<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>gönül | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/gonul/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:17:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>gönül | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[gönül zenginliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Helâl]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27886</guid>

					<description><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl &#160; Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,[1] ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;[2] Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a> ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, değildir. Lâkin zenginlik, gönül tokluğudur,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> Yani kalbin kanaat ile zengin olmasıdır.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Zenginlik, mal ve paraya karşı ihtiyaçsız olmaktır; malı tutup saklamak değil. Bir şeye muhtaç olduğun vakit, bu dilenciliktir, zenginlik değil. Nitekim Allah&#8217;ın dışında her­kes fakirdir. &#8220;Zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a> Ancak kişi, kendisini O&#8217;nun varlığında (O&#8217;nda) gördüğünde, &#8216;O&#8217;ndan başkasına ihtiyaç duymaz. Kendi ihtiyaçlarını &#8221;O&#8217;nun hazînesinde gördüğünde, onları talep etmekten de müstağni olur. Zîra her şey vaktinde tahakkuk eder; yani her şey bir vakte bağlıdır. Eğer vakti gelmediyse, ne kadar talep ve istekte bulunursa bulunsun, arzusuna erişemez. Ama eğer vakti geldiyse, gök ve yer ehli onu def etmek için ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu dervişin boğazındaki tek bir nefesi bile erteleyemez.</p>
<p>Rızık mukadderdir, fazlasını isteyen sensin. Vakti mu­ayyendir; önce isteyen yine sensin.</p>
<p>Nitekim bu kimsede ihtiyaçsızlık hâli âşikâr oldu. Fakat malı olan bir kimse, mal talep ettiği vakit onun kulu olur ve malı bulduğu zaman onu ele geçirmek için zahmet ve acıya dûçâr olur. Onu elinde tutup sakladığında, elinden almamaları ve eksiltmemeleri için kaygı ve korku içinde kalarak titrer ve endişeye kapılır. Öte yandan, malı har­cayınca ağlayıp inler. Elinden gittiğinde, üzüntü ve hasret çeker ve âhirette de malının tutsağı olur. Eğer o mal helâl ise hesabı vardır; haram ise azâbı vardır. O malın her bir hissesini talep etmesinin neticesinde, kaç bin zarar ve ziyân meydana gelir. Zîra bu malı tahsil etmenin meşguliyeti sebebiyle zikir, fikir, gayb ve din makamlarının yolundan geri kalır. Şayet gönül zenginliğine ermiş olsaydı, bu kadar mahrumiyet ona nasip olmazdı ve bu kadar acı çekmezdi. Böylelikle, mal hırsının mihnetinden âzâde olurdu.</p>
<p>Bu hadîs, eğer seni mal toplama isteğinden müstağni kılıyorsa, bu senin kulaklarının gerçekten işittiğine delâlet eder. Eğer böyle değilse, bunun sebebi senin sağır oluşundur. Çünkü sağırlığın, bu hadîsi işitip amel etmene mânidir.</p>
<p>Ten kulağı, akıl kulağına gâlip gelen ve ona göre hare­ket eden bir kimsenin, &#8220;Eğer bu işi yaparsan seni sopayla döverim; eğer gereğince itaat edersen sana hil&#8217;at veririm&#8221; diyen bir zâlimin vaadine uymamasını bekleme. Zira ancak akıl kulağı, şeriatın beyanını kavrayıp tasdik edebilin Bu tasdikten rağbet (ümit) ve rehbet (korku) açığa çıkar. Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;da, rağbet eden ve korkanların amelleri üzerinde vaîd ve va&#8217;dler zikredilmiştir. &#8220;Kendilerine Allah&#8217;ın âyetleri okunduğunda, bu onların îmanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[5]</sup></a> Yani îmanın nişânı, Allah&#8217;ın âyetlerini işittiklerinde îmanlarının artmasıyla ortaya çıkar. Tevekkül ettikleri için malları her daim bereketlenir, asla eksilmez. Akıl kulağıyla işitenler, koyun kulağıyla işitenlerden daha isteklidir; daha isteksiz değildir.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah b. el-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî (ö. 243/857) -Allah ona rahmet etsin- bu dergâhın büyüklerinden ve mukarreblerindendi. Kendi devrinde ilim, verâ, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zâttı. Aslen Basralıydı. İmam Hasân-ı Basrî geleneğine<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[6]</sup></a> bağlıydı, ancak Bağdat&#8217;ta ikamet ederdi. Muhâsibî, 243 senesinde, Ahmed b. Hanbel&#8217;in vefatmdan iki yıl sonra, Bağdat&#8217;ta vefat etmişti.</p>
<p>Babası vefat ettiğinde ona yetmiş bin altın (kırmızı dinar), yani yedi yüz bin gümüş (dirhem) miras kalmıştı. Ancak Muhâsibî bu maldan bir kuruş dahi almadı. Zîra babasının mezhebi Kaderiyye idi. Muhâsibî, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) sahih bir rivâyete dayanarak şöyle dedi: &#8220;İki farklı dine (millete) mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ve ekledi: &#8220;Benim dinim başka, onun dini başka. Bu miras bana nasıl intikal eder?&#8221; Ardından şehrin yöneticisine şöyle dedi: &#8220;Bu mirası sen al. Zîra bu mal bana değil, sana geçer/&#8217;</p>
<p>Yine kendisi (Allah ona rahmet etsin) helâl olup olmadığı şüpheli bir yemeğe elini uzattığında, eli o yemeğe erişemez ve parmağındaki bir damar harekete geçerdi. Bu vesîleyle yemeğin şüpheli olduğunu anlar, onu yemekten kaçınırdı. Eğer bir kimse onun ağzına şüpheli bir lokma koyacak olsaydı, ne kadar çiğnerse çiğnesin, o lokma boğazından geçmezdi.</p>
<p>Büyük bir şeyh kabul edilen Ebû Abdullah Hafîf-i Şîrâzî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: &#8220;Bütün akval ve ahvâlde, meşâyihin beş şahsına uyunuz. Geriye kalanların hâllerini teslim ediniz.&#8221; Yani bu beş kişi dışındakilere ittibâ etmeyiniz. Bu beş kişi: El-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî, Çüneyd b. Muhammed, Ebû Muhammed Ruveym, Ebû Abbâs b. Atâ ve Amr b. Osmân el-Mekkfdir. Zîra onlar ilim ile hakîkati birleştirmiştir. Yani şeriat ilmi ile tarikat ilmini bir araya getirmişlerdir. Onlar hem ilim hem de muâmele ehlidirler.</p>
<p>Muhâsibî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bir kimse kendi bâtınını murakabe ve ihlâs ile sağlamlaştırırsa, Hak Teâlâ onun zâhirini mücâhede ve Seyyid&#8217;in (s.a.v.) sünnetine uymakla süsler.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>O asırda insanlar, bu beş kişiyi halkla zâhir ilmi diliyle konuştukları için tercih ediyorlardı. Onlar, dinleyenlerin seviyesini gözetip herkesin derecesine göre söz söylerlerdi. Böylece avam onların sözlerini yanlış anlayıp hataya düşmez. Bu şekilde herkesin seviye sine göre konuştuklarından dolayı, avam dinin gamından dışarı çıkmaz ve halk kendisini bu beş kişiyle kıyas etmez.</p>
<p>Bâtına riâyet etmekten dolayı zâhirdeki nâfileler eksik görülse bile, bu nâfilelerde kusur bulunmaz. Onlar işin so­nunu gördükleri için, ilk iş mücâhedeye ihtiyatlı bir şekilde başlarlar. Tâ ki onlara iktidâ eden müridler zarar görmesin ve sözlerinin avam için şeriata aykırı görünmemesi sağlansın.</p>
<p>Her asırda, o asrın ehli bu beş kişiye iktidâ etmeyi se­çer, Zira onların her nefesi ve her adımı hem avam hem de havâs için faydalıdır. Geri kalanı, zafer kazanmak için bir kelime söylerse onu iyi kalpli olanlar güzelce te&#8217;vil eder. Bu iyi kalpliler, geri kalanların nâfilelerinde bir gevşeklik görseler bile üzerinde durmazlar. Onları affederek, Allah&#8217;ın yüceliğinin güzelliğine Celle Celâluhû, hem şerîatte hem de tarîkatte her nefeste ve adımda daha müstakim olan diğerlerinin dinine uyar.</p>
<p>Neticede, eğer bir ulu zâtta hatâ görürsen onu görme. Eğer eksik bir kimsede doğru bir söz işitirsen, o sözü muh­kem tut. Eğer bir yerde bî-edeb bir günahkâr varsa, onun etrafında dolaşma ve kendi edebini muhâfaza et.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Senin iktidâ etmen gereken, Kitap ve Sünnettir. Her kim Kitap ve Sünnet üzere ise, sen onunla sohbet et. Sünnete muhalefet eden biriyle ne diye oturup kalkarsın!</p>
<p>Ey aziz! Bir cinsin kendi cinsiyle hemdem olması, başka bir cins ile aynı kafeste bulunmasından çok daha hayırlıdır. Zâhir düşmanla savaşmak kolaydır; asıl olan bâtın düşmanla mücadele etmektir. Zira onun maksadı îmandır.</p>
<p>Rüzgâr olma ki aşağılık kimseye doğru esme. Ateş olma ki her samanı yakma. Toprak gibi olma ki değersiz şeylerle karışma. Su gibi olma ki her bir cinsle karışma. Cömertlikte rüzgâr gibi ol ki herkese esebilesin. Şefkatte su gibi ol ki her nefse ulaşabilesin. Fakat sohbette yabanî ol ki herkesle kanşıp yüz göz olmayasın. Muhabbette ateş gibi ol ki yakabilesin.</p>
<p>Ama bu kavın in ehli, avamla hemkadem, havasla hem- demdir. Zâhidle önde beraber, ârifle hemnazardır. Ulemâ ile kal, âriflerle hâl bakımından birliktedir. Müridle talepte beraber, murâdla sevinçlidir. Şüphesiz, kimin yolu onlara düşerse öne çıkar; fakat kim onlara karşı gelirse helâk olur. Nitekim bütün ateşler, onların güneşinin yaranda soğuktur. Onların dostluğunun yokluğunda bütün nimetler acıdır. Onların gördükleri dışında bütün görülenler, tozdur. Bir kimse bir saatlik hizmetlerine nâil olsa, senelerce gayretle bulamayacağı nasibe kavuşur. Onların hâli ona akseder.</p>
<p>Onların hizmeti ve muhabbetinden azıcık nasip alan bir kimse, akranları arasında devlete nâil olur. Çünkü bu akranlar, onların hizmetinde bulunmamış ve hürmetlerinden mahrum kalmışlardır. Kâbe&#8217;ye hürmet, Kâbe&#8217;yi tâzim buyrulduğu içindir. Onların kalbindeki o hizmet gizli olduğundan dolayı Kâbe, onların gönlündeki bir zerreyi arzu eder.</p>
<p>Rûhlar âleminde mesafenin ne mânâsı olur? Zîra O&#8217;nun bahçesi olan sekiz cennet, dostlarının kalbinden akseder. Onların kalbindeki bu akse, Cebrail bile hayretle bakar. Bu azizlerin canı, letafetin kaynağıdır. Onların muhabbetine erişmek kifayetle değil, belki sırf inayet iledir. Onlara hiz­metin hil&#8217;âtmı bir kimsenin üzerinde görürsen ona hürmet et; büyük bir hazla ona hizmette bulun.</p>
<p>Bu hürmet ve hizmete erişebilmenin tevfîkini kendi adına bir inâyet say ki, Celle Celâluhû&#8217;nun fazlıyla sen de bu devletten tez zamanda feyzlenesin.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a> Herevî, bu iki râviyi tek bir kişi olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a> Buharı, <em>Sahih-i Buhârî,</em> Rikâk 15,2/569. HN: 23751.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a> Hadisin orjinalinde ve forsça metinde de “nefs” kelimesi kullanılmıştır. Türkçeye çevirirken mânâyı gönül karşıladıı için gönül şeklinde çevril­miştir.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a> “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsu­nuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” Muhammed 47/38.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a> “Müminler o kimselerdir ki, Allahın adı anıldığında yürekleri titrer, ken­dilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler,” Enfâl 8/2.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a> Kitapta Muhasibi’nin imam Haşan Basrî’nin dayısı olduğu yazılsada mu- temelen bir yazım hatasıdır. Zira Haşan Basrî Muhâsibî’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[7]</a> Hadis metni şu şekildedir: Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz. Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî</em> Ferâiz 26,2/623. HN: 25180.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[8]</a> Bu rubâyi elyazmasının haşiyesinde aynı el yazısı ile bulunmaktadır.</p>
<p>Hakk’ı felsefecilerin deliline sorma.</p>
<p>Dîni yalnızca hadîs ve Kur’ân’a sor,</p>
<p>Senin gemin şerîat, senin Nuh’un Kur’ân’dır.</p>
<p>Bu ikisi olmaksızın kurtuluşu tufanda arama.</p>
<p><em>Risâle-i Mufassala,</em> vr. 49a.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gönül Mantığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonul-mantigi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonul-mantigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 12:58:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27848</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Onların kalpleri var ama anlamazlar&#8230;’’ el-A&#8217;râf 7/179. Aşk, söze sığmaz&#8230; Aşkı, âşıklığıyine aşk şerbetti Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Güzelliğin on par’etmez Şu bendeki aşk olmasa Âşık Veysel Aşkın Paradoksal Karakteri Nispeten yaygın bir ön-kabule göre, aşk ışıma hadisesidir. O, göz ve akıl ile görülemeyenin kalben görülmesi, sevilen varlığın gönülde ışımasıdır. Âşık Veysel’in epigraf olarak kullandığımız şiirinde, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-mantigi/">Gönül Mantığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/fatma_ana_islam_tasavvuf_sufi.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-9519 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/fatma_ana_islam_tasavvuf_sufi-300x165.jpg" alt="" width="384" height="211" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/fatma_ana_islam_tasavvuf_sufi-300x165.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/fatma_ana_islam_tasavvuf_sufi-600x330.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/fatma_ana_islam_tasavvuf_sufi-768x423.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/fatma_ana_islam_tasavvuf_sufi.jpg 950w" sizes="(max-width: 384px) 100vw, 384px" /></a></p>
<p><em>“Onların kalpleri var ama anlamazlar&#8230;’’ </em><strong>el-A&#8217;râf 7/179.</strong></p>
<p><em>Aşk, söze sığmaz&#8230;</em></p>
<p><em>Aşkı, âşıklığıyine aşk şerbetti</em></p>
<p><strong>Mevlânâ Celâleddîn Rûmî</strong></p>
<p><em>Güzelliğin on par’etmez<br />
Şu bendeki aşk olmasa</em></p>
<p><strong>Âşık Veysel</strong></p>
<p><strong>Aşkın Paradoksal Karakteri</strong></p>
<p>Nispeten yaygın bir ön-kabule göre, aşk ışıma hadisesidir. O, göz ve akıl ile görülemeyenin kalben görülmesi, sevilen varlığın gönülde ışımasıdır. Âşık Veysel’in epigraf olarak kullandığımız şiirinde, bu ışıma güzelin gönülde çiçeğe durması ile vuku bulur. Kendi başına ‘on para etmeyen güzellik’, ancak gönülde ışıdığında değer kazanabilir. Bu açıdan aşk, gönlün sevilen kişiye yaptığı özel bir bağıştır. Bu bağış sayesinde gö­nülde ışıyan güzellik üstün bir değerle onurlandırılır. Ancak gönül ne­rededir? Aşığın tecrübe ettiği ışıma ve bağış nerede gerçekleşmektedir?</p>
<p>Kültürel olarak ‘kalp’ gönlün mekânı gibi sunulsa da gönlün kalp adlı organ ile özdeşleştirilemeyeceği açıktır. Bildiğimiz şey, gönlün da­ima insanın kendi dışı ile irtibatlı olması yani insanın kendi bedensel sınırlarının ötesine dair tecrübesini yansıtmasıdır. Gönül (heart) hak­kında yazan pek çok düşünüre göre, aşk asla duygularla özdeşleştirile­mez. Duygular içimizdedir ve kimi zaman başkalarına transfer edilebilir veya paylaşılabilir şeylerdir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[137]</sup></a> Buna karşın gönül ya da aşk, her zaman insanın kendi dışına açıklığıdır. Jean Luc-Nancy’nin nazarında, “seni se­viyorum” sözü ‘ben’in başkasına (sen) maruz kalarak açığa çıkabildiğine işaret eder.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[138]</sup></a> Bu yüzden ben, kendisinden bir şeyler dışarıda kalmadan kendisini kavrayamaz.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[139]</sup></a> Bir başka deyişle başkasına maruz kalan her in­san, kendisini sınırlı kavramak zorunda bırakılandır. Aşk -bu sınırlı kav­rayış yüzünden bir parçasının dışarıda kalması anlamında- kişinin kendi içinde ayrışmasıdır. Âşık, bu ayrışmayı sevilenle bütünleşerek gidermeye çalışır. Söz konusu ayrışma ve bütünleşme çabası içinde sevilen varlığın akıl ve gözle görülemeyen güzelliği bir ışıma hadisesi olarak tecelli eder.</p>
<p>Bu ışıma hadisesi, aşığı daimî bir zikir (hatırlama) yani tekrarlama eylemine maruz bırakır. Böylece sevilen varlığın tekrarlanamaz (orijinal, biricik) karakteri aşığın daimî zikri veya tekrarı sayesinde paradoksal bir boyut kazanır. Bu paradoks şudur: aşk, orijinal, biricik yani tekrarlana­maz olanın daimî tekrarlama/hatırlama/çoğalma süreci içinde tutulma­sıdır. Gündelik hayatta yaygınca kullanılan “Sen benim biricik aşkınısın” sözü, bu paradoksu kendi içinde üretir. Bu paradoksun bir nedeni, ‘aşka dair farkındalığı’ temsil eden ‘bilgi’nin özü gereği tekrar olmasıdır. Her b<u>ilgi</u>, kendi içinde bilineni (bilgi konusunu) yeniden üreterek tekrarlar. Diğer nedeni ise biricik veya orijinal olanın bütünüyle bilgi konusu ol­maması, kendisine dair bilgiyi bir şekilde aşmasıdır. Biricik olanın bilgi içinde bütünüyle temsil edilmesi, tekrarlanması ve üretilmesi mümkün değildir. Bu yüzden biricik olana yönelik bilgi, biriciğin biricikliğine bütünüyle erişememe anlamında imkânsız bilgidir. Buna paralel olarak biricik olana yönelik aşka dair farkındalık, imkânsız farkındalıktır. Kı­sacası aşk, biricik olduğu için -nihaî anlamda- erişilmesi ve kuşatılması imkânsız olana gönlün açık kalışıdır. Bu yüzden biricik güzelin gönülde ışıması aynı zamanda onun gizlenmesi ve karanlığa gömülmesidir. Belki bu durumu şöyle dile getirebiliriz: Aşk, biricik olduğu için nihaî anlam­da kuşatılamaz ve kavranamaz bir karanlığın paradoksal parıldayışıdır. Aşkı aşk yapan şey bu paradokstur.</p>
<p>Mistik gelenekler şimdiye değin söylediklerimizle kısmen uzlaşan boyutlara sahiptir. Yunus’un sarı çiçeğe “Annen baban var mıdır?” diye sorması ve çiçeğin “Annem babam topraktır” diye cevap vermesi salt bir mecaz veya alegori değil, bir ışıma (aşk) hadisesidir. O gönül ile sarı çiçek arasındaki özel bir diyalogdur. Bu diyalogda sadece Yunus değil, sarı çiçek de âşıktır. Mistik Alman şair Silesius “Gül açar, çünkü açar” dediğinde burada ‘açma’ kelimesi, gülün gözle görülebilir ve akıl ile bilinebilir tezahürünün yanı sıra ışıma hadisesine de işaret etmektedir. Gülün toprak, su ve hava yani mevsime bağlı olarak ne zaman ve na­sıl açabileceği göz ve akıl ile bilinebilir. Ancak onun açılışı, basitçe bu nesnelere veya mevsime indirgenemez. Onun açılması, mistik için, Tan- rı’nın tanrısallığının tezahürüdür (epifâni/tecelli). Bu tezahürde kritik olan husus, gülün açılmasının bizim dış dünyaya açıklığımızla uyum içinde olmasıdır. Biz ne kadar kendi dışımıza açılıyorsak, gül de -dış dünyanın bir parçası olarak- bize açılmakta ve kendisini göstermektedir.</p>
<p><strong>Açıklık <em>versus</em> Orijinal Açıklık</strong></p>
<p>Buna göre aşk, en az kendi dışa açıklığımız kadar dışarıdaki varlıkların bize açılmaları ve görünmeleri hadisesidir. Bu açılma ve görünme hadi­sesi (ışıma) olmasaydı, bir gülün belli bir yer ve mevsimde açıldığını göz ve akıl ile fark edemezdik. Daha açık söylersek, gülün bize açıklığı salt duyusal ve aklî kavrayış gücümüze ve irademize bağlı bir şey değildir. Aksine gül -irademiz dışında- bize kendisini gösterdiği için biz duyusal ve aklî açıdan gülün açıldığını fark edebilmekteyiz. Gülün bize açılabil- mesi/görünmesi, öncelikle gül ile aramızda zaten açık olan bir şeyi, He- idegger’in ‘dünya’ dediği ortamı gerektirir. Dünya denen açıklık içinde biz güle ve gül bize açılmakta ve gül bilincimizde anlaşılır olmaktadır. Albert Einstein “Fizik ve Gerçeklik” adlı makalesinde bu hususa şöyle işaret etmektedir: “Dünyanın ezelî gizemi, onun anlaşılabilir olması­dır.”<sup>140</sup> Yunus’un sarı çiçekle özel diyalogu da bu diyaloğu mümkün ve anlaşılır kılan bir orijinal açıklığı varsaymaktadır.</p>
<p>Ancak Yunus’taki bu orijinal açıklığın, Heidegger’in ‘dünya’ dediği açıklık ile özdeş olmadığı veya onunla sınırlanamayacağı bellidir. Zira Heidegger ve Einstein’da dünya, varlıklarla bizim aramızdaki birlikteli­ğin anlaşılabilirliğidir. Bir başka deyişle, Heidegger’de dünya ‘ile birlikte’ şeklinde Varlığın açığa çıkışıdır. Bu sayede Varlık ve varlıklar arasında ayrım yapabilmekteyiz. Yunus ve sari çiçeğin aynı aşk dili içinde diyalogu ise, onları bu diyaloga sevk eden, onların bir diyalog içinde kendilerini bulmasını sağlayan mistik bir gizeme işaret etmektedir. Bu gizem de el­bette ‘ile birlikte’ şeklinde tezahür etmektedir. Ancak burada söz konusu olan Varlık gibi ontolojik bir kavram değil, Tanrı’dır. Orijinal açıklık in­sanın Tanrı ile aslî birlikteliğinin (vahdet-i vücud açısından aslî birliğin) ifşasıdır. Bu birliktelik) aklın kavrayış sınırını aşan bir gizemdir.</p>
<p>Bu gizem şu mısrada kendisini ele vermektedir. “Sordum sarı çiçe­ğe sen beni bilir misin?/ Çiçek eydür: ‘Derviş baba sen Yunus değil mi­sin?’” Bu soruyu özellikle Yunus’un “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm/ Sıyırın eti kemiği, işte onun sesi, işte onun kendisi/ Hem batinem hem zahirem, hem evvelem hem ahirem/ Bin bir adı vardır bir adı da Yunus, ol sahibi Kur’ân benem” şeklindeki epifanik şiire re­feransla ele aldığımızda ortaya tam bir muamma çıkmaktadır: Gerçekte Yunus ile konuşan sarı çiçek midir? Sarı çiçeğe yönelen Yunus kimdir? İlk başta -özdeşlik mantığı içinde- Yunus ve sarı çiçeğin diyalogundan söz etsek de daha dikkatle baktığımızda diyalogun iki unsurun ötesine bizi yönlendirdiğini fark etmekteyiz. Orada hem Yunusu hem de sarı çiçeği diyaloga sevk eden ve onlar aracılığıyla dile gelen bir gizem söz konusudur. Aşk veya gönül bu gizemin tezahürüdür. Aşk, ışıma hadisesi olarak, gizemin hem dile gelmesi hem de dilin ötesinde kalışıdır. Zaten Yunus ve sarı çiçek arasındaki diyalogda karşılıklı sorular, gizemin hem dile gelmesini hem de dilin ötesinde kalışını yansıtmaktadır.</p>
<p>Bu yüzden aşk (dolayısıyla gönül), Yunus ve sarı çiçeğe ait değildir; aksine onlar aşka aittirler. Bir başka deyişle, Yunus ve sarı çiçeğin aşık olduklarını söylemek, onların aşk denen şeye sahip oldukları anlamına gelmemektedir.Aksine aşk onları kontrol etmekte ve yönlendirmektedir. Onlar sadece gizemin aşk formunda ışıması ve karanlıkta kalışını tecrübe etmektedirler. Hâsılı aşk, her ikisinin dışında vuku bulmakta­dır. Bu dışarısı (insan açısından gönül) orijinal açıklığın kendisidir ve bu sayede Yunus ve san çiçek diyaloga girebilmektedir. Bu durum, İbn Arabî gibi kimi sûfîlerin dikkat çektiği üzere, kısmen geleneksel Arap kültüründeki hayal-i zili ve Osmanlı dönemindeki Hacivat-Karagöz gibi kukla oyunlarındaki diyaloglara benzemektedir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[141]</sup></a> Kukla oyunlarında görünen hareketli imgeler ve seslerin ardında kendisini gizleyen bir gerçeklik söz konusudur. Aşk, belli bir ışık kaynağı sayesinde kuklaları görünür kılan, konuşturan, hareket ettiren gizemi ele verir. Bu gize­mi, oradaki ses ve görüntüleri kavramamıza imkan veren açıklık (ekran, perde, ortam) sayesinde fark etmekteyiz. Gizem aydınlık veya ışımayı mümkün kılalarken kendisini karanlıkta tutmaktadır. Orijinal açıklık bu gizemin kendisidir; zira onu izah edecek bir başka açıklık söz konusu değildir. Bu yüzden mistik yaklaşımda gönül, insanın yüzleştiği en bü­yük muammalardan biridir.</p>
<p>Fuzûlî’nin “Aşk imiş her ne var âlemde/İlm bir kîl u kâl imiş ancak” sözleri de bu orijinal açıklığı (gönül, gizem) fark et(tir)mediği sürece, aklın ürettiği tüm bilgilerin yüzeysel bir söz aktarımı (kîl u kâl) ola­rak kalacağını göstermektedir. Aklın ürettiği bilgiler, bu bilgileri hem mümkün kılan hem de onları kendi aralarında diyaloga sokan zemine bizi götürmedikçe asıldan koptuğu için dağılan, boşlukta asılı kalan konuşma ve anlatılara dönüşmektedir. Buna göre bilgiyi bilgi yapan şey, Yunus’u sarı çiçek ile diyaloga sokan şeydir. Gazzâlînin <em>el-Munkizde </em>hakikati durmaksızın araştırma arzusunun doğuştan kendi hamuruna katılan bir şey olduğunu söylemesi, Fuzûlî’nin Mecnunun doğuştan âşık olduğunu bildirmesi aynı duruma işaret etmektedir. Seramik sa­natçısı Alev Abüzziya&#8217;ın Aşık Veysel ile ilgili aktardığı bir anekdot bu bağlamda yorumlanmaya müsaittir: “Sabahattin Eyüpoğlu’nun evinde her pazartesi dost-er toplantısı yapılırdı. Ben de katılırdım o toplan­tılara. Bir gün Aşık Veysel’in bu toplantıya geldiğini hatırlıyorum. O gün Âşık Veysel’e sormuştu Sabahattin Bey: ‘Âşık, ister misin gözüne baktıralım?’ Âşık, ‘Hayatımı mı karartacaksın?’ diye cevap vermişti.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[142]</sup></a></p>
<p>Mistik yaklaşımlarda, akıl ve aklî tefekkür -önemli olmakla birlik­te- orijinal açıklık dediğimiz gizem, gönül ve aşka nispetle, çok sınırlı bir alanı görebilmektedir. Bir başka deyişle, temâşâcı (teorik) bilinç, asla esrik (mestâne) bilincin ulaştığı gerçekliğe ulaşamaz. Ne var ki esrik bilinç, kukla (hayal-ı zili) örneğinden anlaşılacağı üzere, gize­min tezahürünü (aşk) gayrı iradî tecrübe edebilmektedir. Bu tecrübe, Pascal’ın Aziz Augustin’den ödünç aldığı “ordo amoris” (aşk düzeni, gönül mantığı) tabiri ile yakından ilgilidir. Aklın bir düşünme biçimi varsa, gönlün de ondan tamamen farklı bir mantığı vardır; Tanrı sade­ce bu gönül mantığı içinde tecrübe edilebilir. Pascal’ın bahsettiği şey, daha önce Mevlânâ’nın tahta bacaklı aklın aşk meydanında yapabileceği bir şey olmadığına dair söylemleriyle yakınlık içindedir. Mevlanaya göre cüz’i aklın sınırı içinde sadece sebepler görünür; aşk meydanında ise sebeplerin sebebi tecrübe edilir. Aklın kullandığı mantık ile gönül mantığı birbirinden farklıdır.</p>
<p>Bu nedenle Mevlânâ’nın gözünde aşkı akıl veya söz değil, ancak aşk şerh edebilir. Veysel’in ifadesiyle, aşkın tabiri kaleme sığmaz; aşkı ancak aşk tabir edebilir. Rasyonel düşünce açısından, Yunus’un sarı çiçekle karşılıklı konuşması aklen çelişkili ve imkânsızdır. Gönül mantığında ise Yunus ve sarı çiçek diyalog halindedir. Aklî açıdan gül, toprak, hava ve su gibi unsurlara bağlı olarak büyür ve açılır. Gönül mantığında ise o sonsuzlukta hep açık haldedir; sadece sonsuzun bir tecellisi olarak şimdi burada zamansal olarak açılmaktadır. Kısaca toparlarsak, mistik yakla­şımlarda gönül orijinal açıklıktır ve akim açıldığı bu orijinal açıklığa nispetle ikincildir. Bu yüzden akıl sadece gönül denen orijinal açıklığa bizi götürebilen zamansal bir safha ve araçtır. Yunus bu orijinal açıklıkta sarı çiçekle konuşmaktadır. Bir sözü aklen anlamak ikincil açıklık, kal­ben anlamak ise orijinal açıklık düzeylerine tekabül eder. Pascal, ordo amoris (gönül mantığı) ile orijinal açıklığa dikkat çekmekte ve Tanrının ancak bu safhada tecrübe edilebileceğini vurgulamaktadır.</p>
<p><strong>Kendi Yerini Aramak</strong></p>
<p>Kelamcıların iddiaları ise bizi farklı bir düşünme biçimine yönlendir­mektedir. Kelamcılar için akıl asıl, vahiy akla dayalıdır. Bu ilkeye bağlı olarak onlar aklın (aslın) tahrifine yol açabilecek aşırı sevgi anlamında aşk konusuna uzak durmuş ve uzun süre bu kelimeyi kullanmaktan ka­çınmışlardır. İbn Dâvûd ez-Zâhirîhin <em>Zehre (Zühre)</em> ve îbn Hazm’ın <em>Tavku’l-Hamame (Güvercin Gerdanlığı)</em> adlı eserlerinde, aşkın -özü iti­bariyle iyi olmakla birlikte- kimi zaman insanın aklî kontrolünü yi­tirmesine ve geri dönüşü olmayan sıkıntılara yol açabildiğine dikkat çekilmektedir. Felsefe tarihinde, işe hikmet sevgisi/bilme arzusu/aşk (philo-sofia) ile başlayan pek çok filozof sözü bilahare aklın aşkı kont­rol etmesi gerektiğine getirmektedir. Böylece, düşünceyi tetikleyen aşk, kısa bir zaman sonra düşüncenin kontrolündeki aşka dönüşmektedir.</p>
<p>Bu hususu daha iyi anlama adına Aristo’nun <em>Metafizik</em> adlı eseri­nin ilk cümleleri üzerinde kısaca durmak yararlı olabilir: “Tüm insanlar tabiatları gereği bilme eğilimindedir. Bunun işareti duyuların aşkıdır (agape).”<sup>143</sup> Bu cümlelerde yer alan <em>tabiatları gereği, eğilim</em> ve <em>aşk (agape) </em>kelimeleri aynı noktanın açılımından ibarettir. Bu nokta, cümlelerde açıkça söylenmeyen ‘yer’ veya ‘mekân’ kelimesidir. Söz konusu yer veya mekân kelimesini Aristo’nun ‘her şeyin kendine özgü bir yerinin oldu­ğu’ düşüncesine referansla anlamak gerekmektedir. Buna göre insanın doğuştan bilme eğiliminin olmasının ilk işareti, duyuların kendilerine ait yerlerine olan aşkıdır. Gözün görülebilecek varlıklara, kulağın sesle­re, elin dokunulabilecek nesnelere olan aşkı onların kendi mekanlarına olan iştiyakına işaret etmektedir. Duyular bağlamında kullanılan <em>aşk </em>(agape) kelimesinin ünsiyet, uyum, ahenk gibi anlamlara geldiğine dik­kat çekmeliyiz. Bu uyum hadisesi, Platon un <em>Şölen</em> adlı eserinde sözünü ettiği “ikiye bölünmüş küremsi varlığın kendisiyle bütünleşme arzusu veya şevki (eros)” miti ile de yakınlık içindedir. Göz görülebilecek var­lıklara yöneldiğinde onlarla bütünleşme eğilim veya arzusunu hem açığa çıkarmış hem de kısmen tatmin etmiş olur. Böylece gözün görme şevki, insanda görme hazzını ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Aristo, maddenin (hyle) form elde etme şevkini de bu bağlamda ele almaktadır. Madde (imkân hali), ancak bir suret (form) kazandığında kendisi olabilir ve kendisine ait yere yerleşebilir. Aksi halde madde ken­di başına eksiklik veya yokluktur. Bir başka deyişle madde kendi yerinde olamamak veya hiçbir yerde olmaktır. Havaya atılan taş, kendi yerine dönme şevki içinde olduğu için aşağıya düşmektedir. Taşın aşkı, kendi yerine geri dönme ve kendi yeri ile tamamlanma eğilim veya şevkidir. Böylece tüm kâinat kendilerine özgü şevkleri olan varlıklardan oluş­muştur ve her varlığın kendine ait yeri araması kendini (telos) araması­dır. Bu arayış hali, eğilim veya iştiyak varlıkların kendilerine ait düzeni, var olma tarzıdır. Aslanın hareket eden bir canlıya gözünü dikmesi ve peşinden koşması onun var olma tarzı yani varlığının düzenlenme bi­çimidir. Göz kapağımızın kendisine dokunan bir şey karşısında hemen kapanması (gözümüzü kırpmamız) onun doğal eğilimi, varlığına ait bir düzen yani aşktır.</p>
<p>Her bir varlığın kendi yerini araması hâlihazırda var olan fiziksel bir yeri arama anlamına gelmemektedir. Mesela insan aklının bir sorunu anlamaya ve çözmeye çalışması, aklın kendi yerini araması ve bu arayış içinde amacına ulaştığında (bir hakikate eriştiğinde) kendisi olmasıdır. Aklı harekete geçiren şey, onun tabiatındaki aşk yani kendi mekânına (hakikat) erişme eğilimidir. Buna göre Aristo’nun yukarıda alıntıladığımız cümlelerindeki asıl vurgu, aşk dediğimiz ve her varlıkta tabiatı gereği açığa çıkan uyum veya ahenktir. Gözün açılır açılmaz bir şeyi görebilmesi, onun görünen varlıkla olan karşılıklı uyum veya ahengidir. Kulağın bir sesi duyabilmesi, ses ile kulağın karşılıklı ahengidir. İnsan aklının bir şeyi bilebilmesi akim bilinebilecek olan varlık veya hakikat ile doğal (gayrı iradî) uyumudur. Dolayısıyla her bir varlığın kendi yerini araması, başlı başına bir gizeme yani irademizi aşan karşılıklı uyum veya ahenge dikkat çekmektedir. Yer, söz konusu uyum ve ahengin vuku bulmasıyla görünür hale gelir. Mesela bir müzik aletinde doğru akorda çekilmiş tel, olması gereken yerdedir. Her bir tel, daima kendi akordu­na çekilme (kendi yerine erişme) eğilimindedir. Üretildiği andan itiba­ren telin kapasitesi, zaten ulaşmak istediği yeri peşinen kendisinde ideal olarak barındırmaktadır. Buna rağmen söz gelimi la teli, kapasitesinin üstünde -mesela re sesine- gerildiğinde kaçınılmaz olarak kopacaktır. Zira o kendisine ait olmayan bir yere gitmeye veya tabiatına aykırı bir mekânda var olmaya zorlanmaktadır.</p>
<p>Daha önce Yunus Emre, Heidegger ve Einstein’a referansla ele al­dığımız <em>açıklık versus orijinal açıklık</em> sorunu bu yer ve ahenk konusuyla ilgilidir. Einstein’ın “varlıkların anlaşılabilirliğini, dünyanın ezelî gize­mi” olarak görmesi, Aristo’nun doğal uyum ve ahenk bağlamında kul­landığı eğilim, şevk, yer, yani aşk meselesi ile aynı anlama gelmektedir. Ancak temel sorular hala ortadadır: Nasıl oluyor da varlıklarda böylesi bir eğilim, aşk, ahenk açığa çıkabiliyor? Nasıl oluyor da insan, tabiatı gereği bilme eğilimi içindedir? Söz konusu eğilim veya şevk, her bir varlığın kendi dışına açıklığıdır. Bu açıklık aynı zamanda yerin tezahü­rüdür. Zira dışarıya açıklık, bir şeyin başka bir şey ile uyum içinde var olması anlamında bu uyumun tezahür yerine dikkat çekmektedir. Mi- chael Augros’un Aristo’nun alıntıladığımız cümlelerini, yine Aristo’nun hikmet sevgisi ve hikmeti elde etme çabası ile ilişkilendirmesi oldukça anlaşılır haldedir. Aristo için insan aklının tabiatında bulunan aşkın en yüksek tezahürü, onun Tanrıya benzeme çabasıdır. Bu çabanın sonucu ise hikmettir (Tanrı bilgisi).</p>
<p>Buna göre insanın tabiatı gereği bilme eğilimi veya şevki, en yük­sek düzeyde, Tanrı bilgisine erişme ile ifşa olmaktadır.<sup>144</sup> Her insanda bilmeye yönelik doğal aşk veya şevkin varlığı, çok az sayıda insanın hik­mete erişme çabasıyla çelişmez. Bu durum, doğuştan müziğe yatkın pek çok insanın, pratik hayatında müzik ile yüksek düzeyde ilgilenmemesine benzemektedir. Hakeza her insanda doğuştan gelen eğilim ve şevk (ka­pasite) aynı düzeyde değildir. Aristo’nun yukarıda alıntıladığımız cümle­leriyle dikkatimizi çekmeye çalıştığı husus şudur: İnsan aklının asıl yeri Tanrıya açıklıktır. Bu açıklık doğrudan Tanrı’yı temaşa (Tanrı’nın bilgisi) anlamında teorik bir eylemdir. Ancak böylesi bir eylem sayesinde insan aklı kendi doğal yerine erişebilir. Bu durum, çalışmamızın ikinci bölü­münde kullandığımız ‘aklın evcilleşmesi’ tabiriyle aşağı yukarı aynı anla­ma gelmektedir. Bu yüzden Aristocu gelenekte tefekkür, aklın Tanrı’nın bilgisine erişerek kendi doğal yerine yerleşme eğilimi veya şevkidir. Bu bağlamda aşk, insan aklının doğal düzeni, var olma tarzıdır.</p>
<p>Ne var ki insanın bedeni ve duyguları daha farklı bir şevk ve yöne­lim içindedir. Onlar da kendi yerlerini aramaktadır. Bu arayış ve eğilim, akim doğal eğilimiyle uyumlu olduğunda ortaya bir sorun çıkmamak­tadır. Ancak bedensel istekler ve duygular, aklın doğal yani metafiziksel eğilimi veya aşkı ile çatışmaya başladığında akıl, bedeni ve duygulan kontrol altına almak durumundadır. Felsefe tarihinde sık sık karşılaştı­ğımız akıl ve aşk ikilemi, aşk kelimesinin daha ziyade bedensel istekler ile duyguların kontrolden çıkması anlamında kullanımı ile ortaya çık­maktadır. Ne var ki bu durum sorunun sadece bir boyutudur.</p>
<p>Sorunun ikinci ve daha kritik boyutu, daha önce değindiğimiz üzere, mistik yaklaşımın, tecelli veya orijinal açıklık bağlamında gönlü, aklın doğal kapasite veya eğiliminin ötesine gitme imkanı olarak görmesidir. Buna bağlı olarak mistik gelenek aşk derken, filozofların anladığından farklı bir duruma dikkat çekmektedirler. Bu tasavvurda gönül, aklın öte­sinde farklı bir yerin açılması anlamına gelmektedir. Bu yer Tanrının tecellisi ile açılır. Burada kritik olan, insan aklı ve Tanrının varlığı ara­sındaki rasyonel uyum ile gönül ve Tanrının akıl ötesi tecellisi arasın­daki uyum arasındaki uyumsuzluktur. İnsan aklının Tamının varlığı ile uyumu, onun Tanrı’nın varlığım kanıtlaması, sıfatlarını bilmesi, bilaha­re nübüvvetin gerekliliğini ispat etmesiyle açığa çıkmaktadır. Gönlün Allah’ın akıl ötesi tecellisi ile uyumu ise doğrudan bu tecelliye mazhar olmasıdır. Buna göre kelam, felsefe ve tasavvuf, eğilim, uyum, kapasite, yer anlamında aşk hadisesine şu veya bu şekilde işaret etmelerine karşın, bu eğilimin en temelde akla mı yoksa gönle mi atfedileceği hususunda ayrışmaktadırlar. Buna ilaveten, kelam ve felsefe aşk derken, rasyonel bir düzenin (kozmos) açığa çıkışım ve onun korunmasını anlarken, tasavvuf, özellikle şatahât, cezbe, istiğrak gibi kavramlarla bu düzeni sarsan, onu yapı sökümüne uğratan, anlamı kararsızlaştıran bir tavır takınmakta yani aşkı kaotik, öngörülemez, gayrı iradî bir hadise olarak ele almaktadır. Bu yüzden kelam ve felsefenin öngördüğü Tanrı tasavvuru ile tasavvufun öngördüğü Tanrı tasavvuru tümüyle örtüşmemektedir.</p>
<p>Aydınlanma sonrasında aşkın akıl karşısındaki konumu epey prob­lemli görünmektedir. Max Scheler’in tespitine göre, Aydınlanma son­rası modern Avrupa burjuvasının gözünde “aşk aklı köreltmektedir.” Dünyanın gerçek bilgisine erişmek, ancak duyguları dışarıda tutmak ve değer yargılarım göz ardı etmekle mümkündür.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[145]</sup></a> Clive Staples Lewis, pozitivizmi üreten veya destekleyen bu tür kişileri aklı ve karnı olup “göğsü olmayan insanlar” diye tasvir etmektedir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[146]</sup></a> Scheler’in gözünde, aklı körelten aşk değil, duyusal dürtülerdir. Günümüz bilimsel düşün­cesinde duygulan ve inançlan işe karıştırmama anlamında nesnellik hala bir idealdir. Dolayısıyla modern bilimsel düşünce, aşk veya gönlü labo- ratuvar veya çalışma mekânının dışında tutulması gereken bir şey olarak görmektedir.</p>
<p>Günümüzde Kur’ân’da <em>tefekkür</em> kavramına dair çalışmaların pek çoğunda bilimsel, mantıksal düşünceye ağırlık verilmesi, gönül ya da aşka hemen hiç referansta bulunulmaması muhtemelen bahsettiğimiz kelamî, felsefî ve modern bilimsel düşünce gelenekleri ile yakından ilgi­lidir. Buna karşılık Kur’ân’da tefekkür ile ilgili ayetlerin anlamının boy- leşi bir bilimsel ve mantıksal düşünce ile sınırlandırılması pek mümkün görünmemektedir. Zira Kur’ân akıl ve değer, akıl ve gönül arasında açık bir ayrım yapmamaktadır. Epigrafta kullandığımız <em>“Onların kalpleri vardır ama anlamazlar”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup><strong>[147]</strong></sup></a></em> mealindeki ayette anlamanın kalbe atıfla ele alınması, sadece bir tarihsel ve kültürel dil kullanım meselesi değildir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[148]</sup></a> Belki o daha ziyade ‘aklın bildiğini kalbin tasdik etmesi veya kalbin hissettiğini aklın itiraf etmesi’ bağlamında insanın bir değerler sistemini bütün varlığıyla benimsemesine işaret etmektedir.</p>
<p>Bir diğer ifadeyle, mesele aklın nesnel bir hakikate açıklığından ziyade, insan varlığının bütünüyle en üst değerleri hissetmesi ve kabullenmesidir. “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[149]</sup></a> ve “Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Al­lah da sizi sevsin”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[150]</sup></a> mealindeki ayetler Allah’ı bilmek, O’na inanmak ve Onu sevmenin/O’nun tarafından sevilmenin ayrıştırılamazlığına dikkat çekmektedir. Buna paralel olarak sevgisiz tefekkür ve tefekkürsüz sev­ginin Kur ânın anlam dünyasına yabancı olduğunu rahatlıkla söyleye­biliriz. Değerden (sevgi, aşk) bağımsız bilgi ve bilgiden bağımsız değer tasavvuru yalnızca Kur’ân’ın ruhuna değil, klasik düşünce sistemlerine de uzaktır; o, insanlığın bir modern icadıdır.</p>
<p>Günümüzde akıl ve aşkın bir ikilem olarak görünmesi bizi şu temel sorularla baş başa bırakmaktadır: Akıl ve aşkı birbirinden ayırmak ve onları öncelik-sonralık, üst (kontrol eden)-alt (kontrol edilen) ilişkisi içinde ele almak ne kadar sağlıklı bir tutumdur? Rasyonel mantık ile gönül mantığı gerçekte birbirine zıt mıdır? Ibn Sina, Ibn Hazm ve Max Scheler’in akıl ve aşk ilişkisine dair yaklaşımlarına göz atmak, bu soru­ların derinliğini farklı açılardan görmemize imkan verebilir, ilaveten, Kuran ve tefekkür konusunu araştırmak isteyenlerin aşk konusunu göz önünde tutmaları için hatırlatıcı bir rol oynayabilir.</p>
<p><strong>Varlığa Susamak</strong></p>
<p>Ibn Sînâ, <em>Aşk. Risalesi (Risale fi’l-Işq)</em> adlı kısa yazısında akıl ve aşkı bir­birinden ayırmanın imkânsızlığına dikkat çekmektedir. Bunun nedeni aşkın Tanrı dahil tüm varlıklarda açığa çıkan metafiziksel bir ilke olma­sıdır. Daha açık deyişle, Tanrı aşkın kendisidir ve Onun taşmasıyla olu­şan tüm kâinat farklı derecelerde de olsa aşkla doludur. Aşk, varoluşun nedenidir; aşkın ortadan kalkması, varoluşun bitmesidir.<sup>151</sup> İbn Sînâ&#8217;nın bahsettiği husus, Mircea Eliade’ın ‘arkaik ontoloji’ adını verdiği antik kültürel-mitik inançlarda açığa çıkan ‘varlığa susamak’ ile eş anlamlıdır. Eliade’ın yorumuna göre, her arkaik insan varoluşa yönelik susuzluğu­nu ancak Tanrının yeryüzünde tezahürü (epifani, kutsal) ile bir ölçüde giderebilmektedir. Bu tezahür veya tecellinin gerçekleşmemesi, yok ol­makla eş anlamlıdır. Bu durum varlığı kendi içinde zorunlu ve mümkün diye ayıran ve sadece Tanrının varlığını zorunlu olarak gören İbn Sînâ için de geçerlidir. Tanrı dışındaki tüm varlıklar haddizatında mümkün oldukları için daima varlığa susamaktadırlar. Onlara sudur ve feyz yo­luyla varlığın verilmesi, bu susuzluğu tamamen ortadan kaldırmamak­tadır, zira varlığın devamı daimî feyze bağlıdır. Dolayısıyla varlıkların Tanrıya bağımlılığı sonu gelmez bir susuzluğa (aşka) yol açmaktadır.</p>
<p>Bu yüzden Tanrı dışındaki her bir varlık daima iki zıt kutup arasın­da yer almaktadır. Bir kutbu Tanrı&#8217;nın sonsuz taşma gücü, diğer kutbu nihaî yokluk oluşturmaktadır. Bu iki zıt kutup Platon ve Plotinus’un başvurdukları eros (aşk) mitinde Poros (Porous) ve Penia adlı iki karak­terle temsil edilmektedir. Poros bolluk ve bereketi, Penia ise yoksun­luğu simgelemektedir. Eros (aşk), Poros ve Penia’nın çocuğudur. Bu yüzden eros aynı anda hem bolluk ve bereketi hem de aşırı yoksunluğu tecrübe etmekte ve kaderi bu iki zıt kutup arasında şekillenmektedir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[152]</sup></a> Ibn Sînâ’da Tanrının sonsuzca taşmasından (karşılıksız olarak varlık bağışlama anlamında cömertliğinden) nasiplenme hali Poros karakteri ile örtüşmektedir. Buna karşı bu cömertliği henüz tecrübe etmemişlik anlamında saf yoksunluk (Plotinus ve îbn Sînâ’da saf madde, heyûlâ) Penia karakteri ile paralellik arz etmektedir. Aşk iki zıt kutup arasında kalmışlık olarak aynı anda hem varlığa hem de yokluğa yönelmektir. Daha teknik düzeyde söylersek aşk, aynı anda hem <em>Tanrı dan hareketle varlığa çıkmayı</em> (sudur, iniş) hem de her bir mümkün varlığı tehdit eden <em>yokluktan geriye (Tanrıya) dönüşü</em> (çıkış) simgelemektedir. Her bir var­lık, varlığa gelirken açılan yolu gerisin geriye izlemeye çalıştığı için hep yoldadır.</p>
<p>Varlıktan yokluğa ve yokluktan varlığa bu çift (zıt) yönlü geliş- gidiş, tam da eros mitindeki <em>Poros</em> kelimesinin etimolojik anlamıyla bizi tanıştırır. Poros, etimolojik olarak açıklık, geçit, gözenek gibi anlamlara gelmektedir. Tanrı’nın dışındaki her bir varlıkta poros yani kendi dışına yönelik gözenek veya açıklık söz konusudur. Bu gözenek veya açıklık sayesinde her bir varlık hem kendi içinde tamamlanma arzusunu taşı­makta hem de bu arzunun gerçekleşebilmesi için Tanrı ya yönelmekte­dir. Dolayısıyla aşk, her bir varlığın hem içkin hem de aşkın boyutunun açığa çıkışıdır. Her bir tohum, toprakta açılıp yeşerirken kendi amacına ulaşmaya çalışır. Bu onun içkin boyutudur. Ancak onun kendi amacı için çabalaması varlığa susamasıdır. Bu susuzluğu ancak sudur veya feyz yoluyla an be an giderildiği için o hep kendi ötesine açık kalmaktadır. Buna paralel olarak insan aklının daima çalışmak ve yol almak duru­munda kalması (bi’l-fiil akıl) onun poros boyutudur. Aynı aklın henüz fâaliyete geçmemiş maddi (heyûlânî) hali ise, penia boyutudur.</p>
<p>Şimdiye değin yaptığımız yorum ve analizler, Ibn Sînâ&#8217;nın akıl ve aşk arasında kurduğu ilişkiyi daha rahat kavramamıza imkan verebile­cektir. Aşk, varlığa susama anlamında her bir mümkün varlıkta açığa çıkan bir eğilim, arzu ve yöneliştir. Taş, bitki, hayvan, insan, semavî akıllar dahil olmak üzere her bir varlık tabakasında farklı düzeylerde açığa çıkan bu eğilim, arzu ve yöneliş kâinatın uyum ve ahenk içinde var olmasını mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla aşk her ne kadar ilk başta içkin ve aşkın olarak her bir varlığın sadece kendisini ilgilendiren bir şey gibi görünse de daha geniş açıdan o, varlıkların kendi aralarında­ki uyumunu da beraberinde getirmektedir. Bu durum bir ud üzerinde bulunan her bir telin kendi akorduna çekildiğinde teller arasında tam bir ahengin ortaya çıkmasına benzemektedir. Bu anlamda İbn Sînâ’da aşk, tüm kâinattaki genel rasyonalitenin kurucu bir unsurudur. Aşk söz konusu olmadığında fiilen bir düzen ve uyum söz konusu olamamakta­dır. Zira aşk, varlıkların varlığa gelirken kendi içkin amacına ve Tanrı ya yönelme gücüdür.</p>
<p>Buna paralel olarak, akıl veya rasyonalite olmadığında aşk sadece bir güç, eğilim ve arzu olarak kalmakta yani ona belli sınırlar içinde yön sunacak bir genel şema kalmamaktadır. Belki bu durum kısmen kendi yatağında akan ırmak ile yatağı olmadığı için rastgele etrafa yayılan sel arasındaki farka benzetilebilir. Irmağın kendi yatağında akması ondaki enerjiye rasyonellik kazandırmaktadır. Bu yüzden İbn Sînâ’da akıl, var­lığını aşka borçlu olmasına karşın aşka yön ve anlam kazandırmaktadır. Daha açık ifâdesiyle, aklın var olmak ve yol alabilmek için aşka ihtiyacı vardır; ama aşkın doğru yöne yöneldiğini fark edebilmesi için akla ih­tiyacı vardır. Bunun temel nedeni, aşkın herhangi bir refleksiyon (fer- kındalık) gücüne sahip olmamasıdır. Aşktan yoksun akıl, henüz varlığa gelmemiş akıldır. Buna karşın akıldan yoksun aşk, varlığa çıktığını fark edemeyen bir güçtür. Aşkın kendisini fark etmesi daima akıl (refleksi­yon gücü) aracılığıyla mümkündür.</p>
<p>Yeni doğan bir bebeğin içgüdüsel olarak annesine yönelmesi aşktır. Aynı bebeğin zamanla kendisini ve annesini tanıması akıldır. Taş, bitki ve hayvanlarda refleksiyon gücü anlamında akıl söz konusu olmasa da onlarda içkin olan aşk kozmik rasyonalitenin (varlığın düzeni, genel şema) sınırları içinde yol almaktadır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[153]</sup></a> İnsan söz konusu olduğunda bedensel (aşağı) ve göksel/manevî (yukarı) âlemler arasında farklı aşk tecrübeleri açığa çıkmaktadır. Beden cinsel arzu duyabilir. Bu onun do­ğal eğilimi veya aşkıdır. Ama bu eğilimin neslin devamını sağlayacak ve ruhun manevî eğilimini perdelemeyecek şekilde aklen kontrol edilmesi önemlidir. Akıl, refleksiyon gücü olarak, aşkı ‘olması gereken’in sınır­lan içinde tutmak ve yönlendirmek durumundadır.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[154]</sup></a> Bu durum insan ve Tanrı arasındaki simetrinin artması için gereklidir.</p>
<p>Simetri, Yunanca ortak ölçü anlamında gelmektedir. Din dilinde bu simetri, ‘insanın Tanrı’ya benzemesi, Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanma şeklinde metaforlaştırılır. Buna göre her bir varlığın kendi kapasitesi ölçüsünde Tanrı’nın tecellisine mazhar olması (aşk) onun Tanrı ile si­metrik ilişkisidir. Saf yokluk (saf kötülük, heyûlâ), saf Varlık (saf iyilik, Tanrı) ile mutlak asimetri içindedir. Her bir varlıkta İlahî tecelli yo­ğunlaştıkça simetri artmaktadır. Aklın Tanrı ile ilişkisi, tecelliye maz­har olma oranında değişkenlik göstermektedir. Bir akıl, tam kapasite ile tecelliye mazhar olduğunda ortaya -sûfîlerin ittihad dediği- özel bir durum çıkmaktadır.<sup>155</sup> Ancak ne olursa olsun, hiçbir mümkün varlık, Zorunlu Varlığa (Tanrı) tam olarak benzeyemeyeceği için ortada dai­ma bir asimetri (benzememe, başka olma) kalmaktadır. Bu yüzden Ibn Sina’nın sisteminde mümkün varlıklarda açığa çıkan aşk, nihayetinde bir olumsuzlanma (negation) durumudur. Tanrı -aşkın kendisi ve kaynağı olmakla birlikte- daima kendisinden farklı olanı (mümkün varlıkları) var ettiği için, sudur esnasında aşk radikal bir bölünme veya dönüşüm geçirmektedir. Tanrı söz konusu olduğunda aşk Tanrının olumlanması- dır. Diğer varlıklar söz konusu olduğunda aşk -Tanrı’dan başka (eksik) olma anlamında- varlıkların olumsuzlanmasıdır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında varlıkların Tanrı ile ilişkisi kelimenin tam anlamıyla a/simetrik bir ilişkidir. Bu durum daha önce değindiğimiz gibi, aşkın Poros ve Penia adlı iki zıt kutup arasında var olmasının bir sonucudur. Dolayısıyla Ibn Sina, <em>Aşk Risalesinde</em> -sûfîlere atfen- müm­kün en yüksek tecelliyi ittihad olarak dile getirse de her bir tecelli aynı zamanda tecelliye mazhar olan varlığın Tanrı’dan farklılığı (eksikliği) anlamında olumsuzlanması olduğu için, ittihadın olumsuzlanmasıdır. Mutlak Birliğin kâinattaki her bir tecellisi kaçınılmaz olarak Tanrı’dan ayrışmayı (olumsuzlanmayı) beraberinde getirdiği için mutlak birlik doğrudan kavranamaz olarak kalmaktadır. Bir başka deyişle Tanrı’nın dışındaki her bir varlık, Tanrıyı kendi eksikliğinden hareketle kavraya­bileceği için olumsuzlama olumlamayı daima önceleyecektir. Olumsuz- lama (Tanrı’dan farklılık, eksiklik) nihaî olarak aşılamayacağı için Tan- rıhın birliğini tecrübe etme anlamında olumlama -yaratıklar için- nihaî olarak imkânsızdır. Bu yüzden Tanrının mutlak birliği ontolojik bir tecrübe değil, sadece akim bir temâşâ konusudur. Böylece aşk, bizi Tan- rı’ya yönlendirdiği kadar bizi hep Tanrı’dan uzak tutan bir güçtür. Aş­kın bizi Tanrı’dan uzak tutması aklın temâşâ eylemini, dolayısıyla aklın kullanımını mümkün kılmaktadır. Bu yüzden mistiklerde gördüğümüz aklın mantığı ve kalbin mantığı şeklindeki ayrım Ibn Sînâ’nın düşünce sisteminde pek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Burhaneddin Tatar &#8211; Sonsuzun Sınırında,syf:442-458</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[137]</a> Edward S. Casey, “Taking Emotion Far Out”, <em>Phenomenology and Perspectives on the Heart,</em> ed. Anthony Steinbock (Switzerland: Springer, 2022), 71-84; Anthony J. Sreinbock, <em>Knowing by Heart: Loving as Participation and Critüjue</em> (Evanston: Nort- hwestern University Press, 2021), 160.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[138]</a> Jean Luc Nancy, “Shattered Love”, <em>The Inoperative Communi*</em> ed. Peter Connor (Mınneapolıs: University of Minnesota Press, 1991) 89.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[139]</a> Nancy, Shattered Love”, 97.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p>140 Albert Einstein, “Physiscs and Reality”, <em>Daedalus,</em> 132/4, On Science (Fail, 2003), 22-25</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[141]</a> Henri Corbin, <em>Creative Imagination in the Sufism oflbn Arabi,</em> trans. R. Manhe- im (Princeton: Princeton University Press, 1969), 191-194; Shmuel Moreh, “The Shadow Play (“Khayâl al-Zill”) in the Light of Arabic Literatüre”, <em>Journal afArabic Literatüre</em> 18 (1987), 46-61.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[142]</a> Kale Tamun ve Sanat Merkezi, “Alev Ebüzziya Belgeseli” (Erişim 1 Ağustos 2024).</p>
<p>143 Burada Michael Augros’un çevirisini kullanmaktayız. Michael Augros, “The Ope- ning Line of Aristode’s <em>Metapbysics”</em> (Konferans Metni, California, January 26, 2022). (Erişim 3 Ocak 2025).</p>
<p>144.Augros,&#8221;The Opening Lıne of Arıstototle&#8217;s Metaphysic.&#8221;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[145]</a> Max Scheler, “Love and Knowledge”, <em>On Feeling, Knouring, And Valuing: Selected Writings,</em> ed. H. J. Bershady (Chicago: The University of Chicago Press, 1992), 147.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[146]</a> Clive Staples Lewis, “Men Wİthout Chests”, <em>The Abolition af Man</em> (Erişim 5 Ocak 2025).</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[147]</a> el-A‘râf 7/179.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[148]</a> Kalbin bilişsel rolü, antik kültürlerden beri kabul görmüştür. Söz gelimi Firavunlar dönemi Mısır’da kalp, tanrıların ve gücün kaynağıdır. “Göz görür, kulak işitir, hu<u>nin </u>koklar; onlar kalbe durum bildirirler; bilme gücünü ortaya çıkaran kalptir; dil kalbin düşüncesini tekrarlar.” Ragnhild Bjerre, «Ptah, Creator of the Gods: Reconsiderati- on of the Ptah Section of the Denkmal”, <em>Numen</em> 23/ 2 (August, 1976), 81-113.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[149]</a> el-Mâide 5/54.                                                                          <sup>6</sup></p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[150]</a> Âl-i îmrân 3/31.</p>
<p>151 İbn Sînâ, “Risale fi Mahiyeti’l-Işk” (Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale), nşr. &#8211; çev. Ahmed Ateş (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İbrahim Horoz Basımevi, 1953), 2-5. Risalenin İngilizceye çevirisi için bk. İbn Sina, “A Tre- atise on Love”, trans. Emil L. Fackenheim, <em><u>Mediaeval Studies</u></em> 7/1 (1945), 208-228.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[152]</a> Bu<em>konudaki</em> bir analiz için bk. Dinütros Vasilakis, <em>Neoplatonic Love: The Maaphysics of Eros in Plotinus, Proclus and the Pseudo-Dionysius(</em>(London: King’s College, Dok-tara tezi,2014)</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[153]</a> İbn Sînânın aşkı yarar ve zarar bağlamında ele alırken, üzerine gelen kurdu gören eşeğin maşuktan (arpa yemekten) vazgeçtiğine işaret etmektedir. İbn Sînâ, “Risale fi Mahiyeti’l-Işk” (Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale), 6. Bu vazgeçiş ihtiyari bÜe olsa, hala kozmik rasyonalitenin sınırlan içinde ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[154]</a> ibn Sına, “Risale fi Mahiyeti’l-Işk” (Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale), 10-12</p>
<p>155 îbn Sînâ, “Risale fi Mahiyeti’l-Işk” (Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale), 16.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-mantigi/">Gönül Mantığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonul-mantigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elleri Yalnızca Her Şeyi Bilene Her Şeyi Görene Açmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/elleri-yalnizca-her-seyi-bilene-her-seyi-gorene-acmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/elleri-yalnizca-her-seyi-bilene-her-seyi-gorene-acmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 08:35:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ersin Nazif Gürdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27122</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güzel olmanın güzel insanlara benzemenin en güzel yolu, bilinen bütün dillerin ötesinde bir dille Allah’a inan­mak, bilinen bütün sevgilerin üstünde bir sevgiyle, Al­lah’ın Son Peygamberini sevmektir. Allaha inananlar Peygam­berlerini severler, Kitaplarına saygı gösterirler. Hayatın hiçbir alanında, inanmadan sevme uzun ömürlü olmaz. Sevgi inan­maya, inanma sevgiye yeni açılımlar kazandırır. Sevilenler say­gı görürler, saygı görenler sevilirler. Gönül [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elleri-yalnizca-her-seyi-bilene-her-seyi-gorene-acmak/">Elleri Yalnızca Her Şeyi Bilene Her Şeyi Görene Açmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güzel olmanın güzel insanlara benzemenin en güzel yolu, bilinen bütün dillerin ötesinde bir dille Allah’a inan­mak, bilinen bütün sevgilerin üstünde bir sevgiyle, Al­lah’ın Son Peygamberini sevmektir. Allaha inananlar Peygam­berlerini severler, Kitaplarına saygı gösterirler. Hayatın hiçbir alanında, inanmadan sevme uzun ömürlü olmaz. Sevgi inan­maya, inanma sevgiye yeni açılımlar kazandırır. Sevilenler say­gı görürler, saygı görenler sevilirler. Gönül dünyasının öncüleri, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, çevrelerinde güzellik­lerin özendirildiği, çirkinliklerin önlendiği, dalga dalga büyü­yen sevgi halkaları oluştururlar.</p>
<p>Dergah kültürünün kaynağında, sevginin saygıyı saygının sevgiyi büyüttüğü, zorlukların kolaylıklara dönüştüğü sevgi hal­kaları vardır. Öğrenmesini ve öğretmesini öğrenme sürecinde, karşılıklı sevgi ve saygı içinde sevgi halkalarında, öğretenler öğrenirler öğrenenler öğretirler. Dergahlarda davranışlar öğre­tenlerden öğrenenlere, bilgiler dillerden dillere, bilgelikler gö­nüllerden gönüllere, güzellikler yüzlerden yüzlere, zenginleşe zenginleşe aktarılır. Her insanın iç dünyası açığa çıkarılmayı bekleyen, değerlendirilmeye hazır sınırsız zenginliklerle dolu­dur. Sevgi halkalarında insanların, iç dünyalarında uyuyan as­lanlar bir bir uyandırılır.</p>
<p>İnsanların iç dünyalarının derinliklerinin, düşüncelerine ve eylemlerine yansıması, sevgi halkalarında büyük bir hız kaza­nır. Hayatm her alanında insanlar, sevdikleriyle beraber oldukları gibi, sevdikleriyle bilinirler ve sevdikleriyle güçlenirler. Arayış içinde olan insanlar, Son Peygamberden îlk Peygambere doğru, peygamberlerin mirasçıları olan, akıl ve gönül dünyasının zirve­lerinin oluşturduğu sevgi halkalarına katılarak, Allah’ın sevgisini kazananların sevgisini kazanırlar. Sevgi kazanma yolunun başı düşünmektir, ortası eylemdir, sonu olmaktır. Sevgi halkalarında insanlar, aradıklarını bulurlar, bulanlar bilirler, bilenler olurlar.</p>
<p>îç dünyanın derinleştirilmesi dış dünyanın zenginleştiril­mesi, iki dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesiyle, karşılık­lı sevgiyle karşılıklı saygıyla oluşturulan, sevgi halkalarıyla bü­tünleşerek öğrenilir. İnsanların tutumlarının ve davranışlarının güzelleştirilmesi, kendisi Allah’ı görmese de, her düşüncesinde, her eyleminde, Allah’ın kendisini gördüğünün, ne düşündüğü­nü, ne yaptığını bildiğinin, bilincinde olmasma bağhdır. İnsan­lar ne düşünürlerse düşünsünler, ne yaparlarsa yapsınlar, Allah sürekli insanlarla beraberdir. İnsanların iki dünyada yaptıkları, nokta kadar iyilik ödülsüz, nokta kadar kötülük cezasız kalmaz.</p>
<p>Gönül insanlarının düşünce ve eylem dünyasında, Allahın bildirdiğinin dışmda bilgi yoktur denilerek, bilgiler bilgeliklere bilgelikler bilgilere dönüştürülür. İnsanların iç dünyalarının de­rinlikleri ve dış dünyalarının zenginlikleri, birbirlerine hem çok yakındır hem çok uzaktır, birbirleriyle hem aynıdır hem ayrı­dır. İki dünyayı birbiriyle buluşturan ve kucaklaştıran insanla­ra amaçları, Son Peygamberin ahlakıyla ahlaklanarak, Allahın sevgisini kazanmaktır. “La İlahe İllallah” diyenlerin önünde, iki dünyanın kapılan sonuna kadar açılır. Yeryüzünde “Allah, Al­lah, Allah” diyenler oldukça Kıyamet kopmaz. Allah sevdikle­rini iki dünyada yalnız bırakmaz.</p>
<p>Dergahlar dünyasında insanların Ölümsüzlük Kervanını iz­lemeleri, sevdiklerine benzemeleri, sevdikleri gibi olmaları için, yalın olmak, yalın yaşamak, yalınlıkta yarışmak sürekli özendi­rilir. ölümsüzlük Kervanına insanlar, bir gönül öncüsünün eli­ni tutarak katılırlar. Allah’ın doksan dokuz güzel isminin, özü ve özeti olarak Allah diyenler, hiçbir zaman yolda kalmazlar. Za­man içinde ölümlü dünyadan, ölümsüz dünyaya yolculuğa çı­kanlar, Ölümsüzlük Kervanını izleyenler, önünde ya da sonunda Atalarının yitirdikleri Cennete ulaşacaklardır. Kervanın başın­da yer alan Son Peygamber, hiç batmayan bir güneş gibi, bütün insanların yolunu aydınlatmaya devam etmektedir.</p>
<p>Mevlananın Dergah kültürünün temeli olarak nitelendirdiği, “Tezkiretül Evliya” kitabında Feridüddin Attar, Sonsuzluk Ker­vanının başını çekenlerin bilgeliklerini anlatır. Kervana katılan- lar hayatı bütün ayrıntılarıyla bilinen Son Peygamberin, başını çektiği bilgi ve bilgelik yolunun yolcuları olurlar. Onlar elleri­ni her şeyi gören her şeyi bilen, önü olmayan ön sonu olmayan son Allaha açarak, sürekli yalvarış sürekli yakarış içinde, Yitik Cenneti bulurlar. Onların görünen dünyadan görünmeyen dün­yaya yürüyüşleri, ölümden sonra kalkış gününe kadar, hiç ke­sintiye uğramadan devam eder, insanlar Akabe biatmdaki gibi, Son Peygamberi severlerse, kopmaz bağlarla bağlanırlarsa, ken­dilerine değişmez örnek olarak alırlarsa, hem kendilerini hem çevrelerini değiştirirler.</p>
<p>İnsanların iki dünyada kurtuluşa erenlerin kervanına katıla­rak, ölümsüzlüğü yakalayanlarla, defteri kapanmayanlarla bir­likte, sevdikleri öncüleri yambaşlarmda görmeleri, her alanda kendilerine akıl almaz bir coşku ve eşsiz bir güç kazandırır. El­lerin gökyüzünün sonsuzluklarına ötelerin ötesine, kendisinden hiçbir şeyin gizlenmediği Allaha açılması, insanların bilgileri­ne bilgi katar. Allah kendisine açılan elleri, hiçbir zaman karşı­lıksız bırakmaz. Bunun için gönül zirvelerinden İmam Rabba­ni, “Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmez” demektedir. Allah insanlara vermeyeceği zenginlikleri istetmediği gibi, gerçekleş­meyecek rüyaları göstermez. Ellerini gökyüzüne açarak, yalnız- ca Allah’tan istemesini bilenlerin önüne iki dünyanın bütün hazineleri serilir. Onlar hiçbir zaman yoksul düşmezler.</p>
<p>Ademoğullarının Kıyamete kadar seveceği ulaşılmaz örnek, bütün peygamberlerin güzelliklerinin, kendisinde toplandığı Son Peygamberdir. İnsanların günde beş defa çıktıkları Miraç yolculu­ğunda, Son Peygamberi ellerinin kendilerine uzandığını, Alah’ın rahmetinin yağmur gibi üzerlerine yağdığını görürler. Son Pey­gamber Sonsuzluk Kervanının, hiç batmayan güneşidir. Kerva­na katılanlardan birinin elini tutmak, kervanın en başında yer alan, Son Peygamberin elini tutmaktır. Onların zengin düşün­ce ve eylem hâzineleri, dünyanın bütün ağaçları kalem, bütün denizleri mürekkep olsa, Allah’m anlatılması mümkün olmayan bilgi ve bilgelik okyanusundan beslenirler. Onlara gökyüzün­de îsa Peygamber, Tur Dağında Musa Peygamber yol gösterir.</p>
<p>Sonsuzluk Kervanının öncülerinin, çevrelerinde oluşan çe­kim alanlarında, elleri hep birlikte Allaha açmanın gücünden, yararlanmak büyük önem taşır. Gökyüzünün rahmet kapılan- nın açılmasında, yüzlerce gönülün bir gönülde tek gönül olma­sı, halkalara katılanlara büyük bir iç zenginlik kazandırır. Elle- V rin Allah’a açılması gözlerin kapatılması, zamanla ve mekanla bağların koparılması, halkaya katılanları iç dünyalarının derin­liklerinde, bilinmeyen yolculuklara çıkarır. Yüzlerce gözün ka­panarak, gören bir göze dönüşmesiyle, hiçbir el açmanın karşı­lıksız kalmadığının, bütün insanlığın aradığı ve özlediği, hiçbir şeyin eksik olmadığı ana yurdunun ve baba evinin, çok uzakta olmadığının farkına varılır.</p>
<p>Dergah kültüründe sevenlerle sevilenler arasında, yeni katılanların düşünceleriyle, eylemleriyle sürekli zenginleşen ortak bir bilgi ve bilgelik havuzu oluşur. Yeni katılanlar sevdikleriy­le düşünmeye, sevdiklerine benzemeye, sevdikleriyle bir arada olmaya büyük özen gösterirler. Sonsuzluk Kervanının yaşayanlan ve yaşamayanları. Kıyamete kadar açık kalan defterleriyle, kendilerinden sonra gelenlere yol göstermeye devam ederler. Onlar güzel isimleriyle kendisi hiç bilinmeyen güzellikte olan Allah’ı görmeseler de, Allah’ın kendilerini gördüklerini bilirler.</p>
<p>Bu yüzden onların dünyalarında gizlilik yoktur, herkes olduğu gibi görünmeye, göründüğü gibi olmaya özen gösterir.Onlann güçleri her gün yeniden doğmalarından, sürekli yenilenmele­rinden kaynaklanır.</p>
<p>Ersin Nazif Gürdoğan &#8211; Görünmeyen Üniversite,syf:89-93</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elleri-yalnizca-her-seyi-bilene-her-seyi-gorene-acmak/">Elleri Yalnızca Her Şeyi Bilene Her Şeyi Görene Açmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/elleri-yalnizca-her-seyi-bilene-her-seyi-gorene-acmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211; Ey Derviş!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:23:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26450</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Notlarım: .. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;) Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26451 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg" alt="" width="255" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 255px) 100vw, 255px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Notlarım:</strong></p>
<p>.. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine bağlı sanırlar. Halk içindeki havas ehli ise &#8220;&#8230;men yeşâ&#8217;u ve yehdi..« (Allah) dilediğini doğru yola iletir” latifesinin gönlü süsleyen asıl mânâsına itibar ederek duânın sadır olması için gereken icâbetin husule gelmesinin, Allah&#8217;ın kulunun fiilini rızâsına ve muhabbetine en uygun hâle getirdikten sonra gerçekleşeceğini bilir. Mahlükatın amellerinin tamamı ve gidişatının geneli |99| “Yallâhu halakakum ve mâ ta&#8217;melün * Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.” hükmünde bulurlar.</span></p>
<hr />
<p>&#8230;Sâhibi olduğun tüm güzel isimlerin hürmetine ve feryadımızı duymaya muktedir olduğun sıfatının hürmetine (sen beni duy) Ya Rabbi&#8230; Ben haykırsam sanki dâvâcıymışım gibi olur, susup otursam mânâsız bir hâl hâsıl olur. Gülsem sanki şakrakmışım gibi olur, ağlasam riyâkârlık olur&#8230;)</p>
<hr />
<p>(&#8230;Ey Derviş! Sabahleyin uyandığında aynaya bak! Güzelse yüzün, çirkin iş yapma; çirkinse yüzün, iki çirkin işi bir arada yapma.)</p>
<hr />
<p>(Ya Rabbi insanların kalbine merhamet eyle! *# Herkesin derdine sabrınla devâ eyle * Ben kulun ne isteyeceğimi bilmem * Âlim olan sen en iyi olanı ihsan eyle)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230; Olabilecek şeyi iste O&#8217;ndan. O da ister O&#8217;ndan istemeni, Olmayacak bir şeyi isteme O&#8217;ndan ve kork O&#8217;ndan istememekten! Sen yürümemişsin bu yolda. Bu yüzden gösterilmedi hiçbir şey sana. Kim onun kapısını çaldı da kapısı açılmadı? Eğer âşinâ olsaydın Hâlik&#8217;a (fâni olana) itibar etmezdin halka&#8230;) </span></p>
<p><span class="text-alt">Ey Fakir! Varlık ve lütuf kazanma arzusundaysan eğer; evvelâ sonsuz hazineler bahşeden Allah&#8217;tan iste. Çünkü her nevi hazinelerin mâliki ve tüm mevcüdatın sâhibi olan Yüce Allah, arzu ve talep sâhiplerinin niyazından hoşnut olur. İlk olarak ihtiyaç sâhibi yoksul zavallılardan isteme. Zira onun perişan hâli senden beterdir. Onun için kendisine sığınır da yardım talebinde bulunup ricâcı olursun diye korkar.</span></p>
<hr />
<p>Kulluk eden her bendenin azat olması gerekir. İnsanın kemali kulluktadır; izzeti tevâzu ve bağlılığındadır. İyi dost iyi işten daha iyi; kötü dost kötü yılandan daha kötüdür. İyi dost seni affa götürür, kötü dost seni şüpheye götürür. Kötü yük de seni imandan eder Allah korusun. Eğer iyi bir dostun varsa neşelen, yoksa iste.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Allah, bu dünyayı hicap mahalli kılıp birkaç hicabın nakşını yazmıştır. Muhakkikler demişlerdir ki: “Kendi varlığıyla kâim olmayan hiçbir şey, dâim olamaz; kendi vücuduyla sâbit olmayan hiçbir şey de hayat bulmaz. Dalgıç, kuru nehirde aramaz bir şey;çiftci toprağa ekmez tohum. Dünyanın nakışları, boyar gözü.Göz renge boyanınca gönül taş gibi katılaşır. Şüphesiz gönül arzularını riyâzetle uzaklaştırıp nefsi mücâhedeyle ortadan kaldıranlar, perdelerin arasında aradıklarını buldular, Ancak dalalet ve cehâlet ehli olanlar olmadıkları gibi göründüler. Hamamın nakşına âşık olup aldandılar, her şadırvan başına bir kement attılar. Baktığında onlardan ne tarikatten bir iz ne cefâdan bir pişmanlık ne de vefâ yolunda bir adım görürsün.</span></p>
<hr />
<p>|YA Rab, senden kulluğu istiyorum * Pâdişahlığın bin kat artsın istiyorum* Herkes senin kapından bir muradını diliyor* Ben ise bu cihanda senden seni istiyorum)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlâhi, sen öyle güçlü, kudretli bir yaradan öyle bilerek hükmeden ve her şeyi yerli yerine koyan hikmet sâhibi bir Cenâb-ı Haksın ki hilkat ve zuhurdan evvel izâfi yokluk hazinende bir sır olarak bulunan eşyâyı yoktan var edip gözle görülür şekilde varoluş aynasında (69) aksettirir ve “Leyse ke-mislihi şey&#8217;un * &#8230; O&#8217;nun benzeri hiçbir şey yoktur&#8230; &#8216; ardi ve-lâ fi&#8217;s-semâi&#8230;* yeryüzünde ve gökyüzünde” hükmünce benzerlik kusurundan münezzeh ve benzeyişten berisin. Sorgulanamaz zâr-ı ilâhine teşbihde bulunan cehâlet puchânesindeki gafletin basiretsizliğine tutulmuş kör gafiller yine senin yarattığın, “&#8230;Ve mâ min dâbbetin fi&#8217;l-ardi illâ “alâllâhi rızkuhâ &#8230; * </span></p>
<p><span class="text-alt">Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;ın üzerine olmasın!.” naatınca yine senin rızıklandırdığındır. Ya İlâhe&#8217;l-âlemin “&#8230;ve-hulika&#8217;l insânu da&#8217;ifâ(n) * &#8230;insan zayıf yaratılmıştır.” vukufunca fit rarım gereği ortaya çıkan ve hilkatimin dayanağı olan aslımın zayıflığıyla bana hitap ettin. Öyleyse zayıf olan kişinin amellerinin onun zayıflık mertebesince olmaması güçtür ve bu âcizliğin yaradılıştan tahakkuk etmesi, lütuf meclisinde mâzeret bildirirken kolayca izâhat vermeye imkân verir.</span></p>
<hr />
<p>İlâhi, bizim gönül hazinemizin toprağına senin muhabbecinden hâsıl olan tohumluktan (50) gayrısını ekme. Bizim topraktan yaratılmış bedenimizin kabzına mübtelâ olan güçsüz kudretsiz ruhlarımıza lütuf ve merhametinle muâmele etmekten gayrısını revâ görme, Ve bizim kurak ekin tarlamıza rahmet yağmurlarını bahşedip belâ dolusunu yağdırma. Ey mârifet hâmisi olan yüce padişâh! Ehadiyetinin gerektirdiği itâat yöresinde kötü işlerin ifâsına kanaat ederek günah işleyip dâr&#8217;ül-emân ikliminin selâmet ve saâdetinden dehşet fermanının korkusuyla firar etmiştik. İnâyetinin befteresiyle! dâvet ettin.</p>
<p>Yaptıklarımız yüzünden havf ü haşyet içinde ve yarın Arasat Meydanı&#8217;nda husule gelecek bu taş ve sütundan dehşet ü vahşetin pençesindeydik. Umuma gani olan *&#8230; lâ taknetü min rahmetillâh (rahmetillâhi) &#8230; *&#8230; Allah&#8217;ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin&#8230;” sofrasının kenarına oturtup “&#8230;(A)llâhe yağfiru-zzunübe cemi&#8217;â(an)&#8230; *&#8230; Allah dilerse bütün günahları bağışlar&#8230;”? ile nimetini esirgemeyerek bu keder ve mahrümiyet çölünün açlarına yüce ziyâfetini bahşettin. İlâhi Ya Rabbi başlarımızda utancın tozu, gönlümüzde hasret derdi ve yüzümüzde utanç ve mahcübiyetimizden solgunluk vardır. Sana dostluk etmedikse, düşmanlık da etmedik Ya Rabbi! Türlü türlü cürüm ve hatâ ile kabahader işleyerek nefsimizi helâk kuyusuna arıp ne ettiysek kendimize ettik.</p>
<hr />
<p>|&#8230; O&#8217;nun sevgisiyle yükselmeyen her dağ çöldür. O&#8217;nun deryâsından olmayan her (bir katre) su, topyekün kandır. Ebü Maşşer Belhi (r.a.) şöyle der: Bana altı şey vâciptir; bunlardan ikisi dile, ikisi kalbe, ikisi bedenedir. Allah&#8217;ı zikretmek ve hoş konuşmak dile vâciptir. Allah&#8217;ın emrini yüceltmek ve halka şefkat göstermek kalbe vâciptir. Allah&#8217;a tâat ve halkı incitmemek bedene vâciptir&#8230;|</p>
<hr />
<p>Tövbe dilde, tespih elde gönülse günahın şevkiyle dolu. Günahlar dahi istiğfarımızdan sebep bize gülerler)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Duyulmamış ve görülmemişi konuşma, İnsanları övmede de yermede de aşırıya kaçma, Kulağınla duyduğun şeye karşı şuurlu ol; doğruyu söyle ve ayıp arama, Yalan gibi gözüken doğruyu söyleme, Her ne kadar sana zararı dokunacak olsa da cevap vermede aceleci davranma; sözü doğruluktan saptırma, Sormadılarsa konuşma; çağırmadılarsa gitme. Alınmayacak şeyi satma, Bağışla ki bağışlasınlar. Kendinden bahsetme, Musibetin hevesin sonunda olduğunu bil. Koydugun şeyi geri alma. Yapılmamışı yapılmış sayma. Gönlü, şeytanın oyuncağı yapma. Kendine revâ görmediğini başkalarına da reva görme!</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;İlâhi! Ebâ Bekir ve Ömer&#8217;in bağışlanması nasıl iştir? Rahmetin her şeyi kapsamazsa bana ne miktardadır? Su üzerinde bir ot parçası da olsan havadaki bir sineğin kanadı da olsan; insan olmak için gönül kazan. Zâhirde Ka&#8217;be, su ve kilden inşâ edildi; batında Ka&#8217;be, can ve gönülden inşâ edildi. O (Ka&#8217;be) tuğladan (yapılmış) Ka&#8217;bedir; bu Ka&#8217;be sırların Ka&#8217;besidir. O Ka&#8217;be insanların tavafı için (yapılmış), bu Ka&#8217;be ise Hâlik&#8217;ın nazarının tavaf mahalidir. O Ka&#8217;be&#8217;nin mimarı İbrahim Hâlil&#8217;dir, bu Kabe&#8217;nin mimarı Rabb-i Celil&#8217;dir. Onda Merve ve Safâ vardır, bunda mürüvvet ve vefâ vardır.Orası sıfatın yeri, burası zât-i tecelli yeridir&#8230;</span></p>
<hr />
<p>Her alçağa esen rüzgâr gibi hevesli olma; her çalı çırpıya sıçrayan ateş gibi yanıp tutuşma. Her soysuza temas eden su gibi her yöne akıp durma. Toprak ol ki liyâkat sâhibiyle bir arada bulunup kaynaşasın.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">|&#8230;Dünyayı görmüş geçirmiş bir sohbet arkadaşıyla laf dalaşına girme. Cebreden, üstün ve ezici sultandan çekin ve onun azıcık iltifatını dahi çok gör. Affedilmeye lâyık olan kimseden affını esirgeme. Kötülerle ağız birliği etme. Eğer mecaİin varsa sadakayla defet belâyı. Akıllı kişilerle gör işini. Güngörmüş yaşlılara hürmet et. İlim ve meslek öğrenmeyi ayıp görme. Yaptığını göründüğün gibi yap. Kimseye iftira arma. Sözü iyice düşünmeden söyleme ki gücenmesinler sana. Her iki dünyanın faydasını, bilenlerin sohbetinde bil. Ayıplananı uğursuz bil, Malın tümünü ikbal, verilmemiş harcı da talihsizlik ve vebal bil. Kendini bütün âlemden aşağı gör. Boş konuşmayı bütün fitnelerin başı bil. Dost gibi görünen düşmanı, dost bilme. Mutlak zenginliği kanaatte bil, Fesada rızâ göstermeyi cümle günahların başı bil.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Derdini derman olabilecek kimselere söyle. Derdini seni teselli edebilecek ilâcı elinde olan kimseye aç. Sırrını kadınlara söyleme. Hastaya, ahmağa, sarhoşa nasihat eyleme. İş ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, işin erbabı olmayanlara buyurma. Dürüstlüğün gerektirdiği bir ameldir düşüncesiyle dostlarının ayıplarını etrafa duyurma. Bir kimsenin hânesine vardığında, nefsinin dizginlerini eline alarak gözbebeklerine seyretme küstahlığının ruhsatını verme. İçinde bulunduğun zamanın insanlarını iyice ölçüp biçerek sınamadıkça dostluk bağlarıyla bağlanma; “Min cerrabe&#8217;İ-mucarrebü hüllet bihi&#8217;n-nedâmetü * Kim denenmişi denediyse pişman olacak.” ? damgasıyla pişman olarak dağlanma.</span></p>
<hr />
<p>|&#8230;Görmekle tanınmaz. Tanıdığın miktarca görürsün aslında. Bekâyı arıyorsan, bulursun fenâda. Bâki olanı arıyorsan, Yüce Allah&#8217;tır. Kurtulursan kendi benliğinden, ulaşırsın Allah&#8217;a. Fazlaca özür dilemek mürüvvetsizlik, özrü kabul etmemek fütüvvetsizliktir&#8230; |</p>
<hr />
<p>|&#8230; Eğer girmek istersen, kapı açıktır sana, Girmezsen de yoktur Hakk&#8217;ın ihtiyacı sana. Muhabbet çaldı kapıyı, mihnet seslendi içerden. Aşka daldırdım elimi, ne olacaksa olsun, Yokluk âlemi güzel şeydir. Nerede durursan dur, kimsin diyecek yoktur&#8230;)</p>
<hr />
<p>|&#8230;Beklemek tâkat gerektirir, yok ki tâkatimiz. Sabır ferâgat gerektirir, yok ki ferâgatimiz. Haramdır kulluk etmek Allah&#8217;tan başkasına. Kul ol sen O&#8217;na, köle olsun bütün âlem sana. Zamanın cevrinden ölmüş birini görürsen, ben oyum işte. Deryâların arasında bir susuz görürsen, ben oyum işte&#8230;|</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bulunduğun yerde haddini bilmezlik ve edepsizlik yapma. Her halde Müteâli Allah&#8217;ın hazır ve bilcümle ahvaline nazır oldugunu bil “Er-ricâlu kavvâmüne ala&#8217;n-nisâi &#8230; * Erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler&#8230;”hükmünü bozup işi gücü kervan yolu kesmek olan kadınları erkekler üzerine üstün ve hâkimiyeti altında kendisine tâbi olunan olmasını talep etme. Çağın tıyneti kötü alçak, aşağılık tabiatlı fırsatçı âdetleriyle huylanıp utanılacak âdi hareketlere alışmaktan sakın. Ahde vefâ göster. Fırsatı ganimet bil.</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Raşit Keskin &#8211; Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Jan 2022 07:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[akşam]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[ihtişam]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Leylak Saati]]></category>
		<category><![CDATA[kelime]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit Keskin]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25883</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Dünyayı, insanı ağaçla ilişkilendiren kadim kültür, insanın içinde de bir ağaç olduğunu hayal etmiş. İçimizde bir gönül ağacı var diyor Mevlânâ. Dünyada esen yel gibi içimizde de yel eser. O yel, gönül ağacının dallarına dokundukça dostlarımızı hatırlarız. Ah mine&#8217;l-aşk&#8230; Eski evleri ve kahveleri süsleyen “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları, İbnü&#8217;l Arabi tarafından kalbe düşen aşk ateşiyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/">Raşit Keskin – Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25884 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-300x198.jpg" alt="" width="382" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-300x198.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-600x395.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-768x506.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1.jpg 850w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünyayı, insanı ağaçla ilişkilendiren kadim kültür, insanın içinde de bir ağaç olduğunu hayal etmiş. İçimizde bir gönül ağacı var diyor Mevlânâ. Dünyada esen yel gibi içimizde de yel eser. O yel, gönül ağacının dallarına dokundukça dostlarımızı hatırlarız.</p>
<hr />
<p>Ah mine&#8217;l-aşk&#8230;</p>
<p>Eski evleri ve kahveleri süsleyen “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları, İbnü&#8217;l Arabi tarafından kalbe düşen aşk ateşiyle ilgili olarak anlatılanların halk muhayyilesinde kazandığı biçimi göstermesi bakımından son derece ilgi çekicidir. “Ah mine&#8217;l-aşk” sözü, Şeyh Galip&#8217;in de bir terci-i bendinde vasıta beyti olarak kullandığı Arapça bir beytin ilk mısraından alınmıştır:</p>
<p>Ah mine&#8217;l-aşkı ve hâlâtihi ahraka kalbi bi harârâtihi, Sözünü ettiğim levhalarda, bu beyitteki ah nidası celi sülüsle yazılır; aşk derdine düşenleri temsil eden he&#8217;nin “iki gözü iki çeşme”dir. Seller gibi akan gözyaşı Nuh tufanı gibi dağlara doğru yükselir. Bazı levhalarda kalbe soldan sağa doğru bir ok saplanmıştır; ortasındaki hançere benzeyen cisimden ise koyu dumanlar yükselir. Ah edince ağzından ateş ve duman çıkan âşıkların tasvir edildiği “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları da vardır. Kerem ile Aslı hikâyesinde, Kerem, Aslı&#8217;nın gömleğinin düğmelerini büyü yüzünden bir türlü çözemeyince öyle bir ah çeker ki ağzından çıkan aşk ateşi ikisini de yakıp kül eder. (Kuğunun Son Şarkısı, Beşir Ayvazoğlu)  s.18</p>
<hr />
<p>Kuşların akşamı&#8230; Gün batmaya, ufuklar kızarmaya, gökyüzü kararmaya başlayınca “eyvah” dermiş kuşlar, “dünya son buluyor.” Gün batarken gökyüzündeki toplu uçuşları, çıkardıkları sesler, bir tür veda imiş. Sabah olup da güneşin tekrar doğacağını anladıkları zamanki sevinçlerini görmek lazım kuşların. Her akşam aynı veda, her sabah aynı bayram sevinci&#8230;  s.21</p>
<hr />
<p>Akşam, geceyi de içine alır. Karanlıkla beraber keder çöker üstümüze; yalnızlığımızı, garipliğimizi hatırlarız.</p>
<p>Sen böyle kederden taştığın akşam,<br />
Derim: dudağında şarkı ben olsam;<br />
Gözlerinde damla ve içinde gam,<br />
Eriyen renk olsam yanaklarında!</p>
<p>(Şiirler, “Bahar Şarkısı”, Ahmet Muhip Dıranas)</p>
<p>s.23</p>
<hr />
<p>Bir gün anlaşılmak umuduyla kalbin kapıları ardında bekleyen kırgın duygular, derin anlamlar vardır.</p>
<p>“Bir gün gözlerimin ta içine bak / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,” diyor Sezai Karakoç (Monna Rosa).</p>
<p>Şair o gün geldiğinde kendi gözlerinin de bir gözün derinliklerinde kaybolabileceğini hesap etmiş midir?  s.26</p>
<hr />
<p>Ana yüreği; dua çeşmemiz, gecemizi aydınlatan ışığımız, sığınağımız&#8230; Türk&#8217;ün anası köşesinde, sanki hayal gibi, gölge gibi sessiz ve güçsüz oturursa da, gönlünden, evlatlarının üstüne akan bir hayır dua çeşmesi gece gündüz çağlar durur. (Ne İdik Ne Olduk, Sâmiha Ayverdi)</p>
<p>Bir anne ve bir büyük kitap, dünyanın en muhteşem okurluna dönüşebilir. Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman&#8217;da anlatıyor: Tolstoy&#8217;un Savaş ve Barış adlı romanını bana ilk kez annem okumam için vermişti. Tolstoy&#8217;un anlatımındaki belli bazı inceliklere ve ayrıntılara dikkatimi çekmek için de uzun yıllar bana bu kitaptan pasajlar okudu. Sonuçta Savaş ve Barış benim gözünde bir tür sanat okulu, estetik beğeninin ve sanatsal derinliğin bir ölçütü oldu. O gün bugündür hiçbir saçmalığı iğsenmeden okuyamam. (Mühürlenmiş Zaman, Andrey Tarkovski)  s.28</p>
<hr />
<p>Anne olmayınca ev de olmaz. Pencereler mahzunlaşır, gölgeler koyulaşır, boynu bükük kalır karanfiller, küpe çiçekleri, sardunyalar&#8230; Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere Anne gitti ve sular buruştu testilerde Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir (Taha&#8217;nın Kitabı, “Evin Ölümü”, Sezai Karakoç)  s.31</p>
<hr />
<p>“İnsan, aradığıdır,” diyor Mevlânâ. Ne arıyoruz, neyin peşindeyiz? İnternet arama motorları aradığımız kelimeleri topluyor. O kelimelere bakıp kim olduğumuza karar veriyorlar. İnsan için bulmak değil aramak esastır; bulmak için yola çıkan kaybolur, aramak için yola çıkan bulmaz, bulunur. Dostluk bile böyledir; çünkü denir ki, yürürken yolun sonuna odaklananla dostluk etme; çünkü kestirmeyi bulduğunda seni yüzüstü bırakır; zira dostluk, sona değil yola nispetledir. (Soruların Peşinde, İhsan Fazlıoğlu)  s.33</p>
<hr />
<p>Endişelerle kuşatılmış bir çağda yaşayan bireyler olarak tek kazancımız var; o da yaşamın bizi kendimizi daha fazla tanımaya itiyor olması. Standartların ve değer yargılarının altüst olduğu bir dönemdeyiz ve toplumumuz Matthew Arnold&#8217;un deyimiyle “kim olduğumuz ve ne olmamız gerektiği” konusunda bize yol gösteremeyince geriye kendimizi aramak kalıyor. Dört yanımızı çeviren belirsizlik çemberiyle karşı karşıya kalmak “Acaba iç dünyamda sırtımı yaslayabileceğim bir dayanak var mı?” sorusunu sormak için yeterli bir mazeret. (Kendini Arayan İnsan, Rollo May) “Kalbinde Rabbinin izlerini aramak” manevi keramettir diyor Muhyiddin İbnü&#8217;-Arabi.  s.34</p>
<hr />
<p>Huzursuzluğun Kitabı&#8217;nda, “Aşk değil önemli olan, aşkın civarındakiler&#8230;” diyor Fernando Pessoa. Bu ifadeyi çok seviyorum, önemli olan onun etrafında olup bitenler. Fark ettiğimiz, etmediğimiz ayrıntılar; aşkı da hayatı da güzelleştiren, bu ufak hayat parçacıklari&#8230;Onlar kalıyor geriye.  s.40</p>
<hr />
<p>“Aşk çeşmesinden abdest alır almaz, her ne varsa, bütün varlığa dört tekbir getiriverdim!” demiş Hafız-ı Şirâzi (Hafız Divanı). Aşık olmuş ve bütün varlığın cenaze namazını kılmış, cenaze namazı dört tekbirle kılınır. Aşk ile dirilen için diğer her şey ölüdür.  s.42</p>
<hr />
<p>Eski dönem ressamları ayna gerçekliğinde resimler yapmak istemiş, Vermeer gibi ressamlar en etkileyici resimlerini aynalarla kurdukları bir düzenek sayesinde yapabilmiş. Ayna ve mercek ressamların yanı sıra bilim insanlarına ilham vermiş; teleskop, mikroskop, fotoğraf makinesi ve bugün kullandığımız pek çok alet bu sayede bulunabilmiş.  s.47</p>
<hr />
<p>“İhtişam baktığın şeyde değil, bakışında olmalıdır.” de, miş Andre Gide. Bakış sahibi olmak, güzel bakabilmek en değerli haslet olsa gerek. Baktığı, dokunduğu, ilgi duyduğu her Şeye değer katan insanları arıyoruz yana yakıla. “Yüzünde göz izi var / Sana kim baktı yârim,” diyor manide. Göz, iz bırakır mı? Kıskançlığın zirvesi bu mani sanırım.  s.60</p>
<hr />
<p>Eğitim dediğimiz şey, insanı bir “bakış sahibi” kılmaktan başka nedir ki? Bunun illa okulda olması gerekmiyor. Şanslıysanız, hayatta karşınıza çıkıyor size bakmayı öğreten biri. Sana incir yaprağına bakmasını öğreteceğim. Kendi avucunun içinde seyahati Ve gökyüzünün her yerde mavi olduğunu öğreteceğim. (Yaradana Mektuplar, Bedri Rahmi Eyuboğlu)</p>
<hr />
<p>Beklemeyi bilmek, öğrenmek ayrı; ne beklediğini bilmek, öğrenebilmek apayrı. Beklenen gelmeyebilir, beklenen yanlış yerde/zamanda beklenmiş, yeterince beklen(e)memiş olabilir. Geldiği, çıkageldiği, beklenmedik anda/yerde(n)/biçimde sökün ettiği olur. Şiirde de öyle değil mi, Necatigil&#8217;in dediği gibi: “Bazı şiirler bazı yaşları bekler.” (Acı Bilgi Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi, Enis Batur)  s.64</p>
<hr />
<p>Hiçkimse ne zaman öleceğini bilmek istemez sanırım. Ne zaman öleceğimizi önceden bilmiş olsaydık hayatın tadı kalır mıydı? Peki, talihimizi, hayatımızın hiç değişmeyecek oldugunu, aynı sıradan hayatı ömür boyu sürdüreceğimizi bilmek? Yarının ne getireceğini bilemeyiz, bu “yarın beklentisi”ne “umut” diyoruz. Umudunu kaybeden insan için “yarın” yoktur. Aynı günün tekrarı vardır. Tanpınar&#8217;ın yarım kalan romanı Aydaki Kadın&#8217;da altını çizdiğim bir cümle var: “Bilir misiniz dünyada en korkunç şey nedir? Talihini bilmek.. Onu anlamak yok mu? O mutlak çaresizlik fikri bir kere sizi sarmasın&#8230;” diyor romanın kahramanı. Doğan her güne umutla bakabilmek, yarın güzel şeyler olabileceğine inanmak ruh sağlığı için önemlidir, aksi mutsuz eder.  s.70</p>
<hr />
<p>Plinius&#8217;un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle uğraşıyorum; delilik ediyorsam, bundan zarar görecek başkası değil, benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor. (Denemeler, Montaigne)  s.71</p>
<hr />
<p>Sağanak musıkiyi bıraktığı yerden tamamlamağa çalışıyordu. Onun öyle ağır viyolonselleri, kemanları, büyük davullar, yoktu. Bununla beraber hiddetini bir yığın yırtılışla beslemesini biliyordu. Evvela yemyeşil bir ışıkta gök bir taraftan çöktü, sonra bir bulutun armadası etrafı kapladı. Yıldırım, Ortaköy üstlerinde durmadan bir şeyler aradı. Siyah bulut ne varsa silip süpüren bir hortum olmuş, yetişemediklerini önünde kovalayarak Boğaz&#8217;ın üstünde yürüyordu. Birkaç martı, kirli ve biçare yumaklar hâlinde rıhtımın biraz ötesine düştüler. Fırtına kendi çıkarttığı yükseklikte onları boğmuştu. Yağmur artık büyük su yığınları hâlinde etrafa çarpıyordu. (Yaz Yağmuru, Ahmet Hamdi Tanpınar)  s.78</p>
<hr />
<p>Bulutları sevmek, yalnız bulutları&#8230; &#8211; Ey gizemli kişi, kimi daha çok seversin, söyle: Babanı mı, anneni mi, kız kardeşini mi, yoksa erkek kardeşini mi? &#8211; Benim ne annem, ne babam, ne kız, ne de erkek kardeşim var. &#8211; Dostlarını? &#8211; Bu sözcüğün ne anlama geldiğini hiç bilememişimdir. &#8211; Vatanını? &#8211; Hangi enginlerde olduğunu bilmiyorum onun. &#8211; Güzelliği? &#8211; İlahi ve ölümsüz güzelliği sevebilirdim. &#8211; Peki, sevdiğin bir şey var mı senin, ey tuhaf yabancı? &#8211; Bulutları severim ben&#8230; Gökte yüzen bulutları&#8230; Yücelerde&#8230;O harika bulutları! (Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy)  s.79</p>
<hr />
<p>Şiir çetin iştir, çileyle olgunlaşır. Çile, şairin kalbini ve kelimelerini mayalar. Bir toplumun öz şiirine varabilmek çetin iştir. Önce de o toplumla ve o toplumun medeniyeti ile pişmek, hâlli hamur olmak ister&#8230; Kendini o toplum ve o medeniyete adamak ister&#8230; Hele hele, efendilik ister, çile ister. Ün yapmak için takla atanların, davul zurna çalanların, şarlatanların işi değildir o. Ün için, itibar için ödünç kalem alanların, politika konsomatrislerinin hiç değil. (Düşman Kazanmak Sanatı, Tarık Buğra)  s.82</p>
<hr />
<p>Sevgiliyi dinlemek&#8230; Onun sesine, kelimelerine kulak kesilmek. Onun ağzından çıkan kelimeleri havada yakalamak hayaliyle kalbin kanatlanması&#8230; “Bütün saadetler mümkündür.” diyen Ziya Osman Saba, bu saadeti de mümkünler arasına kaydetmiş midir? Sesin işler gibi bir şûh kanat gamlarıma, Seni dinlerken olur kalbim uçan kuşlara eş; Gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş, Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma. (Bütün Şiirleri, “Senin İçin”, Cenap Şahabettin )  s.101</p>
<hr />
<p>Kör et gözlerimi; yine de görürürüm seni, kapat kulaklarımı; duyabilirim seni, ayaklarım olmadan da gelebilirim sana, çağırabilirim seni ağzım olmadan da. Koparsan da kollarımı, tutarım seni, yüreğimle, ellerimle olduğu gibi, kapatsan da yüreğimi, beynim çarpacak ve beynime salsan da alevler, kanımın her damlasında taşırım seni. (Dua Saatleri Kitabi, Rainer Maria Rılke)  s.107</p>
<hr />
<p>Gece eşyanın ve hayatın silinip yalnızlığın derinleştiği ve koyulaştığı zamandır. Dünyevi resimler ve ilgiler azaldıkça gönle dolan endişe ve emeller de azalır, ruh ötelere doğru bir yolculuğa çıkmaya hazır hâle gelir. Gece insan tek başınadır, uzakta çok uzakta parıldayan yıldızlar ile dostluk kurar, bu dostluk ruhun latif bir âleme doğru yapacağı yolculuğun ilk aşamasıdır. İnsanoğlu için sonsuzluk kavramının dünya şartları ile idraki ve tasavvuru yıldızların temaşası ve tefekkürü ile başlar. Bütün derinliğine rağmen laciverd gökyüzünün bir sonu, orada asılı gibi duran yıldızların sonlu uzaklıkları vardır. İnsan bu derinliği ve mesafeleri arz üzerindeki günlük derinlik ve mesafe algıları ile karşılaştırarak namütenahi olarak yorumlar, buradan bu namütenahi gibi görülen ama gerçekte bir tenahisi olan sema âleminin bu muhteşem evrenin asıl sahibine her cihetten asıl sonsuz olana geçebilir.</p>
<p>Artık göz fiziksel gerçeklikten kurtul maya başlamıştır ve bundan sonra da o göze fazla ihtiyaç olmeyacaktır, çünkü gönül gözü görmekte, hakiki aşkın ilk esintileri varlığın derinliklerinde hissedilmektedir. Böyle bir gece, bu hâleti yaşayan gönül ve bu güzellikle hafifleyen bir ruh için artık sadece Dünya&#8217;nın kendi etrafında dönmesiyle meydana gelen astronomik bir doğa olayı değildir. Gönlü aşk ile tanıştıran ve ruhu kesafetten azade kılan bu zaman dilimi beşeri olmaktan ziyade ilahidir ve lâhütidir. Yıldızlar yine oradadır, lakin gönlün onlara atfettiği mânâ artık çok başkadır, onlar şimdi O&#8217;nun kudret ve azametinin güzelliğine baha biçilemeyen birer nişanesidir ve bu kudret ve azamet karşısında kalb ancak tehlil ve teşbih deryasına iltica ederek huzur ve sükünet bulur. (Yahya Kemal&#8217;in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, Sadettin Ökten)  s.124</p>
<hr />
<p>Gökyüzünü serkeş bir tay hâline getirir de yeni ayı ona nal yapar, o nalı ateşe kor, kızdırır. Kışın gümüşler saçar, güzün dallardan altınlar döker. Dağ, onun takdiriyle ağır bir hâle gelmiş, oturmuş. Deniz, ondan utanıp erimiş, su kesilmiş. (Mantık al-Tayr, Ferideddin-i Attar) Gökyüzünü asi bir taya benzetmiş. Ay, dağ, deniz adeta mitolojik kahramanlar gibi anlatılmış. Muhteşem sözler etmiş Attar.  s.128</p>
<hr />
<p>Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım Kurbânın olam var mi benim bunda günâhım (Tenha Şiirler, “Gazel”, Nahifi, Haz: Ahmet Güner Elgin) Ây yüzlü sevgiliyi göz görür, gönül sever. Bunda âşığın ne günah var, değil mi? Tecahülüarif böyle bir şey. Ben yapmadım, onlar yaptı. Ne hoş bir incelik.  s.133</p>
<hr />
<p>Taberi Tarihinde geçen bir efsaneye göre, Âdem ile Havva&#8217;nın üzerlerindeki cennet yaprakları kurur ve yere dökulur. İşte gül, bu kuruyup yere düşen yaprakların tekrar topraktan çıkmasıyla oluşmuş çiçeklerden biridir. Tasavvuf edebiyatında “gonca” “tevhid”in; “gül” ise “vahdet”in sembolüdür. Aynı zamanda “gonca”nın yapraklarının açılmamış olması; dile gelmeyen, yürekte bir sır gibi saklanan İlâhi aşk olarak, “gül” ise yapraklarının açılmış olması dolayısıyla, aşkın dışa vurumu olarak değerlendirilmektedir. Divan Edebiyatı şairleri içinde “gül”ü kullanmayan bir şair neredeyse yok gibidir. Klâsik Edebiyatta “gül”, yer yer Tasavvuf Edebiyatından gelen mistik söylemle yer yer de beşeri ya da plâtonik bir aşkın konu olduğu dünyevi sevgili ile birlikte anılır. Bu kadar ulvi bir estetiğe sâhip olan “gül”ün uğruna canını veren müştâkı “bülbül”dür. Edebiyatımızda “bülbül”ün “gül” ile birlikte anılışı “bülbül”ün “gül” ile olan tarifsiz aşk imtihânıdır. (Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Gül İmgesi, Melek Çetin)  s.139</p>
<hr />
<p>Hüzün bize hayatın kırılganlığını, dünyanın faniliğini, şeylerin gelip geçiciliğini öğreten görkemli bir misafirdir. O misafirle biz kendi acziyetimizi, dünya içinde bir nokta olmaklığımızı, kibir ve büyüklenmenin beyhudeliğini fark ederiz. Ölüm yönelimli bir varlık olarak insan, hüzünle kendi iç potansiyellerini fark eder, içe bakar, içe derinleşir. O hâlde bize dünyada bir gurbet hissi yaşatan hüznümüzü sevelim, onu hastalık olarak gören ve gösterenlere karşı duralım. Hüzün Hastalığı, Kemal Sayar)   s.165</p>
<hr />
<p>Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeleri Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür.Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir! (İnsan Olmak, Engin Geçtan) .. Dokunma; bir insana en kısa yoldan, sen benim için önemlisin seni yalnız bırakmayacağım, mesajını verir. Hiçbir söz, bu mesajı, dokunma kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun başını şefkatle okşaması, kızgın birkaç sözden sonra sevgilinin sarılması, saatlerce açıklama ve anlatımlardan daha etkilidir. (Yeniden İnsan İnsana, Doğan Cüceloğlu)  s.173</p>
<hr />
<p>Çalımından geçilmeyen biz Fransızlar 18. yüzyıldaki değeri Aydınlanma Çağı&#8217;nın düşünce tarihinde bir eşi benzeri olmadığını zannederiz. Oysa Araplar tarafından 750 ile 1200 yılları arasında yazılan birkaç eserin başlığına bakmak bile bizlerin burnunu kırmaya yeter. (Kâğıt Yolunda, Erik Orsenna)  s.182</p>
<hr />
<p>Karanfil için en güzel şiiri Ahmet Haşim yazmıştır. Yârin dudağından getirilmiş bir katre alevdir karanfil. Yârin dudağı bir volkan olmalı yahut bir tür cehennem. Prometheus&#8217;un Olimpos Dağı&#8217;ndan çalarak insanlara getirdiği ateş belki de karanfile dönüşmüştür. Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil, Ruhum acısından bunu bildi! Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer, kızgın kokusundan kelebekler, Gönlüm ona pervane kesildi. (Piyale,”Karanfil”, Ahmet Haşim)  s.193</p>
<hr />
<p>Şu var ki, kelimeleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek lazım. Hangi kelime hangi kelime ile yan yana geldiğinde nasıl bir ışık peyda olur? Bunu bilmek lazım. Mallerme&#8217;nin “Şiir, kelimeler dinidir.” demesi bundandır. Şiir, bu suretle hüner ve marifet işi oluyor. Öyledir de. Ata binmek, kundura yapmak, hatta kundura boyamak ne ise şiir de odur, yani ustalık ve ihtiras işi. (Yazılar -Makaleler, Konuşmalar, Yanıtlar-, Cahit Sıtkı Tarancı)  s.198</p>
<hr />
<p>Kelimeler var. Kalbe dokunduğunda kimi şifa, kimi atlıyı atından indirir bir kılıç darbesi. Kimi ölüyü diriltir kimi diriyi öldürür. Eyüp Kitabı&#8217;na bakılırsa, ruhu hayattan tiksinince artık şikâyetlerini tutmayıp buruk bir kalple konuşmaya başla yanlar var. Diyor ya Mevlânâ, sözü, hâli olunca pervaz vurup kanatlananlar var. Kelimenin hacmi, cismi, ağırlığı, şekli şemaili var. Her biri aynı değil, söz var, öz var. (Mimoza Sürgünü, Nazan Bekiroğlu)  s.199</p>
<hr />
<p>Evet önümüz bahardır biliyorum leylâklar açacak biliyorum kiraz da çıkacak yakında iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da başka bir şey düşünemiyorum şimdilik bağışla. Büyük Saat, &#8216;Baharda&#8217;, Turgut Uyar  s.229</p>
<hr />
<p>Masal çocuğun kulağına hayatın hikmetini fısıldar. Bunun bilimsel bilgi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu bülbül sesi, su şırıltısı, bulut gülümsemesi, kuzu melemesi gibi bir şeydir. Uğur böceğinin parmak uçlarında gezinip gezinip aniden uçmasıdır. Hayat dediğimiz şey ise zaten kuzukulağı, patlangaç mısır ve reçel kavanozundan oluşmuştur; tadılır, anlaşılır. Masal hayatı uykuya taşır. Çocukların gözleri pembebeyaz anne yüzlerine baka baka kapanır. Hayatın uykudaki boyutunda rüyalar başlar. Uykudan önce, uykudan sonra diye birşey kalmaz. Zaman yekpare bir çayırlık gibi uzanıp gider. Çayırda genç taylar, tazılar, ceylanlar, ibibikler, derecikler ve çocuklar bi koşu tutturur. Masallara boşverdiğimiz günden bu yana rüya göremez olduk. İp koptu, zaman uçtu, hayat köşe-bucak bir yerlere saklandı. Uykularımız kâbuslarla donatıldı. Aydınlık bir yüz gördüğümüzde ilk aklımıza gelen cümle &#8216;Sırıtma lan&#8217; oluyor.&#8221; Hüzün ve Tesadüf, Mustafa Kutlu  s.231</p>
<hr />
<p>Mutluluğa engel olan şey, “mutluluk arayışı”nın kendisidir. Duygular, “aşırı (hiper) niyetten” kaçar. Bu en belirgin haliyle mutluluk konusunda ortaya çıkar: mutluluk aranamaz, kendiliğinden gelmesi gerekir. Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, kendiliğinden olmasına izin vermemiz gerekir. Tersine, mutluluğu ne kadar çok amaçlarsak, o kadar çok kaçırırız. (Duyulmayan Anlam Çığlığı, Viktor E. Frankl)  s.242</p>
<hr />
<p>Günümüzde giderek yayılan hayal kırıklığını daha iyi anlayabilmek için, bu büyük vaadin genişliğine ve endüstri çağında maddesel ve ruhsal alanlarda ulaşılan muhteşem gelişmelere bir göz atmak yetecek. Artık birçok insan, endüstri çağının verdiği sözleri ve büyük vaatleri yerine getiremeyeceğini anlamış durumda. Çünkü biliyorlar ki, mutluluk ve en büyük hazzı tatmak, tüm arzuların yerine getirilmesinin bir toplamından ibaret değildir. Yaşamımızın efendisi olmak düşleri, hepimizin bürokrasi makinasının birer çarkı olmamız karşısında, suya düşmüştür. Duygu, düşünce ve tutkularımız, kitle iletişim araçlarına egemen olan endüstri ve devlet güçleri tarafından yönlendirilmektedir. Ekonomik gelişmenin artarak büyümesi, yalnız zengin ulusların bir imtiyazı olarak kalmış, onlarla fakir uluslararasındaki fark giderek dev boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca teknik gelişmeler, bir yandan çevre ve doğa kirlenmesi konu sunu gündeme getirirken, öte yandan da, tüm insanlığın sonu olabilecek atom savaşı tehlikesinin doğmasına yol açmışlardır.</p>
<p>Albert Schweitzer 1952&#8217;de Nobel Barış Ödülü&#8217;nü almak üzere Oslo&#8217;ya geldiğinde, bütün dünyaya şöyle seslenmişti: “Olayları oldukları gibi görmeye cesaret edelim. İnsan, insan üstüne yükselmiştir&#8230; Ama insanüstü güce erişmenin gerektirdiği, insanüstü akılcılığı gösterememektedir. Artık şu gerçeği itiraf etmenin Zamanı gelmiştir sanırım: Üstün insan, gücünün artmasıyla birlikte, gerçekte zavallı ve acınacak insan hâline gelmiştir&#8230; Uzun süredir anlamamız gereken bu gerçeği, şimdi lütfen kabul edelim. Üstün insan olmakla, gerçekte, insan dışı bir varlık olduk biz.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)  s.242</p>
<hr />
<p>Unutma, dedi, ne zaman ki sıkıntıdasın, bu hapları yutacağın yerde, derin bir nefes al, içinden tut nefesini, yüreğinden bir kere, ama yüreğinden, sözüme dikkat et, yüreğinden, yüreğinden anladın mu, yüreğinden bir kere “Allah&#8217;ım” deyiver, sonra nefesini birden koyuver.</p>
<p>(Matmazel Noraliya&#8217;nın Koltuğu, Peyami Safa)  s.249</p>
<hr />
<p>İnsanın kendisine sınır koymayı beceremediği bir kültürde büyümek mümkün değildir. Sorumluluk almadan, başkalarının yükünü sırtlanmadan büyümek mümkün değildir. Arzularımızın hemen tatmin bulduğu, sabır ve kanaatin unutulduğu bir iklimde büyüyemeyiz. Ruhsal olgunluk için bir tutam acı, emek ve gözyaşı gerekir. Nefsinden feragat etmeyi bilmeyen kişi, kemalat dairesinden içeri adım atamaz. Olmak, sabır ister. (Olmak Cesareti, Kemal Sayar)  s.260</p>
<hr />
<p>Fahim Beyin yakınında bulunanların bu rüyaya böyle bir ehemmiyet vermemelerine imkân yoktu. Biliriz ki, insanların çoğu hâlâ karanlıktan gelecek haberleri dinler ve ömürlerini kurtaracak mucizeyi beklerler. Düşünsek, beşeriyetin tarihi malum olduğundan, şimdiye kadar böyle kaç rüya, tarihin de seyrini değiştirmiş, nice milyonlarca insanın ömürleri, hatta kendilerinin bile değil de başkalarının gördükleri bir rüya yüzünden ve onun tabiriyle kurtulmuş, düzelmiş yahut bozulmuş ve mahvolmuştur! Esasen nice insanın ömürleri güya ezelde gördükleri bir rüyanın tesiri altında kalarak, o rüyayı yerine getirmek için gibi geçer ve zaten belki yeryüzünde her tahakkuk eden şey de ancak evvelce görmüş olduğumuz yahut başkalarının görmüş oldukları rüyaların gerçekleşmesinden ibarettir. (Fahim Bey ve Biz, Abdülhak Şinasi Hisar)  s.261</p>
<hr />
<p>Renkler çığlık atar mı?</p>
<p>Renklerin çığlık attığını söylüyor Ahmet Muhip Dıranas. Akşam üstü günbatımında renkler cenk eder, renklerin çığlığıyla “Lavanta çiçeği kokan kederleri”miz uyanır.</p>
<p>Hoyrattır bu akşamüstüler daima.</p>
<p>Gün saltanatıyla gitti mi bir defa</p>
<p>Yalnızlığımızla doldurup her yeri</p>
<p>Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,</p>
<p>Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan</p>
<p>Lavanta çiçeği kokan kederleri;</p>
<p>Hoyrattır bu akşamüstüler daima.</p>
<p>(Şiirler, “Olvido”, Ahmet Muhip Dıranas)  s.268</p>
<hr />
<p>Renklerin sinemada anlatım öğesi olarak ifadeleri</p>
<p>Beyaz: Kar, soğuk, barış, temizlik, incelik, kibarlık, saflık, zarafet, kırılganlık, zayıflık, matem, bekâret, teslimiyet, sadakat, güven, iyilik gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Siyah: Ölüm, karanlık, yas, korku, kötülük, suç, canilik, kir, endişe, ciddiyet, kuvvet, zindelik, enerji gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Kırmızı: Sıcaklık, tehlike, kızgınlık, durmak, heyecan, aşk, tutku, ihanet, güç, dayanıklılık gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Sarı: Güneş ışığı, eğlence, sıcak, kuru, çöl, varlık, hastalık, güç, doğu, hainlik, ihanet, parlaklık, göz alıcılık, mükemmellik gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Yeşil: Bahar, tazelik, umut, gençlik, ölümsüzlük, hastalık, çürüme, gizem, gıpta, kıskançlık gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Mor: Melankoli, ciddiyet, gün doğuşu, gün batımı, gerilim, zarafet, saltanat, drama gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Turuncu: Güneş, gençlik, sıcak, dayanıklılık, neşe gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Mavi: Serinlik, sonsuzluk, gerçeklik, özgürlük, doğruluk, gece, derin duygular, açık hava, haysiyet, cennet, içtenlik, göksellik, önem gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>(Sinemada Renk Olgusu Bağlamında Mavi Renk Metaforunun Kullanımı, Şerafettin Eray Koca)  s.269</p>
<hr />
<p>Uyku ve rüya Yahya Kemal şiirlerinde çok sık geçer. Rüyalar onun için vuslat anıdır; rüya içinde rüyadır sevgiliyle kavuşma anı.</p>
<p>Gözlerden uzaklaşınca dünyâ</p>
<p>Bin bir geceden birinde güyâ</p>
<p>Başlar rü&#8217;yâ içinde rü&#8217;yâ.”</p>
<p>(Kendi Gök Kubbemiz, “Akşam Musikisi”, Yahya Kemal Beyatlı)</p>
<p>Yahya Kemal&#8217;in “Başlar rü&#8217;yâ içinde rü&#8217;yâ” dizesi, “rüya içinde rüya” fikrini işleyen Inception filmini düşündürdü bana. Rüyalara girip insanların bilinçaltlarında sakladıkları sırları çalmaya çalışan bir grup rüya hırsızını anlatıyordu film. Kendi metinlerimize alıcı gözle bakmayı denesek mi diyorum.</p>
<p>(Inception, 2010, Yönetmeni: Christopher Nolan)  s.272</p>
<hr />
<p>Rüzgârın, çiçeklerin, kuşların dilini bilseydik belki biz de seher yeliyle dertleşebilirdik. Seher yeli, nazlı yâre bizden haber götürürdü.</p>
<p>Seher yeli bizim ele gidersen</p>
<p>Nazlı yâre küstüğümü söyleme</p>
<p>Ne güzel türkü sözlerimiz var. Nazlı yâre küsmüş. Seher yeliyle paylaşıyor üzüntüsünü. Küstüğümü söyleme, diye de tembihliyor. Seher yeli sır tutar mı hiç?  s.277</p>
<hr />
<p>sessizlik nedir, nedir ey biricik sevgili? sessizlik, söylenmemiş sözlerden başka nedir?</p>
<p>(Yeryüzü Âyetleri,”İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına”, Furuğ)  s.285</p>
<hr />
<p>Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur<br />
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur<br />
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan<br />
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu (Ben Sana Mecburum, Attilâ İlhan)</p>
<p>#<br />
Belki de sevmekle kurtulacak dünyamız. Kıyamet senaryoları üreten insanlar, gün gelecek “sevgi enerjisi”ni keşfedecekler. Sevginin de bir enerji kaynağı olabileceğini düşünüyorum.</p>
<p>Interstellar filminde “Sevgi bizim icat ettiğimiz bir şey değil. Sevgi, uzay ve zaman boyutlarını aşan tek şey.” diyordu Doktor Brand.</p>
<p>(Interstellar, 2014, Yönetmeni: Christopher Nolan)</p>
<p>s.292</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sonbahar İstanbul&#8217;un asıl mevsimidir.” der Ahmet Hamdi Tanpınar ve İstanbul&#8217;un sonbaharını yahut sonbaharın Istanbul&#8217;unu şöyle anlatır:</p>
<p>Hemen her şeyde suya uzatılmış bir asma dalının tazeliği vardır. Gök bazı anlar büyük bir gül tüveycinin arasından görünüyormuş zannını verir, ve eşya, sanki hakikatte mevcut değillermiş de biz onları hatıralarımızdan yaratmışız, ister istemez içimizde canlanmışlar gibi, daima bir duyguya bürünerek bizimle konuşurlar. Bu, küçük serlerde, vitrinlerde yığılmış çiçeklere, uzak ve şahsi hatıralar gibi baktığımız, bahçelerde kasımpatlarını her gördüğümüz zaman, içimizde gizli bir kemandan taşan uzun ve beyaz süküt nağmelerini dinlediğimiz mevsimdir. Kadınların bakışlarındaki mananın değiştiği, suların sesine, kendisini bir uzlette bulma hissinin acılığı karıştığı, ağır hastaların her an, beklenen bir saat sesinin vehmiyle ürperdiği mevsimdir.</p>
<p>(Mücevherlerin Sırrı, Ahmet Hamdi Tanpınar)  s.293</p>
<hr />
<p>Dost arayan gönüller onu bir insan varlığında bulmasalar bile tabiatta bulurlar. Bir dere kenarındaki su sohbeti, yüzlerce insana çevrilen hasbihâlden çok zengin ve çok daha değerlidir. Çünkü onda bir kalple konuşulur ve o kalbe derinlerdeki bütün sırlar açılır, acılar anlatılır. Hem de ondan şifa umulur; onunla yaralar tedavi edilir. Suyun çiçeklerde koku, gökyüzünde renk, tende hayat olmadan önce varlığının en büyük hikmeti yaraları tedavi etmesidir. Ruhtaki derin yaralar Kur&#8217;an&#8217;da sesle tedavi edildiği gibi, tabiatta su ile tedavi edilirler. (Hareket Dergisi, Şubat 1972, Sayı: 78, “Kendini Bulmak”, Nurettin Topçu) “s.297</p>
<hr />
<p>Aliya İzzetbegoviç, şairin hakikatiyle bilim insanının hakikatini karşılaştırmış. Hangisini kendinize yakın buluyorsanız hakikatiniz odur, diyor. İki hakikat, biri şairin diğeri bilim adamının hakikati. Şaire göre yıldızlar ya göz kırparlar ve üzgündürler veya göklerden bize bakıp ebediyetten bahsederler; ay, semanın ışığı, âşıkların arkadaşıdır; dere mırıldanır ve bir hikâye anlatır; yaşlı meşe ağacı sırlar saklar, gökler gülümser ya da öfkeyle gürler; dağ zirveleri büyük mavi gökte düşünür ve tabiatın ezeliliğinden ve tüm beşeri şeylerin geçiciliğinden bahseder, vs. bilim ise varlıkları hayli farklı görür. Bilim için tabiat ayrılmış, tecrit edilmiş bir hâldedir, oradadır; âlem boştur; her şey kendinde, kör ve gayrişahsi kuvvetlerin bir oyunundan ibarettir. Ay, bilinen veya anlaşılabilen herhangi bir gaye olmaksızın uzayın karanlığında milyonlarca yıldır hareket edip duran düz ve soğuk bir gezegendir. Eğer şairin yalanının mı yoksa bilim adamının doğrusunun mu bize daha yakın olduğunu ve daha fazla hakikat sunduğunu kesin olarak söyleyebilseydik kendimiz hakkında çok daha fazla şey öğrenebilirdik. Belki de mahiyetimiz ve kökenimizle ilgili cevap, bizim kim olduğumuz ve nereden geldiğimizle ilgili soruların cevabı burada yatmaktadır. (Özgürlüğe Kaçışım, Aliya İzzetbegoviç)  s.303</p>
<hr />
<p>Abdülhak Şinasi Hisar&#8217;ın Fahim Bey ve Biz romanında şöyle güzel bir cümle vardır: “Hayatın başlangıcı gibi sonu da bir ninni, masal ve uyku ihtiyacını duyuyor.” İnsan çocuklukta neye ihtiyaç duyuyorsa yaşlılıkta da ona ihtiyaç duyuyor. Bir çocuk ninniyle, uykuyla, masalla büyür. Ninni, uykunun girizgâhı; masal, çocuk için bir tür rüya hâli.  s.324</p>
<hr />
<p>Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar<br />
Her biri bir damla atıyor aşağıya<br />
İşte yağmur bunun için yağıyor<br />
Ben bunun için yağmuru seviyorum</p>
<p>(Şahdamar, &#8220;Ötesini Söyleceğim”, Sezai Karakoç)  s.336</p>
<hr />
<p>Dünyayı bir zeytin ağacına, insanları ise onun yağına benzetir Mevlânâ: Ağacın kökü topraktır, şu gökse dalıdır, budağıdır, yaprağıdır. Dünya zeytin ağacıdır, biz de sanki yağıyız onun. (Divân-ı Kebir, 1. Cilt, 51. Gazel, Mevlânâ)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/">Raşit Keskin – Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; Dile Gelen Taş  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2021 11:07:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25072</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bâzen üşenip de yazmak istemediğim zamanlar, avucuma noktalar koyarım. İnkişâf etmemiş&#8221; tohumlar gibi, elimin harâretiyle, o küçücük zeminde, filizlenip boy atacak bir çekirdekten hâsıl olan” dallı budaklı ağaç gibi, sanki cihâna kol atacak gibi gelir. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Ben derim ki: Ağlayan da haklı, gülen de. Veren de haklı, alan da. Şu garip kadını seven de haklı, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/">Samiha Ayverdi – Dile Gelen Taş  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25073 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-300x169.jpg" alt="" width="437" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/samiha.jpg 960w" sizes="(max-width: 437px) 100vw, 437px" /></p>
<p>Bâzen üşenip de yazmak istemediğim zamanlar, avucuma noktalar koyarım.</p>
<p>İnkişâf etmemiş&#8221; tohumlar gibi, elimin harâretiyle, o küçücük zeminde, filizlenip boy atacak bir çekirdekten hâsıl olan” dallı budaklı ağaç gibi, sanki cihâna kol atacak gibi gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben derim ki: Ağlayan da haklı, gülen de. Veren de haklı, alan da.</p>
<p>Şu garip kadını seven de haklı, söven de. Herkes, her şey haklı.</p>
<p>Yalnız ben değilim.</p>
<p>Ne zaman haklı olurum bilir misin?</p>
<p>Senin istediğin gibi olursam Allâh&#8217;ım&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dediler ki hava ne karanlık ne kasvetli. Güldüm. Eğer onların da gönlüne güleç yüzün tebessümle baksaydı, ne tatli bir gün, ne latif bir hava derlerdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>» Hepimiz, kâinat kitabı içinde bir yazıyız ve dünyâya, kendi vücüdumuz suâlinin ifâde ettiği mânâyı çözmek için gönderildik. Ammâ inan bana, inan ki, bu cıhanda, benimle biliş tutmadan, o mânâyı kendi kendine çözen bir kul görmedim. Sen gördünse varalım berâberce alnından öpelim?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hüzün ve hasret, kâh kuşluk! vakti güneşi gibi göz kamaştırmaktan çekinip, boynu bükük alçacık durur.</p>
<p>Kâh, meydana dökülmüş bir defineye benzeyen öğle vakti güneşinin huyuyla huylanmışçasına, düşünmeden yakar, kavurur.</p>
<p>Kâh onu, yanı başımızdan savdığımızı sanırız. Kapı ardına saklanıp, nâgehan” yolumuzu kesen alaycı bir arkadaş cesâretiyle belirip yüreğimizi oynaUr.</p>
<p>Gene o hüzün ve hasret, bâzen de, yeni doğmuş bir çocuğun el ayası gibi, yumuşak ve nâzik olur. Dokunmaya, örselemeye hatta öpmeye kıyamayız.</p>
<p>Gene o hüzün ve hasret, zaman gelir, toprakla güreşmekten budaklaşmış haşin bir pençe gibi, zahmetlerle yüz göz olmuş bir zâlim olur, boğuşur, didişir, yener yenilir, haykırır, şahlanır.</p>
<p>Ey zamânı inşâ eden! Mâdemki ebediyetle başlayan ayak seslerin hâlâ yürüyüşüne devam ediyor, edecek de. Mâdemki biz de bu sesleri kâh kovalayan, kâh kaçıranlardanız. Onun acısı da, onun hasreti de, sâhibinin peşi sıra giden gölge misâli, kâh önümüze düşer, kâh ardımızda kalır, kâh yanımızda yürür, kâh içimizde saklanır. Ammâ gizli de olsa, âşikâre de çıksa, kurtuluş yok. Ya o bizde, ya biz ondayız, Allâh&#8217;ım&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bana ne, demekten vazgeç! Herkesin derdini de sevincini de paylaş.</p>
<p>Herkes kimdir?</p>
<p>Herkes dediğin: Sensin!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bugün kendime dargınım. Her zaman sana küsecek değilim ya&#8230; Bir de bana: “İnsafsız,” dersin. Eğer dediğin gibi olsaydım, dargınlığım seninle olurdu.</p>
<p>Keşki sana küsseydim. Ammâ belki gene de öyle olacak. Çünkü, neden kendi kendimle aramın açıldığını sormuyorsun?</p>
<p>Öyle, biliyormuş gibi de yüzüme bakma. Yoksa sâhiden mi biliyorsun?</p>
<p>Doğru, bilemezsin. Sen, sâde bizim bilmediğimizi bilir, bildiklerimize ise, konuşmasını yeni öğrenmiş bir çocuk gibi hayretle bakarsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hasta değilim, sarhoş da sayılmam.<br />
Vakit vakit tutan nöbetlerim de yok.<br />
Bakıyorum, deli de demiyorlar, ammâ dîvâneleri neden bu kadar seviyorum?<br />
Neden aklını yağmaya verenlerle aram bu kadar iyi?..&#8221;</p>
<p>Bana sayı öğret&#8230; diye yalvardımsa, en güç hesaptan mı başlatman lâzımdı? Yazıya çiziye gelmez o hasret dakikalarını önüme serip de, bir acemiye, bildiğini de unutturup, şaşırtmak, senin mektebinden gayrı nerde âdet olmuştur?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Küsenler, kızanlar, taşlayanlar! Haydi, durmayın, vurun bana!</p>
<p>Korkmayın, halden anlamayanların hallerini anlamakla vazifelenen bu yürek, dişe diş, tırnağa tırnak kaydında değildir. Korkmayın, korkmayın vurun ona!</p>
<p>Niçin mi bu talep, bu iştiyak?! İçimde, zerrelerimi raksa getiren melâl(keder) yatışmıyor Allâh&#8217;ım, yatışmıyor. Bir çâre istiyor, arıyor, bekliyorum.</p>
<p>Bilirsin; zaman olur, göz dudak kesilir; hummâ” ve ateşle kavrulur. Zaman olur, dudak, sırrını ilân eden bir göz gibi, görüp araştırıcı olur. Zaman olur, zerreler içinde mahşer kurulur. Zaman olur, haşır gününden nişan veren o yürek, ademin&#8221; tâ kendisi oluverir.</p>
<p>Bu nasıl bir melâldir, Allâh&#8217;ım? Anlatamamak, söyleyememek çilesinden kurtulsam, biraz olsun yatışır mıydım acep?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kimse bilmiyor ki biz, birbirimizin dudağından akan tek yudumuz. Zâten, ayrı ayrı köşelerden kaynadığımız için değil mi bu çatışma, bu çekişme, ey gönlümü alıp götüren?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey gönlüm, bana nasihat verme: Örtün gizlen! diye boş söz söyleme&#8230; Nasıl örtüneyim ki, gömleğim, ateşinden yanıp kavruldu. Onun için üryânım&#8217;&#8230;</p>
<p>Eğer esvâbın” genişse beni de içine al da bâri öylece saklanmış olayım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göz, açılıp kapanmakla nûrundan kaybeder mi? Harab türab olan, dünyadan toplanıp gene de dünyaya bağışlanacak olan et ve kemiktir.Seninle ihyâ olmuş bir yüreğe, son ve kıyâmet olur mu? Ey şanlılar şanlısı, ey dünya güzeli?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ben sana, bir tek huyunu mu düzelt, dedim. Benim izimde yürü, bende yok ol! dedim.<br />
Bir tek nohut için koca tencere kaynatılmaz. Getir şu çuvalı, boşalt&#8230; Ben de ocağı uyandırayım!”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir ara bana da &#8220;Heybende ne var var&#8221; dediler. “Ne bileyim?” dedim. “Baksana!.. ” dediler.</p>
<p>Heybemin tek gözü vardı, araladım, baktım. Bomboştu. Ammâ bu nasıl bir boşluk olmalı idi Ki içinden öylesine dayanılmaz bir râyiha&#8217; çıktı ve: “Allah!” diye de bir ses geldi ki düşüp bayılmışım.</p>
<p>Bu defâ, beni sorgu suâle tutanlar: “Öldü, öldü!” diyerek etrâfımda toplandılar. Ölmemiştim. Onları duyuyor, lâkin cevap veremiyordum. Nasıl ölmüş olabilirdim ki, o güzel koku ciğerlerimden bütün mesâmelerime” yayılmış, duyduğum o sesle berâber beni esir etmişti.</p>
<p>Etrâfımdakiler hâlâ: “Zavallı göçebe öldü&#8230;” diyorlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ne aça acımalı, ne bikese,(kimsesize) ne yoksula&#8230; Kim ki sensiz, kim ki senden habersiz; ona yanmalı, ona ağlamalı&#8230;</p>
<p>Dünyâ bunu bilse, buna inansa âh, ne kavga kalır ne de nizâ(çekişme)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Şairsin dediler, âlimsin dediler. Amma senin esirin olduğumu bilemediler. Sen biliyorsun ya.. Bilmesinler, görmesinler, söylemesinler. Meramım, niyazım zati bu benim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sen ve ben, iki ayrı kalıbın sâkinleriyiz.! Artık, kim bunu böyle istedi, diye düşünüp gam yemiyoruz. Zira, ne kara gözlü adam dünyâyı kara görür, ne yeşil gözlü kadın için dünyâ yeşildir. Yeter ki ayrı bakışlar, ayrı kalıplar, aynı hakikatin tekliğini görebilsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dünyâ, çirkefini penceresinden döken kadının hareketine özenip, gözünün tutmadıklarını, kendinden dışarı atmak istese de atamaz. Sırlı bir câzibe kânunu, çöpü de çirkefi de gene onun bağrına iâde ederken, ya ben, kötülük ve fenâlık damgası yemiş tâlihsizlikleri, yeryüzü manzümesinin âhenkleri arasında görmekten de göstermekten de nasıl baş çevireyim?</p>
<p>Beni, bu dünyânın hesabı kitabı arasına salan da kim oldu? Sonunda da o kesret âlemine&#8221; bir yekün çekip, hâsılını gönlümdeki nokta ile eş çıkarınca, neden cihanda bir velveledir koptu? Acabâ bu da mı, imanları denemeyi eğlence yapanın bir oyunu olmalı?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göz, açılıp kapanmakla nürundan kaybeder mi? Harab türab olan, dünyâdan toplanıp gene de dünyâya bağışlanacak olan et ve kemiktir. Seninle ihyâ olmuş bir yüreğe, son ve kıyâmet olur mu? Ey şanlılar şanlısı, ey dünyâ güzeli?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey mesâfeleri aşıp, gönlü ile gönlümü tutan! O yanı başımda olanlara, içimden hiç, ammâ hiçbir renk, bir koku vermek istemiyorum. Ne çâre ki, kaptan kaba boşaltırken etrâfa damlayan su gibi, senden bana, benden sana durmadan aktarılan o seyyâleden,&#8217; sağa sola damlalar sıçramaması da mümkün değil.</p>
<p>Ammâ bu yüzden pek de tasalandığım yok. Zira, dünyânın şu kızgın gaflet güneşi, o damlacıkları çarçabuk buhara çevirip ellerinden alıyor. Boşuna kuşkulanıp telâşlanmayalım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sen, istediğini düşün ve yap! Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allah&#8217;ım..</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Biraz daha otur, ey asırlardır beklediğim, gitme!</p>
<p>Söyler misin, neden sen ve ben diye ikiye bölündük? Bu oyunu kim oynadı bize? Yoksa kendimiz mi istedik, evet kendimiz mi yaptık bu işi?</p>
<p>Acabâ şimdi de bu iştiyak,! bu divâne? özleyiş, o ikiye bölünüşe, o sırlı ayrılığa bir isyan mı?</p>
<p>Yüzünü aynaya yapıştıran kimse kendini göremez. Birbirimizi ayrı vücutlarda görmemiz pek mi lâzımdı ki, geri geri çekilip araya bir mesâfe koyduk?</p>
<p>Sonra da gene, onu aşmak yolunda didinip uğraşmaktayız?</p>
<p>Gitme, ey asırlardır beklediğim, gitme? Tekrar gelecek de olsan, değil mi ki, bir hesaplı zaman ölçüsünde hayâlinle geçineceğim ve halleşip dertleşmeye daldığım bu hayâle, geleceğin zamânı sorarken, söylediğimi, söyleyeceğimi unutacağım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Haydi yürü, gene berâber zeytinliğe gideceğiz, Bak, gökyüzü, bir çocuk dudağı gibi pembe&#8230; sabah mı, akşam mı bilmiyorum. Bizim dünyâmızda galibâ gece ve gündüz de bitti.</p>
<p>Bu yumuşak ve nemli toprakların üstüne bir yeşil dokuma serilmiş. Sakın çayır, çimen sanma&#8230; bunlar ot, çiçek olamaz. Sanki topraktan tüten bir yeşil buğu. Güz yağmurlarından sonra kırlar, yüreklerini yarıp yeryüzüne bu zümrüt rengi hohlamışlar.</p>
<p>Haydi bu sefer ver elini&#8230; iki çocuk gibi gene yan yana yürüyelim. Zâten çocuk olmadığımıza da inanamıyorum ki&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kapların değiştiğini, fakat onların içine konmuş mânânın değişmediğini, her kabın, senin karşına boş ve bihaber” gelip, seninle dolduktan sonra mânâlanıp değerlendiğini, bu tahammül yıkıcı hamülenin(yükünün) şiddeinden paramparça olan nicelerinin her zerresinden yeni bir dünyâ doğup, gönül fezâlarının seyyâreleri” olduğunu da söyleyeyim mi Devletlim?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Âlem halkı, gaybı&#8221; zorlar, onun sırlarından çalmak için türlü çârelere baş vururken, senin, köpüren nehirler gibi ayaklarının ucunda duran o gizlilikler tomarını açmaktan utanır olup baş çevirdiğini söyleyeyim mi Devletlim?</p>
<p>Rahat, âsüde(sakin), gamsız ve kendi hâlinde yaşayanların yollarına çıkıp, üstlerine bir tılsımlı kaftan atarak, onları iki cihandan da ayıran bir inzivâya” müştak kıldığını da söyleyeyim mi Devletlim?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey ,gözümün yaşı! Ak, Ceyhunlar gibi ak&#8230; Şevkinden rakseder olan ruhum, zemine bir topuk vurup yükselme ye başlasın&#8230; Gideyim&#8230; Gene sağı solu, gecesi günü, zemini âsumânı(gökyüzü) olmayan o mekânsızlığa gideyim&#8230;</p>
<p>Orada, meleklerin bile duymadığı, yer ve gök ehlinin bile yabancı olduğu öyle dayanılmaz, öyle yürek parçalayıcı nağmeler var ki, döne döne rakseden rühum, safâsından ve şevkinden hızlansın hızlansın, nihâyet elimden kaçıp yok oluversin.</p>
<p>Orada her şey var. Sözün, sesin, yüzün en güzeli. Bu âlemin tuzağına yakalananlarda, ne dünyâ talebi kalıyor, ne de ukbâ(ahiret) endişesi&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ne olur, bu gece efsânelerin kanatlı atına binsem de sana gelsem&#8230; Ya da sen, rüyâlarım olup, şu kapkaranlık sonsuzluğu baştan başa aydınlatsan&#8230;</p>
<p>Yumuşak ve tâze sabah, kundağında sarılı, pembe bir çocuk topuğu gibi, yıpratıcı zamâna basa basa, katılıp henüz tarâvetini(tazeliğini) kaybetmediği seher” zamânında da sen, bir gizli kalmış muhabbet gibi, gözlere görünmeden, yavaş, sesi duyulmaz adımlarla tâ can evime sokulsan&#8230;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yeryüzünde senden başka hiçbir anahtar, şu önünde beklediğim kapıyı açmıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/">Samiha Ayverdi – Dile Gelen Taş  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-dile-gelen-tas-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taha Abdurrahman &#8211; Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Taha]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[somutlaştırma]]></category>
		<category><![CDATA[soyut akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24794</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı düşünürlerin Yüce Zat hakkındaki konuşmalarında huzur-ı ilahiye karşı bir edepsizlik yapmaktan kaçınmak maksadıyla kullanılması âdet olmuş tabirlerden hiçbirisine rastlayamadığımız gibi o makama layık saygı ve takdis ibarelerini de bulamıyoruz. Hatta bazıları bilimsel nesnellik ve keşfedici bakış adları altında gayb hakkındaki sözlerini sanki alelade canlılar veya cansız nesneler hakkında konuşuyormuşçasına ortaya koymakla övünmektedir. Herkes tarafından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/">Taha Abdurrahman – Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24795 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961-192x300.jpg" alt="" width="192" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961-192x300.jpg 192w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961.jpg 320w" sizes="(max-width: 192px) 100vw, 192px" /></p>
<p>Bazı düşünürlerin Yüce Zat hakkındaki konuşmalarında huzur-ı ilahiye karşı bir edepsizlik yapmaktan kaçınmak maksadıyla kullanılması âdet olmuş tabirlerden hiçbirisine rastlayamadığımız gibi o makama layık saygı ve takdis ibarelerini de bulamıyoruz. Hatta bazıları bilimsel nesnellik ve keşfedici bakış adları altında gayb hakkındaki sözlerini sanki alelade canlılar veya cansız nesneler hakkında konuşuyormuşçasına ortaya koymakla övünmektedir. Herkes tarafından bilinmektedir ki bu makamda saygı göstermeyi terk eden kişi, en yüce isteğine yaklaşmaktan mahrum kalır ve arzusu ile arasına marifeti engelleyen örtüler çekilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sıfatın şerefi arttıkça, ihsandan nasibi de artar, Hatta biz iyilik ve güzelliği (hüsnü) neredeyse sadece bir iyilik elde ettiğimiz ya da bir kötülükten sakındığımız şeylere isnat etmekteyiz ve o şeylerin bize bir yönden ihsanda bulunduğunu söylemekteyiz. Burada ilahi isimlerin hangi derecede bulunduğu konusunda kim tereddüt edebilir? Bu isimlerdeki iyilik ve güzellik (hüsn), hiçbir zaman ihsandan ayrı düşünülmez. Onlar vasıtasıyla Allah&#8217;a yakınlaşan herkes, Allah&#8217;tan iyilik ve güzellik, yani ihsan umar ki Allah en hayırlı mükâfatı verir ve en güzel dönüş onadır.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çağdaş insan, hesaplanabilirlik ve mekanik gibi teknik yöntemlerin bazı inceliklerini elde eder etmez bütün insanlığın mutluluğunun ve iyiliğinin teknik yoluyla gerçekleştirilebileceği inancına sahip oldu. Zira ona göre bu teknik başarılar, evreni boyunduruk altına almasını ve onu ihtiyaçlarına ve kendi değerlerine göre yönlendirmesini mümkün kılacaktı.</p>
<p>Ancak günümüzde teknik gelişmelerin geçirdiği dönüşümlere dikkatle bakarsak, o parlak emellerin gerçekleşebilir olmaktan bir hayli uzağa düştüğünü görürüz. Bunun sebebi, söz konusu teknik gelişmelerin her düzeyde ve bütün yönelimler doğrultusunda gelişip çoğalması, böylece teknik evren adı verilebilecek bir oluşu teşkil etmesidir. Bu teknik evren insanı da kuşatmakta, onun iradesini ele geçirmektedir. Neticede insan, evreni dilediği gibi boyunduruk altına alacağını zannettikten yahut diğer bir deyişle onu köleleştireceğini umduktan sonra kendi sınırlarının farkına varamayacak bir duruma gelmiştir.</p>
<p>Teknik gelişmelerin bu şekilde insan aleyhindeki dönüşümü, söz konusu gelişmelerin kendilerinde müstakil hâle gelmelerinden ve insanın basireti olmadan kendi mantıklarına göre ilerlemeye başlamalarından kaynaklanır. Bu mantık, her birisi insanın bu evrendeki vaziyetine zarar veren iki temel ilke üzerine kaimdir:</p>
<p>a) Bu iki ilkeden ilki akıl dışı (irrasyonel) olmaktır. Bunun gereği olarak “Her şey mümkündür” Buradan da mantiki, ahlaki, tabii veya başka türlü bütün kayıtlardan çıkmak sonucu doğar. İnsan ne zaman bu araçşsallık ilkesine boyun eğerse, araç kendi içindeki her şeyi mubah kılar ve neticede insana büyük zarar verir.</p>
<p>b) İkinci ilki ahlak dışı (gayri ahlaki) olmaktır. Bunun gereği olarak “Mümkün olan her şeyin yapılması gerekir” Sonucta böyle bir eylemin önüne geçen her türlü ahlaki engel bertaraf edilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilimin doğru bir çizgi istikametinde gelişim gösterdiği, basamak basamak yükselen merdiven gibi parçalarının üst üste birleştiği, böylece bilginin olgunlaşmaya doğru durmadan ilerlediği yönünde bir inanış yaygındır. Hâlbuki bilimin bu birikime dayalı ve bütünlüklü tasavvuru bilim tarihinin gerçekleri tarafından yalanlanmaktadır.</p>
<p>Zira tarihte görüldüğü üzere bilimsel kuramlar birbirini takip etmemektedir. Aksine birbirinden kopukturlar ve aralarında bütünlük ve dayanışma ilişkisinden ziyade farklılık ve çatışma bağlantısı söz konusudur. Mesela yaratılış kuramı ve evrim kuramı, atom mekaniği ve rasyonel mekanik, Einstein&#8217;ın kuramı ve Newton&#8217;un kuramı arasında böyle bir durum vardır.</p>
<p>Bu kuramların birbirlerini tamamlamamalarına bir de şu eklenmelidir: Her bir kuram, birtakım sorulara cevap vermek üzere yola çıkar çıkmaz daha çetin başka sorulara maruz kalmaktadır. Sorular gitgide artmakta ve belki sarsıntı doguracak yönlere dogru gitmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu sınırların mevcudiyetinin insani aklın güçsüzlüğünü veya bunun aksine -yani soyut aklın biricikliğini ve üstünlügünü-kabullenmeyi gerektirmediğinin delili ise İslami-dini gelenek ve çağdaş bilimsel gelenekten her birinin kendine özel yollarla bu sınırları aşmayı arzulamasıdır.</p>
<p>İslami gelenek bu amaç için iki düzeyde çaba sarf etmiştir: ilkesel düzey ve olgu düzeyi.</p>
<p>İlkesel düzeyde İslam şeriatı varlığın bilgisinin elde edilmesini istemiştir ki bu noktada sembolik oluş sınırının aşılmasına yönelik bir çaba vardır. Ayrıca bilgide kesinliğe ve sağlamlığa ulaşmaya çağırmıştır. Burada da zan sınırından çıkmaya yönelik bir beklenti söz konusudur. Nihayet teşbih sınırını ortadan kaldırmak için bu bilgide tenzih yolunun tutulmasını emretmiştir.</p>
<p>Olgu düzeyindeyse Müslümanlar, ilahi hakikati idrak etmek, bu kavrayışta zan derecesi ile yetinmeyerek kesinlikle sağlamlığı öğrenmek Cenabı Hakk&#8217;ı yaratılmışlara benzemekten tamamen tenzih etmek için mümkün bütün araçları kullanmış ve böylece sembolik tasavvur sınırını aşmaya çalışmışlardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Soyut aklın sınırlarının üstesinden gelecek kapıyı açanın amel olduğu tespit edilse dahi, her türlü amelin bu hayırlı gaye için kullanılmayı hak etmediği belirtilmelidir. Bu ameli arzumuza göre seçme imkânımız yoktur. Aksine söz konusu gayeye ulaşmak için seçilecek amelin faydalı olacağı hususunda akli ve nakli delil gerekmektedir. Akıl ve nakil tarafından desteklenmeye en yakın amel de yüce ilahi dinin gereğince yapılan ameldir. Dolayısıyla sınırların ve kayıtların ortadan kaldırılması hususunda en faydalı ve etkili amel, dini ameldir.</p>
<p>Soyut akıl, amele dönüştürülmesi ve onun gerektirdiği şekilde yönlendirilmesi sayesinde kendi asli akılcılık niteliğini bırakır, böylece daha iyi ve daha akılcı bir akılcılıkla nitelenmeye yönelir. Buna binaen biz de, amel tarafından yol gösterilen (tesdid edilen) ve yeni bir surete bürünen bu aklı rehberlik edilmiş akıl (tesedded)ismiyle anmayı uygun gördük. Şimdi, Allah&#8217;ın izniyle, bu aklı incelemeye başlıyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazen bir amel, kişiyi kendisine veya başkasına zarar verecek bir hususa yönlendirebilir. Bu kişi kendisine en faydalı olacağını düşündüğü ameli aramak ve onu gerçekleştirmesinde en etkili zannettiği yolu tutmak için elinden geleni yapmış olabilir. Ne var ki dinden bir delil, bu amel ve ona giden vesilelere delalet etmediği müddetçe ve kişi de bu ameliyle dine uygun davranmayı kast etmediği müddetçe, iyi bir şey yaptığını zannederken fesada düşmekten kurtulamayacaktır.</p>
<p>Bunun en açık delilini insani amele müdahil olan ve olguya ilişkin sınırlar kısmında görmüştük. Bu sınırlar, söz konusu amelin yönlendirme vasfından yoksun olmasından neşet etmemiştir. Aksine bu sınırlar, insanlığın asırlardır memnuniyet duyduğu belli başlı değerler üzerinde yükselmiştir: aklın birleştirilmesi, evrenin akılla bilinebilir kılınması, araçlara boyun eğdirilmesi ve bilimin tanzim edilmesi. Ancak bu yönlendirme, dinde tecelli eden ilahi iradeye uygun olup olmama sorununa lakayt kalınca, dinen fesat sebepleri olarak görülen amellere sevk etmiştir. Neticede insanı, çağrı yaptığı değerlerin çelişiğine sürüklemiştir:</p>
<p>Aklın birliği yerine çoğullaştırılması, akılla bilinebilir kılma (rasyonalizasyon) yerine aklın cahilleştirilmesi (yani akılcılığın ortadan kaldırılması), araçlara boyun eğdirmek yerine insanın boyunduruk altına alınması, bilimin tanzim edilmesi yerine parçalanıp bölünmesi. İnsanın dizgini, kendisine en yakın noktada elinden kaçıp giderse, geleceğin bilinmezlikleri ve insan için en kapalı hususlar kim bilir ne hâle gelir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dini amelden türeyen fayda, dini olmayan amelden hâsıl olan faydadan farklıdır. Bunlardan ikincisi, kişi ne kadar derinlemesine bir arayış içerisine girse ve istediği din dışı idealleri gözetse dahi, mutlaka çeşitli eksikliklere düşecektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın dinine aykırı amelde bulunan kişi, maslahatlarının belirlenmesi ve takririnde hangi teorik ve ameli araçları kullanırsa kullansın, bunlara ulaşma hususunda fazla yol kat edemeyecektir. Kişinin gayreti ve çalışması, sınırlı araçlarını aşamadığında ona ancak bu araçlar ölçüsünde faydalar meydana gelir. Dini amelin sırrı ise kişiye başka türlü güç yetiremeyeceği itibari ve ihtiyari anlayışlar kazandırmasında yatar. Böylece dini amel, bu anlayışlar içinde istikamet vesilelerini temin eder, dine aykırı amelde bulunan kişinin ulaştığından daha öte maslahatların idrakini sağlar. Böylece kişinin idraki, ameli ölçüsünde daha ötelere ulaşır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<hr />
<p>Bir şeyi tasavvur dünyasından olguya çıkarmak, onu tayin etmek ve somutlaştırmak şeklinde kabul edilmiştir. Şu durumda somutlaştırma, hazır etme ve meydana çıkarma işlevidir; müşahede edilmeyip göz önünde olmayanın açığa çıkarılması, zihinlerde saklı olanın aşikâr kılınmasıdır. Bazı modernlerin somut gerçeklik adını verdikleri şey de budur. Söz konusu kişiler bu kavramı, felsefi yönelimlerinin etrafında döndüğü bir eksen, fikri alışverişlerini sürdürdükleri bir sermaye kılmışlardır.</p>
<p>Hatta bu anlama bağlılıklarını abartarak müşahhas sıfatını teorik yöntemlerine eklemişler, somut çözümleme, müşahhas tasvir, somut düşünce gibi durumlardan bahsetmişlerdir. Fakat bunun tam tersi istikamette, söylediklerinin bir kısmını unutmuşlar, bu niteliği kendi yönelimleriyle uyuşmayan ameli yollardan çekip almışlardır. Onların nazarında dini amel, somut bir amel degil, delice bir ameldir. Bu tutumda, çağrı yaptıkları ve kendilerine karşı çıkanları reddederken dayandıkları somutluk ortadan kaybolmaktadır.</p>
<p>Doğrusu somutluk için söz konusu şahısların da ikrar etmekten geri durmayacakları şu ölçütü belirleyebiliriz: “Gözlemlenmeye açık amelin idrak edilebilir neticeleri olmalı ve bunlar genel maslahat için fark edilebilir fayda sağlamalı” Bu durumda dini uğraşma, somutluğa daha yakın olur ve somutluğun şartlarını daha fazla sağlar. Zira batıl hayallerden ve işlevsiz soyutlamalardan çıkmaya, davranış için etkin değişim sebeplerini gözetmeye en fazla bu tarz bir meşguliyet güç yetirebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilimin kıymetinin uygulamadan uzaklaştıkça ve kendinde müstakil hâle geldikçe yüceldiği şeklinde nazar ehlinden bazıları arasındaki yaygın kanaatin aksine iştigal ehli, her bilimin amel ile irtibatı ölçüsünde kıymet kazanacağını düşünmektedirler. Buna göre bir bilimin ameli neticeleri daha aşikâr hâle geldikçe ondaki bilimsellik derecesi daha yüksek ve daha yüce olur, hatta amelde bulunan kişi ondan daha fazla nasiplenir.</p>
<p>Bilimin amelle ilişkisi sabit olursa, somutlaştırmayı savunanların bu ilkeyi tekellerine alma iddiaları da kendisini gösterir. Onlar, bu ilkenin hakikatini daha iyi idrak ettiklerine, ona daha derin bir bağlılık gösterdiklerine inanırlar. Buna ilaveten taraf tutarak ve zalimane bir tarzda dini iştigali onun çerçevesinden çıkarırlar. Bu iddiaları, benimsedikleri iştigal tanımı tarafından çürütülmektedir. Söz konusu ilkeye göre hareket ettikleri iddiasını kabullensek bile, onunla doğru bir şekilde amel ettiklerini ve bu yolda söz konusu ilkenin altına giren her şeyi kapsayacak bir boyuta ulaştıklarını kabul etmeyiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Eğer meşguliyet ibadet olursa, ibadet eden kişide hâsıl olan idraklerin genişletilmesi bakımından diğer uğraşların önüne geçer. Azalar, kendilerini donuk âdetlerden ve bozuk inançlardan kurtaran ibadetin meyveleriyle ahlaklandığında basiretin önünde idrak için alabildiğine geniş yeni nüfuz yolları açar. Böylece nazar daha keskin, fikir daha etkili hâle gelir. Dolayısıyla bu pratiğin tesiri daha altta yer alan diğer pratiklere de intikal eder, hem maharet onunla süslenir, hem de tefekkür onun sayesinde yenilenir.</p>
<p>Somutlaştıranların uğraşma hususundaki düşüncelerini doğru bulmuyoruz. Zira her şeyi en temelde yer aldığı düşüncesiyle toplumsal ve siyasi bir kökene indirgemekteler. En temelde olma rütbesini daha fazla hak eden ise kâinatın kendisi için yaratıldığı asıl, yani ibadettir. Her şeyden beklenen ve istenen odur. Bütün hücrelerin -Rablerinin izniyleamelle nitelendiğini kabul ediyoruz. Siyasi ve toplumsal eylem yalnızca idare ve tedbir anlamına hamledilmedikçe, onların siyasi ve toplumsal eylemle nitelenmelerini de kabul etmiyoruz. İşte bu somutlaştırmayı savunanların üzerine uzlaştıkları hususu terk etmek demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amelde bulunan kişideki çaba harcama sahih asıllar gerektirdiği şekilde güçlenir. Meşguliyet, kişinin gönlüne bir nebze bile yerleşirse, onun anlayışına öyle manalar yerleştirir ki bu anlamlar dinin yüce değerlerini ve yüce maksatlarını ona gösterir. Bu suretle amelde bulunan kişi, daha fazla amelde bulunmasının sonucu olarak anlayışına sirayet eden manalar sayesinde yöneliminde meydana gelebilecek bozukluklardan kurtulur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kişi, din dışı davranmayı sürdürdüğü ve onunla meşgul olduğu takdirde sınırlar ortaya çıkar ve anlayışlar daralır. Din dışı pratiğin ilkesi, gayesi ve vesilesi yaratılmışlardır. Yaratıcıyı bu pratik için yol gösterici ve maksat olarak bellemez. Yaratılmışlara maddi maslahatların ulaştırılmasının ötesinde bir arzusu yoktur ve maddi maslahatlar dışındaki hayırlı menfaatleri aramaz. Tüm bunlardan dolayı din dışı pratiğin maddi ve yaratılmışlarla sınırlı mantığı, bildiğimiz gibi onu sallantılı ilkelere, tökezleyen hedeflere, tereddütlü vesilelere sürüklemiş ve ona hiçbir fayda temin etmemiştir. Çünkü içerisine düştüğü kararsızlık töhmeti reddedilmiş, din dışı pratiğin değişim sebeplerine boyun eğmeye mecbur olduğu gerekçesiyle bu sebepleri gözettiği iddia edilmiştir. Buna göre din dışı pratikler, gerek ilke gerekse vesileler bakımından yenilmiş durumdadır; dolayısıyla sonuçlarına hükmetmeye kudreti olmadığı gibi her iki yönden sınırlarını ortadan kaldırmaya da güç yetiremez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kişi, din dışı davranmayı sürdürdüğü ve onunla meşgul olduğu takdirde sınırlar ortaya çıkar ve anlayışlar daralır. Din dışı pratiğin ilkesi, gayesi ve vesilesi yaratılmışlardır. Yaratıcıyı bu pratik için yol gösterici ve maksat olarak bellemez. Yaratılmışlara maddi maslahatların ulaştırılmasının ötesinde bir arzusu yoktur ve maddi maslahatlar dışındaki hayırlı menfaatleri aramaz. Tüm bunlardan dolayı din dışı pratiğin maddi ve yaratılmışlarla sınırlı mantığı, bildiğimiz gibi onu sallantılı ilkelere, tökezleyen hedeflere, tereddütlü vesilelere sürüklemiş ve ona hiçbir fayda temin etmemiştir. Çünkü içerisine düştüğü kararsızlık töhmeti reddedilmiş, din dışı pratiğin değişim sebeplerine boyun eğmeye mecbur olduğu gerekçesiyle bu sebepleri gözettiği iddia edilmiştir. Buna göre din dışı pratikler, gerek ilke gerekse vesileler bakımından yenilmiş durumdadır; dolayısıyla sonuçlarına hükmetmeye kudreti olmadığı gibi her iki yönden sınırlarını ortadan kaldırmaya da güç yetiremez.,</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İşiten kişi (sami), delilleri akdettiğinde (bağladığında), dinin emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma hususunda erkân üzere ve gücü ölçüsünde itaatlerin hakkını verdiği zaman uygulayan olur.</p>
<p>Şu hâlde meşguliyetin temelinde yer alan itaat şartları nelerdir? Bunlar:</p>
<p>Allah&#8217;ın bir fiili emretmesi veya yasaklaması,</p>
<p>İşiten kişinin, Allah&#8217;ın onu emrettiğine veya yasakladığına inanması,</p>
<p>Kişinin o fiili yerine getirmesi veya ondan kaçınması,</p>
<p>Allah&#8217;ın o fiili emrettiği veya yasakladığına yönelik itikadının, o fiili yerine getirmesi veya ondan kaçınmasının sebebi olmasıdır.</p>
<p>Müminin ahlaki davranışını ilahi emir ve yasaklar vazettiğine göre, Allah&#8217;a itaat müminin bürüneceği en yüce ve en şerefli ahlaki üstünlük olmaktadır. Böylece her ahlak sahibi, yani her mütehallık, aşağıdaki şartları yerine getirir:</p>
<p>Bir fiili yerine getirir veya ondan uzak durur,</p>
<p>Fiili yerine getirmesi veya ondan uzak durması söz konusu ahlakı izhar eder,</p>
<p>Söz konusu fiili yerine getirerek veya ondan uzak durarak Allah&#8217;a itaat eder.</p>
<p>Buradan şu sonuç çıkmaktadır: hem nazar ehlinin hem de işitme ehlinin peşine düştüğü ilahi marifet arayışı, “yaklaşım” biçiminde mantıki gereklilikler uyarınca kanıtlar sıralamayı gerektirmez. Aksine yakınsama biçiminde Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma ile ona itaat etmeyi gerektirir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İsyankârın ilahi marifetten uzak kalışı aşağıdaki aşamalarla açıklanır:</p>
<p>Allah bir fiili emreder veya yasaklar,</p>
<p>İsyankâr, Allah&#8217;ın o fiili emrettiğine veya yasakladığına inanır,</p>
<p>Söz konusu emir veya yasağın hilafına hareket eder.</p>
<p>Allah dilerse tövbe eden isyankârı bağışlayabilir. Bu bağışlamanın (gufran) da çeşitli unsurları vardır:</p>
<p>Kişi bir günah işler,</p>
<p>Günahından vazgeçmediği takdirde Allah&#8217;ın gazabına maruz kalır,</p>
<p>Günah üzere ısrar etmeyip tövbe eder,</p>
<p>Allah da gazabını ondan uzaklaştırır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amellerle nefse yönelmenin yahut nefse yakınlaşmanın hakikati, tabiri caizse, yakınlaşan kişinin amellerini hem akıl, hem irade, hem de vicdan bakımından kendi şahsi güçlerine nispet etmesidir. İtaatleri yerine getirmeye niyetlenme, onları yerine getirme, itaatlerin neticelerini öğrenme veya bunların her birisinde bu husus kendisini gösterebilir. Şöyle de diyebiliriz: Nefse teveccüh, amellerin kazanılması ve onlara malik olma şuurudur. Bu kazanma Allah&#8217;ın mutlak mülkiyetine tâbiyetine dair bir şuurla birlikte olursa bu şuurun bir parçası ortaya çıkar. Söz konusu mülkiyeti sadece kendisine hasretmesi ve Allah&#8217;a nispetinden gafil olması durumunda ise bu şuur bütünüyle kendisini gösterir. Amellerin tümel veya tikel mülkiyetinin manası dolayısıyla “kendine mal etme” lafzı bu sorunu göstermektedir. Çünkü yakınsayan kişi, itaatleri sanki kendisine aitmiş ve onlar üzerinde tasarruf sahibiymiş gibi görünmektedir.</p>
<p>Kendine mal etmenin yakınsama davranışına zarar veren bir sorun olduğunun en büyük delili ondan neşet eden çok sayıda sonuçtur. Burada kendine mal etme sorununun zararını gözler önüne seren iki sonucu zikredeceğiz: Kendi amelini yüceltme ve başkalarının amellerini aşağılama.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İlk varsayıma, asli metinlere dönmeye çağıran selefinin bir metnin herhangi bir yorum veya okuyucunun en ufak bir tasarrufu olmaksızın okunabileceğini mümkün görmesi üzerinden itiraz edebiliriz. Çünkü bu iddia dilsel hitabın doğasına aykırıdır. Nitekim dilsel metne bakan kişi daima birtakım kişisel ve bağlamsal etkilerin altındadır; nesiller boyunca hâlihazırdaki okuyucuyu önceleyen ve onun okuyuşuna müdahale eden epistemolojik ve tecrübi bir birikimi taşır. Şu hâlde asli metinlere, ne onları oluşturanların elinden çıktıkları şekilde ne de onların çağdaşlarının -yani selefi salihini-drak ettiği şekilde ulaşılabileceğini kabul edebiliriz. Bu ancak söz konusu metinlerin çağından sonra oluşmuş tecrübe katmanları ve bilgi ağları üzerinden gerçekleşebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ruhi manaları terk etmenin tek sebebi dine düşmanlığın açıkça irade edilmesidir. Nitekim siyasileştiren her ideoloji dini bir engel, hatta bir an önce tahakküm altına alınması gereken en büyük mâni görmekte ve böylece reform ve degişimin yolunu hazırlayabileceklerini düşünmektedir. Bu ideolojilerin en iyi temsilcisi, selefi hareketin aktivitesiyle eş zamanlı olarak Batı&#8217;da ortaya çıkan solcu hareketlerdir. Bunlar dine sempati gösteren herkesi gözetim altında tutmakta, dindarları taassup ve itikadi bağnazlıkla nitelemektedir. Yakınsayıcı meşguliyeti ortadan kaldırmaya teşebbüs edenlere yazıklar olsun!</p>
<p>Şu hâlde maslahat gereği bu siyasileştirici güçlerle iş birliği yapanların, bu utanç verici nitelemelerden kurtulmak maksadıyla dini tercihlerini gizlemek veya inkâr etmek z0runda kalışlarına şaşırmıyoruz. Selefilik de destek ve dayanışmaya ihtiyaç duyan siyasi bir hareket olması hasebiyle dine düşman güçlerle iş birliği yapmakta beis görmemiştir. Dolayısıyla uğruna mücadele verdiği davalardaki sempatilerini kazanmak amacıyla onlarla ilişkiler kurmuştur. Ne var ki bu irtibatın faturası olarak, aradaki siyasi yardımlaşmayı teminat altına alacak ortak bir mücadele zemini arayışıyla hedefleri, programları ve genel işleyişindeki dini ve ruhi öğeyi bir kenara atmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Semavi dinler “ahlakla amel etmek” şeklinde sabit bir esas üzerine kuruludurlar. Buna karşılık dinden uzak duran gelenekler, toplum ve bireye en yüksek faydayı sağlamasına uğraştıkları, tanımlanmış ve üzerine çalışılmış bir ahlaka dayandıklarını öne sürmektedirler. Gerçekte ise birtakım zahiri faydalar ve göz alıcı sonuçlara götürse de bu ahlaka itibar edilemez. Zira kendisini mütemadiyen besleyecek yüce bir kaynağa dayanmayan, ruhi ve ilahi manalarla desteklenmeyen bir ahlakın, doğru yol zannıyla fesada sapacağından emin olunmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Örfte istikamet, bir şeyin ifrat ve tefritten oluşan iki sınır arasındaki orta yolu izlemesidir. Orta, üç sebepten ötürü doğruyu bulmanın yolu sayılır:</p>
<p>a) Aşırılıktan kaçınma. Orta yolu seçen kişi aşırılığa nispet edilecek şekilde abartmaz, ihmalle nitelenecek şekilde de eksik kalmaz.</p>
<p>b) Duraklamadan korunma. Aşırıya giden herkes, fazla çaba sebebiyle bıkkınlık yaşar, ihmalkârlar ise gayret eksikliğinden dolayı rehavete kapılır. Bıkkınlık ve rehavet adım adım duraklamayla sonlanır.</p>
<p>c) Uyanışın öğrenilmesi. Orta yolu ancak aşırılık ve ihmalkârlığın tehlikelerinin ve gerek rehavet gerekse bıkkınlıktan doğan duraklamanın zararlarının farkında olan kişi talep eder. Bu kişi bütün varlığıyla nefsini bu tehlike ve zararlardan korumaya yönelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gönül ve vicdana karşı inkârla yaklaşan ve soyut nazarının kavradığıyla yahut azalarının yaptığıyla yetineceğini öne süren kişi ise hayatı veya kendi benliğini inkâr ediyor demektir. Şayet bu çalışmada itirazlara karşılık vermeye ve delille ikna etmeye niyetimiz olmasaydı, bu inkârı cevaplandırmaya da uğraşmazdık. Çünkü vicdanın gerçekliği, ancak kendisiyle konuşmanın yersiz olacağı kişi tarafından reddedilebilecek zorunlu önermelerdendir. Gönlün, dışsal azalara ilaveten bedenin içinde bulunan birtakım araçlar ve organlardan ibaret olmadığını söylemeliyiz. Aksine gönül, sadece nazarın veya amelin değil de tecrübe iradesinin hâkimiyetine girmiş azalardan ibarettir. Bu tecrübe vesilesiyle gönülde dönüşüm ve oluşum gerçekleşir, bu iki hadise de onu vasıfların ve fiillerin idraki düzeyindeki alışılmış hâlinden çıkarır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nazara dayanan soyut aklın dinden anladığı, mükellefi aklıyla sapkınlığa düşmekten koruma yöntemidir ve buna göre mükellef, dinin getirdiği hükümleri ayırt etmeye gücünün yettiği gibi bunları bilfiil uygulamaya da kadirdir.</p>
<p>Fakat bu teorik ilke, canlı tecrübenin dâhil oluşuyla Allah&#8217;ın hitabı ve görmesi şeklinde iki tecrübi ilke hâline gelmektedir:</p>
<p>a) Hitabın gereğince mükellef, Cenabı Hakk&#8217;ın her durumda kendini muhatap aldığını ve bu hitabın hayatı boyunca sürdüğünü bilir. Buna göre bu hitabın metni her ne kadar tertemiz mushaflarda korunsa da manaları mükellefin benliğine ve etrafındaki oluşlara yerleştirilmiştir. Bu oluşlar, mükellefin talep etmesi, tanıması ve Allah&#8217;a yaklaşırken gözetmesi gereken söz konusu ilahi manalar sayesinde meydana gelmektedir.</p>
<p>b) Görme ilkesi gereğince mükellef, Allah&#8217;ın kendisini daima gördüğünü bilir. Bu görme, kişinin fiillerine yönelik rıza ile birlikte gerçekleşirse nihayetsiz bir bahtiyarlık ortaya çıkar; öfkeyle beraber bulunursa mutlak bir haydutluk meydana gelir. Dolayısıyla kişi, kendi nefsini sürekli denetim altında tutmak ve bütün fiillerinde Allah&#8217;ı gözetmekle yükümlüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yakinlaşan kişi belki amelini yerine getirir ve amelinde yüceltilmeyi hak eden bir meziyet olduğunu sanır. Bu sanı, ameli sürdürdüğü müddetçe artar. Üstelik aynı his, kişi kendisinin başkalarına üstün olduğunu düşündükçe, daha fazla amele sevk eder. Bu his farklı durumlarda muhtelif şiddetlerde gerçekleşebilir. En başta ameli beğenmek yer alır; en sonda ise ameli başa kakma tavrı görülür. Dini amel bağlamında bu tavırların edep dışı olduğu ve asli tâbiyetle zıtlık teşkil ettiği açıktır. Buradaki edepsizlik, yakınlaşan kişinin doğru bir tarzda yerine getirdiği amelin aslında dini amelin doğasına ait olduğunu fark edememesinden kaynaklanır. Diğer bir deyişle, bu amel zaten özünde muvaffakiyet ve rehberlik edilmiş olma vasıflarını taşımaktadır ve onu dosdoğru yerine getiren herkes hidayetten nasiplenir ve başarıya götüren yollara erişir. Asli tâbiyete aykırılık ise ameli başına kaktığı kişiye tahakküm iddiasında ortaya çıkar. Tahakküm ve otoriteye tamah eden kişi ise mutlaka karşısındakinin kendisine tâbiyetini hak ettiğini savunur. Buradan da istisnasız herkesin yaratıcıya tâbi oluş keyfiyetine hâlel gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Soyut nazar ehli ölümsüzleştirmeyi, kişinin sonsuza kadar varlığını sürdürebilmeşi için peşine düştüğü en yüce amaç kabul eder. Bu kişilerin ölümsüzleştirme arzularının sonunda tanrılaştırma hevesinin bulunduğuna da şaşırmıyoruz ki bundan dolayı kendini tanrı zannedenlere sıklıkla rastlanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hangi çeşit özgürlük olursa olsun ve ne kadar yüce ve kapsamlı bir mahiyete sahip bulunursa bulunsun, kişi üzerine baskın çıkan ve onu kendisine meftun eden özgürlük, kulluğu gerçekleştirme yolunu mutlaka kesecektir. Öyle bir özgürlüğü terk etmek, mükemmel mülkiyet ve tasarrufu kazandıracak hakiki özgürlüğü aramak kisi için daha uygundur.Bu özgürlüğü doğuran asli tâbiyet içerisinde mükemmel mülkiyet, yaratıcıya muhtaç oluş şuurudur. Mükemmel tasarruf ise faile zorunluluk şuurudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerçekten de özgürlük tek bir hakikat olsa ve gerek mulkiyetin gerekse tasarrufun bütün dereceleri arasında ortak vasıflar taşısa, bu durum özgürlük ile kulluk arasında bır intibaksızlık bulunduğunu teslim etmemizi veya ayrışma yahut aşma gibi yorumlar üretmemizi gerektirirdi. Fakat yukarıda bahsedildiği biçimiyle mekânsal özgürlük ve varoluşsal özgürlük arasındaki farklılaşma ve derecelenme ilişkisini nazara alırsak meselenin böyle olmadığı görülür. Dahası, varoluşsal özgürlük ile var edici özgürlük arasında da tıpkı ötekisindeki gibi bir farklılaşma ve derecele ilişkisinden bahsedilebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akli pratikte ilmin amelden ayrılmaması gerekir.</p>
<p>İnsanlar arasında ilmiyle meşhur kim varsa ilim ve amel arasındaki bu bağlantının üzerinde durmuş, bir önceki cümledeki ifadeyle veya “İlim amelin başlangıcı, amel ilmin bütünlüğüdür;, “Amele yönlendirici ilim” “İlmin yetkinliği onunla vasıflanmaktan geçer” gibi ifadelerle bu hususu dile getirmişlerdir.? Her türlü yetkin akli marifetin -velev ki dil bilim, mantık veya aritmetik gibi teorik veya araçsal bir ilim olsun- soyut temyiz düzeyinden ahlaklanma düzeyine geçiş yapması gerekmektedir. Zira bilinenler ile ahlaklanma, manaların ve değerlerin o bilgiye nüfuz etmesini sağlar ve bu nüfuz, söz konusu birikimi soyut teoriklikten korur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amelden geri durmuş, hatta amel etmeyi reddetmiş ve belki de dini meşguliyetin kıymetini büsbütün inkâr etmiş birinin İslami mirasta bulunan hakikatlerin kavranmasını ve geleneğin ihyasını sağlayacak yolun bilgisine ulaşması nasıl mümkün olur? Reddedilemeyecek bir gerçek şudur ki bu amelden yüz çeviren kişi, bunu ister ihmalkârlıkla ister inkârcılıkla yapıyor olsun, verdiği hükümlerde istikamet sahibi olamaz, ilmiyle bir fayda sunamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akli pratikte herhangi bir ilmin konusunun bilgisi, Allah&#8217;ın bilgisinden ayrılmamalıdır.</p>
<p>Her türlü yetkin akli bilgi, odaklandığı konunun bilgisi ve o sahanın yasalarının tespiti olması itibarıyla Allah yoluna yönlendiren bir anahtar işlevi görmelidir. İlimlerin incelediği konular yahut varlıklar esasta Allah&#8217;ın kudretinin tecelligâhları ve onun sanatının tezahürleridir. Düşüncesini onlar üzerinde imal eden her türlü akıl sahibi kişi bu hususu idrak etmek zorunda ve dolayısıyla ona daha fazla yaklaşmak durumundadır.</p>
<p>Fark edilecektir ki bilgide soyut akılla yetinenler Allah&#8217;tan gitgide daha fazla uzaklaşmakta ve onun diniyle çatışır hâle gelmektedirler. Allah&#8217;ın bilgisinden uzaklaştıran veya onunla karşı karşıya getiren bir bilgiden nasıl emin olunabilir? Birtakım istismarcıların aranan iyiliği intaç ettiği iddialarına rağmen öyle bir bilginin sonuçlarından nasıl mutmain olunabilir? Emniyet ve mutmain oluş ancak gaybi marifet yönünden bir bilgiye ilişebilir. Kâh bilimsel nesnellik savunusuyla, kâh bilimsel araştırmanın bağımsızlığı varsayımıyla veya gaybi marifetin imkânsızlığı iddiasıyla gaybi marifetten bağını kopartmış bir çaba hidayetten ve doğrultma yollarının tahkikinden mahrum kalmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerek akli gerekse nakli bütün ilimler gaybi hakikate hizmet etmelidir. Şu veya bu ilimle uğraşan herkes o hakikatin bir yönüne ulaşmalı, oraya daha fazla yakınlaşmalıdır. Aksi takdirde ilim asli maksada hizmet etmez ve faydalı ilim payesini alamaz. Müslüman araştırmacının da bilgisini ve ulaştığı ilmi neticeleri bu ilahi hakikatin gösterdiği yolda ortaya koyması lazımdır. Aksi takdirde o da, bu ilimlerle uğraşan ancak söz konusu hakikatin sırrına eremeyen, kendi benliğinde de ondan nasiplenemeyen kişilere benzer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Rehberlik edilmiş akıl düzeyinde amellerin ziyadeleşmesi, ameller organlarla sınırlı kaldığı ve gönle sirayet etmediği sürece, yani yukarıda zikrettiğimiz kurtulma ve ihlasa ulaşmadığı sürece birtakım sorunlara sürükleyecektir.</p>
<p>Bu esas, İslami geleneği yönlendirmede en az önceki ikisi kadar tesirlidir. Zira söz konusu gelenek, her şeyde, daha doğrusu istikamet üzere davranışta yetkinliğin arzulanması üzerine kaimdir. Bu arzu herkesi daha fazla yükselmelerini sağlayacak amelleri arttırmaya teşvik eder. Aksi takdirde kişi taklide saplanmaktan, hatta yakınlaşma sürecinde daha aşağı bir dereceye düşmekten kurtulamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Tasavvuftaki ibarelerin kapalılığını öne süren kişinin kaçırdığı husus sufinin ibarelerini inşa ederken ve kılavuzluğu oluştururken kullandığı Arapça deyişlerin berikilerin alışageldiği akli ve dilsel uygulama içerisinde yer almadığıdır. Dolayısıyla sufilerin söylediklerine en şiddetli karşıtlığı gösterenlerin soyut akıl ehli olması garipsenmemelidir. Çünkü tasavvufi deyişlerin onların alışageldiklerinden farklılaşması, rehberlik edilmiş aklın kullandığı dilin gösterdiği farklılaşmadan daha fazladır. Söz konusu sufi deyişler hem ,stılah, hem yorum (ta&#8217;bir), hem de açıklama (tefsir) boyutlarını içermektedir.</p>
<p>Istılah bakımından sufiler benzerlik, karşıtlık ve tedricilik yöntemlerini kullanmışlardır. Bunlara şu örnekleri verebiliriz: sözün formunda uyuma rağmen içeriğin ve maddenin farklılaşması (kabz/bast), formun uyumu ile birlikte içeriğin derecelenmesi ve maddenin farklılaşması (şeriat / tarikat / hakikat), formun ve içeriğin farklılaşması ile beraber maddenin uyumu (teveccüh /muvacehe), formun farklılaşması ile birlikte maddenin uyumu ve içeriğin derecelenmesi (ubudiyet / ubudet).</p>
<p>Yorum boyutunda sufiler, ibare ve işaretler için durumunun gereğince, dildeki aynı kökten türeyen kelimelere (iştikak) itibar edilmesi, anlamın genişlemesi, benzetme, karşılaştırma, cinas, tevriye gibi iletişimsel imkânlarını ve belagat yöntemlerini imkânlar el verdiğince işletmişlerdir.</p>
<p>Açıklama boyutunda ise kelimelerden ve iştikaktan doğan işaretler için dilin asıllarını izlemişlerdir. Örfi ve ilmi delaletlerin anlaşılmasında da bu asılları ve işaretleri takip etmişlerdir. Geçiş ve çıkarımda yine Arapça konuşan bir kişinin alışageldiği yolları kullanmışlardır.</p>
<p>Morfolojik (sarftan kaynaklanan) vezne bağlılık, sözlük anlamının ve iştikaktan doğan anlamın ilişkisi, doğal çıkarım bağlantısı gibi ıstılah, yorum ve açıklamaya müteallik bu uygulamaların çoğunun sadece Arap diline mahsus olduğunu bilirsek tasavvufi mana ve işaretlerin Arapçaya ait bildirişim özellikleri bağlamında geldiğini de anlarız.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/">Taha Abdurrahman – Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özkan Gözel &#8211; Ne &#8211; Varlık ve Hiçlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 14:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[Nihilizm]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık ve Hiçlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağa sâri nihilizme sözüm ona bir çare olarak öne sürülen Üstinsan (Übermensch) tasarımı insanın hiç olmadan hep olmaya kalkışmasının modern, trajik bir timsalini oluşturuyor sonuçta. Bu tasarım uyarınca insan, lâ süpürgesiyle kendini kendinden süpürmek ve bu surette yine kendine ama yeni kendine giden yolu açmak yerine, bu süpürgeye binip uçmağa heves ediyor. “Tanrı’nın ölümü” akabinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/">Özkan Gözel – Ne – Varlık ve Hiçlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24459 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-300x300.jpg" alt="" width="355" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666.jpg 550w" sizes="(max-width: 355px) 100vw, 355px" /></div>
<div></div>
<div>Çağa sâri nihilizme sözüm ona bir çare olarak öne sürülen Üstinsan (Übermensch) tasarımı insanın hiç olmadan hep olmaya kalkışmasının modern, trajik bir timsalini oluşturuyor sonuçta. Bu tasarım uyarınca insan, lâ süpürgesiyle kendini kendinden süpürmek ve bu surette yine kendine ama yeni kendine giden yolu açmak yerine, bu süpürgeye binip uçmağa heves ediyor. “Tanrı’nın ölümü” akabinde insanın kendini onun yerine geçirme ve mevtanın ardından yas tutmayı bırakıp uçmağı burada kurma ham hayalidir bu.</p>
<p>Oysa insanın önünde atlanamaz ve alt edilemez bir ölüm gerçeği var, bir gerçek ki kapı gibi! Belki de dendiği gibi hiçliğe açılıyor bu kapı?! Öyle de olsa kapı, kapı olarak, çok gerçek! Herkes uğrayacak oraya, Ölümü yenecek sihirli otu bulamayacak olan Üstinsan da. Öte yandan, ölmeden evvel ölmek ne demek buna bîgâne kalanlar Ölümü göz ardı etmeye hep devam edecek ve fakat ölüm onlara galebe çalacak boyuna.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Lisan gönülde olana tercüman olduğu ölçüde, söz kıymetli ve geçerlidir. Özne için söz haysiyettir. Bu bakım&#8221;dan, söz vermek ve sözünü tutmak özneliği hakikati bakımından ifade eden edimlerdir. Özne’nin liyakati onun doğrusözlülüğü’nde, şu halde doğruluğu’nda (sıdk) aranmalıdır. Söz, özne’nin tarifinde o denli merkezidir ki ona giderek “s-öz’den yapılma” anlamında sözne dense yeridir. Özne özneliğini s-öz’e liyakatinden itibaren kazanır ki bu konuşan (ve kendisiyle konuşulan) bir varolan olma ile temelden bağlantılıdır. Sonuç olarak, özüyle sözü yani gönlüyle lisanı bir olma olarak doğruluk özneliğin temel bir anlatımıdır ki bu tam da duyarlık’ta temellense gerektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ne-re’den geldiysek, yine O-ra ’ya gidiyoruz! .</p>
<p>Bu söz, insanda; başlangıç noktası, güzergâhı, konaklama yerleri ve varış noktasıyla bir yolculuk intibaı uyandırıyor ve itiraf etmelidir ki kalpte bir inşirah hissi peyda ediyor. Yine bu söz, insana, işittiğinde, belli-belirsiz de olsa, tuhaf bir ferahlık hissi yaşatıyor bir ferahlık hissi ki kend’olma çabasına içkin şu acıtan belirsizliği insanın içinden bir süreliğine de olsa süpürüp atıyor. Zira bir yolculuk düşüncesi (bu, düşünsel bir yolculuktan ibaret bile olsa) kend’oluş mâ-cera’sına mânâ veriyor. Ama Nietzsche’vari Hiçten gelip hiçe gidiyoruz ifadesindeyse böyle bir şey zinhar hissolunmuyor. Hiçten hiçe bir yolculuk! İlk duyuşta ortalığı beyhudelik hissiyle sarmalanmış, belirsiz ve tuhaf bir sessizlik kaplıyor sanki. İnsan, kendini, kasvetli mi kasvetli bir gökkubbenin altında yerin ıssız ve çıplak yüzünde yapayalnız, şaşkın ve naçar bir şekilde buluyor. H -iç’in bir içi, nihilizmin bir dibi var m’ola ki diye merak ediyor. .</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>4. Kalp, olay&#8217;ın aslen vuku ve/veya makes buldugu şu &#8216;yer&#8221; şu &#8216;yer-olmayan yer&#8217;dir. Öyledir; zira, olay hariçte vuku bulsa da, mânâ kazanması için kalb’in, özne’nin veya özne&#8217;nin kalbi&#8217;nin dahlini ve müdahalesini gerektirir. Şu halde, görünürde hariçte vuku bulsa da, olay aslında kalp&#8217;te vuku buluyor ve ondan itibaren mânâ kazanıyordur. Daha da ötesi, olay; hayatta, bahusus kalb’in hayatında vazgeçilmez ve asli bir yere sahiptır. Olay kalb&#8217;in, öncelikle ve bilhassa onun, esin ve besin kaynağıdır. Kalp, “beden&#8217; kavramına daraltılamayacak olup ondan fazla bir şey olan Vücud&#8217;un en duyarlı noktasıdır, giderek o tüm vücud&#8217;a yayılan duyarlık ağının merkezi, dolayısıyla da duyarlık olarak duyarlığın imkân koşuludur. Kalp, sözcüğün asıl anlamında, kalbolan şeydir tam olarak. Kalbin hayatı böyledir. Kalbi inkılâba ugratan (takallüb) yani onu ters yüz ya da altüst eden, sarsan, yalpalatan, döndüren ve evirip-çeviren içsel ve dışsal olaylardır haddizatında. Hakıkıtte, olay kalpte vuku ve/veya makes bulur -olay&#8217;ı duyacak bir kalb&#8217;e sahip oldugumuz ölçüde.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nihil’ e karşı lâ!</p>
<p>Görünüş yanıltmamalı, bu ikisi asla ve kat’a aynı anlama gelmez. Gerçekte lâ süpürgesi modern bireye ârız nihilizm marazını süpürüp atabilecek yegâne çare, yerine şunu koysak mı diyemeyeceğimiz şu panzehirdir tam da. Süpürgeyi tutan kendi’dir burada, süpüren kendi, hem süpürülen kendi. Kendi’ni yola koymak suretiyle, süpürge elde, kendi’ni kendi’nden tahliye eden kendi.</p>
<p>Bu bir mâ-cerâ’dır ki onda kendi h-içlene h-içlene kendini kat etmede. Kendi’nin kendi’yle güreşinde kendini alt etmede. Güreşin tutulduğu yer belli: kendi. Keza, bu minderde yenen de yenilen de kendi.</p>
<p>Bidayette herkeste kendini kaybetmekten endişeye kapılan kendi, kendi’nin kendi ile tuttuğu bu müthiş güreşin nihayetinde kendini hiçkes olarak bulmada. Hatırlatalım hemen: Hiç olmak, hep olmaktır! demiş Bâyezid-i Bistâmî. Kendi, demek ki, kend’olma yolunda ancak h-içlenerek “hep” olmada. Ama dikkat! Varllan nokta, büsbütün hiç olmaktan bütünüyle başka! “Fenâ’dan sonra bekâ” var zira.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>10. Soru olarak Ne? tüm sorulara önceldir; tüm soruları koşullandıran ilksel sorudur. Ne, Varlık’tan önce (ve dahi öte) oluşuyla soruların sorusudur. Şu halde, felsefe Ne sorusuyla başlar ya da daha doğrusu başlamalıdır. Nitekim; Ni-çin [Ne-için], Ne-den, N-asıl [Ne-asıl] , Ne-re-ye, Ne-re-den gibi temel sorular hep Ne’den çıkar ve ona döner. Varlık haddizatında ne-den’ini kendinde değil N e’de bulur, ni-çin’ini de.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>26. Yine benzer bir soru: Ölünce ne olacağız? Şu kesin: Ölmüş-olacağız! Ya da aynı kesinlikle: Ölü-olmuş olacağız! Daha tam bir ifadeyle ise şu olacağız: Ölecek ve “ölmüşolan” olarak -bu kez farklı bir kipte“’olma ya devam” edeceğiz: Bir İkinci Yeni şairinin dediği gibi &#8220;‘Olmak, bizim en kesintisiz fîilimiz”; en “kesintisiz” ve en kapsayıcı. Ölmüş-olmak! Yani Ölmek ama bir şekilde yine de olmak! Bu, hiç yoktan iyidir diyor gönül! Ya büsbütün hiç olsaydık, “hiphiç” olsaydık? Ama şükür ki ölmekle, bir ölü-olmak’la birlikte “hiphiç” olmayacağız ve “Ölü-olarak” da olsa veya “ölü-olmak”la birlikte bir şekilde olmaya devam edeceğiz. Çünkü ölmekle birlikte yine de bir“ şey’ ’olacağız; “olan”, “ ölüolan” bir şey! Hem anılmaya, sözünü etmeye, dilde-var- kılınmaya değer ölüler yok mu? Hafızalara kazınmış, gönüllerde taht kurmuş ya da tarihe mal olmuş ölüler? Cevap: “Var”dır böyle ölüler, hem onlar “ölümsüz”dürler; var-yok arası bir varlıkla vardırlar ve aramızda “yaşamaya devam ederler”. “Hiphiç” ya da “mutlak hiçlik” diye bir şey muhal olmasın sakın?</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Birbiriyle konuşmayan ya da konuşacak bir şeyi olmayan “komşu’lar, aynı konumu paylaşsalar yani konumdaş olsalar dahi, haddizatında komşu değildirler. Komşular, birlikte ya da karşı karşıya konmuş/kondurulmuş olmaları ilksel hakikati muvacehesinde, üzerinde konuşulacak ortak konuları olan ve/veya konuşarak ortak konulara varan şu kimesnelerdir, öyie ki bu konuşmayla gelen ortaklık dönüp her konumsallığı koşullandırır. Türkçedeki “EV alma, komşu al!” deyimi bunu güzel bir şekilde örneklendirir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Komşuluk hukukuna riayette kişi gönülden ve gönüllü olarak ve dahi lisan-ı hâl ile “Ben varım; yanım sıra da sen varsın!” der ve bu surette “Biz ancak birlikte-varız!” noktasına ulaşır. Bu son tümce, sonradan gelse de, ilkinin temelidir aslında. Bu noktaya ulaşmak, ulaşabilmek, en asli ortaklık olarak yaratılmışlık bağını -ilksel olarak birlikte-konulmuşluk’ta tezahür eden bu asli bağı- gönülden tasdik ile mümkün olur. Öznelerarasılığı en temel zeminini işbu yaratılmada ortaklık’tan itibaren düşünebiliriz. Yazılı ya da kayda geçirilmiş olmayıp maruf esaslı olan söz konusu ilksel/fıtri sözleşme, komşuların birbirinin elinden ve dilinden salim olduğu, hakeza toplumsal hayatta birbirine saygı ile silm’in (barış) geçerli olduğu bir durumu varsayar ve böyle olarak da hukuka mesnet teşkil eder.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>ll. Öz-leme, bir ara-yış’tır. Öz, kendini ve aynı zamanda özge’yi arar. Öz, Öz-ge’de kendini arar. Bir açıdan bakıldığında bu arayış, bulma özleminden çok bul-un-ma özlemine yöneliktir. Veyahut bu ara-yış, özgeyi bulduğunda onda özünü (yeni’den) bulma özlemi olmalıdır. Böyle olarak özleme, öz’den yine öz’e ama yeni öz’e bir harekettir, öylesine ki işbu özlemede kendini ikrar ve inkâr bir arada, öz’de dönüşüm de bu arada gerçekleşir. Başka nasıl olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kâh lisan kâh gönül olarak, hem lisan hem gönül olarak. Lisan ve gönül “dil”de bir çift-oluştururlar demiştik. Bu çıft-oluş şöyle izah edilebilir: Lisan ve gönül -bu, “dil”de birleşen iki unsur-semantik bakımdan biri diğerine ait olarak birbirini bütünler ve bu surette dün olduğu gibi bugün de önümüze hem edebiyatta, hem de düşüncede geniş ve zengin bir anlam-alanı açar. Şu halde, lisan-ve-gönül “dil”de bir arada yani bütünleşik bir surette düşünülebilir; keza onları böyle düşünmek düşünceye bir derinlik ve/veya irtifa kazandırabilir.</p>
<p>Bu bütünleşik tasavvura göre, lisan (i. dil &lt; til) Gönl’ün (ii. J:) lisanı olduğu, ona ayna tuttuğu ölçüde hakikatini bulabilir. Başka bir ifadeyle, lisan gönül’den neşet ettiği ölçüde, yani onu içten ve içtenlikle yansıttığı ya da yankıladığı Ölçüde hakikatlidir. Lisan hakikatini gönül’de bulur, “gönül lisanı” asıldır zira. Lisanın kaynağı olarak, giderek lisan olarak gönül! Öte yandan, gönül, kendini ifade ederken veya dışa vururken, temel teşkil ettiği lisan’a bağlı ve muhtaç görünür.3Sözcüğün her iki anlamında dil duyarlığı varsayar. Bir lisan faaliyeti ama bunun öncesinde ve ötesinde bir gönül işi olarak felsefe de aslında öyle.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>31. Oluş, Ne’nin izini taşıyor oluşuyla, haddizatında “iz-oluş”tur. Bu sözcük, Oluş’un Ne-den-sonralığı’nı, Köken’e geç kalmışlığını, dolayısıyla da yaratılmışlığını (halk) anlatıyor; hakeza, Oluş’un “sonradan-olmaldık”ını (hudus), dolayısıyla da “sonluluk”unu (fena) anlatıyor. Sair nesnelerle birlikte, kend’oluş olarak öznelik dahi iz-oluş’tan payına düşeni alır. Yaratılmışlık, “kendi kökenine tanık olmama”dır aynı zamanda. “Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, bizzat kendi yaratılışlarına da tanık etmedim&#8230;” (Kehf: 18/51). Bu “kendi yaratılışına tanık olmama”, “sonradanlık”ın ve “sonluluk”un, dolayısıyla da “yaratılmışlık”ın anlatımıdır tamı tamına. Özne’nin hakiki mânâda “özerkliği” esasen bir vehim olmalıdır; nasıl öyle olmasın ki özne hakikatte ne “başlangıc”ına sahip ve tanıktır, ne de “son”una.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Toplum tek kişiden başlamaz, (en azından) iki kişiyi varsayar. Esasen fert olmak da bir toplumda ve bir toplumdan itibaren olur. Adem uçmakta yalnızdı, orada bir yanı eksikmişçesine yaşıyordu ve henüz fert değildi. Ne zaman ki Havva peyda oldu yani iki kişi oldular, Adem -ötekinin ortaya çıkışıyla-bir-ey yani fert oldu. Şu halde “Önce fertler vardı, toplum onlardan oluştu” demek isabetli olmayacaktır; doğrusu, fertlerin toplum temelinde ve bazen de bu toplumla zıtlaşarak ama her halükarda onu varsayarak doğduğudur. Fertler bir toplumun içinden çıkarlar ve belki dönüp içinden çıktıkları topluma tesir ederler, onu dönüştürürler.</p>
<p>Ferdin ortaya çıkması için her halükarda toplumsal zemin gereklidir.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>17. “Hiçbir şey” derken belli-belirsiz de olsa bir “şey”i işaret ediyoruzdur o “şey” “gerçekten” varmışcasına. Şimdi, kestirmeden gidelim ve demek-istediğimizi deyiverelim: Hiçlik dahi ilksel muamma olarak Ne’ye ait olup Ne’den sonra “Vücuda-gelmiştir”tıpkı eşleniği olup onunla bir çift oluşturan Varlık gibi. Hiçlik dilde “Vücuda-gelmiştir”.</p>
<p>18. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi“ne-den’lilik”ini Ne’den alır, Ne’nin kendisinden. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi- aslen Ne’ye döner. Varlık ve hiçlik, Ne’den sonra oluşlarıyla yani “hâdis”likleriyle bunlar, “birbirinden olup birbirine aittir”ler, nasıl ki “birbirlerini ayırt ediyor” iseler. Varlık ve hiçlik, evet, ayrımları içinde aslen Ne ’ye aittirler, “ilksel ” yani “berisi olmayan” muamma olarak Ne’ye. Hiçlik neden gelir? Cevap: Hiçlik Ne’den gelir tıpkı Varlık gibi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Seni insan bedenindeki duyusal güçler konumuna yerleştirmem nedeniyle kalbinin kırılmaması için dikkatini çektiğim hususu iyi anla! Kalbin kırılır diye endişe etmemin nedeni, sana göre, duyunun değersiz ve aklın şerefli olmasıdır. Ben ise bütün şerefın duyuda bulunup senin onun işini ve değerini bilmediğine dikkatini çektim.</p>
<p>İbn Arabî, Fütühât-ı Mekkiyye</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>12. Dünya-da-olma, daimi, kalıcı, ebedi değil ama bir süreliğine, muvakkaten (belirsiz olmakla birlikte, vakitle kayıtlı olarak) bura’da yani bu-ara-da bulunma’dır: Geçici ikamet ya da tek kelimeyle: konaklama. Konaklama, konukluğu zımnında barındırır. Dünyada seferiyizdir. Dolayısıyla buara-da (beri ile öte arasında) misafirizdir. Ne-yer’den gelip yine Ora’ya gidiyoruzdur. Kend’olmak seferde olmaktır. Kendinden kendine bir yolculuktur bu. Bu yolculuk basitçe bir deneyim (expe’rience) değil, daha ziyade bir mâ-cerâ’dır, kend’oluş macerası.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>23_ Özne, konuşabilen ve dahi kendiyle konuşulabilen varolandır. Bu onun diğer varolanlara nazaran başlıca alamet-i farikasıdır: Hayvan-ı natıka demek ki basitçe harfleri birbirine çatıp anlamlı cümleler tekellüm edebilen canlı değil de, silme ehil, selameti gözeten, kendiyle selamlaşılabil&#8217;ır, sohbete mütemayil, sözü dinlenir şu kimesnedir. Konuşmayı, dolayısıyla sohbeti başlatan selamlaşmadır. Selam, muhatabına bir hayırhalılık dileği ve konuşmaya bir dibace olup güven ortamının önceden bir tesisidir. Konuşmanın Özü olarak sohbet tam da toplumu başlatan, başlatmakla kalmayıp mayalandıran şeydir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>29. Özne (ya da eş deyişle: sözne) her ne şekilde ise bir kez yeryüzüne konulunca, o ana dek “cilasız bir ayna”13 gibi olan bu mahal öznenin ona konuluşuyla birlikte parlaklık ve görünürlük kazanmış ve bir anlam ve anlatıma kavuşmuştur. İmdi yeryüzüne anlamını kazandırıp anlatımını veren ve bu surette onu açığa-çıkaran dil (lisan-ve-gönül) sahibi s-özne’dir. Bu dil sahibi varolan, öznelerarası bir çerçevede ve sözün imkânına dayanarak etrafındaki nesneleri adlandırır ve tanımlar, öyle ki bu ameliye muhiti, giderek de dünyayı söze-konu ederek görünür kılar. Söz dünyayı açığa-çıkanr ya da dünya sözde ve sözden itibaren açığa-çıkar. Dünya, s-özne’nin varlığıyla nihai anlam ve anlatımına kavuşur. Duyarlık, dolayısıyla dil (lisan-ve-gönül) sahibi olarak özne, “varlık aynasının cilası” olur. Böyle olarak 0, baş gözünden önce, gönle düşen sözcüklerle görür ve gördüğünü adlandırıp-tanımlar. Bu, dünyayı ve/veya varlığı “kurma”dır bir bakıma yani ki ona anlamını-vermedir. Hâsılı, dünya (konarga), anlamını öznelerarasılığın dilsel ortamında duyarlık olarak vücut bulan şu özneden itibaren kazanır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>6. Ne, kendini duyururken, bir yandan gizler de. O, kendini giz olarak duyurur. G/iz olarak g/iz kendini öne sürmekle birlikte geri çeken şeydir tam da. Onun “doğa&#8217;sı böyledir. 0, bir muammadır her soruya öncel bir muamma. Ne, &#8216;söze-konu“ olduğunda dahi muamma karakteri&#8217;ni tam olarak yitirmez. Bu yüzden o paradokslarla &#8216;dile-gelme&#8217;yi sever. Ne,anlamdirmaya direnen bir muammadır. yoksa çözülebilir bir bil-mece değil. Ne&#8217;nin &#8220;söze-konu&#8217; oluşu belli-belirsizdir. Anlak onu kendi terimlerine çevirip anlaşılır kılamaz. Ne&#8217;yi en alâ özduyunc&#8217;umuz olan kalb&#8217;imizden duya-bıliriz. Ne’ye dair her mülahaza duyarlıkta iz bırakan her ne ise onun anlakça ve anlağa göre bir tercümesi olmakla maluldür daha en başta. Ne, haddizatında, bilincin terimlerine tercüme edilmez.</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/">Özkan Gözel – Ne – Varlık ve Hiçlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İçselliğe Sahip miyiz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2020 11:46:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[İçsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Bir İçselliğe Sahip miyiz?]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24418</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başladukça ben söze başlar hücûma vâridât Şöyle kim takat getürmez anı takrire zeban Nef’î İçsellik (interiorite) dediğimiz hergünkü sıradan hayatin ru­tin olaylarının mütemadiyen üstünü örttüğü ve neredeyse hissedilmez kıldığı şu ortamdır, iç âlemdir, gönül dünyasıdır. Hergünkü hayatin alelade akışı esnasmda biz ekseriya yüzey- deyizdir. Yüzeyde sıradan olaylar içinde yüzmekteyizdir. De­rine dalma, düşüncelere gark olma gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/">Bir İçselliğe Sahip miyiz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24449 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/aralikta-gokyuzu-2018-cep-04-234x300.jpg" alt="" width="269" height="345" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/aralikta-gokyuzu-2018-cep-04-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/aralikta-gokyuzu-2018-cep-04.jpg 414w" sizes="(max-width: 269px) 100vw, 269px" /></p>
<p>Başladukça ben söze başlar hücûma vâridât</p>
<p>Şöyle kim takat getürmez anı takrire zeban</p>
<p>Nef’î</p>
<p>İçsellik <em>(interiorite)</em> dediğimiz hergünkü sıradan hayatin ru­tin olaylarının mütemadiyen üstünü örttüğü ve neredeyse hissedilmez kıldığı şu ortamdır, iç âlemdir, gönül dünyasıdır. Hergünkü hayatin alelade akışı esnasmda biz ekseriya yüzey- deyizdir. Yüzeyde sıradan olaylar içinde yüzmekteyizdir. De­rine dalma, düşüncelere gark olma gibi bir vaziyet söz konu­su değildir. Keza içsellikle alış verişimiz tamamen namevcut değilse de kısıtlı ve kesintilidir bu durumda. Gündelik hayat, içselliğin ve içsellikle birlikte düşünselliğin neredeyse has­talandığı bir hengâmede cereyan eder ekseriya. Düşünceyse kendini göstermek, gelişip serpilmek için uygun bir atmosfer arar daima. Gerçekte düşünce hem bir içsellikten itibaren gelişir, hem de dönüp böyle bir içselliği besler ve destekler. Düşünceyle içsellik arasında karşılıklı bir bağlılaşım vardır sonuçta.</p>
<p>Bugün canhıraş bir şekilde yürürlükteki ortama uyma gayreti gösteren harcıâlem ortalamayı gözetmekten başka bir şey yapmayan, yapamayan biz modern insanlar hayatiyete, ama sahici bir hayatiyete kavuşmak üzere içselliğimizin, gönül dünyamızın ihyasına muhtacız bir şekilde. Böyle bir ihya, ruhî bünyemizin sıhhat ve selameti için olduğu kadar, dü­şünme melekemizin canlılık kazanması için de elzemdir hiç şüphesiz. Gönül dünyamızın ihyasıyla biz hem hilkatle daha sahih bir bağ kurma fırsatını elde edebilir, hem de bu yolla hayatta daha sağlam durmanın imkânlarına kavuşabiliriz. So­nuçta, bir içselliğe, bir gönül ortamına sahip olmak, sathiliğin ve içi boşalmışlığın tehdidi altında kalakalan ve ne yapsa ha­yatta bir türlü tutunamayıp oradan oraya savrulup duran bizler için başka bir şeyle ikame edilemeyecek varoluşsal bir ihti­yaçtır. Bunun için her şeyden önce gönül diye bir iç mekânın farkına varmak gerek.</p>
<p>Gönül, insanın insanlığının mütemekkin olduğu manevi mekândır. <em>Manevi</em> ifadesi sonuçta <em>mana</em> ile ilgilidir ve ona gönderir. İnsanlık gönülde yani içte, içsellikte gerçekleşir veya kemale erer. Hayatımızın harici tezahürlerini geriye doğru ta­kip ettiğimizde ulaşacağımız mehaz gönülden başkası değildir. Keza tersinden düşünmek de mümkündür: Haricen ne yapar, ne işler, ne eylersek o gönülde makes bulur bir şekilde.</p>
<p>Öte yandan, vârit olanın vârit olduğu mekân gönüldür yine. Varit, kişinin kastı ve dahli olmaksızın gönle vürut eden yani “varan, gelen, inen, vasıl olan” manadır tam olarak. Gök’ten düşer bu mana. Gökten yani Kelâm’ın semavi yurdundan. Düşünsel öz olarak mana Gök’ten düşer düşmesine ve fakat düştüğü yerden yani gönülden fışkırır ve çıkar yeryüzüne. Tıpkı yağmur olarak gökten düşenin filiz olarak topraktan fış­kırması misali.</p>
<p>İnsan gönlüne neyin vârit olacağım bilemese de, bir kez gönle varit olan vârit oldu mu ona şekil verebilir, onu geliştirebilir ve başkalarınca da tanınır hâle getirebilir. Varit olanı başkala­rınca da tanınır kılan bizim beşer olarak çabamızdır. Demek ki bize ata olarak gelen düşünsel öze -manaya- biz beşer ola­rak mührümüzü vurur ve onu artık kendimizin kılarız. Keza bu noktada insanın bütün çabası bu düşünsel öze bir kıyafet giydirmeye ve onu tanınır kılmayı müteveccihtir. Toprağa dü­şen tohumu filiz olarak gün ışığıyla buluşturmak bizim çaba­mızla olur. Düşen düştüğü gibi kalmamalıdır. Onu işlemeli ve görünür kılmalıyız o hâlde.</p>
<p>Anlaşılmış olmalıdır ki düşünce zihnimizin özerk bir üretimi ya da şahsi bir yaratımımız değildir esas itibariyle. Keza insan düşünmesine ancak mecazen malik olabilir, yoksa hakiki ma­nada değil. Düşünme insanın keyfince tasarrufta bulunduğu bir mülkü değildir sonuçta. İnsan düşüncesine çobanlık eden, onu güdüp yeden kimsedir olsa olsa. Ama çobanlıktan ziyade tarım mecazı belki daha uygundur burada: İnsana düşen gö­rev, gönül toprağını gökten düşecek olana hazır ve müsait kıl­mak yani gönlü vürut edeni ahzedebilecek durumda tutmak­tır. Tıpkı toprağı ona düşecek tohuma hazırlamak gibi. Bir de yağmuru beklemesini bilmelidir insan. Bu da atmosfer olay­larına dair bilgi sahibi olmakla alakalıdır. Atmosfer olaylarına yani ahval bilgisine. Bu bilgi haddizatında gönül dünyamızda vukua gelen hâllere dair bilgidir. İçinde bulunduğumuz hâl­ler o anki düşünmemize tesir eder ve onu biçimlendirir hiç şüphesiz. Zira hâletiruhiyeler içinde/n düşünürüz biz her neyi düşünüyorsak. Zihnimiz ve gönlümüz birbirinden bihaber iki yaka değildir hiçbir şekilde. Bunlar birbirini tamamlar, hatta denebilirse bunlar bir bakıma aynı şeydir. Beynimizle düşün­düğümüz kesin değildir; ihtimal, kalbimizle/gönlümüzle dü- şünüyoruzdur. Düşünmek salt bilişsel <em>(cognitif)</em> değildir, ona her zaman hâletiruhiyelerimiz <em>(affectiorıs)</em> eşlik eder. Bazı hâ­letiruhiyeler şu tarz düşünceler için, bazıları da bu tarz düşün­celer için elverişlidir. İşin aslı, gerek umumi manada hâllere dairbilgimiz, gerekse hususi manada hâllerle düşünceler arasındaki ilişkiye dair bilgimiz kendilik bilgimiz cümlesindendir. Kendimizi tanımak hâllerimizi tanımaktır esasında, başka bir şey değil;insan(ın gönlü) hâllerinden yapılmadır çünkü.</p>
<p>Düşüncenin peyda olabilmesinde yani gökten düşenin gö­nülden neşet edebilmesinde uygun bir ortamın hazırlanması ya da insanın kendini böyle bir ortama uyarlaması büyük bir önem arz ediyor gerçekte. Bu meyanda <em>tecerrüdü</em> ve <em>yalnız­lığı</em> anmalıyız ilk elde. Bunların her ikisi de elbet gönüllü ve bilinçli bir şekilde yani bile isteye ve seve seve gerçekleşti­riliyor olmalıdır, yoksa modern insan bunları -başka bir dü­zeyde- kerhen ve gayrişuurî bir şekilde de olsa tecrübe edi­yor zaten. Sonuçta tecerrütten ihtişam ve sefaletiyle gündelik hayatın paranteze alınmasını, yalnızlıktan da (bu paranteze alış akabinde) insanın kendiyle baş başa kalıp yüzleşmesini anlıyoruz ki mezkûr insan için, güç hem ne güçtür bu şartla­rın teşekkülü! Ama zaten bir içselliğe sahip olan veyahut da bir içselliğe sahip olma iradesini ve dirayetini gösteren kimse için bu şartları oluşturmak çok da zor olmayacaktır. Kişinin boğucu şehir hayatında nefes alabilmesi için zaman zaman da olsa başvurmasında fayda mülahaza ettiğimiz pratikler olarak tecerrüt ve yalnızlık, içselliğin teşekkülüne ve bu temelden hareketle düşüncenin neşvünemasına uygun düşen atmosfe­ri oluştururlar birlikte. Geriye sabırla beklemek, beklemesini bilmek kalır. Tarlayı çapaladınız, toprağı hazırladınız, tohumu saçtınız, şimdi yağmuru bekliyorsunuz. Bekliyorsunuz ki gök kapılarını açsın. Bekliyorsunuz, bekliyorsunuz&#8230; Ve bir bakı­yorsunuz önce bulutlar peyda oluyor, sonra bunlar birbirleri­ne çarpıyor, derken gök gürlemesi kendini duyuruyor, ardın­dan yıldırımlar ve nihayet sicim gibi bir yağmur! Bu yağmur içimize yağıyor esasında, gönül toprağımıza, oradan düşünce filizleri fışkırsın diye. Her şeyin olduğu gibi içselliğin de olu­şum ve gelişiminin şartları var demek ki.</p>
<p>Şartlar bir şekilde oluştu diyelim. Buna rağmen, ne yapsak düş/ün/ce semtimize (gönlümüze) uğramıyorsa, gökten tek damla yağmur düşmüyorsa ne yapmalı? Bu durumda da yine beklemeli, beklemesini bilmeliyiz. Ama beklerken de bizden evvel <em>düşünmüş</em> olanların düşüncelerinden yararlanmanın yol­larına bakmalıyız. İmdi “zaten düşünülmüş olan”la diyaloğa geçmek, düşünmenin gelişini ya da gelişimini hazırlayabilen bir çaredir. Ama bunun için ne denli yetkin de olsalar başkala­rının düşüncelerini yalayıp yutmak, hatmetmek, tekrarlamak yeterli değildir hiçbir şekilde. Aslolan bu düşünceler üzerine ariyeten düşünmeyi, bu düşünceler münasebetiyle <em>bizzat dü­şünmeye</em> çevirmek, çevirebilmektir. G. Christoph Lichtenberg (ö. 1799) “Pek çok insan vardır ki düşünmekten muaf olmak üzere okur” derken isabet kaydetmektedir. Düşünmek öyle bir şeydir ki onu <em>bizzat kendimiz ifa ettiğimiz</em> takdirde ancak anlamlı ve değerlidir. Ödünç alınmış ya da iktibas edilmiş bir kafayla düşünülemez. Düşünce salim bir kafayla olur elbet, ama bu kafanın <em>kendi kafamız</em> olup olmadığı daha önemlidir. Düşünce otantik bir faaliyettir ki ona bir kendilik bilinci eşlik eder. Başka bir ifadeyle, düşünmek yalnız kendi başına değil dahası <em>kendi başıyla</em> düşünmektir. Bizi başkalarının düşünce­lerini düşünmeden yani elekten geçirmeden ve özümsemeden ikrara ve tekrara iten ve bizi kendi başımızla düşünmekten alıkoyan okumalardan uzak durmalıyız o hâlde.</p>
<p>Bununla birlikte, okuma dediğimiz faaliyet her hâlükârda gereklidir, zira düşünmenin mütemmim cüzüdür. Okuyan düşünür, düşünen okur. En azından ideal planda bu böyledir. Okumalarımız düşünmelerimizi derinleştirmeye ve zengin­leştirmeye hizmet edebilir, etmelidir de. “Zaten düşünülmüş olan”dan verimli bir şekilde yararlanabilmenin yolu, bu “dü­şünülmüş olan”ı filtreden geçirmeyle, onu bir kez daha ama yeni baştan düşünmeyle, ölçüp tartmayla olur. Kitaplar don­muş düşünceler buzhanesi olmadığı gibi serdedilmiş fikirler defilesi de değildir. Ne de onlar paketlenmiş ve kullanıma hazır zihinsel gıdalardır. Bize düşen kitaplarda meknuz kül­lenmiş ateşi bulup çıkarmaktır. Isıtan ve ışıtan ateşi! Kitaplarla ısınma ve aydınlanma onlarla epistemoloji değil, daha ziyade varoluşsal bir bağ kurmakla mümkündür ancak. Bu durumda, komşuda pişen bize de düşecek, başkalarının dü­şüncelerinden verimli bir şekilde yararlanmak mümkün ola- bilecektir Bu yararlanma öyledir ki işbu düşünceler bir kez filtremizden geçtikten sonra bizim olurlar artık.</p>
<p>Düşüncelerimizin gelişmişliğine, dolayısıyla da içselliğimi- zin inkişafına giden yol başkalarından alıp kendimizin kıldı­ğımız yanı kendi zihin/gönül iklimimize uyarladığımız dü­şüncelerden geçer aynı zamanda. Onlar kendimizin kılışımız yanı özümseyişimiz ölçüsünde, onlar artık bizimdir, evet. Öte yandan, bu düşüncelerin bazen bizde mukabil düşünce­leri tetiklediği de olur ki doğrusu bu düşünülmüş bir şeyi <em>yeni bir tarzda</em> düşünmenin bereketinden kaynaklanır. Bazen bu yeni bir tarzda düşünme, “düşünülmüş olan”ın salt bir tek­rarının ötesine geçer ve “daha önce düşünülmemiş olan”m keşfine hizmet eder. Bazen bir yazarın, bir filozofun, bir dü­şünürün düşüncesinde(n hareketle) onun hiç düşünmediği, aklına dahi getirmediği şeyleri keşfedebiliriz ki bu durum hiç de istisnai değildir.</p>
<p>Demek ki bir metni okuma, salt bir “okuma”nın ötesinde onu <em>yorumlamadır</em> aynı zamanda. Kısacası, başkalarının düşün­cesi bizim okuyuşumuz/yorumlayışımız neticesinde yeni ve belki de hiç beklenmedik manalar kazanabilir. Amerika’yı yeniden, yeniden keşfetmek mümkündür her zaman. Verimli bir okuma yani metinle kurulan taze bir ilişki yeni düşünceler ilham eder, edebilir demek ki. Düşünmeler üzerine düşünme­ler faydadan hâli değildir hiçbir zaman.</p>
<p>Şu bir gerçek ki düşünme düşündüğü şeyi tüketemez. Şu hâl­de düşünme dediğimiz her daim <em>yeni baştan</em> alınması gere­ken, bitmez tükenmez bir çabadır. Beklemenin, korku ve ümit arasında beklemenin kendisine eşlik ettiği bir çabadır düşün­ce. Düşünme yani tefekkür, tezekkür ve teemmül. Gönül daimi bir kıpırtı hâlinde ve Gök’ten düşecek olanı ahzetme- ye hazır bir vaziyette beklemededir. Beklemekle olmaz belki, ama beklemeden hiç olmaz. Düşünebilmek, beklemeyebil­mek yani beklemeyi bilmektir aynı zamanda.</p>
<p>Vel-hâsıl burada düşünme üzerine düşünmeye çalıştık ve bu esnada içselliğin işin içine nasıl giriverdiğini ve oradan bir daha da çıkmadığını gördük. Ve gördük ki modern insanın düşünmeye pek gönlü yok sanki. Daha doğrusu bunu şöyle ifade etmeli: Daha en başta gönül dediğimiz bir iç mekâna sa­hip olmadığı içindir ki işbu insan o hiç tanımadığı düşünmeye uzak duruyor gibi. Esasen içselliğe, içsel derinliğe, dolayısıy­la da bir kendilik şuuruna sahip görünmüyor câri akışa ken­dini kaptırmış bu insan. Gündelik hayhuy içinde denebilirse kendi-siz-leşmiş bir durumda hayat sürüyor o. Bu insan elbet ‘düşünüyor’ bir şekilde, ama bu ‘düşünüş’ Mevcut Durum’a uyarlanma mesabesinde, dolayısıyla <em>hesabi</em> karakterde, yok­sa Durum’u sorgulama tarzında değil hiçbir şekilde. Böyle bir sorgulama zengin ve derin bir iç âleme sahip olmayı icap ettirir. Oysa modern insan “kendi olma”ya bakacak yerde, “herkes”e <em>(das Man)</em> boyun eğiyor. “Herkes” gibi yaşamayı seviyor o, sevmese de buna alışmış, bunu kanıksamış bir şe­kilde. Tecerrütten ve yalnızlıktan yani “herkes”ten uzaklaşıp kendi ile yüzyüze gelmekten ödü kopuyor bu insanın. Bu an­laşılabilirdir, zira bizim burada müspet boyutuyla aldığımız tecerrüt ve yalnızlığı o menfi boyutuyla tecrübe ediyor. Derdi satha yayılmak modern insanın, yoksa derinliğe inmek ve/ veya irtifa kaydetmek değil. Derinlere inildikçe vurgun yeme, irtifa kaydettikçe de nefes darlığı tehlikesi baş gösterir zira. Bunlardan korkuyor o insiyaki bir şekilde. Kabul etmek la­zım: “Herkes” gibi sormadan sorgulamadan yaşamak, keza “herhangi biri” olarak ömür sürmek, muhataradan uzaklık ve bir nevi kolaylık sağlıyor bu insana. Ama bunlar makûs bir içkinlik düzlemine raptolma ve orada kendisizleşme pahasına söz konusu olabiliyor ancak.</p>
<p>Sonuç olarak, sahiciliği yakalamak yani herkes değil de <em>ken­di olmak,</em> iç âlemini tahkim çabasından geçer. Bu da, düşün­meyle barışık olmayı gerektirir. İnsan bir kere muhkem bir iç âlemine sahip oldu mu dışarıda hangi fırtınalar eserse es­sin kendini bu fırtınalara karşı korunaklı ve donanımlı bulur. Fırtınalar onu sağa sola eğebilir belki ama onu kökünden sö­küp atamaz, nasıl söküp atsın ki o içselliği mesken tutmuştur, kökü içerdedir yani. İçsellik insanın hakiki “yaşam-alanı”dır denebilirse. Bu yaşam-alam insanın harici olaylar karşısında sığınabileceği bir melce, bir liman olabildiği gibi, göğe uza­nırken ayağını basacağı bir istinat mahalli de olabilir. Göğe uzanırken&#8230; İçselliğin aşkınlıkla bir ilişkisi, hem de asli bir ilişkisi vardır. Dahası var: îçselliğe sahip olmak, aşkınlıkla ilişkinin tam da koşulunu oluşturur ki bu başlı başına ele alın­ması gereken bir konudur.</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Kendi İçine Düşmek,syf:158-165</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/">Bir İçselliğe Sahip miyiz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalplerin Makamları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:20:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ârif kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı sevenlerin kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hüseyin Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb-i selîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbe düşman eylemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbe yönelik lütuflar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalplerin Makamları]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin Gönlünün Nitelikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Hüseyin Nuri(ö.908) (Makâmâtü&#8217;l-kulûb) Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Onun sela­mı seçilmiş kullarının üzerine, salâtı ise Efendi­miz Muhammed’e ve bütün ailesine olsun. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin Mu­hakkik Şeyh Ebû Hüseyin Nûrî şöyle demiştir: Kalplerin makamları dörttür. Zira Allah (cc) kalbi dört isimle anmıştır: sadr, kalp, fuâd, lübb. Sadr, Allah’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/">Kalplerin Makamları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23851 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a-300x150.jpg" alt="" width="388" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a.jpg 625w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></p>
<p><em>Ebu Hüseyin Nuri(ö.908) </em></p>
<p><em>(Makâmâtü&#8217;l-kulûb)</em></p>
<p><u>Rahm</u>an ve Rahim Allah’ın adıyla,</p>
<p>Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Onun sela­mı seçilmiş kullarının üzerine, salâtı ise Efendi­miz Muhammed’e ve bütün ailesine olsun.</p>
<p>Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin Mu­hakkik Şeyh Ebû Hüseyin Nûrî şöyle demiştir: Kalplerin makamları dörttür. Zira Allah (cc) kalbi dört isimle anmıştır: sadr, kalp, fuâd, lübb. Sadr, Allah’ın “O <em>hâlde Allah kimin sadrım İslama açmışsa&#8230;”</em> (Zümer 39/22) buyruğu gere­ği İslâm’ın kaynağıdır. Kalp, <em>“Fakat Allah imam size sevdirdi, onu kalplerinizde güzelleştirdi&#8230;” </em>(Hucurât 49/7) ayet-i kerimesi gereği imanın kaynağıdır. Fuâd, <em>“Gözün gördüğünü fuâd ya­lanlamadı”</em> (Necm 53/11) ayet-i kerimesi gereği marifetin kaynağıdır. Lübb ise <em>&#8220;&#8230; derin kavrayış sahipleri (lübb sahipleri) için deliller vardır”</em> (Âl- i Imrân 3/190) ayet-i kerimesi gereği tevhidin kaynağıdır. O hâlde lübb birlemenin, fuâd bil­menin, kalp inancın, sadr ise İslâm’ın mahallidir.</p>
<p>Bu durumda tevhid, Hakkın düşük nitelikler­den tenzih edilmesi; marifet, Hakkın yüce nite­liklerinin ve en güzel isimlerinin olumlanması; iman, Hakktan gayrı, zarar ve fayda türünden kalplerin endişe duyup çılgına döndüğü şeyle­rin hepsini reddetmek suretiyle kalbin (Hakka) bağlanmasıdır. İslâm ise gizli ve açık (davranış­ların hepsinde) Allah Teâlâ’nın bütün emirleri­ne teslim olmaktır. İşte bu nurlar, (Hakk’ı) bir- leyenlerin gönüllerinde yer edinmiştir. O hâlde marifet ancak birlemekle, iman ancak marifetle, İslâm da ancak imanla geçerli olur. Dolayısıyla tevhidi olmayanın marifeti, marifeti olmayanın imanı, imanı olmayanın da İslâm’ı yoktur. İslâm’ı olmayan kişi ise ameller, fiiller ve ahlâk türünden Müslümanlara fayda veren şeyden yararlanamaz. Nitekim İslâm nuru âkıbetlerin hatırlanmasıyla, iman nuru felaketlere <em>(tavârık)</em> karşı uyanık ol­makla, marifet nuru kişinin evvelini hatırlama­sıyla, tevhid nuru ise hakikatlerin açığa çıkma­sıyla parlar.</p>
<p>Akıbetlerin hatırlanması nefislerin yönetilmesini <em>(siyaset),</em> felaketlere karşı uyanık olmak nefisleri eğitmeyi <em>(riyazet),</em> kişinin evve­lini hatırlaması kalbin korunmasını <em>(hiraset)</em> ve hakikatleri görmek de hakları yerine getirmeyi <em>(riayet)</em> gerektirir. Burada kul, siyasetle tasdi­ke, hirasetle tahkike, riyazetle tevfıke, riayetle de Hakka ulaşır. Siyaset, nefsin korunması ve bilinmesidir. Riyazet nefsi terbiye edip ona söz geçirebilmektir. Hiraset, Allah’ın kalplerde olanı bildiğinin farkında olmaktır. Riayet ise en gizli duygu ve niyetlerde bile hakları gözetmektir. Bu durumda riayet, ahitlere vefalı olmayı; hiraset, sınırların korunmasını; riyazet, elde bulunana rıza göstermeyi; siyaset ise elden kaçıp gidene sabrı gerektirir. İşte bu hasletler, Allah’ın insanları gizliden, açıktan, zâhirde ve bâtında kulluk etmekle mükellef kıldığı özelliklerin tümüdür.</p>
<p><strong>Mümin’in gönül hanesinin nitelikleri</strong></p>
<p>Bilmelisin ki Allah, müminin vücudunun tam ortasında bir ev yaratmış, onu kalp diye isim­lendirmiş ve cömertliğinin eseri olarak ona bir esinti göndermiştir. Ardından bu evi ortaklık koşmaktan, bozgunculuk yapmaktan, kuşku­dan ve kötü niyetten temizlemiştir. Sonra lütuf olarak bu eve bir bulut göndermiş, yağmur yağ­dırmış ve orada kesin inanç <em>(yakîn),</em> tevekkül, ihlâs, korku <em>(havf),</em> ümit <em>(reca)</em> ve sevgi <em>(mu­habbet)</em> gibi rengârenk çiçekler bitirmiştir. Ar­dından bu evin ön <em>(sadr)</em> kısmına tevhid tah­tım koymuş ve üzerine rıza yaygısını sermiştir. Sonra evin karşısına kökleri müminin kalbinde, dalları ise arşa kadar göğe uzanan bir ağaç dik­miştir. Tahtın sağına ve soluna su kanallarından <em>(şeriatlar)</em> dayanaklar yerleştirmiştir. Ardından bu evde, rahmet bahçesine geçişi sağlayan bir kapı açmıştır. Allah bu bahçede teşbih, övgü, yüceltme ve zikir türünden rengârenk kokulu bitkiler yetiştirmiş ve kurtuluş denizinden ge­len suları lütuf nehrine yönlendirerek bu bitki­leri sulamıştır. Sonra bu eve üstünlük kandilini asıp takva nuru sayesinde bu en büyük ateşin parladığı kandilin ışığını yakmış ve sönmesin diye bu evin kapısını kilitlemiştir. Anahtarı eli­ne almış ve ne Cebrail’i ne Mikail’i ne İsrafil’i ne de yaratılmışlardan kimseyi (bu anahtarla ilgili) görevlendirmiştir.</p>
<p>Bir zaman sonra Allah (cc) herkese şöyle hitap etti: “Burası benim yeryüzündeki hâzinem, na­zarımın kaynağı, birliğimin yurdudur. Ben bu­rada oturuyorum. Ne güzel bir ev sahibi ve ne güzel bir ev!”</p>
<p><strong>Kalbe yönelik lütuflar</strong></p>
<p>Bilesin ki Allah, müminin kalbinin beraberinde yedi şeyi de yaratmıştır. Bunlardan ilki kalbin yumuşama <em>(leyn)</em> özelliğidir. Allah şöyle buyu­rur: <em>“Sonra onların bedenleri ve kalpleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar”</em> (Zümer 39/23). Yu­muşamanın ardından İkincisi açılıp-genişle- medir <em>(tevassu).</em> Allah şöyle buyurur: “O <em>hâlde Allah kimin sadrını İslama açmışsa&#8230;”</em> (Zümer 39/22). Burada, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekte aciz kaldığı marifeti taşıyabilme­si için bir kimsenin sadrının Allah tarafından açılıp genişletilmesinden bahsedilmektedir. Bundan sonraki özellik kalbin hastalığa karşı şifa hâlidir. Allah şöyle buyurur: <em>“&#8230;ki müminler topluluğunun sadırlarına şifa versin&#8230;”</em> (Tevbe 9/14). Ardından kalbin doğru yola erişebilme özelliği <em>(hidâyet)</em> gelir. Allah şöyle buyurur: <em>“Fakat Allah imanı size sevdirdi, onu kalpleri­nizde güzelleştirdi&#8230;”</em> (Hucurât 49/7). Bundan sonra ise dinginlik <em>(sekînet)</em> ve gönül rahatlığı <em>(tüma&#8217;nîne)</em> özellikleri gelir ki bu sayede kalp sadece Allah ile beraber olmaktan huzur duyar ve başka hiç kimse orada yer edinemez. Allah şöyle buyurmaktadır: <em>“Allah dilediği kimseyi nuruyla hidâyete iletir”</em> (Nûr 24/35).</p>
<p><strong>Kalbe düşman eylemler</strong></p>
<p>Bunlar da yedi tanedir. Birincisi marifet ve tevhidin sığamayacağı derecede darlıktır. Al­lah şöyle buyurur: <em>“Allah kimi saptırmak ister­se sanki göğe yükselip de zorlanıyormuşçasına onun gönlünü sıkıştırıp daraltır”</em> (En’âm 6/125). Bir başka durum, kalbin, peygamberlerin ve âlimlerin sözlerine karşı boyun eğmez derece­de katılaşmasıdır. Allah şöyle buyurur: <em>“Fakat bunlardan sonra kalpleriniz yine katılaştı”</em> (Ba­kara 2/74). Bir diğeri kalbin kararmasıdır. Al­lah şöyle buyurur: <em>“Hayır, tam aksine onların kazandıkları kalplerini paslandırıp köreltmiştir” </em>(Mutaffifîn 83/14). Kalbin bir başka durumu karanlık bir örtüyle kaplanmasıdır. Allah şöyle buyurur: &#8220;&#8230; <em>kalplerimiz örtülüdür&#8230;”</em> (Bakara 2/88). Bir diğeri kalbin asla açılamayacak şe­kilde mühürlenmiş olmasıdır. Allah şöyle bu­yurur: <em>“Allah onların kalplerini mühürlemiştir” </em>(Bakara 2/7). Bir başka durum ise kalbin ka­pısına kilit vurulmasıdır. Allah şöyle buyurur: <em>“Kalpleri vardır, anlayıp kavrayamazlar&#8230;”</em> (A’râf 7/179). Bu durumların ardından kalp Hakk’ın bilinmesini ancak inkâr eder. Nitekim Allah şöyle buyurur: <em>“Ama ahirete inanmayanların kalpleri inkâradır”</em> (Nahl 16/22). Bunu takiben kalp Hakk’ın birliğini, rablığını, elçilerini, vaat ve tehditlerini de inkâr eder.</p>
<p><em><strong>Kalpler üç türlüdür:</strong> Birincisi</em> isyankârların kalpleridir. Bunlar, şeytanın konakladığı pislik ve kir yurdudur. <em>İkincisi</em> itaatkârların kalple­ridir ki âlimlerin, ihlas sahiplerinin ve ilmiyle âmil olanların evidir. Allah bu kalplerde nice sırlar gizlemiş ve bunları koruması için muha­fızlar var etmiştir. <em>Üçüncüsü</em> ise âriflerin kalple­ridir. Burası, içerisinde mücevherler, inciler ve yakutlar bulunan bir hazine odasıdır. Hüküm­dar onu korur, gözetir ve başka hiç kimsenin sahip olmaması için sürekli başında durur. Bu bakımdan âriflerin kalplerinin durumu şuna benzer: Kuşkusuz Allah’ın yeryüzünde bahçele­ri vardır. Arifler bu bahçelerin kokusunu almış­tır. Bu yüzden artık cennete özlem duymazlar.</p>
<p><strong>Kalb-i selim</strong></p>
<p>Selim bir kalbin altı vefayı, üstü rızayı, sağı İlâhî hediyeleri, solu İlâhî vergileri, ön tarafı kavuşup buluşmayı, arka kısmı ise kalıcılığı ve sürekliliği ifade eder. (Ebû Hüseyin Nûrî) şöyle dedi: Selim bir kalbin dört menzili vardır: Birincisi kalbin kuşkudan kurtulması, İkincisi yoldan çıkaran hevese tâbi olmaktan uzaklaşması, üçüncüsü gösteriş ve kendini beğenmekten kurtulması, dördüncüsü de Allah’ın zikrinden başka her şe­yin zikrinden uzaklaşıp selamette olmasıdır.</p>
<p>Üstün muhakkiklerden Şah Kirmânî (ra) şöyle demiştir: Üç şey kalbin selim olduğunu göste­rir: Herkese güvenmek, insanların iyi yönlerini dikkate almak ve her bir insan için Allah’a özür beyan edip af dilemek.</p>
<p><strong>Allah’ı sevenlerin kalbi</strong></p>
<p>Vehb b. Münebbih’ten şöyle rivayet edilir:</p>
<p>Allah Hz. Musa’ya “Beni sevmek için kalbinde yer aç” demiş ve şöyle devam etmiş: “Kalbini sevgimin meydanı kıldım. Beni bilmen sayesin­de kalbinin zeminini uzatıp genişlettim. Bana olan imanınla kalbinde bir ev inşa ettim. Kal­binde özlemimden bir güneş, sevgimden bir ay var ettim. Benden gelen mevhibelerle seni yıldızlarda gece yolculuğuna çıkardım. Beni te­fekkür etmenin neticesinde bulutlar yarattım. Başarıya ve neticeye ulaşmanı temin edecek rüzgârlar gönderdim. Lütfumun eseri olarak kalbini yağmurlarla bereketlendirdim. Sada­kat ve itaatinden ötürü kalbini ağaçlar yetişen mümbit bir arazi kıldım. Bu ağaçların yaprakla­rı vefam, meyveleri hikmetimdir. Kalbinde ezeli oluşuma dair hassas bilgilerin akıp durduğu bir nehir yarattım ve bana kesin bir inançla bağlan­man vesilesiyle sevgimi kalbine yerleştirdim.”</p>
<p><strong>Mümin kalbinin muhkem kaleleri</strong></p>
<p>İbrahim b. Edhem (ra) şöyle demiştir: Allah müminlerin kalbinde iç içe yedi kale yaratmış ve müminlere bu kalelere girmelerini emret­miştir. Şeytanı ise bütün bu kalelerin dışına yer­leştirmiştir. Şeytan burada müminlere seslenip durur ve köpeğin havlaması gibi duvarların ar­kasından sürekli onlara bağırır.</p>
<p>Şimdi, ilk kale altından yapılmıştır ve bu Allah’ı bilmektir <em>(marifetullah).</em> Bunun çevresinde gü­müşten yapılan Allaha iman kalesi bulunur. Bu­nun çevresinde safirden yapılan Allaha tevekkül kalesi vardır. Bunun çevresinde demirden ya­pılan ihlâs kalesi bulunur. Sözde ve davranış­ta ihlâs&#8230; Bunun çevresinde bakırdan yapılan Allahın hükmüne rıza kalesi bulunur. Bunun çevresindeki pirinçten kale, Allah’ın emir ve ne- hiy türünden farz kıldıklarını yerine getirmektir. Nihayet bunun çevresinde de kerpiçten yapılan kale bulunur. O da müminin her türlü davranı­şında nefsin edebini yerine getirmesidir. Allah şöyle buyurur: <em>“Benim kullarım üzerinde senin (şeytanın) hiçbir hâkimiyetin yoktur”</em> (İsrâ 17/65). İşte mümin, bu kalelerin içinde altından inşa edi­lene girmiş olan kişidir. Kul, nefsin edebini yeri­ne getirmeye devam ettiği sürece şeytan bu kale­lere asla giremez. Fakat kul bu hususta gevşeklik gösterdiği an, şeytanın kerpiçten yapılan ilk ka­leyi ele geçirip bir sonrakine yönelmesi içten bile değildir.</p>
<p>Böylece kul ne zaman Allah’ın emir ve nehiy türünden farzlarını yerine getirmeye son verirse şeytan pirinçten yapılan kaleyi ele geçi­rir ve üçüncüsüne yönelir. Ardından kul Allah’ın hükmüne rıza göstermeyi terk ettiği vakit şeytan bakırdan yapılan kaleyi ele geçirip dördüncüsü­ne yönelir ve sonuna kadar böyle devam eder. Ârif bir müminin kalbinde dört tür ateş bulunur: Korku <em>(havf),</em> sevgi <em>(muhabbet),</em> bilgi <em>(marifet)</em> ve özlem ateşi <em>(şevk).</em> Korku ateşi günahtan haz alma duygusunu; sevgi ateşi itaatten haz alma duygu­sunu; marifet ateşi varlıklar üzerinde hâkimiyet kurmaktan haz alma duygusunu ve özlem ateşi de Sevilen in hoşnutluğu ile ruhu yakar.</p>
<p>Ârif bir müminin kalbi üç tür bahçede gezinip durur: gizlilik, vefa ve nimet bahçeleri. Vefa bahçesindeyken ümit hâline bürünür. Nimetler bahçesindeyken vefa hâline bürünür. Gizlilik bahçesindeyken dupduru olur.</p>
<p>Ârif bir müminin kalbinde üç tür nur bulunur: marifet, akıl ve ilim nurları. Marifet güneş, akıl ay, ilim ise yıldızlar gibidir. Marifet nuru hevâyı, akıl nuru şehveti, ilim nuru ise bilgisizliği ör­ter. Marifet nuru Rabb Teâlâ’ya ait nurdur. Akıl nuru gerçeği kabul etmeyi, ilim nuru ise gerçek bilgiye göre davranmayı temin eder.</p>
<p>O hâlde ârifin ve Allah’tan saadet dileyen bir kimsenin kalbinde bulunması gereken ilk şey nurdur. Sonra bu nur ziyâya, sonra parıltıya, sonra aya ve güneşe dönüşür. Nur ortaya çıkın­ca kalp dünya ve içindekilere karşı soğur. Bu nur aya dönüştüğünde kalp, ahirete yönelik beklen­tilerinden uzaklaşır <em>(zühd fi’l-âhiret).</em> Nur gü­neş hâlini aldığında kişi ne dünyayı ne ahireti ne de bunların barındırdıklarını görür. Sadece Rabbini bilir. Bu kişinin vücudu, kalbi ve sözleri nurdur. “<em>Allah dilediği kimseyi nuruyla hidâyete </em>iletir* (Nûr 24/35).</p>
<p><strong>Ârif kalbinin seferleri</strong></p>
<p>Ârif şu üç denizi aşmadıkça Rabbinin bü­yüklüğünün farkına varamaz. Bunlar, rablık <em>(rubûbiyyet),</em> koruyuculuk <em>(müheyminiyyet)</em> ve ilahlık <em>(lâhûtiyyet)</em> denizleridir. Rablık denizi­nin aşılması, ârif bu denize daldığında Onun terbiye eden <em>(rabb),</em> kendisinin ise terbiye edi­len <em>(merbûb)</em> olduğunu bilmesidir. Böylece ârifin kalbi düşünce, dili yücelikleri zikir, gözü ibret alma <em>(itibar)</em> ve nimetleri görme, nefsi ise hizmet ve rızayı talep etme denizlerine dalabi­lir. Bu durumda ârif, itaati bir deniz olarak gör­meli, hizmeti gemi edinmeli, nimetler üzerinde düşünmeyi denizde ilerlemek olarak kabul et­melidir. Hakk’ın yüceliklerini zikretmek gemiyi ilerleten rüzgâr mesabesindedir. İbret almak ise rüzgârı yönlendirmesini ve doğru yolu bulması­nı sağlayan bir rehberdir. Böylece gemi onu Ko­ruyuculuk denizine ulaştırır. Fakat burada g<u>emi </u>işe yaramaz, özlem, sevgi ve inâbetten (gizli ve açık günahlardan vazgeçip Hakka dönmek) kurulu bir köprüden geçmesi gerekir. Ancak bu yolla İlahlık denizine ulaşabilmesi mümkündür. Burada ise artık ne gemi ne de köprü işe yarar. Ârifin yapması gereken, teslim olup kendini de­<u>nize</u> bırakmaktır. Böylece ülfet rüzgârı ve ikram dal<u>g</u>alan onu götürüp sahile bırakır. îşte, ârif burada Rabbinin büyüklüğünü anlar. Ardından Hakk’ın büyüklüğü ve celâli, ârifın kalbini dört bir yandan aydınlatır: ortada marifet kandili ışıldarken sağ tarafta büyüklük <em>(azamet),</em> ön ta­rafta yücelik <em>(celâlet)</em> ve arka kısımda ise kudret ve saygınlık <em>(izzet)</em> vasıfları aşikâr olur.</p>
<p>Böylece kul düşünce yolunda ilerlerken marifet nuruyla sağ tarafına baktığında korku ve haşyet kapısını görür. Sol tarafına baktığında azamet, huşu ve rehbet (korku) kapışım görür, önüne baktığında yücelik, derinlerde kayboluş <em>(gark) </em>ve ürkme <em>(vecel)</em> kapısını görür. Ârif kalbinin arkasına baktığında ise saygınlık, zelillik ve mis­kinlik kapısını görür ve Allah Teâlâ’nın cömert­lik ve iyiliğinin farkına varır. Bu sayede korku <em>(havf)</em> onun diline iyice yerleşir ve Hakk’tan başkasını konuşmaz. Aynı şekilde haşyet gözü­nün bir melekesi hâline gelir ve Hakk’tan başka­sına bakmaz. (Bir başka korku türü olan) reh­bet ellerine bağ olur ve Hakk’tan başkasından bir şey almaz. Derinlere gark olma, ayaklarının bağı hâline gelir ve Hakk’tan başkasına doğru yürümez. Böylece göğün perdelerini açar ve melekler onunla övünür durur.</p>
<p><strong>Arifin kalbindeki marifet ağacı</strong></p>
<p>Ârifm kalbine yağan ilk yağmur, ikram yağ­murudur ve bu sayede orada beş dalı bulunan marifet ağacı yeşerir. Dallardan ilki arşa, İkin­cisi doğuya, üçüncüsü batıya, dördüncüsü sağ ufka, beşincisi ise sol ufka dek uzanır. Arşa ka­dar uzanan dalın suyu mutluluk, meyvesi ise münâcattır. Doğuya kadar uzanan dalın suyu ikram, meyvesi hizmettir. Batıya kadar uzanan dalın suyu rahmet, meyvesi ilim ve ibret, ibretin altında ise düşünce ve itaattir. Sağ ufka kadar uzanan dalın suyu sevgi, meyvesi zikirdir. Sol ufka kadar uzanan dalın suyu inâbe, meyvesi günahları telafi etmektir <em>(rubef).</em> Bütün bunlar, ar<u>ifin</u> kalp dilinden süzülen sözleri, fiilleri ve belirtileridir.</p>
<p>Ârif bir müminin kalbinin üç tür alameti vardır: Bütün günahları tevbeyle, bütün iyilikleri hatır­layıp anmakla, her şeyi de Allah’ın sevgisiyle örter. Böylelikle arifin kalbinde Allaha yönelik sevgiden başka hiçbir durum bulunmaz. Bu du­rumda sözleri sadece Hakk’ın yüceliklerini, ni­metlerini ve kendisini koruduğunu zikretmek­ten ibaret olur. Marifet bakımından Rabbiyle şu dört yolla konuşur: Övgü, şükür, şikâyet ve mazeret dili.</p>
<p>Övgü dili ârif ile Hakkın verdiği nimetler ara­sında gerçekleşir. Şükür dili, ârif ile Hakk’ın ya­ratması arasında gerçekleşir ki bu durumda ârif, kendisini yarattığı için Rabbine şükreder. Şikâyet diliyle konuşurken kendisini Rabbine şikâyet eder. Mazeret diliyle konuşurken günahlarından ötürü Rabbinden bağışlanma talep eder.</p>
<p>Arif üç şeye kulak verir: Tenzil, tefsir ve tevil. Tenzih (Kuranı) duyduğunda iman eder, tefsiri duyduğunda onu davranışlarına yansıtır, tevili duyduğunda ise bu bilgiyi ilk hâline döndürür.</p>
<p><strong>Müminin kalp evi ve içindekiler</strong></p>
<p>Müminin kalbi iki kapısı bulunan bir eve ben­zer. Bunlardan birisi dünyaya, diğeri ise âhirete açılan iki kapıdır. Dünya kapısı <em>ibret</em> (alma kapı­şıyken), ahiret kapısı <em>fikret</em> (düşünce, tefekkür) kapısıdır. Ayrıca bu evde dört sütun üzerinde bulunan bir taht vardır. Sütunlardan ilki kor­kunun büyüklüğünden, İkincisi itaatteki huşu duygusundan, üçüncüsü günahları terk etmek­ten, dördüncüsü ise akıbetin ne olacağına dair korkudan inşa edilmiştir. Bu tahtta iki veziri bulunan bir hükümdar oturmuştur. Burada hü­kümdar kesin bilgi ve inanç <em>(yakîtı),</em> sağındaki vezir korku, solundaki vezir ise ümittir.</p>
<p>Tahtın önünde bir meydan ve bu meydanda on iki vekil <em>(nakîb)</em> bulunur: Bunlar sırasıyla İslâm’ın başı olan şehadet, dinin direği olan na­maz, amellerin temizleyicisi olan zekât, İslâm’ı tamamlayan oruç, İslâm’ın bir şartı olan hac, İslâm’ın denizi olan örf, İslâm’ın koruyucu­su olan iyiliği emretmek ve kötülükten sakın- dırmaktır ki bu İslâm’ın delilidir. Daha sonra İslâm’ın süsü olan cemaat, İslâm’ın cevheri olan sadaka, İslâm’ın şefkati olan akrabalık ilişkileri­ni diri tutmak ve son olarak güzel bir sondur ki bu da İslâm’ın korunması/korumasıdır. Müminin kalbindeki marifet ağacı, yedi dalı bu­lunan bir ağaca benzer. Bu dallardan ilki gözle­rine, İkincisi diline, üçüncüsü kalbine, dördün­cüsü nefsine, beşincisi yaratılış anma, akıncısı ahirete ve yedincisi de Rabbine dek uzanır. Bu dallardan her birinin iki meyvesi vardır. Gözle­rine uzanan dalların meyveleri ağlamak ve ibret nazarıyla bakmaktır. Diline uzanan dalın mey­veleri bilgi ve hikmettir. Kalp dalının meyveleri Allah’a özlem duymak <em>(şevk)</em> ve O’na dönmektir <em>(inâbe).</em> Nefs daimin meyveleri zühd ve ibadettir. Mahlûkata uzanan dalın meyveleri vefa ve sada­kattir. Ahiret dalının meyveleri cennetteki ni­metler, Mevla’ya uzanan dalın meyveleri ise O’nu görmek ve O’na yakınlıktır <em>(rü’yet</em> ve <em>kurbet).</em></p>
<p>Buna mukabil, insanoğlunun kalbindeki hevâ ağacının da yedi dalı vardır. Bu dallardan ilki gözlerine, İkincisi diline, üçüncüsü kalbine, dördüncüsü nefsine, beşincisi yaratılış anına, akıncısı dünyaya ve yedincisi ise (ancak) ahirete dek uzanır. Gözlerine uzanan dalların meyvele­ri merak ve şehvet; diline uzanan daim meyve­leri gereksiz konuşmak ve gıybet etmek; kalp dalının meyveleri öfke ve düşmanlık; nefs da­lının meyveleri haram ve şüpheli şeylerden ka­zanç sağlayıp geçinmek; mahlûkata uzanan da­im meyveleri tuzak ve hileye başvurmak; dünya dalının meyveleri aldanış ve riya; ahiret dalının meyveleri ise hasret ve pişmanlıktır.</p>
<p><strong>Arifin kalbindeki bahçeler</strong></p>
<p>Arifin kalbinde on bahçe vardır. Bunlar birleme <em>(tevhid),</em> yol <em>(sebil),</em> kesin bilgi ve inanç <em>(yakîn), </em>alçakgönüllülük <em>(tevâzu),</em> helal, büyüklük ve keremden kaynaklanan yumuşak huyluluk <em>(hilm),</em> cömertlik, rıza, ihlâs ve yine rıza bah­çeleridir. Mümin işte bu bahçelerin bekçisidir. Her zaman bu bahçelerde dolaşır durur. Eğer tevhid bahçesinde Allah’a ortak koşma ve boz­gunculuk yapmaya dair bir arzunun yeşerdiğini görürse derhal onu söküp atar. Yol bahçesinde hevese uyma ve bidate rastlarsa bunları söküp atar. Yakîn bahçesinde kuşkuya rastlarsa söküp atar. Tevazu bahçesinde kendini beğenmişlik ve büyüklenmeye rastlarsa bunları söküp atar. He­lal bahçesinde haram ve şüpheli bir şey bulursa bunları söküp atar. Hilm bahçesinde öfke ve ka­hır bulursa bunları söküp atar. Cömertlik bah­çesinde cimrilik ve açgözlülüğe rastlarsa bunları söküp atar. İhlas bahçesinde yapmacıklığa rast­larsa bunu söküp atar. Rıza bahçelerinde endişe ve şikâyete rastlarsa bunları da söküp atar.</p>
<p><strong>Allah dostlarının ve düşmanlarının kalpleri­ne yağan yağmurlar</strong></p>
<p>Yağmur iki türlüdür: Rahmet ve gazap yağmur­ları. Rahmet yağmuru saadete erişmenin neti- cesiyken gazap yağmurlan isyankâr olmanın sonucudur. Bu durumda üç şey rahmet yağ­murlarını engeller: Riyanın huy hâline gelme­si, iddia ve gösterişin eylemlerin karakterine dönüşmesi ve gönlün bozgunculukla dolması. Üç şey de gazap yağmurlarının kalbe yağması­na neden olur: Haram yemek, helali terk etmek, kötü niyet beslemek.</p>
<p>Rahmet yağmurunda dört unsur bulunur: Kor­kuya işaret eden gök gürültüsü, özlem şimşeği, ikram yağmuru ve ruh rüzgârı. Korkuya işaret eden gök gürültüsü tevbe edenlerin, özlem şim­şeği zahitlerin, ikram yağmurları sevenlerin, ruh rüzgârları ise âriflerin kalplerinde görülür. Aynı şekilde gazap yağmurlarında da dört un­sur bulunur: Yabancılaşma ve husumete işaret eden gök gürültüsü, öfke şimşeği, düşmanlık yağmuru ve perde rüzgârı. Yabancılaşma ve husumete işaret eden gök gürültüsü kâfirlerin, öfke şimşeği münafıkların, düşmanlık yağmu­ru zalimlerin ve perde rüzgârı da isyankârların kalplerinde görülür.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.123-138</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/">Kalplerin Makamları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
