Kemâlin Mânâsı ve Yakınlaştıran İlim
Hakk’ın acze düşürme fiilinin üzerimizde rahmet olarak zuhûr edeceğini, hakîkat-i Muhammediyye’de zâhir olan rahmetin ilimleri ve kabiliyetleri kemâle erdirdiğini konuşmuştuk. Kemâl kelimesi, tamlık, yetkinlik, yerli yerinde oluş gibi anlamlara gelir. Bu kelimeyi çeşitli durumlarda sıfat yâhut tamamlayıcı bir vurgu olarak sıkça kullanırız. Nerede kemâlden söz ediyorsak orada bize var olma kıvâmı veren bir mânâya, bizi ayakta tutan bir değere işâret ederiz. Bursevî hazretleri kemâl kelimesini anlatırken omuzlara nisbetle boynun konumunu örneklendirir. Yâni sağ omuzu cemâl, sol omuzu celâl gibi tasavvur edersek boynun durduğu vaziyet kemâli bildirir.1 Arifler bu kelimeyi insanın Hak ile kıyâmının ifâdesi sadedinde çokça kullanmışlardır. Burada da Bursevî hazretleri bilgi olması bakımından bilginin bir kemâl ifâde etmesini ve bu kemâlin insan idrâki ve ahlâkı bakımından dereceli olarak kendini göstermesini ele alıyorlar.
İlim, ilim olması bakımından kemâl iken “İlim, insanı Hak’tan uzaklaştıran bir perdedir. Arif olan okumayı, yazmayı neyler? İlimleri elde etme yolunda çaba göstermek insanın Hak’tan uzaklaşmasına sebeptir.” tarzında cümleler sûfî muhitlerde sıkça duyulur. “Âlim her gün yeni bir sayfa ezberleyen, ârif her gün ezberlediği bir sayfayı unutandır.” tarzı cümlelerden etkileniriz. Çünkü bu cümleler doğrudur, bir hakikat tecellîsi taşır fakat noksanlık ve tamlıkları bulundukları derecelere göredir. Eğer bir mânânın dereceli olduğundan bahsediliyorsa ve o derecelerin yerli yerine konulması söz konusu değilse, doğru cümleler bizim zihinlerimizde eğrilebilir ve muhâtap- ları yanıltabilir. Böyle sözler ne kadar yaygınlaşırsa yanıltma ihtimâli de o nisbette fazlalaşır. Dolayısıyla bu türlü sözlerin hepsi bir te’vîle ihtiyaç duyar yâni ilgili sözü açıklama yoluyla aslına döndürme mükellefiyeti muhâtaba âittir.[2] Çünkü böyle sözler yalın hâliyle olduğu gibi sâhiplenildiğinde ya kınayanların kınamasına ya da savunanların büyüklenmesine yol açılır.
İlmin bir perde olduğuna dâir cümlelerin te’vîli şöyledir: Kalbi gafletten perdelediğinde ilim bir nûrdur fakat kalbe gaflet verdiğinde ilim bir zulmete dönüşür. Çünkü gurur, kibir ve ucub, bilgi dolayısıyla insanın imtihânıdır. Bu yüzden ehlullâh ucub yâni kendini beğenme, sâhip bulunduğuyla içten içe iddia taşıma niteliği âlimde bulunur demişlerdir.[3] Bilginin bir diğer imtihân edileceği saha ise ihlâstır. Bilgi ne kadar artarsa bilgi sâhibi ihlâs açısından o kadar zor bir noktaya savrulabilir. Bu yüzden âlimler için en büyük bâdire, ilim dolayısıyla riyâya düşmeleri ve başkalarını dalâlete düşürmeleridir. Kalbi gafletten perdelediği zaman ilim nûr, kalbe gaflet saldığında ise zulmettir. “İlim bir hicâbdır.” denildiğinde “Mâsivâyı mı yoksa Hakk’ı mı perdeler?” diye sormak gerekir. İlim, mâsivâyı perdeler ve Hakk’a iletir anlamındaysa bu söz doğrudur. İlim Hak’tan perdeler ve mâsivâya iletir anlamındaysa bu sözün ikaz değeri vardır. Ehlullâhın bu türlü sözlerle maksatları kınayanların ya da iddia taşıyanların anladıkları gibi değildir. Çünkü herkes üzerine asgarî ilmihâl bilgisinin farz oluşu, ümmet içerisinde ittifak edilmiş bir husustur. İlmihâl, içinde bulunduğumuz durumun, uzuvlarımıza ve kalbimize ilişkin yönlerinin bilgisi demektir.
İlmihâl kelimesini duyduğumuzda İmâm-ı A‘zam hazretlerinin fıkıh târifini de hatırlayacağız: “Nefsin kendi lehine ve aleyhine olanları bilmesidir.” Çünkü hâl bilgisi demek, vakit içinde benim varlığımla ilişkili durumlara yönelik bilgi demektir. Bu bilgi bana nesiller boyu mümin kalplerin hâlleri ve fiilleri üzerinden ulaştırılmışı jeriye onun beni dönüştürmesi kalmıştır. Fıkhın bir idrâk ve tecrübe olarak hayâtımızdaki karşılığı ilmihâl yoluyla gerçekleşir. Nitekim “İlim talep etmek her müslüman üzerine farzdır.” hadîsi de bunu teyid eder. Âlimlerimiz bu hadîs-i şerifte talebi farz kılınan ilmin ne olduğuna ilişkin farklı ve- cihler vermişlerdir. Hepsinin ortak vurgusu, farzların yâni emirlerin ve nehiylerin bilgisi temelinde kalbin hâllerine doğru yükselen bir bilgilenme süreci olduğu yönündedir.[4] Bu yüzden meselâ Ebû Tâlib el-Mekkî hazretlerinin Kütul-kulû- Fu veya Ebû Hafs Sühreverdî hazretlerinin Avâriful-maâ- rifi gibi eserlerde farz kılınan ilmin ne olduğuna dâir önemli izahlarla karşılaşırız.[5] Bizim zihnimiz ne kadar berrak ve istîdâdımız ne kadar vüs‘atli ise yapılan izahların hepsinin bir karşılığı olduğunu görürüz. Ancak temelde emir ve nehiylere ilişkin bilginin zorunluluğu vardır.
Bursevî hazretleri kendi döneminde yankısı süren bir bağlama dikkat çekecekler: İmâm Birgivî Tarîkat-ı Muhammediyye isimli kitabında muhâtaplarına nasihat ederken kınadığı ve aşırılıklarını dile getirdiği bâzı zümrelerin hâllerini genel olarak sûfîlere atfeder ve bunu ilim üzerinden yapar.[6] O dönemde Birgivî’nin bıraktığı mîrâs bâzı vâizlerin elinde farklı bir safhaya taşınmış ve tarikat örfünü tümüyle îtibârsızlaştır- ma stratejisine evrilmişti. Bu yüzden Bursevî hazretleri ilgili vâiz grubunun tavırlarına karşı delil getirdikleri Birgivî’ye atıf yaparak Tarikata Muhammediyye’deki muhteva üzerinden aşırı yorum yapılmasını yersiz bulur. Burada bir nasihatte de bulunacaklar: Hiçbir zümre bütünüyle îtibârsızlaştırılamaz. Her zümrenin taklidçisi olduğu kadar onun hakikatine sâhip olanlar da vardır. Günahta aşırı gitmek ve kusuru âdet edinip bunu meşrûlaştırmak, bunun bir sonraki safhası olarak hak tanımamak ve kendi sapkınlığını başkasını da saptırma aşamasına kadar ilerletmek, zaman zaman karşılaşılan tavırlardır. Çünkü îmânın ve ikrârın olduğu yerde inkâr ve imansızlık alâmeti de kendini gösterir. Nûrun olduğu yerde nârın zuhûr nisbeti vardır ve gülün olduğu yerde diken de bulunur.[7]
Sözün buraya gelme sebebi ilmi talep etmenin zorunluluğuna ve ilmin derecelerine vâkıf olmanın zorluğuna işâret etmektir. İlim kuşatıcılığı ölçüsünde derecelenir ve derecelendiği ölçüde kabiliyetlere göre özelleşir. Bu da temsil bakımından bir zorluk ortaya çıkarır. Öyleyse zümreler bir bütün olarak değil temsil sahalarına göre kıymet kazanırlar. Ehlul- lâhın lisânında buna teşebbüh yâni benzemek denir. Nitekim bir hadîs-i şerifte “Bir kavme benzeyen onlardan sayılır.” buyurulmuştur.[8] Bu yüzden kime benzediğimiz ve niçin benzediğimiz önem kazanır. Nitekim teşeb- bühün bir bâtıl bir de hak tezâhürünün olduğunu, eğer ilimdeki derecelenişten idrâk nasibi söz konusu değilse bunun kendiliğinden bâzı hatâlara ve noksanlara ileteceğini, fakat ilimde derecelenişe ilişkin bir idrâk ve teslimiyet söz konusu ise bunun da kendiliğinden bir kemâl olarak açığa çıkacağını söylemişlerdir.
Kitabî kültür seviyesinde bilginin aktarımıyla uğraşan zümreler içerisinde de ahlâkî zaaflar taşıyan, günâha yenik düşmüş, hattâ bunu âdet edinmiş, bu yüzden de îtikâdları’nda birtakım bozukluklar bulunan kişilerle karşılaşmak, bütün olarak ehl-i sünnet ulemâyı îtibârsızlaştırma ve kınama vesilesi sayılmayacağı gibi, sûfîler topluluğu içerisinde de hak tanımama tavrı sergilemiş, bunu âdet edinmiş, başkasını saptırmış ve kendi sapkınlığını meşrûlaştırmış örneklere aldanıp da bütün eh- lullâha dil uzatmak doğru bir tavır değildir. İlim kavramı söz konusu olduğu zaman tüm dönemlerde bir temsil meselesi vardır. Kabahatler ve noksanlıklar bir zümrenin tüm fertlerine teşmil edilemez, açığa çıktığı kişiyi veya kişileri bağlar. Çünkü herkes kendi ameline bağlıdır ve bağımlıdır. Bunun hakikatine ermek içinse fayda veren ilim ve hakikatleri ihâta eden bir keşif gereklidir.[9]
“Fayda veren ilim” deyince Efendimiz’in (s.a.s.) bize tavsiye buyurduğu bir niyâzı hatırlarız. Efendimiz zaman zaman lisânından sudûr ettiği üzere şöyle duâ buyururlardı: “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” Peki fayda vermeyen ilim nedir? “Huşû duymayan kalpten sana sığınırım.” Haşyete iletmeyen ilim faydasız demektir. “Doymak bilmeyen nefisten sana sığınırım.” Eğer ilim nefsimizde bir ahlâkî haslete dönüşmüyorsa faydasızdır,“İşitilmeyen duâdan sana sığınırım.” ilim bizi duâya, niyâza, zikre, ibâdete ve ahlâka iletmiyorsa faydasızdır.[10] tlim kendinde kemâl olmakla birlikte ondaki kemâlin idrâki için fayda veren yâni haşyete ileten, nefsin tezkiye ve tasfiyesine vesile olan, duâ ve zikir kapısını açan bir tecrübeye ihtiyaç vardır. Keşif de bu ilmin eseridir çünkü onunla birlikte Muhammedi kemâlin kalplere tenezzülü söz konusudur.
M.Nedim Tan – Zuhura Övgü,syf:
Dipnotlar:
1 Bursevî, Tuhfe-i ömeriyye, s. 286.
[2] “Fe-emmâ ol ki derler, ilim hicâbdır; ve ârif-billah okumak, yazmak neyler? Ve ders-i ulûma iştigâl bu‘d-i Hakk’a sebeb olur. Bunlar ve bunların emsâli müevveldir, ehl-i ta’nın ve kâil-i câhilin fehm ettiği gibi değildir.” Bursevî, s. 194.
[3] Gazzâlî, îhyâ, VII, s. 565-575.
[4] “Zîrâ cümle üzerine ilm-i hâlin vücûbu rnüttefakun-aleyhdir. Nitekim ha- dîs-i şerîfde gelir: Bursevî, s. 194.
[5] Mekkî, KütuTkulûb -Kalplerin Azığı, II, s. 10-34 (31. bâb); Gazzâlî, İhyâ, I, s. 69-86; Sühreverdî, AvârifüTmaârif, s. 32-55 (3. bâb).
[6] Tarîkat-ı Muhammediyye’nin başında Kur’ân ve sünnete sarılmaktan bahis açılarak söz sûfîlere getirilir ve şöyle denilir: “Onlara, onlara tâbi olanlara ve onların durumunu güzel görenlere yazıklar olsun. Zira onlar ibâdet edenlere karşı Allah’ın yolunu kesenlerdir. Onlar, hakkı batıla karıştıran ve bile bile hakkı gizleyenlerdir.” Tarîkat-ı Muhammediyye, s. 99. Kâtip Çelebi’nin MîzânüThakk’ında ayrıntısıyla görüleceği özellikle XVII. yüzyıl ortalarında bu türlü görüşler çeşitli tartışmalara ve zıtlaşmalara kaynaklık etmiştir.
[7] “Birgivî Tarikat nâm kitâbında cühelanın hâlini mutlakan sûfıyyeye isnâd edip umûm üzerine tahtıe kıldığı hatâdır. Zîrâ her ferikin mukallidi ve muhakkiki ve belki mü’mini ve kâfiri olur. Fısk u fücûr ve ilhâd ü zendeka kadîmdir. Her ikrâra bir inkâr, her îmâna bir zünnâr ve her nûra bir nâr ve her güle bir hâr tev’em olduğu şimdi mi bilinmiştir?” Bursevî, s. 196-197.
[8] Gazzâlî, îhyâ, II, s. 465.
[9] “Pes ulemâ-yı rüsûm arasında nice fâsık ve fâcir, belki nice kâfir var iken onların i‘tikâdât-ı seyyie ve a‘mâl-i kabîhasına nazar edip şâir ulemâ-i sünneti cerh ve ta‘n etmek câiz olmadığı gibi, mutasavvıfe arasında dahi nice s mülhid ve zındık ve zâyiğ ve dâlle bakıp şâir ulemâ-billâha itâle etmek dürüst değildir, zirâ sâri değildir. Belki herkes kendi ameline merhûndur. Bu makamın tafsili vardır. Hakikatine vukufa ilm-i nâfi‘ ve keşf-i câmi* gerektir. 0^ 5^ÜM 0^ öî 5* ^>h ijAj Li-muharririhî: Sanma kim âlemde her bir âdemi inşân olur / Kimisi inşân olursa kimisi şeytân olur.” Bursevî,
[10] Gazzâlî, îhyâ, III, s. 123; Nevevî, el-Ezkâr, II, s. 547-548.


0 Yorumlar