Ahmed Güner Sayar – A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 – 25. XII. 1985) -Notlar

a-guner-sayar-sohbetler-1634038429-191x300 Ahmed Güner Sayar -  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 - 25. XII. 1985)  -Notlar

Kimse vazifesini tam yapmıyor.Kimse, bu yüzden bahtiyar olamıyor.

Sayfa 165


Zengin deniyor amma, serveti kendinden değil.

Sayfa 70


Amiş Efendi’den dedemin kaydettiği bir diğer sözünü bana yazdırdı, kendisi de yazdı:

“Olan olmuş, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.”

Sonra, bu sözün altına dedemin düştüğü notu okudu: “Amiş Efendi, 20 Şaban 1338 (9 Mayıs 1920’de irtihal ettiler.” Bunun üzerine Süheyl Bey:

“Demek elli sene olmuş,” dedi ve bir an gözleri daldı, gitti. Daha sonra bana Amişname’den yazdırmaya devam etti. Bu sohbetimizde, Amiş Efendi’den yazdırdığı son söz şu idi:

“Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.”

Sayfa 56


Sokrat’ın bir sözü:”Bu dünyanın en huysuz kadını ile evlendim.Bu suretle öbür insanlarla geçinmeyi öğreniyorum.”

Sayfa 341


Eskiler, “Hazır ol cenge, istiyorsan sulh ü salah” demişler.Silahlanmak, harb için değil, düşmana, ne kadar kuvvetli gunu göstermek içindir. Yahya Kemâl’den işittim: “Filistini 400 sene, patlamayan bir topla idare ettik.” Medeni saydıgımız Fransızlar, 25 sene zor kalmışlar. Neden, 400 sene? Çunkü adaletle hükmetmişiz. Balkanlar’da beş asırdan fazla kaldık.Çünkü ‘sen Bulgarsın, sen Sırpsın’ diye ayırmadık, adaletle hükmettik. Türklerin meziyeti şu: Suriye’ye giriyor, ama programını yapıp giriyor ve dört asır kalıyor. Kanuni, Macaristan fesadına mâni olmak için, 150 seneliğine şurayı fethedin diyor ve programını yapıyor. Bizim çalışmalarımız da, târihin bu noktalarını kavramakla, programına kavuşmuş oluyor. Türklerin yaptığı topların üzerinde, gayet güzel desenler vardır. Ben, bunları topladım. Velhâsıl, insan kadar kendi aleyhine çalışan bir mahlük yok!”

Sayfa 347


Meşgalenin değişmesi, talebeyi dinlendirir.”

Sayfa 111


“Bu memleketin rûhen ilerlemesi için, çocuk terbiye etmeyeceksiniz. Çocuk terbiye edilmez, ama anne ve babayı terbiye ediniz.”

Defterlere yazmayın, kâğıtlara yazın.Tasnif edin. İlim tasniften ibarettir.

Sayfa 245


İnsan ef’alinden mesuldür, efkârından değil.

Sayfa 62


“…Siyaseti bilin, ama siyaset yapmayın.”


Kader, insanı bedbaht etmez.İnsan, kendi kendisini perişan eder.

Sayfa 45


Biz, sevilecek bir milletiz, ama çok düşmanimız var.

Sayfa 227


“Sen, sen oldun, ben, ben oldum

Ne sen umdun, ne ben umdum

Sen, ben oldun, ben, sen oldum

Hem sen ondun, hem ben ondum”


| “Arapça bir söz: “Kanaat bir yaydır, hâdisat oktur, hedef insandır, atan da Allah’tır. Eynel mefer, nereye kaçıyorsun?”

Sayfa 310


Alemin önem vermediği şeyleri öğreneceğiz. Ama susmasını da bileceğiz. Bunları yaparsak, geçmiş insanları daha iyi anlarız. Bizde merak hastalığı yok.”

Sayfa 292


“İnsanın kendini batırmak için yapmadığı şey kalmamıştır. “Bende talih var mı?” demeyin. Böyle derseniz, ruhen sağlıklı bir insan olmazsınız. Kendimize iyi telkinde bulunalım. İnsan demek, başkalarını da düşünen insan demektir. Güzel telkinleri herkes için yapalım.”

Sayfa 291


“Şahıs olmaktan kurtulun, şahsiyet olun. Peygamber Efendimiz, şahıs değildi, şahsiyetti. İslâmiyet, bu örnek şahsiyetten ibarettir.”

“Kendi kendinizi onore ediniz. Kendinize dönünüz. Kendinizle meşgul olun. Kimsenin sizin hakkınızdaki söyledikleriyle meşgul olmayın. Kendinize verdiğiniz değeri belli etmeyin.”

“Goethe’den: “Çağımızın ahlâksızlığından ne şikâyet ediyorsunuz. Daha iyi değil mi? Siz ahlâklı olunuz. İtibarınız daha da artar.”

Sayfa 133


“Yılan, bir insanı sokmadan evvel, bir tereddüt anı geçirir, sokmaya karar verince sokarmış. Hekim de böyle! Bir hastaya ilaç vermezden evvel, düşünür, bir tereddüt anı geçirirmiş.”

“Her büyük insanın ömrü üzerinde durmak lâzım.”

Sayfa 139


Bal, demekle tadı duyulmaz, tatmak lazım.


‘Eskiden gece hayatı yokmuş.Herkes, sabah namazına kalkıyor.Bütün gün kendisinin oluyor.”

Sayfa 144


Şöhret afettir.Arap sözü.Öğrenmeye ağırlık verin.Öğrenmeniz arttıkça, tevazuunuz çoğalsın.

Sayfa 228


Avrupalılar diyor ki:Siz kanunu ekmek çıkarir gibi çikariyorsunuz.Kanun çokluğu, o memleketteki karişikliği gösterir.

Sayfa 433


Velhâsıl Müslüman demek, rabıtalı insan olmak demektir.

Sayfa 66


Ne olaydı da, hocalarımızdan bir parça alabilseydik.Şahıs oluyoruz da şahsiyet olamiyoruz.

Sayfa 491


“Size, taş ile gelene siz, ay ile gidiniz.”

“Âşıkta keder neyler,
Gam halk-ı cihanın”

Bu söz, Şeyh Galip’ten. Yani, gam avama mahsustur.”

Sonra, bana döndü:

“Hadi gel de sen gamlan! Bak, Küçük Hüseyin Efendi, ne buyuruyor: Allah var, gam yok!? Abdülhak Hamid’e bir kitap hediye etmişler. Demiş ki: “Hazinemizle, tasadduk ve iftihar
ederim.’ Babam Mustafa Enver Bey de; ‘Laf biliyorsan laf söyle, bilmiyorsan süküt et. Seni, bir adam sansınlar,’ dermiş.”

Sayfa 483


Bakın, bundan 100-150 sene önce, İstanbul’da bir anane vardı. Namaz kılmayan kişi için; ‘o namaz kılmıyor’ denmez, O, Kuruçeşme’den abdest alır, İhmâl Paşa Camii’nde kılar, denilirdi. İşte, biz bugünlerde bunları konuşamaz olduk. O nedenle benim, herkese karşı bir kırıklığım vardır,”

Sayfa 477


İnsanın kafasına hâkim olabilmesi için, çeşitli konularla meşgul olacak. Herkes, kendi hayat programını çizecek. Onun için, kabiliyetlerini ve eğilimlerini iyi tanıyacak. Kimse, kimseye kabiliyet veremez.”

“Ben, size hayat felsefemi vereyim: Hiçbir söz benim değildir. Elimde bir zarf var. Onun başlığı şöyle. “Yetişmemde Payı Olanlar” Tanrı’nın nazarında, talebe hocadan büyüktür. Bu benim sözüm değil! Çalışarak talebenin karşısına çıkma. Sen onlara tâbi ol. Onlar sana istediklerini söyletirler.”

İnceleyin:  Kemal Sayar - Ruhun Derin Yaraları ''Alıntılar''

Sayfa 219


“Ben de meslek sahibiydim. Muayenehanem vardı. Kapatalı 30 yıl oldu. Bugün beni ne yaşatıyor? Meşgalelerim beni yaşatıyor. Çocukluğumda işittiklerimi yazmamıştım. Şimdi onları, bu yazma terbiyemizin olmadığı zamanda öğrenip de yazamadıklarımı yazıyorum. Eskiden bana bu telkini yapmamışlardı. Andre Gide de benim hocalarımdan biridir. Bakın ne diyor: “Anılarınızı bir yere kaydedin ki, onları ölümden kurtarmış olursunuz!” O, hangi milletten, yaşıyor mu? Bunu bilmiyorum, ama bu sözünü çok benimsedim. Şimdi size, Fatih’ten bir misal vereyim: Fatih, öyle bir yeri zapt ediyor ki, İstanbul, Şark Hristiyanlığı’nın merkezi. Hristiyanlar ikiye bölünmüşler. Bu onların zayıflamalarına sebep olmuştur. Fatih’in de iki meclisi var. İlkinde, âlimler ve sanatkârlar bulunuyor. İkincisi ise, harp meclisi. Burası, askerlerden müteşekkil. Fatih, bunlarla dolaşıyor, ama ilme ve âlime daha çok kıymet veriyor. Kafasında şu var: Bir Müslüman devleti kurmak. Şu kararı veriyor: salı günü İstanbul’u alıyor. Ancak, cuma gününe kadar, sokak aralarında çarpışmalar sürüyor. Şehid olan askerlerin durumu Fatihe sorulunca, diyor ki; şehid oldukları mahalle gömün. Şimdiki İstanbul’da, bazı sokaklarda karşımıza çıkan tek mezarlar vardır, Halkımız, bunlara evliya muamelesi yapmış. Ben, bunun kitabını hazırladım. Fatih, bu ölülerle İstanbul’u kısa bir zamanda Müslüman-Türk şehrine döndürmüştür.”

Sayfa 471


“Şimdi, sağ elimin iki parmağını görüyorsunuz. Bakınız, hareket ettiriyorum. Şu yöne veya bu yöne. Ama benim bu hareketi nasıl yapıldığını açıklayabilmem, bir cilt kitap demektir. Buna göre, vücudumuzu düşünün. Vücut hareketinin tam açıklanması, ne kadar cilt kitap eder? Biz, bu muazzam hareketin ve varlığın haberinde bile değiliz. İnsan kadar, kendisine nankör davranan varlık yok. Şu anda, vücudumuzda neler oluyor da bilmiyoruz.”

Sayfa 524


Fallahü hayrün hafizün ve Hüve erhamürrahimin’i günde bir defa okur, sokağa çıkarım. Öğrenmeye meraklı kimseler, herkesten fazla korunmuştur. Bilgisi onu korur.”

Sayfa 464


“Sultan Abdülaziz, padişahlıktan bıkar ve Mısır Çarşısı’nda bir dükkânı olmasını ve onu her gün açıp, akşama kadar meşgul olup alışverişle iştigal etmeyi, akşamleyin de kapatmayı istermiş. “O günkü kazancımla, çocuklarımın ve evin ihtiyacını iki mendile doldurup, evime yürüyerek gitseydim, ev halkı beni karşılasaydı. Ben de onların önünde, mendilleri açıp, pişen yemekten yemeyi, sonra da istirahate çekilmeyi düşlerdim,’ dermiş.”

Sayfa 110


Üniversitede ilim yok.Oku, oku anlat.Hiç kimse, kendisinden, muktesabatından söylemiyor.

Sayfa 429


Tenkit etmeye değil, yanlışları düzeltmeye geldik.

Sayfa 183


“Yazı çeşitleri: Sülüs, nesih, tâlik, rikâ.
Sülüs yazısı, yazının anası imiş.
Nesih yazısı, yazının hemşiresi imiş.
Tâlik yazısı, oğlu imiş.
Rikâ yazısı, yazının hizmetkârı imiş.”

Sayfa 212


Hülâsa, Süheyl Ünver’in sohbetleri, akıl almaz bir çalışkanlığın ürünü olup, bir şehrin, bir medeniyetin, Türk kültür ve irfan hayatının en doğal ve olgun meyvelerini yarınlara taşıyacak rasyonel-irrasyonel bilgi pınarlarıdır. Bu pınarlar, arzu ve ihtiyaç duyanların emrine sunulmuştur. Dileyen, istediği pınardan içebilir. Ancak, her iki pınardan dengeli ve tartılı istifade etmek, daha doğru olacaktır. Süheyl Ünver, bu muhteşem bilgi birikimini teklifsizce bizlere sunmaktadır. Bu duygularla, kerimesi Gülbün Mesara Hanım’a gönderdiği “Vasiyetnamem” başlıklı bir notunda hepimize şöylece seslenmektedir:

“,..Beni sakın öldü sanmayın. Bütün hayatımın yaşanmış seneleri, Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Türk kültürü arşivimle, binlerce not ve hatıra defterlerimin içinde. Mündericat ve resimlerim emrinize amade. Ben, hayatımda, Tanrımın lütfu, büyüklerim, eş ve dostlarımın teveccüh ve dualarıyla cidden bahtiyar bir insanım. Ama Süleymaniye ve Ankara’daki arşivimden programlı uğraşıların lüzumuna dair konuşun. Kabir ziyaretlerine lüzum yok. Benim yazdıklarımdan da bahsetmeyin. Seçtiğim konular üzerinde, laf olsun diye de konuşmayın. Onları ve şimdiye kadar akledemiyerek, üzerinde durmadığım ilginç konularımı bensiz olarak benimseyin. Boş vakit geçirmeyip, benim gibi her şeyi değerlendirin. İnanın ki, diğer insanları bıktıracak kadar çok yaşarsınız. Boş geçen her vakit, sizleri ölüme götürür, acıyın kendinize.”


“Misafir de kim oluyor? Ben, bu dünyaya bir defa geliyorum. Evlerimizde bir misafir odası yapıp, kendimizi kendi evimizde rahatsız ediyoruz. Tanzimat’la bu âdet Türkiye’ye geldi. Cihangir’de eniştem Hasan Rıza Bey’in evini merak etüm. Onun evinde misafir odası yok. Şimdi bu kalıbı değiştirmekle, sistemi sarstık ve bu sarsıntıyı geçirmekteyiz.”

Sayfa 511


“Dünyayı, eğer bir eşeğe benzetecek olursak, onu taşımayın. Dünyanın mihnetini benimseyin ve o eşeğin üzerine çıkıp bacaklarınızı sallayın.”

Sayfa 87


İçinde irfan nûru olmayanlara dışarıdan verilen nasihatin faydası yoktur.

Sayfa 428


“Çok veren, çok bilir derler. Öğretmek beni memnun etti. Öğrenmediğim gün, hasta oldum. Öyle bir hastalık ki, öğrendikçe geçen bir hastalığa düçar oldum.”


“Hayatta güçlüklerle yol alınabileceğini insan anlamalı. Başka türlü olmaz.”

İnceleyin:  "Geldi geçti ömrüm benim”

Sayfa 375


“Cumhurbaşkanı’nın etrafında abur-cuburlar var. Beni yanaştırmıyorlar. Memleket ilerliyor, ama bağırsağı bozuk ya da kulağı akıyor. O hâle geldik.”

Sayfa 506


Türbedar Ahmed Amiş Efendi Hazretleri bunu çok söylerlerdi:Bir şeyi seveni seven, o şeyi de sevmiştir.”

Sayfa 119


“Yavuz Sultan Selim’e dünya haritasını göstermişler. Yavuz, haritayı görünce şöyle demiş: “Bu dünya, bir padişaha yetecek kadar büyük değilmiş.” Yavuz bu! Söyler. Bunu târihler yazmıyor. İlmin dedikodusu bu!” | |

Sayfa 468


“Hayatta her şeyi mesele yapmaya gelmedik. Her şeyi mesele yapmayın. Ama bunu da bir yerde söylemeyin. “Başına gelsin de gör,’ derler.”

Hocam’a veda ederken; “Efendim! Bizler sizin fakiriniziz,” deyince, Hocamız da:

“Ben de sizin fakirinizim,” dediler.

Sayfa 67


“Mezarlarımızda neler var? İstanbul’un yedi tepesinde tekkeli ve büyük veliler var. Fatih’te mühim fıkıh âlimlerinin mezarları var. Fındıkzâde’de, Beşikçizâde Tekkesi’nde Beypazarlı Ali Efendi mezarı var. Sonra Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi mezarı, Tepebaşı’ndan Kasımpaşa’ya inerken, iki mezar taşı var. Mezar taşları kafa kafaya vermişler. Eyüp Sultan’da âlimler, fazıllar, kumandanların mezarları var. Gümüşsuyu’nda, Saray’a mensup olanların, Kasımpaşa’da denizcilerin mezarları var.”

Sayfa 112


“Ona buna göz koyacağınıza, Türk kültür ve sanatını ilgilendiren konulara göz koyunuz. Her şeyi öğreneceğiz. Başka türlü hayatımız, bu seyran-ı münevverlikten ileriye gitmez.”

Sayfa 177


Bursalı Hocazâde bakın ne diyor: “İlim üçtür: Birincisi; metinler. Söylenir ve yazılır. Ikincisi; bu metinlere birtakım izahlar, haşiyeler yapılmıştır. Bunlardan bahsedilebilir. Bunlar da metinler kadar değerlidir, önemlidir. Üçüncüsü; ilmin kıylükali (dedikodusu). Söylenir, ama yazılmaz.”

Sayfa 410


“”İnsan’ büyük adam olmalı. Bunu kimse bilmemeli. Büyük adamım diye ortaya çıkan şarlatan olur. Bak, Amiş Efendi ne güzel söylemiş “Sen bin kuvvetli ol da, seni bir kuvvetli sansınlar. Aksi daha fena!”


Amiş Efendi’den sözler yazdırdılar. Bunlardan bir tanesini sohbet notlarıma kaydettim. Amiş Efendi buyuruyor ki:

“Adem’e inen ilk suhuf, birden dokuza kadar rakamlar. İkincisi hendese, üçüncüsü ise mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.”

Sayfa 75


“Mecdi Efendi’nin divanında bir şiirinde geçen bir beyit vardır:

“Yanar elbette sahn-ı sinesinde âteş-i sevdâ

Nigâhımdan çıkan bir şûle kalb-i yâre düşmüştür”

Sayfa 96


Süheyl Hocamız’ın ziyaretinde kaydettiklerim:

“Sokrat demiş ki: “Herhangi şartlar dahlinde olursa olsun, behemehil evlenin. İyi bir kadına düşerseniz, mesut olursunuz. Benim gibi, kötü bir kadına düşerseniz, filozof olursunuz.”

“Bir hasta doktora gitmiş. Doktor hastayı sinirli bulmuş. Doktor bu sinirli hastasına demiş ki: “Filan yerde bir komik var, ona git, oyunlarında bulun. Eğlenir ve iyi olursunuz, deyince; hasta, bunun üzerine “o komik benim? demiş.”

Sayfa 96


“Bir adam, Beyazıt Meydanı’nda ‘budalalar” diye bağırmış. Duyan, meydana gelmiş, meydan dolmuş. Adam demiş ki: Amma da çokmuşsunuz.” Ben, bunu Mekteb-i Tıbbiye’de iken duymuştum. Belki bunlar, memleketimizin konuşulmayan döküntülerinden, ama tespit etmek lâzım.”

Sayfa 470


“Bir ingiliz diyor ki: ‘Bir milleti içindem yok etmek isterseniz, onlara nemelazımcılığı aşılayın.”‘

Sayfa 109


Bugünkü ziyaretimde Süheyl Hocam, öğrencilerine 1910 yilında eniştesi Hattat Hasan Rıza Efendi’den bizzât duyduğu şu fıkrayı anlattı:

“Bir kadı, mazûl olmuş, evinde oturuyor. O zaman mazûl olanlara maaşının yarısı veriliyor. Kadı efendi, bu yarı maaşla evini geçindiremiyor, hanımı da üzülüyor. Eşi, bir gün mahallede bulunan bir şeyhe müracaatla, onun duasını almasın; istiyor. Bu zâtın duası makbulmüş, işine kavuşabilirmiş. Kadı razı oluyor ve şeyhi görmeye gidiyor. Elini öpüyor, duasını istiyor. Şeyh Efendi de bu işini kaybetmiş kadı için dua ediyor ve duasını şöyle bağlıyor: “Ya Rabbi! Erler, pirler yüzü suyu hürmetine, bu mazül olmuş kulunun işine iadesini, senden tazarru ve niyaz ederim. Fatiha,” diyor. Evine döndüğünde, kadı efendiye mübaşir, yeni tayinini müjdeliyor. Kadı sevinçli. Yeni yerinde kadılığa başlıyor. Ancak, birkaç sene sonra, gene işini kaybediyor. Tekrar şeyh efendiye gidiyor, durumunu arz ediyor, yeniden işine kavuşması için kendisine dua edilmesini istiyor. Şeyh efendi, dua ediyor ve duasını “Ya Rabbi! Puştlar, pezevenkler yüzü suyu hürmetine mazül bu kulunun işine kavuşmasını senden tazarru ve niyaz ediyorum.” diyor. Kadı efendi evine dönüyor, bu defa da mübaşir, ona yeni işini tebliğ ediyor. Durumdan kimseyi haberdar etmeyen kadı efendi, doğruca kendisine dua eden şeyhe koşuyor. Ona iki durumun farkını soruyor. Şeyh efendi de; “Evladım! Senin bu işlere aklın ermez. İlkinde erler, pirler üzerine dua ettim. Allah’ın bunlarla arası iyi idi. İkincisinde ise, puştlar, pezevenkler üzerine dua ettim. Şimdi Allah’ın onlarla arası iyi. Dolayısıyla onlardan yardım talebinde bulundum.” diyor.”

Sayfa 120


“Canla gönülle seni o kadar sınadım, beğendim ki, nihayet canla gönülle adamakıllı benimsedim ve sevdim. Gözle senin yüzünü görmesem ne gam? Çünkü senin yüzünü can aynasında gördüm ben.”

Sayfa 119

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir