Tecrübeden Bağımsız Saf Akli Bir îlke Olabilir mi?
Nazari olarak bir şeyi bilmekle tecrübe sayesinde anlamak, öğrenmekle deneyimlemek birbirinden çok farklı ve tamamlayıcı şeylerdir. Bilginiz (kavramlarınız) ve buna dayanan nazari bir varsayımınız olmadan varlıkları kalben ve amelî olarak tecrübe etmek, hayvanların varlığı tecrübe edişiyle aynıdır. Yalnızca imgesel bir tecrübeden ibarettir. “Anlamsızdır” çünkü “anlam”; bir şeyin nazari (kavramsal) olarak idrak edilmesi,Tanrı’nın varlığı maddi ve manevi olarak nasıl ve neden yarattığının fark edilmesi demektir. Buna karşılık; ameli ve kalbi olarak tecrübe edilmemiş bir nazari varsayım kurgudan ibarettir. Ve bu kurgu varlıkla tecrübe üzerinden bir ilişki kurmadığı için “saçmadır”. Kant “Görüşüz (imgesiz) kavramlar boş, kavramsız görüler (imgeler) kördür.” sözüyle benzer bir şeyi ifade etmeye çalışmıştır.
Örnek olarak şeriatsız bir İbadet nasıl mümkün değil ve anlamsızsa, ibadetsiz şeriat da bir o kadar saçmadır. Çünkü zihnî varlıklar yalnızca bir düşünceden veya kavramdan ibaret değildir. Hakikatte onların mutabık olması gereken bir dış dünya vardır. İşte biz de tam bu nedenle realizmi savunuyoruz. Ve yine aynı nedenle saf (dış dünyadan ilhamını almayan, sınanmaksızın hakikat olduğu iddia edilebilecek) akli bir ilke yani bir idea veya apriori bilgi olamaz. Saf akli tek ilke; pratik akılla evrende var olan düzen ve uyum üzerinden tümevarımsal sonsuz sayıdaki bilimsel tezahürleri fark edilebilen ve kalben tüm varlığa ışıyan sevgisi sezilebilen, bizatihi kendisi tecrübe edilemeyen ve fakat maddi ve manevi tezahürlerini inkâr edemediğimiz “Tanrı kavramıdır”.
FİKİR, BİLGİ VE HAKİKAT
Kant bize aklın saflaştırılması gerektiğini söyler. Ona göre akıl tüm ön yargılarından kurtularak hüküm vermelidir. Romantikler buna itiraz eder ve saf aklın mümkün olmadığım söyler. Onlar, ön yargıları kültürel geçmişe bağlar ve hiçbir bilincin, içinde var olduğu kültürden bağımsız olarak düşünemeyeceğini iddia eder. Postmodern anlayışa sahip olanlar, romantik idealistlerin de bir adım ötesine geçer ve kültürel olarak var herhangi bir bağlamın kendisinin bizatihi hakikat olduğunu öne sürerek, hakikati çoğullaştırır.
Esasen Kant’ın işaret ettiği sorun gerçektir ve hakikat her ne kadar insancıl ve çoğul da olsa, onun da idrak edilebilen bir ufku vardır, insanlık olarak oraya doğru yol almak adına aklı saflaştırmamız ve aynı zamanda bilgiye öncel varsayımları beşerî konularda çift boyutlu olarak sınayarak hakikat mertebesine yükseltmemiz gerekir. Burada söz konusu olan saflaşma, aklın tarihsel ve insani bağlamlardan koparılması değil; düşüncelerin, bu bağlamların tahakkümünden çift boyutlu sınamayla arındırılmasıdır. Ve bunu ancak bir olguyu kalben, geçmiş kültürel (vicdani kavramsal) yüklemelerden azade bir şekilde tekil olarak sınayarak başarabiliriz.
Bu noktada konuyu açımlayabilmek için şu soruyu soralım: Fikirlere (düşüncelere) kayıtsız ve şartsız saygı duymak doğru ya da gerekli midir? Örneğin Hİtler’in veya Stalin’in fikirlerine ve o fikirlerle şekillenen eylemlerine sırf akli bir çıkarımdan kaynaklandıkları gerekçesiyle saygı duymalı mıyız? Bu soruyu açıklığa kavuşturmak için fikir (düşünce) ile bilgi arasındaki farkın ne olduğunu iyi anlamamız gerekir. Fikir, henüz sınanmamış ve fakat nazari bir bütünlüğe sahip düşüncedir. Yani nazari aldın o aşamada sahip olduğu bilgi altyapısı bağlamında gerçekleştirdiği iç tecrübelerin (düşünsel yapboz faaliyetinin) ürünü, bütünlüklü bir varsayımlar külliyatıdır. Tekniğe, doğaya veya sosyal ya da siyasal konulara dair kapsamlı bir varsayımdır. Henüz modern anlamıyla bilgi unvanım hak etmemiştir çünkü sınanarak doğrulanmamıştır. Tekniğe ait konuları sınamak bir açıdan kolaydır çünkü üzerine inşa olduğu paradigmatik zemin dışında metafizik bir boyutu yoktur. Buna karşılık insana dair sosyal ve/veya siyasal fikirleri sınamak için yalnızca amelî akıl yeterli olmaz. Beşerî fikrin insana maddi açıdan olası faydası ameli cihetten sınanabilir ancak bu fikrin hakikat mertebesine ulaşması, onun kalben de onay alması ve iki boyutlu bir yapı kazanmasıyla mümkündür. Kısacası, beşerî fikirlerin ameli bir sınamayla bilgi değeri kazanması da yeterli olmaz. İnsanlığa faydalı olabilmesi için hakikat mertebesine yükselmesi icap eder ve bunun için de hem aklen hem de kalben sınanmış olmalıdır.
O hâlde tekrar konunun başına, Kant’a dönerek, şu önemli soruyu bu anlattıklarımız ışığında daha büyük bir farkındalıkla sorabiliriz; idealizmin yol açtığı I. ve II. Dünya Savaşı gibi büyük felaketlerin sebebi aklın saflaşması mıdır, yoksa nazari düşüncelere (fikirlere) sınanmış bilgi veya hakikat muamelesi yapılması mıdır? Aslında aklın saflaşmasından kaynaklanan bir olumsuzluk olmamıştır. Ancak bu saflaşmanın nasıl mümkün olduğunun yeterince anlaşılmamış olduğu açıktır çünkü düşünceleri saflaştırabilmek ve onları var olan kültürel tahakkümden kurtarabilmek adına hepsini hem ameli hem de kalbi olarak sınamak gerekir. Böylece elde edilen bilgi kuramsal çıktılar hakikat olur ve gerçekliğin mutlak hakikatine kıyasla her ne kadar nispi ve insancıl bir formda da olsa bu hakikatler sayesinde nazari akıl saflaşır. Aksi hâlde romantik veya postmodern bir bakışla her bir fikri, sırf akli bir çıkarsama olduğu için bilgi veya hakikat olarak kabul edersek, bu sözde hakikatler insanlığa birçok acılar yaşatır. Oysa bu fikirler o sınanmamış hâlleriyle yalnızca birer düşünceden (varsayımdan) ibarettir.
İNANCIN SINANMASI VE EPİSTEMİK DERİNLEŞME
Dogma Nedir? Bilgi Kuramsal Tanım
Bir nazari varsayımı nazari aklın iç tutarlılık sorgulamasına, aynı zamanda amelî aklın ve kalbin sınamasına engel olduğunuzda ortaya çıkan bilgi kuramsal ucubeye “dogma” denir. Bu anlamda dogma, yalnızca sınanmamış bir önerme değil; sınanması tanımı gereği engellenmiş, eleştiriye ve tecrübeye kapatılmış dokunulmaz önermedir. Yaptığımız bu tanımın ışığında fark edeceğiniz üzere esasen dinî bilgiler nazari sorgulamaya, amelî ve kalbî sınamaya kapalı olmamak kaydıyla dogma değildir. Ve fakat dinler çoğu zaman peygamberler aracılığıyla öğrenilen ve adına din denen bu nazari nörosinaptik örüntünün sorgulamaya kapalı olduğunu çünkü bu bilgilerin tanrısal olduğu için, mutlak olduğunu iddia ederler. Oysa mutlak olan şey dinlerin hislerimiz üzerinden bize öğrettiği ve hepsinin temeli sevgi olan tanrısal değerleridir; bu değerlerin kabuğu hükmündeki maddi şeriatları değil.
Bu yüzden belki de birçoğu hakikat olan bu dini bilgiler sınanmadığı (sınanmaya kapalı olduğu) için özsel (esas) olarak birer hakikat de olsalar, elde ediliş şekliyle (usulen) bir dogmadırlar. Bir diğer ifadeyle, bir dinî önerme, hakikate işaret ediyor olabilir fakat eğer onu sınama kapılarını kapatarak dokunulmaz ilan edersek, onunla kurduğumuz ilişki dogmatikleşir. Hâlbuki Cenab-ı Allah açıkça meydan okur ve Bakara suresi 23. ayette şöyle der: “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz (burada muhatap alınan yalnızca kâfirler değil aynı zamanda şüphe taşıyan inananlardır) onun benzeri bir sure de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz.” Yani aslında dinlerin sorgulanmaya ve sınanmaya kapalı olduğunu iddia eden Allah (c.c.) değil bizatihi dini dogmatik bir kurgu üzere dondurarak ideolojileştirmeye çalışan sözde dindarlardır.
DoĞmaların Toplumsal Etkisi
Ayrıca şunu da ortaya koymak gerekir ki insanlığı bilgi kuramsal olarak bölen temel unsur bahsettiğimiz dogmalar yani sınanmamış nazari varsayımlardır. Çünkü insanlar ve toplumlar, kendi kavramsal geri plan temaları doğrultusunda neredeyse sonsuz sayıda farklı şeyi varsayabilirler. Ve bu varsayımı kendi tarihsellikleri bağlamında sahip oldukları zihinsel nörosinaptik örüntüleri (kültürleri) doğrultusunda yarattıkları için, diğer toplumlarla uzlaşmaları neredeyse imkânsız hâle gelir. Oysa ameli veya kalbi tecrübe yardımıyla sınanan, yan- lışlanmaya çalışılan veya yanlışlanan tüm nazari varsayımlar bilgi seviyesine yükselir ve böylesi tecrübeyle sabit bilgilerde insanlar büyük oranda ittifak ederler.
Bunun için iki farklı dine bağlı insanı iman perspektifinde, yani Tanrı’nın var olduğunu kalben hissetmek anlamında uzlaşırsanız da şeriat düzleminde uzlaştırma şansınız yoktur çünkü farklı dogmalara sahiptirler. Ancak aynı zamanda sahip oldukları ve sınanmaya kapalı bu dogmatik kabuller o toplum için mutlak bir birleştirici etkiye de sahiptir. Dinlerin toplumlardaki birleştirici etkisinin temelinde bu nazari tekelleşme vardır. Kısacası her tür nazari varsayım (sorgulanmış olması yeterli değildir çünkü tüm sorgulamalar eski nazari birikim bağlamında gerçekleştirilir ve onun belirli kısımları saf varsayımlarla bütünlenmiştir) sınanmamış ve sınanmaya kapalı ise dogmadır ve bu dogmalar farklı kültürler-toplumlar bağlamında bölücü etkiye sahiptir. Ve fakat aynı kültürün içerisinde yaşayan ve aynı dogmaya inanan insanlar, dondurulmuş bu nazari ideolojileş- tirilmiş kurguda tam olarak ittifak ederler.
Burada “şeriatların sınanması” derken kastedilen şey, onların fıtrata, yani amelî akıl ve kalp ile deneyimlenen ontik gerçekliğe uygunluğunun sorgulanmasıdır. Toplumlar birden çok sayıda hakka mutabık kültür inşa edebilirler. Önemli olan, herhangi bir kültürel formun hem kendi toplumunca hem de diğer toplumlarca ameli ve kalbi sınamaya tabi tutulduğunda haklılığının onay üretmesidir. Böyle bir sınama sürecine açık olan nazari yapılar dogmatik donmaya karşı dirençlidir; sınanmaya kapak olanlar ise ideolojik katılaşmaya mahkûm olur.
İlkeye Yükselme: içtihat, Farz ve Usul
Sonuç olarak inananlar dinî bir önermenin de (farzın, sünnetin, nafilenin veya bidatin) nazari tutarlılığını irdeleyerek ilkesine yükselmeli, o yüksek manevi ilkeyi idrak etmeli ve bu idrakle güncel konularda içtihatlar yapabilmelidir. Bu açıdan farz denen şey -dinin iddiasına göre- tüm zamanlarda ve toplumlarda değişmesi gerekmeyecek olan ahkâm ve uygulamalardır. Ve fakat insanlar bunun da ilkesine yükselerek onu sınayabilir ve hatta sınamalıdır da. Bu sayede inandığı şeyin deliline kavuşmuş, inancını temellendirmiş ve dogmasını bilgiye dönüştürmüş olur. Ayrıca bu sorgulama ve sınamayla farzı farz olmayandan ayırmak yalnızca kelami değil felsefi açıdan da mümkün hâle gelir. Daha doğru bir ifadeyle bahsettiğimiz bu yaklaşımın neticesinde kelam ve felsefe zaten birbirine indirgenmiş, aynı düzleme gelmiş olur.
Aristotales “Bir şeyi bilmenin, onun ilkesini (kurucu unsurlarım ve sabitlerini) bilmekle mümkün olduğunu” söyler. (Aristotales, 2017) Bu yaklaşım değersel alan için son derece isabetlidir. Ancak bilimsel olgular söz konusu olduğunda “ilke”nin mahiyeti farklıdır. Değersel alanda ilkeye yükselme, sevgi ve vicdan düzeyinde kurucu bir yönelime işaret ederken; bilimsel alanda ilke, ontik gerçeklikteki düzenlilikleri ve sabit ilişkileri keşfetmek anlamına gelir. Bilimde ilkeye yükselmek, sevgiye değil; âdetullah düzeyindeki nomolojik yapıya mutabakatı ifade eder. Böylece hem değersel hem bilimsel alanlarda ilkeye yükselme mümkündür; ancak her birinin kurucu zemini farklıdır.
Ne var ki din söz konusu olduğunda, ilke maddi düzenlilik değil; tanrısal gayeye mutabık olan sevgi yönelimidir. Bu nedenle şeriatın mutlak olan tarafı, tarihsel uygulama biçimleri değil; kalben sezilen bu manevi İlkedir. Şeriatlar (farzlar ve haramlar dışında) nazari formlar olarak yaşayan ve gelişen yapılardır; mutlaklaştırılması gereken onların biçimi değil dayandıkları ilkesel yönelimdir. Bu açıdan, dinin sorgulanamaz ilan edilerek ideolojik bir yapıya dönüştürülmesi ve katı bir nazarî çerçeveye indirgenmesi, dinî olguların ilkeleri üzerinden kavranmasını zorlaştırır. Böyle bir yaklaşımda din, ilkeleri üzerinden değil; tarihsel olarak aktarılmış ve imgesel düzeyde sabitlenmiş temsilleri üzerinden anlaşılmaya başlanır. Bu ise şeriatın yaşayan ve yorumlanabilir yapısının, değişmez ve dokunulmaz bir form olarak algılanmasına yol açar.
İrfan-Şeriat Gerilimi ve Bir Örnek Üzerinden Tecrübe
Anlattıklarımız ışığında açıkça ortaya çıktığı üzere şerî ekoller Tanrı ile kurulacak ilişkide -sınanmış olsun veya olmasın- nazari kurgunun dışına çıkılmamasını salık verir. Ve hatta dinde aşırıya giden bir kısım dinci bu durumu dînin dışına çıkmak olarak tanımlar. (Bu noktada dindar ve dinci ayrımını da yapmamız icap eder. Dindar; dini, nazari şeriatın yanında tecrübe üzerinden de manevi olarak yaşamaya iştiyaklı olan, dinci ise; dini ideolojileştirerek âdeta onu sabit bir nazari dizgeye hapseden, onu siyasi bir ideoloji gibi bayraklaştıran (sloganlaştıran) kişidir.) Oysa kendisi gayrimaddi bir varlık olan Tanrı’yla sevgi üzerinden ferdî olarak sayısız biçimde ilişki kurulamaz mı? Ya da kurulması gerekmez mi? Tasavvufi ve bir kısım deistik ekol tam da bunu tavsiye eder.
Konuyu biraz daha açacak olursak: Nasıl ki amacı sınanmak olan maddi cihetteki düşünceler sınanmadan bilgi elde edilemiyorsa, manevi cihetteki şeriatlar ve diğer değersel düşünceler de ruhen/kal- ben sınanmazsa sevgi elde edilemez. Bunun için irfan geleneği haklı olarak dinde aslolanın yalnızca nazari şeriatlar olmadığım, yaşamın içindeki her bir anda eş anlı bir manevi yargılama yaparak bunlardan sevgi cihetinde istifade etmek gerektiğini söyler. Ve hatta standart şer’i uygulamalar olan farzlar ve sünnetler dışında da Tanrı’dan bolca sevgi devşirilebileceğini ifade ederek, bu amaçla manevi olarak tecrübe edip keşfettikleri bir kısım nafile ibadet ritüelini bağlılarına tavsiye ederler. Tasavvuf ehli yaşadıkları bu manevi tecrübeye ise keşf ve riyazet (nefsin isteklerini kırma) gibi isimler vermiştir. Bu noktada riyazet kelimesine dikkat etmek gerekir çünkü elde edilen sevginin insan üzerindeki en temel etkisi (bir sonraki kitabımızda da detaylıca izah edeceğimiz üzere) nefsin haddi aşan isteklerine karşı koyabilme gücünü sağlaması ve bu yolla ruhu özgürleştirerek Tanrıya yaklaştırmasıdır.
Şimdi konuyu yaşanması muhtemel gerçeklikler zemininde tefekkür etmeye çalışalım. Bir sohbet ortamında, belirli bir dinî yorumu yer yer taassuba varan bir bağlılıkla ve sınamaya kapalı biçimde benimseyen birinin, açıkça fıtrî ve tecrübî boyutlan bulunan bir mesele hakkında kesin bir hüküm ileri sürdüğünü düşünelim ve kendisine bu hükmün gerekçesini soralım. Çoğu durumda bu kişinin maddi ya da manevi tecrübeye dayalı (fıtrata mutabık) bilimsel bir temellendirme üretmekte zorlandığım görürüz. Vereceği yanıtlar genellikle “dine aykırı”, “sünnete uygun değil” ya da “mezhep/cemaat anlayışına göre yanlış” gibi ifadelerle sınırlı kalır. Ancak bu tür sınamalar yapılmaksızın ileri sürülen hükümler, doğruluk iddiasını dış dünyadan değil yalnızca düşüncenin kendi iç tutarlılığından devşirir.
Bu durum yalnızca dinî bağlamla sınırlı da değildir; her tür ideolojik yapı benzer biçimde doğrulan ve yanlışlan yaşanan gerçeklikte değil önceden kurulmuş nazari şemalarda arar. Şer’i hükümler de bu açıdan bakıldığında, sınanmaya açık nazari varsayımlar olarak ele alınmadıkça bilgi statüsü kazanmaz. Hikmet terazisinde akıl ve vicdan birlikte işletilmeden tartılmamış bir önerme, doğru ya da iyi olarak kabul edilemez; o, bu hâliyle yalnızca dogmatik bir kabuldür. Bu tür kabullerle amel etmekse, bilgiden ziyade inanç alışkanlıklarına dayanır ve tam da bu nedenle eleştiriye açıktır.
Böylece ortaya çıkmaktadır ki vahiy, gelişi itibariyle yalnızca bir haberdir. Dogmatiktir. Çünkü o ilk anda sınanmamış bir dolu nazariyeden oluşur. Tanrısal haber kaynaklı bu nazari düşüncelerden bir kısmı süreç içerisinde insanlığa maddi faydaları yönünden sınanır ve vahyi bilgi mertebesine yükselir. Bu haberlerden bir kısmı manevi olarak sınanır ve irfani (sevgiye dair) bir bilgiye dönüşür. Bununla birlikte vahiyde yer alan bazı haberler vardır ki, ne maddi ne de manevi sınamaya konu edilebilir. Bunlar, vahyin saf nazari ve imana konu olan kısımlarıdır. Allah’a iman, meleklere iman, ilahi kitabın Tanrı’dan geldiğine iman, peygamberlerin vahiy aldıklarına iman, ahirete iman ve kader ile kazaya iman bu kapsamdadır. Bu alan, sınanabilir bilgi üretmek için değil; insanın varlık, anlam ve gaye ufkunu kurmak için vardır. Dolayısıyla bu iman esaslan, bilginin konusu olamaz; onlar, bilginin üzerinde mümkün olduğu anlam çerçevesinin taşıyıcılarıdır.
AKIL DIŞI OLAN İLE AKIL ÜSTÜ OLANIN FARKI
Bu başlığın açılımını yapabilmemiz için sormamız gereken doğru soru şudur: Dinî metinlerde aklı aşan olguların hakikat mi, hurafe mi olduğunu nasıl anlayacağız? Pitagorasçı gelenekte bir şeyin belirli bir din açısından hurafe olup olmadığı, onun dinin temel metinleriyle ilişkilendirilip ilişkilendirilememesine bağlıdır çünkü aklı aşan olgular hakkında yargıda bulunamayız. Fakat bu yaklaşım, aklı aşan alanı aydınlatmaz; aksine onu sınama dışına iterek dogmatikleşme riskini büyütür. Aslında bu noktada ilk olarak belirlememiz gereken “akıl dışı (karşıtı)” ve “akıl üstü” kavramlarıyla ne kastettiğimiz veya bu kavramlara hangi anlamları yüklediğimizdir.
Tarih boyunca kalbı ve amelî düzeyde sınanan pek çok gayri- maddi olgu, zamanla nazari olarak kavramsallaştırılmış ve böylece insanlığın ortak düşünsel mirasına dâhil olmuştur. Başlangıçta manevi ya da değersel nitelik taşıyan bu olgular, sınanabilir sonuçlar üretmeleri sayesinde akıl dışı olarak değil; akılla uyumlu, hatta akli olarak temellendirilebilir ilkeler gibi değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu sürecin belirleyici unsuru, söz konusu olgunun hem insanın amelî dünyasını düzenlemesi hem de iyi (huzurlu) hissettirmesidir. Hırsızlık yapmamak, masum bir cana kıymamak, başkasına insanca ve saygılı davranmak gibi ilkeler bu anlamda ahlaki telkinler olmanın Ötesine geçerek, tecrübe yoluyla hakikat mertebesine yükselmiş değerlerdir. Dikkat edilirse bu tür ilkeler, birçok dinin temel öğretileri arasında yer almakla birlikte, tarihsel süreç içinde dinî bağlamlarını aşarak aklileşmiş ve insanlığın ortak uygarlık zemini içinde genel kabul görmüştür.
Şimdi de abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek gibi İslam dininde temel kabul edilen bazı şer‘î olgular üzerine tefekkür edelim. Bu tür uygulamalar, kutsal metinlerde yer alıyor olmaları sebebiyle gerçekten de kalbî ve amelî sınamanın dışında mı bırakılmalıdır? Yoksa insan, bu pratikleri yaşayarak, deneyimleyerek ve iç dünyasında karşılığını yoklayarak anlamlandırmakla mı yükümlüdür? Şer‘î olguların sınanmaya kapak kabuller hâline getirilmesi, dinî hayatı canlı bir tecrübe olmaktan çıkarıp yalnızca biçimsel bir itaate indirger. Oysa insan, karşılaştığı her olguyu ister maddi ister manevi olsun, hem amelî sonuçlan hem de kalbî yankıları bakımından sınamakla sorumludur. Bu sorumluluk, dini değersizleştirmek değil; aksine onu hakikatle temas hâlinde tutmanın yegâne yoludur. Öldükten sonra Tanrı katında görülecek olan hesabın da en can aha kısmını bu sorgulamayı yapıp yapmamız oluşturacaktır. Nitekim Sokrates’in de işaret ettiği gibi, “Sınanmamış bir yaşam, yaşanmaya değer değildir.” (Platon, 2015) Sınanmayan bir dinî pratik de aynı şekilde, insanın varoluşuna nüfuz edemez.
Bu nedenle şerî olguları “akıl üstü” sayarken ki kastımızı berraklaştırmalıyız: şerî olgular,‘dokunulmaz/hiç sınanamaz’anlamında akıl üstü ilan edilemez. Çünkü her biri, insan hayatında bir karşılığı olan hikmete açılır; kalpte bir yöneliş doğurur, amelde bir düzen kurar, ruhta bir iz bırakır. Buradaki kafa karışıldığı, şerî konuların teknik/tikel bilimsel olgulardan farklı olarak—tüm beşerî şeyler gıbi-çift yönlü bir sorgulamayı (amelî ve kalbî) gerektirmesinden kaynaklanır. Ayrıca şunu da özellikle belirtmek gerekir: Bir uygulamanın dinî bir dil içinde dolaşması, hatta kimi zaman dini metinle ilişkilendirilmesi, onun otomatik olarak hakikat olduğunu garanti etmez. Cennetten arsa satışı, cadıların yakılması veya sari uygulaması gibi gibi örnekler, dinin metninden ziyade çoğu kez dinin etrafında oluşan kültürel-dogmatik yorumun ürünüdür. Bu yüzden ölçüt, yalnızca “metinde var mı?” değil; hakikat terazisinde sınanabilir mi, vicdanı bozar mı, fıtrata aykırı mı, hayatı imar eder mi? sorularıdır.
O hâlde “akıl dışı” ve “akıl üstü” nedir? Esasen akıl dışı olan, iki düzlemde kendini ele verir:
(i) Nazari bakımdan iç tutarlılığı sorgulanmış ve tutarlı olmadığı kanaatine[4] varılmış olandır.
(ii) Amelî ve/veya kalbî bakımdan insanı ve hayatı ifsad eden, vicdanı yaralayan, fıtrata aykırı sonuçlar doğuran şeydir.
Akıl üstü (aklı aşan) olan ise, aklın doğrudan doğruya “amelî ispat” alanına sokamadığı ve fakat nazari açıdan zorunlu biçimde tutarsız da sayamadığı, hatta belirli bir anlam ufku içinde tutarlı olabileceği varsayılan şeylerdir. Bu alanın en temel kavramı Tanrıdır. Dinî metinlerde geçen melek, şeytan, cin gibi kavramlar da çoğu zaman bu çerçevede değerlendirilir: Bunlar, teknik anlamda amelî kanıtın konusu olmak zorunda değildir ancak insan bu kavramlara ilişkin tavrını, nazari tutarlılık, kalbîyönelişle, hayat üzerindeki değersel etkileri üzerinden kurabilir. Yani “aldı aşan” alan, “nazari aklın ve kalbin sustuğu” değil; yalnızca amelî aldın suskun kaldığı alandır. Bu alana dair kavramlar herhangi bir ameli sınamanın konusu olamaz. Onlara manen iman edilebilir veya reddedilebilir.
TANRISAL OLAN İLE DOĞAL OLANIN ÇELİŞMEZLİĞİ
Şeriatların, farzlar ve açık haramlar dışında kalan mutlak olmayan kısımları ile hukuk, tanrısal sevgi ilkesinin nazari akılda manevi ilkelere dönüşmesinin ardından, insanın iyi yaşamasını mümkün kılan maddi koşullara tercüme edilmesiyle ortaya çıkan amelî düzenlemelerdir. Bu bağlamda şeriat, tanrısal değerlerin belirli bir toplum ve çağ içinde peygamber aracılığıyla “yaşayan din” olarak tecelli etmesini sağlayan tarihsel bir çerçeve sunar. Şeriatın bazı hükümleri, dinin kurucu farzları olarak değişmez niteliktedir; buna karşılık, insani hayatın değişken koşullarıyla doğrudan ilişkili olan kısımları içtihada açıktır ve dönüşebilir.
Bu bilgiler doğrultusunda anlıyoruz ki (kelami bir yaklaşımla) şeriatlarla ilgili tüm içtihatlar Tanrı’nın farzlarından (dinin temel tanrısal metinlerinden) ve vicdani ilkelerinden (Tanrı’nın sevgi düzlemindeki değişmez öğretilerinden) ilham alınarak yapılmalıdır. Hayata maddi olarak yansıtılacak olan tüm içtihatlar her iki sınamayı da geçerek, hakikat seviyesine yükselmiş olmalıdır. Aksi hâlde toplumlara mutluluk getirmez.
Bu anlamda şeriatların temel işlevi, insan hayatı için zorunlu olan farzları bildirmekle sınırlı değildir. Dinler, tasavvuf! yönleriyle ruhu ve kalbi işleyen, sevgi birikimini ve güçlü bir vicdanı mümkün kılan bir iç eğitim de sunar. Bu yönüyle şeriat, kulluğu mümkün kılan bir araçtır. Farklı dinlere mensup insanlar, sahip oldukları şeriatların tanrısal değerlere yakınlığı ölçüsünde, farklı düzeylerde maddi ve manevi faydalar elde edebilirler. Zira Tanrı katında belirleyici olan şeriatın biçimi değil kulluğun sahiciliğidir.
Modern dönemde dinin yalnızca insanların bireysel yaşamları için geldiğine dair olan anlayış, Protestan ilahiyatın vaaz ettiği bir şeydir ve modern zamanların ruhunu bu hak olmayan anlayış oluşturmuştur. Oysa din hem bireysel hem de toplumsal ihtiyaçları karşılamak için gönderilmiştir. Çünkü bireysel ve de özellikle toplumsal konularda bir içtihat gerektiğinde mutlaka dinler sayesinde farkında olduğumuz tanrısal ilkelere yükselerek, o noktadan referansla bu içtihadı gerçekleştirmeli, elbette bunu dogmatik bir tarzda değil insanın fıtri kapasitesi bağlamında kalben ve aklen tutarlılığını ve haklılığını sorgulayarak yapmalıyız,
Bu nedenle tanrısal olan ile doğal olan arasında özsel bir çelişki bulunmaz. Aksine, doğal yani fıtrata uygun olan, tanrısal olanın insan dünyasındaki doğrulanma alanıdır. Eğer bir olgu kalben ve aklen fıtri sınamadan geçemiyorsa, tanrısal olduğunu iddia etmek de mümkün değildir. Son tahlilde her şeriat ve onun etkisinde gelişen kültür, ancak fıtri hakikate (doğal olana) mutabakatı ölçüsünde kendisini başarılı bir şekilde tahakkuk ettirebilir. İnsan, varlığın yaratıcısı olmadığı için kültürünü saf varsayımlar üzerine değil; dış dünyanın amelî akıl ve kalple sınanmış gerçeklikleri üzerine inşa etmek zorundadır. Aksi hâlde tanrısal olanı savunduğunu sanırken, kendi dogmatik kurgusunu kutsallaştırmış olur.
TANRI’NIN BİLGİ KURAMSAL ADALETİ
Dinler tarih boyunca her türden ahkâmını amelî akıl ve kalp seviyesinde yani tecrübe düzleminde vaaz etmiştir. Bunun bir sebebi Tanrı’nın adaletidir. Çünkü O (c.c.) gönderdiği dini (şeriatı) yalnızca nazari aklı kavramlarla zenginleşmiş âlimlerin değil en cahil insanın bile anlayabileceği bir formda göndermeyi murat etmiştir. Merhametinin bir tezahürü olarak bunun da ötesine geçerek; anlaşılmasını kolaylaştırmak için yaşamın içerisinde bu ahkâmları imgesel olarak tecrübe edebilecekleri bir peygamberle göndermiştir. Yani bir müminin, yaşadığı çağ ve kültür bağlamında tahrif olmamış bir dini ne kadar cahil olursa olsun anlamaması için epistemik bir engel yoktur. Çünkü o imgesel bir formda inmiş ve örneklendirilmiştir.
Bir diğer sebebi ise şudur: Nazari kavramsal dünya tanrısal değil insani olandır, insanın varsayımları üzerinden yarattığı soyut bir dünyadır. Üstelik bu kavramsal dünya zamana, topluma (kültüre), bilimsel topluluğa ve hatta insandan insana dahi değişiklik göstermektedir. Bu soyut dünyaya karşılık aslolan, insanın kendisine düşünürken prova aldığı dış dünyanın maddi ve manevî gerçeklikleridir. Bu nedenle Tanrı dinini ve dinin metinlerini realist bir yaklaşımla kendi yaratımı olan var olanlar düzleminde, ameli ve kalbi bir seviyede vaaz etmiştir,
Kısacası dinin aslı maneviyattır ve Tanrı insanın bu maneviyatı, yani O’nun (c.c.) muradı anlamındaki sevgisini ruhen mutluluk olarak hissetmesini ve bu sayede fark ettiği fıtri hakikate uygun bir yaşam sürmesini istemektedir. Bu ruhsal yargılama Tanrı’nın adaletinin bir tezahürüdür çünkü ontik bir yetkinliktir, akıl gibi eğitilmiş olmayı gerektirmez. Ayrıca bu sayede din evrensel bir nitelik kazanır çünkü kavramsal alt yapısı her ne olursa olsun, tüm kültürler o dini imgesel olduğu için öğrenebilir. Dikkat ederseniz burada öğrenilen şey aslında belirli durumlarda fark edilen belirli hislerdir. Öğrenilen bu hisler her çağ ve toplum bağlamında değişmez niteliktedir. Değişen şey; o hisleri tecrübe ettiğimiz maddi koşullardır. İşte bu yüzden dinin aslı, o hislere kaynaklık eden maneviyattır; sevginin varlığı veya yokluğudur. O maneviyat aynı zamanda imgesel olarak fark edilen olgunun fıtrata uygunluğu veya aykırılığıdır. Zaten ruh, sevgi ya da sevgisizliği, homeostatik temelde bu fıtrat farkındalığı sayesinde hisseder.
İşte bu nedenle dinlerde tüm emir ve yasaklar imgesel düzeydedir. Ahlaklı ol, adil ol, hayvan haklarım koru, insanların özsel eşitliğine dikkat et denmez. Örneğin Kuranda yaratılış ve karakter anlamındaki buluk[5] kelimesi geçse de, epistemik bir olgu olan ahlak kelimesi geçmez. İnsanları öldürme, çalma, nazik ol, selâmlaş, sahip olduklarını paylaş, cömert ol, merhametli ol, dürüst ol, yalan söyleme, insanları küçük görme, tevazu göster, sabırlı ol, hoşgörülü ol, iffetli ol gibi duyusal ve kalbi düzeydeki tekil örnekleri üzerinden ahlak ve adalet bağlamında bizim kavramsallaştırdığımız davranışlar vaaz edilir.
Bu durum, insanın fıtri yöneliminin (hulukun) benlikte his olarak tecrübe edilmesi ve nazari akıl tarafindan ilkesel bir forma dönüştürülmesiyle açıklanabilir. Zira ontik düzeyde yönelimi belirleyen huluk, benlikte his olarak yaşanır; nazari akıl ise bu tecrübeyi genelleyerek ahlaki ilkeler hâline getirir. Hissin fıtri yönelimi ile nazari aklın ürettiği ilkeler aynı istikamette birleştiğinde ise doğru ile iyi aynı düzleme taşınır ve bu durum hikmet olarak ortaya çıkar.[6]
Vicdani kavramlar bu açıdan insanın sevgi üzerinden sezerek fark ettiği ve kalben ortak hisler üzerinden grupladığı değerleri, nazari olarak yarattığı kavramlar ile genelleme, bu sayede tanımlama,kavramsal bir birliğe getirme faaliyetidir. Anlayacağınız üzere vicdani olguların da rasyonel olgular gibi kaynağı kendinde mutlak olan ontik gerçekliktir ve fakat kendisi İnsancıl ve nispi bir formda mukayyettir.
Özetle, dinlerin bu şekilde imgesel bir formda gelmesi ve geldiği çağa hitap eden bir dil ve üslup kullanmaları onların insanbiçimciliğinden (insanlar tarafından yazılmış olmasından dolayı) değil (1) Tanrı’nın adalet ilkesinden ve (2) dinlerin her çağa ve topluma hitap etmesi gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Din adamlarının bu koşullarda yapması gereken; farz olan dinî metinler ve kalbin rehberliğinde, imgesel olarak inen dinin nazari ilkelerine yükselmek ve o ilkelerin ışığında dinî yaşamı, fıtri ilkeler doğrultusunda içinde bulunulan şartlarda doğru biçimde tatbik edebilecek şekilde mevcut kavramların içeriğini zenginleştirerek ya da yeni güncel kavramlar ihdas ederek güncellemek, içtihatlar yapmaktır. Örneğin ahlak kavramım nazari olarak idrak etmek ve onun içerdiği alt başlıkları yazmak ilahiyatçılara, felsefecilere, toplum bilimcilere vs. kalmıştır. Bunlar ise insanların ihtiyaçları bağlamında (şehir yaşamı içerisinde yerlere tükürmemek veya çöp atmamak, toplu ulaşım araçlarında diğer insanları rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmamak, hamilelere, yaşlılara, bebeği olanlara yer vermek, trafik kurallarına uymak gibi) çağdan çağa gelişir, gelişmek zorundadır. Bir kez ortaya çıkan ahlaki ilke (ye yapılan yükleme) ise Tanrı’nın sevgi ilkesinden kaynaklandığı için evrensel nitelik taşır, aynı koşullar altında olmak kaydıyla tüm çağlara ve toplumlara hitap eder.
Şeriatların Nazari Olgular Olması Hakkında
Şeriatlar vahyidir ve fakat her şeye rağmen bunların nazari (insani) olgular olduğunu anlamak gerekir. Şeriatları peygamberlerin kendileri nazari olarak varsaymış diyemeyiz elbette ancak gelen bu maddi ameli uygulamaları başta peygamberlerin kendisi olmak üzere, toplumların anlayabilmesi gerekmekteydi. Bu nedenle şeriatlar, çağından ve inmiş olduğu kültürden bağımsız düşünülemez; epistemik olarak çağının dışında temsil edilemez. Yani Tanrı şeriatları peygamberlere vahyetmiştir ancak bu hâlihazırda o çağ ve topluma ait ortalama bir nazari akla uygun formatta, insancıl bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu noktada şeriatları diğer kültürel olgulardan üstün kılan ve onların tanrısal olduğunu fark etmemizi sağlayan şey bu ameli uygulamaların sevgi sayesinde hissedilen “ilkelerinin” evrensel; çağları ve toplumları aşan nitelikte oluşudur. Her çağda ve her toplumda, dinin geldiği ilk hâlinden alınacak rasih (sağlam) bir ilhamla bu ilkelere yükselip içtihatları yapma konusunda ehil olanlar ise hem dünyevi hem de dinî ilimlerde derinleşen rasihundur (Al-i Imran, 3/7)
Yücel Aytaç – Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:521-535
Dipnotlar:
[4] Kanaat (ameli ispattan farklı olarak), nazari olarak iç tutarlılığı sorgulanmış konu hakkında nazari aklın vardığı sonuçtur.
[5] “Ve inneke le’alâ hulukin ‘azim. ”—“Şüphesiz sen yüce bir huluk üzeresin.” (Kalem 68/4)
[6] His, ontik tecrübenin; huluk, ontik yönelimin; ahlak, bu tecrübenin nazari ilkeleşmiş ifadesinin; hikmet ise bu iki düzlemin aynı istikamette birleşmesinin adıdır.


0 Yorumlar