“İşi Kolay Kılmak”
Paylaş:

 

Ehlullâhın sohbetlerinde bildik soruların beklenmedik cevap­ları ortaya çıkar. Herkesin anladığını düşündüğü konular, bir velînin lisânında yeni açılımlara kavuşarak yüksek derecelere ulaşır. Bir gün Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî, İbn Meşîş hazretlerine Efendimiz in (s.a.s.) * “Kolaylaş­tırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”[19] hadîs-i şerifi hakkında sormuş. İbn Meşîş hazretleri çoğu kimsenin bildiği bir rivâyet olmakla birlikte herkesin farklı yönlerden kavradığı bu nebevî beyân hakkında şöyle buyurmuşlar: -“Onları Allah’a ulaştırın, başka bir şeye ulaştırmayın demektir.” Böylece bütün kolaylıkların ve müjdelerin Allah ile olacağını belirterek diğer ilgilerin ve bek­lentilerin bir safhadan sonra aldanışa, boş beklentilere ve Al­lah’tan uzaklığa yol açacağını vurgulamışlar.[20]

Bu hadîs-i şerifi İslâm’ın temsili açısından sıkça hatırlar ve tekrar ederiz. Ancak temsil konusunda zihnimiz daha çok sosyal süreçlere ve kişinin çevreye uyum sağlama bakımından yetersizliklerine yöneliktir. İbn Meşîş hazretlerinin bu beyâ­nında ise her durumun öncesinde ve ötesinde Allah’a dâir mârifetin bulunduğuna dikkat çekiliriz. Böylece mevcut du­rumu veri almanın dışında bir yere yâni harekete Allah ile başlayışın ve yine O’nunla devam edişin getirilerine iletilmiş oluruz. Burası, Yûnus’un

Gelin tanışuk idelüm işi kolay tutalım

Sevelim sevilelim dünyâ kimseye kalmaz[21]

deyişini de anlamlı kılan noktadır. Birbirimize açık olmak ve karşılıklı sevgiyle işin kolay kılınması, özünde Hak âşinâlığının ve Muhammedi kemâlin bulunduğu bir velâyet tezâhürüdür.

Mürşid ve îsm-i A‘zam

Bildik soruların beklenmedik cevaplarla buluştuğu sohbetler, aynı zamanda yerleşik algıların aşıldığı karşılaşmalara zemin sağlar. Bir gün îbn Meşîş hazretlerinin huzûrunda çocuklar oynarken, Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin zihninden bir düşünce geçmiş: “Acaba Şeyh hazretleri ism-i a‘zamı biliyor mudur?” Yerleşik kabûle göre ism-i a‘zamı bilen kişi her şey üzerinde Hak ile tasarruf etme gücüne ve yetkisine sâhip kılınır. Bu dü­şünce zihnini, meşgul ederken bir taraftan da yarım dikkatle çocukların oyunlarına iştirâk etmektedir. Tam bu sırada İbn Meşîş hazretlerinin oğlu birden şöyle der: *“Ey Ebü’l-Hasan! Mühim olan ismin ismini bilmek değil, mühim olan ismin kendisi olmaktır.” Bunun üzerine İbn Meşîş hazretleri bu cevâbın isâbetini tasdik ederek nasihatte bulunurlar.[22]

Burada bilginin bir ek ve yük olmaktan çıkarak varlık durumu hâline gelişi, “isim olmak” şeklinde ifâde edilmiştir. Çünkü mârifet sâdece bilinen değil aynı zamanda olunan bir mânâ­dır. Ehlullâh nezdinde bilen, aynı zamanda bulan ve olandır.

Burada Hacı Bayrâm-ı Velî’nin,

Bayram özünü bildi

Bileni anda buldu

Bulan ol kendi oldu

Sen seni bil sen seni[23]

deyişini hatırlarız. Bu mertebeye tahkîk yâhut tahakkuk de­nilmiştir. Nitekim İbn Meşîş hazretlerinin salavâtındaki ibâre ve kelimelerin bu mertebeden tesirler taşıdığı düşünülmüş, onun lisânında hakîkat-i Muhammediyye’nin tahkîk üzere sûret bulduğu söylenmiştir. Salavât etrâfında oluşan şerh kül­liyâtı bu kabûlün yansımasıdır.

Hakk’a Doğru Hak İle

İbn Meşîş hazretleri bir gün, Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’ye şöyle bir sual yöneltmişler: *“Allah’a ne ile ulaştın?” Şâzelî hazretleri, “Fakrımla ulaştım.” diye cevap vermiş. İçinde olunan hâle ve amelin neticesine vurgu yapması bakımın­dan bu cevap yeterli gözükebilir. Ancak İbn Meşîş hazretleri bu cevap üzerine şöyle buyurmuşlar: * *“Eğer Allah’a fakrınla ulaştıysan, bil ki putların en büyüğüyle ulaşmışsın. Çünkü Allah’a ancak O’nunla ulaşılır, O’ndan başka bir şeyle değil!”[24] Yâni vahdetin mutlaklığı, geriye adı anılacak bir mer­tebe bırakmaz. Tevhid tam olduğunda ezel-ebed teklik üzere yürünür ve Hak ile birlikte hiçbir şey anılmaya değmez.[25] Bu nasihatle İbn Meşîş hazretleri insan için edinilen bilginin ve erdirilen makamın ötesinde olan mutlak bir tevhid mertebesi­ne ve salavâtında kendini gösteren neşveye işâret buyururlar.

Müzakere ve Gıybet Arasındaki İnce Sınır

Salavât bir velâyet tavrının tezâhürüdür ve onu kendileri­ne vird edinen büyükler husûsî tecellîlere mazhar kılınırlar. Mazhar kılındığı hâlleri muhitine anlatmış zâtlardan birisi, hayâtının çeşitli safhalarında Efendimizi (s.a.s.) niyetle şe­reflendirilmiş olan ve îbn Meşîş salavâtı üzerine tertip ettiği virdle şöhret bulan Ebü’l-Mevâhib eş-Şâzelî’dir. Uzun müd­det Efendimizi (s.a.s.) görme mazhariyetiyle ömür süren Ebü’l-Mevâhib hazretleri, bir vakit bu rüyetin kesildiğini ve artık Efendimizi (s.a.s.) görmez olduğunu tecrübe eder. Bu­nun kendisine âit bir kusurdan kaynaklandığım düşünerek hâlini çevresindekilere danışır. Bir gün eskiden olduğu gibi tekrar mânâda Efendimizin (s.a.ş.) rüyetine mazhar kılınır. Ancak bu defa sâdece kendisini ikaz eden ve oldukça uzak­tan işitilen bir sesle karşılaşır. Ses ona hitâben “Zulmette kal­dın!” diye ünler ve bunu birkaç kere tekrar eder. Ebü’l-Mevâ­hib hazretlerinin bu zuhûrât üzerine sıkıntısı iyice şiddetle­nir ve kendisini tüm işlerinden alıkoyarak tenhaya çekilir.

Bir müddet sonra, mânâda Efendimiz’i (s.a.s.) tekrar müşâhede eder ve Efendimiz şöyle buyururlar: * “Ben, insanlar arasında gıybet yapılan meclislerdeki kişilerle bir arada bulunmam!” Hazret bu sözün mânâsını tam olarak anlayamaz ve anlaması için de bir müddet geçer. Tekrar bir mânâ kendisine gösterildiğinde, ilim meclis­lerindeki hâlinden ötürü bu zulmete dûçar kılındığına işâret edilir. Bu defa sıkıntısı iyice artar. Bu sıkıntı içerisinde vakit geçirirken kendisine şu mânâ zâhir olur: ilim meclislerinde meseleler konuşulurken, özellikle tartışmaya girildiğinde ve cedel ortaya çıktığında edeb dışı hâllerin zuhûru kaçınılmaz olduğundan “bir mesele anlatıyorum” derken farkına varma­dan düşülen bir gıybet tuzağı olduğunu idrâk eder.

Şunu da fark eder: Bilginin paylaşılma safhalarında tartışma doğurma­sı kaçınılmaz görünen meselelere girmek, gıybetin hâsıl ede­ceği zulmeti ve noksanlığı taşır. Ebü’l-Mevâhib hazretleri bu­nun ardından âhir ömründe tekrar eski kemâline ulaştırılır.[26] Bu menkıbeden anlarız ki ahlâkî noksanlık Hakk’ın murâdını Muhammedi aynada seyretmenin önündeki en büyük engel­dir ve ahlâkî noksanlığa gafletle yapılan konuşmalar da da­hildir. İlmî bir maksat taşısa bile kişinin kapılacağı olumsuz duygular ve sergileyeceği bayağı nitelikler farkına varmadan Hak ile irtibâtını zedeler ve onu mertebe bakımından aşağı düşürür. Tüm sakındırıldığımız niteliklerden uzak durmamız ve çağırıldığımız mânâlara yakınlaşmamız, salâtüselâm ile di­limizde ve hakîkat-i Muhammediyye âşinâlığı ile kalbimizde yer eden tecellînin tesiriyle gerçekleşir.

M.Nedim Tan – Zuhura Övgü,syf:

Dipnotlar:

19 Hadislerle İslâm, I, s. 429; II, s. 539,570; VI, s. 557.

20 İbn Zekrî, el-İlmâm ve!-i‘lâm, s. 298; İbn Acibeel-Hasenî,Şerhti’s-Salâti’l-Meşî- şiyye, s. 716.

[21] Tatcı, Yûnus Emre Dîvânı II -Tenkitli Metin-, s. 158 (103).

[22] İbn Zekrî, el-İlmâm ve’l-i’lâm, s. 299; îbn Acibe el-Hasenî, Şerhu’s-Salâtil-Meşî- şiyye, s. 711.

[23] Mazıoğlu, “Hacı Bayram-ı Velî’nin Şiirleri ve Mektupları”, s. 105. Burada Safer Efendi’nin aynı neşveyi dile getiren nutku hatırlanmalıdır (Dal, Mu­hibbi Dîvânı, s. 156);

Muhibbi oldu, Allah’ı buldu

Bulan o oldu, Hakk’ın yolunda

[24] İbn Acîbe el-Hasenî, Şerhu’s-Salâti’l-Meşîşiyye, s. 717.

[25] Nitekim bu muhtevâ Ebu Ali Dekkâk hazretleri tarafından şöyle işlenmiş­tir: “Üstad Ebu Ali Dekkâk’ın (r.a.) şunu söylediğini duymuştum: Vâsıtî Nişâbur’a gelince Ebu Osman’ın müridlerine “Şeyhiniz size ne emrederdi? * diye sordu. Onlar da “Tâat ve ibâdete sıkı bir şekilde sarılmakla berâber bu husustaki hatâ ve kusurlarınızı görünüz!” diye emrederdi, şeklinde cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Vâsıtî “Şeyhiniz size hâlis mecûsîliği emretmiş, keşke amele sıkı bir şekilde sarılın, fakat bu ameli yaratanı ve tatbik ettireni (Allah’ı) görerek amellerden kaybolunuz diye emretseydi.” demişti, Vâsıtî, müridleri kendini beğenmişlik ve gurur hâlinden koru­mak maksadı ile bu sözü söylemiştir, yoksa kusur mahalline meyi ettir­mek, (amelin kusurlu olması mühim değil mânâsını kastetmek) veya her­hangi bir edebin ihlâl edilmesini caiz görmek için bu sözleri sarf etmiş değildir.” Kuşeyrî Risâlesi, s. 150.

[26] Şa‘rânî, et-Tabakâtu’l-kübrâ, s. II, s. 231-232.