İnanan ya da inanmayan ailede doğmak

33222-inanan-ya-da-inanmayan-ailede-dogmak-300x131 İnanan ya da inanmayan ailede doğmakProf. Dr. Cağfer KARADAŞ

Bizler Müslüman ailelerde doğduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz? İnanmayan ailelerde doğanların suçu ne? Allah, onlara da akıl vermiş bize de. Ama biz aklı tam kullanabiliyor muyuz?
Demir gibi ağır, kaya gibi cüsseli üç tane soru. Anlaşılan bugün amacın beni zorlamak. Eee… Allah kerim. Ne demiş şair: “Allah’a dayan, saye sarıl, hikmete ram ol! / Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.” Allah’ın izniyle bir çıkar yol bulacağız.

Estağfurullah hocam, ne haddimize!

İslam âlimlerinin neredeyse tamamı, insanın aklıyla Allah’ın varlığını, birliğini ve verilen nimete şükretmenin gerekliliğini bilebileceği kanaatinde birleşmişler. Ama sorumluluk noktasında ayrılmışlar. Bir kısmı bilmeyle sorumluluğu eşitlerken diğerleri ayırmışlar. Demek ki bilmek ile sorumluluk farklı şey.

Sorumluluğu biraz açsak.

Sorumluluk, görevdir. Görev, bir nimetin bedelinin karşılığıdır. Öyleyse sorumluluk, bedeli bilmek ve yerine getirmektir. Bilmek, kabul etmek ve inanmak; yerine getirmek ise yaşamaktır. Allah’a karşı kulluk bilinciyle yaşamak. Bilginin sorumluluk doğuracağını düşünenler buradan yola çıkıyor. Diğerleri ise sorumluluk için emir ve yasak şeklinde bir düzenlemenin gerekliliğine inanıyorlar. Onlara göre düzenleme yoksa sorumluluk yok.

Hocam esas soruya gelsek.

Geliyoruz da. Şu ana kadar söylediklerimiz soruya girişti. Giriş olmadan asıl cevaba nasıl geliriz? Birinci görüşe göre kişi ister inanan ister inanmayan ailede doğsun her hâlükârda Allah’ı bilmekle sorumlu. Aklı var ve onu kullanmalı. Öncelikle de Yaratıcısını bilme noktasında. İkinci şekilde düşünenlere göre sorumluluk için bir düzenleme şart. Bu düzenlemenin adı: İslam. Eğer kişiye İslam ulaşmışsa hangi ailede doğmuş olursa olsun Müslüman olmakla yükümlü.

İyi ama Müslüman ailede doğanlar bir sıfır önde başlıyorlar.

O dediğin, dış görünüş. Kimin avantajlı kimin dezavantajlı olduğu son nefeste belli olur. Önemli olan son nefesi mümin olarak verebilmek. Öte dünyada kimseye torpil geçilmez. Peygamber çocuğu dahi olsa. Mesela Hz. Nuh’un oğluna torpil geçilmedi. Peygamber oğluydu ama kâfir olarak gitti. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra ebeveyni onları Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz 93.) tespiti, son derece doğru ve geçerli. Aile önemli ve orada alınan bilgi ve tecrübelerin dışına çıkılması, zor. Ama imkânsız değil. Eğer kişi aklını kullanırsa ve verilen bilgileri sorgularsa, gerçeği görmesi her zaman mümkün. Nitekim Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ilk inananların birçoğu, müşrik ailelerin gençleriydi. Bütün zorlama ve tehditlere rağmen inandılar ve imanlarından vazgeçmediler. Bu yönüyle bakıldığında inanmayan ailede doğmak bir dezavantaj değil.

İnceleyin:  Nefsin İdrak Kuvvetleri

İyi de baktığımızda Müslüman olanların sayısı az. İnanmayan büyük kitlenin durumu ne olacak?

Doğru. Bu noktadan bakınca hakikaten zor bir durum. İslam’ın insanlara ulaşmasının gerekli olduğunu söyleyenlere göre, eğer İslam bir topluma veya bireye ulaşmamışsa zaten sorumluluk yok. Hatta İmam Gazali’ye göre eğer İslam tamamen gerçekliği ters yüz edilerek ulaşmışsa, onlar için de sorumluluk oluşmaz. Ancak İslam’ın gerçekliğine vakıf olduklarında sorumluluk doğar.

Ama büyük kitle ne olacak?

Başka bir noktadan bakalım istersen. Dünyada zengin olanların sayısı her zaman az olmuş. Zenginlerin sayısının az olması diğerlerinin zengin olmasına engel olmadığı gibi zenginin bir gün gelip fakir olmasına da engel değil.

Bu örnek tam olmadı sanki?

Şöyle anlatayım: Sayıya ve görüntüye bakarak değerlendirme yapmak yanıltıcı olabilir. Her şey kişinin iradesine, kararlılığına ve çalışmasına bağlı. Zaman içinde zengin olanların fakir, fakir olanların da zengin olduğunu görüyoruz. Din alanı da böyle değil mi? Dün inanan bugün inanmayan olabilir. Bunun tersi de mümkündür. Ama şunu unutmayalım ki bu dünya bir sınav ve sınama alanı. İnsanlar zaman zaman miras yoluyla, bazen şans ve bazen de rant yoluyla zengin olabilir. Ama bunun kalıcı olması kişiye bağlı. Mesela şans zenginlerinin büyük çoğunluğunun zaman içinde eski durumlarından daha geriye düştükleri bir gerçek. Mirasa konan da birkaç yılda sıfırı tüketebiliyor. Dünya hayatındaki her şey birbirine benzer. Müslüman olmak da dünya hayatındadır. Nasıl ki aileden zengin olan, irade ve çalışmasıyla bunu koruyabilirse, aileden Müslüman da inancını ancak irade ve azmiyle koruyabilir. Bunların olmadığı yerde her ikisi de gidebilir. Kendi kazanan, gözü gibi bakar; hazır bulan, kolay harcar. Ne demiş eskiler: Hazıra dağ dayanmaz…

İnceleyin:  Yakut Taşla Bir midir?

Ama bunun örnekleri çok az.

O kadar da az değil. Kazananlara ve iflas edenlere bak. İslam ile müşerref olanların sayısının az olması biraz da Müslümanların gereği gibi dindar olmadıklarından kaynaklı. Bu gün yaklaşık dört yüz milyon insanın yaşadığı Malay adaları Müslüman tüccarlardan etkilenerek İslam’ı kabul etmiş. Demek ki günümüz Müslümanlarının yaşantısı yeterince kaliteli olmadığından, etkileme düzeyi de son derece düşük. Bunun üzerinde kafa yormak gerekir. Adaletsiz ve dengesiz sistemler zenginle fakir arasındaki geçişi engelliyorsa, kalitesiz dindarlık da dindarlaşmanın önünü tıkıyor. Çok fakir bir toplumda bir arabası olanı bile zengin saydığımız gibi kalitesiz dindarlık ortamında sadece namaz kılanı dindar saymaya başladık. Hâlbuki İslam; inanç, ibadet ve ahlak bütünüdür. Bunların birindeki eksiklik, dindarlığın tamamını olumsuz etkiler.

Görünen o ki dinî yaşantıda kaliteyi tutturamadığımız gibi dünyada da kaliteyi tutturamadık.

Haklısın! Doğru söze ne denir? Yüce Allah çalışana verir. Kişi bu dünyada ne için çalışıyorsa ona ulaşır. Bugün inanmayanlar, dünya için çalışıyorlar ve kazanıyorlar. Allah onların emeğini boşa çıkartmıyor. Ama öte dünyada bunların bir geçerliliği yok. Bazı kazançların değeri görecelidir. Dünyada çok değerli olanın ahirette hiçbir karşılığı olmayabilir. Bizim prensibimiz şu: “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” (Bakara, 2/201.) Demek ki her iki tarafın da değerlisine yönelmemiz gerekiyor. Tek taraflı düşünme ve yaşamanın belki bu dünyada karşılığı olabilir ama öte dünyada karşılığı yoktur. Müslüman olarak hem dünyamız kaliteli hem de ahiretimiz kaliteli olmalıdır. O zaman insanların İslam’a dalga dalga girdiğini görürüz. Tıpkı Mekke’nin fethinde sergilenen tavırdan ve Müslüman ticaret adamlarının din ve ahlakından etkilenme sonucu gerçekleşen İslamlaşmada olduğu gibi.

https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=33222

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir