Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid
Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah
Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de
Kelamım nura gark olsun
bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah
[1] On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname —
Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû.
Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.[1]
Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka ibadete layık ve müstehak olan yoktur, demektir. İkinci anlamı ise; her ne kadar gönül başka amaçlar peşinde koştuğunu zannederse de her gönlün amacı Allah’tır, O’ndan başka amaç yoktur, demektir. Üçüncü anlamı ise; O’ndan başka mevcut yoktur. İsimleri, farklı farklı olsa da her vücudun [varlığın] hakikati O’dur. Bundan dolayı oğlum, arife gerekli olan, gönlünde Hakk’tan gayrı ne varsa şüphe ve kuruntusunu terk ederek her varlığın zahir ve bâtınının Hakk’tan olduğunu ispat ederek tevhidini tamamlamaktır. Yalnız dil ile olan tevhid avamın tevhididir, makbuliyeti de yine avam arasındadır. Bundan dolayı ey arif, asıl terk etmen gereken kendi varlığındır. İspatı gerekli olan Hakk’ın varlığıdır. Sende, bende ve herkeste “ben” diyen O’dur.
Îsîm “Allah”
Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir, her şeye işaret eder. Bundan başka isimleri ancak her biri başka birer anlama işaret eder. Örnek olarak Rahman, Rahim’e; Rahim, Gafur’a; Gafur, Şekûr’a işaret etmez. Ama Allah lafzı bütün ilahi isimlere işaret eder, onun için [2] buna bütün sıfatlara şamil olan zat ismi denir. O hâlde Allah’ı yalnız göklerde veya yerlerde sağda veya solda, önde veya ortada aramak yani bu altı yönden aramak cehaletten kaynaklanır çünkü altı yön, şehadet âlemidir.[2] Melekler âlemi, ceberut âlemi[3] ve lahut âleminde[4] yönler yoktur. Yönler ancak şehadet âlemindedir. Hakk ise her varlığın bir yönden, bir veçheden mecmuudur [toplamıdır]. Onun için Allah Teâlâ bu varlıklardan başka birisi olmaktan münezzehtir. Mesela Zeyd’in diğer eline Zeyd denilmez. Zeyd’in diğer ayağına, gözüne, kulağına, ağzına, burnuna yahut aklına, hayaline, anlayışına, zanlarına sözün kısası organlarından bir organına yahut kuvvetlerinden bir kuvvetine Zeyd şudur veya budur denilmez. Ancak Zeyd dediklerinde her bir organıyla bir bütün olan Zeyd kastedilmektedir. Dolayısıyla Zeyd dediklerinde hepsine birden Zeyd denilmek istenir.
Öyle ise; ilahi esrarlara ve sonsuzluğa vâkıf olan arif, Allah’ı bu kemalat[5] ile bu yönüyle mütalaa ve düşünmekte olsa o kimsenin Allah’ı bu yüce sıfatlarıyla bir saat bu tarzda tefekkür etmesi, diğerlerinin yani Allah’ı böyle tefekkür etmeyenlerin dille bir senelik zikrinden daha hayırlıdır. Yani Allah’ın bütün sıfatları ve özellikleriyle mevcudatı kendisinde cem etmesi, tefekkür sahibinde cezbeye yol açar. “Cezbetü min cezâbâti’r-Rahman tevazi amelu s-sekaleyhdir.”[6] Yani “Allah’ın cezbelerinden bir cezbe bütün insan ve cinlerin ameline denk olur.” O hâlde ey ilahi sırların talibi olan arif, Hakk’ın ilahi isim ve sıfatlarının tümü ancak insanın kendisinde bulunur ve bu isim ve sıfatların tecelli ettiği kişiye “arif” denir. Bu ilahi isim ve sıfatların tümünün tecellisini insandan başkasında bulurum sanarak yabana yerlerde gezerek yorulma, zira ağacın sahip olduğu şeylerin bütünü yine meyvesidir. Ağaçtan meyve olduğu gibi varlıktan da gaye Hakk’tır. Hakk ise insan-ı kâmilde zuhur eder.[7] Bunu böyle anlaman gerekir. Ey irfan aşkının talibi, sende, bu halkın hepsi bir araya gelip bir yönden Allah olur mu şeklinde bir şüphe oluştu. Hâşâ sümme hâşâ! [3] Yanlış anlarsın. Şimdi yakînin[8] şöyle olsun ki halk kesinlikle hiçbir zaman Hakk olamaz.
Ne O bu olur ne bu olur O
Hakikatte budur vahdetteki yol
Bütün büyük zatların itikadınca halkta asla vücuda işaret edecek bir şey bulamadıklarından vücudun varlığını Hakka nispetle ispat ederler. Halka Hakk dediklerini zannederek şüpheye düşmemelisin. Doğru yoldan gidersen kaybolmazsın. Aksi takdirde kurda kuşa yem olursun. Çünkü benim canım, halk da varlığın kokusunu duymamıştır. Varlık Allah’ındır, sen ise halkın sanırsın. Nihayet Hakk’ın varlığı halk suretinde göründü. Halk da sandı ki halkın varlığı Hakk’tır.
Hakk bu âlemde sıfatlarım tezahür ettirmek istedi ancak bu âlemde kendisine münasip bir vücut bulmadı. Hakk Teâlâ gayret edip kendi vücudunu, halka geçici olarak tevdi ederek izhar etti. Emaneti sahibine teslim eden borçtan kurtulur. Bu emaneti kendine maleden ise azaba tutulur.
“el-Âlî”
Ulüvvdendir, yüksek manasındadır ve bu sıfat mutlak olarak yalnızca Allah’a mahsustur. Halk arasında derecesi akranlarından yüksek olana yüce derler. Bu anlam tüm yaratılanlara yayılmıştır. Eşyanın bütününün her birinde diğerlerinde olmayan bir mükemmellik vardır, o mükemmellikle diğerlerinden derece olarak üstün olur. Mesela insan-ı kâmil, Hakk’ın isim ve sıfatlarını kendisinde tecelli ettirmesinden dolayı tüm insanlardan üstündür. Ancak bir sinek de uçabilir ama insan uçamaz, bu yönden de sinek üstündür. Bir karıncada da insan-ı kâmilde olmayan üstün bir özellik bulunabilir.
Neticede bütün şeylerdeki bu ulviyet her şeyde görülmektedir. Bu ululuktan ve üstünlükten bir hisse almayan hiçbir şey yoktur yani her şeyin kendine özgü bir üstünlüğü vardır ve bu özelliği ile diğer varlıklardan üstün olur, o şeyin [4] varlığa gelmesine sebebi de o kemali ile olur. Bu yüzden Hakk kemal vasıtası ile tanınır. Bu sebepten arif, her şeyde o kemali arayıp bulduğundan dolayı hiçbir şeye hakaret nazarıyla bakmaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, seçkin sahabeleriyle giderlerken kokmuş bir köpek leşi gördüklerinde etraftaki kimseler kokusuna tahammül edemeyip burunlarını tutarak geçtiklerinde Hz. Muhammed Muşta* fa sallallahu teâlâ aleyhi vesellem, “Ne güzel dişleri var. Kemaline bakınız eksiklerine bakmayınız.”[9] diye buyurdular. Öyle ise benim oğlum, her şeyde kemale bakarak kişi derecesini yüksek derecelere ulaştırmış olur. Aynı zamanda da Hakk’ı da uyanık veya uykudayken “el-Alî” ismi ile zikretmiş olur çünkü böyle bir arifin uykusu cahilin zikrinden ve ibadetinden hayırlıdır.
“HÛ”
Şuhûdu[10] asla mümkün olmayan gayptan bir sırdır. Ama tüm varlıklar yine O’nunla zuhur bulmuş olur. Tıpkı şu çekirdek gibi bu da ilk olarak çekirdekti sonra ağaç oldu. Çekirdek olmasaydı ağaç olamazdı. Ağacın her yerine o sır yayılmıştır ancak görünmez ve ağaç gelişmesini ve büyümesini o sır ile kazanır. Yılda bir ağacın yapraklanması ve çiçeklenmesi meyve vermesi o sır ile olmaktadır. Çekirdeğin meyve verip yeşermesi o sır ile olmaktadır. Bu sır ile birler bin, binler ise yüz bin olmaktadır. Her şey bir çekirdektir bazen bir bazen bin bazen ise yüz bin görünür. Gözlerin görmesi, kulakların işitmesi ve ellerdeki kuvvet, ayakların yürümesi hep o sır ile gerçekleşmektedir. O güzelliğe âşık olan da o sırdır ve gülün hoş kokusu ve bülbülün sonsuz feryadı da kaynağını hep o sırdan almaktadır. [5] Ah ne diyeyim her ne var ise o sırdır. Bu kadar çeşitli renklerle ortaya çıkmıştır ve görünmezdir ve her şeyin içi, Özü olmuştur. Görünmez sıfatı kendisine dış[11] olmuştur» Her şeyde görünen O’dur, iç yüzü Hû’dur. O’na bilinmeyenlerin en bilinmezi ve bâtındakilerin en bâtını ve künh-i la taayyün[12] derler ve hüviyyet-i sâriye[13]de derler. Şimdi Hakk’ı bu yönden sesli veya sessiz tefekkür etmek Hû ismiyle zikretmek anlamına gelir.
İsim “el-Kahhâr”
Kahr, rububiyyet iddiasında olanları yok eder. Rububiyyet iddiası üç türlüdür. Birincisi, Firavun, Şeddat ve Nemrut örneklerinde olduğu gibi külliyet[14] ile olandır. Bir diğeri de buğziyyet[15] ile olandır. Bu tür kimseler tanrılık iddiasında olmasalar da işleri zalim padişahlar ve beyler ve eşkıyalar gibi olanlara benzemektedir. Biri de temerrütlük [inat] edenlerdir. Bu kimseler bir işte ben şuna şöyle yaparım buna böyle yaparım hatta şu işi işlerim dediklerinde inşallah demedikleri zaman bu da temerrütlüktür ve rububiyyet iddiasıdır. İşte bunun gibileri HakkTeâlâ kahreder istedikleri işi nasip etmez. Bu bahsedilen üç bölüğün hepsi de mahvolmuşlardır. İddiaları ölçüşünce az veya çok yine her birisinin yok olması bir mahluk vasıtasıyla gerçekleşir.
Beyt
Hakk Teâlâ kulundan intikamını yine kul ile alır
Ledün ilmini[16] bilmeyen onu kul yaptı sanır
Bu sebeple Allah’ın bu kahr sıfatından hiç kimse uzak değildir. Kişi her ne vakit neftinde ya da başka şeyde bu “kahr” sıfatını müşahede etse O arif, isterse dili İle söylemese de Hakle Teâlâ’yı Kahhâr ismiyle zikretmiş olur.
[6] İsim “el-Hayy”
Hayat, sahibinin âlim ve müdrik olmasının gerektirdiği bir sıfattır. Çünkü bu isim Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, tüm eşyayı ilmi ile kuşatıcı olduğunu bilirsin. Zira Allah Teâlâ nasıl zatında mutlak ise her bir sıfatında da öyle mutlaktır. Yaratılanlardan Hakk Teâlâ’nın onu bütün ayrıntısı ile bilmediği hiçbir şey yoktur. Ve yaratılanlardan da Hakk’ı bilmeyen bir mahluk yoktur. Nitekim Allah Teâlâ “ve in min şeyin illa yüsebbihu bi-hamdihi velakin la tefkahûne tesbi- hehüm”[17] diye buyurmuştur. Bütün mahlukatın Hakk’ın bilinmesi için yaratılmış olduğunu duydun eğer bu mahlukattan bir zerre bile Hakk’ın varlığına aşina olmasaydı vücut âlemine gelemezdi. Çünkü yaratılmış olanlar Hakk’ı bilmediklerini zannetseler de Hakk’ı bildikleri âşikârdır. Halkın tamamında mevcudata ilişkin bir bilgi olmasa da istisnasız hepsi kendi derunlarında Hakka ilişkin bir bilişe sahiplerdir. Fakat Hakk’ı bildiğini bilmeyen fazlasıyla çoktur. O hâlde eşyadan her neye baksan Hakk’ı bilmek için bir ilim var olduğunu bilmeyen çoktur.[18] Bundan dolayı eşyadan her neye bakarsan onda Hakk’ı bilmeye dair bir ilim olduğunu müşahede ve mütâlaa edersen dilinle söylemesen de Hakk’ı el-Hay ismiyle zikretmiş olursun.
Îsîm “el-Azim”
Azamet, ululuk anlamındadır. Mutlak azamet Allah Teâlâ ya Özgü bir sıfattır. Çünkü o, uluhiyyet sıfatlarındandır. Uluhiyyet ise ancak Allah’a özgüdür, halkın bundan payı ancak Hakk’ın azametini müşahede ve tefekkür etmesiyle gerçekleşir. Bu müşahede ve tefekkürü ederse “el-Azim” ismini zikretmiş olur. Her şeyde Hakk’ın yüceliğini müşahede ve mütalaa etmek nasıl olur diye soracak olursan, HakkTeâla nın bir sıfatım bulmanın yolunun, bu yaratılmışlar olduğunu bilmelisin. Bu sebepten “Azim” ismine mazhar olan arş-ı azimdir. Arşın azametinden Allah Tealâ’nın azim olduğu bilinir. [7] Ey kardeş; ne kadar varlık var ise her birisi ayrı birer arş-ı azim[19] ve kürsî[20] ve yedi kat yerler ve yedi kat gökler olduğunu iyice bilmen gerekir.
Varlık âleminde en küçük mahluk, bir zerredir. O zerrenin zahiri bir zerre olarak gözükse de bâtını arş-ı azimdir. Bütün varlıkların derununda tüm mevcû- data ait bilgi dercedilmiştir. Çünkü ey arif, HakkTeâla nın senin bildiğin arşa teveccühü nasılsa o zerreye de benzer şekilde teveccüh ettiğini bilmelisin. Görmez misin, insanın yüreğindeki küçücük siyah noktanın içindeki devasa çölün büyüklüğünü içinde her köşesinde arşın, güneşin, ayın ve yıldızların varlığı zuhur etmiştir. Her varlığın bâtını öyledir, bazısında o azim zerre fiilen tahakkuk etmiştir bazısında ise düşünce ve fikir hâlinde kalmıştır. İnsan-ı kâmilin bütün varlıklardan üstün olması azametin kendisinden bilfiil zuhurundan dolayıdır yoksa diğerlerinde bu azamet bilkuvve düzeyinde kalmıştır. Öyleyse ilahi sırlar ve ilahi ke- lime-i namütenahi[21] talibi her varlığın Allah’ı bilip onu teşbih ve tehlil[22] etmesi o arş misali gönül ile olduğunu bilmelisin. Yoksa Allah’ı bilmek zerrenin haddine düşmez. Allah’ın azametini Allah’tan başkası bilemez. Bunu iyice anlaman, hatta iyice öğrenmen gerekir! Bunu anlamaya gücün yeterse el-Azim ismine layık olursun ve illa la.[23]
îsim “el-Hakk”
Hakk, hakiki varlıktır ve O asla yok olmaz ve O daima sabit olarak vardır. Bundan dolayı ey talip, varlıkların her birinin birer bekası yüzü vardır ve o şeyin varlığının gölgesi O’nunla kaimdir. Varlığın bekaya bakan yüzüne Hakk denir, fenası yüzüne ise halk denir; “Küllü şeyin halikun illa vechehu.”[24] sözü O’na işarettir. [8] Arif-i ilahi, basiret ile idrak edip bakarsan bütün eşyanın bir yüzünün ebedi olarak devam ederken bir yüzünün ise değişim ve dönüşüm hâlinde olduğunu görürsün. Örneğin âlimlerin söylediğine göre insanın ve hayvanın yılda bir kere; eti, kemiği, sinirleri, damarları, derisi kısaca bütün azası yok olup yenilenir. Bir gıda ile beslendiğinde bir önceki gıdadan meydana gelen varlık yok olur, yerini yenisine bırakır. Bu şekilde vücut ve organlar O baki varlık sayesinde yok olsa da yeniden var olmaktadır. Gerçi “Bel hüm fi lebsin min halkin cedidin.”[25] gereğince tabiplerin dediklerine bakılırsa her nefeste yeni varlık oluşmaktadır. Örnek olarak bir kimse kırk yaşında olsa kırk kere o kimse değişmiş demektir. Buna rağmen yine o insandır “Ben yine önceki gördüğün insanım.” der.
Bu sebeple başlangıçtan o zamana kadar duran yüzü hakikat yüzüdür. Kişinin değişmeyen yüzü bâkidir ona hakikat yüzü de denir. O değişen yüzü yaratılış yüzüdür. Yaratılış yüzü su gibi akmaktadır. Hakikat yüzü şu ark “hark”[26] gibidir, su içinde akar an-cak kendisi akmaz. Öyle ise çaya girip gözünü arkaya doğra tutarsan kurtulursun eğer suya tutarsan gözün kararır suda boğulursun. Bu sebepten dolayı ey arif gözünü aç, bu tefekkürden ayrılmazsan daima Hakk’ı, Hakk ismiyle zikretmiş olursun. Ancak Hakk’tan gafilsen yine de dilin zikirde olsun.
İsim “el-Vahid”
Hakk’ın zatından ibarettir. Bütün isimlerin sıfatlarıyla birlikte o isimlerin ve sıfatların çokluğu Vahdet-i zata engel ve aykırı olamaz. Örneğin “Padişah askeriyle [9] Bağdat’ı almış dediğin zaman burada ne padişahın padişahlığına ne de askerin Bağdat’ı padişahın emriyle aldığına aykırı bir söz söylemiş olmazsın. Bunun örneği sadece padişaha özgü değildir. Her şeyde buna örnek bulmak mümkündür. Beyt “Fe-fî külli şey’in lehû ayetün tedüllü ala ennehû vahidün”[27] / “Eûzü bi-rızake min sehatike”[28] vahidiyyettir[29] ve de Allah’ın rahmeti ve gazabı ve mağfireti ve intikamı vahidiyyettir. Mesela bu yazıyı biz elimizle yazdık dersen vahidiyyettir. “Eûzü bi-rızake min se- hatike” vahidiyyettir Hakk’ı bu kemal ile mütâlaa ve müşahede edersen dil ile söylemesen bile “el-Vahid” ismini zikretmiş olursun.
îsim “el-Kayyûm”
Kayyûm, varlığı başkasına muhtaç olmayıp bizatihi kendi kendisiyle var olan demektir. Her ne kadar Hakk’tan başka varlık olmasa da Hakk mutlak kayyûmdur. Yaratılan tüm varlıklarda bu sıfattan bir hisse vardır. Hakk’ın her sıfatından bütün eşyada birer hisse bulunur. Zira HakkTeâlâ bütün özelliklerini her bir zerrede göstermiştir. Hakk’ın yüce arşa tecellisi nasıl İse bir zerreye de Öyledir lâkin kimisinde bilfıildir kiminde ise bilkuvve- dir.
Âlemde her ne varsa elbette bir varlığı ve bir de sıfatı olduğunu görürsün. O şey hem bu sıfatıyla hem de ya sarı ya kızıl veya başka renklerden biri ve diğer sıfatlarıyla birlikte tanınır. O sıfatın, o varlığın üzerine nasıl inşa olduğunu, görmelisin. Bu sebeple ey arif-i billah[30] tüm eşyada olan kayyumiyyet ile Hakk’ı müşahede ve tefekkür etmekte olan kimse, dili ile söylemese de Hakk’ı bu isimle zikretmiş olur.
[10] İsim “es-Samed”
Samed, bütün ihtiyaçları gideren ve herkesin kendisine muhtaç olduğu varlık demektir. Samediyyet, mutlak olarak Hakka ait olduğu gibi yarattıklarında da bu sıfattan bir hisse bulunur. Her şey bir yönden Hakk’ın bütünüyle bir yüzüdür. Bunda ne zerre kadar eksiklik ve ne de zerre kadar fazlalık vardır. Çünkü varlıkta tekrar yoktur. Bütün eşya en yukarıdaki en aşağıdakine, en aşağıdaki en yukarıdakine olmak üzere birbirine muhtaçtır. Halkın tamamı, Hakk’ı, herkesten yüce olan peygamberlerden bilmeye ve anlamaya muhtaçtır. Hepsinden en aşağı olan dünyadır. Peygamberler de dünyaya muhtaçtılar ve hatta pek çokları ölmeyecek kadar geçimlik ve dünyalık kazanmak için çalışırlardı. Tüm eşyanın bir yüzü Hakk iledir, ihtiyaç yine o yüzden başkasına değil O’nadır. Varlığın tamamı Allah’a ibadet ettiğinden hiçbir şeyi hor görmemek gerekir, “Fe-eynemâ tüvellû fesemme vechul- lah”[31] ayeti gereğince hareket ederek her şeye ihtiyacının olduğunu bilerek her yöne fakirlik[32] göstererek tam fakirliğe ererek Allah’ı her şeyiyle eksiksiz anlama derecesine ulaşmalıdır. Bu zevke eren kimse dili ile söylemiş olmasa da şanı yüce Allah’ın “Samed” ismini zikretmiş olur.
“el-Ehad”
Allah’ın bütün benzetme ve anlamlandırmalardan münezzeh ve bütün isim ve sıfatlardan üstün ve biricik olduğunu gösteren zatî sıfatlarındandır. Buna örnek, “Padişah Bağdat’ı almış.” dediğin zaman askerleri söylemezsin, şu kitabı ben yazdım dediğinde “Elim yazdı.” demezsin. Bunlar “Ehadiyyet”tir. Ve Hz. Peygamber aleyhisselatüvesselam efendimizin, “Eûzü bike minke”[33] dediği de “ Vahidiyyet”tir. Bu yerlere, göklere, dağlara ve çöllere ehadi- yete arif olan Hakk nuru ile baksa asla gökleri [11] yerleri, dağlan ve sahraları görmez. Hakkın varlığından başka O’nun nazarında bir şey kalmaz zira “Yevme tübeddelü’l arzu gayre’l-arzi ves-se- mavatü ve berezû lillahi’l-vahidil kahhâr.”[34] ayeti O’nun hayat düsturu olmuştur çünkü O, tüm dünya ve ahi retten, cehennem ve cennetten geçmiş Hakk’ta fena bulmuştur. Bununla beraber yine de halkın arasına karışıp alışveriş yapmak ve günlük hayatım idame etmekten de geri durmaz. Arifler garip bir sırdır. Allah Teâlâ tüm irfan ehline nasip etsin. Amin. Bu duruma göre bu hal üzere olan kimse sesli ya da sessizce söylese de daima “Ehad” ismini zikir etmektedir.
Bu risale bitti.
Bu risaleyi Şabaniye tarikatı zümresinin yüce müntesiplerin- den merhum Hacı Nazmi Bey’in oğlu Mehmed Tevfik çoğaltmıştır.
Hicri 29 Şevval sene 1321. Rumi 4 Kanunisani 1319. Miladî 18 Ocak 1904.
Niyazi-i Mısri – Tasavvuf Yolu Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud,syf:81-97
Dipnotlar:
[1] Bil ki O’ndan başka ilah yoktur.
[2] “Görünen âlem, Zat-ı Mutlak’ın parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin şekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme “âlem-i kevn ü fesad” derler. Çünkü cisimlerin şekilleri bir yandan oluşum hâlinde, diğer yandan da bozulma durumundadır. Bu âleme, şu isimler de verilir: Âlem-i mülk, âlem-i nasût, âlem-i hiss, âlem-i anasır, âlem-i eflâk ü encam, âlem-i mevalid.” Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleriw Deyimleri Sözlüğü, Otto Yayınları, Ankara, 2020, s. 43.
[3] “Mülk ve melekût, diğer bir deyimle şehadet ve gayb yani maddi ve manevi âlemlerin arasında bulunan orta âlem. Ceberût âlemi hem cismani âlemin hem de ruhâni âlemin de bazı özelliklerine sahiptir. Bu bir berzah ve misal âlemidir.” Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü Kabala Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 84.
[4] “Cenab-ı Hakk’ın zatına mahsus olan ilk ve en yüce âlem, Allah’ın bütün sıfat ve isimlerinin zatında mevcut olduğu, fakat sadece zatî sıfat’ larının zuhura geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlem, âlem-i lahut.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1842.
[5] Sahip olunan manevi hasletler, olgunluklar.
[6] Gazzâlî, İhyâü Ulümud-din, c. 4, s. 77.
[7] İlahi sıfat ve isimlerin bir surete bürünüp ortaya çıkması, varlık suretinde görünmesi.
[8] 1. Bir şeyi şüphesiz olarak tam ve doğru şekilde bilme. 2. Kesin ve sağlam bilgi. 3.Tasavvuf. Herhangi bir delile bağlı olmaksızın sadece iman kuvvetiyle aşikâr olarak görme, müşahede ederek bilme. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 3350.
[9] Rivayet kaynaklarda tespit edilememiştir.
[10] Tanık olmak, görmek. Hakk’ı bi-gayril halk Hak ile görmek. Cürcanî, Tarifat, 87; Ankaravî, Kaside-i Taiyye Şerhi,277a.; Şeyh Atâullah Efendi, Istılahâtu’s-Sufiyye, 27b. Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki Cürcanî, eserinde şuhûdu, yukarıdaki gibi Hakk’ı Hak ile görme şeklinde tanımlamışken, Ankaravî, Hakk’ı halk ile görmek olarak tarif etmiştir. Şuhûd, tasavvufta Hakk’ın zatını kemaliyle müşahede etme mazhariyetidir İlahi tecelli kalbe üç mertebede gelir. Birinci mertebe muhatlaradır. Burhana dayanarak veya zikrin feyzi olarak kalbe gelen huzur ve haz ikinci mertebe mükaşefedir. Muhadara hâlinden sonra delile dayanmadan, yol aramadan kalbe gelen huzurun ve manevi hazzın beyana dönüşen hâlidir. Üçüncü mertebe, müşahededir. Hakk’ın huzuruna ulaşma feyzidir. [Kürkçüoğlu, Osman Şems, 136] Selami Şimşek, Tasavvuf Edebi-
11. Burada kastedilen Hakkın zatı değil varlıkla olan itibarındaki tecelliyatıdır. Yüz, vech.
[12] Taayyün (i.Ar.) 1. Belirme, belirlenme, belli olma, ortaya çıkma. 2. (Tas.) Müşahhas hâle gelme, birbirinden seçilme, ayırt edilme, ayrı olarak ortaya çıkma. İlk taayyün, vahdet mertebesi; ikinci taayyün ise vahidiyet mertebesidir. Safilere göre Hakkın zatında her şey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyün (belirme) şeklinde kendini gösterir (Ibn Arabi, Fusûsü’l-Hikem, Afifi, 291.) Taayyünler biri külli, diğeri cüzi olmak üzere iki türlüdür. Cins ve türlerin taayyünleri küllidir. Bunların ruhlar âleminde mücerret manevi mahiyetleri vardır. Cüzi taayyünler ise küllilere bağlı olan sonsuz sayıdaki ferdi taayyünlerdir. Salik için taayyünler birer perdedir. Hakka yükseliş hâlinde bulunan salik bu taayyünleri kaldırır, perdeleri açar, en sonunda hakiki varlığa ulaşıp yok olur, sır olur, yoklukta var olur. “Ettik ol kadar ref’i taayyün ki Neşatî / Ayine-i pür tâb-ı mücellada niha- nız.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 340. Burada amâ makamına atıf vardır. Amâ: Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manası itibariyle ince bulut ve körlüğü ifade eder. Hakikat gözü kapalı olan, zahir ehli için kullanılır. Ehadiyyet manasına alanlar olduğu gibi, vahidiyyet mertebesi şeklinde kullananlar da olmuştur. Bu taktirde ince bulut manasınadır. Abdülkerim el-Cilî, el-Insanul-Kâmil’de “Kayıtlara bağlanmaktan ve ıtlak olmaktan yüce olan mertebeye, amâ derler ki bu zat-ı mahzdır.” der. Bir rivayete göre sahabe-i kiramdan Zeynul-Kaylî, Resulullah’a (s.a.v.) “Rab- bimiz mahlukatı yaratmazdan önce nerede idi?” diye sorar. O da şu cevabı verir: “Altı ve üstünde hava olmayan amâ’da idi.” Ethem Cebeci- oğlu, Tasavvuf Terimleri&Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, Otto Yayınlan, 2020, s. 50.
[13] Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şekilde nitelenemeyen mutlak hakikatinin bütün mevcudata sirayet etmesidir. Cürcanî’ye göre ise sari olan hüviyyet ise; varlığın hakikatini bir şey olmak ve olmamak şartıyla olmaksızın /la bî-şart-ı şey ve la bi-şart-ı la-şey aldığı zamanki “şey”dir. Bakınız: Cür- canî, Tasavvuf Istılahları,Tercüme,Abdülaziz Mecdi Tolun, Tercüme ve Notlarla Yayına Hazırlayan Abdulrahman Acer, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 67.
[14] 1. Külli olma durumu ve niteliği, bütünlük 2. Çokluk, bolluk. Ilhan Ay- verdi, a.g.e., c. 2, s. 1824.
[15] Buğz: Kin, nefret, düşmanlık. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 1, s. 420.
[16] İlahi sırlara ait ilim; sadece Cenab-ı Hakka malum olan ancak dilediği peygamber ve velilerine öğrettiği ilahi sırlara vukuf ilmi, gayb ilmi, ilm-i bâtın, ilm-i ledün. Ilhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1856.
[17] “Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız.” Isra suresi, 44. ayet,
[18] Eşyadan her neye bakarsan çoğunluğunun Hakk’ı bilmek için bir ilim sahibi olmadıklarını görürsün. Eşyanın çoğunluğunun Hakk’ı bilecek bir ilme sahip olmadıklarım görürsün. Âlemdeki varlıklar içerisinde kendi mevcudundaki Hakkın sıfatlarının varlığına yönelik ilmi bilmeyen ve bunu idrak edemeyenler çok fazladır. Ve varlığın içerisindeki Hakk’ı bilmeye yönelik mevcut olan bu ilmi müşahede ve mütalaa etsen Hakk’ı el-Hayy ismiyle dilinle söylemesen bile zikretmiş sayılırsın.
[19] En büyük arş, Cenab-ı Hakk’ın arşı. (Arş: Kürsü, taht.)
[20] Taht, makam, Hakk’ın kudreti. Emir ve nehyin mevziidir. (İbnüTAra- bl,Istilahât Risalesi, 173b)., Selamı Şimşek, a.g.e., s. 206.
[21] Tasavvuf. “İlm-i ilahideki âyân-ı sabitenin her biri, bunların şehadet âleminde zahir olan varlığı.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1636. Sonsuz ilahi varlık
[22] Kelime-i tevhidi (lailahe illallah sözünü) söyleme.
[23] Aksi takdirde mümkün değildir anlamına gelen bir ifadedir.
[24] “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’* Kasas suresi, 88. ayet.
[25] “Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.’* Kaf suresi, 15. ayet.
[26] Halk ağzında ark.
[27] Her şeyde Onun varlığını, birliğini gösteren bir alamet vardır.
[28] Hadis-i şerif, “Öfkenden rızana sığınırım.” imam Malik, Muvatta, Kuran,31, thk. Abdülbaki Fuâd, (b.y. Dâru Ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Beyrut, 1406/1985); Müslim, Salat, 486.
[29] “İsimlerin kaynağı olması itibariyle Allah’ın zatı.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 372.
[30] Mürşid, ermiş, evliya. Hakk’ın nuru ile Cenab-ı Hakk’ı bilen. Alemi, hadiseleri, ilahi feyz ve ilim ile gören veli. Allah’ı tanıyan, bilen.
[31] “Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü oradadır.’* Bakara suresi, 115. ayet.
[32] Fakr (i. Ar.) 1. Yoksulluk. 2. Tas. a) Dervişlik, salikin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının, her şeyin gerçek malik ve sahibinin Allah olduğunun şuurunda olması. İnsan Allah’ın kulu olduğundan; insan da ona nispet edilen diğer şeyler de hakikatte onun m evlası olan Allah’ındır, b) Salikin kendini daima Allah’a muhtaç bilmesi, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığım kavraması. (Herevî^Menâzi/us-Sâirin 28). c) Fena, fena fı’llah. Süleyman Uludağ a.g.e. s. 131,
[33] Hadis-i şerif: “Senden sana sığınırım.” Tirmizi, Deavât, 3566. İbn Ebî Şeybe, el-Musannefi thk. Sa’d b. Nasır. Abdülaziz, (b.y. Dâru Kunûzi İş- bîlîyye, Riyad, 1436/2015), I-XXV, c. 16, s. 315.
[34] Meali: “O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.” İbrahim suresi, 48. ayet.


0 Yorumlar