Her zerre senin lema-i vechinle celidir
Zâhirde fakat mihr-i hafiyyü’l-lemeânsın
Hüsn-i ezelî, âşık-ı hüsn-i ezelindir
Bir öyle cemîlsin ki cemâllerde nihânsın
Aşkındır eden sûret-i hestîyi nümâyân
Aşkınla ki âyîne-i imkân ü mekânsın
İbnülemin Mahmud Kemâl[27]
Allâhümme Hitâbı
*Allâhümme salli alâ men minhu’nşakkati’l-esrâr. “Allah’ım! Salât eyle onun mübarek varlığına ki bütün sırlar ondan çağlamıştır.”[28] İbn Meşîş hazretleri salavâtın her ibâresinde hakîkat-i Muhamme- diyye’nin mânâsını ve mertebelerini beyân ederken kendi velâyetinden bir işâret vermişler. Nitekim bu salavât üzerine yazdığı şerhle yüzyıllar boyu hatırlanan Harrûbî hazretleri şöyle demiş: Hitap, hitap edene (muhâtıb) ve edilene
(muhâtab) göre derinlik ve çeşitlilik kazanır. Burada hitap edenle ilgili bir yön vardır çünkü hitâb edilen Efendimiz’in (s.a.s.) hakikati olduğu için onun mertebesini kimse olduğu gibi idrâk edip kuşatamaz. O yüzden biz “Allah’ım! Sen salât eyle!” anlamında “Allâhümme salli!” demekle emrolunuruz. Salât hitâbımızın yöneldiği hakikati kuşatabilmemiz söz konusu değildir. Her salât, hitâb edenin mertebesinden zuhûr eder ve onun Hak ile âşinâlığına dâir bir alâmettir. Her salât- ta hitap edenin mârifeti, yakîni, yakınlığı ve Hakk’a vuslatı nisbetinde zuhûr eden bir mânâ vardır. İbn Meşîş hazretlerinin buradaki hitâbında da, Hakk’a vuslatının ve velâyet mertebesinin açığa çıkışı söz konusudur. Salavâtın ifâdesindeki ihâta, onun hakîkat-i Muhammediyye ile irtibâtını ve mertebe bakımından kemâlini ortaya koyar.[29]
Duâya başlangıç bildiren *Allâhümme ifâdesi “Allah’ım!” anlamına gelir. Bu ifâde “Yâ Allâh!” hitâbmın başındaki yâ harfi sondaki mim harfine dönüştürülmüş şeklidir.[30] Arapçada seslenme ve çağırma amaçlı kullanılan yâ harfinin sondaki mim harfine dönüşmesinde hem kulluğa âit bir tevâzu hem de Hakk’a yakınlık niyâzı vardır. İfadedeki bu dönüşüm, nefsin aradan çıkarak talebin kemâle erişini bildiren bir mânâyı saklar. Nitekim mim harfinin cem‘ bildirdiği yâni Hakk’a Hak ile teveccüh anlamına geldiği söylenmiştir. Dolayısıyla Allâhümme hitâbı Hakk’a teveccühte aradan çıkan nefsâniyeti ve Hak ile kuvvetlenen himmeti içinde taşır. O yüzden Allâhümme hitâbı duâla- rın anahtarıdır. Yine Allâhümme hitâbında tüm diğer ilâhı isimlere nisbetle Allah isminin kuşatıcılığını taşıyan, bu şekilde hitâb eden kimse için kendi hâcetiyle ilgili ilâhı ismin tecellîsine vesile kılınan bir rahmet söz konusudur. Kur’ân-ı Kerîm’de (Âl-i İmrân 3:26) ve Efendimiz’in (s.a.s.) lisânında bu hitâbın zuhûr etmesi, hem Hakk’ın husûsî rahmeti hem de ümmet için feyiz vâsıtasıdır. Bu yüzden Haşan el-Basrî hazretleri Allâhümme ifâdesinde tüm duâ türlerini kendinde toplayan bir mânânın (mecmuu d-duâ) bulunduğunu beyân etmiştir.5 Elbette böyle bir kavrayışa ulaşmak hakîkat-i Muhammediyye’ye âşinâlıktan geçer.
*Salli ala “Salât eyle!” Salât fiili (hisliye) -“Salavâtın Mânâsı” ile “Salâtüselâm: Mânâ ve Mertebe” başlıklarında işlendiği üzere- Allah’a, meleklere ve insanlara atfen kullanılır. Her kullanımda Hak’tan ve insandan yana irtibâtın sürekliliğine yönelik bir anlam bildirir ve tüm oluş süreçlerini kuşatacak şekilde değerlendirilir. Salavât sîgalarındaki kullanım, Efendimiz’in (s.a.s.) cismi, rûhu ve Hak ilmindeki zuhûru hakkındadır. Çünkü salât fiili hakîkat-i Muhammediyye’nin tüm mertebelerdeki tesirine yöneliktir.6
*men minhu ifâdesindeki hû zamiri muhâtabı hüviyet kelimesine iletir. Hû zamirinin kavramlaşması olarak hüviyet kelimesi, ehlullâhın aktardığı mânâlar açısından üzerine düşündükçe kendine çekecek ve derinleşilecek bir mânâya karşılık gelir.7 Nitekim hüviyet “o olmaklık” ve “o olması bakımından o oluş” anlamında kullanılır. Hakikatin “ne ise o oluş” bakımından hiçbir kayıtla kayıtlanmayan kendiliğine ilişkin mertebe bu kavrama atıfla işlenir. Dolayısıyla sırlar, “ondan” yâni “onun hüviyetinden” çağlamıştır denildiğinde, “kendisinden başka bir şeyle idrâk olunamayacak hakikati cihetinden açığa çıkmıştır” mânâsı anlaşılır. Böylece zuhûrun hakîkat-i Muhammediyye’de mebde ve menşe bulan mâhiyetine kuvvetli bir atıf yapılır.
inşakkat fiili bir şeyin çatlayıp yarılarak önlenemez bir şekilde açığa çıkışını ifâde eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de İnşikâk bir sûre adıdır. Sûrede Hakk’ın kudret eseri olarak kıyâmetin gerçekleşmesine ilişkin mânâ, göğün yarılması üzerinden bildirilmiş, her şeyin O’nun emrine itaat edişinin kaçınılmaz olduğu bu kelimeyle haber verilmiştir. îbn Meşîş hazretlerinin hitâbından anlarız ki Kur’ân-ı Kerîm’deki her kelimede hakîkat-i Muhammediyye’ye ilişkin bir yön bulunur ve onu Efendimiz’e (s.a.s.) atfen yerli yerinde kullanmak marifetin büyüklüğünü gösterir.
*el-esrâr yâni sırlar ise bir yönüyle yaratılışa (kevnî), bir yönüyle İlâhî murâda dâirdir. Kevn ve kâinat, oluş ve bulunuş bildirir, olma fiiline mahal kılman her şeyi ifâde eder. Daha da özelde Hakk’ın tekvin sıfatına konu olan her şeye kevn veya kâinat denilmiştir. İslâmî örfte varlığa ilişkin konuşma muhâtabı hep Hakk’a iletecek kelimelerle çevrilidir. Âlem dediğimiz zaman O’na alâmet kılınanları; mevcûdât dediğimiz zaman O’nun îcâd fiilinin tezâhürlerini; kâinat dediğimiz zaman O’nun var etme fiili dolayısıyla tekvin sıfatına konu olanları anlarız. Sırlar yaratılışa yönelik kullanıldığında, var etme fiiline ilişkin tüm tasarruflar ve açığa çıkışlar kelimenin kapsamına girer. Çünkü sır -“Kuddise Sırruhû İfadesi” ve “Vahdet Sırrı, Hayat Tecellîsi” başlıklarında işlendiği üzere- hem gizlenen yeri hem gizlenen şeyi hem de gizleyeni ifâde eden bir kelimedir. Yaratılışa ilişkin sırlar denildiği zaman, varlıkta içerilmiş olan ilâhı murâd ve varlığa konulmuş İlâhî muhabbet düşünülür. Hilkatte Hakk’ın murâdı bulunduğu için ona sır denilir. Böylece eşya hem Hakk’ı sırlayan hem de âşikâr eden yönüyle her bakımdan sırra dönüşür. Sırların bir de bizi İlâhî murâda yönelten anlamı vardır. Dolayısıyla İlâhî sırlar, Hakk’ın isimleri ve tecellîlerine ilişkin bir mânâ bildirir. İbn Meşîş hazretlerinin bu beyânından hareketle muhâtap kılındığımız ilk husus, yaratılışın tümünde ve bütün İlâhî isimlerde içerilmiş sırların Efendimiz’den (s.a.s.) çağlayıp açığa çıktığıdır.
İlâhî ve Kevnî Sırlar
Zuhûrun öncesiz-sonrasız başlangıcı ve ilkesi Hakk’ın zâtıdır. Hak, kendi hüviyetinden hareket bulan zuhûru kelâmıyla kemâle erdirir. Gelenekte varlığın açığa çıkışı taayyün kelimesiyle ifâde edilmiştir. Taayyün -a “Taayyün ve Tecellî” başlığında ele alınacağı üzere- İlâhî sıfatların zuhûrunu bildirir. Ehl-i sünnet akaidinde işlendiği şekliyle sübûtî sıfatlar yâni hayat, ilim, irâde, sem‘, basar, kudret, kelâm ve tekvin, varoluşun bizim tarafımızdan kavranış tarzıdır.[31] Zuhûr ve taayyün denildiği zaman, İlâhî ilimdeki hakikatin hem hüviyet ile ilişkisi yönüyle hem de algımıza yansıyacak şekilde ortaya çıkması kastedilir.
Osmanlı sufîlerinin üslûbunda taayyün kelimesi ile çok sık karşılaşırız. Her şey onlar için bir taayyündür yâni her şey İlâhî ilmin birtakım terkipler üzerinden bizim idrâkimize yansımasıdır. Âlemin bir aynaya benzetilerek anlatılması da buradan kaynaklanır. Her nesnede İlâhî isimlerin terkipleri ölçüsünde bizim idrâkimize yansıyan bir zuhûr vardır. Taayyün, bizim idrâkimize yansıdığı şekliyle varlık demektir. Hüviyet ise bizim idrâkimize konu olanın hakikat cihetinden varlığıdır.[32] Taayyünün başlangıcı Hakk’ın zâtı, nihâyeti ise kelâm sıfatıdır. Bu yüzden İlâhî kelâmda tüm mertebeler cem‘ olur ve bu hakikat insanın kemâli üzerinden idrâk edilir.
İlâhî sırlar açısından zâttan kelâm sıfatına doğru bir açılış vardır. Kevnî sırlar açısından ise zuhûrun ilkesi ve başlangıcı hakîkat-i Muhammediyye, son noktası insanın var edilmesidir.[33] Yâni sübûtî sıfatlarda zâttan kelâma doğru geliş, âlem söz konusu olduğunda hakîkat-i Muhammediyye’den her bir insan tekine geliş şeklinde bir tecellî silsilesine iletir. İnsanın varlık tarzı yâni neş’e-i insâniyyede böyle bir tertip vardır.
Büyüklerimiz neş’e kelimesini iki anlamı birleştirerek kullanmış. Arapçada sevinç, ferahlık ve kendinden geçme neşve kelimesiyle ifâde edilir. Tarikat örfünde bu kelimenin bâzen meşreb anlamında kullanıldığını görürüz. Bir anlamı da oluş, ortaya çıkış ve tâzeliktir. Varoluş bakımından yenilikle sevinç arasında süreklilik bulan bir üslup, neneyi ve nüveyi birleştirir. Nitekim İbn Fârız hazretleri bu iki anlamı birleştiren bir beytinde şöyle der: “Benim içinde bulunduğum hâl, bu şekilde var edilişimden öncedir.”[16] Yâni dünyada ortaya çıkışımdan önce bu hâle mazhar kılındım. İnsana Hak tarafından varlık verilmesi âlemin kemâl mertebesidir çünkü amaç onunla gerçekleşmiştir. Bu nedenin idrâkinde ayrı bir neşve bulunur.
Fahr-i Âlem Efendimiz
Kâinattaki bütün ortaya çıkışların başlangıcında, kaynağında ve son noktasında hakîkat-i Muhammediyye vardır.[17] İslâmî örfün bir getirisi olarak biz Efendimiz’in (s.a.s.) bu mertebesine atfen Fahr-i Alem, Hâce-i Kâinât, Sultân-ı Levlâk, Meflıar-i Mevcûdât, Serdefter-i Mahlûkât ve benzeri yüceltme ifâdeleri kullanırız. Efendimiz’e yöneltilmiş her övgü ve yüceltmede bir kulluk kavrayışı ortaya çıkar. Nitekim/ *zr kelimesi, verilmiş veya edinilmiş şeylerle övünmeyi ve gurur duymayı ifâde eder. Ancak bir kelime Efendimiz (s.a.s.) ile birlikte kullanıldığında, o kelime anlam açısından varabileceği son noktaya ulaşacak demektir. Dolayısıyla burada fahr kelimesi, kendisiyle övündüğümüzü bildiren bir anlamın berâberinde bizde övünülecek ne varsa kendisinden kaynaklandığını idrâk ettiğimiz bir seviyeye işâret eder. Bu türlü yüceltici kullanımlar, Efendimiz (s.a.s.) ile övünmek ve onu övmenin berâberinde “Bizde övgüye değer ne varsa ondan kaynaklanır.” görgüsüne ve kavrayışına yükselmekle ilgilidir. Muhammediyye’de, Yazı- cıoğlu Mehmed Efendi’nin söylediği gibi:
Aceb mi ger olursa yerde mefhar
Onunla fahr eder gökte melekler
Onunla fahr eder evlâd-ı Âdem
Onunla fahr eder mecmû‘-ı âlem
Âdem evlâdı onun varlığıyla kendine övünülecek nokta bulduğu kadar bütün âlem de aslını onda bulduğu ve kemâlini onda gördüğü için onunla iftihâr eder. Ardından şu muazzam söyleyişi okuruz:
Ne âlem belki Allah fahr eder bil
Onunçün kıldı halktan anı teclîl[18]
Yâni bırakalım âlemi ve Âdem evlâdını, Hak Teâlâ onunla iftihâr eder. Bunun için onu yaratılış içerisinde aziz kılmıştır. Nitekim Efendimiz’in (s.a.s.) zikrinin azız kılınmasıyla ilgili olarak İslâmî örfte “Senin zikrini, şânını, kadrini yükseltmedik mi?” (el-inşirâh 94:4) âyeti hep hatırlan m ıştır. Tâbiîn dönemi müfessirlerinden Mücâhid bin Cebr hazretlerinin âyete verdiği mânâ ile söylersek:*“Ne zaman ben zikrolunsam, sen de zikrolunursun.
Sen zikrolunmadıkça ben de zikredilmiş olmam.”[19]
Mevlid-i Şerifteki;
Zâtıma mir’ât edindim zâtını
Bile yazdım adım ile adını[20]
beyti bu âyet-i kerîme için muazzam bir meâl sayılır.
Benzer bir anlam genişlemesini ve özelleşmesini efendi kelimesinde buluruz. Rumcadan alınarak Osmanlı asırlarında Türkçeye hattâ Arapçaya yerleşen bu kelimenin seçkinlik ve üstünlük bildiren anlamı, Hz. Peygamber’e odaklı kullanıldığında bizdeki tüm ahlâkî kemâl sıfatlarının kendisinden kaynaklandığı zât-ı nebeviyi ifâde eder. Osmanlı asırlarının bakiyyesi olarak Hz. Peygamber’den “Efendimiz” şeklinde söz etmek, onun bize rahmet oluşunu beyânın yanı sıra ona duyduğumuz muhabbeti âşikâr eden bir üslûbun eseridir. Bu bakımdan “efendilik” her kemâl sıfatında zuhûr eden hakîkat-i Muhammediyye’nin idrâkiyle ilgili bir nitelemedir. Bütün “efendiler” seyyidü’s-sâdât olan Efendimiz’in (s.a.s.) tezâhür- leridir çünkü âdem evlâdının efendisi odur.[21] Kuddûsî hazretlerinin söyleyişiyle:
Muhammed seyyidü’s-sâdât, Muhammed nûr-i Hak bizzât
Muhammed sâhibü’l-âyât, Muhammed ehl-i burhândır[22]
Bu üslupta yüzyıllar içerisinde dilin edebi taşıyacak kıvâma gelmesiyle ilgili bir incelik vardır.[23]
Muhammedi Kemâl
*Salli alâ men minhu’nşakka- ti’l-esrâr. “Bütün sırların kendisinden çağladığı zâta salât eyle!” Bu sıradışı başlangıcın muhâtaplar açısından derinliğini sezmek, kelimelerin sınırlarından taşan ifâde imkânlarına açılmakla mümkün olur, tik anlayacağımız nokta varlıktaki bütün oluşların, biçimlenişlerin ve çözülüşlerin kaynağı ve ilkesinin hakîkat-i Muhammediyye olduğudur.[24] Hakk’ın tekvin sıfatına mazhar kılınmayı bildiren kâinat, İlâhî isim ve sıfatların görünme yeridir. Burada İlâhî isimler dolayısıyla kendini gösteren bir hakikat ve o isimlerin tecellîleri dolayısıyla hiç eksilmeyecek bir sır vardır. Varlık ne kadar hakikat ve sır ihtivâ etmekteyse hepsi Efendimiz’in (s.a.s.) zât-ı şerifinden doğup yayılmıştır ve yayılmaktadır.[25]
Bir şeye ilişen tüm durum ve nitelikleri bildiren zât kelimesi, hüviyette olduğu gibi dilde hakikatin taşıyıcısı kılınan ve yaygınlığı ölçüsünde tüketilemeyen kelimelerdendir. Zât denildiği zaman bir şey, nitelik taşıması, niteliklere kaynak olması ve bu niteliklerle ayrışması bakımından anlatılmak istenir. Ehlullâh zât kelimesini kullandıklarında, tıpkı hüviyette olduğu gibi varlığın Hak’ta ve Hak ile bulunuşuna atıf yaparlar. Nitekim bâzı büyükler hû lafzının Hakk’a izâfeten kullanılması itibârıyla her türlü kayıttan ve şarttan öte mutlak bir değer taşıdığını söylemişlerdir. Söz konusu mutlaklık,söyleyenin benliğinden sıyrılmış olarak, sâf şekilde ve nasılsa öyle oluşunu bildiren bir anlamı içinde taşır. Hû sözlük açısından bakıldığında yalnızca bir zamirdir. Ancak ehlullâhın hû zamirini bir isim[26] ve mutlak hakikatin en yüksek ifâdesi olarak beyân ederek nasihat buyurmalarının gerisinde, zât ve hüviyet arasında hakikat cihetinden kurdukları irtibâtın payı vardır.[27] Elbette bu dil bize edeb telkin eder. Künhüne tam mânâsıyla erilemese de, kavramsal tâkipte güçlük çekilse de dilin kendisi edebin zarfı kılınmıştır. Bu dille zihnini donatan kişi hâl ve neşve olarak ilgili mânâlara kendiliğinden iletilecektir. Bursevî hazretleri bir nutkunda bu hû neşvesini şöyle beyân eder:
Yâr hû ağyâr hû dâr içre her deyyâr hû
Yerde her seyyâr hû vü gökde her tayyar hû
Her peri vü her melek, her ferd-i ins ü her felek
Cennet ü rıdvân u mâlik, cümle nûr u nâr hû
Hakkıyâ Hak bu taayyünden münezzehdir velî
Arz eder âyîneden dîdârını her bâr hû[28]
İlâhî ve kevnî sırların insanı merkeze alarak konuşulma tarzlarından biri, rûh ve beden ilişkisine vurgu yapmaktır.[29]
Kâinat dediğimizde bizim açımızdan öncelikle nesnelere dönük bir yön bulunur ve bu yön bedende karşılık bulur. Bir de Hakk’a dönük yön bulunur ve bu yön rûh kelimesiyle anlatılır. Zuhûrun ilkesi olması bakımından Efendimiz’in rûh yönü her şeyden önce gelir.[30] Nitekim hadîs-i şerifte * “Allah tarafından yaratılanların ilki benim rûhumdur.” buyurulmuştur. İlgili metinlerde evvelu mâ halakallâhu kalıbı ile başlayan farklı rivâyetler görürüz. Bu rivâyetlerde rûhun yanı sıra akıl, kalem ve levh ilk yaratılan olarak zikredilir. Ehlullâh nezdinde rivâyetlerin bu türlü farklılıklar ihtivâ etmesi, her birinin farklı bir mertebeyi beyân etmesiyle ilgilidir. Hak ilminde mevcûdiyeti itibârıyla levh, onun fiile geçmesi itibârıyla kalem, onun bir mazharda merkez bulması itibârıyla rûh, o mazhardan yayılarak kabiliyetleri donatması itibârıyla akıl “ilk yaratılan” ifâdesi üzerinden tamamlanmıştır.[31]
Buradaki ilklik zamansal yâni kronolojik bir ilk oluştan çok varlık bakımından öncelik bildirir. Varlık bakımından öncelik bildiren her şey aynı zamanda kuşatıcılığa sâhiptir. Dolayısıyla Allah tarafindan ya- ratılanların ilki denildiği zaman ilki ve sonu birleştiren, şimdiyi, geçmişi ve geleceği ân içerisinde toplayan nihâî ilke kastedilir. Bu hadîs-i şerîf üzerinde ehlullâh çok tefekkür etmiştir. Çünkü muhâtabının kemâli ölçüsünde kendini açığa çıkaran, anlaşıldıkça büyüyen ve tecrübe edilişi tükenmeyen bir beyândır.
İşte sır kelimesiyle ifâde edebileceğimiz ve kendisine rûhâni- yet sıfatı atfedebileceğimiz her ne varsa, o hakikatten çağlayıp yayıldı. Onun için bütün peygamberler, velîler ve diğerlerinin rûhları yâni hakikatleri, Efendimiz’in varlık bakımından önceliğini tâkip eder.[32] Onlarda gözüken de bu mânâdan bir nasîbdir. Nitekim Efendimiz (s.a.s.) bu konuyla ilgili olarak kendisine yöneltilen bildik bir soru kalıbını beklenmedik bir şekilde cevaplamışlardır. Sahâbeden biri Efendimiz’e şöyle suâl etmiş: * “Ne zaman peygamber oldun?” Aslında biyografik bir soru gibi geliyor. Efendimiz ise cevaben*“Âdem su ile toprak arasındayken ben nebî idim.”[33] buyurmuşlar. Beklenen bir soru ve beklenmedik bir cevap!
Efendimiz’den (s.a.s.) her mertebeye dâir kelâm sâdır olmuştur. Hadîs-i şerifler, Hakk’ın murâdına ve muhâtaplarının hâllerine göre beyânlar ihtivâ eder. Hak, bir mânânın Efen- dimiz’de zuhûrunu dilediği zaman her şey hâl, ikrâr ve kelâm olarak ondan açığa çıkmıştır. Sünnet-i seniyyedeki bereket bu murâda mahal kılınmaktan kaynaklanır.[34] Beklenen soruların beklenmedik cevaplarında farklı tecellîler vardır. Efendimiz (s.a.s.) “Âdem su ile toprak arasındayken ben nebî idim.” buyurduğunda kendi hakikatine işâret eden bir cevap vermişti. Bir seferinde de* “Ben de kuru et yiyen bir Kureyşli kadının oğluyum.”[35] buyururken tevâzuun zirvesini ortaya koymuştu. Kendi mertebesine dâir birinci tekil şahsı kullandığı her hadîs-i şerifte farklı bir zuhûr vardır. ”küntu nebiyyen ve ademe beynel mai veddin” hadîsi de onlardan biridir.
Arapçada kâne kelimesi geçmişte oluş ve süreklilik bakımından varlık bildirir.[36] Dolayısıyla “Ben nebî idim.” diye çevirmek muhâtabı geçmişle sınırlayacağı için eksik kalır. Çünkü burada yalnızca geçmiş zaman bildirme değil, “öyle idim, şimdi de öyle, ilâ nihâye öyledir” anlamında zamandan bağımsız bir varlık durumu söz konusudur. Şu durumda hadîs-i şerifin mânâsı şöyledir: “Âdem (a.s.) Hakk’ın ilmindeki bulunuşuyla bu ilmin varlık olarak açığa çıkışı arasında iken ben nebi idim.” Hadîs-i şerifte beyân buyurulan bu nübüvvet durumu, Hak katında bulunuşu İtibârıyla dâimî ve fiilî bir hakikat ifâde eder. Târih içerisindeki nübüvvet tezâhürleri ise birtakım şartların oluşması dâhilinde İlâhî murâdın tâyin ettiği vakitlere bağlıdır.[37] Ancak bu vakitlerin tümünün öncesinde ve sonrasında Hakk’ın murâdının nihâî zuhûru olarak hakîkat-i Muhammediyye vardır. Nitekim Hak katında bir hakikat olarak varlığıyla dünya hayâtı içerisinde bulunuşunun sonralığı arasında da birbirini tamamlayan bir vahdet görürler. Yâni ilimdeki taayyünle târihteki teşahhus Efendimiz’de nihâî noktada örtüşmüştür. Taayyün bir mânânın sûrete bürünerek ayırt edilir hâle gelmesi demekti. Varlığın Hakk’ın ilmindeki tafsili taayyünle, görünür dünyada idrâkimize yansıdığı şekliyle nesneleri ayırt edişimiz teşahhusla ifâde edilir.[38]
Konuyla ilgili bir başka hadîs-i şerifte de yine beklenmedik cevaplardan biriyle karşılaşırız. Efendimiz (s.a.s.) bir defâsında, *“Biz öne geçen sonuncularız.” buyurmuşlar34 Biz zaman bakımından sonra isek de hatmiyyet yâni nübüvveti hitâma erdirme mânâsı bizde zuhûr etmiştir. Dolayısıyla kıyâmete en yakın ümmet olmakla birlikte hakikatçe ve mertebece başlangıçta bulunan, mahşer gününde de en önde gelecek olanlarız. Efendimiz’in beşeriyyet itibârıyla sonra gelişi, hakikati itibârıyla önceliğinin delilidir. Nübüvvet dâiresini tamamlayışta hareketi başladığı noktaya geri döndürme mânâsı vardır. Bu yüzden Vedâ Haccı’nda, * “Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı durumuna geri döndü.” buyurulmuştur.[39] Başladığı yere geri dönen sonsuz hareket, eski felsefe açısından mükemmellik demektir. Bu yüzden hem feleklerin hareketlerine dâir tasavvurlar hem de insanın hâller ve makamlar içerisindeki sülûkü dâirevî hareketle anlatılmıştır. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine “Nihâyet nedir?” yâni “Bu yolun sonu neresidir?” diye sorduklarında, “Bidâyete dönmektir.” diye cevap vermişlerdi.[40] Bu beyân, sülûkün hakîkat-i Muhammediyye’ye dâir bir tatbik olduğunu gösterir.
Hz. Mevlânâ Mesnevi de dal ve meyve benzetmesi üzerinden bir temsil ile hakîkat-i Muhammediyye’nin ilkece önceliğini şöyle beyân ediyorlar: Görünüşe bakılırsa dal, meyvenin aslı gibidir; ancak hakikatte dal, meyve için vardır. Meyve elde etme amacı ve beklentisi olmasa kimse ağaç dikmezdi. Meyve görünüşte ağaçtan doğmuştur ama hakikatte ağaç meyveden ötürü vücuda gelmiştir. Efendimiz (s.a.s.) bu sebeple- “Âdem ve diğer bütün peygamberler mahşer günü benim livâü’l-hamd sancağının altındadırlar.” buyurdular. Yine bu sebepten ötürü Efendimiz (s.a.s.), “Biz öne geçen sonuncularız.” buyurmuşlardır. Çünkü her ne kadar görünüşte Âdem’den doğmuş gözükse de hakikatte onun ceddinin ceddi olması söz konusudur.[41] Nitekim Efendimiz’in varlık bakımından üzerimizdeki belirleyiciliğini ifâde etmek için ehlullâh ona ebü’l-ervâh demişlerdir yâni ruhlarımızın nisbeti Efendimiz’edir. O yüzden sûret itibârıyla Âdem evlâdından ise de rûhen onu önceleyen bir hakikate sâhiptir. İbnü’l-Fârız hazretleri bu meâlde olmak üzere şöyle söylemişler:
“Sûret bakımından Âdem evlâdından isem de hakikat cihetinden bu tezâhürü önceleyen ve doğrudan asılla irtibatlanan dâimi bir tecellî bende mevcuttur.”[42] Bu anlatımlar Muhammedi kemâlin ehlullâh lisânıyla ifâdesidir. Bursevî hazretleri Muhammediyye üzerine yazdığı şerhte buraya kadar işlediğimiz meseleleri şöyle nazm etmişler:
Bir tecellî eyleyip dîdâr-ı Hak
Zâhir oldu sad hezâr envâr-ı Hak
Açtı çün gayb-ı hüviyyet perdesin[43]
Eyledi âlemlere izhâr-ı Hak
Mustafâ nûrunu gösterdi ayân
Cümleden evvel cihâna kâr-ı Hak
Bulagör ol ism-i a‘zamdan nişân
Bilmek istersen eğer esrâr-ı Hak
Küntü kenz ol cevherin şânındadır
Dürre-i beyzâ odur ey yâr-ı Hak
Anı ikrâr oldu ikrâr-ı Hudâ
Anı inkâr oldu hem inkâr-ı Hak
Merkez-i âlemde ol bir noktadır
Anın üstüne döner edvâr-ı Hak
Bir gül-i pür-bûy-i vahdettir ki hîç
Açmadı anın gibi gülzâr-ı Hak
Cümle ecsâma hem oldur rûh-i pâk
Cümle ervâha odur sâlâr-ı Hak
Ol yüze tut gözlerin var Hakkıyâ
Kim ol yüzün gözüdür bîdâr-ı Hak[44]
Amel Sırrı
Îbnü’l-Arabî hazretlerinin “muâmele sırrı” dediği, Hak tarafından amele konulmuş ve amelden başka bir şeyde bulunamayacak husûsî tecellîyi kendi hayâtından örneklendirdiği bir mânâyı bu vesileyle hatırlamalıyız: Bir gün devlet büyüğü olan babası ve onun silahlı muhâfızlarıyla berâber at üzerinde yolculuk yaparken bir yabânî hayvan sürüsünün arasından geçmek durumunda kalmışlar. Henüz ergenlik yaşlarında olan Îbnü’l-Arabî, ellerindeki mızrakların hayvanlar üzerinde sanki av amacıyla hareket ediliyor gibi bir etki yapacağı kaygısına kapılmış ve onlara zarar vermekten yana büyük bir endîşe duymuş. Sürüye yaklaştıkça da atın kontrolünü kaybetmiş ve elindeki mızrak iyice hayvanlara zarar verecek bir pozisyon almış. Aralarına hızla daldığı sırada mızrak onlara dokunmasına rağmen, hayvanların hiç de istiflerini bozmadan yayılmaya devâm ettiklerini görmüş. Yıllar sonra bu olayı îzah eden Îbnü’l-Arabî hazretleri, hayvanların emniyetini bozmama niyetinin onların nefislerine tesir ettiğini söyler. Niyete Hakk’ın koyduğu sır, onların nefislerine nüfûz edince şartlar tümüyle aleyhlerine dahi olsa, hayvanlar o hâlden etkilenmeksizin orada bulunmuşlardır. İşte bu muâmele sırrıdır.[45]
İbn Meşîş hazretlerinin Allâhümme salli alâ men tninhu’n- şakkati’l-esrâr hitâbı buraya kadar daha çok varlık üzerinden izâh edilmişti. Fakat sır kelimesinin bütünü ve parçayı, teki ve çoğu aynı anda ifâde edebilecek İlâhî bir mâhiyeti vardır. O sır, amelde, niyette, duâda, sâlih bir zâtın kalbinde açığa çıktığı zaman tesir icrâ eder. Nitekim kuddise sırruhû ifâdesinin bir mânâsı da budur. Arifin kalbinden zuhûr eden kaybolmaz ve diğer kalplerde teveccüh ölçüsünde aksetmeye, tesir icrâ etmeye ve bereketi faâl kılmaya yönelik bir harekete zemin oluşturur. Bu açıdan bakıldığında İbn Meşîş hazretleri, “Bütün sırların kendisinden çağladığı zâta salât eyle!” diye hitap ederken hem bütün eşyânın kaynağında olan hem de bizim amellerimizin ve duâlarımızın amaçlarında bulunan bir mânâyı ifâde etmiş olurlar.
İlk Hareket, Son Nokta
Başlangıç ve ilke olarak Efendimiz’in (s.a.s.) hakikati, ne kadar konuşulsa kuşatıcılığı azalmayacak, bilinebilirliği tükenmeyecek ve yakınlaştıkça kavranışı daha da artacak bir tecellîdir. Çünkü hakîkat-i Muhammediyye bütün cisimlerin hakikati ve hayat kaynağıdır; bütün rûhların kendisine nisbet edildiği mercidir. Bu konu klasik dönem metinlerinde modern öncesi fiziğin evren modelleri üzerinden işlenir. Klasik dönemde yerleşik kabûle göre cisimler bir ilk maddeye dayanır ve ortaya çıkışları bakımından varlıkların temel unsuru bu ilk madde sayılırdı. Bâzen varlığı kuşatan bir öz olması bakımından cism-i küllî denilen, bâzen de her türlü sûrete bürünme imkânını içerdiğinden ötürü heyûlâ olarak bilinen bu ilk madde, hakîkat-i Muhammediyye’nin fizik düzeyindeki anlamı olarak kavranmak istenmiştir.[46] Heyûlâ, cism-i külli ve benzeri kelimeler modern öncesi kozmoloji tasavvurlarının anahtar kavramlarıdır. Ariflerimizin metinlerinde bu türlü eski bilgilerle sık karşılaşırız. Çünkü her şey, Rahmânî tecellî bakımından yâni Hakk’ın varlık verişi yönüyle mârifetin sınırları içerisindedir. Oğlanlar Şeyhi îbrâhim Efendi’nin deyişiyle:
Kudretinle kadir ettin Âdem’i
Âdem’e kul ettin ey Hak âlemi
îlmin ile âlim ettin cümleye
Nesne var mı anı Âdem bilmeye[47]
Allah esmâyı Âdem’e tâlim ettikten sonra Âdem’in bilgisine konu olmayacak hiçbir şey kalmaz. Çünkü Hakk’ın tâlim etmesi, tâyin etmesi demektir. Hak, varlık verdiğini öğretir. Dolayısıyla O’nun öğrettiği kendi zâtı dışında bir şeye götürmez. Rahmânî tecellî itibârıyla her şey mârifetin sınırları içerisindedir. O zaman tüm dönemlerde ve tüm imkânlar dâhilinde insanlığın ulaştığı, düşündüğü, paylaştığı ne varsa ehlullâh açısından dikkat ve hikmetle yerli yerine konulan bir mânâya dönüşür. Her şeye mertebesi uyarınca hikmetle muâmele etmek âriflerin vasfıdır.[48]
İnsanın ulaştığı bilgi seviyesi ve ürettiği bilgi araçları da söz konusu mârifetin sınırlan içerisinde kaldığından, ârifler hangi dönemde hangi ifâdeyle karşılaşmışlarsa o dönemin ilgili ifâde imkânları üzerinden meseleleri anlatmayı bir fazîlet saymışlar. Bunu yaparken sırf dönemlerinin bilimsel verilerine yakın durma amacını taşımamış, daha çok hakikat-i Muhammediyye’nin insanlık birikimindeki yansımalarını göstermek istemişler. Dolayısıyla -dünyayı tasavvur etme tarzıyla metafizik tecrübe arasında yer yer geçişlilik olsa da- tek taraflı etkilenişten söz etmek eksik bir değerlendirme olur. Bugün farklı kozmoloji tasavvurları ve fizik verileri var elbette ama bilgi bağlamları ne kadar değişirse değişsin, veriler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, tahkik mertebesi açısından her şeyi yerli yerine koyacak bir mârifet ve hikmete ihtiyaç eksilmemiştir. Bu yüzden ortaçağ kozmoloji modellerinin, hattâ kadim dönemlerin mitolojik birikiminin araçlaştırılmasıyla ve mârifet açısından işlenmesiyle metinlerde sık karşılaşılır. Nitekim Erzurumlu îbrâhim Hakkı hazretlerinin dediği gibi:
Bil elsine-i halkı
Aklâm-ı Hak ey Hakkı
Yâni insanların konuştuğu dilleri Hakk’ın kalemleri olarak bilmek ve onlardaki zuhûru mârifete vesile kılmak gerekir. İnsanların konuşmalarıyla Hakk’ın âlemdeki murâdı arasm- da mârifet açısından bir karşılıklılık vardır. Çünkü dillerin farklı farklı kılınması O’nun âyetlerindendir (er-Rûm 30:33) ve Hak her dilde nebiler vesilesiyle vahdeti âşikâr etmiştir (er- Ra‘d 13:7). Devâmında da “Öğren edeb u hulku” demiş îbrâhim Hakkı hazretleri yâni edebi ve ahlâkı bu şekilde tâlim et. “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” Böylece her işte ve durumda Mevlâ’nın müşâhedesi sana kâfi gelir.[49]
Bu yüzden ârifler dönemlerinin dilini konuşmuşlar. Heyûlâ, hebâ, cism-i külli ve benzeri kavramlar imkân durumunun tesir kabûl etmesine, maddenin farklı aşamalardan geçip dönüşerek görünür formu almasına ilişkin modelleri anlatır. Bugünkü fizik konulan, o dönemlerde daha çok kaostan kozmosa doğru ilk maddenin belirsizliğinden aşamalı bir biçimde belirli duruma gelip biçimlenişi temel alınarak önemli ölçüde soyut bir dille işleniyordu. Sûret kazanması bakımından feleklerin, gök cisimlerinin, dünyadaki varolma şartlarını oluşturan ateş, hava, su ve toprağın yâni dört temel unsurun (anâsır-ı erbad), buna bağlı olarak ortaya çıkan madenler, bitkiler ve hayvanların (mevâlîd-i selâse) kaynağı bu ilk madde kabûl edilir. Böyle bir âlem tasavvurunun hakîkat-i Muhammediyye ile ilgisi ne olabilir? Bu ilgi şöyle kurulmuştur: Hakîkat-i Muhammediyye cisimler açısından başlangıçtaki ilk madde veya ilk potansiyel neyse o sûrette zuhûr etmiştir.
Bu hakîkat zerrede de, kürede de, başlangıçta da, sonuçta da, her safhada, her ânda hâzırdır. Bu bakımdan sâdece rûhâniyeti itibârıyla değil, cismânî tarafıyla da hakîkat-i Muhammediyye’nin varlıkça önceliğinden, ilkece başlangıçlığından söz etmeye imkân bulunur. Çünkü her mertebe bir üsttekine göre, bedenlerimiz akıllarımıza, akıllarımız kabiliyetlerimize, kabiliyetlerimiz feyze ve tecellîye göre münfail yâni edilgendir. Bu edilgenlik yukarı doğru zât-ı Hakka kadar hep bir üst tarafindan belirleniş şeklinde cereyân eder. Hakîkat-i Muhammediyye en başından beri bu hareketin menbaı, bu nûrun taşma mahalli olduğu için sonda da etkisini yitirmez. Her bir insanda ve varlık durumunda, her nesnede ve zaman diliminde etkindir. İşte farklı dönemlerin fizik, kozmoloji ve mitoloji birikiminin kullanılması bu sebepledir. Çünkü kozmoloji metafiziği içinde saklar ve mitoloji bilincin kendini kavrama yollarından biridir.
Kozmolojik birikim dînî muhtevâ ile irtibatlandırılmak istendiği zaman geleneğimizde arş ve kürsî kelimeleri öne çıkar. Buna göre arşın kuşattığı ne kadar cisim varsa hepsinin sırları hakîkat-i Muhammediyye’nin cismânî tarafıyla da irtibatlı bir mâhiyet taşır.[50] Söz arşa geldiği zaman dil belirsizleşerek kuşatıcılık kazanacaktır. Çünkü arş Allah’a nisbeti dolayısıyla mânâ bulan bir varlık durumudur. Arşın Allah’a nisbeti mârifet gerektirdiği için arşa dâir konuşmalarda ya bizim yanlış anlamamıza izin vermeyecek vurgularla karşılaşırız ya da bâzı âriflerin Hakk’ın onlara ikrâm ettiği husûsî anlatımlarıyla karşılaşırız. Kalem, levh, arş ve kürsî kelimeleri -“Birleştiren Öz” başlığında işlendiği üzere- İlâhî ilmin ve murâdın âlemdeki küllî zuhûr mertebeleri oldukları için mâhiyetlerine dâir nihâî bilgiyi teorik düzeyde ve kendi dışımızda bulamayız. Onların hakikati Hakk’a yakınlaştırıldığımız ölçüde açığa çıkacaktır. Velîler mârifete tercümân kılındıkları için bâzen onların dilinden böyle konulara dâir izahlar duyabiliriz.
Hakîkat-i Muhammediyye kendine özel bir beden yapısıyla bu âlemi teşrif etmedikçe ve insan sûretinde zâhir olmadıkça, madde mertebesinin de varlık bakımından kıvâm bulamayacağı kabûl edilmiştir. Çünkü insanlık Muhammedi kemâlin tüm varlık tezâhürlerini kuşatan mâhiyeti dolayısıyla beden sınırları içerisinde İlâhî lutuflara muhâtap kılınmıştır. Cismin kemâli ve maddenin mânâsına dâir tüm konuşmalar bu sebeple hakîkat-i Muhammediyye’ye döner.[51] Bunun içindir ki, Efendimiz (s.a.s.) beden yapısı olarak da mükemmelliği kendinde toplaması bakımından üstündür. Öyle ki başka bir peygamber bu kıvâm ve kemâl üzere gelmemiştir. Burada Efendimiz’in (s.a.s.) uzuvlarını ve cismânî heyetini anlatan bilgi sahaları olan şemail ve hilyeyi hatırlamak gerekir. Ümmet içerisinde Efendimiz’in fiziksel niteliklerine dönük ilginin gerisinde onun kemâlini müşâhedeye dönük bir şevk ve muhabbet vardır. O yüzden biz nerede hilye ile karşılaşıyorsak o muhabbetin yeniden sûret buluşuna şahit oluyoruz, nerede şemâili hatırlayarak bir sünneti ihyâ ediyorsak Efendimizle irtibatımızı tâzeliyoruz demektir.[52] Hilyeye ve şemâile hürmet, o sûret üzere zuhûr eden tecellîye teveccühün bir ifâdesidir; ümmetin kalbi ve zihni bu açıdan oldukça dolu ve bereketlidir.[53] Abdullah Salâhî Efendi’nin beyân buyurdukları üzere:
Na‘t-i levlâk ile maksûd meyve-i zâtın senin
Gars-ı nahlistân-ı eşyâdan eyâ hayra’l-beşer
Sen semâvat u zeminin nûrusun ey nûr-i mahz
Oldu çün bâlâ vü peşti nûrun ile cilve-ger
Ya‘ni mişkât ü zücâce kâlıb u kalbin senin
Nûr-i vechin oldu misbâh-ı dü-âlem ser-te-ser
Mazhar-ı esmâ-yı hüsnâ meşrık-ı subh-i ezel
Matla‘-ı mihr-i kıdem mir’ât-ı zât-ı pür-zafer
Cism-i pâkin hey’et-i rûh-i musavverdir tamâm
Rûh-ı âlemsin seninle zindedir ya‘ni suver[54]
Hakk’ın Rahmeti, Halkın Maksadı
Yukarıda işlendiği üzere hakikat-i Muhammediyye âlemin hem sûret hem de mânâ bakımından bütün hakikatlerini kendinde toplayan ve onlara ilke olan varlık durumunu bildirir. Muhammedi kemâl açısından bu âleme bakıldığında söylenen her şey İlâhî mertebelere de yönelir yâni Allah’ın zâtının, sıfatlarının, isimlerinin ve fiillerinin zuhûru ile ir- tibatlanır. Böylece Efendimiz bütün kemâllerin mazharı ve menbaı sayılır. İlâhî mertebeler denince bunun kadimlik vasfı taşıyan ve ulûhiyetle ilgili bir kullanım olduğunu anlamalıyız, Ulûhiyete dâir anlatımlar kadimlik, ezelilik ve ebedîlikle nitelenmiştir. Varlıktaki merkezliğine ve vesîleli- ğine bakılarak hakikat-i Muhammediyye ye dâir kurulmuş cümleler yalnızca bizim algımız açısından söylenmemiş, Hakk’ın isim ve sıfatlarındaki mertebeler gözetilecek şekilde düşünülmüştür. Çünkü hakîkat-i Muhammediyye’nin yalnızca algımıza yansıyan varlık türlerinin değil aynı zamanda onların Hak ilmindeki hakikatlerinin de menbâı ve hareket vesilesi sayılması söz konusudur.51
Herkes ve her şey zuhûrdaki sırlara ve hakikatlere ancak onun vâsıtasıyla ulaşmıştır. Ehlullâh bu sırların ve hakikatlerin neticelerini onun güzelliğinin aynasında görmüşlerdir. “Cemâl-i Muhammedi” tâbiri, Efendimiz’in hem bir ayna gibi hem de bir kitap ve âyet gibi tasavvur edilmesine imkân verir. Cemâl-i Muhammedi kendisiyle varlığın tüm açılımlarının mânâ bulduğu mertebedir. Kur’ân-ı Kerîm’de,“Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü” (en-Necm 53:18) buyurulduğu üzere Efendimiz (s.a.s.) mazhar kılındıkları itibârıyla Allah’ın bizim üzerimizdeki en büyük nimeti ve âyetidir. Bu yüzden cemâl-i Muhammedi diğer âyetlerin kendisinde gözüktüğü ulvî ve muhit bir ayna veya sayfa gibi tasavvur edilir. Muhammediyye de denildiği gibi:
Muhammed feyz-i hikmettir, çün oldur âyet-i kübrâ
Muhammed mahz-ı rahmettir, çün oldur gâye-i büşrâ52
Yâni her şeyi yerli yerine koyacak hikmetin kendisiyle taştığı ve kendisinden gözüktüğü en büyük âyet Efendimiz’dir (s.a.s.). Sırf rahmet olması itibârıyla feyzin kendisi üzerinden varlığa yayıldığı nihâî tecellî yine ondan gelir. Bursevî hazretleri burada şöyle bir şiir söylemiş:
Kim görürdü cemâl-i esrârı
Gelmeseydi Muhammed-i Arabi
O vücûd-i şerîfdir hakka
Küntü kenzin zuhûrunun sebebi
Yâni Efendimiz’in zuhûrunun önceliği söz konusu olmasaydı, İlâhî sırlara âit güzelliği kimse göremezdi. Gizli bir hazîne iken Hakk’ın zuhûruna sebep olan onun mübârek varlığıdır. Muhammedul-Arabî tâbirini biz gerek edeben gerek örfen çok kullanmışız. Buradaki Arabî nisbesi, “Arap’ın kendisiyle şeref bulduğu” yâni “insanlığın erilecek mertebeye kendisiyle erdiği” mânâsı üzerinden tasavvur edilmiştir. Çünkü bir kelime Efendimiz (s.a.s.) ile berâber kullanılıyorsa, o kelimenin belirleyicisi bilinen sözlük anlamı ve kültürel karşılıklar değil zât-ı şerîf-i Nebeviyye’dir.
Gizli hazîne yâni kenz-i mahfil ehlullâhın lisânına yerleşmiş ve onların lisânına yerleşen her beyânda olduğu gibi bir tür rûhâniyet kazanarak tesir icrâ etmiş kudsî haberlerdendir.* Gizli bir hazîne iken bilinmek için âlemi var eden zât-ı İlâhîye dâir bu beyân, arifler nezdinde Muhammedi kemâlin Hakk’ın murâdı üzere varlıkta açığa çıkışma ilişkin bir inceliği ortaya koyar. Bu yüzden bu beyânın sûfîler arasında benimsendiğini ve özenle paylaşıldığını görürüz.[55] Ehlullâhın lisânına yerleşen ve teveccüh gösterilen ibârelerin gerek zihin karışıklığından gerekse intibâk zorluğundan ötürü tartışma konusu edilmesiyle de sıkça karşılaşırız. Böyle durumlarda tartışmaların dışına çıkarak “ne ise o” olduğu şekliyle konuya kendimizi açan özel bir tutuma sâhip olmamız gerekir, Çünkü mârifetin ifadesi hiçbir tartışmaya fedâ edilemez ve zihinlerimizin mevcut şartlanmalarıyla velâyetin zuhûr vâsıtalarına muhâtap olmamız oldukça zordur.
Rahmânî Nüsha, Muhammedi Sayfa
Bursevî hazretleri İlâhî sırların yazılı olduğu üç mahal vardır diyecekler:[56] Nüsha-i âfâk, nüsha-i enfüs ve nüsha-i Kur’ân. Afâk, ufuklar yâni dış dünyanın tüm açılımları anlamına gelir. Enfüs, nefisler yâni içimizde olup biten ve bizi hem dışa bağlayan hem de Allah’a yükselten tüm süreçler demektir. Bu iki mahallin toplayıcısı ve iç ile dışın kendisinde dürüldü- ğü merkez ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bunlar İlâhî sırların açığa çıktığı varlık nüshalarıdır. Hakk’ın kitabı olarak âlem, insan ve Kur’ân-ı Kerîm arasında birbirinin te’vîli ve tefsiri olma bakımından süreklilik vardır. Her üç nüshanın kaynağında ise Rahmânî hakikatlerin nüshası bulunur. Rahmân denildiği zaman, Hakk’ın dolaysız ve karşılıksız biçimde varlık verişi anlaşılır. Rahmân karşılıksız biçimde varlık veren; Rahîm verdiği varlığı kemâle erdirendir. Rahmet ve merhamet her şeyden önce varlıkla ilgilidir. Tüm nüshalar yâni âlem, insan ve Kur’ân, Rahmân’da mebde ve menşe bulurlar.
Burada âfâk ve enfüs kelimelerine geri dönersek, Kur’ân-ı Kerîm’de *“Gerek âfâkta yâni dışlarında gerekse kendi nefislerinde yâni içlerinde âyetlerimizi onlara göstereceğiz. Nihâyet onun hak olduğu kendileri için apaçık ortaya çıkacaktır.” (Fussilet 41:53) buyurulur. Bu âyet-i kerîme dış dünyayı ve iç dünyayı, âlemi ve nefsi Hakk’ın âyetlerine şâhit kılınmak bakımından cem‘ etmesi itibârıyla ehlullâha özel bir mânâyı ilhâm etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hakk’ın “gösterme” fiilini üzerine aldığı her yerde bir mârifet nüktesi vardır. Meselâ Mi‘râc’la alâkalı Isrâ sûresindeki âyet-i kerîmede – “Âyetlerimizden bir kısmını kendisine göstermek için.” (el-isrâ 17:1) buyurulur. Hz. Îbrâhîm’in (a.s.) Hak ile muâmelesindeki husûsiyet* “Biz ona göklerin ve yerin melekûtunu göstermekteydik.” (el-En‘âm 6:75) şeklinde beyân olunur.
“Gösterme” fiilinin Allah üzerinden beyânı nefislerimize ve nefislerimizin yansıması olarak âleme ilişkin bir mânâyı bildirdiği için Bursevî hazretleri burada İlâhî sırların hakîkat-i Muhammediyye vesilesiyle zuhûrunu beyân ederken âfâk, enfüs, âlem ve insan konusuna girmiş oldular. Bu noktada şöyle bir beyânda bulunacaklar: “Dört kitap denirken bu dört nüshaya yâni âlem, insan, Kur’ân ve bu üçünün kaynağı olan Rahmân’a işâret vardır.” Burada Yûnus hazretlerinin “Dört kitabın mânâsı, Lâ İlâhe İllallâh”55 deyişinin de hikmetli bir izahıyla karşılaşırız. “Dört kitap” denildiği zaman, örfümüzde yer ettiği şekliyle nebilere inzâl olunan vahiyleri; zât, sıfat, esmâ ve ef âl tecellîlerini; inşan, âlem, Kur’ân ve Rahmân arasındaki cem‘iyyeti anlarız. Hakk’ı bilenler, mertebelerinin gerektirdiği ne ise o şekilde bu nüshaları okur ve hakikatlerinden haberdâr olurlar. Hakk’ı bilmek bu zuhûr mertebeleriyle âşinâlık bulmak demektir.56
Bursevî hazretleri ibâreyi şerh ederken İbn Meşîş hazretlerinin*Allâhümme salli alâ men minhun’şakkatil esrâr diyerek bütün sırların kaynağına Efendimiz’in (s.a.s.) hakikatini koymasına ilişkin muhtemel bir soruya yer verir. Bütün sırların kaynağı Kur’ân-ı Kerîm iken neden Efendimiz’in hakikati öne çıkarılmıştır?57 Bursevî hazretleri böyle bir soruya şu cevâbı verecektir: Kur’ân, zâhirî yönüyle yâni bizim algımıza yansıyışı bakımından sözden ibâret ve kağıda yazılı halde okuyabildiğimiz mushaf şeklinde bir kitaptır. Efendimiz ise fiilî bir kitaptır. Mushaf-ı kavlî elimizdeki Kur’ân-ı Kerîm, mushaf-ı fiilî ise Efendimiz’dir (s.a.s.). Bu da cemâl-i Muhammedi ile ilgili bir inceliktir. Mushaf, cemâl-i Muhammedi’nin aynasıdır. Muallim Nâci’nin söyleyişiyle:
Hüsn-i Kur’ân’ı görür insan, olur hayrân sana
Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân sana[57]
Kur’ân’ı okuduğumuz zaman Efendimiz’e (s.a.s.) hayranlığımız ziyâdeleşir. Bu hayret, Kur’ân’ın baştan sona Hakk’ın kudret eliyle Efendimiz’e dâir bir hilye-i şerif olmasındandır. Kur’ân-ı Kerîm’deki tüm harflerin ve lafızların kendisinde mânâ bulacağı tecellî cemâl-i Muhammedi’dir. Çünkü sözün varlığı fiilin varlığına bağlıdır. Onun için * “Onu senin kalbine Rûhu’l-emîn yâni Cebrâîl (a.s.) indiriyor.” (eş-Şuarâ 26:193-194) buyurulmuştur. Dolayısıyla Efendimiz’in kalbi, zâhiri itibârıyla sözden ve kâğıt üzerinden okuduğumuz bir mushaf olarak gözüken Kur’ân-ı Kerîm’in kendisine indiği mahaldir. Efendimiz’in kalbinde Hakk’ın tecellîlerine merkez kılınışının cem‘iyyeti bulunmasaydı, kimse hakikatleri kendisinde toplayan Kur’ân’ı, ihtivâ ettiği sırlan ve Kur’ân-ı Kerîm’in hak ile bâtılı tefrik eden Furkân vasfını bilmezdi. Bu yüzden İbn Meşîş hazretleri, salavâta başlarken sırların çağlayıp yayılmasını ve her şeyi kuşatmasını Efendimiz’in kalbine mahsus kılmış oldu.[58] Ariflerin beyânlarında hakikatlere muvâfık bir Muhammedi cem‘iyyet bulunur. Bu vesileyle Haşan Sezâî hazretlerinin nutkunu Muhammedi cem‘iyyetin bir beyânı olarak hatırlamalıyız:
Muhammed’dir cemâl-i Hakk’a mir’ât
Muhammed’den göründü kendi bi’z-zât
Muhammed’den vücûda geldi ekvân
Muhammed râî vü mer’î vü mir’ât
Göründü çün sıfat bî-çûn iken ol
Nice derk ide derrâk anı heyhât
Muhammed şerhidir enfüs ü eflâk
Anı cümle beyân eyler rivâyât
Sezâyî cem’ olur Ahmed’de cümle
Ne kim vardır nihâyât u bidâyât[60]
Efendimiz’in (s.a.s.) kalbi, mushafta kayıt altına alındığı şekliyle dile ve söze dayalı bir beyân olarak Kur’ân-ı Kerîm’in kendisinde bir hakikat olarak fiile geçtiği mahaldir. Bu türlü meseleler konuşulurken kalp, hüviyet, hakikat, bâtın, sır gibi kelimelerin hepsi birbirini açıklayan ve birbiriyle açıklanan mefhumlardır. Ayn ve taayyün, zât ve zuhûr, isim ve mazhar konuşulurken bâzen kalp, bâzen hüviyet, bâzen hakikat, bâzen bâtın demek birbiri yerine ikâme edilecek kavramlar olması dolayısıyla yanlış değildir.[61] Bu yüzden ârifler tasavvufu nitelerken bâzen kalp ilmi, bâzen bâtın ilmi demişlerdir; bâzen hakikat ilmi, bâzen tecellî ilmi demişlerdir. Hepsi aynı mânâya dönük, vahdeti bozmayan kelimelerdir. Çünkü hakîkat-i Muhammediyye hem İlâhî isimler hem de eşyâdaki tezâhürler bakımından küllî bir mâhiyete sâhiptir ve ilgili kelimelerin tümünü kuşatır. Her kelime onun bir açığa çıkış derecesidir. Burada Abdülaziz Zihnî Efendi’nin beytini hatırlarız:
Ulûhiyet, rubûbiyyet, hüviyyet mazharısın sen
Denildi zâtına levlâke levlâk yâ Resûlallâh[62]
Bursevî hazretleri görünür dünya ile içimizdeki halleri ve Kur’ân-ı Kerîm ile Rahmânî tecellîleri dört kitap olarak takdim etmişti. Hakikatlerin öz olarak var oldukları mertebeye icmâl mertebesi denilir. Burada zuhûrun mahalli hakîkat-i Muhammediyye’dir. Hakikatlerin tek tek ve ayrı ayrı gözüktüğü safhaya tafsil mertebesi denilir. Burada zuhûrun mahalli dıştaki nesneler ve bizim içimizdir. Ancak hem hakîkat-i Muhammediyye mertebesinde hem de üzerimizde gözüken zuhûrda nihâî mertebe Hakk’ın zâtıdır. Böylece dışta görünenin içe yansıyışının ve Hakk’ı zâtındaki vahdet üzere müşâhe- denin yegâne vesilesi olarak salavât bize takdim edilir.
Burada sır, kesrette vahdeti yâni çoklukta birliği görmenin vesilesine dönüşür. Ancak tüm bu anlatılanlar mertebeleri gözeterek tâkip edilmesi gereken inceliklerdir.[63] Nerede mertebeleri gözetmeye ilişkin bir nasihatle karşılaşıyorsak, orada iş bizim izânımıza bırakılmıştır. Kendi izânımız üzerinde de karar mercii biz olmadığımız için bizden edeb beklenir. Dolayısıyla had bilmeye dâvet edildiğimiz, tevhidi bozmama konusunda uyarıldığımız, sâhiplik iddiasında bulunmamaya çağrıldığımız bir durum vardır. Çünkü bize anlatılan hakikatle irtibâtı- mız yine bizden kaynaklı noksanlıklar sebebiyle zayıfladığı ölçüde ayağımızın kayacağı yerler bulunur. Eskiler bu türlü ayak kaydıracak yâni kişiyi kulluk edebinden saptıracak zorlu durumları mezlaka-i akdâm şeklinde ifâde etmişlerdi.
Bursevî hazretleri salavâtın bu ibâresine dâir yazdıklarını şu beyit ile tamamlar:
Ravza-i esrârdır bu âlem-i hij-deh hezâr
Sırr-ı âlem-cû isen aşk ile zâr ol çün hezâr
Bu on sekiz bin âlem, İlâhî sırlar için bahçe gibidir. Eğer âlemdeki sırları talep etmekteysen, sen de bülbül gibi aşk ile feryâd eylemelisin! Ehlullâh, âlemi bir bahçe gibi, İlâhî isimleri de o bahçede açan çiçekler gibi tasavvur etmişler.[64] “On sekiz bin âlem” eski edebiyattan âşinâsı olduğumuz bir ifâdedir. Nitekim İlâhîde terennüm ederken Efendimiz’e hitâben “On sekiz bin âlemin Mustafâ’sı”[65] deriz. Buradaki on sekiz bin beyânı tâbiîn dönemi müfessirlerinden Ebü’l-Âliye er-Riyâhî hazretlerinden gelen bir rivâyette geçer.[66] Rakamlar İlâhî tasarrufla ilgili kullanıldığında sınır değil sınırsızlık bildirmek içindir. “On sekiz bin âlem” ifâdesi hakkında söylenenler de sınırsızlığın zihnimize yansımalarıyla ilgilidir.
Beyitte hoş bir nükte daha var: “Sen de bülbül gibi feryâd eyle” derken hezâr kelimesini kullandı. Eskilerin bir zevk-i selîm eseri olarak benimsedikleri hezâr kelimesi, Farsçada hem bin hem bülbül demektir. “Aşk ile zâr ol çün hezâr” demekle kesrette vahdeti görmeyi, bini bir kılmayı hezâr kelimesiyle ifâde etmiş oldular. Bir de bülbülden murâd âşık-ı sâdıktır. Bu anlamıyla hezâr kelimesi âlemleri düren, çoğu tek kılan ve her şeye galebe eden tecellînin aşkta bulunduğunu îmâ eder. Böyle düşünüldüğünde İbn Meşîş hazretlerinin Allâhümme salli alâ men minhu’nşakkati’l-esrâr. “Allah’ım! Salât eyle onun mübârek varlığına ki bütün sırlar ondan çağlamıştır.” hitâbı ilâhı sırrın varlığa nüfuzunun ve devamlılığının beyânıdır. Âlemler çoktur çünkü sırlar her ân çağlamaktadır ve Hak Teâlâ her ân yeni bir tasarruf üzeredir (er-Rahmân 55:29). Hakk’ın varlık verişi Muhammedi mertebeden zâhir olur ve bizim bu tasarrufu idrâkimiz cemâl-i Muhammedi vesilesiyledir.
M.Nedim Tan – Zuhura Övgü,syf:
Dipnotlar:
[1] Beyitler ve şerhi için bk. Vassâf, Tasavvufi Şiir Şerhleri, s. 178-214.
[2] “Yâ Allah! Tasliye eyle ol vücûd-i şerîf-i nebevi üzerine ki cemî‘-i esrâr-ı kevniyye ve esrâr-ı ilâhiyye onun hüviyetinden münşakk olmuş ve zuhûra gelmiş ve husûl bulmuştur.” Bursevî, s. 176.
[3] Harrûbî, Şerhu’s-Salâti’l-Meştşiyye, s. 99-100.
[4] Bu ses dönüşümünün Arap dili açısından ele alınışı için bk. Mütercim Âsim Efendi. Kâmûsu’l-Muhît Tercümesi, VI, s. 5548-49.
5.Harrûbî, Şerhu’s-Salâti’l-Meşişiyye, s.100.
6 Abdullah Ferdî Efendi’nin söyleyişiyle (Şerh-i Salât-t îbn Meşîş, s. 246): Tecellî eyledin her bir merâtibde zuhûrâta Senin nûrunla zulmetler ziyâdır yâ Resûlallâh
7 Kavramın anlam alanı için bk. Cîlî, însân-t Kâmil, s. 184-186 (26. bâb).
[8] Taftazânî, ŞerhuTAkâid Tercümesi, s. 171-260.
[9] Mustafa Râsim Efendi, Istılâhât-ı însân-ı Kâmil, s, 324-326,1233-1236.
[10] “Taayyün-i ilâhiyyenin evveli hüviyyet-i zâtiyye ve âhiri kelâmdır. Ve ta- ayyün-i kevniyyenin evveli rûh-ı Muhammedi ve âhiri neş’e-i insâniyye- dir. Ya‘ni cemî‘-i kâinâtın taayyününe mebde’ ve menşe’ Fahr-i Âlem’dir (s.a.s.).” Bursevî, s. 176.
[11] Fergânî, Müntehe’l-medârik, s. 305.
[12] Sadreddîn Konevî hazretleri bu hakikati şöyle anlatır: “Her kelimenin [peygamberin hakikatinin] kendisine mahsus nisbî bir kemâli vardır. İlk ve son olanın [yâni Hz. Peygamber’in] ise gerçek kemâli vardır. İlk ve son arasındakiler in kemâli ise Hâtem’in [yâni son nebi Hz. Peygamber’in], kendisinin ve diğerlerinin hâlinin tercümânı olduğu naslardaki şâhitliği doğrultusundadır. Çünkü tercümân olan bu Hâtem, her şeyi, her şey ile ve kendisine âit her şeyi kuşatıcı-toplayıcı birlik (ahadiyyetü’l-cem’) özelliğiyle tercüme eder. Bu özellik, Allah’ın zâtına mahsus bilginin her şeyi kuşatmasına benzer. Çünkü o, zâta âit bilginin -bütün taayyünleri kendinde toplayan (câmi^- ilk taayyününün (taayyün-i evvel) suretidir. Hakk’ın her taayyünün ötesinde olan mutlaklığı, bu taayyün cihetinden bilindiği gibi ilke oluşu, varlığının zorunluluğu, birliği ve varlık vericiliği de bu taayyün açısından bilinir.” Konevî, Fusûsu’l-hikem’in Ana Konulan, s. 27-28.
[13] Muhammediyye, b. 1600-1603; Bursevî, Ferahur-rûh, II, s. 19,40.
[14] Taberî, Câmiul-beyân, XXIV, s. 494. Âyetin hakîkat-i Muhammediyye ile irtibâtı için ayrıca bk. Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, s. 81-84.
[15] Süleyman Çelebi, Mevlid, s. 118, b. 249; Vassâf, Mevlid Şerhi -Gülzâr-t Aşk, s. 719-723.
[16] Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, 1,107-108.
[17] Kuddûsî Dîvânı, s. 147. Efendimiz’! bu açıdan aziz bilmek hakkında bk. îb- nü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, I, s. 389-393 (10. bâb).
[18] Burada Tanpınar tarafından Şeyh Gâlib’in naatı üzerine yazılanları hatırlamalıyız: “Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim I Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin Efendim. Peygambere böyle “Efendim” diye ve bu teş- rifâtla hitap edebilmek için evvelâ Türkçe konuşur doğmak, sonra bizim
Türkçemizin içinde doğmak, bizim teşrifât ve âdabımızdan geçmek lâzımdır. Tâ Asya içlerinden kopacaksın, bir çığ gibi bu sâhillere düşeceksin; orada tıpkı bizim gibi olan bir imparatorluk kuracaksın, bu toprak üstündeki hayâtı nizamlayacaksın; …hayat arızalarının üstünde bir vahdanîlik fikriyle yaşayacak, onu türbende, camiinde, sebilinde bir üslup hâline getireceksin; tekkelerin asırlarca Allah’la sevgiliyi birleştirecekler; dînî râşe bir zarâfet ve nezâket âyini hâline girecek ve sen Peygamber’e hitap için bu dili bulacaksın.” Tanpınar, Mahûr Beste, s. 93-94.
[19] Konunun ilgili literatürdeki karşılıkları için bk. Tek, “Hakîkat-i Muhammediyye Teorisi”, II, s. 846-861.
[20] “Pes bu kadar esrâr ki âlem-i vücûd onu hâvidir, cümlesi zât-ı nebeviyyeden intişâr etmiştir.” Bursevî, s. 176.
[21] Hû zamirinin hangi açılardan bir isim olarak anlaşıldığı hakkında bk. Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VI, s. 901-905.
[22] “Hüviyet, ilâh olmanın sırrıdır. O, celâl ve kemâl özelliğiyle yegâne ezelî mevcuttur. Hüve/O, Allah’ın kullarını “De ki O/Hüve” (el-İhlâs 112:1) ifâdesiyle kendisine dâvet ettiği ilk kelimedir. Böylelikle sâdece bu zamirle ifâde tamamlanmıştır. Bunun ardından “Allah” demiştir ki Allah, bütün harfleri ve dince belirlenmiş hakikatleriyle zâtın mutlak birliğine yâni İlâhî zâta delâlet eden özel-kuşatıcı (câmi”) bir isimdir. Bu isimdeki hüviyet sırrı, onun bileşik harflerin hükümlerinden soyutlandıktan sonra zuhûr etmesidir. Bunun nedeni, o ismin Hakk’ın dışındakilerden (ağyâr) tam anlamıyla mücerret olması ve eserlerinin hakikatlerinden de tam olarak münezzeh olmasıdır.” Konevi, Allah’ın İsimlerinin Anlamı, s. 29.
[23] Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, s. 307-308.
[24] “Kâin ât t an murâd ervâh ve ecsâmdır. Ve ervâh ve ecsâmın her biri bir hakikati müştemil ve bir sırrı mutazammmdır, zîrâ mezâhir-i esmâ ve sıfâttır.” Bursevî, s. 176.
[25] “Tafsili budur ki, Fahr-i Âlem’in (s.a.s.) cihet-i rûhâniyye ve cihet-i cismâ- niyyeleri vardır. Cihet-i rûhâniyyeleri hilkatte cümleden mukaddemdir. Nitekim hadîste gelir: jj Sil U Jjî” Bursevî, s. 177.
[26] İbnüT Arabi, Fütûhât-ı Mekkiyye, I, s. 403-405 (11. bâb).
[27] “Pes her ne kadar esrâr-ı rûhâniyye var ise cümlesi rûhâniyyet-i nebeviyye- den münşakk oldu. Zîrâ ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ ve şâirler ol mukaddeme tâlidir.” Bursevî, s. 177.
[28] İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, I, s. 416, 438 (12.-14. bâb); Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, s. 349-351.
[29] Burada Muallim Nâci’nin şu beytini hatırlarız (Hayber, Muallim Nâci’nin Şiirleri, s. 263):
Cemâli nûr-i vechullâh için burhân-ı evveldir Makâli her dil-i âgâh için Kur’ân-ı sânîdir
Buradaki “Kur’ân-ı sânî” ifâdesi İJU ÜLj Ç>&3l c^jl “Bana Kitâb ve onun misli verildi.” hadîs-i şerifine atıftır. Bk. Sünen-i Ebî Dâvûd ve Tercemesi, V, s. 358, nr. 4604.
[30] Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, s, 292-293.
[31] Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi, II, s. 1367,1476.
[32] “Ve bu nübüvvet bilfiil nübüvvettir. Şâir nübüvvât ise isticma-ı şerait üzerine vaktine merhûndur. Ve cihet-i cismâniyyeleri gerçi bi-hasebf t-teşahhus müteahhirdir.” Bursevî, s. 177.
[33] Nitekim Muhammediyye de şöyle denir:
Hüviyyet benimdir teşahhus senin Tahakkuk benimdir tefahhus senin
Muhammediyye, b. 3091; Bursevî, Ferahu’r-rûh, IV, s. 71-72.
34 Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, s. 349-351.
[35] Özkan, Vedâ Haca, s. 143; tbnü’l-Arabi, Fütûhât-ı Mekkiyye, I, s. 416 (12. bâb).
[36] Sühreverdî, Avârifü’l-maârif, s, 703-704 (63. bölüm). Bursevî hazretleri bu sözü şöyle İzah eder: “Ya‘ni emr-i sülûkün netice ve nihâyeti ehl-i bidâyet gibi ubûdiyyet mertebesiyle ihticâbdır. Ya‘ni bâtını ma‘rifetullâh ve müşâ- hede ile Hak’dadır ve zâhiri ubûdiyyet-i şer’iyye ve ihticâb ile halkdadır. Ve onların farkları cem‘leri ne mâni* değildir.” Kitâbü’n-Netîce, s. 230.
[37] Mesnevi, IV, b. 522-527; Konuk, Mesnevî-i Şerif Şerhi, VII, s. 165-166. uGer be-sûret men zi-Âdem zâdeem/ Men be-ma‘nâ cedd-i ced üftâdeem.” Zikredilen hadisler hakkında bk. Yardım, Mesnevi Hadisleri, s. 163-166.
[38] Fergânî, Müntehe’l-medârik, s. 871. Fahreddîn-i Irâkî hazretlerinin bu beyitten hareketle söylediği şiir için bk. Irâkî, Lemaât, s. 85-86.
[39] “Hüviyet gaybı” Hakk’ın zuhûru ile ilgili temel kavramlardandır. Konevî hazretleri kavramı şöyle anlatır: “Hakk’ın hüviyet gaybı, taayyünsüzlük (lâ-taayyün) ve bütün itibârları silen gerçek birliği bakımından muti aklığına işâret eder. İsimler, sıfatlar, nisbetler ve izâfetler ise Hakk’ın kendisini taayyünü cihetinden bilmesi ve idrâk etmesi demektir. Taayyüne bağlı söz konusu bu bilme ve idrâk, işâret edilen mutlaklığı tâkip etse bile her tecellîde Hakk’ın, bilgi sâhibinin zihninde taayyün edişine nisbetle mutlak taayyündür. Ayrıca o, taayyünlerin en genişidir. Bu taayyün, kâmillerin müşâ- hede ettiği şey olduğu gibi söz konusu taayyün, zâtî tecellîdir. En üst tevhid makamı onundur. Hakk’ın varlıklar için ilke (mebde’) olması bu taayyünü tâkip eder. İlke olmak, bütün itibârların kaynağı ve nisbet ve izâfetlerin menbaı olmaktır. Söz konusu itibâr, nisbet ve izâfetler varlıkta gözükürken akıl ve zihinler alanında bâtın kalır. Hak için söylenen zorunlu, bir, salt varlık [gibi] hükümler, zâta has bilgi nisbetinde varlığın taayyünüdür.” Konevî, Vahdet-i Vücûdun İlkeleri, s. 42.
[40] Bursevî, Ferahu‘r-rûh, I, s. 87; Nâsıh, Sübhatü’s-sâlikîn, II, s. 1428.
[41] tbnü’l-Arabi, Fütûhât-t Mekkiyye, XVIII, s. 418 (560. bâb).
[42] “Velâkin taayyün-i mutlak hasebiyle mütekaddimdir. Zîrâ arş-ı a‘lâdan mukaddem cism-i külli vardır ki ona heyûlâü’l-küll derler. Zîrâ cümle eflâk ve anâsır ve mevâlîdin mâyesidir. Ve Fahr-i Âlem’in (s.a.s.) rûhâniyeti, cümle âlem-i ecsâma göre ibtidâ ol cism-i küllî sûretiyle taayyün bulmuştur. Pes bu ftibârla cihet-i cismâniyyeleri dahi cümleden mukaddem oldu.” Bursevî, s. 177.
[43] Oğlanlar Şeyhi îbrâhim, Müfid ü Muhtasar, s. 104.
[44] “[Zîrâ] insân-ı kâmil, Hakk’ın bilcümle sıfât ve esmâsını câmi‘ olduğundan, bütün gafil ve câhil ve âgâh olan efrâd-ı beşer ile, onların isti‘dâd-ı fıtrîlerine göre musâhabet edip onları üslûb-ı hakîmâne ile terbiye buyurur.” Konuk, Mesnevî-i Şerif Şerhi, I, s. 76.
[45] Erzurumlu tbrâhim Hakkı, Dîvân, s. 380 (Tefvîz-nâme).
[46] “Binâen-alâ-hâzâ, arş ve arşın muhit olduğu ne kadar ecsâm var ise cümlesinin esrârı, Fahr-i Âlem’in cihet-i cismâniyyelerinden münşakk oldu.” Bursevî, s. 178.
[47] “Maa-hâzâ, unsur-ı mahsûslarıyla bu âleme kudüm ve bu neş’ede zuhûr etmedikçe cismâniyyet-i âlem hakikat üzerine tamâm olmadı. Zîrâ rûhları rûh-ı câmf olduğu gibi, cisimleri dahi cism-i kâmil idi.” Bursevî, s. 178.
[48] Şemâil yâni Efendimiz’in fiziksel özelliklerini konu alan eserlerin başında İmâm Tirmizî’nin eş-Şemâilü‘n-nebeviyye ve’l-hasâilü’l-Mustafaviyye si gelir. Bu vesileyle rahmetli Ali Yardım hocamızın Tirmizî’nin eseri üzerine yaptığı Peygamberimizin Şemâili adlı çalışmasına ve M. Yaşar Kandemir hocamızın Şemâil-i Şerif Şerhi’ne atıfta bulunmuş olalım.
[49] “Onun için şemâil ve hilye-i şerîfeleri isticmâ’ ve istikmâlde şâirden ziyâde ve bir peygamber ol i‘tidâl-i tâm üzere gelmemiş idi. Jç2Jl>Jl Cr~’^ ^ 3jlş> (el-Mü’minûn 23:14)” Bursevî, s. 178.
[50] Vassâf, Hicâz Hâtırası, s. 242.
51.“Pes bu kevnin sûreten ve ma‘nen esrârını câmi‘ ve hakâyıkma mebde’ olduğu gibi, âlem-i ilâha göre dahi zât ve sıfât ve esmâ ve efâlin zuhûruna menşe’ ve cemî‘-i kemâlâta mazhar oldu. Ve şâirler dahi bu esrâr ve hakâ- yıka onun yüzünden muttali* oldular. Ve bu netâyicin suverini onun cemâli âyinesinde gördüler.” Bursevî, s. 178.
52.Muhammediyye, 1603; Bursevî, Ferahu’r-rûh, II, s. 20 vd. Eserin ilerleyen kısımlarında bu beyit yedi defa tekrar edilir.
[53] Bu beyân, özellikle İbnü’l-Arabî hazretlerinin Fütûhât ve Fusûs’unda işlediği şekliyle tasavvuf târihinde şöhret bulmuştur. Bursevî hazretleri Kenz-i Mahfi adlı risâlesinde bu ibâre üzerinden yaşanan görüş ayrılıklarını ele alır.
[54] “Ba‘de-zâ esrâr-nâme-i İlâhî üçtür. Biri nüsha-i âfâk ve biri nüsha-i enfüs ve biri nüsha-i Kur’ân’dır. Ve bu üç nüshanın mebdei, nüsha-i hakâyık-ı Rahmân’dır.” Bursevî, s. 178.
55 Tatcı, Yûnus Emre Dîvânı IV -Âşık Yunus-, s. 182 (139).
56 “Kütüb-i erbaa-i ilâhiyye bu dört nüshaya işârettir. Ârif-billah olanlar tertîb üzerine bu nüshaları okurlar ve hakâyıkına muttali* olurlar.” Bursevî, s. 178.
57 “Suâl olunursa ki, Şeyh-i Musallî, hüviyyet-i Peygamber’! (s.a.s.) mebde’-i inşikâk-ı esrâr kıldı, Kur’ân’ı kılmadı? Maa-hâzâ, cemî‘-i esrârın mercii Kur’ân’dır.” Bursevî, s. 178-179.
[58] Hayber, Muallim Nâci’nin Şiirleri, s, 263.
[59] “Cevâb budur ki; Kur’ân bi-hasebi’z-zâhir mushaf-ı kavlî ve Resûlullâh (s.a.s.) mushaf-ı filîdir. Kavi ise fiil üzerine menûttur. Onun için Kur’ân’da gelir: dil» ^U ^^1 Ç?^’ ^ ^ Ya’nikalb-i Nebevi (s.a.s.) mahall-i nüzûl-i Kur’ân-ı kavlidir. Eğer bu kalb olmasa kimse Kur’ân ve esrâr-ı Kur’ân ve Furkân ne idüğün bilmezdi. Pes kalb-i Nebevi mahall-i inşikâk-ı esrar olmaya mahsûs oldu.” Bursevî, s. 179.
[60] Vâssaf, Mevlid Şerhi-Gülzâr-ı Aşk, s. 720-721.
[61] “Bu makûle makâmâtta kalb ve hüviyyet birdir. Zîrâ maksûd taayyünü beyândır.” Bursevî, s. 179.
[62] Envâr-ı Hazret-i Pir Nûreddin, “On Beşinci Fasıl”.
[63] “Pes icmâlde mahall-i inşikâk hüviyyet-i Peygamber (s.a.s.); ve tafsilde âlem-i âfâk ve enfüs; ve hakikatte hüviyyet-i Hak’tır, ^i* ^UİJ la*- * İMİ ÇjlkJl 4^ ^IjaİI” Bursevî, s. 179.
[64] Nitekim Bursevî hazretleri şöyle der (Kitâbun-Netîce, s. 718): Bir gülistân oldu gûyâ bu vücûd
[65] Tatcı, Yûnus Emre Dîvânı IV -Aşık Yunus-, s. 43 (14).
[66] Taberî, Câmiu’l-beyân, I, s. 146.
.


0 Yorumlar