Tanımlanabilirlik ve Hakiki Bütünlük
Bir varlığın tanımlanabilmesi, onun temsil ettiği tümel bütünlüğün maddi bir varoluş amacı olmasına bağlıdır. Yani her varlık, tümel-tikel skalasında temsil ettiği tümel noktadan tikele doğru takip edilen süreçler düşünüldüğünde, maddi bir amacı (anlamı) olan belirli bir varlık seviyesini ifade eder. Örneğin ağaç, kavramsal bütünlüğü içerisinde bir veya birden fazla amacı olduğu için anlamlıdır ve bu nedenle belirli bir varlık olarak tanımlanır. Oysa ağacı meydana getiren dallar, yapraklar, meyveler gibi birçok farklı alt unsur bulunur ve tüm bu alt unsurların tanımlı varlıklar olması, onların da her birinin Tanrı tarafından belirlenmiş bir veya daha fazla amacı (anlamı) olmasına bağlıdır.
Böylece kâinatta var olan her bir varlığın, belirli hakiki bütünlüğe sahip varlıklardan oluşan ve onların sahip olduğu özelliklerinin toplamından daha fazlasını ifade eden bir üst hakiki bütünlüğe sahip varlığa karşılık geldiğini anlamış oluyoruz. Buna karşılık bir amaca matuf olmayan madde yığınları amaçsız ve bu nedenle de anlamsızdır. Yine aynı sebepten bir tür veya işlevsel bütünlük olarak tanımlanamazlar ancak imgesel olarak betimlenebilirler çünkü bir varlık ancak onu oluşturan varlıkların özelliklerinden en az bir fazlasına matuf olursa tanımlanabilir bir nitelik kazanır, bu onu anlamlı (hakiki bütünlüğe sahip) bir varlık yapar. Bu açıdan doğada var olan ve insanlığın tarih içerisinde belirli bir varlık olarak tanımladığı tüm mevcudatın Tanrı tarafindan ona henüz daha yaratılırken yüklenmiş bir amacı ve anlamı bulunur. Hakikatte O’nun (c.c.) yarattığı hiçbir varlık amaçsız ve anlamsız değildir.
Düzen Nedir: Kesretin Gayeye Göre örgütlenmesi
Bu açıdan bizim zihnen “düzen” olarak fark ettiğimiz şey; bir varlıkta, onu meydana getiren tüm alt unsurların (kesretin) belirli bir veya birden fazla gayeyi tahakkuk ettirecek şekilde örgütlenmiş olmasıdır. Bu noktada akla şu soru gelir: Eğer evreni oluşturan her bir varlık, hakiki bütünlüğe sahip ve kendisini oluşturan varlıklardan bir fazla amaca matufsa, bu mantıksal dizgede kainat da onu oluşturan galaksilerden, yıldızlardan ve gezegenlerden fazlası olmalıdır. Peki evrenin bu üst amacı makul bir çerçeveden bakıldığında ne olabilir?
Muhtemelen evrenin amacı; onu oluşturan tüm varlıkların kendilerini sahip oldukları fıtri iç düzenleriyle tahakkuk ettirmesine olanak sağlamaktır ki insan da bu varlıklardan yalnızca bir tanesidir. Bu bakımdan tüm varlıklar, insan aklı açısından hayranlık uyandıran bir tanrısal düzen içinde evreni teşkil eder.
Ne var ki burada kullandığımız evrenin amacı ifadesi, ontolojik bir zorunluluk olarak değil insanın epistemik bir okuması olarak anlaşılmalıdır. Biz evrende gayeyi çıplak bir veri gibi yakalamayız; âdetullahın düzenli görünümlerini, uzam içindeki ilişkileri ve varlıkların birbirine nispetini gözlemleriz. Bu düzenin neye hizmet ettiğini ise, nazari aldın açıklayıcı şemaları ile kalbin/vicdanın değer sezgilerini birlikte işleterek yorumlarız. Dolayısıyla evrenin amacı dediğimiz şey, fiziksel açıklamanın yerine ikame edilen bir teleoloji değil; fiziksel nasıllık açıklamalarını koruyarak onların üzerinde yapılan bir anlam okumasıdır. Bu okuma mutlak değil nispi ve revizyona açıktır; fakat TNR bağlamında doğru ile iyinin birlikte sınanmasıyla disipline edilir.
İnsan Yapımı Nesnelerde Fonksiyon
İnsanların ürettiği varlıkların ise amacını (fonksiyonunu) onlara yükleyen insan aididir, örneğin bir araba kendisinden sonra tikellere doğru takip edilen varlık skalasında en tümel varlığı temsil etmektedir ve bu yüzden onun bir amacı (fonksiyonu) vardır. Aracı oluşturan alt unsurlardan biri olan karbüratörün de bir varlık olarak tanımlanabilmesini sağlayan bir amacı (fonksiyonu) vardır. Bu işlevsel ayrışma, tikellere doğru ilerledikçe atom ve atom-altı düzeylere kadar sürer. Her bir unsur, ait olduğu düzen içinde, kendisine atfedilen bir rol üzerinden anlam kazanır. İnsan yapımı nesnelerde fonksiyon, ontik bir zorunluluktan değil; tasarım, niyet ve akli tertipten doğar.
Anlam ile Fonksiyonun Ayrımı:
Sevgiyle Mana Kazanan Üretim
Birkaç parça araba parçasından —örneğin bir karbüratör, iki lastik ve bir adet de koltuktan- oluşan madde yığınını düşününce, onun kavramsal bütünlük içerisinde belirli bir amacı (fonksiyonu) olan bir varlık olmadığını idrak ederiz. Anlıyoruz ki yalnızca bir anlamı, amacı ve işlevi olan varlıklar, bir varlık türü olarak kavramsal bir bütünlük içerisinde tanımlanabilmektedir. Dikkat ederseniz bu kavramsal bütünlük içerisinde idrak ve tanımlama, akla itibarla ortaya çıkmaktadır ve fakat her şeye rağmen dış dünya gerçekliklerinin kendisinde ortaya çıkan anlamlı durumlarla ilişkilidir. İnsan doğadaki bu fıtri anlamları (amaçları) gelişmiş aklıyla derinlikli bir şekilde keşfetmekte ve varlıkları arazları üzerinden gruplayarak nazari olarak da kavramsallaştırabilmektedir.
Böylece ortaya çıkmış oluyor ki doğada amacı olan her bir varlığın anlamını Tanrı ona henüz daha yaratma aşamasındayken yüklerken, insan üretimi olan -bir amaca matuf- varlıkların yalnızca fonksiyonu olabilmektedir. Çünkü tanrısal yaratmaların hem maddi hem de manevi yönü vardır ve anlam, Tanrı’nın onu kendi sevgisi perspektifinde var etmesiyle varlıkta ortaya çıkar. Oysa insan aklının ürünü olan araçların yalnızca insan yaşamını kolaylaştırıcı fonksiyonları bulunur. İnsan bunlara aynı zamanda bir anlam yüklemek isterse, bunu yine tanrısal değerlerden (O’nun (c.c.) sevgisinden) devşirerek başarabilir. Örneğin bir arabanın fonksiyonu insanları veya yükleri bir noktadan başka bir noktaya taşımaktır. Tanrı’nın sevgisinden alınan ilhamla, insan kalp/vicdan aynasından bu sevgiyi kendi üretimlerine yansıtarak onlara manevi bir anlam da katabilir. Bu aracın ambulansa veya itfaiye aracına dönüştürülerek zor durumdaki insanlara yardım etmesinin sağlanması buna örnek olarak gösterilebilir.
İnsanın vicdan aynasından sahip olduğu sevgiyi canlılara yansıtması demek, davranışlarını ve üretimlerini bunun gereği olarak iyilik niyetiyle yapması anlamına gelir. Aksi hâlde bir ambulansı maddi kazanç maksadıyla üreten bir kişinin yaptığı eyleme yüklediği anlam sevgi (iyilik) değil kazançtır. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer şey, tüm değerlerin kaynağının bizatihi Tanrı’nın sevgisi olduğu ve insanın onu kalben/ruhen fark edip diğer varlıklara davranışları üzerinden yansıtabileceğidir. Esasen insan maddi düzlemde de aynı şeyi yapar ve Tanrı’nın doğadaki düzeni olan âdetullah sayesinde öğrendiği bilgisini aklıyla maddi üretimlerine bir fonksiyon (maddi amaç) olarak yansıtır. Bu noktada insanın maddi ve manevi düzlemde Tanrı’nın bilgisini ve sevgisini ürettiklerine yansıtmasına olanak veren temel unsur nazari aklıdır ve bu ileride detaylıca izah edilecektir.
İnsanın Anlamı ve Fıtrat Meselesi:
Bilimsel Kesinlikten Metafiziğe
En geniş açıdan değerlendirdiğimizde idrakimize açılan hakikat odur ki her bir varlığın amacı (anlamı) kendisini (fıtri özellikleri üzerinden) tahakkuk ettirmektir. İnsanın da bu açıdan anlamı “insan olmak”, yani inşam fıtraten tahakkuk ettirmektir. Bu noktadaysa karşımıza şu soru çıkmaktadır: Varlıkların her birinin, özelde ise insanın fıtratı nedir, insan nasıl bir varlıktır? Bir ruhu olmayan cansız varlıkların fıtratım ortaya koyabilmek —deterministik bir kesinlikle- bilim yaparak mümkün olmaktadır. Buna karşılık, ontik düzlemde ruha sahip canlıların ve özellikle de insanın fıtratını idrak edebilmek, yalnızca akli çözümlemelerle değil; metafiziğin sunduğu bağlamlayıcı imkânla mümkündür. İşte bu çalışmanın temel amaçlarından birisi; felsefi olarak “insan varlığının” hakikatini ortaya çıkarmak ve bu sayede onun anlamını (amacını) idrak edebilmektir .
VARLIK VE MATEMATİK
Mutlak (Numenal) Bir Hakikate Ulaşabilir miyiz?
İnsanın, zihnin dışındaki gerçekliği “nesneyi nesnede” kavrayarak mutlak biçimde bilmesi mümkün değildir. Örneğin ışık, farklı kuramsal çerçevelerde dalga tasvirleriyle de kuantum düzlemde foton/alan tasvirleriyle de açıklanabilir. Bu tasvirlerin her biri, belirli fenomenleri daha iyi hesaplamayı, daha iyi öngörmeyi ve daha iyi ölçmeyi mümkün kıldığı ölçüde güç kazanır; fakat bu güç, nesnenin numenal hakikatini bütünüyle ele geçirdiğimiz anlamına gelmez. Bu yüzden “bilgi”, TNR’nin dilinde, gerçeklik karşısındaki temellendirilmiş ve denetlenebilir bir inşa olarak anlaşılmalıdır: İnsan için bilgi, mutlak hakikatin kendisi değil; mutlak hakikate yaklaştıran, gerektiğinde revize edilebilir bir “doğruluk düzeni”dir. Bu sebeple insanın bildiği şeyler aslında zihnindekilerle sınırlıdır ve nesneleri nesnenin kendisinde kavrayamadığı için, gerçekliklerle ilgili zihnindeki her şey bir hipotez veya teoremdir. Bunlardan bazıları daha güçlü, bazıları ise daha zayıf teoremlerdir.
Bilim, hesaplayabildiğini ve ölçebildiğini kesin addeder. Oysa bu durum bilim insanlarının kendi zihinsel düzlemlerinde doğru olsa bile hakikat değildir. Çünkü rasyonel olduğunu düşündüğümüz şeylerin aklileşmesini sağlayan nazari formların kendisi dahi varlığına en çok inandığımız nesnel varlık, âdetullah, uzam ve sevginin içsel yansıması olan kavramsal varlık, mantık, matematik ve vicdan örüntülerinden ibarettir ve en nihayetinde gerçekliğin kendisi gibi bir mutlaklığa konu olamazlar; insan, bilimsel olanlar da dahil tüm düşünme süreçlerini gerçekliğin kendisiyle değil bu formlar ile yürütmek zorundadır. Anlayacağınız günün birinde ışık foton olarak değil daha kolay hesaplanabilir ve ölçülebilir başka bir zihinsel kabullenişle de tanımlanabilir.
Elbette bir kuramın insan hayatını kolaylaştırması, ölçü ve hesapla standardize edilebilmesi, ona epistemik bir güç kazandırır. Ancak TNR açısından bu “kullanışlılık”, doğruluğun tek ölçütü değildir: Kullanışlılık, çoğu zaman kuramın iş gördüğünü gösterir ancak bu durum kuramın mutlak bir hakikat olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle bilginin yürüdüğü test iki katmanlıdır: (i) maddi düzlemde öngörü-ölçüm-tutarlılık bakımından “doğruluk” ve (ii) insanı hakikate yaklaştıran, yani doğruyu iyilikle birlikte taşıyabilen “hikmete açıklık”. Böylece bilgi, yalnızca işe yaradığı için değil daha geniş bir insancıl hakikat mimarisine oturduğu için de kıymet kazanır. Son tahlilde bir bilgi o gün için insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ve daha ileri bilgiler için yeni bir dayanak noktası (aksiyom) vazifesi görebiliyorsa, o bilgiyi doğru olarak kabul ederiz.
Bilgilenme düzeyinde ortaya çıkan şey, ontik gerçeklikle temasın nazari formlar içinde kurulan ve denetlenebilir ölçütlerle sınanan epistemik temsilleridir. Bizim rasyonel dediğimiz olguları dahi kavrayışımız aslında nesnel değil mutlaka bir aksiyoma dayanan zihinsel ve öznel bir kavrayıştır. Burada “nesnel” (objektiflik) diye adlandırdığımız şeyin, çoğu zaman ontolojik bir mutlaklık değil epistemik bir ortaklaştırma olduğunu ayırt etmek gerekir. Objektiflik, insan türünün ortak duyusal/tecrübî imkânları ve ortak form dilleri (mantık/matematik) içinde, aynı olgunun farklı zihinlerce benzer biçimde yeniden kurulabilmesidir. Yani nesneye değil çoğu kez insanlar arası denetlenebilirliğe işaret eder. Bu, bilimi değersizleştirmez; bilimin gücünün nereden geldiğini doğru yere sabitler.
Ölçü-Hesap Standardizasyonu:
Bilim, Kesinlik ve Mana Meselesi
Bir aksiyom olarak bizim insan modelimiz de diğer tüm nazari varsayımlar gibi ilhamını ontik gerçeklikten alan bir kabuldür, insana dair olguları bu modelle açıklayabildiğimiz ölçüde güçlenecek, açıklayamadığımız nispette ise revizyona açık olacaktır. Teoriler, ölçülebilir ve hesaplanabilir bir seviyeye ulaştıklarında daha güçlü hâle gelirler. Çünkü insan zihninin dış dünyaya ilişkin türsel kesinlik üretme araçları temelde iki form üzerinden işler: mantık ve matematik. Varsayımlarımızı bu iki form aracılığıyla sınar, ortak bir nazari zeminde standardize eder ve böylece temellendirilmiş inanç dediğimiz bilgiye ulaşırız.
Ancak bu gerçekleşse bile, az önce foton örneğiyle açıkladığımız üzere, ölçülebilirlik ve hesaplanabilirlik mutlak doğruluğun garantisi değildir. Bu nitelikler, teorinin daha sistematik açıklanabilmesini ve ortak bir ifade standardına kavuşmasını sağlar; fakat gerçekliğin kendinde yapısına bütünüyle nüfuz edildiği anlamına gelmez. Dolayısıyla mana boyutunun ölçülememesi, onun ontik karşılığının olmadığı anlamına gelmez. Ölçü, insanın epistemik ilişkisinin aracıdır; varlığın ontik statüsünün ölçütü değildir.
Matematiksel olarak yerçekimine dair hesaplamalar yapabilmeniz onun nesnel bir gerçeklik olduğunu kanıtlamadığı gibi, hesaplayamadığınız Tanrı’nın muradı anlamındaki o sevgi denen fenomen size ruhen hissettirdikleriyle apaçık gerçek bir şeydir. Bir diğer ifadeyle, bir olgunun gerçekliği yalnızca onun tecrübe edilebilirliği üzerinden tanımlanabilir. Bu anlamda bir zihin varlığı olan “yerçekimi” değil ve fakat nesnelerin bırakıldıklarında düşmesi ve aynı şekilde herkes tarafindan hissedilebilen sevgi, ontik olarak gerçek olgulardır.
Ölçme ve hesaplama, varlığın kendisine değil insanın varlıkla kurduğu epistemik ilişkiye aittir. Bu bağlamda kâinat, madde ve mana yönleriyle, insanın ontik gerçeklikle kurduğu temasın akıl ve vicdan aracılığıyla yorumlanması ve yeniden inşa edilmesi sürecinde idrak edilir. İnsan, ontik gerçekliği olduğu gibi zihnine “yansıtmaz”; onu, sahip olduğu imgesel ve nazari formlarla anlar, vicdani örüntüler içinde anlamlandırır.
Bu nedenle ölçme ve hesaplama faaliyetleri, gerçekliğe dair insan zihninde kurulan epistemik temsilleri standardize etmeye yöneliktir. Amaç, bireysel idrakleri ortak bir kavrayış zemini içinde buluşturmak ve insan zanlarını denetlenebilir bir forma sokmaktır. Ölçüm, hesap ve kanıt, bu standardizasyon çabası içinde sistematik bir bütünlük kazandığında, bilimsel bilgi ortaya çıkar. Bilim, bu anlamda, varlığa dair insan idrakinin ortaklaştırılmış doğruluk düzenini temsil eder.
Matematik: Uzamdan Esinlenen Bir Zihinsel İcat ve Soyutlama Mimarisi
Sayı fikri, uygarlık sürecinde yazıdan bile öncelere, 30.000 yıl öncesine uzanmaktadır. (Gökdoğan, 2010) Hesaplama ve ölçme, doğadaki sayı ve biçim olgularından ilham almıştır. (Lakoff & Nûnez, 2000) Matematiğin bir keşif olduğunu iddia edenlere, bu keşfin bahsedilen birkaç on bin yıl önce yapılan sayı ve biçimin (modern ifadesiyle uzamın) keşfinden ibaret olduğunu söylemek gerekir. Sayı ve biçimlerin duyu organlarıyla kavranan doğayla bağlantılı olan sınırlı kısmının üzerine inşa edilen, aksiyomlardan oluşan soyut matematiksel düşünce; ontik uzamdan esinlenen fakat ondan koparak kendi iç tutarlılığına göre işleyen, büyük ölçüde soyut, sanal ve insan zihninin ürünü olan epistemik kir sistemdir. Bu yönüyle matematik, fiziksel gerçekliği temsil etmekten ziyade, zihinsel kavrayışları standardize etmek amacıyla geliştirilmiş formel bir mimari olarak anlaşılmalıdır. Maddeyi, dış dünyadaki maddi kısmından sıyırarak en, boy, derinlik gibi vektörleri üzerinden imgeleştirerek zihne aktarır. Hatta bir aşamadan sonra dış dünyadan bağım tamamen koparır ve yalnızca bu zihinsel imgeler üzerinde düşünmeye başlar. Yani kendi imgelerini soyutlar ve kavramsallaştırır. Matematik bu nedenle insanı soyut düşünmeye hazırlayan, soyutlama tekniklerini öğreten de bir olgudur. Çünkü bir yönüyle maddi dış dünyadadır, bir yönüyle ise zihinde ve maddesiz bir formdadır.
Bu anlamda ölçme ve hesaplama (matematik) insanlığın en büyük “icatlarından” biridir. Öyle ki, o büyük pozitif bilimler dünyası bu standardizasyon üzerine kurulmuştur. Pozitif bilimler denen olgu, duyularla deneyimlediklerimize ve mantıksal önermelerimize ek olarak, matematik denen bu soyutlamanın tüm insanlıkta karşılık bulmasıyla ortaya çıkmış bir kavramdır ve gerçekliklerin doğrulat dediğimiz içsel yansımalarını standardize etmiştir ancak her şeye rağmen bu onların mutlak doğrular olduğunu göstermez. Çünkü standardize edilmiş bir formda da olsa bu kavrayış nesnenin nesnede değil, insan zihnindeki nispi ve insancıl kavranışıdır.
Matematik tamamıyla soyut bir evrensel kabuller külliyatıdır çünkü insanlık için faydalıdır. 2 doğal sayısının, 1 doğal sayısından büyük olduğunu söyleriz. Peki, gerçekte sayı diye bir şey var mıdır? Hadi var diyelim, doğal sayı nedir ve neye göre doğaldır? Tam sayı nedir, kime göre tamdır? İnsan sayı diye bir kavram üretiyor, bir de bunun negatifi olduğunu söylüyor. Gerçekten soyut ve hayal ürünü şeyler değil mi? insanlar, doğada var olan varlıkların miktarım tanımlayabilmek -örneğin koyunların sayısını- ve ortak bir algısal standardizasyon sağlayabilmek için sayı kavramını geliştirmiştir. Anlaşılacağı üzere varlıklar nesneldir ancak sayılar zihinsel bir soyutlamadan ibarettir ve doğada sayı yoktur. İnsanın iletişim ihtiyaçları temelinde gelişen ve doğadan alınan ilhamla başlayan sayı ve aritmetik işlemler, bir noktadan sonra doğadan kopar ve artık dayanak noktası olarak soyut aksiyomlara ihtiyaç duymaya başlar ve saf bir soyutlamaya dönüşür. Doğadan kopuş süreci matematiğin bir disiplin olarak var olmasından sonra ortaya çıkmıştır. İnsan, matematik bilimi kapsamında artık gerçeklikle ilintili olmayan zihinsel faraziyeler üzerine hesaplamalar yapmaya başlamıştır. Yani matematik çıkışı itibariyle doğayı kendisine nirengi noktası olarak kabul ederken, bir aşama sonrasında nirengi noktası olarak kendi zihninin ürünü aksiyomları kullanmaya başlamıştır.
Bu anlattıklarımızı daha anlaşılır olabilmesi için yukarıda verdiğimiz koyun örneği üzerinden açıklamaya çalışalım: insanlar önce belirli adette koyunu, sosyal bir varlık olduğu için, iletişim ihtiyacı kapsamında muhatabı olan diğer insanlara anlatabilmek için en başta parmaklarını kullanarak sayı kavramını yaratmıştır. Daha sonra belirli sayıdaki koyunun artışını ortaya koyabilmek için toplamayı, eksilmesini anlatabilmek için çıkarmayı icat etmiştir. Belirli sayıda koyunu belirli sayıda insanın arasında paylaştırabil- mek için bölmeyi, belirli sayıda insanın aynı sayıda sahip oldukları koyunların toplamda kaç koyun olduğunu ortaya koyabilmek için çarpmayı icat etmiştir.
Örneğin, benim hiç koyunum olmasa ancak karşımdaki kişiye on koyun borcum olsa, aritmetik olarak benim koyunsal durumumu ortaya koymak için negatif sayılara (-10 gibi) ihtiyaç duyulur. Böylece temel kavramları ortaya çıkan ve insan ihtiyaçları kapsamında, insanın geliştirdiği bir soyutlamadan ibaret olan matematik, bir disipline dönüşmüş olur. Bu noktadan sonra ise insanlar sahip oldukları somut koyunlar üzerinden değil zihinlerindeki varsayımsal durumlar üzerinden, sayılar ve işlemler ile hesaplamalar yapmaya başlar ve o andan sonra matematik yavaş yavaş doğadan kopmaya başlar. Esasen matematik ilk andan itibaren, bütünüyle bir soyutlamadan ibarettir, ancak çıkışı itibariyle ilhamını doğadan alırken, bir süre sonra gerçeklikle bağım koparmış, soyut matematik dünyaya dönüşmüştür.
Benzer şekilde doğada her varlığın kendisine ait olmak üzere ve “karmakarışık” birçok şekilleri ve biçimleri vardır. Bu (iki boyutlu) şekilleri ve (üç boyutlu) biçimleri insanlar ortak bir algıda kavrayabilmek, birbirleriyle iletişime girdiklerinde zihinlerini birbirlerininkiyle ortaklaştırabilmek için geometrik şekilleri soyutlamışlardır. Kare, dikdörtgen, çember, üçgen, altıgen vb. Doğada varlıkların şekilleri ve biçimleri insan zihninin ürünü bahsettiğimiz bu geometrik formlara benzerlik gösterebilir ancak doğada mükemmel kare, üçgen, çember vb. bulmanız neredeyse imkânsızdır. İnsanlık şekilleri ve biçimleri ortak bir algıda kavrayabilmek ve bunun bir adım ötesinde ise ölçümler ve hesaplamalar yapabilmek için bu geometrik formları, aynı aritmetikteki sayılar gibi idealize ederek icat etmiştir.
Örneğin doğada yukarıdaki şekle sahip bir toprak parçası olsun. İnsan bunu hemen geometrik olarak kendi zihninde geliştirdiği geometrik soyutlamalara uyacak şekilde, parçalı olarak algılamaya ve bu sayede de hesaplamaya muktedir olur. Yoksa doğada sonsuz sayıda şekil ve biçim vardır. Sayılar, geometrik şekiller ve bunların üzerine geliştirilen aritmetik hesaplamalar, zihinsel soyutlamalardan ibarettir. Nesnelerden (doğadan) ilham alsa da nesnesizdir. Algıda ortaklık ve bir aşama ötesinde ise ölçülebilirlik ve hesaplanabilirim adına, insan aklı tarafindan geliştirilmiştir.
İnsan, aritmetik ve geometri sayesinde zihninde kurguladığı, standardize ettiği sayılar/formüller ve kusursuz şekiller/biçimler dünyasından, doğa bilimlerinde sınırlı oranda fayda sağlamıştır. Çünkü doğada âdetullah denen bir sistematik olsa da Tanrı’nın kur* guladığı bu düzen hem çok karmaşıktır hem de tanrısal kusursuzluk perspektifinde aynı cins/tür varlıklar arasında dahi çok fazla öznellik bulunur. İnsan, aritmetik ve geometriden özellikle yine kendi üretimi olan “teknikte” çok fazla yararlanmıştır. Tekniğin/teknolojinin bu denli gelişimi, insanın zihninde yarattığı bu matematik soyutlamalar sayesinde mümkün olmuştur. Tekniğin altında matematik olduğu için, standartlar (standart formüller/yasalar) ve kusursuz biçimler üzerine inşa olmuştur. Örneğin, kusursuz sekizgen doğada olmasa da bir makine parçasında karşımıza çıkabilir. Tanrısal yaratmalar rastlantısalmış gibi görünen şekil, biçim ve özniteliklerin ötesinde çok daha derin bir mükemmellik barındırır. Tanrı, yaratmasındaki görünür apaçık tezahürleri bu şekilde idealize edilmemiş, rastlantısalmış izlenimi doğuran şekil ve biçimlerinin ardına âdeta gizlemiştir. İnsan ise matematik ve geliştirdiği teknik sayesinde yolları, köprüleri, enerji kaynaklarını, üretim alanlarını, şehirler ile yeryüzünü kendi zihniyle, ihtiyaçları ve arzularına göre imar etmiş, âdeta Tanrı’nın doğası gibi, kendi yapay doğasını inşa etmiştir.
Matematik denen soyutlamayı -bu evrensel kabulü- insanlık binlerce yılda, hep beraber hayal etmiştir. Aksi hâlde her bir insanın kendisine ait kuralları ve formülleri, yani kabulleri olan bir matematiği olacaktı. Kısacası matematik insanlığın ortak hayalidir. Somut varlıkların ve olayların uzamsal açıdan anlaşılabilmesi için soyut olarak tasarlanan ve bu soyutlamaların birbirleri arasındaki ilişkiler üzerine kurgulanan ortak bir “uygarlık dili”dir. Bu ortak algılar ile ölçülebilirlik ve hesaplanabilirlik imkânı, aritmetik ve geometri başta olmak üzere tüm bilimlerin paylaştığı epistemik zemini oluşturur. Bu yapılar doğadan ilham alabilir ya da bütünüyle soyut aksiyomlara dayanabilir; ancak her halükârda insan zihninde kurulan temsil düzenleridir. Bu nedenle bilimsel objektiflik, ontolojik bir mutlaklığa değil insan türüne özgü ortak form dilleri içinde sağlanan kamusal denetlenebilirliğe karşılık gelir. Çünkü hakikatte objektif olan, şekli ve biçimi gibi diğer birçok özniteliğe sahip olan nesnenin bizatihi kendisidir. Gerisi bütünüyle insan zihninin ortak algı için geliştirdiği matematik gibi evrensel insanlık dilleriyle varlıkları idealize ederek betimleme (kavramsal olarak örüntüleme) çabasıdır, insanlık Batı kültürünün öncülüğünde, Aydınlanma ve bilim çağında yaptığı sıçrayışla kavramsal olarak, tüm insanlığın veya ilgili bilim çevrelerinin ortak bir algıda birleştirdiği, ölçebildiği ve hesaplayabildiği olgulara objektif demiştir. Ancak bunun ontoloji!; ve epistemolojik bir izahı yoktur, doğru değildir. Esasen uygarlık olarak sahip olduğumuz her şey “sanal bir insan dünyasından” ibarettir ve bulunduğu yer insan zihnidir; “varlık âleminin insandaki yansımasının ve zihinsel üretimlerinin formel ifadesidir.”
Aydınlanma ve bilim çağında zihninin bu soyutlama gücünü gören ve âdeta narsist bir bakışla kendi bilincine âşık olan Batılı bilim çevreleri, kendi geliştirdikleri bilimlere, “pozitivizm” gibi akımlarla neredeyse tapar hâle gelmiştir. Oysa kendilerinin zanlardan ibaret birer varlık olduğunu unutarak, aklının yamnda bir de gayri maddi yönünün (ruhunun) bulunduğunu ıskalamaktadır. İçine düştükleri bu vehim neticesinde sahip oldukları doğal bilimlere ait bilginin, her ne kadar zaman içerisinde geliştiğini ve yer yer değiştiğini bilseler dahi, nesnelere uygunluğundan emindirler. Kısacası modem bilimsel başarı, çoğu zaman metodolojik bir tutumu ontolojik bir sonuca dönüştürme riskini doğulur: Ölçülebilir olanın var, ölçüle- meyenin yok sayılması gibi. Oysa ölçme ve hesaplama, gerçekliğin zihinde standardize edilme araçlarıdır; ontolojik hüküm verme yetkisi değildir. Bu yüzden TNR açısından sorun, bilimin kendisi değil; bilimin ürettiği doğrulukların, hakikatin tamamıymış gibi sunulmasıdır. Sevgi, merhamet ve değer gibi mana boyutuna ait fenomenleri yalnızca biyolojik tezahürlerine indirgemek, açıklamayı kolaylaştırabilir; fakat açıklamanın ontolojik yeterliliğini garanti etmez.
Sonuç olarak bilim insanlarının önemli bir kısmı sahip olduğu bilgiyi o an için mutlakmış gibi kabul eder, bilginin nesnesine uygunluğu anlamında mutlak bir bilginin olanaklı olmadığını görmezden gelir, nesnenin kendisinin mahiyetinden fazlasına karşılık geldiğini inkâr eder. Bilginin nesne tarafına ağırlık vererek (türsel) sübjektifliğini, onun bir yansımadan ibaret olduğu gerçeğini ve nesnenin anlamını, yani nesneyi nesnenin kendisinde kavrayan Tanrının o nesneyi hangi amaçla (gayeyle) yarattığım görmezden gelir. Sübjektif yargılarım tüm insanlığa kabul ettirdikten ve zihinsel bir ortak zemin elde ettikten sonra bunlara objektif yakıştırması yapar. Yani kendini Tanrı’nın yerine koyarak, yargısının mutlak bir gerçeklik olduğunu ilan eder. Sahip olduğu pozitif bilimlerle varlığı mutlak bir şekilde kavradığını varsayan bu anlayışın haddi aşan epistemolojik varsayımı, süreç içerisinde varlık tasavvuruyla ilgili ontolojik bir tahribata da yol açmıştır. Bu tahribatın neticesinde yalnızca maddelerden oluşan, nicel, nesnel, değersiz, insan istek ve arzularıyla şekillenen materyalist bir dünya, insanlığa çağın ruhu olarak dayatılmıştır.
Mana Standardizasyonu ve “Pozitivist Din” Riski:
Pragmatizm ve iman
Matematik ve onun üzerine inşa edilen pozitif bilimler öncesinde, insan kavrayışı açısından madde ve mana, fizik ve metafizik gibi ayrışmalar bugünkü kadar derin değildi. Varlıklar bir bütün olarak varlık âlemiydi. Hepsinin zihinlerde ve kalplerde tek bir imgesel kavranış şekli vardı. Rasyonel kavrayış, duyu organlarıyla fark ettiklerimizden ibaretti, çünkü insan henüz aldım ayrı bir imkan olarak keşfetmemişti. Sezgisel/ruhsal bakış, günümüzdekiyle benzer ancak çok daha güçlü bir formda, duyular ile fark etmediğimiz manevi bir dünyanın sezgisel algısından oluşuyordu. Matematik öncesi bu dönemde insanlık, sezgiyle kalben elde ettiği bilgiyi en az duyu organlarıyla elde ettiğiyle aynı değerde ve hatta -metafizik inanç öğeleri de sezgilerle kavrandığı için- çoğu zaman çok daha değerli görüyordu. Kâhinler, büyücüler, şamanlar ve rüya tabircileri bu dönemin önemli sezgisel ilim adamlarıdır ve toplumlarında muteberdirler.
Matematiği, insanlığın binlerce yıl boyunca ortak tecrübeler ve ihtiyaçlar, üzerinden geliştirdiği büyük bir epistemik standardizasyon olarak kabul edersek, benzer bir sürecin uygarlığın mana boyutunda yaşanıp yaşanmadığını sormak anlamlıdır. İnsan, maddi dünyayı anlamlandırmak ve algıda birlik sağlamak için matematiksel bir dil inşa etmiştir; peki aynı insan, manevi boyutu anlamlandırmak ve değerler alanında müşterek bir idrak zemini oluşturmak için de benzer bir çerçeve geliştirebilmiş midir? Yoksa bu çaba, insanlık tarihinde farklı biçimlerde zaten birçok kez tecrübe edilmiş midir?
İnsanlık tarih boyunca mana alanını da ortaklaştırmaya yönelmiştir; bu yönelimin tarihsel, kurumsal ve dilsel karşılıkları dinî geleneklerdir. Dinlerin bünyesinde yer alan Tanrı, melek, şeytan ve cin gibi kavramlar, maddi dünyayı kavramaya yarayan matematiksel kavramlar gibi, insan idrakinin sınırları içinde teşekkül etmiş epistemik olgular ve sembolik anlatım araçlarıdır. Ancak TNR açısından bu durum, dinî dilin bütünüyle keyfî bir zihinsel kurgu olduğu anlamına gelmez. Aksine bu dil, sevgi, iyilik ve değer gibi manevi gerçekliklerle temas eden bir hakikat zeminine yaslanır. Dinle ilgili asıl sorun, dinin de tıpkı bilimde zaman zaman görüldüğü üzere, kendi epistemik dilini şer’î bir bağnazlıkla mutlaklaştırarak aklı veya vicdanı perdeleyen bir kesinlik iddiasına dönüşmesindedir.
Aslında insanlık, bugün yalnızca matematik ve pozitif bilimler alanında değil mana düzleminde de belirgin bir olgunlaşma sürecinden geçmiştir, insani değerler söz konusu olduğunda, farklı kültürler ve toplumlar arasında giderek genişleyen bir ortak idrak zemininin oluştuğu görülmektedir. Buna rağmen matematik ve onun üzerine inşa edilen pozitif bilimler hattının, zamanla bir tür “pozitivist inanç” biçimi gibi algılanmaya başlaması dikkat çekicidir. Bu algının arka planında, matematik ve pozitif bilimlerin maddi gerçeklik alanında sağladığı yüksek açıklayıcılık ve bu açıklayıcılığın bazı zihinlerde uyandırdığı, kusursuzluğa yakın düzen duygusu yatmaktadır. Matematiksel ve bilimsel yapılarda gözlenen bu etkileyici düzenlilik, çoğu zaman tanrısal bir mükemmellik izlenimi doğurur; ancak bu izlenim, evrenin tek elden yaratılmış uzamsal fıtrattaki ontik yapısı ve insanlığın tarihsel tecrübesi içinde ortaklaşa inşa ettiği epistemik düzenliliklerin sonucudur. Aritmetik ve geometri gibi yöntemler, bireysel akılların ani keşiflerinden çok, insanlığın uzun uygarlık serüveni boyunca biriktirdiği müşterek tecrübelerin sistematikleşmiş biçimleridir. Bu yönüyle matematik, tekil zihinlerin ürünü olmaktan ziyade, insanlık hafızasının ve ortak idrakinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır.
Buna ek olarak, pozitif bilimlerin konu edindiği maddi evren bütünüyle uzamsal bir yapıya sahiptir. Evren, tanrısal bir sistematik olarak işleyen âdetullah içinde ve uzamsal bir düzenle yaratılmıştır. Bu nedenle uzamla irtibatlı epistemik araçlar, maddi gerçeklikte yüksek bir uyum ve açıklayıcılık gücü sergiler. Bu uyum, matematiğin evrene içkin bir öz olmasından değil evrenin uzamsal düzeninin insan zihninde matematiksel formlar aracılığıyla temsil edilmesinden kaynaklanır. Galileo Galilei’nin “Evrenin kitabı matematik bir dille yazılmıştır.” ifadesi, bu temsil ilişkisinin çarpıcı bir anlatımı olarak okunabilir. TNR perspektifinden bakıldığında ise evrenin kitabı, insan zihninin dışında uzamsal bir âdetullah diliyle yazılmıştır. İnsan zihni, bu dili mantık ve matematik formlarıyla anlamlandırır; âdetullah mantıkta, uzam ise matematikte epistemik karşılığını bulur. Böylece matematik, evrenin kendisi olmaktan ziyade, evrenin uzamsal düzenini insan idrakine taşıyan bir zihinsel mimari olarak konumlanır.
Son tahlilde matematik, gerçeklikleri mutlak bir formda ispat- layamayacak olsa da insan yaşamım çok fazla kolaylaştırdığı için bir icat olarak öylesine kabullenildi ki artık bu standarda uyanlar gerçek ve kesin, uymayanlar gerçek dışı, kesinlik içermeyen ve hatta bir varlık olarak yok hükmünde kabul edilmeye başlandı. Böylece matematik, bir zihinsel icat olmanın ötesinde, varlığın bizzat kendisini tayin eden sessiz bir hakem gibi konumlandırılmıştır. Oysa matematiksel standartların egemenliğinden önce, sevgi, şefkat ve merhamet gibi mana boyutuna ait varlıklar; maddi varlıklarla aynı gerçeklik düzleminde algılanır ve insan tecrübesinin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilirdi. Matematiksel soyutlamalar üzerine inşa edilen ve pozitif bilimler ^dı altında kurumsallaşan bu formel dünya, zamanla kendi sınırlarım aşarak hakikatin tamamım temsil etme iddiasına bürünmüştür. Uzun süredir insan düşüncesini kuşatan bu bakış açısı, varlığı yalnızca ölçülebilir olana indirgemiş; ölçüye gelmeyeni ise değersizleştirmiştir.
Bu indirgemeci yaklaşımın yol açtığı epistemolojik esaret, insanın varlığa bakışını köklü biçimde dönüştürmüştür. Varlık artık maddi ve manevi olarak ayrıştırılmakta, yalnızca maddi olanlar“faydalı”, “işlevsel” ve “gerçek” sayılmaktadır. Maddeyi merkeze alan, manayı tali ya da yok sayan bu perspektif, tanrısal bütünlük anlayışıyla açık bir gerilim içindedir. Günümüzde bu zihinsel tutum, en belirgin ifadesini “pragmatizm” adı altında bulmaktadır.
William James’in (1842-1910) formüle ettiği pragmatizmde doğruluğun kıstası, bir önermenin İnsan için faydalı olmasıdır; türsel ölçekte işe yarayan doğru, zararlı olan ise yanlış sayılır. Bu yaklaşım bütünüyle temelsiz değildir; zira insan gerçekten de duyusal ve nazari düzeyde olguları kendi yaşamsal çıkarları doğrultusunda zihnileştirir. Görme hadisesinde ters görüntünün zihinde düzeltilmesi ya da teorik varsayımların pratik yararlılık üzerinden korunması bunun örnekleridir. Ancak sorun, fayda kavramının yalnızca maddi ve ölçülebilir yarara indirgenmesinde ortaya çıkar. İnsan yalnızca maddi faydaya değil sevgi, merhamet, anlam ve değer gibi ölçülemeyen fakat herkes tarafindan müşterek biçimde tecrübe edilen manevi boyutlara da ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçların türsel ve evrensel oluşu, onların salt öznel tercihler değil ontik bir arka plana yaslandığım gösterir. Dolayısıyla fayda, yalnızca hesaplanabilir olanla sınırlandığında değil; doğru ile iyinin birlikte sınanmasıyla hakikate yaklaşabilir.
Eğer fayda yalnızca maddi düzleme indirgenirse, şu sorular kaçınılmaz hâle gelir: İnsanlık için yalnızca maddi varlıklar mı faydalıdır? Savaşlar, katliamlar, kadına ve çocuğa şiddet, istismar ve göç gibi krizlerle dolu bir dünyada; sevgi, hoşgörü ve merhamet gibi manevi olgular maddi olanlardan daha mı az değerlidir? Bu soruların kendisi bile, insanın yalnızca hesaplanabilir olana değil anlam ve değer boyutuna da yönelmesi gerektiğini gösterir.
Hikmete uygun olan varlığı, madde ve manayı birbirine rakip kılmadan, tüm boyutlarıyla birlikte ve tamamlayıcı biçimde idrak edebilmektir. İnsanın hakikatle kuracağı sahici bağ, yalnızca hesaplanabilir olan üzerinden değil; anlam taşıyan, değer üreten ve vicdanla temas eden varlık boyutlarını da gözettiğinde mümkün olabilir. Manayı yok sayan bir kesinlik anlayışı, nihayetinde hakikatin kendisinden ziyade, yalnızca doğrularla örüntülenmiş kullanışlı bir epistemik gölgeyi muhafaza etmiş olur.
Aksiyom ve îman:
Matematik ile Metafiziğin Ortak Zemini
Tanrıya inanmayan bir matematikçiye şunu sormalısınız; “Kanıtlayamadığınız hâlde doğru olduğuna inandığınız bir şeyler yok mu?” Elbette var olduğunu söylemek zorunda kalacaktır çünkü biliyoruz ki matematikte gördüğümüz birçok aksiyom böyledir. Kanıtlanamaz ancak bilimsel olarak ona inanmak (iman etmek) sizi daha ileri bir noktaya taşıdığı için inanmayı tercih edersiniz. Onun “kanıtı”, bu ileriye doğru olan yolculukta zihnimizi bastığımız bir zemin olmasında ve bu aksiyomun insan mantığıyla olan çelişmezliğinde gizlidir.
Matematik, bu iman edilmiş aksiyomlardan oluşmuş dünyası sayesinde cebinizdeki 5 tane 200 liranın 1.000 lira ettiğini size hesaplayabilir, ancak o 1.000 liranın oraya nasıl geldiğini açıkla- yamaz. Yani matematikle olasılık hesaplamalarıyla maddi evrenin tüm o fizik yasalarını hesaplayabilirsiniz, ancak o yasaların böylesi mucizevi ve sıfır hatalı bir formda -olmayabilecekken— “neden” var olduğunu izah edemezsiniz. Sonuç olarak, bugün bildiğimiz anlamdaki bir evrensel düzenin varoluşunun matematiksel olasılıklar düzleminde imkânsızlığını düşündüğümüzde anlıyoruz ki Tanrı’nın varlığı bilimsel olarak ispat edilemez, ancak evrenin sahip olduğu bu kusursuz düzeni inceleyen birisinin Tanrının yokluğunu ispat edebilmesi, varlığım ispat edebilmesinden çok daha imkânsız görünmektedir. Ve bu mantıkla evrenin varoluşunu Tanrı’nın yaratması üzerinden kabullenmek çok daha akılcı bir aksiyomal yaklaşımdır.
Özetle matematikte aksiyomlara dayanırız ve bazı başlangıç kabullerini ispatlamayız fakat onların tutarlılığı ve doğurganlığıyla ilerleriz. Bu, insan aklının zemin arayışıdır. TNR’nin iddiası, Tanrı inancının da benzer biçimde kör bir sıçrayış değil; varlığın düzeni (âdetullah), mananın ortak tecrübesi (sevgi/iyilik) ve insanın benlik/ ontolojik farkındalığı üzerinden gerekçelendirilen bir aksiyomal zemin olduğudur. Tanrı’nın kabulü, “neden” sorusuna metafizik bir istikamet verir; matematik ve fizik ise “nasıl” sorusunu çalışır. Hakikat arayışı, bu iki soruyu birbirinin yerine koymadan, birlikte taşımayı gerektirir.
“EPİSTEMOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI; BİLGİ, HİKMET VE HAKİKAT” BÖLÜMÜNÜN EPİSTEMİK ÖNERMELERİ
- Bilgi, varlığın insan zihnindeki temsili ve örgütlenmesidir. Bu nedenle bilgi ontik değil epistemiktir; insancıl, sınırlı ve tarihsel olarak şartlıdır.
- Gerçeklik bilinçten bağımsızdır; doğruluk ise öznenin gerçekliğe dair mutabakat iddiasıdır. Gerçeklik “olan”, doğruluk “onaylanandır; ikisi özdeş değildir.
- Bilgi, temellendirilmiş doğru inançtır; temellendirme yöntemsel ve revizyona açıktır. Kesinlik mutlaklık değil; denetlenebilirlik ve tutarlılıktır.
- insan bilgisi varsayımla başlar, sınamayla güçlenir, hiçbir zaman mutlaklaşmaz. Bilmenin yapısal ufku yaklaşıktır, tamamlanmışlık iddiası epistemik bir yanılgıdır.
- Akıl “nasıllık” alanında çahşır; kalp/vicdan “anlam ve iyilik”alanında yargılar. Bu iki alan ayrıdır; fakat hakikat için zorunlu olarak birlikte işletilmelidir.
- Hikmet, bilginin değerle ve yönelimle birleştiği derin idraktir. Pozitif bilgi açıklama üretir; hikmet anlam ve istikamet kazandırır.
- Hakikat, doğruluk ile iyiliğin aynı olguda birlikte teyididir. Doğru hakikate yaklaşır; iyi hakikati taşır; ancak birlikte hakikat olur.
- Objektiflik, ontolojik mutlaklık anlamına gelmez; zihinler arası denetlenebilirliktir. Bilim gerçekliği değil doğruluk düzenlerini ortaklaştırır.
- Metotlar (bilim, din, ahlak, felsefe) hakikatin yerine geçmez; ona yaklaşma araçlarıdır. Her biri hakikatin farklı bir yüzünü işler; hiçbiri onu tek başına tüketmez.
- Tanrı-merkezli ufuk, bilginin mutlaklık iddiasını değil; hakikate yönelimini temellendirir, insan mutlakı bilmez; fakat mutlak olana yönelme imkânına sahiptir.
Yücel Aytaç – Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:171-188


0 Yorumlar