HAKİKAT VE YANILSAMA ARASINDA BİR TUZAK VEYA VARLIK-OLUŞSAL BİR İMKÂN OLARAK DÜNYA
Dünya, muhtevi olduğu yapısıyla hayatı mümkün kılan bir gezegen olmanın ötesinde, insanın hakikatiyle buluşmasının veya oyunsu tabiatına bağlı olarak hakikatini büsbütün unutmasının varlık-oluşsal zeminidir aynı zamanda. Öyle ki insanın dünya-içre varlığının anlamı meselesi de, dünyanın insan için nasıl bir Hakikat değerine sahip olduğunu açığa çıkaracak şekilde, dünyanın Hakikat karşısında nasıl bir ontolojik statü veya anlama sahip olduğu meselesinin gereği gibi temyiz edilmesine bağlıdır. Tam da bu nedenle denebilir ki, insan varlığının anlamı meselesi, dünyanın hangi alımlama estetiği içerisinde nasıl bir ontolojik statüye kavuşturulduğu meselesiyle bağlantılı olmak durumundadır.
Söz gelimi dünyayı ontolojik statüsü itibarîyle beşerî gözlem ve düşünce ufkunda zuhura gelen gerçeklikle özdeş gören bir alımlama estetiği açısından dünyanın anlamı, içerisinde canlılığın başlayıp son bulduğu, matematiksel ve fiziksel yasaların hüküm sürdüğü, insan varlığını tehdit ve tahdit eden koşulların yanı sıra yaşamın sürdürülmesinin ve korunmasının imkânlarını da içeren bir değer ufku içerisinde tayin edilmek durumundadır. Kaçınılmaz bir şekilde natüralist bir ontolojiyi salık veren ve modern düşünceye hâkim olan bu perspektiften bakıldığında, bir bütün olarak evren, bilimsel ve felsefî rasyonalizmin teori/temsil pratiğini mümkün kılan doğal bir yasalılığa sahip olup, insan varlığını diğer varolanlardan ayıran tek özellik ise, bilinç ye zekasıyla söz konusu yasalılığı teorileştirmeye muktedir olmasına bağlı olarak, kendi gözlem ufkunda beliren fenomenal gerçekliği öngörüp, kontrol edebilmesi ve hatta değiştirebilmesidir. Doğa dışı veya ilâhı referansların yitirilmesine bağlı olarak aşkınlık fikrinin de yitirildiği böyle bir düşünce güzergâhı, arza çakılı bir varolan konumuna indirgediği insanın, eşyayla arasındaki mahiyet farkını unutturacak şekilde, dünya-içre varoluşunun anlam ufkunun daralmasına yol açmıştır. .
Modern dünyayı “insanlığın karanlık çağı” olarak niteleyen Rene Guenon’un, aşkınlık fikrini de muhtevi olacak şekilde Kutsal’dan kopuşu nitelemek için kullanıma soktuğu “negatif inisiyasyon” kavramı bağlamında ifade edildiğinde, bu kopuş, bütünüyle seküler parametrelerin işbaşında olduğu bir dünya ufku içerisinde ulvî maksutlarının yanı sıra kemal kavramlarıyla da irtibatı kopan modern insanın, kendisini hakikatiyle buluşturacak ebediyet fikrini yitirmesinin sonucunda, şeyleşip, parçalanmaya maruz kalması olarak okunabilir. Hem dünyanın hem de insanın hakikatini hümanistik yollarla inşa edilmiş bir epistemik evrenine hapsetmenin kaçınılmaz sonucu ise, niceliğin egemenliği altında tüm niteliksel farklılıkların kaybolduğu, bilgide doğruluk yerine faydanın ön plana çıkmasına bağlı olarak aklın da araçsallaştığı, her şeyin araçsallaştırılmasının sonucunda, önce doğanın, akabinde ise, gözetim, denetim ve disiplin toplumuna vücut verecek şekilde insanın dahi epistemik bir tahakküm nesnesi kılındığı bir düşünme pratiği olmuştur.
Dünyanın modern öznenin epistemik imkânlarının dolayımından geçmek suretiyle insanın kontrol ve denetimine sunulması, her ne kadar başlangıçta özgürlük idealiyle büyülenmiş modern insana oldukça cazip gelse de, zamanla söz konusu kontrol ve denetimden insanın da nasibini aldığının ortaya çıkması, hakikat ve gerçekliği temsil etme iddiasındaki teorilerin güvenirlirliğinin tartışılması anlamında ciddi bir temsil krizine yol açmıştır. İster klasik ister modern olsun “gerçekten varolanın ne olduğu?” sorusuna bir yanıt bulma amacıyla ileri sürülen metafiziksel hakikat iddialarının hümanistik doğalarının açığa çıkması, logos-merkezci bir düşünme pratiği içerisinde serpilip gelişen ve düşünce konusu kılman şeyleri, özleri veya en temel özellikleriyle temsil etme/bilme iddiasıyla üretilen kavramların da inşa edilen hakikat resimlerinden başka bir şey olmadıklarının farkına varılmasına sebebiyet vermiş; böylelikle her şeyin kendisi üzerine inşa edildiği logosun çökmesine bağlı olarak, içerisinde değer, anlam ve amaç barındırmayan nihilistik bir oluş dünyası zuhura gelmiştir. Öyle ki bilinç ve akla referansla inşa edilen modern dünya tasavvuruyla kendi epistemik evrenine hapsolan modern insan/özne, şimdi de söz konusu hapsoluştan kurtulmak için arzunun, tutkunun, oluş ve libidinal özgürlük idealinin bilinçdışı dünyasına bir arzu varlığı olarak tutunmak durumunda kalmıştır. Başka bir ifadeyle epistemik bir açıklık içerisinde tasavvur edilen/kurgu- lanan dünyanın, temsil krizine bağlı olarak birlikte yıkılması, -hakikat, değer, anlam, Tanrı ve öz gibi- aşkınlık ifade eden tüm kavramların terk edildiği nihilistik bir varoluş dünyasının vücuda gelmesine yol açmıştır.
Aslına bakılırsa nihilistik bir varoluş dünyası da, her ne kadar anti-hümanistik bir karakter arz etme iddiasında olsa da, mahiyeti itibarîyle hümanistik düşünce pratiğinin vücut verdiği dünya ufkunun radikalleşmesi anlamında, epistemik öznenin ufkunda beliren dünyadan, bilinçdışı bir arzu veya libidinal öznenin dünyasına geçiş olarak değerlendirilebilir. Arza çakılmak suretiyle hakikat ufku daralan hümanistik öznenin dünyasının, “logos çökmesi”ne bağlı olarak zuhura gelen ve olumsallığın hüküm sürdüğü belirsiz ve istikametsiz bir oluş dünyası lehine terk edilmesi, büyük harfle yazılan Hakikat’in yerine, küçük harfle yazılmak durumunda olunan, dolayısıyla hakikatlerden bahsetmeyi gerekli kılan ve mümkünler âleminin âdeta imkândan fiile çıktığı, her şeyin mümkün hâle geldiği istikametsiz bir varlık ve anlam ufkunun doğuşunu da beraberinde getirmiştir. Böyle bir dünya içinde ebediyet nosyonunun yanı sıra, rasyonel olma iddiasındaki anlam ufkunu da büsbütün yitirmek suretiyle, yersiz-yurtsuz ve istikametsiz kalan çağdaş insan için geriye kalan tek gerçeklik ise, aslında dünyanın oyunsu tabiatının hakikati olarak da okunabilecek olan imajinatif gerçeklikten başka bir şey değildir.
Tam da bu bağlamda ifade edilmelidir ki, önüne ebediyet levhasını koymak ve kaybettiği Hakikat’le hakikatli bir ilişki içerisine sokmak suretiyle inşam, dünya-içre varoluşunun anlamına erebilme imkânına kavuşturan ed-Din/İslam, Hakikat’ten/Gayb’tan verdiği Haber yoluyla dünyanın Hakikat karşısındaki gerçek ontolojik statüsünü açığa çıkaran yegâne imkân olmak durumundadır, öyle ki dünyanın çıplak gerçekliğinin hakikati anlamında nihilistik bir varoluş içerisinde tam bir varlık-oluşsal savrulmaya maruz kalan insan, bizatihi din tarafından ortaya konulan Allah, insan ve âlem ilişkisi sayesinde dünyanın Hakikat ve yanılsama arasında bir tuzak veya varlık oluşsal bir imkân olma statüsünü kavrama ve kazanmış olduğu ontolojik ufka bağlı olarak sahip olduğu güçleri Hakikat’le hakikatli bir ilişki doğrultusunda seferber etme imkânına kavuşabilir. Bu zaviyeden ele alındığında dünya veya dünya hayatı bir yönüyle, “dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğu”, “insanın dünya hayatını kendilerine göründüğü şekliyle bildiği fakat ahiretten gafil olduğu”.”dünyanın, bir ağaç gölgesinde gölgelenmek ölçüsünde geçici bir ikametgâha karşılık geldiği”, “insanın asıl yurdunun ise ahret olduğu” şeklindeki çeşitli âyet ve hadislerde zikredilen hususlardan hareketle bir itibar, gölge, hayal, vehim ve hatta görünüşten ibaret bir ontolojik statüye sahiptir.
Bununla birlikte dünya yalnızca bir hayal veya vehim ya da görünüşten ibaret bir yanılsamadan müteşekkil değildir. Dünya veya dünya hayatı diğer yönüyle ise İnsan da dahil olmak üzere tüm mahlukatı muhtevi olduğu şekliyle aynı zamanda bir te- celligâh statüsündedir. Bunun da ötesinde dünya her mahlûkun kendi dili ile Allah’ı teşbih ettiği bir mahiyete sahip olup, özellikle kişinin kendi nefsi olmak üzere, barındırdığı tüm varolanlarıyla birlikte Allah’a işaret eden bir ayettir. Yunus’un, “Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez, Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz.” mısralarında yansımasını bulan bu boyut, insanın dünyaya yöneliş mantığının, dünyanın insana bir yanılsama olarak mı, yoksa Hakka işaret eden bir âyet olarak mı tezahür edeceğini de belirlediğini ihsas ettirir niteliktedir.
Her iki boyutuyla birlikte dünya, insanın hakikat deneyiminin zemini olarak karşımıza çıkar. Dünyanın söz konusu ontolojik statüsü bağlamında ifade edildiğinde dünyada oluş, bir yandan insanı asıl gerçekliğinden alıkoyan çeşitli ve ayartıcı yanılsama içinde olmaya, diğer yandan ise insanın, asıl yurdundan ayrılmasının kaybettirdiklerinin muhasebesini yapmak suretiyle, dünyanın ayartıcı etkilerine maruz kalmış olan ben’ini söz konusu etkilerden kurtara kurtara ruhsal olarak geliştirip Allah, insan ve âlem arasındaki hakikî ontolojik rabıtayı fark ve temyiz edebileceği bir imkâna karşılık gelmektedir. Tam da bu nedenle insanın dünya-içre varolmasının hakikî anlamına kavuşmasının, bir yönüyle dünyanın insana birçok bakımdan sunmuş olduğu ve adeta hakikati perdeleyen imajinatif varlık maskelerinin dağıtılması anlamında bir yıkma eylemini, diğer yönüyle ise kendisini içeriden tanımak suretiyle tüm mevcudatı asıl sahibiyle buluşturan bir bütünleştirme eylemini gerektirdiği söylenebilir. Bu bağlamında ifade edildiğinde yıkıcı eylem, tuzak veya oyun bozmak, yapıcı eylem ise Tevhid ve aşk yoluyla insan varlığını İlâhi olanla bütünleştirmekten başka bir şey değildir.
Yunus Emre’nin “Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın, Göçtü kervan kaldık dağlar başında” mısraları, dünya-içre varlığı itibarîyle insanın, bir yandan çoğunlukla bir yanılsama içinde oluşu, hakikat deneyimine tercih etmeye meyilli bir varoluş pozisyonuna -gaflet uykusu- sahip olduğunu, diğer yandan ise hakikat deneyimine açılmanın meşakkatli yolunda insanın yalnız başına yol-yön bilmez bir biçimde ne denli biçare kaldığını vurgulamaktadır. Söz konusu biçare hâli dağıtacak olan imkân kuşkusuz nebilerin yolu -“Enbiyaya uğramaz ise yolun, göçtü kervan kaldık dağlar başında”- olmak durumundadır. Dinin insana sunmuş olduğu varlık ufku bağlanımda değerlendirildiğinde, insanın dünya-içre varoluşunun bir anlamı vardır ve insanın, varlığını dünyanın ayartıcı etkilerinden kurtarmak suretiyle bu anlamla bütünleşmenin imkânına açılması gerekmektedir.
Aslına bakılırsa îslam/ed-Din, insanı Hakikat yolculuğunda başıboş bırakmamış ve insana Vahyin yanı sıra Vahyi yanlış anlama imkânı ortadan kaldırılmış bir Peygamber yoluyla dünya-içre varoluşunu hangi istikamette ve hangi varlık-o- luşsal refleksler içerisinde gerçekleştireceğini de belirtmiştir. Bu yüzden Yunus Emre’nin de dediği gibi, İslam bir kılavuz dinî olup, peygamberler silsilesi ve onların sünnetlerinin açmış olduğu yol “Muhammed cümleye dindir, imandır.”, insanı yukarıdan gelen (vahiy) ve onun ete kemiğe bürünmüş hâliyle (sünnet) buluşturmak suretiyle, aksi takdirde düçar olacağı anlamsızlık bataklığından kurtaran yegâne imkândır. Bu yönüyle bakıldığında, itibarî varlık maskelerini dağıtmak suretiyle dünyanın hakikî ontolojik statüsünü ifşa eden Peygamberlerin ilk oyun bozucular, onların sünnetlerine tabi olan müminlerin de oyun bozucu olduğunu söylemek mümkündür. Tam da bu nedenle çıplak varoluş içerisinde deneyimlendiği hâliyle dünya, insan varoluşu açısından adeta oyun ve eğlenceden ibaret ve süslü görüntüsüyle insanı kendisine cezbeden bir tuzak olarak görülebileceği, Hak ve Hakikat yolcusunun ise varlığını bu tuzağa düşmeksizin salimen asıl yurduna taşıması gerektiği söylenebilir.
Bununla birlikte varlığın bu tuzaktan kurtarılması hiç de kolay değildir. Zira bilhassa tasavvuf düşüncesinde vurgulandığı şekliyle, varlığın gerçek anlamda tuzak ve yanılsamalardan kurtarılması hedefi, nihai bir ideal olarak insanın önünde durmakla birlikte, insanı hakikatle buluşmaktan alıkoyan yanılsama örtü veya perdeleri anlamında itibarî varlık maskelerinin sürekli bir biçimde kaldırılmasını gerektirir. Tam da bu nedenle İslam’ı önünde ebediyet ufku, arkasında dünya olan bir yol, Müslüman’ı ise söz konusu yolda yürüme kararlılığında olan ve her daim bir yakaza hâli içerisinde kendisini dünyaya rapteden prangalardan kurtulma ve varlığını salimen ebediyete taşıma mücadelesi veren bir yolcu olarak görmek mümkündür.
Kasım Küçükalp – Fizik,Metafizik ve Gayb,syf:71-77


0 Yorumlar