GAYELERİN EN YÜCESİ
Beni yaratılış bakımından zeki, kandili parlak bir dostla onurlandıran Allah’a hamd olsun. O, aklının ışığı sayesinde kelimeleri keşfetmiş, Rab- binin yardımı sayesinde hikmetleri idrak etmiş, Onun lütfunun bolluğu sayesinde nimetlere sahip olmuştur. O dostla faydalı bir zaman geçirdim. Uzak, yakın her konuda bütün detaylarıyla düşündüm. Benim konuşmalarım arasından bazı yeni şeyler duyunca bana şaşırırcasına baktı. Zira benim tavamdan dolayı gözünü benden alamamış, suskunluğumdan dolayı kulağı mest olmuştu. Şaşkınlığı ortadan kalkınca bana şöyle diyerek akıl ve edep dolu bir soru sordu: “Ey sözleri usûl [Kitap, sünnet ve icmâ][1] ile tasdik edilen ve akıl ile onaylanan kimse! Ben kalbimin gözlerindeki şüphe perdelerini kaldıracak, şüpheli konulardaki kapalılıkları açacak basiret sahibi bir kimseye ulaşmak için yola çıkmaya yemin etmiş bir kimseyim. Onun için çok yollara girdim. Fakat aradığım kişi sanki sensin.”
Ona şöyle dedim: Bir kul ne kadar yıldızı patlasa ve talihi yaver gitse de yine kuldur. Fakat ben Allah’tan yardım diliyor ve O’ndan yol göstermesini istiyorum. Umulur ki O, seni bu içinde bulunduğun hâlden çıkarmaya beni muvaffak kılar. Haydi! Allah hedefine isabet etme konusunda seni, sana icabet etme konusunda da beni muvaffak kılsın.
En Yüce Tabakanın Hedefi Olarak Ebedî Saadet[2]
Şöyle dedi: Her canlı anlık faydaya ulaşmak ve yüz yüze kaldığı bir zararı defetmek için çalışmaktadır. Akıl sahiplerinden bazıları işlerin sonucundan elde edilecek faydaya ulaşma maksadına odaklandılar. Onlara göre daha yüksek tabakada olanlar ise bedenlerini daha yüce mertebeler için yormaya odaklandılar. O hâlde akıllı kimse için gereklilik arz eden, kendisi için çalışıp çabaladığı şeylerde yokluğuna razı olamayacağı “gayelerin en yücesi” (el-Emedul-Aksâ) hakkında bilgin var mı ?
Şöyle dedim: Sözün özü; küçük, büyük ne varsa Onsuz yokluğa mahkûm olmuştur. Ben seni her şeyi bilen Allah’ın yardımı olmadan Ona ulaştıramam. Zira kulun yüce Rabbinin yardımı dışında bir gücü yoktur. Ey bahtı açık, basiretli dostum! Bilmez misin ki sen iradesi olmayan bir kul, varlığı olmayan bir fakir, hükmü geçmeyen bir memur, düşman yurdunda bir tutsaksın. Dedi ki: Evet! Bana kudreti yüce olan Rabden, çağası her tarafa yayılan apaçık peygamberi eliyle yüce bir “Kitâb” geldi. Orada “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi, Rahmana kul olarak gelir.” (Meryem 19/93) denmektedir. Allah Teâlâ “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” (Muhammed 47/38) ve “Senin bu konuda bir yetkin yoktur.” (Âl-i İmran 3/128) buyurmuş ve sonra bu manayı şu sözleriyle desteklemiştir: “Allah ve Resûlü herhangi bir konuda hüküm verdiklerinde artık mümin bir erkek veya kadın için işlerinde tercih hakları yoktur.” (Ahzab 33/36) “Allah dilemedikçe onlar dileyemezler.” (insan 76/31) Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim ahiret kazancı isterse kazancını arttırırız ve kim dünya kazancını isterse ona dâ dünyaya ait şeylerin bir kısmını veririz ve onun ahiretten bir nasibi yoktur.” (Şûra 42/20) Şurası açıkça ortaya çıkmıştır ki onların ahirette bir nasibi yoktur ve onlar bizim düşmanlarımızdır.
Sonra bunu şu sözüyle teyit etmiştir: “Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı Rahman olan Allah’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında Ona karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Zuh- ruf 43/33-35) O hâlde dünyanın düşmanlarımıza aitliği sabit olduğuna göre bizim buradaki ikametimiz ancak tutsaklık hükmündedir. Çünkü akıllı bir kimse düşmanının yurdunda gönül huzuruyla yaşamayı seçmez. Kendisine indirilenleri insanlara açıklamak için gönderilen Allah Resûlü bunu şöyle açıklamıştır: “Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” [3] Oysa kişi sadece yaşam tarzına düşmanlık yapan veya düşüncesine karşı çıkanların ülkesinde hapsedilir. Bir cenin nezdinde anne karnına göre dış dünya ne ise kullar nezdinde de cennete göre dünya odur.
Şöyle dedim: Allah sana hikmetli ve yerinde konuşma ile Kur’an’ın hikmetini nasip etsin. Allah’ın gönderdiği sahifelerden ve peygamberlerden önce senin nefsine yerleştirdiği ayetleri vardır. Nefsin seni bizim bahsettiğimiz usulleri (Kitap, sünnet ve icmâ) bilmeye zorlar. Çünkü kul akleden varlıkların cinsinden kulluk yapmaya layık olup köleye has bir isimdir. Köle ise zorla ele geçirilmiş akleden varlığın adıdır. Sen de yaratılış ve var edilişle zorla boyun eğdirilmiş, akıl sahibi bir varlıksın. Bu yüzden iradesi olmayan bir kul oldun. Çünkü irade, sahipliğin nihâî noktasıdır. Oysa sen sahipliğin karşıtı olan kölelik tarafındasın. Sen her ne kadar pek çok iyiliği dilesen de ancak takdir edilene nail olursun.
Sen mülkiyete ehil olmayan bir kul olduğunda mülkünde yetkisi olmayan bir fakir konumunda yer alırsın. Sahiplikten yoksun bir fakir olduğun zaman da kısıtlama altında kalırsın. Bu durumda sahibin veya amirin izni dışında tasarrufta bulunamazsın. Eğer dünya üzerinde muhtaçlık sebebiyle aynı türden birinin emri altında isen ve birinin bundan seni kurtarma gücü yoksa bil ki bu şartlarda orada yaşamak hapis hükmündedir. Böyle bir hükümranlık ancak söylediğine karşı çıkıp sana düşmanlık yapan kimse için tasavvur edilebilir ki o kimse de kendisine tanınan mühlet çerçevesinde kulluğu inkâr etmiş, özgürlük kisvesine bürünmüş, sahipler gibi hâkimiyet kurmuş, sapkınlık yolunda krallar gibi yükselmiştir.
Şöyle dedi: Senin bu söylediklerinde basiretim arttı ve kalbim sana karşı huzurla döndü. O hâlde “gayelerin en yücesi” (el-Emedul-Aksâ) nedir?
Şöyle dedim: Onların zıddıdır. Aramızda biz onların kötülüğün zirvesi olduğunu, onların zıddının da iyiliğin zirvesi olduğunu andık. Bunlar; iradenin etkinliğine bağlı olarak azat edilme ve özgürlük, zenginlik ve mülkiyet, yönetme ve hâkim olma, sahip olma ve mülkiyettir. Dilediğimizi yapalım ve istediğimiz şekilde hükmedelim. Bunlar vehimlerin ulaşabileceği şeylerin en uç noktasıdır.
Şöyle dedi: Bunlar kulağa çok hoş gelen hasletler ve imkânsızlığı açık olan hedeflerdir. Çünkü kulun Rabbine olan esaretinden dolayı onun için ne bir azat edilme ne bir özgürlük ne bir mülk ve hükümranlık ne de bir irade görebiliriz. O yüzden kalpleri, şahitliğiyle rahatlatacak bir delil var mıdır?
Şöyle dedim: Evet. Kendisine önünden ve arkasından hiçbir bâtılın yaklaşamayacağı, Hakim ve Hamîd olandan İnen Kitâb! Ahiret yurdu ile ilgili sana söylediğime şahitlik yapmıştır ki o ne güzel şahittir! “Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.” (Kâf 50/35) “Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır.” (Zuhruf 43/71)
Biz o iradenin sahipliğin nihai noktası olduğunu ve hürriyetten önce de sahipliğin olmadığını söylemiştik. Mülk/hâkimiyet gerçekleştiğinde herhangi bir konuda tasarrufta bulunmak emre bağlı olmaz artık. Mülk/ hâkimiyet gelmiştir. Hâkimiyet geldiğinde de nefisler en kolay yoldan hedefe ulaşmak isterler. Bu da sadece irade ve hitap ile olur. Hatta “ol” der ve o da hemen oluverir. O, yakın sebebiyle özgürlüğün üstündedir.
Şöyle dedi: Bu, ulûhiyeti bilen kimsenin sıfatıdır. Peki kullukla nitelendirilenlerde bu nasıldır?
Şöyle dedim: Bu, bizatihi Allah Teâlâ için bir haktır. Kul için ise Allah Teâlâ’nın kulunun istediğini yaratması suretiyle kuluna bir lütfudur. Allah Teâlâ bütün sıfatları konusunda benzerlerinden yücedir. Çünkü azat olmak lügatte, azat edilen kölenin köleler için bilinen mülkiyet sebeplerinden herhangi biri yoluyla sahiplenilmekten kurtulmasını sağlayan güç anlamına gelmektedir. Mesela kuş yuvasından uçtuğu zaman “kuş azat oldu” dersin. Böylece kuş avcının onu yakalamasından ve ona zorla hâkim olmasından kurtulmuş olur. Kuşların yırtıcılaşması ise kendi cinsinden olanlara karşı yabanileşmesidir ki bu durum onu başkaları tarafından istila edilmekten korur. O hâlde kul da cennete girdikten sonra dilediğini yapmak suretiyle her türlü hâkimiyetten kurtulur.
Hürriyet özgür kimsenin nefsi ve malı hakkındaki bütün haklarının kendine has olması demektir. Cenneti kazanan kişi üzerinde de hiç kimsenin bir hakkı yoktur. O, zâtı itibarıyla bir kuldur, yaratılmıştır, inşa edilmiştir. Azat edilmiştir. Eylemlerinde ve sahip olduğu şeylerde hürdür. O kendisine nimet verilen ve onurlandırılan bir kimsedir. Kölelerin bağından salıverilmiştir. Kulluk edenlerin kulluğundan azat edilmiştir. Ondan sorumluluk düşmüştür. Artık muhtaç değildir. O artık mülkiyeti eline almıştır. Fakat bu yüceler yücesi Melîk’in ihsanıdır. İlk de son da O’nundur.
Bizde hür kimse aslında kendisi de bir köle olduğu hâlde bir köleye sahip olup onunla özgürlüğüne kavuşması için anlaşma yapan ve böylece onun yapıp ettiklerinde özgürleşmesini sağlayan kimse değil midir? Fakat bizdeki sözleşmeyle köleliğinin kaldırılması hususi bir durum olup iptal edilebilirken Allah Teâlâ’nın cenneti kazanan kimsenin köleliğini kaldırması umumi olup iptal ihtimali taşımaz. Özgürlüğüne karşılık sözleştiğimiz kölenin bize karşı sorumlulukları vardır. Allah Teâlâ ise onu bütün sorumluluklardan muaf kılmış, bağışlarına memur kılmıştır. Bu suretle onu azat edilmiş köleye benzetmiştir. Onun yolu sayesinde her yolu geçmiştir. Hüküm Allah’ındır. Bu yüzden O dilediği her şeyi yapar. Dilediği her hükmü verir. O Hakim ve Mecîd olandır.
Şöyle dedi: Bana yakın hakkında yeteri kadar bilgi verdin, benden zan ve tahminleri uzaklaştırdın. Böylece bana o hedefe doğru giden ve ona sahip olmaya götüren yol açıldı. Buna göre Allah Teâlâ ahireti eziyet etmek ve engel çıkarmak için değil, bir bağış ve karşılık olarak yarattı.
Şöyle dedim: Dört hasletle bu kemâle ulaşılır:
Kulluk makamında Rabbine karşı yer, gök ve dağlar gibi boyun eğdi- rilenlerden ol. Çünkü sen minnetle yaratılma ve kahırla yok edilme konusunda onlarla eşit oldun. Taksim edicinin hikmetini bilme konusunda ise onlardan ayrıldın. Bunun için nimetlerin bolca verilmesine karşılık çokça şükredemesen bile şikâyet ve öfkeni çoğaltma.
Fakirlik makamında yabani hayvanlar, kuşlar ve çocuklar gibi ol. Sen ve bu hayvanlar gıdaya muhtaç olma konusunda benzersiniz. Fakat sen zenginlik peşinde koşma ve galibiyet hileleri için gerekli olan araçlara ulaşmak suretiyle diğerlerine üstün kılındın. O hâlde bunlar sayesinde iç huzurun artmasa bile hırsın ve ona götüren açgözlülüğün çoğalmasın.
Emredileni uygulamak zorunda olan memur makamında boyun eğmiş yüklü hayvan gibi ol. Sana emredileni yapmak ve Allah’ın emanet yükünü taşımak konusunda ona yakınsın. Fakat Allah’ın mutlak olarak sana ihsan etmesi ve sana olan vaadinin karşılığını vermesi konusunda ondan farklısın. O hâlde bunlardan dolayı itaatin artmasa bile isyan ve azgınlığın çoğalmasın.
Düşmanların ülkesinden geçme makamında hırsızların ve tehlikelerin barınağından geçen tüccar gibi ol. Sen -eğer dikkatlice düşünürsen- bu tüccardan farklı değilsin. Fakat senin, içinde korku ve tedirginlik olmayan başka bir yurdun, içinde zarar olmayan ticaret için bir çarşın var. Bunlar senin yolculuğundaki dinçliğini artırmasa bile bunlardan dolayı rahatça ikamet etmek için döşek serme.
O hâlde Hakk’ın taksimine razı olduysan, rızık korkusu seni bitkin düşürmediyse, işler için acele ettiysen, kalbinle bu dünya yolculuğunu hızlıca tamamladıysan; işte o zaman asıl konaklanacak yerde Allah’ın melekleri müjdeci olarak gelir ve “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) vadedilen cennetle sevinin!” (Fussilet 41/30) derler. Siz dünyada iken görmediğiniz hâlde benden korktunuz. İşte şimdi güvendesiniz. Orada yolcuydunuz. İşte şu cennetlerde ebedî olarak kalacaksınız.
Şöyle dedi: Doğru söyledin. Fakat bu zor bir iştir. Bunu yapabilecek bir kul bilmiyorum. Çünkü nefislerde ona karşı gelmek için ayartıcılar, ondan yüz çevirtmek için engeller var. Ancak kendisine fazlaca basiret ve muvaffakiyet verilen ve doğru yol üzere sabit kalanlar müstesnadır. Ey ilim öğretmek suretiyle bana lütufta bulunan! ilimlerin nûrundan çokça ver bana. Belki o zaman Allah Teâlâ göğüs ferahlığı ikram eder de doğru yolu bulurum, nefsin ve insanların şerrinden korunurum. Çünkü benim için artık kulun hakikati yakînen görmek ve onun üzerinde sağlamca durmak için neye ihtiyaç duyduğu çok açıktır.
Şöyle dedim: Allah’a doğru koş. Çünkü Allah Teâlâ zorda kalana destek olur. Kendisine tevekkül edene yeter. Allah’ın yardımı sayesinde hükümranlığa ve en muhkem yarattıklarına ulaşan kulları vardır. Onlar sözlerini kulların Allah’ın şeriatına muvafık davranması için sarf ettiler. Böylece peygamberlerin mertebesine ulaştılar ve evliyanın önde gelenlerinden oldular. Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir.”[4]
Ben onlarla oturup kalktım. Allah Teâlâ’nın nûru kalbimin basireti için bir kandil oldu. Daha sonra ona yalvardım. Şükürler olsun ki o bana hükümranlık kilidinin anahtarını verdi. Ben de Allah izin verirse bunlardan meselelere açılım sağlayacak ve kalplere yol gösterecek olanları zikredeceğim. Nimetini hep yenileyen, cömertçe yaptığı taksimi açıkça izhar eden Allah’a şükürler olsun. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur. Salat ve selam yaratılmışların efendisi Resûlü’ne ve Onun hidayet kandilleri olan ailesine olsun. Allah en iyi bilendir.
Ebû Zeyd ed-Debûsî - İnsanın En Yüce Gayesi,syf:27-32
Dipnotlar:
1.Köşeli parantez içinde geçen bu ifadeler tahkik edilen eserin dipnotunda yer alan ve eserin yazma nüshalarındaki kenar notlarından aktarılan açıklama mahiyetindeki bilgilerdir. Bu alıntılar çeviride ihtiyaç duyulması hâlinde kullanılmış ve köşeli parantez içinde verilmiştir. (ç.n)
[2] İtalik, bold ve sola yaslı olarak yer alan bu başlıklar asıl metinde olmayıp tahkik edilen nüshaya muhakkik tarafindan eklenen başlıklardır. Başlıkların büyük bir kısmı tercümede yer almamıştır, (ç.n)
[3] Ebu 1-Hasen Müslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, Sahihu Müslim, thk. Muhammed Fuâd Abdulbâkî (Beyrut: Dâru îhyâi’t-Turâsi’I-Arabi, 1374/1955), 2956.
[4] Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, el-Makâsıdul-Hasene fi Beyânı Kesîrin Minel’ Ehadîsi’l-Müştehire Ale’l-Elsine (Beyrut: Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, 1985), 1/702.
Ebû AbdurRahman Ahmed b. Şuayb el-Horâsânî en-Nesâî, es-Sünenul-Kübra, chk. Hasen Abdulmünim (Beyrut: Müessesetu’r-Risâle, 1421/2001),7/119.


0 Yorumlar