<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tasavvuf | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/tasavvuf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:52:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tasavvuf | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Harf Sembolizmi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/harf-sembolizmi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/harf-sembolizmi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:02:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hür Mahmut Yücer]]></category>
		<category><![CDATA[harf sembolizmi]]></category>
		<category><![CDATA[hurufilik]]></category>
		<category><![CDATA[ilm-i ledün]]></category>
		<category><![CDATA[nokta sembolizmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28070</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Harfler, sözcüklerin yapı taşlarıdır. Sözcükler ise dilin yapı taşlarıdır. Harfler birleşerek sözcükleri, sözcükler de dil sistemini oluşturur. Dilin temel fonksiyonu, duygu ve düşünceleri aktarmak, bunlarda yaşanan değişimleri göstermek, yani iletişimi sağlamak­tır. Ancak insanoğlunun hayal gücü, harflerde ve sözcüklerde, ile­tişimin işlevinden fazlasını öngörmüştür. Harflerin sözcüklerin te­mel unsuru olmanın yanı sıra, kimi zaman metafizik gerçekliklere işaret [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/harf-sembolizmi/">Harf Sembolizmi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Harfler, sözcüklerin yapı taşlarıdır. Sözcükler ise dilin yapı taşlarıdır. Harfler birleşerek sözcükleri, sözcükler de dil sistemini oluşturur. Dilin temel fonksiyonu, duygu ve düşünceleri aktarmak, bunlarda yaşanan değişimleri göstermek, yani iletişimi sağlamak­tır. Ancak insanoğlunun hayal gücü, harflerde ve sözcüklerde, ile­tişimin işlevinden fazlasını öngörmüştür. Harflerin sözcüklerin te­mel unsuru olmanın yanı sıra, kimi zaman metafizik gerçekliklere işaret ettiğine, kimi zaman da spritüel güçlere sahip olduğuna ina­nılmıştır. İslâm geleneğinde bu düşüncenin ileri derecesi “Hurû- filik” olarak bilinmektedir.</p>
<p>Ahmed b. Atâ-i Ruzbâri der ki:</p>
<p>“Allah Teâlâ harfleri yaratınca onları kendisi için bir sır yaptı. Hz. Âdem&#8217;i yaratınca, Allah onlardaki sırrı ona öğretti ama taşıdıkları manayı meleklerinden hiçbirine öğretmedi. Böylece harfler Hz. Âdem&#8217;in lisanı üzerinden birtakım sanat­lar ve değişik diller olarak ortaya çıktı. Allah Teâlâ, harfleri, değişik dillerdeki manalar için bir suret yaptı.”</p>
<p>îbn Ata bu sözüyle, açıkça harflerin sonradan yaratılmış şey­ler olduğunu belirtmiştir. Sehl b. Abdullah Tüsterî de:</p>
<p>“Harfler Allah’ın fiilini gösteren bir alâmettir; zâtının lisânı değildir çünkü onlar yaratılan varlıklarda değişik şe­killerde bulunan şeylerdir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Hakim Tirmizî (859-932) harfler ilmini <em>ilmul-evliyâ</em> olarak tanımlamaktadır. İbn Arabi de aynı şekilde buna <em>veliler ilmi</em> de­mektedir. O, bu ilmi tabiat üzerinde etkide bulunma aracı olarak görmez. Harfleri, harekeleri, harflerin şekillerini, ibdal ve irab ka­idelerini ve daha pek çok dilsel ve yazısal öğeyi kendi düşüncesini açıklamakta birer sembol olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla harf­lerin ve dilin, bir temsil aracı olarak kullanımı İle tılsım ve büyü aracı olarak kullanımı arasında bu bağlamda bir ayrım yapılmalı­dır. <a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2</sup></a> Ibn Arabi meşhur eseri <em>Fütuhât’in</em> ikinci babını harfler ilmine ayırmıştın 20 ve 26. Bâb da bu konuyla ilgilidir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> Ayrıca <em>Kitâbu es- râril-hurûf, Kitâbu l-elif, Kitâbu l-Bâ, Kitâbu l~Mîm, ve&#8217;l-Vâv ve’n- Nûn, Kitâbu l-Yâ, Kitâbü’l-Celâle, Kitâbi’l-Mebâdî ve&#8217;L-Gâyât </em>gibi konuyla ilgili müstakil kitaplar da yazmıştır.</p>
<p>îbn Arabi harfler ilmini, <em>“İsevi ilim”</em> ve <em>“Evliyâ ilmi”</em> olarak isimlendirir. İbn Arabi harflere ilişkin bilgisini, asıl kaynağa yani Hz. îsâ ya irca etmektedir. Ebu Zeyd’in de işaret ettiği bu gerek­çelendirmeyi kabul etmekle birlikte, bizce Ibn Arabi’nin harf­leri <em>“İsevî ilim”</em> olarak isimlendirişinin temelinde, Kuran’da Hz. Isa’nın <em>“Allah&#8217;ın kelimesi”</em> olarak tasvir edilişi yatmaktadır. Buna göre Hz. îsâ, yaratma ile konuşma arasındaki ilişkinin müşahhas bir örneğidir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>İbn Arabi yaratma ve konuşma arasındaki benzerlik ilişkisini Kurandaki “ol” emrine ve Hz. îsâ’nın “Allah’ ın kelimesi” olarak tasvir edilmesine dayandırır. O, harflerin nefesten hâsıl olduğunu belirtirken» insanın Tanrının sûretinde olduğunu hatırlatmakla bize birtakım ipuçları sunar: İnsan, nefes alır, verir ve konuşur. İn­san, Tanrı suretinde yaratılmıştır. O halde Tanrı da nefes verir ve konuşur. Tanrının nefesi, varlıkların ayn’larınin kendisinde külli olarak ortaya çıktığı buluta (amâ) tekabül eder.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>îbn Arabi <strong>“harfler de bizim gibi bir âlemdir” </strong>diyerek harf­ler ile insan veya daha genel anlamda varlıklar arasındaki benzer­liğin zeminini kurar. Şöyle der:</p>
<p>“Harfler bizim gibi bir toplumdur, onlar da sorumlu ve mu­hataptır. İçlerinden peygamberleri ve kendilerine göre isimleri vardır. Bunu sadece keşif ehli bilebilir. Harfler âlemi bütün alemler içinde en düzgün konuşan ve en açık ifade sahibi olan âlemdir. Onlar da çeşitli kısımlara ayrılır: Bir kısmı ceberût alemi, bir kısmı en üst âlem, bir kısmı orta âlem, bir kısmı ise süfli alemdir. Onların arasında da seçkinler, seçkinlerin seç­kinleri ve seçkinlerin seçkinlerinin seçkinleri bulunur.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Bu ifadesiyle İbn Arabi, insanın nefesi vasıtasıyla harfleri mey­dana getirmesi ve dışta var etmesiyle Tanrının âlemi ve alemdeki varlıkları var etmesi arasında benzerlik kurar. Diğer yandan <strong>elif </strong>ve bâ harfinin bu sembolizmdeki yeri ve anlamı üzerinde durur. Bu harften birincisi olan <strong>elif Lâ-taayyün </strong>mertebesini ifade eder­ken, İkincisi ise âlemin ve yaratılışın simgesidir. Şu halde îbn Ara­bi’nin temel konusunu oluşturan Tanrı-âlem ilişkisini en iyi ifade eden ve açıklayan harfler bu iki harftir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>îbn Arabi, şöyle der: “Ba harfi ile varlık zuhur etmiş, nokta ile ibadet eden edilenden ayrılmıştır. İmam Şibliye <strong>“Sen Şiblî’sin” </strong>de­nilmiş, bunun üzerine o <strong>‘Ben Banın altındaki noktayım”</strong>demiş­tir. Şeyh Ebu Medyen şöyle derdi: <strong>“Gördüğüm her şey üzerinde Ba yazılmıştı.” </strong>Bâ ulûhiyet mertebesinde Hakk’ın katından mev­cutlara eşlik eder. Bunun başka bir ifadesi ise <strong>“her şey benimle ayakta durdu ve zuhûr etti” </strong>şeklindedir. Ba harfi ile Elif arasında fark vardır. Çünkü Elif zât’ı, Ba sıfatı gösterir. Bu yaratmayla ilgili olan Elif değil, altındaki noktasıyla beraber Ba olmuştur. Nokta bütün varlıklardır?<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Ibn Arabi’ye göre âlem bir kitap; insan, hayvan, bitki ve cansız varlıklar dahil olmak üzere bütün mevcûdat ondaki yazılardır. Bu sembolün a’yân-ı sâbite nazariyesi ile çok yakın bir ilişkisi vardır. Çünkü varlıkların harici âlemde zuhûr etmeden önceki örnekleri olan a’yân-ı sâbite Levh-i Mahfuz kitabına nakşedilmiş yazılar iken, zâhir varlıklar âlem kitabına yazılmış yazılardır. Bütün varlıkları kapsayan bu genel “oluş’ün yanında,&#8217; insanın varlığa gelişine iliş­kin olarak Ibn Arabi özel bir <strong>“kalem-levh” </strong>ilişkisinden söz eder. Bu sembolizmde kalem erkek cinsiyeti, levh de kadın cinsiyeti rolündedir. Fakat İbn Arabi insanın teşekkülü ile ilgili olarak üç tür kalemden söz eder: Bunlardan ilki <strong>“hissedilir erkeklik kalemi” </strong>iken, İkincisi <strong>“üfürme kalemi” (nefh)’ </strong>dir. İnsanlığın atası Âdem erkeklik kalemi ile yazan ilk kişi olup, buna karşılık Hz. Havva levha pozisyonunda bulunan ilk kadındır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>İslâm tasavvuf düşüncesine göre, harfler gerçekte sözlerin ve ses­lerin sembolik ifadeleridir. Âlemdeki tüm varlıklar Allah’ın “Kün” ilahi emriyle, yani Söz’ü (Kelam’ı) ile oluştuklarından, harfler de varlıkların ilk aslı olmaktadır. Bu nedenle de İlâhîdirler. Her var­lığın adı, harflerden oluşan bir kelimedir. Kâinattaki bütün sesler 28 harften oluştukları ve bütün varlıkların adlarında yer aldıkla­rına göre, aralarında korelatif anlamda bir ilişki bulunmaktadır. Harfler rakamlara karşılık getirildiğinde, rakamlarla varlıklar ara­sında da korelatif anlamda bir ilişki doğmaktadır. Bu düşünceye göre, varlıkların adlarındaki rakamların ebced hesabına göre he­saplanması sonucunda, onların varoluş nedenleri, diğer varlıklarla ilişkisi ve kaderlerinin ne olacağı belirlenebilecektir.</p>
<p>Allah’ın kâinata bütün tecellîsi, varlığın özü ve çekirdeği olan insanda da aynen gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle; kâinatın ve insanın temeli İlâhî bir ruha dayanmaktadır ve bu küllî irâdedir. Maddi âlem, dört unsurun yani toprak, su, hava ve ateşin belirli karışımlarının gelişimiyle oluşmuştur. Varlığın esasını oluşturan 28 harf, bu unsurlarda dengeli bir biçimde dağıtıldığında, varlık­lar ile bu dört unsur arasında da bir ilişki doğmaktadır. Bu dört unsur, insanlar, felekler ve gezegenlerle ilişkilendirildiğinde ise, burçlar birer simge olarak karşımıza çıkmaktadır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[10]</sup></a> Ekberiyye koz­molojisine göre 28 harf varoluşun 28 derecesine tekâbül etmekte­dir. Konuyla bağlantılı olarak Rene Guenon, “Bütün âlemleri ku­şatan “Arş” kolayca anlaşılacağı üzere, yuvarlak bir şekil ile tasvir edilir. Merkezde “Rûh” vardır. “Arş” çemberin üzerine yerleşmiş sekiz melekçe tutulur. İlk dördü dört ana esas noktada, öteki dördü dört yan noktada bulunur. Bu sekiz meleğin adı, sayısal değerleri göz önüne alınarak bir yığın harf grubundan sağlanmıştır, öyle ki bu isimlerin tamamı alfabedeki harflerin tamamını oluşturur.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevî (1653-1725) <em>Esrârul-Hurûf ve Kitâbun- Netîce</em> isimli eserinde bu konuya geniş yer vermiştir. Ayrıca ebced tertibindeki her harfin sırasıyla kâinâtı oluşturan dört esas unsur­dan (anâsır-ı erbaa) ateş, hava, su, toprağa delâlet ettiği görüşü de benimsenmiş ve buna dayanarak edebî eserlerle gizli ilimlere dair bilgiler veren kitaplarda çeşitli açıklamalar yapılmıştır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>îlk varlık noktadır ve noktanın hareketiyle çizgi, çizginin ha­reketiyle düzlem, düzlemin hareketiyle de cisimler meydana gel­miştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[12]</sup></a> Rakamlarla şekiller arasındaki bu ilişki, bütün şekillerin başlangıcı olan “nokta’ya farklı anlamlar yüklenilmesini getirir. Nokta, cümlenin sonunda yer alarak her şeyi durdurur. Tıpkı “hiç” gibi suskunluğu, sessizliği anlatır. Hiç, yokluğu değil, her şeyi bir­den ifade eder. Arap rakamında sıfır sadece noktadır.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Şurası bir gerçektir Hz. Ali Efendimizin rivâyetiyle ilim bir nokta şeklinde olmasına rağmen âlimler onu çoğaltmışlardır. Bu­radaki nokta ‘tekilliği’ ve ‘kapalılığı’ ifade etmektedir. Sonradan ortaya çıkacak kesret (çoğalma) sayısal değil, zaten çok olanın farklı şekillerdeki ifade edilmesinden neşet eder. Bu da olumsuz bir çalışma değil belki hakikati farklı yönleriyle güncele taşıma gayretinin neticesidir. Cahillerin çoğaltması da cahilliklerinden dolayı değil her ne kadar yorum yaparlarsa yapsınlar hakikate göre gerçeği tam olarak ifade edemeyecekleri için hakka göre cahil sa­yılmalarından kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanlar arasında noktadaki <strong>‘kapalılık’ </strong>hakkında bilgi seviyesinin eşit ol­madığı, <strong>bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı </strong>şeklinde ifade edilmiş, dua mahiyetinde herkesin <strong>“Rabbinden ilimlerinin ar­tırmalarını” </strong>(Tâhâ 20/114) istemeleri salık verilmiştir. Câfer b. Muhammed e göre Kur’ânın genel metnini avamın bilebileceği, bu metnin işâret ettiği kastı havassın bilebileceği, metnin incelikleri (letâifi) evliyanın bilebileceği ve hakîki kastı (hakikati) enbiyânın bildiği şeklinde dört mertebeli bir anlam dünyası bulunmaktadır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Nokta denilen şey, kâtibin kalemi kâğıt üzerine koymasıyla oluşur. Noktadan harf, harften kelime, kelimelerden kelâm olu­şur. Kelâmdan isimler meydana çıkar ki isim eşyânın tanımlayıcı­sıdır. Eşyâyı ifade eder ve içeriğiyle onu kuşatır. <strong>“Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” (Talak 65/12) âyeti tam da bunu </strong>ifade eder.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[15]</sup></a> Dikkat edilirse Muhyîhin nokta sembolizminde, bir­den çokluğa, latiften kesife, vahdetten kesrete, uhreviyattan dün­yevî olana geçişin herhangi bir azalma çoğalma ya da ayrılma ya da bitişme olmadan tanımlandığı görülür.</p>
<p><strong>Harf Sembolizmi ve Hurûfilik</strong></p>
<p>Buradaki bir başka konu ise Muhyî’nin <em>Temsîl-i Nokta</em> risâ- lesinde anlattığı nokta-harf sembolizmini kendisinden önce özel­likle hurûfîlerin daha yoğun olarak kullanmış olmalarıdır. Konu ve sembol benzerliği okuyucuları doğal olarak acaba sûfiler Hu­rufilikten ne kadar etkilenmiştir gibi yanlış bir soruya ve düşün­ceye götürebilmektedir. Hâlbuki sûfilerle hurûfiler arasındaki en büyük ayrım başta ayniyet-gayriyet problemi ile başlamaktadır. Mutasavvıflara göre zât sıfatın hem aynıdır hem gayridir, başka bir deyişle ne aynıdır ne de gayridir. Hurûfîlere göre ise zât, isim ve sıfatların aynıdır, <strong>gayri olamaz. </strong>Onlara göre mevcûd olan her şey zâtın aynı olması gerekir. Mesela şu cümleler meşhur Hurûfî Seyyid Nesîmî ye aittir.</p>
<p>“Allah’ın kelâmı bu ezelî ve ebedî otuz iki harf olduğuna, kelâm da mütekellimin sıfatı olduğuna göre onun aynısı ol­muş olur. Sıfat zâtın aynısı olduğuna ve ondan ayrılamaya­cağına göre, kelâmın mütekellimin gayri olduğunu söyleyen küfre girmiş olur. Eğer sıfatın zâttan ayrı olduğu farz edilirse, bu durumda Zât-ı Bâri nin aynısı olan şeyden ve gayrisi olan şeyden mürekkeb olduğunu kabul etmek gerekir ki bu imkân­sızdır. Eğer bir kimse, “Kelâm, Onun zatının ne aynıdır ne gayridir” derse, iki çelişkili durum bir araya gelmiş olur. Bu da mecburen bâtıl bir düşüncedir”.<sup>16</sup></p>
<p>Hâlbuki sûfîlere göre yaratılış merhalelerinde her bir mer­tebe bir üsttekinin/içtekinin, öz olarak (hüviyyet ve mahiyyet) aynı olmakla birlikte yaratılmış, kılınmış (ca‘liyyet) ve başka bir forma sokulmuş olduğu için ondan ayrıdır. Hükümleri de deği­şiktir. Son tahlilde Hurûfîlerin yöntemlerinden şeriatın ibtaline varan çıkarımlarda bulunmak mümkünken sûfılerin yönteminde <strong>şeriat şeriattır, hakikat de hakikattir </strong>vurgusu ortaya çıkar. Bu durumu İbn Arabi; <strong>“Hakk’ın halk olması, eşyanın zatları, ta­ayyünleri, özellikleri yönünden aynıdır demek değildir” di­</strong>yerek çok net bir şekilde açıklar. îbn Arabi’ye nazire yapan Muh- yî nin şeyhi Bâyezîd-i Rûmî de;</p>
<p>Cümle şeyde görinendür nûr-ı zât</p>
<p>Ana mir&#8217;ât oldı cümle kâinat</p>
<p>diyerek doğrudan kâinatın sadece onun nûru ve aynası olduğunu ifade eder.17</p>
<p>Muhyî, <em>Esrâr-ı Hurûf kasidesinde</em> Hakk’ın kelâmının harfler üzerine bina edildiğini, âyetlerin insan için indiğini, harfler üze­rinden eşyanın taayyün bulduğunu, Hûda’nın birer hazînesi ola­rak ehl-i fazilet ya da ehl-i şekâveti bu harflerin barındırdığını, bu sırlara çalışılarak erilebileceğini (velayetin kesbîliği), kendisinin 28</p>
<p>harfe med ve hemzeyi ekleyerek otuz yaptığını sonra da otuz kere otuz harfli (yani dokuz yüzlük kare şeklinde) bir vefk yaptığım, harfleri yerli yerince koyduğunu ve harflerin şaşırtıcı bir tarzda e]f lam ile başlayıp mîm ile bittiğini ifade eder. Konuyla ilgili yazdığı ikinci kaside de ise buna bakarak harflerin sırlarını anlamaya ça­lışmak gerektiği, aksi takdirde Hurûfiler gibi olunacağı, yanlış yo­rum ve çıkarımlarda bulunulacağını söyler. Gerçi Nesîmî, harfleri kaşa göze benzeterek bir çıkarımda bulunmuştur. Bu çıkarımda da haksız sayılmaz. Zira vücûd şehrindeki organlar sayılmaya kalkılsa Hûda’nın hâzinesi olarak binlerce harf önümüze çıkar. Onun ta- ayyünâtı eşyada olduğuna göre isimlerin (esmâ-yı hüsnâ) harfleri de bilinmezdi. Fakat Hurûfiler maalesef sadece bu harflere (taay- yünâta) takılıp kalmış, asla ulaşamamıştır. Kasidenin sonunda Hurûfilerin bu yanlış çıkarımını şu beytiyle ifade eder.</p>
<p>Hurûfî bilmemiş Muhyî hurûfı</p>
<p>Ki gayre hami idüp söyler hurûfı<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[18]</sup></a></p>
<p><strong>İlmin Başı Noktadır ve Nokta Dört Türlüdür</strong></p>
<p>Muhyi’ye göre ilim; çalışılarak elde edilen ilim, vehbi ilim, ulû- hiyyet hakkındaki ilim ve her şeyi kuşatan ilim (ilmü’l-ihâtati) ol­mak üzere dört katmanlıdır. Çalışılarak elde edilen ilme <strong>“Allah’tan korkun, Allah size gerekli olanı öğretir” </strong>âyeti delildir. Vehbî ilme <strong>“Yine ona tarafımızdan bir ilim öğrettik” </strong>(Kehf sûresi 65.) âyeti delildir. Ulûhiyetle ilgili ilim Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanmak, bo­yasıyla boyanmakla elde edilir. <strong>“Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız” </strong>âyeti buna delildir. Kuşatıcı ilme ise peygamberimizin <strong>“hakkıyla seni bilemedik” </strong>teşbihinde işaret edilmiştir. Bu makamda ilim, âlim ve malum zaten birdir. Yani bu makam sadece ona aittir.</p>
<p>insanoğlunun diğer varlıklara üstünlüğü, ilim, akıl ya da ko­nuşma olmak üzere üç niteliğiyledir. ilim kendini akıl olarak, akıl ise konuşma olarak gösterir. İlimden maksat ise ledün ilmidir.19 Bu ise kün emrini işitip <strong>“Kâlû belâ” </strong>diyebilenlere nasip olur.</p>
<p><strong>İlm-i Ledün Nasıl Elde Edilir?</strong></p>
<p>Müellifimize göre insanın Önce kendi bedeninin dört unsurdan yaratıldığını, aslının ise nokta sırrından ibaret olduğunu bilmesi gerekir. Kişinin noktanın sırrını bilebilmesi için kalbini tasfiye et­mesi, makâm-ı cem e ermesi sonra farka gelmesi gerekir. Noktanın sırrı Hz. Ali ye göre &#8220;estağfurullah ”ta gizlidir, timin başı, çıkış yeri noktadır. Bu nokta; kalem, akl-ı evvel, ay, ebü’l-ervâh, rûhul ervâh, menbai’l-muhabbet gibi isimlerle de ifade edilir.</p>
<p>Abdulahad Nûrî <em>ise Mir âtu l-VücûdMirkâtuş-Şühûd<sup>1</sup></em> isimli eserinde noktayı <strong>harfânî, zulmânî, nûrânî </strong>ve <strong>rahmanı </strong>olmak üzere dört türlü açıklamaktadır. Müellifimiz Muhyî Efendi nokta risâlesinde her ne kadar bu türlü bir tasnif yapmasa da izahları içe­risinden bu tip ayrıntıları ve işaretleri görmek mümkündür.</p>
<p><strong>Harfânî Nokta</strong></p>
<p>Harfleri meydana getiren, oluşturan noktadır. Kalemin kâ­ğıt üzerine ilk bıraktığı şeydir. Kalem yürümeye başlayınca önce harfler sonra kelimeler oluşur. Hâlbuki bütün cümle, kelime, isim ve harflerin aslı noktadır. Şuayb Şerafeddin Efendi konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu misali verir. Karanlık bir gecede eline bir köz parçası alsan ve bunu dairevi olarak havada çevirsen uzak­tan bakanlar bunun bir çember olduğunu vehmedebilir. Hâlbuki onun uzaktan çember şeklinde görünmesi bir parça ateş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[20]</sup></a> Diğer yandan keşf ehli, bu nokta­nın bir anlığına da olsa hareketsiz kalsa (çoğalmasa), çember gibi dönmese her şeyin yok olacağını, zâhir âleme çıkmayacağını bilir, Zîrâ <strong>“O her an bir şe’ndedir” </strong>(Rahmân 55/29).</p>
<p>Beyaz bir kâğıda kalemle nokta konulsa, kâğıttaki siyah nokta hakîkat-ı Muhammediye ye işarettir. Siyah noktanın kapladığı alan, beyazını kararttığı yer ise lâ-taayyün mertebesidir. Ahadiyete işarettir. Dikkat edilirse siyah nokta, beyaz nokta üzerine ikâme olunmuştur. Mesele ak noktayı, kara noktadan ayırdedebilmektir. Kişi bu âlemdeki siyahlıkları aktan ayırt edilebilirse, fark edebi­lirse yine şirkten kurtularak muvahhid olmuş olur.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Harfânî noktanın aslı Kur’ân’dır. Onun aslı Fâtiha sûresi onun da aslı besmele, onun da aslı bâ harfi onun da aslı bânın altındaki noktadır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[22]</sup></a> Basiret sahipleri noktada Kur’ân’ı, Kur’an’da da nok­tayı müşâhede eder.</p>
<p><strong>Zulmânî Nokta</strong></p>
<p>Zulmânî nokta, felsefecilerin <strong>ateş küresi </strong>olarak isimlendirdik­leri yerin karanlık merkezine denilir. Maddî-zâhirî varlıkların da­yandığı nokta, yani bütün maddenin aslıdır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[23]</sup></a> Yeryüzünün tıpkı bir mıknatıs gibi çekim gücü vardır. Bu her çocuğun annesine dön­mesi gibi her şeyin aslına rücu edeceği anlamına gelir. Mekke de yeryüzünün aslıdır, anasıdır. Bunun için <strong>“Ummü’l-Kurâ” </strong>denil­miştir. Yeryüzü Mekke’nin altından yayılmış ve genişlemiştir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[24]</sup></a> Be­denî olarak insanın tekrar toprağa dönmesi daha sonra tekrar ora­dan yaratılacak olması, arzın gökler de dâhil her şeyin aslı olması Allah’ın “Metin” isminin tecellîsinden ibaret olmasından dolayıdır.</p>
<p><strong>Nûrânî Nokta</strong></p>
<p>Buna ilmiyye noktası da denilir, Câhiller onun, gayb hâzinesinden tafsilatıyla birlikte zuhûruna sebep olmuştur. Varlık, mutlak gaybden birinci tecellîye (Nûn’dan kaleme) sâdır olup Levh-i Mahfuzun da açık, tafsilatlı bir biçimde ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Îcmâlî ilimden her kime kapı açılırsa o kimse <strong>“İlmin şehri, ilmin kapısı” </strong>olur. Hz. Ali’nin ilmin kapısı olması, ya da <strong>hânın altındaki nokta </strong>olması buna işaret etmektedir. Nurânî nokta, üzerine kaza ve kader ahkâmı tertip edilmiş olan Rızâ’dan ibarettir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Başka bir anlatışla nokta, insan vücudunun aslı ve ilâhî tecellî­lerin zuhûr mahalli olan kalpten ibarettir. Basîret ehli bu nokta­dan bütün uzuvları ve bütün âzâdan da o noktayı müşâhede eder. Uzuvların çok olması noktanın aslının tek oluşuna perde teşkil et­memelidir. Bu noktanın zâhirde seyri ile insan vücudunun uzuv­ları ve onlarda tecellîsinden de nefsler ortaya çıkmıştır. Bu ne­denle buna <strong>nüsha-i enfüs </strong>de denilir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[26]</sup></a> Hakk ilmine bu âlem bir nüsha imiş ancak</p>
<p>Ol nüshada <strong>bu âdem bir nokta </strong>imiş ancak</p>
<p>Ol noktanın içinde gizli nice bin deryâ</p>
<p>Bu âlem o deryadan bir katre imiş ancak</p>
<p>Âdemliğini her kim bulduysa odur âdem</p>
<p>Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak</p>
<p>Bu zevke yeler herkes bulmaz velî her nâ-kes</p>
<p>Eren ona âdemde bir fırka imiş ancak</p>
<p>Kim ol deme buldu yol vâsıl oldu</p>
<p>Niyâzî ol Nâcî denilen fırka bu zümre imiş ancak<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Niyâzi-i Mısrî; bu âlemin Cenâbı-ı Allah’ın ilminin bir gös­tergesi ve insan denen canlının bu ilim havuzunda bir nokta ol­duğunu bu noktada binlerce deryanın gizlendiğini, bu âlemin o deryanın ancak bir katresi olduğunu söyler. Bundan sonra gerçek insanın şekle ve surete aldanmayıp insanlığını bulabilenler oldu­ğunu ifade eder. Ancak herkesin bu zevkin peşinde koşmasına rağ­men bir mürşid-i kâmil aramadığını, mürşid-i kâmil bulabilenle­rin ise ancak küçük bir fırka olduğunu, bu fırkanın da kurtuluşa erenlerden olduğunu söyler.</p>
<p>Mesela şu kimseler Allah’a yakınlık peyda ettikleri için, toprak olan yönlerini cevhere çevirebilmişlerdir. Tıpkı Hz. Ali’nin ilmin kapısı olması gibi. Hz. Ebu Bekr’in sidkın kapısı, Ömer’in adale­tin kapısı, Osman’ın iffetin kapısı olması gibi. Bu, şu anlama gelir. Artık o şehirlere girmek isteyen ancak o kapılardan geçerek gire­bilir. Kapı olmak demekse o alanla ilgili tam bir bilgiye sahip ol­mak demektir. Nitekim Hz. Ali’ye on ayrı kişi imtihan kasdıyla gelerek ilim-mal karşılaştırması yapmasını istemiş, Hz. Aİİ ilmin maldan üstünlüğünü her biri diğerinden farklı on ayrı gerekçe ser- dederek anlatmıştır.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[28]</sup></a></p>
<p><strong>Rahmani Nokta</strong></p>
<p>Varlıkların kendisinden çıkıp tekrar kendisine dönecekleri aha- diyyet mertebesine denilir. Her şey icmali olan bu noktadan başla­mış tafsil ve kesrete yönelmiştir. Sonra yeniden aslına rücu edecek­tir. Her mevcutta asıl olan varlık nuru işte budur. Bu nokta diğer üç noktanın esasıdır. Diğer üç nokta da bunun feridir.</p>
<p>Bu üç varlık alanının nokta olduğunun anlaşılması, açıklanıl­ması, perdelere takılıp şaşılmaması için şu âyetler en kesin delil- lerimizdir. <strong>“Bu kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan ki­taptır. </strong>(Bakara 2/2); <strong>Göklerde ve yerde nice (varlığının delili olan) âyetler vardır. </strong>(Yûsuf 12/105); <strong>Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” </strong>(Zâriyât 51/20-21)</p>
<p>Hz. Peygamber, taayyün-i evvel olduğu için kendisini ilk yara­tılan <strong>akıl, kalem, benim nurum, dürretü’l-beyzâ </strong>gibi farklı isim­lerle isimlendirmiştir. Halbuki lâ-taayyün mertebesine, külli âlemler <strong>(âlem-i külliyât), </strong>yokluk âlemi <strong>(âlem-i adem), </strong>rızk âlemi <strong>(âlem-i kut) </strong>vb, isimler verilmiştir. Muhyî Efendi bu bölümde uzun uza­dıya bu mertebenin isimlerinden yola çıkarak niteliklerini anlatır.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Harflerin, isim ve fiillerin ortaya çıkması noktayladır. Îlmî ger­çeklerin ortaya çıkması da Hakk’ladır. Cüz’iyatın varlığı, ortaya çıkması, devam etmesi küllîlef iledir. Küllilerin zuhûru isim ve fi­iller şeklindeki cüz’îlerledir, Noktanın ortaya çıkması isim ve fiil­ler şeklinde olur, Harflerin ortaya çıkması da isim ve fiillerdedir. Bu durumda isimler ve fiillerdeki nokta okunup anlaşılabilirse ar­tık gerçek <strong>muvahhid </strong>olunmuş olur.</p>
<p><strong>Üç Noktadan Oluşun Elif Harfi</strong></p>
<p>Bir elif üç noktadan oluşmaktadır. Birinci nokta, Hakîkat-ı Mu- hammediye’dir. ikinci nokta Rahmânî bir nefestir. Üçüncü nokta şehâdet âlemidir. Birinci tecellînin ismi nurdur. Ayrıntısı Nûr sû­resinde anlatılmıştır, ikinci tecellî hin sırrını anlayabilenlere nûr üzerine nûr olur. Çünkü burada anlatılan nübüvvet nûrundaki vav harfi velâyeti, râ harfi ise rü’yeti ifade eder. Yani velâyet olmadan rüyet olmaz. Musâ’ya Tûr dağı rüyet mekânı olmuştur. Allah in­san için “seni sevdim” dediğine göre insanoğlunun sûr borusu ça­lınmadan önce bu sırra ermesi lâzımdır. Sûr’daki sâd harfi ile mu­habbetteki <strong>mim </strong>bir de nûr üçü bir araya gelince ortaya Mansûr’un çıkışı kaçınılmaz olmuştur. Hallac-ı Mansûr halka göre “ene’l- Hakk” dediği için idam edilmiştir. Hâlbuki o zâtın sıfâtlarını an­lamış, bu dünyaya aldanmamış, hubbun/sevginin kaynağına eriş­miş, onun veçhini gördüğü için menfûr, mahsûr kalmamıştır ya da mahkûr olmamıştır. Âşık, maşûkun yolunda idam edilmeyle bu aşka hakikî şehadet gerçekleşmiştir. Vuslat onun miracı olmuştur.</p>
<p>İkinci noktaya Rahmân’ın nefesi, tecellî-i sânî demiştik. Bunda ilmin zuhûru, varlığa dönüşmesi gerçekleşir. <strong>“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiş­tir” </strong>(Âl-i İmrân 3/144) âyetinde bu ikinci tecellî ve ikinci nok­taya işaret edilmektedir. Bu mertebede Sâni’, sununa güzel bir ayna edinmek istemiş, o aynadan devamlı kendi yüzü görünmüş­tür. Fakat kim o aynaya bakrıysa kendi sevdiğini görmüştür. Me­sela Züleyha ya Yusuf şeklinde görünmüştür. Aynada kendi haki­kati görünmemiş, kim ne için bakrıysa onu görebilmiştir. Meczûb olan bir süre sonra mecâziden hakikiye erecektir. Aşk, âşıkı ken­dine çekecek, kendi varlığını eritecek, geriye sadece maşuk kalacak­tır.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[30]</sup></a> Âlem de O’na aynadır. Bu haliyle âlem baştan başa meczupları kendine çeken bir fettandır. On sekiz bin âlemin ilmi onda yazı­lıdır. Onu temaşa edenler aslında hakikati aramaktadırlar. Âlem Hakk’ın icadı ise inkâr etmenin ne gereği var, İrfana etmeyip ona yakınlık kesb etmeyince bu hakikati nasıl anlayacaklar ki. Hakk’ın her yaptığından onun yüzünü temâşâ eyleyebilmek kolay değildir. Ulûhiyyet sıfâtlarının tecellîlerini görebilmek için beşeri sıfatlar­dan sıyrılmak gerekir.</p>
<p>Hakk’ın tecellîsi sadece Tût dağına mahsus değildir. O neye tecellî etse orası Tûr olur. İkinci tecellîlerin daima birinciden gel- diğini unutmamak, sadece asırlar öncesi değil her zaman tecellîleri görebilmeye çalışmak gerekir. Sadece hakikat-ı Muhammediye’yi değil, nübüvvetin kokusunu da almaya çalışmak gerekir. Onu var eden “Habibim” demiştir. Onun İçin vahşi hayvanlar, İnsanlar ve cinler yaratılmıştır. Fakat amcaları bile onun kokusunu alamaz­ken, Selmân-ı Farisî, Bilâl-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî gibi kimseler çok uzak beldelerden bu kokuyu almış ye yaşadıkları dünyayı terk ederek ona gelmişlerdir. Öyleyse senin de ledün ilmine ermiş, derde derman olan kimseleri bulman gerekir. Doğudadır, batıdadır diye mazeret üretme. îrâdeli davran çünkü irâde onun sıfâtıdır. İrâdeli davrananın imanı artar, cismini imar etmiş murad olmuş olur.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[31]</sup></a> _</p>
<p>Buraya kadar anlatılan harf bildiğimiz ve kendi elimizle yazdı­ğımız su ve bitki boyalarından oluşturduğumuz nokta değildir. Bu Cenâb-ı Allah’ın her yaptığı ve her söylediğinin bir ilm olduğu, il­min aslının ise harf, harf içersinde bütün ilimlerin derç/cem edil­miş olduğudur. Ancak bu harf (ilim), onun sıfât-ı kadîmidir. On­dan ayrılamaz. Bütün varlığı onunla ihâta eylemiştir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Muhyî nokta için ve noktanın diliyle yazdığı özel kasidede fe­leklerin kutbu olup kendisiyle deverân ettiğini, noktanın sırrının Ahmed olduğunu, onun sırrının da insan olduğunu ifade eder. Yani burada nokta ilk yaratılan nûrdur. Ruhların babasıdır. Bu nokta­nın kapladığı alanı, tuttuğu mekânı düşünmek gerekir. Gerçi bu alan bilinemez. Ama nefahtü sırrı anlaşılabilir. Nefahtüdeki nûnu (Biz üfledik derken buradaki bizden kastedileni) esas düşünmek gerekir. Bu nûn ile insan yine kendi bedenine hayat vermiştir. Bu nokta ol emrinin zuhûra gelmesine kaynak teşkil etmiştir. Yaza­rımız burada noktayı anlatırken biri varlığa dair yaratılışın (onto- lojik) başlangıcı, diğeri harfe, kelimeye ve bilgiye dair (epistemo- lojik) başlangıcın menşei olarak ikili bir anlatım uslûbu tuttuğu görülür. Nitekim aynı nokta bilginin başlangıcı olan bâ harfinin altındaki noktadır,</p>
<p><strong>Harflerin Felsefesi; Harflerin Başlangıcı Elif, Sonuncusu Yâ’dır</strong></p>
<p>Harflerin aslı elif olmakla beraber yâ ile biter, o da nidâ har­fidir. Elif zâta işaret olmakla beraber bu her harfe sirâyet etmiş­tir. Her harfin bir sırrı vardır. Bunlar aslında ilâhın sırlarıdır. Al­lah’ın kelâmı harfler üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla bunların maddi âlemde birer karşılığı vardır. Maddî âlem onun Hâlık sıfatı­nın tecellîsi ise insanlara gelen âyetler de Kelâm sıfâtının tecellîsi­dir. Herbirinde binlerce kerâmet olan harflerin sırrına eren velâyete ermiş olur. Velâyet vehbî değil kesbîdir. Bir kesbin olması hidâyete erildiği anlamına gelir. Müellifimize göre harflerin sırları ile ilgili olarak âlimler çok kitap yazmıştır. Kendisi de burada aslen yirmi dokuz olmasına rağmen hemzeyle birlikte otuz olan harflerden otuz kere otuzu kare haline getirdiği bir vefk içerisinde işlemiştir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Müellifimiz burada harflerin esrarıyla ilgili olarak ikinci bir kaside yazmış bunda da, harflerin sırrını bilmeyenlerin gerçekte Hurufî olduğunu, Nesîmî yi insanın kaşında gözünde harf araya­rak Hurûfi diye suçlayanların aslında gerçeği görmediklerini, ka- şın gözün de harften başka bir şey olmadığını söyler. Vücûdun diğer azalarının harflere benzetilerek sayılmış olsa binlerce har­fin çıkacağını, bunun Allah’ın hâzinesinden başka bir şey olma­dığını, kelâmullâhın harflerle belirginleştiğini, müfessirlerin bazı harflerin sırrını bildiğini ama hurûf-ı mukatta ayı bilemediklerini ifade eder.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>34]</sup></a> Müellifimiz teheccî harflerinin sırlarını açıkladığını söylediği kaside de şunları söyler:</p>
<p>Elif, bütün varlığın aslıdır. Noktanın sırrı Ahmed’dir bunun da sırrı insandır.</p>
<p>Bâ, hidâyet hâsıdır.</p>
<p>Te, gayb-i izâfî olarak taayyün-i sânîdir,</p>
<p>Cim’in noktası, cemâlin mazharıdır.</p>
<p>Hâ, hayâ ve hayât-ı câvidandır,</p>
<p>Hı, hakîkatü’l-hakâyık, halku’l-azîm</p>
<p>Dâl, dürretü’l-beyzâ</p>
<p>Zel, zü’l-ayn, zü’l-akl</p>
<p>Râ, rahmânü’r-rahîm, rü’yetü’l-Hakk</p>
<p>Zel, zühd,</p>
<p>Sin, selîmü’l-kalb, saâdet, sırr-ı sübhân</p>
<p>Şın, âlem-i şehâdet</p>
<p>Sâd, suni İlâhî, sıyâm, sûretü’l-Hakk</p>
<p>Dâd, ziyâ, (Güneş ve aya verilen ziya) Kalbe verilen ziyâ</p>
<p>Tı, tâhir, tâlihi uygun olmak</p>
<p>Zı, zulumâtı gideren</p>
<p>Ayn, aynu’l-hayât, aynullâh</p>
<p>Ğayn, ğayriyyeti gideren, farku’l-cem’</p>
<p>Fâ, fenâ, sırr-ı Furkân</p>
<p>Kâf, kudret, kemâl-i kudret</p>
<p>Lâm, latif</p>
<p>Mim, muhabbet mimi, mahvü’l-cem</p>
<p>Nûn, nûr-ı envâr</p>
<p>Vâv, velâyet vâvı</p>
<p>Hu, hü, hüve’l-hayy</p>
<p>Lâm, levh-i mahfûz, leyletü’l-kadr</p>
<p>Kasidenin sonunda Muhyî bu verdiği örneklerin delilinin olup olmadığını sorar, sonra da şu cevabı verir: Alfabenin son harfi yâ­nın altında iki nokta vardır. Biri bidayete İkincisi nihayete işaret eder. Bidayet noktası hakikat kaynağıdır. Ezelî kuvvettir. Kendi ken­dine kâimdir. Sırr-ı Muhammediyedir. Nokta-i Küll, akl-i külldür. Varlık buradan zuhûra geldi.</p>
<p>İkinci nokta hakîkat-ı Muhammediye’dir. Âlemin nihayeti bununla neticelenecektir.</p>
<p>Bu iki noktanın hidâyet ve nihâyete işaret olduğu gibi bu ay­rılık, uzaklık ya da zıtlık bütün ayriyetleri gösterir. Aynı harfte birleşmeleriyle de iki ayriyetin tek bir şey olduğuna delâlet eder. Gece ile gündüz, cennet ve cehennem ehli gibi. Fakat bu iki ayrı­lık arasında da nice mesafeler vardır.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[35]</sup></a></p>
<p><strong>Semavi Nikâh Sembolizmi</strong></p>
<p>Nikâhtan kasıt çoğalmanın başlangıcıdır. Bir olan nasıl olmuş da çokluk (Kesret) âleminde zuhûra gelmiştir. Nikâhla kastedilen birleşme ve buluşmanın olmasıdır ki bu birleşme ile iki ayrı var­lığın değil iki ayrı tecellînin tevhid olması ve ortaya yeni bir şe­yin icad edilmesidir. Mesela suyla toprağın birleşmesinden balçık olur. Allah, Hz. Âdem’i balçıktan yaratmış sonra ona rûh-ı izafi­sini üflemiş, emr âlemiyle halk âlemini onda birleştirmiştir. Böy- lece o hem iki âlemi üzerinde taşıyan hem de iki âlemin arasında berzah olmuştur.</p>
<p>Metafizik nikâh sembolizminde iki parçayı birleştiren şüphe­siz aşktır (hub). ıbn Arabi’nin şu sembolik yaratılış öyküsü dikkat çekicidir. “Bu âlemin yaratılmasından kastedilen şey imâm olan insan olduğu için babalar (âbâ) ve analar (ümmehât) ona izafe edi­lir. Bu sebepten ulvî babalarımız (âbâuna’l-ulviyât) ve süflî anaları­mız (ümmühâtü s-süfliyât) deriz. Her müessir babadır ve her tesir alan (müessirün fîh) anadır. Bunlar arasında bu işten (eser) müvel- lid olana da çocuk veya doğrulan (müvelled) adı verilir, ilim elde etmede mânâlar böyledir. Yani burada da iki öncül vardır ve her ikisinde tekrarlanan tek müfred ile (râbıt) biri diğerini döller ki işte bu bir <strong>nikâh-ı mânevidir. </strong>Ve ikisi arasında husûle gelen ne­tice de matlub olandır. Bu durumda ruhların hepisi babadır. Ta­biat ise anadır.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[36]</sup></a> Bu tabiat aynı zamanda değişim ve dönüşüm yeri olduğu için ruhlar tegayyür ve istihâleyi (değişimi) kabul eder ve anâsır-ı erbaaya yönelir, onu isterler. Bunun neticesinde orada ma­denler, nebatlar, hayvanlar, cinler ve insanlar ki en mükemmel olan­lar bunlardır zuhur eder.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Hür Mahmut Yücer &#8211; Temsiller(Vahdet-i Vücud ve Sembolizm),syf:71-87</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a> Kuşeyrî. <em>Risâle</em> (trc.D. Selvi), İstanbul 2009, s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a> Tahir Uluç, “îbn Arabi’de Mistik Sembolizm”, <em>Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi,</em> Konya 2006/1, s. 159. Harfleri bir ümmet olarak nitele­yen Îbnü’l-Arabî, harflerin sayısal değerleri ile bu değerlere yüklenen anlamlar hakkında <em>Fütûhâtüi-Mekkiyye&#8217;de</em> genişçe bilgi verir. (Fütûhât, c. I, ss. 125-126.) Ancak bunu yapmaktaki amacı ebced hesabı yapmak suretiyle geleceğe dair ke­hanetlerde bulunmak değildir. Bilindiği gibi ebced hesabında, harfler, sayılar ve gök cisimleri (eflâk) arasında sayılar vasıtasıyla kurulan ilişki vardır ve bundan hareketle gelecekteki olaylara dair bazı tahminler yürütülebileceği de varsayılır. Îbnü’l-Arabî ebced hesabını bir ilim dalı olarak nitelemesine rağmen bu ilmin talep ettiği türden bir ilim olmadığını; harflerin sayısal değerleri hakkında bilgi­ler içeren <em>Fütûhâtul-Mekkiyye&#8217;nin</em> de ebced ilmini bahis konusu yapan bir eser olmadığını açıkça belirtir. Bu yüzden îbnü’l-Arabi’nin (0.1240) harflere ilişkin metafizik yorumları ile Fadlullah Astrabadi (0.1394) tarafından tesis edilen Hu­rufilik cereyanı arasında ele alman mevzu bakımından bazı benzerlikler bulunsa da harflerin yorumundan varılan sonuçlar ve sistemlerinin bütünlüğü bakımın­dan mahiyet farkı olduğu gayet açıktır. Osman Nuri Küçük, “îbnü’l Arabi Dü­şüncesinde Varlığın Tasavvuf! Yorumunun Sayı Metafiziğine Uzanan Yansımala­rı”, <em>Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnul-Arabî Özel Sayısı-2),yd: </em>10 [2009], sayı: 23, s.379. Bu sembol için ayrıca bkz. Muhammed Nurül-Arabî, <em>NoktatüTBeyân,</em> s. 3-4; R. Guenon, “The sience of letters (Ilm al-huruf)” <em>Fun- demental </em><em>Symbols,</em> trc. A. Moore, 33-34; E Scuon, <em>To Have Center,</em> 3-39; M. Erol Kılıç, <em>a.g.e.,</em> s. 293-294.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a> 20. Bâb <em>Marifet ve Hikmet</em> adıyla Mahmut Kanık tarafindan Türkçeye çevrilmiş­tir. (îz Yay. İstanbul 2006)</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a> Tahir Uluç, a.g.m, s. 159-161</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a> îbn Arabî, <em>Fütuhât,</em> c. II, s. 389; Tahir Uluç, <em>a.g.m.,</em> s.159-161,</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a> îbn Arabî, <em>Fütuhât,</em> c. I, 58. İbn Arabî, <em>Harflerin İlmi</em> (Mahmut Kanık) Asa Yay.<strong>Bursa 2015, s.14.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><strong>[7]</strong></a><strong> Demirli, <em>a.g.m.,</em> 232.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[8]</a> îbn Arabi, <em>Fütuhat,</em> c. 1,608; Demirli, <em>a.g.m.,</em> 236.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[9]</a> İbn Arabi, Fütuhât, c. II, ss. 395-6, Tabir Uluç, a.g.m., s. 159-161.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[10]</a> İsmail Yakıt, “Türk-İslam Düşünürü Mevlâna’ya Göre “İdeal İnsan”, <em>I. Mevlâna Kongresi, Tebliğler,</em> 3-5 Mayıs 1985 Konya, Selçuk Üniversitesi, Konya 1986, s. 61.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[11]</a> İbn Arabi, <em>Harflerin İlmi</em> (Çev.M. Kanık), s. 15-16. Bursevî, <em>Kitâbun-Netîce, Atıf Efendi, nr:</em> 1511 c.l, s. 97,98-199.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[12]</a> İsmail Yakıt, a.g.e, s.31.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[13]</a> Yakıta göre tezhip sanatında âyetlerin sonuna konulan noktalar, bu nedenle süs­lenerek belirginleştirilmiştir. Olması gerekenden büyük ve daire şeklinde yapı­lan noktalar, bazen stilize edilmiş bitki motiflerine, bazen ise, çarkıfelek olarak adlandırılan ve kâinat düzenini sembolize ettiği düşünülen geometrik motiflere dönüşmüştür. Çarkıfelek şeklindeki büyük noktalara zaman zaman yıldız sis­temlerinin merkezlerinde de rastlarız. Bunlar, sürekli katlanarak genişleyen kâi­natın, tek noktadan (Cevherden) çıkarak varoluşun simgeleri olmalıdır. İsmail Yakıt, <em>a.g.e,</em> s.31.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[14]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr. 2ab.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[15]</a> Muhyî, <em>Temsîl-iNokta,</em> vr.l5b.</p>
<p><strong>16.Seyyid Nesimi, <em>Mukaddimetul-HakâyikJHakîkatlara Giriş,</em> (HazL Fatih Usiuer) Revak 2016, s. 18.</strong></p>
<p><strong>17Asuman Meyveci, (1998). <em>Bâyezîd-i Rumi’nin Sırr-ı Canan Mesnevisi: İncele­me-Metin,</em> Yüksek Lisans Tezi, Cumhuriyet Ünv. SBE) s.ıı</strong></p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[18]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr. 19.a.</p>
<p>19. İlm-i Ledün: Gayb ilmi, sırlara vâkıf olma anlamında kullanılan tâbir. Kehf sure­sinde <em><sup>u</sup>ona katımızdan bir ilim öğrettik,”</em> (Keyf/65) âyetiyle bu ilme işaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah tarafından vasıta olmaksızın kula öğretilen bu ilme “Ilm-i Ledünnî”, İlâhî Bilgi, denir. Elmalılı’nın tefsirinde kay­dettiği gibi, Hz. Mûsa nın bilgisi, Hz. Hızır’a öğretilen bilgiden tamamen farklı idi. Müfessirler bu bilgiyi “ilmu l-guyûb ve’l-esrâri’l-hafıyye” şeklinde yorum­lamışlardır. Hz. Mûsanın bilgisi, olayların görünüşü ile ilgili hususları bilmek ve o yönde değerlendirmek iken, Hz. Hızır’ın bilgisi, işlerin arka planını bilmek şeklindedir. Kur anda, Nemi suresinde bu ilme vâkıf olan bir kişiden daha bahis vardır ve bu kişi, Belkıs’ın tahtını, Hz. Süleyman’ın yanma, bir göz kırpmasından daha kısa bir zamanda getirmiştir. (Nemi/40). Ayrıca Hz. Yusuf için de bu tür bir ilimden söz edilir. (Yusuf/68.) özet olarak îlm-i ledünnî; tefekkür çabasıyla elde edilmeyip, Allah tarafından mevhibe (bağış) olarak verilen bir kuwe-i kudsiyye- nin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere vücuddan vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçişi değil, vakiin nefiste taayyünüdür. Doğrudan doğruya (vasıtasız) bir keşiftir. Ancak Ledünnî terimi, bilhassa Hakka ait sırlara mahsus bir ıstılah olmuştur. Bir işin ledünniyyâtı demek, bir şeyin içinde yatan, sırlar, incelikler demektir. Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü,</em> Ledün maddesi.</p>
<p>20.Geniş bilgi için bk. Abdülahad Nûrî <em>Mirâtü’l-vücûd</em> isimli Arapça eserinin 6. Bölümünü tamamen noktayı izaha ayırmıştır. Necdet Yılmaz, <em>Abdülahad Nûrt-i Sîvâsî ve Mirâtüi-vücûd ve mirkâtüş-şühûd adlı eseri,</em> (Marmara Ünv. SBE. YL Tezi) İstanbul 1993, s. 94-95.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[21]</a> Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 39. Hasan Sezai’nin <em>&#8220;Sür&#8217;at-i devr ile bir dâire çekmiş nokta&#8221;</em> mısraı bunu anlatmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[22]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr.7a.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[23]</a> Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 69.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[24]</a> Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s, 69.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[25]</a> îbn Abbas’ın bu konuyla ilgili olarak <em>&#8220;Mekke, Arz’ın tamamının aslıdır. Tıpkı ananın, evlatlarının aslı olması gibi. Yer, Mekke’nin altından yayılmıştır&#8221;.</em> Şuayb Şerafeddin, <em>a.g.e., s.</em> 38.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[26]</a> Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 39-40</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[27]</a> Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 70.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[28]</a> Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 46.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[29]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 6a.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[30]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr.8b</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[31]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr. 13a-b</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[32]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 16a, Muhyî burada insanın aslının hava, toprak, ateş, su olduğunu, esmânın usulünün de Hayy, Alîm, Kâdir ve İrâde olduğunu, bu dört ismin sırrını anlayanın bütün isimlerin sırrını anlayacağını sonuçta <em>“onun tutan eli, yürüyen ayağı, konuşan dili,,&#8221;</em> olacağını ifade eder.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[33]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 15a.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[34]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr,18a.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[35]</sup></a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 18b-19a.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[36]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr.20b.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[37]</a> M. Erol Kılıç, a.g.e., s, 276,</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[38]</a> M. Erol Kılıç, a.g.e., s. 277.</p>
<p>1</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/harf-sembolizmi/">Harf Sembolizmi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/harf-sembolizmi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Tecellî Eden</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 13:35:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[akl-ı evvel]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ervâh]]></category>
		<category><![CDATA[Hür Mahmut Yücer]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat-ı Muhammedi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu’l-A‘zam]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu’l-Ervâh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28041</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir gibi ha­dislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek dürretü’I-beyzâ, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/">İlk Tecellî Eden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, <strong>Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir </strong>gibi ha­dislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek <strong>dürretü’I-beyzâ, tohm-ı şeceretü’l-kâinât, Nuvvâtü’l-hakîka, dürretü’l-hakîkati’l-Muhammediyye, hiye’z-zâti mea’t-ta‘ayyün. El-evvelü felehü’l-esmâi’l-hüsnâ küllühâ ve hüve’l-ismü’l-a’zam </strong>gibi isimlerle anmıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Bütün bunlar hakikati bir olan şeyin farklı sıfatları nedeniyle farklı isimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p><strong>Kalemdir</strong></p>
<p>Rahmân’ın nefesi olan <strong>el-Kelimehin Kün </strong>emrinin dışında ilk zuhûr eden şey olduğu daha önce geçmişti. Ona kalem denilme­sinin sebebi kendisindeki bilgiyi mertebe bakımından daha aşa­ğıya birer hakikat olarak yazar aktarır. Bu hakikatler tesir edici bir konumdadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bir Gülşeni şeyhi olan Edirneli Şuayb Şerafeddin Efendi, Sezai’nin beyitlerini şerh ederken özetle şöyle demektedir: <strong>Allah’ın âlemde ilk yarattığı kalemdir. Bu kalem ilk tecellî, ahadiyyet mertebesi, isimler âlemi yani Hakîkat-ı Muhammediye mer­tebesidir. </strong>Kalem bir mertebenin adıdır. Bundan sonra yaratılacak olanlar bu mertebe Vasıtasıyla meydana gelecektir. Allah bu ka­lemle (hakîkat-ı Muhammediye) dilediğini varlık tahtasına yaz­maktadır. Hz. Peygamber’in yemin edeceği vakit <strong>“Nefsim kudret elinde olan Allah’a” </strong>diye başlamasının sebebi bu gerçeğe işaret­tir. Dede Ömer Rûşenî hakikat-i Muhammediye mertebesinden bu durumu şu beyitleriyle dile getirir:</p>
<p>Gelmişem mecmû-i âlemden ilk</p>
<p>Geh kalem okurlar adım kâh kilk</p>
<p>Hoş-harîr üzre benim tahrîr iden</p>
<p>Türlü sözler söyleyip takrir iden</p>
<p>Hakla bâkî özümden fâniyem</p>
<p>Âdem’e hem evvel hem sâniyem.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kısaca bu mertebe olarak Hz. Âdem’den hem önce gelmiş, şehâdet âleminde ise ondan sonra gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de <strong>“Nûn ve’l-kalemi vemâ yesturûn/Nûn’a, kaleme ve onların yazdığına yemin olsun ki” </strong>denilirken buradaki <strong>“Nûn” </strong>lâ-taayyün mertebe­sindeki Allah, <strong>“Kalem” </strong>ise hakikat-ı Muhammediye’nin diğer adı­dır. Yazılanlar ise kâinattır. Resûl aleyhisselâm, ilm-i İlâhîde toplu olarak bulunan şeylerin açıklanmasına ve hariçte zuhuruna sebep olduğundan ona kalem diye isim verilmiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Kalem’in mürekkebi nurdur. Nur olan kalemin yazdığı da elbetteki nur olur. Ona nur denmesinin sebebi de onunla hem zâtını (kendisini) hem de baş­kasının idrâk edilebilmesi sebebiyledir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Dede Ömer Rûşenî (892/1497) ise <em>Der Beyân-ı Sıfatı- Kalem (Kalemiyye)</em> isimli risalesinde maşûkun nezdindeki âşıkın duru­munu, kâtip ve kalem ilişkisine benzetir. Kâtibin elindeki kalemin macerası temsilî biçimde anlatılır. Kalemi elinde tutan kâtip, ka­leme göre güç ve üstünlüğü temsil etmektedir. Kalemi elinde tutan kudret, onu kendi isteklerini yerine getirmeye mahkûm etmekte­dir. İstediği gibi evirip çevirmeye, istediğini yazdırmaya mutedirdir. Kalem, ancak kâtibin elinde değer kazanmış olmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>Akl-ı Evveldir</strong></p>
<p>Muhakkik sûfilere göre <strong>&#8220;bilgi” &#8220;varlık”Ia, “bilmek ”de “varolmak </strong>la aynı anlamdadır. Bu durumda bir bilgi mertebesini ifade den <strong>&#8220;ilk akıl”, </strong>aynı zamanda <strong>&#8220;ilk var olan” </strong>mânasına gelmektedir. Tanrı’dan çıkan “bir” herşey üzerine eşit olarak yayılan genel bir arlık tecellîsi ise ilk akıl da Rahmânî nefesle gelen ilk mevcuttur.8</p>
<p>Akl-ı evvel Allah’ın fiilidir. Diğer her şey onun sebebiyle olmuştur. O eğitimini Allah’tan, diğer her şey ise eğitimini ondan aImıştır. Her bir akıl bir üstünden feyz alır. Bu böyle gide gide Allah’a kadar varır. Allah ise kimseden feyz almaz. Kendisi vâci- ü’l-vücûddur.9</p>
<p>Nokta ilk cevher olmakla birlikte hakîki bir güneştir. Kendisi idrak eden olduğu gibi başkasının idrak edebilmesini de sağlar. Bu edenle ona akıl denilir. Fakat okumak akletmek anlamına gelmez. Nitekim Bakara sûresinde <strong>&#8220;Sîzler kitabı okuduğunuz halde akletmez misiniz” </strong>diye sorulmuştur. Akletmek zihnin değil kal­ın bir eylemidir. Bu akılla yüce âlemlere çıkılabilir, hakikat anlaşılabilir, kemâle erilebilir. Allah Cebrâil’i Âdem aleyhisselâma akıl, iman ve hayâdan birini seçmesi için göndermiş, Âdem aklı içmiştir. Gerekçesini de akıl olmadan diğer ikisinin olamayacağını söyleyerek ifade etmiştir. Çünkü akla uyan Hakk a vâsıl olur, vuslata erenin sözleri reddolunmaz. Hayâ ise imân ile mevsuftur. «birinden ayrılmazlar. Akla uymayanlar “zâlim ve cehûl”dür.10</p>
<p>Dikkat edilirse buradaki akıl, iman ve hayâyı ilzam ettiren, Allah ve Peygamberi bilip bağlanan akıldır. Sadece düşünen ve pasif olan değil, faal ve icbar eden bir akıldır. Bu akıl, gerçek bir güneş gibidir. Allah kendi varlığından âlemi yarattıktan sonra onu ihâta imiş, adına arş demiştir, <strong>&#8220;Rahman arşı istiva etti” </strong>âyeti buna işaret eder. Müellifimiz hem dış âlemde (evren) hem iç âlemde (in­san), hem de kitaptaki (Kur’ân) arş ve kutsiyi anlatabilmek için iç içe geçmiş iki daire şekli çizerek konuyu açıklamaya çalışmıştır. Dıştaki daire arştır, Arşın biri zâhirî diğeri bâtını iki yönü vardır. İçteki daire ise kürsîdir. Bunun da zahirî ve bâtını olmak üzere iki yönü vardır.</p>
<p><strong>Aydır, Arş ve Kürsî’dir</strong></p>
<p>Hakîkat-i Muhammediye (Peygamberimiz) Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk zuhur mahalli olmakla tıpkı güneş karşısındaki ay gibidir. Nasıl ki ay ışığını güneşten alır, aldıktan sonra da di­ğer eşyayı aydınlatır o da ilâhı isim ve sıfatları böylece yansıtır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[11]</sup></a> <strong>“Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım” </strong>ya da <strong>“Sen olmasay­dın gökleri ve yeri yaratmazdım” </strong>mealindeki hadisler bu an­lama gelmektedir.</p>
<p>Arşın <strong>batini </strong>yönüne kalem denilir. <strong>“Nûna ve satırlara yazan kaleme yemin olsun ki” </strong>âyeti buna işaret eder. Hz. Peygamber’in de <strong>“Allah’ın ilk yarattığı kalemdir” </strong>hadisinde zikrettiği aynı şey­dir. Bu kaleme aynı zamanda akl-ı küll, nûr, ümmü’l-kitâb da de­nilir. Bedi’ isminin mazharıdır. Zira <strong>“O göklerin ve yerin eşşiz yaratıcısıdır/Bedi’dir” </strong>(Bakara 2/117). Arşın <strong>zahir </strong>özelliğine gelince onun adı Arş’tır. Arş’ın sahibi Allah, kullarından diledi­ğine irâdesiyle ilgili vahyi (Cebrâil’i) indirir. Muhit isminin maz- harıdır. <strong>“Her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” </strong>(Talak 65/12) âyeti buna delildir.</p>
<p>Kürsî’nin zâhir özelliğine Kürsî denilir. <strong>“Onun kürsisi bü­tün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır” </strong>(Bakara 2/255) Şekûr isminin mazharıdır. <strong>“Allah Gafur ve Şekûrdur” </strong>âyeti buna delil­dir. Kürsî’nin bâtın özelliğine Levh-i mahfuz, nefs-i küll, kitâb-ı Hüdâ da denilir, <strong>“Hakikatte o levh-i mahfuzda bulunan şerefli bir Kur’andır” </strong>(Buruç 85/21-22) âyeti bunu gösterir.</p>
<p><strong>Ebü’l-Ervâh, Rûhu’l-Ervâh, Rûhu’l-A‘zamdır</strong></p>
<p>Hakîkat-ı Muhammediye, mümkün varlıkların hakikatlerini kendinde toplamıştır. Kâinâtın mücerred ruhlarını kendinde ba­rındırmaktadır. Bütün ruhlar ondan tecellî etmiştir. Böyle olunca ona ruhların babası (Ebü’l-ervâh), ruhların ruhu (rûhu’l-ervâh), en büyük rûh (rûhu’l-azam) denilebilir. Bu tıpkı Hz. Âdem’in insan­lığın babası olmasına benzemektedir.12</p>
<p>Yukarıda noktanın hakîki bir güneş olduğunu söylemiştik, ilk cevherdir, gördüğünü diriltir, ilk yaratılanları olduğu gibi sonra­dan gelenleri de diriltir. Rûh da sonradan yaratılmıştır. Âyette <strong>“Ve sana rûh hakkında soruyorlar. De ki, rûh rabbimin bileceği bir şeydir”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[13]</sup></a> </strong>mealindeki âyet bu durumu İfade etmektedir. Hatta nefisleri ve başka şeyleri de bu nokta diriltir. Bu makamdaki nok­taya, Cibrîl-i Emîn ismi de verilmiştir. Âyette <strong>“Kur’ân’ı ona üs­tün güçlere sahip Cebrail öğretti” </strong>(Necm 53/6) denilerek Cibrîl-i Emîn&#8217;e işâret edilir. Müellifimiz burada Cebrail aleyhisselam hak­kında bir kaside ile onun özelliklerini zikreder.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Cibrîl aleyhisselâm, ilm ismine mazhar olduğu gibi İsrafil aley- hisselâm da Hayy ismine mazhardır. İsrafil aleyhisselam bugün (sürekli) sûrunu üflemekte bu nedenle âlem sürekli yeniden diri­lip ayağa kalkmaktadır. Bu âlem hâzinesini Cebrâil ilmiyle dol­durmuştur. İlmin aslını peygamberlere, fer’ini de evliyâya vererek yapmıştır. Şendeki bendeki ilim de Cebrâil’e ait olan ilimdir. Ri­vayete göre ilmin altı yüz feri vardır. Fer’inin fer’i de sayısızdır. Bazıları sanki Cebrail inip de bu ilimleri getirmiş zannederek asıl ilim ile fer’ini birbirinden ayıramazsa yanılırlar. Bu yanılgıya se­bep mertebelerdir. Rızka vesile Mikâil aleyhisselâm, kahretmeye kudret lazımsa bunun vesilesi de Azrâil’dir.15</p>
<p>İlk cevher olan nokta, Âlim, Mütekellim, Semi’, Basîr, Kadir ve Hayy olarak bütün bu sıfatlarını insana vermiştir. Fakat Âdem’i çok farklı bölgelerin toprağından farklı renk ve kabiliyetlerde yarat­mıştır. Onu kendi zatına ayna edinmiştir. Kendine ünsiyet peyda edenlerin tutan eli, gören gözü, duyan kulağı olmuştur. İnsan İlâhî bir nefhadır. îsâ îbn Meryem’in nefesinin ölüleri diriltmesi bunun delilidir. Hz. Süleyman’a insanlardan başka uçan, yürüyen, yüzen hayvanlara ve cinlere hükmetme yetkisi verilmesi esas, onun hü­kümran olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Muhabbet ve Sevginin Kaynağıdır</strong></p>
<p>Hakîkat-i Muhammediye bütün varlığın aslı olduğu gibi bü­tün manevî makam ve derecelerin aslı da muhabbet ve sevgi ma­kamıdır. Allah makamların aslı olan sevgiyi varlıkların aslı olan Hz. Peygamber e vermiştir. Bu durum âyette, <strong>“Habîbim de ki eğer Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız hemen bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret eylesin </strong>(Al-i İmran 3/31).” şeklinde ifade edilir. Bu konuyu anlamaya yarayan hadis ise şudur: <strong>“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” </strong>(Buhari, İman, 7) Kişi­nin var olmasının sebebi İlâhî sevgi olduğu gibi Allah’a vâsıl ol­manın yolu da ancak muhabbet iledir.</p>
<p>Allah hakîkat-ı Muhammediyeyi zâtına şefaat nimetiyle bir­likte mir’ât edinmiştir. Nûruyla bâkî kılmıştır. Besmele-i şerife içinde geçen Allah’ın birinci sıfatı olan <strong>“Rahman” </strong>ona ait iken ar­kasından gelen <strong>“er-Rahîm” </strong>Hakîkat-ı Muhammediyeye aittir. İki sıfatın birlikteliğinden vücûd kemâle ermiştir. Bunu; <strong>“Andolsun, size içinizden, sizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki bir sı­kıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir size, pek düşkündür, mü­minleri esirger, rahimdir.” (Tevbe </strong>128) âyetinde <strong>“rahimdir” </strong>sı­fatı çok açık biçimde onu tavsif eder. Allah bunun üzerinden diğer varlıkları var etmiştir. Hakîkat-ı Muhammediye bütün güzellik­lerin ve merhametin kaynağıdır (menbaı), hâzinesidir. Bu sebeple melekler ona salât u selâm getirmektedir. Bu hazine ondan sonra ehl-i beyte intikal etmiştir. Biz de hem ona hem de ehl-i beyte salât u selâm getiririz.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Noktayı anlamak, kavramak; varlığı/kâinâtı anlamak, kavra­maktır. Bir damla suda muazzam âlemler, bir zerre havada garip kudretler görülebilir. Bu hikmetler üzerine yoğunlaşmak ve ya­kınlaşmakla keşfedilir, keşfedildikçe de insanın hayreti artar. Bu nedenle şair Şinasi:</p>
<p>Varlığın bilme ni hâcet kürre-i âlem ile</p>
<p>Yeter isbâtına halk ettiği<strong> bir zerre </strong>bile</p>
<p>Aynı durumu Fuzûlî de şöyle dile getirir:</p>
<p>Olsa isti’dâd-ı ârif kabil-i idrak-i vahy</p>
<p>Emr-i Hak irsaline her zerre bir Cebrail</p>
<p>Hür Mahmut Yücer &#8211; Temsiller(Vahdet-i Vücud ve Sembolizm),syf:35-40</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><strong>&#8216; 1 Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 8a. İlk <em>“Kelimeye</em> verilen hakîkatu l-hakâik, Hakîka- tü’l-Muhammediye, Nûr-ı Muhammedi, R3uh-ı Muhammedi, El-Vâlidu k-ekber, Âdem-i Hakîkî, Âdem-i evvel, Nefs-i vahide, Ayn-ı vâhide. Nüsha, Üm- mü’l-kitâb, Kalem-i A’lâ, el-Aklü’l-evvel, el-Mevcûdu’l-evvel, Halîfe gibi isimler ve bu isimlerin açıklamaları için bkz. Sema Özdemir, <em>Dâvûd-ı Kayserimde Varlık, Bilgi ve İnsan,</em> İstanbul 2014, s.231-256.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><strong>[2]</strong></a><strong> Mesela bir kişinin demircilik, ressamlık, marangozluk ve yazıcılık gibi meslek­leri olsa bu onun hakikatinin değiştiğini göstermez. Bilakis o tek ve aynı kişidir. M. Nûru’l-Arabî, <em>Noktatul-Beyân,</em> s.43.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><strong>[3]</strong></a><strong> Sema özdemir, </strong><strong><em>a.g.e.,</em></strong><strong> s.248.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.21.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> MuhyîEfendi <em>Temsîl-iŞecer</em>risalesinde “Nûn’un hakikat-i Muhammediye mer­tebesine işaret olduğunu şu cümlelerle ifade eder. “Ve ‘nûn’ nûr-ı Hazret-i Rab- bül âlemine işaretdir ki ‘nûr-ı nübüvvete dâldir ki Hakîkat-i Muhamediyye vâki&#8217; olmışdur. “fe halaktü’l-halkali u’rife” manâsına işaretdir.” <em>Tetnsîl-i Şecer,</em> vr.3a.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.23.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ali Öztürk, <em>a.g.t.,</em> s.46</p>
<p>8.Sema Özdemir, <em>Dâvûd-ı Kayserî’de Varlık, Bilgi ve İnsan,</em> İstanbul 2014, s. 99. “Bir’den çıkan ilk varlık tecellîsini ilk kez kabul eden mevcûdun pek çok ismi için bk. S. özdemir, <em>a.g.e,,</em> s. 100,</p>
<p>9.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g,e.,</em> s.29.</p>
<p>10.Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr.lOab.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[11]</a> Şuayb Şerafeddin, <em>a.g.e.,</em> s.29-30. Şerâfeddin Efendi buradaki Hakîkat-ı Muham- mediye’yi Peygamberimiz olarak yazmaktadır.</p>
<p>12.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.33.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[13]</a> îsrâ 17/85.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[14]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr. 12a.</p>
<p>15 Asuman Meyveci» <em>Strr~ı Cânân,</em> s.93.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[16]</a> Muhammed Nûru’l-Arabi, <em>Noktatül-Beyân,</em> s. 36.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/">İlk Tecellî Eden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 10:43:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arifname]]></category>
		<category><![CDATA[el-Âlî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Azim]]></category>
		<category><![CDATA[el-Ehad]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hayy]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kahhâr]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kayyum]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahid]]></category>
		<category><![CDATA[es-Samed]]></category>
		<category><![CDATA[Hu !]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<category><![CDATA[On İki Esmâ’nın Şerhi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28037</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de Kelamım nura gark olsun bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah [1] On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname — Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû. Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.[1] Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/">On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid</em></p>
<p><em>Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah </em></p>
<p><em>Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de</em></p>
<p><em> Kelamım nura gark olsun </em></p>
<p><em>bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah</em></p>
<p><strong>[1] On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname —</strong></p>
<p>Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû.</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka iba­dete layık ve müstehak olan yoktur, demektir. İkinci anlamı ise; her ne kadar gönül başka amaçlar peşinde koştuğunu zanneder­se de her gönlün amacı Allah’tır, O’ndan başka amaç yoktur, de­mektir. Üçüncü anlamı ise; O’ndan başka mevcut yoktur. İsimleri, farklı farklı olsa da her vücudun [varlığın] hakikati O’dur. Bundan dolayı oğlum, arife gerekli olan, gönlünde Hakk’tan gayrı ne var­sa şüphe ve kuruntusunu terk ederek her varlığın zahir ve bâtını­nın Hakk’tan olduğunu ispat ederek tevhidini tamamlamaktır. Yal­nız dil ile olan tevhid avamın tevhididir, makbuliyeti de yine avam arasındadır. Bundan dolayı ey arif, asıl terk etmen gereken kendi varlığındır. İspatı gerekli olan Hakk’ın varlığıdır. Sende, bende ve herkeste “ben” diyen O’dur.</p>
<p><strong>Îsîm “Allah”</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir, her şeye işaret eder. Bundan başka isimleri ancak her biri başka birer anlama işaret eder. Örnek olarak Rahman, Rahim’e; Rahim, Gafur’a; Gafur, Şekûr’a işaret etmez. Ama Allah lafzı bütün ilahi isimlere işaret eder, onun için [2] buna bütün sıfatlara şamil olan zat ismi de­nir. O hâlde Allah’ı yalnız göklerde veya yerlerde sağda veya sol­da, önde veya ortada aramak yani bu altı yönden aramak cehalet­ten kaynaklanır çünkü altı yön, şehadet âlemidir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Melekler âle­mi, ceberut âlemi<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ve lahut âleminde<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> yönler yoktur. Yönler ancak şehadet âlemindedir. Hakk ise her varlığın bir yönden, bir veçhe­den mecmuudur [toplamıdır]. Onun için Allah Teâlâ bu varlık­lardan başka birisi olmaktan münezzehtir. Mesela Zeyd’in diğer eline Zeyd denilmez. Zeyd’in diğer ayağına, gözüne, kulağına, ağ­zına, burnuna yahut aklına, hayaline, anlayışına, zanlarına sözün kısası organlarından bir organına yahut kuvvetlerinden bir kuv­vetine Zeyd şudur veya budur denilmez. Ancak Zeyd dediklerin­de her bir organıyla bir bütün olan Zeyd kastedilmektedir. Do­layısıyla Zeyd dediklerinde hepsine birden Zeyd denilmek iste­nir.</p>
<p>Öyle ise; ilahi esrarlara ve sonsuzluğa vâkıf olan arif, Allah’ı bu kemalat<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> ile bu yönüyle mütalaa ve düşünmekte olsa o kim­senin Allah’ı bu yüce sıfatlarıyla bir saat bu tarzda tefekkür et­mesi, diğerlerinin yani Allah’ı böyle tefekkür etmeyenlerin dille bir senelik zikrinden daha hayırlıdır. Yani Allah’ın bütün sıfatla­rı ve özellikleriyle mevcudatı kendisinde cem etmesi, tefekkür sa­hibinde cezbeye yol açar. “Cezbetü min cezâbâti’r-Rahman tevazi amelu s-sekaleyhdir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Yani “Allah’ın cezbelerinden bir cezbe bü­tün insan ve cinlerin ameline denk olur.” O hâlde ey ilahi sırların talibi olan arif, Hakk’ın ilahi isim ve sıfatlarının tümü ancak in­sanın kendisinde bulunur ve bu isim ve sıfatların tecelli ettiği ki­şiye “arif” denir. Bu ilahi isim ve sıfatların tümünün tecellisini in­sandan başkasında bulurum sanarak yabana yerlerde gezerek yo­rulma, zira ağacın sahip olduğu şeylerin bütünü yine meyvesidir. Ağaçtan meyve olduğu gibi varlıktan da gaye Hakk’tır. Hakk ise insan-ı kâmilde zuhur eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bunu böyle anlaman gerekir. Ey ir­fan aşkının talibi, sende, bu halkın hepsi bir araya gelip bir yön­den Allah olur mu şeklinde bir şüphe oluştu. Hâşâ sümme hâşâ! [3] Yanlış anlarsın. Şimdi yakînin<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> şöyle olsun ki halk kesinlikle hiçbir zaman Hakk olamaz.</p>
<p><em>Ne O bu olur ne bu olur O</em></p>
<p><em>Hakikatte budur vahdetteki yol</em></p>
<p>Bütün büyük zatların itikadınca halkta asla vücuda işaret ede­cek bir şey bulamadıklarından vücudun varlığını Hakka nispetle ispat ederler. Halka Hakk dediklerini zannederek şüpheye düşme­melisin. Doğru yoldan gidersen kaybolmazsın. Aksi takdirde kur­da kuşa yem olursun. Çünkü benim canım, halk da varlığın koku­sunu duymamıştır. Varlık Allah’ındır, sen ise halkın sanırsın. Ni­hayet Hakk’ın varlığı halk suretinde göründü. Halk da sandı ki halkın varlığı Hakk’tır.</p>
<p>Hakk bu âlemde sıfatlarım tezahür ettirmek istedi ancak bu âlemde kendisine münasip bir vücut bulmadı. Hakk Teâlâ gayret edip kendi vücudunu, halka geçici olarak tevdi ederek izhar etti. Emaneti sahibine teslim eden borçtan kurtulur. Bu emaneti ken­dine maleden ise azaba tutulur.</p>
<p><strong>“el-Âlî”</strong></p>
<p>Ulüvvdendir, yüksek manasındadır ve bu sıfat mutlak olarak yalnızca Allah’a mahsustur. Halk arasında derecesi akranlarından yüksek olana yüce derler. Bu anlam tüm yaratılanlara yayılmıştır. Eşyanın bütününün her birinde diğerlerinde olmayan bir mükem­mellik vardır, o mükemmellikle diğerlerinden derece olarak üstün olur. Mesela insan-ı kâmil, Hakk’ın isim ve sıfatlarını kendisinde tecelli ettirmesinden dolayı tüm insanlardan üstündür. Ancak bir sinek de uçabilir ama insan uçamaz, bu yönden de sinek üstün­dür. Bir karıncada da insan-ı kâmilde olmayan üstün bir özellik bulunabilir.</p>
<p>Neticede bütün şeylerdeki bu ulviyet her şeyde görül­mektedir. Bu ululuktan ve üstünlükten bir hisse almayan hiçbir şey yoktur yani her şeyin kendine özgü bir üstünlüğü vardır ve bu özelliği ile diğer varlıklardan üstün olur, o şeyin [4] varlığa gel­mesine sebebi de o kemali ile olur. Bu yüzden Hakk kemal vası­tası ile tanınır. Bu sebepten arif, her şeyde o kemali arayıp buldu­ğundan dolayı hiçbir şeye hakaret nazarıyla bakmaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, seçkin sahabeleriyle giderlerken kokmuş bir kö­pek leşi gördüklerinde etraftaki kimseler kokusuna tahammül edemeyip burunlarını tutarak geçtiklerinde Hz. Muhammed Muşta* fa sallallahu teâlâ aleyhi vesellem, “Ne güzel dişleri var. Kemaline bakınız eksiklerine bakmayınız.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> diye buyurdular. Öyle ise benim oğlum, her şeyde kemale bakarak kişi derecesini yüksek derecele­re ulaştırmış olur. Aynı zamanda da Hakk’ı da uyanık veya uyku­dayken “el-Alî” ismi ile zikretmiş olur çünkü böyle bir arifin uy­kusu cahilin zikrinden ve ibadetinden hayırlıdır.</p>
<p><strong>“HÛ”</strong></p>
<p>Şuhûdu<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> asla mümkün olmayan gayptan bir sırdır. Ama tüm varlıklar yine O’nunla zuhur bulmuş olur. Tıpkı şu çekirdek gibi bu da ilk olarak çekirdekti sonra ağaç oldu. Çekirdek olmasaydı ağaç olamazdı. Ağacın her yerine o sır yayılmıştır ancak görün­mez ve ağaç gelişmesini ve büyümesini o sır ile kazanır. Yılda bir ağacın yapraklanması ve çiçeklenmesi meyve vermesi o sır ile ol­maktadır. Çekirdeğin meyve verip yeşermesi o sır ile olmaktadır. Bu sır ile birler bin, binler ise yüz bin olmaktadır. Her şey bir çe­kirdektir bazen bir bazen bin bazen ise yüz bin görünür. Gözle­rin görmesi, kulakların işitmesi ve ellerdeki kuvvet, ayakların yü­rümesi hep o sır ile gerçekleşmektedir. O güzelliğe âşık olan da o sırdır ve gülün hoş kokusu ve bülbülün sonsuz feryadı da kay­nağını hep o sırdan almaktadır. [5] Ah ne diyeyim her ne var ise o sırdır. Bu kadar çeşitli renklerle ortaya çıkmıştır ve görünmez­dir ve her şeyin içi, Özü olmuştur. Görünmez sıfatı kendisine dış<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> olmuştur» Her şeyde görünen O’dur, iç yüzü Hû’dur. O’na bilin­meyenlerin en bilinmezi ve bâtındakilerin en bâtını ve künh-i la taayyün<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> derler ve hüviyyet-i sâriye<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>de derler. Şimdi Hakk’ı bu yönden sesli veya sessiz tefekkür etmek Hû ismiyle zikretmek an­lamına gelir.</p>
<p><strong>İsim “el-Kahhâr”</strong></p>
<p>Kahr, rububiyyet iddiasında olanları yok eder. Rububiyyet id­diası üç türlüdür. Birincisi, Firavun, Şeddat ve Nemrut örnekle­rinde olduğu gibi külliyet<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> ile olandır. Bir diğeri de buğziyyet<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> ile olandır. Bu tür kimseler tanrılık iddiasında olmasalar da işleri za­lim padişahlar ve beyler ve eşkıyalar gibi olanlara benzemektedir. Biri de temerrütlük [inat] edenlerdir. Bu kimseler bir işte ben şu­na şöyle yaparım buna böyle yaparım hatta şu işi işlerim dedikle­rinde inşallah demedikleri zaman bu da temerrütlüktür ve rubu­biyyet iddiasıdır. İşte bunun gibileri HakkTeâlâ kahreder istedik­leri işi nasip etmez. Bu bahsedilen üç bölüğün hepsi de mahvol­muşlardır. İddiaları ölçüşünce az veya çok yine her birisinin yok olması bir mahluk vasıtasıyla gerçekleşir.</p>
<p>Beyt</p>
<p><em>Hakk Teâlâ kulundan intikamını yine kul ile alır</em></p>
<p><em>Ledün ilmini<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[16]</strong></sup></a> bilmeyen onu kul yaptı sanır</em></p>
<p>Bu sebeple Allah’ın bu kahr sıfatından hiç kimse uzak değil­dir. Kişi her ne vakit neftinde ya da başka şeyde bu “kahr” sıfatını müşahede etse O arif, isterse dili İle söylemese de Hakle Teâlâ’yı Kahhâr ismiyle zikretmiş olur.</p>
<p><strong>[6] İsim “el-Hayy”</strong></p>
<p>Hayat, sahibinin âlim ve müdrik olmasının gerektirdiği bir sıfattır. Çünkü bu isim Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, tüm eşyayı ilmi ile kuşatıcı olduğu­nu bilirsin. Zira Allah Teâlâ nasıl zatında mutlak ise her bir sıfa­tında da öyle mutlaktır. Yaratılanlardan Hakk Teâlâ’nın onu bü­tün ayrıntısı ile bilmediği hiçbir şey yoktur. Ve yaratılanlardan da Hakk’ı bilmeyen bir mahluk yoktur. Nitekim Allah Teâlâ “ve in min şeyin illa yüsebbihu bi-hamdihi velakin la tefkahûne tesbi- hehüm”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> diye buyurmuştur. Bütün mahlukatın Hakk’ın bilinme­si için yaratılmış olduğunu duydun eğer bu mahlukattan bir zer­re bile Hakk’ın varlığına aşina olmasaydı vücut âlemine gelemez­di. Çünkü yaratılmış olanlar Hakk’ı bilmediklerini zannetseler de Hakk’ı bildikleri âşikârdır. Halkın tamamında mevcudata ilişkin bir bilgi olmasa da istisnasız hepsi kendi derunlarında Hakka iliş­kin bir bilişe sahiplerdir. Fakat Hakk’ı bildiğini bilmeyen fazlasıy­la çoktur. O hâlde eşyadan her neye baksan Hakk’ı bilmek için bir ilim var olduğunu bilmeyen çoktur.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Bundan dolayı eşyadan her neye bakarsan onda Hakk’ı bilmeye dair bir ilim olduğunu müşa­hede ve mütâlaa edersen dilinle söylemesen de Hakk’ı el-Hay is­miyle zikretmiş olursun.</p>
<p><strong>Îsîm “el-Azim”</strong></p>
<p>Azamet, ululuk anlamındadır. Mutlak azamet Allah Teâlâ ya Özgü bir sıfattır. Çünkü o, uluhiyyet sıfatlarındandır. Uluhiyyet ise ancak Allah’a özgüdür, halkın bundan payı ancak Hakk’ın aza­metini müşahede ve tefekkür etmesiyle gerçekleşir. Bu müşahe­de ve tefekkürü ederse “el-Azim” ismini zikretmiş olur. Her şey­de Hakk’ın yüceliğini müşahede ve mütalaa etmek nasıl olur di­ye soracak olursan, HakkTeâla nın bir sıfatım bulmanın yolunun, bu yaratılmışlar olduğunu bilmelisin. Bu sebepten “Azim” ismi­ne mazhar olan arş-ı azimdir. Arşın azametinden Allah Tealâ’nın azim olduğu bilinir. [7] Ey kardeş; ne kadar varlık var ise her bi­risi ayrı birer arş-ı azim<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> ve kürsî<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> ve yedi kat yerler ve yedi kat gökler olduğunu iyice bilmen gerekir.</p>
<p>Varlık âleminde en küçük mahluk, bir zerredir. O zerrenin zahiri bir zerre olarak gözükse de bâtını arş-ı azimdir. Bütün varlıkların derununda tüm mevcû- data ait bilgi dercedilmiştir. Çünkü ey arif, HakkTeâla nın senin bildiğin arşa teveccühü nasılsa o zerreye de benzer şekilde tevec­cüh ettiğini bilmelisin. Görmez misin, insanın yüreğindeki kü­çücük siyah noktanın içindeki devasa çölün büyüklüğünü içinde her köşesinde arşın, güneşin, ayın ve yıldızların varlığı zuhur et­miştir. Her varlığın bâtını öyledir, bazısında o azim zerre fiilen ta­hakkuk etmiştir bazısında ise düşünce ve fikir hâlinde kalmıştır. İnsan-ı kâmilin bütün varlıklardan üstün olması azametin ken­disinden bilfiil zuhurundan dolayıdır yoksa diğerlerinde bu aza­met bilkuvve düzeyinde kalmıştır. Öyleyse ilahi sırlar ve ilahi ke- lime-i namütenahi<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> talibi her varlığın Allah’ı bilip onu teşbih ve tehlil<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> etmesi o arş misali gönül ile olduğunu bilmelisin. Yoksa Allah’ı bilmek zerrenin haddine düşmez. Allah’ın azametini Al­lah’tan başkası bilemez. Bunu iyice anlaman, hatta iyice öğren­men gerekir! Bunu anlamaya gücün yeterse el-Azim ismine la­yık olursun ve illa la.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p><strong>îsim “el-Hakk”</strong></p>
<p>Hakk, hakiki varlıktır ve O asla yok olmaz ve O daima sabit olarak vardır. Bundan dolayı ey talip, varlıkların her birinin bi­rer bekası yüzü vardır ve o şeyin varlığının gölgesi O’nunla kaim­dir. Varlığın bekaya bakan yüzüne Hakk denir, fenası yüzüne ise halk denir; “Küllü şeyin halikun illa vechehu.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> sözü O’na işa­rettir. [8] Arif-i ilahi, basiret ile idrak edip bakarsan bütün eşya­nın bir yüzünün ebedi olarak devam ederken bir yüzünün ise de­ğişim ve dönüşüm hâlinde olduğunu görürsün. Örneğin âlimle­rin söylediğine göre insanın ve hayvanın yılda bir kere; eti, kemi­ği, sinirleri, damarları, derisi kısaca bütün azası yok olup yenilenir. Bir gıda ile beslendiğinde bir önceki gıdadan meydana gelen var­lık yok olur, yerini yenisine bırakır. Bu şekilde vücut ve organlar O baki varlık sayesinde yok olsa da yeniden var olmaktadır. Ger­çi “Bel hüm fi lebsin min halkin cedidin.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> gereğince tabiplerin dediklerine bakılırsa her nefeste yeni varlık oluşmaktadır. Örnek olarak bir kimse kırk yaşında olsa kırk kere o kimse değişmiş de­mektir. Buna rağmen yine o insandır “Ben yine önceki gördüğün insanım.” der.</p>
<p>Bu sebeple başlangıçtan o zamana kadar duran yüzü hakikat yüzüdür. Kişinin değişmeyen yüzü bâkidir ona hakikat yüzü de denir. O değişen yüzü yaratılış yüzüdür. Yaratılış yüzü su gibi ak­maktadır. Hakikat yüzü şu ark “hark”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> gibidir, su içinde akar an-cak kendisi akmaz. Öyle ise çaya girip gözünü arkaya doğra tutar­san kurtulursun eğer suya tutarsan gözün kararır suda boğulursun. Bu sebepten dolayı ey arif gözünü aç, bu tefekkürden ayrılmazsan daima Hakk’ı, Hakk ismiyle zikretmiş olursun. Ancak Hakk’tan gafilsen yine de dilin zikirde olsun.</p>
<p><strong>İsim “el-Vahid”</strong></p>
<p>Hakk’ın zatından ibarettir. Bütün isimlerin sıfatlarıyla bir­likte o isimlerin ve sıfatların çokluğu Vahdet-i zata engel ve ay­kırı olamaz. Örneğin “Padişah askeriyle [9] Bağdat’ı almış de­diğin zaman burada ne padişahın padişahlığına ne de askerin Bağdat’ı padişahın emriyle aldığına aykırı bir söz söylemiş ol­mazsın. Bunun örneği sadece padişaha özgü değildir. Her şey­de buna örnek bulmak mümkündür. Beyt “Fe-fî külli şey’in lehû ayetün tedüllü ala ennehû vahidün”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> / “Eûzü bi-rızake min sehatike”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> vahidiyyettir<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> ve de Allah’ın rahmeti ve gaza­bı ve mağfireti ve intikamı vahidiyyettir. Mesela bu yazıyı biz elimizle yazdık dersen vahidiyyettir. “Eûzü bi-rızake min se- hatike” vahidiyyettir Hakk’ı bu kemal ile mütâlaa ve müşahe­de edersen dil ile söylemesen bile “el-Vahid” ismini zikretmiş olursun.</p>
<p><strong>îsim “el-Kayyûm”</strong></p>
<p>Kayyûm, varlığı başkasına muhtaç olmayıp bizatihi kendi kendisiyle var olan demektir. Her ne kadar Hakk’tan başka varlık olmasa da Hakk mutlak kayyûmdur. Yaratılan tüm varlıklar­da bu sıfattan bir hisse vardır. Hakk’ın her sıfatından bütün eş­yada birer hisse bulunur. Zira HakkTeâlâ bütün özelliklerini her bir zerrede göstermiştir. Hakk’ın yüce arşa tecellisi nasıl İse bir zerreye de Öyledir lâkin kimisinde bilfıildir kiminde ise bilkuvve- dir.</p>
<p>Âlemde her ne varsa elbette bir varlığı ve bir de sıfatı olduğu­nu görürsün. O şey hem bu sıfatıyla hem de ya sarı ya kızıl veya başka renklerden biri ve diğer sıfatlarıyla birlikte tanınır. O sıfa­tın, o varlığın üzerine nasıl inşa olduğunu, görmelisin. Bu sebep­le ey arif-i billah<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> tüm eşyada olan kayyumiyyet ile Hakk’ı müşa­hede ve tefekkür etmekte olan kimse, dili ile söylemese de Hakk’ı bu isimle zikretmiş olur.</p>
<p><strong>[10] İsim “es-Samed”</strong></p>
<p>Samed, bütün ihtiyaçları gideren ve herkesin kendisine muhtaç olduğu varlık demektir. Samediyyet, mutlak olarak Hakka ait olduğu gibi yarattıklarında da bu sıfattan bir hisse bulunur. Her şey bir yönden Hakk’ın bütünüyle bir yüzüdür. Bunda ne zer­re kadar eksiklik ve ne de zerre kadar fazlalık vardır. Çünkü var­lıkta tekrar yoktur. Bütün eşya en yukarıdaki en aşağıdakine, en aşağıdaki en yukarıdakine olmak üzere birbirine muhtaçtır. Hal­kın tamamı, Hakk’ı, herkesten yüce olan peygamberlerden bil­meye ve anlamaya muhtaçtır. Hepsinden en aşağı olan dünyadır. Peygamberler de dünyaya muhtaçtılar ve hatta pek çokları ölme­yecek kadar geçimlik ve dünyalık kazanmak için çalışırlardı. Tüm eşyanın bir yüzü Hakk iledir, ihtiyaç yine o yüzden başkasına de­ğil O’nadır. Varlığın tamamı Allah’a ibadet ettiğinden hiçbir şe­yi hor görmemek gerekir, “Fe-eynemâ tüvellû fesemme vechul- lah”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> ayeti gereğince hareket ederek her şeye ihtiyacının olduğunu bilerek her yöne fakirlik<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> göstererek tam fakirliğe ererek Al­lah’ı her şeyiyle eksiksiz anlama derecesine ulaşmalıdır. Bu zevke eren kimse dili ile söylemiş olmasa da şanı yüce Allah’ın “Samed” ismini zikretmiş olur.</p>
<p><strong>“el-Ehad”</strong></p>
<p>Allah’ın bütün benzetme ve anlamlandırmalardan münezzeh ve bütün isim ve sıfatlardan üstün ve biricik olduğunu gösteren zatî sıfatlarındandır. Buna örnek, “Padişah Bağdat’ı almış.” dedi­ğin zaman askerleri söylemezsin, şu kitabı ben yazdım dediğinde “Elim yazdı.” demezsin. Bunlar “Ehadiyyet”tir. Ve Hz. Peygam­ber aleyhisselatüvesselam efendimizin, “Eûzü bike minke”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> dedi­ği de “ Vahidiyyet”tir. Bu yerlere, göklere, dağlara ve çöllere ehadi- yete arif olan Hakk nuru ile baksa asla gökleri [11] yerleri, dağlan ve sahraları görmez. Hakkın varlığından başka O’nun nazarında bir şey kalmaz zira “Yevme tübeddelü’l arzu gayre’l-arzi ves-se- mavatü ve berezû lillahi’l-vahidil kahhâr.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> ayeti O’nun hayat düsturu olmuştur çünkü O, tüm dünya ve ahi retten, cehennem ve cennetten geçmiş Hakk’ta fena bulmuştur. Bununla beraber yine de halkın arasına karışıp alışveriş yapmak ve günlük hayatım ida­me etmekten de geri durmaz. Arifler garip bir sırdır. Allah Teâlâ tüm irfan ehline nasip etsin. Amin. Bu duruma göre bu hal üze­re olan kimse sesli ya da sessizce söylese de daima “Ehad” ismi­ni zikir etmektedir.</p>
<p><strong>Bu risale bitti.</strong></p>
<p>Bu risaleyi Şabaniye tarikatı zümresinin yüce müntesiplerin- den merhum Hacı Nazmi Bey’in oğlu Mehmed Tevfik çoğalt­mıştır.</p>
<p>Hicri 29 Şevval sene 1321. Rumi 4 Kanunisani 1319. Mila­dî 18 Ocak 1904.</p>
<p>Niyazi-i Mısri &#8211; Tasavvuf Yolu Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud,syf:81-97</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bil ki O’ndan başka ilah yoktur.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> “Görünen âlem, Zat-ı Mutlak’ın parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin şekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme “âlem-i kevn ü fesad” derler. Çünkü cisimlerin şekilleri bir yandan oluşum hâ­linde, diğer yandan da bozulma durumundadır. Bu âleme, şu isimler de verilir: Âlem-i mülk, âlem-i nasût, âlem-i hiss, âlem-i anasır, âlem-i ef­lâk ü encam, âlem-i mevalid.” Ethem Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleriw Deyimleri Sözlüğü,</em> Otto Yayınları, Ankara, 2020, s. 43.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>   “Mülk ve melekût, diğer bir deyimle şehadet ve gayb yani maddi ve ma­nevi âlemlerin arasında bulunan orta âlem. Ceberût âlemi hem cismani âlemin hem de ruhâni âlemin de bazı özelliklerine sahiptir. Bu bir ber­zah ve misal âlemidir.” Süleyman Uludağ, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü </em>Kabala Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 84.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> “Cenab-ı Hakk’ın zatına mahsus olan ilk ve en yüce âlem, Allah’ın bü­tün sıfat ve isimlerinin zatında mevcut olduğu, fakat sadece zatî sıfat&#8217; larının zuhura geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlem, âlem-i lahut.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1842.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Sahip olunan manevi hasletler, olgunluklar.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Gazzâlî, <em>İhyâü Ulümud-din,</em> c. 4, s. 77.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>   İlahi sıfat ve isimlerin bir surete bürünüp ortaya çıkması, varlık suretin­de görünmesi.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>  1. Bir şeyi şüphesiz olarak tam ve doğru şekilde bilme. 2. Kesin ve sağ­lam bilgi. 3.Tasavvuf. Herhangi bir delile bağlı olmaksızın sadece iman kuvvetiyle aşikâr olarak görme, müşahede ederek bilme. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 3350.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Rivayet kaynaklarda tespit edilememiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Tanık olmak, görmek. Hakk’ı bi-gayril halk Hak ile görmek. Cürcanî, <em>Tarifat,</em> 87; Ankaravî, <em>Kaside-i Taiyye Şerhi,</em>277a.; Şeyh Atâullah Efendi, <em>Istılahâtu&#8217;s-Sufiyye,</em> 27b. Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki Cürcanî, eserinde şuhûdu, yukarıdaki gibi Hakk’ı Hak ile görme şeklinde tanım­lamışken, Ankaravî, Hakk’ı halk ile görmek olarak tarif etmiştir. Şuhûd, tasavvufta Hakk’ın zatını kemaliyle müşahede etme mazhariyetidir İla­hi tecelli kalbe üç mertebede gelir. Birinci mertebe muhatlaradır. Bur­hana dayanarak veya zikrin feyzi olarak kalbe gelen huzur ve haz ikin­ci mertebe mükaşefedir. Muhadara hâlinden sonra delile dayanmadan, yol aramadan kalbe gelen huzurun ve manevi hazzın beyana dönüşen hâlidir. Üçüncü mertebe, müşahededir. Hakk’ın huzuruna ulaşma fey­zidir. [Kürkçüoğlu, Osman Şems, 136] Selami Şimşek, <em>Tasavvuf Edebi-</em></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a>11. Burada kastedilen Hakkın zatı değil varlıkla olan itibarındaki tecelliyatıdır. Yüz, vech.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Taayyün (i.Ar.) 1. Belirme, belirlenme, belli olma, ortaya çıkma. 2. (Tas.) Müşahhas hâle gelme, birbirinden seçilme, ayırt edilme, ayrı olarak or­taya çıkma. İlk taayyün, vahdet mertebesi; ikinci taayyün ise vahidiyet mertebesidir. Safilere göre Hakkın zatında her şey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyün (belirme) şeklinde kendini gösterir (Ibn Arabi, <em>Fusûsü’l-Hikem,</em> Afifi, 291.) Taayyünler biri külli, diğeri cüzi olmak üzere iki türlüdür. Cins ve türlerin taayyünleri küllidir. Bunların ruhlar âleminde mücerret mane­vi mahiyetleri vardır. Cüzi taayyünler ise küllilere bağlı olan sonsuz sa­yıdaki ferdi taayyünlerdir. Salik için taayyünler birer perdedir. Hakka yükseliş hâlinde bulunan salik bu taayyünleri kaldırır, perdeleri açar, en sonunda hakiki varlığa ulaşıp yok olur, sır olur, yoklukta var olur. “Et­tik ol kadar ref’i taayyün ki Neşatî / Ayine-i pür tâb-ı mücellada niha- nız.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 340. Burada amâ makamına atıf vardır. Amâ: Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manası itibariyle ince bulut ve kör­lüğü ifade eder. Hakikat gözü kapalı olan, zahir ehli için kullanılır. Eha­diyyet manasına alanlar olduğu gibi, vahidiyyet mertebesi şeklinde kul­lananlar da olmuştur. Bu taktirde ince bulut manasınadır. Abdülkerim el-Cilî, el-Insanul-Kâmil’de “Kayıtlara bağlanmaktan ve ıtlak olmak­tan yüce olan mertebeye, amâ derler ki bu zat-ı mahzdır.” der. Bir riva­yete göre sahabe-i kiramdan Zeynul-Kaylî, Resulullah’a (s.a.v.) “Rab- bimiz mahlukatı yaratmazdan önce nerede idi?” diye sorar. O da şu ce­vabı verir: “Altı ve üstünde hava olmayan amâ’da idi.” Ethem Cebeci- oğlu, Tasavvuf Terimleri&amp;Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, Otto Yayınlan, 2020, s. 50.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şekilde nitelenemeyen mutlak hakikatinin bü­tün mevcudata sirayet etmesidir. Cürcanî’ye göre ise sari olan hüviyyet ise; varlığın hakikatini bir şey olmak ve olmamak şartıyla olmaksızın /la bî-şart-ı şey ve la bi-şart-ı la-şey aldığı zamanki “şey”dir. Bakınız: Cür- canî, <em>Tasavvuf  Istılahları,Tercüme,</em>Abdülaziz Mecdi Tolun, Tercüme ve Notlarla Yayına Hazırlayan Abdulrahman Acer, Litera Yayıncılık, İs­tanbul, 2014, s. 67.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> 1. Külli olma durumu ve niteliği, bütünlük 2. Çokluk, bolluk. Ilhan Ay- verdi, a.g.e., c. 2, s. 1824.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Buğz: Kin, nefret, düşmanlık. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 1, s. 420.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> İlahi sırlara ait ilim; sadece Cenab-ı Hakka malum olan ancak diledi­ği peygamber ve velilerine öğrettiği ilahi sırlara vukuf ilmi, gayb ilmi, ilm-i bâtın, ilm-i ledün. Ilhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1856.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> “Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini an­lamazsınız.” Isra suresi, 44. ayet,</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Eşyadan her neye bakarsan çoğunluğunun Hakk’ı bilmek için bir ilim sahibi olmadıklarını görürsün. Eşyanın çoğunluğunun Hakk’ı bilecek bir ilme sahip olmadıklarım görürsün. Âlemdeki varlıklar içerisinde kendi mevcudundaki Hakkın sıfatlarının varlığına yönelik ilmi bilmeyen ve bunu idrak edemeyenler çok fazladır. Ve varlığın içerisindeki Hakk’ı bil­meye yönelik mevcut olan bu ilmi müşahede ve mütalaa etsen Hakk’ı el-Hayy ismiyle dilinle söylemesen bile zikretmiş sayılırsın.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> En büyük arş, Cenab-ı Hakk’ın arşı. (Arş: Kürsü, taht.)</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Taht, makam, Hakk’ın kudreti. Emir ve nehyin mevziidir. (İbnüTAra- <em>bl,Istilahât Risalesi,</em> 173b)., Selamı Şimşek, a.g.e., s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Tasavvuf. “İlm-i ilahideki âyân-ı sabitenin her biri, bunların şehadet âle­minde zahir olan varlığı.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1636. Sonsuz ila­hi varlık</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Kelime-i tevhidi <em>(lailahe illallah</em> sözünü) söyleme.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Aksi takdirde mümkün değildir anlamına gelen bir ifadedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’* Kasas suresi, 88. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> “Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.’* Kaf suresi, 15. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Halk ağzında ark.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Her şeyde Onun varlığını, birliğini gösteren bir alamet vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Hadis-i şerif, “Öfkenden rızana sığınırım.” imam Malik, <em>Muvatta, </em>Kuran,31, thk. Abdülbaki Fuâd, (b.y. Dâru Ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Bey­rut, 1406/1985); Müslim, Salat, 486.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> “İsimlerin kaynağı olması itibariyle Allah&#8217;ın zatı.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 372.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Mürşid, ermiş, evliya. Hakk’ın nuru ile Cenab-ı Hakk’ı bilen. Alemi, hadiseleri, ilahi feyz ve ilim ile gören veli. Allah’ı tanıyan, bilen.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> “Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü oradadır.’* Bakara suresi, 115. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Fakr (i. Ar.) 1. Yoksulluk. 2. Tas. a) Dervişlik, salikin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının, her şeyin gerçek malik ve sahibinin Allah oldu­ğunun şuurunda olması. İnsan Allah’ın kulu olduğundan; insan da ona nispet edilen diğer şeyler de hakikatte onun m evlası olan Allah’ındır, b) Salikin kendini daima Allah’a muhtaç bilmesi, Allah’ın hiçbir şeye ih­tiyacı olmadığım kavraması. <em>(Herevî^Menâzi/us-Sâirin</em> 28). c) Fena, fe­na fı’llah. Süleyman Uludağ a.g.e. s. 131,</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Hadis-i şerif: “Senden sana sığınırım.” <em>Tirmizi,</em> Deavât, 3566. İbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannefi</em> thk. Sa’d b. Nasır. Abdülaziz, (b.y. Dâru Kunûzi İş- bîlîyye, Riyad, 1436/2015), I-XXV, c. 16, s. 315.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Meali: “O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Al­lah’ın huzuruna çıkarlar.” İbrahim suresi, 48. ayet.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/">On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:06:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ve Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[rızkın sağlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28048</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi</strong></p>
<p>Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p><strong>1.</strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ sana rızık vereceğini kitabında taahhut etmiş ve senin için bunu tekeffül etmiştir.Dünya hükümdarlarından birisi seni bu gece misafir edeceğini ve sana akşam yemeği vereceğini vadetse ve sen de hükümdar hakkında onun yalancı değil, doğru sözlü olduğu ve verdiği sözden asla caymadığı konusunda hüsnüzanna sabip olsan ne düşünürsün? Hatta hükümdar şöyle dursun, çarşı esnafından birisi ya da dış görünüşüyle hakikatini senden gizleyen ve seninle iyi ilişkiler kuran bir<sup> </sup>Yahudi, bir Hristiyan veya bir Mecusi sana bunu vadetse ne olur? Onun verdiği söze güvenir,sözüne itimat eder ve bu güveninden dolayı o gece akşam yemeğini kendin hazırlamakla uğraşmazsın.</p>
<p>Peki ne oluyor da Allah sana rızkı vadettiği, taahhüt edip senin için tekeffül ettiği, dahası birçok yerde rızkı vereceğine dair ye­min ettiği hâlde sen O’nun vaadine itimat etmiyor, sözüne ve ta­ahhüdüne güvenmiyor ve ettiği yemini dikkate almıyorsun! Hat­ta ve hatta kalbin rızık konusunda ızdırap çekiyor ve bunu dert ediniyor. Bu ne büyük bir perişanlıktır, keşke vebalini görseydin! Bu ne büyük bir musibettir, keşke cezasını bilseydin!</p>
<p>Ali b. Ebû Tâlib’den şu beyitler nakledilir:</p>
<p><em>Allah&#8217;ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun? Akıbetlerin korkusundan güvende mi oluyorsun?</em></p>
<p><em>Müşrik bile olsa sarrafin garantisini razı olup Rabbinin verdiği taahhüde razı olmuyor musun?</em></p>
<p><em>Sanki sen Onun kitabındakileri okumamış gibisin, İmanın zayıf yakînden uzak kalmışsın.</em></p>
<p>İşte bu yüzden bu davranış inşam şüpheye götürür ve -Allah muhafaza- böyle düşünen insanın marifet ve dinini kaybetme­sinden korkulur. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Eğer müminler iseniz ancak Allah a güvenin.’ (Mâide 5/23) ve “Müminler yalnız Allah a güvenip dayansınlar.’ (Tevbe 9/51) buyurur.</p>
<p>Dinine ihtimam gösteren mümine bir tek bu nükte dahi ye­ter. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p><strong>2.</strong>Bilmelisin ki rızık taksim edilmiş olup bu durum, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Resulullah’ın hadislerinde doğrulanmıştır. Yine bilmelisin ki Allah’ın taksimi değişmez. Rızkın taksim edil­diğini inkâr edersen ya da aksi olabileceğini düşünürsen -Allah korusun- küfür kapısını çalmış olursun. Buna mukabil Allah’ın taksiminin hak ve değişmez olduğunu bilirsen o zaman da rızık peşinde koşmanın ve bunu talep etmenin ne faydası olabilir! Böyle yapmakla eline geçecek olan tek şey dünyada zillet ve aşa­ğılanma, ahirette ise zorluk ve hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) &#8220;Balığın ve öküzün sırtına, bu falancanın rızkıdır diye yazılıdır. Rızık için hırslanan kişinin ancak çektiği zahmet artar.” buyurmuştur.<sup>12</sup></p>
<p>Bu anlamda şeyhimiz şöyle der: “Senin çiğnemen için takdir edilen şeyi senden başkası çiğneyemez. O hâlde rızkını zilletle değil, izzetle ye.” Bu gerçekten de ikna edici, güzel bir nüktedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeyhim imam Cüveynî’den, hocasının şu sözünü aktardı­ğını işittim: “Rızık konusunda beni ikna eden şeylerden biri de şudur: Bir düşündüm ve nefsime, ‘Bu rızık hayatın ve yaşamın de­vam etmesi için değil midir?’ dedim. Nefsim ‘Evet’ dedi. Ardın­dan ona, ‘Peki insan öldüğünde rızıkla ne yapar?’ diye sordum. Nefsim ‘Hiçbir şey’ dedi. Bunun üzerine, ‘Kulun yaşamı sadece Allah Teâlâ’nın hâzinelerinde ve O’nun elindeyse rızık da böyle- dir. İsterse bana verir, isterse vermez. Bu benim için gayb olup Al­lah Teâlâ’nın eline bırakılmıştır. Onu istediği gibi düzenler. Ben ise bu hususta sakin olmalıyım’ dedim.”</p>
<p>Bu izah hakikat ehli için gerçekten de ikna edici, hoş bir nük­tedir.</p>
<p><strong>4.</strong>Bu başlık altında daha önce zikrettiğimiz gibi Allah Teâlâ kulun rızkını taahhüt etmiştir fakat O yalnızca hayatın sürdürü­lebileceği kadarlık rızkı tekeffül etmiştir. Bu rızkın içerisinde be­denin ayakta kalıp ibadet için kuvvet bulacağı kısım vardır.</p>
<p>Yiyecek ve içecek için sebeplere tevessül etme konusuna ge­lirsek, şayet kul kendini Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye adar ve Oha tevekkül ederse belki rızık yollarından engellenebilir fakat bu ko­nuyu kafaya takıp endişelenmez. Zira kul meselenin hakikatini bilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ sadece insan bünyesinin ayakta kalabileceği kadarlık rızkı taahhüt etmiştir. Zaten Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekli olduğu ve O’ndan beklenen rızık da budur, başka bir şey değil. Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ kuluna ömür verip onu ibadetle sorumlu tuttuğu müddetçe kendisine hakkıyla ibadet ve hizmet etmesi için kulunu ayakta tutacak rızkı da verecektir. Maksadımız işte budur. Allah Teâlâ İstediği her şeye güç yetirendir. O isterse yiyecek ve içecekle, isterse çamur ve toprakla isterse melekler gibi teşbih ve zikirle, isterse de bunların hiçbiri olmaksızın kulunun bünyesini ayakta tutar.</p>
<p>Şu hâlde kulun talebi yemek, içmek, şehvet ve lezzet elde et­mek değil, ibadet için güç kazanıp ayağa kalkmaktır. Dolayısıyla sebeplere itibar edilmesinin manası yoktur, zahidler işte bu se­beple günler ve geceler boyunca yolculuk yapmaya güç yetirebil- mişlerdir.</p>
<p>Zahidlerden bir kısmı on gün boyunca bir şey yememiş, ba­zıları ise bir ay veya iki ay bir şey yemeden güçlü kalabilmiştir. Kimileri çöldeki kumu yemiştir de Allah Teâlâ kumu onun için gıdaya çevirmiştir. Sevrî’nin Mekke’de yiyeceği bitince on beş gün boyunca kum yiyerek yaşadığına dair nakledilen hadise de bu ka­bildendir.</p>
<p>Ebû Muaviye el-Esved der ki: “İbrahim b. Edhem’i yirmi gün boyunca çamur yerken gördüm.”</p>
<p>A’meş aktarıyor: “İbrahim et-Temyî bana, ‘Bir aydan beri bir şey yemedim.’ dedi. Ben ‘Bir aydan beridir mü’ deyince Aksine, iki aydır bir şey yemedim. Yalnız birisi bana bir salkım üzüm ver­mişti Ben de onu yedim ama şu an midemden rahatsızım.’ dedi.”</p>
<p>Bu gibi durumlara asla şaşırma! Zira Allah’ın, istediği her şeyi yapmaya gücü vardır. Bir hasta görürsün, bir ay boyunca bir şey yiyemez fakat yaşamaya devam eder. Hâlbuki hasta olan birisi her halükârda kuvveti yerinde olana nispetle daha zayıf, tabiat itiba­riyle daha dayanıksızdır.</p>
<p>Açlıktan ölenlerse tıpkı çok yemekten ve hazımsızlıktan ölenler gibi aslında ecelleri geldiği için hayata göz yumarlar. Ebû Said el-Harrâz’ın şöyle dediği bana ulaştı: “Allah Teâlâ üç günde bir bana yemek verirdi. Bir ara çöle girdim ve üç gün boyunca ağzıma lokma girmedi. Dördüncü güne gelince zayıf düştüğümü hissettim ve olduğum yere oturdum. O sırada hâriften, ‘Ey Ebû Said! Yemek mi yoksa kuvvet mi senin için daha sevimlidir?’ diye bir ses duydum. ‘Sadece kuvvet isterim’ dedim ve yerimden kalktim. Üç günlük açlığı az bulduğum hâlde hiçbir şey yemeden on iki gün daha yol gittim. Hiç acı da çekmedim.”</p>
<p>Kul, rızık elde edecek sebeplerin kendisinden engellendiğini görür ve Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini bilirse emin olsun ki Allah Teâlâ ona güç kuvvet verecektir. Bu hususu kul asla endi­şe etmesin. Aksine böylesine bir ikram ve ince tutum karşısında Allah Teâlaya çokça şükretmesi lazımdır. Zira Allah rızkı elde edecek sebepleri aramaktan kendisini kurtarmış ve ibadet etme­sine yardımcı olacak şeyi ona vermiştir. Bu sayede kulun isteği ve hedefi gerçekleşmiş, Allah Teâlâ rızık aramanın ağırlığı ile vasıta bulma derdini kuldan uzaklaştırmış, insanlarla olan bağlantısını kesmiş ve kendisine kudretinin yolunu göstermiştir. Allah bu ku­lun hâlini meleklerin hâline benzetmiş ve verdiği bu nimetle onu, hayvanların ve avamın mertebesinden daha yüksek bir yere yer­leştirmiştir. Bu temel meseleyi iyi düşünüp anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle büyük bir kazanç elde edesin.</p>
<p>Bu kitapta meseleleri kısa tutacağımızı söylememize rağmen tevekkül başlığında sözü uzattığımızı düşünebilirsin. Allah’a ye­min ederim ki insanların tevekküle duyduğu ihtiyacın yanında bizim söylediklerimiz az bile! Zira ibadete dair en mühim husus tevekküldür. Dahası, dünya ve ibadete dair ne varsa tevekkül et- rafında dönüp durur. Dolayısıyla bu hususta himmeti olan kişi tevekküle tutunsun ve meseleye gerektiği gibi riayet etsin. Aksi hâlde kul, hedefinden uzakta kalır.</p>
<p>Allah’ı tanıyan ahiret âlimlerinin işlerini Allaha tevekkül etmeleri, kendilerini Ona ibadete adamaları ve Onun dışındaki her şeyle alakalarını kesme üzerine bina etmeleri, sahip oldukları basireti sana gösteren delillerdir. Onlar bu konuda nice kitaplar yazıp nice tavsiyelerde bulundular. Allah Teâlâ da onlara yönetici­lerden yardımcılar ve dostlar gönderdi. Böylelikle Kerrâmiye’nin zahid imamlarından hiçbir gruba nasip olmayan hâlis hayra eriş­tiler. Kerrâmiye imamları mezheplerini doğru olmayan usuller üzere bina etmişlerdi. Biz ise imamlarımızın <em>minhâcı</em> (yöntemi) üzere devam ettiğimiz müddetçe aziz olacağız.</p>
<p>Camilerimizden ve medreselerimizden her zaman değerli insanlar çıkar. Bu insan­lar ya Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Hâmid el-lsferâyînî, Ebu t-Tayyib et-Taberî, İbn Fûrek ve üstadımız Cüveynî gibi ilimde önde olan şahsiyetler ya da Ebû İshak eş-Şîrâzî, Ebû Saîd es-Sûfî, Nasr el-Makdisî ve diğerleri gibi ibadette sadık olan ve ilim ve zühd bakımından ümmetin fevkinde olan kişilerdir. Daha sonra kalp­lerimiz zayıfladı ve zararı faydasından çok olan ilişkilerle kirlen­dik. İşler geriledi, insanların himmetleri azaldı. Bereketler uçup gitti, lezzeti ve zevki kaybolup gitti, öyle ki neredeyse hiç kim­se safiyane ibadetle, ilim ve hakikatle iştigal edemez hâle geldi. Şu an yüzümüze vuran aydınlık (elimizdeki ilim ve amel) Haris el-Muhâsibî, Muhammed b. îdris eş-Şâfıî, Müzeni ve Harmele gibi dinin önderleri olan selefimizin ve mütekaddim şeyhlerimi­zin <em>minhâa</em> (üslubu) üzere olanlardan kaynaklanmaktadır. Allah onlardan razı olsun. Onlar şu şiirde anlatılan kimseler gibidirler:</p>
<p><em>Allah kavimleri korudu, onlar da Rablerinin hakkını, Verdikleri sözden caymadılar, sözlerine aykırı davranmadılar.</em></p>
<p><em>Akıp giden günleri yalnızca iffetle geçirdiler. Efendilerinin sevgisinden başka bir şey görmediler.</em></p>
<p><em>Onlar en faziletliler, Allaha yakın olan doğru sözlü kimselerdir, Amaçları da efendilerin efendisine gitmektir.</em></p>
<p><em>Sabreden herkesin sabır düğümü çözülüp gitse de, Günler onların sabır düğümlerinden birini dahi çözemedi.</em></p>
<p>Biz ilk başlarda sultanlardık, sonradan sıradan ahali olduk; süvariydik, piyade olduk. Umulur ki doğru yoldan tamamen kop­mayız. Musibetlere karşı yardım edecek olan Allah’tır. [Elimizde kalan ilim ve ameli] bizden almamasını dileriz. Şüphesiz ki O çok cömerttir, bol bol veren ve merhameti çok olandır. Allah’tan baş­ka güç ve kuvvet de yoktur.</p>
<p>İşi Allah’a bırakma hususuna gelince bu noktada şu iki esası iyi düşün:</p>
<p><strong>1</strong>.Bilirsin ki bir işi seçmek sadece o işin içini, dışını, başını ve sonunu yani tüm yönlerini bilen kişi için mümkündür. Kişi bir işin tüm yönlerini bilmezse hayırlı ve doğru olanı seçmek yerine kötü ve helak edici olanı seçebilir. Mesela sen bir bedeviye ya da bir köylüye veyahut bir koyun çobanına, “Şu dirhemlerin iyisini kötüsünden benim için ayır.” desen bunu yerine getiremez. Aynı şekilde sarraf olmayan bir esnafa desen belki o da zorlanır.</p>
<p>O hâlde dirhemleri altın, gümüş ve özel şeyler hakkında bilgi sahibi olan tecrübeli sarrafa gösterirsin. İşleri her yönüyle kuşatıp bilmek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah için mümkün oldu­ğuna göre, ortağı olmayan Allah&#8217;tan başka hiçbir varlığın bir işi seçmeve düzenleme hakkı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O&#8217;nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur.&#8221; (Kasas 28/68) ve &#8220;Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.&#8221; (Nemi 27/74) buyurmaktadır.</p>
<p>Anlatılır ki salih bir zata Allah Teâlâ tarafindan, &#8220;Ne istersen verilecek&#8221; denilince şöyle demiş: &#8220;Her şeyi bütün yönleriyle bi­len birisi hiçbir şey bilmeyen birisine ne istersen verilecek diyor. Benim için neyin iyi olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim! Benim yerine sen seç.&#8221; Bu mesele de işte böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir adam sana gelse ve &#8220;Ben senin bütün işlerinle ilgilenir ve yararına olan bütün ihtiyaçlarım üstlenip yerine getiririm. Sen bütün işlerini bana bırak ve kendi işlerinle ilgilen.&#8221; dese ve bu adam senin nezdinde döneminin en bilgili, en hikmetli, en güçlü, en merhametli, en takvah, en doğru sözlü ve en vefalı kişisi olsa; bu teklifi değerlendirmez ve bunu sana verilen büyük nimet olarak görmez misin? Böylesi güzel bir teklif karşısında minnet duymaz, o kişiye en güzel şekilde şükranım sunmaz ve övgüde bulunmaz mısın?</p>
<p>Bu kişi yararlı olup olmadığım bilmediğin bir hususta senin adına bir seçim yapsa bundan dolayı huzursuzluk hissetmez, ak sine onun yapacağı seçime ve düzenlemeye güvenir ve mutmain olursun. Sen onu vekil olarak belirledikten ve o da sana en iyisini yapacağını taahhüt ettikten sonra bilirsin ki; mesele her ne olursa olsun senin adına yalnızca hayırlı olanı seçecek ve sadece senin iyiliğine olanları gözetip dikkate alacaktır.</p>
<p>O hâlde sana ne oluyor da işlerini gökyüzünden yeryüzüne ne yarsa her şeyi düzenleyen <em>(müdebbirü’l-emr)</em> ve âlemlerin Rab­bi olan Allah’a işlerini bırakmıyorsun! İşini bilginlerin en bilgili­si, kudretlilerin en kudretlisi, merhametlilerin en merhametlisi ve zenginlerin en zengini olan Allah a bırak ki ince bilgisi ve güzel düzeniyle senin bilgi seviyeni aşan ve aklının alamayacağı şeyleri senin adına seçsin, sen de akıbetini ilgilendiren işlerle ilgilen. Al­lah, sırrını bilemeyeceğin bir şeyi senin adına seçtiği zaman sonuç her ne olursa olsun buna razı ve mutmain ol. Doğru ve hayır işte budur. Bunu iyi düşün ve anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle doğru yola erişesin. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p>Kaza ve kadere razı olma hususuna gelirsek bu noktada ikna edici şu iki hususu dikkatli bir şekilde düşünüp anlarsan yeterli olur:</p>
<p><strong>1.</strong>Kadere rıza gösterirsen hem bu dünyada hem de ahirette fayda elde edersin.</p>
<p>Bu dünyada elde edeceğin fayda, kalbi gereksiz şeylerle dol­durmamak ve bu sayede daha az üzülmektir. Bazı zahidler bu an­lamda, “Mademki takdir haktır, o hâlde üzülmek boşuna&#8221; sözünü dile getirmiştir. Bu sözün aslı, Hz. Peygamber’in îbn Mesûd’a söylediği şu cümledir: “Çok fazla üzülme. Zira takdir edilen ger­çekleşir, senin rızkın olmayan şey de sana gelmez.’<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bu hadis, Efendimizin (sav) az lafızla çok mana dile getirdiği kapsamlı bir sözüdür.</p>
<p>Kadere rıza göstermen hâlinde ahirette elde edeceğin fayda ise Allah Teâlâ’nın sevabı ve rızasıdır. Nitekim O, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Onun rızasını kazanmaktan ötürü mut­ludurlar.” (Mâide 5/119) buyurmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla kadere rıza göstermemek bu dünyada yok yere dertlenmeye, üzülmeye ve rahatsızlığa sebebiyet verirken ahirette de günaha ve ceza görmeye neden olur. Zira kader her halükârda gerçekleşecek olup senin üzülmenle ya da kızgın olmanla değişe­cek değildir. Bu anlamda şöyle bir şiirde vardır:</p>
<p><em>Ey nefis! Takdir edilene sabret.</em></p>
<p><em>Takdir edilmeyenler hususunda ise güvendesin.</em></p>
<p><em>Bil ki takdir edilen kesinlikle gerçekleşecektir, Sen ona sabretsen de sabretmesen de.</em></p>
<p>Netice itibariyle akıllı kişi kalp huzurunu ve cennet sevabını boş yere üzülmeye, günaha girmeye ve en nihayetinde cezalandı­rılmaya tercih etmez.</p>
<p><strong>2.</strong>Kaza ve kadere razı olmayıp kızgınlık göstermek -Allah Teâlâ rahmetiyle korumazsa- kişinin tehlikeye, zarara, küfre ve nifaka düşmesine sebep olur. Allah Teâlâ’nın şu sözünü iyi dü­şün: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içle­rinde hiçbir sıkıntı duymaksızm onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65) Allah bu sözünde elçisinin takdirine nza göstermeyenlerin iman etmiş ol­malarını reddedip bu hususta yemin etmişken Allah’ın takdirine nza göstermeyenin hâli nice olur!</p>
<p>Rivayet edilir ki bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Kim benim takdirime razı olmaz, verdiğim musibete sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine başka bir ilâh edinsin.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Burada Allah Teâlâ sanki şöyle diyor: “[Takdir ettiğim şeyi beğenmeyip] kızgınlık gösteren bu kişi benden ilâh olarak razı değildir. O hâlde kendisine, razı olacağı başka bir ilâh edinsin.” Akleden kişi bu ifadenin tehdidin zirvesi olduğunu anlar. Ken­disine, “Kulluk ve rablik nedir?” diye sorulan sâlik, verdiği şu ce­vapta ne kadar doğru söylemiş: “Rab takdir eder, kul ise buna razı olur. Şayet Rab takdir eder de kul razı olmazsa ne Rablik kalır ne de kulluk.”</p>
<p>Bu meseleyi iyi düşün ve kendine bir bak! Umulur ki Allah Teâlâ’nın yardımı ve tevfîkiyle selamete erersin.</p>
<p>Sabır konusuna gelirsek, o acı bir ilaç ve hoş olmayan bir içe­cektir. Bununla birlikte sabır her türlü menfaati sana getiren ve zararlı ne varsa senden uzaklaştıran bereketli ve kıymetli bir şey­dir. Sabır böylesi bir ilaç olduğuna göre akıllı insan, “Bir anlık acı ama bir yıllık rahatlık” diyerek nefse kötü gelmesine rağmen onu içer ve yudumlar; acı ve keskin olsa da buna katlanır.</p>
<p>Sabrın sana getireceği menfâatlere değinmek gerekirse sabrın dört türü olduğunu bilmelisin:</p>
<p><strong>1.</strong>Taate sabretmek</p>
<p><strong>2.</strong>Masiyetten sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın gereksiz şeylerinden sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>4.</strong>Belalara ve musibetlere sabretmek.</p>
<p>Kul sabretmenin acısına katlanır ve yukarıda sayılan dört yerde sabır gösterebilirse taatlerini yerine getirir; istikâmet üzere yüksek mertebelere ve en nihayetinde büyük sevaba nail olur. Ayrıca dünyanın masiyetleriyle, belalarıyla ve bunun ahirette neden olacağı sonuçlarıyla karşılaşmaz. Sabreden kul, dünyalık talep etmekle sınanmaz. Zira dünyada bir şeyler elde etmekle meşgul olmayacağı için ahirette de bunun sonucundan kurtulmuş olur. Aynı şekilde kul, imtihan edildiği şeylere sabredeceği için elde et­tiği sevaplar boşa uçup gitmez. O hâlde sabır gösterilmesi hâlinde kul taatlerini yerine getirebilir, yüksek dereceler ve sevaplar elde edebilir. Bunların yanı sıra takva ve zühd hayatı hâsıl olur; Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin ayrıntısını bilmediği bir karşılık ve büyük sevap elde edilir.</p>
<p>Sabrın, zararları insandan uzak tutması şöyle gerçekleşir: Sab­retmek bu dünyada endişe çekmenin yükünden ve bu halin kas­vetinden, ahirette ise onların günahından ve cezasından kurtarır.</p>
<p>Buna mukabil insan sabretme konusunda zayıf kalır ve kay­gı yolunu tutarsa elde edeceği tüm menfaatleri kaçırdığı gibi her türlü zarara da müptela olur. Zira taatin meşakkatine sabret­meyen kul onları yerine getiremez. Getirse bile onu korumaya ve devam ettirmeye sabredemeyeceği için ameli hiç olup gider. Veyahut kul, masiyetten sakınmaya sabredemezse kendisini ma- siyetin içinde buluverir. Dünyanın gereksiz fazlalıklarından uzak durmaya sabredemezse bunlarla meşgul olmaya başlar. Aynı şekil­de başına gelen bir musibete sabretmeyen kul, sabretmesi hâlinde elde edeceği sevaptan mahrum kalır. Dahası sabretmek yerine o kadar çok kaygılanabilir ki kendisine verilecek karşılıktan mah­rum kalır.</p>
<p>En nihayetinde kulun başına iki musibet gelmiş olur: Birincisi, maksattan mahrum kalmak iken İkincisi, sabretmediği için sevabı ve ecri kaçırmaktır. Dolayısıyla hem hoşuna gitmeyen bir şeye maruz kalmış hem de sabretmekten mahrum kalmış olur. Bu manada “Bir musibete sabretmekten mahrum kalmak, musi­betin kendisinden daha şiddetlidir.” denir. O hâlde mevcut olanı yok edip götürdüğü gibi kaçıp gideni de geri getiremeyecek olan bir şey için üzülmenin ne faydası var! Bunlardan birini kaçırsan bile en azından diğerini kaybetme.</p>
<p>Hz. Ali’nin şu kelamı, az lafızla çok anlam ifade eden sözler­dendir: “Şayet başına gelenlere sabredersen Allah’ın takdir etmiş olduğu şey gerçekleşir ve sevap kazanırsın. Yok, sabretmez ve en­dişelenirsen Allah’ın takdiri yine gerçekleşir ama sen günahkâr olursun.”<sup>15</sup></p>
<p>Kanaatimce meselenin özü şudur: Kalbi alışılmış şeylerden uzak tutmak; Allah Teâla ya hâlisâne tevekkül etmek, işleri düzenlemeyi bırakmak ve iç yüzünü bilmediğin için işleri Allah Teâlaya havale etmek suretiyle nefsi [kalpte] yer edinmiş âdetler­den koparıp atmak; nefsi öfkeden ve kaygıdan alıkoymak -ki nefis bunları çok ister- ve nefsi rıza ile dizginlemeye zorlayıp her ne kadar nefret etse de ona sabır şerbetini içirmektir. Bütün bunlar gerçekten de aci bir iş, zor bir ilaç ve ağır bir yüktür ama aynı za­manda sağlam bir tedbir ve dosdoğru bir yoldur. Böyle yapılması durumunda övgüye layık bir akıbet ve mutlu mesut haller kulu beklemektedir.</p>
<p>Evladına karşı şefkatli davranan zengin bir baba düşün. Şayet bu baba yavrusunun yediği bir hurmayı ya da elmayı bozulmuş olduğu için elinden alsa, yavrusunu kendisine sert davranan bir öğretmene teslim etse, çocuğunu gün boyu yanında tutup onun canını sıksa veyahut onu bir hacamatçıya götürse ve hacamatçı evladının canını yakıp onu endişelendirse ne düşünürsün! Yaban­cılara dahi bol bol ikramda bulunan babasının, evladının elinden yiyeceği almasını bir cimrilik olarak mı görürsün! Yoksa elindeki her şeyi evladı için saklayıp biriktiren bu babanın hareketi sence çocuğunu zelil kılmak için midir? Ya da baba çocuğunu sevme­diği için böyle davranarak onu yormak ve ona eziyet etmek mi istemiştir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zira evlat babası için gözünün nuru, kalbinin meyvesidir. Evladının üzerine rüz­gâr esse bile babasına ağır gelir. Durum kesinlikle böyle değildir. Bir baba evladı adına iyi olanın bu olduğunu bildiği için böyle davranır ve yine baba bilir ki evladı bu şekilde az bir yorulmayla büyük bir hayra ve menfaate ulaşacaktır.</p>
<p>Peki işini seven, insanlara tavsiyelerde bulunan ve mesleğinde uzman olan bir doktora ne dersin? Eğer bu doktor susuzluktan artık ciğerleri yanan, bitkin düşmüş bir hastaya su vermek yerine, hastanın nefsinin ve tabiatının zorlandığı, tadı kötü olan bir ilaç içirse sence bunu hastaya düşman olduğundan ötürü ve ona ezi­yet etmek için mi yapmaktadır? Asla! Aksine hastanın iyiliği için böyle yapmaktadır. Zira doktor çok iyi bilmektedir ki hastanın bir anlık ihtiyacını karşılamak aslında onun hayatını tehlikeye sokacak ve belki de ölümüne neden olacaktır. Hastaya su verme­mesi aslında hastanın iyileşmesi ve hayatta kalması içindin</p>
<p>O hâlde şimdi Allah Teâlâ’nın senden bir ekmeği ya da bit miktar parayı esirgediğini düşün. İyi bilmelisin ki Cenab-ı Allah senin istediğin şeye sahiptir ve istediğin şeyi sana ulaştırmaya kâdirdir. Cömertlik ve ihsan O’nun sıfatlardır. Allah senin hâlini de bilmektedir, zira O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O&#8217;nun için ne yokluk ne acizlik ne bir şeyin gizli kalması ne de cimrilik söz ko­nusudur. Allah Teâlâ tüm bu eksikliklerden münezzehtir. O, zen­ginlerin en zengini, kudreti olanların en kudretlisi, bilginlerin en bilgini ve cömertlerin en cömerdidir. O hâlde hakiki olarak şunu bil ki Allah’ın senden bir şey esirgemesi senin iyiliğin içindir. O, senin için iyi olanı seçmiştir. Zaten Allah Teâlâ, “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 2/29) buyurmuş­ken aksi nasıl söz konusu olabilir ki!</p>
<p>Kendisini sana tanıtan (yani sana marifetullah nimetini ve­ren) Allah’ın senden bir şey esirgemesi nasıl mümkün olabilir ki! Dünyadaki bütün nimetler Onu tanımanın yanında yok hük­mündedir.</p>
<p>Meşhur bir hadiste geçtiği üzere Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şefkatli bir çobanın, uyuz hastalığı bulunan yerlerden develeri­ni koruduğu gibi ben de dostlarımı dünya nimetlerinden koru­rum.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>O hâlde Allah seni zorlu bir imtihana sokmuş ise iyi bil ki bunu seni sınamaya ve imtihana sokmaya muhtaç olduğu için yapmamaktadır. Allah senin hâlini bilmekte ve güçsüzlüğünü görmektedir. O, sana karşı son derece merhametli davranır. Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırla: “Allah’ın kuluna karşı merhame­ti, müşfik bir annenin evladına karşı olan merhametinden daha fazladır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Eğer bunu anlarsan bilirsin ki Allah, başına gelen bu kötü olayı senin iyiliğin için yaşatmıştır. Bu iyiliğin ne olduğunu sen bilmesen de Allah bilir. Bu anlamda insanlar arasında en fazla belaya maruz kalan kişilerin, Allah’ın sevdiği ve seçtiği dostlan olduğunu görürsün. Hz. Peygamber buyurur ki “Allah bir toplu­luğu severse onları belaya uğratır.’<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[18]</sup></a> Yine Efendimiz (sav) “İnsan­lar arasında en fazla belaya maruz kalanla peygamberlerdir. On­lardan sonra şehitler gelir. Ardından da derecelerine göre üstün olanlar sıralanır.’ buyurmaktadır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[19</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ’nın dünya nimetlerini senden esirgediğini ya da sana çok fazla musibet ve bela verdiğini görürsen bil ki O’nun nezdinde kıymetlisin ve O’nun katında üstün bir yere sahipsin. Böyle yapmakla Allah seni dostlarının yoluna girdirmektedir. Şüphesiz ki Allah senin hâlini görmekte olup dünya nimetlerini senden esirgemeye ihtiyacı yoktur. Zira &#8220;Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altında­sın.” (Tûr 52/48) buyuran O’dur. Dahası, iyiliğini gözettiği, ecrini ve sevabını artırdığı ve kendi katında değerli insanların konum­larına yükselttiği için Allah Teâlâ’nın sana lütufta bulunduğunu bilmelisin. Göreceksin ki senin için nice övülen sonuçlar ve nice kıymetli nimetler hasıl olacak Lütfü ve keremiyle muvaffak kıla­cak olan yalnızca Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:185-198</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>12.</sup>Bu hadisin aslı bulunamamıştır.</p>
<p>13.Ebubekir Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, <em>el-ÂhAd vel-mesAni,</em> dik Bâsim el Cevâbira (Arabistan: Dâru’r-râye, 1991), 2806; Beyhakî, <em>-Şu ‘ab,</em> 1144.</p>
<p>14.Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 22/320; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dimaşk, </em>21/59.</p>
<p>15.İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 9/139.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[16]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/10; İbn Ebud-Dünyâ, <em>et-Tevâzu vel- hamûl,</em> thk. Muhammed Abdülkadir Atâ (Lübnan: Dâru’l-kütübi’l-il- miyye, 1989), 9; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 61/59.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[17]</sup></a> Buhâri, <em>d-CAmius-sahîh,</em> 5999; Müslim, <em>el-Câmius-sahîh,</em> 2754.</p>
<p>18.Tirmizi,es Sünen,2396;İbn Mace,es Sünen,4031</p>
<p>19.Hakim,el Müstedrek,1/40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[</sup></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytanın tuzakları nasıl bilinir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:04:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[şeytanın tuzakları]]></category>
		<category><![CDATA[havatır]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Şeytanın tuzakları nasıl bilinir? Bunu bilmenin yolu nedir? Cevap: öncelikle bilmelisin ki şeytan tıpkı fırlatılan oklar gibi vesveselere sahiptir. Bunun senin için aşikâr hâle gelmesi ancak kalbe doğan düşünceleri (havâtır) ve onların kısımlarını bilmekle olabilir. İkinci olarak yine bilmelisin ki şeytanın tıpkı ağlar gibi hile­leri vardır. Bunların senin için açık hâle gelmesi ise tuzaklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/">Şeytanın tuzakları nasıl bilinir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru: Şeytanın tuzakları nasıl bilinir? Bunu bilmenin yolu nedir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> öncelikle bilmelisin ki şeytan tıpkı fırlatılan oklar gibi vesveselere sahiptir. Bunun senin için aşikâr hâle gelmesi ancak kalbe doğan düşünceleri <em>(havâtır)</em> ve onların kısımlarını bilmekle olabilir.</p>
<p>İkinci olarak yine bilmelisin ki şeytanın tıpkı ağlar gibi hile­leri vardır. Bunların senin için açık hâle gelmesi ise tuzaklar ile bu tuzakların niteliklerini ve atıldığı yerleri bilmekle olur.</p>
<p>Âlimlerimiz kalbe doğan düşüncelere dair başlıklar açmışlar­dır. Biz de bu konuya yönelik <em>Telbîsu İblis</em> isimli bir kitap tasnif ettik. Elinizdeki bu kitap, sözü uzatmak için uygun değil fakat her başlıktan aslî meseleleri senin için zikredelim. Bunlara tutu­nursan senin için yeterli olacaktır.</p>
<p>Kalbe doğan düşüncelerin aslına gelince bil ki Allah Teâlâ Âdemoğlunun kalbinde, onu hayra davet eden bir melek görev­lendirmiştir. Bu meleğe “ilham verici <em>(mülkim)”,</em> yaptığı davete de “ilham” denir. Ayrıca Allah, ilham verici meleğin karşısına, kulu şerre çağıran bir şeytan yerleştirmiştir. Bu şeytana “vesveseci <em>(yesvâs)”,</em> yaptığı çağrıya ise “vesvese” denir. Alimlerimizin çoğu­nun sözüne göre ilham verici melek sadece hayra davet ederken vesveseci sadece şerre çağırır.</p>
<p>Üstadımızın şöyle dediği anlatılır: Şeytan bazen iyiliğe çağı­rır fakat amacı kötülüktür. Şeytan bunu, kulu faziletli olandan engellemek için faziletli olmayana davet etmek suretiyle yapar. Veyahut kulu, büyük bir günaha sürükleyecek İyiliğe davet eder. Ne var ki kulun bu iyiliği» kendini beğenme gibi işlediği kötü bir fiile karşılık gelmez.</p>
<p>İşte kulun kalbi üzerinde yer alan bu iki davetçi onu bir şeyle­re davet eder, kul da kalbini işitip bunu hisseder. Şöyle bir rivayet vardır: “Âdemoğlunun bir çocuğu doğduğu zaman Allah ona bir melek yaklaştırır. Şeytan da onun yanma bir şeytan yaklaştırır. Şeytan insanın kalbinin sol kulakçığında, melek ise sağ kulakçı­ğında bulunur. Bu ikisi sürekli onu [bir şeylere] davet ederler.”</p>
<p>Aynı şekilde Hz. Peygamber “Şeytanın ve meleğin Âdemoğlu üzerinde konaklaması, yakınlığı (yani tesiri) vardır.” buyurmuş­tur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[19]</sup></a> Hadiste geçen <em>lemme</em> ifadesi “davet üzere konaklamak” demektir. Araplar bir kişi bir mekânda konakladığında “lemme bi’l-mekân” ve “elemme bi’l-mekân” derler.</p>
<p>Ayrıca Allah Teâlâ insanın yapışma şehvetlere meyleden ve -ister iyi olsun ister kötü- her türlü lezzeti elde etmek isteyen bir tabiat yerleştirmiştir. Bu meyil ve istek afetlere doğru yönelen nefsin hevâsıdır. işte bunlar (melek, şeytan ve nefis) üç davetçidir.</p>
<p>Bu girişten sonra bil ki kalbe doğan düşünceler <em>(havâtır),</em> ku­lun kalbinde meydana gelen etkilerdir. Bu etkiler insanı eylemleri gerçekleştirmeye ya da terk etmeye sevk ederek çağrıda bulunur. Bu etkilerin <em>havâtır</em> (düşünceler) olarak isimlendirilmesi ise ver­diği endişe ve huzursuzluk sebebiyledir. Nitekim bu anlam, rüz­gâr vb. şeylerin doğurduğu tehlikelerden <em>{hatarâtur~rîh)</em> alınmış­tır. Bu düşüncelerin tamamı kulun kalbinde hakiki olarak Allah Teâlâ tarafindan meydana getirilir. Bunlar dört kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Allah Teâlâ’nın, kulun kalbinde doğrudan (aracısız olarak) meydana getirdiği şeyler. Bunlara sadece <em>“hâtır/düşünce”</em></p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın, insan tabiatına uygun olarak meydana ge­tirdiği şeyler. Bunlara “nefsin hevâsı” denir ve bunlar nefse nispet edilir.</p>
<p><strong>3.</strong>Allah Teâlâ’nın, ilham verici meleğin çağrısının ardından meydana geçirdiği şeyler. Bunlara “ilham” denir.</p>
<p><strong>4.</strong>Allah Teâlâ’nın, şeytanın çağrısının ardından meydana ge­tirdiği şeyler. Bunlar ise şeytana nispet edilir ve “vesvese” olarak adlandırılır. Ayrıca bu vesvese, şeytandan gelen düşünceler olması hasebiyle şeytana nispet edilir. Gerçekte ise bu düşünceler şeyta­nın çağrısı esnasında meydana gelen şeylerdir. Dolayısıyla şeytan burada kötü düşüncelerin meydana gelmesinin sebebi hükmün­dedir fakat bu sebep şeytana nispet edilir. Netice itibariyle dü­şüncelere ait dört kısım işte bunlardır.</p>
<p>Bu taksimden sonra bil ki Allah Teâlâ tarafindan doğrudan kulun kalbine verilen düşünce, ona bir ikram ve bağlılığı sağla­mak için hayır şeklinde olabileceği gibi imtihan ve belayı ağırlaş­tırmak için şer şeklinde de olabilir.</p>
<p>İlham verici melek tarafindan verilen düşünce sadece hayır olur. Zira o, nasihat verici ve irşat edici olup yalnızca bu amaçla gönderilir.</p>
<p>Şeytan tarafından verilen düşünce ise sadece şer olur ve amacı kulu yoldan çıkarıp zillete düşürmektir. Bununla birlikte şeytan­dan gelen düşünce bazen hayır şeklinde olur. Bu ise kula tuzak kurmak ve istidrâc<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[20]</sup></a> içindir.</p>
<p>Nefsin hevâsı tarafindan verilen düşünce ise şer ya da içerisin­de hayır bulunmayan şeyler şeklinde olur. Bunun amacı ise kulun hayır yapmasını engellemek ve onu yoldan çıkarmaktır.</p>
<p>Seleften bir zat nefsin hevâsının da hayra davet edebileceğini fakat bu hayırdan maksadın şeytanın yaptığı gibi şer olduğunu dile getirmiştir. İşte bunlar, kalbe doğan düşüncelerin türleridir.</p>
<p>Tüm bunlardan sonra senin üç esasın bilgisine kesinlikle sa­hip olman gerekir. Daha önce dile getirdiklerimizden asıl maksat da bu üç esastır. Bunlar:</p>
<p><strong>1.</strong>Genel bir şekilde hayır düşünce İle şer düşünce arasındaki fark.</p>
<p><strong>2.</strong>Doğrudan gelen, şeytandan gelen ve hevâdan gelen düşün­celer arasındaki fark ve bunların nasıl ayırt edileceği. Zira her bir türün, diğerini defeden bir yönü vardır.</p>
<p><strong>3.</strong>Doğrudan ve ilham verici melekten gelen düşünce ile şey­tandan gelen veya hevâdan kaynaklanan düşünce arasındaki fark. Bu farkı bilirsen Allah Teâlâ’dan ya da ilham verici melekten gelen düşünceyi takip eder ve şeytandan gelen düşünceden sakınırsın. Aynı şekilde hevânın şeytandan kaynaklandığını söyleyenlerin görüşüne göre hevâdan da sakınırsın.</p>
<p><strong>Birinci Esas:</strong> Âlimlerimiz şöyle demiştir: Bir düşüncenin hayır mı yoksa şer mi olduğunu bilmek ve ikisi arasında ayrım yapmak için onu, şu üç şeyle tart ki durumu açığa çıksın:</p>
<p>Öncelikle aklına <em>(kalb/bâî)</em> doğan düşünceyi şeriat tartışma koy. Eğer şeriata uyuyorsa hayırdır. Şayet ruhsat kabilinden ya da şüphe sebebiyle şeriata aykırı düşüyorsa şerdir.</p>
<p>Düşüncenin hayır mı şer mi olduğu bu tartı ile açığa çıkmazsa onu, salih kişilere tabi olma tartışma koy. Bu düşünce gerçekleş­tirildiğinde salih kişilere tabi olma durumu söz konusu olacaksa hayırdır. Buna karşılık düşünce gerçekleştirildiğinde kötü kimse­lere tabi olma durumu söz konusu oluyorsa o düşünce şerdir.</p>
<p>Kalbe doğan düşüncenin ne olduğu bu tartıyla da açığa çık­mazsa onu nefis ve hevâ tartışma koy ve bak. Şayet bu düşünce, nefsin korku sebebiyle değil de tabiatının gereği olarak nefret et­tiği bir şeyse bil ki hayırdır. Eğer bu düşünce, Allah Teâlâyı umma ve O&#8217;nu arzulama şeklinde bir meyil değil de nefsin tabiatı ve ya­ratılışı gereği meylettiği bir şeyse o zaman şerdir. Zira nefis kötü­lükle emrolunmuş olup aslı gereği hayra meyilli değildir.</p>
<p>Eğer dikkatli bir şekilde bakarsan bu tamlardan birisiyle kal­be doğan düşüncenin hayır mı yoksa şer mi olduğu açığa çıkar. Lütfuyla hidayete erdirecek olan ise yalnızca Allah’tır. Şüphesiz ki O, cömert ve ihsan edicidir.</p>
<p><strong>İkinci Esas: </strong>Âlimlerimiz şöyle demiştir: Şeytan tarafin­dan verilen şer düşünce ile nefsin hevâsından gelen ya da Allah Teâlâ’dan doğrudan verilen kötü düşüncenin farkını anlamak İs­tersen bu düşünceye üç yönden bakmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>Eğer düşünceyi sağlam bir şekilde tek bir hal üzere kararlı bulursan Allah Teâla dan ya da nefsin hevâsından gelmiş demek­tir. Şayet düşünceyi tek bir hal üzere sabit değil de değişken bir hâlde bulursan bil ki şeytandandır.</p>
<p>Bazı arifler şöyle der: Nefsin hevâsı kaplan gibidir. Eğer sal­dırırsa tam bir baskı ve mutlak bir mağlubiyet olmadıkça dönüp gitmez. Aynı şekilde nefsin hevâsı, din için savaşan hâriciye ben­zer. Nitekim o da öldürülünceye kadar geri dönmez. Veyahut nefsin hevâsı kurt gibidir. Onu bir taraftan kovsan da başka bir taraftan geri gelir.</p>
<p><strong>2.</strong>Şayet kalbine doğan düşünce, işlediğin bir günahın peşi sıra meydana geliyorsa bu, işlemiş olduğun günahın uğursuzlu­ğuna karşılık bir ceza ve küçük düşürme olarak Allah Teâlâ’dan gelmiş demektir. Nitekim Allah Teâlâ: “Hayır! Gerçek şu ki, ya­pıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmış tır.” (Mutaffin, 83/14) buyurmaktadır.</p>
<p>Üstadım el-İmam şöyle demiştir: “İşte günahlar kalbin kasve­tine böyle sebep olur. Günahların başı düşüncedir, günahın işlen­mesine sebep olan bu düşünce kasvete ve kalbin pas vb. şeylerle kaplanmasına sebep olur.”</p>
<p>Şayet kalbe doğan düşünce işlemiş olduğun bir günahtan sonra değil de doğrudan ortaya çıkmışsa bil ki şeytandan gelmiş­tir. Bu, çoğu zaman böyledir. Zira şeytan şerre davet etme suretiy­le işe başlar ve her halükârda kulu yoldan çıkarmak ister.</p>
<p><strong>3.</strong>Eğer düşüncenin Allah Teâlâ’yı anmakla zayıflamadığını, azalmadığını ve ortadan kalkmadığım görürsen hevâdan gelmiş demektir. Şayet Allah Teâlâ’yı anmakla zayıflıyor ve azalıyorsa bu durumda şeytandandır. Allah Teâlâ’nın, “Sinsi vesvesecinin kötülüğünden&#8230;” (Nâs, 114/4) sözüne dair yapılan şu tefsir de bu manayı göstermektedir: “Şeytan, Âdemoğlunun kalbi üzerinde bulunur. Eğer insan Allah Teâlâ’yı zikrederse şeytan kaçar. Şayet bunu yapmaktan gafil olursa şeytan vesvese verir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[21]</sup></a></p>
<p><strong>Üçüncü Esas:</strong> Allah Teâlâ’dan gelen hayır düşünceyle me­lekten gelen hayır düşünceyi ayırt etmek istersen o düşünceye üç yönden bakmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>Şayet düşünce tek bir hal üzere güçlü ve sağlam duruyorsa Allah’tan, tek bir hal üzere değil de değişkense melekten gelmiş demektir. Zira melek senin için bir nasihatçi olup her yerden ve her yönden senin yanma gelir, icabet edip hayır işlerine rağbet etmen ümidiyle her türlü nasihati sana sunar.</p>
<p><strong>2.</strong>Eğer kalbe doğan düşünce, yapmış olduğun bir gayret ve itaat sonrasında ortaya çıkmışsa Allah Teâlâ’dandır. Nitekim Al­lah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>3</strong>.“Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelin­ce onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz.” (Ankebût 29/69)</p>
<p><strong>4</strong>.“Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda de­vam etmelerini sağlar ve kendilerine takva şuurunu bahşeder.” (Muhammed, 47/17)</p>
<p>Buna mukabil kalbe doğan düşünce doğrudan gelmişse o, ço­ğunlukla melektendir.</p>
<p><strong>5.</strong>Kalbe doğan düşünce, inanca dair aslî meseleler ya da batınî amellere dair ise Allah Teâlâ’dan, fer’î meselelere veya zahirî amellere dair ise çoğu zaman melektendir. Zira çoğunluğun sözü­ne göre melek, kulun iç dünyasının bilgisine ulaşamaz.</p>
<p>Şeytan tarafindan gelen ve adım adım büyüyerek aslında bir şerre götüren hayır düşünceye gelince üstadımız bu konuda şöyle demiştir: Bu düşünceye bir bak, kalbine doğan bu düşünceyi ey­leme dönüştürme hususunda nefsini korkak değil, istekli; sakin değil, aceleci; çekingen değil, güvenli ve [düşüncenin] akıbetine karşı basiretli değil, kör bir hâlde bulursan bil ki şeytandandır, hemen ondan kaçın. Şayet nefsini bu halin aksi bir şekilde yani istekli değil, korkak; aceleci değil, sakin; güvenli değil, çekingen ve [düşüncenin] akıbetine karşı kör değil, basiretli bir hâlde bu­lursan bil ki ya Allah Teâlâ’dan ya da melektendir.</p>
<p>Bir düşüncenin akıbetini bilmeksizin ve düşünceyi eyleme dökecek sevabı hesaba katmaksızın [kalbe doğan bir düşünceyi gerçekleştirmek için] insanın istekli olması sanki bir tür hafiflik­tir diye düşünüyorum.</p>
<p>Sakin olmaya gelirsek bu, belli başlı yerler hariç övülen bir haslettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Beş yer hariç acele etmek şeytandandır. Bu beş yer buluğ çağına geldiğinde kızı ev­lendirmek, vakti geldiğinde borcu ödemek, öldüğünde cenazeyi hazırlamak, konakladığında misafiri doyurmak ve günah işledi­ğin zaman hemen tövbe etmektir.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Korku ya kalbe doğan düşünceyi hakkıyla ve gerektiği gibi eksiksiz bir şekilde tamamlayıp eda etmeye ya da Allah Teâlâ’nın yapılan bu fiili kabul edip etmemesine dair olur.</p>
<p>Akıbeti görmek ise bahsi geçen eylemin doğru ve hayırlı olduğundan emin olmak ve bunu kesin olarak bilmek suretiyle olur. Bu, ahirette sevap görmek ve ummak için de olabilir. Bunları bil ki muvaffak olasın.</p>
<p>Kalbe doğan düşüncelere dair bilmen gereken üç esas işte bunlardır. Bunlara hakkıyla riayet et ve gücün yettiğince derinle­mesine düşün. Zira bunlar, meseleye dair ince bilgiler ve değerli sırlardandır. Lütfuyla muvaffak kılacak olan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p>Şeytanın hilelerine ve aldatmalarına gelirsek; şeytan, Âdemoğlunun itaatini hedef alarak yedi açıdan tuzak kurar:</p>
<p><strong>1</strong>.Kulu itaat etmekten alıkoyan Şayet Allah Teâlâ kulu ko­rursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Benim gerçekten buna ihtiyacım var. Zira sonsuz ahiret için bu fani dünyada azık biriktirmeliyim.”</p>
<p><strong>2.</strong>Sonra kula itaati ertelemesini emreder. Eğer Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Ömrüm benim elimde değildir. Bugünün amelini yarma ertelersem yarının ame­lini ne zaman yaparım? Zira her günün kendine has ameli vardır.”</p>
<p><strong>3.</strong>Ardından şeytan kula, “Çabuk ol, çabuk ol. Şu iş için vak­tin kalmıyor.” diyerek acele etmesini emreder. Şayet Allah Teâlâ kulu korursa “Tamama erdirilen az amel, eksin olan çok amelden hayırlıdır.” diyerek şeytanı geri çevirir.</p>
<p><strong>4.</strong>Daha sonra şeytan kula amelini insanlara göstererek ta­mamlamasını emreder. Eğer Allah Teâlâ kulu korursa kul şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “insanlara göstermek üzere neden amel işleyeyim? Allah Teâlâ’nın beni görüyor olması yeterli değil midir?”</p>
<p><strong>5.</strong>Peşi sıra şeytan kula, “Ne kadar da akıllısın! Ne kadar da uyanıksın!” diyerek kulun kendisini beğenmesini emreder. Şayet Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Bu benim değil, Allah Teâlâ’nın nimetidir. Beni bu ameli işlemeye muvaffak kılan ve lütfuyla amelime büyük bir değer bahşeden O’dur. Eğer onun lütfü olmasaydı ben O’na karşı masiyet işlerken O’nun bana vermiş olduğu bu nimetin yanında benim amelimin ne kıymeti olurdu!”</p>
<p><strong>6.</strong>Şeytan bundan sonra altına yönden gelir. En büyüğü olan bu hilenin farkına sadece gerçekten uyanık olanlar varabilir. Şey­tan kula, “Amellerini insanlardan gizli yap. Zira Allah Teâlâ yaptı­ğın amelleri senin için gün yüzüne çıkaracak ve herkese amelinin karşılığını verecektir.” der. Bu noktada şeytanın hakiki amacı, ku­lun bir tür riya göstermesini sağlamaktır. Şayet Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Ey lanetli şey! Şimdiye kadar amelimi ifsat etmek üzere bana yanaştın. Şimdiyse ihlasımı bozmak üzere bana yanaşıyorsun. Ben yalnızca Allah Teâlâ’nın kuluyum. O benim efendimdir. İsterse ibadetlerimi ortaya çıkarır isterse de gizler. Yine isterse beni şerefli kılar isterse de zelil eder. Bu, O’na kalmıştır. İnsanlara gösterip göstermemesi beni ilgilen­dirmez. Bu konuda insanların bana ne faydası vardır ne de zararı.”</p>
<p><strong>7.</strong>Daha sonra şeytan kula şöyle der: “Senin bu ameli işlemeye ihtiyacın yok. Şayet sen bahtiyar <em>(said)</em> olarak yaratılmışsan ameli terk etmen sana zarar vermez. Yok, bedbaht <em>(fakı)</em> olarak yaratıl­mışsan da ameli işlemenin sana hiçbir faydası olmaz.&#8221; Eğer Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Ben yal­nızca bir kulum. Kulun yapması gereken, kulluğu gereği emirlere uymaktır. Rubûbiyetini en iyi Rab bilir, istediği gibi hükmedip istediğini yapar. Her nasıl olursam olayım (ister bahtiyar ister bedbaht) amelim bana fayda sağlar. Çünkü bahtiyar olarak ya- ratıldıysam sevabın artması için amele ihtiyaç duyarım. Yok, eğer bedbaht olarak yaratıldıysam [Allah’a ibadet emrini yerine getir­mediğim için] kendimi kınamamak adına amel işlemeye muhta­cım, demektir.</p>
<p>Zira Allah Teâlâ itaat etmemi hiçbir şekilde ceza­landırmaz ve bu bana zarar olarak dönmez. Ayrıca itaatkâr bir şekilde cehenneme girmek, asi bir şekilde cehenneme girmekten benim için daha iyidir. Kaldı ki Onun vaadi hak, sözü doğru­dur. İtaatlere karşılık sevap vereceğini vadetmemiş midir? Allah Teâlâ’nın karşısına iman ve itaat üzere çıkan hiç kimse cehenne­me asla girmeyecek, aksine cennete girecektir. Bu, o kişinin ame­liyle cenneti hak etmesinden dolayı değil, aksine Allah Teâlâ’nın bunu vadetmiş olmasından dolayıdır. Bu bağlamda Allah Teâlâ bahtiyarların, ‘Bize verdiği sözü yerine getiren Allah’a hamdol- sun!’ (Zümer, 39/74) dediğini ifade etmiştir.”</p>
<p>O hâlde uyan -Allah sana merhamet etsin- ve kendine gel. Durum gördüğün ve işittiğin gibidir. Diğer fiilleri ve halleri de buna kıyas et. Allah Teâlâ’dan yardım iste ve O’na sığın. Zira her şey Onun elindedir. Başarı da yalnızca O’ndandır. Allah’tan baş­ka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:71-79</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>18.Ahmed Abdullah Ebû Nuaym, <em>Târîhu İsfehân),</em> thk. Seyyid Hasan (Lübnan: DâruTkütübi’l-ilmiyyee, 1990) 1009; Ebû Ya’lâ, <em>el-Müsntd, </em>136; Ahmed b. Amr b. Ebî Asım, <em>es-Sünne,</em> thk. Anyye cz-Zchrânî (Lüb­nan: Dâru İbn Hazm. 2004), 7.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[19]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2988; Nesaî, <em>el-Kübrâ,</em> 10985.</p>
<p><sup>[20]</sup> İstidrâc bir kimseyi bir şeye adım adım, derece derece yaklaştırmak, onu kurduğu tuzağa yaklaştırıp düşürmek, aldatmaktır. Bkz. İsmail Durmuş, “İstidrâc” <em>TDVİslâm Ansiklopedisi,</em> 23/328-329.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[21]</sup></a> Hâkim, <em>el-Müstedrek,</em> 2/541.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[22]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2012; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 6/122; Ebû Yalâ, <em>el-Müsned,</em> 4256; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/78.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/">Şeytanın tuzakları nasıl bilinir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim ve Tövbe Geçidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[sadık tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid ilmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner. İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner.</p>
<p>İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa hepsi ilim ve ibadet içindir. Dahası kitaplar ilim ve ibadet için indirilmiş, elçiler de bunun için gönderilmiştir. Hatta ve hatta gök­ler, yer ve bu ikisi içinde yaratılmış her ne varsa ilim ve ibadet için yaratılmıştır. Yüce Allah’ın kitabında yer alan şu iki ayeti iyi düşün:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yara­tan Allah’tır. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye O&#8217;nun buyruğu gelip bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir.” (Talâk 65/12) Tevhid ilmi başta olmak üzere ilmin şerefine dair delil olarak bu ayet yeterlidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) İbadetin şerefine ve ibade­te yönelmenin gerekliliğine dair de bu ayet yeterlidir. Dünya ve ahiret hayatının yaratılmasının amacı olan bu iki cevher ne bü­yüktür! Dolayısıyla kula yakışan şey, sadece bu ikisi ile meşgul olmak, kendisini sadece bu ikisi için yormak ve bu ikisi dı<u>şınd</u>a hiçbir şey düşünmemektir. Bilesin ki bu ikisi dışındaki şeyler bâtıl olup hiçbir hayır barındırmaz. İlim ve ibadet dışındaki şeyler aynı zamanda boş işler olup elde etmeye değmez.</p>
<p>Bunu öğrendikten sonra yine bil ki bu iki cevherin daha şe­refli ve daha faziletli olanı ilimdir. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Âlimin âbide olan üstünlüğü, ümmetimden en aşağı derecede olan kişiye benim üstünlüğüm gibidir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bir başka hadisinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Âlime bak­mak, benim namazımda bir sene boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha sevimlidir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yine Hz. Peygamber “Dikkat buyurun! Size cennet ehlinin en şerefli kişilerini göstereyim mi?” diye sormuş, bunun üzerine oradakiler “Buyurun ey Allah’ın Resulü!” deyince “Onlar ümme­timin âlimleridir.” karşılığını vermiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: İlim cevher olmak bakımından ibadetten daha şereflidir fakat kul için gerekli olan şey ilimle birlikte ibadet etmektir. Aksi hâlde ilmi boşa gider. Nitekim ilim bir ağaç ise ibadet bu ağacın meyvesidir. Dikkat edilirse şeref ağaca aittir, zira asıl olan ağaçtır. Bununla birlikte [insanlar doğrudan ağaçtan değil], meyvesinden faydalanırlar. O hâlde kulun sahip olduğu ilmin şeref kazanabilmesi için mutla­ka ibadet de gerekir. Başka bir deyişle kul hem ibadetten hem de ilimden payını ve nasibini almalıdır. Bu manada Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlmi, ibadete; ibadeti ise ilme zarar vermeyecek şekilde isteyiniz.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kulun hem ilme hem de ibadete ihtiyaç duyduğu sabit ol­makla birlikte ilmin öne alınmaya daha layık olduğu muhakkak­tır. Çünkü ilim asıl ve rehberdir. Bu yüzden Resulullah “İlim amelin imamı, amel ise ona tâbi olandır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlmin asıl olup ibadetin ona tâbi olması, iki husustan ötürü ilmi ibadetin önüne almanı gerektirir:</p>
<p><strong>1.</strong>İbadetin varlık bulması ve salimen işlenmesi ilimle olur. Zira senin önce mabudu bilip sonra ona ibadet etmen gerekir. İsimlerini ve zatının sıfatlarını bilmediğin, onu nitelerken ne söy­leyip ne söylememen gerektiğini öğrenmediğin bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin ki! Belki de O ve sıfatlan hakkında doğru olana değil, aksine yanlış bir şeye inanırsın -Allah korusun- da ibade­tin hiç olup gider. Bu meseleye dair büyük bir tehlikenin varlığı hakkında İ<em>hyâu Ulumîd-Dîn</em> içerisinde yer alan “Kitâbu’l-Havf (Korku Kitabı)” bölümündeki “Sû-i hâtime” bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.</p>
<p>Ayrıca yapman gereken şer’î yükümlülükleri bil ki bu sayede yerine getirmen gereken şeyleri emredildiğin gibi yapasın. Yine kaçınman gereken yasaklan bil ki bu sayede onlardan uzak durasın. Aksi hâlde mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğin, ne şekilde yapılması gerektiğini öğrenmediğin taatleri nasıl gerçekleştirebilirsin! Ve yine isyan olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakına­bilirsin ki nefsini ona düşmekten alıkoyasın!</p>
<p>Temizlik, namaz, oruç ve diğer şer’î ibadetleri yerine geti­rebilmek için onların hükümlerini ve şartlarını bilmen gerekir. Belki de senelerdir yaptığın bir davranış haberin olmaksızın te­mizliğini ve namazlarım fesat edecek veyahut sünnete uygun olmayacak bir şekilde hareket etmene neden oluyordur. Belki de senin bir sorunun var fakat bunun hakkında soru soracak kimseyi bulamadığın için gerekli bilgiyi öğrenememişsindir.</p>
<p>Bilmen gerekir ki bu meselenin medarı, bâtıni ibadetlerdir. Bunlar kalbin çabası olan tevekkül, tefviz (Allah’a havale etmek), rıza, sabır, tövbe ve ihlas gibi şeyler olup inşallah ileride zikredi­lecektir.</p>
<p>Yine bilmelisin ki kızgınlık, uzun emel, riya, kibir ve kendini beğenme gibi şeyler yukarıda sayılan durumların tam tersi olup bunlardan sakınman gerekir. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın yüce ki­tabında ve peygamberinin lisanı üzerinden yer verdiği, yapılma­sını emrettiği ve aksi yönde hareket etmeyi yasakladığı farzlardır. Şu ayetler bu manadadır:</p>
<p>“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide 5/23)</p>
<p>“Allah’a şükredin eğer Ona kulluk ediyorsanız.” (Bakara 2/172)</p>
<p>“Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın İhsanı sayesinde ola­caktır.” (Nahl 16/127)</p>
<p>“Bütün varlığınla ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8) yani “Bü­tün varlığınla ona karşı muhlis ol!” ayeti de bu manadadır. Aynı durum namazı ve orucu emreden diğer ayetler için de geçerlidir. Peki sana ne oluyor da namaz ve oruç [gibi zahirî ibadetlere] yö­neliyorsun ancak bu [bâtını] farzları terk ediyorsun? Her ikisini de emreden Rab değil mi; her iki emir de aynı kitapta yer almıyor mu? Aslında sen her ikisinden de gafilsin ve onlara dair hiçbir şey bilmiyorsun. Demek ki dünyadaki payına âşık olup iyiliği kö­tülük ve kötülüğü iyilik hâline dönüştürenlerden olmuşsun. Sen, Allah Teâlâ’nın kitabında nur, hikmet ve yol gösterici olarak isim­lendirdiği ilimleri ihmal edip kendisiyle haram elde edilen ve en nihayetinde cehenneme av olan kimselerden birisi gibisin.</p>
<p>Ey doğru yolu arayan kişi! Nafile namaz ve nafile oruç ile meşgul olan ancak üzerine düşen bu şeylerden birini ve hatta ço­ğunu yerine getirmeyen birisi olmaktan ve en nihayetinde hiçbir şey elde edememekten korkmuyor musun?</p>
<p>Belki de sen, akıbeti cehennem olan bu isyanlardan birinde ısrarcı olup Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak maksadıyla yeme, içme ve uyku gibi mubah olan şeyleri terk ediyorsundur. Bunun sonucu hiçbir şey elde edememek değil midir?</p>
<p>Tüm bunlardan daha kötüsü ise aralarındaki farkı bilmemen ve bazı yönlerden benzer olmaları sebebiyle, katıksız bir masiyet sa­yılan uzun emeller peşinde olman ve bunu iyi niyet zannetmendir.</p>
<p>Keza sen sabırsız ve kızgın olursun da bunu Allah’a yalvarış ve yakarış zannedersin. Halbuki sen mahza riya hâlindesindir ancak bu yaptığını Allah Teâlâ’ya hamd veyahut insanları hayra davet etme zannedersin. Sonuç itibariyle sen Allah a karşı isyan olan bu eylemleri itaat olarak addetmeye başlar ve ceza gerektiren bu ey­lemlere karşılık büyük bir sevap umarak büyük bir gurur ve çirkin bir gaflet üzere olursun. Allah a yemin olsun ki bu, ilimsiz amel edenler için berbat bir masiyettir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra zahiri ameller ile bâtını ameller ara­sında onları ıslah ya da ifsat eden bazı alakalar vardır. Bunlar ih-las, riya, kendini beğenme ve iyiliği dile getirme vb. şeylerdir. Bu bâtınî amelleri, bunların zahir ibadetlere etki yönünü, bunlardan nasıl sakınılacağım ve yapılan amelleri bunlardan nasıl koruya­cağını bilmeyen kişinin zahir ameli çoğu zaman geçerli olmaz. Bunun sonucunda hem zahirî hem de bâtınî taatleri heba olur ve kulun elinde bedbahtlık ve boşa kürek çekmekten başka bir şey kalmaz. İşte bu, apaçık bir hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “İlim üzere uyku, cehalet üzere kılınan namazdan daha ha­yırlıdır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zira ilimsiz amel eden kişi salihten daha çok fasit amel işlemiş olur.</p>
<p>Allah Resulü “İlim mesutlara ilham edilir, bedbahtlara ha­ram kılınır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu sözün manası -bilgi ancak Allah katindadır- şöyledir: Bu kişinin ilk bedbahtlığı ilmi öğrenmeme­si, İkincisi bedbahtlığı ise hiçbir şey bilmeden rastgele ibadet ede­rek kendisini yormasıdır. Böyle davranan bir kişinin elinde kalacak olan, boş yere kendisini yormaktan ibarettir. Fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan amelden Allah’a sığınırız. Bundan dolayı insanlar arasında özellikle zahid âmil ve âlimler ilme çok önem vermişlerdir. Zira ilim, kulluk işinin medarı olup âlemlerin Rabbi Allah’a bilerek ibadet ve hizmet etmeyi sağlayan güçtür. Basiret sahibi kişiler ile teyit ve tevfîk ehlinin meseleye bakışı da aynen böyledir.</p>
<p>Bu cümleler kul için itaatin ancak ilim sayesinde varlık bu­lacağını ve salimen işlenebileceğini göstermiş olup ibadet konu- sunda da ilmi öncelemenin zorunlu olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>2.</strong>İlmin ibadete takdim edilmesini gerektiren ikinci sebep, faydalı ilmin Allah Teâlâ’dan korkma ve O&#8217;nun büyüklüğü kar­şısında heyecanlanma <em>(haşyet)</em> sonucunu doğurmasıdır. Allah Teâlâ, “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar* (Fâtır, 35/28) buyurmaktadır. Dolayısıyla her kim Allah’ı gerektiği gibi tanımazsa O&#8217;nun büyüklüğü karşısında gerektiği gibi korkmaz ve yine Onu gerektiği gibi tazim edip hürmet gösteremez. Kul, ilim sayesinde O&#8217;nu tanır, tazim eder ve O&#8217;ndan korkar. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle itaate dair ne varsa ilim sonucunda meydana gelirken masiyete dair ne varsa da ilim sayesinde engellenir.</p>
<p>Allah Teâlâ ya ibadet etme hususunda kul için bu ikisi dışında hiçbir maksat yoktur. Sonuç itibariyle -Allah seni doğru yola ilet­sin ey ahiret yolcusu- her şeyden önce üzerine vazife olan şey, ilim tahsilidir. Lütfü ve rahmetiyle başardı lalan ise Allah’tır.</p>
<p>Belki de senin aklına şu soru geliyordur: Şeriatın sahibi olan Efendimiz (sav) “îlim talep etmek her Müslümana farzdır.&#8221; bu­yurmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Peki talep edilmesi farz olan bu ilim nedir? İbadet hususunda kulun tahsil etmesi gereken ilmin sınırı nedir?</p>
<p>Bil ki talep edilmesi farz olan ilimler genel itibariyle üçtür: Birincisi tevhid ilmi, İkincisi sır ilmi -ki bununla kalp ve onun amelleriyle alakalı olan şeyleri kastediyorum-, üçüncüsü ise şeriat ilmidir.</p>
<p>Bunlardan her birinin ne kadar öğrenilmesi gerektiğine ge­lince:</p>
<p><strong>1</strong>.Tevhid ilminden, dinin esaslarım bilecek kadarının öğre­nilmesi farzdır. Senin için bunun miktarı, âlim olan bir ilâhın olduğunu; bu ilâhın her şeye gücü yeten ve diri olduğunu; yine bu ilâhın irade sahibi olup konuştuğunu, işittiğini ve gördüğü­nü; onun hiçbir ortağının bulunmadığını bilinendir. Aynı şekilde bilmelisin ki senin ilâhın kemâl sıfatları ile nitelenmiş, sonradan olmaya delalet eden şeylerden münezzeh ve yine sonradan yara­tılmış olan her şeyden öncedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, O nun kulu ve elçisi olup Allah Teâlâ’dan getirdiği ve ahiret haya­tına dair söylediği şeyler hususunda doğruyu söyleyendir.</p>
<p>Daha sonra sünnetin şiarlarına dair bilinmesi gereken me­seleler gelir, öncelikle kitapta ve sünnette yer almayan bir şeyi Allah Teâla&#8217;nın dinine sokmaktan sakınmalısın. Aksi hâlde Allah Teâla&#8217;nın karşısında en büyük tehlikeye maruz kalırsın.</p>
<p>Tevhide dair bütün delillerin aslı Allah Teâlâ’nın kitabında mevcut olup âlimlerimiz dinin esaslarına dair telif ettikleri eserle­rinde bunları dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Sözün özü şudur:</strong> Bilmediğin ve ileride helake sebebiyet verip vermeyeceğinden emin olmadığın her şeyin öğrenilmesini talep etmek farzdır. Bu bilgiyi talep etmekten geri durmak kesinlikle caiz değildir. Bu böyle biline. Başarı ise ancak Allah’tandır.</p>
<p><strong>2</strong>.Sır ilminden öğrenilmesi farz olan miktar, yapılması ve ka­çınılması gerekenler şeyleri bilinendir. Bu sayede Allah Teâlâ’yı tazim edip ihlaslı olabilirsin, niyetin ve amelinin sağlam hâle ge­lir. Bunların hepsi bu kitapta açıklanacak inşallah.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeriat ilminden bilinmesi gerekenler temizlik, namaz ve oruç gibi yapılması senin üzerine farz olan her şeydir. Hac, cihat ve zekât gibi şeyleri ise senin üzerine düşmesi hâlinde bilmelisin ki yerine getirebilesin. Eğer hâlihazırda üzerine düşmüyorsa bil­mene gerek yoktur*</p>
<p>İşte bunlar kulun kesinlikle tahsil etmesi gereken ve bilinmesi mutlak surette farz olan ilmin sınırıdır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Bütün küfür dinlerini hükümsüz bırakıp onları İslâm delili ile ilzam edecek ve bütün bid&#8217;atçilere baskın gelip onları da sünnet delili ile ilzam edecek kadar tevhid ilmi öğrenmem gere­kir mi?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Bunun öğrenilmesi farz-ı kifâye hükmündedir. Senin üzerine düşen, dinin esasları hususunda itikadını doğru kılacak şeylerden ibarettir. Benzer şekilde tevhid ilmine dair teferruatı ve incelikleri bilmen ve onun bütün meselelerine hâkim olman da ge­rekmez. Evet, eğer zihninde dinin esasları hakkında itikadını boz­masından korktuğun bir şüphe hâsıl olursa mümkün olduğu kadar ikna edici sözlerle bu şüpheyi gidermen gerekir. Münakaşa ve tar­tışmadan da sakınmalısın. Zira bu tutum, ilacı olmayan katıksız bir hastalıktır. Elinden geldiğince bundan uzak dur. Nitekim bu yola başvuranları ancak Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lütfü iflah eder.</p>
<p>Sonra yine bilmelisin ki her şehirde, beldede Ehl-i sünnet davetçilerinden bir davetçi varsa ve bu davetçi insanların şüp­helerini giderip bid&#8217;at ehline cevaplar vermek suretiyle bu ilimle meşgul olarak hak ehlinin kalplerini bid’atçilerin vesveselerinden temizliyorsa diğer insanların üzerinden bu farziyet düşer.</p>
<p>Aynı şekilde senin sır ilminin inceliklerini ve kalbin ilginç hallerine dair açıklamaların hepsini bilmen de gerekmez. Senin, ibadetini fasit kılacak şeyleri bilmen ve bu sayede bunlardan ka­çınman gerekir. Bu anlamda ihlas, hamd, şükür ve tevekkül gibi yapman gerekenleri, hakkıyla yerine getirebilmek için bunları öğ­renmen gerekir. Bunlar dışındakileri ise bilmek zorunda değilsin.</p>
<p>Benzer şekilde fıkıh ilmine dair satım ve kira sözleşmeleri, nikah ve talak (boşama) ile suç teşkil eden fiiller gibi konuları da bilmene gerek yoktur. Zira bunların hepsi farz-ı kifâye hük­mündedir.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Tevhid ilmine dair öğrenilmesi zorunlu olan bu mik­tarı, herhangi bir öğretici olmaksızın insanın kendi başına öğren­mesi mümkün müdür?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlim geçidi aşılması güç olan bit geçittir fakat talep edilene ve maksada ancak bununla erişilir. Bu geçidin faydası çok, kat edilmesi zor, tehlikesi ise büyüktür. Niceleri buradan döndü de dalalete düştü. Ve yine niceleri bu yola girdi de ayağı kaydı. Bu geçitte kaybolan nice insanlar şaşırıp kalmış, nice zayıf kimseler kesilip bırakmış ve niceleri bu geçidi kısa sürede geçerken bir kıs­mı da yetmiş sene boyunca gidip gelmiştir. Her şey Allah’ın (cc) elindedir.</p>
<p>İşte ilmin faydası -daha önce ifade ettiğimiz gibi- başta tevhid ve sır ilimleri olmak üzere kulun buna şiddetle ihtiyaç duyması ve bütün ibadet işinin bununla gerçekleşmesinden ileri gelir. Riva­yet edilir ki Allah Teâlâ, Hz. Davud’a, “Ey Davud! Faydalı ilim öğren.” demiş, bunun üzerine Hz. Davud, “Rabbim! Faydalı ilim nedir?” diye sormuş, Allah “Celâlimi, azametimi, büyüklüğümü ve her şeye gücümün tam olarak yettiğini bilmendir. Seni bana yaklaştıracak olan şey işte budur.” cevabını vermiştir.</p>
<p>Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büyümeden ve Rabbimi tanımadan çocuk olarak ölsem ve cennete girseydim bu beni mutlu etmezdi.*<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Allah’ı en iyi bilen insan, O&#8217;ndan en çok korkan, en fazla ibadet eden ve Onun hakkında en güzel nasihat­te bulunandır.</p>
<p>İlim geçidinin zorluğuna gelince sen ilim talebi hususunda ihlaslı olmaya çabala ve talebin rivayet değil, dirayet talebi olsun.</p>
<p>Bil ki tehlike gerçekten çok büyüktür! Zira her kim insanla­rı kendisine çekmek, yöneticilerle oturup kalkmak, benzerlerine karşı övünmek ve gereksiz şeyleri elde etmek için ilim talep eder­se kötü bir ticaret yapmış ve yalnızca “kaybeden&#8221; sıfatını kazana- bilmiştir. Bu manada Allah Resulü “Âlimlerle tartışıp övünmek,aptallarla münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kazanmak için ilim tahsil eden kişiyi Allah ateşe girdirecektir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ebû Yezîd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Otuz sene mücahede ettim de ilimden ve onun tehlikesinden daha şiddetli olan bir şey görmedim.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Öte yandan şeytanın senin gözünü boyayıp “Eğer ilim için böylesine büyük bir tehlike söz konusuysa bu işe hiç girişmemek daha iyidir.” diyerek seni kandırma gayreti karşısında dikkatli ol. Sakın bu işin böyle olduğunu zannetme. Rivayet edilir ki Efendi­miz (sav) “Miraç gecesi bana cehennem gösterildi. Ben cehennem ehlinin çoğunun fakirlerden oluştuğunu gördüm.” buyurmuş, bunun üzerine ashab, “Ey Allah’ın Resulü! Mal mülk bakımın­dan mı fakirler?” diye sorunca “Hayır, ilim bakımından fakirler.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Şu hâlde ilim öğrenmeyenlerin ibadetin hükümlerini bilmesi ve onu hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz. Şayet bir kişi, ilim olmadan göklerdeki melekler gibi Allah Teâla ya ibadet etse yine de hüsrana uğrayanlardan olur. O zaman araştırmak, anla­mak ve öğrenmek suretiyle ilim talep etmek için kollan sıva, tem­bellikten ve bıkkınlıktan da sakın. Aksi hâlde dalalet tehlikesine düşersin. Dalalete düşmekten Allah a sığınırız.</p>
<p>Meselenin özeti şudur: Allah Teâlâ’nın sanatının (yaratışı­nın) delilleri hakkında derince düşünürsen senin için her şeye gücü yeten, bilen, diri olan, iradesi olup işiten, gören ve konu­şan bir ilâhın olduğunu bilirsin. Bu ilâh konuşma, bilme ve irade hususlarında sonradan yaratılanların sıfatlarından münezzeh, her türlü noksan ve afetten de uzaktır. O, sonradan yaratılanların sı­fatları ile nitelenemez; onlar için geçerli olan şeyler de Onun için geçerli değildir. O, yarattıklarından hiçbir şeye benzetilemediği gibi hiçbir şey de Ona benzemez. Onun için bir mekân ya da yön söz konusu olmadığı gibi [insanların başına gelen] olaylar ve afetler Ona ilişmez.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mucizelerini ve nübüvvet alametlerini düşünürsen onun Allah’ın elçisi ve vahyin güvenilir taşıyıcısı ol­duğunu bilirsin. Bu sayede selef-i salibinin dile getirdiği itikada dair şu ifadeleri de hakkıyla anlarsın: Allah Teâlâ ah ire t te görü­lecektir. Zira O, mevcut olup belirli bir yönde değildir. Hiçbir şey Onu sınırlayamaz. Kur’an Allah’ın kelamı olup hurûf-u mu- kattadan (bağımsız ve ayrı harflerden) ya da farklı seslerden yara­tılmış değildir. Eğer Kur’an böyle olsaydı yaratılmışlar arasında yer alırdı. Süfli <em>(mülk&#8217;)</em> ve ulvî <em>(melekût)</em> âlemde meydana gelen en ufak düşünce ve en küçük bir bakış bile ancak Allah Teâlâ’nın kazası ve kaderi, O’nun iradesi ve isteği ile meydana gelir. Hayır ve şer, fayda ve zarar, iman ve küfür O’ndandır. Allah’ın, yaratmış olduğu hiçbir kişiye karşı mükellefiyeti yoktur. O, her kime sevap verirse lütfundan, her kimi de cezalandırırsa adaletindendir. Hz. Peygamber’in ahiret hayatına dair dile getirdiği haşr, neşr, kabir azabı, Münker ve Nekîr’in sorgusu, mizan ve sırat gibi hususlar da bu kapsamdadır.</p>
<p>Bunlar, selefin sahip olduğu ve tutunduğu itikadî esaslar olup bidatler çeşitlenmeden, hevâ ve hevesler ortaya çıkmadan önce bunlar üzerinde icmâ edilmişti Dinde bidat çıkarmaktan ve de­lilsiz bir şekilde hevâya uymaktan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Sonra -bu kitapta geleceği gibi- gerekli ilmin hasıl olması için kalbin amelleri, bâtını vecibeler ve yasaklar konusuna bakıp te­mizlik, namaz ve oruç gibi kullanmaya ihtiyaç duyduğun şeyleri bilcümle bilmelisin. Böyle yaparsan Allah Teâlâ’nın senin üzerine farz kıldığı ve ibadet için öğrenmen gereken ilme dair yükümlü­lüğü yerine getirmiş olursun. And olsun ki eğer bunları yaparsan ümmet-i Muhammed’in ilimde yüksek pâyeye erişen âlimlerin­den olursun. Şayet ilminle amel edip ahiretini imar etmeye yöne­lirsen ve Allah Teâlâ için cahilce veya taklit ederek değil de basi­ret üzere, ilmiyle amel eden bir âlim olursan işte o vakit en büyük şeref senindir.Böylelikle ilmin büyük bir kıymet ve çok fazla sevap getirir. Tüm bunları başarırsan Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi hakkıyla aşmış ve arkanda bırakmış olursun. Sana ve bize güzel bir başarı vermesi ve bu işi kolaylaştırması ancak Allah’tan istenir. Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir. Her türlü güç ve kuvvetin kaynağı Allah’tır.</p>
<p><strong>İKİNCİ GEÇİT: TÖVBE GEÇİDİ</strong></p>
<p>Ey ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı kılsın- İlim geçidini geçtikten sonra şimdi aşman gereken, tövbe geçididir. Bu geçidi iki sebepten ötürü aşmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>ibadet hususunda muvaffak olman için tövbe gerekir. Zira günahların uğursuzluğu mahrumiyet doğurur ve ardından da pe­rişanlık getirir. Aynı şekilde günah bağı kulu, Allah’a itaat edip O&#8217;na hizmet etmek için yürümekten alıkoyan Çünkü günahların ağırlığı hayırların hafifliği ve itaat için canlanmanın önünde bir engeldir. Günah işleme konusunda ısrar etmek, kalpleri karartır. En nihayetinde de kalbini bir karanlık ve kasvet içerisinde bulur­sun. Böyle bir kalpte ne saflık vardır ne de berraklık. Ne bir lezzet vardır ne de bir tat. Eğer Allah Teâlâ merhamet etmezse günah, sahibini küfre ve bedbahtlığa sürükler.</p>
<p>Kötü ve kasvetli bir kalbe sahip olan kişi itaat için nasıl muvaffak olabilir ki! Masiyete ve zulme ısrar eden bir kişi [Al­lah Teâlâ’ya] hizmet etmeye nasıl çağırılabilir! Pislikler ve necis şeylerle kirlenmiş birisi [Allah’a] münacat için nasıl yaklaşabilir! Allah Resulü, “Kul yalan söylerse ağzından çıkanın kötü kokusundan ötürü iki melek ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> buyurmuşken böyle bir dil, Allah’ı zikre nasıl layık olabilir!</p>
<p>Şüphe yok ki isyan etme konusunda ısrarcı olan kişinin başarı elde etmesi zordur. Böyle bir kişinin Allah Teâlâ’ya kolaylıkla iba­det edebilmesi de mümkün değildir. Bir şekilde ibadet etse dahi meşakkatli gelir ve ettiği ibadetin ne tadı vardır ne de berraklığı. Tüm bunlar günahların uğursuzluğu ve tövbenin terk edilmesi yüzündendir. “Gece namaz kılıp gündüz oruç tutamıyorsan bil ki sen bağlısın ve seni bağlayan şey hatalarındır.” sözünü söyleyen ne kadar da doğru söylemiş.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> İşte durum bundan ibarettir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tövbe etmeni gerektiren ikinci sebep, yapmış olduğun iba­detlerin kabul edilmesi için tövbenin gerekli olmasıdır. Nitekim alacaklı kişi [asıl alacağı dururken borçludan gelecek olan] hediye tarzından şeyleri kabul etmez. Dolayısıyla kulun masiyetlerden tövbe etmesi ve hasımların rızasını alması farzdır. Yapmak iste­diğin ibadetlerin geneli nafile (hediye) kabilinden davranışlardır. Sen henüz üzerine düşen borcu ödememişken, yapmış olduğun bağış nasıl kabul edilebilir! Sen yasaklanmış ve haram olanı yap­maya ısrar ederken helal ve mubah olanı Onun için terk etsen bir anlamı olur mu! O sana kızgınken -ki bundan Allah’a sığını­rız- sen nasıl olur da O’na seslenir, dua eder ve O nu översin! İşte günah işlemekte ısrar eden asilerin hâli böyledir. Yardım edecek olan ise yalnız Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Nasûh tövbe ne anlama gelir? Tanımı nedir? Kulun bütün günahlardan sıyrılması için yapması gereken şey nedir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Tövbe, kalbin amellerinden bir tanesidir ki bu du­rum âlimler tarafından “kalbin günahtan arındırılması” şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Tövbenin tanımı hakkında şeyhimiz şöyle demiştir: “Tövbe kulun, Allah’ı tazim etmek ve Onun gazabından sakınmak amacıyla daha önce benzerini işlemiş olduğu bir günahın görünüş itibariyle değil de derece itibariyle aynısını işlemeyi istemekten kaçınmasıdır.”</p>
<p>O hâlde tövbenin dört şartı vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Kalbi, günah işlemeye bir daha asla dönmeyecek şekilde azmettirip bu durumu onda sabit kılmak. Şayet kul, aynı günahı tekrar işleme ihtimali taşıyorsa veya yaptığı tövbeye [sadık kal­maya] azmetmiyor, aksine günaha tekrar dönme konusunda bir tereddüt yaşıyorsa günahtan sakınması mümkün olmadığı gibi tövbe etmiş de sayılmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Kul, daha önce yapmış olduğu bir günahtan dolayı tövbe etmelidir. Zira tövbe ettiği günahı daha önce işlememişse töv­bekar değil, muttaki olur. Nitekim Hz. Peygamber’in küfre düş­me karşısında muttaki olduğu söylenebilir ancak bundan ötürü tövbe ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü küfre düşme gibi bir günah daha önce kendisinden hiçbir surette sâdır olma­mıştır. Buna karşılık Ömer b. el-Hattab daha önce içinde bulun­duğu küfür hâlinden tövbe etmişti.</p>
<p><strong>3.</strong>Kulun bir daha yapmamaya azmettiği günah, daha önce işlediği günahla görünüş itibariyle değil, konum ve derece iti­bariyle aynı olmalıdır. Nitekim yaşlanmadan önce zina edip yol kesen bir ihtiyar, eğer yapmış olduğu bu günahlardan tövbe et­mek isterse hiç şüphesiz bu mümkündür. Zira tövbe kapısı onun için kapalı değildir. Bununla birlikte bu ihtiyarın zina etme ve yol kesme günahını işleme yönündeki seçimini geride bıraktığı söy­lenemez. Zira artık bu fiilleri istese de yapamayacak bir hâldedir. Dolayısıyla bu günahları terk etmeye de gücü yoktur. Artık bu günahları işlemekten aciz olan ve bunlara güç yetiremeyen böyle bir ihtiyarın günahı terk etmiş ve günahtan sakınmış biri olarak nitelenmesi doğru olmaz. Öte yandan bu kişinin iftira atmak, gıybet etmek ve dedikodu yapmak gibi zina ve yol kesme ile aynı derecede olan günahları işlemeye hala gücü vardır. Bu günahlar­dan her birinin derecesi birbirinden farklı olsa da sonuç itibariyle hepsi masiyettir. Bununla birlikte aslî olmayan bu masiyetlerin hepsi tek bir derecededir. Bunlar derece bakımından bidatin, bid&#8217;at ise küfrün altında yer alır. O hâlde şu an görünüş itibariyle aynısını yapmaya güç yetiremeyen bu kulun, daha Önce işlemiş olduğu zina, yol kesme ve diğer günahlar sebebiyle edeceği tövbe geçerlidir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kulun aynı günahı tekrar işlemekten sakınması, dünye­vi bir arzu, insanlardan korkma, övgü ve itibar elde etme, nefsi zayıflık, fakirlik ya da başka bir sebepten ötürü değil, sırf Allah Teâlâ’yı tazim ve Onun gazabı ile cezasının acısından sakınmak için olmalıdır.</p>
<p>Tövbenin şartlan ve rükünleri işte bunlardır. Yapılan tövbe­de bu şartlar ve rükünler eksiksiz olarak bulunursa o vakit tövbe hakiki ve sadık olur.</p>
<p>Kişiyi tövbe etmeye sevk eden sebepler üçtür:</p>
<p><strong>1.</strong>İşlenen günahlardan ötürü elde edeceği kötü sonucu dü­şünmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın cezasının şiddetini ve dayanılamayacak bir seviyede olan gazabının acısını düşünmek.</p>
<p><strong>3.</strong>Kişinin bu konudaki güçsüzlüğü ve dayanıksızlığım dü­şünmesi. Zira güneşin sıcaklığına, görevlinin kırbacına ve bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, gazap ve helak yurdunda cehennem ateşinin sıcaklığına, zebanilerin sopayla vurmasına ve âteşten yaratılmış olan, deve boynu kalınlığındaki yılanlar ile katır büyüklüğündeki akreplerin ısırmasına nasıl da­yanabilir! Allah’ın öfkesinden ve azabından yine Ona sığınırız.</p>
<p>Bu düşünceleri sürekli hatırlayıp gece gündüz aklına getirir­sen bu durum seni, günahlardan nasûh bir tövbe ile uzaklaşmaya sevk edecektir. Lütfuyla muvaffak kılan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Hz. Peygamber “Pişmanlık duymak tövbedir.” buyur­muş ancak sizin ısrarla dile getirdiğiniz şartlara dair ise herhangi bir şey söylememiştir. Bunun izahı nasıldır?</p>
<p><strong>Cevap: Ö</strong>ncelikle bilmelisin ki pişmanlık duymak kulun is­teğine bağlı değildir. Dikkat edersen bazı durumlar için kulun kalbinde aniden bir pişmanlık meydana gelir de aslında kul, bunu kendisi istememiştir. Tövbe ise öyle değildir. Zira tövbe, kulun is­teğine bağlı olup yapılması emredilmiş olan bir şeydir. Ayrica biz biliyoruz ki kişi insanlar arasındaki İtibarını veya günahtan elde ettiği malını kaybettiğinde duyduğu pişmanlık, hiç şüphesiz töv­be yerine geçmez.</p>
<p>Şu hâlde öğrenmiş oldun ki yukarıda zikredilen hadiste, zahirinden anlaşılmayan bir mana söz konusudur. Bu da işlemiş olduğu günahlardan dolayı kulun duyacağı pişmanlığın, onu nasûh tövbeye sevk edecek asıl saikler olan Allah Teâlâ&#8217;yı ta­zim ve onun vereceği cezanın korkusu sebebiyle meydana gelmiş olmasıdır. îşte bu, tövbe edenlerin sıfatlarından olup onların hâli böyledir. Kul, tövbeye sevk eden bu üç şeyi düşünürse pişmanlık duyar ve duymuş olduğu bu pişmanlık onu, tekrar günah işleme isteğini terk etmeye iter. Gelecekte de bu pişmanlık duygusu kal­binde kalmaya devam ederek kendisini, Allah Teâlâ ya yalvarma ve yakarmaya götürür. Bunlar tövbenin sebepleri ve tövbekarın sıfat­larından olduğu için Allah Resulü tövbe etmeyi pişmanlık olarak isimlendirmiştir. Bunu iyi anla, Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli varlıklar olan pey­gamberlerin günah işlemesi hususunda dahi ilim ehli arasında bir ihtilaf mevcut iken bir insanın asla küçük ya da büyük bir günah işlememesi nasıl mümkün olur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bil ki bu durum imkânsız değildir. Dahası kolaydır. Allah Teâlâ rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Yine bilmeli­sin ki tövbenin şartlarından birisi, günahı bilerek işlememektir. Zira bir kul, sehven ya da hatayla günah işlerse Allah’ın lütfuyla bundan sorumlu tutulmaz. İşte bu, Allah Teâlâ’nın muvaffak kıl­dığı kişiler için çok kolaydır.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Beni tövbe etmekten alıkoyan şey, bu günaha tekrar dönüp tövbemde sebat edemeyeceğimi bilmem, dolayısıyla tövbe etmenin faydasız olduğunu düşünmemdir. Bu durum nasıl ola­cak?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu, şeytanın aldatmacasındandır. Sen bunu nasıl bi­lebilirsin ki? Belki de günaha tekrar dönmeden tövbekâr olarak ölüp gideceksin.</p>
<p>Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince senin üzerine dü­şen vazife azmetmek ve samimi olmaktır. Tamamlayacak olan ise Allah’tır. Eğer tamamlarsa bu Onun lütfundandır. Şayet tamam­lamaz da tekrar günaha düşersen en azından bütün geçmiş günah­larından bağışlanmış, kurtulmuş ve temizlenmiş olursun da senin üzerinde sadece en son işlediğin günah kalır. Bu da büyük bir ka­zanç, önemli bir faydadır. Şu hâlde günaha tekrar dönme korkusu seni tövbe etmekten alıkoymamalıdır. En nihayetinde sen, tövbe etmek suretiyle iki güzellikten (tövbeye devam etmek ya da tövbe­ye devam edilemese bile en azından geçmiş günahların bağışlan­ması) birisini elde etmiş olursun. Tevfik ve hidayet verecek olan ise yalnızca Allah Teâlâ’dır. İşte bu durum da böyledir.</p>
<p>Günahlardan arınma ve onlardan kurtulma meselesine gelir­sek bilmelisin ki günahlar genel itibariyle üç kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Namaz, oruç, zekât, kefaret ve Allah Teâlâ’nın diğer farzla­rını terk etmek. Bunları mümkün olduğunca kaza etmen gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong>İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi Allah Teâlâ ile senin aranda olan günahlar. Bunlara karşı pişmanlık duyup bir daha benzerini asla yapmayacağını kalbine yerleştirmelisin.</p>
<p><strong>3.</strong>Kullar ile arandaki münasebetlerden doğan günahlar ki en müşkil ve en zor olanları bunlardır. Bu tür günahlar da kısım kısım olup bir kısmı mal, bir kısmı can, bir kısmı ırz, bir kısmı namus ve bir kısmı da din ile alakalıdır.</p>
<p>Mala yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabil­mek için mümkünse malı geri vermek lazımdır. Mal mevcut de­ğilse ya da fakirlik sebebiyle aynen geri verilmesi mümkün değilse mal sahibinden helallik istemen gerekir. Şayet mal sahibinin or­tada olmaması ya da ölmesi sebebiyle helallik de istenemiyorsa bu durumda onun adına sadaka vermen gerekir. Bunu da yapmaktan aciz kalırsan iyiliklerini artırman ve kıyamet günü mal sahibi şen­den razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Cana yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabilmek için zarar verilen kişiye ya da onun yakınlarına sana karşı kısasa baş­vurma imkânı vermen gerekir. Yahut onlar haklarını helal ederler.</p>
<p>Her ikisi de gerçekleşmezse zarar verdiğin kişi kıyamet gününde senden razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Irza yönelik haksız fiillerden doğan günaha gelince eğer biri­si hakkında gıybet ettiysen, birine iftira attıysan ya da küfrettiysen bunları yaptığın kişilerin önünde kendini yalanlaman ve mümkün­se hakkında konuştuğun kişiden helallik istemen gerekir. Tabii bu, yaptığın şeyleri dile getirdiğinde öfkenin ve fitnenin artmasından korkmaman durumunda geçerlidir. Eğer bundan korkarsan o kişi­nin senden razı olması ve bunun karşılığında büyük bir hayır elde etmesi için Allah Teâlâ ya sığınmak ve aynı zamanda bu duruma maruz kalan kişi için bol bol istiğfar etmek gerekir.</p>
<p>Namus konusuna gelince şayet sen birisine eşi, çocuğu ya da bir başka yakını üzerinden ihanet ettiysen bunu aşikâr hâle ge­tirmek ve helallik istemek yersiz bir davranış olur. Zira bu du­rum fitne ve öfkeye sebep olacaktır. Aksine o kişinin senden razı olması ve bunun karşılığında çokça hayır elde etmesi için Allah Teâlâ’ya yalvarman gerekir. Mesele aşikâr hâle geldiğinde fitne ve öfke çıkmayacağından eminsen -ki bu çok nadiren olur- ilgili ki­şiden helallik istenebilir.</p>
<p>Son olarak bir kişiyi küfür, bidat ya da dalalet ile nitelemek gibi dini hususlar, çözümü en zor olanıdır. Zira böyle bir durum­da, bu sözleri söylediğin kişilerin karşısında kendini yalanlamaya ya da mümkünse hakkında konuştuğun kişiden helallik isteme­ye ihtiyaç duyarsın. Eğer bu mümkün değilse ciddiyetle Allah Teâlâ’ya yalvarman ve senden razı olması için yapmış olduğun bu fiilden ötürü pişmanlık göstermen gerekir.</p>
<p>Sözün özü, hasmı razı etmek (yani hakkına girdiğin kişi ile helalleşmek) mümkünse ilk olarak bunu yap. Eğer mümkün de­ğilse senden razı olması için samimi ve içten bir yalvarışla Allah Teâlâ’ya sığın. Zira bu mesele, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın isteğine bağlı olacaktır. Biz, kulun kalbindeki samimiyeti gören Allah’ın, sonsuz lütfü ve geniş ihsanıyla kıyamet gününde, hak yiyen kulun basımlarım ondan razı kılacağım ve bundan dolayı hak yiyen kulunu mahkûm etmeyeceğini ümit ederiz. Bil ki bu, onun hakkıdır. Bu böyle biline.</p>
<p>Şayet yukarıda zikrettiklerimizi yapıp benzer günahı gele­cekte yapmama konusunda kalbini temize çıkarırsan bütün gü­nahlardan arınmış olursun. Kalbi temize çıkarmakla birlikte eda edilmemiş geçmiş ibadetleri kaza edip hasından razı kılmadıysan kul haklarıyla alakalı mesuliyet devam eder, diğer günahlar ise bağışlanır.</p>
<p>Bu konuya dair uzun açıklamalar söz konusu olup hepsinin bu kısa kitaba sığması mümkün değildir. Dolayısıyla önce <em>İhyâu Ulûmi’d&#8217;Dîn</em> kitabının tövbe bölümüne, sonra <em>el-Kurbe ilallâhi Teâla</em> kitabına, ardından da <em>el-Gayetul-kusvâ</em> kitabına bakarsan çokça fayda ve geniş açıklama elde edersin. Burada dile getirdik­lerimiz, mutlaka bilinmesi gereken aslî şeylere dairdir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Tövbenin Hakikati ve Selefin Buna Dair Sözlerinin izahı</strong></p>
<p>Yine iyi bilmelisin ki bu geçit aşılması zor, zararı büyük ve de geçilmesi çok mühim bir geçittir. İlimde derinleşmiş ve ilmiyle âmil âlimlerden Ebû İshak el-îsferâyînî’nin (ö. 418/1027) şöyle dediği bize ulaştı: Otuz sene boyunca bana nasûh tövbe nasip et­mesi için Allah Teâlâ’ya dua ettim. Sonra kendi halime şaşırdım ve “Subhanallah! Otuz sene boyunca Allah Teâlâ’ya dua ettiğim bu hacetim şu ana kadar giderilmedi.” dedim. Daha sonra rü­yamda bir adamın bana şöyle dediğini gördüm: “Buna şaşırıyor musun? Allah Teâlâ’dan ne istediğinin farkında mısın? Sen Allah Teâlâ’dan seni sevmesini diliyorsun. Allah Teâlâ’nın Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.’ (Bakara 2/222) sözünü işitmedin mi ? Bu, kolay bir istek midir ?”</p>
<p>Şu önderlere, onların meseleye verdikleri öneme, kalplerini sürekli olarak salih tutma isteklerine ve ahiret azığı biriktirmele­rine bir bak!</p>
<p>Tövbeyi geciktirmenin zararına gelince günahın başı kasvet, sonu ise -Allah korusun- uğursuzluk ve bedbahtlıktır. İblis ile Belanı İbn Bârûrâ’nın hallerini sakın unutma. Zira her ikisinin de durumu ilk başta günah, sonda küfürdü ve her ikisi de sonsuza dek helak olup gittiler.</p>
<p>Sana düşen -Allah sana merhamet etsin- uyanık olmak ve çabalamaktır. Umulur ki kalbinden bu ısrarın damarları sökülüp atılır da boynunu bu yüklerden kurtarırsın. Günahlardan dolayı kalbinin kasvetli hâle geleceğini unutma ve hâlini düşün. Salih bir zat, “Kalbin kararması günahlardan ileri gelir.” demiştir.</p>
<p>Kalbin kararmasının alameti, günahlardan dolayı kalplerde korku oluşmaması, ibadet ü taate uygun bir yer ve ortamın bulun­maması ve verilen öğüdün hiçbir etki etmemesidir. Salon günah­ları küçük görme, aksi takdirse büyük günahları ısrarla sürdür­düğün hâlde kendini tövbekar zannedersin. Şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Günahın azını sakın küçümseme, </em></p>
<p><em>Zira sürekli yapılan az, fok sayılır.</em></p>
<p>Kehmes b. Hasan’dan şöyle bir rivayet bize ulaştı: O, “Bir günah işledim, kırk yıldır onun için ağlıyorum.” deyince insan­lar “Nedir bu günah ey Ebû Abdullah?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Kehmes, “Din kardeşim olan birisi beni ziyarete gelmişti. Ben onun için bir balık satın aldım. Sonra komşumun duvarına giderek oradan bir parça çamur aldım ve misafirim o çamurla eli­ni yıkadı.” karşılığını vermiş.<sup>3</sup></p>
<p>Nefsinle münakaşa et, onu hesaba çek ve acilen tövbe et­meye davran. Zira ecel gizli, dünya aldancı, nefis ve şeytan ise düşmandır. Allah Teâlâya yalvarıp yakar ve Onun kendi elleriyle yaratıp ruhundan üflediği, meleklerin boynunda cennetine taşı­dığı Âdem babamızın hâlini hatırına getir. O sadece bir günah işlemişti ve bunun sonucunda olanlar oldu. Hatta rivayet edildi­ğine göre Allah Teâlâ, “Ey Âdem! Ben senin nasıl bir komşundum?” diye sormuş, Âdem bu soruya, “Ne güzel bir komşusun ey Rabbim!” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Allah, “Ey Âdem! Benden uzaklaş ve keramet tacımı kafandan çıkar. Zira bana is­yan eden benim komşum olamaz.” buyurmuştur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Allah’ın tek bir günah konusunda peygamberine olan tutu­mu böyle iken, sayısız günah işleyen diğer kişiler hakkında tutu­mu nicedir! Tövbekar birinin yalvarış ve yakarışı böyle iken gü­nah işlemeye ısrar eden zalimin hâli nicedir!</p>
<p>Şu sözleri dile getiren ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>Tövbe eden kendi hâline korkar iken.</em></p>
<p><em>Tövbe etmeyenin hâli nicedir!<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tövbe edip sonra tövbeni bozarak aynı günaha ikinci kez dönersen hemen tekrar tövbe et ve kendi kendine, “Belki de bu sefer aynı günahı tekrar işlemeden önce ölürüm.” de. Aynısını üçüncü kere, dördüncü kere tekrarla. Günahı ve günaha dönme­yi bir sanat edindiğin gibi tövbeyi ve tövbeye dönmeyi de sanat edin. Tövbe konusunda günah işlemeye nispetle daha aciz dav­ranma. Umutsuzluğa kapılıp şeytanın bundan dolayı seni tövbe etmekten alıkoymasına da izin verme. Zira günahtan sonra töv­be etmek hayra alamettir. Efendimiz’in (sav) “Sizin en hayırlınız günah işleyip tövbe edeninizdir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> sözünü işitmedin mi? Hadiste sözü edilen, günah sebebiyle çokça imtihan edilmiş, çokça tövbe edip pişmanlık duyarak istiğfar ile Allah a sığınan kişidir. Allah Teâlâ’nın, “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merha­met edici bulur.” (Nisa, 5/110) sözünü de hatırından çıkarma. Bu iş böyledir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Sadık Tövbenin Hakikati</strong></p>
<p>Meselenin özeti şu ki işe koyulup günaha asla geri dönmemek, mümkün mertebe hasından razı kılmak, gücün yettiğince kaçan ibadetleri kaza etmek ve bu yaptıklarının yeterli olması için geri ka­lan hususları yalvarıp yakararak Allah Teâlâ’ya bırakmak suretiyle kalbini bütün günahlardan arındırmak gerekir. Ayrıca bu yaptığın, Allah Teâla&#8217;nın senin bu konuya dair sadık ve muttaki kalbinden sâdır olan azminin doğruluğunu bileceği bir hal üzere olmalıdır.</p>
<p>Daha sonra gidip gusül abdesti al, elbiselerini yıka, gereği üzere dört rekât namaz kıl ve Allah’tan başka hiç kimsenin seni göremeyeceği boş bir mekânda yüzünü yere koy. Ardından başına toprak saçıp göz yaşıyla hüzünlü bir kalp ve yüksek sesle en şerefli organın olan yüzüne toprak sür. Sonra da mümkün olduğunca günahlarını tek tek hatırına getirerek asi nefsini bu günahlardan dolayı kına, azarla ve şöyle de: “Ey Nefis! Senin utanman yok mu­dur? Tövbe etme vaktin gelmedi mi ? Allah Teâlâ’nın azabına da­yanacak gücün mü var? Allah Teâlâ’nın gazabına mı muhtaçsın?” Buna benzer çokça şeyler dile getir ve de ağla.</p>
<p>Peşi sıra iki elini merhametli olan Rabbe kaldır ve şöyle de: “Ey Rabbim! Kaçak kulun senin kapma döndü. Asi kulun salah bulmak üzere geri geldi. Günahkâr kulun af dilemek için huzuru­na çıktı. Cömertliğinle beni affet, lütfunla beni kabul et ve bana rahmetinle nazar et. Allah’ım geçmiş günahlarımı bağışla, kalan ömrümde de beni koru. Zira hayrın hepsi senin elindedir. Şüphe­siz ki sen bize karşı şefkatli ve merhametli olansın.”</p>
<p>Ardından şiddet anında dile getirilen şu duayı yap: “Ey bü­yük işleri ortaya çıkaran, ey dertlilerin son yardımcısı olan, bir şey istediğinde ol deyip oluverdiren Allah’ım! Günahlar bizi sa­rıp sarmaladı, bu günahları bağışlayacak olan ise sensin. Ey her sıkıntıyı gideren! Seni bugün için bekliyordum. Tövbemi kabul eyle. Şüphesiz ki sen tövbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olansın.”</p>
<p>Sonra ağla ve yakarmanı artırarak şöyle de: “Yapağı bir iş, kendisini başka bir iş yapmaktan alıkoymayan; bir şeyi işitmesi, başka bir şeyi işitmesine engel olmayan Allah’ım! Kulların çok­ça istemesinin kendisini hataya düşüremediği; ısrar edenlerin ısrarının kendisini bıktıramadığı Rabbim! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetini göstermek suretiyle bana affının serinliğini ve bağışlayışının hoşluğunu tattır. Şüphesiz ki sen her şeye gücü yetensin.”</p>
<p>Daha sonra Hz. Peygamber e salat-ü selam getir, erkek kadın bütün müminler için af dile ve Allah Teâlâ’ya itaate geri dön. Ar­tık sen nasûh bir tövbe etmiş ve annenin seni doğurduğu gün gibi günahlardan tertemiz çıkmış bir hâldesin. Sen Allah Teâlâ’nın sevdiği kişilerdensin. Senin için tarif edilemeyecek kadar fazla ecir ve sevap; bereket ve rahmet vardır. Senin için güven ve kurtu­luş hâsıl oldu, öyle ki sen hem dünyada hem de ahirette günah­ların tasasından ve belasından kurtuldun. Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi de aştın. Lütfü ve keremiyle hidayet ve tevfik verecek olan Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:21-44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2685; Süleyman b, Ahmed b, Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu- </em><em>cemul-kebtr,</em> thk, Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Dâru ihyâi’t-turâ- si’l-arabî, t.y.), 8/233.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İmam Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, <em>el-MakAsulul-basene,</em> 446, (Mısır: Mektebetü’l-hancı, 1991).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hamza b. Yusuf el-Cürcânî, <em>Târîhu Cürcân,</em> thk. Muhammed Abdülmuîn Han (Lübnan: Âlemü&gt;l-kütüb, 1981), 215.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Abdullah b. Muhammed b. Ebû Şeybe, <em>Musannif,</em> thk. Habiburrahman el-Azamî (Lübnan: el-Meclisu 1-ilmî, 1983), 8/255.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yusufb. Abdullah cn-Ncmri İbn Abdul-Ber, <em>Câmiu beyânı l~ilm vefadlihî, </em>thk. Ebu’l-eşbâl cz-Züheyri (Arabistan: Dâru İbn Cevzî, 1994), 268; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya ve tabakâtul-asfyâ,</em> (Lübnan: Dâru’l-kitâbi’l-a- rabî, 1987), 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 4/385.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Bu ifadeler, daha önce dile getirilen uzun hadisin bir parçasıdır. Hadis için bknz: îbn Abdü’l-Ber, <em>Câmiu beyânı l-ilm vefiuUihî,</em> 268; Ebû Nuaym, <em>HiL yetul-evliya,</em> 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> thk. Muham­med Fuat Abdülbaki (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, 1954), 224; Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî, <em>el-Müsned, </em>thk. Hüseyin Selim Esed cd-Dârânî (Suriye: Dâru’l-me’mûn li’t-türâs), 2837; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebir,</em> 10/195.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/74.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2654; Ibn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 253.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 10/36.</p>
<p><strong>Tövbe Geçidi</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 1972; Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu cemü’l-evsaf’,</em> thk. Mahmut Tahhân (Arabistan: Mektebetu 1-maâ- rif, 1985), 7394; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 8/197.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[2]</sup></a> Beyhakî, <em>eş-Şu &#8216;ab,</em> 6832; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/96.</p>
<p>3.Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,6/211</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[4]</sup></a> Ebu’l-Kâsım İbn Asâkir, <em>Târihu medîneti Dımaşk,</em> thk Muhibbuddîn Ömer b. Garâme (Lübnan; Dâru’l-fikr, 1995), 7/419.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[5]</sup></a> İbn Kuteybe bu sözü Ebül-Atâhiye’ye nispet etmiştir. Bk. Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, <em>&#8216;Uyûnü&gt;l-ahbâr</em> (Mısır: Dâru’l-kütübi’l-mısriyye, 1930), 2/327.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[6]</sup></a> Ebû Abdillâh Muhammed b. Selame b. Ca’fer el-Kudâî, <em>Müsnedüş-Şihâb, </em>thk. Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Müessesetur-risâle, 1985),1271.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması&#8217;ndan Bölümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 13:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gölge]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Salât]]></category>
		<category><![CDATA[suret ve mana]]></category>
		<category><![CDATA[Teşbih ve Tahmîd]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani Sübhânallâh Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, Elhamdülillâh ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı</strong></p>
<p>Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah <em>Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm</em> derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani <em>Sübhânallâh</em> Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, <em>Elhamdülillâh</em> ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî (furûa dair) bozukluğu örter ve düzeltir. Bu sebeple zât, temiz (mutahhar), sıfatlar ise kutsal (mukaddes) olur.</p>
<p>Hadiste geçen bu cümlenin sonunda yer alan <em>Sübhânallâhi&#8217;l- azîm</em> ifadesinde özellikle teşbihe vurgu yapılmasının nedeni &#8220;asla rücû&#8221;ya yani başlangıca dönmeye işaret etmektedir. Bu yüzden söz, azamet (büyüklük) ile tamamlanmıştır.</p>
<p>Bütün bu ifadelerden anlaşıldığına göre teşbih ruhun hâlidir; tahmîd (hamd) kalbin şanıdır; kurban etmek (zebh) ise nefsin sıfa­tıdır. Böylece ikisi (teşbih ve tahmîd), kavlî (sözle yapılan); diğeri (kurban etmek) ise fiilî (eylemle yapılan) ibadettir.</p>
<p>Kavi (söz), hem gaybı (görünmeyeni) hem de şehadeti (görü­neni) kapsamaktadır; fiil (eylem) ise yalnızca şehadete, yani görü­nen âleme mahsustur. Bu nedenle zahiri varlığın (dış benliğin) taayyünâtı, yani belirginleşmiş şekil ve sıfatları yok edilmedikçe, sözün sırrı ortaya çıkmaz. Zira hakikatte konuşan Allah Teâlâ&#8217;dır, kabul eden (işiten ve anlayan) ise kuldur.</p>
<p>Namazda <em>Sübhânekellâhumme</em> duasıyla teşbih ile başlanmasının ve secdede yine teşbih ile bitirilmesinin sırrı şudur: Kul, namazın hareketleri boyunca (harekât-ı intikâliyye) Allah&#8217;ın zâtını tenzih eder ve mebde-i evvele (ilk başlangıç, yani Allah&#8217;ın zâtını) selb (eksiklikleri ortadan kaldırma) ile yakınlaşır. (Sonuç olarak nama­zın başında ve sonunda teşbih, ruhun Allah&#8217;a yönelişini; kalbin ve nefsin arınışını; kulun da kendi varlığını yok edip Allah&#8217;ın azameti önünde fâni oluşunu temsil eder.) Bunu iyi anla!</p>
<p><strong>Mecazî Varlığın Hakikate Yol Oluşu, Kâmillerin ömrü,<br />
Gölgenin Uzaması ve Tecellîlerin Genişlemesi</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurdu: &#8220;Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı/&#8217;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ, bu âyette &#8220;gölgeyi uzatmak&#8221; tan bahsederek, &#8220;hakiki varlığın gölgesi&#8221; ne, yani mecazî varlığa işaret etmiştir. Bu gölge, hakiki varlığa geçiş köprüsüdür. Öyleyse bütün varlıklar, tevhidin delilleridir; fakat bu, &#8220;sonradan yaratılan varlık kadîm varlığa delildir&#8221; anlamında değildir. Çünkü gölge, kendi başına karanlıktır; karanlık, ışığın delili olamaz. Aksine, ışığın kendisine de bir <strong>delil </strong>gerekir. Güneş açısından bu delil gündüzdür.</p>
<p>îşte bu sebeple, gölgemsi varlık -yani cisimlerin iç yüzü, onla­ra varlık kazandıran hakikat-Allah Teâlâ&#8217;nın delilidir. Çünkü o, Allah&#8217;ın &#8220;Ruhumdan üflediğim vakit&#8230;&#8221;<sup>43</sup>buyruğunda belirttiği ilahı nefharun bir eseridir. Nitekim &#8220;Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecellî etti.&#8221; denmiştir; yani Allah, zâtının ve sıfatlarının izleriyle insanda göründü. Fakat bu &#8220;O, O&#8217;dur&#8221; demek değildir; sanki onun gibidir manasındadır.</p>
<p>Böylece anlaşılıyor ki, bu gölge-varlığın genişlemesi, güneş doğar­ken yayılan ışık gibi bir yayılmadır. Güneşin ışınları nasıl çeşitli yerlere dağılırsa, hakiki varlığın da gölgesel yansımaları, çeşitli varlık suretlerinde -mutlu ya da bedbaht bedenlerde- görünür.</p>
<p>Allah dileseydi, bu gölgeyi sâkin kılardı; yani ezelî aşk hare­ketiyle kıpırdamayan, isimlerin tecellîsiyle parlamayan bir hâlde bırakırdı. Fakat O bunu dilemedi; bilakis lütufla, cömertlikle, feyz ile görünmeyi diledi. Çünkü Allah (hâşâ) ne cimridir ne de acizdir.</p>
<p>Ayrıca, varlıkların özleri (a&#8217;yân-ı sâbite) kendi istidat dilleriyle varlık istemişlerdi. Bu yüzden Allah, onların dışta varlık kazan­masını murad etti. Nitekim şöyle buyurmuştur: &#8220;Siz O&#8217;ndan ne istedinizse, O size verdi.&#8221;<sup>44</sup> Yani Allah, her birinize yaratılışına uygun olan varlığı bağışladı; sonra her birinizi, kendi hakikatinizin ve hâlinizin gereğine göre arayışınıza yöneltti.</p>
<p>Böylece gölge, kendisine gölge düşen varlığa delil olduğu gibi, onun görülmesi de o varlığın görülmüş olduğuna şehadet eder. Bu yüzden Allah &#8220;Görmedin mi Rabbin nasıl gölgeyi uzattı?&#8221; buyurdu. Yani: &#8220;Sen Rabbinin tecellîsini zaten gördün ve O&#8217;nu tanıdın. Onu, tecellîlerinin içinde müşahede ettikten sonra artık biliyorsun ki O, gerçekten O&#8217;dur.&#8221; Çünkü her müşahede, hakikî bir görme değildir; görme, güçlü bir bilgiyle idrak etmektir. Bu inceliği iyi anla!</p>
<p>Allah, &#8220;Asr&#8217;a yemin ederim&#8221; buyurmuştur. Bu, ikindi nama­zına işarettir; çünkü gölge, en çok o vakitte uzar. İmamın dediği gibi, o vakitte bir şeyin gölgesi onun boyunun iki katı olur ve bu doğrudur. İşte bu gölgenin uzamasındaki işaret sebebiyle, ikindi namazı &#8220;salâtü&#8217;l-vustâ&#8221; (orta namaz) kabul edilmiştir; bu görüş en sağlam olanıdır. Çünkü o vakitte, varlığın gölgesel uzanımı gibi, tecellî de en geniş hâline ulaşır.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana olan nimeti de işte bu sebeple büyüktür. Çünkü O, sana öyle bir külli tecellîyle görünmüştür ki, başkalarına parça parça tecellî ettiği her şeyi senin üzerine toptan yansıtmıştır. O hâlde, bu büyük ve kapsamlı tecellîde, başkaları sana nasıl denk olabilir?</p>
<p>Bu yüzden Allah seni başkalarına üstün kıldı. Onları ise, sana nispetle bir gölge gibi kıldı. Sen özsün (zübdesin); başkaları ise hurmanın kabuğu, dalları ve yaprakları gibidir.</p>
<p>Eğer dersen ki: &#8220;Senin anlattıklarına göre, kâmil insanların ömürlerinin doğal ömrün sonuna kadar uzaması gerekirdi. Oysa bu durum çok nadirdir; hatta kâmiller bir yana eksik insanların bile ömürleri, genelde altmış ile yetmiş yıl arasındadır.&#8221;</p>
<p>Derim ki: Hayır, zahirde onların ömürlerinin kısa olması gerekir. Çünkü ikindi vaktindeki gölge her ne kadar uzasa da onun zamanı -günün önceki kısımlarına göre- kısadır. İşte kâmiller de böyledir: İlahî tecellîler bakımından &#8220;uzatılmış&#8221; kimselerdir; ama ömürleri kısa olur. Bu kısalık, o uzatılmanın bir sonucudur. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Bir şeyin tamamlandığı söylendiğinde, artık onun yokluğunu bekle.&#8221;</p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, tecellî genişliği ancak sonlarda olur; tıpkı gölgenin günün sonunda genişlemesi gibi. Çünkü İnsanî kemal derece derecedir; her ne kadar İlahî tecellî ani ve bir anda gerçekleşse de. Bu da şu âyetin anlamıdır: &#8220;Bizim emrimiz yalnızca bir defadır, göz kırpması gibidir.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yani bu ani tecellî ve o &#8220;bir anda olan emir&#8221;, görünüşe çıkmakta zamanla aşamalı olur; çünkü Allah insanı, bu zuhuru engelleyen birtakım perdeler ve engellerle yaratmıştır. Bunlar, unsurların (toprak, su, hava, ateş) hükümleri, tabiî nitelikler ve dört miza­cın ahlâkıdır. Tecellînin ortaya çıkışı, bu hükümlerden sıyrılmaya bağlıdır; çünkü bunlar ruhun yüzünü örter. Bu yüzden, seyr u sülük edenlerin çoğuna riyâzetler (nefs terbiyesi) ve mücâhedeler (manevî mücadeleler) gerekmiştir.</p>
<p>&#8220;Çoğuna&#8221; dedik, çünkü bazen sâlik meczûb olur; o zaman bu yükümlülük diğerlerine göre hafifler. Fakat her durumda, yaratı- lışın kemale ermesi için zaman gerekir. Fark şuradadır: Ekin ekme zamanı sâlik için zordur, çünkü o henüz hasat vaktine -yani kemalin sonuna- ulaşmamıştır. Meczûb içinse bu dönem daha hafiftir. Hasat vaktinde ise iş kolaylaşır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bugün dininizi kemale erdirdim.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[46]</sup></a> Yani, kemalden sonra artık yeni yükümlülükler kalmaz; işler size ağır gelmez.</p>
<p>Böylece, sonun hâli başlangıcın hâlinden farklıdır ama sadece bir yönden. Çünkü yolun sonuna ulaşan, şer&#8217;î ölçülere göre başlangıç hâline geri döner. O dengeyi elinden bırakmaz; yoksa düşerdi. Zahiren ve bâtınen kemal, yükü hafifletir. Bu yüzden Allah Resûlü <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kim iki gözüne ikramda bulunmak isterse, ikindiden sonra yazı yazmasın.&#8221; Buradaki &#8220;iki sevgili&#8221; ile basar (göz) ve basiret (kalp gözü) kastedilmiştir; &#8220;ikindi&#8221; ise dinin kemale erdiği, sülûkun tamamlandığı zamandır. Yani kemal zamanı, zahir ve bâtından birlikte faydalanma zamanıdır. Çünkü bu zaman, meşgalelerin bulanıklıklarının kalktığı andır.</p>
<p>Nitekim &#8220;saat yaklaşınca&#8221;, yani artık kıyamet yaklaştığında, istiğfar en faziletli amellerden olur. Çünkü bu istiğfarla, yapılan çok şey vahdet kanadı altında gizlenir; böylece son, başlangıçla en güzel şekilde birleşir.</p>
<p>Bu makam sebebiyle, şeyhlere yeni virdler veya usûller icat etmek yasaklanmıştır. Çünkü din zaten kendi içinde kâmildir. Ancak zamanla yıpranabileceği için, yeniden yaşanması, tazelen­mesi gerekir; yeni bir şey icat etmek değil. Ne mutlu ömrü uzun, ameli güzel olana! O amel ki, şeriatın belirlediği yoldur. Bunu iyi bil, onunla amel et ve yalnız O&#8217;na ümit bağla&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Arz-ı </strong><strong>Mukaddesenin </strong><strong>Sırrı ve Toprak-İnsan Mukayesesi</strong></p>
<p>O mübârek gecenin sabahında Kudüs-i Şerife vardım ve orada &#8220;arz-ı mukaddese&#8221;nin sırrına dair bir keşfe mazhar oldum. Bu sırrın hakikati şudur: Allah Teâlâ o yüce toprakları &#8220;arz-ı mukad­dese&#8221; (mukaddes toprak) olarak nitelemiştir; ama orada yaşayan insanlardan bahsederken &#8220;mukaddes yaratılmışlar&#8221; dememiştir. Çünkü toprağın kendisi, mahiyeti itibarıyla kirlerden ve pislikler­den münezzeh olup, hakikatte temiz ve arınmıştır. O, yaratıldığı günden beri teşbih eden, hamd eden, Rabbine yönelen bir varlıktır. Onun üzerine işlenen günah ve isyanlar ise sonradan arız olan kirliliklerdir; o kirler toprağın zatından değil, üzerinde yaşayan günahkârlardan kaynaklanır.</p>
<p>Bu anlam, Allah Teâlâ&#8217;nın şu buyruğunda da açıkça görülür: &#8220;Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[52]</sup></a> Bak, âyette &#8220;şehrin kendisi&#8221; zalim diye nitelendirilmemiştir; zalim olanlar o şehrin halkıdır. Şehrin kendisine ise, o zulüm ancak halkı sebebiyle sirayet etmiştir.</p>
<p>Bu hakikate göre yaratılmışların bir kısmı saîd (bahtiyar), bir kısmı şakı (bedbaht) olabilir; fakat yeryüzü bütünüyle saîddir, başka bir hâlde değildir. Bu, insanın nefsi gibidir: Nefis, İlahî nefhadan kaynaklandığı için iki âlemde de saîddir, azap ona dokunmaz. Fakat hayvânî nefis, dizginsiz kaldığında cezaya uğrar.</p>
<p>Peki neden Allah Teâlâ, Kudüs ve civarına &#8220;arz-ı mukaddese&#8221; demiş, fakat Mekke-i Mükerreme için bu ifadeyi kullanmamıştır? Hâlbuki Mekke, birçok mukaddes ruhun indiği, yüce varlıkların yaşadığı yerdir. Cevap şudur:</p>
<p>Mekke&#8217;yi mübarek kılan, içinde inen kutsî nefislerdir; yani mukaddes olanlar, o toprağı mukaddes kılmışlardır. Buradan şu ilke anlaşılır: Toprak kimseyi mukaddes kılmaz; bilakis mukaddes olan kişi toprağı mukaddes kılar.</p>
<p>Nasıl ki İlahî bereketler insan-ı kâmilin kalbine indiğinde, onun tabiat toprağı ve bedensel yapısı &#8220;mübarek toprak&#8221; hâline gelir­se, bu da aynı gerçektir. Çünkü mübarek kimsenin komşusu da mübarek olur. Bunun aksi de böyledir: Günahkârın yakınlığı da insanı kirletir.</p>
<p>O hâlde aldanmış kimse, &#8220;Ben filancanın soyuna mensubum&#8221; diye gururlanmasın. Nitekim ilim, mirasla kazanılmaz. Yine &#8220;Ben mukaddes topraklardayım&#8221; diyerek kendini güven içinde sanma­sın. Çünkü toprak kimseyi kutsamaz.</p>
<p>Aynı şekilde, &#8220;Ben velîlerin yüzünü gördüm&#8221; diyerek övünme­sin. Zira Ebû Cehil de Peygamberlerin Sonuncusu&#8217;nun <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> yüzünü gördü ama bu ona hiçbir fayda vermedi. Durum böyledir; bunun benzeri nice örnekler de aynı hükme girer&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Her nefesde açılır binbir gül-i sîr-âb-ı feyz</p>
<p>Her gül-i sîr-âbdan sad bû alır erbâb-ı feyz</p>
<p>Pâk eder yokdur serây-ı sineyi ağyârdan</p>
<p>Yoksa açıkdır kulûb erbâbına ebvâb-ı feyz</p>
<p>Nefha-i Hak dan temevvüc ey leşe deryâ-yı ilm</p>
<p>Katre-i dil kendini ol dem eder gark-âb-ı feyz</p>
<p>Gerçi feyz-i Hak bahâne istemez amma hele</p>
<p>Çeşm-i nem-nâk ü dil-i hûnîndir esbâb-ı feyz</p>
<p>Nişvesi çıkmaz dimâğından ebed nûş edenin,</p>
<p>Meclis-i hâs-ı İlahîde şerâb-ı nâb-i feyz</p>
<p>Hakkıyâ âb-ı hayâta çûn vusûl âsân değil</p>
<p>Bulmadıkça teşne-dil etme salon işrâb-ı feyz</p>
<p>***</p>
<p><em>(Her nefeste, feyz suyuna kanmış binbir gül açılır; feyz sahipleri, bu suya kanmış güllerin her birinden yüzlerce koku alır.</em></p>
<p><em>Gönül sarayını ağyardan (mâsivadan/Allah&#8217;tan başka her şeyden) arındıran pek azdır; oysa kalp erbabına, yani gönül ehline, feyz kapıları zaten açık durumdadır.</em></p>
<p><em>İlahi bir üfleme (nefha) ile ilim denizi dalgalandığında, gönül damlası, o anda kendini feyz denizine tamamen batmış bulur.</em></p>
<p><em>Gerçi Allah&#8217;ın feyzi için bir bahaneye, sebebe ihtiyaç yoktur; ama yine de feyzin vesilesi, yaşla dolu bir göz (ağlayan göz) ve kanlı bir gönüldür (yanık kalptir).</em></p>
<p><em>Feyz şarabını bir kez içenin, onun sarhoşluğu ve lezzeti zihninden hiç çıkmaz; çünkü o, Allah&#8217;ın özel meclisinde, saf ve hakiki feyz şarabını içmiştir.</em></p>
<p><em>Ey Hakkı! Hayat suyuna (âb-ı hayât, yani manevî ölümsüzlüğe) ulaşmak kolay değildir; bu sebeple, gerçekten susamışı, yani gönlü tam hazır olanı bulmadan, ona bu feyzi (feyiz şarabını) içirmeye kalkışma!)</em></p>
<p>***</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Salâtın Hakikati ve Mertebeleri</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Ey iman edenler! Siz de O&#8217;na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[69]</sup></a></p>
<p>Bil ki, Allah&#8217;ın salâtı, meleklerin salâh ve müminlerin salâh aynı anlamda değildir; her biri farklı bir mertebeye aittir. Araplar, yarış meydanında birinci gelen ata &#8220;mücellî&#8221;, onun hemen ardından gelen ikinci ata ise &#8220;musalli&#8221; derler. Bu benzetmeyle ifade edilmek istenen şudur: Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna yönelmesi, tıpkı ikinci atın birincinin hemen ardında koşması gibidir; yani Allah&#8217;ın salâh, kulunun varlığına bağlı olarak zuhur eder.</p>
<p>Bu anlamda Allah, kulunun ardından gelen &#8220;musallî&#8221; gibidir; çünkü kulun varlığı ve bilinci ortaya çıkınca, Allah&#8217;ın ona yönelik rahmeti! ve salâh belirginleşir. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.&#8221; Yani insanın nefsini tanıması asildir; Rabbini tanıması ise bu bilginin sonucudur. İşte bundan dolayı Allah&#8217;ın salâh, kulun varlığı üzerine bina edilmiştir.</p>
<p>Bu salât, kulun dış dünyada görünmesiyle meydana gelir; çünkü bir &#8220;salât&#8221;tan söz edebilmek için bir &#8220;mevsûf&#8221; (yani Peygamber) ve onun bir &#8220;sıfatı&#8221; (yani nübüvvet) gereklidir. Bu yüzden âyette &#8220;Peygambere salât ediyorlar.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[70]</sup></a> denmiştir. Demek ki bu İlahî yöne­liş, Peygamber&#8217;in <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> nübüvvet makamına yöneliktir.</p>
<p>Bu yöneliş iki anlam taşır: Ya nübüvvetin şerefi sebebiyledir ya da nübüvvet yükünün ağırlığı sebebiyle destek ve yardım anlamın­dadır. Birinci durumda Allah&#8217;ın salâh, rahmet ve şeref ifadesidir; ikinci durumda ise, bu ağır görevi taşıyabilmesi için İlahî yardımı gösterir. Allah&#8217;ın yardımı, rahmet yönüyle olur; meleklerin ve müminlerin salâh ise, Allah&#8217;ın kudretinin ve isimlerinin tecellîleri olarak destek anlamına gelir.</p>
<p>Çünkü İlahî isimler birbirini destekler, her biri diğerini tamam­lar. Hatta İsm-i Âzam dahi diğer isimlerle birlikte ayakta durur. Bu yüzden Peygamber <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-,</em> ümmetinden kendisi için &#8220;vesîle&#8221;yi yani Allah kafandaki en yüksek dereceyi dilemelerini istemiştir.</p>
<p>Ayrıca melekler ve müminler, ilk akim nurundan gelen birer varlık zinciridir. Nitekim hadiste buyurulmuştur: &#8220;Ben Allah&#8217;tanım, müminler ise nurumun feyzindendir.&#8221;</p>
<p>Bu durumda meleklerin ve insanların Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve şellem-</em> nisbeti, çocukların babalarına nisbeti gibidir. Nasıl ki çocuklar, varlık vesilesi oldukları için babalarına saygı duymakla yükümlüdür, aynı şekilde müminler de Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-</em> ve ilim babalarına -yani mürşidlerine, öğretmenle­rine- tazimle yaklaşmalıdır. Çünkü onlar, insanın varlık ve kemal bulmasına vesile olmuşlardır. Bu tazimin bir biçimi de onların derecelerinin yüceltilmesi, adlarının yaşatılması ve onlara rahmetle dua edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Onlara mer­hamet kanadını tevazu ile indir.&#8221;<sup>71</sup></p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, babalar evlâtların gözünde daima aziz tutulmalıdır. Hele ki bu &#8220;babalar&#8221; ilim öğretenler, mürşidler, irşad ve terbiye ehli kimselerse, onlar saygı ve önceliğe en çok layık olanlardır. Aksi hâlde nimet, mihnete dönüşür; İlahî bağış kesilir, bereket yok olur ve insan aradığı hedefe ulaşamaz. Böylece talebe veya mürid, daha yolun başındayken eline hiçbir şey geçmemiş olur. Bu yüzden şöyle dua ederiz: Allah Teâlâ bizi, hangi yolda olursak olalım, edep makamında sabit kılsın.</p>
<p><strong>Dua ve ibadet Mertebeleri-Kulluğun Hakikati</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bana dua edin ki size ica­bet edeyim.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[72]</sup></a> Yani &#8220;Bana, ihlâsa erdirilmiş kullarımın dilleriyle dua edin; çünkü onların duası makbuldür.&#8221; Çünkü onların duası, hakikatte Hak tarafından Hakk&#8217;a yapılan duadır. Allah Teâlâ kesin olarak kendi nefsine icabet eder; nitekim &#8220;Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[73]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Eğer siz, nefsinizin diliyle -yani dünya ilgileriyle bulanmış, menfaat arzularına karışmış benliğinizle- dua ederseniz, bu dua da Hakk&#8217;adır ama nefis aracılığıyladır. Böyle bir duada Hak ile nefis arasında bir bağ kurulamaz; çünkü Hak kadîm ve vacip, nefis ise sonradan yaratılmış ve mümkündür. Ayrıca, vacip varlıkta illet yoktur; oysa mümkün varlıklar, illetlerin ve maksatların mekânıdır.</p>
<p>&#8220;Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler&#8230;&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[74]</sup></a> Yani &#8220;Bana kulluk etmekten büyüklenenler&#8221; ifadesi, kulluk zümresine hizmet ve tevazu ile girmeyenleri, onların davetine kulak vermeyip yüz çevirenleri anlatır. &#8220;İbâdet&#8221; kelimesi aslında &#8220;ibâd&#8221; kelimesine müennes eki olan &#8220;te&#8221; harfinin eklenmesiyle türemiştir; bu da, kulların kendilerine mahsus bir nitelik kazandıklarına işaret eder.</p>
<p>Bu bağlamda &#8220;ibâdet&#8221; fiiller âlemi olan mülk mertebesine, &#8220;ubûdiyyet&#8221; sıfatlar âlemi olan melekût mertebesine, &#8220;ubûdet&#8221; ise zâtın celâli yönü olan ceberût mertebesine karşılık gelir; çünkü bu son mertebede, ilâhiyet ve ulûhiyet sırrı tam anlamıyla idrak edilir.</p>
<p>Bu anlam, &#8220;Allah kuluna kâfi değil mi?&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[75]</sup></a> ayetinde de ima edilmiştir. Burada &#8220;abd&#8221; (kul) kelimesi, bu üç mertebeyi -ibâdet, ubûdiyyet ve ubûdet- kendinde toplayan, varlığının tüm katman­larında kulluğu gerçekleştirmiş kâmil kulu temsil eder. Bu anlattıklarımızın benzeri, &#8220;âhiret&#8221; kelimesinde de vardır. Zira &#8220;âhiret&#8221; aslında &#8220;âhir&#8221; kelimesinden türemiştir; &#8220;âhir&#8221; Allah&#8217;ın isimlerinden biridir ve &#8220;evvel&#8221;in karşılığıdır. Nasıl ki &#8220;âhiret&#8221;, Allah&#8217;ın &#8220;el-Âhir&#8221; isminin bir tecellisiyse, &#8220;ibâdet&#8221; de seçkin kulların hakikatlerinin bir tecellisidir.</p>
<p>Dolayısıyla, kemal sahibi kullar ibadetin kendisi gibidir; onların varlıkları, ibadetin mânâsını temsil eder. Bu yüzden bu kullardan yüz çevirenler, tam kullukla vasıflanmış bu hakikat ehlindenden uzak duranlar, &#8220;Cehennem&#8217;e zelil bir hâlde gireceklerdir.&#8221;<sup>76</sup></p>
<p>Burada kastedilen Cehennem, sadece ateş değil, uzaklık ve yabancılık cehennemidir. Çünkü yalan olana uzak olan, gerçekte uzaktır; uzak olana yalan olan da hakikatte uzaktır. Ancak yakın olana yaklaşan gerçekte yalandır. Allah, uzak olana ancak yakın olanın aynasından bakar; ibadeti de ancak kendisine yalan olan kullarının ibadeti aracılığıyla kabul eder. Bu yüzden din işlerin­den herhangi biri, ihlâslı kullardan biri tara Andan taşınmadıkça kemale ermez.</p>
<p>Nitekim şeyh (mürşid), ruh olmadan hiçbir işte başarılı ola­maz; ama insanlar bu ilişkiyi kesmiş, ruhani bağdan kopmuşlardır. Böylece zorunlu rahim bağını da kesmişlerdir. Artık onlar, kökü olmayan bir dal, ucu olmayan bir ok gibidirler.</p>
<p>Sonuç olarak, Allah Teâlâ&#8217;ya hizmet aslında tek bir hizmettir; bu hizmet ister aracısız olsun -namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde olduğu gibi-, ister bir vesile aracılığıyla olsun -yoksulu doyur­mak, susuz birini suyla buluşturmak, çıplağı giydirmek ya da bir öğretmene ve mürşide hizmet etmek gibi-, hepsi hakikatte Allah&#8217;a yapılan bir hizmettir. Çünkü bu tür hizmetlerde, Allah&#8217;a kul üze­rinden hizmet edilir.</p>
<p>Bu nedenle hadiste Allah Teâlâ (Hz. Mûsâ&#8217;nın <em>-aleyhisselâm-</em> kıs­sasının anlatıldığı yerde) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben acıktım, beni doyurmadın; susadım, bana su vermedin&#8230;&#8221; Yani aslında bu hizmet, kul suretinde görünen Allah&#8217;a yöneliktir. Kim bu hizmetin kul için yapıldığım zannederse sûrete takılıp kalır, perdeli olur; ama kim onun Allah için olduğunu idrak ederse mânaya erer, en yüce sırla şereflenir. Çünkü Allah Teâlâ, bütün isimleriyle tecellî etmektedir.</p>
<p>O, zenginlerde ve krallarda &#8220;el-Ganî&#8221; (mutlak zengin) ve &#8220;el-Ahad&#8221; (tek olan) ismiyle görünür; yoksullarda ise &#8220;el-Mürîd&#8221; (dileyen) ve &#8220;el-Hâfıd&#8221; (alçaltan) ismiyle görünür. Böylece her sûrette hem celâli hem de cemâli isimlerin izleri bulunur. İşte bu yüzden &#8220;Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın yüzü oradadır.&#8221;<sup>77 </sup>buyurulmuştur.</p>
<p>Ancak şunu bilmek gerekir ki, Allah&#8217;ın bütün isimleriyle tecellî ettiği kimseler vardır ki bunlar kâmiller ve seçkinlerdir; bir kısmı da sadece bazı isimlerin tecellîsine mazhar olanlardır ki bunlar noksanlar ve avam halktır. Birincilere hizmet, en mükemmel hiz­mettir; çünkü bu, Allah&#8217;ın &#8220;tamamlanmış kelimelerine&#8221; hizmettir.</p>
<p>Bu yüzden biz daha önceki âyette geçen &#8220;ibadet&#8221; kelimesini, &#8220;Allah&#8217;ın seçkin kullarına hizmet&#8221; olarak yorumladık. Çünkü bu kullara hizmet etmek, Allah&#8217;a ibadet etmekle aynıdır; aralarında bir fark yoktur. Zira Allah, onlarda bütün isimleriyle zahirdir. Bundan dolayı onlar da kendi benzerlerine şöyle derler: &#8220;Bizim dışımız halk, içimiz Hak&#8217;tır.&#8221; Bu sebeple, bakılması gereken şey dış görünüş değil, bâtın ve mânadır,</p>
<p>Ancak şunu da bilmek gerekir ki, zahir bâtınla birlikte döner; tıpkı gölgenin mazlûla (gölge sahibine) ve bedenin ruha bağlı olma­sı gibi. Yani yaratılmışların sûreti, Hakk&#8217;ın sûretidir; bu da &#8220;hayalî hakikat&#8221;tir. Nitekim &#8220;Kâinat hayaldir, fakat hakikatte Haktır&#8221; sözü bu anlamı ifade eder. Ne var ki bu mertebeleri anlayan ve onlara göre hareket edenler pek azdır; çünkü bu makam hem ayakların hem de kalemlerin kaydığı bir yerdir.</p>
<p>Vahdet sırrından bahsettiğimizde onlar şöyle dediler: &#8220;Kâmil bir kimse kimi kabul ederse, Allah onu kabul eder; kimi redde­derse, Allah onu reddeder/&#8217; Bunun içindir ki Ebû Yezîd el-Bistâmî <em>-kuddise sirruh-</em> gözünden düşen biri için şöyle demiştir: &#8220;Bırakın şu Allah&#8217;ın nazarından düşmüş kişiyi.&#8221; Böylece o, kendi nazarını Hakk&#8217;ın nazarıyla bir tuttu; bir kimsenin onun nazarından düşmesi, aslında Hakk&#8217;ın nazarından düşmesinin aynısı oldu.</p>
<p>İşte bu düşüş, Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Zelil olarak Cehennem&#8217;e girecekler.&#8221;<sup>78</sup> sözünün sırrıdır. Çünkü hakikî düşüş, aşağı taba­kalara inmektir; bundan daha büyük bir zillet yoktur, insan başı üzerinde uçurumdan yuvarlandığında nasıl zelil olur ise, manen düşen de aynı şekilde Zelildir. Bu uçurum, dünyada nefsin tabi­atıdır, âhirette ise Cehennem&#8217;dir; çünkü her ikisi de Cehennem kuyusunun derinliğindendir.</p>
<p>Zamanımızda da bu gruptan bazılarını gördük: Allah onları önce başarıya erdirmiş gibi gösterdi, ardından hileyle yavaş yavaş helake sürükledi; edebi bozan, tarikatın şartlarını ihlâl eden ve ehl-i ma&#8217;rifeti küçümseyen kimseleri sonunda yüzüstü yere çarptı. Onlar şeyhlerin ve sâdık sûfîlerin giydiği hırkaları giymiş olsalar bile, o hırka onlar için ateşten katran elbisesi gibidir; çünkü içi riya doludur. Buna karşılık, edeple duran, ihlâs sahibi müridlerin giydiği hırka ise cennet ipeğinden bir kaftan gibidir,</p>
<p>Ey Allah&#8217;ım, beni cennet elbiseleriyle giydir; üzerimde büyük nimetini daim eyle, beni fakirlerin şeyhi, gariplerin dostu, yalnız­ların yoldaşı kıl; beni tuzak ve azabından koru, zikreden kullarının hürmetine bana güven ve inayet ver.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Kalemin Sırrı</strong></p>
<p>&#8220;Kalem, alemdir (işarettir).&#8221; Yani, arif-i billah olanların ellerinde olan kalem, dağ başlarındaki yol işaretleri ve yol ortasında bulunan alamet ve işaretler gibidir. Öyleyse bu alamet ve yol işaretleri­ni kullanarak yol alanlar semte ulaştıkları gibi; arifin kaleminin yazdıkları ve işaretleri ile de sâlikin doğru yola erişmesi ve vuslat menziline ulaşması mümkün olur. Nihayetinde sûretten hakikate erişir. Ariflerin kalemine işte bu cihetten itibar eder, eserlerini zapt ederler.</p>
<p>&#8220;İlimle birleşince aylem (suyu bol kuyu) olur.&#8221; Yani, bahsi geçen arif-i billah olanların ellerindeki kalemler, kendilerinden çokça ilimler akmak konusunda derya gibidir. Belki deryanın dahi bir nihayeti vardır ancak bu zatların eserlerinin bir sonu yoktur.</p>
<p>İlmi kaleme nispet etti; ancak maksat kalemin sahibidir. Zira ilim, kalem sahibinin sıfatıdır. Kalem de ilmin yayılmasına bir vesile olduğundan Allah Teâlâ ilk olarak kalem-i a&#8217;lâyı sonra da levh-i mahfuzu yaratmıştır ki, zatının ve sıfatlarının ilimleri o kalem ile mahlûkata yayılsın ve böylece gayp hâzinelerinde bulunan enfes hikmetleri çıkartıp ilahi hakikatleri şakk-ı kalemden -yani kalem dilinden- söylesin, İşte bu fazilete binaen &#8220;Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun ki&#8230;&#8221;<sup>160</sup> buyurarak kaleme kasem eyledi.</p>
<p>Dolayısıyla nûn; nokta ve zat âlemidir ki, hokka gibidir. Mürekkebin kalemle hokkadan yavaş yavaş çıkarılıp sayfalar üzeri­ne harflerin ve kelimelerin nakışlarının yazılması gibi; kalem-i a&#8217;lâ ile de nûn hokkasından vücut sayfaları üzerine tekvîni/ <em>yaratılışla ilgili</em> ayetler nakşedilmiştir.</p>
<p>&#8220;Lisanlar üzerine kalemle çizilmiştir.&#8221; Yani kalem, ucunun yontulması suretiyle iki parça olur ki bu iki parça zâta ve sıfatlara nazırdır. Ancak hakikatte birçok dil üzerine yontulmuş ve bölün­müştür. Toplamda üç yüz altmış lisandır ve her bir lisan üç yüz altmış türlü külli ilimler kaydetmiştir. Bu ilimler, kıyamete kadar cari olan ilimlerdir. Bu külliyatın cüziyy atma bir son bulunmadığı için, her gelen arif bir lisan ile söyleyip bir kalem ile yazarak, icmali tafsil eylemiştir (özet olanı ayrıntılı bir şekilde ifade etmiştir). Cem ve fark aleminden ve hakiki ve zilli vücut kitabından neler beyan edip söylemişlerdir&#8230;</p>
<p>Allah onlara da bizlere de merhamet etsin.</p>
<p>&#8220;Biz bu zarflardan önce idik.&#8221; Yani cismânî levhalardan önce biz olduk. Ve bedenlere &#8220;zurûf&#8221; (zarflar) denildi. Çünkü mazrûf (içinde bulunan şey) nasıl zarfa girip yerleşirse, hayvani ruh da bedene sızmış ve orada yerleşmiş hâle gelmiştir. Bu anlam ise terkibi (birleşmeyi) gerektirir.</p>
<p>Nitekim şöyle işaret edilmiştir: &#8220;Biz, harfler gibiydik.&#8221; Yani harfler gibi basit unsurlar idik. Çünkü harfler, mürekkep kabın­daki (hokkadaki) basit unsurlar gibidir; levha ve sayfa üzerine yazılmadıkça terkip sûreti ortaya çıkmaz. Hatta nakşedilmesi/ <em>yazılması</em> hâlinde bile kelimeler gibi değildirler. Yani basitlik hâli yine durmaktadır,</p>
<p>öyleyse harflere &#8220;mürekkeb (bileşik)&#8221; demek, noktalarla ilgili bir husustur; çünkü her harf ya üç, ya beş, ya da yedi noktayı içerir. Yoksa harf olması bakımından, yani &#8220;harf&#8221; yönüyle ele alındığında, terkipten andır (basittir). Ama kelime, âyet ve sûre böyle değildir; çünkü kelime harflerden, âyet kelimelerden ve sûre de âyetlerden terkîb olunmuştur.</p>
<p>&#8220;Kamış ise (kıkırdak gibi olur.)&#8221; Kamıştan maksat, aslından boğumlu olan kamıştır. Burada kalem kastedilmektedir. Zira kalemde &#8220;kalem&#8221; yani <em>kat/bölünme</em> manası olduğu gibi, kamışta da aynı mana vardır. Yani, kalem yontulmuş, dolayısıyla kesilip bölünmüştür.</p>
<p>&#8220;(Kamış ise) kıkırdak gibi (olur.)&#8221; &#8220;Kıkırdak&#8221;, kemik ile et ara­sında bulunan, yenilebilen yumuşak bir nesnedir. Sağlamlığına bakıldığında daha çok kemiğe, yumuşaklığına bakıldığında ise daha çok ete benzerliği olmasıyla etten kemiğe besinleri veya kuvveti çekmek için yaratılmış ve bir vasıta kılınmıştır. İşte bu, nebilerin ve velilerin sırrıdır.</p>
<p>Mana şudur: Biz gaybî emirler mertebesinde harfler gibiyken, kalem tıpkı kıkırdak gibi aracı olarak Hak&#8217;tan feyiz alıp halka ulaştırma suretiyle iki tarafla da kaim olmuştur. Böylece o kalemin feyzi ulaştırmasında ruhlar âlemi, misal âlemi ve cesetler âlemi gibi bu kadar terkipler zuhur etmiştir. Bunlar kevni terkiplerdir. Sonra insan yaratıldığında, hatti/yazılı terkip de zuhur etmiş ve Allâh, beşerin babası Hz. Âdem&#8217;e <em>-aleyhisselam-</em> indirilen, ayrı ayrı yazı­lan noktalı harfleri birleştirmiş, ulaştırmış ve açıklamıştır. Zaman devam ettiği müddetçe onun hayrı ve bereketi ve baki olan eseri yalnızca Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Ey ahmak! Ahmak, akıllı olsa bile zekâsı ve dikkati olmayan kimse demektir. Ahmak aynı zamanda aklı az olan kimsedir. &#8220;Ebleh&#8221; ise &#8220;oğuz&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[161]</sup></a> dedikleri, kendi kârından gafil ve başkasının maslahatı ile meşgul olandır. Hadiste &#8220;Cennet ehlinin çoğunluğu, eblehlerdir, Akıllılar ise illiyyindedir.&#8221; buyurulmuştur. Burada akıllıları eblehlerin karşısında zikretmesinden anlaşılır ki, eblehte akıl azlığı vardır. O, akıl mertebesinde kalıp hakiki akıllılar gibi dereceler sahibi olmaya çalışmamıştır. Bunu iyi anla ve aklet!</p>
<p>&#8220;Sen kibrinle tıpkı sabi/ çocuk gibisin.&#8221; Yani, ahmak olan kimse, buluğ çağına erişmemiş oğlan çocuğu gibidir. Yaşı büyük olsa da bu böyledir; zira akıl ve temyiz kuvveti olmayınca, sabi/<em>çocuk </em>hükmünde olur.</p>
<p>Çocuğa &#8220;sabi&#8221; denmesinin sebebi, sabvetinden yani oyuna ve oyuncaklara olan meylinden ötürüdür. Benzer sebepten &#8220;saba rüzgârı&#8221; demişlerdir; zira ferahlatıcı ve rahatlatıcı olmasından dolayı insanlar bu rüzgârı severler. Âşıklara da &#8220;sabvet ehli&#8221; denil­miştir; zira zahitlerin mezhebinden yüz çevirmişlerdir.</p>
<p>Bu makamdan, ahmak kimsenin çocuk hükmünde sayılmasının bir yönü de şöyle anlaşılır: Halin gereği ve yaşın hükmü olmaksızın büyümesi ve yaşının ilerlemesi durumunda şehvetlere meyletme­sidir. Bu zamanın büyükleri ve ileri gelenleri de aynı durumdadır. Allah Teâlâ onları ıslah eylesin.</p>
<p>&#8220;Ve sen ey kibirli kimse! Ne zaman Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmünü kabul etmeye geleceksin?&#8221; Burada, zikri geçen ahmak kişiyi daha evvel geçen sıfat ile zemmetmeyi bırakıp başka bir sıfat ile zikretmeye intikal edilmiştir. &#8220;Kibirli kimse&#8221; manasındaki  / ebiyy kelimesi,  / ibâ&#8217; kelimesinden sıfat-ı müşebbehedir. Kerahet ve tiksinti manalarına gelir. &#8220;Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmü&#8221; ile kasıt, Allah&#8217; m hükmü olan tertemiz şeriattır.</p>
<p>Yani, sen ahmaklığın ve iyiyi kötüyle ayırt edememe özelliğinle çocuğa benzediğin gibi, kibirlenmen ve küçümsemen hasebiyle de iblise katıldın. Zira ikiniz de Hakk&#8217;ın emrini kabul etmemek hususunda beraber oldunuz. Şeytandan hayır gelmediği gibi ahmak ve kibirli kişiden de hayır gelmez. Zira şeriatın zahirî hükmünü kabul etmek ve onunla amel etmeye yönelmek akletmeye ve tas­dike bağlıdır.</p>
<p>Onun için ahmak kimse ve inkâr eden kimse sülük edemez. Zira bir şeyin iyi/<em>güzel</em> olduğunu idrak eden şey, akıldır. Fiili meydana getirmek için de ikrar ve ikbal/yönelme gereklidir. O halde zamane insanların kanunlarını ve yollarını bundan anlayıp ibret al ve doğru yoluna git. Allah hidayete erdirendir.</p>
<p>***</p>
<p>Nerdübân-ı ışka bas evc-i visâle er yürü</p>
<p>Kalma noksân pâyesinde bir kemâle er yürü</p>
<p>Kıl ü kâl-i medrese Hak&#8217;dan seni eyler cüdâ</p>
<p>Tekye-i ışka girip bir ehl-i hâle er yürü</p>
<p>Bâde-i gafletden ey dil gel ferâgat eylegil</p>
<p>Feyz-i Hak&#8217;dan teşne-câna şol zülâle er yürü</p>
<p>Sil gönül âyînesinden şol ta&#8217;alluk pâsını</p>
<p>Hazret-i Hak&#8217;dan tecellî-i cemâle er yürü</p>
<p>Menn ü selvâ ister-isen zevkyâb ol feyzden</p>
<p>Âlem-i kudretden al behren nevâle er yürü</p>
<p>Gel riyâzetle sarardıp çehreni bu bâğda</p>
<p>Hakkı-yı şeydâ gibi bir verd-i âle er yürü</p>
<p>***</p>
<p><em>(Aşkın merdivenine bas, vuslat doruğuna ulaş ve yürü; eksiklik dere­cesinde kalma, bir olgunluğa eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Medresenin boş sözleri (laf ve tartışmaları) seni Allah&#8217;tan uzaklaştırır; aşk tekkesine gir, hâl ehli birine er, öyle yürü.</em></p>
<p><em>Ey gönül! Gaflet şarabından artık vazgeç; susamış canına Hak fey­zinden içir, o saf suya ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gönül aynasından o alaka/bağlılık pasını sil; Allah&#8217;ın zatından gelen güzellik tecellisine ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Eğer men ve selvâ (ilahi nimet/helva ve bıldırcın eti) istersen, o feyzden lezzet al; kudret âleminden nasibini al, o ihsana eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gel, bu bahçede riyazetle yüzünü sarart (nefsini terbiye et); aşk sarhoşu Hakkı gibi bir al güle er, öylece yürü.)</em></p>
<p>***</p>
<p>Dilâ Anka sana ger bâl açarsa Kaf-ı kudretden</p>
<p>Hümâ-yı çarha etmezsin nazar âlî-i himmetden</p>
<p>Erişdi kûh-i Kâf&#8217;a kim ki Anka&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Delile uydu her kim râh-ı Mevlâ&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Nişan buldu mukaddem cümle-i Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan</p>
<p>Şu tâlib kim bugün sırr-ı müsemmâdan haber sordu</p>
<p>Ayâna erdi âsârı şühûd eden ulü&#8217;l-ebsâr</p>
<p>Cihân-ârâdan ol zîrâ her aradan haber sordu</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu</p>
<p>Bu mektebhânede her kim mu&#8217;allim buldu ey Hakkı</p>
<p>O lâbüd nazm-ı Kur&#8217;ân içre ma&#8217;nâdan haber sordu</p>
<p>**</p>
<p>(Ey gönül! Kudret dağından (Kaftan) sana eğer Anka kuşu kanat açarsa, yüksek himmetin sebebiyle artık göklerdeki hüma kuşuna bile bakmazsın.</p>
<p>Kim ki Anka&#8217;dan (yani hakikatten) haber sorduysa, Kaf dağına ulaştı ve kim Allah yolundan haber sorduysa, delile (rehbere) uydu.</p>
<p>Bugün müsemmâ sırrından haber soran o talip, önceden Allah&#8217;ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan) bir nişan buldu.</p>
<p>Gören basiret sahipleri, şahit oldukları eserlerin hakikatine erdiler; zira o kimse, dünyayı süsleyen Allah&#8217;ın her ziynetinden (her ârâdan) haber sordu. Yahut; basiret sahibi olanlar, eşyada Allah&#8217;ın izini gördüler; çünkü o kimse, dünyayı zinetlendiren Allah&#8217;ı her varlıkta, her yerde (her arada) arayıp O&#8217;ndan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda,</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Ölmeden önce yüce cennetten haber soran kimse daha bu dünyada iken sırların saklı hurilerine (ilahı güzelliklere) kavuştu.</p>
<p>Ey Hakkı! Bu mektep (dünya mektebi) içinde kim bir öğretmen bul­duysa, şüphesiz o, Kur&#8217;an&#8217;ın nazmı içinde manadan haber sormuştur.)</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması,syf:32;42-51;58-60;73-78;159-164</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>42 Hicr 15/29.</p>
<p>43 İbrahim 14/34,</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[44]</a> kırkan 25/45.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[45]</a> Kamer 54/50.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[46]</a> Maide 5/3.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[52]</a> Nisâ4/75.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[69]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[70]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p>71.İsra,17/24.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[72]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[73]</a> Mü&#8217;min 40/16.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[74]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[75]</a> Zümer 39/36.</p>
<p>76.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>77.Bakara,2/115</p>
<p>78.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>160 Kalem 68/1.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[161]</a> Oğuz: 1. Mübarek, pak, iyi yaradılışlı. 2. Gabi, anlaması kıt, bön, ahmak, sadedi!, sat [çn]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[gönül zenginliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Helâl]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27886</guid>

					<description><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl &#160; Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,[1] ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;[2] Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a> ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, değildir. Lâkin zenginlik, gönül tokluğudur,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> Yani kalbin kanaat ile zengin olmasıdır.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Zenginlik, mal ve paraya karşı ihtiyaçsız olmaktır; malı tutup saklamak değil. Bir şeye muhtaç olduğun vakit, bu dilenciliktir, zenginlik değil. Nitekim Allah&#8217;ın dışında her­kes fakirdir. &#8220;Zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a> Ancak kişi, kendisini O&#8217;nun varlığında (O&#8217;nda) gördüğünde, &#8216;O&#8217;ndan başkasına ihtiyaç duymaz. Kendi ihtiyaçlarını &#8221;O&#8217;nun hazînesinde gördüğünde, onları talep etmekten de müstağni olur. Zîra her şey vaktinde tahakkuk eder; yani her şey bir vakte bağlıdır. Eğer vakti gelmediyse, ne kadar talep ve istekte bulunursa bulunsun, arzusuna erişemez. Ama eğer vakti geldiyse, gök ve yer ehli onu def etmek için ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu dervişin boğazındaki tek bir nefesi bile erteleyemez.</p>
<p>Rızık mukadderdir, fazlasını isteyen sensin. Vakti mu­ayyendir; önce isteyen yine sensin.</p>
<p>Nitekim bu kimsede ihtiyaçsızlık hâli âşikâr oldu. Fakat malı olan bir kimse, mal talep ettiği vakit onun kulu olur ve malı bulduğu zaman onu ele geçirmek için zahmet ve acıya dûçâr olur. Onu elinde tutup sakladığında, elinden almamaları ve eksiltmemeleri için kaygı ve korku içinde kalarak titrer ve endişeye kapılır. Öte yandan, malı har­cayınca ağlayıp inler. Elinden gittiğinde, üzüntü ve hasret çeker ve âhirette de malının tutsağı olur. Eğer o mal helâl ise hesabı vardır; haram ise azâbı vardır. O malın her bir hissesini talep etmesinin neticesinde, kaç bin zarar ve ziyân meydana gelir. Zîra bu malı tahsil etmenin meşguliyeti sebebiyle zikir, fikir, gayb ve din makamlarının yolundan geri kalır. Şayet gönül zenginliğine ermiş olsaydı, bu kadar mahrumiyet ona nasip olmazdı ve bu kadar acı çekmezdi. Böylelikle, mal hırsının mihnetinden âzâde olurdu.</p>
<p>Bu hadîs, eğer seni mal toplama isteğinden müstağni kılıyorsa, bu senin kulaklarının gerçekten işittiğine delâlet eder. Eğer böyle değilse, bunun sebebi senin sağır oluşundur. Çünkü sağırlığın, bu hadîsi işitip amel etmene mânidir.</p>
<p>Ten kulağı, akıl kulağına gâlip gelen ve ona göre hare­ket eden bir kimsenin, &#8220;Eğer bu işi yaparsan seni sopayla döverim; eğer gereğince itaat edersen sana hil&#8217;at veririm&#8221; diyen bir zâlimin vaadine uymamasını bekleme. Zira ancak akıl kulağı, şeriatın beyanını kavrayıp tasdik edebilin Bu tasdikten rağbet (ümit) ve rehbet (korku) açığa çıkar. Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;da, rağbet eden ve korkanların amelleri üzerinde vaîd ve va&#8217;dler zikredilmiştir. &#8220;Kendilerine Allah&#8217;ın âyetleri okunduğunda, bu onların îmanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[5]</sup></a> Yani îmanın nişânı, Allah&#8217;ın âyetlerini işittiklerinde îmanlarının artmasıyla ortaya çıkar. Tevekkül ettikleri için malları her daim bereketlenir, asla eksilmez. Akıl kulağıyla işitenler, koyun kulağıyla işitenlerden daha isteklidir; daha isteksiz değildir.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah b. el-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî (ö. 243/857) -Allah ona rahmet etsin- bu dergâhın büyüklerinden ve mukarreblerindendi. Kendi devrinde ilim, verâ, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zâttı. Aslen Basralıydı. İmam Hasân-ı Basrî geleneğine<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[6]</sup></a> bağlıydı, ancak Bağdat&#8217;ta ikamet ederdi. Muhâsibî, 243 senesinde, Ahmed b. Hanbel&#8217;in vefatmdan iki yıl sonra, Bağdat&#8217;ta vefat etmişti.</p>
<p>Babası vefat ettiğinde ona yetmiş bin altın (kırmızı dinar), yani yedi yüz bin gümüş (dirhem) miras kalmıştı. Ancak Muhâsibî bu maldan bir kuruş dahi almadı. Zîra babasının mezhebi Kaderiyye idi. Muhâsibî, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) sahih bir rivâyete dayanarak şöyle dedi: &#8220;İki farklı dine (millete) mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ve ekledi: &#8220;Benim dinim başka, onun dini başka. Bu miras bana nasıl intikal eder?&#8221; Ardından şehrin yöneticisine şöyle dedi: &#8220;Bu mirası sen al. Zîra bu mal bana değil, sana geçer/&#8217;</p>
<p>Yine kendisi (Allah ona rahmet etsin) helâl olup olmadığı şüpheli bir yemeğe elini uzattığında, eli o yemeğe erişemez ve parmağındaki bir damar harekete geçerdi. Bu vesîleyle yemeğin şüpheli olduğunu anlar, onu yemekten kaçınırdı. Eğer bir kimse onun ağzına şüpheli bir lokma koyacak olsaydı, ne kadar çiğnerse çiğnesin, o lokma boğazından geçmezdi.</p>
<p>Büyük bir şeyh kabul edilen Ebû Abdullah Hafîf-i Şîrâzî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: &#8220;Bütün akval ve ahvâlde, meşâyihin beş şahsına uyunuz. Geriye kalanların hâllerini teslim ediniz.&#8221; Yani bu beş kişi dışındakilere ittibâ etmeyiniz. Bu beş kişi: El-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî, Çüneyd b. Muhammed, Ebû Muhammed Ruveym, Ebû Abbâs b. Atâ ve Amr b. Osmân el-Mekkfdir. Zîra onlar ilim ile hakîkati birleştirmiştir. Yani şeriat ilmi ile tarikat ilmini bir araya getirmişlerdir. Onlar hem ilim hem de muâmele ehlidirler.</p>
<p>Muhâsibî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bir kimse kendi bâtınını murakabe ve ihlâs ile sağlamlaştırırsa, Hak Teâlâ onun zâhirini mücâhede ve Seyyid&#8217;in (s.a.v.) sünnetine uymakla süsler.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>O asırda insanlar, bu beş kişiyi halkla zâhir ilmi diliyle konuştukları için tercih ediyorlardı. Onlar, dinleyenlerin seviyesini gözetip herkesin derecesine göre söz söylerlerdi. Böylece avam onların sözlerini yanlış anlayıp hataya düşmez. Bu şekilde herkesin seviye sine göre konuştuklarından dolayı, avam dinin gamından dışarı çıkmaz ve halk kendisini bu beş kişiyle kıyas etmez.</p>
<p>Bâtına riâyet etmekten dolayı zâhirdeki nâfileler eksik görülse bile, bu nâfilelerde kusur bulunmaz. Onlar işin so­nunu gördükleri için, ilk iş mücâhedeye ihtiyatlı bir şekilde başlarlar. Tâ ki onlara iktidâ eden müridler zarar görmesin ve sözlerinin avam için şeriata aykırı görünmemesi sağlansın.</p>
<p>Her asırda, o asrın ehli bu beş kişiye iktidâ etmeyi se­çer, Zira onların her nefesi ve her adımı hem avam hem de havâs için faydalıdır. Geri kalanı, zafer kazanmak için bir kelime söylerse onu iyi kalpli olanlar güzelce te&#8217;vil eder. Bu iyi kalpliler, geri kalanların nâfilelerinde bir gevşeklik görseler bile üzerinde durmazlar. Onları affederek, Allah&#8217;ın yüceliğinin güzelliğine Celle Celâluhû, hem şerîatte hem de tarîkatte her nefeste ve adımda daha müstakim olan diğerlerinin dinine uyar.</p>
<p>Neticede, eğer bir ulu zâtta hatâ görürsen onu görme. Eğer eksik bir kimsede doğru bir söz işitirsen, o sözü muh­kem tut. Eğer bir yerde bî-edeb bir günahkâr varsa, onun etrafında dolaşma ve kendi edebini muhâfaza et.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Senin iktidâ etmen gereken, Kitap ve Sünnettir. Her kim Kitap ve Sünnet üzere ise, sen onunla sohbet et. Sünnete muhalefet eden biriyle ne diye oturup kalkarsın!</p>
<p>Ey aziz! Bir cinsin kendi cinsiyle hemdem olması, başka bir cins ile aynı kafeste bulunmasından çok daha hayırlıdır. Zâhir düşmanla savaşmak kolaydır; asıl olan bâtın düşmanla mücadele etmektir. Zira onun maksadı îmandır.</p>
<p>Rüzgâr olma ki aşağılık kimseye doğru esme. Ateş olma ki her samanı yakma. Toprak gibi olma ki değersiz şeylerle karışma. Su gibi olma ki her bir cinsle karışma. Cömertlikte rüzgâr gibi ol ki herkese esebilesin. Şefkatte su gibi ol ki her nefse ulaşabilesin. Fakat sohbette yabanî ol ki herkesle kanşıp yüz göz olmayasın. Muhabbette ateş gibi ol ki yakabilesin.</p>
<p>Ama bu kavın in ehli, avamla hemkadem, havasla hem- demdir. Zâhidle önde beraber, ârifle hemnazardır. Ulemâ ile kal, âriflerle hâl bakımından birliktedir. Müridle talepte beraber, murâdla sevinçlidir. Şüphesiz, kimin yolu onlara düşerse öne çıkar; fakat kim onlara karşı gelirse helâk olur. Nitekim bütün ateşler, onların güneşinin yaranda soğuktur. Onların dostluğunun yokluğunda bütün nimetler acıdır. Onların gördükleri dışında bütün görülenler, tozdur. Bir kimse bir saatlik hizmetlerine nâil olsa, senelerce gayretle bulamayacağı nasibe kavuşur. Onların hâli ona akseder.</p>
<p>Onların hizmeti ve muhabbetinden azıcık nasip alan bir kimse, akranları arasında devlete nâil olur. Çünkü bu akranlar, onların hizmetinde bulunmamış ve hürmetlerinden mahrum kalmışlardır. Kâbe&#8217;ye hürmet, Kâbe&#8217;yi tâzim buyrulduğu içindir. Onların kalbindeki o hizmet gizli olduğundan dolayı Kâbe, onların gönlündeki bir zerreyi arzu eder.</p>
<p>Rûhlar âleminde mesafenin ne mânâsı olur? Zîra O&#8217;nun bahçesi olan sekiz cennet, dostlarının kalbinden akseder. Onların kalbindeki bu akse, Cebrail bile hayretle bakar. Bu azizlerin canı, letafetin kaynağıdır. Onların muhabbetine erişmek kifayetle değil, belki sırf inayet iledir. Onlara hiz­metin hil&#8217;âtmı bir kimsenin üzerinde görürsen ona hürmet et; büyük bir hazla ona hizmette bulun.</p>
<p>Bu hürmet ve hizmete erişebilmenin tevfîkini kendi adına bir inâyet say ki, Celle Celâluhû&#8217;nun fazlıyla sen de bu devletten tez zamanda feyzlenesin.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a> Herevî, bu iki râviyi tek bir kişi olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a> Buharı, <em>Sahih-i Buhârî,</em> Rikâk 15,2/569. HN: 23751.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a> Hadisin orjinalinde ve forsça metinde de “nefs” kelimesi kullanılmıştır. Türkçeye çevirirken mânâyı gönül karşıladıı için gönül şeklinde çevril­miştir.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a> “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsu­nuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” Muhammed 47/38.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a> “Müminler o kimselerdir ki, Allahın adı anıldığında yürekleri titrer, ken­dilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler,” Enfâl 8/2.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a> Kitapta Muhasibi’nin imam Haşan Basrî’nin dayısı olduğu yazılsada mu- temelen bir yazım hatasıdır. Zira Haşan Basrî Muhâsibî’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[7]</a> Hadis metni şu şekildedir: Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz. Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî</em> Ferâiz 26,2/623. HN: 25180.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[8]</a> Bu rubâyi elyazmasının haşiyesinde aynı el yazısı ile bulunmaktadır.</p>
<p>Hakk’ı felsefecilerin deliline sorma.</p>
<p>Dîni yalnızca hadîs ve Kur’ân’a sor,</p>
<p>Senin gemin şerîat, senin Nuh’un Kur’ân’dır.</p>
<p>Bu ikisi olmaksızın kurtuluşu tufanda arama.</p>
<p><em>Risâle-i Mufassala,</em> vr. 49a.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî&#8217;nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:36:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[kurb]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[seleam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27870</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz Beşinci Fasıl &#160; Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr&#8217;in[1] rivayet ettiğine göre: Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e &#8220;İslâm&#8217;da hangi davranış hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Yemek ye­dirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir&#8221; buyurdu.[2] Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/">Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Otuz Beşinci Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr&#8217;in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> rivayet ettiğine göre:</p>
<p>Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e &#8220;İslâm&#8217;da hangi davranış hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Yemek ye­dirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir&#8221; buyurdu.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ b. Yezîd el-Leysî, ona da Ebû Eyyûb&#8217;un rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. İki müslüman birbirleriyle karşılaştıkları zaman birisi yüzünü bu tarafa, diğeri de öteki tarafa çevirir. Hâlbuki bu iki müslümanın hayırlısı önce selâm verendir.&#8221;</p>
<p>Süfyân bunu Peygamber&#8217;den üç kez işittiğini söylemiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Mukâtil<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Ebû Haşan, ona Abdul­lah, ona Ma&#8217;mer, ona Hemmâm b. Münebbih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Küçükler büyüklere, yoldan geçenler oturmakta olan­lara ve sayıca az olanlar kendilerinden kalabalık olanlara selâm verirler.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste Abdullah b. Amr&#8217;ın<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>  (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamber&#8217;e (s.a.v.) bir adam: &#8220;Yâ Resûlallah, hangi İslâm daha hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Yani, Müslümanlardan kim daha iyidir? &#8220;Yemek yediren ve tanıdığı ve tanımadığı herkese selâm veren kimsedir&#8221; buyurdu.</p>
<p>Diğer hadiste Ebû Eyyûb Ensârî&#8217;nin (r.a.) rivayet etti­ğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: &#8220;Müslümana, kardeşiyle üç günden fazla konuşmaması helâl değildir. Karşılaştıklarında birbirlerine yüz çevirirler. Oysa bu iki müslümandan daha hayırlısı, önce selâm verendir.&#8221; Yani, selâm yabâniI iği ortadan kaldırır. Çünkü onun bu kızgınlığı Hak uğruna değil, tersine dünya uğrunadır.</p>
<p>Diğer hadiste Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiğine göre Resûl (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Selâm verin.&#8221; Yani, ilk önce küçükler büyüklere, geçenler oturanlara ve az olanlar sayıca çok olanlara versin.</p>
<p>Bir başka hadiste ise7 &#8220;Binek üzerinde olanın yürüyene, yani hareket hâlinde olan az sayıda kimsenin sayıca fazla olana selâm vermesi gerekir. Zulüm töhmeti altında kalma­mak için binek üzerinde olanın yürüyene, kötü şeylerden uzak durduğu zannını yok etmek için sayıca az olamn çoğa, saygısızlık töhmeti altında kalmamak için yürüyenin oturana selâm vermesi gerekir. Velhâsıl, her kim selâm vermekte öncülük ederse, onun devleti daha çok olacaktır.&#8221;</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Kime selâm verirsen, dilindeki sözde kalbin sami­miyetini ara. Zîra halkın nazarı söze, Allah&#8217;ın nazarı ise kalbedir. Sakın ha, ikiyüzlülükle selâm verme. Gönlünden onun selâmetini talep et ve sonra selâmı dilinden zâhir et.</p>
<p>Yani, Sen benden yana selâmettesin. Ne sana haset ede­rim, ne kötü düşünürüm, ne sana kötüyü reva görürüm, ne kötülüğünü söylerim, ne de kötülüğünü isterim. Allah&#8217;tan daima senin selâmetini dilerim. Hep sana selâm veririm; yani Allah&#8217;ın âferini, benim yokluğumda da varlığımda da benden selâmettesin. Selâmıma itimât et ve benden yana gönlünü ferah tut. Zîra gıybet etmeyeceğim, düşmanlarınla asla birlik olmayacağım ve asla düşmanlık etmeyeceğim. Selâmını iki yüzlülükle kirletmeyip Allah için yaptığımı mahvetmeyeceğim. İslâm&#8217;ın düstûrunu nifâk maşası yap­mayacağım. Mümini selâmla kandırmayacak, onu benim hakkımda kötü düşünmeye sevk etmeyeceğim. &#8220;Esselâmü aleyküm&#8221; dediğimden gayrı bir şey yapmayacağım. Sen de buna daha güzel bir cevapla karşılık ver, &#8220;Ve aleyküm selâm ve rahmetullah&#8217; de.&#8221;İşte, Ben de senin benim için söylediğinden daha fazlasını senin için isterim.</p>
<p>Ey kardeşim, ey benim iyiliğimi isteyen, ey dinde yol­daşım, ey Müslümanlıkta yârim, ey tâatteki yardımcım, ey günahlardan beni men eden, ey yalnızken de herkesin içinde de iyiliğimi isteyen ve bana duâ eden, Allah&#8217;ın rahmeti ve selâmı senin üzerine olsun. Allah&#8217;ın âferini ve rahmeti üzerine olsun. Çünkü bana selâm vermekte önce davranarak şeref verdin.</p>
<p>Kalpteki bu niyet, selâm ve cevabının her iki taraftan da karşılık bulup kavuştuğu anda, eğer kalpte gıllügiş bu­lunuyorsa merhametin seli bunları alıp götürür. Eğer korku varsa bu da niyet sâyesinde ortadan kalkar. Zîra selâm sün­netinin bereketi, kalbin selâmeti ve mânâsının sıhhatiyledir. Öyle ki, şu ana kadar bu hususun sadece kokusu geçti ve geri kalanı ise yola revân olanların kalplerine sudûr eden mükâşefenin selâmetiyle keşf olunacaktır. &#8220;Allah&#8217;a temiz kalple gelenler dışında.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Saf ânın üstün olmasıyla, &#8220;Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik,&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> mânâsına varılır. Cihâddan çıkıldığı vakit ise: &#8220;Artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> hâline varılır. Nitekim müminlerin herhangi bir vakitte selâmlaşmaları sırasında bu mânâ keşf olunur.</p>
<p>Selâm, selâmetten ötürü söylenmiş olup kabul ve kurbiyetin hil&#8217;ati her ikisine de zâhir olur. Öyle ki, şerhin ehemmiyetli kısmı o sülûkun görülmesidir. Onların kınanmış ahlâkı bırakmalarının başlangıcındadır. Nitekim eldeki iş nakittir, vârid virddedir ve ukbâ zevki dünyadadır. Karşılamanın methedilmesi içenlere mâlumdur ve zevk edenlere âyandır. İçenlere âfiyet olsun ve her dem ziyâdeleşsin.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah Muhammed Hafif Şîrâzî (ö. 371/982) (Allah ona rahmet etsin) büyüklerden olup onun &#8220;şeyh-i kebîr&#8221; olduğu da söylenir. Annesi Nîşâburludur. İbn Hafif, Ebû Tâlib Hazrec Bağdâdî&#8217;nin müridiydi. Kendisine tarîkatte &#8220;şeyhülislâm&#8221; da denirdi. Ruveym ve İbn Atâ&#8217;nın sohbetinde bulundu. Onlann dışında, Ebû Bekir Kettânî, Yûsuf Hüseyin Râzî, Ebû el-Hüseyin Mâliki, Ebû Haşan Müzeyyin, Ebû Hayr Derrâc gibi sûfîlerle görüşüp Ebû Tâhir Makdisî&#8217;nin sohbetinde de bulundu. Beytü&#8217;l-Mukaddes, Remle, Dımeşk, Mekke ve Bağdat&#8217;taki şeyhlerden birçoğunun meclisinde bulundu. Zâhir ilimlerinde ve hakikat ilimlerinde âlim bir zât olup birçok eser yazmıştı. îbn Hafifin itikadı pâk ve sîreti güzeldi. Şâfiî mezhebindendi, Şeyhü&#8217;l-meşâyih olup vaktin imâmıydı. Gençlik ve çocukluk çağında gecelerinin çoğunu mescidde geçirip ibadet ile meşgul olurdu. Şeyhü&#8217;ş-şuyûh ve zamanın yegânesiydi. 371 senesinde vefat etmişti.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;İrâde, sıkıntı hâlini çekmeyi devam ettirerek rahatı terk etmektir. Mürîd için nefsine uymaktan, ruhsatla amel etmek istemekten, ve bu hususta yapılan tevilleri kabul etmekten daha zararlı hiçbir şey yoktur.&#8221;</p>
<p>Ona kurbdan sordular: &#8220;Kurb nedir?&#8221; O da şöyle dedi: &#8220;Kulun Hakk&#8217;a yakınlığı, devamlı emirlere uyma hâlinde olmaktır. Her kim bunu yapıyorsa yakınlığın nişâmdır. Hakk&#8217;ın kuluna olan yakınlığı ise ona devamlı tevfîk kıl­masıdır.&#8221;</p>
<p>Bu büyük zât, bütün Kur&#8217;ân&#8217;ı bir rekât namazda hat­mederdi, Her gün sabahtan öğle namazına kadar bin rekât namaz kılardı. Hâlinin başlangıcındaki bir devirde, bir rekâtta on bin &#8220;Kül hüvallâhu ehad&#8221; sûresini okurdu.</p>
<p>Bir vakit bir derviş, İbn Hafifin yanma gelip &#8220;Bende vesvese var&#8221; deyince îbn Hafif şöyle cevap verdi: &#8220;Bizim devrimizde sûfîler şeytanla alay ederlerdi. Şimdi ise şeytan onlarla alay ediyor,&#8221; Hak Teâlâ, şeytanın elini sûfîlerden çektirmişti. &#8220;Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Şeytan, bunu tartışmasız kabul etmiş ve &#8220;aralarından senin samimi kulların hâriç, onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım&#8221;<sup>12</sup> demişti. Şu halde , sen şeytanın vesvesesinden bitâp düştüysen, sen sûfî değilsin.</p>
<p>Ve şöyle dedi: &#8220;Zayıfladığım için ayakta nâfile namaz kılmaktan geri kalıyordum. Gençliğimde yaptığım ibadetten yaşlılığımda geri kalmak istemiyordum. Ayakta kılman her bir rekât yerine iki rekât oturarak kılıyordum. Resûl&#8217;ün (s.a.v.) hadîsine istinâden: &#8216;Oturarak namaz kılanın namazı, ayakta kılanın yarısı kadardır.&#8221;&#8217;13 sevap bakımından, oturarak kılman namaz ayakta kılman namazın yarısıdır.</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Kuvvet ve mâla dâir neyin varsa, bu yoldan esirgeme. Bârî&#8217;nin yolunda kuvvet senin sıfatın olur. Eğer kuvvetini zâyî edersen senin zaafın ve hasretin olur. Eğer yolda malını esirgemeden bol bol sarf edersen, senin mülkün ve zenginliğin olur. Eğer zâyî edersen senin iflâsın ve eziyetin olur. Neyin varsa ödünçtür. Yolda kaybederek kendi mül­kün hâline getir. Her şey fânidir, yolda kaybetmekle bâkî kılmaya bak. Gençliği ebedî bahtiyarlığın vesilesi kıl. Yani, gençliğini O&#8217;nun yolunda harca. Senin elinden almadan ve onun hasretini seninle yoldaş etmeden önce, ne kadar hadem ve haşem14 varsa bırak ve yürü. Hızlı ol, korkma, cesur ol ve gel. Çünkü himmetini toplaymca bütün zorluklar sana kolaylaşır. Can çekişmek, canın beslenmesine dönüşür.</p>
<p>Başlangıçta böyle gözükür ki mert, namertten ayırt edilsin. Himmet toplandığında peş peşe nusret kazanılır. Mert kişi, &#8216;Ben bu devlete nasıl bu kadar çabuk ulaştım?&#8217; diye şaşırıp kalır. &#8216;Bu makamın sözünü akılla idrâk edememişken, bu makamın varlığını [vücûd] nasıl bu kadar erken buldum?&#8217; Ona şöyle derler: &#8216;Evet, sen böyleydin. Bu bizim lütfumuzdandır. Biz bir kimseye yâr olursak, varlığın [keyn] bütün zerreleri bu kimsenin saâdetine mânî bile olsa, her biri O&#8217;nun delîli olur. Bütün zulmetler nûra döner. Bütün perdeler onun kapıcısı olur. Tüm zorluklar kolaylaşır. Sen korkma ve mertlik yap, içeri gir. Çünkü kapı açık, yol fe­rahtır ve selâm verilmiştir.&#8217; Nitekim bu, tâlip, sâdık ve ârif olan kulun hakkında O&#8217;nun binlerce lütuf ve nusretinden biri bile vasfedilemez.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Allah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ensârî râviyi Ömer şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 9,2/532. HN: 22133.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 9,2/532. HN: 22134.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ensârî, hadis senedinde Ebû Hasan’ın Muhammed b. Mukâtil den aktar­dığını kaydederken Buhârî senedinde Muhammed b. Mukâtil Ebû Haşan olarak tek bir râvi şeklinde kaydeder.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 4,2/531. HN: 22123.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ensârî hadisin Farsça tercümesinde de Abdullah b. Ömer şeklinde kay­detmiştir. Biz Buhârî’nin senedine istinaden Abdullah b. Amr şeklinde tercüme etmeyi tercih ettik.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Bkz. Müslim» <em>Sahih-İ Müslim,</em> Selâm 5646, /918. HN: 6001; Selâm 5646, Z918. HN: 271827; Tirmizi, <em>Sünen-i Tirmizi,</em> îsti’zân ve’l-edeb 14,5/61. HN: 15919; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/62. HN: 15923; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/61. HN: 271214;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Şuarâ 26/89</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Hicr 15/47.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hicr 15/47</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Hicr 15/42.</p>
<p>12 Hicr 15/39-40.</p>
<p>13.Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned-i Ahmed<sub>t</sub></em> Abdullah b. Amr b. el-As 6894, 2/680. HN: 61749.</p>
<p>14.Haşem, hizmetçiler ve maiyet halkı demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/">Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil&#8217;in Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:22:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27888</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: &#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl</p>
<p>Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve iç sıkıntısı, hatta ona acı veren bir diken batması gibi her musibeti, o Müslümanm günahlarının örtülmesine vesîle kılar/&#8217;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Kabîsa, ona Süfyân, ona el-Â&#8217;meş, ona Bişr b. Mu­hammed, ona Abdullah, ona Şu&#8217;be, ona el-Â&#8217;meş, ona Ebû Vâil, ona da Mesrûk&#8217;un haber verdiğine göre, Âişe şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Allah Resûlü&#8217;nden (s.a.v.) daha fazla acı çeken bir kimse görmedim.&#8221;<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ebû el-Yemân, ona Şuayb, ona ez-Zührî, ona Abdurrahmân b. Avf&#8217;ın âzâdlısı Ebû Ubeyd, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin şöyle dediğini rivâyet etti: &#8220;Resûlullah&#8217;ı (s.a.v.) şöyle buyururken duydum&#8221;:</p>
<p>&#8220;Hiç kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; Dediler ki: &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; Buyurdu ki: &#8220;Evet, ben de. Ancak Allah beni lütuf ve rahmetiyle kuşatmıştır. Dosdoğru olun ve yaklaşın. Hiçbiriniz ölümü dilemesin, Umulur ki iyilik yapan kimse daha da hayra yönelir, kötülük yapan kişi ise umulur ki yardım dilenir&#8230;&#8221;<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Saîd el-Hudrî&#8217;nin, Ebû Hüreyre&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslümanın başına gelen hastalık, acı, üzüntü, gam, onu inletip telaşlandıran şeyler, yani ayağına batan bir diken bile veya bir şeyi nereye koyduğunu unutup telaşa kapılmasına yol açan, özetle ona eziyet eden her şey bu hâdise dahildir. Allah Teâlâ, her türlü musibeti o Müslümanın günahlarının keffâreti kılar.&#8221; İstenmeyen [nâmurâd] bir kazâ seni ebedî murâdına ulaştırdıysa, mutlulukla ne işin olur? Neden arzularına meyletmektesin? Murâdına eriştiğin anda bilmelisin ki nâmurâd devletinden mahrum kalmışsındır. Murâda eriştiğinde de onun geçici bir süre kaldığını bilmelisin.</p>
<p>Mesrûk&#8217;un, Âişe&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Âişe şöyle demiştir: &#8220;Hiç kimseyi görmedim ki onda bir dert, yani bir zayıflık ve şiddetli acılar bulunsun.&#8221; Dedi ki: &#8220;Hiç kimseyi, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) daha dertli ve daha fazla sıkıntıya maruz kalmış görmedim.&#8221;</p>
<p>Böylelikle her bir zayıflığın ve nâmurâdlığın kıymetini bilirsin. Zîra Müslümanlık, fütûhun çokluğunda olsaydı, bu Resûlullah&#8217;ta (s.a.v.) olurdu.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[4]</sup></a> Ama belâ ehlinin derecesi çok yücedir. Onun en zorlandığı bile, kaldırabileceği kadar­dır. Zîra bir kimse, kendi yüceliği kadar kendi devletinin yükünü<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[5]</sup></a> çeker.</p>
<p>Belâ, dosttan bir atâdır ve atâdan şikâyet etmek hatâdır. Seni Allah&#8217;la meşgûl eden belâ, seni O&#8217;ndan başka şeylerle meşgûl eden atâdan daha hayırlıdır. Sen belâya göğüs geren ol, belâ olma. Allah&#8217;ın hükmü altında ol, hüküm veren olma.</p>
<p>Muhabbet kapıyı çaldı ve mihnet ona cevap verdi:<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[6]</sup></a> &#8220;Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim,&#8221; dedi ve ona su ikram etti. Mihnet dedi ki: &#8220;Aşka el verdim (dokundum), bundan sonra ne olursa olsun.&#8221;</p>
<p>İlâhî! Bize yakıştırdığın her şeyi kabul ettik ve satın aldık. Muhabbet ve belâ elbisesini iki dünyadan kestik, âfiyet perdesini yırttık.</p>
<p>O&#8217;nun belâ zincirine bağlı olanlar, kimseyle huzur bula­maz. Hakk&#8217;ın çehresinin şarabıyla dağlananlar, O&#8217;nun lütuf eli dışında kimseden kadeh almaz. Muhabbetin yer aldığı mahalde, mihnetin yer tutmaya cesâreti olmaz.</p>
<p>Muhabbet, güzel kokularla dolu bir bahçedir. O&#8217;nun ferahlık veren nehrinde, yüz binlerce nâmurâdhk ve nasîbsizlik sıralanır. Muhibbin kalbi uyanıktır ve âşığın gözü cevher yüklüdür. Belâ, O&#8217;nun dostlarına kefildir ve onları dosta ulaşana kadar taşır. Belâ Allah&#8217;tan geldiği için, belâ hayırdır.</p>
<p>Diğer hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Bir kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; diye sordular. Yani sende mi amelinle cennete giremezsin. Buyurdu ki: &#8220;Evet, Allah Teâlâ beni lütfü ve rahmetiyle kuşatmadıkça ben de&#8230;&#8221;</p>
<p>Yani O&#8217;nun lütfü ve rahmetiyle cennete gireceğim. Fakat siz yolda dosdoğru olun ve O&#8217;nun rahmetiyle emirlerine itaat edip O&#8217;na yaklaşmanın peşinde olun. Sizden hiçbiriniz ölümü dilemesin.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Yani bir insan ölümü talep ediyorsa, bu onun sabırsız­lığından ileri gelir. Eğer O&#8217;na tâlibsen, burası talep etme yeridir. Eğer ziyâdelik, yücelik ve sevâb istiyorsan, burası amel yeridir. Ya işten kaçıyorsun ya da yükten. İş devlete, yük ise yüceliğe sebeptir. Sen istiyorsun diye ecel vakti değişmez. Fakat yükten veya işten kaçıp ölümü istiyorsan, bu senin defterine yazılır. Ecel, seni fazlasına rağbet eder­ken, belâya sabrederken ve kazâya râzıyken değil; işten ve yükten kaçarken yakalar.</p>
<p>O hâlde ey kul! Ölüm temennisinden vazgeç ve yük ile işini çoğaltmaya gayret et. Çünkü ölüm zaten gelecektir. Böylece o an geldiğinde, Hakk&#8217;ın kazâsını hoş karşılarsın, dostun didârına iştiyâk gösterir ve amelden geri durmazsın.</p>
<p>Bil ki, bu dünyada iyi işler yapanlardansan hayatın, mertebenin yükselmesiyle geçer. Şâyet kötü işler yapanlar­dansan, umulur ki tevbe seni bulur ve bu mânevi uzaklık [vahşet], pişmanlıkla arınır. Böylelikle yarın cehennem ateşiyle temizlenmene gerek kalmaz.</p>
<p>Ey kul, mâsiyetinin ölümünü iste, tâatinin değil. Bu yolun erleri, her bir nefeste öyle çok devlet biriktirirler [zahire] ki, sekiz cennetten bîniyâz olmak, Sübhan olan Allah&#8217;ın denizi yanında bir katre gibidir. Bu nasıl bir denizdir ki, bir katresi iki dünyanın kara ve denizlerini içine alır. Rahmet tufanı sanki ayağa kalkmış ve âlemdeki bütün zerrelerden her biri bir deniz olmuş, iki dünyanın kara ve denizinden hiçbir iz kalmamış gibidir. Ne büyük nîmet verici [mün&#8217;im]!<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[7]</sup></a> Ne büyük ihsan edici [mufdıl]! Zîra bu tâifenin hakkına ne kadar lütuf ve nimet düşmüştür. Bundan dolayı onlar da bu amele tâlip olmuşlardır.</p>
<p>Amelle cennete girilmez, çünkü ameller îmanla birlikte kabûl edilir. O&#8217;nun lütfü ve rahmeti olmaksızın îman sâhibi olunmaz. Bu dünya ve âhiret, îman ve İslâm, bunların hepsi, O&#8217;nun lütuf ve ihsânındandır.</p>
<p>Amelsiz ilim hatâlıdır [sâkîm], ilimsiz amel verimsizdir [âkîm]. İlim ile birlikte amel, eşsiz bir mücevherdir. Amel­siz ilim divânelik, ilimsiz amel bigâneliktir. Bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan ve tâate yöneltmeyen ilim, yarın seni cehennem ateşinden de korumayacaktır.</p>
<p>O hâlde sâlih amel işlemeye çalış ve gayret içindeki lütuf ve keremi gör. O&#8217;nun lütfunun cemâli, sâlih amel ay­nasında görünür*. Ayna saflaşıp temizlendikçe ve büyüyüp genişledikçe, ondaki cemâl daha aydınlık ve net görünür.</p>
<p>Bu hadîs, ameller husûsunda gevşeklik göstermene işâret etmiyor, aksine bu yolda O&#8217;nun lütuf ve rahmetinde kendini kaybetmeni gösteriyor. Cehennem ateşinde zâil olmamak için çirkin fiillerini, sâlih ameller vâsıtasıyla or­tadan kaldır. Lütuf ve rahmetin cemâli, amellerin güzelliği ile ortaya çıktığında, cennet yolu sana açıldığında, O&#8217;nun lütuf ve keremine gark olduğunu gördüğünde; o zaman, öncekilerin gittiği gibi, sen de rahmet ve lütuf ehlinin yurdu olan cennete gidersin.</p>
<p>Kendi mizâcmı düzeltmeye çalış ki bu işin aynası olabilesin. O vakit peşinde olduğun her neyse âşikâr olur. Senin için ayna olmaktan başka bir yol yoktur. Yol sensin, nereye gidiyorsun? Perde sensin, şikâyetin kime? Engel sensin, kime söyleniyorsun? Ayna sensin, nereye bakıyorsun?</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Muhammed Abdullah b. Münâzil (ö. 330/941-42) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin yegânesi ve melâmetî ehlinin şeyhiydi. Hamdûn Kassâr&#8217;ın sohbetinde bulunmuştu. Âlim bir zâttı. Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) birçok hadîsini yazmıştı. Muâmelelerde ihlâs ve tashih üzerine güzel kitapları ve hikmetli sözleri vardı.</p>
<p>Meşâyihin büyüklerinden biri şöyle demiştir: &#8220;Ben bir buçuk adam tanıdım. Yarım adam, insanları iyi yönleriyle anan Nasrâbâdî;<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[8]</sup></a> tam adam ise insanları hiçbir şekilde anmayan Abdullah Münâzil&#8217;di.&#8221;</p>
<p>Münâzil dedi ki: &#8220;Mustafa&#8217;yı rüyamda gördüm. &#8216;Yâ Resûlallah! Dînimde selâmete erişmek için hangi kavimle oturayım?&#8217; diye sordum. Buyurdu ki: &#8216;Ziyafete giden ka­vimle, yani dervişlerle. Ziyafet veren kavimle değil, yani zenginlerle değil.'&#8221;</p>
<p>Münâzil, Nîşâbûr&#8217;da 329 veya 330 senesinde vefat etmişti. Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse farzlardan bir farzı zâyî ederse, Hak Teâlâ onu sünnetleri zâyî etmeye mübtelâ eder. Sünnetleri zâyî eden ve aldırış etmeyen bir kimse, çok geçmeden bid&#8217;ata mübtelâ olur.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Sâhip olduğun vakitlerin en faziletlisi, nefsin kurun­tularından [hevâcis] selâmette olduğun vakittir. Bereketli saat ise, senin kötü zan ve düşüncenden halkın kurtulduğu vakittir.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Önce tahâret al, sonra namaz kıl. Önce halka eziyet et­meyi bırak, ondan sonra onlardan ihsânın tevfîkini bulmayı bekle. İlk önce sen, bâtınını halka kötü zan beslemekten kes ki halkı üzmekten kurtulasın. Sûret ehline, el ve dil ile eziyet ederler, çünkü onlar sadece sûrete bakar. Ama mânâ ehline ise kötü zan ve düşünceyle eziyet ederler.</p>
<p>Hor görme, onların zannından ibârettir. Zîra onlar şöyle düşünür: &#8220;Benim aklım onlar kadardır ve benim anlayışım onların İlmî seviyesindedir.&#8221; Sonunda kötü zan, falandan daha iyi değildir ve bu zanda kesin ve sağlam bir bilgi yoktur. Bu zannın amacı, kendince mânâ ehlini eksik görüp reddetmekten başka bir şey değildir. Bunun toplamı, firâset ve velâyet ehlini tammamaktan kaynaklanan bir küçümsemedir. Bu küçümsemenin aksi, onların kalplerine yansır ve bu hissi içlerine alırlar, fakat şikâyet etmezler.</p>
<p>Her ne kadar onların hâli, rahmeti ve ilmi, aşağılayan kimsenin seviyesinin altında görünse de, hakikatte ona üstündür. Onların aklı ve ilmi ki onunkinden kat ve kat üstündü, onların hali karşısında darmadağın oldu; velâ- yetlerini idrak etmekte hayrete düştü. Çünkü bu kimse, &#8220;Benim aklım onlarınkine yetişir&#8221; diye düşünür. Bu zan, düşünce yayıyla onlara doğru gönderilen bir ihânet oku olup zâhirde dalkavukluk etmek olarak görünür.</p>
<p>Öte yandan, zengin bir kimsenin fazlasıyla tevâzu göstermesi de zâhirde ihânettir. Azdan daha az göstermek sûretiyle bâtına hürmet etmedi ve zâhirde de onu dünya ehlinden daha iyi yapmadı. Ardmdan &#8220;Benim nefsim, fa­lanca dervişe saygı gösterdi&#8221; diye övünerek kendini kutlar. Oysa gerçekten ona saygı gösterseydi, üzerinden bir yıl bile geçmeden<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[9]</sup></a> onun âlemin efendisi ve mahlûkâtm en yücesi olduğunu anlardı. &#8220;Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah da onu yüceltir.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin kerem ve hilmlerinin kemâlinden ötürü, bir müddet o kimsede hakirlik ortaya çıkmadı. Öte yandan da: &#8220;Kim kibirlenirse Allah da onu alçaltır/*<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin tevâzusunu iki dünyanın Serverinden öğren. Dikkat et! İşin ehlinin yanında sarraflık etmeye kalkma. Onların hâlinin cemâline gözünü dikip bakma ve bu dik dik bakışın sebebini onların suçu sanma. Yoksa öyle bir yere düşersin ki, çok zor ayağa kalkarsın.</p>
<p>Önce kendi bakışından çıkıp farzlara bak ki, sünnetle­rin sırlarına vâkıf olup nâfilelerin nârlarından feyz alasın. Farzlardan bilhassa namaz ibâdetinin noksan olmamasına dikkat et. Zîra şeriat te farzlardan namazın eksikliği ağır bir hicaptır ve ancak bu hicabı yine namaz ile kaldırabilirsin. Yani eğer farzlarda bir noksanlık varsa, bu noksanlık ancak farzla giderilir. Eğer eksiklik sünnetlerdeyse, sünnetle telâfi edilir. Eğer nâfiledeyse, yine nâfileyle eksiklik tamamlanır.</p>
<p>Ayrıca şerîat pratikleri ve dîn makamlarında karşına bir şey çıkarsa, bu ya farzdır, ya sünnet, ya edeb, ya da fazilettir. Bunların birinde bir eksiklik olursa, bu noksanlığı onun kendi cinsiyle telâfi etmeye çalış. Ağlayıp niyâz ederek tevbe et ve istiğfâr et. Nazla ve tekebbürle değil.</p>
<p>Acı çek ki, hiçbir fiil ve düşüncenle farzlarda noksanlık yapma. Hiçbir durumda sünnetten uzaklaşıp<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[12]</sup></a> ayrı düşme. Böylelikle bu işten ne devletler görüp bulduğunu anlarsın. O devletler ki, onun sıfat ve niteliklerini tarif etmek istesende akılla yapamazsın. İşte o zaman bu kavmin ne demek istedi­ğini anlarsın. Onların sahip olduğu devletin bir zerresi bile yere göğe sığmaz. Onların taşıdığı emanetten yer ve göğün kaçması şaşırtıcı değildir. Çünkü onlarm sâhip olduğu bu zerre yere ve göğe sığmaz.</p>
<p>Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt"><span dir="auto">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</span></span></span></div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ l, 2/434. HN: 17568.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh’i Buhârî,</em> Merzâ 2,2/435, HN: 17573.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ 19,2/440. HN: 17777.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[4]</a> Bu cümlenin bir fili yoktur ve cümle çksik kalmış görünmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[5]</a> Bar kelimesi sözlükte yük ve meşakkat anlamına da gelmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[6]</a> Haşiyede metne ek olarak şu ifade yer almaktadır. “Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim.” dedi ve ona su ikram etti.” <em>(Risale-i Mufassala,</em> vr. 82a; Server Mevlâî, bu ifadeyi metin içinde zikretmiştir, <em>Risâle-i Çihil u Du,</em> s 130)</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[7]</a> el-Mün*im&gt; Allah’a nispetle kullanılan bir sıfat olup yarattıklarına sayısız nimetler veren, ihsan eden ve sonsuz lütfeden demektir.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[8]</a> İbrahim b. Muhammed Nasrâbâdî, (ö. 367/978) muhaddis ve ilk devir sû- filerindendir.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[9]</a>  * bu ifadenin tam anlamı sözlüklerde bulunamamıştır.</p>
<p>Mânâya uygun bir anlam çerçevesinde tercüme edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[10]</a> îbn Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeyhe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[11]</a> îbn Ebî Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeybe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[12]</a> ^j^’nerusse” şeklinde yazılmaktadır, fakat bu kelime sözlüklerde bulu­namamıştır. Kelime muhtemelen mervesse olup adet, uzaklaştır­mak anlamlarına gelen sözcüktür.</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr  flex-row"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
