<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selçuk Kütük | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/selcuk-kutuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 Oct 2021 13:06:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Selçuk Kütük | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir İnanç Olarak Evrim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 13:06:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[doğal seçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[evrimin bilimsellik iddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Fosiller]]></category>
		<category><![CDATA[mutasyonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tesadüf]]></category>
		<category><![CDATA[varyasyonlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25455</guid>

					<description><![CDATA[<p>Selçuk Kütük Bazı konulardaki tartışmaların sonu hiç gelmez, çünkü asıl mesele hep gölgede kalır ve söylenmesi gereken şeyler doğrudan değil de dolaylı olarak ifade edilir. Evrim teorisi ve evrenin kökeni hakkındaki tartışmaların bu bitmeyen münakaşalar listesinin en başında geldiğini söylemek abartı sayılmaz. Taraflar söylenebilecek hemen her şeyi ortaya koymuş olmalarına rağmen neredeyse hiç kimse pozisyonunu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/">Bir İnanç Olarak Evrim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25457 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/evolution-e1481606247814-300x188.jpg" alt="" width="357" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/evolution-e1481606247814-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/evolution-e1481606247814.jpg 592w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" />Selçuk Kütük</em></p>
<p>Bazı konulardaki tartışmaların sonu hiç gelmez, çünkü asıl mesele hep gölgede kalır ve söylenmesi gereken şeyler doğrudan değil de dolaylı olarak ifade edilir. Evrim teorisi ve evrenin kökeni hakkındaki tartışmaların bu bitmeyen münakaşalar listesinin en başında geldiğini söylemek abartı sayılmaz. Taraflar söylenebilecek hemen her şeyi ortaya koymuş olmalarına rağmen neredeyse hiç kimse pozisyonunu değiştirmez, çünkü herkes daha baştan konumunu korumaya azmetmiş haldedir. Eğer tartışma başka herhangi bir teori üzerinde cereyan ediyor olsaydı, çoktan neticeye bağlanır ya da önemini kaybederdi. Tüm mesele, evrim teorisinin sadece bilimsel bir sorun değil, aynı zamanda felsefi bir problem olması ve arkasında bir dünya görüşünün yatıyor olmasıdır. Teorinin geçerli olup olmaması, onu sonuçları itibariyle diğer teorilerden farklı kılmaktadır. Ateist açısından bu bir ölüm kalım meselesi sayılabilir, çünkü teorinin geçerli olmadığının anlaşılması tek alternatifi olan dini argümanın, yani yaratılışın kabulüne yol açacaktır. Aynı şeyin teist açısından neden geçerli olmadığı ya da kısmen geçerli olduğu aşağıda açıklanacaktır. Bir teorinin ispatını yapmak iddia sahibinin vazifesidir, dolayısıyla bizim evrim teorisini yanlışlama gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Buna rağmen, evrim teorisine yönelik teknik itirazların ve eleştirilerin yapıldığını biliyoruz. Bu yazı çerçevesinde ise, sözü edilen teorinin bilimsel kriterlere uymadığı ve hepsinden önemlisi apriori kabullere dayalı bir inanç olduğu gösterilemeye çalışılacaktır.</p>
<p><strong>Bilimsellik İddiası </strong></p>
<p>Karşımızda öyle bir teori duruyor ki, bilimsel olduğu ısrarla savunuluyor, fakat bilimsel kriterlere uymuyor; gözlenemiyor, yeniden uygulanamıyor ve ölçülemiyor. Hepsinden ötesi, daha iyisi olmadığından bunun kabul edilmesi isteniyor. Eğer teorinin arkasında ideolojik bir bakış ve doğruluğuna dair kesin inanç olmasaydı, açıklama gücündeki zayıflığından dolayı çoktan terk edilmiş olurdu. Bilimsel bilgi, felsefi görüşlerle yoğrulup düzenlenerek önümüze getiriliyor ve bunun bilimsel bilgi olduğu ileri sürülüyor/dayatılıyor. Bu anlamda teistlerin karşısında bir bilim kilisesi durmaktadır. Tabii ki bu noktada karşımıza, bilim olanla bilim olmayanı ayırt etme sorunu çıkıyor. Evrimci, daha meselenin başında tanrının var olmadığını kesin bir veri olarak kabul ederek yola çıkmaktadır. Dolayısıyla, geriye hiç inandırıcı olmamasına rağmen, her şeyi sadece maddeye bağlı olarak açıklama yönteminden başka çare kalmıyor ve buna bilimsel açıklama deniyor. Bilimsel kılıf altında yapılan sahte açıklamalara itiraz yöneltildiğinde ya “şu anda eldeki en iyi izahın bu olduğu” ya da “bilimin gelecekte bu sorulara açıklık kazandıracağı” söylenmektedir. Bu yaklaşımda evrimcinin kendini bilimsel bilgi ile sınırladığını görüyoruz. Ancak kişinin kendini salt bilimsel bilgi ile kayıt alması onun dünya görüşüyle ilgili bir sorundur.</p>
<p>Tüm bilgimizin bilimsel bilgiden ibaret olduğunu söylemek tam bir bilim-perestlik anlamına gelir. Sanat, müzik, edebiyat, ahlaki değerler, sevgi, aşk vs. hakkındaki bilgilerimiz bilimsel bilgi kategorisine dahil edilemez. O halde, “kişi kendini ne ile sınırlayıp bağlıyorsa gerçekte inancı odur” diyebiliriz. Problemin daha başında Allah’ın varlığını ve yaratılış düşüncesini devre dışı bırakarak evrimsiz bilim olamayacağını dayatmak işte ancak böyle bir inancın gereği olabilir. Fiziksel bir olayın açıklanmasında bilimsellik kaygı sı altında öznesiz bir açıklama yöntemine başvurulması bir şeyleri gizlemeye yönelik bir tavırdır. Bilindiği üzere, Aristo maddi, şekli, fail ve gai olarak dört sebepten bahseder. Modern bilim bunlardan sadece ilk ikisi (madde ve form) ile ilgilenir, asıl fail ve maksat üzerinde durmaz. Dolayısıyla bilimsel açıklama biçimi pratikte değilse bile, felsefi açıdan hiçbir zaman tatmin edici olmamaktadır. Bu probleme evrim teorisinde de rastlanmakta ve failsiz ve herhangi bir maksada yönelik olmayan salt maddesel dönüşümlerin insan gibi bir varlığı netice verdiğine inanılması istenmektedir.</p>
<p><strong>Canlılığın Başlangıcı Sorunu </strong></p>
<p>Evrimci, tüm çalışmalarında rağmen en temel sorun olan hayatın nasıl başladığını meselesini açıklayamıyor. 21. yüzyılın bilgisi ile laboratuar şartları altında bile bir hücre üretilemezken, hayatın kendiliğinden ortaya çıktığını ileri sürmenin neresi bilimseldir? Açıkçası hayatın, cansız maddelerin kendiliğinden bir araya gelerek başladığı iddiası bilimsel olarak gösterilemediğinden evrimci açısından bu durum tam manasıyla aksiyomatik inanç özelliği taşır. Bilindiği üzere matematik, geometri ve fen bilimlerinde belirli bir başlangıç yapabilmek için birtakım aksiyomlar kabul edilir. Bu aksiyomlar kümesi sadece birer tanımlamadan ibarettir ve ispatları yapılamaz (Euclides geometrisinde iki nokta arasındaki en kısa mesafenin bir doğru olması gibi). Dolayısıyla aksiyomatik temele dayalı bir bilginin doğruluğu, aksiyomların geçerliliğine bağlıdır. O halde evrimcinin ya canlılığın nasıl başladığını göstermesi ya da bu iddiasının sadece bir kabulden ibaret olduğunu ifade etmesi gerekir. Yanlış olan şey, kendi kabullerini/inançlarını bilimsel ve ispatlanmış bir gerçek gibi ileri sürmeleri ve itiraz edenleri bilim-dışı olmakla suçlamalarıdır. Böyle bakıldığında hayatın bir şekilde kendiliğinden başladığını ya da Allah tarafından yaratıldığını söylemek arasında, bilime uygunluk açısından, bir fark kalmaz. Farkı oluşturan şey, hangisinin daha makul olduğudur. Issız bir adaya çıktığınızı ve dev bir makine ile karşılaştığınızı düşünün. İki açıklama söz konusu olabilir: birincisi, etrafta herhangi birisi görünmemekle beraber bunun bir bilinç ve dizayn gerektirdiği ve gösterme imkânı olmasa bile akıl taşıyan bir fail tarafından yapıldığıdır. İkincisi, çeşitli doğal kuvvetlerin etkisi ile böyle makinenin kendiliğinden oluştuğunu ileri sürmek, fakat bunu deneysel olarak gösterme noktasında başarısız olmak. Hangisinin daha makul ya da bilimsel olduğuna herkes kendi karar vermelidir.</p>
<p><strong> İnsanın Sadece Biyolojik Bir Varlık Olamaması </strong></p>
<p>Evrimciler, insanın salt biyolojik gelişimini açıklamaya çalışıyorlar fakat akıl, bilinç ve duyguların nasıl ortaya çıkıp geliştiği konusunda bir izahta bulunamıyorlar. Ayrıca düşünme, hesap yapma, konuşma, bilgi üretme, yazma gibi pek çok özellik sadece insanda görünmekte ve başka hiçbir canlıda bunlara rastlanmamaktadır.İnsanın en yakın atası olduğu ileri sürülen şempanzelerle insan arasında bu sayılan nitelikleri kısmen taşıyan hiçbir canlı gösterilememektedir.</p>
<p><strong>Tesadüf ve Daktilo Örneği</strong></p>
<p>Evrimci, canlılığın ve türlerin ortaya çıkışını açıklama noktasında kullandığı tesadüf kavramının sorgulanmasından rahatsız olur. Bunun yerine random, süreç, doğal mekanizmalar, seçilim, mutasyon varyasyon gibi bazı terimler kullanır. Fakat bu kavramlar biraz kurcalandığında, mekanizmanın işleyişinde hiçbir aklın ve bilincin söz konusu olmadığının belirtilme zorunluluğu doğar ve yine karşımıza tesadüf çıkar. Varlık âleminin ve canlılığın tesadüfe sığmayacağını anlayan evrimci doğal seçilimi öne çıkarır ve bunu açıklamak için bilinen bir örneğe başvurur: “Daktilo başında oturan bir şempanzenin Hamlet’i yazma olasılığı sıfırdır. Fakat daktilonun, yanlış bir harfe basıldığı zaman yazmadığı ve sadece doğru harfe basıldığında yazacak şekilde çalıştığı düşünülürse Hamlet’in yazılması mümkün hale gelebilir”. Evrimci meseleyi kendi açısından makul hale getirmek isterken ciddi bir tutarsızlık içindedir. Hamlet’in yazılabilmesi için şempanzeye atfedemediği bilinci daktiloya vermek gibi bir yola girmektedir. Daktilonun sadece doğru harfleri kabul ederek yazması onun daha evvel ne yazacağını bilmesini gerektirir ki, bunun anlamı daktilonun Sheakespare olması demektir! Doğal seçilim, tam anlamıyla bir inanç terimidir. Seçen ve seçilenin her ikisi de aynı şeyi, yani tabiatı göstermektedir. Seçim, şuurlu bir fiildir; o halde kim, neyi, hangi amaçla seçmektedir?</p>
<p><strong>Fosiller Meselesi </strong></p>
<p>Evrim teorisinin tarifine göre, türler arası geçişin son derece yavaş ve aşamalı bir şekilde gerçekleşmesi gerekir. Bu durumda bir türden diğerine geçişi gösteren sayısız halkanın bulunması gerekir. Mesela sudan karaya geçişte, organların nasıl dönüştüğünü her aşamasıyla gösteren çok miktarda fosilin ortaya çıkarılması lazımdır. Aksi taktirde, son derece kopuk halkaların birbirinin devamı olduğunun söylenmesi sadece bir iddia olarak kalacaktır. Eğer türlerin ortaya çıkışı sıçrama yoluyla olmuşsa bunun yaratılış görüşünden hiçbir farkı yoktur.</p>
<p><strong> Ortak Köken ve Gen Haritaları </strong></p>
<p>Evrimci, canlıların gen haritalarını ve matris dizilimlerini göstererek aralarındaki ortak yönlere dikkat çekmekte ve bu benzerliklerden hareketle türler arası geçişin olduğunu ve tüm canlıların aynı ortak atadan geldiğini ileri sürmektedir. Tüm canlılarda temel yapıtaşlarının var olması ve benzer fonksiyonları icra eden organların bulunması canlıların aynı kökenden geldiğini değil, tek bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir. Canlıların temel ortak yapılara sahip olması gayet normaldir; benzerliğin olmaması için, “kedilerin gözü varken fillerin gözsüz olması ya da devenin etten fakat atların demirden yapılmış olması gerekir” gibi garip sonuçlara ulaşılır. Son iki yüzyıl boyunca otomobillerin gelişimin/evrimini takip edersek hepsinde benzer malzemelerin ve fonksiyonların var olduğunu görürüz. Fakat buradan hareketle, otomobillerin kendiliğinden ortaya çıktığı ya da kendi kendilerine gelişerek bir modelden diğer bir üst modele atladıkları sonucu çıkarılamaz. Yapılabilecek en makul çıkarım, hepsinin bilinçli bir dizaynın ürünü olduğu ve bir mühendisin eliyle gerçekleştiğidir. Bilindiği üzere, moleküleri evrim konulu bilimsel makalelerin tamamına yakını aminoasit dizilimlerinin kıyaslanması ile ilgilidir. Bu dizilim karşılaştırmasında iki proteinin tüm aminoasitleri sıralanarak incelenir veya bir DNA üzerindeki nükleotidler karşılaştırılır. Bu dizilimlerin karşılaştırılması karmaşık bir biyokimyasal sistemin fonksiyonlarının nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Aynı şirket tarafından üretilen iki ayrı model bilgisayara ait kullanım kılavuzları, birçok ortak kelime ve cümlelere sahip olmasına rağmen, kılavuzlardaki harflerin dizilimini karşılaştırmak hiçbir şekilde bu bilgisayarların kendi başlarına daktilodan evrimleştiklerini göstermez. Buradan yapılabilecek en mantıklı çıkarım, bu iki model bilgisayarın aynı firmanın ürünü olduğu ve tek bir elden çıktığıdır.</p>
<p><strong>Yorum Farkı </strong></p>
<p>Bilindiği üzere, deney veya gözlem belirli bir teori ya da bakış açısını doğrulamak/test etmek amacıyla yapılır. Zihinde bu bakış açısı olmazsa neyin, niçin ve hangi yönü itibarıyla deneyip gözlemleneceğine karar verilemez. Durum böyle olunca, deneyden elde edilen bilgiler tarafsız ve ham değil, işlenmiş ve yönlendirilmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple aynı verilerin, tam ters yöndeki teorileri doğrulamak için de kullanılması mümkündür. Dolayısıyla, salt doğrulama o teorinin kesinlikle geçerli olduğunu ve ispatlandığını göstermez. Evrimci kendini, teorisinin doğruluğuna inandırdığı için elde ettiği her bilginin teyit edici yönde olduğunu düşünmektedir. Aslında bu, güneşin dünyanın etrafında döndüğü zanneden birinin, her sabah güneş doğarken kendisinin hareketsiz ve güneşin hareketli olduğunu gözlemlemesi ve bunu iddiasına açık bir delil olarak göstermesi gibi bir şeydir. Halbuki aynı gözlem, dünyanın güneş etrafında döndüğü yönündeki iddiayı doğrulamak için de kullanılabilir. Bu yaklaşımın en bariz örneğini fosiller konusunda görmekteyiz. Evrimci zorlukla bulduğu her fosili benzer gördüğü başka bir fosilin önüne ya da arkasına yerleştirerek ara form zincirini tamamlamaya çalışır. Halbuki, bulunan fosilin başka bir türü göstermesi ya da soyu tükendiği için günümüze kadar gelememiş bir canlıya ait olması mümkündür. Fakat evrimci bu seçeneği, kendi teorisini doğrulamadığı için kabul etmez.</p>
<p><strong>Doğal Seçilim </strong></p>
<p>Evrimi yöneten bir akıl ya da bilincin var olmadığını ve mutasyonların belirli bir amacı gerçekleştirmek için ortaya çıkmadığını evrimci kabul etmektedir. İddiaya göre evrim, daha önce oluşmuş maddi yapılar üzerinde zorunlu bir şekilde meydana gelir. Dikkatli bir göz, böyle bir iddianın arkasında bilimsel bilginin değil, bir inancın ve kabulün olduğunu hemen görebilir. Evrimcinin bu noktadaki inancı/kabulü açıktır: maddi yapıların, zorunlu birtakım neticeleri üretmek gibi maksatları vardır ve bunun için var olurlar!</p>
<p><strong>İndirgenemez Komplekslik </strong></p>
<p>Canlılara ait son derece karmaşık yapıların aşamalı olarak gelişimini açıklamak evrim açısından ciddi bir problem olarak görünmektedir. Göz, kulak, kalp, akciğer, beyin gibi pek çok organın ortaya çıkışına dair tatmin edici bir izah yoktur. Tek başına bir işe yaramayan, fakat bir sistem içinde kritik rol oynayan elemanların birbirinden habersizce ve hiçbir amaçları olmaksızın yavaş yavaş karmaşık bir mekanizmayı oluşturduğunu düşünmek tam manasıyla bir inançtır. Sorunun farkında olan evrimciler meseleyi atlatabilmek için ilginç yollara başvurmaktadırlar. Tartışmalarda en çok gündeme gelen bakteri kamçısı, gözün oluşumu ya da kanın pıhtılaşması gibi mekanizmalarda herhangi bir elemanın çıkarılmasının sistemin tümünü etkisiz kılacağı, argümanını bertaraf etmek için bazı kritik olmayan parçalar dışarı atılmakta ve sistemin hâlâ çalıştığı gösterilmektedir. Böylelikle karmaşık yapıların basitten kompleksliğe doğru geliştiği argümanı canlı tutulmak istenmektedir. Daha iyi anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünebiliriz: Bir otomobili oluşturan ve karşılıklı ilişki içinde olan binlerce parçanın kendiliğinden bir araya gelemeyeceği ve kritik bir parçanın çıkarılmasıyla otomobilin artık çalışamayacağı düşüncesine karşılık evrimci, bazı parçaları çıkararak sistemin yine çalıştığını gösterme yoluna gitmektedir. Otomobilin kapılarını, ön-arka kaputunu, döşemelerini, kornasını dışarı atmakta ve sistemin hâlâ çalıştığını göstererek indirgenemez kompleksliği boşa çıkarmaya gayret etmektedir. Belli ki evrimci esas meseleyi anlamak istememektedir. Çünkü burada önemli olan kritik, yani olmazsa olmaz parçaların çıkarılamayacağıdır. Mesela tekerleklerin, motorun, ateşleme mekanizmasının çıkarılması ya da benzin konulmaması gibi şeylerden herhangi birinin olmaması tüm sistemi atıl hale getirir. Evrimci, tüm bu elemanlar birbirinden habersiz olarak nasıl aşama aşama bir araya geldiğini açıklamalıdır. Diğer taraftan, ortada görmek, duymak, düşünmek gibi şeyler hiç yokken göz, kulak ve beyin gibi organların nasıl ve neden ortaya çıktığını evrimcinin izah etmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Mutasyonlar ve Varyasyonlar </strong></p>
<p>Evrimci, mutasyonların rolüne fazlasıyla güvenmektedir. Türlerin kendi içinde varyasyonları olduğuna dair herhangi bir itiraz yoktur. Mutasyon veya tür içi farklılaşmalar o canlının kendi kodlarında zaten varolan potansiyeldir. Ancak bu potansiyel, tür içinde kalmakla sınırlıdır. Doğal şartlarda, türün genetik potansiyelini aşacak derecede birtakım durumlar oluşursa o tür elenmeye maruz kalır. Hiçbir deney, mutasyon yoluyla daha ileri türlerin ortaya çıktığını gösteremiyor. Bu mümkün olsaydı, belirli bir canlıdan başlayarak hızlandırılmış mutasyon yoluyla diğer türlere geçiş sağlanabilirdi. Fakat yine de evrimcinin bu konudaki inancı ve ümidi devam etmektedir. İspinoz kuşlarının gagasının değişimi ya da ıslah oluyla ineklerin daha fazla süt vermesinin sağlanmasındaki değişimlerle analoji kurularak, kuşların kanatlarının hiç yokken ortaya çıktığı veya sudan karaya çıkışta akciğerlerin hiç yoktan oluştuğu söylenemez. Varolan organların kendi içinde farklılaşması ile hiç yoktan yeni organların veya özelliklerin kazanılması birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Tür içi farklılaşmalar dereceli değişimlerdir, halbuki bir türden diğerine geçiş mahiyet farklılığını gerektirir. Dolayısıyla evrimcinin bu noktada gerçeğe uygun düşmeyen analojilere başvurması geçerli değildir.</p>
<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme </strong></p>
<p>Evrimci henüz teorisini ortaya koymadan evvel, tabiatta hazır bulduğu maddenin/ evrenin kökeni hakkında bir açıklama yapmak zorundadır. Bu nokta irdelendiğinde evrimcilerin bilimsel görüş olarak dayatmaya çalıştıkları teorilerinin kökeninde maddeci dünya görüşünün yattığı hemen görülecektir. Cansız varlıklardan hareketle kendiliğinden canlıların ortaya çıkacağını ileri sürmenin bilimle hiç alakası yoktur ve tamamen bir varsayımdan ibarettir. Hayatın, maddede potansiyel olarak var olduğunu düşünmek, parlayan bir aynanın içinde gerçekten güneşin olduğunu zannetmek gibi bir yanılgıdır. Halbuki tüm aynalarda görünen ışığın (hayatın) kaynağı gökyüzündeki güneştir. Hayatın ve farklı türlerin ortaya çıkışını laboratuarda ya da başka şekillerde gösteremeyen evrimcinin bahanesi bellidir: bu oluşumlar binlerce yıllık süreç sonunda meydana gelmiştir, o yüzden bunları gösterme imkânı yoktur! Fakat yaratılışı savunanlar, Allah tarafından yaratılma işleminin gözlenmesinin ya da deney konusu yapılmasının imkânı olmadığını söylediklerinde bilim dışı olmakla suçlanırlar.</p>
<p>Eğer evrim teorisinin bilimsel olduğu ileri sürülüyorsa, evrim karşıtlarının bilimsel bir ispat bekleme hakkı vardır. Şu ya da bu sebeple evrimcinin bazı şeyleri gösterememesi kendilerini ilgilendiren bir sorundur. Bu noktada evrimcinin, ileri sürdüğü teorinin bilimsel bazı kriterleri karşılayamadığını itiraf etmesi gerekir. Yaratılış düşüncesi, Allah’ın varlığının kesin olmasına dayanır. Benzer şekilde, evrim teorisi de ateizmin zorunlu bir neticesi olarak apriori doğru sayılan bir inançtır. Evrimcinin kendi dünya görüşü doğrultusunda bir takım varsayım ve aksiyomlara dayanma hakkı vardır, fakat sahip olduğu inançlarını bilimsel ve sanki defalarca ispatlanmış bir mesele gibi takdim etmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Yine de evrimcinin bilimsel yoldan ya da aklını ve mantığını kullanarak tanrının var olmadığı yönündeki ön yargısını terk etmesi ve yaratılış seçeneğini daha işin başında elemeyi bilimsellik zannetmenin yanlışlığını fark etme ihtimali vardır. Evrimci açısından, hayatı yaratanın tesadüfler değil de Allah olduğunu fark etmesi, çocukken yılbaşında hediye getirenin Noel Baba olmadığını ve her şeyi kendi babasının hazırladığını fark etmesi gibi bir durumdur. Bu farkına varış, ancak çocuğun aklı başına geldiğinde gerçekleşebilir. Bu anlamda tüm evrimcilere çocukluktan çıkıp akılbaliğ olmaya doğru evrilmeleri temennisinde bulunabiliriz.</p>
<p>Ümran Dergisi,183.sayı,syf:54-59</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/">Bir İnanç Olarak Evrim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bildikçe İnsana Bir Şeyler Mi Oluyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 10:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâk Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Aydının Yükselişi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Ahlâkı]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi ve ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin Unsurları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Adamı ve Âlim İkilemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Entelektüel]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24183</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hangi Şeyin îlmi? Bilmeyi değerli kılan unsurun ne olduğunu anlamak için “neyi, ne kadar, ne maksatla, hangi öncelik sı­rasına göre bilmek&#8230;” gibi temel soruların cevaplanması gerekir. Kötü amaçla kullanıldığında silaha ve sömürü aracına dönüşebilen bilginin bir taraftan sorun oluştu­rurken diğer taraftan da problemin çözümü için kaçınıl­maz olması ilginçtir. Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sa­hipleri dünyanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/">Bildikçe İnsana Bir Şeyler Mi Oluyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-10460 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tasavvuf-420x330.jpg" alt="" width="420" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tasavvuf-420x330.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tasavvuf-420x330-300x236.jpg 300w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></p>
<p><strong>Hangi Şeyin îlmi?</strong></p>
<p>Bilmeyi değerli kılan unsurun ne olduğunu anlamak için “neyi, ne kadar, ne maksatla, hangi öncelik sı­rasına göre bilmek&#8230;” gibi temel soruların cevaplanması gerekir. Kötü amaçla kullanıldığında silaha ve sömürü aracına dönüşebilen bilginin bir taraftan sorun oluştu­rurken diğer taraftan da problemin çözümü için kaçınıl­maz olması ilginçtir.</p>
<p>Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sa­hipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerin­den bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuark- lar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı ola­bilmektedir.</p>
<p>Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi ma­lumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolcu­luğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa ya­nınızda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır./</p>
<p>Bilgisi ile övünen kibirli bir lisan âlimi karşıdan kar­şıya geçmek için bir kayığa binmiş ve kendi halindeki kayıkçıya küçümseyerek: <em>“Sen hiç nahiv (dil bilgisi) oku­dun mu, bakalım?”</em> diye sormuş. Adam <em>“Yok beyim, biz o şeyleri bilmeyiz”</em> deyince bizimki aşağılayıcı bir şekilde <em>“Yazık! Ömrünün yarısı boşa geçmiş!”</em> demiş. Kayıkçı adamın bu tacizine üzülmüş ama sabredip sesini çıkar­mamış. Bir müddet sonra rüzgâr çıkıp kayık sallanma­ya ve su almaya başlayınca kayıkçı lisan âlimine dönüp <em>“Efendim siz yüzme bilir misiniz?”</em> demiş ve <em>“Hayır” </em>cevabını alınca <em>“Yazık! Gitti ömrünüzün tamamı!”</em> diye karşılık vermiş. Asıl olan nahiv değil, mahivdir!</p>
<p><strong>Bilgi &#8211; İlim</strong></p>
<p>En fazla rağbet gören tanıma göre bilgi, süje ile kendisi dışındaki obje arasında kurulan bir bağlantıdan ibaret­tir. İbn-i Sina’nın, <em>“bilgi, izafet durumunun bizzat kendi­sinden ibarettir. Yani bilen ile bilinen arasında bulunan  </em><em>ilişki durumudur”</em> şeklindeki tanımının modern felsefe­ciler tarafından asırlarca sonra aynen kabul edildiğinin altını çizmek gerekiyor. Söz konusu tanıma göre, bilme durumunda olan özne de aslında varlık âleminin bir par­çası olması açısından nesne konumundadır. Verilen bu tanım, bilme kabiliyetine sahip olan öznenin bu özelliği­nin nereden kaynaklandığını göz ardı etmesi sebebiyle sorunludur. Özneyi nesneden ayıran bilme yeteneğinin temelinde insanın fıtratına potansiyel olarak yerleştiril­miş “İlahi bir öz” bulunduğu gerçeği kasıtlı olarak gizlen­mektedir.</p>
<p>“A öznesi P önermesini biliyor” denildiği zaman kas­tedilen şey şunlar olabilir:</p>
<p>A öznesi, P önermesine inanmaktadır. (Psikolojik yön)</p>
<p>P doğrudur. (Metafizik içerikli iddia)</p>
<p>A öznesinin P önermesinin doğru olduğunu ileri sürme inanma hususunda haklı gerekçeleri (man­tıksal temellendirme) vardır.</p>
<p>Buradan anlaşılacağı üzere, bilginin oluşması için önermenin doğruluğunu benimsemenin ve inanmanın ötesinde rasyonel bir temellendirme yapılması gereki­yor. Fakat rasyonellik, doğrulama, deney, gözlem, se- bep-sonuç ilişkisi hakiki bilginin hasıl olması için yeterli değildir. Hiçbir bilgi kendini açık ve saf haliyle tezahür ettirmez. Belirli bir bilgi sahası ile ilgili çalışma yapan­lar o bilginin objektif olarak fotoğrafını çekmezler, kendi yorumlarına göre resmini yaparlar. Başka bir deyişle, her bilgi belirli bir öznenin yorumu neticesinde elde edilir. O halde hakikati yansıtan bir bilginin kendi içinde çelişki­li olmasından ziyade, o bilgiyi yorumlayan bilim adamı, aydın veya âlimin çatışmasından söz edilebilir.</p>
<p>Elde edilme yöntemi, kaynağı, metodolojisi, ispat tar­zı ve muhtevası açısından bilgiyi dini, felsefi, bilimsel olarak sınıflandırmak mümkündür. Ancak bu tasnif me­tot ve konular itibarıyla çeşitli kriterler göz önüne alına­rak yapılan bir kategorik ayırımdır. Bu durumu Batı dün­yasında karşımıza çıkan vahiy kaynaklı ilmin tamamen elimine edilmesiyle başlayan sekülerleşme sürecinin neticesi olan “bilginin parçalanması” durumu ile karış­tırmamak gerekir. Bilgi, bağımsız birimler haline gelin­ce farklı şeyleri bilenler bir bütünün parçası olmaktan ziyade birbirini dışlayan hasımlara dönüşmüştür. Eğer bilinmeye konu olan şey bir hakikatin ya da doğrunun yansıması ise âlimin, aydının, bilim adamının, entelektü­elin bakış açısının birbirini tamamlar mahiyette olması beklenir.</p>
<p><strong>Bilim Adamı ve Âlim İkilemi</strong></p>
<p>Dış dünya hakkında bilimsel yöntemlerle elde edilen bilginin insanın anlam arayışına kayda değer bir katkı­da bulunmadığının açığa çıkması bilimsel bilginin her derde deva olmadığı fikrini güçlendirmektedir. Bilimsel bilginin verilerinden faydalanmanın ötesinde farklı bir bilgilenme sürecine ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Ar­tık problem bilmekten ve bilimsel olarak açıklamaktan ziyade bilginin insan için ne anlam ifade ettiğini sorgu­lamakla ilgilidir. Sadece maddeye indirgenmiş bir bilgi anlayışının insanın ihtiyacı olan hakikat arayışına yar­dımcı olması beklenemez. Vahiyden bağımsız bir bilgi geleneği açısından bilginin kaynağı ve değeri meselesi içinden çıkılamaz bir problem olarak kalacaktır.</p>
<p>Her şeyi salt fiziksel faktörlere indirgeyerek açıkla­maya çalışan zihin açısından bakılırsa olgular arasında sebep-sonuç ilişkisinden öte bir gerçeklik söz konusu de­ğildir. Bu anlayışa göre, tüm fenomenler dizisi sonu gel­meyen ve herhangi bir amaca yönelik olmayan maddesel sebepler saikiyle vuku bulur. Bilimsel bilgi kendini sözü edilen fiziksel sebepleri açıklamak ve nasıl sorusuna ce­vap verme çabasıyla sınırlamıştır. Bu sınırlama sebeple­rin nihai ve hakiki açıklamalar ortaya koyduğu yanılgısı­na yol açmaktadır. Dolayısıyla, kendini bu sınırlar içine hapseden kişi ilim adamı olarak görülemez.</p>
<p>İnsan, fiziksel dünyanın sıradan bir nesnesi haline ge­lince hayatın sadece bir şekilde var olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Görüleceği üzere, salt fiziksel dünyaya indirgenmiş bilgi ile hareket edenler insan ha­yatına ve değerine yönelik dolaylı bir tehdit oluşturmak­tadırlar. Bu türden bir bilgilenme herkesin içinde bulun­duğu statü, maddi durum ve hevesine göre farklı hakikat üretmesine yol açar. Netice ise hakikatin izafileştirilerek sıfırlanması ve bilginin suistimal edilmesidir?Açıktır ki, insan ontolojik durumu itibarıyla nihai ve kesin bilginin peşindedir. Her birey doğrudan ya da dolaylı olarak yer­yüzünün ebedi yurdu olmadığının ve buralardan gide­ceğinin farkında olduğundan daima bir arayış içindedir. İnsana bu arayışında çözüm olacak &#8220;bilgi” verilmediği zaman endişe ve bunalım devamlı hale gelecektir. İşte tam bu noktada devreye girerek salt bilim adamlarından farkını gösterebilen kişi âlimdir. Bilim adamı bilginin ötesinde anlam soruşturmasına girmezse âlim statüsüne çıkamaz, teknik eleman seviyesinde kalır.</p>
<p><strong>Bilginin Unsurları</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, Aristo varlığı ve oluşu dört temel unsura bağlı olarak ele almıştır. Maddî, formel, gaye ve fail unsu­ru. Modern dönem bilginin oluşumunda sadece maddi ve formel unsuru dikkate almış ve gaye ile fail unsurları göz ardı etmiştir. Bilhassa pozitivist anlayış metafizikten kaçınmak için varlığın ve oluşun arkasındaki teleolojiyi ve fail unsuru gündeminden tamamen çıkarmıştır. Bir heykelin maddî unsurunu (mermer) ve formel unsu­runu (şekli) incelemeye tabi tutarken heykelin yapılma maksadını ve heykeltıraşı görmezden gelmek en cızından bilginin parçalanması gibi bir neticeyi ortaya çıkarmış­tır. Çünkü heykel ile onu inşa eden arasındaki ilişkiyi ko­parmak hakiki bilginin oluşmasına mani olacak kasıtlı bir davranıştır.</p>
<p>Tam bu noktada İslam düşüncesindeki “iman, bir in­fisahtır” tarifine yönelmek uygun olacaktır. İntisab, bilin­diği üzere bağ kurmak (münasebet) manasındadır; yani, varlık ile Allah arasında bir şekilde bağlantı kurulması­dır. İşte, gaye ve fail unsurlarının dikkate alınmaması bu intisabı bozmakta ve bilginin sadece bir yüzü gösteril­mektedir.</p>
<p>Bir şeyi gerçekten bilmek, o şeyle ilgili <em>nihaî sebebi </em>bilmek demektir. Mesela, bir cinayet olayını çözmeye ça­lışan bir dedektifin kurbanın <em>kan kaybı sebebiyle</em> öldü­ğünü anladığını varsayalım. Şimdi, ölüme sebep olan şey kan kaybıdır, o halde “problem çözülmüştür” denilebilir mi? Araştırmaya devam edilsin ve kan kaybına atılan kurşunun sebep olduğu tespit edilsin. Sonra kurşunun belirli bir tabancadan çıktığı anlaşılmış olsun. Ancak hâlâ problem çözülmemiştir. Soruşturma sürdürülür ve tetiği kimin çektiği bulunursa, işte o zaman katilin kim olduğu ortaya çıkmış ve mesele halledilmiş olur. Görü­leceği üzere, sorunun tamamen çözülmesi ancak nihai sebebe ulaşılması neticesinde mümkün olmaktadır. Eğer araştırma son noktaya kadar götürülmeseydi ölüme se­bep olan şeyin kan kaybı, kurşun ya da tabanca olduğu söylenerek soruşturma kapatılmış olacaktı!</p>
<p>îşte, canlılar, cansızlar, madde, insan vs. hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilmek için varlık âleminin arkasında duran <em>Hakiki Sebebe</em> ulaşana kadar soruştur­mayı sürdürmek gerekir. Hâlbuki bilimsel bilgi soruş­turmayı kendini sınırladığı alanda sona erdirerek kesin hüküm verme iddiasındadır. Mesela, insanın toprak, su, elementler veya hücrelerden meydana geldiğini söyleyip o noktada kalmak, cinayete kurşunun neden olduğunu ileri sürüp soruşturmayı eksik bırakmak <em>yanlış bilmeye </em>yol açar.</p>
<p>Hakikati soruşturma noktasında deney, gözlem ve sebep-sonuç ilişkisi gibi faktörlerin önemi tartışılamaz. Fakat sebeplere takılıp kalan zihin daha ötelerde yatan hikmeti arama çabasına girmez. Hemen her meselede olduğu gibi hikmet de tabiatı gereği gizlidir ve kendini kolayca göstermez. Hikmetin üzerine sebepler elbisesini giydirmek bilginin anlam ve amacını örtmek manasına gelir. Hakiki âlim, bu örtüyü kaldırmakla kendini vazife­li bilen kişidir. Eğer eşyanın tabiatında ve fenomenlerin arkasında bir hikmet yoksa bilginin de yüce ve ahlakî bir tarafından söz edilemez. Mesele böyle kavrandığı zaman bilgi, hikmetten arındırılmış salt dünyevî içerikli bir ilgi alanı haline gelir ve bu bilginin sahipleri yeryüzünü di­ledikleri gibi değiştirme hakkını kendilerinde bulurlar.</p>
<p><strong>İlim, İrfan ve Cehalet</strong></p>
<p>Cehalet sathî görüşlülük, eşyanın ve olayların arkasında­ki ilahi iradeyi kavrayamama ve özellikle kâinattaki var­lıkların Cenab-ı Hakkı işaret eden semboller olduğunun idrak edilememesi halidir. Cehalet kelimesi Kuran’da bilgi eksikliği ve ilimden mahrum olma anlamında da kullanılmakla beraber farklı ve daha derin imalarda bu­lunacak şekilde yer almaktadır.’her şeyden evvel belirt­mek gerekiyor ki, asıl cehalet Cenab-ı Hakkı bilmemek ve inkâr etmektir. Bu haliyle cehaletin bilgili, kültürlü, tahsilli, entelektüel olmakla alakası yoktur; ayetlerden anlaşıyor ki, Allah’a ve peygamberlerine karşı direnç gös­terenlerin ve akla gelmedik itirazlarda bulunanların asıl sorunu bilgisizlik değil, itaat etmeme noktasında inat et­meleri ve kibir göstermeleridir.</p>
<p>Cehalet Allah’a itaate razı olmama, günah olduğunu bildiği şeylerden kaçınmama ve hakikate karşı alaycı ve umursamaz olmaktan kaynaklanan bir tavır bozukluğu halidir. Dolayısıyla küfür, şirk ve Allah’a isyanın her türü cahillik kategorisine girerMsyan ve iman konusunda yan çizme ile ilgili tavırlar Kur’an’da gökten meleklerin in­dirilmesini, ölülerin kendileri ile konuşmasını, Hz. Mu­sa’dan diğer kavimlerin tanrıları gibi tanrılar yapmasını istemeleri, Lût kavminin kadınları bırakıp erkeklere yak­laşmaları ve peygamberlere azabın bir an evvel gelmesi için ısrar etmeleri şeklinde sıralanmıştır. Bu tür taleple­rin peygamberlerin önüne getirilmesinin bilgi eksikli­ği ile bir alakası yoktur, çünkü teklifi yapanların hepsi peygamberlerin onları taptıkları batıl ilahları terk edip Allah’a yönelmeye davet ettiğini bilmektedirler. O halde cehaletin sadece bilgi eksikliği olarak algılanmaması ve hakikate karşı kasıtlı bir direnme tavrı şeklinde görül­mesi daha uygundur.</p>
<p><em>“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendile­rine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. Israi- loğulları, “Ey Musa! Onların kendilerine ait ilâhları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilâh yapsana” dediler. Musa şöyle dedi: “Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz.” (Araf; 138)</em></p>
<p><em>“De ki: “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?” (Zümer; 64)</em></p>
<p>Görüleceği üzere, Kur’an’da bilme ya da cehalet kav­ramları bugün anlaşıldığı şekli ile bilimsel bilgi, entelek­tüellik veya kültürlü olma manasına gelmiyor. Kur’an en temel anlamda bilinmesi ve farkında olunması gereken şeyler olarak tevhit, risalet, ahret inancı, adalet ve ahlâk mevzularını sıralamaktadır. Bu sebeple de Kur’an’da hiçbir olay ve nesne bilgi ve vermek ve bilimsellik sade­dinde yer almaz; daima Allah’a ve var oluşa müteveccih yönü itibarıyla kullanılır. Asıl istenen şey, varlık ve olgu­lardan hareket ederek görünenin arkasındaki manaya ulaşılmasıdır.</p>
<p>Kur’an açısından bakıldığında, salt bilgiye takılıp ka­lanların sahip olduğu bilgiler hayatın özüne ve iç yüzü­ne değil, kabuğuna, dış yüzüne yöneliktir ve olanı tasvir etmekten ibarettir. Bu sebeple, her ne kadar bilimden ve akıldan bahsetseler de hiçbir zaman var oluşun esrarını ve anlamını yakalayamazlar:</p>
<p><em>“Onlar basit ve geçici olan hayatın sadece dış görü­nüşünü bilirler, ama ahiret hayatından tam bir gaf­let içindedirler” (Rum; 7)</em></p>
<p><em>Bu anlamda Allah&#8217;ın kelamı olan Kuran’ı ve tabiat kitabını okumayı bilmeyenler gerçekte okuma bilme­yenler sınıfından sayılır. Bu insanlar cehaletlerinin farkında olmadıkları ve kendilerini çok bilgili zan­nettikleri için din, toplum, ahlâk, iktisat, siyaset gibi konularda ileri-geri sürekli konuşurlar.</em></p>
<p><em>“Onların içinde bir de okur-yazar olmayanlar var ki, Kitabı bilmezler. Bütün bildikleri bir takım kuruntu­lardır. Onlar sadece zan içinde bulunurlar.” (Bakara; 78)</em></p>
<p>Bu tür insanlar idrak noksanlığı, manevi körlük, inat ve kendi bilgisine aşırı itimat sebebiyle sahip oldukları bilgileri doğru neticeye bağlayamaz, gerekli çıkarımları yapamazlar.</p>
<p>Adamın biri, pek basiret sahibi olmayan, kafası çalış­mayan ve hiçbir iş konusunda dikiş tutturamayan oğlu­nu bir meslek öğrensin diye uzaktaki bir remil ustasının (bir tür falcı) yanına götürür ve durumu anlatır. Usta,adamdan çocuğu bırakmasını ve bir yıl sonra gelmesi ister. Aradan bir yıl geçince adam ustanın yanına gelir ve çocuğun ne kadar mesleği öğrendiği denemek için gizlice parmağındaki akik taştan yapılma yüzüğü çıkara­rak avucunun içinde saklar. Sonra oğluna dönerek sorar: <em>Söyle bakalım avucumun içinde ne var?</em> Oğlu başlar say­maya: <em>Avucundaki şey yuvarlaktır, ortası deliktir, taştan yapılmıştır&#8230;</em> Çocuk lafı gittikçe uzatmaya başlayınca ba­bası: <em>Tamam artık, söyle şunun ne olduğunu!</em> der. Bunun üzerine oğlu neticeyi söyler: <em>Bildim, değirmen taşı!</em></p>
<p>İşte kâinat hakkında fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dalları vasıtasıyla bu kadar bilgi toplayan bazı bilim adamlarına “bütün bu olağanüstü durumlardan ve hari­ka düzenden çıkardığın neticeyi söyle” denildiğinde, alı­nacak cevabın “Allah” olması gerekirken “madde, tabiat, tesadüf!” şeklinde olması böyle bir basiretsizliktir. Bazı insanların kendisine en yakın olan şeyi (Cenab-ı Hakk’ı) bilememesi ve eldeki bu kadar veriye rağmen gereken doğru çıkarımı bir türlü yapamıyor olması ancak derin bir anlayışsızlığın neticesi olabilir. Kitabı kâtipsiz, fiili failsiz açıklamaya çalışan bir takım bilim adamları ve filozoflar basiretten ve hakiki bilgiden mahrum kalmış­lardır.</p>
<p><em>“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onlar ibret alan ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.” (Ankebut; 43) |</em></p>
<p><em>“Faydasız ilimden sana sığınırım”</em> (Müslim) hadisi kapsamına giren bilgileri iki şekilde düşünmek uygun olabilir. Birincisi, gerçekten faydalı muhtevaya sahip bil­gilerin o kişinin kendisine hiçbir hayrının dokunmaması durumudur. Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve reddeden bi­lim adamlarının hali, alnına lamba takılmış kör bir kişi­ye benzer. Başkaları faydalanmakla beraber, o ışığın kör adama bir yararı olmaz. Bu durumda kişinin ilmi kendisi açısından faydasız hale gelmiş olur. İkincisi ise, kişinin ürettiği malumatın insanlığa hiçbir faydasının olmaması hatta zehirleyici, ifsat edici, tahribe yönelik, hakikatten inhiraf ettirici ya da demagojik yapıya sahip olmasıdır. Hakikat soruşturmasına katkısı bulunmayan bilgi fayda­sızdır.</p>
<p><strong>Âlim, Aydın, Entelektüel</strong></p>
<p>Âlim, aydın, entelektüel gibi kavramların lügat manasıy­la pratikteki karşılıkları zamana, zemine ve bakış açısına göre değiştiğinden efradını cami bir tanım vermek yeri­ne durum değerlendirmesi yapmak daha münasip görü­nüyor. Bilindiği üzere münevver, <em>nur</em> aydın ise <em>ay</em> kökün­den gelmektedir ve iki kelime de gramatik olarak edilgen yapıdadır. Eğer ortada bir nurlanma veya aydınlanma durumu, yani güneş-ay ilişkisi varsa <em>“bu ışığın kaynağı (faili) nedir?&#8221;</em> sorusuna cevap vermek gerekir.</p>
<p>Tarihî açıdan bakılırsa her medeniyetin kendine mahsus yöntemleri kullanarak diğer milletlerin tecrübe ve bilgi birikimlerini tevarüs ettikleri kolayca görülebilir. Burada önemli olan husus söz konusu bilgi ve tecrübenin doğru anlaşılıp hazmedildikten ve yeniden kodlandık­tan sonra kullanılmaya başlanması gerektiğidir. Bilgiyi üretenler o bilgiyi isimlendirme, kodlama ve yorumlama hakkına sahip olur ve dolayısıyla bilginin fonksiyonunu ve kullanım şeklini belirler. Dolayısıyla bilginin kim tara­fından, hangi bağlamda üretildiğine ve nasıl kurgulandı­ğına dikkat etmek gerekir.</p>
<p>Batı Avrupa’da aydınlar gücü elinde tutan kilisenin yerini alarak maddeci dünya görüşünün rahipleri ola­rak sahneye çıkmışlardır. Aydın, Batı biliminin temel prensiplerinden biri olan “pozitivizm” ve “rasyonalizm” ilkelerine bağlı akılcı kişidir. Bu anlamda aydın, vahye ve nakle bağlı kişi değildir; modern ideolojilerin, bilgilerin taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir, benzer şekilde, Fransız­ca “entelektüel” kelimesinin tarihi kökeni ve doğuş kay­nağına indiğimiz zaman, karşımıza “Varlığın düşünce­den doğduğunu, aklın sezgi ve iradeden üstün olduğunu ileri süren” ve “zihni, bilginin ve aksiyonun tek prensibi ve rehberi kabul eden felsefî bir doktrin” çıkmaktadır. Bilimsel bilgiye aşırı güvenerek ve çağdaşlık vurgusu yaparak aklını vahyin üstünde görmesi aydının topluma yabancılaşmasına yol açar. Bu grubun ürettiği bilgi fizik­sel faktörlerle sınırlı olup sömürüye, sermayeye ve güce hizmet etmeye yöneliktir. Eğer sözü edilen durumun farkına varılmadan bu insanların arkasından gidilirse, karşımıza ilim adamı yerine “düşünce üreten fail” yerine “vazifesini yapan ve kendine sunulan hazır fikrin savu­nucusu” olan bir tip çıkar.</p>
<p>Gerçek ilim sahipleri ise bilgiyi bir bütün olarak gö­rürler; bilgiyi dini ve dünyevi diye ikiye ayırmazlar. Bil­gilim parçalanması aynı zamanda zihnin de bölünmesi anlamına gelir. Bölünmüş zihin ise tevhidi yakalayamaz. Tevhitten uzak bilgi yarım yamalak olacağından hem o kişiye hem de başkalarına zarar verir. İlim adamının has ve hakiki olanı koyun gibidir, yani yavrusunu (talebele­rini ve diğer insanları) hazmettiği temiz sütü ile besler.</p>
<p>Yetersiz bilgi sahiplerinin hali ise kuşlara benzer, yani yavrusunu kendi hazmedemediği (geviş getirerek kus­muğu) ile besler.</p>
<p>Bilginin kontrol edilmeden olduğu gibi ithal edildiği durumlarda aydın tipinin toplumdan kopuk olması kaçı­nılmazdır. Böyle olduğunda aydın halkına bağlı ve yerli kalamaz, sadece yabancı kültürleri kendi insanına dayat­manın yollarını araştırmakla kendini vazifeli bilir. Var­lığını kendi kültür ve medeniyetine değil, güçlü olanın çıkarlarını meşru kılmak ve tasdik etmekten alır. Hakiki aydın içinde bulunduğu toplumun değerlerine, tarihi ko­numuna vakıf, geniş ufuklu ve başkasının aklıyla değil kendi diliyle konuşan kişidir.</p>
<p>Alim ise, bilgiyi orijinal kaynağından alabilen ve bu bilgiyi teori bağlamında üreterek zaman ve zemine mü­nasip hale getirebilen kişidir. Âlimin ürettiği bilginin tat­bikat sahasına konulması toplumun okur-yazar tabakası­nın vazifesi olarak görülebilir.</p>
<p><strong>Aydının Yükselişi, Âlimin Düşüşü</strong></p>
<p>III. Selim’den (1789-1807) itibaren Avrupa’da yaşanan ge­lişmeler artık Osmanlı dünyasını doğrudan etkiler hale gelmiş ve daha düne kadar adam yerine konulmayan küf- far bir şekilde İslam âlemine galebe çalmaya başlamıştı. Askeriye ve mühendislik alanında yapılan düzenlemeler ve yeniliklerin istenen neticeyi vermediği kısa süre son­ra anlaşılmıştı. Başarısızlıklar değişimin kültür sahasını da kapsayan top-yekûn bir dönüşüme ihtiyaç olduğu an­layışını dayatmaya başlamıştı. İlim dünyasının modernle karşılaşması çok sancılı olmaktaydı ve bu vetireden ule­ma halkasının da etkilenmesi kaçınılmazdı. Hızlı dönü­şüm, âlimin ilmini itibarsızlaştırırken diğer taraftan da yeni bir bilgi türüne sahip başka bir grubun popülaritesi­ni artırmaktaydı. Dönemin ulema sınıfı içinde bulundu­ğu tarihî süreci doğru okuyamadığından çözüm üretmek yerine dinî argümanlara sarılarak değişime mani olma­ya çalıştı. Bilimsel bilginin hem teorik hem de teknolojik bağlamda gösterdiği göz kamaştırıcı başarılar bilginin el değiştirmesine yol açıyor, klasik ulema açığa düşüyor ve bir aydın sınıfı yükseliyordu. Geleneksel ulema modern dünyanın son derece hızlı cereyan eden siyasî, İktisadî ve bilimsel gelişmelerine ayak uydurmayı başaramayın­ca İlmî otoritesini kaybederek koltuğunu aydın sınıfına bırakmak zorunda kaldı.</p>
<p>Aydın sınıfı medeniyetlerin ilerleme süreçlerini stan­dart ve sabit adımlar olarak gördüğü için halkı kendi de­ğerlerinden koparmaya ve onları adam etmeye çalışıyor fakat gelişimi sağlayan faktörlerin zaman, mekan ve kül­türel farklılıklara bağlı olarak her toplumda aynı netice­leri vermeyebileceği gerçeğini göremiyordu. Avrupa’nın çok özel şartlar altında geçirdiği aşamaları evrensel zan­nederek halkını standart bir değişime zorlamak &#8220;türedi aydın basiretsizliğinden” başka bir şey değildi. Hâlbuki hakiki bir ilim adamının bastığı zeminin farkında olarak modernleşmenin başka aşamalardan geçerek de sağlana­bileceğini akıl edebilmesi gerekirdi. Mesela Japonya’nın, OsmanlI’dan yaklaşık olarak bir asır sonra modernleşme sürecine girmesine rağmen neticede çok daha öne geçti­ğini görerek problemin sadece bir kronoloji meselesi ol­madığını ve farklı çözümlerin söz konusu olabileceğine işaret etmesi beklenirdi.</p>
<p>Batı dünyası karşısındaki geri kalmışlık sendromundan çıkmanın ve devleti kurtarmanın ancak “aydınlar ma” vasıtasıyla olacağı düşüncesi hâkim olmuştu. Bu yaklaşım bilginin İlahî referanslarının terk edilmesi, zihniyet olarak ahiret yerine maddi dünyanın esas alınması ve seküler aklın yol göstericiliğinin kabulü anlamın; geliyordu. Söz konusu dönüşümün âlimin eliyle sağlana mayacağı açık olduğundan “bilgi adamlarının&#8221; yeniden kurgulanması ve türetilmesi gerekiyordu. Devleti kurtaracak ve modernleşmenin taşıyıcısı olacak aydınların en azından başlangıç aşamasında yeni kurulan tıp fakültelerinde ve askerî okullarda yetiştirilmesi bu insanların devleti referans alması neticesini doğurdu. Dolayısıyla halkı, adaleti, hürriyeti öncelemek yerine sistemi meş­rulaştırmaya çalışan hegemonik bir tabaka oluştu. Bu sınıfın görevi toplumu zorla da olsa modernleştirmek, milleti ve devleti ulus haline getirmekti.</p>
<p>Cumhuriyet elitleri genel olarak halk kökenli olma­larına ve halk adına iktidarı ele geçirme iddiasında bu­lunmalarına rağmen kısa bir süre sonra halktan ayrı düş­müşlerdir. Sınıf atladığını düşünen, nispeten mürekkep yalamış ve kendini aydın olarak gören bu grup kökenini çabuk unutarak devlet safına geçmiş, vatandaşı devletin emrinde çalışması gereken mahkûmlar gibi değerlendir­meye başlamış ve sistemi fikren koruma vazifesini üze­rine almıştır. Tanzimat, ıslahat ve muasırlaşma ile baş­layan süreç devrim ve darbe ile varlığını sürdürmüştür.</p>
<p><strong>Bilgi Ahlâkı &#8211; Ahlâk Bilgisi</strong></p>
<p>Bilgi ve ahlâk ilişkisi bağlamında en önemli problem kişisel bağlamda “bilgilerimle nasıl yaşamalıyım?” so­rusuna tutarlı cevap vermektir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler tabiatları nispetinde üretim yapabilen varlıklar olmakla beraber varlığının bilincinde olmak açısından insan diğer türlerden ayrılır. Bu farkındalık (self aware- ness) hali insanı mesuliyet sahibi yapar ve bu noktada ahlakî sorumluluk problemi kendini göstermeye başlar.</p>
<p>Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edil­mesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması mesele­sidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.</p>
<p>Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşünce­nin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, İnsanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğ­rudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve he­gemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmekte­dir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.</p>
<p>Bilginin ahlâksızca kullanıldığı zaman insanlığı teh­dit eder hale gelmesi bilgi çağının paradoksal ve trajik bir neticesidir) İnsanlığın kendi ürettiği bilginin altında ezilmesi ve kurban olması hazin bir durumdur. Bilgi, ah­lâkla mütenasip olarak kullanılmayınca insanın bilgisi artsa bile bu bilgiyle nasıl yaşayacağını bilemez oluyor. Kendisini ve varlığı anlamlı kılma çabası için vesile edil­meyen bilgi kişinin kendini tanımasına fayda sağlamı­yor. Böylece bilgiye dayalı bir sorgulamaya dayanmayan bir hayat yaşanma değeri taşımaz hale geliyor. İyinin kö­tüden ve doğrunun yanlıştan üstün olduğunu belirtme­yen bilgi faydasızdır.</p>
<p>Batı düşüncesinin bilgi meselesine bakışının ne dere­ce çarpık olduğunun en tipik örneği, Yunan mitolojisin­de Prometheus’un ateşi (bilgiyi) tanrı Zeus’tan çalarak insanlara vermesidir. Günümüz dünyasında da etkisini sürdüren bu anlayış insan-tanrı ve insan-bilgi ilişkisin­deki anlayışın bozuk bir zemine oturmuş olduğunu gös­termektedir. İnsan- tanrı ilişkisi iman, güven ve sığınma yerine insanın çaldığı bilgiye istinaden ve tanrıya rağ­men sonsuz gücü yakalama ve egemenliğini ilân etme noktasına gelmiştir.</p>
<p>Bilgi ilahi mesnedini kaybettiği zaman geriye sadece dünyevi maksatları olan tamamen fayda ve menfaate yönelik bir anlayışın hakim olacağı açıktır. Böyle olun­ca, insanın tabiata işkence yaparak bilgisinden menfaat elde etmesi legal görülmektedir. Teknolojik başarılar bağlamında inanılmaz ilerleme gösteren bu zihniyet hiçbir kutsal değeri tanımadığı için her şeyi çok çabuk tüketen bir bilgi canavarına dönüşmüştür. îçinde bulun­duğumuz çağda bilgiyi anlamlı kılan, ahlâk sınırlarının dışına taşmasına ve suiistimal edilmesine mani olması beklenen âlimlerin yerini endüstriye hizmet eden bilim adamları almıştır.</p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili so­runlar çözümsüz kalacaktır. Âlimin ahlâk ile sınavı, niye­tini ve “her şeyi hakkıyla bilen” Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bil­gisine sahip olamayacağını bilmeli ve <em>“kendisine ilimden pek az şey verildiğinin”</em> (îsra; 85) farkında olmalıdır. Bil­gi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a ya­kınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle, <em>“A- ziz ve Yüce olan Allah&#8217;ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamaya- caktır”(Ebû</em> Dâvûd, İlim, 12)</p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının tecellisi olarak fayda ve hikmetle muttasıftır; onu seküler bakışla çarpıtarak kir­leten ve ahlak sorununa yol açan insandır. İnsanın akıllı ve şuurlu bir varlık olması açısından bilgi Allah tarafın­dan verilmiş büyük bir nimettir, Yunan mitolojisindeki gibi çalıntı ve gayri meşru bir şey değildir. O halde insa­na düşen vazife bilgiyi kendi gücü için suiistimal ederek tüketmek etmek değil insanlığın faydası için üretmektir. İnsanın varlığını anlamlı kılabilmesi için doğru bilgi ile beslenmesi gerekir; bilgi (ilim), varlık (âlem) ve işaret (alem) kelimelerinin aynı kökten müştak olması bilginin hakikate ulaşma vesilesi olduğunu gösterir. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan ve her şeyin ona musahhar olma­sını sağlayan şey bilgiye sahip olabilmesidir.</p>
<p>Bilgili olmak; daha ahlâklı, daha erdemli ve daha doğ­ru olmak anlamına gelmemektedir. Aklı şaşırtan ve sınır­ları zorlayan ilerlemelere şahit olunan bu çağda akıl ve bilgi gibi nimetlerin kötüye kullanımına dair en vahim örneklerin görülmüş olması bir şeylerin yanlış gittiğini göstermektedir. Geçtiğimiz yüzyılda, bilim ve teknik alanında yaşanan gelişmeler barışa ve feraha değil, savaşa etmiştir. Bilgi sayesinde hilm, kemâl ve<sub> </sub>anlar yetiştirmesi beklenirken tüketim bencillik ve açgözlü tipler türemiştir. Ahlaktan uzak bilginin insanlığa huzur, emniyet ve saadet  vaat etmesi beklenemez. Ahlâki olgunluğa erişmemiş in­sanların eline gecen bilgi eşkıyanın elindeki silah gibidir.</p>
<p><em>Tahsili kemal eylemeyen adamı Mevlâ</em></p>
<p>Surette du<em> pa etsede manada har eyler</em></p>
<p>ALi Emir</p>
<p>Seküler bilgi sadece silah üretip satarak maddi güç elde etmek icin değil, insanları doğrudan kontrol altında tutabilmek icin bir tür modern büyü aracı olarak kulla kullanılıyor.&#8221;Bilimsel olarak gösterilmiştir ki&#8230;” şeklinde baş- layan bir cümle sanki ilahi bir muhteva taşıyormuş gibi sunulmakta ve muhtemel itirazların önü kesilmektedir.Bilgi-ahlak uyumunun sağlanması için bilgiyi tekel altında tutanların baskışından kurtarmak ve bağımsız hale getirmek şarttır.</p>
<p>İlim,amel ve ahlak bütünlüğü olmayan, Allahı tanı­mayı doğrudan veya dolaylı hedef almayan bilgi nihai anlamda faidesizdir. Bilgili fakat ahlakî değerlerden mahrum olan insanlar tüm varlık âlemi için ciddi bir pozisyonundadır. Hakiki bilgi insanı üstün ve güçlü kıldığı gibi aynı zamanda ahlaklı bir varlık haline getirmesi gerekir.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Endişeye Mahal Yok,syf:17-36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/">Bildikçe İnsana Bir Şeyler Mi Oluyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbret Alma Sanatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibret-alma-sanati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibret-alma-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 10:26:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbret Alma Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak]]></category>
		<category><![CDATA[amelleri bozan şeyler]]></category>
		<category><![CDATA[Ülfet]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24184</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbret almaz mısın ey dil Yiten bizim gibilerdir Kara toprağa gark olmuş Yatan bizim gibilerdir Çatarlar ağaçtan atlar Biner gider koç yiğitler Üstümüzde çimen otlar Biten bizim gibilerdir Nefse uyup hata kılup Ettiğiniz ameli bulup Kabri dopdolu od olup Tüten bizim gibilerdir Yunus derviş nefse uyup Nefis libasın soyunup Cümlesin mezada verip Satan bizim gibilerdir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibret-alma-sanati/">İbret Alma Sanatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24229 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/ant-strong-man_2160873k-300x225.jpg" alt="" width="379" height="284" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/ant-strong-man_2160873k-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/ant-strong-man_2160873k-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/ant-strong-man_2160873k-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/ant-strong-man_2160873k.jpg 715w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /></p>
<p><em>İbret almaz mısın ey dil<br />
Yiten bizim gibilerdir<br />
Kara toprağa gark olmuş<br />
Yatan bizim gibilerdir</em></p>
<p><em>Çatarlar ağaçtan atlar </em></p>
<p><em>Biner gider koç yiğitler </em></p>
<p><em>Üstümüzde çimen otlar </em></p>
<p><em>Biten bizim gibilerdir</em></p>
<p><em>Nefse uyup hata kılup<br />
Ettiğiniz ameli bulup<br />
Kabri dopdolu od olup<br />
Tüten bizim gibilerdir</em></p>
<p><em>Yunus derviş nefse uyup<br />
Nefis libasın soyunup<br />
Cümlesin mezada verip<br />
Satan bizim gibilerdir<br />
(Yunus Emre)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdrak Meselesi</strong></p>
<p>Nasıl ki herkes şair, ressam ya da bilim adamı olamaz ay­nen bunun gibi insanların hadiselerden netice çıkarma becerileri de farklı dereceler içerir. Olaylara dikkatli bak­mayanlar incelikleri fark edemez; hayatın akışı bir kitap gibi düşünülürse bazıları sadece büyük harflerle yazılı olan kısımları okuyabilir, küçük harflerle yazılanları göz­den kaçırırlar. Bu anlamda ders çıkarmak ve ibret almak bir incelik ve dikkat meselesidir.</p>
<p>İbret kelimesi “köprü olmak, bir taraftan diğer tara­fa geçmek” manasını taşır; yani, herhangi bir hadiseden asıl mesaja intikal etme kabiliyetidir. Burada önemli olan mesele kişiler, isimler, mekân, zaman ve benzeri ay­rıntılardan ziyade bir anlam sıçraması yaparak kıssadan hisseyi kapabilmektir. Bir başka deyişle, metnin ne dedi­ğinden ziyade ne demek istediğini anlamak gerekir.</p>
<p>Kur’an’da kıssa anlatımının külliyetli bir miktar tut­tuğu dikkate alınırsa bu anlatım ve anlayış tarzının üze­rinde durulması gerektiği sonucu kolayca çıkarılabilir. Kur’an kıssalarından gereken derslerin alınamayışının sebeplerinden biri şudur ki; insanlar ibret alınması ge­reken durumlarda genellikle kendi üzerlerine alınmak yerine başkalarına işaret etmeyi tercih ederler. Diğer bir sebep ise, dünya hayatına aşırı düşkünlüğün mesajın inceliklerine vukufiyete mani olmasıdır. Daha açıkçası, dünyanın cazibesi aklımızı başımızdan alır ve bu durum idrak yetmezliğine yol açar.</p>
<p><strong>Ülfet Sorunu</strong></p>
<p>Fikirsiz ve maksada yönelik olmayan bakış ülfete, yani alışkanlıktan kaynaklanan bir sıradanlaştırmaya sebep olur; böylece hayrete şayan olan harikulade şeyler bile basit ve normal gelmeye başlar, sanat ve incelik kaybo­lur. Anlamı ve derinliği çabucak tüketme, harcama ve degersizleştirme zamanımızın büyük bir hastalığıdır. En derin hakikat meseleleri bile internet sayfalarında sani­yeler içinde bitirilip geçilebiliyor. Hiç birimiz için yarın sabah güneşin doğacak olmasının hayret verici bir tara­fı yoktur; hâlbuki bu olayın nasıl gerçekleştiği üzerinde biraz düşünülse her yönüyle akıl almaz bir durumun söz konusu olduğu görülecektir. Fakat bu harikulade olayların sürekli yaşanıyor olması zihnimizde bir ülfete (alışkanlık ve sıradan görme) sorununa yol açıyor. Bazı­ları Kur’anın hiç kimsenin bilmediği ve duymadığı ola- ğan-üstü şeylerden bahsetmesi gerektiğini düşünebilir, halbuki en basit görünen şeyler bile son derece komp­leks yapıya sahiptir. İşte Kur’an bu sebeple, yani ülfeti­mizi kırmak için en sıradan görünen şeylerden (yağmur, bitkiler, dağlar, yıldızlar vs) bahseder ve bunların hiç de basit şeyler olmadığına işaret eder.</p>
<p><em>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara ya­rar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah&#8217;ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş top­rağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit can­lıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette dü­şünen bir topluluk için deliller vardır” (Bakara; 164)</em></p>
<p>Bir meseleye konsantre olarak yeterince uzun vakit harcanırsa oradaki sanat ve incelik görünür hale gelir. Bir mühendis mekanik bir sisteme veya bir mimar güzel bir yapıya baktığında başkalarının göremediği sanatı ve ustalığı fark eder. Velhasıl, ayrıntıları yakalamak bir ilim, çaba ve irfan meselesidir; aklı başka yerlerde olan­lar bu tür incelikleri algılayamazlar.</p>
<p><strong>Paradoksal Durum</strong></p>
<p>Zamanı geldiğinde muhakkak öleceğinin farkında olan tek varlık insan olmasına rağmen sanki böyle bir mesele yokmuş gibi hayatını dizayn eden ve bu durumu görmez­den gelen yine insandır. İşte bu paradoksal durum kaçı­nılmaz gerçekle yüzleşmekten kaçanların çelişkisidir. Kişinin kendi varlığı ve sonu hakkındaki bu tutarsızlığı aslında hayatın farkındalığı önündeki bir engeldir aynı zamanda, çünkü fani oluş varlığı ve hayatı daha derin hissetmemizi sağlayan önemli bir faktördür. Fani olmak, var oluşla ilgili bir anlam arayışına sürükler bizi; ölümü düşünmeyi ertelemek anlamlı bir hayat sürmeyi gecik­tirmek demektir. Ayrıca ölüm, insana “şu anın” kıymeti­ni bilmeyi öğretir, çünkü sonsuz bir hayatta “şimdinin” önemi o kadar büyük değildir.</p>
<p><strong>Doğru yerden başlamak ve planlama</strong></p>
<p>Eğer bir ilerleme kaydetmek istiyorsak evvela doğru bir başlangıç yapmak gerekir; nereden başlayacağımızı bil­miyorsak bir türlü harekete geçemeyiz. Gideceğimiz yeri bilmiyorsak yola çıkmanın bir manası yoktur; böyle bir durumda sonuç bellidir; kaybolmak. Farkına varılması gereken ilk şey, başkalarından önce kendimizi düzeltme­ye çalışmaktır. Bu noktada atılacak ilk adım “def-i mefsedet, celb-i menafiden evladır” fehvasınca büyük gü­nahların terk edilmesidir. İkinci adım ise yapılacak işleri önemine göre sıraya koymaktır. Sıralama yapmak planla­ma işidir; uzun vadeli ve planlı iş yapmak isteyenler Hz. Nuh’u örnek alabilirler. Bilindiği üzere, Hz. Nuh (inkâr- cıların tüm alaycı tavırlarına rağmen) gemisini yapmaya başladığında henüz yağmur başlamamıştı! Hikâyenin sonunu hepimiz biliyoruz; o halde pişmanlık seli bastır­madan evvel selamet gemimizi bu dünyada iken inşa et­meye başlamamız gerekiyor.</p>
<p><strong>Doğru &#8211; Yanlış Cetveli</strong></p>
<p>3 <strong><em>İşler yolunda gidiyor, servetim gittikçe artıyor; de­mek ki Allah&#8217;ın sevgili kuluyum!</em></strong></p>
<p>7 Yanlış <strong><em>hüküm!</em></strong> Bu verilerden böyle bir netice çıka­rılamaz! Peygamberlerin büyük bir kısmı fakir ve zorlu bir hayat yaşarken zalimlerin tümü saltanat içinde yaşa­dılar. 0 halde ne zenginlik ne de fakirlik Allah’ın sevgili kulu olduğumuzu göstermez. Buradan sadece her biri­mizin farklı şeylerle imtihan edildiğimiz manası çıkarı­labilir.</p>
<p>3 <strong><em>Zengin olsam ne kadar mutlu olurdum!</em></strong></p>
<p>7 <strong><em>Yanlış Hüküm!</em></strong> Zengin olup da bu kadar nimetin hakkını verenlerin sayısı azdır; zenginlerin imtihanı zor­dur. Ayrıca huzur ve mutluluğu doğrudan zenginliğe bağ­lamak yanlıştır; diş ağrısı çekenler dişleri sağlam olanla­rı, fakirler de parası bol olanları mutlu zannederler. Belki de fakirlik; elini cebine attığında bir şey bulamayış değil, elini çıkardığında tutacak birinin olmamasıdır.</p>
<p><strong>Amelleri Bozan Şeyler</strong></p>
<p>Namaz, oruç vs gibi ibadetleri bozan şeyleri temel ilm-i hal bilgilerine başvurarak hemen sayabiliriz. Lâkin, bu bozucu (ifsat edici) amiller arasında yalancılık, gıybet, riya, ahlâksızlık gibi şeyler (her nedense) yer almaz. İşte bu yüzden, mesela ticaretle uğraşan bir adam müşterisi­ne yalan söyledikten sonra rahatlıkla namazını kılmaya koyulabilmektedir. Halbuki en azından manen abdesti- nin ve namazının bozulduğunun bilincinde olsa bu tu­tarsızlıktan ve ikilikten kurtulabilir, ahlaklı olmak bir lüks olmaktan çıkarılabilirdi. Her ne kadar ilm-i haller­de yazmasa da kibir, haset, cimrilik gibi davranışların amelleri içten içe bozduğunu fark etmek gerekiyor. Elbi­se ya da vücutta malum miktarların üzerindeki fiziksel pislikler namaza mani olurken çok daha büyük necaset sayılması gereken kalp ve niyetlerdeki pislikler namazın sıhhatine mani değil midir?</p>
<p><strong>Tribünlere Oynamak</strong></p>
<p>Manevî hastalıkların en büyüklerinden biri olan riyakâr­lık kaba tabirle tribünlere oynamaktır. Bu tip insanlar yaptıkları işlerin başkaları tarafından görülmemesi ve takdir edilmemesi halinde o işlerin boşa gittiğini ve de­ğersiz kaldığını düşünürler. Bu sebeple, güzel sayılacak amellerini göstere göstere yapmaya çalışırlar; bir tiyatro­cunun boş salona oynamak istememesine benzer şekilde seyirci olmayan durumlardan haz duymazlar ve cân-ı gö­nülden hareket etmezler. Böyleleri en büyük takdir ve ta­rassut edicinin (Seyircinin) kendisini izlediğinin farkın­da değillerdir. Bu durum ise gafletin en ileri safhasıdır.</p>
<p><em>“Şüphesiz ki Rabbin, (kullarının bütün yaptıklarını görüp) gözetley endir” (Fecr; 14)</em></p>
<p><strong>Kendini Kaptırmak</strong></p>
<p>Heyecanlı bir film seyrederken zihnen olayın içine gir­diğimiz için kendimizi filmin akışına kaptırır ve gerçek dünyadan koparız. Olup bitenlerin tamamen kurmaca ve fiktif olduğunu düşünürsek artık heyecan duyacak bir şey kalmaz geriye. Her şeyin sadece bir filmden ibaret ol­duğunu idrak ederek olaylardan kendimizi soyutlarsak endişe, heyecan, gerilim vs söz konusu olmaz. Gerçekten de filmde cereyan eden her şey tamamen sanaldır; filme kendini kaptıranların duygulanma, ağlama, gülme vs gibi hisleri tam manasıyla kurgu temeline dayalıdır.</p>
<p>İşte dünya hayatındaki olaylar da aynen böyledir; kişi kendini dünyaya fazlası ile kaptırır ve olayların içine bütün hisleri ve kalbi ile girerse hayatın içinde kaybo­lur gider. Halbuki dünya hayatı, film örneğinde olduğu gibi, ahirete nazaran sanal bir âlemdir. Tam filmin akışı­na kapılmışken telefonun çalması ya da kapının aniden çarpmasının bizi kendimize getirmesi gibi dünyadan soyutlanıp meselenin farkına varmamızı sağlayacak et­kilerin var olması gerekir. Hastalıklar, maddi veya mane­vi sıkıntılar bizlere dünya hayatının faniliğini ihtar edip cazibedar şeylerin içinde kaybolmamıza mani olacak ni­metlerdir.</p>
<p><em>*Ve o Gün Allah onları (huzuruna) topladığı zaman (onlara öyle gelecek ki yeryüzünde) sanki sadece tanışmalarına yetecek kadar (kısa bir süre), sade­ce gündüzün bir saati kadar kalmışlar; (vaktiyle) Allah&#8217;ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını yalan­layan ve (bu yüzden) doğru yolu tutmaktan geri duranlar (o Gün) bütün bütün yanılmış, kaybetmiş olacaklar” (Yunus; 45)</em></p>
<p><strong>Yalancı Mahbuplar</strong></p>
<p>İnsan, sevdiğinin kusurunu görmez; sevdiği kişinin (ya­landan bile olsa) göz kırpmasına bayılır ve bu anlamda kandırılmaya hazırdır. O sebeple yalancı mahbuplara âşık olup kanmak çok kolaydır. Yalancı sevgililere kendi­ni kaptıranlar hakikati görmeye razı değillerdir; bu yüz­den kendilerini kandırmakla işe başlarlar ve başkalarını aldatmakla final yaparlar. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran her şey birer “yalancı sevgilidir” ve yalancının aldatması mukadderdir,</p>
<p><em>“Unutmayın, Allah&#8217;ın (yeniden diriltme) vaadi ger­çektir: öyleyse, bu dünyanın sizi ayartmasına izin vermeyin ve Allah hakkındaki müfsitçe düşünceleri­nizin sahte cazibesine kapılmayın!” (Lokman 33)</em></p>
<p><strong>Stockholm Sendromu</strong></p>
<p>İnsanın cellâdına âşık olması çok garip, anlaşılmaz ve inanılmaz görünebilir, oysa bizi cehenneme götürecek heveslerimizin peşinde aptal âşıklar gibi pervane olma­mız tam da bu duruma tekabül etmektedir. Mesele çok açık olmasına rağmen yine de cellâdımızın eteğinin di­binden ayrılmamakta ısrar ederiz.</p>
<p><em>&#8220;Rabbanin merhamet ettiği durumlar hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder? (Yusuf; 53)</em></p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Endişeye Mahal Yok,syf:75-83</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibret-alma-sanati/">İbret Alma Sanatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibret-alma-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuk Kütük &#8211; Endişeye Mahal Yok &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 11:38:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ülfet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[materyalist düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24141</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın zahiri güzelliği büyük bir nimettir ve bu nimeti ihsan edeni görmezden gelmek tam bir nankörlük demektir. Maddi güzellik ancak bir bahar mevsimi kadar kısa sürer, sonra sonbahar ve kış gelir, saçlara kar yağmış gibi ak düşer. Manevi güzellik ise edep ve iffet sayesinde ortaya çıkar; edebini muhafaza edebilen kişi maddi ve manevi güzelliğini ebedileştirmeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/">Selçuk Kütük – Endişeye Mahal Yok ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24144 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>İnsanın zahiri güzelliği büyük bir nimettir ve bu nimeti ihsan edeni görmezden gelmek tam bir nankörlük demektir. Maddi güzellik ancak bir bahar mevsimi kadar kısa sürer, sonra sonbahar ve kış gelir, saçlara kar yağmış gibi ak düşer. Manevi güzellik ise edep ve iffet sayesinde ortaya çıkar; edebini muhafaza edebilen kişi maddi ve manevi güzelliğini ebedileştirmeyi başarmış demektir. Bu hususta Kur’an bizlere Hz. Yusuf ’u örnek gösteriyor ve aşılması zor bir imtihanı nasıl geçtiğini anlatıyor.</p>
<p>“Yusuf dedi ki: Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir: Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum.” ( Yusuf 33)</p>
<p>Hakiki güzellik surette değil, sirette (ahlakî) olandır, çünkü fiziksel güzellik neticede kaybolacaktır; peki o zaman kişiden geriye güzellik olarak ne kalacaktır? Hâlbuki ahlakî güzellik ölene kadar artarak devam eder. Diğer taraftan, insanın güzelligini teşhir etmesi ve tribünlere oynaması manevî bir hastalığın işaretidir. Önemli olan, kişinin kendisini bin-bir yola başvurarak başkalarına değil Allah’a beğendirmesidir.</p>
<p>Sayfa 64</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Güzel; kalbinde marifet taşıyan, edep ve hayâ Iibasını giymiş, nezaket ve letafetle tasaffi etmiş, yüzünü maleyani ve fanilikten baki olana çevirmiş, serap-misal batılı terk edip Hakka teveccüh eden kişiye denir.</p>
<p>Sayfa 64</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Medyanın topluma örnek rol modeller sunduğu ve bundan en fazla etkilenen kesimin kimlik arayışı içindeki gençler ve çocuklar olduğu herkesçe malumdur. İlkokul çağındaki çocuklara ileride ne olmak istedikleri sorulduğunda hemen hepsi hayallerindeki kahramanlarını söyleyeceklerdir. Tabii ki, bu kahramanlar bilgisayar oyunları ya da çizgi filmler yoluyla inşa edilmiş tiplerdir. Benzer şekilde gençlerin de en büyük ideali ya fılm yıldızı ya da ünlü bir futbolcu olmaktır. Rol model olmayı hiçbir şekilde hak etmeyen bu tiplere bir tür seküler kutsallık ve yüceltme atfedilmesi sorunu daha da sıkıntılı hale getirmektedir.</p>
<p>Medyada bu insanların gerçekten örnek alınmayı gerektirecek hangi özellikleri olduğu hiç gündeme getirilip sorgulanmaz. Gerçekten de bir şarkıcının ya da futbolcunun bu derece maddi ve manevi takdiri hak etmesini sağlayacak şeylerin ne olduğu belli değildir. Bir futbolcunun topu iki direğin arasından geçirmesinin spor bağlamında ve kendi çapında bir değeri olabilir ama bu değerin yapılan şeyle orantılı olduğu pek söylenemez.</p>
<p>Medya, taraftarların takımlarına olan zaaflarını kullanarak kendine büyük bir kazanç alanı açmakta ve bu alanı büyütmek için de taraflar arasındaki karşıtlığı şiddetlendirmeye çalışmaktadır. Spor yayınlarının bu kadar çok seyredilmesi ve spor gazetelerinin tirajının yüksek olması başka türlü açıklanamaz. Baş döndürücü müzik ve efektlerle dolu sunumlar gençlerin ve çocukların bir yandan reklam kurbanı olmasına diğer taraftan ise tv ve bilgisayar başında saatlerce oturma, beslenme bozukluğu, obezite ve kendi yaşıtları ile iletişim kuramama gibi sorunların yaşanmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Sayfa 163</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nasıl ki herkes şair, ressam ya da bilim adamı olamaz aynen bunun gibi insanların hadiselerden netice çıkarma becerileri de farklı dereceler içerir. Olaylara dikkatli bakmayanlar incelikleri fark edemez; hayatın akışı bir kitap gibi düşünülürse bazıları sadece büyük harflerle yazılı olan kısımları okuyabilir, küçük harflerle yazılanları gözden kaçırırlar. Bu anlamda ders çıkarmak ve ibret almak bir incelik ve dikkat meselesidir.</p>
<p>İbret kelimesi “köprü olmak, bir taraftan diğer tarafa geçmek” manasını taşır; yani, herhangi bir hadiseden asıl mesaja intikal etme kabiliyetidir. Burada önemli olan mesele kişiler, isimler, mekân, zaman ve benzeri ayrıntılardan ziyade bir anlam sıçraması yaparak kıssadan hisseyi kapabilmektir. Bir başka deyişle, metnin ne dediginden ziyade ne demek istediğini anlamak gerekir.</p>
<p>Kur’an’da kıssa anlatımının külliyetli bir miktar tuttuğu dikkate alınırsa bu anlatım ve anlayış tarzının üzerinde durulması gerektiği sonucu kolayca çıkarılabilir. Kur’an kıssalarından gereken derslerin alınamayışının sebeplerinden biri şudur ki; insanlar ibret alınması gereken durumlarda genellikle kendi üzerlerine alınmak yerine başkalarına işaret etmeyi tercih ederler. Diğer bir sebep ise, dünya hayatına aşırı düşkünlüğün mesajın inceliklerine vukufiyete mani olmasıdır. Daha açıkçası, dunyanın cazibesi aklımızı başımızdan alır ve bu durum idrak yetmezliğine yol açar.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilindiği gibi, Hz. Peygamber “hayâ, imandan bir şubedir” buyurarak utanma ve edep duygusunun önemine vurgu yapmıştır. Günah ve kabahatlerimizi başkaları ile paylaşmaktan, gıybet ve söz taşıyıcılığı yapmaktan, kendini beğenmişlikten, karşı cinsi söz veya hareketlerimizle taciz etmekten utanmalıyız. Ancak, her utanma aynı kategori altında ele alınamaz. Bu noktada Hak’tan ve halktan utanma ayırımının yapılması gerekir. Hak’tan atanmayı şu rivayetle izah edebiliriz:</p>
<p>Resulullah, bir gün; “Allah’tan gereği gibi hayâ edin.” buyurdular. Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler: “Ya Resulullah! Elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz.” deyince, Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah’tan hakiki olarak hayâ etmek; gözünü, kulağını, haram olan şeylerden korumak, haram yemekten ve zinadan sakınmak, ölümü ve dünyanın fani olduğunu düşünmektir: Ahiret mutluluğunu isteyen kimse, dünya ziynetlerine önem vermez. İşte böyle yapan kimse, Allah’tan hakkıyla utanmış olur.” (Tirmizi).</p>
<p>Diğer taraftan, Allah’ın emirlerine riayet (kıyafet, ibadet, düşünce vs) hususunda başka insanların kınamasından ve ayıplamasından utanmak edep değil, zaaf ve korkaklık işaretidir. O halde, sosyal baskı ve dışlanma sebebiyle Cenab-ı Hakka karşı hürmetsizlik manasına gelebilecek davranışlar makbul bir utanma kategorisine girmez.</p>
<p>“Allah yolunda üstün çaba gösteren ve kendilerini kınayabilecek kimselerin kınamasından korkmayan (insanlar): Bu, Allahın dilediğine bağışladığı lütfudur. Allah ( lütfünda) sınırsızdır ve her şeyi bilendir’ (Maide; 54)</p>
<p>Rivayet o ki, sevdiği kadın yanına geldiğinde yolda birilerinin ona baktığım ve sevgilisinin utanma sebebiyle yanaklarının kızardığını anlayan şair şu dizeleri söyler:</p>
<p>A benim bahtıyarim, gönülde tahtı yârim, Yüzünde göz izi var; sana kim baktı yârim.</p>
<p>Tabii, günümüzde yanakların kızarması için artık fondöten kullanılıyor. Aradaki farkı görmek için şu rivayete bakabiliriz: Hz. Ayşe, sahabeden gözleri görmeyen İshak (r.a) yamna her geldiğinde kendini sakınır, örtüsünü düzeltirmiş. Onun bu durumunu hisseden Ishak bir gün sorar:</p>
<p>Ey Müminlerin Annesi! Ben âmâ olduğum halde benden de sakınıyorsun. Halbuki ben sizi görmüyorum!</p>
<p>Hz. Ayşe cevap verir:</p>
<p>Evet, sen beni görmuyorsun fakat ben seni göruyorum!</p>
<p>Sayfa 62</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong> </strong>Bir şeyi gerçekten bilmek, o şeyle ilgili nihaî sebebi bilmek demektir. Mesela, bir cinayet olayını çözmeye çalışan bir dedektifin kurbanın kan kaybı sebebiyle öldüğünü anladığını varsayalım. Şimdi, ölüme sebep olan şey kan kaybıdır, o halde “problem çözülmüştür” denilebilir mi?</p>
<p>Araştırmaya devam edilsin ve kan kaybına atılan kurşunun sebep olduğu tespit edilsin. Sonra kurşunun belirli bir tabancadan çıktığı anlaşılmış olsun. Ancak hâlâ problem çözülmemiştir. Soruşturma sürdürülür ve tetiği kimin çektiği bulunursa, işte o zaman katilin kim olduğu ortaya çıkmış ve mesele halledilmiş olur. Görüleceği üzere, sorunun tamamen çözülmesi ancak nihai sebebe ulaşılması neticesinde mümkün olmaktadır. Eğer araştırma son noktaya kadar götürülmeseydi Ölüme sebep olan şeyin kan kaybı, kurşun ya da tabanca olduğu söylenerek soruşturma kapatılmış olacaktı!</p>
<p>İşte, canlılar, cansızlar, madde, insan vs. hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilmek için varlık âleminin arkasında duran Hakiki Sebebe ulaşana kadar soruşturmayı sürdürmek gerekir. Hâlbuki bilimsel bilgi soruşturmayı kendini sınırladığı alanda sona erdirerek kesin hüküm verme iddiasındadır. Mesela, insanın toprak, su, elementler veya hücrelerden meydana geldiğini söyleyip o noktada kalmak, cinayete kurşunun neden olduğunu ileri sürüp soruşturmayı eksik bırakmak yanlış bilmeye yol açar.</p>
<p>Sayfa 22</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıl, her şeyden bağımsız kendi başına evrensel bir cevher (substance) değildir. Doğru bilgi ile desteklenmeyen bir akıl yürütmenin başarılı bir netice verme imkânı yoktur. Bilgi ve veri akışının uzun vadede sürekli bir değişime uğradığı ortada olduğuna göre aklın tarihselliği ve ekletme tarzlarının değişime uğrayacağı açıktır. Akıl bağlamdan, tarihten, bilgiden ve veriden bağımsız objektif evrensel bir cevher olsaydı karşılaşılan tüm pratik ya da teorik sorunlar kolayca ve ittifakla çözülebilirdi. Böyle bakıldığı zaman akıl, hakikati icat etmeye mezun bir cevher degil hakikati idrake memur bir nimet olmaktadır. Aklın hakikati belirleme yetkisinin olmadığı düşüncesi aklı yok saymak anlamına gelmez; aklın vazifesinin idrak ve keşif olduğunu ileri sürmek de bir akletme tarzıdır.</p>
<p>Sayfa 105</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Özünü kendi temel kaynaklarımızdan almayan fikir ya da kurumların “aslında İslamiyet’te de var olduğunu sonradan keşfetme” hastalığından kurtulmalıyız. Ayet ve hadislerin bir takım zorlamalarla İslam kelimesinin Önüne demokrasi, sosyalizm, liberalizm vs. gibi kavramları yerleştirerek bir yere varılamayacağı artık anlaşılmış olmalıdır.</p>
<p>Sayfa 148</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve reddeden bilim adamlarının hali, alnına lamba takılmış kör bir kişiye benzer. Başkaları faydalanmakla beraber, o ışığın kör adama bir yararı olmaz. Bu durumda kişinin ilmi kendisi açısından faydasız hale gelmiş olur. İkincisi ise, kişinin ürettiği malumatın insanlığa hiçbir faydasının olmaması hatta zehirleyici, ifsat edici, tahribe yönelik, hakikatten inhiraf ettirici ya da demagojik yapıya sahip olmasıdır. Hakikat soruşturmasına katkısı bulunmayan bilgi faydasızdır.</p>
<p>Sayfa 28</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, asıl cehalet Cenab-ı Hakkı bilmemek ve inkâr etmektir. Bu haliyle cehaletin bilgili, kültürlü, tahsilli, entelektüel olmakla alakası yoktur; ayetlerden anlaşıyor ki, Allah’a ve peygamberleri ne karşı direnç gösterenlerin ve akla gelmedik itirazlarda bulunanların asıl sorunu bilgisizlik değil, itaat etmeme noktasında inat etmeleri ve kibir göstermeleridir.</p>
<p>Cehalet Allah’a itaate razı olmama, günah olduğunu bildiği şeylerden kaçınmama ve hakikate karşı alaycı ve umursamaz olmaktan kaynaklanan bir tavır bozukluğu halidir. Dolayısıyla küfür, şirk ve Allah’a isyanın her türü cahillik kategorisine girer.</p>
<p>Sayfa 24</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong>ülfet perdesi</strong></p>
<p>Fikirsiz ve maksada yönelik olmayan bakiş ülfete, yani alışkanlıktan kaynaklanan bir sıradanlaştırmaya sebep olur, böylece hayrete şayan olan harikulade şeyler bile basit ve normal gelmeye başlar, sanat ve incelik kaybolur.</p>
<p>Anlamı ve derinliği çabucak tüketme, harcama ve değersizleştirme zamanımızın büyük bir hastalığıdır. En derin hakikat meseleleri bile internet sayfalarında saniyeler içinde bitirilip geçilebiliyor.</p>
<p>Hiç birimiz için yarın sabah güneşin doğacak olmasının hayret verici bir tarafı yoktur; hâlbuki bu olayın nasıl gerçekleştiği üzerinde biraz düşünülse her yönüyle akıl almaz bir durumun söz konusu olduğu görülecektir. Fakat bu harikulade olayların sürekli yaşanıyor olması zihnimizde bir ülfete (alışkanlık ve sıradan görme) sorununa yol açıyor. Bazıları Kur’an’ın hiç kimsenin bilmediği ve duymadığı olağan-üstü şeylerden bahsetmesi gerektiğini düşünebilir, halbuki en basit görünen şeyler bile son derece kompleks yapıya sahiptir. İşte Kur’an bu sebeple, yani ülfetimizi kırmak için en sıradan görünen şeylerden (yağmur, bitkiler, dağlar, yıldızlar vs) bahseder ve bunlarm hiç de basit şeyler olmadığına işaret eder.</p>
<p>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Bakara; 164)</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Piyasada her türlü fikir ve düşüncenin serbestçe ve eşit oranda yer alabildiği kanaatini hasıl etmek medya seçkinlerinin maharetle yaptıkları göz boyama işlemlerinden biridir. Çeşitli vesilelerle zıt fikirlere söz hakkı tanınarak bu anlayışın yerleşmesine çalışılır ve farklı düşüncelerin seslendirilmesinin ancak medya sayesinde mümkün olduğu mesajı güçlü bir şekilde verilir. Her ne kadar “halkın sesi” olmak gibi iddialarla ortaya çıkılsa da aslında her şey, daha baştan, belirli güçlerin istediği neticeyi verecek şekilde ayarlanmıştır.</p>
<p>Güç ve iktidar mücadelesinin olduğu bir yerde medya gücünü eline geçirenlerin adalete, irfana ve ahlâka uygun davranmasını beklemek aşırı bir iyimserlik olacaktır. Devletin, sermaye gruplarının ya da dışarıdan maddi destek alan ideolojik kesimlerin temsil ettiği bir medya dünyasında “herkes kendi hakikatini üreteceği” için doğru bilgilenme bağlamında halka bir hizmet sunulması söz konusu değildir. Bu şartlar altında halk, medyaya sesini duyuramaz ve kamusal hayata gerçek anlamda katılamaz, müdahil olamaz.</p>
<p>Halk yığınlarından beklenen şey, sadece kendi lerine “sunulan gerçeklerle” ve yorumlarla meşgul olup onları tüketmektir. Medyatik güçler sunacağı haberleri seçtikleri ve imtiyaz sahibi grupların gündem ve programlarını destekleyecek ortam hazırladıkları için halkın yarasına ilaç olacak bilgi ve yorumları aktarmaya çoğu zaman yanaşmaz. Kısacası, medyanın maksadı seçkinler için iyi olanın herkes için iyi olduğunu ve başka seçeneklerin kötü ya da imkânsız olduğunu göstermektir.»</p>
<p>Sayfa 154</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Adamın biri, pek basiret sahibi olmayan, kafası çalışmayan ve hiçbir iş konusunda dikiş tutturamayan oğlunu bir meslek öğrensin diye uzaktaki bir remil ustasının (bir tur falcı) yanına götürür ve durumu anlatır. Usta, adamdan çocuğu bırakmasını ve bir yıl sonra gelmesi ister. Aradan bir yıl geçince adam ustanın yanına gelir ve çocuğun ne kadar mesleği öğrendiği denemek için gizlice parmağındaki akik taştan yapılma yüzüğü çıkararak avucunun içinde saklar. Sonra oğluna dönerek sorar:</p>
<p>Söyle bakalım avucumun içinde ne var? Oğlu başlar saymaya:Avucundaki şey yuvarlaktır; ortası deliktir; taştan yapılmıştır&#8230; Çocuk lafı gittikçe uzatmaya başlayınca babası: Tamam artık, söyle şunun ne olduğunu! der. Bunun üzerine oğlu neticeyi söyler: Bildim, değirmen taşı!</p>
<p>İşte kâinat hakkında fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dalları vasıtasıyla bu kadar bilgi toplayan bazı bilim adamlarına “bütün bu olağanüstü durumlardan ve harika düzenden çıkardığın neticeyi söyle” denildiğinde, alınacak cevabın “Allah” olması gerekirken “madde, tabiat, tesadüfi” şeklinde olması böyle bir basiretsizliktir. Bazı insanların kendisine en yakın olan şeyi (Cenab-ı Hakk’ı) bilememesi ve eldeki bu kadar veriye rağmen gereken doğru çıkarımı bir türlü yapamıyor olması ancak derin bir anlayışsızlığın neticesi olabilir. Kitabı kâtipsiz, fiili failsiz açıklamaya çalışan bir takım bilim adamları ve filozoflar basiretten ve hakiki bilgiden mahrum kalmışlardır.</p>
<p>“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onlar ibret alan ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.” (Ankebut; 43) |</p>
<p>Sayfa 26</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Materyalist düşünce(sizlik), varlığı sadece maddeye münhasır kılmakla kalmayıp bu (ispatsız) iddiasını bile tesadüf ve gerçekleşmesi matematik açıdan imkânsız olasılıklara dayandırması hasebi ile tamamen batıl bir itikattır. İnsanları güya akla davet edenlerin akıl dışı ve olamayacak ihtimallere bile ilmi hakikatlermiş gibi sarılmaları inançsızlığın verdiği samimiyetsizlik ve gaflet halinden başka bir şey olmasa gerektir. Elimizde hem binlerce ışık yılı mesafeleri hem de mikro âlemi takip edebilecek cihazlar mevcut iken bazılarının hala Hz. İbrahim’in yıldızlara bakarak yapabildiği basit ama temel çıkarım ulaşamaması zihinsel olmanın da ötesinde kalp ile ilgili bir rahatsızlığa işaret ediyor.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, Gazali’nin felsefe eleştirisinin etkisi ile düşüncenin gelişmesinin durduğu; hatta 12. asırdan sonra genel olarak İslam Medeniyeti’nin bir duraklama sürecine girdiği iddiası sıkça dile getirilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalarda, Gazali’nin felsefe eleştirisinin, zannedildiğinin aksine düşünceyi engellemek yerine, İslam düşüncesinin daha da fazla felsefi bir muhteva kazanmasını sağladığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu çerçevede özellikle Fahreddin er-Razi ve onun talebelerinden oluşan ve kısaca “muhakkikun’ denilen büyük düşünürler grubunu hatırlamak yeterlidir. Her birisi kendi başına büyük bir düşünür olan Adudiddin el-İci, Sa’deddin et-Teftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani yanında Devvani ve sırf Grek filozoflarını kendi orijinal dillerinde okumak için Grekçe öğrendiği rivayet edilen Amidi, Gazali sonrasında, onun eleştirileri ışığında felsefi düşünceye katkıda bulunan büyük düşünürden sadece birkaçıdır. İbn-i Haldun ve Molla Fenari de Gazali sonrası yetişen büyük düşünürler arasında yerini almıştır.</p>
<p>Sayfa 125</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aklın bireyselleşmesinin ardından vicdanın, adaletin, ahlaki ve sosyal değerlerin ferdileşmesi ve dolayısıyla her insanın kendi öznel yargılarına dayanarak hareket edeceği bir kaos ortamının doğması kaçınılmazdır. Her kişinin kendine ait ferdi aklı, külli bir akla bağlanmadıkça nesnel gerçeklikten, ahlaki ve sosyal düzenin sağlanmasından bahsetmek anlamlı olmayacaktır. Goethe, bu anlamda bir akıl olmadan evrenselliğin mümkün olamayacağım ve öznelliğin sosyal hayatta parçalanmaya yol açacağını belirtmekteydi. Bu türden bir öznellik aklın uykuya yatması demekti.4</p>
<p>Herkesin, kendi aklını hayatın merkezine koyduğu bir yerde nihilizmden anarşizme kadar uzanan vehme dayalı düşüncelerin hakikatle bir arada ve sanki eşdeğer kıymete sahipmiş gibi boy gösterme tehlikesi vardır. Böyle bir ortamda Freud, Marx ve Nietzsche gibi kişilerin kafası karışık ve herhangi bir referans noktası olmayan insan toplulukları üzerinde etkili olması şaşırtıcı olmamalıdır.</p>
<p>Sayfa 103</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8220;Bu meselede ilginç olan şudur ki, insan kendisine verilen sağlık, zenginlik, akıl, hayat vs gibi sayılamayacak kadar çok nimet için “Neden ben? Bunları hak edecek hiçbir şey yapmamışken neden ben seçildim?’ diye sormaz! Bırakalım bunları sormayı tüm nimetleri ihsan eden Allah’ı çoğu zaman hatırına bile getirmezken,başarının kendi hakkı olduğu konusunda hiçbir şüphe duymaz. Elinde bulunan nimetler için “bunlar zaten hak ettigim şeyler!’ yorumunu yaparken henüz ulaşamadığı imkânlar için &#8216;neden bana verilmiyor?” itirazına yönelmek bir kavrayış bozulduğunun olduğuna işaret eder.</p>
<p>Yeryüzünde aç, perişan, evsiz, hasta, sakat, son derece fakir ve akla hayale gelmez sıkıntılarla boğuşan milyonlarca insana bakıp &#8220;Neden bunlardan biri değilim?” sorusunu ciddiyetle sormazken ayağımıza diken batsa “aksilikler de hep beni mi buluyor?” diye yakınmaktan alamıyoruz kendimizi. Açıkçası dikkatli bakılırsa verilen nimetlerin miktarının şükrünü eda edemeyeceğimiz kadar fazla olduğunu görebiliriz.</p>
<p>Mesela Cenab-ı Hak yaratabileceği sonsuz seçenek arasından neden beni seçerek var etti, hayat verdi? Akıl, bilinç, göz, kulak, el vs gibi hiçbirinden vazgeçilemez nimetler karşısında “Neden bana verildi?” diye soruyor muyuz? Genellikle böyle bir sorgulamaya girişmeyiz, çünkü bunlara sahip olmayı doğal bir hak olarak kabul ederiz. Hâlbuki hangi gerekçeye istinaden kendimizde bu hakkı gördüğümüzün makul bir cevabı yoktur. ı</p>
<p>Sayfa 92</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanat, Cenab-ı Hakk’ın icraatını idrak ve tefekkürden halî kalınca safsataya ve şarlatanlığa dönüşüyor. Meşiyet-i İlahiyi fark etmek yerine hedonizmin aracı olunca, bedensel hazların ticarileşmesine ve kitlelerin oyalanıp sürüleştirilmesi için figüranlık yapanlara da sanatçı deniyor. Medyada pornografinin bu derece yaygın olması, bedenin dikizlenen bir meta haline gelmesi, ahlâksızlığın alenileştirilmesi ve müzik, sinema, edebiyatın da buna alet edilmesi en basit ifadesiyle sanata ihanettir.</p>
<p>Bunlar, müminlere olan düşmanlıkları sebebiyle memlekette gördükleri her problemden İslamî değerleri mesul tutuyorlar: eğitim sorunlarından kadın cinayetlerine kadar varan yelpazede yer alan bütün sosyal problemlerin asıl müsebbibi dini değerler ve öğretilerdir. İnançlı insanlar bilinçsiz, cahil, her zaman kandırılmaya aday, kendini ucuza satan sürülerdir. Bu sebeple kendilerini “makarnacı sürülerini” eğitme, çağdaş birey yapma ve dünya ile entegre etmekle vazifeli addediyorlar. Lakin bir türlü olmuyor! Olamaz da zaten! çünkü ölüleri alkışla mezara koymanın ya da protesto mitinglerinde atılan sloganların milletin ruhuna dokunan hiçbir tarafı yok. Her ne kadar “çıkmadık candan ümit kesilmez” veya “daha ölmedik!” avuntuları ile bir tür gerilim boşaltma ve tatmin süreci yaşıyolarsa da kopardıkları gürültü istenen infiali uyandırmaya yetmiyor.</p>
<p>Sayfa 42</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sahipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerinden bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuarklar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı olabilmektedir.</p>
<p>Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi malumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolculuğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa yanımzda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır.</p>
<p>Sayfa 18</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her çalışma disiplininin kendine göre farklı yöntemleri vardır; mesela, matematik ve mantık, aklı; tabiat bilimleri, gözlem ve deneyi (tecrübeyi); tarih haberi (nakli) kullanır. Din ise akıl, nakil ve tecrübeyi, her birinin sınırlarını belirlemek şartıyla, hepsinden faydalanır.</p>
<p>Akıl, din ve bilim arasında var olduğu düşünülen çelişkiler muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanmaktadır:</p>
<p>1.Kullandıkları bilgi kaynakları farklı olmasına rağmen birinin diğerinin alanına müdahale etmesi.</p>
<p>2.Ortak konuları söz konusu olduğunda din ve bilimin farklı bir söylem yani farklı bir dil ve ifade şekli kullanması gerektiği gerçeğinin görülememesi.</p>
<p>3. Bilim veya din adamlarının tarafgir ve yanlış yorumlamaları.</p>
<p>Akıl ve vahyi karşıt kutuplara yerleştirme meylinin arkasında “vahyin, Allah’tan gelen bir nimet ve yön gösterici” olduğu fakat aklın “kişisel heveslere dayandığı” düşüncesi vardır. Vahyin Cenabı Hak’tan geldiği konusunda şüphe yok, fakat akıl da Allah’ın insanlara hakikati bulabilmeleri için bahşettiği bir nimet olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aksi taktirde, akıl ile vahiy karşıtlığını gidermek çok zor olacaktır.;</p>
<p>Sayfa 111</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Genelde Müslümanların, özelde ise Gazali’nin felsefeye muhalefeti meselesinde ifrat ve tefrit mertebesinde yaklaşımlar sergilendiği görülmektedir. Eş’ari ve Gazali ekolünün, felsefenin hangi yönüne ve hangi tür felsefeye karşı eleştiri yönelttikleri göz ardı edilerek bir genellemeye gidilmekte ve müfrit görüşler ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Gazali’nin filozoflarla ilgili olarak yirmi meseleden sadece üç tanesine karşı çıkması ve bunların da ilahiyatla ilgili olduğunu beyan etmesi ve ayrıca İbn-i Sina’nın fikirlerinin birçoğunu benimsemiş olması külli bir reddetmenin söz konusu olmadığını açıkça göstermektedir. Buradan anlaşılıyor ki, İslami düşünce geleneğinde başkaları tarafından ifade edilen ve hakikati gösteren bilginin kabul edilmesi hiçbir zaman problem oluşturmamış ve böyle bir komplekse girilmemiştir.</p>
<p>Bu anlamda herhangi bir komplekse girilmemesinin sebebi sözü edilen İslam düşünürlerinin mensup oldukları medeniyetten emin olmalarına bağlanabilir. Kendi dünya görüşü noktasında herhangi bir şüphesi olmayan kişiler, kendilerini fıkri bir baskı altında hissetmemek kaydıyla farklı kaynaklardan faydalanabilirler. Ancak günümüzde batının teknolojik, siyasi ve iktisadi üstünlüğünün diğer medeniyetler üzerinde kurduğu baskı yukarıda sözü edile türde bir faydalanmayı engellemektedir.</p>
<p>Batının ürettiği bilgiye dayalı fikirlerin alınıp tenkit sürecinden geçirildikten sonra reddetme veya adaptasyon/dönüştürme işlemi genellikle başarısızlıkla neticelenmektedir. Daha ziyade karşılaşılan durum bunun tam tersi, yani kendi dünya görüşümüzün batı felsefesine uygun olacak şekilde dönüşüme tabi tutulması biçiminde gerçekleşmektedir. .</p>
<p>Sayfa 128</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İslam düşüncesinin, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar uzanan ve peygamberler ve kutsal metinlerle taşınan, içinde hikmeti barındıran tarihsel bir süreç olduğunu tekrar ifade etmek gerekiyor. Bu gerçek, ilk bakışta İslamiyet’le hiç ilgisi yokmuş gibi görünen fakat hikmete dair bilgi ihtiva eden diğer bazı düşünce sistemleriyle bağlantı kurulmasını sağlamaktadır. Özellikle uzak doğu ve Hindistan olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde karşılaşılan bir takım batıl dinlerde veciz bazı hakikatlere rastlandığını biliyoruz.</p>
<p>Ancak bu dinlerin itikat açısından kısmi veya ciddi yanlışlıklar içermesi sözü edilen türden hakikatlerin görmezden gelinmesini gerektirmez. Çünkü biliyoruz ki, tüm hikmetin kaynağı çeşitli toplumlara gönderilen peygamberlerdir. Toplumların zaman içerisinde çeşitli sebeplerle inanç bağlamında bir takım sapmalar gösterdiği de açık bir bilgidir. Zaten belirli aralıklarla birçok peygamberin gönderilmesinin sebebi de budur.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sahipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerinden bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuarklar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı olabilmektedir.</p>
<p>Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi malumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolculuğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa yanımzda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır.</p>
<p>Sayfa 18</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Cereyan eden hadiseler ya bizzat güzel ya da neticeleri itibarıyla güzeldir. Mesela çiçekler, meyveler doğrudan güzeldir, lakin gübre neticesi açısından güzeldir. Bazı olaylar bize gübre gibi çirkin görünebilir ama sonrasında harika çiçeklerin olduğu renkli bir bahçe ortaya çıkar karşımıza; şerler hayra tebdil olunabilir. Çirkin olan şey, kişinin su-i ihtiyarıyla bir fenalığı kesbetmesi ve sahip çıkmasıdır. Hakiki zarar ve musibet dine gelen zarardır.!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Müslüman açısından oyunu her ne pahasına olursa olsun kazanmak gibi bir mecburiyet yoktur. O halde, her şey kuralına uygun olarak yapılmalıdır. Gayr-ı meşru yoldan elde edilen kazançla hizmet olmaz, halkın teveccühü için hilaf-ı hakikat şeyler söylenemez, ihlâsı bozan ve riya kapsamına giren davranışlara itibar edilemez. Kesret-i etba’ (tâbi olanların çokluğu) haklılık işareti sayılamaz ve başarının ölçüsü değildir. Kemiyete değil, keyfiyete itibar edilmelidir. Hakka istinat eden bir davanın karşılık bulmaması ve meyve vermemesi mümkün değildir.</p>
<p>Sayfa 13</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>( Muhtaç olduğumuz kudret ve enerjinin Allah’a olan itikadımızdan kaynaklanması gerektiğini, üstünlük ve kuvvetin hakka tarafgirlik olduğunu, dolayısıyla başka medeniyetlere öykünerek onlara yetişme sevdası ile yola çıkanların hedefe varmalarının imkânı olmadığını kabul etmeliyiz. Bu ifadelerden, idealize edilmiş ve tamamen erdemli insanlardan oluşturulmuş bir toplum kurulması gerektiği anlaşılmamalıdır. Homojen ve tek tip düşünen insanlar topluluğu yaratma idealinin neticede totaliterizme ve baskıya dönüştüğü tarih açısından sabit bir gerçektir.</p>
<p>Bu ise, insanlar/milletler arasındaki farklılıkları ve yerelliği korumayı, globalizm namı altinda teknik ve iktisadi güce dayanarak diğer kültürlerin yok edilmesine karşı durmayı gerektirir. İslam âleminde aynı coğrafyada kişisel algılayış sebebi ile fıkıh, tasavvuf, kelam, felsefe gibi farklı düşünce ekollerinin bir arada varlığını devem ettirebilmesinin yanı sıra farklı coğrafyalarda yaşayan insanların değişik İslami anlayışlara sahip olması düşünce renkliliğinin korunması noktasındaki hassasiyetini gösterir. Önemli olan insana verilen teklif yükünü ağırlaştırmadan, ifrat ve tefritten uzak, “vasat ümmet” olma istikametinde varlığım devam ettirebilecek örnekleri teşkil etmektir.</p>
<p>Sayfa 150</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili sorunlar çözümsüz kalacaktır. Alimin ahlâk ile sınavı, niye tini ve “her şeyi hakkıyla bilen”Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bilgisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (İsra; 85) farkında olmalıdır. Bilgi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a yakınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle,&#8221;Aziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamayacaktır.”(Ebü Dâvüd, İlim, 12)</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edilmesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması meselesidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.</p>
<p>Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşüncenin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, insanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğrudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve hegemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmektedir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hiçbir nesne veya olay tek başına kavranamaz, dolayısıyla herhangi bir eşya veya olayı kavramak için daha evvel sahip olduğumuz kavram ve gözlemlerimizi kullanmak zorunda kalırız. Mesela, bisikleti tanımak ve tanımlayabilmek için zincir, lastik, daire, denge gibi bir takım kavramları kullanmak mecburidir. Dikkat edilirse aslında açıklayıcı olarak kullanılan her bir kavramı nitelemek için de başka mefhumlara ihtiyaç olduğu görülebilir. Buradan anlaşılacağı üzere, aldın doğru çıkarımlar yapabilmesi için doğru bilgilerle beslenmesi şarttır. Başka bir deyişle, aksiyomların kesinlikle doğru olması gerekir. Akla en temel hakiki bilgileri sağlayan kaynak vahiydir. Akla doğru hareket alanı sağlayan ve ilk adımı atmasını temin en şey hakikat bilgisidir. Hiç kimse “gözüm var, o halde her şeyi görebilirim!” diyemez, çünkü gözün görmesi için ışığa ihtiyaç vardır. Buna benzer şekilde, aklın doğru çıkarımda bulunabilmesi için hakikat bilgisi gereklidim</p>
<p>Sayfa 109</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili sorunlar çözümsüz kalacaktır. Alimin ahlâk ile sınavı, niye tini ve “her şeyi hakkıyla bilen”Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bilgisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (İsra; 85) farkında olmalıdır. Bilgi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a yakınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle,&#8221;Aziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamayacaktır.”(Ebü Dâvüd, İlim, 12)</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edilmesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması meselesidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.</p>
<p>Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşüncenin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, insanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğrudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve hegemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmektedir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Her şeyi salt fiziksel faktörlere indirgeyerek açıklamaya çalışan zihin açısından bakılırsa olgular arasında sebep-sonuç ilişkisinden Öte bir gerçeklik söz konusu değildir. Bu anlayışa göre, tüm fenomenler dizisi sonu gelmeyen ve herhangi bir amaca yönelik olmayan maddesel sebepler saikiyle vuku bulur. Bilimsel bilgi kendini sözü edilen fiziksel sebepleri açıklamak ve nasıl sorusuna cevap verme çabasıyla sınırlamıştır. Bu sınırlama sebeplerin nihai ve hakiki açıklamalar ortaya koyduğu yanılgısına yol açmaktadır. Dolayısıyla, kendini bu sınırlar içine hapseden kişi ilim adamı olarak görülemez.</p>
<p>İnsan, fiziksel dünyanın sıradan bir nesnesi haline gelince hayatın sadece bir şekilde var olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Görüleceği üzere, salt fiziksel dünyaya indirgenmiş bilgi ile hareket edenler insan hayatına ve değerine yönelik dolaylı bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu türden bir bilgilenme herkesin içinde bulunduğu statü, maddi durum ve hevesine göre farklı hakikat üretmesine yol açar. Netice ise hakikatin izaf&#8217;ıleştirilerek sıfırlanması ve bilginin suistimal edilmesidir.</p>
<p>Sayfa 21</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Allah’ın icraatına karışmayı ve itirazı bırakıp kendi vazifemizi yapmaya başladığımızda vaat edilen yardım kendini gösterecektir. Nasıl ki, Hz. Musa’nın sıradan bir odun parçası olan asası firavun ve adamlarının sihirlerini tesirsiz bıraktı; aynen bunun gibi dev güçlerin oyunlarını, medya büyücülerini ve bunların yalanlarını (yılanlarını) yok edecek tür bir Asa-ı Musa ihsan edilecektir.</p>
<p>Başarıyı garanti görmenin, ihlası kaybetmenin ve meşru dairenin haricine çıkmanın bir cezası olarak bir takım ikazların gelmesi kendimizi tashih etmek için bir fırsat bilinmelidir. Haddini tecavüz etmek te’dibi gerektirir, aynen bir çobanın başkasının arazisine giren koyunları geri çevirmek için onlara taş atması gibi&#8230; O halde, tokat yediğimiz zaman birilerini suçlamak yerine “aslında ben bundan fazlasını hak etmiştim!” diyerek meseleyi hızla idrak etmeliyiz. Halının sopa ile dövülmesi halıya eziyet etmek için değil, içindeki tozları ve pislikleri temizlemek içindir&#8230;</p>
<p>Yenilgi ve sıkıntı durumlarında mızırdanmanın ve şikâyetçi olmanın hiçbir faydası yoktur, bunun yerine meselenin arkasındaki hikmeti yakalamaya çalışmak en uygun yaklaşımdır. Canımızı sıkan her şey gafletimizi dağıtmaya yarayacak bir vesile veya derecemizi artırmaya yönelik bir imtihan ya da bazı günahlarımızın telafisine medar olacak bir temizlik operasyonu olarak görülmelidir. Allah kuçuk imtihanlar vasıtasıyla fani olan bazı nimetleri elimizden alarak onlara beka kazandırmak isterken bizim ileri geri konuşmalarla bu fırsatları tepmemiz büyük bir gaflet olacaktır.</p>
<p>Sayfa 12</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilginin kontrol edilmeden olduğu gibi ithal edildiği durumlarda aydın tipinin toplumdan kopuk olması kaçınılmazdır. Böyle olduğunda aydın halkına bağlı ve yerli kalamaz, sadece yabancı kültürleri kendi insanına dayatmanın yollarını araştırmakla kendini vazifeli bilir. Varlığım kendi kültür ve medeniyetine değil, güçlü olanın çıkarlarını meşru kılmak ve tasdik etmekten alır. Hakiki aydın içinde bulunduğu toplumun değerlerine, tarihî konumuna vakıf, geniş ufuklu ve başkasının aklıyla değil kendi diliyle konuşan kişidir.</p>
<p>Alim ise, bilgiyi orijinal kaynağından alabilen ve bu bilgiyi teori bağlamında üreterek zaman ve zemine münasip hale getirebilen kişidir. Alimin ürettiği bilginin tatbikat sahasma konulması toplumun okur-yazar tabakasının vazifesi olarak görülebilir.</p>
<p>Sayfa 30</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Allah’ın icraatına karışmayı ve itirazı bırakıp kendi vazifemizi yapmaya başladığımızda vaat edilen yardım kendini gösterecektir. Nasıl ki, Hz. Musa’nın sıradan bir odun parçası olan asası firavun ve adamlarının sihirlerini tesirsiz bıraktı; aynen bunun gibi dev güçlerin oyunlarını, medya büyücülerini ve bunların yalanlarını (yılanlarını) yok edecek tür bir Asa-ı Musa ihsan edilecektir.</p>
<p>Başarıyı garanti görmenin, ihlası kaybetmenin ve meşru dairenin haricine çıkmanın bir cezası olarak bir takım ikazların gelmesi kendimizi tashih etmek için bir fırsat bilinmelidir. Haddini tecavüz etmek te’dibi gerektirir, aynen bir çobanın başkasının arazisine giren koyunları geri çevirmek için onlara taş atması gibi&#8230; O halde, tokat yediğimiz zaman birilerini suçlamak yerine “aslında ben bundan fazlasını hak etmiştim!” diyerek meseleyi hızla idrak etmeliyiz. Halının sopa ile dövülmesi halıya eziyet etmek için değil, içindeki tozları ve pislikleri temizlemek içindir&#8230;</p>
<p>Yenilgi ve sıkıntı durumlarında mızırdanmanın ve şikâyetçi olmanın hiçbir faydası yoktur, bunun yerine meselenin arkasındaki hikmeti yakalamaya çalışmak en uygun yaklaşımdır. Canımızı sıkan her şey gafletimizi dağıtmaya yarayacak bir vesile veya derecemizi artırmaya yönelik bir imtihan ya da bazı günahlarımızın telafisine medar olacak bir temizlik operasyonu olarak görülmelidir. Allah kuçuk imtihanlar vasıtasıyla fani olan bazı nimetleri elimizden alarak onlara beka kazandırmak isterken bizim ileri geri konuşmalarla bu fırsatları tepmemiz büyük bir gaflet olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/">Selçuk Kütük – Endişeye Mahal Yok ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başka Ülkelerde Doğan veya Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:57:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?]]></category>
		<category><![CDATA[Fetret ehli]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin ulaşmadığı kimseler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23341</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Önce problemi açık bir şekilde ifade edelim: İnsanlar genel olarak doğdukları ye içinde yaşadıkları toplumların inanç­larını ve kültürel değerlerini benimserler. O halde Ortadoğu ülkelerinde dünyaya gelen insanların Müslüman, Avrupa’da doğanların Hıristiyan, Uzakdoğu’dakilerin Taoist veya Şin- toist, Hindistan’dakilerin ise Hindu dinine uymaları gayet doğaldır. Eğer insanlar doğdukları coğrafyaya bağlı olarak inanç sistemlerine tabi oluyorlarsa ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/">Başka Ülkelerde Doğan veya Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23414 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-300x169.jpg" alt="" width="383" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya-1536x864.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/dunya.jpg 1600w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></a></strong></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Önce problemi açık bir şekilde ifade edelim: İnsanlar genel olarak doğdukları ye içinde yaşadıkları toplumların inanç­larını ve kültürel değerlerini benimserler. O halde Ortadoğu ülkelerinde dünyaya gelen insanların Müslüman, Avrupa’da doğanların Hıristiyan, Uzakdoğu’dakilerin Taoist veya Şin- toist, Hindistan’dakilerin ise Hindu dinine uymaları gayet doğaldır. Eğer insanlar doğdukları coğrafyaya bağlı olarak inanç sistemlerine tabi oluyorlarsa ve tanrı katında geçerli olan din sadece bir tane ise o zaman bu insanların durumu tanrı tarafından nasıl değerlendirilecektir?</p>
<p>Eğer tanrı tarafından kabul edilen din İslam ise, başka coğrafyalarda dünyaya gelen insanlar Müslüman olma şanslarını kaybetmiş olmuyor mu? Bu insanlar doğacakları yerleri seçme hakkına sahip olmadıklarına göre, Müslüman olmadıkları için ceza görmeleri adalete uygun olur mu?</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Hemen başta belirtmek gerekiyor ki adaletle hükmetmeyen, sorumsuz, iyilik ve güzelliğe teşvik etmeyen ve merhamet­siz bir varlık tanrı olamaz. O halde tanrının bazı insanları gerçek mesaja” ulaşamayacakları bir coğrafyaya gönderip sonra da “maalesef yapacak bir şey yok! Hepiniz cehen­neme gideceksiniz!” demesi söz konusu olamaz. Tanrının böyle keyfi ve zalimce davranması beklenemez. Dolayısıyla problemin makul bir çözümünün olması gerekiyor.</p>
<p>Adaletin gereği şudur ki, kanunsuz suç ve kanunda ta­nımlanmamış keyfi ceza olamaz. Yukarıda belirtildiği gibi bu tür haksızlıklar tanrıya refere edilemez. Her insan an­cak bulunduğu şartlar altında geçerli olan kanunlardan ve bu kanunların emrettiği cezalardan sorumlu tutulabilir. O halde tanrının kanunlarının ve emrettiği fiillerin kendisine ulaşmadığı kişiler için herhangi bir sorgulama söz konusu değildir.</p>
<p>Ayrıca her bir ferdin kendisine sunulan imkânlar ölçü­sünde sorgulamaya tabi tutulacağı gözden kaçırılmamalıdır. Bacağı olmayan birine neden koşmadığı ya da fakir birisi­ne servetini nasıl harcadığını sormanın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan, gücü kuvveti ve imkânları yeterli olan bi­risine “haksızlıklara niçin müdahale etmedin?” ya da zen­gin birine “neden fakirlere yardımcı olmadın?” diye elbette sorulacaktır.</p>
<p>Aklın, adaletin ve hikmetin gereği olarak herkes sahip olduğu imkânlar çerçevesinde sorumluluk yüklenmiş ol­maktadır. Burada önemli olan ölçü, şartlar ne olursa olsun kişinin iyilik, insanlık ve gerçeği arayış açısından ne derece istekli olduğu ile ilgilidir. Kısaca bu bağlamda şu prensibi ortaya koyabiliriz: son tahlilde kişinin tanrı katındaki duru­munu belirleyen temel etken insanın adalete mi haksızlığa mı, merhamete mi acımasızlığa mı, paylaşamaya mı bencil­liğe mi&#8230; taraftar olduğudur.</p>
<p>Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, bir insanın iyi olması ve tanrı tarafından kabul görmesi o kişinin zengin veya fakir, sağlıklı veya hasta, güçlü veya zayıf olmasına bağlı değil­dir. Önemli olan insanın verili şartlar altında irade ve insani özelliklerini ne derece haşarı ile uygulamaya koyabildigi- dir. Dolayısıyla herhangi bir kişi İslam ile ilgili mesajlara ulaşamamış olsa bile insan olmasından kaynaklanan değer­lere bağlılığı derecesinde başarılı bir dünya hayatı yaşamış olacaktır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Daha önce dünya hayatının bir sınav olduğu belirtilmişti. İnsanın bu sınavı kaybetmesi ancak fıtratını, yani insan olma özelliğini kaybetmesi ile mümkündür. Üstün özellik­lere sahip olma kapasitesi ile yaratılan insan kasıtlı olarak kendini bozarsa tanrının onu cezalandırması kaçınılmaz olur. O halde, insanı zarara sokan şey İslam ülkelerinden birinde doğmaması değil, kendi tabii yapısını tahrip etmesi­dir. Burada zarara yol açan şeyin kişinin doğrudan kendisi olduğuna dikkat edilmelidir.</p>
<p>Tekrar ifade edilirse, insanı felakete sürükleyen asıl se­bep kişinin kendi özünü ve cevherini bozmasıdır. İnsan ge­çici olarak bazı hatalar yapabilir, fakat özü itibarı ile samimi olan kişi muhakkak doğru seçeneği bulacaktır. Çünkü altın çamura düşmekle değerini kaybetmez. Ayrıca tanrı iyi ol­mayı isteyen, yardımsever, fedakâr, cömert&#8230; insanları ba­şıboş ve sahipsiz bırakmaz, onlara hakikate giden yolu bir şekilde açar. Buradan anlaşılması gereken sonuç, olumsuz çevre şartlarına bağlı faktörlerin kişi üzerinde ancak geçici bir süre etkili olabileceği gerçeğidir.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Bu girişten sonra probleme biraz daha yakından bakabiliriz. Öncelikle kesin olan bir bilgiyi ortaya koymak gerekiyor: tanrının insanları belirli konularda sorgulaması için o insan­lara tanrının mesajlarının net olarak ulaşmış olması gere­kir. Mesajın çeşitli sebeplerle ulaşamaması halinde insanlar neyi yapacaklarını veya yapmayacaklarını bilemeyecekleri için sorumlu tutulmaları beklenemez. Örneğin, öğrencileri­nin başarılı olmasını ve ilerleme göstermesini isteyen iyi bir öğretmen yapacağı sınavlarda henüz anlatmadığı konularda soru sormaz. Böyle yapan bir öğretmenin iyi niyetli olma­dığı açıktır.</p>
<p>Ayrıca, anlatılmayan konulardan soruların sorulduğu bir sınavdan öğrencilere zayıf vermenin ve başarısız saymanın adaletle ilgisi yoktur. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Tan­rının adaletsiz ve kötü niyetli olması düşünülemeyeceğine göre, tanrının insanlara “mesajım ulaşmamış olsa da sizi so­rumlu tutuyorum ve hepinizi cehenneme atacağım!” deme­si söz konusu değildir.</p>
<p>Yukarıda tanrının mesajı ulaşmadıkça insanların sorum­lu tutulamayacağı belirtilmişti. Ancak burada temel ahlakî değerlerin bu kapsam dışında kaldığına dikkat etmek ge­rekir. Çünkü aklı başında her insan tanrıdan gelen mesajı duymamış olsa bile hırsızlığın, masum bir kişiyi öldürme­nin, yalan söylemenin kötü ve yanlış olduğunu bilir. Kısa­cası evrensel ahlaki değerden herkes sorumludur ve bunlar için tanrıdan mesaj gelmesini beklemeye gerek yoktur. O halde, hangi inanca sahip olursa olsun veya tanrının mesajı ulaşmış ya da ulaşmamış olsun her insanın temel ahlaki de­ğerlerden sorumlu tutulacağı açık ve kesindir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>Şimdi biraz daha spesifik ve pratikte rastlanan durumları inceleyebiliriz. Burada karşılaşılan iki grup insandan söz edilebilir: Birincisi Hıristiyanlar, İkincisi tanrıdan herhangi bir mesajın hiç ulaşmadığı insanlar.</p>
<p><em>Hıristiyanların durumu:</em> Tarih sürecinde çeşitli sebepler­le bir takım sapmalara uğramış olmakla beraber Hıristiyanlı­ğın tanrı tarafından gönderilmiş bir din olduğu Müslüman- lar tarafından zaten kabul edilen bir gerçektir. Burada sorun, tanrının gönderdiği son mesaj olması sebebiyle herkesin İslamiyet’e uyması gerekip gerekmediği meselesidir. Eğer herkes İslamiyet’e uymak zorunda ise o zaman tanrı tara­fından gönderilen Hıristiyanlık dinine uyanların durumu ne olacaktır? Önce tanrının mesajının ulaşmadığı kişiler o mesajın içeriği ile ilgili konulardan sorumlu tutulamazlar prensibini hatırlamak gerekiyor.</p>
<p>Bu noktada hemen akla “Hıristiyanların İslam diye bir din olduğundan haberleri yok mu ki?” sorusu gelecektir. Şurası açıktır ki, bir meseleden haberdar olmakla o konu hakkında gerçekten bilgi sahibi olmak arasında büyük fark vardır. Avrupa’nın ortasında (mesela Paris ya da Londra’nın merkezinde) yaşayan bir Hıristiyan düşünelim. Her türlü teknolojik imkâna sahip olan böyle bir kişinin İslam di­ninden haberdar olmadığı söylenemez. Peki, bu kişi aca­ba basın, medya ve internet üzerinden İslam dini hakkında ne tür bilgiler edinmiş olabilir? Sözü edilen kaynaklardan duyulacak şeylerin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: İslam’ın bir terör dini olduğu, Müslümanların dünyayı kana bula­dıkları, Ortadoğu’da sürekli patlayan bombalan ve bitme­yen savaşları, Müslüman coğrafyanın sefaletini, teknolojik geriliği ve cahilliği, insan haklarının yok sayıldığını, kadı­nın aşağılandığını&#8230;</p>
<p>İslam hakkında bu enformasyona maruz kalan birisine tanrının mesajının gerçekten ulaştığı söylenebilir mi? Bu tür haberlerle zihni her gün yıkanan bir insanın İslam dini­ni reddetmesi kaçınılmaz değil midir? Denilebilir ki “ileti­şim çağında yaşıyoruz, bu insanların İslamiyet’i doğru kay­naklardan ciddi bir şekilde araştırması gerekir!”</p>
<p>Bu durumda iddia sahibine şu sorunun sorulması gere­kiyor: Hıristiyanlığa samimi bir şekilde bağlı olan ve dini hakkında herhangi bir şüphesi bulunmayan bir kişinin başka bir dini araştırmasını beklemek ne derece makul bir istektir? Mesela bir Müslüman ciddi bir şekilde (yani din değiştirme eğilimi ile) Hinduizmi ya da Taoizmi araştırıyor mu? Acaba İslamiyet mi yoksa Brahmanizm mi doğru diye bir sorgulamaya başlayıp sağlam kaynaklardan araştırmaya koyuluyorlar mı? İnsanlar basit alışkanlıklarını bile terk et­mekle zorluk çekerken elde yeterli doğru bilgi olmadığı ve balla yanlış bilgilerin dolaşımda olduğu bir durumda onlar­dan dinlerini değiştirmesini beklemek haksızlık olmaz mı?</p>
<p><em>Tanrının mesajı hakkında hiçbir bilginin kendilerine ulaşmadığı İnsanların durumu:</em> kendilerine tanrı tarafından gönderilen hiçbir mesajın ulaşmadığı, kutsa kitap ve pey­gamberler hakkında herhangi bir bilgisi olmayan insanların durumu İslam dini açısından detaylı olarak ele alınmıştır. Yukarıda belirtilen durumda olan kişiler için “fetret ehli” terimi kullanılır. Bu şartlar altında yaşayan insanların İslam dininin emrettiği kurallara uyma bağlamında herhangi bir sorumlulukları yoktur ve kendileri için bu alanda sorgula­ma söz konusu değildir.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Şimdi akla “peki tamam, fakat bu insanların durumu ne olacak?” sorusu gelecektir. Kendisine hiçbir mesaj ulaş­mayan kişiler dinin öngördüğü uygulamalardan mesul ol­mamakla beraber ahlakî değerler konusunda hesap vere­ceklerdir. Çünkü insanlar yaratılışları itibariyla en temel ahlaki değerleri fark edecek kapasiteye sahiptirler. Küçük bir çocuk bile vazoyu kırdığında ya da kardeşinin elinden çikolatasını aldığında yanlış bir iş yaptığının farkındadır ve bunu gizlemek için de genellikle yalana başvurur. Yukarıda anlatılan kapsama giren Hıristiyanlar ise, hem ahlaki de­ğerden hem de kendi dinlerinin şart koştuğu kurallardan mesul olurlar.</p>
<p>Bu arada doğru bilgilere sahip olduğu ve yönelttiği so­rulara makul cevaplar aldığı halde kasten reddetme yolu­nu seçen kişilerin tanrının cezasından kurtulamayacakla­rını belirtmek gerekiyor. Çünkü mesajı göz ardı etmek ve dikkate almamak aslında tanrıya karşı gelmek anlamı taşır.</p>
<p>Açıkça ifade edilirse, sınırsız merhamet sahibi ve affedici bir tanrının gazabına uğramanın tek yolu tanrının mesajını kasıtlı olarak inkâr etmektir.</p>
<p><strong>VII</strong></p>
<p>Bu açıklamalar dikkatle takip edildiğinde “İslam coğrafya­sının dışında kalan insanlara haksızlık yapılmış olmuyor mu?” ya da “bazı insanlar Afrika’da doğduğu için cehen­neme gidecekken sadece Müslüman bir ülkede doğmuş ol­mak sebebiyle cennete gidilmesi kabul edilemez!” şeklin­deki itirazların geçersiz olduğu görülecektir. Tanrı insanları İslam coğrafyasının dışında bir yerde doğdukları için değil (bu zaten kişinin elinde olan bir şey değildir), hidayeti, yani doğru yolu seçmeyi kabul etmemelerinden dolayıdır.</p>
<p>Ayrıca İslam topraklarında doğmuş olmak tanrının ki­taplarını ve peygamberlerini kabul edecek olmanın garanti­sini vermez. İslam topraklarında doğmuş olmasına rağmen dini kabul etmeyen pek çok insan olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan, peygamberlerin zamanında yaşadıkları ve onları gördükleri halde inkarcı insanlar hep var olmuştur. Hatta bazı peygamberlerin kendi eş veya çocukları bile red­detme yolunu seçmişlerdir. Dolayısıyla İslam topraklarında doğmak bir yana, peygamber eşi veya çocuğu olmak bile kurtuluşa ermenin bir garantisini sunmamaktadır.</p>
<p>O halde, tanrının insanları adaletle değerlendireceği, samimiyetle ve menfaatsiz ilişkiler kuran, ahlaki değerlere uygun yaşayan insanları mutlaka gözeteceği hatırdan çıka­rılmamalıdır. Tanrı, yarattığı insanları cezalandırmak için değil, affetmek için bahane arar. Bu tür soruların gündeme gelmesinin asıl sebebi kişinin zihninde ve kalbinde doğru bir tanrı inancının yerleşmemiş olmasıdır. Tanrı, insanlara çelme takıp sudan bahanelerle cezalandırmaz&#8230;</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.171-177</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/">Başka Ülkelerde Doğan veya Farklı Dinlere Bağlı Olan İnsanların Durumu Ne Olacak?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/baska-ulkelerde-dogan-veya-farkli-dinlere-bagli-olan-insanlarin-durumu-ne-olacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:55:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim ve Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Rasyonellik İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Birlikteliği]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Farklılıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Geriliminin Sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Bilim Karşıtlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23343</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son iki asırlık süreç içinde bilim, felsefe ve dinler arasın­daki mesafenin giderek açıldığı ve gerginliğin birbirini dışlama noktasına ulaştığı görülmektedir. Bilim adamları evrenin fiziksel özellikleri ve oluşumu üzerinde öylesine ince ve derin araştırmalar yapmaktadırlar ki, her biri kendi uzmanlık alanı sahası içindeki bilgilerin arasında kaybolup gitmektedir. Böylece evrendeki bütünlük, karşılıklı ilişkiler ve ahenk gözden kaçırılmaktadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/">Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23412 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-300x200.jpg" alt="" width="360" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/din-ve-bilim-catisir-mi_1527806321.jpg 567w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></a></p>
<p>Son iki asırlık süreç içinde bilim, felsefe ve dinler arasın­daki mesafenin giderek açıldığı ve gerginliğin birbirini dışlama noktasına ulaştığı görülmektedir. Bilim adamları evrenin fiziksel özellikleri ve oluşumu üzerinde öylesine ince ve derin araştırmalar yapmaktadırlar ki, her biri kendi uzmanlık alanı sahası içindeki bilgilerin arasında kaybolup gitmektedir. Böylece evrendeki bütünlük, karşılıklı ilişkiler ve ahenk gözden kaçırılmaktadır. Bilim adamlarının bilimin belirli bir sahasının noktasal bir kısmında derinleşmeleri, onları elde ettikleri bilimsel verilerin felsefe ve ilahiyat ala­nındaki neticeleri üzerinde düşünmekten ve resmin tümü­nü görmekten alıkoymaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan, felsefecilerin ve ilahiyatçıların çoğu bi­limin kalın duvarlarını aşamadıkları için bilimsel bilginin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalarak bilimin yol gös­tericiliğine gönülsüz bir şekilde de olsa razı oldular ve sa­vunma pozisyonunda kaldılar. Bunun neticesinde felsefi ve dini bilgiler, bilimsel bilginin gölgesi altında kaldı. Özellik­le pozitivizmin ağırlığını son derece şiddetli biçimde his­settirdiği yirminci yüzyılın başlarında felsefi ve dini bilgi, bilimsel bilgiye bağlı olarak yorumlandığından özgünlüğü­nü kaybederek bilimin bir türevi haline gelmişti.</p>
<p>İnsanlık tarihine bakıldığında insanların kendilerini, tabiatı, ölümü ve hayatı anlamlı kılacak bir arayış içinde olduğu hemen görülebilir. Bu anlam arayışı mitoloji, din, felsefe, ideoloji, bilim gibi alanlarda kendini göstermiştir. Bilimsel bilginin yeteri kadar gelişmediği dönemlerde varlı­ğın anlamlandırılması daha ziyade metafizik unsurlar üze­rinden olmuştur. Ancak son iki yüzyıldan itibaren bilimsel bilgide ve bu bilginin uygulaması olan teknolojideki yüksek başarılar artık tabiatın anlaşılmasında fizik, kimya ve biyo­loji gibi temel bilimleri temel alan izahların kuvvet kazan­masını sağladı. Bu durum, bilimsel bilginin yüksek açıkla­yıcı gücünün var oluşun anlamı sorununu kolayca çözeceği izlenimini oluşturdu. Lâkin bu zafer sarhoşluğu çok fazla sürmedi; varlığın ve insanın zannedilenin çok ötesinde kar­maşık olduğu ve anlam arayışının salt fiziğe indirgenemeye- ceği gerçeği fark edilmeye başlandı.</p>
<p>Tarihi gelişim açısından değerlendirme yapıldığında in­sanlığın varlığı anlamlandırma konusunda metafizik ile fi­zik arasında gidip geldiğini ve bir dengeye oturamadığını söyleyebiliriz. Gerçekten de olgular dünyasını metafizikle izah etmeye kalkışmanın insanlığın teknik anlamda ilerle­mesi bağlamında hiçbir faydası yoktur. Diğer taraftan, an­lam arayışı ve niçin sorusunun cevabını fizikten bekleme­nin de boş bir çaba olduğu görülmelidir. Bir bilgi türünün açıklama gücünü ve imkân sahasını aşan konularda açıkla­ma yapması için zorlamak problemi zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>Tabiatın, varlığın ve insanın ne olduğu ile ilgili prob­lem ele alınırken din daha ziyade “niçin” sorusu üzerinde dururken, bilimsel düşünce “nasıl” sorusuna ağırlık verir. Mesela din, güneşten bahsederken güneşin uzaklığı, ısısı, hareket şekli vs. gibi bilimsel bilgi verme niyeti ve çabası içinde değildir. Kutsal metinlerde güneşe yer verilmesinin sebebi böylesine muazzam bir yapının ve hayat kaynağının arkasında yatan güce ve varlığa işaret etmektir. Bilimsel bil­gi ise güneşin nasıl oluştuğunu, büyüklüğünü vs. açıklama­ya yoğunlaşır. Bir mühendisten ameliyat yapması beklene­meyeceği gibi dinden bilimsel bilgi çıkarma veya bilimsel bilgiden din üretmeye kalkışılmamalıdır.</p>
<p>Çoğu zaman anlaşmazlıkların arkasında yatan sebep bu yanlış kavrayış olmaktadır. Bir bilim adamı gayet tabii ola­rak din alanında fikir sunabilir fakat bunu bilim adamı kim­liği altında yapamaz. Benzer şekilde, inançlı bir kişi bilim­sel bir teori hakkında görüşlerini açıklayabilir fakat bunu yaparken dini bir bağlayıcılığa başvuramaz. Bilimsel bilgi kullanılarak yorum yapılmaya başlandığı zaman artık bili­min sahasından çıkıldığının ve felsefe alanına girildiğinin unutulmaması gerekir.</p>
<p>Eğer bilim adamlarının ileri sürdükleri gibi “bilim, sade­ce nasıl sorusu ile ilgilenmektedir ve niçin sorusu bilimin çalışma alanının dışında kalmaktadır” düşüncesi kabul edi­lirse din ile bilim arasında herhangi bir çatışma söz konusu olmaz. Bu anlayışa göre, bilimin metafizik alanla ilgili söy­leyebilecek bir argümanı yoksa ve dinden hareket ederek bilimsel bilgi üretmeye teşebbüs edilmezse çatışmadan çıkı­lamayacaktır. Eğer bir tartışma yapılacaksa bu ancak felsefi düzlemde olabilir.</p>
<p><strong>DİN-BİLİM KARŞITLIĞI:</strong> Din ile bilim arasında tarih boyunca kimilerine göre sürekli ve uzlaşılması mümkün olmayan bir çatışma ve çelişki mevcut iken, bazılarına göre din ve bilim her zaman harmoni içinde birlikteliklerini muhafaza etmişlerdir. Din ve bilim arasındaki çatışmanın kaçınılmaz olduğunu düşünenlerin üzerinde durduğu temel argüman şudur:</p>
<p>Dini öğretiler bilimsel bir temele sahip değildir. Bilim­sel bilgi deney ve gözleme dayanır ve tekrarlanabilir olma özelliği vardır. Dini argümanlar bu özelliklere sahip olmadı­ğından ispatlanabilir mahiyette değildir. Dolayısıyla, dini ve bilimsel bilgi arasında ortak bir alan bulunması söz konusu değildir.</p>
<p>Sözü edilen çatışmanın kökeni bilimsel devrimin baş­ladığı 17. yüzyıla kadar inmektedir. İlk ciddi gerginlik ki­lisenin skolastik öğretilerinden vazgeçmemek için direnç göstermesi ve karşı çıkanları baskı ile susturmak istemesi ile başlamıştı. Özellikle Galileo ile kardinal Bellarmino ara­sında cereyan eden olaylar din-bilim uyuşmazlığının en kla­sik misalini teşkil eder hale gelmişti. Kilisenin baskısından kurtulmak isteyen bilim adamlarının elde ettikleri her yeni gelişme ve buluş artık dine karşı kazanılan bir zafer olarak algılanmaya başlandı. Böylece, din ile bilim arasındaki me­safe gittikçe açılarak seküler anlayışın yeşermesine müsait bir zemin hazırlanmış oldu. Dönemin en revaçta olan meka­nik evren anlayışının arka arkaya kazandığı başarılar tanrı, ahiret, melek, vahiy gibi dini kavramların reddine yol açtı. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, pozitivist yaklaşım söz konu­su zıtlaşmayı kendi açısından doruğa çıkardı. Bilimsel ola­rak incelenemeyen şeylere itiraz etmek bir yana, bu türden meselelerin söz konusu edilmesi bile anlamsız görülmeye başlanmıştı. Pozitivistlerin nazarında, metafizik önermeler saçma oldukları için üzerinde durmaya bile gerek yoktu.</p>
<p>Böylece, bilimsel düşünce anlayışı, insanlık tarihi ile öz­deş olan metafizik dünya görüşünü temelden sarsan iddi­alarla ortaya çıkmış oldu. Düşünce tarihine bakıldığında, birçok felsefi akımın yüzlerce yıl boyunca birbirleriyle kıya­sıya mücadele içinde oldukları görülür. Ancak daha ziyade Rönesans sonrası ağırlığını hissettiren ve bilimsel olduğu iddia edilen bu görüş, ilk bakışta son derece güçlü görünen kozlarıyla tartışmaya dâhil oldu. Bilimsel düşünceyi temsil etme hakkını elinde tutmaya çalışan bilim adamlarının ken­dilerini maddeci ve pozitivist felsefeye yamamaya çalışması ise kendileri adına büyük bir talihsizlik olmuştur.</p>
<p>Esasen din ve bilim ilişkilerinin ele alınabilmesi için şu sorulara cevap verilmesi gerekir:</p>
<ul>
<li>Hangi dinden bahsedilmektedir?</li>
<li>Bilim kavramından ne anlaşılmaktadır?</li>
<li>Söz konusu çelişki tarihin hangi dönemlerinde açığa çıkmıştır?</li>
<li>En azından belli toplumlar için belli tarih aralıklarında böyle bir çatışma yaşanmamış olabilir mi?</li>
<li>Çatışma gerçekten din ile bilim arasında mı yoksa dini ve bilimi yorumlama pozisyonunda olan din ve bilim adamla­rı arasında mı cereyan etmiştir?</li>
<li>Çatışmanın esas sebebi din ve bilimin aynı konuda farklı iddialarda bulunması mıdır?</li>
<li>Yoksa farklı iki bilgi kaynağının yöntem ve ifade açısından birbirinden uzak durması mıdır?</li>
</ul>
<p>Din ve bilim ilişkileri incelenirken din kavramının bir bütün halinde, yani semavi dinler ve diğer dinler (tote­mizm, animiz, uzak doğu dinleri ve ilkel dinler) arasında ayırım yapılmaması hem büyük bir haksızlığa yol açmakta hem de problemi daha karmaşık hale getirmektedir.</p>
<p>Bilim, insanlar tarafından yürütülen bir faaliyet alanıdır ve değer yargılarından arındırılmış olduğu iddiası poziti- vistlerin dayatmasından başka bir şey değildir. Bilim, belirli metotların kullanılması sayesinde belirli türden bilgilerin elde edilmesini sağlayan bir yöntemdir, fakat bilimin mak­sadının anlaşılması ve açıklanması bilimin kendisini aşan bir durum arz eder. Bilim adamı sadece kendi uzmanlık ala­nında bilgi sahibidir ve kendisi farkında olsun ya da olmasın külli bir hakikatin küçük bir parçasını yakalamış durumda­dır. Dolayısıyla, noktasal bir bilgiye dayanarak bilimin anla­mı veya amacı hakkında genelleyici neticeler çıkarması bağ­layıcı değildir, özneldir. İnsanların tüm hayatları göz önüne alındığında hiç kimsenin sadece “bilim yeterliymiş” gibi bir gerekçeye yaslanarak yaşamadığını rahatlıkla görebiliriz.</p>
<p>Tarihsel süreç içinde din adamlarının veya bazı toplumların yanlış algılarını ve uygulamalarını örnek göstererek din ile bilim arasında bir çelişki olduğu sonucuna ulaşmak son derece geçersiz bir argümandır. Bir düşüncenin doğ­rudan kendisine yönelik eleştiriler ileri sürmek yerine en zayıf halkaları seçerek kişiler üzerinden dolaylı saldırılar gerçekleştirmek bir safsata türüdür. Kişisel hatalar ancak o kişiyi bağlayan yanlışlıklardır, benzer şekilde tarihin bir dö­nemindeki belirli bir uygulama dinin kendisine değil, sos­yolojik bir takım sebeplere dayanıyor olabilir. Bu yaklaşım başka düşünce sistemlerine ve hatta bilimsel bilgiye uygula­nırsa da son derece yanıltıcı sonuçlara ulaşılır. Örneğin, bir bilim adamının bilimsel bir konuda yanılmış olmasından hareketle bilim karşıtlığı yapmaya kalkışmak gibi bir du­rum ortaya çıkar.</p>
<p>Bilim adamları tabiatı incelerken şu veya bu sebeple ya­nılarak hatalı bir açıklama şekli geliştirmiş olabilir ve bu yanlışlık bir süre sonra ortaya çıkabilir. Burada ancak bilim adamının kişisel hatasından söz edilebilir. Benzer şekilde, kutsal metinlerin okunmasında ve yorumlanmasında da kişisel, psikolojik, dönemsel ve sosyolojik sebeplere daya­lı olarak hatalı değerlendirmeler yapılması mümkündür. Dolayısıyla bu tür durumları fırsat bilerek din eleştirisi<strong> </strong>yapmak doğru bir yöntem olmadığı gibi iyi niyet taşımadığı da açıktır.</p>
<p><strong>HEDEF VE FAALİYET ALANLARI AÇISINDAN DİN-BİLİM İLİŞKİLE­Rİ: </strong>Din ve bilim arasında süregelen zıtlaşmanın arkasında yatan en temel sebep din ile bilimin faaliyet alanlarının ve maksatlarının ayrıştırılamayışıdır. Dinin en köklü amacı varlığı, oluşu, hayatı anlamlı kılmak ve varlık âleminin ar­kasındaki “birliği” fark ettirmektir. İnsana var olma sebebi­ni, yeryüzünde ne yapması gerektiğini, ölümden sonra ne olacağını, nelerin iyi veya kötü olduğunu ve neden doğru olanı yapması gerektiğini anlatır. Böylece kişinin hayatını anlamlı kılar ve belirli bir hedefe yönelik olarak hayatını düzenleme kolaylığı sağlarak olayların içinde kaybolmasını önler. Ayrıca tanrının insan yapısına uygun olarak koyduğu değerler (din) cömertliğin, adaletin, fedakârlığın kısacası ahlâkın kökeninin kavranmasını sağlar.</p>
<p>Diğer taraftan bilim, doğa olaylarının mekanizmasını sebep-sonuç ilişkisi bağlamında izah etme iddiası taşır ve açıklama yaparken sadece fiziksel faktörlere gönderme ya­par. Bilimsel bilgi tanımlayıcı bir içeriğe sahiptir ve aklın ürettiği teorik bir düşünce kalıbının deney ve gözlemle test edilmesi neticesinde başarılı veya geçersiz sayılır.</p>
<p>Din, doğa olaylarının fiziksel açıklamasını yapma gibi bir girişimde bulunmaz ve böyle bir amacı da yoktur. O halde dini kaynaklardan fiziksel faktörlere indirgenmiş bilimsel bir açıklama yapmasını istemek boş ve haksız bir beklentidir. Böyle bir beklentinin ve girişimin din ile bili­mi karşı karşıya getireceği açıktır. Benzer şekilde, bilimin varlık dünyasına anlam kazandırma gibi bir hedefi yoktur ve bunu sağlayacak bir yönteme de sahip değildir. Gerçek- ten de, bilimin “hayatın anlamı nedir?” ya da “ölümden sonra ne olacak?” gibi sorulara cevap vermesi beklenemez, çünkü bu sorular bilimsel bilginin imkân sahasının dışında kalmaktadır.</p>
<p>Bilim hiçbir şekilde ahlaki bir öğreti ortaya koyamaz, çünkü bilimin çalışma alanı madde/tabiattır ve doğada “ahlaki değerler” diye bir nesne yoktur. Dolayısıyla ahla­ki değerler sorunu bilimsel bilginin araştırma imkânlarının ötesine taşmaktadır. Tam bu noktada, “bilimsel yöntemlere başvurularak hangi davranış formlarının insan ve toplum açısından daha faydalı olacağına dair bazı kurallar üretile­bilir” şeklinde bir argüman ileri sürülebilir. Ancak burada karşımıza yine “faydalı olmak, doğru, yanlış” gibi bilimsel bağlamın dışında kalan kavramlar çıkmaktadır. İnsan ile ilgili konularda “doğru” veya “yanlış” gibi belirlemelerde bulunmak maddenin kendisinden üretilebilecek bir şey de­ğildir, çünkü tabiatta bir davranışın ahlaki açıdan “doğru veya yanlış” olduğunu gösteren herhangi bir şey yoktur. Salt maddeden (elektron, kuark, momentum, enerji vs. gibi şeylerden) zorunlu bir ahlaki değerler bütününün çıkarıl­ması söz konusu değildir.</p>
<p>Ayrıca bilimsel bilgi, tasvir edici özelliği sebebiyle tabiat­ta “olması gerekeni” değil, olmakta olanı anlatır. Bu sebep­le bilim, tabiatta meydana gelen olayları genel bir prensibe bağlamaya ve evrensel kanunları bulmaya çalışır fakat değer ifade eden bir terminoloji kullanmaz. Örneğin bilimsel bilgi açısından bakılırsa, “yerçekimi kanunu toplum için faydalı­dır” gibi değer yargısı ifade eden bir hükümde bulunamaz. Bu noktadan bakıldığında, bilimsel bilgiye dayanarak “in­sanlar şu şekilde davranmalıdır” türünden bir değer yargı­sına varmanın imkânı yoktur.</p>
<p>Bilimsel bilgi bir şekilde belirli bir davranış kodunun in­san ya da toplum açısından yanlış olacağına yönelik bazı veriler sunacak olsa bile yine de “söz konusu yanlıştan ni­çin kaçınılması gerektiğini” izah edemez. Bir başka şekilde ifade edilirse, bilim “ısıtılan metaller genleşir” türünden önermelerde bulunur fakat “yalan söylemek son derece çirkindir ve bu yapılmamalıdır” türünden önermeler ileri sürmez, süremez. Bilim, yalan söylemenin toplumda oluş­turduğu olumsuz etkiler ya da yalancılığın sebepleri üze­rine istatistiksel bilgiler sağlayabilir. Ancak “kişiye zararı dokunacak olsa bile yine de doğru söylemesi gerektiğine” dair ikna edici bir motivasyon imkânı sağlayamaz. Bilimin dili ve imkânları bu tür bir söylemde bulunmaya müsait de­ğildir. Bu bağlamda en önemli noktalardan biri de, bilimin bilimsel bilginin nasıl kullanılacağına dair zorunlu bir yön­lendirme yapma özelliğinin olmamasıdır. Bir başka deyişle, bilim insanlara bilimsel bilginin ahlaka ve İnsanî değerlere uygun bir şekilde kullanılması gerektiği yönünde bir bilgi veremez.</p>
<p>Dolayısıyla bilim üzerinden bir ideoloji geliştirerek var­lığa anlam katma çabasının bilimsel bilginin kötüye kullanımına yol açacağı ortadadır. Bilimsel yöntemden hareketle ideoloji ve ahlaki değerler sistemi üretmeyi bilimsel faali­yetin bir uzantısı olarak görmemek gerekir. Tekrar ifade et­mek gerekirse, bilimsel bilgi ile bilimsel dünya görüşünü birbirine karıştırmamak gerekir. Benzer şekilde dini metin­leri kaynak göstererek bilimsel bilgi üretmeye çalışmak da dine büyük zarar vermektedir. Dinin temel prensipleri ile buradan hareket edilerek ileri sürülen bilimsel çıkarımları birbirine karıştırmamak gerekir. Dinin kutsal ve tartışılmaz yönünü temel alarak bilimsel iddialarda bulunmak din açı­sından uzun vadede ciddi sorunlara yol açar. Tanrı yağmuru yağdırandır ama “yağmur hangi fiziksel olayların neticesin­de yağmaktadır?” sorusuna bilimsel bilgi açıklama getirir. Evreni yaratan tanrıdır fakat evrenin 13,8 milyar sene evvel ortaya çıktığını ve hangi aşamalardan geçerek bugüne ulaşıklığını bilim açıklar.</p>
<p>Ne tanrının ne de kutsal kitapların doğayı bilimsel ola­rak açıklama gibi bir iddiası yoktur. Peygamberlerin getirdi­ği mesajın bilimsel içerik taşıdığı düşüncesi son derece yeni ve modem bir iddiadır. Bu yaklaşım, pozitivist dünya gö­rüşü karşısında son iki yüzyılda mağlubiyet yaşayan İslam dünyasının “bizim inancımız da bilimsel bilgiye uygundur” kompleksinin bir neticesidir. Buradan din ile bilim arasında negatif ve izah edilemez bir ilişki olduğu sonucu çıkarılma­malıdır. Dikkat edilmesi gereken mesele şudur: vahyin dili bilimsel değildir, dolayısıyla kutsal kitapları adeta zorlaya­rak bilimsel bilgi üretmeye çalışmak son derece tehlikeli ve gereksiz bir girişimdir. Tanrının insanlara fizik öğretme gibi bir niyetinin olmadığı açıktır. Vahyin tabiata, evrene ve in­sana yönelik ifadeleri tanrıyı tanıma, inancı güçlendirme ve tanrının yüceliğini kavrama bağlamında bir anlam taşır. Bu açıdan bakıldığında vahyin insanları varlık âlemini araştır­maya, yani bilimsel bilgiye yönlendirdiği açıktır. Fakat vah­yin kendisi bilimsel açıklama yapma amacı taşımaz.</p>
<p>Vahyin bilimsel bilgi aktarma gibi bir niyeti söz konu­su olsaydı ortaya şöyle bir sorun çıkardı: vahyin açıkladı­ğı bilimsel bilgi ya o zamanın şartlarına uygun olması ya da son derece ileri seviyede olması gerekir. Eğer o zamanın şartlarına uygun ise bu bilgi günümüz için son derece ba­sit ve işlevsiz kalacaktır, böyle bir şey ise tanrı açısından kabul edilebilir bir durum olamaz. Eğer çok ileri ve nihai doğruluk derecesinde bazı bilimsel bilgiler söz konusu ise o zamanın insanları açısından bu bilgilerin anlaşılır olması beklenemez ve o dönemde bu bilgiler herhangi bir işe yara­mazdı. Çünkü vahiy muhataba göre bilgilendirme yapar ve onun seviyesini esas alır. Bunun aksini düşünmek zorlama olacaktır ve o dönemin insanlarını muhatap almayan bir dilin kullanıldığını ileri sürmek anlamı taşıyacaktır. Vah­yin dili incelendiğinde ise durumun böyle olmadığı, yani kullanılan hitap şeklinin işlenen konuların o günün insan­larını doğrudan ilgilendirdiği görülmektedir.</p>
<p>Bu bilgilerden hareketle “din ve bilim karşılaşması” söz konusu olduğunda en doğru yaklaşımın şu şekilde olması gerektiğini söyleyebiliriz: doğrudan vahyin metninden ha­reket ederek bilimsel bilgi üretmeye çalışmak “yanlışlanma riski” sebebiyle tehlikelidir. Vahyi güncel bilgilerle bağla­mak yerine dinin en temel argümanlarını esas alarak felse­fi bir yaklaşımla ve daha genel bir dil kullanılarak yorum yapılması gerekir. Böylece yorumlar doğrudan dini değil, o yorumu yapan “görüş sahiplerini” bağlamış olacaktır. Bura­da esas alınacak en temel iki argüman söz konusudur:</p>
<p><strong>1.</strong>Evreni ve insan dâhil içindeki her şeyi tanrı yaratmıştır.</p>
<p><strong>2.</strong>Tanrının insana verdiği akıl ile vahiy arasında bir çelişki olamaz.</p>
<p><strong>DİN VE RASYONELLİK İLİŞKİSİ:</strong> Doğa olayları incelendiğinde matematik ve fizik kanunlarına uygun bir işleyişin söz ko­nusu olduğunu görüyoruz. Eğer belirli kurallar ve düzen olmasaydı o zaman zaten bilimsel bilgiden söz etmek müm­kün olmayacaktı. Peki, doğada neden matematiğe ve fiziğe uygunluk var? Neden aklın işleyiş tarzı ile tabiat kuralları anlaşılır ve makul hale getirilebiliyor? Demek ki, varlık âle­minde bir rasyonellik ve akla uygunluk söz konusudur. Fa­kat rasyonellik doğanın kendinden kaynaklanan bir özellik değildir, dolayısıyla söz konusu rasyonelliği doğrudan tabi­ata ve maddeye vermek son derece yanlış bir yaklaşımdır ve derin düşünememekten kaynaklanan bir hatadır.</p>
<p>Rasyonellik maddenin özünden kaynaklanan bir özellik olmadığına göre, evrenin arkasında söz konusu akla uygun- luğu sağlayacak bir etkenin olması gerekir. Diğer taraftan evrenin rasyonel olması yeterli bir şey değildir, insanda bunu algılayacak bir aklın bulunması gerekir, insan aklı ile tabiat kuralları arasında anahtar-kilit ilişkisine benzer bir bağlantının var olması tesadüf ile açıklanamaz. O halde in­san-tabiat bütünlüğünün arkasında bu tutarlılığı sağlayan bir tanrının bulunması akla en uygun açıklamadır.</p>
<p>Burada &#8220;aslında evrende rasyonellik diye bir şey yoktur, bu ilişkileri biz insan olarak kendimiz dayatıyor ve böyle yorumluyoruz!&#8221; sorusu gündeme getirilebilir. Bu soruna şu şekilde yaklaşabiliriz: Maddenin en temel özelliklerini ve bunlar arasındaki son derece karmaşık ilişkiler ağını insan­lar keyfi olarak üretmiyor, uydurmuyor ve herhangi bir da­yatmada bulunmuyor. Eğer burada bir keyfilik olsaydı üre­tilen bilgiler arasında mutlaka bir çelişki ortaya çıkardı ve tutarlı bir açıklama yapma imkânı olmazdı. Hiçbir tutarlılık içermeyen saçma ve anlamsız bir yapı rasyonel olarak izah edilemez. Hâlbuki bilimsel bilgi akla uygun bir açıklama sunmaktadır, demek ki dış dünyada bir rasyonellik vardır. Dış dünyada gerçekte var olmayan bir düzenliliği zihnimiz uyduramaz. Böyle bir uydurma olsaydı mantıksal tutarlılık sağlanamazdı.</p>
<p>İnsanlar akıllı varlıklar olmasaydı, doğadaki karmaşık ilişkiler bütününü kavrama kapasitelerinin yetersizliği se­bebiyle evrende bir rasyonelliğin olmadığını ileri sürebilir­lerdi. Fakat bu yetersizlik yine de dış dünyanın rasyonel olmadığı manasına gelmezdi. Örneğin, böcekler aklen ye­tersiz oldukları için evrende rasyonelliğin olmadığını iddia edebilirler, fakat yanıldıkları ortadadır.</p>
<p>Tekrar belirtmek gerekirse, bilimsel bilgi insanların çaba göstermesiyle ulaşılabilecek bir bilgi türüdür. Dolayısıyla, kutsal kitapların ya da peygamberlerin bilimsel teorile­re açık göndermeler yapmasına gerek yoktur. Vahyin esas maksadı insanlara var oluş sebeplerini, Allah’ın varlığını, ölümden sonra ebedi bir hayatın olduğunu, bu dünyada kimleri örnek almamız gerektiğini açıklamak ve kısaca söy­lersek bir “hayat görüşü&#8217; sağlamaktır.</p>
<p>Bu yüzden kutsal kitaplar bir fizik kitabı olarak değil, in­sanları doğru yola götüren ve ebedi saadete yönlendiren bir kılavuz olarak anlaşılmalıdır. Yine bu sebepledir ki, ayetler­de bilimsel gerçeklere sadece üstü kapalı biçimde değinil­miştir. Daha ziyade, tabiatta bir düzenin var olduğuna ve her şeyin üzerinde Allah&#8217;ın mührünün (hikmet ve kudreti­nin) görülmesi gerektiği üzerinde durulmuştur.</p>
<p>Diğer taraftan, kutsal kitaplarda modern fizik ve kim­ya teorilerine açıkça yer verilseydi bu, insanları faydadan çok zarara götürebilirdi. İnsanlar bu tür ayetleri akıllarına sığdıramayacakları için haklı sebeplerle inkâr yoluna gire­bilirlerdi. Mekanik kanunlarıyla, atom teorileri ile veya tri­gonometrik bağıntılarla dolu bir kitaptan insanların çok az bir kısmı faydalanabilirdi.</p>
<p><strong>DİN-BİLİM GERİLİMİNİN SEBEPLERİ</strong>: Din adamlarının, aslında kutsal kaynaklara dayanmayan verilere dayanarak kendi al­gılama biçimlerini bilim adamlarına dinsel ve kesin içerikli bilgiler olarak sunması bilim-din gerginliğinin sebeplerin­den biridir. Bilim ve düşünce insanlarının içinde bulun­dukları zamanın, mekânın, kültürel ortamın ve bilgi biri­kiminin dışına çıkması oldukça zordur. İnsanlığın bugün sahip olduğu bilgilerden ve içinde yaşadığımız dünyanın imkânlarından hareket ederek asırlar öncesinde ileri sürül­müş fikirleri yargılamak düşünce tarihi açısından haksızlık yapmak anlamına gelecektir.</p>
<p>Bu sorun din-bilim bağlamında ele alındığında ve doğ­ru değerlendirme yapılamadığında ciddi problemler ortaya çıkmaktadır. Yaşadığı çağın bilgi birikime dayanarak din adına yapılan yorumların günümüz bilgilerine kıyasla yan- lış veya tutarsız olması gayet normaldir. Aynı yanlışlıklar bilim tarihinde de çok sayıda mevcuttur. Dolayısıyla nasıl ki bilim adamlarının tarih boyunca ileri sürdükleri bazı teorilerin yanlışlığından hareketle bilimsel düşünceyi terk etmek gibi bir sonuca varılmıyorsa aynı şekilde din alanın­da benzer sebeplerle yapılan hatalar bahane edilerek dinin gereksizliği gibi bir sonuca ulaşılamaz.</p>
<p><strong>DİN VE BİLİM BİRLİKTELİĞİ: </strong>Modern öncesi dönemde, tabiata ait bilgiler ile vahyin getirdiği bilgiler herhangi bir problem teşkil etmeksizin bir arada yaşatılabiliyordu. Ancak modem zamanlarda pozitivizm ve materyalizm akımları bu iki alanı birbirinden ayırarak karşı karşıya getirdi. Artık bu dönemin insanları sadece maddi bilgilerle beslenecekti ve bu tek yön­lü beslenme zihinsel algılama noktasında bazı bozukluklara yol açacaktı. Neticede tabiat ve vahiy bilgisinin ayrıştırılması modem zamanların bir problemidir ve modem insanın sağ elinin sol eli ile yaptığı mücadelenin sonucunda kaza­nan kim olursa olsun kaybeden insanın kendisi olacaktır.</p>
<p>Sağlıklı bir görme olayının gerçekleşebilmesi iki gözün birlikte var olmasına bağlıdır. İki tane gözün var olması ortada bir “ikiliğin” olduğunu göstermez. Bir göz diğeri­ne muhalefet etmez; birinin siyah olarak gördüğünü diğeri beyaz algılamaz. Görülen şeyin bir tane, gören gözlerin iki tane olması herhangi bir çelişki doğurmaz, tam aksine bir bütünlük sağlar. Esas problem gözlerden birinin bir tarafa, diğerinin başka tarafa bakması neticesinde ortaya çıkar. İşte aynen bunun gibi din-bilim, din-dünya türünden ayrımlara gitmek gözlerin farklı taraflara bakmasına, yani şaşı veya çift görmeye sebep olur. Hâlbuki bunlar, aynı hakikatin farklı açılar altında görülmesinden başka bir şey değildir. Din kelimesi ile özel olarak İslamiyet kastedildiğinde, bi- lim-din çatışması ve din işleri-dünya işleri ikiliği gibi insan zihnini ortadan bölen ayrımlardan söz etmek anlamsızdır.</p>
<p>Birbiri ile çelişen farklı iki gerçek olamaz, gerçek bir ta­nedir, fakat hakikatin, bakış açılarına göre farklı görünüm­lerinden söz edilebilir. Aynı gerçeğin bakış açısına, kullanı­lan yönteme veya ifade ediliş biçimine göre farklı şekiller alması mümkündür. Örneğin, silindir şeklindeki bir cisme karşıdan bakan birisi onu dikdörtgene, yukarıdan bakan bir başka kişi ise daireye benzetebilir. Buradan, bir hakikatin gerçek manasıyla ortaya konulabilmesi için problemi çeşitli yönleriyle ele alabilecek son derece kapsamlı bir bilgi kapa­sitesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Günümüz insanı kendisine sunulan bilgileri sorgulama sürecine tabi tutmadan kabul ettiği için çarpıklıkları fark etmeksizin hayatını devam ettirebilmektedir. Mesela, dini kaynaklardan ilk insanın Âdem olduğunu, biyoloji kitabın­dan ise insanın evrimin bir ürünü olduğunu öğrenir ve çok az kişi bu çelişkiyi çarpıcı bulur. Çünkü zihnini dini ger­çekler ve bilimsel gerçekler olarak birbirinden bağımsız iki alana bölmüştür. Hâlbuki insanın ortaya çıkışı ile ilgili bu iki yaklaşım birbirini öylesine dışlayıcıdır ki, birinin kesin­likle yanlış olduğu açıktır. Kafası karışık modern insan bu çelişkiyi yaşamamanın çaresini hayatı “din ve dünya” olarak ikiye bölmekte bulmuştur. Söz konusu zihinsel bölünme ve çelişkiler ise kişinin dinden uzaklaşmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Maddeci zihniyet, bilimi kendi doğal sınırlan içinde tut­maya ve ölçüyü korumaya niyetli değildir. Böyle bir yak­laşımla sürdürülen bilimsel zihniyet, fiziksel gerçeklikle sınırlı özel alanın dışına çıkarak bütün gerçekliği açıklama iddiası ile ortaya atıldığı için din ile bilim adamı arasında bir çatışma başlamıştır. Çünkü bu hali ile verilmek istenen bilimsel “dünya görüşü” kendine mahsus kuralları olan bir din halini almaktadır, önemli olan bu çatışmaya yani, sınır­ların aşılmasına yol açacak sapmalara izin vermemektir. Bi- lim alanında gösterilen başarıların sebebi dinin dışlanması olmadığı gibi geri kalmışlığın ve ilkelliğin nedeni de dine bağlılık değildir.</p>
<p>Darwin’ci görüşe dayanılarak yapılan insan tarihinin okunması işlemi din ile bilim arasındaki anlaşmazlıkların sebeplerinden belki de en önemlisini teşkil etmektedir. Tek hücreden başladığı varsayılarak kurgulanan canlılar tarihi, doğal olarak ilkel insan ve ilkel dinler kategorisini dayat­maktadır. Böylece insanların gelişmesiyle dinlerin çok tan­rılı düzenden tek tanrılı sisteme doğru geliştiği sonucuna varılmıştır. Hâlbuki semavi dinler açısından durum zan­nedilenin tam tersinedir, yani ilk insan tam manasıyla mü­kemmel olarak yaratılmış bir peygamber statüsündedir. Do­layısıyla başlangıç, tek tanrı esasına göre bina edilmiş olup zaman içindeki bozulma ve sapmalarla çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>TEMEL FARKLAR VE DOĞAL AYRIŞMA ALANLARI:</strong> Evreni, mad­deyi, var oluşu ve varlığın kökenini açıklama ve anlama bağlamında bilim ile din arasında ortak bir ilgi alanın ol­duğu açıktır. Kutsal kitaplar ve peygamberler maddenin fiziksel ve kimyasal yapısı veya atomun özellikleri gibi me­selelere bilimsel açıdan girmez, bunun yerine varlık âlemi­nin bir tasarıma dayandığı ve yaratıcının her şeyi bir takım hikmetlere dayanarak var ettiği gerçeğinin altını çizmeye çalışırlar. Din, insanlara ibadet, itikat ve ahlak gibi alanlar­da bazı sorumluluklar yüklerken bilimsel önermeler belli bir takım ibadet veya ahlâk formları içermez; dolayısıyla bu anlamıyla bilim ahlakından bahsetmek mümkün değildir, örneğin, atom bombası sebebiyle binlerce masum insanın öldürülmesinin ahlaken, vicdanen ve insanlık açısından yanlış olduğu kolayca söylenebilir fakat atom-altı zincirle­me reaksiyonların veya nükleer fiziğe ait bağıntıların ahlak dışı davranışlarından söz edilemez.</p>
<p>Bilim ve dini zaman zaman karşı karşıya getiren en mü­him faktörlerden biri, önermeleri ifade ederken kullandık­ları dildir. Bilim olgusal olayları açıklamada gözlem, deney ve bunlara bağlı mantıksal çıkarımları kullanır. Hâlbuki dinin temel dayanakları deney ve gözlem değildir. Tabii ki buradan dinin deney ve gözleme dayanan önermelerin da­ima aleyhinde olduğu ve bu metotlara hiçbir şekilde itibar etmediği sonucu çıkarılamaz. Dini önermelerde doğa, mad­de, enerji vs. gibi pozitif bilimlerin sahasına giren konulara ancak tanrının kudretine işaret anlamında dolaylı bir değin­meden bahsedilebilir olmakla beraber bunlara ait herhangi bir formül veya bağıntıya yer verilmesi söz konusu değildir.</p>
<p>Dinler daha ziyade hayatın maksadı, varlığın özü, ölüm sonrası, ahlâk vs. gibi olgusal fenomenlere indirgenemeye- cek ve bilimin araştırma sahasının dışında kalan meselelere ait bilgileri ön plana çıkarmıştır. Çünkü bilimin araştırma alanına giren hususlar insan çabası ile açıklığa kavuşturulabilir problemlerdir. Ancak ölüm sonrası hayat, peygamber­lik, ahlak kuralları ve hayatın gayesi gibi meseleler akıl veya deney/gözlem yoluyla açıklığa kavuşturulabilecek konular değildir. Nitekim vahye dayanmayan felsefi veya maddeci düşünce akımlarının hayatın anlamı, sosyal değerler, varlı­ğın ve insanın özü gibi meselelerdeki tartışmalarının sonu gelmemektedir.</p>
<p><strong>1.</strong>Evren kendi kendine ve tesadüfler neticesinde oluşmuştur. Bir yaratıcı eliyle yoktan var edilmemiştir. Varlık âlemini üstün bir güce bağlayarak yapılan açıklamalar bilimsel de­ğildir ve geçerli sayılmazlar.</p>
<p><strong>2.</strong>Evren bir yaratıcı tarafından var edilmiş olsa bile, bu ya­ratıcı evrende olup biten hadiselerin hiçbirisine müdahale etmeyen kenara çekilmiş” bir tanrıdır. Evren, en iyi ihti­malle bir saat gibi kurulup bırakılmıştır.</p>
<p><strong>3.</strong>Tüm fiziksel olaylar maddesel bağlantılarla ve sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklanmalıdır. İlahi kaynaklara yapılan gön­dermeler geçersiz ve anlamsızdır.</p>
<p>Tanrı inancı bağlamında bilim anlayışını ve fiziksel ev­rene bakışı ise kısaca şu prensipler etrafında toplayabiliriz:</p>
<p><strong>1.</strong>Evren ve içinde bulunan her şey yoktan var edilmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>Doğada görülen ve tabiat olayları ismi verilen sistematik düzenlilik Tanrı’nın kanunlarından başka bir şey değildir. Maddenin kendisinden kaynaklanan bir zorunluluk hali söz konusu değildir.</p>
<p><strong>3.</strong>İnsanlara Tanrı tarafından bu düzenliliği kavrayabile­cek bir donanım ve üstün özellikler verilmiştir. Bilimin, pratik faydalarının ötesindeki esas amacı Tanrı’nın kud­retinin ve nasıl hikmetli işler yaptığının araştırılması ve anlaşılmasıdır.</p>
<p>Bilimsel faaliyet sahasına, ancak olgusal içeriğe sahip, tekrarlanabilmesi mümkün olabilen deney ve gözlem im­kânı bulunan problemlerin dâhil edilebileceği daha evvel belirtilmişti. Bilimsel olarak tetkik edilebilme şartlarına sa­hip olan bir önerme, ayrıca doğrulanabilirlik ve yanlışlana- bilirlik gibi başka ölçütlere uygun olup olmaması bakımın­dan da ele alınabilir. Bu durumda, bilimsel açıdan inceleme alanına girmeyen bazı önerme şekilleri ile karşılaşıldığında bilim adamının takımlabileceği tavır “nötr” olmaktan öteye gidemez. Çünkü kendi ölçüleri içinde herhangi bir fikrin ileri sürülmesini sağlayacak hiçbir bilginin bulunmadığı bir vaziyet karşısında bilimsel olarak ancak sessiz kalınabilir. Pratikte metafizik olarak tabir edilen bir takım meseleler karşısında bilim dünyasından genellikle olumsuz ve sert tepkilerin alınması, bilimin kendi tabiatından değil, bilim adamının inançlarını veya inançsızlıklarını devreye sokma­sından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bilimsel bilgi, mümkün olan bilgi türlerinden sadece bir tanesidir, hâlbuki doğru malumatın elde edilebileceği başka bilgi kaynaklarının mevcut olamayacağını kimse iddia ede­mez. Bir başka deyişle, insan bilgisinin tamamı bilimsel bil­giden ibaret değildir. Bilimsel bilgi dışında tarih, edebiyat, sanat ve tecrübeye dayalı pek çok bilgi türü de mevcuttur. Hiç kimse edebi bir yapıtı, bir şiiri ve duygulara son derece etki yapan bir sanat eserini bilimsel kriterlere göre eleştire- mez, çünkü alanlar farklıdır.</p>
<p>Söz konusu eserler bilimsel bilginin ilgi alanının dışında kaldığı için önemsiz ve değersiz sayılamaz. Herhangi bir bil­ginin muhakkak bilimsel bilgi ölçülerine uygun olmak gibi bir mecburiyeti yoktur. Böyle bir durumda söylenebilecek tek şey, bu bilginin “doğru, yanlış veya saçma” olduğu değil, sadece “bilimsel” olmadığıdır. Mesela, ölüm sonrası hayat, melekler, İlahi adalet vs. gibi mevzular modern bilimin öl­çüleri itibarı ile deney ve gözleme tabi tutulamayacakları gibi herhangi bir şekilde bilimsel anlamda doğrulanma veya yanlışlanabilme imkânları da mevcut değildir. Durumun böyle olması, yani söz konusu edilen kavramların deney ve gözlem gibi tecrübelere tabi olmaması da zaten dinin tabia­tına tam bir uygunluk göstermektedir.</p>
<p>Bilimsel düşünme tarzı ile “bilimcilik” yapmanın fark­lı şeyler olduğunu görmek gerekiyor. Pozitivistler, bilime mutlak hakikat nazarı ile bakarak “bilimcilik” (scientism) olarak nitelendirilen bir ideoloji/dünya görüşü ürettiler. Bi­limsel düşünme, tabiatta cereyan etmekte olan hadiseleri belirli bir metoda dayanarak inceleme, araştırma, kavrama ve belirli sebepleri göz önüne alarak açıklama ve yorumla­ma şekillerinden sadece bir tanesidir. Aynı olayların ve aynı verilerin çok farklı şekillerde izah edilebileceği muhakkaktır.&#8221;Bilimcilik&#8221;  taraftarları ise bu farklı yaklaşımların hiçbirisini dikkate almayıp hadiselerin ancak bilimin bize gösterdiği kadarı ile ele alınabileceği ve bunun ötesinde ileri sürülebilecek hiçbir şeyin anlamlı olmadığı iddiasındadır.</p>
<p>Farklı yorumların bilinen bilimsel kalıplara uygun olma­dığını söylemekle başka türlü açıklamaların da olabileceği­ni kabul etmek ayrı şeylerdir. Ancak “bilimcilik” yapanlar, tabiat olaylan ve maddenin özünde gerçekte neler olup bit­tiğini ve hakikatin ne olduğunu kavrama probleminin çok yönlü olduğunu, belirli bir yöntemle meselenin sadece bir kısmının anlaşılabileceği, değişik parçaların birleştirilmesi ile esas resmin ortaya çıkabileceğini kabul etmeye yanaş­mazlar. “Bilimci”, elinde tuttuğu küçük bir parça boyalı kâ­ğıda dayanarak çok büyük bir tablonun tamamını ümitsizce (ve doğal olarak yanlış bir şekilde) anlatma çabası içindedir.</p>
<p>“Bilimci” için hakikati gösterecek ve insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılayarak problemlerini çözecek yegâne yol gösterici bilimdir ve başka da hiçbir şeye gerek yoktur. Bi­limcinin bu iddiası, aslında metafizik bir mahiyet taşır ve bilimi kendine mahsus kuralları olan yeni bir din haline ge­tirir. Gerçekten pozitivizmin, ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra nasıl bir insanlık dini haline getirildiğini sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.</p>
<p>Bilim adamının tabiatta veya gözümüzün önünde cere­yan eden hadiselerin “nasıl” olduğuna dair açıklamaları, kendi itikatsızlığından kaynaklanan yorumlarını katmadığı takdirde sıkıntı çıkaracak türden görünmemektedir. Esas problem bilimin “nasıl” sorusuna bir şekilde cevap verdik­ten sonra durup “hepsi bu kadar” dediği yerde, din “niçin” diye sormaya ve kendi cevabını vermeye devam etmesin­dedir. İşte buna, bilimin değilse bile en azından bazı bilim adamlarının tahammülü yoktur.</p>
<p>Bilim adamı kendi metotlarının imkânları dâhilinde gerekli izahları yapıp bunun ötesinde kalan meseleler hu­susunda metot ve veri yetersizliği sebebi ile bilim namına sessiz kalmak verine elindeki anahtara uymayan bütün ka­pıları yumruklamaya çalışmaktadır. Eldeki anahtarın bazı kapılan açma ihtimali olduğu doğrudur ama bütün kilitlere uyacağını beklemek batıl bir inançtır,</p>
<p>Bilim adamının, dinin bazı önermelerine, bilimsel kalıp­ları aşıyor olması sebebi ile &#8220;yoktur!&#8221; veya &#8220;olamaz!&#8221; tar­zında verdiği hükümler aslında bilimsel değildir. Çünkü di­nin söz konusu iddiaları bilimsel metotlarla incelenebilecek ve dolayısı ile şu ya da bu yönde hüküm verilebilecek cins­ten değildin Bu noktada bilim adına söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Bilim adamının bu hususta söyleyeceği olumlu ya da olumsuz her şey onun bilimsel kimliğinden bağımsız olup vicdani kanaatidir. Eğer bilimin bizzat kendisi hep be­lirli bir şekilde konuşmayı emrediyor olsaydı bütün bilim adamları dinin bu tür önermeleri karşısında ittifak halinde olurlardı.</p>
<p>Bilimsel düşüncenin, bilimsel araştırma tekniklerinin haricinde kalan meseleler hakkında bağlayıcı herhangi bir fikir ileri süremeyeceği yukarıda belirtilmişti. Buradan, bi­lim adamlarının ve felsefecilerin söyledikleri şeylerin tama­men bilimsel bir yapıda olduğu neticesi çıkarılamaz. Bilim tarihine baktığımızda, &#8220;bilim adına konuşan birçok bilim adamının ve felsefecinin bugün için komik görünen fikirler ileri sürdüklerini rahatlıkla görebiliriz. Fizikle ilgili tüm bu­luşların yapıldığım ve önemli teorilerin ortaya konduğunu iddia eden ünlü bilim adamı Lord Kelvin 150 sene evvel, &#8220;havadan daha ağır cisimlerin uçamayacağını&#8221; savunuyor­du. Benzer şekilde önde gelen pozitivistlerden Emest Mach 20. yüzyılın en mühim araştırma alanını teşkil eden atomla­rın varlığını reddediyordu. Genel olarak ifade edersek, elde­ki sınırlı bilgilere dayanarak bilim adına bağlayıcı görüşler ileri sürmek kısa bir süre sonra bu ıtır fikirlerin &#8220;kendilerini bilim çöplüğünde&#8221; bulması ile neticelenmekledir. Gerçek­ten de, diyelim ki iki asır önce bir kişinin elektromanyetik dalgaların varlığından bahsetmesi bilimsel kalıpları aşan bir durum gibi görülecekti.</p>
<p>Dini açıdan önemli olan husus, maddenin, kâinatın, varlığın tesadüfi olmadığı ve bilimin de katkıda bulunarak ortaya çıkardığı intizamın arkasında aşkın bir gücün var ol­duğunun anlaşılmasıdır. Ne var ki, bilim adamı muhteşem intizamın gözler önüne serilmesi hususunda üzerine düşeni fazlası ile yaparken esas failin ne olduğu noktasında farklı düşünmekte, kendi alanında aşkın bir varlığa yer verme­yi bilim dışı saymaktadır. Bilim adamı hiçbir ilmi gerçeği mesnet tutarak bilimin faaliyet alanına girmeyen meseleler­de hüküm veremeyeceği gibi, hakkında herhangi bir kesin delil bulunmayan bir konuda dine dayanarak taraf veya muhalif olma yoluna gitmemelidir. Bilim adamı “melekle­rin varlığı” ile ilgili bir problem karşısında bilimsel ölçülere dayanarak olumlu ya da olumsuz bir fikir beyan edemez. Çünkü bu mesele bilimin inceleme metotları ile ispatlana­bilecek türden bir konu değildir. Mesela, bilim adamlarının insanı ölümsüz kılacak bir teknik geliştirdikleri iddiasında bulunduklarını varsayalım:</p>
<p>Bu iddiaya karşı koyma bakımından iki türlü yöntem düşünülebilir. Birincisi, söz konusu iddiaya mukabil tıbbî, biyolojik, teknik vs. sebepler ileri sürülerek cevap verilme­sidir. İkincisi, dini metinlere istinat ederek mesela, “bütün canlılar ölümü tadacaktır” ayetini esas alarak böyle bir şeyin mümkün olamayacağını ortaya koymaktır. Birinci itirazın, bilim adamı ile aynı düzlemde tartışıldığı ve ortak metotla­ra dayanıldığı için belirli araştırmalar neticesinde konunun şu veya bu şekilde sonuçlandırılması mümkündür. Ancak ikinci itirazda dayandığı kaynak, muhteva ve bilgiyi elde etme yöntemleri açısından çok farklı olduğundan artık tarafların başka lisanlarla konuşmalarından kaynaklanan bir diyalog bozukluğu başlayacaktır. Elbetteki ikinci itiraz beslendiği menba açısından kuvvetli ve bu sebeple de çok<strong> </strong>haklıdır, fakat ileri sürülen görüşün bilimsel kabul edilebi­lirliğinin olması için mutlaka “bilimsel lisan” ile konuşul­ması gerekecektir.</p>
<p><strong>BİLİM VE BİLİMCİLİK AYIRIMI:</strong> Bilimden ziyade bilimcilik ya­panların aslında başarmak istedikleri şey, dinin maddi ve sosyal hayattan silinerek bu alanlarda dinin yapabileceği her şeyin bilim tarafından yerine getirebileceği ve dolayı­sıyla metafizik yüklü dini değerlerin bilimle yer değiştir­mesini sağlamaktır. Daha evvel de belirtildiği gibi, insanın maddi, ruhi, ahlaki ve sosyal ihtiyaçlarının tamamını karşı­lamak iddiası ile ortaya çıkarılan “bilimsel kavrayış formu­nun” bizzat kendisi bu hali ile kendine göre kuralları olan yeni bir din durumuna getirilmiş (scienticizm) olunmak­tadır. Semavi dinlerle onlara alternatif olarak ileri sürülen bu yeni “bilim dininin” bazı noktalardan karşılaştırmasını yapabiliriz:</p>
<ul>
<li>Bütün ilahi dinler evrene ve içinde bulunan canlı veya cansız varlıklara bir anlam yüklemekte, özellikle insanın yeryüzündeki varlığına ve hayata ilişkin özel bir mana at­fedilmektedir. Bilim de benzer şekilde evrenin yapısı, var oluşu ve insanın bu sistemdeki konumu ile ilgili kendine mahsus değerler ve tanımlar ileri sürer.</li>
<li>Semavi dinler diğer bilgi türlerini dışlamamakla beraber en sağlam ve yanılmaz bilgi kaynağı olarak vahyi gösterirken bilim, sadece deney, gözlem vs. gibi belirli şartlan sağlayan bilgileri kabul eder ve diğer bilgi kaynaklarını hiçbir suret­te göz önüne almaz.</li>
<li>Din ve bilimin her ikisi de insanlığın ilerlemesi, kişisel ve sosyal refahın (ferahın) artırılması için çözümler teklif eder.</li>
</ul>
<p>Din, kişilere ve topluma bir takım ahlaki vazifeler yükler; doğru-yanlış, hak-batıl gibi ayırımlar yapar. Buna karşılık bilimci, metafizik değerlerden arındırılmış tamamen mad­deye dayalı bir “bilimsel dünya görüşü” sunar.</p>
<ul>
<li>Din ve bilim fertlerin psikolojik, toplumların sosyolojik açıdan karşılaştıkları problemlerin ve buhranların gideril­mesi hususunda kendilerine özgü çözümler teklif ederler.</li>
</ul>
<p>Bu anlamıyla bilim, dinler gibi hayatın bütün kısımlarını kapsayan bir dünya görüşü olarak insanlığın önünde dur­maktadır. Bilim adamı maddenin, eşyanın, canlı organizma­ların oluşumu ve evrenin yapısı vs. gibi kompleks olaylan ve bu olayların mekanizmasını açıklamaya çalışırken mad­denin kendisinden başka hiçbir referans tanımamayı ken­dine kural edinmiştir. Hâlbuki hakiki bilimin kendisi böyle bir mecburiyeti dayatmaz, aksine maddeyi esas alarak yapı­lacak izahların hiçbirisinin aklen makbul ve makul olmadı­ğını göstererek cevabın başka bir yerde aranması gerektiği yolunu açar. Fiziksel evrende meydana gelen olayların ken­di kendine (tesadüfen) olması ya da madde cinsinden olma­yan başka bir özne yolu ile harekete geçmesi ihtimallerinin haricinde bir başka alternatif mevcut değildir.</p>
<p>Bilimin araştırma alanına giren madde, tabiat olaylan ve soyut matematiksel ifadeler hiçbir şekilde ahlaklı olup olmadıkları açısından bir muhakemeye tabi tutulamazlar. Gerçekten, elektronların, moleküllerin veya termodinami­ğin ikinci kanunun ahlaki olup olmadığı tartışma konusu yapılamaz. Ancak, elde edilen bilimsel neticelerin uygu­lanması, yorumlanması ve teknolojiye dönüştürülmesi sü­reçlerinde bilim adamının ahlaki normlara uygun davranıp davranmadığı tartışılabilir. Bu noktada bilimin pozitivist yorumuna bağlı olanların, bilimi bütün değerlerden arın­dırarak güya tarafsız hale getirdikleri iddiasının hiç de ma­sum olmadığının ve aslında (dini dışlamak şeklinde) bir değer yargısı taşıdığını görmek gerekir.</p>
<p>Bu sebeple bilim, kanunları itibarı ile her yerde aynı ol­makla beraber neticelerin yorumlanması ve uygulama açı­sından değer yargılarından arındırılamaz, dolayısı ile prob­lem bir medeniyet ve zihniyet sorunu olarak ele alınmalıdır. Bilimin, gerçeğin bir kısmına ulaşma noktasında bir imkân olduğunu fakat alternatifsiz tek çıkar yol olmadığını gör­mek gerekir.</p>
<p>Bilim ve din bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine bağ­lıdır ve ayrılmaz, çünkü her ikisi de Tanrı’nın  kanunlarını temsil ederler. Ancak, bilim ve din meseleleri ele alış şekil­leri açısından yani yöntem ve kategorik ayırım itibarı ile birbirinden ayrılır ve farklı taraflara bakarlar. Aynı ve bir hakikatin farklı yüzleri durumunda olan bilim ve dinin yöntem ayrılıkları göz önüne alınmadan her açıdan özdeş­leştirmeye çalışmak (bir madalyonun iki yüzünün üst üste getirilmesi için deforme edilmesi gibi) her ikisinin de tahri­bi ile neticelenecektir.</p>
<p>Tabiat kanunları ve evrenin kendisi “Tanrı’nın kudreti­nin”, kutsal kitaplar ise “Tanrı’nın kelamının” görünür hale gelmesidir* her ikisi de (kâinat kitabı ve kutsal kitaplar) aynı kalemin eseridir, dolayısıyla aralarında herhangi bir çelişki olması mümkün değildir. Varlık âlemini, her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğu bir bütün halinde algılayama­yanlar için evren ve hayat atomların tesadüfi hareketlerinin kombinasyonlarından başka bir şey değildir. Bütünlüğü gö­rebilenler açısından mesele “bir noktayı ancak bir kalemin koyabileceği” gerçeği kadar açıktır.</p>
<p>Fizik, kimya gibi fen bilimleri ile ifadelerini bulan tabi­at kanunlarına itiraz etmenin hiçbir anlamı yoktur, çünkü kendimizi içinde hazır olarak bulduğumuz bu âlemin ka­nunları bizim isteklerimizden bağımsız olarak işlemektedir. Tanrının koyduğu kurallara (tabiat kanunlarına) uymamanın neticesi kendine zarar ve başarısızlıktır. Mesela, basınç,havanın özkütlesi, hız, aerodinamik vs. özelliklere ait pren­siplere uygun tasarım yapılmazsa uçağın uçurulması im­kânsız hale gelir. Bu türden kanunlara itiraz etmenin ne­ticesinin kaçınılmaz bir şekilde başarısızlık olacağı açıktır, çünkü harici bir gerçeklik keyfi itirazlarla değiştirilemez.</p>
<p>Bilim, yapısı itibarıyla madde ile uğraşır. Fakat bu, bili­min materyalist bir içerik taşıdığı anlamına gelmez. Maddeyi “incelemek” ile &#8220;maddeci” olmak tamamen farklı şeylerdir. Madde objektif olarak incelendiğinde varlık âlemi üzerin­deki sanat görülerek her şeyin madde üstü bir tasarım ta­rafından gerçekleştirildiği sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir.</p>
<p>Kutsal kitaplar ve peygamberler, tabiat olaylarını tasvir ederken bilimin izlediği sebep-sonuç, deney, gözlem ve ispat metotlarını kullanmaz. Bilimsel bilgi, insanların birikimsel (cumulative) çabalarının neticesinde ortaya çıkar; Tanrı’nın bilgisi her şeyi kapsadığı ve tüm gerçekliği içerdiği için kut­sal kitaplar ve peygamberler doğrudan doğruya hakikati or­taya koyar. Tabiatın fiziksel tasviri insanların çalışmalarına bağlanmıştır. Bu sebeple ayetlerde tabiat olaylarına ilişkin formüllere rastlamayız. Dolayısıyla peygamberlerin esas maksadı, tabiat olaylarının ardında yatan hikmetleri ve Tanrı’nın varlığının bilinmesini, varlığın özünün kavranmasını ve varoluşun amacının anlaşılmasını sağlamaktır.</p>
<p>Var oluş kanunları ile peygamberlerin tebliğ ettiği pren­siplerin hepsi aynı “Elden” çıkmıştır dolayısıyla birine mu­halefet ne kadar cahilce ise diğerine riayet etmemek de o derece anlamsızdır. Varlık âleminin kanunlarına aldırış etmeyip ehemmiyet vermeyen medeniyetler teknik açıdan geri kalmaktan kurtulamayacakları gibi, peygamberlerin çağrısına kulak asmayanların da varlıktaki birliği kavraması ve özü yakalaması mümkün değildir.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.99-124</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/">Din Bilim İlişkileri ve Sorunlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-bilim-iliskileri-ve-sorunlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niçin Yaratıldık?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:51:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin Yaratıldık?]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23345</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; I Şüphe yok ki, mutlu ve huzurlu bir hayatın en temel unsur­larından biri de, onu tutarlı bir amaca göre yaşamak ve ki­şisel varlığını anlamlı hale getirebilmektir. Makul ve belirli bir maksada yönelik olmayan her fiil boş, absürd ve mana­sızdır. O halde insanın anlam arayışı ve makul cevap bek­lentisi kendi potansiyeline uygun ve beklenen bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/">Niçin Yaratıldık?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23410 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-300x197.png" alt="" width="300" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-300x197.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-600x394.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin-768x505.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/nicin.png 1000w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Şüphe yok ki, mutlu ve huzurlu bir hayatın en temel unsur­larından biri de, onu tutarlı bir amaca göre yaşamak ve ki­şisel varlığını anlamlı hale getirebilmektir. Makul ve belirli bir maksada yönelik olmayan her fiil boş, absürd ve mana­sızdır. O halde insanın anlam arayışı ve makul cevap bek­lentisi kendi potansiyeline uygun ve beklenen bir davranış­tır. İnsanlık tarihine göz atıldığında en erken denilebilecek dönemlerde bile mitolojik anlatımlar yoluyla toplumların kendilerini konumlandırmalarını sağlayacak temel sorulara cevap aradıklarını görebiliriz. Ancak özellikle 18. yüzyıldan itibaren anlam arayışında bir kırılma olduğunu, yani meta­fizik değerlerin dışlanmasını ve insan hayatının amacının sadece dünyevi sınırlara indirgenmesi gerektiğini ileri süren bir zihniyetle karşılaşılmaktadır.</p>
<p>Bu anlayışın yerleşmesinde bilimsel düşüncenin kötüye kullanımının ileri seviyede söz konusu olduğu görülmekte­dir. Bilimsel yaklaşım, maddenin ve evrenin fiziksel yapısı itibarıyla anlaşılmasını sağlayacak bir faaliyettir. Bu bağ­lamda bilimsel bilgi evrene, maddeye ve hayata dair felsefi bir argüman sunmaz. Dolayısıyla bilimsel bilgi insanlara varlığın gayesi hakkında herhangi bir şey söylemez. İnsan, bu bilimsel bilgilerden hareket ederek bir varoluş gayesi üretebilir. Fakat materyalist bakış açısı bilimsel bilginin ala­nı dışında kalan bu sorunu bilim sahasına çekerek kendi iddialarına temel oluşturmak istemektedir.</p>
<p>Tekrar belirtmek gerekirse, bilimsel bilgi varoluşa dair herhangi bir bilgi vermez. Bilimsel bilgi varlığın fotoğrafını çeker fakat yorumu yapan insan veya bilim adamıdır. Bilim adamlarının yaptığı yorum bilimsel bilginin bir parçası de­ğildir. Aynı bilgilere dayanarak çok farklı anlamlar üretmek mümkündür. O halde bilimsel bilgi ile bilim adamlarının yorumlarını birbirine karıştırmamak ve aynı seviyede gör­memek gerekir.</p>
<p>Bilimsel bilgiye başvurularak “Niçin varım?”, “Niçin ahlaklı olmalıyım?”, “Ölümden sonra ne var?” gibi sorula­ra cevap verilemez; çünkü bu sorular ve cevaplan bilimsel bilginin alanı dışında kalır. Mesela ünlü ateist biyolog Ri- chard Dawkins’e göre, hayatın tek amacı üremek ve türün kendini bir sonraki nesle aktarımını sağlamaktır. Bilindiği üzere, nesilden nesile aktarım genler yoluyla olmaktadır. Ancak Dawkins’e göre, insanlar kendi türlerini bir sonraki nesle aktarırken genlerini kullanmazlar, tam tersine “genler insanları kullanırlar!”. Görüldüğü gibi, bu anlayışa göre in­sanın var oluşunun bir amacı yoktur (genlerin vardır!) ve insan sadece bir araçtan ibarettir.</p>
<p>Bilginin istismar edilmesi hayatın ve varoluşun gayesi konusunda bir boşluğa ve anlam kaymasına sebep olmak­tadır. Akılcılık ve rasyonellik perdesi altında hayatın ama­cı fayda ve zevk unsurlarına indirgenmektedir. İnsanların önüne sadece dünya hayatıyla sınırlı kalan ve ancak maddi unsurlarla ifade edilebilen hedefler konulmaktadır. Aklını bu geçici hedeflerle bozmayan ve hedonist duygularla zih­nini sarhoş etmeyen her insan bunların hakiki ve tatmin edici amaçlar olmadığım fark etmekte ve gerçek bir cevap aramaktadır.</p>
<p>Tanrının varlığı konusunda herhangi bir şüphesi olma­yan bir deist açısından bakılırsa “tanrı, insanı ebedi bir yok­luğa mahkûm etmek için” yaratmış olamaz. Anlamsız şey­ler yapmak tanrıya yakışan bir davranış tarzı olamayacağına göre, var oluşun mutlaka bir gayesi olmalıdır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>İnsanları cansızlardan, bitkilerden ve hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesi ve tahlil etme kabiliyeti­nin olmasıdır. Bu sebeple insanın “var oluş sebebini” merak etmesi ve araştırması gayet doğaldır. Bir başka deyişle, in­san olanın bu sorgulamayı yapması, yani “niçin varım?” ve “ne yapmam gerekiyor?” türünden soruları sorması insan olmasının bir gereğidir. Sorgulanmamış bir hayatın yaşama­ya değmeyeceği unutulmamalıdır. Çünkü sorgulama yap­mayan kişi, insanları hayvanlardan ayıran en önemli farkı, yani düşünme ve mesuliyet sahibi olma özelliğini ortadan kaldırmış demektir. Aklı başında hiç kimse bu sorulara ka­yıtsız kalamaz ve sanki böyle bir mesele yokmuş gibi davra­narak hayatını sürdüremez.</p>
<p>Akıllı bir varlık olarak insan kendi var oluşunu anlam­lı kılmak zorundadır. İnsan; iç dünyasından, vicdanından, aklından, kalbinden ve duygularından gelen seslere ve sor­gulamalara ancak yüce bir gaye göstererek ve sonsuz hu­zura kavuşturacak bir açıklama ile çözüm bulabilir. Geçici ve sahte çözüm önerileri ne aklı ne de kalbi tatmin etme­yecektir. Bu anlamsızlık ve tatminsizlik durumu kişiyi son tahlilde bunalıma veya intihara sürükler. Sartre, Camus ve Schopenhauer gibi ateistler insanın varlığı hakkında kö- tûmser kanaate sahiptirler. Bu düşünürler açısından insan yeryüzüne “fırlatılmış sahipsiz” bir varlıktır ve varoluşunun herhangi bir anlamı yoktur.</p>
<p>Bu düşünce doğrultusunda bakılırsa akıl, vicdan ve duy­gular insana verilmiş son derece özel nimetler olmaktan çı­kar ve birer acı vesilesi haline dönüşürler. Çünkü akıl “ne­den buradayım? Buraya nasıl geldim? Ölünce ne olacak?” diye sorarken kalp “neden sevgi ve merhamet hissi duyuyo­rum?” diye soracaktır. Diğer taraftan duygularımız “neden güneş batarken bu harika manzara karşısında duygularım yoğunlaşıyor? Tabiat sanki eksiği olmayan bir sofra gibi; ih­tiyaç olan her şey insan için hazırlanmış gibi! Neden?” diye sorarken vicdanımız haksızlıklar karşısında acı çekiyor ve adalet talep ediyor, neden? Hâlbuki insanın var olabilmesi ve hayatta kalabilmesi için merhamet, adalet veya vicdan gibi duygulara hiç ihtiyaç yoktur. O halde insanda neden bu özellikler vardır?</p>
<p>İşte bu ve benzeri sorulara tatmin edici ve tutarlı cevap veremeyen insan aklı, kalbi ve duygulan tarafından sürekli rahatsız edilecektir. Bütün bu sorulara “hiçbir şeyin anlamı yok! Boşuna anlam arayışına girme!” şeklinde cevap veren birisi için aklen tatmin ve kalben huzur mümkün olamaz. Dolayısıyla kendini evrende yalnız, sahipsiz ve kuralsız gö­ren kişinin tutunabileceği bir dal yoktur ve bu düşünce as­lında sonun başlangıcıdır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, tanrı inancı olmadı­ğı sürece insanın var oluşuna bir anlam yükleme imkânı da olmayacaktır. Bir başka deyişle, insanın anlam arayışı sade­ce tanrının varlığı ile temellendirilebilir. Tanrı inancı dışlan­dığı zaman insana (hayvanlardan farklı olarak) anlamlı bir hedef ve amaç göstermek mümkün olmayacaktır. Eğer kişi kendini denizdeki dalgalar üzerinde bir an görünüp sonra da yok olup giden kabarcıklar şeklinde tanımlıyorsa burada tamamen bir anlamsızlık söz konusudur. Bu anlayışa göre, insan sebepsiz bir şekilde var olur ve herhangi bir gayesi olmaksızın yaşar, sonra da ölüp gider. Merhametin, sevgi­nin, güzelliğin ve fedakârlığın hiçbir anlamı, amacı ve te­meli yoktur. Amaç sadece tanrının varlığı ile belirlenebilir. O halde tanrı bilinci tüm maksatların kaynağıdır denilebilir.</p>
<p>Aristo’dan beri bilinen şu analizi burada hatırlatmak uy­gun olacaktır: eğer ortada bir eser varsa bununla ilgili ola­rak dört temel sorunun sorulması ve cevaplanması gerekir. Sırayla ifade edilirse; maddi unsur, şeklî (formel) unsur, fail unsur ve gaye unsuru. Bu unsurları bir heykel örneği üze­rinden izah edebiliriz. Heykelin maddi unsurunu yapıldığı mermer olarak düşünebiliriz. Heykelin bir şekli olacağı da açıktır. Heykeli yapan bir failin, yani heykeltıraşın olacağı bellidir. Nihayet, heykelin bir yapılma sebebi ve maksadı olmalıdır. Buradan hareketle düşünürsek evren gibi inanıl­maz bir eserin ve içinde yaşayan insan gibi bir varlığın bir amacının olmadığını ileri sürmek aklen anlaşma zeminini kaybetmek demektir.</p>
<p>İnsanlar var oluşlarına anlam katabilmek için bir takım hedefler uydururlar, mesela zengin olmak, kariyer sahibi ol­mak, bilim adamı olmak vs. gibi. Lâkin bunlar asıl hedefler değil yardımcı unsurlardır ve aranan cevap değildir. Dola­yısıyla bu türden hedeflere ulaşılsa bile hayatın anlamına dair asıl sorunun cevaplanmamış olduğu görülür. Asıl ce­vaba ulaşılamaması durumu ve sahte çözümler kişiyi ken­dine yabancılaştırır, özünden uzaklaştırır. İnsan var olma sebebini inkâr eder ve dışına çıkarsa insan olma özelliğini kaybeder, başka bir şeye dönüşür..,</p>
<p>Toprağa atılan bir tohum (mesela bir incir çekirdeği) be­lirli bir sûre sonra toprağın üstüne çıkar, hava, su ve güneş vasıtasıyla zaman içinde gelişimini tamamlayarak meyveli harika bir incir ağacına dönüşür ve kendi kemal noktasına ulaşır. Yani kendi özünde var olanı en mükemmel bir şekil­de gerçekleştirmiş olur. Bunu ağaç örneği üzerinden daha iyi ifade edebiliriz. Akıl, bilgi ve bilinç kökler; ibadet göv­de; çiçek ve meyveler ahlak gibidir. Ancak ağaç neticede bir toprağın üzerinde temellenir. İşte o temel Allah inancıdır. Bu inanç olmaksızın temellendirme yapılamaz.</p>
<p>Yukarıdaki örnekte olduğu üzere insan için dünya, bu tohumun yeşermesi için bir imkân alanıdır. Yeşerme ve meyve verme için güneş, hava ve suya ihtiyaç var. Bunlar vahiy, ibadet, tefekkür ve ahlaktır. Bunlar olmazsa tohum çürür, meyve veremez hale gelir; eğer özünü bozar ve çürü­meye uğrarsa ağaca dönüşemez. Tohumun özünü bozması hava, su ve güneşi reddetmesi demektir ve bu şekilde to­hum kendi gelişimini engellemiş olur. İşte buna benzer şe­kilde insanın tanrı, kitap, vahiy ve peygamberleri dışlaması kendi gelişiminin önünü tıkamak anlamına gelir ve kendi­sine verilen potansiyeli ziyan etmekle neticelenir.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Her varlık canlı veya cansız “kendi özünde var olanı” açığa çıkarmak için yaratılmıştır. Bu öz Allah tarafından verilen kapasite ve özelliklerdir, (fıtrat). Fıtrat, insana “gerçekten insan” olabilmesi ve yapabileceğinin en iyisini yapması için verilen potansiyeldir. İnsan bu potansiyeli tercihleri doğrultusunda ya iyi kullanır ya da ziyan eder. Bir elma çe­kirdeğinin özünde var olan şey mükemmel bir ağaç olma istidadıdır. Elma çekirdeği için kuruyup çürümek ve ziyan olma seviyesinden başlayıp harika meyvelerle dolu, ba­kanlara zevk verecek bir elma ağacı olmaya kadar uzanan sayısız neticeler mümkündür. Çekirdeğin hangi neticeyi vereceği toprak, su, güneş vs. gibi şartların nasıl değerlen­dirileceğine bağlıdır. Bu imkânlar uygun olduğunda sonuçda mükemmel olur. Burada toprak, su, hava gibi şeylerden kasıt ibadet, itikat, akıl, bilgi ve ahlaktır. Bunlarla beslenen insan “gerçek bir insan*’ olur.</p>
<p>Bu anlamda şuurlu ve şuursuz varlıklar arasında şöyle bir fark vardır: şuursuz varlıklar iradelerini kullanamaya­cakları için özlerinde var olanı açığa çıkarmaları zorunlu­dur. Mesela, metallerin ısı verilme neticesinde genleşmesi onların genel özelliğidir. Dolayısıyla ısı verilen bir metal “ben genleşmek istemiyorum!” diyemez, özünde var olanı zorunlu olarak açığa çıkarırlar. Benzer şekilde “arı bal yap­mam” ya da “inek süt vermem” demez ve diyemez. Çünkü bu anlamda bir tercih yapmaları için kendilerine bir imkân sunulmamıştır ve bu yüzden de özlerinde var olanı yerine getirmek zorundadırlar.</p>
<p>insan ise bilinçli bir varlık olma ve tercihlerini dilediği yönde kullanma gibi bir özelliğe sahip olduğundan özünde var olanı açığa çıkarma noktasında bir zorunlulukla karşı karşıya değildir. Tercihini dilediği yönde kullanabilir, insan, özünde yani fıtratında kapasite olarak mevcut olan güze­le ve hakikate yönelik potansiyelini iptal ederek çirkinliği ve küfrü, ahlaksızlığı, kötülüğü vs. tercih edebilir. Yapacağı tercihler onu hayvandan aşağı veya hakiki insan arasındaki bir konuma yerleştirecektir. O halde, kişinin tercihleri onun ne olmak istediğini belirler diyebiliriz. İşte insanın var olma maksadı kendi özünde var olanı gerçekleştirmektir. Nasıl ki, elma çekirdeği kendisinde var olan mükemmel bir elma ağacı olma istidadını (potansiyelini) su, hava, güneşi redde­derek kasten iptal ederse toprak altında çürür ve kendisine verilen imkânı baltalamış olursa insan da iman, ahlak de­ğerlerini kasıtlı reddederek insan olma fırsatını ebedi olarak elinden kaçırmış olacaktır.</p>
<p>İnsan, tercihleri ile kendisini inşa eder; dolayısıyla her yanlış tercih aslında yanlış bir yapılanmaya yol açacak demektir. Her insan biyolojik anlamda insan olarak doğ­makla beraber “gerçek insan olma yolcuğunu” başarı ile tamamlayabilen kişi sayısı pek azdır. Çünkü yolculuk sıra­sında kişiyi yoldan çıkaracak birçok cazip teklifle karşıla­şılmaktadır. İşte bu noktada tercihler devreye girmektedir. Daha önce belirtildiği üzere, insan yaptığı seçimlerle kendi­ni tamamlar ve kendini gerçekler (self realizasyon). Böylece insanın gerçekte ne olduğu ve ne olmadığı ortaya çıkar. As­lında bu durum, kişiye tanrı tarafından verilen insan olma fırsatının doğru bir şekilde değerlendirilip değerlendirile­mediğinin görülmesi sürecidir.</p>
<p>Zihnimizde daha iyi canlanması açısından şöyle bir örnek üzerinden hareket edebiliriz: birkaç bin parçadan oluşan büyük bir puzzle düşünelim. Puzzle tamamlandığı zaman ortaya çıkacak olan resmin “kendimiz” olduğunu varsayalım. Her bir parçanın ise yaptığımız tercihlere kar­şılık geldiğini düşünelim. Bu durumda, hayat boyu yapı­lan seçimler doğru ise parçalar uygun yerlere yerleştirilmiş olacağından resim olması gerektiği gibi düzgün bir şekilde oluşacaktır. Yanlış tercihler ise, parçaların uygun olmayan yerlere zorla sıkıştırılması anlamına gelecek ve ortaya hilkat garibesi gibi bir durum çıkacaktır. Mesela hırsızlık yapmak yanlış bir tercih olduğundan resim tamamlandığında kişi­nin kolu midesinden çıkmış ya da yalancı birinin dili ayağı­nın altında olacaktır.</p>
<p>Dikkat edilirse her halükarda resmi inşa eden, yani par­çaları yerleştiren kişinin kendisinden başkası değildir. Do­layısıyla resimde harika bir insan figürünün ya da iğrenç bir mahlûkun ortaya çıkmasının tek sorumlusu kişinin kendisidir. Kısacası kişi aslında hem kendisine hem de di­ğer insanlara gerçekte ne olduğunu göstermiş olmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere, insanın yaratılış amacı kişinin kendinde var olan potansiyeli gerçeklemesi ve kendisine sunulan insan olma imkânını doğru kullanma serüvenidir.</p>
<p>Kısaca ifade edilirse, her insan yeryüzü, sahnesine “ken­di seçeceği rolü” oynamak üzere gönderilmiştir. İsteyen iyi adam ve kahraman rolünü isteyen de kötü adam rolünü oy­nayacaktır. Filmin sonunda ise mutlaka iyiler kazanıp kötü­ler hak ettikleri cezalarını bulacaklardır.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>&#8216;Kendini tamamlayamama ya da gerçekleştirememe durumu kişiye şu ya da bu derecede “bunalım, stres, kaygı, psiko­lojik bozukluk” olarak döner. Bütün hayatını anlamsızlık üzerine kurmuş ve insan olma fırsatını kasten reddetmiş olan kişilerin dünyadaki varlıkları sona erdiğinde artık bir daha “insan olma imkânları” kalmayacaktır. Bu son derece ürkütücü bir durumdur. İnsana sunulan kendi “özünü açı­ğa çıkarma” imkânını bilinçli bir şekilde reddetmesi insanın kendine yabancılaşmasına yol açar. Kişinin kendine yaban­cılaşması artık kendini tanıyamaması ve tanımlayamaması gibi çarpık sonuçlan beraberinde getirir. Tanrıya yabancı­laşan kişi var oluş zemini kaybeder, insan ve tabiatla olan ilişkisi bozulur.</p>
<p>Kişi bu vahim gerçeğin farkına varırsa önce fikri bir sar­sma yaşayacaktır. Eğer doğru olanı arama konusunda sa­mimi ise muhakkak bir çıkış yolu bulacak ve selamete ka­vuşacaktır. Diğer taraftan, gerçeği kasten reddetme yoluna girerse yokluğa, karanlığa ve hiçliğe gidiyor olma düşünce­sini dağıtabilmek için aklını ve hislerini iptal etmeye çalı­şacaktır. Çünkü insanlar kendilerini daraltan ve bunaltan sorunları unutmak isterler. Aklın ve hislerin devre dışı bı­rakılması ise ancak aşırı eğlence, içki, iş yoğunluğu vs. gibi şeylerle kendini meşgul etmek sayesinde mümkün olabilir. Böylece kişi kendisini bilinçlilik halinden çıkararak gaflet durumuna sokmuş olacaktır.</p>
<p>Yukarıda kişinin hayatı boyunca yaptığı seçimlerin insanı inşa ettiği belirtilmişti. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için insanın öncelikle kendisini tanıması, tanrı ve tabiatla olan ilişkisinin içeriğini kavraması gerekir. Bu durum insan için son derece temel bir sorundur ve çözümü kolay değildir. Çünkü bir şeyi bilmek için bilen ve bilinen şeylere gerek vardır, örneğin, atomun yapısı incelenirken insan bilen ve atomlar bilinecek olan şey kategorisine girer. Fakat insan kendisini tanımaya çalıştığı zaman bilen ve bilinen aynı şey olmaktadır. Dolayısıyla bilme bağlamında bir kısır döngü meydana gelmektedir.</p>
<p>&#8216;İnsan, kendini yanlış bir şekilde tanımlar ve var oluş amacını doğru tesbit edemezse hem tanrı hem de tabiatla olan ilişkileri tamamen bozuk bir zemin üzerine oturacak ve hayat büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Peki, bu kısır döngüden nasıl çıkılacaktır?</p>
<p>Diyelim ki bir sanatçı harika resimler yapmış ve bu eserlerini bir sergide sergiliyor olsun. Resimleri inceleyen uzmanlar renk, tarz, yapı vs. gibi konularda fikirlerini be­lirtebilirler. Fakat resimlerin yapılış maksadım ve niçin ser­gilendiği sorusunu en doğru bir şekilde ancak ressam ce­vaplayabilir. Benzer şekilde, insanın fiziksel yapısı ve birçok özelliği hakkında bilgi vermek mümkün olmakla beraber “insanın yaratılış sebebi nedir?” sorusuna en doğru cevabı verecek olan tanrıdır.</p>
<p>Tanrının bu soruya verdiği cevap kısaca “kişinin hem kendini hem de yaratıcısını hakkı ile tanıması” şeklinde ifade edilebilir. Bu tanıma işlemi hayat boyu sürecek heye­canlı bir macera gibi düşünülmeli ve ilerledikçe doğru yol­da olmanın verdiği huzurun kişinin iç dünyasını kapladığı bir süreç olarak görülmelidir. Bunun başarmak için insanın hem iç dünyasında derin bir sorgulamaya girişmesi hem de dış dünya hakkında yüzeysellikten uzak bir analize yönel­mesi gerekir. İnsanın tanrı ile samimi ve dürüst bir ilişki kurmak istemesi iç dünyasındaki derinliği artırırken, bilim ve teknik yoluyla dış dünya üzerindeki düşünceleri tanrıyı tanımanın diğer bir tarafını oluşturur. Gerçekten de tanrı, kitaplarını ve peygamberlerini ahmak olanlara değil “düşü­nenlere” gönderdiğini belirtmektedir.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.141-151</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/">Niçin Yaratıldık?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nicin-yaratildik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:49:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23347</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinde peygam­berlerin merkezcil bir önemi vardır, çünkü peygamberler vahye muhatap olan ye Tanrı’dan haber (Kitap) getiren kişi durumundadırlar, dolayısıyla peygamberlik meselesi ye- rine oturtulmadan kitaplı dinlerin anlaşılması ve kabulü mümkün değildir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Tanrı’nın insanları yarattıktan sonra evren ve insanlarla iliş­kisini tamamen kestiğini düşünmek hiç de makul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/">Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23408 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg" alt="" width="363" height="184" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 363px) 100vw, 363px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinde peygam­berlerin merkezcil bir önemi vardır, çünkü peygamberler vahye muhatap olan ye Tanrı’dan haber (Kitap) getiren kişi durumundadırlar, dolayısıyla peygamberlik meselesi ye- rine oturtulmadan kitaplı dinlerin anlaşılması ve kabulü mümkün değildir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Tanrı’nın insanları yarattıktan sonra evren ve insanlarla iliş­kisini tamamen kestiğini düşünmek hiç de makul bir yakla­şım değildir. Tanrı’nın bir şekilde insanlarla temasa geçmesi Tanrı olmanın zorunlu bir sonucudur, yoksa karşımıza an­lamsız işler yapan (yaratıp öylece ilgilenmeden bırakan) bir tanrı kavramı çıkacaktır.</p>
<p>Problemin bu kısmı daha sonra ele alınacağı için pey­gamberlik ile ilgili başka bir nokta üzerinde düşünmeye başlayabiliriz. Burada “peygamberlik iddiası ile ortaya çı­kan bir kişinin gerçekten doğru söylediğini nasıl bilebili­riz?” sorusu gündeme gelmektedir. Eğer elimizde yukarıda belirtildiği gibi “mademki bir Tanrı var, o halde bu Tanrı mutlaka peygamber denilen kişiler vasıtasıyla insanlarla temasa geçecektir” bilgisi varsa geriye bu peygamberlerin kimler olduğunu aramak kalır. Elbette tüm peygamberle­rin burada ele alınmasına imkân olmadığından sadece üç büyük dinin temsilcileri olan Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Ön­celikle bütün peygamberlerin bir zincirin halkaları gibi bir geleneği devam ettirdikleri ve birbirini doğrulayan, tasdik eden bir anlayışın önderleri olduğuna dikkat etmek gerekir. Tekrar ifade etmek gerekirse, insanlık tarihi boyunca kar­şımıza çıkan çok sayıda peygamberin hepsinin aynı davayı gütmeleri ve birbirleri ile çatışmıyor olmaları Tanrı merkez­li bir yönlendirme içinde oldukları düşüncesini haklı çıkar­maktadır. Benzer şekilde, kutsal kitapların sürekli olarak önceki peygamberlere referansta bulunması da bu durumu doğrulamaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan, tüm peygamberlerin adalet, cömertlik, fedakârlık, cesaret, merhamet, sözünün eri olmak gibi özel­likleri insanları ikna etme noktasında birincil rol oynamış olmalıdır. Hiçbir peygamberde fakirleri ezme, lüks hayat sürme, zenginlik sevdası, yalancılık gibi olumsuz davra­nışlara rastlanmamıştır. Peygamberler bu özellikleri en üst seviyede kendilerinde topladıkları ve hayadan boyunca herhangi bir sapma göstermedikleri için diğer insanlar açı­sından (haklı olarak) cazip ve ikna edici görünmüşlerdir.</p>
<p>Bu noktada “peygamber denilen kişiler o dönemde bir şekilde insanları ikna etmiş olabilir! Burada olağanüstü bir durum yok ki!” itirazı yapılabilir. Bu itiraza şöyle ce­vap verilebilir: Yukarıda isimleri sayılan üç peygamberin günümüze kadar olan süreçte insanlık üzerinde öylesine büyük bir etkisi olmuştur ki hiç kimse bu etkiyi küçümse- yemez. Söz edilen peygamberlerin ortaya koydukları hayat ve inanış tarzı asırlardır devam etmektedir; peygamberler dışında bunu başarabilen hiçbir insan yoktur. Ayrıca ister günümüzdeki nüfusa, ister tarih boyunca kendisine tabi olanların sayısına bakılsın peygamberlerin arkandan giden insanların miktarı milyarlarla ölçülebilir. Bu insanların farklı milletlerden, farklı coğrafya ve kültürlerden ve tüm zamanlardan oldukları göz önüne alınırsa peygamberlerin etkisinin ne derece yaygın ve büyük olduğu görülecektir.</p>
<p>Dinlerden bağımsız olarak sözü edilen derecede insanla­rın hayat tarzlarını ve anlam dünyalarını bu şekilde etkile­yen başka kişilerin bulunamaması peygamberlerin &#8220;kişisel başarısından ziyade&#8221; Tanrının yönlendirmesi ile hareket ettiklerini ortaya koymaktadır. Gerek günümüzde gerekse tarihte büyük başarılar kazanmış kral, komutan vs. gibi ki­şilerin hiçbirisinin bugün itibarıyla herhangi bir etkisinin olmadığını görüyoruz. Söz konusu edilebilecek kişiler sa­dece tarihteki yerlerini almış olarak kalmaktadırlar. Bugün bile dünyanın en güçlü liderleri iktidarlarını belirli bir sûre sürdürdükten sonra kısa zamanda unutulmakta ve tarih ol­maktadırlar. Dolayısıyla peygamberlerin ortaya koydukları inançların halen milyarlarca insan tarafından kabul görme­si ve bu uğurda insanların hayatlarını bile feda edebilecek derecede bağlılık göstermesi peygamberlerin hak olan bir dava üzerinde olduklarını ispatlamaktadır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Deizm bağlamında peygamberlik ve vahiy ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bakıldığında “Kuranı Hz. Muhammed’in kendisi yazmış olamaz mı?” sorusu akla gelmektedir. Bu noktada, yukarıda ileri sürülen probleme iki şekilde yaklaşmak mümkündür.</p>
<p><em>Birincisi;</em> Kuran son derece açık bir şekilde böyle bir kitabın bir insan tarafından yazılmasının mümkün olma- dığını ileri sürmekte ve bu iddiada bulunanları “bir benze­rini yazmaya davet etmektedir. Hem günümüzde hem de tarih boyunca İslamiyet’e düşman olup mücadele eden ve savaşmayı göze alanların “Kur’an’m bir benzerini yazarak” bu meseleyi sona erdirme yolunu neden seçmediklerini dü­şünmek gerekir. İslamiyet’i bitirmenin ve dinleri kolayca ortadan kaldırmanın yolu varken neden binlerce insanın ölümüne yol açacak zorlu mücadelelere giriştiler? 14 asır­lık bir süreçte büyük yazarların ve şairlerin bir araya gele­rek Kur’an’ı gölgede bırakacak bir eser meydana getirmeleri dinler açısından vurucu bir darbe anlamına gelecektir. An­cak böyle bir şeyin başarılamamış olması Kur’an’m insan sözü olmadığı gerçeğini doğrulamaktadır.</p>
<p><em>İkincisi;</em> Kur’an’m diğer insanları “benzerini yazmaya” davet etmesindeki kastın sadece içinde pek çok güzel ve cazip ifadelerin yer aldığı bir metin oluşturulması gibi bir şey zannedilmemelidir. Asıl iddia sadece hikmetli ve ibret­li sözler yazmak değil, “bir kitabın” insanlığa asırlarca yol gösterecek ve milyarlarca insanı peşinden sürükleyecek bir özelliğe sahip olmasıdır. 14 asır boyunca dünyanın hemen her yerinde hayatını ve var oluş gayesini bu kitap üzerine bina eden milyarlarca insanı motive eden “insan yapımı” kaç tane kitap olduğu sorusu üzerinde düşünmek gerekir. İşte Kur’an’m “benzerini yazmaya davet” noktasındaki esas iddiası bu anlamdadır.</p>
<p>Tekrar ifade etmek gerekirse, Hz. Muhammed’in pey­gamberlik vazifesinden hem önceki hem de sonraki hayatı ortadadır. En büyük düşmanları bile onu hırsızlık, ahlak­sızlık veya yalancılık gibi yüz kızartıcı şeylerle suçlamamış- lardır. Böyle bir kişinin tüm insanlığı kandıran büyük bir yalancı ve kendini peygamber ilan bir dolandırıcı olduğu­nu iddia etmenin ne tarihsel ne de mantıksal açıdan hiçbir mesnedi yoktur.</p>
<p>Maksadı sahtekârlık, yalan ve şahsi menfaat olan bir kişi­nin hayatında bunların delillerinin kolaylıkla görülebilmesi  gerekir. Hâlbuki Hz. Muhammed’in hayatı çok az insanın dayanabileceği mücadele ve zorluklarla geçmiştir. Kendisi saraylarda yaşamamış, içki ve eğlence partileri düzenleme­miştir. Daima başka insanlara örnek olacak ölçülü bir ha­yat sürmüştür. Kendisine, mücadeleden vazgeçmesi şartıyla Mekke’nin yönetimi ve istediği her türlü saltanatı sürme imkânı sunulmuş olmasına rağmen “bir elime güneş, diğer elime ay konulsa bile bu hak davadan vazgeçmem!” diye­bilecek kadar samimi bir insanı basit suçlarla itham etmek ahlak ve vicdan ölçülerine sığmayacak bir davranıştır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Deistler açısından en önemli iddialardan biri de “peygam­berlere ve kutsal kitaplara ihtiyaç olmadığı” argümanıdır. Bu düşünceyi kısaca şöyle ifade edebiliriz: Tanrı insanlara akıl verdiğine göre, insanlar kolaylıkla doğru yolu bulabi­lirler! Dolayısıyla Tanrı’nın insanları yaratıp akıl vererek onları şerbet bıraktığı doğal din anlayışı en doğru kavrama biçimidir ve ilahi dinlere gerek yoktur!</p>
<p>Tanrı’nın insanlara akıl verdiği ve bunun “insan olmanın temelini oluşturacak” derecede önemli ve değerli olduğu konusunda hiçbir tereddüt yoktur. İnsanlar arasında konuş­manın, iletişim kurmanın ve ortak bir zemin oluşturmanın temelinde akıl vardır. Dolayısıyla akla dayanmamak ya da akıl dışı davranmak daha baştan ortak paydayı ve konuşma zeminini kaybetmek demektir, Burada asıl sorun aklın im­kânlarını, sınırlarını ve faaliyet alanını doğru teshil etmekle ilgilidir. Bilimsel içerik taşıyan konularda aklın önemi inkâr edilemez ve tabiatı tanımak insanın en temel faaliyetlerin­den biridir, Bu sebeple, peygamberler ve kutsal kitaplar bu tür konulara bilgi verme ve bilgi üretme bağlanımda yer vermemiştir. Fakat ölüm, hayat, varlığın kökeni ve anlanın ben kimim, nereden geldim, ne olacağım, ölümden sonra ne var, doğru-yanlış nasıl ayırt edilir gibi sorulara saf akıl ve bilim ile yol bulmak mümkün değildir</p>
<p>Ahlak, hukuk, siyaset, adaletin tesisi ve genel olarak in­sanlar arası ilişkilerin nasıl düzenleneceği gibi konularda insanların fikir birliğine varamadıkları görülmektedir. Ayrı­ca “hayatın anlamı ve ölümden sonra ne var? Doğru-yanlış nedir ne değildir?” gibi soruların cevaplan herkese göre de­ğişir. Ölümden sonra bir hayat ve hesap varsa bu hesap neye ve hangi kriterlere göre sorulacak? O halde Tanrı’nın tüm bu meselelerde bir açıklama yapmış olması gerekir. Yoksa adalete ve hikmete uygun olmaz. Özellikle aklın bireysel kullanımı yanlışa düşmeye son derece müsaittir. Burada an­cak insanlığın sağduyu ve aklı ile genel olarak ittifak ettiği temel değerler açısından bir tutarlılık söz konusu olabilir.</p>
<p>Aynca Allah’ın insanları yaratıp sonra salıvermesi ve ba­şıboş bırakması hikmete uygun düşmez. Allah’ın insanla­ra hakikati ve doğru yolu göstermeden hesap sorması da beklenemez. O halde hak ve bani ayırımını yapabilecek bir takım bilgilerin peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla veril­miş olması gerekiyor. Hiçbir anne-baba çocuğunu “aklın var doğruyu yanlışı kendin bul!” diyerek başıboş bırakmaz. Çocuğuna zararlı olabilecek ve kaçınılması gereken şeyleri öğretir ve defalarca uyarır; doğru ve güzel olan şeyleri de tavsiye eder. Dolayısıyla Allah’ın insanı yaratıp sonra da sa­hip çıkmaması gibi bir durum söz konusu olamaz.^</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Deistlerin “Tanrı insanlara akıl vermiş ve bu aklı kullanarak doğru olanı bulmamızı istiyor” iddiası çelişkilidir, çünkü Tanrı ile herhangi bir bağlantısı olmayan deistin Tanrınn böyle bir isteği olduğunu bilmesine imkân yoktur. Tanrı in­sanlara herhangi bir konuda bir bilgi vermemiş ise akla göre hareket edilmesi gerektiği bilgisi nereden gelmektedir? Bu durum tamamen kurgusal görünmektedir. Burada objektif bir akli değerlendirmeden ziyade aklın keyfi bir şekilde kul­lanıldığı açıktır.</p>
<p>Tekrar ifade edilirse deist, Tanrı ile iletişim aracı olan Ki­tap ve Peygamberi reddettiği için Tanrı hakkında herhangi bir şey söyleyemez. Akıl yürütme ile her şeyin açıklanabi­leceği düşüncesi ise son derece sübjektiftir. Burada hangi akıldan bahsedildiği belli değildir. Herkes doğru-yanlış, ah­lakî olan-olmayan ve Tanrı hakkında kendi aklına göre fikir ileri sürecektir. Kimsenin elinde bir referans olamayacağı için tüm düşünceler eşit derecede doğru-yanlış olacaktır. Bu ise başka türlü bir karmaşanın kapısını açacaktır.</p>
<p>Referans noktası olmayan salt akıl yolu ile son derece çirkin ve yanlış davranışlar bile rasyonalize edilip deist inancın içine dâhil edilebilir. Akıl vasıtasıyla ölümden son­ra bir hayat olduğu, dünya hayatında yapılan çirkinliklerin hesabının sorulacağı, cennet-cehennemin varlığı gibi şey­lerin anlaşılması mümkün değildir. Gerçekten de bir insan böyle bir durumda Tanrı’ya “bana neyin doğru-yanlış oldu­ğu ve bunların hesabının sorulacağı konusunda herhangi bir bilgi vermedin ki?” diye itiraz etme hakkına sahip ola­caktır. Eğer tanrının gerçekten böyle bir niyeti varsa neden insanlığa bu bilgileri vermesin ki? Böyle bir Tanrı insanlara tuzak kurmuş olmaz mı?.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>Deistin elinde tanrının mantıksal olarak varlığının dışında ilahi kökenli herhangi bir bilgi yoktur. Bu anlamda “Tanrı, sadece yardır!” ve bunun ötesinde bir anlam ifade etme­mektedir. İnsânla ve evrenle hiçbir şekilde teması olmayan, kendisi hakkında herhangi bir bilgi sahibi olunamayan, ev­reni neden yarattığı ve insanlarda ne istediğini bildirmeyen amaçsız bir tanrının varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Deistlerin inandıkları tanrının var olması ile var olmaması arasında ne gibi bir fark olduğunu açıklamaları gerekir. Deist açısından var olduğunu ileri sürdüğü tanrıyı “inkâr etmenin” ne gibi bir mahsuru vardır acaba? Böyle bir tanrının var ya da yok olmasının ne pratik ne de teorik bağ­lamda bir etkisi yoktur. Ayrıca sözü edilen tanrı anlayışına göre, bu tanrıyı reddetmenin yanlışlığı ya da yaptırımı hak­kında bir bilgi söz konusu değildir. Bu tanrı bize herhangi bir şey söylemiyorsa varlığının ya da yokluğunun bir farkı olamaz.</p>
<p>Tanrının evreni yaratıp kendi haline bıraktığı düşüncesi bilgili ve hikmetle iş yapan Tanrı fikrine aykırıdır. Çünkü bu durumda Tanrı herhangi bir maksat gözetmeksizin öy­lesine muazzam bir evreni ve insan gibi bir varlığı yaratmış olmaktadır. Eğer tanrının hikmetle iş yapması gerekmediği ileri sürülürse o zaman absürd ve anlamsız işler yapan bir tanrı figürü karşımıza çıkar ki bu kabul edilemez bir şey­dir. Başka bir deyişle, tanrı kavramı saçmalığı ve anlamsız­lığı dışlayacağından söz konusu iddia kendi içinde çelişik olacaktır.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğu kabul edilse dahi tarihsel gerçeklikler göz önünde bulundurulduğun­da, insanların doğal dinden uzaklaşmalarından ve çeşitli batıl inançların etkisi altında kalmalarından dolayı, Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağırılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin de deist yazarlar tarafından açıklanması gerekirdi.</p>
<p>İnsan aklının saf bir şekilde tüm evrenin bir yaratıcısı olması gerektiğine hükmedebilmesinde herkes için genel geçer kuralların bulunduğu iddia edilemez. Çeşitli toplu­luklarda görüldüğü gibi insanlar bir yerine birden çok ilah edinebilirler. Tek bir ilah edinmeleri halinde de bu ilahın ne gibi niteliklere sahip olduğu, ona ibadet etmeye gerek olup olmadığı, şayet gerekli görülüyorsa ne şekilde ibadet ede­ceklerini belirlemede genel bir kural oluşturamazlar.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.259-267</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/">Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlere-ve-kutsal-kitaplara-ne-ihtiyac-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:47:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Mutasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23348</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır: 1.Tip: Bazı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/">Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23406 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-300x201.jpg" alt="" width="337" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-300x201.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg.jpg 640w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır:</p>
<p><strong>1.Tip:</strong> Bazı insanlar bu teoriye yüzeysel olarak bakmak­ta ve meseleyi hiç incelemeden sanki kesin olarak ispat­lanmış gibi kabul etmek eğilimindedirler. Teorinin lehin­de yapılan yoğun propagandalar aklen ve bilimsel olarak imkânsız olan birçok noktayı insanlara makul şeylermiş gibi gösterebilmektedir. Teorinin bilimsel olarak ispatlan­mış gibi sunulması ve buna itiraz edenlerin bilime-gerçe- ğe karşı koyuyormuş olarak gösterilmesi tam anlamıyla bir karartma operasyonudur. En sık karşılaşılan durum, evrim­cilerin hilelerine kanmayanların bağnazlık ve bilim-dışılık ile suçlanmasıdır. Birçok bilim adamı bu tür suçlamalara maruz kalmamak için sessiz durmayı tercih etmektedir.</p>
<p><strong>2.Tip:</strong> Bu gruptakileri ise, teorinin ne bilimsel açıdan ne de aklen kabul edilebilir olmadığını gayet yakından bil­dikleri halde Allah’ı inkâr etmek için sözü edilen teoriden daha iyisini bulamayan insanlar oluşturmaktadır. Bu grup evrimi tanrının yokluğuna delil olarak ileri sürmektedirler. Bu anlamıyla evrim teorisi bilimsel bir yapıdan ziyade çare­sizlikten kaynaklanan batıl bir inanca dönüşmüştür.</p>
<p><strong>3.Tip:</strong> Tanrı inancına sahip olan bazı gruplar genellikle evrime karşı toptan bir reddetme tavrı geliştirmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda sözü edilen bu üç grup sebebiyle konu bilimsel olarak tartışılabilir olmaktan çıkmakta ve makul bir nokta­ya ulaşılamamaktadır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>İlk olarak ortak bir anlaşma zemini hazırlamak açısından evrimin canlılar üzerindeki açık işaretlerine değinmek uy­gun olacaktır. Türlerin kendi içlerinde çeşitlik açısından çok renkli bir yapıya sahip olduğu kolayca görülebilecek bir gerçektir. Örneğin atlar, kediler, köpekler&#8230; kendi içlerinde pek çok çeşitliliğe sahiptir. Benzer şekilde bir Eskimo ile bir zenci karşılaştırıldığında ve her ikisinin de insan olduğu düşünüldüğünde insan türü içindeki farklılıkların çarpıcılı­ğı dikkat çekici olacaktır. Tür içinde gerçekleşen bu farklı­laşmalara varyasyon denilmektedir ve bunun inkâr edilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Ancak burada iki noktaya dikkat edilmesi gerekir. Bi­rincisi; değişim ya da farklılaşmanın sadece tür içinde sı­nırlı kalması ve başka bir türe geçişe müsaade edecek bir sıçramanın gösterilememiş olmasıdır. İkincisi; çeşitlenme­nin beslenme, doğal şartlar, çevre ve popülasyon gibi pek çok sebebi olduğu bilinmektedir. Burada çeşitlenme ve fark­lılaşmanın ancak o türün “genetik esnekliğinin” müsaade ettiği derecede olabileceğini anlamak gerekiyor. Bu durumu şöyle ifade edilebilir: on birim uzunluğundaki bir lastik çe­kilerek yirmi beş birime kadar uzatılabilir. İşte bu, lastiğin müsaade ettiği esneklik miktarıdır, fakat daha fazla uzatıl­mak istenirse lastik kopacaktır. Yani lastik ne kadar çekilir­se çekilsin belirli bir esneme gösterecek fakat çok çekmekle onu bir tahta parçasına çevirmek mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Laboratuar şartlarında bile bir türden başka bir türe ge­çişin gösterilemediği düşünülürse, bu işlemin kendiliğin­den ya da tesadüfen olduğunu ileri sürmek bilimsel anlayışa uygun düşmez. Burada çoğunlukla bu olayın gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanın çok uzun olduğu şeklinde bir savunma yapılmaktadır. Fakat bu geçerli bir mazeret de­ğildir, çünkü laboratuar zaten bu tür zorlukları gidermek için vardır. Çok uzun bir süreçte gerçekleştiği varsayılan durumlara ilişkin şartlar hiç beklenmeden laboratuarda özel olarak hazırlanabilir. Mesela belirli moleküllerin yan yana gelmesi için milyonlarca yıl beklemeye gerek yoktur, laboratuarda bunlar hemen yan yana getirilebilir. Elde bu imkânlar olmasına rağmen bir türden diğerine geçişi gös­termek mümkün olmamıştır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Bu noktadan itibaren teorinin açıklamakta yetersiz kaldığı hatta çelişkiye düştüğü bazı problemler sıralanacaktır.</p>
<p>Teorinin temelini oluşturan fakat eldeki verilerle izah edilemeyen “ilk <em>canlının nasıl oluştuğu ve cansız varlıklardan canlılığa geçişin ne şekilde olduğu'&#8221;</em> sorunu:</p>
<p>Canlı olmanın fizik veya kimya kanunlarının kavram ve formülleri açısından herhangi bir tanımı mevcut değildir. Canlıların vücutlarını meydana getiren elementlerin bir araya gelip hayatı nasıl ortaya çıkardığı bilim açısından he­nüz cevaplanamamış bir sorudur. Bir insandan akıl, kendi varlığının farkında olma bilinci (self awareness), şuur ve nihayet hayatını teker teker eksilterek cansız bir madde yı­ğınına ulaşmak mümkündür. Fakat aynı süreci tersinden tekrar ettirmek, yani cansız maddeye hayat vermek, can­lı bir maddeye şuur, bilinç kendinin farkında oluş ve akıl kazandırmak bilimsel bilginin çok uzağında görülmektedir.</p>
<p>O halde, insanların gerçekleştirmekten aciz kaldığı ha­yat, bilinç ve farkında oluş özelliklerinin cansız maddeden rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşüncesinin anlaşılabilir ol­ması beklenemez. Herhangi bir şekilde anlaşılabilir ve kav­ranabilir olmayan bir şeyin tesadüfen ya da kendi kendine olmasının doğal karşılanması insan aklının ve tecrübesi­nin inkarını ve hiçbir temele dayanmadığını kabul etmeyi gerektirir.</p>
<p>Hayatın, atomların ve moleküllerin belirli özel kombi­nasyonlarının (gruplama ve dizilim) bir özelliğinden baş­ka bir şey olmadığını iddia etmek, Sheakespeare’in <em>Hamlet </em>isimli eserinin harflerin özel bir diziliminden ibaret olduğu­nu ileri sürmek gibi anlamsız bir şeydir; hâlbuki hiçbir tabi­at olayı kendisini izleyen bir gözlemci bulunmadıkça kendi başına bir anlam taşımaz, onu anlamlı kılan ve ona bir mana ya da düzen atfeden, gözlemcinin bizzat kendisidir.</p>
<p>Bir başka deyişle, bir kitaptaki harflerin belirli bir kom­binasyonla diziliminin herhangi bir anlam ifade etmesi ancak bir “okuyucu” tarafından mümkün olabilir. Şuurlu varlıkların bulunmadığı (mesela, sadece ineklerin yaşadığı bir dünyada) böyle bir kitap hiçbir anlam taşımayacaktır. Buradan hareketle gerçek durum şu şekilde ifade edilebilir:</p>
<p>Harflerin özel dağılımı, “Sheakespeare’in <em>Hamletinin</em> bir özelliğinden başka bir şey değildir!”. Sözü edilen eser, yaza­rı tarafından belirli bir mesajı vermek üzere harflerin uygun bir şekilde dizilmesiyle yazılmıştır.</p>
<p>Aynı mesajın başka kelime ve dizilimlerle verilmesi de sağlanabilirdi. Burada görülmesi gereken şey, kitaba anlam ve ruh verenin yazarın kendisinin olduğudur. Bu yüzden oyunun kendisi ve manası sabit kalmakla beraber başka dillere çevrilebilmesi mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla hayatın, atomların belirli bir diziliminden ibaret olmadığı, tam aksine moleküllerin özel kombinasyonlarının canlılı­ğın özelliklerinden sadece biri olduğu son derece açıktır.</p>
<p>Şurası açıktır ki, dahi seviyesindeki sayısız araştırma­cının son derece yüksek bir teknoloji kullanmasına ve la­boratuarda istenilen özel şartlar oluşturulmasına rağmen canlılığın en küçük birimi kabul edilen bir “hücre” bile elde edilememiştir. Durum böyle iken hayatın ve böylesi- ne kompleks bir yapının doğada kendiliğinden oluştuğunu ileri sürmenin akıl ve bilimle bir ilgisi olamaz. Hayatın te­sadüfen oluştuğuna ikna olmak için canlılığın en azından laboratuar şartlarında elde edilebilmesi gerekir. Aslında bu gerçekleştirilse bile yine de buradan hayatın kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığı neticesine varılamaz, çünkü söz konusu durum aslında laboratuarda çalışan bilim adamla­rının eliyle gerçekleştirilmiştir, yani yapılan işlemin bilinçli bir öznesi vardır.</p>
<p>Burada şu soru gündeme getirilebilir: neden karpuz fab­rikası (karpuz üreten fabrika) yapılamıyor? Hâlbuki aynı karpuzlar toprağın altında, karanlık ve nemli bir ortamda yetişebiliyor. Karpuzun genetik yapısı gayet iyi bilindiği halde laboratuarda üretilemiyor. Nemli toprağın yaptığı bir şeyi bilim adamları neden teknoloji kullanarak yapamıyor­lar? Yeryüzünden herhangi bir sebeple tüm karpuzlar yok olsa, insanlık bir daha karpuz yiyebilir mi? o halde sorunu tesadüf ya da kendiliğinden olmaya havale etmenin bilimsel bir tarafı yoktur.</p>
<p>Bu problemin farkında olan bazı bilim adamları “evrim, canlılar oluştuktan sonraki süreçte meydana gelen değişim­leri inceler” şeklinde bir savunma geliştirmişlerdir. Fakat bu yaklaşım, sorunu görmezden gelme çabasından başka bir şey değildir. Çünkü tanrıya inananlar evrimi bir bütün halinde reddetme yolunu seçmiyor sadece evrimin tanrıyı dışlayıcı bir araç olarak kullanılmasına itiraz ediyorlar.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Demir, tuğla, çimento gibi maddelerden hareket ederek bir gökdelenin ortaya çıkışını ne tesadüfle (kendi kendine oluşmak) ne de evrim yoluyla açıklamak mümkün değildir. Demir, tuğla ve çimento maddelerinin her bir atomunda ya da molekülünde mimarlık sanatı ve mühendislik hesaplan yapabilecek bir kapasite bulunduğuna inanmaksızın böyle bir iddia kabul edilemez. Bu tür insanlar bir olan Tann’yı inkâr etmek uğruna sayısız ilahlan kabul etmek durumun­da kalıyorlar. Bir kısım bilim adamlarının demir, tuğla ve çimentonun maddi özellikleri üzerinde durmaları hiçbir şekilde gökdelenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Bu tür yaklaşımlar mimarı göz ardı etmek ve dikkatlerden uzak tutmak için yapılan saptırmalardan başka bir şey değildir.</p>
<p>Tabiattaki elementlerin her birini alfabedeki harflere benzetebiliriz. Harflerin yan yana gelerek anlamlı kelime­ler oluşturması gibi elementler de belirli kanunlar çerçeve­sinde bir araya gelerek bileşikleri oluştururlar. Bir kelimeyi meydana getiren harfler o kelimenin anlamından haberdar değillerdir. Dolayısıyla, harflerin kendi başlarına yan yana gelerek bir kimya ya da şiir kitabı yazmaları beklenemez. Ayrıca, bir kitabın içindeki yazıların anlam kazanabilmesi ancak bilinç sahibi varlıkların mevcut olmasıyla mümkün olabilir. Demek ki, bir kitabın hem “yazarının” hem de oku­runun bilinçli olması gerekir. Bu sebeple, bu âlemin harf­leri sayılabilecek olan ve hiçbir şekilde bilinçli olmayan elektron, proton, nötron gibi parçacıkların kendi kendine bir araya gelerek inanılmaz kompleksliğe sahip bir evren oluşturduğuna inanmak mümkün değildir.</p>
<p>Bir kitabın içinde birçok değerli bilgi yer alabilir, fakat o kitaba çok “bilgili” denilmez; bir kasanın içi para dolu olabilir, ama kasaya “çok zengin“ diyemeyiz. Bunun gibi yaşadığımız bu evren bilgi, hikmet ve sanatla doludur, fakat kendisi “bilgili veya sanatkâr” değildir. Resim ile ressamı aynı şey zannetmek ciddi sorunlar taşıyan bir bakış şeklidir.</p>
<p>Bir sistemin kendi kendini yapabilmesi için, kendinden önce var olması, kendini yapmayı planlaması, karar ver­mesi ve hesap yapması gerekir. Bu ise, tam manasıyla bir çelişkidir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>İlk canlının tesadüfler neticesinde ortaya çıkmasının mate­matiksel hesap, yani ihtimal hesapları açısından imkânsız olduğu son derece açıktır. Burada üzerinde durmak istedi­ğimiz esas mesele şans faktörünün bilimsel açıdan ne an­lama geldiğidir. Evrimi savunan bilim adamlarının ısrarla ileri sürdükleri husus, söz konusu teorinin bilimsel oldu­ğu ve tasarıma ya da yaratılışa yönelik açıklamaların bilim dışı olduğu ve dolayısıyla bunların kabul edilemeyeceği yönündedir.</p>
<p>Hâlbuki bir olayın şans faktörlerine ya da tesadüfîli- ğe başvurularak açıklanmaya çalışılması tamamen bilim dışıdır; çünkü bilimsel açıklama, bir olgusal olayın kura­lını (formülünü veya mekanizmasını) sebep-sonuç iliş­kisi içinde onaya çıkarma sürecidir. Eğer bir fenomenin bilimsel açıdan bir izahı yapılamıyorsa iki durum söz ko­nusu olabilir:</p>
<p><strong>1.</strong>İncelenmekte olan olay bilimin konusu değildir, yani bilimsel yöntemlerle ele alınamaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Problemin ele alınış şeklinde mantıksal bir hata vardır.</p>
<p>Tesadüfe yönelik açıklamalar aslında hiçbir bilgi içeriği­ne sahip değildir, çünkü ortada açıklanacak ve söylenecek herhangi bir şey yoktur. Diğer tarafta bilimsel bilginin, her­kese açık, objektif, deney ve gözlemle ortaya konulabilir ve tekrarlanabilir olma özelliklerine sahip olduğunu biliyoruz. O halde evrim teorisinin tesadüfe bağlı olarak yaptığı açık­lamaların hiçbir bilimsel içeriği yoktur.</p>
<p>Eğer bilimsel açıklamalarda “tesadüf&#8221;kavramı kabul edi­lebilir bir faktör olsaydı,bilim hiçbir şekilde ilerleyemezdi: çünkü o zaman, her olay “bu hadise tesadüfen böyle olmak­tadır” biçiminde açıklanır ve bilimsel sayılırdı! Kütlelerin birbirini çekmesi, indüksiyon akımının oluşması, sıvıların kaldırma kuvveti&#8230; gibi fiziksel olayların açıklaması yapı­lırken ve nesneler arasındaki bağıntılar ortaya konurken “tesadüf” kelimesine hiç yer verildiğini görebiliyor muyuz? Demek ki, evrim teori<u>si iddia edilenin</u> aksine hiçbir bi­limsel içeriğe sahip değildir,sadece bir kabul ve inançtır.</p>
<p>Bu noktada tesadüf kavramını biraz daha ayrıntılı ele almak gerekmektedir. Biliyoruz ki, doğrudan doğruya se- bep-sonuç ilişkisi taşımayan ye kendi içinde zorunluluk bağı taşımayan olaylar belirli bir olasılık dağılımına sahip­tirler. Mesela, bir paranın rastgele olarak üç defa havaya atılması neticesinde sekiz farklı durum ortaya çıkar ya da bir çift zarın atılmasıyla 36 elemanlı bir küme oluşur. Pa­raların hepsinin tura veya zarların 6-6 gelmesi ihtimali (te­sadüfen) tabii ki vardır. Ancak 100 tane paranın atıldığında hepsinin tura gelme ihtimali yaklaşık 10<sup>30</sup>da bir kadardır.</p>
<p>Açıkça anlaşılmaktadır ki, belirli bir karmaşıklığın ötesin­de komplekslik taşıyan olayların tesadüfen meydana gelme ihtimali sıfırdır.</p>
<p>Dikkat çekmek istediğimiz noktayı gösterebilmek açısın­dan şu misal daha uygundur. Belirli bir düzen ve anlamlı bir bütünlük taşımayan olaylar için “rastgele” ya da “tesadüfi” ifadeleri kullanılabilir. Mesela, beyaz bir sayfa üzerinde her­hangi bir anlam taşımayacak şekilde dağılmış mürekkep lekeleri görülse ve bunların nasıl oluştuğu sorulsa “tesa­düfen” denilebilir. Böyle bir cevapla söylenmek istenen şey, söz konusu lekelerin bilinçli bir fail tarafından özel olarak ve belirli bir amaca yönelik olarak yapılmış olmamasıdır.</p>
<p>Kâğıtla mürekkebin kendiliğinden yan yana geldiği, şişe­nin kapağının kendiliğinden açıldığı ve şişenin kendiliğin­den devrilerek lekelerin oluştuğu gibi bir iddia söz konusu olamaz. Burada lekelerin anlamlı bir bütün oluşturmaması sözü edilen olayın bilinçli bir tasarıma yönelik olmadığına işarettir. Çünkü rastgele oluşan şekiller herhangi bir zekâ ve bilinç parıltısı göstermemektedir (mürekkep şişesini bir kedi devirmiş olabilir).</p>
<p>Şimdi aynı örneği biraz daha karmaşık hale getirerek in­celeyelim. Kalın bir fizik kitabının kim tarafından yazıldığı­nı merak ettiğinizi ve şöyle bir cevap aldığınızı varsayalım:</p>
<p>“Sayfaları tamamen boş olan bir kitapla bir mürekkep şi­şesi bir şekilde yan yana gelmişti. Daha sonra, bir sarsıntı sebebiyle şişe devrildi ve mürekkebi boş sayfalar üzerinde çeşitli yazılar ve şekiller oluşturarak işte bu fizik kitabının ortaya çıkmasını sağladı.”</p>
<p>İlk durumda, yani rastgele lekelerin oluşması örneğin­de şişenin kedi tarafından veya belirsiz bir sarsıntı sebe­biyle devrildiğini kabul etmekte zorlanmayız. Fakat ikinci örnekte yukarıda yapılan açıklamayı hiçbir şekilde makul ve mantıklı karşılamayız.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, evrim süreci belirli amaca yönelik değil­dir, yani biyolojik olaylar özel bir maksadı gerçekleştir­mek için değişime uğramaz. Dolayısıyla gelişimin şu anda gözlemlenen yönde olması tamamen tesadüf olarak değer­lendirilmesi gerekir. Bunun aklen ve bilimsel olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca gelişimin amaçsız olma­sının sosyal ve felsefi sonuçlarının felaket olacağı gözönüne alınmalıdır.</p>
<p>Evrenin belirli bir düzen içinde olması, eşyanın bir ta­kım fiziksel kanunlara uygun olacak şekilde hareket etme­si ve dolayısıyla bilginin mümkün olabilmesi her şeyin bir amaca yönelik olduğunu göstermektedir. Mesela futbol ku­ralları, gol atma amacı göz önüne alınmadığı takdirde oyun anlamsız ve saçma hale gelecektir. Gerçekten, maksadın gol atmak olduğunu bilmeyen bir seyirci için oyunun anlaşılır bir tarafı olmayacaktır. Bu durumda, dünya hayatının belirli bir maksada yönelik olduğunu anlamayan insanlar için, ha­yatın bizzat kendisi anlamsız ve boş hale gelecektir. Hayatın ve var oluşun gayesini göremeyen kişi, tabiat/sosyal olayla­rın bütünlüğü ve ahengini de sadece tesadüfe bağlı olarak açıklamak zorunda kalacaktır.</p>
<p>Evrimsel olarak vicdan, muhabbet, vefa vs. gibi sadece insana ait özelliklerin ortaya çıkış sebebi ve maddesel me­kanizması nasıl açıklanabilir? Bu özellikler hayatta kalma­yı veya güçlü olmayı, gerektiren zaruri şeyler midir? Eğer öyle ise, niçin başka canlılarda bu özelliklere rastlamıyo­ruz? Yine evrim açısından neden iki göze sahip öldüğümüz ve bu iki göz arasındaki mesafenin neden uygun bir de­ğerde olduğu izah edilebilir mi? Eğer bir gözümüz olsaydı cisimlerin yerlerini tam olarak tesbit edemeyeceğimiz gibi onların bizden ne kadar uzakta oldukları hususunda hiçbir fikrimiz olamayacaktı. Sadece bu durum bile insan varlı­ğının tesadüfle değil ancak belirli bir gayeye bağlı olarak ortaya çıkarıldığını göstermektedir.</p>
<p>Biyo-mekanistler, canlılık özelliği gösteren varlıkların fi­zik ve kimya kanunları ile açıklanabileceğini ileri sürmekle beraber son tahlildeki açıklama genetik programlama ola­rak gösterilmektedir. Ancak bu tür bir açıklama doğrudan doğruya gayeciliğe dönüşmektedir, çünkü program var­sa mutlaka bir programlayan olmalıdır. Mekanistlerin bu noktada tek sığınacakları şey, tesadüfi mutasyonların doğal ayıklama işleminden geçerek kendi programlarını oluştur­malarıdır. Ancak bu iddia, genetik ile bilgisayar programı arasındaki benzetmeyi geçersiz kılar. Programcı olmadan bir bilgisayar programının ortaya çıkmasını imkânsız gören biri, bundan çok daha karmaşık olan genetik kodlamanın kendi kendine oluştuğunu iddia edebilir mi?</p>
<p><strong>VII</strong></p>
<p>Tesadüflere ve ihtimal hesaplarına dayanarak içinde bulun­duğumuz gibi bir evrenin meydana gelmesi ya da bir hüc­renin ortaya çıkması bir yana “evrim teorisi” kelimelerinin yazılabilmesi bile tam anlamıyla imkânsız mertebesindedir. Bunun bir abartma olmadığını görebilmek için basit bir he­sap yapabiliriz:</p>
<p>Üzerinde sadece 29 harfin bulunduğu bir daktilonun (rakamların ve diğer sembollerin bulunması evrimcilerin daha aleyhine olacağından bu durumu göz ardı ediyoruz!) başına bir maymunun oturduğunu ve her saniye bir tuşa bastığını düşünelim, “evrim teorisi” ifadesi 12 karakterden oluştuguna göre, rastgele dokunuşlarla doğru bir şekilde niş olma ihtimali 1/29<sup>12</sup> kadardır. Bu ihtimal öylesine düşüktür ki, her saniye bir tuşa basılmak şartıyla, bir may­mun evrenin başlangıcından bugüne kadar (yaklaşık 15 milyar sene) uğraşmış olsaydı bile hâlâ “evrim teorisi” yaz­mayı başaramamış olacaktı!</p>
<p>Hiç insan ayağı basmadığını düşündüğümüz bir bölgede beyaz bir sayfa üzerine çizilmiş bir kedi resmi bulduğumu­zu varsayalım. Aklı başında olan kişiler bu resmin muhak­kak bir insan tarafından çizildiğini ve o bölgede insanların yaşadığını anlayacaklardır. Çok sıkı bir evrim taraftarı bile resmin tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmeyecektir. Bir kedi “resminin” bile kendiliğinden var olamayacağını kabul eden bir insanın “canlı” bir kedinin tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia etmesi ne derece makuldür?</p>
<p>Evrimciler ihtimal hesaplarına dayanarak hemoglobinin her yüz milyon senede bir sekiz defa mutasyona uğramış olabileceğini ileri sürmektedirler. Fakat evrimciler, aynı ihtimal hesabını hemoglobinin tesadüfen ortaya çıkışı için kullanmaya yanaşmazlar. Sadece kendi işlerine gelen mal­zemeleri toplayarak ve iddialarını zora sokacak delilleri giz­leyerek bir teoriyi ayakta tutmaya imkân yoktur.</p>
<p><strong>VIII</strong></p>
<p>Göz, kalp, beyin başta olmak üzere vücudun bütün organla­rı evrimin aşamalı olarak gerçekleşemeyeceğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü, kompleks yapılan meydana getiren parçaların birinin varlığını ya da fonksiyonlarını ye­rine getirebilmesi diğer parçalarla olan dayanışma ve uygun münasebete bağlıdır. Organizmanın tamamı bir bütünlük içinde olmak zorundadır mesela, bir motorun en basit par­çası bile görevini yerine getiremese (benzin deposuna bağ­lı hortum tıkanmış olsa) bütün mekanizma hareketsizliğe mahkûm olur.</p>
<p>Benzer şekilde, nefes alabilmek için burun delikleri, ne­fes borusu, yiyecekleri nefes borusuna kaçmaması için özel bir mekanizma, akciğerler, alveoller, kan, kanı pompalaya­cak bir kalp, oksijeni taşıyacak hemoglobin maddesi&#8230; gibi bir çok parçanın aynı anda var olması gereklidir. Bunlardan herhangi birinin olmaması derhal ölüme sebebiyet verecek­tir. Dolayısıyla, bu organların zaman içinde ve sırayla ya­vaş yavaş gelişmesini beklemek imkânsızdır. Ayrıca yavaş gelişim söz konusu olsa bile herhangi bir organ başlangıç aşamasında hiçbir fonksiyon icra edemeyeceğinden evri­min kurallarından biri olan “kullanılmayan organlar köre­lir” prensibine uygun olarak bu organın hemen körelmesi gerekir!</p>
<p>Bir otomobil motoru birçok parçadan müteşekkildir ve hiçbir zaman aklımıza parçaların yavaş yavaş kendi kendine geliştiği şeklinde bir düşünce gelmez, aksine daha evvelden bir mühendis tarafından planlandığını doğal olarak biliriz. Motorların zaman içinde gelişim gösterdikleri doğrudur, ama bu gelişimi kendi kendilerine yapamazlar. Bu gelişim ve ilerleme harici bir fail (mühendis) tarafından organize edilir.</p>
<p>Kaplumbağaların yumurtalarını kırdıktan hemen sonra denize doğru yönelmeleri, balina ve penguenlerin daha ev­vel hiç gitmedikleri ve yüzlerce kilometre uzakta bulunan belirli bir noktada sözleşmiş gibi buluşmaları, örümcekle­rin herhangi bir eğitim almaksızın ağlarını ustalıkla örme­leri&#8230; gibi olaylar hangi bilgi türüne örnek gösterilebilir? Sözü edilen davranış kalıpları daha önceki tecrübelere da­yanmadığı için “deney sonrası” ya da “öğrenilmiş” şeyler kategorisine dâhil edilemezler. Bu türden hayvanlara özgü olan ve içgüdü olarak isimlendirilen “bilgilerin” bir çeşit a priori olduğu düşünülebilir. Tabii ki evrimciler bu davranış kalıplarının genler vasıtasıyla nesilden nesile aktarıldığını ileri süreceklerdir, ancak sonradan kazanılmış özelliklerin genlere nasıl işlenmiş olduğuna dair hiçbir açıklama yoktur.</p>
<p><strong>IX</strong></p>
<p>Yapısal olarak belirli bir karmaşıklık seviyesinin üzerine çık­mış sistemlerin tesadüfi bir oluşumun neticesinde meydana gelmiş olma ihtimali matematiksel olarak sıfırdır. Kimsenin ayak basmadığı bir kumsalda gezinti yaparken herhangi üç çakıl taşının üçgen şeklini oluşturmasını ya da beş tane ta­şın ip gibi dizilerek düz bir çizgi meydana getirmesini çok garip ve esrarengiz karşılamayız. Çünkü üç ya da beş tane çakıl taşı ile oluşturulabilecek şekillerin kümesi sınırlı sayı­dadır ve çok karmaşık bir sistem söz konusu değildir. Hâl­buki aynı kumsalda taşlarla yazılmış kilometrelerce uzun­lukta anlamlı yazılar görsek bunu tesadüfe bağlayamayız. Böyle bir olayı, deniz dalgalarının kıyıya savurduğu taşların rastgele dizilimi ile değil, bir insanın bilinçli olarak yaptığı bir fiil biçiminde açıklamayı tercih ederiz.</p>
<p>Bir başka deyişle, basit ve ilkel yapıların oluşumlarında olasılık değeri kabul edilebilir derecede bir yüksekliğe sa­hiptir. Mesela, hilesiz bir para bir defa havaya atıldığında yazı gelse, ihtimal yüzde 50 olacağından herhangi bir garip­lik hissetmeyiz. Aynı para iki defa atılsa ve ikisinde de yazı gelmiş olsa, ihtimal yüzde 25 olacaktır ve yine olağanüstü bir durum olduğunu düşünmeyiz. Fakat bir milyon defa atılsa ve her defasında yazı gelse, o zaman bunun tesadü­fen olamayacağını ve muhakkak bir açıklamasının olması gerektiğini düşünürüz. Çünkü bir paranın bir milyon defa atılması ile oluşacak durumların sayısı 300,000 basamaklı bir sayı demektir ki bu, yeteri kadar karmaşık bir sistem anlamına gelir.</p>
<p>Yukarıda verilen karmaşıklık örneği, evren bir sistem olarak ele alındığında içerdiği karmaşıklık yanında son derece basit kalmaktadır. On tane tuğlanın üst üste dizilme­sini tesadüfe bağlamayan bir akıl, nasıl olur da neredeyse sonsuz karmaşıklığa sahip bir evreni kendi kendine olmak­la açıklayabilir? Evrenin var oluşu ya da canlılığın ortaya çıkışı bir tarafa sadece bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelebilmesi bile imkânsızdır.</p>
<p>İnsan vücudunda yirmi çeşit amino asit bulunmaktadır. Bir hemoglobin proteini ise 574 amino asidin belirli bir sıra­ya uygun olarak dizilmesiyle meydana gelir. Böyle bir pro­teinin tesadüfen oluşma olasılığı 1/20<sup>574</sup> olduğu kolaylıkla hesaplanabilir. Bu sayının ne kadar küçük olduğu anlaşı­lırsa tek bir hemoglobin proteininin tesadüfen oluşmasının imkânsız olduğu da rahatlıkla görülebilir. Sözü edilen ih­timalin gerçekleşmesi o derece imkân dışıdır ki, evrendeki tüm atom altı parçacıkların sayısı (10<sup>80</sup>) ile evrenin yaklaşık 15 milyar sene olan ömrünün her bir saniyesinde bu parça­cıklar tekrar tekrar birleşerek protein oluşturmaya çalışmış olsalardı bile yine de bunu başaramazlardı!</p>
<p>Basit bir şans oyununda bile tercihimizi yüzde 99 ih­timalin olduğu seçenek üzerine kullanırız. Bu son derece normal, mantıklı ve hesaba uygun olan bir tercihtir. Ev­rimcilerin ileri sürdükleri iddianın matematiksel açıdan pratik olarak sıfır ihtimale sahip olduğunu biliyoruz. Buna rağmen ısrarla savunulması, evrimin bilime değil “batıl bir inanca” dayalı olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin, ih­timal hesaplarına karşı geliştirebildikleri herhangi bir ce­vapları olmadığı halde hâlâ “evrim inancına” sıkıca bağlı kalmaları, onların “yaratılış düşüncesine” olan düşmanlık­larından kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, evrimciler bilimsel ve mantıksal bir takım delillere dayandıkları için değil, Allah’ı reddetmeyi kafalarına koyduklarından dolayı evrime sanlmak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>Sıradan bir şans oyunu söz konusu olduğunda bile bir evrimciyi yüzde bir ihtimal gerçekleşme ihtimali bulunan bir seçeneğe para yatırmaya ikna edemezsiniz. Çünkü bu kadar düşük bir ihtimal sebebiyle çok az miktarda da olsa parasını kaybetmeyi, en azından prensip olarak, tercih et­mez. Diğer taraftan, aynı evrimcinin gerçekleşme ihtimali sıfır olan bir seçeneğin üzerine tüm hayatını (ebedi hayatı­nı) yatırmakta ısrar etmesi nasıl bir kumardır ve hangi aklın ürünüdür?</p>
<p>Olasılık hesaplarının evrenin ve canlıların tesadüfen var olamayacağını açıkça göstermesi üzerine sıkıntıya giren bazı evrimci bilim adamları mantıksal olarak garip bir ta­kım iddialarda bulunmaktadırlar:</p>
<p>“Mademki böyle bir evren var ve içinde canlılar yaşa­maktadır, o halde imkânsız görünen ihtimaller gerçekleşmiş demektir. Canlılar var olduğuna evrim gerçekleşmiştir!” Bu açıklama tarzının ne mantıksal ne de bilimsel açıdan bir an­lamı yoktur. Çünkü bu yaklaşımla her türlü saçmalık kolay­lıkla izah edilebilir. Bilimin sebep-sonuç ilişkileri tarzındaki açıklama biçimine evrimcilerin riayet etmedikleri ortadadır.</p>
<p>Çevrenizde gördüğünüz evlerin ve otomobillerin hiçbir mühendise ihtiyaç duyulmaksızın kendiliğinden var oldu­ğunu ispatlamak istiyorsanız bu son derece basittir. Yapma­nız gereken tek şey oturduğunuz yerden şunu söylemektir: ”Mademki çevremizde otomobiller ve binalar var, o halde bunlar tesadüfen olabilmişler! Yoksa var olamazlardı”</p>
<p><strong>X</strong></p>
<p>Doğal seleksiyon varsayımının temelinde, canlılar için fay­dalı olan değişimlerin organizma tarafından benimsenmesi, faydalı olmayan değişimlerin ise bir sonraki nesle aktarıl­maması anlayışı bulunmaktadır, Peki, bir organizmanın ya­pısında meydana gelen son derece küçük bir değişikliğin faydalı veya zararlı olduğuna karar veren şey nedir? Bir değişimin faydalı veya zararlı olduğunu belirlemek bir bi­linç meselesidir. Tek hücreli bir canlıyı yaklaşık on trilyon hücreden oluşan son ve derece kompleks bir varlık (insan) olmasına yol açan rastgele değişimler arasından en uygun olanlarını seçmeye sevk eden şey nedir?</p>
<p>Bir şeyin faydalı ya da zararlı olduğuna karar verebilmek için olayın tümünü ve geleceğini görebilmek gerekir. Mese­la, radyoyu icat eden bilim adamı amacına uygun olan mal­zemeleri kolaylıkla seçebilir. Çünkü yapmak istediği şeyle ilgili olan tüm bilgiler zihninde mevcuttur ve bir plan dâ­hilinde maksadını gerçekleştirebilir. Bu durumda tek hüc­reli bir canlının milyonlarca sene sürecek bir evrimin tüm aşamalarını ve tüm ihtimalleri önceden hesapladığını kabul etmek gerekir!</p>
<p>Aslında “güçlü olanın ayakta kalması ve zayıfların elen­mesi” prensibi 19. yüzyılda insanlar tarafından üretilen vahşi düşüncelere destek verdiği için büyük kabul görmüş­tür. Siyasi alanda faşizm üstün ırk teorisine dayandığı için evrimin doğal seleksiyon iddiasına dört elle sarılmıştır. Ben­zer şekilde, sosyalizmdeki sınıf çatışması ve kapitalizmdeki sermayenin egemenliği hep güçlü olanın ayakta kalmasını ve insanlar arasında sürekli olarak güce dayalı bir mücade­lenin varlığını öngörmektedir.</p>
<p>Dikkatle incelendiğinde doğal seleksiyonun evrim teo­risinin en zayıf halkalarından birini teşkil ettiği rahatlık­la görülebilir. Bilindiği üzere, teorinin iki temel dayanağı bulunmaktadır:</p>
<p><strong>1.</strong>Canlılar tesadüfler neticesinde cansız varlıklardan meyda­na gelmişlerdir.</p>
<p><strong>2.</strong>Güçlü canlılar özeliklerin, sonraki nesillere aktararak varlıklarını devam ettirmişler; zayıf olanlar ise hayat kavgasından mağlup olarak çıkmışlar ve doğal seleksiyona uğrayarak yok olmuşlardır.</p>
<p>Birinci maddenin tutarsızlığı teorinin çökmesi için faz­lasıyla yeterli olmakla beraber biz burada ikinci maddenin içerdiği çelişkiye değinmek istiyoruz. Doğal seleksiyon, tanımı itibarıyla, türlerin zaman içinde sayıca azalmasını gerektirmektedir. Günümüzde halen varlığını devam ettire­bilen bitki ve hayvan türlerinin sayısının yüz binlerle ifade ediliyor olduğu düşünülürse, geriye doğru gittiğimizde bu türlerin sayısının çok daha fazla olması gerektiği sonucuna ulaşırız. Bu ise, hayatın tesadüfen ortaya çıkışı sürecinde yeryüzünde neredeyse sınırsız sayıda bitki ve hayvan türü­nün var olduğunu kabul etmemizi gerektirir! Günümüzde var olan canlı türlerinin tesadüfen oluşma ihtimali bile sıfır iken, türlerin sayısını geçmişe doğru akıl almaz ölçülerde büyütmek suretiyle teoriyi açıklamaya kalkışmak sağlıklı bir zihnin işi değildir.</p>
<p>Biliyoruz ki, rastgele oluşan mutasyonlar milyonlarca çeşit canlı formu oluşturabilir. Mümkün olan neredeyse sonsuz sayıdaki bu kombinasyonlar arasından doğal ayık­lamanın nasıl olup da bazı formları tasdik ettiğinin hiçbir açıklaması yoktur. Doğal seçilim (natural selection) ismin­den de anlaşıldığı üzere bir “seçme” işlemidir. Eğer ortada her zaman en uygun formları seçilimi gibi bir durum varsa, o halde bir “bilinçli seçicinin” bulunması gerekir. Bu “se­çici” doğanın kendisi olamaz, çünkü doğa, bilinçli değildir. Kısacası yaratıcıyı kabul etmeyenler, maddeyi ve tabiatı bi­linçli kabul etmek gibi çıkmaz bir yola girmektedirler.</p>
<p><strong>XI</strong></p>
<p>Evrimcilerin kullanmaya çalıştıkları diğer bir evrim meka­nizması da mutasyonlardır. Mutasyonlar genel olarak zarar­lı ve çoğu durumda öldürücü etkiye sahiptir. Faydalı bir<strong> </strong>mutasyona rastlama ihtimali milyonda bir mertebesindedir. Mutasyona dayalı olarak genetik bilgilerde değişiklik olma­sı veya yeni organların türeyeceği beklentisi tamamen bir inanıştan ibarettir ve buna dair hiçbir örnek gösterileme­miştir. Deneysel olarak mutasyona uğratılması kolay canlı­lar olan mantarlar üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde yapılarında hiçbir değişiklik gözlenmemiştir ve mantarların bir milyar yıldır aynı formlarını korudukları bilinmektedir. İmalat hatası sebebiyle bir uçağın düşmesi mümkündür, fa­kat herhangi bir yanlışlık ya da kusur sebebiyle pervaneli bir uçağın süpersonik bir uçağa dönüşmesini beklemeyiz. Canlıların dönüşümlerinin mutasyon yoluyla olması başta insan olmak üzere her şeyin ardışık hataların neticesinde ortaya çıkması anlamına gelir. Sürekli mutasyonik hataların insan gibi muhteşem bir varlığı ortaya çıkarması ne derece açıklayıcı ve bilimseldir? Sürekli olarak bozulan bisikletin uçağa dönüşmesi gibi bir şeydir bu durum!</p>
<p>Ayrıca faydalı bir mutasyonun kalıtsal olabilmesi için üreme hücrelerini etkilemesi gerekmektedir. Üreme hüc­relerini etkileyen mutasyonların ise Dawn veya Turner sendromu gibi sakatlıklara sebep olduğu görülmektedir. Bu bireylerin hemen hepsi ya ölmekte ya da zekâ özürlü ol­maktadır. Mutasyonların meydana gelmesine en fazla rad­yoaktif etkiler sebep olmaktadır. Atom bombasının atıldığı Nagazaki ve Hiroşima ile nükleer sızıntılardan (Çernobil) etkilenen bölgelerde doğan çocukların bir kısmında sakat­lık ve çeşitli özürler görüldüğünü biliyoruz. Eğer radyasyon sebebiyle üreme hücreleri üzerinde meydana gelen mutas- yonların olumlu etkiler yapması söz konusu olsaydı bilim adamları özürlü değil, “üstün zekâlı” çocukların dünyaya gelme ihtimalinden bahsederlerdi.</p>
<p>Evrimcilerin iddia ettiği gibi türler arasında geçişin söz konusu olabilmesi için canlılara kromozom sayılarında bir değişim gerekir.Ancak,koromozom sayısındaki değişim o canlının üreme faaliyetinin kesilmesine sebep ol­maktadır. Üremenin durması bir türden diğerine geçişi im­kânsız hale getirmektedir.</p>
<p>Mutasyonların hemen hemen tamamına yakım kalıtsal özellikleri bozucu mahiyette olup belirli bir mutasyonun belirme sıklığı milyonda bir oranındadır. Diğer yandan, her­hangi bir şekilde ortaya çıkan bir mutasyonun pozitif yönde etki yapma ihtimalinin de yine milyonda bir olduğu düşü­nülürse, evrimin mutasyonlara dayalı izah çabasının hiç de tatmin edici olmayacağı açıktır. Tanrının varlığını red­detmek için big-bang teorisine alternatif teoriler üretmeye çalışan fakat başarısız olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle “Hayatın dünya üzerinde kendiliğinden ortaya çıkmasının, bir hurdalıkta esen fırtınanın Boeing 747 uçağını ortaya çı­karması gibi bir şeydir” demektedir. Aslında Hoyle’un da ifade ettiği gibi, bu tamamen imkânsız bir şeydi; ama ona göre, başka bir açıklama şekli olmadığı için (!) olup biten bundan ibaretti.</p>
<p><strong>XII</strong></p>
<p>Herhangi bir plan ve tasarım olmaksızın karmaşık bir orga­nın kendi kendine gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Göz ya da kalp gibi organların zaman içinde yavaş bir şekilde ev­rilerek mükemmel bir yapıya ulaşması imkânsızdır. Çünkü göz, kornea tabakası, ön oda, retina, ağ tabakası ve beyne sinyalleri taşıyan sinir hücreleri gibi her biri kendi başına son derece karmaşık yapılardan meydana gelmiştir. Bu par­çaların hepsi birbirine bağlı olarak çalıştığı için herhangi bi­rinin tek başına bulunmasının veya gelişmesinin bir anlamı yoktur. Buna “indirgenemez komplekslik” denilmektedir.</p>
<p>Bir başka deyişle, gözü meydana getiren parçaların ancak tümü bir araya geldiğinde görme olayı söz konusu olabilir. Bu durumda ise, değişik kısımların aynı zamanda meydana geldiğini kabul etmek gerekir ki böyle bir şey popûlasyon genetiği açısından imkansızdır. Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın ve tamamen tesadüf! bir şekilde birbirinden ba­ğımsız parçaların mükemmel bir organizasyon oluşturması beklenemez.</p>
<p>Açıklayıcı olması açısından balıkların karaya çıkmaları ile ilgili iddiayı inceleyelim. Evrimciye göre, balıklar sudan karaya doğru çıkarak evrimleşmeyi sürdürmüşledir. Bunun anlamı karaya çıkan canlıların yavaş yavaş akciğer sahibi olması gerektiğidir. Akciğerin ortaya çıkabilmesi için önce karın bölgesinde kendiliğinden bir boşluğun, sonra hava keseciklerinin bulunacağı dokuların ve nihayet bu doku ile atmosfer arasında bağlantı kurmayı sağlayacak bir nefes borusunun oluşması ve solungaçların yok olması gereke­cektir. Tabii ki bütün bunların kendiliğinden ve plansız bir şekilde gerçekleşmesini beklemek akılıca bir tutum olamaz.</p>
<p>Böyle bir organizasyonun mümkün olamamasının bir di­ğer sebebi de bizzat evrimcilerin ileri sürdükleri “kullanıl­mayan organlar körelir&#8221; prensibinden kaynaklanmaktadır. Belirli bir organı meydana getiren çeşitli parçaların ortaya çıkışları (!) sırasında henüz hiçbir parça bir işe yaramıyor durumda olacaktır. Mesela, nefes borusu olmadıkça akci­ğerlerin var olmasının ya da ağ kornea tabakası olmaksızın retinanın ortaya çıkmasının hiçbir anlamı yoktur.</p>
<p>Her bir parça kendi içinde gelişimini tamamladıktan ve diğer parçalarla temasa geçip bir bütün oluşturduktan sonra söz konusu organ aktif hale gelebilecektir. Başlangıç aşama­sında parçalar henüz fonksiyonel olmayacakları için evrim gereği körleşmeleri ve ortadan kalkmaları gerekecektir! Bu durumda tüm organların birbirinden habersiz bir gelişim gösterdiklerini ileri sürmek de mümkün değildir, çünkü bi- linçsiz parçaların milyonlarca yıl ötesine yönelik bir plan kurarak ortaklaşa hareket etmesi herhalde düşünülemez.</p>
<p>Türler arası geçiş evrimsel bir süreç ise bu sürecin uzantıla­rının günümüzde de görülmesi gerekir. İnsanın atası olarak gösterilen herhangi bir A türünün doğal seleksiyon, mutas- yon veya tesadüfler yoluyla insan halini alması diyelim ki <em>2</em> milyar sene sürmüş olsun. Evrim, devam eden bir süreç olduğuna göre günümüzden 1,8 milyar sene önce yaşamış olan A türü canlıların günümüzde yan-insan tipinde olma­ları beklenirdi. Hâlbuki yetenekleri ve zihinsel kapasitesi iti­barıyla insan ile karşılaştırılabilecek hiçbir hayvan mevcut değildir. En yetenekli hayvanlar olarak görülen canlılardan sayılan ne maymunlar ne de yunuslar zihinsel özellikleri açısından yedi yaşındaki bir çocukla bile karşılaştırılabile­cek derecede gelişmiş canlılar değillerdir. Yedi yaşındaki bir çocuk konuşabilir, her söyleneni anlayabilir, aritmetiksel işlemleri yapabilir, düşünebilir, esprilere gülebilir&#8230;</p>
<p>Evrimsel açıdan insana en yakın olarak görülebilecek hiçbir hayvan yukarıda sözü edilen özelliklere sahip değil­dir. Yıllar süren bir eğitim neticesinde bile bir maymuna üç basamaklı iki sayının toplamının nasıl yapılacağını öğrete­mezsiniz. Tabii ki buradaki karşılaştırma insanın en yakın atası olduğu iddia edilen maymunla yedi yaşındaki bir ço­cuk arasında yapılmıştır. Eğer yetişkin bir insanla ya da bi­limsel araştırma yapan eğitimli bir bilim adamı ile bir may­mun kıyas edilseydi aradaki fark çok daha anormal olurdu.</p>
<p>Burada esas sorgulamak istediğimiz şey maymunla insan arasında geçiş özelliği gösteren herhangi bir “canlı geçiş for­munun&#8217; neden var olmadığıdır. İnsanın en yakın atası olan maymunların ani bir sıçrama ile derhal inşana dönüşmesi beklenemeyeceğine ve bunun evrimsel bir süreç olduğu bi­lindiğine (!) göre, neden beş yaşındaki bir çocuğun yete­neklerine sahip olan ve insana yakın bir canlı (ara form) yoktur?,</p>
<p><strong>XIV</strong></p>
<p>&#8216; Evrimciler, canlıların tek bir atadan türediğine işaret ola­rak tüm canlıların ortak bir takım özelliklere sahip olmasını gösterirler. Canlıların her birinin kendine mahsus özellik­leri bulunmakla beraber ortak bazı yönlerinin bulunduğu kabul edilse bile, bu tüm canlıların tesadüfen tek bir hücre­den meydana geldiğine değil, “tek bir elden” çıktığına işaret eder.</p>
<p>Her birinin dört kapısı, dört tekerleği, motoru bulunan çeşitli markalardan otomobillerin bulunduğu bir galeriye gittiğinizi düşünün. Sözü edilen ortak özelliklere bakarak, aslında hepsinin demir, bakır, lastik gibi parçaların zaman içinde bir araya gelerek otomobilleri oluşturduğunu ve yine zaman içinde farklılaşma yoluyla değişik markaların ortaya çıktığını ileri sürebilir misiniz? Ortak özelliklerin bulunma­sı bir “tasarımcının” var olduğuna işaret etmez mi? İnsanla karşılaştırıldığında son derece basit kalan bir otomobil için bile bir tasarımcı gerekirken insanın var oluşunu tesadüfle­re havale etmek ve bunu bilimsel bir teori gibi sunmak akla uygun bir şey midir?,</p>
<p><strong>XV</strong></p>
<p>Evrimcilerin türler arasındaki geçişi ispatlama noktasındaki en güçlü delilleri olan fosiller aslında teorinin en karanlık ve problemli kısmını oluşturmaktadır. Bir türden diğerine geçiş olsaydı, milyonlarca yıl boyunca yeryüzünün hemen her katmanında biriken sayısız miktarda fosile rastlanması gerekirdi Yarı balık ve yarı sürüngen özelliği gösteren hiç­bir fosile rastlanmamıştır. Yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları türlerin aniden ve mükemmel bir şekilde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Evrimciler kambriyen patlama­sı olarak bilinen dönemi bir evrim mucizesi gibi sunarlar. Hâlbuki bu dönem, daha önceki devirlerde hiçbir ataya sahip olmayan canlıların bugünkü halleriyle birdenbire ortaya çıktıklarını gösteren fosil örnekleriyle doludur. Bu gerçeği evrimci düşüncenin dünya çapındaki en önde gelen temsilcilerinden R. Dawkins şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p>“Kambriyen katmanları, omurgasız grupların ilk olarak çıktıkları halleriyle oldukça evrimleşmiş şekildeler. Hiçbir evrim tarihine sahip olmadan orada meydana gelmiş gibi­ler. Tabii ki, bu ani çıkış yaratılışçıları oldukça memnun etti.” <em>(Blind Watcher/Kör Saatçi</em> isimli kitabından)</p>
<p>Evrimciler, iddialarını destekleyecek hiçbir fosil bulama­dıkları için bilim dünyasını aldatmaya yönelik girişimlerde bulunmuşlardır. Bu yanıltma çabalarından en iyi bilineni Piltdown adamı ile ilgili olanıdır. Piltdown adamı 1912 yı­lında bulunmuş ve yapılan sahtekârlık 1953 yılına kadar kanıtlanamamıştır. İnsan kafatası ile bir orangutanın çenesi birleştirilip eskitme işlemi uygulanarak bilim dünyası yıl­larca aldatılmıştır.</p>
<p>Diğer bir yanıltma girişimi ise ünlü zoolog Ernst Haec- kel tarafından yapılan cenin çizimleridir. Haeckel, canlıla­rın milyonlarca yıl süren evriminin aynısının anne karnında dokuz ay içinde hızlı bir şekilde cereyan ettiğini ileri sür­müş ve bu aşamaları gösteren bazı çizimler yapmıştı. Fa­kat bebeğin anne karnındaki gelişimini gösteren fotoğraflar çekildiğinde yapılan çizimlerin tamamen uydurma olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>XVI</strong></p>
<p>Evrimci, tek hücreden başlamak suretiyle hemen her can­lının neden erkek ve dişi şeklinde iki farklı cinsiyete ay­rıldığını, bunun evrimin hangi aşamasında gerçekleştiğini ve böyle bir şeye niçin gerek duyulduğunu açıklayamamak- tadır. Bu sorulara “çünkü &#8230;” diyerek verilecek her cevap kendi içinde bir amaca yönelik tavır taşıyacaktır; amaca<strong> </strong>yönelik her fiil, bir plan ve her plan ise bir tasarımcıyı ge­rektirecektir. Dolayısıyla evrimcinin yapacağı açıklamalar belirli bir amacı içeriyor olmamak durumundadır ki, bunun anlamı da tesadüflere sığınmak ve mantıklı olamamaktır.</p>
<p>Evrimciler cinsiyetlerin ortaya çıkışını genetik kopya­lama sırasında meydana gelen hatalar ile açıklamaya ça­lışmaktadırlar. Bu varsayım doğru kabul edilse bile daha birçok soru cevaplanmayı beklemektedir. Birbirinden ha­bersiz erkeğe ait sperma hücresi ile dişinin üreme hücrele­rinin kromozom sayılarını 46 dan 23’e indirerek birleşmesi ve yeni bir hücre oluşturması evrimsel olarak nasıl açık­lanabilir? Sperma hücresi erkeğin vücudunda yer almasına rağmen, daha önceden hiçbir bilgi sahibi olmadığı yumurta hücresine yönelik bir vazifeyi yerine getirmeye çalışması nasıl izah edilebilir? Sperma hücresinin bu görevi bir şekil­de bildiği söylenemez, çünkü insanın bir parçasının bildiği bir şeyi insanın kendisinin bilmemesi mümkün değildir.</p>
<p>Canhlar görmek istedikleri için mi görmektedirler yoksa gözleri olduğu için mi görebilmektedirler? Evrim taraftarla­rına göre, canhlar görmek istedikleri için göze sahip olmuş­lardır. Bu inanılmaz derecede saçma bir yaklaşımdır. Gözle­ri olmayan bir canlı “görmenin” ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip olamayacağından dolayı “görme talebinde” bu­lunması düşünülemez! Hiçbirimiz uçmak istediğimiz için kanatlara sahip olamayız, ama kuşlar kanatları olduğu için uçabilirler. Işık ya da sesler dünyası hakkında hiçbir bilgisi olmayan amip gibi tek hücreli bir canlının görme ve duyma arzusunda/ihtiyacında bulunarak göz ve kulak geliştirmesi beklenebilir mi?</p>
<p><strong>XVII</strong></p>
<p>Bilindiği üzere evrim teorisine göre, canlılar tesadüfi bir şe­kilde önce sularda meydana gelmiş daha sonra sürüngenler olarak karaya çıkmışlardır. Kara hayvanlarının bir kısmında kanatların gelişmesiyle kuşlar ortaya çıkmıştır. Teorinin her tarafı problemli olmakla beraber bu noktada sadece kara hayvanlarının bir kısmında kanatların ortaya çıkışının teo­rinin kendisiyle nasıl çelişik olduğuna değinmek istiyoruz. Teorinin en temel dayanaklarından iki tanesi şudur:</p>
<p><strong>1.</strong>İhtiyaç duyulan organlar uzun ve karmaşık bir evrim so­nucunda yavaş yavaş ve kendiliğinden oluşur.</p>
<p><strong>2.</strong>İşe yaramayan organlar körelir ve yok olur.</p>
<p>Bu iki prensip birlikte göz önüne alındığında kara hay­vanlarından kuşlara doğru evrimsel bir sürecin yaşanması imkânsız hale gelmektedir. Birinci maddeye göre, kara hay­vanlarında aniden kanatların çıkıp kuşa dönüşmeleri müm­kün değildir. O halde kanatların yavaş yavaş uzayarak ge­lişmesi gerekir. Fakat bu yaklaşım da geçerli olamaz, çünkü başlangıçta henüz gelişim aşamasında ve çok küçük boyut­ta olan uzantıların uçmak açısından hiçbir faydası olmaya­caktır. Dolayısıyla sözü edilen çıkıntıların kara hayvanla­rına herhangi bir faydası yoktur. O halde, ikinci prensibe göre faydası olmayan bu küçük çıkıntıların körelerek orta­dan kalkması gerekecektir. Bu durumda kara hayvanların­da önce ihtiyaç sebebiyle ileride kanat olmak üzere küçük çıkıntıların meydana gelmesi; daha sonra ise, bu uzantıların hiçbir işe yaramaması sebebiyle tekrar körelmesi gibi garip ve anlamsız bir süreç ortaya çıkacaktır.</p>
<p><strong>XVIII</strong></p>
<p>Evrimciler ellerinde hiçbir delil bulunmadığını çok iyi bil­dikleri ve ihtimal hesaplarının kendi teorilerini çıkmaza soktuğunu gördükleri halde davalarında ısrar etmektedir­ler. Gösterecekleri herhangi bir somut delil olmadığından uyanıkça (!) bazı benzetmelere başvurmaktadırlar. Evrim­cilerin en çarpıcı ikna edici (!) örneklerinden biri aşağıda verilmiştir:</p>
<p>“Doğal seçilimin nasıl etkili olduğunu göstermek için, diyelim ki Sheakespare’in Hamlet isimli eserini vahşi bir maymuna daktilo ile yazdırıyorsunuz. Tuşlara rastgele ba­san bir maymunun böyle bir kitabı hiç hata yapmadan yaz­ma ihtimali nedir? Sözü edilen eserde altı milyondan faz­la harf bulunmaktadır. Dolayısıyla söz konusu durumun gerçekleşme ihtimali yaklaşık olarak 10 üzeri -8.500.000 sayısına eşittir. Açıkçası kimse böyle bir ihtimalin gerçek­leşmesini bekleyemez. Fakat maymunun her yanlış yaz­dığı harfi ortadan kaldıran ya da maymun yanlış bir tuşa bastığmda o harfi yazmayan bir daktilonun olduğunu var­sayalım. Bu durumda Hamlet’in yazılması çok daha kısa bir sürede tamamlanacaktır. İşte çevrenin yaptığı da tam olarak böyle bir şeydir. Çevre, ne tür organizmanın en iyi uyum sağlayacağını bilir ve yanlış bir şey ortaya çıkarsa tıpkı daktilonun yanlış harfi attığı gibi bu şeyi atar.”[Cesan Emilliani, The Scıentıfic Companion, NewYork, 1995, sh.151; ayrıca Richard Dawkins, The Bhnd Match Maker New York 1986</p>
<p>Burada yapılan varsayım ve daktilo benzetmesi tamamen bir göz boyamadan ibarettir ve gerçek bir karşılığı bulun­mamaktadır. Daktilonun yanlış yazılan bir harfi yazmama­sının izahı nedir? Yanlış basılan bir tuştaki harfin yazılma­ması için daktilonun daha evvelden ne yazılacağını biliyor olması gerekir! Bu durum ise bizi daktilo ile Sheakespare&#8217;in aynı şeyler olduğu neticesine götürür! Açıkça ifade edilirse, verilen örneğin tutarlı hiçbir tarafı yoktur. Canlı, gören ve hareket edebilen bir maymunun yerine cansız ve bilinçsiz bir daktiloyu koymak kendileri adına işi zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>Ayrıca, “çevre” teriminin hiçbir delile dayanmaksızın yanlış harfleri bilen ve eleyen bir özelliğe sahip olduğu var­sayımına gidilmiştir. Tabiatın kendisine şuur, bilinç, akıl, düzenleyici gibi özellikleri vermek putperestliğin çok il­kel bir halidir. Evrimci görüşe sahip bazı bilim adamlarına göre, “evrenin ve canlıların oluşumunu sağlayan şey mad­denin yapısında var olan enerjidir. Her şey zaman içinde enerjinin uygun şekillere girmesiyle ortaya çıkmıştır.” Bu yaklaşımın da çaresizlikten kaynaklanan bilimdışı bir iddia olduğu ortadadır.</p>
<p>Her şeyden evvel sözü edilen enerjinin nereden ve nasıl ortaya çıktığına dair herhangi bir açıklama getirilmemekte­dir. Bunun ötesinde biliyoruz ki, bir sistemdeki enerji düz­gün bir şekilde yönlendirilmezse sistemin düzenine zarar verebilir. İçinde yüksek miktarda enerji bulunan bir bom­banın bir binaya yerleştirildiğini düşünelim. Bomba patla­dığında enerji açığa çıkar ve binanın yıkılmasına sebep olur. Tam tersinden düşünecek olursak, yıkılmış bir binanın altı­na bomba yerleştirilip patlatıldığında açığa çıkan enerjinin binanın dikilmesine yol açmadığını görürüz. Buradan anla­şılıyor ki, enerjinin var olması dağınık bir sistemi düzenli hale getirmeye yetmemektedir. Önemli olan bu enerjinin bilinçli bir şekilde yönlendirilip kullanılabilmesidir.</p>
<p><strong>XIX</strong></p>
<p>Evrim teorisi açısından bilinç ve aklın nasıl ortaya çıktığı sorusu cevaplanması gereken ciddi bir problemdir. Açık­ça belirtmek gerekirse, ne var olmak ne de hayatta kalmak için “insandaki gibi akla” ihtiyaç yoktur. Hayvanlar bilinen anlamda bir akla sahip olmadıkları halde varlıklarını sür­dürebilmektedir ve doğal ortamda insana kıyasla çok daha avantajlıdırlar. Eğer esas olan hayatta kalmak ise, akıl ye­rine daha güçlü bir biyolojik yapıya sahip olacak şekilde evrimleşmek en uygun gelişimi sağlardı. Bu anlamda teorik aklın (örneğin felsefe konuşabilmek) ya da yüksek bilincin (örneğin varlığı ve hayatı sorgulamak) hayatta kalmaya hiç- bir faydası yoktur.</p>
<p>Bilinç ve kendinin farkında olma gibi özelliklerin mad­denin bizzat kendine ait nitelikler olarak kabul edilmesi ve doğrudan maddeye atfedilerek açıklanmaya çalışılması, doğal olarak insanın düşünen bir makine ya da düşünen bir hayvan olarak tanımlanmasını da beraberinde getirir. Aynca evrendeki düzeni maddenin kendisiyle açıklamaya çalışmak, dolaylı bir şekilde tabiata bilinç yüklemek anla­mına gelir. Eğer zihnimiz kendiliğinden ve bilinmeyen bir şekilde oluşmuş ise, böyle bir zihnin ürettiği düşüncelerin doğruluğuna veya kesinliğine ne derece güvenilebilir?</p>
<p>Eşyanın kendisinde olmayan özellikleri ona atfetmek suretiyle çeşitli tanımlamalar yapılacaksa neden bir köpe­ğin havlayan bitki olarak ya da koşan bir et parçası olarak tanımlanması mümkün olmasın? Canlı bir varlık olan bit­kiye havlama özelliğinin atfedilmesi cansız maddelere akıl, bilinç ve düşünme gibi özelliklerin isnat edilmesinden çok daha kolaydır. Bu tür tanımlamaların tamamen keyfi oldu­ğu ve herhangi bir kabul edilebilir karşılığının bulunmadığı yeteri kadar açıktır.</p>
<p>Evrimciler daha canlıların fiziksel açıdan evrimlerini açıklayamazken düşünme, akıl, bilinç, sevgi, merhamet, hüzün, aşk, adalet gibi hislerin mekanizmalarım nasıl açık­layabilirler? Modern psikoloji insan davranışlarını, zihinsel aktiviteleri ve kişinin iç dünyasının işleyişine dair tutarlı ve kapsamlı bir teori geliştirebilmiş değildir.</p>
<p><strong>XX</strong></p>
<p>Darwin’in evrim teorisini geliştirmesinde İngiliz ikti­satçısı Thomas Malthus’un insan nüfusu üzerindeki araştırmalarının büyük etkisinin olduğu bilinmektedir. Malthus, hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu düşünce­sinden hareket etmekte ve insan nüfusunun gıda kaynak­larından daha süratli bir şekilde artmakta olduğuna dikkat çekmekteydi. Savaş, kıtlık, hastalık gibi sebeplerle güçsüz olan insanlar hayattan elenmekte ve böylece nüfus-gıda dengesi sağlanmaktaydı.</p>
<p>Darwin, Malthus’un bu fikirlerini evrime uygulayarak doğal seleksiyon fikrine ulaştı. Buna göre, canlılar âlemin­de sürekli bir şekilde vahşi bir hayat mücadelesi devam et­mekte ve zayıf olanlar doğal seleksiyona uğrayarak yaşama haklarını kaybetmektedirler. Evrim teorisinin tüm mantık­sızlıklarına rağmen bazı kesimlerde kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri de maddeci zihniyetin hayatı ve var oluşu sürekli bir mücadele olarak görmek istemesidir. Çünkü var olabilmek ve hayatta kalabilmek için güçsüz olanların elenmesi gerekmektedir.</p>
<p>İnsanlık dışı olan bu düşünce biçiminin makul göste­rilebilmesi için bu vahşilik bir “doğa kanunu” olarak su­nulmaktadır. Hâlbuki vahşilik ve çirkinlik, tabiatı doğru okuyamayan bu insanların kalplerinde ve zihinlerinde mevcuttur. Maddeci düşüncede kardeşlik, yardımlaşma ve şefkati görmek mümkün değildir. Zenginlerin fakirleri acı­masızca ezmesi, emeğin hakkının verilmemesi ya da tek­nolojik açıdan güçlü ülkelerin kendi menfaatleri için başka milletlerin savunmasız halklarını bombalaması evrim teori­sinin gereğidir. Mademki, tek kural başkalarının haklarına rağmen ayakla kalabilmektir, öyleyse her türlü orman ka­nunu uygulanabilir!</p>
<p>Sosyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi özünde maddeci olan ideolojiler felsefi açıdan evrim teorisine muhtaçtırlar. Sözü edilen ideolojiler “Sosyal Darwinizmi” benimsedikleri için insana yakışan ahlak kurallarını benimsemeye yatkın değillerdir. Sözü edilen dünya görüşleri, hayatı sadece güç­lü olanların ayakta kalabileceği şiddetli bir mücadele olarak algılar. Buna göre, maddi, siyasi, ekonomik veya teknolojik açıdan zengin olanlar varlıklarını devam ettirirler; diğerle­ri ise, hayattan elenmeye mahkûmdurlar. Bu durum, onlar için doğanın bir kanunudur! Hâlbuki hakiki insanlık zayıf­ların, muhtaçların, fakirlerin korunmasını gerektirir.</p>
<p>Zihinlerinde vahşi bir dünya tasavvuru vardır. Bu yüz­den, insan hayatında da güçlünün ayakta kalabileceği, zayıf­ların eleneceği bir ekonomik ve siyasi yapının oluşmasını öngörürler. Diğer yandan hayvanlarda görülen yavrusuna karşı sevgi ve koruma hissinin nasıl oluştuğu ve genlere nasıl işlendiği sorusunun ötesinde, annenin yeni doğmuş yavrulan için kendini feda etmesi olaylan evrimin temel da­yanakları olan “kuvvetlinin hayatta kalması” (struggle for life) yani, zayıfların elenmesi (naturel selection) prensiple­rini açıkça yanlışlar.</p>
<p><strong>XXI</strong></p>
<p>Fiziğin klasik mekaniğine ya da termodinamiğe benzeyen, kuralları belirlenmiş, deneye ve tekrara açık bir evrim teori­sinden hiçbir şekilde söz edilemez. Evrim teorisinin olduk­ça masalımsı bir anlatımı vardır. Ayrıntılara girilmez, neden ve nasıl sorularına cevap aranmaz, aklen ve bilimsel olarak kabul edilemeyecek olaylar bir cümle ile geçiştirilerek sanki gerçekmiş gibi gösterilir. Bununla ilgili en bilinen örnek, canlıların sudan karaya geçiş aşamasını anlatan hikâyedir:</p>
<p>Teoriye göre, balıklar evrimlerinin bir döneminde bir se­beple sudan karaya çıkmak istemişlerdir. Karaya sıçrayan balıkların yüzgeçleri ayaklara, solungaçları ise ciğerlere dönüşmüştür! Hâlbuki hepimizin tecrübelerinden açıkça bilindiği üzere, sudan dışarıya çıkarılan bir balık birkaç da­kika içinde ölür. Denizlerde ve göllerde yaşayan milyarlarca balık teker teker sudan çıkarılsa her birinin kısa bir sûre içinde öleceğinden hiç şüphe edilmez. Bu deney binlerce sene boyunca tekrar edilse bile hiçbir balığın yüzgeçlerinin ayaklara, solungaçlarının ciğerlere dönüştüğü görülemeye­cektir. Benzer şekilde, hiçbir kara hayvanı “sıçramak” sure­tiyle kanatlara sahip olup kuşa dönüşemez.</p>
<p>Kendini insanları aldatmakla vazifeli bilen sözde bir takım bilim adamları, canlıların sudan karaya ve karadan havaya geçişi gösteren bazı resimler uydurup bunlara Latin­ce isimler vererek bilimsel bir hava oluşturmaya çalışırlar. Evrimciler tarafından yapılan*rekonstnüksiyon çizimleri ta­mamen keyfi olduğu için birbirleri ile tutarlılık göstermez. Evrimi savunan yayın organlarında yarı insan-yarı maymun tipindeki hayali canlılar sanki daha evvelden fotoğrafı çekil­miş gibi tüm ayrıntıları ile çizilir,s’osyal ve hatta psikolojik özellikleri bile anlatılır. Tüm bu resimler kime ve hangi dö­neme ait olduğu tam olarak bilinmeyen kırık bir diş par­çasından hareketle yapılmaktadır! Doğal olarak, aynı fosile ait olan fakat farklı zamanlarda ve farklı kişiler tarafından yapılan bu çizimler birbiri ile tamamen alakasız olmaktadır.</p>
<p><strong>XXII</strong></p>
<p>Evrim teorisinin en önemli kusurlarından biri de açıklama­ları bugünden geriye doğru giderek yapmasıdır. Bu tür açık­lamalar bilimsel anlamda tutarlı sayılamaz, çünkü var olan durum her ne olursa olsun geriye dönük bir açıklama yap­ına imkânı bulunacaktır. Bu tarz açıklamalar için şu ben­zetme yapılabilir: küp şeklinde büyük bir mermer bloktan uzun bir çalışma sonucunda fil heykeli yapan bir heykeltraşa “bunu nasıl başardınız?” diye sorulduğunu düşünelim. Heykeltraş soruya tam cevap vermek üzere iken yanında duran bir adamın “Bunu yapmak çok kolay! Yapılması ge­reken şey sadece file benzemeyen kısımları yontmaktır, o kadar! &#8221; gibi bir şey söylemesi geriye dönük bir açıklama biçimidir. Fil ortaya çıktıktan sonra “benzemeyen kısımla­rı yontmak” ne kadar kolaycı bir açıklamadır! Eğer insan heykeli yapılmış olsaydı, o zaman da mermer bloktan “in­sana benzemeyen kısımların atılması” yeterli olacaktı! İşte bu sebeple, evrimle ilgili geriye dönük açıklamalar bilim­sel kalıba uygun değildir. Yapılması gereken şey en baştan başlayarak adım adım ilerlemek suretiyle bugüne kadar na­sıl ulaşıldığını izah etmektir. Ancak bu yapılırken evrimin ilerleme yönü ile ilgili bir belirleme yapılmamalıdır, çünkü evrimin belirli bir hedefe ulaşmak gibi herhangi bir amacı yoktur.</p>
<p>Herhangi bir amaç olmaksızın evrim yoluyla insan gibi bir varlığa ulaşmak gerçekten çok zor görünüyor. Evrimci­lerin bu noktada yaptıkları açıklamalar “önce duvara ateş edip sonra da isabet eden yere hedefi çizerek tam 12’den vurduklarını” iddia etmeleri gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>XXIII</strong></p>
<p>Görme, duyma ve tat alma gibi algıların nasıl ortaya çık­tığı evrim açısından büyük sorun oluşturur. Gerçekten de “görme” diye bir şeyin varlığından haberi olmayan ilkel canlıların nasıl göz sahibi oldukları izah edilmelidir. İlkel canlılar dış dünyada renklerin ve görülmesi gereken şeyle­rin olduğunu düşünmüş olamayacağına göre neden göz gibi bir organa ihtiyaç duymuşlarıdır? Benzer şekilde, bu ilkel canlıların dış dünyada ses diye bir şeylerin var olduğunu düşünüp “kulaklarımız olmalı! Kulaklar bize büyük avantaj sağlayacaktır!” demeleri beklenemez herhalde! Aynı düşün­ce tat alma meselesi için de değerlendirilebilir&#8230;</p>
<p>Evrimciler “insanın mükemmel bir varlık olduğu düşünce­sine” karşı koyabilmek için insana ait bazı kusurlara dikkat çekerler. Mükemmel bir varlığı evrim açısından izah etmek güç olduğundan evrimcilerin böyle bir yola girmeleri kaçı­nılmaz görünmektedir. Bu anlamda ileri sürdükleri kusur­lar şöyle özetlenebilir: göz mükemmel değildir, ancak belir­li bir mesafeyi görebilir ve gece göremeyiz. İnsanın belinde klasik ağrılar vardır. Kulaklarımız sadece dar bir aralıktaki sesleri duyabilir. İnsan hayatı daha uzun olabilirdi&#8230;</p>
<p>Açıkçası insana yönelik olarak gösterilen bu kusurlar­dan hareket ederek evrimin pek de o kadar mükemmel bir varlık üretmediğini göstermeye çalışmak gerçekten bir tür çaresizlik berlitisi gibi görünüyor. Şimdi soruna yakından bakalım: Acaba evrimcinin aradığı mükemmellik hangi se­viyede olmalıdır? Örneğin gözümüz bir kilometre uzakta­ki bir noktayı görecek kadar keskin olsaydı evrimci “hayır, yine mükemmel değil! Neden Samanyolu galaksisinin diğer ucunu çıplak gözle göremiyoruz?” diyeceklerdi. Bu anlam­da örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>Burada evrimcilerin kavrayamadığı veya bilerek gözardı ettikleri şey mükemmelliğin amaca yönelik olmasıdır. Ör­neğin resmi bir davete giderken takım elbise ve buna uy­gun bir ayakkabı giymek gerekirken dağa tırmanmak szö konusu ise özel bir kıyafet ve özel bir ayakkabı seçmek mü­kemmellik örneği olacaktır. Eğer insanın yeryüzünde var oluşuna bir anlam verilirse, yani ölümlü bir varlık olduğu ve tanrının onu dünyada ancak belirli bir süre kalacak şe­kilde var ettiği anlaşılırsa insanın “bu amaca yönelik olarak mükemmel olduğu” anlaşılabilir. Aksi takdirde mükemmel­liğin bir sınırı yoktur. Avını hiç kaçırmayan mükemmel bir aslan ile hiç yakalanmayan mükemmel geyik örneğini ele alalım. Bu durumda ya aslanın ya da geyiğin mükemmellik<strong> </strong>iddiasından vazgeçmesi gerekir! Eğer her ikisi de bu an­lamda mükemmel olsaydı besin zinciri oluşamaz ve hayat sona ererdi. Böyle bakıldığında kusur gibi görünen şeyle­rin aslında hayatın devamlılığını sağlayan harika bir planın parçası olduğunu göstermektedir. Yani, gerçekte başka bir anlamda daha ileri bir mükemmellik söz konusudur.</p>
<p>Sorun, tanrının canlıları daha mükemmel bir şekilde ya­ratamamış olması değildir. Zaten Tanrı’nın böyle bir vaadi de söz konusu değildir. Tam tersine Tanrı insanın pek çok şeye muhtaç bir varlık olduğunu vurgulamaktadır&#8230;</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.191-225</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/">Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! İddiası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:43:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Neden İmtihan Ediliyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23349</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! O Halde Neden Sorumlu Tutuluyorum? Dünyaya Kendi İsteğimle Gelmedim Ki! I Birçok insanın aklına ister istemez takılan sorulardan biri de “Allah beni yaratırken ve dünyaya gönderirken bana sormadı ki! Bu dünyaya ben kendi isteğim ve seçimimle gelmedim. Belki var olmayı istemeyecektim ve bu imtihana girmeye razı olmayacaktım!” şeklinde özetlenebilir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/">Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23404 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312-300x225.jpg" alt="" width="320" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/sorularr_132808764312.jpg 400w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></strong></p>
<p><strong>Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! O Halde Neden Sorumlu Tutuluyorum? Dünyaya Kendi İsteğimle Gelmedim Ki!</strong></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Birçok insanın aklına ister istemez takılan sorulardan biri de “Allah beni yaratırken ve dünyaya gönderirken bana sormadı ki! Bu dünyaya ben kendi isteğim ve seçimimle gelmedim. Belki var olmayı istemeyecektim ve bu imtihana girmeye razı olmayacaktım!” şeklinde özetlenebilir. Böylece, insanın yapıp ettikleri konusunda üzerinden sorumlulu­ğu atmasını sağlayacak, keyfine göre ve hesap vermeksizin yaşamasını makul kılacak ve kişiye bu anlamda güçlü bir savunma imkânı tanıyan bir soru yöneltilmektedir.</p>
<p>Üzerinde dikkatli düşünülmeyen ve kendini haklı çıkar­mak gayetiyle çabucak hükme bağlanan sorunların köke­ninde çoğunlukla zayıf bir mantık ve yüzeysel bir bakışın var olduğu uyanık zihinler tarafından hemen görülebilir. Şimdi probleme biraz daha yakından bakalım:</p>
<p>Her şeyden evvel, sorunun içinde yer alan “ben” öz­nesinin kullanılış şekline dikkat edilmelidir. Bir kere soru sahibi, ezelden beri var olmadığına göre, “ben” diyebilmesi ve sözü edilen soruya muhatap olabilmesi için kendisine bu soru sorulmadan önce yaratılmış olması gerekir. Çünkü kişi var olmadan evvel “ben” diyemez ve yukarıda belirtilen soruyu soramaz, itirazda bulunamaz. Dolayısıyla var edil­meden önce kişiye var olmak isteyip istemediği sorulamaz, çünkü henüz var olmayan bir şeyle muhatap olma imkânı yoktur. Bu durumda yapılan itiraz şu şekle dönüşmektedir: “Ben var olsaydım ve var olup olmak istemediğim bana so­rulsaydı, var olmak istemezdim!”</p>
<p>Bu noktada, soru sahibi kendi içinde bir çelişkiye düş­müş durumdadır, çünkü var olmak istemediğini söylemek için bile önce var olması gerekmektedir! Kişinin var olu­şuna itiraz edebilmesi için bile öncelikle var olması gere­kir. Aksi durumda, yani yaratılmamış olman halinde “Al­lah beni neden yaratmadı? Bana niçin var olmanın tadını vermedi? Neden var etmezken bana sormadı?” gibi soruları sorma imkânın olamayacaktı!</p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, insanın herhangi bir emek sarf etmeden var edilmesini ve “ben” diyebilme imkânına sahip olmasını kendisine verilmiş büyük bir hediye olarak gör­mesi ve bunun farkına varması şarttır. Çünkü hiç kimse var olmayı hak edecek bir marifette bulunmamıştır. Var olma­yan bir şeyin var olma gibi bir iddia ya da teşebbüste bulun­ması da zaten beklenemez. Kısacası var olmak, karşılıksız verilmiş sonsuz bir hazine gibidir. Eğer insan için dünya hayatında öldükten sonra artık bir daha ölme gibi bir seçe­neğin olmadığı ve kişiyi ebedi bir hayatın beklediği gerçeği kavranırsa insana sonsuz bir ikramda bulunulduğu kolayca anlaşılacaktır.</p>
<p>Yukarıdaki açıklama soru sahibinin içine düştüğü çelişki­yi göstermek açısından yeterli olmakla beraber problemin daha derinlerde yatan ve bizi daha ziyade ilgilendiren tara­fına yönelmek gerekiyor. Soru sahibi kendi var oluşunun bile yine kendisine sorulmasını isterken aslında kendini her şeyin merkezine koymakta ve benliği (ego ve kibri) maksi­mumlarda dolaşmaktadır. Aslında itirazın yöneltildiği şey kişinin kendi “benliğine” değil, bazı şeylerin neden kendi­sine sorulmadan ve danışılmadan yapıldığınadır.</p>
<p>Böyle bakıldığında soru sahibinin var olmaktan şikâyetçi olmak yerine, kendi “beninin” yeteri kadar dikkate alınma­masından kaynaklanan bir yakınması söz konusudur. Eğer eşyanın/evrenin düzeni ve var oluş hakkında kendi fikri alınarak harfiyen yerine getirilseydi, o zaman herhangi bir problem olmayacaktı! Dikkade düşünülürse esas mesele­nin, kişinin kendisine Allah’tan bağımsız bir varlık biçme çabası ve iddiası olduğu görülecektir.</p>
<p>Diğer taraftan, var edilirken kişiye sorulmaması şikâyeti­nin altında dünya hayatında elde edemediklerinin yanı sıra ölüm sonrasında ebedi bir cezaya çarptırılma tehdidi yatı­yor. Yani hem dünyada hem de ölüm sonrasında her şeyin aleyhine işleyecek olmasından kaynaklanan bir memnu­niyetsizlik durumu söz konusu. Fakat böyle düşünmenin mantıklı bir temeli yoktur. Bunun yerine tanrının insanı yokluktan çıkararak hiçbir hakkın olmadığı halde bir vücut ve varlık verdiğini, buna uygun hareket edilirse ebedi bir mükâfata ve ikrama mazhar olacağı seçeneği neden göz ardı edilmektedir?</p>
<p>Kazanma ihtimali yüzde bir olan kumar oyunlarında bile bir beklenti ve ümit söz konusu olurken gerekenler yapıl­dığında yüzde yüz kazanılacağı bilinen ve sonsuz mutluluk getirecek bir seçenek niçin reddedilmektedir? Bu davranışın aklen tutarlı bir tarafı var mıdır? Problemi sürekli olarak tersten okumanın, anlamamakta ısrar etmenin ve yokuşa sürmenin sebebi aslında yeteri kadar açıktır: Tanrı’yı kendi hayatından öyle ya da böyle bir şekilde çıkarmaya azmetmiş olmak!</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Ayrıca, bir varlık (Tanrı) kişiye sormadan onu var edebil­diğine göre, o kişi üzerinde tam bir kontrol yetkisi ve gücü var demektir! Kişi üzerinde böylesine sınırsız bir hâkimi­yete sahip olan bir varlığın sözlerine (emir ve yasaklarına) kulak vermek daha akıllıca bir davranış olmaz mı?</p>
<p>Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için şu sorulara mantıklı cevaplar vermek gerekiyor:</p>
<p>Yokluktan varlığa çıkış kişinin elinde midir?</p>
<p>Hali hazırdaki var oluşun (varlığının devam etmesi) in­sanın elinde midir?</p>
<p>Eğer insanın var oluşunu devam ettirmek kendi elinde ise, o halde sonsuza kadar yaşamaya devam edebilmelidir kişi!</p>
<p>Ne var oluş ne de ölüm kişinin keyfine ve tercihine bağ­lı değildir. Kendi kendini var edemediği gibi kendini yok etme imkânına da sahip değildir insan. Tabii ki burada “in­san intihar ederek ölümü seçebilir” şeklinde bir itiraz ya­pılabilir. Fakat ölmek yok olmak anlamına gelmez! Kişi bu şekilde sadece bu dünyadaki hayatını sonlandırmış olur!</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>“Yaratılırken bana sorulmadı ki!” itirazının geçerliliği­ni ve samimiyetini test etmek maksadıyla şöyle bir ar­güman ileri sürülebilir: Eğer kişi yaratılırken kendisine sorulmamasından şikayetçi ise ve sorulsaydı cevabının ha­yır olacağını iddia ediyorsa; ayrıca var olmaktan memnun değilse, yok olmayı tercih ediyorsa ve bu düşüncelerinde samimi ise, bu sorunu ortadan kaldırma imkânı vardır: ken­di varlığına son vermek!</p>
<p>Kişi ısrarla kendisine sorulması halinde var olmamayı tercih edeceğini ileri sürüyorsa, var olmama fiilini şu zama­na kadar çoktan ve tereddütsüz bir şekilde yerine getirme­si gerekirdi! Tabii ki bu ifadelerden maksat insanı intihara sevk etmek değildir, sadece ileri sürülen argümanın gerçek­çi ve samimi olmadığına işaret etmektir.</p>
<p>Fakat söz konusu argüman “var olmayı istememekten” değil, var oluşun sorumluluklarından kaçınmak için yapıl­dığından kişi kendini yok etme seçeneğini devreye kesin­likle sokmayacaktır; çünkü, aslında kişi “kendinden ya da var oluşundan” şikâyetçi değildir, imkân olsa yüzlerce yıl yaşamak ister.</p>
<p>Tanrı ile ilişkisi bozuk ya da tamamen kesilmiş olanla­rı asıl rahatsız eden şey, kişinin varlık, oluş ve ölüm karşı­sındaki acizliğidir. Arzular, hırslar ve ego öylesine şişmiş durumdadır ki, var olmamayı dilemenin tam tersine, her şeyin kendi keyfine ve isteklerine uygun bir şekilde gerçek­leşmemiş olmasından kaynaklanan bir rahatsızlık gündeme gelmektedir. Bir başka deyişle, asıl problem, hesap verilme­si gereken bir tanrının var olması ve bu tanrının kişinin ha­yatına bazı müdahalelerde bulunmasıdır.</p>
<p>Aklı başında her insanın şu muhasebeye girişmesi gere­kir: kişi “Ben” diyebildiği andan itibaren kendisine verilme­diğini düşündüğü şeylerle; “Ben” diyebilme imkânın olma­dığı (yani hiç var olmadığı) durumda kendisine verilmemiş olan şeyleri karşılaştırmalıdır.</p>
<p>İnsan “var olmaması” seçeneğinde, ne kendisi ne de başkaları onun var olmayışının farkında olmayacaktır. Hiç kimse gerçekte hiç var olmamış birisini aramaz, sormaz ve hesaba katmaz; yani tam bir yokluk hali söz konusudur. Başka bir deyişle, kişinin var olmamakla kaybettiklerinin sınırı yoktur. Seni sana verene, sana verdiği şeyle (kendinle) itirazda bulunulmasının nankörlüğün en ileri aşaması ola­cağına dikkat edilmelidir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>Son olarak şu analiz yapılmalıdır: yukarıda belirtilen itirazı yapan kişi tanrıya ya inanmakta ya da inanmamaktadır. Eğer inanmıyorsa var olmadığını kabul ettiği bir tanrının kendi­sine “yaratılmak istiyor musun?” diye sormasını beklemek anlamsız olacaktır. Eğer bir tanrının varlığına inanıyorsa o tanrının kendisi hakkındaki bilgisinin ve takdirinin en iyi ve üstün olacağının farkında olmalıdır. Mademki inandığı tanrı o kişinin var olmasını uygun görmüştür, o halde var olmak o kişi için en iyi seçenektir. Kendi bilgisinin tanrının bilgisinden daha ileri ve üstün olduğunu ileri sürmek zaten kendi içinde çelişiktir ve yanlış bir tanrı algısının söz ko­nusu olduğu açıktır. Demek ki, bu itirazı yapan kişiler her halükarda çelişki içindedirler.</p>
<p>İnsanın hiç var olmamayı var olmaya tercih etmek iste­mesi aslında hiçliğin idrak edilebilir bir şey olmamasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.179-184</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/">Tanrı Beni Yaratırken Bana Sormadı Ki! İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tanri-beni-yaratirken-bana-sormadi-ki-iddiasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
