Ra’d Suresi

19- أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى “Şimdi Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör olan kimse gibi midir?”Peygambere indirilenin hak olduğunu bilen kimse, ona icabet eder. Kalbi kör olan kimse ise, bir şey görmez ki icabet etsin!Ayet, hak ve batılla ilgili misal verdikten sonra, bunların birbirine benzemekten son derece uzak olduğunu bildirmektedir.[1>

يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “Fakat bunu ancak ulu’l- elbab (akıl sahibi kimseler) tezekkür ederler.”Ulu’l-elbab, ülfetten ve vehme takılıp kalmaktan uzak olan akıl sahipleridir.

 

2ّ0- الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ “Onlar Allah’ın ahdine vefa gösterirler.”Allahın ahdinden murat,

-Cenab-ı Hakkın “ben Rabbiniz değil miyim?” dediğinde insanların “belâ” “evet, Rabbimizsin” diye O’nun rububiyetini itiraf ettikleri durumdur.[2>

-Veya Allahın semavî kitaplarda onlardan aldığı ahitlerdir.

وَلاَ يِنقُضُونَ الْمِيثَاقَ “Ve antlaşmayı bozmazlar.”Ve onlar gerek kendileriyle Allah arasında, gerekse diğer insanlarla kendi aralarında yaptıkları sözleşmeyi bozmazlar.

Ayet, tahsisden sonra tamimdir.[3>

 

21- وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ “Ve onlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler.”Bundan murat,

-Akrabalarla sıla-i rahimde bulunmak.

-Mü’minlere dost ve yardımcı olmak.

-Bütün Peygamberlere iman etmek gibi durumlardır.

-Bütün insan haklarını nazara almak da ayetin manasında yer almaktadır.

وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ “Ve Rablerine saygı gösterirler.”

Onlar, Rablerinin bütün uyarılarından korkarlar.

وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ “Ve kötü hesaptan korkarlar.”

Ve özellikle de kötü bir şekilde hesaba çekilmekten korkarlar, buna maruz kalmamak için hesaba çekilmezden önce kendilerini hesaba çekerler.

 

 22- وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ “Ve onlar Rab’lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler.”Onlar nefsin hoşlanmadığı ve hevânın muhalefet ettiği şeylere sabrederler. Onlar bu sabrı bir mükâfat elde etmek veya gösterişte bulunmak ve benzeri sebeplerle değil, sırf Rab’lerinin rızasını gözeterek yaparlar.

وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ “Ve namazı dosdoğru kılarlar.”

وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizlice ve açıkça (Allah yolunda) infak ederler.”Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infakı vacip olan miktarı infak ederler.Serveti olduğu bilinmeyen gizlice, bilinen ise açıktan yardım eder.

وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ “Ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldırırlar.”

Kötülüğe iyilikle mukabelede bulunurlar, kötü şeye iyilikle karşılık verirler.

Veya bundan murat şu da olabilir: Kötülüğün peşinden onu silecek iyilik yaparlar.

أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ “İşte, dünya yurdunun akıbeti bunlar içindir.”

Bu akıbetten murat cennettir.

 “İşte bunlar…” ifadesi üstte anlatılan özellikleri taşıyan ulu’l-elbabın akıbetini bildirmektedir. Anlatılan bu özelliklerde, onların bu güzel akıbete ne ile ulaştıklarının beyanı vardır.

 

23- جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ “Adn cennetlerine girecekler; ecdat, eş ve nesillerinden salih olanlar da…”

“Adn cennetlerine girecekler”Bu ifade, üstteki ayette nazara verilen güzel akıbetten bedeldir.Veya bu ifadeyi, bir cümle başlangıcı olarak da değerlendirmek mümkündür.

Ayetten öyle anlaşılıyor ki, her ne kadar onlar derecesinde olmasalar da bu kimselerin salih olan yakınları onlarla beraber Adn Cennetlerine alınacaklardır. Bu, onların şanına tazim içindir.

Ayet, insanın derecesinin şefaatle yükseldiğine bir delildir.

Şüphesiz, cennette salih ecdad ve yakınlarla beraber olmak onların ünsiyetlerini daha ziyade kılan özel bir nimettir.

Ayette bu beraberliğin “salih olanlarla” olacağının bildirilmesi, akrabalığın tek başına fayda vermediğine delâlette bulunmak içindir.

وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ “Melekler de her kapıdan yanlarına girecekler.”

 

24- سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ “Sabrınıza mukabil selam size! (Sabretme

nize karşılık olarak selamete erdiniz.)

فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ “Ahiret yurdu ne güzeldir!”

 

2ّ5- وَالَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ “Ancak kuvvetli söz aldığıhalde, Allah’ın ahdini sonra bozanlar.”Bunlar, ikrar ve kabulle o ahdi benimsemişken, biraz önce anlatılanların tam tersine Allaha verdikleri sözü bozarlar.

وَيَقْطَعُونَ مَآ أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ “Ve Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi kesenler.”

وَيُفْسِدُونَ فِي الأَرْضِ “Ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya.”

أُوْلَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ “İşte lanet onlaradır.”

وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ “Ve bu hayatın kötü akibeti onlar içindir.”

Bundan murat,

-Cehennem azabı,

-Veya dünyada akıbetin kötü olmasıdır. Çünkü, iyi akıbete ulaşan üstteki ulu’l- elbaba mukabil olarak burada onların zıddı nazara verilmiştir.

 

 26- اللّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاء وَيَقَدِرُ “Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır.”

Mekke ahalisi, dünyada kendilerine rızkın bol verilmesinden şımarmışlardı.

وَفَرِحُواْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onlar ise dünya hayatı ile ferahlandılar.”

وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ مَتَاعٌ “Oysa dünya hayatı ahiret hayatının yanında azıcık bir faydalanmaktır.”

Hâlbuki ahiretin yanında şu dünya hayatı, yolcunun yanına aldığı kumanyası ve çobanın azığı gibi devamı olmayan azıcık bir menfaatlenmektir.

Yani, onlar dünyadan elde ettikleriyle şımardılar, bunları ahiret nimetlerini kazanmak için sarfetmediler ve faydası az, zevâli süratli olan az bir şeye aldandılar.

 

 

27- وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ “O inkar edenler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir âyet indirilse ya!”

رَّبِّهِ قُلْ إِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاء “De ki: Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır.”

O kadar mu’cizeler zuhur etmişken yine de ayetler/ mu’cizeler isteyenleri Allah saptırır.

وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ “Ve kendisine yöneleni de hidayete erdirir.”

Hakka yönelen, inattan dönene ise hidayet eder.

Ayetin bu kısmı, evvelinde onların söylediklerine karşılık bir cevap niteliğindedir ve onların hâline hayret manası taşır. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Ey Peygamber! Onlara de ki: İnadınız ne kadar da büyük! Şüphesiz Allah sizin özelliğinizi taşıyanlardan dilediğini saptırır. Artık her türlü ayet/ mu’cize inse de onların hidayete ermeleri söz konusu olamaz. Öte yandan benim getirdiklerime yönelenleri, en edna bir ayetle (mu’cizeyle) bile hidayete erdirir.

 

 28- الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ “Onlar ki iman ettiler ve kalpleri Allahın zikriyle mutmain olur.”

أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin ki, kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.”Onların kalpleri,

-Allah ile ünsiyet ederek,

-O’na dayanarak,

-O’ndan ümit içinde olarak zikr-i ilâhî ile mutmaindirler.

Veya,

-O’nun haşyetinden dolayı daralma hissettiklerinde rahmetini hatırlayarak,

-Veya O’nun varlığına ve birliğine delâlet eden şeyleri tezekkür ederek,

-Veya en kuvvetli mu’cize olan kelâmını, yani Kur’anı okuyarak mutmain olurlar.

 

 29- الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “Onlar ki, iman ettiler ve salih ameller işlediler.”

طُوبَى لَهُمْ “Ne mutlu onlara!”

وَحُسْنُ مَآبٍ “Ve varacakları yer de ne güzeldir!”

 

 30- كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهَا أُمَمٌ لِّتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِيَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ “İşte Seni böyle, kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmet içinde gönderdik ki, onlar Rahmân’ı inkar edip dururlarken, Sana vahyettiğimizi onlara okuyasın.”

Yani, Senden önce Peygamberler gönderdiğimiz gibi, onlardan önce de başka ümmetler vardı. Onlara da peygamberler gönderilmişti. Dolayısıyla Senin onlara peygamber olarak gönderilmen, ilk defa görülen bir durum değildir.

Onlar ise, nimeti onları kuşatan ve rahmeti her şeyi içine alan sonsuz rahmet sahibini inkâr ediyorlar. Nimetlerine ve özellikle de –ey Peygamber- Seni elçi olarak onlara gönderme nimetine ve kendilerine dînî ve dünyevî faydaları sağlayacak olan Kur’anı indirme nimetine şükretmiyorlar.

 

Sebeb-i Nüzûl

Denildi ki: Ayet, Mekke müşrikleri hakkında indi. Onlara “Rahmâna secde edin!” denilmişti, buna mukabil olarak “Rahmân nedir?” dediler.[4>

قُلْ هُوَ رَبِّي “De ki: O benim Rabbimdir.”Yani, O Rahmân beni yaratan ve beni bu görevle görevlendirendir.

لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka ilah yoktur.”Ondan başka ibadete layık olan yoktur.

عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Ben sadece O’na tevekkül ettim.”Size karşı yardım hususunda ben O’na dayandım.

وَإِلَيْهِ مَتَابِ “Dönüşüm de O’nadır.”Benim de sizin de dönüşünüz O’nadır.

 

31- وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ “Bir Kur’ân ki, onunla dağlar yürütülse…”

Ayetten murat, Kur’anın tazimidir.Veya kâfirlerin inadını ve küfürde kararlı olduklarını etkin bir biçimde anlatmaktır.

أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الأَرْضُ “Veya onunla yer parçalansa…”Veya bu Kur’an okunduğunda, arz Allahın haşyetinden parça parça olsa veya yarılıp da nehirler ve pınarlar çıksa…

أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى “Veya onunla ölüler konuşturulsa…”Veya o okunduğunda ölüler duyup okumaya başlasa veya işitip cevap verseler… İşte bütün bunların kendisiyle gerçekleşeceği Kur’an, bu Kur’an olurdu, başka bir kitap değil.

Çünkü Kur’an, baştan sona mu’cizedir, öğüt vermenin ve uyarmanın kemâli ondadır.

“Bir Kur’ân ki, onunla dağlar yürütülse veya onunla yer parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa” ifadesinin devamı şöyle de takdir edilebilir: “Onlar yine de iman etmezlerdi.”

.Nitekim bir başka ayette şöyle denilir:

“Biz onlara melekleri indirseydik, kendileriyle ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarında toplasaydık, yine iman edecek değillerdi.” (En’am, 111)

 

Sebeb-i Nüzûl

Denildi ki: Kureyş kavmi şöyle demişti: Ey Muhammed! Sana tâbi olmamızı arzu edersen bu Kur’anınla dağları Mekkeden yürüt, ta ki çevremiz genişlesin, oralara bahçeler, otlaklar yapalım. Veya onunla rüzgarı bize itaat ettir, ona binip Şama ticarete gidelim. Veya onu okuyarak Kusay Bin Kilab gibi atalarımızı dirilt, onlarla konuşalım.

Onların bu taşkın teklifleri karşısında bu ayet nazil oldu. Bu rivayete göre ayetteki arzın parçalanması, arzda seyahat şeklinde de yorumlanmaya müsaittir.

بَل لِّلّهِ الأَمْرُ جَمِيعًا “Doğrusu, emir bütünüyle Allah’ındır.”

Her şeye yeten kuvvet, Allah’ındır. Yani, Allah onların talep ettikleri bu harika şeyleri getirmeye kâdirdir. Ama, iradesi buna taalluk etmemiştir, dolayısıyla bunları yapmayacaktır. Çünkü, onların tabiatının böyle mu’cizelerle mülayim hâle gelmeyeceğini bilmektedir. Ayetin devamı, bu manayı teyid eder:

أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُواْ “İman edenler, kâfirlerden hala ümit kesmediler mi?”

Ehl-i iman olanlar, onların hâllerini gördükten sonra imana gelmelerinden hâlâ ümitlerini kesmediler mi?

Ekser âlimler ayete daha çok “bilmediler mi?” manasını vermişlerdir. Çünkü Hz. Ali, İbnu Abbas, sahabe ve tâbiinden bir cemaat, ayeti bu manaya gelecek şekilde okumuşlardır. Bu okuyuş, ayetin tefsiri gibidir. Ye’sin (ümitsizliğin) ilim manasında olması, onların hallerini bilmenin neticesinde böyle bir ye’sin meydana gelmesidir. Çünkü, ancak durumu bilinenden ümit kesilir.[5>

Bundan dolayı, ayetin devamında şöyle bildirildi:

أَن لَّوْ يَشَاء اللّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا “Allah dileseydi, elbette bütün insanlara hidayet verirdi.”Ayet, İlahi meşietin taalluk etmemesi sebebiyle bazı insanların hidayete ermeyeceğini anlatır.

Yani, ehl-i iman olanlar, Allah dilese bütün insanlara hidayet edeceğini bilmelerine rağmen, niye hâlâ bazı inatçı kâfirlerin imanından ümitlerini kesmiyorlar?

وَلاَ يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُواْ تُصِيبُهُم بِمَا صَنَعُواْ قَارِعَةٌ أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِّن دَارِهِمْ حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّهِ “O inkar edenlere, sonunda Allah’ın vaadi gelinceyekadar yaptıkları şeyler sebebiyle başlarına musibet inip durur, ya da yurtlarının yakınına konar.”O inkârcılara, yapmış oldukları küfür ve kötü ameller sebebiyle kendilerini sarsacak, ızdırap verecek bir felaket isabet edecek veya o belâ onların diyarının (evlerinin) yakınına gelecek, o belanın kıvılcımları kendilerine gelir bir halde ondan korkacaklar.Denildi ki: Ayet, Mekke kâfirleri hakkında indi. Çünkü, Rasûllallaha yaptıklarının karşılığı olarak devamlı başlarına musibetler geliyordu. Hz. Peygamber Medinede iken onlara seriyyeler gönderiyor, bunlar onlara zaman zaman baskınlar düzenliyor, hayvanlarını ganimet olarak alıyorlardı. Bu rivayete göre ayetin son kısmını Hz. Peygambere hitap olarak “Sen onların diyarının/ evlerinin yakınına varacaksın” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Çünkü Hudeybiye senesinde Hz. Peygamber, ordusuyla onların yakınına kadar varmıştı.“Allah’ın vaadi gelinceye kadar”

Allahın va’dinden murat,

-Ölüm,

-Kıyamet,

-Mekkenin fethi olabilir.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ “Şüphesiz ki Allah vaadinde hulf etmez.

Muhtasar Beydavi Tefsiri,ilgili ayet tefsiri,Terc.Prof.Dr.Şadi Eren


[1>Elbette, ilâhî vahyi hak olarak bilenle, körü körüne batıla uyan kimse bir değildir ve olamaz!

[2>Bu mana, A’raf 172. ayette anlatılır.

[3>Yani, “Onlar Allah’ın ahdine vefa gösterirler” kısmı sırf Allah ile olan ahdi ifade ettiğinden hususidir. “Ve antlaşmayı bozmazlar” ifadesi ise, hem ilâhî ahdi, hem de insanlarla yapılan sözleşmeleri içine aldığından geneldir.

[4> Bu durum Furkan, 60 ayetinde anlatılır.                                                                                      5> Türkçede “ümitsiz vak’a” diye bir tabir, bu manayı ifade eder. Mesela doktor tıbbî ölçüler çerçevesinde hastasının artık iyileşmeyeceğini bildiğinde ondan ümidini keser. Durumu bilmeyenler ise, “acaba yaşar mı?” diye ümitle bakar. Ayette anlatılan durum, iman etmesi imkânsız hâle gelmiş bazı inatçı kâfirler hakkındadır. Yoksa normal şartlar altında, ehl-i iman onların imanını ümit eder bir şekilde çalışmakla mükelleftir