<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Vefa | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/vefa/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 31 Dec 2023 12:40:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Vefa | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2023 12:38:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çalışma ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[bilimFuat Sezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Doğallık]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Sezgin Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar Rencide olur dîde-i huffaş ziyâdan. Ziya Paşa Türkiye’de Üniversite Hayatına Kısa Bir Bakış Türkiye’de Batılı anlamda yükseköğretim/üniversite, Tanzi­mat Dönemi’nde devlet eliyle bürokratlar tarafindan plan­landı ve ilk ders Derviş Paşa’nın refakatinde 1863’te yapıldı. Darülfünûn (fenler evi) adı verilen bu yeni okul, kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Aradan birkaç sene [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/">Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26721 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-300x169.jpg" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a.jpg 864w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar</p>
<p>Rencide olur dîde-i huffaş ziyâdan.</p>
<p>Ziya Paşa</p>
<p><strong>Türkiye’de Üniversite Hayatına Kısa Bir Bakış</strong></p>
<p>Türkiye’de Batılı anlamda yükseköğretim/üniversite, Tanzi­mat Dönemi’nde devlet eliyle bürokratlar tarafindan plan­landı ve ilk ders Derviş Paşa’nın refakatinde 1863’te yapıldı. Darülfünûn (fenler evi) adı verilen bu yeni okul, kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Aradan birkaç sene geçtikten sonra yeniden açıldı, yine kapandı ve nihayet 1900’de bir daha kap<u>anmamak</u> üzere kapılarını açtı. 1908 İhtilâli sonrasında en büyük tensikat (işten atma) işleminin görüldüğü kuramlar­dan biri de Darülfünûn oldu. II. Meşrutiyet Dönemi’nde Da- rülfünûn, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düşünce örgütü gibi işlev görürken 1915’ten sonra ilk defa yabancı hocalar Tür­kiye’de eğitim vermeye başladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Darülfünûn memlekette olup bitenlere çok da kayıtsız kal­madan inkılâpları zımnen desteklemesine karşın alkışlamadı. Oysa Ankara inkılâplara İstanbul Darülfünûnu’ndan kuvvetli bir destek bekliyordu. Neticede 1930’dan sonra üniversitede ciddi bir revizyon planlandı ve Reşit Galip’in başkanlığındaki heyetin marifetiyle 1933 yazında İstanbul Darülfunûnu lağve­dilerek yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Müderrislerden üçte ikisi işten atıldı. Onların yerini en azından sayı bakımın­dan, ilmi yeterlilikleri tam da belli olmayan Avrupalı göçmen bilim adamları ve rejim taraftarı gençler doldurdu. Bu tecrü­beler Türkiye’de ilim adamının siyaset gölgesinde ne kadar özgür davranabileceği noktasında geleceğe dönük bir tasavvur sunuyordu. Nitekim 1933 sonrasında bilim adamları derin bir inkisar ve güvensizlikle mesleklerini asgari şartlarda devam et- tirebildiler. Bu dönemde üretilen bilginin doğru olması değil işe yaraması, kullanışlı olması önemliydi. Bundan böyle ten­sikat, uzaklaştırma ve işsiz bırakma tehdidi, ruhunu kampüs içinde korkunç bir hayalet gibi daima gezdirmeye devam etti.</p>
<p>Cumhuriyet, Ankara’da birçok yeni fakülte açtı ve bunlar 1946’da bütünleştirilerek Ankara Üniversitesi oluştu. Osman­lIdan müdevver Mühendis Mektebi de İstanbul Üniversite­si ne katılmayı reddedince 1944’te İstanbul Teknik Üniversi­tesine dönüştü. Türkiye’nin ikircikli bir politika sergilemeye mecbur kaldığı II. Dünya Savaşı sürecinde üniversite öğretim elemanları bir kere daha savrulmaya tabi tutuldu. Önce Türk- çülük-Turancılık davası, ardından sol-komünizm kovuştur­maları sebebiyle 1947-8’de birçok bilim adamı üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950’den sonra iktidara gelen Demokrat Parti ile de üniversitenin arası iyi olamadı. Buna karşın akademi siyaset/toplum ve ülke yönetiminde hâlâ etkiliydi ve bu belir­gin bir şekilde hissedilebiliyordu. 1960 Darbesi diğer bütün kuramların üzerinden silindir gibi geçerken Beyazıt’tan da geçmeyi ihmal etmemişti. Darbe sonrasmda 147 bilim adamı, kadro harici bırakıldı. Listeyi hazırlayanlara bakılacak olur­sa kampüsten uzaklaştırılanların başta ilmi yetersizlik olmak üzere partizanlık, suç örgütlerine yakınlık, komünistlik ve adi suçlara katılma gibi kusurları bile vardı. İşte bu listeye giren­lerden biri de İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü öğre­tim üyelerinden Doç. Dr. M. Fuat Sezgin idi.</p>
<p>Anlatılanlara göre Fuat Sezgin, Demokrat Parti saflarında si­yaset yapan iki kardeşi (biri bakan) olduğu için darbecilerin tensikat listesine girmişti. îhbarı yapanlar fakültedeki muh­birlerden başkası değildi. Fuat Hoca, 147’ler listesine girme meselesinin temelinde abisinin parti mensubiyeti değil, bi­zatihi kendisi olduğunu ima etmiştir. İnanılmaz çalışkanlığı, üretkenliği, kimsenin işine karışmaması, mesleğini hakkıyla ifa etmesi yakınında bulunanlara rahatsızlık vermişti.</p>
<p>Sezgin, 1960 Eylül’ünde İstanbul Üniversitesinden atıldığını haber alır almaz yıllardır zaten içinden çıkmadığı Süleymani- ye Kütüphanesi’ne gelerek Berkeley, Yale ve Goethe Üniversi­telerine mektup yazmış ve onlarla çalışmak isteğini iletmiştir. Her üçünden de olumlu cevap almıştır. Fuat Sezgin, Türki­ye’ye yakın olması ve İslam bilim tarihi araştırmaları için en iyi imkânlara sahip olmasından ötürü Almanya’yı tercih et­miştir. Çok sevdiği İstanbul’a bir akşamüstü Galata Köprü- sü’nden yaşlı gözlerle son bir kez daha bakarak sinematogra­fik bir ayrılışla veda etmiştir. Yanında bir bavul dolusu fişten başka eşyası yoktur.</p>
<p>Almanya onun için hemen her bakımdan çok iyi bir akademik ortam olmuştur. Çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiş­tir. Bu sırada önceden Müslüman olmuş bir şarkiyatçı olan Ursula Hanım ile tanışarak hayatını birleştirmiştir. Bu evlilik onun için büyük bir nimete dönüşmüştür. Zira Sezginin eser­lerinin redaksiyonunu çoğu kere eşi yapmıştır. Yaklaşık on sene kadar önce yazmaya karar verdiği <em>Arap-îslam Bilimleri Tarihi</em> nin ilk cildini 1967’de kendi imkânlarıyla yayımlamış­tır. Çalışmalar hız kesmeden devam etmiş ve 1978’de İslam dünyasının en büyük mükâfatı olan Kral Faysal Ödülü’nü ka­zanmıştır. Böylece rüyalarını gerçekleştirmek için büyük bir fırsat daha yakalamıştır. 1982’de uzun zamandır kurmayı ha­yal ettiği vakfı kurmuş ve ardından vakfa bağlı enstitüsünde eğitime ve araştırmalara başlamıştır. Yıllar birbirini kovalar­ken bir benzeri kolay gelmeyecek devasa eserler de ardı ardına vücut bulmaya başlamıştır. 2018 yazına gelindiğinde 17 ciltlik <em>Arap-İslam Bilimleri Tarihi</em> ile 1400 cildi bulan edisyon kritik yayınları dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir miras hâline gelmiştir.</p>
<p>30 Haziran 2018’de Fuat Sezgin bu fani dünyaya gözlerini yumarken, son nefesini veren aslında modern zamanların en büyük âlimiydi. Yetişmesine, yaşamasına ve eserlerini üret­mesine Şükrü Hanioğlu’nun ifadesiyle ancak “hoyratlığımızla katkı verdiğimiz” bu büyük âlimin hayat ve birikimi Türki­ye’nin siyasi ve akademik hayat tecrübesinin hazin/ibretlik bir numunesini temsil etmektedir.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin ve Temel Eserleri</strong></p>
<p>Son dönem Osmanlı kadısı Mehmet Mirza Bey’in ve Cemile Hanım’ın oğlu olarak 24 Ekim 1924’te Bitlis’te dünyaya gelen Fuat Sezgin, ilk ve ortaöğretimini Doğubeyazıt ve Erzurum’da tamamladı. Bu süreçte babasından Sarf-ı Türkî dersleri aldı. Mühendis olmak niyetiyle 1943’te İstanbul’a gelen Fuat Sez­gin, meşhur oryantalist Hellmut Ritter’in seminerine katıl­masıyla yepyeni bir mecraya ve maceraya yelken açmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi eğitimini 1947’de bitiren Sezgin, bir sene sonra <em>İslam Düşün­cesinin İlahi Tarafı</em> başlıklı bir kitabı tercüme etmiştir. Bu ara­da bir sene kadar İstanbul Müftülüğü’nde müsevvid (kâtip) ve biraz da gezici vaiz olarak çalışmıştır. Ardından Ankara Üni­versitesi İlahiyat Fakültesi’ne asistan olarak girdiyse de kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesine geçmiştir.</p>
<p>Doktora tezi olarak <em>Mecâzü‘l-Kur’an</em> adında çok az nüshası olan bir eseri incelemiştir. Filolojik niteliği bakımından bu eseri tetkik ederken, iki önemli husus dikkatini çekmiştir. Bunlardan biri oryantalistik çalışmalarda temel kaynak ve otorite kabul edilen Cari Brokelman ın <em>Geschichte der Arabi- schen Literatür (GAL)</em> adlı eserinde birçok eksikliğin ve bazı hataların olmasıdır. Hocası Ritter’in de teklifiyle bu eserdeki eksikleri ilave cilt ve zeyillerle gidermek için çalışmalarını hız­landırmıştır. Hocası Ritter de bu yönde onu tasdik etmiş ve desteklemiştir.</p>
<p>Sezgin Buhârî’nin <em>Mecâzü&#8217;l-Kur’ana</em> sıklıkla referans verdi­ğini görmüştür. Bunun üzere XIX. yüzyılın sonunda Macar oryantalist Ignaz Goldziher tarafından başlatılan ve gün geç­tikte güç kazanıp etki alanını arttıran hadislerin kaynağına ilişkin iddiaların gerçeklik değerine yönelik şüpheleri daha da artmıştır. Goldziher’e göre hadisler Hazreti Peygamber’in vefatından iki yüz sene kadar sonra derlenmiştir ve şifahî kay­naklıdır. Dolayısıyla da bu sözler Hazreti Peygamber’e ait de­ğildir, derlendiği zamanın fikrîi ve içtimâi ekollerinin ürünle­ridir. Bu iddia İslam dünyasında hadislerin kaynağına ilişkin derin bir şüphe ve fesat hareketi başlatmıştır. Fuat Sezgin, Buhârî’nin kendisinden önce yazılan filolojik bir eseri kaynak olarak kullandığını görünce bunun tek kaynak olamayaca­ğını başka kaynakların da olabileceğini düşünerek, merakını bu alana yoğunlaştırmıştır. Doçentlik tezi olarak <em>Buhârî nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar</em> (1956) adlı konuyu se­çerek Buhârî’nin şifahî kaynaklar yanında yazılı kaynaklara da dayalı olduğunu ispat etmiştir. Böylece Fuat Sezgin, Batı dünyasının eserlerinden ve metotlarından şüphe etmediği, çok güvendiği bir oryantalistin çalışmalarının yanlış ve yanlı olabileceğini ortaya koymuştur. Belki de hayatmın <em>önemli</em> bu­luşlarından biri, “altın vuruşu” budur ve bu iddiasına bugüne kadar cevap veren olamamıştır. Kesin olarak kabul edilmeyen Sezgin’in tezlerine bugüne kadar Batı dünyasından cevap da gelememiştir. Akademik araştırmalarda “bir bilimler tarihçi­sinin dediğine göre, “&#8230;’nm iddiası üzere” veya “Sezginian te­oriye göre” denilerek, hem adının gizlenmesi sağlanmış hem küçültme hem de şüphe nazarıyla bakılmaya devam edilmiştir. Fuat Sezgin, askerlik görevini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İstanbul’a geçerek Zeki</p>
<p>Velidi Togan öncülüğünde kurulan İslam Araştırmaları Ens- titüsü’nde çalışmaya başlamıştır. Doktora tezini 1954’te sa­vunduktan sonra 1956’da doçent olmuş ve İslam bilimler ta­rihinin izini daha sıkı ve titiz biçimde aramaya devam etmek için 1960’a kadar dünya kütüphanelerini gezmeye başlamıştır. <em>GAL&#8217;ın</em> eksiklerini gidermek ve yanlışlarını düzeltmektense yepyeni büyük bir <em>İslam Bilimler Tarihi</em> hazırlama fikrini ho­casına açtığında “Böyle bir şey yapılamaz, bunu şimdiye ka­dar kimse yapamadı sen de yapamazsın, böylesi boş hayalleri bırak.” cevabını almıştır. Ancak Fuat Hoca bu çılgın fikrin ve idealin peşine düşmüştür. Bir taraftan ihtiyaç duyduğu dilleri hızla öğrenmiş diğer taraftan da başta Türkiye olmak üzere nerede bir yazma eser varsa peşine düşerek incelemeye ve ilmi değerini ortaya koymaya başlamıştır. Ancak hiç beklemediği bir anda 1960 Darbesi’yle üniversiteden atılınca Almanya’ya gitmek zorunda kalmış ve tutkularının peşinden gitmeye ora­da devam etmiştir.</p>
<p>Bu sırada Cari Brokehnan’m eserinin eksiklerinin giderilmesi ve daha geniş bir eser yazılması amacıyla UNESCO tarafindan bir heyet oluşturulmuş ve planlama başlatılmıştır. Sezgin bu heyetin toplantısına giderek böylesi bir çalışmanın heyet tara­findan yapılamayacağını, bunun bir ansiklopedi olmadığını, bütünlüklü bir eser olduğunu, dolayısıyla da tek bir kişi tara­findan yapılması gerektiğini ve bunu da kendisinin yapmaya başladığını bildirmiştir. Oradakiler, böylesi bir çalışmayı bir kişinin, hele bir Müslüman’m/Türk’ün asla yapamayacağını söylemişlerdir. Ancak Sezgin hayalini kurduğu, ideal hâline getirdiği <em>Geschichte des Arabischen Schrifttums</em> adlı <em>GAS</em> ola­rak kısaltılan <em>Arapça Yazılı Bilimler Tarihi</em> adlı eserinin ilk cildini 1967’de büyük ölçüde kendi imkânlarıyla bastırmıştır. Eserin yayımlanmasından haberdar olan UNESCO Bilim He­yeti bir anlamda ürpererek dağılmıştır. Bu tarihten sonra fa­sılalarla <em>GAS</em> yayımlanmaya devam etmiş ve Fuat Sezgin vefat ettiğinde 17 cildi bitmiş, bir cildi yayımlanmaya hazır devasa bir külliyat ortaya çıkmıştır. Fuat Sezginin “en önemli eseri” olarak görülebilecek bu yayın, bugün dünya bilimler tarihi­nin en parlak külliyatından biridir. Bu eser, dünya ölçeğinde Müslümanların bilime dair yazdığı kitapların ayrıntılı bir lis­tesi mahiyetinde katalog çalışmasıdır. Sezgin, mevcut kitapla­ra ulaştığı gibi adı geçen ancak bugün ortada olmayan kitap­ların da listesini yapmış ve yazarları hakkında bilgi vermiştir. Elbette bu büyük eser sadece bir katalog çalışması değildir, özellikle harita, coğrafya ve matematiksel coğrafya ciltlerinde olduğu gibi, Sezgin özgün yorumlar ve iddialar da ileri sür­müştür. Onun en önemli iddialarından biri Batı dünyasının özellikle harita ve coğrafya konusunda XVII. ve XVIII. yüz­yılda geldiği noktanın temelinin Müslümanlara dayanıyor ol­masıdır. Rönesans denilen gelişme bir anda olmamış, Müslü­manların çalışmaları üzerine gelmiştir. Ancak Batılılar bunu görmezden gelmiş, gizlemiş ya da düpedüz inkâr etmişlerdir. Artık bugünden sonra bilimler tarihinde, özellikle de İslam ın ilk üç yüz senesine dair konularda GAS’a değinilmeden yeni bir şeyin yazılması mümkün değildir. Almanca telif edilen, Arapça, Farsça ve Urducaya tercüme edilen bu devasa eser, henüz Türkçeye çevril(e)memiştir! (2014’te eserin ilk cildi tercüme edilmiştir ve bugünlerde kalan ciltlerin de Fuat Sez­gin Bilimler Tarihi Vakfı tarafindan hazırlanmakta olduğu bilinmektedir.)</p>
<p>Fuat Sezgin 1982’de çalışmakta olduğu Goethe Üniversite- si’ne bağlı, İslam bilim tarihi çalışmaları yapacak olan bir va­kıf kurmuştur. Vakfın imkânlarıyla bilim tarihi çalışmalarına devam ederken, diğer yandan İslam tarihinin en eski dönem­lerinden bu yana üretilmiş değerli çalışmaların edisyon kritik dahilinde tıpkıbasımlarını yayımlamaya başlamıştır. Böylece Sezgin’in “ikinci büyük eseri” sayılan 1400 cilt kadar ilimler tarihinin kritik kitapları yeniden raflardaki yerini almıştır. Coğrafya, matematik, astronomi, tıp, askerlik, fizik, kimya, felsefe, dil bilimleri, islami ilimler, müzik gibi hemen her bilim alanında yüzlerce değerli eser, bu sayede yeniden gün yüzüne çıkarılmış ve araştırmacıların istifadesine sunulmuş­tur. Kitap üzerine değerlendirme yazmak, Batı dünyasında çok yaygın olmasına karşın <em>GAS</em> ve söz konusu edisyon kri­tikler üzerine neredeyse hiçbir değerlendirme yapılmamıştır. Bilim dünyasının Fuat Sezgin’in eserlerine neden böyle du­yarsız davrandığı anlaşılır bir durum değildir.</p>
<p>Sezgin’in “üçüncü önemli eseri” olarak görülecek faaliyeti ise İslam Bilim ve Teknoloji Aletleri Müzesi’dir. îlki Alman­ya’daki enstitüde kurulan müzede İslam dünyasının birikimi olan yazmalarda yer alan aletler birebir modellemeyle yeni­den hayata döndürülmüştür. Yazma eserlerde teknolojik alet­lerin nasıl olduğuna dair çoğu kere çizim değil, anlatı vardır. Dolayısıyla da bunları üç boyutlu olarak modellemek son de­rece zor bir iştir. Buna karşm Sezgin, ilgili aletin bilimini farklı yönleriyle öğrenerek bu zor işin üstesinden gelmiştir. Aslın­da bilim tarihi kitapları içinde yer alan aletlerin planlarından onların modelini yapma işi, ilk olarak Alman bilim tarihçisi Alfred Wiedermann tarafından başlatılmıştır. Bu zat 25 ka­dar aleti yeniden modellemiştir. Fuat Sezgin ise toplamda 800 kadar aleti yeniden yaparak dünyada ilk ve tek olma özelli­ğine sahip sön derece hususi bir müze meydana getirmiştir. Sezgin, bu modelleri büyük gayretler sarf ederek, uzun zaman uğraşarak, yüksek miktarda paralar harcayarak yapabilmiş­tir. Bu noktada kendisine en büyük desteği bazı Arap devlet adamları ve iş adamları vermiştir. Adını vermediği bir Arap iş adamı Sezgin’in yaptığı her aletten bir tane de kendisi için yapılmasını sipariş etmiş ve neticede büyük bir birikim ortaya çıkmıştır. Arap iş adamı bu aletleri Amerika’ya götürüp ora­da sergilemeyi planlamıştır. Ancak 2001 krizinden sonra işler tersine dönünce ikinci kopya aletlerin Türkiye’ye bağışlanma­sı ve İstanbul’da bir müzeye dönüşmesi gündeme gelmiştir.</p>
<p>Uzun uğraşlar, araştırmalar ve görüşmeler neticesinde özel­likle İstanbul’da ve Gülhane Parkı’nda İslam Bilim ve Tek­noloji Müzesi 2008’de dönemin siyasi iktidarının da kuvvet­li desteğiyle kurulabilmiştir. Kuruluşundan vefatına kadar dikkatle bu müzeyle ilgilenen Fuat Sezgin’in “dördüncü en önemli eseri” olarak bu eşsiz yapı zikredilebilir. Bugün söz konusu müzenin bitişiğinde Sezgin’in bağışladığı kitaplardan müteşekkil gelişkin bir bilimler tarihi kütüphanesi de açıl­mıştır. Elbette bütün bunlar çok büyük gayret, sabır ve finans sayesinde gerçekleşebilmiştir. Arkasında, günde ortalama 17 saat çalışan bükülmez bir irade, sarsılmaz bir sabır ve ilimden başka hiçbir şey düşünmeyen gerçek bir ilim dervişi olmasay­dı bu devasa eserler elbette ortaya çıkamazdı.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin ve Türkiye’de Üniversite ve Bilim</strong></p>
<p>1933 Üniversite Reformu değerli beyinleri ve birikimleri bir çırpıda deyivermiş, ademe mahkûm etmişti. 1948’de Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif gibi isimler üniversiteden atıldılar ve onlar da hayatlarını Amerika ve Kanada’da devam ettirerek, hatırı sayılır sosyal bilimciler hâline geldi. Muzaffer Şerif sos­yal psikolojinin bilinen en meşhur ismi hâline gelirken, Berkes tartışmalı da olsa, yakın tarihte çok referans alan eserlere imza attı. 1970’lerden sonra Şerif Mardin ve Halil İnalcık gibi isim­ler de Türkiye’den gitmek durumunda kaldılar ve her ikisi de hayli itibarlı bilim adamları oldular. İnalcık dünyanın itibar­lı Osmanlı tarihçilerinden biri sayıldı. Bir Romanya göçmeni olan Kemal H. Karpat da 1970’te ODTÜ’deki görevinden is­tifa etmek zorunda kalarak Amerika’ya gitti, saygm bir tarihçi oldu. Bu beyin göçleri başta olmak üzere daha pek çok isim Türkiye’den farklı sebeplerle çıktıktan sonra Avrupa ve Ameri­ka’nın imkânlarıyla dünyanın sayılı bilim adamları hâline gel­diler (Pertev Naili Boratav, Gazi Yaşargil, Aziz Sancar, Hüseyin Yılmaz, Şinasi Tekin). Fuat Sezgin bu listeye eklenen en büyük ve en parlak yıldızlardan biridir. Bu bilim adamları niçin Tür­kiye yi terk etmek durumunda kalmış ve nasıl olmuş da dünya- nm itibarlı bilim adamlar, hâline gelmişlerdir? Onlar, meşhur eden ve nitelikli eserler vermeye yönelten sadece bir iç moti­vasyon mudur? Onlara nasıl bir imkân ve ortam sunulmuştur? Kuşkusuz bunlara verilecek cevaplar çok farklı ve fazladır.</p>
<p>Fuat Sezgin’e göre bilim hayatının verimli olabilmesi için ge­rekli şartların başında akademik özgürlük gelmektedir, tüm­ler ve sanatlar ürkek bir kuş gibidir. Tedirgin olduğu ortamda asla barınamaz kendilerine güvenli yerler arar. Türkiye bu noktada Tanzimat’tan beri bir paradoksun ve sıkışmışlığın içindedir. Darülfünûn/üniversite “mütefennin zabit ve mü­nevver bendegân” yetiştirme amacıyla devlet eliyle kurulduğu için onun menfaati, görüşü, isteği ve ideali dışında bir çalışma yapması yadırganmakta, hatta buna izin verilmemektedir. Bu durum yeniliğin, farklılığın, özgünlüğün önünde bir engeldir. Bilimsel özgürlüğü sınırlayan elbette sadece sistemin iskeleti bürokrasi değil, zihinsel kalıplardır ve bu çok daha ciddi fel­sefi bir meseledir. Ancak zihinsel özgürlük yolunda mücadele etmesi gereken bilim adamının kendisi ya da üniversitedir. Bir ülkede akademik özgürlüğün olması da orada tam bağmı­şız bilim yapılıyor anlamına gelmeyebilir, Fuat Sezgin 1960’ta üniversiteden atıldıktan sonra “Benim için yeni bir hayat baş­ladı.” demiştir. Bu hayat onun rüyalarının gerçekleşeceği bi­limsel bir ortam olmuştur.</p>
<p>Bilimsel araştırmalar hayli külfet isteyen süreçlerdir. Tabii bilimler için ileri teknoloji cihazlar, laboratuvarlar, yardımcı ekipman, hammadde vb. gibi çok sayıda materyal ve malze­meye ihtiyaç duyulur ve bunları temin etmek için yüksek mik­tarda finansa gereksinim duyulur. İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in ifadesiyle, ilim biraz da israfla üretilebilir, ilim lüks bir iştir. Dar imkânlarla ilerlemek, özgün görüşler üretebil­mek, yeni icatlar yapmak hayli zordur. Sosyal bilimler için en başta gelişkin kütüphaneler, zengin koleksiyonlar, seyahatler, dil öğrenimleri, müzakere ortamları, yayın platformları ge­reklidir. Bunları temin edebilmek iş birliği, nitelikli personel ve elbette yüksek finans sayesinde gerçekleşebilir. Fuat Sezgin çalışmalarını destekleyebilmek için başta finans meselesini ve diğer hususları nasıl çözmüştür?</p>
<p>Yukarıda değinildiği üzere Fuat Sezgin’in üç önemli eserin­den bahsedilebilir: 1. <em>Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS, Arapça Yazdı Bilimler Literatürü), 2.</em> Goethe Üniversi­tesi ve İstanbul’daki İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi 3.1400 ciltlik tıpkıbasım yazmalar kataloğu. Bütün bunların büyük finansla gerçekleştiği şüpheden hâli değildir. Fuat Sezgin <em>GAS </em>adlı eseriyle 1978’de Kral Faysal ödülü’nü kazanınca, Arap devlet adamları ve ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurarak on­ların maddi desteğini almayı başarmıştır. Bu sayede vakfinı kurmuş ve Hollanda’nın meşhur Brill Yayınevi’yle anlaşma yaparak eserlerinin neşrini ve dağıtımını onlara vermiştir. Ayrıca, Arapça eserlerin tıpkıbasım ve edisyon kritik yayın­larını da aynı yayınevine vererek kitapların finans meselesini hâlletmiştir. Müze için gerekli objelerin temini ve modelleme işinin kaynaklarını da Arap iş adamlarıyla karşılamıştır. 1980 sonrasında vakıf kurarak çalışma arkadaşlarını kendi kriter­lerine göre belirlemiş ve böylece kendisine ideal bir çalışma ortamı oluşturmuştur. Bununla birlikte çalışmalarında en bü­yük destekçisinin eşi Ursula Hanım olduğu da unutulmama­lıdır. Sezgin’in Türkiye’de tanınması, müze ve kütüphane aça­bilmesinde ise en büyük destekçisi kuşkusuz dönemin iktidarı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.</p>
<p>Tabii bilimler için laboratuvar ve deney aletleri ne kadar önemliyse sosyal bilimler için de kütüphaneler ve özel kolek­siyonlar o kadar önemlidir. Bilimsel araştırmaların sağlıklı ya­pılabilmesi için mükemmel kütüphanelere ve arşivlere ihtiyaç vardır. Bir bilim alanının bütün birikimini barındırmayan, ana ve yan kaynaklara rahat erişim sağlayamayan bir üniver­sitede nitelikli bilim yapılması zordur. Batı dünyası bu reali­teyi daha XVII. yüzyılda keşfederek mükemmel kütüphaneler oluşturmaya başlamıştır. Bugün Batı dünyasında orta düzey­li nitelikli bir üniversitenin kütüphanesinde Türkiye Millî Kütüphanesindeki kitaptan daha çok kitap vardır. Ameri­ka’nın iyi üniversitelerinden birinin kitap sayısı Türkiye’de­ki bütün üniversite kütüphanelerinden çoktur! Fuat Sezgin 1960’ta üniversiteden atılınca ikisi Amerika’da, biri Alman­ya&#8217;da üç üniversiteden de çalışma daveti almıştır. Sezgin’in Almanya&#8217;yı tercih sebebi oranın İslam bilimleri ve filoloji ko­nusunda dünyanın en iyi üniversitelerine ve koleksiyonları­na sahip olmasıdır. Bu realiteyi her zaman dile getiren Fuat Sezgin, Arapça ve Farsçanın vazgeçilmez olduğunu belirtir­ken onun İslam bilimler tarihinde çalışmalar yapmak için ön­celikle Almancanın öğrenilmesini istemesi hayli manidardır. Sezgin, bilimsel araştırmalar için Türkiye’de yapılması gere­ken öncelikli işlerin başında İstanbul’da büyük bir kütüpha­nenin kurulmasını zikretmiştir. Türkiye’deki bütün yazmaları bir araya toplayan bir kütüphanenin olmasım da teklif etmiş­tir. Bütün bunlar içinde bulunduğumuz zamanda da ciddi ilim adamları tarafından dillendirilen ama netice alınamayan ihtiyaçlardır. Türkiye’de özellikle sosyal bilim yapılacaksa ilk iş nitelikli kütüphaneler kurmaktır.</p>
<p>Fuat Sezgin’in nitelikli bilim yapılabilmesi için olmasım ge­rekli gördüğü ihtiyaçlardan biri belki de en önemlisi bilimsel ortamdır. Bununla kastettiği, iyi örgütlenmiş bölümler, bilim dalları, enstitüler, geçimli insanlar, bütün niyetleri ve hedef­leri bilim yapmak olan personel birlikteliğidir. Fuat Hoca’nın mühendis olma niyetini değiştiren, bir anlamda onun dünya­nın en iyi bilimler tarihçisi olmasını sağlayan hocası Hellmut Ritter’dir. Sezgin, 1954’te kurulan İslam Araştırmaları Ensti- tüsü’nün ilk müdürü Zeki Velidi Togan’ın müdür yardımcılı­ğını yapmış ve burada dar bir kadroyla sıcak ve samimi bir ça­lışma ortamı yakalamıştır. Ancak bu hasbi ve velut ortam bin­lerinin hoşuna gitmemiş, fakülte içinde haset edenler iftiralar atarak onun üniversiteden uzaklaşmasına sebep olmuşlardır. Ruhunu hiç kaybetmeyen bu tekinsiz tecrübe Türkiye’deki akademik ortamın ibretlik örneklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Üniversitede aynı konuyu ya da yan dallan çalışan, İlmî ko­nularda tartışma yapılabilecek, bir mesele olduğunda hemen görüşüne, bilgisine ve iş birliğine başvurulabilecek insanların olduğu bir koridor nitelikli akademik ortamın olmazsa ol­mazıdır. Fuat Sezgin Almanya’ya gittiğinde onu böylesi bir çalışma ortamının beklediği söylenebilir. Türkiye’de aynı bö­lümde çalışan bilim insanlarının kahir ekseriyeti yan odadaki meslektaşının ne yaptığına, yazdığına -en iyi ihtimalle- duyar­sızdır. Aynı bölümde çalışanlar meslektaşlarının yazdıkları­nı genelde okumaz, kitaplarından, makalelerinden haberdar olmaz, ödül aldığında ya da başarılı olduğunda onu tebrik etmez. Kapalı kapılar ardında dedikodular, bölüm başkanlı­ğı, dekanlık ya da başka makamlara ulaşmanın stratejilerine harcanan mesai asla bilimsel araştırma ve okuma için sarf edilmez. Yeni çıkan bir makalenin ya da kitabın heyecanına kimse ortak olmaz. Bilimsel çalışma yapan birileri varsa, onlar için farklı yaftalar üretilir, ilave ders yükleri ve işlerle mümkün olduğu kadar yıpratıcı/bıktırıcı, bezdirici bir ortam yaratılır, onları da kendilerine benzetmenin yolu bir şekilde bulunur.</p>
<p><strong>Bilimler Tarihi, İlim Öğretimi ve Fuat Sezgin’in Yeri</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in en çok üzerinde durduğu konulardan biri ilmin bir hocadan öğrenilmesi hususudur. Her ne kadar bilgi kitap­larda yazılıysa da ilim hocadan talep edilir ve öğrenilir. Bu ilke, İslam eğitim geleneğinde bir kaziye/ilke hâline gelmiş­tir. Otoriteye, üstada, bir öğreticiye vurgu yapmak ve bilginin elde edilmesinde onu hiyerarşinin tepesine konumlandırmak aslında skolastik tarzın bir ilkesidir. İslam âlimleri arasında çok tekrarlanan “Belanın en büyüğü sayfaları hoca edinmek­tir.” ifadesi kitabı, bireysel öğrenmeyi ikinci plana atıp hocayı başköşeye oturtan bir anlayıştır. “Hocası olmayanın dini de yoktur, üstadı olmayanın şeyhi şeytandır.” hükümleri ilim yo­lunda mutlak hiyerarşiyi ön görmektedir. İmam Şafî’ye atfe­dilen ilmi kitaplardan öğrenen kimse, ahkâmı öğrenmekten mahrum kahr.” tespiti de ilim öğrenmede hocanın önemini net olarak ortaya koymaktadır. İlimler dünyasının hakikat pa­tikasında yol alabilmenin ancak sadık bir rehberle mümkün olabileceğini vurgulayanlardan Haşan el-Basrî de “İlim kalp gözüyle anlaşılır, amel baş gözüyle yapılır.” demiştir. Ayrıca &#8220;Muallim daima göz önünde bulundurulmalı ki kalp gözüyle görmeye alışılsın.” Uyarısında da bulunmuştur.</p>
<p>Fuat Sezgin ilim öğrenmede hocanın yeri ve önemine son ne­fesine kadar vurgu yapmıştır. Her ne kadar oryantalistlerin pek çoğunun Müslümanlar hakkında müspet tespit yapma­dıklarını, yanh davrandıklarını belirtse de onların emekleri­nin daima öncü rol oynadığını, dolayısıyla da onları saygıy­la anmak gerektiğini, İslam ilimler tarihinin onlara çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir. Bu sebeple Gülhane’deki kü­tüphanenin girişme İslam ilimler tarihine katkı veren bütün oryantalistlerin portrelerini asmıştır. Hocalarının eksiklerini ve yanlışlarını üşülünce dile getirmekten çekinmemiştir. Bu­nunla birlikte onlara saygıda kusur etmemiş, onları yalancı­lık, sahtekârlık, ikiyüzlülük vb. sıfatlarla itham etmemiştir. Özellikle Helhnut Ritter’den daima saygı ve muhabbetle söz etmiş, hatta onun “gizli bir Müslüman olabileceğini” bile ima etmiştir. “Hocanızdan nasıl etkilendiniz, açıklar mısınız?” şeklindeki bir soruya “Bu anlatılacak bir şey değil.” diyerek cevap vermiştir. Eserlerinde, yazılarında ve konuşmalarında onlardan sitayişle bahsetmiş, adlarını vermekten asla çekin­memiştir. Fuat Hocaya göre ilim yolunda bir hocaya sahip olmak büyük şanstır, ancak talebe, hocasmı geçmelidir. Ya da hocasının çalışmalarına orijinal boyutlar, ekler getirmelidir. Aksi hâlde ilimler gelişemez.</p>
<p>Fuat Sezgin’e göre hocanın önemi ve ilmin ancak hocadan öğrenilebileceği ilkesi, İslam ilim geleneğinin getirdiği bir ye­niliktir. İslam’ın ilk dönemlerinde iki önemli unsur benim­senmiştir. Bunlardan ilki, ilim kimden alındıysa onun adının mutlaka zikredilmesidir. Buna modern anlamda referans ya da atıf diyoruz. Bu konuda İslam âlimlerinin en ufak bir çe­kincesi, kompleksi ve bilginin asıl sahibini gizlemesi söz ko­nusu olmamıştır. Antik Yunan’dan yapılan çevirilerde eser kime aitse aynen ismi korunmuş ve onlardan övgüyle, saygıyla bahsedilmiştir. Aristo “büyük üstad”, “hoca/muallim”, “şeyh” gibi sıfatlarla anılırken, onun ve diğer filozofların görüşlerine saygı duyulmuş, eksikler giderilirken şerh ve haşiyelerle ilim­ler zenginleştirilmiştir. İslam’ın ilk dönemlerindeki âlimlerin ilme getirdiği ikinci önemli yenilik ise, ilmin ancak bir usta, üstat önünde onun yardımıyla okunacak hâle büründürül- mesidir. Yazılan kitaplar, oldukça kısa ama açıklama ve derin yorum gerektiren bir mahiyette kaleme alınmıştır. Bu tür me­tinleri hoca olmadan okumak ve anlamak mümkün değildir.</p>
<p>Oysa Batı dünyasında bu ilkelerin tam tersi uygulamalar gö­rülmüştür. XIII. yüzyıldan sonra İslam dünyasından çok sa­yıda eser başta Latince olmak üzere Batılı lisanlara tercüme edilmiş ve pek çoğunda yazar adı verilmemiştir. Hatta tercü­me edenler kendi adlarını müellif olarak yazmışlardır. Bunun bariz örneklerinden biri İbn-i Sina&#8217;nın taşlar ve mineraller­le ilgili <em>eş-Şifa daki</em> risalesinin Batı dünyasında 1930’lara ka­dar Aristo’nun adıyla yayımlanmasıdır. Pek çok Batılı, İslam âlimlerinden bahsederken onları oldukça ağır, kötü ve çirkin sözlerle, küfürler ederek anmışlardır. Bu tavır farklı biçim­lerde Batı dünyasında hâlâ sürdürülmektedir. Fuat Sezgin’in bilimler tarihine getirdiği yeniliklerden bahsedilirken admm çoğu kere anılmaması da bu tavrın günümüzde hâlâ devam ettiğinin bir göstergesidir.</p>
<p>Avrupa üniversitelerinde özellikle modern dönemde, İslam dünyasında olduğu gibi hocanın ön plana çıkarıldığı da söy­lenemez. Batı üniversitelerinde hoca değil kurum ön planda­dır. Bu sebeple eğitimi bitirme belgesi ya da ders okutma izni, İslam dünyasındaki gibi icazet şeklinde değil, kurum onaylı diploma biçiminde tezahür etmiştir. Bu sebeple kitapların hoca gerektiren mahiyette yazılması söz konusu olmamış, böylece bireysel çalışma ve öğrenmenin yolu kısmen açılmış­tır. Ancak bu uygulama referans sistemini ortadan kaldırarak ilimlerin kime ait olduğunu, ilmin sahibini unutturma teh­likesini gündeme getirmiştir. Buna karşın oryantalist dünya­da hoca-talebe ilişkisinin devam ettiğini ve önemli örnekler ortaya çıkardığını da Fuat Hoca zikretmiştir. Kendisi doksan yaşında bile nasıl ki daima hocasından saygı ve hürmetle bah- settiyse, hocası Ritter de kendi hocası Brockelmann’dan öyle bahsetmiştir.</p>
<p><strong>Yabancı Diller ve Bilimler Tarihi Çalışmak</strong></p>
<p>Aslmda sadece bilimler tarihi çalışmak değil ilmin hangi ala­nında olursa olsun, ciddi, detaylı ve kapsamlı araştırmalar yapabilmek için bir değil, birkaç dil bilmek şarttır. Konu ilim­ler tarihi olduğunda ise çok sayıda dil bilmenin zarureti daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Fuat Sezgin bu ihtiyacm hakkını fazlasıyla vermiş, hocaları gibi onlarca dil öğrenerek îslam bilimler tarihini özgün kaynaklarından araştırabilmiş- tir. Onun dil öğrenmeye yatkın üstün bir zekâ ve hafızaya sahip olduğu söylenebilir. 30’a yakın dil bildiği şeklinde bir söylenti olsa da o ihtiyacı olan dilleri kısa bir sürede öğre­nebildiğini belirtmiştir. Kendisine “27 dil biliyormuşsunuz, doğru mu?” diye sorulduğunda “Biraz abartmışlar,” diyerek tevazuyla cevap vermiştir ve “Bu da bir şey mi, benim hocam (Ritter) 32 dil biliyordu.” demiştir. Ritter de kendisine bu ka­dar dili nasıl öğrendiğini soranlara, “Benimki de bir şey mi Ispanyol filolog Ninsen 52 dil biliyordu.” diyerek cevap verir­miş. Şu bir gerçektir ki Fuat Sezgin’i Fuat Sezgin yapan bildiği lisanlardır. Bu kadar çok lisan bilmese böylesi büyük bir âlim olamazdı. Bunu kendisi de zımnen ifade etmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, İslam bilimler tarihinin anahtarı sayılan Arap- çayı öğrenmeye 1943’te hocası Hellmut Ritter’in tavsiyesi üzerine başlamıştır. Altı ay kadar bir sürede Arapçayı orijinal kaynaklar okuyacak kadar öğrenerek hocasının takdirini kazanmıştır. Hocası, “Arapça gibi zor bir lisanı bu kadar kısa sürede öğrenen bir başkasını bugüne kadar görmedim.” di­yerek şaşkınlığını belirtmiştir. Sezgin’e göre dil öğrenmenin iki püf noktasından biri masa başında uzun süre sabırla çalış­maktır. İkincisi ise ana dilin gramerini iyi bilmektir. Sezgin’in kendisi de bu noktaya bir Osmanlı kadısı olan babasından <em>sarf ve nahiv</em> okuyarak ulaşabilmiştir. Ona göre dil öğrenmek sa­nıldığı gibi sokakta ya da yabancı ülkede değil, masa başında gerçekleşir. Belki konuşma yeteneği için ikinci bir şahsa ihti­yaç duyulabilir. Sezgin, uzun süre masa başında sabırla çalışa­rak onlarca dili öğrenebildiğini belirtmiştir. Akşam saat beşe kadar enstitüde çalıştıktan sonra eve gelip geç saatlere kadar bilmediği dilleri öğrenmiştir. Elli yaşmdan sonra İspanyolca, altmış yaşından sonra da Çekçe öğrenerek o dillerdeki yaz­maları orijinal dilinde tetkik edebilmiştir. Rusya’dan aldığı bir davet üzerine altı ayda Rusçayı öğrenmiş, bildirisini bu dilde yazarak tebliğini Rusça sunabilmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, yabancı dil öğrenemememizin önemli bir sebebi­ni de aşağılık kompleksine bağlamıştır. Ona göre Türk insanı kendisine güvenmemektedir. Bu güvensizliğin altında <em>cehalet </em>yatmaktadır. Eğer insanlar biraz okusa, araştırsa, gayret etse aşağılık kompleksini yenebilecektir. Ancak cehalet buna izin vermemektedir. Cehaletin sebebi ise <em>tembelliktir.</em> Gerçekten de Türkiye akademisyenlerinin akademik araştırmaya, dil öğrenimine, laboratuvara, kütüphaneye yeteri kadar vakit ayırabildiğini söylemek güçtür. Bunun temel sebeplerinden en başta geleni, çalışan ile çalışmayanın ayırt edilmemesi, bi­limsel çalışma ve performansın ödüllendirilmemesi ve teşvik edilmemesidir. Bu tembellik, akademisyenleri önemli husus­ları bilmekten alıkoymakta, bu da derin komplekslere dönüş­mektedir. Şu hâlde mücadele edilecek ilk husus tembelliği yenmeye gayrettir.</p>
<p><strong>Hedeften Yoksunluk, İstikrar ve Çalışma Ahlâkı</strong></p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’ya “Türkiye’de daha nitelikli bilim ve bilim­ler tarihi araştırması yapmak için neler yapılmalıdır?” şeklin­de bir soru sorulunca şöyle cevap vermiştir:</p>
<p>Türkiye’de akademisyenlerin hedefleri yok. Yaklaşık dört yüzyıldan beri çalışıp duruyor bir şeyler arıyoruz ama belli bir hedef olmadığı için yol bulamıyoruz. Herkes kendi ba­şına bir şeyler yapmak istiyor. Kurumsal süreklilik denilen bir şey yok. Çalışkan, gayretli ve üretken bir adamm hale­fi çıkmıyor. Bu şekilde bir yere varılamaz. Öncelikle haya­tı bütünsel olarak kapsayacak <em>hedef belirlemek</em> lazım. Bazı çalışkan, gayretli ve meraklı bilim adamları var. Bunlar bir şeyler yapıyorlar, yazıyor çiziyorlar ama hedefleri yok. Sade­ce konuyu sevdikleri için, bazıları da hobisi olduğu için bir konuyla ilgileniyor ve araştırma yapıyor. Böylesi bir yol ve yöntemle bilim yapılmaz, nitelik ortaya çıkmaz. Önce çalış­mak değil hedef koymak önemlidir, sonra çalışma gelmeli­dir. İnsanın kesin bir hedefi olması lazım ve o hedefe doğru başka hiçbir şey düşünmeden gitmesi lazım.</p>
<p>Fuat Hoca, “Ben bunu yaptım,” demiştir, “ben otuzlu yaşla­rımdan itibaren hedefimi İslam bilimler tarihinin en gelişmiş literatürünü yazmak olarak belirledim ve ömrümün sonuna kadar da bu hedef uğruna yürüdüm.” demiştir.</p>
<p>İlim yolunda olmak isteyenlere Fuat Sezginin ikinci önem­li tavsiyesi <em>sabır</em> olmuştur. “Sabrun cemîl ve Allah korkusu” olmadan nitelikli bilim yapılamayacağını söylemiştir. Bilim her şeyden önce bir istikrar ve sabır işidir. Bekleme, tekrar etme, gözleme, uzun süre ne olup bittiğini anlamaya çalışma ve neticelere saygı gösterme ameliyesidir. Oysa özellikle son zamanlarda kimse uzun süreli çalışmalara girişememekte, hemen bir şeylerin olup bitmesini istemektedir. Böylesi bir psikolojiyle, acelecilikle, sabırsızlıkla bilim yapılamaz. Bilim uzun süre sabretmeyi, düşünmeyi, defalarca deney yapmayı gerektirir. Bilim yapanlarda Allah korkusu da olmalıdır. Sez­gin bu tavsiyeleriyle selefi Ahmet Cevdet Paşa ile tevafuk için­dedir. Cevdet Paşa da şu sözleriyle çağları bizlere çağları aşan bir mesaj bırakmıştır:</p>
<p>Hayatım boyunca ‘en-nâs-ı fıs-sıdk’ (kurtuluş doğruluk­tadır) yolundan hiç şaşmadım, doğruluktan ayrılmadım. Allah&#8217;ın bir lütfü olarak da kirlenmedim. Allah da kullarını her hal ü kârda korudu. Dünyada korkulacak olan bir şey varsa o da yalnızca Allah korkusudur. Padişahtan korkmak, hikmettir. Anadan babadan korkmak hikmettir. Büyükler­den vesaireden korkmak, sakınmak, utanmak hikmettir. Ve cümlesinin başı Allah korkusudur.</p>
<p>İlim yolunda çalışacaklara Fuat Sezgin’in üçüncü tavsiyesi <em>az yemek ve az uyumaktır.</em> Bu ilkeler İslam ilim geleneğinde de daima revaç bulmuş tavsiyelerdir. Fuat Hoca vakit kaybı olmasın diye öğlenleri yemeğe gitmeyip evden getirdiği bir parça ekmek, peynir ve reçelle iktifa eden bir ilim dervişidir. Yemekli programlara ve resmî kutlamalara katılmayı genelde reddetmiştir. Kendi evinde eşi ve çocuklarıyla sadece yemekte bir araya gelerek sohbet edebilmekte, diğer zamanlarda daima çalışmaktadır. Az uyumak da onun günlük alışkanlıklarından biridir. Yakınları giyim kuşamda da onun son derece müteva­zı olduğunu, vakit kaybı olmaması için genelde aynı elbiseleri giydiğini söylemektedir. Kırk yıl aynı paltoyu giydiği, yıkan­dığında ütüsü bozulmayan gömlekler diktirip vakit kaybet­mediği de bilinenler arasındadır. Eşinin deyimiyle “Colombo pardesüsü”, her zaman odasında asılıdır.</p>
<p>Türk insanının okumadığını, kitaba verilen değerin Türki­ye’de çok düşük olduğunu sitemle belirten Sezgin, bir uçak yolculuğunda kimin Türk, kimin tngiliz ya da Alman oldu­ğunu rahatlıkla ayırabildiğini söylemiştir. Kendisi, dünyanın farklı bölgelerindeki yazma kitapların peşinden koşarken sürekli seyahat etmek zorunda kaldığından, uçaktaki vakit- lerı daima okumakla geçmiştir. Burada belirtilmesi gereken hususlardan biri de ciddi bilim adamlarının yalnız olması ve buna alışmasıdır. <em>Yalnızlık</em> her ciddi ve verimli bilim adamı­nın temel şiarıdır. Tam bir ilim dervişi olan ve bir tür modern züht hayatı yaşayan Sezgin, harici etkilerden minimum sevi­yede etkilenmiştir. Dostlarının anlattığına göre, dünya ile ne­redeyse hiç işi yoktur. Cüzdanı belki elli seneliktir. On yıllarca Frankfurt’ta kaldığı hâlde şehri hiç gezmemiştir. Bütün hayatı evinden enstitüye gelip gitmekle geçmiştir. Bir defasında evi­ne dönerken sürekli kullandığı yol inşaat sebebiyle kapanınca başka yollara sapmış ve evini bulamamıştır. Ara sokaklarda sürekli dolaşıp duran bir ihtiyar, polisin dikkatini çekmiş ve onların yardımıyla evini bulabilmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin’in Türkiye’deki bilim, bilim adamları ve üniversi­te ortamı hakkında ileri sürdüğü görüşlerden biri de <em>zamanın değerinin bilinmemesi,</em> planlamanın yapılmaması ve zaman gibi bir nimetin hakkıyla harcanmamasıdır. Sezgin her cid­di bilim adamı gibi randevularına son derece sadıktır. Kendi ifadesine göre hayatında üç defa randevusuna geç kalmış ve onun ıstırabını her zaman çekmiştir. Bunlardan ilki hayli il­ginçtir: İstanbul Üniversitesinden hocası Hellmut Ritter’den ders alırken bir gün uzak yerden geldiği için üç dakika geç kalmıştır. Ritter, cebinden saatini çıkararak “Sayın Sezgin üç dakika geç kaldınız, bir daha tekerrür etmesin.” diyerek kalıcı bir ihtar çekmiştir. Konuşmalarında sıklıkla Peygamberimizin “iki günü müsavi olan ziyandadır” hadisini hatırlatarak, “Biz zamanı bu kadar değerli gören bir dinin mensuplarıyız. O hâl­de nasıl boş durabiliriz, her gün daha üretken olmalıyız.” tav­siyesinde bulunmuştur. Ancak gerek akademide gerekse sıra­dan Türk insanının çalışma hayatında ahlâki yozlaşmanın son zamanlarda giderek daha da arttığını üzüntüyle belirtmiştir. İlim yolunda şiar edinilmesi gereken önemli hususlardan biri <em>ilmi karşılıksız yapmaktır.</em> İlimden maddi bir çıkar bekleme­mektir. İlim parayla yapılan, parasız dağıtılan bir iştir. Tam bir ilmi züht ahlâkı anlamına gelen bu duyarlılık Sezgin’de fazlasıyla tezahür etmiştir. Bilimsel araştırmalarından hiçbir zaman maddi gelir beklememiş, ancak çalışmaları vc eserle ri onu daima yükseklere taşımıştır. 1960 Darbesi’nden sonra üniversiteden atılınca Almanya’ya gittiğinde kendisine bildi­rilmeden altı aylığına işe alınmıştır. Bu süre dolmak üzere iken yeni iş arayışı söz konusu olmuştur, İş akdinin dolması­na üç ay kadar bir zaman kalmasına rağmen hiç endişe etme­yen Sezginin bu tevekkül hâli Alman meslektaşlarını hayret­ler içinde bırakmıştır. “Nasıl oluyor da iki üç ay sonra işten çıkarılacağın hâlde hiç endişe etmiyorsun?” denilince; “Ha­yatımda eğer altı haftalık bir gelecek garanti edilmişse daha ilerisini asla düşünmeyeceğim.” diye cevap vermiştir. Bu ce­vap ateist arkadaşını bile şaşkına çevirmiştir. Hayatında asla para biriktirmek, bir makama gelmek derdinde olmamıştır. Hatta bir ara “Eğer işsiz kalırsam gündüzleri inşaatlarda çalı­şırım, akşamları da araştırmalarımı yaparım.” diye kafasında planlar kurmuştur.</p>
<p><strong>İslam Dünyasında İlmî Gerilemenin Sebepleri</strong></p>
<p>“ilmi para için yapmamak”: Bu düstur İslam ilim tarihinin ki­lit keşiflerinden ve ilkelerinden biridir. Gerek Fuat Sezgin in ç<u>alışmalar</u>ında gerekse genel bilim tarihi araştırmalarmda ce­vabı en çok aranan sorulardan ikisi şöyledir: İslam dünya­sında VIII. ve IX. yüzyılda hızla gelişen ilim ve teknoloji XVI. yüzyıldan sonra niçin duraklamıştır?”, “İslam dünyasındaki gerilemenin sebebi nedir?” Doğrusu bu sorulara şimdiye ka­dar tatmin edici açıklamalar getirilememiştir. Fuat Hoca’nın da belirttiği üzere tarihte bazı hadiseler açıklanamaz ve bazı olguların açıklanması mümkün değildir. Bu mesele de söz konusu çıkmazlardan biri gibi görünmektedir. 1956’da Fran­sa’nın Bordeaux ve 1960’ta Almanya&#8217;nın Frankfurt şehir­lerinde geniş katılımlı iki kongrede İslam dünyasının niçin geri kaldığına dair cevap/lar aranmıştır. Fuat Sezgin’in bu kongreleri değerlendiren yorumlarında ve “İslam Dünyasının</p>
<p>Duraklama Sebepleri” konulu konferanslarındaki ifadelerine bakıldığında bu iki kongreden tatmin edici neticeler çıkma­mıştır. Buna karşın gerileme teorisiyle ilgili bir dizi yorum/ tespit yapılmıştır.</p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’ya göre, oryantalistlerin iddia ettiği üze­re, İslam bilimlerinde zeval XII. yüzyılda değil XVI. yüzyıl­da kendini hissettirmeye başlamıştır. 1956 Bordeaux ve 1960 Frankfurt Kongrelerinde sebepler arazın yerini almış, sebep ve sonuç ilişkileri birbirine karıştırılmıştır. Aynı toplantıda ve diğer çalışmalarda İslam bilim ve kültür dünyası bir bütün olarak ele alınamamıştır. Gerileme ve batış sebepleri daha er­ken devirlerde aranırken İslam bilim ve kültür dünyasındaki gelişme ve ilerleme yüzlerce yıl devam edebilmiştir. Bugün İslam bilimlerinin belirli bir andan sonra duraklamaya baş­lama sebeplerini münakaşa edebilme açısından yarım yüzyıl öncesine göre daha avantajlı bir ortam vardır.</p>
<p>Bu açıklamalara bakıldığında İslam dünyasmın neden geri kaldığına dair bir cevap verilemediği görülmektedir. Sezgin’in <em>İslam&#8217;da Bilim ve Teknik</em> eserinin uzun önsözünde duraklama ve gerileme sebeplerinden ziyade gelişme ve ilerlemenin se­bepleri üzerinde durulmuştur. Fuat Hoca ilk olarak 1889’da Snouck Hurgronje’in dile getirdiği ve meşhur oryantalist Franz Rosenthal’in yaygınlaştırdığı açıklamaları anlamlı bul­muş ve bir anlamda onlara katılmıştır. Rosenthal İslam’da bilim ve teknolojinin ilerlemesi hakkında şöyle demektedir: “Eğer İslam dini, bilimi sadece bilim olarak, bilim aşkı olarak himaye etmemiş olsaydı ve sadece onun faydacı tarafı bakı­mından bilimleri tutmuş olsaydı bilimler bu kadar süratli ve bu kadar geniş şekilde gerçekleşemezdi.” Bu tespite bazı med­rese tarihçilerinin de katıldığını görmek mümkündür. Fuat Sezgin gibi saygın bir bilimler tarihçisi olan Aydın Sayılı da gerileme ve duraklamanın birçok sebebini saymıştır. Bunlar arasında “ilim adamlarının gerekli desteği ve himayeyi gör­memesi, savaşlar, kargaşalar, kitap ve kütüphanenin önemini yitirmesi ve medrese sayısındaki gereksiz artış” en başta sa­yılmıştır. Özellikle Nizamiye Medreseleriyle birlikte, önceleri daha özgür, sivil ve nitelikli olan medreselerde nitelik sorunu meydana gelmiştir. X.-XI. yüzyıla kadar Müslüman âlimler, ilmi sadece ilim olarak talep etmişler, faydasını düşünmemiş­lerdir. Ancak bu yüzyıldan sonra özellikle hukuk (fıkıh) en önemli meslek ve para getiren alan olarak belirmiş ve medre­seler nakil ilimlerinde derinleşmeye başlamışlardır. Medrese mezunlarının gözü fıkıhla ilgili (akçası daha bol) mesleklerde olmuştur. Böylece ilimlerde özellikle XVI. yüzyıldan sonra duraklama başlamıştır. Fuat Sezgin’in bu zamanda kelimenin tam anlamıyla bir âlim olmasının ardında, ilme söz konusu kadim mantıkla yaklaşması etkili olmuştur.</p>
<p>Sezgin’e göre İslam dünyasında gerilemenin temel nedenle­rinden biri Moğol saldırılarıdır. Moğollar XIII. yüzyılda Orta Asya’dan çıkarak bütün Anadolu’yu alt üst ederek önlerine çıkan her türlü maddi manevi değeri yok etmişlerdir. Bu sal­dırıdan sonra İslam dünyasının kendini toparlaması kolay ol­mamıştır. Bir diğer önemli sebep ise Haçlı Seferleri’dir. XI. ve XIII. yüzyıllar arasında yaklaşık 175 sene devam eden Haçlı Seferlerinden kârlı çıkan Avrupalılar olmuştur. İslam dün­yasına gelen Haçlılar burada gördükleri zenginlikleri yanla­rında götürdükleri gibi, ilimleri de götürmüşler ve Avrupa’da uyanışın temellerini atmışlardır. Bu teori ilk olarak <em>Akdeniz </em>müellifi Fernand Braudel tarafindan dile getirilmiştir. Fuat Sezgin de bu teoriye katıldığını belirtmiştir.</p>
<p>İslam dünyasında ilimlerin gerilemesinde yaratıcılık yete­neğinin sönmesinin ve aşağılık kompleksinin de çok etkili olduğunu söyleyen Fuat Sezgin bu konuda da ilginç yorum­lar yapmış, yeni bilgiler ortaya koymuştur. Ona göre İslam dünyasında aşağılık kompleksinin ilk başladığı dönem XVII. yüzyıldır ve bu dönemde başta Kâtip Çelebi olmak üzere dö­nemin bazı medrese dışı âlimleri etkili olmuştur. Sezgin, özel­likle Katıp Çelebinin kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söylemiştir. Zira o Batılı kaynakları kullanarak <em>Cihannüma </em>adında devasa ve değerli bir coğrafya kitabı yazmış ve böylesi bir kitabı Osmanlı dünyasında yazmanın mümkün olmadığı­nı söylemiştir. Bu kitabı yazarken Batılı eserlerden ve âlimler­den de destek almıştır. Ancak Fuat Sezgin» Kâtip Çelebi’nin kullandığı Batılı kaynaklara baktığında, söz konusu eserlerin İslam dünyasından etkilenilerek ya bire bir ya da serbest tarz­da geniş aktarmalarla telif edildiğini tespit etmiştir. Dolayı­sıyla da Kâtip Çelebi, hayran olduğu Batılıların aslmda İslam ilimleri sayesinde o bilgileri ürettiğinin farkına varamamıştır. Bu durum Kâtip Çelebi’den itibaren bir tür komplekse dönüş­müştür. Ama yine de Sezgin, onun çalışkan ve zeki bir âlim olduğunu teslim etmiştir.</p>
<p>Bu vadide Fuat Sezgin, meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin dili­ne, üslubuna ve İlmî yetkinliğine hayran kalmıştır. Onun için “abartıyor filan” deseler de Sezgin’e göre o “son derece özgün ve heykeli dikilecek biri”dir. Türkiye’de giderek artan aşa­ğılık kompleksinin kökenlerini XVII. yüzyıla kadar indiren Fuat Sezgin, bugün de Türk akademisyenlerinin söz konusu hastalıktan mütevellit yaratıcı olamadıklarını belirtmiştir. Yukarıda değinildiği gibi bu hastalıktan şifa bulmanın yolu bilgilenmek ve cehaleti yenmektir, cehaleti izalenin yolu da tembellikten kurtulmaktır.</p>
<p><strong>Tevazu, İyi Niyet, Vefa ve Doğallık</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in en önemli vasıflarından biri olağanüstü teva­zu sahibi bir şahsiyet olmasıdır. Onu tanıyan hemen herkes, özellikle İlmî konuda hilm sahibi olduğunu, kimseyi küstür­mek istemediğini, herkese yardımcı olmak istediğini belirt­mişlerdir. Kendisine merakla, samimiyetle, inanarak bir şey sorulduğunda büyük bir heyecanla sonuna kadar meseleyi dinlemesi ve cevaplar vermesi herkesin şahit olduğu bir du­rumdur. Ancak bu hususta son derece hassastır ve her önüne gelene de randevu vermemektedir. Frankfurt’taki odası, ilim meraklısı herkese açık bir ilmi dergâh olmuştur, öyle zaman­lar görülmüştür ki içeride bir ilmi sohbet, bilimsel tartışma, proje konuşulurken sekreterin “Efendim filan ülkenin baş­bakanı geldi, sizinle görüşmek istiyor.” diye izin istediğinde Fuat Hoca, “Beklesin biraz, şimdi şu mevzuyu konuşuyoruz.” diyerek ilmi her şeyin üstünde tuttuğunu göstermiştir. Bir de­fasında Türkiye’den bir heyet Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılı­şına gelmiştir. Bir görevli enstitüye gelip Fuat Hoca’ya “Efen­dim, Sayın Cumhurbaşkanı açılışta sizi de görmek istiyor.” diyerek onu davet etmiştir. Fuat Hoca, “Benim Abdullah Bey ile görüşecek bir meselem yok, eğer kendilerinin varsa buyur­sunlar, gelsinler.” diyerek cevap vermiştir. Fuat Hoca sayesin­de modern zamanlarda da “devlet adamlarının ayağına giden âlimler değil, âlimlerin ayağına giden devlet adamları”nın gö­rüldüğü manzaralar yaşanmıştır.</p>
<p>“1960 benim için bir başlangıç” diyen Fuat Sezgin, kendisini üniversiteden atanlara asla kırgın olmadığını belirtmiştir. Bir defasmda, Fuat Hocayı istismar etmek isteyen gruptan bir zat, hoca hakkında ilk kitaplardan birini yazarak kitaba “mağ­duriyetten muzafferiyete”, “mazlumiyetten muzafferiyete gibi hayli ajitatif/kışkırtıcı bir isim vermek istemiştir. Hoca böylesi tekliflere karşı çıkmış, geçmişi bu bağlamda gündeme getirmek istemediğini zikretmiştir. Zaten kendisi hakkında kitap yazılmasına bile hoş bakmazken bir de böyle popülist ya<u>klaşımlar</u>a hiç razı olmamıştır. Üniversiteden uzaklaştırma kararı veren MBK üyelerinden biriyle karşılaştığında, “İslam bilimler tarihi adına size teşekkür ediyorum, iyi ki beni üniver­siteden attınız, ben de istediklerimi en iyi şekilde yapabildim, size teşekkür ediyorum.” deyince, karşısındaki zâta kızarmak düşmüştür. 2008’de <em>Cumhuriyet</em> gazetesinin İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi nin açılış haberini vermesine sevinip “Bak bunlar bile anlamaya başladı.” diyerek ne kadar iyimser ve iyi niyetli olduğunu göstermiştir. Oysa aynı gazete 30 Haziran 2018’de Fuat Sezgin dünyaya gözlerini yumduğunda istihzai bir ifadeyle Twitter hesabına “‘Amerika’yı Kolomb değil, Müs- lümanlar keşfetti’ diyen Erdoğan’ın akıl hocası Prof. Dr. Fuat Sezgin yaşamını yitirdi.” haberini geçmiştir. Türkiye literatü­ründe Fuat Sezgin’in önemi ve çalışmaları hakkında ilk olarak 2002’de Celal Şengör’ün <em>Cumhuriyet Bilim Teknik&#8217;te</em> iki yazı kaleme alması da meselenin ironik taraflarından biridir.</p>
<p>Sezgin, hayatın zorluklarından yılmamış ve bunlardan asla şikâyet etmemiştir. Türkiye’den bir halefinin olmadığını söy­lerken elbette üzülmüştür. Ancak onun kalbinin hep Türkiye için attığı da ahir ömründe açık bir şekilde görülmüştür. Fuat Sezgin’in derdi, İslam dünyasının bilim ve teknolojide gasp edilmiş hakkının teslim edilmesini sağlamaktır. Bunu yapar­ken hamaset ve şovenliği değil, en muhkem delil olan bilimi kullanmıştır. “Ben bilime sığındım, bilim ne diyorsa onu or­taya koydum, eğer araştırmalarım bana farklı bir şey söyle­se idi onu da çekinmeden açıklardım.” demiştir. Kur’an’ı ve dini asla bilime karıştırmamıştır. Gençliğinde de hayli dindar olmasına ve her namazını farklı bir camide kılmasına karşın “gösterişçi dindarlıktan” şiddetle kaçınmıştır.</p>
<p>Sezgin’in ısrarla üzerinde durduğu ve her fırsatta dile getir­diği konulardan biri, İslam’ın ilerlemeye ve bilime asla engel olmadığıdır. Aksine İslam kadar bilimi, araştırmayı destekle­yen, teşvik eden başka bir din yoktur. Ancak ilginç bir şekilde, İslam dünyasının bilim ve teknolojide kaydettiği büyük ge­lişmeleri duymak, bilmek, onları tanımak Batı dünyasından ziyade Müslümanlara zor gelmiştir. “Keşfettiğim yenilikleri anlatmakta Batı’dan daha çok Müslümanlar beni zorluyor, onlar bana direnç gösteriyor, dediklerimi anlamıyorlar.” di­yerek sitem etmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de tanın­maya başlanmıştır. Geniş halk kitlelerince ise ancak 2010’dan sonra tanınabilmiştir. Fuat Hoca’nm Türkiye’de çok geç keşfedilmesi elbette Türkiye ilim dünyası için büyük bir ayıptır. Eserleri daha çıkar çıkmaz başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere Arapça, Farsça ve Urduca gibi dillere çevrilmesine kar­şın, Türkçeye ya çevrilmemiş ya da çok geç tercüme edilmiş­tir. Temel eseri <em>GAS</em> hâlâ daha tercüme aşamasındadır. 1967- 8’de GAS’ı bireysel olarak tercümeye girişenler olmuş ancak bürokrasi ve yerleşik zihniyetin yönetimdeki temsilcileri “Ne gerek var tercümeye, aslından alalım kütüphanelere koya­lım.” diyerek engel olmuşlardır.</p>
<p>2005’ten sonra bürokratik kurumlar kendilerinden beklenen zorlaştırma ve ciddiyetsizliği hocaya da göstermişlerdir. Bir keresinde Türkiye’den Hocaya telefon edilerek, “Efendim kurum olarak (muhtemelen, Kültür ya da Millî Eğitim Bakan­lığı) eserinizi tercüme etmek istiyoruz, kitabınız kaç sayfa?” diye sorulmuştur. Fuat hoca “Hangi eserim, eserlerimin kaç sayfa olduğunu bilmiyorum, sadece 13-14 cilt olduğunu söy­leyebilirim.” diyebilmiştir. Bu süreçte bir Arap iş adammm “Ben her türlü masrafını karşılayayım, eserlerinizi Türkçeye tercüme ettirelim.” teklifini ise “Onuruma dokunur.” diyerek reddetmiştir Fuat Hoca. Alman vatandaşlığını en üst düzey­den gelen ısrarlara rağmen kabul etmemiş, Türkiye pasaportu taşımakla iftihar ettiği belirtmiştir. Müslüman ve Türk oldu­ğundan gurur duyduğunu defalarca belirtmiştir. Bir Alman eyaleti itibarlı bir ödül vermek üzere Hoca’yı davet etmiş an­cak programa Filistinli çocukların katlini hoş gören bir Israilli de davet edildiği için ödülü reddetmiştir.</p>
<p>2000’li yıllardan sonra genelde Avrupa, özelde Almanya’da yabancılara özellikle de Türklere ve Müslümanlara karşı daha sert bir tutum takınılmıştır. Dolayısıyla da hocayı ra­hatsız edici gelişmeler sürekli hâle gelmiştir. O bu süreçte hiç yılmadan bıkmadan çalışmalarına devam ederken bir ta­raftan da Frankfurt ta kurduğu müzenin bir benzerinin Tür- kiye de kurulması için vargücüyle cansiparane bir çalışma içine girmiştir.</p>
<p>Bir gün kahvaltı sırasında eşi Ursula Hanım “Burada çok iş­ler yaptın, memleketine yönel!” deyince, Türkiye’ye, Türk insanına daha çok hizmet etmek isteğini daha güçlü hisset­meye başlamıştır. Nitekim olaylar birbirini kovalamış, Tür­kiye’den yapımcılar, bilim insanları Hoca’yı keşfetmiş, belge­seller çekilmeye başlanmıştır. Çeşitli hadiselerin zuhuruyla ve Allah’ın bir lütfü olarak Arap bir iş adamının kendi evi için Hoca’ya yaptırdığı İslam bilim tarihine dair modelleri/objele- ri bağışlamasıyla 2008’de, Gülhane Parkı içindeki bir binada İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi’ni kurarak burada 600’e ya­kın materyalin sergilenmesini sağlamıştır.</p>
<p>Fuat Sezgin’i hayatında bu müze kadar heyecanlandıran bir başka olay veya gelişme belki de olmamıştır. Bu müzenin açılmasına çocuklar gibi sevinmiştir. Müzenin kurulması sı­rasında materyallerin taşınmasından isimlendirilmesine, yer­lerinin belirlenmesinden, tanıtım yazılarına kadar her türlü detayla kendisi ilgilenmiştir. Ancak Türkiye bürokrasisinin ve memurlarının hoyrat, vurdumduymaz hâli hocayı çok üzmüş, zaman zaman bezginlik derecesinde eziyete dönüşmüştür. Bazı memurlar terbiye sınırlarını aşarak Hoca’ya hakarete va­ran kabalıklar bile sergileyebilmişlerdir. Hoca’nın müzede yer alan modeller için beş dilde hazırladığı tanıtım metinlerini ve levhalarını aklıevvelin biri, tek dile indirerek yerleştirmiştir. Oysa hoca beş ayrı dilde tanıtım yazarak, İslam bilim mira­sının burayı ziyaret eden bütün milletler tarafından hakkıyla bilinmesini istemiştir. Fuat Hoca bütün bu yaşadıklarından dolayı bir televizyon programında “Müze hayal ettiğim gibi olmadı, ama buna da şükür.” serzenişinde bulunmuştur. Bü­tün bunlara karşın yılmadan, yorulmak nedir bilmeden çalış­malarına devam etmiş, müzenin kurulması ve tanıtılması için Türkiye ve Almanya arasında bir taraftan mekik dokurken diğer taraftan sözlü ve görsel medyayı bilgilendirmiştir. 89 yaşında yaklaşık 30 senedir gelmediği Beyazıt Sahaflar Çarşı- sı’nı zor adımlar ve meraklı gözlerle dolaşırken kendisini gördüğümde elini öpme şerefine nail olmuştum. Birkaç kelam ettikten sonra “Benim Gülhane’de açtığım müzeye gittin mi, talebelerini götürdün mü?” sorularını sormuş ve “Orası çok önemli.&#8221; diyerek müzeye ne kadar önem verdiğini belirtmişti.</p>
<p>Her ne kadar aksaklıklar olsa da Türkiye’de nitelikli işlerin yapılabileceğine kanaat getiren Fuat Sezgin adına 2010’da &#8220;Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırma Vakfı” kurulmuş­tur. Vakıf bünyesinde önemli bir kütüphane de inşa edilerek Sezgin’in kitaplarının buraya intikali çalışmalarına başlan­mıştır. Sezgin’in 50 bin kadar seçme kitaptan oluşan koleksi­yonunun Türkiye’ye getirilmesi tam bir polisiye romanını an­dırmaktadır. Hoca vefat ettikten sonra kitaplarının üçte biri Türkiye’ye getirilmiştir. İkinci posta getirilirken Alman polisi Sezgin’in şahsi kitaplarına “bunlar Alman kültür varlığıdır” diyerek havaalanında, diğerlerine de enstitüde el koymuştur. Hakkında eser kaçakçılığı yapmak iddiasıyla dava açılmıştır. Enstitüdeki odası mühürlenmiş ve bütün şahsi eşyalarına, en önemlisi de hazırlamakta olduğu en son eseri GAS’m 18. cildinin fişlerine el konulmuştur. Daha kötüsü ise, Hoca’nın ailesine enstitüdeki odadan şahsi eşyalarını alma izni verildi­ğinde 18. cildin fişlerinin ortadan kaybolmasıdır. Bunun öne­mi nedir? Burada çok gizemli bir durum vardır. Fuat Hoca, İslam dünyasında felsefe çalışmalarını en sona koymakla hata ettiğini, aslında bunu daha önce çalışması gerektiğini hayıfla­narak belirtmiştir. Aynı zamanda ömrünün sonlarında İslam felsefe mirası kadar Immanuel Kant ve İslam ilişkisi üzerine de kafa yormuştur. Kant’ın İslam ile ilgili önemli görüşlerini derlemiştir, hatta onun Müslümanlığına dair bilgi ve belgeler bulduğu ihtimali vardır. Bilindiği üzere Kant’ın doktora dip­lomasının üzerinde kendi el yazısıyla besmele yazmaktadır. Bunun sırrı nedir? Acaba Fuat Hoca bu sırra ilişkin önemli bilgiler mi bulmuştu? Almanlar varlıklarını borçlu oldukları bu büyük filozof üzerinde böylesi bir şüphenin, spekülasyo­nun olmaması için mi Sezgin’in felsefe fişlerine el koymuştur?</p>
<p>Bu soruların cevabı şimdilik bilinmemektedir. Hayatının son anlarına kadar Almanlara daima iyi niyetle ve güvenle bakan Sezgin Hoca bu gelişmeler karşısında âdeta yıkılmıştır. Oysa Hoca şahsi kitapları ve vakıf kitapları konusunda son derece titizdir. İstanbul’a gelen kitapları tek tek kontrol ederken bir tanesinin vakfın kitabı olduğunu görmüş ve onu derhal ayıra ­rak ivedilikle Almanya’ya geri göndermiştir.</p>
<p>Kitaplarına el konulunca Alman Cumhurbaşkanına mektup yazarak ondan yardım istemiştir. Ondan “Mahkeme en doğ­ru cevabı verecektir.” gibi politik bir cevap alması, güvendiği dağlara kar yağdığının tescili olmuştur. Hoca bu hadiseden daha sağlığında iken büyük ıstırap duymuştur. Kendi kurdu­ğu vakıf kilitlenmiş, içeri alınmamıştır. Ailesi Almanlar tara­findan taciz edilmiş “Bak babanız Alman kültür varlığını Tür­kiye’ye kaçırmaya çalışıyor.” denilmiştir! Hocanın çok sevdiği eşi Ursula ve büyük zaafı/sevgisi kızı şimdi bu iftiradan kur­tulma mücadelesi vermektedir. Alman makamları, “Bu kitap­ların aile kitabı olduğunu ispat edin.” gibi saçma gerekçelerle aileyi zor duruma düşürmektedir.</p>
<p>Her ne kadar tanmması geç olsa da Fuat Sezgin, başta İslam dünyası olmak üzere, Türkiye için çok büyük bir değer ol­muştur. Büyük ihtimalle Türkiye’nin yakın tarihinde son iki- üç yüz senede onun kadar evsaflı bir ilim adamı gelmemiştir. Fuat Sezgin m eserleri, yöntemi, çalışkanlığı ve bilime bakış zihniyeti bilim ve zihin dünyasmdan nasibi az olan akademi için büyük bir rehber niteliğindedir. <em>Sezgin bu ülkenin ve mil­letin yitik hazînesinin haritasını çizmiş, haleflerine hâzinenin keşfini bırakmıştır.</em> Bu bakımdan Sezgin, İslam bilim dünyası için bir başlangıçtır ama çok iyi bir başlangıç olmuştur. Fuat Hoca ilerlemiş yaşma ve sağlık sorunlarına rağmen konfe­ranslar vermeye ağırlık vermiştir. Ahir ömründe “Yaptıkla­rımı, eserlerimi Türkiye/milletim tam olarak anlamadı.” ya­lanmasında bulunmuştur. “Farklı dillerde yazdım ama çok da tesirli olmadı. Yanıldığımı fark ettim. Onun için ömrümün sonlarına doğru konferanslar vermeye başladım.” diyerek tizlere bir taraftan “Beni tanıyın.” nidasıyla seslenirken hayat tarzıyla da örnek olmuştur.</p>
<p>Fuat Sezgin’in mirası kolay anlaşılacak ve tüketilecek bir bi­rikim değildir. Onu anlamanın en iyi yollarından biri, orta­ya koyduğu yenilikleri başta ders kitaplarında olmak üzere, eğitimin farklı aşamalarında, değişik yol ve yöntemlerle yeni nesillere duyurmaktır. Mevcut durumda ders kitapları büyük ölçüde klasik yanlışlara, alışıldık ezberlere, pozitivist paradig­maya ve Avrupa-merkezci bilim anlayışına sıkı sıkı sarılarak devam etmektedir. Fuat Sezgin’in çalışmalarının ders kitapla­rına çok az yansıdığı görülmektedir. Bu yenilikler bütün ders kitaplarında komplekse kapılmadan, korkmadan, hamaset yapmadan bilimsel bir dil ve üslupla yerini almalıdır. Ancak mevcut pozitivist zihniyetin buna direnç göstereceğine dair bir korku da yok değildir. Diğer taraftan Fuat Sezgin, İslam bilimler tarihi araştırmalarını var gücüyle doğa bilimlerin­de yoğunlaştırmıştır. Metafiziğin, fiziğin ve ilahiyata ancak dünyevi ilimleri iyi bilmekle anlaşılabileceğini zımnen göster­miştir. Devasa eseri GAS’ın sadece ilk cildini, giriş mahiyetin­de İslami ilimlere ayırmıştır. Diğer bütün ciltler doğa bilim­lerine ayrılmıştır. Felsefeyi en sona bıraktığından kendisi de pişman olmuş ve “Bunu mutlaka önce yazmalıydım.” demişse de ömrü vefa etmemiştir. Zira Batıkların İslam dünyasmda, Müslümanlar arasında felsefe yoktur ithamının yanlış oldu­ğunu bütün delilleri ve örnekleriyle tespit etmiştir. Ona göre İ<u>slam</u> dünyasında özgün ve zengin bir felsefe mirası da vardır. Netice olarak; İslam bilim tarihine tarafsızca, derin vukufiyet ve tutkuyla yaklaşan, böylece Müslümanlara haklı bir özgü­ven kazandıran bu eşsiz âlimin, bilim zihniyetiyle arasında hayli mesafe olan bir toplumda gerçek anlamda tanmması, tanıtılması ve canlı tutulması zor gibi gör<u>ünm</u>ektedir Yine de bu topraklardan bir Fuat Sezgin çıktıysa bir başkasının da çıkabileceği ümidi her zaman bakidir.</p>
<p>Mustafa Gündüz – Kurum, Kavram ve Zihniyet Osmanlı’dan Günümüze Eğitimde Dönüşümler,syf:389-419</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma,</em> s. 225-232</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bk. Hıfzurrahman Râşid, <em>Mektepçiliğin Kâbesinde,</em> İstanbul: 1928.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Erol Güngör, <em>Dünden Bugünden, Tarih Kültür ve Milliyetçilik,</em> İstanbul: Ötü- ken Yayınları, 1990, s. 42.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Osman Ergin, <em>Türk Maârif Tarihi,</em> C.4-5, İstanbul: Eser Matbaası, 1977, s. 1646.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> İsmet özel, “Tanzimat’ın Getirdiği Aydın”, <em>Tanzimaftan Cumhuriyeti Türkiye Ansiklopedisi,</em> C. 1, İstanbul; İletişim Yayınlan, 1989, s. 66.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Julia Pardoe, <em>Sultanlar Şehri İstanbul</em> (Çev. M. Banu Büyükkal), İstanbul: İş Bankası Yayınlan, 2010, s. 142-150. (Kitabın ilk basımı, Londra, 1836); Mek­teb-i Harbiye ilgili kısımlar için ayrıca bk. Osman Ergin, <em>Türk Maârif Tarihi, </em>C. 1-2, İstanbul: Eser Matbaası, 1977, s. 358-362.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Hilmi Ziya Ülken, <em>Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi,</em> İstanbul: Ülken Yayınları, 1979, s. 13.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/">Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Annemarie Schimmel &#8211; İki Renkli Sırma Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/annemarie-schimmel-iki-renkli-sirma-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/annemarie-schimmel-iki-renkli-sirma-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2020 13:03:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İki Renkli Sırma]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Annemarie Schimmel]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24297</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabır neşenin anahtarıdır, sabır basamaklari olan merdivendir, sabrederek sıkıntıların üstesinden geliriz; soframı talan eden ey sen! &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Güneş daha önce senin gibi bir şey görmedi, Bir anlığına bir el dolunayı digeri de hilali kavrar.. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Kalbimin levhası arkadaşımın endamının elif&#8217;inden ibaret. Ne yapabilirim? Öğretmenim bana başka bir harf öğretmedi,” Şair ya sadece arkadaşının güzel vücudunu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/annemarie-schimmel-iki-renkli-sirma-adli-kitabindan-alintilar/">Annemarie Schimmel – İki Renkli Sırma Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24298 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EU10J6FWsAAigQ8-300x169.jpg" alt="" width="451" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EU10J6FWsAAigQ8-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EU10J6FWsAAigQ8-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EU10J6FWsAAigQ8-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EU10J6FWsAAigQ8-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EU10J6FWsAAigQ8.jpg 1200w" sizes="(max-width: 451px) 100vw, 451px" /></div>
<div>Sabır neşenin anahtarıdır, sabır basamaklari olan merdivendir, sabrederek sıkıntıların üstesinden geliriz; soframı talan eden ey sen!</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Güneş daha önce senin gibi bir şey görmedi,<br />
Bir anlığına bir el dolunayı digeri de hilali kavrar..</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div></div>
<div class="ust"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kalbimin levhası arkadaşımın endamının elif&#8217;inden ibaret.<br />
Ne yapabilirim? Öğretmenim bana başka bir harf öğretmedi,”</p>
<p>Şair ya sadece arkadaşının güzel vücudunu düşünür ya da ilahi birlikten başka bir şey hatırlamaz: Elif her ikisini de kapsar. Zihinsel açıdan elif’e konsantre olan şair her yerde, yağan yagmurlarda, kuşların uçuşunda ya da gölette yüzen ördeklerin oluşturduğu siluetlerde bu harfi görür. Türkiye’de Elif kızlara da verilen bir ad olduğundan Allah’ı mı yoksa Elif adındaki kadım mı düşündüğünü<br />
merak ederiz.”</p>
<p>Diğer harfler arasında cim harfi çoğu kez zülüfleri veya muhtemelen Hüsrev’in belirttiği gibi kulağı simgeler:</p>
<p>Benim nazarımda ruhumun (cân) ilk harfi Cim’in ufak halkasını andıran zülfün ucudur.3</p>
<p>Rûdekî bu kıyaslamayı yapan İranlı ilk şair gibi gözükür ve onun nazarında harfin kıvrımındaki nokta güzellik benini, sevgilinin yüzündeki siyah beni simgeler. Hüsrev’in cân&#8217;la (ruh) yaptığı kelime oyununda cim, kıvrımlı Zülüflerin güzelleştirdiği cemalle de (yüz güzelliğiyle) ilişkilendirilebilirdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Şairler ezelden önceki dönemde ölümlülerin kaderinde olan sevgilileri yazan kader kalemine gönderme yapmayı severlerdi.</p>
<p>Sevgililer seçkisinden seni seçtiğinde, İlahi Kudret’in kalemi göğsüme seni çizdi.’</p>
<p>Sanki sevimli yaratıkların resim ve betimlemelerinin oldugu bir ezeli kitap varmış da Kalem de bu yaratıkların en başlarını şair içm seçip kopyalıyormuş gibi böyle söyler Fuzülî. Ayrıca Fuzülî &#8216;ezelin yazarlarınjn âşıkların kaderini siyah bir renkle” yazdığı kanısındaydi.“ Bir başka deyişle “kara talih&#8221; kötü şans ve mutsuzluk anlamına geldiğinden âşıklar mutsuz olmaya mahkümdur. Bu bağlamda Farsçı olmasa da en çok ele alınan dizelerden biri üslubuyla nesillerdir tercümanları şaşırtan Galib’in Dîvân’ının ilk dizesidir. Bu Urduca şiirler seçkisine alışılageldiği üzere Allah’ı methetmek ya da Yandan’ın engin irfanına hayranlığını dile getirdiği dizelerle başlamak yerine şöyle der:</p>
<p>Nakş faryddî hey kiskî şühî-i tahrir ka?<br />
Kagidi hey pîrehen her süret-i tasvir ka?</p>
<p>Tasarım hangi yazarın saygısızlığından şikâyet eder? Tasarımdaki her biçim kâğıttan bir gömlek giyer!“</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>1636 yılında, tarihteki büyük üstatlarin minyatür resimleri ve hat sanatıyla bezeli eserleri Bâbür İmparatoru Şâh Cihan için toplanırken şair Kelim hayranlığını şu sözlerle dile getirdi:</p>
<p>Harflerin ilmekleri kitabın güzelliğine dalıp gidenler için tuzaktir.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vefanın ipliklerinden bir gömlek diktim.<br />
Sadakatsizliğini taşiyamadığından bir kefen oluverdi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayat külliyen bir dokunmuş kumaş olarak görüldüğünde bazı karakteristiklerine işaret eden kelime oyunlarını bulmak kolaydır; mesela kabâ (&#8220;ceket, pelerin”) ve bekâ (süreklilik, kalıcı olma) kelimeleriyle yapılan sözcük oyunu. Senâî bu kelimelere hatta bir diğer tecnis ekler:</p>
<p>Helak (fenâ) avlusunda senin için hiç durmadan kalıcılığın (bekâ) kabâ’sını örer.“</p>
<p>Benliğin Allah içinde çözülmesi (Almanca Entwerden kelimesi “imha&#8217;dan daha iyi bir tabir) bizi ebedi sürekliliğe götürür; sufilerin de iyi bildiği üzere fenâ bekâya götürür. Fenâ ve kabâ sözcükleri Arapça yazıda birbirlerinden sadece noktalarının sayısı ve konumuyla ayrılır.</p>
<p>Câmi hayatın elbisesini çok daha kapsamlı bir imgeyle betimler:</p>
<p>Cennet kimse için asla kalıcılığın (bekâ) bir kabâ’sını dikmedi:</p>
<p>Hayat çok kıymetli bir onur giysisidir; kusuru ise çok kısa olmasıdır&#8217;!“</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zebur Bölüm 104’te de belirtildiği üzere Allah “ışığa bürünmüştür ve Hıristiyan şiir sanatında yıldızlı gökyüzü Meryem Ana’nın komik pelerini olarak boy gösterir. İnsanın gözü -İslami jargonda şık ve karanlığın 70 bin örtüsünün arkasına saklanan- Allah’ın meydana çıkan parlaklığına dayanamayacağından böylesine örtüler gereklidir. Bu yüzden Alman teolog Meister Eckhart’ın da söyledigi üzere Lütuf bile Allah’m büründüğü bir elbise olarak tasvir edilebilir çünkü Majestelerinin katıksız ateşi ona yaklaşan veya bakmaya cüret eden herkesi yakarak öldürecektir.</p>
<p>Ama böylesine kıyafetler Allah’ın kendisi tarafından örülür: Büyük dokumacıdır ve günler ile gecelerin iki renkli ipliğinden Yaratılış için bir pelerin örer. Goethe, William Blake ve Mevlânâ’nın de aralarında bulunduğu şairler hayatın değişen yönlerini çoğu kez Allah&#8217;ın kendi elleriyle ördüğü bir kumaş olarak görmüştür. Dolayısıyla Mevlânâ şöyle sorar:</p>
<p>Keder ve sevinç elbisesini kimin diktiğini biliyor musun? Elbise kendisini dikenden bağımsız düşünebilir mi?2</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dinler tarihi genelde dokumacılık imgesinin öneminin farkındaydı ve şiirlerde de çoğu kez ona yer verilirdi. Şâhnâme’de örme ve dikişli kıyafetlerin icadı, o zamana dek tebaaları sadece hayvan derileri giyen ilk hükümdar Geyümers’e atfedilir.</p>
<p>İranlı bir şairin iddia edebilecegi gibi o tarihten sonra tekstil dünyasından alınan mecazlar yaygınlaştı ve Müslüman şair ile yazarlar, ister Hazreti Yusuf’un yırtık gömleği isterse Bakara suresinin 13. ayetindeki insanlara verilen nasihat “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz” olsun, Kur’ân-ı Kerîm’de elbiselere yapılan çeşitli göndermeleri bile bulabilirdi. Zira bir elbise bir kişinin ikinci egosu olarak görülebilir: Giyen kişinin niteliklerini kazanır ve gerçek insanın yerine geçer.1</p>
<p>Birinin giydiği bir kıyafeti başkasına vermek, deyim yerindeyse, bereketinin bir kısmını alıcıya vermektir. Bu fikir bir kişiyi hükümdarın verdiği bir kıyafetle onurlandırma geleneğinin temelini oluşturur. Kıyafeti alan kişi bu yolla giysinin eski sahibinin gücünü de paylaşmış olur. (Hint-Pakistan coğrafyasında bir evliyanın türbesinde onun lütfunun bir bölümünü içeren mezar kapağının bir parçasını onur konuğuna verme geleneğine dair de bilgi verir.) Yeni bir elbise giymek birinin kişiliğini değiştirmesiyle eşdeğerdir: İncil&#8217;de emredildiği üzere “Eski Adem’i çıkar.” Yeni kıyafetten ötürü yaşanan bu dönüşüm, resmi kıyafet ve üniformaların yanı sıra akademik cübbelerin giyilmesinin de nedenidir. Bütün dini gelenekler den mistikler onlara insan suretinde gibi görünen bir şeyi meselâ “Allâh&#8217;ın elbisesi” ya da lütfunu deneyimler.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ey yasemin göğüslü, beşik içinde uyu ki<br />
Dönen felek hep böyle kalmaz.<br />
Yıldız aynı şekilde dönmez.<br />
Bak sana yakında neler eder.<br />
Gam selinin degirmeni olursun.“</p>
<p>Görünüşe göre her şeyi kıyasıya ezen değirmen taşıyla dönen gökyüzünün birleşimi, şiir sanatında özellikle de klasik sonrası dönemde çok sık boy gösterir.“</p>
<p>Bîdil’in yeni, sıradışı ama etkileyici bir iç çekişiyle de doruğa ulaşır:</p>
<p>Bîdil, bu alanda sonunda neyi görür? Umut tahıl, sıkılı eller de değirmen taşı!85</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67669067">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gök kubbedeki yıldızlar şairler için yanan meşalelerdir ya da Gökyüzü levhasına bir yöneticinin ihtişamını göz alıcı bir yazıyla kaleme alan harfler gibidir. Tasavuf ehli yıldız notlarında semavi isimler ya da kelimeler ve hatta Kur’ân-ı Kerim’den ayetler bile bulabilirdi.&#8221; Gök kubbeyi yıldızların kuklalar olduğu gölge oyunu için bir örtü olarak da görebilirler.&#8221; Yıldızlar ve beyaz çiçekler, İsmailî şair Nâsır-ı Hüsrev’in bazı uzun kasidelerinde olduğu üzere, bazen birbirinin yerine geçebilir.&#8221;9</p>
<p>Enverî Samanyolu’nu bir menekşe yığının üstüne konmuş bir dizi yasemin olarak görür.30 Fakat hiç durmadan dönen gökyüzü güvenilmezliğinden ötürü daima azarlanır. Kâfir, imansız ve zalimdir. Koyu mavi genelde ikiyüzlülük, düzmece dindarlık ve matemle ilişkilendirilen bir renk olduğundan bunu cübbesinin renginden bile anlayabiliriz.81 Dönen çark kaç kişiyi mahvetti! Siyah ile beyaz ve gece ile gündüz arasındaki ebedi değişim insanları ne sıklıkla hayal kırıklığına uğrattı; ama sürekli takas edilen bu siyah ve beyaz atlara kim güvenebilirdi ki?&#8217;“ İki renkli zaman ipliğinin arkasında yatan birliği kim görebilirdi?</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67667919">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hint-İran geleneğinde yıldırıma özel bir yer verilir. Her zaman belirli bir rol oynadığı aşikârdır: Bulut ağladığında her ne kadar kısa ve abes olsa da yıldırım pervasızca kahkaha atar. Yine de yıldırım ve yağmur bahçenin baharda yeniden dirilmesi ve daha da önemlisi yıldırımın Sür’u üflemesi için birlikte hareket eder. Ama “gülen” yıldrım giderek daha büyük bir sıklıkla yıkıcı bir güç olarak görüldü. Kelim bülbülüne şöyle dedirtir:</p>
<p>Gül kederli! İç çekmelerime kulak asmaz Yuvamı yerle bir edecek yıldırım nerede?53</p>
<p>Kelim bu dizeleriyle Hint-Müslüman şiir sanatında önümüzdeki iki yüzyıl boyunca yankılanacak bir etki bıraktı.“ Ama yıldırım “birinin hayatında biriktirdiklerini silip süpürdüğü” gibi bir ekin sapı ya da başka bir yama maddede saklı ateş elementini de açığa çıkardığından harici örtüyü ortadan kaldınp özünü açığa çıkararak bir nevi kurtarıcı işlevi de görür.55</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67667130">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sevgilisi “dinin güneşi” Şems-i Tebrîzî’nin adını hatırlayarak güneş temasını sürekli ve her durumda kullanan şair, Mevlânâ’dır.Şiirleri her şeyi dönüştürse de aynı zamanda da yakan güneşin gücünden bahseden dizelerle doludur:</p>
<p>Dünyayı sıcaklık ve ışıkla dolduran güneş Yakınlaşırsa bütün dünyayı yakacaktır!40</p>
<p>Mevlânâ’nın gazelleri ve Mesnevisi iki ilahi niteligi, güzellik ve haşmeti, bünyesinde barındıran, başarısıyla övünen güneşe yapılan atıflarla doludur. Bu güneş koç burcuna girdiginde buz hali erir ve dünya yeşil bir cennet halini alır.&#8221;1</p>
<p>Mevlânâ, toz parçacıklarinin güneş etrafında dans etmesine sıklıkla atıf yaparak güneşe yönelik sevgisini ifade eder. Bunu yapan tek şair olmasa da en etkili bir şekilde yazıya döken olduğu aşikârdır. Toz zerreleri veya modern tabirle aktarmak gerekirse atomlari, güneşin manyetik gücüyle ebedi bir semaya doğru çekilir gibidir ve ancak tamamen bağlı oldukları güneş sayesinde hayatta kalır. Tıpkı âşığın sevdiğinin güneşi andıran yüzünün etrafından kesintisiz dans etmesi gibi. Mevlânâ ve Mevlevi tarikatına mensup sonraki şairler bu imgeleme başvurur ve insanın aklına hemen her yeri saran kozmik dansın bu gizeminin yansıtıldığı Mevlevilerin seması gelir.42</p>
<p>Sabahleyin daha da büyük bir haşmetle yeniden doğmak için batsa da güneş daima oradadır. Gözlerini eliyle kapatsa, gözlerini kapatsa veya hatta açıkça var olduğunu inkâr etse de yok olmayacaktır. Dolayısıyla bir haminin düşmanları gücünün güneşinden kaçan yarasalarla kıyaslanabilir.</p>
<p>Muhtemelen bu konuyu ilk kez işleyen Maktül’ün yarasaların kertenkeleyi güneş ışığına maruz bırakarak cezalandırmaya nasıl karar verdiğine değinen nefis bir hikâye anlattığı mistik edebiyatta aynı motif birçok defa boy gösterir -tutsakları ise yarasaların ölüm fermanı sandığı cezadan mutlu bir şekilde kurtuldu!“ Hazreti Muhammed’e mal edilen ‘yarasaların nefreti parlak güneş olduğunun bir kanıtıdır” vecizesi doğru değil midir?</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67665713">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir ipteki mücevherler gibi âşığın yüzünden durmadan dökülen gözyaşları için incilerin yerinde bir imge olduğu da aşikârdır. Harizmşahlar devletinin meşhur şairlerinden Reşîdüddin Vatvât erotik girişten hamisini övmeye doğru incelikli geçiş yaptığı bir kasidesinde bu motifi ustaca kullanır:</p>
<p>Ey Güzellik okyanusunun incisi, kederinden</p>
<p>Yüzümden Muzaffer Şah’ın eli büyüklüğünde birçok inci dökülüyor!“</p>
<p>Bir başka deyişle, nasıl aşkından ötürü kendisi gözyaşını andıran mücevherler döküyorsa hükümdarın da muazzam eliyle kendisini bir inci yağmuruna tutacağını umuyordu. Bu tarz methiyelerde çokça kullanılan, hem “denizköpüğü” hem de “avuç içi” anlamına gelen kef&#8217;le yapılan kelime oyunu burada ima edildi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67665163">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Regentropfen Allahs, gereift in bescheidener Muschel</p>
<p>Allah&#8217;ın yağmur damlaları,</p>
<p>Mütevazı bir istiridyede olgunlaştı.</p>
<p>Goethe&#8217;nin Doğu-Batı Divanı’nda bu dizelerle iddia ettiği gibi.11 Genel kanıya göre özellikle nisanda düşen yağmur taneleri bu şekilde<br />
bir dönüşüm geçime eğilimindedir. Nisan yağmurlarının özel bir gücü ve kutsallığı olduğu düşünülürdü; eski zamanlarda özel taslarla çoğu kez de muhteşem bir ustalıkla toplanırdı ve bugün bile Anadolu’daki köylüler hayır duası ve şifa için nisan yağmurunun birazını muhafaza edebilir.</p>
<p>Sufilere göre yağmur damlasının bir inci halini alması mistik yolun güzel bir tasviridir: İnci içinde bulunduğu okyanusta bir su kabarcığından ibaret olduğundan ilkin evden ayrılmalıdır. Ayrılıkta olgunlaştıktan sonra aydınlanmanın incisi veya sessiz kalmasından ve harici etkilere maruz kalmamasından ötürü arayanın sonunda istiridye gibi kalbini bulduğu irfan incisini bulacak ya da onun kendisi olacaktır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67663997">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bulutlar aglıyor ve ben arkadaşımdan ayrıyım Böylesine bir günde kalbim arkadaşımdan nasıl ayrı kalır?<br />
Yagmur yağıyor, ben ve arkadaşını vedalaşmak için ayaktayız:<br />
Yalnız başıma aglıyorum, arkadaşım tek başına ve bulut da kendi başına aglıyor&#8230;’</p>
<p>Bahçeleri bereketlendirebilen ve hoş kokularla sarabilen yağmurun bir diğer sonucu kavruk toprağa birden nüfuz edip yolunun üstündeki her şeyi alıp götüren tehlikeli su baskını, sel, olabilir. Şairler maddi dünyaya bağlı benliğin tamamen kökünü kazıyıp sevinçle bekledikleri (ya da onların öyle iddia ettiği) kapılarını ve duvarlarını kırıp onları deliliğin çölüne doğru sürecek dans eden sel için bunun güzel bir mecaz olduğunu düşündü.8</p>
<p>Sel sonrasında yaşanan zevk anında insanların nasıl duyularından yoksun kaldıklarını sorma<br />
Kapı ve duvarlar tepeden tırnağa dans ediyor!9</p>
<p>İmgenin böylesine bir kullanımı Hint-Farsça ve Urduca şiirlere özgü gibidir. Diğer taraftan Anadolu’daki halk şairleri kendilerini durmadan huzursuzca akan selle ya da sıcak yaz günlerinde bir o yana bir bu yana giden toz toprakla defalarca kıyasladı: Aşkın onlara yaptıgı işte buydu.ıo</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67660874">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Gül yüzünü o kadar kızarttı ki<br />
Kelebek ince dalına konmak için can attı!</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67659945">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Birçok köpegin İran şiir sanatında arz-ı endam ettiğini görmek şaşırtıcıdır. İslam hukukuna göre köpek murdardır ve namaz esnasında bir köpek ibadet eden kişiye çok yaklaşırsa namaz geçersiz olur -ama kedinin mevcudiyeti dini ibadetleri etkilemez. Senâî gibi şairler köpeklere özgü niteliklere sahip olanların Kıyamet Gününde köpeğe dönüştürüleceği konusunda uyarıda bulunur.” “Köpekleri onlarla birlikteyken” (Kehf: 17’den itibaren) bir mağarada 309 yıl geçiren Yedi Uyuyanlar’m dokunaklı hikâyesi, bu sadık hayvanın çok özel yerini sağlama almasına yardım etti.</p>
<p>Das Hündlein, das den Siebenschlaf so treulich mitgeschlafen &#8230;”</p>
<p>“Yedi Uyuyanlar’ın uykusu sırasında sadakatle onlarla birlikte uyuyan küçük köpek” dizesi Goethe’nin divanındandır ve bu küçük köpek Yemen asıllı sahabe Ebu Hureyre’nin kedisi gibi cennete kabul edilen birkaç hayvan arasındadır. (Laf arasında onun da adı Kıtmîr’dir.) Hadiste de zaten şöyle geçmez mi “Bir mümin bir diğerini severse onun köpeğini bile sever”?</p>
<p>Şairler vefanın eşiğinde köpeklerle birlikte oturmayı hayal ettiğinden Mevlânâ’nın25 de aralarında bulunduğu şairler kendilerini sevdiklerinin uğrunda en değersiz köpek olarak tasvir etmeyi severdi. Ve bir de hiç durmadan Leyla’sını arayan Mecnun’un hikâyesi var. Mecnun sanki aşağıdaki dizeleri söylüyormuşçasına sefîl sokak köpeğinin patisini öptü.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67654533">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gülün işi gücü “naz” yapmaktır. Sürekli niyaz eden yani sürekli bir şeyler isteyip yakınan bülbül ya dünyevi gül yanaklı sevgiliyi ya da ebedi mistik gülü görmek isteyen ruhu simgeler. Ruh, baharın hoş kokusundan tamamen bihaber baykuş ve kuzgunlar arasında dünyada tünemek için buraya düşen bir bülbülü andırmaz mı?18 Ama gülün kokusunu içine çeker çekmez karanlığı terk edip ve dünyadaki kuşları arkasında bırakıp hemen ebedi bahçeye döner.</p>
<p>Diğer ruh kuşları da benzer deneyimlere maruz kalır. Doğan ya da şahin, bâz, bâz âyed&#8217;e (sahibine) geri döndüğünden çağrılır;19 şahinle avlanmanın geçmişte ve bugün de bir ölçüde en sevilen hobilerden biri olduğu bir medeniyette çok doğal bir imge. İranlı filozof Şihabuddîn Sühreverdî Maktül’ün de nefis bir efsanevi hikâyede anlattığı üzere şahin kafasına bir kukuleta takan ve nerede olduğunu görmesin diye gözkapaklarını dikerek kapatan cadaloz Bayan Dünya’nın -Ortaçağdaki Alman yazarlarin korkunç Frau Welt’in (Bayan Dı“ınya)-20 eline düştü. Ama bir gün kukuleta çıkarıldığinda uzaktan şahincinin davulunun sesini duyup onu eğiten prense geri dönebilir. Prensin elinde zor bir eğitimden geçmiş olsa da bu eğitim, başıboş dolaştığı günlerden önce büyüdüğü ele şimdi güle oynaya dönecek bu değersiz ve eğitimsiz kuşun başına gelebilecek en iyi şeydi. Dolayısıyla ruh ilahi çağrı İrciî&#8217;yi, “Ey insan, hoşnut olarak Rabbine dön!&#8221; (Fecr: 27), duyup güle oynaya bu ıstıraplı dünyevi ortamı terk eder.21</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67653698">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sonbahara özgü umutsuzluğu, “ruhun kuruluğunu,&#8221; Camî&#8217;nin dörtlüğünden daha zarafetle dile getirecek biri zor çıkar:</p>
<p>Güzün bahçede yaraladığı bir bülbül yakındı ve</p>
<p>Şimdi uyanıp kendi durumunu anladı:</p>
<p>“Gülün eteğini hediye eden bir bülbül dışında</p>
<p>İçinde bulunduğum zor durumu bilen çıkmadı!” der.12</p>
<p>İmgelerin tuhaf birleşimlerinden birinde gül goncası kuşun kan dolu kalbidir:</p>
<p>Ey gonca, ağlayan bülbülün kalbi misin?13</p>
<p>(Daha önce gördüğümüz üzere çiy, kuşun hasretten döktüğü gözyaşlarıdır.)</p>
<p>Belki de aşağıda dile getirileni ilk Hâfız ileri sürdü:</p>
<p>Gülün yanağının ateşi bülbülün ekinini yaktığından [yani hayatından aldıklarının tümü];</p>
<p>Mumun gülen yüzü pervane için bir yıkım oldu.14 “Gül bahçesinin ateşinden,” gülşen, Doğuya özgü hamamlarda sıcak banyonun altındaki külhandan (ve bir tecnîs-i nâkıs’tan) sadece bir adım uzaktı. Yapraklar kurutulur, çürütülür ve yakılırdı:</p>
<p>Gördüğün ateş ve küller gülün yapraklarıdır,</p>
<p>Bir gören göz için gül bahçesi ve külhan arasında bir fark yoktur.!</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67653047">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hafız şöyle der:</p>
<p>Talih nedir bilir misin? Arkadaşın hayalini görmektir.<br />
Hemen sabah meltemi gibi gülle gizlice konuşmak.<br />
Hemen sevmenin sırrıni bülbülden duymak&#8230;”</p>
<p>Bazı nadir durumlarda bülbül gülün ihaneti karşısında bir anlığına ah çekebildiğinden aşklarına hiç karşılık alamayacakları bir sevdada kendilerini tükettikleri halde mutluluğu, mutluluk durumlarını güzel ve yürek parçalayan şarkılarda betimleyerek arayan bütün bu şairlerin sadık sözcüsü haline gelir. Adının gülle kafiye oluşturup ayrılmaz birlikteliğini göstermesi bülbül için yeterli bir mutluluk değil midir? Dolayısıyla Hâfız9 şöyle sorar ve Mevlânâ da dürüstçe söyler:</p>
<p>Allah aşkına gülden bahsetme!<br />
Gülünden ayrılan bülbülden söz et!10</p>
<p>Zira gülün güzelliği asla tam anlamıyla kelimelere dökülemese de (İkbal’in vurguladığı bir düşünce olan) ayrılık acısının etkili ve güzel sözler söylettiği bülbül, ifade edilemeyen bir şeyi ikide bir betimlemeye cüret eden şairleri andırır. Hatta Mevlânâ karşılıksız aşk veya ulaşılamaz birinin aşkıyla kalbinin bin parçaya bölüneceği kanaatindedir: .</p>
<p>bu her bir parçadan bir bülbül yapılabilir&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67652130">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hikâyenin mitolojik önemi fî tarihinden beri birçok farklı kültürel gelenekte yer alan ruhun bir kuş olduğu fikrinde yatar. Günümüzde bile ölmüş birinden bahsederken Türkçede “Can kuşu uçtu” denebilir. Bu kavramın antik Mısır’dan günümüze dek sürekliliğine dair birçok örnek hafızalarımıza kazındı: Platonik ruhun kanatları Ekti, Hıristiyanların Kutsal Ruh’u bir güvercin suretinde görmesi, İslamiyet öncesi şiirlerde mezarların yakınlarinda yaşadığı varsayılan ruh kuşları ve İkbal’in Medine’ye yönelik duyduğu hasreti kelimelere dökmesi&#8230;</p>
<p>Tıpkı çöl gecesinde yuvasını düşünürken Kanatlarını açan bir kuş gibi.2</p>
<p>Müslüman âleminde bu sembolizme başvuran en ünlü eser, başlığıyla Neml suresinin 16. ayetine atıfta bulunan Attâr’m Mantıku’t-Tayr’dır. İbn Sînâ’nın “Kuşlar” isimli değerlendirme yazısına ve İslam âlimi ve filozof Gazzâlî’nin aynı adı taşıyan kitabı Risâletüt-tayr’ı temel alsa da hikâyenin sonunu Farsça çok ustaca bir kelime oyunuyla uyduran Attâr’dır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67650404">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Tasavvuf ehli için gül, ilahi görkem ve güzelliğin mükemmel dışavurumudur. Mevlânâ’nın da Mesnevî’ de dediği gibi:</p>
<p>Itırını dış dünyaya yayan her gül; Bütünün gizeminden söz eder.94</p>
<p>Bir başka deyişle gül bütün, küll, evrenin gizemine dikkat çeker. 1677 yılında vefat eden Alman mistik şair Angelus Silesius de benzer bir önem atfederek şöyle sorar: Gözümüzle gördüğümüz gül Allah’ın huzurunda sürekli çiçek açmaz mı?95 Dolayısıyla gül şairlerin sevdiği her şeyin bir simgesi de olabilirdi; bu şairler çok günah işlendiğinde azalıp tamamen yok olan “imanın gülü”nden, “umudun gülü”nden96 ve Hazreti İbrahim gibi gerçek bir mümin gül alevleri arasında mutlu olacağından “kederin gül bahçesi&#8221;nden bahsederler.97</p>
<p>Büyük tasavvuru sırasında İranlı meşhur şair Rüzbihân-ı Baklî’ye ilahi görkemi gösteren gül bulutları şairlerin bilinçaltında hâlâ yaşıyor gözüktüğünden gül ile bülbül arasındaki aşktan bahseden en bayağı şiir bile şairin kendisi bunun farkında olmasa dahi, ruh ile Allah arasındaki sonsuz aşk hikâyesinin bir alegorisinden ibarettir. 1810 yılında vefat eden seçkin Urdu Divan şairi Mîr Takî Mîr okurlarına şu dersi verir:93</p>
<p>Aklın gözünü güle ve bülbüle aç ki<br />
Boşuna bu gül bahçesinde yürümüş olma! Ey bilgisiz kişi, gül güzellerin hafızasıdır, Bahçedeki kuş dilsizlerin bir simgesidir.99</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67648382">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kalbimiz gül goncası gibi kanla dolduğundan,</p>
<p>Aniden bir gül gibi açtık ve öldük.”</p>
<p>Tomurcuklarının gülümsemesinden tamamen açtığı andaki kahkahasına kadar geçen sürede yapraklarını kısa bir sürede dökeceğini herkes bilir. Oysaki tomurcuk kapalı dudaklarıyla gülümserken gül bütün bedeniyle kahkaha atar.63 Çoğu şair âşığın bu dünyadaki hırslarını betimleyen Hâfız’la muhtemelen mutabık kalacaktır:</p>
<p>Gönül, bahçe dünyasına bakarken neyi amaçlar?</p>
<p>Gözbebeğinin elleriyle yanağındaki gülleri koparmak!69</p>
<p>Aşığın sevdiğinin gülü andıran yüzüne bakmak dışında bir niyeti yoktur. Nasıl laleler aşkın ateşini anlatıyorsa sevdiğinin yüzü hiç<br />
aklından çıkmayanların mezarında da güller büyür.</p>
<p>Türkçede şairler “gül” ve “gülmek” kelimeleriyle sözcük oyunları yapabilirdi. Ama böyle dizeler özgün dillerinde nefis bir etki bıraksa da tercümede bütün çekiciliklerini yitirirler:</p>
<p>Sen gülersin gül gibi, ben bülbül-i nalanım</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67646121">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mevlânâ, Anadolu’da yaşamış Yunus Emre ve Sintli Şâh Abdüllatif gibi sufi şairleri için “aşkın meltemiyle” oynamayan ağaç kuruyup öhnüşti’ıt. Kesilip ateşe atılmalıdır; cehennem ateşinin odunundan ve aşkın ateşini hiç tatmamış imansızların kaderinden bahseden Tebbet (kurusun anlamına gelen beddua) suresine üstü kapalı bir göndermede bulunur.4</p>
<p>Başka bir imgede, Allah’ın gönüllerdeki mevcudiyeti, narin bir çiçek ilahi adları sürekli tekrarlayarak ya da durmadan kelime-i şehâdet getirerek yani zikir yaparak sulanmalıdır. Ancak o zaman güzel ve hoş kokusuyla bütün bedeni ve ruhu kaplayan kuvvetli bir yasemin çalısı haline gelebilir.5</p>
<p>Bahçe semavi mekânın bir taklidi veya zayıf bir yansıması olduğundan ziyaretçiye ebedi neşeleri hatırlatır ve bu bahçedeki her bir çiçek ve bitkinin şairane kâinatta ayrı bir anların vardır.6 Bazen parlak dişlerle, bazen karanlık bir gökyüzünde titrek titrek parıldayan yıldızlarla (özellikle de Arap şiir sanatında) ve bazen de bir eğlenceye giderken süslenmek için takılan inci bir kolyeyle kıyaslanan yasemin gibi bazı çiçekler şiir sanatında yalnızca nadiren boy gösterir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67645513">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bitkiler âlemi İranlı şairlere bir dizi kıymetli taştan daha fazla ilham verdi. Çiçekler ve sevgilinin bedeni veya yanağı arasındaki ilişki değişen varyasyonlarla kullanıldı: Gül sevgilinin kırmızı yüzü, nergis onun yarı kendinden geçmiş gözleri; servi ise narin endamının zayıf bir yansımasından ibaretti. Veya kıyaslamalar tersyüz edilebiliyordu: Sevgili güllere (yanaklan), yasemine (dişleri) ve sümbüllere (uzun koyu renk zülüfleri) ev sahipliği yapan bir zevk bahçesiydi. Şairler bilinçli olarak bunun farkında olsun ya da olmasm onlara en etkileyici şekilde görünen ilahi güzellikti; bahçe küçük bir cennet ve cennet de bütün isteklerin yerine getirildiği Bahçe degil midir? “Bunun içyüzünü kavrayanlar,” Sa’dî-i Şîrâzî’nin de dediği gibi, her yaprak ve ot sapının Yaradanın irfanını açığa vuran bir kitap olduğunu bilir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67644962">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İranlı ve Türk yazarlar Arap edebiyatının ilk dönemlerinde görülen yan saydam kırmızı taşla kırmızı şarabı kıyaslama gelenegini zorlanmadan benimsese de bir yakuta benzetilen en önemli madde sevgilinin dudağıydı. İşte bu yüzden Mevlânâ ve bazı diğer şairler Öpücüğü zekât-ı Ia&#8217;l&#8217;le, kıymetli taşlardan alman zekât vergisiyle, kıyasladı. Ama Bâbür İmparatoru Hümâyun Şâh hoşlandığı ve öpmek istedigi Hint bir erkek çocuk gördüğünde bu olayı dörtlüklerinden birinde çok farklı ve ilginç bir şekilde şöyle anlattı:</p>
<p>“Şarabi yakutun beni perişan etti!&#8221; dedim Gülmeye başlayıp şöyle dedi; “Ama Hümâyun! Dudak ve taş ne alaka?”&#8221;</p>
<p>Bir başka deyişle, yumuşak bir dudaktan sert bir kıymetli taş gibi söz ederek çok saçma bir şey söyledin!</p>
<p>Geleneksel tıpta melankolik mizaçlı kimseleri neşelendirmek için bir ilaç ya da hatta bir tür sakinleştirici olarak kullanılan müferrihin yapımında küçük miktarlarda kullanılıyordu. Arkadaşının “yakut”unu kederli kalplerini neşelendirecek tek şey olarak zikretmeleri için şairlere geçerli bir neden sunuyordu.18</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67644344">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Aşkının kederinden kalbim<br />
Zümrüt görmüş yılanın gözündeki ışık gibi&#8221;</p>
<p>Bir başka deyişle kör kaldı.8 Bu imge haminin düşmanına karşı gücünün zümrüdün yılan üzerindeki etkisine benzetildiği methiyelerde de kullanılabilinir.9 Mistik gelenekte manevi rehberlik yapan Pir ya da şeyh her manevi düşmanı kör etse de gerçek arayıcının gözlerini iyileştiren ve canlandıran bu mucizevi taşla kıyaslanabilir.10 Aşk insanların gözlerini sevdiği hariç herkesten ayırsa da parlak yeşil taş gibi o da onu iyileştirir ve canlandırır.</p>
<p>Bahçe, özellikle de klasik dönem şiir sanatında, zümrütlerle doldurulmuş gibi gözükür ve Hâfız’ın aşağıdaki dizelerinde olduğu üzere çiçekler çoğu defa değerli taşlardan meydana gelir:</p>
<p>Gül bahçeye zümrütten bir taht kurdu; Şimdi kıpkırmızı bir yakutu andıran bir şarap bul!11</p>
<p>Bunlar konudan bihaber her okurunun zevk alabileceği tamamen normal kombinasyonlar. Ama sonraki şairler, özellikle de “Hint tarzını&#8221; benimseyenler, Zümrüdü sevgilinin üst dudağındaki “yeşil&#8221; yeni çıkmış tüylerle kıyaslar. Zümrüde dudak anlamına gelen yakut eşleşmesi onu teknik açıdan kusursuz kılsa da çağdaş bir eleştirmen bu imgeyi çok garipseyebilir. Anlamı da aşikârdır: Yeşil “zümrüt” yani ayva tüyü yakutu yani dudağı düşmanlara karşı korur veya Galib’in düşündüğü gibi yüzün gül bahçesine izinsiz girmesin diye kör edilmesi gereken yılanlar olan zülüflerle belirgin bir ilişkisi vardır.12</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67640265">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Halifenin Mecnun’a, hiç çekici görünmeyen bir kadına neden delicesine âşık oldun, diye sorduğu rivayet edilir. Mecnun verdiği cevap dillere destandır:</p>
<p>Leyla’nın güzelliğini görebilmeniz için ona Mecnun’un gözleriyle bakmanız gerekir;11</p>
<p>Zira sadece aşkin gözleri gerçeği güzelliğe dönüştürür.</p>
<p>Sonunda, Mecnun Leyla’yı kendi kalbinde buldu ve en azından tasavvuf şairlerine göre “Leyla’nın canını acıtacağından” Mecnun kendisinin bir yerinin kanamasına bile izin vermeyecek bir şekilde onunla tamamen birleşti. Leyla&#8217;nın kendisi için hasret çekmeyi de bıraktı ve tercihen ondan uzak durdu; çünkü aşkını kendi içinde bulan biri herhangi bir harici varlık istemez.12</p>
<p>.Ama Leyla’ya nasıl ulaşacaktır? Hâfız cevabı verir:</p>
<p>Bir kimseyi Leyla’ya giden yolda çok sayıda tehlike bekler; İlkin Mecnun olmak [ya da kendinden geçmek] gerek.”</p>
<p>Çünkü çöle giden yolda aklın bir faydası olmaz. Ve her deli gibi Mecnun da zincire vurulmuştu; fakat Hüsrev’in de şaşkınlıkla sorduğu üzere Leyla’nın zülüfleriyle zincirlenmek ona yetmemiş miydi?14 Ama zincirler gerçek olduğunda şairler sesin Mecnun’un feryatlanmrının bir yankısından ibaret olduğunu bilir.15</p>
<p>Çölde döktüğü gözyaşları Leyla’nın çadırının bulunduğu kutsal yerdeki çayırların büyümesini sağlar ve ölümünden sonra mezarından çıkan her çiçek Leyla gibi kokar.16 Bu tarz imgeler Nizâmî’ye öykünen ve kendisi de şansız âşıklar hakkında mesnevi yazan El-Cami tarafından sıklıkla kullanılır. Ama görünüşte bitmez tükenmez görünen imgeler birikimine hayranlık duysak da Mecnun’un aşkının ateşini meydana çıkarmak için göğsünden çıkan kıvılcımlar “bozkırdaki tüm ceylanları rostoya çevirdi” dediğinde beğeni sınırlarını aşar.17</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67553134">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sevdiğim hem bir şahit hem de bir çocuktur.</p>
<p>Bir gün oynarken beni öldürdüğünde kanun Önünde masum olacak.50</p>
<p>Bu dizede hem “tanık” hem de insani güzellik vasıtasıyla zuhur eden sonsuz ilahi güzelliğe şahitlik eden ideal sevgili anlamlarına gelen şahid kelimesi büyük bir rol oynar. Şair ideal yaşı 14 olan bu şahidin aşkından sonunda ölecektir ama çocuk reşit olmadığından yaptığından sorumlu tutulamaz. Şahid teriminin birden fazla anlama gelmesi dizeye gerçek bir çekicilik katar ve cümle yapısı Hâfız&#8217;ın bir kez daha bir şair olarak büyüklüğünü ortaya koyar.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67552906">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnananların hayatlarının her anını düzenleyen İslami takvimdeki etkinliklere yapılan sayısız göndermelere ek olarak şairler geleneksel Acem ziyafetlerini de zikreder. Mutlu baharı müjdeleyen Nevruz, ilkbahar ekinoksu özel bir önem arz ederken Mihrican’dan, sonbahar ekinoksundan, da bazen bahsedilir. En uzun gece, kış gündönümü, Müslümanlar tarafından benimsenmiş İslam öncesi Hıristiyan bir ifade olan Şeb-i Yeldâ’dır; y&#8217;eldâ “doğum” anlamında kullanılır ve burada kastedilen Hazreti İsa’nın doğumudur. Sa’dî-i Şîrâzî birbiriyle çelişen bu iki kavramla çok ustaca oynar:</p>
<p>Yüzüne bakmak Nevruz’un şafağını görmek gibi,<br />
Senden ayrı kaldığını her gece de bir Şeb-i Yeldâ&#8230;46</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67550840">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de Süleyman’ın Neml (karınca) suresine (Neml: 18) ismini veren karıncayla ilişkisinden de söz edilir. Efsaneye göre ufak bir karınca bir defasında kudretli krala askerlerinin atlarınin karıncaların kolonilerini rahatsız ettiğinden yakındı ve Süleyman böcegin şikâyetine kulak verdi. Bu kudretli ve görkemlinin en ufakla yan yana getirilmesi şairlere kendi degersizlikleriyle yöneticinin ya da sevgilinin harikulade durumu hakkında abartılı ifadeler sarf etmesi için uygun imkânlar verdi.113</p>
<p>Karıncanın derdini Süleyman’a kim aktaracak?</p>
<p>Hindistan’da yaşamış şair Emîr Hasan Siczî Dihlevî, diğer birçoğu gibi, dolayısıyla bu soruyu yöneltir.114 Aşk şiirlerinde bu motif yeni bir biçim kazanır:</p>
<p>Karıncaya benzeyen güzel benini gören bir daha Hz. Süleyman&#8217;ın tahtını istemez!115</p>
<p>Bu sözlerle Türk şair Fuzülî sevgilinin yanağındaki karıncaya benzer küçük güzel lekeye ya da bene bakmanın sevgiliyi Süleyman&#8217;ın tahtında oturmaktan çok daha mutlu edeceğini iddia eder. Benin karıncayla aynı kefeye konduğu denklik eserlerde sıklıkla boy gösterir; hatta Mîr Derd siyahımsı tüyü “Süleyman’ın tahtına varan karıncalar&#8217;ı andıran sevgilinin ağzı gibi görür.ns</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67549533">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Koku motifine eserinde yüzlerce kez yeren ve Yusuf öğesine düşkün Mevlânâ64 fiilen görme kabiliyetinden yoksun Ya’kub’un payına düşenin koku olduğunu söyler. Mevlânâ’nın Mesnevî’sini Urducaya tercüme eden çevirmenlerden biri eserine Pîrâhen-i Yüsufî [Yusuf ’un Gömleği] diyerek orijinalini okuyamayanlar için kitabında en azından bu harika şiirden mükemmel bir tadımlık parça sunduğu mesajını verir: Ya’kub’un eline konan gömlek gibi okura biraz manevi haz verebilir ve kalbin gözlerini iyileştirilebilir.65</p>
<p>Ama şairler bu bağlamda Yusuf’un diğer gömleğinden nadiren söz eder: Erkek kardeşlerinin Yusuf’u kuyuya attıktan sonra Ya’kub’a gösterdikleri kana bulanmış gömlek. Erken dönem şiir sanatında bir lale şaire bu gömleği hatırlatabilse de66 güzel bir gülü Hazreti Yusuf&#8217;la kıyaslamak daha yaygındır. Gül güzel kokular yayar ve nasıl ki Yusuf Züheyla tarafından hırpalanmışsa onun yüzeyi de pürüzlüdür (çiçek tomurcuklandığında taçyapraklarının aldığı şekil):</p>
<p>Yusuf “Gül” geldi ve elbisesinin kokusu sayesinde nergis ışıldadı.“</p>
<p>Hüsrev’in kaleme aldığı bu dizenin keyfine varabilmek için nergisin eski zamanlardan beri gözün yerine kullanılabilecek en uygun kelime olduğunun da bilinmesi gerek (bkz. 12. Bölüm). Beyaz olduğundan çoğu kez kör olduğu düşünülür. “Gözlerin ışısın ya da parlasın” deyimi birini kutlarken kullanılır. Dolayısıyla şair gül geldiğinden nergisin kutlanması gerektiğini belirtir ve artık görebilen gözünü de Yusuf gibi güzel sevgilisinin gülü andıran yanaklarini görebileceği için tebrik eder.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67548987">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İran edebiyatındaki en önemli konulardan biri Züleyhâ’nın (Batı geleneğinde firavunun muhafız birliğinin komutanı Potifar’ın eşi) Yusuf’a beslediği aşktır. Câmi bu aşk macerasına ünlü bir mesneviyle klasik bir biçim kazandırmadan çok önce birçok şair, neredeyse bütün hayatın temelini oluşturan, güzellik ile aşk arasındaki sonsuz etkileşimin çok hoşça yansıtıldığı bu hikâyeye atıfta bulun. du. Hâfız’ın da bu deneyimi aşagıdaki sözlerle ifade ettiği üzere, Züleyhâ, Yusuf&#8217;un günü aydınlatan güzelliğini gördüğünde, Aşk ona saflığın peçesini kaldırttı.59</p>
<p>Güzelliğin olduğu her yerde ona -yani Yusuf’un hikâyesinin özüne- hayran olacak bir sevgili de vardır. Şairlerin en sevdiği hikâyelerden biri, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen Züleyhâ’nın bir ziyafete davet ettiği Mısırlı kadınların Yusuf’un güzelliğine dalıp gittiklerinden ellerindeki meyveler yerine ellerini kesmesi olayıdır (Yusuf: 30-31). Sevdiğinin yanında olmanın verdiği zevkle âşık hiç acı hisseder mi? Sevdiğinin mevcudiyeti ona her şeyi unutturacaktır.</p>
<p>Bu hikâyede güzel bir insana delicesine âşık olma, kalbin ilahi aşkın tasavvuruyla tamamen boyun eğmesiyle çok benzer bir durum arz edebilir. Câmî&#8217;nin Yusuf ile Züleyhâ adlı mesnevisi, hasret çeken kadının<br />
inşa ettiği ve sevdiğini baştan çıkarmak umuduyla şehvetli resim lerle süslediği renkli sarayı tasvir eder. Bu büyüleyici ortamlar, bu harika şiiri resimlerle süsleyen minyatür ressamları için güzel bir konu teşkil ediyordu.60</p>
<p>Fakat Yusuf böylesine mükemmellikten uzak resimlere bakmaya nasıl kandırıldı? Güzelliğin simgesi Yusuf’un tek bir şeye ihtiyacı var: Kusursuz bir ayna. Mevlânâ’nın de defalarca söylediği üzere birinin ona sunabileceği tek hediye aynı sevgilinin saf kalp gibi sevilenin güzelliğini yansıtan bir aynadadır&#8221;1</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67548249">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Şiir sanatında Hazreti Yusuf güzelliğin simgesi haline gelse de Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan maceralarıyla daha genel bir anlamda da boy gösterir.51 Kıskanç erkek kardeşlerince atıldığı kuyuda geçirdiği zaman sevgilinin durumunu biçimlendirir gibidir: Sabrı öğrenmenin yolu görünüşte umutsuz gözüken karanlıktan geçer.</p>
<p>Kederli gecelerin hepsi neşeli bir güne gebe;</p>
<p>Kışın en uzun gecesinin kuyusundan Yusuf “Günü”nü görürler.52</p>
<p>Dolayısıyla Hâkânî ilk yarım mısrasında iyi bilinen “Geceler gebedir” atasözünü ustaca takdim eder. Diğer taraftan Hüsrev, “gönlünü kaptırmayı” kuyuya düşmek olarak tasvir eder:</p>
<p>Yüzünü görür görmez kalbim kuyuya düştü Yusuf suresi iyiye işaretti!53</p>
<p>Sevgilinin güzel yüzü ve “en güzel hikâye” burada birbirinin yerine kullanılır gibidir ve baştan sona Yusuf ’un hikâyesinin -ayrılık, çilekeş aşk, Mısır’da yeniden tutuklanması ve nihai kavuşma- Kur’ân-ı Kerîm’de bir alamet arayan herkes için iyi bir işaret olduğu aşikârdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67547606">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Şiir sanatı açısından daha önemli bir kişi, Kur’ân-ı Kerim’e göre Kâbe&#8217;yi inşa eden ve babası Azer’in putlarını kıran Hazreti İbrahim&#8217;dir (Halil-i Allah, Allah’ın dostu). Dolayısıyla İslamdaki tehvid anlayışının ideal bir savunucusudur. Goethe En’am: 98’e atıfta bulunarak şöyle der:</p>
<p>Abraham, den Herrn der Steme hater sich zum Herrn erlesen &#8230;”</p>
<p>Göklerin efendisini Allah’ı olarak seçti&#8230;, Çünkü güneşe, aya ve yıldızlara baktıktan sonra sonunda onların yaratıcısına döndü zira “batanlari sevmedi” (el âfîlîne).</p>
<p>İbrahim’in putları kırmada oynadığı rol Sa’dî-i Şîrâzî’yi arkadaşı Halil’e şu sözlerle hitap etmeye yöneltti:</p>
<p>Gözlerim kimseye güvenemez, Arkadaşım Halil, Azer’in bütün putlarını kırdı.”</p>
<p>Bir başka deyişle şairin ibadet ettiği tek şey, bu ister dünyevi sevgilisi isterse de Sonsuz Sevgili olsun, net olarak belirtilmemiştir. Bu tarz kelime oyunlarını anlamak için büt (put) veya daha az sıklıkla şanam (put) kelimelerinin genelde sevgili için kullanıldığını hatırlamakta fayda var: “Allah’a karşı saygısızlık” içeren çogu ifadeyi açıklayan, büt ve mâşukun (mâşuk, erkek sevgili) birbirinin yerine kullanılabilmesiydi. İlerleyen dönemlerde şairler bazen “put&#8221;ları olumlu bir nesne olarak değerlendirdi, sonuçta Allah sürekli yeni &#8216;putlar&#8221; yaratmakla meşgul değil miydi?</p>
<p>Sâkî olarak adlandırılamasa da Allah sürekli şarap vermiyor muydu?</p>
<p>Her daim putlara keskiyle şekil verse de kendisine Azer denemiyordu!“o</p>
<p>Dolayısıyla Galib, gerçek sanatçının en güzel tanımlarından birini &#8216;daha taşken yapılmamış putları dans halinde gören”41 Azer’in nezdinde yapar. Kuralcı ve yaratıcılıktan uzak dinsel yaklaşımlarla yaratıcı sanat eserleri arasındaki içkin mücadeleye yapılan gönderme görmek isteyene burada kendini belli eder. Dolayısıyla butân-i azari İran şiir tarihinin tümü boyunca çok neşeli bir hayatın kapılarını açar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67546684">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hazreti Muhammed’ın mucizelerinden Şakku’l Kamer’e &#8220;Ayın yarılmasına” (Kamer: 1) yapılan göndermelere, şairler sevgilinin muazzam güzelliğine dikkat çekmek istediklerinde bazen rastlanabilir. Sevgilinin ayı andıran güzelliği karşısında ayın kendisi utan%r. Ama bir dizi harf oyunundan sonra bir şair sevgilinin burnunu peygamberin ayı (yani yüzü) ikiye ayıran parmağıyla kıyaslamasını oldukça yavan bulabilir.22</p>
<p>Elbette, böylesine göndermeleri şiirlere serpiştirmek hem okur ve dinleyidlerin hem de şairlerin Kur’ân-ı Kerim’i iyi bildikleri varsayımına dayanırdı. Ortaçağ İslam dünyası için bu kanıksanmış bir durumdu.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’deki tek bir kelime veya hatta ayetlerin kendisine referanslarda bulunmak çok normalse kutsal kitapta yer alan kişi ya da belirli olaylara göndermelerde bulunmak daha da çok karşılaşılan bir şeydir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm’in herhangi bir yerinde bir şairane bağlamda ya diğerinde boy göstermeyen peygamber yok gibidir.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67546254">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir dizi özdeyiş sevgilinin güzelliğini tasvir ederken kullanıldı. Sevgilinin emsalsiz göz alıcılığını betimleyebilen (Nür: 35) “nur üstüne nur” bunlardan biriydi. Bir diğeri yazılı biçimleriyle sevgilinin endamına, zülüflerine ve ağzına işaret eder gibi gözüken Bakara suresinin üç harfiydi, elif, lâm, mîm (bkz. 17. Bölüm). Delhili Hüsrev, 1300’lü yıllarda, şöyle diyordu:</p>
<p>Çocukların okulda ezberden kalem ve yazdıkların demesi gibi!<br />
Eskiden kaş ve kirpiklerinden çok bahsederdim.18</p>
<p>Yukarıda, çocuklar nun harfini (nun) ve harfi harfine kaleme atıfta bulunan Kalem suresinin giriş kısmını ezberden okur. Bu yuvarlak harf genelde sevgilinin kaşlarıyla kıyaslanırdı ve uzun koyu kirpikleri de benzer bir şekilde uzun ince kamış kalemleri andınrdı. Dolayısıyla nasıl ki okul çağındaki çocuklar bu sureyi ezberleyene kadar defalarca söylüyordu şair de durmadan sevgilisinin kaş ve kirpiklerinden bahsediyordu. Zikredilmesi gereken bir başka nokta bu surenin son üç ayetinin, Ve in yakâdu&#8230; (Onlar neredeyse&#8230;), Hazreti Muhammed’e kem gözlerle bakanlara karşı okunduğudur. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki bu belirli bölüme göndermede bulunarak şair rakibinin sevgilisinin güzelliğine kem gözle bakmasını da engeller.19</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67545831">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kaderlerin belirlendiği sözleşme anına, çoğu kez, “dün gece anlamına gelen“ düş denir. Öte yandan yarın anlamına gelen farda (ferda), yarın kadar yakın veya yarından da yakın Kıyamet Gününü belirtir. Dolayısıyla Hâfız ünlü gazelinin başında şöyle söyler:</p>
<p>Düşümde meleklerin meyhanenin kapısını çaldığını gördüm,<br />
Hazreti Adem’e topraktan şekil verip kadehe döktüler,”</p>
<p>Şairane bir önsezi veya rüyayı tasvir etmektense sözleşme onuruna verilen ziyafeti ve aşkın şarabıyla ıslatılan Hazreti Adem’in toprağının yeni oluşturulduğu (hadise göre Allah onu 40 gün yoğurmuştur) günü düşünür. Mevlânâ, hiçlik halindeki ruhları fazlasıyla mest edip dans ederek varoluşa doğru koşuşturan ilahi elest kelimesini cennetten çıkma bir müzik olarak gördü.“</p>
<p>Şairler güvene dayalı olarak verilen şey veya görev anlamına gelen emanetten (Ahzab: 72) alıntılar yapmaktan da hoşlanır. Hâfız ve onun geleneğini devam ettirenler için bu, göğün ve yerin taşımayı reddettiği ama “cahil ve zalim” insanın ne yapacağını bilmeden kabul ettiği aşkın külfetidir.15 Diğer taraftan İkbal için emanet bireysellik ve insan kişiliğinin bir belirtisidir.</p>
<p>Şairler hayattaki her duruma uyarlanabilen Allah’ın En Güzel 99 Adı&#8217;yla kelime oyunları yapmaktan hoşlanırdı. Dolayısıyla sarabin verdiği yasak hazdan keyif alsalar da Allah’ın el-ğafur (her şeyi affeden)16 olmasında teselli buldular ve muganni (şarkıcı) gkn.) köküyle yaptığı güzel kelime oyunlarıyla “hiçbir zaman hiçbir şeye ihtiyacı olmayan”ı övmek dışında bir şey yapmadı.&#8221;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67545292">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah&#8217;ın yaratıcı gücü Kur’ân-ı Kerîm’deki harf ve kelimelerde ortaya çıktığından insan yüzünün mükemmel güzelliğinde de kendini gösterir.</p>
<p>Yüzünü gören Kur’ân-ı Kerîm’in bir kopyasıyla karşılaştırdı,<br />
Ve bunu duyan herkes “Ona ne şüphe!” dedi5</p>
<p>Bu cevap kaynağını Bakara suresinin başlangıcından aldığından bu dizeyi çok zarif kılar. Buna karşın Hâfız, bu şeyler Kâşif ya da Keşif gibi tefsirlerde bulunanlardan daha net açıklamalar sunduğundan, bir ayeti* -Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir mucize, işaret ya da dizeyi- sevgilisinin yüzüne bakarak anlamak istedi.7 Bunun arkasında yatan fikir, sevgilinin yüzünün göz alıcı güzelliğinin tek bir emaresinin, tıpkı Kur’ân-ı Kerîm’in tek bir dizesi gibi, tefsircilerin bütün irfanını gölgede bırakmasıdır.</p>
<p>Mükemmel bir şekilde kopyalanmış Kur’ân-ı Kerîm’in, mushafın, insan yüzüyle kıyaslanması şiir sanatında erken dönemlerde ortaya çıkmış olsa da çok daha yaygınlaşması, Şii ve özellikle de Hurufi eğilimlerin güçlendiği, ilerleyen dönemlere aittir</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67544737">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“İlah yoktur” anlamına gelen Lâ ilâh’tan olumlu onay Allah harice (illâ&#8217;Llâh) geçiş, diyalektik düşünmeye meyilli İranlı şairler için önemli bir ilham kaynağıydı. Sufiler, şairler ve hattatlar ilk Lâ’nın Y yazılı halini yerinde bir şekilde bir kılıçla, özellikle de Hazreti Ali’nin iki uçlu kılıcı Zülfikar&#8217;la veya inananların Allah dışındaki her şeyle ilişkilerini kesecekleri makasla karşılaştırdı. İranlı şair Rüzbihân el-Baklî, güzel bir tecnîsle “Dilli dilimi, (lalı) makasla (lâ) susturdum” dedi.3 Mevlânâ okuruna “lâ’dan süpürge yaptı.&#8221;4</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67542911">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Fars şiir dilindeki muhtemelen en güzel ama bir o kadar da en tipik retorik biçim, güzel neden bulma anlamına gelen veya Alman oryantalist Hellmut Ritter’in tabiriyle “harika nedenbilim&#8217; yani hüsn-i talîl’dir.</p>
<p>Yanaklarına ve nazlı gözlerine hasret gül ve nergis</p>
<p>Nemli gözlerle üzerindeki örtüyü yırttı.</p>
<p>“Saklama ve gözler önüne serme” anlamına gelen leff ü neşr (sıralı açıklama) biçimini de içeren bu dize, sevgilinin yanaklarıyla daima bağlantılı gülün örtüsünü yırttığını yani arkadaşının gül renkli güzel yüzüne hasretinden yapraklarını açıp çiçeklendiğini anlatır; bu sırada her daim gözle bağlantılı nergisler çiyle kaplıdır böylece sevgilinin yarı açık Süzgün gözleri için yanıp tutuştuğundan gözlerinde yaş varmış gibi gözükür. Güllerin açtığına ve nergislerin sabah çiyiyle kaplandığına dair çok yalın anlatım, sevgiliyi görmek uğruna, bahçedeki her şeye yönelik özlemi ifade etmek için kullanıldı. Bu şekilde İranlı şairler, arkasında yatan bazı hayali nedenleri kavrayarak tamamen normal olayları açıklayacaktır ve bu şiir sanatından ancak bu anlatıma itinayla ve sevgiyle vâkıf olduğunuzda zevk alabilirsiniz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67542244">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hem Türk hem de İranlı şairler mübalağa yapmaya bir başka deyişle abartmaya meyillidir. Gazellerin yanı sıra methiyeler için de geçerlidir: Her şey sınırsız gibidir. Enverî mübalağanın güzel bir örneğini kasidelerinden birinde şöyle verir:</p>
<p>0 kadar çok ağladım ki neredeyse Nuh’un Gemisi batıyordu</p>
<p>O kadar derin bir iç çektim ki az kalsın çadırlar alev alıyordu.&#8221;</p>
<p>16. yüzyıl şairlerinden Kumlu Aşki dolayısıyla perişan durumundan şu sözlerle şikâyet etti:</p>
<p>Yokluğunun üzüntüsünden neredeyse eriyip kayboldum</p>
<p>Boynuma bir zincir vurursan ayaklarımdan kayıp düşer!12</p>
<p>Abartıda bir sınır yoktur:</p>
<p>Bu engin ovada atların toynaklarının çıkardığı toz toprakla</p>
<p>Altı dünya yedi gök halini aldı, 13</p>
<p>Bir başka deyişle, süvariler o kadar çok toz toprak kaldırdı ki yedi dünya/katman toz toprak içinde yok olup gökte sekizinci cennet olarak yeniden çıktı.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="67541674">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kavramların birbiriyle uyumu, Farsça şiirlerin en önemli bileşenlerinden biri olarak addedilir. Ama basit tenasüp, bir ifadenin çifte anlamının olması demek olan iham-ı tenasüp’le (belirsiz anlamın örtüşmesiyle) geliştirilebilir. Öyle ki okur veya dinleyici bir anlığına şairin aktarmak istediği anlamı anlamayabilir. Hâfız şöyle der:</p>
<p>Ayım dün şehri terk etti,</p>
<p>Ve bu bana bir yıl gibi geldi.7</p>
<p>“Yıl” ve “gün” de zikredildiğinden “ay” kelimesi muhtemelen ilkin “ay’a (İngilizcesi month)” özgü bir şey olarak algılanacaktır. Ama aslında bahsedilen aya benzeyen sevgilidir. Ayrıca bir kelime oyunu daha yapılmıştır: şehr (şehir) kelimesi Arapçada &#8220;ay” anlamını da gelir. Başka bir yaratıcı örneği de Hâfız’ın çağdaşı ve rakibi Imâd-i Fıkîh&#8217;in kaleme aldığı şu dizelerdir:</p>
<p>Kalbim akan suda güzel yanağının yansımasını görünce,</p>
<p>Sersemleyip &#8216;Mâhî&#8217; diye bağırdı!3</p>
<p>Mâhi, &#8216;balık&#8217; veya &#8220;Aysın&#8217; anlamlarına gelebilir ya da Arapçada &#8220;Şu nedir?!&#8221; demek olabilir. Muharebeyle gök gürültülü fırtınanın dört yönünü birleştirdiği Enverî&#8217;nin kasidelerinden birindeki muharebe tasviri farklı bir boyutta ama benzer açlardan hayranlık uyandırıcıdır:</p>
<p>Davul gök gürültüsü gibi, kılıçlar şimşek gibi,</p>
<p>Oklar yağmur gibi ve toz bir bulut gibi!9</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/annemarie-schimmel-iki-renkli-sirma-adli-kitabindan-alintilar/">Annemarie Schimmel – İki Renkli Sırma Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/annemarie-schimmel-iki-renkli-sirma-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vefalı Kalp</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vefali-kalp/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vefali-kalp/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2019 08:26:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İskender Pala]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Vefalı Kalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23553</guid>

					<description><![CDATA[<p>El-aman ne fena vakte yetiştik Ahde vefa eder yaran kalmadı (Karacaoğlan) LEYLÂ&#8217;nın âşığı Kays kendini kaybedip de çöllere düştüğü vakit adı Mecnûn&#8217;a çıkmıştı. Nevfel isminde bir yiğit onun hikâyesini öğrenip Leylâ&#8217;ya kavuşturmayı içinden geçirdi. Bunun için önce kızı babasından istedi. &#8220;Bende bir inci, sende bir deli var. Kim incisini deliye teslim eder?&#8221; cevabım alınca da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vefali-kalp/">Vefalı Kalp</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/27289699643_1683131648.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23564 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/27289699643_1683131648-300x300.jpg" alt="" width="299" height="299" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/27289699643_1683131648-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/27289699643_1683131648-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/27289699643_1683131648-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/27289699643_1683131648.jpg 480w" sizes="(max-width: 299px) 100vw, 299px" /></a></p>
<p><em>El-aman ne fena vakte yetiştik</em></p>
<p><em>Ahde vefa eder yaran kalmadı</em></p>
<p>(Karacaoğlan)</p>
<p>LEYLÂ&#8217;nın âşığı Kays kendini kaybedip de çöllere düştüğü vakit adı Mecnûn&#8217;a çıkmıştı. Nevfel isminde bir yiğit onun hikâyesini öğrenip Leylâ&#8217;ya kavuşturmayı içinden geçirdi. Bunun için önce kızı babasından istedi. &#8220;Bende bir inci, sende bir deli var. Kim incisini deliye teslim eder?&#8221; cevabım alınca da kılıcı çekti. Leylâ&#8217;nın obasıyla Nevfel&#8217;in askerleri arasında meydan savaşı başladı. O sırada Mecnûn da bir kenara çekil­miş kendisi için savaşan cengâverleri seyrediyor ve onlardan biri daha öldükçe seviniyordu. Sonunda Nevfel bunu fark edip &#8220;Biz senin için canımızı ortaya koyar, kanımızı akıtırken sen diğer ordunun zafer kazanmasını istiyorsun ha?&#8221; deyince şöyle cevap verdi:</p>
<p>&#8220;Sizinle savaşanlar Leylâ&#8217;nın askeri olduğu müddetçe ben onun zaferini istemezsem buna vefa denir mi?&#8221;</p>
<p>Sevenin sevgiliye vefası işte!..</p>
<p>Vefa hakkında pek çok söz edilebilir. Asıl hatırlanması gereken şey vefanın nasıl ve hangi şartlarda vefa olduğudur.</p>
<p>Bu bağlamda eskiler vefanın üç kademesinden söz ederler. Bi­rincisi sıradan insanlarla alâkalı olup bize vefa gösterene vefa göstermektir. Vefanın tabii şekli budur. İnsan kendisine bağ­lanana bağlanma eğiliminde yaratılmıştır. Buna rağmen bizi seven, bağlılık gösteren, iyiliğimizi isteyen samimi insanlara karşı vefasızlık etmek ancak hayırdan yoksun, soyu bozuk ve ahlâkı düşük insanların işidir. Böyle dostları olduğuna şükret­mek gerekirken onları çantada keklik görüp başkalarına ya­ranmaya kalkışmak şahsiyet eksikliğidir. Karşılıklı vefa sevgi bağının da bir göstergesidir. Özellikle birbirini seven iki insan arasında vefa hem bir sorumluluk hem bir mutluluktur çünkü.</p>
<p>Vefanın ikinci kademesi asil insanlarla alâkalıdır ve bize ha­inlik edene vefa göstermeyi gerektirir. Pek çok insan bunu başa­ramazsa da vefakârlık bundan ibarettir. Bize vefa gösteren biri­ne vefalı davranmak belki bir borcu ödemektir ama bize hainlik edene vefalı davranmak bir mürüvvettir, yüceliktir. Anlatırlar ki vaktiyle bir hükümdar sudan bir sebep bulup vezirini önce azletmiş, sonra da hapse attırmıştı. Zindanda geçen birkaç yılın ardından bir gün vezire bir ziyaretçi gelip &#8220;Falanca ülkenin hü­kümdarı sizin çok değerli olduğunuzu biliyor ve sizi buradan kaçırtıp kendisine vezir edinmeyi istiyor, hazırlarım!&#8221; yollu bir teklifte bulundu. Vezirin ziyaretçiye cevabı nazikçeydi:</p>
<p>&#8220;Sultanınızın hakkımdaki iltifatkâr düşünceleri benim sa­hip olduğum meziyetlerden daha değerlidir. Ancak bu soylu teklifinizi kabul etmem mümkün değildir. Bu yurdun ekme­ğiyle büyümüş, devletin imkânlarıyla yetişmiş hiçbir fert, kü­çük bir gönül kırgınlığıyla velinimetine vefasızlık etmez, beni mazur görünüz.&#8221; Bu hikâyeden kastımız odur ki hainliğe mis­liyle mukabele etmek kişinin elindedir ve bunun için ayıplan­maz, lâkin hainliğin cevabım vefa ile göstermek yiğitliktir. Bu hususta &#8220;Kötülüğe karşı kötülük her kişinin; kötülüğe karşı iyilik er kişinin kârı&#8221; denilmiştir.</p>
<p>Vefaya muhatap olan insanların kalplerindeki mutluluğu ölçebilir misiniz? Peki ya vefa gösteren bir kalbin mutluluğu­nu? Buradan yola çıkarak vefa görmeyen kalp ile vefa gös­termeyen kalbin mutsuzluğunu da hesaba katmak gerekir. Birinden vefasızlık gördüğümüzde mümkünse susmak en hayırlısıdır. Beklemek, düşünmek ve dostluk bağını koparma- maya gayret etmek de önemlidir. Dönüş kapılarını daima açık tutmakta yarar vardır. Geçmişin güzel anılarını hatırlamak da bir vefanın kalpteki cevherini açığa çıkarabilir. Binlerinin bize ihanet ederek sırlarımızı dedikodu malzemesi yapması veya aradaki bağlan zedelemesi bizim de aynı şekilde davranma­mız için ruhsat değildir. Özellikle bize laf taşıyan binlerinin kışkırtmasıyla vefa bağlarını çözmek ucuzluktur. Yapılması gereken şey, bize geçilen dostumuzun sırlarını saklayacağımı­za dair teminat vererek dedikoducuyu mahcup etmektir.</p>
<p>Vefanın üçüncü derecesi kalpteki aşkla alâkalıdır. Âşık, -eğer gerçekten seviyorsa- sevgilisine dair tüm umutlarını yitirse, aşkı reddedilse, sevgili kendisinden yüz çevirse, uzaklaşsa, gurbete gitse, hatta felâkete uğrasa veya ölse bile ona karşı hâlâ vefa göstermek durumundadır. Sevgiliye ka­vuşma umudu kalmadığı veya sevgili dünyadan göçtüğü halde bile ona vefa göstermek kalbin aşka inandığım ve haki­ki vefayı gösterir. Mademki sevme, bağlanma, sevgiyi arttır­ma gibi şeyleri isteyen âşıktır, o halde sevgiliye sonuna kadar vefa göstermek zorundadır. Başlangıçta kimsenin onu bun­lar için zorlamaması, sonuçta da vefayı onun borç hanesine yazmaktadır. Anadolu, kocası askere gidip dönmeyen nice annenin bir ömür aşkına sadık kalarak hiç evlenmediğinin hikâyeleriyle doludur.</p>
<p>Sevgiliye karşı verdiği &#8220;Bir yastıkta kocama&#8221; sözünü bir ömür sadakatle yerine getiren kocalar ve kadınlara karşın nikâh memuru huzurunda &#8220;bir ömür boyu&#8221; diye söz verip ikinci senede o sözüne ihanet eden modem Türkiye&#8217;nin nice sanalı ilişkileri vardır. Aşk bahsinde vefadan söz edilecekse yapılması gereken şey, öncelikle en başta verilen sözlerin tutulması, güvenin yitirilmemesi, sevgilinin özel veya genel hatalarının gizlenmesi, kusuru varsa örtülmesi, onun gü­zel ve iyi yanlarının övülüp yayılması, yanılgılarının değil ba­şarılarının dillendirilmesi gibi yollar izlenebilir. Bir âşık -veya âşıklık iddiasında bulunan kişi- bunları yaptığında sevgilinin de saçlarını ona süpürge etmeyeceğini kim iddia edebilir?</p>
<p>Vefa, küçücük gölgeleri karanlık bir geceye döndürmemek, iplik iplik yağan yağmuru sağanağa çevirmemek için hassasi­yetle korunması gereken bir duygudur. Vefa, kalbe dair en im­renilecek duygulardan biridir. İnsaniyetin en güzel hamuru, insan olarak yaratılışın en özel nimetidir. Balansı için bal ney­se kalp için vefa odur. Özünde vefaya programlanmış bir kal­bin vefasızlığı ise eşekarısının bal üretmesinden öte nedir ki?</p>
<p>İskender Pala -Kalp,syf.257-260</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vefali-kalp/">Vefalı Kalp</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vefali-kalp/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kınalızâde Ali Çelebi &#8211; Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Çok konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Büyüklere saygı]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi-Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini beğenmişlik]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Miskin insan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21298</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir. İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur. Ama sebebi lezzet veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22340 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg" alt="" width="246" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg 471w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21338 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1-190x300.jpg" alt="" width="190" height="300" /></a></p>
<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir.</p>
<p>İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur.</p>
<p>Ama sebebi lezzet veya yarar olan sevgi hem iyilerde hem de kötülerde görülür ve çabuk kaybolur. Sevgi ve dostluğa bazen gurbet ve sıkıntılı yerlerde, mesela gemi, çadır veya sofrada bir araya gelmek ve arkadaşlık haklarının sabit olması da sebep olmaktadır. Bunun sebebi, insanın doğal olarak ünsiyet ve cana yakınlığa meyilli olmasıdır. İnsana bundan dolayı insan derler.</p>
<p>Buna göre insan ismi unutma anlamındaki ünsiyetten türemiştir. Nitekim bazıları bu görüşte oldukları için “Sen unutkan olduğun için insan diye adlandırıldın”mısraını nazmetmiştir. Ben ise şöyle nazmettim: “Sen cana yakın olduğun için insan diye adlandırıldın”</p>
<p>Cana yakınlık insanın özelliği ve her şeyin yetkinliği kendi özelliğini göstermesi olduğu için insanın yetkinliği türünün fertlerine yakınlık duymasıyla gerçekleşir. Cana yakınlık da sevgi ve medeni birlikteliğe sebep olur. İnsanın doğal olarak medeni olmasının bir gereği de budur.</p>
<p>İnsanların birbirlerine yakınlık duymasını ve toplumsallığın aklen iyi oluşunu din de teyit etmektedir. Beş vakit namazı mahalle mescidinde toplu olarak eda etmenin emredilmesinin bir hikmeti de budur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Mevlana Abdurrahman Câmî (ks) şöyle buyurmuştur: Sevgi tatmayanın bilemeyeceği bir şerbet ve müptela olmayanın ne olduğunu idrak edemeyeceği bir bela olsa da mahiyetleri tanımlama ve gizlilikleri açıklama alışkanlığı olan bir topluluk onu şu şekilde tarif edip bölümlere ayırmıştır: Hakiki güzel olan Cenab-ı Hakk’ın sevgisi, onun kendi cemaline meyletmesi toplu ve ayrıntılı olarak birkaç şekildedir.</p>
<p>Ya toplamdan toplama ya toplamdan ayrıntıya ya ayrıntıdan ayrıntıya ya da ayrıntıdan toplama doğru olur.</p>
<p>Toplamdan toplama doğru olması, Cenabı Hakk’ın kendi güzelliğini zatının aynasında kâinatın aracılığı olmadan seyretmesidir.</p>
<p>Toplamdan ayrıntıya doğru olması, Cenabı Hakk’ın kâinat görünüşlerinde kendi güzelliğini seyretmesi ve sıfatlarının yetkinliğini incelemesidir.</p>
<p>Ayrıntıdan ayrıntıya doğru olması, çoğu insanların mutlak güzelliğin yansımasını aynaların eserlerinde seyredip geçici güzelliği genel maksat kabul etmesi ve ona ulaştığında memnun ve ayrıldığında dertli olmasıdır.</p>
<p>Ayrıntıdan toplama doğru olması, bazı seçkinlerin fiil ve eserlerin ilkeleri olan durum örtüleri ve sıfat perdelerini yırtıp çalışmaya bağlanmaları ve kıble olarak bizzat Yüce Hakk’ın sıfatlarına yöneltmeleridir.</p>
<p>Celal ve kemal sahibi Hak söz konusu olduğunda “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” sözü gereği güzellik ve yetkinlik sevgisi aşkın zatın sıfatı olunca ve insan söz konusu olduğunda “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” sözü icabı Cenabı Hakk’ın sıfatları zati güzelliğin yüce kaftanı olunca aklının güzelliğe meyletmesi ve içinin yetkinliğe yönelmesi insanın asli yöntem ve fıtri âdetidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Bir şey sorulduğunda o şey mevcut olmasa bile “yok&#8221; dememeli, bilakis “hayır” demelidir. Ama sakınıp hayır dedikten sonra “hayır” yok demek olup sadece “yok” demekten daha kötü olduğu için “yok” dememelidir.</p>
<p>Büyüklere ve genel olarak saygı gösterilmesi gereken kimselere “sen” değil, “siz” diye hitap etmelidir. Akranlarına bile nezaketle hitap etmelidir, ama alçakça ve ikiyüzlüce olmaması için dalkavukluk ederek söylememelidir. Gıybet, laf taşıma, yalan, iftira ve incitme olacak sözleri söylemekten ve dinlemekten kaçınmalıdır. Bu tür sözleri söyleyen kimselerle oturup kalkmamalıdır. Sözleri arasına “Dinledin mi?”, “Anladın mı?”, “Beri bak!”, “Beni dinle!” ve “Anlaşıldı mı?” gibi gereksiz ifadeler eklemekten sakınmalıdır.</p>
<p>Büyüklere hitap ederken “sultanım”, “Allah yardımcın olsun!” ve “devletli sultanım” gibi sözleri de fazla kullanmamalıdır. Büyüklerin yüzüne karşı dua etmek gerektiğinde kısa tutmalı ve dilencilerin âdeti olduğu üzere uzun dualardan kaçınmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Anne, varlık sebebi olmada babaya ortaktır, ama hamilelik, doğurma, emzirme ve diğer meşakkatlerde onun hakkı babanınkinden çoktur. Bundan dolayı bazı sahabiler Hazreti Peygamber’e “Kime iyilik ve ihsan edeyim?” diye sorunca o “Annene!” diye cevap verdi. Soran kişi “Sonra kime?” deyince “Sonra annene!” diye buyurdu. Tekrar “Sonra kime?” diye sorunca yine “Sonra annene!” dedi. Soran sahabi dördüncü kere “Sonra kime?” deyince “Sonra babana!” diye buyurdu. Annenin aşırı sevgi ve şefkati babanın sevgisinden fazla olduğu için çocuklar en çok anneye meylederler ve tehlike anında onun tarafına kaçarlar.</p>
<p>Bu nimetlerin şükrünü eda etmeye güç yetmez. Çocuk anne ve babasına ne denli ihsanda bulunursa bulunsun onların ihsan ve terbiyesine denk düşemez ve yaklaşamaz. Rivayet edildiğine göre, bir kişi Hazret-i Peygamber’e şöyle dedi: “Benim bir annem var; arkamı ona binek yaptım, yüzümü ondan çevirmem ve bütün kazancımı onun içi harcarım. Karşılığını ödemiş oldum mu?” Hazret buyurdu ki: “Bir meşakkatinin karşılığını bile ödemiş değilsin. Zira o sana hizmet ediyor ve yaşamanı istiyordu. Şimdi sen ona hizmet ediyor ve ölmesini istiyorsun.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>İnsanın ruh cevheri, yüce âlemin hazineleri, düşünen nefis papağanı ve yüksek topluluğun cennet bahçelerinden olduğu için basit, nurani ve bereketlidir; tabiatların birleşimi ve mizaç farklılığından münezzehtir. Onun lezzeti acı lekelerinden arınmış ve mutluluğu sıkıntı afetlerinden korunmuştur.</p>
<p>Bu lezzete sebep olan sevgi, en üstün, en yüce,en değerli ve en yetkin sévgidir. O, mutlulukların en iyisi ve dileklerin en yetkini olan ilahî hikmet, bilgi ve sevgidir.Uhrevi hayatta ve manevi yurtta insan için gerçek ve ebediyen yararlı olan,kalıcı taleplerin eseri olan şey işte bu sevgidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>&#8220;Çoğu insan için kötüyü terk etmenin<br />
İyilik ve nezaket olduğu bir zamandayız.&#8221;</p>
<p>Bu tür faydaya gerekli olan sevgi de böyledir.</p>
<p>Ama iyi, çabuk oluşup geç kaybolan sevgiye sebep olur. Zira iyiler arasında kalıcı sevgi ve ruhsal samimiyet vardır. Muhakkak ki sevgi de çabuk meydana gelir. Geç kaybolmasının hikmeti, iyi insanlar arasında hakiki birliğin bulunmasıdır. Dolayısıyla onun kopması imkânsız veya zordur.</p>
<p>Fayda ile iyiden meydana gelen yahut üçünün birlikte oluşturduğu sebeple gerçekleşen sevgi geç oluşur ve geç kaybolur. Geç hâsıl olmasının sebebi, iki veya üç şeyin geç bir araya gelmesidir.</p>
<p>Hâce Nasîreddin ve Mevlana Celaleddin, yarar ve iyinin bu iki hâli gerektirdiği şeklinde açıklama yapmışlardır. Daha sonra Celaleddin Devvânî şöyle demiştir: “Derin bir düşünüşe göre, lezzet ve yararın birlikte meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, tez kaybolur; lezzet ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, yine orta vadede kaybolur; yarar ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, geç kaybolur. Bu birleşik durumlardaki hükümlerin sebepleri, basitlerin gerektirmesini düşünen kimseye açıktır.”</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Filozoflar bütün varlıkların sevgi sayesinde mevcut olduğunu ve ayakta durduğunu söylerler. Sevgi her şeye yayılmıştır. Hiçbir varlık, birlik varlığından mahrum olmadığı gibi eğilim ve sevgiden de soyutlanmış değildir. Hatta aşk ve sevgi bitkiler ve cansız varlıklarda da vardır. Bütün cevher ve arazlar bu çeşmeden sulanmaktadır. Unsurların kendi doğal yerlerine aşırı meyilli olması, doğal yerinden çıktığında oraya dönmek istemesi ve zorlamalı yerinden kaçması bir çeşit aşk ve sevgidir.</p>
<p>Unsurlardan oluşan her cismin sıcaklık ve soğukluk gibi etken niteliklerden birini ve yaşlık ve kuruluk gibi edilgen niteliklerden birini göstermesi de aşktır. Mesela, ateş, sıcaklık ve kuruluk; hava, sıcaklık ve yaşlık; su, soğukluk ve yaşlık; toprak, yaşlık ve kuruluk sıfatlarına sahiptir. Onlara talip olup akarak sevgi gösterir ve zıddından nefret edip kaçar. Mesela, suyu zorlama ile ısıtıp soğukluktan ayırsalar zorlayan etken ortadan kalkınca hemen yine maşuku olan soğukluğa geçer ve onunla birleşir.</p>
<p>Her basit ve birleşik cins kendi cinsine meyledip onu sever ve cinsi dışındakilerden nefret edip kaçar. Erkek hurma dişi hurmaya meyledip eğilir. Felekler de felsefede açıklandığı gibi, aşk sayesinde akli cevherlerin ilkesine ve yüksek ilkelere benzemek ve onların ilke oluşundan feyz alarak mümkün şekil ve konumlarını kuvveden fiile çıkarmak için döngüsel hareket eder.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Hürriyet, nefsin güzel bir yoldan kazanılmış olan mal ve mülkü iyi yollarda sarfetmeye kadir olup, pis yol­lardan kazanıp kötü yallarda harcamaktan kaçınmaktır. Buna güç yetiren insan hürriyete sahiptir. Bunun aksi olan, yani nefsini heva ve hevesinin peşine takıp, bunları gerçek hayra kullanmaya kadir olamadığı için gerçek hürriyetine de sa­hip olamaz</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Adalet evvela kişinin zatı, sıfatları, güçleri ve organları ile ilgili olur. İkinci olarak ailesi, hizmetçileri, maiyeti, ortakları, dostları ve yöneticilerin vatandaşları ile ilgili olur. Öyleyse bir kişinin adalet sıfatına sahip olabilmesi için önce kendi sıfat, güç ve organlarında adaleti gözetmesi her güç ve organı yaratıldığı amaç için kullanması, Allah’ın yaratmasını değiştirip akıl ve şeriatın haram kabul ettiği alanlarda kullanmaması, bedensel vé ruhsal güçlerini Allah’ın rızasına uygun olmayan ve erdem kazandırmayan yerlerde harcamaması gerekir. Eğer ailesi, hizmetçileri ve maiyeti varsa onlar arasında da temiz şeriat ve aydınlanmış aklın gerektirdiği şekilde davranmalı, ilahî kanunların hükümleri ve nebevî şeriatların yasalarından sapmamalı, üstelik nezaket, cömertlik, af, ihsan ve dinin diğer müstehaplarını ve akıl sahipleri katında kabul gören diğer işleri de yapmalıdır. Eğer bazı kullar ve beldeler üzerinde yönetici ve efendi olursa pak şeriatın kanunu ve adil kralların siyaset yöntemiyle icraatta bulunmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine büyük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler. Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaştığım zanneder; böylece tepe takla gider.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İlmin mahalli kalp, düşüncenin yeri beyindir. İkisi de dar, karanlık, dumanlı ve kıvılcımlı olunca adalet incelikleri ve fazilet hikmetleri nasıl görünsün ve parlasın? Öfkeli olan kimseden gazap ateşi, yüz kızarması, damar ve sinirlerin şişmesi, ses yükselmesi ve yanlış hâl ve hareketler çıkınca bakan kimse, öfkenin ne kadar akıl ve insanlık dışı bir şey olduğunu ve delilerin durumlarına benzediğini anlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah katında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez.</p>
<p>Zira beden kuvvetinin üstünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğaldır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yönelik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güçlü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövüşüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı alçak dünyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevherine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan<br />
senden dünya sıkıntısını gidermeyen</p>
<p>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın<br />
Yoksa Azizan&#8217;ın ruhu sana lütfetmez</p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti erdemsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskaralıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskaralığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık suratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretinden nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişlerin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.” Müminlerin emîri ve muvahhitlerin reisi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî şöyle demiştir: “Bir kulda Hakk’ın ilim, amel, fazilet, yetkinlik, mal ve güzellik gibi nimetleri olduğunda eğer kul o nimetin Hak’tan olduğunu bilir ve daima kaybolmasından korkarsa onda kendini beğenmişlik yoktur. Kaybolma, bozulma ve geçiş korkusu olmasa, aksine o nimete onun kendisine izafeti bakımından değil, Hakk’ın ihsanı oldugu için sevinse yine bu kendini beğenmişlik olmaz. Ama yok oluş ve bozulmasından korkmaz, sırf lütufkâr olan Hakk’ın nimet ve ihsanı olduğunu bilmeyip o nimetin kendisindeki varlığına sevinir, kendisinin aciz ve bunun sadece Allah vergisi olduğunu unutursa o kimsede kendini beğenme gerçekleşir.</p>
<p>Öyleyse kulun kendinde Hakk’ın bir nimeti sebebiyle sevinç meydana geldiğinde hemen aciz olduğunu hatırlaması, o nimetin sırf Allah vergisi olduğunu ve kendisinin ona mutlak manada mazhar olduğunu düşünerek sevinmekten ve batıl gururdan Allah’a sığınması gerekir.”</p>
<p>Ben derim ki: Nefis, kendini beğenmişliği bizzat yok ettiğini zannedip onun da Hakk&#8217;ın ihsanı olduğunu anlamazsa yine kendini beğenmişliğe sebep olur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Korku, kişinin kendisine bir kötülüğün erişeceğini bekıeyip de gidermeye gücünün yetmediği sırada nefsine ilişen ruhsal bir niteliktir. Zira kötülüğü gidermeye gücü yetince korkuya mahal kalmaz. Kötülüğü bekleme gelecek zamanda olur. Beklenen kötülük zaruri olabileceği gibi zaruri olmayabilir de. Zaruri olmayan kötülüğün sebebi, ya korkan kimsenin fiilidir ya da onun fiili değildir.</p>
<p>Korku her hâlükârda uygun değildir. Hoşlanılmayan şeyin zaruri olması hâlinde korkunun layık olmadığı şöyle açıklanır: Gerçekleşmesi her hâlükârda mukadder olan bir iş sebebiyle daha gerçekleşmeden önce acı çekmenin ne manası vardır? Veresiye ödenecek sıkıntıyı peşin ödemenin sebebi nedir? Düşünülecek olursa, bunun, belayı acele istemekten ve acıyı karşılamaktan başka bir anlamı yoktur? Bu beyhude korku yüzünden nice yararlı işlerin tamamlanmaması ve nice yetkinlik ve mutlulukların kazanılmaması muhtemeldir. Bir Acem şairi ne güzel söylemiştir:</p>
<p>Gelmemiş gamı peşin çekmek boşa zahmettir</p>
<p>Öyleyse yarının işini yarına bırakırım daha iyi</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İnsanların sahip olduklarına göz dikmemenin yani gönül zenginliğinin elde edilmesi ve kalbin hüzün darlığından geniş teslimiyet sarayına ulaşması için zihin levhasını mümkün olduğu kadar emel nakışlarından arındırmak ve emek boynunu fani ilişkilerin kin halkası ve zillet şevkinden kurtarmak gerekir. Eğer “Tam soyutlanma ve ilişki bağlarından tümüyle kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Dünya halkının çoğu bu hastalığa yakalanmış olup özgür olan çok azdır.” dersen, biz de deriz ki evet;</p>
<p>&#8220;Her dünyaya gelenin haraplık alameti vardır Sorun bu harabelerde akıllı nerededir.&#8221;</p>
<p>Fakat tümü idrak edilmeyenin tamamı terk edilmez. Tam özgür ve söz söylenemeyecek kadar bağımsız olamazsan da en azından zamane dostları ve dünya düşkünleri gibi kendini tamamen ihtiras vadisine salma ve sebepler topluluğunu gönül cemiyetinin sebepleri sanma!</p>
<p>Bu sebepler, mallar, makam ve ikbalden ister istemez ayrılmanın mukadder olduğunu mülahaza et ve bu derece aşırı istek ve tantananın yanlış ve akıllıya yakışmayacak bir hâl olduğunu düşün! Böylece hayret çölünün keder zehirleri vücudunu yakmasın ve inayet rüzgârı yetişip kalp geminin çarpan dünya düşkünlüğü dalgaları arasında boğulmasını önlesin.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Akıllı insanın, dünya araçlarının tamamen bir kimsenin eline geçmeyeceğini ve bir kişinin bütün emellerine ulaşamayacağını düşünmesi gerekir. Ne kadar çalışsa çalışsın ve araç gereç toplarsa toplasın, daha fazlası tasavvur edilebilir ve onun da üstünde bir mertebe bulunabilir. Eğer günün kısmeti ve takdir edilen makam ile yetinmeyip tamahkâr di lenciler gibi her gün yeni bir şey elde eder ve “Daha yok mu?” diye bağırırsan imkânsızı isteme deryasına ve sonsuzu elde etme sahrasına düşersin.</p>
<p>İnsanların çoğunu düşünüp insaf etse makam, mevki, araç ve nimet hususunda kendisinden daha aşağı seviyede olan sayısız kimselerin bulunduğunu görür. Onlar bunun makamına erişmeyi ve nimetini kazanmayı kendileri için imkânsız bir şey, büyük bir devlet ve yüksek bir izzet sayarlar.</p>
<p>Onların hâline bakıp ders almaması, elindeki nimete sonsuz şükür etmemesi, kendisinden yukarıda bulunan sayılı kişilerin makam, mevki, nimet ve araçlarına bakıp sırtından kanaat ve rıza elbisesini çıkarması ve her an “Keşke Karun’a verilenlerin bir benzeri de bize verileydi!” demesi insaf mıdır?</p>
<p>&#8220;İhtiraslıların göz testisi dolmadı</p>
<p>Sedef kani olmadı inciyle dolmadı.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Yaşam gereçlerinin tamamlanması için faziletli insanların akıllarının acizlik ve hayret deryasında boğulduğu ilginç işler ilham edilmiştir. Nitekim bal arısı altıgen evler yapar. Kenarlarını tam ve eşit, açılarını paralel ve altıgen olarak tercih etmesindeki hikmet, onun daireden geçen en geniş şekil olmasıdır. Daire hepsinden geniş olsa da dairevi şekiller bir yere toplandığı zaman aralarında kaçınılmaz olarak açıklık kalır. 0 zaman mekânın zayi olması gerekir. Ama altıgen şekiller birbirine birleştirilince aralarında hiçbir açıklık kalmaz ve yer asla zayi olmaz. Dörtgen de toplandığında açıldık kalmaz, ama dörtgen altıgenden dardır.</p>
<p>Şüphesiz hem genişlik hem de açıklığın kalmaması altıgenden başka bir şekilde tasavvur edilmez. Geometri âlimlerinin acizlik ve şaşkınlık dairesinde çizgi ile kuşatılmış merkez noktası misali çıkarmaktan bıkmış olduğu bu durum ve diziliş inceliklerini, düzen ve terkip sanatlarını ezelî hikmet sahibi Yüce Allah ilham etmeden ve öğretmeden bilgisiz bir hayvan nasıl düşünür? Öyle ki âlemin türleri kendi mümkün yetkinliklerine onun sayesinde ulaşmışlar ve istenen düzen ve belirlenen beka ezelî irade gereği meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Sübhanellah! Miskin insan sayılı birkaç bilgiye ulaşsa ve bazı malumatlar kalp sandığında hâsıl olsa da nail olmadığı bilgi ve erdemlerin, elde etmediği ilim ve meselelerin, binde bir denecek kadar sayısız olduğu açık seçiktir. Öyleyse kendini beğenmişlik ve zan ona ne kadar da layıktır! Kendini beğenme, bizatihi çirkin bir erdemsizlik olduğundan artık özelliği, dokunduğu her yetkinlik talibi ve erdem sahibini tahsil yolundan alıkoyar, hatta en düşük hüsrana doğru sürükler.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Filozoflar, çocukların eğitiminde tabiatın takip edilmesi gerektiğini söylerler. Yani ilk ortaya çıkan gücün eğitimine öncelik verilmeli ve o daha önce eğitilip geliştirilmelidir. Çocuklarda ilk ortaya çıkan güç hayâ gücüdür. Küçük çocukta hayâ baskın gelir ve insanların yanında çoğu zaman başını öne eğerek edepsizlikten kaçınırsa bu asaletıni ve olgun luğunu gösterir. Öyleyse eğitimiyle ilgilenip ahlakınu güzeleştirmeye önem vermelidir.</p>
<p>Eğitimde yapılacak ilk iş, çocuğun erdemsiz kimselerle birlikte bulunmasını önlemektir. Ahmak, çirkin işler yapan ve oyun ve eğlenceyle meşgul olan çocuklarla oturup kalkmasına izin verilmemelidir. Çünkü henüz saf olduğu için onların huy ve davranışlarını benimsemeye meyillidir. Tabiat özellikle küçük yaşta hırsızdır.</p>
<p>Öyleyse dinin edeplerini ve şeriatın geleneklerini öğretip telkin etmek gerekir. Farz, sünnet, haram ve helal yapa yapa öğretilip telkin edilmelidir. Farz ve vacipleri devamlı yapması sağlanmalıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Çocuklarınız yedi yaşına vardığında onlara namaz kılmayı emredin. On yaşına varınca kılmazlarsa dövün. Tembellik ve ihmalden çok sakınsınlar.”</p>
<p>Çocuğun kötülüklerden sakınıp iyiliklere rağbet göstermesi için daima yanında iyi insanlar övülmeli ve kötüler yerilmelidir. Eğer bir kötülüğe kalkışırsa önce açık serzenişte bulunmamak, yerilmekle korkutmak, sehven yapılmış saymalı veya işitilmemiş bir olayı anlatıp başka bir çocuğu örnek göstererek “O bu işi yapmış, şöyle ceza görmüş.” demelidir. Velhasıl, “Bana genel bir cezanın verilmeyeceği anlaşıldı.” diyerek kötü fiili tekrarlamaya kalkışmaması için gerekmedikçe kendisine “Sen şöyle yapmışsın.” dememelidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Yolun zorluğundan ümitsizliğe kapılıp ihmal göstermemelidir. Zira ihmal, ebedî mutsuzluk, başarısızlık ve rezilliğe sebep olur. Gün geçtikçe zorluğun perçinlenmemesi ve telafinin imkânsız hâle gelmemesi için acele etmek gerekir. Yoksa öyle bir merhaleye varır ki ondan sonra hayıflansa ve “Allah’a karşı hata etmişim!” feryadı göklere çıksa da fayda vermez. O zaman hayret parmağını üzüntü dişiyle ısırıp parçalasa da yarar sağlamaz. Zira fırsat kaçtıktan sonra iş işten geçer ve yâre kavuşma sebeplerinin hâsıl olma ihtimali kalmaz. O zaman kaybeden kimse sebepler âleminin kazanç dükkânından eli boş çıkınca şu rubai diline virt olur:</p>
<p>Eyvah iş zamanı elden gitti<br />
Yâre kavuşma sebepleri kayboldu</p>
<p>Geçici bir devlet uğrunda<br />
kalıcı yüz devlet kayboldu</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Hakiki nimet verici ve mutlak ihsan sahibi(Allah), önce varlık endamımızı bütün hayırların kaynağı ve saf iyilik olan varlık kaftanıyla süsledi.</p>
<p>İkinci olarak, gayret temelimizi dünyada iftiharımız, ahirette birikimimiz olan düşünce ve bilgi boyutuyla yükseltti.</p>
<p>Üçüncü ve dördüncü olarak sonsuza kadar, çeşitli ihsan faydaları ve şükür sofraları verdi, sağlam organlar lütfetti, sağlıklı güçler yerleştirdi, vücut sağlığı, zekâ, saf ruhsal yetenek, aile, çoluk çocuk, araç gereç, mal, eşya, elbise, kitap, binek, hizmetçi ve maiyet gibi daha başka birçok nimet ihsan etti.</p>
<p>Genel olarak hak etmemizi gerektirecek bir hizmet ve selam, tür olarak ihsan liyakatini sağlayacak itaat ve ibadet ortaya koyamamış olmamıza rağmen bize iyi davrandı.</p>
<p>Hüda’nın ihsanı sayılamayacak kadar çoktur Kim onun binde birinin şükrünü eda edebilir.</p>
<p>Öyleyse bu haşmetli mevlanın ve eşsiz lütufkârın nimetine şükürde kusur ve kulluk haklarını eda etmede ihmal göstermek apaçık bir zulümdür. Bundan geriye, Allah korusun, nimetini inkâr veya ortak koşmada ısrar kalır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Sebebin bir tarafta yarar, diğer tarafta lezzet olduğu sevgide şikâyet ve azar çok görülür. Zira lezzet isteyen acele edip devamını bekler. Genel olarak geciktirilince veya istediği gibi artırılmayınca şikâyet ve nefret başlar. Öteki tarafta bazen naz ve işve, bazen bıkkınlık ve usanma görülür ve beklediği yararı bulamayınca azarlar ve şikâyet eder.</p>
<p>Bu tür sevgiye içinde azarlama eksik olmadığı için azarlayan sevgi denir. Padişah ile tebaa, zengin ile fakir ve mahdum ile hizmetkâr arasındaki sevgi bu türdendir. Şikâyet, yakınma ve azar eksik değildir. Zira her biri diğerinden bir tür menfaat ister. İstediği gibi olmayınca şikâyet baş gösterir.</p>
<p>Bu şikâyet adalete riayet edilmedikçe ortadan kalkmaz. Mahdum hizmetkârdan hizmete devam etmesini, emre hazır beklemesini, ihmal ve tembellikten kaçınmasını ve amacı anlayıp azami özen göstererek yerine getirmesini ister. Hizmetçi de yiyecek, giysi ve binek. sağlamada son derece ilgili davranmasını arzu eder. İki taraf da birbirinden beklediğini elde edemeyince şikâyetler ve üzüntüler anlatılmaya başlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bu durumda en üstün ve en yetkin öğretmen, imanın iyiliklerini kazandıran ve güzel ahlâkı tamamlayan Hazret-i Peygamber’dir. Bütün öğretim ve irşatlar onun örnekliğine dayanır ve bilgilerin esasları ve erdemlerin dalları onun rehberliğinden çıkar. Öyleyse Hak’tan sonra onu tam olarak sevmek ve ona itaat etmek gerekir. Bu sevgi, imanın tamlığı,irfanın yetkinliği ve iki cihan mutluluğunun sermayesidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, beni kendisinden ve ailesinden daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ Raşit halifeleri, Hazret-i Peygamber’in her biri hidayet göğünün yıldızları ve “Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” hadisinin mazharı olan ashabını, müçtehit imamları ve dinin hamisi ve kesinlik yolunun rehberi olan mürşit şeyhleri sevmek de bu sevgi kapsamına girer.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Çok konuşmaya müptela olan kimsenin başına iki bela gelir: Birisi kendisinin hor görülmesi, diğeri başkasının bıkmasıdır. Filozoflar der ki: Cenabı Hak, insanın işittiğinin, konuştuğunun iki katı olması için ona iki kulak, bir ağız vermiştir. Selef ise “Akıl yetkinleştikçe konuşma azalır.” demiştir.</p>
<p>Kişi özellikle nükte ve latifelerde bir kere söylediği sözü tekrarlamaktan kaçınmalıdır. Çünkü tekrarın sıkıcılığı latifenin tadını tamamen yok eder ve kara kıştan daha soğuk hâle getirir.</p>
<p>&#8220;Bir grupla eğlenmek için oturduğunda Geçmişten gelecekten konuşarak</p>
<p>Sakın sözü tekrarlama çünkü tabiatları Tekrarların tekrarından sorumludur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Nefsini üç konuda sorguya çekmedikçe uyku ve rahata meyletme: Birincisi, o gün senden bir hatanın çıkıp çıkmadığını düşün. İkincisi, o gün senden ne gibi iyiliklerin çıktığını düşün. Üçüncüsü, o gün iyi iş yapman mümkün iken bir hatan sebebi ile kaçıp kaçmadığını bil. Hayattan önce ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşün. Hiç kimseyi incitme. Çünkü dünyanın hâlleri değişmekte ve kaybolmaktadır. Bedbaht, akıbeti hatırlamaktan gafil olup zilleti bırakmayan kimsedir. Kendi özün dışından sermaye edinme.(Eflatun)</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî der ki: Kovcu sana bir kişiden laf getirip mesela, “Filanca seni sevmez, senin hakkında şöyle der, böyle yapar, senin işini bozar veya düşmanınla dostluk etmek ister.” derse buna karşılık senin şu altı şeyi yapman gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> onu tasdik etmemektir. Zira laf taşımakla fasıklığı kanıtlanmıştır. Fasığın sözü reddedilir. “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> ona nasihat etmek, öğüt vermek ve kovculuktan alıkoymaktır. Zira Cenabı Hak: “İyiliği emret, kötülükten sakındır!” diye buyurmaktadır. Laf taşımanın çirkin bir iş olduğunu kimse inkâr etmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> onu sevmemektir. Zira o, Yüce Allah tarafından sevilmez.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> onun getirdiği söze itibar ederek Müslüman’a suizanda bulunmamaktır. Çünkü Allah: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> onun sözünün doğru olup olmadığını araştırmamaktır. Zira bu tecessüstür. Cenabı Hak, tecessüsü nehyedip “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!”demiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>, onun işittiği lafı hiç kimseye anlatmaması gerekir. Zira bu takdirde kendisi de kovculuk yapmış olur. Kişinin yasakladığı işi bizzat yapması ayıptır. Nitekim şair şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Benzerini bizzat yaptığın huyu yasaklama Yoksa yaptığında aleyhinde büyük bir ar olur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Kendini beğenmişliğin sebebi genellikle nefsin kendi bilgi ve yetkinliğini bilip başkasının yetkinliği konusunda cehalet göstermesidir. Çünkü nefsin yetkinliklerinin kendisine nispeti huzuri bilgi ile ve başkasının bilgi ve yetkinliği ise husuli bilgi ile bilinmektedir. Huzuri bilgi, bilinen şeyin kendisinin bilen özne katında hazır olmasıdır. Husuli bilgide ise bilinen şeyin kendisi hazır olmaz, bilakis bilenin zihninde onun sureti hâsıl olur.</p>
<p>Öyleyse birinci bilgi güçlü iken, ikinci bilgi ona göre zayıftır. Kendi yetkinliğine dair bilgisi güçlü, başkasının yetkinliğine dair bilgisi zayıf olduğu için kendisinin yetkinliğini tamam görüp başkasının yetkinliğinden gafil olur ve dolayısıyla kendini beğenmişlik, gurur ve kibir sergiler.</p>
<p>Ama akıllı ve zeki insanlar, kötü huylu nefis ve dalkavuk dostların hile ve aldatmasına kanmayıp başkalarının erdem ve yetkinliklerine vâkıf olurlar, kendi nefislerinin eksiklik ve ayıplarını bilirler, kendini beğenmişliği bertaraf edip eksikliklerini düşünerek yetkinlik kazanırlar ve şereflerini yükseltirler.</p>
<p>Söyleyenine ait bir nazım:</p>
<p>&#8220;Hüsn-i hâl anlayıp sıfatında<br />
Mu’cib olma ki hüsn-i hâl budur</p>
<p>Hünerim var deme hüner oldur<br />
Anla noksânını kemâl budur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Meclis, arkadaşına &#8220;Bugün nerede idin, nereden geliyorsun?” şeklindeki bir soru, fuzuli ve hatta haram türünden bir sorudur ve vakit kaybına yol açmanın yanı sıra dostuna zahmet vermektir. Belki söylemeye utandığı bir yerden gelmektedir. Hakikati söylese kendisi acı çekecek, yalan söylese günahkâr olacak, sussa cevap vermediği için senin huzurun kaçacak. Bilmediği bir şeyi sorduğunda belki nefsi bilmediğini söylemekten çekinip doğru olmayan bir cevap verecek. Yahut bugün oruç musun, diye ibadetini sorduğun zaman “evet” dese belki kendini beğenmişlik ve riyaya kapılacak, en azından ibadeti sır derecesinden aşağı inmeyecektir. Hâlbuki açıkça yapılan ibadetin derecesi ondan daha eksiktir. Bütün bu afetlere sen sebep oldun. Eğer fuzuli ve boş konuşmayı bıraksaydın arkadaşın bu afetten korunmuş olurdu, sen de tehlikelere düşmemiş olurdun. Bunun yerine zikir ve tespih etsen nice sevaplar kazanırdın.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Tartışma, başkasının sözüne müdahale ve itiraz etmek, öyle olmadığını söyleyip reddetmektir.</p>
<p>Tartışmaya yönelme çünkü o<br />
Nefret ve inatlaşma sebebidir“</p>
<p>Onun gereği, genellikle kibir, böbürlenme ve üstünlük gösterisi yoluyla başkasına karşı büyüklenmektir. Layık olan yaklaşım, bir kimse konuştuğunda doğru ise tasdik ve kabul etmek, yanlış ise dünyevi bir iş olması hâlinde susmak, uhrevi bir iş olması hâlinde nezaket ve nasihat yoluyla bilgilendirmek, kesinlikle tartışma ve çekişmeye koyulmamaktır. Bir âlim şöyle der: “Bir kimse bir mecliste söz veya mana itibarıyla yanlış yaptığında sakın meclisteyken hatasını yüzüne vurma, yanlışını açıklayıp doğruya yöneltme. Yoksa hem senden minnetsiz öğrenir hem de sana düşman olur&#8217;.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>En üstün, en önemli ve en öncelikli sevgi olan Allah sevgisinin gereği, itaat, ibadet, tazim, ilahî emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak ve Hazret-i Peygamber’e tabi olmaktır(Sünnet). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız Allah’ın da sizi sevmesi için bana tabi olun.” Peygambere tabi olmadığı hâlde ilahî sevgi iddiasında bulunan kimse mağrur ve yalancı, hatta kötü niyetli bir mülhittir. Sakın onun iddiasını tasdik etme ve sevgisini doğrulama! Seven hiç sevgilisine isyan eder mi? Aşık maşukun rızasını terk eder mi?</p>
<p>&#8220;Allah’a sevgi göstererek isyan ediyorsun<br />
Bu eylem hakkında eşsiz bir sözdür</p>
<p>Sevgin gerçekçi olsaydı ona itaat ederdin<br />
Çünkü seven sevdiğine itaat eder.&#8221;</p>
<p>Hazret-i Peygamber’i, değerli ailesini, ulu ashabını, imamları ve şeyhleri sevmek onlara itaat edip uymayı, nasihat ve öğütlerini dinlemeyi ve Resülullah anıldığında salavat getirmeyi gerektirir. Alimler, salavatın vacipliği konusunda üç görüşe ayrılmışlardır. Bazı âlimler ömürde bir defa vacip olduğunu, geri kalanının mendup olduğunu söylemişlerdir. Bazıları, yüce isminin aynı mecliste birçok kez de olsa anıldığı her defasında salavat getirmenin vacip olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları, bir mecliste anıldığında bir kere vacip olduğunu, öteki anılmalarda mendup olduğunu kabul etmişlerdir. Tercih edilen görüş bu sonuncudur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bazı kişiler, aşırı öfkeyi bahadırlık, erkeklik ve insani nefsin en yüksek meziyeti sayarlar. Fakat bu boş bir hayal ve geçersiz bir düşüncedir. Çünkü yiğitlik erdem iken, söz konusu huy rezilliklere sebep olduğu için erdemsizliktir.</p>
<p>Öfkeli kimse sadece kendisi acı çekmekle kalmaz, aynı zamanda arkadaşları, dostları, hizmetçileri, yardımcıları, ailesi ve hanımları da onun bazen kırbaç dilinden bazen de dil kırbacından dolayı üzgün, bezgin, kırgın ve suskun olurlar. En ufak bir hata ve kusur karşısında hiddetlenir. Onlar ne kadar yumuşak davransalar da o yine şiddet gösterir. Azarlasa darbeleri sınırı aşar, cezalandırsa sövgüsü kafa koparmaktan beter olur.”</p>
<p>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halis niyet, salih amel, hayırlı emek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/halis-niyet-salih-amel-hayirli-emek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/halis-niyet-salih-amel-hayirli-emek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2018 14:52:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Tenekeci]]></category>
		<category><![CDATA[Halis niyet]]></category>
		<category><![CDATA[hayırlı emek]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19818</guid>

					<description><![CDATA[<p>Herkes içindekini bilir. Allah da bilir. Nihayetinde iki şeyden kaçamayız: Kendimizden ve ölümden. Şu kadar yıllık yürüyüşün sonunda geldiğimiz yer burasıdır: Sadece inançlı olmak yetmiyor, inandırıcı da olmak zorundayız. Kısaca: İtimat ehli. Makâlât’ta geçer: “Dünyada yaratılmış her nesneye güven vermek.” Aynı eserde şu da sorulur: “Bir kimse şeker tatmamış olsa, adını bilmekle tadını ne bilir?” İnsan zor [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/halis-niyet-salih-amel-hayirli-emek/">Halis niyet, salih amel, hayırlı emek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/halis-niyet-salih-amel-hayirli-emek/ibrahim-tenekeci/" rel="attachment wp-att-19819"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19819" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ibrahim-tenekeci.png" alt="" width="324" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ibrahim-tenekeci.png 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ibrahim-tenekeci-600x394.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ibrahim-tenekeci-300x197.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ibrahim-tenekeci-768x505.png 768w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></p>
<p>Herkes içindekini bilir. Allah da bilir. Nihayetinde iki şeyden kaçamayız: Kendimizden ve ölümden.</p>
<p>Şu kadar yıllık yürüyüşün sonunda geldiğimiz yer burasıdır: <b>Sadece inançlı olmak yetmiyor, inandırıcı da olmak zorundayız. </b>Kısaca: İtimat ehli. Makâlât’ta geçer: “Dünyada yaratılmış her nesneye güven vermek.” Aynı eserde şu da sorulur: “Bir kimse şeker tatmamış olsa, adını bilmekle tadını ne bilir?”</p>
<p><b>İnsan zor zamanlardan oluşur. İşte o zorlukların üzerimizde hakkı ve hatrı vardır. </b>En tatsız olay bile, sonunda aziz bir hatıraya dönüşür. Üstünden yıllar geçer ve neşeyle anlatırız.</p>
<p>Şunu da anlamış bulunuyorum: Asıl mesele, bir davaya sahip olmak değil, bir davaya ait olmaktır. Hayır, kelime oyunu yapmıyorum. Biri evsahibi, diğeri misafir gibi davranır. Tam da burada şunu hatırlatalım: Kiraz deyince aklımıza öncelikle ağaç mı geliyor, meyve mi? Evsahibi gibi davrananlar için de şöyle diyelim: Hak iddia ediyorlar ve başkalarını çok kolay yargılıyorlar.</p>
<p>Asıl mesele, vefa yokuşunu hiç şikâyet etmeden çıkmaktır. Sırtımızda ne olursa olsun. Bize iyiliği dokunanlara vefa, millete vefa, memlekete vefa, mukaddesata vefa. <b>Elbette minnet ağır bir yüktür, herkes taşıyamaz. Taşıyanı severiz, taşıyamayanı anlayışla karşılarız.</b></p>
<p>Makâlât’tan naklettiğimiz sorunun devamını da buraya alalım: “Gözleri görmeyen insana ‘gör’ demek ne fayda sağlar?”</p>
<p>***</p>
<p>Atalarımız, ‘bin bilsen de bir bilene danış’ demişler. Milyonlarca bir bilenin olduğu günlerden geçiyoruz.</p>
<p>Sıklıkla tekrarlanan bir söz: ‘İlk taşı günahsız olan atsın.’ Biraz değiştirelim: ‘İlk sözü günahı olmayan söylesin.’ Herhalde uzun bir sessizlik yaşanır.</p>
<p>Bilinen gerçek: ‘Akıl akıldan üstündür.’ Buradan devam edersek: Kalp kalpten derindir.</p>
<p>Kalp demişken. Mehmet Akif’in tavrı, İsmet Özel’in kavgası, Sezai Karakoç’un mücadelesi, Cahit Zarifoğlu’nun samimiyeti, Necip Fazıl’ın ısrarı, Nuri Pakdil’in çabası, Nurettin Topçu’nun ahlâkı, Hasan Aycın’ın duruşu… Bütün bunların bize anlattığı / söylediği nedir? Hakikatli bir emekten, halis niyetten ve salih amelden doğan bereket olabilir mi? İşte bu bereketin neresindeyiz? Neresindeyim?</p>
<p>***</p>
<p>Yunus Emre, “Halkı bostan edinmiştir / Dilediğin üzer ölüm” der. Durumumuz tam olarak budur. Emperyalist güçler, İslâm dünyasını bostan gibi görmekte, diledikleri yeri bombalamakta, işgal etmekte ve istedikleri kimseyi öldürmektedirler. Direnenleri ise hemen terörist ilan ediyorlar. Yanı sıra, Türkiye’nin terörle imtihanı ortada.</p>
<p>Bunlar olurken bizler ne yapıyoruz?</p>
<p>Belki de yürüyen merdivenlerde durup düşünmeye çalışıyoruz. Böyle bir şey mümkün mü?</p>
<p>Evet, ne yapıyoruz? Birbirimizi üzmekle, yormakla, yıpratmakla, yıkmakla meşgul oluyoruz. Zaten düşmanın da yapmaya çalıştığı şey bu değil mi? Bir de yasal uyarı: <b>İnsanların kusurlarını bulmak için iz sürmek, kimseyi iyi bir yere götürmez.</b></p>
<p>Kişisel ve kurumsal reklâm peşindeyiz. İnegöl ilçemizde İshak Paşa Camii’nin (1465) avlusundaki şadırvanın üzerinde şu yazıyor: “Hakkın lütfu, halkın yardımı, Abdullah’ın emeğiyle oldu bu şadırvan.” Abdullah, Allah’ın kulu demek. Hak ve halk yani. Benlik bunun neresinde? Son yıllarda ise küçüğünden en büyüğüne kadar dillerde hep aynı kelime: Ben.</p>
<p>Gidişatın bir parçası olarak, artık eserler değil, maketler üretiliyor. Mutlaka onlardan birkaç tanesini görmüşsünüzdür. Çeşme, saat kulesi, giriş kapısı vs. Bazı iddialarımız da işte bu maketlere benziyor. İçine girmiyoruz ki dolduralım.</p>
<p>Uzun sözün kısası: <b>Halis niyet, salih amel ve hayırlı emek bahsini, samimi bir şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor. Neredeyiz, ne durumdayız?</b></p>
<p>İbrahim Tenekeci</p>
<p>10.01.2018</p>
<p>yenişafak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/halis-niyet-salih-amel-hayirli-emek/">Halis niyet, salih amel, hayırlı emek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/halis-niyet-salih-amel-hayirli-emek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fennî&#8217;nin Şiiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Nov 2017 15:23:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aç gözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Şikayet]]></category>
		<category><![CDATA[Fennî'nin Şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Hiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Kin ve Garez]]></category>
		<category><![CDATA[Masivayı terk]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen [Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi: &#8220;Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur&#8221;(Rahmî) (Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)] Yetiş imdâd-ı mazlûmâna [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/">Fennî’nin Şiiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/fenninin-siiri/images-22-5/" rel="attachment wp-att-18842"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18842" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-22.jpg" alt="" width="549" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-22.jpg 549w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-22-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 549px) 100vw, 549px" /></a></p>
<p><strong>Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen<br />
</strong></p>
<p>[Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi:</p>
<p>&#8220;<em>Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi</em></p>
<p><em>Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur&#8221;</em>(Rahmî)</p>
<p>(Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)]</p>
<p><strong>Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen</strong></p>
<p>[Sana ‘arslan gibidir’ denilmesi için zulme uğrayanların yardımına yetişmelisin.]</p>
<p><strong>Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen</strong></p>
<p>[Olgun bir kimsenin eteğine yapışmadan iyi insan olamazsın. Kendi başına kalan nefsinin esiri olur; hayvandan aşağı olur da farkına varmaz.]</p>
<p><strong>Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen</strong></p>
<p>[Meşhur şair Hassan bin Sâbit, Hazreti Peygamberi (aleyhisselâm) medh eden şiirleriyle o mertebeyi kazandı. Malûm O’nu övmek bizâtihî ibadettir, fazilettir. O’nu öven ancak kendisi yücelir ve esasen O’nu övmeye güç yetirebilecek kimse yoktur.]</p>
<p><strong>Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen</strong></p>
<p>[Rıza kapsında bekle ki; merhamete kavuşabilesin. Sen razı olmazsan senden kim razı olur?]</p>
<p><strong>Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen</strong></p>
<p>[Kimseyi ağlatma ki gülebilesin. Başkalarının felâketi üzerine saadet bina edemezsin. “Acımayana acınmaz” duymadın mı?]</p>
<p><strong>Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen</strong></p>
<p>[Karıncayı incitmezsen ancak, Hazreti Süleymana benzeyebilirsin.]</p>
<header>
<div id="headerwrap"> <strong>Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek</strong></div>
</header>
<div class="mainwrap single-default sidebar">
<div class="main clearfix">
<div class="content singledefult">
<div id="post-" class="postcontent singledefult">
<div class="blogpost">
<div class="posttext">
<div class="sentry">
<div>
<p>[Sana kötülük yapan düşmanından intikam almak, içini rahatlatır; bu doğru…]</p>
<p><strong>Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek</strong></p>
<p>[Fakat yerinde olan davranış bu değildir. Sıkıntılara tahammül gösterme yolunu seçmelisin. Evliyânın vasıflarından biri ‘hamul’ imiş; insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak yani…]</p>
<p><strong>Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek</strong></p>
<p>[Geç tahammül etmekten; kırıklık göstermen, yüzünü ekşitmen bile yersizdir…]</p>
<p><strong>Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek</strong></p>
<p>[Sana kötülük yapana iyilikle, yumuşaklıkla karşılık verip utandırman ne büyük erdemdir…] [Bu noktada hatırlamalıdır; harp ettiği hasmını mağlup edip tam kılıcını kaldırdığı anda, yerdeki Hazreti Alinin yüzüne tükürünce, O, Allahın arslanı kılıcını indirivermişti. Adamcağız da şaşkınlık ve sevinçle sebebini sorunca şu cevabı almış ve insafa gelerek Müslüman olmuştu: “Bana hakaretinden sonra seni öldürüp katil olmaklığımdan korktum.”]</p>
<p>Şu da hatırlanmalıdır: Malazgirt Meydan Muharebesinin galibi Alp Aslan, mağlup ordunun başındaki Romen Diyojen’i affedip memleketine salimen ulaşmasını temin etmişti. Halbuki kendisine “sen beni esir alsan ne yapardın” sualine “kafes içinde memleket memleket teşhir eder, sonra bedenini köpeklere parçalatırdım” cevabını almıştı.</p>
<p>Not: Gel gör ki Diyojen, kendisini affeden Alp Aslan’ a reva gördüğü muameleye kendi adamları eliyle maruz kalmış. İbret işte</p>
<p><strong>Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek</strong></p>
<p>[Kim olursa olsun, insanı incitmek büyük suçtur. İnsana muamele insanca olmalı; dini, milleti farklı olsa da, hasmın olsa da… Zalime dahî zulmetme!]</p>
</div>
</div>
<div>
<div id="post-" class="postcontent singledefult">
<div class="blogpost">
<div class="posttext">
<div class="sentry">
<div>
<p><strong>Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk</strong></p>
<p>[Bu dünyaya gelişinin sebebini merak etmişsindir herhalde, etmelisin; insanın taştan, hayvandan farkı bu değil mi?]</p>
<p><strong>Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk</strong></p>
<p>[Allah insanı kendine kulluk etmesi için yarattı, bildiğin gibi…]</p>
<p><strong>Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk</strong></p>
<p>[Kimsenin gönlünü yıkma; bilakis gönül yapıcı ol. Hem de insanlar arasında ayrım gözetmeden…</p>
<p>Hani demedi mi Yunus Emre: (Ben gelmedim da`vi için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim)]</p>
<p><strong>Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk</strong></p>
<p>[Söyleyeceğim sözü melek de doğru bulur, insan da; dikkat et:]</p>
<p><strong>Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk</strong></p>
<p>[Zulüm, insanlıkla bir araya getirilemeyecek bir yüz karasıdır.]</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun</strong></p>
<p>[Hurde-bîn, mikroskop demek; küçük şeyleri de gösteren gibi yani… Çeşm ise göz demek bilindiği gibi. Hakkın rızasını gözetme işinde küçük ayrıntıları da dikkatten uzak tutma! Bu küçük bir sevap falan deme; ahiret yolcususun, sevabın azında çoğuna da ihtiyacın var. Yarın pişman olmamak için iyiliğin büyüğüne olduğu gibi küçüğüne de dikkat et; kazancını çoğatmaya bak. Malûm ya ömrün kazası yok. Cennetlikler de pişman olur o günde; daha fazlasını niye kazanmadım diye…]</p>
<p><strong>Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun</strong></p>
<p>[En çok önem vereceğin işin, faaliyetin din hizmeti olsun. Bir kimseye para versen, bir iyiliktir, ihtiyacını görür, sevap kazanırsın. Karnını doyursan da öyle; iş sağlasan da, evlendirsen de ve saire… bütün bunlar iyidir, güzeldir, sana sevap kazandırır, tamam da, eğer onun dinine hizmetin olursa; onun doğru yolda olmasını sağlarsan, imanını kurtarmasına hizmert edersen meselâ, sonsuz felâketten kurtulup sonsuz saadete kavuşmasına sebep olmuş olursun ki, bundan âlâ iş mi olur? Hepsi önemli ama, bu en önemli.</p>
</div>
<div>Işte ehemm ve mühim kelimeleri kullanımımızda olursa, önemli, daha önemli ve en önemli kavramlarını idrak etmemiz de kolayca mümkün hale gelir. Lisan meselesi bundan dolayı mühim değil, ehemm cümlesinden işte!<span id="more-429"></span></div>
<div></div>
<div>İrfan ehli tasavvufu şöylece tarif etmiş: “Ehemmi mühimme tercih”. Şimdi bunu iyice anlayabilmek için kelimelerin gücüne ihtiyacımız ortada değil mi?]</div>
<div></div>
<div><strong>Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun</strong></div>
<div>
<p>[ne güzel söylemiş şair ve ne güzel nükte yapmış. Gözüne kestiremediğin ve “ilişmeyelim şimdi, başımıza belâ olur” diyeceğin bir kabadayıya belki saldırmazsın, hatırlatmaya gerek yok ta; sen sen ol, korkak olan, zayıf olan, vurunca yatıracağını düşündüğün kimseye de saldırma.]</p>
<p><strong>Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun<br />
</strong><br />
[İnsanları üzmek yerinde bir davranış mıdır? Hele mümin ise.]</p>
<p><strong>‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun<br />
</strong><br />
[Sözün aslı şu; iyi ve kötü herkes senin zararından, hile yapmandan falan korkmasın. Senden kötülük beklemesin kimse. İyi insan şöyledir ki, yapanı bilinmeyen bir iyilik söz konusu olduğunda derler ki “bunu filân kimse yapmıştır, ona yakışır böyle bir iyilik”. Kötü kimse de odur ki, yapmadığı kötülüğü bile ondan bilirler.]</p>
<p><strong>Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne</strong></p>
<p>[Mert insanların tabiatına hiç yakışmayan bir sıfattır gönül kırıcı olmak. Mert adam gerektiğinde sert olur. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi yani. Yoksa, katıra cilve et demişler, çifte atmış.]</p>
<p><strong>Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne<br />
</strong><br />
[Gül bahçesinde gül, bülbül ve diken vardır malûm; sen bülbülün gözüne batan diken gibi olma da, onu hayrân eden gül gibi ol. İyi insan aranan insandır, özlenen insandır. Derler ki “Ah! Nerede? Görsek, sohbet etsek de içimiz açılsa, kasvetimiz dağılsa…”]</p>
<p><strong>Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne</strong></p>
<p>[Eğer bu dünyada arzun iç rahalığı ve huzur ile geçinip gitmekse, arkanda güzel bir isim bırakmaksa…]</p>
<p><strong>Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne<br />
</strong><br />
[Elinden geldiğince ve saymadan iyilik yap; serveti biriktirme kaygısında olma! Ne olacak biriktiğinde? Mirasçılar kavga edecek, seni de hayırla anan olmayacak; değil mi? Akıllı ol akıllı! Duacılarını arttır.]</p>
<p><strong>Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne<br />
</strong><br />
[Ana yolun yolcusuna yaraşan ancak bu davranış biçimidir.]</p>
<p><strong>Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et</strong></p>
<p>[Düşmanının peşine düşmekte ne fayda var? Kafayı değiştirsene!]</p>
<p><strong>Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et</strong></p>
<p>[Hiddetin seni mağlup edecek gibi olduğu zaman Allahü teâlânın büyüklüğünü düşün.]</p>
<p><strong>Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et<br />
</strong></p>
<p>[Benliğini yok et ve kullukta ısrar et.</p>
<p><strong>Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et</strong></p>
<p>[Gecelerde inci tanesi gibi gözyaşlarını hesapsızca saç! Gülmekten ne buldun, ağla biraz, ağla!]</p>
<p><strong>Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et</strong></p>
<p>[Kin ve garez tutma yolunu bırak da, arif kişi ol!]</p>
<p><strong>Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster</strong></p>
<p>[Üzerinde bulunan hakları korumak, gereğini yerine getirmek, vefalı olmak hususunda azami derecede özen göster!]</p>
<p><strong>Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster</strong></p>
<p>[Allah’tan başka kimseden bir şey bekleme, tok gözlü ol. En kötü şey (bir) el açmak; en iyi şey de (iki) el açmak. Uyanık ol!]</p>
<p><strong>Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster</strong></p>
<p>[İnsanlara karşı halinden şikâyetçi olmak, dikkatle bakarsan ne kadar çirkin bir iştir; Allah’ını kullarına şikâyet etmiş oluyorsun, öyle değil mi? Bu ne densizliktir; dikkat et!]</p>
<p><strong>Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster<br />
</strong></p>
<p>[Açgözlülükten uzak dur; kendi ihtiyacın varken bile başkalarına vermekte tereddüt etme; cömert ol!</p>
<p><strong>Şuracıkta da Hâzık Mehmed’den bir beyt kayd etmeli:<br />
</strong></p>
<p><strong>&#8220;Yeten ancak gürisne-çeşme müşt-i hâk-i lahdidir</strong></p>
<p><strong>Halâs olmaz hezârân gence mâlik olsa zilletten&#8221;</strong></p>
<p>(Aç gözlü dünyanın hazinelerine sahip olsa da zelil ve tatminsiz olmaktan kurtulamaz; onu gözünü ancak kabrinin bir avuç toprağı doyurur)]</p>
<p><strong>Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster</strong></p>
<p>[Düşmüş kimsesizlere acı; yücelik göster. Acımayana acınmaz bilirsin.]</p>
<p><strong>Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde</strong></p>
<p>[İnsanoğullarından bir fakire rastladığında…]</p>
<p><strong>Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda</strong></p>
<p>[Gönlünü al, işini gör; üzüntü koridorunda bırakma onu. Desin ki “iyi insanlar hâlâ var”]</p>
<p><strong>Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde<br />
</strong></p>
<p>[Parayı pulu biriktirip saklamakta ne gibi bir fayda olabilir? Ölüp gideceksin; arkandan bir sürü dava, dedikodu ve saire…]</p>
<p><strong>Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde</strong></p>
<p>[Nerede olursa olsun; gerek Kâ’be-i Şerîf’in civarında, gerek kilisenin avlusunda…]</p>
<p><strong>Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde</strong></p>
<p>[Hüzünlü bir kalbi sevindirmektir hüner.]</p>
<p><strong>Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç</strong></p>
<p>[Hilesi de bozuklukları da çoktur; dünya ile alışveriş yapma!]</p>
<p><strong>Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç</strong></p>
<p>[Çer-çöp ile doldurma kalbini; ma-sivayı terk et. Ma-siva Allah’dan gayrı her şey demektir. Kalp Allah evidir; başka sevgiye yer vermek doğru değildir; hane sahibine hıyanet olur.]<span id="more-436"></span></p>
<p><strong>Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç</strong></p>
<p>[Tam bir ihlas (samimiyet, duruluk; daha doğrusu yalnız Allah için yapmak) üzere ol; gösterişi terk et. Ne ‘desinler’ için iş tut ne ‘demesinler’ için! Hesabını insanlara vermeyeceksin ki… Seni yoktan var eden insanlar değil ki… Rızkın insanlardan gelmiyor ki… Veren de O, alan da O nedir senden gidecek/Telâşını görenler can senin zannedecek.]</p>
<p><strong>Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç</strong></p>
<p>[İlim-irfan sahipleri ile beraber olmak için edebi gözetmelisin; hatalarından dönmelisin.]</p>
<p><strong>Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç</strong></p>
<p>[Garaz bir yüktür, ona hamal olma. Kin zehirdir, kendini zehirleme. “Olan oldu” güzel sözdür; kendine şiâr edin.]</p>
<p><strong>Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta</strong></p>
<p>[İyilik yaparsan hiç tereddüt etme, karşına çıkar. Balık bilmezse Hâlık bilir.]</p>
<p><strong>Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta</strong></p>
<p>[Kötülük yapınca da görürsün karşılığını. İnsan ektiğini biçer. “Eden kendine eder” unutma!]</p>
<p><strong>Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta</strong></p>
<p>[Sonuç itibariyle dosdoğru ol. Zevklere aldanma. İki zevk [(tegaddî (gıdalanma) ve tenâsül (üreme)]’e dikkat. Bunlardan ilki olmasa insan çalışıp kazanmaya üşenir, ikincisi olmasa nesil devam etmez. İşte bu lezzetlerin, işbu varlık gayesini unutup ahmakça kapılma! İnsanlığını kaybedersin.]</p>
<p><strong>Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta</strong></p>
<p>[Kesende, kasanda paran varsa da akıllı ol, hayra sarf et. Yoksa ya yersin, kanalizasyona gider; ya da bırakırsın, başında mirasçıların kavga eder; ikisi de akıl kârı değil.]</p>
<p><strong>Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta</strong></p>
<p>[Dediğimi ve diyeceğimi dinlemezsen çok belâlara düşersin; pişman olursun. (Dediği hemen yukarıda, diyeceği birinci kıt’anın sonunda. Yani ‘Sakın bir dîdeyi ağlatma… diye başlayan mütekerrir beyt’)]</p>
<p><strong>Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol</strong></p>
<p>[Büyüklerle oturup kalkmaya gayret et; sırları da saklamasını bil.]</p>
<p><strong>Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol</strong></p>
<p>[Azla yetin. Kanaat hazinedir.]</p>
<p><strong>Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol</strong></p>
<p>[Çer-çöple uğraşma. Sen armudun sapı, üzümün çöpü derdinde olursan kaybedersin, himmet kuşunu kapamazsın.]</p>
<p><strong>Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol</strong></p>
<p>[Gönül okşama bir sanattır. Akıllı ol da fırsatı kaçırma. Aramanı bekleyen annen veya baban, belki komşun filan vardır; arayıversen gönüllerini fethedersin. Sana da lazım olan odur. Akıllı ol.]</p>
<p><strong>Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol</strong></p>
<p>[Servet veya makam gibi bir imkâna sahipsen eğer dertlilere deva olmaya çalış. Kabir karanlıktır.]</p>
<p>Hayati Inanç &#8211; Can Veren Pervaneler,syf.201-211</p>
<p>hayatiinanc.com</p>
</div>
<div class="posttext"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/">Fennî’nin Şiiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
