Mutlak Vasıta, Mümkün Varlık
Paylaş:

MUTLAK VASITA, MÜMKÜN VARLIK

Şendedir mecma’-ı kavseyn-i vücûb u imkân

Şensin ey nûr-ı ezel vâsıta-i Rabb u ibâd

“Sen benim, halk senin edin içindir.”[1] dedi Hak

Bundan a lâ dahi bir mertebe olmaz müzdâd

Sana ikrâr iledir sıhhat-i îmân-ı enâm

Rütbeni anlamağa kimsede yok istfdâd

Nâbî[2]

Kuvveden Fiile

lâ şey’e illâ ve hüve bihî menût iz levle’l-vâsttatü le-zehebe kemâ kîle’l-mevsût. “Allah’ım! Salât eyle onun mübarek var­lığına ki varlık bakımından ona bağlı bulunmayan hiçbir şey yoktur. Eğer vâsıta olmasaydı, varlığı vâsıtaya bağlı kılınan var olmazdı.”[3] îbn Meşîş hazretleri, kalpleri hakîkat-i Muhammediyye’ye uyandırırken, sözü onun üzerimizdeki vesîleliğine ge­tirdiler. Bu ibâre, hakîkat-i Muhammediyye’nin nasıl konuşu­labileceğine ilişkin hem edeb gösterir hem de ufuk çizer. Bura­da varlıktaki niteliklerin kuvveden fiile geçişine, her bir nesne için imkân safhasında olanın açığa çıkışına ilişkin bir mârifetin beyânı vardır. Kuvve kavramı, gerçekleşme yeteneği taşımak­la birlikte henüz açığa çıkmamış olmayı ve bir şeyi yapabilme imkânını ifâde eder. Nerede kuvveden fiile geçiş hareketi varsa orada hakîkat-i Muhammediyye’nin bereketi vardır. Bu kav­rayış, bizi Muhammed ism-i şerifinde mündemiç bir tecellî mertebesine yükseltir.[4]

Efendimiz’e (s.a.s.) ve salâtüselâma dâir konuşmalarda, daha çok dil ve târih üzerinden işleyen bir anlatım öne çıkarken ehlullâhın lisânı bizi Efendimiz (s.a.s.) üzerinden varlığa taşır ve hakikate iletir. îbn Meşîş hazretle­rinin bu beyânı dil ve hâfıza bakımından olduğu kadar varlık ve gerçeklik bakımından da bir şâhitliği bildiriyor. Buna göre Hakk’ın varlık tecellîsine ondan başka bir vâsıta yoktur. Tüm sebepler ve irtibatlar hakîkat-i Muhammediyye’de ilkesini bu­lur ve onda çözülerek birliğe kavuşur.

Ehlullâh kuvveden fiile geçiş ânındaki tesiri, karanlıkta kalan nesnelerin üzerine kademe kademe ışığın yayılıp onları görü­nür kılmasına benzeterek anlatmışlar. Nitekim bu benzetme­nin kaynağında da bir hadîs-i şerîf bulunmaktadır. Efendimiz (s.a.s.)  Allah mahlûkâtı bir karanlık içerisinde yarattı, sonra üzerlerine nûrundan saçtı.” buyurmuşlar.[5] Burada karanlık içerisinde oluş ayırt edilemezlik şeklinde anlaşılmış. Yetenekler ancak o nur sayesinde varlığa katılır ve bilinmezlikten bilinirliğe ulaştırı­lır. Nerede hakîkat-i Muhammediyye’ye dâir bir beyân varsa orada kuvveden fiile geçişe, bilinmezlikten bilinirliğe doğru ulaştırılışa ilişkin bir övgü söz konusudur.

Burada levlâ “eğer olmasaydı” ifâdesi, ehlullâhın örfünde rûhâniyet kazanmış olan  “Sen olmasay­dın eğer âlemleri yaratmazdım.” beyânını hatırlatır.[6] Yâni hakî­kat-i Muhammediyye menba ve maksadın, bidâyet ve nihâyetin tecellîsi olarak vardır. Varlığın sürekliliğini, anlamlılığını ve amaçlılığını hakîkat-i Muhammediyye üzerinden idrâk ederiz. Bu öyle bir kavrayıştır ki varlık amacının bizde gerçekleştiğini ve kendisine yöneldikçe daha da gerçekleşeceğini anlatır. O ne kadar farkına varılırsa o kadar gerçektir.

îbn Meşîş hazretleri burada “Vâsıta­lar olmasa vâsıtaya bağlı kılınanlar yok olurdu.” darb-ı mese­lini kullanmışlar. Mevsût vâsıtaya muhtaç olan anlamına gelir ve âlemin tümü demektir. Her şey yâni mümkün olma niteliği dolayısıyla bütün âlem derece derece vâsıtaya bağlıdır. Vâsıta ise hakikati ifâde eder. Bu yüzden bâzı ârifler  “Vâsıtalar olmasaydı, basitler olarak kalırdık.” yâni un­surlar olarak kalırdık ve bizi toplayan kıvâm açığa çıkmazdı, dolayısıyla bir terkibe kavuşmazdık demişler. Bizde varlık ve bilgi bakımından birliği sağlayan tecellî o vâsıtadır.7 Burada İbn Arabî hazretlerinin Fusûsul-hikem’e başlarken söylediği Allah, kendi kerem ve cömertlik hazînelerinden himmetlere imdâd eden o zâta salât eylesin.” ibâresini hatırlarız.[8] Buradaki meded, vâsıtalığın gerçekleşmesine ilişkin bir mânadır. Hakîkat-i Muhammediyye kabiliyetlerin kendisiyle fiile geçtiği nihâî tecellîdir. Tüm himmet ve meded talepleri özünde hakîkat-i Muhammediyye’ye dönüktür.

Kasım ve Vekil isimleri

Var olanlar algımıza konu olurlar ve bunda bir süreklilik söz konusudur. İşte bizdeki bu durum vâsıtaya bağlıdır. Varlıkta İlâhî feyz ile açığa çıkan bir yayılma olduğundan, bu süreklilik algımızda ve bütün var olma süreçlerimizde etkindir. İlâhî feyiz her bir şeyi ona özel olarak var eder, olgunlaştırır ve amacına taşır (vech-i hâs). Her şey için söz konusu olan bu özel tecellî, birlik ve parçalanmazlık üzere açığa çıkar. Bu anlamıyla feyzin vâsıtası hakîkat-i Muham- mediyye’dir.[9] Bizdeki tevhid idrâkiyle hakîkat-i Muham- mediyye’nin açığa çıkışı arasında olmazsa olmaz bir bağ bulunur. Nitekim örfümüzde kelime-i tevhidin hakikati­ne yapılan vurgu bu bağ ile ilgilidir. Kelime-i tevhid, ge­rek dışta (âfâk) gerek içte (enfüs) tevhidin açığa çıkmasıyla Muhammedi kemâl arasındaki sürekliliği bildirir. Vâsı­ta ve sebep kavramlarının gerçek anlamı da Muhammedi kemâlde mündemiçtir. Algımıza yansıyan ve ilişkilerimizde belirleyici olduğunu düşündüğümüz tüm sebeplilik kav­rayışlarımız mecâz, onların kendisinden kaynaklandığı ve kendisinde buluştuğu mertebe olarak vâsıta ise hakikattir. Hakîkat-i Muhammediyye sebepliliğin hem kendisiyle an­laşıldığı hem de kendisiyle aşıldığı mertebedir.

Burada bâzı şârihler vâsıta kelimesi dolayısıyla Efendimiz’in (s.a.s.) iki ismini hatırlamışlar. Efendimiz’in (s.a.s.) isimleri İlâhî murâdın ondaki zuhûrunu idrâk vesîlemizdir.[10] Şârih­ler îbn Meşîş hazretlerinin beyânı dolayısıyla Efendimiz’in Kasım ve Vekîl isimlerine işâret etmişler. Nitekim bir hadîs-i şerifte “Ben taksim ederim {kasım), Allah verir.” buyurulmuştur.[11] Zâhirdeki mânâ zekâtların ve ganimetlerin taksim olunmasıyla ilgilidir. Ancak Efendi­miz’in (s.a.s.) herhangi bir muâmeledeki tasarrufu tüm mer­tebelere nüfûz eder. Dolayısıyla hakikatte de tecellî ve mârifet onun üzerinden taksim edilir.[12] Aynı şekilde Vekîl ismi, her şeyin kendisine bağlı kılınması, her şey üzerinde müvekkel bir hakikat tecellîsinin ondan yayılması ve onunla kemâl bulması anlamındadır.[13]

Muhammedi Hisse

Hak Teâlâ, âlemlerin rûhânî ve cismânî mertebelerini birbirine bağlı kılmıştır. Mülk, melekût, ceberût, lâhût şeklinde anlatı­lan ve bizi mertebe mertebe vahdete doğru ulaştıran izahlar­da da gördüğümüz üzere izâfî ayrımlara konu olan her türlü anlatım Hakk’ın fiilinde tekleşir. Hangi kuşatıcılıkta ve hangi tezâhür sahasında bulunursa bulunsun her şeyin hakîkat-i Muhammediyye’den bir hissesi vardır. Hisse, nasîb anlamına gelir. Tüm nasîblerde hakîkat-i Muhammediyye’den tesir vardır. Bu bakımdan kabiliyetlerimiz nasîblerimizdir. Çünkü kabiliyet­lerimiz, hakikatle irtibat noktalarımızdır ve hakikate yönelik duâlarımızdır.[14] Her kabiliyette hakîkat-i Muhammediyye’den akis bulunur. Bir şeyin hakikate bağlanışı hakîkat-i Muhamme­diyye’den hissesi kadardır. Eğer bu hisse söz konusu olmasa, üzerimizde böyle bir teklik tezâhürü bulunmasa ve bizi sürekli kılmasaydı, varlık bağı açığa çıkmazdı.

Varlığın sürekliliği, kesintisiz bir şekilde ulaşan feyze ve hep ardı ardına gelen tecellîlere bağlıdır.[15] Ehlullâhın örfünde bu kesintisiz tecellî ve her ân yeni bir şân alış her ân bir şe’n üzeredir.” (er-Rahmân 55:29) âyeti üzerinden hatırlanır. Tekrarsız tecellîlerin kesintisiz bir akışla bizi çekip çevirmesi, varlığı bizim açımızdan kavranır kılar ve hakikatin tecrübesi böylece mümkün olur. Bu imkân, sürekli yaratılışın, tekrar etmeyen tecellîlerin ve böyle cereyan eden İlâhî maksadın bir gereğidir. İçinde olduğumuz bu kesintisiz süreklilik aslında hakîkat-i Muhammediyye’nin vâsıtalığının ta kendisidir. Dünya kültürlerinde farklı inanç yapılarının varlıktaki bütünlüğe iliş­kin benzer nitelikte anlatımlarıyla karşılaşılsa da İslâmî dikkatin açığa çıktığı ve mümin ferâsetinin gözüktüğü anlatımların bu türlü örnekleri de kuşatarak yerli yerine koyan bir yönü vardır.

Marifet açısından bakıldığında ân içerisinde ezel ve ebe­di cem* eden bir tecellî akışı vardır. Bizi şu ânda ve bundan önceki-sonraki tüm ânlarda birleştiren de bu tecellîdir. Her şey tecellî bakımından tek bir ânda toplandığı için biz var gö­rünürüz. Efendimiz’e (s.a.s.) vâsıta denilmesi, Hakk’ın varlı­ğa koyduğu bu aslî nitelik dolayısıyladır. Çünkü Hak Teâlâ, maksadı mündemiç olmayan bir varlık verişten münezzehtir. Önce kemâl zuhûr eder, her şey kademe kademe o kemâle nisbetle var olur. Önce kemâl gözükür, sonra o kemâle ayna olan mazharlar ortaya çıkarlar. Efendimiz’e (s.a.s.) vâsıta de­nilmesi, tecellîyi kabûl ediş bakımından ilkenin o olması îti- bârıyladır. Kabiliyetler, tecellîyi kabûl ederek farklılaşırlar. Tecellînin çeşitlenmesi de kabiliyetlerle ilgilidir. Tecellî ile kabiliyetler arasında bu bakımdan dereceli bir birlik vardır.[16]

Hak her şeyde ve her şeyle zuhûr etmiştir. Her şeyde ve her şeyle zâhir oluşu, Efendimiz’in (s.a.s.) vâsıta olarak sıfat­lanmasını netîce verir. Çünkü her şey kendisi olması bakı­mından bu feyzi almaya yatkın değildir. Dolayısıyla varlık feyzi bir küllî mazharda gözükmüş, diğerleri ondan nasîbli kılınmıştır. Bizler ondan nasîbli olduğumuz ölçüde kemâle erdiriliriz. Hakîkat-i Muhammediyye’nin üzerimizdeki tesi­ri itibârıyla kök odur, bizler onun dalları sayılırız. Bizden beklenen, kökü kendimizde açığa çıkaracak bir çekirdeğin gözükmesidir. Eğer herkes feyzi almaya kabiliyetli kılınmış olsaydı, peygamberlerin gönderilmesi abes olurdu. Peygam­berlerin gönderilmesinde bizi tecellî bakımından tamamla­yan bir İlâhî murâd vardır,[17] Peygamberler, bizde dağınık olan her şeyin kendilerinde toplandığı küllî mazharlardır, bizler onların tafsilâtı gibiyiz. Bizde yansıyan, onlardaki vahdet tecellîsidir. Tüm peygamberler için böyledir. Hakî­kat-i Muhammediyye, tüm peygamberlerin kabiliyetlerinde kendini aşikâr etmiş ve nihâyetini Efendimiz’de (s.a.s.) bul­muştur. “Ümmet-i merhûme” ifâdesinin bir mânâsı da bu Muhammedi kemâlin idrâkidir.

Bu nokta nübüvvete dâir konuşmalarımız açısından önem­lidir. Çünkü biz, nübüvvetle kabiliyetlerimiz arasındaki irtibâtı daha çok târih ve toplum üzerinden kurarız. Târih ve toplum üzerinden kurduğumuz zaman da kendimizi dışa çeker veya konuları dışımıza iteriz. Ancak tecellî ve maksat açısından nübüvvetle kabiliyetlerimiz arasındaki irtibâta odaklandığımızda ehlullâhın tavrı mânâlı olur. Bize dışta gözüken her şey, kabiliyetlerimizde ve kalbimizde içerilmiştir. Salavât bu bakımdan dıştakine yönelik bir hatırlayış değil, aynı zamanda içtekine yönelik bir harekettir. Zaman zaman “Anmak mı? Anlamak mı?” denildiğini görürüz. An­madığımızı anlayamayız, dilimizde dönmeyen zihnimizde de işlemez. Çünkü zikirle içimizde hareket bulmayan, dışı­mızda da idrâk ve fiil olarak yansımaz. Diğer taraftan dışı­mızda -taklîden de olsa- idrâk ve fiil olarak gözüken içi- mizdekine hareket verecektir. Niyetler ve zikirler nisbetinde dıştaki içtekine, içteki dıştakine feyz ulaştıracaktır. Bölerek değil birleştirerek ilerlemek, hakîkat-i Muhammediyye’nin şânıdır. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.s.), vâsıta ve irtibât olarak bize ikrâm olunmuştur. ,

Vâsıtaya Dâir Misâller

Bursevî hazretleri âdeti olduğu üzere meselelerin seviye ka­zandığı yerde gündelik hayattan örnekler verir. Burada ver­diği örnekler, iki şey arasında olan ve amaçlananın gerçek­leşmesi için olmazsa olmaz sayılan bir ara unsurun varlığıyla ilgili olacak, tik olarak vezirlik pâyesinin reâyâ ile pâdişâh arasında vâsıta oluşunu örnek verecekler, “tnsân-ı Kâmili Tanımak” başlığında değindiğimiz üzere devlet idâresine ve saray teşkilâtına atıf yaparak tecellî mertebelerini anlatmak Osmanlı sûfîlerinde rastlanan bir üsluptur. Bu üslupta sa­ray merkezli örnekler nefs ile beden arasındaki sürekliliği, zihnimizin işleyişindeki farklı nitelikleri, toplumdaki bü­tünleşmeyi ve iş bölümünü ifâde etme amacıyla kullanılır. Ancak ehlullâh dışarıdan örnek verdikleri zaman, aslında dıştakinin o anlatılan mânânın yansıması olduğunu bildir­me amacı taşırlar. Yâni saray teşkilâtını veya herhangi bir toplumsal düzeni örneklendirmek, hakikatin toplumda bu türlü yansımaları olduğunu bildirme amacıyla yapılır. Mo­dern zihinler olarak bizler, daha çok târihi ve toplumu öne alarak düşündüğümüz için ilkine yâni buradakinin oraya yansıtılması kabûlüne meylederiz. Ancak ârifler İkincisini asıl kabûl ederler. Yukarıdaki aşağıya yâni İlâhî tasarruf sos­yal süreçlere yansımaktadır. Bu yüzden saray teşkilâtından örnek verilmesi sosyal düzene âit bir göstergenin mârifete yansıtılması değil bir hakikat tecellîsinin zihinlerde bulduğu karşılığa yakınlaşmak içindir.

Vezirle pâdişâh arasındaki irtibat, vezirin mevcut talepleri doğrudan pâdişâha ulaştırmasıdır. Siyâsetnâmelerde çokça vurgulandığı üzere adâletin sağlanması için bu vazifenin basiretle yerine getirilmesi büyük önem taşır. Eğer bu türlü bir dereceleniş ve vâsıtalılık söz konusu olmasaydı, insanla­rın yüksek mevkideki kimselerden talep ettikleri hiçbir şey gerçekleşmezdi. Saltanat makamında bulunmanın toplum­la irtibat açısından ayırıcı vasfı, sâbit bir makamda durarak kendisine ulaşanları çözüme kavuşturmasıdır. Pâdişâhlık tüm siyasal ve sosyal süreçlerin merkezinde olup onlara ha­reket veren ve onları neticeye erdiren makamdır. Devlet içe­risinde kim aracılığıyla hangi iş çözülüyorsa, aslında saltanat makamındaki merkeziyet üzerinden gerçekleşir. Söz konusu merkeziyet vezirden başlayarak diğer kademelerin vâsıtalı- ğıyla anlamını bulur. Varlıktaki süreklilik de böyledir.[18]

Bursevî hazretleri ikinci örnek olarak kemik ile et arasında vâ­sıta olan kıkırdağı verecekler. Yâni katı ile ince arasında bulu­nan ama ne katı ne ince olup ikisinden de özellikler taşıyan bir vâsıtanın var olması gerekir. Bu vâsıta aynı zamanda birleşti­rici yöndür. Aksi takdirde ikisiyle de amaçlananın gerçekleşe­ceği bir kıvâm bulunmaz; et ile kemik arasında gıdâlanma irti- bâtı doğmaz, her ikisi de gerekli nitelikleri sağlayamadığı için varlığını sürdüremezdi. Böylece kıkırdak dokusu, etten ve ke­mikten birtakım nitelikler taşıyarak ikisini de tamamlayan bir birlik vâsıtası kılınmıştır.[19] Bedendeki katılıkla ruhtaki letâfet açısından her ikisine dönük nitelikler taşıması itibârıyla kalp de hayat için vâsıtadır. Bu benzetmelerde Efendimiz’e (s.a.s.) dâir bir mânâ olduğunu düşünürsek, bizde kalp kelimesiyle ifâde edilen varlık durumunun aslında hakîkat-i Muhamme- diyye’den bir şûbe olduğunu da sezebiliriz. Rûhtaki tecellîyi bedene ulaştırmada, her ikisinden de birtakım nitelikler ta­şıması dolayısıyla birliktelik ve süreklilik kalbin vâsıtalığıyla gerçekleşir.[20]

Aynı şekilde felekler ile hareketleri arasındaki vâsıta onların nefsleridir diyecekler. Hareketin sürekliliği ile ilkenin sâbitliği arasında kurulan teorik irtibat gök cisimlerine yansıtıldığında, konu modern dönemde olduğu gibi çekim kanunu üzerinden değil daha çok onların hareketini sağlayan ilke üzerinden dü­şünülmüştür. Bu anlatım insanda nefsin ilke oluşuna benzer şekilde gök cisimlerinde de nefsin bir güç olarak bulunduğu, bedenin hareketini sağlayan nefsle feleklerin hareketini sağ­layan ilkenin benzerliği kabûlüne dayalıdır. Ehlullâh böyle konularda mevcut kabûlleri kendi amaçları doğrultusunda dönüştürerek benimser. Nitekim burada söz konusu teori­den hakîkat-i Muhammediyye’nin her nesnedeki etkinliğini açıklama amacıyla faydalanılıyor. Eğer hareket ettirici ilke ol­masaydı, felekler susuz değirmen gibi atıl kalırlardı. Eski su değirmenlerinin suyun akışıyla dönmesi cismin Muhammedi tesirle feyze intibâk etmesi olarak tahayyül edilmiştir. Nite­kim değirmenin dönerken çıkardığı ses vuslat şevkinin zikri olarak görülmüş. Feleklerin hareketini dâirevî olarak tasav­vur ettiklerinden âlem bir değirmene, insan bu değirmende öğütülen buğday tanesine benzetilmiş.[21] Bursevî hazretleri böylece hem klasik fiziğe âit bir tasavvura işâret etmiş hem de halk muhayyilesinde karşılık bulmuş bir anlatıyı hakîkat-i Muhammediyye’ye örnek göstermiş oldular.[22]

Bir de yelken örneği verecekler: Denizin üzerinde geminin git­mesi, ne kadar ip ve halat varsa onunla ilişkili olduğu için yel­kene bağlıdır. Havanın hareketlendirici etkisini gemi gövdesi ve ipler elverişli bir biçimde dönüştüremezken yelken amacın gerçekleşmesini sağlar.[23] Yâni varlık sürekliliğinin sağlanması,iki şey arasında ve ikisiyle de amaçlananı gerçekleştirecek bir ara durum gerektirir. Varlığın sürekliliğine ilişkin bir gözlem içerisinde bulunduğumuz ve ara durumlara odaklandığımız zaman vâsıtanın etkisini daha derinden hissederiz. Hakîkat-i Muhammediyye’nin her nesnenin ve kabiliyetin hareketlen­dirici ilkesi olması bu türlü örnekler üzerinden anlatılırken katılıkların çözüldüğü, çokluğun birliğe dönüştüğü bir merte­beye dikkat çekiliyor.

Nitekim kalem de mürekkeple kağıt arasında yazı vâsıtası sa­yılır. Vâsıtalar çoktur çünkü varlık vâsıtalarla süreklidir. Bâzı mükâşefe sâhipleri Hak ile irtibatlarını göğe yükselen bir ip gibi görmüşler. Göğe yükselen veya gökten inen ip Efendi­miz’in (s.a.s.) vahdet sırrına dâir beyân buyurduğu “Eğer gökten yere bir ip sarkıtsaydınız Al­lah’ın üzerine düşerdi.” hadîs-i şerifini hatırlatır.[24] Bir mânâ Efendimiz’in (s.a.s.) dilinden sâdır olduğu zaman velîlerde de hâl olarak açığa çıkar. Dolayısıyla velîlerden bâzılarına Hak ile irtibat, gökten inen bir ip sûretinde gösterilmiştir. Bursevî hazretleri bu müşâhedeyi tasdik edip bize başka bir sûrette temessül etti buyuruyorlar. Çünkü feyzin ve rahmetin kullar üzerindeki tezâhürü farklı sûretlerde gözükür. Her velîde bu türlü rahmet alâmetleri zuhûr etmiştir.[25]

Varlık açısından vâsıtanın olmazsa olmazlığı bilinince tüm vâsıtalar dolayısıyla şükür gerekir. Bu yüzden peygamberle­rin, velîlerin ve âlimlerin haklarının anne-baba haklarından üstün sayıldığı olmuştur.[26] Bize vâsıta olan başlangıçta an- ne-babamızdır; sonra hocalarımız ve mürşidlerimizdir. Bu yüzden gelenekte “Annem-babam beni gökten yere indirdi fakat hocalarım ve mürşidlerim beni yerden göğe yükseltti­ler.” denilmiştir. Yâni biri bu fâni hayâtımın sebebi, diğeri bâkî hayâtımın vesilesidir; biriyle dünyam mâmur kılınmış­tır, diğeriyle âhiretim mâmur kılınacaktır.[27] Bir zât günler­den bir gün sahrâda kalmışken hiç beklemediği bir vaziyette Hz. Hızır (a.s.) ile karşılaşmış. Kendinde böyle bir kemâl bulmazken ve beklentisi yokken niçin onunla karşılaştığını sorunca anne-babasına duyduğu karşılıksız sevgi dolayısıy­la cevâbını almış. Anne-babaya gösterilen karşılıksız sev­gi Hızır’la kavuşmanın vesilesi olunca, elbette üzerimizde hakkı bulunan âlimlere ve mürşidlere duyulan muhabbet, hakîkat-i Muhammediyye’ye vuslat vesilesi kılınacaktır.[28] Çünkü tüm vâsıtaların etrâfında döndüğü mihver hakîkat-i Muhammediyye’dir. Salâtüselâm, bir yönüyle hakîkat-i Mu­hammediyye’ye dâir bu idrâk için şükür ifâdesidir. Bursevî hazretlerinin salavâta dâvet eden bir nutkunu hatırlamak güzel düşer:

Tuhfedir Ravza’sına ümmet-i merhûmundan

Diyelim Fahr-i Cihân rûhuna her dem salavât

Arab’ından Acem’inden Habeş ü Rûm’undan

Diyelim Fahr-i Cihân rûhuna her dem salavât

Sebeb-i mağfiret-i cürm ü hatâdır salavât

Bâis-i merhamet ü lutf u atâdır salavât

Mü’min-i kâmile her demde revâdır salavât

Diyelim Fahr-i Cihân rûhuna her dem salavât

Der isen ola cinân içre sarâyın yâkût

Gece gündüz salavâtı idegör cânına küt

Bulmağa nûr-ı salât ile sırât üzre sübût

Diyelim Fahr-i Cihân rûhuna her dem salavât

Salavât ile şefâat bulalım rûz-ı hesâb

Olmaya cân ü ciğer âteş ile tâ ki kebâb

Sâye-i arşa erip bulmağiçün hüsn-i meâb

Diyelim Fahr-i Cihân rûhuna her dem salavât

Salavât ehline ey Hakki Hudâ oldı muin

Etdi îsâline seyyâh-ı melekler tayin

Der isen cümle duâya diye Cibril âmîn

Diyelim Fahr-i Cihân rûhuna her dem salavât[29]

M.Nedim Tan – Zuhura Övgü,syf:277-290

Dipnotlar:

[1] Burada J*Ey Âdem oğlu! Seni kendim için, eşyayı da senin için yarattım. Kendim için yarattığım şeyi, senin için yarattığım şey uğruna helâk etme!” rivâyetine atıf vardır. Bk. tbnü’l-Arabi, Fütûhât-t Mekkiyye, XI, s. 266-273 (333. bâb).

[2] Nâbî Dîvânı, I, s. 19-20.

[3] “Ya‘ni bir nesne yoktur mevcûdâttan ki Fahr-i Âlem’e (s.a.s.) menût ve mer- bût olmaya. Zîrâ denilmiştir ki eğer vâsıta olmasa mevsût olan helak olur ve fena bulurdu.” Bursevî, s. 202.

[4] “Muhammed ism-i şerifinin ma‘nâ-yı şerifi çok çok sena ve hamd ve medh olunmuş demektir. Peygamberimiz (s.a.s.) hazretleri âlem-i vücûda teşrif buyurmazdan evvel melâike lisânıyla ve Âdem’den (a.s.) Hazret-i Resûl’e (s.a.s.) gelince ba‘s olunan enbiyâ ve mürselîn -aleyhimüsselâm- lisânla­rında ve üzerlerine nâzil olunan kitâblar ve suhuflar içinde tekrâr be-tekrâr medh ü senâ olunmakla ve saâdetle âlem-i vücûda teşrif buyurduklarında zât-ı şerifine Muhammed ism-i şerifi tesmiye olunmuştur. Tâ ki ism-i şerif­lerinden zât-ı şeriflerine ne gûnâ muazzez ve mükerrem ve muhterem ol­duğu fehm oluna.” Kara Dâvûdzâde, Tevfiku muvaffıki’l-hayrât, s. 51-52.

[5] Mekkî, Kütu’l-kulûb -Kalplerin Azığı, III, s. 377 (33. bâb); Îbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, VI, s. 275 (73. bâb).

[6] Îbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, I, s. 395-396 (10. bâb).

7.Bekri,Ravzatu’l Arşiyye şerhu’s Salavati’l Meşişiyye,s.286

[8] Konuk, PusûsuThikem Tercüme ve Şerhi, I, s. 104-105.

[9] “Mevcûdât ise vücûd-ı hârici ile mevcûdlar ve bekâ-yı zât ile muttasıflardır. Pes bu bekada elbette bir vâsıtaya taalluk etmişler ve bir feyz-i hâs ile nemâ bulup bitmişlerdir. Ve ol vâsıta Fahr-i Âlem’dir (s.a.s.). Zîrâ Hak ile halk arasında ondan gayrı vâsıta-i feyz-i vücûd yoktur.” Bursevî, s. 202.

[10] Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin el-Kemâlâtül-ilâhiyyefi’s-sıfâti’l-Muhamme­diyye adlı eseri Efendimiz’in taşıdığı isim ve sıfatlarda açığa çıktığı şekliyle İlâhî kemâlleri konu alması bakımından dikkat çeker.

[11] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi, II, s. 78; VI, s. 538-540; Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, V, s. 438-441, nr. 1037.

[12] “Resûlullah (s.a.s.) hazretleri halîfe-i azam ve habîb-i ekrem olup cümle fütûhât-ı ilâhiyye ve füyûzât-ı celîle-i rabbâniyyenin mefâtîhi onda olup cümleye niam-i hissiyye ve ma‘neviyye ancak ondan taksim olunup verilir. Ya‘ni nâsa mâl-ı ganâimi ve zekâtları ve verese beyninde olan mîrâsları ve envâ‘-ı sadakâtları ve öşür ve harâcları ve nafakâtları Hak celle ve âlânın ta‘yini ve emri üzere taksim edicidir. Ve dahi maârif-i ilâhiyyeyi ve ecnâs-ı ulûm-ı rabbâniyyeyi ve esnâf-ı fünûn-ı fezâil ve avâtıf-ı sübhâniyyeyi ve esrâr-ı ulûm-i ledünniyyeyi müstahiklerine her birinin haz ve nasîblerini Kitâbullâh’da mübeyyen olduğu üzere kısmet-i âdile edicidir.” Kara Dâvu- dzâde, Tevfîku muvaffıkiThayrât, s. 417. Ayrıcabk. İbn Acibe,Bahrul-me- dîd, II, s. 636 -el-Mâide 5:6-.

[13] Kara Dâvudzâde, Tevfiku muvaffıki’l-hayrât, s. 161. “O, mutlak vekildir. Allah Teâlâ’nın “Sen onlar üzerine bir vekil değilsin” (ez-Zümer 39:41) ve “Seni vekil olarak göndermedik.” (el-İsrâ 17:54) sözleri de bu konuda de­lil olarak öne sürülemez. Zîrâ bu âyetlerde geçen vekâlet insanların hesaba çekilmeleri ve cezâlandırılmaları cihetine tahsis olunmuş bir vekâlettir. Bu durumda âyetin anlamı “Biz seni onları hesâba çekesin, onları cezâlandıra- sın ve onlara karşı diklenesin diye göndermedik.” demek olur. Çünkü Hz. Peygamber rahmet olarak gönderilmiştir, azâb olarak değil.” Cîlî, Hakîkat-i Muhammediyye, s. 267-268.

[14] Îbnü’l-Arabî, FusûsuThikem, s. 46-48; Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi, I, s. 204-217.

[15] “Tafsili budur ki; Allah Teâlâ avalimin cismâniyyât ve rûhâniyyâtını mü­teselsil kılmıştır ve hakîkat-i Muhammediyye’den cemî‘-i eşyânın hissesi vardır, gerek cüz’î ve gerek külli; ve bu hisse ile ol hakikate mürtebit olmuş­lardır.” Bursevî, s. 202.

[16] “Şöyle ki bu taalluk ve irtibat olmasa vücûdları mün‘adim olurdu. Zîrâ vü­cûdun bekası feyz-i dâim ve muttasıla menût ve tecellî-i müteâkibe merbût- tur. Bu feyz ise vesâtat-ı hakîkat-i Muhammediyye ile olur.” Bursevî, s. 202.

[17] “Zîrâ herkesin vücûdu cemî‘-i merâtibde bizzât Hak’dan müstefîz olmaya müstaid değildir. Ve illâ irsâl-i rüsule hâcet kalmazdı. Bu ma‘nâya binâen irtibât lâzım geldi.” Bursevî, s. 202.

[18] “Bu mes’elenin hâricde nezâiri çoktur. Meselâ vezîr-i a‘zam olan kimesne pâdişâh ile halk arasında vâsıtadır. Eğer bu vâsıta olmasa mesâlih-i nâs bit­mezdi. Zîrâ pâdişâhın şe’ni bi-hasebi’l-gâlib ihticâbdır. Ve her maslahat ki vezîr-i azam yüzünden biter, bi’l-vâsıta pâdişâha müsteniddir.” Bursevî, s. 203.

[19] “Ve gudrûf dedikleri nesne azm ve lahm arasında vâsıtadır. Eğer olmasa lahmdan azma gıdâ vâsıl olmaz ve azm lahm gibi terbiye bulmazdı. Zîrâ mâbeynde cihet-i câmia yoktur. Pes ol zü’l-vecheyn olan gudrûf, azmin nemâ vü bekasına sebeb oldu.” Bursevî, s. 203.

[20] “Ve kezâlik kalb-i insânî, rûh ile cesed arasında vâsıtadır, zîrâ cihet-i letâ- feti ile pertev-i rûhu ahz ve cihet-i kesâfeti ile cânib-i cesede feyz eder. Bu vesâtatla rûh ile cisim arasında izdivâc ve nizâm-ı vücûd hâsıl olur.” Bur- sevî, s. 203.

[21] Burada Dolab-ı Muhammedi’yi hatırlamamız gerekir. Eski edebiyattaki bu irfânî tema için bk. Alvan, Benim Adım Dertli Dolap -Türk Edebiyatında Dolab-Nâme.

[22] “Ve kezâlik ecrâm-ı ulviyye ile harekâtı arasında nüfûs-ı nâtıka-i felekiyye vâsıtadır. Eğer ol muharrikât olmasa eflâk dahi âsiyâb-ı bî-âb gibi muattal olurdu.” Bursevî, s. 203,

[23] “Ve rûy-i deryâda sefinenin cereyânı amûda menûttur Zîrâ ne kadar ersân var ise ona mürtebit ve bâd-bân dahi ersâna müteallik ve muttasıldır. Eğer bu irtibât olmasa sefineden maksûd hâsıl olmaz ve mevsût vücûd bulmaz­dı.” Bursevî, s. 203.

[24] Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi, II, s. 1091-1093. Bursevî hazretleri bu hadîs-i şerif hakkında şöyle bir kıta söylemiştir (Tuhfe~i Vesîmiyye, s. 59): Zâtın nihân ve sıfâtının hadd ü hasrı yok Oldun yegâne şâh ki her yerde kasrı çok

Her habl-i fürûheşt tedellî eder sana

Her menzil-i felekde çıkar sana doğru ok

[25] “Nitekim bizim hâmemiz bu tahrire vâsıtadır. Ve ba‘zı mükâşifler başlan üzerinde âsumâna peyveste, rîşte gibi nesne müşâhede ederlermiş. Maksûd, âlem-i hakikate olan irtibâtı tasvirdir. Bu fakire irtibât-ı mezkûr, gayrı üslûb ile temessül etmiştir.” Bursevî, s. 203.

[26] “Pes, irtibat hâli ma‘lûm oldukta vâsıtaya şükür lâzım geldi. Onun için en­biyâ ve evliyâ ve ulemânın hukuku, hukük-ı ebeveynden ziyâdedir.” Bur­sevî, s. 203.

[27] Bursevî hazretleri bu kadîm söyleyişi “Biz insana ana-babasını (gözetmesini) tavsiye ettik. Anası onu, zayıflık üstüne zayıflık çekerek taşımıştı. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştü. (Bu yüzden:) “Bana şükret! Ana-babana da!” (diye tavsiye ettik). Dönüş ancak banadır.” (Lokmân 31:14) âyeti vesilesiyle hatırlatır. Bk. Bursevî, Rûhu’l-beyân, VII» s. 78-79 – Lokmân 31:14-.

[28] Mustafa Râsim Efendi, Istılâhât-ı İnsân-ı Kâmil) s. 275.

[29] Bursevî, Ferahu’r-rûh, VI, s. 133-134; Nâsıh, Sübhatü’s-sâlikîn, I, s. 401-402.