<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şükür | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sukur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Oct 2026 21:47:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şükür | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsanların Rızıkla İlişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanlarin-rizikla-iliskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanlarin-rizikla-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2026 08:14:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Açgözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Malı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû‌ ‌Zeyd‌ ‌ed-Debûsî‌]]></category>
		<category><![CDATA[Hırs]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[helal-haram]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28516</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; &#160; Dünya menzillerinde insanlar dört kısma ayrılır.Birinci kısım dünyadaki rızkını sebeplerden bilir.İkinci kısım başkalarına güvenir.Üçüncü kısım rızkı sebeplerle birlikte Mevla&#8217;dan bilir.Dördüncü kısım ise bütünüyle tevekkül eder. 1.Birinci kısım sadece duyularıyla idrak ettiklerini bilen sıradan insanlardır. Bu yüzden var güçleriyle sebeplere yönelirler. Sabah yorgun çıkarlar, akşam bitkin bir hâlde dönerler. Ölçüsüzce çırpınarak hayallerinin peşinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlarin-rizikla-iliskisi/">İnsanların Rızıkla İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya menzillerinde insanlar dört kısma ayrılır.Birinci kısım dünyadaki rızkını sebeplerden bilir.İkinci kısım başkalarına güvenir.Üçüncü kısım rızkı sebeplerle birlikte Mevla&#8217;dan bilir.Dördüncü kısım ise bütünüyle tevekkül eder.</p>
<p><strong>1.Birinci kısım</strong> sadece duyularıyla idrak ettiklerini bilen sıradan insanlardır. Bu yüzden var güçleriyle sebeplere yönelirler. Sabah yorgun çıkarlar, akşam bitkin bir hâlde dönerler. Ölçüsüzce çırpınarak hayallerinin peşinde gitmeleri ve kendilerine verilen sınırlı mühlet içinde nimetlerden faydalanmayı terk etmeleri dışında hayvanlardan bir farkları yoktur. Bunlar Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında “Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar.” (Furkan 25/44) buyurduğu kimselerdir. Buna rağmen hayvanların hizmeti ve sıradan insanların birlikteliği olmaksızın rızka ulaşamazlar.</p>
<p><strong>2.İkinci kısım</strong> asalaklardır. Bunlar inatla dilenen kimselerdir ki rızıklarını sadece başkalarının mallarında ararlar. Dilencilik yaparlar, boyun eğerek başkalarının mallarından isterler. İsteme ve açgözlülük bağlamında iki sınıfın en kötüsü bunlardır. Çünkü ilk kısımdakiler sebeplere sarılırken zillet ve boyun eğme hâline düşmezler. Oysa bunların zillet ve alçalma dışında dönecekleri bir yolları yoktur. Zillet ve horluk, yorulup didinmekten ve talepkâr olmaktan daha aşağı derecededir. Almak da cimrilikten daha alt derecededir.</p>
<p><strong>3.Üçüncü kısım</strong> sebeplerine sarılmakla birlikte Allah Teâladan rızık isteyenlerdir ve Müslümanların çoğunluğunu teşkil eder. Onlar şeriatın zâhirine uyan sebeplere sarılırlar. Öte yandan işin hakikatinde asıl müsebbibe tevekkül ederler. Ni­tekim kendisine “deveyi salıverip tevekkül edeyim mi?” diye soran bir bedeviye Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyur­muştu: “Hayır, önce bağla, sonra tevekkül et.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[1]</sup></a> Yine Allah Teâlâ Peygamberine (sav) şöyle buyurmuştur: “Tedbirinizi alın, bölük bölük ya da hep birlikte savaşa çıkın.” (Nisa 4/71) “Onlarla istişare et. Karar verdiğinde de Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmran 3/159)</p>
<p>Allah Resûlü (sav) savaşa çıktığı zaman zırhını giyerdi. Nitekim Uhud gününde iki zırh giymiştir. Kendisi nöbetçiler de dikerdi. Hatta şu ayet nazil oldu: “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide 5/67) Çün­kü Allah Resûlü (sav) bütün Müslümanlar için bir örnekti. Bizim burada zikrettiklerimiz genel olarak insanların menfaatinedir. Onların tevekkü­lü sebeplere sarılmayı bütünüyle ortadan kaldıracak bir mertebeye ula­şamaz. Zira sebepleri tamamen terk etmek mertebelerin en yücesidir ve ona herkes ulaşamaz. Bu bakımdan kendisine yetecek kadarını elde etmek için sebeplere sarılan kimse adalete göre davranmış olur. Elindekileri ço­ğaltmak için sebeplere sarılan kimse de düşükçe hareket etmiş olur. Bunu yapanın, tevekkül iddiasında yalancı olmasından korkarız. Yalancı değilse de faydalanmaksızın biriktirmek, ihtiyaç anında bile harcamaktan sakın­mak gibi anlamsız bir davranış içine düşmüştür.</p>
<p><strong>4.Dördüncü kısım</strong> ise tevekkül edenlerdir ve Müslümanların seçkinleridir. Onların kalpleri Allah’ın kefilliğine duyulan güvenle huzur bulmuş ve sineleri sapasağlam imanın nûruyla ferahlamıştır. Kendilerine yetecek kadar rızıkları, tıpkı elle­rinde rızıklarını elde edebilmek için hiçbir sebep bulunma­yan ceninlere, çocuklara ve hayvanlara ulaştığı gibi bunlara da ulaşır. Allah hem onları hem de bunları rızıklandırır. O Alîm ve Kadîr’dir. Rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) zamanında ehl-i suffe tevekkül edenlerdendi. Hz. Ömer devrine gelindiğinde onlardan geriye başka bir nesil kaldı. Bunlar da kalpleriyle başka yollara meylettiler ve o yolda da bedenleriyle yürüdüler. Hz. Ömer onlara “Siz kimsiniz?” de­diğinde “bizler Allah’a tevekkül edenleriz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer “Sizler başkalarının sırtından geçinen kimselersiniz.” diyerek onları kovmuştur.</p>
<p>Kul derinlemesine düşünseydi; rızıkların önceden taksim edildiğini, bütün işlerin yazıldığını ve önceden yazılı olanda hiçbir değişikliğin ol­mayacağını bilmez miydi? O, hikmet sahibidir ve her şeyi bilendir, insa­nın rızkını başkası yiyemez. O hâlde bu rızkı elden kaçırma korkusu ve te­vekkülden kaçmak da neden? Başkasının rızkının ona ulaşması mümkün değilken o hâlde mal peşinde koşma ve biriktirme için bunca yorgunluk neden? Niceleri vardır; başkasının biriktirdiğinden yer. Niceleri vardır; biriktirdikleri başkasının olur. Niceleri vardır; malı varken açlıktan ölür. Niceleri de vardır ki malı olmadığı hâlde açlığı ve susuzluğu giderilmiş bir hâlde ölür.</p>
<p>Tevekkül hâlindeyken nefsin için ölümden korkman, nefsinin fısılda­masından kaynaklanır. Oysa hiçbir can kendisine ezelde takdir edilenden başka bir şekilde ölmeyecektir. Kendisine ölüm yazılan kimse evinde bile olsa ona ölümü ulaşır. Cafer es-Sâdık &#8211; Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöy­le demiştir: “Rızkımı benden başka kimsenin asla yiyemeyeceğini bildim de gönlüm huzur buldu. Benim yapmam gereken işi benden başkasının yapmayacağını bildim de çalışıp çabaladım. Allah’ın beni herhalde gördü­ğünü bildim ve hayâ ettim. Ölümün mutlaka geleceğini bildim ve onun için hazırlık yaptım.” Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Cebrail hiç­bir nefsin kendisine takdir edilen rızkı tamamen almadan ölmeyeceğini kalbime üfledi. O hâlde Allah’tan sakının ve rızkı güzel yoldan arayın.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Şöyle dedi: Eğer böyleyse ibadetleri terk etmek gerekir. Çünkü in­sanın çabasıyla geçmişte yazılan hükmün değişmesi mümkün değildir ve insanın çabası, hâkimi [Allah] kararından döndürmez.</p>
<p>Şöyle dedim: Evet, öyledir. Ancak Allah bizi nefsimize aykırı olarak, bir özür olmadıkça ahiretin sebeplerini yerine getirmekle imtihan etti. Yine nefislerimize ay kın olarak zorunlu bir ihtiyaç olmadıkça dünyanın sebeplerini terk etmekle imtihan etti. Bu imtihan ise nefisle mücadeleden ibarettir. Asıl itibarıyla saadetin yolu da buna boyun eğmektir. Ahiret yol­larına yönelmek saadete, dünya sebeplerine yönelmek ise şekavete götürür.</p>
<p>Bunun delili şudur: Kudreti yüce olan hikmet sahibi Allah, ahireti karşılık yani mükâfat veya ceza alma yurdu yaptı. Karşılık, ancak sonra­dan gelir. Bu karşılık için işlenen amellerin önceden olması gerektiği bi­linir. Dünyayı da senin için bir meta kıldı. Dünya senden önce de vardı. O hâlde sen dünya için çalışmasan da ona erişeceksin. Çünkü Allah bizi ibadetlerle imtihan etmek için yarattı, ibadetler ise amellerle olur. O hâlde amelde bulunmak, bizden talep edilen bir haktır. O, dünya ile ilgili emrini sadece rızıkla ulaşılabilen bir güç üstüne kurdu. Sonra da bizi bu rızkın peşine düşmekle yükümlü kılmadı. O hâlde bu da gösteriyor ki rızık te­minat altına alınmıştır.</p>
<p>Eğer bunlar sana karışık geldiyse Allah’ın kitabını oku. Mal biriktir­me ile ilgili emirleri ve salih amellerle ilgili emirleri say. Sebepsizce bağış­lanmanın teminat altına alındığını ve rızkın taleple olan bağlantısını oku. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemem, beni doyurmalarını da istemem. Şüphesiz Allah rızık verendir, kuvvet ve kudret sahibidir.” (Zariyat 51/56-58) “Ailene namazı emret ve sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; seni biz rızıklandırırız.” (Tâhâ 20/132) “Allah yolunda infak edin, kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.” (Bakara 2/195) Allah burada tehlikeyi malın elde kalmasını sağlayan cimrilikle, kurtuluşu da malın tüketilmesini sağlayan infakla ilişkilendirmiştir. Öyleyse sen nasıl oldu da cimrilikle kurtulacağını, cömertlikle helak olacağını sandın?</p>
<p>Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Gerçek bahtiyar, annesinin karnında bahtiyar olan; gerçek bedbaht ise annesinin karnında bedbaht olandır.” Bunun üzerine kendisine “Ey Allah Resûlü! O hâlde amel ni­çin? dendiğinde “Herkese ne için yaratıldıysa o kolaylaştırılır.” buyurdu ve şunları okudu: “Elinde bulunandan verenin, Allah’a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah’ın birliğini doğrulayanın işlerini kolay­laştırırız. Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah’a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.” (Leyl 92/5-10)<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[3]</sup></a> Böylece saadetin hayırlı amelle ilişkili olduğuna işaret etti. Hayırlı ameli, vermek ve cömertlikte bulunmakla açıkladı. Şekavetin kötü amelle ilişkili olduğuna işaret etti. Onu da kendini yeterli görme ve cimrilikle açıkladı. Dolayısıyla her bir amel türü, ilişkili olduğu sonuca götürür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günahını yüklenmez. İnsana da ancak kendi çalıştığı var­dır ve onun çalışması yakında görülecektir” (Necm 53/38-40)</p>
<p>Rızık yine Allah Teâlâ’nın kulları için üstlendiği şeylerdendir. Allah’ın kullarının rızkını üstlenmesi Ona hakkıyla kulluk etmelerinden dolayı değil, O’nun kulu olduklarından dolayıdır. Çünkü insanlar ve hayvanlar yaşadıkları sürece O’nun rızkında ortaktırlar. Zâhirî sebepler ise ezelde te­minat altına alınan rızka ulaşıncaya kadar zaruri hâller dışında bu sebep­leri terk edip etmeyeceğimizi sınamak içindir. Nefsin hoşuna gitmeyen ve ahiret için olan ameller de böyledir. Onlar da engelleyici bir özür durumu olmadıkça ahiret için çalışıp çalışmayacağımızı sınamak içindir. Ancak sen nefse itaat ederek durumu tersine çevirdin. Fıtratın aslı ile irtibatlı bağış­lanma vaadine güvenerek ahiret için çalışmayı terk ettin. Rızkın ezelde tak­dir edildiğini unutarak kendini rızık kazanma yollatma verdin.</p>
<p>Şöyle dedi: Kimsenin Allah Resûlü’nden (sav) daha yüce bir mer­tebede olduğunu sanmıyorum. Allah dinini onunla tamamladı. O (sav) rızık için sebeplere sarıldı. Başkalarının rızkı için de yollarını gösterdi.</p>
<p>Şöyle dedim: Allah Resûlü (sav) tevekkül ettiğinde dünya kendi­sine sunulmuştu. Fakat o dünyaya değer vermeyerek, başkalarını tercih ederek, dünya malı ve nimetiyle elde edeceği rahatlığı terk ederek ondan yüz çevirdi. Sebepleri terk etmekle ulaşacağı rahatlığa rağmen nefsinin hilafına da olsa sebeplere sarıldı. Çünkü insanların kalplerini çalışarak elde edeceği geçimlik malı konusunda rahatlatmak, fakir ve miskinlerden muhtaç kimselerin kendilerine yetecek kadar mala ulaşmalarını sağlamak istedi. Bunu da rızkının zaten teminat altında olduğunu düşündüğü için değil, bilakis o niyetlerle ve hakiki tevekkülle çalışarak eylemde bulunma­nın sevabını elde etmek için yaptı.</p>
<p>Rasullullah (sav) rızkını, Allah’ın bizi yerine getirmekle imtihan et­tiği; müşriklerle savaşmak, Müslümanları gözetip himaye etmek gibi ne­fislerin hoşlanmadığı sebepler yoluyla aradı. Ticaret, çiftçilik, zanaatkâr­lık gibi dünyayı imar etme yollarından olan ve Allah’ın bizi terk etmekle imtihan ettiği sebeplerle aramadı. Nitekim o (sav) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Rızkım mızrağımın gölgesi altına konmuştur.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[4]</sup></a> Bu ise kullukla ibadeti birleştiren ve yüceliğin son mertebesine ulaştıran bir derecedir. Çünkü tevekkül kulluktur. Zaten ibadet olan bir sebeple rızık aramak da yine ibadettir.</p>
<p>Allah Resûlü (sav) en hayırlı ümmete gönderildiği için en yüce gayret­lerin sahibi ve asaletin zirvesinde idi. O (sav) kendisine uyulan bir önder olduğu için bizatihi ibadet sayılan bir yolla rızkını aramanın sebeplerine sarıldı. Böylece zahirde halkın ıslahı, bâtında ise seçkinlerin ıslahı sağlan­sın. Önder olmanın anlamı ve yol göstericiliğin kazancı tamam olsun.</p>
<p>Şöyle dedi: O hâlde sen sabır makamını -ki bu, fakirlik makamıdır- şükür makamına tercih etmiş oldun. Çünkü sabır mecburen yapılan, şükür ise tercihe bağlı olarak yapılan bir eylemdir ve zorunlu olarak ey­lemde bulunanın makamı, kendi tercihiyle eylemde bulunanın makamı gibi değildir.</p>
<p>Şöyle dedim: Kardeşim! Senin anlamadan delil getirmekten daha çok doğru yola yönlendirilmeye ihtiyacın var. Sen bu iki makam hakkında konuşuyorsun. Ancak bu ikisine dair hiçbir bilgin yok. Zenginliği kendi isteğiyle terk eden kimse gerçekten bir zorlama altında mı kalmıştır? Çir­kin bir kadını boşayarak ondan kaçan kişi sabırlı mı sayılır? Sabır makamı kendi isteğiyle hakikatin önündeki perde ve hesaptan kurtulduğu anda değil, hiç hoşlanmadığı bir şeye karşı sızlanmayı terk ettiğinde elde edilen makamdır. Allah’ın izniyle bunun açıklaması ileride gelecektir. Nitekim Allah’ı seçen ve dünyayı terk eden Allah Resûlü’ne (sav) amellerindeki gayreti sorulduğunda, “şükreden bir kul olmayayım mı ?” diye cevap ver­mişti.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[5]</sup></a> Birine “zâhidler kimlerdir?” diye sorulduğunda “varlıkta şükre­den, yoklukta sabreden kimselerdir.” demişti. Bunun üzerine kendisine “köpekler de böyledir.” denilince o da “peki o zaman kimdir zâhidler?” diye sordu. “Onlar varlıkta başkalarını kendilerine tercih edenler, yokluk­ta ise şükredenlerdir.” diye cevap verildi.</p>
<p>Şöyle dedi: O hâlde Allah Resûlü’nün (sav) şu sözünü nasıl yorum­larsın? “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gö­zümün nûru olan namaz.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[6]</sup></a> Oysa sen daha önce demiştin ki dünya ona nikâhlı bir eş olarak sunuldu. O ise onu boşadı. Bir köle olarak sunuldu.</p>
<p>O da onu azat etti. Öyleyse nasıl olur da bu dünyadan kadınları ve güzel kokuyu sevmiş olabilir?</p>
<p>Şöyle dedim: O (sav) ‘sizin dünyanız” diyerek dünyanın kendisine ait olmadığını açıkça beyan etmiş oldu. “Bana sevdirildi.” diyerek de kalp­leri elinde tutanın ona kadınları sevdirdiğini açıkça beyan etmiş oldu. Çünkü nikâhta şehvetin giderilmesinden önce bir vuslat ve ihsan hâli vardır. Ayrıca nafaka, bakım ve gözetim zorunluluğu gibi cariyelerin gö­zetimindeki sıkıntıların benzerleri de vardır. Sonra onda Allah Teâlâ’nın bizim eylemimize bağlı hükmünün yerine getirilmesi vardır. Alemin de­vamlılığı bizim neslimize bağlıdır. Nesil ise ancak su (meni) ile olur. Bir erkeğin suyuna bağlı olan bekâ, başkasının suyu ile tasavvur edilemez. Bu da ancak Allah’ın meşru kıldığı şekilde yetkiden (nikâhtan) sonra olur. Nikâh da ancak meşru sebepten sonra mümkündür. Dolayısıyla kişi bu eylemi yapmakla imtihan edilmiş oldu. Bu sırada meşru sebebi yerine ge­tirmek suretiyle Rabbinin hükmünü uygulayarak ona itaat etti. Çünkü biz öldürülme korkusuyla inkâr sıfatını imana dönüştürmek için cihatla emrolunduk. Nikâh ise bir müminin fıtrat olarak bir özden yaratılması­nın sebebidir. Ancak şu kadarı var ki bu, dünyanın kıyamet gününe kadar devamlılığını sağlayacak eylemin yerine getirilmesine daha çok teşvik edi­ci olsun diye şehvetle ilişkilendirilmiştir.</p>
<p>Erkeğin kendi malından yemesine bağlı olarak hayatını sürdürme­si aslında başkasının malı aracılığıyla olmaktadır. Bu yüzden kazanç için çalışmaktan yüz çevirip tevekkül ve zühde yönelerek Allah’ın hükmünü geride bırakmaz. Dolayısıyla rızık meselesinde asıl olan, mübah yollarla elde edildiği takdirde fakirlik korkusu olmadığı müddetçe mülkiyet se­bebinden yüz çevirmektir. Neslin üremesi yoluyla cinsin devamlılığı me­selesinde de -ki sadece yetkiye dayalı olarak meşru kılınmıştır- asıl olan zulmetme korkusu olmadığı müddetçe nikâh yollarına bağlı kalmaktır.</p>
<p>Peygambere (sav) sevdirilen güzel koku, rûhun ve meleklerin nasi­bidir. Hatta onun aslından hayvanlardan sadece ruhani varlıklar faydala­nabilir. Melekler Allah’ın elçileridir. Rûh ise Onun emrindedir. Varlıklar arasında sadece o, O’nun katından gelmiştir. Bu bakımdan her ne kadar cevherleri dünyada görünse de güzel koku ahiret ehlinin nasiplerindendir.</p>
<p>Namaz ise zâhirî ve bâtınî ibadetlerin başıdır. Namazın diğer ikisiyle (kadınlar ve güzel koku) birlikte anılması, onların da anlam bakımından namaz gibi olduğunu gösterir. Bunun için âlimler evliliği Allah’a ibadet için uzlete çekilmenin önüne koydular. Güzel koku sürünmeyi bayram ve Cuma günlerinin sünneti ve Allah için kılınan diğer tüm namazların edeplerinden saydılar.</p>
<p><strong><em>Açgözlülüğü Terk Etmeyi Gerektiren Sebepler</em></strong></p>
<p>Kul, kanaatin işleyiş düzenini kavradığında takva ve sakınma bilinci bir tarafa, rahatlık ve kolaylık isteğiyle yönlendiren nefsânî arzular olmasa yerine getirmekle imtihan edilmeyeceği sebeplerden yüz çevirir. Ancak sonra bu sebepleri terk etmeye teşvik eden şeylere bakar. Onun, elinde olmayan şeye karşı açgözlülüğünden doğduğunu görür. Açgözlülüğü per­çinlenince elinde olmayan o şeye karşı hırs besler. Fakat burada ibadetin gereği olarak açgözlülüğü terk etmek zorunlu hâle gelir. Çünkü açgöz­lülük, içinde dört çirkinlik barındırır: İlki zâhirî bir nankörlük, İkincisi sürekli bir fakirlik, üçüncüsü hiç ayrılmayan bir zillet, dördüncüsü de bit­meyen bir tasadır.</p>
<p>Kul kendinde olmayan bir şeye ancak kendi nasibini yetersiz gördü­ğünde tamah eder ve ancak şükür makamından uzaklaştığında kendine düşeni yetersiz görür. Şükür makamından ancak onun zıddı olan nankör­lük ile uzaklaşır. Nankörlük ise yeni nimetlerin elde edilmesine değil de eski nimetlerin kaybına sebep olur. Dolayısıyla kulun nankörlüğü arttıkça -ki o bütün çirkinliklerin başıdır- nimetlerden mahrumiyeti de o dere­ce artar. Sonra bu yoksunluk kıskacı içinde gerçekten muhtaç hâle gelir. Oysa Allah onu daha önce benzer bir hâlden kurtarmıştı. Çünkü tamah edilen şey kulun menedildiği bir paydır. Dolayısıyla onu istediğinde ve elde edemediğinde yokluk, artık onun için tercihe bağlı bir fakirlik hâ­line gelir. Sonra onu varlıklı kimselerden istemek için onlara koşar ki bu da muhtaçlık ve düşkünlüktür. Akıllı bir kimsenin, fakirliğini ortadan kaldırmak isterken onu daha da artıracak bir çabaya düşmesinden daha büyük bir ahmaklık ve rezillik var mıdır?</p>
<p>Açgözlü kimse bunun ardından zillet kaynağına dönüşür. Az malı bulunan aç gözlü kimsenin çabası, güçlü olmasına rağmen mücadele edeninki gibi değil, ihtiyacından dolayı isteyip didinen kimsenin çabası gi­bidir. Fakirin çabası ancak zillet, boyun eğme, yaltaklanma veya ihanet ile sonuçlanır. Bunların hepsi bilinçli tercih sahibi tarafindan hoş karşı­lanmayan çirkin hasletlerdir ve mecbur kalınmadıkça uğranmayan acı ve tuzlu su kaynaklarıdır.</p>
<p>Daha sonra kişi fakir düştüğünde, çabalayıp zillete düştükçe, insanların elindekilere göz diktiğinde; kinle ekilen, kuruntularla sulanan, mey­vesi tasa olan pişmanlık meydanlarına ulaşır. Burada kendisi için yüzüne solgunluk, gözüne bir alev, kalbine bir hasret devşirir. Bunlardan beslen­diğinde ondan haset hastalığı doğar. Haset ciğeri yakan ve bedeni yiyip bitiren bir ateştir. Haset edilenin bundan haberi bile yoktur. Doktor onun bu hastalığından bihaberdir. Geriye ise kaçırılan fırsat için hasretle dö­vünmenin ardından çirkin bir hâlde ve yaralı bir durumda ölüm kadehini yudumlamak kalır.</p>
<p><strong><em>Hırs</em></strong></p>
<p>Eğer eceli onu ıskalamışsa bu açgözlülük onu daha büyük bir ihtiras içine sokar. Bu yüzden hırs şu dört rezilliği sebebiyle terk edilmelidir: ilki lezzetsiz bir şekilde bedeni esir eder. İkincisi muhtaç olmadığı hâlde fakir­lik yaygarası yapar. Üçüncüsü faydasızca cimrilikten tat alır. Dördüncüsü de semeresizce zahmete katlanmaktan zevk alır.</p>
<p>Çünkü bir şeye hırs gösteren kimse ona kölelik bağına benzer bir bağla bağlanır. Kölelerin zillet elbisesi içinde yaptığı gibi gönüllü olarak köleliğe devam eder. Yokluk bayrağını herkese açık açık gösterir.</p>
<p>Oysa fakirlik kulun Rabbi nezdindeki ayrılmaz sıfatıdır. Dünya eh­line karşı bu durum gizli kalırken, onu ancak hırs açığa çıkarır. Kişiyi hırsa götüren ise nefsinin oburluğudur. Fakirliğini insanlar arasında ilan etmekten daha çirkin bir rezillik olabilir mi? Zira bu, kişinin değerinin, makam ve mertebesinin yok olmasına yol açar. Hz. Ali’nin şu sözünü duy­madın mı: “Kime muhtaç olmazsan onunla eşit olursun. Kime iyilikte bu­lunursan onun emiri olursun. Kime muhtaç olursan onun esiri olursun.” O hâlde tamah fakirliği getirir. Hırs onu açığa çıkarır. Değer ve mertebe kaybı da onun meyvesidir. O ne kötü bir ağaçtır ve ne kötü bir meyvedir. Ne kötü bir tedbir ve ne kötü bir tercihtir.</p>
<p>Keşke nefesini tükettiği şeyden bir kazanç elde etse! O yüzden, hırslı olup da hırs gösterdiği şeyden mahrum kalmayan neredeyse yoktur. Adil davranıp nimete kavuşamayan da pek azdır. Fakat hırslı kimse kanaatle gizlenmiş fakirliğini herkese duyurur. Bedenini köleleştirmesinden eline geçen sadece mahrumiyet olur. Fakirliğini ilan ederek bedenini terbiye eder. Bu da ona zillet verir. Böylece zilleti tadar ve elindeki fazlalıklar ko­nusunda cimriliği tatlı bulur. Bu yüzden hırsı tarafından kötü yollarla mal peşinde koşmaya sürüklenen kimse varlıktan menedilmek ve yaratıcı hak­kında kötü zanda bulunmakla yüz yüze kalır.</p>
<p>Cimrilik; heybet, sevgi ve vakardan azledilmenin fermanıdır. Zillet, nefret ve adiliğin ilanıdır. Bu alçak hükümranlıkta (cimrilikte) derin bir hırsla çırpınarak kıvranıp durdukça bıkar ve bundan çıkmayı arzular. Zah­metten hoşlanmaya başlar ve çalışmaktan mutluluk duyar. Ancak nasibi ona ihanet eder ve şansı yaver gitmez. Böylece cimrilik hükümranlığından zahmet yoluyla korku zincirine vurulmuş bir hâlde kaygının zindanına doğru yürür. Artık onun için bir nefeslik rahat yoktur. Kurtuluşu ise an­cak perişanlıkla mümkündür.</p>
<p>Eğer “Muradına eren nice tamahkâr, zengin olan nice hırslı vardır.” dersen şöyle derim: Kazandıkları kendine yapışan rezilliklere değdi mi veya çirkinliklerin kirini arındırdı mı ? Eğer değdiyse ve arındırdıysa sonu­cunda ne kazandı ve ne ürün aldı ? Bu, ona ezelde taksim edilenden başka bir hak mı kazandırdı? Yoksa kendine yetecek kadarından fazla bir nzık mı getirdi? Ancak dünyadaki zahmetinin azabı, ahirette de biriktirmenin hesabı kaldı. Üstelik tamahkâr olmayan insanlar da onun payına düştüğü kadarını elde etti. Ona ne oldu da bu rezillikleri kuşandı ve sıkıntı çekerek bu rezilliklerin içine düştü?</p>
<p>Kul kanaatkâr olduğunda elde ettiklerine sevinmez. Bunun dört yönü vardır. İkisi sana nimet geldiği zamanki hâl, ikisi de bir imtihan geldiği zamanki hâldir. Nimet açısından olan iki yöne gelince; nimetin mehri vardır. Bu mehir verilmedikçe o nimet sende kalmaz ki o da şü­kürdür. O, insanların çoğunun hakkıyla ödemekten âciz kaldığı en pahalı mehirdir. Hatta ümmete; bütün insanlar arasında sadece Allah Resûlü ne (sav) verilen bir nimetin şükrü için rahmet duası edilmesi miras olarak bırakılmıştır. Oysa onun geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış­tır. Hatta Hz. Süleyman Allah’ın kendisine, anne ve babasına verdiği ni­metin şükrünü eda edebilmesi için Allah Teâlâ’ya yakarmıştır. O hâlde peygamberler dışında sahip olduklarından dolayı zengin olduğunu kim söyleyebilir? Hiç kimse! Üstelik o sahip oldukları yok olmanın eşiğindey- ken! Hayatım üzerine yemin olsun ki ayrılığın kaygısı vuslatın sevincini yok eder. Ayrıca daha önce söylediğimiz üzere sahip oldukların senin ne mutluluğunu ne izzetini ne de kudretini artırır. Sadece bedenine ağırlık verir, kalbini meşgul eder. Bu sayede sen dünyanın nimet yurdu olmayıp imtihan yurdu olduğunu anlarsın.</p>
<p>İmtihan açısından olan iki yöne gelince; nimetin aldatıcı bir yanı, yanıltıcı bir çekiciliği, kavuşma tutkusu vardır. O bir cariye gibidir ki ona ödeyeceğin mehir bütün ömründür. Sen ona mehrini tam versen bile so­nunda mutlaka başkasının olacaktır. Oysa sen ona bütünüyle sahip olup onu kucakladığını sanır ve ayrılıktan korkmazsın. Rabbini unutursun. Unutkanlık meclisinden azgınlık atına binersin. Sen bu azgın atının üs­tünde oyun ve eğlence meydanlarında gezip dolaşırken bir de bakmışsın dizgine hâkim değilsin. At seni meydandan çıkarıp bir vadinin ortasında yere savurmuş. Yardım feryadına bir ses gelmez. Ne çıkacak bir yön ne tırmanacak bir gücün var. Dünya hiç önemsemeden seni arkada bırakarak senin gibi birine yönelmiştir. Nitekim onu daha önce de defalarca sana doğru gelirken görmüştün. Akıllı bir kimse böyle bir şeye sevinir mi ? Vus­latıyla mutlu olur mu? Sağduyu sahibi bir kimse hile ve aldatmayla gelen­den sevinç duyar mı ? İşte bu senin dünyadaki payındır. Ahirette ise ayrılık ve ateşten başka bir payın yoktur.</p>
<p>Nasıl ki Allah’ın kendine verdiği şeye sevinmediyse elinden kaçırdığı dünyalığa da üzülmez. Bunun dört yolu vardır. Eğer sana gelen ve elin­den kaçırdığın şey nimet idiyse o hâlde elinden kaçmasının sebebi onun mehirden muaf olmasıdır. Bu kayıp onun fakirliğini artırmaz. Elde etti­ği zamanki istifadesi bakidir. Kaybettiği zaman da sabrının ödülünü alır. Çünkü o nimet dindeyken onun mülkü değil bilakis Rabbinindi. Elin­den gitmiş olsa: bile onun rızkından bir eksilme olmaz. Çünkü Allah Teâlâ ona nimetini hakkıyla verir.</p>
<p>Eğer bu elden kaçan şey bir imtihan idiyse bunun alınmasının sebebi imtihanda tökezlemekten kurtulması ve güvenli bir noktaya gelmesidir. Zira nefsin o fitneye olan çağrısı kesilmiş ve kul sükûnete ermiştir. Ka- naatkâr kulun durumu perhiz yapan hastanın durumuna benzer. Ona iyi gelmeyen bir şey olmadığında bünyesi yatışır, ancak bunlar o hastaya veri­lirse içindeki dürtüler canlanır. Belki de bu dürtülerin dizginlerine hâkim olamaz da bu fitnenin içinde helak olur.</p>
<p>Ayrıca İlâhî korunmanın bir çeşidi de hiçbir şeye ulaşamamandır. İlâhî koruma rahmet kapısının iki kanadından biridir. Diğer kanadı ise Allah’ın inayetidir. Rahmet kapısının önündeki akıllı kimsenin yoldaşı hüzün değildir. Ona düşen, nimet ve ihsan sahibine kanaat ve sabır hâlin­de iken her dil ile hamd etmektir.</p>
<p><strong><em>Malların Helal ve Haramları</em></strong></p>
<p>Mallar dört kısımdır, tiki haram olanlardır ki sahibinin onda hiçbir mülkiyeti yoktur. İkincisi haram olup sahibine hiçbir faydası olmayanlar­dır. Üçüncüsü helal olup içinde Allah’ın hakkı olanlardır. Dördüncüsü de helal olup tamamen sahibine ait olanlardır.</p>
<p><strong>1.</strong>İlkine gelince, bunlar zorla gasp edilmiş mallardır. İnsanların rızası ve Hak Teâlâ’nın izni olmaksızın zulüm yoluyla toplan­mışlardır; ; tıpkı dolandırıcıların, hırsızların ve yağmacıların ellerindeki mallar gibi. Hırsızların ve yağmacıların elindeki mallar gibi. Bu kimselerle bağlantı hâlinde bulunan zalimler de bu malları mutlaka sahiplerine iade etmçk, sebep oldukları haksızlıktan dolayı pişmanlık duymak, istiğfar etmek, korku ve özürle tövbe etmek dışında bu yükten kurtulamazlar. Bunu da fiilleri veya eylemleriyle güçleri bitene kadar yapmaları ge­rekir ki ancak böylece Rahman’ın rahmetine yaklaşabilsinler.</p>
<p><strong>2.</strong>Malların İkincisi fesat üzere yapılan anlaşmalarla, şeriata göre geçersiz kabul edilen sözleşmelerle veya kısmen de olsa esastan hıyanet taşıyan kazanç yolları gibi kullara yasak kılman yollar­la elde edilen mallardır.</p>
<p>Malların temiz olmayanları beden için zehirden daha kötüdür. Zehir dünya hayatını sona erdirirken haram mal da cehennem ateşine sebep olur. Hatta Allah Resûlü (sav) Hayber’deki zehirli yemekten kendini koruma­mış fakat gasp yoluyla elde edilen kızartılmış koyun etinden kendini ko­rumuştu. Böyle bir malın sorumluluğundan ancak sadaka ile kurtulmak mümkündür. Onu sadaka olarak verdiğinde de elinden çıkarmış olurdu. Bu da geriye yorgunluk ve pişmanlık dışında bir kazanç bırakmazdı. Şu adam ne ahmaktır ki kendini haram mal biriktirmekle yormuş, bu uğur­da dinini parçalamış, tasadduk ederek durumu kurtarmaya çalışmışsa da beklentileri gerçekleşmemiştir. Sonuçta din örtüsü yamalı hâle gelmiş, nefsin sükûneti kaybolmuştur,</p>
<p><strong>3.</strong>Malların üçüncü çeşidi, helalliği konusunda şeriatın aklı onay­ladığı yollarla kazanılan mallardır. Malını bu yolla kazanan ki­şinin emanete riayet konusundaki eylemleri sözlerini destekler. Bu sayede ektiği temiz olur, malı artıp çoğalır, kazancının tadı hoş olur, sonu da övgüyle biter. Fakat o, bollukta az bir kısmı­nı, yüklü mallarından da miktarı belli bir kısmını vermekle bir imtihana tabi tutulur. Oysa mal biriktiren kişi malını tatlı bu­lur, gönlünü ona bağlar. Cimriliğinden dolayı nefsini, malını çıkarıp vermeye razı edemez. Böylece kendisine, yaptığı süslü gösterilmeye başlar, emellerinin süresi uzatılır, ecelin yaklaş­ması unutturulur ve şöyle der: Daha bu işin vakti var. Eksik­likler kapatılıp telafi edilir. Böylece bu durum kalbine hâkim olur, hevası aklının gücünü esir alır, cimrilik ise tabiatı hâline gelir. Elindekilerin sımsıkı tutulması, hatta nefsinden bile sa­kınılması bir düstur hâline gelir.</p>
<p>Sonuçta malının bütün hayrından mahrum kalmış ve onu başkaları için yığan biri hâline gelmiştir. O malının hesabını yaparken bir taraftan nefeslerinin hesabı sorulur. Ölüm meleği elinde kadehiyle karşısına çıkar. Kabir azabına kadar uzanan gidişatını, bir yandan da malının nankör mirasçılara kadar uzanan seyrini gözleriyle görür. C<u>im</u>rilik ettiği şeyler boynunu ve göğsünü damgalayan ateşten bir gerdanlık, omzunu ve sırtım kıran ağır bir yük olur.</p>
<p><strong>4</strong>.Malların dördüncüsü ise başlangıçta sahibinin inancının temiz ve sonunda da niyeti saf olduğu maldır. Sahibi bu ni­metten tam olarak faydalanır. Fazlasını da sadaka olarak verir. Hayatı boyunca onun ayakta kalmasını sağlar. Öldükten sonra onun için bir rehber olur. Zira o, kazanç yollarını arındırmış, hesabını düzgün yapmış ve elçiye vereceği cevabı önceden ha­zırlamıştır. Bu yüzden elçi geldiği vakit onun emrine çabucak boyun eğer. Hesaba çekildiğinde hemen, o vakit hesabını verir. Onun için kolay bir hesap olur. Sonra da sevdiklerine sevinç­li bir hâlde döner. İşte bu Resûlullah’ın (sav) dünya hakkında söylediği “haramı azaptır, helali ise hesaptır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[7]</sup></a> sözünün tevi­lidir. Bu sözün tasdik edicisi de yüce Allah’ın şu sözleridir: “Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.”(Tekâsür 102/8) “Artık kitabı sağından verilen kimse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçle ailesine dönecektir? (İnşikâk 84/7-9)</p>
<p><strong><em>Dünya Malı Karşısında Kullar</em></strong></p>
<p>Dünya malı konusunda insanların dört makamı vardır. Şükür ve hamd makamı, inkâr ve hoşnutsuzluk makamı, sabır ve rıza makamı, sız­lanma ve şikâyet makamı.</p>
<p><strong>1.</strong>Şükür makamının sebebi Allah Teâlâyı her hâlükârda nimet verici olarak bilmektir. Bu yüzden sahip olmadığı bir şeyin yokluğundan dolayı şükrün terk edilmesi çirkindir. Oysa Al­lah’ın kendisine verdiği nimetler çeşit çeşittir ki bunların en aşağısı yaşamdır ve yaşam sermayenin aslıdır. Bu nimetlerin en yücesi de imandır ki o da her durumda amaçlanan şeydir. Bu yüzden kul kalp ile şükretmek ve dil ile hamd etmek suretiyle çirkini terk edip güzele meyleder. Bu da zayıf bir kulun bile gösterebileceği bir çabadır.</p>
<p><strong>2.</strong>inkâr makamının sebebi rızıkları taksim edeni hakkıyla bil­memek veya rızık taksimi hakkındaki hükümde hata edildi­ğini zannetmektir. Bu yüzden kişi kendisine verilmeyip de başkasına verilen şeylerin kendisinden haksız yere alındığını düşünür. Böylece nankörlük yapmayı ve Allah’ın takdirine karşı hoşnutsuzluk göstermeyi güzel sayar.</p>
<p><strong>3.</strong>Sabır makamının sebebi karşılıkları bilmektir. İnsanın karşı­lıkları bilmesi başına gelen sıkıntı ve musibetleri kolayca at­latmasını sağlar. Hatta akıllı kimseler dünyadaki sıkıntılara karşılıklarını ahirete bırakmadan hemen elde edecekleri için katlanmışlardır. Nitekim tabip ilacı içirir. Çünkü sonunda şifa vardır. Her ne kadar hoş olmasa da bu durum akıl sahipleri nezdinde makbuldür. Hasta da sanki serin ve tatlı bir su içmiş gibi o ilacı içmeye razı olur.</p>
<p><strong>4.</strong>Sızlanma makamının sebebi bedelleri bilmemektir. Hiçbir akıllı sonunda şifa bulacağını bilmediği bir ilaca katlanmaz. Bir şey elde etmeyi ummadığı hiçbir savaşa girmez. İcabet ummadığı hiçbir dua için kendini yormaz. Ne zaman bir şeye zorlanırsa sızlanmaya başlar ve ona kanaat etmeyip şikâyet eder. Feryat, figân edip ağlar. Eğer hakkında verilen hükmü gönülsüzce bile olsa düşünse sızlanıp yakınmasının sadece sıkıntısını artırdığını anlar. Çünkü hâkimin hükmü onun sızlanmasıyla değişecek bir hüküm değildir. Kul için takdir edilen şeyler onun kaygılarıyla geriye alınmaz. Bu sızlanması onun ancak zafiyetini artırır. Güçlü görünme hâlinin yükü hep sırtında olur. Böylece zararı artıp çoğalır.</p>
<p>Nimeti tamam, rahmeti her yanı kuşatan o Yüce Hükümdar her türlü eksiklikten münezzehtir. Hiçbir kul Onun nimetinden hiçbir hâlde mah­rum kalmaz. O nun yolu apaçık, delili parlaktır. Akıl sahipleri için onun yolu ve delili gizli değildir. Taksiminden dolayı şükür O’nadır. Biz O’nun taksiminden başka bir pay görmedik. Böyle olmasaydı da sabretmek dü­şerdi. Eğer kalpler onun nimetinin karşılığını görmezse ancak inkâr ile kör olduğundandır. Kalp körlüğünden, göğüs darlığından, dindeki musi­betten, Müslümanlardan ayrı düşmekten Allaha sığınırız. Salat ve selam Muhammed e ve onun bütün ailesine olsun.</p>
<p>Ebû‌ ‌Zeyd‌ ‌ed-Debûsî‌ ‌- İnsanın En Yüce Gayesi,syf:84-98</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>Sünenut-Tirmizî,</em> 2517.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[2]</sup></a>  Bezzâr. <em>el-Bahru’z-Zebbâr,</em> 7/314.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a>3.Buharı, <em>Sahîhul-Buhârî,</em> 3954; Müslim, <em>Sahîhu Müslim,</em> 2647.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[4]</sup></a> Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em> (Kahire: Dâru’l-hadîs, 1995), 5114.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[5]</sup></a> Buhârî, <em>Sahîhul-Buhâri,</em> 1130; Müslim, <em>SahîhuMüslim,</em> 2819.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[6]</sup></a> Nesâî, <em>es-Sünenul-Kübra,</em> 8/149.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[7]</sup></a> Şîreveyh b, Şehridâr b. Şîreveyh b. Fenâhserıı Ebû Şucâ* ed-Deylemî el-Hemedânî ed- Deylemî, <em>el-Firdevs bi&#8217;Mesûri&#8217;l-Hitâb,</em> thk. es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl (Beyrut: DâruT Kütübi’l-Ilmiyye, 1406/1986), 5/283.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlarin-rizikla-iliskisi/">İnsanların Rızıkla İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanlarin-rizikla-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 15:46:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Anda Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27120</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçinde yaşadığımız dünya, bedensel varlığımız ve duygu­larımız zamanın eliyle şekillenir. Sabretmeyi, şükretme- yi, iyiliğin ve kötülüğün gerçek yüzlerini, savaşmayı ve barışmayı zamanla öğreniriz. Zaman, her şeyin mutlak sınırı ve ilacıdır. Dünyada sayılı nefesler süresince bulunuruz ve vademiz dolduğu an tek gerçeklik olan ölümle tanışırız. İnsan olarak en büyük sınavımız, zamanın biteceği bilgisiyle zama­nın içinde yaşamaktır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/">Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/362_240720131604_414356282.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-11972 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/362_240720131604_414356282.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>İçinde yaşadığımız dünya, bedensel varlığımız ve duygu­larımız zamanın eliyle şekillenir. Sabretmeyi, şükretme- yi, iyiliğin ve kötülüğün gerçek yüzlerini, savaşmayı ve barışmayı zamanla öğreniriz. Zaman, her şeyin mutlak sınırı ve ilacıdır. Dünyada sayılı nefesler süresince bulunuruz ve vademiz dolduğu an tek gerçeklik olan ölümle tanışırız. İnsan olarak en büyük sınavımız, zamanın biteceği bilgisiyle zama­nın içinde yaşamaktır. Canlılar dünyasında öleceği bilgisine sahip tek canlı olmamız hem hayatımıza büyük bir anlam at­fetmemize hem de büyük bir çaresizliğe yol açar. Her nefesin bizi sona yaklaştırdığı gerçeğiyle mücadele etmek için çeşitli bağımlılıklara sığınırız; uyuşturucu maddeler, alkol, kumar, sigara, alışveriş, sosyal medya, temizlik, çok çalışma ya da iliş­ki bağımlılığı fark etmez, zararları bakımından birbirlerinden ayrıtsalar da hepsinin tek ortak noktası vardır; bizi mevcut anı yaşamaktan uzaklaştırırlar ki acılarımızla yüzleşmeyelim. Peki uğruna bunca şeyi yapmayı göze aldığımız, kendimizi uyuşturmak ve unutmak için sürekli çırpındığımız ve var gücümüzle kaçındığımız an nedir? Anda olduğumuzda ne olur ve andan kaçtığımızda neleri kaçırırız?</p>
<p>Zihnimiz; tamamlanmamış olanı tamamlama esasıyla çalı­şır. Geçmişte bir şekilde yapamadığımız ne varsa bir yanımız hâlâ onu yerine koymakla meşgul olur. Söylenmemiş bir söz, alınmamış bir karar, yapılmamış bir eylem zihin dünyasında tekrar tekrar yaşanmaya devam eder. Aynı davranışın bir de gelecek versiyonu vardır; orada da ihtimaller tartılır, konuş­malar ve pazarlıklar sürüp gider. Zihnimiz bizi olası tehlike­lerden korumak için durmaksızın bir savaş verir. Fakat bu davranış bir süre sonra durdurulamaz bir “düşünme hastalı­ğı” na dönüşür. Daima geçmiş ve gelecek arasında geziniriz, gün içinde belki sadece birkaç kez içinde bulunduğumuz ana temas ederiz. Anda olmadığımızda, yaşadığımız her ne ise olanı kabullenmediğimiz için düşünce düzeyinde direni­şimizi sürdürürüz ve konuları tekrar tekrar bir geçmişte bir gelecekte canlandırırız. Korkumuz bizi senaryolara mahkûm eder, durmaksızın devam eden bu zihinsel girdabın ağır bir bedeli vardır; asla içinde bulunduğumuz anda mutlu ve rahat olamayız. Bu yola girdiğimizde artık kendimizi iki şekilde algılarız, geçmişteki ben ve gelecekteki ben. Ne yazık ki ikisi de etki alanımız dışındadır ve bu düşünce biçimi aslında oyalanmanın ta kendisidir.</p>
<p><strong>ŞİMDİ’YE BİR AN UĞRAMAK</strong></p>
<p>Peki gerçekte yaşanan nedir? Tehlikede miyiz? Yoksa bir alışkanlık örüntüsünü sürdürmeye devam mı ediyoruz? Avcı ve toplayıcı dönemlerdeki atalarımız için bu sorunun cevabı evetti. Binlerce yıl önce tehlikenin nereden geleceğini ön­görmek, hangi alanlarda saldırıya uğradığını hatırlamak ve öncesinde önlemler almak zorunluydu. Her an bir yırtıcı gelip bizi parçalayabilir, eğer ne olduğunu hatırlamazsak ağ­zımıza attığımız bir yemiş bizi zehirleyebilirdi. Şu an böyle tehlikelerle yaşamıyoruz, sokakta yırtıcı hayvanlar yok, bütün yemişler pakette. Ama sistemimiz otomatik pilotta binlerce yıl öncesinin davranışını sürdürmeye devam ediyor; önlem alıyor, geçmişi düşünüyor, geleceğe gidip strateji geliştiri­yor. Bahsettiğimiz şey kültürel kodlarla gelen öğrenmeden farklıdır. Zihni susturamadığımızda başkalarının öğrendiği şeylerden de ders alamayız çünkü o daima kendini referans alır. Kendi olumsuz tecrübesini tekrar tekrar öne çeker ve bizi sürekli panik odasında tutar ki hayatta kalabilelim.</p>
<p>Eğer zihnimizi kontrol etmeyi öğrenemezsek, bedenimizin tüm kontrolünü de ona kaptırırız. Yaşadığımız kronik stres eninde sonunda bizi hasta eder; çünkü zihindeki ihtimallerin asla sonu yoktur. O çok beklediğimiz gelecek geldiğinde -ki böylece şimdi olur- yine rahatlayamadığımızı üzüntüyle gö­rürüz. Hani her şey bu kez çok farklı olacaktı? O terfii alınca, o adamla/kadınla bir araya gelince, o eve taşınınca, o çok istediğiniz şeyi satın alınca çok farklı olacaktı? Bu düşünüş biçiminde bir yanlışlık olduğunu hayatta istediklerimizi elde ettikçe daha da iyi anlarız. Geçmiş ya da gelecek bizi uyuş­turmaktan başka bir işe yaramaz. Yaşamdan kaçmak, anda olmamak ve aşırı düşünmek kimse tarafından da kınanmaz; çünkü bu kolektif bir hastalıktır, sadece çocuklar belli bir yaşa kadar kendilerini bu hastalıktan korurlar. Zaten bu yaşlar da en yaratıcı, neşeli ve oyuncu oldukları çağlardır. Sonrasında onlar da bizim gibi düşünme girdabına girerler. Anın içinde olmayı bırakıp geçmiş ve gelecek arasında seferler yapan ker­vana katılırlar. Eğer geçmişten ders almak ve geleceği buna göre şekillendirmek için düşündüğümüzü iddia ediyorsak bu zihnimizin düşünme hastalığına uydurduğu kılıflardan biridir çünkü bugün dünkü insan değiliz, yarın olacağımız kişiyi de yine bugünün şartlarıyla düşünürüz. Yani bu da beyhude bir çabadır, çünkü yarınki insanı yarının şartları şekillendirecek­tir. Otomatik pilotta kaldığımız sürece tek seçeneğimiz olur: <em>“Geçmişe bak, geleceği öngör ama bunu hep korkuyla yap, böylece aslında yeni olan hiçbir şey yapma, tanıdık olan yoldan sapma ki başın belaya girmesin”</em> Eğer farkındalığımız uyanır ve tekrar ettiğimiz bu yolun ne olduğunu görebilirsek tek olan opsi- yonun çoğaldığını da görürüz. Anda olmaya başladığımızda şunu fark ederiz: <em>“Her seferinde aslında yeni bir şey oluyor ve sıfırdan bir seçim yapabilme şansımız var.”.</em></p>
<p>Pek tabii bilgi düzeyinde bunu biliriz, her gün yeni bir gündür, her an yeni bir andır, her seçim yeni bir seçimdir. Fakat bu bilgimiz tek başına hiçbir işimize yaramaz. Tam tersine bilerek aynı şeyleri yapmak bize daha çaresiz hisset­tirir. <em>Içselleşmediği ve eyleme dönüşmediği sürece farkındalığa sahip olmak da bir yüktür.</em> Farkında olmak; içinde bulundu­ğumuz deneyimin, yaşadığımız anın, içimizde ve dışımızda neler oluşturduğunu görmek ve önemseyen bir dikkatle ona yönelmek anlamına gelir. Fakat bunu bir şeyleri değiştirmek için yapmamalıyız, çünkü kendimize ve işleyen sistemimize “bozuk” muamelesi yaparsak bir mücadele başlatmış oluruz. Eğer varlığımızla küstahça bir mücadeleye girersek birkaç “fazlalığı” atıp ortaya bir eser çıkmasını umarız. Halbuki eli­mizde yıllar içerisinde yavaş yavaş oluşmuş ve çok hassas bir yapı vardır. Züccaciyeye girmiş bir fil gibi davranmak sadece kendimizle ilgili hayal kırıklıklarımızı artırmaya yarar. Acele etmemeliyiz. Çağımızın bir diğer hastalığı olan hız; yavaşla­mamızı ve kendimize dönük sakin bir içgörü geliştirmemizi engeller. Yapılan bütün içe dönüş çalışmaları — yoga, medi- tasyon, mindfulness ya da nefes egzersizleri, terapi bile- bu engele takılır. Uçuşup duran zihnimizi sakince, kabul ederek bu an a davet etmek ve onu orada tutabilmek çok zordur.</p>
<p><strong>NE KADAR SAVAŞ O KADAR ÇIKMAZ</strong></p>
<p>Belki yola şu gerçeği kabul ederek çıkabiliriz; olduğumuz halde olmamızda bir problem yok, olduğumuz kişi olma­mızda da bir problem yok. <em>Yanlış olan şey varlığımız değil, zihnimizin çalışma biçimidir. İstediğimiz şey, düşünme biçimi­mizi farkındalığımızın odağı haline getirebilmektir.</em> Bunu ya­pabilirsek zihnimiz kendi hızında değişip dönüşmeye başlar. Hayatta göstermek istediğimiz tüm gelişmeler için mücadele etmemiz gerektiğini öğrendik. Fakat zihnimiz ve ruhumuz söz konusu olduğunda bu mücadele dirençle karşılaşır. Çünkü onlar dışarıdan etkilerle şekillenmiştir ve bunun sonunda kendilerini dışarıdan gelenden korumaya odaklanmışlardır. Öncelikle, bizi anda olmaktan koparan, sürekli geçmişe ve geleceğe götüren ne ise onun farkına varmakla başlayabiliriz. Bu kontrol edemediğimiz öfkemiz olabilir, kaygımız ya da ilişki problemi olabilir. Ne olduğunun hiçbir önemi yok. Tek yapmamız gereken şey düşünme döngüsü başlayıp andan kop­tuğumuzda bunu fark etmek ve kendimize bu farkındalıkla kalabilecek bir alan yaratmaktır. Olduğumuz kişi olmamızda bir problem yok demek, aslında anda olmak, mevcut olmak, bütünüyle anın içerisinde kalabilmek demektir. Eğer kim ol­duğumuzla problemimiz varsa nasıl mevcut anda kalabiliriz?</p>
<p>Olduğumuz kişi olmayı bir problem olarak algıladığımızda zihnimiz geçmişi deşmeye başlar: <em>Bana ne oldu da bu kişi oldum? Beni kim <sup>ve</sup> ne ku hale getirdi? Başka biri olabilir miydim?</em> Ya da gelecekte bir projeksiyon başlar: <em>Ne yapma­lıyım ki bu durum değişsin? Aynı şeylerin başıma gelmemesi için hangi önlemleri almalıyım?</em> Bu sorular ilk bakışta çok aklı başında görünebilir ama hepsi geçmişte ya da gelecekte yazılan bir senaryonun parçalarıdır, halbuki değişim anda mümkündür. Debimin anda mümkün olması yalnızca anın bizim kontrolümüzde olması ile ilgilidir. Bir şeyi geçmişte olduğundan başka türlü yapacaksam bunu ancak bu anın içinde yapabilirim ya da geleceğe dair bir arzum, isteğim ya da kaygım varsa bu konuya dair yapabileceğim tek şey, bu anın içinde gerçekleştireceğim eylemi belirlemektir. <em>Eğer zihnin ürettiği vesvese ve soruların sonunda bir cevaba ulaşabilseydik yıllardır aynı şeyleri sormaya ya da düşünmeye devam eder miy- dik?</em> Benliğimizi bütün yönleriyle kabul etmediğimizde onu dönüştürmek üzere müdahalelerde bulunuruz, o da kendini bize kapatır ve böylece katılaşır. Ama var oluşumuza bütü­nüyle açık bir halde durmayı başarabilirsek o da esner, bütün değişim ve dönüşümlere hazır hale gelir. Patoloji katılık, sağlık esnekliktir. Bir şeye ne kadar baskı uygularsanız, o şey de aynı düzeyde baskıyla size karşılık verir.</p>
<p>Anda olmadığımızda zihnimizin içindeki kavramsal bir dünyada yaşamaya başlarız. Bu dünya hikâyelerle doludur, gerçekliği test edilemez bu hikâyeler dünyasında her şey ol­duğundan büyük ya da küçüktür. Referansımız dış dünyadır, ruh halimizde değişimler yaşamak için dış dünyada değişimler yaşanmasını bekleriz. Andan kopuk olduğumuzda otomatik tepkiler veririz ki bunların kökü genelde geçmiştedir. Geçmiş­teki bir anın referansıyla gelecek için önlem alabileceğimizi düşünürüz. Ama bu düşünce biçimi aslında bize örtük bir biçimde şu kabulü dayatır: “Ben <em>tamamıyla aynı insanını, hiç değişmedim ve aynı tepkileri vereceğim”</em> Anda olmadığımızda spontanitemiz kaybolur. <em>“Kendimiz hakkmdaki hükmümüz değişmez”</em> ve dolayısıyla Allah’ın da hakkımızdaki hükmü değişmez. (Rad suresi; 11) Aynı şeyleri yaşayıp durmamızın sebebi işte bu kısır döngüdür.</p>
<p><strong>AN’LA İLGİLİ YANILGILARIMIZ</strong></p>
<p>Bizler içinde yaşadığımız an’ı genellikle bir atlama tah­tası ya da geçmişle gelecek arasında bir köprü gibi algılarız. Köprüler de doğası gereği geçilip gidilen, üstünde durulma­yan yerlerdir. An’ı bu şekilde algılamaya devam ettiğimizde o daima yolumuzdan çekilmesi gereken bir şey, hafta sonunu, tatili, emekliliği beklemeye ya da gelecekle ilgili tahayyülü­müz neyse ona varmaya hizmet eden bir ara durak olarak kalır. Beklediğimiz durum gerçekleştiğinde de başka bir du­rumu beklemek şeklinde tekrar eden döngünün önemsiz bir bileşenine dönüşür. Düşünmeye devam ettikçe sürekli yeni geçmişler ve gelecekler yaratmaya devam ederiz. Andan kaça­rak sürekli düşünmek, bizde <em>“eylem illüzyonu”</em> yaratır. Bir şey yapmış gibi hissederiz halbuki sadece zihnimizde dolanmaya devam ediyoruzdur. Halbuki eyleme sadece anda geçilebi­lir. Anın içinde hareket ettiğimizde bunu korkunun bizde yarattığı baskıya rağmen yaparız. Bu yönüyle anda olmak cesaret gerektiren bir eylemdir. Hayatımızın sorumluluğunu alıp geçmişe ya da geleceğe bir şeyleri bırakma konforundan vazgeçtiğimizde eyleme geçeriz. Böylelikle kurban olmaktan çıkar, hayatımızın aktörü haline geliriz.</p>
<p><em>“Sizce bu doğru mu? Sizce bu normal mi?</em> sorularını terapi seansları esnasında sıkça duyarım. Kıyası çok içselleştirmiş, <em>doğru ve ideal yaşam</em> diye bir şey olduğunu varsayan danışan­larımın zihninin ürettiği bir hikâyedir bu. Referanslarımız hep dışarıda olursa, bir şeyin doğrusunun ya da yanlışının, normalinin ya da anormalin bir öteki tarafından bilineceğini varsayarız. Eğer bir inancımız varsa o sistemin kuralları çok nettir, inancımız yoksa bunların muğlak olması yani bizim kendi kendimize karar vereceğimiz şeyler olması kaçınılmaz­dır. Referanslarımızı dışarıdan alıyorsak ipi bizim boynumuza uzun bir çubukla bağlanmış şekere durmaksızın koşan bir ata benzeriz; ideal bir iş, eş, hayat kurgularız. Bunlar olunca iyi ve mutlu olacağımızı varsayarak muhayyel bir geleceğe doğru ilerleriz. Pek tabii bu çabanın itici gücü mevcut andaki hayatımızın “yetersiz, kötü, eksik” olduğu inancına dayanır. Peki bunu andan kaçmak için mi yapıyoruz yoksa sağlıklı bir insanın yapacağı gibi yarınımızı mı planlıyoruz? Bunu anlayabilmemizin net bir yolu vardır; <em>andan kaçmak için yaptığımız eylemlerde ulaştığımız yer bizi memnun etmez, o sadece bir sonraki basamağın öncesidir. Vardığımız yerde çok kısa bir mutluluk sonrası yine yetersizlik hissetmeye başlarız. </em>Önümüzde bu kez yeni bir şeker sallanmaktadır. Anı yaşa­yarak ilerlediğimizde ise vardığımız yerden mutluluk duya­rız, çünkü yolculuğun kendisi de bizim için güzel bir şeydir, hedefimize giderken de kendimizi mutlu hissederiz. îçinde bulunduğumuz an zaten geleceğin kendisidir. Anda olarak hedefimize ilerlediğimizde bunu kendimize sevgi dolu bir ilgi duyarak yaparız, yıkıcı bir güç ve kıyasla değil. Anda olmaya başladığımızda referansımız iç dünyamız olur. Dikkatimizi anda olmaya davet ettikçe dışarıda olanlar -kontrolümüzün olmadığı alan- artık dengemizi sarsamaz. <em>Kendi içimize doğru köklendikçe ruhsal olarak gücümüz artar. Tepki vermek yerine gözlemlemeye başlarız. Bu da uyaranlarla dolu bir dünyada çok büyük bir güçtür; sakince kendi merkezinde kalabilmek ve hemen argüman üretme zorunluluğu hissetmemek.</em></p>
<p><strong>FARKINDALIKLA AN’IN İÇİNE YERLEŞMEK</strong></p>
<p>Düşünme bağımlılığından kurtulmak ve eyleme geçebil­mek için geçmişle gelecek arasında mekik dokumayı bırakıp içinde bulunduğumuz ana gelmek ve farkındalık kazanmak zorundayız, ancak bu şekilde zihnimizde dönen senaryolarla gerçeklik arasındaki farkı görebiliriz. <em>Terapinin de yaptığı şey bodur; bizi kendi gerçeğimizle temas ettirir.</em> Farkındalığın iki boyutu vardır; ilki an içerisinde bütünüyle ne olup bittiği­nin farkında olmak”tır, diğeri de tek bir kavrama -şefkat, gü­ven, para, ikili ilişkiler vb.- odaklanma halidir. <em>Zihnimiz neye odaklanıyorsa onu büyütür; sonrasında da “o şey” olmaya başlar. </em>örneğin merkezinizde kaygınız var ve anda olmama sebebiniz kaygılarınız diyelim. Bundan kaçınmayı sürdürdükçe bir süre sonra kaygıdan ibaret olmaya başlarsınız. Hatta düşünme hastalığının bir sonucu olarak bazı kişiler varlıklarını bunlarla tanımlarlar: <em>“Ben çok kaygılı bir insanım, ben çok güvensiz biriyim, ben çok yalnız bir insanım.”</em> Bu tanımlarda, merkezde olan duygunun bütün kişiliğe nasıl yayıldığını görebiliriz. Çünkü kaygıya, güvensizliğe o kadar çok yatırım yapılmıştır ki o artık varlığın tamamına dönüşmüştür. Farkındalığımız artar ve içinde bulunduğumuz anda yaşamaya başlarsak ilk olarak dilimiz değişir: <em>“Şu an çok kaygılı hissediyorum, hu yaşadığım şey güvenimi sarstı, bugün çok yalnız hissediyorum. </em>Anda olduğumuzda, yaşadıklarımız artık varlığımızın tama­mını değil, sadece bir parçasını temsil eder. Farkındalığımız arttıkça duygularımızı o anın içinde tutup aramıza bir mesafe koymaya başlarız ve ayrışmayı ne kadar başarırsak hayatı­mız o kadar kolaylaşır. Bu pratiği hayatımıza kattıkça yoğun ve zorlayıcı duyguları o anın içinde değerlendirebiliriz ve duygusal yatırımımızın tamamını orada harcamak zorunda olmayız. Neden kaygıdan, korkudan, güvensizlikten ibaret olalım? Anda kalmayı öğrendikçe zorlayıcı deneyimler bile eskisi kadar yıkıcı etkiler bırakmaz, çünkü artık yeni anda yeni çözümler düşüneceğimize dair bir inancımız oluşmuş- tur. Çaresizlik <em>hissi yeni olaylara geçmişten çözümler arayıp durmakla da ilişkilidir.</em>Anda olmayı deneyimlere şunu anlarız; biz artık dünkü insan değiliz, dün mümkün olmayan şeyler bugün olabilir.</p>
<p>Neye duygusal olarak yatırım yaparsak onda uzmanlaşı­rız. Senelerdir kaygımızdan kaçıyorsak uzmanlık alanımız kaygıdır, ilişkiden kaçıyorsak ilişkidir, öfkeden kaçıyorsak öfkedir. Hayatımızın Önemli bir bölümünü bir insanla ya da duyguyla geçirdiysek bunun üzerimizde yıkıcı etkileri olsa dahi vazgeçmemiz çok zor olur. Biri gelip size <em>“senden bu kaygıyı alacağım ve iyileşeceksin”</em> dese bunun yaratacağı boş­luğu düşünebiliyor musunuz? Tıpkı senelerdir hapiste olan birinin tahliye edilmesi gibi, dışarıda gürül gürül bir hayat var, ama o nasıl yaşanacak bilmiyor. İşte andan geçmişe ya da geleceğe kaçarak kendimize bunu yaparız. <em>Bilinçli tarafımız bunu inkâr etse de bilinçdışı bir şekilde acılarımıza bağımlıyız. </em>Huzursuzluk, endişe, mutsuzluk ve gerginlik hali neredeyse tek harekete geçme yakıtımız olmuş durumda. Halbuki içinde bulunduğumuz anda güzel şeyler olabilir; ağlıyorken birden yerimizden kalkıp bir kahve koyabiliriz, öfke nöbeti geçiri- yorken elimizi yüzümüzü yıkayıp bir dostumuzla buluşma kararı alabiliriz. Bir anda duygusal yatırımımızın ve düşünme biçimimizin yönünü değiştirebiliriz.</p>
<p><strong>ANDA KALMAYI ÖĞRENMEK VE</strong><br />
<strong>SÜRDÜRMEK</strong></p>
<p>Uçuşup duran zihnimize anda kalmayı öğretebiliriz, nasıl geçmiş ve gelecek üzerine düşünmede uzmanlaştıysak aynı şeyi şu an için de yapabiliriz. Atacağımız ilk adım mevcut du­rumumuzu kabul etmektir; evet aşırı düşünme bağımlılığına sahibiz ve düşünmeden duramıyoruz. <em>Düşüncelerimizin yüzde sekseni yaşadığımız anla ilgili değil, tekrar eden ve genellikle olumsuz düşünceler. Burada devam eden döngüyü fark edelim,</em><em>düşündükçe yaşamıyoruz, yaşamadıkça düşünüyoruz.</em> Durma­dan devam eden zihinsel faaliyetin ve hesapların bizi nasıl eylemden alıkoyduğunu görelim. Şimdiki an bize ne veriyor­sa onu kabul etmekle işe başlayalım. îyi-kötü, güzel-çirkin demeden şu an bize ne veriyorsa onu alalım ve kendimize katalım. Bunu yaptığımızda zamanla birlikte akma gücüne sahip oluruz. Akıntıya karşı kürek çekmek yerine akıntıyla birlikte dümeni idare etmek bizi istediğimiz kıyıya daha az çabayla ulaştırır. <em>“Olacak olan oldu ve şu an ne yapabilirim?” </em>Anda olduğumuzda zamanla müttefik oluruz ve yaşadıkları­mızdan dersimizi alıp çekilebiliriz. Böylece tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamamıza gerek kalmaz.</p>
<p>İçimizde acı, öfke, hayal kırıklığı, kaygı vb. uyandığında ve andan koptuğumuzda sakince gözlemlemeye başlayabiliriz. Düşmanca, yok etmeye çalışan ya da küstah ve aşağılayan bir tavırla değil, sakince ve kabul ederek o parçamızı izleyelim. Geçmişte olan ya da gelecekte olabilecek ihtimaller üzerine konuşup duran o sese tanık olalım: Neler diyor? Bizi nelerle korkutuyor? Bizde nasıl yıkıcı etkilere yol açıyor? Yalnızlıkla mı, rezil olmakla mı, parasızlıkla mı, sevgisizlikle mi? Hangi zayıf karnımızla ilgili en çok düşünce üretiyor, sakince onu izleyelim. Zihnimizdeki düşüncelerin etkisini anlamak için bedenimize odaklanalım, düşüncemiz bedenimizde nasıl bir tepkiye yol açıyor? Kalbimiz şükranla mı doluyor? Bedenimiz gevşeyip rahatlıyor mu? Yoksa nefesimiz daralıyor ve karnımız taş gibi mi oluyor? Geçmiş ve gelecek arasında dolaşan zihni­mizin, bedenimiz üzerindeki etkilerini izleyelim. Analiz etme­den ve yargılamadan sevgiyle dikkatimizi an’a davet edelim ve şu soruyu alışkanlık haline getirelim; ju <em>an içimde ne olup bitiyor?</em> Zihnimiz her uçup gittiğinde, düşünme girdabına her kapıldığında bunu sormaya devam edelim. <em>Acılarımızın nasıl geçmişten beslenerek içimize kök saldığını hissedelim, anda o kadar da</em> güçlü <em>olmadıklarına, geçmişi sürekli düşünerek onları nasıl çoğalttığımıza şahit olalım.</em> Geçmişteki hatalarımız hak­kında sürekli konuşan zihnimizin onları nasıl benliğimizin bir parçası haline getirdiğini görelim. Huzursuzluk, endişe, gerilim, üzüntü ve korkunun sürekli gelecekte gezinen; suç­luluk, acı, yakınma, bağışlamama halinin de sürekli geçmişte gezinen zihnimizin bir düşüncesi olduğunu fark edelim.</p>
<p>Beş duyumuzu kullanarak da anda kalma alışkanlığını kazanabiliriz. Etrafımızda akıp giden canlılığa şahit olalım, yargılamadan, yorumlamadan sadece izleyelim. Renkleri, do­kuları&#8230; Sevdiğimiz bir kokuyu içimize çekelim ve içimizde yarattığı duyguları fark edelim. Odamıza dolan ışığa, çevre­mizdeki seslere aynı dikkatle yönelip sadece orada duralım. Zihnimiz konuşmaya devam edecek; onu tekrar odaklandı­ğımız şeye nazikçe çağıralım. Bu egzersizleri yapmaya devam ettikçe dikkat süremiz uzayacak ve iç seslerimiz azalacaktır. Önemli olan sürdürmek konusunda kararlı olmamızdır çün­kü bu tür çalışmalarda genelde şu çıkmaza girilir; <em>asla odak­lanamıyorum/ çok az odaklanabiliyorum, ya ben bunu becere­miyorum ya da burada bir saçmalık var.</em> Emin olabilirsiniz ki hiçbiri değil, alışık olmadığı bir davranışın içinde zihninizin huzursuz olması ve sizi sık sık rahatsız etmesi çok normaldir. Zihnimizin daima tanıdık olanı güvenli bulduğunu ve bizi oraya çekmeye çalıştığını unutmayalım. Bunu kabul edersek hemen pes etmemizin de önüne geçmiş oluruz. Nasıl kıpır kıpır bir bebeğe bir şey gösterirken defalarca tek ra ılıyorsak aynısı zihnimiz için de geçerlidir; <em>Hadi canım, bir kez daha deneyelim, gel şimdi seninle şu sese, gel bu limonun kokusuna odaklanalım.</em> Sakince tekrar kendimizi odaklanmaya davet edeceğiz Akan bir suyun altına elimizi tutarak derimizdeki duyumları gözlemleyelim. Ağzımıza bir üzüm tanesi alarak dilimizin üzerinde tutalım ve bir müddet sadece üzüm ta­nesine odaklanalım. Beş duyumuzu kattığımız egzersizleri çeşitlendirerek anda kalma sürenizi artırabilirsiniz.</p>
<p>Sessiz bir şekilde durmak da bir yoldur. Bütün dikkatinizi sessizliğe verin, bazen kendinizle baş başayken, bazen bir ko­nuşma esnasında sessizliğin ne kadar çok yer kapladığını gö­rün. Eğer konuşmalarda aralara sessizlik girmeseydi ne kadar anlamsız olacağını&#8230; <em>Geçmiş ve gelecek üzerine sürekli konuşun zihnin sizden aldığı sessizliği fark edin.</em> Anda hiç olmayarak durmadan konuşan, sessizliğe tahammülü olmayan parçanızı görün. İçinizdeki sesleri sessizliğe davet edin, dışınızdaki sesler de buna uyumlanacaktır. Anda kalmaya alıştıkça daha dostça bir ilişkiniz olacak ve sessizlik giderek daha az korkutucu hale gelecek.</p>
<p>Nefes egzersizleri de etkili bir yoldur. Dört-sekiz nefesi gibi kolay uygulanan bir nefesle başlayabilirsiniz. İçinizden dörde kadar sayın ve nefes alın, sekize kadar sayarak nefesinizi ve­rin. Her seferinde sadece o an aldığınız nefesinize odaklanın. Düşünceler zihninizde uçuşmaya başladıkça sakince saymaya devam edin, eğer bu sizi o anda tutmaya yetmiyorsa içiniz­den telkinler verebilirsiniz: <em>“Şimdi derin bir nefes alıyorum, burnumdan geçiyor, şimdi nefesim ciğerlerime doldu, bütün bedenim gevşiyor.”</em> Bu telkinler zihne kaymamanıza yardımcı olabilir. Bu egzersizler sırasında kendinize içinizden <em>“sakin ve rahat, sakin ve rahat”</em> şeklinde telkin de verebilirsiniz. Bir sure sonra bu yumuşak telkinleri konuşup duran zihninizin sesinden daha çok duymaya başlayacaksınız.</p>
<p>Tüm bu egzersizlere başlamak ve sürdürebilmek için adanmıştık gereklidir; günlük yaşamımızın içine bunları nasıl adapte edebileceğimizi düşünelim. Her gün birkaç dakikayla başlasak bile sistemli bir şekilde sürdürdüğümüzde bunlar egzersiz olmaktan çıkıp iç sesimizin bir parçası haline gelecektir. Yargısızca ve her gün zihnimizi anda olmaya davet ettikçe geçmişle ya da gelecekle çok daha az meşgul olduğu­muzu göreceğiz. Bu egzersizleri hayatımıza oturtana kadar bir hatırlatıcı çapa oluşturmak da işimizi kolaylaştırabilir, örneğin, telefonunuza her SMS geldiğinde seçtiğiniz bir eg­zersizi beş dakika yapmakla başlayabilirsiniz. Son olarak da bu süreçte <em>yarkındalıgımızı yitirdiğimiz yerlerini zamanların farkına varmak”</em> bize yardımcı olacaktır. Çünkü bunlar te- tikleyici anlardır. Ne oluyor da andan çıkıyoruz, düşünme girdabına giriyoruz ve dürtüsel hareket etmeye başlıyoruz? Dengemizi bozan şey ne? Bunun farkına vardığımızda bizi güvenli halimizden neyin uzaklaştırdığını keşfetmeye başlarız ve böylece o şeyden uzak durmayı deneyebilir ya da ona karşı başka stratejiler geliştirebiliriz. Fırtınaya hazırlıksız yakalan­madığımızda başka türlü davranma şansımız olur.</p>
<p>Anda olmayı öğrenmenin pek çok hediyesi vardır; mut­luluğun ve mutsuzluğun ötesinde bir huzur olduğunu ve bu­nun zaten kalbimizde olduğunu anlarız. <em>Zihnimizden ibaret olmadığımızı ve onu kontrol edebileceğimizi görürüz.</em> Geçmiş ve gelecekle ilgili kaynakları ihtiyaç duyduğumuz kadar ve ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda kullanma özgürlüğüne sahip oluruz. Gerçeği sürekli başka yerde aramamız gerekmez, anda olmayı öğrendikçe onun geçmişe ya da geleceğe gömülü ol­madığını fark ederiz. Böylece canlılığın ve spontanitenin yani gerçek doğamızın bize verdiği gücü kullanmaya başlayabiliriz.</p>
<p>Ayşe Melek &#8211; Sevmek Cesurların İşidir,syf:151-160</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/">Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2024 13:08:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26917</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazıları Allah’a korkudan ibadet/kulluk (teabbüd) eder. Bu kölelerin ibadetidir. Bazıları Ondan bir şeyler istemek için ibadet eder. Bu tüccarın ibadetidir. Bazıları da şükür ifadesi olarak Allah’a ibadet eder. İşte bu hürriyete kavuşanların ibadetidir. Ali b. Hüseyin Hilyetü’l-Evliyâ, 3/134 İbadetin tanımı ve dindeki önemi İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve say­gı göstermek manalarına gelir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/">Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-7187 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-300x199.jpg" alt="" width="335" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-600x399.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz.jpg 700w" sizes="(max-width: 335px) 100vw, 335px" /></a></p>
<p><em>Bazıları Allah’a korkudan ibadet/kulluk (teabbüd) eder. Bu kölelerin ibadetidir. </em></p>
<p><em>Bazıları Ondan bir şeyler istemek için ibadet eder. Bu tüccarın ibadetidir. </em></p>
<p><em>Bazıları da şükür ifadesi olarak Allah’a ibadet eder. </em></p>
<p><em>İşte bu hürriyete kavuşanların ibadetidir.</em></p>
<p><strong>Ali b. Hüseyin </strong><em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em><strong> 3/134</strong></p>
<p><strong>İbadetin tanımı ve dindeki önemi</strong></p>
<p>İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve say­gı göstermek manalarına gelir. Araplar binicisine zorluk çı­karmadan çöküp kalktığı için uysal deveye “baîr muabbad” der. Bu yönüyle dinde ibadet, Allah’a boyun eğmek ve şekil itibarıyla belli bir kalıbı maruf birtakım uygulamaları yerine getirmek demektir.</p>
<p>Kavrama şöyle felsefi bir boyut getirebiliriz: Kelamcılar var­lığı üç kategoride ele alırlar: vâcibü’l-vücûd, câizü’l-vücûd ve mümteniü’l-vücûd. Vâcibü’l-vücûd, varlığı zorunlu olan Al­lah’tır. Câizü’l-vücûd ise varlığı zorunlu olmayan, varlığı yok­luğuna tercih edilen bütün mahlukattır. Bu kısımda var olan­lar, aynı zamanda varlığını yokluğuna tercih eden bir iradenin varlığını gerektirir. Kendisini var eden ve oha irade bahşeden zata minnet duyar. Çünkü haddizatında var olmak bir şükrü gerektirir.</p>
<p>İşte ibadet bir varlık vergisi, varlığa karşı insanın var edene karşı duyduğu minnet duygusunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Varlığın şeklî şükrünü ifade eder. Biraz önceki kelami kategoriyi göz önünde bulundurursak, insanın sonradan yaratılmışlığı ontolojik noksanlığını gerektirir. Bir yokluk ge­çirmiş olması ve varlığını başka şeye borçlu olması hali insanı eksik kılar. Aslında insandaki inancın kaynağı budur. Bun­dan dolayı insanın ibadetten dûn olması düşünülemez. İnsan mevcudiyetini medyun hissettiği bir menşee yönelir, ona in­kıyat eder. İnsanın bu ontolojik noksanlığı mutlaka bir şeylere boyun eğmeye meyilli olmasının sebebidir.</p>
<p>Tüm zaman ve toplumlarda, semavi veya gayrisemavi bütün inançlarda toplumun, kendi kültür şartları çerçevesinde mut­laka bir tazarru ve niyaz hali olmuştur. İnsanlar kendinden daha güçlü ve mükemmel olduğuna inandığı kimseye karşı hep başı yerde olmuştur. Dolayısıyla farkında olsun ya da ol­masın, aslında her insan ibadet eder çünkü insandaki şükran duygusu fıtri ve cibillîdir. İşte ibadet de insandaki bu şükran duygusunu tamamlayan ve ruhu mutmain kılan şeydir.</p>
<p><strong>Vahiy ve ibadet ilişkisi</strong></p>
<p>İbadetin, Allah’ın insana tenezzülü olan vahyin mukabelesi olduğunu bilmek önemlidir. Allah’ın insanla iletişimi inte- raktif bir ilişkidir. Allah’tan kula uzanan kısmı vahiy, kuldan Allah’a uzanan kısmı ise ibadettir. Hz. Peygamberimiz [s.a.v.] Hira’da önce ibadetle irtibata geçti ve sonra vahiyle mukabele gördü. Bu yönüyle ibadet, yağmuru oluşturan yoğunlaşma­yı, dua da bu yoğunlaşmayı atmosfere taşıyan buharlaşmayı ifade eder. Ardından vahiy bir yağmur gibi sağanak sağanak yağmaya başlar. Evet, ibadet ruhun yoğunlaşması ve iman iddiasının ispatıdır. îmanın tecessüm etmiş halidir. Zat-ı uluhi- yetle irtibatı sağlamada ibadet çok önemli bir vasıtadır ve hat­ta en büyük fırsattır. Namaz bu sebeple müminin miracıdır.</p>
<p>Meselenin bir başka veçhesi, şükür ve talep dengesidir. Ha­liyle, insanın sahip olduğu veya sahip olmayı istediği bütün özellikler varlığına yani zatına zait özelliklerdir. Varlığın şük­rünü eda edememiş bir insanın zatına zait bir güzelliği -me­sela mutluluğu ya da zenginliği- talep etme hakkı olamaz. Halbuki insan kendini yoktan var edene, ona varlık bahşede­ne teşekkür etmesini bilse, Allah ondan hiçbir şeyi esirgeme­yecektir. Kaldı ki mutluluk her şeye sahip olmak değil, sahip olunan şeylerin kıymetini bilmektir. Peki ya kıymet bilmek nedir? Elbette kıymeti insanı takdire götürür ki şükür budur: kıymeti takdir etmek O halde ibadetler temelde varoluşumu­zun bir teşekkürüdür.</p>
<p>Diğer yandan, sahip olduklarıyla mutlu olamayanı hiçbir şey mutlu edemez. İbadet, insanın sahip olduklarına duydu­ğu rıza ve memnuniyetin ifadesidir. Eğer insan sahip olduğu şeylerden ibaretse, öyleyse sahip olduklarını kaybettiğinde kendini korkunç bir boşluğun içinde bulacaktır. Bu yüzden insan evvela varlığının farkında olmalı, bir varlığa sahip oldu­ğunu bilmeli ve en başta bunun şükrünü yerine getirmelidir. Dolayısıyla ibadet etmek için illa bir nimete nail olmayı bek­lemek icap etmez. Ayrıca genelde düşünülenin aksine, iba­dette moral, motivasyon ve istek gibi hallerin mevcudiyeti de aranmamalıdır.</p>
<p><strong>Mahlukatın Hâlikine minnet borcu</strong></p>
<p>Bu konuda şu gerçeğin fark edilmesi önemlidir: Aslında Al­lah’a karşı borcunu ödeyemeyeceği için insandan istenen sa­dece verilen nimetlere minnet duymasıdır. Din, “borç” manasındaki <em>deyn</em> kökünden gelir. Bu anlamda, evet, din insanın varlık borcudur. Borç geçici bir durumu ifade eder fakat din sürekli borçlu olma halidir. Zira borcu ödemek için de yine borca ihtiyacımız var, öyle değil mi? Çalacağımız kapı hep aynı kapı. Borçla borç ödenmeyeceğinden, bizden istenen da­ima borçlu olduğumuza dair bir bilinç, başka deyişle minnet duygusudur. İbadet insandaki minnet duygusunu bütün kai­natın sahibi ve maliki olan Allah’a yönlendirir.</p>
<p>Bu noktada İslam’ın tahfif prensibini unutmamalı. Malum, kimi kavimlerde bedene azap vermek ibadet olarak kabul edilmiştir. Bir uzvu kesmek ya da kırmak gibi eleme ve azap etmeye dönük uygulamalar&#8230; Aksine İslam’da bedenin aciz kalacağı durumlarda ibadetlerde tahfif söz konusudur. Hatta İslam’da insanların hoşuna gidecek söz, hal ve davranışlar bile ibadet kabul edilebilir. Temelde bir şeyi ibadet yapan husus, ona yüklediğiniz anlam, amaç ve niyettir.</p>
<p>Az önce insanın eksikliği konusuna değinmiştik. Sonradan yaratılmışlığın bir özelliği olan ontolojik eksiklik, aynı za­manda bir maksada uygunluğu gerektirir. Yani varlığı başka­sına bağlı olmak, bir amaca duyulan ihtiyacı meydana getirir. Var olan her şey bir amaç için yaratıldıysa, ibadet bu amaca hizmettir. Ya diğer varlıklar? Onlarda durum nasıldır? Pekâlâ, iradesiz varlıkların da ibadeti vardır. Ayetler bu noktada açık­tır: “Göklerde ve yerlerdeki her şey Allah’ı tespih etmekte­dir?’<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[7]</sup></a> “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’na hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Ağacın ibadeti meyve vermek, arının ibadeti bal vermek, ine­ğin ibadeti süt vermektir. Bunun için yaratılmışlardır. İnsanın yaratılış gayesi de ibadet etmesidir. Şu var ki, insanın ibadeti arının, ineğin ve ağacınki kadar basit ve belli bir şeyle sınır­lı değildir. Çünkü insanın fonksiyonları çok geniştir. Varlık hiyerarşisinde insanın altında olan bütün varlıkların yaratılış amaçları insanı besler, ona hizmet eder; tabir yerindeyse insa­na ibadet eder. însan da Allah’a ibadet eder. Zaten ibadet ke­limesinin kökünde kendinde olanı ortaya çıkarma gibi bir an­lam da bulunur. Böylelikle istenir ki insan özünü ortaya koy­sun, özgür iradesinin hakkını vererek ilahi koroya dahil olsun.</p>
<p>Borç kısmına dönecek olursak, ibadet insanın sadece Allah’a borçlu olmasını ve O’ndan başka hiçbir makam ve mevki kar­şısında serfuru etmemesini sağlar. Bu açıdan insanı insana bo­yun eğmekten kurtarır. Öyle ya, ben kimim, beni kim var etti? Bir ırmak misali akıp giden bu hayat beni nereye sürüklüyor? Tek zerreden küreye, habbeden kubbeye kâinattaki her şey bir amaca hizmet ederken, bir maksat için yaratılmışken, ben ne için var edildim? Bu soruları sormamış, varlık sancısı yaşama­mış bir insan, gerçek manada ibadetin hikmetini keşfedemez.</p>
<p>Bir bütün olarak din, insanın yaratılış amacına uygun yaşa­ması ise, ibadet bu yaşamı sürekli denetleyen mekanizmadır. İnşam buna uygun formata sokar. İbadeti terk eden, ilahi çekim alanından, kişiye tesir eden hal ve hislerden mahrum olur. Zamanla vicdanının körelmesi, içinden gelen sesi duya­maz olması bundandır.</p>
<p><strong>İbadetin şahsi vecibeler dışında sosyal ve hukuki boyutu</strong></p>
<p>Bu noktayı aydınlatmak için kelimenin kökenine daha ayrıntılı bakmak gerekiyor. Etimolojik olarak ibadet sözcüğünü ele aldı­ğımızda, iki ayrı baptan iki ayrı manaya geldiğini görürüz. <em>Abd </em>kökünün iki türevi vardır: İlki sülasi mücerret, birinci baptan gelen <em>abede-yabudu</em> kalıbıdır. Manası bildiğimiz şekliyle iba­dettir. İkincisi ise kelimenin beşinci baptan gelen <em>abude-yabüdü </em>türevidir. Manası “abd olmak” yani kul olmak, kulluk etmektir. Bu kalıcı bir özelliktir ve arızi bir durumu ifade etmez.</p>
<p>Kur an-ı Kerim aynı kökten gelen kelimeyi iki ayrı bapta ve iki manada da kullanmıştır: birinci bapta ibadet etmek, tazim, saygı, boyun eğmek; beşinci bapta kulluk yapmak, itaat etmek. Baplar manaları gibi isimlerini de mastarlarından aldığından, birincisi ibadet ile İkincisi ubudiyet ile ifade edilir. Kalıcı an­lamıyla yaklaştığımızda, ibadet ubudiyetin pratiğidir. İbadet ubudiyeti ispat eder. İnsan ibadetle kul olduğunu gösterir. So­nuçta bunlar birbirlerini reddetmez.</p>
<p>Hemen burada ifade etmek isterim: Bilhassa son zamanlarda çoğalan, “İslam ibadet değil, ubudiyet dinidir,” benzeri iddia­ların çok yersiz ve mesnetsiz olduğunu düşünüyorum. Bu tam bir savrulma halidir. İbadetin yeri için asla inkâr da tasgir de söz konusu olamaz. İbadet bir dinin olmazsa olmazıdır. Bu­nun yanında dini ibadetten ibaret de sayamayız. İnsanın dinle münasebeti ibadetle son bulmaz. Aksine ibadetle başlar.</p>
<p>Özetle, ibadet dinin belli başlı ritüellerini yerine getirmek, ubudiyet ise bir karakter sergilemektir. İbadet bir durum h<u>alin</u>i, ubudiyet ise bir duruş halini ifade eder. Ubudiyet bir yaşam tarzının adıdır. Hayatı kulluk ekseninde yaşamak de­mektir. Bir insana terzi dersiniz, lâkin onun sürekli bir şeyler dikmesi gerekmez. Dikim yapmadığı zamanlarda da o kişi terzidir. Tıpkı tıraş etmek ile berber olmak arasındaki ilişki gibi, veyahut şiir yazmadığı zamanlarda da kişi şairdir.</p>
<p><strong>Hayatı ibadete dönüştürmek</strong></p>
<p>Hz. Peygamber [s.a.v.] önceleri Hira’da ibadetle meşguldü. Va­hiy onu oradan dünyayı mamur etmek üzere şehre indirdi. O, Mescid-i Nebevî’nin inşasından önce veya inşası sırasında Medine’de Yahudi pazarına alternatif bir pazar kurdu. Mes­citle birlikte medrese inşa etti. Bütün bunlar bize neyi göste­riyor? Din insanın hayatı ibadet kılmasını sağlar, kişiye bunu salık verir. Zaten önemli olan da hayatı ibadete dönüştürebil- mektir ve bu gayet de mümkündür. Öyle ki İslam, bir insanın hanımıyla yaşayacağı cinsel ilişkiden bile sevap alacağını söy­leyen bir dindir.</p>
<p>Eğer ibadeti bildiğimiz anlamda ritüele indirgersek, “Ben cin­leri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım,”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[9]</sup></a> ayetini sabahtan akşama kadar mescitten dışarı çıkmamak şek­linde anlamamız gerekirdi ki dinin gayesi bu olamaz. Öyleyse ibadet, somut birtakım uygulamalardan öte insanın yaratılış formuna uygun davranmasıdır. Dağlar nasıl ki yeryüzünün sağlamlaşması için bir anlamda çivi mesabesindeyse, ibadetler de hayatın içine yerleştirilmiş ve hayatın tamamını anlamlan­dırmayı ve müstakim kılmayı sağlayan bir dağ hükmündedir.</p>
<p>Konu Sünnetullah ya da tabii yasalar üzerinden daha iyi an­laşılabilir. Biliyoruz ki sabit ve statik olan âlemin bir hareket planı, saat gibi işleyen bir düzeni var ve bu asla şaşmaz. Çünkü bu işleyiş onun fitratmdandır. Bunun karşısında bir de dina­mik ve iradeli olan bir âlem vardır. İnsan bu âlemi temsil eder. Allah insan için de bir kanun tayin etmiştir, yani onun da bir tabiatı bulunur. İşte ibadet, insanı bu ilahi koroya senkronize eder. Belli bir ahenk ve düzen içerisinde saat gibi işleyen evre­ne ayak uydurmasını sağlar: Sabah namazında güneşle doğar, akşam namazında güneşle batar; öğle namazıyla güneş gibi zirveye ulaşır, yatsı namazıyla gurubu hisseder&#8230; Görüldüğü üzere ibadet âlemle insan arasındaki işaretleşmelerdir. He­men bütün ibadetler bir zamana mazruf oluşturur. Zamanla doğrudan alaka içerisindedirler.</p>
<p><strong>Topluma iyilik duygusu olarak yansımayan ibadet ya da ubudiyet</strong></p>
<p>Bir kere ibadetin maksadı insanı kul yapmak olduğuna göre, insandaki güzel hali artırmamış ibadet kesinlikle makbul de­ğildir. Maûn suresi müşriklerin namazından bahsederken veyl eder: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namaz­larını ciddiye almazlar.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[10]</sup></a> Evet, onlar namazın dış formunu yerine getirirler. Namazlarının insanlar tarafından görülen kısmı tamdır lâkin ruhu yoktur. Bu noktada merhum Mev- dûdî, “İbadetlerin de insanlar gibi bir ruhu, bir de bedeni var­dır,” der. Ruh hayat kaynağıdır. Kendisinde hayat olmayan ibadet, başkasına hayat veremez.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim bir başka yerde kurban ibadetiyle ilgili aynı şeyi söyler: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız ulaşır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[11]</sup></a> Bu ayet, ibadetin dış for­munun birinci dereceden önem ifade etmediğini açıklar. Aynı şekilde “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirme- niz[den ibaret] değildir,”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[12]</sup></a> buyrulur. Ezcümle esas olan, öze odaklanmaktır. Zira ibadetten ubudiyet hasıl olmuyorsa, iba­det kişinin gündelik hayatına etki edemiyorsa, yapılan ibadet ruhtan yoksun demektir.</p>
<p>Bugün dine çağrı yapılırken sanki bir örgüte çağrı yapılıyor­muş gibi bir dil ve üslup kullanılıyor. Halbuki doğası gereği din, insanı kendine çağırır. O, insani bir yere götürmez, bila­kis kendine getirir. Çünkü din anlamın ta kendisidir. Yaşama hikmet ve irfan katar. Bu bakımdan ibadetler kişinin ubudiyet ve dindarlığını rehabilite eder.</p>
<p>Filhakika ibadet ve yaşantı arasındaki çarpık anlayış ve teza­hürler, ibadetin fonksiyonlarına parçacı yaklaşmaktan kay­naklanıyor. Gerçekte ibadetlerin bir kısmı ferdin içine yönelip sübjektif kişiliğini imar etmeye, bir kısmı da dış dünya ile iliş­kisini düzeltmeye yöneliktir. Böylelikle insanın iç ve dış ilişki­lerini bir kıvama koyan fonksiyonları vardır ve bu açıdan bir bütün teşkil eder. Bir tarafı ihmal edilmiş ibadetlerin kâmil bir insan ortaya çıkarması imkânsızdır. Aksine parçalanmış ibadet dünyası, parçalanmış bir şahsiyet meydana getirecektir. Ferdin psikolojisi ile sosyal yönünün bir ahenk içerisinde uyumlu ol­ması ancak ibadetlerin bütün olarak icrasına bağlıdır.</p>
<p>Bildik bir misale başvuralım: Motor akılden beslenirken akıl de motordan beslenir. Akılde marş motorunu çalıştıracak enerjinin var olması gerekir ki bu enerji, genel enerjinin kay­nağını harekete geçirebilsin. Nihayetinde akıl yeniden motor­dan beslenmiş olur. Aynı şekilde ibadet her şey demek değil­dir fakat bütün kulluk yani her şey ona bağlıdır. Bu zaviyeden ibadet kulluğun dinamosudur. Dikkat ederseniz, periyodik ve istikrarlı bir süreçten bahsediyoruz. Bunun hikmeti nedir? ibadetler, onlardan koptuğumuzda ruhumuzda oluşabilecek gevşemeyi önler. Ruh yoğunlaşması ve manevi gerilim tabii olarak gevşemenin önüne geçer.</p>
<p>Özellikle ibadetlerin tek bir sefere mahsus olmayan ve sürekli tekrar eden periyodik mahiyeti, insanın iradesini terbiye etme­de eşsiz bir yere sahiptir. Ne olursa olsun, günde beş defa ak­satmadan ve iradesini kullanarak ibadet eden kişinin bir yer­den sonra iradesinin terbiye olmaması ve kişinin bu iradenin öznesi haline gelmemesi imkânsızdır. Bu bağlamda ibadetin kulluğun garantörü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kulluğun diğer yükümlülükleri de ibadetle terbiye edilmiş bir iradeyle birlikte çok daha düzgün bir şekilde fiiliyata kavuşmuş olacak­tır. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki bağlamında ailesine, ak­rabalarına, arkadaşlarına hatta etrafındaki bitki ve hayvanlara karşı sorumlu davranması da bir ibadettir. İnsanın yaptığı bü­tün iyi işler salih amel kategorisinde değerlendirilebilir.</p>
<p>Öte yandan, ibadetin âdete dönüşmesi vartasına işaret etmek gerekiyor. Bütün ibadetlerin temelde bir iradenin varlığını gerektirdiğini söyledik. İbadetlerin insanın iradesini güçlen­dirdiği doğrudur. Mütemadiyen devam eden bir davranış sayesinde irade insanın kontrolüne girer fakat bunun da bir tehlikesi vardır: bir noktadan sonra ibadetlerin âdetleşmesi sorunu. Âdet haline gelmiş davranışlarda şuur ve idrak devre dışı kalır. Bu, iradeyi felç eden bir husustur. Demek oluyor ki ibadetlerin âdetleşmesiyle ibadetten hasıl olan fayda tama­men yok olur, ibadet bir yandan iradeyi güçlendirirken, diğer yandan âdete dönüşerek iradeyi atıl hale getirebilir. Bunu aşmak için insanın daima nefis muhasebesini yapması ve sa­mimiyet sınavını vermesi gerekir. Çünkü müteaddit şekilde vurguladığımız üzere, ibadet hali mütemadiyen iç sorgu ve arayışla beslenmesi gereken dinamik bir süreçtir.</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:23-32</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[7]</a> Haşr, 59:1.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[8]</a> îsrâ, 17:44.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[9]</a> Zâriyât, 51:56.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[10]</a> Maûn, 107:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[11]</a> Hac, 22:37.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[12]</a> Bakara, 2:177.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/">Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şikayeti Bırak, İşine Bak!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 13:39:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şikâyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şikayet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26343</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu devirde yaşamış bir Allah dostu doktora gider. Doktor so­rar: “Şikâyetiniz nedir efendim?” O büyük zât cevap verir: “Şikâ­yetimiz yoktur, derdimiz vardır.” Bu sözdeki mânâyı kavrayan kulluğunu kavramış demektir. Tabii ki bu, acı tatlı her şeyi Rab- binden bilen râzı olmuş bir kulun sözleridir. Bir de kendimize bakalım. Nereye baksak, neden bahsetsek, nereye gitsek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/">Şikayeti Bırak, İşine Bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23289 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-300x154.jpg" alt="" width="378" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-300x154.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887.jpg 680w" sizes="(max-width: 378px) 100vw, 378px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu devirde yaşamış bir Allah dostu doktora gider. Doktor so­rar: “Şikâyetiniz nedir efendim?” O büyük zât cevap verir: “Şikâ­yetimiz yoktur, derdimiz vardır.” Bu sözdeki mânâyı kavrayan kulluğunu kavramış demektir. Tabii ki bu, acı tatlı her şeyi Rab- binden bilen râzı olmuş bir kulun sözleridir. Bir de kendimize bakalım. Nereye baksak, neden bahsetsek, nereye gitsek ya ken­dimiz şikâyet ediyoruz ya da başkalarının şikâyetini dinliyoruz. Evde şikâyet, sokakta, çarşıda, taziyede, mescidde, okulda şikâ­yet&#8230; Gelirimizin azlığından, arabamızın eskiliğinden, mobilya­mızın demodeliğinden, televizyon kanallarının saçmalığından&#8230; Hayattaki hemen her şey şikâyet konusu.</p>
<p>İş kendimizden çıkıp toplum ölçeğine gelince şikâyetin ölçeği de değişiyor. Eğitim sisteminden, hastanelerden, trafikten, mahke­melerden, ekonomiden şikâyet ediyoruz. Herkes ediyor, her yer­de ediyor. Hatta günlük konuşmalarımız neredeyse tamamen bu şikâyetlerden oluşuyor. Kendimizden şikâyete başlarsak hemen sistemden şikâyete geçiyoruz. Sistemden şikâyet edince de he­men mevzuyu kendimize getiriyoruz.</p>
<p>Şimdi öyle de geçmişte farklı mıydı? Meselâ Fuzûlî divanına ba­kalım. Bakın Fuzûlî’de kaç çeşit şikâyet var? Aşktan, sevgiliden, gönülden, gamdan, ayrılıktan, yalnızlıktan şikâyet&#8230; Bahttan, dünyadan, hâlinden şikâyet. Âhtan bile şikâyet var. Gözyaşın­dan, akıldan, kendisinden, başkasından, halktan şikâyet var. Hatta gözden, saçtan, kandan bile şikâyet var.</p>
<p>Evet, büyük ârif Fuzûlî birçok şeyden şikâyet eder ama dermanın da ne olduğunu çok iyi bilir. Her şikâyetten sonra işi yine Allah’a bağlar. Şu beytine bakalım:</p>
<p><em>Ey dil ki hecre düzmeyib istersin ol mehi </em></p>
<p><em>Şükr et bu hâle yoksa gelir bir belâ sana.</em></p>
<p>Yani: “Ey gönül, ayrılığa dayanamayıp o ay gibi sevgiliye kavuş­mayı dilersin. Hâline şükret yoksa başına bir belâ gelir.”</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed de “Avnî” mahlâsıyla yazdığı bir şiirinde şöyle der:</p>
<p><em>Cevr-i dilber tan-ı düşmen sûz-ı firkat zaf-ı dil </em></p>
<p><em>Türlü türlü derd içün yaratmış Allahım beni.</em></p>
<p>Şunu diyor: “Ne çok derdim yar: Sevgilinin yaptığı eziyetler, düş­manın ayıplaması, ayrılığın acısı, gönlümün zayıflığı. Kısacası Allahım beni türlü dertlere uğratmak için yaratmış.”</p>
<p>“Şikâyet” kelimesi, “yakınmak” anlamına geliyor. Bu ise “yak­mak” fiilinden gelir. “Kendi kendini yakmak” demek. Demek ki “yakınmak” bizim dilimizde “içi beni, dışı seni yakar” deyimin­deki anlama yakın bir şey. Ama bu yanmak aşk ateşiyle yanmak gibi bir şey değil. îçten içe hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, hu­zursuzluk, tatminsizlik duygusu&#8230; İstediğimiz, hak gördüğümüz, ihtiyaç duyduğumuz şeylerden mahrum kalmaktan doğan bir sı­kıntılı hâl&#8230; Kimi için de bir hedeften, bir idealden, bir hayalden uzak kalmaktan doğan hoşnutsuzluk.</p>
<p>Şikâyet sorunlardan edilir. Biz bugün her can sıkıcı, olumsuz şeye “sorun” deyip geçiyoruz. Oysa “mesele, dert, endişe” gibi birçok kelime var. “Dert” kelimesi sözlükte “üzüntü, hastalık, ağrı, sorun, kaygı” anlamlarına geliyor. Farsça kökeninde “elem, keder, hastalık” demek Şikâyet ile irtibatlı pek çok kavram var: Endişe, nedamet, hüsrân, hicrân, kâbus, hafakan, gam, cevr, gussa, teessüf, teessür, ve­him, buhran, mâtem, gaile, melâl, ıztırap, ye’s, efgân, mihnet, kahr, sitem, keder, tasa, kaygı, üzüntü, kasvet, inkisar, hüzün, elem, enduh, kudûret, sıkıntı, dilhûn, cefâ, belâ, düşvâr, âh, zahm, illet, feryâd&#8230;</p>
<p>Dert çok, şikâyet de&#8230;</p>
<p><strong><em>Şikâyetçilik Hastalığı</em></strong></p>
<p>Peki, günümüzde evimizde, sokakta, iş yerinde, okulda, ticarette, siyasette şikâyet edilecek şeyler yok mu? Elbette var. Hem de çok.. Çevremizdeki bu kadar sorunu görmezden mi gelelim? Elbette ha­yır. Ama sorunu görmek bir şeydir, soruna takılıp kalmak ayrı bir şey. Görmek halletmenin yarısıdır. Ama takılmak insanı çaresiz bı­rakır. Şikâyeti dert olarak görüp çözüm aramak bir şeydir, şikâyeti âdet edinmek bambaşka bir şey. Bir sorundan sürekli bahsetmek onun çözümünü kolaylaştırmaz, aksine olduğundan daha da bü­yük gösterir. Hele bizim gibi çok konuşup az iş yapılan bir toplum­da. Daha doğrusu konuşmanın bizatihi iş sayıldığı bir toplumda&#8230;</p>
<p>Memnun olmadığımız pek çok şey var elbette. Kendimizden, ai­lemizden, çevremizden, işimizden, toplumdan, sistemden, dün­yadan kaynaklı o kadar çok mesele var ki şikâyet etmemek elde değil. Ama şikâyet ile beraber ve şikâyetten sonra ne yapıyoruz? Asıl mesele bu. Eğer eğitimden siyasete, sanattan çocukların ter­biyesine kadar şikâyet ettiğimiz birçok konuda hiçbir şey yapma­dan sadece konuşuyorsak burada bir sıkıntı var. Bu şikâyetçilik denen hastalığa giriyor.</p>
<p>Şikâyetçilik en yaygın hastalıklarımızdan birisi. Zamanımızı, ömrümüzü, enerjimizi şikâyetlere harcayıp duruyoruz. Bu şe­kilde toplumun ağıt korosuna katılıyoruz. Çünkü herkes şikâ­yet ediyor. Biz aslında çocukluğumuzdan itibaren evde, okulda, sokakta, çarşıda, işyerinde bir nevi şikâyetçilik eğitimi alıyoruz. Hâlbuki bu boş işe verdiğimiz saatleri kendimizi geliştirmeye, bilmediklerimizi öğrenmeye, eksiklerimizi tamamlamaya harca- saydık bu olumsuz ortamda en azından kendimiz adam olurduk.</p>
<p>Aslında şikâyeçilik, diğer pek çok başka sorunu büyük bir kılıf­tır. En başta kendine düşen işi başkalarına yükleme eğilimi gelir. Eğitimin iyi değil mi? Senin değil, sistemin kabahatidir. Trafikte saçma hareketler yapanlar mı var? Sen doğrusun ama düzen ya­muktur. Sistem, düzen gibi kelimeleri kullanarak üzerimizdeki sorumluluğu da başkalarına atıyoruz. Böylece şikâyet ettiğin ku­surun sende olmasını normal gösterirsin.</p>
<p>Şikâyetçilik, emeksizlik demektir. Konuşup durduğun sorunlar­la ilgili iş yapmak zorunda kalmazsın. Üstüne üstlük bu şekilde senin o meselede kabahatinin olmadığını ispatlarsın. Çünkü bir ayıbı işleyen herhâlde o ayıptan bahsedilmesini istemez. Bu şekilde şikâyetçilik insanın kendini temize çıkarmasının da kestirme bir yoludur. Şikâyet edersen kimse senden onu düzeltmeni istemez.</p>
<p>Şikâyetin imâ ettiği “yandık bittik” mantığı herkesin bir kurtarıcı beklemesinin ön şartıdır. Yani ben bir şey yapmayayım, şikâyet ettiğim kusur bende de var iken başkalarını suçlayayım, sonra da “bizi ancak filanca kurtarır” diyerek yükü başka birisinin sırtına bindireyim. Bu apaçık bir kolaycılık ve bedavacılıktır. Kişi gayret ettiği kadar kuldur. Allah&#8217;ın takdiri içinde binlerinin gelip genel işleri düzeltmesi, kulun kendini düzeltme mecburiyetini boşa çı­karmaz.</p>
<p>Şikâyetçiliğin bir başka önemli sebebi ise boş beklentiler veya tûl-i emeldir. Yani hakkı olmayan, haddi olmayan, gerçek olmayan hevesler ve hayallerle hayatı geçirmek Dünya sonuçta bir sıkın­tı yeridir, bir mihnethâne, bir çilehânedir. Rabbimiz buyuruyor: “Behemehal sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mah­sul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2:155). Dolayısıyla bu dünyada bitmeyen bir rahatlık ve hoşluk aramak abestir. Böyle başlayanlar için hayatın her anı insana batar. Beklentiler ile gerçekler arasında uçurum olunca insanda tatminsizlik ortaya çıkıyor. O zaman da veryansın&#8230; Elindekinin kıymetini bilmeden ötede kurduğu bir hayal ile kıyaslayarak öm­rünü geçirenler asla tatmin olamazlar, mutluluğu bulamazlar.</p>
<p>Şikâyetçilerin çoğu gayretsiz olanlardır. Bunlar hem iş yapmaz­lar, hem sorunları çözmeye çalışmazlar hem de sabırsızlık gös­terirler. Kendileri için hayırlı mı, şerli mi olup olmadığını bil­meden sürekli nefislerinin arzu ettiğini isterler hem de bir an önce olsun isterler. Hâşâ sanki Allah onların emrindeymiş gibi. Uyanık bir kul, Allah’ın o sabırla gayret ettiği müddetçe nimetini artıracağını bilir.</p>
<p>Ebû Hureyre’nin [ra] rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber [sav] buyurdu: “Mümin, sürekli olarak rüzgârın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mümin, devamlı belâlarla baş başadır. Mü- nafıkın misali de çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz?&#8217; (Buhârî). Bir gün Hz. Âişe validemiz [ra] bir omuz örtüsü ile kalın bir peştemal çıkardı ve: “Resûlullah [sav] bu ikisi arasında vefat etti.&#8221; dedi (Buhârî). Hep Resûlullah Efendimiz (sav] ve ashabının hayatının zorluklarından bahsederiz. Ama biz en ufak bir sıkıntıda hemen şikâyete, hatta isyana başlarız.</p>
<p>Demek ki dünya gerçeğini unutmamak lazım. Dertler bu dün­yanın hamurunda vardır. Güzel bir söz var: “Derdin içinden çıkamıyorsan derdi içinden çıkar” diye. Gerçekten Allah derdi adamına göre verir. Dağına göre kar, adamına göre imtihan ve­rir. Bir kere bize verilen sıkıntı bizim hak ettiğimiz sıkıntıdır. Biz de o sıkıntıya tahammül ederek, sabrederek, gayretle üstesinden gelmeye çalışarak kulluğumuzu çoğaltırız. Allah’a yakınlaşırız. Dert aynı zamanda Allah’ı hatırlatıcıdır. Dertler olmasa Allah’ı zor hatırlarız. Dua, niyâz aklımıza bile gelmez. O yüzden aslında dertler insanın öğretmenidir. Şükrü, sabrı ve sebatı öğretirler.</p>
<p>Bir gün şeker hastası birisi bir dükkâna gitmiş. Orada esnafla soh­bet ederken şeker hastası olduğunu söylemiş. Esnaf: “Aa, çok kötü bir hastalık.” deyince o kimse: “Öyle deme abi. Hastalığı da veren Allah’tır. Allah’ın verdiği şey kötü olmaz. Aksine her hastalık in­sanın bir eksiğini gidermek üzere verilir. Meselâ ben şeker hastası olmadan evvel çok sabırsızdım. Ama bu hastalık sabır gerektirdi­ği için ben de yavaş yavaş sabrı öğrendim.” demiş. Doğru sözdür.</p>
<p>Dünyada insan ancak çile çekerek olgunlaşabilir. Hep söylerim: “Dertli insan iyi insandır.” Ama neyin derdi? “Niye zengin deği­lim, meşhur, makâmlı, güçlü değilim” diyerek dertlenen değil. “Ben niye hâlâ iyi bir kul olamadım, hâlâ çok eksiğim var.” diye kendini sigaya çeken insan&#8230; Tarihte büyük adam dediklerimiz hep çile çekmiş adamlardır. Çile tarlayı süren saban gibidir. O tarla sürüldükten sonra gayret tohumu ekilirse Allah oraya bere­ket ve rahmet verir.</p>
<p>Dertsiz bir insan yoktur. Arayan boşuna arar. Eski zamanlarda bir sultan hastalanmış. Ölecek raddeye gelmiş. Hikmet ehli, “Dertsiz bir adamın gömleğini getirip sultana giydirin. Ancak böylece bu hastalıktan kurtulabilir?* demişler. Onun üzerine padişahın adam­ları bütün memleketi gezmişler, aramışlar, sormuşlar ama dertsiz bir insan bulamamışlar. En son bir ağacın altında neşeyle kaval çalan bir çoban görmüşler. “Bu adam dertsiz birine benziyor” deyip yanma gitmişler. Sormuşlar: “Hiç derdin var mı?” Çoban: “Yok, Allah’a şükür” demiş. Onun üzerine padişahın adamları se­vinmişler. “Hadi o zaman çıkar da gömleğini bize ver” demişler. Çoban: “Benim gömleğim yok ki. Hiç de olmadı” demiş.</p>
<p>Demek ki dünya dert, sıkıntı, çile yeridir. Hep rahatlık aramak boşunadır. Elindekiyle, takdir edilenle mutlu olmayı bilmek ge­rekir. <em>“Elhamdülillah ala külli hâl”</em> yani “her halde Allah’a ham- dolsun” demeyi öğrenmek gerekir.</p>
<p>Şikâyetçilikte tehlikeli başka bir yön var. Sürekli şikâyet eden kişi başma gelenlerin, elinde olanların, yaşadıklarının sonuçta Rab- bimizin takdirinin sonucu olduğunu unutmuştur. Oysa Allah’ın hayrı ve şerri verdiğini, hepsinde bizimle ilgili hayırlı bir yön olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden veliler şikâyet değil şükür insanlarıdır. Belâya da şükrederler çünkü beterin beteri, imtihanın imtihanı vardır. Her mihnet, her sıkıntı onları uçuru­mun kenarından çekip alan bir iptir. Allah’ın ipidir. Yunus Emre bunu ne güzel ifade etmiş:</p>
<blockquote><p><em>Câna cefâ kıl ya vefa</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ya derd gönder ya deva</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Hoştur bana senden gelen</em></p>
<p><em>Ya hilat ü yâhûd kefen</em></p>
<p><em>Ya tâze gül, yâhûd diken</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Gelse celâlinden cefâ</em></p>
<p><em>Yâhûd cemâlinden vefâ</em></p>
<p><em>İkisi de câna safâ</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ger bağ u ger bostân ola</em></p>
<p><em>Ger bend ü ger zindân ola</em></p>
<p><em>Ger vasi ü ger hicrân ola</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ey pâdişâh-ı lemyezel</em></p>
<p><em>Zât-ı ebed, Hayy-ı ezel</em></p>
<p><em>Ey lütfü bol, kahrı güzel</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ağlatırsın zarı zârı</em></p>
<p><em>Verirsen cennet ü huri</em></p>
<p><em>Lâyık görür isen nârı </em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş. </em></p>
<p><em>Gerek ağlat, gerek güldür </em></p>
<p><em>Gerek yaşat, gerek öldür </em></p>
<p><em>Âşık Yûnus Sana kuldur </em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p></blockquote>
<p>Şikâyetçiliğin bir sebebi de sabırsızlıktır. Sabır, zaman ile ilgili bir kavram. Arzu ettiğin ile elde ettiğin arasındaki mesafedir. Bu arayı, beklemeyi, ummayı Allah’a bağlayan sabretmiş olur. Sabır Allah’tan başkası için yapılan bekleme değildir. Çıkarı için, nefsi için sabreden olmaz mı? Vardır, hem de çoktur ama bunun o kişiye ne dünyada ne de âhirette bir faydası olmaz. Kişi ancak Allah için çile çeker, sabreder. Ama unutmayalım ki sabır sebat ile beraberdir.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz [sav] buyurdu: “Sabır ışıktır.” Demek ki sı­kıntılı anların karanlığına aydınlığı getiren sabırdır. Üç çeşit sa­bır vardır: Allah’a taatte sabretmek, Allah’ın yasakladığı şeyleri işlememekte sabretmek, musibetlere sabretmek&#8230;</p>
<p>Elindekiyle yetinmeme, yani kanaatsizlik şikâyetçiliğin başka bir sebebidir. Hâlbuki kanaat en büyük hazinedir. Eldekinin kıyme­tini bilmeyen elindekini de kaybeder. Dünya yoklukla ve varlıkla imtihan edildiğimiz yerdir. Çalışıp çabalayıp elde ettiğimiz şey bizim hakkımızdır. Bununla yetinmeyip, hep fazlasını, hem ço­ğunu istemek şımarıklıktır. Böylesinin sonu zarar ve ziyandır.</p>
<p>Dolayısıyla şikâyetçiliğin bir sebebi de rızasızlıktır. Allah’a ka­naat etmemek, O’na yaslanmamak, güvenmemektir. Allah’ın rızasının önşartı ise kulun O’na olan rızasıdır. Kul Rabbimizin acı tatlı verdiklerine “eyvallah” deyip yine Rabbine şükür ve sabır ile sığınırsa Rabbimiz ondan râzı olur. Râzı olduğu kullar ise insan­lar arasında yüceltilir.</p>
<p>Rızâ olmayınca şükür olur mu? Şükür olmayınca rıza olur mu? Ne hamd ne de şükür şikâyetçilikle bağdaşmaz. Sadece gözünün gördüğünü düşünen birisi bile sonsuz şükreder. Bunun üstüne insanın geçici heveslerini durmaksızın şımarık bir çocuk gibi isteyip durması şükürsüzlüktür. Önce Rabbinin verdiklerine te­şekkür etmelidir. Her anında, hâlinde Allah’a şükreden kişi şikâ­yete vakit bulamaz.</p>
<p>Biraz düşünürsek şikâyetçiliğin bir sebebinin de kibir olduğunu anlanz. Kişinin kendi dışındaki herkes ve her şey ile ilgili sızlan­ması, aslında “ben daha yücelere, iyilere lâyıkım” duygusunun bir eseridir. Diğer insanları, elindekileri, başma gelenleri yetersiz ve küçük görmek tekebbür olur. Bunun şifâsı da elbette tevbe etmek ve ne kadar âciz olduğunu unutmamaktır. İnsan gözüyle bile göremeyeceği kadar küçük bir varlık olan virüsün kendini öldürebileceğini hatırlarsa acziyetini iyi anlar.</p>
<p><strong><em>Şikâyetçilik Ne İşe Yarar?</em></strong></p>
<p>Şikâyeti iş edinen insanda olumsuz düşünceler çoğalır. Sorunu çözecek şevkini, enerjisini kendi eliyle bitirir. Motivasyonu dü­şer, iş yapacak gücü kalmaz. Fakat eleştiri, tahkik, tartışma ayrı­dır. Bunlar işe yönelik fiillerdir. Şikâyet ise iş ve teşebbüs gerek­tirmeyen lâkırdılardır. Çözüme doğru yürümek varken sürekli yakınmak ne doğru, ne de verimli bir davranıştır.</p>
<p>Şikâyetçilik insanda sorunu çözme gücü bırakmaz. Yapılan araş­tırmalara göre olumsuzluklara odaklanmış beyin, olumlu algılan da engellemeye başlıyor. Böyle bir zihin yapısını değiştirmek çok zor oluyor. O yüzden en güzeli en baştan, en genç günlerimizden başlayarak sorunları görmek, onları tanımlamak ama kendi eli­mizde çözümü olanlara odaklanıp, geri kalanlarına takılmamak&#8230;</p>
<p>Bunun için arkadaşlık yaptıklarımıza da dikkat etmek gerekiyor. Çünkü yine araştırmalara göre yanımızdaki insanlar her şeyden şikâyet ediyor ve olumsuz duygularını dile getiriyorsa biz de o yönde etkileniyoruz.</p>
<p>Şikâyet etmek bedeni de olumsuz etkiliyor. Çünkü beyinde olumsuz düşünceler doğduğunda bağışıklık sistemi zayıflıyor ve beden tüm hastalık ve enfeksiyonlara açık hale geliyor. Yine kan basıncı, kolesterol ve kalp krizi riskinde de artış ihtimali ortaya çıkıyor. Çünkü olumsuzluğa takılıp kalmak stresi doğuruyor ve stres hem bedeni hem de ruhu çok kötü etkiliyor. Stres bildiği­niz gibi “baskı” demek Müzmin yani sürekli stres, kortizol adlı bir hormon salgılanmasına yol açıyor. Bu hormon beynin hipo- kampüsünün üzerini bir asit gibi kaplıyor. Hipokampüs insanın görsel mekânsal hafızasını barındıran, yani olayları yerli yerinde değerlendiresine imkân veren merkez. Bu merkez kortizol ile felç olunca insanın çözüm yolları tasavvur etmesi engellenmiş olu­yor. Kısacası şikâyet çözümsüzlüğü doğuruyor.</p>
<p>Araştırmalara göre her insanın bir şikâyet eşiği var. Aynı olum­suz durum karşısında kimi dillerini tutup şikâyet etmezken, ki­misi hemen şikâyete başlıyor. Bu eşik, kişinin o durumu ne kadar kontrol edebileceği algısına dayanıyor. Eğer şikâyet işe yaraya­caksa hemen yapılıyor. Meselâ bir eşyanız uçakta kaybolduysa hemen havayolu ofisine gidip form dolduruyorsunuz. Çünkü bu şekilde sorunun giderileceğine dair inancınız yüksek&#8230; Demek ki şikâyet etmeyenler de iki çeşit: gerçekten sabredenler ve şikâye­tinden sonuç alamayacağından emin olanlar&#8230;</p>
<p>Dinimizde “şikâyet” diye bir amel yoktur. Aksine Rabbimiz ve Resûlullah Efendimiz [sav] rızayı, sabrı, sebatı, çalışmayı, olum­suzluklara, rahatsızlıklara karşı gayretiyle ve niyaziyle Allah’tan çare aramayı emreder. Rabbimiz ana babamıza bakarken “öf!” bile demememiz gerektiğini bize bildiriyor. Yakınmak, kahret­mek, suçlamak hoş şeyler değil. Hele bu sitem ve kahır hâşâ Rab- bimize, takdirine, kaderimize yönelirse&#8230; Çünkü Allah a inan­dığımız anda her şeyin O’nun elinde olduğunu, her şeyi ve her olayı O’nun yarattığım kabul etmiş oluyoruz.</p>
<p>Başımıza gelen kötü veya sevimsiz bir şey bir insan eliyle olmuş olabilir. Bize birileri zulmetmiş, haksızlık yapmış, soymuş, yalan söylemiş, aldatmış, ihanet etmiş olabilir. Bu, o insanın o işte nef­sine yenik düştüğünü gösterir. Çünkü kötülüklerin kaynağı insa­nın nefsidir. Onun nefsi varsa benim de nefsim var. Ama onun nefsinin ortaya çıkardığı bu iş, beni yaraladı. O hâlde suçlu kim? Elbette bana bu zararı veren insan. Ama ona kahretmektense, önce ben neden aldandım ona bakmak gerekir. Beni aldatan da neftimdir. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki onun bu kö­tülüğü yapmasına müsaade eden Allah’tır. O hâlde bu iş de her şey gibi takdirin içindedir. Ama benim kendimi korumam da, aldanmamam da, tedbîr almam da takdirin içindedir. O zaman başkasından bir şikâyet edersek, kendimizden bin etmeliyiz.</p>
<p>Başkalarının kötü fiillerine kızmak, onlara lânet etmek, kah­retmek onları düzeltmez. Hatta şikâyetle gıybete de düşebiliriz. Oysa dertleşmek ayrı, gıybet ayrıdır. Elbette topluma mâl olmuş kişiler, hele kötü işleriyle insanlara zarar veriyorsa onlardan şikâyet edebiliriz. Ama bir insandan her şikâyetimizin sonuna en azından “Allah ıslah etsin” veya “Allah hidâyet versin” duasım da eklesek iyi olur.</p>
<p>İnsan kendini düzeltemezken başkasını hem de şikâyet ederek nasıl düzeltebilir? Hele şikâyetimizi, gördüğümüz yanlışı ona söylemiyorsak&#8230; Maalesef gördüğümüz yanlışları düzeltmede edebimiz yok. İnsanları herkesin ortasında, aşırı sözler söyle­yerek, suçlayarak eleştirdiğimizde nefisleri hemen kendini ko­rumaya geçer. Oysa insanlara emr-i mâruf yapmanın ilk şartı gönüllerini kollamaktır. Güzelce, alttan alarak, baş başa kalınca konuştuğumuzda sözlerimiz ve uyarılarımız daha etkili olur.</p>
<p>Belki karşımızdakinin nefsini düzeltemeyiz ama kendi nefsimiz­le uğraşıp daha iyi bir insan olabiliriz. Bunu bir âdet hâline ge­tirirsek her başımıza gelen olumsuz hâlden bir ibret ve çözmek için bir gayret çıkar. Kaldı ki, haksızlığa haksızlıkla, kötülüğe kö­tülükle cevap vermek caiz olmadığı için sabır ve sebatla Allahu Teâla yı yanımıza alırız. Çünkü Rabbimiz sabredenlerle beraber­dir. Bu haksızlığa sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Ama şer işte mücadele ile» hayırlı işte de şükürle tevekkül etmek gerekir.</p>
<p>Fuzûlî’nin dediği gibi:</p>
<p><em>Felek devr etmeği ahvâline vâkıf olan ârif</em></p>
<p><em>Tarîk-i sabr u teslim ü tevekkül ihtiyâr eyler.</em></p>
<p>Yani, &#8220;Feleğin devretmesindeki ahvâle vâkıf olan ârif kişi; sabır, teslimiyet ve tevekkül yolunu ihtiyar eder.</p>
<p>Hele insanın, nefsini tanımış ve kendini düzelterek doğrulmuş olan bir mürşidi varsa o zaman sabrı, tevekkülü ve teslimiyeti öğ­renmesi daha da kolay olur. Yine Fuzûlî’nin bir nihâisine bakalım:</p>
<p><em>Ey sâlik-ı râh-ı Hak sana kat’-ı tarîk</em></p>
<p><em>Düşvârdır olmazsa refikin tevfik</em></p>
<p><em>Tut dâmen-i mürşîd-i tevekkül ki sana</em></p>
<p><em>Maksûd müyesser ola tevfik refik.</em></p>
<p>Ne diyor? “Ey Hak yoluna giren sâlik. Allah’ın tevfîki sana yar­dımcı olmazsa tuttuğun yol zorluklarla dolar. Tevekkül mürşi­dinin eteğinden tut ki, maksadına ulaşman için Allah’ın tevfîki sana yardımcı olsun.”</p>
<p><strong><em>Çare Ne?</em></strong></p>
<p>Unutmayalım ki çare de, dert gibi kendimizden başlıyor. Kendi başımıza bulabileceğimiz bazı hâl çarelerini sıralayalım&#8230;</p>
<p>Şikâyeti bırak, şükre bak. Mevlânâ Hazretlerinin <em>Mesnevi</em> sinin ilk beyti bize üzerinde durup kendimize örnek alacağımız bir usûlü de hatırlatıyor:</p>
<p><em>Dinle neyden ki hikâyet etmekte</em></p>
<p><em>Ayrılıklardan şikâyet etmekte.</em></p>
<p>Burada şikâyet ve hikâyet arasında bir ilişki var. Kişi derdinden şikâyet eder ama mutlaka çözüm bulması, yani hikâyet etmesi de gerekir. Tek başına şikâyetin bir faydası yoktur. Kişinin faydasız ve boş işlerden uzak durması gerekir.</p>
<p>İnsanın yıkıcı şikâyetçilikten kurtulması için deniz gibi engin olması lazım. Yani geleni Hakk’tan bilmek, aceleyle tepki ver- inekten kaçınmak, her şeyin bir yerinin olduğunu bilmek, bir çarenin olacağını unutmamak&#8230; Kısacası “bu da geçer yâ Hû!” diyebilmek.</p>
<p>Yine, insanın sürekli kendindekileri eksikleri tamamlamaya gay­ret etmesi gerekir. Dünya sorunla dolsa, yansa bile kulun işi de­ğişmez. Yapması gerekenler değişmez. Meselâ son nefese kadar ilmini hep artırması lazım. Yaptığı mesleğin, işin hep daha iyi­sini yapması lazım. Bildiğini insanlara aktarması lazım. Bunun kolaylaştığı, zorlaştığı yerler ve zamanlar ve şartlar olabilir ama görevin kendisi değişmez.</p>
<p>Dert kelimesinin zıddı derman. Peki, “şikâyet”in zıddı ne? O da “şükür.” Şükür, kişinin kendisine yapılan bir iyiliği bilip sahibini övmesidir. Bir de “hamd” var. Hamd ise o anda bir iylik görmese bile bir kimsenin mutlak mânâda lütufkârlığını ve iyilikseverli­ğini övmesidir. Allah’a şükrederiz zira Allah bize nimetler ve lü- tuflar vermiştir. Allah’a hamdederiz zira Allahu Teâlâ biz bilsek de bilmesek de sonsuz lütuflar verendir. Bunun için insanlara hamdedilmez ama şükredilir, yani teşekkür edilir. Çünkü insa­nın iyiliğine verilecek cevap ona teşekkürdür.</p>
<p>Rabbimizin el-Hâmid ism-i şerifi vardır. “Hamdedilen” demek­tir. Aynı zamanda eş-Şekûr ism-i şerifi vardır. “Çokça şükreden” demektir. Kul şükreder ama Rabbimiz neden şükrediyor? Kulla­rın O’na yaptıkları şükre lütuf ve mağfiret ile cevap verdiği için O da kullara teşekkür etmiş oluyor. Çünkü “şükür” esas itibariyle bir iyi davranışa verilen cevap demektir. Buradan da anlıyoruz ki “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî). Bu hadis-i şerifi duyanımız çoktur. Ama günlük hayatta bu em­rin gereğini yapan, bu sünneti yaşatan kaç kişi var? Maalesef toplumumuzda kabalık güç, nezaket zaaf sayıldığı için dindar görünümlü olanlarımızda bile teşekkür nadir görülen bir şeydir. Oysa en ufak bir iyi davranışta insanlara teşekkür etmeyi bilmeli ve evlatlarımıza öğretmeliyiz. Birisi size yol verdi, teşekkür et. Birisi konuşurken size söz verdi, teşekkür et. Bir dükkândan bir şey aldınız, satıcıya teşekkür et. Birisine bir şey sattınız, teşekkür et. Birisinden bir şey öğrendiniz, teşekkür et.</p>
<p>O hâlde Allah’a hamdin içinde O’nu övmek, şükür, rıza, muhab­bet ve tâzim yani hürmet vardır. Peki hamd ile şikâyetin ilişkisi ne? Şikâyet kişinin olumsuz gördüğü olaylardan, fiillerden, sahip olduğu veya olmadıklarından dolayı dile getirdiği hoşnutsuzluk­tur. Şikâyet eden bu hâliyle Allah’a hamdden uzak kalır. Çünkü hâşâ Allah’ın her istediğini vermesi gerektiği gibi bir imâ demek­tir bu&#8230; Bu şikâyetin içinde hamdin içinde olan övgü, şükür, rıza, muhabbet ve tâzim var mı? Pek yok. Hâlbuki hamd, Allah kulun istediğini verse de vermese de Rabbimizin en büyük hakkıdır. Sadece bizi var ettiği, insan olarak yarattığı, iman ile şereflen­dirdiği ve Resûlullah Efendimizin [sav] ümmetine kattığı için bile olsa ve başka hiçbir nimeti olmasa bile Rabbimize sonsuz hamd gerekir. Bunun için namazlarda okuduğumuz Fâtiha-i şerife <em>“el-hamdü li’llah”</em> yani “hamd yalnızca Allah”a mahsustur” diye başlar. Ardınca gelen âyetlerinde de bu hamdi neden etmemiz gerektiği teker teker bize öğretilir.</p>
<p>Şükür kulluğun nişânesidir. Şükür nimeti çoğaltır: “Hani rab- biniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” (İbrahim, 14:7)</p>
<p>“Beterin beteri vardır” deriz. Çok doğrudur. Özellikle mevcut hâline şükretmeyen için daha büyük imtihanlar gelebilir. Yine Fuzûlî’den öğüdü alalım:</p>
<p><em>Cüzi hasâret ile melûl olma, şükr kıl</em></p>
<p><em>Yeğ hâk-i dergehinefedâ böyle sâd hezâr.</em></p>
<p>Ne diyor? “Küçük bir sarsıntıyla hemen üzülme. Buna da şükret. Böyle yüz binlerce sıkıntı senin dergâhının toprağına fedâdır.”</p>
<p>Şikâyeti en aza indir. Kâr etmeyeceğini, aksine zarar edeceği­ni bildiğin şeylere nasıl paranı yatırmıyorsan, sonucu olmayan şikâyetlere ne duygunu ne düşünceni ne de zamanını harca. Böyle bir sızlanmaya başladığın anda hemen kendine susma­yı öğütle, önce şükretmen gereken onca nimeti hatırla. Sonra da o şikâyet ettiğin derdin çözümü senin elinde değilse, kendi elinde olana odaklan. Onları çözmek için ne gerekiyorsa sabırla günbegün gereken donanımı elde et. Bilgi gerekiyorsa bilgi­lenmeye, ilgi gerekiyorsa ilgilenmeye vakit ver. Buna alışırsan, bir süre sonra bir bakarsın ki toplumda şikâyet edilen şey sende azalmıştır. Meselâ toplumda kabalık yaygınsa sende azalmıştır. Bilgisizlik yaygınsa sende azalmıştır. Yine söz gelimi “bize tarihi­mizi öğretmediler” diye sızlanıp duracağına kendi imkânlarınla tarihimizi öğrenmeye başla. Birkaç yıl sonra bir bakarsın belirli bir seviyeye gelmişsin. En azından hiç bilmediğin zamana göre çok daha ileriye gitmişsin.</p>
<p><strong><em>Sürekli şikâyet edenlerden uzak dur.</em></strong> Üç çeşit şikâyetçi insan tipi var. Birincisi ne olursa olsun sürekli şikâyet edenler. Bunlar dur­madan sorunlardan bahseder, sorunu çözmeye dair her girişimi de küçümserler. İkincisi, yakınanlardır. Bunlar içlerindeki sıkın­tıyı konuşarak, sağa sola koşup dert yanarak boşaltırlar. Kızgın­lıklarını, hayal kırıklıklarını başka insanların dikkatini çekerek azaltmaya çalışırlar. İlgi ve yakınlık beklerler. Ama kendilerine yapılan tavsiye ve nasihatlere de pek kulak asmazlar. Bunların derdi çözüm aramak değildir, sadece mutsuzluklarının onaylan­masıdır. Üçüncü tür şikâyetçiler ise çözüme odaklı şikâyetçiler­dir. Bunlar şikâyet ederler ama bir yandan da çözüm yolları arar­lar. Maalesef bu tür insanlar bütün şikâyet edenlerin toplamının dörtte biri bile değildir.</p>
<p>Hem kronik şikâyetçiler hem de yakınanlar maalesef kendilerin­deki olumsuz duyguları çevrelerindeki insanlara da bulaştırıyor­lar. Şevk kırmada bir numaralar. İşte asıl uzak durmak gereken bu iki tip insandır. Aslında şikâyeti alışkanlık hâline getirenler bir süre sonra yakınacak insan da bulamıyorlar. Çünkü artık <u>insanlar</u> sürekli olumsuzluk saçan bu insanları görünce çekinip kaçıyorlar. Arkadaşları terk ediyor, eşleri bunalıyor, akrabaları görüşmemeye başlıyor.</p>
<p>Araştırmalara göre şikâyet edenler ve şikâyet dinleyen <u>insanlar </u>daha olumsuz bir ruh hâline giriyorlar. Mutlu insanlar daha az şikâyet ediyorlar. Bu insanlar aynı zamanda sorunlara karşı daha duyarlı olan insanlar oluyor. Çünkü içlerindeki güç ve şevk onla­rı yakınmaktan uzaklaştırıp çözüme doğru sevk ediyor.</p>
<p><strong><em>Sorunları ve sorumlulukları önceliktendir.</em></strong> Şikâyetçilik hastalı­ğından kurtulmanın önemli bir adımı kendi sorumluluk alanla­rımızı iyi belirlemektir. Memleketteki eğitim sorununu şikâyet ederek çözemezsin. Hatta Millî Eğitim Bakanı olsan bile tek ba­şına çözemezsin. Çünkü her bir sorun birçok başka sorun ile iç içedir. O hâlde ne yapmalı? Memleketin eğitim sorunundan sen sorumlu değilsin. Sen kendi eğitim sorunundan sorumlusun. O hâlde çare yollarını da buna göre belirleyecesin. Sistemle kesiş­tiğin yerlerde en az zarar ve en fazla yarar almaya bakacaksın. Kendi başına da yapacağın şeyleri düşünüp, onları hâl yoluna koyacaksın.</p>
<p>Elbette “toplumdan bana ne?” diyemeyiz. Hem kişisel hem de toplumsal görevlerimiz var. Zaten kişisel sorunlar ile toplum­sal sorunlar da iç içedir. Ama sorunlardan doğrudan sorumlu olanları iyice belirle. Müslümanlara dünyanın pek çok yerinde yapılan katliamlara sen tek başına gidip son veremezsin. Ama katliam yapanlara karşı mazlumlara bağış yaparak, paran yoksa da kalben destek verebilirsin. En azından zâlimden nefret eder, mazluma merhamet edersin.</p>
<p>Dünyadaki sorunlar senden sorulmayacak ama o sorunların sana isabet eden miktarı kadarı senden sorulacak. Bu miktara göre dertlen ve derman ara.</p>
<p>Sorumluluk hattını iyi çizersen iş yapma hattın da belli olur. Âhiretteki sorumlu tutulacağın işler dünyada en önemli işlerin­dir. Kısacası mahşerde sana sorulmayacak işlere en çok emeğini, enerjini, kafanı harcama. Sana senden sorulacak işlere öncelik ver. Bu diğer işlere boş ver demek değildir. Ama onları daha alt sıralara koy.</p>
<p>Önceliklendirme yapabilmen için mahşerde bizzat sorumlu tutu­lacağın işleri ve konuları bilmem gerekir. Bunları bilmek için ise Allah’ın ve Resûlullah Efendimizin [sav] murâdını ve emirlerini iyi bilmek gerekir. Yani farz, vâcip, sünnet, mekruh ve müstehapları iyi öğreneceksin. İlkin farzlara öncelik vereceksin, sonra vâcip, sonra sünnet, sonra da müstehaplara&#8230; Bu sıralama aynı zamanda üzerine düşen işlerin de öncelik sırasıdır. Bu sıralamayı bilmeyen işleri birbirine karıştırır. Hem dünya hem de âhiret işlerini&#8230;</p>
<p>Burada bir arkadaşımın bizzat yaşadığı bir olayı anlatayım. 701i yıllardaki iç kargaşa sıralarında içinde o arkadaşımın da olduğu bir grup gençlik önderi vardı. Gittikleri her yerde hürmet gör­mekteydiler. Bir gün bunlar Seyyid Muhammed Râşid el-Hü- seynt Hazretlerini [ks] ziyarete giderler. Seydâ Hazretleri onlara ne ile meşgul olduklarını sorar. Onlar da memleketi komünist yapmaya çalışanlarla cihad ettiklerini söylerler. Seydâ Hazretleri onlara namaz kılıp kılmadıklarını sorar. Gençler şaşırırlar, zira kendilerini cihad gibi büyük bir işin başında görürken onlara namazın sorulması gariplerine gider. “Bazımız kılıyor, bazımız kılmıyor” derler. Seydâ Hazretleri: “Allah râzı olsun. İnsan daha Allah’ın ilk emri olan namazı kılmıyorsa nasıl cihad edebilir?” diye sorar. Bu soru üzerine arkadaşım ve bir kısmı silkinip ken­dilerine gelirler. Hemen o mübârek veliye intisab ederler.</p>
<p><strong><em>Başkasında şikâyet ettiğin şey sende var mı, ona bak.</em></strong> Her so­runda topu hemen soyut, görünmez bir “sistem”e atmayalım. Şunu bilelim ki en büyük sistem kendimiziz. Eğer işimizi iyi ya­pıyorsak “sistem”in düzelmesine katkı yapıyoruz demektir.</p>
<p>Sen kendini düzeltirsen âlem de düzelir. Çevrende, toplumda gördüğün yanlışı, şikâyet ettiğin şeyleri bari sen yapma. Çocuk­larına, çevrene öğret, onlar da yapmasm. Ancak bu şekilde bir iki nesil içinde şikâyet ettiğimiz konularda düzelmeler olur. O zaman eleştirmeye de hakkın olur. Ama eleştirmeden önce işinle örnek olmalısın. Meselâ kendi dükkânında müşteriye kaba davranıyor­sun. Sana gittiğin bir dükkânda öyle davransalar ne dersin? Mev- lânâ Hazretleri der ki: “Karşındaki insanın kusurunu gördüysen onu kınama. Zira o kusur sende olmasaydı onu başkasında göre­mezdin.” Evet, “ele verir talimi, kendi yutar salkımı” sözü en çok korkmamız gereken şeydir. Bende olan eksikleri en iyi ben bilirim. Başkasının gördüğüm bir eksiğini çekiştirip duracağıma, içimdeki binlerce eksikten birkaçını düzeltmeye bakayım.</p>
<p>Farkını işte göster, lâfta değil. Bir arkadaşımın İstanbul’da doğ­muş büyümüş yaşlı bir annesi var. Kadıncağız gençken bir gün annesiyle beraber manifaturacıya gitmişler. Adam kasada so­murtkan oturuyormuş. Ona raftaki bir top kumaşı göstermişler: “Affedersiniz, şu kumaşa bir bakabilir miyiz?” Esnaf yerinden hiç kalkmadan: “Hanım, alacaksan indireyim, yoksa bana bo­şuna zahmet çektirmeyin” demiş. Oradan çıkmışlar, bu kez bir Musevi manifaturacıya girmişler. Adam onları güler yüzle bu­yur etmiş. Beş on top kumaşı indirmesini rica etmişler. Adam her seferinde “hay hay” diyerek kumaşları indirip onlara göster­miş. Sonunda hiçbirini beğenmemişler. Musevi esnafa: “Kusura bakmayın size de zahmet verdik.” deyince adam ne cevap vermiş biliyor musunuz? “Ne zahmeti efendim. Sayenizde kumaşların tozunu almış olduk!”</p>
<p><em>Halkın değil, Hakk’ın takdirine bak&#8230;</em> Şikâyetten kurtulmanın bir yolu da takdir veya tenkide bakmadan, bıkmadan usanma­dan iyi ve doğru olan davranışa devam etmektir. Kimse sana selâm vermiyor mu, sen yine selâm vermeye devam et. Kimse senin çok çalışmanı takdir etmese de işleri salma. Daha çok çalış. Zira bunları Allah için yapıyorsun. Sevabı da ecri de sana kuvveti verecek de O’dur. Bunu unutmazsan kulların teşekkürüne muh­taç hissetmezsin.</p>
<p>“Benim değerimi bilmediler” türünden boş şikâyetleri de bıra­kalım. Kişinin değeri görmezden gelinince yok olmaz. Zaten yüksek makâm, yüksek maaş bir kişinin değerini göstermez. Her yaptığını Allah için yapan kişi, insanların takdirinden de, tek­dirinden de etkilenmez. Biz Allah’ın râzı olacağı şekilde işimi­zi yapmaya bakalım. Allah için yapılan hiçbir iş zâyi olmaz. Biz halkın değil, Hakkın takdirini kazanmaya bakalım. Dünyada da, âhirette de işe yarayacak budur.</p>
<p>Bizde iş yapmak dindarlığın dışında görülür maalesef. Oysa ki­şinin ahlâkı asıl ticaretinde, siyasetinde, insan ilişkilerinde, işin- de-gücünde belli olur.</p>
<p><em>Duayı unutma.</em> Hangi dertten sıkılırsan sıkıl, hangi çareyi arar­san ara Rabbinin yardımı dile. O dertleri ve dermanı veren Mev- lâmızı unutma. Dua bir aksesuar değildir. Her şeydir. Kulluğun kendisidir. Sadece sözle değil amelle de dua edilir. Rabbimiz buyurur: “De ki: ‘Kulluğunuz ve niyâzınız olmasa Allah size ne diye değer versin?’” (Furkan, 25:77). Dua ile Rabbimizi yanımıza alırız. Böyle bir güç bizim olunca karşımızda hangi insan, hangi sorun durabilir ki?</p>
<p>Başımıza gelenler Hakk’ın takdiridir. Ama musibetler bizim hak ettiğimiz ve Hakk’tan geldiğini unutmayıp O’na iltica edersek bizi temizleyecek şeylerdir. Takdiri unutma, takdirin içinde ted­bîre bak..</p>
<p>Evet, hayatımızda ve dünyada şikâyet edilecek çok şey var. Ama gelin şu şikâyet hastalığımızı bırakalım. Şikâyet ederek şu sınırlı ömrümüzü harcamayalım, içimizi karartmayalım, iş yapma şev­kimizi kırmayalım. Şikâyete değil, işimize bakalım. Kendimizi, bilgimizi, ahlâkımızı ve işimizi düzeltelim. Bugünümüz dünden iyi olsun. Bugün yaptığımız iş dünkünden daha iyi, daha güzel olsun. Zira kulun vazifesi iyi niyet ve iyi gayrettir. Gerisi her şey gibi Allah’a aittir.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:234-251</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/">Şikayeti Bırak, İşine Bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 11:09:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Dil ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Fiiller ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Taceddin -es-Sübki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nimetin sana nereden geldiğini ve senden alınma sebebini bilmen gerekir. Çünkü nimet senden sebepsiz yere alınmaz. “Bir toplum kendisinde-ki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onda bulunanı değiştirmez.”1 [8] Bilmelisin ki bu nimet ancak yerine getirmen gereken bir vazifeyi terk ettiğin için senden alınmıştır. Bu vazife ise şükürdür. Şükredilmeyen her nimet yok olmayı hak eder. Denilmiştir ki: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/">Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" data-page-number="24" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9439 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir-11.jpg" alt="" width="452" height="310" /></p>
<p>Nimetin sana nereden geldiğini ve senden alınma sebebini bilmen gerekir. Çünkü nimet senden sebepsiz yere alınmaz. “Bir toplum kendisinde-ki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onda bulunanı değiştirmez.”1</p>
<p>[8] Bilmelisin ki bu nimet ancak yerine getirmen gereken bir vazifeyi terk ettiğin için senden alınmıştır. Bu vazife ise şükürdür. Şükredilmeyen her nimet yok olmayı hak eder. Denilmiştir ki: “Nimet şükredildiğinde kalıcı olur, nankörlük edildiğinde ise kaybolur.” Yine denilmiştir ki: “Kar-şılığında şükredilen nimet yok olmaz, nankörlük edilen nimet ise kalıcı olmaz.” Ayrıca, “Nimet vahşi bir hayvan gibidir, onu şükürle bağlayınız.” denilmiştir. Nimete nankörlük etmenin onu kesin olarak ortadan kaldı-racağına dair deliller çoktur. Bu delilleri zikrederek sözü uzatmayacağız. Netice olarak Allah Teâlâ’nın kitabı ve Resûlullah’ın (s.a.) sünneti, nimete nankörlüğün o nimeti ortadan kaldıracağına, şükrün ise onu arttıracağına dair iki delildir.</p>
<p>[9] Ârifler demiştir ki: “Şüphesiz ki Rab Teâlâ istisnasız bütün nimetlerin şükürle artacağını kesin olarak belirtmiştir. Fakat beş şey bundan müstes-nadır: Zenginlik, duaya icâbet, rızık, bağışlanma ve tövbe.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecek-tir.”2, “Allah (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız belâyı dilerse kaldı-rır.”3, “Allah dilediğine hesapsız lutufta bulunur.”4, “[Allah] dilediğini bağış-lar.”5, “Sonra Allah bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder.”6[Bu beş şey dışında] şükür konusunda Allah Teâlâ hiçbir istisna koymamış ve şöyle demiştir: “Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) arttıracağım.”7</p>
<p>[10] Şayet “Şükür nedir?” diye soracak olursan, derim ki ârifler onu açıklamış ve hakikatini ortaya koymuşlardır. Fakat ben senin için bunu özetleyip anlayabileceğin şekilde anlatacağım: Şükür kalp, dil ve fiillerle olacak şekilde üç rükne sahiptir.</p>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="26" data-loaded="true">
<div class="textLayer"><strong>A. Kalp ile Yapılan Şükür</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[11]En büyük şükür kalp ile olandır. Bununla kastedilen, bu nimeti sana Allah Teâlâ’nın verdiğini ve hiçbir şeyin O’na ortak olamayacağını bil-men ve buna inanmandır. Yüksek bir makam sahibi veya emîr, vezir, efen-di, arkadaş, baba vb. kimseler gibi bir şey yapmaya güç yetirebilen herkes, aslında başkaları için bir şey yapabilmek şöyle dursun kendileri için bile bir şey yapmaya güç yetiremezler. Şayet kişi hayırlı bir iş yapmış ise bu işi yaptı-ran Allah Teâlâ’dır ve kişinin o işte hiçbir yapıp etmesi söz konusu değildir.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[12] Bir hükümdarın kendisine bir şey ihsan ettiği kişi şayet hükümda-rın vezirinin veya maiyetinden birinin o işte bir rolü olduğunu düşünürse, bu kimseleri nimette hükümdara ortak etmiş olur. Çünkü bu nimeti sadece hükümdardan değil, hem hükümdardan hem de başkasından bilmiş, şük-ran duygusunu ikisi arasında paylaştırmış olur. Böylece hükümdarın hakkı konusunda ona ortak koşmuş olur. Bu inanışından ötürü onu cezalandır-mak hükümdarın hakkıdır.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[13] Şayet, “Bana hizmet sorumluluğu bulunan, emeğimin geçtiği, ara-mızda sadakat bağı olan, dinim ve dünyam adına bana faydaları dokunan, kalbimden çıkaramayacağım insanlar varken bu hastalığın ilacı nedir?” diye soracak olursan cevabım şu olacaktır: “Onları senin hizmetine veren, kalp-lerini bu arzu ile dolduran ve sana faydaları dokunsun diye vesileleri onlara kolaylaştıran kimdir? Hadi söyle bana!” Şayet, “Onları hizmetime veren Allah’tır. Güneş de ay da O’nun emri altındadır ve her şey Allah’ın kanu-nu içinde hareket eder.” diyecek olursan bil ki bütün bunlar Allah’ın gücü dâhilinde hizmet ederler. Sen bahsettiklerinin bir şey yapabileceklerine ina-nıyorsan, senin menşurunun yazılmasında kullanılan kalem, mürekkep ve kâğıdın da gerçek fâil olduklarına inanıyorsun demektir. Niçin [bu menşu-ru onaylayan] muvakki‘in gerçek fâil olduğuna inanmıyorsun? Peki, niçin sana dirhemler veren hâzinin gerçek fâil olduğuna inanmıyorsun? Her bir dirhemin hükümdarın kontrolünde olduğunu ve hâzinin kendi hâline bı-rakılsa sana bir zerre bile vermeyeceğini anladığın ve buna inandığın zaman bil ki yaratılmışlardan sana ulaşan her bir iyilik Allah’ın gücü dâhilinde gerçekleşmiştir. Sadece O’na şükret ve hiç kimseyi O’na ortak koşma.</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="27" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="28" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>Bilmelisin ki Allah Teâlâ yaratılmış olanlara –ki yaratılmış olan her şey başkasına mecburdur- küllî iradeyi hâkim kılmıştır. Allah sana iyiliği dokunan kimse üzerinde bazı saikler uyandırır ve kalbine sana ihsanda bu-lunma hissini yerleştirir. Bundan sonra sana ihsanda bulunmamak için hiç-bir yol bulamaz. Durum böyle olunca, seni düşündüğü için değil kendisini düşündüğü için sana ihsanda bulunmuş olur. Sana ihsanda bulunmakta bir maksadı olmasa bunu yapmazdı. Şayet sana ihsanda bulunmakla kendisi-nin bir fayda edineceğine inanmasaydı, bunu yapmazdı. Demek ki o, sana ihsanda bulunarak aslında kendi menfaatini istemiştir. Aslında seni, kendisi için istediği başka bir nimete vesile kılmıştır. Şu hâlde sana nimeti veren, onu senin hizmetine verip kalbine de sana ihsan etme arzusunu yerleştiren-den başkası değildir.</p>
<p>[15] Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Resûlullah şöyle de-miştir: “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.”8 aynı lafızla, Tirmizî ise iki farklı şekilde aynı rivayeti aktarmıştır. Bunlardan ilki, “Kim insanlara teşekkür etmezse Allah Teâlâ’ya da şükretmemiş olur.”9 Diğeri ise, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah Teâlâ’ya da şükretmemiş olur.”10Nu‘mân b. Beşîr’in rivayet ettiği hadise göre Hz. Peygamber şöyle demiş-tir: “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Al-lah’a da şükretmez. Allah’ın nimetini anmak şükür, onu anmayı terk etmek ise nankörlüktür.”11 Bu hadisin isnadında, bazı cerh âlimlerinin hakkında olumsuz şeyler söylediği Vekî‘ b. Cerrâh’ın babası Cerrâh b. Melîh bulun-maktadır. İşin aslı o, güvenilir bir râvidir ve Müslim ondan hadis rivayet etmiştir. Eş‘as b. Kays el-Kindî şöyle demiştir: “Allah’a en fazla şükreden, insanlara en fazla teşekkür edendir.” Ahmed b. Menî‘ [244/858-9] bu riva-yeti Müsned’ine almıştır. Şimdi diyeceksin ki madem bu gibi hadisler var, şeriat niçin sadece Allah’a şükretmemi söylüyor? Buna cevap olarak derim ki: Sana nimetin O’nun tarafından ihsan edilmiş olmasından dolayı. Se-nin yalnızca Allah’a edeceğin şükür, iyilikleri arttırmasını dilemek olacaktır. Senin üzerine düşen, bu ve açıklamasına gerek duymadığımız sebeplerden dolayı hakiki fâil olan Rab Teâlâ’ya şükretmendir.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="29" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="30" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[16]Sana ihsanda bulunan kişiye onun hakiki fâil olduğuna inandı-ğın için değil, Allah emrettiği için teşekkür etmen gerekir. Şayet onun fâil olduğunu düşünerek teşekkür edecek olursan, teşekkür etmemiş şirk koş-muş olursun. Sana ihsanda bulunan kişiye teşekkür etmeli ama onun sana faydasının da zararının da dokunmayacağını bilmelisin. Onun sana karşı tavırları en ufak bir nedenle değişebilir, sevgisi ise nefrete dönüşebilir. Bu saikler ortadan kalkarak tam tersine de dönebilir. Şüphesiz tek ihsan edici, değişmeyen, dönüşmeyen ve zâil olmayan Rablerin Rabbi’dir. Yaratılmış ile Yaratan arasındaki vasıta ise bize karşı merhametli ve bağışlayıcı olan, bu durumu hiç değişmeyen Muhammed Mustafa’dır (s.a.) ki o emin, bütün mahlûkatın en hayırlısı, resullerin ve nebîlerin efendisidir. Âlemlerin Rabbi katından salât ve selâmın en güzeli onun üzerine olsun.</p>
<p>[17] Bu kaideyi iyice anladığın zaman yani tüm nimetlerin sana yara-tılmışlardan biri tarafından değil Allah Teâlâ tarafından verildiğini idrak eder hâle geldiğinde, işte bu, nimet için en büyük şükür ve şükrün de en büyük rüknü olur. Bu nedenle muhakkiklerin çoğu onu şükrün bizzat ken-disi saymışlar ve “Şükür, ihsanda bulunanın nimetini boyun eğerek itiraf etmektir.” demişlerdir. Tıpkı sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin, “Hac Arafat’tır.”12 ve “Pişmanlık tövbedir.”13 sözlerinde olduğu gibi bunu da şük-rün en büyük rüknü kabul etmişlerdir.</p>
<p>[18] Dâvûd b. Süleyman b. Dâvûd el-Âbârî semâ yoluyla Ömer b. Ebi’t-Tâhir Yûsuf b. Ömer b. Yûsuf ’tan, o Berekât İbn İbrâhim el-Huşû‘î’den, o Hibetullah b. el-Ekfânî, o Ahmed b. Abdülvâhid b. Muhammed ve Mu-hammed b. Ukayl b. Ahmed’den, her ikisi Ebûbekir Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Ebi’l-Hadîd’den, o Ebûbekir Muhammed b. Ca‘fer es-Sâmirî el-Harâitî’den, o Yahyâ b. Ebî Tâlib’den, o Ali b. Âsım b. İsmâil b. Ebî Hâlid’den, o Ebî Amr eş-Şeybânî’den rivayet etmiştir: Tûr günü Mûsâ (as), “Rabbim, şayet namaz kıldıysam senin lutfunla, tasadduk ettiysem senin lutfunla ve tebliğ görevimi yerine getirdiysem senin lutfunladır. Sana nasıl şükredeyim?” diye sorunca Allah Teâlâ, “Ey Mûsâ, işte şimdi bana şükret-miş oldun.”; başka bir rivayette ise, “Nimetin benden olduğunu anladığın-da şükrünü eda etmiş olduğun için senden razı oldum.” buyurmuştur.</p>
<div class="endOfContent">Bu şüphesiz doğrudur ve kendi seçimimizle yapıp ettiğimiz her şey Allah’ın bizim üzerimizdeki bir nimetidir. Azalarımız, gücümüz, irademiz, güdülerimiz, hareket ve davranışlarımızı sağlayan diğer bütün işlerimiz, Al-lah’ın yarattığı şeyler ve onun birer nimetidir. Biz aslında O’nun nimetine yine O’nun nimetiyle şükrederiz.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[20] Âlimlerin hatibi Şâfiî (r.a.) bu noktaya işaret etmiş ve şöyle demiş-tir: “Yalnızca bir nimetinin şükrü dahi ancak yine kendisinden bir ihsan ile eda edilebilecek olan Allah’a hamdolsun. Eda edecek kimse için önceki bir nimetin şükrünün edası yine şükrü gereken yeni bir nimetle olur. Tari-fini yapacak olanlar O’nun büyüklüğünün sınırına erişemezler. Öyle ki O, kendisini vasfetmiştir ve bu, yarattıklarının onu vasfetmesinin ötesindedir.”</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[21] Mahmûd el-Verrâk şu şiiri söylemiştir:</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">Allah’ın nimetine şükrüm, tıpkı bunun gibi şükrü gerektiren bir nimetle olur</div>
<div class="endOfContent">O’nun lutfetmesi olmadan şükür nasıl tamam olur ki? Günler uzasa, ömür sürekli olsa bile.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[22] Bu rükün konusunda ulemâ, bizim zikrettiklerimizden fazlasını söylememiştir. Kanaatimce nimete mazhar olan kişi -onda bir azalma olsa dahi- Allah Teâlâ tarafından ihsan edildiği için elindeki nimete aynı önemi vererek özen göstermelidir. Çünkü O’nun ihsan ettiği şey, az olsa dahi ona az denilemez. Dahası kişi, o nimeti hak etmediğini ve gerçekte kendisi-nin akıtılan meniden bir nutfe olduğunu itiraf edip nefsine küçümseyerek bakmalıdır. Allah Teâlâ onu, hak ettiğinden dolayı değil kendi lutfuyla o nimete ulaştırmıştır.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[23] Bilirsin ki, bir kimseye hükümdarın birinden bir hediye ulaşsa, o kimse de hediyeyi küçümseyip önemsiz görse, hükümdar ondan bunun in-tikamını alır, onu şiddetle cezalandırır, yanından uzaklaştırır ve ihsanından men eder. Şayet hükümdarın nimetini yüceltip o nimete nispetle kendi değersizliğini itiraf etse, hükümdar bundan memnun kalacak ve yaptığı bu iş başka bir nimetin kendisine verilmesine vesile olacaktır.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[24] Rab Teâlâ’ya hiçbir şey gizli kalmaz. O, sende olan her şey-den haberdardır. Şayet kalbinde nimeti küçük görürsen nime-tin ortadan kalkmasından ve ona muhtaç olmandan korkulur.</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="31" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="32" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent">Şayet onu kalbinde yüceltirsen, bu defa nimetin devamına ve artmasına sevin. eş-Şeyhü’l-İmâm’ın 14 [ö. 1355/756] -Allah rahmet etsin- şöyle dediğini işittim: “Bir kimseye hediyeler verdim ve o kimse bu hediyeleri küçümsedi. Anladım ki Allah Teâlâ bu ihsanı ona vermeyecek ve onu bu ihsana muhtaç edecek.”</div>
</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="34" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[25] Şayet, “Çoğu insanın kendisine verileni az bulması hastalığının ilacı nedir?” diyecek olursan şöyle söylerim: Bunun ilacı, kişinin dönüp kendisine bakması ve “Allah Teâlâ onda hak sahibi mi? Kişinin kendi aslı nedir? Ulaştığı şeye nasıl ulaşmıştır?” gibi soruları düşünmesidir. Aslının ne olduğunu düşünüp az bulduğu o nimete ulaşıncaya kadar ki hâlini de-ğerlendiren herkes, bu nimeti ancak hesapta olmayan bol bir ihsan olarak görür. İşte bu, hastalığın çarelerinden biridir.</p>
<p>[26] Bu hastalığın bir diğer ilacı ise nimetin Allah Teâlâ’dan olduğunu kabul etmen ve Yüce Allah’ın zelil kuluna az bile olsa bir iyilik ihsan etti-ğinde onu hatırlamış olduğunu bilmendir. Seni hatırlayan seni zelil etmez. Kerîm olan Allah Teâlâ’nın seni hatırlaması ancak seni imtihan etmek is-temesindendir. Ondan geleni müjde bil ve bunun aksini düşünmekten de sakın.</p>
<p>[27] Şayet Allah Teâlâ’nın sana verdiğini az bulacak olursan bil ki, Allah sana çok bile vermiştir. Yine bu ihsan, şükrettiğin takdirde bundan daha fazla olan bir başka ihsana ulaştıracağı için de çoktur. İhsan edeni görme-den sadece nimete baktığın için onu küçük görmektesin.</p>
<p>[28] Sana bir hikâye anlatayım: Hükümdarın biri sefere çıkmaya karar verir ve maiyetinden birine bir at ihsan eder. Bu kimsenin kendi-sine verilen ata sevinmesinin birkaç seviyesi vardır. Bunların birincisi ve en üstünü, adamın bu nimet sayesinde hükümdarın hizmetinde sefere çıkması, onun maiyetinde yer alması, ayrıca avam arasından sıyrılıp ha-vass arasına girmesinden kaynaklanan sevinçtir. Onun at sebebiyle yaşa-dığı sevinç, hükümdarın gözü önünde bulunmasından ve onun dost-luğunu kazanmasındandır; yoksa bir at sahibi olmasından değildir. [İkincisi] ve bunun bir alt seviyesi, kendisine verilenin yalnızca bir at olmasından ötürü değil, hükümdarın onu hatırlamasına, ona ihsanı-na ve şefkatine işaret etmesinden kaynaklanan sevinçtir. Bu, ihsan edilen bir ata değil at sahibi olmakla elde edilen şeylere duyulan bir sevinçtir.Yalnızca binecek bir ata sahip olmak nedeniyle sevinmek ise en ucuz ve en değersiz olan üçüncü sevinçtir. Bu durum at için sevinmek ve onu verene bakmamak anlamına gelir. Bu kimse nazarında, bir atı hükümdarın hediye etmesiyle onu çölde bulması arasında hiçbir fark yoktur.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="35" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="36" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[29] Kişinin bütün bu işlerin tamamına sevinmesi ise dördüncü sevin-me hâlidir. Kişi sevinç duyar, çünkü bu hediye onu sultanın dostluğuna ulaştırmış, gelecek diğer nimetlerin habercisi olmuş ve ona fayda sağlamış-tır. Böyle sevinmenin bir sakıncası yoktur ancak bu birinci seviyenin altın-da bir sevinçtir. Zira birinci seviyede onun tek gayesi sadece hükümdardı. Bu, dünyadaki -kitabı kendileri için yazdığımız- kimselerin çoğunun ula-şamayacağı yüksek bir seviyedir. Bu nedenle açıklamasına fazlaca girmiyor, umumun anlayabileceği şekilde özetliyoruz ki kitapta bahsettiklerimizi an-layabilsinler ve bununla en yüce seviyeye yükselmeyi hedeflesinler. Rahmet kapısı açık, Rab Teâlâ müjdeleyicidir. Peki, nerede bunun için gayretle ça-lışacak olanlar?</p>
<p><strong>B. Dil ile Yapılan Şükür</strong></p>
<p>[30]Dil ile yapılan şüküre gelince&#8230; Bununla kastedilen, nimet karşılı-ğında Allah Teâlâ’ya hamd etmek ve Allah Teâlâ, “Rabbinin nimetine gelin-ce; onu anlat!”15 dediği için O’nun nimetini anmaktır. Nimeti anmamız riya, gösteriş ve gurur için değil, Rab Teâlâ’yı övmek için olmalıdır.</p>
<p>[31] Denilir ki, seleften bir grup bir araya gelir ve meclis dağılıncaya kadar sahip oldukları nimetleri birbirlerine anlatırlarmış. Üstâd Ebü’l-Kâ-sım el-Kuşeyrî [ö. 465/1072] meclistekilerden birinin şöyle dediğini söy-ler: “Bir gün bir yolculukta yaşı epeyce ilerlemiş bir adam görmüş ve ona hâlini sormuştum. Bana şunu anlattı: Gençlik yıllarımda amcamın kızına meylim, onun da bana meyli vardı. Benimle evlendirilmesine karar verildi. Zifaf gecesi, haydi bu geceyi bizi bir araya getirdiği için Allah’a şükretmekle geçirelim, dedik. Bütün gece namaz kıldık. Öyle ki ikimiz de birbirimize bakmaya vakit bulamadık. Sonra, ikinci geceyi de aynı şekilde geçirelim, dedik. Öyle ki yetmiş-seksen sene geçti biz hâlâ geceleri bu şekilde geçiriyo-ruz. Yanındaki yaşlı kadına dönerek ‘Öyle değil mi?’ diye sordu. Yaşlı kadın da adamı onayladı. Böylece yaşlı adam, bu büyük şükrü kendisine ilham eden Allah Teâlâ’nın nimetini anmış oldu. Onun bu nimeti anmış olması da ayrı bir şükürdür.”,</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="37" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="38" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[32]Rivayet edilir ki Ömer b. Abdülazîz’e (r.a.) bir heyet gelir. İçlerinden bir genç konuşmak için ayağa kalkar. Ömer, “Büyük birisi çıkıp konuşsun, büyük birisi!” deyince genç, “Ey Emîrü’l-mü’minîn! İşler yaşa göre olsaydı müslümanlar arasında yaşı senden daha büyük olanlar vardı.” der. Bunun üzerine Ömer, “Haklısın, konuş!” der ve genç, “Ey Emîrü’l-mü’minîn! Biz bir şey talep eden veya bir şeyden korkan bir heyet değiliz. İstenilebilecek şeylere ancak senin ikram etmenle ulaşırız. Korkulacak şeylerden ise senin adaletin bizi emin kılar. Biz bir teşekkür heyetiyiz, sana dilimizle teşekkür etmeye geldik.” der. Bu konuda daha birçok örnek vardır ama kitabımızın gayesi bunları saymak değildir.</p>
<p>[33] Bilmelisin ki hem kalp hem de dil ile yapılan şükür bütün nimet-ler için geçerlidir. Nimetler, kalp ve dil ile yapılacak şükür konusunda eşit durumdadırlar.</p>
<p><strong>C. Fiiller ile Yapılan Şükür</strong></p>
<p>[34]Fiillerle yapılan şükür ise, nimet verenin emirlerine itaat etmek ve yasaklarından kaçınmakla olur. Bu itaat ve kaçınma, her nimetin kendisine uygun şekilde yapılır ve her bir nimetin kendine has bir şükrü vardır. Esas olan, Allah Teâlâ’nın nimetlerini ona itaat için kullanman, isyan için kul-lanmaktan kaçınmandır.</p>
<p>[35] Nimeti göz ardı etmen ve nimete olması gerektiğinden farklı bir şe-kilde şükretmen gerçek şükür değildir. Kim bundan ayrılıp başka bir şekil-de şükretmeye yönelirse onu eksik yapmış ve en önemli hususu terk etmiş olur. Hakikatte akıllı kişi, bu iki şükrü birlikte eda edendir. Şayet bunları ayırmak gerekirse en doğru olan, her nimeti yaratıldığı şey için kullanmak-tır. Bu da örneklerle açıklanacaktır:</p>
<p><strong>1. [Göz Nimeti]</strong></p>
<p>[36]Göz nimeti için şükür, gözlerin bir müslümanda gördüğü bütün kusurları örtmek ve bakmanın yasak olduğu bütün kötü şeylere onları ka-patmakla olur. Şayet her gece gözlerin için iki rekât şükür namazı kılsan fakat onları haram kılınmış bir şeye bakmak için kullansan, bu nimetin şükrünü hakkıyla eda etmiş olmazsın.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="39" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer">
<div class="page" data-page-number="40" data-loaded="true">
<div class="textLayer"><strong>2. [Kulak Nimeti]</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[37]Kulak nimeti için şükretmek ise haramı dinlememen, işittiğin bü-tün kusurları da gizlemendir. Kulakların için Allah’a şükür olarak her gün iki dirhem sadaka versen, sonra da işittiğin bütün ayıpları açığa döksen ve duyduğun bütün haramlara ve gıybetlere kulak kesilsen o zaman bu nimet için hakkıyla şükretmiş sayılmazsın.3.</div>
<div></div>
<div class="textLayer"><strong>3.[Yöneticiler]</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[38]Bu kısım halifeyi ve onun dışında sultanı, onun nâiblerini, kadıları ve diğer makam sahibi kimseleri kapsar. Onlardan her birini tek tek zikre-deceğiz.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[39] Allah Teâlâ seni insanlar üzerinde bir makama getirdiğinde, reâyâ-nın durumunu iyice araştırman, hüküm verirken aralarında âdil olman, onlar hakkında eşitçe hükmetmen, heva ve arzundan sakınman, kesin bir delil sunmadıkça birisinin başka bir kimse hakkında söylediklerine kulak asmaman ve ilk gelenin söylediklerine göre aceleyle hüküm vermemen ge-rekir. Şayet ilk gelene meyleder ve onun doğru söylediğini düşünürsen, işte o zaman halka zulmettiğini bilmelisin. Kalbin şimdiye dek çeşitli gayelerle hâlden hâle geçip durdu ve boş arzuların onu dilediği gibi yönlendirdi. Biri hakikati söylediği hâlde, sen ilk gelenle sonra geleni eşit kabul edersen yine zulmetmiş olursun.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[40] Türkler [Memlük idarecileri] arasında ilk şikâyet edeni haklı bulan çok kimse gördüm. Bu onların kalplerini ele geçiren gaflet sebebiyle idi ki bu gaflet onların kalplerini susuz kara toprağa döndürmüştü. Toprağa bir su aksa, akan su saf mı bulanık mı, tatlı ve soğuk mu yoksa bulanık ve sıcak mı fark etmeksizin toprak bu suya kanar. Bu suya kandıktan sonra da saf ve güzel bir su bile gelse artık onu içine çekmez. Bu su onun üzerinden akar gider. İşte bunlar hakikatten habersiz kalplerdir. Bundan Allah’a sığınırız.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[41] Buna binaen senin zikrettiğimiz şekilde yöneticiliğin şükrünü eda etmen ve reâyâ ile eşit durumda olduğunu bilmen gerekir. Sen ken-din reâyânın önüne geçmedin. Bilakis seni onların önüne geçiren Allah Teâlâ’dır. O dileseydi seni bu işten men edip onları başa geçirebilirdi.</div>
<div>&#8230;</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>Taceddin -es-Sübki -Mu&#8217;idu&#8217;n-Ni&#8217;am ve aMubidu&#8217;n Nikam(Makam ve Meslek Ahlakı,Y.E.K,syf.24-44</div>
<div class="textLayer">
<div class="page" data-page-number="41" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div></div>
<div class="canvasWrapper"><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div class="page" data-page-number="43" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">1er-Ra‘d, 13/11.</div>
<div class="textLayer">2et-Tevbe, 9/28.</div>
<div class="textLayer">3el-En‘âm, 6/41.</div>
<div class="textLayer">4el-Bakara, 2/212.</div>
<div class="textLayer">5el-Bakara, 2/284; el-Mâide, 5/40.</div>
<div class="textLayer">6et-Tevbe, 9/27.</div>
<div class="textLayer">7İbrâhim, 14/7.</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">8.Ebû Dâvûd, “Edeb”, 12.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="33" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">9.Tirmizî, “Birr”, 35.</div>
<div class="canvasWrapper">10.Tirmizî, “Birr”, 35.</div>
<div class="canvasWrapper">11.Ahmed b. Hanbel bu hadisi eserinde zikretmiş, eseri tahkik eden Şuayb el-Arnaût v.dğr. hadisin isnadı-nın zayıf olduğunu belirtmişlerdir (bk. Müsned, Beyrut 2001, XXX, 390). Hadisin zayıf oluşuyla ilgili olarak ayrıca bk. İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Kahire 1351, I, 333.</div>
<div class="textLayer">12.Nesâî, “Menâsikü’l-Hac”, 203; Tirmizî, “Hac”, 57; İbn Mâce, “Menâsik”, 57.</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">13.İbn Mâce, “Zühd”, 30</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">14.Sübkî’nin “eş-Şeyhü’l-İmâm” şeklinde kitap içerisinde sıkça atıf yaptığı bu kişi bazı yerlerde açıkça “babam” diyerek bahsettiği Takıyyüddin es-Sübkî’dir.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>15.ed-Duhâ, 93/11.510</div>
<div class="page" data-page-number="25" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/">Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarık Velioğlu &#8211; Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 13:29:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali'nin Hz.Hasan'a Vasiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Velioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24683</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24684 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg" alt="" width="274" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044.jpg 600w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" />Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden</strong></p>
<p>Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir kınayanın kınaması alıkoymasın. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan. Din bilgilerini derinliğine öğren. Bütün işlerde Allah’a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun&#8230;..Her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeblerle muttasıf olmam istiyorum. Daha gençsin, ömrün uzun; iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rüha sahip olmanı diliyorum. Öncelikle yüce Allah’ın kitabını öğrenmeni, te’vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlini, haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum, bunlardan başka bir şeyle değil.</p>
<p>Sonra, insanların, hevâlarına ve kendi görüşlerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylere düşmenden korkuyorum. Bu gibi hususların sana tembih edilmesinden hoşlanmadığını biliyorum, ama böyle meseleler hakkında tekrar tekrar ve sağlam bir uyarıda bulunmak, seni helakete götürmesinden endişe ettiğim bir şeyin içine sürüklenmenden daha sevimli geliyor bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir, bu vasiyeti yarmayı sana bırakıyorum&#8230;..Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla bâtılı birbirine karıştırması caiz olamaz. Bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur. Oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.</p>
<p>Bir de bil ki ölümün sahibi, yaşayışın da sahibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir; dert veren, derdi giderendir. Dünya, Allah’ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz; daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkı&#8217;le düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın, sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hâle getirene yapış, kulluğun O’na olsun; rağbetin O’na yönelsin, korkun O’ndan olsun&#8230;&#8230;</p>
<p>Oğulcağızım! Nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı hâline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti&#8230;..Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir.</p>
<p>Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin.</p>
<p>İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır.q Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın&#8230;.Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah&#8217;la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah&#8217;tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır.</p>
<p>Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir&#8230;..Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O<br />
kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Hasan-ı Basri</strong></p>
<p>Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir&#8230;..Dünya dediğin üç gündür. Dün, bugün, yarın. Dünü geçtin, yaydan fırlayan oktan ne hayır umulur? Bugün ise her şeyindir. Kazanmak, faydalanmak, kaybetmek ve tüm işlerin bugün de gizlidir. Yarın ise sadece amellerin ve kuruntularından ibarettir.O halde guzel ve doğru işlere yapış&#8230;..Kulu mahveden, kuruntu ve emel deryasında amel etmektir.</p>
<hr />
<p><strong>İbn Sina</strong></p>
<p>Nefs, kîlükâle, münakaşa ve cidâle iltifat ettikçe, kavil ve fiilden, ahvâlden herhangi bir hâl ile münfail ve müteessir oldukça hiçbir zaman bedenden halâs bulamaz ve kurtulamaz. Şunu da bilmelidir ki harekâtın efdali namaz, sekenâtın efdali ise oruçtur. İyiliklerin en menfaatlisi sadaka, gidişlerin en temizi insanların eziyetlerine tahammül, gayretlerin en bâtıl ve yanlışı ise riyakârlıktır. Amellerin en iyisi sâdık niyetten hâsıl olan, niyetin hayırlısı da ilmin kalbinden açılandır. Hikmet faziletlerin anasıdır. Marifetullah evvellerin evvelidir. Güzel kelime Allah’a yükselir, iyi amel de onu yüceltir.</p>
<hr />
<p><strong>Gazzali</strong></p>
<p>Kâinat, kâinatın aynasıdır ve Allah’ı bilirseniz insanın kalbi kâinatın aynasıdır, öyleyse kendi kalbinize bakmalisınız. Orada sizi “kötülükten sakınmaya ve doğruyu seçmeye davet eden ve size yol gösterecek rehber “küçük bir sestir.” Acele karar vermekten sakınmaya, insanları sevmeye, Allah’a itaat etmeye söz veren kalptir. O sizi kesinlikle ebedî saadete götürecektir. Kendi nefsinizin en derinindeki şuurunuza yöneldiğiniz zaman, yüreğinizde Allah’a nüfuz etme idrakine sahip olursunuz&#8230;..İnsanlar canlı göründükleri hâlde, hakikatte ölüdürler. Çünkü Allah’ın kitabı ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Şüphesiz Kur’ân’ı dilleriyle okurlar, ancak hakikatte dilsizdirler. O’nun kendilerine okunduğunu da duyarlar, ancak hakikatte sağırdırlar. Kur’ân’ı pahalı ipek kumaşlara sarılı muhafaza içinde görürler, fakat onun mânasına ve esrarına karşı kördürler. Allah’ın Kitabı’nı kendilerine göre tefsir ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’in emirlerini yerine getirmedikleri için çok cahildirler. Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bilirler, ancak onunla yeteri kadar mücadele etmezler. Doğru yoldan sapmış ve dinî vecibelerini yerine getirmeyen bu insanların grubuna dahil olup aldanmamanız için sizi ikaz ediyorum.Nefislerinin bayağı arzuları ve ihtirasları onlara galebe çalmış ve onlara Allah’ın yardımı kesilmiştir. Tevbe etmeden Ölüm onlara ulaşırsa, hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de mübarek insanlara hakiki bir ışık ve rehber olan bir âyet-i kerime vardır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münâfıkün. 9)</p>
<hr />
<p><strong>Abdulkadir-i Geylani</strong></p>
<p>Ey azîz! “Allah nüruyla dilediği kimseleri hidayet eder” (Nur, 35) feyzinin bulutlarından şuhüd şimşekleri çaktığı zaman, ve “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder” (Al-i İmrân, 74) kelâm-ı şerifinin inayeti sayesinde vuslat rüzgârları estiğinde, kalplerin gülistanında ünsiyet reyhanları çiçeklenir; “Ey Yusuf’ a olan hasretim!” (Yusuf, 84) nağmelerinin bostanlarında, şevk bülbülleri terennüm eder, iştiyak ateşleri sırlı bölgelerde alevlenir. Fikir kuşlarının kanatları, azamet fezasında uçarken hayran ve şaşkın kalakalır. Marifet sahralarında en parlak, en âteşîn akıllar yolunu şaşırır. Anlayışların temelleri, heybet darbesiyle sarsılır da sarsılır. Azimet gemileri, “Allah&#8221;ı hakkıyla takdir edemediler” (En“âm, 91) ummanlarının derinliklerinde; “Dağlar gibi bir dalga içinde onlarla beraber gidiyordu” (Had, 42) rüzgârları sayesinde yol alır. “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” (Mâide, 54) ayetinin aşk denizinin dalgaları çarpıştığında, herbiri lisan-ı hâl ile şöyle nida ederler: “Ya Rabbi beni mübarek bir menzile indir; menzil sahiplerinin en hayırlısı ancak Sensin.” (Mü‘mınun, 29)</p>
<hr />
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Fahruddin er Razi&#8217;ye Mektubundan</strong></p>
<p>Bilmiş ol ki dostum, Allah seni muvaffak etsin, her varlığın bir sebebi vardır ki 0 şey o sebeple vücuda gelir. Her şeyin de iki ciheti bulunur, birisi sebebine, diğeri kendisini vücuda getirene -ki 0 Allah Teâlâ’dır-yöneliktir. Bütün insanlar, hukemâ ve filozoflar, yani muhakkiklerin dışındaki herkes, varlıkların sebeplerine yönelik cihetlerine nazar ederler. Muhakkikler -ehlullah arasında olan peygamberler, veliler ve melekler-ise, sebebi bilmekle birlikte, başka bir cihetten onu var edene nazar ederler.</p>
<p>Kimileri vardır ki Rabbine, onun cihetiyle değil de sebebi cihetiyle nazar eder ve der ki: “Kalbim Rabbimden bana haber verdi.” Diğer bazıları da -ki bunlar kâmildir“Bana Rabbim haber verdi” der; ki buna sahibimiz, ârif zat [Ebu Yezid Bistâmî] şu sözüyle işaret eder: “Siz ilminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi hiç ölmeyen Diri’den (Hayy lâyemut) aldık.” Varlığı başkasından alınmış olanın hükmü, bizim nazarımızda hiçbir şeyin hükmüdür. Arif asla Allah’tan başkasına dayanmaz.</p>
<hr />
<p><strong>Akşemseddinden Fatih Sultan Mehmete Mektubundan</strong></p>
<p>Dünyevî rahat, uhrevî rahatlığa nispetle yok hükmündedir, Cismânî lezzet, rühânî lezzete nisbeten hiçbir şeydir. Hiçbir şey olan şeye iltifat etmeyesiniz. En şiddetli imtihan/belâ peygamberlere, sonra evliyalara ve sonra da halifeleredir. Peygamberler ve veliler silkinde yol tutmuş olduğunuzu büyük nimet bilip hiçbir belâdan üzüntü duymayasınız, bilakis mütelezziz olasınız ki, Allah’ın kelamında bir zorluk, iki kolaylık arasında zikredilmiştir.</p>
<hr />
<p><strong>Ahmet Edirnevi</strong></p>
<p>Mehmedim, ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu üzere ol. Fıkıh ve hadisi iyice öğren ve câhil sufilerden olma. Meşhur olmamaya bak, zira şöhret afettir. Fânî makamlara sarılma. Bu makam sahiplerinin dünyevî istekleri için aracı olma. İdareciler ve onların etrafında bulunanlarla iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanların haklarını korumak, Allah’in hadlerini ikame etmek gibi bir amaç dışında sohbet etme. Hankah kurup orada oturma. Zira bazı cüz’i menfaatler sülüke mani olur. Çok semâ etme ki, semâ kalbe nifak getirir. Semâ’ı inkar yoluna da gitme. Zira onun ehli ve ashabı vardır. Semâ’ın yüzbin lezzetinden yalnız bir lezzeti, bin yıllık marifete hükmeder. Sakın semâ’ı, halk arasında cereyan eden eğlence gibi görme.</p>
<hr />
<p><strong>Aziz Mahmud Hüdayi&#8217;den Belgratli Müniri Efendiye Mektub</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Azîm, kerem sahibi insanın mertebeleri üzerinedir. İnsan, beden ve kalb ve ruh ve sır cümlesidir. Sırrın sırrı Sübhan’dır. Sırr-ı Sübhânî, insanın sırrını muhafaza eder. İnsanın sırrını ruhun duası himaye eder ve hatta kalbi kaplar ve hıfzeder. Kalbi beden ve ten besler ve terbiye tekmil eder. Tıpkı meyveleri yaprakların, yaprakları dalların, dalları ağaçların, ağaçları da kabukların korumasi gibi. Mesela ağacın kabuğu soyulsa, tamamen bozulup çürür. Ne ağaç, ne dal, yaprak, ne de meyve kalmaz, cümlesi kurur. İnsanın cismi ile kainatın cismi zarf ve kap gibidir ve kabuk ise koruyucudur&#8230;.Nefsi ıslah etmek en önemli husustur. Kişinin kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına yönelmesi gafletin ta kendisidir .</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Muhammed Nasuhi</strong></div>
<div></div>
<div>
<p>Benim oğlum,</p>
<p>İnsanın yaratılış sebebi marifetullahtır. Ubudiyet kalıbında “Vema halaktül inse ve’l-cinne illa liya’budün [Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım] (Zâriyât, 56) bu makam i’tisam billah ile olur.</p>
<p>İki cihan saadetinin alâmeti Allah’ın gayrisinden kaçınmak, gafletten uzak durmak ve günahlardan sakınmaktır. Bu takvaya nail olmayan padişah dahi olursa nikmettir; imtihan için kendisine süre verilmiş, geçici zaman için salıverilmiş demektir. Bu yoksa keramet ve âfıyet değildir. Takvanın alâmeti namazda huşüdur. Huşünun alâmeti, tadil-i erkâna riayettir. Allah indinde namazın makbul olduğunun, kalbin Allah Teâlâ’ya teveccühünün alâmetleri şevk ü aşk, niyaz ve tazarrü’dur. Kim Allah’a ait olursa, Allah da ona ait olur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div><strong>Hasan Sezai</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<p>Şeriat, tarikat bağının hısn-i hasînidir.Şeriata muhalif zındıkane kelâm mahza küfürdür.O makule kişilerden şeytandan ziyade firar etmek lazımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Mehmed Emin Tokadi</strong></p>
<p>Bir nefeste iki nimet bulunur, bunun için iki şükür gerekir. Yirmi dört saatte, her saatte bin nefes, her nefese iki şükürden yirmi dört saatte kırk sekiz bin şükür eder. Bir insan her işini terk etse de “şükür şükür” diye dergâh-ı Hudâ’ya hamd ü şükr eylese yine kırk sekiz bin defa şükür diyemez. İmdi acziyet zâhir oldu. Malum oldu ki Hakk’ın (celle ve alâ) şükrünün binde birini eda edemeyiz. Hakkıyla şükrü edaya kim kâdirdir? “Ey Davud ailesi! Allah’ın nimetlerine şükretmek için çalışm. Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır.” (Sebe, 13)</p>
<hr />
<p><strong>Musa Topbaş</strong></p>
<p>Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerinin bir kula en büyük nimeti, aczini bildirmesidir.Her şeyin Cenab-i Hak&#8217;tan olduğunu bilen kul, olmayacak şeylerle zihnini bulandirmaz,kulluğuna devam eder ve yol alır&#8230;..Son derece âcizim, kusurlarla doluyum. Yegâne tesellim şudur ki, Allah’ın sevgililerini canımdan, varlığımdan, her şeyden daha fazla seviyorum. Öyle bir sevgi ki, sevdiğimi de bilemez haldeyim ki lisan ile yazı ile ifade edilemez. Allah Teâlâ Hazretleri’nden niyazımız ihlâslı, teslimiyet sahibi ve kulluğunda sabitkadem olan sizin gibi pek kıymetli yavrularımızı kendisinde ibkâ eylesin. Amin.87</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin &#8211; Kur&#8217;an&#8217;ın Kalbine Giriş &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24467</guid>

					<description><![CDATA[<p>, Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . . “Bu dünya bir pencere Her gelen baktı geçti Nice han, nice Sultan Tahtı bıraktı geçti” dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24468 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg" alt="" width="236" height="367" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397.jpg 520w" sizes="(max-width: 236px) 100vw, 236px" /></div>
<div>,</div>
<div>Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . .</p>
<p>“Bu dünya bir pencere<br />
Her gelen baktı geçti</p>
<p>Nice han, nice Sultan<br />
Tahtı bıraktı geçti”</p>
<p>dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü makamlar, mekanlar, imkanlar, rütbeler, payeler, iltifatlar, işveler geçicidir. . .</p>
<p>“Zaman bir deniz, ölüm bir liman<br />
Ve her an, bir su damlası sanki</p>
<p>Bizi o limana taşıyan”</p>
<p>dediği gibi şairin, “zaman”ı fark et. İnsan, zamanı fark ettiğinde, dönüş halinde bir varlık olduğunu anlar ve bu muazzam bir bilinç, insanın benliğinde bir şuur inşa eder. Sonrasında bu fark ediş, bu şuur hali ölüme bir anlam yükler. Ölüm senin için bir kapıdır, ölüm bir penceredir; zaman seni ölüme, ölüm seni yok olmaya, toprak olmaya değil, mahvolmaya, âlemden silinip tamamen izinin, eserinin kalmayacağı bir yok oluşa değil; seni Yaratan’ın huzuruna çıkartır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ashab-ı Kiram diyorlar ki; Mescid-i Nebevi’de Efendimiz’in (s.a.v) bir hurma kütüğü vardı. Ashabına onun üzerinden hitap ederdi. Yorulduğu zaman ona yaslanır, oradan ashabı ile konuşurdu. Günlerden bir gün sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) birkaç basamaklı bir minber yaptı. Peygamber Efendimiz minberi görünce emretti; “Kütüğü alın, mescidin arka tarafında bir köşeye bırakın.” Bazı âlimler, hadis muhakkikleri anlattığım hadise için “mütevatir” derler. Mütevatir nedir? Yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluktan, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğa nakletmeleridir. Yani yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun ağız birliği etmişçesine bir haber vermesidir. Bu bağlayıcıdır, bu hakikattir, bu ilzam edici bir delil düzeyidir.</p>
<p>Efendimiz, o yeni yapılan minberin üzerine çıkıp hutbe irat etmeye başladığında, mescitte mescidin arka köşesinden; adeta yavrusunu kaybetmiş bir devenin iniltisi gibi bir ses duyuluyor. Etrafı gözden geçiriyorlar; “nedir bu acaba, bu ses nereden geliyor?” diye. Sesin geldiği nokta tespit ediliyor; bakılıyor ki, bu ses hurma kütüğünden geliyor. Efendimiz (s.a.v) o sesi duyunca minberden iniyor, kütüğün yanına gidiyor ve mübarek elini onun üzerine koyuyor. Üzerine koyduğu zaman kütük sakinleşiyor. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Kütüğün bir derdi var; daha önce benim kendisine yaslanmamdan, benim üzerinde durmamdan dolayı hoşnut imiş, şimdi bu ayrılıktan dolayı feveran ediyor.” Peygamberimiz onunla konuşmuş.</p>
<p>Kur’anî deliller vardır; Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğu gibi Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih ettiği bir hakikattir. Allah bu ilmi bir peygambere verdiğinde, perdeler kalkar onun önünden, hakikat onun önünde ayan beyan ortaya çıkar. Kuşla da konuşur, dağla da konuşur, taşla da konuşur, odunla da konuşur, kütükle de konuşur. Bu mevzu dar, determinist, materyalist perspektiften heder edilecek bir mevzu değildir. Bu Kur’ani bir hakikattir, mecaz değildir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşyanın dili vardır; kuşların kendisine ait bir lisanı vardır ve ontolojik bakımdan konuşan tek varlık insan değildir. Allah (c.c) Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih etmesi için onlara emir verdiğini şöyle ifade ediyor; (Sebe,10) “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık.”</p>
<p>Ey dağlar Davud ile birlikte tesbih edin, kuşlarla birlikte Davud’un t&#8217;esbihine katılın, diye Allah’ın dağlara böyle bir emir verdiğini, dağların tesbih ettiğini ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) gerçekten çok manidardır; “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyuruyor. (Buhari,Cihad, 7‘)</p>
<p>Bir defasında Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir Hz. Ömer ve Hz. Ali ile birlikte Uhud’un üzerinde iken Uhud’da bir sarsıntı, bir deprem olmuş; Uhud dağı sallanmış. Bu hadiseyi nakleden ashabı kiramdan sahabiler diyorlar ki; üzerindeki o mükerrem, mübarek kişilerin ağırlığından, onların hoşnutluğundan, onlarla şeref duymasından dolayı dağ aslında sarsıldı ve Peygamberimiz mübarek elini Uhud’a koyarak, “Sakin ol Ey Uhud! Senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehit var. Sakin ol!” dediğini ashab-ı kiram bize aktarıyorlar. Efendimiz’in eşyaya bakışı, Kur’an’da insan-Allah, insan-âlem ilişkisinin bugünkü materyalizmin dar kalıplarının çok dışında, çok ötesinde bir perspektifte verilmesi çok manidardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Efendimiz (s.a.v)bir gün namaz kılarken hiç adeti olmadığı üzere namazı çok kısa kesmiş. Sahabe-i Kiram telaşlanmışlar, ne oldu acaba? Gelmişler Efendimiz’in yanına, “Ya Resulallah! Bir şey mi oldu, çok kısa kestiniz namazı?” Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuş ki; “Namazdayken çok uzaklardan bir çocuk ağlaması duydum, onun için kısa kestim. Belki annesi arkadadır, hemen gitsin yetişsin diye.”</p>
<p>Şimdi ben diyorum ki; Efendimiz mübarek başını kaldırsaydı, İslam coğrafyasının şu halini görseydi&#8230;.Ümmetin çocuklarının çoğunun böyle ağladığını görseydi, ne hissederdi? Onun gibi hissetmek, üzülmek, sevinmek de sünnetin bir parçasıdır. Onun yerine biz hissedeceğiz. O zaman bu yükü gönül dünyamızda biz taşıyacağız. En azından bu tasayı içimizde taşıyacağız.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Vakit kıyamet. Allah (c.c) bize kıyamette hesap zamanından bahsediyor. Buyuruyor ki;</p>
<p>“Ve “Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!” (denir).” (Yasin 59)</p>
<p>Mahşerdeyiz; bütün insanlar toplanmışlar ve Allah (c.c) şöyle nida etti; “Ey mücrimler! Ey cürüm işleyenler, günahkârlar! Ayrılın bakalım, çıkın mü’minlerin arasından, arada kaynamayın. Dünyada iken iyilerin arasında olmadınız, dünyada iken iyileri, mazlumları ve mağdurları hak yolunun yolcularını kadettiniz, zulmettiniz, türlü türlü yaftalarla onları kirlettiniz. Ne geziyorsunuz orada geçin bakalım, ayrılın oradan, geçin şu tarafa.” Allah (CC) böyle nida edecek. Düşünsenize bir grubun içerisindesiniz, bir adli merci ya da bir kolluk gücü geldi, “Sen, sen geçin bakalım şöyle. . .” dediğinde, içinde doğan korkuyu tasavvur et, hayal et. Allah (c.c) diyor ki; “Ey mücrimler ayrılın bakalım bir kenara. ..” “Mücrim” ifadesi her türlü günahı işleyen anlamına gelir. Fakat bir sonraki ayette bu cürmün “küfür” ; dolayısıyla da &#8216; mücrimin “kafir” anlamına geldiğini görüyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz bir gün, bir bayram sabahı mescide giderken veya mescitten gelirken sokakta çocukların oynadıklarını görür. Bir de bakar ki duvarın kenarında çocuklara dahil olmayan; Beşir bin Akrebe adındaki küçük çocuk bir kenara oturmuş, ağlıyor. Efendimiz yanına gelir ve der ki; “Çocuk niye ağlıyorsun, derdin nedir?” Efendimiz’i o hüznün içinde tanıyamadığı için “git başımdan be adam. Sen benim derdimi bilmiyorsun” der. Efendimiz (s.a.v) , “Söyle bakalım derdini, belki derman oluruz.” deyince, çocuk şöyle cevap vermiş; “Benim babam Resulullah’ın bir gazvesinde Uhud’da şehit oldu.</p>
<p>Annem başka bir kimseyle evlendi. 0 adam da malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi aldı götürdü; annemi de aldı götürdü. Ben şimdi böyle anasız, babasız bir şekilde kaldım; ona ağlıyorum. Bugün bayram, giydiğim elbiselere bak, diğer çocukların haline bak; ben ondan dolayı ağlıyorum.” Rahmeten li’l âlemin karşılaştığı bu tablo karşısında, “İster misin şimdi Muhammed senin baban olsun, Fatma ablan olsun, Ali amcan olsun, Hasan ile Hüseyin kardeşlerin olsun, Ayşe de annen olsun; ister misin?” buyurmuş.</p>
<p>Çocuk bir anda kendisine gelmiş ; bakmış ki kendisiyle konuşan Peygamber Efendimiz, “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah, istemez miyim” demiş. Efendimiz onu almış, evine götürmüş, yedirmiş, içirmiş, güzelce üzerini giydirmiş; sonra “Hadi git bakalım, akranlarınla, arkadaşlarınla oyna,” diyerek onu dışarı göndermiş. Kenarda durup ağlayan çocuk arkadaşları arasına gelince, bir bakmışlar ki onda hüzünden eser kalmamış; yepyeni kıyafetler içinde karnı doymuş, yüzüne kan gelmiş.</p>
<p>Başına toplanmışlar, “Sende bir farklılık var, nedir sebebi?” deyince Beşir b. Akrebe başından geçen hadiseyi anlatmış. Efendimiz’in ona baba olduğunu, Ayşe annemizin ona annelik yaptığını, Hz. Ali Efendimiz’in artık onun amcası olduğunu söylemiş. Çocuklar, Beşir bin Akrebe’nin anlattıklarını duyunca; “Ah keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olsaydı da keşke biz de Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in manevi evladı olabilseydik.” demişler. . .</p>
<p>Bu hadise beni çok derinden etkiler. Efendimiz’in inşa ettiği ümmet duvarının harcının, nasıl aşk-ı resul olduğunu ve bunun çocukların kalplerine bile nasıl nüfuz ettiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Çocuktan al haberi. En saf haliyle Peygamber Efendimiz’e Ashab-ı Kiramın çocuklarının dahi bakış açısı budur. Peygamber Efendimiz Beşir bin Akrabe&#8217;yi ölene kadar manevi evladı olarak himaye etmiştir. Efendimiz’in vefat ettiği gün Beşir ağlayarak şöyle demiştir; “İşte asıl şimdi yetim kaldım. . .”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği üzere Güneş bütün sistemiyle birlikte Samanyolu Galaksisi’nin bir parçasıdır. Bu evrende Samanyolu Galaksisi gibi 1 milyardan fazla galaksinin olduğunu biliyoruz. Bütün bunların hepsi kendilerine ait bir yörüngede hareket ederler. “Çevir gözünü bak gökyüzüne, bakışını korkak alıştırma, yık duvarları, çık rutinin dışına, derinlemesine düşün, evreni ve seni yaratanı fark et; Güneş’i, Ay’ı, bu hesabı, bu mizanı, bu düzeni, bu intizamı, bu sistemi, bu insicamı koyam fark et. . . Kolunda çok güzel bir saat var; hangi Fırmanın? Mükemmel bir telefon; markası ne ki? Çok güzel bir apartman, çok güzel bir bina, mimarı kim? Çok güzel bir giysi, terzisi kim? Her sanatın, her güzelliğin var edicisini arayan insan çevir gözünü, bul Rabbini. Yeter artık gafletin, cehaletin, sefaletin. Yeter yoksa kapıya dayandı felaketin. . .” Adeta Allah bu ayetlerde bize böyle hitap ediyor. Duyan, düşünen ve hisseden için.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Mevlânâ Hazretleri’nin bir ifadesi vardır der ki; “Kadın Allah’ın yaratma sıfatının kendisinde tecelli ettiği bir delilidir.” Biz Allah’ın insan türünü yaratma mucizesini kadının vücudundan izliyoruz. Tohum topraktan nasıl yetişiyorsa bir insan da annesinin vücudunda öyle can buluyor. Onun için anne bir ayettir. İslam irfanına göre kadın, bir nefis değil, bir nefestir; bir heves değil bir nefestir. Hatta ilk kadının adı Havva’dır; Havva hayattan gelir etimolojik olarak, hayat veren demektir, adeta Allah (CC) Hz. Adem’e Hz. Havva ile birlikte can vermiştir, hayat bahşetmiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Şükretmiyorlar mı?” buyuruyor. Çok mühimdir bu ifade. Kulluk için geldiğimiz bu dünyada, kulun en önemli vasıflarından birisi “Şükreden bir kul” olmaktır.</p>
<p>Sahabe-i Kiram, Peygamberimiz’in vefatından sonra Aişe annemize gelmiş, sormuşlar; “Peygamberimizle şu kadar zaman geçirdin, Onda gördüğün en olağanüstü, en farklı şey neydi?” Aişe annemiz şöyle cevap vermiş; “Efendimiz bir gece bana dedi ki; ‘Ya Aişe bana izin verir misin ben bu gecenin tamamını Rabbimle geçireyim?’ &#8216;Seni ve Allah’ı hoşnut eden şey beni de hoşnut eder.’ dedim. Peygamber Efendimiz kalktı, uzun uzun kıyam etti, uzun uzun secde yaptı.” Başka bir rivayette Hz. Aişe (r.a) diyor ki; “Bir defasında secdeye kapandı, kalkmadı. Birden içime bir telaş düştü, “öldü galiba’ dedim, kalktım ayağına şöyle bir dokundum; tepki verince içimden derin bir ‘oh’ çektim,&#8217;hamdolsun yaşıyormuş’ dedim. Efendimiz’in ibadeti böyleydi. O kadar uzun kıyamlar, o kadar uzun secdeler, rükular yaptı ki, sonra oturdu. Ağlamaya başladı Efendimiz. Ağlamaktan dolayı gözlerinden süzülen yaşlar üzerini ve secde mahallini ıslattı. Ben selam verdikten sonra dedim ki; ‘Ya Resulallah, Allah senin bütün gelmiş geçmiş günahlarını affetmiştir. Bu çile niçin? Bu yorgunluk niçin? Kendini niçin bu kadar harap ediyorsun?’ Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari,Teheccüd,6) Şükreden bir kul olmak istediğini vurguladı Efendimiz ve asıl kulluk demek olan abd ifadesinin yanına “şekür”/çokça şükreden ifadesini koydu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık.” (Yasin 34)</p>
<p>Nebevi tebliğ insanda bir yönüyle analitik bir yönüyle de sentezleyici bir üst düzey tefekkür mekanizması oluşturur. Buna “furkan” diyebiliriz. İnsan bu düşünce seviyesine ulaştığında varlığı ve var ediciyi fark eder. “Furkan” farktan gelir; fark edeceksin. . . Kendini fark edeceksin; Allah’ı fark edeceksin, âlemi fark edeceksin; her gün üzerinden gidip geçtiğin ama hiç dikkatini çekmeyen âlemi, taşı, toprağı, dağı, ovayı, ağacı fark edeceksin. Alemin nasıl kudret fırçaları île boyanmış bir ibret tablosu olduğunu fark edeceksin. Yerde ve gökte o kadar çok ayetler vardır ki, insan her gün üzerinden gelip geçer de bakmaz, düşünmez. Tefekkür rutini kırar, ufku açar, hakikate ulaştırır. Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten daha efdaldir. Onun için Kur’an insanı tefekküre sevk ediyor; “Ölü topraktan hurma bahçelerini, üzüm bağlarını nasıl yarattı; nasıl oradan gözler, sular çıkarttı bir bakın!” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73994607">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz hem Allah’ı severiz hem de Allah için severiz. Allah aşkına yerdeki karıncayı, gökteki kuşu, sokaktaki köpeği severiz. Biz aynı zamanda Allah için kızarız, mesafe koyarız. Biz bu tavrı Efendimiz’den almışızdır. İslam’ın kutsallarına dalaşan, hakaret eden, saygısızlık gösterenlere kızarız ve onların yolunu, metodunu, mefküresini asla benimsemeyiz.</p>
<p>Onlardan uzak dururuz. Çünkü Allah (CC) buyuruyor ki; (Made 58) “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar.” Ben kutsalıma dalaşan, onunla alay edeni nasıl dost edinirim?</p>
<p>“Kutsala saygı”, insanın mü’min olduğunun en önemli emarelerinden biridir. Biz ezan-ı Muhammedi’yi duyduğumuz zaman, edep, erkân odur ki; camiye iştirak edemeyecek olsak bile, “hayye ale’s selah” ifadesinin gelecek olmasından dolayı şöyle bir toparlanırız. Uzanmışsak elimizi ayağımızı toparlarız. Allah bizi namaza davet ederken, gidemeyecek bile olsak, bari en azından halimizi, hareketimizi bir hizaya sokar, saygısızlığımızı izale etmeye çalışırız; edeptendir bu&#8230; “İslam baştan sona edeptir. Edep üç harftir, Arapçada. Elif, dal ve be. “Elif elini, dal dilini, be belini koruyacaksın.” demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73993651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Din samimiyettir; dine davet de samimiyet ister. Habib samimiyetle kavmine tebliğde bulundu. Politik ve aristokratik bir dil kullanmadı. Davet ederken, “Ey Kavmim!” dedi, şehit edildiğinde de “Keşke kavmim bilseydi!” dedi. Aslında ölüm oyunu bozar, ölüm bütün maskeleri düşürür; insan öleceğini anladığında asıl kimliği çıkıverir ortaya. O ölürken bile o kadar samimi, o kadar içten ki, kendisini acı çektirerek, işkence ederek öldüren bir topluluğa “kavmim” diyecek kadar samimi. Ayetten anlıyoruz ki cenneti gördüğü ilk an kendinden geçmedi; “Vay be ne muazzam nimetler&#8230;” demedi; “Allah’ım benim canımı çok yaktılar, sen de bu zalimleri mahv u perişan et” demedi. .. Samimiyet, irşat ve davet bilinci öyle zirvede ki. .. “Keşke kavmim bilseydi Allah’ın verdiği şu nimetleri. . . Bilselerdi nasıl da dönerlerdi. .. Nasıl da vazgeçerlerdi.” diye iç geçirdi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73990936">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ahmet Hamdi Akseki merhum Asr Suresi Tefsiri isimli risalesinde, psikolojik boyutuyla imanı tanımlarken çok enteresan bir tespitte bulunuyor, diyor ki; “İman aklın Ve kalbin dahli ile insanın ruhi kuvvetlerinin tamamını kullanarak, Allah’a i’zan ve ikan üzere yönelmesidir.” İnsanın bütünsel olarak bütün benliğinin bir hareketidir iman. İman bir boyutuyla tefekküre, bir boyutuyla duyguya dayanan ve insan benliğinde hükümferma olan külli bir haldir&#8230; Bir boyutu bilgidir, bir boyutu duygudur imanın. Mü’minin duruşu başkadır, oturması başkadır, yemesi, içmesi, eşyaya bakışı başkadır, gökteki Güneş’e bakışı, infaka, hayata, ölüme, kabre bakışı başkadır. İman insanı bambaşka kılar. Mü’min bambaşkadır.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri, Divan-ı Kebir’inde şöyle söylüyor; “Öldüğüm gün, tabutum yürüyünce bende bu dünya derdi var sanma, bana ağlama, &#8216;yazık yazık, vah vah’ deme, şeytanın tuzağına düşersen vah vah etmenin sırası asıl o zamandır, yazık yazık asıl o zaman denir.</p>
<p>Cenazemi gördüğün zaman “ayrılık, ayrılık’ deme, benim kavuşmam asıl o zamandır. Beni kabre koyunca “elveda, demeye kalkışma, kabir cennet topluluğunun perdesidir. Kabir sana hapis görünür ama aslında o canın hapisten kurtuluşudur.”</p>
<p>Bu mefküreyi oluşturacak, bu yüksek duygu halini inşa edecek Dünya üzerinde Kur’an’dan ve Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden gayrı hiçbir kaynak yoktur. Bu sebeple inkarcılar asla anlayamazlar mü’minlerin niçin kutsal değerler uğrunda canlarını feda ettiklerini. . . Gözlerini budaktan, canlarını ecelden niçin esirgemediklerini anlayamazlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73987868">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz’in rahmetini sahabilerin gönüllerine kazıyan tek bir kavram kullanacak olsak, bunun “sohbet” olduğunu söyleyebiliriz. Sohbet Efendimiz’in karakter inşa metodolojisidir. Çünkü yetişen insan karakterinin adı “sahabi”dir; şu halde yöntemin adı da “sohbet”tir. Sohbet sadece sözlü bir eylem değildir. Karşılıklı konuşma, sohbetin kırk cüzünden biridir tabiri caizse. Sohbetin bir boyutu sosyolojik, bir boyutu psikolojik, hatta bir boyutu metafızik bir pedagojidir. Çok hoşuma gidiyor Yunus Emre diyor ki,</p>
<p>“Erenlerin sohbeti ele giresi değil,<br />
Sohbete kavuşanlar mahrum kalası değil.</p>
<p>Gezmek gerek her yeri, bulmak için bir eri, Sarraf bilir cevheri, herkes bilesi değil.</p>
<p>Bir pınarın başına, kapalı testi kona,<br />
Kırk yıl orada dura, kendi dolası değil.</p>
<p>Sohbet yaparlar iman, talip kazanır irfan, İnsanı arif yapan, tacı hırkası değil.</p>
<p>Önce doğru iman et, haramlardan uzlet et,<br />
Cana şifadır sohbet, badem helvası değil.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986653">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah (cc) içimizde bir fısk u fücur yarattı, bir kötü ben var bizde, bir de hakkı ilham ettiği salih bir taraf. Sen hangisindensin? Her insanın içinde bir Firavun vardır. Her insanın içinde bir Karun vardır. Her insanın içinde ilimle böbürlenmek isteyen bir Bel’am; eğer hortlar ise hakkı ateşte yakmaya namzet bir Nemrut vardır. İçimizdeki bu şerre meyil olgusunu karantinaya almak durumundayız. Burada, kalptedir asıl mücadele, budur asıl kavga, asıl cihat da budur. Buna eskiler cihad-ı ekber demişlerdir; en büyük cihad budur. Ve eğer insan şerle mücadeleyi kalpte kaybederse, cephede bir başarı elde etmesinin imkan ve ihtimali yoktur. Bu yüksek bir manevi ruh hali, bu bir karar kılış halidir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986305">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yani herhangi bir günah işledin, ne olduğu fark etmez. Eğer o günahtan sonra “şimdi ben Allah ile aramdaki hukuku yeniden nasıl inşa edeceğim?” diye bir duygu kaplıyorsa içini, günahın pişmanlığını yaşıyorsam. . Kaç gündür ne kadar güzel, huşû içinde namaz kılıyordum, programlara gidiyordum, derslere, konuşmalara katılıyordum. . . Ne güzel! Ama şimdi tekrar her günahla birlikte haktan soğuyoruz, feyzimiz gidiyor, nurumuz gidiyor, istikrarımız gidiyor, aşkımız, vecdimiz kayboluyor. “Eyvah ben bunu yeniden nasıl inşa edeceğim,” diye bir iç sancısı çekiyorsan eğer müjdeler olsun. O günahı terk et ve tekrar Allah’a dön. Çünkü o ayetin(Al-i İmran,135) sonunda Allah (cc), günaha düşen mü’minler için, “Onlar günahta ısrar etmezler.” diyor. Mü’minlerin çok önemli bir özelliğidir bu; günaha düşmemeye çalışır ama eğer günaha düşerse hemen kendine gelir, Allah’ı hatırlar, bile bile artık o günahta ısrarcı olmaz.</p>
<p>Kalbin böyle tepkileri vardır buradan ölçebiliriz kendimizi. İman; tabiatı icabı aksiyona yöneliktir, davranışa yöneliktir, davranış ister. İmanın güçlenmesinin veya zayıflamasının orada belirtileri vardır. Elimizde imanın varlığını ölçen fiziki bir alet yok maalesef ama imanın var olup olmadığını anlayabilmek için bir yöntem var diyor Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Bir kötülük yaptığında bu kötülük seni üzüyor, sende bir iç nedamet, pişmanlık oluşuyorsa; yaptığın bir iyilik de seni hoşnut kılıyorsa, sen mü’minsin.” (İbn Hanbel,V,251) Bugün bir fakire şu kadar infak ettim, verirken çok zor oldu ama şimdi anlıyorum ki çok iyi oldu, ne kadar iyi olmuş, bir daha olsa bir daha yapsam, Allah’a hamd olsun, Allah bu iyiliği bana nasip etti, diyorsan içinden sen mü’minsin.” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984843">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz çok büyük çileler çekti ve bu çilelerde kalbindeki teselliyi inşa ettiği yer Allah’ın huzuruydu, Kur’an’dı, zikirdi, namazdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sevindiğinde namaz kılardı, üzüldüğünde namaz kılardı, korktuğunda namaz kılardı, ay tutulduğunda namaz kılardı, güneş tutulduğunda namaz kılardı. . . Burada kanaatime göre çok mühim bir tavır var; öyle sevinç olur ki, insanın sinir sistemine, aklına zarar verir, ruhi melekelerine zarar verir. . . Öyle korku ve hüzün olur ki, insanı yıkar. Bugün üzüntünün, stresin, nelere mal olabileceği hususu izahtan varestedir. Öyle gerilimler, öyle korkular olur ki, insanın vücut, akıl ve ruh sağlığını ortadan kaldırabilir. Efendimiz ibretlik bir hadisenin altını çiziyor; namaza sığının, namazda Kur’an vardır, zikir vardır, namazda Allah (c.c) ile buluşmak vardır. Namaz, mü’minin Allah’a yükselmesidir. Namaz, Mirac hatırasıdır. Peygamberimiz’in namazla ilişkisi böyledir. Bu çok dikkat çekicidir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984369">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanın kalbine zaman zaman sebebi meçhul bir gam üşüşür. Yavuz Sultan Selim diyor ki;</p>
<p>“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu,</p>
<p>Ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu,</p>
<p>Gelen gider, giden gelmez iki kapılı handır bu,</p>
<p>Sakın insafı terk etme makam-ı imtihandır bu.”</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73983011">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbadetlerimiz nasıl karakter özelliğimiz olur?</p>
<p>Bir psikolog diyor ki bir işin karakter özelliği haline gelip gelmediğinin bir kriteri vardır. Bir eylemin, davranışın, bir ibadetin karakter özelliği olup olmadığının belirleyici bir işareti vardır. Bu çok sade bir kriterdir, nerede uygularsanız doğru sonuç verir. 0 da şudur; eğer yaptığınız işi seviyorsanız, o işi yaparken huzur bulup mutlu oluyorsanız, o iş bittiğinde, tekrar o işin geleceği zamanı dört gözle bekliyorsanız, o iş sizin için bir karakter özelliği olmuş demektir. Onu bırakmayın, onu besleyin ve ondan soğumanıza sebep olacak her şeyi hayatınızdan uzaklaştırın. Efendimiz hiçbir gölgenin olmayacağı bir kıyamet manzarası içerisinde bir kişinin arşın gölgesi altında gölgeleneceğini haber veriyor. Hiçbir gölge yok, yalnız Allah’ın himayesi var. Bir kişi arşın altında gölgelenir. (buhari,ezan,36) Kimdir bu kişi biliyor musunuz? Bir Müslüman, bir mü’min düşünün, kalbi mescitte takılı kalmış. Nasıl takılı kalmış?</p>
<p>Bir vakit namaz için mescide gitmiş, namazı eda etmiş çıkmış gelmiş; gözü öbür namazı kolluyor, kulağı ezanda; gelse de yeniden camiye gitsek diye. Onun kalbi orada takılı kalınca, 0 tekrar oraya dönene kadar orada gibidir; bu hayatımızdaki bütün ibadetlere uygulanabilir. Buralardan kalbinizdeki manevi eksikliği ölçebilirsiniz. Ezan okundu. Kalbin nasıl bir tepki verdi? Bunu ölçmen lazım. “Öğlen namazını daha yeni kıldım, mübarek ikindinin vakti gelivermiş. Fesübhanallah tekrar şimdi abdest al, namaz kıl. . .” Eğer içerden böyle bir tepki geliyorsa acilen bu sesin kaynağını bulup, üzerine üzerine gitmek, kökünü kurutmak ve namazla aramızdaki ünsiyeti yeniden peyda etmek zorundayız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.”</p>
<p>Bu gök kubbenin altında, bu yerkürenin üzerinde nice peygamberler geldi geçti; kendilerini Rablerine adamışlar, hak yolunda adanmışlar onların etrafında saf tuttular ve mücadele verdiler.</p>
<p>Kur’an’da peygamberlerle birlikte saf tutmuş insanların karakter analizlerini yaptığımızda, çok enteresan bir şey görüyoruz. Bu dört madde aynı zamanda, “Biz kimiz? Ve kim olmamız lazım?” sorularına cevap veriyor ve çok önemli tespitler yapıyor. Nasıl ki maddi vücudumuzda bir aksaklık, maddi kanımızda bir eksiklik olduğu zaman kan tahlili yapmıyoruz, bakıyorlar; “Şu madde eksik, acilen yerine konması lazım&#8221; diyorlarsa, manevi kanımızda da birtakım eksiklikler olabilir. Bizim bir de vücud-i manevimiz, manevi bir kanımız var. Bu dört madde manevi kanımızda mevcut olmalı, Müslüman, bunları kontrol edecek.</p>
<p>Bu dört maddeden biri çeteleden düştüğünde, insan ideal mü’min şahsiyetinin ve mücadele ruhunun yüzde yirmi beşini kaybeder. Düşe düşe en sonunda elini kaldırmaya mecali olmayan, tepkisiz, iliklerine kadar çekilmiş kof ve pasif, ismi Müslüman müsemması meçhul kişilikler ortaya çıkar. Dört özellik: Gevşeklik göstermemek, zafiyet göstermemek, zulme boyun eğmemek ve sabretmektir. Yani onlar Allah’ın yolunda kendilerine isabet eden sıkıntılardan dolayı vehme kapılmadılar; gevşemediler. Davalarından kopmadılar.</p>
<p>Mücadele esnasında sıkıntılar ve zorluklar olacak. Allah (cc) yeri gelecek malını, yeri gelecek canını isteyecek, yeri gelecek cesaretini, gayretini, alın terini isteyecek. İnsanlar iman ettik dedikten sonra başıboş kalacaklarını, Allah onları denemeden cennete gireceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir şey söz konusu değil. Peygamberler hiçbir zaman gevşemediler, zafiyet göstermediler; “dermanım yok, pilim bitti, artık benden bu kadar, ben havlu attım” demediler. Çıktıkları yolun değerini hiçbir şeye değişmediler. Zalimin önünde diz çökmediler. Zalime boyun eğmediler. :</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982132">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Genelde bütün peygamber sahabelerinin özelde Peygamberimiz&#8217;in sahabe-i Kiram&#8217;ın en önemli özelliği &#8216;Ves sâbikûnel <em>evvelûne</em>&#8220;olmalarıdır. Allah (cc) ayette bunu zikrediyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Allah’ın emrinin gereklerini yerine getirmek söz konusu olduğunda “ilk öne geçenler/vazifeye atılanlar” demek. Üstadın ifadesiyle “Kim var denildiğinde, geri geri adım atmadan, sağa sola bakmadan, sağa sola kaçmadan, yalpalamadan, sendelemeden ilk adım atan olmak. . .” İşte sahabe-i kiramın en mühim özelliği budur. Öne çıkmışlar&#8230; Efendimiz bir şey söylediğinde 10 kişi, 20 kişi, 100 kişi birden koşmuş; ölümüne koşmuşlar, ölüme koşmuşlar. “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” demişler. Çok büyük sözler vermiş ve bu sözlerin gereğini yerine getirmişler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981666">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizim sahibimiz Allah’tır ve biz Allah’a dönüyoruz. Acılar geçecek; sürekli değiller. Sefalar ve nimetler de geçecek; onlar da sürekli değil. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu duygu insanın kalbinde egemen olduğunda kalbindeki her acı katlanılabilir bir hal alır. Nimetler de insanı çeldiren, caydıran, insanı yoldan çıkartan, azdıran, tuğyana düşüren, sapkınlaştıran, seküler vaziyetler olmaktan çıkar. O zaman insan eşyanın baki olmadığını, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu fark eder. Bu çok büyük bir mefküredir. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu bütün acıları hafıfleten, bütün sıkıntıları katlanılabilir hale getiren, çok büyük, çok derin bir ifadedir. Zaman bizim için döngüseldir, düz çizgisel değildir. Biz yaşadığımız her an, geldiğimiz yere, varlığımızı bulduğumuz kaynağa, Allah’a dönüyoruz. Bizim bilincimizde zaman döngüseldir, daireseldir. Ayet bize böyle söylüyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981281">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Müzekki’n-Nüfus’ta, diyor ki; İlim ehlinin iki vazifesi vardır: Biri Allah’ı insanlara sevdirecek, bu kolay olan. Anlatırsın Allah’ı, anlar insan; kendisini yaratanın, yaşatanın, göğüs kafesinin içinde kalbini atmanın, damarlarının içinde kanını dolaştıranın, kendisine her türlü nimeti lütfetmiş olanın, kendisini sevenin, gerçek anlamda döneceği mercînin Allah olduğunu insan anlar. İçinde tabii, fıtri bir sevgi duyar Allah’a.</p>
<p>İlim ve irşad ehlinin bir görevi daha vardır ki, insanları Allah’a sevdirmek. Bu nasıl olacak? Bu ayetten bahsetmiş Allah (c.c) ve diyor ki “Eğer gerçekten beni seviyorsanız, Peygamber’e tabi olun ki, ben de sizi seveyim.” Ben bu ayete dayanarak insanları Allah Resulü’nün sünnetine ittiba ettiririm. O sünnete bağlı kılarım, böylece insanları da Allah’a sevdirmiş olurum. Bu bir yöntemdir ve çok önemlidir. Onun için bu yol istikametin, sırat-ı müstakimin yoludur. Bu yolun bir ucu ilk insan, ilk Peygamber Hz. Adem’e, oradan Allah’ın ona ilk vahyi ile cennete, cemalullaha, Allah’ın rızasına kadar gider. Bu yol insanı hakikate ulaştıracak tek gerçek yol olduğu için kıyamete kadar payidar kalacaktır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73980545">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;vel Kuranil Hakim&#8221; oradaki &#8221; vav&#8221;Türkçede “vallahi” derken kullandığımız “vav”dır. “Yemin vav”ı denir buna. Hemen aklımıza gelmeli; Allah (CC) niçin yemin eder? Azîz ve Celîl olan Allah “bu böyledir” dese, itiraza mecal mi kalır. . .</p>
<p>İslam âlimleri iki görüş ifade eder ve derler ki; Kur’an’da Allah’ın yemin ettiği hususlar dikkatle incelendiğinde bunların insanlar tarafından ya inkar ya da ihmal edilen şeyler olduğu görülür. Eğer Azîz ve Celîl olan Allah’ın yemini, insanlar tarafından inkar edilen bir şey üzerine ise, ispat ve tespit manası taşır. Şöyle ki, bir adam elinde çürümüş bir kemikle Peygamberimiz’in (sav) huzuruna gelmiş ve “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek? ” diye sormuş. Öldükten sonra dirilmeye ve kıyamete ihtimal vermiyor, âlemin kadim olduğunu, değişmez sabit olduğunu düşünüyor. Bu gökyüzünde güneş ebedî parlayacak, bu dünya ebedî dönecek, bu okyanuslar, denizler ebedî kalacak, bu hayat ebedî devam edecek&#8230; Öyle zannediyor. Halbuki Kur’an’da imanın en temel unsurlardan biri kıyamettir. Başka bir gün, başka bir zaman, bir hesap zamanı. .. Allah (CC) yemin etmiş, buyurmuş ki; “La Uksimu biyevmil kıyameti&#8221; ” “Lâ” harfî Kur’an’da çok sık geçer ve vahyin temel ilkelerine müşriklere: yapılan itirazlara bir itiraz niteliği taşır. Allah, “Hayır, Kıyamete andolsun ki!” dediğinde kafırlerin ve müşriklerin inkar ettiği o günün altını çiziyor, ispat ve tespit yapıyor.</p>
<p>Bazı yeminler de insanların değerini bilmediği şeylerin kıymetini takdir manasına geliyor. Mesela,“Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki” ifadesiyle kitabının ehemmiyetini vurguluyor. Yani buradaki yemin takdir için gelmiş olan bir kadr-u kıymet yeminidir. Allah’ın Kur’an’da yaptığı bütün yeminleri bu iki bağlamda değerlendirebiliriz. Allah (cc)bir şeye yemin etmişse; o da insanlar tarafından inkar edilen bir şey ise ispat ve tespit manası taşır. Yani “0 inkar ettiğiniz şey haktır, göreceksiniz.” demiş oluyor. İnsanlar tarafından manası bilinmeyen bir şey ise bu, o zaman takdir manasına gelir. Böyle bir yeminle Allah (cc), “Bu yemin ettiğim şey üzerinde düşünün, dikkat edin.” buyurmuş oluyor. Örneğin; “Asra yemin ederim ki insanlar gerçekten ziyandadır.” Zaman üzerine düşünün, sizin zamandan payınız olan hayatınız üzerinde düşünün; hayatın anlam ve amacını tefekkür edin. Bu anlamda bakıldığında Allah’ın yemini bir işarettir. O işareti takip edip oradaki mesajı yakalamamızı istiyor Allah (cc).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979768">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsanın yaptığı işler, davranışlar Arapçada iki başlık altında değerlendirilir; Fiiller ve ameller. Fiil; vasıfsız, hedefsiz iştir. Başka bir ifadeyle insanın hayvanlarla müşterek olarak yaptığı davranışlardır, hallerdir. Mesela bir insanın yemek yemesi, fiildir. İnsan da bir şey yer, herhangi bir hayvan da&#8230; Fiil olması bakımından insanın yaptığı iş, hayvandan ayrılmaz. Peki, bir işi fiil olmaktan çıkaran, onu amel yapan şey nedir? O işi yapanın o işe atfettiği amaç, gayedir. O gayeyi atfettiğinde o iş fiil olmaktan çıkar, amel olur. Örneğin bir insan karnını doyurmak için yemek yediğinde bir fiil gerçekleştirmiş olur. Ama insan besmele çekerek yemeğe oturursa, besmele çekerek uyursa, besmele çekerek güne başlarsa onun fiili artık diğer canlıların yaptığı fiillerin üzerine çıkar; amel olur ve insan o işten Allah’ın katında sevap kazanır.</p>
<p>Onun için bir insan besmele çekip yemeğe başladığında, eğer haramla beslenmiyorsa doyana kadar ibadet halindedir. Bir insan besmele çekerek uyursa, eğer haram bir şekilde, haram bir yerde uyumuyorsa uyanana kadar ibadet halindedir. Besmele bizim günlük, sıradan işlerimizi salih amel haline getiren bir niyet deklarasyonudur. Besmele çektiğimiz zaman artık o iş Allah’ın rızası için yapılan bir ibadete dönüşmüş olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979176">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an okumanın farklı anlamları vardır. Dil ile okunur Kur’an; buna “Tilavet” denir. Fakat Kur’an bundan ibaret değildir. Akıl ile okunur Kur’an; buna “Tefekkür” denir. Kalp ile okunur; buna “Tefakkuh/derin idrak” denir; duyguları yakalamak, duygu anaforlarının içerisine girmek, hissetmektir. Cehennemle ilgili ayetler okunduğu zaman kalbinde bir tasa, bir üzüntünün peyda olması; cennetle ilgili ayetler okuduğunda insanın içine inşirah yayılması; ümmet-i Muhammed’in ve Efendimiz’in çektiği sıkıntılarla ilgili ayetler okuduğunda kalbinin bir hüzün işgaline uğraması okumanın bir başka boyutudur. Davranışların, organların, uzuvların Kur’an’ı okuması vardır. Kur’an okumakta nihai maksat Kur’an’ın gereğiyle amel etmektir ki bu, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bunun ötesinde bunların bir kısım parçaları eksik diye “Kur’an’ı okuma! Dinleme! Bundan sana hiçbir fayda yoktur,” şeklindeki bir yaklaşım biçimi, hadiseyi parçacı bir üslupla, at gözlüğüyle değerlendirmektir ki Efendimiz’den gelen rivayetler ve Kur’an’a atfedilen konum bakımından bunun doğru bir yaklaşım biçimi olmadığını burada ifade etmemiz gerekir.</p>
<p>Pek çoğumuz şahit olmuştur; mesela bir köyde Kur’an-ı Kerim tilavet edilir. Bir yaşlı amca, eminim ki hiç Arapça bilgisi de yoktur, Kur’an’ı dinler ama tonla bilgisi olan insana nazaran daha fazla müteessir olur, kalbi çok daha fazla anlam yakalar, ruhu daha fazla ürperir ve salih olma yolunda daha fazla mesafe kat eder. Allah’tan korkanların derilerinin bile Kur’an’dan nasibi vardır. Tenlerinin bile nasibi vardır; o bile ürperir, Kur’an’ın onunla da teması vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978851">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an, insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak için indirilmiş bir kitaptır. Peki, Kur’an’ın bu amaçla indirilmiş olması Kur’an’ı okumanın insanın benliği, ruhu ve belki bedeni üzerinde başka hiçbir etki icra etmeyeceği anlamına mı geliyor? Biz Peygamberimiz’den sadır olan, özellikle surelerin ve Kur’an’ın faziletine dair hadisleri incelediğimizde mevzunun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle ki; Efendimiz’in (sav) ve ashabının bazı rahatsızlıkları için Fatiha suresini okuyarak şifa aradığını, onu şifaya vesile kıldığını pek çok sahih kaynaktan öğreniyoruz. Muavvizeteyn dediğimiz, Felak ve Nas surelerinin insanı bir takım manevi sıkıntılardan koruma fonksiyonunun olduğunu hadislerden biliyoruz. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, “İçinde Bakara Suresi okunan eve, sihir, büyü, cin ve şeytan tasallut edemez. Oraya zarar veremez.” (Müslim,Mûsafirin,212) dediğini Müslim’de geçen hadisten öğreniyoruz.</p>
<p>Şöyle bir perspektif çıkıyor karşımıza; Kur’an’ın asıl maksadı, canlı olanı uyarmak; insanın düşünce, duygu ve davranış dünyasını bütüncül bir şekilde özünden kuşatıp onu Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul haline getirmektir. Bunda şüphe yoktur ama Kur’an’ın asıl maksadının bu olması, Kur’an’ın insan ruhu, benliği, dünyası ve hatta ahireti üzerinde başka teskin edici etkilerinin olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İstesen de istemesen de sen Rabbine doğru yol almaktasın. Bu idrak insana zaman bilinci verir; varoluş bilinci, etrafını yepyeni bir perspektiften değerlendirme hususunda bir iç motivasyon sağlar. Eğrileri, doğruları yeniden hizalama, hesaplama imkanı verir. Allah’a dönüyoruz. Bu şu demektir; biz baki değiliz. Bu şu demektir; bu dünya da baki değil. Sahip olduğun hiçbir şey kalıcı değil. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Hesap, ahiret hesabıdır.</p>
<p>Bunu ben de söylüyorum ne kadar riayet ediyorum? Bunu sen de söylüyorsun ne kadar riayet ediyorsun? Birbirimizi düzelte düzelte kemale gideceğiz. İmam Şafii Hazretleri’nin Asr suresiyle ilgili bir izahı vardır; “İnsanlar ziyandadır; iman edip salih amel işleyenler müstesna.” İman edip salih amel işledin; bu sadece gemiyi kurtarmaktır. Gemiyi kurtaran kaptan oldun. Ayetin devamında diyor ki; “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr,3)</p>
<p>Kendini kurtarman yetmez; ötekini de kurtaracaksın&#8230; Eğrilen kardeşini de doğrultacaksın; evladını doğrultacaksın; eşini, dostunu, çoluğunu çocuğunu doğrultacaksın. Görevin sadece salih olmak değil, ıslah etmek. Buradan şöyle bir yorum çıkıyor; mutlu olmak, sadece psikolojik bir olgu değil, aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. Yani sadece iman ettin, salih amel işledin, nokta. Güzel ama bu izole bir faaliyettir. İşin, vazifen burada bitmiyor ki senin. Eğer böyle düşünürsen mutluluk yarım kalır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:23:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA['şey'kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve iman sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[benzetme]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hidayeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakar]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24281</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dost ile ettiğin ahdi unutma Gel gönül dost illerine gidelim Sakın bu fanide sen vatan tutma Gel gönül dost illerine gidelim Aziz Mahmud Hüdayi(k.s) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24282 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D.jpg 1200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></div>
<div>Dost ile ettiğin ahdi unutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim<br />
Sakın bu fanide sen vatan tutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim</p>
<p>Aziz Mahmud Hüdayi(k.s)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o hayrı itiraf etmeli ve desteklemeliyiz. Düşmanımızda bile olsa&#8230; Dosttaki yanlışı ve düşmandaki doğruyu süzmek kemâlâttır. Bunu yapabilen çok azdır. Çoğumuz için dostlarımızın her işi toptan iyi, düşmanlarımızın her işi de toptan kötüdür. Akrabamıza, hemşerimize, soydaşımıza, aynı takımı tuttuğumuza, aynı partiye oy verdiğimize ise asla lâf söyletmeyiz. Bu maalesef bugün çok yaygın bir fıtnedir. Hak ehli olan Hakk’ın ölçüsüyie dostluk ve düşmanlık yapar. Ne dostluğu ne de düşmanlığı toptan yapar. Ayırdederek, düşmanına bile hakkını teslim ederek yapar. Dostunu sever, dostunun yanlışını sevmez. Düşmanını sevmez, düşmanının doğrusunu sever.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hazreti Ömer (ra) insanların ticarette, yolculukta ve komşulukta belli olacağını bildirmiştir. Özellikle bu üç işte tökezleyen kişiye karşı mesafeli durmak gerekir.</p>
<p>Dostu tanıyamamanın bir sebebi de kişileri yanlış yere koymaktır. Tanışa arkadaş, arkadaşa dost denmez. Hepsinin yeri ayrıdır. Her arkadaş dost değildir. Arkadaş yanındaki, dost canındakidir. Bir gün bir Hak dostu, dervişine sormuş: “Evlâdım senin hiç dostun var mı?” Derviş: “Var efendim, hem de pek çok!” demiş. Mürşid: “Evlâdım kimsenin o kadar çok dostu olmaz. İyi düşün&#8230;” deyince derviş biraz daha düşünüp cevap vermiş: “En az üç dostum var.” Mürşidi tebessüm etmiş, ona şöyle demiş: “Evlâdım üç dostun da yoktur. Bir dostun bile varsa Allah’a şükret. O dostunu da sık sık ziyaret edip canını sıkma!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kişinin gönlünde ne varsa, kişi odur. Gönlünde aşkı barındıran tepeden tırnağa aşk olur, nefreti barındıran tepeden tırnağa nefret olur. Gönlüne Firavun’u koyan Firavunlaşır. Gönlünü Müsâ’yı (as) koyan Müsâlaşır. Gönlüne Hazreti Ahmed’i (sav) koyan, Ahmedleşir. Kişilerin aslı mahşerde ortaya çıkar. Dünyadaki savaş meydanları gibi mahşerdeki hesap meydanı da dost ile düşmanm ayrıldığı yerdir. Temel fark şudur ki dünyadaki savaşlarda bazan hak ile bâtılın hangi taraf olduğu bılmemeyebilir. Mahşer meydanında ise hak ve bâtıl apaçık ortaya çıkar. Orada saflar bellidir. İnsan ya Allah’a dost olanların safına ayrılır, ya da Allah’a düşman olanların safına&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzel ahlâk vermek demek, çocuklara sadece güzel ahlâk üzerine konuşmak demek değildir. Çünkü çocuklar sözden çok davranışa bakarlar. Ana-baba istediği kadar dindarlık propagandası yapsın, samimi değillerse çocuk onu hemen anlar. Ama ana-baba güzel ahlâklı ise hiç konuşmasalar bile çocuklar güzel ahlâkı alır, Özümserler. Böyle yetişmiş çocukları alıp küfür ülkesınin ortasına koysanız bile ışıl ışıl parlamaya devam ederler. Hiç korkmanıza gerek yok. Yeter ki biz iyi ve doğru olalım, onları küçükken hayra, kulluğa alıştıralım. Onlara hem sevgi, hem saygı verelim. Onlar Rabbimizin hidâyetiyle yürür giderler.</p>
<p>Çocukların terbiye alması da Rabbimizin sünnetine, âdetine göredir. “Rabb&#8217; kelimesi ile &#8220;tcrbiyyc&#8217; ve &#8216;mürebbî&#8217; kelimesi aynı kökten gelir. Rabb, “terbiye eden’ demektir. Rasülullah Efendimiz (sav) buyurur: &#8220;Beni Rabbim edeblendirdi (terbiye etti) ve ne de güzel edeblendirdi (terbiye etti)!” O Şanlı Rasül’ün (sav) ahlâkına bakalım: Kalden ziyâde hâl, sözden ziyade öz, vaazdan ziyade sohbet vardır. Ya hayır söylemek ya susmak vardır. Nefret ettirmek değil sevdirmek, zorlaştırmak değil kolayiaştırmak vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Peygamberler dışında her insan hata işleyebilir. Mesele kendimizi ve herkesi artı ve eksi yönleriyle beraber değerlendirebilmektir. Nitekim Hazreti Ali Efendimiz (kv) şöyle der; “Öncekilerin ne dediğini biliyor musun? Sevdiğini, dostunu ölçülü sev. Çünkü bir gün gelir o dostun düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü buğz et. Çünkü düşmanın bir gün olur da dostun olabilir.” (Tirmizî)</p>
<p>Hayali olmayan kişinin hayal kırıklığı da olmaz. Yani insanlara abartılı bir şekilde, onları eksiğiyle-fazlasıyla tanımadan hemen güven duymanın sonu güven yıkımıdır. Tersi de doğrudur. Hoşumuza gitmeyen bir davranışıyla kesin hüküm verdiğimiz kişiler belki de bizim yakın dostumuz olabilecek kişilerdir. Bir türlü vasatı, yani orta yolu bulamıyoruz. Peki orta yolu nasıl buluruz? Yine aynı cevap: Hak ölçüsünü bilip tutmakla&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her insanın değerli bir yönü vardır. O yöne odaklanmakliyiz. Onu keşfetmeye çalışmalıyız. Kişilere kıymetlerine göre davranmalıyız. Hazreti Aişe (ra) vâlidemiz şöyle buyuruyor: “Rasülallah (sav), bize insanları lâyık oldukları yerlere koymamızı emretti.” Burada liyâkat ve ehliyet meselesi ortaya çıkıyor. Bugün genellikle akrabamız, arkadaşımız, hemşerimiz ve çevremizden olan, bize hep evet demiş kişileri iyi konumlara koyarız. Ama hiç düşünmeyiz, onların kıymeti ve karakteri belki o konuma değil, başka bir yere uygundur. Aslında bir kişiyi lâyık olmadığı derecede yüksek veya düşük bir konuma getirenler üç zulmü birden işliyorlar, haberleri yok. Birincisi, tuttukları adamın bilgisi, yeteneği ve becerisi o işe uygun olmadığı için sevdikleri kişiye zulmediyorlar. İkincisi, o konuma gerçekten lâyık olmasina rağmen kenarda kalanlara zulmediyorlar. Üçüncüsü, o işi yapamayacak birisini işbaşına getirince işlerin bozulmasına yol açıyorlar. Dolayısıyla o işe ve o işten</div>
<div>yararlanan belki milyonlarca insana da zulmetmiş oluyorlar.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana gençler okuma listesi sorduğunda genellikle “Ne okursanız okuyun ama özellikle kendisi olmuş insanların kitaplarını okuyun” derim. Bunlar yazdıklarını yaşamış, yaşadıklarını yazmış insanlardır. Arifler, samimi ve ahlâklı insanlar yani&#8230; Elbette benim de tavsiye ettiğim başka yazarlar, düşünürler var. Ama ilk yapılması gereken sağlam bir akâid ve fıkıh öğrenmektir. Dünyada da, ukbâda da işe yarayacak budur. Hayatımızda şunu düstur yapalım. Ne iş yaparsak yapalım önce düşünelim: “Bu iş Allah’a yarar bir iş mi?” Eğer Allah’a yarıyorsa ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yapalım. Çünkü Rabbimizin yardımı O’nun sevdiği iledir.</p>
<p>İmam Buhârî’yi, İmam Gazzalî’yi, Mevlânâ’yı, Hâlid-i Bağdâdî’yi (ks) düşünelim. Bu zâtlar “Evimden uzakta ne işim var?” demediler. İlim ve irfân için memleketlerini bırakıp çok uzak diyarlara gittiler. Bu bir İslâm geleneğidir. Milyonlarca İslâm âlimi bir hadîsi öğrenebilmek, bir kitabı elde etmek, bir âlimi görebilmek, bir mürşidden istifade etmek için binlerce kilometre seyahat ettiler. Çileler çektiler&#8230; Üstelik maddî getirisi olmadığını bilerek&#8230; Onların aileleri de yıllarca bu ayrılığa sabrettiler. Kolay bir şey değil.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her kitabın bir vakti vardır. Özellikle âriflerin kitapları hemen alınıp okunmaz. Çünkü onlar Rabbânî ilhâm ile yazılmıştır. O yüzden okunmazlar, okuturlar. Bir ârifîn kitabını daha gönül kapınız açılmadan okursanız hiçbir şey anlayamazsınız. Ama 0 kapı açıldı mı okumadan yapamazsınız. Pek çok ârif ve şair, &#8220;Bu kitabı ben yazmadım, bana yazdırıldı” derler. Bu sözü çoğu anlayamaz. Bunu anlayabilmek için ilhâm nedir, onu bilmek gerekir. Birileri için, bir şeyler için değil, Allah için ilim yapan, beste yapan, şiir yazan, tasarım yapan insanlar bu sözü anlarlar. Çünkü kişi çabayla, zaman harcayarak, kendini zorlayarak bunları vücuda getiremez. Zaten bir eserin ruhundan o eserin “üretim” mi, “aktarım” mı olduğu anlaşılır. Tasavvuf kitapları da, bilim, edebiyat, şiir kitapları da, mimarlık ve müzik eserleri hep böyledir. İnsana verdiği feyz de buradan gelir.</p>
<p>Bu kitaplar “Benim de bir kitabım olsun” diye yazılmamıştır. O zatların gönüllerine inen Rabbânî nisbetle yazılmıştır. Bir bağ kurulup öyle yazılmıştır. Benim de bu eserlere tevâfuk etmemi, yani denk gelmem için benim gönlümün de Hak nüruna ve ilhâmına açılması gerekir. Gönül açılmayınca zihin, zihin açılmayınca göz de açılmaz. Bu gibi ilhâm eseri kitaplar o yüzden yazılmaz, yazdırılır; okunmaz. okutulur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kitaplar insanlar gibidir. Aynen insanlar gibi onlar da çeşit çeşittir. Değerli kitap da vardır, değersizi de&#8230; Okunacak kitap da vardır, bakılacak kitap da&#8230; Elde tutulacak, tozu alınacak, göz hizasındaki veya alt taraftaki raflara konacak kitaplar vardır. Pırıl pırıl, daha kapağı açılmamış kitaplar vardır. Döne döne okunmaktan paramparça olmuş kitaplar da&#8230; Meselâ bendeki Mesnevî tercümesi ve Şeyh Gâlib Dede Divanı sürekli açılmaktan, okunmaktan, çizilmekten, sayfaların kulakları kwnlmaktan parça parçadır. Çünkü bu ikisi benim sırdaşım, dertdaşımdır. Sıkıntı anlarında onlarla hasbihal ederim.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68764663">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde Mütercim Asım Efendi’nin “Okyanus” diye bilinen, el-Muhît başlıklı Arapça-Türkçe sözlük tercümesini karıştırıyordum. “F-r-c” maddesine denk geldim. Orada Asım Efendi merhum aynı kökten gelen “fercet” kelimesini izah ederken çok hoş bir hikâye anlatıyor. İbni Hallikân Tarihi’nde geçen bir olaymış bu&#8230; Amr bin el-Alâ adlı bir âlim, Haccâc-ı Zâlim’in zulmünden kaçıp Yemen taraflarında on sene kadar inzivaya çekilmiş. Bir gün bir kişinin diğerine Haccâc-ı Zâlim’in öldüğünü müjdelediğini ve “Onun şerrinden âlem kurtuldu” anlamında bir Arapça beyit okuduğunu duymuş. Beytin içinde geçen “fercet” kelimesini işiten Amr diyor ki: “Hangisine daha çok sevineceğime şaşırdım. Zâlim Haccâc’ın ölmesine mi, yoksa uzun zamandır “fürcet” diye bildiğim kelimenin aslında “fercet” diye okunması gerektiğini öğrenmeme mi!”</p>
<p>İşte bu zevkin adı ilim zevkidir. Bu zevk, bu aşk, başka hiçbir şeyde bulunmaz. Bunu sadece ilim ehli, ilim tâliplileri ve ilmin kadrini birazcık anlamış olanlar bilir. Geri kalanına bunu anlatmak çok zordur. Hele bizde ilimle uğraşan, hayatını ilme ve öğretmeye adamış kişilere genelde dudak bükülür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68763078">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Son yirmi yıldır sinemada ve Netflix gibi mecrâlarda görülen en yaygın temalardan birisi de cinsel sapkınlık&#8230; Her ahlâksızlık gibi cinsel sapkınlıkların meşrulaştırması süreci genellikle şöyle işler: Önce sapkınlıklar filmlerde görünür hâle getirilir. Böylece insanlar gördüklerini gerçeklik saymaya başlarlar. Gerçeklik zamanla gerçek olur. Sonra sapkın kişiler mizahi karakterler olarak gösterilir, insanlar onlara gülerler. Gerçeklik çirkin olmaktan çıkar, eğlenceli hâle gelir. Sonra bu sapkınların yaşadığı trajik hikâyeler anlatılır. İnsanlar onlara acır, üzülür. Sonra onların ne kadar yetenekli oldukları gösterilir, insanlar hayran kalır. Bu şekilde bu sapkınlıklar halk nazarında normal sayılmaya başlar. Sonra o sapkınlıklar hukukî olarak normalleşir. Sapkınlar ve sapkınlıkların görünürlüğü arttıkça normal sayılmadan da öteye geçer. “Moda” ve “şık” telakki edilir. Yani normalleşen giderek normatifleşir. Sapkınlık “olması gereken” bir özellik olarak görülmeye başlanır. Lut kavminde de böyle oldu, Atina’da da, Roma’da da, bugünkü Batı&#8217;da da&#8230; Ona teslim olmuş Doğu’da da&#8230; Bu meşrulaştırma sürecine bakarsanız şu sıralarda hemen her Batılı dizide veya filmde bir şekilde bahsedilen veya ima. edilen çocuk istismarı sapkınlığının da yakında normallestirileceğinden emin olabilirsiniz.</p>
<p>Filmlerin bu meşrulaştırmadaki rolü çok belirgindir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68762264">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>La Casa de Papel diye bir dizi var. “Darphane” anlamında&#8230; Duymuşsunuzdur. Bayağı popüler. Netflix’te üç sezondur yayında&#8230; İlk sezonunu izlemiş, ikinci sezonunda sıkılıp bırakmıştım. Üçüncü sezon başladı diye duyunca dizinin başına dönüp tamamını birkaç gün içinde izledim. Hikâyesini burada anlatmanın lüzumu yok. Ben asıl bu dizi vesilesiyle Batı’nın geldiği noktayı yorumlamak istiyorum.</p>
<p>La Casa de Papel, önce İspanya Darphanesi’nin, sonra da Merkez Bankası’nın bir çete tarafından dâhiyâne bir şekilde soyulmasını anlatan bir dizi&#8230; Son dönemde Narcos, El Chapo vb. gibi suça, kanunsuzluğa, hatta vahşete güzelleme yapan pek çok film ve diziden birisi&#8230; İnsanlar elbette kanun dışı işlere ilgi duyarlar. Nasıl yapıldığını bilmedikleri için merak ederler. Bir de işin cesaret ve heyecan boyutu var. Batı’da bu tür dizi ve filmlerin çoğalmasının asıl sebebi bu. Çünkü Batı’da insanların genel ruh hâlleri usanç, bıkkınlık, depresyon, tatsızlık, renksizlik, heyecansızlık&#8230; Batılılar soğuk ve ıssız yaşarlar. Düşünün, bugün İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı var.</p>
<p>Hayatın yalnız yaşandığı Batı’da insanlar çok katı kurallarla çevrili bir hayat yaşarlar. Orada herhangi bir sokağa gidip bakın. Onlarca işaret levhası görürsünüz: “Şurdan şuraya park etme,” “Şu şu saatler arasında park etme,” “Buraya asla park etme,” “Mahallemiz gözetim altındadır, şüpheli şahıslar hemen polise ihbar edilir” gibi&#8230; “Düzen” adına insanların robotlaştığı bir toplum&#8230; Böyle aşırı disiplin içinde boğulmuş insanlar hayatta neyi özler? Biraz heyecan, hayatta olduğunu hissettiren güzel hisler&#8230; Peki bunları nereden bulacak? Bu yüzden içlerindeki uyuşukluğu aşmak için alkol, kokain ve türlü haplar gibi uyarıcılar kullanırlar. Biz genelde bunlara “uyuşturucu” diyoruz ama moda olan zararlı maddeler aslında uyuşturmaz, uyarır. Hoşluk, heyecan, cesaret hissi verir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68760973">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Temsil, genellikle teşbih ile yapılır. “Teşbih”in kök anlamı &#8220;benzemek”tir. “Şüphe” kelimesi ile aynı “ş-b-h” kökünden gelir. Peki “benzetmek” anlamındaki “teşbih” ile “gerçekliğinden emin olmamak” anlamındaki “şüphe” kelimesinin ne ilgisi var? Sevgili kardeşlerim böyle şeyleri boş geçmeyelim. Biraz duralım, düşünelim. Ama düşünme temelsiz olamaz. Düşünmek için önce araştırmak, öğrenmek ve bilmek gerekir. Biraz araştırınca anlarız ki “benzemek” anlamındaki “teşbih” zaten “tam aynısı olmak, tıpatıp aynı olmak, birebir olmak&#8221; demek değil. “Gibi olmak” demek&#8230; “Şüphe” de zaten “net olmak&#8221; değil, “gibi olmak, yaklaşık olmak, belirsiz olmak” anlamını ifade eder.</p>
<p>Peki, o zaman “Teşbihte hata olmaz” sözü ne demektir? “Bir şeyi bir şeye benzeteceksen veya bir şeyi bir şeyle temsil edeceksen, örnek vereceksen önce doğru dürüst düşün, dogru bir benzetme yap, yanlış anlamaya yol açacak bir benzetme sakın yapma” demektir. Hâlbuki biz bu sözü “Ben saçmalasam da mâzur gorunuz” mânâsında alıyoruz. İşte bu gibi sapmalar hep bizim kışilığımızdeki, imanımna olan bağlılığımızdaki eksiklerın dıle vurmuş yansımalarıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68755598">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer bugün izzetimizin ve vakarımızın kaybolduğundan şikâyet ediyorsak demek ki şahsiyetimizde, dolayısıyla ahlâkımızda bir mesele var. Eğer sadece bugünün geçici değerleriyle, diliyle, işleriyle, tarzıyla kendimizi târif ediyorsak bilelim ki biz Allah’ın adamı değiliz. Çünkü kulluğumuzun yönü şaşmış demektir. Yönü şaşıran yolu şaşırır. Yolu şaşıran ise kendini şaşırır.</p>
<p>Müslümanların iki asırdır süren izzet eksikliğinin bir sebebi de kendi tarihine, dünya tarihine, başka medeniyetlerin ahvâline hep Batı’da hâkim olan moda kavram ve modellerle bakmalarıdır. 1800’lerde başlayan bu hastalık hâlâ dönem dönem maske değiştirerek devam ediyor. O günden bugüne değin belki milyonlarca meşhur olan ve olmayan müminin hayatı İslâm’ın biricikliğini ve mümin olmanın hususiyetini bir kenara bırakıp, Batılı fılozof ve yazar-çizerlerin sözlerini tercüme ve şerhle geçti. Kendi dinlerini bile bir Batılının övücü bir lâfıyla anlamaya ve anlatmaya çalışanından tutun; Batı’daki laiklik, demokrasi, kapitalizm, evrim gibi kavramların aslında İslâm’da da mevcut olduğunu canla başla isbatlamaya çalışanların haddi-hesabı yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68754893">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Geçmiş toplumlar, devletler, medeniyetler, düzenler, olaylar, fikirler üzerine tefekkür etmek hikmetin bir yoludur. Yani tarih, hikmetin sahnesidir. Sünnetullahın, âdetullahın somut olarak göründüğü meydandır. Zaten tarihin yani olayların ve toplumların serencâmı üzerinde tefekkür etmek bize Rabbimizin bir emridir. Mevlâmız, Fâtır Süresi’nin 44. âyetinde buyurur: “Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kâdir olandır.”</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753648">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babalari böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini “dindar veya muhafazakâr” olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz.</p>
<p>Evet, velîmeden kokteyle düşüş hikâyesini iyi düşünmek gerek&#8230; Bugün hilâfetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç görme yerine gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana “Gücümüz olmadığı için zelil olduk” diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm’ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler. Bugün geldiğimiz bu acı aşama; Osmanlı’da başlayan iman ile yetinmemek, imanı güç ile eşitlemek ve kendisi olmaktan çıkmak sürecinin son aşamasıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753171">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Menfaat ve güç peşine düşen nice dindar insanın nasıl yolunu ve yönünü kaybettiğine her gün şahit oluyoruz. Cihâddan fesada, dâvâdan nemaya, imandan küfre kayan çok&#8230; Bu perişanlığın belki de en çarpıcı göstergesi “muhafazakâr” televizyon kanallarıdır. l980’lerde ve 90’larda dindar insanlar “Ah keşke bizim de bir televizyon kanalımız, bir gazetemiz olaydı” diye hayıflanırlardı. Bu TV kanallarının ilkinin kurulma aşamasında Anadolu’da pek çok yerde toplantılar yaptılar. Dindar insanlar büyük heyecan yaşadılar. Onlardan bunun için para topladılar. Bu “İslâmî” kanal böyle açıldı. Ama kısa sürede piyasa şarkıcılarının fink attığı bir kanal hâline geldi. Ezanın hoparlör ile okunup okumayacağını mesele eden, kadın spiker kullanmayan bu kesim şarkıcı hanımların ekranında müstehcen şekillerde arz-ı endâm etmesini caiz görmüştü. Bu “dindar” kanal sonra Yahudi Fox’a satıldı. Bugünlerde de “Amerika’nın Sesi” adlı Amerikan devletinin propaganda kurumunun gönüllü ve gururlu aktarıcısı durumunda.</p>
<p>İkinci “dindar” kanal daha enteldi. Başlarda kaliteli ve iyi niYetliydi. Entelektüel abilerimiz güzel programlar yapıyorlardı. Türküler, şarkılar, İstanbul gezintileri, şair abilerimizin sohbet programları, hele “Esmâü’l Hüsnâ” gibi küçük ama çok vurucu programlar bizleri mest etmişti. Bu kanal da işi sulandırmada gecikmedi. “Halk böyle istiyor kardeşim” dediler, “reyting” dediler. “Nabza göre şerbet” ve “köprüyü geçene kadar” mantığıyla hızla yozlaştılar. Bir zamanlar “İslâmî” içerikli programlar yayınlayan o kanal 28 Şubat’tan sonra hızla pespaye bir eğlence kanalı hâline geldi. Bir zamanlar Hazreti Yusuf gibi dinî dizileri yayınlarlardı. Şimdi ise Hindu aileleri ve gelenekleri konu alan Hint dizilerini yayınlıyorlar.</p>
<p>Bu örnekleri çoğaltabiliriz. “İslâm” ve “din” denildiği anda bir iddia ortaya çıkar. Mesele o iddiada bulunmak değildir. O iddiaya uygun yol tutmaktır. Her iddia isbat gerektirir. Bu düsturu biliriz ama sadece mahkemelerde geçerli olduğunu düşünürüz. İslâm dâvâsı da bir iddiadır. İşimizle, düşüncemizle, kişiliğimizle o iddiaya ve dâvâya lâyık olmak gerekir. Henüz lâyık olmasak bile haddimizi bilip bilmeye, kılmaya, olmaya gayret etmeliyiz. Fakat 1990’lardan itibaren “İslâmî” etiketli kişiler, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, halkalar, cemaatler böyle yozlaştıkça “İslâm” sadece etikette kaldı. Bunları “İslâm” sananlar hayal kırıklığıyla imanlarına bile zarar vermeye başladılar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750938">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bizim medeniyetimizin adı aslında “tevhid medeniyeti”dir. Endülüs’ü, Buhara’yı, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu kuşatan eksen tevhiddir. Bu medeniyetin esas farkı şu veya bu coğrafya veya zamanda olması değildir. Tevhide, imana, ihlâsa dayanmasıdır. Sadaka taşının benzerini başka medeniyetlerde bulamamamızın sebebi bu kulluktur. Savaşa bile zikir ile gidilmesinin, hayatın her alanını kuşatan vakıfların, müslim-gayri müslim diye şehirlerin bölünmemesinin, tek sesli müziğimizin olmasının, hemen her yerde, sofradan zikir halkasına, kubbeden ders halkasına kadar kullanılan şekil olan dairenin dayandığı ilke tevhiddir. Başka medeniyetlerle benzeşen veya onlardan aldığımız unsurları bile tevhid rengine boyayarak alırız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750052">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizde bilgi, teknoloji ve servete vurgu daha fazladır. Çünkü bunlar güç olarak görülen şeylerdir, biz güç ile kafayı bozmuş durumdayız. 1970’lerden beri postmodernizmin türlü versiyonlarıyla kendi kibrinden şüpheye düşen Batı’yı bile hâlâ biz yüceltiyoruz. Bu da bizim güç ile olan, varlık ve madde ile olan çarpık ilişkimizin yansıdığı bir konu.</p>
<p>Meselâ “teknoloji” deyince aklımıza hemen akıllı telefonlar, roketler, uçaklar geliyor. Ama kuş evini, sadaka taşını, leylekleri tedavi etmek için 19. asırda Bursa’da kurulmuş hastaneyi bir teknoloji olarak saymayız. Süleymaniye’yi “Medeniyetimiz duygu medeniyetidir, işte müthiş bir sanat eseri” diyerek gösteririz. Ama o caminin onlarca bilim dalından yararlanmadan yapılamayacağını görmezden geliriz.</p>
<p>Sorunumuz yine aynı: Değeri olmak ayrı, abartmak ayrı. Batı’nin bilimi ve teknolojisinin değeri var ama o kadar da değil. Çünkü bir şeyin değeri Allah katındaki değeridir. Niyet, yöntem ve hedefler ilişkilidir. Batı’nın üçünde de ölçüsü Hak değildir. Dayandığı temel ilke çıkardır, bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68748863">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Endeks dediğimiz şey istatistik bilimine dayanır. İstatistik ise yanıltma ve yalanın güçlü bir aracıdır. Çünkü size farklılığı değil ayniliği dayanir. Bu hususta hidâyete erip Abdülvâhid Yahyâ ismini almış Fransız düşünür René Guénon’un dilimize “Niceliğin Egemenliği” başlığıyla çevrilen kitabını okumanızı salık veririm. Meselâ bu İslâmîlik Endeksi’nde kullanılan “kişi başına düşen gelir” rakamları genel zenginliği yüksek olan Batılı ülkelerde bile size gerçeği göstermez. Sanki orada herkes bu ortalama rakamları alıyormuş gibi bir his verir. Kaldı ki “kişi başına” diye çevirdiğimiz tabir aslında “per capita”dır ki “kelle başına” demektir. Evet, istatistik kelleye bakar, kişisel özelliklerinize, aklınıza ve kalbinize bakmaz. Farkınızı, insanlığınızı hiçe sayar. İstatistiki her araştırma; tasarımı, yöntemi, veri toplanması, tasnifi, analiz edilmesi ve ilan edilmesi aşamalarında manipülasyona açıktır. İktidarlar kendi aleyhlerine olan şeyleri halktan gizlemek için istatistiklerle oynarlar. Kişilerin, ülkelerin, devletlerin belirli endekslerin üst sıralarında yer almak için yaptıkları sahtekârlıklar çoktur. Hatta Yunanistan’ın iflas bayrağı çekmesinin altında da istatistik sahtekârlığı var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68747746">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Size somut bir örnek vereyim&#8230; Bir zamanlar benden lngilizler’in yapacağı Mevlânâ filmi için senaryo danışmanlığı yapmam istenmişti. lngiliz senarist ilk taslak senaryoyu yazmış. Bana gönderdi. Okudum, notlarımı aldım. Sonra lngiliz yapımcı ve senarist ve birkaç ilahiyatçı Türk akademisyen ile beraber toplandık. Bizim ilahiyatçılar metinde çok yanlış görmemişlerdi. Ben ise Mevlânâ hazretlerinin meyhanede gösterildiği, ırmakta çıplak yıkanan bir Rum kızını görüp âşık olduğu gibi sahnelere şiddetle itiraz ettim. Gerçekte olmamış bir şeyi oraya koymanın yanlışlığını belirttim. Yapımcı ve se. narist bana çok şaşırdılar. Yapımcı bana dedi ki “ama bu &#8216;artistic license,’ yani kurgu özgürlüğüdür. Her sanatta vardır.”</p>
<p>Bu işte seküler anlayışın ahlâkı, yani varlığı, yani ötekine karşı sorumluluğu nasıl böldüğüne çok güzel bir örnektir. Ben de cevap verdim: “Kurgu, gerçek olmayan şahıslarla ilgili yapılabilir. Gerçek olan şahıslarla ilgili bilmediğiniz, hele dinimize göre günah olan bir şeyi yakıştıramazsınız. Velev ki o kişi gerçekte de bu haramları işlemiş olsa onu aktarmak yine câiz değildir. Çünkü başkasının günahını ifşâ etmek de haramdır. Böyle bir şey yok iken eğer kurgu diyerek o kötü fiilleri Mevlânâ’ya veya herhangi bir müslim-gayrimüslim insana yamarsanız o zaman da bu iftirâ olur, o da haramdır. Bunlara senaryoda da olsa müsaade etmek vebaldir. Bu da benim müminlik mesuliyetimdir. Eğer ben bu vebâle ses çıkarmazsam bu benim için ahlâksızlık olur.” Sonuçta o kısımları uzun tartışmalar ile çıkarttırdım.</p>
<p>Ama daha acı olanı söyleyeyim. Oradaki ilâhiyatçı kardeşlerimiz, o Ingilizler kadar benim söylediklerimi şaşkınlıkla dinlediler. Çünkü onlar da bu ahlâkî kötülüğü öyle algılamıyorlardı. Günlük, sınıfta, yazılarında anlattıkları tasavvuf, felsefe, din olabilirdi ama kendileri aynen skeüler bir insan gibi dini ayrı, sanatı ayrı görüyorlardı. İşte bizim asıl meselemiz budur. Müslümanlar kendi dinlerine aynen bir seküler, bir inanmayan gibi bakmayı kanıksamış durumdalar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68742522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müminin bir şeyi meşrü, makbül ve matlüb görmesi yine imân iledir. İmân eden kalp ve akıl iledir. Mümin kişinin bir şeyi meşru görmesi; sadece 0 şey elverişli ve işlevsel olduğu için olamaz. Bütün dünya bir işi yapıyor diye o işi hemen meşrü kabul edemez. Asıl ölçü, o şeyin Rabbimizin kelâmındaki, Rasülallah Efendimizin sünnetindeki ve bu iki kaynaktan neş’et eden yorumlardaki ilkelerdir. Mümin bunlara mutabaat sağlamalıdır. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyler ve hâdiseler, işlevlerine ve sonuçlarına göre değil, Allah’ın ölçülerine uyduğu için doğru, iyi ve güzel kabul edilir. Bu düşünce için de, somut işler için de böyledir.</p>
<p>Yani namaz veya oruç beden sağlığına çok faydalı, yani işlevsel olduğu için makbül ve matlüb addedilmez. En önce ve en başta Rabbimizin emri olduğu için yapılır. Böyle yapmak kişiyi “müslim”, yani “teslim olmuş” yapar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68740627">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İrfân aslında “ben”in tanınması ile başlar, sonra “sen,” en son da “O” gelir. Yani irfân yolculuğu “ene”den “huve”ye veya &#8220;hü”ya gitmektir. Tarikatlerdekj seyr u sülük da böyledir. Derviş evvelâ kendisinin aslını görmeye başlar, sonra diğer insanlarda da aynı aslı görür, yani “sen”e erişir. Kişi, “sen”e doğru sefer ettiğinde her insandaki güzelliği ve doğruyu görmeye başlar. Onlara talip olur ve alır. Eğer bakışı böyle doğrulursa, dünyası da doğrulur. Kendi dışındaki hiç kimseyi hor göremez. Herkeste bir kıymet olduğunu bilir. Ona göre kendine en uzak düşüncede, tarzda, sürette, dinde olan; hatta düşmanlık eden kişiye bile ibret ve hikmet nazarıyla bakar. Dışlamaz, aşağılamaz, kendinden ayrı görmez, ötekileştirmez. Hataları kendinde, güzellikleri canlı-cansız her şeyde görmeye başlar. Kişi en son da Allah’ı hakîkatiyle tanımaya başlar. O’na erer.</p>
<p>Kişi kendi gerçek “ben”ini ancak “ben”den, “benlik”ten, “bencillik”ten kurtularak anlayabilir. Demek ki irfân “benlikten kopmak,” “kendinden ayrı düşmek” ve nihayetinde “kendini Hakk’ta bulmak” demektir. Bu sefer; sadece ben, sen, o denilen kelimelerden ibaret değildir. Kişi ben ile sen, sen ile o arasındaki farkları ve yabancılığı aslına bağlanarak giderir. Insanın ve tüm varlığın aslı Allah’tır (cc). İnsanın aslı da Hâlık olan Mevlâmızın yarattığı hilkattir, fıtrattır, tabiattır, tıynettir. Kişi kendi aslında Rabbimizi görünce diğer kişi ve varlıklarda da aynı aslı görmeye başlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68738123">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Genellikle benzetme yaparken hemen ekleriz: “teşbihte hata olmaz.” Çoğumuz bu ifadenin “benim bu teşbihimde, benzetmemde hata yoktur” anlamında olduğunu sanırız. Oysa bu, “teşbih hata kaldırmaz, aman dikkat et” demektir. Çünkü benzetmelerdeki yanlışlar kalıcı olur. Benzetmeler bu bakımdan çok tehlikelidir. Benzetme edatı olan “gibi” kelimesi bir cümleden düşerse her şey alt-üst olur. Zaten kutsal kitaplar da bu şekilde tahrif edilmiştir. Meselâ Hıristiyanlık’ta “Tanrı kullarina şefkatte karşı baba gibidir” cümlesindeki “gibi” gitmiş, hâşâ “Tanrı babadır” kalmıştır.</p>
<p>Bu tür yanlış ve yamuk benzetmeler dilimizi ve düşüncemizi de yamultmuş durumda. .. Çünkü dil, düşüncenin penceresidir. Zihindeki ve kalpteki yamulma hemen dile yansır.</p>
<p>Şunu artık anlayalım: Kendisi olamayanın kendi dili olamaz. Başka dünyaları ve dilleri de asla hakkıyla anlayamaz. Bu kopuş içinde olanlar gerçek Batı’yı da bilmezler. O yüzden ABD’de zencilerin kölelikten kalan zararlarını giderme anlamı olan “positive discrimination” kelimesini, geçmişinde böyle bir lekesi olmayan şu memlekette “pozitif ayrımcılık” olarak tercüme edip rahatlıkla kullanabilirler. Batı’da bizdeki “dindarlık” kavramı ile ilgisi olmayan “muhafazakârlık” kavramını da öyle&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68730607">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68728438">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>İki asırdır Müslümanlar fikir sahasında çorak, doğru&#8230; Fakat bunun sebebini konuşanlar hemen &#8216;bir ifrat-tefrite düşüyorlar. Ya “Bizde düşünceyi İmam Gazali öldürdü, felsefemiz yok ondan bu hâlde” diyenler çıkıyor ya da “düşünmek” fiilini Batılı, dünyevî ve tek boyutlu olarak algılayıp “eleştirel, sorgulayıcı, araştırıcı kafa kalmadı” diye cevap verenler&#8230; Oysa İslâm’da felsefe yoktur, tefekkür vardır. Felsefe bilinmeyeni bilmeye çalışmak; tefekkür bilineni tanımaya çalışmaktır. Mümin yokluk içinde arayış hâlinde değildir. Varlığın içinde kavrayış hâlindedir.</p>
<p>Düşüncesi yokluk içinde olanlar sadece bencil, yıkıcı, zulmedici işler üretir. Zira kendini taniyamayanın yaptığı bilim ilim değildir. Gerçek ilim ancak gerçek iman sahiplerinin elindedir.</p>
<p>Hidâyete nâil olan kalp; güzel niyetin şevkiyle fikrini, zikrini ve şükrünü güzelleştirmeye başlar. Zihin, dimağ ve muhakeme kalbin “amel” menziline olan seferindeki binekleridir. Bunların her biri kendi başına iş yaparsa da netice her zaman hayır olmayabilir. Ancak selîm, Sâlim bir kalp hayır üretebilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68727992">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kulun üç işi var: fikir, zikir, şükür.</p>
<p>İman eden fikreder, bu fikir ile Rabbini zikreder, bu zikir ile de şükreder.</p>
<p>Kişi fikretmezse ne tam anlamıyla zikredebilir ne de kâmilen şükredebilir. Akıl sahibi olmayana, yani fikredemeyene mesuliyet yoktur. Ancak ükredebilen iman sahibi olur. Müminin düşüncesi de hayırdır, güzel ameldir. O fıkrederek bir eser ortaya koyduğunda, bir bina yaptığında, bir eser yazdığında, bir vakıf kurduğunda, bir yazı yazdığında, bir alışveriş yaptığında, bir insana tebessüm ettiğinde, bir yetimin elinden tuttuğunda bütün bu hayırları ve güzellikleri yaratan Rabbimizi zikretmiş olur. Kişi fikredebildiği ve zikredebildiği için âlemde Mevlâmızın halifesi olmak şerefine nâil olur. Bu nimet için de şükreder. İman nimetini hayata, talebeliğe, yazarlığa, sanata, düşünceye, ticarete, medeniyete yansıtan kul, bu amelleriyle şükreden kul olur. Şükretmeden gerçek kul olunmaz. Nitekim Rabbimiz buyurur: “Öyleyse artık Allah’a kul ol! Ve şükredenlerden ol!” (Zümer Süresi, 66. âyet)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68725181">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>1960’lara kadar taşrada yaşayan ve mektep görmemiş ana-babalarımızın, nine-dedelerimizin dinî bir sâfîyetleri vardı. Entelektüel tartışmaları bilmezlerdi ama Allah’a, Rasül’üne, ashaba ve âriflere itikadları ve hürmetleri tamdı. Onların şehirlere gelip üniversite okuyan çocukları ise onları beğenmemeye başladılar. Onların “körü körüne” inançlarını, Kur’ân’a olan hürmetlerini, evliyâya olan muhabbetlerini beğenmiyorlardı. Haklı oldukları şeyler vardı elbette. Kur’ân’ın öğrenilmemesi, bazı âdetlerin İslâm ile bağdaşmaması gibi konularda haklıydılar. Fakat İslâm’a “akıl dini” dedikçe, “Hurafeleri yok edelim” diye haykırdıkça külü ile beraber közü de çöpe atmaya başladılar. Kur’ân’ı bir “metin” olarak görme, hadîsleri kendi kafalarına göre kabul veya reddetme, mezhepleri, tarikatleri, âlimleri inkâr etme aldı yürüdü.</p>
<p>Bu gidişât maalesef muhabbetsiz imana, usülsüz mâlumata, edebsiz muamelâta dönüştü. “Dincilik”, dindarlığın yerini aldı. Son yirmi yılda maddî güç elde edildikçe takvâmız, yakînimiz, ihlâsımız artmadı. Aksine güç için, kâr için, makâm için haramları hafife almaya, nefsimizi din gibi görmeye başladık. Bu süreçte en çok yamulanlarımız en çok okuyanlarımızdan çıktı. İnançsız Batılı yazarları, filozofları önce eleştirmek için okumaya başlayanlar giderek onların fikirlerini esas almaya başladılar. Üzerine dinî söylem kılıfı giydirerek&#8230; Nitekim yazının başında bahsettiğim dindar arkadaş gibi pek çoğu için Vefâ hazretleri gibi meşhur sâlihleri yermek çok kolay iken, herhangi bir inançsız Batılı filozofa lâf söyletmek kolay değil.</p>
<p>Kısacası üniversite okumuş, “entelektüel” sıfatı taşıyan yazar-çizerlerimiz bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa savruldu. Bilgisiz inançtan, inançsız bilgiye doğru&#8230; Mânevivatın gücüden,gücün maneviyatina doğru..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68724840">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde felsefe hocası bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir şey söyledi: “Fatih Sultan Mehmed derviş olmak istediğinde Vefâ hazretleri onu reddetti.” Buraya kadar doğru. . . Ama bakın bu erdemli davranışı getirip nereye bağladı: “Vefâ hazretleri aslında kibir göstermiş oldu. Fatih’e şunu demeye getirdi: “Asıl iktidar senin değil, benimdir.’”</p>
<p>Bunu işitince donakaldım. Her şeyi güçle, çıkarla, makamla, parayla, pulla açıklamaya ne kadar yatkınız. Bu dindar arkadaş bile böyle bir fazileti dalâlet gibi görüyordu. Bu davranışı örnek alacağına, Vefâ hazretlerinin maddi gücü esas görmemesinin arkasındaki imânı ve ihlâsı, Allah ve Rasülullah’a olan sadakâti takdir edeceğine, hakkı bâtıl gibi görüyordu. Dehşetengiz bir şey. Bunu da duyacaktık demek ki. Ona elbette gereken cevabı verdim. Ama bu sözler içimdeki derin bir endişeyi tekrar harekete geçirdi: “Nereye gidiyoruz?”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68723075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yaptığımız, öğrendiğimiz, anlattığımız her şeyi Allah için yapalım. Her şeyden önce itikâdımızı, helâl ve haramları çok iyi öğrenelim. Her işimizi âhirete yarayacak şekilde niyetlenip yapalım. Her bilginin kıymeti onun gereğini yapmaktan geçer. Kulun bilmesi, anlaması ve anlatmaya gayret etmesi hep ameldir. Hepsi her amel gibi mahşerde Rabbimizin mîzânına konulacaktır. Aman o dehşetli günde kaybedenlerden olmayalım.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68722672">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir şeyin haddi, o şeyin hakkıdır. Kişinin ilmi genişledikçe hürmeti ve tevâzuu artmalıdır. Çünkü bildiğinin ne kadar az olduğunu fark ettikçe konuşmaktan ve hüküm vermekten ar eder. Bu, sadece ilim ve irfân erbâbında değil, gerçek sanat erbâbında da böyledir. Meselâ büyük bestekâr İsmâil Dede Efendi irtihâlinden Önce “Ben müsikîyi biraz bilirim zannederdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben daha o denizin kenarında ayağımı bile ıslatamamışım” demişti.</p>
<p>Eslâfın ilim ve sanat alanındaki büyüklerinin hepsi bu tevâzua sahiptir. Bu tevâzuun sebebi el-Alîm olan Mevlâmız’a hürmetlerinden ve edeblerinden gelir. Büyüklerin bu engin tevâzuları ve mahviyetleri imânlarının göstergesidir. İrfânlarının göstergesidir. Zîrâ Rabb’ini bilen, kendini ve haddini bilir.</p>
<p>Evet, bilmek, anlamak ve anlatmakta çok sorunumuz var. İzâh sorunu hepimizin sorunudur. Çünkü bir şeyi tam anlayamayan onu anlatamaz. Bir şeyin anlamına ulaşamayan, o anlamı karşıdakine nasıl aktarsın ki? Anlatma sorunu bizde çok yaygın bir marazdır. O yüzden uzun uzun konuşuruz, ne kadar çok gereksiz ayrıntı bildiğimizi göstererek aslında köksüzlüğümüzü gizlemeye çalışırız.</p>
<p>Panellerde, konferanslarda, televizyon programlarında söz verilen kişiler genellikle “Efendim, bu geniş konuyu 20 dakikada anlatmak elbette mümkün değil” diye başlarlar. Oysa her ilim engin olsa da, gerçekten bilen kısa bir sürede de işin özünü bildirmeye kâdir olur. O vakit içinde muhataba, zaman ve zemine göre en faydalı ve özlü şekilde bildiğimizi aktarmamız gerekir.</p>
<p>Aslında anlatamayanlar dörde ayrılıyor:</p>
<p>Birincisi, hiç anlamamış olanlar. Onların zâten anlatma ihtimâli sıfırdır.<br />
İkincisi, anladığını düşünen ama onu aktaramayanlar. Bunlar belki dile hâkim olamayanlardır.</p>
<p>Üçüncüsü, anlamadığını anlayamamış olanlar. Bunlar boş klişeleri tekrarlayarak ömürlerini geçirirler.</p>
<p>Dördüncüsü ise anlasa da anlaşılmaz olmayı tercih edenler. Niçin? Çünkü muhatabın anlayamadığı şekilde konuşmak bizde kişiye “itibar” kazandıran bir şeydir. “Entelce” konuşmak dâima karşıdakini “câhil” yerine koyar ve bu aradaki açık, entele yeterli statüyü temin eder. Halbuki gerçek arıdır, durudur, anlaşılırdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68721213">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Matematık derslerinde uzun uzun uğraşıp çözmeye çalıştığımız “x+y=z” türünden denklemleri hatırlayın. Buradakı &#8220;x&#8221; aynen “y ve z’&#8217; ’gibi bilinmeyen rakamları göstermekte kullanılır.Git gide dilimizde de“&#8217;iks şahıs”, “&#8217;iks araba” gibi kullanımı yaygınlaştı. Peki,‘ &#8216;x’ ’harfinin“ şey’ ’den geldiğini biliyor musunuz?</p>
<p>Hikâyesi ilginç. Endülüs’te her ilimde olduğu gibi matematikte de ileri olan Müslümanlar bilinmeyen rakamı ifade etmek için Arapça “şey’un” derlerdi. Bizim “şey” kelimesi yani. . . Fakat İspanyolcada “ş” sesi yoktur. Bu sesi ancak “x” sesi ile ifade ederler. Onu da “kh” diye, yani hırıltılı “h” olarak okurlar. İspanyollar Arapça bu kelimeyi “xey’un” olarak okudular. Bilinmeyen bir şeyi ifade etmek için “xey&#8217;un” kelimesinin ilk harfi olan “x”i kullandılar. Dolayısıyla tâ 1OOO’lerden bu yana bilinmeyene “x” denmesinin temelinde de “şey’ ’ var.&#8217;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Sistem”, “strateji”, “fınans” gibi kelimelerin nereden, nasıl alındığı, kök anlamlarının ne olduğu hepimizin dikkatini çeker. Ama asıl dikkatimizi çekmesi gereken en önemsemediğimiz, en olağan, en çok kullandığımız kelimelerdir. Meselâ “şey”&#8230; Bizim günde yüzlerce kez kullandığımız bir kelimedir.</p>
<p>“Şey” kelimesinin dilimize geldiği yer Arapçadır. Bu dilde “şey”, bizim bugün Türkçede kullandığımız anlamda olduğu gibi “istemek, irâde etmek” anlamına da gelir. “İnşallah” da “Allah dilerse”, “maşallah” ise “Allah’ın dilediği olur” demektir. Şimdi düşünelim, “nesne” mânâsında kullandığımız “şey” nasıl oluyor da “istemek, irâde etmek” anlamına gelebiliyor? Demek ki nesne olarak, olay olarak ismini koyamayacağımız kadar çok ve sürekli olan her şey Mevlâ’nın irâdesi, yani emri ile yaratılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720010">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İslâm geleneğinde her ilim aynı zamanda bir ahlâk alanıdır. Hatta her meslek de öyledir. Çünkü neyin ne olduğunu bilen kişi, neyin ne olması gerektiğini de bilir. Bilmekle de kalamaz. Bilen aynı zamanda kılan, kıldığıyla da olan kişidir. O yüzden gerçek bilenler adam olanlardır. En çok hürmete lâyık olanlar da işte bunlardır. Alimler ve ârifler insan gibi insan, adam gibi adamdır. Bilmek ve kılmak arasında, kılmak ve olmak arasında mesafe yoktur. Olmaması gerekir. Çünkü hakkıyla bilen, Allah’ın ve Habibi’nin ahlâkına yakın demektir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Olunca tekrar farklı bir seviyede, farklı bir kalp aklıyla bilmek, tekrar o yeni bilişle yeni kılmak, yeni kılmak sonucunda bu kez bambaşka bir kemalât basamağında tekrar olmak&#8230;Ahlak bizce budur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68719544">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim olmadan amel, amel olmadan irfân elde edilemez. Gerçek akıl-fıkir Hakk’a râm olmuş akıl-âkirdir. Akılda-fıkirde Batı’ya benzeyerek onun üç asırdır sürdürdüğü zulüm çarkını kıramayız.</p>
<p>Kendimiz olmak demek, kendi aklımız-fıkrimize yaslanmak demektir. Aklı-fikri doğru anlayalım. Şikâyet ve suçlu aramak yerine kendimize, işimize bakalım. Nitekim Mevlâmız buyurur. “Ey imân edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Süresi, 105. âyet)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718631">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde genç bir arkadaşımın sözü beni çok etkiledi. Bilirsiniz, Rasülullah Efendimiz bir kişiye muhatap olduğunda bütün vücuduyla ona dönerdi. O kardeşimiz bu sünnetten başka bir ibret daha aldığını söyledi: “Mümin bir konuya, bir işe, bir meseleye kenarından tutarak, üstünkörü bakamaz. Bütün kalbi ve zihniyle ona yönelmeli ve onu fethetmelidir.”<br />
Ben bu mânâyı pek sevdim.</p>
<p>Bu bahis bana dört kavramı hatırlattı: vücûd, vücûh, vuzûh, vukûf.</p>
<p>Bir kişiye, konuya, işe, meseleye bütün vücûduyla, varlığıyla yönelmek gerekir. Vücûh, yüzünü dönmek, odaklanmak demektir. O hâlde Vücûd Vücüh etmeli. Vücûh ise kişiye vuzûh kazandırır. Vuzûh, bir meselenin tam açıklığa kavuşması demektir. Yani kişi bir şeye odaklandığında 0 şey ona tamamen açılır. Bu Yaradan’ın biz kullarına verdiği büyük bir kuvvet ve nimettir. Vuzûh ise vukûf getirir. Yani kişi vuzûh kazandıkça vukûf da kazanır. Vuküf bir şeyin bütün yönlerine tam anlamıyla hâkim olmak demektir. Bir şeye hâkim olan kişi ise o şeyin hikmetini anlar. Ayrıca onun hakkında hüküm verme yetkisi kazanır.</p>
<p>Vücûd, vücûh, vuzûh ve vukûf bir araya geldiğinde gerçek varlık bilgisi ortaya çıkar. Kısacası bir şeye yönelmek, kapalı ve eksik bir yön bırakmadan tam olarak bilip anlamak, ona uygun amelin şartıdır.</p>
<p>Mevlâ O’nun rızâsına uygun bilenlerden, kılanlardan ve olanlardan eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718061">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde sevdiğim bir büyüğüm anlattı. Dekanı olduğu İslâm İlimleri Fakültesi’nin önüne ısrarla mescid yapmak isteyen yetkililere, hemen yanındaki Eğitim Fakültesi’nin yerinin daha uygun olduğunu söyleyince “dindar” mimar şöyle söylemiş: “Ama mescid ilâhiyata uyar, eğitim fakültesine uymaz.” Evet dinimizi böyle “bahisleştirmek”, “mevzü hâle getirmek,” ondan uzaklaşmak demektir. Bugün yapı, öğretmen-Öğrenci ilişkisi, ders verme tarzı, edeb ve usül olarak dinimizi öğreten okullar ile diğerleri arasında ne fark var? Böyle bir eğitimden geçen birisi tahsilli olur, ama acaba terbiyeli, maarifli olabilir mi?</p>
<p>İslâm’ın çok önemli bir farkı da budur. Bilmek de, yapmak da, olmak da Allah için yapılırsa makbuldür. Yoksa kimsenin sırf bilim yapmak için bilim yapması, sadece para kazanmak için ticaret, sadece oyum çoğalsın diye siyaset yapması ne onu ne dr yaptıği işi hayırlı kılmaz.Hem niyetin hem işin kendisinin hem de yapılma usûlünün Allah ve Resulü&#8217;nün hükümlerine uyması gerekir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68717577">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Okuyalım, tamam ama önce en gerekli şeyleri okuyalım. Mühendis mühendisliği okuyacak ama Önce akaidi, ilmihâli, tefsiri, Siyeri, hadîsi usülüyle, sağlam kaynaklardan ve kişilerden öğrenecek. Ancak o zaman mühendisliğimiz, sosyologluğumuz, işçiliğimiz bir işe yarar. Kulluğu bilmeden sadece &#8220;Ben müminim” diyerek hayatımızı kulca yaşayamayız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68636077">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div></div>
<div class="">Bilene ve bilgiye saygı Allah’ın, Rasülallah’ın, âlimlerin ve âriflerin hep emrettikleri temel bir edebdir. Biz bu edebden uzak olduğumuz için ne bilebiliyoruz ne de bilmeye çalışıyoruz.</p>
<p>“Osmanlı çok büyüktü” diye konuşup duranlarımız bile aslinda Osmanlı’yı pek bilmiyorlar. Aynı olayları, aynı sloganlan tekrarlayıp duruyorlar. “Osmanlı neden büyük?” diye sorduğumda cevap veremiyorlar. “Sınırları büyüktü, hazinesi büyüktü, sarayları büyüktü, nüfusu büyüktü” gibi saçma cevaplara sapıyorlar. Oysa Osmanlı büyüktü, çünkü sanattan siyasete, ticaretten eğitime kadar her alanda hayatın merkezine imani ve kulluğu yerleştirmişti. Osmanlı kıymetli, çünkü bize kulluğun neler yapabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Fakat bunu söylerken de Osmanlı’nın hiç hatâsı yoktu diyemeyiz. Hata ve yanlış her yerde, her devirde, her toplumda olur. Ama Osmanlı’da sistemin özü kulluk olduğu için yönü de genellikle hayra, adâlete, şefkate ve insaniyete doğrudur. Bunu bilmek lâzım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68635807">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Paris’te 40 senedir yaşayan bir ağabeyim var. Şu sıralarda bizim evde misafir ediyoruz. Dün şehir dışına gitti. Gece yarısı döndü .Bu sabah ben “Abi neler gördün anlat” dedim. Bir kafeye gittiğinden bahsetti. Otururken yan masadaki gençlerin Batı’yı övdüklerine, sık sık Paris’ten hayranlıkla bahsettiklerine kulak misafiri olmuş. Dayanamamış -zaten benim gibi o da hiç dayanamaz- gençlere dönmüş: “Yavrum, oralar sizin bahsettiğiniz gibi hiç değil. Sizin şu oturduğunuz kafelere ancak merkezi yerlerde rastlarsınız. Öyle sandığınız gibi parıltılı bir hayat yoktur orada” demiş. Gençlerden birisi: “Hiç olur mu? Sen nereden biliyorsun, hiç orayı gördün mü?” diye cevap vermiş. Ağabeyim de “Yavrum, ben 40 seneden beridir oradayım. Batı sizin sandığım gibi değil” demiş ama bizim gençleri yine de iknâ edememiş.</p>
<p>Edemez, zira bu zanlar, sözler, alkışlamalar bilgisizlik kadarı hattâ ondan da fazla aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Bunun üzerine ben de ağabeyime dedim ki: “Eskiden “Komünistler Moskova’ya!’ diye bağıranlar vardı. Şimdi de bizim gençlere &#8216;Batıcılar Batı’ya’ diye bağırmak lâzım. Gitsin görsünler, ne olduğunu da anlasınlar.” Ağabeyim ise “Vallahi kardeşim, gıtseler de göremezler” dedi. Ne kadar doğru! Kişi aklıyla, gözüyle değıl kalbıyle, niyetiyle görür çünkü&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68634789">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nasıl Kur’ân herhangi bir kitap değilse, onu okumak da başa sözleri okumaya benzemez. Kur’ân’a hürmet Rabbimize hürmettir. Kur’ân’ı anlamada da hürmet esas olmalıdır. Diğer kitaplar gibi okuyup, kendimize göre anlamlar çıkaramayız.Rasülallah Efendimiz’e (sav) ilim ve irfân yoluyla bağlı olan, ahlâkıyla sünnete ittibâ etmiş âlimlerin yazdıkları tefsirleri okumak gerekir. “Ben üniversite okudum, aklım var, zaten Allah ‘akletmeyi’ bize emretmiyor mu?” diyerek Kelâmullah’ı kendi kafasına göre yorumlamaya kalkanlar, onu herhangi bir “metin” gibi görenler o Kitâb’dan nasib alamazlar. Kur’ân bir mihenktir, yani Hak ehli ile bâtıl ehlini birbirinden ayırır. Müminler okudukça inşirah bulur, ferahlar, haşyete kavuşur, Allah’a olan muhabbet ve bağlılıkları artar. Fakat kâfirler ve münâfıklar ise aynı âyetleri okudukça daha çok saparlar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir Ramazan’da bir yerel televizyona misafîrdim. Sunucu bir ara mushafı eline aldı. Mushafın aralarına renkli ayraçlar yerleştirmişti. Bana dönerek sordu: “Yıldız âyetiniz nedir?” diye&#8230; Şaşırdım&#8230; “O ne demek?” diye sordum. Bana “Sizi en çok etkileyen âyet, her konuğumuza soruyoruz” diye cevap verdi. O zaman anladım ki İngilizce “meşhur, muteber, rağbet gören” anlamındaki “star” kelimesinin tercümesi olarak “yıldız” kelimesini kullanıyor. Ben ise “Allahu Teâlâ’nın her kelâmı bizim için güneştir” deyip konuyu kapattım. Bu gibi hürmetsizlikler maalesef yaygınlaşıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633276">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğitimin sağlıktan, ulaşımdan, iktisattan çok önemli bir farkı var. Sağlık, ulaşım vb. gibi alanlar insanı inşâ etmez, onun hayatını kolaylaştırır. Eğitim ise insanı inşâ eder. Yani toplumu istenen düzeye, vasfa, seviyeye ulaştırmak için eğitime ağırlık vermek gerekir. Bina inşâsına verdiğimiz değerin onlarca katını insan inşâsına vermedikçe bu şikâyetlerimiz bitmez. O hâlde hedeflediğimiz medeniyet ihyâsının yolu insan inşâsından geçer. Onun için önce bilmenin, bilincin ve bilgeliğin değerli olduğunu anlamak ve yaşatmak gerekir.</p>
<p>Öyle anlatırlar&#8230; Bir gün Fâtih Sultan Mehmed, vezirleriyle devlet bütçesini görüşüyormuş. Bir ara maliyeye bakan vezirine “Medreselere ne kadar para ayırdınız?” diye sormuş. 0 da bir rakam söylemiş. Fâtih, “Olmaz, 0 bütçeyi en az iki katına çıkarın” demiş. Bunun üzerine veziri: “Ama efendim, bır medresede kırk talebe varsa onlardan belki on tanesi başarılı olur. Bu kadar düşük bir başarı oranı için bu kadar para ayırmak israf olmaz mı?” diye itiraz etmiş. Fâtih ona şu ibretli cevâbı vermiş: “Sen kırk kişiden on kişi yetişir diyorsun. Oysa ben sana iki katına çıkar derken kırkta bir kişi hesabına göre soylemiştim.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68632461">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Artık Batı’nın başarısından, ilerlemesinden, kalkınmasından, biliminden, felsefesinden, tankından, uçağından övgüyle bahsederken şu temel soruları sormaya alışalım: Bir, bu başarı hangi niyet ve hedefe göre, hangi yöntem ile elde edilmiştir? Iki, bu başarı Allah katında makbul müdür? İki soruya da Batı sözkonusu olunca hak üzere bir cevap bulmak mümkün değil. Faydalı gördüklerinizin arkasında bile mutlaka bir insanları soyma tezgâhı vardır. Spordan felsefeye, bilimden teknolojiye kadar bu böyle&#8230; Elbette Hakk’ı hakkıyla tanımayanın işi hak olmaz. 0 hâlde bunlar başarılıdır, ama asla Rabbimizin “muvaffakiyete ulaşanlar” diye vasfettikleri değildir. Çünkü ne niyetinde, ne gayretinde, ne yönteminde, ne de hedefinde hak yoktur.</p>
<p>Biz yıllardır bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Batı olsun, Doğu olsun küfrün siyasetteki, ticaretteki, teknolojideki bâtıl başarısına öykünenleri uyandıramadık Hatta bu konuda kendini dindar sayanlar, birçok bakımdan Batıcıları bile geçtiler. O kadar kendilerinden, Rablerinden kopmuş, ümidi kesmiş, şaşkın vaziyetteler.</p>
<p>Bu gibiler acaba eski devirlerde yaşasaydılar firavunları, Nemrudları, Neronları, Ebu Cehilleri mi; yoksa çilekeş İbrâhimleri, mütevâzı Mûsaları, fakir İsâları, yetim Ahmedleri mi “başarılı” görürlerdi? Kendilerine hangilerini “rol model” olarak alırlardı? Bu soruyu sormak ne kadar dehşetli ise, verilecek cevabı tahmin etmek daha da dehşetli maalesef&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631614">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İki asırdır Müslümanlar olarak Batılıların “başarıları”nın dedikodusunu yapıyoruz. Onları “başarılı” buluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz. Ama neye göre? Görünüşte güçlü olmak, bir şeyleri icat etmek, dünyada söz sahibi olmak kendiliğinden haklı, iyi ve doğru olmak demek değildir. İyi, doğru ve haklı olabilmek için bağlanılan ilkelerin de iyilik, doğruluk ve hak olması gerekir. Yoksa insanlık tarihinde ürettikleri düşünce, sistem, devlet, ordu, bilim ile insanlığı yozlaştıran, yok eden, aşağılayan pek çok medeniyet geldi geçti. Piramitler az buz bir başarı değil. Ama onları kendilerine mezar olarak yaptıranlar kendilerini ilah ilan etmiş sapık firavunlardı. Demek ki başarıdır, beceridir ama tevfik değildir. Roma da büyük bir medeniyetti ama insanları aslanlara parçalatıp bunu eğlence olarak on binlerce kişiye seyrettirmeyi spor addetmişti.</p>
<p>Hak ehli olanın ortaya konan “başarılar”a olan bakışı da hak üzre olur. Yani Allah’ın ve O’nun Rasül’ünün (sav) ölçüsü üzerine&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631002">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfik” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Muvafakat, muvaffak, tevâfuk, ittifâk vb. hep aynı köktendir. Tevfik de “bir kişinin işinin râst gitmesi” anlamına gelir. Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O hâlde âyette geçen “tevfik,” kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’in takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani birileri için değil, birilerine göre değil, modanın gerektirdiği gibi değil. Bu herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi teviîk kavramı da bizi Hakk’a ulaştırıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68630281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bazı Amerikalı markaların reklâmlarında şöyle sloganlar var. &#8220;You can do it,&#8221; “lust do it.” “Yapabilirsin, hadi!” ve “Hadi yapsana!” gibi güya teşvik edici sözler bunlar&#8230; Güya 0 spor ayakkabısını giyen zıplayacak hoplayacak, elli kilometre koşacak, ipince, dalyan gibi hanımlar ve beyler olacak. Aslında şu saydığım şeylerin hiçbirini demeden bunları ve daha başka pek çok şeyi demiş oluyor bu sloganlar&#8230;</p>
<p>Batı’nın bu “başarı” sözleri, bugün bir etik, hatta neredeyse bır din hâline geldi. Din nâmına bir şey kalmayınca yerini boyle zırvalarla dolduruyorlar. “Başarılı insan” denince akla meselâ iyi insanlar, bağış yapan, fakirler için çalışanlar gelmiyor. Kariyerinin zirvesine ulaşan, çok para kazanan, iyi kötü meşhurlar anlaşılıyor. Yani şöhretin iyisi kötüsü yok. Oysa İngilizcede iyi şöhretliler için “famous”, kötü şöhretliler içinse “infamous” derler. Fransızcada da aynı fark var. Dilimizde maalesef bu farkı tek kelimeyle ifade edemiyoruz. Ama biz de “şohret” dediğimizde daha çok kötü şöhretliler önde.</p>
<p>Oysa başarmak, Allah’ın izniyle, takdiriyle, lütfuyla olur. Hüd Suresi’nde Hazreti Şuayb’in (as) dilinden olan o duayı öğrenelim ve sık sık söyleyelim: “Ve mâ tevfiki illâ billâh. Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629778">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kişi kadrini bildiğine hürmet eder. Biz Allah’ın, imanın, dinin kadrini unuttuğumuz için Rabbimize ve O’nun elçisine hürmetimiz de çok eksik. Çoğu okumuş yazmış gencimiz küfür içinde debelenip gitmiş Batılı filozoflara gösterdiği saygıyı Rabbânî âlimlere ve âriflere göstermiyor, âyetten veya hadisten “malzeme” diye bahseden ilâhiyatçılar var. İngiliıce iki kelime öğrenip okuduğu kitaplardaki bâtıl modelleri alıp Kur’ân’a ve itikâdımıza yamamaya çalışanlar var. Aristo ve Eflâtun bir şeyler mi söylüyor? Bizimkiler hemen “İşte hikmet söylüyorlar” deyip, iman ölçüsünü terk edip onlara tilmiz oluverirler.</p>
<p>Batılılar rasyonalizmi mi övüyorlar? Hemen bizde “Dinimiz akıl dinidir” diyenler türer. Daha “akıl” ve “rasyonalite” kavramlarının farkını bile bilmeden&#8230; Batılı fîlozoflar tarihselcilikten mi bahsediyorlar? Hemen bizde birileri Kur’ân’ın tarihsel bir metin olduğunu -hâşâ-iddia etmeye başlar. Onlar yorumsamacı felsefeyi mi icâd ettiler, bizdekiler de hemen aynı yöne dönüverirler. Bu şekilde bir asırdır sünnete yapılan saldırınin hiç utanmadan-sıkılmadan Kur an a da yapılmaya başlandığına şâhit oluyoruz. Ne acı!</p>
<p>Evet, hikmet her şeydedir, herkestedir, her yerdedir. Ama bu hikmete sahip olanlar içindir. Yani iman nüru ile her şeyin ve oluşun özünü görebilenler için&#8230; O öz, o asıl da sadece Rabbimizdir. Müslüman her güzele ve doğruya açıktır. Fakat Müslüman olmayanlardan örnek almaz, ibret alır. Hikmet de kadir-kıymet ölçüsü içinde elde edilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629033">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ın kadrini unuttuğumuz, yani ona yakîn olamadığımız için en önemli konuları ayrıntı, en basit konuları ise çok büyük işler gibi görüyoruz. Zaten kişinin kalbinin ahvâli hemen neye, ne kadar kıymet verdiğiyle anlaşılır. Kişi kime kıymet veriyorsa onun dostudur. Kimin kadrini biliyorsa onun ehlindendir. “Kadir” kelimesi ile “takdir,” “kader” ve “mikdar” kelimeleri aynı kökten gelir. Demek ki kişi Rabbi’nin ona takdir ettiği kader içinde, neye ne ölçüde muhabbet, değer, üstünlük verdiğine göre kadir sahibi olur.</p>
<p>Bir kişinin kadrini bilmek aynı zamanda o kişinin ölçülerine uymak demektir. Biz ise Mevlâmızın ve Rasülullah Efendimizin (sav) ölçüsü elimizde olmadığı için karşılaştığımız olaylarda, bilgilerde, düşüncelerde kafamıza göre karar veriyoruz.Okuduğumuz okulların, mesleklerin, mensup olduğumuz grupların esiri oluyoruz. Şu kusurlu eğitimden aldığımız eksik bilgileri, kuru bir diplomayı başka her ölçüden üstün tutıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68628512">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz tevhidin diline karşı da özensiz, dikkatsiz ve meraksızız. Yabancı kökenli ve yaban köklü “empati” demeyi hemen öğrenip, “takvâ” demeyi unutuyoruz. “Etik” dediğimiz şeyin “ahlâk”tan apayrı olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü birisi Batılı bir kelime, o daha moda ve şık duruyor. Oysa Hazreti Mevlânâ (ks) buyurur: “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile giren dile de girer. Yani kişinin dili neye alışırsa, kalbi de ona alışır. Tevhid kalptedir. O hâlde o ummânın kıyısı olan lisâna da tevhid dalgaları vurmalıdır. Yani tevhidin de bir dili vardır. “Tevhid” kavramının kendisi bile öyledir. Cami mimarisinden hat sanatina, müzikten zikir halkasına, şiirden halı dokumaya kadar tevhid her şeyimizi belirler.</p>
<p>Allah’a ve dinine, imana kıymet vermemek demek, onu önem sırasında başka şeylerin arkasına almak demektir. Cep telefonunun ıcığını cıcığını bilenler, bir pop yıldızının her gününü takip edenler, bir futbol kulübünün bütün kadrosunu ezbere bilenler bir akâid kitabını eline alıp, “Biz neye inanıyoruz? Allah kimdir, Rasülullah kimdir, Kur’ân nedir, melekler nedir, kazâ ve kader ne demektir, âhiret nedir?” sorularının cevaplarını doğruca öğrenmiyor. Akşama kadar siyaset, spor, para dedikodusu yapanlar Mevlâmızın ve Nebî-i Zîşân Efendimizin sohbetini yapmıyor. Sosyal medya saçmalıklarıyla saatlerini geçirenler günde bir âyet, bir hadîs, bir kelâm-ı kibâr öğrenmiyor. İlmihâlde bilmediklerini merak edip sormuyor, okumuyor.</p>
<p>Ağzımızdan Allah kelimesi, âyetler, hadisler çıkıyor ama bereketi olmuyor. Çünkü o güzel ismi ve yüce fermânları kalpten kastetmiyoruz. Bildiğimizi yapmıyoruz. Samimiyetimiz yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627937">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet&#8230; Müslümanlar, son bir asırdır Müslümanlıktan çok bahsediyorlar ama günbegün ondan uzaklaşıyorlar. Bunu William Chittick adlndaki bir Amerikalı Müslüman akademisyen şöyle özetlemiş: “Bir asır evvel Müslümanlar ‘Allah’ diyorlardı. Bugün ise &#8216;İslâm’ diyorlar.” Bu söz üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kastettiği şu: Müslümanlar Allah’ın kulu oldukları bilincini kaybettiler. Allah ile, Yaradan ile bir kul olarak bağ kurmak yerine, sanki bir “konu” imiş gibi ilgileniyorlar. Dini bir kelimeye, bir kavrama, bir slogana indirgiyorlar. Yani “Allah” diyorlar ama aslında Allah’ı kastetmiyorlar. Amellerinde, hayatlarmda, yazılarında O’ndan eser yok.</p>
<p>Amel dedik&#8230; Kulun ameli sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibâdetler değildir. Dinden, mühendislikten, sanattan, siyasetten, ticaretten, kısacası neden bahsedersek edelim söylediğimiz, yazdığımız, tartıştığımız, yaptığımız her şey de bir ameldir. Müminin yaptığı her şey gibi yazdığı yazı da bir ameldir. Yaratmak fiili üzerine fetva veren yazar arkadaş bu bilinçle yazsaydı böyle densizlik edemezdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627237">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üniversiye diploması alan başımıza allame kesiliyor. “Ben koskoca üniversite bitirdim, demek ki akıllıyım. O zaman her konuda hüküm verebilirim” mantığıyla saçmalamaya başlıyor. Meselâ bir hadîs-i şerîfte kafasına yatmayan bir şeye rastlarsa ona hemen “mevzü,” yani “uydurma” diyor. “Zayıf” hadîsin bile ne olduğunu bilmiyor, “mevzü” sanıyor. Kafasına göre hüküm vermenin ne dehşetli bir şey olduğundan habersiz. En temel inanç ilkelerini bile bilmiyor, bilse de umursamıyor. Dine kafasına göre bakıyor. O zaman onun dini İslâm olmuyor, “kafa dini” oluyor. Oysa bu gibileri Rasülullah Efendimiz (sav) uyarıyor: “Kim bilgisi olmadığı hâlde Kur’ân ile ilgili söz söylerse, ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizî)</p>
<p>Aslında hiç kimse bırakın dinî ilimleri, başka bilimlerde bile üniversite diplomam var diye söz söyleme yetkisine sahip olmaz. Hangi mühendis dört yılda okuduklarıyla mühendislikte büyük sözler söylemeye kalkışabilir? Hangi hukukçu diplomam var diye hukuk allâmesi kesilebilir? Müsaade ederler mi? Ama mevzu din olunca müsaade sonsuz.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68626679">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde bir köşe yazısı okudum. Yazarı dindar bir edebiyatçı&#8230; “Yaratmak” fiili insanın yaptıkları için kullanılabilir mi, onu tartışıyor. Yazıyı okurken bu konudaki dinî hükmü ne zaman nakledecek, onu bekledim. Maalesef yazar, bir akaid meselesi olan bu konuda hiçbir dinî hükmü zikretmeden yazıyı bitiriyor. Bunun yerine “yaratmak” fiilinin Türkçe sözlüklerdeki anlamlarına bakarak fetvâ vermeye çalışıyor. Hatta “halk, hilkat, Hâlık” gibi kelimelerin bile anlamlarına bakma zahmetine girmiyor. Yazısının sonunda da fetvâyı veriyor: “Yaratmak” Bili insanlar için de kullanılabilirmiş.</p>
<p>Peki, dindar bir yazarın dinî bir meseleyi ele alan bu yazısinda din nerede? Yok. Allah, Rasül, ashâb, ulemâ, urefâ nerede? Yok. Ayet, hadîs, icmâ, kıyas nerede? 0 da yok. Tefsir, hadis, siret, akaid, fıkıh, irfân nerede? Hiç yok Yani yazar dinî hiçbir atıfta bulunmadan dinî bir meseleyi çözmeye cüret ediyor. Dinî bir hükmü iki üç sözlüğe bakarak kafasına göre vermeye çalışıyor.</p>
<p>Bu aymazlığın benzerlerini çevremizde gittikçe daha çok görüyoruz. “Dindarlık” siyasete ve çeşitli komplekslere kurban edilince böyle oluyor. Bu aymazlık bir değil, birden fazla yanlışa dayanıyor. Birincisi, haddimizi bilmiyoruz. Oysa ilmin esası edebdir. Yani haddini bilmektir. Kişi haddini bilen degılse bile öğrenen olmalıdır. Bilmediği konularda hukum vermemelidir. Hele dini konularda asla&#8230; Azıcık bilmek bilmek değildir. Hele usülüyle ilim tahsîl etmeyenler, yani klasik ilim geleneğine bağlanmayanlar, rüzgârda uçuşan yapraklar gibidir. Bizim gibi okumuş ama dinî ilimleri usülüyie tahsîl etmemiş kimselerin en az sokaktaki insanlar kadar bu konuda çenemizi, kalemimizi, nefsimizi tutmamız gerekir. Bu Rabbimizin emridir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8217;</p>
<p>İkincisi, bilmediği hususları gerçek bilenlere sormalıdır. Mümkünse yaşayan bir âlime sormak en güzelidir. Çünkü konuyu birebir açımlamak, sorulara cevap vermek, etkileşmek mümkün olur. Fetvâ zaten esasen kişisel olarak sorulan bir soruya bilen, yani âlim tarafından verilen cevaba denir. Eğer gerçek bir âlim, yani bilen, bildiğiyle amel eden, ahlâkı yerinde bir kişi tanımıyorsak o zaman bu tür gerçek âlimlerin yazdığı muteber kitaplara bakılır. Ama onları da kavramak için belirli bir ilim gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü, asla sözlüğe bakılarak dinî hüküm verilmez. Bu sözlükçülük de yeni âdet&#8230; Nasıl olsa artık internette diller üzerine pek çok kaynak var. O zaman âyette geçen kelimeye sözlükten bakıp hemen hükmü veriyorlar. Oysa meselâ Elmalılı gibi muteber bir tefsire baksalar, orada âlimlerin lugat mânâsını zikrettikten hemen sonra o âyetin nüzül sebebi, başka âyetlerle olan ilişkisi, muhtevâsı vb. gibi gerçek anlamı ortaya koyan bilgilerle netleştirdiklerini görecekler. Hayatımda çok değişik insanlar tanıdım. Arapça ana lisanı olduğu için, Arapçayı kursta öğrendiği için, hatta hiç Arapça bilmeden mealden bakıp âyetleri yorumlamaya cüret eden gâfîller gördüm. Böyle câhillerden meal yazanları bile oldu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625889">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Her yolun eşkıyası vardır, bu yolun da eşkıyaları vardır. Ama eşkıyayı evliyâdan ayırt etmek kolaydır. Kişilerin sözüne, görüntüsüne, ağlamasına, gülmesine değil, ahlâkına bakan hemen farkı görür. Sünneti ölçü yapan evliyâyı eşkıyadan ayırır. Günlük hayatta hesaplarımızda pek uyanığız. Keşke dinde de o kadarcık uyanık olsak. Ama bu zordur çünkü Şeriat’i bilmek ve yapmak gerekir.</p>
<p>Sürekli kendime ve gençlere hatırlatıyorum: “Allah’ın ve imanın kıymetini bilelim.” Bunu özellilde “dindar” görünümlülere, dini bir gösteriş ve güç aracı, bir moda gibi görenlere anlatmak çok zor.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625417">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Birisi geçenlerde “Gençlerde dindarlık azalıyor diyorlar, ne dersin?” diye sordu. Ben de “Büyüklerde dindarlık çoğalıyor mu ki?” diye cevap verdim.</p>
<p>“Dindar” görünümlü doktor, modern laik tıbbın en büyük savunucusu ve geleneksel tıbbın en büyük düşmanı olabiliyor. “Dindar” görünümlü öğretmen hiç düşünmeden “kişisel gelişim” veya “değerler eğitimi” gibi tercüme ve içinde tevhid değil, ikiyüzlülük olan kavramları çocuklarımıza aktarabiliyor. “Dindar” görünümlü bürokrat, Amerikan ve Avrupalı uygulamaları hiç sorgulamadan kopyalayarak toplumumuzu tahrip edecek işlere imza atabiliyor. “Dindar” görünümlü genç feminist olmaktan, birey olmaktan, laiklikten hoş şeylermiş gibi bahsedebiliyor.</p>
<p>Gençliğimden beri haykırıp duruyorum: “Gerçek güç, insan olmak ve insan yetiştirmektir” diye&#8230; Yetişmek ve yetiştirmek.. Bu bizim İslâm, imân, ihsân vazifemizdir. İnsan olmak, adam olmak ve yetiştirmek şunun bunun için değil, Hak içindir. Medeniyet, siyaset, felsefe, hemşehrilerimiz için değil, ecdadımıza lâyık olmak için değil; Allah için, Allah’a yaraşır kul olmak ve böyle kulların yetişmesinde çile çekmek içindir. Bu adamlık okulda okutulmaz, kullanım kılavuzu, bitirme sertiükası yoktur, bir hobi değildir. Adamlık, adam olanlardan öğrenilir. Uzun uzun konuşarak değil, hâlleşilerek öğrenilir. İnsanlara bağıra bağıra “siz şöyle şöyle kötüsünüz” diye parmak sallayanlardan değil, adamlığı kalbine nakşedenlerin süküt sohbetlerinden öğrenilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir yazar ismine rastlayamadım. Zaten “dindar” görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihâli, sîreti, sünneti, irfânı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım.</p>
<p>Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok “dindar” görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar&#8230; Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler.</p>
<p>Şimdiki moda da bu&#8230; Eskiden Batıcılara yamananlarin yerini bu gibi şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâdar Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kerre Rasülullah’tan, ashâbdan, imâmlardan, ehl-i beytten, âlimler<br />
den ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Bukowski. Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar&#8230; Hattâ bu “dindar” görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan “ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi” diyorlar. Referans yine Batı&#8230; Bunlara İmâm Gazzâlî, İbn Haldün, hattâ Yunus’u bile sormayın, çok alınıyorlar. “Onlarla ne işim olabilir ki” gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624466">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Maalesef ahlâksızlîk, kişiliksizlik, zulüm ve fitne mübah görülüyor. Haramı helâl, helâli haram sayan da epey var. Dini bile kâfirlerden öğrenmeye kalkışıyorlar. Örnek vereyim. Bir ilâhiyat fakültesi dergisinde yayınlanan bir makale gördüm. Bir akademisyen, Hacc Süresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi nâzil olduğuna dair makale yazmış. “İlmî” değil ama “bilimsel” makale olduğu için elbette üslübu Batılı&#8230; Yazma tarzı, yazının yapısı, kullanılan argümanlar hep öyle&#8230; Hemen dipnotlarına bakıyoruz. Yazar Kur’ân’ın tefsiri hususunda danışılması gereken yaklaşık yetmiş kaynak zikretmiş. İnanmayacaksınız ama bunların içinde bir tane bile Müslüman âlime ait eser yok Hepsi gayrimüslim isimler&#8230; Yani, bu kişi bize şunu demek istiyor: “Kur’ân’ı, Rabbimizin kastinı bile Batılı kâfirlerden öğrenmeliyiz.”</p>
<p>İkinci örnek bir ilâhiyat fakültesinde tefsir bölümü başkanlığı yapmış bir akademisyenin yazdığı makale&#8230; Konusu hâşâ “Kur’ân’ı efsânelerden arındırmak” Bu adam da kalkmış, Alman bir Hıristiyan teologun İncil’deki kıssaların gerçekliğini eleştirmesini örnek almış. Bunu Kur’ân’a uygulamaktan bahsediyor. Rabbimizin Kur’ân’da zikrettiği Hazreti Adem’den tutun Hazreti Ibrâhim’e, Hazreti Yüsuf, Hazreti Nüh, Hazreti İsâ ve Hazreti Meryem (as) gibi pek çok kıssaların “tarihsel gerçekliği olmak zorunda olmadığını” söylüyor. Yani kısacası hâşâ “Allah uydurur” diyor. Bu adam yıllarca bir televizyon kanalında güya tefsir dersleri yaptı. Kendisine bu imkân, “dindar” görünümlülerce verildi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623596">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bağ sadece zaptetmek için değil, mensubiyet için de geçerlidir. “Mensubiyet” kelimesi “bağ” anlamı taşıyan başka bir kelime olan “nisbet” ile aynı kökten gelir. Nisbet, neseb, intisab ve münâsebet hep aynı kökten türemiştir. Allah’a bağlanmak asıl nisbettir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münâsebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diğer bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah’in bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O hâlde bizim müminler, kâârler, okuduğumuz kitap, gittiğimiz okul, ilgilendiğimiz soyut konular, yaptığımız ticaret, çiçek, ağaç, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ hürmet, ikram, hukuk, sorumluluk getirir. Kısacası, kul Allah’a bağlanan her şeye, her şeyin hakikatine bağlanır. Zira Tek Gerçek olan Mevlâmızdır.</p>
<p>Bu bağın farkına varan anlar ki her şeyin her şey ile bir bağı vardır. Çünkü her şeyin her şeyi yaratan Allah ile bağı vardır. Buna “tevhid” denir. Evet, tevhid Hakk’a bağlanmak ve her şeyi Hakk’a bağlamak demektir.</p>
<p>Rabbimiz bizi O’na hakkıyla bağlanan ve bu bağın üzerine titreyenlerden eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623050">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz Rabbimize yaradılış bağıyla bağlıyız. Bu, bağı gören için olsun, görmeyen için olsun böyledir. Rabbimizle ahdimizi kalû belâda yaptık O ahde vefâ gösteren mümin olur. Söz, ahid, akid, vefâ bunlar da hep bağ bildiren kelimelerdir. Yaradan’ın Rasül’üne de bağlıyız. O Rasül’ün “vârisim” dediği Rabbânî âlimlere de bağlıyız. Ilim vârislerine olduğu kadar, irfân vârislerine de&#8230; Çünkü bilenler asla bilmeyenler ile bir tutulamaz. Ancak gerçek bilenlere bağlanarak gerçek bilmek, yani irfân yolunda adım atabiliriz. Onlara bağlanmak demek, onlarla nisbet kurmak anlamında “intisab” demektir.</p>
<p>Kişi, neyi sevip ittibâ ederse ona bağlanır. Demek ki muhabbet ve aşktan daha kuvvetli bir bağ yoktur. Allah ile olan bağımız sadece mecburiyet bağı değildir, muhabbet bağıdır. Kendini Yaradan’a, O’nun sevgilisi Rasül’üne ve O Rasül’e bağlanmış olanlara muhabbetle bağlayanlarin mensubiyeti tam olur. Bu Hak zincirine bağlanınca mümin kendini zamanın, nefsin, şerli insanların, şeytanın iğvasına kapılıp yokluğa savrulup uçup gitmekten kurtarır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622674">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Aklın işi şeyler, olaylar ve olgular arasında ilişki kurmaktır. Bunun için sebep ve sonuçlara bakar. Her yeni gördüğünü, bildiğini, yaşadığını kendindeki bilgi ile bağdaştırmak ister. Yani “bağdaştırmak” da “bağ”ı gerektirir. Zaten “sebep” kelimesinin bir kök anlamı da “ip”tir. Demek ki sebepler de birer bağdır. Onlar ise şeyler, olayları ve olguları bir zincir gibi dizer. Sebepler neticelere bağlanır. “Netîce” kelimesi ise kök anlamında “döl, hayvanın yavru doğurması” demektir. Bu kavram da bir bağ, dolayısıyla bağlayan, bağlanan ve bağ ilişkisi içerir. Veya sebep, sonuç ve araç ilişkisi&#8230;</p>
<p>Kişi aklıyla bağlayarak ve bağlanarak yaşar. Bildiği ve bilmediğini bağdaştırarak anlamlar kurar. Bu bağlama ve bağlanma Hak için ve O’nun emrettiği biçimde olduğunda elde edilen bilgi “hikmet”tir. “Hikmet” kelimesinin kök anlamlarından birisi “ata vurulan gem”dir. Bu da bir bağı ifade eder. İnsanın düşünce, irade ve kuvvetini bir ata benzetebiliriz. Bu üç nimet bir binittir, araçtır, imkândır. Hikmet bu üç gücü Hak yolunda dosdoğru götürmek, ata da zarar vermeden, onu emanet gibi görerek hakkını gözeterek onu kullanmak, ondan istifade etmek, onu kontrol etmek demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622336">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ı inkâr edenlerde de akıl vardır ama o akıl bir tür akıldır. Ona “hesapçı akıl” denir. Hesapçı akıl Hakk’ı tasdike değil, nefsi tasdike çalışır. Zaten Kur’ân’da pek çok yerde geçen “Akletmez misiniz?” türünden uyarılara maruz kalanlar genellikle kâfirlerdir. Çünkü onların aklı hidâyete ermediği için, yani kendini Yaradan’ı tasdik etmediği için “kalbin aklı” olamaz. Meselâ Ebu Cehil’in işini görecek, okuma yazma öğrenip kitaplar okuyacak, diller öğrenecek, edebiyat ve tarih konusunda bilgi biriktirecek kadar aklı vardı. Ama ona hidâyet lutfedilmediği için fıtrî aklı, yani kalbin aklı açılmadı. Nefsânî akılda kaldı. Nüranî akla, yani iman eden herkeste ânında bir gonca gibi açılan, insanı insan yapan kalbin aklına erişemedi. 0 kuru aklı benliğinin, bencilliğinin, giderek “ben”e tapmasının aracı hâline geldi. Hâlık’a, hulka, hilkate ve dolayısıyla ahlâka ihanet etti. Yani Yaradan’a, yaradılışa, kendine&#8230; Bu her kâfir için böyledir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68586311">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kulluk bir ayrıntı, aksesuar veya hobi değildir. Her sıfat, meslek, iş, yol kulluğa tâbidir. Artık kendimize gelelim. “Kendimiz” dediğimiz “Allah’ın kulu”dur. Bizim unvânımız da, şânımız da, farkımız da budur.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç ile Bir Sohbet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:23:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[Eğlence]]></category>
		<category><![CDATA[Fabrika Ayarı]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati İnanç ile Bir Sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23942</guid>

					<description><![CDATA[<p>“İnsanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor.Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer. ” Bekir Develi: Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Resül-i Ekrem’e (s.a.v.), âlîne ve ashabına salât ve selam olsun. Rabbim, bu kitabı oluşturma adına sarf ettiğimiz zamanın hakkını verenlerden eylesin bizi inşallah. Okuyan kardeşlerimizden, bu kitabı okurken sarf [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/">Hayati İnanç ile Bir Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23976 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg" alt="" width="352" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-600x380.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-768x486.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1024x648.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1536x972.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11.jpg 1600w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></p>
<p>“<em>İnsanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor.Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer. ”</em></p>
<p><strong>Bekir Develi: Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Resül-i Ekrem’e (s.a.v.), âlîne ve ashabına salât ve selam olsun. Rabbim, bu kitabı oluşturma adına sarf ettiğimiz zamanın hakkını verenlerden eylesin bizi inşallah. Okuyan kardeşlerimizden, bu kitabı </strong><strong>okurken sarf ettikleri zamandan şimdiden helallik isteyelim, Allah razı olsun. Rabbimden bu çabamızı amel-i salih olarak kabul buyurmasını niyaz ederiz. Klasik bir başlangıç olmasın istiyorum: Öncelikle nasılsınız hocam?</strong></p>
<p>Hayati İnanç: Elhamdülillah, şükürler olsun. Allah’ın kulu, Rasulü’nün (s.a.v.) ümmeti, kabahatine kusuruna rağmen hâlen nefes alan, seven sevilen biri olarak yaşıyoruz. Biz şükretmeyeceğiz de kim edecek? İyiyiz yani elhamdülillah hiç hak etmediğimiz kadar. İhsan edildi, merhamete kavuştuk ve hayırlı bir hizmet nasip oluyor. Bu arada da niyetimizi sık sık kontrol ediyoruz; hataya düşmeyelim, havaya girmeyelim, kendimizden bilmeyelim diye. Çünkü hayrı ve kemali kendinden bilen hain olur. Ve afîedilmeyen tek suç hıyanettir. Bir iyilik ve güzellik varsa bu Allah’tandır. Kusur, noksan bizdendir. Seferle emrolunduk zaferle değil, Cenâb-ı Hak’tan hayırlı muvaffakiyet niyaz ederiz. Tüm arzumuz kısacık ömrümüzde insanlara bir şekilde faydalı olmak, onları iyi insan olma yolunda bir adım daha teşvik edebilmektir.</p>
<p><strong>Hocam, her şeyin hoyratça, hızlıca tüketildiği ve bu arzular beslenmediği zaman hesap sorulduğunuz, üretken olmamakla itham edildiğiniz hakikaten çok acımasız bir tüketim çağının ortasındayız. Evlilikler de böyle tüketiliyor, aşklar da; gerçek anlamda aşksa tabii&#8230; Yemeklerin bile isimleri fastfood olmuş yani hızlıca tüketiliyor. Siz bir emek harcıyorsunuz, yıllarınızı veriyorsunuz, bir kitap yazıyorsunuz, onun sonunu getirmeden, hatta kitaba dahi başlamadan, yenisi ne zaman çıkacak diye soruyor insanlar. Tabii bu tüketim kültürünü beslemek için artık 3D fılmler çekiliyor, sinemalar doluyor, taşıyor. YouTube’tu, Netflix&#8217;ti, iletişim araçlarıydı derken kitap sanki bunların içinde biraz yalnız kaldı&#8230;</strong></p>
<p>Mütevazı, garip. . .</p>
<p><strong>Boynu bükük kaldı. Yani 8D sinemalar var mesela. Filmi izliyorsunuz; rüzgâr adamın kulağının arkasından geçiyor, bunu hissettiriyorlar, yağmur yağıyorsa insanları ıslatıyorlar. Her şeyin böylesine tüketildiği, üretilen işlerle görsel duyulara bu kadar hücum edildiği şu zamanda, kitap bir anlamda garip kaldı ve biz şua</strong><strong>n derdimizi bir kitapla anlatma muradıyla buluştuk, sohbet ediyoruz hocam. Siz hakikaten müktesebatı sağlam, kitaplardan daha çok beslenmiş biri olarak, kitabı bütün bu garipliğine rağmen daim kılan, değerli kılan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Neden kitaptan vazgeçmemeliyiz ve neden kitabımız hep başucumuzda durmalı?</strong></p>
<p dir="ltr">Estağfurullah. . . Her duygu yanıltıcı olabilir derler; mesela göz yanıltıcıdır ama dokunduğunuz zaman, tanımadığınız, yeni tanıştığınız biriyle tokalaşıp musafaha ettiğiniz zaman güven hasıl olur. Yani suyun içine bir kurşun kalem sokarsınız kırık görünür, göz yanıltır sizi, elinizle doğru olduğunu anlarsınız. Koku ve dokunma yanıltmaz pek, pek yanıltmaz. Dokunduğunuz şey sizindir; yani ekranda okuduğunuz şeyle fazla özdeşleşemezsiniz moda deyişle, o size mal olmaz pek, aranızda bir mesafe vardır, bir sevimsizlik vardır. Ama kitapla dostluk kurarsınız, kokusu size siner, o kitabı elinize aldığınızda eski bir dostunuzla karşılaşmış gibi olursunuz. Otuz yıl, kırk yıl önce okuduğum kitabı elime aldığım zaman heyecanlanırım hâlen. Klasiktir, onun bir değeri vardır; arada dostluk, yakınlık peyda olur. Kitabın değeri hiçbir zaman bitmemeli, gözden düşmemeli, modernite bizi o konuda aldatmamalı. Okuduğun şeye dokunacaksın.</p>
<p dir="ltr">&#8216; <strong>Eyvallah hocam. Yani çağımızın bize sunduğu bu görsel çılgınlık, bu efektler aslında yanıltıcı. Kalbe dokunabilir değil, daha çok bir sihir, bir illüzyon. Öyle mi?</strong></p>
<p dir="ltr">Tabii, tabii&#8230; İllüzyon&#8230; Aldatıcı&#8230; Zaten dünyanın kendisi aldangaç, bir de burada gönüllü bir aldanma hâli var. İnsanlar aslında yapmacık, yapay, sevimsiz, çok da insana hitap etmeyen bir alanda tatsız tatsız avunduklarını ve oyalandıklarını biliyorlar; yani aslında bu, neşeyi kaybedenin eğlenceye sarılması hâlidir. Biz neşeyi kaybettik. En doğru, daha güzel söyleniş biçimiyle neşveyi&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Ne fark var ikisi arasında hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">Neşve ruha dair, eğlence bedene. Neşve sizi besler, olgunlaştırır, bazen güldürür bazen ağlatır, pişirir. Eğlence ise oyalar, vaktinizi işgal eder, elinizde hiçbir şey kalmaz, ondan buruk bir lezzet, bir hatıra dahi bulunmaz, anlamsız bir biçimde irtifa kaybetmiş olarak ortamdan çıkarsınız.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Bir nevi uyuşturucu gibi bir şey&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Uyuşturucu, tamı tamına, ağzına sağlık, tamı tamına uyuşma hâlidir. Gönüllü olduğu, bilerek yapıldığı için de tehlikelidir.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Uyuşma hâli dedik ya hocam, şunu merak ediyorum: Kimisi gerçekten mesuliyetinden, sorumluluğundan bihaber, o zaten böyle bir uyuşukluğun içinde, akıntıya kapılmış gidiyor. Kimisi mesuliyetinin de farkında ama uyuşmak istiyor, aklımın bir eşi olsa da çeksem diyor. Çünkü kendisi, Allah’ın yüklediği sorumlulukları, gerçek, kâmil manada yerine getiremediğinin farkında. Bir film açıp izleyeyim, beni birazcık bu sorumluluktan kurtarsın, uzaklaştırma</strong><strong>d iye düşünüyor. Belki de eziliyor. Ehl-i vicdan ama sorumluluğunu yerine getiremiyor. . .</strong></p>
<p dir="ltr">Ben gafleti arıyorum deme durumu&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Değil mi hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">Fakat ondan önceki vaziyeti, yani neşeyle eğlencenin farkını çok fena hâlde hayranı olduğum Nâilî isimli şairimiz belki üç asır sonra birileri kurcalar diye not düşmüş. Muhteşem bir beyti var. Nâilî merhumun vefatı 1666, Halvetî ve hakikaten sersemleticî etkiye sahip bir üstat. Bu yüzden anlaşılması da zor, hayli zor. İzah etmeye kalktığınızda âciz kalıyorsunuz çoğu kere, bir daha bir daha okuyorsunuz.</p>
<p dir="ltr">Hiç anlamadan gözlerinizin buğulandığı da oluyor. Enteresan bir üstat.</p>
<p dir="ltr">Neşvedâr-ı hayretiz biz<br />
Cür&#8217;adan-ı feyzden<br />
Ne sıfâl-i mek ne câm-ı âfîtâbin mestiyiz</p>
<p dir="ltr">Sifâl-i meh: Gece kadehi. Câm-ı âfıtâb: Gündüz kadehi. Yani meh ay, afitab güneş. Gecenin bahşettiği zevklerle de sarhoş değiliz, gündüzün bahşettikleriyle de. Zımnen ifade edilen geceye dair olan zevklerin behîmiyet; gündüze dair olanların kâr, ticaret, başarı vs. olduğudur. Sarhoşuz ama sebebi ikisi de değil, bizim sarhoşluğumuz başka, diyor şair. Bir de birinci mısrada neşvedâr-ı hayretiz biz diyor; yani hayret ile neşvedâr olduk, sarhoşuz ama bu neşvenin, bu sarhoşluğun kaynağı hayret. Nereden? Cür’adan-ı feyz’den, feyz cür’adanından; hani biraz argo söyleyeyim burayı, feyz cür’adanmdan bulduk kafayı. Cür’adan kelimesine bir bakalım. Türkçemizde yağdanlık ve çaydanlık kelimelerinde kullandığımız “-dan” ve “-lık” eki fazla aslında, cür’adan, yani içine cür’a konulan kap. Cür’a nedir? Sarhoş olmak için kullandığınız madde katıysa, iki parmağınızla tutabildiğiniz miktara cür’a denir; sıvıysa kadehin dibindeki son yuduma cür’a denir. Onlarla sarhoş değiliz, yani afyonla veya şarapla değil, feyz cür’adan. Feyz diye bir şey var, o kavrama odaklanacağız şimdi, şair zaten dikkati oraya çekiyor. Onun cür’adanından bulduk kafayı, müsaadeyle burada argo kullanıyoruz ya. Peki feyz adı verilen şey nedir?</p>
<p dir="ltr">Hakkında çok şey söylenen, çok şey yazılan feyz en kısa tanımıyla Allah sevgisi demektir ve bunun tahsil edileceği cür’adan, üstadının iki dudağının arasıdır. Yani ben üstadımm sözleriyle, kalbe nakşolunan, irşat edici sözleriyle sarhoşum; beni sarhoş eden, dünyanın ne maddi ne de behîmî, karşı cinse dâhil olan zevkleri değildir. Bu dünyada beni oyalayacak, beni eğleyecek, eğlendirecek başka bir şey yok. Ben ezel bezmindeki sarhoşluğun dünyadaki devamı, tesellisi, avuntusu olan doğrudan söyleyelim şunuşeyhimin iki dudağının arasındaki sözlerden sarhoş olmuşum, sen bana neyden bahsediyorsun, bu dünyanın nesiyle beni kandıracaksın? Tamamına bir kıymet verdiğim yok ki sen içinden bir parçayla beni aldatmayı düşünüyorsun.</p>
<p dir="ltr">Şimdi bu beyitten ve emsalinden, insanın böyle bir sarhoş olma ihtiyacı, dedin ya bani Eşini çekme, şöyle bir gafleti arama durumu var. İnsan zevk almadığı şeyi yapmaz azizim, velev namaz. Namazı da devamlı şekilde zevk alırsa kılar insan, yani zevk diye bir şey var, zevk zevk&#8230; Zorla,metazorı&#8217;, ite kaka, yasak savmak kabilinden üç gün, beş gün gider. Zevkine varmaktır mesele; sahibiyle irtibat kurmak, O’nunla sohbet ettiğinin bilincine varmak, O’nun muhatabı olmanın tadını az çok almak, koklamaktır mesele. İşte o zevki aldığınız zaman dünyada niye bulunduğunuzu anlar; gelen her şeyden ayrı zevk duyar; acı da olsa lezzet alır; bahtiyar, mutlu mesut yaşarsınız. Hayatınız anlam bulur. Fe eyne tezhebân (81 :26). Nereye gidiyorsun sualinin cevabı sizde hazırdır, hayatınız onun cevabını teşkil eder. Bundan mahrum olduğunuzdaysa avunmak için bazen gürültüyle, bazen servetle, bazen devletle, bazen şehvetle, bazen oyuncaklarla, yani gündüz veya gece kadchinin sarhoşluğuyla kendinizi aldatırsınız. O esnada da bal gibi bilirsiniz ki bir aldanma içindesiniz.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Yani dışarıda, sokakta ya da çevremizde gördüğümüz; aldandığı hissine kapıldığımız insanlar da aslında aldandıklarının farkındalar mı hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">Farkındalar, farkındalar. Görmemeye çalışıyorlar, yani bir an için pas geçmeye, üzerinde durmamaya gayret ediyorlar. Küçücük otomobilin içinde kulak zarını patlatacak bîr gürültüyle sözde müzik dinleyen birisi bir şeyi bastırmak için yapar bunu ancak, normal değil çünkü, belli bir desibelden yukarısı insan kulağını rahatsız&#8217; eder. O çocuk rahatsız şüphesiz. Metroda seyahat ediyorum, yanımdaki çocuğun kulaklığından bana sızan ses, beni orada durdurmuyor; aklım başımdan çıkacak! 0 sesin tamamı onun kulağının içinde&#8230; Bu ancak içerideki bir huzursuzluğu bastırmaya çalışan berbat bir avunma biçimi olabilir.</p>
<p dir="ltr">| <strong>O zaman sohbetin başına döndüğümüzde parçalar şimdi yerine oturuyor. Sadece medya dilinde kullanılan görseller, animasyonlar, Dolby dijital sesler değil; yapılan büyük binalar, büyük AVM’ler, büyük arabalar&#8230; Külli bir illüzyon var.</strong></p>
<p dir="ltr">Aynen öyle! O çok paralar da bir illüzyon. Adam çok para kazanıyor, doymuyor daha da kazanıyor, daha da daha da&#8230; Mutlu mu oluyor? Hayır. Ben hiç mutlu zengin görmedim, biraz fazla genel bir şey söyledim belki ama görmedim, yok, olmuyor. Çünkü “yeteri kadar” diye bir prensip var. İhtiyacı aşan her şey zehir; adamın canına okur.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Bu konuda da ihtiyacın ne olduğunu doğru tanımlamak lazım.</strong></p>
<p dir="ltr">İhtiyaçla isteği karıştırmamak lazım. Yani zaten sınır budur. Nefsinin isteğini verme, ihtiyacını ver. İhtiyaç ne kadardır? Üremeye yetecek, yaşamaya yetecek, sıhhatinin devamını sağlayacak miktar&#8230; Elbette böyle bir kesin çizgiden söz etmek mümkün değil ama insan da şuurlu bir mahluk canım, şuurlu bir yaratık, artık o kadarını herkes düşünsün. Zaten düşünceden mahrum olduğu zaman insan, acayip bir şey oluyor. Kendini zehirliyor, bu bir hastalık hâline geliyor. İşin kötü yam bu hastalık bir de bulaşıcı; etrafa sirayet ediyor, insan etrafa da mutsuzluk saçan bir şey hâline geliyor. O yüzden insanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor. Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer.</p>
<p dir="ltr"><strong>Bir büyüğün sözüydü bu, okumuştum, diyordu kiz: “Cehennem azabını intac edecek bir günahı gizlice işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicap duyduğu zaman, kalbinde küçük bir emare ile meleküt âlemini inkâr etmek arzu eder.” Çünkü biliyor ki meleküt âlemi onu izliyor. Bu yüzden her günahta küfre gidecek bir yol vardır, diyor. Vicdan sahibidir ve keşke onlar olmasaydı, keşke onlar bu yaptığıma şahitlik etmeseydi der, kendine ufak bir helak kapısı aralar, sineğin ısırmasından kaçar ama yılanın sokmasına razı olur, helak olur gider. Dolayısıyla kendisini bu illüzyona inandırmak isteyen insanlar, aslında sadece zararda olan değil, bir anlamda da belki fevç fevç küfre yürüyen insanlar. Perdeyi hakikat telakki eden insanlar, doğru mudur?</strong></p>
<p dir="ltr">Evet, tabii. Bakın burada İmâm-ı Rabbânî’den bir tespiti de sanki dercetmenin yeri gelmiştir: “Günaha azap yapılmasının sebebi küfür kokusu bulunması, küfür bulaşıklığı bulunmasıdır.” Neden? Hatâen yaptığına bir şey yok zaten; yani kazâen ayağın kaydı, Sürçtü, bunda bir şey yok. Niye azap var? Bilerek, isteyerek yapıyorsan var.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Azm ü cezm ü kastedersen yani&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Azm ü cezm ü kastedersen var. Bu da nedir? Doğrudan küfür değildir elbette ama o kadar yakındır ki, kokusu vardır. Vardır çünkü insan inatla, bu kadar ısrarla günah işleyemez; bir yerde durur, bir yerde durur ve durmalıdır. Tıpkı dediğiniz gibi bu iç huzursuzluk onu “keşke olmasaydı” noktasına getirip inkâra sevk eder. Her günahtan küfre bir yol var, tam da bu demek.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Öyleyse aslında güzel dinimizin, din-i mübin İslam’ın senin olmayan bir elmayı tüketmenle, o elmayla ilgili bir sorunu yok. Allah onu yeme dediği hâlde bu cesareti nereden buldun? Bununla bir sorunu var. Metayla değil&#8230; Sendeki o yanlış yapma hissiyle, o pervasızlıkla ilgili bir sorunu var.</strong></p>
<p dir="ltr">Evet. Bunu nasıl yaptın? Emri ayaklar altına aldın&#8230; Şimdi şurada iki noktadan söz edilir. İki şey birden geldi aklıma ama kaçırmam inşallah. Biri şu: Allah kuluna gayret eder, kul Allah’a gayret eder, mümin mümine gayret eder. Ahlak âlimi Konyalı Hâdimî merhum şöyle bir tespit lütfediyor: Kulun Allah’a gayret etmesi, kulun Allah’ım kıskanmasıdır. İfadeye bak! Kıskanır diyor, nasıl kıskanır? Rabbimin emri çiğneniyor diye ıstırap duyar, bu olmaz der, Rabbimin emri nasıl ayaklar altına alınıyor diye acı duyar. Sevdiğinizin hükmü çiğneniyor bir anlamda. . .</p>
<p dir="ltr">Abdülhakim Arvâsî hazretleri mahpusken, hanımını Eyüp Sultan’daki dergâhtan sürükleyerek götürüyorlardı. Talebeleri bu durumu gördüler, ağlaya ağlaya cezaevinde arz ettiler. Efendim, hanım annemize bunu bunu yaptılar, saçı da açıldı filan diye anlattılar. Yürekleri dayanmıyor, söylemek çok ıstırap verici ama gizlemeye izin yok. Hazretin kelamı şu: “Allah Teâlâ’nın namusu bugün ayaklar altına alınmaktadır, bizim namusumuz kaç para eder?” Ya. . . Allah rahmet eylesin. Bakış açısı&#8230; Nedir bu? Namus-ı ilahi, yani din-i islam ayaklar altına alınırken biz namusumuzu nasıl görelim, bunun üzerinde nasıl duralım&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Buna iffeti koy, buna Kudüs’ü koy, buna Mekke-i Miikerreme’yi koy, buna ticaret ahlakını koy, aile saadetini koy, ne koyarsan koy bunun içine.</strong></p>
<p dir="ltr">Değer meselesi yani, değerlerinin farkında&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>İkinciyi de arz edecektiniz hocam, kaçmazsa dediniz.</strong></p>
<p dir="ltr">Yani biraz kaçar gibi oldu da. . . Onun yeri gelecek yine şimdi. .. Zihni kontrol etmek çok zor. Böyle haylazlıklar yapıyor bazen. Allahümme salli alâ Muhammed.</p>
<p dir="ltr">Galib merhumun kırk sekiz mısralık şaheserini okuyordum, en çok üzerinde durduğum manzume odur. Bütün okullarda ders olarak okutsak şunu, şu kırk sekiz mısra ile her mesele hallolacak falan gibi hülyalarım, ham hayallerim vardır. Ben bu hayali muhafaza ediyorum da tatbik mevkisine gelmediği için ham hayal diyorum. Bir gün o şiire, mecliste de ehl-i ilim birkaç kişi var, inşallah hafızam beni yarı yolda bırakmaz diyerek başladım. Üçüncü bentte bir mısrada takıldım, dört defa geri giderek patinajla zor çıkardım, çok şükür dedim. Yerime oturduğum zaman o ehl-i ilim dosrum, ismini zikretmeyeyim şimdi, kulağıma eğildi. “Bir daha hafizam deme, ihtarı aldın,” dedi ve devam etti: “Çünkü sen hafızadan değil levhten okuyorsun. Araya kendin girdin, ikazı yedin!”</p>
<p dir="ltr">| <strong>Çok iyi. Kendini çıkar aradan&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Çıkar aradan ya&#8230; Çık aradan, kalsın seni yaratan. Bunu hayatın tamamında böyle görmek lazım. Namaz kılabiliyorsan bu bir keramettir azizim. Bu zamanda sen beş vakit namaza devam edebiliyorsan&#8230; Bu kadar mânilere rağmen&#8230; Fiziki zorluğu yok, abdest namaz her vakit toplam on dakika, fazla bile gelir. Ama bir istikrar, bir kararlılık, bir sabitkadem olma ister bu. Ömür boyu devam ediyor; yazı yok, kışı yok, tatili yok, pazarı yok&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Bir performans ödevidir yani.</strong></p>
<p dir="ltr">Tabii. Bu bir kerametin zuhurudur; bu sen korunuyorsun demektir, burada özel bir durum var. Namazı özel bir ihsan olarak, bir hediye olarak, sevgiliyle randevu fırsatı ve imkânı olarak görme alışkanlığına da ihtiyacımız var. Günahı savdı, bir vazifeyi yerine getirdi, yükü attı gibi değil de, bilakis, öyle bir imkân ki kim sevgilisine günde beş defa kayıt ve şart olmaksızın kavuşabiliyor, kusuruna dahi bakılmıyor&#8230; Bir lokale üye olsan kıyafetten dolayı giremediğin olur, aidat eksik olsa adamı içeri sokmazlar.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Hakikaten öyle</strong>.</p>
<p dir="ltr">Ama burada kayıt ve şart yok, demek ki gözden çıkarılmadın, demek ki ümit var, demek ki sende hayat var! Çok güzel bir müjdedir bu. “Filan kulumu tardettim,” buyurdu Cenâb-ı Hak o dönemin peygamberine, vahyetti. Peygamber adamın yanına gitti, “Sen bittin, taraf-ı ilahiden tardedildin,” diye haber verdi. Adam gayet soğukkanlı karşıladı bunu. Bir müddet sonra karşılaştılar. “Ya benim işim iyi gidiyor, ticaretim güzel, şöhretîm güzel, her şey yolunda, sen de peygambersin yalan söyleyecek değilsin. Hani ben tardolduydum?” dedi. Peygamber sordu: “Dua eder misin?” “Hayır.” “Ağlar mısın?” “Hayır.” “Bitmişsin, haberin yok,”dedi, “bundan büyük felaket olmaz; gözün yaşamıyor, dua etmiyorsun ve diyorsun ki işim iyi. Ne iyi? Battıkça batıyorsun.” Ümidi olan ağlar, ümidi kesilmemiş insan ağlar. Bizde gözyaşı rahmet; nisan yağmuru müjde ve neşe; gözlerin ağlaması da ruhun gülmesidir. Modern çağda bu kavramı da kaybettik; ağlamayı olumsuzladık, negatif kodladık; ağlamamak lazım, ağlamak zayıflıktır gibi çok berbat bir anlayış bu. Olur mu hiç! Ağlamayan gülemez ki zaten. Gülmek ağlamanın ta kendisidir, madalyonun biri bir yüzü, biri bir yüzüdür.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Hakiki gülenler hakiki ağlayanlardır</strong>.</p>
<p dir="ltr">Hayati İnanç&amp;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayari,syf.15-27</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/">Hayati İnanç ile Bir Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
