Osmanlı Bilfiil Çöktü Ama Bilkuvve Yaşıyor!

Önümüzdeki süreçte, öncelikli olarak konuşmak zorunda kalacağımız iki temel sorun olacak: Birincisi, sömürgecilik tarihi ve Batı hâkimiyetinin tüyler ürperten hikâyesi…

İkincisi de, Osmanlı’nın dün gördüğü tarihî rolün, yarın da zorunlu olarak yeniden hatırlanmak ve hayata geçirilmek zorunda kalınması…

OSMANLI’NIN BİTİRİLEMEMESİ GERÇEĞİ

Elbette ki, Osmanlı bilfiil çöktü; ama bilkuvve yaşıyor. Batı uygarlığı, -özellikle de Amerikan tecrübesi üzerinden- bilfiil yaşıyor ama bilkuvve çöktü.

Batı uygarlığı (güç üreten araçlara hakim olduğu için) bilfiil yaşıyor. Ama bilkuvve (felsefî olarak, kültürel olarak, estetik olarak, sosyolojik olarak) çökmüştür. İnsanlığa verebileceği hiç bir şey kalmamıştır. Bunu son yüzyıl içinde Batı’daki birinci sınıf düşünürlerin neredeyse hepsinin metinlerine baktığımızda açıkça görebilecek durumdayız…

Oysa Osmanlı, dünyanın neresine giderseniz gidin, insanların dünyada yeniden hukukun, farklılıkların, barışın, adaletin hakim olmasını sağlayabilecek yegâne model olarak kabul ediliyor.

O yüzden, Osmanlı durduruldu ve o yüzden Osmanlı’nın bitirilememesini yaşıyoruz. Ülkemizde de bölgemizde de yaşanan sorunların kökeninde Osmanlı’nın bitirilememesinin oluşturduğu vakum var. Bu vakumu, Osmanlı’dan başka hiç bir güç dolduramaz.

ORMAN KANUNLARIYLA NEREYE KADAR?

Batı uygarlığı, başat temsilcisi Amerika ile birlikte dünya üzerinde hâkimiyetini sürdürüyor el’ân. Ama adaletin, barışın ve hakkaniyetin hâkim olabileceği bir dünya düzeninin nasıl kurulabileceğini bilmiyor, bilemiyor.

O yüzden yalnızca hâkimiyetini sürdürme kaygısı ile hareket ediyor Batı uygarlığı. Hâkimiyetini sürdürebilmesinin tek yolunun da güç üreten araçları kontrol edebilmekten ve maksimum ölçüde etkili olacak şekillerde kullanabilmekten geçtiğini düşünüyor. Ama yanılıyor elbette ki… Fenâ hâlde yanılıyor üstelik de!

Güç üreten araçlar, öncelikle, gelişmiş teknolojik silahlar… Ama medya, bu süreçte, silahlardan daha güçlü bir hegemonya kurma aracı olarak kullanılıyor ama bu yakıcı gerçeği görmekte zorlanıyoruz, medyanın karmaşık doğasından ve ayartıcı / pornografik dilinden ötürü…

Gerçekte, medya, nükleer silahlardan daha etkili, daha tehlikeli bir güç üretme ve gücü sürdürme aracı işlevi görüyor ve öyle de kullanılıyor.

MEDENİYETLERİN TARİHTEN SÜRGÜNÜ

Son yüzyıl, insanlık tarihindeki en büyük dönüşümlerin veya travmaların yaşandığı bir yüzyıl oldu. Sadece bizim için değil, bütün insanlık için.

Avrupa, 70 milyon civarında insanın katledildiği, insanlık tarihinin en barbar ve vahşî iki savaşının ardından tarih yapan bir aktör olarak tarihten çekildi.

Bu arada, binlerce yıllık Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, Latin Amerika medeniyetleri ve İslâm medeniyeti, bu bir yüzyıllık süre zarfında tarihten nihâî olarak sürüldüler Avrupa’nın yok edici saldırıları sonrasında.

Dünya medeniyetlerinin tarihten sürülmelerinin başlıca nedeni, bu medeniyetlerin Batı uygarlığının (Avrupa’nın) modernlikle birlikte geliştirdiği ontolojik şiddet yüklü meydan okumadır. Batı uygarlığının geliştirdiği meydan okuma, başka hiçbir medeniyete yaşama hakkı tanımayacak kadar saldırgan, yıkıcı, yok edici, başka medeniyetlerin kökünü kazıyıcı bir meydan okuma oldu o yüzden.

İnsanlar, son üç yüzyıl içinde insanlık tarihindeki bütün medeniyetlerin Batı modernliğinin saldırgan meydan okuması karşısında kökünün kazındığı yakıcı gerçeğini nedense düşünmüyorlar bile. Hayret doğrusu!

Oysa tarihte hiçbir medeniyet, dünyanın bütün diğer dinlerini, kültürlerini, medeniyetlerini Batılılar gibi tarihten silme saldırganlığı geliştirmemiştir. Geliştirmemiştir; çünkü tarih yapan hiçbir büyük kadîm medeniyet, Batı uygarlığı gibi, sadece mülk âlemini insanın varoluş alanı olarak görmemişti, görmüyordu.

İSLÂM DÜNYASI, VARLIĞINI NEYE BORÇLU?

Osmanlı medeniyet tecrübesi, tam da İslâm’ın Haçlı ve Moğol saldırılarının yıkımları sonrasında yaşadığı ilk büyük medeniyet buhranının bütün yıkıcılığıyla yaşandığı bir zaman diliminde sadece Müslümanların değil, dünya tarihinin akışını değiştirecek bir medeniyet meydan okuması gerçekleştirdi.

Eğer Osmanlı tecrübesini iyi kavrayacak bir tarih şuuruna, tarih felsefesine ve dünya tarihi fikrine sahip olamazsak, 21. yüzyılın, Osmanlı medeniyet fikrine neden gebe olduğunu anlamakta zorlanırız.

O hâlde, izi sürülmesi gereken yakıcı soru şu bu noktada: Osmanlı medeniyet fikrinin ve atılımının temel özellikleri (imkânları ve zaafları) nelerdi ve bugün bu medeniyet fikri, insanlığa, yaşadığı varoluş bunalımından çıkış sürecinde ne söyleyebilir, nasıl yenilenerek yeniden üretilebilir acaba?

BİZ KENDİMİZE GELİRSEK, GELMEMİZ AN MESELESİ OLACAK

Ama asıl sorun, bizim gelişimizi sağlayacak kendimize geliş sorunudur. Biz kendimize gelebilirsek, gelmemiz de ân meselesi olacak…

Önümüzdeki yarım asır içinde, bildiğimiz dünya yavaş yavaş tarihe karışacak ve bütün insanlık, yeni bir dünyanın kurulmasına önayak olacak yeni bir medeniyet fikrini konuşacak.

Soru şu burada: Ne kadar hazırlıklıyız acaba?

Yusuf Kaplan – Yeni Şafak – 1.9.2014

Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir