Teknoloji Kullanmak İletişim Kurmak Değildir: Kuşakların Iletişim Pratikleri Uzerine

Doç.Dr.Mehmet Emin Babacan*

Giriş

Modern dönemde Sanayi Devrimi ile birlikte o güne kadar insanlığın geliştirerek kullandığı aletler/araçlar makineye dönüşmüş, bu nedenle birey ve toplum hayatında çok büyük bir değişim başlamıştır. Makinenin merkezinde olduğu söz konusu bu yeni hayat tarzı bütün geleneksel insan ilişkilerini, iletişim tecrübelerini ve diğer bütün birikimlerini de değişime zorlamıştır. Geleneksel dönemde daha çok insan emeği ve insan ürünü neticesinde gelişen bireysel ve toplumsal düzlemde alet/araç, hayatı kolaylaştırmanın temel argümanlarından birisi olarak işlev görmüştür. Modern dönemde makine de aynı işlevi yüzlerce kat artırarak görmüştür. Bu nedenle bireysel ve toplumsal değişimin hızı çok fazla artmış fakat buna karşılık geleneksel hayat tarzının ve alışkanlıklarının değişimi aynı hızda gerçekleşmemiştir. Makinenin değişim hızma ayak uyduramayan insan ve insan ilişkileri sıkışarak, zayıflayarak ve örselenerek hep bir denge ve akacak bir zemin bulmaya çalışmıştır. Bununla birlikte bu değişim ve dönüşümde daha çok insan yararının merkezde olduğu argümanı ile makinenin bir ’nesne’ olarak insanla ku rduğu ilişkisinde ‘yardımcı’ bir öğe olarak konumlandırıldığı ifade edilmiştir.

Modern dönemde makine merkezli söz konusu bu yapısal değişim, 20. yüzyılın son çeyreğinde teknoloji, akıllı teknolojiler ve son dönemde makine öğrenimi/ yapay zekâ teknolojileri ile başka bir zemine kaymıştır. Başka bir ifade ile bugüne kadar insan için ve insan hayatını kolaylaştırmak için var olan ve geliştirilen teknoloji, insana rağmen, insanı içine alan ve onu nesneleştiren bir dönemi yaşatmaktadır. Söz konusu bu yeni durum insan ve insan ilişkilerini tarihte örneğine rastlanması zor bir durumla karşı karşıya bırakmıştır. İnsanın bizzat ontolojik bir varlık olarak varlığını anlamsızlaştıracak, evrendeki durumu ve pozisyonunu tartışılır hale getirecek bir süreci başlatmıştır. Bu bakımdan günümüz insanı modern dönemde makine ile kurduğu üretim-tüketim ilişkisini ’yabancılaşma’ kavramı ile somutlaştıran Marx’ın kavramsallaştırmasının çok ötesinde bir durumla karşı karşıyadır. Zira yabancılaşma kavramı ile işaret edilen süreç insanın kendi emeği olan, yani bir bakıma öznesi olan şey-nesne karşısında yaşadığı bir durumdu. Fakat günümüzde insanın yine kendi emeği olan yeni teknolojilerle kurduğu ilişkide ise, handiyse kendisini ve bütün insanlık birikimini ortadan kaldıracak bir durumla karşı karşıya bırakmıştır.

Modern dönemle başlayarak günümüzde söz konusu yeni teknolojilerle devam eden insan ve teknoloji ilişkisinde yapısal dönüşüme zorlanan en önemli hususlardan biri hiç kuşkusuz kuşaklar arası iletişim kavramının durumudur. İnsan ilişkileri ve iletişimine dair geleneksel bütün davranış kodlarını ve biçimlerini değişime zorlayan insan ve teknoloji ilişkisi, kuşakların birbirleri ile iletişim kurmaları ve konuşabilmelerini de paradoksal biçimde zorlaştırmaktadır. İletişim kurmayı, iletişimi geliştirmeyi teknoloji kullanımına refere eden bu durum, iletişimin mahiyetini ve derinlikli içeriğini boşaltmaktadır. Bu nedenle kuşaklar arası iletişim performansını artırması beklenen teknoloji kullanımı, paradoksal biçimde iletişimsizliği artırmaktadır. Bu anlamda çalışma iletişim kavramının teknik/ mekanik bir sürece evirilmesinin tarihsel arka planı ile, bu arka planın günümüzde kuşaklar arası iletişiminde nasıl tezahür ettiğine odaklanmaktadır.

Makineden Teknolojiye: İnsanın Özne-Nesne Oluşunun Hikâyesi

Tarih boyunca insanlar ihtiyaçları doğrultusunda bir takım araç ve teknikler geliştirmişlerdir. Bununla birlikte modern döneme kadar söz konusu araç ve teknikler makineye dönüşmemiş ve bu bakımdan bireysel/toplumsal hayatm da belirleyicisi olmamıştır. Bu bakımdan günümüz modern toplumunun temel karakteristiği olarak makinenin/tekniğin merkezi rolünün anlaşılması, insanlığın kadim geçmişinden felsefi ve düşünsel bir kopuş ve bunun üzerinden biçimlenmiş bir toplumsallığın anlaşılması ile mümkündür. Modern uygarlığın, teknik/mekanik insan ve toplum ilişkilerini çalışmalarının merkezine koyan Lewis Mumford (2017: 18) tekniğin modern uygarlıkta oynadığı dominant rolü anlamak için kişinin ilk önce ideolojik ve sosyal hazırlığı içeren ön hazırlık dönemini ayrıntılı bir şekilde keşfetmesi gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca kişinin yalnızca mekanik araçların varlığına bir açıklama getirmekle yetinmemesi gerektiği, bu araçları kullanmaya hazır olmuş ve onlardan çok yaygın olarak faydalanmış olan kültürün de açıklanması gerektiğini ifade etmektedir. Özetle makine-teknik ve insan ilişkilerinde yalın-tek düze bir ilişkiden, insan ve toplum hayatının toplamı olan inanç, değer ve kültürün de içerisinde bulunduğu çok daha kompleks bir sürecin anlaşılması gerekmektedir.

Sanayi Devrimi öncesinde üretim insan tarafından gerçekleştirilen, insan merkezli ve başka bir mekanizmaya bağımlı olmayan daha yalın bir süreç olarak işlemekteydi. Bu süreçte insanın kullandığı araçlar ise kendi emeği olan ve üretim sürecine katkısı sınırlı olan mekanizmalardı. Modern dönemde Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkan yeni durumda ise üretici olarak insanın merkezi rolü değişmiş, makine üretimin en önemli aracı haline gelmiştir. Bu anlamda ”bir makine ile bir araç arasındaki en temel fark, çalışma sürecinde çalıştıranın becerisi ve harekete geçirici kuvvetinden bağımsızlık derecesinde yatmaktadır; araç kendisinin kontrol edilmesine, makine ise otomatik eyleme olanak tanımaktadır” (Mumford, 2017: 22). Bu bakımdan insanın makine/teknik ilişkisindeki özne-nesne konumu da değişmektedir.

Makinenin üretimde söz konusu merkezi rolü, sadece insan çabasına katkısı ve yardımı olan bir araç olmaktan öte, insanın bütün ilişki biçimleri ve varoluş sürecini dahi yeniden tartışılmasını gerekli kılmıştır. İnsan ve makine ilişkisinin değişimini Batı Uygarlığı’nın merkezine yerleştiren isimlerden biri olan George Frank] (2003: 186) üretimin yeni şekillerde organize edilmesini icap ettiren mekanik icatların, insanın kendi icadı olan araçlarla ilişkisinde travmatik rahatsızlıklar yaşamasına neden olduğunu belirtmektedir. Zira aletlerin, bireyin dışsallaştırılmasını ve bir uzantısını, ritimlerle hareket ettirilen ve kontrol edilen aygıtlar olarak insanın zanaatkarlık becerisini ve zekasını temsil ettiklerini vurgulamaktadır. Modern dönemde ise makinelerin birdenbire geleneksel iş yerlerini işgal etmeye ve sanatkarların aletlerini devre dışı bırakmaya başladıklarını ifade etmektedir. Bireyin bu süreçte makine karşısında yaşadığı durum, bireyin başta kendisi olmak üzere çevresindeki hemen her şeyle ilişkisinin doğasını değiştirmiştir.

Böylece üretim sürecinin temel öznesi olan insan, makinenin hakimiyeti karşısında nesne konumuna gerilemiş ve bir süre sonra da kendi ihtiyaçlarının arz-talep ilişkisini dahi makine belirlemeye başlamıştır. Bu anlamda insanın sosyal bir varlık olarak temel ihtiyaçlarından olan iletişim olgusu da daha teknik/ mekanik bir zemine evirilmiştir. Makinenin gelişimine bağlı olarak geliştirilen tekniklerin iletişim araçları/ teknolojileri (gazete, radyo, tv, sinema, internet vb.) olarak adlandırılması ile, iletişim kavramı da mahiyet değiştirmiştir. Bu bakımdan temelde insani bir eylem olan iletişim kurmak, iletişimde bulunmak ve iletişim süreci büyük ölçüde makineye insani birtakım özellikler atfedilerek geliştirilen ’iletişim teknolojileri’ ile mümkün hale gelmiştir. Bu bakımdan son yarım yüzyılda iletişim teknolojileri, iletişim kavramı ve insanın kendisinden daha önemli bir ha] almıştır. Bu nedenle iletişim teknolojilerine sahip olmak veya iletişim teknolojilerini çok fazla tüketmek iletişim kurmak ve iletişimde kalmak anlamına gelmektedir. Burada değişen durum; iletişim olgusunun öznesi olan insanın, teknoloji karşısında nesneye dönüşmesidir. Bir bakıma aracın anlamdan, nesnenin özneden daha önemli hale gelmesidir. Bunun en somut örneğini sosyal medya teknolojilerine sürekli içerik üretmek zorunda kalan ve ürettiği içerik üzerinden anlam kazanan günümüz insan tipolojisi açıklamaktadır. Başka bir ifade ile günümüz insanının sosyal medya içerikleri ile kurduğunu düşündüğü iletişim, teknolojinin kendisinden beklediği performanstan sonra gerçekleşmektedir. Tabi bu süreçte gerçekleşen şeyin gerçekte insanın ihtiyaç duyduğu iletişime hangi ölçüde tekabül etmekte olduğu ise muğlaklığını korumaktadır.

Günümüz insanı teknolojinin imkanları ile görece daha kolay ve zahmetsiz biçimde iletişim kurduğunu düşünürken; inancın, düşüncenin, genel anlamda hayat tarzının bir tercihi ve sonucu olarak gerçekleşen bir eylem biçimi olarak iletişim, bütün bu arka plandan yoksun gerçekleşmektedir. Zira iletişimin kendisi, gerçekleşme biçimi ve toplamda insan ilişkilerindeki tezahürü, inancın, düşüncenin, felsefenin ve hayat tarzının doğal bir çıktısıdır. Buna karşılık iletişim teknolojileri çerçevesi ve sınırları içerisinde gelişen form ile iletişim kavramı, söz konusu bu anlam arkaplanından büyük ölçüde kopuş yaşamıştır. Böylece tepkileri, refleksleri, estetik anlayışları ve iletişim biçimleri birbirine çok benzeyen bir ’herkesleşme’ süreci ortaya çıkmıştır. ”Nereye gideceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, hatta neler hissedeceğimizi teknomedyatik dünyanın yöneticileri belirliyor; piyasaya hangi kapasitede bir bilişim aygıtı sürerlerse bizim zavallı sistemimiz kendisini o aygıta göre ayarlamaya çalışıyor. Ardından ilişkilerimiz ona göre formatlanıyor. Geleneksel dünyada nasıl ruhumuzu tabiat, yüz yüze etkileşim, fiziksel ve manevi güce dayalı insan ilişkileri şekillendiriyorsa, şimdi teknomedyatik dünya, bırakın bunları şekillendirmeyi bizatihi bizim tabiatımız olmuş vaziyette” (Göka, 2017: 65).

Modern insan geliştirdiği teknik ve teknoloji ile ihtiyacı olan anlam arayışında sağlıklı bir mesafe alamadığı için, sürekli tekniğe insani özellikler katarak aradaki mesafeyi kapatmaya çalışmıştır. Kendi eliyle icat ettiği teknolojinin insan ve insan ilişkilerini zayıflatmasıyla yaşadığı iletişim boşluğunu teknolojiye daha çok insani özellik katarak gerçekleştirebileceğini düşünmüştür. Bunun sonucu olarak günümüzde akıllı teknolojilerin, hatta insansı teknolojilerin gelişmesi ve her gün biraz daha ilerlemesi gerçekleşmeye devam etmektedir. İnsan ve teknoloji ilişkisindeki yapısal değişim son dönemde makine öğrenimi/ yapay zekâ teknolojileri ile başka bir zemine kaymıştır. Başka bir ifade ile bugüne kadar insan için ve insan hayatını kolaylaştırmak için var olan ve geliştirilen teknoloji, insana rağmen, insanı içine alan ve onu nesneleştiren bir dönemi yaşatmaktadır. Söz konusu bu yeni durum insan ve insan ilişkilerini tarihte örneğine rastlanması zor bir durumla karşı karşıya bırakmıştır. İnsanın bizzat ontolojik bir varlık olarak varlığını anlamsızlaştıracak, evrendeki durumu ve pozisyonunu tartışılır hale getirecek bir süreci başlatmıştır.

İletişim Kavramı: Kuşakların İletişimden Ne Anladıkları Üzerine

Bir önceki başlıkla insan ve makine/teknoloji ilişkisine dair çerçevesi verilen temel değişim, insanın sadece üretim sürecindeki özne rolünün nesneye dönüşmesini değil, hayatın ve insan ilişkilerinin tamamının dönüşümünde etkili olmuştur. Bu süreçte birey ve toplum ilişkilerinin de temel öznesi olan insanın iletişim kavramına atfettiği anlam aynı şekilde makine/teknoloji üzerinden kavranmaya başlanmıştır. İletişim kurmak, iletişimde kalmak, iletişim ihtiyacı gibi daha birçok husus insani bir zemin olmaktan çıkarak makine/teknoloji merkezli mekanik bir süreç olarak tanımlanmıştır. Daha önce insanın kendi eyleminin ve ilişki kurma biçiminin doğal bir sonucu olan iletişim, günümüzde teknoloji ile birlikte iletişim araçları üzerinden konumlandırılan bir sürece dönüşmüştür. Bu bakımdan geleneksel dönem davranış kalıplarında iletişim, daha çok insanların yüz yüze olumlu-olumsuz, iyi-kötü vb. birlikte yaşadıkları doğal bir süreci tanımlamaktaydı. Aynı şekilde iletişim soyut hislerin, farklı duyguların insan ilişkilerinde harmanlanarak somutlaşması ve sonraki insan ilişkilerinin de belirleyicisi olan bir zemin anlamına gelmekteydi.

Modern dönemde karakteri değişen iletişim kavramı, teknik/mekanik merkezli iletişim araçları üzerinden dolaylmlanarak oluşturulan bir iletişim süreci olarak pratize edilmektedir. Bu nedenle iletişimin insan ve insan ilişkilerinde sağladığı ’sıcaklık’ ve ’duygusallık’ büyük ölçüde buharlaşmaktadır. İletişimin buharlaşarak insan ve toplum hayatında ortaya çıkan boşluk ve yoksunluk ise tekniğin/teknolojinin gelişmesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. Bu anlamda yaşanılan yoksunluk teknolojinin her şeyi belirlemeye, sınırlandırmaya ve ölçeklendirmeye sağladığı katkı ile ikame edilmektedir. ”İnsanlar korku ve kargaşanın toplumdaki yaygınlık derecesi ile doğru orantılı olarak tutunacak kesin bir şey arama arayışına girme eğilimindedir. Eğer bu kesin şey var olan bir şey değil ise, gerçekliğe yansıtılmaktadır. Modern dönemde topluma getirilen sistematik düzen o dönemin insanına başka hiçbir yerde keşfedemeyeceği bir belirlilik vermiştir” (Mumford, 2017: 51).

Böylece iletişimin sağladığı söz konusu duygusal ihtiyacın karşılanması sürekli ve daha çok teknoloji kullanımına bağlanmaktadır. “Sanal iletişim, yüz yüze iletişimden çok farklı. Bugüne kadar psikoloji teorilerinin üzerine bina olduğu insan ilişkileri anlayışı, yüz yüze iletişimi esas almış. Yüz yüze iletişimde, yalnızca anlamı taşıyan kelimeler değil; iletişimin sözel olmayan boyutları ve duygularda iş başında ve hatta denilebilir ki, yüz yüze iletişimin niteliğini kelimelerden daha çok sözleri olmayan boyutlar ve duygular belirliyor. Yüz yüze iletişimde kişiler, karşısındaki insanı nasıl etkilediğini hemen oracıkta görme ve tanıma fırsatına sahip; kendi tavır ve tutumlarının etkisini karşısındakinin tavır ve tutumlarına bakarak çıkartabilir. “Etkileme” ve “etkilenme”, iletişim sırasında alınan geri bildirimlerle nispeten gerçek bir zeminde yol alır, ilişki kişileri ve sınırlarını fark ederek daha sağlıklı bir iletişim için imkân bulurlar” (Göka, 2017: 86). Yüz yüze iletişim özellikle farklı kuşaklar düzeyinde değerlendirildiğinde çocuklar ve gençlerin iletişim kurma pratikleri daha çok teknoloji kullamına bağlanmaktadır. Bu durum internet ve sosyal medya kullanımı özelinde ‘ağda kaldıkça, bağlı olmaya ve iletişimde kalmaya’ devam ettiğin anlamına gelmektedir.

Günümüzde iletişimin büyük ölçüde teknoloji ile ilişkilendirilmesine rağmen yetişkinler ile gençler veya çocuklar arasında iletişim kavramına ilişkin önemli bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Söz konusu mahiyet farkını oluşturan temel faktör ise iletişim teknolojileridir.

Özellikle çocuklar ve gençlerin mevcut iletişim teknolojileriyle kurdukları ilişki ile yetişkinlerin biriktirdiği hayat tecrübesi içerisinde teknolojinin yeri birbirinden oldukça farklıdır. Her ne kadar teknoloji karşısında bütün kuşaklar aynılaşsa da teknoloji kuşak ayırt etmeksizin herkesi muhatap kabul etse de yetişkinlerin gerçek insan ilişkileri vesilesi ile biriktirdiği yaşanmışlıklar, kuşakları farklılaştırmaktadır. Bu anlamda yetişkinler sahip oldukları yaşanmışlıklar ile teknolojinin sunduğu dünya arasında kalmışlık durumunu (göçebe) yoğun biçimde yaşamaktadırlar. Çocuklar ve gençler ise teknolojinin bizzat içine doğup büyümenin ve teknoloji çağında ’yerli’ (Prensky, 2001) olmanın rahatlığı içerisinde bulunmaktadırlar. Fakat çocuklar ve gençler bu rahatlığın bedelini teknolojinin kendilerine sunduğu tasarımlanmış/ belirlenmiş bir hayat biçimi şeklinde ödemektedirler.

Yeni kuşağın iletişim teknolojilerinde sürekli yenilenen uygulamalar (application) etrafında kişilik, kimlik ve aidiyetlerini oluşturduklarını belirten Gardner ve Davis (2014: 78) yeni kuşağı ”app kuşağı” olarak adlandırmaktadırlar. Günümüz gençlerinin çoğunun ’planlama yanılsaması’na düştüklerini not ederek, ’gençlerin dikkatli, pratik planlar yaparlarsa, ileride başarıya giden yolda önlerine ne bir sorun ne de bir engel çıkmayacağını düşündüklerini’ belirtmektedirler. Gençlerin hayatlarının her şeyiyle tasarımlanmış ’tam bir süper app’ olarak gören Gardner ve Davis birçok öğrencinin üniversiteye geldiğinde tüm hayatlarının yol haritası çizilmiş halde olduğunu ifade etmektedirler.

Çocukların ve gençlerin teknoloji ile tasarımlanmış ve sözde yaşadıkları kusursuz hayatları yetişkinlerin özgüvenini aşındırmaktadır. Günümüzde yetişkinler/ebeveynler çocukları ile iletişim kurabilmenin yolu olarak, dijital teknolojileri kullanmak zorunda olduklarını düşünmektedirler. Zira çocuklar dijital teknolojiler vesilesi ile tarihte belki de ilk defa yetişkinlerin sahip olduğu ’hayat bilgisi’, ‘tecrübe’ gibi unsurların ötesinde daha fazla şey ‘bilmek’tedirler. Çocukların yetişkinlere göre daha fazla şey ’bilme’ leri ile, yetişkinlerin çocuklar karşısında aciz konuma düşerek yeni teknolojileri ’bilmek’ istemeleri tam da aradaki iletişimsizliğin başladığı andır. Çünkü yetişkinler başka bir dünyaya ve

döneme ait ’dijital göçebeler’ (Prensky, 2001) olarak dijital teknolojileri kullanırken, çocuklar bizzat bu teknolojilerin içine doğup büyüyen ’dijital yerliler’ durumundadırlar. Burada yetişkinlere ilişkin gerçekleşen şey yetişkinlerin kendi hayatlarına ilişkin konumlanışlarını terk ederek büyük ölçüde bilemedikleri ve kavramakta güçlük çektikleri bir zeminde yürümeye çalışmalarıdır. Yeni kuşağa ilişkin gerçekleşen şey ise; teknoloji marifetiyle asimetrik bir enformasyon akışı neticesinde öğrenme, kimliklenme ve konumlanma ile ’egonun şişmesi’ ve ’duyguların örselenmesi’ sürecidir. Özellikle psikolojik zeminde karşılık bulan iletişim teknolojileri/ sosyal medya psikolojik tatmin sağlamanın en önemli aracı olarak görülmektedir. Ayrıca gerçek hayatta aile, okul, iş, arkadaş vb. ilişkilerinde başarılı olamayan veya istediği düzeyde bir tatmin sağlayamayan çocuklar ve gençler, anonimleşebilme imkânı bulabildikleri sosyal medya ortamında bu durumu dengeleyebilmektedirler (Babacan, 2015: 80).

Böylece daha çok psikolojik zeminde gerçeklik ve sanallık arasında gerçekleşen durumda genç birey, inşa ettiği bu hibrid kimliğiyle kamusal sahneye çıkar ve ortaya koyduğu kimlik doğrultusunda davranmaya çalışır. Bu düzlemde bu kişi ile arkadaşlık kurmak isteyen kimseler, kişinin gerçeği yansıtmayan özellikleri doğrultusunda onunla ilişkiye geçerler ve izledikleri karakterin sahip olduğu özelliklere gerçekten sahip olduğuna, kurulan ilişkinin sonuçlara gerçekten yol açacağına inanırlar. Bu kimselerden genelde her şeyin göründüğü gibi olduğuna inanmaları istenir (Gof’fman, 2009: 30).

Böylece kültürün gerek yetişkinler gerekse yeni kuşağın nasıl konumlanması gerektiği, iletişim ve insan ilişkilerinin nasıl ilerlemesi gerektiği gibi uzun bir sürecin sonucunda somutlanan temel birçok unsuru aşınmış olmaktadır. Sonuç olarak kuşaklar arası doğal ilişkisellik ekosistemi bozularak, insanın en temel ihtiyacı olan ’iletişim’, teknoloji ile devasa bir iletişimsizliğe dönüşmektedir. Daha çok iletişim için kullanılan teknoloji, susuzluğu artıran tuzlu su gibi paradoksal biçimde iletişimsizliği artırmaktadır.

Sonuç

Çalışmada kuşak kavramı daha çok iletişimi doğal insan ilişkilerinin bir çıktısı olarak gören yetişkinler ile iletişimi daha çok teknoloji zemininde gelişen bir süreç olarak değerlendiren yeni kuşağın ’iletişim’ kavramına atfettikleri anlam farklılığı üzerinden tartışılmaktadır. Literatürde genişçe ele alınan kuşak tartışmalarına girilmeden, kuşakların temel karakteristik özelliklerinin ve ayrışma noktalarının neler olduğu gibi hususlara girilmeden, iletişim kavramına ve kuşaklar arasında gerçekleşen ilişkinin boyutlarına teknolojinin belirlenimi üzerinden bir okuma gerçekleştirilmektedir.

Kuşaklar arası iletişim ilişkisinin öncelikle iletişim teknolojileri düzleminden çıkartılarak tartışılması gerekmektedir. Bu anlamda teknoloji çerçevesi içerisinde değerlendirilen iletişim yaklaşımı, iletişim kavramının doğasını mekanikleştirmekte ve temelde iletişimin insani bir eylem biçimi olduğunu göz ardı etmektedir. Başka bir ifade ile aile, okul, ibadethane, sokak gibi fiziksel mekânlar ile inanç, kültür, ahlak gibi moral değerlerin bütünü olarak gerçekleşecek insani bir eylemin toplamı olan iletişimin, sadece iletişim teknolojileriyle ilişkilendirilmesi iletişimin anlam alanını daraltmaktadır.

İletişim kavramının söz konusu geniş anlam arka planından kopması; çocukların zihinsel ve ruhsal gelişimlerinde, gençlerin ergenlik dönemlerinin uzaması veya kimi zaman daha erken büyümelerinde veya yetişkinlerin kimi davranışlarında çocuksulaşmasında önemli bir etken oluşturmaktadır. Teknolojinin merkezinde olduğu söz konusu bu durum, iletişimin kuşaklar arasında farklılaşmasında, hatta iletişimsizliğin kangrene dönüşmesine neden olmaktadır. Bu anlamda kimi zaman teknoloji nedeniyle asimetrik bir bilgi akışı ve sayısız uyaran ile karşı karşıya kalan çocukların sağlıklı iletişim zeminleri kaybolmaktadır. Kimi zaman da yetişkinlerin çocuklar ve gençler karşısında yaşadığı özgüven aşınması veya hayatin zorlukları karşısında bir kaçış mekânı olarak teknolojiyi görmeleri iletişimi aşındırmaktadır.

Tarihin her döneminde yetişkinler için de gençler ve çocuklar için de hayatın farklı zorlukları söz konusu olmuştur. Fakat günümüz hayat koşullarını belirleyen makine/teknoloji merkezli kapitalizmin hayat şartları çok daha zordur. Önce makine/teknoloji aracılığıyla insan hayatının kolaylaştırılması vaadi üzerinden insan bütün zorluklara muhatap kılınmış, sonra da insanın yaşadığı zorlukları unutması amacıyla eline oyuncaklar verilmiştir. Söz konusu oyuncaklar yediden yetmişe herkesin bir biçimde ve farklı gerekçelerle içerisinde yer aldığı iletişim teknolojileridir. ”Teknomedyatik dünya bizi hayatın çelik kafesinden firar etme isteğimizden yakaladı. Pokemon ve Farmville tutkunları asla hasta değil; onlar oyun oynamaya ve bu sırada acımasız dünyadan bir süreliğine firar etmeye ihtiyacı olan insan kardeşlerimiz” (Göka, 2017: 84).

Kuşaklar arası iletişimin ailede, okulda, sokakta, dini ve siyasi çevrede vb. bütün alanlarda mevcut durumunun ne olacağı, kuşaklar arasındaki iletişimsizliğin her geçen gün biraz daha arttığı gibi endişeler sürgit devam etmektedir. Burada kuşaklar arasındaki bu temel farkta dikkat edilmesi gereken husus ne dijital kuşağın doğruluğu ve haklılığı kendinden menkul bir durumu söz konusudur. Ne de yetişkinlerin yaşadığı ve tecrübe ettiği hayatların mutlak doğru ve tartışılmaz olduğunun bilinmesidir. Kimi durumlarda yetişkinlerin hayat birikimleri, tecrübeleri çocuklarının yaşadığı döneme ve onların gerçekliğine tekabül etmeyen bir birikim sunmaktadır. Buna karşılık çocukların dijital teknoloji merkezli kendi gerçekliklerine tekabül eden bazı hususlarda ise ebeveynlerinden beklentileri anlamsızlaşmaktadır. Bu bakımdan daha çok yetişkinlerin sabır, anlayış ve tahammül ile bir iletişim dili kurmaları ve geliştirmeleri gerekmektedir.

Zira iletişimin salt teknik/mekanik bir süreç olmadığını ve sadece iletişim araçlarını kullanarak sağlıklı bir iletişim kurulmuş olmayacağının örnekliğini yetişkinlerin hayat tecrübesinin sağlaması gerekmektedir.

Kuşaklararası iletişimde temel sorumluluk yetişkinlere aittir. Çünkü yetişkinlerin bir yandan biriktirilen yaşanmışlıklar ile diğer yandan çocuklar ve gençlerle bir dil geliştirmenin gereği olarak teknoloji kullanımları ile bir dengeyi bulmaları gerekmektedir. Kendi yaşadıklarını ve biriktirdiklerini mutlaklaştırmadan,çocukları ve gençleri ötekileştirmeden bir ölçü geliştirmeleri gerekmektedir. Fakat burada  vurgulanması gereken temel husus yetişkinlerin kendi hayat hikayelerine ve benlik inşa süreçlerine ilişkin dinamik bir süreci işletip işletmedikleridir. Bu sürece ilişkin en somut örnek, yetişkinlerin internet veya sosyal medyada sürekli oyun oynaması veya duygusal/psikolojik tatmin aramalarıdır. Yetişkinlerin kendi hayat birikimlerine ve benlik inşa süreçlerine ilişkin böyle bir süreci işletmemeleri durumu, yukarıda belirtildiği üzere yetişkinlerin çocuksulaşarak,hayattaki mevcut rolleri ile ilgili problemlerin yaşanmasına neden olmaktadır.

Özetle günümüzde bütün kuşakların bir biçimde teknolojiye, özellikle iletişim teknolojilerine muhatap olması, zihnimizi, duygularımızı ve gündelik hayat ilişkilerimizi biçimlendirmesine karşılık, bir anlama ve anlamlandırma zeminine ihtiyaç bulunmaktadır. Söz konusu anlamlandırma sürecinin ne teknolojiyi şeytanlaştırarak hayatın dışına atma çabası ile ne de teknolojinin iletişim ekosistemini ve insan ilişkilerini örseleyen merkezi rolünün benimsenmesi ile olmayacağının vurgulanması gerekmektedir.

Sosyoloji Divanı dergisi,Kuşaklar Sosyolojisi sayısı,syf.47,55

*İbn Haldun Üniversitesi,Medya ve İletişim Bölümü

Kaynakça

Babacan, M. Emin (2015). Sosyal Medya ve Gençlik, Istanbul: Açılım Kitap

Goffman, Erving (2009). Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, İstanbul: Metis Yay.

Göka, Erol (2017). İnternet ve Psikolojimiz, İstanbul: Kapı Yay.

Frankı, George (2003). Batı Uygarlığı, (Çev. Yusuf Kaplan), İstanbul: Açılım Kitap.

Gardner, Howard ve Davis, Katie (2014). App Kuşağı, (Çev. Ümit Şensoy), İstanbul: Optimist Yay.

Mumford, Lewis (2017). Teknik ve Uygarlık, (Çev. Emre Can Ercan), İstanbul: Açılım Kitap.

Neuman, W. Russel (2018). Dıjıtal Far’k, Gündelik Hayatta Dijitalleşme ve Medya Etkileri Kuramı, (Çev. Gökçe Melin), İstanbul: The Kitap Yay.

Palmer, Sucçe (2017) Zehirlenen Çocukluk, (Çev. Özge Ç. Aksoy), İstanbul: İletişim Yay. Twenge Jean, M (2018). i Nesli, (Cev Okhan Gündüz), lstanbul: Kaknüs Yay.

Prensky, Marc (2001). “Dijital Natives, Dijital Immigrants”, http://www.marcprensky com/wrıtıng/l’renskv“..20-“02()Digita%20Natives,’7iı20Digital”020 Immigrantso/o20 -%201’arl ] .pdf, (l’rişım Tarihi’ 26.03.2019)

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir