On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname
Paylaş:

Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid

Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah

Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de

Kelamım nura gark olsun

bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah

[1] On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname —

Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû.

Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.[1]

Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka iba­dete layık ve müstehak olan yoktur, demektir. İkinci anlamı ise; her ne kadar gönül başka amaçlar peşinde koştuğunu zanneder­se de her gönlün amacı Allah’tır, O’ndan başka amaç yoktur, de­mektir. Üçüncü anlamı ise; O’ndan başka mevcut yoktur. İsimleri, farklı farklı olsa da her vücudun [varlığın] hakikati O’dur. Bundan dolayı oğlum, arife gerekli olan, gönlünde Hakk’tan gayrı ne var­sa şüphe ve kuruntusunu terk ederek her varlığın zahir ve bâtını­nın Hakk’tan olduğunu ispat ederek tevhidini tamamlamaktır. Yal­nız dil ile olan tevhid avamın tevhididir, makbuliyeti de yine avam arasındadır. Bundan dolayı ey arif, asıl terk etmen gereken kendi varlığındır. İspatı gerekli olan Hakk’ın varlığıdır. Sende, bende ve herkeste “ben” diyen O’dur.

Îsîm “Allah”

Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir, her şeye işaret eder. Bundan başka isimleri ancak her biri başka birer anlama işaret eder. Örnek olarak Rahman, Rahim’e; Rahim, Gafur’a; Gafur, Şekûr’a işaret etmez. Ama Allah lafzı bütün ilahi isimlere işaret eder, onun için [2] buna bütün sıfatlara şamil olan zat ismi de­nir. O hâlde Allah’ı yalnız göklerde veya yerlerde sağda veya sol­da, önde veya ortada aramak yani bu altı yönden aramak cehalet­ten kaynaklanır çünkü altı yön, şehadet âlemidir.[2] Melekler âle­mi, ceberut âlemi[3] ve lahut âleminde[4] yönler yoktur. Yönler ancak şehadet âlemindedir. Hakk ise her varlığın bir yönden, bir veçhe­den mecmuudur [toplamıdır]. Onun için Allah Teâlâ bu varlık­lardan başka birisi olmaktan münezzehtir. Mesela Zeyd’in diğer eline Zeyd denilmez. Zeyd’in diğer ayağına, gözüne, kulağına, ağ­zına, burnuna yahut aklına, hayaline, anlayışına, zanlarına sözün kısası organlarından bir organına yahut kuvvetlerinden bir kuv­vetine Zeyd şudur veya budur denilmez. Ancak Zeyd dediklerin­de her bir organıyla bir bütün olan Zeyd kastedilmektedir. Do­layısıyla Zeyd dediklerinde hepsine birden Zeyd denilmek iste­nir.

Öyle ise; ilahi esrarlara ve sonsuzluğa vâkıf olan arif, Allah’ı bu kemalat[5] ile bu yönüyle mütalaa ve düşünmekte olsa o kim­senin Allah’ı bu yüce sıfatlarıyla bir saat bu tarzda tefekkür et­mesi, diğerlerinin yani Allah’ı böyle tefekkür etmeyenlerin dille bir senelik zikrinden daha hayırlıdır. Yani Allah’ın bütün sıfatla­rı ve özellikleriyle mevcudatı kendisinde cem etmesi, tefekkür sa­hibinde cezbeye yol açar. “Cezbetü min cezâbâti’r-Rahman tevazi amelu s-sekaleyhdir.”[6] Yani “Allah’ın cezbelerinden bir cezbe bü­tün insan ve cinlerin ameline denk olur.” O hâlde ey ilahi sırların talibi olan arif, Hakk’ın ilahi isim ve sıfatlarının tümü ancak in­sanın kendisinde bulunur ve bu isim ve sıfatların tecelli ettiği ki­şiye “arif” denir. Bu ilahi isim ve sıfatların tümünün tecellisini in­sandan başkasında bulurum sanarak yabana yerlerde gezerek yo­rulma, zira ağacın sahip olduğu şeylerin bütünü yine meyvesidir. Ağaçtan meyve olduğu gibi varlıktan da gaye Hakk’tır. Hakk ise insan-ı kâmilde zuhur eder.[7] Bunu böyle anlaman gerekir. Ey ir­fan aşkının talibi, sende, bu halkın hepsi bir araya gelip bir yön­den Allah olur mu şeklinde bir şüphe oluştu. Hâşâ sümme hâşâ! [3] Yanlış anlarsın. Şimdi yakînin[8] şöyle olsun ki halk kesinlikle hiçbir zaman Hakk olamaz.

Ne O bu olur ne bu olur O

Hakikatte budur vahdetteki yol

Bütün büyük zatların itikadınca halkta asla vücuda işaret ede­cek bir şey bulamadıklarından vücudun varlığını Hakka nispetle ispat ederler. Halka Hakk dediklerini zannederek şüpheye düşme­melisin. Doğru yoldan gidersen kaybolmazsın. Aksi takdirde kur­da kuşa yem olursun. Çünkü benim canım, halk da varlığın koku­sunu duymamıştır. Varlık Allah’ındır, sen ise halkın sanırsın. Ni­hayet Hakk’ın varlığı halk suretinde göründü. Halk da sandı ki halkın varlığı Hakk’tır.

Hakk bu âlemde sıfatlarım tezahür ettirmek istedi ancak bu âlemde kendisine münasip bir vücut bulmadı. Hakk Teâlâ gayret edip kendi vücudunu, halka geçici olarak tevdi ederek izhar etti. Emaneti sahibine teslim eden borçtan kurtulur. Bu emaneti ken­dine maleden ise azaba tutulur.

“el-Âlî”

Ulüvvdendir, yüksek manasındadır ve bu sıfat mutlak olarak yalnızca Allah’a mahsustur. Halk arasında derecesi akranlarından yüksek olana yüce derler. Bu anlam tüm yaratılanlara yayılmıştır. Eşyanın bütününün her birinde diğerlerinde olmayan bir mükem­mellik vardır, o mükemmellikle diğerlerinden derece olarak üstün olur. Mesela insan-ı kâmil, Hakk’ın isim ve sıfatlarını kendisinde tecelli ettirmesinden dolayı tüm insanlardan üstündür. Ancak bir sinek de uçabilir ama insan uçamaz, bu yönden de sinek üstün­dür. Bir karıncada da insan-ı kâmilde olmayan üstün bir özellik bulunabilir.

Neticede bütün şeylerdeki bu ulviyet her şeyde görül­mektedir. Bu ululuktan ve üstünlükten bir hisse almayan hiçbir şey yoktur yani her şeyin kendine özgü bir üstünlüğü vardır ve bu özelliği ile diğer varlıklardan üstün olur, o şeyin [4] varlığa gel­mesine sebebi de o kemali ile olur. Bu yüzden Hakk kemal vası­tası ile tanınır. Bu sebepten arif, her şeyde o kemali arayıp buldu­ğundan dolayı hiçbir şeye hakaret nazarıyla bakmaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, seçkin sahabeleriyle giderlerken kokmuş bir kö­pek leşi gördüklerinde etraftaki kimseler kokusuna tahammül edemeyip burunlarını tutarak geçtiklerinde Hz. Muhammed Muşta* fa sallallahu teâlâ aleyhi vesellem, “Ne güzel dişleri var. Kemaline bakınız eksiklerine bakmayınız.”[9] diye buyurdular. Öyle ise benim oğlum, her şeyde kemale bakarak kişi derecesini yüksek derecele­re ulaştırmış olur. Aynı zamanda da Hakk’ı da uyanık veya uyku­dayken “el-Alî” ismi ile zikretmiş olur çünkü böyle bir arifin uy­kusu cahilin zikrinden ve ibadetinden hayırlıdır.

“HÛ”

Şuhûdu[10] asla mümkün olmayan gayptan bir sırdır. Ama tüm varlıklar yine O’nunla zuhur bulmuş olur. Tıpkı şu çekirdek gibi bu da ilk olarak çekirdekti sonra ağaç oldu. Çekirdek olmasaydı ağaç olamazdı. Ağacın her yerine o sır yayılmıştır ancak görün­mez ve ağaç gelişmesini ve büyümesini o sır ile kazanır. Yılda bir ağacın yapraklanması ve çiçeklenmesi meyve vermesi o sır ile ol­maktadır. Çekirdeğin meyve verip yeşermesi o sır ile olmaktadır. Bu sır ile birler bin, binler ise yüz bin olmaktadır. Her şey bir çe­kirdektir bazen bir bazen bin bazen ise yüz bin görünür. Gözle­rin görmesi, kulakların işitmesi ve ellerdeki kuvvet, ayakların yü­rümesi hep o sır ile gerçekleşmektedir. O güzelliğe âşık olan da o sırdır ve gülün hoş kokusu ve bülbülün sonsuz feryadı da kay­nağını hep o sırdan almaktadır. [5] Ah ne diyeyim her ne var ise o sırdır. Bu kadar çeşitli renklerle ortaya çıkmıştır ve görünmez­dir ve her şeyin içi, Özü olmuştur. Görünmez sıfatı kendisine dış[11] olmuştur» Her şeyde görünen O’dur, iç yüzü Hû’dur. O’na bilin­meyenlerin en bilinmezi ve bâtındakilerin en bâtını ve künh-i la taayyün[12] derler ve hüviyyet-i sâriye[13]de derler. Şimdi Hakk’ı bu yönden sesli veya sessiz tefekkür etmek Hû ismiyle zikretmek an­lamına gelir.

İsim “el-Kahhâr”

Kahr, rububiyyet iddiasında olanları yok eder. Rububiyyet id­diası üç türlüdür. Birincisi, Firavun, Şeddat ve Nemrut örnekle­rinde olduğu gibi külliyet[14] ile olandır. Bir diğeri de buğziyyet[15] ile olandır. Bu tür kimseler tanrılık iddiasında olmasalar da işleri za­lim padişahlar ve beyler ve eşkıyalar gibi olanlara benzemektedir. Biri de temerrütlük [inat] edenlerdir. Bu kimseler bir işte ben şu­na şöyle yaparım buna böyle yaparım hatta şu işi işlerim dedikle­rinde inşallah demedikleri zaman bu da temerrütlüktür ve rubu­biyyet iddiasıdır. İşte bunun gibileri HakkTeâlâ kahreder istedik­leri işi nasip etmez. Bu bahsedilen üç bölüğün hepsi de mahvol­muşlardır. İddiaları ölçüşünce az veya çok yine her birisinin yok olması bir mahluk vasıtasıyla gerçekleşir.

Beyt

Hakk Teâlâ kulundan intikamını yine kul ile alır

Ledün ilmini[16] bilmeyen onu kul yaptı sanır

Bu sebeple Allah’ın bu kahr sıfatından hiç kimse uzak değil­dir. Kişi her ne vakit neftinde ya da başka şeyde bu “kahr” sıfatını müşahede etse O arif, isterse dili İle söylemese de Hakle Teâlâ’yı Kahhâr ismiyle zikretmiş olur.

[6] İsim “el-Hayy”

Hayat, sahibinin âlim ve müdrik olmasının gerektirdiği bir sıfattır. Çünkü bu isim Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, tüm eşyayı ilmi ile kuşatıcı olduğu­nu bilirsin. Zira Allah Teâlâ nasıl zatında mutlak ise her bir sıfa­tında da öyle mutlaktır. Yaratılanlardan Hakk Teâlâ’nın onu bü­tün ayrıntısı ile bilmediği hiçbir şey yoktur. Ve yaratılanlardan da Hakk’ı bilmeyen bir mahluk yoktur. Nitekim Allah Teâlâ “ve in min şeyin illa yüsebbihu bi-hamdihi velakin la tefkahûne tesbi- hehüm”[17] diye buyurmuştur. Bütün mahlukatın Hakk’ın bilinme­si için yaratılmış olduğunu duydun eğer bu mahlukattan bir zer­re bile Hakk’ın varlığına aşina olmasaydı vücut âlemine gelemez­di. Çünkü yaratılmış olanlar Hakk’ı bilmediklerini zannetseler de Hakk’ı bildikleri âşikârdır. Halkın tamamında mevcudata ilişkin bir bilgi olmasa da istisnasız hepsi kendi derunlarında Hakka iliş­kin bir bilişe sahiplerdir. Fakat Hakk’ı bildiğini bilmeyen fazlasıy­la çoktur. O hâlde eşyadan her neye baksan Hakk’ı bilmek için bir ilim var olduğunu bilmeyen çoktur.[18] Bundan dolayı eşyadan her neye bakarsan onda Hakk’ı bilmeye dair bir ilim olduğunu müşa­hede ve mütâlaa edersen dilinle söylemesen de Hakk’ı el-Hay is­miyle zikretmiş olursun.

İnceleyin:  Hayatı rızıkla idame eden de O'dur

Îsîm “el-Azim”

Azamet, ululuk anlamındadır. Mutlak azamet Allah Teâlâ ya Özgü bir sıfattır. Çünkü o, uluhiyyet sıfatlarındandır. Uluhiyyet ise ancak Allah’a özgüdür, halkın bundan payı ancak Hakk’ın aza­metini müşahede ve tefekkür etmesiyle gerçekleşir. Bu müşahe­de ve tefekkürü ederse “el-Azim” ismini zikretmiş olur. Her şey­de Hakk’ın yüceliğini müşahede ve mütalaa etmek nasıl olur di­ye soracak olursan, HakkTeâla nın bir sıfatım bulmanın yolunun, bu yaratılmışlar olduğunu bilmelisin. Bu sebepten “Azim” ismi­ne mazhar olan arş-ı azimdir. Arşın azametinden Allah Tealâ’nın azim olduğu bilinir. [7] Ey kardeş; ne kadar varlık var ise her bi­risi ayrı birer arş-ı azim[19] ve kürsî[20] ve yedi kat yerler ve yedi kat gökler olduğunu iyice bilmen gerekir.

Varlık âleminde en küçük mahluk, bir zerredir. O zerrenin zahiri bir zerre olarak gözükse de bâtını arş-ı azimdir. Bütün varlıkların derununda tüm mevcû- data ait bilgi dercedilmiştir. Çünkü ey arif, HakkTeâla nın senin bildiğin arşa teveccühü nasılsa o zerreye de benzer şekilde tevec­cüh ettiğini bilmelisin. Görmez misin, insanın yüreğindeki kü­çücük siyah noktanın içindeki devasa çölün büyüklüğünü içinde her köşesinde arşın, güneşin, ayın ve yıldızların varlığı zuhur et­miştir. Her varlığın bâtını öyledir, bazısında o azim zerre fiilen ta­hakkuk etmiştir bazısında ise düşünce ve fikir hâlinde kalmıştır. İnsan-ı kâmilin bütün varlıklardan üstün olması azametin ken­disinden bilfiil zuhurundan dolayıdır yoksa diğerlerinde bu aza­met bilkuvve düzeyinde kalmıştır. Öyleyse ilahi sırlar ve ilahi ke- lime-i namütenahi[21] talibi her varlığın Allah’ı bilip onu teşbih ve tehlil[22] etmesi o arş misali gönül ile olduğunu bilmelisin. Yoksa Allah’ı bilmek zerrenin haddine düşmez. Allah’ın azametini Al­lah’tan başkası bilemez. Bunu iyice anlaman, hatta iyice öğren­men gerekir! Bunu anlamaya gücün yeterse el-Azim ismine la­yık olursun ve illa la.[23]

îsim “el-Hakk”

Hakk, hakiki varlıktır ve O asla yok olmaz ve O daima sabit olarak vardır. Bundan dolayı ey talip, varlıkların her birinin bi­rer bekası yüzü vardır ve o şeyin varlığının gölgesi O’nunla kaim­dir. Varlığın bekaya bakan yüzüne Hakk denir, fenası yüzüne ise halk denir; “Küllü şeyin halikun illa vechehu.”[24] sözü O’na işa­rettir. [8] Arif-i ilahi, basiret ile idrak edip bakarsan bütün eşya­nın bir yüzünün ebedi olarak devam ederken bir yüzünün ise de­ğişim ve dönüşüm hâlinde olduğunu görürsün. Örneğin âlimle­rin söylediğine göre insanın ve hayvanın yılda bir kere; eti, kemi­ği, sinirleri, damarları, derisi kısaca bütün azası yok olup yenilenir. Bir gıda ile beslendiğinde bir önceki gıdadan meydana gelen var­lık yok olur, yerini yenisine bırakır. Bu şekilde vücut ve organlar O baki varlık sayesinde yok olsa da yeniden var olmaktadır. Ger­çi “Bel hüm fi lebsin min halkin cedidin.”[25] gereğince tabiplerin dediklerine bakılırsa her nefeste yeni varlık oluşmaktadır. Örnek olarak bir kimse kırk yaşında olsa kırk kere o kimse değişmiş de­mektir. Buna rağmen yine o insandır “Ben yine önceki gördüğün insanım.” der.

Bu sebeple başlangıçtan o zamana kadar duran yüzü hakikat yüzüdür. Kişinin değişmeyen yüzü bâkidir ona hakikat yüzü de denir. O değişen yüzü yaratılış yüzüdür. Yaratılış yüzü su gibi ak­maktadır. Hakikat yüzü şu ark “hark”[26] gibidir, su içinde akar an-cak kendisi akmaz. Öyle ise çaya girip gözünü arkaya doğra tutar­san kurtulursun eğer suya tutarsan gözün kararır suda boğulursun. Bu sebepten dolayı ey arif gözünü aç, bu tefekkürden ayrılmazsan daima Hakk’ı, Hakk ismiyle zikretmiş olursun. Ancak Hakk’tan gafilsen yine de dilin zikirde olsun.

İsim “el-Vahid”

Hakk’ın zatından ibarettir. Bütün isimlerin sıfatlarıyla bir­likte o isimlerin ve sıfatların çokluğu Vahdet-i zata engel ve ay­kırı olamaz. Örneğin “Padişah askeriyle [9] Bağdat’ı almış de­diğin zaman burada ne padişahın padişahlığına ne de askerin Bağdat’ı padişahın emriyle aldığına aykırı bir söz söylemiş ol­mazsın. Bunun örneği sadece padişaha özgü değildir. Her şey­de buna örnek bulmak mümkündür. Beyt “Fe-fî külli şey’in lehû ayetün tedüllü ala ennehû vahidün”[27] / “Eûzü bi-rızake min sehatike”[28] vahidiyyettir[29] ve de Allah’ın rahmeti ve gaza­bı ve mağfireti ve intikamı vahidiyyettir. Mesela bu yazıyı biz elimizle yazdık dersen vahidiyyettir. “Eûzü bi-rızake min se- hatike” vahidiyyettir Hakk’ı bu kemal ile mütâlaa ve müşahe­de edersen dil ile söylemesen bile “el-Vahid” ismini zikretmiş olursun.

îsim “el-Kayyûm”

Kayyûm, varlığı başkasına muhtaç olmayıp bizatihi kendi kendisiyle var olan demektir. Her ne kadar Hakk’tan başka varlık olmasa da Hakk mutlak kayyûmdur. Yaratılan tüm varlıklar­da bu sıfattan bir hisse vardır. Hakk’ın her sıfatından bütün eş­yada birer hisse bulunur. Zira HakkTeâlâ bütün özelliklerini her bir zerrede göstermiştir. Hakk’ın yüce arşa tecellisi nasıl İse bir zerreye de Öyledir lâkin kimisinde bilfıildir kiminde ise bilkuvve- dir.

Âlemde her ne varsa elbette bir varlığı ve bir de sıfatı olduğu­nu görürsün. O şey hem bu sıfatıyla hem de ya sarı ya kızıl veya başka renklerden biri ve diğer sıfatlarıyla birlikte tanınır. O sıfa­tın, o varlığın üzerine nasıl inşa olduğunu, görmelisin. Bu sebep­le ey arif-i billah[30] tüm eşyada olan kayyumiyyet ile Hakk’ı müşa­hede ve tefekkür etmekte olan kimse, dili ile söylemese de Hakk’ı bu isimle zikretmiş olur.

[10] İsim “es-Samed”

Samed, bütün ihtiyaçları gideren ve herkesin kendisine muhtaç olduğu varlık demektir. Samediyyet, mutlak olarak Hakka ait olduğu gibi yarattıklarında da bu sıfattan bir hisse bulunur. Her şey bir yönden Hakk’ın bütünüyle bir yüzüdür. Bunda ne zer­re kadar eksiklik ve ne de zerre kadar fazlalık vardır. Çünkü var­lıkta tekrar yoktur. Bütün eşya en yukarıdaki en aşağıdakine, en aşağıdaki en yukarıdakine olmak üzere birbirine muhtaçtır. Hal­kın tamamı, Hakk’ı, herkesten yüce olan peygamberlerden bil­meye ve anlamaya muhtaçtır. Hepsinden en aşağı olan dünyadır. Peygamberler de dünyaya muhtaçtılar ve hatta pek çokları ölme­yecek kadar geçimlik ve dünyalık kazanmak için çalışırlardı. Tüm eşyanın bir yüzü Hakk iledir, ihtiyaç yine o yüzden başkasına de­ğil O’nadır. Varlığın tamamı Allah’a ibadet ettiğinden hiçbir şe­yi hor görmemek gerekir, “Fe-eynemâ tüvellû fesemme vechul- lah”[31] ayeti gereğince hareket ederek her şeye ihtiyacının olduğunu bilerek her yöne fakirlik[32] göstererek tam fakirliğe ererek Al­lah’ı her şeyiyle eksiksiz anlama derecesine ulaşmalıdır. Bu zevke eren kimse dili ile söylemiş olmasa da şanı yüce Allah’ın “Samed” ismini zikretmiş olur.

“el-Ehad”

Allah’ın bütün benzetme ve anlamlandırmalardan münezzeh ve bütün isim ve sıfatlardan üstün ve biricik olduğunu gösteren zatî sıfatlarındandır. Buna örnek, “Padişah Bağdat’ı almış.” dedi­ğin zaman askerleri söylemezsin, şu kitabı ben yazdım dediğinde “Elim yazdı.” demezsin. Bunlar “Ehadiyyet”tir. Ve Hz. Peygam­ber aleyhisselatüvesselam efendimizin, “Eûzü bike minke”[33] dedi­ği de “ Vahidiyyet”tir. Bu yerlere, göklere, dağlara ve çöllere ehadi- yete arif olan Hakk nuru ile baksa asla gökleri [11] yerleri, dağlan ve sahraları görmez. Hakkın varlığından başka O’nun nazarında bir şey kalmaz zira “Yevme tübeddelü’l arzu gayre’l-arzi ves-se- mavatü ve berezû lillahi’l-vahidil kahhâr.”[34] ayeti O’nun hayat düsturu olmuştur çünkü O, tüm dünya ve ahi retten, cehennem ve cennetten geçmiş Hakk’ta fena bulmuştur. Bununla beraber yine de halkın arasına karışıp alışveriş yapmak ve günlük hayatım ida­me etmekten de geri durmaz. Arifler garip bir sırdır. Allah Teâlâ tüm irfan ehline nasip etsin. Amin. Bu duruma göre bu hal üze­re olan kimse sesli ya da sessizce söylese de daima “Ehad” ismi­ni zikir etmektedir.

İnceleyin:  Kader ve Kaza Nedir ?

Bu risale bitti.

Bu risaleyi Şabaniye tarikatı zümresinin yüce müntesiplerin- den merhum Hacı Nazmi Bey’in oğlu Mehmed Tevfik çoğalt­mıştır.

Hicri 29 Şevval sene 1321. Rumi 4 Kanunisani 1319. Mila­dî 18 Ocak 1904.

Niyazi-i Mısri – Tasavvuf Yolu Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud,syf:81-97

Dipnotlar:

[1] Bil ki O’ndan başka ilah yoktur.

[2] “Görünen âlem, Zat-ı Mutlak’ın parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin şekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme “âlem-i kevn ü fesad” derler. Çünkü cisimlerin şekilleri bir yandan oluşum hâ­linde, diğer yandan da bozulma durumundadır. Bu âleme, şu isimler de verilir: Âlem-i mülk, âlem-i nasût, âlem-i hiss, âlem-i anasır, âlem-i ef­lâk ü encam, âlem-i mevalid.” Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleriw Deyimleri Sözlüğü, Otto Yayınları, Ankara, 2020, s. 43.

[3]   “Mülk ve melekût, diğer bir deyimle şehadet ve gayb yani maddi ve ma­nevi âlemlerin arasında bulunan orta âlem. Ceberût âlemi hem cismani âlemin hem de ruhâni âlemin de bazı özelliklerine sahiptir. Bu bir ber­zah ve misal âlemidir.” Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü Kabala Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 84.

[4] “Cenab-ı Hakk’ın zatına mahsus olan ilk ve en yüce âlem, Allah’ın bü­tün sıfat ve isimlerinin zatında mevcut olduğu, fakat sadece zatî sıfat’ larının zuhura geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlem, âlem-i lahut.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1842.

[5] Sahip olunan manevi hasletler, olgunluklar.

[6] Gazzâlî, İhyâü Ulümud-din, c. 4, s. 77.

[7]   İlahi sıfat ve isimlerin bir surete bürünüp ortaya çıkması, varlık suretin­de görünmesi.

[8]  1. Bir şeyi şüphesiz olarak tam ve doğru şekilde bilme. 2. Kesin ve sağ­lam bilgi. 3.Tasavvuf. Herhangi bir delile bağlı olmaksızın sadece iman kuvvetiyle aşikâr olarak görme, müşahede ederek bilme. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 3350.

[9] Rivayet kaynaklarda tespit edilememiştir.

[10] Tanık olmak, görmek. Hakk’ı bi-gayril halk Hak ile görmek. Cürcanî, Tarifat, 87; Ankaravî, Kaside-i Taiyye Şerhi,277a.; Şeyh Atâullah Efendi, Istılahâtu’s-Sufiyye, 27b. Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki Cürcanî, eserinde şuhûdu, yukarıdaki gibi Hakk’ı Hak ile görme şeklinde tanım­lamışken, Ankaravî, Hakk’ı halk ile görmek olarak tarif etmiştir. Şuhûd, tasavvufta Hakk’ın zatını kemaliyle müşahede etme mazhariyetidir İla­hi tecelli kalbe üç mertebede gelir. Birinci mertebe muhatlaradır. Bur­hana dayanarak veya zikrin feyzi olarak kalbe gelen huzur ve haz ikin­ci mertebe mükaşefedir. Muhadara hâlinden sonra delile dayanmadan, yol aramadan kalbe gelen huzurun ve manevi hazzın beyana dönüşen hâlidir. Üçüncü mertebe, müşahededir. Hakk’ın huzuruna ulaşma fey­zidir. [Kürkçüoğlu, Osman Şems, 136] Selami Şimşek, Tasavvuf Edebi-

11. Burada kastedilen Hakkın zatı değil varlıkla olan itibarındaki tecelliyatıdır. Yüz, vech.

[12] Taayyün (i.Ar.) 1. Belirme, belirlenme, belli olma, ortaya çıkma. 2. (Tas.) Müşahhas hâle gelme, birbirinden seçilme, ayırt edilme, ayrı olarak or­taya çıkma. İlk taayyün, vahdet mertebesi; ikinci taayyün ise vahidiyet mertebesidir. Safilere göre Hakkın zatında her şey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyün (belirme) şeklinde kendini gösterir (Ibn Arabi, Fusûsü’l-Hikem, Afifi, 291.) Taayyünler biri külli, diğeri cüzi olmak üzere iki türlüdür. Cins ve türlerin taayyünleri küllidir. Bunların ruhlar âleminde mücerret mane­vi mahiyetleri vardır. Cüzi taayyünler ise küllilere bağlı olan sonsuz sa­yıdaki ferdi taayyünlerdir. Salik için taayyünler birer perdedir. Hakka yükseliş hâlinde bulunan salik bu taayyünleri kaldırır, perdeleri açar, en sonunda hakiki varlığa ulaşıp yok olur, sır olur, yoklukta var olur. “Et­tik ol kadar ref’i taayyün ki Neşatî / Ayine-i pür tâb-ı mücellada niha- nız.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 340. Burada amâ makamına atıf vardır. Amâ: Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manası itibariyle ince bulut ve kör­lüğü ifade eder. Hakikat gözü kapalı olan, zahir ehli için kullanılır. Eha­diyyet manasına alanlar olduğu gibi, vahidiyyet mertebesi şeklinde kul­lananlar da olmuştur. Bu taktirde ince bulut manasınadır. Abdülkerim el-Cilî, el-Insanul-Kâmil’de “Kayıtlara bağlanmaktan ve ıtlak olmak­tan yüce olan mertebeye, amâ derler ki bu zat-ı mahzdır.” der. Bir riva­yete göre sahabe-i kiramdan Zeynul-Kaylî, Resulullah’a (s.a.v.) “Rab- bimiz mahlukatı yaratmazdan önce nerede idi?” diye sorar. O da şu ce­vabı verir: “Altı ve üstünde hava olmayan amâ’da idi.” Ethem Cebeci- oğlu, Tasavvuf Terimleri&Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, Otto Yayınlan, 2020, s. 50.

[13] Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şekilde nitelenemeyen mutlak hakikatinin bü­tün mevcudata sirayet etmesidir. Cürcanî’ye göre ise sari olan hüviyyet ise; varlığın hakikatini bir şey olmak ve olmamak şartıyla olmaksızın /la bî-şart-ı şey ve la bi-şart-ı la-şey aldığı zamanki “şey”dir. Bakınız: Cür- canî, Tasavvuf  Istılahları,Tercüme,Abdülaziz Mecdi Tolun, Tercüme ve Notlarla Yayına Hazırlayan Abdulrahman Acer, Litera Yayıncılık, İs­tanbul, 2014, s. 67.

[14] 1. Külli olma durumu ve niteliği, bütünlük 2. Çokluk, bolluk. Ilhan Ay- verdi, a.g.e., c. 2, s. 1824.

[15] Buğz: Kin, nefret, düşmanlık. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 1, s. 420.

[16] İlahi sırlara ait ilim; sadece Cenab-ı Hakka malum olan ancak diledi­ği peygamber ve velilerine öğrettiği ilahi sırlara vukuf ilmi, gayb ilmi, ilm-i bâtın, ilm-i ledün. Ilhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1856.

[17] “Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini an­lamazsınız.” Isra suresi, 44. ayet,

[18] Eşyadan her neye bakarsan çoğunluğunun Hakk’ı bilmek için bir ilim sahibi olmadıklarını görürsün. Eşyanın çoğunluğunun Hakk’ı bilecek bir ilme sahip olmadıklarım görürsün. Âlemdeki varlıklar içerisinde kendi mevcudundaki Hakkın sıfatlarının varlığına yönelik ilmi bilmeyen ve bunu idrak edemeyenler çok fazladır. Ve varlığın içerisindeki Hakk’ı bil­meye yönelik mevcut olan bu ilmi müşahede ve mütalaa etsen Hakk’ı el-Hayy ismiyle dilinle söylemesen bile zikretmiş sayılırsın.

[19] En büyük arş, Cenab-ı Hakk’ın arşı. (Arş: Kürsü, taht.)

[20] Taht, makam, Hakk’ın kudreti. Emir ve nehyin mevziidir. (İbnüTAra- bl,Istilahât Risalesi, 173b)., Selamı Şimşek, a.g.e., s. 206.

[21] Tasavvuf. “İlm-i ilahideki âyân-ı sabitenin her biri, bunların şehadet âle­minde zahir olan varlığı.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1636. Sonsuz ila­hi varlık

[22] Kelime-i tevhidi (lailahe illallah sözünü) söyleme.

[23] Aksi takdirde mümkün değildir anlamına gelen bir ifadedir.

[24] “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’* Kasas suresi, 88. ayet.

[25] “Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.’* Kaf suresi, 15. ayet.

[26] Halk ağzında ark.

[27] Her şeyde Onun varlığını, birliğini gösteren bir alamet vardır.

[28] Hadis-i şerif, “Öfkenden rızana sığınırım.” imam Malik, Muvatta, Kuran,31, thk. Abdülbaki Fuâd, (b.y. Dâru Ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Bey­rut, 1406/1985); Müslim, Salat, 486.

[29] “İsimlerin kaynağı olması itibariyle Allah’ın zatı.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 372.

[30] Mürşid, ermiş, evliya. Hakk’ın nuru ile Cenab-ı Hakk’ı bilen. Alemi, hadiseleri, ilahi feyz ve ilim ile gören veli. Allah’ı tanıyan, bilen.

[31] “Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü oradadır.’* Bakara suresi, 115. ayet.

[32] Fakr (i. Ar.) 1. Yoksulluk. 2. Tas. a) Dervişlik, salikin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının, her şeyin gerçek malik ve sahibinin Allah oldu­ğunun şuurunda olması. İnsan Allah’ın kulu olduğundan; insan da ona nispet edilen diğer şeyler de hakikatte onun m evlası olan Allah’ındır, b) Salikin kendini daima Allah’a muhtaç bilmesi, Allah’ın hiçbir şeye ih­tiyacı olmadığım kavraması. (Herevî^Menâzi/us-Sâirin 28). c) Fena, fe­na fı’llah. Süleyman Uludağ a.g.e. s. 131,

[33] Hadis-i şerif: “Senden sana sığınırım.” Tirmizi, Deavât, 3566. İbn Ebî Şeybe, el-Musannefi thk. Sa’d b. Nasır. Abdülaziz, (b.y. Dâru Kunûzi İş- bîlîyye, Riyad, 1436/2015), I-XXV, c. 16, s. 315.

[34] Meali: “O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Al­lah’ın huzuruna çıkarlar.” İbrahim suresi, 48. ayet.