<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnternet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/internet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:14:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İnternet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mahremiyetin Akışkanlaştığı Bir Mekân Olarak Internet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-akiskanlastigi-bir-mekan-olarak-internet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-akiskanlastigi-bir-mekan-olarak-internet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 14:10:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[akışkan toplum]]></category>
		<category><![CDATA[anonimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Harun Geçer]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Muhafazakar habitus]]></category>
		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanal mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26040</guid>

					<description><![CDATA[<p>1.4. Kamusal/özel alan dikotomisi kurumsal anlamda mekânın, kişilerin bedenlerini/yüzlerini kategorik olarak biçimlendirecek şekilde ayrılması anlamında, modern bir olgu olarak, kullanılabi­lir. Özel hayatı karakterize eden beden/yüz yerle, duygularla, gündelik işlerle, kendi kendine yönelmeyle, doğayla eş tutulan kadın yüzüyken, kamusal beden/yüz ise nötr, ciddi kamusal ala­na, kültürel alana dahil olmuş erkek yüzüdür. Kamusal alan için­de normalin ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-akiskanlastigi-bir-mekan-olarak-internet/">Mahremiyetin Akışkanlaştığı Bir Mekân Olarak Internet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-4635 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-300x200.jpg" alt="" width="339" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/15121542_guvenliinternet.jpg 480w" sizes="(max-width: 339px) 100vw, 339px" /></p>
<p>1.4.</p>
<p>Kamusal/özel alan dikotomisi kurumsal anlamda mekânın, kişilerin bedenlerini/yüzlerini kategorik olarak biçimlendirecek şekilde ayrılması anlamında, modern bir olgu olarak, kullanılabi­lir. Özel hayatı karakterize eden beden/yüz yerle, duygularla, gündelik işlerle, kendi kendine yönelmeyle, doğayla eş tutulan kadın yüzüyken, kamusal beden/yüz ise nötr, ciddi kamusal ala­na, kültürel alana dahil olmuş erkek yüzüdür. Kamusal alan için­de normalin ve anormalin sınırlarını çizerken modernlik, sadece kadın yüzünü değil ilkelin, sapkının, suçlunun, delinin yüzünü de anormal bir yüz şeklinde “ötekinin yüzü” olarak görmüştür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[114]</sup></a> Bu ayrımın belirgin hale getirdiği sınırlar, belli bir mekânın kısıtları bağlamında anlamlı bir işleve sahip olabilir.</p>
<p>Çeşitli sosyo-ekonomik değişimler kamu-özel arasındaki sı­nırlan ya da sınırlılıkları iç içe geçecek biçimde itme ve çekme şeklinde değiştirmiştir. Ancak çoğu zaman özel alan ahlaki ol­gunlaşmanın merkezi olarak görülmüştür. Özel alanın modern toplumda ahlaki olgunluğun bir merkezi olarak önem kazanması Richard Sennette göre kamusal kültür etrafındaki değişimlerdir. Sennett bu dönüşümün izlerini, öncelikle “ancien regime” ve sa­nayi kapitalizminin farklılaşan kamusal alan anlayışlarında bulur. Zaman içerisinde kamusal alan ancien regime’deki toplumsal iş­levini kaybetmiş ve sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı yeni toplumsallaşma biçimleri insanların kendilerini ifade etmek için evin yalıtılmış bir mekânı olan oturma odalarını yeni bir konuş- ma/müzakere mekânı olarak işlevsel hale getirmelerine sebep ol­muştur. Kamusal tecrübe bundan böyle görünürlükten daha çok yalıtılmışlığa ihtiyaç duymuştur. Sennett’e göre, “Modern kamu­sal yaşamın başına bu denli dert olan görünürlük ve yalıtım para­doksu, son yüzyılda biçimlenen kamu içinde sessiz kalma hak­kından doğmuştur.” Etraftaki insanları yalıtarak görünür olma, kaos içinde kişiye bir sığınak işlevi görmesi bakımından evi, iç mekânı tekrar önemli hale getirir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[115]</sup></a> Böylece, özel yaşamın mer­kez noktası ev olmuştur.</p>
<p>Özellikle üst ve orta sınıflar, 19. ve 20. yüzyılları takip eden dönemlerde işçi sınıfının çoğunluğu için, ev ve özel yaşam nere­deyse eş anlamlı hale gelmiştir. Denklem hiçbir zaman tam veya nihai olmamakla birlikte, kamusal ve özel arasındaki ayrım hiçbir zaman katı bir ayrıma dönüşmemiştir, ancak modern zamanlarda şüphesiz ki özel hayatı ev alanıyla sınırlama eğilimi olmuştur, tabi ki bu ailenin kutsanmasıyla gelişen bir süreç olarak ortaya çıkmış­tır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[116]</sup></a> Bu anlamda özel alan kamusal alan olmayan ayrıcalıklı bir yerdir. Günlük söylemde “özel” kavramsallaştırmasının kullanımı, kişisel ya da aile içi görünürlükten başka her şeyden korunan sos­yal yaşam alanı anlamındadır. Özel kavramı, kamusal kontrolün şekillendiği bir alandan kendini ayırır, ayrıcalıklı hale getirir ve başkalarına karşı muhafaza eder.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[117]</sup></a> Dolayısıyla, Özel olanı her zaman temelde sabit ve temel olarak görmek cazip bir düşünce olmuştur ve bu nedenle sosyal olarak değişken addedilen kamusal alana odaklanılmışlar.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[118]</sup></a> Ancak günümüzde, Özellikle iletişim teknolojilerinde görülen hızlı değişimler insanların özel ola­na/mahremiyete karşı ilgilerini artırmıştır. Çünkü Teknolojik ci- hazların kullanımı ve varlığı, halka açık alanların algısını, bu yer­lerde yapılan davranıştan ve yabancılar arasındaki etkileşimleri değiştirebilir niteliktedir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[119]</sup></a> Özel, bu tür teknolojik aletlerle ka­musal alanda da var olabilecek bir yeteneğe kavuşmuştur. Özelin mekânsal olarak kabından/evinden sıyrılması kişilerin gizlilikle il­gili taleplerinin de anlamım değiştirmiştir.</p>
<p>Robert Dunne, “gizlilik hakkı” ile neyi kastediyoruz, diye soruyor. Bu hak, kişinin yalnız bırakılması mı, yoksa anonim olma hakkı olarak tanımlanabilir mi? İki tanımlama birbiri ile çok farklı olmasına rağmen ikisi de önemlidir, ancak anonim olma hakkı, sanal mekânda özellikle önemli etkileri olan bir gizlilik şeklidir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[120]</sup></a> Kişiler sanal mekânın sosyal yapıyı dönüştüre­cek derecede etkin olmaya başlamasıyla özel hayatları ile ilgili kaygı duymaya başlamıştır. Bu tür bir kaygı ise ‘özel’ (private) kavramı ile, kişisel olan, gizli, ailevi bir durum kastedilerek ifade edilir. Kişisel olan aynı zamanda ötekinin gözetlemesinden uzak olması gereken demektir. Bu anlamda kamu, halka açık ya da halkın ulaşabileceği bir alan anlamına gelir. Kamusal olan, bu an­lamda, görünür veya gözlemlenebilir olan, seyircinin önünde ya­pılan, tüm bireylerin ya da birçok kişinin görmesi duyması için imkân sağlanan bir alanken; özel olan, aksine, görüş alanından gizlenen, insanların sınırlı bir mahrem çemberi içinde yapılan ve söylenen, şeylerin gizlendiği bir alandır. Bir kamu eylemi, herke­sin görebileceği şekilde açıkça gerçekleştirilen görünür bir eylem­dir, özel bir eylem görünmez, gizlice ve kapalı kapılar ardında ya­pılan bir eylemdir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[121]</sup></a> İnternet teknolojisinin son yıllarda bireyle­rin kolaylıkla ulaşabileceği bir enstrüman haline gelmesiyle ‘sır/gizlilik’ anlayışı da değişime uğramıştır. Buradaki temel me­sele interneti “büyük veri” sağlayıcı olarak istedikleri gibi kullana­bilme imkanına sahip otorite ile bu teknolojiyi günübirlik işler ve eğlence amaçlı kullanan bireysel kullanıcı arasındaki dengesizliğin oluşturduğu boşluktur. Bireysel kullanıcılar internet üzerinde bir­birine karşı belli oranda anonim kalma imkanına sahipken, inter­neti sağlayan otoritenin, bireylerin bu platforma yükledikleri fo­toğraf, video ya da herhangi bir içeriği, yine bireyleri manipüle edecek şekilde kullanabilme ihtimali kişileri, kendi özelleri, sırlan ya da gizledikleri şeyler açısından kaygıya sevk etmektedir. Bu anlamda kişiler için mahrem olan, gizlenmesi saklanması gereken bir bilgi ya da içerik, otorite için verimli bir manipülasyon aracı haline gelmektedir.</p>
<p>Mahremiyet, interneti sağlayan otorite İçin bir suçun öncülü, zararlı, olmaması gereken bir durum haline gelmiştir. Onlara gö­re insanlar başkalarından bir şeyler saklayacaklarına bu saklaya­cakları davranışları yapmasalar daha iyi olur. The Circle (2017) filminde yer alan bir slogan, günümüz ağ toplumlarının gelecekte mahremiyetle ilgili gidebileceği yeri özetler niteliktedir: Paylaş­mak önemsemektir. Eamon Bailey in (Tom Hanks) kurucusu ol­duğu Circle, ileri gözetim teknolojileri üzerine çalışan büyük bir şirkettir. Şeffaflığın ve mahremiyetin olmadığı, her amn kayıtlara geçtiği ve tüm dünyanın sizi izleyebildiği bir sistemi şirket hayata geçirmek ister. Eamon Bailey, her yere kurulabilen küçük kame­raları tanıtır ve şu konuşmayı yapar: İzlenebilirliğin olması gere­kir, zalimler ve teröristler artık saklanamazlar, onları göreceğiz, onları duyacağız, her şeyi görüp duyacağız, bir şey oluyorsa bile­ceğiz. Güzel şeyler de göreceğiz, çünkü bilmek güzeldir! Fakat her şeyi bilmek daha da güzeldir! Ona göre dünyadaki tüm so­runlar, alanında uzman olan kişilerin açık paylaşımı ve şeffaf ha­reketi ile çözülecek, artık dünya üzerinde insanlar için korkuya yer kalmayacaktır. Buradaki temel fikir, kişinin saklayacak bir şe­yi yoksa, eğer suç işlemiyorsa ya da kendine veya topluma zarar verecek bir fiiliyatı yoksa, hayatını başkalarından gizlemesine ge­rek olmadığı şeklindedir. Google CEO’su Eric Schmidt 2009 yı­lında aynı doğrultuda zaten bir açıklama yapmıştı.</p>
<p>Özel bir tele­vizyon kanalına verdiği röportajda Schmidt, şirketin kişisel bilgi­leri toplaması ile ilgili bazı insanların kaygısı aktarılınca “kimse­nin bilmesini istemediğin bir şeyler yapıyorsan, belki de ilk etapta bu yaptığım terk etmelisin” şeklinde cevap vermişti.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[122]</sup></a> Ancak, Sennett’e göre insanların, binleri tarafindan gözetlendiğinde, sos­yalleşme imkânı azalır ve sessiz kalma tek savunma şekli haline gelir. Görünürlük ve yalıtım paradoksunun zirveye çıktığı ofis planlamalarında, insanlar, kamusal alanda kendilerine özel sos­yalleşme yerleri aradıkları gibi, aralarında maddi engeller arttıkça daha fâzla sosyalleşirler. Başka bir şekilde ifade edilecek olursa, insanlar yabancıların yakın gözetlemesinden uzaklaşarak sosyal­liklerini yaşayabilirler.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[123]</sup></a> Bu imkân zaman ve mekânın belli sınır­lılıklarla çerçevelendiği gerçek alanlarda kısmen sağlanabilirken, zaman ve mekân açısından belli sınırlılıkların olmadığı internet ortamında pek mümkün görünmemektedir. İnternet ortamında kişiyi belki kısmen rahatlatan olgu, gözetlemenin bir şeylerin ar­dından kişiyi tedirgin etmeyecek şekilde yapılıyor olmasıdır. Peki bir yer kişi için nasıl özel alana dönüşür, bu imkân internet içinde de mümkün müdür?</p>
<p>Bu özel bölge mutlaka yabancı bakışlardan korunmalıdır, çünkü herkes en mütevazi bir şekilde kurulan evin bile sakinleri­nin kişiliğini açığa çıkardığım bilir. Hatta anonim bir otel odası dahi sadece birkaç saat sonra geçici bir konut hüviyetine kavuşur. Aynı kişi tarafindan belirli bir süre için ikamet edilen bir yerde, var olan ya da olmayan, nesnelere sirayet eder ve kendisine ait bir <u>alan</u> oluşturur.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[124]</sup></a> Buradaki temel kıstas kişinin başkaları tarafin­dan gözetlenmeyeceğini bilerek yaşayabileceği kendine ait bir mekâna sahip olmasıdır. Goffman da kişinin kendi özel alanını belirlemesi bakımından sabit ve değişken alan ayrımı yapar. Kişi­nin kendi mülkünde olan bir ev ya da arsa sabit bir alan olurken, kiralanan bir eşya ya da mekân değişken bir alandır. Değişken mekânlar kişiye kullanımı sırasında özel bir alan sağlar, örneğin parklardaki banklar ve restoranlardaki masalar gibi.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[125]</sup></a> Internet platformu Goffmanın ayrımını baz alırsak değişken alan gibidir. Ancak internet sağlayıcı aygıtlar günlük yaşamın bir parçası oldu­ğu için, liberal bir anlayışı ifade eden özel mülkiyetin ya da geçici olarak özel mülkiyetimize dönüşen alanları ayıran sınırlılıklar da bulanıklaşmıştır. Bu sınırlan bulanıklaştıran belki de en büyük etken, internet sağlayıcıların kişilerin özellerini gözlemek için her an hazır bekliyor olmalarından daha çok kişilerin kendi özellerini hiçbir sınır tanımadan bu platforma salıyor olmalarıdır.</p>
<p>Öz imgelemin teşhirinin sağladığı görünürlük, somutlaştırıl­mış bir tanınma biçimi haline gelen ötekinin bakışında, öznenin varlığının garantisi olmuştur. Yabancı bir kalabalığın önünde gö­rünür olmak, var olmak, bugünlerde çevrimiçi ve çevrimdışı yer­lerin kesişme noktalarında sergilenen ne varsa, kamusal olarak var olmanın azami şartı haline gelmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[126]</sup></a> Bireyler kamusal alandaki varlıklarını garanti etmeye çakşırken kendi özellerini de bu süreç­te araçsallaştırmış olurlar. Kamusal alanın teknoloji tarafindan gözenekli hale getirilmesi ilk defa internetle ortaya çıkmış bir ol­gu değildir. 1930’larda Model-T Ford ve Volkswagen’nin yükse­lişiyle, özel otomobil, insanları özel hayatlarını yanlarına alarak kamusal alanın içinden geçmesine izin vermişti.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[127]</sup></a> Ancak ilk defe internet teknolojisi bu olguyu, toplumun her kesiminin ulaşacağı kadar ucuz ve karşılıklı olarak kişilerin birbirlerini ya da internet sağlayıcı otoritenin kişileri manipüle edeceği kadar akışkan hale getirmiştir. Dolayısıyla, Sosyal bir perspektiften ziyade politik bir bakış açısından yaklaşıldığında, sanayi sonrası kapitalizmde sosyo-teknik sistemler yoluyla mahremiyet üzerindeki etkileri, di­jital ekonomideki neoliberal süreçlerin kamusal yaşamın temelleri üzerindeki etkileri olarak yorumlanabilir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[128]</sup></a> Internet sağlayıcı otoriteler kişilere çoğunlukla ücretsiz uygulamalar, sosyal medya gibi iletişim ve eğlence mekânları sunarken, onlardan da bu uy­gulamalar üzerinde bıraktıkları bilgilerin kullanılması hususunu görmezden gelmelerini istemektedir. Ancak bu olgunun sahaya yansıması o kadar da masum görünmemektedir.</p>
<p>internette profil oluşturmak demek, bireysel, kişisel özellikle­rin seçilmesi ve kişinin bir grup veya kategoriyle ilişkilendirilmesi demektir. Örneğin, kişisel finansal verileri, bir kişinin kredibilite- sini belirlemek için profillenebilir. Ilişkilendirme, kişinin kredibi- litesine bağlı olarak pozitif veya negatif olabilir. Kişiler profille­rinden yola çıkılarak risk içeren guruplarla ya da bir suçla kolayca ilişkilendirilebilir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[129]</sup></a> Kişisel veriler, bir kişinin istihdam edilme öncesi ve sonrasında rızası ve bilgisi olmadan kullanılabilir. Ör­neğin, uyuşturucu testi, genetik test, kişilik testi, fiziksel test, fi­nansal kredibilite ve sabıka kayıtlan üzerinde arka plan kontrolle­ri yapılabilir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[130]</sup></a> Bu anlamıyla gözetim, modern dünyanın kendine özgü bir ürünüdür. Gerçekten de gözetim dünyayı modern olarak kurmaya yardım eder.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[131]</sup></a> Internet teknolojisi ortaya çıkmadan ön­ce de modern bürokratik kurumsallık bu tür kayıtlan belli bir gücü elde etmek ya da sürdürmek için kullanmaktaydı. David Lyon’a göre tıbbi kayıtlar, oy listeleri, konut kayıtlan, vergi dos­yalan ve çalışan sayılan, en azından kentsel sanayi toplumlarının her tarafında, yirminci yüzyılda yaşayanların olmazsa olmazı ha­line gelmişti. Aslında, bu kayıtlar, bilgileri işleyenlerin eline belli bir güç verirken çeşitli durumların belli bir hiyerarşide yürümesini sağlayarak modern yaşamı kolaylaştırmıştır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[132]</sup></a> Ancak zaman içinde gelişme gösteren teknolojik yenilikler kişiler için, umuldu­ğu gibi, çevresel sorunların halledilmesi ya da kişiye daha fazla mahrem alan açılması için kullanılmamıştır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[133]</sup></a> Aksine, teknoloji her geçen gün insanları daha da tedirgin edecek şekilde gelişmeye devam etmektedir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[134]</sup></a></p>
<p>Internet teknolojisinin yaygın bir olguya dönüşmesiyle özel­likle özel olanla ilgili ortaya çıkan temel kaygılar, kişilerin kendi özellerini kamuya açık bir şekilde paylaşıp paylaşmadıklarından daha çok paylaştıkları bilgilerin sosyo-politik olarak etkilerinin kendilerince kestirilememesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa, Erik Lokke’ye göre mahremiyet kamusal alanın karşıtı şeklinde algılanmamalıdır, çünkü insanlar doğal olarak sosyalleşme ihtiya­cı içindedirler ve kişisel bilgilerini kamusal ortamda çeşitli şekil­lerde paylaşma ihtiyacı duyarlar. Ona göre mesele, özelimizi kim­lerle paylaşacağımıza kendimizin karar verip verememesinde- dir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[135]</sup></a> Ancak özel olan her şey neredeyse kamusal alana da taş­makta ve özel olanın kimlerce ele geçirilip hangi amaçlarla kulla­nılacağı kestirilememektedir. Vancouverdaki sokak ayaklanmala­rım fotoğraf makinesiyle görüntüleyen serbest fotoğrafçı Rich Lam ın, tutkuyla öpüşürken (sehven) çektiği bir çifti araştınp bulması sadece bir gününü almıştı. Mahrem olan birçok şeyin ar­tık kamusal alanda da yapıldığı göz önüne alınırsa, özel bir gö­rüntünüzün binlerce sunucunun birinde sonsuza kadar kalma ih­timalinin de ortaya çıktığı söylenebilir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[136]</sup></a> Bütün bu risklere rağ­men peki neden insanlar mahrem bilgilerini fütursuzca etrafa saçmakta bir beis görmüyorlar?</p>
<p>Bauman’a göre “İfşa edilme korkusu fark edilme hazzı tara­fından bastırılıyor. <a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[137]</sup></a>“ Neil Postman’ göre ise, insanlar hayatlarını değiştiren her teknolojik yeniliğe karşı duyarsızdır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[138]</sup></a> Bu konuda insanları motive eden en büyük olgulardan biri ise internet orta­mında daha fazla anonim kalabileceklerine dair inançlarıdır. Araçsal bir değere sahip olarak mahremiyet (privacy) düşüncesi, mahremiyetin bir istisnadan daha fazlası olduğunu ima eder. Mahremiyet anonimlik düşüncesini akla getirmektedir. Anonim­lik kişilere bir saygınlık duygusu ve kendi kaderlerini belirleye­bilirle firsatı, iletişime geçme ve toplumsal edimlere katılabilme imkanı sağlar.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[139]</sup></a> Anonimlik kişilere sırtında bir kambura dönü- şebilme potansiyeli olan özel bilgileri başkalarından gizleme im­kânı verir. Ancak, kişilerin interneti sağlayan otoriteye ya da bir­birlerine karşı anonim kalmak için kullandıkları yöntemlerin ne kadarı gerçek veya ne kadarı yanılsamadan ibaret bunu kestirmek bireyler için çok zor görünüyor. Yani, internet içindeki birçok sosyal uygulama, sadece bilgiyi paylaşma ve iletişim kurma şekli­mizi değil, aynı zamanda başkalarıyla sosyalleşme biçimlerimizi de değiştirmeye devam ediyor.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[140]</sup></a> Internet, gayri şahsi olmayı ko- laylaştırırken içinde barındırdığı bilinmezliklerle kişileri tedirgin etse de birçok kişi için sosyoekonomik anlamda fırsatlar diyarı olmaya devam ediyor.</p>
<p>Internet ortamının modern sosyal katılıkları akışkan hale ge­tirdiği başka bir olgu ise, anlam olarak iki ya da daha çok kişi ara­sında gerçekleşen, cinsel yönü de olan, samimi ilişki biçimlerinin geliştiği, özel (privacy) kavramsallaştırmasından biraz daha farklı bir “intimac/’ (mahremiyet) kavramsallaştırmasıdır. Giddens, modern kapitalist sistem içinde yeniden üretim (reproduction) olarak adlandırılan üreme olgusunun, çeşitli teknolojik gelişmeler sayesinde, geleneksel sosyal bağlarından sıyrıldığını ve cinselliğin plastik hale (plastic sexuality) gelerek odak noktasının bizzat kendisi olduğunu ifade etmiştir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[141]</sup></a> Plastik hale gelen cinsellik toplumsal bağlarından sıyrıldığı gibi, üreme de biyolojik zorunlu­luklardan azade hale gelmiştir. Bu durum toplumsal yapı içinde kadım erkekle eşitlemenin ötesinde kadım kamusal alanda bir adım öne çıkarmıştır. Geleneksel hiyerarşik yapının değişmesi Derek Laydera göre evlilikle ilgili beklentinin de değişmesine neden olmuştur. Ona göre, evlilik veya birlikte yaşama, ilişkiden duygusal ve cinsel olarak memnun olmayı bekleyen iki eşit kişi arasında bir sözleşme haline gelmiştir veya onlar herhangi biri ile bir ilişkiye başlayabilir ve ilişkiyi tekrar bırakabilir. Modern arka­daşlık ilişkisi de kişinin kendi iyiliği için başlatılan bir ilişki biçi­mine evrilmiştir. Şayet bireyler arkadaşlıklarından artık bir fayda elde edemiyorlarsa, arkadaşlığı ıskartaya çıkarabilir ya da ilişkiyi kesebilirler.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[142]</sup></a> Ancak Derek Layder, Giddens’ın dürüstlük, sada­kat ve sır verme gibi (ifşa<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[143]</sup></a>) mahremiyet unsurlarını oldukça ge­nel ve standart bir şekilde ele aldığım iddia eder. Ona göre bu yaklaşım tarzı, günlük kişisel ilişkilerin (çiftlerin ve/veya arkadaşlıkların) farklı tonlarını, tonlamalarını, inceliklerini ve karmaşık­lıklarını dikkate almaz.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[144]</sup></a> Bu tür mahremiyetle ilgili olarak ortaya çıkan değişiklik salt evlilik bağlamında kalmamış, özellikle yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı imkanlar, kişiler arasındaki ilişki biçimlerini de değiştirmiştir.</p>
<p>Kişiler arasında tahakkuk eden ilişki biçimlerinde ise üzerinde en Azla durulan konu, yüz yüze ilişkilerden ortaya çıkan bir fayda olarak iletişimin kendi bağlamında gerçekleşme olgusu olmuştur. John B. Thompson’a göre, iletişim medyasının kullanımı, uzay boşluğunda genişleyen (ve belki de zamanda), ve iletişimi yüz yü­ze etkileşimden ayıran bir dizi özellik sergileyen yeni etkileşim biçimlerine yol açar. Bu medya biçiminin kullanılması, bireylere zaman ve mekân olarak kendilerine uzakta olan bireylerle iletişi­me geçebilme ve bu iletişim sayesinde de belli bir mesafeden şahit oldukları durumlara tepki verebilme imkanını vermiştir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[145]</sup></a>&#8216; Ona göre, Uzaktan gerçekleşen etkileşim biçiminde kişilikler, yüz yüze etkileşimde oluşan ilişkilerden oldukça farklı olarak, bir boşlukta inşa edilerek var edilir. Etkileşime giren kişi karşı taraftaki kişiye sempati duyabilir ya da onunla empati kurabilir, sevebilir veya sevmeyebilir, nefret edecekleri bir kişidir ya da tam tersi, ancak bu kişilerin özellikleri normalde yüz yüze etkileşimin karakteris­tik özelliği olan diyalojik bir etkileşimden süzülen bir bağlamda oluşmaz.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[146]</sup></a> David Vincenfe göre aracılı iletişim metin ile duygu arasında parçalanma oluşturmuş ve iletişimin dilini sembollerin ilettiği standartlaşmış formlara hapsetmiştir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[147]</sup></a> Burada üzerinde durulan husus, iletişimin belli bir mesafeden (zaman ve mekânı eleyerek) gerçekleşebilmesini sağlayan bir aracın (medium) varlı­ğıdır. Michael E. Gardiner bu durumu, iletişim için elzem olarak gördüğü, günlük yaşam içinde gerçekleşen sosyallikten bir soyut­lanma olarak görmektedir. Ona göre, bu süreçte modern öncesi kültürlerde baskın olan işitme, büyük ölçüde salt görsel uyaranlar tarafindan yerinden edilir (yazı, televizyon, fotoğraflar gibi).<sup>148 </sup>İnternet ortamı, özellikle sosyal medya platformları, kişilere fo­toğraf ve video üzerinden, içeriği görselleştirecek enstrümanlar sağlar. Ancak bu görseller, yüz yüze iletişim esnasında gerçekle­şen bağlamı yine de tam olarak veremez. Bu durum gerçek bir bedenin tüm unsurlarım bir araya getiremediği gibi onu parçala­yarak atomize olmasına sebep olur.</p>
<p>Dijital görüntülemenin kişiye verdiği düzenleme, değiştirme ve yeniden üretme işlevleri sayesinde, kişinin kendi bedeni ile olan ilişki biçimleri, bedenini algılama, anlama gibi durumlar de­ğişmektedir. Aynı zamanda fotoğrafçı ve fotoğraflanan olmak, bu görüntüleri Web’de veya cep telefonunda görüntülemek, bu tür resimleri diğer insanlarla paylaşmak, onlar hakkında yorum ve değerlendirme yapmak ve bunları nasıl yapacağınız hakkında de­vam eden, sürekli değişen, bir öğrenme sürecinde olmak, kişinin kendi beden imajını ve özelliklerini şekillendirme sürecine nasıl katıldığım anlatan bir duruma dönüşür.<sup>149</sup> Görüntüleme bedensel formun saflığım bozar niteliktedir. Uzaktan etkileşim imkânı çıkmadan önce, ötekiyle karşılaştığımda, öteki beni saf bir varlık olarak görüyordu. Hatta benim ötekine yansıyan varlığım, gerçek varlığım ile birlikte görünüyordu. İletişim kurmak için kullandı­ğımız yöntemler artık değiştiğine göre, bu şekilde iletişim kur­manın kendi doğası ve etkileri bu değişikliğe bağlı olarak değiş­miştir. Yüz yüze görüşmelerde de bir nesne olarak ötekinin karşısında olduğumun farkında olduğum gibi sanal karşılaşmalarda da bunun böyle olduğunun farkındayım; ancak, sanal karşılaşmalar­da nesneye dönüşen ben, bütüncül benliğimi tam olarak yansıt­maz.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[150]</sup></a></p>
<p>Michael Stephen Lopato’nun görüşünü özetleyecek olur­sak, sanal mekân içinde gerçekleşen görme ve görülme, yüz yüze gerçekleşen görme ve görülmenin bilinç düzeyinde gerçekleşen bağlamını tam olarak sağlayamaz. Sanal mekân içine sunduğum bilgilere ya da görüntülere öteki tarafından bakıldığında ben de herhangi bir uyarılma gerçekleşmez. Bu anlamda, yüz yüze görü­şün aksine, sanal görünüm genellikle bilinçli olarak farkında ol­madığım bir görünümdür.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[151]</sup></a> Jhon Bergerde teknolojik yenilikle­rin görüneni var olandan ayırmayı kolaylaştırdığım ifade eder. Bu süreç içinde ise beden ortadan kaybolur, insanlar içi boş giysiler ve arkası boş olan maskeler seyirliğinde yaşar.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[152]</sup></a> Bir aracı vasıta­sıyla gerçekleşen iletişimin, geleneksel iletişim şekli olarak kabul edilen yüz yüze iletişimden ayrıştığı yön, aracı ile gerçekleşen ile­tişim şeklinin belli bir estetik mesafeden, kişiyi yüz yüze etkileşi­min getireceği sorumluluklardan azade hale getirerek gerçekleş­mesidir. Geleneksel iletişim şeklinde iki ya da daha fazla bedenin varlığı ve bu bedenlerin tüm duyusal alanlarının aktif olduğu dü­şünülürse, kişilerin karşılıklı olarak belli iletişim prosedürlerine dikkat etmeleri zorunlu hale gelir. Örneğin, geleneksel olarak ki­şinin yakın bir büyüğünün yanında ayak ayak üstüne atması, siga­ra içmesi ya da argo konuşması ayıplanabilir veya kişiden kendi­sinden sonra içeriye giren büyüğüne yer vermesi, selam alması vb. gibi sorumlulukları yerine getirmesi beklenebilir. Bu durumda en önemli alan ise bir kişinin yüzüdür. Karşılıklı olarak bir beden dahilinde görülebilir olmak kişiyi belli toplumsal hiyerarşik yapı­nın bir parçası haline getirerek kısıtlar. Pontyye göre, insanlar için bir bedene sahip olmak demek, başka bir kişinin bakışları al­tında bir nesne durumuna indirgenebilirim demektir ve artık bu görülen kişi bir özne olarak sayılmaz ya da başka bir durumda onun üstünde kendimi konumlandırabilirim ve sıram geldiğinde bakışımı ona yönlendirebilirim demektir.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[153]</sup></a> Bu hiyerarşik ilişki biçimi internetin yatay ilişki biçimi karşısında akışkanlaşmama başlar.</p>
<p>Sanal mekânın dikey toplumsal ilişki biçimlerini yatay bir düzlemde kurması bu mekân içinde alternatif mahrem alanlar üretme ve bu mekâna bir çeper oluşturma imkanım zorlaştırır. Sanal mekân, gerçek bir alan içinde katılıklara dönüşen sınırlılık­ların yeniden üretilmesine imkân vermez. Bu çerçevede, muhafa­zakâr habitusun seküler modern kamusal alanı kendi alternatif mahrem alanları ile ihlal edebilme tecrübesi, sanal mekânı tehdit etmediği gibi bilakis muhafazakâr habitusu küresel bir ağa dahil ederek kendi kalıplarında akışkan bir duruma sokar. Bu durumda muhafazakâr habitusun belli bir zaman ve mekâna bağlı mahrem sınırlılıkları, internetle birlikte birbiri ile iç içe geçen üç kriz nok­tası ile yüzleşir. Bu kriz noktalarının ilk ikisi “privacy&#8221; ve “intimacy” kavramsallaştırmalarıyla ifade edilen mahremiyetle il­gili ortaya çıkmış modern kaygılarla koşuttur. Üçüncü bir kriz noktası ise &#8220;mahrem” kavramsallaştırmasının kendi toplumsal ya­pımızda neliği ve niteliğinden neşet eden kaygılardır. Mahremi­yet kavramının toplumumuzda, privacy ve intimacy kavramsallaş- tırmalarını da içine alacak şekilde, daha geniş bir anlamda kulla­nıldığı görülebilir.</p>
<p>Şişmana göre mahrem hem yakınlığı hem de yasağı bir ara­ya getirir. Uzak durulması gereken, yasaklanan anlamına gelen “haram” kavramı ile korunmuş, gizli, bireye özel gibi manaları olan “mahrem” kelimesi aynı kökten gelmektedir. Bu yüzden Müslüman bir toplumda mahremiyet, İslam dininin ona sağla­dığı çerçeveden soyutlanıp salt kişinin özeline indirgenerek an­laşılamaz.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[154]</sup></a> Bu yüzden, kendine has bir bağlam içinde var olan haram, harem, harim, ihram, muharrem gibi sözcükler, içinde geliştikleri toplumsal yapının (habitusun) hakikat anlayışı ve an­lam dünyaları pas geçilerek anlaşılamaz. Dolayısıyla, “harem” kelimesinin, modernin liberal bir anlam dünyası içinde şekillenen &#8220;özel” (private) isimlendirmesi ile tam olarak eşitlendiği söyle­nemez?<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[155]</sup></a> Geleneksel olarak mahremiyet, toplumumuzda daha çok ev ve kadını çağrıştıracak şekilde kullanılagelmiştir. Poy­raz a göre, Kabe’nin ev kavramsallaştırması ile karşılanması, evi mahrem ve kutsal bir mekâna dönüştürürken aynı zamanda onu yasanın ve yasağın bir mekânına da dönüştürür. Ev, hem kadın­lar üzerinden bir haremliği, namahremin giremeyeceği, doku­namayacağı bir alana dönüşerek özel alanın yeri haline gelir hem de bu mekâna dahil olan misafirlerin sağ salim, güvende ve barışık olarak ağırlandığı bir yere tekabül eder. Ev içinde oluşan haremlik ve selamlık, böylece, kamusal ve özel alanın birleştiği ve farklılaştığı bir sınır haline gelir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[156]</sup></a> Mahremi namahremden ayıran mekansal anlamda hep bir sınır noktası, yani, eşikten bahsedebiliriz. Evin eşiği hem bu mahrem sınıra girmeye izin verir hem de mahremi mekânsal olarak sınırlandırarak konu­munu belli eder. Yaşara göre de tarihten bu yana “eşiklerin bü­yüklüğü fiziksel imkânlara ya da mahremiyet derecesine göre farklılık gösterse de eşiğin mahremiyet katmanlarını ayırt etme­de önemli bir fonksiyona sahip olduğu söylenebilir.<sup>157</sup>* Eşik ay­nı zamanda kişinin başkalarının bilmesini ya da bilmemesini is­tediği şeyler için bir sınır noktasıdır. Kimler eşiği geçebilir ya da kimler geçemez bu sınır sayesinde ortaya çıkar.</p>
<p>Mekânsal olarak eşiğin içinde kalan alan, gizliliğin ve sınırın alanıdır. Bu bölgede yapılan edimlerin sır olabilmesi için illa da ahlaka ya da hukuka konu olması gerekmez. Çünkü Türker’e gö­re görme ve görülme insanlar için başlı başına bir değerdir. Diğer canlılar da bunun farkında olarak gözler ve gözlenirler. Ancak bu farkındalık, insanlardan farklı olarak başka canlılarda sadece fayda ve zarar zaviyesinden değerlendirilir. Buna ilaveten insanda gör­me ve görülme, ifşa olma ve bilinme ilkesine göre sonuçlar doğu­rur. Örneğin, maddi olarak iyi ya da kötü anlamda hiçbir sonucu olmasa bile bir kişi, cinsel yaşamının gözlemlenmesinden rahat­sızlık duyar. Çünkü insan için bilme ve bilinme edimlerinin biz­zat kendisi bir değere tekabül eder. İnsan içinde yaşadığı çevre ta­rafindan iyi bir kişi olarak bilinmek ister, diğerlerine karşı kendini küçük düşüreceğini bildiği durumların mahrem kalmasını arzu eder. Dolayısıyla, insanın kendisi gibi bir bilince sahip hemcinsle­ri tarafindan gözlendiğinin bilincinde olması, kişide haya duygu­sunu açığa çıkarır. Haya duygusu, bilgi ve davranışların açığa çı­karılabilir olanı ile olmayanın ayırt edilmesine yardımcı olur.<sup>158 </sup>Bu iyi bilinme isteği her zaman bir gerçekliğe tekabül etmez, et­mesi de beklenemez, işte etmeyen tarafi mahremdir. Kişi dışardan izlediği bir olayı bile kendi müşahedesi ile yoğurduktan sonra kendi mahremiyetini ele vermeyecek şekilde bir anlatıya dönüştürür. Bu bazen kişinin gerçeklikten büyük oranda kopma­sına sebep olabilir. Gerçekte olamayacak derecede bir benlik su­numu gerçek ile gösterilen arasında oluşan büyük boşluk bir geri­lime sebep olur.</p>
<p>Mahremiyet aynı zamanda bir paranteze alma edimidir. Pa­rantez belli kişileri içine mahrem olarak alıp daha yakın iletişim imkânı verirken, belli kişileri de dışarda bırakarak namahrem ha­line getirir. Kişisel ilişkilerin derinleşebilmesi için de mahremiyet Önemli bir olgudur. Zygmunt Bauman, sır ve gizliliği sadece mahremiyetin kişinin kendisine açtığı bir mekân, istemediği kişi ve durumlardan azat olacağı gerekli bir aracı olarak görmez, aynı zamanda mahremiyet ona göre “Birlikteliği inşa etmek ve ona hizmet etmek için, insanlar arasındaki bağların belki de bilinen en sağlamlarını bir arada tutmak için” en büyük güçtür, insanlar kendine göre birkaç seçkin kişiye sırrını verip başkalarından sak­layarak sıkı dostluk ilişkileri geliştirir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[159]</sup></a> Ancak mahremiyet eşi­ğinin ya da parantezin içini tam olarak toplumumuzda kadınların oluşturduğu söylenebilir. Günlük konuşmada bir kişi mahremim dediğinde çoğu zaman evini ve karısını kasteder, hatta namahrem kabul edilen yerlerde kişi eşini de kastedecek biçimde “çocuklar” tabirini, karısının ismini zikretmemek için, yaygın bir şekilde kul­lanır. Göle’ye göre, kadının bedeni; görünürlüğü/görünemezliği, İç/dış, mahrem/namahrem arasında bir eşik görevi görmekte­dir?<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[160]</sup></a> Bu anlamda Mahremiyet kavramsallaştırması, toplumu­muzda özel alanın cinsiyetlendirilmiş<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[161]</sup></a> yapısını açığa çıkarır.</p>
<p>Yılmaz’a göre muhafazakâr kadınlar, ilk olarak eşikten dışarı­ya, muhafazakâr erkekleri takip eden, onlarla birlikte, çoğu za­man onların arkasında, onları izleyerek, bir dava kadını görünü­münde çıkmıştır. 1990’lardan sonra muhafazakâr kadınlar, za­man içinde daha bireysel hareket etme yeteneği kazanarak söylem biçimlerini de değiştirmişlerdir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[162]</sup></a> Yılmaz’a göre (bugünün) mu­hafazakârlar^) geçmişte seküler iktidara “görünümleriyle” devam­lı kendilerini hatırlatarak direnmiştir. Bu dönemde muhafazakâr­lar tesettürüyle İslami yaşam biçimini en fazla vurgulayan kadın bedenini, dinselliklerini gizlemek yerine ifşa edecek şekilde, mü­cadelelerinin merkezine taşımışlardır.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[163]</sup></a> Böylece kadın için teset­tür, evin eşiğinin geçilme vizesine dönüşmüştür.</p>
<p>Muhafazakâr kadınların sanal mekânı tecrübe ediş süreçlerine baktığımızda, kamusal alam tecrübe ediş sürecinde olduğu gibi, bu mekândaki görünürlüklerini tesettürlü oluşlarıyla meşrulaştı­rırlar. Zira muhafazakâr kadınlar için tesettür, namahrem alan­larda kadının varlığına imkân sağlayan ve kadın bedenine kamu­sal alanda var olma imkânı veren bir enstrümandır. Gerçek ka­musal mekân içinde tesettürle dolaşabilen ve namahrem ile karşı­laşması sorun olmayan bir kadının, yine tesettürüne riayet ederek sanal mekân içinde var olmasında bir sakınca görülmez. Hatta te­settürüyle kamusal mekânda ifa ettiği ötekine örnek olma, dini tebliğ etme gibi sorumluluklarım aynı şekilde sanal mekâna taşı­yıp bu mekân üzerinden binlerce kişiye kolayca ulaşabilir. Muha­fazakâr kadınlar, böylece, mahrem olan bedenlerini tesettürle ka­patarak kamusal alanda var oldukları gibi bu sefer önceden özel olarak addedilen evlerini sanal mekân üzerinden yine bedenlerini tesettürle paranteze alarak kamuya açarlar. Onlara göre nasıl ki dışarı çıktıklarında yabancı bir erkeğin bakışlarına maruz kalma ihtimali varsa ve bu bakışların zararı tesettürle izole hale getirile- biliyorsa aynı şekilde sanal mekân içinde de kendilerine bakan namahrem erkeklerin bakışlarından tesettür kalkanı ile korunabi­lirler. Kadınlar, sosyal medya üzerinden, ev ya da araba içindeki yaşamlarını bu şekilde bir gösteri alanına dönüştürerek, kamu- sal/özel veya iç/dış ayrımlarının bulanıklaşmasına katkıda bulu­nurlar. Modern seküler kamusal alanı bedeninde taşıdığı tesettür­le gözenekli hale getiren muhafazakâr kadınlar, internet ortamı­nın herhangi bir sınırlamaya izin vermeyen sanal mekânında mahrem eşiği belirsizleştirecek derecede neden var olmaktadır? Tüm mahrem anlayışını gerçek bir mekân tasavvuru içinde ger­çekleştiren muhafazakârlar, iş internet gibi sanal bir mekâna gel­diğinde mahrem tasavvurun sınırlan birden bozulmakta ve sıkı sıkıya inşa edilmeye çalışılan mahrem-namahrem arasındaki sı­nırlar ortadan kalkmaktadır.</p>
<p>insanlar sanal mekânda birbirlerini gerçekte olduğu gibi algı­lamazlar. Sanal bir görüntüyle ilgilenildiğinde, öteki aslında bana değil daha çok benim bir “temsilime” (representation) bakar, bu temsil ister bir Facebook profilinden, bir videomdan oluşsun is­terse yazdığım bir blog gönderisinden oluşsun fark etmez. Ayrıca, temsilin canlı olması gerekmez; aslında, temsil çoğu zaman şu anda etkileşimde bulunmadığım bazı içeriklerden oluşur. Temsi­lin, “ben” dediğim şeyi tamamıyla ihata etmesi mümkün değildir. Bundan dolayı başka bir kişi benim temsilime bakarken gerçek varlığımı algılamaz. Bir kişi temsili üzerinde değişiklik yaptığında bu değişikliği gerçek benin yaptığını algılamaz ve sadece temsili bu şekilde görür, çünkü temsilim varlığımın sadece bir anlık gö­rüntüsüdür. Bir kişinin beşikten temsilini oluşturduğu ana kadar tüm verileri internete yüklemesi imkansızdır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[164]</sup></a> Bu durum inter­nette kişinin yargılanmasını da kolaylaştırır ancak sanal mekânda kişi kendini bilinmeyen bir yargılamanın nesnesi olarak yakalar ama yüz yüze bir görünmeden farklı olarak kişi, kimin izlediğinin ve izlemeyi ne zaman yaptığının illaki farkında değildir.<sup>165</sup> Hâli­hazırda internet ortamında paylaşılan şeyler kişinin kendi tercih ettiği ve çeşitli uygulamalar sayesinde farklılaştırdığı görüntüler­den ibarettir.</p>
<p>Görünüşün nesnesi olan “ben” artık, bölünmez bir bütün ola­rak kendi varlığım olmaktan ziyade kamuya açık bir şekilde pay­laşmaya karar verdiğim niteliklerin ve bilgilerin bir listesidir &#8211; bunlar da genellikle kendimle ilgili sevdiğim niteliklerdir- dolayı­sıyla, sanal görünürlük benim üzerimde farklı bir içsel etkiye sa­hiptir, şöyle ki, bu görselliğe karşı bir utanma ya da gurur duygu­su yaşadığımda, bizzat kendi hakkımda utanma ve gurur duygusu yaşamaktan çok sadece hem bu temsilin nitelikleri hem de genel olarak kendi paylaşımımın nitelikleri hususunda bu duygulan ya­şamış olurum.<sup>166</sup> Bu tecrübe, kişilerin hem kendi “bentlerini hem de başkalarını birer nesne olarak algılamasını doğal bir durum ha­line getirerek kolaylaştırır. Dolayısıyla, kısmen sosyal medyadan ötürü, internetten önce var olan toplumdan (Gemeinschaft), sos­yal medyanın teşvik ettiği daha materyalist topluluk (Gesellschaft) lehine sürükleniyoruz denebilir.<sup>167</sup> Kişiler çeşitli teknolojik araçlarla kendilerinin, yakın çevredekilerin ve başkala­rının anılarım fotoğraflayabilir, videoya alabilir ve bunları taşına­bilir aletlerle aktarabilir ve yanlarında taşıyabilir. Bu durum anıla­rın ve bilginin dışsallaştırılarak<sup>168</sup> nesneleşmesini, bağlamından kopmasını ve metalaşmasını kolaylaştırmıştır. Sanal mekân muhafazakârlar için, gerçek bir teşhirden, kendini ifşa etmekten çok, bu mekânın sağladığı estetik bir mesafeden oyalanma (tarrying), mahremine/bedenine herhangi bir halel getirmeyecek, aktarılabi- . lir, değiştirilebilir, manipüle edilebilir akışkan bir meta gibi algı­lanır. Peki bu tür bir algılamanın ne tür sosyopolitik sonuçları olmaktadır?</p>
<p>Sanal mekân Amerikan küreselliği içinde ve onu destekleyen bir formda ortaya çıkmış seküler bir yapıya dayanır. Sanal mekâ­nın insanlara sunduğu çerçeve, buraya dahil olan insanların bura­daki davranma biçimlerinde etkin olmaktadır. Bu form içindeki bir kişinin kılık kıyafeti, dindar olup olmaması ya da politik tu­tumu bir birey olarak kendisi için anlamlı bir görüntü sunsa da içinde bulunduğu mekânsal formun belirleyici etkisi bu görüntü­yü önemsemez. Kişi mahrem sınırlılıkların kendine çizdiği me­kânla ilgili yapısal ayrımları ve bu ayrımların gerekliliklerini iste­diği gibi sanal mekâna aktaracak bilgi ve tecrübeye sahip değildir. Sanal mekân, seküler kamusal mekândan farklı olarak, gözenekli hale getirilemeyecek elastik bir yapıya sahiptir. Geleneksel katı­lıkların yerine zaman içinde ikame edilen modern katılıklar, ihlal ve protesto edilebilir, belli sabiteleri sökülebilir ve yerlerine yeni­leri eklenebilir nitelikteydi. Ancak sanal mekân mekanik olmak­tan çok akışkan, sabiteleri ve belli sınırlılıkları olmayan ve bunun sayesinde de tüm farklılıkları aynı pota içinde eritebilen seküler bir alandır.</p>
<p>Bir iç mekân anlayışı olarak sekülerliğin sanal mekânın akış­kanlığı İle uyumlu olduğu söylenebilir. Sanal mekânın akışkanlığı, her şeye dokunabilme, herhangi bir kutsal tanımama anlayışı üze­rine bina edilen seküler yaşam biçimine bu alanda sınırsız kredi açar. Mahrem, kutsal, dokunulamaz, ihlal edilemez olanı ifade ederken, seküler olan her şeyi insana göre, insan nezdinde ko­numlandıran bir anlayışa sahiptir. Sekülerlik, bütün gerçekliğin insan karşısında nesneye indirgenmesi demektir. Bu anlamda sekülerlik, Tanrı dahil, her şeyi insan bilincinin karşısında bir nesneye indirger ve her şeyi insan bilinci karşısında konumlandı­rır. Geleneksel hayat biçiminde her şeyi kutsal/din belirlerken her şeye dinler konum biçerken ve her şeyin ölçüsü dinken, seküler anlayışla birlikte dinin/kutsalın kendisi konumlandırılan bir şeye dönüşmüştür.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[169]</sup></a> Bundan dolayı seküler bir alan olarak sanal mekânın dinin mahrem sınırlılıkları ile ilgili kaygısı ya da bu sınırlılıkların oluşabileceği sabiteleri/katılıkları yoktur. Seküler modern kamusal hayatın içine<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[170]</sup></a>, bu alanın zaman ve mekânı bi­çimlendirme anlayışım ihlal edecek şekilde, modernin mevcut an­lamlarını etkileyen ve onları bozan bir iç içe geçme, çatışma ve kriz yaratma şeklinde dahil olma çabaları, farklılıklara kendi sınır çizgilerini var edecek şekilde bir imkan tanımışken, sanal mekâ­nın hiçbir “öteki” tanımadan her şeyi, herkesi bir araya getirebilen ve onları bir arada tutan bir alan sunmasıyla, toplumsallaşma an­lamında yatay bir ilişki kurabilme imkânı ortaya çıkmıştır. Gele­neksel hayat biçimi, mahrem sınırlan belirleme noktasında, in­sanlar arasındaki ilişkinin sınırlanın, bedenin ahlaki ve görsel ola­rak denetlenmesini önceleyecek şekilde düzenler. Burada görün­mesine müsaade edilen ya da edilmeyen arasındaki gerilim, bede­nin bir mekân içinde nasıl hareket edeceği düzenlenerek aşılmaya çalışılır. Sanal mekânda ise her şey göz önündedir.</p>
<p>Sanal mekânda muhafazakâr ahlakın tahakkuku, yerel sınırlı­lıkları ve geleneksel toplumu domine eden mahremiyet anlayışını farklılaştırarak, bir kolaj olarak, farklı unsurları bünyesine katan, farklı mahrem anlayışları bir fragman şeklinde bir araya getiren ve yeni bir örüntü ortaya çıkaran bir montaj görünümüne kavuşur. Sanal mekân içinde, muhafazakâr ahlak sınırlarının belirlediği mahrem anlayış, karşılaştığı yeni durum karşısında kendi katılık­larının toplumsal belirleyici üstünlüğünü kaybederek, diğer birço­ğunun yanında, “belirlenen” bir olguya dönüşür, Seküler modern kamusal alan, muhafazakâr habitusun sınırlarını massederek, ki- şiyi, bedeni, içeriye ait olan ve dolayısıyla kutsal olarak addedilen ne varsa amorf bir hale sokarak bünyesine taşır ve böylece özel hayatı imleyen tüm dokunulmaz alanları ihlal ederek mahrem ile mahrem olmayan arasındaki yerleşik sınırlan bozar. &#8211;</p>
<p>Gerçek hayatta kişinin bedeni, iç mekân olarak kullandığı yerler, kutsal olarak işaretlenen tüm sembolik görünümler, örtü­lerek, kapatılarak ya da ulaşılamaz hale getirilerek belli bir hiye­rarşi içinde muhafaza edilmeye çalışılır. Bu kapanma kişiye ken­dini muhafaza ettiği ve mahrem sınırlarını, hayatın tüm iç mekâ­nını dizayn etme, kendi estetik anlayışına göre yeniden düzenle­me ve bu değişimi bir süreksizlik içinde yapma vaadinde bulunan seküler kamusal hayata karşı bir direnme hissi verir. Ancak sanal mekân içinde, tüm bu korunaklı olduğu düşünülen, kapanmış, üstü örtülmüş alanlar, geleneksel toplumsal hayat içinde tahsis et­tiği hiyerarşik yapısını ve bu yapıdan kaynaklanan ilişki biçimle­rim olduğu gibi koruyamaz. Sanal mekân, geleneksel mahrem anlayışı bir çerçeve içinde eriterek, tam da olmak istemediği bir yer olan göze getirir. Görünürlük ise, sanal mekânda çok daha akışkan bir görünüm arz eder. Muhafazakâr habitus, bu mekânda, böylece, kültürel sembolik sermayeleri ile birlikte muhafazakârlı­ğın temel sınırlarını ihlal edecek şekilde var olarak, hem içerisin­de bulundukları mekânın davranış kodlarım İçselleştirir hem de bu mekân tarafından manipüle edilir.</p>
<p>Geleneksel olarak örtülerek korunan beden, kapısı kapatılarak bir iç mekâna dönüşen ev, belli bir yüksekliğe konularak ulaşılmaz kılınan kutsal şeyler, sanal mekân içine hapsolarak seküler kamusal alanın bir parçası haline gelir. Gerçek hayatta mahrem olarak işaretlenen ne varsa, kendilerine geleneksel hayatta tahsis edilmiş yerlerinden çıkarak seküler kamusal alanın bir parçası olan sanal mekânda görünür olur. Kişi kendini sınırlandıran mu­hafazakâr mahrem katılıkların baskısından bu mekân içinde kur­tularak, seküler iç mekânın kendisine sunduğu sınırsız bir estetik ve modanın süreksizlik içinde üretildiği bir alana geçiş yapmış olur ve dolayısıyla, kişi kendi benliğini bir kolaj içinde, farklı kül­türel fragmanlarla biçimlendirme imkanına kavuşur. Bu durum Charles Taylor’un “toplumsal yerinden çıkmışlık” kavramsallaş- tırmasıyla anlaşılabilir. Ona göre toplumsal yerinden çıkmışlık, insanların kendilerini ve çok sayıdaki başkalarını aynı zamanda var olup eyler halde kavradığı toplumsal tahayyülün yatay biçim­leridir.<sup>171</sup> Sanal mekân, toplumun yerleşik kalıplarım sökerek, mekânı zaman üzerinden eler ve kişilere yatay bir kap üzerinde var oluş imkânı verir. Sanal mekân içinde kendi ötekisi ile aynı düzlemde etkileşim içine giren mahrem sınırlar, muhafazakâr ka­tılıkların dışında yeni söylemlere bürünerek, performatif bir gö­rünürlüğe kavuşur. Bu görünürlük sayesinde ve çeşitlenen mah­rem anlayışların yeni failleri ve söylem pratikleri yardımıyla mu­hafazakâr aktörler, bir yandan Islami ahlakın mahrem sınırlarına dair geleneksel yorumlara ve kurallara belli bir mesafeden yakla­şırken diğer yandan da bunu bir bozulma olarak algılayarak sanal mekâna karşı belli perhiz alanları oluşturmanın imkanını arar.</p>
<p>Bedenin, iç mekânın ya da kutsal olarak görülen ne varsa her şeyin ticari piyasa değerleriyle koşutluk oluşturacak şekilde birlik­te var olduğu sanal mekân bu yüzden melez benlik temsilleri oluşturur. Seküler modern kamusal alan içinde kendi mahrem sı­nırlan ile makro düzeyde var olma pratiklerini belli tecrübelerle test etme imkânı bulmuş olan muhafazakârlar, her şeyin parça­landığı, mikro ölçekli alanlara bölündüğü sanal mekân içinde benzer bir tecrübe üretememenin telaşına kapılır. Sanal mekâna muhafazakârlar, kendi mahrem sınırlarını, ancak imgesel düzeyde taşıyabilir. Hayatı birçok duyusal ve duygusal verilerle inşa eden beden, kelimelerle ifade edilmeyen ve geleneksel olarak tevarüs eden yatkınlıklar (habitus), iç mekânı diğerlerinden ayıran sınırlar sanal mekâna anlamlı bir görüntü ve düzenli bir birliktelik oluş­turacak şekilde aktarılamaz. Muhafazakârlar için sanal görünür­lük, içeriden dışarıya işleyen, örtülerek mahrem bir kamuflaj oluşturulan pratikleri açığa çıkaran, örtük bedensel hareketlerin bulanıklaştığı ve bağlamından koptuğu bir mekâna dönüşür. Bu süreçte muhafazakâr kadın bedeni, seküler kamusal alandakine benzer biçimde, sanal mekânın meşru ve gayrimeşru sınırlarının belirlenmesinde asli bir rol oynar. Muhafazakârlar, bu mekânda, bedensel pratikleri düzenleme işini kadınların üzerine yükler. Ancak sanal mekân, kadınlara kendi bireysel öznelliğini, anonim- leştirip var etme imkânı vererek, eleştiri oklarının yönünü belir­sizleştirir.</p>
<p>Seküler kamusal hayatın içinde belli göstergeler üzerinden kadın bedenini gözetlenme ve denetlenme imkânı, bu mekân içinde, odak noktasını kaybeder. Söz konusu olan şey, yerleşik mahrem anlayışların imgesel olarak belli bir mesafeden sınırları olmayan bir alana taşınmasıdır. Muhafazakârlar için bu yeni du­rum, ikili bir farkındalığı ve yüzleşmeyi gerektirir. Muhafazakâr­lar kendi mahrem sınırları ile sanal mekânın seküler yapısı ara­sında bir bağ kurmaya çalışmaktadır; sanal mekân ise bünyesine kattığı her şeyi ayırt etmeden belli bir süreksizlik içinde akışkan hale getirir. Bu karşılaşmalar, birbirini bozan pratikler ve sınırla­rın etkileşimli bir şekilde ihlali anlamına gelir ve muhafazakâr habitusu bir dönüşüme zorlar. Bu süreçte kadın bedeni, sanal mekânı yeni bir alan olarak kurmanın ve burada var olan diğer kültürlerle etkileşime girmenin merkezi bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Bir kez daha ama bu sefer öznesini kaybetmiş bir biçimde muhafazakâr kadın bedeni, muhafazakâr kültürün maddi temellerinin beden ve mekân ilişkisi içinde göz önüne çıkar. Böylece, bedensel ve mekânsal boyutlar içerdiği mahrem ve kamusal olanın sabitelerinden koparak belli kriz ve çatışma alanlarının or­taya çıkıp şekillendiği alan haline gelmektedir. Muhafazakâr ka­dın bedeninin böyle, Müslüman olan olmayan binlerce erkeğin gözleri önüne serilmesi, mahrem sınırların ihlal edilmesi anlamı­na gelir ve muhafazakâr örtünün/sınırın bedenden ve tüm diğer iç mekândan kaymasına neden olur.</p>
<p>İç ve kutsal (mahrem) mekânı, seküler sanal mekâna, kadınla­rın görünürlüğünü artıracak biçimde taşımak, bir dış mekân ola­rak sanal mekânın akışkan kalıplan içinde mahremiyetin yeniden şekillenmesi anlamına gelir. Sanal mekânın sakinleri içinde en çok eleştiriyi bedeninde bir Islami gösterge olanların almasının sebebi, kadınların bedenlerinde taşıdığı Islami göstergelerin onla- n daha görünür hale getirmesinden kaynaklanır. Bundan dolayı, bedeninde belli göstergelerle sanal alana dahil olan muhafazakâr kadın, bu sefer kendi habitusunu oluşturan erkekler tarafından da bu mekânın ötekisi olan kadın profiline büründürülür. Seküler kamusal alanın ötekilerinden biri olarak, sürekli kendi bireysel varlığını, bedeninde taşıdığı göstergelerle var etmek zorunda ka­lan kadınlar, mesele sanal mekâna geldiğinde de aynı direnç ve kriz noktaları ile çift kutuplu olarak karşılaşır. Muhafazakârların, seküler kamusal alanı politik bir arenaya dönüştürerek gözenekli hale getirme çabasının tam aksine, sanal mekân, muhafazakâr mahrem/özel alanı massederek onun sınırlarını bulanıklaştım. Seküler kamusal alanı günümüzde domine eden muhafazakâr eril dilin, kadınların varlığı ile ilgili çoğunlukla söylem düzeyinde gerçekleşen otoriter yaklaşımı, mahrem alanın örtüsünün kaldın- lıp sanal mekâna taşınması noktasında yetersiz ve eksik kalır.</p>
<p>Muhafazakâr mahrem sınırlar görsel, saydam mekânlardan ziyade iki cinsin toplumsallaştığı gerçek bir zamana ve mekâna bağlı fiziki alanlarda kendi tecrübesini inşa etmiştir. Sanal mekân ise bu sınırların kurulabileceği, tecrübenin aynen buraya tahvil edileceği bir mekân değildir. Bundan dolayı, îslami göstergelerle muhafazakâr kadının sanal mekânda varlığı bir çatışma ve kriz alanı olarak ortaya çıkar. Bu bakış açısı, İslami göstergeler seküler modern kamusal hayatı ihlal etmenin en önemli sembolü olmuş­ken, bu işlevini neden sanal mekân içinde işlevsel kılamamış ve bu mekânda bulunması neden bir soruna dönüşmüştür? Sorusunu gündeme getirir.</p>
<p><strong>Harun Geçer &#8211; Muhafazakar Habitus ve Sanal Mekan,syf:98-129</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a><sup>114</sup> Zülküf Kara, <em>Toplumla ^üıdeşme”: Yüz Nakli Üzerine Fenomenolojik Bir Çö­zümleme <sub>f</sub></em> Aynntı Yayınlan, İstanbul 2013, s. 79.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a><sup>115.</sup> Sennett, <em>Kamusal İnsanın Çöküşü,</em> ss. 32-46.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[116]</sup></a> Krishan Kumar and Ekaterina Makarova, “The Portable Home: The Do- mestication of Public Space”, <em>Sociological Theory<sub>t</sub></em> 26/4,2008, s. 325.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[117]</sup></a> Joe Bailey, “Some Meanings of ‘the Private’in Sociological Thought”, <em>Sociol- </em>34/3,2000, s. 384.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[118]</sup></a> Bailey, <em>Some Meanings of&#8217;thePrivatein Sociolo^cal Thought^</em> s. 396.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[119]</sup></a> Amparo Lasen and Edgar Gomez-Cruz, “Digital Photography and Picture Sharing: Redefming the Public/Private Dİvide”, <em>Knfnvledge, Technology Policy, 22/3,</em> 2009, s. 208.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[120]</sup></a> Robert Dunne, <em>Computers and the Lau An Introductian to Basic Legal Principles And Their Application in Cyberspace,</em> Cambridge University Press, New York 2009, s. 194.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[121]</sup></a> John B. Thompson, <em>The Media and Modemity a Social Theory of the Media, </em>Polity Press, Cambridge 1995, s. 123.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[122]</sup></a> Richard Esguerra, “Googlc CEO Eric Schmidt Disrnisscs the Importance of Privacy”, <a href="https://www.eff.org/dceplinks/2009/12/googlc-ceo-eric-schrnidt-dismisses-privacy">https://www.eff.org/dceplinks/2009/12/googlc-ceo-eric-schrnidt- dismisses-privacy</a> (01.02.2020).</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[123]</sup></a> Sennett, <em>Kamusal İnsanın Çöküşü,</em> 30.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[124]</sup></a> Michel de Certeau and Pierre Mayol, <em>The Practice of Everyday Life: Living and cooking,</em> Vol. 2, Minnesota Press, UK 1998, s. 145.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a><sup>125.</sup> Erving Goffman, <em>Kamusal Alanda İlişkiler: Toplu Yaşamın Mikro İncelemeleri, </em>çev. M. Fatih Karakaya, Heretik Yayınları, Ankara 2017, s. 54.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[126]</sup></a> Las6n and Gömez-Cruz, <em>Digital Photography andPicture Sharing,</em> s. 214.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[127]</sup></a> Kumar and Makarova, <em>The Portable Home: The Domestication of Public Space,</em> s.333.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[128]</sup></a> Simon Dawet, “Privacy and the Public/ Private Dichotomj/’, <em>TJbesü E/even^ </em>2011,1.123.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[129]</sup></a> Stephen Kabera Karanja, “Privacy and Protection of Marginalized Social Groups”, <em>Studies in Ethics, La^, and Technology</em>Vol. 2/3,2008, s. 12.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[130]</sup></a> Karanja, “Privacy and Protection of Marginalized Social Groups”, s. 16.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[131]</sup></a> David Lyon, “Surveillance Technology and Surveillance Sodet/*, <em>Modemity and Technology,</em> eds. Thomas J. Misa vd., The MIT Press, London 2003, s. 161.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[132]</sup></a> Lyon, Surveillance Technology and Surveillance Sodety, s. 164.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[133]</sup></a> Johan Schot, “The Contested Rise of a Modemist Technology Politics”, <em>Modemity and Technology</em> eds. Thomas J. Misa vd., The MIT Press, London 2003, ss. 274-275.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[134]</sup></a> Azınlığın çoğunluğu bir iktidar biçimine dönüşecek şekilde gözetlemesi “panoptikon” kavramsallaştırmasıyla ifade edilir. Daha sonra, yeni gözetleme teknolojilerinin ucuzlayarak tüm kitleye dağılmasıyla çoğunluğun azınlığı gö­zetlemesini ifade eden “sinoptikon” kavramı ortaya atılmıştır. Foucault, mo­dem toplumda kişilerin nasıl gözetim altında tutulduğunu ifade etmek için, Bentham’ın modem bir hapsetme biçimi olarak tasarladığı Panopticon’u bir metafor olarak kullanmıştır. Foucault bu mimari kavramsallaştırmayı modem gözetleme düşüncesine bir dayanak noktası yapmıştır. Panopticon’un mimari yapısı iktidarın (gözetleyenin) bilinmemesi üzerine dayanır: Merkezi bir kule­yi çevreleyen halka halinde bir bina bulunur. Kule halkanın iç tarafina dönük olacak şekilde genişçe inşa edilmiş pencerelere sahiptir. Kulenin çevresinde bulunan halka şeklindeki bina hücrelere bölünmüştür. Bu hücrelerin her biri, bir tane kuleye bakan ve bir tane de dışardan gelen ışığı içeri alan iki pencere­ye sahiptir. Bu iktidar için hem düşük bir maliyet hem de büyük bir üstünlük sağlar. Kuledeki tek bir gözetmen ve her bir hücreye konacak tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi ya da öğrenci kapatmak yeterlidir. Dışarıya bakan pencereden gelen ışık sayesinde hücredeki kişiyi siluet şeklinde olduğu gibi H kavramak mümkün hale gelir. Hücredeki her bir kişi tek başınadır, bütünüyle bireyselleşmişti! ve en önemlisi süreklilik arz edecek biçimde gözetlenebilir pozisyondadır. Bu mimari kurgudaki en can aha nokta ise mekânın görülmeden gözetlemeye imkân veren yapısıdır. Burası sürekli gözetlemeye ve anında fark etmeye imkân veren mekânsal hücreler oluşturur.</p>
<p>Geleneksel hücre anla­yışının kapatma, ışıktan yoksun bırakma ve saklama ilkelerinin ilki gerçekleş­tirilir ikisi ise tam tersi istikamette değiştirilir. Her zaman tümüyle fark edile­bilir olmak, karanlıkta hiç fark edilmemekten daha ürkütücü bir vaziyet oluş­turur. Bkz. Michel Foucault, <em>Dicifdine and Punish: The Birth Of the Prison, </em>Random House, New York 1977, ss. 245-285. Akt. Özlem Akgüç Çetinkaya» <em>Büyük Alışveriş Merkezlerinin ideoloji ve Tüketim İlişkisi Çerçevesin­de İncelenmesi&#8217; Denizli örneği,</em> Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2011, ss. 56-57. Michel Foucault, Panoptioon’u modern “disiplin” toplumunun ortaya çıkışma örnek olarak kul­lanmıştır. Bir disiplin toplumunda, normlar sadece öğretilmekten ziyade “be­dene nakşedilir”. Disiplin bedeni inşa eder. Eleştirel bir bakış açısıyla, vücut bökece bir sanayi topluluğunun ve emek temelli kapitalizmin işlevlerine bağlı kalacak şekilde inşa edilmiş olur. Bkz. Alexander Stingl, “Technology &amp; Survûllance”, <em>The Impacts of Technological Change,</em> The Editors of Salem Press, Salem Press, New Jersey 2011, s. 120. Thomas Mathiesen ise, modern çağın coşkunluk dönemi denebilecek ‘Sturm und Drang’ aşamasını geride bı­rakarak, insanlan belli bir disiplin içinde bir arada tutma aracı olarak kullanı­lan Panoptikon’un yerini giderek Sinoptikon’a bıraktığını iddia etmiştir. Gü­nümüzde bir iktidar biçimi oluşturacak şekilde azınlığın çoğunluğu gözetle­mesinden değil, (elde edilen teknolojik imkanlar sayesinde) çoğunluğun azın­lığı gözetlemesi söz konudur. Aslında, çoğunluğun azınlığı gözetlemekten başka seçeneği de kalmamıştır. Kamusal alanı düzenleyen ve sistematik hale getiren ahlaki unsurlar ortadan kalkınca, kişilerin yaşam tarzlarım oluştura­bilmeleri için önlerinde sadece azınlığı gözetleyerek bunu yapma seçeneği kalmıştır. Dolayısıyla, çoğunluk azınlığı gönüllü olarak ve arzuyla gözler ve gözetlenecek şeyin artırılmasını açıkça talep eder. Kişilerin özel yaşamlarını kamunun gözetlemesinden kaçırmaları, genel kamusal çıkarlara, böylece, ay­lan bir durumdur. Önemli ve ün sahibi olanlar ve de ün sahibi oldukları için kendisine bir önem atfedilenler artık hiyerarşik bir yönetici tebaa ilişkisinin muktediri olmak istemiyorlar ve bundan dolayı da kamusal erdemlerle ilgili eğitim verme heveslisi değiller. Eski tebaalarına verebilecekleri son hizmet» başkaları hayranlık duyabilsin; ama aynı zamanda gözetlediği kişileri taklit etmeyi bir ümit olarak uhdesinde taşısın diye kendi yaşam biçimlerini ifşa et­mektir, Panoptikon özek ele geçirme, onu yıpratma, kamusal alan içinde eritme ve buna direnen parçalarını hasıraltı etme çabasına tekabül ediyorsa, Sinoptikon da kamusal kamusal alanın özel tarafindan massedilmesini, işgal edilmesini ve parçalanarak sömürülmesin! yansıtır. Bkz. Zygmunt Bauman, <em>Siyaset Arayışı,</em> çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınlan, İstanbul 2000, ss. 80-81 Böylece, Bauman’ın yaklaşımında panoptikonun, devletin toplum üzerin­de bir denetim aygıtı olmasına işaret ettiği halde Foucault’ya göre panop­tikonun, yaşamın içinde gözetim teknolojilerinin egemen hale gelmesini, be­den ve eylemin denetim surecine tabi olmasını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bkz. Zulküf Kara, <em>Bauman Sosyolojisi,</em> haz. Zülküf Kara, Ayrıntı Yayınlan, İs­tanbul 2013, s. 121.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[136]</sup></a> Erik Lokke, <em>Mahremiyet Dijital Toplumda Özel Hayat,</em> çev, Dilek Başak, Koç Üniversitesi Yayınlan, İstanbul 2018, s. 21.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[137]</sup></a> Zygmunt Bauman ve David Lyon, <em>Akışkan Gözetim,</em> çev. Elçin Yılmaz, Ay­rıntı Yayınlan, İstanbul 2016, s. 35</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[138]</sup></a> Bauman ve Lyon, <em>Akışkan Gözetim,</em> s. 36.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[138]</sup></a> Neil Postman, <em>Televizyon: öldüren E^lence<sub>t</sub> çev,</em> Osman Akmhay, Aynntı Ya* yınlan, İstanbul 2018, ss. 20-21.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[139]</sup></a> Karanja, “Privacy and Protection of Marginalized Social Groups”, s. 8.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[140]</sup></a> Tracii Ryan vd., “How Social Are Social Media? A Review of Online Social Behaviour and <em>Connectedness<sup>n</sup><sub>f</sub>Joumal of Relationships Research)</em> Vol. 8., 2017, s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[141]</sup></a> Anthony Giddens, <em>The Tranşformation of Intimacy Sexuality: Love and<br />
Eroticism in Modem Societies,</em> Stanford University Press, Califomia 1992.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[142]</sup></a> Derek Layder, <em>Intimacy and Power the Dynamics of Personal Relationshifs in Modem Society,</em> Palgrave Macmillan, New York 2009, s. 11.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[143]</sup></a> Nilüfer Göle’ye göre, özel olanın politildeşmesiyİe birlikte kürtaj, örtünme ve dayak gibi mahrem alana ait olan huşular da sürekli olarak kamusal alanlara, mekânlara taşınmaktadır. Foucault bu durumu Batı modemizminin itiraf üzerine inşa edildiğini söyleyerek ifade etmiştir, çünkü kamuya açık yerlerde söylenmesi en zor şeyler söylenmekte ve özel yaşamla ilgili istekler, sorunlar, sırlar açığa vurulmaktadır. İtiraf gerçeğin ve egemenlik ilişkilerini yeniden üretecek biçimde yaşam stratejilerinin arasına sızmıştır. Nilüfer Göle, <em>Modem Mahrem Medeniyet ve Örtünme,</em> Metis Yayınlan, İstanbul 2011, s. 175; Ayrıca bkz. Michel Foucault, <em>An Introduction: The History cf Sexuality,</em> VoL 1, Pantheon Books, New York, 1978, ss. 60-61.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[144]</sup></a> Layder, <em>Intimacy and Potur the Dynamics of Personal Relationships in Modem Society,</em> s. 12-13.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[145]</sup></a> Thompson, <em>The Media andModemity a Sodal Theory ofthe Media,</em> s. 82.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[146]</sup></a> Thompson, <em>The Media andModemity a Social Theory ofthe Media,</em> s. 99.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[147]</sup></a> David Vincent, <em>Mahremiyet Kısa Bir Tarih,</em> çev. Deniz C. Başaraner, Epos Yayınlan, Ankara 2016, s. 115.</p>
<p><sup>148</sup> Michael E. Gardiner, <em>Critiques ofEverydayLife,</em> Roudedge, New York 2001, s. 92.</p>
<p><sup>149</sup> Lasen and Gömez-Cruz, <em>Digital Photography andPicture Sharing,</em> s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[150]</sup></a> Michael Stephen Lopato, “Social Mcdia, Love, and Sartre’s Look of the Other. Why Online Communication is not Fulfillingf, <em>Pbihsophy Technology,</em> 29/3,2016, s. 196.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[151]</sup></a> Lopato, <em>SocialMedia, Love, and Sartre&#8217;s Look of the Other,</em> s. 200-2001.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[152]</sup></a> Jhon Berger, <em>Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar,</em> çev. Bülent Somay, Metis Yayınları, İstanbul 2017, s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[153]</sup></a> Maurice Merleau-Ponty, <em>Phenomenolo^y of Perception,</em> trans. Coiin Smith, New York 2005, s. 193.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[154]</sup></a> Nazife Şişman (ed.), &#8220;Sunuş”, <em>Mahremiyet Hayatın Sırlan ve Sınırlan,</em> İnsan <a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a>Yayınlan, İstanbul 2019, s. 13.</p>
<p>155.Hakan Poyraz, &#8220;Mahremiyet, Mahrumiyet, Hürriyet”, ed. Nazife Şişman, <em>Mahremiyet Hayatın Sırları ve Sınırları^</em> İnsan Yayınlan, İstanbul 2019, s. 21.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><em>156.Poyraz,Mahremiyeti Mahrumiyet, Hürriyet,</em> s. 24.</p>
<p><sup>157</sup> Fatma Tunç Yaşar, “Osmanlı Dünyasında Mahremiyet: İfşa ile İhlal Arasın­da”, ed. Nazife Şişman, <em>Mahremiyet Hayatın Sırlan ve Sınırlan,</em> İnsan Yayın­lan, İstanbul 2019, s. 56.</p>
<p><sup>158 </sup>Ömer Türker, “İslam Düşünce Geleneklerinde Mahremiyet Kavramı”, ed. Nazife Şişman, <em>Mahremiyet Hayatın Sırlan ve Sınırları,</em> İnsan Yayınlan, İs­tanbul 2019, s. 101.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><sup>159.</sup> Zygmunt Bauman, <em>Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm Küresel Çağda Sosyal Eşitsizlik, çev.</em> F. Doruk Ergun, Say Yayınlan, İstanbul 2014, s. 116.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[160]</sup></a> Göle, <em>Modem Mahrem Medeniyet ve örtünme,</em> s. 66.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[161]</sup></a> Toplumsal ahlak, kadının iffeti ve kadınlar ve erkeklerin sosyal mekânlarda karşılaşmalan gibi toplumsal cinsiyet sorunları, İslamcı politikanın kendisini modemist liberal projelerden ayırma arzusu ve kamusal alanı kontrol etme ça­basının merkezinde yer almaktadır. Bkz. Göle, <em>The Gendered Nature of the Public Sphere,</em> s. 235.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[162]</sup></a> Zehra Yılmaz, <em>Dişil Dindarlık: İslama Kadın Hareketinin Dönüşümü,</em> İletişim Yayınlan, İstanbul 2015, s. 21.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[163]</sup></a> Yılmaz, <em>Dişil Dindarlık,</em> s. 183.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[164]</sup></a> Lopato, <em>SocialMedia&gt; Love, and Sartre&#8217;sLook cfthe Other,</em> 201.</p>
<p><sup>165</sup> Lopato, <em>Socicd Media, Love, and Sartre&#8217;s Look of.the Other, 202.</em></p>
<p><sup>166</sup> Lopato, <em>Social Media, Love, and Sartre&#8217;s Look cf the Other, 203.</em></p>
<p><sup>167</sup> Lopato, <em>Social Media, Love, and Sartre&#8217;s Look (f the Other,</em> 210.</p>
<p><sup>168</sup> Bkz. Charles B. Stone and Qi Wang, “From Conversations to Digital Conununication: The Mnemonic Consequences of Consuming and Producing Information via Social Media”, <em>Topics in Cognitive Science,</em> 2018, w. 8-9.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[169]</sup></a> Burhanettin Tatar, <em>İslam Düşüncesinin Temel Meseleleri,</em> Sekülerlikle İlgili Tespitler Tatar’ın İslam Düşünce Enstitüsünde yaptığı konuşmadan esinlene­rek alınmıştır, 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a>170.Toplumuzda sekülerlik çoğu zaman “kültür içinde dinin zayıflaması” şeklinde anlaşılmaktadır. Ancak sekülerlik ideolojik bir perspektiften modem dünya­nın politik bir meydan okuması şekline dönüşebilir. Bkz. Celaleddin Çelik, / «friailf deşmenin Kuramsal Sosyolojik Serüveni.” <em>İslâmî Araştırmalar Dergi- </em>n, 28/3,2017, ss. 10-11.</p>
<p><sup>171</sup> Nilüfer Göle, <em>Seküler ve Dinsel Aşınan Sınırlar</em>, Metis Yayınlan, İstanbul 2012, s. 63.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-akiskanlastigi-bir-mekan-olarak-internet/">Mahremiyetin Akışkanlaştığı Bir Mekân Olarak Internet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-akiskanlastigi-bir-mekan-olarak-internet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zygmunt Bauman &#8211; Ahlaki Körlük  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:45:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş kültür]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâkî davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki körlük]]></category>
		<category><![CDATA[akışkan modern]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class=""></div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24798 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo.jpg 1200w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="86659128">
<div>
<div>
<div>
<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol etme, hem de başkalarının haysiyetini kendine mal etme becerisini almaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüz dünyasında Descartes, Spinoza, Pascal, Leibniz ve Locke ne türden insanlar olurlardı? Şarlatanlar, çılgınlar veya kesinlikle önemsiz kişiler olurlardı. Erken modernliğin insanlarıydılar veya basitçe Rönesans&#8217;ı geride bırakmış, birinci, istikrarlı, kendisini idame ettiren ve henüz kendisini yok etmeyen bir modernliğe aittiler. Bugün tanınmış akademik kurumlarla bağları olmadığından, muhtemelen isimlerini dahi duymazdık. Bilginlerin ve düşünürlerin akademik kurumlarda yerelleşmesi ve “kapatılması” on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşti.</p>
<p>Akademik filozoflardan nefret eden ve onlara küçümseyerek bakan Oswald Spengler&#8217;in, Batı&#8217;nın Gerileyişi adlı eserini incelemesi için üniversite profesörlerine değil de, 1922&#8217;de Alman Dışişleri Bakanı olan entelektüel bir politikacıya, Walther Rathenau&#8217;ya vermesi ilginçtir,</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nesnelerin zevk yaratma kapasitesi, vaat edilen yahut kabul edilen seviyenin altına düştüğünde, bu sıkıcı ve tatsız şeyden kurtulmanın zamanı gelmiş demektir: Bir zamanlar ışıltıyla parıldayan ve arzuyla insanları ayartan nesnelerin, can sıkıcı, yavan bir taklidine yahut çirkin bir karikatürüne dönüşmüşlerdir. Bunların atılıp yok edilmesine neden olan sebepler, illa onların yerini alan değişimin (veya bu hususta herhangi bir değişimin) kötü karşılanacağı anlamına gelmez. Yaşanması muhtemel şey daha çok, geleceğe ait arzu nesnelerinin gösterildiği, arandığı, izlendiği, takdir gördüğü ve ele geçirildiği galerideki diğer rakiplerle bağlantılıdır.</p>
<p>Vitrin camlarında veya dükkân raflarında, daha önce olmayan ve gözden kaçırılan, halihazırda sahip olunan ve kullanılan eşyadan çok daha ümit vaat eden ve baştan çıkarıcı olan, bolca zevkli hisler yaratmaya daha uygun nesneler bulunmuştur. Veya mevcut arzu nesnesinin kullanımı ve ondan alınan haz, özellikle yerine konacak potansiyel adaylar henüz sınanmadığı için “tatminkârlık yorgunluğu” yaratacak ve bundan ötürü şimdiye dek yaşanmamış, bilinmeyen ve sınanmamış olan, sırf bu nedenlerle çok daha üstün ve daha büyük bir baştan çıkarma gücüne sahip olacağı (en azından o an için) düşünülen şeylere işaret edecek kadar uzun sürmüştür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yeni deneyimler peşinde koşan doyumsuz bir tüketicinin “simdici” yaşamında, acele etmesinin sebebi elde etme ve toplama dürtüsü değil, elden çıkarma ve yerine başkalarını koyma arzusudur. Yeni ve keşfedilmemiş mutlulukların vaadinde bulunan her reklamın arkasında örtük bir mesaj vardır. Dökülen süt için ağlamanın anlamı yoktur. Ya bugün, şu saniyede ve ilk denemede “büyük patlama” olur ya da bu noktada oyalanmak artık anlamsız hale gelir. Başka bir noktaya geçmenin zamanı gelmiştir.</p>
<p>Artık maziye karışan (en azından yerkürenin bize ait kısmında) üreticiler toplumunda, bu durumda verilecek tavsiye “daha sıkı çabalamak” olurdu. Oysa tüketiciler toplumunda böyle olmamakta. Burada başarısız olmuş araçlar daha fazla vasıfla, daha büyük bir adanmışlıkla ve daha iyi sonuçlar alacak şekilde keskinleştirilip tekrar kullanılmak yerine doğrudan çöp tenekesine fırlatılmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akışkan modern zamanlarda ilgi çekmek ve bu sayede görünürlük kazanmak için şöhretli birine veya kurbana/mağdura dönüşmemiz zorunludur. Nitekim sizin de söyleyeceğiniz gibi görünürlük kazanmak, bugünlerde toplumsal ve politik bir varoluşla aynı şeydir. Ne kadar ikna edici bir şekilde kurban olursak, o kadar ilgiye ve tanınırlığa sahip oluruz. Düşünülmez olanı düşünmek ve konuşulmaz olanı konuşmak için ne kadar uğraşırsak, ister yerel ister küresel olsun iktidar yapısı içinde kendimize bir oyuk açma ihtimalimiz o kadar yüksek olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Korku, türlü türlü maske takmaktadır. Varoluşsal ve dolaysız deneyimlerin diliyle konuşabilir; fakat yakından bakılınca, örgütlü korkunun büyük bir kısmına bizim hâkim olduğumuzu görürüz: Televizyonlardaki komedi programları ve stand-up komedyenleriyle birlikte, eğlencenin ayrılmaz bir parçası olan korku filmlerini ve korku öykülerini düşünün.</p>
<p>Çok korkmamaktayız ama korku içindeyiz. Korkuyorum, öyleyse varım, Aynı madalyonun diğer yüzünde, korku nefreti, nefret de korkuyu beslemektedir. Korku; çağımızın büyük mıktarlarda ve bol sayıda tedarik ettiği belirsizliklerin, güvensizliklerin ve güvencesizliklerin dilini konuşmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kurtuluşun bildiğimiz şekliyle “yukarıdan” (yani meclisler den ve devlet makamlarından) geleceğine inanmayı bırakmış ve işleri yoluna koymak için alternatif yollar aramaya başlamış insanlar, bir keşif ve/veya deney yolculuğu içinde sokaklara akmaktadırlar. Kent meydanlarını; devasa güçlükleri hedef almış politik eylem araçlarının tasarlandığı veya tesadüfen bulunduğu, teste tabi tutulduğu ve hatta ateşli çemberlerden geçirildiği açık hava laboratuvarlarına dönüştürmektedirler&#8230; Nitekim bir dizi sebepten ötürü kent sokakları, bu tür laboratuvarların kurulması için iyi yerlerdir. Çünkü birkaç başka sebepten dolayı buralarda kurulan laboratuvarlar, geçici bir süreliğine de olsa diğer yerlerde boş yere aranan şeyleri sunuyormuş gibi görünmektedirler&#8230;</p>
<p>“Sokaklara çıkmış insanlar” fenomeni; şimdiye dek, öfkelerinin hedef aldığı en nefret uyandırıcı nesneleri, sefaletlerinden sorumlu tuttukları Tunus&#8217;ta Ben Ali, Mısırda Mübarek veya Libyadaki Kaddafi gibi şahsiyetleri ortadan kaldırma becerisini ispatlamıştır. Ancak inşaat alanını temizlemede ne kadar hünerli ve etkili olsa da, arkasından gelecek inşaat işlerinde de faydalı olabileceklerini kanıtlamaları gerekmektedir. Aynı derecede öneme sahip ikinci bilinmeyen, sahayı temizleme faaliyetlerinin diğer yerlerde diktatöryel rejimlerdekinden daha kolay bir şekilde başarılıp başarılamayacağıdır. Sokaklara buyruksuz ve davetsiz bir şekilde dökülen insanların karşısında tiranların dizleri çözülmektedir; fakat demokratik ülkelerin küresel liderleri ve sürekli “aynı şeylerin yeniden üretilmesine” bekçilik etmeleri için diktikleri kurumlar, bunu fark edip endişeye kapılmış gibi görünmemektedirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook çağında uluslar, ortak dile ve kültüre sahip sınır-ötesi birimlere dönüşmektedirler. Katı modernlik çağında, ulusun birkaç faktörden oluştuğunu, en başta ortak bir toprak parçası, dil ve kültürün yanı sıra modern işbölümü, toplumsal hareketlilik ve okur-yazarlıkla meydana geldiğini bilirdik. Bugünlerdeyse tablo oldukça farklı: Ulus, derin bir şekilde geri çekilmelere ve dönmelere gömülmüş yaşama mantıklarıyla, hareketli bireylerin yarattığı bir topluluk olarak belirmektedir. Mesele artık, kesin bir şekilde aynı yerde kalıp kalmayacağınıza veya yaşamınızın geri kalanı boyunca aynı politik aktörlere oy verip vermeyeceğinize karar vermek yerine, ülkenin sorunları ve bunların etrafında kopan tartışmalar söz konusu olduğunda çevrimiçi mi çevrimdışı mı olduğunuza dönüşmüştür.</p>
<p>Ya çevrimiçisinizdir ya da değilsinizdir. Bu, akışkan modern toplumun gündelik halk oylamasıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanlar arasındaki iletişimin standart biçimi, iPhone mesajlarında ünsüz harflere indirgenmiş sözcüklerle, bu indirgemeye izin verilmediğinde ve bu kısaltmalar ortadan kaldırıldığında sağ kalamayacak kelimelerdir. Çok tekrarlanan ama aynı eko gibi yankısı çok kısa süren en popüler yazışmalarda 140&#8217;tan fazla karakter olmasına izin verilmemektedir. İnsanın ilgi süresi (bugün piyasanın en kıt kaynağıdır); yazılması, gönderilmesi ve alınması mümkün mesajların boyutlarına ve uzunluğuna indirilmiştir Telaşlı yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbanı dildir. Taşıdığı farz edilen anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin ve taşıdıkları manaları gezgin şövalyeleri olan “aydınlar” ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>ZB Ludwig Wittgenstein, birden fazla insanın çektiği acının, hatta tüm insanlığa ait acıların, insan ırkının tek bir ferdinin çektiği acıdan asla daha büyük (daha keskin, derin ve acımasız) olamayacağını söylemişti. Bu ahlak-ahlaksızlık ekseninin bir kutbudur. İkinci kutupsa, toplumsal bedenin sağlığını korumak için etkili cerrahi müdahalelere gerek olduğunu söyleyen dürşüncedir: Bedenin hastalıklı (hastalığa yatkın) parçaları kesilip atılmalıdır. Ahlaki söylemin geri kalanı bu iki kutup arasında hareket eder.</p>
<p>Fakat “adiyaforileşmeyle” kastettiğim şey, kasıtlı bir şekilde veya gıyaben belli insan gruplarını ilgilendiren belli başlı eylemleri ve/veya dahil edilmemiş eylemleri, ahlak-ahlaksızlık ekseninin dışına, yani “evrensel ahlaki yükümlülüklerin” ve ahlaki değerlendirmelere tabi fenomenler alanının dışına konumlandırmak için kullanılan taktiklerdir.</p>
<p>Bu eylemleri veya eylemsizliği, örtük ya da açık bir şekilde “ahlaken tarafsız” edimler olarak tanımlamaya ve aralarında yapılacak tercihlerin ahlaki yargılara tabi olmasını engellemeye, yani ahlaki ayıplamaların önüne geçmeye yarayan taktiklerdir (iyiliğin ve kötülüğün, bilgi ağacından koparılmış meyveden ilk ısırığı almadan önce sahip olunan o cennetlik naifliğe zoraki bir dönüş olduğu da söylenebilir&#8230;).</p>
<p>Yaygın kanaatler içinde bu taktikler, genelde “hedefe giden her yol mubahtır” veya “yapılan şey kötü olabilir ama daha büyük bir iyilik için savunulması veya teşvik edilmesi zorunludur” tarzı sözler altında toplanır.</p>
<p>Klasik “katı” modernlikte bürokrasi, ahlaki değerlerle yüklü eylemlere adiyaforik kalıplar biçilen esas atölyeydi. Bugün bana göre bu rolü büyük oranda piyasalar üstlenmiş durumda.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini(önemsızleşmesi) çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimi<br />
mizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır. Filmlerde sürekli çakılan uçaklar gördüğünüzde, bunlara gerçek yaşamda asla başınıza gelmeyecek birer kurgu olarak bakmaya başlarsınız. Her gün gösterilen şiddet, şaşırmanın ve tiksinmenin ortaya çıkışını engeller. Bir yerde alışırsınız. Aynı zamanda gerçekdışı olmayı da sürdürür. Hâlâ bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi görünür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eski zamanların bilgeliği, bize şunu hatırlatmaktadır: Toplumsal tonlaması yüksek uyarıları yanlış kullanmak veya ahlaki paniği yaymak, gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğunuzda başkalarından alacağınız hızlı ve yeterli tepkiyi er geç kaybetmenize yol açacaktır. İnsanlarla kafa bulmayı seven, kurt saldırıyor diye yalan söyleyen ve sürüsü gerçekten kurtların saldırısına uğrayınca kimseden yardım alamayan genç çobanla ilgili masalı hatırlamak yeterli.</p>
<p>Ardı ardına yaşanan politik skandallar, insanların toplumsal ve politik hassasiyetlerini benzer şekilde azaltırlar yahut tümüyle yok ederler. Bir şeylerin toplumu çalkalandırması için, gerçekten beklenmedik ve düpedüz gaddarca bir şey olmalıdır. Dolayısıyla kitle toplumu ve kitle kültürü kaçınılmaz bir şekilde bizi adiyaforileştirmektedir/önemsizleştirmektedir. Toplumsal doğaları ve ilgileri, büyük oranda yalnızca medyanın vesile olduğu sansasyonel ve yıkıcı uyarıcılarla ayaklananlar sadece siyasetçiler değil, duyarsız bireylerdir de. Uyarma, kendini gerçekleştirmenin yöntemi ve yoluna dönüşmektedir. Rutine dönüşen şeyler kimsenin ilgisini çekmez. Toplumun herhangi bir şekilde ilgisini görmek için insanın yıldıza veya kurbana dönüşmesi gerekir. Gözlemlediğiniz gibi sadece ünlüler ve meşhur kurbanlar, sansasyonel ve değersiz bilgilerle doldurulmuş toplumun dikkatini çekmeyi umabilirler. Bilhassa sadece zorlama ve şiddeti tanıyan bir ortamda. Şöhret ve yıldız olma başarı anlamına gelmektedir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook&#8217;ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar: Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (T&#8217;V, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.).</p>
<p>Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur? İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes&#8217;ın Cogitosunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bugün özel olan her şey potansiyel olarak ulu orta yapılmaktadır. Ve potansiyel anlamda kamunun tüketimine açıktır. Sayısız hizmet sunucusundan birine kaydı bir kez düştüğünde internete hiçbir şeyi “unutturamayacağınız: için belli bir süre boyunca ve sonsuza dek açık kalacaktır. (Brian Stelterdan alıntı yaparsak) “Anonimliğin bu şekilde erozyona uğraması, her yere yayılan sosyal medya hizmetlerinin, ucuz cep telefonu kameralarının, internette fotoğraf ve videoların ücretsizce saklanabilmesinin ve belki de en önemlisi, insanların neyin kamusal neyin özel olması gerektiğiyle ilgili fikirlerinde yaşanan değişimin ürünüdür.” Bize tüm bu teknik aygıtın “kullanıcı dostu” olduğu söylenmektedir. Oysa reklamların favorisi olmuş bu söze yakından bakıldığında, ifade ettiği şey, IKEA mobilyalarında olduğu gibi kullanıcının emeği olmadan tamamlanamayacak bir üründür. Şunu da eklememe izin veriniz: Kullanıcıların coşkulu adanmışlığı ve sağır edici alkışları olmadan tamamlanmayacak ürünlerdir. Etienne de la Boetie bugün aramızda olsaydı, muhtemelen gönüllü değil, kendin yapçı bir kölelikten bahsetmekten kendini alamazdı&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Erken modern döneme ait yazarların, insanları mahremiyetlerinden ve sırlarından yoksun bırakmayı amaçlamış şeytani bir güç olarak saydıkları şey, bugün realite programlarından ve kendisini açığa seren çağımızda istekli, keyifli bir şekilde kendimizi ifşa ettiğimiz diğer eylemlerden ayrılmaz bir parçaya dönüşmüştür. Din, politika ve edebi hayal gücünün ürünü olan bu Şeytan kavramı, modern Avrupa sanatının arkasında görünür haldedir: Mesela Tobias&#8217;ın Kitabı&#8217;ndan Şeytan&#8217;ın kadın versiyonu olan ve Francisco de Goya&#8217;nın aynı isimli tabloda resmettiği Asmodeayı hatırlayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Canavarlara karşı oldukça iyi korunmuş haldeyiz ve canavarların yapabileceği, yapmakla tehdit ettiği kötü eylemlere karşı korunduğumuzdan hiç şüphe duymayız. Psikopatları ve sosyopatları tespit eden psikologlarımız, üreme ve toplanma olasılıklarının nerelerde yüksek olduğunu anlatacak sosyologlarımız, onları hapishanelere ve tecrit hücrelerine mahküm edecek yargıçlarımız, orada kaldıklarından emin olmamızı sağlayacak polislerimiz veya psikiyatrlarımız vardır. Ne yazık ki iyi, sıradan ve hoş Amerikalı beylerle hanımlar ne birer canavar ne de birer sapıktı. Ebu Gureybteki mahkümların başlarına atanmış olmasalardı, yapmaya kadir oldukları o korkunç şeyler hakkında hiçbir şey öğrenmezdik (veya böyle bir kanıya kapılmaz, tahmin etmez, tahayyül etmez ve hayalini kurmazdık). Kasada müşterilere gülümseyen kızın, denizaşırı bir ülkede göreve gönderildiğinde, gözettiği insanları taciz etmek, onlara işkence yapmak ve onları aşağılamak için zekice ve tuhaf olduğu kadar aşağılık ve sapkınca hileler tasarlamada ustalaşabileceği hiçbirimizin aklına gelmez. Memleketlerindeki komşuları; çocukluklarından beri tanıdıkları o cana yakın beylerin ve hanımların, Ebu Gureyb&#8217;in işkence odalarında çekilmiş fotoğraflardaki canavarlarla aynı kişiler olduklarına bugün bile anmayı reddetmektedirler. Ama aynı kişilerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahlaki ihmallerin günahı, mağazalardan alınacak hediyelerle bağışlanabilir ve aklanabilir; çünkü bunları gerçek kılan ayartmalarla arkalarında yatan esas dürtüler ne kadar bencil ve kendine gönderme yapan cinsten olsa da, alışveriş yapma eylemi ahlaki bir fiil olarak yansıtılmaktadır. Kendi yarattığı, teşvik ettiği ve şiddetlendirdiği kabahatlerle kışkırtılmış ahlaki dürtülerden yararlanan tüketim kültürü, bu yolla her mağazayı ve acenteyi yatıştırıcı ilaçlarla anestetik uyuşturucular tedarik eden eczanelere dönüştürmektedir. Bu örnekte verdikleri uyuşturucu ilaçlar, fiziksel acılardan ziyade ahlaki rahatsızlıkları hafifletme veya ortadan kaldırma niyetiyle üretilmiştir. Ahlaki ihmallerin eriştiği alan ve şiddeti arttıkça, ağrı kesicilere yönelik talep durmadan büyür ve ahlaki yatıştırıcıların tüketimi bir bağımlılığa dönüşür. Sonuç olarak kışkırtılmış ve tasarlanmış ahlaki duyarsızlık, genelde mecburiyete veya “alışkanlığa” dönüşür:</p>
<p>Neticede ahlaki acıların insanlara faydası olan uyarıcı, ikaz edici ve harekete geçirici rolünden soyutlanmasıyla, kalıcı ve yarı evrensel bir koşula dönüşür. Ciddi anlamda rahatsız edici ve kaygı uyandırıcı hale gelmeden önce ahlaki acının boğulmasıyla, ahlaki iplerle örülmüş beşeri bağlar altüst olarak daha kırılgan ve hassas hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Toplulukların aksıne, ağlar bireysel bir düzlemde oluşur ve bireysel bir şekilde karılıp dağıtılırlar. Dahası, varlıklarını sürdürmek için değişken olsa da bel bağladıkları tek temel, bireysel iradedir. Oysa bir ilişkide iki birey yan yana gelir&#8230; Ahlaken “duyarsızlaştırılmış” bir birey (yani diğer kişinin esenliğini hesaba dahil etmek istemeyen ve bunu yapma imkânına sahip kişi), aynı zamanda istese de istemese de, kendi ahlaki duyarsızlığına nesne olmuş ahlaki duyarsızlığın alıcı tarafına yerleşir. “Saf ilişkiler”, özgürlüğün karşılıklılığından ziyade, ahlaki duyarsızlığın karşılıklılığının işaretçisidir. Levinasçı “iki kişilik grup”, ahlakı besleyecek bir fidelik olmaktan çıkar. Aksine adiyaforileşmenin (yani ahlakı değerlendirmelerin alanından muaf tutulma) etmenine dönüşür. Bu bir yanda katı, modern, bürokratik çeşidini tamamlarken, çoğu kez onun yerini alan, tüm ayrıntılarıyla akışkan modern niteliklere sahip bir adiyaforileşmedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüzün en can sıkıcı ve şoke edici hakikati, kötülüğün zayıf ve görünmez oluşudur. Dolayısıyla filozoflar ile edebiyatçıların eserlerinden tanıdığımız şeytanlar ve kötü ruhlardan çok daha tehlikelidirler(&#8230;) Kötülük, zayıflığın maskesini takar ve aynı zamanda kendisi de zayıflıktır.</p>
<p>Kötülüğün belirgin formlarına sahip zamanlar şanslıymış. Bugün artık ne olduklarını ve nerede bulunduklarını bilmiyoruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Duygusal ve psikolojik güvenlikle bağlantılı sebeplerden ötürü insanlar, genelde içlerinde bitmek bilmeyen şüpheleri ve belirsizlik halini aşmaya çalışırlar. Bizi altüst eden, hatta bize ıstırap veren sorulara net ve hızlı yanıtlar bulamadığımızda, ona çok daha güçlenen bir güvensizlik hissi eşlik eder. Popüler kültürümüze ve medyamıza şablonların ve kestirimlerin bu denli hâkim olması bundandır: İnsanlar bunlara duygusal güvenliklerinin koruyucuları olarak ihtiyaç duyarlar. Leszek Kolakowski&#8217;nin yerinde gözlemiyle, klişeler ve şablonlar insanların geriliği veya budalalığına delil oluşturmaktan ziyade, insanların zayıflığına ve bitmek bilmez şüphelerle yaşamanın katlanılmaz ölçüde zor olmasından duyulan korkuya işaret etmektedir.</p>
<p>Komplo teorilerine inanmak veya inanmamanın (felsefi bir ifadeyle konuşursak, birer tahminden fazlası değillerdir, çoğu kez doğrulanmaları ve savunulmaları imkânsızdır ama aynı zamanda kolay kolay da çürütülemezler) bilim ve bilgi birikimiyle ilgili gerçek koşullarla hiçbir bağlantısı yoktur. Komplo teorilerine entelektüeller, bilim insanları, hatta şüpheci insanlar bile inanırlar. Bu, eski bir Yahudi şakasıyla anılmayı hak eden bir konudur:</p>
<p>Ölüm sonrasında bir ateistle Tanrı arasında gerçekleşen konuşmanın sonunda, ateiste; Tanrı&#8217;ya ve genel olarak hiçbir şeye inanmamasına, her şeyden şüphe etmesine rağmen Tanrı&#8217;nın var olmadığına nasıl inandığı sorulur. Ateist, buna insan bir şeylere inanmak zorunda diyerek yanıt verir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Teknoloji kenarda kalmanıza izin vermeyecektir. Yapabilirim, yapmalıyım&#8217;a dönüşür. Yapabilirim, dolayısıyla yapmak zorundayım. Hiçbir ikileme izin verilmez. İkilemlerin değil, olasılıkların gerçekliğinde yaşarız. Bu içinde ahlaktan hiçbir eser kalmamış WikiLeaks&#8217;ın etiğini andırmaktadır. Hangi sebeple ve ne amaçla yapıldığı belirsiz olsa da casusluk yapmak ve bilgi sızdırmak zorunludur. Sırf teknolojik anlamda mümkün olduğu için yapılması zorunlu bir şeydir. Burada politikaya hâkim olmuş bir teknoloji tarafından yaratılan ahlaki bir boşluk vardır. Bu bilincin sorunu, iktidarın biçimi veya meşruiyeti değil, niceliğidir. Çünkü finansal ve politik iktidar neredeyse kötülük de (lafı gelmişken, gizlice tapınılmaktadır) oradadır. Dolayısıyla böyle bir bilinç için kötülük Batıda pusuya yatmış haldedir. Uzun zaman önce kötülüğün zayıf ve güçsüz olduğu, bundan ötürü dağıldığı ve izlerini örttüğü bir dünyaya varmış olsak da hâlâ bir ismi ve coğrafyası vardır. İşte yeni kötülüğün iki tezahürü: İnsanların acılarına duyarsızlık ve bir kişinin sırlarını yani asla konuşulmaması ve kamuya açılmaması gereken şeyleri alarak mahremiyeti sömürgeleştirme arzusu. Dünyanın her yerinde, başkalarına ait biyografilerin, yakınlıkların, yaşamların ve deneyimlerin kullanılması, duyarsızlığın ve anlamsızlığın belirtisidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Voltaire&#8217;in Candide veya İyimserlik isimli meşhur felsefi öyküsünde, ütopya krallığı Eldoradoda ifade edilen faydalı bir düşünce vardır. Candide, Eldoradoda yaşayan insanlara rahipleri ve rahibeleri olup olmadıklarını sorunca (çünkü hiç görülmemektedirler), ufak bir şaşkınlık anından sonra oradaki tüm sakinlerin kendi kendilerinin rahibi olduklarını, minnettar ve bilge bir tutumla sürekli Tanrı&#8217;yı methettiklerini ve dolayısıyla hiçbir aracıya gereksinim duymadıklarını işitir. Anatole France&#8217;ın romanı Les Dieux ont soifte (Tanrılar Susamışlardı) genç bir devrimci fanatik, Devrimin tüm Vatanseverleri ve Yurttaşları er ya da geç Yargıçlara dönüştüreceğine inanır.</p>
<p>Bu sebepten ötürü, Facebook, Twitter ve blogların çağında, ağda olan ve yazan herkesin tam da bu sayede birer gazeteci olduğunu söyleyen cümle ne yapay ne de tuhaf bir ifadedir. Eğer sosyal ilişkiler ağını kendimiz yaratabiliyorsak ve beşeri bilinçle duyarlılığın oluşturduğu küresel drama katılabiliyorsak, farklı ve ayrık bir uğraş olarak gazeteciliğe ne kalır ki? Tüm servetini ki büyük kızı arasında paylaştıran (kamusal alanı şekillendiren iletişim ve politik tartışmalar) ve Soytarısıyla baş başa kalan Kral Learın durumuna düşmezler mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimimizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kötülük savaşla veya totaliter ideolojiler ile sınırlı değildir.Bugün kendisini daha çok başkalarının acılarına tepki göstermemekte,ötekileri anlamaya reddetmekte,duyarsızlıkta ve gözlerin sessiz,ahlaki bakışlardan çevrilmesinde ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Atalarımız susadiklarında gündelik su ihtiyaçlarını yakınlarındaki akarsulardan, nehirlerden, kuyulardan ve kimi zaman da küçük su gölcüklerinden karşılıyorlardı&#8230; Bizler, yakındaki dükkânlardan birine girip içi suyla dolu kapalı, plastik bir şişe satın alıyoruz ve gün boyunca onu gittiğimiz yerlere taşıyor, arada bir içinden yudum alıyoruz. İşte bu, “farklılık yaratan bir farktır.” Benzer bir fark da çağımızın korkularını atalarımızın korkularından ayırmaktadır. Her iki örnekte de farkları yaratan şey, onların ticarileştirilme şeklidir. Korku, aynı su gibi tüketim metası haline getirilmiş ve piyasanın mantığıyla kurallarına tabi kılınmıştır. Korku ayrıca politik bir metaya dönüştürülmüş, iktidar oyunlarını yürütmede kullanılan bir para birimi olmuştur. Beşeri toplumlarda korkunun hacmi ve yoğunluğu artık tehlikenin nesnel ağırlığını veya yakınlığını yansıtmamaktadır. Aksine piyasanın sunduğu bol miktarda ürünün ve büyük ticari tanıtımların (veya propagandaların) türevleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Mahremiyet, samimiyet, anonimlik, sır saklama/gizlilik hakkı tümüyle Tüketiciler Toplumunun alanı dışına atılır yahut düzenli bir şekilde girişteki güvenlik görevlilerine teslim edilir. Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook’ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar:</p>
<p>Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (TV, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.). Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur.” İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes’ın Cogito’sunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sadece parasal enflasyonun değil, kavramlar ve değerlerin de enflasyona uğradığı (dolayısıyla devalüasyona uğradığı) bir çağda yaşıyoruz. Edilen yeminler tam da gözlerimizin önünde bozuluyor. Eskiden biri yeminini çiğnediğinde kamusal forumlara katılma ve hakikatle değerlerin sözcüsü olma hakkını kaybederdi. Şahsi ve özel yaşamı hariç her şeyden soyutlanır ve ait olduğu grup, halk veya toplum adına konuşamaz hale gelirdi. Yeminler de değersizleşmeden nasibini aldı. Bir zamanlar sözünüzden döndüğünüzde, en ufak güven duygusundan bile yoksun bırakılırdınız. Kavramlar da değersizleşmektedir. Artık beşeri deneyimlerin belli aşamalarını tarif etmek gibi açık bir görevleri yoktur. Her şey eşit oranda önemli ve önemsizdir. Kendi varoluşum beni dünyanın merkezine koyar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook gibi yeni sosyal ağlar, tüketimin kayıtsızca sürdüğü, sosyal faaliyetlerin rutinleştiği ve ahlaken uyuşmuş bir çağda insanın ilgi çekme umuduyla mahremiyetinden belli parçalarla gösteriş yapmasına hizmet etmektedir. Mahremiyetinizi hevesli bir şekilde gözler Önüne sermek (buna işiniz, başarınız ve ailenizle ilgili hikâyeler, yüzlerce veya binlerce sanal “arkadaşınızla” paylaşılan şahsi resimler ve aile fotoğrafları eşlik eder), kamusal alanın ikamesi olur ve aynı zamanda yeni (akışkan) bir kamusal alan yaratır. İnsanların olgunlaşmamış edebi yaratımlar için ilham, onay, ilgi, yeni konular ve karakter prototiplerini aradığı yer bu alandır. Aynı zamanda hayranlardan ve arkadaşlardan oluşan yarı küresel bir seyirci kitlesinin de şekillendiği arenaya dönüşmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaraları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[narsist kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img decoding="async" class="wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="458" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></p>
<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah programlarından da kesinlikle uzak durulmalı. İnsanı çok fazla kötülükle tanıştıran ve çok kötü bir dünyada yaşadığımız hissini uyandıran, adeta insanın iradesini felç eden yapımlar bizi umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürükleyebiliyor.</p>
<p>İlle de televizyon seyredeceksek insana umut veren, insanın içini insani duygularla ışıtan, ısıtan yapımlara ağırlık verelim. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı yapımlar bir süre sonra adaletli bir dünyaya duyduğumuz inancı zedeliyor ve bizi her an teyakkuzda her an kötülük bekleyen endişeli, vehimli insanlara dönüştürüyor. Bu konuda yapılan sayısız çalışmanın gösterdiği bir gerçek var; televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran karşısındaysanız o kadar depresyona girersiniz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İroniktir; en çok onay alan insanlar genellikle başkasının onayını aramayan insanlardır. Mutluluk, onay arama ihtiyacının yokluğudur. Wayne W. Dyer, Hatalı Alanlarınız kitabında buna ilişkin bir fabl aktarır; “Büyük bir kedi, kendi kuyruğunu kovalayan küçük bir kediye sormuş: ‘Neden kuyruğunu kovalıyorsun?’ Yavru kedi yanıt vermiş: ‘Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa ulaşacağım.’ Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: ‘Gençken ben de evrenin sorunlarına ilgi duymuş ve mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu fark ettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam hep peşimden geliyor.”</p>
<p>Buna rağmen, tek başına bir mutluluk da en olmayacak şeydir. Üç şey var ki vermeden alamazsınız, size dönmesi için önce onu başkasına vermeniz lazım: Mutluluk, huzur, özgürlük. Bunları bir başkasına verirseniz size misliyle döner. Esirger ve o konuda cimrilik ederseniz siz de ondan mahrum kalırsınız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adorno “Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.” demişti. Ün insanın elinden biricik sermayesini, kendi özgün hayatını çekip alır. Herkesin bir başkası tarafından doyurulmayı, ihtimam görmeyi beklediği bir çağda yaşıyoruz. Narsistik benliklerimize o kadar sevdalıyız ki herkes bize bakıp özen göstermeli diye düşünüyoruz. Çünkü zamanında yeterince özen görmedik, yeterince başkasının gözlerinde aynalanmadık, sevilmeye layık bir kendiliğin yansımasını göremedik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir gün bir hanımefendi bana şöyle demişti : “Hayatımda iyi giden hiçbir şey yok. Bir sürü şey berbat, fakat ben falanca ilacı aldığım için kendimi berbat bir neşede hissediyorum ve kendime çok öfkeleniyorum. Neşe duyacak hiçbir şey yok.” Bu sahte neşe, yani olmamışlığın neşesi, alkolle, maddelerle, uyuşturucularla, sahte yaşantılarla, çok güzel yemekler yiyerek, harika yerlere giderek onun fotoğraflarını insanların gözüne dayayacak şekilde paylaşarak.. Bütün bunlar bize, gerçek yaşanmışlığın verdiği, eziyetin sonrasında gelen rahatlamanın, mutluluğun tadını vermiyor. Mutluluk dediğimiz şey gelir, gider.</p>
<p>Bazen bir haber alırız, üzülürüz, karalar bağlarız, içimiz kan ağlar. Bazen bir haber alırız, içimiz içimize sığmaz. Sürekli bir hal olarak belki bir itminan halinden bahsedersek, sadece insan ilişkileriyle sınırlı olmayan, insanın bu dünyadaki macerasını metafizik bir bakış açısından da anlamlandıracak bir bakışa ihtiyaç var.”Mutluluk, bizatihi kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyiliktir. Onun ötesinde insanın elde edebileceği hiçbir şey yoktur.” Diye tanımlamıştı mutluluğu Fârâbî.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Selfie Sendromu&#8221; ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşırı meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etkileşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükülen ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz.</p>
<p>Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ”ahlaki sığlaşma varsayımı” diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimlerimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapılmış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde öncekilere oranla çok daha yüksek puanlar aldığını gösteriyor. Dünyanın yeni veba salgını; bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Titus Burckhardt Aklın Aynası&#8217;nda İslam&#8217;ın güzellik algısına “&#8230; güzellik rasyonel düşünce süzgecinden geçmeksizin nefse işler ve birçok inanan kişi açısından katıksız bir doktrin olmaktan çok doğrudan bir anlatıdır. Güzellik dinin canı, eti; teoloji, yasa ve etik ise iskeletidir. İhsan sözcüğü aynı zamanda &#8216;güzellik&#8217; ve &#8216;erdem’ anlamlarına da gelir; tam olarak bu sözcük zorunlu olarak dışa vuran, her insan eylemini sanata ve her sanatı da Allah&#8217;ın selamına dönüştüren kalbin ve ruhun güzelliği, iç güzellik anlamına gelir,&#8221; sözleriyle işaret ediyor. Tüm bir tasavvuf dünyasını şekillendiren “ihsan” kavramı, bizde güzel olana (hüsn&#8217;e), Cemal&#8217;e duyulan iştiyak ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak bu güzellik, cismin insicamından aşkın bir mizacı gereksinir. Güzel, daima ileriye atılmakta olan, akan, yükselen bir imkânı çağrıştırır. Güzel biçimlerin ışığında yüzer, ebedi dilin gramerini oluşturan sözcükleri mırıldanırız onu temaşa ettikçe, engin ve yüce bir şeylerin adı gelir dilimizin ucuna: Zaman gibi, adalet gibi, ölüm gibi, rahmet gibi. Güzelin vaat ettiği o henüz belirmemiş olan şeye karşı hasret çekeriz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzelin bizlere kendi hikâyemizi nasıl anlattığına dair en temel metinlerden biri halen daha Plotinos&#8217;un Enneadlar&#8217;ıdır. “Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltıraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende (&#8230;) Öyleyse, haydi kaynağa geri dönelim ve güzelliği maddi şeylere yerleştiren ilkeyi gösteriverelim. Şüphesiz bu ilke vardır; bu ilk bakışta görülen bir şeydir. Ruhun kadim bir bilgisindenmişçesine adlandırdığı ve fark edince bağrına basıp birlikteliğe girdiği bir şey. Ama ruh bir de çirkinle karşılaşırsa birdenbire kendi içine siner, onu reddeder, ondan yüz çevirir, uyumsuz olduğu için gücenir. Yorumumuz odur ki ruh -doğasının bütün doğruluğuyla, oluşun hiyerarşisindeki en yüce varlıklarla yakın ilişkisiyle- o soydan bir şey ya da o soya ait en ufak bir iz gördüğünde, ani bir zevkle titrer, kendisine döner ve böylece yeniden doğasının bilincine, kendi yurduna katılır.. .&#8221; Ruh güzellik terbiyesi ile yücelirken, çirkinlikle ağılanır, aşağılanır ve kırılır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm mevcudat Yaradan&#8217;ın esmasının tecellisiyle her an kevn ve fesad aralığında yeni bir yaratılışta elbette ancak insanın farkı mahlükatın içerisindeki en parlak aynaya,yani &#8220;gönül&#8221;e sahip olması. Gönlün cilasının gözün menfezinden aksetmesi de güzelin vacipliğine bir karine sayılmalıdır; nasıl ki yumurtasının içinde uyuyan bir yavru kartalın kanadı gökyüzünün varlığını zorunlu kılıyorsa, gözün gönül ışığıyla parlaması da güzeli zorunlu kılar. İnsan, cehennemini buradan köz köz oraya taşıdığı gibi cennetini de kendindeki hüsn ile inşa ediyor. İbn Hazm, ”Seni bana anlattılar da seni görünce anladım; anlattıkları şey sadece hezeyanmış,’ diyordu. . . Cenneti kulaktan dolma bilgiyle mamur edecek bir özü yok insanın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana sorarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tutunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor zamanda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarımızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız, zayıf bir ilişki söz konusudur.</p>
<p>Karamsar kehanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek bitirelim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikayelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kimi araştırmalar Internet’in yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerinde bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranışları da tetiklediğini gösteriyor. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır, bu yokluğun doğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, Internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür. Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane tekst mesajı da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p>Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75491063">
<div class="ust">
<div class="govde">Çocuklarımıza ancak iyi örneklikler teşkil ederek ahlaki rehberler haline gelebiliriz. Çocuklarımızın analitik zekalarını önemsediğimiz kadar ahlaki ve manevi zekalarını da önemseyelim. Ahlaki ve manevi zeka aynı zamanda paylaşabilmeyi, verebilmeyi başarmak demektir</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75490740">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor.</p>
<p>İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu. İyilik, zamanında ve mümkün olduğunca muhatabına sergilenmeden yapılmalı, veren verdiğini hemen unutmalı ancak alan, iyiliği daima hatırında tutmalı, vakti geldiğinde bu iyiliği varlığa iade etme sorumluluğunu taşımalıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489546">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendisini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor. Bu hayatı boşa yaşamadığı hissini kazanıyor. Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında, insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur. Siz o dönüşü bazen hemen görüp hissedemeseniz de, sevgi size geri döner, hayatınızı kuşatır. İyilik ‘eylem halinde sevgi’dir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489330">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Cemil Meriç’in “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” sözü ne kadar derin bir hakikate işaret ediyor. Marcus Aurelius’un “Birisine iyilik etmişsen, daha fazla ne istiyorsun? Doğana uygun davranmış olmak yeterli değil mi senin için? Yaptığının karşılığını görmeyi mi arıyorsun daha?Gözün görmek, ayakların yürümek için ödül istemeleri gibidir bu.” sözü de aynı hususa işaret ediyor.</p>
<p>Kuran’da, beni okuduğum zaman çarpan, sarhoş eden bir dizi ayet var Fussilet suresinde; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.” Bundan daha temel, bu kadar güzel bir etik, ahlaki kaide olabilir mi? Din ahlaktır, bizi yüce gönüllü olmaya çağırır. Bize düşmanlık etmek isteyenlerin dahi hayrı ve ıslahı için bir duruş ve dua sahibi olmalıyız. Sahili amansızca dövmek, hırçın dalgaların âdetinden olsa da, sahil topraklığından ötürü karşılık vermez, müşfik bir mukavemet gösterir ve gün olur deniz de bıkar, vazgeçip durulur.</p>
<p>Sufyan-ı Sevri der ki, “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkar olmasıdır. Mutasavvıflar, bundan dolayı tasavvufu, Allah’ın emrine saygı, yarattıklarına ise ihsan göstermek olarak tarif ederler. ‘Varlığın çobanı’ olarak tanımlıyordu insanı Heidegger; dünyaya ihtimam gösteren, genişletilmiş bilinç- vicdan sahibi bir canlı olarak.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75488094">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.” Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zihinde dalgınlık bazen, temaşa yahut tefekkür halinde iken iyidir ya, göğüsteki dalgınlığın ihmale gelir yanı yok. Peter Singer “Bir gölün yanından geçiyoruz, gözümüzün önünde bir çocuk boğuluyor. Gördüğümüz zaman başımızı çeviremeyiz vicdanımız bizi rahat bırakmaz ve o çocuğa yardım etmek için koşarız.” diyor. Dünyada gözümüzün önünde Afrika’da, Myanmar’da, Asya’da, onbinlerce yüzbinlerce insan açlıktan, sefaletten kırılıyor. Uzak bir mesafeden, izliyoruz acıyı; “başımızı çevirme hakkımız yok” diyor. Ekranın her sahici şeyi yapaylaştıran efsununa teslim olamayız, acının simüle edilmesine rıza gösteremeyiz. Singer, ihtiyacın üstünde gerçekleşen, artan maddi zenginliğin ihtiyacı olanlara dağıtılmamasını boğulan bir çocuğu görmezsen gelmekle eşdeğer buluyor, onun önerdiği model “etkin diğerkamlık”. Üzülmek bir fayda sağlamaz, insanlara aktif şekilde destek olmak, gelirinden her ay hatırı sayılır bir miktarı dünyanın muhtaçlarına, yoksullarına göndermek gerekir. Aldırış, insan varlığının ağrıyı cevaplaması, kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de sahih bir yaşama geçmesi anlamına gelir. Kendimizle gerçekleştirdiğimiz o sessiz diyalog.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Anne ve baba çocuğa iyi ahlak vermek istiyorlarsa, yüksek seciyeli ve karakter sahibi bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa kendileri de öyle olacaklar. Biz anne babalar olarak ahlaklı, sevgi dolu, empatik, merhamet dolu bireyler olursak, vicdanlı bireyler olursak çocuk da o değerleri alıp içselleştiriyor</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75485357">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan kendine çok kolay yalan söyleyebilen bir varlık. Külli niyetini çok hayırhah bir niyet olarak izhar edebilir, duyurabilir fakat bilinç dışında, daha karanlık kuvvetler aslında bambaşka bir şey istemektedir. Benim külli niyetim “Allah’ın rızasını kazanmak” diyebilir fakat kendine bile itiraf etmekte zorlandığı külli niyeti şöhret olmaktır, para kazanmaktır, güç sahibi olmaktır, insanları yönetmektir vs. Psikoloji insanın kendini kandırabilme potansiyelini gördüğü için insana bakarken biraz daha karamsar bakıyor, buradaki ayrımı nasıl yapacağız? Kur’an-ı Kerim de bizi defalarca, insanın kendini aldatma potansiyeli konusunda uyarıyor. Bilinçaltında inler cinler ifritler top oynuyor. Bir Zen hikâyesi anlatılır: Bir okçuluk ustası yanında manevi eğitimini vererek bir çırak yetiştiriyor. Zaman sonra çırak başka ustalardan da bir şeyler öğrenmek için izin istiyor. Birkaç sene sonra dönüyor. Ustasına meziyetleriyle böbürleniyor “Ben seni fersah fersah geçtim usta, benim artık ok atmama gerek kalmadı, bir bakışımla bir kuzgunu yere indirebiliyorum. Artık oksuz avlıyorum” diye. Ustası “Evladım sen daha olmamışsın, okçuluğun en yüksek mertebesi hiç ok atmamaktır.” diyor. En ufak kibir belirtisi kalmasın diye o makamı da terk etmektir terk-i terk.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75484687">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Peygamberimiz, “Mümin, müminin aynasıdır” derken, müminlerin birbirlerini sevenler olarak birbirinin göstereni ve inşa edeni olduğunu mu anlatıyordu? Hadîse İbn-i Arâbî’nin getirdiği yorum ise olağan üstüdür. Mümin, yüksek seciyeye sahip bir tür inanan insanın vasfı olduğu gibi, inanılan ve güvenilen Allah’ın da esmasındandır. El’Mümin. İşte, Arâbî bu iki Mümin’in birbirini aynaladığını ifade ediyor. Her halükarda bizler O’nun sayesinde ve O’nunla birbirimizin halinden anlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483495">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dünyanın işleri, dehrin halleri; bizleri söğüt gibi savuran, çözüp birbirine dolayan bir rüzgar. Bir rüzgar esiyor aramızda, bizim kımıltılarımızdan, inildeyişlerimizden yapılma bir rüzgar ve en çok da fısıltılarımızdan. Bir söğüt dalının hışırtısıyla konuşuyor insanlık. ‘Korku içinde olana her şey hışırdar’ demişti birisi, ekleyeyim ben de, sevgi içinde olana her şey fısıldar. Dağ fısıldar, ay fısıldar, gök fısıldar. Japon Haiku şiirinin büyük ozanı Başo “kalbindeki bütün arzu/ bütün nefret/söğüde emanet” diye yazarken, aklındaki insanlık ailesi miydi, yoksa gerçekten hallerini bir bir söğüde dökmekten mi bahsediyordu bilmiyorum. Bazen insan, anlatamamaktan da önce anlatamayacağını bilmenin derdiyle bîzârdır. Konuşan kişi kendi yalnızlığında, kendi kırılgan titreşiminde, hatta kendi yokluğunda söylenir. “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” demişti Âkif</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483257">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İki mahkum hücre duvarına tıklayarak haberleşir. Onları ayıran duvar, haberleşme vasıtalarıdır da. Her ayrılık, bir bağdır’ demişti Simone Weil.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482841">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hakikat sadece bende ve benim cemaatimde konuşuyor, diğer insanlar dalalet içinde’ düşüncesi, bütün toplumsal yapıları avlama istidadında bir yanılsamadır. Hangi toplumsal grup buna ram olursa oradan bir hayır çıkmaz. Biz ve onlar arasına duvar örmek ve sonra tahkim edilmiş bir kaleden diğer insanların kusurlarını sayıp dökmek bir konuşma ahlâkının tesisine izin vermez. Tam aksine kendi kusurlarıyla açık bir biçimde yüzleşebilen ve söylemlerini başkasının ne olduğu üzerine değil de kendinin nasıl daha hayırhah olabileceği üzerine kuran yapılar, toplumu ileriye taşır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır.</p>
<p>Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.</p>
<p>İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, &#8216;çiçek dirilticileri&#8217;dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481686">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481583">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli ünlüyor ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75480985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75476804">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yalnızın bir insana, bir insanın sıcak yakınlığına susuzluğu vardır. Susuzluk hissettiğimiz zaman suya yöneliriz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, “Nasıl susamış bir dudak suyu ararsa, su da susuzluğunu dindireceği bir dudak arar.” diyor. Yalnızlığın yarattığı yoksunluk ağrısı, aynı fizyolojik ağrı gibi, beyinde ağrıyla ilgili merkezleri aktive ediyor. Bir tür ruh ağrısı yaşıyoruz. Ve bize “git insan bul, çünkü sen insan olarak insanı arayan bir varlıksın” diyor. Hepimiz sosyal varlıklarız, insana ihtiyaç duyuyoruz. İnsanla var oluyoruz. “Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.</p>
<p>Kapımızı bir sabah rüzgarı çalsın istiyoruz, bir insan sesi bizi onaylasın, bizi dinlesin, bize bu dünyada varlığımızın bir işe yaradığını hissettirsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75391141">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yalnızlık mı?<br />
İçi kalabalık olanlara<br />
Bahşedilen krallığın adı bu!</p>
<p>Yolunu, katar katar sevdalarla uzatan<br />
Talihli yolculara bahşedilen</p>
<p>Görüş uzaklığı, kanat genişliği bu.<br />
Göğün derinliği, enginliği, maviliği,<br />
Yerin çoksesliliği, çokdilliliği,<br />
Çokçekmişliği, çokgörmüşlüğü bu&#8230;</p>
<p>Cahit Koytak</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390820">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mahremiyet insan olmanın özüdür. Arkadaşımla şakalaşabilirim, eşimle paylaşmayı uygun görmediğim kendimce çok mahrem bir konuyu konuşabilirim. Dolayısıyla eşlerin özel alana, birbirlerinin mahremiyetine karşılıklı olarak saygı göstermesi lazım. Sadece kendi mahremiyetimize değil, çocuklarımızın mahremiyetine de bu saygıyı göstermeliyiz. Çocuğumuzla ilgili yanlış bir şeyler olduğu hissini duyuyorsak; okulunda problemler yaşamaya başlamışsa, eve üzgün geliyorsa, o zaman çocuğun mahrem alanına daha fazla müdahil olmamız gerekebilir. Eşimizle ilgili olarak da, bir istisnası olabilir; aramızda güven sarsıcı problemler oluşmuşsa, o zaman “eksiksiz dürüstlük&#8221; dediğimiz bir yöntemi devreye sokabiliriz. Eksiksiz dürüstlük, her şeyin açık olduğu, gizleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir karşılıklı kontrol izni verilmesi durumudur. Güveni onarmanın yollarından birisi bu olabilir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390299">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı&#8217;nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar,&#8221; tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381509">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan ıstırabına korkuyla yaklaştığımız her seferinde onun bize öğreteceklerinden mahrum kalıyoruz. Istırap duyulmak, işitilmek, anlaşılmak istiyor. Tuhaf olan şu ki, Batılı endüstri kültürü ideolojisi bize şöyle fısıldıyor: Yeterince gayret gösterirsen kendi kaderinin efendisi olabilirsin. Zayıflık ve ıstırap bu kültürde tiksinç bulunuyor. Yenilgiden korkuyor ve yenilme ihtimalinden kaçıyoruz. Böylece hayattan kaçıyor, uyuşturucularla kendimizi felç ederek yaşayan ölülere dönüşüyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381350">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Beni gör ey dünya, görünmez bir hayalet değilim ben, anlatabileceğim bir hikayem var! Köre yol gösteren kör dediğimizde kaderimizin ortaklığına atıfta bulunuyoruz, tabiatımız birbirine bağımlı, her birimiz görülmek ve anlaşılmak arzusundayız. Varoluşsal kırılganlığımızın üstünü örtmek yerine onu sahiplenebiliriz. Karanlıktan kaçmak yerine ona tahammül edebilmek için birbirimize yardımcı olmaya çalışabiliriz. Belki böylece bir gün ışık yaralarımızdan sızar ve birbirine bağlı ve bağımlı ama sonlu varlıklar olduğumuzu hatırlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380965">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380939">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. “Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınlan, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380397">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379337">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>”Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; “Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379244">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. İki ruhun birbirine değdiği ”karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister, Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379162">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Varlığın mucizesi, küçük “anlam anları”nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğimizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize “Niçin?” sorusunun cevabını verir. İnsan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli insan.Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378946">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi. onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek, o izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamani: Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç sâvaşmamış olanlardır. Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, “Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü “sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221;.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378612">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p>Seneca</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var. İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez. bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378180">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. “Özü istiyorsan kabuğu kır,&#8221; demişti bir bilge; kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme-gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım. Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır.</p>
<p>Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak ”olmuş olan”ın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75377453">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sürekli virüs haberleri izlemek kaygıyı besliyor ve tehdidin olduğundan çok daha büyük algılanmasına yol açıyor. Endişe bizi muhtemel tehditleri fark etmeye yöneltir. Ancak artmış endişe durumunda beynin rasyonel kısımlari âdeta şalter indirir. Endişeli insanlar çevrelerinde zaten olumsuz sinyalleri taradıklarından daha da endişeli hale gelebilirler. Bunun için kara haber getiren insanlardan uzak durmamız, kaygıyı tırmandıran her türlü davranıştan uzaklaşmamız gerek. Google veya TV başında uzun zamanlar geçirerek daha çok şey bileceğimizi ve böylece hayatı daha iyi kontrol edebileceğimizi düşünmek bir yanılsamadan ibaret. Geleceği kontrol edemeyiz, o halde geleceğe değil bugüne odaklanmamız lazım.</p>
<p>İnsan zihni, göz önünde olan tehlikeyi daha acil ve büyük olarak görme eğiliminde.Hele o tehlike bir de yeni ve bilmediğimiz bir durumsa, o zaman beyinlerimiz onu çok daha abartılı bir biçimde algılıyor. Kaygı zamanlarında zihnimiz suçlayacak bir nesne arar. Burada tehdidin kaynağını gözümüzle göremediğimiz için daha somut bir düşman bulmak istiyoruz, bulamasak da onu zihnimizde icat ediyoruz. Zihnimizde pek çok kısa devre var, görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Duygusal yoğunluk uyandıran, daha sık karşılaştığımız veya önyargılarımızı besleyen haberlere çabuk inanıyoruz. Az bilinen bir tehdidi daha fazla abartma eğiliminde oluyoruz. İnsan beyni özellikle yeni tehditlere daha fazla tepki veriyor. Sosyal medya, umacı gibi sıklıkla en kötü haberleri en yoğun bir biçimde dikkatimize getiriyor. Orada fazla kalmak, çok yoğun bir tehlike altında olduğumuz yanılsaması yaratarak bizi daha fazla kaygılandirıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376823">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Frans de Waal Empati Çağı adlı kitabında şöyle yazar: “Bencil güdülere ve piyasa güçlerine dayalı bir toplum zenginlik üretebilir, ima hayatı daha değerli kılacak birliği ve karşılıklı güveni kesinlikle üretemez. Bu yüzden, mutluluğun ölçüldüğü araştırmalarda ilk sıralarda en zengin ülkeler değil, vatandaşlarının birbirine en fazla güvendiği ülkeler bulunuyor.&#8221; Yaşadığımız Virüs salgını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kendimizi değerlendirmemiz için imkânlar sunuyor. Evimizde geçireceğimiz uzun saatler, aile içi yakınlığı yeniden tesis etmek ve evlerimizi birer yuvaya dönüştürebilmek için fırsat. Çok güçlü olduğunu varsaydığımız modern yapıların birer kumdan kale olduğunu gördüğümüz bugünlerde, önümüze çıkan toplumsal fırsatları da değerlendirmeliyiz. Birbirimize hoşça bakacağımız yeni bir birlikte varoluş türküsüne, bir güven inşasına ihtiyacımız var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376428">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div style="text-align: left;"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dijital Yerliler, Dijital Göçmenler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dijital-yerliler-dijital-gocmenler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dijital-yerliler-dijital-gocmenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Mar 2020 15:15:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Yerliler]]></category>
		<category><![CDATA[Hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24022</guid>

					<description><![CDATA[<p>Salih Cenap Baydar &#160; 1999 yılında, yeni bir asrın eşiğinde, Matrix filmi vizyona girmiş ve gün­demimizi haylice meşgul etmişti. Kimine göre vurdulu kırdılı Hollywood filmlerinin etkileyici bir örneği, kimine göre subliminal gnostik/mesiyanik mesajlar içeren tehlikeli bir eser, kimine göre içinde tasavvufi mesajlar bulu­nabilecek ilginç bir sinema filmiydi Matrix. Üzerinde çok şey yazılıp çizildi ama Matrix&#8217;in [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dijital-yerliler-dijital-gocmenler/">Dijital Yerliler, Dijital Göçmenler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24040 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/Dijital-ekosistemler-ve-veri-platformlari-300x183.jpg" alt="" width="380" height="232" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/Dijital-ekosistemler-ve-veri-platformlari-300x183.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/Dijital-ekosistemler-ve-veri-platformlari-600x365.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/Dijital-ekosistemler-ve-veri-platformlari-768x467.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/Dijital-ekosistemler-ve-veri-platformlari.jpg 835w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></p>
<p>Salih Cenap Baydar</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1999 yılında, yeni bir asrın eşiğinde, <em>Matrix</em> filmi vizyona girmiş ve gün­demimizi haylice meşgul etmişti. Kimine göre vurdulu kırdılı Hollywood filmlerinin etkileyici bir örneği, kimine göre subliminal gnostik/mesiyanik mesajlar içeren tehlikeli bir eser, kimine göre içinde tasavvufi mesajlar bulu­nabilecek ilginç bir sinema filmiydi <em>Matrix.</em> Üzerinde çok şey yazılıp çizildi ama Matrix&#8217;in birkaç yıl sonra hepimizi içine alacak &#8220;sosyal medya&#8221; ile ilgili müthiş bir kehanet olduğunu kimsecikler tahmin edemedi.</p>
<p>Bütün şöhretine rağmen filmi seyretmemiş olanlar için özetleyelim. Kahramanımız Thomas Anderson huzursuz bir &#8220;hacker&#8221;, yani -bu kelimeye o günlerde bulunan karşılıkla ifade edersek- bilgisayar korsanıdır. Kendisine ulaşan kanun dışı bir grubun yöneticisi olan Morpheus ona &#8220;gerçek&#8221; bir hayat sürmediğini, bütün yaşadıklarının sadece zihninde tetiklenen elektriksel etki­leşimlerden ibaret olduğunu, gerçekte bir küvette bir tür koma hâlinde yatar­ken makinelere ihtiyaç duydukları enerjiyi sağlayan bir tür &#8220;pil&#8221; olarak kul­lanıldığını anlatır ve gösterir. Bunun üzerine Morpheus&#8217;un ekibine katılmaya karar veren kahramanımızın yeni hedefi, kendisi gibi farkında olmadan köle­leştirilen, sömürülen ve anbean takip edilen insanları kurtarmak hâline gelir.</p>
<p>Bugün birçok insan için hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelen Facebook bu filmden sadece beş sene sonra 2004&#8217;te kuruldu. 2006&#8217;da genel kullanıma açıl­dı. Facebook, filmde tasvir edilen &#8220;Matrix&#8221; ile müthiş benzerlikler taşıyordu.</p>
<p>Daha önce de birtakım sosyal medya mecraları vardı ama bu yeni &#8220;toprakların&#8221; geniş kitlelerce asıl keşfi Facebook ile oldu denilebilir. Yeni teknolojilere adapte olmakta zorluk çekmeyen gençler hızla bu yeni mec­rada yerlerini almaya başladılar. Arkadaşlıklar, şakalaşmalar, aşklar, fikir kavgaları hatta &#8220;dürtmeler&#8221; olanca hızıyla gerçek dünyadan sanal dünyalara taşınmaya başlandı. Onları önce mütereddit orta yaşlılar, sonra torunlarının yardımıyla meraklı ihtiyarlarlar takip etti.</p>
<p>İnsanlar hayatlarını -hem de gönüllü olarak- yavaş yavaş Facebook Matrix&#8217;ine taşıyorlardı.</p>
<p>Gerçekten sanala, şimdiye kadar benzeri görülmemiş çapta ve hızda bir göç hareketi başlamıştı. Sanal dünyanın cansız silisyum damarları &#8220;sosyal­leşme&#8221; aşısıyla canlanıyordu. Bu yeni dünyanın bu zamana kadar göç edilen topraklardan farkı, kâşiflerinin değil ama mucitlerinin olmasıydı. Bir avuç muddin yanı sıra ilk &#8220;yerleşimciler&#8221;, bir müddet sonra &#8220;yerli&#8221; muamelesi görmeye başlayacaklardı.</p>
<p>Westem filmlerinde resmedilen kanunsuz &#8220;vahşi batıdan&#8221; çok daha vahşi&#8221;, çok daha &#8220;kuralsız&#8221;, çok daha &#8220;acımasız&#8221; bir mecraydı bu yeni mecra. İnsanların artlarında bıraktıktan gerçekliğin hemen hiçbir kuralı bu âlemde geçerli değildi. Bu yeni &#8220;topraklarda&#8221; temel adab-ı muaşeret kuralla­rına uymak şöyle dursun, çocuk pornosundan, kiralık katil tutmaya, bomba imalatından uyuşturucu satışına kadar her şey yapılabiliyordu.</p>
<p><em>Matrix</em> filminin yapımcıları olan Wachowski Biraderlerin &#8220;Ajan Smith&#8221; ismiyle müşahhas hâle getirdikleri karakterle de hiç geç olmadan tanıştık. Onlar da işin devlet ve güvenlik tarafında duruyorlar, gizliden gizliye sanal dünyanın tüm sakinlerini izliyorlar, bu zamana kadar en kudretli krallara, tiranlara, diktatörlere bile nasip olmamış bir gücü avuçlarında tutuyorlardı.</p>
<p>Filmdeki esas unsur olan, insanların içinde uyutulduktan sanal mec­rada sömürülmelerinin de sosyal medya zeminindeki karşılığı aşikârdı: sosyal medya siteleri bizlerden para istemiyor olduktan hâlde dünyanın en büyük kârlarını elde ediyorlardı. Sanal çağın, dijital düzenin &#8220;aforizması&#8221; ortaya çıkmıştı:</p>
<p>&#8220;Eğer ürün için bir ödeme yapmıyorsan, o zaman üzerinden kâr edilen ürün bizzat serisin demektir.&#8221;</p>
<p>* * *</p>
<p>Facebook bizim Matrix&#8217;imiz. Öylesine renkli, canlı, hareketli bir sanal gerçeklik ki bu, ondan mahrum geçirdiğimiz saatlerde kendimizi -bu filme de ilham veren- Jean Baudrillard&#8217;ın deyimiyle &#8220;gerçekliğin çölünde&#8221; hissediyo­ruz.</p>
<p>Gelişen teknolojinin insanların ceplerine yerleştirdiği, bir zamanların casusluk filmlerinde bile fantezi sayılan dijital kameralar, dünyamızda yaşa­nan kanlı savaşların en acı enstantanelerini sosyal medya vasıtasıyla evleri­mizin içine kadar taşıyor. Şiddetin pornografisi en muhafazakâr hayattan bile ucundan köşesinden işgal etmeye başlıyor. Yanmış bedenler, kopmuş vücut parçaları, hatta kafa kesme videoları, zihnimizle &#8220;sörf yaparken&#8221; sağı­mızda solumuzda &#8220;görüverdiğimiz&#8221; alelâde manzaralara dönüşüyor.</p>
<p>Normal hayatta asta sosyalleşemeyeceğimiz, fiziken bir arada bulunma­yacağımız gerçek insanların sanal âlemdeki versiyonlarıyla zihnen bir araya gelip, kâh dost kâh düşman oluyoruz.</p>
<p>İsimlerimizin başına T.C. yazarak, siyasilerin birbirleriyle çelişen sözle­rini yan yana koyup yayımlayarak, ya da profil resmimizi değiştirerek büyük bir siyasi mücadelenin bayraktarlığını yaptığımıza inandırıyoruz kendimizi.</p>
<p>Meşhur bir simanın yanma yazılmış uydurma laflan beğenip paylaşa­rak kültüre/irfana kendi &#8220;naçizane&#8221; katkımızı yaptığımızı, sanal dünyadaki arkadaşlarımıza derin mesajlar verdiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz.</p>
<p>Tamamen uydurma bir metni kopyalayıp çoğaltarak hukuki bir görevi yerine getirdiğimize, sırf bunu yaptığımız için &#8220;sanal topraklarda&#8221; yaptıkla­rımızdan gerçek hayatta kanunen sorumlu tutulmayacağımıza inanıyoruz.</p>
<p>Bir tekerlekli sandalye yahut ameliyat masasında yatan bir çocuk res­minin yanma yazılmış sözlerin doğruluğuna hiç şüphesiz inanıp o mesajı paylaşarak bir çocuğa tekerlekli sandalye kazandırdığımızı sanıyoruz.</p>
<p>&#8220;Peygamber efendimizin ayak izini kaç kişi beğenir&#8221; ya da &#8220;kahraman komandomuzun resmini paylaş, hainler çatlasın&#8221; türünden kâh aptalca, kâh art niyetli provokasyonların gönüllü yayıcıları oluyoruz.</p>
<p>Suriye&#8217;de çekilmiş bir savaş fotoğrafını Şırnak&#8217;a aitmiş gibi, aslında hiç varolmamış, dijital olarak üretilmiş bir savaş aracı fotoğrafını ülkemizin ürettiği gizli bir silahmış gibi paylaşıyoruz. Jean Baudrillard&#8217;ın &#8220;bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesi&#8221; şeklinde tanımladığı tam da bu.</p>
<p>Ve biz sosyal medya sakinleri olarak -tıpkı Matrix sakinleri gibi- bir hipergerçeklikte yaşıyoruz.</p>
<p>* * *</p>
<p>Sanal dünya her geçen gün genişliyor ve gerçek dünyadan mütema­diyen göç alıyor. Gerçek dünyadan neredeyse tamamen elini ayağını çekip sosyal medyada yaşamaya başlayan insan sayısı azımsanamayacak kadar artmış vaziyette. Sosyal medya denilen yeni mecraya neredeyse o mecrayı icat edenlerle eş zamanlı olarak taşındık denilebilir. 2015 yılında ülkemiz nüfusunun neredeyse yarısının Facebook kullanıcısı olduğu açıklandı. Daha 2011 yılında Twitter&#8217;da en çok kullanıcısı olan beşinci ülke olmuştuk bile.</p>
<p>Bu yeni mecraların, bu acayip sanal toprakların yeni bir dili, yeni kural­ları, yeni problemleri var. Asırlardır süren inkırazın çocukları olarak nasıl sanayi devriminin getirdiği yeniliklere intibak sıkıntısı yaşadıysak, dijital devrim karşısında da elimiz ayağımız birbirine dolaşıyor.</p>
<p>Yaşadığımız süreç pasif ama yoğun bir maruz kalma şeklinde tezahür ediyor. Üretemediğimiz, doğru düzgün katkı sağlayamadığımız ama öte yandan uzak da kalamadığımız teknolojiye çoğunlukla sadece &#8220;maruz&#8221; kalıyoruz. Böyle olunca da, tam kavrayamadığımız, elimize bir haritasını geçiremediğimiz dijital sularda avare avare dolaşmaktan, itilip kakılmaktan kurtulamıyoruz. Bunun yanında kuralları henüz teşekkül eden sanal dün­yada &#8220;haydutluk&#8221; yapmaktan da geri duramıyoruz. Sosyal medya uzmanı denildiğinde Facebook için sahte &#8220;like&#8221;, Twitter için sahte &#8220;bot&#8221; hesapları satan kimselerin akla geldiği başka ülke var mıdır bilmiyorum.</p>
<p>Sosyal medyayı çok hızlı haber alınacak, tepki geliştirilecek yahut geniş kitlelerin yönelişlerini anlamak üzere analiz edilecek yeni bir sanal hayat sahası gibi değil, manipüle edilecek, karıştırılacak, istismar edilecek bir mecra gibi anlıyoruz.</p>
<p>Teknoloji üreticilerinin sosyal medyada üretilen devasa veriyi analiz edebilmek için boğuştukları &#8220;big data&#8221; konseptiyle henüz dedikodu seviye­sinde alâkadar oluyoruz.</p>
<p>Yeni semai topraklara diğer ülkelerin insanları gibi yerleşemiyoruz. Sanal dünyanın illegal, işsiz, niteliksiz ve yaramaz göçmenleriyiz sanki. Hâlbuki bu yeni dünyada şerefimizle, haysiyetimizle, özgül ağırlığımızla var olmak gibi bir derdimiz olmalıydı.</p>
<p>Zararın neresinden dönülse kârdır diyerek derhâl işe koyulmamız gerekiyor. Bu âlemde &#8220;zaman&#8221;, bildiğimiz tüm konvansiyonel topraklarda- kinden daha hızlı sıkıyor. Sanal âlemde hukukumuzu oluşturmak ve işlet­mek atılacak adımlardan ilki sayılmak. Tüketici pozisyonundan kendimizi çıkartamadığımız müddetçe bu &#8220;Matrix&#8217;e&#8221; enerji sağlayan bir bataryadan öte fonksiyonumuz olamayacağı ortada. Bu şekilde &#8220;büyük biraderin&#8221; taras- suttundan azade olamayacağımız da aşikâr. Bu noktadan hareketle kendi &#8220;<u>millî</u>&#8221; alternatif sosyal medyalarımızı oluşturmak için stratejiler üretmek mecburiyetindeyiz.</p>
<p>Dijital dünyada iletişim etiğimizi oluşturmak hatta bu konunun dinî vechesini dahî ihmal etmemek de diğer mühim bir husus. Belki de daha hiç gecikmeden bir &#8220;internet ilmihali&#8221; üretmemiz lazım. Fertlerin ahlaki terbiyesi için sanal irfan merkezleri, &#8220;dijital seyr-i sülûklar&#8221; tasarlamamız lazım. Sahih kaynaklara -ikinci üçüncü elden değil- doğrudan erişim imkânı ile mücehhez, yeni toprakların dilinden ve usullerinden haberdar &#8220;internet vaizleri&#8221; yetiştirmemiz lazım.</p>
<p>Sanal topraklar zihinlerin birbiriyle doğrudan etkileşime geçtiği bir zemin. O yüzden toplumların asırlara yayılan zihinsel ve duygusal değişimleri artık çok daha kısa süreler içerisinde yaşanabilir hâle geliyor. Tarihin görme­diği hızda dönüşümlere kapı açan bu vaziyet aynı anda hem büyük bir tehdit oluşturuyor hem müthiş bir fırsat sunuyor. Eğer bu fırsatı kullanabilirsek belki kaçırdığımızı sandığımız trenleri yeniden yakalama imkânını bulabiliriz.</p>
<p>Atalar &#8220;insan düştüğü yerden ayağa kalkar&#8221; demişler ama idrak ettiğimiz bu &#8220;acayip zamanlarda&#8221; belki işler biraz değişmiş olabilir. Belki gerçek hayatta düştüğümüz yerden bu sefer sanal topraklarda ayağa kalkabiliriz. Kim bilir!</p>
<p>Hece Dergisi &#8211; Dijital Kültür Özel Sayısı,syf.127-131</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dijital-yerliler-dijital-gocmenler/">Dijital Yerliler, Dijital Göçmenler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dijital-yerliler-dijital-gocmenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanal Arkadaş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:55:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Panoptikon]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23573</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dün dost kavramının içini doldurmak için adanmışlık, sadakat, feragat ve fedakârlık gibi değerler olmazsa ol­mazdı. Sanal arkadaşlıkları irse başlatmak kadar bitir­mek de kolay, her şey bir tuşa bakar. Modern çağda arkadaşlık, beraber yürünen yolların, birlikte çekilen eziyetlerin yüküne talip değil. Yalnız­lık çağında kendi yaralarımıza merhem olacak ve bizi can kulağıyla dinleyecek dostlar arıyoruz aramasına, ama [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/">Sanal Arkadaş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-23616" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/Sanal-Dostluk-300x173.gif" alt="" width="338" height="195" /></p>
<p>Dün dost kavramının içini doldurmak için adanmışlık, sadakat, feragat ve fedakârlık gibi değerler olmazsa ol­mazdı. Sanal arkadaşlıkları irse başlatmak kadar bitir­mek de kolay, her şey bir tuşa bakar.</p>
<p>Modern çağda arkadaşlık, beraber yürünen yolların, birlikte çekilen eziyetlerin yüküne talip değil. Yalnız­lık çağında kendi yaralarımıza merhem olacak ve bizi can kulağıyla dinleyecek dostlar arıyoruz aramasına, ama bunun karşılıklı fedakârlık ve diğerkâmlık üzerine bina edilmesine de razı değiliz. Neredeyse, &#8220;Benden bir şey istemeyen arkadaş en iyisidir.&#8221; diyeceğiz.</p>
<p>Bir başka insanla yakın bir ilişki kurmak belli bir samimiyet derecesi ya da kendine dönük ifşaat gerek­tirir. Zaman içinde kendinizi daha rahat hisseder, diğer insana, hislerinizi, düşlerinizi, kuşkular<u>ınız</u>ı paylaşa­cak kadar güven duyar ve onun sizi reddetmeyeceğin­den ya da suçlamayacağından emin olursunuz. Normal şartlarda böyle bir samimiyet derecesine erişmek için <em>karşılıklılık ilkesine</em> bel bağlarız. Eğer sen bana ken­dinle ilgili bir şey anlatırsan, ben de sana kendimle ilgili bir şey anlatırım. Zamanla bu alışveriş derinleşir ve iki insan birbiriyle gitgide daha çok şeyi paylaşma­ya başlar. Bu ifşa dansı yine de son derece hassastır ve potansiyel sorunlarla doludur, örneğin birisine en derindeki hislerinizi vaktinden önce ya da uygunsuz koşullarda sayıp dökerseniz, karşınızdaki kişi sizin dengesiz olduğunuzu düşünebilir.</p>
<p>T<u>ekn</u>olojinin hayatlarımıza girişiyle kadim insan ilişkileri de değişmeye başladı. Artık sanal dünyada âşık olup ayrılabiliyor, dünyanın dört bir köşesinden arkadaş edinebiliyor, derdimizi Sili&#8217;ye dökebiliyoruz. Sanal dünya gerçek insanların başka gerçek insanlar­la aktüel etkileşimde bulunduğu, kendi kişiliklerini ve başkalarının kişiliklerini biçimlendirme ve hatta ya­ratma olanağına sahip olduğu bir âlem. Edilgen, ha­yalî gerçeklikten sanal dünyanın etkileşimli sanal ger­çekliğine geçiş, fotoğraftan sinemaya geçişe oranla çok daha radikal bir dönüşüm.</p>
<p>Sanal dünyanın etkileşimlere daha açık oluşu, kişi­sel ilişkilerimiz üzerinde daha çok kontrole sahip ol­duğumuz anlamına gelir, örneğin, istediğimiz zaman ilişkilerimizin hızını azaltabilir ya da artırabiliriz. Eğer biri -sözgelimi size âşık olduğunu söyleyerek- sizi şaşırtırsa, vereceğiniz cevabı düşünmek için vak­tiniz vardır. Bu anlamda, çevrimiçi ilişkilerle başa çık­mak daha kolaydır. İşine gelmeyen, sana tatmin hissi vermeyen arkadaşı <em>“delete et&#8221;</em> sil gitsin, sırada başka pek çok aday var değil mi ya?</p>
<p>Sözde &#8220;arkadaşların kimlikleri hakkında hiçbir fikirleri olmadığı halde, kişilerin internet üzerinden karşılıklı olarak hikâyelerini paylaşmaları sık görülen bir durum. İnsanlar, çok özel meselelerini deşmek ve sorgulamak için daha iyi bir yer arayışlarında hiç bu kadar rahat olmamışlardı. Başka bir deyişle, bireyler interneti esnek bir erişilebilirlik aracı olarak görüyor­lar ve bunun arkasında yatan da büyük ölçüde onları özgür kılan anonimlik hissi. Bununla birlikte, bu feno­men olumlu bir sosyal gelişme olarak değil, kitlelerin duygusal çöküşü olarak değerlendirilmekte: İnsanları kendi özel yaşamlarını internette &#8220;gönüllü&#8221; olarak pay­laşmaya iten şey, y<u>alnızlık</u> hissi ve kederden başka bir şey değildir. Bu çöküş iki alanın birbirine geçmesiyle ilgili olabilir; gizli, bastırılmış ve sessiz özel yaşamın kamusal dünyada gö<u>rünü</u>r ve sesli hale gelmesiyle bir­likte, bireyin özel ve kamusal <em>personalarının</em> da belir- sizleştiğine <u>inanılm</u>aktadır. İnsanların kendileri için k<u>ullandıkl</u>arı yegâne aletlerin elektronik aygıtlar hali­ne geldiği bir akışkan dünyada, sanal ile sanal olma­yan yakınlık yer değiştirmektedir.</p>
<p><u>Kimi</u> araştırmalar internetin yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerin­de bir azalm<u>anın</u> yanı sıra, sığ ve saldırgan davranış­ları da tetiklediğini göstermektedir. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır; bu yokluğun do­ğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane yazılı mesaj da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir.</p>
<p>İnsanların bilgisayarlara kendileri hakkında bilgi vermekte daha cömert davranma eğilimi -bu bilgile­ri bir başkasının okuyacağını bilseler bile- internette olup bitenin önemli bir parçasıdır. Göreceli bir anonimlik, uzakta ve fiziksel anlamda güvende olma his­siyle bilgisayar karşısına oturursunuz ve kimi zaman kendinizi, ekranın diğer tarafındaki hiç tanımadığınız kişiye, sizinle aynı odada bulunan kişilerden daha ya­kın hissedersiniz. Onlarla kendiniz hakkında daha çok şey paylaşabilir, hislerinizi daha açık biçimde dışa vu­rabilirsiniz. Bu da tuhaf bir dostluk ve samimiyet ya­nılsaması yaratır.</p>
<p>İnsanlarla bağlantı kurmak, her zaman için, kişisel bilgilerinizin kontrolünden kısmen feragat etmeniz <u>anlamın</u>a gelir. &#8220;Sosyal&#8221; ve &#8220;gizli&#8221; olan bir arada var olamaz. İletişim içinde olduğunuz herkes sizin hakkı­nızda bir şeyler öğrenecektir. İfşa kültürü, sanal arka­daşları birbirine sır ortağı kılar.</p>
<p>Televizyon kuşağının büyük hissiyatı can sıkıntısı ise, Web kuşağınınki yalnızlıktır. Biz hareketsiz kalma yeteneğimizi, aylaklık kapasitemizi yitirdik. Onlarsa yalnız kalma yeteneklerini, bir başına olma kapasitele­rini. Bilincin parçalanması sürecine ivme kazandırmış olabilirler, ama bunu onlar başlatmadı&#8230; Evrensel dost­luk kavramını cisimleştirmiş olabilirler, ama bunu on­lar keşfetmedi&#8230; Dostluk kabuk değiştiriyor, başka bir deyişle, bir ilişki olmaktan çıkıp bir his haline geliyor; insanların paylaştığı bir şey olmaktan çıkıp, elektronik mağaralarımızın ıssızlığında, bağlantı ayarlarımızla sürekli oynayarak, kendi kendimizi kucakladığımız bir şeye dönüşüyor.</p>
<p>Facebook&#8217;la ilgili en rahatsız edici şey insanların kendi özel yaşamlarını kamuya açık biçimde yaşamaya bu denli razı -hatta hevesli- oluşlarıdır. Kişisel bilgile­rin ilan edilmesi pornografiyi andırır, ustalıklı, gayri- şahsi bir sergi. Yeni sosyal medya siteleri mahremiyet anlayışımızı ve bununla birlikte kendimize dair anla­yışımızı da kökten değiştirmiş durumdalar.</p>
<p>Elimizi omzuna koyduğumuz, zor zamanlarımızda yanı başımızda bitiveren, karşılıklı gülüp ağlaştığımız arkadaşlarımızın yerini yavaş yavaş klavye ve ekran başından kalkmadan, belirli amaçlar doğrultusunda bir araya geldiğimiz sanal dostlarımız alıyor. Bana so­rarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tu­tunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor za­manda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçları<u>mı</u>zı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attı<u>ğımı</u>z zayıf bir ilişki söz konusudur. Karamsar ke­hanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek biti­relim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikâyeler<u>ini </u>kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Panoptikon, gardiyanların mahkûmları izleyebildiği ancak mahkûm­ların bu izlemenin farkında olmadığı bir hapishane düzenidir. Dü­şünür Foucault, panoptik düzeneğin hapishane duvarları dışına taş­tığım ve iktidar için bir araç olarak kullanıldığım söyler.</p>
<p><em>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/">Sanal Arkadaş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sanal-arkadas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeffaf Ol Bu Bir Emirdir!]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[ka­musal çıplaklık]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[panaptikon]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23613</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı&#8230; Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/">Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-23614" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-300x141.jpg" alt="" width="421" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-300x141.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-600x282.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-768x361.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24.jpg 850w" sizes="(max-width: 421px) 100vw, 421px" /></p>
<p>Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı&#8230; Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız gereken iç sınırlarımız, hayat alanlarımız var. Hayâ büyük bir muhafızdır; mahremiyet ise kişi olma­ma özü. İnsana aleniyet üzerinden özgürlük vaat eden­ler, onu yeni iletişim teknolojileriyle suistimal edilebi­lir, seyirlik bir nesneye dönüştürüyor. Her türlü arzu ve duygusu güdülebilir/yönlendirilebilir bir otomat. Oysa özgürlüğün yolu, mahremin ve sınırların korunmasın­dan geçiyor.</p>
<p>Hayatın her alanı projektörlerin ışığına tutulduğun­da, mahremin/sırrın bir hükmü kalmaz. İşte bu &#8220;şeffaf­lığın tiranlığı&#8221;dır. Yahut &#8220;görünür olan iyidir, iyi olan görünür olandır.&#8221;</p>
<p>Hep ötekinin bakışma ayarlı yaşamak, bu yeni şeffaflık ideolojisinin şiddeti.</p>
<p>Dünya izleyenler ve izlenenler olarak ikiye ayrılı­yor. İzleyenler kendilerini kolayca ele vermez, onlar görünmezdir. Bir de ifşa tuzağına düşürülen ve doğ­ru bir hayatın yolunun ifşa etmekten geçtiğine inan­dırılan geniş yığınlar var. Geniş bir kitle için ortadan kaybolma artık mümkün değil. Elektronik alanla her temasımızda bir iz bırakıyor ve elektronik dövmeler tarafından halelenmeye izin veriyoruz. Namevcudiyetin sonu. O elektronik dövmeler ruhumuzdan bir türlü çıkmıyor. Şehrin meydanlarında çırılçıplak dolaşanla­yız, bu bizi utandırır ancak siber meydanlarda savun­masız ve çırılçıplak dolaşıyor, hatta kendi varlığımızı onaylatmak adına yediğimizi, gittiğimizi, sevdiğimizi, kaybettiğimizi, acımızı, kederimizi, yasımızı uluorta paylaşıyoruz.Halbuki boşuna değil hiçbir şey. Bize bedava gibi sunulan birçok hizmet aslında bizi gözetim kapitaliz­minin ticari bir unsuru haline getiriyor. Nasıl mı? Siz ücretsiz indirdiğiniz bir uygulamayı kullanarak sosyal medyada vakit harcarken, o uygulamanın geliştiricisi de siz kullanıcıları reklam şirketlerine pazarlıyor.</p>
<p>Dik­katinizi çekmiştir. Bir arama motorunda arama yapar­sınız, peşinden o konuyla alakalı birçok reklam gelme­ye başlar telefonunuza. Gözetleme kapitalizminde her birimiz hem müşteriyiz hem de raftaki ürün. Dünya­nın en büyük gözetleme kulesi olarak internet, kulla­nıcıların zevklerini, tercihlerini her türlü davranışsal verilerini arsızca suistimal ediyor. Ekranın arkasında bizi acımasızca yönlendiren algoritmalar var ve her davranışımızı kayıt altına alıyorlar. Artık mahrem ya­şantılarımız kapitalist dünyanın orta malı. Shoshana Zuboff&#8217;un söylediği gibi, tarassut ve iç dünyalara des­tursuz giriş bu yeni gözetim kapitalizminin iş modeli. Pazara ait olmayan her şey pazarın emrine verilmiş ve insan tahmin edilebilir, yönlendirilebilir, güdülenebilir bir otomat haline getirilmiş. Artık siz Google da arama yapmıyorsunuz,Google sizi arıyor; bedava olan şey sa­nal hizmetler değil, siz kullanıcılar olarak bedavasınız artık. Bir tür &#8220;eşkıya kapitalizmi .</p>
<p>Biz onlar hakkında pek az şey biliyoruz ama onlar neredeyse bizim nefes alışımızı bile izliyor. Temel soru şurada düğümleniyor: Kim bilecek? Kimin bileceğine kim karar verecek? Ki­min bileceğine kimin karar vereceğine kim karar vere­cek? Tokmak kimin elinde olacak, kim çalacak davulu? Algoritmalar en yakın arkadaşlarımızın resimlerinden bize özel/kişisel bir satıcı oluşturduklarında sevdiğimiz bu yüze nasıl hayır diyebileceğiz? Burada fevkala­de asimetrik bir güç dağılımı var ve bu da hem insan saygınlığının, hem de demokrasinin altını oyuyor. Kişi­selleştirme adı altında kişiye özel süzgeç ve algoritma­larla elde edilmiş mahrem veriler tamahkâr şirketlerin istifadesine sunuluyor. Ruhunuz ve zihniniz her türlü mühendislik işlemine hazır ediliyor.</p>
<p>&#8220;Ev, gündüz düşleri için bir barınaktır. Ev, düş gö­reni korur, huzur içinde düş görmesine izin verir,&#8221; der Bachelard. Cam imparatorluğunda başkalarının bakı­şından ruhun inkıraz hallerini, yüreğin med cezirlerini de koruyamaz hale geldik. Saklanması gereken kendi­sine sığınacak bir oyuk bulamıyor. Her şey şeffaf, her şey ortada. Kocaman bir panoptikon olarak internet âlemi de bizi gözetlenmenin erdemlerine inandırıyor. Çok özel anlarımızın fotoğraflarını buluta yüklüyoruz.</p>
<p>Hiçbir şey sır değil;her yerde izlerimiz var.</p>
<p>&#8220;Sosyal medya kabarcığı&#8221; diye bir kavram var, biz ekranlarımızın başında bir yerlere tıklarken süzgeç ve algoritmalar çalışarak bizim neyi ve kimi sevdiğimizi buluyor, karşımıza o ürün ve kişileri çıkarıyor. Biz ek­ranın arkasını görmüyoruz ama onlar bizi görüyor. Her tıklayışta hakkımızda bilgi toplanıyor ve bu kişiselleş­tirilmiş bilgi sonra bize sunulacak olan şeyi de belir­liyor. Biz gözümüzün önüne gelen şeyin zaten orada olması gereken şey olduğunu düşünüyoruz belki, ama o aslında süzgeçten geçirilmiş bilgi, yani şirketin bizim için hazırladığı, süzdüğü bilgi. Bu da bir kabarcık yara­tıyor, bir süre sonra bize benzeyen, bizim gibi düşünen insanlar karşımıza daha çok çıkmaya başlıyor, bizim düşüncelerimize benzeyen düşüncelerle daha fazla ha­şır neşir oluyoruz.</p>
<p>Evrenimiz büzüşüyor ve küçülüyor, sosyal medyada olan biteni ülkede olan bitenle özdeş tuttuğumuz için büyük heyecan veya hayal kırıklıkla­rı yaşayabiliyoruz. Kimliğinizin medyayı değiştirdiği kadar medya da kimliğinizi biçimlendiriyor. Sonunda hakkınızda elde edilen veri, medya köle pazarında sa­tılıyor. Satılan sizsiniz, sizin mahremiyetiniz. Farklı bakış açılarını değerlendirerek, dünyayı kimileyin mu­arızlarımızın bakış açısından görmek bu sosyal med­ya kabarcıkları yüzünden zorlaşıyor.</p>
<p>İnsanın dünyaya baktığında kendisini teyit edecek kanıtlar araması za­ten beklenen bir eğilim. Paylaşılan olgular yerine pa­ralel ancak ayrı evrenlerde yaşıyoruz. Eli Pariser&#8217;m deyişiyle kişiselleştirme süzgeçleri bir tür görünmez otopropaganda sunuyor bize, kendi fikirlerimizi bize zerk ediyor; bilinmeyenin karanlık bölgesini keşfet­me konusunda bizi ürkekleştiriyor. Artık, ekranda okuduğumuz haberin bize göre terzi kesimi yapılmış ve berisinde bize bir şey satmak isteyen bir mamul olup olmadığını bilemez haldeyiz. Aynı kelimeyi ara­ma motoruna yazan iki insanın karşısında bambaşka sayfalar çıkabilir ve her birimiz gerçeğin sadece bize gösterilen cephesiyle tanışmak zorunda kalırız. Daha sağlıklı bir toplum için bu kabarcıklardan çıkmak ve evrenimizi genişletmek, konuşma dilimizi/dünya görü­şümüzü zenginleştirmek zorundayız.</p>
<p>Moderniteyi biçimlendiren şeyin gerçeklikle işti-yak arasındaki, gitgide büyüyen mesafe olduğu öne sürülmüştür. İnternet teknolojisi, insanın beklentile­riyle deneyimleri arasındaki uyuşmazlığı körüklüyor. İdeal benliklerimizle gerçek benliklerimiz arasındaki yarık da büyüyor. İdeal benliklerimizi yansıttığımız bir mecra olarak sosyal medya ortamları bizi ideal benliğin yolunun şeffaflaşmaktan, mahrem olandan vazgeçmekten geçtiğine ikna ediyor. Sonuna kadar aleniyet ve çıplaklık.</p>
<p>&#8220;Ruhunu çıplak bırak ki özgürleşebilesin!’ deniyor. Oysa insan mahremiyle, sırlarıyla, kendine sakladıklarıyla insandır.Utanma duygusuyla insandır.</p>
<p>Kalplerimizi makinelere verdik ve şimdi kendimiz de makinelere dönüşmekteyiz. &#8220;Şeffaf ol bu bir emirdir!&#8221; diyenler, bizi büyük şirketlerin veri havuzunda küçük ve manipüle edilebilir bir istatistiğe dönüştürmek istiyor. Kişiliğimizi, karakterimizi koruyalım istiyorsak mahremiyeti istila etmek isteyen bu barbar saldırısına karşı duvar örmeye başlamalıyız.</p>
<p>Hayâ en büyük muhafızdır.</p>
<p><strong>Hatırlatma:</strong></p>
<p>Sanal âlemin büyüsüne kapılıp, gerçek hayattaki de­neyimlerinizi sanal dünyadakiler ile değiştirmeyin.</p>
<p>İnternette kimlik oyunları oynamayı seviyorsanız, sanal kimliklerinizin farklılığının az olmasına dik­kat edin. Kimliklerin aşırı farklı olması strese yol açar.</p>
<p>Sanal ortamın, davranışlarınızda yarattığı &#8220;rahat­lığa&#8221; karşı temkinli olun. Daha fazla ifşa, daha faz­la agresyon ve tarafgirlik tuzağına düşmeyin.</p>
<p>Anlamdan yoksun bir ifşa, teşhirciliğe yakındır. Aşırı iletişimin ve görünürlüğün müstehcenliği ile ne kendinizi ne de başkalarını rahatsız edin.</p>
<p>Sosyal medya kabarcıklarının gitgide daralan ve büzüşen evreninden çıkın. Farklı seslere ve yüzlere kulak verin.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/">Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilginin İllüzyonu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-illuzyonu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-illuzyonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin İllüzyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir dikkat]]></category>
		<category><![CDATA[sanal ağ]]></category>
		<category><![CDATA[sanal okuyucu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23607</guid>

					<description><![CDATA[<p>Makineler bizi çıplak bırakıyor. Cep telefonumuzun batarya ışığı sönerken, Wi-fi zayıf sinyal verirken içimizi bir huzursuzluk kaplıyor. Hayatımızın kontrolünü bilgisayarlar ve akıllı telefonlara verdikçe, onlarsız ne kadar çaresiz ve zavallı olduğumuzu hissediyoruz. Oysa hayatımızı anlamlandırdığımız ve hayatımızın dizginlerini elimize aldığımız ölçüde kendimizi mutlu hissederiz. Duygularımızda yahut zihnimizde karşılık bulan bilgi bizi diri tutar; hayatla bağımızı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-illuzyonu/">Bilginin İllüzyonu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23608 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-300x200.jpg" alt="" width="308" height="205" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/okumak.jpg 800w" sizes="(max-width: 308px) 100vw, 308px" /></a></p>
<p>Makineler bizi çıplak bırakıyor. Cep telefonumuzun batarya ışığı sönerken, Wi-fi zayıf sinyal verirken içimizi bir huzursuzluk kaplıyor. Hayatımızın kontrolünü bilgisayarlar ve akıllı telefonlara verdikçe, onlarsız ne kadar çaresiz ve zavallı olduğumuzu hissediyoruz. Oysa hayatımızı anlamlandırdığımız ve hayatımızın dizginlerini elimize aldığımız ölçüde kendimizi mutlu hissederiz. Duygularımızda yahut zihnimizde karşılık bulan bilgi bizi diri tutar; hayatla bağımızı tazeler.</p>
<p>Bilmek, anlamlandırmamıza vesile olur. İnsan neden okur? Bir dizeye yahut bir cümleye tesadüf edersiniz, dersiniz ki “İşte bu tam da benim yaşadığım ama adını koyamadığım o duyguyu anlatıyor!&#8221;Yalnızlığınız bir anlığına uçar gider. Başka ruhlarla aranızda bir akrabalık bulursunuz. Çoğalır ve iyileşirsiniz. “Çiçeklenen şimdiki ânı, elle veya kafayla yapılacak bir işe feda edemeyeceğim zamanlar oldu,” der Thoreau. İnsan evladı sadece bir işçiye çevriliyor. Hayal kurmayan, içini büyütmeyen kişi gerçekliğin daha yüksek seviyelerine nasıl erişe­cek? İlhama, tahayyüle zaman bırakmalı insan. Bunun için de okumalı.</p>
<p><strong>Okumak, Ama Nasıl?</strong></p>
<p>Bilgiye ulaşmanın yollarından biri &#8220;okumak&#8221;tır. Okumak, varlığımızı başka boyutlara taşımanın, başka boyutlarda yaşamanın da bir yolu. Kitaplardan öğren­diklerimiz ve kitap karakterlerinden özümsediklerimiz iç dünyamızın kütüphanesinde birikir ve tüm bu biri­kim bizimle ilerler. Okumak, insanı ruhen dölleyen ve mavalayan bir süreç.Tek işlevi,gerektiği anda  tedavü­le sokmak amacıyla? bilgiyi hafızada depolamak değil. Haddi zatında, gerçek manada bilgi, kendine ihtiyaç duyulacağı o âna&#8211;kadar, zihinde girdiği etkileşimler neticesinde bazı formlarını yitirip başka bazı renkle­re bürünür. Biz, önemli olan hiçbir bilgiyi edindiğimiz şekliyle hatırlamayız. Bize kendini sunan, bizim de ona kendimizi verdiğimiz bilgi, nihayetinde bizim bilgimiz olur. Bilmek, kaynaktan da varıştan da neşet etmez, o aradaki ilişkidir.</p>
<p>Modernizm, bu irfani bilgiyi bir ke­narda unutalı uzun zaman oldu. Teknoloji ile de okuma alışkanlıklarımız radikal bir şekilde değişime uğradı. Artık kitaplar değil, internet aracılığıyla bulduğumuz kaynaklar bize yolculuğumuzda eşlik ediyor. Okuma­nın doğası değişime uğradığından, iç dünyamızın kü­tüphanesi de bu değişimden nasibini aldı. Bilginin bi­zimle olan yolculuğu, kelimelerde bulduğumuz doyum ve güzellik değişti. Kelimelerin karmaşasına, hacmine,derinliğine olan sabrımızı kaybetmeye başladık; artık onları taşımaya ihtiyaç duymuyoruz. Chatfield&#8217;ın yaz­dığına göre &#8220;2008 yılında bir trilyon internet sayfası olduğu tahmin ediliyordu. Üç yıl sonra, bu sayıyı tah­min etmek bile anlamsızlaştı, artık trilyonlara ulaşmış durumda. Matbaanın icadının ardından geçen beş yüz yılda, her dil ve nüsha hesaba katıldığında, yaklaşık yüz milyar kitap yayımlandı. Bu bilgi hacmi günümüz­de internete bir ayda yüklenen içeriğin miktarından daha az.&#8221;</p>
<p>Artık kütüphaneler bilgiye ulaşmak için pek sık uğ­radığımız yerler değil. Eskisinden farklı okuma şekille­rimiz var. Ulaşmak istediğimiz bilgi için ilk baktığımız kaynak ise internet. Kütüphanelere gitmektense, evde ekran karşısında araştırma yapmayı tercih ediyoruz. İngiltere&#8217;de bir kütüphanenin yaptığı araştırmaya göre, bugünün okuyucuları elektronik kitap ve elektronik dergiyi tercih ediyorlar. Bugünün okuyucusu <em>kolaycı, farklı ve geçici&#8221;</em> okuyucu. Bu okuyucuların bilgiyi ara­ma şekli düz, atlayarak okuyan, kontrol eden bir yön­tem izler. Okuyucular, elektronik kitaba ortalama kırk <u>dakika</u> harcayıp daha mı alternatifler için başka kitap arayışına geçerler. Kitabı hakkını vererek, bütünüyle ok<u>umak</u>tan sa aradıkları sorunun cevabını bulunca­ya kadar okurlar. Bilgiye ulaşma şekli bir nevi görev olarak görülür ve bu nedenle okumak bir alışkanlıktan çok, bilgiye ulaşmak için kullanılan bir araçtır.</p>
<p>Sanal okuyucular, işine yarayacak bilgiyi hemen istemekte, bunun için hızlıca &#8220;göz gezdirmekte&#8221;, aradıkları bilgiye ulaşamayınca başka bir alternatife geçmekteler. Hatta bilgiyi internette aramalarının temel sebebi de okuma zahmetinden kurtulmak.</p>
<p>İnternet dünyasında &#8220;hız&#8221; en önemli kavramlardan biri. Sanal okuyucular için de hız önemini aynı şekilde korumaya devam eder. Aranılan bilgiye hemen ulaşmak için hızlı hızlı iz sürerken bir yandan posta kutumuzu kontrol eder, Instagram paylaşımı yaparız. Bu durum, <em>hiper-dikkat</em> denilen yeni bir okuma-yaşama tarzına ihtiyaç duyar: Parçalanmış ve farklı alanlara yönelmiş bir dikkat. Mesela yavrularını beslemek için avlanmaya çı<u>kmı</u>ş bir ayının hem hayatta kalmak hem yavrula­rını korumak hem de yuvaya yemekle dönebilmek için ihtiyaç duyduğu tarzda bir dikkat. Bu tür bir dönüşüm, insan için bir tenzili rütbedir. Bilgiyi, felsefeyi ve sa­natı üreten, inşam ve insanlığı tekâmül ettiren şey, dü­şünce yumurtasının üzerine yatmış hülyanın sabrıdır. Oysa hem düşünce hem de hülya sabır ister. Her biri­nin hammaddesi damıtılmış zamandır.</p>
<p>Nicholas Carr&#8217;ın <em>Shallows</em> isimli kitabına bakılır­sa, internetin yol açtığı en büyük problemlerden biri, internetten edinilen bilginin &#8220;uzun süreli bellek&#8221; ve &#8220;çalışan bellek&#8221; arasında karışıklık yaratmasıdır. Sağ­lamlaştırıp, bir temele oturtulmayan bilgi uzun süreli belleğe aktarılamaz. Bu bilgi, çalışan bellekte kalır. İn­ternette maruz kaldığımız yoğun bilgi ve bilgiyi işleme hızımız yüzünden detaylar uzun süreli belleğe atılamı- yor. Sanılanın aksine, uzun süreli belleğe bilgi aktar­mak beynimizde yer açar; yeni bilgiler için beyinde alan kalır. Ancak çalışan hafızadaki bilgiler beynin yüzeyini o kadar meşgul eder ki, başka bir şeye akıl yormak için kapasite kalmaz. Aynca bu bilgiler yerleşmiş ve uzun süreli belleğe atılmış bilgiler de olmadığı için, bu bil­gileri geri çağırmak ve hatırlamak da kolay değildir.</p>
<p>Çalışan bellekte kalmış ve uzun süreli bellek eşiğin­den girememiş bir bilgi hem beynimizi gereksiz yere meşgul eder, hem de yerleşmiş bilgi değildir. Pekişmiş, sağlam bilginin bize en büyük katkılarından biri yeni bir bilgi geldiğinde, eski bilgi ışığında değerlendirme yapabilmek ve yeni bilgiyi beyinde sağlam bir yere oturtabilmektir. Sağlam bir referans noktamız olduğu zaman, yeni bilgiyi de beyinde bir yere yerleştirmek kolay olur. İşte tüm bu nedenlerden dolayı» internetten edindiğ<u>imi</u>z bilgiler sonucunda sanki çok şey biliyor­muş gibi hissederiz, ancak sağlam ve kolayca hatırla­nan bir entelektüel birikim çıkmaz. Kendimizi olduğumuzdan daha bilgili ye zeki sanırız, bu da yeni neslin en büyük yanılsamalarından biridir.</p>
<p>&#8220;Sürdürülebilir dikkat&#8221; becerimizi gittikçe kaybe­diyoruz. Bilgiyi ve kendi yapmamız gereken bilişsel işlemleri teknoloji aracılığıyla tedarik ettikçe, aklımı­zı daha az kullanıyoruz. Mesela Amerikalıların yüzde 76&#8217;sı haberleri izlediği ve okuduğunu söyler, ancak sadece yüzde 41&#8217;i başlıkların ötesindeki içeriği okur. Bütün bunlar, <em>&#8220;bilme illüzyonu&#8221;</em> yaratır. Bu çok tehli­keli bir olgudur; kişi her şey hakkında yüzeysel bilgi­ye sahiptir ancak çok şey bildiğine inanır. Her konuyu küçük bir kapsül içinde vermeye hazır olan teknoloji, internet aracılığıyla bu illüzyonu besler. Bir konuyu araştıran kişi, internette bilgiyi arata, önüne gelen ilk sayfayı açar ve o sayfada göz gezdirmekle araştırdığı konuya hâkim olduğunu zanneder. Ancak o sayfadaki bilgiyi kim yazmıştır, bu konuda ne kadar yetkilidir, bu bilgi taraflı bir bilgi midir vb. soruları sormaktan kaçınır.</p>
<p>Yapılan araştırmalara göre, internette çok fazla araştırma yaptığımızda sadece baktığımız şeyler hak­kında değil, bakmadıklarımız hakkında da pek çok bilgiye sahip olduğumuzu düşünürüz. Yani internette devamlı bir şeyler bakmak, kendi entelektüel birikimi­miz hakkında yanlış bir algıya kapılmamıza, genel bir şişirilmiş bilgelik havasına girmemize neden olur.</p>
<p>Sanal ağ bize, bilgiye ulaşmak için sınırsız kapılar açar. Birçok bilgiye internet aracılığıyla ulaşabilsek de internetteki bilginin içeriği doğrulanabilir olmak­tan uzak. Çeşitli kaynaklardan gelen çok fazla bilgi var ve hangisinin güvenilir olduğu hakkında çoğu kez bir kontrol yok. Bu da kaçınılmaz olarak bilgi kirliliğine ve geniş çapta dezenformasyona yol açıyor.</p>
<p>Uzun lafın kısası, sanal dünyadaki bilgi de illüzyo­na dahil. Sanal dünyanın yoğun sis perdesi içinde doğ­ru kapıyı çalarsanız, doğru bilgiye ulaşabilirsiniz ama siste yanılmak çok kolaydır.</p>
<p>İnternet, okuma alışkanlıklarımızı radikal biçimde değiştirdi. Bugünün okuyucusu &#8220;kolaycı, farklı ve geçici.&#8221;</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-illuzyonu/">Bilginin İllüzyonu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-illuzyonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekrana Bağımlı Beyin</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:37:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[cep telefonu]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[ekran bağımlılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekran okuyucular]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrana Bağımlı Beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23604</guid>

					<description><![CDATA[<p>Can, akşamüstü okuldan eve dönüyor. Anne ve baba geç saatlere kadar çalışıyorlar. Can, on yaşından beri eve kendi anahtarı ile giriyor. Annesinin ona bıraktı­ğı yemeği ısıtıp, mutfakta karnını doyuruyor. Sonra da kıyafetini bile değiştirmeden bilgisayarın başına geçiyor. Önündeki altı saat boyunca da o ekranın karşısından kalkmayacak. Bu döngü hemen her gün tekrar ediyor. Sürekli oyun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/">Ekrana Bağımlı Beyin</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23605 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-300x199.jpg" alt="" width="330" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ekran-bağımlılığı.jpg 592w" sizes="(max-width: 330px) 100vw, 330px" /></a></p>
<p>Can, akşamüstü okuldan eve dönüyor. Anne ve baba geç saatlere kadar çalışıyorlar. Can, on yaşından beri eve kendi anahtarı ile giriyor. Annesinin ona bıraktı­ğı yemeği ısıtıp, mutfakta karnını doyuruyor. Sonra da kıyafetini bile değiştirmeden bilgisayarın başına geçiyor. Önündeki altı saat boyunca da o ekranın karşısından kalkmayacak. Bu döngü hemen her gün tekrar ediyor. Sürekli oyun oynamıyor ama sürekli ekran karşısında ya bir şey izliyor ya bir arkadaşıyla yazışıyor. Can evde yalnız ama sanal âleme girdiğin­de birçok başka Can ile avunabiliyor.</p>
<p>Dilbilimci Naomi Baron&#8217;a göre günümüz öğrencileri­nin temel özelliği <em>&#8220;zihinsel cansızlık&#8221;.</em> Milenyumun son çeyreğinde genel bir görüş birliği mevcut: telaffuz, dil bilgisi ve sözdiziminin, ekran okuyucuları için hiçbir önemi yok. Bu durum özellikle dijital yerlilerde açıkça gözlemlenebiliyor.</p>
<p>Gelecekte, okumak ve yazmak dahil birçok şeyi ekran aracılığıyla deneyimleyeceğiz. Düşüncenin geleceği için endişelenmek yeni bir şey değil ama yazmak için en­dişelenebiliriz. Yazma eylemi konsantrasyonu artıran ve bizi iyileştiren bir eylem. &#8220;Yazmak yorar ama tesel­li eder,&#8221; demişti Galeano. İşte bu, yeni neslin hoşlan­madığı bir durum. Kâğıda bir şeyler karalamak yahut bir kitabı okumak bizleri derin düşünceye sevk eder. Okumak, derin düşünme, dikkat ve sabır gerektiren bir eylemdir. Üstelik okumak, henüz yolun yansı bile değildir. Sonra bu, kelimenin formuna bürünmüş ola­nı tekrar soyup seyretmek, onu temaşa etmek gerekir. Bu, bilincin ve ruhun asla sonlanmayan daha derin ve özgün bir aşamasıdır. Cep telefonları, arama motorları ve e-postalara temrinle geçirilmiş «bir ömre ne kadar ters bir işleyiş.</p>
<p>Ekran okuyucuların sürekli olarak kültürel ve nöro­lojik (beyinle ilgili) sınırlan zorladığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu nesil, biyolojik objelerle makineler ara­sındaki mesafelerin azaldığı; yetişkinlerin çocukluk­larında hayal bile edemeyecekleri &#8220;genetik, robotlar, nanoteknoloji, internet&#8221; gibi kavramların arasında ye­tişiyor. Beş yaşındaki çocuk Google&#8217;ın ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını biliyor. Etrafınıza bir bakın, dokuz on yaşındaki çocukların kendi cep telefonları var ve saatlerini internette geçiriyorlar. Üstelik bu süre on­ların televizyon karşısında geçirdiği zamanı da azalt­mıyor. Ekran karşısında geçirdikleri süre toplam ola­rak artıyor. Oysa ekrana yapışarak zaman geçirmek doğru değil. Dört yaşına kadar TV başında geçirilen her saat, çocuğun yedi yaşında dikkat eksikliği prob­lemi yaşama olasılığını artırıyor. Çocukların odaları­na konulan ekranlar arttıkça dikkat eksikliği proble­mi yaygınlaşıyor. Çocuklar düğmeye basıyorlar ve bir şeylerin olmasını bekliyorlar. Bu durum onların kendi­liklerine katlanma, hayal kurma ve düşünme yetilerini güdükleştiriyor.</p>
<p>Bir kuşak öncesinin çocukları, evcilik,uçurtma, yapboz gibi oyunlar oynarlardı.Bu tür oyunlar çocukların düşünme yetisi ve hayal güçleri ile doğrudan ilişkiliydi ve bu sayede problem çözme kabiliyetleri ve tümevarım yetenekleri artıyordu.</p>
<p>Bugün herhalde beş yaşındaki bir çocuğa &#8220;Hadi ar­kadaşınla evcilik oyna,&#8221; deseniz, alacağınız tepki şaş­kın ya da soru soran bakışlar olacaktır. Kendi çocuklu­ğunuzu hatırlayın, bir uçurtma yapmak için ne kadar uğraş<u>mı</u>ştınız ya da kar yağdığında mahalledeki yo­kuştan kaymak için ilk bulduğunuz karton koliyi arka­daşlarınızla nasıl bölüşmüştünüz. Sokakta olmak, ihti­yaç duyduğu şeye bulunduğu çevrede çözüm üretmek ve o çözümü arkadaşlarla paylaşmak, bir çocuğun sos­yal ve bilişsel gelişimine ne muhteşem bir katkı sağ­lar!.. Artık çocuklar sokakta oynamıyor, fantezi oyun diye adlandırılan, çocuğun hayal dünyasına hitap ede­bilecek oyunlar da unutuldu gitti. Çünkü bilgisayarda­ki her şey zaten çocuğun düşünmesine engel olacak şe­kilde tasarlanmış durumda. Serbest oynanan oyunlar ile duygusal sağlık arasında pozitif bir ilişki var.</p>
<p>Eğer çocukken, sıradan, yapılandırılmamış ve beklenmedik aktivitelerle karşılaşırsak, hayatla başa çıkma meka­nizmalarımızı daha iyi geliştiririz. Oysa ne alman yüz­lerce oyuncak ne de gidilen alışveriş merkezleri, çocu­ğun bizzat sokakta oynarken sağladığı sosyal gelişimi sağlayabilir. Sokakta oynayan çocuk öğrenir ve gelişir, îstop oyununun ve ip atlamanın gerektirdiği konsant­rasyonu, mendil kapmacadaki tetikte olma halini, sak­lambaçtaki hayal gücünü evde bilgisayar başında ka­zanmak imkânsız. Üstelik sokak oyunları çocukların fiziksel gelişimleri, kas ve kemik sağlığı için oldukça faydalı. Benzer şekilde fantezi oyunların da çocukla­rın dil gelişimine önemli katkısı vardır. Dil eğitiminde akran ilişkisi önemli bir yer  tutar. Fantezi oyunlarda, grup oyunlarında birbirleriyle iletişim kuran çocukla­rın, hayal dünyasıyla birlikte dil ve iletişim becerileri de değişir ve gelişir.</p>
<p>Sözün özü, dijital çağda zihinlerimiz, çocukluktan itibaren ekran karşısında köleleşmeye başlar. Peki ken­dimiz veya çocuklarımızın ekran bağımlılığı ile nasıl mücadele edeceğiz? Burada ibre yine size dönecek. Gerçekle yüzleşerek ve üzerimize düşen sorumluluk­ları yerine getirerek işe başlayacağız, önce ebeveyn olarak sorumluluklarımızı kabul edeceğiz. Nasıl çocu­ğumuzun gözü önünde saatlerce kumar oynamıyorsak, onun önünde ekrana yapışıp kalmayacağız. Bu konu­da yapılmış araştırma sonuçlarını ciddiye alacağız. Bebekleri ekranlardan uzak tutacağız, Çocukların ise ekranla geçirdikleri saatlere sınırlamalar koyacağız.</p>
<p>Ekran bağımlılığında, şu iki değişkenin kontrolü çok önemlidir: Maruz kalma <em>süresi</em> ve <em>sıklığı.</em> Her ikisini de kontrol edeceğiz. Ebeveyn kontrolü ve sınırlaması bir­çok bağımlılıkta işe yarar sonuçlar veriyor yahut ba­ğımlılığın çığırından çıkmasını engelliyor. Çocuğunuz ekranla vakit geçirmek mi istiyor? İzin verebilirsiniz lâkin sizin belirlediğiniz bir süre ve aralıklarla yapa­bilir bunu, sınırsız değil. Sınırsız özgürlük, sanılanın aksine çocuğa bir özgürlük alanı sağlamaz, tam tersi onu dürtülerinin esiri haline getirir. Bugün birçok uz­man, ebeveyn itirazı ve farkındalığının çocuk terbiyesi konusundaki etkinliği konusunda hemfikir. Çocuğu ek­randan uzaklaştırdığınız her zaman diliminde onu eğ­lendirmek zorunda değilsiniz, uzaklaştırmanız yeterli olacaktır. Yol göstermek adına, ekransız yapacağı bazı etkinlikleri kendisine hatırlatabilirsiniz ama bir şey yapmadan dursa dahi kendisini ekran bağımlılığından korumak için önemli bir adım atmış olur.</p>
<p>Sesinizi yükseltmeniz şart değil, farkındalığmızı ve sözünüzü yükseltin. İtiraz edin!</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/">Ekrana Bağımlı Beyin</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrana-bagimli-beyin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:32:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?]]></category>
		<category><![CDATA[İnternetten öğren­me]]></category>
		<category><![CDATA[üretkenlik]]></category>
		<category><![CDATA[dikkat dağınıklığı]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaptan öğrenme]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23601</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çoğumuz hatırlar, sosyal medya uygulamaları yaygın­laşmadan önce internette vakit geçirmek için kullandı­ğımız terim, İngilizceden çevrilen &#8220;internette sörf yap­maktı. Heyecanı, eğlenceyi ve hızı çağrıştıran, siteler arasında seri bir şekilde akıp gidebilmeyi sembolize eden bir terim. Bir bilgi otoyolunda hızla gitmek gibi. Bu durum, internetten bilgi arayış şeklimizi de önemli ölçüde etkiledi. İnternetten almaya çalıştığımız bilgi sıklıkla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/">İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23602 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-300x145.jpg" alt="" width="383" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-600x290.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-768x371.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772-1024x494.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/GİST-MANŞET-772.jpg 1073w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></a></p>
<p>Çoğumuz hatırlar, sosyal medya uygulamaları yaygın­laşmadan önce internette vakit geçirmek için kullandı­ğımız terim, İngilizceden çevrilen &#8220;internette sörf yap­maktı. Heyecanı, eğlenceyi ve hızı çağrıştıran, siteler arasında seri bir şekilde akıp gidebilmeyi sembolize eden bir terim. Bir bilgi otoyolunda hızla gitmek gibi. Bu durum, internetten bilgi arayış şeklimizi de önemli ölçüde etkiledi. İnternetten almaya çalıştığımız bilgi sıklıkla yüzeysel bilgi oldu.</p>
<p>Bugün bilgi internetin olduğu her yerde. Akıllı te­lefonun mu demeliydim acaba? Bir arkadaşımın oğlu, konuşurken sık sık bilgi için telefonuna bakan babası­na şöyle demişti: Telefonun olmasa bir hiçsin. Eskiden ulaşması saatlerce sürecek bir bilgiye, bugün anında erişmek mümkün. Geleneksel mekân, zaman algısı ve kı­sıtlaması internet ile ortadan kayboldu. Bir şeyi hatırla­mak için hafızamıza bel bağlamamıza gerek kalmadı. Aç Google efendiye bir sor. Protez belleğimiz daima elimi­zin altında. Bilginin bu kadar kolay erişilebilir olması eğitim ve kolay öğrenim için büyük bir şansken, bilgi debisinin yoğunluğunun da birtakım karanlık tarafları var elbette. Akademik bir bilgiye erişmek ne kadar ko­laysa, patlayıcı bir maddenin yapılış şekline ulaşmak da bir o kadar kolay!</p>
<p><strong>Hafıza Üzerine</strong></p>
<p>Ancak bilginin bu kadar kolay erişilebilir olması­nın insan hafızası üstünde olumsuz bazı etkileri var. Çocukluğunuzu hatırlayın, neredeyse bütün akraba ve komşularımızın ev telefonlarını ezbere bilirdik. Oysa şimdi yakın arkadaşımızın bile cep telefonunu hatırla­makta zorluk çekiyoruz. Bir araştırmada, katılımcılara bir sürü bilgi verilmiş ve onlardan bu bilgileri ezber­lemeleri istenmiş. Ancak bu bilgileri sunarken, katı­lımcılara bazı bilgilerin bir yerde tutulacağı ve onla­ra sonradan erişebilecekleri söylenmiş.</p>
<p>Deneydeki bu bilgiler, internette okuduğumuz bilgileri temsil eder çünkü internette okuduğumuz bir şeyin orada olduğu­nu, ona tekrar dönüp bakabileceğimizi ve istediğimiz zaman tekrar erişebileceğimizi biliriz.Bazı bilgiler sunulurken ise katılımcılara bu bilgilerin silineceği ve onlara tekrar erişemeyecekleri söylenmiş. Bilgilerin hepsi katılımcılara deney sonunda tekrar sorulduğun­da, bulgulara göre, silineceği düşünülen bilgiler katı­lımcılar tarafından çok daha fazla ezberlenmiş. Tekrar erişebileceklerini düşündükleri bilgileri ise pek hatır layamamışlar. &#8220;Google etkisi&#8221; denilebilecek bu olguda,insanlar internetten edindikleri bilgileri hatırlamak konusunda kendini zorlamaz çünkü bir tuşla aynı bilgiyi edinebileceklerinin farkındadırlar. Kullanılmayan uzuvların körelmesi prensibine uygun olarak, kullanıl­ma zahmetine değmeyecek hafıza da tembelleşir.</p>
<p>İnternet sadece hafızayı kullanma biçimimizi değil, öğrenme biçimlerimizi de değiştirir. İnternetten öğren­me ve bir kitaptan öğrenme birbirinden farklıdır çün­kü ekrandan okuma ve kâğıttan okuma oldukça farklı etkileşim süreçleri içerir. Yapılan bir çalışmada, ekran­dan okuyan ve kâğıttan okuyan kişilerin performansı karşılaştırılmış.</p>
<p>Ekrandan okuyan kişilerin okudukları bilgiyi kavrama kabiliyeti, ekranı aşağı yukarı hareket ettirmekten kaynaklanan bölünmelerden ve boyutsal değişkenlikten dolayı azalıyor.</p>
<p>Ekrandan okurken yaşanan fiziksel kısıtlanmalar okuyucunun dikkatini dağıtıyor ve okuduğunu anlama becerisini zayıflatıyor. Oysa okunan materyalin, fizik­sel olarak bir bütün halinde algılanması, bilgilerin kâ­ğıt üstündeki sıralamasının hatırlanması çok önemli. Okuduğu şeyleri iyi hatırlayan insanlar, okudukları bilginin sayfanın neresinde yer aldığım da hatırlıyor. Yani sayfanın fiziksel görüntüsü, anlama sürecine ve hafızaya etki ediyor.</p>
<p>Ekrandan okumanın göz sağlığıyla ilgili bir boyutu da var. Göz ergonomisi bakımından en ileri teknolojik alette bile uzun süreli okuma, göz yorgunluğuna sebep olur. Bu da odaklanma güçlüğüne, kişinin okuduğunu iyi anlamamasına yol açar. Ayrıca, okumak için kulla­nılan teknolojik aletle yapılabilecek bir sürü etkinlik daha var. Kişi bir aletten okurken, internete girme­ye, e-postalarına bakmaya, sosyal medya hesaplarını kontrol etmeye daha yatkın olur. Oysa kitap, kendi­siyle başka bir faaliyet yürütülmesine izin vermeyen bir objedir; sizin dikkatinizi kendine mahkûm kılar. Bilgisayar veya tablet tarzı teknolojik aletlerin sun­duğu çeşitli etkinlik ve oyunlar, kişinin dikkatinin da­ğılmasını kolaylaştırır. Kısa ve parçalanmış sürelerle oynanan oyunların yanı sıra yoğun sosyal medya sir­külasyonu insanın okuduğu şeyi tamamlayabilmesini de imkânsızlaştırır..</p>
<p><strong>Dikkatin Dağılması</strong></p>
<p>Üniversitede bilgisayar ve telefon gibi cihazların serbest olması üniversite öğrencilerinin ders dinlerken ilgisinin dağılmasına sebep olur. Öğrenci not almak için bilgisayar veya tablet kullandığı zaman, bu alet­lerle yapılabilecek etkinlikler öğrenciyi cezbedip dik­katini dağıtır. Yapılan bir araştırmaya göre ders sıra­sında teknolojik aletlerle not alan ve bu yüzden başka aktivitelere zihni kayan öğrencilerin, ders sonrasında derste anlatılanlarla ilgili bir sınavda diğer öğrencile­re göre yüzde 11 daha düşük performans gösterdikleri bulunmuş. Bazı ülkeler, üniversite hariç tüm okullarda cep telefonu kullanımını yasakladı. Yani durum oldukça ciddi görünüyor.</p>
<p>Aslına bakarsanız, evlerimizde de durum farklı değil. Evde, bilgi otoyoluna bağlanmaya hazır ve na­zır bekleyen teknolojik aletler, öğrencilerin akademik hayatlarını memnuniyet verici şekilde etkilemez. Ma­sasındaki bilgisayar, başucundaki telefon, ilgiyi daki­kalara hatta bazen saniyelere böler. Çocuk bu askıda kalma halinde çaresizdir, performansı gittikçe düşer. İki dakika mesajlaşan çocuk iki dakika kaybetmez, çünkü bir aktiviteden diğerine geçerken kaybedilen zamanı da hesaba katmak gerekir. Mesajlaştıktan sonra geri dönülen ders çalışma etkinliğine odaklanmak da belli bir zaman alır. Eğer özellikle bu etkinlik değişimi (telefon-ders-telefon-ders&#8230;) çok yoğunlaşırsa, verim iyice düşer.</p>
<p>Bu yüzden belirli bir süre çalışıp, uzun bir ara verilip, ondan sonra tekrar çalışmaya dönülmesi, uzun süreler boyunca teknolojik alet ve ders arasın­da gidip gelinmesinden çok daha verimlidir? Öğrenci bazen altı saat çalıştığı halde neden verim alamadı­ğını ve okuduğunu anlayamadığını düşünür. Sebep ise sadece iki dakika zaman kaybedildiği düşünülen sü­rekli mesajlaşma/sosyal medyaya bakma/e-posta kont­rol etme gibi tekrarlayan ve dikkati bölen etkinlikler. Maalesef zihin birkaç etkinliği aynı anda yapacak şe­kilde bölünemez, bu durumlarda performansı oldukça düşer. Ders çalışırken, kitap okurken cep telefonunun kapatılması verimliliği artırır..</p>
<p>Teknolojik aletler, başka türlü eğitim tekniklerini tamamlayıcı olarak kullanıldığı zaman yararlı olabi­lirler. örneğin gelişimsel olarak geriden gelen veya en­gelli çocuklar için bu aletlerin faydası çok büyüktür.Öğrenme güçlüğü çeken veya fiziksel engelli çocuk­ların özel eğitimi için teknoloji kullanımı önemlidir. Okulda öğrenilen şeyleri daha eğlenceli hale getirmek ve daha ilgi çekici bir şekilde pekiştirmek adına tek­nolojik aletler sınırlandırılmış zamanlarda, öğrenme odaklı olarak, yetişkin gözetimi altında kullanılabilir.</p>
<p>Öte yandan, yüz yüze iletişim ve öğrenme arasında önemli bir bağ var. Erken yaştaki öğrenme, yüz yüze iletişime duyulan motivasyon sonucu gerçekleşir. Ço­cuk, karşısındakinin yüzünden okuduğu sosyal ipuç­ları ile neyi, nerede yapması gerektiğini öğrenir. Araş­tırmalara göre, bebekler canlı bir insanı taklit etmeye ve ondan öğrenmeye, bir makineden öğrenmeye kıyasla daha yatkınlar. Çocuklar için öğrenmek pasif bir eylem değil; öğrenmek diğer insanlarla yüz yüze etkileşimle başlar.</p>
<p>İsterseniz teknolojinin gölgesinde öğrenin isterse­niz ıssız bir adada; eğitimin önemli bir parçası üret­ken düşüncedir. Üretkenlik, verili nesne ve kavramla­rı, keskin ve katı olguları kendi aklımızda parçalayıp, dünyayı kendi algılayış biçimimize göre öznel olarak yeniden inşa etmemize yardım eder. Üretkenlik, internetten bakılabilecek bir bilgi, araştırılarak bulunabi­lecek bir şey yahut internetten indirilebilecek bir be­ceri değil. Üretken olmak için önce sorgulamak, bize verileni olduğu gibi kabul etmemek ve herkesin doğuş­tan kabul ettiği olguları parçalayacak kadar cesaretli olmak gerekir.</p>
<p>&#8216;Bir çocuğun üretken faaliyetlerle geçirdiği zamanlar, onun çeşitli bilişsel yeteneklerini geliştirir, vizyonunu genişletir, hayal gücünü artırır ve empati yeteneğini pekiştirir.</p>
<p>Üretken olmak illa bîr beste yapmak, mucit olmak veya bir konuda dâhi olmak anlamına gelmez. Üret­kenlik, çok basit bir şekilde, sıradan bir şeye yeni bir bakışla, hayret nazarıyla bakabilmektir. Bir odayı ye­niden düzenlemekten tutun, sosyal bir olaya yeni bir pencereden bakmak da üretkenlik olarak tanımlanabi­lir. Zihni diri ve cevval tutmak için/&#8217;hayatımıza üretken­lik katmalıyız.</p>
<p>Çocukların zihni henüz katılaşıp bölümlenmemiştir, y<u>enilikl</u>ere açık, cesur ve seyyaldir. Tam da bu çağda üretkenliğe çok açıktırlar?Çocuk, dış dünyaya neredey­se romantik bir ilgiyle bakar; kendisini dünyanın mer­kezine koyar. Dünyanın özniteliği önemsizdir, o kendi gerçekdışı şaheserini yaratır. Bir tencereden bir uzay aracı çıkarabilir mesela. Dış dünyanın milyonlarca yıllık köhne nesnesinden kendi düşsel krallığını inşa edebilir. Sosyal kurallarla kendilerini kısıtlamadıkları için, yetişkinlerin düşünemedikleri yeni şeyleri düşün­mekten korkmaz çocuklar. İşte tam da bu çağda çocu­ğun eline teknolojik bir alet verip onu kısıtlamak ve köreltmek, güzel bir meyveye dönebilecek tomurcuğu koparmaya benzer. Dünyayı kendi gözlerinden değil, ekranda izlediği kurguyu tasarlayan insanın gözle­rinden görmeye başlar Soyut düşünebilme yeteneği geliştiremez çünkü her şey somut bir şekilde kurgula­nıp sunulmuştur. Daha da önemlisi, dünya artık hayret verici bir yer değildir; çocuğun ilgi nesnesi değişmiştir. Hele de bir oyunun içine gömüldüyse, hayal gücüne hiç yer kalmaz çünkü oyunun göz kamaştırıcı sokakların­da kaybolmuştur. Oynadığı oyun kendisinin değil, oyu­nu üreten kişinin hayal gücünün somutlaşmış halidir.</p>
<p>Peki ne yapmalıyız? Teknolojik aletler karşısında zihinlerinin köleleşmesini nasıl engelleriz? Çocuksu merakı, hayreti nasıl diri tutabiliriz? Çocuklarımıza, dünyaya yeni anlamlar verebilmeleri için bilim, sanat, resim, müzik, edebiyat zevki aşılayalım, bunu alış­kanlığa dönüştürmeye çalışalım. Bu aracı ortamlarla çocuğun beyninde yeni bağlantılar kurulur; ileriki ha­yatında bir şeyle karşılaştığı zaman olaya tek yönden bakmaktan ziyade eskiden kurduğu orijinal bağlantı­larla bakabilir. Bunun için çocukları farklı sanat ve bi­lim ortamlarıyla tanıştıralım. Onları müzelere, sergi­lere, mabetlere götürelim. Gördükleri üzerine onlarla hasbihal edelim. Aynı zamanda da &#8220;sorgulamaları&#8221; için cesaretlendirelim. Çocuk bir şeyi olduğu gibi kabul et­mekten ziyade, bunları sorgulayacak, muhakemesin­den geçirecek özgüvene ve cesarete sahip olmalı. An­cak bu şekilde dünyaya yeni bir bakışla bakabilecek, yenilikler üretebilecek ve insanlığı daha iyiye götüre­cek bireyler olabileceklerdir. Bir çiçeğin rengine, bir resmin güzelliğine ya da bir hikâyenin büyüsüne ka­pılan çocuklar; dünyaya ve insana da hayret nazarıyla bakmayı öğrenip güzel eyleme meyyal olurlar.</p>
<p>Çocuğun zihninin üretkenliğe en açık olduğu çağda, çocuğun eline teknolojik bir alet verip onu kısıtlamak ve köreltmek,güzel bir meyveye dönecek tomurcuğu koparmaya benzer.</p>
<p><strong>Hatırlatma:</strong></p>
<p>-Teknoloji ile ne yaptığınız kadar, teknolojinin size ne yaptığına da dikkat edin. Sizi doğal yaşam dön­günüzden ve fiziksel çevrenizden uzaklaştırıyorsa, teknoloji ile olan ilişkinizi gözden geçirin.</p>
<p>-Bir ekran aracılığı ile dahil olunan her deneyim, kurgulanmış bir gerçeklik sunar. Sahici deneyimle­ri bu uğurda kurban etmeyin.</p>
<p>-Zihninizi ve zamanınızı dolduran aktiviteleriniz üzerine düşünün. Bu aktivite bireysel veya toplum­sal bir fayda sağlıyor mu? Atomu parçalamaktan bahsetmiyoruz elbette ama değer yaratan aktiviteler yapın. Telefon ekranına yapışıp kalmak yerine, çocuğunuzla oynayacağınız bir oyun hazırlayın, yemek pişirin, kitap okuyun, yürüyüş yapın&#8230;</p>
<p>-Çocuklarınızı medya ve işleyişi konusunda bilgi­lendirin. Basit şekilde anlatın. Ücretsiz abone ol­dukları o YouTube kanallarının gerçekte &#8220;ücretsiz&#8221; olmadığını; zihin ve zamanlarını rehin bıraktıkla­rını gösterin. İzlediği şeyler konusunda seçici olma­sının, nitelikli içerikleri tercih etmesinin önemini anlatın. Konuşun, konuşun, konuşun&#8230; Size itiraz etse de söyledikleriniz, konu üzerine düşünmesini sağlayacaktır.</p>
<p>-Uyku sağlığınıza önem verin. Hem kendiniz hem çocuklarınızın doğal, sağlıklı biyoritmini koruma­ya çalışın.</p>
<p>-Bir başkasının &#8220;imgesini&#8221; kendi iç dünyanızla kar­şılaştırmayın. Unutmayın, &#8220;kan kusup kızılcık şer­beti içtim&#8221;diyenler sosyal medyayı oldukça severler.</p>
<p>-Sosyal medyadaki hesaplarınızdan sürekli &#8220;kusur­suz&#8221; ve &#8220;mükemmel&#8221; fotoğraflarınızı paylaşarak, insanlarda negatif duygular uyandırmayın.</p>
<p>-İnternet kültürü içinde eriyip gitmeyin. Hâlâ sosyal medya hesabı açmamış olan insanlar var ve keyif­leri oldukça yerinde!</p>
<p>-Sanal dünyada var olmak için eğitimli değiliz ve bu bizi olası tehlikelere karşı daha zayıf kılar, özel­likle çocuklarımızı bu konuda bilinçlendirelim ve yönlendirelim. Unutmayın, kılavuzsuz yolculuk ya­pan küçük balıklar çabuk yem olur.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.99-108</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/">İnternetten Öğrenmek mi Dediniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/internetten-ogrenmek-mi-dediniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siber Zorbalık</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siber-zorbalik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siber-zorbalik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:27:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[siber ortam]]></category>
		<category><![CDATA[Siber Zorbalık]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23598</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahmet, lise sınıfındaki kızlar arasında çok popüler. Havalı saçları, kendine güveni ve gülen gözleri ile kız­lardan yoğun ilgi görüyor. Bu durum sınıftaki bazı erkek çocuklarda kıskançlık duygusu uyandırıyor. Özellikle de istediklerini zorbalıkla elde etmeye alış­kın olan Mert&#8217;te. Öyle sinir oluyor ki Ahmet&#8217;e, o okul­da olmadığı günler okul bile keyifli geliyor. Madem okulda açık açık bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siber-zorbalik/">Siber Zorbalık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/thumbs_b_c_2e1a09e36848040f0871c7f0a12f5ebb.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23599 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/thumbs_b_c_2e1a09e36848040f0871c7f0a12f5ebb-300x169.jpg" alt="" width="344" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/thumbs_b_c_2e1a09e36848040f0871c7f0a12f5ebb-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/thumbs_b_c_2e1a09e36848040f0871c7f0a12f5ebb-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/thumbs_b_c_2e1a09e36848040f0871c7f0a12f5ebb-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/thumbs_b_c_2e1a09e36848040f0871c7f0a12f5ebb.jpg 864w" sizes="(max-width: 344px) 100vw, 344px" /></a></p>
<p>Ahmet, lise sınıfındaki kızlar arasında çok popüler. Havalı saçları, kendine güveni ve gülen gözleri ile kız­lardan yoğun ilgi görüyor. Bu durum sınıftaki bazı erkek çocuklarda kıskançlık duygusu uyandırıyor. Özellikle de istediklerini zorbalıkla elde etmeye alış­kın olan Mert&#8217;te. Öyle sinir oluyor ki Ahmet&#8217;e, o okul­da olmadığı günler okul bile keyifli geliyor. Madem okulda açık açık bir zarar veremiyor ona, sanal âle­min görünmezlik pelerini ile onu korkutmayı neden denemiyor ki? Evet, bu çok iyi bir fikir, öyle yapacak. Mert, kendine hemen sahte bir hesap açıyor. Her ak­şam, gizemli, ürkütücü mesajlar yolluyor Ahmet&#8217;e. Saçlarını kestirmesini, kızlardan uzak durmasını, bunları yapmadığı zaman ise başının derde gireceği­ni söyleyen onlarca mesaj atıyor. Ahmet, hayli tedir­gin oluyor ve tehditlerin ardı arkası kesilmiyor. Ta­cizlerin ve tehditlerin sıklığı gitgide artıyor. Ahmet&#8217;in ağzının tadı iyice kaçıyor, gülen gözler etrafa artık endişeli ve korku dolu bakmaya başlıyor. Peki bu arada Mert ne yapıyor dersiniz? Sebep olduğu bu değişimin keyfini çıkartıyor. Pişman mı? Eh, pek sayılmaz. Ken­di gücünün etkilerini hissedebildiği için mutlu. Sanal ortam ona gerçek hayatta tadamadığı bir güç bahşet­ti. Bu gücün tadını çıkarmak istiyor.</p>
<p>Siber zorbalık konusunda Amerika&#8217;da yaşanmış bir ör­nekle devam edelim. Bu örneğin Türkiye&#8217;de de benzer­lerini bulmak mümkün. Çok değil, bundan on yıl önce Amerika&#8217;da bir lise öğrencisi olan Jesse, erkek arka­daşının isteği üzerine, ona çıplak fotoğrafını yolladı. Arkadaşlıkları bittikten sonra, erkek arkadaşı fotoğ­rafı okuldaki diğer kızlarla paylaştı ve kızlar, Jesse&#8217;ye oldukça sevimsiz ithamlarda bulunmaya başladılar. Jesse&#8217;nin annesi okul yönetimi ile sorunu çözememesi sonucu, kızını yerel televizyon kanalına çıkardı. Jesse, yaşadıklarım anlatmak ve bunun başkasının da başına gelmesini engellemek için televizyona çıktığını söyledi, îki ay sonra Jesse katlanmak zorunda olduğu taciz ve utanç nedeniyle yaşamına son verdi, henüz 18&#8217;indey- di. Çok üzücü bir hikâye değil mi? Okul, aile, mahke­me süreçleri daha farklı yürütülse belki sonuç farklı olabilirdi. Fakat kesin olan bir şey var ki; gençler bu tarz olaylara karşı çok kırılgan ve özellikle yetişkin­liğe adım attıkları bir dönemde incitilmeye karşı çok hassaslar.</p>
<p>Amerika, İngiltere ve Kanada&#8217;da yapılan bir araştır­maya göre son yıllarda siber zorbalık sonucu intihar oranlarındaki artış dikkat çekici. &#8220;Siber zorbalık&#8221; in­ternet, cep telefonu veya başka bir teknolojik alet kullanarak bir kişiyi tehdit etmek, taciz etmek, utandır­mak, onunla dalga geçmek olarak tanımlanabilir. Bazı uzmanlar siber zorbalığı üç ana kavram üzerinden hanımlar: Güç dengesizliği, tekrarlama ve zarar ver­me amacı. Yapılan değişik çalışmalar gençlerin yüzde 20-40&#8217;ının hayatlarının bir noktasında siber zorbalık mağduru olduğunu ortaya çıkarmış. Yakın zamanda, ilköğretim öğrencileri arasında yapılan bir araştırma ülkemizde bu oranın yüzde 20&#8217;lerde olduğunu işaret ediyor.</p>
<p>Peki, çocuklar zorbalığa nasıl maruz kalıyor? &#8216;Küfür, tehdit, özel bilgi, fotoğraf, mesaj ya da sırlarını ifşa etme, alay etme en sık duyduklarımız arasında. Düşünsenize internet yokken, sevdiğinize yolladığınız bir mesaj kaç kişiye yayılabilirdi? Yaymak için nasıl bir emek gerekirdi, değil mi? Oysa şimdi öyle mi? Ayrıldığı sevgilisini rahatsız etmek için sürekli onunla fotoğraf­larını yayınlayan kişiler var. İnsan ilişkilerinde büyük gerilimlere yol açan yeni durumlar bunlar</p>
<p>Zorbalık için interneti suçlamak gerçekçi olmaz, çünkü zorbalık çok uzun zamandır gençler arasında büyük bir problem; belki insanlık tarihi kadar eski&#8230; Günümüzde ise akran zorbalığı neredeyse ilköğretim yaşlarına kadar indi. Çocuklarını ahlaktan yoksun ye­tiştiren bencil ve ilgisiz ebeveynler; durumu hakkani­yetle ve adaletle yönetmeyi beceremeyen eğitimciler ve ticarethaneye dönen okullar yüzünden birçok çocuk mağdur oluyor. Çocuklar akranları tarafından sadece psikolojik değil, fiziksel şiddete de maruz bırakılıyor. Ancak internet ortamı, çocukların okuldan eve döndüklerinde, güvende olmaları gereken bir mekânda da zorbalığa maruz kalmalarına yol açabiliyor. İnternet­teki anonimlik özelliği, siber zorbalığın yayılmasının önemli nedenlerden biri. Toplumsal sınırlar içinde zorbalık yapmaktan çekinen biri, anonimliğin koruyu­cu kalkanına sığınarak zorbalığa yeltenebilir. Bazen de gerçek hayatta zorbalık yapacağını hiç tahmin etmeye­ceğimiz ve normalde zorbalığın kurbanı olan gençler, öfkelerini dışa vurmak ve rol değiştirmek için anonim ortamda zorbalığa başvurabilirler.</p>
<p>Siber ortamın gerçek yaşamdan daha güvenli olduğu ve başkaları ile bağlantı kurmak için yüz yüze iletişimden daha az risk taşıdığı fikri bir illüzyondur, çünkü içgüdülerimiz sadece gerçek dünya için eğitimli.</p>
<p>Gerçek dünyadaki etkileşimlerimizde yüz yüze ileti­şim, vücut dili, mekânı kullanma gibi fiziksel ipuçları­nı değerlendirip daha sağlıklı karar veririz. Duygusal ve zihinsel yapımız bu konuda tecrübeli. Oysa karşı­mızdakinin kim olduğunu bile bilemediğimiz bir or­tamda, güvende olup olmadığımızı nasıl anlayacağız?</p>
<p>Üstelik bazı çalışmalar gösteriyor ki, siber zorba­lığa maruz kalan kişiler, sanılanın aksine tanımadığı yabancılar tarafından değil, tanıdıkları kişiler tara­fından mağdur ediliyorlar. Bir dostumun lisedeki kızı, uğradığı siber saldırılar sonucu evde tek başına bile kalamaz duruma gelmişti ki ona bu ürkütücü tehdit mesajlarını yazan kişinin, bir kız arkadaşı olduğu tez zamanda ortaya çıktı. Popülerlik için kıyasıya müca­dele eden bu iki genç kızdan biri, etik dışı yöntemlerle, rakibini diskalifiye etmekte bir sakınca görmemişti. Bu yaptıklarıyla arkadaşına ne denli zarar verdiğinin farkında bile olmaması, olayın vahim tarafıydı.«</p>
<p>Kanadalı kriminoloji (suçbilim) uzmanı Kim Rossmo, büyük beyaz köpekbalıkları ile seri katiller arasında, nasıl avlandıkları konusunda davranışsal bir benzerlik tespit etmiş. Her ikisi de odaklanmış ve stratejisi olan katiller, kurbanlarının genç ve yalnız olmasını tercih ederler ve ışık az olduğunda saldırırlar. Biraz tanıdık gelmiş olabilir mi? Sonuçta siber âlem de biraz karan­lık; gençlerin yalnız ve sayıca çok olduğu bir ortam. Suçla ilgili birçok teori var. En eski teorilerden biri şunu söyler: Suç işleme niyetindekiler, uygun hedefler­le, yetkin koruyucuların olmadığı bir ortamda bir ara­ya gelirse, suçun gerçekleşme olasılığı ve sıklığı artar. Bu tarif de biraz tanıdık değil mi? Sonuçta çocukla­rımız internette kendi başına geziniyor, bizimle değil. İnternetin çok da göz önünde olmayan, karanlık ağ ya da derin ağ olarak bilinen kanunsuz bir tarafı da mev­cut. Bu sitelere ulaşmak kolay değil ama ulaşıldığında <em>hacker</em> kiralamaktan uyuşturucu teminine kadar çok sayıda kanunsuz işe erişilebiliyor. Suç oranının yüksek olduğu bir şehre taşınırsanız, kurban olma olasılığınız da artar. İnternetteki karanlık ağlar da öyle. Siber dün­yanın arka sokakları ve yeraltı, görünenin aksine çok da masum değil. .</p>
<p>Ebeveynler özellikle çocukları konusunda daha tedir­ginler. Birçok ebeveynin ortak korkusu, çocuğunun siber zorbalığa maruz kalması. Siber zorbalığın psikolojik etkenleri üzerine bazı araştırmalar yapılmış olsa da sosyal ve yapısal etkenleri üzerine çok fazla şey bilmi­yoruz. Almanya&#8217;da lise öğrencilerinin gerçek sosyal ağ­larında yapılan bir araştırma siber zorbalığın sosyal ve yapısal yönlerine odaklanmış. Araştırma sonuçlan hayli ilginç. Kızların, erkeklerden daha fazla siber zor­balığa maruz kalması gibi bireysel faktörlerin yanında yapısal faktörler de tespit edilmiş. Zorbalığa uğramış ya da zorbalık yapmış olan çocuklar, hem zorbalığa uğ­rayıp hem de zorbalık yapan çocuklardan daha az po­püler bulunmuş. Yani zorbalık mağduru bir çocuk aynı zamanda zorbalık da yapabiliyor ve okulda popüler bir isim de olabiliyor.Belli bir grup içinde zorbalık yapan çocuk, başka bir grupta kurban olabiliyor. Araştırma­cılara göre bu karmaşık durumun işaret ettiği şey, tüm bu yapısal faktörleri »anlamadan siber zorbalığın psi- kolojisini öğrenemeyecek olmamız.</p>
<p>Aslında tam bu noktada, eğitim sisteminde yapıl­ması gereken reformlar üzerine de düş<u>ünm</u>eliyiz. De­ğerler eğitiminden yoksun bir sistem akademik başa­rıyı sağlasa da gelecek nesillerin daha iyi yetişmesini sağlamaz. Eğirim önce ailede başlar fakat ailenin eksik bıraktığını eğitim sistemi tamamlamazsa, çocukluk çağında açılan gedik büyür ve birey ile yaşadığı top­lum arasındaki uçurum derinleşir. Bireyler birbirinin ıstırabına duyarsız, diğerkâmlıktan uzak yetişirler.</p>
<p>Siber zorbalık özelinde düşündüğümüzde ise okul­lardaki farkındalık eğitimlerinin siber zorbalığı önem­li oranda azalttığı tespit edilmiş. Finlandiya ve Avust­ralya gibi bazı ülkelerde gerek çıkartılan yasalarla gerekse okullarda hayata geçirilen bazı uygulamalarla siber zorbalıkla mücadele ediliyor. Örneğin, Finlandi­ya&#8217;da yapılan farkındalık eğitimleri sonrasında siber zorbalığın yüzde 30 ile 40 oranında azaldığı görülmüş.</p>
<p>Siber zorbalığa maruz kalmak, kişide hem öfke duy­guları uyandırır hem de üzüntü, özellikle ergenler bu tarz olaylardan çok etkilenirler. Kırılan gururları, in­cinen duygularını tamir etmek oldukça çaba gerekti­rebilir. Bir yazışma grubunda, arkadaşları kendisiy­le acımasızca alay ettiği için depresyona giren yahut okulu bırakmak isteyen gençler biliyorum. Yıllar önce bir ergen kliniğinde, arkadaşları sanal ortamda toplu­ca onun üzerine çullandıkları için intihara teşebbüs etmiş bir genç kız görmüştüm. Ortak hücum kelime­leri, &#8220;ezik&#8221; hitabıydı. Üstelik, internetin bir de dürtü- sellik boyutu var. Bir anlık dürtü ile erkek arkadaşına fotoğrafım yollayan Jesse&#8217;yi hatırlayın. Bir yetişkin, benzer durumlarla daha iyi baş edebilir ama gençler ve çocuklar ne yapacaklar? Siber zorbalık konusunda çocuklarımızı bilinçlendirmek gerek. Birkaç basit ey­lemle başlayabilirsiniz:</p>
<p>Dijital yerlilerin &#8220;mahrem&#8221; anlayışı ita dijital göç­menlerinki arasında fark var. Mahrem nedir, kişisel nedir, çocuklarımıza örneklerle anlatalım. Ruhunun ve bedeninin mahremiyetini korumasını öğretelim.</p>
<p>Günlerinin nasıl geçtiğini sorarken, siber âlemde neler yaptıklarını da soralım.</p>
<p>Siber âlemin tehlikelerine dikkat çekelim, yaş<u>anmış </u>olaylardan örnekler verelim.</p>
<p>Kimlik bilgilerinin ne olduğunu ve bu bilgileri ne­den muhafaza etmesi gerektiğini anlatalım.</p>
<p>Kendisine verilen değerin ve sevginin farkında olan bir çocuk, kendine zarar vermeye çalışan diğer kişiler için bir savunma mekanizmasını zamanla geliştirecek­tir elbette ama yine de internetin bu denli kuşatıcı ve kışkırtıcı olduğu bir çağda, çocuklarımızı olası tehlike­lere karşı önceden uyarmakta fayda var.</p>
<p>Tabii bu arada, çocuğunuza bunları anlatmak için kendisinden mesajla randevu almanız gerekebilir. Ala­mazsanız da pes etmeyin. Bulduğunuz bir bilgilendi­rici videoyu WhatsApp mesajı ile yollayıp, izlemesini isteyebilirsiniz. Ne de olsa artık her şey internetten öğ­reniliyor. Biz yetişkinlerin de çocuklarımızla iletişim kurmanın en doğru yöntemini keşfetmemiz gerekiyor.:</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.91-98</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siber-zorbalik/">Siber Zorbalık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siber-zorbalik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
