<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tasavvuf Meseleleri | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/tasavvuf/tasavvuf-tasavvuf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 11 Jun 2023 09:41:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tasavvuf Meseleleri | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dini Tecrübe, Mistisizm ve Tasavvufun Benzerlikleri ve Farklılıkları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dini-tecrube-mistisizm-ve-tasavvufun-benzerlikleri-ve-farkliliklari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dini-tecrube-mistisizm-ve-tasavvufun-benzerlikleri-ve-farkliliklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Jun 2023 09:41:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[dini tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Hemşinli]]></category>
		<category><![CDATA[Mistisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufî tecrübe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26422</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dinî tecrübe ile mistik tecrübe arasındaki ilişkiden sonra mistisizm ve tasavvuf arasındaki ilişkinin de ele alınması gerekir. Çünkü birçok yazar mistisizm başlığı altında tasavvufî tecrübeyi ele almaktadır. 182 Guénon, Batılıların özellikle İslâm tasavvufunu belirtmek için “sûfizm” diye bir kelime uydurduklarını, bu terimin tamamen itibari bir isimlendirme olmakla kalmadığını ayrıca son derece üzücü bir durum arz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dini-tecrube-mistisizm-ve-tasavvufun-benzerlikleri-ve-farkliliklari/">Dini Tecrübe, Mistisizm ve Tasavvufun Benzerlikleri ve Farklılıkları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23055 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-300x200.jpg" alt="" width="371" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94.jpg 600w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></p>
<p>Dinî tecrübe ile mistik tecrübe arasındaki ilişkiden sonra mistisizm ve tasavvuf arasındaki ilişkinin de ele alınması gerekir. Çünkü birçok yazar mistisizm başlığı altında tasavvufî tecrübeyi ele almaktadır. 182 Guénon, Batılıların özellikle İslâm tasavvufunu belirtmek için “sûfizm” diye bir kelime uydurduklarını, bu terimin tamamen itibari bir isimlendirme olmakla kalmadığını ayrıca son derece üzücü bir durum arz ettiğini savunur. Çünkü ona göre, sûfizm kelimesindeki “izm”, kaçınılmaz olarak, sadece bir yaklaşıma ait bir düşünceyi dile getirmektedir. Hâlbuki gerçekte böyle bir yaklaşım bulunmamaktadır. Tasavvuftaki ekoller, yaklaşımlar aslında düşünce ayrımı olmayan farklı usullerdir, çünkü tevhid tektir. 183</p>
<p>Tasavvufî tecrübe hem Yahudilik, Hıristiyanlık, Budizm, Hinduizm ve diğer dinler içerisinde yaşanan dinî tecrübelerden hem de aynı gelenek içerisindeki Müslümanların yaşadığı dinî tecrübelerden birçok yönüyle farklı bir tecrübe çeşididir. Sıradan bir dindar Müslümanın günlük ibadetleri esnasında yaşadığı manevî hal ile sûfinin mükâşefe, müşâhede ve vecd hallerinde yaşadığı tecrübeler öz olarak aynı olmalarına rağmen, hallerinin derinliği, yoğunluğu, süresi ve etkisi bakımından oldukça farklıdır. Tasavvufî tecrübede yaşanan halin yoğunluğu öylesine güçlüdür ki sûfi, bu sebeple kendinden, benliğinden geçer ve farklı bir âleme katılır. 184Bu katılımın süresi ve etkisi sıradan bir Müslümanın yaşadığı hallerden oldukça uzun ve devamlıdır. Ayrıca tasavvufî tecrübe ile sıradan dindar Müslümanın tecrübesi arasındaki en önemli fark epistemolojiktir. Yani bir Müslümanın tecrübesi genellikle bir “hâl” olarak yaşanır ve o kişi yaşanan “hâl”den büyük bir zevk elde eder. Oysa sûfi benzer “hâl”i yaşarken zevk almakla birlikte ayrıca o “hâl”den ayrıldıktan sonra -her zaman olmasa bile- bir bilgi ile geri döner. Başka bir ifadeyle tasavvufî tecrübe, Mârifetullah’a o hâl esnasında ulaşır. Kısaca ifade etmek gerekirse, sûfinin hâli/tecrübesi epistemolojik olarak bir bilgi kaynağıdır. 185</p>
<p>Bu tecrübenin veya hâlin, sûfilerin tabiriyle, aşkın bir bilgi kaynağı olması demek, bilginin bu yolla elde edilmesi anlamındadır. Yoksa burada tecrübe/aşk bizzat bilginin kaynağı değildir. Temel kaynak Allah’tır. Tecrübe/aşk ise o bilgiyi sûfiye sunan/hazırlayan bir araç konumundadır. Tasavvufî tecrübe epistemolojik olarak öncelikle vahyin temel verilerini esas alan bir tecrübe olması açısından mistisizmden ayrılmaktadır.</p>
<p>Tasavvuf, vahyin belirlediği riyâzet ve terbiye yöntemlerine göre nefsi arındırmak anlamında düşünüldüğünde kendisini diğer tüm dinî, aklî ve tabiatî mistisizmden ayırmaktadır. 186 Bilindiği üzere sûfiler, nefsin riyâzeti ve terbiye edilmesi konusunda, bazı istisnâlar olmakla birlikte, genellikle orta yolu benimsemeye, diğer mistik geleneklerde amaç olan günlerce aç-susuz kalma, dünyadan tamamen el-etek çekme vb. bedene zarar veren durumlardan uzak durmaya gayret etmişlerdir. Burada hem vahyin ilkelerini hem de Hz. Peygamber’in hadislerinin etkisinin önemli olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca İslâm’ın ümmeten vasaten (vasat ümmet) 187bir yolu önermesi, hem bu dünyaya hem öteki dünyaya olması gerektiği kadar önem vermesini dikkate alan sûfiler, nefsin terbiye edilmesi için uygulanan aç-susuz kalma, uzlete çekilme gibi yöntemleri bir amaç değil araç olarak görmüşlerdir. Hodgson’un da haklı olarak vurguladığı gibi, “İslâm’da münzevi hayat sürekli değil geçicidir ve hoş karşılanmaz”. 188 Ayrıca İslâm filozofları ve ahlâkçıları da insanın bedenine zarar verecek her türlü aşırılıklara karşı orta yolu önermişler ve öfke, şehvet gibi nefsî arzuların aklın kontrolü altında tutulmasının gerekliliği üzerinde durmuşlardır. 189</p>
<p>Tasavvufun kaynağı açısından İran, Yunan, Hint vb. kökenlere dayandığı iddialarının aksine onun temel kaynağının Kur’an ve sünnet olduğunu 190 benimsemek tasavvuf ile mistisizm arasındaki farkları kabul etmektir. Çünkü her ne kadar birçok ortak yön olsa da, tasavvuf ve mistisizmin kaynağını bilmek iki geleneğin daha iyi anlaşılmasında önemli bir etkendir. Tasavvuf ile mistisizm arasındaki farklar, genellikle tasavvuf ve tarikatler üzerine yapılmış eserlerde ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, Mustafa Tahralı ve Şahin Filiz’in sadece bu konuyu açıklayan birer makalesi bulunmaktadır. Bu iki çalışma ile birlikte mistisizm ve tasavvufu felsefî, psikolojik, tarihî açıdan ele alan eserler dikkate alınarak tasavvuf ve mistisizm arasındaki farklar belirlenmeye çalışılacaktır.</p>
<p>* Mistisizm bireye gelip-geçici hazlar verirken, tasavvuf bireyde manevî bir yükselme sağlar. * Mistisizmde ıstırab/çile merkezî bir rol oynarken tasavvufta ıstırabın/çilenin özel bir yeri yoktur sadece yöntemsel bir araç olarak görülür. 191</p>
<p>* Tasavvufta nefsin riyâzeti ve terbiye edilmesi yöntemleri bireylerin karakter yapılarına uygun olarak belirlenirken; mistisizmde bu çeşitlilik ve zenginlik yok denecek kadar sınırlıdır.</p>
<p>* Tasavvufta manevî yükseliş için bireysel çabalar esas olduğu halde mistisizmde esas olarak görülemez.</p>
<p>* Mistik sadece vecd ehli olduğu halde sûfi hem vecd hem de ilim ehlidir. 192</p>
<p>* Tasavvufta zikir ehli ve şeyh ile birlikte sohbette bulunmaları esas iken mistisizmde böyle bir gelenek mevcut değildir.</p>
<p>* Tasavvufta ruhun/nefsin temizlenip Hakk’a ulaştırılması hedeflenirken mistisizmde ruhun bedene hakimiyetini sağlamak önemlidir. 193</p>
<p>Tasavvuf ve mistisizmde dünyevî arzu ve isteklerden kurtuluş esastır. Fakat tasavvuf, diğer batinî gelenek ve mistisizmden bu aşamaya takılıp kalmaması yönüyle farklılaşmaktadır. Fakr diye tabir edilen bu aşamayla aşırı derecede uğraşmak, sûfinin hedefine ulaşma çabasında engel olabilir. 194 Guénon, günümüzde Batılılar arasında çok fazla yaygın olan bir görüşe tamamen zıt olarak, İslâm tasavvufunun mistisizm ile uzaktan yakından ilgisinin olmadığını söyler. İlk olarak mistisizmin tamamen Hıristiyanlığa özgü olduğunu tanımı gereği tamamen dinî alana ait ve dolayısıyla açık ve seçik olarak zahirle bağlantılı olduğunu savunur. 195 Guénon’un ortaya koyduğu farklar, -yukarıdaki farklarla benzerlik gösterse bile- şöyle verilmiştir:</p>
<p><strong>1.</strong> Mistisizmin iki karakteri vardır: Pasiflik ve metotsuzluk. Mistisizmde insanın nereden başlayacağı ve nereye ulaşacağı pek bilinmez. Tasavvufta bidâyet /(başlayış) ve kemâle ulaşma ile bu yolculuk esnâsındaki metot çok önemlidir. Mistisizmde çalışma ve gayrete ihtiyaç yoktur kişinin yaratılışının müsâit oluşu yeterlidir.</p>
<p><strong>2.</strong> Mistisizmde şeyhe intisâb etme esası yoktur. Tasavvufta ise seyr-i sulûk bir mürşidin huzurunda başlar ve bu -ikinci doğum- olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>3.</strong> Mistisizmde bir mürşidler silsilesi yoktur. Hâlbuki, tasavvufî terbiyenin ortak vasıflarından biri de silsiledir. Bu silsilenin Hz. Peygamber yoluyla Cebrâil’e ulaşması, bunun gayri-i beşerî (beşer üstü) olduğuna işâret eder.</p>
<p><strong>4.</strong> Mistisizmde mürşid olmadığı için onun telkin edeceği evrâd-ı ezkâr da yoktur. Hâlbuki, seyr-i sülûk şeyhin tayin ve tespit ettiği çizgi üzerinde cereyan eder ve mürid bu çizginin dışına çıkmaya yetkili değildir.</p>
<p><strong>5.</strong> Mistisizmde -yukarıda işaret edildiği gibi- istidât ve kabiliyet yeterlidir. Tasavvufta ise intisab birbirini takip eden üç safhadan oluşmaktadır ki bunlar: *</p>
<p><strong>a.</strong> Kişinin istidâdı,</p>
<p><strong>b.</strong> Bu istidat ve kabiliyetin gelişmesini temin eden nûr ve feyzin verilmesi,</p>
<p><strong>c.</strong> Şeyhin, zikir, riyâzet gibi yardımcı unsurlarla makamları bir bir aşarak vuslâtını gerçekleştirmesi ve Vahdet’e ulaşması.</p>
<p><strong>6.</strong> Mistisizmde teknik kaidelere rastlanmaz. Hâlbuki Tasavvuftaki tarikatların adâb-ı erkân denilen, hususî usûlleri vardır. Kişi, bu tekniklerden yaratılışına en uygun olanını tercih eder ve o tarîkata girer. Tarikat değiştirme olayları da bu meseleden kaynaklanmıştır.</p>
<p><strong>7.</strong> Evrâd-ı ezkâr mistisizmde şart değildir. Mistiğin yaptığı ibadetler sıradan herkesin yaptığı ibadetlerdir. Tasavvufta ise, belli zamanlarda -şeyhin tavsiyesine göre- müridin zikir ve tesbihi vardır.</p>
<p><strong>8.</strong> Mistikler netice itibariyle ilme’l-yakîn derecesine yükselebilirler. Sûfîler ise ayne’l-yakîn’i geçerek, hakka’l-yakîne, insan-ı kâmil noktasına ulaşırlar.</p>
<p><strong>9.</strong> Mistiklerin “Tanrı’ya kavuşma”dan kastettikleri Cennettir. Sûfîler için son gaye kurtuluştur, Hak’la Hak olmaktır.</p>
<p><strong>10.</strong> Mistik hallerde bir extase (kendinden geçme) söz konusudur. Sâlik için derûnilik esastır. Mistik haller, gelir-geçer, bir daha bu hali bulamayabilir. Sûfînin elde ettiği feyzi ise kimse geri alamaz.</p>
<p><strong>11.</strong> Mistisizmde hiyerarşi yoktur. Tasavvufta ise, piramide benzer bir yapı vardır. Herkesin yeri bu piramitte bellidir.</p>
<p><strong>12.</strong> Mistisizmde ısdırab esastır. Tasavvufî eğitimde ise bu usûle zaman zaman başvurulur, bunun hususî bir yeri yoktur. 231</p>
<p>Ayrıca bu farklılıkların yanı sıra, mistisizm ile tasavvufun en önemli farklarından birinin Tanrı’nın mahiyetiyle ilgili tasavvur farklılığı olduğunu söylemek mümkündür. İlk önemli sûfîlerden biri kabul edilen Muhâsibî’nin er-Riâye adlı eserinin hemen ilk sayfalarında “Bütün övgüler, … O mutlak ezelî ebedî Allah’a özgüdür. Çünkü hiç kimse O’nun gibi ezeli değildir. O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu ve yoktur.</p>
<p>Sonra O, şeyleri (yani kendi dışındaki tüm varlık alanını) herhangi bir “şey”den yaratmamış; âlemleri kendisiyle ezelde birlikte bulunan ne “şey”den, ne de “lâ şey” (hiçlik)den yaratmıştır.” 197 diyerek eserinin farklı yerlerinde Allah’ın tek olup beraberinde hiçbir şey bulunmadığını, yaratılmışları ve onlar üzerindeki tedbir, kudret, rızık, öldürme ve diriltmesiyle mutlak söz sahibi, yaratma ve emrin O’na ait olduğunu ifade etmiştir. Muhâsibî’den sonraki hemen bütün sûfilerin Allah tasavvuru genel itibariyle aynıdır. Sûfiler Allah’ın hem aşkın hem de içkin, hem zahir hem batın olduğunu kabul etmektedirler. Fakat vecd veya sekr hallerinde Allah’ın içkin yönünün aşkınlığına baskın geldiği söylenebilir. Bu hal bittikten sonra yine O’nun hem içkin hem aşkın olduğunu kabul etmektedirler. Dolayısıyla sûfiler bu tür bir hal esnasında söylediklerinden hareketle panteizm ile suçlanmışlardır. Hâlbuki bu haller geçici olduğu için sûfilerin vecd veya sekr halinde ve bu halleri tasvir etmek için kullandıkları ifadeler panteizme benzese bile onlar panteist sayılmamalıdır. Çünkü sûfiler, kolay kolay Allah’ın aşkınlığını tamamen yok say(a)mazlar. Onlar genellikle Allah ile ilgili ifadelerinde hem O’dur hem de O değildir diyerek teşbih ile tenzih arasında durmaya özen göstermeye çalışmışlardır. Bu bir anlamda, Allah’a atfedilen bir niteliğin veya ifadenin, O’nu hakkıyla anlatamadığı gerekçesiyle, tekrar geri alınması anlamı taşır. Mistisizmin Tanrı tasavvuru, tasavvufun Tanrı tasavvurundan bu yönüyle oldukça farklılık gösterir. Aristo’nun İlk Muharrik olarak nitelediği ve deizmin Tanrı tasavvurunu yansıtan Tanrı anlayışının, ilk dönem mistik inanışlara temel teşkil ettiği söylenebilir. Filiz, bu bağlamda Malebranche’ın Tanrı tasavvurunu buna örnek verir. 198</p>
<p>Paul Hazard, Malebranche’ın dünyada genel düzen ile can sıkıcı düzensizliğin içiçe olduğunu ve filozofun işinin bu anormalliği açıklığa kavuşturmak olduğunu söyler. Dolayısıyla bu düzensizliğe müdahaleyi Tanrı’dan beklemek doğru olmayacaktır. Tanrı genel ilkelere göre hareket eder. 199 Malebranche’ın müdahaleye tenezzül etmeyen bir Tanrı’yı tasavvur ettiğini savunan Filiz, tasavvufun Allah’ı mutlak yaratıcı ve hakimiyet sahibi olarak tasvir ettiğini söyler. 200 Hıristiyan mistisizm anlayışında Hz. İsa bir Peygamber değil Tanrı’nın bedenleşmiş hali olduğu için insandan farklı bir varlığa sahip yani Tanrı’nın oğlu konumundadır. Hâlbuki tasavvufî gelenekte Hz. İsa tamamen bir insan; ama Allah’ın insanlar arasından seçmiş olduğu ve peygamberlik görevi yüklediği bir kişidir. Sonuç olarak mistisizmin Tanrı mefhumu, Spinoza örneğinde görüleceği üzere ya panteist bir tasavvur, ya Hz. İsa gibi Tanrı’nın bedenleşmiş hali ya da Budizm’de olduğu üzere herhangi bir Mutlak Varlık’ı hesaba katmayan anlayışlara dayandığı için hem çok farklı hem de tasavvufun ortaya koyduğu Tanrı tasavvuru gibi açık ve sade değildir. Bilindiği üzere tasavvufun Tanrı anlayışının temelinde Kur’an’ın ortaya koyduğu yaratıcı, eşsiz, tek, vahiy, mucize vb. yollarla evrene müdahale eden hem aşkın hem içkin, hem zâhir hem bâtın olan bir Allah inancı bulunmaktadır. Mistisizm ve tasavvuf arasındaki başka bir farkın epistemolojik bir fark olduğunu söylemek mümkündür.</p>
<p>Tasavvuf bilgi kaynağı olarak vahyi ve vahiyle birlikte Hz. Peygamber’in hadislerinin yanı sıra duyusal, deneysel, aklî ve hadsî bilgiyi kabul eder. Ancak duyu, deney ve aklın yanılabileceği ihtimalinden dolayı vurgu sürekli olarak hep keşfe/mârifete olmuştur. Hâlbuki mistisizmde bilgi yolunun akıl ve mantık yolu olmadığını söyleyen Underhill, bu yolun hayat ve sezgi olduğunu söyler. 201 Mistisizm ve tasavvuf arasındaki farka ahlâk felsefesi açısından bakıldığında, sûfi gelenekte, tasavvufun “güzel ahlâk”, “Kur’an ahlâkıyla veya Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” şeklinde tanımlanması bu iki gelenek arasındaki en önemli farkı oluşturmaktadır. Elbette mistisizmde de ahlâklı yaşam en önemli unsurdur. Fakat ahlâkın kaynağı problemi, mistisizmde tam olarak belli değilken (Tanrı, Hz. İsa, Buda, Nirvana) tasavvufta bizzat Allah’tır. Mistisizmin sistematik olarak bir ahlâk geleneğinden uzak olduğu, onda ahlâkî değerlerin hangi güç tarafından ortaya konulduğunun tasavvuftaki kadar açık olmadığı ve “iyi-kötü”nün her bir mistiğin o an yaşadığı mistik tecrübe tarafından belirlendiği ifade edilebilir. 202 Mistisizm ve tasavvuf arasındaki ontolojik, epistemolojik, aksiyolojik ve diğer farklar şunu gösteriyor ki, her ne kadar birbirlerinin yerine kullanılsalar ve benzer birçok yönleri bulunsa da bu iki geleneğin kökenleri, amaçları, yöntemleri ayrıdır ve farklı dinî-kültürel geleneklerin oluşturduğu yapılardır.</p>
<p>Yukarıda tespit edilmeye çalışıldığı üzere, mistisizm ile tasavvuf arasında birçok fark bulunmaktadır. Ancak bu farklar bu iki geleneği birbirinden tamamen ayırdetmemektedir. Dolayısıyla kısaca, mistisizm ve tasavvufun birbirlerinin ne aynısı ne de gayrısı olduğu söylenebilir. Elbette, bu iki gelenek dini, kültürel, toplumsal vb. şartlardan dolayı bir takım farklılıklar gösterecektir ve böyle bir farklılaşmanın olması da tabîidir. Ancak bu iki alanı birbirine zıt göstermek bunlar arasındaki benzerlikleri de yok saymak demektir. Bu konular üzerinde yapılacak çalışmalar bu temel farkları göz önünde bulundurmak zorundadır. Mistisizm üzerine yapılmış bir çalışmadan hareketle orada ulaşılan yargıların tamamını tasavvufî geleneğe uygulamak her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir. Aynı şekilde tasavvufî alanda yapılmış çalışmaların aynen mistisizm için geçerli olması da düşünülemez. Mistisizm ile tasavvuf arasındaki farkları belirleme gayreti, iki farklı geleneği birbirinden tamamen ayırmak, ötekileştirmek veya birini diğerinden üstün görme amacı taşımamaktadır. Böyle bir işe kalkışmak hem felsefî bakış açısına aykırıdır hem de kolay kolay mümkün değildir. Zaten tasavvuf ile mistisizm arasında tamamen bir tezatlık olmadığı gibi tamamen bir özdeşlik de yoktur. Tasavvuf, İslâm kültürünün şekillendirdiği bir çevrede doğup, büyüyüp, gelişmiş kelâm, felsefe ve usûlü’l-fıkh ile birlikte, İslâm düşüncesinin en önemli sacayaklarını oluşturmuş ve günümüze kadar canlılığını korumuş köklü bir gelenektir. Mistisizm ise diğer din ve kültürlerin içerisinde özellikle Hıristiyanlığın inançları ve bunların yorumları doğrultusunda şekillenmiş bir sistemdir. Dolayısıyla bu iki geleneğin bulundukları ortamın şartlarına göre kendilerine has bir takım özellikler taşıması gayet tabîidir.</p>
<p>Hakan Hemşinli &#8211; Öznellik ve Nesnellik Kıskacında Dini Tecrübe,syf:112-123</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>182.Bkz. Reynold A. Nicholson, The Mystics of Islam, Routledge &amp; Kegan Paul Ltd., London 1970; A. J. Arberry, Sûfism: An Account of the Mystics of Islam, George Allen &amp; Unwin Ltd, London 1956; A. Schimmel, İslâm’ın Mistik Boyutları, C. Sunar, Mistisizmin Ana Hatları; Filiz, İslâm Felsefesinde Mistik Bilginin Yeri, vb.</p>
<p>183 Guénon, İslâm Manevîyatı, 30-31; Guénon, “sûfizm” kelimesinin yerine, her tür ledünnî düşünceye hangi geleneksel şekle ait olursa olsun uyarlanabilecek olan “inisiyasyon” kelimesinin kullanılması gerektiğini iddia eder, 30 ve 35. Guénon, Arthur Edward Waite’ın “inisiyasyon” (manevîyat) ile mistisizmi birbirine karıştıranlardan biri olduğunu, birbiri ile uyuşmayan bu kavramların sanki eşanlamlı imişler gibi birbirlerinin yerine kullanıldığını söyler. Halbuki Waite’ın inisiyasyon sandığı şeyin sonuçta basit bir mistik tecrübe olduğunu söyleyen Guénon, “en meşhur temsilcisi W. James olan modern teorilerin iddia ettiklerinin aksine, gerçek mistik mertebeler, psikoloji sahasının tamamen dışındadır. İnisiyatik düzlemde gerçekleşen iç hallere gelince, bunlar ne psikolojik ne de mistik hallerdir. Onlar, çok daha derin şeylerdir. Onlar, zamanda, nereden geldikleri belli olmayan ve tam olarak ne oldukları bilinmeyen şeyler de değildir. Aksine, çok kesin bilgi ve kesin teknik gerektirmektedir. Hissiliğin ve hayalin burada zerre kadar yeri yoktur. Dinî düzleme ait olan hakikatleri inisiyatik düzleme taşımak, onları herhangi bir ‘ideal’ bulut içerisinde eritmek değildir; aksine, sıradan insanların entelektüel bakışını durduran ve engelleyen bulutların tamamını bertaraf ederek onların en derin ve en pozitif anlamlarına vakıf olmaktır” ifadeleriyle bu iki kavramı birbirinden ayırt etmektedir. Bkz. Guénon, Hıristiyan Mistik Düşüncesi, 106-107; Guénon’un “inisiyasyon”, “mistik tecrübe” yaklaşımlarına açıklık getiren benzer bir tartışma ve eleştiriler için bkz. Christophe Andruzac, Metafizik Temaşa ve Mistik Deneyim-Rene Guénon-, çev. Lütfü Fevzi Topaçoğlu, İnsan Yay., İstanbul 2005.</p>
<p>184 Bkz. Ertürk, 83.</p>
<p>185 Tasavvufta keşfin ve marifetin bilgi kaynağı olarak kullanılmasıyla ilgili ayrıntılı olarak bkz. Salih Çift, “Sûfîlere Göre Bir bilgi Kaynağı Olarak Marifet” Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, 2527 Mayıs, Malatya 2012, 217-232; Reşat Öngören, “Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tasavvufta Keşfin Değeri”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 5, İstanbul 2002, 85-96.</p>
<p>186 Demirli, “Sûfilerin Tanrı Anlayışı Hakkında Bir Değerlendirme”, 147.</p>
<p>187 Bakara 2/143.</p>
<p>188 Hodgson, İslâm’ın Serüveni, C. I, 224.</p>
<p>189 Örneğin bkz. İbn Sinâ, Mutluluk ve İnsan Nefsinin Cevher Olduğuna İlişkin On Delil, tahkik-çev. Fatih Toktaş, TDV Yay., Ankara 2011; İbn Hazm, el-Ahlâk ve’s-siyer fi müdavati’n-nüfus-Ahlak, çev. H. Hüseyin Bircan-Cemalettin Erdemci, Bilge Adam Yay., Van 2005; Fârâbî, el-Medinetü’l Fazıla, çev. Nafiz Şişman, MEB Yay., İstanbul 1990; Kindi, Üzüntüden Kurtulma Yolları, tahkik-çev. Mustafa Çağrıcı, TDV Yay., Ankara 2012; Ebû Bekir Razî Ruh Sağlığı, et-Tıbbu’r ruhanî, çev. Hüseyin Karaman, İz Yay., İstanbul 2008; İbn Miskeveyh, Ahlâkı Olgunlaştırma, çev. A. Şener , C. Tunç, İ. Kayaoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1983; Babanzade Ahmet Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, Sad. Recep Kılıç, TDV Yay., Ankara 1995; Orta yolun erdem ve mutluluk açısından İslâm filozoflarının görüşleri için bkz. Hasan Hüseyin Bircan, İslâm Felsefesinde Mutluluk, İz Yay., İstanbul 2001, 98, 281, 317-318, 387.</p>
<p>190 Tasavvufun kökenin belli bir kaynağa götürülemeyeceğini söyleyen Nicholson, özellikle Hıristiyanlık, Yeni Platonculuk, Gnostisizm, Hinduizm ve Budizm gibi dış etkiler üzerinde durur. Bkz. Nicholson, The Mystics of Islam, 8-27; aynı müellif. “Tasavvufun Kaynağı ve Gelişimi Üzerine Tarihî Bir Araştırma”, çev. Abdullah Kartal, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 7, C. 7, Bursa 1998, 689-708. Tasavvufun temel kaynağının Kur’an ve sünnet olduğunu savunan yaklaşımlar için bkz. Guénon, İslâm Manevîyatı, 33; Schoun, İslâm’ı Anlamak, 144 ve 203; Seyyid Hüseyin Nasr, Tasavvufî Makaleler, çev. Sadık Kılıç, İnsan Yay., İstanbul 2002, 12 ve 19; S. Hüseyin Nasr, İslâm İdealler ve Gerçekler, çev. Ahmet Özel, İnsan Yay., İstanbul, 1996, 153 vd.; Arberry, Sûfizm, 13; Erol Güngör, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, 41-42; L. Massignon’un aynı düşünceleri için bkz. P. L. Heck, “Sûfizm: What is it Exactly”, 149; tasavvufun dış kaynaklı olduğu yönündeki iddialar için bkz. Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, 331; aynı müellif, Arap-İslâm Aklının Oluşumu, çev. İ. Akbaba, Kitabevi Yay., İstanbul 2000, 193-194.</p>
<p>191 Örneğin, Malebranche, şekilsiz bir mermerin bir binada süs haline gelebilmesi için uzun zaman bir çekicin ıstırabına nasıl dayanıyorsa, şekilsiz ve bozulmuş bir ruhun da dünyanın kendisine yaptığı işkencelerin sıkıntısına dayanması gerektiğini ve dünyadan tamamen el-etek çekip ıstırap içinde yarı karanlık bir yerde yaşamanın Tanrı’da yok olmak için gerekli olduğunu söylemektedir. Katipoğlu, 88.</p>
<p>192 Mutasavvıfların hem birer sûfi hem de birer ilim adamı oldukları, yaptıkları ilmî çalışmalar ile günümüzde hangi disiplinlere öncülük ettikleriyle ilgili bir çalışma için bkz. Bayrakdar, Tasavvuf ve Modern Bilim. Gazalî, tasavvufu “başı ilim, ortası amel, sonu mevhibe” olarak görmekte ve tasavvufî gelenekteki şeriat-tarikat-hakikat şeklindeki ayrılmaz üç unsurun ilki ilime tekabül etmektedir. Bkz. Gazalî, Tasavvufun Esasları, çev. Ramazan Yıldız, Dehliz Yay., İstanbul 2010, 41; Gazalî, el-Münkız adlı eserinde sûfilerin yolunun ilim ve amelle tamamlanacağını ve ikisinin ayıt edilemeyeceğini vurgulamaktadır. s. 100.Tasavvufun felsefe ile birlikte yeniden ve farklı bir şekilde ele alındığı bilinmektedir. İlk dönem sûfiler arasında Rabia el-Adeviyye, Bayezid-i Bistamî ve Hallâc, gibi isimler anılırken tasavvufun felsefî bir yön kazanmasında en önemli rol oynayan iki sûfi arasında Sühreverdî ve İbn Arabî sayılmaktadır. Rosenthall, tasavvuf ve felsefe arasında gördüğü İbn Arabî’ye dair müstakil bir makale kaleme almıştır. Bkz. Franz Rosenthal, “Ibn Arabî Between “Philosophy” and “Mysticism””, Oriens, Vol: 31, 1988, 1-35; Macid Fahri ise, İslâmî gelenekteki mistik düşüncenin felsefî, müşahadeci ve vahdetçi olarak üç ayrı sınıflandırmada incelenmesinin gerekliliği üzerinde durur. Ona göre, Aristo ve Yeni Platonculuk’tan etkilenen Fârâbî, İbn Sinâ ve İbn Bâcce felsefî mistisizm; müşahadeye ve keşfe dayanan Gazalî ve Bağdadî müşahadeci mistisizm ve Bistamî, Hallâc ve İbn Arabî’de ifadesini bulan Vahdet-i Vücud anlayışını da vahdetçi mistisizm içerisinde değerlendirmek mümkündür. Bkz. Majid Fakhry, “Three Varieties of Mysticism in Islam”, International Journal for Philosophy of Religion, 2/4, 1971 Winter, 193-207.</p>
<p>193 Bkz. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatler, Ensar Yay., İstanbul 2002, 14.</p>
<p>194 Bkz. Sayar, “Geçmişin Bilgeliği Bugünün Psikoterapileriyle Buluşabilir mi?”, 34.</p>
<p>195 Guénon, İslâm Manevîyatı, 33-34.</p>
<p>196 Geniş bilgi için bkz. Guénon, İslâm Manevîyatı, 29-37; Mustafa Tahralı, “Fransız Müslüman Abdulvahid Yahyâ (Réne Guénon’un) Eserlerinde Tasavvuf ve Mistisizm Farkı”, Kubbealtı Akademi Mecmûası, C. X, Sy.: 4, Ekim – 1981, 21-36; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Dergâh Yay., İstanbul 2003, 14-15.</p>
<p>197 Hâris el-Muhâsibî, er-Riâye: Nefs Muhasebesinin Temelleri, çev. Şahin Filiz-Hülya Küçük, İnsan Yay., İstanbul 2011, 187-188.</p>
<p>198 Şahin Filiz, “Mistisizm ile Tasavvuf Arasındaki Temel Farklar: Felsefî Bir Yaklaşım”, Diyanet İlmi Dergisi, C. XXX, sy. 1, Ankara 1994, 119.</p>
<p>199 Paul Hazard, Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, çev. Erol Güngör, MEB Yay., İstanbul 1973, 158-160.</p>
<p>200 Bkz. Filiz, 119; Burada Filiz Malebranche’ın Aristo’nun Tanrı anlayışına yakın olduğunu savunur. Katipoğlu ise onun daha çok Augustine ve Descartesçı felesefeyle uyum içinde olduğunu söyler. Bkz. Katipoğlu, 85-103; Mistisizmin Tanrı tasavvuru hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Friedrich Heiler, “Mistisizmde Tanrı Mefhumu”, çev. Annemarie Schimmel, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. IV, sy. I-II, Ankara 1955, 58-72.</p>
<p>201 Bkz. Underhill, Mysticism, 23; Sunar, Mistisizmin Ana Hatları, 24; Burada dikkat edilmesi gereken nokta, tasavvufta akıl ve mantığın tamamen yok sayılmasının değil “marifetullah”a ulaşmada yetersiz kalmasının önemsenmesidir. Ayrıca iki geleneğin bilgi kaynağı olarak gördüğü sezgi veya hads kavramlarını da tamamen aynı saymak zordur. “Hads” ile “sezgi” kelimelerinin birbirinin yerine kullanıldığı fakat bunların birbirlerinden oldukça farklı anlamlar taşıdığı ve ayrı geleneklerin ürünü kelimeler olduğu bilinmektedir. Öner, “intuiton” kelimesinin Türkçede sezgi, eski Türkçede hads’in karşılığı olarak yanlış kullanıldığını ve doğru çevirinin “içgörüş” olduğunu söyler. Bkz. Necati Öner, “Üç Yanlış Kelime”, Felsefe Dünyası, sy. 50/2, Ankara 2009, 3-6; Köz, sezginin duyu sezgisi, aklî sezgi ve metafizik sezgi olarak üç türünden bahseder. Duyu sezgisine Kant’ı, aklî sezgiye Platon ve Descartes’ı metafizik sezgiye ise Gazalî ve Bergson’u örnek olarak verir. Bkz. İsmail Köz, “Sezginin Bilgideki Yeri ve Önemi”, Felsefe Dünyası, sy. 40/2, Ankara 2004, 41-54.</p>
<p>202 Filiz, “Mistisizm ile Tasavvuf Arasındaki Temel Farklar”, 122; ayrıca bkz. Mustafa Çağrıcı, İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Birleşik Yay., İstanbul 2000, 15-72.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dini-tecrube-mistisizm-ve-tasavvufun-benzerlikleri-ve-farkliliklari/">Dini Tecrübe, Mistisizm ve Tasavvufun Benzerlikleri ve Farklılıkları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dini-tecrube-mistisizm-ve-tasavvufun-benzerlikleri-ve-farkliliklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jan 2020 12:43:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Övülen Semâ]]></category>
		<category><![CDATA[İçe Doğan Her Hâtıra İtimat Edilip Edilmeyeceği]]></category>
		<category><![CDATA[İbâha Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Abdal]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Evtâd ve Aktâb]]></category>
		<category><![CDATA[Firavun’un İmanı Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[Hızır’ın (a.s) Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kişinin Uyanıkken Hz. Peygamber’i (s.a.v) Görmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nücebâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Semâ Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Mutlak Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Velayet-Nübüvvet Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23882</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi Yukarıda Allah’ın sıfatıyla sıfatlanma konusu geçti. Bazan bunu işiten ahmak kimse gerçek manada sıfatlanmayı zanneder. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Sadece ismen kullanılır. Bâri‘ olan Allah’ın kendisiyle vasıflandırıldığı manada değil, bilakis kulla alakalı hâdis (sonradan olma) bir manada kullanılır. Kastallânî’nin daha önceki ifadelerinde geçtiği gibi. Dolayısıyla rahîm (sıfatı) mutlak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/">Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-23049 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg" alt="" width="366" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-600x438.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1.jpg 658w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p><strong>1. Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi</strong></p>
<p>Yukarıda Allah’ın sıfatıyla sıfatlanma konusu geçti. Bazan bunu işiten ahmak kimse gerçek manada sıfatlanmayı zanneder. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Sadece ismen kullanılır. Bâri‘ olan Allah’ın kendisiyle vasıflandırıldığı manada değil, bilakis kulla alakalı hâdis (sonradan olma) bir manada kullanılır. Kastallânî’nin daha önceki ifadelerinde geçtiği gibi. Dolayısıyla rahîm (sıfatı) mutlak anlamda Allah ve Allah’ın dışındakiler için kullanılır. Ancak kul için kullanıldığında, kalp inceliği (acımak) manasına gelir ki Allah hakkında bu mana mümkün değildir. Allah hakkında rahmet, zat veya fiil sıfatı olmasının aksine hayra ulaşmak veya onu yapmak anlamına gelir. İmam Gazâlî îhyâ’dû. şöyle demektedir: “İsimler Allah ve Allah’ın gayrisi için mutlak olarak kullanıldığında her ikisi için aynı manaya gelmez. Hat­ ta iştirak bakımından isimlerin en umumisi olan vücûd ismi bile aynı yönde Hâlik ile mahlûku kapsamaz. Allah’tan başka her şeyin varlığı Allah’ın varlığından istifade eder. Bu bakımdan tâbi olan varlık, metbû olan varlığa hiçbir zaman eşit olamaz. Ancak ismin ıtlak olunmasında eşittirler. Bunun benzeri, at ile ağacın cisim isminde ortak olmasıdır; oysa cismiyetin mana ile hakikati ikisinde de birbirinden farklıdır. Bu uzaklık diğer isimlerde daha belirgindir. İlim, irade, kudret v. dğr.), gibi. Bütün bunlarda da Hâlik mahlûka benzemez.”720 İşte şimdi evvelki mesele tamamlanmış oldu. O da hulûl ve ittihâdddan tenzih meselesidir. Bu konuda meseleyi uzattık. Ancak bunda da haklıyız. Çünkü bu mesele ayak kaymalarının (sapmaların) çok olduğu bir husustur.</p>
<p><strong>2. İbâha Meselesi </strong></p>
<p>Bunu da (ibâha meselesini) aynı şekilde hiçbir muteber (sûfî) söylememiştir. Bu ifadeler, yanılgıda bulunan galat ehli kimselere aittir. Onların iddiasına göre, insan fenâ derecesine ulaştığı zaman, kendisinden mükellefiyet (dinî sorumluluk) düşer ve dinen başkaları için haram olan şeyler, kendilerine mubah olur. Bunu söyleyenlerin zındık tâife olduğunu ifade ederek onları rededen Kastallânî’ye ait sözleri daha önce aktarmıştık. Aynı şeyi Ebû Nuaym da söylemiştir. Kadı İyâz da, “Mutasavvıf ve ibâhadan olup, (dinî) emir ve nehiyleri mubah sayan kimselerin tekfiri hakkında icmâ vardır demenin manası budur” demiştir. Konevî, Şerhu ’t-Taarruf ’ta şöyle demektedir: “Sapık ve dalâlet ehli bir tâife, ‘Kul Allah’a vâsıl olduğu zaman artık kendisinden mükellefiyetler de düşer’ derler. Buna gerekçe olarak da şunu ileri sürerler: ‘Çünkü mükellefiyetten maksat, Allah’a yakınlaşmak ve O’na ulaşmaktır. Maksat hâsıl olduğunda vesileye gerek kalmaz.’ Bu da sade küfür olup Allah’ın dinine ittihâdı sokmaktır. Çünkü şu husus, zarureten bilinen bir gerçektir ki insanlardan Allah’a en yakın olanları, onun enbiya ve resûlleridir. Başkalarından daha evla oldukları halde onlardan bile tekellüf kaldırılmadığı icmâen sabittir.”</p>
<p>İmam Gazâlî şöyle demiştir: “Şayet muteber kimselerden biri, bu sözleri sarfederse şöyle tevil edilir: Yani, mükellefiyetlerin zorluğu nefislere ağır gelmekten sâkıt olmuştur. Bunun da manası, ibadetlerden öyle lezzet alır ki artık bunların meşakkat ve zorluğunu hissetmez. Buna Resûlullah’ın (s.a.v) ‘Namaz göz bebeğim kılındımı sözü ile ‘Ey Bilâl bizi onunla ferahlat ’722hadisi delildir.” Şâzelî ile Cüneyd’in tariklerinin bu tür şeylerden uzak ve berî olduğunu gösteren deliller, Cüneyd’in tercüme-i halinde anlatılanlardır. Cüneyd’in ölüm vakti geldiğinde ayakta namaz kılmaktaydı. Secdeye her gittiğinde ayaklarını büküyordu. Ayaklarından ruh çıkıncaya kadar böyle devam etti. Sonra ayaklarını uzatarak namaz kılmayı sürdürdü. Kendisine, “Yan tarafına yatsan daha iyi olmaz mı?” denildi. O, “Şu an, istifade etme anıdır” cevabını vererek bunu reddetti. Son nefesini verinceye kadar bu hali devam etti.</p>
<p>Ebû Abdurrahman es-Sülemî şöyle demiştir: “Dedemden şöyle işttim: Ebü’l-Abbas b. Atâ, Cüneyd (k.s) sekerat halindeyken huzuruna girdi ve ona selâm verdi. Cüneyd selâmım almadı. Bir saat geçtikten sonra selâmına karşılık verdi ve, ‘Beni mazur gör. Virdlerimle meşguldum’ dedi. Sonra yüzünü kıbleye çevirdi, tekbir getirdi ve vefat etti.” Yine (Sülemî) şöyle demiştir: “Abdülvâhid b. Bekir’den işittim dedi ki Muhammed b. Abdülaziz şöyle diyordu: Cüneyd’e (k.s), üzerinde dünyaya ait sadece meyve çekirdeği kadar bir miktar kalmış olan kimsenin durumu soruldu. O, ‘Mükâteb (şartlı âzat edilen) köle üzerinde (sahibine vermesi gereken) bir tek dirhem dahi kalmayan kimsedir’ cevabım verdi.” Şeyh (Ebü’l-Abbas) bize şunu şunu ver diye dua ettiğinde şöyle derdi: “(Allahım!) Bize; tevhid ve şeriat ilmi yaygısı üzere, dünyada ayıplanmayan, ahirette de cezası olmayan bir rızık ver.” &#8221;</p>
<p>(Bununla ilgili olarak) Şeyh Tâceddin Tenvîr&#8217;de şöyle demiştir: “Şeyhin ‘tevhid ilmi yaygısı üzere’ sözünün manası şudur: Yani rızıklandırdığın şeylerde seni müşahede etmem ve bana yedirdiklerinde seni görmem üzere. Bunlarda başkasını görme ve onu mahlûkuna izafe etmem üzere değil.” İşte bu şekilde ehlullah, Allah’la beraber başka kimsenin mülk sahibi olmadığını bildiklerinden, Allah’ın sofrasında kendilerine yedirdiği nimetlerden başka kimsenin sofrasından yemezler. Bununla kalplerinde başkalarını görme duygusu düşmüş olur. Dolayısıyla muhabbetlerini Allah’tan başka hiç kimseye sarfetmez ve sevgilerini O’nun dışında hiç kimseye yöneltmezler. Çünkü, kendilerini lutfuyla duyuranın Allah olduğunu görürler. (Şeyhin) ‘şeriat yaygısı üzere’ sözünün manası da şudur: Mülkün Allah’a ait olduğunu ve O’nun yanında mülk sahibi başka hiç kimse olmadığım bilip bunu da şeriatın zâhirine bağlamadan mutlak anlamda tevhidden bahseden kimse, bununla zındıklık denizine atılmış olur ve bu hali kendisine vebal olarak geri döner. Oysa olması gereken şey, hakikatle teyit edilmesi ve şeriatla da kayıtlı olmasıdır. Çünkü şeriatla kayıtlı olmadan mutlak anlamda hakikatle beraber kullanmak bâtıldır.”</p>
<p><strong>3. Vahdet-i Mutlak Meselesi </strong></p>
<p>Yukarıda Kastallânî’nin bu konuyla ilgili naklini aktarmıştık ki o şöyle demişti: “Şüphesiz ki bu sözler, öncekilerin ilimleriyle uğraşan ve onları sanatlarına dahil eden birtakım mutassavıfa (mutasavvıf geçinen) ile âlemin ve ruhların kadîm olduğunu ve heyûlânın ispatını iddia eden felsefecilerin sözüdür. Tüm bu iddialar, bozuk ve din dışıdır. Bundan Allah’a sığınırız. Felsefeye dayalı tasavvufî bir anlayış geliştirenlerden biri de İbn Sînâ’dır. Bu da kalp körlüğü ve basiretsizliktir. Allah, bunların bozuk akidelerine dayalı bir icraat olmasın diye mantık ve felsefe ile uğraşmayı haram kılan imamlarımızdan razı olsun. Nitekim İbnü’s-Salâh bunu tahlil ederken şunu söyler: ‘Bu, şerir kimselerin içine girdiği bir husustur. Enbiya ve salihlerin efendisi olan Resûlullah’m (s.a.v) sünnetini terkedip, küffar ve dalâlet ehlinin yoluna dayanarak kaidelerini bunun üzerine bina etmek suretiyle salih ve veli kimselerin mertebesine ulaşmaya çalışan kimsenin durumu ne kadar da gariptir. Evet ulaşacak. Ancak (Allah’a değil), sıcak cehennemin kenarına.” Allâme Kırîmî’den şöyle nakledilmiştir: “Onlardan biri rüyasında Resûlullah’ı (s.a.v)gördü ve ona Gazâlî, Fahreddin-i Râzî ve İbn Sînâ’yı sordu. Resûlullah (s.a.v), İmam Gazâlî’yi çok hayırla övdü, Fahreddin-i Râzî için ‘O muâtebdir (kınanmış)’, İbn Sînâ için ise, ‘Beni vasıta yapmadan Allah’a ulaşmak istedi ve yolu kesildi’ dedi.” Dolayısıyla Kuşeyrî Risâlesi vb. muteber eserleri, Şâzelî’nin sözlerini ve Şeyh Tâceddin’in sözlerini tetkik ettiğin zaman, bu türden (şeriata aykırı) tek bir lafız bulamazsın. Şayet söz konusu eserlerde vahdet lafzı geçmişse de bunu tevhid ve Allah’ı vücûd ve vücûda lazım olan şeylerle birlemek anlamında kullanmışlardır. Yoksa bunların iddia ettiği gibi değil.</p>
<p><strong>4. İçe Doğan Her Hâtıra İtimat Edilip Edilmeyeceği Meselesi </strong></p>
<p>Hâtır723 sahibi (olduğunu iddia eden) kimselere bakıldığında, çoğu zaman bu kimselerin şer‘i olan hiçbir şeyi, ne usul ne de furûa bakmadığı (okumadığı) görülmektedir. Genellikle söz sahibi (sûfî) kimselerin ilham için şart koştuğu riyâzeti dahi yerine getirmemiş olan bu kimselerin etrafında toplanırlar. Oysa bu kişi hiçbir şartı yerine getirmemiştir. Bu kimse sonra tüm vesvese ve hâtırlarını ikrar eder, onları derleyip toparlayarak onlara göre amel eder ve bunların hakikat olduğunu söyler. Bunları, şeriat kaideleri ve nebevi hadislerin yerine koyarak, fakihlerin bu zevkten mahrum olduklarını iddia eder. Ah keşke anlayabilsem. Acaba bu kimseye Cebrâil mi (a. s) gelip kendisine gelen hâtırların masum (hatadan korunmuş) ve fakihlerin de bundan perdelendiklerini söylüyor. Oysa tüm bu iddialar, mutasavvıflar dahil tüm kesimlerin icmâı ile yalan ve uydurma şeylerdir. Çünkü gerçek sûfîler, havâtırın masum olmadığını, Kitap ve Sünnet’e havale edilmesi gerektiğini (bunlara uygunsa kabul edilmesini) ve bunlardan önce hâtırla uğraşılmaması gerektiği fikrindeler. Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: “Bazan kalbime bu kavmin nüktelerinden (hâtır) bir nükte doğar ve günlerce devam eder. Ben bunu Kitap ve Sünnet’ten iki âdil şahide vurmadan itimat etmem.”</p>
<p>Ebû Hafs el-Haddâd da şöyle demiştir: “Fiil ve hallerini her an Kitap ve Sünnet’le tartmayan, içine doğan havâtırı itham etmeyen kimseyi erkeklerin meclisinden saymayın.” Cüneyd şöyle demiştir: “Tarikat, halka kapalıdır. Resûlullah’m (s.a.v) yoluna uyanlar hariç.” Yine şöyle demiştir: “Bu işte (tasavvufta) Kur’an’ı hıfzetmemiş, hadis yazmamış olan kimseye tâbi olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz, Kitap ve Sünnet’le kayıtlıdır. Bizim bu mezhebimiz (yolumuz), Resûlullah’ın (s.a.v) hadisleriyle kuvvetlenmiştir.” İmam Gazâlî, İhyâ ’nın “Uzlet Babı”nda şöyle demektedir: “Boynuna farz olan ilimleri öğrenmeye muhtaç olan kişi, bunları öğrenmeden uzlete çekilirse âsi olur. Eğer farz kısmını öğrenir, ilimlere dalmak içinden gelmez ve ibadetle meşgul olmayı daha verimli görürse, o zaman uzlete çekilebilir. Eğer şer‘î ve aklî ilimlerde ilerleme imkânı var ise, öğrenmeden önce uzlete çekilmek çok büyük bir kayıp olur. Bu sırra binaen Nehâî ve başka âlimler, ‘Önce fıkıh öğren sonra uzlete çekil’ demişlerdir. İlim sahibi olmadan uzlete çekilen bir kimse, birçok durumunda vaktini uyku veya bir hevesi düşünmekle ziyan etmiş olur! Gayesi vakitlerini virdlerle değerlendirmektir. (Beden ve kalp ile) yapmış olduğu amellerinde çalışmasını boşa çıkaran ve farkında olmaksızın amelini iptal eden gururun çeşitlerinden bir türlü kurtulamaz. Allah ve Allah’ın sıfatları hakkmdaki inancı vehmettiği zanlardan kurtulamaz. Bu vehmin içerisinde kalbine gelen bozuk düşünce ve inançlardan bir türlü yakayı kurtaramaz. Bu bakımdan birçok durumda şeytana maskara olur. Oysa kendisini ibadet edenlerden görür. Dolayısıyla, ilim dinin esasıdır. Avam ve cahillerin uzlete çekilmelerinde hayır yoktur.”724</p>
<p>“İlhâm Babı”nda da Gazâlî şöyle demektedir: “Ehl-i tasavvuftan bir grup şunu iddia ederek der ki: İlhamın hâsıl olmasının yolu; önce tamamen dünya ile ilişkilerini kesmek, kalbi dünyadan boşaltmak, himmetini aile efradından, malından, evladından, vatanından, amelden, velayet ve nüfuzdan kesmektir. Hatta kalbi öyle bir duruma gelmeli ki o kalpte tüm bu sayılanların varlığı ile yokluğu eşit olmalıdır. Sonra bu kimse nefsi ile bir zâviyede tek başına bulunmalı, sadece farz ibadetlerle revâtip ibadetleri yapmalı, kalbi her şeyden boş olarak oturmalı, himmeti derli toplu olmalı, fikrini Kur’an’m okunmasıyla, Kur’an’m tefsirini düşünmekle bile dağıtmamalıdır. Ne bir hadis yazmakla ve ne de başka bir şeyle fikrini dağıtmalıdır. Bilakis Allah’tan başkasının kalbine gelmemesi hususunda çaba sarfetmelidir. Halvette oturduktan sonra diliyle dâimi bir şekilde ve kalp huzuruyla ‘Allah, Allah, Allah’ demelidir.</p>
<p>Dilinin kıpırdamasını terkedecek bir hale varıncaya kadar ve buna rağmen kelimenin lisanı üzerinde câri olduğunu görünceye kadar bu duruma devam etmelidir. Sonra kelimenin eseri tamamen dilinden silininceye kadar ve zikre devam ettiği halde kalbinde kelimeyi buluncaya kadar bu duruma devam etmelidir. Sonra kalbinden lafzın sûreti, harfleri, kelimenin şekli silinip sadece kelimenin manası kalbinde kalıncaya kadar bu şekilde devam etmelidir. Kelimenin manası kalbinde hâzır, sanki kalpten ayrılmaz bir özellik şeklinde oluncaya kadar bundan önceki durumuna devam etmelidir. Bu hadde varıncaya kadar vesveseleri defetmek suretiyle kendisinin iradesi vardır. Fakat Allah’ın rahmetini celbetmekte ihtiyarı yoktur. Kendisi, yaptığı ile Allah’ın rahmetinin esintilerine açık bir vaziyete gelmiştir. Bu bakımdan kendisine ancak Allah Teâlâ’nın açacağı rahmeti bekleme vazifesi kalır.</p>
<p>Bu raddeye geldiği zaman iradesi doğru, himmeti saf, devamlılığı güzel olduğu takdirde, şehveti kendisini baştan çıkarmadığı, dünya meşgaleleriyle nefsin konuşması kendisini meşgul etmediği zaman hakkın parıltıları kalbinde parlar. Bu parıltılar başlangıçta durmaksızın çakan şimşekler gibi çakar geçer. Sonra tekrar gelir. Bazan da geç gelir. Eğer gelirse durur. Bazan da farklılık gösterir. Eğer durursa durgunluğu uzun sürer. Bazan da uzun sürmez. Bazan benzerleri arka arkaya görünür. Bazan bir çeşidi gelir. Allah’ın veli kullarının bu husustaki dereceleri sayılamayacak kadar çoktur. Nitekim yaratılışları ve ahlâklarının sayılamayacak kadar çok oluşu gibi. İşte bu yol, senin tarafından katıksız bir temizleme, tasfiye, cila, sonra hazırlama ve sadece beklemeye dönüşmüştür. Ehl-i istidlal ve ibret sahiplerine gelince, onlar bu yolun varlığını ve imkânını inkâr etmemiş, az da olsa, insanoğlunun bu büyük hedefe ulaşabileceğini belirtmişlerdir. Fakat düşünürler bu yolu engebeli ve meyvesi geç verilen bir yol olarak görmüşlerdir ve bu yolun bütün şartlarının bir araya toplanmasını uzak görmüşlerdir. Bu derecede dünya ile ilgileri kesmenin hemen hemen imkânsız olduğunu söylemişlerdir. Şayet bu durum meydana gelirse de kalıcı olması, meydana gelmesinden daha uzak bir ihtimaldir. Zira az bir vesvese kalbi altüst eder! Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Müminin kalbi, karışmak ve kaynamak yönünden fıkır fıkır kaynayan tenceî l . reofeft daha şiddetlidir. ”725 Bir diğer hadis şöyledir: “Müminin kalbi, Rahmân ’ın (kudret)parmaklarından ikisi arasındadır. ”726</p>
<p>Bu mücâhede esnasında bazan mizaç bozulur, akıl fesada uğrar, beden hasta olur. Eğer daha önce ilimlerin hakikatleriyle nefsin temizlenmesi ve riyâzeti gerçekleşmemişse, kalbe birtakım bozuk hayaller yapışır, uzun bir müddet nefis bunlara gönül verip mutmain olur. Bunların sökülüp atılması da ömür boyunca mümkün olmaz. Nice sûfî bu yolu seçmiştir. Sonra bir hayalin içinde yirmi sene kalmıştır. Eğer bu sûfî daha önce ilim öğrenmiş olsaydı, derhal bu hayaldeki karışıklık kendisine görünecekti. Bundan dolayı öğrenmek yoluyla iştigal daha kuvvetli ve hedefe daha yakındır. Düşünenler ve ibret alanlar şunu da söylemişlerdir: Nitekim sûfîlerin bu yolu takip etmeleri, tıpkı insanoğlunun fıkhı öğrenmeyi terkedip, ‘Allah’ın resûlü de fıkıh öğrenmedi, vahiy ve ilham vasıtasıyla dersleri tekrar etmeksizin, kitapların kenarlarına haşiye ve ta‘likler yazmaksızın fakih oldu. Bu bakımdan çoğu zaman riyâzet ve devamlılık beni de peygamberin vardığı gibi fıkha vardırır’ demesine benzer. Kim böyle zannederse, o nefsine zulmetmiş, ömrünü boşuna geçirmiştir. Hatta böyle diyen bir kimse çalışma ve ziraat yolunu, gizli hâzinelerden birine rastlayacağı ümidiyle terkeden bir kimseye benzer. Çünkü gizli hâzinelerin birine rastlamak mümkünse de cidden uzak bir ihtimaldir. İşte bu kimsenin hali de böyledir. Düşünürler derler ki: ‘Her şeyden önce âlimlerin tahsil ettiği ilmin tahsili gerekir. Onların söylediklerini anlamak lazımdır. Bunu tafsil edip anladıktan sonra, diğer âlimlere keşfolunmayan bir rahmeti beklemekte herhangi bir sakınca yoktur. İlim tahsilinden sonra keşfe nail olması umulur.”727 * İmam Gazâlî’nin sözleri burada sona erdi.</p>
<p>Kastallânî şöyle demiştir: “Hiç şüphesiz bu kavmin (sûfîlerin) ilmi, önceden işledikleri amelleri sonucu kendilerine bahşedilen birtakım mevâcid728 (hal ve makamlar) ve gerçekleştirdikleri amellerden tevârüs eden (miras kalan) hallerdir. Amellere vâris olanlar ancak hallerini düzeltenlerdir. Bunun da en başta geleni, çok ince şüphelere ve gizli yönlerine fazla dalmadan, Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin yolu üzere fıkıh ve usûlü’d-dînden müteşekkil olan şeriat ilimlerini öğrenmektir. Bunlardan kâfi derecede bilgi hâsıl olunca, öğrendiğini kullanır ve gücüne göre himmeti bulur. Bu durumda ona ilk lazım gelen şey, nefsin âfet ve illetlerini, nefse dışardan karışan şeyleri ve zayıflıklarını öğrenmek ve bu suretle ahlâkını süsleyerek dünya fitnelerinin kapışma ve şeytanın tuzaklarına set çekmek ve bunlardan sakınmaya çalışmaktır. Allah’ın hakkında,  “Hikmet verilene ise çok büyük bir hayır verilmiş demektir ”129 emir buyurduğu en yüce hikmet ilmi işte budur. Böylece nefis, bu hallere ve vazifelere alışıp, sert ve katılıktan dönüp ahlâkı, tabiatı yumuşayınca ve zahiri temizlenip bâtını da saflaşınca, artık havâtırlarını (kalbe doğan şey)murakabe etmeye ve sırlarını tasfiyeye (saflaştırma) sâlikin gücü yeter. İlm-i ma‘rife diye tabir olunan işte budur. îbare lisanı bundan bahseder ve bundan sonra ilm-i işaret olarak vasıflanan havâtır, mükâşefe, müşahedat ilimleri gelir. Bu ilim, zikredilen meşhur ilimlere iştirak ettikten sonra artık sûfîliğin hususiyetlerinden olmuş olur.</p>
<p>Bu ilme işaret ilmi denilmesinin sebebi, ibare lisanının bundan bahsetmekten kısır kalmasıdır. Zira bu ilim; zevk, menziller ve mevâcid ilmi olup söyleyenin ibaresine münhasır olmaz. Ancak faydalanan kimsenin lisanında cereyan eder ve söyleyene bir talimdir. Nitekim Said b. Müseyyeb’den naklen gelen hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ilmin bir çeşidi de vardır ki gizli hâzineye benzer. Onu marifetullah ehlinden başkası bilmez. (Marifet ehli o ilimle) konuştuğu zaman, Allah ’tan gafil olanlardan başkası inkâr etmez. ”730</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî şöyle demiştir: “Havas derecesine ulaşıp, uzlet halinde sana ilham ve keşf yoluyla ilme benzer birtakım vesveseler (vehim gibi) ârız olduğunda sakın bunları (hemen) kabul etme. Önce Kitap ve Sünnet’e müracaat et. Bil ki sana ârız olan şey, şayet bizâtihi hak ise ve sen de ondan Kitap ve Sünnet ile hakka döndüysen bu konuda sana bir itâb olmaz. Çünkü sen, ‘Allah boynuma Kitap ve Sünnet yönünden günah işlememe yükü yüklemiş, keşf, ilham ve müşahede yönünden değil’ diyorsun. Bu durumda ilham yoluyla gelenleri kabul edersen nasıl olur? îlham yoluyla gelen bilgiyi Kitap ve Sünnet’e vurmadan kabul etme. Şayet Kitap ve Sünnet’le karşılaştırmadan ilhamı kabul etmezsen, tevehhüm yollu vesveselerde bir sakınca olmaz. Rabb’inden sana bir basiret verilinceye kadar bu kapıyı (hal) muhafaza et. Bunu şâhid ve beyyine takip eder. Bu ikisinin olduğu yerde hata ve şüphe olmaz. Allah’a hamdolsun.”</p>
<p><strong>Firavun’un İmanı Konusu </strong></p>
<p>Kavmin (sûfîlerin) kitaplarıyla meşgul olanlardan biri, zâhirî manasından hareketle bu kitaplarda Firavun’un iman üzere öldüğünün söylendiği vehmine kapılmış ve, “İnsan hakkında hüsnüzan esastır” demişti. Buna karşılık ben ona, “Kur’an’ın, aleyhine şahitlik ettiği bir kimsenin lehine mi şahitlik ediyorsun?” dedim. Adam “Kur’an’da (Firavun’un) imanına delalet eden d^S\ JU İman ettim dedi ’731 ifadesi var”dedi. Ben, “Bu lafzî (söylenmiş) bir hikâyedir. Burada imanına şehadet eden bir şey yoktur. Bu tür zamanlarda (yeis anında) imanı telaffuz etmek fayda sağlamaz. Nitekim Allah Kur’an’da ‘(Dediler ama), hışmımızı gördükleri (yeis anı) zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildimı buyurmuştur” dedim.</p>
<p>Adam, “Firavun’un cehennemde olduğuna dair Kur’an’da (açık) bir beyanat yoktur” dedi. Ben, “Bu konuda Allah şöyle buyurmuştur:  ‘Tıkın Firavun ailesini en şiddetli azaba! (denilir),&#8217;’,733 dedim.</p>
<p>Adam, “Ailesini zikretmiştir. Firavun’u değil” cevabını verdi.</p>
<p>Söyledikleri sırf cehalet olduğu halde yine de Allah’ın şu âyetiyle cevap verdim:  “Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. ”734</p>
<p>Adam, “Onları (kavmini) ateşe götürecek ancak kendisi geri dönecek” cevabını verdi.</p>
<p>Ben, “Allah en büyük olandır dedim. Bu iddialar, kendisini ilgilendiren şeyleri terkedip başkasıyla uğraşana verilmiş bir âfettir. Şayet bu kimseler, kalplerinde şer‘î ilimler ile âdab-ı seniyye parlaymcaya kadar, aziz Kur’an’m tefsirini ve Resûlullah’m (s.a.v) hadislerini okumuş olsalardı, Firavun’un küfürde olduğunu ilme’l-yakîn olarak bileceklerdi. Hatta bu konuda Kitap ve Sünnet’te vârit olmuş olan nassı inkâr etmiş olacağından, Firavun’un iman üzere gittiğini iddia edenin de küfrüne hükmedeceklerdi.</p>
<p>Bu sözlerin sahibi (İbnü’l-Arabî) onların (zâhiren) anladıkları manayı kastetmemiştir. O, Firavun’un kıssasını sadece nefse bir misal olmak üzere anlatmıştır. Zira Firavun, tüm delil ve öğütleri kulak ardı etmiş ve haddi aşmasından, kibrinden asla dönmemiştir. Tâ ki ölüm anma kadar. Öleceği sırada iman kelimesini ifade etmesi ihtar edilmiş, o da zilletten (emre) itaat etmiştir. İşte nefis denen şey böyledir. Mevi‘ze ve uyarı ile yola gelmediği zaman, ilacı iman&#8217; etsin diye onu mücâhede denizinde boğmaktır. Muvaffakiyet Allah’tandır. Buradan sen de anladın ki sülûke giren bir kimsenin bu kitapları okuması gerekmez. Ona lazım gelen şey; sünneti, fıkhı önce öğrenip sonra bunlarla amel etmek; nefis mücâhedesi ve nefsi güzelleştirmektir. Yardım istenecek olan Allah’tır.</p>
<p><strong>Velayet-Nübüvvet Meselesi </strong></p>
<p>Velayet derecesinin, nübüvvet derecesinden daha üstün olduğunu söylediği iddia edilen bir kısım sûfîler eleştirilmiştir. Böyle bir iddia kesinlikle küfürdür. Ancak bu sözden (sûfîlerin, velayet nübüvvetten üstündür, sözünden) onların anladığı zâhir mana kastedilmemiştir. Bilakis, açıklayacağım üzere bu sözün tevili vardır. Tevile dayanmakla beraber böyle bir söz şâz ve merdûddur. Bunu da az bir kesimden başkası söylememiştir. Söyleyen de reddedilmiştir. Bu sözün tevili, Şeyh Alâeddin el-Konevî’nin Şerhu ’t-Taarruf&#8217;ta ifade ettiği şu sözlerdir: “Nübüvvet ile risalet arasında mutlak bir umumluk ve hususluk olduğu gibi; velayet ve nübüvvet arasında da mutlak olarak umum ve hususluk vardır. Her nebî velidir. Ancak aksi olmaz (her veli nebî değildir). Nebîlik asla velilikten ayrılmaz.” Bu sözlerin sahibi şöyle diyor: Nebinin velilik yönü, (yine) kendisinde bulunan nübüvvet yönünden daha üstündür. Zira (nebinin) velayet yönü Hakk’a, nübüvvet yönü ise halka dönüktür. Bundan, mahzurlu olan bir mananın anlaşılmasını gerektirecek bir durum yoktur. Aksi halde yukarıda anlaşıldığı gibi nebî ile veli farklı kimseler olsa, velinin nebîden üstün olması (gibi bir durumun ortaya çıkması) gerekir. Oysa böyle bir durum mevcut değildir. Dolayısıyla, nebîde velayete ilave olarak nübüvvet de vardır ki makam olarak o, daha üstün, övgüye daha layıktır.</p>
<p>Elbette burada nebîlikle başkasının makamı arasında bir münasebet kurulmuyor. Bu sözün benzeri, İbn Cemâa’nın Cem‘u ’l-Cevâmi‘in şerhinde Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’dan naklettiği ‘Nübüvvet makamı, risalet makamından daha faziletlidir’ sözüdür. Bunu da nübüvvet amel makamıdır ve Allah’la alakalıdır; risalet ise tebliğ makamıdır ve halkla alakalıdır tezinden hareketle söylemiştir. Hem sonra bu sözden hareketle, nebinin, resülden üstün olduğunu söylemek gerekmez. Zaten nebî olmayan, resûl olamaz ki böyle bir üstünlük gereksin. Bilakis resûlde, nübüvvetin yanında risalet de vardır. Kendisinde iki makam bir arada bulunduğu için kesinlikle nebîden daha üstündür.</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Abbas el-Mürsî, Ebû Yezîd’in, “Bir denize daldım ki pnbiya onun sahilinde duruyordu” sözü için şöyle demiştir: “Şüphe yok ki Ebû Yezîd bu sözüyle zafiyet ve aczini şikâyet etmiştir. Onun muradı şudur: ‘Enbiya tevhid denizine daldı ve öbür tarafta boğulma sahili üzerinde durup halkı ona dalmaya davet ediyorlar. ’ Yani şayet kâmil olmuş olsaydım, ben de onlar gibi öbür tarafta dururdum.”</p>
<p>Şeyh Tâceddin İbn Atâullah (bunun üzerine) şöyle demiştir: “Şeyhin, Ebû Yezîd’in kelâmına getirdiği bu yorum, Ebû Yezîd’in bulunduğu makama layık olan bir yorumdur. Çünkü o, şeriat prensiplerine kemal-i edeble uymak ve yerine getirmekle meşhurdur. Hatta kendisine bir adamın veli olduğu söylendi. O da bu adamı ziyarete gitti ve mescidde oturarak onu beklemeye başladı. Derken (veli olduğu söylenen) adam çıktı ve mescidin duvarına tükürdü. Bunun üzerine^ Ebû Yezîd adamla görüşmeden çıkıp gitti ve şöyle dedi: Şeriat âdabı hakkında bu adama güven olmaz. Allah’ın esrarı konusunda nasıl güvenilsin?” Yine şöyle demiştir: “Allah’la beraber istikamet üzere olan ekâbirden sudûr edip de inkâr edilen tüm söz ve fiilleri, istikamet üzere bulunduklarını ve tariklatlarmın güzel olduğunu bildiğimizden tevil ederiz. Nitekim, ‘Bir müslümanın söylediği bir kelimeyi (tevil ederek) hayra yorabildiğin sürece, sakm şer (kötü) sayma’ denilmiştir.” Şeyh Ebü’l-Abbas da şöyle demiştir: “Evliyanın, enbiyadan aldıkları hisse, içi bal dolu bir tuluma benzer ki bu tulumdan bal sızar. İşte tulumun içindeki bal enbiyanın, ondan sızan kısmı da evliyanın payıdır.”</p>
<p>Şöyle devam etmektedir: “Aynı şekilde enbiya, eşyanın hakikatine muttali olur. Evliya ise hakikatine değil, misaline muttali olur.” Bundan dolayıdır ki Resûlullah (s.a.v), Hârise’ye imanının hakikatini sorduğunda, Hârise, “Sanki cennet ehlini seyreder gibiyim”735 dedi de, “baktım” demedi. Konevî’nin bu konudaki sözlerine gelince, nübüvvet hakkında söz söyleyenler arasında enbiyanın üstünlüğü hakkında bir ihtilaf bilmiyoruz. Velinin üstün olduğunu söylediği iddia edenlerin bu sözleri o ve başkaları tarafından (yukarıdaki gibi) tevil edilmektedir. Çünkü kesinlikle her nebî (aynı zamanda) velidir. Nebî aynı zamanda veli olmakla beraber, velilik yönü, nebîlik yönünden daha üstündür. Çünkü nebînin velayeti Hakk’ a, nübüvveti ise halka bakar. Mutlak anlamda bu görüşte hoş olmayan bir yön olduğu da gizlenemez. Taarruf sahibi şöyle demiştir: “Enbiyanın beşerin en üstünü olduğu ve her ne kadar kadri yüksek, hatırı büyük, derecesi üstün olsa dahi, beşer içinde enbiyaya fazilet bakımından denk ne bir sıddık ne bir veli ne de başka bir kimse olmadığı hususunda icmâ oluşmuştur.”</p>
<p>Bunun için Konevî şöyle demiştir: “Taarruf sahibi bu sözleriyle, velinin nebîden daha üstün olduğunu iddia eden dalâlet ehli bir tâifeyi reddetmeyi murat etmiştir. Böyle söylemek (velinin nebiden daha üstün olduğu) tahkik ehline göre ilhâd, dalâlet ve küfürdür. Böyle bir şeye tamamen zındık ve dalâlette olduğuna hükmedilmiş olanlardan başkası inanmaz. Evet, velayetin, nübüvetten daha üstün olduğu sözü, bir kısım müteahhirîn tarafından dile getirilmiştir. Bunlar hakkında da hüsnüzanda bulunulmuş ve bununla tek başına velayetin yine tek başına nübüvetten daha üstün olduğunu kastedilmediği; nebîde (velayet ve nübüvvet) olmak üzere iki sıfat olduğu (kendisindeki velayet sıfatının, nübüvvet sıfatından daha üstün olduğu şeklinde) ifade edilmiştir. Bununla ilgili yukarıda anlatılanları hatırla.”</p>
<p><strong>Kişinin Uyanıkken Hz. Peygamber’i (s.a.v) Görmesi </strong></p>
<p>Sûfîlerin eleştirilen görüşlerinden biri de uyanıkken Resûlullah’ın (s.a.v) görülebileceği iddialarıdır. Bu görüş, inkâr edilemeyecek bir husustur. Şeriat imamlarından İmam Gazâlî ile Yâfıî, bunun mümkün olduğunu ve vuku bulduğunu söyleyenlerdendir. Kurtubî’nin sözlerinde de bunun mümkün olduğuna dair işaretler vardır.</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî, uyanık haldeyken Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) gördüğünü söylemiş ve bunu Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’a iletmiş ne şeyh ne de çağdaşı olan herhangi bir âlim onu yalanlamıştır. Bu konuda ben de bir kitap yazdım.736 Bundan dolayı burada fazla detaya girmeyi uygun bulmuyorum. Evet bu hususta bilerek ve imtihan ederek iddiacı yalancı kimseden kaçınılmalıdır. Bunlardan biri, bir defasında böyle bir iddiada bulundu. İmtihan etmek için biri onunla bir araya geldi ve imtihan etti. Bu kimseyi bâtıl alametlerinin kapladığını, yüzünde yalanın belirdiğini gördü. Sonra adamlardan biri (bu kimsenin yalanını) teyit edici olarak Resûlullah’ıgördü. Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle diyordu: “Bu, falan kimsedir. Söyledikleri bâtıldır. Bundan sakınsın. ” Sonra Allah bu kimsenin durumunu bâtıl ehli gibi yaptı.</p>
<p><strong>Hızır’ın (a.s) Durumu </strong></p>
<p>İlk dönemlerden itibaren sûfîlerin; Hızır’ın (a.s) durumu ile ilgili görüşleri, onunla buluşmaları ve hayatta olduğuna dair fikirleri eleştirilmiş ve reddedilmiştir. Bunu inkâr edenlerden biri de, İbnü’l-Cevzî’dir (v. 565/1170). İbnü’l-Cevzî bu konuda, “Şayet (Hızır) hayatta olsaydı, mutlaka Resûlullah (s.a.v) ile buluşurdu. Şayet Resûl-i Ekrem ile buluşmuş olsaydı bu vârid olurdu” demiştir. İnsanlar bunu inkâr edeni reddetmiştir. İbnü’s-Salâh da şöyle demiştir: “Ulema ve sülehanın çoğuna göre Hızır (a.s) hayattadır. Bunu inkâr eden bazı muhaddisler istisnadır.”</p>
<p>İmam Nevevî de Şerhu’l-Müslim&#8217;de, “Ulemanın cumhuruna göre Hızır (a.s), hay (hayatta) ve mevcuttur. Ehl-i salah, ehl-i marife ve sûfîler arasında bu hususta ittifak vardır” demiştir. Bu husuta birçok kimse kitap yazmıştır. Bu konu hakkında son olarak kitap yazanlardan biri de İbn Hacer’dir. Hızır’ın (a.s), Resûlullah (s.a.v) ile buluştuğuna dair birtakım hadisler de vârit (gelmiş) olmuştur. Bu hadisler her ne kadar zayıf da olsalar, tariklerin (hadislerin geliş yolu) ve haberlerin çok oluşu, onları kuvvetlendirmektedir. Hızır’ın (a.s) Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) vefatında sahabeye taziyede bulunması, Ali’nin (r.a), “Bu Hızır’dır (a.s)” demesi, bunun karşısında sahabenin sükût etmesi bir nevi icmâ sayılır. Ömer İbn Abdülaziz ile buluşmasına dair kısanın isnadı sahihtir.</p>
<p>Onun hakkındaki haberler çoktur.</p>
<p><strong>Abdal, Nücebâ, Evtâd ve Aktâb Meselesi </strong></p>
<p>Alimlerden bir kısmı sûfîlerin, abdal, nücebâ, evtâd ve aktâba dair görüşlerine karşı çıkıp, bu konuda hadiste bir asıl mevcut değildir diyerek eleştirmişlerdir. Durum dedikleri gibi değildir. Bu konuda hadisler ve haberler gelmiştir. Ben bunları bir kitapta topladım.737 Dolayısıyla burada bu konuda lafı uzatmayacağım. Ariflerin Sözlerinde Cebre Varan Hususlar Konevî şöyle demiştir: “Kendilerinde ihtiyar ve fiili nefyetmeleri sebebiyle bazı âriflerin sözlerinde bazan cebir varmış vehmi hâsıl olmaktadır. Kendilerinden.değil, Allah’tan gelene nazar etmeye (her şeyi Allah’tan bilmeye) gark olmalarından dolayı, böyle bir şeyi düşünmemeyi murat ederler.”</p>
<p><strong>Ruh Meselesi </strong></p>
<p>Sûfîlere yöneltilen eleştirilerden biri de ruh hakkındaki görüşleridir. Bilmiş ol ki onlar bu hususta üç gruba ayrılırlar.</p>
<p><strong>Birinci grup:</strong> Edeben, bu konuya dalmaktan kendilerini alıkoymaya rıza gösterenler. Bu da Cüneyd’in yoludur. Cüneyd şöyle demiştir: “Ruh Allah’ın kendi ilmi için ayırdığı ve buna halkından kimseyi muttali kılmadığı bir şeydir. ‘De ki: Ruh Rabb ’imin emrindendir ’738 buyurduğu için mevcut bilgiden fazlasıyla konuşmak câiz olmaz.”</p>
<p><strong>İkinci grup:</strong> Bu konuda Sühreverdî; insanların ruh hakkında konuştuklarını, oysa evla olanın bu konudan uzak durmak, Resûlullah’m edebiyle edeplenmek olduğunu ifade edip, Cüneyd’in sözlerini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu konuda insanların Allah’ın kelâmına uygun düşen teviller yaparak söz söylemeleri câiz olur. Şöyle ki tefsiri haram, konudan kopmamak şartıyla uygun tevil ise câiz kılınmıştır. İşte ikinci fırka bunlardır.</p>
<p><strong>Üçüncü grup:</strong> Üçüncü grup, şâz kalmıştır. Bunlar sözü ruhun kadîm olduğunu söylemeye kadar götürmüşlerdir. Bu, felsefecilerin kışkırtmasıdır. Bundan Allah’a sığınırız. Bunlardan biri ibareleri güzelleştirerek, “Ruh mevcut ve yücedir. Onun muhdes (sonradan olma) veya kadîm olduğu söylenemez” demiş ve cüz’î ruhların bu yüce ruhtan daha parlak ve ince olduğunu iddia etmiştir. Bu görüş de aynı şekilde bâtıldır. Bu konuda Konevî şöyle demiştir: “Müteahhirînin ibarelerinden bundan daha fazlası da yer almıştır. Hak olan şudur: Kadîm olan, Allah Teâlâ ve sıfatlarıdır. Bunun dışında kalan tüm ruh, cesetler ve başka şeylerin tamamı hâdistir (sonradan olma).” Ben derim ki bu faslı iyi öğren ve cidden muhkem kıl. Sonra ruhun muhdes (sonradan yaratıldığı) olduğuna inan ve bunu zihninde defalarca tekrarla. Tâ ki bu fikir senin etine ve kanına karışmcaya kadar. Seni aldanmaktan ve hurafe olan bir sözü kabul etmekten sakındırırım. Çünkü müteahhirîn ve diğerlerinden, çoğunun ayak kaymaları buradan meydana gelmektedir. Muvaffık kılan Allah’tır.</p>
<p><strong>Semâ Meselesi</strong></p>
<p>Semâa gelince, şayet aletler eşliğinde yapılmazsa, bizim mezhebimize göre haram değildir. Bunda inkâr edilecek bir durum da yoktur. Her asırda her mezhepten imamlar semâda hazır bulunmuşlardır. » Hafız Muhammed b. Tâhir el-Makdisî senediyle beraber Mus‘ab b. Zübeyr’den şöyle nakletmiştir: “Mâlik b. Enes’in meclisindeydim. Ebû Mus‘ab kendisine semâ meselesini sordu. Bunun üzerine Mâlik, ‘Bizim beldemizde bulunan ilim sahipleri buna karşı çıkmıyor ve bundan geride kalmıyorlar. Semâı, cahil veya kaba tabiatlı bir Iraklı nâsikten başası inkâr etmez’ cevabını verdi.” Yine aynı şekilde senediyle beraber Salih b. Ahmed b. Hanbel’den yapılan nakilde (Salih b. Ahmed’in) semâı sevdiği, bir adamı hazır bulundurduğu ve bu adamın terennüm ettiği ve babasının da dinlediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>İbn Tâhir de şöyle demiştir: “Kardeşimiz Ebû Muhammed et-Temîmî şöyle dedi: Şerîf Ebû Ali Muhammed b. Nasr b. Ebû Musa el-Hâşimî’ye semâ meselesini sordum. Şöyle cevap verdi: Bu konu hakkında ne diyeceğimi bilmiyorum. Ancak 380 senesinde Hanbelî şeyhlerinden biri olan şeyhimiz Ebü’l-Hasan Abdülaziz b. Hâris et-Temîmî’nin evinde arkadaşları için verdiği bir davette hazır bulundum. Bu davete Mâlikî şeyhlerinden Ebû Bekir el-Ebherî, Şâfiî şeyhlerinden Ebü’l-Kasım ed-Dârî, ashâbü’l-hadîs şeyhlerinden Ebü’l-Hasan Tâhir b. Hüseyin, zâhid şeyhlerden Ebü’l-Hasan b. Sem‘ûn, mütekellim şeyhlerden Ebû Abdullah b. Mücâhid ve arkadaşı Ebû Bekir el-Bâkıllânî de katılmıştı. Hatta (o kadar âlim vardı ki) orada bulunanlar, şayet bulundukları evin damı yıkılıp üzerlerine çökse, bir sene boyunca Irak’ta fetva verecek kimse kalmaz dediler. (İşte bu kadar âlimin bulunduğu o davette) sesi güzel bir adam vardı. Ona bize bir şeyler oku diyorlardı. Adam (şu sözleri) söylüyor, onlar da dinliyorlardı:</p>
<p><em>‘Parmakları, bir kâğıdın ortasına, </em></p>
<p><em>Solukla değil, kokuyla bir mektup yazdı. </em></p>
<p><em>Çekinmeden beni ziyaret et sana feda olayım </em></p>
<p><em>Zira bana olan sevgin insanlar arasında duyulmuş, diye. </em></p>
<p><em>Sevgilinin mektubunu sunan kimseye sözüm, </em></p>
<p><em>Beni bekle, baş üstünde değil, iki göz üstünde sana geleyim, oldu. </em></p>
<p>İbn Tâhir, “Kendisine iktida edilen imamlardan olup da semâ dinlemenin mubah olduğunu söyleyenlerin sonuncusu Şeyh Ebû İshak eş-Şîrâzî’dir. O ise vera‘ (takva), zühd ve zâhidliği ile gizlenemeyecek kadar (önemli) bir makamda idi” demiştir.</p>
<p>Beyhakî de Şuabü’l-İmân’da şöyle demiştir: “Kardeşim Abdurrahman Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’ye okudum. Şöyle cevap verdi: ‘İmam Ebû Sehl Muhammed b. Süleyman’a semâ meselesini sordum. Dedi ki: ‘Semâ, hakâik ehli için müstehap, vera‘ ehli için mubah, fısk ehli ve eğlence olsun diye yapanlar hakkında da mekruh sayılır.”</p>
<p>Konevî, Taarruf un şerhinde şöyle demiştir: “Müteahhirînden; Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm, Şeyh Takıyyüddin İbn Dakîkul‘îd ve İslâm imamlarının âlimlerinden başka kimseler de bazan semâda hazır bulunmuşlardır.”</p>
<p>İsnevî Tabakâtta, “Şeyh Tâceddin b. Ferkâh, sertıâı seviyor ve semâda hazır bulunuyordu” demiştir. Aynı şekilde Kutbüddin el-Kastallânî de semâı iyi görenlerdendi. Mâverdî, el-Hâvf de, “Abdullah b. Cafer b. Ebû Tâlib, gmâyı (nağmeli söz/şarkı) çokça dinleyenlerdendi. Bunun için câriyeler satın alırdı” demiştir. Durum böylece tayin edilip karara bağlanınca, şu hususların bilinmesi gerekecektir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bu anlattıklarımızdan, semâ halinin kemal bir hal olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Buna dair Cüneyd şöyle demiştir: “Semâ talebinde bulunan bir mürid görürsen, anla ki onda hâlâ tembellik eseri vardır.” Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin tarikatında semâ yoktu.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Konevî şöyle demiştir: “Bahsettiğimiz ruhsat, semâm çok fazla yapılmadığı durum için söz konusudur. Ancak semâı âdet ve alışkanlık haline getirip vaktinin çoğunu bununla geçirmek zemmedilmiştir.” İmam Gazâlî böyle tayin etmiştir. Buna da kalp ferahlansın diye genişlik tanındı. Zira bazan mubah olan şey, nefsi sakinleştirme niyetiyle yapıldığında sırf ibadet olur. Nitekim Ebü’d-Derdâ, “Nefsimi bazan bâtıl bir şeyle dinlendiriyorum. Böylece Hak (bir şeyi) yapmamda yardımcı oluyor” demiştir.</p>
<p>Avârif739 müellifi de, “Nitekim devamlı Allah için çalışan âbidlerin istirahat etmesi ve amele ara vermek suretiyle nefislerin birtakım ihtiyaçlardan faydalanması için bazı vakitlerde namaz kılmak mekruh kılınmıştır” demiştir.  Sühreverdî’nin Avârifü ’l-Maârif adlı eseri kastedilmektedir (Mütercim).</p>
<p>Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, “sadık” için şöyle demektedir: “Sadık kimsenin; cehli ilmini, bâtılı hak duygusunu, dünyası ahiretini artırmaya vesiledir.” Bu manadan olmak üzere, Resûlullah’a (s.a.v) kadınlar sevdirilmişti ki (Resûlullah), şerefli nefsinin hukukunu temiz yerden karşılamış olsun.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Avârif müellifi (Sühreverdî) şöyle demiştir: “Semâ yoluyla fitneye düşenler çoğaldı. Semâ konusunda safiyet ortadan kalktı. Ona olan düşkünlüğünden dolayı bazı kimseler onu savunmaya yeltendi. (Bunların) ameli azaldı, halleri bozuldu. Bunlar sık sık semâ toplantıları düzenlemeye başladılar. Böylece semâ nefislerin şehvet talebine, eğlence ve gaflet yerlerini hoş göstermeye bağlı kaldığından yara almaktadır. Bu durum, müridin (manen) ilerlemesine mani olmakta, zaman kaybetmesine, ibadetten daha az haz almasına sebep olmaktadır. Sıdk ehline göre böyle bir toplantı merdûddur. Özellikle de gerçek mutasavvıfların değil, tasavvufun sadece libas ve sûretine bağlı olanların önem verdiği hâzirundan iyi niyetli olmayanlara meveddet ve yakınlık suretiyle bir nifakın karıştırılması veya kavvâlin nefislerin kendisine meylettiği parlak biri olması; toplananlar arasında kadınlara fazlaca değer verilip ön plana çıkarılması ve hevâ ile dolu bâtınların bunlar karşısında yumuşaması gibi sayıklarla yapılan semâ toplantıları. Bunların haram oluşuna dair icmâ bulunmaktadır. Mâsiyet ehlinin hali bunlardan daha güzeldir. Çünkü mâsiyet ehli fısklarım görüyor, bunlar ise görmüyorlar ve bunu bilmeyenlere ibadetmiş gibi gösteriyorlar.”</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Avârif sahibi şöyle demiştir: “Şöyle bir söz vardır: Semâ, temkin ehli âriflerden başkası için sahih olmadığı gibi, mübtedî müridlere de mubah değildir.” Konevî de şöyle demiştir: “Meşâyih; nefislerini doğru bir mücâhedeye alıştırmadan, hemen iradelerinin başlangıcında semâı müridler için kerih görmüşlerdir.” Bazıları da, “Semâ; ancak kendisinde ölü bir nefis ve canlı bir kalp bulunup, nefsi mücâhede kılıcıyla öldürülmüş, kalbi ise muvafakat ve müşahede nuruyla hay (canlı) olan kimse için uygun olur” demişlerdir.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Avârif müellifi şöyle demiştir: “Sûfîler ancak birbirleriyle semâ yaparlardı. İhvan yoksa semâı terkederlerdi. Cüneyd’in semâı terkettiği söylendiğinde kendisine, ‘Niçin semâ yapmıyorsun?’ diye soruldu. Cüneyd, ‘Kiminle?’ dedi. ‘Kendi kendinle’denildi. Cüneyd, ‘Kimden?’ diye sordu.”</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Serrâc et-Tûsî, tasavvufa dair telif ettiği el-Lüma ‘ adlı eserinde, “Allah’ın esma ve sıfatlarım tanıyıp ona ancak yakışanı izâfe edebilecek bir konuma gelinceye kadar müride semâ câiz olmaz. (Bunları tanımalı ki) kalbi dünya sevgisi, övülme, metholunma isteğine bulaşmasın. Böylece kalbinde mahlûkata dair bir tamah kalmasın, kalbini gözetebilsin, hududunu mahafaza edip vaktine riayet edebilsin” demiştir.</p>
<p><strong>Yedincisi:</strong> Avârif sahibi şöyle demiştir: “İnsaf sahibi kimse; günümüz insanlarının toplantılarında, şarkıcının elinde defiyle, gazelcinin gazeliyle oturma hallerine bakıp, bu tarz bir oturuşun acaba Resûlullah (s.a.v) döneminde olmuş olabileceğini düşünebilir mi? Onlar hiç toplantılarına kavvâl (söz söyleyen/nağmeci) getirip onu dinlemişler midir? Hiç şüphesiz böyle bir şey vuku olmamıştır. Şayet böyle bir şeyde fazilet olsaydı, onlar bunu ihmal etmezlerdi. Bunda bir fazilet olduğunu iddia eden kimse, Allah Resûlü’nun, ashabının ve tâbiînin marifet ahvalinden nasipsizdir. Müteahirrîn ulemasından bazısı bu meclisleri güzel sayarak bu konuda yanılmışlardır. Onlara seleften delil getirildiğinde hemen müteahhirînden delillerle karşı çıkıyorlar. Halbuki selef Resûlullah’m (s.a.v) çağma daha yakm olduğu gibi, hidayetleri de Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) hidayetine daha uygundur.” Ben bir ara Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın semâ hakkında yazdığı ve bu konudaki görüşlerini belirttiği bir fasla (bölüme) rast gelmiştim Şeyh orada semâ hakkında şöyle demekteydi: “Semâ, semâda bulunan ile onlan dinleyenler bakımından şu kısımlara ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong> Ârif-i billâh olanların semâı: Bunların semâı, hallerinin değişmesine göre değişiklik arzeder. Kendisine havf (korku) galebe çalan kimseye, onu anımsatan bir şey zikredildiğinde, semâm etkisi çok olur. Semâm tesiri; kendisinde hüzün, ağlama ve hallerin değişmesi şeklinde ortaya çıkar.</p>
<p>Havf (korku) da kısımlara ayrılır:</p>
<p><strong>a)</strong> İkâb (cezalandırılma) korkusu.</p>
<p><strong>b)</strong> Sevabı kaybetme korkusu.</p>
<p><strong>c)</strong> Melikü’ 1-Vehhâb ile ünsiyet ve kurbu (yakınlaşma) kaybetme korkusu.</p>
<p>Bu kısım, korkanların ve semâ yapanların en faziletli olandır. Bu durumda yapmacık bir hal yoktur ve bu sadece korkunun tesiriyle oluşan bir haldir. Zira korku, yapmacık hal ve riyaya engel olur. Kur’an dinlediği zaman, Kur’an’ın tesiri bu kimseye şiir ve şarkıdan daha etkili olur.</p>
<p><strong>2.</strong> Kendisinde recâ hali galebe çalanın semâı: Bu da, arzu ve recâ (ummak) bahsi geçtiğinde, semâm kişide tesir etmesi durumudur. Şayet bu kimsenin recâsı (umma), ünsiyet ve kurb (yakınlaşma) için ise, semâı da râcinin (uman kimse) semâmdan daha faziletli olur. Yok eğer recâsı sevap için ise ikinci rütbede yer alır. Semâm birinci durumdaki tesiri, İkincisinden daha şiddetli olur.</p>
<p><strong>3.</strong> Kendisinde hub (sevgi) hali galebe çalanın semâı: Bu da iki kısımdır. Birincisi: Allah’ı, kendisine bahşettiği nimetler ve ihsanı için sevmek. Bu kimseye in‘âm, ihsan ve ikram (içeren sözlerin) semâı tesir eder. İkincisi: Zatının şerefi ve sıfatlarının kemali sebebiyle kendisinde Allah sevgisinin galebe çalması hali. Bu kimseye Zât’m şerefi ve sıfatlarının kemali bahsinin geçmesi tesir eder. Uzaklık ve ayrılık bahsi geçtiğinde tesiri daha da artar. Bu (semâ) daha önce bahsi geçenlerden daha faziletlidir. Çünkü buna yol açan şey, sebeplerin en faziletli olanıdır.</p>
<p><strong>4.</strong> Kendisinde tâzim ve yüceltme hali galebe çalanın semâı: Bu kısım, diğer üçünden daha faziletlidir. Çünkü bu semâda nefsi için hiçbir haz (pay) yoktur. Burada nefis, tâzim ve yüceltmek amacıyla zayıflamakta ve küçülmektedir. Dolayısıyla öncekilerin aksine bu semâda nefsi için bir pay yoktur. Zira bu kısımdakiler; Rab’leriyle bir vecih, nefisleriyle de başka bir vecih veya vecihlerde bulunurlar. Allah için hâlis olanla, nefsinin dahil olduğu konum arasında ne kadar da fark vardır. Çünkü seven kimse sevdiğinin cemaliyle lezzetlenir. Nefsinin payı da budur. Korkan kimse böyle değildir. Bunların halleri, kendisinden semâı aldıkları (dinledikleri) kimseye göre farklı olur. Dolayısıyla evliyadan gelen semâ (işitilen söz), ahmak cahilin semâmdan daha tesirlidir. Enbiyadan gelen semâ, evliyadan gelen semâdan daha tesirlidir. Yer ve göğün Rabb’inden gelen semâ ise enbiyadan gelen semâdan daha tesirlidir. Zira seven kimseye, mahbûbun sözünün, başkalarının sözünden daha fazla etki yaptığı gibi, korkan kimseye Rabb’in kelâmı, başkalarının kelâmından daha fazla etki yapar. Bundan dolayı enbiya ile sıddıklar ve bunların ashabı (arkadaşları) eğlence ve şarkı semâı ile meşgul olmamışlardır. Hallerine yaptığı tesirden dolayı Rabb Terinin semâı (onun kelâmını dinleme) ile yetinmişlerdir.</p>
<p>İnsanların çoğu, eğlence sesi, şiir ve şarkının güzelliğinde nefse bir pay vardır demek suretiyle şiir ve şarkı dinleme (semâ) hususunda hataya düşmüşlerdir. Onlardan biri halini harekete geçiren bir şey işittiğinde o eğlenceli şeyin sesi ve şarkının nağmesi sebebiyle nefsi lezzetlenir ve şiir o kimsenin hali; sevgi, havf (korku) ve recâdan hangisini gerektiriyorsa ona o hali hatırlatır. Bunun üzerine bu kimsede o haller taşmaya başlar ve nefis kendisine tesir eden duruma göre etkilenir. Semâ, hub (sevgi) ve havf (korku) şeklinde kendisini kaplayan şey cihetiyle tesir eder. Böylece o kimsede nefsinin lezzeti ve Rabb’inin sıfatlarıyla alakası şeklinde iki durum meydana gelir. Tamamının Allah’la alakalı olduğu zanedilir ki böyle düşünen yanılmıştır.</p>
<p><strong>5.</strong> Kendisinde mubah türünden bir arzu galebe çalanın semâı: Hanımına veya câriyesine âşık olmak gibi mubah bir arzunun galebe çaldığı kimsedir. Semâ bu kimseyi heyecanlandırarak şevk, ayrılma korkusu ve kavuşma ümidinden dolayı kendisine oldukça tesir eder. Bu sebeplerden dolayı da bu kimse coşkuya gelir. Bu tür semâda herhangi bir beis yoktur.</p>
<p><strong>6.</strong> Kendisinde haram türünden bir arzu galebe çalanın semâı: Parlak bir genç veya kendisine haram olan bir kadın isteği gibi haram bir arzunun galebe çaldığı kimsedir. Bu kimseyi semâ harama gitmesi için heyecana getirir veya haram yaptırır ki semâm bu kısmı haramdır.</p>
<p><strong>7.</strong> Bu altı kısmın dışında kalan kimsenin semâı: Bir kimse, bu anlattığınız altı kısımdan kendime ait bir şey bulamıyorum, semâm benim için hükmü ne olur, diye sorarsa, genel olarak fasit arzu olarak telakki edildiğinden, senin için mekruh olur deriz &#8230; Bazan günahkâr bir grup, semâda hazır bulunur, kendilerini saran birtakım kötü arzular için ağlar ve sızlarlar. Böylece orada bulunanlara kendilerini yukarıda zikredilen altı kısımda yer alan sebeplerden dolayı semâda bulunuyormuş gibi gösterirler. Bunlar, mâsiyet ile veli olduklarının vehmedilmesi gibi iki durum arasındadırlar. Bazan da semâ meclisine, yakınlarını veya kendisi için çok değerli olan bir azizini kaybetmiş olan kimseler gelir. Bu kimselere okunan şiir ve nağmeler, sevdiğinden ayrılmayı ve onlarla bir araya gelmemeyi hatırlatır da ağlamaya başlar ve oradakilere sanki Allah için ağlıyormuş izlenimini vermeye çalışır. Bu kimse haram olmayan bir fiille gösteriş yapan riyakâr biridir.”</p>
<p><strong>Övülen Semâ </strong></p>
<p>Övülmüş olan semâ, ancak övülmüş ve razı olunmuş fiillerin meydana gelmesini sağlayan sıfatların zikredilmesiyle hâsıl olur. Her bir sıfatın kendisine has Bir hali vardır. Rahmet sıfatını zikreden veya kendisine zikredilen kimsenin hali, râci (ümitvar) kimsenin hali; semâı da râcinin semâı olur. Cezanın şiddetini zikreden veya kendisine zikredilen kimsenin hali, hâif (korkan) kimsenin hali; semâı da hâifin semâı olur. Hali muhabbet olan kimse, mahbûbun (sevgilinin) cemalini (güzelliğini) zikrettiğinde veya kendisine zikredildiğinde hali muhiblerin hali; semâı da muhiblerin semâı olur. Hali (Allah’ı) yüceltmek ve korkmak olan kimse, (Allah’ın) azametini zikrettiğinde veya kendisine zikredildiğide hali, korkan ve yüceltenin hali; semâı da korkan ve yüceltenin semâı olur. Hali tevekkül olan kimse; zarar ve fayda verenin, yücelten ve alçaltanın, uzaklaştıran ve yaklaştıranın sadece Allah olduğunu zikrettiğinde veya kendisine semâ da zikredildiğinde, hali mütevekkilin (tevekkül eden) hali; semâı da onların semâı olur. Semâ esnasında insanların çoğu bu haller arasında gidip gelir ve zikredilen şeye (nağmeye) göre halden hale girerler. Bazıları da içinde bulundukları ilk hal sebebiyle şairin okuduklarına hiç aldırmaz ve söylenenlere meyletmezler.</p>
<p><strong>Cahil Âbid ile Fâcir Âlim </strong></p>
<p>Miâdü’l-Mürîdîn müellifi şöyle demiştir: “Bu (kitap/fasl); ibâha (her şeyi mubah gören fırka), hulûl (Allah’ın kişi veya bir varlığın içine yerleştiği düşüncesi), ittihâd (Allah ile varlığın bir ve aynı olduğu fikri) ve tecsîm (cisim olarak düşünme) konularında hataya düşmüş olan fırkalar ile hatalarını beyan ve onlara reddiyedir. Çünkü bunların hataya düşmelerinin ana sebebi, dinin usul ve furûu konusundaki cehaletleridir. Öyle ki ilmi ve ilme tâbi olmayı terkedip şehvet ve nefislerine uymuşlardır.” Yüce Allah şöyle buyurmuştun O^İJuj “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun”140 Resûlullah da (s.a.v) : “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer ’e iktida edin (uyun) ”741 demiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız uyun, hidayet bulursunuz. ”142</p>
<p>Bil ki şayet müridin beraberinde (yolunu aydınlatan) ilim ışığı ve onu tutuşturan muallimi yoksa, lânetli şeytanın kandırmalarına düşmekten kurtulamaz. Yüce Allah kullarını birçok âyette şeytanın alışkanlıklarına düşmekten menetmekte ve uyarmaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Şeytan sizin için bir düşmandır. O halde siz de onu düşman edinin.”743 Dolayısıyla bu yolun tâlibi olan kimseye vâcip olan şey, kendisiyle imanın gerçekleştiği sahih bir ilim olup ona inanma, tek görme ve onu öğrenmektir. Tâ ki ârif-i billâh olup, onunla Allah için amel edip Allah için muhlis oluncaya kadar. Yani faydalı bir ilimdir. O da şeriat ve tarikat ilmidir. Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:  “İlim iki türlüdür. Biri lisandadır ki bu Allah ’ın kulları üzerindeki hüccetidir. Diğeri ise kalpte bulunur. İşte faydalı olanı budur. ”744 Yine şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahiretin hayrı ilimle beraber, dünya ve ahiretin şerri cehaletle beraberdir. ”745</p>
<p>Firdevs adlı kitapta Ebû Ümâme’nin (r.a) Resûlullah’tan (s.a.v) şu rivayette bulunduğu aktarılmaktadır:  “Nice âbid vardır ki cahildir. Nice âlim de vardır ki fâcirdir (günahkâr). O halde âbidin cahil olanından; âlimin de fâcir olanından sakının. ”746 Hz. Ali de (r.a) şöyle demiştir: “İslâm konusunda belimi büken şu iki tip insandan başkası değildir. Fâcir âlim ile bid‘atçı nâsik (zâhid). Fâcir âlime gelince, insanlar kendisinde gördükleri günahlar sebebiyle ilminden uzaklaşırlar. Bid‘atçı nâsik kimseye ise, kendisinde gördükleri zühd sebebiyle insanlar rağbet gösterirler.”747 Şa‘bî’nin (rah.), “Âlimlerin fâcir olanından; âbidlerin de cahil olanından kaçının. Zira bütün tutkuların âfeti bu iki grup insandır” dediği nakledilmiştir. Resûlullah (s.a.v) ise  “Ümmetimin helâki, fâcir âlim ile cahil âbiddir. Kötülerin en kötüsü âlimlerdir. Hayırlıların en hayırlısı da âlimlerin hayırlı olanıdır”748 buyurmuştur.</p>
<p>Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Âhir zamanda cahil âbidler ilefâsık âlimler olacaktır. ”749 Avârif müellifi, “Cahil âbidlerden maksadı, ashâb-ı ristâktır” demiştir. Zira genellikle bu kimselerde nefsin selâmeti, fuzuli şeyleri ve çok konuşmayı terketmeleri sayesinde az bir miktar iç aydınlanma meydana gelir. Bunlarda ilmi bir geçmiş olmaz. Âlim -i rabbânî olan bir şeyhin emrine itaat etmezler. Bunlar, çiçek açtığı halde meyve vermeyen zakkum ağacına benzerler. Kendi kendine yetişmez ve terbiye de edilemez. Asıl olan şey ubûdiyettir. Tâ ki hali kendisini aldatmasın, nefsini beğenmesin; cehaletle yaptıkları ibadetleri kül üzerine yapılan bina misali olmasın. Bu kimselerin hali asla kemale ermez ve kendilerinde velayet ilmi hâsıl olmaz. Çünkü şeriat kanunu ve tarikat âdabı üzerine bina edilmemiştir. Kendilerini şeytanın vesveseleri kaplar ki o, nefsin en büyük casusudur. Şeytan; yanlışlıklara bulaşmalarına, sebepleri terkedip ahlâklıların elbiselerine bürünmelerine, böylece garip ve acayip şekiller ile hareketler izhar etmelerine ve insanları kandırmak için sükût ederek münker yerlerde oturmalarına sebep olur. Bu hal, fiil ve şekiller ile insanları avlayarak, riya ve gösteriş yoluyla menfaat elde etmek için aralarında şöhret bulurlar. İşte bunlar, bu ümmetin şâz (kural dışı, kabul görmeyen) deccâllarıdır. Fâni dünyayı, ebedî olan ahirete tercih etmişlerdir.</p>
<p>Avârif müellifi, “Şüphesiz ki nefis, bâtıla meyyal olup haktan nefret eder” demiştir. Bunun en bariz delili, Nuh’un (a.s) kıssası ile Sâmirî meselidir. Nuh (a.s), insanları 950 yıl boyunca hakka devet ettiği halde ona sadece doksan kişi iman etti. Sâmirî ise sadece sihir bilgisi olan bir kâfir idi. Kendi elleriyle ziynet eşyasından bir buzağı (heykeli) yaptı ve ona üfledi. Böylece buzağı, gök gürültüsüne benzer bir ses çıkarmaya başladı. Sâmirî, “Bu sizin ve Musa’nın ilâhıdır” deyip insanlan buzağı heykeline tapmaya davet etti. Sâmirî’nin bu davetini 70.000 kişi kabul etti ve ona tâbi oldu. Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere, taklitçilerde imanın hakikati bulunmaz. Çünkü irfanın aslı, ancak kalp sahibi olan veya kulak veren kimsede meydana gelir. Böyle kimse hakkı hak ile, bâtılı da bâtıl ile görünceye kadar şahittir. O halde hakka tâbi ol ve bâtıldan kaçın. Avârif müellifi, “İşte bu sebepten dolayı Resûlullah (s.a.v), &#8216;Allah, cahil veli (dost) edinmez’750 buyurmuştur” demiştir.</p>
<p>Yine şöyle devam etmiştir: “Şayet, ‘Hiç ilim (tahsil) etmediği halde, ilimlerin hakikatine eren kimseler biliriz’ denilecek olursa, ‘Doğrudur, ancak bu durum nadir olur. Hüküm nadire göre olmaz’ deriz.” Şayet böyle bir durum ortaya çıkarsa, şeriatın esaslarına göre ubûdiyyet yapmaya bu kimseyi Allah’ın muvaffık kılması gerek. Zira cehalet, kötülüğü çokça emreden nefsin (nefs-i emmâre) neticesidir. Velayet ashabının gereği ise, nefs-i mutmainnedir (mutmain olmuş nefis). Velayet ehlinin; şeriat emirleri hakkında âlim, onlarla âmil (amel eden) olması, tarikat âdabına vâkıf ve ona göre sülük etmesi, hakikat irfanı hakkında kâmil ve ona vâsıl olması, bunda da muhlis olması gerekir. Tâ ki sülûkü tamamlanıp visal alemine yükselsin. Ey (bu yolun) tâlibi olan kimse! Kötülerin sohbetinden çok ama çokça kaçın. Çünkü onlar, yol kesici (hedefe ulaşmayı engelleyen) kimselerdir. O halde Kur’an’m ve Hz. Peygamber’in hadislerinin ipine sıkıca sarıl. Sehl et-Tüsterî şöyle demiştir: “Şu üç sınıf insanın sohbetinden kaçının. Gafil zorba, yağcı kurrâ ve cahil mutasavvıflar.” O halde meseleyi anla ve hata etme. Zira din açıktır.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz:Ferzende İdiz,syf.436-461</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>720 Gazâlî, İhyâ, VI, 395.</p>
<p>721 Nesâî, Ebû Abdurrahman Ahmedb. Şuayb, Sünen, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1421/2001, İşretü’n-Nisâ, 1; Ahmed b. Hanbel, el-M usnedXlX, 305.</p>
<p>722.Ebû Davud, Edeb, 86; Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mu ‘cemü’l-Kebîr, Musul: Mektebetü’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1404/1983, VI, 277.</p>
<p>723 Hâtır: Arapça’da, akla gelen, hatıra gelen, hatırlayan gibi manaları olan bir kelimedir. Kâşânî’ye göre, kulun katkısı olmadan gelen, kalbe doğan şeye hâtır denir (bk. Kâşânî, Abdürrezzâk, Letâifü’l-A ‘lâm fîİşârâtîE hli&#8217;l-llhâm [çev. Ekrem Demirli], İstanbul: İz Yay., 2004, s. 229; Cebecioğlu, a.g.e., s. 255).</p>
<p>725 Hindî, Alâeddin Ali b. Hüsâmeddin, Kenzü’l-Ummâl (thk. Bekrî Hayyâtıî), Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1401/1981,1,242.</p>
<p>726 Müslim, Kader, 17; İbnMâce, İmân, Fezâilü’s-Sahâbe, 13;Ahmedb. Hanbel, el-MüsnedX1,130.</p>
<p>727 Gazâlî, İhyâ, c. IV, ss. 2-4.</p>
<p>728 Mevâcid : Vecd halleri, buluşlar anlamında bir kelimedir. İlham ve manevi tecrübe ile Allah dostuna açık olan hal ve makamlar demektir. Bu, vecdin kendisi değil sonucudur (bk. Cebecioğlu, a.g.e., s. 431).</p>
<p>729 Bakara 2/269.</p>
<p>730 Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, IV, 430.</p>
<p>731 Âyetin tamamı şöyledir:  “Derken îsrâiloğulları’nı denizden geçirdik. Firavun, askerleriyle takip ve taarruz etmek için derhal arkalarına düştü. Sonunda boğulma kendini sıkboğaz edince, &#8216;İnandım, gerçekten de İsrâiloğulları ’nın iman ettiği Allah’tan başka ilâhyok, ben de ona teslimiyet gösterenlerdenim! ’ dedi&#8221; (Yunus 10/90).</p>
<p>732 Mü’min 40/85.</p>
<p>733 Mü’min 40/46.</p>
<p>734 Hûd 11/98.</p>
<p>735 Beyhakî, Şuabü ’l-İmân, nr. 10590-91.</p>
<p>736 Bahsettiği eser, Tenvîrü ’l-Halekfîİmkâni Rü ’&#8217;yeti ’n-Nehî ve ’l-Melek adlı kitabıdır. Müellifin tasavvufî eserleri kısmında bu kitap hakkında bilgi verilmiştir (bk. Süyûtî, Celâleddin, Tenvîrü ’l-Halek f i İmkâni Rü’yeti’n-Nebî ve’l-Melek, Kütahya VâhidPaşaİl HalkKtp., nr. 43 Va 2282).</p>
<p>737 Söz ettiği eserinin ismi, el-Haberü’d-Dâl alâ Vücûdi’l-Kutb v e ’l-Evtâd v e ’n-Nücebâ v e ’l-AbdâFdir. Müellifin tasavvufî eserleri kısmında bu kitap hakkında bilgi verilmiştir. Bu eser için bk. Süyûtî, Celâleddin, el-Haberü ’d-Dâl alâ Vücûdi ’l-Kutb ve ’l-Evtâd ve ’n-Nücebâ ve ’l-Abdâl, Konya Bölge Yazmalar Ktp., nr. 07 Ak 232/4; Kâtib Çelebi, Keşfü ’z-Zunûn, I, 700; Bağdatlı, Hediyye, I, 283.</p>
<p>738 Isrâ 17/85.</p>
<p>740 Nahl 16/43.</p>
<p>741 Tirmizî, Menâkıb, 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned XXXVIII, 281; İbnü’l-Mülakkm, elBedrü ’l-Münîr, IX, 578.</p>
<p>742 İbnü’l-Mülakkm, el-Bedrü’l-Mürıîr, IX, 584; Askalânî, Fethu’l-Bârî, IV, 57; Sülemî, Ebû Abdurrahmân, Âdâbü ’s-Sohbe (thk. Mecdı Fethî), Mısır: Dârü’s-Sahâbe, 1410/1990,1 ,117.</p>
<p>743 Fâtır 35/6</p>
<p>744 Dârimî, Mukaddime, 34; Beyhakî, Şuabü’l-İmârı, III, 293; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, İV, 512.</p>
<p>745 Kenânî, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed, Tenzîhü’ş-Şerîati’l-Merfûa an i’l-Ehâdîsi’ş-Şenîat i ’l-Mevzûa, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., I, 289.</p>
<p>746 Hindî, Kenzü ’l-Ummâl, IX, 43; Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, IV, 22; Makdisî, Zahîre, III, 1395.</p>
<p>747 Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, VI, 525.</p>
<p>748 Aclûnî, Keşfîi’l-Hafâ, II, 332.</p>
<p>749 Süyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr, II, 403; Hındî, Kenzü’l-Uummâl, XIV, 222; Makdisî, Zahire, V, 2797&#8217;.</p>
<p>750 Ali el-Kârî, Ali b. Sultân el-Herevî, el-Masnû ‘f i Ma ‘rifeti ’l-Hadîsi ’l-Mevzû ‘ (thk. Abdülfettâh Ebû Gudde), [baskı yeri yok], Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, ts., I, 156.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/">Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nebi&#8217;nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jan 2020 15:03:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlm-i Batın]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Hızır ve Hz.Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Musa ve Hz.Hızır Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Ledün İlmi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23877</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’a hamd, seçkin kulları üzerine selâm olsun. Resûlullah’ın (s.a.v); Musa’nın (a.s) Hızır’la (a.s) buluşmasını, Hızır’ın çocuğu öldürmesindeki hikmetini, Musa’nın (a.s) ona itirazını, Hızır’ın (a.s) Musa’ya, “Ey Musa! Ben, Allah ’ın ilminden bana öğrettiği bir ilim üzerindeyim ki senin onu bilmen mümkün değil. Sen de Allah ’ın ilminden sana öğrettiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/">Nebi’nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-14848 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2.jpg" alt="" width="368" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2-600x425.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2-300x213.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/muhammeda-s-2-768x545.jpg 768w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.<br />
Allah’a hamd, seçkin kulları üzerine selâm olsun.</p>
<p>Resûlullah’ın (s.a.v); Musa’nın (a.s) Hızır’la (a.s) buluşmasını, Hızır’ın çocuğu öldürmesindeki hikmetini, Musa’nın (a.s) ona itirazını, Hızır’ın (a.s) Musa’ya, “Ey Musa! Ben, Allah ’ın ilminden bana öğrettiği bir ilim üzerindeyim ki senin onu bilmen mümkün değil. Sen de Allah ’ın ilminden sana öğrettiği bir ilim üzerindesin ki ben de onu bilmem mümkün değil ”96 dediğini ifade eden ve İbn Abbas’ın Übey b. Kâ‘b’dan rivayet ettiği hadis, Sahîhayn (Buhârî ve Müslim) ve diğer hadis kitaplarında sabittir.Şeyh Sirâceddin el-Bulkînî şöyle demiştir: “Bu gerçekten karışık bir durumdur. Zira her iki ciheti zikredilmiş olan bir ilmin öğrenilmesi nasıl olur da gerekli olmaz?”97 Yine şöyle devam etmektedir: “Bunun cevabı, ilmi amele hamletmektir. Yani, kendisiyle amel etmek üzere bu ilmi(mi) öğrenmene gerek yok; çünkü bu ilimle amel, şer‘in gereklerine uygun değildir. Bana da mûcibince amel etmek üzere şendeki ilmi öğrenmem gerekmez. Zira senin ilmin hakikatin gereklerine aykırı düşer.” Bulkînî, sözlerini şöyle bitirmektedir:</p>
<p>Bu duruma göre Peygamber e (s.a.v) tâbi olan velinin, bir hakikate muttali olduğunda, hakikatin gereği diye onu yerine getirmesi câiz olmaz. Ona, zahir hükmü yerine getirmek düşer.” (Bulkînî’nin) sözleri burada sona erdi. Müctehid olarak tanımlanan âlimlerden biri olan îmam Kemâleddin ez-Zemlekânî eş-Şâfıî, Tahkîku’l-Ûlâ min Ehli’r-Refîku’l-A 7â isimli kitabında şunları aktarmaktadır: Resûlullah’ın (s.a.v); zatı, davası ve meâdı (varılacak, dönülecek yer) bakımından en mükemmel olduğu (akim gereği) bilinen bir gerçektir. Bunlar, şerefli hasletlerdir. Zatı itibariyle en mükemmeldir,zira diğer nebilerden herhangi birine verilmiş olan ne kadar (özel) makam ve haslet varsa, o makam ve hasletler bakımından Peygamberimiz (s.a.v) daha tam ve daha mükemmeldir. Dolayısıyla, onun nübüvveti ve risaleti, daha tam, daha mükemmeldir. Dostlukla beraber muhabbet, tefekkürün yanında kelâm, seçilmişlik, kurb, yakınlık, güzel ahlâk ve güzel yaratılış, mağfiretle beraber ismetin kemali ona aittir. O, en müttaki ve kendisine tabi olunandır. Şayet Arap makâmâtlarına bakılırsa, tüm yeterli (tam) makamlara mahsus olduğu (görülür). Şayet ahlâkın temizliği ve ırk mükemmelliği cihetiyle bakılırsa, o, (bu cihetlerden) en tam ve mükemmel olandır. Şüphesiz o, mükemmel ahlâkı tamamlamak üzere, en hayırlı zamanda ve en tâhir evden gönderilendir. Zira o, muhtar olan Mustafa (s.a.v), İsmail’in (a.s) evladı, hidayet ve kulların imamıdır.</p>
<p>Hiç şüphesiz, geçmiş ve gelecek günahları affedilmiştir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: &#8216;Peygamberler, Allah ’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü.98 Allah, onların hidayetlerine tâbi olunmasını emretti. Kendileri için hidayet olan her ne varsa ona tâbi olmaları vâciptir. Kendisinden önceki nebilere verilen tüm hidayet yollan ona da verilmiştir. Diğer nebilere taksim edilenler onda cemolmuştur. Diğer nebilerden ona ve bi‘setine iman hususunda mîsak alınmıştır. Bundan dolayı, onların önüne geçmiş, onlara namaz kıldırmıştır.Dolayısıyla o, tüm enbiyanın imamıdır. Şeref ve fazilet olarak bu sana yeter. Daveti cihetiyle en mükemmel oluşuna gelince, onun şeriatı, diğer nebilerin şeriatlarını neshetmiştir. Daveti, önceki nebileri ve ümmetlerini kapsar. Dolayısıyla o imam, diğer nebiler ise me’mumdurlar (imama tâbi). O, tâbi olunan, diğerleri tâbi olanlardır.</p>
<p>Onun mucizeleri daha tamdır. Zira, diğer nebilere her ne mucize verilmişse aynısı ve daha mükemmeli Peygamberimiz’e de (s.a.v) verilmiştir. Ayrıcaona, diğer nebilere verilmeyen mucizeler de verilmiştir. Kitabı, kitapların en şereflisi ve en mükemmel olanıdır. O kitap öyle korunan bir kitaptır ki ona ne önünden ne de ardından bâtıl yanaşmaz. Hiçbir şey onu neshedemez. Onun mucizeleri ebediyen bâkidir (kalıcı). Kur’an bunlardan biri olduğu gibi, evvelce zuhur etmiş ve tâ kıyamete kadar zuhur edecek olanlar da bunlardandır. Meâdı cihetiyle en mükemmel oluşuna gelince, Resûlullah (s.a.v), o gün (mahşer) komutan olarak, diğer tüm nebilerin altında toplanacakları livâü’l-hamd sancağının sahibidir. İlk şefaat eden ve ilk şefaat olunan odur. Makamü’l-mahmûdun sahibidir. Cennette ve dârü’l-cezada derecesine gelince, en yüce dereceye sahiptir.Zira o, vesile sahibidir ki cennette en yüksek derece olup ondan başkası ona nâil olamaz. Ümmeti, ümmetlerin en faziletlisidir. Onlar, hem şefaat eden hem de şefaat olunanlar, sıddıklar, şühedave salihlerdir. O (nebî), âlemler için rahmet olan, göklerin ve yerlerin Rabb’iyle beraber ismi yükseltilen, havz ve kevserin sahibidir. Onun ümmeti mahşer günü diğer ümmetlere şahit olacaktır. Onun fa-zilet ve menkıbeleri anlatmakla bitmez, başı (nerede) sonu (nerede) anlaşılmaz.”</p>
<p>Sonra (İmam Zemlekânî), izahatta bulunmak üzere şöyle devam etmektedir: “Her bir nebinin ayrı ayrı sahip oldukları mucizelerin tamamının ya aynısı veya daha mükemmelinin Peygamberimiz’e (s.a.v) verildiğini ifade ettik. Bunu da icmâlen zikrettik. Bunun detayına girmek ise, diğer nebîlere verilen ve buna karşılık Resûlullah’a da verilen mucizelerin teker teker anlatılmasını gerektirir ki bu, ancak müstakil bir kitap yazmakla mümkün olur. Fakat, zikrettiklerimizi açıklayan bir özete de ihtiyaç vardır. Bunu da iki mukaddime ile açıklamak mümkündür.</p>
<p>Bunlardan birincisi şudur: Usûlü’d-dîn ilminde Ehl-i sünnet mezhebine göre, evliyanın kerametlerinin sabit olduğu ifade edilmiştir. Nebîlere ait tüm mucizelerin (evliya için) keramet olarak vuku bulması caizdir. Bu ümmetin sahabe, tâbiîn ve onlardan sonra gelen evliyasına nasip olan kerametlerden hiçbiri, diğer ümmetlerde vuku olmamıştır. Bu konuyla ilgili kitaplara ve selefin haberlerine göz atan, zikrettiklerimizi orada görüp anlayacaktır. Gerçek şu ki nebîye tâbi bir veliye hâsıl olan keramet, aslında o tâbi olunan nebîye ait olup onun mucizelerinden bir mucizedir. Zira bu keramet veliye, ancak o nebîye tâbi olması, ona iman etmesi, getirdiklerini kabul etmesi ve şeriatıyla amel etmesiyle mümkün olabilir. Hatta şayet nebîye muhalefet etmesi gerekse bu kerametin husule gelmesinin sebebi olarak bu muhalefet gösterilemez. Şayet bu veli, söz konusu kerameti tâbi olduğu nebîye muhalefet etmeye bağlarsa, biz buna keramet demeyiz ve o olayı, bâtılı hak gösterme çabası ve şeytanların işi olarak görürüz. Çünkü tâbi olan veliye ancak tâbi olunan (nebî) sebebiyle keramet hasıl olur. Şüphesiz, velinin eliyle hâsıl olan keramet, bu kerametin husule gelmesini gerekli kılan ve velinin takip edip üzerinde yürüdüğü yolun sıhhatine delalet eder. Bu da o resûlün şeriatından başkası değildir. Bu durum, tâbi olduğu nebinin, davasında doğru olduğuna delalet eder. Mucizeden maksadımız, nebîlik davasında bulunan kimsenin doğruluğuna delalet eden hârikulâde haldir.</p>
<p>Onların mucizenin sınırı hakkındaki, “Mucize hârikulâde bir iş olup meydan okumadır. Keramet ise nebinin meydan okuması gibi değildir. Dolayısıyla kerametler nebînin mucizelerine dahil edilemez” şeklindeki sözleri bu görüşümüzü çürütemez. Çünkü biz onların, “Mucize meydan okumadır” sözünü, meydan okuma anında nebînin doğruluğuna delalet etmesi gerektiği anlamında kullandıklarını söylüyoruz. Oysa nebînin her mucize anında nübüvvet davasını zikretmesi gerekmez. Zira vuku anında nebîlik davasını zikretmediği halde, sudur eden birçok hârikulâde halin mucize sayıldığına dair icmâ gerçekleşmiştir. Aynı zamanda Resûlullah’ın (s.a.v) birçok mucizeleri ölümünden sonra zuhur etmiştir. Gaybdan verdiği haber türünden mucizeleri de İsa’nın (a.s) nüzûlü vb. gibi âhir zamanda vuku bulacak olan mucizeleri de zuhur edecektir. Bu mucizelerin, ölümünden sonra meydana gelmeleri onun doğruluğuna ve davetinin kıyamete kadar süreceğine delalet ettiğinden bunların, Hz. Peygamber’in mucizeleri olduğu gerçeğini değiştirmez. Yine bu ümmetin içindeki evliyanın kerametleri de bu meyandadır. Zira bu kerametler, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) doğruluğuna delalet etmekte ve onun daveti zamanında gerçekleşmektedir ki bu da hakikatte onun bir mucizesidir. İkinci mukaddime: Şüphesiz ki Âdem’den (a.s), Hz. Muhammed’in (s.a.v) zamanına kadar gelen nebilerin elleriyle vuku bulan tüm mucizeler, aynı zamanda Resûlullah’ın birer mucizesi olup onun doğruluğuna delalet ederler. Çünkü nebiler kavimlerini bununla müjdeler ve davasının umumiliğini bununla anlatırlar. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>‘Hani, Allah peygamberlerden, ‘And olsun size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra, elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz ’ 1sözünü almış ve,‘Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi? ’demişti. Onlar, ‘Kabul etik’demişlerdi. Allah da, ‘Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım ’demişti.99</p>
<p>Böylece Allah, tüm enbiyadan, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) iman ve yardım etmeleri üzerine mîsak almıştır. Şu ifadesiyle de Peygamberimiz’i onlara resûl olarak tayin etmiştir:  ‘Sonra,elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde ona mutlaka îmân edecek siniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz’<em>100</em> Resûlullah’ın (s. a.v.) ‘Şayet Musa (a.s) hayatta olsaydı bana tâbi olacaktı’101 hadisi de buna delildir. İsa’nın (a.s), Peygamberimiz’in şeriatım teyit edici olarak nüzûlü, onun şeriatıyla amel edecek olması, imamımızın arkasında namaz kılması da bu<br />
anlamdadır. Böylece, tüm nebilerin göstermiş oldukları mucizeler, aslında Resûlullah’ın (s.a.v) doğruluğuna delalet eden birer delil teşkil etmektedir.</p>
<p>Diğer nebilerin iddia ettikleri, iddiada bulunup haber verdikleri ve kavimlerini kendisiyle imana çağırdıkları şeylerin tamamında Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) nübüvveti vardır. Diğer şeriatlar, onun şeriatıyla nesholundu. O halde, diğer nebilerin gösterdikleri mucizelerin tamamı, Hz. Peygamber’in (s.a.v) doğruluğuna delildir. Bunlar, aynı zamanda Allah Resûlü için birer mucizedir. Zira mucizenin, nübüvvet iddiasında bulunan kimsenin kendi eliyle gösterilmesi şart değildir. Hatta bazan, fetret devrinde ve Resûlullah’ın (s.a.v) doğumu sırasında zuhur eden hârikulâde haller gibi durumlar bile, nebînin doğruluğuna delalet ederler.</p>
<p>İşte bu iki mukaddime sana Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) mucizelerinin genişliği hakkında zikretttiklerimizi açıklamakta ve sana, diğer nebilerin mucizelerinin (aslında) kendisine (Peygamberimiz’e) ait olduğunu anlatmaktadır. Hal böyle olunca Allah Resûlü’nün bizzat kendisinin göstermiş olduğu mucizeler nasıl daha tam ve mükemmel olmasın.” Zemlekânî’nin sözleri burada sona erdi. Şeyh Takıyyüddin es-Sübkî’nin, es-Seyfü ’l-Meslûl alâ men Sebbe ’r-Resûl adlı kitabında şu ifadeler yer almaktadır: Ebû Davud, Ahmed b. Hanbel’den Ebû Bekir’in (r.a) tavrını belirten şu hadisi sordu: “Adamın biri Hz. Ebû Bekir ’i (r.a) kızdırdığında, Ebû Berze, &#8216;Resûlullah ’a hakaret ettiği için onu öldüreyim m i?’ diye sordu. Bunun üzerine Ebû Bekir ’in (r.a), ‘Hayır! Resûl-i Ekrem ’den (s.a.v) sonra kimsenin böyle bir yetkisi yoktur’cevabını verdi/Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel, ‘Resûlullah ’ın (s.a.v) emrettiği şu üç şey dışında, Ebû Bekir ’in (r.a) herhangi birini öldürmesi câiz olmaz. Bunlar da iman ettikten sonra küfre dönmek, evlendikten sonra zina etmek, haksız yere adam öldürmektir. Hz. Peygamber ’in (s.a.v) bu üç sebep olmadan da adam öldürme yetkisi vardı ’102 demiştir.”103</p>
<p>Bu durum, ona ait hususlardandı. Yani, Resûlullah’ın (s.a.v), diğer insanlar tarafından bilinen ve öldürülmesini mubah kılan herhangi bir (zâhirî) sebep olmadan da kişi hakkında ölüm emri verme yetkisi vardı. İnsanların da buna itaat etmeleri gerekirdi. Çünkü o, Allah’ın kendisine emrettiğinden başka bir şeyi emretmez. Bu iki haslet, Resûl-i Ekrem (s.a.v) dışında kimseye verilmemiştir. Şeyh Takıyyüddin es-Sübkî’nin şöyle demiştir: “Hızır’ın (a.s) çocuğu öldürmesi, kâfir tabiatlı oluşu sebebiyledir ki bu da bu olaya has bir durumdur. Zira çocuk (yaşta) birinin öldürülmesinin şeriata göre câiz olmadığı bilinmektedir. Özellikle mümin anne ve babadan dünyaya gelen çocuk. Her ne kadar, Allah’ın Hızır’ı (a.s) muttali kıldığı gibi bazı evliyayı da çocuğun durumuna muttali kıldığını ileri sürdüysek de çocuğu öldürmek şeriatın hükmüne göre câiz değildir. Yine İbn Abbas’tan şu husus nakledilmiştir: Necde el-Harûrî, bir mektup yazıp çocukların öldürülüp öldürülmeyeceğini sorduğunda -Harûrî lakabı Harûr’e nisbetendir, Harûr, Kûfe’de bir köyün ismidir. Ehli, tamamen Havâric’den idiler- İbn Abbas (r.a) ona şöyle yazmıştı: ‘Eğer sen Hızır (a.s) isen ve kâfir olanı mümin olandan ayırt edebilyorsan onları öldür. ’104</p>
<p>İbn Abbas’ın (r.a) bundan maksadı, Necde’nin ihtiyacım gidermek, mümkün olmayan bir şeyi işlemesine engel olmak ve Hızır’ın (a.s) hükmüyle hü küm verme isteğini ortadan kaldırmaktı, ibn Abbas’ın amacı, bu durum hâsıl olduğunda öldürmenin câiz olduğunu ifade etmek değildi. Bu da zaten şeriatın cevâz vermediği bir hükümdür. Çünkü (çocukla ilgili) küfür, o an hâsıl olmamıştır, bilakis sonra olacak olan bir iştir. Dolayısıyla hâsıl olmamış bir nedenden dolayı nasıl öldürülebilir. Hakikat şudur, çocuk ne hakiki küfürle ne de hakiki imanla vasıflandırılır. Bu durumda, onu nebî olarak kabul edenlere göre, Hızır’ın (a.s) hükmü, ona has müstakil bir şeriat olarak yorumlanmalıdır.” Sübkî’nin sözleri burada sona erdi. (Burada bahsi geçen) Sübkî, İmam Takıyyüddin Ali b. Abdülkâfı es-Sübkî’dir.105</p>
<p><strong>Bu Sayfaları Yazma Nedenim Hakkında Fasıl:</strong></p>
<p>Resûlullah’a (s.a.v), diğer nebîlere verilen zâhir ve şeriat hükümleri yanında, Hızır’a (a.s) verilen bâtın ile hakikat hükümlerinin cemolduğuna kanaat ettim. Bu, Allah’ın kendilin e has kıldığı bir hususiyettir. Bunun böyle olduğuna dair dayanak, âlimlerin nakilleri ile hadislerdir.</p>
<p><strong>Nakiller ise tafsîlî ve icmâlî olmak üzere iki kısma ayrılırlar.</strong></p>
<p><strong>Tafsîlî Nakiller:</strong> İmam Kurtubî tefsirinde şöyle demiştir: “Ulemanın tamamı, Hz. Peygamber’in (s.a.v) dışında hiç kimsenin (zâhir deliller olmadan) ilmine dayanarak ölüm cezası veremeyeceği hususunda icmâ etmiştir. Bu durum Resûlullah’a hastır. (Onun dışında hiç kimsenin [delilsiz olarak] kendi bilgisiyle ölüm cezasına hükmetmesi câiz değildir).” Bu büyük imamdan yapılan icmâ nakli sana (delil olarak) yeter. İbn Dihye şöyle demiştir: “Bu durum, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) has kılınmıştır. Zira o, deliller sabit olmadığı halde zina ile itham ettiği birinin ölümüne hükmetmiştir ki bu durum ondan başkasına câiz değildir.” Zerkeşî bunu Hâdim’de nakletmiştir. İmam Râfiî Şerh&#8217;te, İmam Nevevî er-Ravza&#8217;da şöyle demiştir: “İlmine dayanarak hükümde bulunmak Hz. Peygamber’e (s.a.v) ait bir husustur ki başkaları için bunun tersi geçerlidir.” Kadı Celâleddin el-Bulkînî er-Ravza&#8217;nın hâşiyelerinde, “Şeyhayn’ın söylediklerinin zâhirî, Resûlullah’nm (s.a.v), ister hadler olsun ister diğer hususlar, mutlak anlamda ilmine dayanarak (zâhirî deliller olmadan) hükmeder, manasına gelmektedir ki bunda ihtilaf yoktur” demektedir.</p>
<p>Bu da Kurtubî’nin icmâ nakline uygun düşmektedir. Çünkü mezhepler, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) dışında kimsenin kendi bilgisine dayanarak had cezasına hükmedemeyeceği görüşünde müttefiktirler. İhtilaf, hadler dışındaki konularla ilgilidir. Biz bunu câiz görürken diğer mezhepler câiz görmemekteler. Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili, gerek hadler gerekse diğer ceza hükümleri hakkında herhangi bir ihtilaf haberi gelmemiştir.</p>
<p><strong>İcmâlî Nakiller:</strong> Âlimler, diğer nebilere mucize ve fazilet nevinden her ne verildiyse, Peygamberimiz’e de (s.a.v) onun aynısı ve daha mükemmelinin verildiğini söylemektedirler. Bununla ilgili olarak İmam Şafiî’den şu söz hikâye edilmiştir: Kendisine İsa’ya (a.s) ölüleri diriltme mucizesi verilmişti denildiğinde, o, “Muhammed’e (s.a.v) hanînü’l-ciz’ (kütüğün ağlaması) mucizesi verildi ki bu daha büyük (bir mucizedir)” cevabını vermiştir. Bu o kadar çok meşhur oldu ki daha sonra kim fazilet konusunda bir kitap yazdıysa bu sözü zikretmiştir.</p>
<p>Bedr b. Habîb, en-Necmüs-Sâkıb f î Eşrefi’l-Menâkıb adlı kitapta şunları aktarmaktadır: “Diğer nebilere istifade edilen her ne husus verildiyse, Peygamberimiz’e de mutlaka aynısı ve daha fazlası verilmiştir. Bu böylece sabit olunca, Resûlullah’ın (a.s), diğer nebilerin sahip oldukları zâhirle hükmetmenin yanında, Hızır’ın (a.s) sahip olduğu bâtın ve hakikatle hükmetme yetkisine sahip olması gerekir. Dolayısıyla, diğer nebilerin çoğuna verilenlerle, Hızır’a (a. s) verilenin aynısı nebimize verilmiş ve iki özellik kendisinde cemolmuştur. Şöyle ki kendisine, zâhir ve bâtınla hükmetme hususu mubah kılınmıştır.” Biz bu söylenenlere izah olmak üzere Sübkî’nin et-Ta‘zîm ve’l-Minne adlı kitabında yer alan şu açıklamalarını ilave ediyoruz: “Hz. Peygamber’in (s.a.v) ‘Tüm insanlara gönderildim ’106 hadisi, sadece onun döneminden kıyamete kadar gelecek olan insanları değil, kendisinden önceki insanları da içine almaktadır. Bununla Resûlullah’ın (s.a.v), ‘Adem (a.s), daha ruh ve ceset arasında bir haldeyken ben nebî idim ’107 hadisinin manası ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Hadisi, Hz. Muhmmed’in gelecekte nebî olacağını Allah’ın ilmiyle bildiği şeklinde tefsir edenler, bu manayı kavrayamamışlardır. Zira Allah’ın ilmi, tüm eşyayı ihata etmiştir. Allah’ın, Resûlullah’ı (s.a.v) o vakitte nebî olarak vasfetmiş olması, o vakitte sabit olmuş olan bir emir olarak anlamayı gerekli kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki Âdem (a.s), arşın üzerinde ‘Muhammedün resûlullah’ yazıldığım gördü. Bu da bunun o zamanda sabit bir mana olduğunu gerekli kılmaktadır. Şayet bundan murat, sadece gelecekteki (nübüvveti) Allah’ın ilmiyle bilmesi olmuş olsaydı, ‘Adem (a.s), daha ruh ve ceset arasında bir haldeyken ben nebî idim ’ hadisinin bir hususiyeti kalmazdı. Çünkü Allah, o vakitte de daha önce de tüm nebilerin nübüvvetlerini ilmiyle biliyordu. O halde bu, nebimize has bir hususiyet olmalı ki Allah bunu haber verdi. Böylece de onun Allah indindeki kadrini anlasınlar ve sahih haberle yüce Rabb’i tarafından Resûlullah ’ın (s.a.v) Âdem’den (a.s) önce kemale erdirildiğini öğrendik desinler diye ümmetine bu durumu ilan etti.</p>
<p>Yine Allah, Hz. Peygamber’in (s.a.v) hakikatini Adem’den (a.s) önce yaratmış ve daha o zaman, ona nübüvvet vermiştir. Resûlullah’ın (s.a.v) kendilerinden önce geldiğini, kendilerinin nebisi ve resûlü olduğunu bilsinler diye, diğer nebilerden mîsak almıştır. Gel de Rab Sübhânehû ve Teâlâ tarafından Hz. Peygamber’e (s.a.v) verilen şu büyük değere bak! Şu halde Resûlullah’ın (s.a.v), tüm enbiyanın nebisi olduğu anlaşıldı. Ahirette tüm nebilerin onun livâsı altında toplanmaları da bunu göstermektedir. Dünyada, İsrâ gecesinde tüm nebilere namaz kıldırması da böyledir. Şayet Resûl-.i Ekrem (s.a.v) gelişi, Âdem (a.s), Nuh (a.s), İbrahim (a.s), Musa (a.s) ve îsa’nın (a.s) dönemlerine denk gelseydi, kendileri ve ümmetlerinin Peygamberimiz’e (s.a.v) iman edip ona yardımcı olmaları vâcip olurdu. Bunun için yüce Allah onlardan mîsak aldı.</p>
<p>Bu durumda Fahr-i Kâinat’ın onların üzerine nübüvveti ve onlara risaleti ile bir mana hâsıl olmaktadır. Şayet onların dönemlerinde olsaydı, hiç şeksiz Allah Resûlü’ne tâbi olmaları gerekirdi. İsa’nın (a.s), kerim bir nebî olduğu halde âhir zamanda onun şeriatı ile gelecek olması bundan dolayıdır. Şüphesiz İsa (a.s), tüm emir ve nehiyleriyle Kur’an ve Sünnet’te yer alan Hz. Peygamber’in şeriatıyla hükmedecek. Şu halde o, sair ümmetle alakadar olduğu gibi, onunla da alakadardır. O, vasfından hiçbir şey eksilmediği halde, kendi halinde kerim bir nebidir. Aynı şekilde şayet Resûlullah (s.a.v), onun, Musa’nın, İbrahim’in, Nuh’un veya Âdem’den (a.s) herhangi birinin zamanında gönderilmiş olsaydı, onlar ümmetlerine gönderildikleri risalet ve nübüvvet üzere devam ederlerken, Peygamberimiz (s.a.v) onların üstünde bir nebî ve hepsinin resûlü olurdu. Dolayısıyla Resûl-i Ekrem’nin (s.a.v) nübüvveti ve risaleti, daha âm, daha şumüllü, daha büyük ve usul bakımından onların şeriatlarıyla müttefiktir. Zira onlarda ihtilaf yoktur. Bunun dışında şeriatının öne geçmesiyle aralarında ihtilaf ya tahsis ya da nesih yoluyla fürû konularında vâki olurdu veya ne nesih ne de tahsis olurdu. Bilakis ümmetlere nisbetle o dönemde Hz. Peygamber’in (s.a.v) şeriatı, nebilerinin kendilerine getirdikleri şeriat gibi olurdu. Söz konusu dönemde bu ümmete nisbetle bu şeriat ve hükümler, şahıs ve vakitlerin değişmesi ile farklılık arzeder.”</p>
<p>Böylece iki hadisin bilmediğimiz iki manası ortaya çıkmış oldu. Bunlardan birincisi, &#8220;Tüm insanlara gönderildim ” hadisidir. Bu hadisten, onun zamanından kıyamete kadar olan insanların kastedildiğini zannediyorduk. Oysa tüm insanların, ilk insandan son insana kadar tamamının kastedildiği ortaya çıktı. İkincisi de, “Âdem (a.s), daha ruh ve ceset arasında bir haldeyken, ben nebî idim ” hadisidir. Bunun Allah ilminde gerçekleştiğini zannediyorduk. Oysa bundan daha fazla mânalar ifade ettiğini böylece Sübkî’nin izahatlarından anlamış olduk. O halde Sübkî’nin, “Şayet Hz. Peygamber (s.a.v) o zaman gönderilseydi, o ümmetlere nisbetle, Resûlullah’ın (s.a.v) şeriatı, nebilerinin kendilerine getirdikleri şeriatlar gibi olurdu” şeklindeki sözüne dikkat et. Buna göre eğer Resûl-i Ekrem (s.a.v), Musa ve Hızır’ın (a.s) zamanında gelseydi şeriatı, Musa’nın (a.s) kavmi için Musa’nın (a.s) kendilerine getirdiği zâhirî hükümler ve bu şeriatın gerekleri nisbetinde olacaktı. Yine Hızır’ın (a.s) kavmi için de Hızır’ın (a.s) kendilerine getirdiği bâtın hükümler ve hakikatin gereği nisbetinde olacaktı. Hal böyle olunca, Resûlullah’ın (s.a.v) varlığının ve bi‘setinin iki yönlü olduğu nasıl uzak görülebilir? Bu iki hususu kendisi müjdelemekte ve bunu herhangi biri uzak göremez. Sübkî’nin, Bürde sahibinin şu beyitlerini dile getirmesi de bu manadadır:</p>
<p><em>“Kerem sahibi resullerin getirdiği her ne varsa</em></p>
<p><em>Mutlaka onun nuruna bağlı olarak gelmiştir.</em></p>
<p><em>Çünkü o, faziletli bir güneş, diğerleri yıldızlarıdır</em></p>
<p><em>Nurları karanlıkta insanları aydınlatır. ”</em></p>
<p>Şemseddin İbn Sâiğ, er-Rakamm adlı eserinde şöyle demektedir: “Mürsel ve nebilerin, nübüvvetlerine delil olmak üzere halka göstermiş olâukları mucizelerin tamamı Peygamberimiz’in (s.a.v) nuruna bağlı olarak vuku bulmuştur. Zira Resûlullah’ın nuru, Âdem’den (a.s) önce yaratılmıştı. Ardından Âdem’e (a.s) intikal etti. Sonra annelere gelmek üzere sulblere intikal etti. Derken annelere intikal etti. İşte bu nurla yüce Allah, kerem sahibi enbiya eliyle mucizeleri tanzim etti. Şairin bu konudaki şu sözleri ne kadar güzeldir:</p>
<p><em>‘Gayb âleminin ilimleri senin içindir.</em></p>
<p><em>Adem ’e öğretilen isimler de oradandır.</em></p>
<p><em>Bürde ’de yer alan:</em></p>
<p><em>Tamamı resulden iltimas etmekte,</em></p>
<p>Denizden bir avuç veya bol yağmurdan bir emiş misali. ’ Beyit için bazıları şöyle demiştir: Yani, nebilerin ilimlerinin tamamı, onun ilminden alınmıştır. Bu da ona nisbetle denizden bir avuç veya bol yağmurdan bir emiş almaya benzer.” İbnü’s-Sâiğ’in sözleri sona erdi. Konuya Dair Hadisler Konuyla ilgili hadislere gelince bunların sayısı çoktur.</p>
<p><strong>Birinci Hadis:</strong> Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Nesâî ve İbn Mâce’de yer alan hadis şöyledir: “Aişe (r.a) şöyle demiştir: Sa‘d b. Ebû Vakkâs ileAbd b. Zem ‘a arasında bir çocuk hususunda anlaşmazlık yaşandı. Sa ‘d, ‘Ey Allah ’ın resulü bu kardeşim Utbe b. Ebû Vakkâs ’ın oğludur. Bana oğlu olduğuna dair ahidde bulundu. (Kardeşime) benzerliğine bak! ’Abd b. Zem ‘a da, ‘Ey Allah ’ın resûlü! Bu (çocuk), kardeşimdir, babamın yatağı üzerine doğdu. Câriyesinden olma çocuğudur. ’Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), (çocuğa) baktı ve açıkça Utbe’ye benzediğini gördü. ‘O, şenindir ey Abd! Çocuk (doğduğu) yatağa aittir. Öbürüne (zâniye) de mahrumiyet vardır. Ey Şevde bint Zem ‘a! Ona karşı hicablı ol ’ dedi. Âişe, ‘Ondan sonra Şevde onu hiç görmedi ’ dedi. ”109</p>
<p>Buhârî ve Ebû Davud’da geçen bir lafız  “O kardeşindir ey Abd!&#8221; şeklindedir. Başka bir lafız da şöyledir: “Ölünceye kadar onu görmedi. ” Müslim’de geçen lafız ise şöyledir: “Âişe, ‘Allah ’a yemin ederim ki ölünceye kadar Şevde ’yi görmedi’ dedi. ”</p>
<p>Şeyh Sirâceddin İbnü’l-Mülakkm ve Hafız İbn Hacer şöyle demişlerdir: “Bu hadis, zahire göre hükmeden hâkimin hükmünün bâtını manadan yoksun olamayacağına dair delil teşkil eder. Çünkü Resûlullah (s.a.v), ‘O senin kardeşindir ey Abd!’ şeklinde sahih yolla gelen hadise göre, çocuğun Abd b. Zem‘a’nın kardeşi olduğuna hükmetti. Buna göre çocuk, baba tarafından Abd’ın kardeşi olunca; Sevde’nin de baba tarafından kardeşi olmuş olur. Sonra Resûlullah (s.a.v), Sevde’ye o çocuğa karşı örtünmesini emretti. Şâyet Resûlullah’ın verdiği hüküm bâtın manadan yoksun olsaydı Sevde’nin çocuğa karşı örtüsüne dikkat etmesini istemezdi.”</p>
<p>İbnü’l-Mülakkın, “Bazı Hanefîler, ‘Resûlullah’ın (s.a.v) çocuğu önce Zem‘a’nın oğlu ilan etmesi, ardından kız kardeşinin kendisine karşı örtünmesini emretmesi câiz olmaz. Böyle bir şey muhaldir (olamaz)’ demişlerdir” dedikten sonra buna şöyle cevap vermektedir: “Hayır bu durum muhal değildir. Buhârî’nin rivayetinde, ‘O senin kardeşindir ey Abd b. Zem ‘a! ’ şeklindeyken, Ahmed’in el-Müsnedinde ve Nesâî’nin Sünen&#8221;inde, ‘Ey Şevde! Ondan örtün senin kardeşin değildir’ şeklindedir. Tashihi hakkında ihtilafa düşülmüştür. Münzirî ise, ‘O zâid olup sabit değildir’derken, Hâkim el-Müstedrek’inde, ‘İsnadı sahihtir’ demiştir.” İbnü’l-Mülakkın’ın sözleri sona erdi.</p>
<p>Hafız İbn Hacer şöyle demiştir: “Mücâhid’in şeyhi hariç, bu hadisin ricâli sahihtir. O da, İbn Zübeyr’in kölesi Yusuf’tur.” Beyhakî senedini ta‘n etmiş ve, ‘Onda Cerîr var ki sûi’l-hıfz olmakla nitelendirilmiştir. Yine onda Yusuf var ki tanınan biri değildir’ demiştir. Oysa Cerîr’in sûi’l-hıfz olmakla nitelendirilme diği, sanki Cerîr’i, Cerîr b. Hâzim’le karıştırdığı; Yusuf’un da Îbnü’z-Zübeyr’in kölesi olduğu sabit olmuştur. Durum böylece anlaşılınca, Sevde’ye kardeş olmasının nehyedilişi ortaya çıkmaktadır. İbnü’l-Arabî, Şâfiî’den şunu nakletmektedir: ‘Eğer gerçekten neseb yönüyle kardeşi olsaydı, Aişe’ye ridâî (süt) amcasına karşı örtünmemesini emrettiği gibi, Sevde’yi de menetmezdi.” Velhâsıl Resûlullah (s.a.v), çocuğu şeriatın zâhirine göre Abd’in kardeşi ilan etti. Zira çocuk yatağa aittir. Bâtınî hüküm gereği Şevde ile kardeşliğini nehyetti. Bu tek örnekten bile, zâhir ve bâtınla birlikte hükmedildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>İkinci Hadis:</strong> Nesâî’de yer alan rivayet şöyledir: “Resûlullah ’a (s.a.v) bir hırsız getirildi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem, &#8216;Onu öldürün! ’ diye emretti. Orada bulunanlar ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Resûlullah (s.a.v), ‘Onu öldürün! ’ diye emretti. Orada bulunanlar, ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı ’ dediler. Resûlullah ‘Elini kesin! ’dedi. Adam tekrar hırsızlık yaptı ve ayağı kesildi. Sonra Ebû Bekir ’in döneminde tekrar hırsızlık yaptı. Bu durum tüm uzuvları kesilinceye kadar devam etti. Adam beşinci kez hırsızlık yapınca Hz. Ebû Bekir (r.a), ‘Allah Resûlü, ‘Öldürün!’ dediği zaman bu durumu daha iyi biliyordu’ dedi ve sonra adamı öldürmeleri için bir grup Kureyşli ’ye teslim etti. Abdullah b. Zübeyr de bu grupta bulunmaktaydı. O, emirliği seven biriydi. ‘Beni kendinize emîr tayin edin ’ dedi. Onlar da kendilerine onu emîr kabul ettiler. İbnü ’z-Zübeyr, adama vurduğu zaman, onlar da vuruyorlardı. Bu durum adamı öldürünceye kadar devam etti. ”110</p>
<p>Hâkim el-Müstedrek’te rivayet etti ve bana Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Maluveyh rivayet edip dedi ki, bana İshak b. Haşan b. el-Harbî rivayet edip dedi ki, bana Affân b. Müslim rivayet edip dedi ki, bana Hammâd b. Seleme, Yusuf b. Sa‘d’dan rivayet edip sahihtir, dedi. Zehebî’nin el-Kâşif te dediği gibi, Yusuf b. Sa‘d el-Cumahî hariç, (bu senedin) ricâli sahihtir.</p>
<p>Hattâbî şöyle demiştir: “Bu olay, hırsızın böyle bir durumda öldürülmeyeceği hususundaki ittifaktan dolayı, (zâhire göre değil) hakikate göre verilen bir hükümdür. Aynı zamanda Resûlullah’ın (s.a.v) şeriatın zâhiri ile hakikatin bâtınına göre hüküm vermekte tercih hakkına sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim o da önce hakikat gereği hırsızın öldürülmesini emretti. Bundan vazgeçirmeleri üzerine ikinci defa öldürülmesini emretti, yine vazgeçirmeleri üzerine şeriat mucibince uzuvlarının kesilmesini emretti. Beşinci defa da hırsızlık yapınca, Ebû Bekir (r.a), Resûlullah’ın adam hakkındaki ölüm emrini yerine getirdi. Nas bulunan yerde ictihad yapılamaz.”</p>
<p>Hattâbî ikinci olarak şöyle demiştir: “Fakihlerden hiç kimse hırsızın öldürüleceği hükmüne varmamıştır. Bu da Ebû Bekir’in (r.a) bunu ictihadla değil, hususen bu adam hakkında bulunan bir nassa dayanarak yaptığını göstermektedir.”</p>
<p><strong>Üçüncü Hadis:</strong> Ebû Davud ve Nesâî’de yer alan bir hadiste Câbir b. Abdullah’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah ’a (s.a.v) bir hırsız getirildi. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu öldürün! ’dedi. Bunun üzerine oradakiler, ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Kesin (elini)! ’dedi. Kesildi (eli). Sonra ikinci defa hırsızlık yaptığı için getirildi, yine Allah Resûlü, ‘Öldürün!’dedi. Oradakiler, ‘Ey Allah’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Resûlullah (s.a.v), ‘(Cezasını) kesin’dedi. Sonra üçüncü defa hırsızlık yaptığı için getirildi ve Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu öldürün!’ dedi. Bunun üzerine oradakiler, ‘Ey Allah ’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı ’ dediler. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘(Cezasını) kesin!’ dedi. Sonra (aynı adam) dördüncü defa hırsızlık yaptığı için getirildi. Allah Resûlü, ‘Onu öldürün! &#8216; dedi. Bunun üzerine oradakiler ‘Ey Allah’ın resûlü! O sadece hırsızlık yaptı’ dediler. Resûlullah (s.a.v), ‘(Cezasını) kesin!’ dedi. Sonra beşinci defa hırsızlık yaptığı için getirildi.Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu öldürün! ’dedi. Bunun üzerine Câbir (r.a), ‘O adamı alıp deve ağılma götürdük ve taşlayarak öldürdük. Sonra bir kuyuya atıp üzerini taşlarla kapattık’dedi. ”111</p>
<p>Ebû Davud hadisi bu şekilde rivayet etti ve bu konuda başka söz söylemedi. Ona göre bu hadis, hadis ilimlerinde karar kılındığı üzere “salih sahih veya hasen” dir. Nesâî, “(bu hadisin senedinde yer alan) Mus‘ab b. Sâbit için, hadiste kavi değildir” dedi. Zehebî Mîzân’da, “Zübeyr, ‘Mus‘ab zamanının en bilgini idi’ demiştir” dedi. Zamanını oruçlu geçirdiği, gece ve gündüz bin rekât namaz kıldığı söylenmiştir. Bir önceki hadisin bu hadisi kuvvetlendirdiği görüşündeyim. Dolayısıyla Mus‘ab, Muhammed b. Münkedir’den rivayet ettiği bu hadiste münferid değildir. Bilakis Hişâm b. Urve de ona tâbi olmuştur ki Hişâm Sahîhayn’ın ricâlindendir.</p>
<p>Dârekutnî, Sünen&#8217;inde (yer verdiği hadisin senedini) şöyle aktarmıştır: “Bize Haşan b. Ahmed b. Sa‘d er-Ruhâvî rivayet edip dedi ki, bize Abbas b. Ubeydullah b. Yahya er-Ruhâvî rivayet edip dedi ki, bize Muhammed b. Yezîd b. Sinan rivayet edip dedi ki, bize babam rivayet edip dedi ki, bize Hişâm b. Urve Muhammed b. Münkedir’den, o da Câbir’den rivayet etti”&#8230;</p>
<p>Hattâbî, Meâlimü’s-Sünen’de bu hadisi şerhederken şöyle demektedir: “Defalarca hırsızlık yapmış olsa bile hırsızın öldürülmesini helâl sayan herhangi bir fakih bilmiyorum. Dolayısıyla bu durumun, adamın ölünceye kadar kötü fiilini işlemeye devam edeceğinin anlaşılmasından kaynaklanm ış olması muhtemeldir. Yine bu durumun (ileride işleyeceği suçların) Allah’tan bir vahiy ile bildirilmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda hadisin hükmü bu olaya has olmuş olur.” Hattâbî’nin anlattıkları, anlattığımız konunun aynısıdır.</p>
<p><strong>Dördüncü Hadis:</strong> Ebû Bekir İbn Ebû Şeybe, el-Müsned&#8221;inde Enes’ten (r.a) şöyle rivayet edildiğini bildirmiştir:“Enes (r.a) şöyle dedi: İçimizde çokça ibadet eden, zühd ve cihadsahibi bir genç vardı. İsmini Resûlullah’a (s.a.v) söyledik, tanımadı. Ona sıfatlarını vasfettik yine tanımadı. Biz bu haldeyken, birden adam bize doğru geldi. Bunun üzerine bizler, Ey Allah ’ın resûlü! İşte (bu gelen kişi) ’ dedik. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onun simasında şeytandan bir iz görüyürum ’dedi. Adam geldi ve selâm verdi. Hz. Peygamber (s.a.v) adama, ‘Bu kavimde benden daha hayırlı biri yoktur diye içinden geçirdin mi? ’ diye sordu. Adam, ‘Allah ’a yemin olsun ki evet’ dedi. Sonra adam döndü ve mescide girdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Bu adamı kim öldürecek? ’ dedi. Ebû Bekir (r.a), ‘Ben öldürürüm’ dedi. Mescide girdi. Bir de baktı ki adam kıyamda durmuş namaz kılıyor. ‘Resûlullah (s.a.v) namaz kılanı öldürmekten menetmişken, ben namaz kılan bir adamı mı öldüreceğim? ’ dedi (öldürmekten vazgeçti).</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v), “Bu adamı kim öldürecek? ’diye (tekrar) sordu. Ömer (r.a), ‘Ben (öldüreceğim) Ey Allah’ın resûlü!’dedi. (Adamı öldürmek üzere) mescide girdi. Bir de baktı ki adam secde halinde. O da Ebû Bekir ’in (r.a) dediğini dedi. Fazladan (Ebû Bekir ’den farklı olarak), ‘Kesinlikle döneceğim. Şüphesiz benden  daha hayırlı olan kimse (Ebû Bekir) de döndü’dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Bırak bunu ey Ömer!’ dedi ve ona anlattı. Yine Allah Resûlü, ‘Bu adamı kim öldürecek? ’diye sordu. Ali (r.a), ‘Ben (öldüreceğim) Ey Allah ’ın resûlü! ’dedi. Resûlullah, ‘Eğer bulursan sen onu öldür’dedi. Ali (r.a) mescide girdi adamın çıkmış olduğunu gördü. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), ‘Allah ’ a yemin olsun ki şayet onu öldürseydi bu onların ilki ve sonuncusu olurdu. Ümmetimden iki kişi asla ihtilaf etmezdi’ buyurdu. ”112 Ebû Ya‘lâ el-Müsned&#8217; inde birçok tarikle hadisi aktarmıştır; fakat hadisin tespit edilmesi gereken birden fazla yolla rivayeti vardır.</p>
<p><strong>Hadisin İkinci Bir Tarikten Rivayeti:</strong> Ebû Ya‘lâ el-Müsned&#8217; inde Enes’ten şu şekilde de hadisi rivayet etmiştir: “Resûlullah’ın (s.a.v) zamanında bizimle beraber savaşan (cihad eden) bir adam vardı. Döndüğü zaman bineğinden iner, mescide gidip namaz kılardı. O kadar çok namaz kılardı ki Hz. Peygamber ashabından bazıları, adamın kendilerinden daha üstün olduğu zannına kapılırlardı. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v), ashabının arasında durduğu bir sırada o adam çıkageldi. Sahabelerinden bazıları, Ey Allah’ın nebîsi! işte bu (faziletiyle bildiğimiz) o adamdır ’dedi. Allah Resûlü, o adama (haber) yolladı veya adam kendisi geldi, adam gelip Resûlullah onu karşıdan görünce, ‘Nefsim yedi kudretinde olan Allah ’a yemin olsun ki bu adamın iki gözü arasında şeytandan bir iz (alamet) var’ dedi. Adam meclise ulaşınca, Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona, Meclise rast geldiğin zaman içinden bu kavimde benden daha hayırlı bir kimse yoktur, şeklinde bir his geçirdin mi? &#8216;diye sordu. Adam, ‘Evet’dedi. Sonra (adam) döndü mescidin bir köşesine geldi, ayağıyla bir hat çizdi, sonra iki topuğunu birleştirerek namaz kılmaya başladı.</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Kim bu adama gidip öldürecek? ’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a) (adamı öldürmek üzere) kalktı (gitti). Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Adamı öldürdün mü? ’diye (Ebû Bekir ’e) sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Onu namaz kılarken gördüm ve ondan vazgeçtim ’cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v), ‘Kim bu adama gidip öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ömer (r.a), ‘Ben’ dedi. Kılıcını aldı (gitti). Adamı kıyamda namaz kılarken buldu. Bunun üzerine geri döndü. Allah Resûlü, ‘Adamı öldürdün mü?’diye (ona da) sordu. Ömer (r.a), ‘Ey Allah ’ın nebîsi! Onu namaz kılarken buldum ve ondan vazgeçtim ’ dedi. Resûlullah (s.a.v), ‘Kim bu adama gidip öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ali (r.a), ‘Ben’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Şayet yetişirsen onu yaparsın’ dedi. Ali (r.a) gitti ancak adamı bulamadı ve döndü. Allah Resûlü (s.a.v), ‘Adamı öldürdün mü? ’diye sordu. Ali (r.a), ‘Nereye kaybolduğunu anlayamadım’dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), ‘Şüphesiz ki bu, ümmetim içinde çıkan ilk (ihtilaf) alametidir. Şayet onu öldürseydin ümmetimden iki kişi ihtilafa düşmezdi. Şüphesiz ki Benî İsrail, yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Şu ümmet, yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Biri hariç, diğerlerinin tümü ateştedir&#8217;buyurdu. ‘Ey Allah ’ın resûlü! O fırka hangisidir? diye sorduk. Resûlullah (s.a.v), ‘el-Cemâa ’ diye cevap verdi. ” 113</p>
<p><strong>Hadisin Rakkâş Tarikiyle Enes’ten (r.a) Gelen Başka Bir Rivayeti:</strong> Beyhakî Delâilü’n-Nübüvve’de Enes’ten şöyle nakletmiştir: “Resûlullah’ın (s.a.v) yanında bir adamdan bahsettiler. Adamın cihaddaki kuvvetinden ve ibadetinin çokluğundan bahsettiler. Onlar bu durumdayken adam karşıdan çıkageldi. işte bu, bahsettiğimiz kimsedir, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ‘Şüphesiz ki ben bu adamın yüzünde şeytandan bir alamet (iz) görüyorum ’ dedi. Sonra adam onlara doğru geldi ve selâm verdi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Kendi kendine (içinden) bu kavimde senden daha hayırlı bir kimse olmadığını söyledin mi?’diye sordu. Adam, ‘Evet’dedi. Sonra (adam) gitti ve mescidde bir hat çizdi. İki ayağnı hizaya getirip namaz kılmaya başladı. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Hanginiz ona gidip öldürecek? ’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Ben’dedi. Gitti ve onu kıyamda namaz kılarken gördü.</p>
<p>Bunun üzerine, ‘Ey Allah ’ın resûlü! Kıyamda namaz kılar halde gördüm ve onu öldürmekten vazgeçtim ’dedi. Resûlullah (s.a.v), ‘Hanginiz ona gidip öldürecek? ’diye (tekrar) sordu. Ömer (r.a), ‘Ben&#8217; dedi. Adama gitti ve o da Ebû Bekir ’in yaptığını yaptı. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Hanginiz gidip öldürecek? &#8216;diye sordu. Ali (r.a), ‘Ben’dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Şayet yetişirsen onu yaparsın’ dedi. Ali (r.a) gitti ancak baktı ki adam gitmiş. Bunun üzerine Allah Resûlü geri döndü. Resûlullah (s.a.v), ‘Şüphesiz ki bu, ümmetim içinde çıkan ilk (ihtilaf) alametidir. Şayet onu öldürseydin ondan sonra ümmetimden iki kişi (asla) ihtilafa düşmezdi. Şüphesiz ki Benî İsrâil, yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Biri hariç, diğerlerinin tümü ateştedir’ buyurdu. ”n4 Yezîd er-Rakkâşî, “O (fırka) el-Cemâa’dır” dedi.</p>
<p><strong>Hadisin Enes’ten (r.a) Gelen Başka Bir Tariki:</strong> Ebû&#8217;Ya‘lâ el-Müsned’inde Enes’ten şöyle nakletmiştir:115 “Düşmana karşı öncülüğü ve çalışkanlığı ile tanınan bir adamı Resûlullah ’a (s.a.v) zikrettiler. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Onu tanımıyorum’dedi. Sahabeler, ‘Bilakis o şu şu vasıflara sahiptir ’ dediler. Resûl-i Ekrem, ‘Onu tanımıyorum ’dedi. Biz bu haldeyken birden adam göründü. İşte o bu adamdır, ey Allah’ın resûlü!’ dediler. Allah Resûlü, ‘Ben tanımıyordum. Bu, ümmetimde gördüğüm ilk (ihtilaf) alametidir. Zira onda şeytandan bir iz var ’ dedi. Adam gelince selâm verdi, onlar da selâmını aldılar. Resûlullah (s.a.v) adama, ‘Allah adına söyle! Bizi gördüğünde kendi içinden bu kavimde senden daha hayırlı biri olmadığını geçirdin mi? ’ diye sordu. Adam, ‘Allah ’a yemin olsun ki evet’ cevabını verdi. Ardından mescide girdi ve namaz kılmaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.v), Ebû Bekir ’e (r.a), ‘Kalk ve onu öldür*dedi. Ebû Bekir içeri girdi ve onu kıyamda namaz kılar halde gördü. Ebû Bekir kendi kendine, ‘Şüphesiz ki namazın bir hürmeti ve hakkı vardır. Şayet Resûl-i Ekrem’den (bu husus için) emir istemiş olsaydım (öldürürdüm) ’dedi.</p>
<p>Resûlullah’a (s.a.v) geldi. Allah Resûlü ona, ‘Öldürdün mü?’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Hayır, onu kıyamda namaz kılar halde buldum ve namaz için bir hürmet ve hak olduğunu düşündüm. Şayet onu (yine de) öldürmemi istiyorsan, öldürürüm’cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v), ‘Bu işin sahibi sen değilsin. Ey Ömer! Sen git öldür ’dedi. Ömer (r.a) mescide girdi bir de baktı ki adam secde halinde. Onu uzun bir müddet bekledikten sonra, kendi kendine şöyle dedi: ‘Şüphesiz ki secdenin bir hakkı vardır. Şayet Resûl-i Ekrem ’den (bu husus için) emir istemiş olsaydım (öldürürdüm). Şüphesiz bunu benden daha hayırlı olan kimse (Ebû Bekir) de istemişti. ’Ardından Hz. Peygamber ’e (s.a.v) geldi. Allah Resûlü, ‘Adamı ödürdün mü?’diye sordu. Ömer (r.a), ‘Hayır, onu secde eder halde buldum ve secde için bir hak olduğunu düşündüm. Şayet onu (yine de) öldürmemi istiyorsan, öldürürüm’diye cevap verdi. Resûlullah (s.a.v) ‘Hayır, bu işin sahibi sen değilsin. Ey Ali kalk! Eğer bulursan bu işin sahibi sensin ’ dedi. Ali içeri girdi ve adamın mescidden gitmiş olduğunu gördü. O da Resûl-i Ekrem ’e (s.a.v) döndü. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Öldürdün mü? ’diye sordu. Ali, Hayır ’dedi. Allah Resûlü, ‘Şayet onu öldürseydin, ümmetimden her(hangi) iki kişi deecâl hakkında ihtilafa düşmezdi&#8217; 116 buyurdu. ” 117</p>
<p><strong>Enes’ten (r.a) Hadisin Başka Bir Tarikten Rivayeti:</strong> Bezzâr, el-Müsned&#8217;ınde nakletmiştir: “Hz. Peygamber ’nin (s.a.v) yanındaydık. Güzel görünümlü bir adam bize doğru gelince, (sahabeler) onun güzel işlerini zikretmeye başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), ‘Şüphesiz ki onun yüzünde ateşten (bir iz) görüyorum ’ dedi. Adam yanlarına ulaşıp selâm verince, Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Allah’a yemin olsun ki kendi kendine (içinden) kavmin en fa ­ ziletlisi olduğunu söylediğini zannediyorum ’ dedi. Adam, ‘Doğrudur ’ dedi. Adam gidince Allah Resûlü, ‘Şüphesiz yeni bir dönem (fitne) görüldü. Bu ve arkadaşları ondandır’ dedi. Ebû Bekir (r.a), ‘Ey Allah’ın resûlü! Onu öldüreyim m i?’ diye sordu. Resûlullah (,s.a.v), ‘Tabii ki (öldür)’ dedi. Ebû Bekir gitti ve onu mescidde namaz kılarken gördü. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ’e (s.a.v) geri döndü ve, ‘Onu namaz kılarken gördüm bu yüzden öldüremedim ’ dedi. Ömer (r.a), ‘Ey Allah’ın resûlü! Onu öldüreyim m i?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Tabii ki (öldür) ’dedi. Ömer gitti ve onu mescidde namaz kılarken gördü. Bunun üzerine Allah Resûlü ’ne geri döndü ve, ‘Onu namaz kılarken gördüm bu yüzden öldüremedim’dedi. Bunun üzerine Ali (r.a), ‘Ey Allah’ın resûlü! Onu öldüreyim mi?’diye sordu. Resûlullah (s.a.v), ‘Tabii ki şayet bulursan öldürürsün ’dedi. Ali (r.a) gitti ancakadamı orada bulamadı. ”118</p>
<p><strong>Bu Hadisin Başka Bir Tariki:</strong> Câbir rivayet etmiştir. Ebû Bekir îbn Ebû Şeybe ile Ahmed b. Menî‘ el-Müsned&#8217; lerinde nakletmişlerdir: “Bir adam Resûlullah’a (s.a.v) uğradı. Oradakiler onun hakkında konuşmaya ve onun güzel hasletlerini övmeye-başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber, (s.a.v), ‘Onu kim öldürecek? ’ diye sordu. Ebû Bekir (r.a), ‘Ben ’ dedi ve gitti. Adamı kendisi için bir hat (işaret) çizmiş ve namaz kılar halde gördü. Bunun üzerine Ebû Bekir geri döndü ve içinde gördüğü bu halden dolayı adamı öldürmedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘Onu kim öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ömer &#8216;(r.a), ‘Ben ’ dedi ve gitti. Adamı işaretlediği yer içinde kıyamda namaz kılar halde gördü. O da döndü ve adamı öldürmedi. Allah Resûlü, ‘Onu kim öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Ali (r.a), ‘Ben’dedi. Resûlullah (s.a.v), ‘Sen onun içinsin (bu işi yaparsın); ancak onu bulacağını zannetmiyorum’ dedi. Ali (r.a) gitti; ancak adamın gitmiş olduğunu gördü. ”119</p>
<p>Ebû Ya‘lâ bunu nakletmiştir. Bize Ebû Hayseme rivayet edip dedi ki, bize Yezîd b. Harun bu isnadla rivayet etti. Bu isnad Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Zira Yezîd b. Harun ve Avvâm b. Hûşab Sahîhayn’ın ricâlindendirler. Ebû Süfyân Talha b. Nâfı Müslim’in ricâlindendir. Şayet hadisin bu isnaddan başka isnadı olmasaydı bile, sübûtu ve sıhhati için bu tek isnad kâfi gelirdi.</p>
<p><strong>Beşinci Hadis:</strong> Bu hadisin başka bir tariki, Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned&#8217;inde Ebû Bekir’den (r.a) rivayet ettiği şu hadistir:</p>
<p>“Resûlullah (s.a.v) namaza giderken secdeye kapanmış bir adama rastladı. Namazını kıldıktan sonra adama döndü. Adam hâlâ secdede idi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v) kalktı ve, ‘Bunu kim öldürecek? ’diye sordu. Bir adam ayağa kalktı, ellerini sıyırdı, kılıcını hareket ettirerek salladıktan sonra, ‘Ey Allah’ın resûlü! Annem babam sana kurban olsun, secdeye kapanmış, Allah ’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik eden bir adamı nasıl öldüreyim? ’dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v), “Bunu kim öldürecek? ’ diye (tekrar) sordu. Bir adam ayağa kalktı ve, ‘Ben’ dedi. Kollarını sıvadı, kılıcını hareket ettirerek salladıktan sonra, ‘Ey Allah ’ın nebîsi! Secdeye kapanmış, Allah ’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik eden bir adamı nasıl öldüreyim? ’dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Nefsim yedi kudretinde olan Allah ’a yemin ederim ki şayet onu öldürseydiniz bu, ilk ve son fitne olurdu ’ buyurdu. ”120</p>
<p>Bu hadis de aynı şekilde Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Zira Ravh, Sahîhayn’ın ricâlindendir. Osman, İbn Ebû Bekir her ikisi de Müslim’in ricâlindendir. Bu kıssanın siyakı, Ebû Bekir, Enes ve Câbir’den rivayet edilen hadislerle farklılık arzetmektedir. Herhalde bu, başka bir adam hakkında vuku bulmuş başka bir kıssadır. Bu durumda Ebû Bekir’in hadisi, istinad ettiğimiz<br />
beşinci hadis olmuş oluyor.</p>
<p><strong>Altıncı Hadis:</strong> Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’nin şeyhlerinden rivayet ettiği hadisi İbn Sa‘d, et-Tabakâfmâa nakletmiştir.“Süveyd b. Sâmit, Câhiliye döneminde vuku bulan bir olayda karşı karşıya kaldığı Ziyâd ve Mücezzer ’in babasını (Ebû Mücezzer) öldürdü. Daha sonra Mücezzer Süveyd’e galip geldi ve (o da) onu öldürdü. Bu olay, İslâm ’dan önce olmuştu. Resûlullah (s.a.v) Medine’ye geldiği zaman Hâris b. Süveyd ve Mücezzer b. Ziyâd müslüman oldular. İkisi de Bedr ’i gördü. Hâris, babasına t karşılık Mücezzer&#8217;i öldürmek için fırsat kolluyor ancak buna güç yetiremiyordu. Uhud günü gelip müslümanlar koşuşmaya başlayınca, Hâris arkadan geldi ve (Mücezzer’in) boynunu vurdu. Resûlullah (s.a.v) Hamrâülesed’den dönünce Cebrâil geldi ve ona Hâris b. Süveyd’in hile ile Mücezzer ’i öldürdüğünü haber verdi ve onu öldürmesini emretti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v), Kubâ ’ya gitmek üzere -o gün, sıcak bir gündü- atına bindi ve Kubâ ’ya geldi. Kubâ Mescidi ’ne girdi ve orada namaz kıldı. Ensar bunu işitti ve gelip ona selâm verdiler. Bugünün bu saatinde gelmesini hoş karşılamadılar. Derken Hâris b. Süveyd çarşafına sarılmış halde belirdi. Hz. Peygamber (s.a.v) onu görünce, Uveym b. Sâide’yi çağırdı ‘Hâris b. Süveyd’i mescidin kapısına getir ve Mücezzer b. Ziyâd’a karşılık olarak boynunu vur. Çünkü o (Mücezzer’i), hileyle öldürdü’ dedi. Bunun üzerine Hâris, ‘Evet Allah ’a yemin olsun ki onu ben öldürdüm. Ancak onu öldürmem, İslâm ’dan döndüğüm veya ondan şüpheye düştüğüm için değildir. Şeytandan gelen bir kızgınlık ve nefsimi mükellef kıldığım bir iş sebebiyledir. Şüphesiz (şimdi) yaptığım şeyden dolayı Allah ve Resûlü ’ne tövbe ediyor, diyetini çıkarıyor, peşpeşe iki ay oruç tutuyor ve bir köle âzat ediyorum ’ dedi. Tüm sözlerini bitirince, Allah Resûlü, ‘Ey Uveym! Onu getir ve boynunu vur! ’dedi. Bunun üzerine Uveym, onu getirdi ve boynunu vurdu. ”121</p>
<p>Hassân b. Sâbit bu konuda şu beyti söylemiştir:</p>
<p><em>“Ey öncekilerin uykusundaki sıcaklık</em><br />
<em>Yazıklar olsun sana! Yoksa Cibril’den gafil miydin sen de,</em><br />
<em>Ey Ibn Ziyâd! Yoksa sen de mi öldürdüğünde</em><br />
<em>Gafildin o meçhul ıssız yerde.”</em></p>
<p>İbnü’l-Esır, bu (konuda) şöyle demiştir: “Nakil ehli, Hâris b. Süveyd’in Mücezzer b. Ziyâd’ı öldürdüğü için Resûlullah’ın (s.a.v) öldürdüğü kimse olduğu hususunda ittifak ettiler.” İbnü’l-Esîr’in naklettiği bu ittifak, isnadı sıhhat şartlarına uymasa da hadis ilmi esaslarına göre, söz konusu hadisin sahih olmasını gerekli kılmaktadır. Bu rivayeti Abdülberr Temhîd’de aktarırken, başka âlimler de bunu aktarmışlardır.</p>
<p>Hakkında konuşulan bu hüküm, hakikatin ve bâtına muttali olmanın gereği olarak var olan hükümdür. Çünkü bu meselede vârislerden gelen bir dava veya kısas talebi yoktur. Diyeti kabul veya vârislerden küçük olanların bulûğa ermelerini beklemek üzere bir tehir de söz konusu değildir ki tüm bunlar şeriatın gereklerindendir.</p>
<p>Yine Hz. Peygamber (s.a.v) atına bindi ve hakkında kısas kararı verdiği diğer sair vakalarda yapmadığı halde bu olayda bizzat kendisi hükmün infazı için geldi. Bilakis diğer vakalarda vârisler kendisine gelip, iddiada bulunup, katli ispat edip kısası talep edinceye kadar Resûlullah evinde veya mescidinde otururdu. Böyle durumlarda da Resûl-i Ekrem (s.a.v) vâristen şu hadiste belirtildiği gibi affetmesini isterdi: “Resûlullah’a (s.a.v) ulaşan hiçbir kısas olayı yoktur ki Resûlullah o konuda af istemiş olmasın. ”122</p>
<p>Bulkînî Havza’nın hâşiyelerinde, İbnü’l-Münzîr ve Taberânî’nin, “Malından güzellikle sana ve çocuklarına yetecek kadarını al”123 hadisini delil göstererek, Resûlullah’ın (s.a.v) (bâtınî) ilimle hükmettiğini söylediklerini nakletmiştir. Buradaki durum şudur: Resûlullah (s.a.v) kadından evlilikle ilgili bir delil istemeden kadın lehine hükmetmiştir.</p>
<p>Şayet bana Resûlullah (s.a.v), (Mücezzer b. Ziyâd)’ın vârisinden bir dava talebi ve senin bahsettiğin (şeriatın gerekleri) olmadığı halde Hâris’i öldürttü, bu konuda doğrudan kendisine vahiy geldi, dersen derim ki evet o bizzat müddeî (iddiacı) idi. Zira hakikatle hükmün manası, kendisine olayın hakikati ile bâtınının vahyolunması ve şeriatta sayılan şartların varlığını beklemeden hükmün infazının emrolunmasıdır. İşte hakikate göre hükmün manası budur. Başka birşey değildir. Hızır da (a.s) çocuğu, Allah’ın kendisine vahyetmesinden, kendisini çocuğun kâfir tabiatlı olduğuna muttali kılıp, şeriatta istenen iki şart, ki onlar bulûğ ve mübaşereti küfürdür, daha bulunmadan derhal öldürmesini emretmesinden başka bir şey sebebiyle öldürmedi. “Bunu kendim yapmadım.</p>
<p>Yani, bunu ancak Allah’ın bana emri ve bunu vahyetmesi sebebiyle yaptım” demesi bundandır. Ebû Hayyân, Tefsir’inde, “Cumhur, Hızır’ın (a.s) nebî, ilminin de bâtını marifet olduğu ve ona vahyolunduğu; Musa’nın ilminin ise zâhir ile hüküm olduğu görüşündedir” demiştir.</p>
<p><strong>Başka Bir Hadis:</strong> Sa‘d b. Atvel’den gelen bu rivayeti, Ahmed b. Hanbel el-Müsned&#8217;inde nakletmiştir:“Sâ ‘d b. Atvel, kardeşinin geride üç yüz dirhem ve bazı yetimler bırakarak vefat ettiğini söyledi. Bunun üzerine Sa ‘d, ‘Bu parayı çocukları için harcamayı düşündüm’dedi. Hz. Peygamber(s.a.v), ‘Kardeşin borçları sebebiyle alıkonulmuştur (mahpustur), o parayı borçlarına ver! ’ dedi. Sa ‘d, ‘Ey Allah ’ın resûlü! Şahidi olmadığı halde iki dinar alacağı olduğunu iddia eden bir kadının borcu hariç, kardeşimin tüm borçlarını ödedim ’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s. a. v), ‘O kadına da öde, çünkü o doğru söylüyor ’buyurdu. ”124 îbn Mâce hadisi tahrîc etmiştir.</p>
<p>Hafız Zeynüddin el-Irâkî, Kurretü ’l-Ayn bi ’l-Müsirreti bi- Vefâi ’d-Deyn isimli kitabında, “Bu hasen bir hadistir” demiştir. Bu hüküm, bâtına göre verilmiş bir hükümdür. Çünkü bu gibi durumlarda şeriatın zâhirine göre şahit ve yeminin olması vâciptir. Zira bizzat meyyite yönelik bir davadır bu. Vârisler ise henüz (bulûğa ermemiş) küçüktürler. Buna rağmen Resûlullah (s.a.v) bâtına vâkıf olduğu için, bu iki şart gerçekleşmediği halde ödeme yapılmasına hükmetmiştir.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz.Ferzende İdiz,syf:39-64</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>96 Buhârî, İlim, 44; Müslim Fezâil, 46.</p>
<p>97 Diğer nüshada ifade şu şekildedir: &#8220;Ey Musa! Ben Allah ’ın bana öğrettiği Allah ilimlerinden öyle bir ilme sahibim ki bu ilmi senin bilmen gerekmez; sen de Allah ’ın sana öğrettiği Allah ilimlerinden öyle bir ilme sahipsin ki benim de bunu bilmem gerekmez. ” Bulkînî’nin,<br />
“Bu gerçekten karışık bir durumdur” sözü buna karşılık söylenmiştir. Yoksa anlamsız kalmaktadır (bk. Süyûtî, el-Bâhir, Manisa İl Halk Ktp., nr. 45 Ak Ze 14/1, vr. lb).</p>
<p>98 En‘âm 6/90</p>
<p>99 Âl-i İmrân 3/81.</p>
<p>1oo Âl-i İmrân 3/81.</p>
<p>ıoı Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 338; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, I, 228; Aclûnî, Keşfü ’l-Hafâ ve Müzîlü ’l-llbâs amma ’ştehere mine ’l-Ehâdîsi alâ Elsineti ’n-Nâs, II, 206.</p>
<p>102 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 226.</p>
<p>103 Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-Arifin: Esmâü’l-Müellifin ve Asârü’l-Musannifîn (haz. Rıfat Bilge v.dğr.), İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1951,1, 383.</p>
<p>104 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 224.</p>
<p>105 Bağdatlı, Hediyye, I, 383.</p>
<p>106 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 138; Hindî, Kenzü’l-Ummâl f î Süneni&#8217;l-Akvâl, XI, 426.</p>
<p>107 İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, VIII, 438; Aclûnî, Keşfü ’l-Hafâ, II, 129; Hindî, Kenzul-Ummâl, XI, 409.</p>
<p>108 Kaynaklarda İbnü’s-Sâiğ olarak geçen ve er-Rakam isminde eseri bulunan ancak vefat tarihleri farklı i-ki şahsiyet bulunmaktadır. Bunlardan biri İbn Sâiğ Muhammed b. Abdurrahman b. Ali b. Ebü’l-Hasan eş-Şemseddin (v. 577/1181) olup, eserinin tam ismi, er-Rakam fi Şerhi Kasîdeti ’l-Bürde ’dir (Bağdatlı, Hediyye, 1,496). Diğeri İbnü’s-Sâiğ Muhammed b. Abdurrahman b. Ali b. Haşan Şemseddin ez Zümrüdî’dir (v. 776/1374). Eserinin tam ismi, er-Rakam ale ’l-Bürde&#8217;dir (Bağdatlı, Hediyye, XXXV, 2). Burada bahse konu şahıs İkincisi olsa gerek.</p>
<p>109 Buhârî, Büyû‘, 3; Müslim, Radâ‘, 17; Ebû Davud, Talâk, 34; İbn Mâce, Nikâh, 59</p>
<p>ııo Nesâî, Kat‘u’s-Sârik, 3</p>
<p>ııo Nesâî, Kat‘u’s-Sârik, 3</p>
<p>112- Ebû Ya‘lâ, Ahmed b. Ali, el-Müsned, Halep: Dârü’l-Me’mûn li’t-Türâs, 1404/1983,1, 90. Tercümeye esas aldığımız ana nüshada bu hadis eksik yazılmıştır. İstifade ettiğmiz ikinci nüshayı esas alarak hadisin tam metnini yazdık (bk. Süyûtî, Celâleddin, el-Bâhir fi Hükmi’n-Nebî, Manisa İl Halk Ktp., Akhisar Zeynelzâde, nr. 45 Ak Ze 14/1, vr.7a-b).</p>
<p>113 Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, I, 90.</p>
<p>114 İsfahânî, Ebû NuaymAhmed b. Abdullah, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1405/1984, III, 52.</p>
<p>115 Diğer nüshasında olup esas aldığımız bu nüshada yer almayan ve farklı tariklerle rivayet edilmiş olan iki hadis vardır. Bu iki hadis, birkaç farklı lafızla diğer rivayetlerle hemen hemen aynıdır. Esas aldığımız nüshaya sadık kalmak üzere söz konusu hadisleri buraya almadık (söz konusu hadis metinleri için bk. Süyûtî, el-Bâhir, nr. 45 Ak Ze 14/1, vr. 8b)</p>
<p>116 Öbür nüshada fiddecali ifadesi yer almaktadır (bk. Süyûtî, el-Bâhir, nr. 45 Ak Ze 14/1, v. 8b).</p>
<p>117 Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, VIII, 192.</p>
<p>118 Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. Hüseyin, Şuabü’l-îmân, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1410/1989, XVII, 295.</p>
<p>119 Ebû Ya‘lâ, el-Müsned, IV, 150.</p>
<p>120 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XLI, 395 (Esas aldığımız nüshada hadis metni eksik olup ikinci nüsha esas alınarak metin tamamlamıştır (bk. Süyûtî, el-Bâhir, nr. 45 Ak Ze 14/1, vr.lOa).</p>
<p>121 Ibn Sa‘d, Muhammed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ (thk. İhsan Abbas), Beyrut: Dâru Sadr, 1968, III, 553.</p>
<p>122 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XXVI, 290.</p>
<p>123 Müslim, Akzıye, 6.</p>
<p>124 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XXXV, 91.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/">Nebi’nin (s.a.v) İlm-i Batına Göre Hüküm Vermesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nebinin-s-a-v-ilm-i-batina-gore-hukum-vermesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cibril Hadisi ve Tasavvuf: Riyakarlık-Kibir ve İhlas Arasında Riyazet Hayatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cibril-hadisi-ve-tasavvuf-riyakarlik-kibir-ve-ihlas-arasinda-riyazet-hayati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cibril-hadisi-ve-tasavvuf-riyakarlik-kibir-ve-ihlas-arasinda-riyazet-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 13:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Olmak ve Tasavvufi Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve İhsan: Allah'ı Görür Gibi İman Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi ve Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Demirli]]></category>
		<category><![CDATA[Riyakarlık-Kibir ve İhlas Arasında Riyazet Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23040</guid>

					<description><![CDATA[<p>İman, İslam ve İhsan: Allah&#8217;ı Görür Gibi İman Etmek,                                                                                              [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cibril-hadisi-ve-tasavvuf-riyakarlik-kibir-ve-ihlas-arasinda-riyazet-hayati/">Cibril Hadisi ve Tasavvuf: Riyakarlık-Kibir ve İhlas Arasında Riyazet Hayatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23049 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg" alt="" width="396" height="289" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-600x438.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1.jpg 658w" sizes="(max-width: 396px) 100vw, 396px" /></a></p>
<p><strong>İman, İslam ve İhsan: Allah&#8217;ı Görür Gibi İman Etmek,                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    </strong><strong>İslam Olmak ve Tasavvufi Hayat</strong></p>
<p>Bir &#8216;din bilimi&#8217; olarak tasavvufa böyle bakmak zorundayız. Aksi halde tasavvufun din bilimi olmasından söz edemeyiz. Ta­savvuf din bilimi değilse, onun üzerinde konuşmanın bir anlamı kalmazdı; böyle bir durumda ondan &#8216;dine rağmen&#8217; bir şey olarak konuşmak mümkün olabilirdi ki, bu da gerçeklerle bağdaşmaz.</p>
<p>Tasavvuf metinlerine bakılınca, onun &#8216;din bilimi&#8217; olduğunu beyan eden ve bu görüşü temellendiren delillerden birisi &#8216;Cibril hadisi&#8217; olarak bilinen hadistir. Söz konusu hadiste İslam&#8217;ın, imanın ve ihsanın ilkeleri belirlenirken en sonunda da &#8216;din budur&#8217; denilir. Başka bir anlatımla Cibril hadisi bir bütün olarak dini ana kı­sımlarıyla birlikte tespit eden bir hadis olarak kabul edilmiştir. Zaman içinde bu hadisten hareketle tasavvuf, fıkıh ve kelamdan müteşekkil din bilimlerinin irtibatı ve alanları tespit edilmiş, hadis bir bilim tasnifi kaynağı olarak kabul edilmiştir. Şimdi hadise bakarak tasavvufun &#8216;din bilimi&#8217; olma hüviyeti üzerinde biraz daha duralım:</p>
<p>Hz. Ömer şöyle der: &#8216;Bir gün Hz. Peygamber&#8217;in huzurunda otururken bir adam çıkageldi. Adamın üzerinde yolculuk izi yoktu, lâkin içimizden kimse tanımıyordu onu. Peygamberimi­zin yanına oturdu. Dizlerini dizlerine dayadı, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve sormaya başladı.&#8217; Buraya kadar olan sözler­den dikkat çekici kısım, kimsenin tanımadığı birisinin üzerin­de yolculuk eserinin bulunmayışıdır. Muhtemelen sahabe Hz. Peygamber&#8217;den bir açıklama beklemek umuduyla zihinlerinde oluşan soruları ertelemişti; yoksa bu durum normal değildi ve herkes gibi sahabe de böyle birinin çıkagelmesinden hayrete düşmüş olmalıdır. Ravi şöyle devam ediyor: &#8216;Sonra sormaya başladı: &#8216;İman nedir, ey Allah&#8217;ın peygamberi?&#8217; Hz. Peygamber buyurdu ki: &#8216;İman Allaha, Peygambere, kitaplara, ahiret gününe, meleklere, kadere -hayır ve şerriyle birlikte- ve ahiret gününe iman etmendir.</p>
<p>Hz. Peygamber bu cevabı verince, soruyu soran kişi &#8216;doğru söyledin&#8217; dedi ve Hz. Peygamber&#8217;i tasdik etti. Sahabe şöyle diyor: &#8216;Biz şaşırdık: hem soruyor hem tasdik ediyor/ Sonra devam etti ve &#8216;İslam nedir&#8217; diye sordu. Hz. Peygamber şöyle dedi: &#8216;İslam Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına ve Muhammed&#8217;in onun peygamberi olduğuna şahitlik etmen, namaz kılman, oruç tutman, zekat vermen, gücü olanlar için de hacca gitmendir/ Sonra başka hususları sordu. Burada dikkatimizi çeken bir hususa işaret etmek gerekir: Müslümanların din anlayışları içinde bu hadis bu kadarla tamamlanmış gibidir. Başka bir anlatımla müslümanların din anlayışı ve din üzerindeki tartışmaları iman-islam irtibatı üzerine kuruludur. Böyle sahih ve meşhur bir hadisin varlığına rağmen, herkes bu iki meseleyi düşünür, dini bunların ilkeleri ile bu ikisinin irtibatı şeklinde düşünür. İman akidedir, İslam ise akideden sonra gelen ameller, davranışlardır. Öyle görünüyor ki, müslümanların hayatındaki ciddi sorulardan birisi hadiste zikredilen üçüncü unsurun kurucu bir öğe olarak hatırlanma­masından kaynaklanan &#8216;ihsan&#8217; meselesidir.</p>
<p>İhsan kelimesi naslarda sıkça zikredilen bir kelimedir; anlamı ise iyilik, iyi olmak, güzellik, güzel davranış yapmak gibi yakın anlamlı kelimelerdir. &#8216;Allah ihsan sahiplerini sever/ &#8216;Allah ada­leti ve İhsanı emreder.&#8217; Böyle ayetler çoktur. Acaba ihsan iyilik yapmakla mı sınırlıdır? Veya dinde iyilik yapmak ne demektir? Bunun üzerinde duracağız, ancak şimdi tekrar hadise dönelim:</p>
<p>Ravi diyor ki: Gelen kişi Hz. Peygamber&#8217;e &#8216;İhsan nedir?&#8217; diye sordu. Hz. Peygamber şöyle dedi: &#8216;Allah&#8217;a O&#8217;nu görürcesine iba­det etmendir/ Bu ifade çok önemlidir: O&#8217;nu görürcesine! Demek ki, ihsan öncelikle Allah ve insan ilişkisiyle ilgili bir anlama sahip­tir. İnsanın Allah ile ilişkisinde ihsan derecesi, O&#8217;nu görürcesine ibadet etmesidir. Burada dikkat çeken birinci husus şudur: İhsan,iman ve İslam (Müslümanlık dememiz lazım) gibi belirli şartla­ra sahip müstakil bir alan değildir; imanın şartları var, islamın gerekleri bellidir. Fakat ihsan için böyle bir alan veya durum söz konusu değildir. İhsan bir keyfiyet meselesi olarak tarif edilmiş, müslümanların hayatlarım düzenleyen ve ona maksat çizen bir ilke olarak yorumlanmıştır. Başka bir anlatımla, mümin ve müslüman olmanın şartları belliyken ihsan sahibi olmak mümin ve müslüman olmanın yanında yeni bir şey değildir. Tam aksine bu Müslümanlık ve mümin olmanın keyfiyeti ve derecesiyle ilgili bir durumdur. Bu durumda ihsan meselesi üzerinde durmamız, Müslümanlık anlayışının tahlil ve muhasebe edilmesiyle ilgili ve sınırlıdır. Bir insan iman edince ve hatta imanın gereği olarak islamın gereklerini yerine getirince, işi tamam olur mu?</p>
<p>Hadise göre tamamlanmış olmaz; daha doğrusu Müslüman olmak veya mümin olmak, uzun bir yol yürümenin ilk şartı olarak zikredilir. Yapılması gereken ise Müslümanlığın &#8216;Allah&#8217;ı görür gibi&#8217; denilen bir seviyeye ulaştırılmasıdır. Bu durumda ihsan Müslümanlığın maksadım temsil eden &#8216;kurucu unsur&#8217; haline gelerek herkesi ilgilendiren bir ehemmiyet kazanır. Meseleyi daha belirgin hale getirmek üzere şöyle sormak gerekir: Acaba Müslümanlık içinde aynı şeye iman ederken ve hatta aynı gerekleri yerine getirirken derecelenme nasıl gerçekleşir? Derecelenmeden söz edebilmemiz mümin ve müslüman olmanın niteliğinden söz etmek demektir. Bu husus gerçekte İslam düşüncesinde &#8216;imanda artış olur mu, olmaz mı&#8217; şeklinde daha önce tartışılmış bir konunun uzantısıdır. Müslümanlar imana dair pek çok meseleyi tartışırken bunu da tartışmış, imanın bir insanın hayatındaki yerini anlamak iste­mişlerdir. Meselenin birinci kısmı iman ve İslam ilişkisi şeklinde tartışılmıştı. Ana sorun şuydu: Acaba bir insan iman ettiğinde bunun zorunlu bir gereği olarak Müslümanlığın gereklerini ye­rine getirecek midir? Bir insan Müslümanlığın gereklerini yerine getirmemişse, acaba &#8216;mümin&#8217; adını koruyabilir mi? Tartışma ilk önce Hariciler tarafından ortaya atıldı. Hariciler Hz. Ali ve Muaviye arasında ortaya çıkan savaşlardan itibaren bu sorunu müslümanların gündemine taşıdı ve &#8216;müslüman kimdir?&#8217;, iman nedir ve günahla ilişkisi nedir gibi soruları &#8216;kabaca&#8217; dile getirdiler.</p>
<p>Henüz meselenin kavramsal bir incelik kazanmamış olması duru­mu değiştirmez: uzun yıllar müslümanların en önemli meselesi olan bir konu en basit anlatımıyla bu kadar sert ve belirgin bir dille söylenmiş, büyük günah işleyenlerin tövbe ederek yeniden Müslüman olmaları gerektiği savunulmuştu. Onlar büyük günah işleyenlerin durumunu ele alarak imanın ameli istilzam edeceğini düşünmekle işi çok çetin bir noktadan başlatmış oldular. İman ve İslam ilişkisinde en katı tavır budur: iman ve İslam aynı şeydir veya İslam imanın parçasıdır. Zaman içinde İslam&#8217;daki en akıla hareket olarak gelişen Mutezile mezhebi ise daha belirsiz bir teori ileri sürse bile Hariciler kadar katı ve &#8216;kaba&#8217; davranmadı. Onlar için büyük günah sahipleri ne cennetlik ne de cehennem­liktir.</p>
<p>Bu görüş Mutezile&#8217;nin genel dinî düşünceleri arasmda en belirsiz olanıdır. Onlar böyle bir insanın &#8216;iki menzil arasında bir yere&#8217; gideceğini söyleyerek işi belirsizliğe havale ettiler. Fakat yine de onların düşüncesi daha sonra Sünniliğin düşüncesinin şekillenmesine katkı sağlamıştır. Ehl-i sünnet bu noktada İslam ile imam ayrı ele alarak Müslümanlığın şuurlarını olabildiğince genişletti. Başka bir anlatımla sosyolojik olarak Müslümanlığın sınırlarının genişlemesi Ehl-i sünnet sayesinde olmuştur. Ehl-i sünnet iman ile islamı ayrıştırırken müslümanların hayatında bir zaafın oluşmasına yol açtı. Çünkü İslam (yani ibadet ve amel hayatı) imanın bir parçası değilse, bu durumda imanın dönüştü­rücü olmasından söz etmek zordur. İman insanları günahlardan uzaklaştırsa pek iyi olurdu; fakat böyle olmadığında imanın &#8216;yokluğundan&#8217; değil, olsa olsa &#8216;zaaf&#8217; halinden söz edebiliriz. Bu durum imanın sınırlarını -müminlerin- genişletirken hiç kuş­kusuz imandaki ve islamdaki dereceyi düşüren bir tavır oldu. Ehl-i sünnet burada tutarlı bir teoriden hareket etmişti. Başka bir anlatımla imanın insanın elinde olmadığım, onun bir ilahi</p>
<p>ihsandan ibaret olduğunu kabul etmiş olmakla iman ile ihsanın arasında epistemolojik bir ayrım öngördü. İman Allah&#8217;ın ihsanıdır ve insan kendi iradesiyle iman edemez. Bu durumda iman etmek elimizde değilse, İslam ile iman arasında parça-bütün ilişkisi kurmak mantıklı değildir. Bu noktada Ehl-i sünnetten daha ileri görüş Mürcie&#8217;nin görüşüdür. Mürcie iman ile İslam arasında­ki ayrımı bütünüyle kopartarak mümin olmanın şuurlarını en ileri seviyeye taşıdı. Doğrusu Mürcie&#8217;nin görüşü günümüzde &#8216;kültürel Müslümanlık&#8217; diye tabir edebileceğimiz bir kavramla karşılanabilir; Mürcie üzerinde Müslümanlığın izlerini kültürel olarak koruyabilen insanların Müslüman olacağım kabul ederek müminlerin şuurlarım en ileri seviyeye taşıdı.</p>
<p>Bununla birlikte Ehl-i sünnet imanda şiddet ve zaaf mesele­sini ele alarak &#8216;Cibril&#8217; hadisinde görebileceğimiz bazı unsurları düşüncelerine taşımıştır. İmanın gücünden söz etmek hiç kuş­kusuz müminler arasında derecelenmeden söz etmek demektir: sahabe nesli ile öteki nesiller arasındaki fark bu şekilde tebarüz ederken müminler arasındaki veliler, salih insanlar da aynı şey­lere iman edenlerden böyle ayrılır: imanın gücü! Ancak yine de genel ilke iman ve İslam arasındaki ayrım üzerine kurulu olduğu için ikinci teori ilki kadar güçlü hale gelmemiştir. Şimdi tekrar hadise dönebiliriz: Hadiste &#8216;ihsan&#8217; tarif edilirken ibadetin keyfiyetinden söz edilmiştir. Demek ki, imanın unsurlarını veya İslam&#8217;ın şartlarım ne zaman &#8216;en iyi derecede yapmış oluruz?&#8217; sorusunu bu hadisten &#8216;istinbat&#8217; edeceğiz. Başka bir hadiste Hz. Peygamber &#8216;hayvanı boğazlarken bıçağın bilenmesini&#8217; ihsan saymıştır. Buna başka örnekler de verilebilir. Bu durumda ibadet kavramı da genişleyerek müslümanların hayatı için yüksek bir ölçü ve keyfiyet aramak, ihsan kapsamı altına girer. Her halü­karda Hz. Peygamber&#8217;in müslümanların hayatı için bir ölçüt koyduğunu söylemeliyiz, Tasavvuf tam bu noktada ortaya çıkar ve müslümanların hayatında &#8216;ihsan&#8217; derecesine ulaşmanın araç ve yöntemlerinin ne olacağım tespite çalışır. Tasavvufun &#8216;din bilimi&#8217; olmasını buradan hareketle izah edebiliriz: Tasavvuf bir mtislümanın hayatında &#8216;ihsan&#8217; derecesine ulaşmasını mümkün kılacak terbiye ve eğitimle ilgili disiplindir.</p>
<p>Peki bu nasıl mümkün olacaktır? Hz. Peygamber&#8217;in hadisine tekrar dönmeliyiz: &#8216;Allah&#8217;ı görür gibi.&#8217; Allah&#8217;a ibadet ederken &#8216;O&#8217;nu görür gibi&#8217; olmak, kesinliği anlatan bir ifadedir. Bu kesinlik Allah hakkındaki bilgimizle ilgilidir ve bu kesinliğin amelimizi tashih edeceğini ve en iyi hale getireceğini beyan eder. Başka bir anlatımla &#8216;görürcesine&#8217; derecesi imanla ilgili bir derecedir. Mü­minler hayatlarında &#8216;gaybe iman&#8217; kavramım sıkça duyarlar. Bu itibarla iman görmeden iman etmektir ve hatta görülemeyecek olana imandır: O&#8217;nun varlığına, fakat kendisinden farklılığıyla birlikte (muhalefettin li&#8217;l-havadis)! Öteden beri tartışılan husus­lardan birisi şudur: Acaba iman bir bilgi midir, zan mıdır? imanın taklit olması en azından taklit ile başlaması onun bilgi yönünü tezyif eder. Bu nedenle iman ve bilgi meselesi sıkça tartışılmış­tır. &#8216;İnanmak&#8217; ne demektir? Sorunun cevabı çetindir, çünkü en azından bu hususta birbirinden farklı ve çelişik görüşler vardır. Bilgi ile imam ayırt eden unsurlar daha açık bir şekilde ortaya konulabilir. Bilgi dayanağı insanın kendisinde olan bir şeydir; akıl veya duyular gibi! Bilginin yanlış veya doğru olması ikinci bir mesele olmakla birlikte, bir şeyi bilmek, insanın kendisinin karar vereceği bir durumdur. Bu nedenle bilgi &#8216;insandaki kesinlik&#8217; ola­rak tarif edilir. İman ise öyle değildir. İman bir habere inanmakla ilgilidir; haberi birisi getirmiştir ve bize bir şeyi &#8216;ihbar&#8217; etmiş, biz de onun sözüne &#8216;inandık&#8217; veya &#8216;inanmadık.&#8217; Burada iman etmenin hidayet meselesi olup olmaması ayrı bir meseledir; şimdilik üze­rinde durmamız gereken şey, imanın kaynağının insanın kendisi olmadığıdır.</p>
<p>O halde iman ile bilgiyi ayrıştıran en önemli husus, burasıdır: imandaki bilgi iman edenin kendisinden ortaya çıkmaz, birisinin haber vermesiyle gerçekleşir. Haber veren kişi peygamberdir. Mümin insan peygamberin verdiği habere göre iman eder ve bu nedenle imam &#8216;gayb&#8217;, yani görünmeyene inanmaktır. İmanın peygamberi taklit olması bu demektir. Daha sonra Müslümanlar taklitten tahkike intikal etmekten söz etseler bile, imanın esas yönü taklittir ve bu yönüyle iman hiçbir zaman bilgiyle aynı çerçevede değerlendirilemez. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de gaybe iman etmekten sıkça söz edilir, gaybe iman edenler övülür, onlara yönelik Allah&#8217;ın ihsanları tadat edilir. Ancak iman her zaman ve herkes için &#8216;gaybe iman&#8217; olarak mı kalır, yoksa bu imanda bir değişim olur mu? Bu mesele imanın bilgiye dönüşmesi sorunudur ve Müslümanlar bu bahis üzerinde de önemle durmuşlardır; en azından sorun taklidin tahkike dönüşme ihtimalidir. Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki, insanın peşinde olduğu şey, &#8216;görmek&#8217;tir. İnsan hakikate ulaşmak, onu bilmek, hatta görmek ister. Bunun için hangi kavramı kullanırsak kullanalım, inşam tatmin edecek şey, gücü ölçüşünce hakikate &#8216;yaklaşmaktır.Bu yakınlığı anlatan en uygun kelime ise o şeyi görmektir; her yanıyla ve cihetiyle görebil­mek! İdrak da tam budur.</p>
<p>Bu durumda insan gaybe iman şeklinde başlayan imanını &#8216;görmek&#8217; ile taçlandırmak isteyecektir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Allah&#8217;ı görmekle ilgili talepler zikredilir; mesela Hz. Musa&#8217;nın kavmi &#8216;Allah&#8217;ı bize göster&#8217; diye peygamberlerinden talepte bulunur. Hz. İbrahim Allah&#8217;tan ölüleri nasıl ihya edeceğini kendisine göstermesini ister. Benzer talepler Kur&#8217;an&#8217;da zikredilir. Daha önemli bir mesele ise bizzat Hz. Musa&#8217;nın Allah&#8217;a &#8216;Rabbim bana kendini göster, seni göreyim&#8217; diye niyazda bulunmasıdır. Bunların yam sıra duymak-konuşmak da zikredilen hususlar arasındadır. Hz. Musa ile Allah&#8217;ın konuştuğu naslarda zikredilir; Musa kelimullah, yani Allah ile konuşan-Allah&#8217;ın konuştuğu kimsedir. Her halükarda &#8216;gaybe&#8217; iman gaybte bulunan bir Allah&#8217;a iman etmek demek değildir. Çünkü Allah insana şahdamarından daha yakındır ve bu nedenle gaybe iman insan için olan bir durumdur. Hz. Musa&#8217;nın kavminin &#8216;bize rabbini göster&#8217; demiş olmasını bir insanlık durumu ve insanın ezeli bir talebi olarak kabul etmek gerekir. Çünkü insan hakikati temaşa etmek ister ve arayışı ancak böyle bir durumda gayesine varır. Bu yönüyle dinin insanın bu talebine nasıl baktığım düşünmemiz lazımdır. Acaba din insanıın bu kesinlik arayışını meşru bulur mu? Yoksa onu bir zaaf ve hata olarak mı kabul eder? Öyle görünüyor ki dinî metinlerde talep ile imkan arasında bir tezat zikredilir: insan Allah&#8217;ı görmek isteyebilir veya mutlak hakikati temaşa etmek isteyebilir fakat bunun yeryüzünde -bedenli bir varlık olarak- mümkün olmayacağı söylenir. Buna mukabil cennette Allah&#8217;ı görmenin mümkün olacağım Ehl-i sünnet mezhebi kabul etmiştir. İnsanın mutlak hakikati görme talebi ancak yeryüzünden soma gerçekleşecektir ve bu nedenle cennet rüyetullah (Allah&#8217;ı görmek) ile mana kazanan bir yerdir. Müminler için cennet mutlak hakikat demek olan Allah&#8217;ı temaşa etme yeridir.</p>
<p>İslam insamn hakikati &#8216;görme&#8217; talebini imkansız saysa bile, buna en yakın hallerden söz ederek, insanın talebini en azından mazur görmüş, ona bir çare sunmuştur. Bunu pratik bir yaklaşım olarak kabul edebiliriz: mutlak hakikati görmese bile, en yakın dereceye ulaşabilmek! Vakıa insan ancak görerek tatmin olacaktır -daha doğrusu görmekle talebi yeni bir noktaya evrilecektir. Bu­nun için Cibril hadisinde zikredilen ifadeyi &#8216;görmeye en yakın&#8217; durum olarak veya durumlardan birisi kabul edebiliriz; nedir bu? &#8216;Görürcesine olmak.&#8217; Bir insanın bedenli varlık olarak ulaşabile­ceği nihai durum budur: görür gibi olmak! İnsan böyle bir iman derecesine ulaştığında amellerini ve ahlakım sahih yapabilecek bir sebep ortaya çıkacaktır. Çünkü imanın ameli dönüştürücü olabilmesi beklenir; amele etki etmemiş olmak imanın zaaf-güç derecesiyle ilgili bir durumdur. Bu nedenle ihsan kavramı imanın gücüyle ilgili bir mesele olarak kabul edilebilir. Böyle bir dereceye ulaşan insan Ehl-i sünnet kelamcılarının kabul ettiği üzere &#8216;güçlü iman&#8217; derecesine ulaşmış olur. Bunun anlamı yakın, yani kesin­liktir ve bu kesinlik ölçüsünde insan taklitten tahkike fakat yine de taklit içinde tahkike ulaşır; çünkü peygambere ittiba devam edecektir. Güçlü iman ise inşam amellerini ve ibadetlerini &#8220;en iyi şekilde&#8217; (ihsan üzere) yapmasını sağlayacaktır.</p>
<p>İslam insanın bu talebini en azından yeryüzünde gerçekleşe­cek bir talep olarak kabul etmemiştir dedik; en azından hakim görüş budur. Bununla birlikte peygamberlerde -özellikle Hz. Peygamber&#8217;de- insanlığın bu talebi gerçekleşmiş midir, gerçek­leşmemiş midir; bu hususta görüşler vardır. Müslümanların bir kısmı Hz. Peygamber&#8217;in miraçta Allah&#8217;ı -keyfiyeti bilinmez bir halde- görmüş olduğunu kabul eder: konuşmak mümkün ise görmek de mümkün olabilir! Bununla birlikte ahiret hayatında Allah&#8217;ın görüleceği kabul edilir. Dünya hayatında üzerinde duru­lan ise &#8216;görmek&#8217; haline en yakın derecede kesinlik (yakın) haline ulaşmaktır. Bu da hadiste &#8216;görür gibi olmak&#8217; diye ifade edilmiştir. O halde imanın inşam ulaştırabileceği en kesin derece &#8216;görür gibi olmak&#8217; derecesidir. Bunu destekleyen ikinci ifade ise &#8216;Allah&#8217;ın inşam gördüğüne iman etmektir.&#8217; Bu durumda Allah&#8217;ın görüyor olması insanda görür gibi olma halini pekiştirecek, amellerde ve ibadetlerde güçlü bir saik olarak varlığım koruyacaktır.</p>
<p>Sufiler tasavvufu inşam bu maksada götürecek araç ve gereç­lerle inşam terbiye eden bir disiplin olarak görmüştür. Çünkü insanın böyle bir dereceye ulaşabilmesinin önünde ciddi engeller vardır. Bu sebepleri bizzat &#8216;görmek&#8217; kelimesinin farklı türevlerin­den çıkartabiliriz; daha doğrusu tasavvuf bu sebepleri &#8216;görmek&#8217; kelimesinin farklı türlerinden çıkartır. İnsanda Allah&#8217;ı görmekle ilgili bulunan talebin karşılığı amellerindeki niyettir. Başka bir an­latımla ihsan önce niyetle ilgili bir durumdur; ihlası ihsan ile Özdeş kabul etmemiz mümkündür. İnsan amellerini Allah için yapmak zorundadır ve bu niyet sağlam olduğu ölçüde insan sahih niyet kazanır. Acaba insanın yegane gayesi Allah&#8217;ı görmek midir? Daha doğru bir anlatımla insanın &#8216;hakikate erme ve onu görme&#8217; talebi yegane talebi midir? Böyle olsaydı, insanın niyetinde bir sorun or­taya çıkmazdı. Tasavvuf insanın Allahı görürcesine ibadet etmesi meselesini ihlas ve niyet meselesi olarak ele alır. İnsan niyetini bozan unsurlar, onun Allah&#8217;a O&#8217;nu görürcesine ibadet etmesini engelleyen unsurlardır. Bu itibarla tasavvufun müslümanlara kazandırmak istediği en önemli husus, &#8216;niyetin tashihi&#8217; olarak ifade edilebilir. Bu anlamda tasavvuf niyetin tashihi için gerekli olan terbiye üzerine kurulu iken aynı zamanda tasavvufu &#8216;niyet tashih çabası&#8217; olarak tarif edebiliriz. Tasavvuftaki bütün bahisler niyetle ilişkilendirilebilir ve her mesele niyete irca edilebilir. Peki insanın niyetini bozan nedir? Başka bir anlatımla insanın Allah&#8217;a O&#8217;nu görürcesine ibadet etmesini engelleyen nedir?</p>
<p>Bu sorunun cevabım geniş bir çerçevede bulabiliriz: Her şey­den önce insanın yeryüzündeki bütün fiillerinde temel maksadı­nın &#8216;var olmak arzusu&#8217;, buna bağlı olarak da &#8216;varlığım muhafaza etmek&#8217; olduğunu bilmeliyiz. Sufiler insanın bu durumunu onun varlık sevgisi olarak kabul etmişlerdir. İnsan her ne yaparsa yapsın bu saikle hareket edecektir; öteki bütün saikler ise ikincil saikler- dir ve bu ana saik ile irtibatlı oldukları ölçüde insanda müessir olurlar. İnsan için esas maksat varlığını muhafaza etmek ve kendi varlığım ortaya çıkartmaktır. Peki o zaman sorun nerededir? Veya bunun ihsan ile irtibatı nedir?</p>
<p>Ruzbihan Bakli ünlü eseri Meşrebül-ervah&#8217;ta insanın yara­tılışından söz ederken var olmanın insan ruhuna kazandırdığı büyük heyecana dikkat çeker. Var olmak insanın en büyük hazzı- dır. Var olma hazzı öyle bir coşkuya yol açmıştır ki, Ruzbihanın anlatımıyla, insan arşa yerleşmek istemiştir. Büyük sufinin şiir­sel bir üslupla anlattığı bu hadiseye göre Allah celaliyle insana tecelli edip de Arşın kendisinin olduğunu izhar edince, insan ürker ve yerine çekilir. Fakat bu arzu insandan gitmez: varlığına olan büyük aşkı! Meselenin ayrıntısı konumuzla ilgili değildir, dikkat çekmek istediğimiz husus insandaki varlık sevdasının onun bütün davranışlarını etkilediğidir. İnsan her ne yaparsa yapsın, bu saik ile hareket edecektir. Üstelik bu durum her bir insanda sari ve hakim bir duygudur; görünümleri farklı olsa bile, insanlar arasında varlık sevdasında farklılık yoktur. İnsan eylemleriyle kendi varlığını korumak ister, kendini göstermek, varlığım sürekli hale getirmek ister. Din en azından bu noktaya kadar insanın talebini anlayışla karşılar ve bu konuda insana bir suç yüklemez. Mesele bundan sonra başlar: İnsan kendi varlığını nasıl gösterecek ve hangi araç ve gereçleri kullanacaktır? Kendi varlığım göstermek isteyen hemcinsleriyle ilişkisi nasıl olacaktır?</p>
<p>Kendi varlığını korumak isteyen başka insanlarla ve varlıklarla irtibatı nasıl olacaktır? İnsan kendi varlığım &#8216;asıl&#8217; sayarak bütün öteki varlıklardan kendim üstün saymaya başladığında, din bunu hatalı ve batıl bir davranış sayarak müdahale eder. Çünkü insanın kendim asıl sayması ve öteki varlıklardan üstün görmesi hakikate aykırıdır ve bir &#8220;akıl tutulmasıdır&#8221; İslam bunu kibir sayarak, insanı var kılan bir şey değil, varlığım engelleyen ve onu yok eden bir davranış kabul eder. İhsan hadisinin en önemli yönü burada orta­ya çıkar: insanın kendisini başka varlıklara göstermek ve onların beğenisini almak yerine, Allah&#8217;a ibadet etmesi, O&#8217;nun beğenisi­ni kazanmasıyla gerçek bir insan haline gelmesi! Bu durumda ihsandan söz etmek, öncelikle insanın kendim başka varlıklara göstermesinden ve onların görmesi maksadıyla işlerim yapma­sından uzaklaşmasından söz etmek demektir. İnsanın kendisini hemcinslerine gösterme arzusu &#8216;riyakarlık&#8217; olarak ifade edilir. Riyakarlık ile İhsanı anlatmak için kullanılan &#8216;Allah&#8217;ı görür gibi olmak&#8217; ifadesi aynı kelimeden gelir: rüyet (görmek, göstermek)! Bu durumda soru şudur: İnsan kendini kime gösterecektir veya kimi görerek işlerini yapacaktır? İslam insanın kendisini hem­cinsi gibi birisine göstererek yaşamasını anlamsız bulurken aynı zamanda bir tür şirk olarak kabul eder, öyle bir şirk ki, neticede insana sadece boş umutlar veren bir şirk! Buna mukabil insanın yapması gereken şey, Allah&#8217;a yönelerek niyetini tashih etmesi ve O&#8217;nu görürcesine ibadet etmesidir. Peki insan niçin hemcin­sine kendini göstermek ister? Bunun sebebi hiç kuşkusuz ’gaybe iman’ ile varlığını koruyabilecek ölçüde itminan bulamamasıdır. &#8216; Bu durumda insanın imandaki zaafı insanlara yönelmekle telafi edilmek istenir. Riyakarlık bu iman zaafından ortaya çıkar.</p>
<p dir="ltr">İhsan Allah&#8217;a iman ederken bir derece belirler: O’nu görürcesine kendisine iman etmek! Bazı müslümanların hayatından buna dair sözler aktarılmıştır. Allah’a imamlarından söz ederken ihsan hadisinde sözü edilen kesinlik derecesine ulaştıklarmdan söz ederler. Bu durumda ortadan kalkan şey, riyakarlıktır. Çünkü artık insan varlığım koruyacak şeyin Allah olduğundan tam olarak emindir ve O’na bağlanmakla başka her şeyle irtibatı zayıflar; gerçi tasavvuf bu irtibatın sonra bu kez Allah’tan dolayı sahih bir şekilde kurulacağını söyleyecektir, fakat ilk merhale ’batıl’ irtibatın kopmasıdır.</p>
<p dir="ltr">Tasavvuf riyakarlığı-kibri gerçek bir insan olmanın sebebi sayılan dindarlığın en önemli sorunu olarak görür; bu itibarla tasavvuf, baştan sona riyakarlığın ortadan kaldırılmasını sağlayacak yöntemlerle doludur. Tasavvuf önce riyakarlığa sebep olan ’dünya sevgisini&#8217; azaltmak üzere zahitlik şeklinde tecelli eder. Zahitlik veya Züht dünyeviliği değersiz görmek demektir. Züht insana dünyeviliği değersizleştirir, makam sevgisini ve insanların beğenisi için iş yapmayı onun gözünde önemsiz hale getirir. Bu durumda Allah’a yönelerek ’O’nu görmek üzere&#8217; ibadet edecektir. Tasavvuf bu amaçla değersiz elbiseler giymek, değersiz besinlerle beslenmek, makam ve mevkiden uzaklaşarak ’itibarı’ yitirmek ister. İnsanın hakiki itibarı cemiyette değil, takvada olmalıdır.&#8217;</p>
<p dir="ltr">&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ekrem Demirli &#8211; İslam Düşüncesi Üzerine,syf.24-35</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cibril-hadisi-ve-tasavvuf-riyakarlik-kibir-ve-ihlas-arasinda-riyazet-hayati/">Cibril Hadisi ve Tasavvuf: Riyakarlık-Kibir ve İhlas Arasında Riyazet Hayatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cibril-hadisi-ve-tasavvuf-riyakarlik-kibir-ve-ihlas-arasinda-riyazet-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 12:15:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Tarifleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21357</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam-ı Gazzâlî,*bir eserinde: “Anladım ki büyük mutasavvıfların elde etmek istedikleri gaye, öğrenmekle değil; tatmak, yaşamak&#8230;süretiyle elde edilir.” diyor. (Bk. al-Munkızu mina-ad-Dalâl, Hilmi Güngör tercemesi, Şark-İslâm klâsikleri serisi, No. 18, Maarif Vekâleti neşriyatından, İstanbul 1948, s. 44). Muhtelif yönlerden Tasavvuf’u ta’rîf etmek istersek deriz ki: Tasavvuf: Allah’ı bilme ve bulma yoludur. Tasavvuf: Mâddeden ma’nâya yükselmedir. Tasavvuf: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir/">Tasavvuf Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/a.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21359 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/a-300x202.jpg" alt="" width="330" height="222" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Tasavvuf-Nedir-Ne-Demek-ve-Kısaca-Tanımı.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22501 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Tasavvuf-Nedir-Ne-Demek-ve-Kısaca-Tanımı.jpg" alt="" width="538" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Tasavvuf-Nedir-Ne-Demek-ve-Kısaca-Tanımı.jpg 696w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Tasavvuf-Nedir-Ne-Demek-ve-Kısaca-Tanımı-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Tasavvuf-Nedir-Ne-Demek-ve-Kısaca-Tanımı-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 538px) 100vw, 538px" /></a></p>
<p>İmam-ı Gazzâlî,*bir eserinde: “Anladım ki büyük mutasavvıfların elde etmek istedikleri gaye, öğrenmekle değil; tatmak, yaşamak&#8230;süretiyle elde edilir.” diyor. (Bk. al-Munkızu mina-ad-Dalâl, Hilmi Güngör tercemesi, Şark-İslâm klâsikleri serisi, No. 18, Maarif Vekâleti neşriyatından, İstanbul 1948, s. 44).</p>
<p><strong>Muhtelif yönlerden Tasavvuf’u ta’rîf etmek istersek deriz ki:</strong></p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Allah’ı bilme ve bulma yoludur.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Mâddeden ma’nâya yükselmedir.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Zâhirden Bâtına intikaldir.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Abdin, Ma&#8217;bud önünde, hiçliğini; halkın, Hâlik huzurunda, fânîliğini gereği gibi kavramasıdır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Bir vecid cilvesiyle vücüddan Vâcib-ül-vücüd’u; bir hids lem’asıyla şu görülen varlıktan Var-Eden’i ve asıl Var-Olan’ı farketme mazhariyyetidir.</p>
<p><strong>Tasavvuf</strong>: Mâverâî Nur’a derler.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> İncilâ-yi Tür’a derler.</p>
<p><strong>Tasavvuf</strong>: Beyt-ür-Rabb’e koşma değil, Rabb-ül-Beyt’e kavuşmadır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> İlâhî kudret karşısında beşerî aczin idrâkidir. [24]</p>
<p><strong>Tasavvuf</strong>: Hezîmetten azîmete teveccühtür.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Abidin, ibâdetini mâsivâdan tam tecerrüd hürriyeti içinde abdiyyete vardırması; benlik senlik perdesini aradan kaldırması; insanın Yunus Emre’nin ta’biriyle “eline kalem almadan gönül kitabından okuması”dır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Husn-i hulktur: bu itibârla huluk-i Muhammedidir.79</p>
<p><strong>Tasavvuf</strong> : İmândır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Tevhîddir.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Gönül derdini tedâvî etmektir 80.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Dilsizlerin dilini öğrenmektir’81</p>
<p>Bir büyük mutasavvifî mütefekkir-şâir:</p>
<p>Zi Ahmed tâ ahad yek mim fark-est<br />
Cihân yek-ser der-ân yek mim ğark-est</p>
<p>(Ahmed’den Ahad’e bir mîm farkı vardır; cihân, bir baştan bir başa 0 tek mîm’de garkolunmuştur. O bir mîm, baştan başa cihânı kaplamıştır.)”82 der.<br />
Tasavvuf: işte o “mîm”in sırrına ulaşma gayretidir.</p>
<p>Tasavvuf’u: Kelime-i Tevhîd olan “Lâ-İlâha illâ’llâh”a önce “<strong>1</strong>-lâ-Ma&#8217;büde illâ’llâh” (Tevhîd-i avâm); sonra, <strong>2</strong>-Lâ-Maksüde illâ’llâh (Tevhîd-i havâss); daha sonra da, <strong>3</strong>-Lâ-Mevcüde illâ’llâh (Tevhîd-i havâss-i havâss) ma’nâsı vere vere mevleviyyet beşiğinden ve mevâlîl&#8217;ık eşiğinden velâyet sadrine erenlerin, bahtiyar erenlerin yollarıyle yollanma, hâlleriyle hâllenme, huylarıyle huylanma suretinde anlayıp anlatmak da mümkündür.</p>
<p>Halvetiyye tarîkati’nin Rüşeniyye kolunun müessisi Aydınlı Mevlânâ Dede Ömer-i Rüşenî, Dîvânındaki uzunca bir şiirinde tasavvufu muhtelif yönlerden îzâh eder ve bu cümleden olarak:</p>
<p>181. <em>“Tasavvuf terki davâdır, demişler;</em></p>
<p><em>Dahi kitmân-i ma&#8217;nâdır, demişler.</em></p>
<p>183. <em>Tasavvuf: hıfz-ı evkâta demişler; </em></p>
<p><em>Tasavvuf: terk-i mâ fâte demişler.</em></p>
<p>189. <em>Tasavvuf; kalbi Hakk’a bağlamaktır;</em></p>
<p><em>Yüreğin &#8216;işk odıyle dağlamaktır</em></p>
<p>192. T<em>asavvuf: yâr olup bâr olmamaktır;</em></p>
<p><em>Gül-i gülizâr olup hâr olmamaktır.</em></p>
<p>201.<em> Vefâ göstermedir mânend-i Yusuf;</em></p>
<p><em>Cefâ eden kimesneyçün tasavvuf</em></p>
<p>202. <em>Geçen ömrü için edip teessüf</em></p>
<p><em>Ganimet bilmedir vakti, tasavvuf </em>83</p>
<p>der.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> noksandan sıyrılıp kemâle kavuşma, şirkten ve her türlü çirkten bir gusl-i ruhânî ile arınmadır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> Rabbânî irfâna, semedânî, îkana, irfânî ve îkanî îmâna mazhar olma vecdi veya cehdidir.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> teslîmiyyet-i tâmmedir.</p>
<p><strong>Tasavvuf</strong>: tevekkül-i mahzdır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> İstikşâftan inkişâfa, inkişâftan da keşfe geçme şansıdır. [25]</p>
<p><strong>Kim bilir, belki de Tasavvuf:</strong> fikrî bir tezekkürden zikrî bir tefekküre geçmedir.</p>
<p><strong>Ve yine kim bilir, belki de:</strong> Allâh’ı anma, Allâh için yanma, her zerresi bir İsm-i Celâl olan Kevserle yudum yudum, kadeh kadeh, pınar pınar, ırmak ırmak ve nihâyet deryâ deryâ kanmadır.</p>
<p><strong>Bu itibarla Tasavvuf:</strong> baştan başa mihrâık-i tevhîd olan “Allâhu nuru s samâvâtu va ’l-arzi” “ âyetinin tefsîr-i irfânîsıdır.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> yoksulun ma’nâ âleminde zengine özenmesi değil, zenginin mâdde âleminde yoksula imrenmesidir.</p>
<p><strong>En kısa ta’rîfıyle Tasavvuf:</strong> hakîkat-ı Ahmediyye, tarîkat-ı Muhammediyyedir.</p>
<p><strong>Diğer bir mülâhaza ile de Tasavvuf:</strong> künh-i Ahmedî, hubb-i Muhammedîdir.</p>
<p>Dikkat edilirse bütün bu îzâhların, İslâmî Tasavvuf’a taallük eylediği anlaşılır. Bu takdirde de, İslâm’dan başka dinlerin zamân ve mekân boyunca göründükleri veya görüldükleri âlemlere mahsüs Tasavvuf’un bulunup bulunmadığı noktası hâtıra gelir.</p>
<p>Değil mi ki Tasavvuf Allâh’ı bilme ve bulma yoludur; Ademoğulları,“vala-kad karram-nâba nî âdama&#8230;’&#8217;imtiyazına mazhar olan Ademoğulları, elbette İslâm-öncesinde de Allâh’ı bilmek ve bulmak istemişlerdir. Hazret-i İbrâhîm’in, Kur’ân-ı Kerîm’de tafsîl buyurulduğu vechile önce Yıldızı, sonra Ayı, daha sonra Güneşi Rabb sanması, bunlardan her birinin ardarda üfül ve gurüb ettiğini görünce “Vaccahtu vachiya lillazi fatara-s-samavati ve-l- ardi hanifan ve ma ana mina-l-muşrikin&#8230;” demesi, geçmiş ve göçmüş asırlarda Allâh’ı arama, bilme ve bulma cehdinin tipik misâlini teşkil eder (Bk. VI. Süre, 74-79. Ayet).</p>
<p>Burada bir diğer nokta, “İslâm’dan başka dinler” derken bunların, asıllarında “hak din”olup olmadıkları ciheti de, istifhâm hâlinde belirebilir. Unutmamak lâzımdır ki Hak’tan gelen her dîn, kendi zamân ve mekân sınırları dâhilinde “hak din ” dir. Hak dîn’in bir diğer adı,fıtrat dîni olmak haysiyyetiyle “İslâm”dır. Nitekim Cenâb-ı Mesîh gelinceye kadar Hazret-i Musâ’nın tâlîmatına, yani Kelîmu’llâh’ın Tevrât’ına; Fahr-i kâinât Efendimiz tevhîd ahkâmını tebliğ buyuruncaya kadar Hazret-i &#8216;İsâ’nın tenzîl’ine, yani Meryemoğlu’nun İncil ’ine uygun yolda bulunanlar da birer mümin, birer müslimdirler. Bu i’tibârlar gerek Tevrât ’ın, gerek İncil ’in gerçekten hükümrân olduğu çağlarda, samedânî kaynağa dayanan bir tasavvuf’u düşünmemek mümkün değildir.</p>
<p>Hindistan’da Brahmacılık, budhacılık: Eski Mısır’da Hermesçilik; Kadîm Yunan’da Pisagorculuk, Sokratçılık, Eflâtunculuk ve niha yet hikmet-i İskenderâniyyecilik bugüne intikal eden hâlleriyle rabbânî olmak vasfından mahrumdur. Ancak, tesbit edilen bu mahrumiyyet hâli, onların da asıllarında, hakikaten ilâhî kaynaktan feyz almadıkları mânâsına gelmez; 124 bin Peygamber gelmiş olduğu yolundaki rivâyet, Kur’ân-ı kerîm’deki bir âyet 85 [“va mâ kun-nâ mu&#8217;azzibîna hattâ nab‘asa rasülan.” (XVII. Süre, 15. Ayet)] ve o rivayetle bu âyetin ışığı altında beliren bin bir delâletse mevzüun aklî mesnedidir.</p>
<p>Binâenaleyh İslâm Tasavvufu’nu Hind, Eski Mısır veya Eski Yunan mistisizminden, yahud da Müsâ ve &#8220;İsâ dinleri maneviyyetinden münşa&#8217;ib, mülhem, müteessir, muhdes, orijinaliteden mahrum, hulâsa kopye bir tasavvuf saymak ve sanmak [26] hatâdır. Bizim burada bahse mevzü ittihâz ettiğimiz ve edeceğimiz tasavvuf ; şüphe yok ki sözde tasavvuf değil, özde tasavvuftur; çünkü îzâhına çalıştığımız tasavvuf: sözün özünden ve özün sözünden ibârettir. Söz dediğimiz: “nâ-mütenâhî Kelimât-ı Rabb; Öz dediğimiz: “Ummân-ı Rubübiyyet” ve “Deryâ-yi ahadiyyet”tir. “kul lav kâna ’l-bahru midâdan li-kalimâti rabbi lanafida ’l-bahru l kablu en-tanfada kalimâtu rabbi va-lav bi-misli-hi midâdan” (XVIII. Süre, 109. Ayet) âyet-i kerimesi bu bakımdan ne kadar manâlıdır. Biliyoruz ki bu, hiç de kolay değildir.</p>
<p>Bâzıları Tasavvuf yerine “Mistisizm” kelimesini kullanırlar. Hâlbuki Mistisizmle Tasavvuf arasında oldukça bâriz bir umum-husus farkı vardır. Tasavvufun fârika&#8217;sı rabbânîliktir; Mistisizm’de ise bu vasıf yoktur.</p>
<p>Bâzıları da Tasavvuf deyince “Tarîkat” hatırlarlar. Bu da birçok cihetlerden hatâlıdır. Tarîkatte Tasavvuf vardır amma, Tasavvuf Tarîkatten ibâret değildir.</p>
<p>Bir muhterem Profesör, “Tasavvuf, insan ruhunun yarattığı en eski eserlerden biridir. Kutsal ve ideal olan değerler âlemine ruhu yükseltmek için insan nevinin yaptığı bu büyük egzersiz, her medeniyette ve her çağda ayrı bir çehre ile meydana çıktığı hâlde yine aynı ruh savaşını, aynı iç oluşunu temsil etmiştir.” diyor. (Bk. Hilmi Ziya ÜLKEN,</p>
<p>Tasavvuf Psikolojisi, 1944-1945, İstanbul Üniversitesi serbest konferansları, İstanbul, 1946, s. 194) Bizce bu, Tasavvufu anlamak ve anlatmak değildir. “Yaratıcı” Tasavvuf, ikinci cümlede “Kutsal ve ideal değerler âlemine ruhu yükseltme egzersizi” sürecinde îzâh edilmektedir. Eser, müessire nasıl tesir eder? Aradaki tezâd açıktır. Yalnız, ikinci cümle, bâzı ihtirâzî kayıtlarla, doğruya yaklaşmış sayılabilir. “Mutasavvıfın burada (ruhu terbiye yolunda) kullandığı metod, FREUD’un psikanalizde kullandığı metod gibidir” (aynı konferans metni, s. 197). “Mutasavvıfın “nefs-i emmare” den kastettiği şeye Libido ve nefs-i levvame’den kastettiği şeye “benlik hissi” yahut sansür kuvveti deniyor.</p>
<p>Freud Psikolojisi, onu (ruhu), cinsî itilmelerden (refoulement) iştahların (!) doğurduğu ruhî buhranı çözerken müridin bütün ruhî gücünü yüksek bir hayata çevirmeye çalışıyordu” sözlerini ilâve eden muhterem Profesör (aynı konferans metni, s. 198) çağımızdaki korkunç ahlâk, mâneviyat ve mukaddesât buhrânını hazırlayanlardan ve bence gerek Batı’da, gerek Doğu’da insanlığı uçuruma sürükleyenlerden biri olan Freud’u ve onun sapık ve sarsak nazariyyelerini, Tasavvuf üzerine muâsır ve mütekâmil ilmin ışığını tutma gayretine mesned ittihâz eylemesi şaşılacak şeydir. İnsanın “emr-i Rabb” 86 cümlesinden olan ruh mutasavvifeye göre şu mertebe veya merhaleleri geçirir: <strong>1)</strong> Tevbe,<strong> 2)</strong> Sabr,<strong> 3)</strong> Şükr, <strong>4)</strong> Havf, <strong>5)</strong> Recâ (ümid), <strong>6)</strong> Fakr, <strong>7)</strong> Zühd, <strong>8)</strong> Tevekkül, <strong>9)</strong> Mahabbet. Kutu &#8216;l-Kulub “Kut al-Kulüb” adlı eserinde, Abu Tâlib-i Mekkî’nin tesbît ettiği bu dokuz dereceye İmâm-ı Gazzâlî: <strong>10)</strong> Şevk, <strong>11)</strong> Avn, <strong>12)</strong> Rızâ, <strong>13)</strong> İhlâs ile <strong>14)</strong> Sıdk’ı ilâve etmiştir.</p>
<p>Daha başka şekillerde de ifâde edilmiş olan bu mertebelere Murâkabe, Muhâsebe, Tefekkür yoluyla varılır. Allâh&#8217;ı sezmek, ilâhî bir mevhibedir. Bahsimize mevzü olan mertebeler, sâlik için zâhiren bir tedrîc ifâde etse bile hakîkatte sırasız bir sıralamadır. Buradaki nefs murâkabesini bugünkü dağbaşı manastırlarına kapanma [271 hareketleriyle; vicdân muhâsebesini şimdiki Hıristiyanlığın İtirâf (Confession) sahneleriyle ve hele tefekkür denilen derünî uyanıklık hazzını, Hind mistiklerinin ölü ve uyuşuk dalgınlıklarıyla kıyaslamamak lâzımdır.</p>
<p>Yine bu muhterem Profesör, bazı taraflarına takıldığımız ve kısaca temas ettiğimiz konferansını, “Tasavvuf psikolojisi, bu dünyayı başka bir âlemin gölgesi gibi görmek, bu dünyaya ait bütün arzuları öldürmek, hakikî aşk’ı kazanmak için dünyanın mecazî aşk’ından vazgeçmek istiyor. Bizim psikolojik ve ictimaî eğitimimiz bu dünyaya hakikat gözüyle bakıyor. Ferdî hayatımızın fanî ve izdıraplı arzularını cemiyetin / ebedî hayatıyle aşmak, cenneti yeryüzüne indirmek istiyor. Ferdî hayatımızın mecâzî aşkını, cemiyetin ideal ve hakikî aşkı için bırakmayı öğretiyor. Bizim psikolojimiz, bizim terbiyemiz ve ahlâkımız ideali yeryüzüne indirerek iki âlemi birleştiriyor ve fânilikten kurtulmanın sırrını yeryüzünde buluyor.</p>
<p>Uzun asırların tecrübesi yeni ideal için ruhumuza bu kadar hazırlık ve hamle vermişse, aramızdaki bunca farka rağmen, onu saygıyla hatırlamaya borçlu değil miyiz?” sözleriyle bitiriyor (s. 205-206).</p>
<p>Tarihi Maddeciliğe Reddıye adlı cidden mühim eserin muhterem müellifinin şu Tasavvuf Psikolojisi’ndeki fikirlerinden artık tamamıyle dönmüş bulunduğuna inanmak istiyorsak da yine birkaç kelime ile olsun o fikirlere dokunmaktan kendimizi alamıyoruz:</p>
<p>Bir defa asıl mutasavvife bu dünyayı, daha geniş ifadesiyle dünyayı, “başka bir âlemin gölgesi” gibi görmez de, göstermez de! Dünyâsıyle, ukbâsıyle âlem: muazzam “Kün!” emrinin “Fe-yekün” fezâsında tecellîsinden ibarettir, denilebilir. Dünyâ-Ukbâ farkı, tamamıyle izâfi ve i’tibârîdir. Zâten bu ikilik telâkîsine herşeyden önce Tasavvufun Tevhîd gayesi mâidir.</p>
<p><strong>Tasavvuf:</strong> “Dünyaya âid arzuları öldürmek, hakîkî aşkı kazanmak amacıyle dünyanın mecâzî aşkından vazgeçmek” süretinde ifâde edilemez; çünkü Tasavvuf: dünyâ arzularını öldürme kasdi değil, insân ruhunu dünyâ arzularının tutsağı, oyuncağı, maskarası olmaktan kurtarma cehdidir. (Maamafih isteyen, tutsak, oyuncak ve maskara olmakta devam edebilir.) “Hakiki aşkı kazanma amacıyle dünyanın mccâzî aşkından vazgeçmek&#8221; de bir tevehhüm ve su-i tefehhümden ibârettir; çünkü gerçek muvahhid nazarında mecâz-hakîkat tefrîkı, vahdetten kesrete rücü, daha doğrusu kesretten vahdete adem-i vusüldür.</p>
<p>“Bizim Psikolojik ve ictimâî eğitimimiz, bu dünyaya hakîkat gözüyle bakıyor” sözü “yalnız mer’iyyâta hakîkat gözüyle bakma”; “Gayb’i, basarın olmasa dahi basîretin idrâk sâhasında telâkki etme” mânâsında değilse, “yani: kavl’in makul’ü, küll’ün bir cüz’ü olarak bu dünyâya da hakîkat izâfe eyelemek”se üzerinde fazla durulmağa değmez. Aksi hâlde, tarihî maddeciliğe ipucu veren bu fikir, ona “reddiye” yazana hiç de yaraşmaz. “Ferdi hayatın fânî ve ıztıraplı arzularını cemiyetin ebedî hayatiyle aşmak” sözü, hiçbir söz söylememiş olmağa müsavi denecek derecede mübhemdir. “Cenneti yeryüzüne indirme” isteği de, Cennet’in, bilhassa Tasavvuf ışığı altında aydınlanan, “Cemâl illâh iştiyâkı”nın tatminine ma&#8217;tuf ve mevzu olan Cennet’in anlaşılmadığının hüccetidir.</p>
<p>Muhterem Profesör, “Hakiki aşkı kazanmak için mecâzî aşktan vazgeçme”yi önce tasavvuf için hücum hedefi ittihâz etmişken biraz sonra “ictimâî terbiyemizin, ferdî hayatın mecâzî aşkını cemiyetin ideal vc hakîkî aşkı için bırakma”yı öğrettiğini söyler. Buradaki Cemiyet: bir “Cem’iyyet-i mağşüşe-i âmme” demek değil de, bir “Cem’iyyet-i kâmile-i fâzıla”, başka bir tâbirle “millet-vatan-îmân ve İslâm” muhassalası olan bir hey&#8217;et-i insâniyye ise doğrudur, hem de pek doğrudur. [28]</p>
<p>“Fânîlikten kurtulmanın sırrı”na gelince: “İlm-i ilâhî”den hâric bir şey olmayacağına nazaran “Fenâ-yı mutlak” tasavvuru muhâldir.</p>
<p>Bu i’tibârla ondan kurtulmayı düşünme ve hele, varmış gibi, bu kurtuluşun sırrını arayıp bulma, hâlin değil, kalin ifadesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kemal Edib Kürkçüoğlu &#8211; Dilimin Döndüğü Kadar,syf.187-195</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>79 LXVİII. Süre, 4. Ayet: ve inne-ke lee&#8217;alâ b hulukil&#8221; “azim”.</p>
<p>80 II. Süre, 10. Ayet:fî kulübi-him marazu”.</p>
<p>81 Mevlânâ Celâl-üd-Dîn-i Rümîi zebân-i bi zebânân-râ mı&#8217;râmüz.</p>
<p>82 Bir benzeri için bk. Mevlânâ Celâl-üd-Dîn-i Rümî [1207-1273]: Mesnevî: [ Yazılışı: Konya 1257] I, § 229. Ver dr Ahmed’in tertemiz canı, Ahad’le, nasıl ebede dek sevinerek, gülerek ölümsüz bir halde kaldıysa, senin canın da sevinsin, gülsün, ölümsüzlüğe ersin. [Y.]</p>
<p>83 RÜŞENİ, Dede Ömer-i [1417?-l486]: Mirkînlık-nâme: [Yazılışı: 1484]. Hazırlayan: UZUN, Mustafa [İsmet]: Dede Ömer Rıîşeni Hayatı Eserleri ve Miskinlik-nâme Mesnevîsı&#8217; ( Edisyon Kritik ) İstanbul 1982. Basılmamış Doktora Tezi. Metin bu çalışmaya göre verilmiştir. Miskin kelimesini ALLAH’ın Kurân &#8216;da 9. Tevbe süresinin 60. âyetinde Müslüman olmayan yoksullar anlamında kullandığı Halife HATTABOĞLU Ömer xh. [575-644] tarafından ictihâd edilmiştir. HAMİDULLAH, Muhammad: Resulüllah Muhammed “İslâm Elplyinı&#8217;n hayatı vefaalı&#8217;yeız&#8217; üzerine özet bir tetkik”: Çeviren: Salih TUĞ, 2. bs. İStanbul 1992/1412, 136. s. q m</p>
<p>84 XXIV. Süre, 35. Ayet.</p>
<p>85 Hukuk telâkkîsindeki bu üstünlük bilhassa kayde şâyândır.</p>
<p>86‘ “va yas alünaka ani ’r-rühi,kuli&#8217;l ruhu min amri rabbi.” Bk. XVII. Süre, 85 Ayet.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir/">Tasavvuf Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mâtürîdîyye ve Tasavvuf İlişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maturidiyye-ve-tasavvuf-iliskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maturidiyye-ve-tasavvuf-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Nov 2018 09:21:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Mâtürîdî ve Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Maturidi]]></category>
		<category><![CDATA[Mâtürîdîyye ve Tasavvuf İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Necdet Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Sûfîlere Göre İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20789</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslamî ilimler genel olarak ele alındığında Kur’an ve hadis, diğer İslamî ilimlere malzeme sunan ilimler olarak görülür. Bu malzemeleri alıp yorumlayan en önemli ilimler ise fıkıh, kelâm ve tasavvuftur. Cibril hadisi diye bilinen ve Cebrail’in Hz. Peygamber’e bazı sorularını içeren meşhur hadiste “İslam nedir? Sorusunun cevabı olan namaz, oruç, hac, zekat gibi konular sonraki asırlarda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maturidiyye-ve-tasavvuf-iliskisi/">Mâtürîdîyye ve Tasavvuf İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-21846 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/maxresdefault-4-e1513107421135-1024x699.jpg" alt="" width="331" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/maxresdefault-4-e1513107421135-1024x699.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/maxresdefault-4-e1513107421135-600x409.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/maxresdefault-4-e1513107421135-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/maxresdefault-4-e1513107421135-768x524.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/maxresdefault-4-e1513107421135.jpg 1420w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></p>
<p>İslamî ilimler genel olarak ele alındığında Kur’an ve hadis, diğer İslamî ilimlere malzeme sunan ilimler olarak görülür. Bu malzemeleri alıp yorumlayan en önemli ilimler ise fıkıh, kelâm ve tasavvuftur. Cibril hadisi diye bilinen ve Cebrail’in Hz. Peygamber’e bazı sorularını içeren meşhur hadiste “İslam nedir? Sorusunun cevabı olan namaz, oruç, hac, zekat gibi konular sonraki asırlarda fıkıh ilminin konusu olmuştur. “İman nedir?” sorusunun cevapları olan Allah’a, meleklere, peygamberlere, âhiret gününe vs. inanmakla ilgili konular sonraki asırlarda akâid ve kelâm ilminin konusu olmuştur. “İhsan nedir?” sorusunun cevabı olan Allah’ı görüyormuş gibi (ihlas ve samimiyetle) ibâdet etme konuları da sonraki asırlarda tasavvuf ilminin konusu olmuştur. Bu durumda fıkıh, kelâm ve tasavvuf, İslam kültüründe birbirini tamamlayan üç ilim olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Akâid ve kelâm ilmi, inanç konularını nasslar yani Kur’an ve hadis ışığında, ayrıca aklî izahlar yardımıyla açıklamaya çalışan bir ilimdir. Tarihte kelâm âlimleri, gerektiğinde bu İslamî inanç konularını gayr-i müslimlerin ya da zındık tâbir edilen grupların iddialarına karşı savunmak için mücadele etmiş, reddiyeler kaleme almışlardır. Bu sebeple kelam literatürünün önemli bir bölümü tartışma ve polemik edebiyatına dayanır. Kelâm âlimleri inanç konularını ve öteki âlemle ilgili metafizik konuları akıl yardımıyla açıklamaya çalışmışlardır.</p>
<p>İlk dönemlerde zühd, ahlak, takvâ, maneviyat ve ibadetlerin duygu boyutunu ele alan tasavvuf ehli, zamanla âyet ve hadislere tasavvufî yorumlar yapmaya başlamış, Allah, âlem, varlık gibi konularda da açıklamalar yapmışlardır. Ayrıca bazı mutasavvıflar, metafizik konuları anlamada salt aklın yeterli olmayacağını, ilham ve keşf gibi metotların yardımı ile bu meselelerin daha doğru kavranabileceğini düşünmüşlerdir. Kelâm âlimleri ise ilhamın bir bilgi aracı ve bilgi kaynağı olamayacağını söylemişler ve bu metot farkı kelâm ile tasavvuf ilimleri arasında temel bir fark ve ayrışma noktası olmuştur. Ayrıca kelam âlimleri: “Eşyânın hakikatleri vardır, sabittir” derken, sonraki dönemlerin sûfîleri: “Eşyânın hakikati Hak’tır”, “A’yân-ı sâbite varlık kokusu koklamamıştır” demişler ve ayrışma noktaları artmıştır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet kelâm ekollerinin en önemlilerinden biri olan Mâtürîdiyye mezhebinin kurucusu “İmam Ebû Mansûr Mâtürîdî ve onun takipçileri olan Mâtürîdîyye âlimlerinin tarih içinde tasavvuf kültürü ve düşüncesi ile ilişkileri nasıl olmuştur?” sorusunun cevabı bu tebliğin konusunu oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>İmam Mâtürîdî ve Tasavvuf</strong></p>
<p>İmam Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) kendi eserlerinde tasavvuf hakkında fazla bilgi bulunmaz. Kendisine Pendnâme-i Mâtürîdî isimli ahlak ve zühde dâir Farsça bir eser nisbet edilmekteyse de(1), bu eser tasavvufun felsefî konularını içermez. Ayrıca İmam Mâtürîdî Kitâbu’t-Tevhîd isimli eserinde ilhamı bilgi kaynağı olarak kabul edenleri eleştirmiştir. Velîleri peygamberlerden üstün tutan bir kişiyle de tartışmış ve onu yenilgiye uğratmıştır(2).</p>
<p>Ancak sonraları yazılan bazı eserlerde İmam Mâtürîdî kerâmet sahibi bir zât olarak takdim edilmiştir. Meselâ Ali Şîr Nevâî (ö. 906/1501) tasavvuf ehlinin menkıbelerine dâir kaleme aldığı Nesâyimü’l-mahabbe isimli eserinde İmâm Mâtürîdî’ye özel bir bölüm ayırmış ve onun şöyle bir kerâmetini nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;İmam Mâtürîdî bir gün avlusunda oturuyormuş. Önünde tefsir varmış. İki tane sarhoş ve berduş bahçe kapısına gelmişler. Birisi içeriye girip İmam Mâtürîdî’ye söz ve hareketleriyle saygısızlık etmiş, diğeri ise dışarıda beklemiş. Mâtürîdî bu duruma öfkelenmiş, orada bulunan ahşap testiyi adamın kafasına vurmuş. Adamın beyni dağılıp ölmüş. Mâtürîdî adamı ayağından sürüyüp oradaki bir çukura atmış. Bir süre sonra dışarıdaki arkadaşı bahçeye girip: Benim arkadaşım buraya girdi, bir daha çıkmadı, nerede şimdi? diye sormuş. İmam Mâtürîdî: Buraya adam girmedi, bir köpek girdi, delilik (kuduzluk) yapıyordu, vurup öldürdüm, şu çukura attım, demiş. O sarhoş çukurun yanına gelince içinde beyni dağılmış ölü bir köpek görmüş. Sarhoşluk ve delilikten tevbe edip doğru yola girmiş.&#8221;(3)</p>
<p>İmam Mâtürîdî’nin sonraki dönemlere ait eserlerde kerâmet sahibi bir sûfî gibi gösterilmesi, Orta Asya’da zamanla birçok Hanefî-Mâtürîdî âliminin tasavvufa sempatiyle yaklaşması sonucu oluşan atmosfer ile açıklanabilir. Öte yandan Kelâbâzî’nin muâmelât konusunda eser yazan sûfîler arasında zikrettiği Hakîm Semerkandî’nin, İmam Mâtürîdî’nin yakın arkadaşı olması, aralarında fikir alışverişi ve yakınlık olabileceğini akla getirmektedir(4). Nitekim Cemâl el-Karşî’nin el-Mülhakât bi’s-Surâh isimli eserinde naklettiği şu rivayet, Mâtürîdî’nin mütevâzı ve gönül ehli bir insan olduğunu göstermektedir:</p>
<p>“Bağdat’tan halifenin emri ile fetvâ sormak üzere bir elçi Semerkand’a İmam Ebû Mansûr Mâtürîdî’nin yanına gelmişti. O vakit bağında eski bir elbise içinde olan Mâtürîdî’yi gören elçi: Mevlânâ (Efendimiz) nerede? Diye sordu.<br />
Mâtürîdî: Mevlâmız Allah’tır, diye cevap verdi.<br />
Elçi: Hâce (Hoca Efendi) nerede?<br />
Diye sorunca,<br />
Mâtürîdî: Hâce (Efendi) Mustafa (a.s)’dır, dedi.<br />
Elçi: Ebû Mansûr nerede? diye sorunca, Ebû Mansûr bu yaşlı fakirdir, diye cevap verdi”(5).</p>
<p><strong>b) Sonraki Bazı Mâtürîdî Âlimleri ve Tasavvuf</strong></p>
<p>Mâtürîdî âlimlerinden Ebû Hafs Ömer Nesefî (ö. 537/1142) Risâle fî beyâni mezâhibi’t-tasavvuf isimli eserinde tasavvufî grupların oniki fırka olduğunu, bunlardan sadece bir tanesinin doğru yol üzere bulunduğunu, diğerlerinin ise bid’at ve dalâlet içinde olduklarını söyledikten sonra bâtıl yoldaki grupları şöyle sayar: Habîbiyye, Evliyâiyye, Şümrâhiyye, İbâhiyye, Hâliyye, Hulûliyye, Hûriyye, Vâkıfiyye, Mütecâhiliyye, Mütekâsiliyye, İlhâmiyye. Nesefî, doğru yolda olan sûfîleri ise Ehl-i Sünnet ve’l-cemâat mezhebi olarak adlandırmaktadır(6).</p>
<p>Ömer Nesefî’den yaklaşık iki asır önce bir mutasavvıf olan Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî (ö. 378/988) el-Lüma’ isimli eserinde bazen grup ismi vererek, bazen vermeden yanlış yolda olan sûfîleri eleştirmiştir(7). Meşhur sûfîlerden Ebû Abdurrahman es-Sülemî’nin (ö. 412/1021) Galatâtü’ssûfiyye isimli eseri de bu konudadır. Dolayısıyla Mâtürîdiyye âlimlerinden Ömer Nesefî’nin eserini, sahte sûfîleri hakikî sûfîlerden ayırmak için bir çaba olarak yorumlamak mümkündür.</p>
<p>Mâtürîdî âlimlerinden Hüsâmeddin Hüseyin Sığnâkî (ö. 714/1314) Şerhu Dâmigati’l-mübtedi’în ve nâsırati’l-mühtedîn isimli eserinde gerçek sûfîleri överken, musiki dinleyen, def çalan, insanların karşısında secde edercesine eğilen sûfîleri tenkit etmiştir(8).</p>
<p><strong>c)</strong> <strong>Sûfîlere Göre İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik</strong></p>
<p>Hoca İshak b. İsmail Ata isminde bir Yesevî şeyhi tarafından XIV. Yüzyılın ortalarında Çağatay Türkçesi ile kaleme alınan Hadîkatü’l-ârifîn isimli eserde Ebû Mansûr Mâtürîdî’nin şöyle dediği nakledilir: “Dünyada dört şey aradım, bulamadım: 1. Açgözlü olmayan âlim, 2. Uyumlu bir dost, 3. Gösterişsiz ibâdet, 4. Helâl lokma” (9).</p>
<p>Yesevî dervişlerinden Ahmed b. Mahmûd Hazînî (ö. 1002/1593’ten sonra) Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr isimli Türkçe eserinde İmam Mâtürîdî’yi şöyle anmıştır: “Hâcet namazı Hızır aleyhisselam’dan gelmektedir. Ebu’l-Kâsım Semerkandî, Ebu’l-Mansûr Mâtürîdî, Hâce Muhammed ve daha nice büyük zâtlar hâcet namazı kılmışlar, dünyevî ve uhrevî birçok murâdlarına ermişlerdir.&#8221;(10)</p>
<p>Bahâeddin Nakşbend’in mürid ve halifelerinden Hoca Muhammed Pârsâ (ö. 822/1419) Hakîm Semerkandî’nin (ö. 342/953) es-Sevâdü’la’zam adlı kelâm kitabının Farsça tercümesine bazı ekleme ve çıkarmalar yapmak suretiyle Risâle müntehabe min akîdeti Ebi’l-kâsım es-Semerkandî isimli eserini vücuda getirmiştir(11).</p>
<p>Nakşbendî şeyhlerinden Nizâmeddin Hâmûş (ö. 853/1449 ?) mânâ âleminde İmam Ebû Mansûr Mâtürîdî’nin ruhaniyetinin gelip kendisini Hakîm Tirmizî’nin yanına götürdüğünü ve sonra onlarla birlikte Hz. Peygamber’in huzuruna gittiğini anlatmıştır(12).</p>
<p>Semerkand’da medfun olan Nakşbendî şeyhlerinden Hoca Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490) şöyle demiştir: “İmam Ebû Mansûr (Mâtürîdî), Şeyh Ebu’l-Kâsım Hakîm Semerkandî ve aynı asırda yaşayan diğer Mâverâünnehr büyükleri akâidi zabt etme ve bid’atları def etme konusunda çok çalışmış ve ihtimam göstermişlerdir. Onların ihtimamının bereketiyledir ki, bu vilâyet bugüne kadar sâlimdir (bozuk fikirlerden ve<br />
bid’atlardan uzaktır)”(13).</p>
<p>Hindistanlı Nakşbendî şeyhlerinden İmâm-ı Rabbânî lakaplı Şeyh Ahmed Sirhindî (ö. 1034/1624) Mebde’ ve Me’âd isimli eserinde Mâtürîdiyye mezhebi hakkında şöyle der:</p>
<p>“Bu fakîre mânevî hâllerinin orta döneminde Hz. Peygamber (a.s) vâkıada (rüyada veya bir kendinden geçme ânında) buyurdu ki: “Sen kelâm ilminde müctehidlerdensin”. O zamandan beri kelâm (inanç) konularının her birinde bu fakîrin özel bir görüşü ve husûsî bir bilgisi vardır. Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye mezheplerinin tartışmalı olduğu konuların çoğunda ilk bakışta Eş‘arîler’in haklı olduğu akla geliyor, ancak firâset nûru ve keskin bir nazar ile derin düşünülünce Mâtürîdiyye’nin haklı olduğu ortaya çıkıyor. İhtilâflı kelâmî meselelerin hepsinde bu fakîr Mâtürîdiyye âlimlerine muvâfık ve onlarla hemfikirdir. Gerçek şu ki, bu büyük zâtlar (Mâtürîdîler) sünnet-i seniyyeye uymaları sebebiyle büyük bir değer sâhibidirler. Muhâlifleri ise felsefî konulara bulaştıkları için o değere ulaşamamışlardır. Her ne kadar iki grup da hak ve doğru yol üzere iseler de, durum böyledir”(14).</p>
<p>“Ehl-i Sünnet âlimleri arasında Şeyh Ebû Mansûr Mâtürîdî ashâbının yolu ne güzeldir. Maksadlar ile yetinmişler, felsefî incelemelerden yüz çevirmişlerdir. Ehl-i Sünnet ve Cemâat âlimleri arasında felsefî yolla düşünme ve aklî delil getirme metodu Şeyh Ebu’l-Hasan Eş‘arî’den doğmuştur. O, Ehl-i Sünnet’in inanç esaslarını felsefî delillerle tamamlamak istemiştir. Ancak bu iş zordur, din büyüklerini kötüleme konusunda muhâlifleri cesâretlendirmektir ve selefin yolunu terk etmektir. Cenâb-ı Hak bizi nübüvvet nurlarından alınmış olan Ehl-i Hakk’ın görüşlerine tâbî olmada sâbit ve dâim eylesin”(15).</p>
<p>Osmanlı döneminde Anadolu’da yaşayan Nakşbendî Müceddidî şeyhi Ebû Saîd Mehmed Hâdimî (ö. 1176/1762) el-Berîkatü’l-Mahmûdiyye fî şerhi’t-Tarîkati’l-Muhammediyye isimli eserinde mezheplerin ihtilaflarını ele aldığı bölümde Mâtürîdiyye ile Eş’ariyye arasında 72 konuda görüş farkı olduğunu söyleyip açıklamıştır(16).</p>
<p>Bir başka Nakşbendî şeyhi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) el-Ikdü’l-cevherî fi’l-fark beyne kesbeyi’l-Eş’arî ve’l-Mâtürîdî isminde bir eser kaleme alarak kelâmdaki insanın irâde-i cüz’iyyesi ve kesb meselesi hakkında Mâtürîdî ve Eş’arî âlimlerinin yaklaşımları arasındaki farkları izah etmiştir(17).</p>
<p>Afganistanlı Nakşbendî şeyhlerinden Gavs Muhammed Nakşbendî Müceddidî Tarîkatü’r-râşidîn isimli eserinde Hz. Âdem’in mebde-i taayyününün (ayn-ı sâbitesinin) Allah’ın “tekvin” sıfatı olduğunu söyledikten sonra Mâtürîdî âlimlerinin doğru bir yorumla “tekvin” sıfatının ezelî olduğunu ve Allah’ın zâtî sıfatlarından olduğunu kabul ettiklerini, Ebu’l-Hasan Eş’arî’nin ise tekvini zâtî sıfat olarak kabul etmediğini ifade etmiştir.</p>
<p>Tekvîn sıfatıyla ilgili Eş’arîler’in Mâtürîdîler’e yönelttiği eleştirilere de cevaplar veren Gavs Muhammed Nakşbendî, bu konuda Mâtürîdîlerin haklı olduğunu aklî delillerle ispat etmeye çalışmıştır(18).</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Mutasavvıfların Mâtürîdiyye ile ilişkilerine dâir yukarıda verilen örnekler çoğaltılabilir. Bu örnekler dikkate alındığında bir Orta Asya tarîkatı olan Yeseviyye ile Orta Asya’da doğup Hint alt kıtasından Anadolu’ya kadar geniş bir sahaya yayılan Nakşbendiyye tarîkatlarına mensup sûfîlerin çoğunlukla Mâtürîdiyye mezhebine mensup oldukları, eserlerinde bu mezhebe veya onun kurucusuna temas ettikleri anlaşılmaktadır. Nakşbendiyye tarikatının önemli isimlerinden Hindistanlı İmâm-ı Rabbânî’nin Mâtürîdiyye mezhebine sıkıca bağlı olması ve onu övmesi, kendisinden sonraki Nakşbendî mensuplarının bu mezhebe daha fazla önem atfetmesinde bir miktar etkili olmuş olabilir.</p>
<p>Önceleri medrese âlimleri ile sûfîler arasında kısmen bir mesâfe olduğu, bazı Mâtürîdî âlimlerinin de sahte sûfîleri tenkit eden eserler kaleme aldıkları görülmektedir. Bunlardan biri olan Hüsâmeddin Sığnâkî’nin ayrıca Menâkıb-ı Ahmed-i Yesevî isminde Farsça bir eser kaleme almış olması, bu âlimlerin istikâmet ehli sûfîlere saygıda kusur etmediklerini îma eder(19). Öte yandan, ilme ve âlimlere yakınlığı ile öne çıkan Nakşbendiyye tarikatına bağlı bazı sûfî-âlimler Mâtürîdiyye mezhebiyle de yakından ilgilenmişler, eserlerinde bu mezhebe vurgu yapmışlardır. Nakşibendîler ile ulemânın yakınlığını gösteren örneklerden biri de, meşhur kelâm âlimi Seyyid Şerîf Cürcânî’nin (ö. 816/1413), Bahâeddin Nakşbend’in halifelerinden Alâeddin Attâr’a mürid olmasıdır. Cürcânî’nin: “Hâce Alâeddîn Attâr’ın sohbetine katılmadan Hak Teâlâ’yı tanıyamadım” şeklindeki sözü meşhurdur(20).</p>
<p>Orta Asya Türkleri ile Hindistan, Afganistan ve Anadolu’da yaşayıp fıkıhta Hanefî mezhebini benimseyen Müslümanların, itikâdî mezhep olarak da çoğunlukla Mâtürîdî mezhebini benimsedikleri anlaşılmaktadır. Özelde Türklerin din yorumu ya da bir “Türk İslâmı” tarif edilecek olursa, fıkıhta Hanefî, itikadda Mâtürîdî yoruma dayanan, ayrıca Yesevîlik ve Nakşbendîlik gibi bir tasavvuf ve maneviyat yoluyla harmanlanmış İslam yorumundan söz etmek mümkün olacaktır.</p>
<p>Prof. Dr. Necdet Tosun</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Îrec Efşâr, “Pendnâme-i Mâtürîdî”, Ferheng-i Îrân-zemîn, sy. 10 (Tahran 1345 hş.), s. 46-67.</p>
<p>2- Ebu’l-Hasan er-Rüstüğfenî’nin Fevâid isimli eserinden naklen, Sönmez Kutlu, İmam Mâturîdî ve Maturidilik, Ankara 2003, s. 26.</p>
<p>3- Alî-şîr Nevâyî, Nesâyimü’l-mahabbe min şemâyimi’l-fütüvve (nşr. Kemal Eraslan), Ankara 1996, s. 392-393.</p>
<p>4- Şükrü Özen, “Mâtürîdî”, DİA (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi), İstanbul 2003, XXVIII, 148.</p>
<p>5- Cemâl el-Karşî, el-Mülhakât bi’s-surâh (İstoriya Kazahstana v Persidskih İstoçnikah, c. 1 içinde), Almatı 2005, s. CXXXI.</p>
<p>6- Ömer Nesefî, Risâle fî beyâni mezâhibi’t-tasavvuf, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2725, vr. 155-156. Eser ayrıca Ali Ekber Ziyâî tarafından yayınlanmıştır. Bk. et-Türâsü’l-Arabî, XII/46 (Dımaşk 1412/1992), s. 133-141. Türkçeye Süleyman Uludağ tarafından tercüme edilmiştir. Bk. Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf: Taarruf (trc. S. Uludağ), İstanbul 1992, sonunda ek, s. 259-263.</p>
<p>7- Serrâc Tûsî, el-Lüma’ (nşr. A. Mahmûd- T.A. Sürûr), Kâhire 1960, s. 531-555.</p>
<p>8- Eserin metninin Hüsâmeddin Hüseynî’ye (ö. 715/1315), şerhin Hüsâmeddin Sığnâkî’ye ait olduğu söylenmektedir. Metnin ve şerhin aidiyeti tartışılmaktadır. Nüshaları için bk. Süleymaniye Ktp., Hz. Halid, nr. 153, vr. 1a-36a (şerh); İstanbul Belediye Ktp., Osman Ergin Yzm., nr. 1883, vr. 2b-6a (metin).</p>
<p>9- Hoca İshâk b. İsmail Ata, Hadîkatü’l-ârifîn, Özbekistan Fenler Akademisi Bîrûnî Şarkiyat Enstitüsü Ktp.,nr. 11838, vr. 89a.</p>
<p>10- Ahmed b. Mahmûd Hazînî, Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr, İstanbul Ün. Ktp., TY, nr. 3893, vr. 102a; a.mlf, Cevâhirü’l-ebrâr min emvâc-ı bihâr: İyilerin Dalgalı Denizlerden Çıkardığı İnciler (nşr. Cihan Okuyucu, Mücahit Kaçar), İstanbul 2014, s. 155.</p>
<p>11- Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1663, vr. 213b-242b.</p>
<p>12- Mîr Abdülevvel Nîşâbûrî, Melfûzât-ı Ahrâr, Ârif Nevşâhî, Ahvâl ve Sühanân-ı Hâce Ubeydullâh-i Ahrâr, Tahran 1380 hş./2002, içinde, s. 280.</p>
<p>13- Mîr Abdülevvel Nîşâbûrî, Melfûzât-ı Ahrâr, s. 208.</p>
<p>14- İmâm-ı Rabbânî, Mebde’ ve Me’âd: Rabbânî İlhamlar (trc. Necdet Tosun), İstanbul 2005, s. 80-81.</p>
<p>15- İmâm-ı Rabbânî, age, s. 111.</p>
<p>16- Bk. Philipp Bruckmayr, “The Particular Will (al-irâdat al-juziyya): Excavations Regarding a Latecomer in Kalâm Terminology on Human Agency and its Position in Naqshbandi Discourse”, European Journal of Turkish Studies,13 (2011), s. 6.</p>
<p>17- Bu eser, Mevlânâ Hâlid’in mektupları arasında yayınlanmıştır. Bkz. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Bugyetü’l-vâcid fî mektûbâti Hazret-i Mevlânâ Hâlid (drl. Muhammed Es’ad Sâhibzâde), Dımaşk 1334, s. 88-104. Ayrıca bk. Abdülkerîm Müderris, Yâd-ı Merdân, Hevler (Erbil) 2011, c.1, s. 348-361.</p>
<p>18- Gavs Muhammed Nakşbendî Müceddidî, Tarîkatü’r-râşidîn ve huccetü’l-müsterşidîn, Türbet-i Câm 1386 hş., s. 262-264.</p>
<p>19- Necdet Tosun, “Ahmed Yesevî’nin Menâkıbı”, İLAM Araştırma Dergisi (III/1, 1998), s. 73-81.</p>
<p>20- Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-üns (nşr. Mahmûd Âbidî), Tahran 1382 hş., s. 394; Fahreddin Ali Safî, Reşahât-ı Aynü’l-hayât (nşr. A.A. Muîniyân), Tahran 1977 , I, 186-7.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maturidiyye-ve-tasavvuf-iliskisi/">Mâtürîdîyye ve Tasavvuf İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maturidiyye-ve-tasavvuf-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evliyâ, Melek ve Sıradan insanlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evliya-melek-ve-siradan-insanlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evliya-melek-ve-siradan-insanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2018 19:27:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[Evliyâ]]></category>
		<category><![CDATA[Melek ve Sıradan insanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20194</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beşerî vasıfları evliyânın kubbeleridir: Diğer insanların İhtiyaç duyduğu her şeye o büyükler de ihtiyaç duyar. Velî olmaları onları ihtiyaç hâlinden çıkarmaz. Diğer insanlar gibi, onlar da öfkelenirler. Enbiyânın seyyidi Hz. Rasûlüllah efendimiz -ona ve diğerlerine salât ve selâm olsun- “ Diğer insanların kızdığı gibi ben de kızarım”(1) buyurmuşsa, evliyâ niçin öfkelenmesin? Aynı şekilde, diğer insanlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evliya-melek-ve-siradan-insanlar/">Evliyâ, Melek ve Sıradan insanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/evliya-melek-ve-siradan-insanlar/images-3-39/" rel="attachment wp-att-20195"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20195" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-3.jpeg" alt="" width="280" height="365" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-3.jpeg 280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-3-230x300.jpeg 230w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></p>
<p>Beşerî vasıfları evliyânın kubbeleridir: Diğer insanların İhtiyaç duyduğu her şeye o büyükler de ihtiyaç duyar. Velî olmaları onları ihtiyaç hâlinden çıkarmaz. Diğer insanlar gibi, onlar da öfkelenirler. Enbiyânın seyyidi Hz. Rasûlüllah efendimiz -ona ve diğerlerine salât ve selâm olsun- “ Diğer insanların kızdığı gibi ben de kızarım”(1) buyurmuşsa, evliyâ niçin öfkelenmesin? Aynı şekilde, diğer insanlar gibi o büyükler de yeyip içer, âile efrâdı ile ilişki kurup, onlara yakınlık duyar. İnsan olmanın gereklerinden olan bu vasıflar, avâm ve havâsta her zaman mevcuttur. Allah Sübhânehû enbiyâ -Hz. Muhammed’e ve diğerlerine salât ve selâm olsun- hakkında, &#8220;Biz onları, yemek yemeyen birer (cansız) ceset olarak yaratmadık”(2)  buyurur.</p>
<p>Bakış açıları sâdece dış görünüşe ayarlı olan kâfirler, “ Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor&#8230;&#8217; dediler”(3)  Gözleri ehlullahın sâdece dış görünüşüne takılı kalanlar, mahrum olurlar. “O dünyâyı da âhireti de kaybetmiştir.”(4) ص âyeti onları anlatmaktadır. Bakış açılarını sâdece dış görünüşe çevirmeleri, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’i İslâm devletinden mahrum edip ebedî perîşânlık içine atmıştı. Saîd (cennetlik olan), bakışını ehlullahın dış görünüşünden çeken ve te’sîrli nazarlarını onların bâtınî vasıflarına çevirip sâdece ona münhasır kılan kişidir. Onlar Mısır’ın Nil’i gibi nasîbsizlere belâ, sevgililere tatlı sudur.</p>
<p>Beşerî sıfatların ehlullahta diğer insanlardan daha fazla görülmesi hakikaten acaiptir. Bunun sebebi şudur: Azıcık bir zulmet ve bulanıklık, az olmasına rağmen, temiz ve berrak yerde daha belirgin ve çok görülür. Ama temiz olmayan mahaller öyle değildir. Oralarda karanlık ve bulanıklık çok bile olsa o kadar belirgin görülmezler. Beşerî sıfatların zulmeti, avâmın tamâmına sirâyet edip onların kalıp, kalb ve ruhlarını sardığı hâlde havâsın sâdece kalıp (ceset) ve nefslerinde, ehass-ı havâssın (en husûsî insanlar) ise sâdece kalıbında olur. Onların nefsleri o sıfatlardan temizlenmiştir. Bu zulmetin neticesi, avâmda hüsran ve noksanlık; ha- vâsta parlaklık ve tercîhtir. Havâsın zulmeti avâmın zulmetini yok edip kalblerinde tasfiye ve nefslerinde tezkiyeye vesîle olur. O zulmet olmasaydı, havâsın avâmla bir münâsebeti olamaz; ifâde ve istifâde yolu kapanırdı. O zulmet, havâsta uzun süre kalıp onları sıkıntıya sokmaz. Hattâ arkasından bir pişmanlık ve istiğfâr hâli görülür ve başka zulmet ve bulanıklıkları yıkayıp temizleyerek terakkîye vesîle olur. O zulmet meleklerde olmadığı için onlara terakkî yolu kapalıdır.</p>
<p>Buradaki bahsedilen şeye zulmet demek kötülemeye benzeyen bir övgüdür. Avâm enâm gibidir. Onlar ehlullahtan sâdır olan sıfatları kendi sıfatları gibi sanır ve bu inançlarından dolayı onla rın bereketinden mahrum olurlar(5).</p>
<p>Gaybı (görünmeyeni) görünene kıyâs etmek fâsittir. Her makamın bir husûsiyeti,her mahallin kendine âit gerekleri vardır. Hak dîne tâbi olanlara ve efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya uymayı lüzûmlu görenlere ve onun âline salât ve selâmlar olsun.</p>
<p>Imam Rabbani &#8211; Mebde ve Mead Risalesi,syf.131-134</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1-Müslim, Sahîhu Müslim, Kitâbu’l-Birri ve’s-Sıle, Bab no:25, hadîs no:2601.</p>
<p>2-Enbiyâ, 21/8.</p>
<p>3-Furkân, 25/7.</p>
<p>4-Hac, 22/11.</p>
<p>5-İmâm-ı Rabbânî (Kuddise sirruh) hazretlerinin Hoca Muhammed Hâşim’in sorularına cevâb olarak yazdığı uzunca bir mektûb içer sinde avâm ve havâs farkını bir başka açıdan beyân ettiği şu satırlar, aynı zamanda onun en değerli ölçüsünü belirtmesi bakımından da ehemmiyet arz etmektedir: “ İkinci olarak şunu sormuşsunuz. Tarîk-ı Nakşibendiyye-i Aliyye’de sünnet-i seniyyeye uymaya devamlılık esastır. Hâlbuki Rasûlüllah (Sallallâhü aleyhi ve sellem) efendimiz den, meselâ şiddetli açlık gibi şaşırtıcı derecede riyâzât ve şiddetli mücâhedeler görüldüğü hâlde bu tarîkatte riyâzâtı yasaklıyorlar.</p>
<p>Hattâ riyâzât neticesinde sûrî keşifler zuhûr ettiği için zararlı bu lanlar bile var. Doğrusu sünnete ittibâ etmenin zararlı olabileceğine ihtimal vermek şaşırtıcıdır. Sevgili dostum, bu yolda riyâzâtın yasak olduğunu kim söylemiş? Nakşibendîlerin riyâzâtı zararlı gördüklerini kim duymuş? Bu yolda sünnet-i seniyyeye -sahibine salât, selâm ve tahiyyetler olsun- ittibâ etmekte devamlılık esastır. Ahvâli gizlemek, orta hâlde olmayı tercîh etmek ve yiyecek, giyecek ve diğer fiillerde itidâle dikkat etmek meşakkatli riyâzât ve şiddetli mücâhedelerdendır.</p>
<p>Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Avâm en&#8217;âm gibidir. Onlar bizim bu saydıklarımızı riyâzât kabûl edip mücâhede olarak görmezler. Onlara göre riyâzât ve mücâhede açlıktan ibârettir. Aç kalmayı büyük iş kabûl ederler. Zîrâ onlara göre yaşayan canlı sıfatıyla beslenmek, en mühim iş ve en büyük maksattır. Bu bakımdan onlara göre bu fiilleri terk etmek meşakkatli bir riyâzât ve şiddetli mücâhededir. Ama sünnet-i seniyyeyi muhâfaza ve ona ittibâ etmekte devamlılık ve benzeri fiiller öyle değildir. Zîrâ bunlar avâma göre değersiz olup güvenilecek şeyler olmadıklarından, onları terk etmeyi münker (şer&#8217;an tasvip edilmeyen) ve tahsîl etmeyi riyâzât olarak kabûl ede- mezler. Bu yolun büyüklerine yakışan, ahvâli gizlemeye çalışmak ve avâm çok değer verdiği için insanların kabûlüne sebep olacak, büyük âfetlere yol açacak şöhrete götüren riyâzâtı terk etmektir. Rasûlüllah (Sallallâhü aleyhi ve sellem) efendimiz, “Allah&#8217;ın korudukları dışında, kişiye şer olarak insanların kendilerini din ve dünyâlarıyla alâkalı bir husûsta parmakla göstermeleri yeter.” buyururlar. Bu fakîre göre de şiddetli açlık, yiyecekleri bir ölçü içersinde yemeye çalışmaktan kolaydır. Hâllerin orta olmasına dikkat etmek, çok acıkarak riyâzât yapmaktan fazîletlı&#8217;dir. Babam (Kuddise sı&#8217;rruh), şöyle buyurmuştu: “Sülük ilmine dâir bir risâle örmüştüm. Onda şunlar yazılıydı: ‘Yiyeceklerde îtidal ölçülerine dikkat ve orta hâlde devamlılık, matlûba erişmek için kâfidir.’ Bunlara dikkat ettikten sonra zikir ve fikre gerek yok. Gerçekten yiyecek ve giyeceklerde, hattâ bütün işlerimizde orta hâili olmak çok güzel ve hoştur (Mektûbât, C.1, m.313, s.379). Mektûbun tamâmında aynı meselenin farklı yönleri ele alınmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evliya-melek-ve-siradan-insanlar/">Evliyâ, Melek ve Sıradan insanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evliya-melek-ve-siradan-insanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bedîüzzaman Said Nursi&#8217;nin Tasavvuf Anlayışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jan 2018 21:20:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Bedîüzzaman Said Nursi'nin Tasavvuf Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Şühud]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Velayet]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi'nin Tasavvuf Karşıtlarına Verdiği Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi'nin Tasavvuf ve Tarikatlara Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[Seyr-i Sülük]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf ve Tarikatlerin Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Şuhûd]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Velayet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19957</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Vasfı ARSLAN * Bedîüzzaman’ın Tasavvuf Anlayışı a. Tasavvuf ve Tarikatlara Bakışı Bedîüzzaman Said Nursî XX. yüzyılda yetişen önemli ilim ve fikir adamlarından birisidir. Tefsir, Hadis, Kelam gibi temel islamî ilimlerin yanı sıra dil, felsefe ve tasavvuf gibi birçok ilim dalında kendisini yetiştirmiştir.[1] Yetiştiği çevrede birçok mutasavvıfın bulunması sosyal ve kültürel açıdan onun tasavvufla olan ilişkisine olumlu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/">Bedîüzzaman Said Nursi’nin Tasavvuf Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/ustad-2/" rel="attachment wp-att-19959"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19959" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Üstad.jpg" alt="" width="300" height="241" /></a></em></strong></p>
<p><strong><em>Yazar: </em><em>Vasfı ARSLAN *</em></strong></p>
<h3>Bedîüzzaman’ın Tasavvuf Anlayışı</h3>
<h4><strong>a. Tasavvuf ve Tarikatlara Bakışı</strong></h4>
<p>Bedîüzzaman Said Nursî XX. yüzyılda yetişen önemli ilim ve fikir adamlarından birisidir. Tefsir, Hadis, Kelam gibi temel islamî ilimlerin yanı sıra dil, felsefe ve tasavvuf gibi birçok ilim dalında kendisini yetiştirmiştir.<sup>[1]</sup> Yetiştiği çevrede birçok mutasavvıfın bulunması sosyal ve kültürel açıdan onun tasavvufla olan ilişkisine olumlu tesir etmiştir. Dönemin medreselerinde on beş yılda okunan 100’ü aşkın kitabı üç ay içinde mütalaa ettiğini bizzat kendisi kaydeder.<sup>[2]</sup> Tahsil ettiği bütün ilimlerin kendisini Kur’ânî hakikatlara ulaştıran birer basamak olduğunu şöyle belirtir: “<em>Bütün o mahfuzatım Kur’ân’ın hakâikine çıkmak için bana basamak oldular. Sonra Kur’an’ın hakaikına ulaştım, çıktım, baktım ki; her bir ayet-i Kur’aniye kâinatı ihata ediyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kâfi, vâfî geldi.”</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’a göre, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini, kendisinin üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamaya muvaffak olması gaybî olarak şuna işaret etmektedir: Gelecekte ülkesindeki Müslümanlar, değil on beş sene, bir senelik medrese eğitimi alabilecekleri okulları dahi bulamayacaklar. İşte o zaman isteyenlere on beş senelik dersi on beş haftada okutmayı başaracak ve îmanî hakikatleri insanlara çok kısa sürede öğretecek bir Kur’ân tefsiri zuhur edecek ve kendisi de bunun hizmetinde bulunacak.<sup>295</sup>Bu bakış açısından da anlaşılacağı üzere O, İslâmî ilimler hakkında düşünürken iman hakikatlerinin inkişaf ettirilmesi meselesini hep ön planda tutmaktadır. Tasavvuf hakkındaki düşüncelerinin temelinde de bu düşünce çok önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Sathî bir nazarla bakıldığında Risale-i Nurların şekil olarak klasik tasavvuf eserlerine benzemediği, müellifinin tasavvuf düşüncesindeki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd anlayışlarına eleştirel yaklaştığı ve tarikat geleneğinin günümüzde geçersiz olduğunu savunduğu vb. iddialarla tasavvufa karşı soğuk durduğu düşünülebilir. Hatta Bedîüzzaman’ın tarikatçılıkla ilgili ithamlar karşısında mahkeme heyetine sunduğu savunmalarında sarf ettiği bazı ifadeleri bu görüşü destekler mahiyette kabul edilebilir.</p>
<p>Ancak genel olarak risaleler ele alındığında, Bedîüzzaman’ın ilahî hakikati fıkhî ve kelamî yönlerinden daha çok derûnî ve irfâni yönleriyle algılamış olduğu görülecektir.<sup>[4]</sup></p>
<p>Onun tasavvufa yakınlığı önemli tasavvufî şahsiyetlerden bahsederken kullandığı ifadelerde de çok açık bir şekilde görülmektedir. Buna örnek olarak, Ebu Yezid el-Bistâmî, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddini Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (radıyallâhu anhüm) gibi İslam tasavvufunun ünlü simâlarını ümmeti aydınlatan “nûrânî yıldızlar” olarak tavsif etmesi<sup>[5]</sup> gösterilebilir. Buna ek olarak o Şeyh Geylanî (radıyallâhu anh) hakkında “kudsî üstâdım”<sup>298</sup> ifadesini, İbn-i Arabî (radıyallâhu anh) için de “Ulûm-u İslamiyyenin mucizesi”<sup>[6]</sup> nitelemesini kullanır. Bedîüzzaman’ın “Üstadım” dediği zatlardan biri olan İmam-ı Rabbânî (radıyallâhu anh), Mektubât kitabındaki bazı ifadeleriyle onun “eski Said” evresinden “yeni Said” evresine geçmesinde etkili olmuştur.<sup>[7]</sup></p>
<p>Risale-i Nur mesleğinin takip ettiği yolu açıklarken Bedîüzzaman “hakikat dersi”ni Gavs-ı A’zam, Zeynelâbidîn, Hasan ve Hüseyin (radıyallâhu anhüm) vasıtasıyla İmam Ali (radıyallâhu anh)’den aldığını ifade etmiş ve takip ettiği hizmet metodunu onlara dayandırmıştır.<sup>[8]</sup></p>
<p>Bunlardan başka, Risale-i Nurların neredeyse tamamında tasavvuf büyüklerinin isimlerine atıfta bulunulmakta ve onların görüşlerine yer verilmektedir. Ayrıca Risale-i Nurlardaki ıstılahlara dikkat edildiğinde bu ıstılahların tasavvuf geleneğine çok yakın olduğu görülmektedir.<sup>[9]</sup> Fikir vermesi açısından Risale-i Nur’larda isimleri geçen bazı tasavvufî şahsiyetlere ve tasavvuf ıstılahlarına yer vermek istiyoruz. Üveysü’l-Karânî, Hasan Basrî, Bişr-i Hâfi, Cüneyd Bağdâdî, Abdulkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî, İbn-i Arabî, Seyyid Ahmed Bedevî, Ahmed Rifâî, Ebu Yezid Bistâmî, Ebu’l-Hasan Şâzelî, İbrahim Edhem, Hatem-i Tâî, İmam Şârânî, İsmail Hakkı Bursevî, Mevlana Celaleddin-i Rûmî, Mevlana Cami (Molla Câmî), Niyâzî-i Mısrî, Necmeddin-i Kübrâ, Nasıruddin Tûsî, Sadreddin Konevî, Tâvus Yemenî, Abdulkerim Cîlî, İbrahim Hakkı, Mevlana Hâlid, Ahmed Hânî, Molla Cezerî, Seyyid Sıbğatullah, Alvarlı Hoca Muhammed Efendi (radıyallâhu anhüm) vd. zikri geçen şahsiyetlerden bazılarıdır.</p>
<p>Risale-i Nurlarda sıkça rastladığımız tasavvuf Istılahlarına şunları örnek gösterebiliriz: Acz, fakr, arif, akl-ı evvel, âlem-i melekut, alem-i misâl, alem-i berzah, alem-i gayb, alem-i şehadet, alem-i bâtın, alem-i mânâ, alem-i nur, akrebiyyet, aktab, asfiya, aşk, bâtın, berzah, cemü’l-cevâmî, cevher, cezbe, çile, devir, lisan-ı hâl, dua, enfüs, edep, ehadiyyet, el-buğzu fillah, el-hubbu lillah, emr, enaniyet, sebep, tecelli, müşahede, temâşâ, vâkıa, rüya-yı sadıka, fenafillah, fena, feyiz, gayret, gayr, gavsiyyet, gurbet, hafî, hayal, hilafet-i kübra, hamd, hatve, mertebe, havf, hikmet, vahdet, hıllet, heva, şecere-yi hilkat, himmet, ihlas, inayet, ikram, keramet, ilham, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn, incizap, beka, cem, inziva, insan-ı kamil, irşad, mürşid, istiğfar, istiğrak, sekr, meczup, iştiyak, kalb, ayna, zikr, kesret, kemal, kıdem, marifet, kutb, kurbiyyet, temsil, künuz-ı mahfiyye, rütbe, levh-i mahfuz, lika, mazhar, tayy-ı mekan, bast-ı zaman, fetih, keşif, melami, miftah, rabıta-yı mevt, mirac, seyr, sülûk, rüya-yı sadıka, muhabbetullah, müşahedetullah, nefes, tezkiye, suret-i Rahman, niyaz, nûrânîyet, rıza makamı, reca, tefekkür, veraset-i nübüvvet, rububiyet, ubudiyet, remiz, menzil, sefer, sekîne, seyr-i enfüsî, seyr-i ruhani, şevk, takva, zühd, muhabbet, tesbih, teşbih, tenzih, tevbe, tevekkül, tevhid, istiğrak, vird, urûc, ünsiyet, huzur, huşu, velayet, vücud, yakin, zahir, zıll vs. Görüldüğü gibi Bedîüzzaman herhangi bir tarikata intisab etmese de eserlerinde tasavvufî üslubun ağırlığı dikkate değer bir ölçüde göze çarpmaktadır.</p>
<p>Bedîüzzaman, Kur’ân ve Sünnet kaynaklı bidatlardan uzak tüm tasavvuf ekollerine son derece olumlu yaklaşmış ve asla tasavvuf ve tarikatlerin karşısında olmamıştır. Ancak şu da bir gerçek ki o tasavvufî tarikatlardan hiç birinin temsilcisi olmamış ve müstakil bir İslam düşünürü olarak sadece davasına hizmet etmiştir. Onun için önemli olan; bir tarikata intisab etmekten ziyade îmânî hakikatleri en iyi şekilde kavramaktır. “Zaman tarikat zamanı değildir”<sup>[10]</sup>, “ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakâik-i İslamiye gıdadır,”<sup>304</sup> gibi sözleri ve kendisinin bir sûfi ve şeyh olmadığını söylemesi<sup>[11]</sup> onun tasavvufa karşı olduğu anlamına gelmez. Selefîlerin tasavvufu inkâr eden ve onu bertaraf etmeye çalışan düşünce sistemlerinden çok farklı olarak Bedîüzzaman, Kuran’a dayandırdığı düşünce sistemiyle tasavvuf çizgisine yakın denebilecek bir hareket tarzı benimsemiştir.<sup>[12]</sup></p>
<p>Îmânî hakikatlerin herkes tarafından anlaşılacak şekilde izah edilmesini kendisine asıl hedef olarak tayin eden Bedîüzzaman kaleme aldığı eserleriyle bunu tahakkuk ettirmeye çalışmıştır. Ona göre gaye îmanî hakiketlerin inkişaf ettirilmesi olduktan sonra izlenen yol ve metotların farklı olması çok fazla önem arz etmemektedir. Bir dönem bu mesele tarikatlar yoluyla gerçekleştirilmeye çalışıldığı gibi, zamanın gereksinimlerine göre farklı metotlarla bu yolda yürümek de mümkündür.</p>
<p>İrili ufaklı yaklaşık yüz otuz risaleden oluşan Risale-i Nur külliyatının bir risalesi de tasavvuf ve tarikatların izahına tahsis edilmiştir. “<em>İyi bilin ki, Allah’ın velîleri için (özellikle âhirette) herhangi bir korku söz konusu değildir ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de</em>.”<sup>[13]</sup>  ayetinin serlevha yapıldığı bu risale, dokuz telvih/işaretten oluşmakta ve genel olarak tasavvuf ve tarikatların ilmi değerlendirmesinden teşekkül etmektedir.</p>
<h4><strong>b. Tasavvuf ve Tarikatlerin Gayesi</strong></h4>
<p>Bedîüzzaman’a göre insanoğlunun dünyası düşündüğünün aksine çok dardır. Ancak yine onun teşbihiyle insanın bu dar dünyasının çevrili olduğu duvarlar camdan olduğu için yansıma yapar ve insanın gözüne sonsuz genişlikte; daracık kabir gibi olduğu halde koca şehir gibi görünür. Çünkü dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman yaşanılan zamanda henüz vücud bulmadığı için hakikatte yoktur. Ancak insan vehim ve hayaliyle işi karıştırıp madum bir dünyayı mevcud zanneder. Nasıl bir çizgi süratle hareket ettirildiğinde, gerçek mahiyetinin zıddına satıh gibi görünüyorsa; insanın dünyası da gerçekte daracık olmasına rağmen bir göz ve algı yanılması neticesinde ona çok geniş görünür. Ancak insanın başına ağır bir musibet geldiği zaman ondaki gaflet ve vehim dağılır. İşte o zaman dünyevî ve cismanî hayatın ne kadar dar ve kısa olduğu anlaşılır. Madem dünya hayatı ve cismani yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; o hâlde insana düşen hayvaniyetten çıkmak, cismâniyeti terk etmek, kalp ve ruhun hayat mertebelerine yükselmeye çalışmaktır. İşte böyle bir âleme yükselebilen bir insan çok geniş ve nûranî bir âlemle karşılaşır. Bu âleme ulaşmanın anahtarı ise marifetullah ve tevhid hakikatini kamil mânâda kalben ve rûhen kabullenmekle mümkündür.<sup>[14]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’a göre tasavvuf; tarîkat, velayet ve seyr-i sülûk  gibi farklı isimlerle de adlandırılan “nurâni, zevkli ve ruhâni yüce bir hakikat”<sup>[15]</sup>tir. Tasavvuf hakkında geçmişte muhakkik âlimler tarafından binlerce cilt eserler kaleme alındığını minnetle zikreden Bedîüzzaman, <em>Telvihat-ı Tis’a</em> adındaki tasavvufa dair risalesinde yaşadığı dönemin gereklerini de dikkate alarak meselenin bazı yönlerine dikkat çekmektedir.</p>
<p>O, tasavvufu tanımlarken öncelikle gayesinden yola çıkar ve Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi vesellem)’in miracıyla bağlantı kurarak şöyle bir tanım getirir: “<em>Tarîkatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i îmanîye olarak, Mi’rac-ı Ahmedî’nin (</em>sallallâhu aleyhi vesellem<em>) gölgesi ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhûdî hakaik-i îmanîye ve Kur’aniyeye mazhariyet; “tarîkat”, “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemal-i beşerîdir.”<sup><strong>[16]</strong></sup>  </em>Tanımda da geçtiği üzere insanın inanmakla mükellef olduğu îmanî ve Kurânî hakikatlere tam mazhar olabilmesi için kalbini mânevî kirlerden arındırmalıdır. Bedîüzzaman’a göre insanlık, araştırmaları neticesinde nice aklî ilimlerde kendisini geliştirdiği gibi kalbin mânevî fonksiyonlarını kullanıp geliştirmekle onu mânevî hakikatleri keşfedecek kapasiteye ulaştırmalıdır. Bunun için en işlevsel yol ise Allah Teâlâ’yı zikir ve tarikat vasıtasıyla îmanî hakikatlere yönelmek ve onları iyice kavramaktır.</p>
<p>Tanımda dikkati çeken bir diğer husus, marifete ulaşma ve îmanî hakikatlerin inkişaf ettirilmesi hedefine doğru gidilen yolda “Mi’rac-ı Ahmedî’nin gölgesi ve sâyesi altında” hareket etmekten bahsedilmesidir. Bedîüzzaman bu hususu diğer bir eserinde izah etmektedir. Ona göre Mi’rac hadisesi Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in seyr-i sülûkunun ve velayetinin bir ünvanıdır. Nasıl ehl-i velayet seyr-i sülûk-u ruhanî ile bazen kırk gün bazen kırk hafta veya kırk yıl vs. farklı uzunluklarda yaptıkları erbaînlerle<sup>[17]</sup> imanî idrak seviyelerinden hakka’l-yakîn derecesine çıkıyorlarsa, bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) de sadece kalbî ve rûhî olarak değil mübarek cesedi kendisine eşlik ettiği hâlde çok kısa bir zaman dilimi içerisinde velayet yönünün büyük bir kerameti olan Mi’rac ile geniş bir cadde açarak îmanî hakikatlerin en yüksek mertebelerine çıkmıştır. O (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’rac merdiveniyle Arş’a kadar çıkmış, “Kab-ı Kavseyn” makamında, iman hakikatlerinin en büyüğü olan Allah Teâlâ’ya ve Ahiret gününe imanı ayne’l-yakîn mertebesinde idrak etmiş, Cennet ve Cehennem’i müşahede ettikten sonra geriye dönmüştür. Dönerken de ümmetin bütün evliyaları seyr-i sülûk ile derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o Mi’rac’ın gölgesi altında gitsinler diye Mi’rac kapısıyla açtığı o geniş caddeyi açık bırakmıştır.<sup>[18]</sup></p>
<p>Mi’racın bir izdüşümü olarak değerlendirilen seyr-i sülûkun en önemli gayelerinden bir tanesi marifetin zenginleştirilmesidir. Kalbin tezkiye ve tasfiyesinden sonra bazı ilahi ve mânevî hakikatlerin vasıtasız olarak bir iç tecrübeyle bilinmesi<sup>[19] </sup>anlamına gelen ma’rifet Bedîüzzaman’ın tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmaktadır. Ona göre, tasavvufun en önemli gayelerinden bir tanesi insanın marifetullah bilgisini artırmaktır. Çünkü yaratılışın temel maksadı olan Allah Teâlâ’ya iman ve ibadetten sonra,<sup>[20]</sup> insaniyetin en yüksek mertebesi ve beşerin en büyük makamı îman-ı billahın içindeki marifetullahtır.<sup>[21]</sup></p>
<p>Sûfîler seyr-i sülûk neticesinde öğrenilen bilginin aklî istidlal ve kıyasla elde edilen bilgiye göre daha üstün olduğunu kabul ederler. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî, “Mavi gök kubbesinin altında bizim ilmimizden daha şerefli bir ilim olsaydı gider onu öğrenirdim”<sup>[22]</sup> demiştir.  Sûfîler, “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”<sup>[23]</sup> ayetine İbn-i Abbas’ın tefsirini esas alarak yaklaşmışlar ve insana bu dünyada ilk önce farz kılınan şeyin marifet olduğunu söylemişlerdir.<sup>[24]</sup>Onlar, irfan veya yakîn diye de adlandırdıkları marifet kavramının yerine onunla aynı anlam ifade edecek şekilde bazen ilim kelimesini de kullanırlar. Ancak ilim terimini marifet anlamında kullandıklarında bunu tasavvufî terminolojiye ait bazı sıfatlarla niteleyerek “ledün ilmi”, “bâtın ilmi”, “esrar ilmi”, “hâl ilmi”, “makam ilmi”, “fenâ-bekâ ilmi”, “mükâşefe ve müşahede ilmi” gibi tabirler oluşturmuşlardır. İlmin zıddı cehalet, mârifetinki ise inkârdır. Sûfîlerin kutsî hadis olarak kabul ettikleri, “<em>Ben bir gizli hazine idim, tanınmaya muhabbet ettim ve âlemi tanınmak için yarattım</em>.”<sup>[25]</sup> ifadesi âlemin yaratılış gayesinin muhabbet ve mârifetullah olduğunu göstermektedir. Bu sebeple bütün varlıkların fıtratında marifet arzusu vardır.<sup> [26]</sup></p>
<p>Abdurrahman-ı Câmî’ye göre marifet-i ilahînin dört mertebesi vardır. Birinci mertebedeki ârif baktığı her şeyin Hak’tan olduğunu vicdanen ve zevken bilir; ikinci mertebedeki arif gördüğü her eserin Hakk’ın hangi sıfatıyla ilişkili olduğunu kesin olarak bilir; üçüncü mertebedeki ârif Hakk’ın bütün sıfatlarındaki tecellisinden muradın ne olduğunu kavrar; dördüncü mertebedeki arif, bütün varlığını nefyederek ilâhî ilmi kendi marifeti şeklinde algılar. Cüneyd-i Bağdadi bu son durumu izah sadedinde şöyle söyler: Marifet arifin Hakk’ı tanıdığı an kendi varlığının yok olup sadece cehaletinin ortada kalmasıdır.<sup> [27]</sup> Yani sâlik Hakk’a ne kadar yaklaşırsa marifeti o kadar artar.</p>
<p>Zünnûn el-Mısrî’ye göre ise esasen Allah Teâlâ’yı tam olarak bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın zâtı hakkında tefekküre dalmak cehâlettir. Marifetin hakikati de hayretten ibarettir.<sup>[28]</sup>Mutasavvıflar Hz. Ebû Bekir’e atfettikleri,</p>
<p>“Allah Teâlâ hakkında marifet sahibi olmanın tek yolu insanın onun hakkında marifet sahibi olmaktan âciz olduğunu idrak etmesidir.”<sup>323</sup> sözünü bu konuda düşüncelerinin temeli hâline getirmişlerdir.<sup>[29]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın düşünce yapısındaki marifet ise tasavvuf literatüründeki karşılığına yakındır. Buna göre Allah Teâlâ’yı tam olarak bilmek mümkün olmasa da insan Hakk Teâlâ hakkındaki marifetini geliştirip zenginleştirebilir. Bu da ilimle mümkün olabilmektedir. Çünkü insan bu dünyaya ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir. Bütün ilmî hakikatlerin temeli, ruhu ve madeni ise Allah Teâlâ’ya îman temelinde inşa edilen marifetullahtır.<sup>325</sup></p>
<p>Geçmişte marifetullaha erişmek için takip edilen yolları dört grupta ele alan Bedîüzzaman kendini dördüncü ve son gruba dâhil eder. O gruplardan birincisi, kalp tasfiyesi ve işrak üzerine bina ettikleri yollarıyla tasavvufun muhakkiklerine ait yol. İkincisi,  imkan ve hudûs delilleri üzerine bina edilmiş olan mütekellimînin yoludur. Bu iki yol ona göre her ne kadar Kuran’dan beslenmiş olsalar da tarihi süreç içerisinde insanların farklı mecralara çekmesi neticesinde uzunlaşmış ve zorlaşmıştır. Üçüncüsü, şüphelerle dolu hükemâ mesleğidir ki bu üçü de vehim ve tereddütten salim kalamamıştır. Bu yolların dördüncüsü, istikamet içerisinde yürüme adına en kısası ve anlaşılır olması sebebiyle insanlık için en şümullü olan Kurânî marifet metodudur.<sup>[30]</sup>Öyle görülüyor ki Bedîüzzaman, Kur’ân‘ın i’cazına dayalı böyle bir marifet metodunu kendi hizmet düşüncesine en önemli bir esas olarak değerlendirmektedir.</p>
<p>Bedîüzzaman marifet nurlarına erişme ve onlardan tam olarak istifade etme adına bazı uyarılarda bulunmaktadır. En başta insan aklına ve kalbine gelen her bir marifet nurunu tereddüt ve şüpheyle yaklaşarak tenkide tabi tutmamalıdır. Çünkü marifet nurları üç çeşittir. Birincisi su gibidir; görünür hissedilir fakat parmaklarla tutulamaz. Tenkit parmaklarıyla kurcalansa akar ve kaçar. Bu kısım marifetten istifade hayallerden kaçarak külliyetle ona dalmakla olur. İkincisi; hava gibi, hissedilir fakat ne görünür ne de elle tutulur. Bunu ruh ile teneffüs etmek yüz, ağız ve ruh ile ona teveccüh etmek gerekir. Tenkit eli uzatılsa tutulamaz ve yine kaçırılmış olur. Üçüncü kısım, nur gibi ne hissedilir ne görünür ne de tutulabilir; sadece kalp gözüyle ve basiretle idrak edilir. Eğer haris bir şekilde maddi el uzatılsa veya maddi terazilerle tartılmaya kalkılsa gizlenir ve ulaşılamaz. Böyle nurlara da kalben müteveccih olup ruh gözüyle temaşa etmek gerekir.<sup>327</sup></p>
<p>Bedîüzzaman için tasavvuf ve tarikatların en önemli ikinci gayesi imanî hakikatlerin inkişaf ettirilmesidir. Bu konuda onun temel referansı, tasavvufî seyr-i sülûku şeriatın inanç esaslarına yakînî olarak inanmak için bir vesile olarak gören<sup>328</sup>İmam-ı Rabbânî’dir. Onu bu düşünceye sevkeden şey, bulunduğu asrın insanlarını îmanî hakikatler hususunda tereddüt ve şüpheye sevkeden materyalist düşüncenin çok etkili ve yaygın oluşudur.</p>
<p>Ona göre imanın birçok mertebesi vardır. Taklidî imandan tahkikî iman mertebelerine kadar binlerce seviye söz konusudur. İnsanların iman mertebelerinin yükseltilmesi tasavvuf ve tarikatlerin amaçladığı şeydir. Çünkü taklîdi imânâ sahip bir mü’min küçük bir şüphe karşısında mağlup olabilir. Ama imanını tahkik seviyesine çıkaran bir insan, binlerce vesvese ve şüpheye karşı koyabilir. Tahkiki imanın da ilme’l-yakîn, ayne’lyakîn ve hakka’l-yakîn gibi üç mertebesi ve bu mertebelerin de kendi içlerinde birçok dereceleri vardır. Bedîüzzaman bu sayılamayacak kadar iman mertebelerini anlattıktan sonra iman hakikatlerini yorumlarken akla ve mantığa dayanan kelamcılardan, keşfe ve zevke dayanan sûfîlerden daha kapsamlı bir yol olan Kur’ân’ın izah metodunu Risale-i Nur adlı eserlerinde tefsir edip o yoldan yürüdüğünü belirtmektedir.<sup>[31]</sup></p>
<p>Öyle anlaşılmaktadır ki Bedîüzzaman, modern dünyada tereddüdler içerisinde bocalayan insanların hâlini nazar-ı itibara alarak iman hakikatlerini onların anlayacağı bir üslupla anlatmayı kendisine gaye edinmiştir. Bunu yaparken de tarikat yolunun nisbeten çok uzun olabileceğini hesaba katarak daha kısa bir yol olarak gördüğü Risale-i Nurların okutulması ve anlaşılması yolunu benimsemiştir.</p>
<h4><strong>c. Tasavvuf Karşıtlarına Verdiği Cevap</strong></h4>
<p>Bedîüzzaman, bazı tarikat mensubu insanların yanlış tavır ve düşüncelerinden dolayı, tasavvufu inkâr edenlere karşı tasavvuf düşüncesini ve tarikatları övgü dolu sözlerle savunmaktadır. Bu bağlamda o, tasavvuf düşüncesi ve tarikatlarla ilgili “hazinei uzma/büyük hazine” ve “âb-ı hayatı dağıtan kevser menbaı” ifadelerini kullanarak onların müslümanlar için çok büyük bir değer ifade ettiğini ve insanlara hayat suyu veren Cennet nehirleri mesabesinde olduğunu vurgulamaktadır.<sup>330</sup>  Sadece bu ifadeleri bile Bedîüzzaman’ın tasavvuf ve tarikatlara bakışının sanılanın aksine çok daha olumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.</p>
<p>Bedîüzzaman kendi düşünce dünyasında bu kadar yüksek ve önemli bir konuma sahip olan tarikatlar aleyhine tavır alanları iki kısma ayırmaktadır. Bunlardan birincisi tasavvufu inkâr yoluna sapan “fırâk-ı dâlle” denen bazı sapık gruplardır. Bunlar tasavvufun feyiz ve nurundan kendileri mahrum kaldıkları gibi, başkalarını da mahrum bırakmışlardır. İkinci grup ise ki Bedîüzzaman’ı asıl üzen şey bu grubun tutum ve davranışlarıdır. Ehl-i Sünnet inancına sahip bir kısım zahirî âlimler ve ehl-i siyaset gafil insanlardır. Bunlar ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû-i istimalleri ve bir kısım hataları bahane ederek, o hazine-i uzmayı kapatmak veya tahrib etme gayreti içerisine girmişlerdir. Hâlbuki toplumlarda kusursuz ve her yönden hayırlı olan bir oluşum göstermek neredeyse imkânsızdır. Bir mesele değerlendirilirken iyi yönleri olumsuz taraflarına baskın ise o şey iyi ve güzel kabul edilmelidir. Allah Teâlâ bile hesap günü insanların amellerini iyilik ve kötülük oranlarına göre değerlendirecektir. Kaldı ki iyilik ve kötülükte kemiyete değil keyfiyete bakılmalıdır. Zira bazen bir iyilik nice kötülükleri örtecek kadar geniş boyutlara ulaşabilmektedir.<sup>[32]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın tasavvufî hareketleri değerlendirirken en çok önem atfettiği husus, birçok sûfînin de belirttiği gibi tarikatların uygulamalarında Kur’ân ve Sünnet çizgisinin dışına çıkmamaları gerektiğidir. Ehl-i Sünnet çizgisinin dışına çıkmayan tarikatların iyiliklerinin kötülüklerine büyük bir oranla baskın olduğunun delili, dalalet gruplarının çok yoğun bir şekilde faaliyet gösterdiği şu son asırda herhangi bir tarikata intisabı olanların materyalizm ve pozitivizm rüzgarına karşı kendilerini korumuş olmalarıdır. Bu durumu o, şu sözleriyle ifade etmektedir: “<em>Âdî bir samimi ehl-i tarikat, suri, zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır.</em>“<sup>[33]</sup> Çünkü ona göre bir tarikat müntesibinin bütün benliğiyle büyüklüklerini kabul edip muhabbet beslediği tarikat silsilesindeki şeyhlerine olan itimadını hiçbir güç sarsamaz. Bu sarsılmayan güven sayesinde mürid, gaflete düşüp büyük günah işleyip fasık dahi olsa tamamen dinden çıkıp kâfir olmaz. Tarikata girmeyen ve kalbî hayata önem vermeyen kimse ise, büyük bir âlim bile olsa din düşmanlarının ortaya attığı evham ve şüphelere direnmesi oldukça zordur. Tarikat adıyla hareket eden ama hakikatte, İslamiyet veya takva dairesi dışına çıkmış bazı sapık gruplar yüzünden hakiki tarikatları suçlamak büyük bir haksızlıktır.<sup>[34]</sup></p>
<p>Ayrıca tarikatların dini, uhrevî ve ruhanî birçok faydasının yanı sıra, <em>“Müminler sadece kardeştirler. O hâlde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin.”<sup>334</sup></em> Ayetinin de ifade ettiği ve müslümanlar için çok önemli olan kardeşlik duygusunun gelişmesinde ve yaygınlık kazanmasında en büyük misyonu tarikatlar icra etmektedir. Küfür dünyasının ve haçlı zihniyetinin İslam dini aleyhinde kurduğu bütün planlara karşı Müslümanları koruyan ve kollayan, memleketin binlerce noktasında bulunan ve içinden her zaman tevhit nurlarının fışkırdığı tekkelerdir.</p>
<p>Bedîüzzaman tasavvuf ve tarikatları değerlendirdiği <em>Telvihat-ı Tis’a</em> adındaki risalesinin son kısmını tarikatların ümmet için ne kadar faydalı ve gerekli olduğunu anlatmaya ayırmıştır. Eserinin son kısmında tarikatların faydalarını anlatarak, ona karşı çıkanlara, tarikatın ümmet için zararlı değil aksine çok faydalı olduğu mesajını veren âlimimiz söz konusu faydaları şu şekilde sıralamaktadır:</p>
<ul>
<li>Hak tarikatlar sayesinde ebedi saadetin yegâne vesilesi olan iman hakikatleri insanlar için ayne’l-yakîn derecesinde bilinir hâle gelmiştir.</li>
<li>Hakiki insanlık seviyesine çıkma adına kalp ve diğer mânevî latifelerin işlerlik kazanması tarikatlar sayesinde olmaktadır.</li>
<li>Hayat yolculuğuna devam eden insanoğlu, bağlı olduğu tarikat silsilesindeki nûrânî zatlardan aldığı mânevî destek sayesinde yalnızlık hissetmez. Maruz kaldığı evham ve şüphelere karşı silsiledeki Allah dostu zatların icmâ ve ittifaklarını kendisi için büyük bir senet ve delil görerek aklına ve kalbine gelen şüphe ve tereddütlerden kurtulur.</li>
<li>Dünya-ahiret mutluluğunun yegâne vesilesi olan iman, “şecere-i tûbâ-i Cennet”’in bir çekirdeğini taşımaktadır.<sup>[35]</sup>İşte tarikat terbiyesiyle o çekirdek gelişir ve kökleşir. İmandan marifetullaha oradan da muhabbetullâha ulaşmak tarikatlar sayesinde mümkün olmaktadır.</li>
<li>Tarikatlardaki evrâd-ı ezkâr sayesinde kalp intibaha gelir ve dinin hükümlerinin gerçek mahiyeti anlaşılır. Bu sayede insan ibadetlerini zorlanmadan şevk ile yapmaya muvaffak olur.</li>
<li>İnsanın dünya-ahiret saadetine ulaşmasında çok büyük önemi haiz tevekkül, teslim ve rıza makamlarına ulaşması tarikat terbiyesiyle mümkün olmaktadır.</li>
<li>Sâlik, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi sayesinde ihlâs şuuruna ulaşarak şirk-i hafi, riya ve gösteriş gibi kötü vasıflardan korunur ve nefsin ve enâniyetin desiselerine de aldanmaz.</li>
<li>Tarikat terbiyesinin bir parçası olan kalbî zikir ve tefekkür sayesinde insan sürekli Hakk’ı düşüneceği ve Ona müteveccih olarak yaşayacağı için niyetiyle günlük yaşantısındaki davranışlarını ve adetlerini dahi rıza çerçevesinde yerine getirerek adetlerini ibadete çevirecektir.</li>
<li>Tarikattaki seyr-i sülûk-u kalbî, nefisle mücâhede ve mânevî terakkî ile insan, meleklerden daha üstün bir hüviyet kazanarak insan-ı kamil mertebesine çıkar.<sup>[36]</sup></li>
</ul>
<p>Yukarıdaki ifadelerinden, Bedîüzzaman için tarikatların hakiki kulluk şuurunu kazanma adına hayâtî bir öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Tasavvufun tanımlarında da vurgulanan kötü ahlâkî vasıflardan sıyrılarak onların yerine güzel ahlaki özelliklerle donanmak için tarikat terbiyesi gerekmektedir. Onun tarikatın faydalarıyla ilgili sıraladığı maddelere dikkat ettiğimizde özellikle müminlerin imanlarını takviye etme adına tarikat terbiyesinin önemini vurguladığı göze çarpmaktadır.</p>
<p>Bedîüzzaman tarikatlara karşı olanlara, <em>“İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlarıdır, söyleyiniz?”<sup><strong>[37]</strong></sup> </em>sorusunu yönelterek göstermelik hamiyet iddiasında bulunan bu kimseleri sahtekârlık ve akılsızlıkla suçlamaktadır.</p>
<p>Bedîüzzaman’a göre velayet, risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlarını müşahede ve ruhani tecrübelerle bir çeşit ispat ve tasdik etmektedir. Aynı şekilde tarikat ta İslam dininin öğretilerini manen keşf etmek suretiyle ve ondan istifade edip onu feyiz kaynağı olarak görmekle doğrulamış olmaktadır. Yani ehl-i tarikatın, şeriatın getirdiği hükümlerden feyizlenmeleri, o hükümlerin hem hak hem de Hakk’tan olduğunun ispatıdır. Velayet ve tarikat risalet ve şeriatın destekçisi ve doğrulayıcısı olmasının yanı sıra, tarikat müessesesi İslam’ın mükemmel oluşunu ispat eden bir “sır” ve insanlığın İslamiyet sırrıyla terakki etmesini sağlayan bir araç ve feyiz kaynağıdır.<sup>338</sup></p>
<h4><strong>d. Tarikatlara Yönelik Bazı Eleştirileri</strong></h4>
<p>Osmanlı medrese sisteminin ilgâ edilip tasavvuf ve tarikatların yasaklanmasıyla birlikte dini eğitimin kaldırıldığı ve müslümanlara her türlü saldırı ve zulmün yapıldığı bir dönemde yaşayan Bedîüzzaman, her türlü baskıya rağmen hiçbir zaman tarikatların aleyhinde olmamıştır. Hatta bunun da ötesinde bazı kusurlarından dolayı kapatılmaya çalışılan tarikat müesseselerini, ümmete dînî ve sosyal açıdan çok büyük hizmetler sağladığı gerekçesiyle savunmuştur. Onun tarikatlara yönelik olumsuz denebilecek bazı açıklamalarının altında, yaşadığı dönemdeki müslümanların durumunu ve çağın bazı ihtiyaçlarını gözeterek geliştirdiği dine hizmet metodundan kaynaklanan farklılıklar yatmaktadır. Bu bağlamda onun tarikatlarla ilgili eleştirel boyutta değerlendirilebilecek görüşlerini üç grupta toplamak mümkündür.</p>
<ol>
<li>Zamanın tarikat zamanı değil, iman kurtarma zamanı olduğunu söylemesi ve tasavvufu meyveye, şeriatı da gıdaya benzetmesi.</li>
</ol>
<p>Bedîüzzaman, içinde yaşadığı toplumun gereksinimlerini dikkate alarak kendine çizdiği yolda birinci önceliği imanî hakikatlerin izahına ayırmıştır. O, bu yolu “hakikat mesleği” olarak adlandırmış ve bu mesleğin temel esasını da <em>“kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışmak”<sup><strong>[38]</strong></sup> </em>olarak tespit etmiştir<em>.</em></p>
<p>Bedîüzzaman “Eski Said’in Yeni Said’e inkılab etmesi” olarak nitelediği mânevî ve rûhî dönüşümünde İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî ve Mevlâna Celaleddin gibi velileri örnek aldığını belirtir. Yani seyr-i sülûkunda ehl-i istiğrakın aksine, yukarıda ismi geçen zatlar gibi kalp ve akıl birlikteliğiyle hareket ettiğini belirtir. Bu seyahat esnasında özellikle eski dönemlerinde meşgul olduğu felsefi ilimlerden kaynaklanan şüphelerin kendisini manevî ve ilmî mücahedeye mecbur ettiğini söyleyen Nursi, Kur’ân’ın irşadıyla hakikate vasıl olduğunu anlatır. Neticede bu yolla “  وَ  ف ى كُلِّ شَيْءٍ لهَُ آيةَ تدَُلُّ عَلىَ انَهَُّ وَا ح د/Her varlıkta Allah Teâlâ’nın tevhidini gösteren işaret ve deliller vardır” sözünün ifade ettiği hakikate mazhar olduğunu belirtmektedir.<sup>[39]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın düşüncesinde insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıran üç tane velayet yolu vardır. Bunlardan birinci yolu takip etmek farz, ikincisi vacip ve üçüncüsü de sünnet mesabesindedir. Farz mesabesinde olan birinci yol en üstün velayet yoludur ve nübüvvet varislerinin yaptığı gibi tasavvuf berzahına girmeden direkt olarak imanî hakikatlere hizmet etme yoludur. Vacip mesabesinde olan ikinci yol, dinin farz ve sünnetlerine tarikat vesilesiyle hizmet etme yoludur. Sünnet mesabesinde olan üçüncü yol ise kalbi hastalıkları giderme ve seyr-i sülûka dayanan tarikat yoludur. Görüldüğü gibi ona göre en önemli yol iman hakikatlarının ve İslam akidesinin takviye edilmesidir. Hatta bu hususta Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbanî (radıyallâhu anhüm) gibi zâtların kendi zamanında gelseler aynı tarzda bir yol takip edeceklerini belirtir.<sup>[40]</sup>Çünkü ebedi saadetin sebebi olan bu hususlarda kusur edilirse ebedi hüsrana düşme riski söz konusudur.</p>
<p>Onun bu yaklaşımı tarikatları inkar ettiği, hafife aldığı veya işlevsiz bulduğu gibi mânâlara asla gelmemektedir. Çünkü en başta o kendi mesleğini anlatırken tasavvuf büyüklerini referans alarak görüşlerini desteklemeye çalışmaktadır. Onun şu ifadeleri, takip ettiği hakikat mesleğinin tarikata dair herhangi bir tezat teşkil etmediğinin en güzel örneğidir: “<em>Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Âzam, Zeynelâbidîn ve Hasan Hüseyin (radıyallâhu anhüm) vasıtasıyla İmam Ali </em><em>(</em>radıyallâhu anh<em>)’den almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir</em>.”<sup>[41]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın tarikatsiz cennete gidenlerin çok olduğunu<sup>[42]</sup> ve zamanın tarikat zamanı olmadığını söylemesinin altında yatan gerekçeleri iyi analiz etmek gerekmektedir. Bunun için öncelikle onun yaşadığı dönemin şartlarına göz atmak yerinde olacaktır. Bilindiği gibi, XIX. yüzyıl ve XX. Yüzyılın ilk yarısı bütün dünyada pozitivist ve materyalist bakış açısının yaygın olduğu, başta semavi dinler olmak üzere her türlü din ve metafizik düşüncenin baskı altında tutulduğu bir zaman dilimidir. Komünizm ve materyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu o günlerde Türkiye de bu atmosferden etkilenmiş ve din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş, dine ve dindarlara adeta ölümünü bekleyen vebalı hasta gözüyle bakılmıştır. Müslümanların böylesine horlandığı bir ortamda elbette yapılacak tek iş insanların imanını takviye etmek üzere çalışmak olacaktır. Tekke ve tarikatların bile kapatılıp hizmetten men edildiği bir ortamda insanlara götürülebilecek en önemli dinî hizmet, îmanî meseleleri anlatmaktır. Aslında o devrin eli kalem tutan sûfî müelliflerinin yaptığı da o istikamettedir.<sup>[43]</sup></p>
<p>Türkiye’de Şeyh Said isyanı ve tekkelerin kapatılmasının ardından basın ve medyada adeta dine ve dindara saldırma kampanyaları yapılmıştır. Bu saldırılar tarikat adıyla yapılmış ve tarikat düşmanlığı şeriat karşıtlığı ile özdeşleştirilerek müslümanlar boy hedefi hâline getirilmiştir.<sup>[44]</sup> Bu baskılardan nasibini alan Bedîüzzaman haksız bir şekilde “tarikatçılık” bahanesiyle devrin mahkemelerinde yargılanmıştır. O kendisine atfedilen “tarikatçılık” iddialarını reddetmiş ve bu şartlar altında zamanın tarikat zamanı olmadığını ve iman hakikatları yanında tasavvufun meyve hükmünde olduğunu beyan etmiştir.</p>
<p>Devleti yönetenlerin tarikat ve tekkeleri yasaklamalarına karşın Bedîüzzaman’ın korkusuzca bu kurumları savunması ve tarikatın faydalarını anlattıktan sonra ona karşı olanlara “<em>İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlarıdır, söyleyiniz?”<sup>346</sup> </em>hitabıyla seslenmesi onun bu kurumlara bakışını net bir şekilde gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Talebelerinin mânevî makamların peşinde koşarak başka tarikatlara girmesine karşı çıkan Bedîüzzaman önceden bir tarikata intisabı olan kimselerin rahatlıkla Risale-i Nur dairesine girebileceklerini ifade eder. Çünkü ona göre Risale-i Nur yolu Sünnet sınırları içinde kalan on iki büyük tarikatın bir nevi özünü içinde barındırdığı için her tarikat mensubu bu yolu kendi yolu olarak değerlendirebilir.<sup>[45]</sup> Bu açıdan bakıldığında Bedîüzzaman’ın yaşadığı zaman diliminde tarikatları ikinci planda tutması, onları hafife almak için değil, bilakis kendi mesleğinin bütün hak tarikatları kapsayacak genişlikte olduğunu vurgulamak içindir.</p>
<p>Bu tavrından Bedîüzzaman’ın diğer bütün tarikatları makbul kabul etmekle beraber kendisine tabi olan talebelerin o tarikatlardan ayrı düşmeyeceğini düşündüğü, aslında hepsinin aynı gayeye hizmet ettiklerini, farklılıkların metot farklılığından kaynaklandığı düşüncesine sahip olduğu görülmektedir.</p>
<ol start="2">
<li>Tarikat müntesiplerini, seyr-i sülûk esnasında içine düşebilecekleri bazı hatalara karşı uyarmak için sarf ettiği sözler.</li>
</ol>
<p>Bedîüzzaman, tasavvufî keşf ve müşahede ile elde edilen hükümlerin Kur’ân ve Sünnet kaynaklı ahkamdan çok geri olduğunu şöyle ifade eder: “<em>Derece-i şuhûd, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani: Yalnız şuhûduna istinad eden bir kısım ehl-i velayetin ihâtasız keşfiyâtı, verâset-i nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkikînin şuhûda değil, Kur’ana ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihatalı, doğru hakaik-i îmânîyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.”<sup><strong>[46]</strong></sup> </em>Ona göre rüyaya da benzeyen keşf ve şuhûd hâlleri aynen rüyada olduğu gibi, yakaza hâlinde “asfiya” denilen varis-i nübüvvet muhakkikler tarafından tabir ve tevil edilince hakikatleri anlaşılabilir. Şayet o keşf ve şuhûd hâlinde olan ehl-i velayet sahva<sup>[47]</sup> dönüp Kitap ve Sünnet mizanlarıyla keşf ve müşahedelerini tartmadan konuşursa bazı hatalar zuhur edebilir. Tasavvufî çevrelerde görülen bazı şathiyeler ve kâinatla ilgili ilmi gerçekliği olmayan açıklamalar bu tür durumlardan ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Müellifimiz ehl-i velâyet ve şuhûdun zahiren hakikat dışı görünen bazı söylemlerinin nasıl yorumlanması gerektiğini güzel bir misalle şöyle anlatır.<sup>350</sup> Bütün duvarları aynayla kaplı bir oda içerisine giren bir insan sonsuz görüntü oluşacağından kendisini geniş bir meydandaymış gibi görür. İşte bu kimsenin “odamı geniş bir meydan kadar görüyorum” demesi doğru; “odam bir meydan kadar geniştir” demesi hakikatte yanlış bir söylem olmaktadır. Çünkü ikinci sözde hakiki âlem ile misal âlemi<sup>[48]</sup> karıştırılmış olmaktadır.</p>
<p>Geçen açıklamalardan bir kısım ehl-i keşf ve şuhûdun keşfen gördüklerine dayanarak bazen değişik konularda hatalı görüşler beyan etmiş oldukları anlaşılmaktadır. Ancak onlardan bazıları asfiyâ makamına çıktıkları zaman Kitap ve Sünnet’in irşadıyla hatalarından dönmüşlerdir. Fakat söz konusu tashihten önce söyledikleri sözlerle bazı kimseleri yanlış şeylere yönlendirmiş olmaları hususu da gözden ırak tutulmaması gereken bir gerçektir.</p>
<p>Seyr-i sülûku, biri “seyr-i enfüsî” diğeri “seyr-i âfâkî” olmak üzere iki gruba ayıran Bedîüzzaman’a göre birinci yol nefisten başlayıp kalbe bakar ve enaniyeti delip geçerek hakikati bulur. Sonra âfâka yönelerek nefsinde bulduğu hakikati âfaka tatbik eder ve seyrini çabuk tamamlar. İkinci yol âfaktan başlar, o geniş dairede esma ve sıfat tecellilerini seyredip enfüse yönelir. Âfakta gördüğü nurları kalp dairesinde de müşahede etmek suretiyle kalbinin bir tecelli alanı olduğunu görür ve maksada ulaşır.</p>
<p>Bedîüzzaman bu tespitlerden sonra sâlik için esas olanın enaniyeti kırmak, nefsi öldürmek ve hevâyı terk etmek olduğunu belirtir. Eğer bu esaslar yerine getirilmeden bu yolda gidilirse sâlik şükür makamından fahra ve oradan da gurura düşerek kaybeder. Diğer bir kayma noktasında da, muhabbetten gelen bir incizab ile sekre düşen sâlik şatahata<sup>[49]</sup> girer ve hem kendi hem de başkalarının zararına sebep olur. Bu zararın ne şekilde olduğunu O, şöyle izah eder: “Mehdi”, “Kutb-u Âzam” ve “Hızır” makamı gibi evliya makamlarının mânevî sahalarına giren bazı veliler kendi makamları daha düşük olmasına rağmen o makamdaki bazı tecellileri hissettiler ve kendilerini bahsedilen makamların sahibi olduklarını zannettiler. Şayet bu kimseler nefislerini tam yenememiş ve hubb-u câhı/makam sevgisini tam olarak aşamamışlarsa enaniyete mağlup olarak kendilerini “Mehdi”, “Kutb-u Âzam” ve “Hızır” vs. zannederek yanlışlığa düşerler ve etrafındakileri de sapıklığa sevk edebilirler.</p>
<p>Bedîüzzaman söz konusu bu tehlikelerden kurtulmanın çaresinin usûlü’d-din ülemasının düsturlarını takip etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyânın talimatlarını rehber edinmek olduğunu söyler.<sup>353</sup></p>
<p>Bundan başka Bedîüzzaman tarikat müntesiplerinin tamamını değil sadece Sünnetin ölçülerini tam olarak öğrenip hayatına tatbik etmeden bu yola girenlerin ifrat ve tefrite düşmelerini eleştirir. Ona göre Kitap ve Sünnet’i bilmeyen ve tarikatın inceliklerinden haberi olmayan bir kısım ehl-i tarikat değişik hatalara düşmüşlerdir. Söz konusu bu hataları şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<ul>
<li>Nübüvvetle mukayese edildiğinde çok sönük kalan velayeti nübüvvetten üstün görme.</li>
<li>Tarikattaki bazı evliyaları sahabeden üstün görme veya peygamberlerle eşit görme.</li>
<li>Sünnetin asıl itibariyle tasavvufî adap ve evrada karşı bir üstünlüğünün olmasına rağmen bir kısım tarikat müntesiplerinin taassup içerisine girerek kendi özel adap ve evradını sünnete üstün tutması.</li>
<li>İfrata düşen bazı tarikat ehlinin, ilhama gereğinden fazla önem atfederek vahyin çok üstün bir konuma sahip olmasına rağmen ilhamı vahiyle eş değer görmesi.</li>
<li>Tarikatın inceliğini kavrayamayan bazı tasavvuf ehlinin, Allah Teâlâ tarafından lütfedilen mânevî zevk ve kerametlere kendilerini kaptırıp bunları asıl görerek ibadet ve zikirleri terk etmeleri.</li>
<li>Tasavvufî makamların hakikatlerini tam kavrayamayan bir kısım sülûk ehlinin, peygamber ve büyük velilere ait bazı makamların gölgelerine veya numunelerine erişince kendisini o makamın gerçek sahibi zannetmekle hatâya düşmesi.</li>
<li>En yüksek mertebenin Allah Teâlâ’ya kul olma mertebesi olmasına rağmen bazı ehl-i sülûkun seyri esnasında naz,<sup>[50]</sup>şatahat, fahr gibi kulluk adına noksan olan mertebeleri şükre, niyaza ve duaya tercih etmeleri.</li>
<li>Kendi zevkine düşkün ve aceleci bazı ehl-i tasavvufun ahirete bırakılması gereken tasavvufun mânevî meyvelerini dünyada elde etmek isteyerek tasavvufu kendi menfaatine alet etmeleri. Halbuki “<em>Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir</em>”<sup>[51]</sup> ayetinde de ifade edildiği gibi ahiretin ebedî bir tek meyvesi dünyadaki binlerce bahçeye değiştirilmeyecek değerdedir.<sup>[52]</sup></li>
</ul>
<p>Bu maddelerden de anlaşıldığı üzere Bedîüzzaman, Kur’ân ve Sünnette yer alan hüküm ve ölçülerin tasavvufî adap ve erkana göre daha öncelikli olması gerektiğini savunmaktadır. Bununla beraber tarikat ehlinden bazıları, sünnete tam ittibâ etmeme, tarikat taassubunda bulunma, tarikatın inceliklerini tam anlayamama, kendini beğenme ve aceleci davranma gibi zaafların neticesinde değişik ifrat ve tefritlere girerek bir kısım hatalara düşmüşlerdir. Ona göre bu hataların sebebi tasavvufa ait bir takım mânevî hallerin cazibesine kapılıp Kitap ve Sünnet’in esaslarını ihmal etmekten kaynaklanmaktadır. Bu hatalardan kurtulmanın çaresi ise şeriatın usül ve esaslarını, seyr-i sülûkta karşılaşılan müşahede ve zevklere tercih etmek ve bir çatışma durumunda da Kitap ve Sünnetin ölçülerine göre hareket etmektir.</p>
<ol start="3">
<li>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşlerine yönelik bazı eleştiriler Tasavvuf düşüncesini derinden etkilemiş olan vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd doktirinleri sûfîler arasında uzun tartışmalara neden olmuş önemli düşünce sistemleridir. Mâsivâullahın bir hayalden ibaret olduğu düşüncesine dayanan bu doktrinler, tevhidin bâtıni yönüne yapılan aşırı vurgunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.<sup>[53]</sup></li>
</ol>
<p>Arapçada varlığın birliği mânâsına gelen vahdet-i vücûd tabiri terim olarak, Allah Teâlâ’dan başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmak, bilmek mânâsına gelir.<sup>[54]</sup> Diğer bir tarife göre varlığı zorunlu ve mümkün diye bölmeden bir kabul etmektir.<sup>359</sup> Vahdet-i vücûdda, vahdet-i şuhûdun aksine birlik, şuhûdda/görmede değil, bilgidedir. Yani sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu bunun da Hakk’ın varlığından ibaret olduğunu, Hak ve O’nun tecellileri dışında hiçbir şeyin hakiki varlığının söz konusu olamadığını bilir. Tabi bu bilgiye nazari olarak değil, yaşayarak ve mânevî tecrübe yoluyla ulaşmak mümkündür.<sup>[55]</sup>Vahdet-i vücûd görüşüne göre mümkinâta mevcut denilmesi, ortaya çıkmalarında asıl faktör olan Hakk’ın tecellilerinden dolayı mecâzîdir. Yani hakikat noktasında onların varlığı söz konusu değildir. Sadece kendilerinde bulunan farklı istidatlardan dolayı farklı mevcud olarak zuhur etmişlerdir.<sup>[56]</sup> Vahdet-i vücûd tabirini İbn-i Arabî hiç kullanmamıştır. Onu bir kavram olarak ilk kez kullanan Şeyh-i Ekber’in talebesi Sadrettin Konevî ve daha sonra da onun talebesi Sa’düddîn Fergânî’dir.<sup>[57]</sup></p>
<p>Vahdet-i şuhûd ise görmenin birliği anlamında kullanılan bir tabirdir. Kulun cem’ ve vecd hâlinde mâsivanın yok olması ile her yerde sadece Bir’i görmesi hâline denir. Bu durumda kul, her yerde Allah Teâlâ’nın tecellilerini görür ve bu şekilde müşahedesinde birliğe ulaşır. Kendinden geçen sâlikten bazı şatahat ifadeleri zuhur edebilir. Ancak vecd hâli geçtikten sonra kendine gelen kul, Hakk ile halkı ayrı görür.<sup>[58]</sup> En kısa ifade ile vahdet-i şuhûda göre her şey ondandır; vahdet-i vücûda göre ise her şey odur. Çünkü ondan başka gerçek varlık yoktur.<sup>[59]</sup></p>
<p>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşleri hakkında Bedîüzzaman’ın açıklamaları bir hayli fazladır. Gerek bu konularla ilgili kendisine yöneltilen sorulara cevap olarak, gerekse velayet, tevhid, tarikat vs. gibi tasavvufî konuları ele aldığı yerlerde söz konusu görüşlerle ilgili oldukça önemli bilgiler vermektedir.</p>
<p>Risale-i Nurların birçok yerinde söz konusu kavramlarla ilgili açıklamalar bulunsa da bunlar farklı zaman ve mekânlarda ele alındığı için külliyatın değişik yerlerine serpiştirilmiş durumdadır. Bu konuda onun görüşlerini belli bir sistematik içinde toplu olarak bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Bedîüzzaman’ın vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd doktirinleriyle ilgili görüşlerine geçmeden önce onun söz konusu doktrinlerin kendilerine nispet edildiği, İbn-i Arabî ve İmam-ı Rabbânî (<em>kaddesellahu esrarahuma</em>) hakkındaki fikirlerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşlerinin temel çıkış noktası olan Allahâlem ve insan ilişkisi üzerinde Bedîüzzaman da geçmiş İslâmî düşünürler gibi çok fazla kafa yormuştur. Hatta onun düşünce yapısının merkezini vahdet ve tevhit düşüncesi oluşturmaktadır. Kendisine yegâne üstad olarak Kur’ân’ı seçen Bedîüzzaman, onun en önemli maksatlarını tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olarak tespit etmiştir.<sup>[60]</sup> Bu tespitten de anlaşılmaktadır ki Kuran’ın birinci maksadı tevhidin izah ve ispat edilmesidir.</p>
<p>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşlerindeki tevhid algısından daha farklı bir tevhid anlayışı ortaya koyan Bedîüzzaman kendi yaklaşımının söz konusu iki doktrinden daha üstün olduğunu savunmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Allah Teâlâ’nın birliğini vurgulamak için diğer mevcudatı yok sayan vahdet-i vücûd görüşü veya aynı amaç için bütün varlığı görmezden gelme düşüncesine dayanan vahdet-i şuhûd düşüncesinin aksine O mevcudatın varlığını kabul edip “Her şeyde, Sâni’in vahdetine delalet eden bir âyet ve bir alâmet vardır” mânâsına gelen “  وَ  ف ى كُلِّ شَيْءٍ لهَُ آي ةَ تدَُلُّ عَلىَ انَهَُّ وَا ح د”<sup>[61]</sup>cümlesiyle tevhid anlayışını ortaya koyar. Bu hususta o vahdet-i şuhûda daha yakın dursa da belli noktalardan iki görüşü de eleştirmektedir.</p>
<p>Bedîüzzaman, tarikatta son derece önemli bir meşreb olarak nitelediği vahdet-i vücûda şöyle bir tanım getirir: <em>“Vahdet-i vücûd meşrebi, daire-i esbâbdan geçip, terk-i mâsivâ sırrıyla mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havâssın istiğrak-ı mutlak haletinde mazhar olduğu sâlih bir meşrebdir</em>.”<sup>[62]</sup> Bu tanımın izahı sadedinde şunları söyler: Masivaullahı terk makamına ulaşan bir sâlik vâcibü’l-vücûd olan Hakk Teâla’nın vücuduna odaklanıp diğer mevcudatı onun varlığına nisbeten o kadar zayıf ve gölge gibi görür ki vücûd ismine layık olmadıklarına hükmederek onları hiç ve madum olarak tasavvur eder. İmanın gücüyle ve velayetin hakka’l-yakîn mertebesinde inkişafıyla mümkinü’l- vücûd olan varlıkların vücudu onun gözünde madum seviyesine düşer ve sâlik adeta vacibü’l- vücûd hesabına kâinatı inkar eder.<sup>[63]</sup> Tanımda dikkati çeken önemli bir husus, Bedîüzzaman’ın vahdet-i vücûdu isimlendirirken mezhep veya felsefe gibi tabirler yerinde “meşreb” tabirini kullanmasıdır. Onun felsefe ve mezhebe göre daha hafif bir kavram olan “meşreb” kelimesini seçmesi vahdet-i vücûdu mânevî ve rûhî tecrübeyle zevken ulaşılabilecek bireysel bir deneyim olarak gördüğünü göstermektedir.<sup>[64]</sup></p>
<p>Müellifimiz vahdet-i vücûd meşrebinin popüler olmasını, onun mânen zevkli olmasına ve o makama varanların onu en üst makam zannederek oradan ayrılmak istememeleriyle açıklamaktadır. Ona göre geçici bir hâl ve eksik yönleri olan bir mertebe olmasına rağmen vahdet-i vücûd mertebesine ulaşan sâlik onda bulduğu bazı mânevî zevk ve neşeden dolayı oradan çıkmak istemez. Bunun neticesinde, daha ileri seviyeleri göremediğinden en son mertebenin içinde bulunduğu vahdet-i vücûd mertebesi olduğunu zanneder.<sup>[65]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman, İbn-i Arabî’nin Fahreddin-i Râzî’ye yazdığı mektubunda geçen,</p>
<p>“Allah Teâlâ ‘yı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” sözünün ne anlama geldiğini soran talebelerine verdiği cevapta kelâmî istidlal yoluyla elde edilen tevhid bilgisi, tasavvufî keşf yoluyla elde edilen tevhid bilgisi ve kendi yolu olan Kur’ânî metotla elde edilen tevhid bilgisinin güzel bir mukayesesini yapmaktadır. Ona göre ibn-i Arabi yukarda geçen sözüyle kelam ilmi ile elde edilen marifetin sadece aklı tatmin ettiği için eksik olduğunu ve bu açıdan tasavvufî tevhid bilgisinin üstün olduğunu anlatmak istediğini belirtir. Bu noktada Bedîüzzaman İbn-i Arabî’nin bu yaklaşımını doğru kabul etmekle birlikte tasavvufî marifet bilgisini içeren vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûdun da eksik olduğunu belirtir. Çünkü “ لاَ مَوْجُودَ ا لاَّ هوَُ”/“Allah Teâlâ’dan başka mevcud yoktur.” diye formüle edilen “vücûd” düşüncesinde kâinatın varlığını inkar eder bir yaklaşım;  “ لاَ مَشْهوُدَ ا لاَّ ه وَُ”/“Allah Teâlâ’dan başka şahid olunan yok” şeklinde formüle edilen “şuhûd” düşüncesinde ise kâinatı mutlak görmezden gelme mânâsına gelen bir yaklaşım söz konusudur. Bu iki yaklaşım da insanı tam mânâsıyla tatmin etmediği için noksandır. Çünkü îmânî meseleler yalnız ilimle halledilemez. İmanda insandaki birçok latifenin payı vardır. İnsanın yapısında bulunan akıl, ruh, kalb, sırr, nefis, hafi, ahfa vb. maddimânevî bütün latifeleri tatmin etmeyen bir yaklaşım eksiktir. Mideye giren yemeğin vücudun bütün ünitelerine ihtiyaç oranında dağılması gibi ilim ile gelen îmânî meseleler de akıl süzgeçinden geçtikten sonra derecesine göre ruh, kalp, sırr, nefis gibi latifeler de ondan payını alırlar. Şayet diğer latifeler ihmal edilirse eksiklik söz konusu olur.</p>
<p>Kur’ân’ın metodu takip edilerek sağlanan marifet ise insana huzur-u daimiyi kazandırmakla beraber ne kâinatı ademe mahkum eder, ne de onu unutarak görmezden gelmeye mecbur eder. O sadece mahlukatı başıboşluktan ve sahipsizlikten kurtararak Allah Teâlâ namına istihdam eder.<sup>[66]</sup></p>
<p>Birçok ehl-i tasavvuf tarafından en yüksek makam olarak görünen vahdet-i vücûd meselesi, Bedîüzzaman’a göre “bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebe” den ibarettir. Çünkü vahdet-i vücûd manen en yüksek makam olsa başta sahabiler ve tabiinin büyük imamları gibi tasavvuf düşüncesinin ilk ve zirvedeki temsilcilerinde de sarahaten görülmesi gerekirdi. Buna ilave olarak sahabe, tabiin ve asfiya arasında “eşyanın hakikati sabittir” sözü külli bir kaide olarak kabul görmektedir. Vahdet-i vücûtçuların dediği gibi evham ve hayalden ibaret değildir. Görünen eşya Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatından hakiki olarak tecelli etmiş eserleridir.<sup>[67]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’a göre, vahdet-i vücûd görüşünü savunanların temel yanılma noktası, Allah Teâlâ’nın farklı esmasının farklı tecelli sahalarını gerektirmesi gerçeğidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın Vâcib-ül Vücud, Mevcud, Vâhid ve Ehad isimlerinin hakikî yansıma ve tecelli sahaları vardır. Sadece vücûd ismi düşünüldüğünde bu ismin yansıma ve tecelli sahası için vehmî ve hayalî olmaları bir sakınca teşkil etmez. Hatta Vacib’ül- Vücud’un daha açık anlaşılmasına yardımcı olabilir. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallak gibi isimler düşünüldüğünde bu isimlerin tecelli ettiği varlıkların vehmî ve hayalî değil hakikaten var olmaları gerekmektedir. Varlıkları Vâcibü’l-Vücûd’un vücuduna nisbeten gayet zaîf, gelip geçici ve bir gölge gibi olsa da hayal ve vehim de değillerdir. İşte Esma-i İlâhiyenin herbiri, ayrı ayrı birer âyine ister. Meselâ, Rahman ve Rezzâk isimleri hakikat oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcudatı ister. Rahmân ismi hakikî dünyada rızka muhtaç gerçek varlıkları gerektirdiği gibi Rahîm de, aynı şekilde hakikî bir cenneti gerekli kılar.<sup>[68]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman vahdet-i vücûd meşrebini benimseyen müridin, söz konusu meşrebten tam bir kemal ve makam temin edebilmesi için belli şartlara sahip olması gerektiğini belirtir. Bu şartlar oluşmadan vahdet-i vücûd meşrebinde giden kimsenin maddeye ilahlık nisbet ederek Allah Teâlâ’yı inkâra kadara gidebileceği ikazında bulunur. Ona göre vahdet-i vücûd meselesi, kendi ifadeleriyle “<em>medâr-ı iltibas olmuş mühim bir meşrebdir</em>” ve “<em>ehl-i hakikatın medar-ı ihtilafı olmuş bir acib meslektir.</em>” Muhtemel karışıklıkları önleme ve çeşitli tehlikelerden korunma adına Bedîüzzaman, konuyla ilgili bazı ikazlarda bulunur. Bu ikazları şöyle sıralamak mümkündür.<sup>[69]</sup></p>
<ul>
<li>Vahdet-i vücûd meşrebini savunan kimse, maddî âlemden ve ona ait vasıtalardan sıyrılmış, esbab perdesini aşmış bir ruhaniyete sahip olmalıdır. Bu ruh yüceliğine ulaşmış sâlik ilmî olarak değil, hâlî olarak vahdet-i vücûdu yaşayabilir ve Allah Teâlâ haricindeki eşyanın varlığını inkar edebilir. Aksi hâlde maddiyata dalmış ve sebebleri aşamamış bir insan bütün varlığa ilahlık atfetmek gibi bir sapıklığa düşebilir.</li>
<li>İman esasları altı tanedir. Allah Teâlâ’ya imanın yanında ahirete ve nübüvvete iman gibi diğer esaslara da inanmak gerekir. İşte özellikle diğer esaslar mevcûdâtın hakikaten varlığını gerektirir. Yoksa bu aslî rükünler hayal üzere bina edilemez. Bundan dolayı bu meşreb sahibi sekir ve istiğrak hâlinden uyandığı vakit o hâle has olan bilgileriyle amel etmemelidir.</li>
<li>Söz konusu meşreb kalbî, hâlî ve zevkî olduğu için onu aklî, kavlî ve ilmî bir şekle çevirmemek esastır. Çünkü vahdet-i vücûdun Kitap ve Sünnet’ten gelen aklî düsturlara ve ilmî kanunlara uygun düşmeyen yönleri bulunmaktadır. Bu sebeple mânevî makam olarak en üstlerde bulunan sahabe, tâbiîn ve selef-i salihînde bu meşreb açıkça görülmemektedir. Bu durum söz konusu meşrebin en âlî ve yüksek meşreb olmadığını, ancak yüksek ve derin olmakla birlikte içinde bazı eksiklik ve tehlikelerin söz konusu olduğunu göstermektedir.</li>
<li>Bu meşreb, sebepler dairesini aşıp masiva ile alakasını kesebilen üstün niteliklere sahip seçkin kimselerin istiğrak hâlinde mazhar olduğu salih bir meşrebtir. Bu meşrebi, sebepler dairesinde boğulan ve tabiata saplanan kimselere ilmî bir hakikat olarak telkin etmek onların maddî varlıklara ilahlık nisbet etmek gibi bir dalalete düşmelerine sebep olur. Çünkü özellikle bu asırda maddeci anlayış o derece ilerlemiştir ki, vahdet-i vücûd düşüncesini kendi batıl fikirleriyle yorumlayan insanlar panteist düşünceye kayma tehlikesiyle karşı karşıyadır.<sup>[70]</sup></li>
</ul>
<p>Bedîüzzaman vahdet-i vücûdu değerlendirirken en çok şu hususa dikkat çeker. Vahdet-i vücûd, tevhidde istiğraka ulaşan ehass-ı havâsın istiğrak hâlindeyken zevk ettiği, teorik olarak değil hâlen ve zevken duyulabilen mânevî bir hâldir. Nazar ve fikir zevken ve hâlen hissedilebilecek bir meselede tasarrufta bulunsa ve kendi ölçüleriyle kavramaya çalışsa onu karıştırır ve bozar.<sup>[71]</sup>  Bundan dolayı O, özellikle esbâb dairesini aşamayan ve tabiata saplanan kimselerin vahdet-i vücûddan dem vurmalarını haddi aşmışlık olarak nitelemektedir. Bu durumdaki insanlar hâlen ve zevken bilinen bu yüksek mânevî meşrebi teorinin darlığı ve aklın zayıf ölçüleriyle anlatmaya kalkınca birçok batıl fikir ortaya çıkmıştır. O, maddeci filozoflar ve itikadı zayıf bir kısım ehl-i nazar ile muhakkik sûfî velilerin vahdet-i vücûd anlayışları arasında çok büyük farklar olduğunu, “Misleyn telakki edilen zıddeyn”<sup>377</sup> sözüyle anlatır. Bu ifadesiyle O, tamamen zıt olan iki düşüncenin bazı cahiller tarafında benzermiş gibi gösterilmeye çalışılmasını eleştirmektedir.</p>
<p>Bedizzaman ehl-i tahkik sûfîlerle maddeci filozofların vahdet-i vücûd anlayışı arasındaki farkları beş madde olarak şöyle sıralar:</p>
<ul>
<li>Ehl-i tahkik sûfîler vâcib-ül vücûda o kadar odaklanmış ve onda müstağrak olmuşlardır ki onun hesabına kâinatları inkar etmişlerdir. Maddeci filozoflar ise kâinatın madde boyutuna o kadar odaklanıp ona ehemmiyet vermişler ki neticede ulûhiyet fikrinden uzaklaşarak ilk başta her şeyi maddede görmüşler, daha sonra da kâinat hesabına Allah Teâlâ’yı inkâra kadar gitmişlerdir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Evliyanın vahdet-i vücûd fikri, vahdet-i şühûdu içermektedir. Diğerlerinin ki ise vahdet-i mevcûdu tazammun eder.</li>
<li>Birincilerin mesleği zevkîdir; ikincilerinki nazarîdir.</li>
<li>Birinci grup kâinata bakarken aslî planda Hakk’a, tebeî olarak mahlûkata bakar, ikinciler evvelen ve bizzat mahlûkata bakarlar.</li>
<li>Birinciler Hakk’a inanıp onun rızasını ararken ikinciler, nefis ve enâniyetlerine tâbi kimselerdir.<sup>[72]</sup></li>
</ul>
<p>Sonuç olarak Bedîüzzaman’ın vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd konusundaki görüşlerini incelediğimizde, bazı noktalardan her iki görüşü eleştirse de kendisinin vahdet-i vücûddan ziyade vahdet-i şühûd anlayışına daha yakın durduğunu söylemek mümkündür. Ona göre İbn-i Arabî gibi kuvvetli iman sahibi kimseler için zevkli, nûrânî ve makbul bir mertebe olan vahdet-i vücûd meşrebi zayıf insanlar için, maddiyata girme ve sebeplerde boğulma gibi bazı tehlikeler barındırabilir. Vahdet-i şuhûd ise zararsızdır, ehl-i sahvın yüksek bir meşrebidir.<sup>[73]</sup> Bedîüzzaman vahdet-i şühûd ve vahdet-i vücûd meşreplerinden hangisine daha yakın olduğunu şu ifadelerliyle de belirtmiştir: “<em>Ehl-i vahdetü’ş şühudun meşrebi, fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü’l-vücûdun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfî meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.</em>”<sup>[74]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman, vahdet-i vücûd meşrebinin önemli bir hakikate dayandığını kabul etmekle birlikte, Allah Teâlâ’nın Vücûd sıfatına odaklanıp sair mevcûdatın hakîki vücutlarının olmadığı esasına dayanan bu meşrebin tevhidde en üst mertebe olduğu iddiasını kabul etmemektedir. Çünkü, şayet bu meşreb en yüksek mertebe olsaydı sahabe, tabiîn ve asfiyâ arasında meşhur ve bilinen bir durum arz ederdi. Halbuki onlar bütün eşyanın hakikatinin sabit olduğu hususunda icmâ etmişlerdir.</p>
<p><em><strong>*TASAVVUFÎ AÇIDAN BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ’DE “ACZ” VE “FAKR” KAVRAMLARI adlı yüksek lisans tezinden alınmıştır.</strong></em></p>
<p>[1] Algar, Hamid vd., <em>Bediüzzaman ve</em>., s. 43.[2] Açıkgenç, Alparslan, ‘Said Nursî’ mad., <em>DİA</em>, c. XXXV, s. 565.[3] Badıllı, Abdülkadir, <em>Mufassal Tarihçe-i Hayatı</em>, c. I, s. 118. <sup>295</sup>  Bediüzzaman, <em>Tarihçe-i Hayat</em>, s. 280.[4] Kurt, Hüseyin, “<em>Bediüzzaman Said Nursi’nin Muhyiddin İbnü’l-Arabî Ve Vahdet-İ Vücud Hakkındaki Düşünceleri</em>”, Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), yıl: 10: 23, s. 548.[5] Bediüzzaman, <em>Mesnevi Nuriye</em>, s. 24. <sup>298</sup>  Bediüzzaman, <em>Sözler</em>, s. 234.[6] Bediüzzaman, Lem’alar, s. 333.[7] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 402.[8] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası</em>, s. 62.[9] Yalsızuçanlar, Sadık, <em>Tasavvuf Risalesi</em>, Sufi Kitap Yay., İstanbul 2007, s. 10.[10] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 65. <sup>304</sup>  Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 20.[11] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası</em>, s. 24.[12] Algar, Hamid vd., <em>Bediüzzaman ve Tasavvuf</em>, s. 27.[13] Yûnus, 10/62.[14] Bediüzzaman, <em>Lemalar</em>, s.170<em>;</em>[15] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 499.[16] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, a.y.[17] Erbaîn: Çile çekmek, nefsi ezmek, bencilliği kırmak için  müritleri kırk gün halvete çekilmelerine denir. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 125.[18] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 238.[19] Bardakçı, Mehmet Necmettin, <em>Sosyo-Kültürel Hayatta Tasavvuf, </em>Rağbet Yay., 2. Baskı, İstanbul 2005, s. 164.[20] Zâriyât, 51/56.[21] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 253.[22] Serrâc, <em>Lüma’</em> <em>fi’t-Tasavvuf, </em>s. 239.[23] Zâriyât, 51/56.[24] Serrâc, <em>a.g.e., </em>s. 63.[25] Aclûnî, <em>Keşfu’l-Hafâ ve Müzîlu’l İlbâs</em>, c. II, s. 132.[26] Uludağ, Süleyman, “Ma’rifet” mad.,  <em>DİA</em>, c. XXVIII, s. 55[27] Câmî, Ebu’l-Berakât Abdurrahmân, <em>Nefehâtu’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds</em>, Daru’l-Kütübi’l-Mısriyye, Kahire 1989, s. 14.[28] Câmî, Ebu’l-Berakât Abdurrahmân, <em>Nefehâtu’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds</em>, s. 75.  <sup>323</sup>  Serrâc, <em>Lüma’</em> <em>fi’t-Tasavvuf, </em>s. 57.[29] Uludağ, Süleyman, “Ma’rifet” mad.,  <em>DİA</em>, c. XXVIII, a.y. <sup>325 </sup>Bediüzzaman, <em>Sözler</em>, s. 336.[30] Bediüzzaman, <em>Mesnevi Nuriye</em>, s. 234. <sup>327</sup>  Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 153. <sup>328 </sup>İmam Rabbânî, c. I, s. 444.[31] Bediüzzaman, <em>Sikke-i Tasdik-i Gaybî,</em> s.199. <sup>330</sup>Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 501.[32] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 501.[33] Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, a.y.[34] Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, a.y. <sup>334 </sup>Hucurât, 49/10.[35] <em>Sözler</em>, s. 16.[36] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 513.[37] Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 502.         <sup>338</sup>          <em>a.g.e.</em>, a.y.[38] Bediüzzaman, <em>Tarihçe-i Hayat,</em> s. 128.[39] <em>a.g.e.,</em> s. 128.[40] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 20.[41] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası</em> s. 62.[42] <em>Tarihçe-i Hayat,</em> s. 218.[43] Yılmaz, Hasan Kamil, <em>el-Lüma’-İslâm Tasavvufu (Tasavvufla İlgili Sorular-Cevaplar)</em>, Altınoluk Yay.,  İstanbul 1996, s. 471.[44] Yılmaz, Hasan Kamil, <em>Rûhani Hayat, </em>Erkam Yay., İstanbul 2000, s. 95. <sup>346</sup>  Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 502.[45] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası-2, </em>s. 46.[46] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 87.[47] Sahv: Hislerini yitiren ve kendinden geçen arifin hissine dönmesi ve kendine gelmesi anlamına gelmektedir. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 305. <sup>350</sup>  Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, a.y.[48] Âlem-i Berzah da denilen misal âlemi, gayb ve şehâdet arasında bir sınırdır. Eşyânın suret ve örneklerinin(modellerinin) bulunduğu âlemdir. Uludağ, Süleyman, <em>a.g.e</em>., s. 251; Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü</em>, s. 48.[49] Şatah: Zâhiri itibariyle şer’i hükümlere aykırı düşen söz anlamına gelmektedir. Bkz. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 327. <sup>353</sup>  Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 504.[50] Kelime olarak sevgilinin aşığını kandırması ve cilve yapması manasına gelen “naz”, tasavvuf litaratüründe Mevla ile gayet samimi, her türlü resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet etme hâline denir. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 271.[51] Âl-i İmran, 3/185.[52] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 511.[53] Yalsızuçanlar, Sadık, <em>Tasavvuf Risalesi</em>,  s. 103.[54] Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü</em>, s.683. <sup>359</sup>  Kâşânî,<em> Istılahât’ıs-Sûfiyye</em>, s. 583.[55] Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 371.[56] Okudan, Rifat, <em>Gelenbevî ve Vahdet-i Vücud</em>, Fakülte Kitabevi, Isparta 2006, s. 104.[57] Kılıç, Mahmud Erol, İbn Arabî Düşüncesine Giriş; Şeyh-i Ekber, Sufi Kitap, İstanbul 2011, s. 328.[58] Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü</em>, s. 682.[59] Demirci, Mehmet, <em>Sorularla Tasavvuf ve Tarikatlar</em>, Damla Yayınevi, İstanbul 2004, s. 144.[60] Bedîüzzaman, Said Nursî, <em>Muhakemat, </em>Şahdamar Yay.<em>, </em>İstanbul 2007, s. 9.[61] Bedîüzzaman, <em>İşarât-ül İ’caz</em>, 92.[62] Bedîüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 506.[63] <em>Mektubat</em>, s. 506.[64] Algar, Hamid vd., <em>Bediüzzaman ve Tasavvuf</em>, s. 99.[65] <em>Mektubat</em>, s. 88.[66] Bedîüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 374.[67] Bedîüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 88.[68] <em>a.g.e.</em>, s. 89.[69] <em>a.g.e.</em>, s. 554.[70] Bedîüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 505-506.[71] Bedîüzzaman, Âsâr-ı Bedîiye, İttihad Yay., İstanbul 1999, s. 150. <sup>377</sup>  Bedîüzzaman, a.g.e., s. 150.[72] Bedîüzzaman, <em>Mesnevi-i Nuriye,</em> s. 238-239.[73] Bedîüzzaman, <em>Barla Lahikası,</em> s. 253.[74] Bedîüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 238</p>
<p>Kastamonur.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/">Bedîüzzaman Said Nursi’nin Tasavvuf Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir ilmin nefsi müdâfaâsı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-ilmin-nefsi-mudafaasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-ilmin-nefsi-mudafaasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 2018 09:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir ilmin nefsi müdâfaâsı]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Müdafaası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19741</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Malumunuzdur geçtiğimiz haftalarda dini anlama çabalarından bir tanesi olan ve bin yılı aşan bir İslam ilimler tarihi içerisinde mümtaz yeri bütün ulema tarafından kabul edilen tasavvuf ilmine karşı üç beş yeni nesil akademisyenin “yok sayıcı”, “dışlayıcı”, “tahkir edici” medyatik açıklamalarına karşı bu ilim dalından 40 sene ekmek yemiş bir akademisyen olarak bazı cevaplar vermiştim. Ve demiştim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-ilmin-nefsi-mudafaasi/">Bir ilmin nefsi müdâfaâsı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header class="head-col">
<div class="title">
<h1></h1>
</div>
</header>
<article class="main-col">
<div class="reactions flex">
<div class="reaction-group">
<section id="side-comment-2041892" class="pid-comment pid-top" data-main="#main-comment-2041892">
<div class="pid-rating ng-scope" style="box-sizing: border-box; vertical-align: top; position: relative;">
<div class="pid-select-comment-icon-wrapper pid-flx"></div>
</div>
</section>
</div>
<div class="comment-popup" data-id="2041892"> <a href="http://ilimcephesi.com/bir-ilmin-nefsi-mudafaasi/images-6-18/" rel="attachment wp-att-19742"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19742" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6.jpeg" alt="" width="470" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6.jpeg 470w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-6-300x200.jpeg 300w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></a></div>
</div>
<div class="text">
<p>Malumunuzdur geçtiğimiz haftalarda dini anlama çabalarından bir tanesi olan ve bin yılı aşan bir İslam ilimler tarihi içerisinde mümtaz yeri bütün ulema tarafından kabul edilen <b>tasavvuf</b> ilmine karşı üç beş yeni nesil akademisyenin “yok sayıcı”, “dışlayıcı”, “tahkir edici” medyatik açıklamalarına karşı bu ilim dalından 40 sene ekmek yemiş bir akademisyen olarak bazı cevaplar vermiştim. Ve demiştim ki onların polemik uslubu bizim tarzımız olmadığından bu müdafaayı sürdürme niyetinde değilim. Tam biz böyle düşünüyor iken, bu sefer İstanbul’a yeni gelmiş bir tefsir hocası, ona ne oluyorsa, <b>Karar</b>gazetesindeki köşesinde bize “Diskur” çekmeye kalktı. Bu tabiri kendi başlığından aldım ve aşağıda göstereceğim gibi aynen kendisine iade edeceğim. Zira bu gibiler bize “Lâ Havle…” çektirmekten öyle manasını bilmediğimiz şeyleri çekmeye vaktimiz kalmıyor. Peşinen hem onlara hem de onlara cevap vermemi “faydasız” gören dostlara söyleyeyim bu cemaatten daha sırada bekleyen varsa bilsin ki bu kendilerine vereceğim son cevaptır. Aralarında fotokopiyle çoğaltsınlar, tek tek uğraşmaya vaktimiz yok.</p>
<p>Öncelikle şu bilinmelidir ki burada ve öncesinde yazdıklarımız bir <b>Müdâfânâme</b>’dir. Yani yapılan saldırılara karşı bir nefsi müdâfâdır. Yoksa saldırı bizden başlamamıştır. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali kendileri öyle bir diskur çekiyorlar ki verilen cevapları hazmedemiyorlar.</p>
<p>Mezkur hoca kendi tabiriyle “diskuruna” sağolsun önce bize tasavvuf tarifi yaparak başlıyor. Hem de Oryantalistlerin tasnifiyle. Neymiş ilk dönem zühd dönemi tasavvufu imiş, sonraki dönemler ise felsefi tasavvuf dönemi imiş. Hoca bizim sahada bu laflara gülerler. Bunlar tarihsel ve yatay dönemler değil dikey mertebelerdir. Sen o gavurlara inanma. Yani her bir halin her dönemde yaşayanı vardır. Güya bunu yaparak bizim kendi tariflediği o sufilere uymadığımızı ima etmeye çalışıyor. Yani onun oryantalistlerden kopya çektiği bu çizime göre Hüseyin kuzu kuzu gitti Yezid’e biat etti, Hallac “Özür dilerim sayın fakihler bir dahaki sefere Ene’l-Batıl diyeceğim” dedi, Necmeddin-i Kübra şehid edildiğinde bir elinde kılıç bir elinde kâfirin perçemi değil de “bir demet yasemen” vardı.</p>
<p>Aynı hoca bir yazısında ecdadın îlây-ı kelimetullah için Viyana’ya sefere çıkmasını “savaş” değil de <b>Fetih</b> diye kavramlaştırıp kutsallık kazandırmasını tenkid etmişti. Nedense Kutsal olanla bir türlü anlaşamıyorlar bunlar. İnanmaz ama kendisine bir hatıramı nakledeyim. 28 Şubat sürecinde mazlum olarak Viyana’ya okumaya giden yüzlerce öğrencimiz Wonder’in yurtlarında kalırlardı. O öğrencilerimizi yalnız bırakmamak için kaç yaz üst üste gidip onlara ders veren hocalardan bir tanesi de bendim. Yurtta kalan bazı öğrencilerin bana rüyalarında bazı şehidlerimizi gördüklerini anlatmışlardı. Çünkü yurdun olduğu yer tam da kuşatma esnasında Osmanlı askerlerinin kamp kurduğu yer civarında idi. Üçlüye bu malzeme de benden olsun, haftaya çıkacakları TV kanalında benim bu naklime bol bol gülebilirler. Erenlerimizle alay ettikleri gibi bir de Alplerimizle alay ederler. Bir evlâd-ı Fâtihân torunu olarak kendisini ve şürekasını Viyana kapılarında şehid olan binlerce Alp-Erenimiz için Fatiha okumaya davet ediyorum.</p>
<p>Siz kamu imkanlarıyla bir Kuran araştırma merkezi kuracaksınız, orada mukaddes kitabımız üzerinde ilmî verilere dayalı (?) akademik araştırmalar yapılmasını sağlamak için Kur’ân ve Mushaf Tarihi, Dil, Tarih, Dinler Tarihi, Hadis, Sîret, Akaid, Meal (?), Tefsir, Fıkıh, Kelâm, İslâm Felsefesi, Ahlak gibi alanlarda çalışmalar yapılacak diyeceksiniz, neredeyse bütün ilim dallarına yer açacaksınız fakat Ca’fer-i Sadık’tan, Tüsteri’den, Sülemi’den, Kuşeyri’den ta Âlûsi’ye, Elmalı’ya gelinceye kadar içerisinde yüzlerce Kur’an tefsiri yazılmış olan bir <b>Tasavvuf</b> branşını bu sahalar içerisinde saymayacaksınız. Ve böylece ilmi olacaksınız, objektif olacaksınız !. Hadi yok saydınız peki o zaman böyle bir ilmin yöntemi üzerine niye sempozyum yapıyorsunuz.?</p>
<p>İbn Arabi’nin sadece <b>Fütühat-ı Mekkiyye</b> kitabı 37 cilt ve 11 bin sayfa tutuyor. Kehf suresine kadar getirebildiği Kur’an Tefsiri ise 64 cilt tutuyor ama kayıp. Yani yaklaşık 200 eseri toplamda 50 bin sayfayı aşıyor. Devesa bir entelektüel üretim. Müstakil tefsirinin yanısıra hemen hemen bütün eserlerinde Kur’an ayetlerine getirdiği yorumlar var. Mesela yukarıda bahsettiğimiz dev eseri Futuhat’ta o kadar çok Kur’an yorumu bulunmaktadır ki M. Gurab adındaki Suriyeli bir zat sadece bu ayet yorumlarını oradan çıkarmak suretiyle 4 cilt İbn Arabi Tefsiri hazırladı (Yakında İnsan Yayınlarından çıkacak). Ayrıca Fatiha ve Bakara surelerinin tefsiri olan <b>Îcâzu’l-beyân fî’t-tercemeti ani’l-Kur’an</b> adlı müstakil eseri de var ve tercümesi aynı yayınevinden çıktı. Sorarım size bu mirası yok saymak hangi dini, ilmi, vicdani, ahlaki kıstasa uyar. Bu düpedüz mezhepçiliktir, cemaatçılıktır.</p>
<p>Kendi gibi düşünmeyeni yok saymaktır. Her şeyden evvel özü sözü bir olmak lazım. TV ekranlarında iken “Geleneğimiz çok seslilik üzerine oturur. Yunuslar Mevlanalar bizim kıymetlerimizdir. Birbirimizi hep dışlıyoruz. Kim kimi nereden atıyor?” diyeceksiniz ama siz size kaldığınızda bu zatlar hakkında neler dediğinizi Allah’tan saklayabilecek misiniz? İslam Ansiklopedisi’nde “İbn Arabi” maddesini bu fakir yazdı. Yazım sürecinde yaşadıklarımı ve duyduklarımı yazsam kitap olur.</p>
<p>Mesela Pakistan’da, Hindistan’da, Mısır’da da bu akımın bazı takipçileri var. Sadece Kur’an üzerine çalışmalar yaparlar. Bizdekiler ise öyle değil. İşleri güçleri Tasavvuf. İlahiyat’ta bu cemaatten bir Kelam hocası vardı. Öğrenciler derlerdi ki şimdiye kadar bize ne Kelam tarihi anlattı, ne Kelam ilminin kuruluşundan bahsetti ve ne de Kelam’ın ne olduğundan. Sadece Tasavvuf’ta Gayb Telakkisi, Tasavvuf’ta Kutub telakkisi, Vahdet-i Vücud v.b. gibi konularda konuşup durdu.</p>
<p>Oysa dünyada Kur’an üzerine güzel çalışmalar yapılıyor. Mesela ABD’de <b>The Study Quran</b> adıyla bir 2000 sayfalık bir meal çıktı. Akademik çevrelerde hakkında pek çok yazı yazıldı. Bunu yapanlar Prof. Nasr başkanlığında 5 kişilik bir akademisyen heyeti. Hepsini şahsen tanıyorum, hepsi sufi. Buyrun size sufilerden bir meal çalışması.. Tercüme ediniz..</p>
<p>Otuz yıllık emeği geçen hafta Meşhed’de 35 cilt halinde basıldığı gün 94 yaşında vefat eden Vâizzâde Horasânî’nin <b>Kur’an’ın Lugatının ve Belagatının Sırlarının Anlaşılması Ansiklopedisi </b>(el-Mu’cemu fî fıkhı’l-lugâti’l-Kur’an ve sırr-i belâgatihi) isimli eseri kendiniz hazırlayamıyorsunuz bari tercüme edin. “Bilginiz olmayan konularda tartışıp duracağınıza” (Al-i İmran, 66) bu işleri yapın da hepimiz sizi tebrik edelim.</p>
<p>O araştırma merkezinin yönetiminde kendilerini 40 yıldır tanıdığım insanlar var. Bazı görüşlerine katılmasam da ağızlarından bir kere benim yakın durduğum sahanın büyükleri için böyle hakaretler duymadım. Bütün mesailerini Kur’an’daki bazı kelimelerin iştikakı, farklı lügatlerdeki manaları üzerinde fikir üretmeye ayırırlardı. Bunlar kıymetli fikirlerdi. <b>Tefhimu’l-Kur’an</b> tercüme edilirken bu tartışmalardan ziyadesiyle faydalanılmıştı. Kimse kimsenin şeyhine sövmezdi. Onların şeyhi İbn Teymiyye idi bizim şeyhimiz İbn Arabi. Karşılıklı bir hürmet vardı.</p>
<p>Fakat bu yeni nesil cemaat üyeleri seviyeyi çok düşürdüler. Pagan dininin mensupları, Şirk mensupları, Moğol ajanları, Hadd-i kazif gerektiren homoluk suçlamaları gırla gidiyor. Şunu iyi bilsinler ki aziz İslam bilgelerine yönelik bu hasmane tavırları sürdüğü sürece hiçbir ciddi tasavvuf akademisyeni onların toplantılarına katılmayacaktır. Kendileri çalıp kendileri oynarlar.</p>
<p>Sanki şu an dünyadaki Müslümanların rezil halinden tasavvuf mesulmüş gibi bir saptırma içerisindeler. Yaklaşık 10 yıldır diplomatik bir görev gereği yaşadığım bir İslam ülkesinde yönetimde olanlar sufiler falan değil. Üstelik her türlü sufi faaliyet yasak. Bununla beraber Fakihler yönetim dahil her yerde. Eğer bazı suiistimallerden bahsediliyorsa, bazı rüşvet iddiaları varsa bu ithamların muhatapları da bazı fakihler. Halk fakihlerin İslam’ını sorguluyor… Yine geçen senelerde vefat eden Suudi Arabistan müftüsü dünya düzdür, kim böyle inanmazsa canı, malı helaldir diye fetva vermişti. Şimdi onun yerine geçen müftü ise Siyonizmle savaşmak caiz değil diye fetva verdi. Bunların hiçbiri sufi değil. Yıllarca fıkıh tahsil etmiş hukukçular.. O zaman niye Fıkhın Yol açtığı Problemler veyahut Kelam İlminin İnsanlığa Çözüm Teklifleri gibi sempozyumlar yapmazsınız?</p>
<p>Hallac’ı dâra çekenler, Aynül-Kudât’ın, Nesimi’nin canlı canlı derisini soymaya fetva verenler hukukçulardı. Aynü’l-Kudât demek “Kadıların Gözbebeği” demek. Hemedan Şafi kadısı kendisi. Hakikat-ı Muhammediye üzerine yazdığı bir küçük risale bahane edilerek bu şekilde öldürdüler kendisini. Derisini soyduktan sonra ders verdiği medresenin kapısına mübarek cesedini astılar boynuna fetvası iliştirilerek. İşid’in eline düşen Ürdünlü pilotu bir kafesin içinde canlı canlı ateşte yakarak öldürenler önce başında <b>fetva</b>metnini okudular. Kandırmayın kimseyi, <b>Mesnevi </b>okumadılar başında. “En güzel takva adaletli olmaktır” (Maide, 8).</p>
<p>Mahmut Erol Kılıç</p>
<p>07.01.2018</p>
</div>
</article>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-ilmin-nefsi-mudafaasi/">Bir ilmin nefsi müdâfaâsı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-ilmin-nefsi-mudafaasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2016 12:45:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlimde Kurallar]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Şartlarının İhlali]]></category>
		<category><![CDATA[İnkar]]></category>
		<category><![CDATA[İstidraç]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed İbn Zerruk]]></category>
		<category><![CDATA[Amelsiz İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Hâl]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Her şeyin ilmi kendi erbabından alınır.]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kulun İç Hali]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur]]></category>
		<category><![CDATA[Lafız ve Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Sözdeki kapalılık]]></category>
		<category><![CDATA[Salih kişinin veli olduğuna hüküm vermek]]></category>
		<category><![CDATA[Tasdik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12413</guid>

					<description><![CDATA[<p>11. Kaide: Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir. Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır. Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/indir-7-14/" rel="attachment wp-att-12414"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12414" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-7.jpg" alt="Ahmed İbn Zerruk - İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar" width="217" height="352" /></a><br />
<strong>11. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır.</strong></p>
<p>Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi olmayan mukallitler, bu sıfatı almaya ehil olamazlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>12. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Amelsiz ilmin, gayesi olmayan vesile olması:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin şerefi/değeri; bazen o şeyin zatından, onun zatını talep­ten, bazen de o şeyin sağladığı yarardan, bazen de o şeyle ilintili başka bir faydadan kaynaklanır.</strong></p>
<p>Bu sebeple şöyle denmiştir: <strong>“Amelsiz ilim, gayesizlik/başıboşluk, ilimsiz amel, cinayettir.”</strong></p>
<p>İlimlerin en faziletlisi/değerlisi konusu Allah Teâlâ olan ilimdir. Za­tından dolayı bilinen bilgi en üstün bilgidir. Zira heybet, ünsiyet gibi bil­giler zata dair bilgilerdir. Eğer ilmin gayesi onunla amel etmek ise, ilmi­nin neticesi amelinde ortaya çıkıp görünmeyen kimsenin öğrendiği tüm ilimler onun lehine değil, aleyhinedir. Bazen bu ilmin [zaman içerisinde kendisinden] çıkıp gittiğine de şahitlik eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>28. Kaide:</strong><br />
<strong>İlmin şartlarını ihlal etmek o ilmin hakikatine ulaşmayı engeller.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin bir usulü vardır.</strong></p>
<p>İlim öğrenmek isteyen kimsenin ilk yapacağı şey, ilme kulak verip, kabulle karşılamaktır. Sonra, söz konusu ilmi zihninde tasavvur etme­li, onu anlamaya, ta’lîl(1) etmeye, onunla delil getirmeye çalışmalı, daha sonra da öğrendikleriyle amel edip başkalarına aktarmalı, yani neşretmelidir. Bu sırayı bozup sonra gelmesi gereken aşamalardan bazılarını öne almaya kalkarsa, sözü edilen ilim dalında gerçek ilmi derinliğe ulaşamaz. Tahsil etmeden âlim olmaya çalışan kimse, ilimle dalga geçiyor demektir, öğrendiği ilmi zihninde tasavvur etmeden elde etmeye çalı­şan kimseye itibar edilmez. Tasavvur ettiğini anlayarak korunaklı hale getirmeyen kimsenin ilmi başkalarına faydalı olmaz. Delil ve hüccetle desteklenmeyen bir bilgi gönülleri rahatlatmadığı gibi gerekli yararlı so­nuçları da doğurmaz.</p>
<p>İlmi müzakere etmek, ona hayat vermek demektir. Ancak bunu ya­parken insaf ve tevazu ile hareket etmelidir. Bu, halkın söz konusu ilmi kabul etmeleri için iyi bir yöntemdir.</p>
<p>Kendini ilme ver, başkalarının desteğini arama.<br />
Geri durma ilme yönel.<br />
Tevfik Allah&#8217;tandır.</p>
<p>(1)Gerekçe ve dayanaklarını araştırmak, akılla onları temellendirmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>34.Kaide</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimsenin o ilmin fer’i olan şeylerini asli olanlarına birleştirmesi ve akli olanlarını nakli olan­larıyla meze etmesi:</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimse, eğer, </strong>[o ilim da­lının]<strong> fer’i/tali meselelerini asli olanlara katamıyor, aslını ferine uygulayamıyor, makulünü menkulüne bağlayamıyor; menkulünü asli kaynaklarına dayandıramıyor; asli ifadeleriyle, o fennin ehlinin istinbatıyla elde ettiklerini mukayese edemiyorsa, bu durumda onun sus­ması konuşmasından daha iyidir.</strong></p>
<p>Bu durumdaki kişinin isabet yerine hata etmesi, hidayet yerine sapıt­ması daha olasıdır. Değilse ona düşen, sadece derinlikten uzak kuru bir nakilde bulunmaktır. Zira nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki fakih değildir.<br />
Böyle birinin sözüne değil, sadece nakline bakılır.</p>
<p>Tevfik Sübhân olan Allah’tandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>36. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir ilmi, İçinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemenin önemi</strong></p>
<p>Bir ilmi, içinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemek çok önem­lidir.</p>
<p>Bu kuralların bilinmesi, [ilgili ilim dalının] içerdiği konuların tespit edilmesini, manaların anlaşılmasını, kelime yapılarının idrakini, onu bildiği iddiasında olanların hatasını ortadan kaldırmayı, kendisine iyi bir şekilde yönelene kılavuzluk etmeyi sağlar, üzerinde düşünenlere yardımcı olur. Bunların yanı sıra, münazara edeceklere delillerini/dayanaklarını öğretir; araştırmacıya [ileri sürüleceği] delilleri izah eder; ehline hakkı/ gerçeği beyan eder; batıl olanın da tespitini yapar, bir konunun hakikatini araştırırken [bu kural ve ilkelerin] örnek konularından [kolayca] elde edilişine imkân verir Fakat insanların farklı anlayışta olmaları bunu [iyi ve hızlı bir biçimde] elde etmelerine engel olur İşte bu yüzden [kaide tespiti işine] sonrakiler değil, önceki âlimler daha çok ehemmiyet vermişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû daha iyi bilir..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>39. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Hâl tasdik ve teslimiyete dayanır. Hâl ehline ise iktida (uymak) edilmez.</strong></p>
<p>İlim, araştırma ve incelemeye, hâl ise tasdik ve teslimiyete dayanır. Arif bir kimse, ilmi açıdan bir şey söylediği zaman asıl itibariyle Kur’ân, Sünnet’ ve Seleften gelen âsâr’a bakar. Zira ilim, aslıyla itibar kazanır. Hâl bakımından bir şey söylerse, onu bizzat kendisinin yaşadığı varsayılır. Zira hâl, ancak benzeri yaşanılarak bilinebilir. İtibarı da kendisine sahip olunmasıyla elde edilir. Bunu bilmek, sahibine güvenin dayanağıdır. De­ğilse, kendisinde bu nitelik bulunmadığında o uyulmaya değer konum­dan çıkar. Bir üstad müridine bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><em>Ey oğul, suyu soğuk iç. Eğer suyu soğuk içersen bütün kalbinle, sıcak­ken içersen nefsi zorlayarak Allah&#8217;a hamd etmiş olursun.”</em></p>
<p>Birisi ona: &#8216;<em>Efendim, suyunun üzerine güneş vurmuş kimse hakkın­da ne buyurursunuz?&#8217;</em> deyince, “Kendi payıma bir şey çıkar diye [bunu açıklamaktan] Allah’tan utanıyorum. Sözünü ettiğin adam hal sahibi bir kimsedir, bire bir ona ittiba gerekmez!” karşılığını verir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>44. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her ilim dalında önder olan kimselerin konuşmalarından elde edilen şeyler aslının bilinmesi ve tedavülde olması (sahada kullanılma­sı) sebebiyle sabit olduğu için hüccettir.</strong></p>
<p>Her ilim dalının önde gelen otoritelerine ait görüş ve içtihatlar, [top­lum tarafından] asli şekliyle ve yaygın olarak bilinmesi, açık manalı oluşu, ele alman konuların şöhretinin ilgili ilim dalında uzmanlaşmış kimseler tarafından tanınması/kullanımı sebebiyle değerlidirler.</p>
<p>Bu önde gelen kişiler, [ilmin dayanakları bakımından] önceki kuşak­larla bağlantılı halde idiler. İşte bütün bunlar nedeniyle, onların görüşleri,<em> -nakledilişi bakımından farklı kanallardan gelseler de-</em> [halk tarafından] ittibaya değer bulundu ve bağlayıcı sayıldı. Görüş ve içtihatları tedvin edilmeyen âlimler ise bu durumda değildirler. Çünkü onların görüş ve düşüncelerini yayıp aktaracak talebeleri ve bağlıları giderek azalmış son­ra da yok olmuştu. Bunun umumi-hususi birçok nedeni bulunmaktaydı. Leys b. Sa’d, Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân b Uyeyne gibi ünlü müçtehit ve fakihlerin mezheplerinin durumu bunun en açık örnekleridir.</p>
<p>Bu mezhep­ler, zamanla bağlıları azaldığından inkıraza uğramış haldeydiler. Bunların dışında dört mezhep hayatiyetini devam ettirdi. Ağırlıklı olarak Malikiler; Kuzey Afrika da, Şâfiîler Acemde (lran-Suriye-Irak), Hanefîler Rum diya­rında (Anadolu) bilinip tanındı. Hanbelîler ise müstakil bir mezhep değil de öteki mezheplerin içerisinde azınlık olarak varlığını sürdürdü. Sözü edilen bu dört mezhebin sahih olarak nakledilen görüşleriyle amel et­mek artık lüzumlu hale gelmiştir. İşte bu yüzden [Mâlikîlerin önde gelen fakihlerinden] Sehnûn ve İbnü’I-Kâtip Mağrip’te Mâlikîliğin dışındaki mezheplerin görüşleriyle fetva vermeyeceklerini söylemişlerdir. Mısır bölgesinde yaşayan halk, bu yöredeki mezhep çeşitliliğinden dolayı her­hangi bir mezhebi tek başına taklide yönelmemişlerdir ki, bendeniz de onların bu konudaki zengin birikiminden haberdarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>46. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her bir kişinin fethi ve nuru bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göredir.</strong></p>
<p>Her bir kişinin fethi/keşfi, bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göre meydana gelir. İçinde bulunduğu halin ilmini sadece âlimlerin görüşlerinden alan kimsenin fethi ve nuru, bu âlimlerin fethi ve nuru ile sınırlıdır. Nurunu ve fethini [doğrudan] Kitap ve Sünnet metinlerinden alan kimsenin fethi ve nuru tam olmakla birlikte iktida (uyma/ittiba] nu­runu ve fethini kaçırmıştır, önde gelen din önderleri ise böyle değildir. Mesela [muhaddislerin şahı] İbnul-Medînî(1) (r.aleyh) bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><strong>“(Abdurrahman) İbn Mehdi,</strong> [İmam] Mâlik&#8217;in; [İmam] Mâlik, Sü­leyman b. Yesâr’m; O da, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’ın görüşü benimsemiş­tir. Buna göre [imam] Mâlik’in mezhebi [son tahlilde] Hz. Ömer’in mez­hebi olmaktadır.”(2) Allah onların hepsinden razı olsun!</p>
<p><strong>Cüneyd-i Bağdâdî</strong> ise şöyle der:</p>
<p>“Hadis dinlemeyen, âlimlerle düşüp kalkmayan, edebini ediplerden almayan kimse kendisine tabi olanları fesada sürüklemiş demektir! Zira Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Deki, &#8216;İşte benim yolum bu. Ben </strong>[sizi]<strong> basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Bana ittiba edenler de öyle.</strong>”(Yusuf,108) ve yine:</p>
<p>“[Allah’ın yolundan] <strong>başkaca yollara gitmeyin, değilse, </strong>[bunlar]<strong> sizi onun yolundan ayırır.&#8217;</strong>(En&#8217;am,153)<strong> buyurur, iyi anla! </strong></p>
<p>(1)Bu zat, İmam Buhârî&#8217;nin en önde gelen hocalarındandı. İlmi ve takvasıyla şöhret hul |<br />
(2)Müellif bu örneği, bağlısı olduğu Mâliki mezhebinden vermiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>48. Kaide:</strong></p>
<p><strong>&#8216; Sözde meydana gelen kapalılık/anlaşılma güçlüğü.</strong></p>
<p>Kelamda meydana gelen sorun ve benzeri şeylerden kastedilen mana ilk bakışta düşünmeden hatıra gelebiliyor/anlaşılabiliyor ve o sorunu anlamak için ciddi bir önem ve ehemmiyet gerekiyorsa- ki bundan soyutl lanmış bir kelam çok azdır &#8211; böyle bir kelamın peşinden gitmek oldukça meşakkatlidir; onun birtakım zararları vardır ve bu, hükümlerin maksa­dından da değildir. Bu sorun ve benzeri şeyler, ilk bakışta anlaşılabiliyor; bunun tersi olan kelam ise ancak özel bir ihtimam sonucu anlaşılıyorsa bu kelamda, geçen kaidenin hükmü uygulanır. Kelamda bulunan iki vecihten (kapalılık ve açıklık) anlaşılan şey birbirleriyle mücadele ederse (yani her ikisi de mümkün olursa) bu anlaşılan şey o kelamda bir niza’ya (hangisinin tercih edileceği anlaşmazlığa) sebep olur. Bu işkâl (kelamda­ki kapalılık) hususunda çokluk sınırını aşmak (yani kelamdaki kapalılı­ğın çok olması) ya maksadı ifade edecek olan ibarelerin dar olması (yani amacı karşılamayacak kadar kısa olması)-ki bu durum son dönem sûfi- lerin kitaplarında çoktur. Hatta bundan dolayı tekfir edilmişler ve bidat ehli sayılmışlardır &#8211; veya da o kelamın aslının bozuk olmasından dolayı­dır. Sûfîlerîn sözlerini inkâr edenler bu sebepten dolayı inkâr etmişlerdir. Bunların hepsi ortaya çıkan şeyler konusunda mazurdurlar. Ancak inkâr edenler ise daha çok mazurdurlar. İnkâr etmeyip teslimiyet gösterenler selamettedir. Bunlara inananlar ise dikkatli olmadıkları sürece tehlikede­dirler.</p>
<p>Allah Sübhanehu daha iyi bilir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>53. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Zat için hüküm ispatı, arızî sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz.</strong></p>
<p>Zat için hüküm ispatı, arızı sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin:<br />
&#8216;Selman bizden, yani, Ehl-i Beyt’tendir.'(1) sözünde zikrettiği Selmân-ı Fârisî (r.a.), dini nispetlerin [kemal sıfatların] hepsini üzerinde ta­şıdığından dolayı, onun hakkında,</p>
<p><strong>“İman, Süreyya yıldızında olsa Fars&#8217;tan bazıları gider onu alır.&#8221;</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Yine Peygamberimiz (s.a.)’in:</p>
<p><strong>“Akrabalar maruf &#8216;a yani iyilik yapılmaya daha layıktır.&#8221;</strong>(2) sözün­deki yakınlıktan maksadın, Allah&#8217;a yakınlık olduğu söylenmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin ifadesine göre, “İki farklı dine mensup olanlar birbir­lerine mirasçı olamazlar.”(Ebu Davud,Hd no;2911..)</p>
<p>O halde itibar, dini nispetlere ve onunla bağlantılı olan şeyleredir. Daha sonra tiyniyet yani sahip olunan karakter ve huylar gelir ki, asıl olan [dini] nispeti tekit ederler. Ancak sahibine artı bir meziyet katmazlar. Bundan dolayı Şeyh Ebu Muhammed Abdülkadir (r.a)&#8217;in:</p>
<p><em>Benim ayaklarım [zamanımdaki] bütün velilerin boynu üstündedir;</em> sözü şöyle izah edilmiştir. Yani, o, başkalarında bulunmayan yüksek dini nispet ve sıfatların, değerli ibadet ve ilimlerin sahibiydi. Hiç bakmaz mı­sın ki, o bir gecede 70 defa ihtilam olmuş, her bir için gusül almış birisidir.</p>
<p>Bir de, “<em>Allah&#8217;a ibadette hiçbir şeyi ortak koşmayacağına”</em> dair yemin eden bir melik için, Mescid-i Haram’ın tavaf alanın tümüyle boşaltılma­sını, sonra da tek başına tavaf yapması gerektiği, fetvasını vermiş birisidir.</p>
<p>(1)-Hâkim el-Müstedrek, 3/598; Zehebî, senedin zayıf olduğunu söyler. Ancak, Taberânî de kitabı el-Mücemu’l-Kebîr de buna yer verir. Bkz., 6/213.<br />
(2)Bu lafızda hadis yoktur, ancak Hafız Sehâvt, mana olarak Hz. Peygamber’in (sav.) Ebu Talhaya; “&#8230;Onu en yakın akrabalarına vermeni düşünüyorum&#8230;” hadisinde işaret edilmekte olduğunu söyler. Bkz., İmam Buharî, el-Câmius-Sahîh, Hd.no; 2601. f h</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>61. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ilmi» kendi erbabından alınır.</strong></p>
<p><strong>Her ilim, kendi erbabından alınır. Fıkıh konusunda sufiye itimat edilmez.</strong></p>
<p>Ne zaman ki, o konuda uzmanlaşır o zaman görüşlerine itibar edilir. Aynı şekilde fakihin tasavvuf hakkındaki sözleri karşısındaki durum da aynıdır. Muhaddis de fıkıh ve tasavvuf hakkında söz ederse bu iki alanda derinleşmedikçe bu alanlarda ifade ettiği sözlerine itimat edilmez. Fıkıh, fukahadan önce Sûfîlere gerekir. Tarikat ehline, bâtınî hallerin ıslahında yardımcı olmaları için başvurulur. İşte bu yüzden Şeyh Ebu Muhammed el-Mercânî (r.a.), kendisi o alanın uzmanı olsa da yine de arkadaş ve dost­larına fıkhi konuları fukahadan almalarını tavsiye ederdi. Nükteyi iyi anla.!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>62. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Lafza manasına göre itibar edilir. Mana ise lafızdan alınır.</strong></p>
<p><strong>Lafza manasından dolayı itibar edilir.</strong></p>
<p>Zira mana, lafızdan alınır. İlim talipleri manadan daha çok lafza iti­bar edip özen gösterirler. Birçok talip de lafzı ihmal eder, böyle yapmakla manayı da ihmal etmiş demektir. Derinlik ve öze inme ameliyesi olmak­sızın sadece lafzın ifade ettiği mana ile yetinen kimse ifadenin ve sevk-i lafzın üzerinde daha çok durur. Hâlbuki lafzın yanında mananın hakiki veçhesine yönelerek inceleme ve derinleşmede bulunsa gerçek yöne doğ­ru adım atmış demektir. Çünkü ilimlere bütünüyle kendini vermez, on­lara yönelmezsen onlardan uzak olmaya devam edersin! Senden gayret olmasına rağmen ondan bir hareket yoksa fesat ve dalalet ortaya çıkar. Ondan sana bir yöneliş varken senden ona doğru bir hareket olmazsa bu gelişigüzellik ve taklide yol açar. Yönelim iki taraftan da olursa, tevfık ve tahkik gerçekleşir. Bu yüzden, “<em>Sen, onların durdukları yerde dur; onların yürüdükleri yerde yürü!&#8221;</em> denilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>68.Kaide</strong></p>
<p><strong>Hadis âliminin, bir hükme -eğer sahih olarak nakledilmiş ise- nassı ve mefhumu ile birlikte itibar etmesi.</strong></p>
<p><strong>Hadis âlimi, bir hükme &#8211;<em>eğer sahih olarak nakledilmiş ise-</em> nassı ve mefhumu ile birlikte itibar eder.</strong></p>
<p>Sahih, hasen veya -mütesahil biri ise- zayıf bir hadise ulaştığı zaman orada durur. (Yani böyle hadisler ile amel eder.) Ancak mevzu bir hadise ulaşır ise -Her ne kadar bunun ile alakalı kaideler olsa da- orada durmaz. (Yani o hadisle amel etmez.)</p>
<p>Bilalî (r.a.) dedi ki:</p>
<p>“Mevzu olan bir hadisin mevzu olduğu bilindiği halde -mevzu ol­duğu açıklanırsa hariç- rivayet edilmesi ve onunla amel edilmesi mutlak surette haramdır.</p>
<p>Reğâib namazları ile haftalık kılman namazlar ve Ubey bib Ka’b’tan sure sure rivayet edilen surelerin faziletleri hakkındaki rivayetler bu kabil­dendir. Ubey bin Ka’b’tan müfessirlerce yapılan rivayette hata yapılmıştır.</p>
<p>İmam Nevevi, Abdu’l-Aziz bin Abdi’s-Selam, bunların dışındaki Şafii âlimler ile Malikilerden Turtuşi, reğâib namazlarının yasaklığı konusun­da fetva vermiştir. lbn-ü”l-Arabi de bu görüşün lehine açıklama yapmıştır. İbn-ü’l Hâc ve diğerlerinin dediğine göre bu görüş mezhebin muktezasıdır.<br />
Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>82. Kaide: </strong></p>
<p><strong>&#8221;‘Hiçbir kimsenin ulaşılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir.</strong></p>
<p>Hiçbir kimse için bilgisi olmadığı hususları açıklama amacıyla ula­şılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir. Yani bilgisinin dışındaki konular hakkında konuşması doğru değildir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor. <strong>&#8220;Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.</strong>&#8220;(İsra,36)</p>
<p>Bir bilgiyi inkâr eden onu almamış gibidir. Batıl konusunda mutaassıb olan da bilmediği bir şeyi inkâr eden gibidir.</p>
<p>Musa (a.s.), Hızır’ın (a.s.) yaptıklarını kabul etmedi. Ama bu her ikisinin yaptıkları hakkında bir inkâr değildir. Çünkü onların yaptıkla­rının tamamı bir hikmete vabestedir. Bu sebepten şeyhimiz Ebu-l Abbas el-Hadrami (r.a.) yaptığı bir konuşmadan sonra şöyle dedi.</p>
<p><strong>&#8221;Şu konuşmadan kendisine bir şey vahyolunanı inkâr eden ve bunu anlamayan kimse mazurdur. Onun durumu zafiyetten, kusur işlemekten ve selametten korunmuştur. O, korkakların imam gibi iman etmiştir.”</strong></p>
<p>Kim bu konuşmadan bir şey anlarsa bu ondaki imanın kuvvetinden, kendi birikiminin genişliğindendir. Onun görüş alanı son derece geniş­tir. İster kendisinde nur olsun isterse zulmet olsun fark etmez. Bu yetiler hangi vasıf üzere olurlarsa olsunlar kalplere konulmuş olan emanetlere göredir. Bu ise bilinen ve anlaşılan şeydir, »</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>99. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Nice faziletli şeyler vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeylere sebep olabilir. Böyle olunca da genel olarak övülen bir şey nispeten kötülen­miş olur.</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin kârı, kazancı faydası kadardır.</strong></p>
<p>Bu faydanın da sayıları değil, bizzat kendisi ve maksatları muteberdir.</p>
<p>Çünkü nice faziletli şey vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeye sebep olabilir. Böyle olunca da tıpkı faziletli şeylerin arkasından gitmek gibi genel olarak övülen bir şey kötülenmiş olur. Âmmenin menfaatine olan işlerde çalışmak zaman ve akıl açısından büyük zararlara sebep olur. Birincisi olmasaydı sûfi, tembel kişilerin uğraştığı batıl şeylerden hiçbirini talep etmezdi. Buna hazine, kimya ve sadece dini, aklı, karakteri ve felahı az olanların istediği şeylerden bunlar gibi olanlar örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Böyle bir kimsenin dininin azlığı meselesine gelince o, bu tür işleri talep ederken, yaparken, tasarrufta bulunurken haramdan uzak kalamaz. Bunun en azı ise açıklama yapmamak, ayıp ve kusuru söylememektir.<br />
Aklın azlığı meselesi ise çoğu zaman kesinlikle yetişemeyeceği bir­takım kuruntularla veya ulaşamayacağı zannî şeylerle meşgul olmasıdır.</p>
<p>Karakter azlığı ise o kimsenin işleri ortaya çıkınca sahtekârlık, hıya­net ve sihir yapmaya nispet edilmesindendir.<br />
Âmmenin menfaatine olan işleri yapmayı istemekte ezaya maruz kal­ma durumu ile baş kaldırma durumu gizlenemez.</p>
<p>Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>102. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitlilıği terkinin tercih edilmesini gerektirir.</strong> <strong>Çünkü bu daha doğru­dur.</strong></p>
<p>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitliliği terk edilmesinin tercih edilmesini gerektirir. Çünkü terki tercih etmek selameti gerektirdiği için asıldır.</p>
<p>Bundan dolayı bunu tercih edecek bir şeyin olmadığı yerde sükût et­mek konuşmaktan, dünyayı terk etmek onu elde etmekten, özellikle kişi arkadaşından emin olmadığı bir zamanda uzlet sohbetten, açlık tokluk­tan üstün tutulmuştur. Dünyada kaybetmek olarak düşünülen ahirette ise faydalı olan şeylerden bunlar gibi olanlar da örnek olarak verilebilir. Bu hususta (yukarıda yapılması istenilen şeyler konusunda) Allah’a yakınlı­ğa inanmayan bir topluluğa göre de şehvetleri terk etmek bu kabildendir. Bu da ancak bunu mendüba döndürecek bir niyet ile sahih olur. Çünkü Allah (c.c.) bu konuda izin vermiştir. Taraflardan birini yapma ve yapma­ma hususunda biri diğerinden daha evla değildir. Ancak birini diğerine tercih edecek bir sebep varsa o zaman evleviyet söz konusu olabilir.</p>
<p>Allah (c.c) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>110. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kul, kendisinin sebep olmadığı bir kusurdan dolayı ayıplanmaz.</strong></p>
<p>Kulun yapması gereken; emredilen şeylerde aşırıya gitmemesi, yasak olan şeylerde ısrarcı olmaması, mendup olan şeylerde de ihmalkârlık göstermemesidir. Eğer şartlar onu zorlayıp da bu sayılanlardan birini yapacak olursa(mesela haram olan bir şeyi yaparsa) hemen tevbe, istiğfar ve iltica ile mevlasına yönelmesi gerekir. Eğer bunlar(yapılmaması gerekenler) kendisi kaynaklı olursa nef­sini kınar ve onu kötüler. Kendisi kaynaklı olmazsa onda kendisinin bir katkısı olmadığından nefsini kınayıp kötülemesine gerek yoktur. Burada delil olarak Hz. Ali ve Hz. Fatımaya (r.anhüma) sorulan bir soru hakkındaki şu hadisi getirebiliriz. Bir vakit Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.anhüma) ya gece namaz kılmamalarının sebebini sordu. Hz. Ali de ona cevaben “<strong>Allah ruhumuzu kabzetti.”</strong> dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)</p>
<p><strong>&#8221;İnsan ne kadar da cedelci”(Kehf,54)</strong> diyerek geçip gitti.(Buhari,1075..) Sahabe-i kiram vadi gecesinde uyuyakalmışlardı ve güneş üzerlerine doğmuştu. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) &#8221;Allah ruhlarımızı kabzetti.”(Muvatta,26) Buyurdu.</p>
<p>Bu işin aslı şöyledir. Hz. Ali ile Hz. Fatıma (r.anhüma) -İbn Cem- re’nin de işaret ettiği gibi- cenabete sebep oldukları (cünüp oldukları) için kalkamamışlardır. Kendilerine kalkamamalarının sebebi sorulduğu için -her ne kadar gerçek cedel de olsa- özür beyan ederek cevap vermişlerdir.</p>
<p>Vadide uyuyup kalan sahabe-i kiram ise herhangi bir şeye sebebi­yet vermemiştir. Bilakis onlar kendilerini gözetleme işini yapacak birini (bekçiyi) vekil tayin etmişlerdir.<br />
Anla gayri&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>144. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kulun iç hali dış görünüşünden bilinir.</strong></p>
<p>İnsanın alnı gönlünde gizlemiş olduğu şeylere işaret eder ve insanın iç âleminde kurguladığı hile ve desiselerin izleri yüzünde ortaya çıkar.</p>
<p>Ayeti kerimede “Onlar yüzlerindeki secde izleri ile tanınırlar buyrulmuştur. (Fetih-29) buyrulmuştur.</p>
<p>Adamın biri Peygamber efendimizi (s.a.v) görünce “Onu gördüğüm zaman bunun yalancı bir yüz olmadığını anladım demiştir. Hz. Allah münafıklar hakkında Peygamber efendimize “Eğer biz isteseydik onları sana gösterirdik. Sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın. Hz. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.(Muhammed 30)</p>
<p>İnsanlar kapalı dükkânlardır. İki adam konuştuğu zaman konuşmaların­dan hangisinin koku sattığı ve hangisinin baytarlıkla uğraştığı ortaya çıkar.</p>
<p>Çünkü söz, konuşanın vasfıdır. Senin içinde her ne varsa ağzından o dökülür.</p>
<p>İnsan üç şey ile tanınır: Konuştuklarından, yaptıklarından ve yaratılış gereği tabiatından. Bunların hepsi de kızdığı zamanki davranış şeklinden anlaşılır. Eğer doğruluktan ayrılmaz, ne olursa olsun hakkı tercih eder ve insanlara müsamahalı davranırsa o kişi iyi kişidir. Böyle değilse o kişi iyi bir kişi değildir. Bunu böylece anla!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>147. Kaide</strong><br />
<strong>Kendisinde olağanüstü bir hal meydana gelen kişinin, diyaneti düzgünse bu hal keramet, değilse istidraçtır.</strong></p>
<p><strong>Bir kimseden, kerametten daha umumi yani kerametin dışında is-tidraç gibi başka olağanüstü halleri de akla getiren, olağanüstü bir hal meydana gelirse o hal hakkında, kişinin içinde bulunduğu hallere ba­kılır. Hallerinin düzgünlüğü ile beraber dini konularda da düzgün bir kimse ise o yaptığı iş, keramettir; eğer dinî konularda düzgün olduğu sabit değil ise istidraç veya sihirdir.</strong></p>
<p>Bu kişi hakkında, yüksek bir rütbe ile hüküm verildikten sonra, bu rütbeye zıt bir hareket meydana gelirse duruma bakılır. Eğer bu hareket, herhangi bir şekilde mubah olması yönüyle tevil edilmesi mümkün olan bir hareketse şeriatın hakkının yani şeriatın verdiği hükmün uygulanma­sıyla beraber, yapmış olduğu hareket tevil edilir; açıklaması yapılır. Yap­mış olduğu hareketin herhangi bir şekilde mubah olması ile tevili müm­kün değilse tevil edilmez, verilen hüküm neyse uygulanır.</p>
<p>Tevil yapmak burada uygun değildir. Çünkü hakikatler değişmez.Kişiler üzerine hükümler sabittir. Onun için kişinin yapmış olduğu işin hükmü ne ise onun üzerine o hükmü uygulamak gerekir. Herhangi bir şekilde, mubah olduğuna hüküm verilen işin, tevil edilmesinin delili Hı­zır (a.s.) ile Musa (a.s.) kıssalarında anlatılmıştır. Çünkü birbirlerinden ayrılırken Hz. Musa’ya Hz. Hızır (a.s) şeriata zıt görünen fiillerinin se­beplerini açıklamıştır. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>155. Kaide</strong></p>
<p><strong>Bir müslümamn imanına ve salih kişinin veli olduğuna kesin bir şekilde hüküm vermek</strong></p>
<p>Bazen zanni deliller her ne kadar bütün yönleriyle hüküm konusun­da benzemese de kati delilmiş gibi mana ifade edebilir. Kendisinden İslam dinine delalet eden ameller meydana gelen müslümanın, imanına kati bir şekilde hüküm vermek ve yaptığı işlerin, söylediği sözlerin ve hallerinin göstergelerinin bulunduğu makama işaret ettiği, salih kimsenin veli oldu­ğuna hükmetmek gibi.</p>
<p>Bütün bunlar, kendilerine cennete girecekleri ile ilgili şahitlik yapıl­mış 10 kişi gibi Allahtan kendileri için özel hükümler olan kimseler hariç, Allah’ın bu konudaki ilmini kesin olarak bilmeden, bizim kendi ilmimiz­de meydana gelen durumlardır.</p>
<p>Bu konudaki şu hadisler muhakkak sahihtir.</p>
<p><strong>«Mescide gidip gelmeyi adet edinmiş bir adam gördünüz mü onun imanına şahitlik yapınız.&#8221;(Hakim,Müstedrek 1/332..)</strong></p>
<p><strong>“İki haslet var ki onlar münafıkta bir arada bulunmaz: Güzel ah­lak» dinde fakihlik. İki haslet ise müminde bulunmaz: Cimrilik» kötü ahlak.&#8221;(Tirmizi,2684)</strong></p>
<p>Hz. Sad’ın (r.a.) bir adamın imanı üzerine yemin etmesi Peygamber efendimizin de bunu “ya da müslim&#8221;(Hanbel 1/172..) şeklinde bir karşılık şeklinde bir karşılık verse de reddetmemesi sahihtir.</p>
<p><strong>“Kendisinde üç haslet bulunan kişi münafıktır.”</strong>(Buhari,34..)hadisi sahihtir. <strong>&#8221;Konuştuğu zaman yalan söyler. Kendisine emanet verildiğinde hıya­net eder. Vaat ettiğinde vadinden döner.”</strong> Bu hüküm bu özelliklerin kendisinde bulunan müminlerin tamamını içine almaz. Bilakis bu has­letlerden yani söz, amel ve ahit konusundaki yanlışlıklar kendisinde bu­lunup da buna aldırış etmeyen kimseleri içine alır. Bunun böyle olduğuna Peygamber efendimizin şu hadisi şahitlik eder: <strong>“Hainlik ve yalan dışında bütün hasletler müminin tabiatında bulunabilir.</strong>”(Hanbel 5/252..)</p>
<p>Peygamber efendimiz de başkasında değil de sadece mümin olan ki­şide böyle bir tabiatın, yani böyle şeyleri tabiat olarak benimsenmesini yasakladı. Münafığın aksine böyle bir tabiat müminde meydana gelirse bu asıl yani kalıcı bir durum değil, araz yani geçici bir durumdur.</p>
<p>Bundan dolayı müminin iman ve tevhit de olsa bile istisna bir durumu olduğunda, her şeyde bu durumun ortaya çıkması doğru değildir. Münafı­ğın ise küfür konusunda bile olsa istisna olabileceği bir durum yoktur.</p>
<p>Bu hadisin bizim bildiğimiz nifak kavramının dışında bir nifak ola­yından bahsetmesi mümkün olabilir. Âlimlerden bir kısmı bu hadise bu manayı vermişlerdir. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>158. Kaide</strong></p>
<p><strong>&#8216; İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır.</strong></p>
<p>Hz Allah’ın bir kula yardımı, kulu için güzel olan şeylerden, onların faydalarına ulaşmaktan, zararlı olan şeylerinde zararlarını def etmekten aciz kaldığı oranda olur.</p>
<p>İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır. Yani onların istediği şeyi ne kadar az isterse o kadar çok sevilir.</p>
<p>Bu sebeple insanların küçük çocuklara ve sübyanlara sevgileri çok güçlüdür.</p>
<p>Objektif bir şekilde incelenecek olduğunda âlimler ve ârifler zahit­lerden daha üstün olduğu halde sırf bu sebepten halk, zahitleri âlim ve âriflere tercih eder. Peygamber efendimiz s.a.v bu olaya şu hadisleri ile işaret etmiştir.</p>
<p><strong>“Dünyaya rağbet etme ki Allah seni sevsin, insanların elindekine rağbet etme ki insanlar seni sevsin.&#8221;</strong>(İbn Mace,4102..)</p>
<p>Meseleyi bu şekilde anla. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>178. Kaide</strong></p>
<p><strong>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine kolay gelen kişidir.</strong></p>
<p>İnsanın yaratılışı gereği kendisinde bulundurduğu ahlaki vasıfları, insanın dışına yansıyan arızi vasıflarla ölçülmez. Ancak bu arızi hallerin, insanın içindeki ahlaki vasıflara dalalet edebileceği göz önünde bulundu­rulur.</p>
<p>Açık bir şekilde bilinir ki cimrilik, vermek işinin nefse ağır gelmesi, cömertlik ise vermek işinin nefse kolay gelmesidir.</p>
<p>Cimri kişi, kendi nefsine hiçbir şey bırakmasa bile verme işinin ken­disine ağır geldiği kimsedir.</p>
<p>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine ko­lay gelen kişidir.</p>
<p>Bu sebeple şöyle denildi:</p>
<p><strong>“Bu iki arız yani vermek ve vermemek işleri, bir araya geldiğinde bu ikisi arasında ne yapacağı konusunda tereddüt etmek cimriliktir.”</strong></p>
<p>Kibir her ne kadar en düşük derecelerde bile olsa kişinin bir mezi­yetinin olduğuna inanmasıdır. Tevazu ise çok büyük meziyetleri olsa bile kendisinde bir meziyet görmemektir.</p>
<p>Eğer durum bu anlattığımız gibi olmasaydı muhtaç kişi hakkında ki­birli kişi demek doğru olmazdı. Ancak hadis-i şerifte de belirtildiği gibi fakir kişi, kibirli olması özelliğiyle kötülenmiştir.</p>
<p>Sen meseleyi bu çerçevede anla. Bu meseleyi bu konuda imam olan­ların kitaplarından takip edersen daha güzel ve uygun bir şekilde bulursun. Bu konuyu en iyi bile Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>195. Kaide</strong></p>
<p><strong>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi mananın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir.</strong></p>
<p>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi ma­nanın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir. Durum böyle olunca manaların nefiste zapt altına alınması, sonra ise onu açıklamak beyan etmek konusunda lisanın doğru kullanılması lazımdır.</p>
<p>Eğer böyle yapılmazsa birincide konuşan kendisi sapıtır, İkincide ise başkalarını saptırır. İşte bu yüzden imamlarımız genel olarak insanların yaptıkları yanlışları belirlediler ve ibarelerdeki yanlış uygulamalara dik­kat çekerek ikaz ettiler.</p>
<p>Bazı durumlarda muhakkik olan kişi şüphelerden sağlam bir şekilde kurtulduğu bir metotla, maksadının ne olduğunu anlatmaktan ibaresi ek­sik kaldığı, kusurlu olduğu için fasıklıkla, bidatçilikle ve küfre düşmekle itham edilir. Bu duruma en çok maruz kalanlar sûfîlerdir. Hatta ölüler ve diriler açısından onlar aleyhine inkârlar çoğalmıştır. Zarar bazen başka yönlerden olur. Bu zarar, sofilerin nefislerine gelen manaların sofi toplu­mun içerisinde nasıl anlatılacağına dair bir iznin olmamasıdır, öyle ki bir olan hakikat, lafzı ve manası bir olduğu halde bazıları tarafından kabul edilir, bazıları tarafından ise kabul edilmez. Biz bunlara çok şahit olduk. Şeyh Ebu-l Abbas el-Mursi bunları anlattı ve deliller getirdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>203. Kaide</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tasdik, tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır.</strong></p>
<p>Bir konuda inkârın bulunması, inkâr edilen şeyden veyahut onun nevilerinden kalbin soğuması, nefret etmesi sebebiyle, inkâr edilen şeyin kabulüne engeldir.</p>
<p>Tasdik ise her ne kadar kalbiyle ona yönelmesine bir engel olmasa da tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır. Çünkü böyle olma­sına herhangi bir engel yoktur.</p>
<p>Durum böyle olunca üzerinde durulması gereken nokta fakihin fıkıhla beraber herhangi bir zaman, mekân ve kişiyle sınırlamaksızın vehb e fefai kabullenip cevaz vermesi gerekir.</p>
<p>Çünkü kudretin sebepleri hiçbir şey ile ilişkilendirilmez. Aksi du­rumda ise fakih inkâr ettiği şeyden mahrum olmuş olur.</p>
<p>Eğer fakih bu inkârı yaparken, bir asla, bir delile dayanıyorsa bu du­rumda mazur sayılır. Aksi halde bilmediği bir şeyi inkâr etmesinden do­layı mazereti olamaz.</p>
<p>Bu esaslara güven ve selamet bul. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>204. Kaide</strong></p>
<p><strong>İnkâr, herhangi bir kötülüğün engellenmesine yöneliktir.</strong></p>
<p>İnkâr edilen şeyin inkâr edilmesinin sebepleri inkâr eden kişinin bir içtihada dayanması, bir zararın engellenmesi, gerekli olan derinleşmenin olmaması yani meselenin hakikatinin bilinmemesi, anlayışın zayıf olma­sı, ilim eksikliğinin olması, hükmün sebebinin bilinmemesi, meselenin konusunun karmakarışık olmasından ya da inkâr edenin inatçı olmasındandır.</p>
<p>Sonuncusu yani inat etme sebebinin haricindeki sebeplerden, hak yani gerçek ortaya çıkınca dönülmesi, bunların hepsinin alametidir. Çün­kü inatçı kişi ortaya çıkan gerçeği kabul etmez, davasında tutarlı değildir ve işlerinde herhangi bir ölçü denge de yoktur.</p>
<p>Herhangi bir kötülüğün engellenmesine yönelik sebepte ise, inkâr eden kişi, inkârından dönse bile inkâr ettiği şeyde fesat yönü devam ettiği müddetçe, inkârında devam etmesi gerekir.</p>
<p>Ebu Hayyan’ın(1) Nehr ve Bahr isimli kitapları ile İbnül Cevzi’nin(2) Telbisi İblis’inde yaptıkları sakındırmalar, kendilerinin de iddia ettikleri ve üzerlerine yemin ettikleri gibi kötülüğün giderilmesi türünden inkârdır.</p>
<p>Bunların ikisinde de bu sözlerinin içtihattan kaynaklandığına dair deliller vardır. îbnül Cevzi sûfîlere karşı çıkmakla beraber, tasavvuf eh­linden nakillerde bulunmuştur. Bu da onun sofileri Şeddi zeria ilkesi için inkâr ettiğine delalet etmektedir. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>(1)-Tezkiratul Huffaz,1/23</p>
<p>(2)-Vefeyatül ayan,1,/279</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>211.Kaide</strong></p>
<p><strong>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer id­dia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasında yalancıdır.</strong></p>
<p>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer iddia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasın­da yalancıdır. Böyle olunca kendisini, takvanın takip etmediği, takva ile desteklenmeyen tevbe batıldır. Kendisinde veranın olmadığı istikamet de, tam değildir. Züht ile sonuçlanmayan vera eksiktir, kendisinde tevekkül bulunmayan züht kuru ve verimsizdir. Allah’ın haricindeki her şeyden alakayı kesip, sadece Allah’a dayanmayı gerektirmeyen tevekkül sadece göstermeliktir Aslı esası yoktur.</p>
<p>Tevbenin gerçek olup olmadığı haramlardan yüz çevirmede, takva­nın mükemmelliği, Allah&#8217;tan başka kimsenin muttali olmadığı yerde nasıl davrandığında ortaya çıkar. İstikametin bulunmaması, bidatlere düş­meden zikrine devam etmesinde, veranın varlığı ise, şüpheli durumlarda şehvete düşüp düşmemesinde ortaya çıkar. Eğer nefsin isteklerine uymaz­sa vera sahibi olur. Aksi halde vera sahibi değildir.</p>
<p>Züht ise bir seçim söz konusu olursa dünyayı geri çevirmek, fakat dünya kendiliğinden gelirse kabullenmek, böyle olunca da dünyanın ona yüz vermesine ya da vermemesine önem vermemektir. Tevekkül ise se­bepler ortadan kalktığında bütün insanların ölmesi, yerin ot bitirmemesi, gökyüzünün yağmur yağdırmaması gibi bütün çıkış yönlerinin kapandığı bir durumda meydana gelir.</p>
<p>İşte bu durumda kalp, sükûnet içerisinde ise bu tevekküldür. Eğer böyle değilse o kimse tevekkül sahibi değildir. Vacip ve mendupluğunun düştüğü belli olan her işin, bu durumun bilinmesine rağmen nefis tara­fından hala istenmesi, nefsin hevası yani şiddetle istemesindendir. Her ne kadar bu iş, gerçekte doğru bile olsa böyledir. Eğer bu iş, sadece dü­şürülmek için düşürülmüş ise o zaman bundan maksat niçin yapılması istendiyse onun içindir. Sen böyle anla.</p>
<p>Şeyh Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları</p>
<p>(Gelenek Yayınları)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
