Üç Tarz-ı İnsan “Eşref-i Mahlukat’tan” “Post-İnsan’a”

Enver Gülşen

 

Ahsen-i Takvîm’de yaratılmış olan insanın Esfel-i Sâfilîn’e “düşüşü”, insanın yükseliş imkânlarını da beraberinde getirecekti. “Âdem Cennet’ten düşmüştü; ama Âdem’in torunları Cennet’e tekrar yükselsinler diye”ydi bu, büyük bir muhakkikin dediği gibi.

İnsanın, bugüne kadarki macerası, materyalist evrimin kör-saatçisiyle değil, Yaratıcının “her an bir şen üzerinde olan” yaratmasıyla açıklanabilir ancak.

Bu bağlamda insanlık tarihinin “evriminde”, kabaca üç insan tipolojisi üretildiğini söylemek mümkün.

İlki, Cennet’ten düşüşünün şuurunda olan ve bunu bir yükseliş şuuru ile cem etmeye çalışan insandı. Tanrı, bu insanın hayatının her veçhesinde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nazır vaziyetteydi. İnsanı insan yapan şey, Allah ile ilişkisiydi.

Antik Yunan’ın belirli dönemleri hariç Rönesans’a kadar insanlık tarihinin temel insan tipolojisinin bu olduğunu söylemek mümkün. Bu durum, aynı zamanda insanın, ölümlü bir varlık olduğuna, ama kendisine “Ruhunu üflemiş” Allah’ın kendisini eşref-i mahlûkat olarak yarattığına olan imanıyla ilgiliydi. Materyalizmin koşum atı olan evrimin kör şanslarına değil, Allah’ın her an bir iş üzerinde olduğuna olan iman, bu tip insanı, Allah-kâinat-insan bağını her işinin merkezinde tutmasına yol açtı. Elbette, kutsal kitaplarda bahsedilen sapık kavimler, şaşmış insanlar, zulümler göz ardı edilecek değil. Ancak bu durumlar bile, insanların, her an “Allah’ın gözetiminde oldukları” (bu durum, putperestler için bile kısmen geçerliydi) şuuruna sahip oldukları gerçeğini değiştirmiyor. İnsan, “kendi kendine yeten”, “değerlerini kendi ‘aklından’ devşiren” bir yaratık değil, “özgürlüğünü” tam da yukarıda bahsettiğimiz ilişkinin canlılığında bulan bir varlık olarak, yaratıldığı yere, yani Ahsen-i Takvîm’e özleminin beslediği bir yürüyüşün sahibiydi.

İnsanın özgürlüğü, Ahsen-i Takvîm ile Esfel-i Sâfilîn arasında kendine bir yer seçme özgürlüğü olarak Mefistofeles’in, Faust’un öğrencisine söylediği sözleri doğrular nitelikteydi: “Siz de Tanrı gibi olacak; iyiyi ve kötüyü bileceksiniz!” İşte, insanın temel macerası, tam da bu “özgürlük” arayışıyla birlikte başlayacaktı. İyiyi ve kötüyü bilmek, düşünce tarihi boyunca bütün disiplinlerin temel meselesi olacaktı böylece. Cennet’te insanın, böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. İnsan, melekler gibiydi orada, iyi ve kötü arasında seçim yapmasına ve bu seçim için türlü kapasitelerini seferber etmesine gerek yoktu. Ama insan, Cennet için değil, dünyaya halife olsun diye yaratılmıştı ve bu da insanın zaten dünyaya “düşmeye” yazgılı olduğunu gösteriyor. Düşüş, uruc imkânlarının ortaya çıkması demekti bir anlamda. Yakub’un Merdiveni’nin1 insanın düşüşüyle birlikte potansiyel olarak hep orada olduğu gerçeğinin…2

Başlangıçta bahsettiğimiz üç tipolojinin en temel meselelerinden birisinin ölümle ilişki olduğunu söylemek mümkün. “Tanrı merkezli bir dünyanın insanı” ölümlü olduğunu bilen, hayat ile ölümün iç içe geçmişliğini kabul eden bir tipolojiydi. Bir yandan öte dünyada ruhun ölümsüzlüğüne inanan, ama bu dünyada fiziki bedeninin ve gücünün kalıcı olmadığının farkında olan insan için, dünyanın da anlamı ona göre şekillenecekti elbette. İyi ile kötüyü bilmek ve aralarında seçim yapmak için kullandığı bir epistemoloji vardı: direkt ontolojiden beslenen bir epistemoloji. İyi ile kötü arasında yaptığı seçimin, onun ölüm-sonrası dünyasını da şekillendireceğine inanırdı “kadim insan”; üstelik hangi dinden olursa olsun bu böyleydi. Ölümle barışık bir dünya demekti bu aynı zamanda.

Ve Sonra Faust’un Dünyası Geldi…

Mefistofeles’in, âdeta dalga geçer gibi aşağıladığı “insanın Tanrı olma çabasının” ete kemiğe bürünmüş hâli… İnsan, Kant’ın dediği gibi, artık bilgiyi, ilkelerini ve ahlakını “Üstün bir Varlıktan” ya da bir merciden değil direkt aklından alacaktı!

Batı’daki büyük dönüşümün ortaya çıkarmaya başladığı çelişkileri bütün trajikliği ile üzerinde taşıyan bir figürdür Faust. Rönesans, Reform ve Batı modernleşmesinin ilk dönemlerinde, bilginin anlamı ve yöntemleri üzerine köklü değişimlerin yaşandığı bir ortamın insanıdır o. “Siz de Tanrı gibi olacak, iyiyi ve kötüyü bileceksiniz!” Kendisini ancak Tanrı’nın merkezîliğinde tanımlama imkânı bulan “kadim insan”ın, karşısına çıkan yeni durumda yaşadığı trajedidir söz konusu olan. Tanrı, merkezden “kovulmuş” ve yerine oluşan boşluğun bütün yıkıcılığında Tanrı gibi olmanın zevkini süreceğini zanneden insanın trajedisi ortaya çıkmıştır! İyiyi ve kötüyü bilmek bakımından o zamana kadar dayanak olan Tanrı’nın “öldürülmesi” sonucu, çoraklaşan çölün ortasında suyu bulmak için çırpınıp duran insanlığın hâlidir Faust’un ve “modern insanın” ana izleği. Kadim insanla, tarihsel insan arasındaki büyük çatışma…

Hani insanın çocukluk hâlinde yaşadığını, Aydınlanma ile birlikte yetişkinliğe ulaştığını söyleyen Kant’ın insanıdır Faust bir anlamda. Ama çölün bütün yok ediciliği ve büyümesi tehlikesi karşısında ne yapacağını bilemeyen ve bu bilgisizliği ruhunun acılarıyla kavrayan bir Anti-Kant figürdür aynı zamanda. “Yetişkinliğe ulaşmanın” ne demek olduğunu kafasını duvara vura vura öğreniyordur çünkü bu insan! Mefistofeles’in dediği gibi, Tanrı’ya benzeyince cezasını çekecek olan insan!

Batılı insana Tanrı olduğu yanılsamasını veren şey, aklın egemenliğine duymaya başladığı büyük güvendi. Bilimsel bilgi ve bu bilginin her şeyi açıklamakta etkin olduğu düşüncesi, kendinde tanrılık vehmeden insanı, Tanrı’nın boşalttığı alanın yarattığı vakumun çürütmeye başladığı ruhuyla karşı karşıya bırakıyordu.3 Akla verdiği büyük değerle birlikte, trajik ve ironik bir biçimde aklın sınırlarıyla da tanışmaya başlamıştı Batılı insan. Bu sınırları büyük bir tevazu ile keşfedip, başka bilginin varlığını da mümkün görebilen bir insan yerine; aklın sınırlarında takıldığı zaman, hayatın ve insanın sınırlarını o sınırlara çeken bir insandı artık “yeni-insan”. “Reşit olmanın” faturasını çok ağır ödemeye başlamıştı böylece.

Bu yeni durumun Tanrı’yı kovup yerine başka şeyler koymaya çalışması, sadece insanın kendisinde değil, insanla ilişkili olabilecek her unsurda çürümeye yol açmaya başladı. Tabiatın tahribatı daha önce hiç olmayan bir şekilde hızlanmaya başladı ve tabiatın yazgısını insanın yazgısı takip etti. “Çöl büyüyor, vay hâline çöllere gebe olanın” diyerek çığlık atan Nietzsche de, Faust trajedisinin bir tarafında yerini aldı. Özne ile nesneyi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar keskin biçimde birbirinden ayırdı modern insan. Modern öncesi dönemlerde, kâinat ile insan arasındaki ilişki, daha çok insanın tabiat ile barışık bir hayat sürmesi sonucunu doğururken; Rönesans’tan itibaren, ama özellikle Aydınlanma sonrası modern düşünce kâinatı insana tabi kıldı. Tabiat insana tabi olunca, insan, o tabiat içinde mutlu olabilmeyi, onda ve Tanrı’da “kaybolmayı” da unuttu.

Horkheimer ve Adorno’nun dediği gibi, tabiat ile insanın birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, insanın, tabiatı dışsal bir öğe olarak algılaması sonucunu doğurarak, tabiatın insan için “şeyleşmesine” sebep oldu. Bilim ve teknoloji aracılığıyla tabiat üzerine tahakküm kuran insan, tabiatı, üzerinde hâkimiyet kurulacak bir nesne olarak görmeye başladı. Tabiat hakkında bilgi edinme niyeti bile bu egemenlik anlayışının sürekli hâle gelmesi içindi. İnsanın tabiat üzerindeki egemenliği, tabiatı, üzerinde hükümranlık kurulacak ve “tanımlanacak” bir nesne hâline döndürdü. Akıl ise tabiatı egemenlik aracı olarak algılamak ve bu manada dönüştürmek için gerekli olan “araçsal akıl” hâline dönüştü ve kendisine yabancılaştı. Böylece, aslında ister istemez tabiatın yazgısını paylaşan insan, tabiatı egemenlik nesnesi hâline dönüştürürken, farkında olmadan, kendisini de bir nesneye dönüştürüyordu. Mefistofeles’in, insanlar, biraz da dalga geçerek uyardığı şey buydu. “Tanrı’yı öldürüp” yerine kurulmak büyük bir trajediyi de beraberinde getiriyordu zorunlu olarak.

Faust bu durumun yarattığı çatışmanın; insan ruhunun ve kalbinin, aklın hegemonyasına girmeyi reddetmesinin; ama aklın da tüm zorbalığı ile kalbi ve ruhu esir almaya çalışmasının bir tipi olarak değerlendirilebilir bu açıdan. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, kadim insanın, konjonktürel insanla girdiği bitimsiz savaşın savaş alanı olarak…

İşte şimdi, eh! Felsefeyi, hukukçuluğu ve tıbbı ve ne yazık ki ilahiyatı da tümüyle inceledim, tutkulu bir çabayla. İşte durmuşum burada zavallı ahmak gibi! Ve bildiklerim farklı değil önceden öğrendiklerimden… Ve görüyorum bilemeyeceğimizi hiçbir şeyi!” Her şeyi öğrenmek isteyen, bitmek bilmeyen bir bilgi aşkıyla yanan Faust, öte taraftan da büyük bir susuzlukla tabiatın içinde kaybolmak ve huzur bulmak ister. “Fark edebilmek için evreni nelerin en derinde tuttuğunu” der ve aklıyla bu hakikatin peşinde gitmek ister. Ama “İt bile istemez böyle yaşamak” diyerek insanın, sadece aklıyla yaşayamayacağını, ruhunun ve kalbinin huzuru için büyük bir istek duyduğunu haykırır öte taraftan! Önce sınırlar koyan, sonra da insanı o sınırlardan ibaretmiş sayan Königsbergli Papaz’ın koyduğu sınırları ihlal etmeye tutkuludur Faust. O ihlal, ister aklın sınırlarına bir itiraz olarak, isterse de akıl varlığı olarak tanımlanan yeni-insana bir itiraz olarak değerlendirilsin, kendisini aklın çizdiği sınırların ötesinde ve aklın ötesinde bulur. Hatta iyinin ve kötünün ötesinde… Gruşenka’ya olan aşkının tam da zeminlendirdiği şeydir bu “iyinin ve kötünün ötesinde” olan… Faust’un trajedisinin, yeni-insanın döngüsünü kadim-insan’a çektiğini düşünmek için oldukça fazla sebebimiz var. Üstelik ne kadar kaçmak istenirse istensin, kadim-insana ait olan “öz”, Faust’ta olduğu gibi bir sızıyla, bir acıyla kendisini belli ederek, insanı o yöne sevk eder. Bu yönelme, sonucunu belki Faust’ta olduğu gibi ölüm anındaki kısa bir “an”da bulur! Ama yönelmenin kendisi kadimdir:

Bir merdiven hep oradaydı, hasretinden ötürü!”

“Ben, tanrının sureti, neredeyse

Sanmışken iyice yaklaştığımı ebedî hakikatin aynasına

Kendi özüm, gökyüzünün parlaklığında ve berraklığında tadını çıkarırken,

Atarken üzerinden faniliğin giysisini;

Ben, meleklerin hepsinden üstün, özgür gücümün

Doğanın damarlarında gezmeye başladığını sanarak

Ve yaratarak, Tanrılara özgü yaşamlardan haz alarak

Bile bile haddimi aştım, nasıl da ödüyorum bedelini

Yıldırım gibi bir söz aldı savurdu beni

Senin aynın olabileceğimi sanarak ileri gitmemeliyim:

Gücüm yettiyse de seni çekmeye,

Yoktu seni tutmaya gücüm.”4

Post-İnsan ya da Protez Çağında İnsan

Modern bireyin ölümle ilişkisi, ölümün halı altına süpürülmesi demekti büyük oranda. Ölümlü olduğunu bilen ve ona göre davranan kadim-insan’a karşı, ölümü öldürmeyi maharet kabul eden ve ölümsüz olma şehvetiyle her şeyi öldürmeye meyilli modern birey vardı artık!

Faust’un macerası, modern-insanın macerasıydı bir anlamda. “İyi ile kötüyü” bilebilmek için ve bunu Tanrı’nın bilgisinden bağımsız yapabileceği kibrinin doğurduğu sonuç, Faust’ta olduğundan çok daha acımasız olacaktı “post-insan”da. Faust, aşk ile bulduğu kadim-insan’da, o engin çelişkilerinden bir an olsun uzaklaşabilecek ve belki de “ah hayat ne kadar güzelsin!” dediğinde sözünü verdiği “Mefistofeles’e ruhunu teslim etme” durumunun tam ortasında Tanrı’nın “ne olduğunun” farkına varacaktı.

Ama insanın macerası Faust’unki gibi sürmedi ultra/post-modern çağlarda. Tanrı’yı “öldüren” birey, önce Tanrı-insan ilişkisinin bir kenarında yer alan tabiatın ölümüne giden süreci başlattı, sonra da Tanrı’nın ve tabiatın yazgısını paylaşan insanın ölümünü ilan etti.5 Nesnelere tahakküm kurmayı modernliğin bir “nassı” olarak bilimden siyasete, ekonomiye tüm alanlara uygulayan modern birey, çağımızda, tahakküm kurduğu nesnelerin kendi üzerinde kurduğu tahakkümün kabulüyle meşgul oluyor!

Arendt, modern toplumun iktidarla ilişkisini anlamaya çalışırken, aşağı yukarı şöyle cümleler kurmuştu: “Modernlik, daha kötü, daha zalim, daha namussuz, daha acımasız insanlar üretmedi; ama zulmün, katliamların, kötülüğün tam da bu kötü olmayan bireyler tarafından yapılabildiği mekanizmayı üretti.” Arendt’in özellikle Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı kitabında anlamaya çalıştığı modern katliam pratikleri, sadece toplumsal alanda katliamların değil, aynı zamanda bizatihi insanın-ölümünün yazgısını paylaşacaktı. Modern bireyin, modern düşünme biçimlerinin verdiği kibir ve dengesizliğin yardımıyla ürettiği mekanizmalar, bir süre sonra o mekanizma içerisine insanı da dâhil edecekti. Mekanizmaya hâkim görünen insan, aynı mekanizmaların kölesi olmaya başlayacak ve bir süre sonra, bu durumun farkınca varabileceği nirengi noktasını da geçecekti.

Protez çağı insanı ya da post-insan tam da böyle doğdu. Ölümlü olduğunu bilen kadim-insan’ın ardından “ölümsüzlük şehvetiyle her şeyi öldürebilen” modern birey geldi ve post-insan, yedek parça çağında “ölümün mümkün olmadığı” zannıyla, ama o zannın ürettiği alt edilemeyecek bir korkuyla yaşıyor. İnsanın biricikliğini ve bedeni ile ruhu, aklı ile kalbi arasındaki dengesini sağlayan şey Tanrı-insan-kâinat arasındaki dinamik ilişkiydi ve modern bireyle başlayan kırılma, bu üçlü bağı darmadağın edecekti. Halı altına süpürülen, anlamından soyutlanan ve “kendisi olmayacak şekilde tanımlanan” her şey, nasıl en kötü yüzleriyle karşımıza geri geliyorsa, tahakküm kurduğumuz nesnenin de karşımıza gelişi benzer biçimde oluyordu. İnsan, artık yeniden-üretilebilir bir yedek parça dükkânıydı!

Organ nakilleri ve özellikle yüz naklinin bu anlamda özellikle ele alınması gerekiyor. Modernlik önce bilgiyi çeşitli kompartımanlara ayırarak parçaladı; sonra, o bilgi ile birlikte yaşanacak tecrübeyi ve en son da o bilginin üzerine kurulacak var olma ahlakını bilgiden ve birbirlerinden uzaklaştırdı. Bir parçalanma çağında yaşıyoruz artık. Ele geçen her şeyi, analiz edilebilecek en küçük parçaya kadar bölme isteği, “bütün olan” üzerinde, tekrar geri dönüşü olamayacak bir felç hâli yarattı.

Bu parçalanmaların sirayet etmediği, kapısını çalmadığı hiçbir alan kalmıyordu hayatta. Protez çağında en son insan parçalanmaya başladı. Ruhu, nefsi, aklı, kalbi, bedeni ve elbette “yüzü” birbirinden ayrılamayacak bir bütün olan insan, her bir parçası ayrı yere sürüklenerek kendinden bile yalnız hâle getirildi. Toplum içindeki yalnızlık, insanın kendinden yalnızlaşmasına kadar sürüklenerek bir kıyamet sınırına kadar geldi. Özellikle materyalizmin koltuk değneği olan maddi evrim anlayışının da desteklediği anlayışlar aracılığıyla, önce “insanın mekanik parçalarının bir toplamından ibaret” olduğu görüşü, ruhu insandan çekip aldı. Ruh gidince, kalp, sadece kan pompalayan bir ritim cihazına dönüştü. Ve akıl, Akıl’dan ayrılarak, mantıksal reaksiyonların içerisinde yürütüldüğü bir bilgisayar çipi işlemine indirgendi. Nefis, “arzunun” psiko-fizyolojik kimi yönelimlerinden ibaretti artık! Yakub’un Merdiveni ortadan kalkmıştı artık! 

Parçalanmanın burada kalmayacağı, bir duvara toslamadan duramayacak olan modern sapkınlığın yazgısı üzerine düşünen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şeydi aslında. Parçalanma, bu defa “mekanik parçaların” her birisi için aynı hızla yürütülmeye başlandı. İnsan bedeni, “kendi başlarına her birisi salt bir makine parçası olan” organların toplamından ibaretti! Öyleyse, “arızalanan” ya da “işlevini yerine getiremeyen” parçalar gayet tabii yeni parça ile değiştirilebilirdi!

Organ nakilleri çağı böyle başladı. Organ nakilleri, önce insanın “iç organlarından” başladı. Hayati kimi organlardaki hasarlar, başka insanlardan alınan organlar yoluyla ikame ediliyor ve hasta hayata döndürülüyordu. Bu, elbette tıp tarihinde büyük bir başarı anlamına geliyordu. Organ naklinin, insan sağlığı için önemi elbette inkâr edilemezdi. Ancak, bu “bilimin” kökeninin, insanı parçalanabilir bir lego olarak gören modern zihniyetin lokomotiflerinde olduğunu tespit etmek, bu parçalanma ve “protezlerle yeniden üretme” mekanizmalarının nerelere kadar varacağının tahmin edilmesi için önemlidir.

Akıllı telefonlar, ultra-modern ilkesizliğin biliminin âdeta bir saplantı hâline dönüştürdüğü yapay zekâ teknolojileri… Artık hemen her teknoloji, “varlığımıza bir maliyet karşılığı eklediğimiz” ve bizi dönüştüren birer protez işlevi görüyor. Yüz nakli ile sosyal medyaların şizofrenileri arasındaki bağı düşünelim…

“Topraktaki Değerli Şeyleri Kazmak, Felaketi Davet Etmektir.”

80’ler ve 90’larda yapılmış bir film üçlemesinden bahsetmemiz gerekiyor tam da bu aşamada, muhteşem Qatsi Üçlemesi’nden… Godfrey Reggio, 11 Eylül saldırılarından sonra üçlemedeki bir filmin gösterimi için ABD yönetiminden davet almıştı. Bu davetin sebebi üçlemenin ilk filmi olan Koyaanisqatsi (1982) filminde benzer bir olayın gösteriliyor olmasıydı. Reggio, daveti, filminin tekil bir terör eylemi hakkında değil, fakat küresel teknoloji çağında içkin olan, hayatın terör hâline gelmesi hakkında olduğu gerekçesiyle reddetmişti.

Qatsi Üçlemesi’nin ilk filmi olan Koyaanisqatsi, ismini, Hopi Kızılderililerinin dilinde “dengesiz, çılgın hayat” anlamına gelen bir kelimeden alır. Koyaanisqatsi, birkaç mağara resminin ve sonrasında tabiatın (kanyonlar, çöller ve bunun gibi bazı yerler) yavaşça görüntülendiği dingin bölümlerle başlar. Tabiatın kendi hareketinin gözlemlenmesi ve buna eşlik eden Philip Glass müzikleriyle âdeta hayatın dokunulmamış güzelliği tecrübe edilir. Ancak bu dinginlik insanın ve teknolojinin girdiği yerlerde, yerini yavaş yavaş hıza bırakır. Tabiatın zarafeti ve güzelliği, yerini, teknolojinin hızı sonucu gelinen çılgınlığa terk eder yavaş yavaş. Büyük kentlerdeki trafik hareketlerinin, insanların işlerine gidip gelişlerinin görüntülendiği ve bu görüntülerin gittikçe hızlanıp en sonunda sadece birer ışık hâline getirildiği bölümlerle, bu bölümlerle ardışık olarak gösterilen entegre devrelerin “mask” görüntüleri… Philip Glass’ın, görüntülerle organik bağ oluşturan, hız arttıkça artık beynimizin içinde zonklayan ve bizleri rahatsızlığın doruğuna taşıyan müzikleri, âdeta bu hızın hayatlarımızda yarattığı yıpranma ve yorulmanın çok daha kısa sürede gerçekleşen hâlinin dışa vurumu gibidir.

Serinin ikinci filmi olan Powaqqatsi “üçüncü dünya ülkeleri” diye adlandırılan ülkelerde teknolojinin ve küresel kapitalizmin insanlığa maliyeti üzerinedir. Hopi dilinde “dönüşüm içindeki hayat” anlamına gelen Powaqqatsi, bu dönüşümün maliyeti ve sonuçları üzerine hüzünlü bir ağıt gibidir. Film çok çarpıcı bir bölüm ile başlar. Bir altın ya da elmas madeninden (sonradan öğrendiğim kadarıyla Brezilya’daki bir altın madeniymiş) sırtlarında ağır çuvallarla yukarıya çamur taşıyan insanlar görüntülenir. Yavaş çekimde ve hüzünlü bir müzik eşliğinde gösterilen bu bölümler, Batı tüketim kültürünün ve kapitalizmin insan maliyeti üzerine bir ağıt gibidir. Sonraki bölümlerde de benzer görüntüler görürüz. Kocaman binaların pencerelerinden tıkış tıkış yaşayan insan görüntüleri insanın kocaman kalabalıklar içindeki yalnızlığını gösterir gibidir.

Üçlemenin ilk ikisinden yıllar sonra çekilen üçüncü filmi Naqoyqatsi, görüntülerini, ilk iki filmin yaptığından farklı bir yöntemle oluşturur. İlk ikisinde büyük oranda günlük hayattan ve doğadan görüntülerle, insan görüntüleri söz konusu iken; Naqoyqatsi’de bu görüntüler yerini neredeyse tamamen bilgisayar grafiklerine ya da gerçek görüntülerin bilgisayar tarafından manipüle edildiği görüntülere bırakır. İnsanın yarattığı medeniyetin ürettiği yaşamla, bilgisayarlarda ve elektronik devrelerde bulunan çiplerin birbiriyle ilişkisel benzerliği ve bağımlılığı, teknolojiyi “kullanmayı” isterken, teknolojinin içinde yaşayan ve teknolojikleşen bir hayatın dışa vurumu gibidir. Film Brueghel’in “Babil Kulesi” resmine odaklanan ve insanlığın yaratmaya çalıştığı Babil Kulesi’nde kendisini yitirdiğini ima eden görüntülerle başlar.

Bir röportajında “İnsanlık çeşitlilikten tek tipleşmeye doğru hızla yol alıyor. Tüm dünya bir Los Angeleslaşma süreci ile karşı karşıyadır!” diyen Reggio, bugüne dair çok önemli bir tespitte bulunuyor. Robotlaşan, canavarlaşan yüzlerin ve bilgisayar görüntüleri ile bozulmuş görüntülerin yoğun olduğu Naqoyqatsi bu üçlemenin en umutsuz bölümü olarak dikkat çeker. “Savaş hâlindeki yaşam” anlamına gelen Naqoyqatsi, insanlığın tabiat ile – ve Tanrı ile – yaptığı savaşın, en sonunda, kendisini yitirdiği ve kendi ruhuyla savaş hâline dönen bir tür yedek parça dükkânına döndüğü bir durumla noktalandığı bir ayna tutuyor hepimize.

Koyaanisqatsi dikkatle dinlememiz gereken bir Hopi öğüdüyle biter: “Topraktaki değerli şeyleri kazmak, felaketi davet etmektir. Arınma günü yaklaştığında tüm gökyüzü örümcek ağlarıyla dolu olacaktır. Günün birinde gökyüzünden bir kap kül atılabilir ki; o küller toprağı yakıp, okyanusları kaynatacaktır…

Sonuç

Eşref-i Mahlûkat olduğu şuurunun yönlendirdiği kadim-insan’dan, elindeki teknik araçtan farklı olmayan post-insan’a gidişin başlangıcı, insanın kibridir. İnsan, Hz. Âdem’in (a.s.) oğulları Habil ile Kabil’den bu yana kibirle hemhâl bir varlık; ancak “Tanrı’nın öldürülmesine” giden yolu açan türden bir kibrin “kurumsallaşması” modernliğin en büyük günahlarından birisi. Modern bireyin, “iyiye ve kötüye ‘sadece’ kendi aklıyla karar verebileceği” inancı, post-insana giden yolu açan biricik şeydir. “Suların nerede kirlendiğini” bilmek, tam da nereden temizlenmeye başlanabileceğini de bildiren şeydir. “Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Kuşkusuz Allah, kullarını görmektedir.6 hükmüne karşı, Zygmunt Baumann’ın dediği gibi7 kibirli bir “kusursuzluk” sevdasıdır post-insanı “yaratan” modernlik. Ve bunun bir kıyamet olduğunun şuurunda olabilmek imkânını da kaybettiren bir hâl…

—————————————

1 Eski Ahit’te geçen ve Hz. Yakub’un (a.s.) rüyasında gördüğü Cennet ile dünya arasındaki merdiven

2 “Şu aşağı dünyaya atıldığın andan beri / Bir merdiven hep oradaydı hasretinden ötürü” Hz. Mevlânâ

3 “Gerçi biraz daha rahat yaşardı hani, gökyüzünün ışığını vermemiş olsaydın; O buna akıl diyor bir tek amaç için kullanıyor. Hayvandan daha hayvan olmaya uğraşıyor!” diyordu Mefisto Tanrı’ya, insanla ilgili…

4 Faust’un, kitap boyunca “arayışıyla”, “bulduğu” arasındaki çelişkiyi ortaya koyan oldukça güzel şiirler vardır kitapta. Bu şiir de “Tanrının suretinde yaratılmış olan insanın” bunun bedelini nasıl ödediğiyle ilgilidir…

5 Foucault’un “insanın ölümünü” ilanını böyle okumak gerektiğini düşünüyorum.

6 Fâtır Suresi 45

7 “Modern Proje, sadece günahkârların değil aynı zamanda günahın da olmadığı, yalnızca yanlış seçim yapan insanların değil aynı zamanda bizzat yanlış seçim olanağının da olmadığı bir insani dünyanın mümkün olduğunu koyutluyordu. Şunu diyebiliriz: Modern proje, nihai anlamda, ahlaki müphemliğin olmadığı bir dünyayı ve bu müphemlik de ahlaki durumun doğal bir özelliği olduğu için, insani seçimleri bu seçimlerin ahlaki boyutlarından koparmayı koyutluyordu. İşte özerk ahlaki seçimin yerine etik yasayı ikame etmenin pratikte vardığı nokta budur.” Parçalanmış Hayat-Zygmunt Baumann

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir