Muhtelif Fıkıh Tanımları, Fıkha ve Fakihe Dair Açıklamalar

fikih_kitaplari Muhtelif Fıkıh Tanımları, Fıkha ve Fakihe Dair Açıklamalar

Fıkıh nedir? Fakih Kimdir?:
Kronolojik Bir Derleme

Şâ‘bî(v. 104/722)

Biz fakihlerden değiliz, bizim yaptığımız hadisi işitmek ve rivayet etmekten ibarettir. Fakihler, bildiği ile amel edenlerdir.[3]

Hasan-ı Basrî (v. 110/728)

Ferkad es-Sebahî, Hasan-ı Basrî’ye (Allah onlara rahmet etsin) bir şey sormuş ve aldığı cevap karşısında şunu söylemişti: “Ey Ebû Saîd! Fakihler sana bu hususta muhâlefet ediyorlar”. Hasan-ı Basrî bunun üzerine şöyle dedi: “An­nen seni kaybetsin Ferkad! Sen bugüne dek hiç fakih gördün mü? [Gerçek] fakih dünyaya karşı zâhid, rağbetini âhirete yöneltmiş, dininde basiret üzere olan, Rabbine ibadet üzere dâim, vera sahibi, müslümanların ırzlarından ken­dini uzak tutan, mallarına göz dikmeyen ve müslüman cemaatine karşı samimi davranan kişidir”.[4]

Süfyân es-Sevrî’nin nakline göre İmrân el-Kasîr şöyle demiştir: Hasan-ı Bas- rî ye bir şey sordum ve “Fakihler bu hususta şöyle şöyle söylüyorlar” dedim. Hasan-ı Basrî bunun üzerine şöyle dedi: Sen bugüne dek hiç fakih gördün mü? [Gerçek] fakih dünyaya karşı zâhid, dininde basiret üzere, Rabbine iba­det üzere dâim olan kişidir.

[Gerçek] fakih dünyaya karşı zâhid, rağbetini âhirete yöneltmiş, ibadet üzere dâim ve sünnete sıkı sıkıya tutunan kişidir.

[Gerçek] fakih ibâdette çabalayan (müctehid), dünyaya karşı zâhid, Hz. Mu- hammed’in (s.a.v.) sünneti üzere yaşayan kişidir.[5]

Ebû Hanîfe (v.150/767)

Fıkıh, kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri (hak ve sorumluluklarını) bil­mesidir.[6]

Ebû Mutî‘ el-Hakem b. Abdullah el-Belhî, Ebû Hanîfe Nu‘mân b. Sâbit’e (Allah hepsinden razı olsun) fıkh-ı ekber (en büyük fıkıh) hakkında sormuş ve Ebû Hanîfe bu soruya şöyle cevap vermiştir: Fıkh-ı ekber, ehl-i kıbleden hiç kimseyi işlediği bir günah sebebiyle tekfir etmemen, inanan hiçbir kim­seden imanı nefyetmemen, ma’rûfu emredip münkeri nehyetmen, takdirinde ne varsa başına geleceğini, takdir olunanın mutlaka gerçekleşip olunmayanın gerçekleşmeyeceğini bilmen, Hz. Peygamber’in ashâbı arasında ayrımcılık yapmaman ve bazılarıyla ilgini kesip diğer bazılarından yana tavır almaman, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin durumlarını Allah’a havâle etmendir. Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle dedi: Dinde fıkıh, ahkâmda fıkıhtan üstündür; kişinin Rabbine na­sıl kullukta bulunacağım öğrenmesi, pek çok malumat toplamasından daha hayırlıdır. Ebû Mutî‘, “Bana en üstün fıkhın ne olduğunu söyler misin?” de­yince, Ebû Hanîfe şöyle cevap verdi: “Kişinin Allah Teâlâ’ya imam, şeriatleri, sünnetleri, hadleri, ümmetin ihtilaf ve ittifak ettiği hususları bilmesidir”.[7]

Halîl b. Ahmed (v. 175/791)

Fıkıh, din hakkındaki bilgidir. Kişi fakih oldu (fakühe) şeklinde bir kullanım vardır ki [altıncı babdan] bu fiilin muzârisi yefkuhu diye gelir. Fakihe-yefka- hu-fıkhen şeklinde [dördüncü babadan] gelen fiil ise anlamayı belirtir. [Bu fiilin if‘âl bâbı olan efkaha], birine birşeyi anlatmak, beyan etmek demektir. Tefakkuh ise fıkıh öğrenimini ifade eder.[8]

Fudayl b. İyâz (v. 187/803)

[Gerçek] fakih, haşyetin konuşturduğu ve yine haşyetin susturduğu kişidir. Bir şey dediği vakit Kitâb ve sünnetle der, sustuğu vakit yine Kitâb ve sünnetle su­sar, kararsız kaldığı hususlarda ise tevakkuf eder ve işi bir bilene havâle eder.[9]

Mâtürîdî (v. 333/944) – İbn Süreye (v. 306/918)

Fıkıh, bir şey hakkındaki bilgiden hareketle başka bir şeyin öğrenilmesidir.

İbn Süreye, “Fıkıh, bir şeyi benzerine delâlet eden manasıyla bilmektir” de­miştir.

Bize göre fıkıh, bir şeyi bir başkasına delâlet eden manasıyla bilmektir. Baş­kası, benzeri olabileceği gibi benzerlik arz etmeyen bir şey de olabilir. Zira yaratılmışları manasıyla bilen bir kimseyi bu bilgi yaratıcının bilgisine, dün­yayı bilen kimseyi bu bilgi âhiretin bilgisine götürecektir. Hâlbuki bu ikisi birbirinin benzeri değildirler.[10]

Ayrıca fıkıh ile ilim kelimeleri hakikatte tek bir manaya râci iseler de arasında bir açıdan farklılık bulunur. İlim, birşeyi bilen açısından açığa çıkarmakta ve bu şey kendiliğinden zâhir olmakta iken fıkıh, bir başkasından istidlal yoluyla elde edilen bilgidir. Bu yüzden, eşyanın kendisine tecelli edişine binâen “Al­lah âlimdir” denmesi câiz olduğu halde “Allah fakihtir” denmesi câiz değildir. Zira Allah’ın eşyaya ilişkin bilgisi istidlal yoluyla elde edilmiş değildir. Tevfîk Allah’tandır.

Hikmet, her bir şeyi kendi yerine koymaktır. îkân, sebeblerin zuhûrundan do­ğar. Bu yüzden, Allah Teâlâ hakimdir denmesi câizdir ancak Allah mûkindir denmesi câiz değildir. Yardım istenecek merci Allah’tır.[11]

Ebûbekir el-Haffâf (v. 340-60/951-71)

İlim, bir şeyi olduğu gibi isbât etmektir. Cehl, bir şey hakkında olduğunun hilâfına taşınan inançtır. Hak, kalbin tefekkür ve tedebbürde bulunmak süra­tiyle itminan bulduğu şeydir. Bâtıl, kalbin tefekkür ve tedebbürde bulunmak süreriyle uzaklaştığı şeydir. Fıkıh, bir şeyi bilmek ve onun hakikatini keşfet­mektir.[12]

Ebu’l-Hüseyn er-Râzî (v. 395/1004)

İlim ve Fıkıh Hakkında

İlim kelimesi, “Bir şeyi bildim -‘alimtü-” diye kullandığında, onu olduğu gibi öğrendiğin anlamına gelir. “Birşeyi bir bilişle bildim” şeklinde bir kullanım vardır. İlim kelimesi, alem ve alâmet kökünden türemiş de olabilir. Bunun izahı şöyledir: Bir şeyi diğerinden ayırt etmeye yarayan göstergeye alâmet denir. İlimde de bu durum söz konusu olup ilme sahip olan kişi ilmi sayesinde bir şeyi diğerinden ayırt edebilir. “Şüphesiz o kıyâmetin (kopacağının) bir bil­gisidir.” (Zuhruf, 43/61) âyetindeki kullanım da kelimenin bu şekilde teviline imkân veren bir delâlet taşır. Âyetin manası, İsa b. Meryem’in (a.s.) Muham- med (a.s.) ümmeti üzerine nüzûlünden kıyâmet vaktinin yaklaştığı öğrenilir şeklindedir. Bazıları bu âyeti “O, kıyâmet için bir alemdir” diye okurlar ki bu takdirde nüzûl, emâret ve delâlet anlamlarında kullanılmış olur.

Fıkıh kelimesi, “Bir şeyi fıkhettim” diye kullandığında, onu idrak ettiğin an­lamına gelir. Bir şeyin bilgisinin idrâki fıkıhtır. Ancak bu kelimenin mutlak kullanımı hususi bir anlama işaret eder ki bu anlam helâl ile harama ve hü­kümlerin yorumlanarak yargı karan verilmesine dair bilgidir. Tıpkı bir yere yönelmek anlamına gelen hac kelimesinde olduğu gibi. Hac kelimesini mut­lak kullandığımız vakit yalnızca Beyt-i Harâm’a doğru yönelmeyi kastederiz. Allah Teâlâ, “Biz, fıkheden bir kavim için âyetleri ayrıntılı bir sûrette açıkla­dık” (el-En‘âm, 6/98) buyurmuştur. Fakihe-yefkahu şeklinde [dördüncü bab- dan gelen bu kelime], bir şeyi fıkhetmek diye kullanılır ve fıkheden kişiye fakih denir.[13]

Bâkıllânî (v. 403/1013)

Fıkıh kelimesinin sözlükteki asıl anlamı bilmektir. Araplar, “Bir şeyi fıkhet- tim” ifadesi ile “Bir şeyi bildim” ifadesi arasında bir fark görmezler ancak şer‘î ilimlerle iştigal edenler (erbâb-ı şerâi‘) uzlaşı ve ıstılah yoluyla elde ettikleri özel bir kullanımla fıkhı belli bilgi türleri için kullanırlar. Fıkıh ve kelâm âlimlerinin kullanımında fıkıh, mükelleflerin fiilleriyle ilgili olan ve nazar yoluyla elde edilen şer‘î hükümleri bilmektir. Aklî hükümlerin bilgisi fı­kıh değildir. Bunlar haramlık, helâllik, vâciblik, mübahlık, mendûbluk, farzın yerine getirilmiş oluşu yahut kazasının gerekmesi, akdin sıhhat ve fesâdı, bor­cun edâsının lüzumu, itlaf edilen malın kıymetini tazminin ve yaralamalarda diyet ödemenin gereği gibi şer‘îh ükümlerdir. (…)

Fıkıh kelimesinin nahiv, tıp, felsefe gibi ilimleri bilmek için kullanılamaya­cağı hususunda bir tartışma olmadığı gibi bu ilimleri bilen kimselere de kul­lanımdaki örfe göre fakih denmeyeceği ittifakla sâbittir. Fıkıh, mükelleflerin fiilleriyle ilgili şer‘î hükümleri bilmek için kullanılır.[14]

îbn Fûrek (v. 406/1015)

Fıkıh, elde ediliş yolu ictihad ve istinbat olan şer‘î hükümleri idrak etmek olup bizzat delilleri[n bilgisini] de kapsar.[15]

Ebu’I-Hüseyin el-Basrî (v. 436/1044)

Bilmelisin ki bu kitâbın telifinde taşman gâye, usûl-ı fıkıh hakkında düşün­mektir (nazar). “Usûl-ı fıkıh terkibi usûl ve fıkıh olmak üzere iki kelimeden oluşuyor. Fıkıh, usûl ve de usûl-ı fıkıh ne demektir?” diye sorulacak olur­sa şöyle cevap veririz: İlk olarak fıkıhtan başlayacak olursak, bu kelime sözlükte ve fakihlerin örfünde farklı anlamlara gelecek şekilde kullanılır. Sözlükteki anlamı, konuşan kimsenin kastını öğrenmektir. Mesela “Senin sözünü fıkhettim” ifadesi, “Senin kastını öğrendim” anlamını ifade eder. Fakihlerin örfündeki anlamı ise şer‘î hükümlerle ilgili bilgilerin bir araya gelmiş halidir.[16]

Kadı Hüseyin el-Mervezî (v. 462/1069)

Fıkıh, insana hâdiselerin bilgisinin yahut hâdiselerin hükümlerine ait kısımla­rın açılmasıdır.[17]

Ebû İshak eş-Şîrâzî (v. 476/1083)

Fıkih, elde edilme yolu ictihad olan şer’î hükümleri bilmektir. Şer’î hükümler vâcib, mendub, mübah, haram, mekruh, sahih ve bâtıldır.[18]

İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî (v. 478/1085)

Fıkıh, elde edilme yolu ictihad olan şer‘î hükümleri bilmektir.[19]

Fıkıh nedir diye sorulacak olursa şöyle cevap veririz: Şeriat âlimlerinin ıs­tılahında fıkıh, teklif ahkâmım bilmektir. “Şeriat meselelerinin içeriği büyük oranda zanlardan oluşmakta” diye itiraz edilecek olursa şöyle deriz: Zanlar fıkıh değildir. Fıkıh, zanların mevcut olması halinde amelin gerekliliğini bil­mektir. Bu yüzdendir ki muhakkik âlimler, âhâd haberler ve fıkhî kıyaslar ameli zatları itibarıyla gerekli kılmaz demişlerdir. Amelin gerekliliği, amelle ilgili bilginin kendisiyle doğduğu şeyin gereğinden kaynaklanmaktadır ki bu, âhâd haberlerle ve yürütülen kıyaslarla amel edilmesini gerekli kılan kat‘î de­lillerdir.

Fıkıh, şer‘î hükümlerin bilgisidir.[20]

Fıkhın hakikati nedir diye sorulacak olursa şöyle cevap veririz: Fıkhın söz­lükteki hakikati bilmektir. Araplar konuşurken, “Bir şeyi fıkhettim” ifadesi ile “Bir şeyi bildim” ifadesi arasında bir fark görmezler ancak şer‘î ilimlerle iştigal edenler (erbâb-ı şerâi‘) uzlaşı ve ıstılah yoluyla elde ettikleri özel bir kullanımla fıkhı belli bilgi türleri için kullanırlar. Onların uzlaşısında fıkıh, şer‘î hükümleri bilmektir. Kadı [el-Bâkıllânî] bu anlamı başka ibareler kulla­narak şöyle dile getirmiştir: Fıkıh, mükelleflerin fiilleriyle ilgili aklî hükümle­ri değil, şer‘î hükümleri bilmektir.[21]

Pezdevî (v. 482/1089)

İlim ikiye ayrılır: Tevhid ve sıfat ilmi, şeriatlar ve ahkâm ilmi. Birinci türde aslolan, Kitâb ve sünnete tutunmak, hevâ ve bid‘atten kaçınmak ve [Ehl-i] sünnet ve’l-cemâatin yoluna bağlanmaktır. Bu, sahâbe ve tâbiûnun yoludur, sâlihlerin takip ettiği yoldur ve üstatlarımızı bu yol üzerinde bulmuşuzdur. Selefimiz de bu yol üzere idi. Selefimiz derken Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mu- hammed ve onlann ashabının genelini kastediyorum (Allah onlara rahmet etsin). Ebû Hanîfe konuda el-Fıkhu’l-Ekber adlı bir kitap yazmıştır. (…)

İkincisi, furu ilmidir ki bu fıkıhtır. Fıkıh üç kısımdan oluşur: Bizzat şeriatla belirlenmiş olanın bilgisi, bu bilginin nasları manalarıyla öğrenmek ve usû­lü furûu ile kavramak suretiyle sağlamlaştırılması, bilginin bizatihi amaç olmaması adına öğrenilenlerle amel etmek. îşte bu üç yön tamamlandığında kişi fakih olur.[22]

Gazzâlî (v. 505/1111)

İlimler üçe ayrılır: 1. Şer‘in doğrudan teşvik etmediği ve yönlendirmedi­ği matematik, hendese (geometri), astronomi gibi “sırf aklî” ilimler. Bu tür ilimler, istikrarsız aldancı zanlar ile yararsız doğru bilgiler arasında yer alır. Yarar sağlamayan ilimden Allah’a sığınırız. Menfaat, yok olup gidecek olan şu andaki arzularda ve gösterişli nimetlerde değildir, gerçek menfaat âhiret yurdunun sevâbıdır. 2. Hadis ve tefsir gibi “sırf naklî” ilimler. Bu tür ilimleri edinmek kolaydır. Çünkü bu ilimlerde ezber kuvveti yeterli olduğu ve akla pek yer olmadığı için büyük küçük herkes bu ilimleri elde etme açısından eşit durumdadır. 3. İlimlerin en şereflisi ise kendisinde akıl ve sem in eşleş­tiği, re’y ve şerrin birlikte bulunduğu ilimdir. İşte fıkıh ve fıkıh usûlü bu tür ilimlerdendir. Çünkü fıkıh ve fıkıh usûlü doğru yolu, şerrin ve akim özünden alır. Bunun anlamı şudur: Bu ilim şerrin tasvip etmediği şekilde sırf akıl ile tasarruf olmadığı gibi aklın desteklemediği ve düzeltmediği sırf taklid üzerine de kurulu değildir. Fıkıh ilminin bu üstünlüğünden dolayı Allah insanların bu ilmi talep etmesi için birçok sebepler hazırlamıştır; âlimler bu ilim sayesinde diğer âlimlere nazaran en yüksek makama yükselmişler, sayıca en fazla tâbi ve yardımcıya sahip olmuşlardır. (…)

“Fıkıh usûlü”nün manasını anlayabilmek için önce fıkhın manasını bilmek gerekir. Fıkıh sözcüğü, dildeki ilk konuluşu ve kullanılışı itibarıyla bilmek ve anlamaktan ibarettir. Mesela “Fulânun yefkahu’l-hayr ve’ş-şerr” denilir ve bununla, o kişinin hayır ve şerri bilip anladığı kastedilir. Fakat âlimlerin yaygın kullanımı sebebiyle fıkıh lafzının anlamı, “mükelleflerin fiillerine ilişkin olarak sâbit olan şerri hükümleri bilmek”ten ibâret hale gelmiş ve bu teâmülün sonucu olarak fakih ismi, mütekellim, filozof, nahivci, muhaddis ve müfessir hakkında kullanılmayıp, hususen insan fiilleri için sâbit olan vü- cûb, hazr (tahrîm), ibâha, nedb, kerâhet, akdin sahih, fâsid veya bâtıl olması, ibâdetin kazâ ve edâ olması gibi şerri hükümleri bilenler hakkında kullanılır hale gelmiştir.

İnceleyin:  Batı Kültürünün Bugün İhtiyaç Duyduğu Şey Semavi Mesajın Özüdür

Fiillerin birtakım aklı yani akılla idrak edilebilen hükümleri de vardır. Me- se a fiilin araz olması, bir mahalde kâim olması ve cevhere muhâlif olması, hareket ve sükûn gibi oluşlar olması vb. hükümler böyledir. Bu gibi hükümleri bilenlere fakih değil mütekellim denir. Fiillerin vâcib, haram, mübah, mekruh ve mendub olması gibi hükümlere gelince, işte fakihin açıklamasını üstlendiği hükümler bunlardır. Bunlar anlaşılınca, fıkıh usûlünün bu hükümlerin delille­rinden ve bu delillerin hükümlere tafsîlî olarak değil de icmâlî olarak delâlet yönlerinden ibaret olduğu da anlaşılmış olu.

Hilâf ilmi de aynı şekilde fıkıh ilminden olup hükümlerin delillerine ve bu de­lillerin delâlet yönlerine şâmildir. Şu farkla ki hilâf ilminin delillerle ve delâlet yönleriyle ilgilenmesi tafsil itibanyladır. Mesela velisiz yapılan nikâh akdi meselesinde husus nitelikli (hâs) bir hadisin hususa delâlet etmesi, besmelesiz kesilen hayvan meselesinde husus nitelikli (hâs) bir âyetin yine hususa delâlet etmesi böyledir.

Usûl ilmi ise bu gibi meselelere örnekleme yoluyla dahi değinmez. Aksine bu meseleler hakkında Kitâb, sünnet ve icmâ, bunlann sıhhat ve sübût şart­larına ve icmâlî olarak delâlet yönlerine, yani bu delâletin sîga itibarıyla mı, lafzın mefhumu itibarıyla mı, siyak itibarıyla mı, yoksa lafzın ma‘külü iti­barıyla mı -ki bu sonuncusu kıyastır- olduğuna temas eder ve bunu yaparken özel bir meseleye değinmez. İşte fıkıh usûlü, fıkhın furû‘undan bu sûretle ayrılır.

Buraya kadar hükümlerin delillerinin Kitâb, sünnet ve icmâdan ibâret olduğu­nu öğrenmiş oldun. İşte fıkıh usûlü denilen ilim bu üç aslın sâbit olma yollan­ın, sıhhat şartlarım ve hükümlere delâlet yönlerini bilmekten ibârettir.[23]

 

îbn Akil (v. 513/1119)

Bazı insanlar, fıkıh şer‘î hükümleri nazar yoluyla anlamaktan ibarettir demiş­lerdir.

Bazı insanlar, fıkıh şer‘î hükümler nazar ve istidlal yoluyla bilmektir demiş­lerdir.[24]

Gaznev (v. 593/1197)

Fıkhın sözlükteki anlamı vâkıf ve müttali olmaktır. Istılâhî anlamı ise özel bir vukûfiyettir yani nasların manalarına, işaret, delâlet ve muktezalarına vâkıf olmaktır. Fakih, bunlara vâkıf olan kişinin adıdır. Bu vukûfiyet ile sâbit olan fıkıh meselelerini hıfzeden kişiye fakih denişi mecazendir, bu kişi fıkıhla sâbit olan hususları hıfzettiği için fakih diye anılır.[25]

Fahreddin er-Râzî (v. 606/1210)

Fıkıh, şer‘î-amelî ve kendileri için istidlalde bulunulan yani dinden oluşları zarûreten bilinmeyen hükümleri bilmektir.[26]

İbnü’l-Hâcib (v. 646/1249)

Fıkıh, şer‘î-‘fer’î hükümleri tafsili delillerinden hareketle istidlal yoluyla bil­mektir.[27]

Türbüştî (v. 661/1262)

Fıkıh, şahidin bilgisinden hareketle gâibin bilgisine ulaşmaktır. Şeriat ahkâ­mım bilmek fıkıh diye adlandırılır. Fakih, bunu bilen ve kendisine gizli kalan kısmını istinbat edebilen kişidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “onu dinde fakih kılar” sözü, onu şeriat ahkâmım bilen, mahâretli ve basiretli birisi kılar; bu sayede kalbi ilim kaynağı haline gelir ve kısa bir sözden anlayışı marifetiyle birçok manalar çıkarabilir anlamına gelir.[28]

İbn Hamdan (v. 695/1295)

Hakiki manada fakih, hüküm bilgisine her ne vakit isterse erişebilmesine imkân tanıyan tam ehliyet sahibi kişidir. Fakih, amelî-fer‘î-şer‘î hükümlerle ilgili ana meselelerden bildiklerinin çoğunu ictihad, derinlemesine düşünme ve onları zihninde hazır tutma sayesinde öğrenmiştir. Gerçek manada fakih olan herkes müctehiddir ve kadıdır zira ictihad şer’î bir hükmü deliliyle bir­likte elde edebilmek için gayret ve tâkatin harcanması demektir. Her mücte- hidde usûl bilgisi de bulunur ve bu yüzden usûl-ı fıkhı bilmek fakihler için farz hükmündedir. İbn Akil bunun farz-ı ayn olduğunu söylemiştir. Hanefi âlimlerden Âlimî, usûl-ı fıkhı bilmenin ictihad, fetva ve kazâda bulunmak isteyenler için farz-ı ayn iken başkaları için farz-ı kifâye hükmünde olduğu­nu söylemiştir. Allah’ın izniyle evlâ olan da budur ve mezhebde esas alınan görüş, usûl-ı fıkıh bilmenin fıkıh bilmek gibi farz-ı kifâye hükmünde olduğu şeklindedir.

Mutlak müctehid ise fıkhın ve usûlünün ekseriyetini, fıkhî hükümlerin delil­lerini hıfzedip anlayabilen kimsedir. Müctehidde şer‘in ve diğer vak’alann hükümlerini dilediği vakit delillerden harekede öğrenebilmesine imkân tanı­yacak tam bir ehliyet varsa bunu yapabilir. Müctehidin isâbet yüzdesi yüksek olursa diğer şartlan taşıması halinde fetva vermeye ve kadılık yapmaya ehil hale gelir, aksi takdirde ehil olmaz.[29]

Kutbüddin es-Senbâtî (v. 702/1302)

Fıkıh, aralarında benzerlik bulunan hususları (nezâir) bilmektir.[30]

Nesefî (v. 710/1310)

Fıkıh, tafsîlî delillerinden istidlal yoluyla elde edilmiş şer’î hükümleri bil­mektir.[31]

Sadruşşerîa (v. 747/1346)

Fıkıh, vahyin indirdiği açık bulunan ve üzerinde icmâ teşekkül etmiş olan şer‘î amelî hükümlerin bütününü, delillerinden sahih bir istinbat melekesi ile çıkarmak süretiyle bilmektir.[32]

îbn Haldûn (v. 808/1406)

Fıkıh, Allah’ın mükelleflerin fiilleriyle ilgili vücûb, hürmet, nedb, kerâhet ve ibâha türündeki hükümlerini bilmektir. Bu hükümler, Kur’ân ve sünnet ile şârinin zikrolunan hükümleri bilmek için tayin etmiş olduğu delillerden elde edilmiştir. Zikrolunan hükümler bu delillerden istinbat edildiği için onlara fı­kıh denilmiştir.[33]

Cûrcânî (v. 816/1413)

Fıkıh, sözlükte konuşan kimsenin sözündeki maksadı anlamaktan ibarettir. Istılahta ise tafsîlî delillerinden elde edilmiş şer’î-amelî hükümleri bilmek­tir. Bir diğer açıklama şöyledir: Fıkıh, hükmün ilgili bulunduğu gizli manaya isabet edip ona vâkıf olmaktır. Bu bilgi, re’y ve ictihad ile istinbat edilir ve bunu yapabilmek için nazar ve teemmüle ihtiyaç duyulur. Bu yüzdendir ki Al­lah Teâlâ’nın fakih diye adlandırılması caiz değildir zira Allah’a gizli kalacak hiçbir şey yoktur.[34]

İbnü’l-Hümâm (v. 861/1457)

Fıkıh, mükelleflerin itikad sahasının dışında kalan amellerini şer‘î-kat’î hü­kümlerle, istinbat melekesine dayalı olarak tasdik etmektir.[35]

Süyûtî (v. 911/1505)

Fıkıh, şârinin tasrih ettiği hükümlere dayalı olarak tasrih etmediği hükümleri istinbat etme melekesidir. Fıkhın, tafsîlî delillerinden hareketle elde edilmiş şer’î-amelî hükümlerin peşine düşmek olduğu da söylenmiştir.[36]

İbn Nücnıym (v. 970/1563) – Hamevî (v. 1098/1687)

Meşâyıhtan biri şöyle demiştir: İlimler üçe ayrılır: İlki, olgunlaşan ancak yan­ma noktasına ulaşmayanlardır ki bunlar nahiv ve usûl ilimleridir. İkincisi, ne olgunlaşan ne de yanma noktasına ulaşanlardır ki bunlar beyan ve tefsir ilim­leridir. Üçüncüsü, olgunlaşan ve yanma noktasına ulaşanlardır ki bunlar da fıkıh ve hadis ilimleridir.

Nahiv ve usûl ilimlerinin halim izah sadedinde fazilet ehli bir âlim şunları söylemiştir: Bu ilimlerin olgunlaşmış ancak yanma noktasına ulaşmamış ol­malarının anlamı şudur: Her ne kadar kâideleri tedvin edilmiş ve kayda geçi­rilmiş olsa da ben her iki ilimden istinbat edilen furûun son noktasına ulaşmış olduğunu bilmiyorum. Bilâkis bu iki ilmin üstatları da bu hususta görüş ay­rılığına düşmüşlerdir. Usûl ve irab kitapları üzerinde incelemede bulunanlar bunu göreceklerdir.

“Ne olgunlaşan ne de yanma noktasına ulaşanlardır ki bunlar beyan ve tefsir ilimleridir” cümlesinin izahı sadedinde fazilet ehli bir âlim şunları söylemiş­tir: Beyan ilmi nihâyette zevke râci olup insandan insana farklılaştığı için zev­kin de bir sonu yoktur. Tefsir ilminde ise vâkıf olunacak bir son yoktur. Bu hususta derinlemesine düşünüldüğü takdirde söylediğimiz anlaşılacaktır zira tefsirin konusu Allah Teâlâ’nın muradını meânî, i‘câz vecihleri, münâsebet yerleri ve diğer açılardan fehmetmek olup bunları yalnızca Allâmu’l-guyûb olan Allah ihâta edebilir. Bu bilgilere sonuna değin nasıl vâkıf olunabilir ki? Bilâkis insana bu hususta İlâhî ilham yoluyla birtakım bilgiler verilir, bu bilgi­lerin ötesine geçilemediği için belli bir sonu olduğundan bahsedilemez. Tefsir kitaplarını inceleyip derinlemesine düşünen bir kimse bunu anlayacaktır.

“Olgunlaşan ve yanma noktasına ulaşanlardır ki bunlar da fıkıh ve hadis ilim­leridir” cümlesinin izahı sadedinde fazilet ehli bir âlim şunlan söylemiştir: Bu ilimler maksadlarının son noktasına ulaşmışlardır. Bu maksat, helâl ve hara­mın şer‘î açıdan itibara alınacak Kitâb ve sünnet delilleri ile birlikte açıklan­masından ibarettir.[37]

Haskefî (v. 1088/1677) – İbn Âbidm (v. 1252/1836)

Fıkıh ilminin on ilkesi (mebâdi-i aşere)

Haskefî

Bir ilmi öğrenmeye koyulan kişinin ilk olarak onu had veya resim sûretinde yapılmış tanımıyla tasavvur etmesi, bu ilmin konusu, gayesi ve hangi kaynak­lardan elde edildiğini bilmesi gerekir.

Fıkıh sözlükte bir şeyi bilmek anlamına gelirken daha sonraları şeriat bilgisine özgü kılınmıştır. İkinci harfinin harekesi esre ile geldiği vakit bu fiil (fakıhe/ fıkhen) bilmek anlamında iken ötre ile geldiği vakit (fakuhe/fekâheten) fakih oldu anlamına gelir.

Usûlcülerin ıstılâhında fıkıh, tafsîlî delillerinden elde edilmiş şer‘î-fer‘î hü­kümleri bilmektir. Fakihlerin ıstılâhında fıkıh, furûu ezberlemektir ki en azı üçtür. akikat ehlinin ıstılahında ise ilim ile ameli cem etmektir. Bu hususta Hasan-ı Basrî şöyle der: “[Gerçek] fakih, dünyadan yüz çeviren, âhirete yö­nelmiş, kendi nefsinin ayıplarını gören kişidir”.

Fıkhın konusu, mükellefin müsbet veya menfi fiilidir.

Fıkhın elde edildiği kaynaklar Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyastır.

Fıkhın gayesi, dünya ve âhiret saadetini kazanmaktır.

İbn Âbidîn

Haskefî’nin “konusunu bilmesi…” şeklindeki ifadesinin izahı: Bilmelisin ki bütün ilimlerin on ilkesi bulunur. îbn Zikrî, Tahsîlu’l-makâsıd adlı eserinde bunları şöyle nazmetmiştir:

Kitabın ilk başlığı ilkeler hakkında

Bu ilkeler muradımca ondur

Tanım ve konu, ardından kurucu

Ve isim, istimdâd ve de şâri hükmü

Meseleleri tasavvur etmek, fazilet

Nisbet ve de yüce fayda

Şârih (Haskefî) burada on ilkeden dördünü açıklamış olup geriye altı tanesi kalmıştır.

Fıkıh ilminin kurucusu Ebû Hanîfe’dir (r.a.). Bu ilmin ismi fıkıhtır. Şârinin bu ilim hakkındaki hükmü, mükellefin mutlaka bilmesi gerekenleri elde etmesi­nin vâcib oluşudur. Meseleleri, konusu mükellefin fiili, yüklemi beş hüküm­den biri olan bütün cümlelerdir. “Bu fiil vâcibdir” cümlesi gibi. Fıkıh ilminin fazileti, kelâm, tefsir, hadis ve usûl-ı fıkıh dışında diğer bütün ilimlerden üstün oluşudur. Nisbeti, zahirin salâhınadır. Akâid ve tasavvuf ilimlerinin bâtının salâhına nispeti gibi.[38]

 

b.Fıkhî Bilginin Mâhiyeti ve Türleri Debûsî (v. 430/1039): Takvîmü’l-edille

İnsan Kalbinin İlimden Önceki ve İlimden Sonraki Halleri[39]

İnsan ilk doğduğunda aklının olmayışı bakımından mecnûna benzer. Bu aşa­mada, bu ilimlerle muhatap tutulduğu şeyi temyiz etme kudretine henüz sahip değildir. Zıddı, akıl sahibi kişidir, ilim sahibi kişi değildir. İnsan, bir müddet sonra akıl sahibi olacaktır.

Akıl, sinede taşman bir nurdan ibarettir. Kalp bu nurla hüccetlere baktığı vakit görür. Bu açıdan aklın kalble ilişkisi, ateş ışığının gözle ilişkisi gibidir. Kalp bu nurla hüccetlere baktığı vakit duyuların idrâkinin ötesinde kalan gaybî hususları görür. Tıpkı gözün havanın aydınlığıyla birlikte baktığı vakit gördüğü gibi. İnsan akletmeye başlayınca nazara güç yetirebilir hale gelirse de nazarda bulunmadığı sürece câhil kalmaya devam eder. Cehâletin zıddı ilimdir.

İnsan bir süre sonra zayıf da olsa nazarda bulunmaya başlar ve ilk olarak şek hâsıl olur. Şek, yakınin zıddıdır. Bu hal, gözün kendisine baktığı şeyin ilk başta zayıf bir şekilde görünmesine benzer ki henüz bu aşamada bakan kişi (nâzır) gözünün önünde temessül eden dağlar mı var yoksa gerçekte hiçbir | şey yok mu kararsız kalır. Bir şeyin gerçekten var olduğunu da bilebilir ancak gördüğü şeyin Zeyd yahut Amr olması muhtemeldir ve gördüğü şey hakkında I şekke kapılır. Şek yalnızca delillerin muhtemel oluşuyla hâsıl olabilir. Şekkin j benzeri, şüphedir (rîb).

İnsan bir süre sonra daha üst seviyede nazarda bulunmaya başlar ancak bu nazar da henüz kâmil düzeyde olmadığı için zan elde etmiş olur. Kalbin itika­dında zan, şekkin iki vechinden birinin diğerine nefsin hevâsma dayalı olarak racih hale gelişidir. Bu rüchâniyet, gerçek anlamda bir delile dayanmamak­tadır. Kâfirlerin putları ilâhlar, melekleri de Allah’ın kızları vb. zannetmeleri gibi ki onların taşıdıkları bu türden İtikadların hiçbir delili yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onların tâbi oldukları zandan başkası değildir. Hâlbuki zan hakikat namına bir şey ifade etmez” (Necm, 53/28). Bundan ötürü zan, is- tiâre yoluyla ilim için kullanılabilir hale gelmiştir. Şöyle ki kalbin bu gibi bir görüşü delile dayandığı takdirde bu görüş bir ilim haline gelecek ve izah edeceğimiz üzere hak olacaktır. Zannın zıddı haktır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hâlbuki zan hakikat namına bir şey ifade etmez” (Necm, 53/28).

İnceleyin:  İlkel İnsan Kavramı Üzerine

Zikrettiğimiz bu dört hal, kalbin ilimden ve hüccetlere gereği gibi nazar et­meden önceki halleridir. Gereği gibi yürütülen bir nazarla birlikte delil olanla olmayan birbirinden temyiz edilir, şekkin iki vechinden birinin hüccete dayalı olarak tercih edilmesi istenir ve akabinde bu tercih gerçekleşir ve kalp bu yöne doğru henüz yakın olmaksızın meylederse işte bu durumda re’y-i galibe daya­lı olarak ilim doğmaya başlamış demektir. Hataya muhtemel olan kıyaslar ve ictihadlarla, âhâd haberler ve benzeri bilgiyi mümkün kılan -daha önce izah edilmiş- diğer delillerle elde edilen bilgiler bu aşamanın örnekleridir. Bu hal de ilim diye adlandırılır ancak bu adlandırma mecaz yoluyladır zira bu türden delillerde hataya düşme şüphesi ve ihtimaliyet söz konusudur. Bu halin özel adı haktır zira deliliyle sabit olmuştur. Bu anlamda hakkın zıddı zandır zira delile dayalı olmaksızın nefsin hevâsı ile sâbit olmuştur.

Bir süre sonra nazar ciddiyet kesbeder, isabete muvaffak olur ve kalbe hakkın belirmesi karşısındaki şüphe bütün açılardan zail olursa ilim hâsıl olur. Bu anlamda ilmin zıddı cehldir. Buna göre ilmin tarifi, kalbin kendisine nazar kıl­dığı şeyi görüşü şeklinde olur. Tıpkı gözün kendisine nazar kıldığı şeyi görüşü gibi. Görme gözün hususi sıfatı olduğu gibi ilim de kalbin hususi sıfatıdır. Gözün sıfatı olan görme istiâre yoluyla kalp için de kullanılabilir zira ilim de bu anlama gelmektedir. Görme, kendisine nazar kılınan şeyin göze belirme­siyle hâsıl olduğu gibi ilim de kendisine nazar kılman şeyin kalbe belirmesiyle hâsıl olur.

Bize göre itikad, kalbin ilave bir sıfatıdır. Bir şey önce bilinir ardından onun hakkında itikad hâsıl olur. Yani insan kalbini gördüğü şeye bağlar (akd). Eşya zıddıyla belirgin hale gelmekte olup ilmin zıddı cehl olduğu gibi bağlamanın zıddı da çözmedir. Bağlama herşeye izâfe edilebilir. Mesela “ipi bağladı ve ip bağlandı” denir ve bunun zıddını ifade etmek için de “ipi çözdüm ve ip çö­züldü” dersin. Akd, azim ve kasd kalbin sıfatlan olup aralarında derece farkı bulunmaktadır. Bütün bunlar ilimden sonra ortaya çıkarlar yani kişi gördüğü birşeye itikad eder, kasteder ve ona azmeder. Buna göre İblis Allah Teâlâ’yı biliyordu ancak ona itikad etmiyordu. Yani mü’min ve musaddık olmadığı gibi ilmiyle amil de değildi. Zira  itikadın kalbi e olan ilişkisi tâatin bedenle olan ilişkisine  benzer. Namazın vücûbiyetini bilen bir kişi bu bilgisi ile amel ettiği takdirde kalbini bildiği şey hususunda tasdik etmiş olur. Amelden geri durduğu takdirde ise fiili ile kalbini tekzib etmiş olur. Bu seviyedeki ilmin özel ismi yakîndir ve yakın özel anlamdaki şekkin zıddıdır. Şek de cehlin bir türüdür.

İlim kalpte ilk sâdır olduğu esnada, doğuşunun başlangıcı hususunda bir nevi karışıklıktan hâli olamaz. Bu durum, bir eve ilk kez giren kişinin sohbete baş­lamak hususunda içine düştüğü kararsızlık haline benzer. Göz, birşeyi ilk kez gördüğünde böyle olur. Görmenin devamı ve belirmedeki bulanıklığın orta­dan kalkmasıyla ilim marifete dönüşür. Mesela yabancı birisi bir beldeyi ilk gördüğünde ilim hâsıl olmuş ise de marifetin husûlü bu beldeye girmesi ve ahalisiyle birlikte olması ile gerçekleşir. Bu yüzden hayvanlar için “şunu tanı­dı fara/e)” denir ancak “şunu bildi (‘alime)”denmez. Çünkü birşey yalnızca her türlü karışıklığı giderebilecek gözle görme (‘ıyân) ile tanınabilir (mari­fet). tümse gözle görmenin altındaki kalbin nazarı ve istidlal ile sâdır olur. Ni­tekim birlikteliğin sürmesiyle karışıklık zâil olur ve bu durum marifet olarak anılır. Marifetin zıddı fikir, ilmin zıddı ise cehldir.

Belirsizlik (nekra) cehâletin daha aşağısında yer alır. Mesela herhangi biri­sine işaret etmeksizin “Zeyd’e bir dirhem ver” dediğinde, dirhemin belirsiz (nekra) birine değil, meçhul birine verilmesini emretmiş olursun. Zeyd dil bakımından marife olsa da teâruzdan ötürü meçhuldür zira birçok Zeyd var­dır. Ancak “Bir adama bir dirhem ver” dediğinde, belirsiz bir adama dirhem verilmesini emretmiş olursun. Bu durumda adam, marifete delâlet eden bir unsur bulunmadığı için meçhul olmuş ve belirsiz kalmıştır yoksa teâruzdan ötürü belirsiz değildir. Zeyd marife bir isim olsa da teâruz hükmünden ötürü meçhul kalmış olup cehlden kaynaklanan belirsizlik şekten kaynaklanan be­lirsizlik gibidir. Mesela bir kimse Allah’ı bilmediği zaman “Falanca Rabbine karşı câhil oldu”, bilmeme haline tekzib ve inkârı da eklediği vakitse “Falanca Rabbini inkâr etti” dersin. Yine, iki kişi arasında sohbet/birliktelik yoksa bu durum “Falancayı bildim ancak tanıdıklarım arasında değil” şeklinde ifade edilir. Böylelikle, marifetin kalp açısından sohbet/birliktelik halini de taşıması hasebiyle ilmin fevkinde olduğunu bilmiş oldun. Marifetin ilimden üstünlü­ğü, sübut derecesinin daha yukarıda olmasından ileri gelmez zira her ikisi de yakın bakımından eşit konumdadırlar.

İlim marifete dönüştükten sonra ikiye ayrılır: Zâhir ilmi ve bâtındaki ma­nayı içeren hikmet ilmi. Kalp hikmet bilgisine eriştiğinde lezzet duyar, kendisine makul hale gelir ve tabiat mecrâsına câri olur. Zira akıl bizim içimizde yaratılmış şeylerden olup aklın re’yi birşeyi kabul edip insanın benimsemesi noktasında nefsin hevâsının re’yi ile aynı konumdadır. Ne zaman ki aklının delâleti ile nazar eder, bâtındaki manaya vâkıf olur, kalp e bu manayla itminan duyması akabinde bu manadan lezzet alırsa marifet fıkha dönüşmüş olur.

Fıkıh, mananın istinbatı ile isabet edilmiş bir ilim türüdür. Fakihin zıddı, zâhi- re sahip olandır ki bu kişi nasların zahirlerini bilen ancak manaları hususunda uzun uzadıya düşünmeyen ve kıyası hüccet saymayandır. Eğer ilim ve fıkıh eşit olsaydı fakihin zıddımn bir âlim türü olarak kabul edilmemesi gerekirdi. Hâlbuki âlimin zıddı câhildir.

İlmin sınırı işte buraya kadar uzanmaktadır. Kalp birşeyi ilk gördüğünde yakın olmaksızın gâlip re’yi ile görür ve ona meyleder. Ardından şüphe zail olur ve hakiki manada ilme dönüşür. Üzerinde karar kılması ile ilim mari­fete dönüşür. Ardından bunun mana ve hikmeti üzerinde nazar eder, bun­lara vâkıf olur ve bu vukûfiyet fıkha dönüşür. îbn Abbas, Kur’ân’da geçen hikmet kelimesini dâima fıkıh diye tefsir etmiştir. Kıyası hüccet kabul eden âlimlerin hususen bu adla anılmalarının sebebi de budur. Çünkü kıyas ancak bâtındaki manalara vukûfiyet ile hüccet haline gelebilir. Şu da var ki Allah Teâlâ ilimle nitelenebilir ancak marifet ve fıkıhla nitelenemez. Çünkü ilim ma’lûmun âlime hakikati üzere belirmesidir. Allah Teâlâ’ya hiçbir şey gizli kalmadığı için O âlimdir. Marifet ve kıyas ise zikri geçtiği üzere ilmin iki halinin isimleridir. Allah Teâlâ’nın sıfatları ve isimlerinde haller mevcut ol­madığı, Allah bunlardan kesinlikle münezzeh olduğu için fıkıh ve marifet O’nun için söz konusu olamaz. Bizim ilmimiz ise mutlaka delile dayanmak durumundadır.

Delil hissî olabileceği gibi aklî de olabilir. Aklî delil, Allah’ın varlığının de­lilleri ve peygamberlerin (a.s.) mucizeleri gibi delil oldukları ancak akıllann delâletleri sayesinde bilinen delildir. Hissî delillerden elde edilen marifette insanlarla hayvanlar müşterektir. Zira hayvanlar da insanlar gibi hislere sa­hip oldukları için yavrularını, cinslerini, ağıl ve yaylaklarını bilirler. İnsanlar diğer varlıklardan, delillikleri yalnızca akılların delâletleri ile bilinebilen şey­lerde ayrılırlar.

Delil anlaşılır (fehm) ve ezberlenebilir (hıfz). Ezberlemede hayvanlar insana müşterektir zira hayvanlar da benzerlik ve alamet türleri gibi hissî delilleri ezberlerler. Kur’ân’ı ezberleyen ancak manasım anlamayan küçük çocuk bu­nun örneğidir. Arapça bilmeyen bir kişi de Kur’ân’ı ezberler ancak manasını anlamaz. Ezberleme kalp için tabiî bir eylem iken anlama aklî bir eylemdir. Ezberlemenin zıddı unutmaktır, unutmak anlamanın zıddı değildir. “Anladı” ve akletti fiilleri aynı anlamda kullanılırlar. Anlama ancak aklın delâleti ile olabildiği için bu kullanımda akletme kelimesi istiare yoluyla anlama keli­mesinin yerine kullanılmış olur. İlim, şeriat sahibinden gelen naslar gibi ta­savvuru bizatihi hüccet olan delillerin ezberlenmesi yoluyla da hâsıl olabilir. Ancak şu var ki fıkıh yalnızca anlamakla hâsıl olabilir -tevfîk Allah’tandır-. İşte bu yüzdendir ki insan fıkhetme seviyesine ulaşmadıkça ilminden lezzet duyamaz. Zira ilim, Rasûlullah’m (s.a.v.) yalandan masum olduğunu bilerek (ma’rifet) şeriata boyun eğen ve kabullenen bir kimse için ilmi zorunlu kılan naslan duymakla gerçekleşmektedir. Bu ilim, tabiî süreçlerin aksine, Allah Teâlâ’nın emrine boyun eğmekten kaynaklanan gayriiradi bir bilgilenmedir. İlim sahibi, manayı anladığında ve ilmi de fıkha dönüştüğünde akıl sahibinin tabiatına muvâfık bir sûrette ilim ortaya çıkmış olur. Zira akıl sahipleri için makul olan, hayvanlar için hissedilir olana benzer. Fıkıh aşamasına gelmiş bilgi öyle bir lezzet verir ki sahibi ondan bir an dahi uzak kalamaz. Türlü lezzetler arasında bu lezzete eş değer olabilecek tek lezzet, türlü ibadetler yo­luyla ilimle amel etmenin verdiği lezzettir. Zira ibadet, yakınlık ve kerâmet konumundan hâli olmaz. Dünyada elde edilebilecek lezzetlerin erişeceği nihâî nokta işte burasıdır. Bu yüzdendir ki Nebî (a.s.), “Gözümün nuru namazda kılındı” buyurmuştur. Tevfîk Allah’tandır.

Fıkıh İlmine Giriş – Hazırlayan:Nail Okuyucu , syf:104-138

[3] Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, I, 66.

[4] Bu ifadeleri aktaran Ebû Tâlib el-Mekkî, Hasan-ı Basrî’den gelen üç farklı rivayeti bir araya getirerek cümleyi oluşturduğunu belirtir. Bk. Kütu’l-kulûb, I, 263.

[5] Hasan-ı Basrî’ye nispet edilen bu sözler için bk. îbn Ebû Ya‘lâ, Tabakâtu’l-Hanâbile, II, 150; Zehebî, Târîhu’l-Îslâm, III, 25.

[6]         Neredeyse bütün Hanefî kitaplarında Ebû Hanîfe’ye nispet edilen bu tarif, kendisinin günümüze

intikal eden eserlerinde geçmemektedir.

[7]         Ebû Hanîfe, el-Fıkhu ’l-ebsat, s. 33, İmâm-ı A’zam fın Beş Eseri içinde.

[8] Halil b. Ahmed, Kitâbu ’/- ‘ayn, III, 370, “f-k-h” maddesi.

[9] tbn Ebû Ya’lâ, Tabakötu’l-Hanâbile, II, 150.

[10] Mâtürîdî, İbn Süreyc’in tanımını eksik bularak eleştirmekte ve “benzeri” yerine “başkası” ifadesinin kullanımının daha isabetli olacağım belirtmektedir. Böylelikle naslardan hüküm elde etme yollarının kıyasla sınırlanamayacağına işaret edilmiştir. Bkz. Şükrü özen, “îbn Süreye”, DİA, XX, 363-364.

[11] Mâtürîdî, Tfe’vîlâtu’l-Kur’ân, XV, 173-174.

[12] Ebû Bekir el-Haffâf, el-Aksâm ve’l-hısâl, Chester Beatty Library, nr. 5115, vr. 7*

[13] Ebu’l-Hüseyn er-Râzî, Hilyetü’l-fukahâ, s. 23.

[14] Bâkıllânî, et-Takrîb ve’l-irşâd, 1,171-172.

[15] îbn Fûrek, Kitâbu ’l-hudûd fi ’l-usûl, s. 139.

[16] Ebu’l-Hüseyin el-Basrî, el-Mu‘temed fi usûli’l-fıkh, “Kitâbın telifinde taşman gayenin açıklanması”, 1,4.

[17]      Zerkeşî, el-Bahru ’l-muhît, 1,35.

[18]      Şîrâzî, el-Luma ‘ fî usûli ’l-fikh, s. 3.

[19] Cüveynî, el-Mırakât, s. 7.

[20]      Cüveynî, el-Burhân fi usûli ’l-fikh, 1,8.

[21]      Cüveynî, et-Telhîs fi usûli ’l-fikh, 1,105-106.

[22] Pezdevî, Usûl, (Keşfu’l-esrâr ile birlikte) 1,15-24.

[23] el Mustasfâ min ilmi 1-usûl, 1,4-6. Mustasfâ’dan aktarılan bu kısım, Yunus Apaydın tercüme­sinden iktibas edilmiştir. Bk. Mustasfâ: İslâm Hukuk Metodolojisi. 1,4-8.

[24] îbn Akü, el-Vâzıh fi usûli ’l-fıkh, I, 7.

[25] Gaznevî, el-Hâvi’l-kudsî, 1,31.

[26] Râzî, el-Mahsûl fi ilmi usûli’l-fıkh, I, 78.

[27] Îbnü’l-Hâcib, Muhtasara Müntehe’s-sûl ve’l-emel fi ilmeyi’l-usûl ve’l-cedel, s. 201.

[28] Türbüştî, el-Müyesser fi şerhi Mesâbîhi Vsûnne, 1,97.

[29]      İbn Hamdan, Sıfatü’l-fetva ve’l-müfti ve’l-müsteftî, s. 14-15.

[30] Zerkeşî, el-Mensûr fi’l-kavâid, I, 66.

[31]      Nesefî, Keşfu ’l-esrâr Şerhu ’l-musannif ale ’l-Menâr, 1,9.

[32] Sadruşşerîa, et-Tavzîh şerhu’t-Tenkîh (et-Telvîh ile birlikte), 1,46.

[33] îbn Haldûn, el-Mukaddime. Bu tarif ve devamındaki açıklamalar için bir sonraki başlığa bakı­nız.

[34] Cûrcânî, et-Ta‘rîfât, s. 168.

[35] Îbnü’l-Hümâm, et-Tahrîr fi usûli ’l-fıkh, s. 4.

[36] Süyûtî, Mu’cemu mekâlîdi’l-ulûm fi’l-hudûd ve’r-rusûm, s. 47.

[37] Hamevî, Gamzu ‘uyûni ’l-besâir fi şerhi’l-Eşbâh ve’n-nezâir, IV, 129-130.

[38]     İbn Âbidîn, HâşiyetüReddi’l-muhtâr ile’d-Dürri’l-muhtâr, I, 35-36.

[39] Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 465-468.

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir