Hadisleri Akla Başvurma Hikayesi

 

Bu akla başvurma hikayesi, çok öncelerine dayanan ve kimi Mu’tezile bilginlerinin başvurduğu bir yöntemdir. Aklın hoş karşılamadığı tüm ha­disleri reddetmişlerdir. Şimdilerde ise, müsteşrikler böyle bir yola başvur­makta, kendilerini de Allah rahmet eylesin, Ahmed Emin izlemektedir.

Ebu Reyye, daha sonraları kendince akla aykırı gelen bazı Sahih hadis­leri, örnek olarak gösteriyor. Biz bu konuya, verdiği örnekler üzerinde tar­tışarak kitabımızda bir bölüm ayırdık.

Bugün işte sözünü ettiğimiz böylesine bir iddiayı üstad Ebu Reyye üst­lenmektedir. Hadislerin kabulü ve reddi konusunda önerilerinin, başvuru-biricik yöntemler olduğunu ileri sürmekte, eski bilginler bu ilkeleri bilmiş olsalardı, sünneti bu doğrultuda önemli bir ayıklamaya tabi tutarlardı, demektedir,

Böyle bir gelişim ise, şimdilerde, Ebu Reyye’nin oldukça ilgi gösterdiği “aydınlarca” hoş karşılanmakta, fakat -araştırma sonucunda- bunların şe­riat ilimleriyle yakın uzak, hiçbir ilişkileri bulunmadığı anlaşılmakta­dır.

Ebu Reyye’nin savunmasını yaptığı akıl bu. Fakat sınırları nedir bu ak­tarı, hangi anlamlarda uyum sağlanabilir böylesi bir akılla?

Eğer “aydınlık akıl”dan amacı, aklın genelde onayladığı şeylerse bu za­ten sünnet tarih inde görülen yaklaşımdır. Hadis bilginlerinden eleştirmen imamlar, uydurma hadisin belirtilerini bu doğrultuda ortaya koymuşlar­dır.Bu ilkelerden biri de, “Hadis metninin aklın, açıklıkla ortaya koydukla­rına dinin, tarihin, tıbbın ve diğer unsurların temel doğrularına aykırı düşmüş olmasıdır” Bu yaklaşım sonucudur ki, binlerce hadis çürüğe çıkarı­larak uydurma oldukları yargısına varılmıştır.

Eğer aklın garipsedikleriyle bunun dışında birşey amaçlanıyorsa, aklın garipsemesi” durumu, kültürle, çevre ve benzeri, hiç kimsenin ölçüye vu- ramıyacağı, bir sınır belirleyemeyeceği şeylerle ortaya çıkan görece bir du­rum olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bazı şeyler birisince garipsenirken, diğer bir insana tabii gelebilmektedir. Ülkelerimizde ilk kez motorlu taşıt­ların varlığını duyanlar, sözü edilen bu araçları görmeden garipsemişlerdi. Çünkü bu taşıtları peşisıra çeken herhangi bir hayvan yoktu ve kendilikle­rinden yürüyorlardı. Oysa aynı taşıt batılılarca sıradan, doğal bir araç ola­rak karşılanıyordu. Çöldeki bedevi, kentlerdeki radyo istasyonlarının yap­tığı yayınlan garipsiyor, bunu kentlilerin yakıştırmalarından herhangi bi­risi olarak değerlendiriyordu. Radyoyu da ilk kez gördüğünde, bir çocuğun, radyonun içinde kurulu bir insan olduğunu sanması gibi, şeytanın dile ge­lip konuştuğu kanaatine varıyordu.

Bilindiği gibi, İslam’da akim reddedeceği ve mümkünsüz yargısına va­racağı, -bütün semavi dinlerde olduğu gibi- aklın tasavvur edemeyip “ga­ripsediği” bir takım şeyler bulunmaktadır. “Nübüvvet, haşr, cennet, cehen­nem” gibi şeyler.

Müslümanın bu durumda başvuracağı yol, akim reddettiğini reddet­mek, garipsediğini ise, inanıncaya veya reddedinceye kadar teenniyle kar­şılamaktır İslam’da birşeye inanabilmek, üç yolla mümkün olabilmekte­dir.

 1 – Haber verenin doğruluğuna inanılan haberler. Allah’ın kitabında ver­diği bilgilerin yanısıra, nebilerin verdikleri haberler gibi.

2- Deney ve gözlem sonucunda, deney ve gözlemin müsbet sonuçlandığı haberler.

3- Aklın, hakkında sahih bilgi ve tecrübeyle sabit müşahedesinin bulunduğu konulardaki yargısı.

Kur andaki mucizelerden biri de ilmi edinmek için bu üç yolu birbıriyle ilişik olarak vermiş olmasıdır:’’Bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü ”kulak» göz ve kalp bunların hepsi bunlardan mesuldür.”(Ayet Meali)

Bu ayetlerin, peşpeşe, belli bir düzen içnde şu ilkeleri ihtiva etmesi ayetlerin icazındandır: Doğru haber duyma, sorara deney,görme, sonra da akli muhakeme -akıl- ile gerçekleşmiş olmasıdır. Bütün bunlar, har türlü bilginin üzerine temellendiği üç temel unsur olmaktadır Hayatta bu üç temel öğeye dayandırılmamış hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

Kur’an, bu uç temel öğeye dayanmayan bilgileri ilim olarak değerlendirmemekte, olsa olsa bîr şeyin galip ihtimalle alabileceği bir “zan” olarak ya da vehim ve hayal olarak karşılamaktadır.

Şeriatın kaynakları arasında olan Akaid usullerinin ilmin sağlanmış olması gereken konulan ihtiva atması gerekmektedir. Vaki olanla, bir delil sonucunda ‘kesinlikle ” mutabakat sağlayan bir inanç” olması gerek­mektedir. Allah’a ve sıfatlarına iman, nübüvvet, enbiyalar, melekler, cen­net ve cehennem gibi konular…

Şeriatın kaynaklarından bir diğeri olan şer i ayrıntılarla ameli ah­kam ilgili olarak “zan” yeterli olabilmektedir. Çünkü bu konudaki ilmi şart, çoğunluğunda tahakkuk etmiş değildir. Bunlar şeriat ilimleriyle ilgili çalışmalarda bulunanlar tarafından bilinen konulardır.

Bilginlerimizin sahih olarak değerlendirdikleri hadislerde ise, akaid konularıyla ilişkileri bakımından, aklın reddettiği, ya da mümkünsüz karşıladığı birşey bulunmamaktadır. Dolayısıyla bunların Kur’anla uyuşması gerekmektedir. Bu bağlamda, daha Önce Kur’an’da öngörülenlerin hiç biri­sinin; aklın aykırı gördüğü, geçersiz karşıladığı, ya da mümkünsüz olarak değerlendirdiği hiçbir şeyin bulunmadığını belirtmiştik.

Öte yandan, ibadet, muamelat ve ahlak gibi ahkam-ı şeriyye ile ilişkisi olan konularda, bilginlerimizin sahih dediği hiçbir hadisi akıl reddetme­mekte, onunla ilgili olarak miimkünsüzdür yargısına yanmamaktadır. Da­hası, gözlem altında bulundurulması mümkün olmayan geçmiş ümmetler ve gayb alemiyle; örneğin, haşr, cennet, cehennemle ilgili haberlerde ise, aklın geçersiz gördüğü hiçbir şey yoktur. Olsa olsa, akim kavrayamaması dolayısıyla garip karşıladığı hususlar bulunmaktadır.

Bu konulara ilişkin haberlerin, kesinlik ifade eder bir manayla gelmele­ri durumunda inanılması, zann-ı galiple gelen haberlerin ise hemen redde­dilmesi için telaşa düşülmemesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, çoğu kişinin aklın kabul etmediğiyle, garipsediği şeyler arasında bir ayırımın yapamadığını görmekteyiz. Bu iki kategorideki değer­leri inkar etmek hususunda ister istemez telaşa kapılmaktadırlar. Oysa aklının bir şeyi reddetmesi, o şeyin mümkünsüzlüğüyle bağımlıdır. Aklın ga­ripsediği ise, “tasavvuruyla ilgili güçsüzlükten” kaynaklanmaktadır. Gö­rüldüğü gibi aklın mümkünsüz şeyle, kavrayamadığı şey arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır.

Tarihi gelişimden düşünce ve bilim alanındaki aşamalardan sonra bugün anlıyoruz ki,akla gizli olan birçok şey, bugün aydınlığa kavuşmakta; dön gerçekler arasında yeri olan bir şeyin bugün hurafelerden herhangi birisi olduğu imkansız gorülen şeylerinse bugün mümkün olabildiği görül­mektedir

Buna ayrıca örnek vermeye gerek duymuyoruz. Bugün ınsanların aya çıktığı bir çağda yaşıyoruz Hatta başka gezegenlere çıkma hazırlığı içinde bulunmaktadırlar Eğer şimdi bu söylediklerimizi ortaçağda her­hangi birini aklından geçirmiş olsaydı, deli olarak karşılanırdı.

Aklın, hadisin uydurma ve sahihini belirleme konusunda ölçü olması gerektiğini savunanlar ise, aklın imkansız gördüğü şeyle, garipsediği şey­ler arasındaki farkı bilmeyişleri dolayısıyla, aklın garipsediği herşeyi red­detmeye kalkışmışlardır.Bu ise,bir yönüyle akla kanmanın sonucunda or­taya çıkan bir telaştır, bir diğer yönüyle de, aklın kavrayamadığı şeylerin kabullenememesinin sonucudur.

Çoğu bilginlerin sahih dediği şeyleri yalanlamaya yeltenenlerin, genel­likle, geçmiş ümmetlerle ilgili bilgilerin yanısıra, gayb alemiyle ilgili konu­lara takıldıklarını görüyoruz.

Ebu Reyve’nin, kendi iddiasını ispatlamak adına Ebu Hureyre’yi yalan­ladığı, israiliyat uydurmalarından alarak Rasulullah’a nisbet ettiğini id­dia ettiği şu hadisi örnek alarak gösterelim: Müslim, Ebu Hureyre’den riva­yet etmiştir ki: “Rasulullah şöyle buyurdu: “Cennette binicinin gölgesinde yüz yıl yol katettiği bir ağaç bulunmaktadır. ”

Bu hadisi garipsemekte ve fakat aslında zımnen yalanlamaktadır. Çün­kü Ebu Hureyre’nin Rasulullah’tan yaptığı bir rivayettir ve aklınca da Ebu Hureyre Kab’dan duyduklarını Rasulullah’a nisbet etmektedir.

Burada Ebu Reyyeye şunu sormak gerekmektedir. Bu hadiste garip karşılanacak ne gibi unsurlar bulunmaktadır? Cennette, binicinin gölge­sinde yüz yıl yürüdüğü bir ağacın bulunduğu söylenmiyor mu? Cennet de umur-u gaybiyeden değil mi? Peki Cennette Allah’ın bildirdiklerinin dışın­da ne olduğunu bilebilir mi kendisi? Bu evrende ilmin görkemini keşfede­bildiği ve fakat aklın niceliğini kavrayamadığı bir takım şeyler bulunma­makta mıdır? Şimdi bilginler, evrendeki-milyonlarca güneşten biri olan gü­neşimizin yeryüzü yuvarlağından bir milyon defayı aşan hacimde olduğun­dan sösetmıyorlar mı bize? Dahası, aynı bilginlerce, milyonlarca ışık yılına rağmen, henüz, ışığı bize ulaşmamış milyonlarca güneşin bu sonsuz boşluk­ta gezindiğini söylemiyorlar mı? Bilginlerin, günümüzde bu tür açıklama­ları olmasaydı, bu ilmi gerçeklerin hangisini akıl doğrulayabilecekti? Yer­yüzünde hiçbir akıl sahibinin  izleyemeyeceği, kavrayamayacağı bir görkeme sahip olan bu evrenin bilginlerce bilinebileceğini doğrulayan ve fakat Rasulullah’ın -semavi vahiyle bağıntılı olan: ilmi, bu şaşılası evreni yara­tan Allah’ın ilminden kaynaklanan- şu sözünü: “Cennette binicinin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü bir ağaç bulunmaktadır ” doğrulamayan kişinin aklı Ne gariptir.

Oysa bir yüzyılın, milyonlarca ışık yılı karşısında değori ne olabilir ki? Aslında burada Ebu Reyye’nin karşı karşıya bulunduğu sorun, aklın kullanımı, ya da terki konusu, dahası, yaratılmış olan aklın ilahlaştırılması, ya­hut yaratıcıya ubudiyeti, sorunu değildir. Bu “özgür” ve “dahi” kişiler, akıl­larını şeriatla birlikte putlaştırmak, şeriat dışında da yalnız bırakmakta­dırlar.

Ebu Hureyre’yi reddettiği bir başka örnek gösterelim: Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir: Cennet ve Cehennem söyleştiler. Ateş dedi ki: Zorba ve mütekebbirlere öncelik tanındı bana. Cennet de dedi ki: Bana neden insan­ların sadece zayıfları ve sakatları girmektedir? Allah Teala Cennete dedi ki: Sen benim rahmetimsin, kullarımdan dilediğime seninle rahmet ede­rim. Ateşe de dedi ki: Sen de kullarımdan dilediğimi azaplandırdığım bir azapsın. Herbirinizin kendine göre gireni vardır. Ancak Cehennem, Allah ayağını sokuncaya kadar dolmaz da, şöyle der: ’’Yeter, yeter” işte o zaman dolar, onlan birbiri üzerine yığar.’’

Biz burada hadisin inkar edilmesini gerektiren şeyin ne olduğunu bilmi­yoruz. Eğer inkara götüren şey; Allah’ın “ayağını” koymuş olmasıysa, Kur’an’da da elin,yüzün, gözün ve gelişlerin veya benzer başka şeylerin varlığı sabittir.

Bilginlerimizin konuyla ilgili değerlendirmesi ise bellidir. Selef, bu de­yimlerle ilgili yorumlarında, Allah’ı herhangi bir şeyde insana benzetmiş olmaktan tenzih ederek, kavranılan oldukları gibi değerlendirmişlerdir. Sonra gelen bilginler ise, bu deyimleri, örneğin, eli, kudret biçiminde anla­mak doğrultusunda yorumlayarak, çoğunlukça onaylanmış bulunan, Al­lah’ın insana benzetilemeyeceği ilkesini şart koşmuşlardır. Dolayısıyla Kur’an’da söylenene benzer şeyler hadislerde de söylenmiş olmaktadır.

Yok eğer bütün bunların dışında inkara götüren şey, Cennetle Cehennem’in konuşmasıysa, Kur’an’da Allah’ın yer ve göğe şu hitabı söz konusu olmaktadır: “Sonra göğün yaratılmasına geçti.Gök bir buhar halin­de idi. Ona ve arza: isteyerek ve istemeyerek gelin, dedi. Onlar da: ‘İsteyerek geldik.” dediler.”

Ya da inkara yolaçan unsur, Allah’ın Cehennem’e gitmesiyse, Kur’an kı­yamet gününde gerçekleşecek bu gidişi isbat etmektedir: “Rabbimin emri gelip melekler saf saf dizildiğinde”  Yine aynı doğrultuda Kur’an-ı Kerim’de: “O gün Cehenneme “doldun .mu?” diyeceğim. O da “daha var mı?” diyecek.”

Özet olarak, aklın, uluhiyyet ve sıfatlarıyla ilgili konulara yöneltilmesi aklın zayıf düştüğü konulardır. Akıllarına kanmış bulunan bu insani an da çoğunlukla küfre götürmektedir. Dolayısıyla akıl için en hayırlısı, düşüne­bildiği konularda düşünmesini sağlamaktır. Kaldı ki, doğrudan doğruya insandaki hayat sırrını bu evrendeki kılı çöldeki kum tanelerinden birisine nisbetle, kavramaktan acizdir. Peki bu durumda bu evrenin tümünün yaratıcısnı akıl nasıl kavrayabilecektir? Himalayaların eteklerinde yekinen karınca* bu dağın büyüklüğü, yüksekliği ve hacmi hakkında bir fikir sahibi olabilir mi?

Allah, kendisinden duyduğum aşağıya alacağım dizeleri dolayısıyla Şa­ir Ahmed el-Saf» el-Nesefi’den razı olsun.

“Akıl yaratıcısına karşı çıkmaktadır.

Oysa akıl da yarattıklarındandır.’

Hadi aklın, hadislerin belirlenmesi konusunda selahıyetli olduğunu varsayalım. Burada şu soruyu sormak gerekmektedir o zaman: Ölçü olma­sını istediğiniz akıl ne biçim bir akıldır?

Filozofların aklı mı? Oysa filozoflar anlaşmazlık içinde bulunmaktadır­lar. Bunların hiç biri, kendinden öncekini tenkid etmekten geri kalmamış­tır.

Edebiyatçıların mı aklı? Sorun onlarla ilgili değildir. Onların işi -Allah bağışlasın- ilgi çekici şeylerle ve hikayelerle uğraşmaktır.

Tıp, hendese ya da matematik aklı mı? Ne ilgisi var konuyla?

Yoksa muhaddislerin mi aklı? Ama onlar beğenilmiyor. Hatta onlar tek­düzelikle ve basitlikle itham edilmektedir.

Belki de fakihlerin aklı? Birçok mezhebe ayrılmışlardır bunlar. Ve akıl­ları -kanımızca- muhaddislerin aklıyla uyuşmaktadır.

Mülhidlerin aklı mı? Oysa onlar, Allah’ın varlığına olan inancınızı ya saptırmanızı, ya da tahrif etmenizi isteyeceklerdir.

Yoksa Allah’ın varlığına inanların mı aklı düşünülmektedir?

Şimdi gelin de bunların tanıyalım:

Bazıları, Allah’ın insana hulül ederek, insanın ilahlaştığına inanırlar.

Bazıları, Allah’ın ruhunun bir cesedde canlandığına ve onun ilahlaştığına inanırlar.

Bazılan, Allah’ın bir kişide bütünleşmiş üç ayn kişilik olduğuna inan­maktadırlar.

Bazılan, inek, fare ve maymunlara ibadet için yönelinmesi gerektiğine inanmaktadırlar.

Eğer, Allah’ın dini İslamca geçerli olan aklı burada kastediyoruz diyor­sanız, şunu soruyoruz o zaman size: Bu dinin hangi mezhebinin aklını be­ğenmektesiniz?

Ehli Sünnet ve Cemaat aklı mı? Bu akıl bilindiği gibi Şia ve Mutezile ta­rafından beğenilmemektedir.

Yoksa Şia aklı mı? Bu ise Ehli Sünnet ve Haricilerce beğenilmemekte­dir.

Belki de Mutezile aklı? Bu akıl ise çoğu gruplarca beğenilmemekte­dir.

Peki bu durumda hangi akıldır beğenilen?

Hiç kuşkusuz Ebu Reyye şunu söylecektir aydınlık bir akla sahip oluşları dolayısıyla Mutezile akılcılığını benimsiyorum,şimdi burada Ebu Reyye’nin benimsediği Mutezile aklınca reddedilen bir örnek gösterelim: İbn Kuteybe, Tevlu muhtelif el-Hadis” adlı kitabında Mutezile’nin red-dettiği şu hadisi örnek olarak göstermektedir: Rasulullah, zırhı bir kaç avuç arpa karşılığında bir yahudiye rehin olduğu halde vefat etti.” Bu ha­diste aklın (yani Mutezile düşüncesinin) kabul edemeyeceği bir takım un­surlar bulunduğu ileri sürülmektedir.

İbni Kuteybe, daha sonra Mutezilenin bu yaklaşımlarım, akla daha mantıklı gelebilecek Üslupla açıklayarak reddediyor.

Ebu Reyye ve benzerlerinin, Mutezile’nin reddettiği hadisle ilgili görüş­leri nelerdir?

Öte yandan îbni Kuteybe, Mutezile akimın reddettiği tüm hadisleri or­taya koyarak, çoğunlukça onaylanacak bir üslupla bunlan reddetti. Kendi­sinin gerekli cevapta bulunmadığı konularda da diğer bilginlerin tatmin­kar yaklaşımları bulunmaktadır.

Burada okuyucuya “Muhaddis” ibn-i Kuteybe aklıyla, herhangi bir mutezili arasında geçen tartışmayı sergileyelim:

İbni Kuteybe diyor ki:

Dediler ki: (Yani Mutezile) Sonu başmı ifsad eden bir hadisi Rasulullah’tan rivayet ediyorsunuz?: “Uykudan kalkan biriniz, herhangi bir kaba elini sokmadan üç kez yıkasın. Çünkü hiç biriniz elinin nerede gecelediğini bilmez.” Dediler ki: “Bu hadis şu sözler olmasaydı kabul edilebilirdi: ’Hiç biriniz elinin nerede gecelediğini bilmez.” Bizden hiç biri, gövdesi, ayağı, kulağı, burnu ve diğer organları nerede geceliyorsa elinin de orada gecele­miş olduğunu bilmemiş olamaz. Burada en önemli sorun, kişinin uykuday­ken elinin kendi fercine dokunmuş olmasıdır. Kişi uyanıkken eliyle ferdne dokunmuş olması taharetini bozmaz, bilmediği halde fercine dokunmuş ol­ması niçin bozmuş olsun? Kaldı ki, Allah insanları bilmediklerinden hesa­ba çekmez. Kişi uykudayken hezeyanda bulunup, iftira eder, küfre gider, talakta bulunur, fakat dünya ve ahiret ahkamınca bunlardan Ötürü sorgu­ya çekilmez.

İbni Kuteybe bu yaklaşıma şu karşılığı verir:

“Biz de diyoruz ki: Böyle bir yaklaşım sonucunda bazı şeyler öğrenilmiş, bazı şeylerse gözden kaçırılmış oldu. Biz bu görüşte olmasak bile, fıkıh bil­ginlerinden bir çoğu, sözü edilen hadisin yanısıra, şu hadisle de: “Fercine dokunan kişi abdest alsın” ferce dokunmanın abdest tazelenmesini gerek­tirdiğini, dahası, ferce dokunulmasıyla alınması emredilen abdestin elin yıkanması biçiminde olduğunu değerlendirdiklerini görüyoruz. Çünkü fere, pisliklerin ve necesetlerin çıktığı yerdir. Şu söylenebilir: “Ferce doku­nulması durumunda emredilen abdest, elin yıkanması biçimindeyse, o za­man Rasulullah’m, uykudan uyanan kişinin elinin nerelerde gecelediğini bilmesi dolayısıyla, elini yıkamasını emrettiği anlaşılmaktadır. Çünkü eliyle Ön ve arkasına dokunmuş olabilir. Yani elin bu pisliklere dokunmadı­ğı konusunda herhangi bir güvence bulunmamaktadır. Uyuyan kişinin elinin şuur dışı olarak bu yerlere dokunması ihtimali dolayısıyla; uyuyan ki­şinin durumu burada bir daha hususilik arzetmektedir. Öte yandan uya­nık kişi, bu organlardan herhangi birine dokunması ve eline birşey bulaş­ması durumunda herhangi bir kaba daldırmadan, yemeden, ya da tokalaş­madan önce elini yıkayabilir.”

İşte bunlar “aydınlık akıl” sahibi “Mutezile’yle” ’’zayıf’ akıl sahibi “muhaddis” arasında geçenlere bir örnek.

Buna bağlı olarak şunu söyleyebiliriz ki, genel sağlık kuralları, dokto­run; Mutezile’nin değil, muhaddisin yaklaşımını desteklemesine yol aç- maktadır.

Sözün kısası, hadis imamları ve fakihler, akıllarını hadisin tashihi ko­nusuyla bağımlı kılmışlardır. Şeriat ahkamı ve akıllarına kanmamış akıllı kişilerin yaklaşımları doğrultusunda hangi noktada durulması gerekiyor­sa orada tutmaktadırlar akıllarını.

Mustafa Sıbai, İslam Hukunda Sünnet

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir