<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Namaz | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/namaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Mar 2026 15:11:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Namaz | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali Sait Sadıkoğlu &#8211; Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 15:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[üst insan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bataille]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Levinas]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vecd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen ile bir olmanın getirdiği hâldeki ahengin ve selametin hakimiyetidir.</p>
<p>Hikmette tüm bilginin zemini, rasyonel akıl veya zekâ değil, kalptedir. Kalp, asıl ve asil akıldır, insanın asaletidir. Kalp, etrafındaki her şeye karşı hem hassas ve merhametli, hem de adil olan akıldır.</p>
<p>Sayfa:13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe tarihinde akıl, rasyonel akıl veya zekâya evirildiğinde, insanı hem doğaya hem de kendisine yabancılaştıran modern bilginin aktörüne dönüştürmüştür; beşerde özneleşen bu akıl nesnesinden kopardığı kadarına cebren el koyan, onu haksızca doğasından ayıran, bu şekilde kopardığını ve ayırdığını işleyerek kendi beşeri bilgisine ve mülküne dönüştüren egoist bir akıl olmuştur.</p>
<p>Bu akıl bildiğini nesneleştirip ona sahip olmaktan ve tüketmekten veya harcamaktan başka bir şey yapmaz; bildiği üzerinde egemenlik kurarak onu hammaddeye dönüştürür ve nihayet modern endüstride tekrar üretilen ve tüketilen cansız veya ruhsuz kaynağa indirger.</p>
<p>Sayfa.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilim anlayışı, temelleri bakımından soruşturmaya metafizik söyleminde kendini gösteren ciddi bir akıl yürütme yanılgısıyla başladığından beri “özne” ve “nesne” (şey) arasındaki ontolojik ayrım hem başarısız bir fikir hem de büyük bir ön yargı olarak kalmıştır. Bu bilim anlayışına göre “ruh” mefhumu beşeri özne tarafında psikolojik bir mefhum, “şey” mefhumu ise nesneler tarafında düşünülen dünyevi bir mefhum olduğu sürece, sadece şeyler alanı “kimliksiz”bir madde alanı olarak kalınamış, “ruh”alanı da kökeninde “kimliksiz” bırakılmıştır. Şeylerin kimliksiz olması ayrıca onların “ruhsuz” olması anlamına gelir.</p>
<p>Modern bilgi anlayışı öyle kabul ettiği “ruhsuz” olan şeyler üzerinde bahsettiğimiz hoyratça egemenlik kuran teknik aklın gelişmesini hazırlamış ve pratik alanda hızlıca yürürlüğe sokmuştur. Bu görüşe göre madem şeyler aslında uzamda yer kaplayan ruhsuz maddedir, bu durumda kolaylıkla endüstriler için “hammadde” olarak orada duran nesneler tarzında alınarak, her türlü aşırı kullanım, harcama, israf ve sömürü için meşru duruma gelirler.</p>
<p>Sayfa 17</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, dünyayı ve dünyeviliği dikey olarak aşan şuurdur, o hâlde kalp insanın dünyevi içkinliğindeki duygularının zemini asla değildir. Kalp insanın aşkın ruhunda şahit olduğu yükseklikteki yaşam şuurudur. O şuurda farklara ve başkalıklara her zaman saygı vardır. Aslında sadece yatay boyutta kalan dünyevi beşer için kalbe her zaman özlem vardır, bu özlemde dinmeyen çağrısı ve sızısı vardır: Kulaklarımızı onun çağrısına ve sızısına tıkadığımız sürece hayat yolculuğunda yersiz yurtsuz talihsizler gibi kalmaya mahkumuz.</p>
<p>İnsanın varoluşunun derinlerinden, yani özünden gelen özleminin dinmesi öncelikle asli şuuru olan kalple buluşmasına bağlıdır. İnsan doğal olarak kalbe sahip değildir, kalp insanda bulunmayı bekleyen, saklı hazinedir. Kalp insanın dünya gurbetinde öz-le-diği öz-ü-dür!</p>
<p>Kalp aslında dünyada değil, yer-yüzündedir! Kalp, teori ile asla karıştırmamız gereken yer-yüzündeki müşahedenin kutsal imkânıdır. Kalp, insanı eşsiz bir değere sevk eden velayetin kapısıdır!</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, Varlık ile bir olmayı ve O&#8217;nunla iletişimi mümkün kılan külli akıldır. Eğer insanlık Varlık ile birlik temelinde iletişim sağlamayı öğrenirse, -birlik temelinde ama bütün farklara ve başkalıklara saygıyla birlik içinde iletişimi öğrenirse, çünkü birlik ancak çoğulun birliği olarak kemaliyle anlaşılabilir-, hikmete uygun bir yaşamı mümkün kılacaktır. O zaman bilinç, zekâ, hesaplama, strateji veya mantık kalp temelinde birlik içinde yeniden anlam kazanacaktır. Bunlar aslında o zaman adaletin gerçekleşmesine yardımcı olacaklardır.</p>
<p>Modern insana öğretilen bilginin sahibi ve öznesi olabileceği yanılgısı böylece aşılacak ve insanın bütün evrene uygun bir yaşama ulaşmasının adil yolu açılacaktır. Kalp sadece yöneldiğine sirayet etmez, kendi yolunu da sirayet ettirir. Kalbin yolunun sirayet etmesi, huzurun ve hassasiyetin coşkuyla genişlemesidir.</p>
<p>İnsan, kalbin hassasiyetiyle etrafındaki her şeyle bağlantıya ve iletişime geçebilir ama daha önemlisi mutlak kimlik sahibi Varlık&#8217;ın huzurunda olduğunun şuuruna varabilir. Varlık&#8217;ın huzurunda olma şuuru yani şahitlik düşüncenin bütün değeriyle tamamlanmasıdır. Şahitlik bütün bilimleri, bilgileri yüksekliğiyle aşarak özüne getirir. İnsanın hakikatle karşılaşması ancak böylesi tamamlanmış düşünce ile mümkündür.</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimler doğruluk için vardır ama onların doğruluğu hakikatin ta kendisi değildir. Hakikatin kendisi Varlık&#8217;ın belirli alanlarını araştıran bilim insanlarının değil, dikey boyutta bütünlük ve birliği getiren peygamberlerin yoluyla gösterilebilir: Zira bilimsel doğruluk Varlık&#8217;ın belirli ve kısmi alanlarıyla ilgili bilgi iken, hakikat Varlık&#8217;ın bizzat mutlak kimliğine şahitlikle ilgilidir.</p>
<p>Bilimler bize yöneldikleri nesneler hakkında doğruları sunmayı devam edecektir ama hakikat onların doğruluklarının üstündedir. Doğru, parçanın bilgisi; hakikat ise bu parçalardan oluşmuş bütünün bilgisi değildir sadece. Daha ziyade bilimsel doğruluk ile her hakikat arasında boyut farkı olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Sayfa:36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âşk iradesini romantik duygusallıktan ayıracak olan nokta bizzat bilincin kendisini ihsan edene dönerek aslen ait olduğu topraklara geri dönmesidir. İhsan etmenin verilişteki derinleşen müşahedesi, teyakkuzu Varlık&#8217;ın yüzüne şahitliğe götürecektir. “O “olarak Varlık, biricikliğinde “Sen” ve “Ben” diye hitap edilecek tecelliye bürünecektir. Uyanmanın dereceleri vardır, her uyanık olandan daha uyanık biri bulunur. Saflaşmanın yüksekliği, derinliği vardır. İşte bu, hiç bitmeyen yolda olmanın anlamıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet! Teslimiyet insanın nefsinde fenaya yani yokluğuna vefadır, teslimiyet insanın başkasının karşısındaki iyiliğe ve kendi hakikatine dostluğudur. Teslimiyet “nefis” denilen “ayrık varlık” iddiasından vazgeçmiş insanın vefalı hâlidir.&#8221;Ayrık varlık” iddiasından vazgeçmek hiçbir şeyin insanın olmadığının bilinmesi ve Allah huzurunda olmanın edebidir. İşte Allah&#8217;ın huzurunda olmanın bu hâline ulaşanlar için kalp ihsan edilir. Kalp rahmetten daha geniştir.</p>
<p>Rahmeti bütün manasıyla düşünmek gerekir: O&#8217;nun bütün isimlerin tecelli etmesine izin verdiğini bilerek yani her şeyde Hakk&#8217;ın tecelli ederek rahmet ettiğini bilerek düşünmek gerekir. Kalple tecelli edene açıklık tam anlamıyla hem zahir hem bâtın anlamıyla tahakkuk eder. Kalp tecelliye bütün boyutlarıyla idrakte ve hâlde uygun olmaktır.</p>
<p>Sayfa 49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29. Lokman,13-16,Bu son ayette hikmetin verilişi İbn Arabi&#8217;nin açıklamasına göre Arapçada en küçük anlamına gelen “hardal tanesi kadar ağırlığında” (miskale babbetin min hardelin) ifadesi üzerinden anlatılır ama “hardal tanesi kadar ağırlığında olan”en küçük olanın “ne&#8221;olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. “Ne” olduğu söylenmediği gibi “nesne” olduğu da söylenmez. Getirilenin mahiyeti küçüklüğünün derecesi dışında belirsiz bırakılmıştır. Bu en küçük belirsiz olanın getirildiği alanlar ise “kaya”, “gök” ve “yer-yüzü” olarak ifade edilmiştir:</p>
<p>Buna göre hikmetin kendisinden getirildiği alanlar bâtıni manası ile “ruh”, “dikey” ve “yatay” boyutlardır. En küçük olanın “ne” olduğunun belirsiz bırakılmasının bu manada boyutlara göre verilmesine göre düşünmek gerekir. Belirsizliğin verilen hikmetin her şeyi ve her boyutu ihata etmesi ile ilgisi vardır, çünkü zuhurda en küçük olanı kapsayan, ondan oluşmuş daha büyük olanları da kapsar.</p>
<p>Hikmet kendisinin dışında hiçbir şey bırakmaz. En küçük olsa bile verilenin getirilmesinin idraki ise hikmetin kuşatıcılığı yanında, ölçüde adalete ve ilme olan bağlılığını gösterir. Ayette geçen “getirme” ifadesi ise zuhur etme manasındadır. Getirilen yani zuhur eden tecelli en küçük olsa da hikmete dahildir. Hikmet daha geniş anlamda tecelli edenin her boyuta göre takdir edilerek verilişine arif olmaktır, Varlık&#8217;ta en küçükten en büyüğe “ne” veya “kim” tecelli ediyorsa verilişi takdir edilmiştir. Hikmet bu yönüyle takdir edilişi bilmek ve buna bağlı olarak zuhur eden tecelliye rıza göstermektir.</p>
<p>Sayfa:49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmenin ve eylemin birleşmediği söylem veya ikisinin aynı anda tahakkuk etmediği söylem hikmet degil, sözde bilgi veya yanılsamadır. Yalnızca teorik/nazari seyretme ve ondan ayrı pratik bir eylem hâkim olmayı getiremez. Hâkim olmada kalpte ihsan edilen hikmetle, şeylerin temelindeki hakikatle bağ kurulur.</p>
<p>Zekâ, sadece kendi menfaati için şeylerden gerekeni kopartır ve onlardan ayrılır; kalp ise şeyleri ait oldukları mutlak kimliğe göre neyse oldukları gibi saygıyla karşılar ve onlara adaletle hükmeder. Hikmetle şeylerin kendileri oldukları ve hak ettikleri anlama uygun bir hükümle muamele görürler. Şeylerin de hakları vardır. Onlar sadece pasif olarak dünyada duran insanın egemenliğinin köleleri değildir.</p>
<p>Hikmet söz konusu olduğunda hakimiyet zorlama bir egemenlik arayışı olarak gerçekleşmez. Kalp bu şartlarda ortaya çıkmaz. Hakimiyet verilen ihsandır ve insanın bütün etkinliği kazanma biçiminde zuhur etmez. İbn Arabi&#8217;nin terimleriyle söylersek, hikmet “kesbi” değil, “vehbi&#8217;dir. Yani verilen, ihsan edilendir. Verilen, ihsan edilen olduğu için hiçbir biçimde filozofların zekâya dayalı hayali egemenlik istekleriyle ele geçemez.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı eserinde doğadaki şeylerden farklı olarak, kendinde güzelin izi olarak güzeli tekrar ürettiğinde takip ettiği kendinde güzelin zaten doğada olduğunu kanıtlamış olur ama ayrıca bahşedilen yer-yüzündeki şeylerin, doğa bilimlerinin matematiksel nesneleri olmalarının ötesinde kendinde güzelin bahşedildiği manevi şeyler olduğunu göstermiş olur. Eğer doğada “çirkin” diye bir nesne varsa, bu sadece en başta güzel olduğu için ve onun eksikliğinde hissedilen bir olumsuzluk olduğu içindir. “Çirkin” kendi başına var olsaydı ve güzel diye bir nitelik önceden olmasaydı hiçbir şey anlam ifade etmezdi, doğada öncelikle güzel olduğu için “çirkin” diye bir anlam ve değer var olabilmiştir. Ahlaki veya estetik manada çirkin göreceli karakteri yanında, kendisine ait niteliğin yine de değerini varsayar.</p>
<p>Değer mefhumu güzel ya da çirkin olsun her türlü niteliğin kendisinde bulunur. Anlam bu nedenle değerden ayrılamaz: Tecelli eden bütün her şey sahip olduğu nicelikleri ve nitelikleriyle belli bir değerde tecelli eder. Çirkin doğada tek başına var olmadığı için her zaman güzele göre çirkindir; bu nedenle güzele göre her zaman bir eksiklikle kendini belli eder.</p>
<p>Sayfa 71</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı sadece eserde güzeli üreten değil, var-oluşta kendisini güzel bir esere dönüştürendir. Sanatçı vecd hâlinde var-oluştaki kendinde güzele ulaşmış olsa bile, yine de bu güzelliği sahiplenip kendisinin güzelliği olarak ileri süremez; var-oluştaki güzel, sanatçının nefsinin güzelliği değil, “usta” olarak bir “Sen” aracılığıyla ve kökensel biçimde ustada ikame edilmiş ezeli-ebedi “Sen&#8217;in güzelliğinin tecellisidir.</p>
<p>Vecd her türlü nefsi sahiplenmeyi kesintiye uğratacak kadar ulvi ve güçlüdür. Sanatçı kendinde tecelli eden kendinde güzelle doğa bilimleri ile manevi bilimleri birleştirmiş olduğu kadar, onların aslında aynı Varlık&#8217;a ait olduğunu açık olarak kanıtlar. Vecd, diğer anlamıyla kalpte birliğin yaşantısıdır. Birlik makamında kendi nefsinden geçmenin getirdiği eşi benzeri olmayan coşkudur. Vecd, sonsuzun bir anda ruhumuza dokunuşu olarak, yaşamı öncesizlik ve sonrasızlık tarzında hissedilen ezeli-ebedi bir ana dönüştürür, yaşamı bir anda sonsuzlaştırır ve cennetin henüz yeryüzünde yaşarken bir örneğini vermiş olur.</p>
<p>Cennet, kendinde güzelle karşılaşma boyunca insanın var-oluşta vaşadığı saflığın kalpteki aşkınlığı, yüksekliği ve yüceliğidir. Cennetin var-oluşu böylece henüz yer-yüzünde yaşarken kanıtlanmış olur, sanatçı cenneti henüz var-oluşta yaşama bahtiyarlığına ve ona şahit olma makamına yükselme imkânına sahiptir; sanatçı aslında bütün faaliyetleri boyunca yaşamında cenneti aramıştır. Sanatçı sanatıyla var-oluştaki kendinde güzele vecd içinde vardığında, bizzat latif şahsiyetiyle, güzelliğin asli kaynağı olan mutlak cemal sahibi Allah&#8217;ın kanıtı olur.</p>
<p>sayfa.73</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün arzulardaki araştırmalar aslında cennete ulaşmak içindir. Cennetin var-oluşunun kanıtı insan ruhunda kendinde güzelin ezeli-ebedi damgasıyla belirir. İnsanın asli vatanı cennet olmasaydı arzusuyla körce de olsa mutluluğa yani dolaylı olarak kendinde güzele yönelmezdi. Gerçekten de insan faaliyetlerini ve araştırmalarını dünyada bile belirleyen anlam “cennet”le temas kurma arzusudur.</p>
<p>İnsanın bütün faaliyetleri ve araştırmaları boyunca farkında olsun veya olmasın, ezeli-ebedi cennete uzanmak ister; bu arzusunun temel yönelimidir. İnsan arzusunun temelindeki bu hakikat cennetin fenomenolojik kanıtıdır ama bildiğimiz gibi bu kanıt Varlık tarafından ihsan edildiği için insan üzerinde etkilidir.</p>
<p>Ruhun sezgiyle idrak edilebilecek derinlikleri bize ahirette diriliş ve yaşam olduğunu kanıtlar. Kendinde güzelle karşılaşma ise kalbin içinde gerçekleşir, yani cennet, kendinde güzelde insanın kendi hakikatine ulaşmasının temel huzuru olması anlamıyla iman hareketine bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 75</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi önce fenomenal alanda kendisini körce arzuda gösterse de temelinde ruhtan gelir, sevgi aslında insan ruhunun özlemidir. Sevgi hem ruhun gurbette olduğunu hem sılası olduğunu açığa çıkarır. İnsanda bitmek bilmeyen arzu, sevginin karşılaşılan akıl almaz garip işleri, insanın var-oluşunun derinlerinde hissedebileceği Allah&#8217;ın aşkı olduğu için vardır. İman hareketi ise sevgiyi idrak etmeye götürür. İmanda sevgi kör değildir, “kim”in aslında sevildiği idrak edilmiştir.</p>
<p>İman, Allah&#8217;tan bütün varolanlara yönelen aşk hareketinin geri dönüşü olarak insanda yansımasıdır. İman hareketi ruhun kökeninde sevgi olduğu için sevgiye yönelir. Sevgi sadece beşerin bir işi olsaydı, beşer icadı hümanist ve modernlik anlayışlarındaki gibi büyük bir yanılgı olurdu. Sevgi insanda ama öncelikle doğada her şeye yayılan bizzat Varlık&#8217;ın istisnasız yaratıcı her hareketindedir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi&#8217;nin ifade ettiği diğer bir husus şudur: Sevilen sadece bedeniyle sevilmiş olursa olgun sevgiden bahsedilemez; olgun sevgi ancak sevilenin ruhunun sevilmesiyle zuhur eder. Sevginin sevende olgun duruma ulaşması sevilenin hem beden hem de ruhuyla sevilmesini gerektirir. Sevilendeki Zat&#8217;ın tanınması ise marifeti getirir: İnsan sevdiğine bütün varoluşuyla yöneldiğinde kendisini O&#8217;na bağlamış olur. Bağlantının yükselmesiyle ulaşılan marifet sevilende sevilen ruhun artık mahluk olmadığını bilmektir.</p>
<p>Sevilende sevilen ruhun tanınması aslında önce Rabbü&#8217;l-has&#8217;a irfaniyet manasında marifet iken, sevilen ruhun tanınması Rabbü&#8217;l-erbab (Rablerin Rabbi) olan Allah&#8217;a vardığında en yüksek manasıyla marifet zuhur eder. Eğer idrak bahsedilen yükseklikte açılırsa sevgi beden sandalından çıkmış olur.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ferdiyet hikmetini en baştan sonra yöneten harekette bulunur. Sevgi hikmettir, hiçbir dünyevi bilim veya psikoloji onun menzilini ölçemez ve sınırlandıramaz. Sevgi parçalı his veya duygu değil, Varlık ile yüce birlik yaşamına götüren hikmete sahip en yüksek ilim faaliyetidir. Sevgiyi sadece beşeri hislere ve duygulara indirgeyen modern bilimler hikmette zuhur eden yüksekliğine ulaşamazlar.</p>
<p>Her türlü bilgi yönelimi belirli nesne alanına ya da bir nesnede belli bir perspektife dayanırken, sevgi bütünüyle birliğe yönelme imkânına sahiptir. Sevginin bilgi yöneliminden diğer farkı ise daha önce ifade edildiği üzere yöneldiğine nüfuz eden ya da onunla birleşen kabiliyetidir.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi tanımı itibariyle imanla aynı anlamda başkasında yaşamak ya da başkasını kendinde yaşatmaktır. İnsanın faaliyetleri içinde sadece sevgi Varlık ile birliği gerçekleştirme imkânına sahiptir. Ama sevgiyi sadece insanın bir yeteneği gibi görmek onun anlamını örter: Sevgi tecelli eden her şeyde beliren lütuftur. Sevgisizlik ise insanın hakikate körlüğü evresindeki noksanlığıdır. Sevgi ve sevgisizlik aynı Varlık&#8217;ın içindeki farklı boyutlardır.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana Allah tarafından hakikatin idrak ettirilmesindeki edilgenlik, Vahiy Düşüncesi açısından bakıldığında, Vahiy&#8217;in insanda “hikmet” olarak tecelli etmesi anlamına gelir. “ Vahiy” terimi nebilere inen ayetler için kullanıldığında özel bir anlama sahiptir, “hikmet” ise doğrudan genel anlamıyla insanın saf nefsindeki kalbine inen idraktir. Yatay boyutta kalan modern anlamıyla anlaşılan bilimler “hikmet”in anlamı üzerine düşünebilecek yöntemlere sahip olmadıkları için onların görüş alanına hikmet girmez.</p>
<p>Hikmet doğru düşüncenin saf hayalde”* doğrudan verilmesidir; doğru düşüncenin verilme koşullarıysa hiçbir zaman mekanik ve pozitif terimlerle ifade edilemez. Dikey boyutta kendisini bütün dünyevi ön yargılardan ve nefsinden kurtaran insan için Vahiy&#8217;in hakiki anlamına ulaşabilme imkânı mümkün olur.</p>
<p>Sayfa 134</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Namazın eda edilmesi bilindiği üzere kendi içinde Fatiha suresinin okunmasını gerektirir. Fatiha suresi, hamdi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a tahsis eder. Namaz kulun hamdini bütün var-oluşuyla ifade ettiği seyr-i süluktur, çünkü hamdin dilin hitap boyutları kadar anlamı vardır. “Ferdiyet” hikmetinde hamd var-oluşu tamamen kapsayarak bütünüyle söylenir; hamd bütünüyle söylendiğinde sevgilinin her şeyde müşahede edilen yüzü övülmüş olunur. Her şeyde sevgilinin yüzünü görmek bakışın istikrarı olarak kıblenin değişmezliğidir. Kıble zahiren Kâbe&#8217;dir: bâtınen ise bütün yönlerden tecellileri görünen “Sonsuz Varlık”tır.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgilinin inayeti, lütfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim? Aşk bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister fakat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? Senin can aynan niçin “gerçeği” göstermiyor? Kirlerden ve paslardan temizlenmemiş de ondan.”</p>
<p>Sayfa 139 &#8211; Mevlana, Mesnevi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, ezeli-ebedi “Sonsuz Varlık” ile karşılaşmanın sezildigi zemindir! Kalp, iman ilişkisinde yöneldiği Varlık&#8217;ın, teorik veya pratik akılla değil ama sezgiyle idrak edildiği meskendir. İman ilişkisi bizi doğrudan din mefhumuna götürür. Din iman ilişkisi içindeki somut yaşantılar bütünüdür. Kalpsiz dünya “bu” dünyasına içkin ihtiyaçlar ve cismani dünyasıyken, kalbin zuhur ettiği yer-yüzü, “Ben-O” ilişkisinde başlayan saygının dikey ilişkisinde ikamet eder. Saygı ihsan edilen yer-yüzündeki şeylerin kendilerindeki kutsalın yaşantısıdır.</p>
<p>Sayfa 153</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi saygının teslimiyetteki en yükselmiş hâlidir: Sevgiyle saygıyı özünde ayırmak ancak nefsin şaşkınlığıdır. Saygı olmazsa sevgiye varılamaz, sevgi gizlice orada olmazsa saygı başlayamaz! Saygı temel duygu bakımından utançtan kendisini ayırmamız gereken hayâya doğru olan yönelimdir. İnsan-insan ilişkisi içinde saygı hayâ ismini alır, Ama saygının kökenselliği insan onu unutsa veya kendi egoist hazzı içinde örtse de geçerliliğini korur.</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>81. Heidegger&#8217;in Kant felsefesini yorumladığı Kant ve Metafizik Problemi adlı eserinde gösterdiği üzere felsefi antropolojilerin sınırı “sonluluk” mefhumunda kilitlenir. Kantçı “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”,“Ne umut edebilirim?” ve bu soruların sonucu olarak “İnsan nedir?” sorularının hepsi aslında insanın kökensel olarak sonlu varoluşunun kesinliğini ifade eder.</p>
<p>İnsan sonlu olmasaydı veya kökeni sonluluk içinde örülmüş olmasaydı yukarıdaki metafizik soruların sorulma imkânı olmayacaktı. Heidegger&#8217;in, Kant okuması üzerinden gösterdiği üzere metafiziğin genel, açık ve aşılamaz problemi sonluluk olmuştur.</p>
<p>Felsefede sonluluğun kesinliği anlaşıldıktan sonra Heidegger kolayca hemen temsili bir sonsuzluk fikrini ileri sürmeden sonluluğun hakkıyla üstlenilmesini önermiştir. Sonluluğun hakkıyla üstlenilmesi insanın kendi fâniliğiyle yüzleşmesi olarak belli bir idraki varsaymak zorundadır. Sonluluğun hakkıyla üstlenilerek idraki beşerin kendi fâniliğinde Mutlak başkası&#8217;na yani Sonsuz&#8217;a doğru bir pencere açar; biz bu pencereyi iman ilişkisi olarak anlıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte Heidegger&#8217;in Kant okuması bize bütün felsefenin niteliği konusunda inkâr edilemez bir ders verir: Bütün felsefe beşeri bir düşünme faaliyeti olarak sonluluğun ötesine asla geçemez, Sonsuz&#8217;u temsil ettiğinde bile bu kökensel sonluluktan kurtulamaz, felsefenin sonluluğunun ötesine sadece dikey boyuta açılan iman ilişkisiyIe geçilebilecektir, bu da kanıtlama, temsil etme veya kavramsallaştırma tarzında değil ama önce insanın kendi fâniliğini en uca götürmesini başarmasıyla belirecektir.</p>
<p>Fâniliğin en uca götürülmesi “Varlık” hakkında saygı temelli yükselen bir idrake yol açar ki “Sonsuzluk” bu anlamada kendisini açar. Fâniliğin en uca götürülmesi yani yokluk bütün beşeri kurguları ve sergilemeleri yok edeceğinden insanı kendi öznel ve sonlu metafizik kurgularından saplanıp kalmasından alıp var-oluşunda tecelli eden “Sonsuz Varlık”a teslimiyetin yolunu açacaktır:</p>
<p>Sayfa 156</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saygı, Varlık karşısında yatay boyutta aşkınlığa açılma bakımından ilk anlama, ilk idraktir: Anlam böylece kendisini Varlık ile ilişki içinde duyurur. Dil içinde bu kökensel anlam “bu” yerine “O” hitabı ile açılır. Her şeyin fâniliğini sezen “O” hitabıyla borçlu olduğu Varlık&#8217;ı dua ederek çağırabilir: Dua eden için “O” ilk anlamanın, ilk idrakin kelimesidir ve Varlık ile ilişkideki bütün dilin kökeninde bulunur! Dilin kökenine götüren hâl duadaki saygıdır! Saygı, yüce ve yüksek olan karşısında olmayı sezmenin saygısı olmak zorundadır. Sonluluk içindeki beşer “Sonsuz Varlık” karşısında olduğunu sezerek onun yüceliğini de kabul etmek zorunda kalir. Din bu nedenle kökeninde varoluşta saygıyla başlar ama hitaplar ve dolayısıyla Varlık&#8217;ı tanıma bakımından hayâ ve sevgi olarak yükselir.</p>
<p>Sayfa 160</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçsel dönüşüme yol açmayan “din” sadece sübjektivizm ya da objektivizm içinde kalarak nefs-i emmarenin ve onun arzularının aletine dönüştüğünde insanlık için onarılması neredeyse imkânsız problemlere neden olur. Bu tip durumlarda din, özgürlük yerine köleliği meşrulaştıran sürü psikolojisine yol açar. Özgürlük mefhumu dinin özünü ilgilendirir ve o içsel dönüşümle birlikte anlaşılmalıdır.</p>
<p>Özgürlük insanın kendi için de Varlık ile bağlantısı olan iman hareketiyle başlar ve daha sonra mücadelesini dışarıya, yani sosyal alana taşır. Özgürlük hakkındaki zahiri ve dışsal hükümlerin zayıflığı aslında onun kırılgan ve zor olmasının yanında içsel dönüşümü varsaymasıyla ilgilidir. Bireylerinin içsel dönüşümü sağlayamadığı bir toplumda özgürlük henüz gerçekleşmemiştir.</p>
<p>Sayfa 162</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin öne sürdüğü “Üst İnsan” (Üğermenseh) fikri şüphesiz insanın kendi asli özünü arama çabasının bir sonucu olarak bireysel “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata örnek teşkil eden ilk denemelerdendir. Bireyselleşmiş maneviyat doğal olarak sonunda “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata dönüşerek kendisini felsefi bir söylem olarak duyurduğunda insanın varoluşunun anlamı yine de yorumlanmaya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde özne-merkezli pratik felsefelerin neredeyse hemen hepsinin düştüğü durum ortaktır:</p>
<p>Temelde varlığı göreceleştiren ve onu ister istemez insanın kendi varlığına bağlı kılan antropolojinin ürünü haline dönüşürler.&#8221; Vahiy”&#8217;den ve dinden koparıldıktan sonra belirsiz ve boş spekülasyonlara dönüşen maneviyatların hepsi egoizmin çeşitlemeleri olarak dağılırlar ve bireyleri liberalizmin belirsizliğinde nihilizmin huzursuz kollarına teslim ederler. Böylece bu “dinsiz” ve “ateist” maneviyatlarla modernizmde artık sıradan bir durum olan toplumsal parçalanmanın önü açılmıştır: Bu maneviyatlar insanların görüşünü hakikate göre değil ama hakikati insanların görüşüne göre değerlendirerek, hakikat söylemini çoğullukta parçalayarak içine kapanmış yalnız bireylerin birer dağınık inançları hâline dönüştürürler.</p>
<p>Sayfa 171</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern toplumlarda toplumsal olanın parçalanışı veya çözülüşü diyebileceğimiz egoist bireyselleşmenin getirdiği ağır maliyetin, dinin düşünceden yani bilim ve kültürden ayrılması olgusuyla beraber başladığını kesin olarak söyleyebiliriz. İleri teknik ve bilimsel Batı medeniyetinde, dijitalleşmenin doğurduğu monoton yalnızlık ve manevi depresyon biçimleri, belki de dijital bir toplumsallaşmaya doğru yeni bir iletişim tarzını kışkırtabilir. Ancak görünen o ki sürekli çoğalan bireysel dinsiz maneviyatlar arasında ortaya çıkan muhtemel parçalanmalar ve ayrılıklar, yalnızlığı ve manevi depresyonu yeniden ve daha vahim bir biçimde geri getirme tehdidini taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Sayfa 172</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzu isteğin ve iradenin yoğunlaşması olarak ihtiyaçtan çok daha fazlasıdır. Arzuladığımızda, ihtiyaçta olduğu gibi sadece bir eksiği tamamlamak için uğraşmayız, eksiği olmayan bir fazlayı isteriz. İşte arzunun gerçek tanımı budur: Eksiği olmayan fazlayı istemek, yani mükemmeli istemek! Eksiği olmayan fazlaysa insanın hakikatindeki birliğin izidir. Bütün aşk hikayelerindeki ruh ikizi temasının asıl söylemek istediği bu birlik arayışı değil midir? Aşktaki arzuda insan kendi ruhuyla olan buluşmayı önce dışarıda yansıttığı biriyle gerçekleştirmeye yönelir: “Sen” ile hakiki ilişki olmadan “Ben” ile hakiki ilişki mümkün değildir. Ama beşerin trajik aşk hikayesinin temelinde ezeli-ebedi “Sen” ile temas kuramaması yatar. Nihayetinde beşeri aşka zamanla alışılır, ilk baştaki ani kalp atışları artık hissedilmemeye başlanır. Aşk beşeri olunca sonludur!</p>
<p>Sayfa 179</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzunun nedenselliği olarak tarihe geçen ruhun esaretinin modern sistemi bilindiği üzere kapitalist sistem olmuştur. Marx, kapitalist sistemdeki meta fetişizminden söz ederken arzu nedenselliğinin neredeyse yasaya dönüşen esaretinden henüz bahsetmiyordu, ancak bu düzen içinde maddeye tapmanın sıradanlığını çoktan ortaya koymuştu. Kapitalizmdeki asıl mesele de, sınıflar arasındaki çatışmadan ziyade tam olarak bu noktada düğümlenir. Kapitalizm, “bu”dünyasında teknikle buluşmuş beşeri arzunun ısrarından kaynaklanır.</p>
<p>Sayfa 181</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler tek başına hakikate varamazlar çünkü kimliksiz ve şahsiyetsiz “nesnel-varlık” alanından öteye geçemezler. Modern bilimlerin bu varlık anlayışına göre varacakları son nokta belirsizlik ve hiçliktir! Bu durumda bilimlerin krizi olarak var-oluş anlamlarını kaybetmesi, -dikey boyuttan yoksun olmaları anlamında dinsizleşmelerinden ileri gelir. Modern dinsizlik modern bilimlerin krizi olarak bu nedenle var-oluşsal bir anlamsızlık olayı olan nihilizm içinde kendisini duyurmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler mucize yerine, dili tahrif ederek rastlantı, olumsallık ve belirsizlik gibi karanlık ifadeleri kullanmayı tercih eder. Sanki aşikâr olan mucizeyi örtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmak üzere önceden anlaşılmış gibi bir durum vardır. Modern bilimlerin mucizeyi inkâr eden kabulü modern çağın başında dünya halklarına zorla dayatılan seküler bilim ideolojisiyle garantiye alınmıştır bir kere.</p>
<p>Oysa hepimizin kabul edebileceği gibi somut yaşantıda talih, aşk, kaza ve ölüm gibi sıra dışı durumlar varsa modern bilimlerin rasyonel tavrının zaten sınırı vardır. Modern bilimler talih, aşk, kaza ve ölüm gibi “istisnai” olaylar konusunda ya susarlar ya da onları kendi ampirik metotlarının dışına çıkan metafizik spekulasyonlara havale ederler. Ama bu metafizik spekülasyonlar önceden zaten modern bilimler tarafından kurnazca “gerçekçi” ve “doğru” olmamakla mimlenmiştir.</p>
<p>Sayfa 191·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ezelden gelen bir “kelam”la yüklenmiş olarak doğar, ölen yüklendiği “kelam”ın yanına dünya veya yer-yüzünde ürettiği yaşam anlamını ekleyerek ölür. “Sır” olarak düğümlenen insanın var-oluşunun anlamı Varlık huzurunda zaten kendisine verilmiş bir ruhun içinde saklıdır. İnsan kendisine ezelden söylenen “kelam”la ilişki içinde doğar, insan “kelam”ı duymadan önce doğmamıştır, duymadan önce henüz insan değildir: İnsan olmaya “kelam”ı duymayla başlar. Ama insan ezeli “kelam”ı ne zaman duymuştur? İşte buradaki bütün zamanlamalar dünya zamanına göre cevaplandığında “kelam'&#8221;ın zamanını dile getiremeden yanılsama girdabına düşer.</p>
<p>Sayfa 220</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Var-oluşun asıl meselesi psikanalizde duşünüldüğü gibi geri dönen bastırılan arzu değil, bastırılan asli ve ezeli-ebedi sırdır. Sır, haz ve ölüm dürtüsünün ötesinde hem haz hem acının ötesinde, yer-yüzüne gelmenin sarsılmaz ilkesidir: Kişi kendindeki, kalbindeki sır dolayımıyla kadere sahip olur. Kaderde başa gelen olaylar sırrın sızısı, dinmeyen yara izidir.</p>
<p>Sayfa 222</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün modernlik iddialı biçimde doğada ihsan eden “Sonsuz Varlık” karşısında nankör kalmayı tercih etmiştir. Her şeyi insan yapımı bir nesneye dönüştürerek doğadaki ihsanı değersizleştiren veya önemsizleştiren modern tavır doğanın sırrı karşısında aşılamaz bir engele gelip dayanmıştır. Boş iddiaların hüküm süremeyeceği buradaki sınır konusunda spekülatif iddialarla sanki doğanın sırrına ulaşabileceği algısını oluşturmak modern bilimlerin dogmatizmidir.</p>
<p>Modern bilimler sadece kendilerine ihsan edildiği kadar şeylerle ilgilenecekler ama ihsanın bizzat kendisinin sırrı karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bir kez daha rasyonel örümcek ağı sistemde modern ön yargılardan kurtulunabilirse mucizenin doğada, bedende ve ruhta bizi saran ezeli-ebedi ince halesi sezilecektir.</p>
<p>Sayfa 229</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı felsefesinde varlığın, ontolojik nesnellik olarak ele alınması ve bütünlükte toplanması zaten belli bir şiddeti içerir, insanlar bu düzen içinde birbirine aynılaştırılarak, aklın savaşı kazanma sanatı olan politika içinde belirli amaçlar doğrultusunda basit araçlara dönüşür. Levinas&#8217;ın okumasına göre savaş olgusu Batı felsefesindeki “varlık” fikrine dışarıdan eklenerek gelen bir fazlalık değildir.</p>
<p>Batı felsefesinde kendisini “varlık” düşüncesi olarak açan metafızik ve ontoloji düşüncesi bizzat savaş fikrinin ta kendisidir. İşte bu noktada politikanın etiğe zıt olduğu ifade edilir: Politika etiğe zittır, aynen felsefenin naifliğe karşı olması gibidir. Ontoloji olarak gelişen Batı felsefesinde en baştan beri kendisini savaş olarak açan “varlık”düşüncesini görmek için savaşı (polemos) varlığın merkezine yerleştiren Heraklitos&#8217;a referans vermeye gerek bile yoktur. Bu durum ontoloji temelinde gelişen bütün Batı tarihi boyunca felsefi ve politik söylemde aşikardır.</p>
<p>Sayfa 238</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varlık&#8217;ta kötülük neden vardır sorusu aslında yanıltıcı bir sorudur çünkü Varlık&#8217;ta bizzat kötülük yoktur. Bütün varolanlar kendilerine verilen alanlarda yaşam sürecini tamamlarlar. Asıl sorulması gereken insan-insan arasında ilişkiyi adaletsizliğe dönüştüren nelerdir olmalıdır. Kötülük insan yapımı bir edimdir; kötülüğü Varlık&#8217;ın tamamına yayan spekülatif iddialar insan-insan arasındaki ilişkinin sıra dışı ve serbest karakterini görmezlikten gelen fikirlerdir: Bu fikirlere göre sanki insan neredeyse diğer şeyler gibi iradesiz bir şeydir, iradesinin hiçbir anlamı yoktur. Kötülük sadece irade sahibi özgürlüğe açık insanlar arasında olabilen bir yanlış bilinçtir! Vahiy Düşüncesi bakımından ise kötülük zaten “bu” dünyasında kaldığı için hiçbir biçimde hakiki dinin ruhunda olun bir edim değildir. Kötülüğe bulaşan bütün sahte “dinci” ideolojiler aslında bozulmuş ve şeytani dinlerin yolu değil midir?</p>
<p>Kötülük insan-insan arasındaki adaletsizliktir: Adaletsizliğin aşılması ise insanın “bu” dünyasından koparak Varlık&#8217;la ilişkide yer-yüzüne ulaşmasıyla başlar. İman hareketinin kurumları ve güçleri olgunlaşarak kendini gösterdiğinde ise etik gerçekten politikaya karşı çıkmaya başlayacak ve insanlığın bütün evrende adalet ve barış içinde yaşamını hazırlayacaktır. Adalet ve barış durduk yere kendiliğinden zuhur etmeyecek ama insanlığın yükselen hamleleriyle dereceli olarak insanlık gündemine gelecektir. Asıl önemli nokta, adalete ve barışa gidecek yolun nasıl mümkün olduğunun gösterilmesidir. Bu yol, başka siyaset dolayısıyla önce “Peygamber” ile irtibat içinde beşeri, egoist ilgilerini aşabilen ve ezeli-ebedi “Sen” yüzüne şahitliğe yönelen fertlerin siyasetidir.</p>
<p>Sayfa 264</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Levinas bildiğimiz kadarıyla Zor Özgürlük kitabında İslam kültürünün değerli katkılarından bahseder. Derrida içinse mesele siyaset zemininde düşünülmüşe benziyor. Ayrıca O birçok yerde olduğu gibi İbrani dinlerinden bahsettiğinde İslam&#8217;ı anmayı unutmaz. Ona göre İslamcılık ve İslam&#8217;ı birbirinden ayırmak gerekir. “İman ve Bilgi” metninde Derrida şöyle yazar: “Ayırt etmek gerekiyor: İslam, İslamcılık değildir. Bu asla unutulmamalı ancak İslamcılık İslam adına iş görüyor (sexercer), ve bu, adın başına gelen ağır sorundur.” s. 131.</p>
<p>Çok kısa, bir iki cümleyle burada bahsettiğimiz İslamcılığın yapıçözümünü sadece Mesihsel siyasetin içine kaydedelim. Biz yine de iyi niyetli bir yorumla İslamcılık terimiyle bütün anti-sömürgeci İslami hareketleri değil ama liberal kapitalizm içinde bir şekilde asimile edilmiş “Müslüman” dini politikaları anliyoruz.</p>
<p>Sayfa 273·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sohbet birbiriyle kalpleriyle konuşabilen ve yüz yüze bakan en az iki kişiyi varsayar. Sohbette açılan boyut nesneyle kurulan mülk edinme ve kendine katma hareketinden ötede “Sonsuz” bir ilişkiyi varsayar, çünkü sohbetteki konuşma tüketilemez, harcanamaz, hesaplanamaz, sonlandırılamaz&#8230; “Sonsuz”, tüketilemez, ele geçirilemez başkasıyla ilişki her seferinde beşeri “ben”in kendisinde yoksullaşmaya ve de aşkınlığa yol açar. Başkası burada artık sadece Levinas&#8217;taki kullanıldığı etik anlamıyla değil, özel anlamıyla sohbette yüzünü gösteren “Er” anlamına geliyor. Başkasının aşkınlığı ve yüksekliği ancak ezeli-ebedi “Sen&#8217;in tecellisi olan “Er”de yüzünü gösterir: “Er” yani “Mürşit” ile ilişkide “ben&#8217;in egoizmi her seferinde sorgulanmaya başlanır.</p>
<p>Beşeri “ben”in egoizminin her bir noktası sohbetin açık hedefi durumuna gelir. Şeylerin tecrübesindeki fütursuz egoist serbestlik, yerini karşısında anlamının özne tarafından mülk edinemeyeceği başkasının sorumluluğuna bırakır. Sorumlu olmak bende dikey boyuttan gelen sözleriyle “ruh” bulan başkasına karşı sorumlu olmamdır. İlişkiden kendimi geri çekip havai bir özgürlüğe geri dönemem. Başkasıyla karşılaşma şeyler alanıyla sınırlı kalan psikoloji dahil bilimin ötesindedir: Hakikatle karşılaşmanın başladığı “yer” bende başkasının açtığı derin oyuktur. Bilim görünenin söylemi olduğu için asla görünmeyen başkasıyla karşılaşma ilişkisini dile getiremez.</p>
<p>Sayfa 284·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün hayâsızlık olaylarında sanki insanın hakikatinde sarsılmaya yol açacak bir kayboluşa batma izlenimi vardır; hâlbuki hayâsızlık, hayâ gizli ve sır olduğu için açığa çıkmış değildir, onda şeylerin görüntüye ait açığa çıkmış aşırı nesnel utanmazlığı söz konusudur. Utanmaz pornografik çıplak kalmada utanma duygusu sanki beşerden alınmıştır; utanmazlıkta karşısında olunan bir başkası yoktur. Ama başkasıyla karşılaşma olduysa, o karşılaşmada kesinlikle hayâsızlık olamaz:</p>
<p>Hayâsızlık şeylerin aşırı, gerçek üstü görüntüsüdür ve bu bakımdan hayânın iptal edilmesi özünde sevgisizlikten doğar ve dahası hayâsızlık sevginin aşırı noksanlığında insanın kendi nefsinden intikam almasıdır. Hayâsızlık, sevgisizlikte kalan için, sevginin boşa düşmesidir; sevginin ruhtaki enerjisinin dejenerasyona uğrayarak harcanması, kendi bedeninde hınçİa tüketilmesidir: Kendi sevgisizliğinin değersizliğinde kendisinden intikam alırcasına onu boşa çıkarmaktır. Sevgisizlik intikam olarak döner, sevgisizliğin olduğu yerde, sevginin boşa düşmesinin getirdiği hüzünde hayâsızlık kendini gösterebilir.</p>
<p>Sayfa 287</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasının olmadığı olaylarda, örneğin zulümde ve katletmede, beşer aslında bir insanla karşılaşmaz; maktul insan olarak görülmez. Katletmede başkasının yüzü bile yoktur; sadece bir “şey” ortadan kaldırılmıştır. İşkenceye uğrayanların yüzü ellerinden alınmıştır; onlar işkencecilerin gözünde insan bile değildirler. Ya da soykırımlarda insanların bütün insan olmaklığı elinden alınmıştır; onlar insan olmaktan daha ziyade “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmişlerdir.</p>
<p>İnsanın “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmesi, aynen hayâsızlıkta olduğu gibi, beşerin bütün varoluşuna bulaşmış sevgisizlikteki intikam arzusunda veya hıncında kaybedilenin körce tekrar geri alınması çabasıdır. Zulüm umutsuz bir hayâsızlıktır. Arzunun körlüğünün yoğunlaşması insani olma vasıflarını insanın elinden tek tek alır.</p>
<p>Sayfa 288</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasıyla karşılaşma beni kendi egoizmimden dışarı çıkaracak bir karşılaşma olduğu oranda ihtiyaçların, hazzın, menfaatin, dünyevi ilgilerin, ekonominin, hesabın ötesinde, “Sonsuz Varlık”ın gülmesinde cömertçe kucaklayacak bir karşılaşmadır. Açıkçası, başkasıyla karşılaşma bende beşeri varoluşumu yok etmesi bakımından düşüncemin kıyameti ve felaketi olmalıdır. Dünya zindanından beni kurtaracak başkasıyla eşsiz karşılaşmada vecd parlar: Vecdin getirdiği aşkınlık ve yükseklikte kendi benliğimdeki bütün egoist mülk edinme, kendine katma alışkanlıkları kesintiye uğrar ve yok olur ve başkasına, onda kendimi kaybetmek veya ölmek için can vermem gerçekleşir. İştiyak başkasında yok olmadaki can vermenin iman hareketidir. Vecd olarak kendimden geçmem ayrıca Vücud olarak Varlık&#8217;ın kökündeki hâldir: Vicdan. Ona “nur” mefhumuyla yaklaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim: Egoist hazzın yok edilmesinden sonra doğan nurun vecdi zevkin doruğudur. Ruhun vecd içinde vicdana varan zevki noksansız zevktir.</p>
<p>Sayfa 289</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şunu Heidegger&#8217;in duyurmasıyla zaten biliyoruz: Nietzsche&#8217;nin duyurduğu Tanrı&#8217;nın ölümü olayı basitçe ateizm değildir; onda bütün “Hristiyanlık” ile gelişen Batı felsefesinin nihilizmi açığa çıkmıştır. Bataille&#8217;da ise mesele aynı yönde düşünülür, yani bildiğimiz anlamıyla ateizm içinde düşünülmez. Örneğin Nietzsche&#8217;nin Şen Bilim&#8217;inde bahsedilen delinin pazarda Tanrı&#8217;yı aradığı pasajı alıntıladıktan sonra şöyle yazmıştır Bataille: “Gerçekleştirdiğimiz bu kurban (eylemi) diğerlerinden şu noktada farklıdır: Kurban edenin kendisi, vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurban ile birlikte batar, kaybolur.</p>
<p>Bir kez daha tanrıtanımaz, Tanrısız tamamlanmış bir dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır (ve bu dünya kendi kendini parçalar, yok eder).”12 Bu son temelden kurbanla her şey kurbanın konusunu hâline dönüşür, dünya parçalanır, batar, yok olur: Dünyası parçalanmış, batmış, tamamlanamayan tecrübenin karanlık gecesinde nihilist çöldeki susuzluk son noktasına kadar götürülür. Ama orada kurban ederken kendi dünyasını parçalayan öznenin bulunduğu anlam mezarının sessizlikteki çağrısı yankı yapar.</p>
<p>Başkasına yapılan bu sessiz çağrının izi Bataille metninde kendini fazlaca hissettirmiştir; özellikle aklı kurban ettikten sonra delilikten bahsedildiğinde kulaklarımız onun sessiz ıstırabını duymazlık yapamaz. Her şey çöker, her şey büyük felaket sonrası bir sessizliği andırır, kendi hayvaniliğiyle baş başa kalmanın boğuculuğunda, en yüce olanı kurban eden ateist modern beşere ne kalmıştır? Delilik ve koskoca hiç mi? Rastlantının veya şansın yanıltıcı ve aldatıcı bereketi mi?</p>
<p>Modern beşer susmuşken hüzünlü gözleriyle bakar, elinde olmayanı verdikten yani ilahını kurban ettikten sonra, yakalandığı bu çağcıl lanetin içinde kaybettiği ruh ikizini arar gibidir, onu geri almak istercesine delicesine okur ve yazar! Şimdi nihilist çölde susuzlukta nasıl tatmin olabilir? Kendisini kurban ederek veya daha aşırısı intihar ederek unutabilir mi? Delilik, kendi içinde parçalanırken, “ben” ve kendindeki “başkası” olarak parçalanmak zorundadır: Bataille bize göre yalnızlığını unutmak istediğinde öylece kendisindeki başkasını çağırmamazlık edemez. Zaten birazdan alıntılayacağımız pasaj onun hangi yolda olduğunu daha iyi hissettirecektir. vi?</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan birisine asli olarak “Sen”diye hitap ettiğinde aslında en sevdiği Varlık&#8217;ı çağırır. “Sen”en sevilen olarak var-oluşu bütünüyle sarandır. Var-oluşu bütünüyle saran insan aşkta çağrılan en yakın insandır. “O” aşkta insan olarak çağrıldığında “Sen” olarak yakına gelmiştir. Yakında peçesini açan Varlık, rahmetini “Peygamber” olarak gösterdiğinde, “sevgi” bütün ihtişamı ve bereketiyle zuhur edecek tecelliye ulaşmıştır. İnsani akıl “O” olarak Varlık&#8217;ı dinleyebilir ama “Sen” olarak yakında Varlık&#8217;ın cemalini görme sadece akıl ötesinde aşkta mümkündür.</p>
<p>Bununla birlikte aşkta çağrılan “Sen” her yerde görülür: Her yerde yüzün cemali nurunu serper. Herhangi bir beşeri aşktan bahsetmediğimiz için “Peygamber&#8217;in rahmetiyle karşılaşarak başlayan sevgi, sınırsız bir yayılıma vararak her yönde “Sen” ile rabıta içinde olmayı talep eder. Ezeli-ebedi “Sen” olarak Varlık&#8217;ın, yer-yüzünde en sevilen “Sen” hitabında tecelli eden zuhuru insan için açılan eşsiz boyuttur. Ama “Sen” olarak en sevilendeki çağrılan, ezeli-ebedi “O” olarak Varlık&#8217;ın daha yüksek mertebesinde ezeli-ebedi “Sen”in çağrılmasıdır.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiçbir şey yoktur ki kendisinde “Sen&#8217;den bir iz taşımasın: Aslında “O” olarak Varlık&#8217;ın ötesine adım atıldığında “kim” görülürse görülsün ezeli-ebedi “Sen&#8217;deki kimliğin zuhurudur. İşte uğrunda ölünecek hakiki dava bu şuura ulaşmanın davasıdır: Sevginin asıl yüceliği&#8230; Sessizlik yine de iletişimin olmadığı anlamına gelmez:</p>
<p>Müşahede her yerde beliren ezeli-ebedi “Sen” ile iletişim beşerin mutlak sessizliğinde kendisine rağmen gerçekleşir. Beşer müşahede içinde kendisinden konuşacak iradeyi bulamaz. Kendisine rağmen gerçekleşen iletişim kendisinde olmayan beşer için Varlık huzurunda teslim olmadır.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin düşündüğü gibi insan aşılmak zorundadır ama başka bir yönden aşılmak iş zorundadır. İnsan kendi monoton ve sıradan dünyasında ruhun sabahını özler durur; onun ıstırabı bütün dertlerinde “ah” diyerek iç çekmesindeki gizli çağrıdır.</p>
<p>Sayfa 312·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrimci olmak üzere bütün beşeri dil teorileri varolanları “O” olarak ihsan eden yüce kaynağa kördür ve dolayısıyla temelden eksik görüşlere yol açarlar. Dil öncelikle ontik bir sistem veya “oyun” değil, başkası ile ilişkiyi ifade eder. Sözgelimi insan başkasına yardım istemek için yöneldiğinde veya ondan yardım istediğinde ilişki içindedir: Bir aleti “bu” veya “şu” diyerek çağırdığında aslında başkası dolayımıyla “O” olarak Varlık ile ilişkiyi başlatır. Aletlere “ad”verdiğinde onları çağırmak için “ad”verir.“Ad” verme bu nedenle “O” olarak “Varlık”ın ihsan etmesi içinde mümkündür. Ama “O” kimdir ve kendini nasıl tanıtır?</p>
<p>Dilde “O”nun kendi kimliğini tanıtan asli başkası ifadesini hak eden tek merci “Peygamber&#8221;dir. Dilin kökeninde aslında “Vahiy” ile “ilişki” vardır: Bu nedenle “Vahiy” dilin kökenindeki aşkınlıktan gelen tek kelamdır. “Peygamber” ile, bütün dilin kökenindeki “O” olarak Varlık, “Sen” vasfıyla kendi kimliğini tanıtır ve “O”nun her şeyi cömertçe ihsan ettiğini anlatır. Şeylerin kökeninde ihsan eden Varlık olduğunu “Peygamber” aracılığıyla tanımak dilin kökeninde beşeri anlamlandırmalardan veya adlandırmalardan önce zaten şeylerle dilin verildiğini anlamaya imkân tanır.</p>
<p>Sayfa 314·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması&#8217;ndan Bölümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 13:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gölge]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Salât]]></category>
		<category><![CDATA[suret ve mana]]></category>
		<category><![CDATA[Teşbih ve Tahmîd]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani Sübhânallâh Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, Elhamdülillâh ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı</strong></p>
<p>Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah <em>Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm</em> derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani <em>Sübhânallâh</em> Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, <em>Elhamdülillâh</em> ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî (furûa dair) bozukluğu örter ve düzeltir. Bu sebeple zât, temiz (mutahhar), sıfatlar ise kutsal (mukaddes) olur.</p>
<p>Hadiste geçen bu cümlenin sonunda yer alan <em>Sübhânallâhi&#8217;l- azîm</em> ifadesinde özellikle teşbihe vurgu yapılmasının nedeni &#8220;asla rücû&#8221;ya yani başlangıca dönmeye işaret etmektedir. Bu yüzden söz, azamet (büyüklük) ile tamamlanmıştır.</p>
<p>Bütün bu ifadelerden anlaşıldığına göre teşbih ruhun hâlidir; tahmîd (hamd) kalbin şanıdır; kurban etmek (zebh) ise nefsin sıfa­tıdır. Böylece ikisi (teşbih ve tahmîd), kavlî (sözle yapılan); diğeri (kurban etmek) ise fiilî (eylemle yapılan) ibadettir.</p>
<p>Kavi (söz), hem gaybı (görünmeyeni) hem de şehadeti (görü­neni) kapsamaktadır; fiil (eylem) ise yalnızca şehadete, yani görü­nen âleme mahsustur. Bu nedenle zahiri varlığın (dış benliğin) taayyünâtı, yani belirginleşmiş şekil ve sıfatları yok edilmedikçe, sözün sırrı ortaya çıkmaz. Zira hakikatte konuşan Allah Teâlâ&#8217;dır, kabul eden (işiten ve anlayan) ise kuldur.</p>
<p>Namazda <em>Sübhânekellâhumme</em> duasıyla teşbih ile başlanmasının ve secdede yine teşbih ile bitirilmesinin sırrı şudur: Kul, namazın hareketleri boyunca (harekât-ı intikâliyye) Allah&#8217;ın zâtını tenzih eder ve mebde-i evvele (ilk başlangıç, yani Allah&#8217;ın zâtını) selb (eksiklikleri ortadan kaldırma) ile yakınlaşır. (Sonuç olarak nama­zın başında ve sonunda teşbih, ruhun Allah&#8217;a yönelişini; kalbin ve nefsin arınışını; kulun da kendi varlığını yok edip Allah&#8217;ın azameti önünde fâni oluşunu temsil eder.) Bunu iyi anla!</p>
<p><strong>Mecazî Varlığın Hakikate Yol Oluşu, Kâmillerin ömrü,<br />
Gölgenin Uzaması ve Tecellîlerin Genişlemesi</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurdu: &#8220;Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı/&#8217;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ, bu âyette &#8220;gölgeyi uzatmak&#8221; tan bahsederek, &#8220;hakiki varlığın gölgesi&#8221; ne, yani mecazî varlığa işaret etmiştir. Bu gölge, hakiki varlığa geçiş köprüsüdür. Öyleyse bütün varlıklar, tevhidin delilleridir; fakat bu, &#8220;sonradan yaratılan varlık kadîm varlığa delildir&#8221; anlamında değildir. Çünkü gölge, kendi başına karanlıktır; karanlık, ışığın delili olamaz. Aksine, ışığın kendisine de bir <strong>delil </strong>gerekir. Güneş açısından bu delil gündüzdür.</p>
<p>îşte bu sebeple, gölgemsi varlık -yani cisimlerin iç yüzü, onla­ra varlık kazandıran hakikat-Allah Teâlâ&#8217;nın delilidir. Çünkü o, Allah&#8217;ın &#8220;Ruhumdan üflediğim vakit&#8230;&#8221;<sup>43</sup>buyruğunda belirttiği ilahı nefharun bir eseridir. Nitekim &#8220;Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecellî etti.&#8221; denmiştir; yani Allah, zâtının ve sıfatlarının izleriyle insanda göründü. Fakat bu &#8220;O, O&#8217;dur&#8221; demek değildir; sanki onun gibidir manasındadır.</p>
<p>Böylece anlaşılıyor ki, bu gölge-varlığın genişlemesi, güneş doğar­ken yayılan ışık gibi bir yayılmadır. Güneşin ışınları nasıl çeşitli yerlere dağılırsa, hakiki varlığın da gölgesel yansımaları, çeşitli varlık suretlerinde -mutlu ya da bedbaht bedenlerde- görünür.</p>
<p>Allah dileseydi, bu gölgeyi sâkin kılardı; yani ezelî aşk hare­ketiyle kıpırdamayan, isimlerin tecellîsiyle parlamayan bir hâlde bırakırdı. Fakat O bunu dilemedi; bilakis lütufla, cömertlikle, feyz ile görünmeyi diledi. Çünkü Allah (hâşâ) ne cimridir ne de acizdir.</p>
<p>Ayrıca, varlıkların özleri (a&#8217;yân-ı sâbite) kendi istidat dilleriyle varlık istemişlerdi. Bu yüzden Allah, onların dışta varlık kazan­masını murad etti. Nitekim şöyle buyurmuştur: &#8220;Siz O&#8217;ndan ne istedinizse, O size verdi.&#8221;<sup>44</sup> Yani Allah, her birinize yaratılışına uygun olan varlığı bağışladı; sonra her birinizi, kendi hakikatinizin ve hâlinizin gereğine göre arayışınıza yöneltti.</p>
<p>Böylece gölge, kendisine gölge düşen varlığa delil olduğu gibi, onun görülmesi de o varlığın görülmüş olduğuna şehadet eder. Bu yüzden Allah &#8220;Görmedin mi Rabbin nasıl gölgeyi uzattı?&#8221; buyurdu. Yani: &#8220;Sen Rabbinin tecellîsini zaten gördün ve O&#8217;nu tanıdın. Onu, tecellîlerinin içinde müşahede ettikten sonra artık biliyorsun ki O, gerçekten O&#8217;dur.&#8221; Çünkü her müşahede, hakikî bir görme değildir; görme, güçlü bir bilgiyle idrak etmektir. Bu inceliği iyi anla!</p>
<p>Allah, &#8220;Asr&#8217;a yemin ederim&#8221; buyurmuştur. Bu, ikindi nama­zına işarettir; çünkü gölge, en çok o vakitte uzar. İmamın dediği gibi, o vakitte bir şeyin gölgesi onun boyunun iki katı olur ve bu doğrudur. İşte bu gölgenin uzamasındaki işaret sebebiyle, ikindi namazı &#8220;salâtü&#8217;l-vustâ&#8221; (orta namaz) kabul edilmiştir; bu görüş en sağlam olanıdır. Çünkü o vakitte, varlığın gölgesel uzanımı gibi, tecellî de en geniş hâline ulaşır.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana olan nimeti de işte bu sebeple büyüktür. Çünkü O, sana öyle bir külli tecellîyle görünmüştür ki, başkalarına parça parça tecellî ettiği her şeyi senin üzerine toptan yansıtmıştır. O hâlde, bu büyük ve kapsamlı tecellîde, başkaları sana nasıl denk olabilir?</p>
<p>Bu yüzden Allah seni başkalarına üstün kıldı. Onları ise, sana nispetle bir gölge gibi kıldı. Sen özsün (zübdesin); başkaları ise hurmanın kabuğu, dalları ve yaprakları gibidir.</p>
<p>Eğer dersen ki: &#8220;Senin anlattıklarına göre, kâmil insanların ömürlerinin doğal ömrün sonuna kadar uzaması gerekirdi. Oysa bu durum çok nadirdir; hatta kâmiller bir yana eksik insanların bile ömürleri, genelde altmış ile yetmiş yıl arasındadır.&#8221;</p>
<p>Derim ki: Hayır, zahirde onların ömürlerinin kısa olması gerekir. Çünkü ikindi vaktindeki gölge her ne kadar uzasa da onun zamanı -günün önceki kısımlarına göre- kısadır. İşte kâmiller de böyledir: İlahî tecellîler bakımından &#8220;uzatılmış&#8221; kimselerdir; ama ömürleri kısa olur. Bu kısalık, o uzatılmanın bir sonucudur. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Bir şeyin tamamlandığı söylendiğinde, artık onun yokluğunu bekle.&#8221;</p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, tecellî genişliği ancak sonlarda olur; tıpkı gölgenin günün sonunda genişlemesi gibi. Çünkü İnsanî kemal derece derecedir; her ne kadar İlahî tecellî ani ve bir anda gerçekleşse de. Bu da şu âyetin anlamıdır: &#8220;Bizim emrimiz yalnızca bir defadır, göz kırpması gibidir.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yani bu ani tecellî ve o &#8220;bir anda olan emir&#8221;, görünüşe çıkmakta zamanla aşamalı olur; çünkü Allah insanı, bu zuhuru engelleyen birtakım perdeler ve engellerle yaratmıştır. Bunlar, unsurların (toprak, su, hava, ateş) hükümleri, tabiî nitelikler ve dört miza­cın ahlâkıdır. Tecellînin ortaya çıkışı, bu hükümlerden sıyrılmaya bağlıdır; çünkü bunlar ruhun yüzünü örter. Bu yüzden, seyr u sülük edenlerin çoğuna riyâzetler (nefs terbiyesi) ve mücâhedeler (manevî mücadeleler) gerekmiştir.</p>
<p>&#8220;Çoğuna&#8221; dedik, çünkü bazen sâlik meczûb olur; o zaman bu yükümlülük diğerlerine göre hafifler. Fakat her durumda, yaratı- lışın kemale ermesi için zaman gerekir. Fark şuradadır: Ekin ekme zamanı sâlik için zordur, çünkü o henüz hasat vaktine -yani kemalin sonuna- ulaşmamıştır. Meczûb içinse bu dönem daha hafiftir. Hasat vaktinde ise iş kolaylaşır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bugün dininizi kemale erdirdim.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[46]</sup></a> Yani, kemalden sonra artık yeni yükümlülükler kalmaz; işler size ağır gelmez.</p>
<p>Böylece, sonun hâli başlangıcın hâlinden farklıdır ama sadece bir yönden. Çünkü yolun sonuna ulaşan, şer&#8217;î ölçülere göre başlangıç hâline geri döner. O dengeyi elinden bırakmaz; yoksa düşerdi. Zahiren ve bâtınen kemal, yükü hafifletir. Bu yüzden Allah Resûlü <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kim iki gözüne ikramda bulunmak isterse, ikindiden sonra yazı yazmasın.&#8221; Buradaki &#8220;iki sevgili&#8221; ile basar (göz) ve basiret (kalp gözü) kastedilmiştir; &#8220;ikindi&#8221; ise dinin kemale erdiği, sülûkun tamamlandığı zamandır. Yani kemal zamanı, zahir ve bâtından birlikte faydalanma zamanıdır. Çünkü bu zaman, meşgalelerin bulanıklıklarının kalktığı andır.</p>
<p>Nitekim &#8220;saat yaklaşınca&#8221;, yani artık kıyamet yaklaştığında, istiğfar en faziletli amellerden olur. Çünkü bu istiğfarla, yapılan çok şey vahdet kanadı altında gizlenir; böylece son, başlangıçla en güzel şekilde birleşir.</p>
<p>Bu makam sebebiyle, şeyhlere yeni virdler veya usûller icat etmek yasaklanmıştır. Çünkü din zaten kendi içinde kâmildir. Ancak zamanla yıpranabileceği için, yeniden yaşanması, tazelen­mesi gerekir; yeni bir şey icat etmek değil. Ne mutlu ömrü uzun, ameli güzel olana! O amel ki, şeriatın belirlediği yoldur. Bunu iyi bil, onunla amel et ve yalnız O&#8217;na ümit bağla&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Arz-ı </strong><strong>Mukaddesenin </strong><strong>Sırrı ve Toprak-İnsan Mukayesesi</strong></p>
<p>O mübârek gecenin sabahında Kudüs-i Şerife vardım ve orada &#8220;arz-ı mukaddese&#8221;nin sırrına dair bir keşfe mazhar oldum. Bu sırrın hakikati şudur: Allah Teâlâ o yüce toprakları &#8220;arz-ı mukad­dese&#8221; (mukaddes toprak) olarak nitelemiştir; ama orada yaşayan insanlardan bahsederken &#8220;mukaddes yaratılmışlar&#8221; dememiştir. Çünkü toprağın kendisi, mahiyeti itibarıyla kirlerden ve pislikler­den münezzeh olup, hakikatte temiz ve arınmıştır. O, yaratıldığı günden beri teşbih eden, hamd eden, Rabbine yönelen bir varlıktır. Onun üzerine işlenen günah ve isyanlar ise sonradan arız olan kirliliklerdir; o kirler toprağın zatından değil, üzerinde yaşayan günahkârlardan kaynaklanır.</p>
<p>Bu anlam, Allah Teâlâ&#8217;nın şu buyruğunda da açıkça görülür: &#8220;Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[52]</sup></a> Bak, âyette &#8220;şehrin kendisi&#8221; zalim diye nitelendirilmemiştir; zalim olanlar o şehrin halkıdır. Şehrin kendisine ise, o zulüm ancak halkı sebebiyle sirayet etmiştir.</p>
<p>Bu hakikate göre yaratılmışların bir kısmı saîd (bahtiyar), bir kısmı şakı (bedbaht) olabilir; fakat yeryüzü bütünüyle saîddir, başka bir hâlde değildir. Bu, insanın nefsi gibidir: Nefis, İlahî nefhadan kaynaklandığı için iki âlemde de saîddir, azap ona dokunmaz. Fakat hayvânî nefis, dizginsiz kaldığında cezaya uğrar.</p>
<p>Peki neden Allah Teâlâ, Kudüs ve civarına &#8220;arz-ı mukaddese&#8221; demiş, fakat Mekke-i Mükerreme için bu ifadeyi kullanmamıştır? Hâlbuki Mekke, birçok mukaddes ruhun indiği, yüce varlıkların yaşadığı yerdir. Cevap şudur:</p>
<p>Mekke&#8217;yi mübarek kılan, içinde inen kutsî nefislerdir; yani mukaddes olanlar, o toprağı mukaddes kılmışlardır. Buradan şu ilke anlaşılır: Toprak kimseyi mukaddes kılmaz; bilakis mukaddes olan kişi toprağı mukaddes kılar.</p>
<p>Nasıl ki İlahî bereketler insan-ı kâmilin kalbine indiğinde, onun tabiat toprağı ve bedensel yapısı &#8220;mübarek toprak&#8221; hâline gelir­se, bu da aynı gerçektir. Çünkü mübarek kimsenin komşusu da mübarek olur. Bunun aksi de böyledir: Günahkârın yakınlığı da insanı kirletir.</p>
<p>O hâlde aldanmış kimse, &#8220;Ben filancanın soyuna mensubum&#8221; diye gururlanmasın. Nitekim ilim, mirasla kazanılmaz. Yine &#8220;Ben mukaddes topraklardayım&#8221; diyerek kendini güven içinde sanma­sın. Çünkü toprak kimseyi kutsamaz.</p>
<p>Aynı şekilde, &#8220;Ben velîlerin yüzünü gördüm&#8221; diyerek övünme­sin. Zira Ebû Cehil de Peygamberlerin Sonuncusu&#8217;nun <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> yüzünü gördü ama bu ona hiçbir fayda vermedi. Durum böyledir; bunun benzeri nice örnekler de aynı hükme girer&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Her nefesde açılır binbir gül-i sîr-âb-ı feyz</p>
<p>Her gül-i sîr-âbdan sad bû alır erbâb-ı feyz</p>
<p>Pâk eder yokdur serây-ı sineyi ağyârdan</p>
<p>Yoksa açıkdır kulûb erbâbına ebvâb-ı feyz</p>
<p>Nefha-i Hak dan temevvüc ey leşe deryâ-yı ilm</p>
<p>Katre-i dil kendini ol dem eder gark-âb-ı feyz</p>
<p>Gerçi feyz-i Hak bahâne istemez amma hele</p>
<p>Çeşm-i nem-nâk ü dil-i hûnîndir esbâb-ı feyz</p>
<p>Nişvesi çıkmaz dimâğından ebed nûş edenin,</p>
<p>Meclis-i hâs-ı İlahîde şerâb-ı nâb-i feyz</p>
<p>Hakkıyâ âb-ı hayâta çûn vusûl âsân değil</p>
<p>Bulmadıkça teşne-dil etme salon işrâb-ı feyz</p>
<p>***</p>
<p><em>(Her nefeste, feyz suyuna kanmış binbir gül açılır; feyz sahipleri, bu suya kanmış güllerin her birinden yüzlerce koku alır.</em></p>
<p><em>Gönül sarayını ağyardan (mâsivadan/Allah&#8217;tan başka her şeyden) arındıran pek azdır; oysa kalp erbabına, yani gönül ehline, feyz kapıları zaten açık durumdadır.</em></p>
<p><em>İlahi bir üfleme (nefha) ile ilim denizi dalgalandığında, gönül damlası, o anda kendini feyz denizine tamamen batmış bulur.</em></p>
<p><em>Gerçi Allah&#8217;ın feyzi için bir bahaneye, sebebe ihtiyaç yoktur; ama yine de feyzin vesilesi, yaşla dolu bir göz (ağlayan göz) ve kanlı bir gönüldür (yanık kalptir).</em></p>
<p><em>Feyz şarabını bir kez içenin, onun sarhoşluğu ve lezzeti zihninden hiç çıkmaz; çünkü o, Allah&#8217;ın özel meclisinde, saf ve hakiki feyz şarabını içmiştir.</em></p>
<p><em>Ey Hakkı! Hayat suyuna (âb-ı hayât, yani manevî ölümsüzlüğe) ulaşmak kolay değildir; bu sebeple, gerçekten susamışı, yani gönlü tam hazır olanı bulmadan, ona bu feyzi (feyiz şarabını) içirmeye kalkışma!)</em></p>
<p>***</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Salâtın Hakikati ve Mertebeleri</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Ey iman edenler! Siz de O&#8217;na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[69]</sup></a></p>
<p>Bil ki, Allah&#8217;ın salâtı, meleklerin salâh ve müminlerin salâh aynı anlamda değildir; her biri farklı bir mertebeye aittir. Araplar, yarış meydanında birinci gelen ata &#8220;mücellî&#8221;, onun hemen ardından gelen ikinci ata ise &#8220;musalli&#8221; derler. Bu benzetmeyle ifade edilmek istenen şudur: Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna yönelmesi, tıpkı ikinci atın birincinin hemen ardında koşması gibidir; yani Allah&#8217;ın salâh, kulunun varlığına bağlı olarak zuhur eder.</p>
<p>Bu anlamda Allah, kulunun ardından gelen &#8220;musallî&#8221; gibidir; çünkü kulun varlığı ve bilinci ortaya çıkınca, Allah&#8217;ın ona yönelik rahmeti! ve salâh belirginleşir. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.&#8221; Yani insanın nefsini tanıması asildir; Rabbini tanıması ise bu bilginin sonucudur. İşte bundan dolayı Allah&#8217;ın salâh, kulun varlığı üzerine bina edilmiştir.</p>
<p>Bu salât, kulun dış dünyada görünmesiyle meydana gelir; çünkü bir &#8220;salât&#8221;tan söz edebilmek için bir &#8220;mevsûf&#8221; (yani Peygamber) ve onun bir &#8220;sıfatı&#8221; (yani nübüvvet) gereklidir. Bu yüzden âyette &#8220;Peygambere salât ediyorlar.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[70]</sup></a> denmiştir. Demek ki bu İlahî yöne­liş, Peygamber&#8217;in <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> nübüvvet makamına yöneliktir.</p>
<p>Bu yöneliş iki anlam taşır: Ya nübüvvetin şerefi sebebiyledir ya da nübüvvet yükünün ağırlığı sebebiyle destek ve yardım anlamın­dadır. Birinci durumda Allah&#8217;ın salâh, rahmet ve şeref ifadesidir; ikinci durumda ise, bu ağır görevi taşıyabilmesi için İlahî yardımı gösterir. Allah&#8217;ın yardımı, rahmet yönüyle olur; meleklerin ve müminlerin salâh ise, Allah&#8217;ın kudretinin ve isimlerinin tecellîleri olarak destek anlamına gelir.</p>
<p>Çünkü İlahî isimler birbirini destekler, her biri diğerini tamam­lar. Hatta İsm-i Âzam dahi diğer isimlerle birlikte ayakta durur. Bu yüzden Peygamber <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-,</em> ümmetinden kendisi için &#8220;vesîle&#8221;yi yani Allah kafandaki en yüksek dereceyi dilemelerini istemiştir.</p>
<p>Ayrıca melekler ve müminler, ilk akim nurundan gelen birer varlık zinciridir. Nitekim hadiste buyurulmuştur: &#8220;Ben Allah&#8217;tanım, müminler ise nurumun feyzindendir.&#8221;</p>
<p>Bu durumda meleklerin ve insanların Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve şellem-</em> nisbeti, çocukların babalarına nisbeti gibidir. Nasıl ki çocuklar, varlık vesilesi oldukları için babalarına saygı duymakla yükümlüdür, aynı şekilde müminler de Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-</em> ve ilim babalarına -yani mürşidlerine, öğretmenle­rine- tazimle yaklaşmalıdır. Çünkü onlar, insanın varlık ve kemal bulmasına vesile olmuşlardır. Bu tazimin bir biçimi de onların derecelerinin yüceltilmesi, adlarının yaşatılması ve onlara rahmetle dua edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Onlara mer­hamet kanadını tevazu ile indir.&#8221;<sup>71</sup></p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, babalar evlâtların gözünde daima aziz tutulmalıdır. Hele ki bu &#8220;babalar&#8221; ilim öğretenler, mürşidler, irşad ve terbiye ehli kimselerse, onlar saygı ve önceliğe en çok layık olanlardır. Aksi hâlde nimet, mihnete dönüşür; İlahî bağış kesilir, bereket yok olur ve insan aradığı hedefe ulaşamaz. Böylece talebe veya mürid, daha yolun başındayken eline hiçbir şey geçmemiş olur. Bu yüzden şöyle dua ederiz: Allah Teâlâ bizi, hangi yolda olursak olalım, edep makamında sabit kılsın.</p>
<p><strong>Dua ve ibadet Mertebeleri-Kulluğun Hakikati</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bana dua edin ki size ica­bet edeyim.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[72]</sup></a> Yani &#8220;Bana, ihlâsa erdirilmiş kullarımın dilleriyle dua edin; çünkü onların duası makbuldür.&#8221; Çünkü onların duası, hakikatte Hak tarafından Hakk&#8217;a yapılan duadır. Allah Teâlâ kesin olarak kendi nefsine icabet eder; nitekim &#8220;Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[73]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Eğer siz, nefsinizin diliyle -yani dünya ilgileriyle bulanmış, menfaat arzularına karışmış benliğinizle- dua ederseniz, bu dua da Hakk&#8217;adır ama nefis aracılığıyladır. Böyle bir duada Hak ile nefis arasında bir bağ kurulamaz; çünkü Hak kadîm ve vacip, nefis ise sonradan yaratılmış ve mümkündür. Ayrıca, vacip varlıkta illet yoktur; oysa mümkün varlıklar, illetlerin ve maksatların mekânıdır.</p>
<p>&#8220;Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler&#8230;&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[74]</sup></a> Yani &#8220;Bana kulluk etmekten büyüklenenler&#8221; ifadesi, kulluk zümresine hizmet ve tevazu ile girmeyenleri, onların davetine kulak vermeyip yüz çevirenleri anlatır. &#8220;İbâdet&#8221; kelimesi aslında &#8220;ibâd&#8221; kelimesine müennes eki olan &#8220;te&#8221; harfinin eklenmesiyle türemiştir; bu da, kulların kendilerine mahsus bir nitelik kazandıklarına işaret eder.</p>
<p>Bu bağlamda &#8220;ibâdet&#8221; fiiller âlemi olan mülk mertebesine, &#8220;ubûdiyyet&#8221; sıfatlar âlemi olan melekût mertebesine, &#8220;ubûdet&#8221; ise zâtın celâli yönü olan ceberût mertebesine karşılık gelir; çünkü bu son mertebede, ilâhiyet ve ulûhiyet sırrı tam anlamıyla idrak edilir.</p>
<p>Bu anlam, &#8220;Allah kuluna kâfi değil mi?&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[75]</sup></a> ayetinde de ima edilmiştir. Burada &#8220;abd&#8221; (kul) kelimesi, bu üç mertebeyi -ibâdet, ubûdiyyet ve ubûdet- kendinde toplayan, varlığının tüm katman­larında kulluğu gerçekleştirmiş kâmil kulu temsil eder. Bu anlattıklarımızın benzeri, &#8220;âhiret&#8221; kelimesinde de vardır. Zira &#8220;âhiret&#8221; aslında &#8220;âhir&#8221; kelimesinden türemiştir; &#8220;âhir&#8221; Allah&#8217;ın isimlerinden biridir ve &#8220;evvel&#8221;in karşılığıdır. Nasıl ki &#8220;âhiret&#8221;, Allah&#8217;ın &#8220;el-Âhir&#8221; isminin bir tecellisiyse, &#8220;ibâdet&#8221; de seçkin kulların hakikatlerinin bir tecellisidir.</p>
<p>Dolayısıyla, kemal sahibi kullar ibadetin kendisi gibidir; onların varlıkları, ibadetin mânâsını temsil eder. Bu yüzden bu kullardan yüz çevirenler, tam kullukla vasıflanmış bu hakikat ehlindenden uzak duranlar, &#8220;Cehennem&#8217;e zelil bir hâlde gireceklerdir.&#8221;<sup>76</sup></p>
<p>Burada kastedilen Cehennem, sadece ateş değil, uzaklık ve yabancılık cehennemidir. Çünkü yalan olana uzak olan, gerçekte uzaktır; uzak olana yalan olan da hakikatte uzaktır. Ancak yakın olana yaklaşan gerçekte yalandır. Allah, uzak olana ancak yakın olanın aynasından bakar; ibadeti de ancak kendisine yalan olan kullarının ibadeti aracılığıyla kabul eder. Bu yüzden din işlerin­den herhangi biri, ihlâslı kullardan biri tara Andan taşınmadıkça kemale ermez.</p>
<p>Nitekim şeyh (mürşid), ruh olmadan hiçbir işte başarılı ola­maz; ama insanlar bu ilişkiyi kesmiş, ruhani bağdan kopmuşlardır. Böylece zorunlu rahim bağını da kesmişlerdir. Artık onlar, kökü olmayan bir dal, ucu olmayan bir ok gibidirler.</p>
<p>Sonuç olarak, Allah Teâlâ&#8217;ya hizmet aslında tek bir hizmettir; bu hizmet ister aracısız olsun -namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde olduğu gibi-, ister bir vesile aracılığıyla olsun -yoksulu doyur­mak, susuz birini suyla buluşturmak, çıplağı giydirmek ya da bir öğretmene ve mürşide hizmet etmek gibi-, hepsi hakikatte Allah&#8217;a yapılan bir hizmettir. Çünkü bu tür hizmetlerde, Allah&#8217;a kul üze­rinden hizmet edilir.</p>
<p>Bu nedenle hadiste Allah Teâlâ (Hz. Mûsâ&#8217;nın <em>-aleyhisselâm-</em> kıs­sasının anlatıldığı yerde) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben acıktım, beni doyurmadın; susadım, bana su vermedin&#8230;&#8221; Yani aslında bu hizmet, kul suretinde görünen Allah&#8217;a yöneliktir. Kim bu hizmetin kul için yapıldığım zannederse sûrete takılıp kalır, perdeli olur; ama kim onun Allah için olduğunu idrak ederse mânaya erer, en yüce sırla şereflenir. Çünkü Allah Teâlâ, bütün isimleriyle tecellî etmektedir.</p>
<p>O, zenginlerde ve krallarda &#8220;el-Ganî&#8221; (mutlak zengin) ve &#8220;el-Ahad&#8221; (tek olan) ismiyle görünür; yoksullarda ise &#8220;el-Mürîd&#8221; (dileyen) ve &#8220;el-Hâfıd&#8221; (alçaltan) ismiyle görünür. Böylece her sûrette hem celâli hem de cemâli isimlerin izleri bulunur. İşte bu yüzden &#8220;Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın yüzü oradadır.&#8221;<sup>77 </sup>buyurulmuştur.</p>
<p>Ancak şunu bilmek gerekir ki, Allah&#8217;ın bütün isimleriyle tecellî ettiği kimseler vardır ki bunlar kâmiller ve seçkinlerdir; bir kısmı da sadece bazı isimlerin tecellîsine mazhar olanlardır ki bunlar noksanlar ve avam halktır. Birincilere hizmet, en mükemmel hiz­mettir; çünkü bu, Allah&#8217;ın &#8220;tamamlanmış kelimelerine&#8221; hizmettir.</p>
<p>Bu yüzden biz daha önceki âyette geçen &#8220;ibadet&#8221; kelimesini, &#8220;Allah&#8217;ın seçkin kullarına hizmet&#8221; olarak yorumladık. Çünkü bu kullara hizmet etmek, Allah&#8217;a ibadet etmekle aynıdır; aralarında bir fark yoktur. Zira Allah, onlarda bütün isimleriyle zahirdir. Bundan dolayı onlar da kendi benzerlerine şöyle derler: &#8220;Bizim dışımız halk, içimiz Hak&#8217;tır.&#8221; Bu sebeple, bakılması gereken şey dış görünüş değil, bâtın ve mânadır,</p>
<p>Ancak şunu da bilmek gerekir ki, zahir bâtınla birlikte döner; tıpkı gölgenin mazlûla (gölge sahibine) ve bedenin ruha bağlı olma­sı gibi. Yani yaratılmışların sûreti, Hakk&#8217;ın sûretidir; bu da &#8220;hayalî hakikat&#8221;tir. Nitekim &#8220;Kâinat hayaldir, fakat hakikatte Haktır&#8221; sözü bu anlamı ifade eder. Ne var ki bu mertebeleri anlayan ve onlara göre hareket edenler pek azdır; çünkü bu makam hem ayakların hem de kalemlerin kaydığı bir yerdir.</p>
<p>Vahdet sırrından bahsettiğimizde onlar şöyle dediler: &#8220;Kâmil bir kimse kimi kabul ederse, Allah onu kabul eder; kimi redde­derse, Allah onu reddeder/&#8217; Bunun içindir ki Ebû Yezîd el-Bistâmî <em>-kuddise sirruh-</em> gözünden düşen biri için şöyle demiştir: &#8220;Bırakın şu Allah&#8217;ın nazarından düşmüş kişiyi.&#8221; Böylece o, kendi nazarını Hakk&#8217;ın nazarıyla bir tuttu; bir kimsenin onun nazarından düşmesi, aslında Hakk&#8217;ın nazarından düşmesinin aynısı oldu.</p>
<p>İşte bu düşüş, Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Zelil olarak Cehennem&#8217;e girecekler.&#8221;<sup>78</sup> sözünün sırrıdır. Çünkü hakikî düşüş, aşağı taba­kalara inmektir; bundan daha büyük bir zillet yoktur, insan başı üzerinde uçurumdan yuvarlandığında nasıl zelil olur ise, manen düşen de aynı şekilde Zelildir. Bu uçurum, dünyada nefsin tabi­atıdır, âhirette ise Cehennem&#8217;dir; çünkü her ikisi de Cehennem kuyusunun derinliğindendir.</p>
<p>Zamanımızda da bu gruptan bazılarını gördük: Allah onları önce başarıya erdirmiş gibi gösterdi, ardından hileyle yavaş yavaş helake sürükledi; edebi bozan, tarikatın şartlarını ihlâl eden ve ehl-i ma&#8217;rifeti küçümseyen kimseleri sonunda yüzüstü yere çarptı. Onlar şeyhlerin ve sâdık sûfîlerin giydiği hırkaları giymiş olsalar bile, o hırka onlar için ateşten katran elbisesi gibidir; çünkü içi riya doludur. Buna karşılık, edeple duran, ihlâs sahibi müridlerin giydiği hırka ise cennet ipeğinden bir kaftan gibidir,</p>
<p>Ey Allah&#8217;ım, beni cennet elbiseleriyle giydir; üzerimde büyük nimetini daim eyle, beni fakirlerin şeyhi, gariplerin dostu, yalnız­ların yoldaşı kıl; beni tuzak ve azabından koru, zikreden kullarının hürmetine bana güven ve inayet ver.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Kalemin Sırrı</strong></p>
<p>&#8220;Kalem, alemdir (işarettir).&#8221; Yani, arif-i billah olanların ellerinde olan kalem, dağ başlarındaki yol işaretleri ve yol ortasında bulunan alamet ve işaretler gibidir. Öyleyse bu alamet ve yol işaretleri­ni kullanarak yol alanlar semte ulaştıkları gibi; arifin kaleminin yazdıkları ve işaretleri ile de sâlikin doğru yola erişmesi ve vuslat menziline ulaşması mümkün olur. Nihayetinde sûretten hakikate erişir. Ariflerin kalemine işte bu cihetten itibar eder, eserlerini zapt ederler.</p>
<p>&#8220;İlimle birleşince aylem (suyu bol kuyu) olur.&#8221; Yani, bahsi geçen arif-i billah olanların ellerindeki kalemler, kendilerinden çokça ilimler akmak konusunda derya gibidir. Belki deryanın dahi bir nihayeti vardır ancak bu zatların eserlerinin bir sonu yoktur.</p>
<p>İlmi kaleme nispet etti; ancak maksat kalemin sahibidir. Zira ilim, kalem sahibinin sıfatıdır. Kalem de ilmin yayılmasına bir vesile olduğundan Allah Teâlâ ilk olarak kalem-i a&#8217;lâyı sonra da levh-i mahfuzu yaratmıştır ki, zatının ve sıfatlarının ilimleri o kalem ile mahlûkata yayılsın ve böylece gayp hâzinelerinde bulunan enfes hikmetleri çıkartıp ilahi hakikatleri şakk-ı kalemden -yani kalem dilinden- söylesin, İşte bu fazilete binaen &#8220;Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun ki&#8230;&#8221;<sup>160</sup> buyurarak kaleme kasem eyledi.</p>
<p>Dolayısıyla nûn; nokta ve zat âlemidir ki, hokka gibidir. Mürekkebin kalemle hokkadan yavaş yavaş çıkarılıp sayfalar üzeri­ne harflerin ve kelimelerin nakışlarının yazılması gibi; kalem-i a&#8217;lâ ile de nûn hokkasından vücut sayfaları üzerine tekvîni/ <em>yaratılışla ilgili</em> ayetler nakşedilmiştir.</p>
<p>&#8220;Lisanlar üzerine kalemle çizilmiştir.&#8221; Yani kalem, ucunun yontulması suretiyle iki parça olur ki bu iki parça zâta ve sıfatlara nazırdır. Ancak hakikatte birçok dil üzerine yontulmuş ve bölün­müştür. Toplamda üç yüz altmış lisandır ve her bir lisan üç yüz altmış türlü külli ilimler kaydetmiştir. Bu ilimler, kıyamete kadar cari olan ilimlerdir. Bu külliyatın cüziyy atma bir son bulunmadığı için, her gelen arif bir lisan ile söyleyip bir kalem ile yazarak, icmali tafsil eylemiştir (özet olanı ayrıntılı bir şekilde ifade etmiştir). Cem ve fark aleminden ve hakiki ve zilli vücut kitabından neler beyan edip söylemişlerdir&#8230;</p>
<p>Allah onlara da bizlere de merhamet etsin.</p>
<p>&#8220;Biz bu zarflardan önce idik.&#8221; Yani cismânî levhalardan önce biz olduk. Ve bedenlere &#8220;zurûf&#8221; (zarflar) denildi. Çünkü mazrûf (içinde bulunan şey) nasıl zarfa girip yerleşirse, hayvani ruh da bedene sızmış ve orada yerleşmiş hâle gelmiştir. Bu anlam ise terkibi (birleşmeyi) gerektirir.</p>
<p>Nitekim şöyle işaret edilmiştir: &#8220;Biz, harfler gibiydik.&#8221; Yani harfler gibi basit unsurlar idik. Çünkü harfler, mürekkep kabın­daki (hokkadaki) basit unsurlar gibidir; levha ve sayfa üzerine yazılmadıkça terkip sûreti ortaya çıkmaz. Hatta nakşedilmesi/ <em>yazılması</em> hâlinde bile kelimeler gibi değildirler. Yani basitlik hâli yine durmaktadır,</p>
<p>öyleyse harflere &#8220;mürekkeb (bileşik)&#8221; demek, noktalarla ilgili bir husustur; çünkü her harf ya üç, ya beş, ya da yedi noktayı içerir. Yoksa harf olması bakımından, yani &#8220;harf&#8221; yönüyle ele alındığında, terkipten andır (basittir). Ama kelime, âyet ve sûre böyle değildir; çünkü kelime harflerden, âyet kelimelerden ve sûre de âyetlerden terkîb olunmuştur.</p>
<p>&#8220;Kamış ise (kıkırdak gibi olur.)&#8221; Kamıştan maksat, aslından boğumlu olan kamıştır. Burada kalem kastedilmektedir. Zira kalemde &#8220;kalem&#8221; yani <em>kat/bölünme</em> manası olduğu gibi, kamışta da aynı mana vardır. Yani, kalem yontulmuş, dolayısıyla kesilip bölünmüştür.</p>
<p>&#8220;(Kamış ise) kıkırdak gibi (olur.)&#8221; &#8220;Kıkırdak&#8221;, kemik ile et ara­sında bulunan, yenilebilen yumuşak bir nesnedir. Sağlamlığına bakıldığında daha çok kemiğe, yumuşaklığına bakıldığında ise daha çok ete benzerliği olmasıyla etten kemiğe besinleri veya kuvveti çekmek için yaratılmış ve bir vasıta kılınmıştır. İşte bu, nebilerin ve velilerin sırrıdır.</p>
<p>Mana şudur: Biz gaybî emirler mertebesinde harfler gibiyken, kalem tıpkı kıkırdak gibi aracı olarak Hak&#8217;tan feyiz alıp halka ulaştırma suretiyle iki tarafla da kaim olmuştur. Böylece o kalemin feyzi ulaştırmasında ruhlar âlemi, misal âlemi ve cesetler âlemi gibi bu kadar terkipler zuhur etmiştir. Bunlar kevni terkiplerdir. Sonra insan yaratıldığında, hatti/yazılı terkip de zuhur etmiş ve Allâh, beşerin babası Hz. Âdem&#8217;e <em>-aleyhisselam-</em> indirilen, ayrı ayrı yazı­lan noktalı harfleri birleştirmiş, ulaştırmış ve açıklamıştır. Zaman devam ettiği müddetçe onun hayrı ve bereketi ve baki olan eseri yalnızca Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Ey ahmak! Ahmak, akıllı olsa bile zekâsı ve dikkati olmayan kimse demektir. Ahmak aynı zamanda aklı az olan kimsedir. &#8220;Ebleh&#8221; ise &#8220;oğuz&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[161]</sup></a> dedikleri, kendi kârından gafil ve başkasının maslahatı ile meşgul olandır. Hadiste &#8220;Cennet ehlinin çoğunluğu, eblehlerdir, Akıllılar ise illiyyindedir.&#8221; buyurulmuştur. Burada akıllıları eblehlerin karşısında zikretmesinden anlaşılır ki, eblehte akıl azlığı vardır. O, akıl mertebesinde kalıp hakiki akıllılar gibi dereceler sahibi olmaya çalışmamıştır. Bunu iyi anla ve aklet!</p>
<p>&#8220;Sen kibrinle tıpkı sabi/ çocuk gibisin.&#8221; Yani, ahmak olan kimse, buluğ çağına erişmemiş oğlan çocuğu gibidir. Yaşı büyük olsa da bu böyledir; zira akıl ve temyiz kuvveti olmayınca, sabi/<em>çocuk </em>hükmünde olur.</p>
<p>Çocuğa &#8220;sabi&#8221; denmesinin sebebi, sabvetinden yani oyuna ve oyuncaklara olan meylinden ötürüdür. Benzer sebepten &#8220;saba rüzgârı&#8221; demişlerdir; zira ferahlatıcı ve rahatlatıcı olmasından dolayı insanlar bu rüzgârı severler. Âşıklara da &#8220;sabvet ehli&#8221; denil­miştir; zira zahitlerin mezhebinden yüz çevirmişlerdir.</p>
<p>Bu makamdan, ahmak kimsenin çocuk hükmünde sayılmasının bir yönü de şöyle anlaşılır: Halin gereği ve yaşın hükmü olmaksızın büyümesi ve yaşının ilerlemesi durumunda şehvetlere meyletme­sidir. Bu zamanın büyükleri ve ileri gelenleri de aynı durumdadır. Allah Teâlâ onları ıslah eylesin.</p>
<p>&#8220;Ve sen ey kibirli kimse! Ne zaman Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmünü kabul etmeye geleceksin?&#8221; Burada, zikri geçen ahmak kişiyi daha evvel geçen sıfat ile zemmetmeyi bırakıp başka bir sıfat ile zikretmeye intikal edilmiştir. &#8220;Kibirli kimse&#8221; manasındaki  / ebiyy kelimesi,  / ibâ&#8217; kelimesinden sıfat-ı müşebbehedir. Kerahet ve tiksinti manalarına gelir. &#8220;Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmü&#8221; ile kasıt, Allah&#8217; m hükmü olan tertemiz şeriattır.</p>
<p>Yani, sen ahmaklığın ve iyiyi kötüyle ayırt edememe özelliğinle çocuğa benzediğin gibi, kibirlenmen ve küçümsemen hasebiyle de iblise katıldın. Zira ikiniz de Hakk&#8217;ın emrini kabul etmemek hususunda beraber oldunuz. Şeytandan hayır gelmediği gibi ahmak ve kibirli kişiden de hayır gelmez. Zira şeriatın zahirî hükmünü kabul etmek ve onunla amel etmeye yönelmek akletmeye ve tas­dike bağlıdır.</p>
<p>Onun için ahmak kimse ve inkâr eden kimse sülük edemez. Zira bir şeyin iyi/<em>güzel</em> olduğunu idrak eden şey, akıldır. Fiili meydana getirmek için de ikrar ve ikbal/yönelme gereklidir. O halde zamane insanların kanunlarını ve yollarını bundan anlayıp ibret al ve doğru yoluna git. Allah hidayete erdirendir.</p>
<p>***</p>
<p>Nerdübân-ı ışka bas evc-i visâle er yürü</p>
<p>Kalma noksân pâyesinde bir kemâle er yürü</p>
<p>Kıl ü kâl-i medrese Hak&#8217;dan seni eyler cüdâ</p>
<p>Tekye-i ışka girip bir ehl-i hâle er yürü</p>
<p>Bâde-i gafletden ey dil gel ferâgat eylegil</p>
<p>Feyz-i Hak&#8217;dan teşne-câna şol zülâle er yürü</p>
<p>Sil gönül âyînesinden şol ta&#8217;alluk pâsını</p>
<p>Hazret-i Hak&#8217;dan tecellî-i cemâle er yürü</p>
<p>Menn ü selvâ ister-isen zevkyâb ol feyzden</p>
<p>Âlem-i kudretden al behren nevâle er yürü</p>
<p>Gel riyâzetle sarardıp çehreni bu bâğda</p>
<p>Hakkı-yı şeydâ gibi bir verd-i âle er yürü</p>
<p>***</p>
<p><em>(Aşkın merdivenine bas, vuslat doruğuna ulaş ve yürü; eksiklik dere­cesinde kalma, bir olgunluğa eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Medresenin boş sözleri (laf ve tartışmaları) seni Allah&#8217;tan uzaklaştırır; aşk tekkesine gir, hâl ehli birine er, öyle yürü.</em></p>
<p><em>Ey gönül! Gaflet şarabından artık vazgeç; susamış canına Hak fey­zinden içir, o saf suya ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gönül aynasından o alaka/bağlılık pasını sil; Allah&#8217;ın zatından gelen güzellik tecellisine ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Eğer men ve selvâ (ilahi nimet/helva ve bıldırcın eti) istersen, o feyzden lezzet al; kudret âleminden nasibini al, o ihsana eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gel, bu bahçede riyazetle yüzünü sarart (nefsini terbiye et); aşk sarhoşu Hakkı gibi bir al güle er, öylece yürü.)</em></p>
<p>***</p>
<p>Dilâ Anka sana ger bâl açarsa Kaf-ı kudretden</p>
<p>Hümâ-yı çarha etmezsin nazar âlî-i himmetden</p>
<p>Erişdi kûh-i Kâf&#8217;a kim ki Anka&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Delile uydu her kim râh-ı Mevlâ&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Nişan buldu mukaddem cümle-i Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan</p>
<p>Şu tâlib kim bugün sırr-ı müsemmâdan haber sordu</p>
<p>Ayâna erdi âsârı şühûd eden ulü&#8217;l-ebsâr</p>
<p>Cihân-ârâdan ol zîrâ her aradan haber sordu</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu</p>
<p>Bu mektebhânede her kim mu&#8217;allim buldu ey Hakkı</p>
<p>O lâbüd nazm-ı Kur&#8217;ân içre ma&#8217;nâdan haber sordu</p>
<p>**</p>
<p>(Ey gönül! Kudret dağından (Kaftan) sana eğer Anka kuşu kanat açarsa, yüksek himmetin sebebiyle artık göklerdeki hüma kuşuna bile bakmazsın.</p>
<p>Kim ki Anka&#8217;dan (yani hakikatten) haber sorduysa, Kaf dağına ulaştı ve kim Allah yolundan haber sorduysa, delile (rehbere) uydu.</p>
<p>Bugün müsemmâ sırrından haber soran o talip, önceden Allah&#8217;ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan) bir nişan buldu.</p>
<p>Gören basiret sahipleri, şahit oldukları eserlerin hakikatine erdiler; zira o kimse, dünyayı süsleyen Allah&#8217;ın her ziynetinden (her ârâdan) haber sordu. Yahut; basiret sahibi olanlar, eşyada Allah&#8217;ın izini gördüler; çünkü o kimse, dünyayı zinetlendiren Allah&#8217;ı her varlıkta, her yerde (her arada) arayıp O&#8217;ndan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda,</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Ölmeden önce yüce cennetten haber soran kimse daha bu dünyada iken sırların saklı hurilerine (ilahı güzelliklere) kavuştu.</p>
<p>Ey Hakkı! Bu mektep (dünya mektebi) içinde kim bir öğretmen bul­duysa, şüphesiz o, Kur&#8217;an&#8217;ın nazmı içinde manadan haber sormuştur.)</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması,syf:32;42-51;58-60;73-78;159-164</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>42 Hicr 15/29.</p>
<p>43 İbrahim 14/34,</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[44]</a> kırkan 25/45.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[45]</a> Kamer 54/50.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[46]</a> Maide 5/3.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[52]</a> Nisâ4/75.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[69]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[70]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p>71.İsra,17/24.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[72]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[73]</a> Mü&#8217;min 40/16.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[74]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[75]</a> Zümer 39/36.</p>
<p>76.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>77.Bakara,2/115</p>
<p>78.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>160 Kalem 68/1.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[161]</a> Oğuz: 1. Mübarek, pak, iyi yaradılışlı. 2. Gabi, anlaması kıt, bön, ahmak, sadedi!, sat [çn]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî&#8217;nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:36:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[kurb]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[seleam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27870</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz Beşinci Fasıl &#160; Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr&#8217;in[1] rivayet ettiğine göre: Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e &#8220;İslâm&#8217;da hangi davranış hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Yemek ye­dirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir&#8221; buyurdu.[2] Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/">Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Otuz Beşinci Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr&#8217;in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> rivayet ettiğine göre:</p>
<p>Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e &#8220;İslâm&#8217;da hangi davranış hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Yemek ye­dirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir&#8221; buyurdu.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ b. Yezîd el-Leysî, ona da Ebû Eyyûb&#8217;un rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. İki müslüman birbirleriyle karşılaştıkları zaman birisi yüzünü bu tarafa, diğeri de öteki tarafa çevirir. Hâlbuki bu iki müslümanın hayırlısı önce selâm verendir.&#8221;</p>
<p>Süfyân bunu Peygamber&#8217;den üç kez işittiğini söylemiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Mukâtil<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Ebû Haşan, ona Abdul­lah, ona Ma&#8217;mer, ona Hemmâm b. Münebbih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Küçükler büyüklere, yoldan geçenler oturmakta olan­lara ve sayıca az olanlar kendilerinden kalabalık olanlara selâm verirler.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste Abdullah b. Amr&#8217;ın<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>  (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamber&#8217;e (s.a.v.) bir adam: &#8220;Yâ Resûlallah, hangi İslâm daha hayırlıdır?&#8221; diye sordu. Yani, Müslümanlardan kim daha iyidir? &#8220;Yemek yediren ve tanıdığı ve tanımadığı herkese selâm veren kimsedir&#8221; buyurdu.</p>
<p>Diğer hadiste Ebû Eyyûb Ensârî&#8217;nin (r.a.) rivayet etti­ğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: &#8220;Müslümana, kardeşiyle üç günden fazla konuşmaması helâl değildir. Karşılaştıklarında birbirlerine yüz çevirirler. Oysa bu iki müslümandan daha hayırlısı, önce selâm verendir.&#8221; Yani, selâm yabâniI iği ortadan kaldırır. Çünkü onun bu kızgınlığı Hak uğruna değil, tersine dünya uğrunadır.</p>
<p>Diğer hadiste Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiğine göre Resûl (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Selâm verin.&#8221; Yani, ilk önce küçükler büyüklere, geçenler oturanlara ve az olanlar sayıca çok olanlara versin.</p>
<p>Bir başka hadiste ise7 &#8220;Binek üzerinde olanın yürüyene, yani hareket hâlinde olan az sayıda kimsenin sayıca fazla olana selâm vermesi gerekir. Zulüm töhmeti altında kalma­mak için binek üzerinde olanın yürüyene, kötü şeylerden uzak durduğu zannını yok etmek için sayıca az olamn çoğa, saygısızlık töhmeti altında kalmamak için yürüyenin oturana selâm vermesi gerekir. Velhâsıl, her kim selâm vermekte öncülük ederse, onun devleti daha çok olacaktır.&#8221;</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Kime selâm verirsen, dilindeki sözde kalbin sami­miyetini ara. Zîra halkın nazarı söze, Allah&#8217;ın nazarı ise kalbedir. Sakın ha, ikiyüzlülükle selâm verme. Gönlünden onun selâmetini talep et ve sonra selâmı dilinden zâhir et.</p>
<p>Yani, Sen benden yana selâmettesin. Ne sana haset ede­rim, ne kötü düşünürüm, ne sana kötüyü reva görürüm, ne kötülüğünü söylerim, ne de kötülüğünü isterim. Allah&#8217;tan daima senin selâmetini dilerim. Hep sana selâm veririm; yani Allah&#8217;ın âferini, benim yokluğumda da varlığımda da benden selâmettesin. Selâmıma itimât et ve benden yana gönlünü ferah tut. Zîra gıybet etmeyeceğim, düşmanlarınla asla birlik olmayacağım ve asla düşmanlık etmeyeceğim. Selâmını iki yüzlülükle kirletmeyip Allah için yaptığımı mahvetmeyeceğim. İslâm&#8217;ın düstûrunu nifâk maşası yap­mayacağım. Mümini selâmla kandırmayacak, onu benim hakkımda kötü düşünmeye sevk etmeyeceğim. &#8220;Esselâmü aleyküm&#8221; dediğimden gayrı bir şey yapmayacağım. Sen de buna daha güzel bir cevapla karşılık ver, &#8220;Ve aleyküm selâm ve rahmetullah&#8217; de.&#8221;İşte, Ben de senin benim için söylediğinden daha fazlasını senin için isterim.</p>
<p>Ey kardeşim, ey benim iyiliğimi isteyen, ey dinde yol­daşım, ey Müslümanlıkta yârim, ey tâatteki yardımcım, ey günahlardan beni men eden, ey yalnızken de herkesin içinde de iyiliğimi isteyen ve bana duâ eden, Allah&#8217;ın rahmeti ve selâmı senin üzerine olsun. Allah&#8217;ın âferini ve rahmeti üzerine olsun. Çünkü bana selâm vermekte önce davranarak şeref verdin.</p>
<p>Kalpteki bu niyet, selâm ve cevabının her iki taraftan da karşılık bulup kavuştuğu anda, eğer kalpte gıllügiş bu­lunuyorsa merhametin seli bunları alıp götürür. Eğer korku varsa bu da niyet sâyesinde ortadan kalkar. Zîra selâm sün­netinin bereketi, kalbin selâmeti ve mânâsının sıhhatiyledir. Öyle ki, şu ana kadar bu hususun sadece kokusu geçti ve geri kalanı ise yola revân olanların kalplerine sudûr eden mükâşefenin selâmetiyle keşf olunacaktır. &#8220;Allah&#8217;a temiz kalple gelenler dışında.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Saf ânın üstün olmasıyla, &#8220;Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik,&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> mânâsına varılır. Cihâddan çıkıldığı vakit ise: &#8220;Artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> hâline varılır. Nitekim müminlerin herhangi bir vakitte selâmlaşmaları sırasında bu mânâ keşf olunur.</p>
<p>Selâm, selâmetten ötürü söylenmiş olup kabul ve kurbiyetin hil&#8217;ati her ikisine de zâhir olur. Öyle ki, şerhin ehemmiyetli kısmı o sülûkun görülmesidir. Onların kınanmış ahlâkı bırakmalarının başlangıcındadır. Nitekim eldeki iş nakittir, vârid virddedir ve ukbâ zevki dünyadadır. Karşılamanın methedilmesi içenlere mâlumdur ve zevk edenlere âyandır. İçenlere âfiyet olsun ve her dem ziyâdeleşsin.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah Muhammed Hafif Şîrâzî (ö. 371/982) (Allah ona rahmet etsin) büyüklerden olup onun &#8220;şeyh-i kebîr&#8221; olduğu da söylenir. Annesi Nîşâburludur. İbn Hafif, Ebû Tâlib Hazrec Bağdâdî&#8217;nin müridiydi. Kendisine tarîkatte &#8220;şeyhülislâm&#8221; da denirdi. Ruveym ve İbn Atâ&#8217;nın sohbetinde bulundu. Onlann dışında, Ebû Bekir Kettânî, Yûsuf Hüseyin Râzî, Ebû el-Hüseyin Mâliki, Ebû Haşan Müzeyyin, Ebû Hayr Derrâc gibi sûfîlerle görüşüp Ebû Tâhir Makdisî&#8217;nin sohbetinde de bulundu. Beytü&#8217;l-Mukaddes, Remle, Dımeşk, Mekke ve Bağdat&#8217;taki şeyhlerden birçoğunun meclisinde bulundu. Zâhir ilimlerinde ve hakikat ilimlerinde âlim bir zât olup birçok eser yazmıştı. îbn Hafifin itikadı pâk ve sîreti güzeldi. Şâfiî mezhebindendi, Şeyhü&#8217;l-meşâyih olup vaktin imâmıydı. Gençlik ve çocukluk çağında gecelerinin çoğunu mescidde geçirip ibadet ile meşgul olurdu. Şeyhü&#8217;ş-şuyûh ve zamanın yegânesiydi. 371 senesinde vefat etmişti.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;İrâde, sıkıntı hâlini çekmeyi devam ettirerek rahatı terk etmektir. Mürîd için nefsine uymaktan, ruhsatla amel etmek istemekten, ve bu hususta yapılan tevilleri kabul etmekten daha zararlı hiçbir şey yoktur.&#8221;</p>
<p>Ona kurbdan sordular: &#8220;Kurb nedir?&#8221; O da şöyle dedi: &#8220;Kulun Hakk&#8217;a yakınlığı, devamlı emirlere uyma hâlinde olmaktır. Her kim bunu yapıyorsa yakınlığın nişâmdır. Hakk&#8217;ın kuluna olan yakınlığı ise ona devamlı tevfîk kıl­masıdır.&#8221;</p>
<p>Bu büyük zât, bütün Kur&#8217;ân&#8217;ı bir rekât namazda hat­mederdi, Her gün sabahtan öğle namazına kadar bin rekât namaz kılardı. Hâlinin başlangıcındaki bir devirde, bir rekâtta on bin &#8220;Kül hüvallâhu ehad&#8221; sûresini okurdu.</p>
<p>Bir vakit bir derviş, İbn Hafifin yanma gelip &#8220;Bende vesvese var&#8221; deyince îbn Hafif şöyle cevap verdi: &#8220;Bizim devrimizde sûfîler şeytanla alay ederlerdi. Şimdi ise şeytan onlarla alay ediyor,&#8221; Hak Teâlâ, şeytanın elini sûfîlerden çektirmişti. &#8220;Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Şeytan, bunu tartışmasız kabul etmiş ve &#8220;aralarından senin samimi kulların hâriç, onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım&#8221;<sup>12</sup> demişti. Şu halde , sen şeytanın vesvesesinden bitâp düştüysen, sen sûfî değilsin.</p>
<p>Ve şöyle dedi: &#8220;Zayıfladığım için ayakta nâfile namaz kılmaktan geri kalıyordum. Gençliğimde yaptığım ibadetten yaşlılığımda geri kalmak istemiyordum. Ayakta kılman her bir rekât yerine iki rekât oturarak kılıyordum. Resûl&#8217;ün (s.a.v.) hadîsine istinâden: &#8216;Oturarak namaz kılanın namazı, ayakta kılanın yarısı kadardır.&#8221;&#8217;13 sevap bakımından, oturarak kılman namaz ayakta kılman namazın yarısıdır.</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Kuvvet ve mâla dâir neyin varsa, bu yoldan esirgeme. Bârî&#8217;nin yolunda kuvvet senin sıfatın olur. Eğer kuvvetini zâyî edersen senin zaafın ve hasretin olur. Eğer yolda malını esirgemeden bol bol sarf edersen, senin mülkün ve zenginliğin olur. Eğer zâyî edersen senin iflâsın ve eziyetin olur. Neyin varsa ödünçtür. Yolda kaybederek kendi mül­kün hâline getir. Her şey fânidir, yolda kaybetmekle bâkî kılmaya bak. Gençliği ebedî bahtiyarlığın vesilesi kıl. Yani, gençliğini O&#8217;nun yolunda harca. Senin elinden almadan ve onun hasretini seninle yoldaş etmeden önce, ne kadar hadem ve haşem14 varsa bırak ve yürü. Hızlı ol, korkma, cesur ol ve gel. Çünkü himmetini toplaymca bütün zorluklar sana kolaylaşır. Can çekişmek, canın beslenmesine dönüşür.</p>
<p>Başlangıçta böyle gözükür ki mert, namertten ayırt edilsin. Himmet toplandığında peş peşe nusret kazanılır. Mert kişi, &#8216;Ben bu devlete nasıl bu kadar çabuk ulaştım?&#8217; diye şaşırıp kalır. &#8216;Bu makamın sözünü akılla idrâk edememişken, bu makamın varlığını [vücûd] nasıl bu kadar erken buldum?&#8217; Ona şöyle derler: &#8216;Evet, sen böyleydin. Bu bizim lütfumuzdandır. Biz bir kimseye yâr olursak, varlığın [keyn] bütün zerreleri bu kimsenin saâdetine mânî bile olsa, her biri O&#8217;nun delîli olur. Bütün zulmetler nûra döner. Bütün perdeler onun kapıcısı olur. Tüm zorluklar kolaylaşır. Sen korkma ve mertlik yap, içeri gir. Çünkü kapı açık, yol fe­rahtır ve selâm verilmiştir.&#8217; Nitekim bu, tâlip, sâdık ve ârif olan kulun hakkında O&#8217;nun binlerce lütuf ve nusretinden biri bile vasfedilemez.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Allah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ensârî râviyi Ömer şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 9,2/532. HN: 22133.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 9,2/532. HN: 22134.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ensârî, hadis senedinde Ebû Hasan’ın Muhammed b. Mukâtil den aktar­dığını kaydederken Buhârî senedinde Muhammed b. Mukâtil Ebû Haşan olarak tek bir râvi şeklinde kaydeder.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> îsti’zân 4,2/531. HN: 22123.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ensârî hadisin Farsça tercümesinde de Abdullah b. Ömer şeklinde kay­detmiştir. Biz Buhârî’nin senedine istinaden Abdullah b. Amr şeklinde tercüme etmeyi tercih ettik.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Bkz. Müslim» <em>Sahih-İ Müslim,</em> Selâm 5646, /918. HN: 6001; Selâm 5646, Z918. HN: 271827; Tirmizi, <em>Sünen-i Tirmizi,</em> îsti’zân ve’l-edeb 14,5/61. HN: 15919; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/62. HN: 15923; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/61. HN: 271214;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Şuarâ 26/89</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Hicr 15/47.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hicr 15/47</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Hicr 15/42.</p>
<p>12 Hicr 15/39-40.</p>
<p>13.Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned-i Ahmed<sub>t</sub></em> Abdullah b. Amr b. el-As 6894, 2/680. HN: 61749.</p>
<p>14.Haşem, hizmetçiler ve maiyet halkı demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/">Selam Vermek ve  Abdullah Hafif-i Şirâzî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selam-vermek-ve-abdullah-hafif-i-sirazinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2023 13:20:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Besmele]]></category>
		<category><![CDATA[Cahil]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmetün Mine’r-Rahman –]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26666</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillâhirrahmânirrahim Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/">Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138.webp"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-26669 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138-203x300.webp" alt="" width="203" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138-203x300.webp 203w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138.webp 405w" sizes="(max-width: 203px) 100vw, 203px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bismillâhirrahmânirrahim</p>
<p>Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi yapabilen (el-Murid) ve herhangi bir kusur/eksiklik tarafından mucizeler yapmasına engel olunamayan, harfler ve sesler yokken dahi konuşma vasfına sahip olan (el-Mütekellim), işitilen tüm sözler harflerden, seslerden, araç ve nağmelerden ibaret olduğu halde bütün bunlar yok iken sözü işitilen (es-Semi&#8221;), kendisinden başka tabiat sahibi ve görülebilir hiçbir zât yok iken kendi zâtını gören (el-Basir), mutlak birlik niteligi ve samedânilik makamı itibariyle devamı (sürekliliği) zorunlu olan, hayat sahibi (el-Hayy) Allah&#8217;a mahsustur.</p>
<p>Yüce Allah işte bütün bu alâmetlerle müteâl ve yücedir. O insan-ı kâmili yaratıkların en şereflisi ve yaratılmış kelimelerin en kâmili/tamamı yapınıştır.</p>
<p>Salât ve selâm, mahlâkatın en hayırlısı ve cismani ve ruhani varlıkların tamamının efendisi, Firdevs cennetlerindeki Vesile makamının ve çok çetin/elim ve büyük günde Makâm-ı Mahmüd&#8217;un sahibi efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın üzerine olsun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Harfler bir düzen/nazm içerisinde birleştiği zaman onlara kelime denilir, kelimeler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman da onlara “âyet” ismi verilir. Âyetler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman ise onlara “süre” ismi verilir. Allah Teâlâ kendisini, celâline lâyık bir şekilde “nefes” sahibi olmakla nitelemiş ve nefesini de ses ve kavl/söz ile nitelemiş ve “Müşriklerden biri senden eman/güvence istediği zaman ona güvence ver ki Allah kelâmını işitsin.” (Tevbe, 9/6) buyurmuştur.</p>
<p>Bu yüzden de burada isimlendirilmiş olan nefes “ses” olmakta, nefesin sesten kesilmiş, sessizleşmiş olması durumunda ise ona “harf” ismi verilmektedir. Bütün bunlar aklen bilinen ve ilâhi haberler yoluyla bildirilmiş olan şeylerdir, bununla beraber diğer sıfatlarda olduğu gibi burada da Allah&#8217;a başka şeyi benzer tutmak ve O&#8217;nu başka bir şey benzetmek (mümâsele ve teşbih) söz konusu değildir. Hak Teâlâ kendi nefsini suretle nitelediği zaman anlarız ki bunun bir zâhiri bir de bâtını vardır ve zâhiri açısından bâtını gaybtır, bâtını açısından ise zâhiri şehâdettir (görünür, açık olan). Yine kendi zâtını (nefsini) nefes sahibi olmakla nitelemiştir ki bu da onun gayb halinden çıkması, harflerin şehâdet âleminde zâhir olması demektir. Harfler mânaların zarfları, mânalar da harflerin ruhlarıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın nur oluşu ise onda mevcut olan ve dalâlete düşürücü şüpheleri kovan âyetlerden dolayıdır ki bunlara örnek olarak “Gökte ve yerde Allah&#8217;tan başka ilâhlar bulunsaydı o zaman düzenleri bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/11); “Ben batıp kaybolanları sevmem.” (En&#8217;âm, 6/76); “Hayır, şu büyükleri yaptı. Sorun onlara, tabii eğer konuşabiliyorlarsa&#8230;” dedi” (Enbiyâ, 21/63); “Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.” (Bakara,, 2/258) âyetleri verilebilir. Bunlardan başka delillendirme sadedine gelmiş olan âyetlerin tamamı, onun nur oluşundandır. Çünkü nur, karanlığı kaçıran şeydir; bu nedenle ona nur denilir; zira nur, kaçırandır.(s.15)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın Arapça olarak nitelendirilmesinin sebebi ise sahip olduğu güzel nazımdan, muhkem ve müteşâbihın beyanından, lafzılar farklılaşsa bile aynı kıssaların eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde tekrar edilmesinden, bunun yanı sıra son derece veciz lafızlar kullanıldığı halde bildirilmek istenen mânanın tastamam ifade edilmesinden kaynaklanır. Örneğin “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar.” (“Münâfıkün, 63/4); “Onu sana sırf tartışma olsun diye misal vermişlerdir.” (Zuhruf, 43/58); “Musâ&#8217;nın annesine: “Onu emzir, endişeye kapıldığın zaman da onu nehre bırak ve korkma, üzülme. Çünkü biz hiç şüphesız onu sana döndürecek ve peygamberlerden kılacağız.” diye vahyettik.” (Kasas, 28/7) âyetleri verilebilir. Görüleceği üzere tek bir âyette iki müjde verilmekte, iki emir bildirilmekte, faydalı bir bilgi iletilmekte ve Allah&#8217;tan bir beyan ve müjde verilmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;da nida ifadeleri iki türlüdür: İlki, “Ey iman edenler!”, “Ey Ehl-ı kitap!” ifadelerinde olduğu gibi sıfat ile seslenme şeklinde, ikincisi ise “Ey insanlar!” ifadesinde olduğu gibi doğrudan zât üzerinden seslenme şeklındedir. Kur&#8217;ân&#8217;da nida ifadesi gördüğün zaman kime seslenildiğine değil, ne diye seslenildiğine bak ve orada söylenilen şeye uygun olarak davran; sakınman gereken şeyden sakın; verilen emri yap. Zira kimi zaman bir emir şeklinde seslenme olabileceği gibi kimi zaman yasaklama şeklinde de seslenme olabılir. Örneğin “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin.” (Mâide, 5 1) nidası bir emir, “Ey iman edenler! Allah&#8217;ın şiarlarını helâl saymayın.” (Mâide, 5/2) nidası da bir yasaklama seslenişidir.</p>
<p>Yine “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?!” (Saf, 61/2) nidası da bir yadırgama seslenişidir. Böyle bir seslenme yapıldığı zaman bunun bir emir yönü bir de yasaklama yönü vardır, dinleyen kimse içinde bulunduğu vakte uygun olanını alır. İster emir yönünü ister nehiy yönünü alsın, her hâlükârda isabet etmiş olur; eğer iki meyveyi bir arada toplar gibi her iki yönü birlikte alırsa o zaman iki ecir (sevap) kazanır. Yüce Allah kitabında bir nidada bulunduğu zaman sen kendini o nidaya (seslenmeye) muhatap olan kişi konumuna yerleştir; eğer bir haber bildiriyorsa anla ve ibret al. Şunu bil ki Kur&#8217;ân, ancak kendisine kulak verirsen sana seslenir. Eğer sana bir emir veya yasak bildiriyorsa ona uy.(s.20)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Besmele müstakil bir âyettir. Neml süresindeki besmelenin ise bir âyetin bir parçası olduğunu söyleriz. (Bismillâh) ifadesindeki “Allah” lafzı, “hüviyeti ve zâtı itibariyle O, Allah&#8217;tır.” mânasındadır. Rahmân lafzı, O&#8217;nun her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliğini, Rahim lafzı ise tövbe eden kullarına rahmet edeceğine dair kendisine vâcip kıldığı rahmeti ifade eder. Hak Teâlâ aziz kitabında her bir süreye “Bismillâhirrahmânirrahim” ifadesiyle başlamıştır. Sûre azamet ve iktidar isimlerini gerektiren korkutucu hususlar ihtiva ediyorsa o zaman ünsiyet ve müjde olmak üzere önce rahmet isimlerini zikretmiştir. Nitekim yüce Allah “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A&#8217;râf, 7/156) buyurmuştur. Bu yüzden besmelede kahr isimlerinden hiçbiri açık bir şekilde yoktur, aksine her ne kadar “Allah” ismi kahr mânası da (bâtın olarak) içeriyor olsa da yine de besmelede Allah&#8217;ın Rahmân ve Rahim olduğu ifade edilir.</p>
<p>Zira Allah ismi aynı zamanda rahmeti de içerir. Muhtevasındaki galebe, şiddet ve kahra karşılık rahmet, mağfiret, af ve hoş görme bulunmakta; bunlar besmeledeki “Allah” ismi içerisinde tam birbirilerine denk gelecek ölçülerde yer almaktadır. Bundan başka, Allah isminde karşımıza, bunlardan fazla olarak, bir de “Rahmân ve Rahim” isimleri karşımıza çıkmaktadır. Böylece Hak Teâlâ besmelede hem kahrı hem rahmeti kendisinde toplayan &#8220;Allah&#8221; ismine ilave olarak &#8220;Rahman&#8221; ve &#8220;Rahim&#8221; aynlarını da izhar etmiş ve bunun neticesinde rahmet ağır basmıstır.(s.28)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bıl ki her surenin başında hususen besmelenin yer alması o sürede açılmış olan ilâhi rahmetin taçlandırılması şeklinde olup, içerisinde zikredildiğı her sürede bu rahmetin elde edileceğini ifade eder. Amel için niyet neyse süre için de besmele odur. Her bir tehdit ve bedbahtlığı gerektiren her bir özellik sürede zikredilir ama besmeledeki Rahmân isminin ifade ettiği umumı rahmet ve Rahim isminin ifade ettiği hususi rahmet, bedbahtlığın kendisi ile kâım olduğu kimseye verilen şeye (cezaya, tehdide) hükmeder ve Allah o kula ya hususı rahmeti ile (ki bu kendisine vâcip olan rahmettir) ya da umumi rahmeti ile (ki bu da nimet verme rahmetidir) rahmet eder. Böylece âkıbetin rahmete tebdil olması, besmele sebebiyledir ve bu yüzden besmele müjdedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Besmele, Fâtiha&#8217;nın açılışıdır. Besmele, Fâtiha&#8217;nın ilk âyeti ya da ona bir ek gibi onun ayrılmaz parçasıdır ki bu konuda âlimler arasında mâlum ihtilaf söz konusudur. Bismillâhirrahmânirrahim (besmele) bize göre gizli bir mübtedânın (cümle başındaki ismin) haberidir. Bu mübtedâ (başlama), âlemin başlangıcı ve zuhurdur; çünkü ilâhi isimler âlemin varlık sebebidir, ona hâkim olan ve onda tesir sahibi olandır. Burada sanki Allah Teâlâ “Âlemin zuhuru Bismillâhirrahmânirrahim (besmele)dir.”, yani “Âlem besmele ile, Rahmân ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla zuhur etmiştir.” demektedir. Mutlak olarak kâinatın kendisinden ayrılıp vücuda geldiği besmele, diğer sürelerin başındaki besmele değil, Fâtiha süresinin başındaki besmeledir. Çünkü diğer sürelerin başındaki besmeleler hususi işler içindir. Besmele, üç ilâhi isme tahsis edilmiştir, çünkü hakikatler bunu gerektirmiştir. Allah ismi bütün isimleri toplayan isimdir. er-Rahmân ismi ise umumi bir sıfattır. Dolayısıyla Allah hem dünyanın hem de âhiretin Rahmân&#8217;ıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hamd, Allah Teâlâ&#8217;ya lâyık olduğu vechiyle övgüde bulunmak demektir, Şükür ise vermiş olduğu nimetler karşılığında Allah&#8217;a övgüde bulunmak demektir. Allah&#8217;a övgü hiçbir zaman belli bir kayıtla sınırlanmadan yapılamaz. Bu kayıt ya nutk (konuşma) ile olur ya da hamde sevk eden bir mâna ile olur. Konuşmada da hamd gerek mutlak (kayıtsız) gerek kayıtlı olarak yapılabilir. Örneğin lafzi ve mutlak hamd sadedinde Cenâb-ı Hak “De ki: “Hamd Allah&#8217;adır.&#8217;” (Neml, 27/93) buyurmuştur. Kayıtlı hamd ise bazen tenzih sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “De ki: “Hamd, evlât edinmemiş olan Allah&#8217;a mahsustur.&#8217;” (İsrâ, 17/111) âyeti böyledir. Bazen de bir fiil sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “Hamd, kuluna kitabı inzal eden Allah&#8217;a mahsustur.” (Kehf, 18/1) ve “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah&#8217;a mahsustur” (En&#8217;âm, 6 1) âyetleri böyledir. Allah katından inzal edilmiş olan kitaplardaki hamdler bu taksımın dışında değildir. El-hamdi lillâh mizanı doldurur, çünkü mizanda bulunan her şey odur. O; Allah&#8217;a senâ, övgüdür, ona hamddir. Mizanı da anhamd olur. Tesbih ona hamddir, aynı şekilde tehlil (la ilahe illallâh), tekbir, temcid, tâzim, tavkir, ta&#8217;ziz ve buna benzer bütün ifadeler O&#8217;na hamddir. El hamdu lillâh, kendisinden daha umumisi olmayan âlemdir. Her bir zikir, ınsanın uzuvları gibı onun bir cüzüdür; hamd ise insanın bütünü gibidir. El hamdu lillâh Hak Teâlâ Âdem&#8217;i yarattıktan ve tastamam ona şekil verdikten sonradır.</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Varlığı (vücüdu) halinde âlem, amânın kabul ettiği ve içerisinde zuhur ettiği suretlerden başka bir şey değildir. Eğer hakikati üzerinde nazar ederse âlem geçici bır arazdır, yani yok olma, zâil olma hükmündedir ki Hak Teâlâ&#8217;nın “O&#8217;nun vechi hariç her şey helâk olacaktır.” (Kasas, 28/80) âyeti işte budur. Hazret Peygamber aleyhisselâm da “Arapların söyledikleri en doğru beyit, Şair Lebid&#8217;ın “Allah&#8217;tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beytidir.”! buyurmuştur. Yani bu beyitte, “Allah&#8217;tan başka hiçbir şeyin, üzerinde sebat edeceği kendisinden bir hakikati yoktur, ancak kendisinden başkası ile mevcuttur.” denilmektedir. İşte bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Arapların söyledikleri en doğru beyit, “Allah&#8217;tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beyittir.” buyurmuştur.</span></span></div>
<div class="dr flex-row"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>4. O, din gününün milikidir (malikidir).</div>
<div></div>
<div>Din günü ile karşılık gününü kast etmektedir, bu da dünya ve âhiret günüdür. Zira şeriatta sınırlar (hadler, tanımlar, cezalar) sırf karşılık olarak belirlenir, başına musibetler gelen kimseye de bu musibetler sadece kendi eliyle yapıp kazanmış olduklarının karşılığı olarak isabet eder. Bununla beraber Hak Teâlâ bunların birçoğunu da affeder. Aynı şekilde yeryüzünde zuhur eden fitneler, savaşlar, tahribatlar, veba hastalıkları da insanların işledikleri amellerin karşılığıdır. Onlar karada ve denizde işledikleri fesatlarla bunlara müstahak olmuşlardır. İşte bu dünyadaki cezadır. Dolayısıyla dünya günü de ceza günüdür, âhiret günü de ceza günüdür ancak âhiretteki ceza daha büyük ve şiddetlidir. Çünkü âhiretteki ceza, başına geldiği kimseye mükâfat neticesi doğurmaz. Oysa dünyadaki ceza, o cezaya uğrayan kimse için bir mükâfat neticesi doğurmayabileceği gibi doğurabilir de. Dünyadaki cezanın/karşılığın bir örnegi de bedbaht kimselerin işlemiş oldukları hayır amellerinin karşılığını dünyada Allah&#8217;ın kendilerine vereceği nimetler olarak almaları ve âhirete vardıklarında meyvelerini dünyada alıp tüketmiş durumda olmalarıdır.(s.36)</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm kolaylık durumunda “Nimet veren ve ihsanda bulunan Allah&#8217;a hamd olsun.”S buyurmuş, zorluk durumunda da “Her hâlükârda Allah&#8217;a hamd olsun.” buyurmuş, Allah&#8217;ın rahmetini ümit edip azabından ve azabın üzerinde devamlı olmasından korkmuştur. Bu sebeple Yüce Allah el-Hamdü lillâhi rabbi&#8217;l-&#8216;âlemin (Hamd âlemlerin rabbi olan Allah&#8217;a mahsustur) ifadesinin hemen akabinde er-Rahmânı&#8217;r-Rabim (O, Rahmân&#8217;dır ve Rahim&#8217;dir.) buyurmuştur.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Yüce ve şerefli bir himmet</p>
<p>Şeyh Muhyiddin İbnü”l-Arabi, şeyhi ve kıraat hocası olan ve İşbiliye&#8217;deki Kavsü&#8217;l-Haniye Camii&#8217;ndeki kıraat üstatlarından (meşâyih) olan Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf el-Lahmi&#8217;den, o da bazı salih muallimlerden şöyle nakletmiştir: Küçük yaşta bir çocuk Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf elLahmi&#8217;ye Kur&#8217;ân okumuş, o da çocuğun yüzünün sapsarı kesildiğini görünce halini sormuş, bunun üzerine kendisine çocuğun bütün gece uyumayıp Kur&#8217;ân okuduğu söylenmişti. O da çocuğa “Evlâdım, bana haber verildiğine göre sen bütün gece uyumayıp Kur&#8217;ân okuyormuşsun.” demiş, çocuk “Efendim, durum sizin dediğiniz gibidir.” deyince, “Evlâdım, bu gece Kur&#8217;ân okurken kıblende beni hazır tut ve namaz esnasında Kur&#8217;ân&#8217;ı bana oku, bir an olsun benden gafil kalma.” demiş, delikanlı “Tamam.” demiş ve sabah olup (tekrar şeyhin yanına geldiğinde) “Sana emrettiğim şeyi yaptın mı?” diye sormuş, o da “Evet, yaptım üstadım.” demiş, bunun üzerine şeyh “Peki, dün gece de Kur&#8217;ân&#8217;ı hatmedebildin mi?” diye sormuş, çocuk ise “Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.” demiştir.</p>
<p>Şeyh de “Evlâdım bu gayet güzel, yarın gece olduğu zaman Kur&#8217;ân&#8217;ı bizzat Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan dinlemiş olan ashabından dilediğin birini gözünün önüne getir ve Kur&#8217;ân&#8217;ı ona oku ama dikkat et çünkü onlar Kur&#8217;ân&#8217;ı Hazreti Peygamber&#8217;den dinlemişlerdir. Sakın okuyuşunda en ufak bir hata yapma.” demiş, çocuk da “İnşallah böyle yapacağım üstadım.” demiştir. Sabah olduğunda şeyhi kendisine gece ne yaptığını sormuş, o da, “Üstadım, Kur&#8217;ân&#8217;ın dörtte birinden daha fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh ise “Evlâdım, bu gece Kur&#8217;ân&#8217;ı, kendisine inzâl edilmiş olan Hazreti Peygamber aleyhisselâma oku ve kımin huzurunda okuduğunu bil.” demiş, çocuk da “Tamam.” demişti.</p>
<p>Sabah olunca çocuk “Üstadım, gece boyunca Kur&#8217;ân&#8217;ın bir cüzü ya da ona yakın bir kısmından fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh de “Evlâdım, bu gece olunca Kur&#8217;ân&#8217;ı Hazreti Muhammed aleyhisselâmın kalbine inzâl etmiş olan Cebrâil&#8217;in huzurunda oku ve dikkat et, kimin huzurunda Kur&#8217;ân&#8217;ı okuduğunun farkına var.” demiş, sabah olduğunda çocuk, “Üstadım, Kur&#8217;ân&#8217;dan çok az birkaç âyetten fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiştir. Şeyh de şöyle demiştir; “Evlâdım, bu gece olduğu zaman Allah&#8217;a tövbe edip yönel. O&#8217;nun mehabetini düşün ve namaz kılan kimsenin aslında rabbine münâcât halinde olduğunu bil.<br />
O&#8217;nun huzurunda bulunduğunu ve O&#8217;nun kelâmını okuduğunu aklından çıkarma. Kur&#8217;ân&#8217;dan ve okuduklarını düşünmekten payına ne düşeceğine bak. Çünkü maksat harfleri birleştirmek, yan yana dizip okumak da değildir birtakım sözleri hikâye etmek de değildir. Kur&#8217;ân okumaktan asıl maksat, okuduğun şeylerin mânaları üzerinde düşünmek, tedebbür etmektir. O halde cahil olma.”</p>
<p>Ertesi gün sabah olunca şeyh delikanlının gelmesini beklemiş, fakat delikanlı gelmemiş, bunun üzerine ona ne olduğunu sorup öğrenmesi için birini göndermiş, nihayet kendisine delikanlının sabahleyin çok hasta olduğunu ve tedavi gördüğünü haber vermişler, bunun üzerine şeyh onun yanına gitmiş, delikanlı şeyhi görünce ağlamış ve “Ey üstadım! Allah sana hayırlar ihsan etsin, dün geceye kadar yalancı olduğumu bilmezdim ama dün gece seccademi serip namaza durup da Hak Teâlâ&#8217;nın huzurunda Kur&#8217;ân okumaya başladım.</p>
<p>Fâtiha&#8217;dan başlayıp okuyunca “iyyâke na&#8217;budu” (Sadece sana kulluk ederiz.) ifadesine kadar geldim, sonra nefsime baktım ve söylediğimi nefsimin tasdik etmediğini gördüm. Dolayısıyla Allah&#8217;ın huzurunda, o benim yalan söyledigimi bildiği halde “iyydke na&#8217;budu” demekten hayâ ettim. Baktım ki nefsim, yaptığı ibadeti değil, kendi düşüncelerini önemsiyor. Tekrar tekrar Fâtiha&#8217;nın başından başlayıp okudum ama her seferinde “maliki yevmi&#8217;d-din” (Din gününün mâlikidir.) ifadesine kadar geldiğim halde iyyâke na&#8217;budu ifadesini bir türlü okuyamadım. (Anladım ki) bu ifade bana mahsus değil, ben buna lâyık değilim.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın huzurunda yalan söyleyip de onun gazabına maruz kalırım korkusuyla onun huzurunda öylece kalakaldım. Tan yeri ağarıncaya kadar bir rekât bile namaz kılamadım. İyice bitip tükendim ve hasta oldum, şimdi ise nefsimden kendi razı olmadığım halde O&#8217;na gidiyorum.” demiş ve üç nefes almadan ruhunu teslim etmiştir. Defnedildiği zaman şeyh kabrinin başına gelmiş ve halini sormuş, o sırada delikanlının sesi kabrinden şöyle yükselmiş: “Ey Üstâd! Ben diri olanın yanındayım ve diriyim, hiçbir şeyden beni hesaba çekmedi!”</p>
<p>Sonra şeyh evine dönmüş ve bu delikanlının halinden çok müteessir olduğu için hastalanıp yatağa düşmüş ve ruhunu teslim edip rabbine kavuşmuştur. İşte her kim “iyyâke na&#8217;budu” ifadesini bu delikanlının okuduğu gibi okursa, onu gerçekten okumuş olur.</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">&#8220;Elif-Lâm-Mim” ifadesindeki elif harfi tevhide işarettir. Varlığa ister bütün olarak ister tafsilatlı olarak ne zaman bakarsan bak, üzerinde ne zaman duşunursen düşün, tevhidin daima varlığa eşlik ettiğini, ondan asla ayrılmadığını, tıpkı “bir”in sayılara eşlik ettiği gibi daima onunla birlikte olduğunu görürsün. Nitekım “bir”, sayı değildir, o sayının “aynıdır, yani sayı onunla zuhur eder. Hakikatlerin kokusunu almış olanlar nezdinde de elif, harflerden biri değildir, fakat avam onu harf olarak isimlendirmiştir. Tahkik ehli bir kimse elifin harf olduğunu söylediği zaman bil ki bunu mecazi bir ifade olarak soylemiştir. Elifin makamı cem (toplama, çokluk) makamıdır, ilâhi isimler içerisınde Allah ismi ona aittir, sıfatlar içerisinde de “Kayyümiyet” (Kayyümluk) sıfatı ona aittır. Bütün mertebeler onundur.(s.60)</span></span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>İmanın kalbe ve nefse vârit olan bir nur olup Hak Teâlâ&#8217;dan gelen ve O&#8217;na yakınlaştırıcı olan, unsura ait tabiatın karanlığını ortadan kaldıran, yüce ve mukaddes Hak Teâlâ&#8217;ya yakınlaşma yollarını ortaya çıkaran her türlü emir ve yasağı kabule yatkın olduğunu öğrendiği zaman takvânın da işte bu yola girıp bu yolda seyr-i sülük etmek olduğunu, Hak Teâlâ&#8217;nın emirlerini yerine getirerek, bu emirlerin gereği olan vâcip ve mendupları yaparak Allah&#8217;a yakınlaşma ve bu vesile ile (yani Hakk&#8217;ın emirlerine bağlı kalıp yasaklarından uzak durmaktan dolayı) Allah Teâlâ&#8217;nın rızasının, hidayetinin ve lütfunun koruması altına girmek olduğunu da öğrenmiş olursun.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>iman, Allah&#8217;ın kullarından dilediğinin kalbine ilkâ ettiği ilâhi bir nurdur.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Bil ki namaz (salât kelimesi) üç şeye ve bu üç şeyin dördüncüsüne izâfe edilir, bu da iki mânada olur. Bunlardan ilki kapsamlı mânada izâfet, ikincısi kapsamlı olmayan mânada izâfettir. Buna göre salât kelimesi kapsamlı mânada Hakk&#8217;a izâfe edilir, bu da rahmettir. Nitekim Hak Teâlâ kendisini Rahim olarak nitelemiş ve aynı sıfatı kullarına da vererek kendisi için “merhametlilerin en merhametlisi” demiştir.</p>
<p>Yine Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuş, yani kendisini “salât eden” olarak nitelemiştir ki bu, “Size merhamet eder.” mânasındadır. Yine salât kelimesi meleklere de rahmet, istiğfar; müminler için dua etme mânasında izâfe edılır. Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuştur. Dolayısıyla meleklerin salâtı, zikrettiğimiz şekildedir.</p>
<p>Yine Hak Teâlâ melekler hakkında “İman edenler için istiğfarda bulunurlar.” (Gâfir, 40/7) buyurmuştur. Ayrıca salât kelimesi beşere (insanlara) de rahmet, dua ve şerıatta bilinen hususi fiil mânasında izâfe edilir. Beşer salât adı verilen bu üç mertebeyi kendisinden toplar. Hak Teâlâ bizlere emrederek “Namazı kılınız.” buyurmuştur.</p>
<p>Yine salât kelimesi Allah dışındaki bütün varlıklara, melek, insan, hayvan, bitki, maden gibi bütün mahlükata izâfe edilir ve bunlara farz kılınmış, kendileri için tayin edilmiş olan şeyi ifade eder. Bu mânada Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur; “Görmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ve de saf saf dizilerek uçan kuşlar Allah&#8217;ı tesbih etmektedir? Her biri kendi salâtını (duasını) ve tesbihini bilmektedir.” (Nür, 24/41) Burada Allah salâtı bütün varlıklara izâfe etmiştir. Tesbih kelimesi de Arap dilinde salât anlamına gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rivayette geçtiğine göre sadaka, isteyenin eline düşmeden önce Rahmân&#8217;ın eline düşer ve Rahmân onu, tıpkı içimizden birinin develerinin ve diger hayvanlarının yavrulaması ile malının artmasında olduğu gibi o malı artırır, Bu lâyık olduğu mutlak zenginliği ifade eden ilâhi bir nispettir, İlâhi nispetleri ise ancak hâlis mümin olmayan kimse inkâr eder. Nitekim Hak Teâlâ “Allah&#8217;a borç verin.” buyurmuştur. Üstte olan el, infak eden eldir ve infakı alan elden, yani alttaki elden her bakımdan üstündür.</p>
<p>Sadakayı vermek (infak etmek) Hakk&#8217;a ve zenginliğe nispet edildiği gibi halka (yaratılmışlara) ve ihtiyaca da nispet edildiği için Hak Teâlâ bunu infak (iki kapılı tünel) diye isimlendirmiştir. Âlimler bu iki vecihle infak ederler ve verdikleri şeyde Hakk&#8217;ın hem veren hem de alan olduğunu görürler, kendi ellerini ise üzerinde verme ve almanın zuhur ettiği eller olduğunu müşahede ederler. Bu durumda onları bundan perdelemez (infakta bulunmaktan alıkoymaz.)(s.75)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Ve onları için muazzam bir azap vardır.</p>
<p>(Allah onların kalplerini mühürlemiştir.|: Yani kalplerini küfür mührü ile mühürlemiştir ve bundan sonra artık onlar imanı bildikleri halde, kalplerine iman girmez.</p>
<p>(Kulaklarını mühürlemiştir):Yani onların anlayış kulaklarını mühürlemiştir, dolayısıyla onlar cahillerdir.Hak Teâlâ&#8217;nın sözlerindeki muradı anlamazlar.</p>
<p>(Gözlerinin üzerinde de perde vardır.): Yani akıl gözlerinin üzerinde perde vardır, zira onlar gördükleri âyetleri, mucizeleri sihir olarak nitelerler.(s.77)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>10. Kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Ve yalanlamalarından dolayı onlara acı bir azap vardır.</p>
<p>(Kalplerinde hastalık vardır.): Yani “Elçilerimin getirmiş olduğu konusunda şüphe vardır.” Bu hastalık, imanda ve delillerde insanı saptırıcı etkileri olan ve akıl ıle akıl sahibi arasında, kişi ile imanın sıhhati arasında giren şüphedir.</p>
<p>(Allah da onların hastalıklarını artırmıştır.): Yani şüphelerini ve perdelerini artırmıştır.</p>
<p>(Onlara acı bir azap vardır.|: Kıyamet günü onlara acı bir azap vardır. Bedbaht olacak kimselerin acı duyacakları şeyin azap olarak isimlendirilmesinin sebebi, bahtiyar kimselerin bu bedbahtların yaşayacağı acılardan lezzet alacak olmalarıdır. Çünkü bedbaht kimseler Hak Teâlâ&#8217;ya şirk koşmuşlardır, bundan dolayı bahtiyar kimseler Allah için onların bu azabından lezzet duyar. İşte onlar Hak Teâlâ için böyle hissetmelerinden dolayı Hak Teâlâ da onları tercih ederek bu kelimeyi kullanmıştır. Hak Teâlâ&#8217;nın elim (acı) ifadesine gelınce; bil ki acının ortaya çıkışı ve acı duyan kimsedeki varlığı âdet gereği (genellikle) kendisi ile irtibatlandırılan sebeplere bağlıdır. Örneğin kırbaçla vurma, ateşle yakma, demirle (kılıçla) yaralama ve benzeri fiiller fiziksel tesırlerde bulunur ve bunlardan hissi/fiziksel acılar ortaya çıkar. Aynı şekılde mal kaybı, insanın ailesinin ve evlâtlarının başına musibetlerin gelmesı, ağır bır tehditle uyarma gibi genellikle psikolojik acıların ortaya çıkmasına sebep olan şeyler de böyledir. İşte bu tür sebepler bir şahısta ortaya çıkınca, bu sebeplere azap ismi verilir. Oysa bu sebepler aslında azap değillerdir, asıl azap olan şey bu sebeplerin bizzat kendileri değil, onlar var oldukları zaman ortaya çikan acının varlığıdır.(s.79)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Yâ Eyyube (Ey&#8217;)): Hak Teâlâ kitabında herhangi birine seslendiği zaman, sen işte O seslenilen kimse ol! Eğer o seslenme ifadesi ile bir haber veriyorsa verilen haberi anla ve ibret al. Zira o ancak senin kulak verdiğin kadar sana seslenir. Eğer seslenme ifadesi sana bir şey emrediyor veya bir şey yasaklıyorsa o zaman o emre ve yasağa sıkıca uy. Bundan gayrı dördüncü bir kısımda yoktur. Yanı seslenme ifadeleri ya haber bildiren ifadelerdir, ya emir ifadelerıdir ya da yasaklama ifadeleridir. İşte sen Hak Teâlâ&#8217;nın sana yönelik bu hıtabındakı konumunu tıpkı bir annenin şefkati gibi değerlendir ve bu hitap ıle sana vârıt olanı en güzel şekilde alıp kabul et. Çünkü Hak Teâlâ sana, sana faydalı olması dışında bir amaçla hitap etmez. O halde Hakk&#8217;ın hitabında hıtap eden yıne sen ol ama Hakk&#8217;ın işitmesi anlamında hitap eden değil, senın ışıtmen anlamında hitap eden ol. Çünkü Hak Teâlâ kendisine herhangı bır emir ve yasak vermez.(s.85)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Biliyorsunuz) ki sebepleri var eden O&#8217;dur. Yine sizi de o sebeplerle değil ama sebeplerle aynı anda var eden de O&#8217;dur. Bunun için Hak Teâlâ sebepleri var etmiş ve onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler, kendilerini birer perde olarak görenleri Hak Teâlâ&#8217;ya ulaştırırken onları rab edinenler O&#8217;ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi mertebelerinde artlarında Hak Teâlâ&#8217;nın bulunduğunu ve kendilerinin de yaratıcılarına bitişik olmadıklarını bildirirler. Zıra sanat (yaratılmış olan şey) sanatkârını bilmez ama kendısıne rızık verenden bağımsız, müstağni de olamaz. Çünkü başına gelecek her tür zarar ve faydayı O&#8217;ndan alır. Demek ki sebepler ile müsebbepler (sonuçlar) arasındaki ilişki, kesintisiz bir ilişkidir. Çünkü bu ilişki, birinin sebep ötekinin müsebbep olmasını koruyan ilişkidir. Nitekim göğün yeryüzüne yönelerek, ona ılkâ ettiği yağmurlarla ve yeryüzünün de ondan yağmurları almasıyla onda ortaya çıkarttığı bitkilerde sebep olması da böyledir. Feleklerin hareketleri, ulvi âlemdeki gök cisimlerinin nazarları, tabiat gibi bütün hususlar yeryüzündeki tek bir çiçeğin vücuda gelmesinin zuhurunun sebepleridir.(s.86)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bununla beraber şu hususu da bilmemiz icap eder ki, Hak Teâlâ&#8217;nın her varlıkta ve o varlık içinde vücuda gelen şeyde hususi bir vechi vardır ve o varlık ışte o hususi vecihten vücud bulmuştur. Sebep, kendisinin münfail müsebbebi olan bu hususi vechi hiçbir zaman bilemez. Bunu ancak Allah bilir, başkası bilmez; çünkü varlığı çok latiftir. Dolayısıyla mahlükata izâfe (nispet) edilen her türlü yaratma mecazidir, perde şeklinde bir surettir ve kimin âlim kimin cahıl olduğunun açığa çıkmasını, mahlükattan bazılarının diğerlerine olan üstunlüğünün anlaşılmasını sağlar.(s.87)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İncelikli bir işaret</p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın mânalarını anlar, Hak Teâlâ&#8217;nın yeryüzünü nasıl bir döşek kıldığını ve Âdem aleyhisselâmı oradan nasıl yaratmış olduğunu kavrarsan o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Evlât döşeğindir.”!9 sözünü anlarsın. Burada Hazreti Peygamber döşek (el-firâş) kelimesi ile kadını, yani döşeğin sahibini kast etmiştir. Benzer şeklide Âdem aleyhisselâmı da Allah Teâlâ, içerisinde yaratmış olduğu yer yüzüne halife kılmış, böylece onun da orada firâş (döşek) sahibi olmasını istemiştir; çünkü o, kendisini vücuda getirenin suretindedir ve onu vücuda getiren kendisine edilgenlik kuvveti verdiği gibi etkenlik (fiil) kuvveti de vermiştir&#8230;(s.87)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Böylece Hak Teâlâ gök ile yer arasında mânevi bır girişkenlik var etmiş, bu yer yüzünde vücuda getirmeyi murat ettiğı maden, bitki ve hayvan türlerindeki tüm doğan varlıklara teveccüh olmak üzere yeryüzünü aile (hanım), gökyüzünü ise onun kocası gibi kılmıştır. Gökyüzü yeryüzüne Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği emirden ilkâ eder. Bu da tıpkı erkeğin cinsel münasebette kadına suyunu akıtması gibidir. Böylece yeryüzü bu ılkâ esnasında, Hak Teâlâ&#8217;nın içerisinde gizlemiş olduğun bütün varlıkları tabakalarına göre ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>26. Allah bir sivrisineği, hatta ondan daha da ötesini temsil olarak kullanmaktan hayâ edip çekinmez. İman edenler, bu temsilin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misali vererek neyi murat etmektedir ki?!” derler. Doğrusu Allah onunla onların birçoğunu saptırmakta, birçoğunu da hidayete sevk etmektedir. Onunla saptırdıkları ise sadece fasıklardır, başkası değil!</p>
<p>Hayâ kelimesi, terk etmek mânasına gelir. Rivayette “Allah hayâ sahibidir.”12 ifadesi geçmektedir. Ancak hayânın hususi bir yeri vardır. Dolayısıyla Hak Teâlâ hayânın herhangi bir hükmünün, geçerliliğinin olmadığı bir mevkıde, (Allah hayâ etmez, çekinmez.) buyurmuştur, yani “Allah bir sivrisineği dahi misal olarak vermeyi terk etmez.” demek istemiştir. Çünkü varlığın tamamı muazzamdır, içerisinden hiçbir şey terk edilmez. Zira hayâ, terk etmek demektir. Oysa varlık içerisinde hakir ve basit olan hiçbir şey yoktur, her şey Allah&#8217;ın şiarlarıdır. Âyetteki bu ifade, böyle misaller hakkında ileri geri konuşup yoldan çıkan, dalâlete düşen müşriklerin sözüne cevaptır. &#8230;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mâlum olduğu üzere Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı, hidayete erdiricidir, ancak verilmiş olan misalleri tevil etmek suretiyle sapkın kimseler saparlar, yine hidayet bulanlar da onunla hidayet bulurlar, Ancak verilen misalin, bir misal olması itibariyle hakikati değişmez. Asıl kusur, ayıp, anlama olayında söz konusu olur. O halde sen Kur&#8217;ân&#8217;a karşı son derece dikkatli ol, onu sadece Furkan olarak gör ve o şekilde oku. Çünkü Allah “Onunla birçok kimseyi saptınr.” yani hayrete ve şaşkınlığa düşürür. (Birçok kimseyi de hidayete erdirir) yani içerisinde ihtiva ettiği beyanı anlama rızkını nasip eder. İşte Hak Teâli bu âyette sana, her şeyi Allah&#8217;a nispet etmen gerektiğini, herhangi bir şeyin cisim olarak küçük ve hakir olmasının ya da örf itibariyle veya senin inancın itibariyle o şeyin hakir ve küçük kabul edilmesinin seni bu konuda engellememesini öğretmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Size O hayat vermiştir)|: Yani sizi vücuda çıkarmış, varlığa getirmiştir.</p>
<p>(Sonra sizi tekrar öldürecektir.): Bu, ârızi ölümdür; canlının başına gelir ve onun hayatını izale eder, ortadan kaldırır. Zira zâhirdeki cismin hayatı, ruhun hayatının eserlerindendir. Örneğin yeryüzündeki güneş ışığı, güneşin kendisinden gelir, güneş gittiği zaman ışığı da onu takip edip gider ve yeryüzü karanlık olarak kalır. Aynı şekilde ruh da böyledir. Cisimden (bedenden) çıkıp da gelmiş olduğu kendi âlemine doğru yola koyulduğu zaman, kendisinden canlı bedene yayılmış olan hayat da onu takip eder ve gider, geriye beden (cisim) göz ile görünüşü itibariyle cansız bir suret olarak kalır. Bu durumda “Falan kimse öldü.” denilir. Ama sen, “Hakikat aslına döndü.” dersin. Nitekim Hak Teâlâ “Sizi ondan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Tâ Hâ, 20/55) buyurmuştur. Nitekim ruh yeniden diriliş ve toplanma gününe kadar kendi aslına döner. Orada ruhtan cisme aşk yoluyla bir tecelli gerçekleşir.</p>
<p>Bu sayede cismin parçaları kaynaşır, uzuvlarını bir araya gelmeye doğru harekete geçiren oldukça latif bir hayat ile uzuvları birleşir. Bünye tamamlanıp topraktan olan yaratılış tas tamam gerçekleştiğinde ise ruh kendisine “kuşatıcı suretlerde” İsrâfil bağı vasıtasıyla tecelli eder. Böylece canlılık, onun uzuvlarına sirayet eder ve ilk defasında olduğu gibi düzgün, tas tamam yaratılış sahibi bir şahıs olarak ayağa kalkar ki bu da Hak Teâlâ&#8217;nın (&#8230;ve ardından tekrar diriltecektir.) ifadesidir. Yine Hak Teâlâ&#8217;nın (Nihayet en sonunda da yine O&#8217;na döndürüleceksiniz.| ifadesinde ise kulların ona kâh mesut, kâh bedbaht bir halde dönecekleri ifade edilmiştir.(s.94)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ bizlere ruh üflenmeden önce “ölü” adını vermiştir, bu nedenle anne karnındaki cenin bir sivrisinekten bile küçük dahi olup insan olduğu anlaşılacak şekilde uzuvları biçimlenmiş ise -kendisine ruh üflenmemiş olsa bile- bu ceninin suretinin cenaze namazı kılınır; çünkü bu cenin suretine şeriatta “ölü” adı verilmektedir.</p>
<p>Eğer anne karnındaki cenin düşük olarak dogarsa ve bizler onu bir suret (beden) olarak görürsek kendisine henüz ruh üflenmemiş olsa bile o artık ölü adını hak etmiştir, kendisine herhangi bir şekilde cenaze namazı kılmaya engel teşkil edecek bir şey yoktur. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, cenaze namazı ancak daha önce yaşayıp sonra ölmüş birine kılınır buyurmamıştır. Dolayısıyla Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözü bu hususla ilgili değildir.</p>
<p>Her ne kadar “ölü” ismi sadece belli bir süre yaşadıktan sonra ölen kimseye veriliyor olsa da, bu durum bununla çelişmez. Bu hususta herhangi bir rivayetin olmayışı, hükmün kalktığını göstermez. Bilakis şeriattan anlaşılan odur ki herhangi bir sınırlama olmaksızın, ölüye namaz kılınır. Bundan sadece Şâri* Teâlâ&#8217;nın kendileri için cenaze namazı kılmayı yasaklamış olduğu kâfirler ve cenaze namazı kılınamayacak diğer kimseler istisnadır. Çocuk (bebek) ise bu istisnaya dâhil değildir.(s.95)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah cinsleri, türleri yaratmıştır, yaratmış olduğu her bir şahıs, bizim kendisine bakarak yaratıcısına dair bilgiye ulaşmamızı hedeflemektedir. Yani Allah bu âlemi, biz ondan el etek çekelim diye yaratmış değildir. O halde üzerimize düşen vazife dünyaya yönelmek, ısrarla onu tanımaya çalışmak ve onu sevmektir, çünkü âlem, bizi Hakk&#8217;a ulaştıracak olan düşünme yoludur. Her kim kendisini hedefe ulaştıracak olan delili değersiz görüp ondan el etek çekerse o delilin kendisini ulaştıracağı şeyi (medlülü) de değersiz görmüş, böylece dünyada da âhirette de hüsrana uğramış olur ki bu da apaçık hüsran demektir. Böyle bir kimse Allah&#8217;ın âlemdeki hikmeti hakkında cahil olacağı kadar bizzat Hakk hakkında da cahil olur ve hüsrana uğrayanlardan olur.</p>
<p>Esas “adam” ismini hak edecek kişi, saf kullukta Hakk&#8217;ın suretiyle zuhur eden ve her hak sahibine hakkını veren, önce kendisinde hakkı olup da kendisine yönelen mahlükat içerisinde en yakın olan nefsinden başlayan kişidir. Allah&#8217;ın hakkı ise diğer bütün haklardan daha önceliklidir. Hakk&#8217;ın onun üzerinde hakkı, her hakkı hak sahibine ulaştırmasıdır. Nitekim hak sahipleri ondan kendi haklarını sözlü olarak veya zâhiri veya bâtıni halleriyle talep ederler. Kulak kendi hakkını talep eder, göz, dil, eller, karın, cinsel organ, iki ayak, kalp, akıl, fikir; nebâti, hayvani, gazabi (öfke gücü), şehevâni (arzu) güçler de kendi haklarını talep eder. Yani aynı şekilde emel, korku, umut, teslimiyet/İslâm, iman, ihsan vb. kendisine bitişik âlemden olan şeyler de haklarını talep eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâmın bedeninin neşetini kendi ellerinin arasında toplamış ve “&#8230;iki elimle yaratmış olduğum&#8230;” (Sâd, 38/75)) buyurmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu insani neşetin kemale ermesini murat edince, onu kendi huzurunda toplamış ve âlemin bütün hakikatlerini ona vermiştir. Bütün isimler ondan tecelli etmiş, böylece ilâhi sureti ve kevni sureti ayırmış ve onu âlemin ruhu kılmış, âlemdeki bütün türleri ile ona tıpkı bedendeki uzuvların bedeni çekip çeviren ruha olan konumu gibi konumlandırmıştır. Eğer bu insan âlemi terk edecek olursa, âlem ölür. Çünkü dünya diyarı, insanın ruhu olduğu âlem bedeninin uzuvlarından biridir. İnsan zâtı itibariyle iki makamı (ilâhi makamı ve kevni makamı) kabul edebildiği için halife olabilmiş, âlemi tedbir ve tafsil etme salâhiyetine sahip olmuştur. Eğer insan kemal mertebesine ulaşamazsa, o zaman o, suret olarak insana benzeyen bir hayvandan ibaret kalır. İnsan-ı kâmil, kendisinde ilâhi suretin tamamlanmış olduğu kimsedir ki bu suret de ancak mertebe ile tamamlanır. Her kim bu mertebeden aşağıya inmiş olursa, o hangi noktada ise o surette olur. Nitekim hayvanların da gördüklerini, işittiklerini, kokuları, tatları, sıcaklık ve soğukluğu idrak ettiklerini, fakat yine de kendilerine insan denilmediğini, aksine eşek, at, kuş ve benzeri isimlerle isimlendirildiklerini görmez misin?! Eğer onlarda da suret kemale ermiş olsaydı, onlara da insan denilirdi.(s.107)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rivayet edilen bir hadis(-i kudside) Hak Teâlâ “Ey Muhammed, Sen olmasaydın ne bir yeryüzü yaratırdım ne de gökyüzü; ne cennet yaratırdım ne de ateş!” buyurmuştur. Yani Âdem aleyhisselâm onun ilk halifesidir, sonra onun evlâtlarından nesil süregelmiştir. Her zamanda halifeler tayin edilmiş, nihayet Hazreti Muhammed aleyhisselâmın tahir (tertemiz) cismi yaratılmış ve apaçık doğan bir güneş gibi zuhur etmiş, böylece bütün nurlar onun parlak nurunun içinde yerini almış, bütün hükümler onun hükmü içinde kaybolmuştur. Bütün şeriatlar ona boyun eğmiş ve o zamana kadar bâtın olan efendiliği zâhir hale gelmiştir. İnsan âlemdeki cinsler içerisinde en sonuncu olanıdır. Mevcut sadece altı cins vardır ve her bir cinsin altında türler, her bir türün altında da (alt) türler vardır. İlk cins melek cinsi, ikinci cins cin cinsi, üçüncüsü maden, dördüncüsü bitki, beşincisi hayvandır. Böylece mülk nihayete ermiş ve tastamam olmuştur. Altıncı cins ise insan cinsidir, o halifedir.(s.117)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah Âdem&#8217;i kendi suretinde yarattı.” buyurmuştur. Yaratılış ve terkip âlemi, kendi zâtından dolayı şerri gerek. tirir, bu nedenle, içerisinde hiçbir şerrin olmadığı emr âlemi, insanın birbirine zıt tabiatlardan terkip edilip yaratıldığını gördükleri zaman (Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?)| demişlerdir. Zira birbirine zıt tabiatların varlığı çekişmenin ta kendisidir, çekişme ise sonu fesada giden bir iştir. Yani melekler Âdem aleyhisselâmın neşetine, onun tabiatından dolayı itiraz etmişlerdir, çünkü onun tabiatı zıt suretleri barındırmaktadır. Hatta Âdem aleyhisselâm unsurlardan yaratılmıştır.</p>
<p>Melekler bu suretin hükümleri olan ilâhi isimleri müşahede etmemişler yani Hak Teâlâ&#8217;nın onun işiten kulağı, gören gözü ve tüm kuvvetleri olduğunu bilmemişlerdir. Eğer bunları müşahede etmiş olsalardı itiraz etmezlerdi. Ancak onun neşetindeki tabiatların birbirine karşıt olduğunu gördüklerinde onda aceleciliği alıp yürüyeceğini ve bedeninin terkibindeki karşıtlıklardan bir çekişmenin ortaya çıkacağını ve bu çekişmenin de yeryüzünden fesada ve kan dökmeye yol açacağını düşünmüş, bu yüzden de söyledikleri sözleri söylemişlerdir. Yoksa onlar meşru hükümlerin konumlarına herhangi bir itirazda bulunmuş değillerdir. Nitekim onlar, Hak Teâlâ&#8217;nın “Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Mâide, 5/64) ve “Allah fesadı sevmez.” (Bakara, 2/205) buyurduğunu gördükleri için, Allah&#8217;ın kerih gördüğü şeyi kerih görmüşler, onun sevdiği şeyi sevmişler (bu yüzden öyle söylemişlerdir.) Hak Teâlâ&#8217;nın izzet ve ilim sahibi olarak takdir ettiği üzere mahlükatı üzerindeki hükmü cereyan etmiştir.(s.118)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Beden için ruh neyse âlem için de Âdem odur. Zira insan âlemin ruhudur, âlem ise bedendir. Bu ikisinin bir araya gelmesi ile bütün âlem oluşur ki insan da dâhil olmak üzere bütün âlem, insan-ı kebir&#8217;dir (büyük insan). İnsanı dışarıda tutar da onun dışındaki âleme bakarsan, onun ruhsuz bir beden gibi olduğunu görürsün. Âlemin kemali insan iledir, tıpkı bedenin kelâmilin ruh ile olduğu gibi. İnsan, âlemin bedenine üflenmiştir, âlemden maksat olan odur. Âlemin bütünü Âdem&#8217;in tafsilidir, Âdem, toplayıcı kitaptır. Hak Teâlâ meleklere, Âdem&#8217;in kendilerine olan şeref ve üstünlüğünü göstermiştir. Bunu da ona tahsis ettiği ilâhi isimlere dair ilimle yapmıştır. Ki bahsi geçen melekler bu ilâhi isimlerden yaratılmışlardır, buna rağmen kendileri bu isimleri bilmemektedirler. Âdeta Hak Teâlâ “İlmimi yarattıklarımdan dilediğime veririm, bununla ona ikramda bulunurum.” buyurmuştur.(s.121)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Âdem aleyhisselâma bütün ilâhi isimleri vermiş, o da Allah&#8217;a ait olan ve oluşla ilgisi bulunan her ilâhi isim ile O&#8217;nu tesbih etmiş, yüceltmiş ve tâzim etmiştir. Yoksa işlerin şerefinden haberdar olmayanların söyledikleri gibi, “kap kacak” gibi şeylerin isimleriyle değil, Bu nedenle melekler “Biz daima sana hamd eder ve seni takdis ederiz.” demişlerdir. Nitekim Hak Teâlâ, sadece kendi isimleriyle tesbih ve takdis edilir. Allah da meleklere, âlemde meleklerin kendisiyle Hakkı hiç tenzih ve takdis etmedikleri bazı ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimleri Âdem&#8217;in bildiğini bildirmiştir. Daha sonra meleklerin dahi bilmediği mahlükatını orada hazır bulundurunca meleklere, (Bana şunların isimlerini haber verin) buyurmuş, yani “Beni tesbih eden ve takdis eden şu varlıkların isimlerini bildirin.” demiş, onlar da (Bizim bilgimiz yoktur.) demişlerdir. Sonra Allah Âdem&#8217;e; (Onların isimlerini onlara bildir.) demiş, Âdem onların isimlerini onlara anlatınca melekler de kendilerinin haklarında bilgi sahibi olmadıkları ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimler vasıtasıyla kendilerini yarattığı kimselerin daima Allahı tesbih ettiğini, Allah&#8217;ı o isimleri Âdem&#8217;e öğrettiğini ve onun da o isimlerle Allah&#8217;ı tesbih ettiğini öğrenmişlerdir.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>34. Hani, meleklere “Âdem&#8217;e secde edin” demiştik, onlar da derhal secde etmişlerdi. Sadece İblis şiddetle kaçınmış ve büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştu.</p>
<p>Bu talimin ardından Hak Teâlâ meleklere (Âdem&#8217;e secde edin.) buyurmuştur ki bu secde, talebelerin, öğrendikleri ilim nedeniyle hocalarının önünde secdesi şeklindedir. Buradaki /li-Âdem (Âdem&#8217;e) ifadesindeki lâm harfi illet ve sebep bildirir, yani Âdem sebebiyle secde edin demektir. Âdem sebebiyle Allah&#8217;a secde etmek, Allah&#8217;ın kendilerine Âdem hakkında öğrettiklerine ve Allah&#8217;ın Âdem aleyhisselâmda yaratmış olduğu şeye karşılık bir şükür secdesidir. Çünkü onlar daha önce bilmedikleri şeyleri öğrenmişler, Allah da onlara, kendilerine öğretmiş olan Âdem&#8217;e secde etmelerini emretmiştir ki bu secde tıpkı insanların Kâbe&#8217;ye secde etmeleri için ibadet secdesi değil, emir ve teşrif secdesidir. Bunun ibadet secdesi olarak görülmesinden Allah&#8217;a sığınırız, zira böyle bir durumda bu insani âlemde secdenin kendisi değil de meyvesi olurdu; aksine bu secde tevazu, huşü, önceliğin kabul ve ikrarı, iftihar, şeref ve öncelik secdesidir ve tıpkı talebenin hocasına karşı gösterdiği tevazuya benzer. Âdem aleyhisselâm onlara öğretmiş olduğu için bu konuda öncelik sahibi olmaya nâil olmuştur. Böylece o, bu meselede meleklerin üstadıdır. Ondan sonra bu hakikat beşer içerisinde sadece Hazreti Muhammed aleyhisselâmda zuhur etmiştir, nitekim Hazreti Muhammed aleyhisselâm kendisi hakkında “bana cevâmi&#8217;ü”İ-kelim verildi” buyurmuştur ki bu özellik, Hak Teâlâ&#8217;nın Âdem aleyhisselâm hakkında “bütün isimler” şeklinde ifade ettiği şeydir.(s.129)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nitekim yeryüzüne inmek Âdem ve Havva için bir ceza değil, aksine İblis için bir cezadır. Âdem aleyhisselâm ise Hak Teâlâ&#8217;nın vaadinin doğru olması nedeniyle yeryüzüne indirilmiştir, çünkü Hak Teâlâ onu yeryüzünde halife yapacağını vaat etmiştir. Âdem aleyhisselâm tövbe edip de Hak Teâlâ onu bağışladıktan ve kendisini seçtikten sonra, Hak Teâlâ&#8217;nın meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözünün tasdiki olarak rabbinden kelimeler almıştır. Havva ise neslin devamı için yeryüzüne indırilmıştir. İblıs&#8217;in yeryuzune indırilme sebebi ise yoldan çıkarma, saptırma ve Âdemoğullarını yoldan çıkaran her şeyin kendisine izâfe edilip toplanmasıdır.(s.133)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>38. Dedik ki: “Hepiniz birden inin oradan. Tarafımdan size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa artık onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”</p>
<p>Hak Teâlâ (inin) buyurmuş ve fiili tekil ya da tesniye (iki muhataba yönelik) değil, çoğul olarak kullanmış; Âdem, Havva ve İblis de inmiştir. Âdem aleyhisselâm cennetten, kendisinden yaratılmış olduğu aslı olan toprağa inmiştir. Zira o topraktan yaratılmıştır. Hak Teâlâ onu, hilâfet vazifesi için indırmiştir. Nitekim daha önce “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” buyurmuştur. Yoksa onun yeryüzüne indirilişi, kendisinden sâdır olan şeye bir ceza değildir.</p>
<p>İnme fiili sadece kendisinden sâdır olan fiilden sonra vuku bulmuştur. Zira insanın yaratılışı ilk olarak cennette gerçekleşmiş olduğu için, onun oradan indirilip hilâfet vazifesi için yeryüzüne gönderilmesi, işlenen günahın cezası değildır. Ceza, avret yerlerinin ortaya çıkması ile hâsıl olmuştur. Allah&#8217;ın onu tekrar seçmesi ve tövbesini kabul etmesi ise onun ilâhi kelimeleri telakki etmesi ile hâsıl muştur.</p>
<p>Böylece onun cennetten yeryüzüne inişinin tek sebebi olarak, hilâfet vazifesi kalmaktadır ki bu iniş bir teşrif ve tekrim (şeref ve ikram bahşetme) inişidir. Böylece Âdem aleyhisselâm âhirette, resüller, nebiler, Allah dostu evliyalar ve müminler gibi mesut ve bahtiyar olan evlâtları ile birlikte devasa bir kalabalık halinde (cennete) dönecektir. İşte bu yüzden Âdem aleyhisselâmın cennetten yeryüzüne inişi bir kovulma değil, velâyet ve halifelik inişidir. Bu, bir tenzil-i rütbe (mertebe itibariyle iniş) değil, mekân olarak iniştir.(s.135)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tenbih</p>
<p>Hak Teâlâ sana olan ahdine vefa göstersin diye vefa göstermekten sakın, sen kendi ahdine vefa göster, bırak o dilediğini yapsın. Zira Hak Teâlâ kendisine olan ahdine vefa göstersin diye vefalı olanların bu davranışı, mizanda onlara hiçbir şey kazandırmaz. Nitekim Hadis-i şerifte “Allah katında, Allah&#8217;ın onu cennete dâhil edeceğine dair ahdi olur.”2? denilmiş, bundan başka bir şey dememiştir. Hak Teâlâ da “Her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse. (Fetih, 48/10) buyurmuş, iki ahit arasında herhangi bir karşılaştırma ve mizandan söz etmemiş. Böyle kimseye olan ahdini yerine getireceğini söylememiş, aksine “Ona muazzam bir ecir verecektir.” (Fetih, 48/10) buyurmuştur. Doğrusu Hak Teâlâ&#8217;nın muazzam olduğunu ifade ettiği şeyden daha muazzam bir şey yoktur. O halde sen hiçbir ziyade istemeksizin, ahdine vefa etmek üzere amel et. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;dan ahdine vefa etmesini talep eden kimse, Hak Teâlâ&#8217;ya müsamahasızlık izâfe etmiş olur. Oysa Hak Teâlâ, müsamahasız bir rab değildir, bunda hiçbir ihtilaf yoktur.(s.137)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>41. Elinizdekini (yani Tevrat&#8217;ı) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur&#8217;ân&#8217;a) iman edin. Onu nankörce inkâr eden ilk kişiler siz olmayın. Âyetlerimizi az bir paha karşılığı satmayın. Sadece benden sakının. 42. Hakkı bâtıla karıştırıp da, bile bile gerçeği gizlemeyin.</p>
<p>İlim hâkimdir. Kişi ilmi ile amel etmiyorsa, o zaman âlim değildir. İlim beklemez ve de bekletilmez. İlim hükmü zorunlu kılar. Nitekim Hızır ilim sahibi olunca hükmetmiş, yanındaki arkadaşı (Hz. Musâ) ilim sahibi olmadığı için itiraz etmiş ve başta verdiği sözü unutmuştur. Hak Teâlâ Âdem aleyhisselâma isimleri öğretince Âdem ilim sahibi olmuş, tebarüz edip öne çıkmış ve hilâfet konusunda öncü olmuştur. İsimleri bilmek, imâmetin hâsıl olması için bir alâmet olmuştur.(s.138)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ (Siz insanlara iyiliği emrederken&#8230;)(Bakara,44) buyurmaktadır. Buradaki el-birr (iyilik) kelimesi ihsan ve hayır demektir. (Kendinizi unutuyor musunuz?) Allah karşısında hayâ sahibi olan bir kulun bir başkasına iyiliği emrederken kendisini unutması mümkün değildir, aksine önce kendisinden başlar. Çünkü rabbi olan elçisi Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile, “önce kendinden başla” buyurmuştur. Hatta dua ederken bile önce kendi nefsinden başlamasını emretmiştir. Zira bütün hayırlar nefislere sadakadır. Mümin insan gerek hissi gerek mânevi hangi hayır olursa olsun, tasarrufta bulunurken kendi hevâsına göre değil, rabbinin şeriatına göre tasarrufta bulunmalıdır, çünkü o, efendisinin emri altındaki memur bir kuldur. Eğer bu hususta rabbinin şeriatının sınırını aşarsa, geriye sadece nefsinin hevâsına göre tasarruf etmek kalır ki o zaman da, müminlerin genelinin nezdinde sahip olduğu yüce dereceden düşer, büyük Ârifler nezdinde ise isyankâr sayılır. İnsan sadakasını (zekâtını) çıkarıp verdiği zaman, karşısına diğer bütün muhtaç nefislerden önce çıkacak olan ilk muhtaç, kendi nefsidir.O ise bu sadakayı, muhtaçlar için çikarmıştır.(s.139)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>66. Biz bunu, orada olanlar ve sonrakiler için bir ibret; müttakiler için de bir öğüt kıldık. 67. Hani Müsâ, kavmine: “Allah, size bir inek kesmenizi emrediyor.” demişti, onlar ise “Sen bizimle alay mı ediyorsun?!» demişlerdi. Buna karşılık Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım!” demişti.</p>
<p>İnsan ile inek arasındaki münasebet çok kuvvetlidir ve etkisi çok muazzamdır. Nasıl ki inek, kurban edilebilen (kesilebilen) hayvanlar içerisinde deve ile koyun arasında yer alıyorsa (berzahi ise), aynı şekilde insan da melek ile hayvan arasında yer alır (berzahtır). Sonra öldürülmesi (kesilmesi) ve kendisi ile maktüle vurulması suretiyle maktülün diriltilmesinin zuhur ettiği inek de aynı şekilde yaşı ve rengi itibarıyle orta hallidir (berzâhidir), ne iyice yaşlı ne de körpedir, bu ikisi arasında orta hallidir. İşte bu berzah makamıdır. Yine bu inek ne bembeyazdır ne simsıyah, aksıne sarı renktedir. Sarı renk beyaz ile siyah arasında berzahi bir renktir. İşte bu nedenle inek ile insani nefisler arasındaki münasebet güçlüdür.(s.146)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki taşlar tahkik ehli kullardır, yaratılışlarındaki asıllarından hiç çıkmazlar. Taş, rubübiyet ile yücelik konusunda aynı mekânda olmaktan kaçınır ve Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer. Allah korkusuna (haşyete) sahip olan kimse, kendisinden haşyet duyduğu zâtı bilmiş demektir. Sonra Hak Teâlâ bu taşları, tabiat âlemindeki bütün canlıların hayatlarının aslı olan suyun çıktığı mahal kılmıştır. Bu taşlar hayat madenleridir. Cehalet ölümü ile ölmuş olan insanda, ilim ile hayat bulur. Taşlar Allah korkusu ve ırmakları fışkırtmakla ilım ve hayatı kendilerinden toplarlar. Hak Teâlâ (Zira taşlar içerisınde öyleleri vardır ki, kendilerinden ırmaklar fışkırır.) buyurmuştur. Oysa taşlar katı olmalarına rağmen bunu yaparlar. Çünkü ubüdıyet (kulluk) makamında çok kuvvetlidirler, zâtlarından hiç sarsılmazlar. Zira bulundukları yerden dolayı kendilerinde, niteliklerin en şereflileri olan ilim ve hayat nıtelikleri bulunduğu için yerlerinden ayrılmayı sevmezler. Hak Teâlâ&#8217;nın İsrarloğullarının kâfırlerının kalplerini (taşlardan daha katı) olarak nitelemesıne gelince taş, senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine sahıp değil dir.Kap se senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine hiç kuşkusuz sahiptır. Zıra senin (bir başkasının) kalb uzerinde hiçbir otoriten olamaz. İşte bu nedenle kalp, daha kasvetli, yani savunması daha güçlü ve kuvvetlidir.(s.150)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Meryem oğlu İsâ&#8217;yı da Ruhul”-kuds ile destekledik.): Yani takviye ettik. Zira bu yaratılışta korku, tabiatın hükmünün gerektirdiği bir şeydir.</p>
<p>Çünkü tabiatın muazzam bir otoritesi vardır ve onun kuvvet ve otorite sahibi ruhlar arasında da herhangi bir vasıta ve perde yoktur. Bu nedenle korku, tıpkı insanın gölgesinin kendisini takip edip hiç ayrılmaması gibi kendisine eşlik eder, hiç ayrılmaz. Bu nedenle tabiat sahibi, ancak ruh ile desteklendiği zaman kuvvetli olur ve böyle bir durumda (korkuyu gerektiren) tabiat kendisine etki edemez. Çünkü kendisinde ekseriyetle mevcut olan şey, tabiatın cüzleridir. Bedenini yöneten nefsi olan ruhaniyeti de bu tabiattan meydana gelir. O halde tabiat nefsin anası iken ruh da onun babasıdır. Annenin çocuk üzerinde tesiri söz konusudur. Çünkü çocuk, onun rahminde oluşur ve annenin beslenmesi ile beslenir. Nefs ise ancak Allah Teâlâ kendisine nazar edecek olan kudsi ruh vasıtasıyla destek olduğu zaman babasından yardım alıp kuvvetlenebilir ve bu durumda tabiatın etkisine karşı bir güç kazanır. Böylece artık tabiatın etkisi ona tesir etmez. Fakat yine de bu tesir bütünüyle ortadan kalkmaz, bir nebzesi geride kalır, zira bunun bütünüyle ortadan kalkmasi mümkün değildir.</p>
<p>İsâ aleyhisselâm, Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini isimlendirdiğı üzere “ruh” olduğu için Allah onu sabit bir insan suretinde bir ruh olarak yaratmıştır. Böylece o, sadece üflemek suretiyle ölüleri diriltmiştir. Sonra Hak Teâlâ onu Rühu&#8217;l kuds ile de teyit etmiştir. Yani İsâ aleyhisselâm, oluşun kirlerinden arınmış ve tertemiz olan bir ruh ile teyit edilmiştir.(s.155)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>112. Hayır, her kim varlığını en güzel bir şekilde Allah&#8217;a teslim ederse rabbi katında elbette mükâfatı olacaktır; onlar için herhangi bır korku söz konusu değildir, üzülecek de değillerdir.</p>
<p>Bil ki insan, imanın en üst derecesidir. İhsanın en üst derecesi müşahede, en alt derecesi ise murakabedir. İhsan sahibi kimse, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözünü söylediği zaman iddiasında doğrulugunu, sadakatini tahakkuk ettirmiştir. Bu iddiada sadakat sahibi olmak ancak sadece Allah&#8217;a karşı ihlâs sahibi olmakla mümkündür. Nitekim “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözü ibadet ile birlikte müşahede edilen ve yardım dileme ile birlikte murakebe edilen bir varlığa hitapar. Çünkü bizler müşahede ile birlikte Hak Teâlâ&#8217;nın bizde ve bizim dışımızdakı fullerini görürüz, murakebe ile birlikte ise bizim kendi nefsimizde ve başkalarında işitmiş olduğumuz şeyleri bize işittirenin O olduğunu, bizim ve başkalarının hareket ve sükünlarını vücuda getirenin O olduğunu bılırız. Buna göre müşahede, ayan beyan görme konumundaki bir görmedir; murakebe ise kalp ile görmedir. Kulluk ve yardım dileme ancak müşahede ve murakabeyi bilen ârıf kimseler için tahakkuk eder.(s.164)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ne şaşılacak iştir ki bizler Allah&#8217;ın bize emrettğı itaat sınırında duramadık, annemizde (dünyada) gördüğümüz huylara, bize olan şefkat ve merhamete vefa gösteremedik. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Dünya ne güzel bir binektir! (Mü&#8217;min) Onun üzerinde iyiliğe ulaşır, kötülükten onun vasıtasıyla kurtulur.” buyurur. Böylece Hazreti Peygamber aleyhısselâm kötülükleri kendilerine hatırlatıp onları kötülüklerden uzaklaştırma, iyilikleri süsleyerek kendilerini iyiliğe yöneltme noktasında dünyayı çocuklarına karşı duyarlı olmakla nitelemiştir. Dünya oğullarıyla yolculuk eder ve onları iyilık dıyarından kötülük diyarına taşır. Bunun nedeni Allah&#8217;ın kendisine indirdiği ve “şeriatlar” diye isimlendirilen ilâhi emirleri güçlü bır ş ilde müşahede etmesidir. Böylece kullarının mutlu olması için o hükümleri yerine getirmelerini ister. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm da bu yüzden dunyayı en güzel niteliklerle nitelemış, onu iyiliklerin, hayırların mahallı yapmıştır. İnsanlar ise Şâri&#8217;ın belirlediği kötü filleri işlediklerinde bunları dünyayla ilişkilendirirler.Oysa bu haller, dünyanın değil, insanların halleridir.(Sayfa 167)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>115. Doğu da Allah&#8217;ındır batı da&#8230; Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır. Şüphesiz Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.</p>
<p>(Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır.): Bu, hiç ihtilafsız, tartışmasız, münezzeh hakikattir. Zira yüce Allah her türlü kayıtlanmadan, sınırlanmadan yücedir, münezzehtir, O kalplerin kıblesidir. Allah&#8217;ın vechi herhangi bir kimsenin yönelebileceği bütün cihetlerde mevcuttur. Yaratılmış olan her varlığın muhakkak bir şeye doğru yönelmesi gerekir. Bir şeyin vechi demek, onun zâtı ve hakikati demektir. Hak Teâlâ nasıl ki semâ ve arş gibi üst anlamı ifade eden şeyleri kendisine nispet etmişse aynı şekilde her ciheti ihata etme özelliğini de kendine atfetmiş ve (Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır.| buyurmuştur. Bu, mertebelerin hükmü itibariyledir. Zira Hak Teâlâ vechini bütün cihetlerde kılmak suretiyle dilediğini muhafaza etmek, dilediğini korumak istemiştir. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;nın bazı kullarına karşı hususi bır inayeti, gözetimi ve riayeti bulunur. Onun her yerde bir gözü vardır. Bununla beraber insan namaz kılarken Kâbe&#8217;nin hangi tarafta olduğunu bildiğı halde bir başka tarafa yönelecek olsa namazı kabul edilmez. Çünkü şeriat onun ıçın bu hususi ibadeti yaparken sadece hususi olarak bu eve (Kâbe&#8217;ye) yonelerek namaz kılmayı meşru kılmıştır. Ancak bu ibadetin dışında bir ibadet esnasında bu hususi yöne yönelmek dışında başka bir tarafa yönelirse o zaman Allah bunu kabul eder.(s.167)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bıl ki Hak Teâlâ&#8217;nın vechi pek çok âyette zikredilmiştir. Bu ifadenin (vech&#8217;ın) Hakk&#8217;ın tecelli ettiği suretteki mazharını (tezahürünü) ve hakikatını bılmek istersen öncelikle şunu bil ki bunun hakikati, şeriatın bulutlarındandır ve tevhid nurunun veraseti ile ortaya çıkar. Bunun hakikatinin ameldeki tezahurü, ihlâs vechidir. Nitekim Hak Teâlâ “Yüzünü/vechini dine yönel.” (Rûm, 30 40) buyurmuştur ki bu da Hak Teâlâ&#8217;nın vechinin ihlâs olduğuna de âlet eder. Yine bu, Hak Teâlâ&#8217;nın “Onun vechini murat ederler.” (Kehf 18/28) ve “Bız sizi sadece Allah&#8217;ın vechi için yediriyoruz.” (İnsân, 76/9) ve “Ancak A&#8217;lâ olan rabbinin vechini murat ederek.” (Leyl, 92/19) şeklindeki ifadelerinin de tezahürüdür. Bütün bu âyetlerde murat, lâyıkıyla ıhlâs sahıbı olmayı övmektır ki niyetin hâlis olmasını ifade etmek için vechin irade edilmesı ifadesi kullanılmış ve böylece Hak Teâlâ&#8217;nın vechinın tezahürünün vechin hakikatinin tevhid nuru olduğuna delâlet ettiğine dikkat çekmiştir.(s.168)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cennet ehlini rü&#8217;yet nimetinden ve tevhid nurunu müşahede etmekten alıkoyacak olan yegâne şey kibriyâ ridâsıdır. Kim kalbinde Allah&#8217;tan başka herhangı bır şeyi, cennet odasını, huri, yiyecek, içecek ya da başka herhangi bır şeyı büyütürse bu onu Allah Teâlâ&#8217;dan perdeler. Her kim Allah&#8217;ı bilirse onun nezdinde her şey küçülür ve gözünün önünden kibriya ridası kalkar, boylece her şeyde Allah&#8217;ı müşahede eder. İşte böylece sana, namaza tekbir ile başlanmasının sırrı da açılmış olmaktadır. Zira namaz, Hak Teâlâ&#8217;nın yüce vechınin nurlarının tecelli ettiği murakabe ve münâcât makamıdır.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın perdeleri ise sahih hadiste, “O&#8217;nun perdesi nurdur.” ifadesi ile, bir başka rivayette “O&#8217;nun perdesi nardır.”* ifadesi ile geçer ki bu iki rivayet arasında bır zıtlık söz konusu değildir. Bunları uzlaştıracak bir yorumu şu iki şekilden bırı ıle yapabılirsın: Birincisine göre Hak Teâlâ&#8217;nın vechi bâki kalacak olandır ki celâl ve ikram sahibi odur. O&#8217;nun celâli ile nâr perdelerinde tecellisi vardır. Nitekim Hak Teâlâ Müsâ aleyhisselâma, Tur tarafında bir ateş gördüğu zaman bu şekilde tecelli etmiştir. Yine O&#8217;nun ikramı ile nur perdelerinde tecellisi de vardır. Nitekim İsrâ gecesi Hazreti Muhammed aleyhisselâma bu şek de tecelli etmiştir. Zıra Hazreti Peygamber aleyhisselâm o geceyi anlatırken “Bir nur gördüm.” buyurmuştur. İşte bu iki perde husus ehli içindir.(s.169)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.): Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur, “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A&#8217;râf, 7/156) O, her şeyi kuşatır, bu genişlik ve kuşatıcılık nedeniyledir ki O, varlıkta hiçbir şeyi tekrarlamaz, zira mümkünler sonsuzdur. Misaller dünya ve âhirette var olurlar ve haller zuhur ederler. Hak Teâlâ&#8217;nın kürsüsü ki o da O&#8217;nun ilmidir, gökleri ve yeri kuşatmıştır; rahmeti ve ilmi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Zaten gök ve yerden, ulvi ve süfli&#8217;den gayrı bir şey yoktur. Varlıkta tekrar bulunmaz. Ama benzer varlıklardan dolayı bu durum, müşahede açısından gizlidir ve bunu ancak adamlar (er-Ricâl) bilir. Eğer varlıkta tekrar olsaydı, kuşak daralırdı ve el-Vâsi* ismi sıhhat bulmaz, mümkünlerin sonsuzluğu geçersiz olurdu. Doğrusu Allah, mutlak mânada Vâsi“, yarattıklarını ne üzerine yarattığını da bilir, Alim&#8217;dir.(s.173)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar.): Allah seni ve bizleri teyit etsin, bil ki Kur&#8217;ân, onu okuyanların kalplerine daima, ebedi olarak yeniden ve yeniden inmeye devam eder. Onu okuyan herkese, Hakim ve Hamid olan Allah katından yeninden nüzül eder. Onu okuyanların kalpleri onun inişine birer arş olurlar ve Kur&#8217;ân onların kalplerine indiği zaman, orada arşına istivâ eder. Kur&#8217;ân bir kulun kalbine indiği ve orada hükmü zuhur ettiği, bütünüyle ve mutlak olarak oraya istivâ buyurduğu vakit, o kalp ıçın ahlâk olur ve o kalp ona arş olur. Hazreti Aişe radıyallahu anhâya Hazren Peygamber aleyhisselâmın ahlâkı sorulduğu zaman: “Onun ahlâkı Kur&#8217;ân ıdi.”“! demiştir. İşte Kur&#8217;ân&#8217;daki her bir âyetin o kulun kalbinde bir hükmü vardır. Çünkü Kur&#8217;ân, kendisine hükmedilsin diye değil, hâkim olsun diye indırilmıştır.</p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm Kur&#8217;ân&#8217;ı okurken bir nimet âyeüne rastladığında bu âyet onun üzerinde hüküm sahibi olur, o da Allah&#8217;ın ihsanını ister ve onun fazlını talep ederdi. Azap veya tehdit âyeti okuduğunda, bu âyet peygamberin Allah&#8217;a sığınmasını sağlar, o da Allah&#8217;a sığınırdı. Bir tâzım âyetine rastladığında bu âyet onun Allah&#8217;ı o âyette geçtiği şekilde tesbıh ve tâzim etmesini sağlardı. Bir kıssa âyeti geldiğinde veya geçmiş ümmetlerle ilgili haberler ilgili bir ilahi hükmün anlatıldığı bir âyet gelince, bu âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ibret almasını sağlar, o da ibret alırdı. Herhangi bir fili yapması gereken bır huküm âyeti okuyunca, âyet o hükmü yerine getirmesini saglardı. Böylece her âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâm üzerinde hüküm verir, o da o işi yapardı. İşte Kur&#8217;ân âyetleri üzerinde tedebbür etmek, onları düşünmek ve Kur&#8217;ân hakkında anlayış sahibi olmak tam da bu demektir.(s.175)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ı sanki kendi kalbine tenezzül ediyor gibi okuyan kimse, okuduğu esnada onun kalbine inzal edilişinin lezzetini alır, ancak Muhammedi mırasa hal ile sahıp olan kimse inzali hisseder ve ondan ancak kendisi gibilerin bulacağı hususı bir lezzet alır. İşte bu, miras sahibidir. Bunun dışındakıler ise Kur&#8217;ân&#8217;ı sadece hayallerinden okurlar. Onlar -Kur&#8217;ân&#8217;ı mushaflardan ve levhalardan ezberlemiş iseler- onun sadece yazılı harflerini okurlar veya hocalarından öğrendikleri şeyin harflerini tahayyül ederler. Haddizatında bu bile, onların okudukları ile amel etmeleri halinde böyledir. İhlassız Kur&#8217;ân okuduklarında ise okudukları Kur&#8217;ân boğazlarından öteye geçmez, yani Allah onların okumalarıni kabul etmez ve okudukları şey tilavet mahallinde, sesin çıkış yerinde kalır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ seni muvaffak kılar ve sen de şanı yüce Allah&#8217;ın senin okuyuşunu dinlemesini, seni okuyucular divanına kaydetmesini, okuduğun kelimelere karşılık “Kulum bana hamdetti.” demesini istersen, tılavet/okuma makamlarını ve mekânlarını bilmelisin. Senin gibi okuyan nıceleri vardır! Zira bilmelisin ki dilin bir okuyuşu, bedenin bütün uzuvları ile bır okuyuşu, nefsin bir okuyuşu, kalbin bir okuyuşu, ruhun bir okuyuşu, sırrın bir okuyuşu, sırrın sırrının da bir okuyuşu vardır. Dilin okuyuşu, kitabı mükellefe belirlenen şekilde düzgün olarak tilavet etmektir. Bedenin okuyuşu, kitaptaki muamelata dair tafsilatları bütün beden uzuvları ile uygulamaktır. Nefsin okuyuşu ilâhi isim ve sıfatlarla ahlâklanmaktır. Kalbin okuyuşu ihlâs, tefekkür ve tedebbürdür. Ruhun okuyuşu tevhiddir, sırrın okuyuşu ittihattır.(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;daki ilk tevhid (O&#8217;ndan başka ilâh yoktur; O Rahmân ve Rahimdir.): Bu, Kur&#8217;ân&#8217;da otuz altı yerde geçen tevhid ifadelerinin ilkidir ve “nefes” sahibi olan Rahmân ismi zikredilerek bir olanın tevhid edilmesi şeklindedir. Burada önce Hak Teâlâ&#8217;nın kendi birliği hariç, tevhid ettiği her bir varlıktan ulûhiyet vasfı nefyedilmiş, sonra kendi birliği için ulûhiyet vasfı olumlanmıştır. Bu ismin aldığı ilk nıtelik ise “Rahmân” niteliğidir, çünkü o “nefes” sahibidir. Bu ifade, sesi yükseltmek anlamındaki hilâl kelimesinden tehlil olarak isimlendirilir, yani “/la ilahe illallâh” denildiği zaman, içeriden nefes şeklinde çıkan ses yükseltilir ve bu kelimenin dışındaki kelimelerin seslendirilişindeki nefeslerden daha yüksek bir ses ile söylenir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Benim ve benden önceki nebilerin söylediği en üstün söz, “la ilâhe illallâb” sözüdür.” buyurmuştur.</p>
<p>Bunu ancak bir nebi söyler, çünkü Hak&#8217;tan ancak bir nebi haber verir ve bu Hakk&#8217;ın kelâmıdır. Dolayısıyla kelimelerin en üstünü /la ilahe ilallâh kelimesidir. Bu kelime on iki harftir ve bu on iki sayısı sayıların isımrını ihtiva eder. Bu sayı isimlerinden üçü onluklardır (on, yüz, bin), diğer dokuzu ise birden dokuza kadar olan sayılardır. Bundan sonra bu tek sayılardan baret olan bütün sayılar, bu tek sayıların terkip edilmesi ile sonsuza dek çoğaltılır. İşte bu on iki, bu on ikiden terkip edilen sayılar sonsuzu ifade eder, dolayısıyla /la ilâhe illallâh kelimesi her ne kadar varlıkta bu on iki sayısı ıle mahdut olsa da, bunların bileşenleri sonsuzdur. Bu kelime ile sonsuz şeyle ilgili hükümler gerçekleşir, kendisine ademin (yokluğun) erişemeyeceği varlıbekası, bu kelime-i tevhid iledir ki bu da /la ilâhe illallâh kelimesidir. İşte bu, Rahmân&#8217;ın bu kelimedeki nefesinin eylemidir. Bu nedenle Kur&#8217;ân okunurken bu kelime ile (Rahmân ismi ile) başlanır ve okuyan kimse bunu, bir olanın birlenmesi olarak okur, çünkü âlem Bir ve Hak olandan zuhur etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hikmet, nübüvvet ilmidir, hakiki hikmet sahipleri Allah&#8217;ı bilen ve her şeyi ve yerini bilen kimselerdir.İşte hakikatte bunlar peygamberler ve velilerdir.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kâinattaki her şeyi bir âyet olarak gören ve mutat olsun olmasın her şeye Hak nazarı ile bakan kimse, gördügü şeyden ürkmez, gördüğünde onları her ne kadar tâzim etse de şaşırmaz. Çünkü onlar Allah&#8217;ın şiarlarındandır. Her kim Allah&#8217;ın şiarlarını tâzim ederse, bu davranış kalplerin takvâsından kaynaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O&#8217;nu ne bir uyku tutar ne de bir uyuklama.J: Bu, Hak Teâlâ&#8217;yı âlemi muhafaza ediciliği ile çelişecek her türlü şeyden tenzih eden bir sıfattır. Nitekim eğer Hak Teâlâ&#8217;nın kayyümluğu olmasaydı hiçbir şey tek bir an dahi mevcut kalamazdı. Burada Hak Teâlâ kendisini uyku ve uyuklama sıfatlarından tenzih etmektedir, zira Hak bazen uyku ve uyuklamaya maruz kalabilecek suretlerde zuhur eder. Nitekim insan rüyasında rabbini, uyuyabilme hususiyetine sahip bir insan suretinde görebilir. İşte bunun için Hak Teâlâ her ne kadar rüyalarda bu suretlerde zuhur ediyor olsa da, kendisini bu suretlerden de tenzih etmiştir. Dolayısıyla O, kendisini uyku ve uyuklama tutmayan zâttır.(s.302)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O&#8217;nun dilediği müstesna, onlar O&#8217;nun bilgisinden bir şey ihata edemezler.): Yani O&#8217;nun eşyaya dair bilgisinden bir şey ihata edemezler. Bu âyette Hak Teâlâ aklın ve başka hiçbir şeyin Allah&#8217;ın dilediği dışında hiçbir ilim veremeyeceğini beyan etmiştir. Nitekim herhangi bir nebi veya hikmet sahibinin ölünceye kadarki her nefeste halinin ihata ettiği her şeyi bilip kuşattığına dair bir bilgi aktarılmamıştır. Aksine nebiler ve hikmet sahipleri bunu bazen bilir bazen bilmezler. Bununla birlikte Allah&#8217;ın her göğe emrini vahyettiğini ve kıyamete kadar kendilerinden sâdır olacak şeylerle ilgili mahlükat hakkındaki bilgisini levh-i mahfüza tevdi ettiğini biliriz. Levh-i mahfüza “Sende ne var?” veya “Kalem Allah&#8217;ın bilgisinden senin üzerine neleri yazdı?” diye sorulacak olsa levh-i mahfüz bunu bilemezdi. Çünkü Allah bütün bunları, ona göre kendisinin aşağısında bulunalar için ona yerleştirmiştir ve bu bakıştan meydana gelebilecek eserleri sadece Allah bilebilir. Çünkü eser nazardan değil, kabiliyetin istidadından zuhur eder. Dolayısıyla her şeyi tafsilatı ile sadece Allah bilir.(s.303)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sükûn, büyükler için talep edilen bir niteliktir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İblis&#8217;in israf özelliğinin neticelerinden biri de onun bizi fakirlikle tehdit etmesi ve bize kötülüğü emretmesi, yani kötülüğü açığa çıkarmayı, izhar etmeyi emretmesidir. Burada izhar etmek ifadesi ile, kötülüğün vukuu kast edilmiştir. Çünkü şeytan insanın aklından geçen, içinde meydana gelen şeylerden, kötü düşüncelerden mesul olmadığını, bu konularda Hak Teâlâ&#8217;nın ınsan üzerinden vebali kaldırdığını bilmektedir. Nitekim insan ancak içinden geçen kötü düşünceyi uzuvları ile izhar eder, yani ortaya çıkarırsa mesul olur. İşte kötülük, çirkin şey ((ahşâ) budur. Bu yüzden de Hak Teâlâ (Allah ise size bağışlanma ve bolluk vaat ediyor.) buyurmuştur. Böylece Allah, mümine şeytanın burnunu sürtmek üzere bunu ihsan etmiştir. Nitekim bu şeytan insana kötü amelini süsler.</p>
<p>Allah da insandan sâdır olan bütün muhalefetleri, düşmanın ilkâsı olarak değerlendirmiş, böylece İblis&#8217;in Âdemoğluna yönelik bütün saptırmalarını boşa çıkarır ve şeytan insana kötülüğü, taşkınlığı emrederken Allah bunun karşılığında, bizden sâdır olan günahları bağışlamayı vaat eder. Bağışlama Allah&#8217;ın günahkâr mümin ile küfür arasına yerleştirdiği bir perdedir. Bu perde, günahın gerçekleşmesi esnasında (kişiyi günahın kendisine ulaşmasından) örter. Böylece mümin o davranışın “günah” olduğuna inanır, o perdenin bereketiyle Allah&#8217;ın haram kıldığı herhangi bir şeyi mubah saymaz.&#8217;Sonra başka bir mağfiret daha vardır.(Sayfa 319)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ahlâki erdemlerden biri de nimet veren kimsenin verdiği nimeti başa kakmaması, hele de nimeti alan kimse şükrân duygusu içinde iken onun başına kakmamasıdır. Nitekim kişinin verdiği malı sürekli dile getirmesi ve başa kakar şekilde konuşması, sözün hastalıklarındandır. Çünkü böylece verdiği kimseyi kötü duruma sokar ve rabbinden alacağı karşılığı yok eder. Zira Hak Teâlâ bu ameli, (Sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın.) sözü ile boş çıkarmıştır. Başa kakmadan büyük eziyet var mıdır? Zira başa kakma, mânevi bir eziyettir.Sayfa 317</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Verdiğin şeyi başa kakmaktan sakın, çünkü verileni başa kakmak, veren kimsenin cehaletine birkaç yönden delâlet eder. İlk olarak bu durum o kişinin kendisini verdiği nimetin sahibi olarak gördüğüne delâlet eder, oysa o nimet Allah&#8217;ındır, yaratan da O&#8217;dur, veren de O&#8217;dur. İkincisi, bu kimse Allah&#8217;ın o nimeti kendisine bahşetmesini ve diğer bir insanı da kendi elindeki bu nimete muhtaç kılmasını bir nimet olarak görmez, bunu unutur. Üçüncüsü, bu kimse verdiği sadakanın aslında Rahmân&#8217;ın elinde düşecek oldugunu unutur. Sonuncusu ise bundan kendisine dönecek olan hayrı unutur. Aslında veren kimse nefsi için iyilik yapmış, nefsi için çalışmış olur, bu durumda bu kişinin yaptığı bu davranışı başkasının başına kakması nasıl doğru olabilir ki, zira o, başkasına, zaten ona ait olanı vermektedir. Zira verdigi şey zaten kendi rızkı olsaydı ona vermezdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yine Allah&#8217;ın veya peygamberinin veya Allah nezdinde dıni konularda değeri olan birisinin adını, Allah&#8217;a, peygamberine ya da Allah&#8217;ın kendilerine önem verdiği kimselere eziyet (hakaret) edileceği bir yerde zikretmemek de hikmettendir. Örneğin Şiilerin yanında sahâbeden söz etmemek böyledır, çünkü böyle bir davranış zikredilenin hakarete uğramasına ve ona kötü söz söylenip gıyabında eziyete maruz kalmasına bir çağrıdır. İşte hikmet sahibi insan, böyle bir yerde o kimseyi zikretmez.Sayfa 322</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Her kimse hikmet verilirse o kişi eşyanın tertibini, mertebelerini bilir, her şeye hakkını vermeyi ve her şeyi yerli yerince değerlendirmeyi bilir. Allah Teâlâ hikmet sahibidir ve her bir şeyi tam da yerine koymuştur, her şeyi olması gerektiği konumda değerlendirmiştir. Kullar içerisinde hikmet sahibi olan ise her şeyi yerli yerine koyan ve hiçbir şeyin ölçü ve sınırını aşmayan, her hak sahibine hakkını veren, hiçbir şey hakkında kendi hevâsı ve hevesi ile hüküm vermeyen, kendi garazlarının tesiri ile hükmetmeyen kimsedir. Bu, hikmetin kendisine hükmedip üzerinde tasarruf ettiği kimsedir, hikmete hükmeden kimse değildir. Çünkü hikmet üzerinde hükmeden kimsenin onun üzerinde bir iradesi olur, kendisi üzerinde hikmetin hükmettiği kimse ise hikmetin tasarrufu altında olur. Sıfat, o sıfata sahip olan kimsede yerleştiği zaman ona zorunlu olarak bir şey verir. Bu yüzden hikmet sahibi, hikmetin kendisi ile kaim olduğu, kendisinden yerleştiği kişidir, böylece onunla hikmetin hükmü cari olur, aynı şekilde onun hükmü de hikmet ile cari olur/&#8217;Sayfa 321<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Hak Teâlâ kendisini gayret özelliğiyle nitelemiştir. Hal böyle iken O, kullarının çoğunun ise en değerli ve kıymetli mallarını arzu ve amaçları uğruna harcayacaklarını bilmektedir. Onların çoğu Allah için bır şey verirken işe yaramaz bir eşya, birkaç kuruş para, yırtık bir elbise vb. şeyleri verir. Yaygın olan durum işte budur. Kıyamet günü geldiği zaman Allah Teâlâ, kulun vermiş olduğu malları kimsenin göremeyeceği bir şekilde huzuruna alır, onun gözünün önüne koyar. Sonra kulun Allah&#8217;tan başkası uğruna harcamış olanlarını getirir ve şöyle der: “Ey kulum! Bunlar benim sana ihsan ettiğim nimetim değil mi? Benim rızam için senden bir şey isteyene verdiklerin nerede?” Ardından dilenciye vermiş olduğu değersiz ve basit malı gösterir ve şöyle der: “Peki arzuların için harcadığın mal nerede?” Bu kez malının en değerli kısmını gösterir ve arından şöyle der: “Benim rızam için verirken böylesine değersiz bir malı vermekten, bu şekilde benim karşıma çıkmaktan utanmadın mı? Önümde durup yaptığın davranışlarını sana tek tek sayacağımı bilmiyor muydun?” Bu sözler üzerine kul çok utanır.</p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ona şöyle der: “İhtiyacına karşılık yardım ettiğin dilencinin duası nedeniyle seni bağışladım. Ben senin verdiğini nemalandırdım ve o kadar arttı ki senin arzun için harcadığın malı silip götürdü. Çünkü ben senin sadakanı senden aldım ve onu senin için nemalandırdım.” Derken o mal şahitlerin önüne getirtildiğinde, birkaç kuruşluk malın Uhud dağından daha büyük, Allah&#8217;tan başkası için verilmiş malın ise unu ufak hale gelmiş olduğu görülecektir. Allah&#8217;ı bilenler (ârifler) Allah rızası için verdikleri zaman kendilerine göre en değersiz olan malı değil, en değerli olanı verirler. Çünkü bütün mallarının Allah&#8217;a ait olduğunu bilirler. Onlar Allah&#8217;a ait olduğu kadar sahip olduldarı bütün mallar da Allah&#8217;a aittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Akıl sahibi kimse Allah&#8217;ın emirleri karşısında &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; der.Bu derde deva olan haldir ve rahatlıktır.(Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır.)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki elif harfi diğer bütün harflerin mahreçlerine (gırtlaktan çıkış yerlerine) sirayet etmiş olma konusunda, tıpkı “bir” (el-vâhid) sayısının diğer tüm sayılar arasındaki konumuna sahip olduğu gibi, bütün harflerin kayyumudur. Önceliği itibariyle tenzihe sahip olduğu gibi sonralığı itibariyle de ittisâle (ilişkıye) sahiptir: Her bir şey onunla ilişkilidir ama o hiçbir şeyle ilişkili değildir. Bu yönüyle “bir”e benzer, çünkü sayıların âyânlarının varlığı onunla ilişkilidir. Oysa “bir” onlarla ilişkili değildir. O bütün sayıları izhar eder, gösterir; sayılar ise “bir”i izhar etmezler.Sayfa 337</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her insan kendi halini bilir. Kendini insanlar nezdinde, aslında olmadığın bir konumda göstermen sana hiçbir fayda sağlamaz, çünkü gökte ve yerde olan hiçbir şey Allah&#8217;a gizli kalmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna bahşettiği lütufların en büyüklerinden biri kalp temizliği, fıtratın selim oluşu ve mantığın azlığıdır. Çünkü kul bu sayede hikmeti alır, aldığı her nefeste Hakk&#8217;ın gizli bıldirimlerıni (bevdtif) işitir, böylece müteşâbihin gecesinde muhkem kandılı onun yolunu aydınlatır. Nihayet onun sadakat kademi (ayağı), rabbini bilme konusunda sübüt bulur; hidayet ve ilim yağmuru ile beldesini ihya eder ve orada rabbinin izni ile bitkileri çıkıverir. Tıpkı aslı sabit olan ve dalları da semaya doğru yükselen, her daim rabbınin izni ile meyvesini veren güzel bir ağaç gibi olur. Düşünceleri ile istıkamet yolunu tutar, böylece onun içinden farklı renklerde, tatlarda, insanlar için şifa ihtiva eden içecek çıkar.</p>
<p>Allah kendilerinden razı olsun, sahâbe-i kirâm, işte bu meşrepten (pınardan) en saf ve lezzetlisini içmişlerdi. Kitap ve sünnete dair ilimden en arı ve güzelini almışlardı. Nasıl öyle olmasınlardı ki?! Allah&#8217;ın âyetleri kendilerine okunuyordu, aralarında Allah&#8217;ın peygamberi bulunuyordu ve onlar Allah&#8217;a sımsıkı sarılmak suretiyle kendileri için hidayet ve istikameti tazmin edecek duruma sahiptiler. Her kim Allah&#8217;a sımsıkı sarılırsa müstakim olan yola yönelıp hjdayet bulmuş olur. Onlar Kur&#8217;ân&#8217;ın nüzülü ile aynı asırda yaşamış oldukları ıçın hangi âyetin nâsih hangisinin mensüh olduğunu bizzat vakıaların içinde yaşadıkları için âyetlerin iniş sebeplerini biliyorlar ve tabiatları (ana dilleri) gereği, vahyın dilindeki cümlelerde ve beyan üslubunda nelerin kast edilmiş olduğunu anlıyorlardı. İhtilafa düştükleri hususları Allah&#8217;a ve peygamberine götürüyorlardı ve içlerinden hüküm çıkarma konusunda ehil olanlar kendilerini bılgılendiriyorlardı. Onlar ilimde derinleşmiş ve emir sahibi (4/4&#8217;İ-emr) kımselerdi. Kur&#8217;ân üzerinde düşünüyorlar, müteşâbihleri muhkemlerin mânalarına hamlediyorlar ve “Hepsine iman ettik, hepsi rabbimizin katındandır, Kur&#8217;ân&#8217;da ihtilaf yoktur. Eğer Allah&#8217;tan başkasından gelseydi onda pek çok ihtilaf bulurlardı.” diyorlardı.(s.345)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Ey rabbimiz! Kalplerimizi haktan saptırma!|: Yani indırdiğin şey üzerine düşünerek sapmamıza müsaade etme (Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra): Yani bize indirdiğin kıtabın mânasını senden almaya yönelmiş, bu konuda hidayet bulmuşken, kitabının içerdıği bu lafızlardan neyi kast ettiğini, bu kelimelerden çıkacak anlamların neler olduğunu anlamaya bizi muvaffak kılmışken kalplerimizi haktan saptırma. Allah Teâlâ bu kimselere ilmi, hiçbir karışıklık içermeyecek şekilde vermıştır. (Bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin.) Vehb, vâhibin nimet verme şeklindeki ihsanıdır. Bu ihsan, bir başka sebeple değil, salt nimet vermek üzere yapılır. Bütün ihsan ve lûtuflarında hakiki mânada Vehbâb olan Allah&#8217;tır. Yapılan bir işe mutabık karşılık olarak verilen ihsanların dışındaki bütün ihsanlar Allah Teâlâ&#8217;nın el-Vâhıb ve el-Vebbâb isimlerindendir. İlimde derinleşmiş olanlar da Allah&#8217;tan ilmi kesb olarak değil, vehb olarak isterler, çünkü Allah&#8217;ın indirmiş olduğu şeydeki muradını muayyen olarak bilmek ancak vehb ile mümkündür. Bu da, Hak Teâlâ&#8217;nın kulun kalbine sırrında, sadece kendisi ile onun arasında kalmak üzere hitap ederek verdiği ilâhi haberdir. İlimlerin en şereflisi, kulun vehb yoluyla elde ettiği ilimlerdir.(s.348)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Erkeğin kadına duyduğu meyil, bütünün parçasına meylidir. Bu tıpkı menzillerin, kendileri ile hayat bulduğu sakinlerine olan yabancılığı gibidir. Kendisinden kadının çıkarılıp yaratıldığı erkekteki mekânı Allah, kadına meyil ile mâmur etmiştir; dolayısıyla erkeğin kadına meyli, büyüğün küçüğe şefkatle meyledişi gibidir. Yine insan nasıl ki oluşun, yaratılışın mahalli ise ve suret itibariyle faal ise onun faaliyetini icra edeceği bir mahalle ihtiyacı vardır. Kemalinin de ancak kemal hâsıl etmesini ister. İnsanın varlığından daha kâmil varlık da yoktur. Dolayısıyla bu da ancak Allah&#8217;ın kendilerini mahal kıldığı kadınlarda olur. Kadın erkeğin bir parçası olup ondan infial ile yaratılmıştır. Bu yüzden kâmil insana kadınlar sevdirilmiştir. Kadın erkeğin kaburga kemiği olduğu için, ondan (kadından) yaratılan şeyin yaratılış mekânı da yine o (erkek) olmuş olmaktadır. Dolayısıyla ondan ancak kendisi ve nefsinde bir misli zuhur eder.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sonra Hak Teâlâ evlat ve mal fitnesini zikretmiştir.(Al-i İmran,24) Bu üç fitne, yani kadın, evlat ve mal, imtihan açısından fitnelerin analarıdır. Evladın fitne olması, onun babanın bir parçası ve sırrı olması, varlık içinde ona en çok bağlı olan şey olması nedeniyledir. İnsanın evladına olan sevgisi, bir şeyin kendine olan sevgisidir ki bir şeyin kendine olan sevgisinden daha büyük sevgi yoktur. İşte Allah Teâlâ insanı, kendisinden çıkmış ve adına evlat denilen şey ile imtihan ederek aslında onu kendisi ile imtihan etmektedir. Böylece evladın insanı Hak Teâlâ&#8217;nın mükellef kıldığı hakları yerine getirmekten alıkoyup koymayacağını görmek istemiştir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm kızı Fâtıma hakkında -ki kızının onun kalbindeki yeri herkesçe mâlumdur“Eğer Muhammed&#8217;in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim.” buyurmuştur. Yine Hazreti Ömer de zina suçu nedeniyle oğluna celde (sopa) cezasını uygulamış ve oğlu ölmüştür. Üstelik o bunu yaparken gönlü de mutmain olmuştur. Erkek için evlat ve mal fitnesinden daha büyük fitne yoktur. Evlat insanı cahil bırakır, korkaklaştırır ve cimrileştirir. Mal insana mâlik olur, her açından insana eşlik eder. Eğer mal başarıya ulaşırsa insan helâk olur, eğer insan kendini tutabilirse malı helâk eder. Eğer mal ile iyi işler yaparsa onu terk eder. Malın mal olarak isimlendirilmesi, ona tabii olarak meyledilir olunmasından dolayıdır. Allah Teâlâ da bazı işlerin mal ile kolaylaşmasını sağlamak suretiyle mal ile kullarını imtihan eder.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sahih bir hadiste nakledildiğine göre Hazreti Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: “Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığını bilerek ölen kimse cennete girmiştir.”* Burada Hazreti Peygamber aleyhisselâm “iman ederek” dememiştir, çünkü iman habere bağlıdır. Bununla beraber Allah Teâlâ&#8217;nın “fetret” dönemlerinde yaşamış ve bilgi yoluyla Allah Teâlâ&#8217;yı birlemiş kimi kullarının olduğunu biliyoruz. Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan önce peygamberlerin daveti umumi olmadığı için, O zaman yaşayan tüm insanlar o peygamberlere inanmak zorunda değildi. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu ifadesiyle, ister mümin olsun ister olmasın Allah Teâlâ&#8217;nın birliğini bilen herkesi bu kapsama almıştır. Buradaki mümin ifadesiyle, kişinin habere inanması bakımından değil, kesin bilgi ifade eden bir doğru haber olması yönünden Allah Teâlâ&#8217;nın birligini bilmesi kast edilmiştir. Haddizatında iman ancak peygamber geldikten sonra mevcut olabilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Vecih</p>
<p>(De ki: Mülkün sahibi olan Allahım!): İlimden daha muazzam hangi mülk vardır ki? (Mülkü dilediğine verirsin.) Mülk Allah&#8217;ın cahil ve mukallit olan ancak âhiret dıyarında mesut olacak mümine vermiş olduğu ilimdir. (Dilediğinden çekıp alırsın.) İlimden daha faziletli hangi mülk vardır. Allah bu fazileti, ateş ehli olan ve mümin olmayan âlimden çekip alır. (Dilediğini aziz kılarsın.) Bu ilimle azız kılarsın. (Dilediğini alçaltırsın.) Bu ilmi kendisinden çekip almakla alçaltırsın. (İyilik elindedir.) O salt hayır olduğu için böyledir. Çünkü Hak Teâlâ yokluktan, yokluğun imkânından ya da yokluk şüphesi taşıyan bir durumdan var olmamış, salt ve hâlis varlıktır. Böyle olduğu için de bütün hayır O&#8217;nun elindedır. Hayrın yokluğu, yani şer O&#8217;na izafe edilmez, çünkü O&#8217;nun celâline böyle bır şey yaraşmaz. (Doğrusu sen, her şeye Kadirsin.) şerri kendisine izafe etmemıştır. O, el-Hakim (hikmet sahibi) ve el-Habir&#8217;dir (her şeyden haberdardır).(s.365)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ Hazreti Peygamber aleyhisselâmın insanlara (Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.) demesini buyurmuştur. Dolayısıyla kulun Allah sevgisine, muhabbetullaha ulaşması, günahlarının bağışlanması ve daimi saadete ulaşması ancak Şâri&#8217;e tâbi olmak, O&#8217;nun izini takip etmekle mümkündür. Nitekim imam, imam olarak isimlendirildiği sürece ona uymak gereklidir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın imamlığı ise hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Dolayısıyla ona tâbi olmak gereklidir.</p>
<p>Ona tâbi olan kimsenin ise muhakkak muhabbetullaha (Allah sevgisine) ulaşacağı konusunda şüphe yoktur. Allah bir kulu sevdiği zaman onun bütün kuvvetleri ve uzuvları olur, artık o kişi kendi kuvvet ve uzuvları ile değil, aksine ancak Allah ile tasarrufta bulunur. Böylece hareket ve sükünlarının tümünde korunmuş olur. Hak Teâlâ&#8217;nın kula yönelmesinin sebebi, kulun Allah&#8217;a yönelmiş olmasıdır. İttiba (peygambere tâbi olmak, ona uymak) onun bize söylemiş olduğu şeyi yapmamız anlamına gelir.</p>
<p>Eğer sana “Beni fiillerimde takip edin.” derse onu takip eder, ona uyarız. Eğer demezse o zaman öyle yapmayarak ona uyarız. Zira ittiba, onun senin için sözünde ve kuralında belirleyip tanımladığı şeye uymaktır. O seni nereye götürürse sen de oraya gider, durduğu yerde durursun, bak dediği şeye bakar, teslim ol dediği yerde teslim olur, düşün dediği yerde düşünür, iman et dediği yerde iman edersin. Çünkü Kur&#8217;ân-ı Kenm&#8217;de (hikmetli zikirde) yer alan ilâhi âyetler türlü yollarla gelmiş, muhatabın farklı vasıflarına göre çeşitlilik arz etmiştir. Nitekim onda “tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır”, “akıl sahibi bir kavim için âyetler vardır”, “işiten bir kavim için âyetler vardır”, “iman eden bir kavim için âyetler vardır”, “bilen bir kavim için âyetler vardır”, “takva sahipleri için âyetler vardır”, “sakınma sahipleri (uli&#8217;n-nühâ) için âyetler vardır”, “akıl sahipleri (üli&#8217;l-elbâb) için âyetler vardır”, “basiret sahipleri için âyetler vardır.” İşte böylece sen de bu âyetleri Allah Teâlâ&#8217;nın tafsil ettiği üzere tafsil et ve hiçbir âyeti zikredilenin dışında bir gruba hamletme, aksine her bir âyeti kendi konumuna yerleştir. Âyette kime hitap edildiğine iyice bak ve sen de âyetin muhatabı ol! Çünkü sen bütün bu zikredilenlerin toplamısın, çünkü sen görmek, düşünmek, sakınma sahibi olmak, akıl sahibi olmak, tefekkür, ilim, iman, işitmek ve kalp gibi sıfatlarla muttasıfsın.(s.370)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah güzeldir, güzeli sever.”? buyurmuştur. Bizlere de Hak için ziynetlenmek emredilmiştir. Hak için güzelleşmek ise Hazreti Peygamber aleyhisselâma tâbi olmakla olur. Ona tâbi olmak ziynettir. Bu nedenle Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.”buyurmuştur, yani “Benim ziynetim ile ziynetlenin ki Allah da sizi sevsin.” buyurmuştur. Allah cemâli (güzelliği) sever. Muhabbetin (sevginin) alâmeti, emir ve yasakları konusunda, iyi günde kötü günde, darlıkta ve bollukta sevilene tâbi olmak, ona uymaktır. Bu âyet ile Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ismeti (günahlardan korunmuşluğu) da sabıt olmaktadır, zira eğer o mâsum (günahlardan korunmuş) olmasaydı o zaman bizim onu örnek almamız söz konusu olmazdı. Oysa biz bütün hareketletinde, sükünlarında, fiillerinde, hallerinde ve sözlerinde, kitapta ya da sünnette hususi bir yasak söz konusu olmadıkça onu örnek alırız. Bu hususi yasaklara örnek olarak hibe nikâhını verebiliriz. Zira Hak Teâlâ bu nikâh için “Müminlere değil, sadece sana mahsus olmak üzere.” (Ahzâb, 33/50) kaydını koymuştur.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ehlullah&#8217;tan bir zât, “Ben Allah&#8217;ın beni ne zaman sevdiğini bilirim.” demiş, bunun üzerine kendisine, “Pekiyi, bunu nereden birliyorsun?” diye sorulmuş o da “O bunu bana bildirir.” demiştir. Kendisine, “Ne yani, Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan sonra vahiy geldiğini mi iddia ediyorsun?!” diye sorulunca şöyle demiştir: “Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” buyuruyor, ben de şu an itibariyle O&#8217;nun şeriatına ittiba etmiş, uymuş haldeyim. O da doğru sözlüdür; dolayısıyla içinde bulunduğun bu hal, Allah&#8217;ın şu anda beni sevdiği bilgisini veriyor, çünkü ben şu anda O&#8217;nun sevdiği şeyin tecelligâhı durumundayım ve O da sevdigine nazar etmektedir. O&#8217;nun sevdiği, şu anda benim üzerinde bulunduğum haldir, yani Hak Teâlâ beni sevgili kılan sevgisini ittibaya, peygamberine uymaya izafe etmiş, ona bağlamıştır.”(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ona Meryem adını verdim.|: Bu ismin anlamı, ismin verildiği dilde mâlumdur. Hazreti Meryem Allah&#8217;a adanmıştır. Asıl ismi Hanne&#8217;dir, Meryem lakabı ve sıfatıdır. Zira Meryem demek; erkeklerden uzak duran, erkek değmemiş demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Mihraba bağlı kal ki rızkın hesapsız bir şekilde gelsin. Yani ibadet yerine bağlı kal. İbadet yerin de zâtındır, dolayısıyla nefsini sımsıkı tut ki kadrini bilesin. Böylece rızkın sana hesapsız bir şekilde gelir, yani senin hiç hesaplamadığın yerden gelir. Yani sen Allah&#8217;a kulluk ile meşgul olursan O da sana istediğin, murat ettiğin ilimleri verir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>47. Meryem, “Rabbim!” dedi, “bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?” Allah şöyle buyurdu: “İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol?” der; o da oluverir.”</p>
<p>Hak Teâlâ “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece ona “Ol!” dememizdir ve hemen olur.” (Nahl, 16/40) buyurmuştur. Fakat Hak Teâlâ bizim kulaklarımızı bu “ol” sözünü duymaktan sağır etmiştir. Bu sözü ancak iman yolu ile duyabiliriz. Yine yaratmış olduğu sebeplerle gözlerimizi, varlıkların (eşyanın) vücuda getirilişine dair tevcihi görmekten kör etmiştir. Dolayısıyla bu perdelerin yırtılması ve “ol” sözünün duyulabilmesi için nakle (vahiy bilgisine) ihtiyaç vardır. Bu yüzden de Hak Teâlâ müminde iman kuvvetini yaratmıştır. Böylece iman müminin işitme kuvvetine sirayet eder ve o da “ol” sözünü idrak eder, onun görme kuvvetine sirayet eder ve o da bütün bu sebeplerin var edicisini müşahede eder.(s.382)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kişinin doğru söylemekle mükellef olduğu durumlarda yalan söyleyen kimse eğer söylediği sözün yalan olduğunu biliyorsa bu yalanından dolayı hesaba çekilir. Söylediği sözün yalan olduğunu bilmeyen kimse hesaba çekilirse sırf yalan söylemiş olduğu konuda aldığı bilgide titiz davranmamış, onun doğru olmadığını bilmediği halde söylemiş olmasından dolayı yani ifratından dolayı hesaba çekilir. Yani o kişi yalancılığı nedeniyle değil, kurtuluşunu ve saadetini sağlayacak olan ilim ve ameli tahsil etme konusunda üzerine düşen vazifeyi hakkıyla getirmemiş olduğu için hesaba çekilir.(s.392)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Şeriatların hepsi nurdur, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın şeriatı ise bu nurlar arasında, tıpkı güneş ışığının diğer gök cisimlerinin ışığı arasındaki konumu gibidır. Güneş doğduğu zaman diğerlerinin ışıkları kaybolur ve güneşın ışığına dâhil olur. O ışıkların kaybolmaları, Hazreti Muhammed aleyhısselâmın şeriatı geldiğinde diğer şeriatların, bizâtihi (âyânları itibariyle) varmalarına rağmen nesh edilmelerine benzer, nitekim güneş doğduğunda diger yıldızların ışıkları mevcudiyetlerini sürdürürler (ama görülmezler.) İşte bu yuzden biz umumi şeriatımızda bütün peygamberlere ve getirdikleri şeriatlann hak olduğuna, nesh edilmiş olmaları nedeniyle bâtıl hale gelmediklerine iman etmekle yükümlüyüzdür. Onların bâtıl olduğu düşüncesi cahillerin zannıdır.(s.393)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>96. Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke&#8217;de, âlemler için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe&#8217;dir.</p>
<p>Mekke&#8217;deki ev, “insanlar için mabet olarak yapılmış” ilk evdir. Orada namaz kılmak, başka bir yerde namaz kılmaktan üstündür. Kâbe, mescitlerin en kadimidir. Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri vardır. Bu ev, Allah&#8217;ın seçip diğer evlere üstün kıldığı evdir. Bu evin mabetler içerisinde evveliyet sırn bulunmaktadır.</p>
<p>(Mübarek): Yani oraya bereket ve hidayeti yerleştirdim. Nitekim orayı Allah dostu velilerden başka yüz yirmi bin nebi tavaf etmiştir. Bu ev ve bu haram beldeye dair bir himmeti bulunmayan hiçbir nebi ya da veli yoktur. Mekke, toprak ve cansız menzillerin en şereflisi, ibadet vesilelerinin en hayırlısıdır. Ruhani menziller arasında nasıl ki üstünlük söz konusu oluyorsa cismani menzıller arasında da olur. Şehirlerin pek çoğunun imarı şehvetlerle olmuştur, dığer pek çoğunun imarı ise apaçık âyetlerle olmuştur. Bu yüzden Mekke, yeryüzündeki en şerefli bölgedir; Hakk&#8217;ın sağ elinin görüldüğü bir yer, biatleşme yeridir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Mekke&#8217;ye hitaben şöyle demıştır, “Vallahi sen Allah&#8217;ın en hayırlı ve ona en sevimli olan beldesisin, eğer beni senden çıkarmasalardı senden çıkmazdım.”!! Her kim Kâbe&#8217;yi görür de kendisinde o esnada bir hımmet ziyadesi bulamazsa, bu evin bereketinden hiçbir şey elde edememiş demektir, çünkü bereket ziyade demektir.(s.396</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>97. Orada apaçık deliller vardır, İbrâhim&#8217;in makamı vardır; kim oraya girerse güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insanların Allah için Kâbe&#8217;yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse bilsin ki doğrusu Allah alemlerden müstağnidir.</p>
<p>(Orada apaçık deliller vardır.): Mekânların latif kalplerde bir tesiri vardır. Hangi yerde olursa olsun, kalp en genel vecdi bulsa bile onun Mekke&#8217;dekı vecdi daha tam ve yücedir. Kalbinin vecdinde çarşı ile mescit arasında fark görmeyen kişi, makam sahibi değil hal sahibidir. Bu apaçık âyetlerden biri de şudur: Bilgi ve mertebede derece derece olmalarına rağmen melekler bütün yeryüzünü imar etseler bile, onların en üst mertebede bulunup bilgi ve mârifetleri en çok olanları, Mescid-i Haram&#8217;ı imar eden meleklerdir. Seninle oturan kim ise vecdin ona göre gerçekleşir. Çünkü insanların himmetleri kendileriyle oturanın kalbine etki eder. İnsanların himmetleri ise mertebeleri ölçüsündedir. Bu yüzden kalbin Mekke&#8217;deki vecdinin sebebi etrâb (topraklar) değil, aksine mükerrem meleklerden, sadık cinlerden ve bu diyardan göç edip eserleri mekânlarda bâki kalan salih kimselerden oluşan atrâb (akran) ile oturmaktır. Yine apaçık âyetler arasında Hacer, Mültezem, Müstecâr, Makâm-i İbrâhim, Zemzem ve diğer bazı şeyler de vardır. Allah&#8217;ın harem beyti diğer beytlerden çok daha fazla hayırları kendisinde toplar, daha nice âyetleri barındırır. Bu ev, bütünüyle barıştır, kim buraya girerse emniyet içinde olur. Bu, Harem bölgelerin en kadimidir, her eve önceliği vardır. Burası hac ibadetinin mahallıdır ki bu ibadet diğer ibadetlerde bulunmayan ve diğer evlerde yapılmayan bır takım fiilleri ve terkleri (fiil ve terk şeklindeki ibadetleri) ihtiva eder.(s.397)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemdeki her bir hüküm ilâhi bir niteliğe dayanır. Bunun yegâne istisnası, Hakk&#8217;ın özü gereği hak ettiği ve sayesinde müstağni kaldığı niteliktir. Bununla Hak Teâlâ âlemlerden müstağnidir. Yine âlemin hak ediş yoluyla sahip olduğu ve muhtaç kalmasını sağlayan nitelik de bunun dışındadır. Bu sayede âlem fakir, daha doğrusu kul olur, çünkü âlem fakirlikten daha çok kul vasfını haizdir. Bununla birlikte fakirlik ve zillet eşittir. Neticede Hak Teâlâ, herhangi bir âlametin kendisine delâlet etmesinden münezzehtir. O, tanımsız olarak bilinen, tanımla meçhul olandır. Bu nedenle ilâhi tecelli ancak İlâh ve Rab isimleri ile olur, Allah smı ile asla olmaz. Çünkü Allah, e/-Ganiyy&#8217;dir (müstağni). Aynı şekilde el-Ebad ısmi de böyledir, bu isimde de tecelli yoktur. Bu iki ismin dışındaki bizim bıldiğimiz ilâhi isimlerde ise tecelli vuku bulur.(s.400)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ âlemi, kendisine ihtiyaç olmadığı halde, salt gücünün mertebesının ortaya çıkması için izhar etmiştir ki böylece varlıkta mümkünler ve yaratılmışlar zuhur etmiş oldukları halde “Allah&#8217;tan başkası yoktur.” denmesin ve Allah Teâlâ&#8217;nın âlemlerden müstağni olduğu bilinsin. Haddizatında âlemden müstağnilik akledilir bir şeydir ve âlemin izharı da Allah Teâlâ&#8217;nın âlemden müstağniliğini açıklamak üzere olmuştur.(s403)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret ve ibret</p>
<p>(Evi (Kâbe&#8217;yi) haccetmek insanlar üzerinde Allah için bir haktır.): Allah seni teyit etsin, bil ki hac kelimesi dilde maksada doğru kastı, yönelişi tekrarlamak demektir. Umre ise ziyaret demektir. Allah Teâlâ Mekke&#8217;deki beytini, arşının benzeri kılmış, bu beyti tavaf eden insanları ise arşın etrafını sarmış olan ve rablerini hamdederek tesbih eden, yani O&#8217;na senâda bulunan meleklerine benzetmiştir. Dolayısıyla mümin kulun kalbi, ilim ve kuşatıcılık bakımından her mahlüktan büyüktür. Çünkü o, bütün sıfatların mahallidir. Onun Allah katındaki mekânının, makamının yüksekliği ise, Allah&#8217;ın ona tevdi ettiği mârifetullah ilminden kaynaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İnsanları affederler.): Yaratılmışların Allah için yaptıkları amellere karşı Allah&#8217;tan mükâfat almaları söz konusu olduğu gibi hakkı gözeterek insanlar için yaptıkları ameller karşılığında da Allah&#8217;tan mükâfat almaları söz konusudur. Örneğin insanları affetmek bu kapsamdadır. İnsan kendisine merhamet ettiği ve mutlak intikam alma yönündeki öfkesi geçtiği zaman, bunu merhamet takip eder, bu da insanın bir başkasını cezalandırdığı zaman kendi içinde bulduğu pişmanlıktır. Böyle bir durumda insan, “Allah dileseydi de bunu affetseydim daha güzel olurdu.” der. Haddizatında nefsi için dünyada ya da âhirette intikam aldığı durumlarda böyle demesi de gereklidir. “Nefsi içın” kaydını koymamız, Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamanın bu kapsamda olduğunun düşünülmemesi içindir; çünkü Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamak, Allah katından belirlenmiş bir şeriattır ve insanın bu konuda yapabileceği bir şey yoktur.(s.419)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Allah, ihsan sahiplerini sever.|: İhsan, Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatıdır; Allah Teâlâ el-Muwhsin&#8217;dir. Yani O, kendi sıfatını sevmektedir. Kulun “ihsan sahibi” olarak nitelendirilmesine sebep olan ihsan ise, kulun Allah&#8217;a, sanki O&#8217;nu görüyormuş gibi, yani müşahede üzere ibadet etmesidir. Benzer şekilde Hak Teâlâ&#8217;nın her şeye şahit oluşu da O&#8217;nun ihsanıdır. Zira O, müşahedesi ile her şeyi helâk olmaktan muhafaza eder. Kulun intikal ettiği her bir hal, Allah&#8217;ın ihsanındandır. Nitekim onu o hale intikal ettiren Allah Teâlâ&#8217;dır. Bu sebeple, birine nimet vermeye ihsan denilir. Çünkü sana ancak seni bilen kimse kasıtlı olarak nimet verir. Senin hakkındaki bilgisi, bizzat seni görerek edindiği bilgi olan kimse ise sana devamlı olarak ihsan eder; çünkü o seni daima bilmekte, daima görmektedir. Şeriatta ihsan bundan başka bir şey değildir. Nitekim (hadis-i şerifte) şöyle denilmiştir: “Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor.”, yani sen ihsan etmesen de O, Muhsin&#8217;dir.(s.429)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O vakit Allah&#8217;tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.): Yani “Ancak Allah&#8217;ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın.” Nefisler kendisine ihsanda bulunanı sevme karakteri üzere yaratılmıştır. Bu yüzden gözetimin altında bulunanları sakın korku ve şiddetle ıslah etmeye çalışma, yoksa onları iyice nefret ettirirsin. Zira zorluk ve katılıkla elde edilebilecek şeyler yumuşaklıkla da elde edilir ama yumuşaklıkla elde edilecek şeyler zorluk ve katılıkla asla elde edilemez. Çünkü zorbalık, zorbalığa uğrayan kimsenin kalbinde asla rahmet ve sevgi oluşturmaz. Yumuşaklıkla hem elde edilmek istenilen şey elde edilir hem de sevgi ortaya çıkar. Bu sevgi, kendisine yumuşak davrandığın kimsenin kalbinde bir karşılık görür. Yumuşak davranan kimse mukavemet görmez, çünkü yumuşaklığın hükmüne mukavemet edilmez. Dinde esneklik de dindendir, bu nedenle Allah Teâlâ lütuf buyurmuş ve Hazreti Peygamber aleyhisselâmı yumuşak kalpli ve yumuşak yüzlü kılmış, ona (O vakit Allah&#8217;tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın!) buyurmuştur. Allah böylece onları (sahâbeyi) faziletli kılmıştır.(s.432)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>175. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kımseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.</p>
<p>Havf (korku), iman makamındandır. Eğer tahkik edersen görürsün ki her bır yerin kendine mahsus bir korkusu vardır ve bu korkuların her birinin ilişiği, ancak Allah&#8217;tan korku olmalarıdır. Korkuyu ortaya çıkaran, yaratan O&#8217;dur, zıra korku da yaratılmış şeylerdendir ve Allah bir mevcut yaratır ve korkumuzu o mevcut ile ilişkilendirir. İşte bu, (Eğer iman etmiş kimseler isenız onlardan korkmayın, benden korkun.| ifadesidir. Burada Hak Teâlâ korkuyu ımanın neticesi kılmıştır. Nitekim korku, doğru sözlü peygamberin Allah katından getirdiği ilâhi ilme dayalıdır. Zira iman olmaksızın sahip olunan ilim korkuyu sağlamaz. Allah ehli adamlarda Allah korkusu hâsıl olur, çünkü onlar Allah Teâlâ&#8217;nın kendileri hakkındaki muradını, kendilerini nereye nakledeceğini, hangi sıfat üzere ve hangi tabakada kendilerini temyiz edeceğini bilmezler. Bu durum onlar için müphem (belirsiz) kaldığı için de Allah&#8217;tan korkuları büyür.(s.440)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nasıhat</p>
<p>Her nefesinde ve her halinde fakirliğe bağlı kal, herhangi bir şeye tayin etmeksizin mutlak mânada fakrını (muhtaçlığını) Allah&#8217;a bağla, çünkü senin için evlâ olan O&#8217;dur. Her ne kadar muhtaçlığını belli bir konu ile muayyen kılmamayı başaramasan da en azından belli bir konuya muayyen kılarak da olsa fakrını (muhtaçlığını) Allah&#8217;a bağla. Allah Teâlâ Hazreti Musâ aleyhisselâma şöyle vahyetmiştir: “Ey Musâ! Benden gayrısına ihtiyacını arz etme, hamuruna koyacağın tuzu bile benden iste!”(s.444)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Erkek kadında sükünet bulur, kadın da erkekte sükünet bulur. Böylece kadın erkek için, erkek de kadın için bir elbise olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>(Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah&#8217;tan sakının.): Allah Teâlâ bır başka âyette “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmaktadır. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Sıla-i rahim, Rahmân&#8217;dan bır daldır.” buyurmuştur. Yine “Ben Allah&#8217;tanım, müminler de bendendir.” buyurmuştur. Rahim (akrabalık) iki türlüdür. Biri, çamurdan, topraktan yaratılmışlık nedeniyle akrabalık; diğeri ise din akrabalığıdır. Allah Teâlâ topraktan yaratılmışlıkla oluşan akrabalık konusunda “Eğer anne baban seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa onlara asla ıtaat erme ama onlara dünyada güzellikle eşlik et.” (Lokmân, 31/15) buryurmuş, din akrabalığı konusunda ise “Nebi müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir, onun hanımları ise müminlerin anneleridir.” (Ahzâb, 33 6) ve “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmuştur. O halde sen de çamura (yaratılmış olduğun toprağa ve ondan gelen akrabalığa) hakkını ver ama sana nefsinden daha yakın olan ve senin için daha önceliklı olan dıni akrabalığına yönel, Çünkü sıla-i rahim, akrabalık bağlarının kuvvetlenmesi ile olur ki bu da latif olanın kesif (yoğun) olana tahkimi ile olur.(s.457)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret ve ibret</p>
<p>Cünupluk gurbettir, gurbet de ancak vatandan ayrılmakla olur. İnsanın vatanı kulluğudur, vatanından ayrılır ve rubübiyet sınırlarına girer ve kendisi gibi olan vatandaşları üzerinde efendilik vasıflarından birine bürünürse o zaman kulluk vatanından ayrılıp gurbete düşmüş olur. Yine rablik sıfatını yerinden etmek ve onu kendine ya da mümkün varlıklardan herhangi birine vermek de bir gurbettir. Kulun bundan temizlenmesi gerektiği konusunda ihtiyaçtır. Yıkanmak (gusletmek), işlenen kusuru itiraf etmektir. Kul haddini aşıp da rablık sınırına girdiği ve rabbini kendisi ile birlikte mümkün varlıkların sıfatlarına dahil ettigi zaman, bunlardan temizlenmek onun üzerine vacip olur.(s.478)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki insanın bedeni bu bedeni idare eden ve kendisinden neşet eden latifliği itibariyle değil, fakat tabiatı itibariyle Allah&#8217;a itaat halindedir, müşfiktir. Bedendeki uzuvların her biri, kul bu uzvu zorla ilâhi emirlerden herhangi bırine muhalefete sevk ettiği zaman ona “Yapma, beni sana haram kılınan bir fiile sevk etme, ben sana şahidim, şehvetine tabi olma.” diye seslenir ve bu fiili yapmaktan Allah&#8217;a sığınır ve teberri eder. İnsan bedenindeki her bir kuvvet ve uzuv bu konumdadır ama bu uzuvlar onları idare eden nefsin baskısı ve hâkimiyeti altındadırlar.(s.484)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsandaki en büyük unsur olan su, ateşten kuvvetlidir. Ateş ise cinlerdekı en kuvvetli unsurdur. Bu yüzden şeytana hiçbir kuvvet nispet edilmemiştir. Bunun sebebı, insani yaratılışın insana teenni, düşünme, tedebbür gibi özellikleri veriyor olmasıdır. Zira insanın mizacında su ve toprak unsurları ateş unsuruna galiptir. Bu nedenle de aklı boldur. Çünkü toprak onu olduğu yerde tutar ve sabitler, su ise yumuşak ve mütesahil kılar. Cinler ise böyle değildir. Zira onların aklının insandaki gibi kendilerini tutma özelliği yoktur. Böylece aklının hafifliği (azlığı) ve nazarının sebat edemeyişi yüzünden hıdayet yolundan sapmış ve “Ben ondan hayırlıyım.” (A&#8217;râf, 7/12) demiştir. Bu sözü ile cehalet ve edepsizliği kendisinden birleştirmiştir, çünkü aklı hafiftir. Neticede şeytanın dostlarının dostu tâğuttur.(s.500)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;tan başka hüküm koyucu (Şâri“) yoktur, bu yüzden Hazreti Peygamber aleyhısselâma “kendi görüşüne göre hükmedesin diye” dememiş, bunun yerine (Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye)demiştir. Hatta Hazreti Peygamber aleyhisselâm, Hazreti Âişe ve Hazreti Hafsa ile yaşadığı bir hadisede kendisine bazı şeyleri haram kılma konusunda yemin ettiği için Allah onu kınamış ve kendisine “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah&#8217;ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrim, 66 1) buyurmuştur. Bu hadisede Hazreti Peygamber aleyhisselamın davranışı, kendi görüşüne göre idi. Bu da göstermektedir ki bu âyette Allah Teâlâ&#8217;nın (Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde) ifadesi, “ona vahyedilen” mânasında olup “onun kendi görüşü” mânasında değildir. Eğer din re&#8217;y (kışisel görüş) ile olsaydı o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın görüşü herkesinkınden daha öncelikli olurdu. Bu konuda, yani kendi görüşü ile hareket etme konusunda Hazreti Peygamber aleyhiselamin durumu bu olduğuna göre masum olmayan, doğrudansa hataya daha yakın olan diğer insanların görüşünün durumu nedir, var düşün!(s.528)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan bize aktarılan en sırlı hadislerden biri şöyledir; Bir gün Hazreti Peygamber aleyhisselâm ashabı ile birlikte mescitte otururken, büyük bir gürültü duyup irkilirler. Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Bu gürültünün ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sorar. Onlar da “Allah ve resülü daha iyi bilir.” derler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurur: “Yetmiş sene önce cehennemin zirvesinden atılmış olan bir taş, daha yeni cehennemin dibine ulaştı. Taşın cehennemin dibine ulaşıp düşmesi, işte bu gürültüye sebep oldu.”! Daha Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu sözünü bitirir bitirmez, münafıklardan birisinin evinde bir feryat kopar. Adam yetmiş yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allahu ekber” (Allah en büyüktür) der. Bunu duyan sahâbenin âlimleri bahsedilen taşın o münafık olduğunu ve Allah&#8217;ın kendisini yarattığı günden itibaren cehennem ateşine yuvarlandığını anlarlar. Münafıgın ömrü yetmiş seneye ulaşmış, öldüğünde ise cehennemin dibine düşmüştür. Allah Teâlâ&#8217;nın bu gürültüyü sahâbeye duyurması ise, onların ibret almalarını sağlamak içindir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözünün ne kadar sırlı, öğretiminin ne kadar latif, işaretinin ne kadar güzel ve sözünün ne kadar tatlı olduğuna bakınız!(s.546)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121.webp"><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26674" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121-220x300.webp" alt="" width="220" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121-220x300.webp 220w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121.webp 600w" sizes="(max-width: 220px) 100vw, 220px" /></a></p>
<p>Günahtan gayrısı beli bükmez. O hâlde ağırlığına ağırlık ekleyip durma. Senin için murat edilen ağırlıkları öğüten bir değirmen ol. Tâbi ol, bidatçi olma, Tâbi oldum diye de sevinme. Kralın kabına sahip olan gibi ol. Aksi takdirde tevbe de sana fayda vermez, ihtiyacını gidermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki ilim en değerli giysidir, cehalet ise en çirkin giysidir. Cehennem herhangi bir iyiliğin bulunacağı yer olamayacağı gibi cennet de kötülüğün bulunacağı bir yer değildir. İman Allah&#8217;ın şanına yaraşan özellikleri bilmeyen birinin kalbinde bulunabileceği gibi Allah Teâlâ&#8217;nın celâlini ve O&#8217;na yaraşan şeyleri bilmek de iman bulunmayan bir kalbe yerleşebilir. Bu bilgi sahibi kimse, imanı olmadığı için, bedbahtlık diyarı olan cehenneme girmeye müstehak olmuştur. Cahil, fakat mümin olan kimse ise imanıyla saadet diyarına girmeyi, cehennem derekelerinin karşılığında cennet derecelerini elde etmeyi hak etmiştir. Bü ki Allah Teâlâ bedbahtlığa müstehak olan kimsenin bilgisini kıyamet günü kendisinden çekip alır. Böylece bu kimse sanki o ilmi hiç öğrenmemiş gibi olur. Bilgisizliğiyle tattığı azap hissi olarak çektiği azaptan daha da şiddetlidir ve kendisine daha ağır gelir. Onun bu bilgisi, imanıyla cennete giren cahil mümine giydirilir. Mümin, cehenneme girmeye müstehak olan bu adamdan kazandığı bilgi vasıtasıyla bilginin gerektirdiği dereceleri de elde eder. Böylece hem nefsiyle, hem cismiyle, hem de Kesib cennetindeki görme esnasında nimetlenir.</p>
<p>Cahil müminin bilgisizliği ise kâfire verilir ve kâfir bu bilgisizlik nedeniyle cehennem derekelerini elde eder. Bu ise onun başına gelen en acı haldir. Mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimse sahip olduğu bilgiyi hatırlar. Fakat o gün artık cahildir ve o bilginin kaybolduğunu görmüştür. Allah onun gözünü açtığında, bilginin yerinin cennet olduğunu görür. Onun bilgi elbisesi, kendisini elde edişte yorulmayan ve bir şey öğrenmek istese bile buna güç yetiremeyecek başka birine giydirilmiştir.</p>
<p>Mümin ise bakar ve cehennem görür, cehaletin kötülüğünün mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimsenin üzerinde bulunduğunu görür; nimet ve sevinci artar. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın (sakın cahillerden olma) ifadesi ve sana cahillerden olmamanı öğütlerim| ifadesi tahakkuk etmiş olur. Allah cümlemizi ilim ile nasiplendirsin, ilim ehli kimseler kılsın, Allah&#8217;ın verdiği hayırlarla başka şeye çabalayan ve sonu bedbahtlık olanlardan eylemesin. Amin.<br />
Sayfa 102</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Âlemin sureti, cevherin kendi zâtındandır. Nitekim âlem kemal üzere Hakk&#8217;ın mazharıdır. Dolayısıyla imkânda bu âlemden daha mükemmeli yoktur, çünkü Hak&#8217;tan daha mükemmeli yoktur. İmkânda âlemden daha mükemmeli bulunsaydı, âlemi var edenden de daha mükemmel birisinin bulunması gerekirdi. Hâlbuki Allah&#8217;tan başka kimse yoktur. Dolayısıyla imkânda ancak zuhur edenin benzeri bulunabilir ve ondan daha mükemmeli olamaz.</p>
<p>Sayfa 118</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan kalp aynasına yönelip onu türlü mücahede ve riyazetlerle parlatırsa, buradan bir nur meydana gelir. Allah&#8217;ın da bütün varlıklara yayılan ve “varlık nuru” diye isimlendirilen bir nuru vardır. Bu iki nur bir araya geldiğinde insan, bulundukları hâl üzere ve varlıkta gerçekleştikleri şekliyle, bilinmeyenleri keşfeder. Ancak bunların arasında mâna bakımından bir incelik vardır. Şöyle ki; Duyu; duvar, aşırı uzaklık, aşırı yakınlık ya da idrak edilen ile idrak eden arasında engel olacak yoğun/katı cisimler tarafından perdelenebilir. Bu da genellikle onun kusurundan kaynaklanır. Ama bazen veli ya da nebi için bu engeller delinebilir.</p>
<p>Örneğin Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Ben sizleri arkamdan görüyorum.” buyurmuştur. Velilerden seyr-i sülüklarının başında, mükâşefenin başı söz konusu olur. Müride duyulurlar âleminden ilk keşfedilen şey, onun kendisine doğru gelen ya da herhangi bir hâl üzere bir adamı görmesi, fakat aralarında aşırı bir uzaklık ya da katı cisimlerin bulunuyor olmasıdır.</p>
<p>Örneğin bu adamı Mekke&#8217;de görebilir ya da Mağrib&#8217;in en uzak bölgesinde iken Kâbe&#8217;yi görebilir. Bu, müridlerin ilk dönemlerinde çok sık görülen bir durumdur. Basiret âleminde ise bunlar söz konusu olmaz, çünkü gayb âleminde basiret ile basiretin idrak ettiği şey arasında mesafe olmaz, aşırı yakınlık ya da aşırı uzaklık diye bir durum da olmaz. Onun perdesi kir ve kilittir ki bunlar da mücahede yoluyla kalkar.</p>
<p>Böylece kişi gaybın işaretlerini görür. Ancak bir şey daha idrak eder, o da basiret gözünün yukarıda zikrettiğimiz şekilde parlaması durumunda, bir başka ilâhi perdeyi de görmesidir.(syf.120)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey damla damla dökülen ve yağdıran bulut, işte yaratıcı ilâh senin bütününe tecelli etmiştir. O hâlde sen kendi semana söyle, letâfeti ile seni perdelenmesin, yerine söyle, kesafeti ile perdelenmesin. Çünkü semana tecelli ettiği zaman onun içine girmesi, arzına tecelli ettiği zaman onu sarsması gerekir. Sakın ha ortağa ortak koşma, çünkü ortaklığın afetleri büyüktür. Birliğe bağlı kal, böylece onun üstünlüğünü elde edersin. Dairevi bir yüze sahip ol, yüzünü asık kılma. Kâbe yönü ile perdelenip de kalp yönünden uzak kalma, hayatı ezeliliğine, ölümü de ezeliliğindeki yokluğuna kat. Namazı rabbinin huzurunda kıl. Kurbanı senin yakınlaşmanın kurbanı haline getir. Âmir&#8217;in emrini onayla, yok edici keskinlikten sakın ve İslâm&#8217;ı itiraf et. Rezilliklerden yüz çevir ve faziletlere rağbet et, işleri O&#8217;na isnat et, çünkü işlerin anahtarları O&#8217;nun elindedir. Hükmüne teslim ol, böyle yaparsan ilim ehli olursun. İstiğfar elbisesini zırh edin, çünkü bu zırh seni ateşten korur.</p>
<p>Sayfa 123</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki bilinenler dört kısımdır. Bunlardan ilki, Hak&#8217;tır; Hak, mutlak varlık ile nitelenmiştir. Çünkü O, herhangi bir şeyin sonucu olmadığı gibi bir şeyin nedeni de değildir. Aksine O, bizatihi (kendi özü gereği) var olandır. O&#8217;nu bilmek, varlığını bilmekten ibarettir. Varlığı ise zâtından gayrı bir şey değildir. Yine de Hakk&#8217;ın zâtı bilinemez, sadece O&#8217;na atfedilen sıfatlar, yani me&#8217;âni sıfatı denen kemal sıfatları bilinir. Zâtın hakikatini bilmek ise imkânsızdır. Çünkü O, delil ile ya da aklın kanıtlama yöntemiyle bilinemez ve herhangi bir tanıma, sınıra girmez. Çünkü hiçbir şey Hakk&#8217;a benzemediği gibi Hak da hiçbir şeye benzemez.Eşyanın benzeri olan kimse hiçbir şeyin benzemediği ve hiçbir şeye benzemeyen varlığı nasıl bilebilir ki? Şeriatta Allah&#8217;ın zâtı hakkında düşünmek yasaklanmıştır.</p>
<p>Bilinenlerin ikincisi; Hakk&#8217;a ve âleme ait külli hakikattir. O, ne varlık ve yokluk ile ne de yaratılmışlık ve ezelilik ile nitelenebilir. Kadimin niteliği olduğu zaman kadim, yaratılmışın niteliği olduğu zaman ise yaratılmış olur. Bu hakikat bilinmeden, yaratılmış yahut kadim hiçbir mâlumat (bilinen) bilinemez. Hatta bu hakikat, kendisiyle nitelenmiş şeyler var olmadan var da olamaz. Kendisini önceleyen bir yokluk söz konusu olmadan Hakk&#8217;ın varlığı ya da sıfatları gibi bir şey var olduğunda o hakikate kadim varlık denir. Çünkü Hak onunla nitelenmiştir.</p>
<p>Allah&#8217;ın dışındaki şeylerin var olması gibi, bir şey yokluktan meydana gelirse o, başkası dolayısıyla var olan yaratılmıştır. Bu durumda bu hakikate yaratılmış denir. O her varlıkta kendi tümel hakikatiyle bulunur, çünkü parçalanma kabul etmez. Bu yuzden de onda bütün ve parça yoktur. Suretten soyut olarak delil veya kanıt vasıtasıyla bilgisine ulaşılamaz. İşte âlem, Hak sayesinde bu hakikatten meydana gelmiştir.</p>
<p>Bu hakikat, vücut bulmuş değildir, zira eğer öyle olsaydı o zaman Allah, bizi kadim bir mevcuttan yaratmış olurdu ki bu durumda da bizim için de “kadim”sıfatı söz konusu olabilirdi. Yine bilinmelidir ki bu hakikat, âlemd nonce olmakla nitelenmediği gibi âlem de ondan sonra olmakla nitelenmez. Ama o umum olarak tüm varlıkların aslıdır. Cevherin aslı, hayat feleği, yaratılış ve ılesi olan Hak gibi isimlerle isimlendirilir. O, akledilir kuşatıcı felektir. Onun âlem olduğunu soylersen doğru söylemiş olursun, âlem olmadığını söylersen yine doğru sôylemiş olursun. Hak&#8217;tır dersen ya da Hak değildir dersen yine doğru söylemış olursun. Çünkü o, bütün bu isimleri kabul eder ve âlemin bireylerinin sayısinca çoğalır ve Hakk&#8217;ın tenzihiyle onlardan soyutlanır. Bilgi, kudret, irade, duymak, görmek ve bütün şeyler de böyledir. Bilinenlerin üçüncü bütün âlemdir. Melekler, felekler, âlemlerde bulunan şeyler bu kısma girer. Bu bilinen, en büyük mulktur.</p>
<p>Dördüncü bir bilinen daha vardır. O da halife insandır. Allah onu emrine amade kıldığı bu âleme yerleştirmiştir. Bu dört şeyi bilen kişinin artık bilmek isteyeceği hiçbir şey kalmaz. Söz konusu şeylerin bir kısmının sadece varlığını bilebiliriz. Sadece varlığını bileceğimiz şey Hak&#8217;tır. Hakk&#8217;ın fil ve nitelikleri ise ancak benzerleri ile bilinebilir. Bır kısmı ancak örneği ile bilinebilir.<br />
Sayfa 124</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki sebepleri kaldırmak imkânsızdır. Allah&#8217;ın koymuş olduğu şeyi kul nasıl kaldırabilir ki? Elbette kulun böyle bir imkânı söz konusu değildir. Ancak cehalet insanları kuşatmış, onları kör ve şaşkın hale getirmiş, hidayet bulmalarını sağlamamıştır. Allah Teâlâ Ruh ile hidayeti ifade buyurmuş ve “İşte biz böylece sana kendi emrimizden bir ruh vahyediyoruz ki onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz.” (Şürâ, 42/52) buyurmuştur. Bu, âlemde sebeplerin konulmasıdır. Sebeplere bağlı olmak Allah&#8217;a güvenip dayanmaya ters değildir. Bu nedenle Allah sebepleri, başka sebeplerin sonuçları kılmıştır. Aşağıdan yukarıya doğru giden bu silsile nihayet Allah Teâlâ&#8217;da son bulur. O, ilk sebeptir, sebepsiz sebeptir. Varlık kendisinden çıkmış olduğu sebebe baktığı sürece, kendisini var eden Allah&#8217;ı müşahede etmekten kör olur. Allah bir kimseyi basiret sahibi kılmak isterse o kimse Allah&#8217;ın kendisini var ederken yanında bulunan sebebe bakmaz, rabbinden var oluşunda var edilen hususi veche bakar. Bütün sebepler sonuçların bizzat kendilerine bakanlar için karanlıktır. İnsanlardan helâk olanlar bu noktada helâk olmuştur.</p>
<p>Sayfa 126</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Kendi konumunda değerlendirdiğin herkesi hakkıyla takdir etmiş olursun, bundan ötesi bilgisizce konuşmaktır. Allah katındaki değerin O&#8217;nun senin nezdindeki kadri ölçüsündedir. Rabbinin senin nezdindeki yerini herkesten iyi sen bilirsin.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 131</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div>
<p>(Gözler O&#8217;nu idrak edemez.): Yani kafalardaki gözlerden hiçbiri, aşırı yakınlık nedeniyle O&#8217;nu göremez. Zira O bize şah damarımızdan daha yakındır, kalp gözlerimizden de yakındır. Zira kalpler ancak göz ile görüleni görür. Yüzdeki gözler de ancak göz ile görür. Göz lafzı kullanıldığında müşterek anlamı olarak kullanılır. Akıldaki göze basiret, zâhirdeki göze baş gözü denir. Zâhirde göz, görmenin mahallidir, basiret ise bâtında görmenin mahallidir. İsimler farklılaşsa bile O&#8217;nun kendisi değişmemektedir. Gözler O&#8217;nu nasıl bakışları ile idrak edemiyorsa bakışlar da gözleri ile idrak edemez. Hak Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allah Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir, mele-i a&#8217;lâ tıpkı sizin gibi O&#8217;nu talep eder.” buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah Teâlâ Hazreti Müsâ aleyhisselâma “Beni göremeyeceksin.” (A&#8217;raf, 7/143) buyurmuştur, Gören görüleni gördüğü zaman, ondan ancak kendi konumu ve görülene göre rütbesi miktarınca görür, neticede ancak kendisini görür. Eğer böyle olmasaydı o zaman iki farklı görenin gördükleri farklılaşmazdı. Zira eğer görülen O olsaydı, görenler ihtilaf etmezlerdi. Ancak O, görenlerin tecelligâhı olduğu için onu tecelli diye isimlendirmiş, O&#8217;nun görüldüğünü söylemişlerdir. Ancak görenin kendini Hakk&#8217;ın tecelligâhında görmesiyle iştigali, onu Hakk&#8217;ı görmekten perdeler. Zira Allah&#8217;ı gözler idrak edemez, ama O gözleri idrak eder. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Deccâl ve onun ilâhlık iddiasından bahs ederken “Bizden hiçbirimiz rabbini ölmeden göremez.”? buyurmuştur. Çünkü gözdeki perde ancak ölümle kalkar. Kulun gözü Hakk&#8217;ın hüviyetidir. Dolayısıyla senin gözün, Hakk&#8217;ın gözündeki perdedir. Hakk&#8217;ın gözü Hakk&#8217;ı idrak eder, sen değil. Zira Allah&#8217;ı gözler idrak edemez ama O gözleri idrak eder. Bu âyetin delâlet ettiği anlamlardan biri de Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini kendisi ile gördüğüdür, çünkü o hüviyeti ile kulun gözüdür, gözle ile idrak de ancak göz ile vuku bulur. Dolayısıyla O, kula izafe edilen gözün kendisidir. “Gözler onu idrak eder.” demiştir. Çünkü O, gözlerin kendisidir, böylece kendisini idrak etmiş olur. Bu nedenle Hak Teâlâ (O el-Latif&#8217;tir| buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 138</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki en üstün delil Allah&#8217;a aittir; çünkü o senin üzerinde, ancak senin haline göre bir kader icra eder. Sana, “Seni şöyle bildim, seni sadece senden bildim.” der. Ancak insanların çoğu bilmezler. Nitekim ilim mâluma tâbidir. Eğer mâlum bir şey derse, Allah&#8217;ın ona karşı “Ben bunu senden, sadece sen bu hâl üzere olduğun için bildim, sen kendi zâtından kabul gösterdiğin ölçüde ben seni varlıkta ortaya çıkardım.” diyerek üstün delil sahibi olması söz konusudur. Böylece kul Hakk&#8217;ın söylediğinin gerçek olduğunu anlar ve yaratılmışların delili çürür. İnsanlar da bunu iman konusu edinirler.</p>
<p>Müşahede erbabı ise bunu ayan beyan görürler, mevkisini bilirler, hangi itibarla hak olduğunu anlarlar. Zira bilginin, mâlumun nefsü&#8217;l-emirdeki (işin gerçeğindeki) durumu dışında bir şeye ilişkin olması imkânsızdır, bu nedenle Hak Teâlâ kendisini, eğer kendisi ile tartışmaya girişilirse tartışmaya girenlere karşı üstün delil sahibi olmakla nitelemiştir. Eğer biri çıkıp da Allah&#8217;a karşı, “Senin benim ile ilgili ezeli ilmin, benim şöyle şöyle olacağıma dairdir, o hâlde neden beni hesaba çekiyorsun?” diyerek tartışacak olursa Hak ona şöyle diyecektir: “Ben seni, senin üzerinde bulunduğun halin dışında bir şeyle mi bildim?</p>
<p>Eğer sen o hâlden başka bir hâl üzere olsaydın ben seni o başka halinle bilirdim, o hâlde kendi nefsine dön bir bak ve insaflı konuş.” Kul nefsine dönüp durum üzerinde yukarıda zikrettiğimiz şekilde düşündüğü zaman, delillerin kendi aleyhine olduğunu, kesin delilin Allah&#8217;ın lehinde olduğunu görecektir. Nitekim Hak Teâlâ; “Allah onlara zulmetmemiştir.” (Nahi, 16/33), “Biz onlara zulmetmedik.” (Nahl, 16/118) ve “Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” (Nahl, 16/118) gibi ifadeler kullanmış olduğu gibi, “Asıl zalim olanlar onlardır.”(Zuhruf, 43/76) ifadesini de kullanmıştır. Yani, “Onlar bize daha yokluk (&#8216;adem) halinde iken, varlığa çıktıkları zaman hangi hallerde zuhur edeceklerini gösterecek şekilde zuhur ettiler, biz de bunu bildik.” demiştir. Zira ilim mâluma tâbidir, yoksa mâlum ilme tâbi değildir, bunu anlamalısın.<br />
Sayfa 154</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">(Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.): Bil ki insan suret ve mâna olarak zayıflıktan yaratılmıştır ve yine zayıflığa döner. Suretlerde zuhur ederken ârızi şeylerle yükselir, Allah&#8217;ın bahşetmesi ile yolun ortasında kuvvet bulur. Nitekim Hak Teâlâ “O sizi zayıflıktan yaratmış, sonra zayıflığın ardından kuvvet, kuvvetin ardından zayıflık ve yaşlılık verir.” (Rüm, 30/54) buyurmuştur. Zayıflık insanın aslıdır ve ona döner. Bu sebeple de (Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.)buyurmuştur. Bir başka âyette ise “Bir kimse uzun ömür verirsek onu yaratılış itibariyle ilk haline döndürürüz.” (Yâsin 36/68) buyurmuştur. Yine bir başka âyette “Sonra ömrün en zayıf dönemine döndürülür ve biliyor olduktan sonra hiçbir şey bilmez olur.” (Nahl, 16/70) buyurmuştur. Bu onun beşiğe/toprağa dönüş zamanıdır. Hak Teâlâ “Biz yeri bir beşik yaptık.” (Nebe&#8217; 78/6) buyurmuştur.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 177</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div>Allah Teâlâ seni muvaffak kılsın, bil ki insana düşman olan ve sürekli olarak kötülüğü emreden kâfir nefsin, nefs-i emmârenin insan üzerine iki keskin kılıçtan kaynaklanan büyük bir kuvvet ve otoritesi vardır. Bu iki kılıçla en kuvvetli ve sağlam adamların boyunlarını bile vurur. Bunlar midenin ve avret mahallinin arzuları, şehvetleridir. Ancak avret mahallinin şehveti her ne kadar son derece güçlü ve otoriteli olsa da yine de midenin şehvetinin altındadır. Çünkü onu destekleyen tek şey midenin şehvetidir. Eğer kişi bu mide düşmanına galip gelirse o zaman avret mahallinin şehvetini yenme konusunda pek yorulmaz, hatta tamamen ortadan kalkabilir. Bu mide şehveti önce sahibinin kendisini tamamen yemekle doldurmasını sağlar. Oysa gerek dini gerek tabii bakımdan her türlü hastalığın kökünün çok yemek olduğunu bilir. Bu çok yemenin (hazımsızlığın) ürettiği tabii hastalık, uzuvların fesada uğramasıdır ki ondan da helâke götürecek acılar ve hastalıklar türer. Bunun ürettiği dini hastalık ise ebedi helâke sevk etmesidir. Çünkü bu durum seni çok bakmaya, çok konuşmaya, çok yürümeye, çok cinsel münasebete sevk eder. Durum böyle olduğuna göre aklı başında her insanın karının tamamen yiyecek ve içecekle doldurmaması gerekir.</div>
<div>
<p>Sayfa 179</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İşaret </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Sıvışıp kaçan, sığınıp korunan, “makam yok&#8217;u lezzet edinen, putları paramparça eden, ince ince çiseleyip sağanak halinde yağan kimse (Bizleri buna bidayet eden Allah&#8217;a hamd olsun.) demelidir. </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bu işaretin şerhi </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">(Sıvışıp kaçan), yani nefsinden gizlice sıyrılıp çıkan, fakat bunu avam içinde de havas içinde de hissettirmeyen, sağ elinin verdiğini sol elin bilmemesi gibi sadece Allah Teâlâ ile lezzet bulan. (Sığınıp korunan), yani Allah isminin câmiliği itibariyle Allah&#8217;ı, kendisine sığınılacak sığınak edinen. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Senden sana sığınırım.” ifadesi de buna örnektir, çünkü Hakk&#8217;ın karşısında Hak&#8217;tan başka bir şey görememiştir. (Makam yok&#8217;”u lezzet edinen), yani Muhammedi mirası lezzet edinen. (Putları paramparça eden) yani kendisine “Ben Allahım.” diyen herkese “Sen Allah ile varsın.” diyen. (İnce ince çiseleyip sağanak halinde yağan), yani ilim türlerini kastetmekte ve bunları talebelerin kalplerine her birinin gücüne göre vermeyi ifade etmektedir. Çise az yağmurdur, sağanak ise illetli, hasta kimsenin kalbine gelen ve onu o illetten kurtarıp iyileştiren şeydir. Bu âdeta şüpheleri izâle etmeye mahsus ilimdir. Nitekim buradaki sağanak (vâbil) kelimesi ile aynı kökten olmak üzere “bel le el-meridu (hasta iyileşti)” denir. Belle fili ebelle ve istebelle kalıplarında da aynı mânada kullanılır.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 192</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div>
<p>Bil ki bize göre felek, insanın yönlerde hareket etmesi gibi hareket eder; çünkü o da akleder, mükelleftir ve emirlere muhataptır. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm devesinin emir kulu olduğunu ifade buyurmuş, güneşin doğmak için izin istediğini söylemiştir. Dolayısıyla felek de bir irade ile hareket etmektedir ve bu hareketi ile göğünde bulunan ve varlıkları belli rükünler içerisinde meydana getiren ilâhi emri verir ki bunu da Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine tevdi etmiş olduğu akl, ruh ve ilim ile yapar. Böylece söz konusu hareket, maden, bitki, canlı, insan, cin veya amelden veya tespih,zikir ve tilavet yapan nefesten yaratılmış melek gibi türeyenlerin bireylerine tam olarak ne verdiklerini bilir. Bunun nedeni feleğin Allah&#8217;ın kendisine bıraktığı şeyi bilmiş olmasıdır. Bu durum “Her göğe emrini vahyetti,” (Fussilet, 41/12) âyetinde dile getirilir.</p>
<p>Keşfi olmayan insan, bütün bunların feleklerin seyrinden oluştuğunu ve feleklerin onları meydana getirmek üzere hareketlerinde âmâde olduklarını zanneder. Bu durum, var etmek istediği bir sureti var etmek üzere bir sanatçının alet kullanmasına benzer.</p>
<p>Sayfa 197</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Adam, nefsini Nûh&#8217;un gemisi kılan kimsedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın kullarına yönelik rahmeti, vâcip rahmet ve fazl-u ihsan rahmeti olmak üzere ikiye ayrılır. Fazl-u ihsan rahmeti ile âlem zuhur eder, bedbahtların sonu bu rahmet sayesinde, mamur kılacakları âhiret diyarında nimete döner. Rahmeti gerektiren amelleri yapmakla vâcip rahmet hâsıl olur, bu ise Allah Teâlâ&#8217;nın bir ihsan olarak peygamberine “Allah&#8217;ın rahmeti sayesindedir ki onlara yumuşak davrandın” (Âl-i İmrân, 3/159) ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 217/107) âyetlerinde işaret ettiği rahmettir. Fazl-u ihsan rahmeti ile bütün âleme rızık verilir ve bu rızık kuşatıcı olur. Vâcip rahmetin hususi olarak taalluku söz konusudur ki bu da Allah&#8217;ın kitabında özellikleri ile zikredilmiştir. Bu itibarla Hak Teâlâ | Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.) buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 231</p>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full ">
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>“Allah” ismi O&#8217;nun zât ve hakikatini ifade eder. Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliği itibariyle er-Rahmân&#8217;dır.&#8217;Tevbe eden kulları için kendisine rahmeti farz kılmış olmasından dolayı er-Rahim&#8217;dir. Allah, kulları için maslahatları var etmesi itibariyle er-Rab&#8217;tir. O göklerin ve yerin mülküne sahip olması itibariyle el Melik&#8217;tir, çünkü O her şeyin rabbi ve melikidir. Allah “Teâlâ “Onlar Allah&#8217;ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer, 39/67) âyetinde ifade buyurduğu husus itibariyle ve onun kendisine atfedilen her nitelikten münezzeh olması açısından el-Kuddüs&#8217;tur. Onun kendisine nispet edilen ve kulların nispet etmesini hoş karşılamadığı her şeyden salim oluşu açısından es-Selâm&#8217;dır. Allah, kullarının tasdik ettiği şeye inanması, onlar ahitlerine vefa gösterdiği zaman kendilerine vermiş olduğu eman açısından el-Müm&#8217;in&#8217;dir. O, kullarının içinde bulunduğu lehlerine ve aleyhlerine olacak bütün hallerde onlara hâkim oluşu itibariyie el-Müheymin&#8217;dir. Allah Teâlâ kendisine galip gelmeye çalışanlara galip gelmesi açısından el-Aziz&#8217;dir. Zira O&#8217;na galip gelinemez.</p>
<p>Sayfa 249</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman): Allah ve resülü bizi sadece bize hayat verecek olan şeylere çağırır. Her iki hâlde de bizi çağıran Allah&#8217;ın resülü Hazreti Muhammed aleyhisselâmdır. Bizi Kur&#8217;ân ile çağırdığı zaman tebliğci ve mütercimdir, davet Allah&#8217;ın davetidir, o zaman icâbetimiz Allah&#8217;a, kulak vermemiz Hazreti Peygamber aleyhisselâm olur. Ama bizi Kur&#8217;ân olmaksızın kendi sözleri ile çağırdığı zaman da davet onun davetidir ve icâbetimiz ona olmalıdır. İcabet etmemiz açısından bu iki davet arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Her ne kadar bu iki davet, davet sahibi açısından farklılık arz ediyor olsa da icâbet açısından fark eden bir durum yoktur. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “İçinizden birinin koltuğuna yaslanıp da bana kendisinden bir haber geldiği zaman, &#8216;Bana Kur&#8217;ân oku.&#8217; dediğini duymamayım. Allah&#8217;a yemin olsun ki o da (benden gelen haber de) Kur&#8217;ân gibidir ya da ondan daha fazlasıdır.”</p>
<p>Sayfa 285</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki Hakk&#8217;ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki Hakk&#8217;ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.(s.421)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki karanlık bir gecede kandilsiz ve ışıksız bir yolda yürümek büyük tehlikelere yol açar. Böyle bir yolda çukurlar vardır, korkutucu tehlikeler, gedikler ve eziyet verecek haşereler vardır. İnsan tüm bunlardan ancak bir ışık vasıtasıyla yürüdüğünde sakınabilir ve bu sayede ayağını nereye koyacağını, düşeceği çukur veya karşılaşacağı tehlike veya kendisini sokacak yılan gibi sakınılası şeylerden nasıl korunacağını bilebilir. Yoldaki tek ışık Allah Teâlâ&#8217;nın, “kendisiyle kullarımızdan dilediklerimizi hidayete ulaştırdığımız bir nur” (Şüra, 42/52 ) dediği şeriat nuru ve ışığıdır. Başka bir âyette ise “Allah&#8217;ın kendisine nur vermediği kimsenin nuru yoktur.” (Nür, 24/40) ve “Nur üstüne nur.” (Nür, 24/35) buyurmaktadır. Şeriat nuru ile hidayet ve muvaffakiyet nuru bir araya geldiğinde ise yol iki nurla geçilir. Bir nur olsaydı insana ışık olmazdı. Gerçi şeriat nuru tıpkı güneş ışığı gibi apaçıktır, fakat kör olan yine de onu göremez. İşte Allah&#8217;ın gözünü kararttığı kimse de onu göremez ve ona iman edemez.</p>
<p>Basiret gözünün nuru bulunsa, fakat insanın yolu görmesini sağlamak üzere kendisiyle birleşeceği şeriat nuru olmasaydı basiret nuru olan kimse nasıl yürüyeceğini bilemezdi. Çünkü o bilinmez bir yoldadır ve yolda neyin bulunduğunu ve herhangi bir delil veya durak olmaksızın yolun kendisini nereye götüreceğini bilemez. Yolda yürüyen insan kandilini rüzgârlardan korumalıdır. Rüzgârlar eserse kandili söndürür. Bu rüzgârlar, insanın imanına ve tevhidine etki eden bütün esintilerdir. Yumuşak bir rüzgâr eserse bu kez kandilin fitili sallanır, ışığın etkisini azaltır. Böyle bir rüzgâr, şeriatın fer&#8217;i hükümlerinde arzuya uymaya benzer. Bunlar, insanın helâl saymadığı günahlardır, insanın imanına ve tevhidine zarar vermez. Kuşkusuz ki biz büyük bir amaç için yaratıldık.<br />
Sayfa 438</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bilinmelidir ki namaz, mukaddes samedâni makamdan neşet etmiştir, bu sebeple onu bir ganimet bil, o gizli düşünceler gibidir. Nur makamı ona nazar etmiş ve sırlarını hibe etmiş, Kayyumiyet makamı ona bunları feyz etmiştir. Bu namazlar rabbani münacata mahsustur, çünkü ilâhi münacat ile hitap edilir ve semâvât ehlinin ruhaniyetine mahsus bütün makamları ihtiva eder. Kıraat esnasında insanın doğrusal hareketlerinden tamamı namazda yapılır; rükü esnasında, canlıların tâzim maksatlı zikirlerdeki hareketlerinin tamamı ufuk itibariyle ihtiva edilir, secde halinde bitkilerin yakınlaşmak üzere eğilme hareketlerinin tamamı bulunur. Namazlar insan terkibinin aslı olan su, toprak, ateş, hava ve ruha mutabık olsun diye beş adet olmuştur. Çünkü bütün sayılar içerisinde hem kendisini hem başka sayıları muhafaza eden tek sayı beştir. Bu itibarla onun kadrini bil, hayrının şükrünü eda et.</p>
<p>Sayfa 454</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki farz olan namazların tamamı ya güneşten ya da eserlerinden dolayı nehâridir (gündüz namazıdır). Bunun tek istisnası yatsı namazıdır, onun nurlan gece ile gündüz arasında müşterektir ki bu da çok garib bir sırdan ve acaip bir mânadan dolayı böyledir. Çünkü namaz mükellefiyettir, onda zorluk ve sertlik vardır. Bu ikisi hem akıl hem de his itibariyle, gecenin değil, gündüzün özellikleridir. Allah gündüzü geçim kazanma zamanı, geceyi ise örtü kılmıştır, elbise yapmıştır. Bak da bu târifin teklif hikmeti açısından ne kadar dengeli olduğunu gör!</p>
<p>Sonra bil ki berzaha ait olan namaz akşam namazıdır. Allah Teâlâ onu çıftteki seslilik (cehr) ile tekteki sır arasında kılmıştır. Bu da akılda böyledir, çünkü namazda berzah, kul ile Rab arasında, belli bir ölçü üzere akledilir bir durumdur, zira kul gece ile kuşatılmıştır, Rab ise Allah&#8217;ın güneşi ile irtibatlıdır. Histe ise bu namaz deşf ve sefr arasındadır. Gündüz namazları da çift ve tek arasındadır. Çift mahlükat içindir. Sır ise Vitr (Allah) içindir. Mahlukât zuhur ettiğinde, Hak perdelenir, örtünür; bu nedenle zuhr ve &#8216;asr (öğlen ve ikindi) namazları çifter rekâtlıdır ama kıraatleri gizlidir. Sabah namazında ise güneşin doğuşunun yaklaşması nedeniyle sesli okunur.</p>
<p>Sayfa 455</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hak Teâlâ (Bütün işler O&#8217;na döndürülür. | buyurmuştur. Bu yüzden kulun kendisine ait olduğunu iddia ettiği her şeyi ondan almıştır, bunun tek istisnası ibadettir, ibadeti (kulluğu) ondan almamıştır; çünkü bu, Hakk&#8217;a ait bir sıfat değildir. Hak Teâlâ (Bütün işler O&#8217;na döndürülür. Öyleyse O&#8217;na kulluk et.) buyurmuştur ki ibadet, kulun yaratılış sebebi olan aslıdır. Hak Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştur. İbadet (kulluk), kulun hakiki ismidir; bu onun zâtı, yeri, hâki, aynı, nefsi, hakikati ve vechidir. Burada Hak Teâlâ kendi ismini zamir ile ifade buyurmuş ve (O&#8217;na kulluk et.) demiştir, çünkü eğer sen ona kendi bildiğin şekilde ibadet edersen, aslında kendi nefsine ibadet etmiş olursun,ama onu senin bilmediğin şekilde ibadet eder ve onu ilâhi mertebeye nispet edersen, o zaman mertebeye ibadet etmiş olursun. Eğer onu herhangi bir mazhar, zâhir ya da zuhur olmaksızın salt bir ayn olarak tasavvur eder ve ona göre ibadet edersen ki O, O&#8217;dur, sen değilsin. Sen ise sensin, O değilsin. İşte bu da (O&#8217;na kulluk et.) ifadesinin anlamıdır işte o zaman O&#8217;na ibadet etmiş olursun, Bu, ötesinde daha üstünü olmayan bir bilgidir. Bu, konusu müşahede edilemeyen bilgidir.</p>
<p>Sayfa 459</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi boşa çıkaracak değildir. ): Görüleceği üzere Hak Teâlâ ameli sana izafe etmiş, kendisini ise asla gafil kalmayan ve unutmayan bir gözetleyici ve şahit olarak ifade etmiştir. Böylece senin de mükellef olduğun amellerde onu örnek almanı ve unutup gafil kalmamanı istemiştir, çünkü sen O&#8217;na muhtaçsın, O&#8217;nun ise sana bir ihtiyacı yoktur, dolayısıyla unutmamak ve gafil kalmamak asıl sana yaraşır. O hâlde işi O&#8217;na teslim et ve selamete er, böylece işin özüne, nefsü&#8217;l-emirdeki haline de muvafakat etmiş olur, açılış ve kapanış arasındaki bütün iddiaların yoruculuğundan kurtulup rahata erersin. Bunu öğrendiğine göre, şimdi artık O&#8217;na mecburi olarak değil, kendi seçiminle rücu et, Çünkü öyle ya da böyle her hâlükârda O&#8217;na rücu edeceksin, istesen de istemesen de O&#8217;nun karşısına çıkacaksın. O da senin niteliğine göre karşına çıkacaktır. O hâlde ey dost, nefsine bir bak.</p>
<p>Sayfa 460</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Lezzetler tatlarda, tatlar meyvelerde, meyve daldadır. Dal kökten dallanır. Kök tektir. Yer olmasaydı kök sabit olmazdı. Kök sabit olmasaydı dallar da sabit olmazdı. Dallar olmasa meyve olmaz, meyve olmasa yeme söz konusu olmazdı. Yeme olmasaydı lezzet alınamazdı. Dolayısıyla hepsi yer (toprak) ile irtibatlıdır; toprak suya, su buluta, bulut rüzgâra muhtaçtır. Rüzgâr ilâhi emre âmâdedir. Emir, rabbani makamdan sudur eder. İşte bundan dolayı kalbini incelt, nazar et, Allah&#8217;ı tenzih et ve diline hâkim ol.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Onlar inanmışlar, kalpleri Allah&#8217;ı anmakla huzura kavuşmuştur.): Nitekim Allah Teâlâ kalplerin Allah&#8217;ın zikri ile mutmain olacağını zikretmiştir. Eğer kalp iman etmiş ise, nefes alıp verdikçe onunla döner ve ondan sükün bulur, tek bir hâl üzere sebatın doğru olmadığını bilir. Zira O, nerede olursa olsun her gün bir iştedir. İş, en başından beri bir hâlden diğerine geçiş şeklindedir. Kalbin de gören gözü vardır. Bir şeyi gören kimse onu bilir, bildiği zaman da onda sükün bulur. Daima dönüp durmayı görür, onunla mutmain olur ve sükün bulur. Her nefeste rabbinin kalbindeki eserlerine nazar eder, orada ikame ettiklerine, oradan çıkardıklarına, ona verdiklerine ve onun orada ikame ettiklerine bakar. Bu makamın sahibi olan kimse her nefeste daima yeni bir ilim içredir.</p>
<p>Sayfa 521</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sanatkâr sanatını nasıl sevmez ki?! Bizler hiç şüphe yok ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sanatının eserleriyiz, çünkü o hem bizim hem rızıklarımızın hem de maslahatlarımızın yaratıcısıdır. Sanat bir mazhardır, sanatçının zâtı, kudreti, cemali, azamet ve kibriyası onunla bilinir. Eğer böyle bilinmeyecekse daha başka nasıl ve kiminle bilinecek ki?! Bu yüzden bizim var olmamız, O&#8217;nun bizi sevmesi kaçınılmazdır. Yani O bizimle, biz de O&#8217;nunlayız. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm rabbine övgüde bulunurken “Bizler O&#8217;nunla ve O&#8217;nun içiniz.” buyurmuştur. Bu itibarla Hak Teâlâ ezelden beri sevendir, ezelden beri Vedüddur, O daima bizim hakkımızda var edicidir, her gün bir iştedir. Vedüd&#8217;un bundan başka mânası yoktur. Bizler lisanı hâl ile ve dilimizle daima “şunu yap”, “bunu yap” deriz, O da daima yapar. Bizdeki fiilinden dolayı bizler “yap” deriz. Pekiyi, şimdi sen O&#8217;nun bu fiilini, zorlanarak iş yapan kimsenin fiili olarak mı görüyorsun, oysa Allah&#8217;ı zorlayacak, ikrah edecek hiçbir güç yoktur. Allah böyle bir şeyden münezzehtir. Aksine bu, O&#8217;nun el-Vedüd isminin hükmüdür.</p>
<p>Sayfa 548</p>
<hr />
</div>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563.webp"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-26678 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-200x300.webp" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-200x300.webp 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-356x534.webp 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563.webp 403w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" /></a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>Mâlum olduğu üzere Allah Teâlâ varlıkları yaratır, onları yokluktan varlığa çıkarır, bu izafet O&#8217;nun varlıkları hazinelerden kendi katına çıkarıyor olmasını gurektirir. Dolayısıyla O, varlıkları kendilerinin idrak etmediği bir varlıktan idrak edeceği bir varlığa çıkarır. Yani varlıklar hiçbir zaman salt yoklukta olmamışlardır, aksine işin zâhiri şudur ki onların yokluğu izâfi yokluktur. Çünkü varlıklar yokluk hallerinde de a&#8217;yânıyla birbirinden ayırt edilecek şekilde müşahede edilirler, birbirlerinden ayırt edilebilirler. Allah katında onlar bir bütün halinde değildir, onların hazineleri varlıkların hazinelerindedir ve bu hazineler varlıkların imkânından başka bir şey değildir.</p>
<p>Sayfa 11</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki Allah Teâlâ&#8217;nın nezdindeki hazineler iki türlüdür. Bunlardan ilki mümkünlerin sübüt hazineleridir, ikincisiyse mevcut varlıkların varlık hazineleridir. Örneğin Zeyd&#8217;in elinde bulunan bir cariye, köle, at, elbise, ev ya da herhangi bir şey bu türdendir. Zeyd bu tür şeylerin hazinesidir. Bunlar ise hazinede olan şeylerdir, ama hem Zeyd hem bunlar Allah katındadır, çünkü bütün her şey Allah&#8217;ın elindedir. Dolayısıyla Zeyd&#8217;in elindeki şeylerden herhangi birini ele geçirmek isteyen Amr bu konuda Allaha muhtaçtır. Böyle bir durumda Allah Zeyd&#8217;in kalbine o şeyi Amr&#8217;a satmasını ya da o eşyadan gönlünün soğuyup, onu sevmemesini ve onu Âmr&#8217;a vermesini ilkâ eder. Allah Teâlâ&#8217;nın katında olan hak hazineleri de işte böyledir.</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 12</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hicr 27. Cinleri de, daha önce, dumansız ateşten yarattık.</p>
<p>Allah Teâlâ cinleri Âdem aleyhisselamdan önce yaratmıştır. Cinler rükünlerden yaratılmışlardır. Ancak onlarda en galip olan parça ateştir. Benzer şekilde Âdem&#8217;de en galip olan parça ise topraktır. Bu nedenle İblis kendisini üstün görmüştür, çünkü onun aslı ateşin alevidir. Ateşin alevi yükseğe doğru çıkmak ister, bu nedenle kibirlenir. Ateş alevlenip, ve ona vukarıdan hava gelince alevin başı mecburi bir şekilde aşağı doğru döner, işte bu şekilde İblis de yaratılışını bahane ederek Âdem aleyhisselâma karşı gösterdiği kibrinden kaynaklanan hevâsına mağlup olduğu zaman hevâsı onu yere yöneltmiş ve aşağı düşmesini sağlamıştır. Hatta aşağıların en aşağısına düşmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Sayfa 14</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ insanı, yarattığı bütün mahlükat içerisinde yaratınca onun imam olarak yaratmış ve kendisine isimlerini vermiş, melekleri ona secde ettirmiş ve meleklere bilmedikleri şeyi öğretmeyi ona nasip etmiştir. İnsan ezelden beri yaratıcısının müşahedesi altındadır. Hiçbir zaman izzet sahibi olmamıştır, aksine asıl hali üzere olduğu gibi zillet ve muhtaçlık içerisindedir. Emaneti yüklendiği ve olanlar olduğu zaman Âdem aleyhisselâm ve eşi “Rabbimiz biz kendimize zulmettik.” (A&#8217;râf, 7/23) demişlerdir.</p>
<p>Böyle demelerinin sebebi yüklenmiş oldukları emanettir. Daha sonra Âdem aleyhisselâmın evlatları babalarının Allah tarafından seçilmiş bir konumda olmalarına bakarak izzet sahibi olmuşlar ve onlardan kimileri babalarının yolundan giderek hidayet üzere yaşamıştır. Daha sonra Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâma başlangıçta kendisine muamele ettiği nitelik ile muamele etmeye dönmüş yani onu mahlükatı içerisinde halife kılmaya sebep olan itina ve yakınlığı göstermiş, böylece Âdem aleyhisselâm bununla kemal bulmuş ve onda da âlemin varlığı kemal bulmuş, böylece iki suret hâsıl olmuştur. Bu suretlerden biri Allah Teâlâ&#8217;nın hakkın suretinde yarattığı suretidir. Diğeri ise âlemin suretlerini kendisinde toplayan surettir. Böylece Âdem aleyhisselâm iki konuma sahip olmuştur. Bunların biri kendisine secde ile gerçekleşen izzet konumu, diğeri ise nefsini bilmesi ile sahip olduğu zillet konumudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Herkesin mâlum bir makamı vardır, melekler ihtiyaç sahibi olmak suretiyle temizliklerinden kaybettikleri şeyi telafi etmek için secde ile imtihan edilmişlerdir, bu iddiaları ise Bakara süresinde ifade edilen “Orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” (Bakara, 2/30) şeklindeki sözleridir. Bu söz melekler için tıpkı namazda namaz kılan kimsenin yanılmasına benzer bir hatadır. Namazda hata yapan kişiye sehiv secdesi yapması emredilir, aynı şekilde meleklere de bu iddialarından dolayı secde yapmaları emredilmiştir. Çünkü iddia melekler için hatadır. Böylece bu secde meleklere değil hataya karşı bir davranıştır.</p>
<p>Sayfa 20</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ el-Latif, el-Habir, el-Aliyy, el-Kadir, el-Hakim ve el-Alim&#8217;dir, hiçbir şey O&#8217;nun benzeri değildir, O işitendir, görendir. Allah Teâlâ varlıkları yarattığı ve hem yaratmanın hem emrin kendisine ait olduğunu bildirdiği vakit (âlemlerin rabbi olan Allah yücedir) sebepleri koymuş ve onları birer perde kılmıştır. Bu sebepler, onların perde olduğunu bilen kimseleri Hakk&#8217;a ulaştırır, ama onları rab edinen kimseleri de Hak&#8217;tan alıkoyar. Sebepler, verdikleri haberlerde, kendilerinin ardında Allah Teâlâ&#8217;nın bulunduğunu bildirir. Yine bu sebeplerin yaratıcısı ile bitişik olmadığını da bildirir. Çünkü sanat, sanarkârı bilmez. Ayrıca bu sebepler kendilerini rızıklandırandan ayrı da değildir, çünkü zarar ve faydalarını ondan alırlar. Böylece Allah Teâlâ ruhları ve melekleri yaratmış, gökleri kubbe üzerine kubbe olacak şekilde yükseltmiş, felekleri çevirmiş, yeryüzünü düzlemiş ve böylece yüksek ve alçak yerleri birbirinden ayırt etmiş, dünyayı âhiret için bir yol olarak tayin etmiş, bunu bildirmek üzere elçilerini ardı ardına göndermiştir.</p>
<p>Sayfa 45</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki sebeplerin sonuçlar üzerinde birtakım hükümleri vardır, örneğin usta (zanaatkâr/sanatçı) için âlet böyledir. Sanat eseri olarak yapılan ürün de o ürünün yapılması (sanat) da, âlete değil, sanatçıya izafe edilir, bunun sebebi ise âletin, sanatçının zihninde ne yapacağına dair hangi tasarının olduğunu bilmemesidir. Aksine alet, kendisinin alet olduğunu bilir ve sanatçı da işini ancak onunla yapar. Bu durumda âletin işi yapması zâtidir, sanatçıdan yana ondan bir irade söz konusu değildir. İşte Hak Teâlâ&#8217;nın “Bizim bir şeyi murad ettiğimizde ona sözümüz “Ol!” demektir, o da olur.” şeklindeki ifadesi budur. </span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 64</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Altı, sayılar içerisinde en kâmil olanıdır, açısı olan şek&#8217;llere benzerleri eklendiğinde ulaşılan şekillerde boşluksuz olanı altı(gendir). Bu nedenle Allah arıya vahyederek, (dağlardan ve ağaçlardan evler edin| demiştir Allah arıya amelinin niteliğini vahyetıniş, o da peteğini altıgen yapmıştır. Altı sayıların en kâmil olanıdır, çünkü onda boşluk yoktur, köşeleri bariz olmasına rağmen daireye de yakındır. Çokluk içermesine rağmen boşluk içermez. Daire ise böyle değildir. Ona boşluk içermeme konusunda en benzer olar kare olsa da, kare de daireden oldukça uzaktır. Daire şekli kemal ile nitelenir, çünkü onun yarısında, üçte birinde ve altıda birinde hep daireler çıkar, böylece parçalarından da bütünü zuhur eder. Eğer arı Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği şeyi anlamış olmasaydı ondan bunlar sadır olmazdı. İşte bu, cansızlarda, bitkilerde ve hayvanlarda geçerli olan nübüvvettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İçlerinden çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır(Nahl,69)): Bal arısı evini baldan yapar. Allah Teâlâ balın herhangi bir zararından söz etmemiştir. Bazı kimseler için balı kullanmak zararlıdır, ancak bundan söz etmemiştir, yani bundan maksat, varlığı ile şifadır, tıpkı yağmurdan maksadın rızkı icad etmek olması gibi. Her ne kadar bazen yağmur bir yaşlı adamın evini yıksa ve o özel durum açısından onun için rahmet olmasa da yağmurun yağdırılmasındaki asli maksat bu değildir. Evin yıkılması ise, yapının zayıflığı ve yıkılabilirliğinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde bünyelerinin istidadındaki uyumsuzluk nedeniyle balın zarar verdiği kimseler açısından da bu durum umumi maksat değildir; yani bal, o insanlara zarar versin diye yaratılmamıştır.</p>
<p>Adamın biri Hazreti Peygamber aleyhisselâmın yanına gelir ve “Kardeşim ishal oldu.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Ona bal içir.” der. Adam gidip kardeşine bal içirir, fakat kardeşinin ishali iyice artar. Gelip bu durumu Hazreti Peygamber aleyhisselâma anlatır, o da yine, “Ona bal içir.” buyurur. Adam yine içirir ve kardeşinin ishali iyice artar. Adam Hazreti Peygamber aleyhisselâmın bildiği şeyi bilmemektedir. Çünkü kardeşinin midesinde zararlı artıklar vardır ve onların çıkarılması da ancak bal içmesi ile mümkün olacaktır, bu artıklar dışarı çıktığında peşine afiyet ve şifa gelecektir. Adam geri döndüğünde “Ey Allah&#8217;ın peygamberi! Kardeşime bal içirdim, ama ishali iyice arttı.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm ise, “Allah doğru söylemiştir, senin kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir, ona üçüncü kez de bal içir.” buyurur. Adam üçüncü kez balı içirir ve sonra kardeşi iyileşir&#8221;4, çünkü artık verilen bal, zararlı artıkları çıkarmaya yetecek miktara ulaşmıştır.<br />
Sayfa 73</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki bir şeye ortak kılınan şey onun misli değildir, o ancak onun ortak kılındığı açıdan mislidir, başka açılardan ondan ayrılır ve o açılardan onun başka misilleri vardır. Dolayısıyla tek bir misli olan bir varlık yoktur, geriye misaller ve benzerler kalır. Bu yüzden Allah misaller verir, fakat bizim kendisi için misal vermemizi yasaklar, sebep olarak da, (Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. | buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Güzel hayat ancak dostlarla olur ve buna da ancak Allah&#8217;ın salih kulları nail olur. Her ne kadar görünürde Allah dostları acı veren birtakım hadiseler yaşasalar da nefisleri daima güzel, hoşnut bir hayat sürer, çünkü nefislerin mahalli his değil, akıldır. Onların çektikleri acılar ise nefsani değil, sadece hissidir. Onları gören kimse bela ve sıkıntı çektiklerini zanneder, oysa onlar bu durumda değildir. Suret bela ve imtihan suretidir, ama mâna nimet ve afiyettir. Aynı şekilde salih amel değişime de sebep olur, Allah Teâlâ kötülükleri iyililere tebdil edip değiştirir.</p>
<p>Sayfa 86</p>
</div>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bütün âlem Allah&#8217;ı hamd ile tesbih etme ve öncelikli olarak O&#8217;na kulluk etme fıtratı üzere yaratılmıştır. Bizim eşyadan faydalanmamız, tabiilikten dolayıdır, zira âlemde yaratıcısını tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, çünki Hak Teâlâ âlemi kendi zâtı için yaratmıştır. Bu yüzden de her bir varlık sadece O&#8217;nunla meşguldür. Hayatı kendisi ya da Allah&#8217;tan başkası için çabalamakla geçirmeye istidatlı olarak yarattığı varlıkları uyarmak ve onları salt kendisine kulluk ettiklerini hatırlatmak üzere de “Ben insanlar ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;tan başka bütün varlıklar canlıdır ve O&#8217;nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Tesbih de ancak canlı olan ve tesbih ettiği varlığı bilen bir varlığın fiili olabilir. Eğer Allah&#8217;ı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoksa ve onu da ancak canlı (ölü ya da diri) varlık tesbih edebilirse, o zaman O&#8217;nu tesbih eden her varlık canlıdır. Çünkü varlıklarda hayat, Hak Teâlâ&#8217;dan onlara feyz eder, bu yüzden onlar sabit kaldıkça hayat sahibidirler. Eğer hayat sahibi olmasalardı o zaman Allah Teâlâ&#8217;nın celâline layık vech ile buyurduğu kün (ol) fermanını da işitmez ve olmazlardı.</p>
<p>Sayfa 143</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mahlükat Allah&#8217;a bizzat (zâtları/varlıkları gereği) ibadet ederler, sadece bazı ârızi durumlar onların bu ibadet hallerine tesir eder ki bu ârızi haller hususen insanda söz konusu olur. Hatta bunlar sadece insanda söz konusu olur, onun dışındaki varlıklar asılları üzere daima yaratıcısını ortaktan tenzih ederler.<br />
Sayfa 144</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zâti hayat her cevherde vardır ve ondan hiç yok olmaz. Bu zâti hayatı Allah Teâlâ bazı kimselerin gözünden alır. Bu zâti hayat ile kıyamet günü deriler, diller, eller ve ayaklar insanlar aleyhine şahitlik edecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda bir adamın baldırı konuşacak ve ona sahibinin neler yaptığını bildirecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda müslümanlar yahudilerin peşinde düşüp onları katletmek istediklerinde, arkasına yahudinin gizlendiği her bir ağaç bunu haber verecektir. Bu hayat şeylerde zâtidir, çünkü bütün mevcudattaki ilâhi tecelliden neşet eder.</p>
<p>Zira Allah Teâlâ bütün varlığı, kendisini bilsin ve kulluk etsin diye yaratmıştır. Tecellinin devamlılığı ise onlara bu zâti hayatın devamlılığını verir. Bu hayat ile her şey tesbih eder. Dolayısıyla bütün âlem (yani Allah&#8217;tan başka her şey) hayvan-ı nâtıktır (konuşan canlıdır), ancak cisimleri, beslenmeleri ve hisleri ile farklılık arz ederler. Neticede bu varlıklar hayvani suret ile zâhirdir, bâtında ise zâti hayat sahibidir. Hak Teâlâ bütün âlemi, hakikatinin gereği kendisine nispet edilecek fasih bir lisan ile kendisini hamd ile tesbih edecek şekilde konuşturur.</p>
<p>Sayfa 151</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mâlumdur ki Allah Teâlâ sonsuz şeyi bilir, ama onun ilmi birdir. Dolayısıyla ilmin tek bir şey olması gerekir, çünkü bir şey vücud buluncaya kadar ilim ona taalluk etmez. Zira ilim, haller gibi varlık ya da yoklukla nitelendirilemeyecek olan bir nispertir. Allah Teâlâ ilmi azlıkla nitelememiştir, ancak kullarına vermiş olduğu ilmi, (Size ancak az bir bilgi verilmiştir.) diyerek böyle nitelemiş, Hızır kulu hakkında “Ona katımızdan ilim verdik.” (Kehf, 18/65) buyurmuş, bir başka yerde “Kur&#8217;ânı öğretti.” (Rahmân, 359/2) buyurmuştur. Bütün bunlar ilmin tek bir nispet olduğuna delâlet etmektedir, çünkü tek olan şey zâtı itibariyle azlık ya da çoklukla nitelenmez, zira bölünmez. Eğer ilim bir nispet ise, o zaman ona azlık ya da çokluk şeklinde konulan kayıtlar, hakiki kayıtlardır, zira nispetler sonsuzdur, çünkü bilinenler de sonsuzdur.</p>
<p>Sayfa 182</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İncelik</p>
<p>Şeyh Ebü Medyen (Size ancak az bir bilgi verilmiştir. âyetini okuyan birini duyduğu zaman derdi ki, “Az olanı ona vermiştir, o bizim değildir, aksine bizden ödünçtür, bize O&#8217;ndan bir inayet olarak bahşedilmiştir, çok olan ise O&#8217;ndan bize ulaşmış değildir, bizler daima cahilleriz, bu yüzden de iddia edeceğimiz hiçbir şey yoktur.”</p>
<p>Sayfa 183</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İsra 94, İnsanlara hidayet geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece:</p>
<p>“Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?” demiş olmalarıdır.</p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ peygamberleri boş yere göndermiş değildir. Eğer akıllar saadetleri ile ilgili işleri tek başlarına idrak edebilecek olsaydı o zaman peygamberlere ihtiyaç kalmazdı ve peygamberlerin varlığı abes olurdu. Ancak bizim istinat ettiğimiz varlık bize benzemez ve biz onu bir şeye benzetmeyiz, benzetecek olsaydık o zaman bizim ona istinat etmemiz onun bize istinat etmesinden daha öncelikli olmazdı.</p>
<p>Bu yüzden kati olarak ve hiçbir şüpheye yer olmaksızın biliyoruz ki O bizim gibi değildir ve bizimle O&#8217;nu birleştiren tek bir hakikat söz konusu değildir. Bundan dolayı insan kendi sonu ve nereye intikal edeceği konusunda, mesut olacaksa saadetinin sebeplerinin neler olduğu, bedbaht olacaksa bedbahtlığının sebeplerinin neler olduğu hususunda kaçınılmaz olarak cahildir, çünkü insan Allah&#8217;ın kendisi hakkındaki ilmini, O&#8217;nun kendisi ile ilgili olarak neyi murad ettiğini, kendisini niçin yarattığını bilmez.</p>
<p>Bu yüzden de bütün bunların kendisine ilâhi olarak bildirilmesine zorunlu bir şekilde ihtiyaç duyar. Eğer Allah Teâlâ dileseydi her bir şahsa saadetinin sebeplerini öğretir, onunla gitmesi gereken yolu beyan ederdi, ancak o böyle yapmayı değil, her bir toplumda, başka bir cinsten değil de tam da onların kendi cinslerinden bir elçi göndermeyi murad etmiş ve o elçiyi o toplumun önüne geçirmiş, topluma ona itaat etmelerini, tâbi olmalarını emretmiştir ki bunun sebebi de onları imtihan etmek, haklarındaki ezeli bilgisi uyarınca kendilerine delilleri tastamam ortaya koymaktır. Sonra Allah Teâlâ bu elçilerini, risaletlerinin doğruluguna delil olacak mücizelerle desteklemiş, böylece hüccetin tam olmasını sağlamıştır&#8230;<br />
Sayfa 185</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>23. Hiçbir şey hakkında da “Ben bunu yarın muhakkak yaparım.” deme! 24. Ancak “Allah dilerse yapacağım.” de! Ve unuttuğun vakit Allah&#8217;ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” de!</p>
<p>Bu âyet Tevrat&#8217;ta İbranca olarak da yer alır. Allah Teâlâ burada istisnayı (inşallah ifadesini) ertelemiştir (şunu şöyle yapacağım şeklindeki kesin ifadenin ardından kullanmayı meşru kılmıştır), bu sebeple Hazreti Muhammed aleyhisselâma iman eden kimse de bunu tehir eder. Zira Allah Teâlâ Hazreti Muhammed aleyhisselâma bunu emretmiştir. Allah Teâlâ, söz verirken sözünü ilâhi meşiete bağlamamış (inşallah dememiş) olan ve söylediği şeyi yapmayan kimseye öfke duyar. Ama kişi söylediği sözü “inşallah” kaydına bağlayarak söylemiş ve söylediği şeyi yerine getirmemiş, yapmamış ise, bu durum Allah Teâlâ&#8217;yı öfkelendirmez. Kişi, kulların elinde tezahür eden bütün fiillerin yaratma açısından Allah Teâlâ&#8217;ya ait olduğunu, (her ne kadar yaratılmışların bu ameller üzerinde hükümleri bulunsa da) yaratılmış hiçbir varlığın bu amelleri yaratma noktasında hiçbir tesirinin söz konusu olmadığını fark edemez. Hak Teâlâ işte bu durumun kulların hali olduğunu ve onların böyle konuşacaklarını bildiği için onların ilâhi öfkeye mâzur kalmaması maksadıyla, istisnada bulunmayı, yani “inşallah” demeyi meşru kılmıştır. Bu nedenle kişi gelecek zamanda yapacağı bir işe dair söz verir ve bu sözünü inşallah kaydına bağlarsa, o fiili yapmadığı zaman yeminini bozmuş sayılmaz, çünkü inşallah kaydı koymak suretiyle fiili kendisine değil, Allah Teâlâ&#8217;ya izafe etmiş olur.</p>
<p>Sayfa 206<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan bütün hayvanların mertebe itibariyle kendisinin altında olduğunu bilir. Bu durumda bir hayvan, hatta bir tesbih böceği dile gelip konuşsa ve “Ben Allah&#8217;ın sizlere göndermiş olduğu elçiyim, şunları yapmaktan sakının.” diyecek olsa kalabalık kitlelerin ona inanmaları, itaat etmeleri, onu tâzim etmeleri ve kralların ona boyun eğmesi için yeterli şartlar sağlanmış olur ve ondan söylediklerinin doğruluğuna delil olacak bir mücize istemezler, sadece konuşmuş olmasını yeterli bir mücize sayarlar. Oysa gerçekte bu hayvanın konuşması bir mücize değildir. Bu durumda yüce mertebeyi bir başka cinsten biri elde etmiş olduğu için ona karşı bir haset oluşmaz. Dolayısıyla Allah Teâlâ&#8217;nın insanlara yönelik ilk imtihanı, onlara gönderdiği elçileri kendi hemcinsleri arasında seçmiş olmasıdır ki o elçilerin doğruluğuna delâlet eden onca deliller var etmiş olduğu ve insanlar bu delillerin gücüne yakinen inanmış oldukları halde yine de hasedin gücü onları bile bile, zalimce ve aşırılıkla bu elçileri inkât etmeye sevk etmiştir.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>“İhsan, sanki Allah&#8217;ı görüyormuşçasına ibadet etmendir, çünkü sen O&#8217;nu görmüyor olsan da O seni görüyor.”* buyurmuştur. İşte bu şekilde Allah Teâlâ&#8217;nın huzurunda bulunmak söz konusu amelin hayatıdır, ibadete ibadet ismini veren budur. İbadette ihsan, suretteki ruh gibidir ki surete hayat veren o ruhtur. İhsan ibadete hayat verdiği zaman o ibadet sahibine daima istiğfar eder, daima bâki kalır. Böylece ihsan ile ibadet etmiş olan kimse daima kendisi için istiğfar edilen biri olur. Zira Allah Teâlâ doğru sözlüdür, ihsan ile amel edenlerin ecrini kayba uğratmayacağını haber vermiştir.</p>
<p>Sayfa 213</p>
<div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Bil ki ilim ve kötü ahlâk, muvaffak olmuş bir kimsede bir araya gelmez. İlim sahibi olan her varlık geniş rahmet ve bağışlayıcılık sahibidir. Kötü ahlâk darlık ve sıkıntıdandır, bunun sebebi ise kötü ahlâk sahibi olan kimsenin cehaletidir.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 227</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hak Teâlâ bize er-Rahmân ismi ile nimet ihsan etmiş, daha işin başında bize rahmetini bahşetmiştir. Böyle olduğu için de bizleri şer olan yokluktan hayır olan varlığa çıkarmıştır. Bu nedenle bize varlık nimetini ihsan etmiş ve (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur. Yani senin şey halinde iken, tıpkı bir şey dahi olmadığın dönemde O&#8217;nunla olduğu gibi, yine O&#8217;nunla olmanı istemektedir. Dolayısıyla Allah&#8217;tan başka bütün varlıklardan istenen şey, Allah&#8217;a kulluk etmesidir. İnsan bunu inkâr ederek (ne yani, ben öldüğüm zaman tekrar diri olarak çıkarılacak mıyım?)| dediği zaman Allah ona ilk yaratılışını hatırlatmış ve kendisine (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 285</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
İnsanın mevcut bir varlık olarak her daim bildiği her şey aslında unutmuş olduğunun hatırlanmasından ibarettir. Bilginin sonsuza taalluk etmesi imkânsız değildir; imkânsız olan, sonsuzun bilinmesi değil, sonsuzun varlığa girmesidir. Allah Teâlâ nasıl yaratılmış varlıklara, kendilerinden rubübiyet konusunda elest bezminde almış olduğu misakı unutturmuş ise aynı şekilde bu ilmi de onlara unutturmuştur. Biz bunu ilâhi bildirim neticesinde biliriz. Dolayısıyla insanın bilgisi daima hatırlamadır. İçimizden bazıları bir bilgiyi hatırladığı zaman bu bilgiyi daha önce biliyor olduğunu fakat unuttuğunu da hatırlar, kimisi ise buna inanmakla, yani elest bezminde Allah&#8217;ın rabliği konusunda şehadet etmiş olduğuna iman etınekle beraber bunu hatırlamaz. Böylece bu ilâhi bildirim onun için başlangıçta olan bir bilginin hatırlanması değil, yeni bir bilgi gibi olur. Haddizatında insanda bu bilgi bulunuyor olmasaydı, kendisine iletildiği zaman bunu kabul etmezdi. Ancak bunun farkında değildir. Bunu ancak basireti Allah Teâlâ tarafından nurlandırılmış olan kimseler bilir.</p>
<p>Sayfa 284</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ âlemi ister yaratmış olsun ister yaratmamış olsun, her halükârda ilâhtır. Bu yüzden biz deriz ki Allah Teâlâ bütün âleme rahmet edecek olsa, bu gerçekleşir. Buna karşılık bütün âleme azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âlemin bir kısmına rahmet edip diğer bir kısmına azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âleme belli bir süreye kadar rahmet edecek olsa bu da gerçekleşir. Çünkü varlığı zorunlu olan (vacibul vucüd) varlık için, varlığı mümkün olan şeylerin hiçbiri imkânsız değildir. Yarattıkları üzerinde neyi gerçekleştireceği konusunda onu zorlayacak bir güç de yoktur. Aksine o dilediğini yapandır.</p>
<p>Sayfa 305</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>43. Firavun&#8217;a gidin, çünkü o pek azdı. 44. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, hatırlar yahut korkar.</p>
<p>(Ona yumuşak söz söyleyin.|: Bu, karşı tarafı idare etmektir, çünkü bu emir, kendisine elçi gönderilen kimsenin gönderilen elçiden daha güçlü ve kudretli olması durumunda verilmiştir. Nitekim zor ve sertlikle gerçekleşmeyen şeyler yumuşaklıkla gerçekleşir, buna karşılık yumuşaklıkla gerçekleşmeyen şeyler de zor ve sertlikle gerçekleşir. Zorluk ve sertlik, zorluğa maruz kalan kimsenin kalbinde rahmet ve sevgi oluşturmaz, ama yumuşaklıkla istenilen elde edilir, üstelik yumuşaklığa muhatap olan kimsenin kalbinde sevgi oluşur, yumuşakça verileni alıp kabul eder. Yumuşak davranana karşı konulamaz, çünkü yumuşaklığın hükmüne karşı konulamaz. Hak Teâlâ ceberrüt ve kibriya izhar eden kimselerin kalplerini mühürlemiş olduğunu ve bu kimselerin aslında en zelil kimseler olduklarını bildiği için Müsâ ve Hârün aleyhimasselâm, Firavun&#8217;a rahmet ve yumuşaklık ile muamele etmelerini emretmiştir. Böylece yumuşaklık ve rahmet hem onun içine (bâtınına) uygun düşecek hem de zâhirinde görünen ceberrüt ve kibriyayı indirecektir.</p>
<p>Sayfa 319</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeye yaratılışını verdi.(Taha,50.ayet meali)<br />
&#8230;<br />
Bu âyet, her bir şeyin, Allah Teâlâ&#8217;nın bütün varlıklara sirayet etmiş olan hikmetinin gerektirdiği bir istikamet üzere olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre bitkinin istikameti hareketinin kıvrımlı olmasıdır, hayvanın istikameti hareketinin yatay olmasıdır. Eğer hareketleri böyle olmasaydı hiçbirinden bir fayda sağlanamazdı. Çünkü bitkilerin hareketi eğer baş aşağı ve kıvrımlı olmasaydı o zaman kökleri ile su içemez ve hiçbir fayda sağlamazlardı. Hayvanların durumu da böyledir. Eğer onların hareketleri de mesela dikey yönlü olsaydı ve hayvan dik bir şekilde iki ayağı üzerinde ayağa kalkmış olsaydı ne üzerine binilebilirdi ne de yük taşıyabilirdi. Bu durumda ondan bir fayda sağlanamazdı. Demek ki onun istikameti, yaratılış amacına uygun hareket etmesidir; bu da, ondan fayda sağlamaya yarayan harekettir.</p>
<p>Sayfa 326</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeye uygun yaratılışını veren|: Bil ki vermek Allah Teâlâ&#8217;dan bir vâcip ve nimettir. Hakk&#8217;ın âleme varlığını vermesi bir nimet ve lütuftur, âlemdeki her bir varlığa yaratılışını vermesi ise vâciptir. Zira hakların eda edilmesi ilâhi bir sıfat olup bütün kâinattan bu husus talep edilmiştir. Hak Teâlâ bu meyanda (her şeye uygun yaratılışını veren) buyurmuştur. Bu, herhangi bir şeyin zâtı itibariyle Allah katında sahip olduğu hakkın kendisine verilmesidir. Bu yüzden bu zâti bir haktır. (Her şeye uygun yaratılışını veren), yani nefsü&#8217;l-emirde hakkı olan şeyi verdi. Bu itibarla her şeyin yaratılması onun hakkıdır, yani kemalidir. Bu, o şeyin de kemalidir, fakat o şeye kemalini vermek Hak Teâlâ&#8217;dan herhangi bir şeyi noksanlaştırmaz, çünkü kâmil olandan bir şey ancak kendisine yaraşır bir kemal üzere sadır olur. Bu sebeple âlemde asla bir nakısa söz konusu değildir. Demek ki eşyada kemal zâti bir niteliktir ve bu kemal, varlıkların güzelliğidir.</p>
<p>Sayfa 325</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İlmin tanımı ve mutlak hakikati, bir şeyi olduğu gibi bilmektir (Ma&#8217;rifetü&#8217;ş-şey&#8217;i “alâ mâ hüve “aleyhi). Faydası, onunla amel etmektir. Sana ebedi saadeti verecek olan budur. Bu yüzden ilim konusunda asla muhalif olma. Çünkü o, Allah Teâlâ&#8217;nın kullarından dilediğinin kalbine ilka ettiği nurlarından bir nurdur. Kulun nefsi ile kaim bir mânadır ve kulun eşyanın hakikatine vâkıf olmasını sağlar. Göz için güneş ışığı neyse basiret için de ilim odur. Hatta ondan daha tam ve şereflidir. Amel sahibi olmaksızın ilim sahibi olduğunu iddia eden herkesin iddiası, eğer iddia ettiği ilim amele taalluk ediyorsa yalandır. Bu nedenle Allah Teâlâ, peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma, bir başka şeyin degil, sahip olduğu ilmin artırılması için dua etmesini emretmiştir; çünkü ilim sıfatların en şereflisi, özelliklerin en değerlisidir.</p>
<p>Sayfa 357<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın el-Hayy ismi tecelli ettiği zaman varlıklar hayat bulur, el-Kayyüm ismi tecelli ettiği zaman da yer, gökler ve bunlarda olan bekâ ve dönüşüm âlemleri ikame olur. Sonuçta onun hayatı karşısında bütün yüzler boyun büker, kayyumluğu karşısında bütün alınlar secdeye kapanır, azameti karşısında bütün başlar eğilir, zikri ile bütün dudaklar hareket eder.</p>
<p>Sayfa 355</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Rabbinin rızkı): O&#8217;nun sana vermiş olduğu, senin içinde bulunduğun vakit ve haldendir. Sana vermemiş olduğu ise muhakkak verilecektir ve sana muhakkak ulaşacaktır. Onun sana ulaşmasını geciktiren şey, O&#8217;na ait olan zamansal vakittir. Sana ait olmayan şey asla sana ulaşmaz. Eğer tamah edilmeyecek olana tamah edersen boşuna kendini yorarsın.</p>
<p>Sayfa 370<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere) Allah Teâlâ kadınları, oldukları halleri ile süs kılmıştır. Onlar dünyada iken dünya hayatının süsüdürler. Onlar her nerede iseler kendilerinden nimetlenmek hâsıl olur. Mekânların hükümleri birbirinden farklıdır. Kadınlar her ne kadar dünyada kendilerinden nimetlenmek için yaratılmış olsalar da aynı zamanda birer fitne (imtihan vesilesi) dirler. Hak Teâlâ /sizi onunla imtihan edelim diye) buyurmuştur. Kadınlar vasıtasıyla Hak Teâlâ bize gizlemiş olduğu ve kendisinin gayet iyi bildiği, fakat bizim bilmediğimiz, nefsimize ait bazı hususları ortaya çıkarır ve onlar bizim lehimize ya da aleyhimize hüccet kılar. Dolayısıyla Hak Teâlâ kullarını ancak kendileri için “dünya hayatının süsü” olarak isimlendirdiği şeyler ile imtihana tâbi tutar.</p>
<p>Sayfa 370</p>
</div>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İnsan, aceleci yaratılmıştır.): Bu mânada Hak Teâlâ bir başka âyette “İnsan pek acelecidir!” (İsrâ, 17/11) buyurmuştur. Eğer insan aceleden başkasına yeltenseydi başarılı olmazdı, çünkü onun tabiatında hareket ve intikal bulunmaktadır. Zira onun aslı budur. Onun yokluktan varlığa (ademden vücuda) çıkışı bir intikaldir. Velhasıl insan, varlığının ve yaratılışının aslında, hareketlidir.</p>
<p>Sayfa 393</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm bir güneş gibidir, ışıkları yeryüzüne saçılır, ama kim gizli bir yere, bir gölgeliğe saklanarak onun ışınlarından kendisini korursa üzerine ışığın gelmesine engel olmuş olur, fakat bu durum güneşin kusuru sayılmaz.<br />
Sayfa 415<br />
&#8212;<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Kim başına gelen bir dert ve zarar durumunda şikâyetini Allah&#8217;a arz etmekten ve bu belanın defedilmesini niyaz etmekten nefsini alıkoyuyor ve bu şekilde bir sabırla sabrediyorsa ilâhi kahra karşı mukavemet etmiş demektir, oysa böyle bir durumda kişinin halini Allah&#8217;a arz edip şikâyette bulunması daha yüce ve kâmil bir haldir. Bu nedenle biz duanın sabra halel getirmeyeceğini ve nizayı gerektirmeyeceğini, aksine ubudet noktasında dua etmenin etmemekten daha sabit ve yüce bir hal olduğunu söyledik. Rıza ve teslimiyet ise gizli nizadır ki bunu ancak ehlullahtan olanlar fark eder, bu nedenle Eyyüb aleyhisselâm halini bir başkasına değil, sadece Allah&#8217;a arz edip şikâyetini O&#8217;na sunmuştur.</p>
<p>Sayfa 404</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ insanı yarattığı zaman onu âhirete yönelmiş olarak, (geleceği âhiret olacak şekilde) yaratmıştır, geleceğinde kıyamet vardır, bu yüzden kıyamete saat denmiştir, çünkü insan ona doğru koşar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah şeyleri sırf o şeyler için yaratmış değildir, aksine onları, mümkün varlıklardan her cins kendisine uygun olan salât ve tesbih ile kendisini tesbih etsinler diye yaratmıştır ki böylece Allah Teâlâ&#8217;nın azameti bütün kâinata, mümkün varlıkların cinslerine, türlerine ve şahıslarına sirayet edecektir. Çünkü her şey Allah Teâlâ&#8217;nın mülküdür, bu nedenle deriz ki: Allah Teâlâ şeyleri bizim için değil, kendisi için yaratmıştır ve her şeye yaratılışını vermiştir.</p>
<p>Sayfa 527<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Adet gereği idrakin göz ile olduğu ifade edilir, oysa işin aslında idrak her şey ile olur, sadece göze mahsus değildir. Her şey kendi zâtı itibariyle idrak eder. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ön taraftan gördüğü gibi arka taraftan da gördüğünü ifade eden rivayeti bilmez misin? Başındaki damarların, kemiklerin, beynin ve diğer uzuvların kesifliği onun arkadan görüp idrak etmesine mâni olmamıştır. Bu Allah Teâlâ&#8217;nın ona ve başka bazı kullara vermiş olduğu ilâhi bir kuvvetten kaynaklanan harikulade (âdeti delen, âdetin dışına çıkan, sıra dışı) bir durumdur.</p>
<p>Buradan öğrenmekteyiz ki tabii cisimlerin yaratılışının aslı nurdandır, bu nedenle insan karanlık ve kesif cisimlerin nasıl arıtılıp saflaştırılacağını öğrendiği zaman onları asıl hallerindeki nurani şeffaflığa kavuşturur. Örneğin bir cam, üzerindeki kum ya da benzeri şeylerin bulanıklığı giderildiği zaman şeffaflaşır. Allah&#8217;ın yarattığı fakat yaratılışındaki aslı üzere müstakim (dümdüz) olarak kalmaya devam eden hiçbir varlık bulamazsın. Her varlık daima döngü içindedir (bir tarafa meyleder). Cansız (cemad), hayvan, gök, yer, dağ, yaprak, taş hep böyledir. Bunun sebebi ise bu varlıkların hepsinin aslına, yani nura (ışığa) olan meylidir.</p>
<p>Sayfa 508</p>
<hr />
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26756 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300.jpg" alt="" width="273" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300.jpg 273w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8.jpg 582w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sebepler (ilaçlar) kullanıldığı zaman ortaya çıkan şifa aslında Allah&#8217;ın şifasıdır, çünkü âlemden ilâhi bir âdet olarak sebepleri kaldırmak mümkün değildir. Nitekim bir hadiste “Allah Teâlâ&#8217;nın devasız hiçbir dert yaratmadığı” ifade edilmiştir.?* Burada edebin en yüksek seviyesi olan nübüvvet edebine dikkatle bak! İbrâhim Halil aleyhisselâm , &#8220;Hastalandığım zaman&#8221; demekte, fakat “Allah beni hasta ettiği zaman” dememektedir. Bu edebin nihai noktasıdır. Örfteki anlamı gereği hastalık bir kusur ve ayıp olarak telakki edildiği için İbrâhim aleyhisselâm bunu Allah Teâlâ&#8217;ya değil, kendisine atfetmiştir. Yine bu hastalığın ilâhi bir hükmün ismi olduğunu da hastalığı tarif ederken (açıkça değil, fakat) zımnen ve icmalen (detay vermeksizin, ana hatları ile) ifade etmiştir. Şifa örf tarafından güzel kabul edildiği için ise onu Allah Teâlâ&#8217;ya atfetmiş ve (bana şifa verendir) demiştir.</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Şuara,195. Apaçık Arapça bir dil ile. </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İşaret </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kur&#8217;ân&#8217;a, Araplara inen bir şey olarak değil, Hazreti Muhammed aleyhisselâma indirilen bir şey olarak bak; onu bu şekilde düşün, aksi takdirde onun mânalarını idrak etme konusunda hayal kırıklığına uğrarsın. Çünkü o, apaçık bir Arapça dil olan Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile indirilmiştir. Eğer dilinden dökülen Kur&#8217;ân tam da Hazreti Muhammed aleyhisselâmın mübarek dilinden dökülen Kur&#8217;ân ise o zaman sanki onu doğrudan Hazreti Peygamber aleyhisselâmın mübarek ağzından dinleyenler gibi anlarsın. Çünkü hitap ancak işitenin durumuna göredir, konuşanın durumuna göre değildir. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın Kur&#8217;ân&#8217;ı işitmesi ve anlaması, ümmetinden birinin onu okuduğu zaman söz konusu olan işitme ve anlamanın aynı değildir.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 28</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Yaratılmış her varlık sürekli olarak darda kalma hâli ile başbaşadır, çünkü onun hakikati budur. Ama darda kalmış olmasına rağmen yine de mükellef kılınmıştır. Bu durumda onun yapması gereken şey, mükellefiyetinin sınırları içerisinde durmasıdır. Çünkü mutlak mânada darda kalmışlık hâli hiçbir zaman üzerinden kalkacak bir hâl değildir. Üzerinden belirli bir süreliğine kalkacak olan şey sadece hususi darda kalmışlık hâlidir. Hakikat itibariyle bakacak olursak kâinatın bütün hareketleri darda kalmışlıktır, zorunluluktur, mecburidir. Her ne kadar kâinatta bir &#8216;irade, ihtiyar var olsa ve biz bunu itiraf etsek de bir başka şeyi daha biliriz ki o da, seçim sahibi olanın bu seçiminde bile mecbur olduğudur.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 54</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-16">Kasas,68:Rabbin dilediğini yaratır ve (Ve seçer): Hak Teâlâ bütün varlıklara bunu yapar, her şeyde, her cinste bir şeyi seçer, tıpkı esma-i hüsra içerisinden “Allah” ismini, insanlar arasında resülleri, kullar arasından melekleri, felekler arasından arşı, rükünler arasından suyu, aylar arasından ramazanı, ibadetler arasından orucu, asırlar arasından Hazreti Muhammed aleyhisselâmın asrını, haftanın günleri arasından cuma gününü, cennetteki saadet hâlleri arasından ruyetullahı, hâller arasından rızayı, zikirler arasından “Lâ ilâhe illellah”ı, sözler arasından Kur&#8217;ân&#8217;ı, Kur&#8217;ân süreleri arasından Yâ-Sin süresini, Kur&#8217;ân âyetleri arasından Âyetü”l-kursi&#8217;yi, kısa ve mufassal süreler arasından “Kul huvelleahu ehad” (İhlâs) süresini, belirli zamanlardan yapılan dualar arasından Arafat duasını, bineklerden Burak&#8217;ı, meleklerden Rüh&#8217;u (Cebrâil aleyhisselâmı), renklerden beyaz rengi, durumlardan birlik hâlinde olay , insan uzuvlarından kalbi, taşlardan hacerü&#8217;l-esved taşını, evlerden Beyt-i ma&#8217;mür&#8217;u, ağaçlardan Sidre-i müntehâ&#8217;yı, hanımlardan Hazreti Meryem ve Âsiye&#8217;yi, erkeklerden Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmı, yıldızlardan güneşi, hareketlerden doğrusal hareketi, kanunlardan ilâhi şeriatları, kanıtlardan varoluşsal kanıtları, suretlerden Âdem suretini -ki bu yüzden onu ilâhi suret şeklinde ortaya çıkarmıştır- nurlardan kendisi ile nazarın olduu nuru, iki zıddan ispat olanı, gazaba karşı rahmeti, namaz fiillerinden secdeyi, namazda söylenenlerden Allah&#8217;ıbzikretmeyi, irade türlerinden niyeti seçmesi bunlara örnektir. Meselenin tahkiki şudur ki Allah Teâlâ dilediğini seçer ve yaratır, seçilmiş olan Mustafâ&#8217;dır.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 78</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın bizzat kendisinin içerisinde dahi bazı süre ve âyetler diğerlerine üstündür, oysa Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı hiç kuşkusuz ki Allah Teâlâ&#8217;nın kelâmıdır. Mesela Âyetü&#8217;lkursi Kur&#8217;ân&#8217;ın efendisidir, ama o da Kur&#8217;ân&#8217;dır. Böylece burada öğreniyoruz ki akli nazarın gerektirdiği hikmet, doğru değildir, Allah Teâlâ&#8217;nın işlerde câri olan hikmeti sahih olan hikmettir ve bu hikmet akli değildir, akledilmez. Haddizatında bu hikmet bilinmiyor ise bile, meçhul de değildir, fakat yine de salt fikir ve nazar ile tespit ve tayin edilemez.</p>
<p>İmdi bizler âlemde seçim ve üstünlüğün mevcut olduğunu, hatta bizler için şeriatta belirlenmiş olan zikir ve dualarda bile bir üstünlüğün söz konusu olduğunu gördüğümüz zaman anlarız ki burada varlıkların kendilerinin ötesir de makul bir durum söz konusudur ve bu durum iradenin ta kendisidir, tek bir şeydeki ve eşit şeylerdeki üstünlük işte orada zuhur eder. Oysa bir olan üstünlük ile nitelenmez, eşit olan da nitelenmez. Bu durumda öğrenmiş oluruz ki Allah Teâlâ&#8217;nın sırrı meçhuldür, onu kendisinden başkası bilemez.</p>
<p>Sayfa 82</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yüce olan, Allah tarafından konumu yüce kılınandır. Yücelik zâti yüceliğe sahip olan Allah Teâlâ&#8217;dan olduğu için kendilerine yücelik makamı vermiş olduğu kimseleri muhafaza buyurur, zorba ve mütekebbir olup da büyüklük taslayanları ise yerle yeksan eder, kendi zâtında bulunan kibriyâ nedeniyle bunları cezalandırır. Bu nedenle (Sonuç, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlarındır) buyurmuştur. Yani yeryüzünde büyüklük isteyenlerin istedikleri büyüklüğün akıbeti Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlar lehine olacaktır. Yani Allah Teâlâ onlara dünyada ve âhirette yücelik dereceleri verecektir. Âhirette vereceği yücelik derecesi zaten muhakkaktır, çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın vaadi haktır, haberi mutlak doğrudur. Âhiret diyarı ise mertebelerin birbirinden ayırt edilmesinin ve mahlükatın Allah katındaki değerlerinin, O&#8217;na göre konumlarının belirlenmesinin diyarıdır. Bu yüzden de kıyamet gününde muhakkak, Allah&#8217;tan sakınan takva sahiplerinin yücelik mertebesi olacaktır.</p>
<p>Sayfa 87</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mümin, Allah&#8217;ın varlığına, birliğine, O&#8217;ndan başka ilâh olmadığına, O&#8217;nun zâtından gayrı her şeyin yok olup zeval bulacağına, işin eninde sonunda Allah&#8217;a ait olduğuna iman ettiğini iddia ettiği ve dili ile iddia ettiği bu imanına gönülden de inandığını, kalben bağlandığını öne sürdüğü ve onun bu iddiasında doğru olması muhtemel olduğu gibi yalancı olması da muhtemel olduğu için Allah Teâlâ onu imtihan eder; böylece bu mükellefiyeti konusunda lehinde ya da aleyhinde delillerin ortaya konulmasını diler. Tabii kulun bu durumda delillendirmek durumunda olduğu kulluğu, ulühiyetin bütün âleme sirayet etmiş olmasından kaynaklanan kulluk değil, insanlara mahsusu olan iradi kulluktur.</p>
<p>Bu itibarla Hak Teâlâ insanın gözlerinin önüne sebepleri yerleştirmiş, iman iddiasında bulunan kimsenin ihtiyaçlarını tam da bu sebeplere bağlamış, ona verdiği her şeyi işte bu sebepler üzerinden ve onlar aracılığı ile takdir buyurmuştur. Eğer bu durumda Allah Teâlâ o kimseye bu sebeplerin örtüsünü delip hakikati keşfedeceği bir nur bahşeder de kul bu nur sayesinde bütün sebeplerin ardındaki hakiki sebep olarak Allah Teâlâ&#8217;yı görür ya da ıhtiyaç duyduğu bütün şeylerin yaratıcısı veya var edici olduğunu kavrar ise işte bu kimse Allah&#8217;tan bir nur ve beyyine üzere “mümin” kimsedir; davasında sadık, doğru sözlü olandır; iddia ettiği makamın hakkını veren kimsedir ki bunu da Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine bahşetmiş olduğu inayet sayesinde başarmıştır.</p>
<p>Sayfa 95</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah seni teyit etsin, bi ki âlim zâhiri ve bâtını bilen olduğu kadar her ikisini kendisinde birleştirmeyen kimse ise seçkin âlim olmadığı gibi seçilmiş âlim de değildir. Çünkü bilgin hakikati gereği sahibini bilgisine aykırı davranmaktan alıkoyar. Eğer insan bilgili olduğunu iddia eder fakat akla ve şeriata göre yapması zorunlu bir işin aksine davranırsa, bilgili olmadığı gibi bilen suretinde de ortaya çıkmamıştır. O hâlde sakın kendini kandırma, çünkü böyle bir suçun vebali başkasına değil, sadece sana döner. Eğer, “Bilgili olduğu hâlde bilgisine göre davranmayan insanları görürüz. Bazen insanda bilgi bulunur, fakat amel olmaz.” diyecek olursan buna karşılık şöyle deriz: Böyle söz, o sözü söyleyenden sadır olmuş bir hatadır. Çünkü bilginin bilgiye olduğu kadar bilgi olmayan şeye de verilen bir isim olduğunu bilmelisin. Bildiğini iddia ettiği bilgiye bağlı ameli yapmayan bir kimse gördüğümüzde muhakkak o kimsenin içinde bir ihtimal bulunur.</p>
<p>İçinde (bildiği şeyin doğruluğuna ilişkin) herhangi bir ihtimal bulunan kimse ise o şeyi biliyor sayılmaz, aynı zamanda bu kimse verdiği habere de bilgi olmasını gerektirecek ölçüde inanmaz. Âma yine de sen ona soracak olsan sana, “bu bilgiyi getiren kimsenin (yani Hazreti Peygamber aleyhisselâmın) getirdiği şey doğrudur, ben de ona inanıyorum” der. Ne var ki söz sadece bazı insanlar nezd nde, o sözü söylediği zaman doğru kabul edilir, bunun dışında doğru kabul edilmez. Haddizatında bu kimse kendi başına kaldığı zamanı aklındaki ihtimal ortaya çıkar. Dolayısıyla onda ortaya çıkan ve bilgi gibi görünen bu şey aslında kendisine ârız olan bir durumdan ibarettir. Çünkü ilim , ince bir perdenin ardından insana ameli getirir.<br />
Sayfa 107</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki ahşap ağacın belli bir suretidir, onda sen her zaman sadece ağaçlık olmak anlamındaki mâkül ve toplayıcı hakikati gör, ona o olarak bak, işte o zaman onun eksik olmadığını, bölünmediğini, aksine her kürsüde, her minberde onun eksiksiz ve fazlasız bir şekilde tam olarak bulunduğunu görürsün. Her ne kadar ondan yapılmış kürsüde ve minberde ondan neşet eden ağaçlık, köşegen olma, nicelik ve benzeri pek çok hakikat bulunsa da bu böyledir. İşte bu üçüncü şey bütün bu hakikatlerin tamamının kemalidir.</span></span></div>
<div class="dr flex-row"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>(Namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar(Ankebut,45)), yani sureti ile böyle yapar, nitekim iftitah tekbiri namazın başlangıcı, ona namaz dışındaki şeyleri haram kılıcı, selâm ise sonudur, ona bunları helâl kılıcıdır. Böylelikle namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah Teâlâ, içerdiği ihram (haram kılma, kutsallaştırma, yasaklama) nedeniyle bize bu hakikatten haber vermek üzere bu âyette bize bunu bildirmiştir. O hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar, bunun sebebi ise iftitah tekbiridir. Çünkü bu tekbir, namaza başlayan için namazda olduğu sürece başka bir işle meşgul olmayı haram hâle getirir. Bu ihram (iftitah tekbiri) sayesinde onu hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar. İhram kelimesi, kişiyi namazda oluşuna aykırı olacak bir tasarruftan alıkoymaktır. Böylelikle namaz kılan kimse bu tür tasarruflara son verir, böylece Allah&#8217;ın emri ile ona ibadet eden kimsenin sevabını aldığı gibi aynı namaz içerisinde —her ne kadar doğrudan buna niyet etmemiş olsa da-Allah&#8217;ın haram kılmış olduğu şeyleri terketmenin sevabını alır. Namazın ne kadar üstün bir ibadet olduğunu bir düşün!<br />
Sayfa 109</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Allah Teâlâ senin beden arazini yarattığı zaman orada bir de Kâbe var etmiştir. Bu Kâbe senin kalbindir. Bu beyti mümin için en şerefli ev yapmış ve göklerde bir beyt-i ma&#8217;mur&#8217;un, yerde Kâbe&#8217;nin bulunduğunu, fakat bu beytlerin kendisini içine alamayacağını, buna karşılık mümin yaradılışlı bu kulunun kalbinin kendisini alacağını ifade buyurmuştur. Tabii, burada kalbin Allah&#8217;ı kuşatıp içine almasından maksat, O&#8217;nu bilmesidir. Bu da sana göstermektedir ki âyetteki arz kelimesinden kastedilen, senin kulluk arzın olan bedenindir, sen bu arzda sanki O&#8217;nu gözünle görüyormuşçasına O&#8217;na kulluk edersin.</p>
<p>Sayfa 121</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ (Hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz) hadisi şerifinde ifade edildiği üzere seni yarattıkları üzerinde mâlik kılıp hak ve bâtıl arasında hükmetme makamına ikame ederken bunu kendi âcizliğinden, yarattıklarının işlerini çekip çevirme konusundaki kusurundan, mülkünü ve egemenliğini ızhar etme konusundaki eksikliğinden dolayı yapmış değildir. Aksine bu şekilde yapmakla sana seni bu fena âlemi konusunda bir misal olarak göstermiştir ki sen bu misalden yola çıkarak beka âleminde ilâhi mülkün nasıl bir tertip üzere olduğunu anlayabilesin. Bu nedenle Allah Teâlâ bu dünyayı geçici bir gölgelik, fani bir araz kılmış, seni bu geçici dünyada yolcu yapmıştır. Bu dünya helâk denizi üzerine kurulmuş bir köprüdür, helâk edilen nicelerinin düştüğü bir meydandır.</p>
<p>Sayfa 135</p>
<hr />
<p>Eşler arasında var edilen sevgi, üremeyi ortaya çıkaran nikâh ilişkisini sürdürmektir. Eşler arasında yaratılmış sevgi, eşlerden her birinin digerine karşı duyduğu sevgi, şefkat ve onda bulduğu sükündur. Kadın açısından bu, parçanın bütüne, fer&#8217;in asla, garibin vatanına duydugu özlem ve iştiyaktır, erkek açısından ise bütünün parçasına duyduğu özlem ve iştiyaktır, -çünkü bütün ismi onunla gerçekleşir, onun olmaması hâlinde bu isim müsemmasız kalır , aslın fer&#8217;e duydugu özlem ve iştiyaktır, çünkü kadın ondan yaratılmıştır. Sevgi ve rahmet ile bütün parçayı ister, parça da bütünü ister, böylece birleşirler ve bu birleşmeden evlatların ayanları ortaya çıkar.</p>
<p>Sayfa 138</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âhiretteki fiziksel diriliş bu dünyadaki yaratılışa benzemeyecektir. Çünkü bu ikisi birbirinin aynı değildir, aksine âhirette yeniden yaratılan insan farklı bir terkip ve mizaçta yaratılır. Nitekim âhiret diyarındaki yaratılışın mizacı hakkında şeriat ve nebevi tarifler mevcuttur. Her ne kadar her iki cihanda cevherler aynı olsa da terkip ve mizaç farklı olur. Dünyadaki terkip kabirde dağılır, yayılır, ancak âhirette sadece âhirete yaraşır olan, fakat dünyaya uygun olmayan yeni bir terkipte yaratılma söz konusu olur. Her ne kadar göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak şeklinde suret kâmil bir şekilde iki cihanda aynı olsa da arada fark vardır. Bu farkın bazı vönleri hissedilir, bazı yönleri hissedilmez. Âhiretteki yaratılışın sureti (göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak, vb. bakımından) bu dünyadaki suretin aynısı olduğu için bizim işaret ettiğimiz farklılık fark edilmeyebilir. Ama her iki yaratılışın hükmü farklı olduğu için arada mizaç farklılığı olduğunu anlarız.</p>
<p>Sayfa 140</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nasihat</p>
<p>Yaratılmışlarla beraber rahat yoktur, o hâlde sen Hakk&#8217;a dön, çünkü sana evla olan O&#8217;dur. Eğer yaratılmışlar nasılsalar sen onlarla o şekilde irtibat kuracak olursan o zaman Hak&#8217;tan uzaklaşırsın, çünkü onlar Hakk&#8217;ın razı olmadığı bir hâl üzeredirler. Eğer onlarla bu şekilde ilişki kurmazsan sana musallat olurlar. Dolayısıyla rahat yoktur.<br />
Sayfa 189<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Demek ki dünya imar edilecek bir yer değil, geçip gidilecek | (tâbir edilecek) bir köprüdür. Aynı şekilde insanın uykuda gördüğü rüya da gerçek ömür değildir, tâbir edilecek suretlerdir, uyandığı zaman rüyada gördüğü şekleri karşısında bulamaz. Rüyada hayır, şer, evler, yolculuklar, diyarlar, iyi ve kötü hâller görebilir, ama tâbir ilmini bilen kimsenin bunları tâbir etmesi gerekir ki bu tâbir sonucunda o kişi, “senin rüyan şuna, şuna delâlet ediyor” der. İşte dünya hayatı da böyle bir uyku hâlidir. İnsan ölümle âhiret hayatına intikal ettiği zaman dünyada ona ait olan, elinin altında ya da duyu idraklerinin kapsamında olan ev, aile, mal gibi şeylerin hiçbiri onunla birlikte âhirete intikal edemez. Aynı durum uykusundan uyanan kimsenin uykusunda gördüğü, dokunduğu şeylerin hiçbirini uyandığında görememesi, onlara dokunamaması gibidir. Bu yüzden Allah Teâlâ bizim gecede ve gündüzde uykuda olduğumuzu ifade etmiştir. Uyanma âhirette olacaktır. Orada rüya tâbir edilecektir.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yaratılmışlar içerisinde kendisine zulmetmekle nitelenen tek varlık insandır. Bu itibarla göklerin ve yerin yaratılışı, konum olarak insanın yaratılışından daha büyüktür, çünkü onlar emanetin değerini insandan daha iyi bilmişlerdir. Yine onlar bu sayede ilim bakımından da insanlardan daha büyük olmuşlardır, çünkü onlar insan gibi cehaletle nitelendirilmemişlerdir. Zira insan, Allah kendisine emaneti teklif ettiği zaman onu kabul etmiştir ve tam o esnada asıl hükmü itibariyle çok zalim ve çok cahildir. Zira kendisine bu emaneti yüklenmesi emredilmemiş, aksine sadece teklif edilmiştir. Eğer kendisine bu emanet zorla yüklenmiş olsaydı, bu durum onun için daha kolay olurdu. (Çünkü Allah insanı insanın kendisini tanıdığından daha iyi tanır ve ona gücüne münasip bir yük yükler.) Bu nedenle insan kendisine karşı çok zalim ve emanetin değeri konusunda çok cahildir. Emanet, taşınması itibariyle kolay olsa da mâna itibariyle çok ağırdır.</p>
<p>Sayfa 245</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her zaman ilim ve amel sahibi ol. Şeriatın seni yönlendirip davet ettiği ve senden yapmanı istediği şey de odur. Sen de kendi kurtuluşun için ve kendilerini şeriata uygun apaçık yolda yürüterek halkının kurtuluşu için çalış. Çünkü Allah Teâlâ kıyamet günü adalet ve güzel kişilik, karakter ve davranışlarında onları senin lehine şahit kılar. Şayet onları muhalif ve yasak yollara yönlendirirsen durum tersine döner ve Hak Teâlâ kötü karakter ve davranışlarında kıyamet günü onları senin aleyhine şahit kılar. Vücut organları, kıyamet günü lehine ya da aleyhine şahitlik edilecek kimse için güvenilir bir şahittir. Çünkü kendisinden meydana geldiği bedenin işlerini yönettiği sürece nefs-i nâtıkanın, vücut organlarını ancak Şâri&#8217; diliyle Allahın belirlediği yer ve hâllerde ona itaat için hareket ettirmesi bedenin hakkıdır.</p>
<p>Sayfa 321</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Şüphesiz Allah Teâlâ insanların mutlak surette ona muhtaç olduklarını, fakirliğin ise onlardan meydana geldiğini haber vermiştir. Biz biliriz ki Hak Teâlâ kendisine muhtaç olunan her şeyin suretinde ortaya çıkar. Fakir ise hikmete uygun olarak belirlenen yerlerdeki sebeplere sarılan, onları dışlamayan kimsedir. O her şeye muhtaç olan ama hiçbir şeyin kendisine muhtaç olmadığı kimsedir. İşte o kimse muhakkik âlimlere göre hâlis kuldur. Çünkü Allah Teâlâ hakkın duyduğu kıskançlık nevinden (Ey insanlar!) buyurmuş, hitabı mümin ya da başkasına mahsus kılmamııştır. Allah Teâlâ bu âyette (Siz Allah&#8217;a muhtaçşsınız) sözüyle muhtaç olunan her şeyi kendisine künye olarak vermiştir. Yani, sizin muhtaç olduğunuz şeyler bize aittir ve isteğimize bağlıdır. Bize ait olan da ancak bizden talep edilebilir. Öyleyse muhtaçlık da bizedir, eşyaya değil.</p>
<p>Sayfa 291</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan doğduğu zaman karanlığı içinde kalır ve böylece zâhiri nur iken bâtını karanlık olur. İnsan içinin karanlığında her zaman bilgi kandiliyle yürüyebilir. Bu kandile sahip olmazsa, o karanlıklarda doğru yolu bulamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma ilim dışında hiçbir şeyden ziyade verilmesi konusunda dua etmesini emretmemiştir. Burada ilimle Allah&#8217;ı ve âhiret diyarını bilmeyi, dünyanın hak ettiği şeyi, ne için yaratılıp hangi amaçla ortaya konulduğunu bilmeyi kastediyorum, başka bir ilmi değil. İnsan bu ilmi bilince nerede olursa olsun, işi basiret üzere olur ve ne nefsi ne de hareketleri adına hiçbir şeyden gafil ve cahil kalmaz. İlim, ilâhi ve kuşatıcı bir sıfattır. Allah&#8217;ın lütfunun en hayırlısıdır ve saadettir. Allah Teâlâ bir kulun bedbahtlığını murad ederse ondan ilmi izale eder. Çünkü ilim insanın zâti niteliği değil, sonradan kazanılmış niteliğidir. Sonradan kazanılmış olanın izalesi mümkündür. İşte böyle kimseden Allah ilim sıfatını izale edince, kendisine cehalet elbisesini giydirir. Zaten ilmin izale edilmesinin kendisi, doğrudan cehaleti ortaya çıkarır. Artık o kimsede, kendisinden ilmin izale edildiğini bilmek dışında hiçbir ilim kalmamış olur.</p>
<p>Sayfa 411<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Mümin insan, korkusu ve ümidi eşit olan, biri diğerine baskın çıkmayan kişidir. Çünkü mümin her şeyi kendi mahalline koyar. İnsanın ilk yaratılışı zayıftır, zayıflığından dolayı da nefsinde korku önceliklidir. Sonra bu zayıflığın ardından kuvvet kazanır, böylece kuvveti ile birlikte ümit gelir. Çünkü ilimlerde ve yorumlarda nazarı, düşüncesi kuvvetlenir, Hak Teâlâ&#8217;dan yana ümidi büyür. Ancak akıl sahibi insan ümidi, yerinden taşacak şekilde aşırıya vardırmaz.</p>
<p>Akıl sahibi ve ârif insanda korkuyu işe koşmayı gerektiren bir durumda ümidin kuvveti akla gelecek olsa, o kimse ümidi tek başına hüküm verme makamından azleder, onun yanına korkuyu da ortak kılar. İşte mümin budur, o her daim böyle kalmaya devam eder, ta ki zâtı Allah dostu velilerin, teşri ve risâlet kapısının kapanmış olduğu ve sadece ilâhi ilimlere ve sırlara sahip olmada seçkinlik kapısının açık kaldığı şu Muhammedi zamanda nübüvvet mirasında ulaştıkları kemal derecesine ulaşana kadar bu böyle sürer.</p>
<p>Sayfa 411</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki ilim Allah&#8217;ın nurlarından bir nur olup onu kullarından dilediğinin kalbine atar. Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa ölü olup da kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içerisinde kendisi ile yürüyeceği bir nuru ona verdiğimiz kimse” (En&#8217;âm, 6/122) Buradaki “nur”dan maksat ilimdir, o da kulun nefsinde bulunan bir özelliktir ve bu özellik onu eşyanın hakikatine muttali kılar. Göz için güneş ışığı ne ise bu da basiret için odur, hatta ondan daha kâmil ve üstündür.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 414</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Âdem daha toprak ve su arasında iken ben nebi idim.”5 buyurmuştur. Bu sözü ile kastettiği, Âdem henüz toprak ve su arasında iken onun kendi peygamberliğine dair ilmin hasıl olduğudur. Nitekim kendisi her hâlinde Allah&#8217;ı zikrederdi. Kendisi hakkında -ki kendisi mutlak olarak doğru sözlüdür- şöyle buyurmuştur: “Benim gözüm uyur, ancak kalbim uyumaz.” Bu sözü ile o fiziksel olarak gözleri uyuduğu zaman dahi kalbinin uyumadığını bildirmiştir. Onun ölümü de böyledir, nasıl ki sadece fiziksel olarak uyuyordu ise, aynı şekilde ölümü de sadece fiziksel ölümdür. Zira Allah onun için “Sen öleceksin.” buyurmuştur. Kalbi nasıl uyumuyorsa, ölmemiştir de. Allah&#8217;ın kendisini yarattığı günden beri hayattadır. Hayatı ise kesintisiz bir şekilde yaratıcısını müşahede etmesidir. İşte bu, fiziksel olarak ölmüş olsa bile mânevi olarak asla ölümsüz olan bir hayattır.</p>
<p>Sayfa 423</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cehennemliklerin tamamı hesaba çekilir. Cennetlikler cennete girip oraya yerleşince ve orada rablerini görmeyi dileyince sadece rüyetullah için uygun olan bir surette haşredilirler. Allah&#8217;ı görüp geri döndükten sonra bu sefer sadece cennette kalmaya uygun bir surette tekrar haşredilirler. Her bir suret öncekini unutturur. İnsan cennete girip oradaki suretleri görünce hangisini diler ve beğenirse o surete girer. Böylece cennette daimi olarak bir suretten diğerine intikal edip durur ve bu durum sonsuza kadar böylece devam eder. Bu da insana ilâhi genişliğin ne kadar sonsuz olduğunu öğretmek içindir. Eğer bunu iyiden iyiye düşünür ve anlarsan, senin şu anda da bu durumda olduğunu kavrarsın. Zira sen her nefeste bir suretten bir diğerine geçmektesin. Fakat alışılmış görüntün bu durumun senden perdelenmesine neden olur. Her hâlinde bir değişim yaşadığını hissetsen bile bunun bir suretten diğerine intikal olduğunu bilmezsin.</p>
<p>Sayfa 440</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âlemdeki her şey bir diğerine ya üstündür ya da ondan aşağıdadır. Her varlığın üstünde olan da vardır altında olan da. Onlara bu üstünlüğü veren Hak Teâlâ, bunu Allah dışındaki bütün varlıkların muhtaçlık ve noksanlık özelliğini izhar etme hikmeti ile vermiştir. Bu nedenle insan işte bu hakkı kuşatma özelliği ile göklere ve yere üstün geldiği vakit hemen (Göklerin ve yerin yaratılışı insanın yaratılışından daha büyüktür| âyeti geliverir. Gökler ve yer insan üstün geldiği vakit ise hemen “Beni ne göklerim kuşattı ne yerim, sadece kulumun kalbi kuşattı”? hadis-i kudsisi gelir ve her ikisinden de (yani hem insandan hem de gök ve yerden) bu övünme ve üstünlük özelliğini izale eder, böylece hepsi rablerine muhtaç olurlar, nefisleri ve üstünlükleri perdelenir.</p>
<p>Sayfa 469<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki ruhların hayatları zâtidır, asla ölmezler. Bedenlerin hayatları ise arazidir, ölüm ve yok oluş başlarına gelebilir. Bedenin ruhun hayatından dolayı görünür olan hayatı, yere vuran gineş ışığının ışığı gibidir. Güneşin kendisi ortadan kalkınca ışığı da gider ve yer karanlık kalır. Ruh da böyledir, bedenden ayrılıp geldiği rabbine, “âlimine” gittiği zaman ondan bedene yayılan hayat da kendisini takip eder. Böylece beden cansız bir varlık suretinde kalır. Bu durumda “Falanca öldü.” derler. Oysa biz hakikati itibariyle “Falanca aslına döndü.” deriz.</p>
<p>Sayfa 440</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalbin Allah&#8217;tan başkası ile meşgul olması onun yüzeyinde bir pas gibidir, çünkü Hakk&#8217;ın o kalbe tecelli etmesine engel olur. Zira ilâhi makam devamlı surette tecelli eder, onun bizden perdelenmesi tasavvur edilemez. İşte bu kalp başka şeyleri kabul ettiği için, ilâhi tecelliyi övgüye değer şer&#8217;i hitap tarafından kabul etmemiş, bu yüzden de bu kalbin ilâhi tecelli dışındaki şeyleri kabul ediyor olması Hazreti Peygamber aleyhisselâm tarafından “paslanmak”, Kur&#8217;ân tarafından da örtülmek, kılıflanmak, körelmek gibi sıfatlarla ifade edilmiştir. Yoksa Hak sana ilmin kalpte olduğu bilgisini verir, ancak bu durumda kalp Allah&#8217;tan başkasının bilgisi ile doludur. Oysa Allah&#8217;ı bilen zâtlarda kalp Allah iledir. Demek ki kalpler yaratılışları itibariyle sap ve parlaktırlar ve ebediyen öyle kalırlar.</p>
<p>Sayfa 483<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
İnsan dua eder, Hak da ona icabet buyurur. Eğer icabetin gecikmesi maslahat gereği ise o zaman Hak icabeti geciktirir. Bu noktada mümin, işin Hakk&#8217;a kalan kısmı ile ilgilenmez. Eğer maslahat icabetin süratli olmasını gerektiriyorsa icabet süratli olur. Eğer kulun duasında istediği şeyin birebir verilmesi maslahata uygun ise Hak onu verir, kâh derhâl verir kâh bir süre sonra verir. Eğer maslahat kulun istediği şeyi birebir vermek değil, bir başka şey ise, o zaman Hak kula, maslahatına uygun olanı verir. Hak Teâlâ mümin kuluna, ancak onun için hayırlı olanı verir. O hâlde sakın ola sen bu işin Hakk&#8217;a kalan kısmı ile ilgilenip de cahillerden olmayasın.</p>
<p>Sayfa 471</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bedenin tamamı, tabiatı gereği, Allah&#8217;a itaatkardır, O&#8217;ndan korkar. Bedendeki uzuvların hangisi olursa olsun, kul onu zorla ilâhi bir emre muhalif bir iş için harekete geçirdiği zaman muhakkak ona “Yapma, beni göndermen haram kılınmış olan işe gönderme, yoksa senin aleyhine şahitlik yaparım, sakın şehvetine uyma” diye seslenir ve o kötülüğü işlemekten Allah&#8217;a sığınır: Bütün kuvvet ve uzuvlar bu konumdadır. Onlar kendilerini çekip çeviren nefsin zorlaması altındadırlar, onun emrine âmâdedirler.</p>
<p>Sayfa 501<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
(Ve orada rızıklarını takdir etti(Fussilet,10): Allah Teâlâ bu yeryüzünde, oranın rızıklarını takdir etmiş, bunları ölçülü kılmıştır. Dolayısıyla hiçbir canlı, kendisine takdir edilmiş olan rızkı tamamlamadan ölmez. Rızıkların takdir edilmesi iki türlü anlaşılabilir. İlkine göre bundan kasıt rızıkların miktarlarını takdiri, ikincisine göre ise vakitlerinin takdiridir. Buna göre Allah Teâlâ rızıkların vakitlerinin ve ölçülerinin takdirini vermiştir. Zira rızık, varlıktaki bekası ancak rızık ile kaim olan bütün varlıklara takdir edilmiştir. Bu rızıklardan biri de gökteki vahyin kendisidir. Yerdeki rızık gökteki emr gibidir. Yerde rızkın takdiri, gökteki vahiy gibidir ki bu onun aynıdır, ondan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ her bir göğe emrini vahyetmiştir ki bu emri, her göğün rızkının takdiridir. Yerde de yerin rızkını takdir etmiştir. Yerdeki rızık, cisimlerin kendisi ile kaim olduğu şey, gökteki rızık ise ruhların kendisi ile kaim olduğu şeydir. Nitekim “Gökte rızkınız vardır” (Zâriyât, 91/22) âyeti bunu ifade eder. Bütün bunlar rızıktır ve amaç, yaratılmış her varlıkta muhtaçlığın oluşması, ihtiyaçsızlık (müstağnilik) sıfatının sadece Allah Teâlâ&#8217;ya mahsus kalmasıdır.</p>
<p>Sayfa 487</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeyin konuşkan ve rabbine nazar eder olduğunu bilen kimse, insanlar arasında iken olduğu gibi yalnız başına kaldığı zaman da kesinlikle utanma duygusuna sahip olur. Çünkü nerede olursa olsun, üzerini örten bir gök, altında bulunan bir yer vardır. Bu bilgiye sahip olan kimse herhangi bir mekânda olmasa bile kendi uzuvlarından, beden memleketinin reâyâsından utanır, çünkü her ne yapacaksa o uzuvlarla yapacaktır. Onlar onun aletleridir ve ister istemez onun fiillerine şahitlik etmek üzere çağrılacaklar ve kendilerinden istenen şahitliği yapacaklardır. Allah ancak adalet sahibi tanıkları şahitlik için çağırır.</p>
<p>Sayfa 501</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer nefsini bilecek olursan rabbini bilirsin. Nasıl ki rabbin sana ilim vermişse âleme de kendisi ile ilgili bilgi vermiştir. Sen onun (âlemin) suretisin, dolayısıyla de bu ilimde muhakkak âlemin paydaşı olmahı, onu bizzat kendi nefsine dair ilminle bilmelisin. Zira başlangıçta Hakk&#8217;ın âlemi bilmesi, O&#8217;nun zâtını (nefsini) bilmesi idi. Allah&#8217;ın insana olan rahmetindendir ki ona öncelikle kendi nefsini şahit tutmuştur. Böylece insan kendi nefsinde ancak ilâh olan bir varlığa ait olması gereken kuvvetler bulmuştur.</p>
</div>
</div>
<hr />
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26757 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500-205x300.jpg" alt="" width="205" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500-205x300.jpg 205w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 205px) 100vw, 205px" /></a></div>
<div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">(Göklerin ve yerin anahtarları O&#8217;nundur) açılması onunladır (Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar) bu iş O&#8217;nun elindedir, O&#8217;nun elinde olan da O&#8217;nun elinden çıkmaz. Dolayısıyla veren de O&#8217;dur, alan da O&#8217;dur.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 32</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kul tövbe ederek Allah Teâlâ&#8217;ya döndüğü zaman Allah Teâlâ da ona kabul ile döner, çünkü Allah Teâlâ kullarının günahlarını değil, onların tövbe ve itaatlerini (ibadetlerini) kabul buyurur ki bu da O&#8217;nun kullarına yönelik rahmetindendir. Nitekim eğer Allah Teâlâ günahları kabul edecek olsaydı o zaman tıpkı ibadetler gibi günahlar da müşahede makamında onun huzurunda yer alırlardı, oysa Hak Teâlâ kullarından sadece kabul ettiklerini müşahede eder ve sadece itaatleri kabul eder. Kullarından sadece kendi katında sevilen ve güzel olanları görür, kötülüklerden ise yüz çevirir ve onları kabul etmez.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 42</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Şura 37. Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar. 38. Yine onlar, rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.</p>
<p>Müşavere/danışma karşılıklı diyalogdur. Bu, her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman bakışının sağlam, iyi olmadığına delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi bakışın/nazarın sağlamlığının bir parçasıdır. Bu her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman re&#8217;yinin (görüşünün) zayıf olduğuna delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi re&#8217;yin sağlamlığının bir parçasıdır. İnsanın yapmak istediği bir işi başkalarının görüşlerine arzetmesi onun aklının tam olduğuna delâlet eder, çünkü bu durumda insan o konudaki görüş farklılıkları hakkında bilgi sahibi olur, kendisi görüşünde yalnız kalacak olsa bile, o görüşü kendisinden başkasının savunmadığını öğrenmiş olur, bunun yanı sıra pek çok başka görüşü de elde etmiş olur. Hakk&#8217;ın birliğine mahlükatın müşaveresinden daha güçlü bir delil var mıdır? Akılların mertebelerini sadece meşveret yapan kimseler bilir, özellikle de geceleyin meşveret yapanlar, çünkü gece vakti yapılan meşveret insanların daha iyi toplanmasına (zihinlerini konuya daha iyi yoğunlaştırmalarına) ve daha dikkatli konuşmaya sebep olur, düşünce dağınıklıklarına daha çok engel olur.Sayfa 47</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ kötülüğe misliyle karşılık vermektense affetmeye teşvik etmiş ki böyle yapan kimse kendisini kötülükten tenzih etmiş, kötülüğün mahalli olmaktan kendisini temizlemiş olacaktır. Bu meyanda bu cezayı vermeyen kimse hakkında (Kim bağışlar ve ıslah sağlarsa, onun mükâfatı Allah&#8217;a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez) buyurmuştur. Böylece kötülüğe karşılık vermeyi terk etmenin ahlâki erdemlerden biri olduğuna dikkat çekmiştir.</p>
<p>Sayfa 48</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Ali (radiyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Eğer aradan perde kalkacak olsaydı bile, yakinim (kesin imanım) şimdikinden daha da artmazdı.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Namaz beş vakittir, bunlardan kiminde kıraat sesli olur kiminde sessiz. İslam beş esas üzere bina edilmiştir, maksat karışıklığı izale etmektir. Tevhid imamdır, bu yüzden en baştadır, öncedir. Namaz nurdur, sabır ışıktır, sadaka burhandır; hac değerli ibadetlerin bildirilmesi, duyurulması, helal ve haramlara hürmettir.<br />
Sayfa 97</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın zâtının hakikatini bilmek imkânsızdır. Onun zâtı herhangi bir delille veya akli burhanla bilinemediği gibi tanım da kabul etmez. O, bir şeye benzetilemediği gibi herhangi bir şey de ona benzetilemez. Bu durumda şeylere benzeyen insan, hiçbir şeye benzemeyen ve benzetilemeyeni nasıl bilebilir? Senin onun hakkındaki bilgin (ma&#8217;rifet) ancak onun hiçbir denginin olmadığıdır. “Allah sizi kendisinden sakındırmıştır.” (Âl-i İmrân, 3/10)</p>
<p>Sayfa 122</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlardan kimi “O, cisimdir.”, kimi “Cisim değildir.”, kimi “Cevherdir.”, kimi “Cevher değildir.”, kimi “O bir cihettedir.”, kimi “Bir cihette değildir.” demiştir. Ancak Allah Teâlâ yarattığı kimseye, olumlayana da olumsuzlayana da bununla ilgilenmelerini emretmemiştir. Akıllı bir kimseye âlemdeki tek zâtın bilgisinin tahkiki sorulsa o, kendisine gerekli olan çıkarım ile meşgul olur ve bunu aşamaz. Nitekim süre ilerlemekte, nefesler azalmakta, giden nefes geri dönmemektedir.</p>
<p>Sayfa 127</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlar Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Peygamber yanında tartışmamak gerekir.” sözüne karşı kördürler. Hâlbuki onun hadisinin huzurunda bulunmak, onun huzurunda bulunmakla aynı şeydir. Hadis okunduğunda tartışılmaması ve dinleyenin sesini yükseltmemesi gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ (Seslerinizi Peygamber&#8217;in sesinin üstüne yükseltmeyin) buyurmuştur. Peygamberin sesi ile onun sözünün aktarılması arasında fark yoktur. Bize düşen, okunan hadis ister bir soruya cevap olsun ister sözün başlangıcında söylenmiş olsun, tartışmaya girmeden muhaddisin peygamberden aktardığını kabul etmeye hazırlanmaktır. Bir meselede veya konuda Peygamberin sözü karşısında durmak vâciptir. Ne zaman “Allah veya Resülullah dedi ki.” denilse, dinleyenin bu sözü kabul etmesi, saygı göstermesi ve sesini muhaddisin sesinin üzerine çıkarmaması gerekir.</p>
<p>Sayfa 156<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Mâlum olan bir şey, duyular için de var olmadığı sürece insanın o şeyi idraki, zâtının kemaliyle tamamlanmış olmaz. İlmen idrak ettiği şeyi, varlığından sonra bir de duyu ile idrak ederse insanın o şeye karşı idraki zâtı itibariyle tam olur. İnsanın var olmasını istediği şeye muhtaç olmasının sebebi, mâna ve duyudan mürekkep olmasıdır. Kendisini tercih edene ihtiyaç duymasının sebebi de onun mümkün bir varlık olmasıdır. Hak Teâlâ ise mürekkep değil tektir. Onun şeyleri idraki, varlık ve yokluk hâllerinde hakikatleri ne ise o üzere, tek bir idraktir. Bu sebeple kullarda olduğu gibi şeyleri ihtiyaç dolayısıyla yaratmamıştır. Bu sebeple Fâtır süresi 15. âyette “siz ise fakirsiniz” buyurulmuştur.</p>
<p>Sayfa 136</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kula hükmü gerektiren şeye değil hükme rıza göstermek emredilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu buna memur kılarak (Rabbinin hükmüne sabret) buyurmuştur. Bu, belâ veya afiyet içeren ilâhi bir hüküm nüfuz ettiğinde Allah&#8217;a karşı sebat etmektir. İnsan doğası gereği darlıktan rahatlığa, genişliğe ve güneşin doğuşuna çıkmak ister. Doğanın karanlığını gördüğünde ve bu onu sıktığında sabırlı davranamaz. Bu sebeple ona şöyle denilir: Rabbinin hükmüne karşı sabit ol. İster üzsün ister sevindirsin onun sendeki hükmünün nüfuzundan uzak değilsin. Bu hüküm seni üzerse, bunu kaldırması için bize gelirsin. Bu hüküm seni sevindirirse de onun kalıcı olması için ve şükretmek için bize gelirsin. Sen bunları fazlalaştırdıkça biz de senin sevincini artırırız. Sevincin azalmaz ve sen her hâlde karlı çıkarsın. Biz sana sabrı ancak zorunlu bir ibadet olarak emrediyoruz. Şen de böylece vâcip olanı yerine getiren kimsenin karşılığını alırsın.</p>
<p>Sayfa 219</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey gece herkes uykuya daldığında bana samimi olanım Ve onların arasında gündüz bana konuşanım!</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Bilmelisin ki, zenginliğin ilk derecesi kanaat ve var olanla yetinmektir. Zenginlik yalnızca gönül zenginliğidir. Allah&#8217;ın gönül zenginliği verdiği kimseden başka zengin yoktur. Zenginlik düşündüğün gibi mal çokluğu değildir. Malın rabbinden, malın artmasının istense de insana hakim olan şey fakirliktir.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 244</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>İnsan, varlıktaki maksattır. O, hikmetlerin toplamıdır. Cennet, cehennem, dünya, âhiret, tüm hâller ve nitelikler onun için yaratılmıştır. İlâhi isimlerin toplamı ve eserleri onun üzerinde zuhur etmiştir. O, nimetlendirilen, azap edilen, rahmet edilen ve cezalandırılandır. Azap, nimet, rahmet ve ceza onun içindir. O, seçim yapan sorumlu kişidir. O, seçmeye mecburdur. Hak hükümler, kaza ve ayırma yoluyla onda tecelli etmiştir. Tüm âlem onun etrafında dönmektedir. Kıyamet de onun içindir. Cinler de onunla hesaba çekileceklerdir. Göklerdeki ve yerdeki her şey onun emrine âmâdedir. Ulvi ve süfli tüm âlem dünyada ve âhirette o ihtiyaç duyduğu için hareket etmektedir.</p>
<p>Allah insan türünü farklı derecelerde yaratmış, bir kısmını diğerinin emrine vermiş, bazısını faydasının kendisine dönmesi için âlemin bir kısmının emrine vermiştir. Onu ancak kendi hizmetine almıştır. Bundan diğerleri de dolaylı olarak faydalanmaktadır. İnsan türü dışında Allah&#8217;ın yarattıklarından hiçbirisi hilafetle özel kılınmamıştır. İnsan ise verme ve engelleme gücüne sahip kılınmıştır. Said (iyi, mutlu) kimseler halife ve vekildirler. Saidlerin dışındaki kimseler ise halife değil yalnızca vekildirler. Allah&#8217;ın isimlerinin hükmünün etkileri âlemde, onların ellerinde ortaya çıktığından onlar, Allah&#8217;ın isimlerine vekalet ederler.</p>
<p>Sayfa 259<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemin yaratılışının suretini, zuhurunu, ilahi buyruğun nüfuz hızını, gözlerin ve basiretlerin Alemde idrak ettiği şeyleri bilmek isteyen kimse, ateşi elinde oynatarak havada hareket ettiren kimsenin hızlı hareketi sebebiyle yapabildiklerine bir baksın. Bu kişi hareketi uzatır veya istediği başka bir şekilde yaparsa ateşi çevirdiğinde ona bakan kimsenin gözünde daire veya uzun bir çizgi oluşur. Artık sen hem bir ateş dairesi gördüğünden hem de orada bir daire bulunmadığından şüphe duymazsın. Senin bu şekilde görmene sebep olan şey, hareketin hızıdır. Daire, gözün idrak edebilmesi için Allah&#8217;ın &#8220;Ol&#8221; (kün) sözü ile ortaya çıkan mahlükların suretleri gibidir. Sen bakışına, basiretin ve düşüncenle şekillenen görüşüne göre onun yaratılmış olduğuna hükmedersin. İlmin ve keşfinle ise onun kendisiyle yaratıldığı Hak olduğuna hükmedersin.</p>
<p>Sayfa 253</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bilmelisin ki, sen, benzeri bulunmayan bir yakutla ölçülen demir madenisin. Demir madeni, miktar açısından demirle eşit olsa da kıymet, zit ve özellik açısından asla bir olamaz. Allah bundan yücedir. Öyleyse sen kulluğuna ve kıymetine sarıl!<br />
Sayfa 267</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala hikmetli düzenin gerektirdiğ biçimde alemin işlerinde bulunmaktadır. Onun yarın olan işi ancak yarın, bugünün işi ancak bugün, dünün işi de ancak dün gerçekleşir. Allah Teala açısından tüm işler bu şekildedir. Ancak işler açısından, eğer Hak isrerse bir işin vakti dışında gerçekleşmesi mümkündür. Onun meşietinde (dilemesinde) mecburiyet veya tereddüt yoktur. Allah bundan yücedir. Onun dilemesi başkasına değil ancak tek şeye bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 280<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alem dünyada da Ahirette de, zahiren ve bitınen sürekli olarak sonsuza kadar halden hale dönüşmektedir. Ancak gizli ve görünür hareketler vardır. Haller gidip gelir ve kendilerini kabul eden hakikatlere giderler. Hareketler Alemde farklı etkiler gösterirler. Hareket olmasa zamanlar bitmez, sayıların bir anlamı kalmaz, şeyler belli bir vakte kadar seyretmez ve bir yurttan diğerine geçiş gerçekleşmezdi.<br />
Sayfa 278</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanın ahlâkı ile herkesi kuşatıcı olması ve onunla tüm âlemi razı etmesi imkânsızdır. Alemin kendinde bir muhalefet ve düşmanlık bulunur. Zeyd razı edildiğinde onun düşmanı olan Amr kızdırılmış olur. Dolayısıyla kişi ahlâkı ile tüm âlemi kuşatamaz, tüm âlemi razı etmenin mümkün olmadığını gördüğünde de ahlâkını Allah&#8217;a yönlendirir. Bu nedenle Allah&#8217;ı razı edecek şeylere bakıp onları yapar, onu kızdıracak şeylere bakıp onlardan çekinir. Bu fiillerin âleme uyup uymaması ile ilgilenmez. Kur&#8217;ân&#8217;ı bu gözle okuyan kimse âleme, Hakk&#8217;ın rahmeti ile muamele ettiği gibi muamele eder. Nasıl ki Hak rızkını dosta, düşmana, nefret edilene veya sevilene veriyorsa o da bu şekilde davranır.</p>
<p>Sayfa 302</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala, kendisini bildirmedikçe, zuhuru ile kendisini tanıtmadıkça hiç kimsenin Allah&#8217;ı bilmesi mümkün değildir. Allah bir kimseye kendisini bildirip tanıttığı zaman o kimse kalbi ile onu ayne&#8217;l-yakin mertebesinde yakin nuru ile görür. Hazreti Peygamber aleyhisselam Allah&#8217;tan haber naklederek şöyle buyurur: &#8220;Beni yaratınış olduğun yer ve gök kuşatamadı da mümin kulumun kalbi kuşattı.&#8221;90<br />
Sayfa 314</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Münacat</p>
<p>İlâhi! Seni nasıl birleyeyim ki, zira birlik aynında benim varlığım yok? Tevhid kulluğun sırrı iken seni nasıl birlemeyeyim ki? Sen yüceler yücesi, münezzeh olansın, senden gayrı ilâh yoktur. Kimse seni birleyemez, çünkü sen ezelde ve ebedde ne ise O&#8217;sun. Tahkik icabında, seni senden gayrısı birleyemez. İcmali olarak seni senden başkası bilemez. el-Bâtın olur, ez-Zâbir olursun, ancak zâtından bâtın olmazsın, zâtından başkasına da zâhir olmazsın.</p>
<p>Sayfa 317<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Hak Teâlâ (O Zâhir&#8217;dir, Bâtın&#8217;dır) buyurur ki bundan kastı şudur: Senin bârında aradığın şey zâhirdir, boşuna kendini yorma! Mârifetullah rayihasından bir kez koklayan kişi “Allah neden şunu şöyle yaptı da bunu yapmadı?” demez. Allah” bilen kul, “Allah neden şunu şöyle yaptı?” demez, çünkü bilir ki bütün zuhur edenin ve etmekte olanın, önde olanın ve arkada kalanın gerektirdiği her şeyin sebebi odur. Zâtı için tertip ettiği ise sebebin kendisidir. O, kendisinden başka bir illetle var ya da yok olmaz. O, zalimlerin söylediklerinden, yakıştırdıklarından münezzehtir, büyüktür, yüceler yücesidir.</p>
<p>Sayfa 316</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her nerede olursak olalım, Hak bizimle beraberdir, varlık olarak bizimledir, münezzehtir, kendi şanına yaraşır şekilde bizimledir. İşte nerede olsanız O sizinle beraberdir] Ayet-i kerimesi bunu ifade eder ki bu da Hazreti Peygamber aleyhisselamın duasındaki &#8220;Allah&#8217;ım! Seferde yoldaş sensin.&#8221;91 şeklindeki ifadesini tasdikdir.<br />
Sayfa 318</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Aslına ölüm bir buluşma değil, her daim yanı başımızda olan ve o ana kadar gözlerimiz perdeli olduğu için göremedigimiz refikimizi görme anıdır. Hazreti Peygamber aleyhisselim &#8220;Kim Allah ile buluşmayı isterse Allah da onunla buluşmayı ister.&#8221;9] buyurmuştur. Perdeli olan kimse O&#8217;nun kendisine refik olduğunu bilmez, ancak karşılaştığı zaman bunu anlar, öğrenir.<br />
Sayfa 319</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bütün alem, bir anlamı olan bir harftir, anlamı da Allah&#8217;tır. Böylece Alemde Allah&#8217;ın hükümleri zuhur eder. Zira Alem özü itibariyle ilahi hükümlerin zuhur mahalli değildir, bu nedenle mana daima harf ile irtibatlıdır, Allah da daima alem ile irtibat halindedir. Bu da Hak Teala&#8217;nın [Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir] ayetinde ifade edilen husustur.<br />
Sayfa 320</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Şüphesiz hayat, sayılı nefeslerden, sınırlı ve belirli sürelerden ibarettir. Orada yazgı, belirlenen süreye ulaşır ve her emel sahibi emelini görür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalplerin kabulü çeşit çeşittir. İşte bu, insanların kalplerinde bulacakları duygu ve düşüncelerdir (havatır). İnsanlar bunlarla çalışır, bunlarla arzular ve bunlarla hareket ederler. Bu hareket ister itaat, ister isyan, ister mübah olsun durum böyledir. O halde maden, bitki, hayvan, insan, yeryüzü veya gökyüzü meleğinin kısaca alemin hareketlerin tamamı, yeryüzüne inen bu ilahi emirden oluşan söz konusu tecelliden meydana gelir. İnsanların kalplerinde buldukları ve aslını bilmedikleri duygu ve düşüncelerin (hatır) aslı işte budur. İndiği alemde bulunanların tamamına yönelik elçileri, feleklerin hareketlerinin ve yıldızların güçlerinden kendisiyle yani ilahi emirle beraber inenlerdir. İşte bunlar, alemde bulunanların hakikatlerine yönelik söz konusu ilahi emrin elçileridir. Bu nedenle gelişen durumlar onunla gelişir; işler onunla hayat bulur ve onunla geçerliğini yitirir.</p>
<p>Sayfa 421<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
&#8220;Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.&#8221;. Canlılardaki cimrilik, tabiatlarının bir neticesidir. En fazla da insanda bulunur. Çünkü Allah Teala insanı akıl bolluğu içeren ve yerleşik rühani ve hissi güçleri olan bir yapıda terkip etmiştir. Kuşkusuz A.llah Teala, her şeyin kendisine ait olma ve kendi hükmü altında bulunma hırsı ve tamihkarlığını da insanın fıtratına yerleştirmiştir. Öyleyse icizlik ve cimrilik, insanın fıtratında vardır. Allah Teala şöyle buyurur: &#8220;Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır (cimrilik eder).&#8221; (Mearic, 70121,) Bu gerçeği dikkate alan kimse, nefsini temize çıkarır ve iddiada bulunmaktan artırır. &#8220;İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.</p>
<p>Sayfa 411</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âhir zamanda insanın baldırı konuşacak ve sahibine yaptıklarını haber verecektir. Yine âhir zamanda öldürmek üzere Müslümanlar Yahudileri ararken arkasına Yahudiler gizlendiğinde ağaç konuşacaktır. Nitekim o, Yahudi&#8217;yi ararken gördüğünde Müslümana “Ey Müslüman, işte arkamdaki Yahudi&#8217;dir; onu öldür.” diyecektir. Eşyadaki bu hayat zâtidir. Çünkü o bütün varlıklara yönelik ilâhi bir tecelliden kaynaklanır. Zira Allah Teâlâ kendisini tanısınlar ve ona ibadet etsinler diye onları yaratmıştır. Allah Tcâlâ kendisine tecelli edip de kendisini tanıtmadan yarattıklarından hiçbiri onu tanıyamaz. Çünkü yaratıcısını bilmek yaratılmışın gücü dâhilinde değildir. Tecelli ebediyen devam eder ve zâhirde melekler, insan ve cin dışındaki varlıkların tamamına görünür. Kuşkusuz onlar için devamlı tecelli, ancak diğer donuk varlıklar ve bitkiler gibi zâhirde bir konuşması bulunmayan şeylerde geçerlidir.</p>
<p>Sayfa 439<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Allah Teala, yarattıklarını en iyi bilen ve yaratmayı dilediği şeyi yaratmaya kadir olandır. Bununla birlikte o, anne-baba arasında kendini gösteren çocuk gibi emrini yer ile gök arasında inip duran kılmıştır. Allah Teala anlayışla rızıklandırdığı kimse nezdinde her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Bu nedenle her şeyi kuşatıcılık ancak bir mana bulunduğunda umumiyet ifade eder. Bir şeyi tüm vecihleriyle Allah azze ve celle&#8217;den başkası bilemez.</p>
<p>Sayfa 422</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayretim yağmur yüklü suya değildir; ancak kayanın kuru yerinden akan suya hayret ettim Musa&#8217;nın asa ile taşa vurması gibi</p>
<p>O taş ki insanların içinde arasından su fışkırdı</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemdeki ilk öğretmen, ilk akıldır. İlk ögrenci ise yaratılmış bir öğretmen olan Levh-i Mahfuz&#8217;dan ders almıştır. Gerçekte ise öğretmen Allah Teala&#8217;dır. Bütün Alem ondan öğrenir ve ihtiyaç sahibi fakir bir talebedir. Bu onun kemalidir.<br />
Sayfa 451</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın yücelttiği her şeyi yüceltmek her mümine gereklidir. Allah Teala resülünü sallallahu aleyhi ve sellem [Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin] sözüyle nitelemiştir. Böylece mümin kimse Kur&#8217;an&#8217;ı inceler, orada Allah Teala&#8217;nın ve kullarından bir grubun onu övdüğü her niteliği, hakkın övdüğü bir nitelik olarak bilir ve bu niteliklerle nitelenmek için çabalar. Allah Teala<br />
Kur&#8217;an&#8217;da kullarından bir grubun yerdiği bir özelliği zikrettiğinde ise bunlardan uzak durması gerekir. O böylelikle Kur&#8217;an&#8217;ı kendisine inmiş gibi kabul eder. Sanki Hak Teala ondan başkasına hitap etmemiş gibi düşünür. İşte boyle yaptığında onun ahlakı Kur&#8217;an olur. Hak Teala onu yüceltir. Böylelikle yücelmenin fayda verdiği yerde yücelir. Güzel ahlak akıl, şeriat ve örf bakımından bilinir. Güzel ahlaka uygun hareket etmek ise şeriatta bilinir.</p>
<p>Sayfa 454</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ ne yüce kitabında ne de nebisinin dilindeki hadisinde -söz konusu övgü amellerinden birine dair olmadıkça- kullarından kimseyi övmemiştir. Kullarını ancak amellerine bağlı olarak övmüştür. İşte kerem ve cömertliğin zirvesi budur. Sana verip bahşetmesi sonra da sana ait olmayan şeylerle seni övmesi böyledir. Kuşkusuz Hak Teâlâ senin perçeminden tutan ve sende ve senin elinle meydana getirmeyi murad ettiği her fiile seni yöneltendir. Sen ise gaflet içerisindesindir, hissetmezsin. Her kim fiillerinde Hak Teâlâ&#8217;nın velâyetini hissederse işte o, Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında (Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir) dediği kimselerdendir. Çünkü onlar, fâili müşahede ve ona münacat içerisindedirler. Bu şuura sahip olmayan kimse ise Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında “Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Mâ&#8217;ün, 107/5) dediği kimselerdendir.</p>
<p>Sayfa 462</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zamanların doğal cisimler üzerindeki etkisi hakkında bilginlerden biri şöyle der: İlkbahar havasına rağbet gösterin! Çünkü ilkbahar havası ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde de gösterir. Sonbahar havasından ise sakının. Çünkü sonbahar havası da ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde gösterir. Allah Teâlâ hep birlikte bizim yeryüzünün bitkisi olduğumuzu belirtmiş ve (Allah, sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdi) buyurmuştur. O bununla sizin bir bitki gibi bittiğinizi kastetmiştir.</p>
<p>s.489</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala merhametini gazap ve intikamında gizlemiştir. Hastalıktan çeken hastaya onun günahlarını silmek suretiyle merhamet etmesi buna örnektir. Had uygulayarak kendisinden intikam aldığı kimsenin durumu da böyledir. Ahiret yurdunda o kimseden mesuliyet kaldırılır. Benzer şekilde Allah Teala intikamını nimetinde gizlemiştir. Bu durumdaki kimse -azabaıığrama Ahiret yurdunda saklı olduğundan- şuan azap göreceği şeylerle nimetlenmektedir. Rahmetini azabında, azabını ise rahmetinde gizleyen, yine nimetini intikamında, intikamını ise nimetinde gizleyen Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir</p>
<p>Sayfa 512</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey yakın dost! Bakışlarını gönlüne yerleşen bilgilere çevir, gelip geçici şeylere bakma! Kuşkusuz (gönlüne) yerleşecek bilgilere göre hesaba çekilirsin. İman gönlüne yerleşirse artık sen müminsindir. Gönlüne imanın gereklerinden uzaklaşarak hükmün zahirinin gerektirmediği şeylere yönelmek yerleştiyse buna göre hesaba çekilir ve hakkındaki nihai karar buna göre verilir.<br />
Sayfa 535</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cenab-ı Hak gündüzü geçimi temin zamanı kıldığı gibi amelleri de kaftan kılmıştır. O halde sana gereken amellerin en güzeliyle meşgul olmak, süslenmektir. Dünyanın süsünden ve şeytandan sakın!<br />
Sayfa 564<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
[Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık] yani uyku insanlar için doğal bir rahatlık olduğu gibi biz onu gece ehli için ilahi bir rahatlık kıldık demektir. Nitekim insanlar uyduğunda bu kimseler rableriyle rahatlık bulurlar ve duyu-mana aleminde onunla yanız kalırlar. Zira o uykuyu denetçilerin gözlerinde kılmıştır. Böylelikle onlar rablerinden tövbeleri kabul etmesini, dualarına icabet etmesini ve günahlarını bağışlamasını isterler. Binaenaleyh insanların uykusu onlar için bir rahatlıktır. Çünkü Allah Teala geceleyin dünya semasına onların yanlna iner. Böylece onlarla kendisi arasında feleğe ilişkin bir perde kalmaz. Cenab-ı Hakk&#8217;ın onlara inişi onlara rahmeti demektir.</p>
<p>Sayfa 556</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Heva gerçekte nefsin kölesidir. Çünkü o nefsin nitelikleri cümlesindendir. Heva ancak nefsin varlığı sayesinde bir hakikate sahiptir. Zira nefis hevanın malikidir. Nefis hevasına tabi olduğunda ise bu sefer heva nefse malik oluverir. Hevanın ne aklı ne de imanı vardır. Bundan dolayı nefsi tehlikeli durumlara sokarak yok eder.<br />
Sayfa 577</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!</p>
<p>Kainatta bulunan her şey insanın emrine amadedir. Bununla birlikte insan nankördür. Varlığından ibret almaktan yüz çeviren ve onlı küçümseyenlerin vay haline! Gerçekte küçüklük ona aittir. Ne zelil ve küçüktür o! Keşke nankörliik ettiği gibi şükretseydi de. Bu nedenle onlar salih amele diğer kötü amelleri karıştıran kimselerden oluverdiler. Neticede onlar ebedi Ahiret yurduna bırakılan umuda katı]dılar.</p>
<p>Sayfa 586</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Onun yarattıklarına uyguladığı şeyler onun için zorunlu değildir. Bilakis O, dilediğini yapandır. O, fiillerinde mutlak olandır. Sen ise mukayyedsin. Allah Teala dilediğini yapandır. O ilminin takdir eniği şeyleri ister. İlim ise maluma tabidir. Varlıkta ancak malumolan şeyler açığa çıkar. Güçlü delil Allah&#8217;a aittir. Olan ancak Allah&#8217;ın ilmiyle olur. Allah da ancak malum olanı bilir. İşte anlayan bir kimse için kaderin sırrı budur</p>
<p>Sayfa 627<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
el-Vedud, muhabbeti sabit olan demektir. O bizi devamlı olarak sevmektedir. Böylece o, daima el-Vedud&#8217;dur. Zaten sanatkar sanatınr nasıl sevmesin? Şüphesiz biz O&#8217;nun sanatıyız. O da bizim yaratıcımızdır, Allah rızıklarımızın ve maslahatımızın yaratıcısıdır. O bizim için daima var edendir. O her gün bir iştedir. el-Vedud&#8217;ın anlamı ancak budur. O, gayb mertebesinde muhabbeti sabit olandır. Allah (azze ve celle) bizi görür. Bizi görünce sevdiklerini görmüş olacağından bu onun için büyük bir sevinçtir. Alemin tamamı bir insandır ki o, sevilendir. Alemdeki şahıslar bu insanın azalarını oluştururlar. Sevilen, sevenin muhabbet duymasıyla nitelenmemiş, yalnızca sevilen kılınmıştır.</p>
<p>Sayfa 625</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah yoksulun zayıflığını artırmıştır. Zira bu kişinin iki zayıflığı vardır. Biri aslından, diğeri fakirligindendir. O, kaderin cereyanı altında gece gündüz Allah&#8217;ın hükmünün geleceği şeylere bakan, Allah&#8217;ın kendisi ile ve kendisine vereceği şeylerle huzur bulandır. O, bir tek Allah&#8217;a sığınilacağını ve Allah&#8217;ın dilediğini yapan olduğunu bilir. O, Allah&#8217;tan gelen taksimin, içinde bulunduğu hal olduğunu bilir. Allah onun yarasını &#8220;Ben kalbi kırık olanlarla birlikteyim.&#8221; sözüyle sarmıştır.</p>
<p>Sayfa 648</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nitekim Allah her şeyi çift yaratmış, bu çiftlerin idraki için de iki göz var etmiştir. İnsan bir gözüyle yarattclsı Vacibu&#8217;l-Vücüd&#8217;a şahit olurken, diğer gözüyle kendi imkan haline şahit olmaktadır. Öyleyse Hakk&#8217;a, seni imkan hAlinden alıkoyacak şekilde bakma. Böyle olursa cehalete düşer ve Hak olduğunu iddia edersin. Kendi imkan haline de seni Hak&#8217;tan alıkoyacak şekilde bakma. Bu seni sağır bırakır, sen de niçin yaratıldığını bilemezsin. Öyleyse bazen bir bakışla, bazen diğer bakışla bak.</p>
<p>Sayfa 654</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dil kalbin kalemidir. Kudret eli onunla iradenin söylediği bilgileri, oluşun zahirindeki kağıtlara yazar. Kaynağı açısından söz bir ameldir. Melekler bu ameli yazarlar. Nitekim Allah Teali şöyle buyurmuştur: &#8220;O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!&#8221; (Ka( 50/18)<br />
Sayfa 655</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rasülullah ashabının arasında iken yanına bir adam gelmiş ve &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resülü, cennet ehlinin kıyafetini soracağım. O dokunmuş bir kıyafet midir yoksa yaratılmış bir kıyafet midir?&#8221; demişti. Oradakiler adamın bu sorusuna güldüler. Rasülullah buna kızarak buyurdu ki: &#8220;Cahil kimsenin bilene sormasına mt gülüyorsunuz? Ey adam, cennet ehlinin giysileri cennet meyvelerinden çıkar.&#8221;l? Allah resülü bu cevabıyla soru soran kişiyi memnun etmiş ve ashabına soru karşısında gösterilmesi gereken edebi öğretmiştir. Bunu yaparak soru soran kişinin utancını gidermiştir. Adam da mutlu ve cevabını almış şekilde geri dönmüştür.</p>
<p>Sayfa 676</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir kişi bilmediği bir konuyu öğrenmek üzere soru sormak için bir Alimin yanına geldiğinde, bu husus eğer soru soran kişiye ağır gelecekse Alim bu kişiye &#8220;Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma. Bu senin seviyene uygun değil. Bu sorunun cevabını anlayamazsın.&#8221; der. Halbuki iş sandıkları gibi değildir. Nefsü&#8217;l-emir&#8217;de de böyle değildir. Eksiklik kendisine soru sorulan kişidedir. Çünkü o, soru soran kişiye göre meselenin muhtemel olduğu açıklamanın ne olduğunu bilememiş,bu konuda ona fayda sağlayacak bir şey öğretememiş ve soru soran kişinin aklı alamayacağından ve anlayışı ona erişemeyeceğinden söz konusu meseleyi ondan gizlemiştir. Böyle yapmasa soruyu soran kimse alimin cevabı ile sevinir ve bu sahih açıklama üzerinden meseleyi öğrenirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hatalı soruya gelince ona cevap verilmesi gerekmez. Vehim içinde soru soran biri &#8220;Alemin varlığı Hakk&#8217;ın varlığından ne zaman çıktı?&#8221; dese, ona &#8220;Ne zaman kalıbı zaman sorusudur. Zaman ise nispetler Alemindendir.Zaman Allah Teala&#8217;nın yarattıklarından biridir. Çünkü nispetler ilemi var etme değil takdir etme yaratılışına sahiptir. Dolayısıyla böyle bir soru sorulamaz. Nasıl sorduğuna bir bak!&#8221; deriz. Allah peygamberine bilgi isteyen kimseyi azarlamamasını öğretmiş ve ona azarı yasaklamrş, &#8220;İsteyeni sakın boş çevirme&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 677</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah sanatını insanın eliyle sağlamlaştırmış, inayetiyle onun boyasını güzelleştirmiştir. Böylece insanın ilahi isimlere benzerliği yaratılışından ileri gelmektedir. Ulvi ve süfli varlıklara benzerliği de onun yaratılışındandır. Bu şekilde insan, düzgün yaratılışı itibariyle diğer mahlükattan ayrışmıştır. Allah Subhanehü onun sırrını sırlar makamında örnek olarak ortaya koymuş, onun nurunu diğer nurlardan ayırmtştır. Onun için iki makam arasına inayet kürsisi kurmuştur.</p>
<p>Sayfa 687</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İnsanın dua etmek için başını ve ellerini kaldırdığında ayakta kıyam etmesi onun yukarıda olmasını gerektirdiği gibi, secdeye varmasl da başını eğmesi ile onun aşağıda olmasını gerektirir. Allah secdeyi kendisine karşı bir yakınlık hali kılmıştır. Üst alttan veya alt üstten Allah Subhanehü&#8217;yu kayıtlayamaz. Üstü de altı da yaratan O&#8217;dur. Allah kuluna secde etmesini emretmiş, secdeyi onun için bir yakınlık vesilesi kılmıştır. Kul belki de Hakk&#8217;ın tenzihini, altta olma nispetinden tenzih olarak düşünür. Yüz, Rabbini görebilmek için secde etmek ister. Zira yüz gözün; göz de görmenin mekanıdır. Kul secde ettiğinde hakikati itibariyle O&#8217;nu görebilmek için secde etmek ister. Altta olmak kula ait bir haldir. Çünkü kul aşağı indirilmiştir. Düşme hadisi ile buna dikkat çekilmiştir.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 694</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Allah insanın kalbini gayb, yüzünü şehadet Aleminden var etmiştir. Allah yüzün Allahın evi ve kıblesine secde edeceği bir yön tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle Allah insana namaz kılarken yüzünü döneceği bir yön belirlemiş ve ona yönelmeyi ibadet saymıştır. Secdeyi namazdaki en faziletli fiil, Kur&#8217;in ile Allah&#8217;ı zikretmeyi namazdaki en fazıletli söz kılmıştır. Allah kalp için ise bizzat kendini belirlemiştir. Böylece kalp O&#8217;nun dışında bir şeye yönelmez. Allah kalbe kendisine secde etmesini emretmiştir. Kalp eğer keşfen secde ederse, başı dünya ihiret asla secdeden kalkmaz. Keşif olmaksızın secde ederse başını kaldırabilir. Onun başını kaldırmasının sebebi Allah&#8217;ı unutması ve Allah&#8217;tan gafil olmasıdır. Kalp secdesinde başını kaldırmayan kişi, her şeyde sürekli olarak Hakk&#8217;ı müşahede eden kişidir. Bu kimse bir şeyi görmeden önce ancak Allahı görür. Bu Ebü Bekir es-Sıddik&#8217;in hilidir.</p>
<p>Sayfa 696</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey secde eden, sabırsızlık edip hüzne kapılma! Sen müşahede edilen dairenin merkezindeki uyluksun. O hakiki gaybtır, yaratıcı Allahtır. Öyleyse avuçlarını toprağa sağlam koy. Çünkü sen yakınlık mahallindesin. İşaret ettiğimiz şeyi anla.<br />
Sayfa 697</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Baki olmayan bu yurt seni kandırmasın.<br />
Ey ayık kimse! Bu yurda temkinli şekilde ait olmalısın<br />
Eğer sarsıntı olursa bu bileşim hareketlenip ayrılır.<br />
Biri ebediyete, diğeri cehenneme yol alır.<br />
Bu dünyayı bırak, hiçbir şeyi seni aldatmasın. Yalnızca bir yolculuk için dünyadasın.<br />
Sayfa 711</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nefis ayrılık vaktine vardığında ona &#8220;Çare bulan yok mudur? denir.&#8221; (Kıyame, 75l27), &#8220;Bacaklar birbirine dolaşır.&#8221; (Kıyame 75l29) Beden yeri o dehşetli sarsıntısıyla sarsılır. Nefis için lehine ve aleyhine olan şeyler görünür olur. Ayaklar kayar. O vakit pişman olur ancak pişmanlık fayda vermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan nasihati kendinden değil, başkalarından alır. Mümin, kardeşinin aynasıdır. Çünkü nefis kendi ayıbına kör kesilirken başkasının ayıbını çok iyi görür. Bu sebeple mümiır, nefsinin afetlerinin açığa çıkması için kardeşlere ihtiyaç duyar. Kardeşlik akdi konusunda her kardeşin lisan-ı hali şunu söyler: Her birimiz kendi ayıplarına karşı ama olduğu ve üzerinde bir perde olduğu için kardeşimizin ayıbını görürüz. Gerçek kardeşin seni tasdik eden değil doğruyu söyleyendir; seni öven değil yaralayandır. Hazreti Peygamber&#8217;in şu hadisi de buna işaret etmektedir: &#8220;Kim Allah&#8217;ı kızdırmak pahasına insanları tazı ederse o, insanlar arasında övülse de gerçekte yerilmiştir. Kim de insanları kızdırmak pahasına Allah&#8217;ı razı ederse, Allah insanları ondan razı eder ve ona doğru bakan bir göz ihsan eder.&#8221;</p>
<p>Sayfa 728</p>
<h1 style="text-align: center;"></h1>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/">Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmet Kasım Fidan &#8211; Sufiname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Nov 2023 08:01:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[fetva]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26642</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; “Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.” Ebü Süleyman Dârâni (k.s.) &#160; “Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26644 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg" alt="" width="229" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg 320w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.”</p>
<p>Ebü Süleyman Dârâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha efdal olduğunu söylemişlerdir.”</p>
<p>İmâm-ı Şarâni (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Taat ve ibadet işinde Allah&#8217;ı unutan, ancak başı dara geldiği ve işi düştüğü zaman Allah&#8217;ı hatırlayana akıllı denmez.”</p>
<p>Zünnün-i Mısri (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Namazda kıyamda iken secde edilecek yere bakmak sünnettir. Bu amel, sünnete uygun olmayan birçok erbainden, yani kırk gün çile çekmekten daha iyi ve faydalıdır.”</p>
<p>Abdullah Dihlevi (k-s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Peygamber Efendimiz Hazretleri&#8217;nin bir sünnet-i seniyyesini ihya etmek, yüz defa sakal-ı şerifi ziyaretten faziletli ve o Hazret&#8217;in katında sevimlidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Kim herhangi bir vakitte, Allah&#8217;ın kendisine farz kıldığı bir farzı zayi ederse, (daha sonra onu kaza etse bile) uzun bir zaman o farzın lezzetinden mahrum edilir.”</p>
<p>İbn Nüceyd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allah Teâlâ&#8217;ya en çok yaklaştıran şey namazdır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Garip Müslümanların bu dönemde sapıklık deryasından kurtulması ancak peygamberliğin kaynağı, beşerin en hayırlısı olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ailesinin gemisine binmekle mümkün olur.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ehl-i sünnet büyüklerinin yoluna tâbi olmaya ve onları taklit etmeye muvaffak olana ne mutlu! Bunlara aykırı yol tutanlara da yazıklar olsun.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şu zamanki gençlik zamanıdır. Nefis, şeytan ve din düşmanlarının istilası zamanıdır. Bu zamanlarda az amele biçilen itibar, başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Neyi seversek Allah için sevelim. Sevginin bu türlüsü bir ibadettir. Bilakis bu sevgi nefs için olursa haramdır ve hüsran sebebidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlak ile davranması, geceleri sabaha kadar ibadet etmesinden gündüzleri ise oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kulluğun tadını alamayan, hiçbir şeyden zevk bulamaz.</p>
<p>Abdullah b.Mübarek (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ubudiyyet (kulluk) malı bırakıp emrolunan hususa sımsıkı sarılmaktır. Hak aramak yerine, vazifeye koşmaktır diye anlatılmıştır.”</p>
<p>Ebü Hafs Haddâd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Lokmayı helalden temin edebilmek için uğraşmak, geceleri ibadet edip gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir. Çünkü her şeyin başı helal lokmadır.”</p>
<p>İbrahim b. Edhem (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu beş şey kulun ilahi rahmetten mahrum olduğunun alametidir: Kalpteki katılık, gözyaşının kuruması, hayâ azlığı, dünyaya rağbet ve uzun emel.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider, azaba yakalanır ve çok pişman olur.</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.) “Bir kimse ibadet işinde hiç ayrılmadan direk gibi kalıp gitse midesine gireni helal veya haram diye seçmedikten sonra hiçtir. Hiçbir ibadeti makbul olmaz.”</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen Allah&#8217;a tam manasıyla kulluk yapamayıp kullukta bazı noksanların olduğu sürece gerçek hürriyete ulaşamazsın (Asıl hürriyet, nefsin ve eşyanın esaretinden kurtulup noksansız bir şekilde yüce Mevlâ&#8217;ya kulluk yapmaktır).”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda çokça bulunmayınız.”</p>
<p>Hacı Bayrâm-ı Veli (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah Teâlâ katındaki kadrini ve değerini bilmek istersen seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”</p>
<p>İbn Atâullah el-İskenderi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kimsenin seni ne kadar çok sevdiğini anlamak istersen senin o kimseyi ne kadar sevdiğine dikkat et. Yani sen onu ne kadar seviyorsan o da seni o kadar seviyor demektir.”</p>
<p>İmâm-ı Muhammed Bâkır (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Allah Teâla&#8217;nin merhameti vardır diyerek isyana kalkışma, kahrından da korkarak ümitsizliğe düşme.</p>
<p>İbn Vefa (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kalp huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek isteyen, iyi ve hayırlı işlerini çoğaltsın.”</p>
<p>Ebü&#8217;l-Hasan-ı Şâzeli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahlak bozulunca fasıklar salihlere, zalimler adillere ve kafirler Müslümanlara galip gelir.</p>
<p>Ebubekir Verrak(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Bir kimse bütün ilimleri kendinde toplasa Allah Teâlâ&#8217;nın rızasına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.”</p>
<p>Mevlânâ Abdurrahman-ı Câmi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Rıza sahiplerine belalar musibet değildir. Onlar belaları beğenmemezlik etmezler. Çünkü belaları veren yine Allah Tealâdır.”</p>
<p>Muhammed Bâki-Billâh (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bela gelince sabrın hakikatleri zuhur eder, kaderin tecellisi temaşa edildiği vakit, rızanın hakikatleri yüz gösterir.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Râzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Allah için sevmek ve buğzetmek ancak Allah&#8217;ı sevmek ve O&#8217;nun düşmanı olan nefse buğzetmekle olur. Bir kalpte bir anda iki muhabbet bulundurulamaz. Ya nefsini seviyorsundur ya da Rabb&#8217;ini. Çünkü bir kalpte iki şeyin sevgisi toplanmaz.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (ks.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir mümin kardeşine ait sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan, “Belki benim anlayamadığım bir özrü vardır.&#8217;de ve o konunun üstünü ört,”</p>
<p>İmâm-ı Cafer-i Sâdık (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, insanı kıyamet gününde utandırır.”</p>
<p>İmâm-ı Ebü Yusuf (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların senin hakkında söylediklerine aldırma. Sende olmayan bir şeyi sana yakıştırırlarsa buna üzülmeye gerek yok. Gerçekte hayırlılar zümresinde olan bir kişiyi, insanların şerli görmesi güzel bir nimettir. Ancak tersi bir durum olursa o zaman tehlike büyüktür.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünya ve ahirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nail olması, ancak doğru itikad olan ehl-i sünnet itikadında bulunmak ve salih amel işlemekle mümkündür.”</p>
<p>Molla Hüsrev (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bütün hâlleri ve keşifleri bize verseler fakat ehl-i sünnet ve&#8217;l cemaat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harap, istikbalimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsleseler, hiç üzülmem.”</p>
<p>Ubeydullah Ahrar (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Cenâb-ı Hak dinine hizmet edenlere yardım etsin ve dinine zarar verenleri yardımsız bıraksın. Allah (c.c.) gücü, kuvveti ve yardımı kâfirlere, zalimlere ve dini bozmaya çalışanlara karşı koyması için dinin imamına versin, âmin. Allah, bu duama âmin diyenlere rahmet etsin.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünyave ahiret ihtiyaçlarının kul üzerinde eksilmesi veya duraklamasının yegâne sebebi o kişinin tövbe ve istiğfarlarını yapmaması ve bırakmasıdır.”</p>
<p>Ali Havvâs Berlisi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Israr ile devam edilen küçük bir günah, pişman olunmuş ve tövbe edilmiş büyük bir günahtan daha büvüktür ”</p>
<p>Ebü Cafer b. Sinan (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Günahlardan hemen sonra tövbe edilirse veya günahtan sonra üç saat içinde edilirse o günah amel defterine yazılmaz.”</p>
<p>Muhammed Masum Fâruki (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şunu katiyen biliniz ki dedikodudan, laubali hareketlerden, boş ve faydasız işlerden sakınıp kaçınmayan bir kişinin adam olmasına imkân yoktur.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, cehennemden korkup korunmak için çalışsalardı, mutlaka cennete giderlerdi.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Rizi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Adam suretle değil,siretle iyi adamdır.&#8221;</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kuşkusuz farz ibadetler karşısında nafile ibadetler, okyanus yanında bir damla gibi kalır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hak Teâlâ, birbirine maddi çıkar için alakadar olanlara muhabbeti haram kılınmıştır.”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) e</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muhabbetin evvelinde bir lezzet vardır fakat işin hakikatine ulaşılınca ortaya bir dehşet ve hayret çıkar.”</p>
<p>Ebü Ali Dekkâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Bu nasıl gaflettir? Üç kuruş ticaretten sevindiğimiz ve zevk aldığımız kadar iki rekât namazdan zevk almıyoruz. Üç kuruşluk zarara üzüldüğümüz kadar ibadeti terk etmekten hatta Cenâb-ı Hakk&#8217;ı kaybetmekten mahzun ve mütcessir olmuyoruz.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtaçtır.”</p>
<p>Abdullah b. Muhammed b. Münâzil (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bizim çok ilimden ziyade, az da olsa edebe ihtiyacımız var.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dıştaki edebin güzel olması, içteki edebin güzel olduğunu gösterir.</p>
<p>Ebû Hafs Haddâd (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah için elde edilen ilim ve bu uğurda sarf edilen gayret, ibadetlerin en mükemmelidir.”</p>
<p>Ebü Bekir Kettâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muâviye(r.a.), Resülullah&#8217;ın (s.a.v.) yanında giderken bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülaziz&#8217;den bin defa üstündür.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ashâb-ı kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammede (s.a.v.) iman etmiş olmaz.”</p>
<p>Ebü Bekir Şibli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen çocuğuna ilim, hüner, marifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”</p>
<p>Sadi-i Şirâzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yapılan amelin maksada ulaştığının alameti, o amelde acz ve kusurdan başka bir şey görmemektir.”</p>
<p>Hayr en-Nessâc (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yaptığın hayırlı amele güvenerek Allah&#8217;ın azabına uğrayacağından korkmuyorsan helak olanların arasında sayılırsın.”</p>
<p>Huzeyfe el-Mar&#8217;aşi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hakikaten şeriat işlerinde baş gösteren her zaaf ve İslam milletini üstün kılma konusunda gösterilen her kusur, daima kötü âlimlerin bereketsizliği ve niyetlerinin bozukluğu sebebiyle olmaktadır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ulemâyı hafife alanın ahireti, ümerayı hafife alanın dünyası, dostlarını hafife alanın mürüvveti yıkılır.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Âlimler,ilminin gereğini kendileri yerine getirmezlerse din ortadan kalkar, çünkü âlimler dinin bağıdır. Çürük bağ ile ne bağlanabilir ki?”</p>
<p>Ebü Bekir Verrâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Sünnete uymadan amel edenin ameli batıldır.&#8221;</p>
<p>Ahmed b.Ebü&#8217;l Havâri(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dersve fetva vermek; makam, mevki, mal ve üstünlük elde etmeyi düşünmeksizin sadece Allah&#8217;ın rızasını kazanmak için yapılır ve ancak böyle olursa fayda sağlar.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin &#8211; Kur&#8217;an&#8217;ın Kalbine Giriş &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24467</guid>

					<description><![CDATA[<p>, Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . . “Bu dünya bir pencere Her gelen baktı geçti Nice han, nice Sultan Tahtı bıraktı geçti” dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24468 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg" alt="" width="236" height="367" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397.jpg 520w" sizes="(max-width: 236px) 100vw, 236px" /></div>
<div>,</div>
<div>Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . .</p>
<p>“Bu dünya bir pencere<br />
Her gelen baktı geçti</p>
<p>Nice han, nice Sultan<br />
Tahtı bıraktı geçti”</p>
<p>dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü makamlar, mekanlar, imkanlar, rütbeler, payeler, iltifatlar, işveler geçicidir. . .</p>
<p>“Zaman bir deniz, ölüm bir liman<br />
Ve her an, bir su damlası sanki</p>
<p>Bizi o limana taşıyan”</p>
<p>dediği gibi şairin, “zaman”ı fark et. İnsan, zamanı fark ettiğinde, dönüş halinde bir varlık olduğunu anlar ve bu muazzam bir bilinç, insanın benliğinde bir şuur inşa eder. Sonrasında bu fark ediş, bu şuur hali ölüme bir anlam yükler. Ölüm senin için bir kapıdır, ölüm bir penceredir; zaman seni ölüme, ölüm seni yok olmaya, toprak olmaya değil, mahvolmaya, âlemden silinip tamamen izinin, eserinin kalmayacağı bir yok oluşa değil; seni Yaratan’ın huzuruna çıkartır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ashab-ı Kiram diyorlar ki; Mescid-i Nebevi’de Efendimiz’in (s.a.v) bir hurma kütüğü vardı. Ashabına onun üzerinden hitap ederdi. Yorulduğu zaman ona yaslanır, oradan ashabı ile konuşurdu. Günlerden bir gün sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) birkaç basamaklı bir minber yaptı. Peygamber Efendimiz minberi görünce emretti; “Kütüğü alın, mescidin arka tarafında bir köşeye bırakın.” Bazı âlimler, hadis muhakkikleri anlattığım hadise için “mütevatir” derler. Mütevatir nedir? Yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluktan, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğa nakletmeleridir. Yani yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun ağız birliği etmişçesine bir haber vermesidir. Bu bağlayıcıdır, bu hakikattir, bu ilzam edici bir delil düzeyidir.</p>
<p>Efendimiz, o yeni yapılan minberin üzerine çıkıp hutbe irat etmeye başladığında, mescitte mescidin arka köşesinden; adeta yavrusunu kaybetmiş bir devenin iniltisi gibi bir ses duyuluyor. Etrafı gözden geçiriyorlar; “nedir bu acaba, bu ses nereden geliyor?” diye. Sesin geldiği nokta tespit ediliyor; bakılıyor ki, bu ses hurma kütüğünden geliyor. Efendimiz (s.a.v) o sesi duyunca minberden iniyor, kütüğün yanına gidiyor ve mübarek elini onun üzerine koyuyor. Üzerine koyduğu zaman kütük sakinleşiyor. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Kütüğün bir derdi var; daha önce benim kendisine yaslanmamdan, benim üzerinde durmamdan dolayı hoşnut imiş, şimdi bu ayrılıktan dolayı feveran ediyor.” Peygamberimiz onunla konuşmuş.</p>
<p>Kur’anî deliller vardır; Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğu gibi Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih ettiği bir hakikattir. Allah bu ilmi bir peygambere verdiğinde, perdeler kalkar onun önünden, hakikat onun önünde ayan beyan ortaya çıkar. Kuşla da konuşur, dağla da konuşur, taşla da konuşur, odunla da konuşur, kütükle de konuşur. Bu mevzu dar, determinist, materyalist perspektiften heder edilecek bir mevzu değildir. Bu Kur’ani bir hakikattir, mecaz değildir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşyanın dili vardır; kuşların kendisine ait bir lisanı vardır ve ontolojik bakımdan konuşan tek varlık insan değildir. Allah (c.c) Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih etmesi için onlara emir verdiğini şöyle ifade ediyor; (Sebe,10) “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık.”</p>
<p>Ey dağlar Davud ile birlikte tesbih edin, kuşlarla birlikte Davud’un t&#8217;esbihine katılın, diye Allah’ın dağlara böyle bir emir verdiğini, dağların tesbih ettiğini ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) gerçekten çok manidardır; “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyuruyor. (Buhari,Cihad, 7‘)</p>
<p>Bir defasında Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir Hz. Ömer ve Hz. Ali ile birlikte Uhud’un üzerinde iken Uhud’da bir sarsıntı, bir deprem olmuş; Uhud dağı sallanmış. Bu hadiseyi nakleden ashabı kiramdan sahabiler diyorlar ki; üzerindeki o mükerrem, mübarek kişilerin ağırlığından, onların hoşnutluğundan, onlarla şeref duymasından dolayı dağ aslında sarsıldı ve Peygamberimiz mübarek elini Uhud’a koyarak, “Sakin ol Ey Uhud! Senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehit var. Sakin ol!” dediğini ashab-ı kiram bize aktarıyorlar. Efendimiz’in eşyaya bakışı, Kur’an’da insan-Allah, insan-âlem ilişkisinin bugünkü materyalizmin dar kalıplarının çok dışında, çok ötesinde bir perspektifte verilmesi çok manidardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Efendimiz (s.a.v)bir gün namaz kılarken hiç adeti olmadığı üzere namazı çok kısa kesmiş. Sahabe-i Kiram telaşlanmışlar, ne oldu acaba? Gelmişler Efendimiz’in yanına, “Ya Resulallah! Bir şey mi oldu, çok kısa kestiniz namazı?” Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuş ki; “Namazdayken çok uzaklardan bir çocuk ağlaması duydum, onun için kısa kestim. Belki annesi arkadadır, hemen gitsin yetişsin diye.”</p>
<p>Şimdi ben diyorum ki; Efendimiz mübarek başını kaldırsaydı, İslam coğrafyasının şu halini görseydi&#8230;.Ümmetin çocuklarının çoğunun böyle ağladığını görseydi, ne hissederdi? Onun gibi hissetmek, üzülmek, sevinmek de sünnetin bir parçasıdır. Onun yerine biz hissedeceğiz. O zaman bu yükü gönül dünyamızda biz taşıyacağız. En azından bu tasayı içimizde taşıyacağız.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Vakit kıyamet. Allah (c.c) bize kıyamette hesap zamanından bahsediyor. Buyuruyor ki;</p>
<p>“Ve “Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!” (denir).” (Yasin 59)</p>
<p>Mahşerdeyiz; bütün insanlar toplanmışlar ve Allah (c.c) şöyle nida etti; “Ey mücrimler! Ey cürüm işleyenler, günahkârlar! Ayrılın bakalım, çıkın mü’minlerin arasından, arada kaynamayın. Dünyada iken iyilerin arasında olmadınız, dünyada iken iyileri, mazlumları ve mağdurları hak yolunun yolcularını kadettiniz, zulmettiniz, türlü türlü yaftalarla onları kirlettiniz. Ne geziyorsunuz orada geçin bakalım, ayrılın oradan, geçin şu tarafa.” Allah (CC) böyle nida edecek. Düşünsenize bir grubun içerisindesiniz, bir adli merci ya da bir kolluk gücü geldi, “Sen, sen geçin bakalım şöyle. . .” dediğinde, içinde doğan korkuyu tasavvur et, hayal et. Allah (c.c) diyor ki; “Ey mücrimler ayrılın bakalım bir kenara. ..” “Mücrim” ifadesi her türlü günahı işleyen anlamına gelir. Fakat bir sonraki ayette bu cürmün “küfür” ; dolayısıyla da &#8216; mücrimin “kafir” anlamına geldiğini görüyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz bir gün, bir bayram sabahı mescide giderken veya mescitten gelirken sokakta çocukların oynadıklarını görür. Bir de bakar ki duvarın kenarında çocuklara dahil olmayan; Beşir bin Akrebe adındaki küçük çocuk bir kenara oturmuş, ağlıyor. Efendimiz yanına gelir ve der ki; “Çocuk niye ağlıyorsun, derdin nedir?” Efendimiz’i o hüznün içinde tanıyamadığı için “git başımdan be adam. Sen benim derdimi bilmiyorsun” der. Efendimiz (s.a.v) , “Söyle bakalım derdini, belki derman oluruz.” deyince, çocuk şöyle cevap vermiş; “Benim babam Resulullah’ın bir gazvesinde Uhud’da şehit oldu.</p>
<p>Annem başka bir kimseyle evlendi. 0 adam da malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi aldı götürdü; annemi de aldı götürdü. Ben şimdi böyle anasız, babasız bir şekilde kaldım; ona ağlıyorum. Bugün bayram, giydiğim elbiselere bak, diğer çocukların haline bak; ben ondan dolayı ağlıyorum.” Rahmeten li’l âlemin karşılaştığı bu tablo karşısında, “İster misin şimdi Muhammed senin baban olsun, Fatma ablan olsun, Ali amcan olsun, Hasan ile Hüseyin kardeşlerin olsun, Ayşe de annen olsun; ister misin?” buyurmuş.</p>
<p>Çocuk bir anda kendisine gelmiş ; bakmış ki kendisiyle konuşan Peygamber Efendimiz, “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah, istemez miyim” demiş. Efendimiz onu almış, evine götürmüş, yedirmiş, içirmiş, güzelce üzerini giydirmiş; sonra “Hadi git bakalım, akranlarınla, arkadaşlarınla oyna,” diyerek onu dışarı göndermiş. Kenarda durup ağlayan çocuk arkadaşları arasına gelince, bir bakmışlar ki onda hüzünden eser kalmamış; yepyeni kıyafetler içinde karnı doymuş, yüzüne kan gelmiş.</p>
<p>Başına toplanmışlar, “Sende bir farklılık var, nedir sebebi?” deyince Beşir b. Akrebe başından geçen hadiseyi anlatmış. Efendimiz’in ona baba olduğunu, Ayşe annemizin ona annelik yaptığını, Hz. Ali Efendimiz’in artık onun amcası olduğunu söylemiş. Çocuklar, Beşir bin Akrebe’nin anlattıklarını duyunca; “Ah keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olsaydı da keşke biz de Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in manevi evladı olabilseydik.” demişler. . .</p>
<p>Bu hadise beni çok derinden etkiler. Efendimiz’in inşa ettiği ümmet duvarının harcının, nasıl aşk-ı resul olduğunu ve bunun çocukların kalplerine bile nasıl nüfuz ettiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Çocuktan al haberi. En saf haliyle Peygamber Efendimiz’e Ashab-ı Kiramın çocuklarının dahi bakış açısı budur. Peygamber Efendimiz Beşir bin Akrabe&#8217;yi ölene kadar manevi evladı olarak himaye etmiştir. Efendimiz’in vefat ettiği gün Beşir ağlayarak şöyle demiştir; “İşte asıl şimdi yetim kaldım. . .”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği üzere Güneş bütün sistemiyle birlikte Samanyolu Galaksisi’nin bir parçasıdır. Bu evrende Samanyolu Galaksisi gibi 1 milyardan fazla galaksinin olduğunu biliyoruz. Bütün bunların hepsi kendilerine ait bir yörüngede hareket ederler. “Çevir gözünü bak gökyüzüne, bakışını korkak alıştırma, yık duvarları, çık rutinin dışına, derinlemesine düşün, evreni ve seni yaratanı fark et; Güneş’i, Ay’ı, bu hesabı, bu mizanı, bu düzeni, bu intizamı, bu sistemi, bu insicamı koyam fark et. . . Kolunda çok güzel bir saat var; hangi Fırmanın? Mükemmel bir telefon; markası ne ki? Çok güzel bir apartman, çok güzel bir bina, mimarı kim? Çok güzel bir giysi, terzisi kim? Her sanatın, her güzelliğin var edicisini arayan insan çevir gözünü, bul Rabbini. Yeter artık gafletin, cehaletin, sefaletin. Yeter yoksa kapıya dayandı felaketin. . .” Adeta Allah bu ayetlerde bize böyle hitap ediyor. Duyan, düşünen ve hisseden için.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Mevlânâ Hazretleri’nin bir ifadesi vardır der ki; “Kadın Allah’ın yaratma sıfatının kendisinde tecelli ettiği bir delilidir.” Biz Allah’ın insan türünü yaratma mucizesini kadının vücudundan izliyoruz. Tohum topraktan nasıl yetişiyorsa bir insan da annesinin vücudunda öyle can buluyor. Onun için anne bir ayettir. İslam irfanına göre kadın, bir nefis değil, bir nefestir; bir heves değil bir nefestir. Hatta ilk kadının adı Havva’dır; Havva hayattan gelir etimolojik olarak, hayat veren demektir, adeta Allah (CC) Hz. Adem’e Hz. Havva ile birlikte can vermiştir, hayat bahşetmiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Şükretmiyorlar mı?” buyuruyor. Çok mühimdir bu ifade. Kulluk için geldiğimiz bu dünyada, kulun en önemli vasıflarından birisi “Şükreden bir kul” olmaktır.</p>
<p>Sahabe-i Kiram, Peygamberimiz’in vefatından sonra Aişe annemize gelmiş, sormuşlar; “Peygamberimizle şu kadar zaman geçirdin, Onda gördüğün en olağanüstü, en farklı şey neydi?” Aişe annemiz şöyle cevap vermiş; “Efendimiz bir gece bana dedi ki; ‘Ya Aişe bana izin verir misin ben bu gecenin tamamını Rabbimle geçireyim?’ &#8216;Seni ve Allah’ı hoşnut eden şey beni de hoşnut eder.’ dedim. Peygamber Efendimiz kalktı, uzun uzun kıyam etti, uzun uzun secde yaptı.” Başka bir rivayette Hz. Aişe (r.a) diyor ki; “Bir defasında secdeye kapandı, kalkmadı. Birden içime bir telaş düştü, “öldü galiba’ dedim, kalktım ayağına şöyle bir dokundum; tepki verince içimden derin bir ‘oh’ çektim,&#8217;hamdolsun yaşıyormuş’ dedim. Efendimiz’in ibadeti böyleydi. O kadar uzun kıyamlar, o kadar uzun secdeler, rükular yaptı ki, sonra oturdu. Ağlamaya başladı Efendimiz. Ağlamaktan dolayı gözlerinden süzülen yaşlar üzerini ve secde mahallini ıslattı. Ben selam verdikten sonra dedim ki; ‘Ya Resulallah, Allah senin bütün gelmiş geçmiş günahlarını affetmiştir. Bu çile niçin? Bu yorgunluk niçin? Kendini niçin bu kadar harap ediyorsun?’ Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari,Teheccüd,6) Şükreden bir kul olmak istediğini vurguladı Efendimiz ve asıl kulluk demek olan abd ifadesinin yanına “şekür”/çokça şükreden ifadesini koydu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık.” (Yasin 34)</p>
<p>Nebevi tebliğ insanda bir yönüyle analitik bir yönüyle de sentezleyici bir üst düzey tefekkür mekanizması oluşturur. Buna “furkan” diyebiliriz. İnsan bu düşünce seviyesine ulaştığında varlığı ve var ediciyi fark eder. “Furkan” farktan gelir; fark edeceksin. . . Kendini fark edeceksin; Allah’ı fark edeceksin, âlemi fark edeceksin; her gün üzerinden gidip geçtiğin ama hiç dikkatini çekmeyen âlemi, taşı, toprağı, dağı, ovayı, ağacı fark edeceksin. Alemin nasıl kudret fırçaları île boyanmış bir ibret tablosu olduğunu fark edeceksin. Yerde ve gökte o kadar çok ayetler vardır ki, insan her gün üzerinden gelip geçer de bakmaz, düşünmez. Tefekkür rutini kırar, ufku açar, hakikate ulaştırır. Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten daha efdaldir. Onun için Kur’an insanı tefekküre sevk ediyor; “Ölü topraktan hurma bahçelerini, üzüm bağlarını nasıl yarattı; nasıl oradan gözler, sular çıkarttı bir bakın!” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73994607">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz hem Allah’ı severiz hem de Allah için severiz. Allah aşkına yerdeki karıncayı, gökteki kuşu, sokaktaki köpeği severiz. Biz aynı zamanda Allah için kızarız, mesafe koyarız. Biz bu tavrı Efendimiz’den almışızdır. İslam’ın kutsallarına dalaşan, hakaret eden, saygısızlık gösterenlere kızarız ve onların yolunu, metodunu, mefküresini asla benimsemeyiz.</p>
<p>Onlardan uzak dururuz. Çünkü Allah (CC) buyuruyor ki; (Made 58) “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar.” Ben kutsalıma dalaşan, onunla alay edeni nasıl dost edinirim?</p>
<p>“Kutsala saygı”, insanın mü’min olduğunun en önemli emarelerinden biridir. Biz ezan-ı Muhammedi’yi duyduğumuz zaman, edep, erkân odur ki; camiye iştirak edemeyecek olsak bile, “hayye ale’s selah” ifadesinin gelecek olmasından dolayı şöyle bir toparlanırız. Uzanmışsak elimizi ayağımızı toparlarız. Allah bizi namaza davet ederken, gidemeyecek bile olsak, bari en azından halimizi, hareketimizi bir hizaya sokar, saygısızlığımızı izale etmeye çalışırız; edeptendir bu&#8230; “İslam baştan sona edeptir. Edep üç harftir, Arapçada. Elif, dal ve be. “Elif elini, dal dilini, be belini koruyacaksın.” demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73993651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Din samimiyettir; dine davet de samimiyet ister. Habib samimiyetle kavmine tebliğde bulundu. Politik ve aristokratik bir dil kullanmadı. Davet ederken, “Ey Kavmim!” dedi, şehit edildiğinde de “Keşke kavmim bilseydi!” dedi. Aslında ölüm oyunu bozar, ölüm bütün maskeleri düşürür; insan öleceğini anladığında asıl kimliği çıkıverir ortaya. O ölürken bile o kadar samimi, o kadar içten ki, kendisini acı çektirerek, işkence ederek öldüren bir topluluğa “kavmim” diyecek kadar samimi. Ayetten anlıyoruz ki cenneti gördüğü ilk an kendinden geçmedi; “Vay be ne muazzam nimetler&#8230;” demedi; “Allah’ım benim canımı çok yaktılar, sen de bu zalimleri mahv u perişan et” demedi. .. Samimiyet, irşat ve davet bilinci öyle zirvede ki. .. “Keşke kavmim bilseydi Allah’ın verdiği şu nimetleri. . . Bilselerdi nasıl da dönerlerdi. .. Nasıl da vazgeçerlerdi.” diye iç geçirdi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73990936">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ahmet Hamdi Akseki merhum Asr Suresi Tefsiri isimli risalesinde, psikolojik boyutuyla imanı tanımlarken çok enteresan bir tespitte bulunuyor, diyor ki; “İman aklın Ve kalbin dahli ile insanın ruhi kuvvetlerinin tamamını kullanarak, Allah’a i’zan ve ikan üzere yönelmesidir.” İnsanın bütünsel olarak bütün benliğinin bir hareketidir iman. İman bir boyutuyla tefekküre, bir boyutuyla duyguya dayanan ve insan benliğinde hükümferma olan külli bir haldir&#8230; Bir boyutu bilgidir, bir boyutu duygudur imanın. Mü’minin duruşu başkadır, oturması başkadır, yemesi, içmesi, eşyaya bakışı başkadır, gökteki Güneş’e bakışı, infaka, hayata, ölüme, kabre bakışı başkadır. İman insanı bambaşka kılar. Mü’min bambaşkadır.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri, Divan-ı Kebir’inde şöyle söylüyor; “Öldüğüm gün, tabutum yürüyünce bende bu dünya derdi var sanma, bana ağlama, &#8216;yazık yazık, vah vah’ deme, şeytanın tuzağına düşersen vah vah etmenin sırası asıl o zamandır, yazık yazık asıl o zaman denir.</p>
<p>Cenazemi gördüğün zaman “ayrılık, ayrılık’ deme, benim kavuşmam asıl o zamandır. Beni kabre koyunca “elveda, demeye kalkışma, kabir cennet topluluğunun perdesidir. Kabir sana hapis görünür ama aslında o canın hapisten kurtuluşudur.”</p>
<p>Bu mefküreyi oluşturacak, bu yüksek duygu halini inşa edecek Dünya üzerinde Kur’an’dan ve Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden gayrı hiçbir kaynak yoktur. Bu sebeple inkarcılar asla anlayamazlar mü’minlerin niçin kutsal değerler uğrunda canlarını feda ettiklerini. . . Gözlerini budaktan, canlarını ecelden niçin esirgemediklerini anlayamazlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73987868">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz’in rahmetini sahabilerin gönüllerine kazıyan tek bir kavram kullanacak olsak, bunun “sohbet” olduğunu söyleyebiliriz. Sohbet Efendimiz’in karakter inşa metodolojisidir. Çünkü yetişen insan karakterinin adı “sahabi”dir; şu halde yöntemin adı da “sohbet”tir. Sohbet sadece sözlü bir eylem değildir. Karşılıklı konuşma, sohbetin kırk cüzünden biridir tabiri caizse. Sohbetin bir boyutu sosyolojik, bir boyutu psikolojik, hatta bir boyutu metafızik bir pedagojidir. Çok hoşuma gidiyor Yunus Emre diyor ki,</p>
<p>“Erenlerin sohbeti ele giresi değil,<br />
Sohbete kavuşanlar mahrum kalası değil.</p>
<p>Gezmek gerek her yeri, bulmak için bir eri, Sarraf bilir cevheri, herkes bilesi değil.</p>
<p>Bir pınarın başına, kapalı testi kona,<br />
Kırk yıl orada dura, kendi dolası değil.</p>
<p>Sohbet yaparlar iman, talip kazanır irfan, İnsanı arif yapan, tacı hırkası değil.</p>
<p>Önce doğru iman et, haramlardan uzlet et,<br />
Cana şifadır sohbet, badem helvası değil.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986653">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah (cc) içimizde bir fısk u fücur yarattı, bir kötü ben var bizde, bir de hakkı ilham ettiği salih bir taraf. Sen hangisindensin? Her insanın içinde bir Firavun vardır. Her insanın içinde bir Karun vardır. Her insanın içinde ilimle böbürlenmek isteyen bir Bel’am; eğer hortlar ise hakkı ateşte yakmaya namzet bir Nemrut vardır. İçimizdeki bu şerre meyil olgusunu karantinaya almak durumundayız. Burada, kalptedir asıl mücadele, budur asıl kavga, asıl cihat da budur. Buna eskiler cihad-ı ekber demişlerdir; en büyük cihad budur. Ve eğer insan şerle mücadeleyi kalpte kaybederse, cephede bir başarı elde etmesinin imkan ve ihtimali yoktur. Bu yüksek bir manevi ruh hali, bu bir karar kılış halidir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986305">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yani herhangi bir günah işledin, ne olduğu fark etmez. Eğer o günahtan sonra “şimdi ben Allah ile aramdaki hukuku yeniden nasıl inşa edeceğim?” diye bir duygu kaplıyorsa içini, günahın pişmanlığını yaşıyorsam. . Kaç gündür ne kadar güzel, huşû içinde namaz kılıyordum, programlara gidiyordum, derslere, konuşmalara katılıyordum. . . Ne güzel! Ama şimdi tekrar her günahla birlikte haktan soğuyoruz, feyzimiz gidiyor, nurumuz gidiyor, istikrarımız gidiyor, aşkımız, vecdimiz kayboluyor. “Eyvah ben bunu yeniden nasıl inşa edeceğim,” diye bir iç sancısı çekiyorsan eğer müjdeler olsun. O günahı terk et ve tekrar Allah’a dön. Çünkü o ayetin(Al-i İmran,135) sonunda Allah (cc), günaha düşen mü’minler için, “Onlar günahta ısrar etmezler.” diyor. Mü’minlerin çok önemli bir özelliğidir bu; günaha düşmemeye çalışır ama eğer günaha düşerse hemen kendine gelir, Allah’ı hatırlar, bile bile artık o günahta ısrarcı olmaz.</p>
<p>Kalbin böyle tepkileri vardır buradan ölçebiliriz kendimizi. İman; tabiatı icabı aksiyona yöneliktir, davranışa yöneliktir, davranış ister. İmanın güçlenmesinin veya zayıflamasının orada belirtileri vardır. Elimizde imanın varlığını ölçen fiziki bir alet yok maalesef ama imanın var olup olmadığını anlayabilmek için bir yöntem var diyor Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Bir kötülük yaptığında bu kötülük seni üzüyor, sende bir iç nedamet, pişmanlık oluşuyorsa; yaptığın bir iyilik de seni hoşnut kılıyorsa, sen mü’minsin.” (İbn Hanbel,V,251) Bugün bir fakire şu kadar infak ettim, verirken çok zor oldu ama şimdi anlıyorum ki çok iyi oldu, ne kadar iyi olmuş, bir daha olsa bir daha yapsam, Allah’a hamd olsun, Allah bu iyiliği bana nasip etti, diyorsan içinden sen mü’minsin.” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984843">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz çok büyük çileler çekti ve bu çilelerde kalbindeki teselliyi inşa ettiği yer Allah’ın huzuruydu, Kur’an’dı, zikirdi, namazdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sevindiğinde namaz kılardı, üzüldüğünde namaz kılardı, korktuğunda namaz kılardı, ay tutulduğunda namaz kılardı, güneş tutulduğunda namaz kılardı. . . Burada kanaatime göre çok mühim bir tavır var; öyle sevinç olur ki, insanın sinir sistemine, aklına zarar verir, ruhi melekelerine zarar verir. . . Öyle korku ve hüzün olur ki, insanı yıkar. Bugün üzüntünün, stresin, nelere mal olabileceği hususu izahtan varestedir. Öyle gerilimler, öyle korkular olur ki, insanın vücut, akıl ve ruh sağlığını ortadan kaldırabilir. Efendimiz ibretlik bir hadisenin altını çiziyor; namaza sığının, namazda Kur’an vardır, zikir vardır, namazda Allah (c.c) ile buluşmak vardır. Namaz, mü’minin Allah’a yükselmesidir. Namaz, Mirac hatırasıdır. Peygamberimiz’in namazla ilişkisi böyledir. Bu çok dikkat çekicidir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984369">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanın kalbine zaman zaman sebebi meçhul bir gam üşüşür. Yavuz Sultan Selim diyor ki;</p>
<p>“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu,</p>
<p>Ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu,</p>
<p>Gelen gider, giden gelmez iki kapılı handır bu,</p>
<p>Sakın insafı terk etme makam-ı imtihandır bu.”</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73983011">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbadetlerimiz nasıl karakter özelliğimiz olur?</p>
<p>Bir psikolog diyor ki bir işin karakter özelliği haline gelip gelmediğinin bir kriteri vardır. Bir eylemin, davranışın, bir ibadetin karakter özelliği olup olmadığının belirleyici bir işareti vardır. Bu çok sade bir kriterdir, nerede uygularsanız doğru sonuç verir. 0 da şudur; eğer yaptığınız işi seviyorsanız, o işi yaparken huzur bulup mutlu oluyorsanız, o iş bittiğinde, tekrar o işin geleceği zamanı dört gözle bekliyorsanız, o iş sizin için bir karakter özelliği olmuş demektir. Onu bırakmayın, onu besleyin ve ondan soğumanıza sebep olacak her şeyi hayatınızdan uzaklaştırın. Efendimiz hiçbir gölgenin olmayacağı bir kıyamet manzarası içerisinde bir kişinin arşın gölgesi altında gölgeleneceğini haber veriyor. Hiçbir gölge yok, yalnız Allah’ın himayesi var. Bir kişi arşın altında gölgelenir. (buhari,ezan,36) Kimdir bu kişi biliyor musunuz? Bir Müslüman, bir mü’min düşünün, kalbi mescitte takılı kalmış. Nasıl takılı kalmış?</p>
<p>Bir vakit namaz için mescide gitmiş, namazı eda etmiş çıkmış gelmiş; gözü öbür namazı kolluyor, kulağı ezanda; gelse de yeniden camiye gitsek diye. Onun kalbi orada takılı kalınca, 0 tekrar oraya dönene kadar orada gibidir; bu hayatımızdaki bütün ibadetlere uygulanabilir. Buralardan kalbinizdeki manevi eksikliği ölçebilirsiniz. Ezan okundu. Kalbin nasıl bir tepki verdi? Bunu ölçmen lazım. “Öğlen namazını daha yeni kıldım, mübarek ikindinin vakti gelivermiş. Fesübhanallah tekrar şimdi abdest al, namaz kıl. . .” Eğer içerden böyle bir tepki geliyorsa acilen bu sesin kaynağını bulup, üzerine üzerine gitmek, kökünü kurutmak ve namazla aramızdaki ünsiyeti yeniden peyda etmek zorundayız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.”</p>
<p>Bu gök kubbenin altında, bu yerkürenin üzerinde nice peygamberler geldi geçti; kendilerini Rablerine adamışlar, hak yolunda adanmışlar onların etrafında saf tuttular ve mücadele verdiler.</p>
<p>Kur’an’da peygamberlerle birlikte saf tutmuş insanların karakter analizlerini yaptığımızda, çok enteresan bir şey görüyoruz. Bu dört madde aynı zamanda, “Biz kimiz? Ve kim olmamız lazım?” sorularına cevap veriyor ve çok önemli tespitler yapıyor. Nasıl ki maddi vücudumuzda bir aksaklık, maddi kanımızda bir eksiklik olduğu zaman kan tahlili yapmıyoruz, bakıyorlar; “Şu madde eksik, acilen yerine konması lazım&#8221; diyorlarsa, manevi kanımızda da birtakım eksiklikler olabilir. Bizim bir de vücud-i manevimiz, manevi bir kanımız var. Bu dört madde manevi kanımızda mevcut olmalı, Müslüman, bunları kontrol edecek.</p>
<p>Bu dört maddeden biri çeteleden düştüğünde, insan ideal mü’min şahsiyetinin ve mücadele ruhunun yüzde yirmi beşini kaybeder. Düşe düşe en sonunda elini kaldırmaya mecali olmayan, tepkisiz, iliklerine kadar çekilmiş kof ve pasif, ismi Müslüman müsemması meçhul kişilikler ortaya çıkar. Dört özellik: Gevşeklik göstermemek, zafiyet göstermemek, zulme boyun eğmemek ve sabretmektir. Yani onlar Allah’ın yolunda kendilerine isabet eden sıkıntılardan dolayı vehme kapılmadılar; gevşemediler. Davalarından kopmadılar.</p>
<p>Mücadele esnasında sıkıntılar ve zorluklar olacak. Allah (cc) yeri gelecek malını, yeri gelecek canını isteyecek, yeri gelecek cesaretini, gayretini, alın terini isteyecek. İnsanlar iman ettik dedikten sonra başıboş kalacaklarını, Allah onları denemeden cennete gireceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir şey söz konusu değil. Peygamberler hiçbir zaman gevşemediler, zafiyet göstermediler; “dermanım yok, pilim bitti, artık benden bu kadar, ben havlu attım” demediler. Çıktıkları yolun değerini hiçbir şeye değişmediler. Zalimin önünde diz çökmediler. Zalime boyun eğmediler. :</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982132">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Genelde bütün peygamber sahabelerinin özelde Peygamberimiz&#8217;in sahabe-i Kiram&#8217;ın en önemli özelliği &#8216;Ves sâbikûnel <em>evvelûne</em>&#8220;olmalarıdır. Allah (cc) ayette bunu zikrediyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Allah’ın emrinin gereklerini yerine getirmek söz konusu olduğunda “ilk öne geçenler/vazifeye atılanlar” demek. Üstadın ifadesiyle “Kim var denildiğinde, geri geri adım atmadan, sağa sola bakmadan, sağa sola kaçmadan, yalpalamadan, sendelemeden ilk adım atan olmak. . .” İşte sahabe-i kiramın en mühim özelliği budur. Öne çıkmışlar&#8230; Efendimiz bir şey söylediğinde 10 kişi, 20 kişi, 100 kişi birden koşmuş; ölümüne koşmuşlar, ölüme koşmuşlar. “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” demişler. Çok büyük sözler vermiş ve bu sözlerin gereğini yerine getirmişler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981666">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizim sahibimiz Allah’tır ve biz Allah’a dönüyoruz. Acılar geçecek; sürekli değiller. Sefalar ve nimetler de geçecek; onlar da sürekli değil. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu duygu insanın kalbinde egemen olduğunda kalbindeki her acı katlanılabilir bir hal alır. Nimetler de insanı çeldiren, caydıran, insanı yoldan çıkartan, azdıran, tuğyana düşüren, sapkınlaştıran, seküler vaziyetler olmaktan çıkar. O zaman insan eşyanın baki olmadığını, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu fark eder. Bu çok büyük bir mefküredir. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu bütün acıları hafıfleten, bütün sıkıntıları katlanılabilir hale getiren, çok büyük, çok derin bir ifadedir. Zaman bizim için döngüseldir, düz çizgisel değildir. Biz yaşadığımız her an, geldiğimiz yere, varlığımızı bulduğumuz kaynağa, Allah’a dönüyoruz. Bizim bilincimizde zaman döngüseldir, daireseldir. Ayet bize böyle söylüyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981281">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Müzekki’n-Nüfus’ta, diyor ki; İlim ehlinin iki vazifesi vardır: Biri Allah’ı insanlara sevdirecek, bu kolay olan. Anlatırsın Allah’ı, anlar insan; kendisini yaratanın, yaşatanın, göğüs kafesinin içinde kalbini atmanın, damarlarının içinde kanını dolaştıranın, kendisine her türlü nimeti lütfetmiş olanın, kendisini sevenin, gerçek anlamda döneceği mercînin Allah olduğunu insan anlar. İçinde tabii, fıtri bir sevgi duyar Allah’a.</p>
<p>İlim ve irşad ehlinin bir görevi daha vardır ki, insanları Allah’a sevdirmek. Bu nasıl olacak? Bu ayetten bahsetmiş Allah (c.c) ve diyor ki “Eğer gerçekten beni seviyorsanız, Peygamber’e tabi olun ki, ben de sizi seveyim.” Ben bu ayete dayanarak insanları Allah Resulü’nün sünnetine ittiba ettiririm. O sünnete bağlı kılarım, böylece insanları da Allah’a sevdirmiş olurum. Bu bir yöntemdir ve çok önemlidir. Onun için bu yol istikametin, sırat-ı müstakimin yoludur. Bu yolun bir ucu ilk insan, ilk Peygamber Hz. Adem’e, oradan Allah’ın ona ilk vahyi ile cennete, cemalullaha, Allah’ın rızasına kadar gider. Bu yol insanı hakikate ulaştıracak tek gerçek yol olduğu için kıyamete kadar payidar kalacaktır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73980545">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;vel Kuranil Hakim&#8221; oradaki &#8221; vav&#8221;Türkçede “vallahi” derken kullandığımız “vav”dır. “Yemin vav”ı denir buna. Hemen aklımıza gelmeli; Allah (CC) niçin yemin eder? Azîz ve Celîl olan Allah “bu böyledir” dese, itiraza mecal mi kalır. . .</p>
<p>İslam âlimleri iki görüş ifade eder ve derler ki; Kur’an’da Allah’ın yemin ettiği hususlar dikkatle incelendiğinde bunların insanlar tarafından ya inkar ya da ihmal edilen şeyler olduğu görülür. Eğer Azîz ve Celîl olan Allah’ın yemini, insanlar tarafından inkar edilen bir şey üzerine ise, ispat ve tespit manası taşır. Şöyle ki, bir adam elinde çürümüş bir kemikle Peygamberimiz’in (sav) huzuruna gelmiş ve “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek? ” diye sormuş. Öldükten sonra dirilmeye ve kıyamete ihtimal vermiyor, âlemin kadim olduğunu, değişmez sabit olduğunu düşünüyor. Bu gökyüzünde güneş ebedî parlayacak, bu dünya ebedî dönecek, bu okyanuslar, denizler ebedî kalacak, bu hayat ebedî devam edecek&#8230; Öyle zannediyor. Halbuki Kur’an’da imanın en temel unsurlardan biri kıyamettir. Başka bir gün, başka bir zaman, bir hesap zamanı. .. Allah (CC) yemin etmiş, buyurmuş ki; “La Uksimu biyevmil kıyameti&#8221; ” “Lâ” harfî Kur’an’da çok sık geçer ve vahyin temel ilkelerine müşriklere: yapılan itirazlara bir itiraz niteliği taşır. Allah, “Hayır, Kıyamete andolsun ki!” dediğinde kafırlerin ve müşriklerin inkar ettiği o günün altını çiziyor, ispat ve tespit yapıyor.</p>
<p>Bazı yeminler de insanların değerini bilmediği şeylerin kıymetini takdir manasına geliyor. Mesela,“Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki” ifadesiyle kitabının ehemmiyetini vurguluyor. Yani buradaki yemin takdir için gelmiş olan bir kadr-u kıymet yeminidir. Allah’ın Kur’an’da yaptığı bütün yeminleri bu iki bağlamda değerlendirebiliriz. Allah (cc)bir şeye yemin etmişse; o da insanlar tarafından inkar edilen bir şey ise ispat ve tespit manası taşır. Yani “0 inkar ettiğiniz şey haktır, göreceksiniz.” demiş oluyor. İnsanlar tarafından manası bilinmeyen bir şey ise bu, o zaman takdir manasına gelir. Böyle bir yeminle Allah (cc), “Bu yemin ettiğim şey üzerinde düşünün, dikkat edin.” buyurmuş oluyor. Örneğin; “Asra yemin ederim ki insanlar gerçekten ziyandadır.” Zaman üzerine düşünün, sizin zamandan payınız olan hayatınız üzerinde düşünün; hayatın anlam ve amacını tefekkür edin. Bu anlamda bakıldığında Allah’ın yemini bir işarettir. O işareti takip edip oradaki mesajı yakalamamızı istiyor Allah (cc).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979768">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsanın yaptığı işler, davranışlar Arapçada iki başlık altında değerlendirilir; Fiiller ve ameller. Fiil; vasıfsız, hedefsiz iştir. Başka bir ifadeyle insanın hayvanlarla müşterek olarak yaptığı davranışlardır, hallerdir. Mesela bir insanın yemek yemesi, fiildir. İnsan da bir şey yer, herhangi bir hayvan da&#8230; Fiil olması bakımından insanın yaptığı iş, hayvandan ayrılmaz. Peki, bir işi fiil olmaktan çıkaran, onu amel yapan şey nedir? O işi yapanın o işe atfettiği amaç, gayedir. O gayeyi atfettiğinde o iş fiil olmaktan çıkar, amel olur. Örneğin bir insan karnını doyurmak için yemek yediğinde bir fiil gerçekleştirmiş olur. Ama insan besmele çekerek yemeğe oturursa, besmele çekerek uyursa, besmele çekerek güne başlarsa onun fiili artık diğer canlıların yaptığı fiillerin üzerine çıkar; amel olur ve insan o işten Allah’ın katında sevap kazanır.</p>
<p>Onun için bir insan besmele çekip yemeğe başladığında, eğer haramla beslenmiyorsa doyana kadar ibadet halindedir. Bir insan besmele çekerek uyursa, eğer haram bir şekilde, haram bir yerde uyumuyorsa uyanana kadar ibadet halindedir. Besmele bizim günlük, sıradan işlerimizi salih amel haline getiren bir niyet deklarasyonudur. Besmele çektiğimiz zaman artık o iş Allah’ın rızası için yapılan bir ibadete dönüşmüş olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979176">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an okumanın farklı anlamları vardır. Dil ile okunur Kur’an; buna “Tilavet” denir. Fakat Kur’an bundan ibaret değildir. Akıl ile okunur Kur’an; buna “Tefekkür” denir. Kalp ile okunur; buna “Tefakkuh/derin idrak” denir; duyguları yakalamak, duygu anaforlarının içerisine girmek, hissetmektir. Cehennemle ilgili ayetler okunduğu zaman kalbinde bir tasa, bir üzüntünün peyda olması; cennetle ilgili ayetler okuduğunda insanın içine inşirah yayılması; ümmet-i Muhammed’in ve Efendimiz’in çektiği sıkıntılarla ilgili ayetler okuduğunda kalbinin bir hüzün işgaline uğraması okumanın bir başka boyutudur. Davranışların, organların, uzuvların Kur’an’ı okuması vardır. Kur’an okumakta nihai maksat Kur’an’ın gereğiyle amel etmektir ki bu, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bunun ötesinde bunların bir kısım parçaları eksik diye “Kur’an’ı okuma! Dinleme! Bundan sana hiçbir fayda yoktur,” şeklindeki bir yaklaşım biçimi, hadiseyi parçacı bir üslupla, at gözlüğüyle değerlendirmektir ki Efendimiz’den gelen rivayetler ve Kur’an’a atfedilen konum bakımından bunun doğru bir yaklaşım biçimi olmadığını burada ifade etmemiz gerekir.</p>
<p>Pek çoğumuz şahit olmuştur; mesela bir köyde Kur’an-ı Kerim tilavet edilir. Bir yaşlı amca, eminim ki hiç Arapça bilgisi de yoktur, Kur’an’ı dinler ama tonla bilgisi olan insana nazaran daha fazla müteessir olur, kalbi çok daha fazla anlam yakalar, ruhu daha fazla ürperir ve salih olma yolunda daha fazla mesafe kat eder. Allah’tan korkanların derilerinin bile Kur’an’dan nasibi vardır. Tenlerinin bile nasibi vardır; o bile ürperir, Kur’an’ın onunla da teması vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978851">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an, insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak için indirilmiş bir kitaptır. Peki, Kur’an’ın bu amaçla indirilmiş olması Kur’an’ı okumanın insanın benliği, ruhu ve belki bedeni üzerinde başka hiçbir etki icra etmeyeceği anlamına mı geliyor? Biz Peygamberimiz’den sadır olan, özellikle surelerin ve Kur’an’ın faziletine dair hadisleri incelediğimizde mevzunun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle ki; Efendimiz’in (sav) ve ashabının bazı rahatsızlıkları için Fatiha suresini okuyarak şifa aradığını, onu şifaya vesile kıldığını pek çok sahih kaynaktan öğreniyoruz. Muavvizeteyn dediğimiz, Felak ve Nas surelerinin insanı bir takım manevi sıkıntılardan koruma fonksiyonunun olduğunu hadislerden biliyoruz. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, “İçinde Bakara Suresi okunan eve, sihir, büyü, cin ve şeytan tasallut edemez. Oraya zarar veremez.” (Müslim,Mûsafirin,212) dediğini Müslim’de geçen hadisten öğreniyoruz.</p>
<p>Şöyle bir perspektif çıkıyor karşımıza; Kur’an’ın asıl maksadı, canlı olanı uyarmak; insanın düşünce, duygu ve davranış dünyasını bütüncül bir şekilde özünden kuşatıp onu Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul haline getirmektir. Bunda şüphe yoktur ama Kur’an’ın asıl maksadının bu olması, Kur’an’ın insan ruhu, benliği, dünyası ve hatta ahireti üzerinde başka teskin edici etkilerinin olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İstesen de istemesen de sen Rabbine doğru yol almaktasın. Bu idrak insana zaman bilinci verir; varoluş bilinci, etrafını yepyeni bir perspektiften değerlendirme hususunda bir iç motivasyon sağlar. Eğrileri, doğruları yeniden hizalama, hesaplama imkanı verir. Allah’a dönüyoruz. Bu şu demektir; biz baki değiliz. Bu şu demektir; bu dünya da baki değil. Sahip olduğun hiçbir şey kalıcı değil. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Hesap, ahiret hesabıdır.</p>
<p>Bunu ben de söylüyorum ne kadar riayet ediyorum? Bunu sen de söylüyorsun ne kadar riayet ediyorsun? Birbirimizi düzelte düzelte kemale gideceğiz. İmam Şafii Hazretleri’nin Asr suresiyle ilgili bir izahı vardır; “İnsanlar ziyandadır; iman edip salih amel işleyenler müstesna.” İman edip salih amel işledin; bu sadece gemiyi kurtarmaktır. Gemiyi kurtaran kaptan oldun. Ayetin devamında diyor ki; “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr,3)</p>
<p>Kendini kurtarman yetmez; ötekini de kurtaracaksın&#8230; Eğrilen kardeşini de doğrultacaksın; evladını doğrultacaksın; eşini, dostunu, çoluğunu çocuğunu doğrultacaksın. Görevin sadece salih olmak değil, ıslah etmek. Buradan şöyle bir yorum çıkıyor; mutlu olmak, sadece psikolojik bir olgu değil, aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. Yani sadece iman ettin, salih amel işledin, nokta. Güzel ama bu izole bir faaliyettir. İşin, vazifen burada bitmiyor ki senin. Eğer böyle düşünürsen mutluluk yarım kalır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hâkim et-Tirmizî &#8211; Kur&#8217;an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2020 12:40:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hakim et-Tirmizi]]></category>
		<category><![CDATA[insandaki heva]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Mü'min Kalbleri ve Amelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24288</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kulun Tevbesinden Dolayı Allah’ın Sevinci: Işin başlangıcında Allah’ın kullarına olan sevgisi ve sevinci vardır. Allah Resulü’nün (s.a.) şu sözünü duymadın mı? “Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, onu arayıp tarayan ancak netice alamayınca deveyi bulma ümidini tamamen kaybederek bir ağacın gölgesine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/">Hâkim et-Tirmizî – Kur’an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="baslik">
<div class="baslik"><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24295 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-300x158.jpg" alt="" width="420" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-600x315.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-768x403.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-1024x538.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_.jpg 1200w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" />Kulun Tevbesinden Dolayı Allah’ın Sevinci:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Işin başlangıcında Allah’ın kullarına olan sevgisi ve sevinci vardır. Allah Resulü’nün (s.a.) şu sözünü duymadın mı?</p>
<p>“Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, onu arayıp tarayan ancak netice alamayınca deveyi bulma ümidini tamamen kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşın derecedeki sevincinden dolayı ne söylediğini bilmeyerek: “Allah’ım! Sen benim kulumsun; ben de Senin Rabb’inim’ diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”(Müslim,Tevbe 7)</p>
<p>Müminin bu hâlinin başlangıcı, Allah Teâlâ’nın ondan hoşnut olması ve onu sevmesidir. İş daha başlangıçta böyle bir şekil alır. Bu, Allah ile kulu arasındaki sırdır. Allah bu sırrı marifetinin batınına koyar ve bu sır, kişiye Allah’ı sevdirir ve O’ndan korkutur; Allah’a karşı ümitvar kılar ve O’ndan ürpertir. İnsanların çoğuna göre hepsi tek bir biçimdir. Ancak muvahhidlere mahsus kılınan rahmete mazhar olanlar tevhide nail oldular. Allah Teâlâ bu has kullarını rahmet kapısına getirdi ve onlar da içeri girdiler. Böylece onlar en büyük rahmete vasıl oldular.</p>
<p>Bu en büyük rahmet, Allah’ın kulları için kendi nefsine yazmış olduğu yüz rahmetten çıkmıştır. Bu rahmette O’nun sevgisi vardır. O kullar bu kapıdan girip de büyük rahmete vasıl olunca o rahmette boğuldular. O rahmette Allah’ın muradı ve muhabbeti vardır. Onlara murad kapısı açılır ve bu kapı onları Allah’ın muhabbetine mazhar kılar. Onların kalbleri açılan bu muhabbet kapısındaki muhabbete takılı kalır, Allah’ın dışındaki her şeyle ilgili üzüntü ve sevinç kaybolup gider, nefıs aldığı bu tattan kopamaz hâle gelir. Böyle bir durumda artık sebepler ve vesilelerden kopulur, nefıs kirlerden arınarak kurbiyet mertebesine vasıl olur. O insanlar, Kuddüs’ün133 kurbiyeti ile tertemiz olurlar. Tertemiz hâle gelince de sadece O’nunla meşgul olurlar. Bu durumda onların, “Ey Yegânem! ” demeleri caiz olur. Eğer Allah Teâlâ, “Doğru söyledi ve Ben de icabet ediyorum.’ derse bu kişiler, Kabz134 ehlinden olurlar.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere, yapmış oldukları böyle süslü gösterilmiştir.“ (En&#8217;am,122)</p>
<p>Cenab-ı Hak kendisinden gafil olan ölü bir kalbe akıl ve ilim nurunu verirse o kişi Rabb’ini tanır. Böylece ilmi, hayat nuru ile akleder. Kişi Rabb’ini tanıdığında O’nunla mutmain olur, kul olarak nefsini O’na teslim eder. Bu durumda ona iki isim gerekir: Bunların birisi Mümin, diğeri ise Müslimdir. İman ismi, kalbin istikrarı (yakîn ile inanması) nedeniyle İslâm ismi ise emir ve yasaklar hususunda kul olarak nefsini teslim etmesi nedeniyle verilir. İkisi de tek bir çerçevede bulunur: Kişi Allah’ı Rabb olarak tanır ve O’nunla mutmain olur; nefsini Allah’ın yanında hisseder ve O’na teslim eder. Bu ikisi de tek bir marifettir. Rabb’ine baktığı zaman O’nu Rabbi olarak tanır, nefsine baktığı zaman nefsinin de O’nun kulu olduğunu bilir. Bunlar ancak kalbin diri olması koşuluyla bilinebilir ve bu marifet diri kalble elde edilebilir. Emir ve yasaklar o kulu, kulluğa çağırır. Ancak nefsine yerleştirilmiş olan şehvetler gelir ve kişiye ağırlık verip onu yasaklar hususunda serkeş yapar. Eğer kişi Allah’ın Zat’ı için gerektiği şekilde cihad ederse Allah o kişiyi takdir eder; emirlerinin daha hafıf gelmesi ve yasaklarda kendisini daha iyi frenleyebilmesi için onun kalbindeki diriliği artırır.</p></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="baslik">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sürekli Senin Yanına Gelerek Kendisini Belli Eden Kişinin Misali:</strong></div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Darb-ı mesel olmuş şöyle bir söz vardır: “Sürekli senin yanına gelip giden kişi kendisini sana belli eder.”</p>
<p>Bu kişinin gelişi, gidişi, tekrar gelip gitmesi onun nasıl biri olduğunu sana tarif eder. Hatta o, senin kalbinde, yüzlerinden tanınan insanların kategorisine girer. O kişi senin yanına sürekli gelip gitmekle, sana selam vermekle, senin hâl ve hatirinı, ihtiyacının olup olmadığını içinden gelerek sormakla kendisinin nasıl biri olduğunu sana belli eder. Böylece bu kişi senin kalbinde; seninle ilgilenen, sana ve işlerine önem veren biri olarak yer eder. Sonra bu kişi söylediklerini filiyata geçirerek senin sevincine ve üzüntüne, hoşlandığın ve hoşlanmadığın şeylere de ortak olur. Hatta senin sevincin onu sevindirir, başına gelen musibetler ise onu üzer. Sen acı çektiğinde o da acı çeker. İşte o, bu ihlası ile nasıl biri olduğunu belli eder ve senin kalbindeki muhlis insanların konumuna oturur. O kişi sonra bu derecelerin de ötesine geçerek malını ve canını sana feda eder, zor anlarda nefsini senin için harcar. O, senin yanında olmaktan dolayı malının eksilmesini veya canına bir şey olmasını umursamaz ve bunların hepsini senin uğrunda harcar. O kişi böyle yaparak senin kalbinde taht kurar ve senin için insanlar arasında biricik olur. Böylece sen sırlarını onunla paylaşır, hayatının her safhasında ona yer verir, onun isteklerini ve kararlarını her işine dahil edersin. İşte Allah da bu kulun davrandığı gibi sana muamele eder.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sevginin Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Sevgi, kalbi ve kollari olan bir ağaç gibidir. Bu ağacın kalbi gövdesi, kolları ise meyve veren dallarıdır. Ancak meyvenin tohumu, gövdeden gelir. İşte marifet o ağaçtır; sevgi ise marifetin kalbidir. Korku, ümit, hayâ, haşyet, rıza, kanaat ve benzeri şeyler de onun dallarıdır. Semere onlardan oluşur ki; o da taatlerdir. Allah Teâlâ sana marifeti vererek cömert davranmış, sevgisinden bir parça olan marifetini sana vererek lütufta bulunmuş, senin için muhabbetini, şefkat ve merhamet kapısından çıkartmıştır. Sen de bunlarla muhabbete, şefkate ve merhamete nail olup marifete ulaştın. Sen O’nu tanıdığında; O’ndan korkar ve ürperir, O’nu ümit eder ve O’nunla mutmain olursun. Tüm kalbinle O’na kul olduğuna, emir ve nehiylerinde nefsini O’na teslim ettiğine inanırsın. İşte bunların tümü marifet kompleksinin içinde yer alır. Marifet de ağacın dalı gibidir. Eğer sana bu ağaç, dalları ile beraber verildiyse bundan sonraki semere, taati kazanmandır.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>İnsanoğlundaki Hevânın Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Ademoğlunun hevâsını misali, yeryüzünü tüm ufuklarıyla kaplayan bulutlar gibidir. Bu bulutun arkasında Güneş vardır. Güneş tutulduğu zaman gündüz geceye dönüşür. Güneş tutulması geçtiği zaman gündüz vakti, buluttaki boşluklardan toz ve topraklı bir şekilde açığa çıkar. Güneş, bulutlardaki bu boşluk oranında yeryüzünü aydınlatır. Bulutlar tamamen geçip gittiğinde ise Güneş, ışığı ile yeryüzünü aydınlatır ve nuru bütün ufku kaplar. Böylece sema apaçık hâle gelir. Güneş de ışığı ile tepe ve dağları, vadileri ve şehirleri, köyleri, evleri ve karanlıktaki bütün bölgeleri aydınlatır. Bulut çekildiği oranda yeryüzü Güneş’in ışığı ile aydınlanır. Ancak bulut tamamen dağılmamışsa gökyüzünde mevcut olduğu oranda yeryüzü gölgede kalacaktır.</p>
<p>İnsandaki hevâ da bu bulut gibi kalbi gölgeler. Kalbteki nur, bulutun arkasında kalan Güneş gibidir. Bu durumda Güneş’in ışığı da sıcaklığı da fayda vermez. Düşmanı da (yani şeytan) onu aldatırsa insan şirke düşer ve kalbini aydınlatan nur tutulur, marifeti küfre dönüşür. Perdeleyen küfür nedeniyle insanın kalbi kapkaranlık gece gibi olur. Oysa o kişi Allah’ın yaratıcısı olduğunu, rızık verdiğini, maliki olduğunu ve kendisini öldüreceğini biliyordu. Ancak onun ilmi bu karanlığın gölgesinde kalmıştır ve kalb gözünü aydınlatamaz. “Rabb’im Allah’tır.” der ancak dosdoğru davranmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Andolsun ki sen onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, şüphesiz ki onları güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı.’ derler.&#8221;(Zuhruf,9)</p>
<p>Yine, kâinattaki işleri düzenleyen kim, sana rızık veren kim, kulak ve gözün sahibi kim, her şeyin melekütu kimin elinde, diye sorsa onlar, “ Allah” cevabını verirler; ancak arkasından da Allah’ a şirk koşarlar.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68455060">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Mü&#8217;min Kalblerin ve Amellerinin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. 0 lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya da batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan yani zeytinden ( çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.”“(Nur,35)</p>
<p>Allah Teâlâ müminin kalbindeki kendi nurunun misalini, o mümine değerinin ve mertebesinin ne düzeyde olduğunu bildirmek amacıyla vermiştir. Yine Allah Teâlâ o mümine mevcut bir şeyi işaret ederek, ahirette ne hazırladığını da haber vermektedir. Müminin nefsi ev gibi, kalbi de kandil gibidir. Onun ağzı kapı misali, dili ise kilit misalidir. Kandil o evde asılıdır ve kandilin yağı yakîndir. O kandilin fitili zühd, camı rıza, askısı da akıldır. Mümin, kalbinde olanı ikrar etmek amacıyla ağzını açarsa o kandil duvardaki deliğinden Allah’ın arşına kadar aydınlanır. Onun kelamı, ameli, zahiri, batını, amellere girişi ve amellerden çıkışı nurdur. Kıyamet günü de onun varacağı yer yine nur olur.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68496633">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“Kim bir iyilik kazanırsa Biz onun iyiliğini daha da artırırız.(Şura,23)</p>
<p>Güzel kelimeler, güzel yerlerden çıkar. Güzel kelimelerin çıkış yeri, marifet, ilim, yakîn ve akıl madenleridir. Tüm bunların oran ve niteliğine göre kişiye cennette güzel evler ve eşler, giyecekler, yiyecekler ve bahçeler, sevinç, beden, yüz ve hizmetçiler artırılacaktır. Allah Teâlâ cennetteki güzellikleri insanların amelleri ve kulluklarına göre derece derece taksim etmiştir. İlim, marifet ve akla göre söz ve fıiller güzelleşecek, nefse göre de hoş ve devamlı olacaktır.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68503718">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Kalb Allah’a, Nefis Şehvetlere Davet Eder:</strong></p>
<p>Içinde marifet hazineleri olan kalb, Allah’a ve O’nun rızasını talep etmeye; hevâ bulunan nefis ise şehvetlere ve fâni olan dünya lezzetlerine davette bulunur. Bundan dolayı yarın ağır bir hesap, uzun bir bekleyiş, ürkütücü sorular olacaktır. Kimin kalbinde marifet hazinesi az olursa nefis onun kalbine hükmeder, kontrolünü zayıflatır ve yuları ele geçirerek o kişiyi esir alır. Böylece o, bir yönetici iken harici etkenlerin esiri oluverir. Tedbir elden bırakıldığı zaman bina harap olur, teba zayi olur, ilim de uzaklaşıp gider.</p>
<p>Nefıs bu hâlde ve kalbte de marifet hazinesi az ise nefis muhtaç hâle gelir. Hazine azalınca ordular da azalır; muhafızlar dağılır, kontrol zayi olup gider. Nefsin fesada uğramaması için onun yorucu amellerle meşgul edilmeye ihtiyacı vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68592141">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere, yapmış oldukları böyle süslü gösterilmiştir.“ (En&#8217;am,122)</p>
<p>Cenab-ı Hak kendisinden gafil olan ölü bir kalbe akıl ve ilim nurunu verirse o kişi Rabb’ini tanır. Böylece ilmi, hayat nuru ile akleder. Kişi Rabb’ini tanıdığında O’nunla mutmain olur, kul olarak nefsini O’na teslim eder. Bu durumda ona iki isim gerekir: Bunların birisi Mümin, diğeri ise Müslimdir. İman ismi, kalbin istikrarı (yakîn ile inanması) nedeniyle İslâm ismi ise emir ve yasaklar hususunda kul olarak nefsini teslim etmesi nedeniyle verilir. İkisi de tek bir çerçevede bulunur: Kişi Allah’ı Rabb olarak tanır ve O’nunla mutmain olur; nefsini Allah’ın yanında hisseder ve O’na teslim eder. Bu ikisi de tek bir marifettir. Rabb’ine baktığı zaman O’nu Rabbi olarak tanır, nefsine baktığı zaman nefsinin de O’nun kulu olduğunu bilir. Bunlar ancak kalbin diri olması koşuluyla bilinebilir ve bu marifet diri kalble elde edilebilir. Emir ve yasaklar o kulu, kulluğa çağırır. Ancak nefsine yerleştirilmiş olan şehvetler gelir ve kişiye ağırlık verip onu yasaklar hususunda serkeş yapar. Eğer kişi Allah’ın Zat’ı için gerektiği şekilde cihad ederse Allah o kişiyi takdir eder; emirlerinin daha hafıf gelmesi ve yasaklarda kendisini daha iyi frenleyebilmesi için onun kalbindeki diriliği artırır.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Aklı İşletmek:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir kimseye akıl nimeti verilir de kendisi için açılan kapı karşısında aklını kullanırsa, kalbini doğruyu nasihat edene karşı itaat etmeye bağlarsa &#8211;ki bu akıl, Allah’a ve ahvâlini düzeltmeye çağırır- o zaman akıl, o kişi için yollardaki engebeleri kaldırır, hayatı ona süslü kılar ve güzel ahlâklı olması, salih işler yapması, yüce mertebelere ulaşması için onu eğitir. Ta ki onu emanet sınırına ulaştırır. Böylece o kişi Allah’ın yeryüzünde, O’nun güvencesi altında olur. O’nun sırlarına vakıf olup münacat ve hikmet makamına ulaşır. O kişi içinde bulunan cevherle ulvi derecelere nail olur; gece-gündüz Allah’ın kapısında durur ve orayı hiç terk etmez.</p>
<p>Böylece o, Allah’m nezdinde çok değerli, istediği zaman O’nun huzuruna girip çıkan asil bir insan olur. O kişi kurbiyet meclislerinde istediği zaman dilediği yere oturur. Allah Teâlâ da o kişiye bazı sırlar verir. Bu, o kulun dünyadaki ahvâlidir. Ahirette Allah’ın huzuruna geldiğinde ise Allah’a kavuşmanın süruru, yüksek derecelere nail olması, Firdevs cennetine girmesi ve perde olmadan Allah’m cemalini müşahede etmesi vuku bulacaktır. Bu nedenledir ki Allah Resulü (s.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kişinin akıl kapasitesi ve azmini bilinceye kadar Müslümanlığı sizi şaşırtmasın!”253</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Misaller, bahsedilen şeyin aynası olur. Nur, kalbin aynasıdır. Allah Teâlâ insanların kafasında gözler ve kulaklar yarattığı gibi kalblerinde de gözler ve kulaklar yaratmıştır. Kafada bulunan gözler ve kulaklar kalbtekiler kadar yakinen idrak edemez. Kalbteki gözler ve kulaklarla nefis istikrar bulur, bilgi konusunda genişler ve böylece gönül inşiraha kavuşur. Gayp olan şeylerin haberleri Allah’tan bu şekilde gelir ve kalb bunu yakinen bilir. Ancak nefis bu konuda bocalar ve şaşkınlık yaşar.</p>
<p>Nefsin mekânı boşluktur; kalbin mekânı ise nefsin fevkinde olan gönüldür. Kalb, gönülde damarlar ve gizli bağlarla asılmış bir&#8217;kova gibidir. Onun altında nefis vardır. Nefiste ise şehvetler vardır. Hevâ, ateşin solumasından çıkan bir rüzgârdır. Bu rüzgâr, ateş kapısından şehvet mahalline gider. Giderken esintisini de neşesini de yüklenir ve bunları nefse ulaştırır.</p>
<p>Hevâ rüzgârı bir işle birlikte eser ve bu rüzgâr nefse, neşe ve esinti getirirse nefis tahrik olup galeyana gelir; damarlardan o işin boşluğunu ve lezzetini en süratli şekilde yürüterek nefsi istila eder. Nefis istilaya uğrayınca gönüle gelen tasavvur ve örnekler karşısında bocalayıp yalpalar. Bu durumu hafıf bulursa kalb harekete geçer; şu veya bu lezzete ulaşmak için eğilim gösterir. Eğer kalb bunu ağır bulur veya teskin edecek bir malzeme bulamazsa nefse yönelir. Bu defa da ikisi (Kalb ve nefis) ittifak kurarak şehvetlere yönelirler. Bu şehvetler yasaklanmış şehvetler ise o zaman da onları gerçekleştirmenin yollarını ararlar. Bunun sonucu da günah ve masiyet olur.</p>
<p>Kalb ancak Allah Teâlâ’yı bilirse. bu durumdan rahatsız olur Çünkü Allah Teâlâyı bilmek, haşyeti doğurur. Eğer bu haşyet nefse sirayet ederse nefis solgunlaşır, tereddüt etmeyi bırakır ve kalb de istikrara kavuşur.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Allah Resulü (s.a.): “Hiç kimseyi işlediği amel kurtaramaz.” buyurunca sahabeler: “Ya Resulullah! Seni de mi?” diye sordular. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.): “Evet, Beni de işlediğim amel kurtaramaz. Ancak Allah’ın rahmeti Beni kuşatırsa kurtulurum.” buyurdu.(bkz.Buhari,5673,6463)</p>
<p>Akıllı ve uyanık kişi olaylara bu pencereden bakar; hayırlı amelleri işleyerek sırtına yüklenir, tazarruda bulunurken dua etmekten usanmaz. Kalb gözleri ile Allah’a bakar, kalbini rahmet suyu ile yıkar ve böylece kalbi mağfirete hazır hâle gelir. Böyle bir durumda kul, “Beni bağışla! Günahları Senden başka bağışlayan kimse yoktur.” deyince Allah Teâlâ tebessüm eder(hoşnut olma anlamındadir) ve sanki şöyle ferman buyurur:</p>
<p>“Kulum Benim huzurumdaydı. Makamı terk edip günahlara daldı. Sonra gezdi, dolaştı ve Benden başka kimsede çıkış bulamadı. Herkesten ümidini kesti ve Bana döndü. Bildi ki Benden başka yarasını tedavi edecek kimse yoktur. Çünkü Ben mağfıreti sadece kendime has kıldım.”</p>
<p>Allah Teâlâ bir kula tebessüm ettiyse o kulu hesaba çekmez.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kur&#8217;an Okuyan ve Okumayan Münafığin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>“Kur’an okuyan münafığın durumu kokusu güzel, tadı acı olan reyhan çiçeği gibidir . Kur’ an okumayan münafığın durumu ise kokusu olmayan tadı da acı olan Ebu Cehil karpuzu gibidir.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Örümcek Yuvasi Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>“Allah’tan başka dostlar edinenlerin misali, örümceğin misali gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü muhakkak ki örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi.&#8221;(Ankebut,41)</p>
<p>Ayette geçen “Edindiler” lafzından maksad şudur: Onlar Allah’ın dışındaki kişilere taptılar yani Rabb edindiler. Oysa taptıkları kimseler kendilerine ahirette hiçbir fayda veremeyecektir. Aynen örümcek yuvasının sıcakta ve soğukta bir fayda vermediği gibi. Onların taptıklan da örümceğin yuvası gibi zayıftır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Yuvaların en zayıfı örümcek yuvasıdır.” Yani 0 ev bir şeyi örtemez, bir şeye fayda veremez, sıcak ve soğuğu önleyemez. Allah’ın dışinda tapılan her şey de aynen böyledir. Kâfır kişi de Allah’ın setrinden (örtmesinden) çıplaktır ve Allah’a üzerinde elbise olmadan çıplak bir şekilde gelecektir. Allah Teâlâ da onun işlediği rezillikleri ve çirkinlikleri huzuru mahşerde herkesin gözü önünde ifşa edecektir.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kur’an Verildiği Hâlde İman Verilmeyen Kişilerin Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Ben size Kur’an verildiği hâlde iman verilmeyen ve iman verilip de Kur’an verilmeyen kişilerin misalini de; hem Kur’an hem de iman verilen kişilerin misalini de; ne Kur’an ne de iman verilmeyen kişilerin misalini de haber vereyim:</p>
<p>Iman verilip de Kur’an verilmeyen kişi, tadı güzel olup da kokusu olmayan bir meyve gibidir.</p>
<p>Kur’an verilen ancak iman verilmeyen kişinin misali, kokusu güzel ancak tadı kötü olan Mersin ağacına benzer.</p>
<p>Hem Kur’an hem de iman verilen kişinin misali, Turunç ağacı gibidir. Hem kokusu hem de tadı hoştur.</p>
<p>Ne Kur’an ne de iman verilmeyen kişinin misali ise Ebu Cehil Karpuzu gibidir. Onun kokusu da tadı da kötüdür.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kasım b. Muhammed anlatır: “Eşim vefat etmişti. Muhammed b, Kâ’b el-Kurazi bana taziyeye geldi ve şöyle anlattı:</p>
<p>“İsrailoğulları zamanında eşini çok seven bir âlim vardı. Ancak o kadın vefat etti. Alim eşini kaybettiği için çok üzüldü, eve kapandı ve kendini insanlardan soyutladı. Kimse de onun yanına gitmedi. Bir müddet sonra kadının biri bu durumu duydu ve onun evine gelerek, &#8216;Benim ona danışmam gereken bir mesele var! Mutlaka onunla yüz yüze görüşmem lazım!’ dedi. Bir kişi bu durumu 0 âlime haber verdi. Alim, “İzin verin.’ dedi. Kadın onun yanına girdi ve: ‘Ben size bir şey danışmak için geldim.’ dedi. Alim: ‘Nedir?’ diye sorunca ‘Ben komşumdan ipek bir elbise almıştım ve o elbiseyi bir müddet giydim. Şimdi o komşum elbiseyi iade etmem için bana haber gönderdi. Ben bu elbiseyi geri göndermeli miyim?’ dedi. Alim, &lt;Evet, göndermelisin’ dedi. Kadın, &#8216;Ancak 0 elbise bende bir müddet kalmıştı.’ diye ısrar edince âlim: “Ödünç aldığın her şeyi zamanı geldiğinde geri vermen senin üzerine düşen bir görevdir.’ diye cevap verdi. Kadın: ‘Ey Allah merhamet edesi insan! Allah’ın sana ödünç olarak verdiği ve sonra da senden aldığı bir şey için mi bu kadar üzülüyorsun? O’nun, verdiği bu emanet üzerinde senden daha fazla hakkı yok mu?’ dedi. O âlim içinde bulunduğu durumun farkına vardı ve Allah Teâlâ o kadının sözüyle bu âlimi istifade ettirdi.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68454239">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Vadilerde Akan Suyun Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Allah Teala hakkı batıldan ayırarak açiklamak için misaller vermiştir.Örneğin:</p>
<p>“O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir. ”(Rad,17)</p>
<p>Hak, vadiden akan su gibidir. Vadi suya karışan çöp gibi kendi hacmine göre akıp gider; hak da bâtıla karışır. Nefis, bâtıl olan fani şeyleri, kuruntuları ve şehvetleri sürekli şekilde akla getirir. Kalb de nefsin bu kuruntularına aldanır. Oysa hak, ne eskir ne de fani olur.</p>
<p>“Gökten su indirdi.” demek, Kur’an’ı indirdi demektir. Allah Teâlâ Kur’an’ı suya benzetmiştir. Yağmurda dünya için faydalar olması gibi Kur’an’da da ahkâm ve şeriata dair dinî faydalar vardır. Allah Teâlâ kalbleri ise vadilere benzetmiştir. Suyun vadilerde nasıl giriş ve çıkışları varsa nurun da kalblerde o şekilde giriş ve çıkışları vardır. Sonra Allah Teâlâ kalbleri sele; bâtılı da suyun üzerindeki çer-çöpe benzetmektedir. Tefekkür etmeyen, ibret almayan, hakka rağbet etmeyen her kalbi. Allah Teâlâ yüzüstü bırakır. Böylece de zulmet o kalbte giriş ve çıkış yerleri bulur. Aynen selin bir vadide giriş ve çıkış yerleri bulması gibi. Yüzüstü bırakılan kalb, bâtılı yüklenir. Aynen selin çer-çöpü yüklenmesi gibi. Eğer kalb muvaffakiyet bulursa tefekkür eder, ibret alır, hakkı yüklenir. Aynen insanların saf ve temiz sudan faydalanması gibi.</p>
<p>Sonrasında Allah Teâlâ hak ve bâtılı, hak ve bâtıl ehli için tavsif ediyor: Öz olan şey çer-çöp oluyor. Yani bâtıl olan şey, sahibi için dünya ve ahirette faydalı olacak şeyleri yok ediyor. İnsanlara faydalı olan suya gelince o, yeryüzünde kalıyor ve insanlar için saf ve temiz kalmaya devam ediyor. Hak da bunun gibidir. Allah Teâlâ hakkı saf suya benzetiyor, çünkü hak, sahibine dünya ve ahirette fayda sağlar. Aynen temiz suyun, kendisi ne ulaşana fayda sağlaması gibi.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Vadilerde Akan Suyun Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Allah Teala hakkı batıldan ayırarak açiklamak için misaller vermiştir.Örneğin:</p>
<p>“O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir. ”(Rad,17)</p>
<p>Hak, vadiden akan su gibidir. Vadi suya karışan çöp gibi kendi hacmine göre akıp gider; hak da bâtıla karışır. Nefis, bâtıl olan fani şeyleri, kuruntuları ve şehvetleri sürekli şekilde akla getirir. Kalb de nefsin bu kuruntularına aldanır. Oysa hak, ne eskir ne de fani olur.</p>
<p>“Gökten su indirdi.” demek, Kur’an’ı indirdi demektir. Allah Teâlâ Kur’an’ı suya benzetmiştir. Yağmurda dünya için faydalar olması gibi Kur’an’da da ahkâm ve şeriata dair dinî faydalar vardır. Allah Teâlâ kalbleri ise vadilere benzetmiştir. Suyun vadilerde nasıl giriş ve çıkışları varsa nurun da kalblerde o şekilde giriş ve çıkışları vardır. Sonra Allah Teâlâ kalbleri sele; bâtılı da suyun üzerindeki çer-çöpe benzetmektedir. Tefekkür etmeyen, ibret almayan, hakka rağbet etmeyen her kalbi. Allah Teâlâ yüzüstü bırakır. Böylece de zulmet o kalbte giriş ve çıkış yerleri bulur. Aynen selin bir vadide giriş ve çıkış yerleri bulması gibi. Yüzüstü bırakılan kalb, bâtılı yüklenir. Aynen selin çer-çöpü yüklenmesi gibi. Eğer kalb muvaffakiyet bulursa tefekkür eder, ibret alır, hakkı yüklenir. Aynen insanların saf ve temiz sudan faydalanması gibi.</p>
<p>Sonrasında Allah Teâlâ hak ve bâtılı, hak ve bâtıl ehli için tavsif ediyor: Öz olan şey çer-çöp oluyor. Yani bâtıl olan şey, sahibi için dünya ve ahirette faydalı olacak şeyleri yok ediyor. İnsanlara faydalı olan suya gelince o, yeryüzünde kalıyor ve insanlar için saf ve temiz kalmaya devam ediyor. Hak da bunun gibidir. Allah Teâlâ hakkı saf suya benzetiyor, çünkü hak, sahibine dünya ve ahirette fayda sağlar. Aynen temiz suyun, kendisi ne ulaşana fayda sağlaması gibi.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>İman ve Salih Amelin Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>İman ve salih amelin misali, içine gül, yasemin ve zambak fıdanı koyulmuş, bundan dolayı da güzel kokan bir evin misali gibidir. Bu fidanlar sulandığı ve onlara bakıldığı sürece ev güzel kokar. Ancak ev sıcak olursa ve rüzgârdan muhafaza edilmezse fidanlar solgunlaşır, tazeliği gider ve güzel koku da kaybolur.</p>
<p>Çirkinliklerden temizlenmiş olan kalbteki iman da böyledir. Bu kalbe şehvetin sıcaklığı, hırs ateşi, böbürlenme, gurur ve mevki-makam arzusu girerse bu şeyler o kalbi kuşatır; iman fidanı solgunlaşır, temizlik ve tazelik gider.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Gafil Şekilde Namaz Kılanın Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kalbi gafil olarak namaz kılan kişinin misali, bir sultanın hukuku ile ilgili suç işleyip sonra pişman olan kişinin misali gibidir. Bu kişi hizmetçilerini ve ırgatlarını toplayıp özür dilemek için sultanın kapısına gidiyor ancak kapıya vardığında hemen huzura koşmadığı gibi özür dilemeleri için yanında getirdiği hizmetçi ve ırgatlarını da bekletiyor. Böylece o kişi de hizmetçileri de edepsizlik etmiş oluyorlar. Buna rağmen sultan, bu kişinin edepsizliğini bağışlamış, ona ikramda bulunmuş ve onu hoş karşılamıştır. Kim sultanın huzuruna kabul edilmek için davet edilir de yoldan saparsa veya hizmetçi ve ırgatlarını özür dilemek için gönderip sultan da onu affetmek ve ihsanda bulunmak için hazır olduğu hâlde özür dilemekten imtina ederse, başka ihtiyaçları ile ilgilenip ırgatlarını ve hizmetçilerini özür dilesinler diye başıboş bırakırsa sultanın bu adama şöyle demesi uygun olmaz mı?:</p>
<p>&#8220;Sen benim hukukum ile ilgili suç işledin, emrimi terk edip zayi ettin. Sen bizzat özür dileyeceğine hizmetçilerini vekil tayin edip o esnada kendi ihtiyaçlarınla meşgul oldun. Bu tavır iğrenç bir tavır değil mi?”</p>
<p>Böyle bir kişinin kendi özrü de hizmetçilerinin özrü de bir önem arz etmez.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Allah’ın Bilinmesi Gereken Vasıfları:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>O’nun celali, cemali, azameti, ihtişamı, nuru, rahmeti, otoritesi, şan ve şerefi, zenginliği, gücü, cömertliği ve merhametidir. Kim Rabb’ini bu vasıflarla tanırsa kalbi sevinçle dolar, nefsi müstağni olur, uzuvları kuvvet bulur, emeli uzun olur ve ümidi fazlalaşır. Allah’in katındaki zenginliklerle gönlü de zengin olur. Allah’ın engin kudreti altında kalbi genişler, gayreti artar, imanı kuvvetlenir, yolunda istikamet bulur, dayandığı payandalar sabit ve sağlam olur; imanı kemale erer, kulluğu sadık olur, ismi yüce mertebelerde değerli bir hâle gelir, asaleti artar ve bu kişi Allah’ın merhametine nail olan has kullardan olur. Allah’ın dostluğunu kazanarak hidayete ulaşır.</p>
<p>Bahsettiğimiz tüm bu vasıflar, nefsin nasibi ile ilgilidir. Nefis, Rabb’ini bu vasıflarla tanımazsa şaşkın, fakir, cansız, aldanmış ve solmuş bir nefis olur.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Yalanlayan Mûnafıklarin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kur&#8217;an&#8217;da şöyle geçer:</p>
<p>“Yahut (anlamı durumu), gökten sağanak hâlinde boşalan yağmur gibidir.”(Bakara,19)</p>
<p>Yani münafıkların Kur’an’a karşı olan münasebetlerinin misali, ıssız ve susuz bir çölde konaklayan ve üzerlerine şiddetli yağmur yağan bir taifenin misali gibidir. Kur’an’ın yağmura benzetilmesinin sebebi şudur: Yağmurun insanlar için hayat kaynağı olması gibi Kur’an da inananlar için hayat kaynağı ve faydadır.</p>
<p>Kur’an’ı yalanlayan münafıklarm misali, soğuk havada gece vakti gökten şimşek ve fırtınalarla yağan yağmur gibidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Onda karanlıklar vardır.”(Bakara,19)</p>
<p>Yani bu yağmurda karanlıklar, yıldırımlar ve şimşekler vardır. Yağmurun misali, Kur’an’ın misalidir. Yıldırımın misali, onların tehdit edildiği azabın misalidir. Yağmurdaki şimşeğin misali ise imanın misalidir. Kur’an’da yer alan ve insanların hidayete ulaştığı o beyanatların misali, bu gecedeki şimşek parıltısıyla insanların yolunu bulması gibidir. Allah Teâlâ Kur’an’ı yağmura benzetmiş; Kur’an’ın tehditlerini de yıldırıma benzetmiştir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kâfirlerin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Kâfirlerin kalblerinin katılığının misali, bir taşın katılığı gibidir; hatta daha serttir. Allah Teâlâ taşları vasfederek bazı taşlardan su çıktığını. bazı taşların Allah korkusundan yuvarlandığını, bazılarının da Allah’a secde ettiğini ifade buyurmuştur. Ancak taşlaşmış olan kalblerde yumuşaklık olmadığı gibi manevi fuyuzat ve haşyet de olmaz, o kalb secdeye de kapanmaz.</p>
<p>“(Hidayet çağrısına kulak vermeyen) Kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”(Bakara,17)</p>
<p>Onlar öğüt alınacak olan Allah kelamının manalarını anlamazlar. Onlara göre Kur’an’ın manaları ve hayırlı sözler, ortada dolaşan sözler gibidir.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Küfürbaz Olan Bir Kadının Durumu:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Bize ulaştığına göre bir kadının ağzı çok bozuktu. Bu kadın Allah Resulü’nün (s.a.) huzuruna geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.) bir et parçasını çiğniyordu. 0 kadın, “Onunla beni de doyur ya Resulullah!” dedi. Allah Resulü (s.a.) de elinde olanı 0 kadına uzattı. O: “Hayır, ben ağzında olanı istiyorum.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.) de ağzında olanı çıkartıp<br />
ona verdi. O kadın bu et parçasını yuttu ve bundan sonra küfürbazlığı gitti, ona iffet, hayâ ve tevazu hâkim oldu.</p>
<p>Allah’ın ikramda bulunduğu ve temiz kıldığı bir beşerin ağzından bile böyle oluyorsa bizatihi izzet sahibi olan Rabb’in kelamını konuşan kişinin hâli nasıl olur? Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey İnsanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.”(Yunus,57)</p>
<p>Allah Teâlâ arı ile ilgili de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Onların karınlarından çeşit çeşit renklerde bir şerbet ( bal ) çıkar ki onda insanlar için şifa vardır.”(Nahl,69)</p>
<p>Bah yalayıp yutmak kişiye şifa verir. Çünkü bu, Allah’in vahyine boyun eğen, Allah’m gösterdiği yolu takip eden arının içinden gelen bir sıvıdır. İşte bu sıvı, bedenlere şifa ve damakta tattır. Bir balın yutulmasında bile durum böyleyse Allah’ın kelamının yutulması ile ilgili düşüncen ne olur? Kalbi Allah’tan gafil olan, nefsi ve arzuları seven kişiler bu durum karşısında bocalayıp dururlar. Ancak gaflet sarhoşluğundan uyanan, kalbi Allah ile dirilen ve kendine gelen kişiler bu tadı ve lezzeti hisseder.</p>
<p>İçki içip sarhoş olan kişi bal yerse onun tadını ve lezzetini alamaz. Aynı şekilde şehvetlere olan sevgisinden dolayı sarhoş olmuş kişi de Allah’ı kelamının tadını ve lezzetini alamaz; onun ağzında, midesinde ve kalbinde şifa bulunmaz. O kişi efendisinden kaçan bir köle gibidir ve kaçışından dolayı da cezalandırılacaktır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/">Hâkim et-Tirmizî – Kur’an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Salim Öğüt &#8211; Modern Düşüncenin İslam Anlayışı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 13:04:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Çalışmak]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Amel-i Sâlih]]></category>
		<category><![CDATA[din savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Elik]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahih bir ”Din" telakkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Salim Öğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24180</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Hasan Elik) Müellif: ”şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?“ ayet-i kerimesini tercüme etmiş ama maalesef yine Kafdağı büyüklüğünde bir gaf yapmakta hiçbir beis görmemiştir. Evet, maalesef ayet-i kerimede geçen ”namaz&#8221; kelimesini, bir kesme işaretiyle ”dua&#8221; diye açıklamaya kalkışımıştır. Müellifin bu konulardaki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/">Salim Öğüt – Modern Düşüncenin İslam Anlayışı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24181 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451-226x300.jpg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451-226x300.jpg 226w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451.jpg 376w" sizes="(max-width: 226px) 100vw, 226px" /></div>
<div>(Hasan Elik) Müellif:</p>
<p>”şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?“ ayet-i kerimesini tercüme etmiş ama maalesef yine Kafdağı büyüklüğünde bir gaf yapmakta hiçbir beis görmemiştir. Evet, maalesef ayet-i kerimede geçen ”namaz&#8221; kelimesini, bir kesme işaretiyle ”dua&#8221; diye açıklamaya kalkışımıştır.</p>
<p>Müellifin bu konulardaki gayrı ciddi tutumu her satırda kendini gösterdiği için, bu tasarrufunda art niyet aramak istemiyorum. Ancak bir zamanlar 19 sayısı üzerine yoğun tartışmaların yapıldığı günlerde duyduklarımızla bir irtibat kurmaya kalkışan çıkarsa, art niyet de arayabilir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere ABD’deki Reşad Halife&#8217;in Türkiye’deki halifesi/temsilcisi olarak tanıtılan Edib Yüksel, bir tartışma esnasında sözü tam da bu noktaya getirmiş ve bir turistle kol kola gezerken namazını kıldığını söylemiş, açıklamasını da, neticede namazın dua olduğunu belirterek yapmıştı.</p>
<p>Günümüzde İslam üzerine yapılan tartışmalarda, kötü niyetli insanlarin kullandıkları yöntemlerden biri de bazı terimleri, sözlük anlamlarına irca ederek kafaları karıştırmaktır. Kimilerinin çıkıp Kur’an&#8217;da ”faiz&#8221; yok ”riba&#8221; var demesi, bazılarının &#8220;faiz&#8221; iyi bir şeydir, çünkü bazı ayetlerde ondan övgü ile bahsediliyor, demeleri bu kabildendir.”<br />
Bu tür saptırmalardan biri de ”namaz” üzerinde yapılmaktadır. Onun manasının dua olduğunu söylemek, bu tür saptırmaların en çok ciddiye olanınıdır; dolayısıyla en tehlikeli olamdır. Müellifin tercümesinde de böylesine bir tahrife yer verilmiştir.</p>
<p>Konunun aslı şudur: Bir lafız ya hakikat ya da mecaz olarak kullanılır. ”Hakikat, konulduğu manada kullanılan lafız demektir. Bazen luğav&#8217;î, bazen şer’î, bazen ise örfi olur.</p>
<p>Luğav&#8217;ı“ hakikat, dilde hangi mana için vaz’edilmiş ise o manada kullanılan lafız demektir. Mesela, güneş, ay, yıldız lafızları, bilinen manalar için konulmuştur. Bu manalarda kullanılırsa luğavi hakikat olur.</p>
<p>Şer&#8217;î hakikat, Şâri&#8217;in kastettiği manada kullanılan lafızdır. Mesela Namaz, hac, zekât, evlenme gibi lafızlar, Şâri&#8217;in bir takım manaları kastetmek üzere koyduğu lafızlardır. Bunların bu manalarda kullanılması, Şer’i hakikat adını alır.</p>
<p>Örfi hakikat, örfte kendisiyle hangi mana kastediliyor ise o manada kullanılan lafızdır.&#8221;546 Mesela bir toplumda ”et” denilince &#8220;kırmızı et”in anlaşılması örfi hakikattir. ”Et yedim&#8221; diyen insanın balık ya da tavuk eti değil, dana veya kuzu eti yediği anlaşılır. ”Şu ağaçtan yemem&#8221; diyen kimse, ”onun meyvesini yemek istemediğini” kastetmiştir, ”kabuğunu” veya ”gövdesini” değil. Bunun böyle anlaşılması örfi bir hakikattir. Bu kurallar bilinmez veya itibar edilmezse dilde anarşi çıkar ve anlaşma zorlaşır.</p>
<p>Bu sebeple bir kimsenin namaz, oruç, hac, zekât ibadetlerine veya Şer’î hakikat olan diğer terimlere, Şerî hakikatin dışında karşılıklar vermesi, büyük hatadır ve telafi edilmeyecek kargaşalara yol açar.Mesela “evlendim” diyen bir insanın ”nikâhlı bir eş aldığı&#8221; anlaşılır ve bu anlam, bu kelimenin örfi hakikati olmuştur. Hâlbuki kelimenin hakikat anlamı ”ev sahibi” olmak olmalıydı.</p>
<p>Ne var ki kullanım böyle olmamış, 0 ikinci mana, yani ”ev sahibi olmak&#8221; manası mecaz olmuş, hakikat ise ”eş sahibi olmak” olmuştur.</p>
<p>İşte bunun gibi ”dil&#8221; ve ”usul” kuralları bilinmez ve bunlara riayet edilmezse, bilginin üretiminde ve paylaşımında kargaşa ve kaos yaşanır.</p>
<p>Gerçekten de bu gün televizyonlarda bir takım konuları tartışan meslektaşlarımız bu konularda yeterince hassasiyet göstermedikleri için, çok gereksiz polemiklere kapı açmakta, dolayısıyla tartıştıkları konular yeterince yararlı olmamaktadır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bu kitapta okuduğum her satır, ben de tuhaf hisler ve daha önce hiç tanımadığım duygular uyandırmaktadır. Şu anda ”çalışma&#8221; başlığı altında yazılanlar da, bu düzeni bozmadan sürdürmektedir.</p>
<p>Müellif diyor ki:</p>
<p>”Mektep, fabrika, mabet, Amel-i Sâlihin biri diğerine tercih edilemeyecek yansımalarıdır&#8230; Bu anlamda hastane yapmak, mabet yapmak kadar dinî bir davranıştır, hatta daha da önceliklidir. Fabrika bacaları cami minareleri kadar önemli ve değerlidir. Bu açıdan baktığımızda, en büyük amel-i Salihlerden birisi, elektriğin keşfidir.”42‘5</p>
<p>Öncelikle belirteyim ki, oldukça öztürkçeci/arı bir dil kullanan müellifin burada özellikle ”Amel-i Sâlih” kavramı gibi çok çok muhafazakar bir terimi seçmesi bana çok manidar gözüktü.</p>
<p>Birçok yerde, hatta Kur’an-ı Kerim mealinde geçen ”Amel-i Salih&#8221; kavramını bile ”yararlı iş, faydalı iş olarak” tercüme edip kullanmayı tercih ederken, birden bire burada mektep, hastane, fabrika bacası inşa etmeyi, faydalı veya yararlı iş olarak değil de amel-i salih olarak değerlendirmesi, gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>İkinci olarak, Amel-i Salih bir kavramdır ve bir medeniyetin malıdır.427 Hiç kimse onu ulu orta kullanmaya ve kendi heveslerini ona yüklemeye yetkili değildir. Onu kullanan kimse önce onunla ne kastedildiğini öğrenecek ve sonra hangi davranışını ”Amel-i Salih” olduğunu, o ölçüler içerisinde ifade etmeye calışacaktır. Tıpkı ”şehid” terimi gibi. Birilerinin çıkıp birilerini “devrim şehidi, basın şehidi” diye takdim etmeleri ne kadar yanlışsa, bu kullanım da öyledir.</p>
<p>Yani hiç kimse ne ”amel-i salih”i ”yararlı iş” olarak, ne de ”yararlı iş&#8221;i amel-i salih” olarak takdim etmelidir.</p>
<p>Bu çerçevede bakalım, ait olduğu medeniyet, Amel-i Salih kavramını nasıl tarif etmektedir:</p>
<p>Önce ”Amel”in ne olduğunu anlamaya çalışalım:</p>
<p>İslam Ansiklopedisinde ”Amel&#8221; maddesinde şu bilgiler kaydedilmiştir:</p>
<p>“Amel: Canlı varlığın gayeli olarak yaptığı iş’tir. Bu itibarla fiil ve eylemden daha özel bir anlam ifade eder. Ayrıca dinî literatürde: Emir, tavsiye ve yasaklara konu olan, sonunda ceza veya mükâfat bulunan tutum ve davranıştır.</p>
<p>&#8220;Ameller, şeriat ilkeleriyle uyuşup uyuşmamaları bakımından genellikle, tâat, mâsiyet ve mübah olarak üç kısma ayrılır. Gerek Kur’ an ve hadislerde, gerekse diğer dinî kaynaklarda tâat sayılan ameller çoğunlukla amel-i Sâlih. .. olarak adlandırılır.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim’in birçok ayetinde iman ve amel-i salih, bazı ayetlerinde bunlarla birlikte ahiret inancı yan yana zikredilerek amel-i salibin faydası ve gerekliliği, kötü amelin zararı ve yanlışlığı üzerinde ısrarla durulmuş, Müslümanlar her fırsatta iman ve amel-i salihe teşvik edilmiştir.”428</p>
<p>”Amel-i Sâlih ister istemez ihlâsı çağrıştırır. İşin ”Sâlih” olması ancak Allah rızasının mutlaka gözetilmesi ile gerçekleşir. Amel, Allah rızası için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah’tan isteyip, yalnız O&#8217;ndan bekleyecektir.”429</p>
<p>Peki, &#8220;İhlas&#8221; nedir? ”İhlas, kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah rızasını gözetmesidir.“30</p>
<p>Râgıb el-İsfehânî İhlas’ı: ”&#8230;Her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi, her durumda yalnızca Allah&#8217;ın rızasını gözetmeyi ifade eder.”431 diye tarif etmiştir.</p>
<p>Kısaca, amel-i sâlih, sâlih kulun ameli anlamındadır. Kul gerçekten Sâlih ise, yani İmanım Amelle destekliyor ve güçlendiriyor, Amelini de İhlasla arındırıyor ve ahlâkileştiriyorsa, o kulun yaptığı bütün işler Amel-i Sâlih’tir.</p>
<p>Aksi halde, başta namazı ve orucu olmak üzere cami ve tekke yaptırması bile Amel-i Salih olma vasfını kazanamaz.</p>
<p>O halde, büyük işlere imza atan büyük iş adamlarını ve büyük zenginleri, öncelikle Sâlih kul olmaya davet etmeli, bütün işlerini İhlas üzere, yani Allah’ın rızasını gözeterek yapmalarını tavsiye etmelidir. Onlara yapılacak en büyük iyilik budur. Bu hakikati arılara ulaştırmamak ve bu konularda onları yeterli biçimde uyarmamak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür.</p>
<p>Aksi halde, sadece ekonomik güç elde edip bu gücü de siyasal etkinliğe ve medyatik güce, dönüştürmek, israf ve lükste sınır tanımadan yaşamak için fabrika bacalarını çoğaltmak Amel-i Sâlih değildir&#8230; Zira bu niyetle fabrika inşa eden insan Sâlih kul değildir. Hele hele, bu fabrikalardan elde ettikleri güçle dinî hayatı zayıflatmak için bir takım projelere destek veriyorlarsa, bu durum olsa olsa Kötü Amel olarak adlandırılır. Böyle kimseler de dince tezkiye edilmezler. Böyle bir zihniyet, bütün ülkeyi fabrikalarla doldursa bile, bunun Allah katında sinek kanadı kadar değeri olmadığı bilinmelidir. Hatta veballerini artıran kuruluşlar olarak tescillenir.</p>
<p>Birileri bu hakikati onlara mutlaka haykırmalıdır.</p>
<p>428.Sülyeman Uludağ, &#8220;Amel”, DİA, III, 13-14</p>
<p>429 Orhan Çeker, ”Amel-i Sâlih&#8221;, Şamil İslam Ansiklopedisi, I, 128</p>
<p>430 Süleyman Uludağ, ”İhlâs&#8221;, DİA, )ocı, 5353</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sahih bir ”Din&#8221; telakkisi için, ”ameller niyetlere göredir”(Buhari)hadisini bilmek ve anlamak mecburiyetimiz vardır. Buhari’nin kitabına bu hadisle başlaması, sayısız âlim tarafından bu hadis çerçevesinde müstakil risaleler, hatta eserler kaleme alınmış olması, son derece manidardır.</p>
<p>Allah önünde secdeye varan kul ile put önünde secdeye varan insanın hali birdir. Ancak birisinin halini ibadet, diğerininkini ise küfür/inkâr/şirk kılan, sadece niyetleridir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığı zaman bazen yemek yemek veya eşiyle beraber olmak ibadet, namaz kılmak ve oruç tutmak şirk olabilir. Yemek yiyen insan o yemeği ve onu ağız tadıyla yeme sıhhatini lütfeden Yüce Yaratıcı’yı minnet ve şükran duygusu içinde anarsa, bu yemek bir ibadettir. Harama uçkur çözmeden helâliyle -nikâhlı eşiyle- yetinirse, bu ilişki ibadettir. Ama başka insanlar görsün diye namaz kılmak veya oruç tutmak riyadır. Riya ise şirkin bir şubesidir.</p>
<p>O halde bütün mesele, hangi fiili hangi niyetle yaptığımızdır. Bu çerçeveden bakıldığı zaman, çalışmak nasıl ibadet olur? sorusunu belki şöyle cevaplamak mümkündür:</p>
<p>Çalışmak, çalışan kişinin, mümin sıfatıyla Allah’ı hatırda tutarak, bir başka ifadeyle O’ndan gafil olmadan, O&#8217;nun izin verdiği helal alanlarda, emrettiği prensiplere uyarak ve yasakladıklarından uzak durarak, O’nun rizasını kazanma niyetini gönlünde canlı tutarak, kazancını da O’nun rızası uğrunda sarfetmeyi düşünerekek faaliyet göstermek olursa, bu çalışma ibadet olur.</p>
<p>Örneklendirecek olursak, iş yapabilme ve başarma yeteneğinin tamamını kendinden bilmeden, işindeki başarısında Allah’ın payını da görerek ve teslim ederek,372 haram kazanç yollarına sapmadan, helal yollarla yetinerek, işçisinin veya patronunun hakkına riayet ederek, kazancından fakirin payını ayırarak, yani zekât ve sadaka vererek, bunu da sanki bir lutufta bulunuyormuş gibi başa kakarak değil, bir görevi ifa etmekte olduğunun bilinci içerisinde, kemal-i edep ve kemal-i nezaket ölçüleri içinde yapan ve iş hayatını bu ölçüler içinde sürdüren bir kimse hiç şüphesiz büyük bir ibadet halindedir. Sanirim zaten bu bilinç düzeyine gelmiş bir insan Allah’a kulluk borcunu, yani İslam’ın şiarı olan diğer ibadetleri de kolay kolay ihmal etmez.</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 197</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet, insanlar adına konuşacak olursak, nasıl seven ve sevgisini açığa vuran herkes kontrolünü kaybetmiş sayılmaz, kızan ve öfkesini dışa vuran kimse de her zaman kontrolünü kaybetmiş sayılmaz. Diğer yandan aşın sevgi de, aşırı öfke gibi kontrolün elden çıkmasının sebebidir.</p>
<p>Tabii bütün bu durum, sonsuz ve sınırsız güç sahibi Allah Teala ile kıyas kabul etmez. O Yüce Varlığa gelince O, ne kadar severse sevsin veya öfkelenirse öfkelensin, O’nun kontrolünü kaybetmesini tahayyül ve tasavvur etmek, İslam İmanına zarar verecek bir keyfiyettir. Çünkü bizim her vesile ile dilimize vird edindiğimiz “Sübhânellâh” kelimesi bile tek başına, böyle bir kuruntuya kapılmamıza engel teşkil etmeye yetecek keyfiyettedir. Çünkü bu kelimenin anlamı müellifin de çok iyi bildiği üzere: ”Ya Rabbi! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla tavsif ederim” demektir.</p>
<p>Daha açık bir dille: ”Y a Rabbi! Sen bütün eksik ve kusurlu hallerden uzaksın ve Sen bütün üstünlük, yücelik ve mükemmellik özelliklerine sahipsin” anlamına gelmektedir. Böyle olduğuna inanılan bir varlığın, sırf kontrolünü kaybedebileceği gerekçesine sığınarak öfkelenmediğini söylemeye yeltenmek, hem de bunu, O zatı tenzih ediyormuş havası içinde yapmak, dolayısıyla 0 zatın kendisini tanıttığı ve özelliklerini ifade ettiği beyanlarını nazar-ı itibare almamak, anlaşılabilir bir durum değildir.</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 188</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Bu dönemde ibadetlerle ilgili dikkati çeken şey, sanıldığının aksine ibadetlerin şekli boyutundaki değişiklik de değildir. Zira ibadetlerde önemli olan şekil boyutu değil, amaç boyutudur.”339</p>
<p>Bu söz, ”ibadetlerde amaç boyutunun önemini vurgulamak&#8221; için söylendiği takdirde önemli, ama ”şekil boyutunun önemsiz olduğunu vurgulamak” için söylenmesi halinde saçmadır. Hangi ibadet olursa olsun, önce şekil boyutlarıyla vardır ve Hz. Peygamber (s.a.v) bunu çok önemsediğini çeşitli vesilelerle açık seçik belirtmiştir. Nitekim namazını beğenmediği bir bedeviyi (köylüyü) Hz. Peygamber (s.a.v) üç defa uyarmış ve ”Kalk, namazını kıl, çünkü sen namaz kılmış değilsin” demiştir. Yani namazında tadil-i erkâna riayet etmeyen bir kimseyi ”namaz kılmış sayılmazsın” diyerek defalarca ikaz etmiştir. Zaten ilim adamları, fakihler, müftüler, müctehidler, meselenin sadece bu yönünü, yani şekil yönünü görür, eksik veya yanlışların bulunduğunu sadece bu esasa göre söyleyebilirler.</p>
<p>Bu duruma göre bir kul, gücü yettiği halde kendisine emredilen şekil şartlarından birini ihlal etse -duruma göreya ibadeti tamamen bâtıl (geçersiz) olur ve iadesi gerekir, ya da sevap ve faziletinden çok şey eksilir.</p></div>
<div>sayfa 183</div>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>”Ölümü bile yenip, yeniden dirilişi ilan ederek, insanı ölümsüzleştiren bir dinin; insanın enerjisi olan ümidi yok etmek için kullanılması; herhalde Yaratıcının affetmeyeceği bir din günahidir.”315</p>
<p>Bu paragraftaki iki konunun sorgulanması gerektiğini düşünmekteyim:</p>
<p>Birincisi: insanın enerji kaynağı sadece ümit midir? Korku, kaygı, endişe, kriz, buhran ve her türlü olumsuz duygu ve durum, yerine göre akla hayale sığmadık bir enerji kaynağına dönüşmez mi? Karanlıkların en yoğun olduğu vakit, aydınlığın en yakın olduğu zaman değil midir? Özellikle iktisatçıların çok sık kullandığı şu ifade hiç dikkatimizi çekmez mi? ”Her kriz, bir fırsattır.” Birçok bilimsel buluşun savaş veya salgın hastalık dönemlerinde elde edildiği, hakikat değil midir?</p>
<p>O halde, aslolan ve doğru olan bu duyguları yok saymak değil, negatif anlamlarını pozitife çevirmek için çalışmaktır. Yani ”Allah’tan niçin korkacakmışım, canım?&#8221; diye sorana: Niçin korkması gerektiğini anlatmalı, bu duygu sayesinde kulun, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı daha dikkatli, daha özenli ve daha riayetkâr olmasını sağlamanın amaçlandığını anlatmalıyız.</p>
<p>Ayrıca ne şekilde korkması gerektiğini açıklayarak, olumsuz biz duruma düşüp, din ve dünya hayatıyla ilgili olarak zarar görmesine engel olmalıyız. Bu korkunun bizi nasıl sağlıklı bir din ve dünya anlayışına yönelteceğini açıklayabilmeliyiz. Unutmayalım ki, ”açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran ise açlık korkusudur.” Bu duygular bir yumurta ikizi gibidirler. Birbirlerini beslerler, kesinlikle birbirlerinden ayrılmazlar. Kimse de bunları birbirinden ayırmaya kalkışmamalıdır.</p>
<p>Bir de şu ”din günahı” tabirine takıldım. Çok önemli değil belki ama yine de merak işte. Biz şimdiye kadar sadece ”günah” ve &#8221; sevap” diye, yani yalın olarak biliyorduk. Acaba “din günahı&#8221; terkibi, bizim bildiğimizden başka bir anlam mı taşımaktadır?</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 175</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern insan, aydınlanmış, uygar, üretken, bilgili, görgülü, kültürlü ve de çağdaş değerlerle donanmıştır. Onların güzel kabul ettikleri şeyler İslam nazarında da güzel sayılmalıdır. Mesela onlar: ”Bu beden benim, dilediğim gibi üzerinde tasarruf etme hakkım vardır.” diyerek, sözgelimi eşcinselliği meşrulaştırıyorlar, hatta bir adım daha ileri giderek &#8220;düzeyli ve orijinal bir çağdaş ilişki biçimi” olarak telakki ediyorlarsa, aleyhinde konuşulmasını bile neredeyse insanlık suçu olarak görüyorlarsa310, buna itiraz edilmemelidir. Çünkü Bir insan cinsel tercihini neden kendi yapamasın ve bu tercihini niçin açığa vuramasın ve de niçin açıktan yaşayamasın?</p>
<p>Şayet &#8220;güzel” ve ”kötü” nün belirlenmesinde dinî emirler ve yasaklar müdâhil kılınmaz, dinî sınırlar, ilkeler ve kurallar kaale alınmazsa, varılacak nokta budur. Bu noktada sadece ve sadece insanın hevâ ve heveslerini tatmin maksadıyla yöneldiği suursız ve kuralsız zevk arayışı, lezzet ve şehvet talebi, menfaat ve ihtirasları tatmin arzusu vardır. Tabi bu durumda batağa saplanmama ihtimali de yoktur.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 170</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055958">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
<div class="sayi"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="dropdown menu oge paylas  "></div>
</div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde">Mümin kullar, Said Nursi’nin o muhteşem tesbitiyle inanırlar ki, &#8220;Helal Dairesi geniştir. Keyfe kâfidir. Harama girmeye lüzum yoktur&#8230;” Bu mükemmel tesbitin mefhumu şudur: ”Mümin keyfini helal dairesi içinde aramalıdır. Zira bu dairenin dışındakiler keyif gibi gözükse bile, keyif değil, sapkınlıktır, hastalıktır, ahlaksızlıktır ve günahtır.&#8221;</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
Evet, ya bu ölçüye itibar etmek, yani onu kabul etmek ve gereğini yerine getirmek, ya da itibar edilebilecek başka ölçüler koymak zorundayız. Tabi bu ”başka ölçüler’i koyarken, akla gelebilecek bütün itirâzî suallerin de cevaplarını hazırlamak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Yani ”neden bu ölçü? Başka türlü veya şu türlü olamaz mıydı?” gibi sorulara: “Ben koydum oldu işte” diye cevap veremeyeceğimizi baştan kabullenmek mecburiyetindeyiz. Diğer taraftan ne kendimizi, ne de başkalarını ölçüsüz, kuralsız, ilkesiz bir ahlak, bir düşünce ve bir yaşayışa düçar edemeyeceğimizi de bir kere daha hatırlayalım.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 166</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055552">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet, bu dünyada henüz ”kırılmayan yumurta, taşmayan kahve” bulunamamıştır. Yiyip kilo almamanin, çalışmayıp başarmanın henüz bir formülü bulunamamıştır. Onun için insanlar iştahlarıyla ilgili onlarca yasak, keyifleri ve ihtiraslarıyla ilgili onlarca barajla birlikte yaşamaya mahkümdurlar.</p>
<p>Manevi, ruhi, ahlakî, yani dinî hayatımız da böyledir. Allah’a has kul olabilmek için, eline, diline, beline sahip asil bir mümin olabilmek için, hodgâmlıktan diğergâmlığa, yücelebilmek için, maddeperestlikten maddeyi ayakaltı malzemesi olarak görecek fazilete erebilmek için, kısaca kula ve kulun sahip olduklarına kul olmaktan kurtulup Allah’ın kulluğuna terfi edebilmek için, Allah Tealanın çizdiği sarı, kırmızı ve yeşil bütün çizgileri tammak ve gereğini yerine getirmek mecburiyeti vardır.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra, ruhi bünyemizin de diyete ihtiyacı olduğu gerçeği ayan beyan ortaya çıkmıştır kanaatindeyim. Ancak burada daha önemli soru şudur: Biyolojik diyette vücudun ihtiyacı olan kalori miktarını tıp uzmanları belirleyebiliyorlar ve ona göre tavsiyelerini yapıyorlar. Peki, ruhi diyette, nefsi bünyemizin ne kadar zevke ve lezzete ihtiyacı olduğuna, ne kadarından fazlasının ruhi bünyemize zarar vereceğine kim karar verecektir? Yani bu konuda ölçüleri kim koyacak, sınırları kim belirleyecektir?</p>
<p>İşte Allah Teala’nın: ”Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. ”(Maide,3) buyurarak, kullarına sunduğu ve adım ”İslam” koyduğu bu ilahî nimet, bu ölçüleri koyacak ve bu sınırları belirleyecek tek ölçü ve tek merciidir.</p>
<p>Mesela o merci: ”zinaya yaklaşmayın. Çünkü 0, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”(İsra,32) buyurduysa, artık hiçbir mümin çıkıp, ”burada kastedilen tecavüzdür; iki yetişkinin karşılıklı rızası ile vukubulan cinsel ilişki, zina sayılmaz.” diyemez. Ya da ”aşk varsa zina yoktur.” diye saçmalayamaz.</p>
<p>Aynı şekilde Allah Teala: ”Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. ”(Maide,90) buyurduktan sonra artık hiçbir müminin &#8220;burada kastedilen, ölçüyü kaçırmaktır. Edebini ve ölçüsünü bilerek içmenin bir sakıncası yoktur.” diyemez.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 164</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055363">
<div class="oge yorumYap">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>&#8220;İlahi adalete aykrı olduğu gerekçesiyle Mutezile mezhebinin kabul etmediği şefaat, Ehl-i Sünnet’ e göre ahirette gerçekleşecektir. O gün peygamberler ve Allah’ın sevgili kullari Allah’ın izniyle, O’nun şefaat olunmasına rıza gösterdiği kimseler için şefaat edeceklerdir</p>
<p>Hz. Peygamber bir hadislerinde ümmetinin günahkârlarına şefaat edeceğini haber vermiştir.(Buhari,Da&#8217;avat,1)Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: ”Her peygamberin kendine has, kabul olunan bir duası vardır ve onunla dua edegelmiştir. Fakat ben duamı ahirette ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.”(Buhari,Vasaya,12)</p>
<p>Müslümana düşen görev, şefaate güvenip dinin gereklerini terk etmek değil, şefaate layık olabilmek için çalışmaktır. (Nitekim) Hz. Peygamber kızı Fâtıma’ya şu tavsiyede bulunmuştur: ”Ey Fâtıma, çalış, muhakkak ki ben Allah’ın azabından bir parçasını bile senden def edemem.254</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 145</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66054390">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66053531">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div></div>
<div>Din Savaşları</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Bu talihsizliğin boyutları, mezhep tartışmaları, tarikat kavgaları, hatta kutsal kabul edilen din savaşlarına kadar uzanmıştır‘.”224</p>
<p>Önce son cümleden başlayalım. Tarihimizde din savaşları diye bir ”kara leke” yoktur. Hatta mezhep savaşları da yoktur. Yukarıdan beri “Ortadoğu İslamı”, ”Taliban İslamı” ile başlayıp, ardından ”mezhep tartışması, tarikat kavgası” ile devam eden bu üslup, netice itibariyle getirilip ”din savaşı”na bağlansa da, sanırım hiçbir vicdan sahibi, bu değerlendirmeleri ciddiye almayacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan ”ihtilaf” olgusuna dair görüşümü yukarıda uzun uzun anlattım.225 Burada tekrara düşmemek için sadece şunu sormakla yetinmek istiyorum: Yeryüzünde insanın müdahil olduğu ama ihtilafın bulunmadığı bir alan gösterilebilir mi?</p>
<p>Bütün ülkelerde ve ülkemizde, en büyük, en şiddetli, en sürekli kavgalar demokrasilerin mabedi diye tanımlanan millet meclislerinde olmuyor mu? Hukuk adamlarının bir araya gelip hukukî problemleri tartıştıkları toplantılardaki kavgalar, herkesçe malum değil mi? Bilim, siyaset ve hukuk adamlarının hukuk ve demokrasi anlayışları aynı mı?</p>
<p>Yeryüzündeki en zarif, en kibar, en müeddeb insanlar olmaları beklenen sanat adamları, bazen sanat anlayışlarındaki farklılıktan, bazen sanata hizmet sunma politikalarındaki zihniyet ayrılığından dolayı, sendika toplantılarında vb yerlerde nasıl boğaz boğaza gelmektedirler, görmez miyiz? Mimarlar mühendisler odasının sadece İstanbul’a boğaz köprüsü veya tüp geçit konusundaki ihtilaflarından söz etsek, beş yüz yıllık bir tarikatın iç çekişmelerinden daha çok yer tutardı herhalde.</p>
<p>Bundan daha doğal ne olabilir? İnsanın olduğu her yerde düşünen bir kafa, vuran bir kalp ve duyan bir yürek mevcuttur. Bunların olduğu her yerde de görüş ayrılığı, duygu farklılığı, ifade çeşitliliği bulunacaktır. Nitekim bu kanaatlerini kitaplaştırırken müellifin, aynı alanda uzmanlaşmış meslektaşlarının büyük çoğunluğuna muhalif bir duruş sergilemesi bu kabilden değil midir?</p>
<p>Bu konuyu en iyi takdir etmesi gereken akademisyenlerden biri, şüphesiz müellif olmalıydı. Çünkü kendileri her konuda ve her ortamda görüş ve kanaatlerini rahatça ifade edebilmektedirler. Bu imkânı kullanan insanlar, başkalarının da bu hakkı kullanmalarından rahatsızlık duymamalıdırlar. İnsanlar kanaatlerini ve hissiyatlarını ifade edince de, bir takım görüş ayrılıklarının ortaya çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Bu meseleyi bu şekilde değerlendiren bir ilim adamı, ”mezhep tartışmaları”nı, aşağıdaki ayet-i kerimelere muhalefet etmek olarak anlamamalı, anlayamamalıdır:</p>
<p>”Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin..&#8221;225</p>
<p>”Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.”227</p>
<p>&#8220;Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.”228</p>
<p>Doğrusu, müellifin bu çalışmasını okuyuncaya kadar bu ayet-i kerimeleri bu bağlamda yorumlayan, yani mezhep farklılıklarını, daha açık bir ifade ile İmam Ebü Hanife ile İmam Ebü Yusuf arasındaki, İmam Mâlik ile İmam Şafii arasındaki ilmî kanaat farklılıklarını ”Allah’ın ipinden uzaklaşma”, ”parçalanıp bölünme&#8221;, ”kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşme”, ”dinlerini parça parça etme&#8221; olarak değerlendirildiğini görmemiştim. Ancak bu kitabı okuduktan sonra bunu öğrendim ve akabinde şunu düşündüm:</p>
<p>Yeryüzünde yüz milyonlarca insanın bu dinî yaşamalarını mümkün kılan bu müstesna şahsiyetler, bu mümtaz simalar, bu yıldız insanlar, şayet bu ithamı hak ediyorsa, müellifin bu kitabında dile getirdiği ve büyük çoğunluğu hiçbir yaraya merhem olmayan, hatta bazen kezzap gibi işleyen fikirlerinin yol açtığı ve bundan sonra da açacağı ihtilaflar için ne demeli, bilemiyorum.</p>
<p>Bilmeyenler için söyleyeyim: Ne Ebu Hanife ne de diğerleri, hiç kimseyi kendilerini taklide davet etmemişlerdir. Onlar, Ferhat’ın kayalıkları yararak, uzun mesafelerden şehre su getirmesi misali, bütün ömürlerini Allah’ın dinini anlamaya ve anlatmaya vakfetmiş ilim, ihlâs ve iman abideleridir. Herhalde en büyük kusurları, getirdikleri bu suyu sebil kılmaları, bu konuda bir cimrilik göstermemeleri, kovasını doldurmaya gelenleri kovalamamaları, aksine izzet ve ikramda bulunmalarıdır.</p>
<p>Şimdi birilerinin çıkıp da, sanki o insanlar kendi dönemlerinin askeri, siyasi, mali gücünü kullanarak, o günün Müslümanlarını kendilerine râm olmaya zorlamışlar gibi takdim etmeleri, büyük haksızlık, hatta büyük iftiradır. Ne o dönemde, ne bu dönemde, hiçbir Müslüman hiçbir mezhebe veya tarikata herhangi bir baskı ile intisap etmemiştir. Söz konusu intisap sadece gönül bağından kaynaklanmaktadır. Bazı cahillerin münferit tavırları, koskoca kurumları lekelemek için kullanılamaz. Eğer böyle yapmaya kalkışırsak, günümüzde, ortada ne demokrasi, ne hukuk, ne laiklik ne de Özgürlük kalır. Çünkü bu kurumlar adına öyle yanlışlıklar öyle haksızlıklar yapılıyor ki..</p>
<p>Bu kurumlar öylesine istismar ediliyor ve öylesine büyük kavgaların içine çekilmek isteniyor ki&#8230; Ama bütün bunlara rağmen aklı başında hiçbir insan bu durumdan dolayı, bu kurumları yıpratıcı bir ifade kullanmayı düşünmüyor. Çünkü aklı başında her insan, bu durumun son derece tabii olduğunu idrak ediyor ve tavrını ona göre belirliyor. Mezhep ve meşrep farklılıkları konusunda da böylesine sağduyulu düşünmek ve davranmak, hem aklî, hem ahlâki hem de dinî bir mecburiyettir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 132</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66053531">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66052272">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Yukarıda da işaret ettiğim gibi Çağdaş filozoflar arasında haklı bir şöhrete sahip olan Umberto Eco’nun, yayınlanan bir röpor.. tajındaki şu cümlesi, basit ama anlatmak istediğim noktayı açıklayıcı olması bakımından bana çok anlamlı gelmiştir:</p>
<p>”Şayet bir mabede girerken ayakkabılarımı çıkarmak istemiyorsam, ayakkabılarımı çıkarmam gerekmeyen bir mabede giderim.&#8221;</p>
<p>İşte bütün söylemek istediğimiz mesele budur. Kardeşim, bu dinin mabedine ayakkabısız girilir. Ama modern insan hem bu mabede girmek istiyor, hem de ayakkabılarını çıkarmak istemiyor. Ondan sonra da bizim gibi ilahiyatçılara &#8220;ayağını paspasa silerek mi girsin, yoksa galoş mu taksın?” diye tartışmak düşüyor. ”Kardeşim, ayakkabınla gidebileceğin mabetler de var.” Diyerek bir türlü meseleyi dürüstçe çözmeye yanaşmıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 122</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66052272">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66051637">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yukarıda bir vesile ile demiştim ki: Yeryüzünde zihniyetlere ve inanışlara göre parsellenmemiş, sahipsiz bir şekil alanı bulamazsınız.”192 Bu vesile ile bu tesbite bir ilavede bulunalım ve diyelim ki ”ifade alanı&#8221; da bulamazsısınız. Özellikle bazı söylemler vardır ki, bazı çevrelerin hususi simgesi haline gelmiştir ve onların patentini taşır.”3</p>
<p>Bu durum sizin, bizim veya onların istemesiyle veya istememesiyle alakalı değildir.</p>
<p>İnsanların birliği ve kardeşliği söylemi de, daha çok Masonlara ait bir ”slogan” olarak bilinir.194 Içini nasıl doldurduklarını bilemem. Mesela onlar insanları ”çağdaş” ve ”çağdışı&#8221; diye ayırmadan, ”laikçi, şeriatçı, tarikatçı” demeden bağırlarına basarlar mı? Mesela, işyerlerinde, holdinglerinde, fabrikalarında, paspasçı ve çaycı olarak değil, doktor, hukukçu, iletişim uzmanı, mühendis gibi üst düzey görevlere, inancından dolayı başım örttüğünü söyleyeni, sünnet diye inandığı için sakal bırakanı, hatta namaz konusunda ciddi ve titiz olanı, getirebilirler mi? Bu ülkede uzun bir süredir pervasızca yaşanan ve daha çok inanan hanımların yaşadığı hak ihlallerine, kardeşlik ülküsünü taşıma onuru adına, hiç itiraz etmişler midir? Bu soruları çoğaltabilirsiniz.</p>
<p>Evet, içini nasıl doldurduklarını bilmiyorum ama bu insanlar bu sloganı, patenti kendilerine ait olacak ölçüde içselleştirmişlerdir.</p>
<p>Mesela ”çağdaş yaşam&#8221; sloganı da böyledir. Hepimiz bu çağda yaşarız ama bu slogan bazı çevrelerin malı olmuştur ve kullanıldığı zaman ”bu çağda yaşamak”tan başka anlamlar içerir. Onun için de bir ilahiyatçı, dindar bir hayat tarzını bu söylemle ifade edemez.</p>
<p>Aynı şekilde ”halkların birliği” veya ”ulusların birliği&#8221; söylemleri de, kulakda hoş tınılar yaratmaktadır ama bunların da sahipleri vardır ve sanki gizli bir patent kurumu bunları onlar adına tescil etmiştir. Yani bu tabirler, masum, objektif/nesnel birer kelime değil, birer ”Jargon”195dur.</p>
<p>Bu değerlendirme, ne insanların kardeşliğine itirazdır, ne de çağdaş yaşamın doğru kullanımına. Sadece, reel politik denilen cinsten bir yaklaşımla, dinî alanda yazıp çizenlerin de kendi terminolojilerine sadık kalmaları yönünde bir tavsiyede bulunmaktır, o kadar.</p>
<p>Mesela “müminlerin kardeşliği&#8221; söylemi bu kabildendir. Hem gerçekçidir, hem de temel kaynağımız, kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim&#8217;de karşılığını hemencecik bulabilirsiniz: ”Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”19‘S</p>
<p>Ve bu yaklaşım, hakikaten dürüst yaklaşımdır. Bütün insanlığın kardeşliğini savunanlar, acaba kendi aileleri içinde bu düşünceyi kabul edebilmişler midir? Şayet bunu başaramadılarsa, mesela başka partiye oy veren oğluna veya arzu etmediği &#8220;yaşam biçimini” benimseyen kızma tahammül edemezlerse, böyle büyük laflar ederek, büyük iddialar taşıyan cümleler kurarak, kendilerini zor durumda bırakmış olmazlar mı?</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66050344">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik">Kefenin Cebi Var mı?</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Müellif bu başlık altında bir de şunu söylüyor:</p>
<p>’Kefenin cebi yok, dünya malı dünyada kalır.’ tarzındaki, adeta dünyadan kaçışı öğütleyen anlamsız sözler, yerini çalışmaya, üretmeye teşvik eden öğütlere bırakmalıdır.”187</p>
<p>Müellifin, &#8220;anlamsız söz” diye nitelemekte hiçbir beis görmediği bu söz, benim penceremden bakıldığında, dünyanın en büyük hikmeti olarak görülmektedir. Böylesine hikmetli bir tesbiti, sadece ve sadece ”Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan” felsefesiyle yaşayan, Islam&#8217;ın infak kültüründen hiç mi hiç haberi olmayan insanlar yanlış değerlendirebilirler.</p>
<p>Ben biliyorum ki bu kitabın müellifi kesinlikle onlardan değildir. Ama ne talihsizliktir ki, bu değerlendirme onun kitabında yer almış, bana da bu duruma bir açıklama getirmek düşmüştür.</p>
<p>İnfak kültürüyle yetişen dindar nesil içinse bu çok büyük bir söz, çok anlamlı bir hikmet, hayatın rotasını belirlemede, insan denen varlığa en büyük yardımı ve desteği sağlayan çok değerli bir tesbittir. Zira bu sözün açılımı ve bağrında barındırdığı hakikat, mümin toplumun muhtelif kesimleri için şudur:</p>
<p>Halk için ”Ne verirsen elinle, o gider seninle” dir. Ve izahtan Vârestedir ki, daha yaşıyorken ”canın yongası” mesabesindeki ”mal”dan vazgeçebilmek, karşılıksız olarak, sırf Allah rızası için verebilmektir. Bir başka ifade ile hayır ve hasenat yapmayı evlatlarından, yani mirasçılarından beklemek yerine işini eliyle görmektir.</p>
<p>Evliyaullah/Ehlullah için: ”Ölümün sizin için daha sevimli hale gelmesini istiyorsanız, gideceğiniz yere önceden biraz mal gönderiniz. Zira insan malının ardı sıra gitmeyi sever.&#8221; anlayışıdır. Aslında her ikisi de aynı kapıya çıkar fakat her kesim, kendi kültür ve birikim dünyasının diliyle bu hakikatlere ulaşmışlar ve ifade etmişlerdir.</p>
<p>Nihai tahlilde ”kefenin cebi yok” hikmeti, kesinlikle ”tembelliği” davet etmez. Aksini iddia eden varsa, lütfen, dünyanın en büyük medeniyeti olduğunda hiç kimsenin aykırı ses çıkarmadığı ”Vakıf Medeniyeti&#8221;mizi nasıl açıklayabileceğini söylesin. Böyle bir medeniyet, kendi karnını doyurmaktan ve ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz zavallı, miskin, fakir ve garip insanların kurabileceği bir medeniyet olabilir mi?</p>
<p>Evet, halk olsun, münevver olsun, her mümin bilmektedir ki: ”Sizin elinizdeki (dünya malı) tükenir. Allah katındaki (rahmet) ise bak’idir, (tükenmez). Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzelier mükafatlarını vereceğiz.&#8221;188 ayet-i kerimesi hem bir uyarı, hem de ilahî bir taahhüttür. Tabir caiz ise bu ayetin aktüel anlamı: ”Dünya bankalarına yaptığınız yatırımlar talan edilebilir, batabilir; ama Allah’ın bankasına tevdi ettiğiniz mevduat ise, batmak bir yana, en az bire yediyüz karşılığında size geri döner.&#8221; demektir.</p>
<p>Bu manayı doğru ve güzel anlayan Allah dostlarından biri, çok kıymetli bir malım, değerinin iki katı bedel ödeyenlere bile vermemiş ve: ”Ben bunu daha yüksek bir bedelle satacağım” demiş, ardından da: ”Allah bu mala yedi yüz katı bedel vaad etmektedir.” diyerek Allah için infak etmiştir.</p>
<p>İşte efendim, ”infak” imanıyla ve ”îsâr”189 ahlakıyla yetişmiş olanların kültür dünyasında, inanç âleminde, felsefi yaklaşımında ve dünya telakkisinde ””Kefenin cebi yok, dünya malı dünyada kalır.” hikmetli sözünün anlamı budur. Eminim ki bunu başka türlü anlayanlar bu imandan ve ahlaktan yeterince nasibi olmayanlardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 115</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66050344">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66048896">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellifin birden fazla yerde anarak vurgulu bir şekilde üzerinde durduğu konulardan biri de misvak meselesidir.</p>
<p>Müellif ”Sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil, ağız ve diş temizliğidir.&#8221; 167 derken bile sanki misvak kullananlara bir sitem göndermektedir. Aksi halde ”Sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil&#8221; cümlesinin bir anlamı olur muydu? Doğrudan doğruya ”Sünnet olan ağız ve diş temizliğidir” denmesi, daha makul olmaz mıydı? Ne var ki burada &#8220;önemli olan” ağız ve diş temizliğinin Sünnet olduğunu belirtmek değil, ”misvak&#8221; kullanmanın Sünnet olmadığını belirtmektir.</p>
<p>Diğer yandan ”Misvak ağacı” terkibi dahi nisbî bir bayağılaştırma/basitleştirme ameliyesine malzeme yapılmak istenmiştir. Yani ”Kavak ağacından ne farkı var ki?&#8221; denmek istenmiştir. Çünkü bildiğim kadarıyla normal kullanımda &#8220;ağaç” kelimesi yoktur. Evet, her ne kadar misvak bir &#8220;ağaç” ise de, özel bir isim gibi kullanılmak suretiyle sanki ”o, bildiğiniz ağaç değil” mesajı verilmek istenmiştir.</p>
<p>Teşbih uygun görülürse sanki şairin Hz. Peygamber için söylediği şu mazmun, bu ağaç için de kullanılmak istenmiştir:</p>
<p>”Evet, Muhammed bir insandır ama her insan gibi değildir. Nitekim yâkut da bir taştır ama sıradan bir taş değildir.”</p>
<p>Sanki bu ”ağaç” bir Sünnet’ i sembolize ediyor diye artık ağaç olmaktan fazla ve bir bitkiden değerli bir hüküm kazanmış gibidir. Tıpkı sakal gibi&#8230; O da netice bir ”kıl&#8221;dır ama onu Sünnet olarak görenler için o artık sıradan ve vücudun her yerinde bitebilen bir ”kıl” değil, insanın en şerefli uzvu olan yüzünü/cemâlini tezyin eden/süsleyen ”mübarek sakal”dır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 107</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66048896">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66048453">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sakal bırakmak ve sakalı savunmak nasıl bir zihniyet meselesi ise, sakalı kesmek ve sakal karşıtı bir söylem geliştirmek de bir zihniyet meselesidir.</p>
<p>Sağ elle yemek nasıl bir zihniyeti ele veriyorsa, sol elle yemek de öyledir.</p>
<p>Topuğuna kadar örtünmek nasıl bir zihniyetten kaynaklanıyorsa, dizkapağına veya daha yukarısına kadar açmak da yine bir zihniyetin neticesidir.</p>
<p>Ne var ki sermaye ve medya gücünü elinde bulunduranlar, topuğuna kadar örtünmeyi ideolojik bularak periferiye/çevreye gönderirken, diz kapağına veya daha yukarısına kadar açmayı, çağdaş giyim diye merkezde ağırlamaktadırlar.</p>
<p>Sakallılık veya sakalsızlık hali, sağ veya sol el ile yeme adetleri de böyledir. Günümüzde önemli davetlerde yemek yemek, neredeyse bir işkenceye dönüşmüştür. Hangi şarabın hangi yemekle alınması gerektiğinden tutunuz da, salata tabağı ne tarafta, tatlı tabağı ne tarafta duracak meselesine, oradan da hangi yemeği hangi çatalla yiyeceğinize kadar hiçbir ayrıntı atlanmadan hazırlanan sofralarda, -hele bir de sürekli değil de, ara sıra bu sofralarda bulunanların -ne işkence yaşadıklarını ancak kendileri bilir, ama ne moderniteye lanet ederler, ne bu sisteme&#8230; Ellerinden geldiğince talimatlara uymaya çalışır, beceremedikleri yerlerde kendilerini kınar, bir dahaki sefere daha dikkatli olmak niyetiyle o sofralardan kalkarlar. Yani demem odur ki bütün mesele, olaylara nasıl baktığınızla ilgilidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 106</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66048453">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66047358">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;Seven sevdiğine itâtkardır” hikmetinde de ifade edildiği üzere, modern insanın, her değer gibi içini boşalttığı için adını çok sık anmadığım sevgi, aslında insanoğlunun en has, en asil, en temiz duygusudur.</p>
<p>Gerçek sevgi sevdiğinde fani olmaktır. İlkokul öğrencisi iken sabahları içtiğimiz okul andımızda ”varlığım varlığına armağan olsun” diye bir ifade vardı. İşte sevgi ”kendi varlığını onun varlığına armağan etmektir. ”160 Bendeniz böyle bir sevgiyi bir defa yaşadım ve ne olduğunu çok iyi biliyorum. Derdimi anlatabilmek için bu olayı anlatmaya mecburum. .</p>
<p>Merhum hocamız Mehmet Sofuoğlu Bey’161, aşkını, heyecanım, gayret-i diniyyesini, hülasa her şeyini gerçekten sevdim ve hocaya kalbî bir rabıta ile bağlandım. Bir süre sonra fark ettim ki, ayakkabımın rengi kavuniçi, çift düğmeli ceketimin de alt düğmesi ilikli idi. Bu ikisi de benim zevkime ve tarzıma uygun şeyler değildi. Neden sonra fark ettim ki, ben hocamı taklîden bu rengi seçmişim ve bu duygu içinde alt düğmeyi ilildemişim.</p>
<p>Karşılıksız, hasbî ve insanî olarak bu duyguyu ömürlerinde bir kere yaşamış olanlar, bazı Peygamber (s.a.v.) âşıklarınin O’na benzemek kastıyla sakalını kınalamasım, cübbesini O’nun cübbesine benzetmesini, O’nun gibi sarık bağlamaya çabalamasını O’nun gibi oturup kalkmaya veya yürümeye çalışmasını, O&#8217;nun gibi hasır veya mütevazı bir şilte üzerinde yatmasını kesinlikle yadırgamazlar. Kınayanlar bu duygudan nasibini almayanlardır.</p>
<p>Görmez misiniz, modern çağda bile insanlığın idolü/mini putu haline gelmiş bazı Amerikalı aktör, şarkıcı veya futbolcuları Budist rahipler gibi giyinmekte hiçbir beis görmemektedirler. Ya da sıradan insanlar, idollerinin çene yapısı veya elmacık kemiğine sahip olabilmek için estetik ameliyatı bile göze almaktadırlar.</p>
<p>Hülasa, Hz. Peygamber’in yapıp etmemize dair tavsiyelerinin bulunduğu hususları Sünnet olarak kabul eder, diğerlerini ise tamamen kişisel tercih meselesi olarak ele alırız. Birileri onların da sünnet olduğunu söylerse onlarla da ”hikmetle ve en güzel bir yoldan” mücadele ederiz. O’nun yolunu adım adım takip edenleri baş tacı biliriz; kendi tercihlerini başkalarına dayatmaya kalkanları da bu bağnazlıktan sakındırırız.</p>
<p>Bir de saç uzatmak sünnetmiş diyerek saçlarını uzatmalarına dinden delil arayan yetişme çağındaki gençler gibi sadece giyim kuşamına talip olup da güzel ahlakına bîgâne kalanları, daha şiddetle uyarmayı kardeşlik görevi sayarız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 100</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66047358">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66046003">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Manayı dışlayan maddecilik ne kadar tehlikeliyse, maddeyi dışlayan maneviyatçılık da o ölçüde tehlikelidir. Dünyaperestlik insana ne kadar zararlı ise, ahiretperestlik de öyledir. Dine kafa tutan bilimcilik ne ifade ediyorsa, bilimi dışlayan dincilik de onu ifade eder.&#8221;138</p>
<p>Bu tür cümleler, sadece dengeyi sağlama hatırına kurulmuş olduklarını düşündüğüm için, zihnimde hep infial uyandırmışlardır. Zira gereksiz ve yersiz denge sağlama çabaları, insandaki adalet duyugusunu rencide etmektedir.139</p>
<p>Bu genel değerlendirmeden sonra ifade edeyim ki “ahiretperest&#8221; deyimi, benim için çok çok yeni olup, zihin dünyamda bır karşılığı yoktur ve kanaatimce isabetsiz bir uydurmadır. Çünkü insan ”dünyaperest” olabilir ama aynı anlamda ve aynı ölçüde ”ahiretperest&#8221; olamaz. Zira insan, ”ahireti yok sayarak&#8221; yaşayabilir ama ”dünyayı yok sayarak” yaşayamaz. Yiyip içme, giyinip kuşanma, barınma, ısınma vb. zaruri ihtiyaçları dolayısıyla, ahiretten koptuğu ölçüde dünyadan kopamaz. Herhalde bu düşünceden dolayı olsa gerektir ki, bugüne kadar böyle bir kullanım icad etmek düşünülmemiştir.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli konu ise şudur: Üretim, ihtiyaca binaen yapılmalıdır. Aksi halde ürün ya elde kalır, ya da ancak devlet desteğiyle, zorlama yöntemler ve illegal yollarla tüketim sağlanır ki, bu da hoş bir durum değildir. Fikirler de böyledir. Üretilen fikirler toplumda bir yanlışı tashih etmeli, bir boşluğu doldurmalı, bir güzelliği ikame etmeli, bir çirkinliği bertaraf etmelidir.</p>
<p>Bu çerçeveden bakıldığı zaman bugün bu ülkede veya başka İslam ülkelerinde, acaba insanlar, maddeyi dışlayacak bir maneviyatçılık, ”ahretperestlik” ölçüsünde dünyaya boşvermişlik, bilimi dışlayan bir dincilik anlayışı içinde mi bulunmaktadırlar ki, müellif bu konuda bu tumturaklı ifadelerle ikazda bulunma ihtiyacı hissetmiştir? Eğer böyle düşünüyorsa bunu örneklendirerek temellendirmelidir. Zira bu konu öyle bir kalemde geçilecek bir konu değildir.</p>
<p>Ancak müellif de farkındadır ki, günümüz insanı maddeperestlik, dünyaperestlik ve bilimperestlikte artık öylesine mesafe almıştır ki, bu tavrınin dindeki yerini bile merak etmemektedir. Lüks tüketim, israf, gösteriş merakı, artık muhafazakâr kesimi bile tamamen teslim almıştır. Marka merakı bizlerin, yani muhafazakâr ailelerin çocuklarını daha derinden kuşatmış bir haldedir. Henüz bu dünya ile tanışmamış olanlar varsa, emin olunuz sadece imkânları elvermediği içindir. Yoksa imkâru olduğu halde bu kötü alışkanlıklara yakasını kaptırmayan hiç kimseyi tanımadım. Bu konuda araştırma yapan sivil toplum kuruluşlamun zaman zaman yayınladıkları raporlarda bile, artık bu acı gerçek yer almaktadır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 88</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66046003">
<div class="oge yorumYap">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66044289">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dost, gerçek dost, her zaman sırt sıvazlayan, nabza göre şerbet veren, gönül okşayan değildir. Karşısındaki insan bu davranışları hak edecek faaliyetlerde bulunmuşsa, sırtını sıvazlayarak, gönlünü hoşnud ederek tebrik ve teşekkürlerini bildirir. Ancak gerçek dost, yanlış yapan dostunu onaylamaz; önce onu uyarır, sonra uyarısının şiddetini artırarak bir daha uyanr, sonra bakar; yanlışım terk etmişse dostluğunu sürdürür, değilse, onu terk eder ve bu davranışıyla ona ders vererek son bir kez daha uyarmış olur.</p>
<p>Farzedelim ki işinin ehli uzman bir doktorla yakın bir dostluk kurmuşsunuz. Sizin de alkol, sigara gibi kötü alışkanlıklarınız var. Acaba bu dostunuz bu duruma sessiz kalır mı? Kalırsa doğru davranmış olur mu? Ve yine farzedelim ki bu kötü alışkanlıklarınız yüzünden ciğeriniz mahvolmuş, bacağınız kangren olmuş. Acaba bu dostunuz olan tabip o ciğeri veya bu bacağı kesip almakta bir saniye tereddüt gösterir mi? Şimdi onun bu davranışı size düşmanlık beslediği için midir? Yoksa tam tersine sıkı dostunuz olduğu için midir?</p>
<p>Bizler ”gayb” konusu olan Allah’ı &#8220;şehadet” alanı olan bu âleme ve bu âlemdekilere kıyaslayarak daha iyi anlayabiliriz. Bu yöntem ulemamızın geçmişte de kullandığı bir yöntemdir. Zaten başka çaremiz de yoktur.</p>
<p>Bendeniz bu yönteme başvurarak yukarıdaki misale bakıyor ve o zaman daha iyi anlıyorum ki, Allah Tealanın kullarına zaman zaman ”ben gazûbum (:gazaplıyım)&#8221;diye seslenmesi, tamamen bu kabildendir. Kullarını cezalandırmak hevesinden değıl, onları nefsi duyguların sevkettiğı&#8217; günah ve ahlaksızlık gırdabından kurtarıp, hayra, salâha ve iyiliğe yönlendirmek içindir ki, gerçek dosta yakışan da zaten budur.</p>
<p>“O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!”(Hac,78)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 67</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66044289">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66043717">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">’Hülasa insanın müdahil olduğu her konuda ihtilafın bulunması, eşyanın tabiatındandır; engellenemez. Ayrıca engellenmesi de gerekmez. Çünkü ilim, düşünce ve sanat alanlarındaki gelışmeler hep bu ihtilafların sonucudur. Yani Bu durum sadece bir zenginlik sebebidir. Yeter ki liyakat ve ehliyet sahibi olmayan kimseler hadlerini bilsinler ve uzman olmadıkları alanlara müdahale etmesinler.</p>
<p>İşte asıl kaos, kargaşa, keşmekeşlik buradadır. Yani ehliyet ve liyakat sahibi olmayan kimselerin her konuya müdahil olmalarındadır. Özellikle din alanı “mîrî mal&#8221;105 gibi görülmekte ve herkesin rahatça fikir beyan edebileceği bir ortak alan gibi değerlendirilmektedir. Hâlbuki en hassas ve dikkatli olunması gereken alan bu alandır.</p>
<p>Zira Hz. Peygamber (s.a.v.): ”Fetva verme konusunda en cüretkâr olanımz, cehennem ateşine en dayanıklı olanınızdır.&#8221;(Darimi,Mukaddime 20) buyurmuştur. Bu yüzden din konusunda avam sayılan kimselerin bu konuda fikir üretmeleri son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Zira bilinmektedir ki fikir, bilgi üzerine inşa edilirse anlamlı ve yararh olur. Bilgi temeline dayanmayan her fikir, temenniden ibarettir ve bazen hezeyana dönüşebilir.</p>
<p>Din konusunda bilgiye dayanmadan fikir üretmenin önünü kesmek için bütün ulemanın ittifakıyla şu kanaate varılmıştır: ”İctihad ehliyetini haiz olmayan kimse, isabetli ictihatta bulunsa bile günahkârdır.” Zira onun bu isabeti tesadüfîdir. Tabir caiz ise taş kuşa değil de, kuş taşa değmiştir. Böyle birini yüreklendirmek doğru olmayıp, caydırmak lazımdır. Zira onun genelde hata etme ihtimali çok çok yüksektir.</p>
<p>Ehliyet veliyakat sahibi müctehide gelince onun durumu şudur: ”Müctehidin ictihad ederek ulaştığı sonuç, kendisinin zann-ı galibine göre, Allah&#8217;ın o meseledeki hükmüdür. O halde müctehidin, Allah&#8217;ın hükmü olduğuna kanaat getirdiği bu sonuca uyması zaruridir; başkasının farklı görüşünden ötürü onu terk edemez. Bu husus bütün bilginlerin ortak fikridir. Çünkü başkasının görüşü de zanna dayanmaktadır. Bir kimsenin kendi zannını bırakıp başkasının zamma dayanması caiz değildir.</p>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 76</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66043717">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65915899">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Modern insan kendisini ”sahip olma ve hükmetme” psikolojisine öylesine şartlandırılmıştır ki, maddi-manevi hiçbir alam bu anlayışın dışında görmemektedir. Bir başka ifadeyle, dünyevi olduğu kadar dinî alana da hükmetme, o alanı da düzenleme hevesine kapılmıştır. Bu konuda bu güne kadar bilinen klasik kalıplar parçalanmış, daha önce hiç görülmemiş, düşünülmemiş belki de hiç tasavvur bile edilmemiş olan yeni bir zihniyet gelişmiştir ki o da şudur:</p>
<p>Modern insan her şeye sahip olma hırsı ile donatılmıştır. Onun lügatinde ”yok” yoktur. Zira onun cenneti ”yeryüzü&#8221;dür. Bu sebeple bu dünyayı cennetleştirmek mecburiyetindedir. Dolayısıyla kutsal kitapların cennet tasvirlerine öykünerek yeni bir dünya kurmaya çalışmaktadır. Ne var ki bu âlem, sonlu ve sınırlı bir âlemdir. Kendisi sonlu ve sınırlı olduğu gibi, sahip olduğu imkânlar da böyledir. Fakat modern insan tipinin yarattığı yeni tasavvur biçimiyle bu hakikatin üstü örtülerek, aksi tezler öne sürülmekte ve modern insana, dilediği her şeye sahip olabileceği öğütlenmekte, hatta bu yönde duyguları kamçılanarak kışkırtılmaktadır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/">Salim Öğüt – Modern Düşüncenin İslam Anlayışı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hesapta İlk Sorulacak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hesapta-ilk-sorulacak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hesapta-ilk-sorulacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2020 14:08:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Hesapta İlk Sorulacak]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Namazın ahlakla ilişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cabir b. Abdullah’ın Resûlullah’dan şöyle dinlediği rivâyet edilir: “İnsan ile şirk arasındaki (sınır), namazı terktir.”[8] Ebu Hureyre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: “Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazdır. Rabb’imiz -durumu en iyi bildiği halde- meleklerine diyecek ki: Balon bakalım, namazları tam mı, eksik mi? Namazları tamsa ecri tam olarak yazılacak. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hesapta-ilk-sorulacak/">Hesapta İlk Sorulacak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-14845 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/namaz-2.jpg" alt="" width="494" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/namaz-2.jpg 494w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/namaz-2-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" /></p>
<p>Cabir b. Abdullah’ın Resûlullah’dan şöyle dinlediği rivâyet e<u>dilir</u>: “İnsan ile şirk arasındaki (sınır), namazı terktir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Ebu Hureyre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: “Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazdır. Rabb’imiz -durumu en iyi bildiği halde- meleklerine diyecek ki: Balon bakalım, namazları tam mı, eksik mi? Namazları tamsa ecri tam olarak yazılacak. Şa­yet namazları eksikse meleklere şöyle denecektir: Bakın baka­lım, bu kişinin nafile namazı var mıdır? Eğer nafile namazları var ise, noksan olan farz namazları nafile namazlarıyla tamam­lanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır”.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[9]</sup></a></p>
<p><strong>Bilgi:</strong> Namazla ilgili pek çok ayet ve hadis vardır. Burada namazın önemini anlatmaya ihtiyaç duymuyoruz.</p>
<p><strong>Ahlak:</strong> Namazın ahlakla ilşkisi ne olabilir? Namaz bir ahlak gerektirir. Namazın bir gayesi vardır. Namaz kendi başına maksad değildir. Maksada götüren bir vasıtadır. Namaz Kur’an’ın ifadesiyle Allah’ı anmak, hatırlamak içindir. Allah’ı yüceltmek, O’nu layık-ı veçhile tazim etmek içindir. Ve bunun farkında ol­mak, bunu şuurlu yapmaktır. Namaz bu şuurla kılınırsa en bü­yük ibadetlerden biri olur. Diğer taraftan namaz, kötülükler­den alıkoyar. Bu, en önemli namaz ahlakıdır. Namaz ve yalan; namaz ve hile; namaz ve yolsuzluk; namaz ve faiz; namaz ve zulum; namaz ve kul hakkı yemek, evet ikisi bir arada olma­yacak şeylerdir. Namazın tabiatı bunu kaldırmaz. Olmaz böyle bir şey! Ama vakıada bu var. Ne olacak o zaman? Vakıada bu varsa, kılınan namaz (hakiki) namaz değildir. Sırf hareketlerden oluşan bir faaliyettir. Onun için Rabb’imiz “namazları muha­faza ediniz” buyurur. Muhafaza, karşılıklılık gerektirir. Mukatele gibi, savaşta iki taraf olmak zorundadır. Bunlar birbiriyle savaşır. Namazı muhafazada da iki taraf vardır. Biri namaz, di­ğer, namazı kılandır. Namazı kılan namazı korursa, namaz da muhakkak kılanı korur. Bu, böyledir. Tek şartı var: Namazı Al­lah’ın istediği gibi kılmak. Şayet namaz bizi korumuyor ve ah­lakî zaafıyetler gösteriyorsak demek ki, namazı istenildiği gibi kılmıyoruzdur.</p>
<p>Şöyle düşünelim: Bizler cumhuriyet kurulandan beri eğitim ve bilime vurgu yapıyoruz. Hatta dine değil, bunlara vurgu ya­pıyoruz. Neden? Çünkü eğitim ve bilimle hem ahlaklı bir top­lumun oluşacağına hem de kalkınmanın böyle gerçekleşeceğine inanıyoruz. O kadar inanmışız ki, hep mektep açmışız. Vatan­daş okusun diye. Peki sonuçta arzu edilen hile, aldatma, yol­suzluk, şiddetten arınmış ahlaklı bir toplum oluşturabildik mi? Hayır! Bu durumda şöyle diyebilir miyiz? İkiyüz senedir uğra­şıyoruz. Artık bu eğitim ve bilimle olmaz! Diyemeyiz. Çünkü eğitim ve bilim en önemli İnsanî etkinliktir. İnsan varsa eği­tim ve bilim de muhakkak olacaktır. Eğitimi kaldırmaktansa eğitim ve bilimin aksayan yönlerini tamir etmek en güvenilir yoldur. Hatta başka seçeneğimiz de yoktur. İbadetler de böyledir. Bazen ibadet yapan insan arzu edilen maksadlara ulaşamaz. İbadetin ruhuna ayları davranışlarda bulunabilir. Bu durumda artık ibadeti bir tarafa koymalıyız demek abes bir şeydir. Zira insanın olduğu yerde ibadet vazgeçilmez bir değerdir. İnsanın bir tarafının hatta en önemli tarafının ruh olduğuna inanyor- sak ibadet en önemli inasanî gerçekliktir. O halde ibadet veya namaz arzu edilen ahlaklı toplumu sağlamıyorsa ibadete gerek olmadığı düşüncesine kapılmadan muhakkak ibadet veya na­mazın aksayan taraflarını onarmamız gerekir. Onun için diyo­ruz ki, namaz insanları kötülüklerden alıkoymuyorsa bu nama­zın suçu değil, insanın namaz kılma şuurundaki aksayan, eksik yönlerinin sonucudur. Yapılması gereken de bu aksayan yön­leri tamir etmektir.</p>
<p>Bir de şöyle bakalım: Aslında toplumda hiçbir zulum, hak­sızlık, bozukluk, ahlaksızlık olmasa dahi ibadete ihtiyacımız var­dır. Biz ibadetlerimizi sırf toplumda kötülük ve ahlaksızlık var diye yapmıyoruz, ibadetlerimizi Allah’a şükür olsun diye yapı­yoruz. Sadece insan olarak yeryüzünde yaratılışımız bile Yara­tan a şükretmeye kafidir. Sırf var oluşumuzdan dolayı Yaratana şükrederiz. Zira bize varlık gibi bir nimet bahşetmiştir. Diğer nimetler bir yana diğer varlıklardan bizi ayırarak akıl ve irade sahibi bir varlık kılmak suretiyle bizi varlığa çıkarması dahi şükretmeye değer. Mesela toplumda bir haksızlık, bir bozuk­luk olduğunu varsayalım. Ne yaparız? Bunu düzeltmeye çalışı­rız. Bir grup insan öncü olur, diğerleri destek verir ve bu hak­sızlık giderilir. Peki sonra? Her insan veya her topluluk sürekli haksızlık ve kötülükle karşılaşmaz ki?! Bu durumda ne olacak? Boş boş oturup biri bir haksızlık yapsa da mücadele versek mi diyeceğiz? Olmaz böyle bir şey! İşte toplumda kötülük olsun veya olmasın ibadete her zaman ihtiyacımız vardır, ibadet var olmanın bir şükrüdür ve bu süreklidir. Onun için illa başka bir şev olması gerekmez. Tabii bunun yanında ibadetin en önemli  yanı zulum ve haksızlıklara manevi olarak insanı hazırlaması­dır. Evet, toplumda zulum ve haksızlık yoksa da ibadet vardır, ancak ibadetlerin önemli özelliklerinden biri de insanı manevi olarak her türlü dirence, direnişe hazırlamaktır. Burada namaz dar anlamıyla ibadettir. Elbette geniş anlamıyla zulme karşı koymak da ibadetin tâ kendisidir. Onun için Yaratana şükrü eda etmek bile tek başına ibadet etmeye yeterlidir. Bu ibadetin en önemlisi de her türlü tazim, tekbir, tespih, zikir, dua, hamd, şükür ve kıraatin bulunduğu namazdır.</p>
<p>Ayrıca şunu da hatırlatalım: Namazı istenildiği gibi kılamayıp kötülüklerimize de engel olamıyorsak ne yapalım? Na­mazı terkedelim mi? Namaz, maksada ulaştıran bir vesile ise ve maksat hasıl olmuyorsa namazı bırakalım mı? Hayır, böyle bir şey olmaz. Çünkü namaz, maksad hasıl olunca, terkedilen bir ibadet değildir. Olayı tersinden düşünelim. Namaz mak­sad için bir vesile. Maksad hasıl oldu. Kötülük yapmıyoruz. İyi bir kuluz. O halde namazı bırakalım mı? Olmaz böyle bir şey! Çünkü namazın hiçbiri bu gayelere bağlanmamıştır. Bu, gaye­lerden biri olabilir. Tek gaye bu değildir. Namazda pek çok gaye var. Biri gerçekleşmezse diğeri muhakkak gerçekleşir. Hatta bir gerçekleşirse, diğerine geçilir. O gerçekleşirse ötekine geçilir. Namaz ve diğer ibadetler öyle maksatlar taşır ki, birine ulaşıl­dığında diğerine geçilir. Bu ibadetleri tek bir maksada bağla­yamayız. Şayet tek bir maksada bağlanacaksa o da onu gayele­rin gayesi olan Allah’a bağlarız. Diğer taraftan namaz nefisle mücadelenin en etkili yoludur. Nefisle mücadele tam etkili ola­mıyorsa hemen terkedilecek bir şey değildir. Nefisle mücadele daimî ve süreklidir. Başlarken iyilikleri elde etmek için yapılır; maksada ulaştıktan sonra da iyilikleri korumak için devam et­tirilir. O halde nefisle mücadelenin terkedildiği bir lahza yok­tur. Benzetmek doğru değil ama bugün sportif faliyetlerde elde edilen formu korumaktan bahsedilir. Yani önce formu elde etmek için egzersiz ve alıştırma yapılır. Sonra formu korumak için alıştırmalara devam edilir. Formu elde etmek ve formda kalmak, sürekli eylemi gerektirir. Dediğimiz gibi namaz sadece bu değildir. Namaz bir zikirdir. Orada tekrar edilen dua ve tes- pihat ile Allah tazim edilmektedir. Okunan Kur’an ile şuuru­muz canlı tutulmaktadır.</p>
<p>Son olarak şunu vurgulayalım: Namaz, istenildiği gibi kılı­namazsa ondan elde edilecek sevap da düşük olacaktır. Yani zi­kir olmaktan çıkıp gaflete dönüşürse namazdan ahirete intikal edecek hiçbir sevap olmayacaktır. Gafletin de dereceleri var­dır. Mesela namaza başlayıp Allah’ı hiç hatırlamayan hatta se­lam verdikten sonra hatırlayan bir kimse tam gafildir. Bu kim­senin namazını tekrar kılması gerekir. Ancak namaza başlayıp arada aklı başka taraflara giden sonra tekrar toparlanan sonra yine dalan ardından toparlanan kimsenin gafleti diğeri gibi de­ğildir. Bunun namazını iade etmesine gerek yoktur. Ancak bu gaflet hali sürekli olursa namazından elde edeceği sevap dü­şüktür. Mesela tam kılman namazın yediyüz sevabı varsa, gaf­let içinde kılınan namazın gaflet derecesine göre sevabı bazen bir, bazen on, bazen yirmi olacaktır.</p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Yukarıda iki hadis kaydettik. Birinde “İnsan ile şirk arasındaki (sınırın), namazı terk olduğu” beyan edilmektedir. Neden? Çünkü namazda secde vardır. Secde tevhidi ikrardır. Günde beş vakit sadece Allah’a boyun eğileceğini vurgulamak­tır. Ruku da öyledir. Sadece Allah’ın önünde eğilir müslüman. Diğer tespihatlar da öyledir. Bunlarla sürekli Allah tazim edi­lir. Tarihsel olarak baktığımızda müşrikler, taştan tahtatan yon­tup yaptığı putların karşısında eğilir. Aslında bu putların hiçbir gücü yoktur. Ama müşrikler akılsızca bunlara tapar. Bir anlamda kendi akıllarına, hevalarına tapmış olurlar. İşte mü’min bunu kavrar, idrak eder. Putların hiçbir şey olmadığını anlar. Ve Al­laha ibadet eder, O&#8217;nun önünde eğ<u>ilir</u>.</p>
<p>Bunu biraz daha açarsak müşrik veya kafir, Allah’a boyun eğmez, secde etmez, dedik. O’nun önünde eğilmez. Zira nefsi, o kadar azgınlaşmış ki, hevasını tanrı yerine koyar, kendine ta­par. Aslında müşrik veya kafir Allah’ın dışında herşeye secde eder, herşeyin önünde eğilir. Mesela güce tapar, paranın karşısında eğilir, kadına tapar, makam karşısında eğilir, güçlüye bo­yun eğer vs. O halde mümin namaz kılmak suretiyle bütün bu boyun eğişleri, tapınışları reddetmiş olur. O zaman hemen akla gelir: Mümin namaz kıldığı halde o da güce teslim oluyorsa, kadın düşkünü ise makam sevdalısı ise parayı elde etmek için kırk takla atıyorsa ne olacak? Olacağı şudur: Bu mü’min ger­çekte namaz kılmıyordur. Gerçekten namaz kılmadığı için de müşrik hasletlerinden üzerinde taşıyordur. Yani müşrik gibi dav­ranıyordur. Olamaz mı? Olun Mü’min yalan söyler. Söz ver­diğinde sözünde durmaz. Olur mu, olur. Bu mü’min, münafık hasletlerinden üzerinde taşıyor demektir. Münafık gibi davranı­yordun Bu hasletleri üzerinden atıp özüne, aslına dönmesi ge­rekir. İşte ibadetler de aslında bu özü muhafaza etmek içindir.</p>
<p>Öbür yandan bakıldığında şu da denilebilir: Müşrik doğru söyleyebilir, müşrik bazı yararlı işler yapabilir. Mü’min bu hu­suslarda müşrikle ortaktır. Ama müşrik asla Allah’ın önünde eğilmez, namaz kılmaz. İşte müminle müşriğin en ayırıcı vasfı budur. Peki mü’min, bu ayırıcı vasfa hayatında sahip değilse ne olacaktır? Buna müşrik muamelesi mi yapılacaktır? Hayır. Bu­nunla birlikte diyen ne güzel demiştir! Soru: Namaz kılmayan kafir olur mu? Cevap: Kafirler namaz kılmaz. Kıssadan hisse&#8230;</p>
<p>İkinci hadis &#8220;Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şeyin farz namaz olduğunu” beyan etmektedir. Neden diye so­rulacak olursa gerçekten tevhidden sonra ibadetlerin en büyüğü olduğu şeklinde cevap vermek mümkündür. Burada benim asıl vurgulamak istediğim şudur: Bizler kendimize göre önem sı­rası yapabiliriz. Mesela en önemli husus kul hakkıdır, diyebi- liriz. O halde ilk hesap verilecek husus da kul haklarıdır. Yada bizim canımızı yakan bir haksızlıkla karşı karşıya kalabiliriz. Deriz ki: Kişi ilk hesap verecekse işte bunun hesabını verecektir. Dikkat edilirse kendi yaşadığımız hallere göre bir ilk hesap tayinine kalkabiliriz. Oysa bu tür şeyler gaybîdir. Gayb akılla idrak edilemez. Gaybî bir haber varsa ona inanılır. Mesela bir devlet başkanı düşünün. Seçim kazandı. İlk ne yapacak? Halka bakılırsa pek çok görüşün ortaya çıkması mümkündür. Ya da ilk nereyi ziyaret edecek? Yine çeşitli gerekçelerle halk, şurası burası diye yorum yapar. Ama asıl gerekçeyi sadece devlet başkanı bilir ve tercihini o yönde kullanır. Elbette Allah ile devlet başkanı kıyas yapılamaz. Ama bir açıdan benzerlik vardır. Şimdi bizlerde ahiretle ilgili bir şeyde ilk nerden sorulacak diye yorum yapmaya kalkışsak herhalde çok sayıda fikir ortaya çıkar. Oysa bu mesele gaybî bir meseledidir. Gayb konusunda da Allah ve Resulunun verdiği haberle yetinmek durumundayız. Buna göre ahirette ilk hesap verceğimiz husus namazdır&#8217;. Bu şu demektir: Namaz hesabı bitmeden diğerlerine<br />
geçilmeycek. Namazı kaybeden herşeyini kaybetmiş demektir.</p>
<p>Yavuz Koktaş &#8211; Bilgi,Ahlak ve Hikmet Acısından Sünnet,syf:30-36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[8]</a>       Müslim, İman, 35/134; Tirmizî, İman, 9; Ebu Dâvûd, Sünnet, 15.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[9]</a>       Ebu Dâvûd, Salat, 144.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hesapta-ilk-sorulacak/">Hesapta İlk Sorulacak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hesapta-ilk-sorulacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç&#038;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayarı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:18:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[Fabrika Ayarı]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23973</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnancımız şudur: Din bir hâl meselesidir. Onunla hâllenmeden, onu üzerimizde taşımadan dine hakiki anlamda bir mensubiyetten ya da kâmil manada bir sadakatten söz edemeyiz. Evet; dinin felsefesi var, ilmi var, teorisi var, düşüncesi var ama nihai gaye onun bir hâle, bir hayat tarzı ve pratiğine dönüşmesidir. Hayata dokunmayan, yön vermeyen bir din algısı eksiktir. Kitapların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/">Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayarı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23974 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">İnancımız şudur: Din bir hâl meselesidir. Onunla hâllenmeden, onu üzerimizde taşımadan dine hakiki anlamda bir mensubiyetten ya da kâmil manada bir sadakatten söz edemeyiz. Evet; dinin felsefesi var, ilmi var, teorisi var, düşüncesi var ama nihai gaye onun bir hâle, bir hayat tarzı ve pratiğine dönüşmesidir. Hayata dokunmayan, yön vermeyen bir din algısı eksiktir. Kitapların sayfaları arasında kalan, amele dönüşmeyen bir düşüncenin, ne kadar parlak ve süslü cümlelerle ifade edilirse edilsin, hiç kimseye bir faydası yoktur.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong> Sadece namaza devam edebiliyor olmak bile zamanımızda çok büyük bir mücadele, çok büyük bir olgunluk vesilesi ve alametidir. Bu konuda biraz daha fazla çalışmamız gerekecek. Böyle nasihat eder gibi değil tabii, kimsenin nasihat dinlemeye tahammülü yok. Pek yok yani, asrımız böyle bir asır. . . Ama koluna girip onunla beraber yaşamak lazım. Evladı ele alalım mesela, en önemlisi bu. İbadetin zevkini, dünyevi bir şey beklemeden huzur-ı ilahide bulunmanın neşvesini ona tattırmak ve tatmak önemli.</p>
<p>Bunu bir defa tadarsa insanoğlu -böyle de bir şey var, fazla iyimser gelecek belki- sonradan başına ne gelirse gelsin, hayatın labirentlerinde nasıl kaybolursa kaybolsun, an gelir ve o lezzet insanı bir yere çağırır, kişi nereye tutunacağını bilir. Babalara, annelere düşen en önemli görevlerden biri de bilhassa namaz, oruç ve zekâttaki, birine bir şey vermekteki o tadı evlatlarına çocukluktan itibaren tattırmak ve bunu birlikte yaşamaktır.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong>Allah’tan bunu istemeli, böyle olmayı istemeli, güzel olmayı istemeli güzel kardeşim. Bazılarını görüyorum, adamın cennete gittiği yürüyüşünden belli. Belli ki cennetlik işte, başka bir yere yakışmıyor. E şimdi onun hâline baktığınız zaman çok derin bilgisi olması, ne bileyim her sualinize cevap veriyor olması, ansiklopedi gibi olması gerekmez, geçiniz onları. Adam Meydan Larousse’u ezbere biliyormuş, bana hava atıyor. İki buçuk liralık flash bellekle hallediyorum ben o işi. Ne yani! Ama hâl&#8230; Sen bana hâlden haber ver.</p>
<p><strong>B.Develi:</strong>Edindiğin bilgiler sana nasıl bir hâl kazandırdı, bunları bilmek seni ne yaptı, oldun mu?</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Evet, evet! Hâl sâridir yani bulaşıcıdır. Elbette kötü hâl hızlı, iyi hâl yavaş bulaşır. İşin tabiatı bu. Doğru, kapılardan sığmaz; yalan, fare deliğinden girer. Model olmak için gayret etmeli. Bakın yaşım elli dokuz; benim böyle hocalık filan yapmam eskidir, on yedi yaşından beri etrafımdakilere, bazen benden yaşça büyük olanlara da hep bir şeyler aktarmak, tattığımı tattırmak isterim. Biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar. Ben Mektübât-ı Rabbânîyi okumuşum, kendimden geçmişim, komşum bu lezzetten neden mahrum olsun? Nokta-i nazar budur. Bana getirisi ne olacak? Bana ne getirisinden filan, mesele o değil, mesele paylaşmak..</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong>..Öyleyse şunu sorayım: Bizde hâl olmadığı için mi cümlelerimizi modifiye etmeye çalışıyoruz? Yani biraz da süslü cümlelerin arkasına bir şeyler mi gizliyoruz, ne dersiniz?</p>
<p><strong>H.İnanc:</strong>Tabii, artistlik yapıyoruz. Aslında hiç hoş bir şey de değil, süslemeye hacet yok. Hani anlatırlar, Bişr-i Hâfî Bağdat Meydanı’nda kamçı yiyen, zina suçu işlediği için sırtına seksen kamçı vurulmasıyla cezalandırılan bir delikanlıyı seyreder. Delikanlı ahalinin içinde kamçıyı yiyor ama sanki helva yiyor, yüzünde hiçbir hoşnutsuzluk, olumsuzluk yok. Yaklaşıp soruyor Bişr-i Hafi: “Evladım, bu kamçıyı yiyen at bile bağırıyor, sana ne oldu ki, sen nasıl bir eğitimden geçtin ki gıkın bile çıkmıyor?” Sen Abdülhey misin yani? Delikanlı cevap veriyor: “Sevgilim şu kalabalığın içinde beni görüyorken ben eğer feryat edersem, senin yüzünden acı çekiyorum demiş olurum ve onu üzerim. Onu üzmektense ben burada ölürüm.”</p>
<p>“Evladım, aşkta böyle olur, tamam da&#8230; O kızın seni görmesi bu kadar mühimken, sen bunu bu kadar önemsiyorken, âlemlerin Rabbi seni gördüğü hâlde bu günahı nasıl işledin yavrum?” Çocuk bir iki saniye düşünüp “Allah” diyerek şehit oluyor, düşüyor yere. Şimdi Bişr-î Hâfî’nin sözünde süs yok, tasannu yok, süsleme yok, edebiyat yapmıyor -amiyane tabirle söylüyorum. Ama kalbinden vuruyor. Ne o? E kalpten çıkan kalbe gider, ağızdan çıkan kulaktan döner!</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Bilenler söylediler; insanlar cennette oturup konuşuyorlarmış -dünyadan ayrıntı, hatıra nakletmeyi, sohbet etmeyi severlermiş- fakat dünya hayatında yaşanıp da üzüntü bırakan her şey cennete girerken silindiği için -çünkü cennete üzüntülü girmek yasak- geriye hatırlayacak pek bir şey kalmıyor. Biri demiş ki, mesela Hayati Bekir’e, dünyada tatlı olan bir şey hatırlıyor musun? Yok abi yok, diyor, dünyada tatlı ne var, bir şey yok. Düşün düşün&#8230;</p>
<p>En son birisinin aklına geliyor: Uyku vardı ya uyku! Hah, diyon bak o tatlıydı! Tamam, gerçekten yahu, o tatlıydı. . . Şimdi gelin düşünelim: Seksen yıllık dünya hayatında uykudan başka cennette hatırlayabileceğin bir lezzet yoksa bu ne demektir? Uyku, ölüme benzediği için tatlıdır. Ruh bedenden biraz ayrılıyor ya, o bakımdan&#8230; Tamamen ayrılınca gör sen lezzeti&#8230; Lezzet, ruhun bedenden tamamen ayrılmasında.</p>
<p>Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber; Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?</p>
<p>Lezzet orada. Ayrılıp kendi mahiyetine dönmesinde&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Ruhun gıdası namaz. Ruhun namaza o kadar ihtiyacı var ki. .. Bektaşi’ye demişler, “Kırk gün namaz kılsan artık vakit girdikçe için tır tır eder, duramazsın, vallahi hep kılarsın.” “Sen de kırk gün bir terk et bakalım bir daha yaklaşabiliyor musun. . .” demiş. O’nu hatırlamak; işte ilim burada lazım. Ruhun gıdası namaz; anmak, yâd etmek. İnsanın bir tabiatı var: Sevdiğini anar, andığım sever. Namaz da O’nu anmaktır; sistematize edilmiş, şartları belirlenmiş, şekli-zamanı-miktarı ayarlanmış biçimde anmaktır ve anmanın lezzeti hiçbir şeyde yoktur. Aşıklar bunu çok iyi bilirler; isterler ki hep yârdan bahsedilsin, hep 0 sevgili konuşulsun. Leyla sözünün olmadığı yerde Mecnun kısmı yani âşık sıkılır. O yüzden ister ki herkes Leyla’ya meftun olsun, böylece gittiği her yerde o anılsın&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Her ne denlü o cürmüne hadd u nihâyet yoğ ise<br />
Avni&#8217;yâ kat’ eyleme sen azm-i Rahmân’dan ümid</p>
<p>Sultan Fâtih’in şiiri&#8230; Çok günahın varsa da Avniciğim, diyor kendisine, Allah’ın rahmetinden ümidini kesme, en büyük kabahat o olur. Çok günahkârsın ama af var, rahmet-i ilâhî var, ümit kesilmedi, ümit kesmek en büyük suç olur. “Lâ teknetü min rahmetillâh”, ümidi kesmeyin ayetine atıfla&#8230; Bunu söyleyen adam da, laf aramızda, devlet yöneten bir adam yani.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong>Sevgilide bulunan sıfatın benzerini başkasında gören onu da sever. Benzemek önemlidir. İyileri de ancak bu şekilde bulabiliriz; önce sevgiliyi tanımalı, bilmeliyiz. Öyleyse biz Efendimiz’e (s.a.v.) yaşayış biçimi, ahlak ve ibadet bağlamında benzediğimiz sürece kurtulacağız.</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong> Tabii. Ona benzediğimiz için Allah bizi sevecek.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong> Sizin bir bahsiniz vardı buna dair, üç şey olmazsa kendinden şüphelen; zillet, kıllet, illet&#8230; Onu hatırlamanın tam yeri sanki.</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Hastalık, fakirlik ve itibarsızlık. Kırk gün geçti üçü de uğramadı. Keyfîn yerinde, hasta değilsin, fakirlik yok, sana hep selam veriliyor, saygı duyuluyor ve kırk gün bu hâl devam etti. Sen o zaman kork.&#8217; Çünkü gözden çıkarılana böyle yapılır. Allah göstermesin! Yani insanın eksiği olur. “Derd ü belâ kemend-i mahbûbdur,” der eskiler. Dert ve bela, sevilenleri çekmek için atılan kementtir. Gül habercisinin diken olduğunu unutmamak lazım. Cenâb-ı Hak gül bahşedeceği zaman diken şöyle bir yoklar. İmtihandır; o anda ne yapacaksın, nasıl davranacaksın.? Bir imtihandan geçersin. Şair Fuzülî şöyle der:</p>
<p>Belâ zımnında râhat olduğun izhâr ider halka Felek bî-hûde bâr-ı huşkden gül-berg-i ter vermez</p>
<p>Belanın, sana gönderilen nimetin ambalajı olduğunu şuradan anlamalısın: Hiç de gözüne hoş gelmeyen, kesip yakmak lazım bunu diye ters ters baktığın çalı -kasım ayında öyle görürsün çünkü- sabredersen mayısta güller verir. Ve anlarsın ki gözüne batan o dikenler aslında gülün habercisiymiş. Bela böyle bir şeydir: Nimetin habercisidir. Sabret, belde, acele etme. Bu dünya iyilerle kötülerin, acılarla tatlıların karıştığı bir yer, varlık sebebi öyle. Yani onun için aceleci, peşinci olmamak lazım. Biraz sabırlı olmak lazım.</p>
<p>Belanın sayısız faydalarından biri bu ise biri de hak ettiğimiz ahiret cezasının dünyada hafîfletilmiş olarak infazıdır ki öyle kazançlı öyle büyük bir iştir.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">O kadar güzel bir şeydir ki tövbe, bunu Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle anlatıyor: Bütün yiyeceğini, bütün ihtiyacını yüklediği devesinin çölde kaybolduğunu gören bir adam, bir müddet uyuyup tamamen ümidi kestikten ve susuzluktan dudakları parça parça olduktan sonra, artık ölümü beklediği sırada devesini birden bulursa nasıl sevinir? İşte kul tövbe edince Allah o adamdan fazla sevinir. Yahu Allah senin tövbene seviniyor ya, sen gel artık bunu anla ya&#8230; Sana nasıl bir aşkı var, nasıl seviliyosun bir anla&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong>“Nefsin arzularına &#8216;aşk’ adını vermek, altın taç giydirilmiş kel, kör bir başa benzer,” denilmiş. Biz orada bir anlam kaymasına uğradık. Aşk deyince zihin dünyamıza hemen cinsel bir alaka, bir yakınlaşma filan geliyor; çok eksik, çok yanlış bir anlama biçimi. Bir üst değere, bir üst kıymete kendini ram etme, feda etme, vakfetme, hayatını adama hâlinin adıdır aşk. Sonsuza kanat açmaktır. Bir fotoğraf, bir anlık görüntü değil; bir filmdir. Bitmeyen, ebediyete doğru giden bir süreçtir; pişiren, olgunlaştıran, yetiştiren, insana insanlığını kazandıran, hayatını anlamlandıran bir disiplin, bir ateştir.</p>
<p>İnsanoğlu soğana benzer; soğan nasıl ki acıyken ateşte tatlılaşır, insan da aşkla pişerse tatlanır. Yoksa acı, epey acı bir şeydir insan. Aşk, insanı pişiren bir hadise. Görünüşte zayıflatır, sarartır, inceltir, kaybettirir ama haddizatında insanın hayatı o kadar anlam bulmaktadır ki onsuz her şey boşluğa düşer, anlamsızlaşır; mahvolduğunu, kahrolduğunu hisseder insan. Aşkın muhatabı önemli yani.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong> İnsan âşık olur&#8230;</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Olur, herkes, istisnasız.</p>
<p><strong>B.Develi:</strong> Mayada bu var&#8230;</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Evet. Şimdi madem böyle bir kabiliyet var, bu kabiliyeti doğru yönlendirme, terbiye etme, ıslah etmedir mesele. Nefsine âşık olur, paraya âşık olur, kadına âşık olur, makama âşık olur, dünyaya âşık olur. . . En sık olanları bu sırayla sayıyoruz. Olur da olur. . . Gençliğinde şehvetin, yaşlılığında şöhretin esiri olur. Ama işte insan olmak, aşkı hakiki sahibine tevcih etme kabiliyetinin adıdır. Her şeyin sahibi olandır sevilmeye layık olan. Aşka layık olan O’dur. İşte bu yola girmek, O’nu tanımaya çalışmak, hakiki sevgiye ulaşmak&#8230;</p>
<p>Değil mi ki bütün yaratılmışları, bütün mevcudatı muhabbet ve sevgi adına ve bunların hürmetine yarattı. O hâlde merkezde sevgi var, her şey sevgiyle başlıyor ve bitiyor. O terbiyeye kavuşmak, şu meşhur kaziyeyi hiç unutmamak gerek: “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?” O, sevgiden hasıl oldu. Onun olmadığı yerde sevginin sureti vardır, benzeri vardır, sahtesi vardır ama hakikati yoktur. O Habibullah, onun sıfatı bu; Allah’ın sevgilisi.</p>
<p>Onun hakkında yazılanlar biliyorsunuz kütüphaneler dolusudur, bitmez tükenmez. Bütün peygamberler Allah’a âşık, Allah ona âşık. O sevgi peygamberinin takipçisisin, onun peşindesin. Bu mukaddes, bu tatlı, bu paha biçilemez sevgiyi kazanmak için arzulu olmak, talepkâr olmak, sabırla beklemek ve gereğini yapmak lazım. İşte buraya kadar konuştuğumuz şeyler onun hizmetkârlarıdır, maksat kavuşmaktır. “Kâbe’den maksadın varmaktır yâra, kör gibi tapınma kara duvara. . .”</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Aşkın mertebelerini anlatıyor iki büyük usta, beş mısra okuyacağım; ilk üçünü Şeyh Galip, son ikisini Fuzûlî söyledi:</p>
<p>Vasf-&#8221; hüsnü pâk ü müstesnâ bilen ârif deIil<br />
Kadd-i yâri cümleden bâlâ bilen ârif deIil<br />
Öz vücûdîn âlemin Kübrâ bilen ârif deIil<br />
Hikmet-i dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif deIil<br />
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfihâ nedir</p>
<p>Bu gazel şaheserdir doğrusu. Fuzülî’nin esasen beş beyitlik bir gazelini sonrasında Şeyh Galip tahmis etmiş, şaheser üstü şaheser yapmıştır. Burada beş merhale görülüyor:</p>
<p><strong>1.</strong> Vasfı hüsnü pâk ü müstesnâ bilen ârı&#8217;f değil: Sevgilisini herkesten kıymetli tutan, onun üstüne hiçbir değer koyamayan kimse iyi yol almıştır, maşallah, aferin; ama arif değildir, iş bitmemiştir. Henüz birinci sınıfı geçmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong> [Kadd-i yâri cümleden bâlâ bilen ârif değil: Sadece sevgilisinin boyuna bakıyor, diğer güzellikler gözünden -silinmiş&#8230; Tamam güzel, bir merhale daha ilerledi, ama bu da işi bitirmedi, arif değildir.</p>
<p><strong>3.</strong> Öz vücûdun âlemi kübrâ bilen ârif değil: Kendini tanıdı, kendisinin âlem-i kübrânın bir özeti olduğunu; insanın küçük, âlemin büyük olduğu nüktesini kavradı. Yine mesafe aldı ama bitmedi, üçüncü sınıfı geçti.</p>
<p><strong>4.</strong> Hikmet-ı&#8217; dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif değil: Dördüncü sınıfta Fuzûlî alıyor sözü: Dünyayı ve içindekileri hikmetiyle beraber biliyor, ilmi çözmüş, tamam aferin; ama arif değil, bitmedi. Bitiş şurada, son mısrada:</p>
<p><strong>5.</strong> Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir: Arif odur ki dünyayı da içindekileri de unutmuştur, bildiklerini unutmuştur, yani aklı aşmıştır.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinde küçük bir hizmetçi, bir çocuk, on yaşında var yok, gece dua ediyor. Hasan-ı Basrî hazretleri işitiyor. Çocuk, “Ya Rabbi,” diyor, “bana olan sevgin hürmetine beni affet.” Hasan-ı Basrî, “Oğlum,” diyor, “herhâlde yanlış söyledin. Allah’ın seni sevdiğini nereden biliyorsun?” “Biliyorum efendim. Bütün ecdadım, aile efradım imana kavuşamadan öldü. Bana ise iman nasip oldu. İman sevilenlerde olur. Beni sizinle, sevdiğiyle tanıştırdı, sizinle beraber etti, açık delil. Gecenin bu saatinde de beni huzurunda tutuyor, ibadet ediyorum; başka delile ne hacet?” Yavrum sen işi bitirmişsin, diyor hazret.</p>
<hr />
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/">Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayarı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
