<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Savaş Ş.Barkçin | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/savas-s-barkcin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:13:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Savaş Ş.Barkçin | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tevhid İlkeleri ve Kavramları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tevhid-ilkeleri-ve-kavramlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tevhid-ilkeleri-ve-kavramlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Feb 2024 17:49:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26694</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tevhid anlamı, dili, düşünceyi ve eylemi belirler. Anlamı aktarmak için kavramlara ihtiyacımız var. Kur’an’da geçen kavramların en meşhur etimoloji sözlüklerinden olan el-Müf- redât’ı yazmış olan Râgıb el-İsfahânî -rahmetullahi aleyh- bu hususta şöyle der: “Kur’an ilimlerinden öncelikli olarak meşgul olunması ve incelenmesi gereken ilimler lafzî ilimlerdir. Lafız­larla alakalı ilimlerden önde geleni ise lafızların kök mana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevhid-ilkeleri-ve-kavramlari/">Tevhid İlkeleri ve Kavramları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DavutBektas_032.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-6897" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DavutBektas_032-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DavutBektas_032-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DavutBektas_032-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DavutBektas_032-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DavutBektas_032.jpg 600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tevhid anlamı, dili, düşünceyi ve eylemi belirler. Anlamı aktarmak için kavramlara ihtiyacımız var. Kur’an’da geçen kavramların en meşhur etimoloji sözlüklerinden olan el-Müf- redât’ı yazmış olan Râgıb el-İsfahânî -rahmetullahi aleyh- bu hususta şöyle der: “Kur’an ilimlerinden öncelikli olarak meşgul olunması ve incelenmesi gereken ilimler lafzî ilimlerdir. Lafız­larla alakalı ilimlerden önde geleni ise lafızların kök mana ve etimolojilerini tahkik etmektir. Kur’an kelimelerinin kök ma­nalarını bilmek, bir bina inşa etmek isteyen kimse için en başta gelen araçlar olan tuğla ve kerpiç mesabesindedir. Bu lafızlar­la ilgili ilim ve kök manaları bilmenin faydası, sadece Kur’an ilimlerine has değildir, bütün İslâmî ilimler için geçerlidir.”</p>
<p>O halde biz de bahsimize önce “kavram” kelimesinin kö­kenine bakarak başlayalım. Bu kelime “kavramak” fiilinden gelir. “Bir şeyi kuşatmak, iyice elde etmek” demektir. O halde “kavram” bir anlamı tam içeren, kuşatan özgün kelimelere ve­rilen addır. Kavram deyince bizim aklımıza genellikle bilim, hukuk, sanat, meslek terimleri gelir. Bu özgün terimlerin her biri bir kavramdır.</p>
<p>Kelimeler ayrı, kavramlar ayrıdır. Her kavram bir kelime­dir. Aslında her kelime de yerine göre bir kavramdır. Mesela size “televizyon” desem bunu bir kavram olarak görmezsiniz. Çünkü somut bir şeydir, çok sayıda ve çok çeşitte vardır. Alı­nır, satılır. Üzerinde düşünmeyi, düşüncenizde soyut olarak kullanmayı aklınıza getirmeyebilirsiniz. Oysa her kelime gibi televizyon da yerine göre pekâlâ bir kavram olarak kullanı­labilir. Mesela televizyonun teknik özelliklerini veya toplum üzerindeki rolünü anlatmaya başladığınızda televizyon da bir kavram haline gelir. Zira bir eşya olarak gördüğümüz o alet de birçok anlam içerir, insanları, toplumları ve dünyayı etkiler.</p>
<p>“Kavram” kelimesi nisbeten yeni bir kelimedir. Osmanlıca “mefhûm” kelimesini tasfiye etmek için türetilmiştir. “Mefhûm” kelimesi Arapça “fehm” kökünden gelir. Bu, “anlamak, kavra­mak” demektir. Ama öylesine veya yüzeysel anlamak değil; kavrayarak, kuşatarak, etraflıca anlamak demektir. Fıkıh usu­lünde “mefhûm”, “lafzın sözde zikri geçmeyen manaya delalet etmesi” demektir. Yani? Yani demek ki mefhum manayı barın­dıran bir kelimedir. O anlamı uzun cümlelerle anlatmak yerine tek bir mefhum veya kavram ile söyleyince maksat hâsıl olur. Kavram, büyük bir anlamı tek bir kelime ile derlemek, topar­lamak, kuşatmak demektir. Bakın “mefhûm” kavramı bile tek başına ne kadar derin ve büyük bir anlamı ifade ediyor. İçerdiği büyük anlamlardan uzun uzun bahsetmeden&#8230; Mesela “takva” dendiğinde o bir kelimenin içinde çok büyük, derin, çok kat­manlı ve boyutlu bir anlamı ifade etmiş oluruz.</p>
<p>Batılı dillerde “kavram” karşılığı olarak “concept” kelime­si kullanılır. Bu kelimenin ash Latince “conceptum” kelime­sidir ki “taslak, soyut, kavranan şey” demektir. Bu kelime ise Latince “içine alıp tutmak, hamile kalmak” anlamındaki “con- cipere” fiilinden gelir. Buradaki hikmeti de görelim.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26772" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-300x251.jpg" alt="" width="300" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-300x251.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-600x501.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-768x642.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-1024x856.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-1536x1284.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652-2048x1711.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195652.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Kavram­lar içlerine bir anlamı alıp saklarlar, tutarlar. Yani kavram, an­lamın bir cenin gibi büyüdüğü, geliştiği rahimdir. O yüzden ne kelimeleri ne de kavranılan hafif görmemek gerekir. Anlama talip olan kişi kavranı­lan dikkatle ve ciddi­yetle öğrenmeli ve kul­lanmalıdır. Bu konuda çok eksiğiz. Her top­lumda az okumuş in­sanların kavram bilgisi olmaz. Bu onlara ge­reken bir şey değildir. Fakat okumuş insanların hangi kavramı han­gi anlamda kullandıklarının farkına varması gerekir. Bizde okumuşlar maalesef bu konuda çok kötü bir durumda. Çoğu düzgün dil kullanımını, okuduğunu anlamayı, anladığını an­latmayı beceremiyor. Zira kelime ve kavram bilgileri çok zayıf. Çünkü okumuyorlar, okusalar anlayarak okumuyorlar. Dil bi­linçleri yok. Kelime ve kavramları akıllarına geldiği gibi, her­kesin kullandığı gibi kullanıp geçiyorlar.</p>
<p>Bir <u>anlamı</u> yanlış bir kavramla anlatmak; kavramayı, ku­şatmayı, isabet kaydetmeyi, muhakemeyi, düşünmeyi, dolayı­sıyla düşünceyi işe çevirmeyi olumsuz anlamda etkiler. Mesela “ahlâk” <u>anlamını</u> kastederken “etik” dersek, “ahlâk” kavramı­nın değil “etik” kavramının kuşattığı anlam dünyasını ifade etmiş oluruz. Yani Hakk’ı değil halkı esas alan bir doğruluğu savunmuş oluruz. O zaman kastettiğimiz ile ifade ettiğimiz arasında büyük bir fark ortaya çıkar. Bu da dinimizin gereği olan ahlâk yerine giderek seküler bir kavram olan etiği hayatı­mızda benimsememize yol açar. Hem bizim hem de bu yanlış kavramı kullandığımız her iş, her yer ve her zamanda başka insanların hayata bakışını ve iş yapışını tevhidden uzaklaştırır.</p>
<p>Böyle yanlış kullandığımız başka bir yanlış kavram var: “din adamı.” Tevhid ehli olan biri hiç “din adamı” der mi? Çünkü İslâm’da herkes din adamıdır, din kadınıdır. Peki, bu “din adamı” kavramı nereden çıktı? Belli ki bu kavram da dini aynen devlet gibi, piyasa gibi sınırlı ve işaretli bir alan ve kurum olarak tanımlayan Batı’dan tercüme edildi. Eğer “din adamı” derken dinî ilimlerde, daha doğrusu şefî ilimlerde söz sahibi olan kişileri kastediyorsak onlara “din adamı” değil “âlim” denir. Âlim olmak da bir sınıf veya kurumsal mensubi­yet göstermez. Bir meslek değildir, bir vasıftır.</p>
<p>Kavramlar boş şeyler değil, her kavram bir anlam, aynı zamanda bir kurum&#8230;[“Din” yerine “diyanet”, “âlim” yerine “din adamı”, “ulûm-i diniyye” yerine “ilâhiyat” denince sa­dece dil değil din de allak bullak oluyor. Bu şaşkınlığın başı yine Tanzimat’tır. Yani kendimiz olmaktan çıkmaya başladı­ğımız dönem&#8230; O dönemde başlayan aslî kavramlarımızı Ba­tılı kavramlar ile eş görme kompleksi Cumhuriyet döneminde teslimiyete döndü. Tek parti sadece devleti tasfiye etmedi. Sadece vakıflar, medrese ve tekke gibi toplumun ilim, ihlâs ve ahlâkını inşa eden kurumları yıkmadı. Azm ü cezm ü kasd ile aslî kavramlara saldırdı ve onları devre dışı bıraktı. Israr­la “ümmet”in yerine “millet”i, *bedîiyyât”ın yerine “estetik”!, “ahlâk”ın yerine “etik”i, “tasavvuf’un yerine “mistisizm”, “fi- kıh”ın yerine “hukuk”u ikame etmeye çalıştı. Tek parti döne­minde dile yapılan saldınnın altında sadece Türkçe’yi öztürk- leştirmek garabeti yoktu. Temelinde tevhid diline karşı açılan savaş vardı. O yüzden rejim tevhid dilini de yasakladı. Yani kavramları kurumlar ile beraber hayattan çıkarmaya çalıştı.</p>
<p>Peki, bu tasfiyeye karşı dindarlar ne yaptı? Ulema ve ârif- ler mücadelelerine devam ettiler. “Muhafazakâr” dediğimiz kesim ise “köprüyü geçene kadar” mantığıyla bütün bu yanlış­ları meşrulaştırdılar. “Batı’da ne varsa vallahi billahi bizde de var” kompleksiyle bu tasfiyeye gönüllü omuz verdiler. O yüz­den Kemalistler kadar muhafazakârlar da kendisi olmaktan çıktı. Onların da referansı kendimiz, tevhid değil.</p>
<p>Yanlış anlaşılmak istemeyiz. Bizim burada dert edindiği­miz sadece kelimeler değil. Yoksa “sandalye” yerine başka bir şey desek belki büyük bir kayıp olmaz. Gerçi “sandalye”nin de, her sıradan kelimenin de koskoca bir âlemi var, o ayrı&#8230; Fakat aslî kavramlar, tevhid kavranılan bambaşkadır. Çünkü her aslî kavram, bir anlama bağlıdır. Anlamlar ise insanları, toplumları inşa eden unsurlardır.</p>
<p>Kavramlar anlamlardan, anlamlar ise inançtan doğar. İnanç derken dinler kadar felsefe ekollerini ve ideolojileri de kastediyoruz. Zira bunlan takip edenler bunlara aynen bir din gibi bağlanırlar. Hayatı o ideolojiler ve felsefeler pence­resinden anlamaya ve yaşamaya çalışırlar. Her medeniyetin özgün kavramları o medeniyeti doğuran inanca dayanır. Her medeniyetin özgün anlamlarını içeren özgün kavramları ve bu özgün kavramları içeren özgün bir medeniyet dili vardır. Batı medeniyetinde bu diller eski Yunanca ve Latince’dir. Çünkü Hıristiyanlık Avrupa’ya yayılmaya başladığında İncil Ârâmî dilinden önce eski Yunanca’ya, sonra da Roma İmparatorlu­ğu&#8217;nun resmen hıristiyan olmasıyla beraber Latince’ye tercüme edilmiştir. Bunu bildiğimiz zaman bu­gün Batı’daki temel kavramların neden hemen hepsinin eski Yunanca veya Latince kaynaklı olduğunu da anlayabiliriz. Fakat Batı medeniyetinin yaslandığı inanç kay­nağı sadece Hıristiyanlık değildir. Devirler içinde üst üste, yan yana, iç içe yığıl­mış mitoloji, Hıristiyanlık, Yahudilik, ideoloji gibi farklı inanç katmanları bu medeniyeti şekillendirmiştir. 16. asırdan sonra ise sekülerlik, yani “o iş ayrı, bu iş ayrı”, “Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” gibi sözlerde özetlenen dünyevi­lik bütün bu inançları tasfiye etmiş, kendisi bir din gibi ortaya çıkmıştır.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26773" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-300x218.jpg" alt="" width="300" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-300x218.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-600x436.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-768x558.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-1024x744.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-1536x1116.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700-2048x1488.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195700.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Genellikle medeniyetlerin yaslandığı kutsal kitabın dili o medeniyetin dili, onun alfabesi de o medeniyetin alfabesi olur. Nerede, ne zaman yaşarsa yaşasın, müslümanların or­tak dili Kur’an’m dili olan Arapça’dır. Bu yüzden Malezya’dan Moritanya’ya, Sibirya’dan Tanzanya’ya kadar müslüman top- lumların hepsinin dillerinde Arapça kökenli kavramlar çok fazladır. Arap alfabesinin Malayca’dan Tatarca’ya kadar, Boş­nakça’dan Kürtçe’ye kadar her müslüman toplumun yazı sis­temi olmasının sebebi de budur. Nitekim bizim Latin alfabesi dediğimiz alfabe de Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı resmî din olarak kabul etmesi aşamasında Latince’ye tercüme edilen Incil’in alfabesidir. Buna Batılılar “Roma alfabesi” de derler. Müslüman toplumların asırlardır kullandığı İslâm al­fabesi 20. asırda müslüman toplumların İngiliz, Fransız, Rus, Hollanda sömürgesi olması sonucunda Latin alfabesine çev­rilmiştir. Yani alfabe değişikliği Batılı sömürgecilerin aynı za­manlarda, aynı usullerle İslâm toplumlarına empoze ettiği bir şeydir. Diğer müslüman toplumlara bu hususta örnek olarak Türkiye’nin alfabe değişikliği gösterilmiştir. Böylece bütün bu toplumların ortak paydası olan hilafet kurumuyla beraber kavranılan da yok edilmiştir.</p>
<p>Peki tevhid dilinin kaynaklan nedir? Bunlar elbette Kur’an, sünnet, dinî ilimler ve örftür. Üstünlük sıralama­sı Kur’an’dan örfe doğrudur. Dinimizde hükümler, ölçüler ve ölçütler önce Kur’an’a, sonra Kur’an’a dayanan sünnete, sonra Kur’an ve Sünnet’e dayanan icmâya ve bütün bu esas­lara uyan örfe dayanır. Bu usul müminlerin kendi kafalarına göre uydurduktan bir şey değildir. Rabbimiz’in âyetlerinde ve Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin hadislerin­de buyurduğu silsile budur. Demek ki önümüze hazır konan bu ilkeler, ölçüler ve ölçütler boşlukta, binlerine göre, felsefe yapılarak keşfedilmiş şeyler değildir. Hepsi birbirine bir zincir halkası gibi sımsıkı bağlıdır. İnancımızın gereği olarak tercih ettiğimiz ve uyduğumuz anlayıştır.</p>
<p>Burada örfe değinelim. Örf bir toplumun âdetleri, gele­nekleri demektir. Fakat her örf Kur’an ve Sünnet’e uymaya­bilir. Eğer bir toplumun bir âdeti veya doğru kabul ettiği bir şey Kur’an’a uymazsa, o âdet veya doğru sayılan şey ne ka­dar yaygın olursa olsun, hangi hukukla yaptıranı olursa olsun meşru değildir. “Kültürdür” diyerek meşru kabul edilemez.</p>
<p>Eğer “kültür” kelimesinden “örf, âdet, gelenek” anlaşmıyor­sa bunun da ölçüsü ve ölçütü aynıdır. Kur’an ve Sünnet’e, bu kaynaklan bilgi ve ahlâk olarak içselleştirmiş ulemanın görüş­lerine uymayan hiçbir kültür meşru sayılamaz. Mesela yakın zamanlara kadar ülkemizde yaygın olan başlık parası âdetini ele alalım. Aslında bu nikâhta kadına verilmesi gereken mehir vecibesinin bir ifadesi gibi görülebilir. Halbuki sık sık zulme dönen, insanları sıkıntıya sokan, hatta giderek cinayetlere bile yol açan kötü bir âdettir. Mehrin ölçülerine uymaz. O zaman “âdettir” diyerek bu çeşit başlık parasını iyi, doğru ve güzel bir örf olarak kabul edemeyiz. Aynı şeyi “kültürdür” diyerek top- lumlarda yaygınlık kazanan her türlü haram fiil için söyleriz.</p>
<p>Tevhid kavramlarının temel bazı özellikleri vardır. Tev- hid kavramları özgündür, tercüme edilemez. Bunlar tercü­meye gelmezler, tarife gelirler. O yüzden sadeleştirilemezler. Kavram olduğu gibi kullanılmalı, ardından bilmeyenler için açıklaması verilmelidir. Bugün yapıldığı gibi “sadeleştirme” adı altında eş anlamlı veya uyduruk kelimeler ile değiştirile­mez. “Takva” yerine “korku”, “ahlâk” yerine “etik”, “sadaka” yerine “bağış”, “tevfik” yerine “başarı” denmez. Bu karşılıkları özgün tevhid kavramlarının yerine kullananlar şöyle bir ge­rekçe sunuyorlar: “İnsanlar bu kelimeleri bilmiyorlar.” Peki bizler hayatımızda daha önce bilmediğimiz yüzlerce kavramı sonradan öğrenmiyor muyuz? “Kavram” kelimesini üç yaşın­dayken biliyor muyduk? Veya liseden önce öğrenmiş miydik? Demek ki özgün kavramlar da her kelime gibi öğrenilebilir, öğrenilmelidir. O zaman biraz emek verelim de imanımızdan doğan tevhid kavramlarını öğrenelim. Bu kavramları sıradan kelimeler gibi görmek bizi tevhidin kaynaklan olan Kur’an,sünnet, ilim ve irfan geleneğinden koparır. Bunlar herhangi bir Arapça kelime değildir. Rabbimiz’in kelâmından, Resûlullah’m mübarek dilinden bize bildirilen tevhid kavramlarıdır.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26774" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-600x801.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-767x1024.jpg 767w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-768x1026.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-1150x1536.jpg 1150w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708-1533x2048.jpg 1533w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195708.jpg 1198w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" /></a></p>
<p>Batı’da yaşayan pek çok insan da eski Yunanca ve Latince kökenli bir­çok kavramı bilmeyebilir. Eğitimleri ve meslekleri ona uygun değilse dü­şünce, bilimler ve hukukta kullanılan çoğu kavramı anlamazlar. Ama mes­leği, işi, ilgisi gerektirdiğinde sözlüğü açar, onları öğrenir ve kullanmaya başlar. Yoksa İngilizler ve Fransız- lar da analarından doğduğunda dillerindeki bütün kavranılan bilmiyorlar. Bu kavranılan hayattan ve eğitimleri ve meslekleri boyunca öğreniyorlar. Mesela Fransa’da veya İngiltere’de üni­versite bitiren bir öğrencinin “istidâd” anlamına gelen Latince kökenli “predisposition” kelimesini bilmemesi düşünülemez. Bu arada “istidâd”, “herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yat­kınlık, yetenek, kabiliyet” demektir. O Batılı öğrenci, “N’apayım, bu kelimenin kökeni başka dilden geliyor” diye bir mazeret ileri süremez. Söylese bile daha çok kınanır. Bizde ise bırakın öğrencileri, hocaların bile çoğu aslî kavramların çoğundan bi­haberdir. Bundan da utanan pek azdır.</p>
<p>Başka yanlış bir davranışımız da bir kelimenin kökeni ile kullanımını birbirine karıştırmaktır. Mesela, “Edep Türkçe mi?” diye sorarlar. Bazıları da, “Edep Arapça bir kelimedir”derler. Çok yanlış. Bu kelime Türkçe’dir ama Arapça köken­lidir. “Televizyon” nasıl Fransızca kökenli ama Türkçe ise&#8230; Çünkü bir dilde kullanılan, benimsenen yabancı bir kelime artık o dilin kelime hâzinesine katılmıştır. Senin o kelimeyi bilmemen onun senin dilinde olmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Bizde başka bir sorun daha var. “Edep” kelimesinin bu şekilde yazılması da yanlıştır. Aslı “edeb”dir. Böyle okuyup böyle yazmak gerekir. Cumhuriyet döneminde imla ve te­laffuz da kasten bozulduğu için sonu “b, c, d” gibi yumu­şak harflerle biten Osıiıanhca kelimelerin son sesleri “ç, p, t” gibi sert seslere çevrildi. “Abdullah” yerine “Aptullah”, “Nureddin” yerine “Nurettin”, “hariç” yerine “hariç” gibi&#8230; Bu yanlış imlaya bir de bazı Latin harflerinin üstüne ko­nan “şapka” meselesi eklendi. Tek bir şapka işaretiyle dört ayn harfi çıkarmak mümkün değildir. Bugün pek çok eği­timli insan “kâğıt” kelimesinin başındaki “k” harfini “ke” gibi ince değil de “ka” gibi kalın okuyor. Halbuki Türkçe’de “karga” ve “kerata” derken iki farklı “k” vardır. “Lâle” ve “lahana” dediğimizde iki ayn “1” harfi vardır. Hatta Anado­lu’da yaygın olarak “n’idiyon” dediğimizde ilk “n” harfi ile sondaki “n” harfi de farklıdır. Sondaki daha çok “ng” şek­linde çıkar. Buna “nazal n” derler. Bütün bu farklı seslerin aslında alfabede farklı harflerle gösterilmesi gerekir.</p>
<p>Benzeri sorun birçok kelimedeki uzayan ünlüleri göste­ren bir işaretin olmamasıdır. Mesela “tarikat” diye yazdığı­mızda burada hangi sesli harfin uzatılacağını tahmin etmek mümkün değildir. Çoğumuz *taarikat” diye okuyoruz, halbu­ki doğrusu “tariikat”tır.</p>
<p>Dil ile oynamak din ile oynamaktır. Tek parti dönemin­den günümüze kadar dil tasfiyesine çalışanların amacı da buydu. Ama onlar güya “dil devrimi”nin amacını halkın dilini esas almak olarak açıklarlar. Oysa her dilin esası halkın şive­si değil eğitimlilerin şivesidir. Bilmeyenlerin değil bilenlerin, cahillerin değil aydınların ölçüleri geçerlidir. Elbette bu Batı kölesi grupların asıl hedefi şehirlerde, eğitimde, hukukta, ha­yatta olduğu gibi dildeki İslâm etkisini de yıkmaktı. O yüzden bizde dil kasten bozulmuştur. Tek parti döneminde bir devlet politikası olarak Osmanlıca’nın zenginliğine saldırılmış, bu da <u>dilimizi</u> “arındırmak” olarak açıklanmıştır. Oysa yapılan şey arındırmak değil “yoksullaştırmak”tır.</p>
<p>Buna karşılık Batıcılar’ın örnek aldığı Batılı toplumlar dil­lerini tasfiye değil takviye etmeye çalışırlar. Mevcut kelimeleri atmak bir yana; dildeki eksik anlamlan gösterecek, nüansları ifade edecek, yeni buluş ve fikirleri beyan edecek kelimeleri ve kavranılan almaya ve türetmeye çalışırlar. Zaten İngiliz­ce ve Fransızca’nın dil varlığının sadece yüzde onu kendi öz dill<u>e</u>rin<u>de</u>n gelen kelimelerden oluşur. Geri kalan yüzde dok­sanı ise başka dillerden alınan kelimelerdir. Bu onları daha fakir mi, daha güçsüz mü, daha yetersiz mi yapıyor? Elbette hayır. Bugün İngilizce ve Fransızca’nın bilim ve düşünce dili olmasında elbette benimsedikleri, kendileştirdikleri bu büyük kelime hâzinesinin büyük rolü vardır. Çünkü soyut bir düşün­ceyi ve duyguyu ne kadar çok kelime ile ifade edebilirseniz o dil o kadar güçlü demektir. Aynen insanlar gibi&#8230; Bir insan ne kadar çok insan tanırsa, diğer insanlardan ne kadar çok iyi şeyler alırsa o kadar yetkin, donanımlı, tecrübeli ve güçlü olur. Bir dildeki başka dillerden gelen kelimelerin çokluğu da o dilin zenginliğini gösterir.</p>
<p>Tevhid kavramlarının başka bir özelliği, mümin olma­yanların ürettiği kavramlardan farklı olmasıdır. Burası çok önemlidir. Meselenin sadece dil değil anlam meselesi oldu­ğunu gösteren bir noktadır. Çünkü tek bir anlam, her dilde o dilin kendi doğal m<u>an</u>tı<u>ğın</u>dan doğan kelimeler ile ifade edi­lir. Mesela bizim “soyut” dediğimize İngilizce’de “abstract” derler. Fakat tevhid kavramları devreye girdiğinde mesele­nin sadece diller arasında aynı anlamın hangi kelimelerle ifa­de edildiğinden öte bir yanı olduğu görülebilir. Mesela bizim “edebiyat” dediğimiz kavram “edeb” kelimesinden gelir. Bu kelime lügat anlamı itibariyle “ince söz söylemek” demektir. Fakat bizim “edebiyat” dediğimize Batıhlar “harf” anlamına gelen “letter” kelimesinden türetilen “literatüre” derler. Yani biz edebiyat dediğimizde bir edep ilkesinden bahsederken onlar “literatüre” dediklerinde okunan metinleri kasteder­ler. Aradaki fark bellidir.</p>
<p>Tevhid kavramlarının esası Kur’an ve Sünnet dili olan Arapça’dır. Fakat aynı Arapça kavramın, İslâm’dan önceki ve sonraki anlamının değiştiği çok görülür. Mesela Câhiliye döneminde Araplar “kerim” dediklerinde halka develer kesip ikram ederek, ziyafetler tertip ederek şan ve şeref kazanan in­sanları kastederlerdi. İslâm ile beraber bu kavram, “Allah için kendinde olandan insanlara karşılıksız veren kişi” anlamını kazandı. Yani aynı kelimenin tevhid ile beraber hem yönü, hem içeriği, hem önemi hem de değeri değişti. Yönü değişti çünkü artık “kerem” yani cömertlik halk övsün diye değil Allah sevsin diye yapılan bir iş oldu. İçeriği değişti çünkü cömertlik artık gösteriş için ya­pılan bir jest değil Al­lah rızası için yapılan bir amel haline geldi. Önemi değişti çünkü sadece zenginler değil artık herkes malıyla, vaktiyle, işiyle, sözüy­le, tebessümüyle bile cömertlik yapabilir duruma geldi. Değeri değişti çünkü cömert­lik artık zenginlerin yapması gereken bir âdet olmaktan çıkıp Rabbimiz’in insana ebedî saadet için verdiği “kasene” veya “sevap” olarak değer kazandı. Hatta Câhiliye dönemindeki gibi gösteriş için, “şanımız yürüsün” diyerek yapılan cömert­lik değersiz, hatta zararlı bir iş haline geldi. Aksine gizli yapı­lan cömertlik en değerli iş olarak kıymet kazandı.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26775" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-300x236.jpg" alt="" width="300" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-300x236.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-600x472.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-768x604.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-1024x806.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-1536x1209.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712-2048x1611.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195712.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>“Zekât” kelimesi de böyledir. Câhiliye döneminde her­hangi bir şeyin artması, çoğalması anlamında kullanılan “zekât” kelimesi, Kur’an’da bu anlamı korunarak manevi yön­den güzelliğin artması, çoğalması şeklinde yeni bir anlam ka­zanmıştır. Zekât ibadet adı haline gelmiş, bu ibadet de Allah’a yaklaşmaya vesile olduğu için “temizlenmek, temiz olmak, arınmak” anlamını kazanmıştır. Nitekim Rabbimiz buyurur: “Temizlenmek için malım hayra veren en muttaki (Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutula­caktır. O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yap­tığı iyiliği) Ancak yüce Rabb&#8217;inin rızasını istediği için (yapar). Elbette kendisi de hoşnut olacaktır” (Leyi 92/17-21).</p>
<p>Bu kavramlar kadar “cihad”, “küfür&#8221;, “hasene&#8221; gibi daha pek çok kelime İslâm ile beraber köklü anlam değişikliğine uğramıştır. Başka bir deyişle bu kelimeler de hidayete ermiş­tir. Bu şekliyle bütün bu tevhid kavramları herhangi bir dil sınırım aşarak bir tevhid dilini oluşturmaktadır. “Sadaka&#8221; kavramına baksanız, “şehadet” deseniz, “emanet” deseniz, “hukuk” deseniz hep aynı şeyi görürsünüz. Bunlar hep tevhid üzerine tanımlanmış; bildiren, olduran, erdiren kavramlardır.</p>
<p>Her tevhid kavramının içerdiği anlamlar silsilesi bizi Mevlâmız’a kavuşturur. Yani tevhid dili kişiyi tevhide alıştırır, ulaş­tırır. Tevhid kavramları bizi hemen Rabbimiz’e bağlar. Oradan da kulluğun baş örneği olan Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetine bağlanırız. Mesela “ahlâk” kavra­mı&#8230; Bu kelime “hulk” yani “yaradılış” kelimesinin çoğuludur. Eğer “yaradılış” varsa elbette bir Yaradan, yani Hâlik vardır. Yani “ahlâk” dediğimiz anda doğrudan Rabbimiz’e bağlanırız. Şayet “etik” derseniz başka bir inancın başka bir kavramına bağlanırsınız. Çünkü “etik” kavramı eski Yunanca “bir halkın alışkanlıkları, âdetleri” anlamındaki “ethos” kelimesinden ge­lir. Demek ki “etik”, bir toplumun belli bir dönemde doğru ve iyi kabul ettiği şeylere uymak demektir. Yani etik halkın doğru­suna, ahlâk ise Hakk’ın doğrusuna uymaktır. Mümin yaşadığı toplumda ve zamanda doğru ve iyi kabul edilen her şeyi oto- matikman kabul edip uymaz. Bunların ne kadarı Rabbimiz’in ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin doğru ve iyi olarak tarif ettiğidir, ona bakar, ona göre davranır.</p>
<p>Buradan tevhid kavramlarının başka bir özelliğine ulaş­mış oluyoruz. Tevhid kavramları sadece bir soyut anlamı değil, bir ahlâkı da barındırır. Çünkü bizler kavramları kullanarak hayatı yaşıyoruz. Tevhid kavramlarının yaslandığı anlamlar İlâhî anlamlardır. Bu anlamlar kavramlara, kavramlar düşün­ceye yön verir. Düşünce de bizim söz, davranış, tercih ve du­ruşumuzu şekillendirir. O halde kişi “etik” dediğinde bir yola, “ahlâk” dediğinde ise bambaşka bir yola gider. “Korku” dedi­ğinde bir yola, “takva” dediğinde bambaşka bir yola girer. Doğ­ru kavramlarla doğru yola, eğri kavramlarla eğri yola gideriz. Kültür dedi<u>ğimiz</u> de, medeniyet dediğimiz de anlam ile kav­ramlardan eylemlere aktarılarak şekillenmiş hayat tarzlarıdır.</p>
<p>Başka bir örnek verelim. Kur’an’da Hazret-i Şuayb aleyhis- selâmın dilinden “Vemâ tevfikî illâ billâh” ((Hûd11/88) âyeti vardır. Bu, <em>“Allah’ın yardımı olmadan bir başarım yoktur”</em> demektir. Ama biz bu anlamı verirken “tevfîk” kelime­si yerine “başarı” deyip geçersek “tevfîk” kavramının anlamına yabancı kalırız. Çünkü “tevfîk” herhangi bir başarı değildir. Aslı “vefk” kavr<u>amı</u>dır. Bu ise “uyuşma, birbirine denk gelme” de­mektir. O <u>zam</u>an mümin ne zaman “muvaffak , yani başarılı olur? Kendi niyeti ve gayreti Allah’ın rızasına ve takdirine vefk ettiği, yani uyduğu anda&#8230; Demek ki “tevfîk” Hak yola kavuşma, Hakk’m rızasına ve takdirine uygun bir işi yapma demektir. Za­ten bu âyetin devamı yine Hazret-i Şuayb aleyhisselâmm dilin­den şöyledir: “Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.” Yani <em>“Ben yal­nız O’na (Allah’a) güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” </em>Demek ki “tevfîk” ve “haşan” kavranılan eş anlamlı değildir. Burada yaptığımız izahat sadece bir dil tartışması değildir. Bir <strong>bilinç ifadesidir. </strong>Çünkü “tevfîk”in bizi Allah’a bağlayan anlamı ile bugün nefsin her İstediğini yerine getirebilmesi anlamında yüceltilen başarı&#8221; kavramı arasında uçurum vardır.</p>
<p>Şimdi de günlük hayatımızda karşımıza çıkan başka somut bir örnek verelim. Medeniyetimizin temel ilkelerinden biri olan “cemâl&#8221; veya “güzellik” kavramını ele alalım. “Allah Cemil’dir, güzelliği sever”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[6]</sup></a> hadis-i şerifi bize güzelliğin kulda ne kadar esas olduğunu bildirir. Kul güzel olanı sever, tercih eder, ey­ler. Çirkin olan işlerden, eserlerden, fikirlerden ve davranışlar­dan da uzak durur. Peki, güzelliğin ve çirkinliğin kıstası nedir? Biz “güzellik” dediğimizde kafamıza veya birilerine göre değil, Rabbimiz’in ve Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi veselle- <u>min</u> bize verdiği ölçülere göre bu kavramı tarif ederiz. Batıhlar ise seküler yani dünyevî kriterlere, filozofların dediğine, kişinin nefisine göre bir şeyin güzel olup olmadığını iddia ederler. Me­sela onların güzel gördükleri çıplak insan heykelleri bize göre güzel olmadığı gibi aksine çok çirkindir. Zira Allah’ın ölçüsüne göre bu insanın mahremiyetine ve izzetine ihanet etmektir.</p>
<p>Bugün kafası karışık olan, “Bu devirde kul gibi nasıl iş ya­parız, nasıl yaşarız?” diye soran çok mümin var. Asıl mesele bu soruya cevap vermektir. Çünkü insanlar soyut inançları ve bilgileri ile somut hayatları arasında nasıl bir ilişki kuracakla­rım bilemiyorlar. Onlar için okuyucularımıza tevhidin hayata somut olarak nasıl yansıdığını somut bir şekilde göstermek istiyoruz. Bunun için önce bugüne ulaşan tevhid medeniyeti eserlerindeki bu ilişkiyi göstermek gerekir. Öyle ki insanlar bundan örnek alarak hayatlarında ilkeler ve işler arasındaki ilişkiyi bugün de sağlıklı bir şekilde kurabilsinler.</p>
<p>Biz medeniyet eserlerimizin barındırdığı tevhid ilkelerini somutlaştırmak için bir tevhid ağacı görseli kullanıyoruz. Aşa­ğıda tevhid ağacını görüyorsunuz:</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195718.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26776" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195718-300x178.jpg" alt="" width="300" height="178" /></a></p>
<p>Ağaç mecazı aslında bir hadis-i şerifte geçer. Abdullah b. Ömer’den -radıyallahu anh- nakledildiğine göre Allah Resûlü sallallahu aleyhi vesellem bir gün ashabıyla birlikte otururken onlara şöyle bir soru sordu: <em>“Bana müslümana benzeyen bir ağaç söyleyin. (Öyle bir ağaç ki) Rabb’inin izniyle her zaman meyve verir ve yapraklan da hiçbir zaman dökülmez.” Bu­nun üzerine orada bulunanlar bildikleri ağaçların isimleri­ni saymaya başladılar. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh “hurma ağacı” demeyi düşündü. Ancak orada bulunanların en küçüğü olduğu için düşüncesini ifade etmekten çekindi. Doğru cevap bulunamayınca Allah Resûlü sallallahu aleyhi vesellem, “O hurma ağacıdır”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup><strong>[7]</strong></sup></a></em> buyurdu.</p>
<p>Yukarıdaki tevhid ağacına baktığımız zaman tohumunun iman; köklerinin ilim ve amel; gövdesinin kişilik ve ahlâk; dal­larının, yapraklarının ve meyvelerinin de işler ve eserler oldu­ğunu görüyoruz. Bunları teker teker açıklayalım&#8230;</p>
<p>Bildiğiniz gibi her ağaç aslında tek bir küçük tohumdan doğar. Tevhid ağacının tohumu imandır. Nasıl ağacın tohumu toprağa ekilmedikçe o ağaç yetişemezse, iman tohumu da kul­luk toprağına ekilmedikçe büyüyemez. Ne kök salabilir, ne ki­şilik kazanabilir ne de âleme eserler ve faydalar verebilir. Ağaç tohumu toprağın altında uygun şartları bulduğunda filizlenir, kök salmaya başlar. îman tohumu da böyledir. Kulluk topra­ğında ilim ve amel ile yeşermeye, kök vermeye başlar. Ağacı sürekli besleyen, büyüten kökleridir. Kökler hasta olduğunda veya çürüdüğünde ağacın görünen gövde, dal ve yapraklan da solar, yaralanır, ölmeye başlar. Benzeri şekilde mümin kişinin imanında zayıflama olursa ilmi ve ameli de bozulur. Bunlar bo­zulursa gövdesi, yani kişiliği, ahlâkı ve yaptığı işler de bozulur.</p>
<p>Osmanlı çınarı da imanı ilim ve amel ile yaşatmada ek­sik kaldığında zayıfladı. Devlette, toplumda, ilimde, sanatta, evde, sokakta, ticarette, siyasette kendisi olmaktan çıktık­ça, Batı’ya benzemeyi erdem gibi gördükçe kişiliği ve ahlâkı bozuldu. O yüzden eskisi gibi güzel ve doğru işler ve eserler ortaya koyamamaya başladı. Yaşlı çınarların içleri çürüdüğü halde hayatlarını devam ettirme özelliği vardır. Osmanh da uzun süre dışarıdan heybetli görünmesine rağmen içten içe çürüdü. Bunda ağacın içine zerkedilen Batıcı ağaç kurtlarının da etkisi büyüktür. Bu sebepten o yüce çınar, İttihatçılar’ın iş­başına gelmesinden sadece on sene sonra Batılılar’ın, özellikle İngilizler’in birkaç balta darbesi ile kolayca yıkıldı.</p>
<p>Ağaç kökleri topraktaki suyu ve mineralleri seçip alır. Gı­daları budur. Aynen bunun gibi kul da kendine ve ahiretine faydalı işleri ve kişileri dünyasına alır. Kendine ve ahiretine faydasız işleri ve kişileri de uzak tutar. Önüne konan her şeyi hemen kabul etmez. îsterse o önüne koyan iştah kabartan bir hayat tarzı, herkesin övdüğü bir bilgi, bir moda, bir meslek, bir ticaret olsun&#8230; İster bütün dünya onu vazgeçilmez görsün. Kul önce o şey Allah ve Resûlü’nün muradına uygun mu, ona bakar. Zaten kulun bu seçiciliği onu kul yapar.</p>
<p>Ağaç büyüdükçe köklerin uzunluğu, karmaşıklığı ve kap­sadığı alan büyür. Bir yerde okumuştum, ağacın kök genişliği, genellikle dallarının en geniş kısmının, yani taç genişliğinin iki ila dört katı olurmuş. Aynı şekilde kişinin bağlandığı kök ne kadar engin ise işi ve eseri de o kadar engin olur. Demek ki iman parladıkça, güçlendikçe, kulun ahlâkı haline geldikçe, ilim ve amel çoğaldıkça insanın düşüncesi, niyeti, eseri ve ki­şiliği de aynı oranda parlamaya başlar. İmanından ne kadar çok şevk bulursa o kadar güzel ve doğru işler ortaya koyar. Bunlar da diğer insanları etkiler. Çünkü bütün insanlar güzel, doğru ve iyiye cezbolur, talip olur. Medeniyet Aklı ve Osmanh Aklı kitaplarımızda anlattığımız İslâm medeniyetinin dünya­da hâlâ yaşayan etkilerinin sırrı buradadır.</p>
<p>Ağacın büyümesiyle incecik gövdesi de sağlamlaşmaya baş­lar. A<u>ğaç</u>ta gövde ne ise, insanda da kişilik ve ahlâk odur. Mümin ilim ve amel üzerine yürüdükçe kişiliği ve ahlâkı özgün, belirgin ve sağlam hale gelir. O geniş ve ağır dallan, yapraklan, meyve­leri taşıyacak kadar kuvvetli olur. Yani gövdesi sağlam olursa işleri de sağlam olur. Müminin bütün insanlara fayda veren iş­leri ve eserleri kişiliğinden ve ahlâkından doğar. Medeniyet, bu kişiliğin ve ahlâkın ortaya koyduğu bütüncül hayat tarzıdır.</p>
<p>Ağaç her mevsimde canlılığını kâh açılarak, kâh korunarak muhafaza eder. Mümin de öyle olmalıdır. Mümin tek mevsimin değil her mevsimin ağacıdır. Kulun hayatında sadece baharlar yoktur. Her bahardan sonra yaz, yazdan sonra güz, güzden son­ra da kış gelir. Mümin bir fırtınayla, bir zemheriyle yıkılacak bir ağaç değildir. Hayatta karşılaştığı zorluklara karşı sabır ve tevekkül içinde olmalıdır. Sabrı ve tevekkülü de doğru anlaya­lım. Sabır yerinde durmakla değil durmadan akmakla olur. Te­vekkül ise zorlukta ve kolaylıkta, nimette ve külfette Rabb’ine y<u>aslanmak</u>tır. Kul zorluklara karşı Allah için direnmeye, herke­sin kapıldığı sele kapılmamaya ve hayır için gayret sarfetmeye dev<u>am</u> eder. Şerri, küfrü ve fitneyi gördüğünde kendini sakınır. Güzellik, hayır ve iyilik gördüğünde ise açılır.</p>
<p>Bir ağaç her türlü yağmura, kara, fırtınaya karşı ayakta <u>kalır</u>. Bunda köklerinin sağlamlığı büyük rol sahibidir. Bir mü­minin imanı, ilim ve ameli ne kadar samimi ve sağlam olur­sa hayatta karşılaştığı zorluklara karşı o derece dirençli olur. Dünyada nereye giderse gitsin, kimlerin arasında bulunursa bulunsun imanı, ahlâkı, duruşu sarsılmaz. Aksine bulundu­ğu her çevreye doğruluğu, güzelliği, iyiliği yaymaya devam eder. Yoksa memleketlerinden binlerce kilometre uzağa gidip gayrimüslim topraklara yerleşen sahabi efendilerimiz, âlim­ler, ârifler, tüccarlar oralarda nasıl tutunabilirlerdi? Çin’den Kenya’ya, Sibirya’dan Latin Amerika’ya kadar bu böyledir. Bu büyük insanlar gittikleri her yerde ahlâkları ve kişilikleriyle milyonlarca insanın hidayetine vesile oldular. Mesela Türkler Anadolu’ya geldiklerinde burada öteden beri yaşayan gayri­müslimi toplumların içinde azınlıktaydılar. Peki o insanların çoğu birkaç asır içinde nasıl hidayete kavuştu? Osmanlı devrinde Boşnaklar, Arnavutlar nasıl toptan müslüman oldular? Misyonerlikle, dayakla-değnekle, rüşvetle olmadıklarına göre gerçek sebep neydi? Zira onlar müminlerin kişiliğinden, işle­rinden, davranışlarından etkilendiler. Çoğu o zaman da bugün de sadece kitap okuyarak imana gelmiyorlar. İnsana, insan yol oluyor, vesile oluyor. O yüzden biz de bugün imanımıza yaslanarak ilim ve amelimizi çoğaltalım. Dünyanın neresine gidersek gidelim edilgen değil etken olduğumuzu unutmaya­lım. Çünkü her kulun sahibi ve yardımcısı Rabbimiz’dir. Hi­dayet de yalnız O’ndandır. Kulun bu gücünün yanında hiçbir güç yoktur. Her namazdan sonra okuduğumuz, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyil-azîm” duası bu manaya işaret eder.</p>
<p>Ağacın hayat kaynağı sadece kökleri değildir. Güneş ışığı­nı ve oksijeni aldığı dallan ve yapraklan da önemlidir. Mümin de aynı şekilde içine kapanık bir varlık değildir, olamaz. Hik­met ilkesine uyarak yaşadığı hayattan, karşılaştığı müslim ve gayrimüslim <u>insanl</u>ardan, eserlerden, ilimlerden, fikirlerden, tabiattan, kısacası her şeyden ibret alır. Kime ait olursa ol­sun, nerede bulunursa bulunsun güzeli, doğruyu ve iyiyi seçer ve b<u>enims</u>er. Peki güzeli, doğruyu ve iyiyi nereden bileceğiz? Hep söylediğimiz gibi bu bir sn- değildir. Bunlan belirleme öl­çümüz Rabbimiz’in ve Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin buyurduklarıdır. Bu ölçüye uymayan ne olursa ol­sun, isterse bütün dünya onu güzel, doğru ve iyi kabul etsin, onu almayız. Bugün medeniyetimizi ihya edecek isek önce bu İlâhî ve nebevi ölçüleri bilmeli, onlan üstün tutmalı, onlara uymalı ve ahlâk haline getirmeliyiz.</p>
<p>Medeniyetimizin pek çok unsuru, eseri, usulü, sanatı tevhid kaynaklıdır. Kitabımızın sonraki bölümünde on medeni­yet eseri üzerinden bunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyoruz. Tev- hid ağacı mecazı da bize soyut ilkelerin nasıl somut eserlere yol verdiğini gösteriyor. Şimdi gelin, tevhid ağacı mecazını kullanarak medeniyetimizin bazı eserlerinin, geleneklerinin ve kurumlarının nasıl oluştuğuna bakalım.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26777" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-300x198.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-600x396.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-1536x1015.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-768x507.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-1024x676.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727-2048x1352.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195727.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Bu resimde ne görüyoruz? Ağacın toprak üstündeki kıs­mında gövde, dallar ve yapraklar var. Bu somut ve görünür bo­yutta yaşadığımız, yaşattığımız, gördüğümüz, haberimiz olan, bilgimiz bulunan bazı medeniyet unsurlarını görüyoruz. Bun­lar komşuluk, imece, misafirperverlik, vakıf ve lonca gibi un­surlardır. Ama maalesef son bir asırdan beri, gerek Batıcılar’m tasfiyesi, gerekse muhafazakârların kalıpçılığının bir sonucu olarak bunların tevhid ile olan ilgisini bilmiyoruz. Hangi tevhid ilke ve kavramlarından doğduğunu düşünmüyoruz. Bunları ya­şadığımız ülke sınırları ile sınırlı, “millî” veya “tarihî” gelenek­ler olarak sayıp geçiyoruz. Böyle sayınca bu güzellikleri bugün mümin olarak özümsememiz, benimsememiz ve ken<u>dimizd</u>en bir şeyler katıp yeniden yorumlamamız mümkün olmuyor.</p>
<p>O yüzden görünen gövdenin, dalların ve yaprakların gö­rünmeyen temellerini de, yani köklerini de öğrenmemiz, dü­şünmemiz ve özümsememiz gerekiyor. Komşuluk, imece, mi­safirperverlik, vakıf ve loncanın bu ağacm meyveleri. Bu ağa­cın dalları ise tesânüd yani dayanışma. Gövdesi ise uhuvvet yani kardeşlik. Kökleri ise muhabbet ve emniyet.</p>
<p>Bu saydığımız tevhid ilkeleri birbirinden kopuk veya tecrid edilmiş değildir. Her biri diğeriyle ilgilidir, ilişkilidir, iç içedir. Mesela yaratana ve yaratılmışa muhabbet olmadan emniyet, yani güven de olmaz. İman eman veya emniyet, kü­für ise korku ve nefret, yani güvensizlik üretir. Çünkü inanan kişi yaratana bağlı olduğu için tabii olarak diğer bütün yara­tılanlara bağlıdır. Kâfir kişi ise evrenden, diğer yaratılmışlar­dan ve hatta kendisinden bile kopuktur. O kendinden başka hiçbir şeyi kendinden üstün ve sevgili tutmaz. O yüzden yal­nızdır ve başka varlıklarla bir bağı olduğunu bilmez. O yüz­den onlara ne muhabbet, ne hürmet ne de sorumluluk bağıyla bağlıdır. Zavallılığının, zulmünün, çıkarcılığının, yıkıcılığının sebebi budur. Tevhid ağacımızda gövdede uhuvvet, dallarda ise tesânüdü görüyoruz. Çünkü kardeşlik olmadan dayanışma olmaz. Ancak kardeş olduğunu bilenler diğerlerinin acılarına, ihtiyaçlarına, sorunlarına karşı duyarlı olabilirler.</p>
<p>Eğer bugün yaşattığımız veya bildiğimiz güzel âdetlerin, kurumların, uygulamaların ve geleneklerin altında yatan tev­hid ilkelerini göremezsek onları yanlış sebeplere bağlayabili­riz. Misafirperverliği ele alalım. Çoğumuza sorarsanız bunu millî bir haslet olarak tarif ederiz. “Türkler çok misafirper­verdir” veya, “Kürtler çok misafirperverdir” deriz. Doğrudur ama misafirperverlik geleneği bir milliyete, ırka, etnik kimliğe veya soya dayanmaz. Hangi soydan olursa olsunlar, nerede, ne zaman yaşarlarsa yaşasınlar müminler genellikle misafirper­verdir. Bu onların etnik kökeninden değil imanından doğan bir özelliktir. Çünkü misafir ağırlamak İbrahimi bir sünnettir. Biz burada anlamı yanlış yere koyunca sözümüzde, davranı­şlınızda, işimizde yanlış sonuçlara sapıyoruz. Giderek ahlâkı­mız, oradan da itikadımız fesada uğruyor. Mesela misafirper­verliği sadece kendi yaşadığımız topluma veya geldiğimiz soya bağlarsak, başka soydan gelen müminleri dışlamış oluyoruz.</p>
<p>Bizim tevhid ağacında gösterdiğimiz bu dört ilkenin üret­tiği eserler sadece komşuluk, imece, misafirpervelik, vakıf ve lonca gibi eserler, âdetler ve kurumlar değildir. Daha onlarca işin, eserin ve geleneğin altında bu ilkeler yatar. Biz burada örnek vermek açısından bunları sınırlandırdık. Örnek ola­rak ağacımızdaki muhabbet ve emniyet ilkelerini alalım. Bu iki ilkeden doğan başka ilkeler yok mudur? Elbette var. Bu ilkelerden başka onlarca tevhid ilkesi doğar ve onlar da başka birçok somut eserin yapıtaşı olabilir. Mesela muhabbet aynı zamanda sadakate yol açar. Bu ilkeyi sadaka geleneğimizde, emanete sahip çıkmakta, devlet yönetiminde liyakat ile bera­ber sadakatin esas olmasında görebiliriz.</p>
<p>Tevhid ehlinin inancının hayatlarına nasıl yansıdığına dair başka bir örnek verelim. Tevhid medeniyetimizin somut yansımalardan kuş sarayı, mancacılık, kuş sebili, kamu yöne­ticilerinin zaman içinde çıkardıkları ve hayvanlan korumaya yönelik fermanlan düşünelim. Acaba bu eserler, âdetler, ku­rumları tevhid ağacında nasıl gösterebiliriz?</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26778" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-300x190.jpg" alt="" width="300" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-300x190.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-600x380.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-1536x972.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-768x486.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-1024x648.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733-2048x1297.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195733.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Ağacın yaprakları ve meyveleri olarak bütün bu kurum­lan, eserleri ve âdetleri gösteriyoruz. Peki bu unsurları doğu­ran ama göremediğimiz tevhid ilkeleri neler? Bunlar hilkat, hilafet, emanet ve emniyet ilkeleridir. Yani Allah’ın yaratışı, o yaratışta insana verilen hilafet, yani en üstün mertebe, o mertebenin getirdiği bütün varlıkların insana emanet olduğu bilinci ve bundan doğan kulun emniyet, yani emin olma özel­liği&#8230; Bunlardan hilkat ve hilafet, toprağın altında olan, yani doğrudan görünmeyen ilkelerdir.</p>
<p>Burada kadim ve çoğumuza göre “eski” örnekler verme­miz sizi aldatmasın. İki asırdır yapılan her şeye rağmen tevhid medeniyeti ölmüş-bitmiş değildir. Dünyada tek bir mümin kalsa bile tevhid medeniyeti ayakta demektir. Mancacılık gibi bugün yaşamayan unsurların temelinde yaşayan tevhid ilkele­rini görmeye alışmalıyız. Böylece biz de Allah’ın halifesi olma makamına ulaşmada yeni birçok yol bulabiliriz.</p>
<p>Daha önce tevhid ehlinin sıfatlarını saymıştık. Madeni tevhid medeniyeti” diyoruz, o zaman tevhid ehlinin hayata,medeniyete yansıyan özelliklerine de dikkat çekmek gerekir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Güzellik</li>
<li>Ölçü/düzen</li>
<li>Doğallık/samimiyet</li>
<li>Tevazu/sadelik</li>
<li>Döngüsellik</li>
<li>Emanet/diğerkâmlık</li>
<li>Kesret-vahdet dengesi</li>
<li>Ahenk</li>
<li>Açıklık</li>
<li>Yenilenme/yenileme</li>
</ul>
<p>Bu ilkelerin bazılarını tevhid ağacı örneklerimizde göster­dik. Bu ilkelere bakınca aslında her birinin içinde başka onlar­ca ilkeler olduğu tahmin edilebilir. Mesela sadece “güzellik” dendiğinde bile Kur’an ve Sünnet’te yer alan yüzlerce özellik bu başlığın altında değerlendirilebilir. Kul oturuşu-kalkışı, yemesi-içmesi, ticareti-siyaseti, yazısı, bilgisi, tartışması, evi, sokağı, eşyası ile güzel insan olmalıdır. Çünkü Rabbimiz bu­yurur: <em>“Allah, her şeyi güzel yaratmıştır&#8221;</em> (Secde 32/7). Yine Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuş­tur: <em>“Allah güzeldir, güzeli sever”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[8]</strong></sup></a>.</em> Güzelin ve güzelliğin kay­nağı Rabbimiz’dir, onun en üstün örneği de Resûlullah Efen- dimiz’dir. Madem kul Mevlâmız’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır, madem Resûlullah Efendimiz’de en “güzel örnek” vardır, o halde kulun her işi, düşüncesi, yaklaşımı, eseri, geleneği de bu ölçülere uyarak güzel olmalıdır. Demek ki güzellik kul için bir aksesuar değildir, bir kulun olmazsa olmaz özelliğidir. Her işi aynı zamanda doğru, iyi ve güzel olmalıdır. Tevhid medeniye­tinin temelinde yatan bu güzellik ilkesinin hayata, insanların günlük işlerine ve eserlerine yansımaları saymakla bitmez.</p>
<p>Bu kitapta tevhidin sloganlarla, laflarla, klişelerle zor­lama olarak değil doğal olarak medeniyetimize nasıl sinmiş olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Medeniyetimizin bir tevhid medeniyeti olduğunu hatırlatmaya gayret ediyoruz. Zira bunu anlamadan bugünümüzü ve geleceğimizi kendimiz olarak, mümin olarak, kul olarak inşa edemeyiz.</p>
<p>Şimdi gelin, tevhid ehlinin ortaya koyduğu düşünceler, zevkler, işler, sözler, sanatlar tevhid medeniyetini nasıl oluş­turuyor, ona bakalım.</p>
<p>Savaş Ş.Barkcin &#8211; Tevhid Medeniyeti,syf:55-83</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[6]</a> Müslim, îmân, 147.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[7]</a> Buhâri, Tefsir, 14.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[8]</a> Müslim, İmân, 147.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevhid-ilkeleri-ve-kavramlari/">Tevhid İlkeleri ve Kavramları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tevhid-ilkeleri-ve-kavramlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Makas</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/makas/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/makas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Feb 2024 17:35:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Makas]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Makas Sol sayfada gördüğünüz bir makas resmi. Osmanlı dö­neminden kalmış. Makasın kulplarına dikkat edelim. Her iki kulpta da simetrik bir şekilde “yâ Fettâh” yazıyor. “Ey Fettâh” demektir. “el-Fettâh”, Allah Teâlâ’nın bir ismidir. “Çokça açan, hep açan” demektir. Peki, neyi açıyor Allah Teâlâ? Kalpleri açı­yor, imkânları açıyor, yolları açıyor, fırsatları açıyor, nimet ve rahmet kapılarını açıyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/makas/">Makas</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26780" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-173x300.jpg" alt="" width="173" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-173x300.jpg 173w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-600x1039.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-591x1024.jpg 591w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-768x1330.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-887x1536.jpg 887w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936-1183x2048.jpg 1183w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/20240202_195936.jpg 924w" sizes="(max-width: 173px) 100vw, 173px" /></a></strong></p>
<p><strong>Makas</strong></p>
<p>Sol sayfada gördüğünüz bir makas resmi. Osmanlı dö­neminden kalmış. Makasın kulplarına dikkat edelim. Her iki kulpta da simetrik bir şekilde “yâ Fettâh” yazıyor. “Ey Fettâh” demektir. “el-Fettâh”, Allah Teâlâ’nın bir ismidir. “Çokça açan, hep açan” demektir. Peki, neyi açıyor Allah Teâlâ? Kalpleri açı­yor, imkânları açıyor, yolları açıyor, fırsatları açıyor, nimet ve rahmet kapılarını açıyor. Dertten dermana kapıları açıyor.</p>
<p>Makas kesici bir alet&#8230; Açılıp kapanan bir alet&#8230; O zaman makasa neden Allah’ın yüzlerce ismi arasından “açmak” ile il­gili ism-i şerifinin nakşedildiğini anlıyoruz. Çünkü makası bir terzi, bir hattat, bir ev hanımı, bir çalışan kullanacak. Allah’ın Fettâh ismini makasın kulpuna nakşedince o kişinin makası eline aldığı vakit hem işini yapmasını hem de Allah’ı hatırla­masını istemişler. Yani “eli kârda, gönlü yârda” olsun istemiş­ler. Makasla da zikredilir mi? Elbette. Bu resimdeki gibi bir makas size zikrettirir. Kul her işte, her halde Rabb’iyle beraber olması gerekendir. Âl-i İmrân sûresinin 191. âyetinde Rabbi- miz buyurur: “Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”’ Zikrin gerçek anlamı işte budur.</p>
<p>Allah’ı her an anmak kulluğun esasıdır. Ancak anan uya­nır. Çünkü insan unutkandır, dünya hayatı da bir uyku gibidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme nispet edilen bir riyavette şöyle buyrulmuştur: <em>“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.<sup>,&gt;23</sup></em> O yüzden gerçek uyanık kişi, onun bunun malım ucuza kapatan, bir makamı alavere dalavere ile kapan kişi değildir. Allah’a uyanmış adamdır. Yani nefsinin hâkimi­yetinden, gafletten kurtulmuş insandır. Böyle bir insanın her anı Allah iledir. Ne iş yaparsa yapsın. Zaten Allah’ın dostlan böyle insanlardır.</p>
<p>Zikri sadece dille yapılan bir şey sayıyoruz. Yanlıştır. Zi­kir asıl amelle yapılır. Yani size bağırıp çağıran birine hemen çirkinleşerek cevap vereceğiniz yerde Allah için susarsanız bu da Allah’ı zikirdir. Günlük hayatta, evde, sokakta, iş yerinde, okulda insanın karşısına çıkan tercih anlarında Allah’ın razı olduğu tarzı ve davranışı seçmek de zikirdir. Dille zikir de el­bette zikirdir. Kalbini alıştırmak için dilini, dilini alıştırmak için de kalbini alıştırmak gerekir. O yüzden tevhid kavramları­nı hem düşünce ve ifade arasındaki geçişte kullanmak hem de zikir niyetiylakullanmak gerekir. Çünkü onlar Allah’ın kelamı ve Resûlü’nün sözleridir. Feraset, takva, tevfik gibi tevhid kav­ramlarım böyle bir niyetle kullanmak elbette daha güzeldir.</p>
<p>Bir şeye dikkat edelim. Müminler makas gibi günlük ha­yatta kullanılan bir aleti bile güzelleştirmeye çalışmışlar. Onu süslemişler. Bizim bugün böyle bir çabamız var mı? Benim çocukluğumda radyonun, televizyonun, telefonun yeni girdi­ği mütevazi evlerde bunların üzerine dantelli örtüler yapılıp örtülürdü. O zamanlar çok garipsediğimiz, hatta dalga geç­tiğimiz bu âdetin aslında eşyayı güzelleştirmekle ilgili oldu­ğunu sonradan anladık. Yine eskiden kamyon kasaları, özel arabaların, taksilerin, dolmuşların içleri de böyle süslenirdi. Bize bugün garip hatta komik gelen bu işler de aslında tevhid ehlinin âlemi güzelleştirme çabasının yansımaları&#8230;</p>
<p>Tevhid ehlinin âdetlerinin bir kısmı sünnete dayanır. Ama haberimiz yok. Mesela misafire ikram, büyüğe hürmet, çocuk­ları sevindirmek&#8230; Allah zikri de günlük dilimizin içine sin­miştir. Mesela “hay hay” deriz. “Hayy”, Allah Teâlâ’nm “diri” anlamına gelen ismidir. “Yâ Hû” deriz, gitgide onu “yav”a çe­virdik. Bu da “Ey Allah!” demektir. Yine “eyvallah” deriz ki “iyi vallahi” demektir. Kızdığımıza bile, “Allah aşkına” deriz.</p>
<p>Evet, cisimlerde de, günlük dilde kullandığımız ifadelerde de Allah Teâlâ her zaman zikrediliyor. Çünkü Rabbimiz Anke- bût sûresinin 45. âyet-i kerimesinde buyurur: “Muhakkak ki Allah’ın zikri çok büyüktür.” Çünkü “zikir”, “hatırlamak” anla­mına gelir. Sürekli Rabb’ini unutan kul ancak Allah’ı hatırla­makla uyanır. Onun için bir insanın söyleyebileceği en büyük söz Allah’ı zikretmek, O’nu hatırlamaktır. Allah bizi hatırla­yanlardan eylesin. Unutanlardan eylemesin.</p>
<p>Kul sadece eşyayı, oturduğu mekânı, kıyafetini değil dav­ranışlarını da güzelleştirendir. Mesela Mevlevîler’de ilginç bir gelenek vardır. Derviş bir su bardağını eline aldığı zaman önce onu öper, öyle içer. Yattığı vakit minderini yastığını öper, öyle yatar. Kaşığını öper, yemeğe öyle başlar. Bu eşyalara, “Bunlar cansızdır, bunlar bizim istediğimiz gibi kullanacağımız, iste­diğimiz zaman atabileceğimiz şeylerdir” diye bakmaz. Çünkü bu edebin yaslandığı bir âyet-i kerime vardır: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu teşbih eder. O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihini anlayamazsınız. O Halîm’dir, bağışlayıcıdır* (İsrâ 17/44). Bu âyet-i kerime havadaki zerrelerin, güneşin, yaprakların, otların, di­kenlerin zikrettiği gibi elimizdeki makasın da zikrettiğini bize hatırlatıyor. Allah Teâlâ’nm yarattığı bu sonsuz âlemdeki can­lı ve cansız her şeyin aslında Allah Teâlâ’yı zikretmekte oldu­ğunu bize haber veriyor. O zaman zikredene kıymet verilir.</p>
<p>İnsanlar haricindeki varlıklara da isim vermek bu edebin bir parçasıdır. Allah’ın eseri olan mahlûklara ve eşyaya şahsi­yet vermektir. Bu Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesel- lemin bir sünnetine dayanır. Resûlullah Efendimizin hayvan­cıklarının hepsinin isimleri vardır. Belki duymuşsunuzdur. Mesela kedisinin ismi Müezza’dır, “izzet sahibi* demektir. Bir katırının ismi Düldül’dür, bu “kirpi” demektir. Çünkü bu katır koştukça vücudu hızlı giden bir kirpininki gibi çalkalanırmış. Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir devesine “Kasvâ” adını germişti ki &#8220;kulağı kesik” anlamına gelir. Sağ­mal develerinin adlan &#8220;Hannâ” (inleyen), “Sa‘diyye” (mutlu), “Şakrâ” (alkız), &#8220;Aris” (devecik) ve Begüm (hoşses) idi&#8230;</p>
<p>Fakat Resûlullah Efendimiz sadece hayvanlara değil eşyalara, bu arada makasına da isim vermiştir. Makasının ismi &#8220;câmi” idi. &#8220;Câmi” bildiğimiz &#8220;câmi” kelimesinin aynısı. &#8220;Câmi” ne anlama gelir? &#8220;Derleyen, toplayan, bir araya geti­ren” demek. Peki makasın işlevi &#8220;derlemek, toplamak” mı? Makas aksine bir şeyi ikiye bölen alettir. Keser, böler, parça­lar, biçim verir. Birleşirip bir araya toplamaz. Ama Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bu alete &#8220;bölen” demi­yor, “bir araya getiren” diyor. Buradaki ince anlamı çok iyi kavramak lazım. Çünkü ifadesini güzelleştirmek insanı güzel­leştiren bir şeydir. Bir şeyi güzellemek aslında kendini güzel­leştirmektir, âlemi güzelleştirmektir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin bu sünneti bu Mevlevi geleneğinde ve diğer tasavvuf kollarında yaşatılmış. Mesela Mevlevîler “kapıyı kapat” demezler, “kapı­yı sırla” derler. Birini “gömmezler”, onu “sırlarlar.” “Lamba­yı söndür” demezler. Çünkü insanın ocağını söndürmek gibi olumsuz bir kelimedir. O yüzden ne derler? “Lambayı din­lendir.” “Lambayı yak” demezler. Çünkü “yakmak” da iyi bir şey değil zira cehennem yakan bir şeydir, onu çağrıştırır. O yüzden onu da güzelleştirir, “lambayı uyandır” derler. Sûfiler genelde “ben” demez, “bendeniz” yani “köleniz” veya “fakir” derler. Hatta “sen” de demezler, “nazarın” derler.</p>
<p>Şimdi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin isim verdi­ği bazı diğer eşyalarını sayalım&#8230; Resûlullah Efendimiz sallal­lahu aleyhi vesellemin bir kazanının adı “gadir” idi. Peki, ne demek bu? “Mine, parlak” demek. Resûlullah Efendimiz’in kılıçlarının, oklarının, yaylarının da isimleri var. Palasının adı “zülfikar” (gedikli) idi. Başka bir kılıcının adı “adb” (kes­kin) idi. Yayının adı “sedâd” idi ki “nişancı” demektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin matarasının ismi “sâdır” idi ki “kaynak” demek. Muhtelif zamanlarda farklı atlan oldu. Atlarından birinin adı olan “Lahif”, &#8220;gök­kuşağı” demektir. Renginden dolayı böyle isimlendirmiş­ti. Başka bir atının adı ise “Mürteciz” idi ki “nida, haykınş” demektir. Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin abâsının da ismi var. Bir tanesinin adı “nemir”, yani “kaplan derisi demek. Benekli benekliymiş demek ki. Hatta sarıklarının ve üstüne aldığı örtülerinin, yani ridâlarının da isimleri var. Sarıklarından siyah renkli olanın adı “ukab” idi ki “kar­tal” demektir. Yine, gri renkli olan sarığına da “sehâb”, yani “bulut” ismini vermiş.</p>
<p>Gördüğünüz gibi Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem canlı cansız kendi mülkündeki, elinin altındaki ema­net verilmiş varlıklara isim verirdi. Biz ise bugün pek çok şey gibi bu sünneti de unutmuş durumdayız. Evet, hayvanlarımı­za isim veriyoruz. Fakat Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem gibi eşyalarımıza isim vermiyoruz. Onları “cansız” diye değer­siz görüyoruz. Biz bugün bu güzellik anlayışından uzak oldu­ğumuz için bu gibi isimlendirmeler aklımıza bile gelmiyor. Ne kadar yanlış! Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi veselle- min bu sünnetinin, özellikle makasa onun işlevinin tam zıddı olan güzel bir isim vermesi bizim için bir güzellik örneği ol­malı. Biz de artık eşyalarımıza Resûlullah Efendimiz’e uyarak isim vermeye başlayalım. İllâ beslediğimiz hayvanlara değil. Böylece bir yandan da bir sünneti ihya etmiş oluruz. Nitekim Peygamber Efendimiz buyurur: <em>“Ümmetimin fesadı zama­nında sünnetime sarılana bir şehid sevabı vardır.</em></p>
<p>Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin sadece doğruluk ve iyiliğin değil güzelliğin de örneği olduğunu unut­mayalım. Çünkü Allah’ın kulu aynı anda hem doğru, hem iyi ve hem güzel olur. Bu üç vasıf birbirinden kopuk ve ayrık de­ğildir. İç içedir. Dinimizde doğru ve iyi olan şey aynı zaman­da güzeldir. Güzel olan şey de aynı zamanda iyi ve doğrudur. Hatta “güzellik” olarak tercüme edilen “hüsn” aynı zamanda “iyilik” demektir. Nitekim aynı kökten gelen “hasene”, aynı zamanda “iyilik” ve “sevap” demektir.</p>
<p>Bir de bugünkü halimize bakalım. Biz güzel insanlar mı­yız? Maalesef hayatımızda güzelin bir yeri yok. Üstümüzde, dilimizde, oturmamızda, kalkmamızda, sokakta yürümemiz­de, insanlarla tartışırken, kendi fikrimizi ifade ederken, birine itiraz ederken, ders yaparken, ders dinlerken genellikle doğru, iyi ve güzel değiliz. Ama kulluk aslında bunlardan ibarettir.</p>
<p>Evet, müminin âlemi güzelleştirme görevi var. Bunun içi­ne kıyafetinde, evinde, mimarisinde, mahallesinde, şehrinde ve dünyada güzelliği yaymak girdiği gibi; niyetinde, düşünce­sinde, davranışlarında, bakışında da güzelliği esas alması gi­rer. Mesela mezar taşları&#8230;</p>
<p>Mezar taşları sadece insana ölümü hatırlatan işaretler de­ğil. Her biri bir sanat eseri&#8230; Medeniyetimizde ölüm korkunç bir şey değildir. Aksine sonsuzluğa açılan güzel bir kapıdır. Onun için ölüm kaçınılacak değil, yaratanın emri geldiğinde “eyvallah” deyip kabul edilecek bir geçiştir. Mezarlar o yüzden şehrin dışında değil içindedir. Hatta mahallede, cami bahçe- sindedir. Kısacası hayatın içindedir.</p>
<p>Ölüm güzel görülünce elbette mezar taşları da güzel yapı­lır. Müminin âlemi güzelleştirmesi ölümü bile kapsıyor. Me­zar taşları o kadar güzeldir ki ülkemizde yakın zamana kadar bazı hırsız çeteleri bunları çalıp Batılı ülkelerde sanat eseri diye satıyorlardı. Sonraki sayfadaki gibi mezar taşları içlerinde birçok sanatı barındırır: Şiir, tarih düşürme, hat, taş işleme, nakış&#8230; Mezar taşı yapılmadan evvel bir şair vefat eden kişinin özelliklerini anlatan bir şiir yazar. Bu şiirin sonunda o kişinin ölüm tarihini hicri takvime göre ebced hesabıyla veren mısra­lar vardır. Geleneksel olarak bu şiirler aruz ölçüsüyle yazılır.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26781" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945-300x221.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945-600x441.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945-768x564.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945-1024x753.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945-1536x1129.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195945.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Örnek olarak böyle bir şiir verelim. Os­manlI aydınlarından Suûd el-Mevlevî Bey, 1911’de babası vefat ettiğinde şu şiiri ya­zar ve son mısrasında ebced hesabıyla vefat tarihi olan hicri 1329 (milâdî 1911) yılını dü­şürür:</p>
<p>Şair böyle bir şiiri yazdıktan sonra onu bir hattata verir. Hattat şiiri alır, güzel bir hatla kâğıdın üzerine yazar. Bunu bir taş ustasına verir. Bu kez taş ustası o hattı bir parşömen kâğı­da kopyalar, o kâğıdı da yapacağı mezar taşının üzerine sabit­ler. Yazıyı kâğıt üzerinden taşa kopyalayıp, taşa işler. Nakkaş da yazının etrafındaki süsleri yapar. Böylece mezar taşı bir sanat anıtı haline gelir.</p>
<p>Bir de sağ tarafta gördüğümüz gibi günümüzden bir me­zar taşı örneğine bakalım.</p>
<p>Bu mezar taşı günümüzde sıkça rastladığımız türden şe­kilsiz, zevksiz, yazılan genellikle anlamsız, imla hatalanyla dolu, insana Allah’ı hatırlatan bir unsuru olmayan, güzellikle hiçbir ilgisi olmayan mezar taşlarından biri. Osmanlı mezar taşları ile kıyasladığımızda arada fark değil uçurum oldu­ğu belli. Hangisinin bilmede, kılmada, olmada bir tevhid ehline daha yakıştığı açık. O halde bir kul için mezar taşların­da bile güzelliği ara­mak, bulmak ve icra etmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26782" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-300x215.jpg" alt="" width="300" height="215" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-300x215.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-600x430.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-768x550.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-1024x733.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-1536x1100.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948-2048x1467.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195948.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Kişinin güzeli görmesi âlemi güzelleştiren bir şeydir. As­lında âlemde güzellikler çoktur. Ama gören göz için. Gözünüz güzeli görüyorsa her yerde güzeli görürsünüz. Ama gözünüz güzele kapalıysa çevreniz güzellik ile dolsa da yine göremezsi­niz. Bu aynen renk körlüğüne benzer. Renk körlerinin gözleri diğer insanlar gibi görür. Bir farkla&#8230; Onlar bazı renkleri bir­birine karıştırırlar. Mesela bir kısmı kırmızı ve yeşil renkleri birbirine karıştırır. O yüzden ehliyet alacakların renk körü ol­mamalarına dikkat edilir, zira trafik ışıklarını karıştırabilirler.</p>
<p>Böyle biri duracağı yerde geçebilir, geçeceği yerde durabilir. O yüzden kazaya sebebiyet verebilir. Bakın iki rengi birbirine karıştırmak bile insanın hayatını ne kadar etkileyebiliyor.</p>
<p>Güzel, göz ile ilgili bir şey. Eski Türkçe’de “güzel” kelimesi “göz’den gelir. Âzerî lehçesinde ve Anadolu’da “gözel” derler. Yani “göze değen, gözü çeken, gözü çelen, göze hoş gelen” de­mektir. O yüzden insanın gönlü güzele düşer, çünkü her insa­nın kendi güzeli kendi gözüne göredir. O yüzden “falanca hiç güzel değilmiş” denmez. O sana göre öyledir. Sevene göre ise güzeldir. Leyla ile Mecnûn’un bir hikâyesi bunu anlatır. Leyla ile Mecnûn’un aşk hikâyesini duyan o yörenin emîri, “Şu Ley­la’yı bir çağırın bakalım, bu Mecnûn’u aşkıyla deliye çeviren kadın herhalde dünya güzelidir” der. Leyla’yı getirirler, emir bakar ki karşısında kara kuru bir kız duruyor. Emir ona der ki: “Ben de seni dünya güzeli bir şey sanmıştım. Ama sıradan bir kız imişsin.” Leyla bunun üzerine şu cevabı verir: “Ama sen beni Mecnûn’un gözleriyle görmedin ki!”</p>
<p>Dolayısıyla güzellik görene ait bir şeydir. Biz de güzeli görmeye alışalım. Güzelliğin baş örneği Resûlullah Efendi­miz sallallahu aleyhi vesellemdir. Varlığıyla, hayatıyla, işiyle, davranışlarıyla, sözüyle, susuşuyla, emirleriyle ve yasakla­malarıyla en güzel zattır. En güzel ahlâkı temsil eden zattır. Dolayısıyla onu örnek alalım. Onun sünneti hayatı yaşama, iş yapma, düşünme, ifade etme tarzı demektir. O zaman kulun sünnete uyması demek, Resûlullah sallallahu aleyhi veselle- min tarzı ve şahsiyetine uymak demektir. Biz de hem sünnete uyalım hem de unutulmuş sünnetleri canlandıralım. Mesela kullandığımız eşyalara, aletlere isim verme sünnetini hemen uygulamaya başlayalım. Oturduğumuz kanepeye, sandalyeye, hatta odaya bir isim verelim. Masanın, halının, aynanın bir ismi olsun. Böylece hem Resûlullah Efendimiz sallallahu aley­hi vesellemin şefaatine nail olma ümidimiz olur hem de dün­yayı, evimizi, hayatımızı bir nebze daha güzelleştirmiş oluruz.</p>
<p>Bizim medeniyetimiz her şeyde en güzeli yapmak, en güzeli olmaktır. Fakat bizim güzellik ölçümüz şunun bunun değil; Allah’ın, O’nun “en güzel örnek” olarak vasfettiği resû- lünün, Allah’ın ve Resûlü’nün ipine sımsıkı sarılan bütün gü­zeller silsilesinin ölçüsüne göredir. Bu ölçüye uymayan her şey sakat, sakil ve çirkindir. İsterse bütün dünya onu güzel görsün.</p>
<p>“Makas” kelimesi Arapça’da “kıssa” kelimesi ile aynı kök ten gelir. Bildiğiniz gibi Kur’ân-ı Kerîm’de birçok kıssa vardır. Hatta Kasas sûresi vardır ki “kıssalar” demektir. Rabbimiz &#8216;ahsenü’l-kasas”, yani “en güzel kıssa” diyerek Hazret-i Yusuf aleyhisselâmın kıssasını anlatır. “Kıssa” kelimesinin sözlük anlamı “iz, işaret bırakmak” demektir. Demek ki belirgin kılı­nan, önemli, çarpıcı şeylere “kıssa” deniliyor. Peki, makas ile kıssanın arasındaki ilişki ne? Ben şöyle düşünüyorum: Kıssa gibi makas da aslında bir şeyi belirgin hale getiriyor. Çünkü berber saçımızı makasla kestiğinde kulaklarımızı, alnımızı, yüz hatlarımızı açığa çıkarıyor, belirginleştiriyor. İşte kıssanın bir anlamı da bu. Gerçeği, hakikati, hikmeti açığa çıkarma­ya deniyor. Makas nasıl bir kumaşa, bir kâğıda belirli şekiller vermek için kullanılıyorsa kıssalar da aslında bu dünyadaki sonsuz olaylar kalabalığı içinden bize belli anlamlan çıkarıyor ve önümüze net bir şekilde koyuyor. Öyle ki ondan ibret ala­lım, ders çıkaralım. Ona göre davranalım.</p>
<p>Rabbimiz’in eski zamanlardaki insanların yaptıklarını, et­tiklerini bize bildirmesi bizim hem bilgi kazanmamız hem de o bilgiyle amel etmemiz içindir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şeriflerinde zik­redilen kıssaların her biri birçok hikmet bildiren cevherlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Musa aleyhisselâmın, Yusuf aleyhis- selâmm, İbrahim aleyhisselâmın kıssası var. Böyle birçok pey­gamberin kıssaları zikrediliyor. Allah Teâlâ neden zikrediyor bunları? Örnek alalım diye. Çünkü bu peygamberler de bizim gibi hayatlar yaşamışlar. Yakub aleyhisselâm evladını kaybet­miş? Peki bugün evladını kaybeden anne baba yok mu? Var. Yu­suf aleyhisselâm kıskanılmış, iftiraya uğramış, zulüm görmüş, hapse düşmüş. En sonunda devlet görevine gelmiş. Bugün buna benzer olayları yaşayan insanlar yok mu? Elbette var. Musa aleyhisselâm, ilahlık iddiasında bulunmuş bir firavun ile müca­dele etmiş. Hızır aleyhisselâm ile seyahat etmiş, ondan hikmet­ler görmüş. Allah Teâlâ nebisine bazı hikmetleri başka bir kulu üzerinden öğretmiş. Dolayısıyla bunların hepsinde çok büyük anlamlar var. Hepsinden biz kendi hayatımız için, günlük haya­tımız için, ahlâkımız için, tuttuğumuz yol için örnek alabiliriz. Mesela Hızır aleyhisselâmm kıssasından dünyada sadece bizim bildiğimiz veya gördüğümüz şeylerin olmadığını, Allah’ın her şeyi ve olayı bir hikmet üzerine yarattığını anlarsak biz de gün­lük hayatımızda insanları ve olayları anlamlandırmada hikmeti ölçü yapmaya başlarız. Kınamadan, yüzeysel kararlar vermeden önce derinlemesine düşünmeyi ve hüsnüzan etmeyi öğreniriz.</p>
<p>Bizde temsil, yani misal, örnek verme sadece görsel sanat­larda değil sözlü sanatlarda da esastır. Masal, fıkra, menkıbe, kıssa bunlar gerçeği temsil eden şeylerdir. Mesela Ferîdüd- din Attâr hazretlerinin güzel eseri Mantıku’t-Tayr’da kuşlar konuşur. Peki gerçekte kuşlar konuşur mu? Eğer dünyadaki nesnelere kalp gözüyle değil de baş gözüyle bakarsak elbette konuşmaz. Ferîdüddîn Attar kuddise sirruhu da bunu elbette biliyordu. Ama bildiği başka bir şey daha vardı: Yaratanın her yarattığı O’nu kendi haliyle, kendi diliyle zikreder. Kâinat, gü­neş, gezegenler, yıldızlar, insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar taşlar, havadaki zerreler, canlı cansız her şey&#8230; İsrâ sûresinin 44. âyetinde Rabbimiz buyurur: “Yedi gök, yer ve bunlarda bu­lunanlar O’nu teşbih eder. O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiç­bir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihini anlayamazsınız. O Halîm’dir, bağışlayıcıdır.” Ferîdüddîn Attar’ın kuşlan konuştu­rarak bizlere aktardığı gerçekler bu âyetin bir temsili değil mi?</p>
<p>Fıkra da böyledir. “Fıkra”, “fakir” kelimesiyle aynı kök­ten gelir. “Oymak, yerde çukur açmak” demektir. Zaten fık­ra da bizim zihin dünyamızda bir çentik açar. Bir bilgiyi veya duyguyu perçinler. Bunu yapmanın en güzel yollarından biri mizahtır. Nitekim günlük dilimizde kullandığımız bazı hü­küm bildiren sözler de fıkralardan alınmadır: “Ye kürküm ye”, “Hırsızın hiç mi suçu yok?” gibi&#8230; Aslında “fıkra” kelimesine eskiden “latife” denirdi. “Latif’, “hoş ve güzel” demektir. De­mek ki “latife” de “hoş olan söz, hikâye, olay” anlamındadır.</p>
<p>Bizde fıkra denilince akla hemen Nasreddin Hoca gelir. Hoca fıkraları medeniyetimizin her coğrafyasında, her dilde gerçekleri en hoş şekilde ifade eder. Bugün toplumumuzda Nasreddin Hoca fıkrası bilmeyen veya duymayan biri herhal­de yoktur. Bu zat Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Hortu kö­yünde doğdu. Sivrihisar’da medrese öğrenimi gördü. Babası­nın ölümü üzerine Hortu’ya dönerek köy imamı oldu. 1237’de Akşehir’e yerleşti, evliyadan Seyyid Mahmud Hayrânî ve Sey­yid Hacı İbrahim’den tasavvuf! terbiye gördü. Medresede ders okuttu ve kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dola­yı kendisine “Nasrüddin Hâce” adı verilmiş, sonradan bu ad “Nasreddin Hoca” biçimini almış&#8230;</p>
<p>Nasreddin Hoca’nın mürşidi olan Seyyid Mahmud Hay­rânî hazretlerinin çağdaşı Mevlânâ hazretleridir. Hatta bir menkıbede şöyle anlatılır: Mevlânâ hazretleri, Konya’ya gelip kendisini ziyaret eden Akşehirli Şeyh Sinâneddin’e Mahmud Hayrânî’yi sorar. O da, “Onu tüyleri birbirine karışmış bir tilki gibi bir köşede oturmuş ve sizin âleminize karşı gözlerini kapa­mış bir halde buldum” karşılığını verir. Bu cevap üzerine Mev­lânâ sadece gülümser. Sinâneddin, Akşehir’e gittiğinde çarşıda Mahmud Hayrânî’yi murakabe halinde bulur ve yanına otu­rur. Mahmud Hayrânî hazretleri hafifçe gözlerini açarak ona, “Ey Şeyh Sinâneddin! Eğer biz başların başı ve hür insanların reislerinin sultanı zamanında bir tilki olursak canımıza min­net!” der. Bunun üzerine Sinâneddin onun elini öperek gönlü­nü ahr. Konya’ya gittiğinde Hazret-i Mevlânâ’yı tekrar ziyaret eder. Mevlânâ hazretleri ona, “Dünyada kalbi aydın kimseler çoktur” der ve şu beyitleri okur: “Eğer o Mecnûn sağ ise söyle gelsin, benden benzeri görülmemiş bir Mecnûnluk öğrensin. Eğer sen Mecnûn olmak istersen elbisene benim nakşımı dik. Her Mecnûnluk için bir müddetten sonra şifa bulmak vardır. Ey Mecnûn! Sana ne oldu da bu hastalıktan kurtulmadın?” Sinâneddin bu sözlerden çok etkilenir. Cezbeye kapılarak dağ­lara çıkar, bir yıl oralarda kalıp kendine gelemez.</p>
<p>Nasreddin Hoca fıkraları sadece ülkemizde değil, medeni­yet coğrafyamızın çok geniş bir alanında anlatılır. Ortadoğu’da, Balkanlarda, Orta Asya’da, Kafkaslar’da&#8230; Urduca’da “Molla Nasreddin”, Arapça’da “Çuha”, Boşnakça’da “Nasrudin Hodza” diye bilinir. Tarikler ise ona “Müşfiki” derler. Sadece Bulgarlar arasında 2000 dolayında fikrası anlatılır. Tabii ki her halk ken­dinden bir şeyler katarak Nasreddin Hoca’nm kendi versiyonu­nu oluşturmuş. Romen halkı arasında bir zamanlar, “Bir gün dahi Nasreddin Hoca’dan bahsedilmeden geçerse dünya altüst olur” inancı yaygındı. Hoca her yere o kadar etki etmiştir ki bu­gün İtalya’da Sicilya adasındaki fıkralarda ismi geçen “Giufâ” (Ciufa olarak telaffuz edilir) karakteri de Nasreddin Hoca’dan alınmıştır. Hoca o kadar meşhurdur ki, bugün Batı’dan alman fikralar bile ona mal edilerek anlatılır. Günlük hayatta pek çok durumda onun bir fıkrası anlatılarak sohbetler zenginleşir.</p>
<p>Komedi veya mizah en güzel anlam aktarma yöntemlerin­den biridir. Hikmetleri, fikirleri, soyut konulan mizah ile in­sanlara anlatmak ve benimsetmek daha kolaydır. Bunun için her hoca fıkrasının, masalın veya kıssanın sonunda “kıssadan hisse&#8221; diye bir cümle vardır. Yani her fıkra aslında bize bir gerçeği latife şeklinde sunuyor. Kısa ve komik bir temsil ile verildiği için o ibreti unutmuyoruz.</p>
<p>Mevlânâ hazretlerinin dediği gibi bir anlamı örnekle an­latmak anlaşılmasını kolaylaştırır ama maalesef çoğu insan ör­neğe takılır da anlama bakmaz. O yüzden biz işin aslına baka­lım. Nasreddin Hoca fıkraları mizah olduğu kadar hikmettir. Bu yüzden dilimizde bu fıkralardan gelen pek çok deyim var. Mesela “dostlar alışverişte görsün, yorgan gitti kavga bitti, ipe un sermek” vb. Bir işi, konuyu, fikri uzun uzun izah etmek ye­rine bu fıkralardan alınmış bu “hisseler”i söyler geçeriz. Yani minyatürde, çinide, şiirde hikmet olduğu gibi birçok fıkrada da hikmetler var. Onun için Osmanlı döneminde Nasreddin Hoca latifeleri, insanlara doğru ve güzel olmayı öğreten hikâ­yeler olarak anlatılırdı. Bu fıkraların gösterdiği yüce değerleri ve ilkeleri şerheden, açımlayan kitaplar bile yazılmıştır.</p>
<p>Bugün Nasreddin Hoca’nm Akşehir’deki türbesi bile bir fıkra gibidir. Türbenin üç tarafı açıktır fakat giriş kapısının üstünde kocaman bir kilit var. Bunda da hikmetler var. İlk ak­lıma gelen şu: Kula pinhan olan Hakk’a ayandır. Yani insan­ların koruduğunu, sahip olduğunu, gizlediğini sandığı her şey Hakk’a açıktır. Bir yandan da insanın nefsine kilit vurduğu zaman ebedî hayatın ona açılacağını anlatır.</p>
<p>Hoca yı bir fıkrayla analım: Nasreddin Hoca bir gün so­kakta hem ezan okuyor hem de bir yandan koşuyormuş. Görenler sormuşlar: “Hocam ne yapıyorsun böyle?” Hoca şöyle cevaplamış: “Sesimin ne kadar uzağa gittiğini öğrenmeye çalı­şıyorum .&#8221; Bu kısacık söz üzerinde çok tefekkür etmek gerekir. Bir yandan bize, “İnsan için ancak çalışması vardır” nassını hatırlatın Çünkü ancak hayırlı amelleri kişiyi bulunduğu yer­den yükseğe, öteye, ukbâya taşıyabilir. Aynı latife bir yandan da insanın tûl-i emel ile, yani ulaşamayacağı işlerle ömrünü heba etmesinin, hemen yapması gereken işleri unutmasına yol açacak derecede büyük planlar yapmasının abesliğini gösterir.</p>
<p>Dönelim bahsimize&#8230; Nesnelerin üzerine Allah Teâlâ’yı hatırlatacak şeyleri yazmak maalesef bugün pek alışkın oldu­ğumuz şeylerden değil. En dindarımızın bile dünyasında bu tür güzellikler pek yok. Oysa Allah’ın zikrini kullanılan nes­nelere, kitaplara, evlere kadar işlemek medeniyetimizde çok güçlü bîr gelenektir.</p>
<p>Sağ tarafta Ayasofya Camii’nin bahçesinde yer alan ı. Mahmud Kütüphanesi’nin ana kapısının kulpu var. Burada “Yâ Fettâh” yazıyor. Yani Allah Teâlâ açmamıza vesile olan­dır, açma kudretini bize bahşedendir. Bu bilinç günlük hayat­ta kahve fincanlarından tutunuz evlerin cephesine kadar her yere yansır. Hem o nesneyi üreten veya inşa eden, hem o ya­zıyı yazan, hem o yazıyı okudukça Allah’ı hatırlayıp zikir, fikir ve şükredenler Allah’a bağlanır.</p>
<p>Bazı geleneksel evlerin duvarında “Yâ mâlikü’l-mülk”, yani, “Ey mülkün sahibi olan Allah!” yazar. Peki, “mülk” ne demek? Sahip olunan şeyler&#8230; “Mâlik” ise mülke sahip olana denir. Bugün bize bakarsanız her yerde, her işte, her sohbet­te mal mülkten bahsedip duruyoruz. Camide, cenaze tâziye- lerinde bile&#8230; Oysa bu geçici dünyada malı veren de alan da Allah’tır.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26783" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-300x256.jpg" alt="" width="300" height="256" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-300x256.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-600x512.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-1024x874.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-768x655.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-1536x1310.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956-2048x1747.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_195956.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Çünkü her şeyin sahibi Al­lah&#8217;tır. Zaten Allah Teâlâ&#8217;nm bir ismi şe­rifi de el-Melik veya el-Mâlik’tir. Fâtiha-i şerife’de, “Mâliki yevmi’d-dîn” şeklin­de bir ibare vardır. Yani Allah Teâlâ sor­gu gününün, hesap gününün de sahibi­ evler, daireler vs. bunlar aslında bizim değildir. Var olan her şeyin sahibi Allah’tır. İnsanların, bütün mevcudatın sahibi olan Allah’tır. Müminin sahibi de Allah’tır. O yüzden mümin sahipsiz değildir. Yalnız kalabilir ama kimsesiz değildir. Ken­di başına olabilir fakat ıssız değildir. Zaten “ıs” kelimesi eski Türkçe’de “sahip” demektir. “Issız” da “sahipsiz” anlamına geliyor. “Sahip” dedik. Bu kelime Arapça’da “shb” kökünden gelir ki “yar, arkadaş,, efendi, mâlik” demektir. Bakınız, “sa­hip” kelimesi geliyor “sohbet, sahabe” kelimelerine bağlanı­yor. Demek ki Allah bizden uzak sahibimiz değildir, bize yakın olan dostumuzdur.</p>
<p>O halde yardım arıyorsak en başta Allah’ın yardımını ara­mak lazım. Çünkü yaratan O’dur, sahibimiz de O’dur. İster ora­ya koyar, ister buraya koyar. Bizim tek yapmamız gereken şey Allah Teâlâ’nın lutfuna ve rızasına uygun güzel davranışlarda bulunmaktır.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26784" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-300x240.jpg" alt="" width="300" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-300x240.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-600x480.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-768x614.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-1024x819.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-1536x1229.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003-2048x1638.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200003.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Geleneğimizde eşyalara isim verilip onlara şahsiyet kazan- dırıldığı gibi, ev eşyası da kişiyi düşündürecek âyetler, beyitler, mıs­ralar ve sözlerle süsle­nir. Mesela şu fincan:</p>
<p>Soldaki kahve fin­canının üstünde, “Âşıka Bağdad yakındır”yazıyor. Bunu bazan</p>
<p>“Âşıka Bağdat sorulmaz, ufukları aşar gider” diye de söyleriz. Bağdat elbette uzaklıktan kinayedir. Çok uzakta olan yer anla­mındadır. Peki, “Âşıka Bağdat yakındır” ne demek? Bu sözün iki anlamı olabilir. Birincisi, bir kişi çabası, emeği ve gayretiy­le çok uzak görünen hedeflere bile ulaşabilir. İkinci anlamı ise daha derindir. Sevgili uzakta olsa bile sevene yakındır. Bazı ârifler demişler ki: “Kimileri vardır ki bize yakındırlar ama bizden uzaktırlar. Kimileri de vardır bizden uzaktırlar ama bize yakındırlar.” Sevene yakın uzak olmaz. Farsça bir şiirde geçtiği gibi: “Der Yemen pîş-i men, pîş-i men der Yemen” (Ye- men’deki önümdedir, önümdeki de Yemen’dedir). Yani asıl mesele göz değil gönül yakınlığıdır. Nitekim büyük veli İmam Şiblî hazretleri kuddise sırruhû, “Allah mahşerde kuluna bir tek soru sorar: Ey kulum dünyada ben seninle idim, ya sen kiminle idin?” demiştir. Demek ki bir kulun başına gelen en büyük bela Allah’ı unutmaktır.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26785 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-266x300.jpg" alt="" width="266" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-266x300.jpg 266w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-600x677.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-768x867.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-907x1024.jpg 907w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-1360x1536.jpg 1360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006-1814x2048.jpg 1814w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/20240202_200006.jpg 1417w" sizes="(max-width: 266px) 100vw, 266px" /></a></p>
<p>Şimdi yandaki fotoğ­rafa bakalım&#8230; Bu resim ı. Dünya Savaşı sırasında bir cephede çekilmiş. Mağlubi­yetten sonra terkedilmiş bir Osmanlı topunun üzerinde, “Allah bizimledir” yazıyor. Çok doğru. Allah elbette inananların yanındadır. Sabredenlerin, şükredenle- rin, fikredenlerin yanında­dır. Bu gerçeği hatırlamak ve hatırlatmak için topun üzerine kahraman askerle­rimiz bu ifadeyi yazmışlar. Ne için, kim için savaştıkla­rını ve can verdiklerini unutmasınlar diye. Ama kullar için o gün de, bugün de, yarın da sorulacak soru aynıdır: Allah bi­zimle ama biz kiminleyiz?</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Tevhid Medeniyeti,syf:187-206</p>
<p>23 Gazali, İhyaü Ulûmi’d-din, 4/20. Bkz. Aclunî, Keşfu’l-hafa, 2/312).</p>
<p>24 Taberânî, el-Mulcemüî-Eusaf, 2/31.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/makas/">Makas</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/makas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2023 14:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26663</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ&#8217;dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Bir anlamı yanlış [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26664 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-300x300.webp" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-300x300.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-100x100.webp 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-360x360.webp 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min.webp 600w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ&#8217;dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir anlamı yanlış bir kavramla anlatmak; kavramayı, kuşatmayı, isabet kaydetmeyi, muhakemeyi, düşünmeyi, dolayısıyla düşünceyi işe çevirmeyi olumsuz anlamda etkiler. Mesela “ahlâk” anlamını kastederken “etik” dersek, “ahlâk” kavramının değil “etik” kavramının kuşattığı anlam dünyasını ifade etmiş oluruz. Yani Hakk&#8217;ı değil halkı esas alan bir doğruluğu savunmuş oluruz. O zaman kastettiğimiz ile ifade ettiğimiz arasında büyük bir fark ortaya çıkar. Bu da dinimizin gereği olan ahlâk yerine giderek seküler bir kavram olan etiği hayatımızda benimsememize yol açar.(s.57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Kavramlar boş şeyler değil, her kavram bir anlam, aynı zamanda bir kurum&#8230; “Din” yerine “diyanet”, “âlim” yerine “din adamı”, “ulüm-i şer&#8217;iyye” yerine “ilâhiyat” denince sadece dil değil din de allak bullak oluyor. Bu şaşkınlığın başı yine Tanzimat&#8217;tır. Yani kendimiz olmaktan çıkmaya başladığımız dönem&#8230; O dönemde başlayan asli kavramlarımızı Batılı kavramlar ile eş görme kompleksi Cumhuriyet döneminde teslimiyete döndü. Tek parti sadece devleti tasfiye etmedi. Sadece vakıflar, medrese ve tekke gibi toplumun ilim, ihlâs ve ahlakını inşa eden kurumları yıkmadı. Azm ü cezm ü kasd ile asli kavramlara saldırdı ve onları devre dışı bıraktı. Israrla mmet&#8217;in yerine “milleti, “bediiyyât”ın yerine “estetik”i, “ahlakın yerine “etik”i, “tasavvuf”un yerine “mistisizm”i, “fıkıh ın yerine “hukuk”u ikame etmeye çalıştı. Tek parti döneminde dile yapılan saldırının altında sadece Türkçe&#8217;yi öztürkleştirmek garabeti yoktu. Temelinde tevhid diline karşı açılan savaş vardı. O yüzden rejim tevhid dilini de yasakladı. Yani kavramları kurumlar ile beraber hayattan çıkarmaya çalıştı.(s.58)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kâfir dediğimiz aslında Allah&#8217;tan tam olarak habersiz olana veya Allah&#8217;ı hiç umursamayana denir. O yüzden Rabbimiz&#8217;in varlığına, dinine, yoluna, emirlerine ve nehiylerine sırtını döner. Zira “küfür”, kök anlamında “inkâr etmek” değil “örtmek” anlamındadır. Kâfir yok sayamaz çünkü Allah vardır. O yüzden gözünü yumar, hâşâ O yokmuş gibi yaşar. Allah&#8217;ı yok sayan kendi nefsini var sayar. O kişi nefsini tanrılaştırmıştır. Kâfirin tanrısı kendi nefsidir. O yüzden onlarda yukarıdaki vasıflar, erdemler ya hiç bulunmaz ya da çok azı, çok az miktarda görülür. Bu “iyi” yönler olsa bile iyiliğin kökü ve menzili olan Rabbimiz ile bağlan olmadığı için yaptıkları iyilikler de bir işe yaramaz.(s.50)<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geleneğin ehil ellerde bugünkü ve gelecekteki nesillere taşınması, anlamlandırılması ve “gelen&#8221;in üzerine “ekler” inşa edilmesi için önemli adımların atılması gereklidir. Bunun esası medeniyetimizin özünün tevhid olduğunu bilmektir. Kitabımızın başında da ifade ettiğimiz gibi mümin olan tevhid ehli olur. Kunduracısından mimarına kadar niyeti, gayreti, düşüncesi ve işi tevhid ile şekillenir. Sanatı, tefekkürü, eylemi tevhid rengini taşır. Medeniyetimizin farkı da değeri de tevhidi merkez almasındandır.</p>
<p>Medeniyetimizde bayatın bütün alanlarına tevhid yansır. Müziğimizin, mimarimizin, şiirimizin diğer kültürlerden temel farkı, muhafazakârların tekrarladıkları gibi “Türk, Osmanlı, Doğu, Şark” medeniyeti olmamız değildir. Temel farkımız tevhide bağlanmamız, ilmimizde, amelimizde, irfanımızda tevhide yaslanmamızdır. Tevhid özünü hatırladıktan sonra bilincimiz bilgimiz, algımız, olgumuz bambaşka bir renk alacaktır. Batılı seküler ve yıkıcı anlayışların, kavramların ve modellerin esaretinden ancak böyle kurtulabiliriz. Pergel gibi sabit ayağı tevhide sabitlenmiş, fakat diğer ayağı güzeli, doğruyu ve iyiyi almak için bütün âlemi gezen bir anlayışı kendimize, neslimize ve geleceğe aşılamalıyız.(s.326)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Son zamanlarda, “Bir tek Batı medeniyeti yok, bizim de bir medeniyetimiz var” demeye başladık. Ama bu kez de başka bir yanlışa doğru devriliyoruz. “Medeniyet” kavramının abartıldığını, camilere, okullara, festivallere “medeniyet” ismi takıldığını görüyoruz. Bu bahsettiğimiz “kabuk medeniyetçiliği” yüzünden yeni ve tehlikeli bir kişilik yamulması daha oluşuyor. O da “medeniyet”i kendi başına bir gaye, kimlik ve etiket haline getirme tehlikesidir. Ecdatla alakası olmayan bir ecdatçılık, medeniyet ile ilgisi olmayan bir medeniyetçilik&#8230; Bu körlükle medeniyeti kulluğun, imanın, tevhidin önüne alma tehlikesi büyük.(s.103)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün tarih, dini ilimler, sanat, ticaret, siyaset hangi alana bakarsak bakalım, binbir sorun gibi gördüğümüz şeylerin kökünde aslında tek bir sorun olduğu açıktır. O da kendilik sorunudur. Bizim “kendilik” dediğimiz ile bir eski Yunan filozofonun veya modern Batılı yazarın dediği arasında elbette büyük bir fark vardır. Çünkü bizim her şeyimizi olduğu gibi “kendimiz” dediğimizi de şekillendiren, yönlendiren, yöneten Allah&#8217;a imandır. Biz “kendimiz” derken Allah&#8217;a kulluğu kastediyoruz.(s.101)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz bugün okullara bir sürü bilginin çocukların kafalarına boca edileceği yerler olarak bakiyoruz. O yüzden insan inşasından çok bina inşaatıyla uğraşıyoruz. Bugün öğretmen-talebe ilişkisini esas alan müfredat, yöntem, okul ve araç gereç tasarlamalıyız. Tabii insana önem veriyorsak ve eğitimi de insan inşası olarak anlıyorsak&#8230; Gerçek öğrenci odaklı eğitim budur.Yoksa toplu eğitim en kaliteli eğitim demek değildir. Aksine kitlesel eğitim; aynen kitlesel üretim, tüketim, iletişim gibi insanın biricikliğini, kişiliğini, özelliklerini hiçe sayan fabrika mantığıyla çalışan bir sistemdir. Zaten sonuçları ortada&#8230;(s.119)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Asıl nisbet Allah&#8217;a bağlanmaktır. O&#8217;na bağlanmak O&#8217;nun resülüne, O&#8217;nun resülüne bağlanmak ise O&#8217;nun vârislerine, yani âlimlere bağlanmak demektir. Bu silsile bir nisbet, yani ilgi ve bağ zinciridir. Bu nisbet kurmaya “intisab” denir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münasebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diger bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah&#8217;ın bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O halde bizim müminlerle, kâfirlerle, okuduğumuz kitaplarla, gittiğimiz okullarla, iştigal ettiğimiz meslekle, yaptığımız ticaretle, çiçekle, bir kavramla, bilimle, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ muhabbet, hürmet, hukuk ve sorumluluk getirir. Kulun işleri kâfirden farklı ise bu farkın temeli işte bu bağ farkıdır.(s.35)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanlar olarak son iki asırdır Batı kompleksiyle aklı tek bir anlama indirgedik. Batılılar aklı nasıl anlıyor ve kullanıyorsa biz de öyle anlayıp kullanmaya çalıştık. “Mâkul” kelimesi ile “rasyonel” kelimesinin aynı şey olduğunu sandık. “Aki”ın “rasyonalite” kavramı gibi kalpsiz, merhametsiz, şefkatsiz, yıkıcı, hesapçı, menfaatçi bir şey olduğunu sandık. Halbuki kâfirlerin usta oldukları yalan-dolan, ikiyüzlülük, sömürgecilik, kölecilik, talancılık, zulüm hep rasyonel işlerdir ama gerçek, nurani, insanı insan yapan aklın işleri değildir.(s.32)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şey olmak ile her şey olmak arasındaki farkı sık sık unutuyoruz. Evet, Batı&#8217;nın bilimi ve teknolojisinin değeri vardır ama o kadar da değildir. Çünkü mümine göre bir şeyin asıl değeri, Allah katındaki değeridir. Kişinin yaptığı bir şeyin değeri, o kişinin niyet, yöntem ve hedefiyle birebir ilişkilidir. Batı&#8217;nın ne niyeti, ne yöntemi ne de hedefinde hak yoktur, çıkar vardır. Bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır. Bunu diğer kitaplarımızda uzun uzadıya anlattık.(s.96)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir mümin sırf içinde yaşadığı halkın çoğu bir şeyi hoş ve gerekli görüyorlar diye o şeyi meşru kabul etmez. Müminler toplumları, insanları, işleri, uygulamaları, kanunları, sistemleri, kurumları, âdetleri değerlendirirken tevhide dayanan ölçüler ve ölçütler kullanır. O yüzden İslâm toplumlarında istisnai zamanlar hariç eksiklerin, yanlışların, kötülüklerin meşrulaştırıldığı, kural gibi görüldüğü zamanlar nisbeten istisnaidir. İşin esası tevhid olunca yanlış bir iş, söz veya âdet beyaz bir sayfada siyah bir lekenin göründüğü gibi hemen göze çarpar.(s.52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanların iki asırdır giderek derinleşen kimlik krizinin asıl sebebinin gücünü ve devletini kaybetmek değil kendini kaybetmek olduğunu söylüyoruz. Aslında her meseleyi getirip devlete, güce, kuvvete yaslamak yanlış bir teşhistir. Teşhis yanlış olunca tedavi de eksik ve hatalı oluyor. Hatta bizim ümmet olarak yaşadığımız gibi daha da büyük hastalıklara yol açıyor. Hep siyasetten, devletten, güçten dem vurmak örnek vermek bizi kulluk bilincinden uzaklaştırıyor. Çünkü güç odaklı bakış maalesef sadece bizleri güç esiri haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda imanımızı ve ihlâsımızı da ifsat ediyor. Zira gücü elde etmek için yapılan yalanı-dolan, haramları ve çirkinlikleri mubah görmemize yol açıyor. Gücü elde ederken elden ahlâk ve giderek iman gidiyor.(s.48)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakat bir de geleneği çarpıtarak aktaranlar vardır. İşte bunlara çok dikkat etmek gerekir. Bunlardan en meşhurları Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;dır. Bu ikisi, Cumhuriyet döneminde özellikle muhafazakârların tevhidden uzak gelenek ve medeniyet anlayışının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Yahya Kemal ölene kadar nimetini yediği tek parti döneminin yıkıcılığına hiç toz kondurmadan ve onun gazap şimşeklerini üzerine çekmeden ince bir strateji takip eder. Mesela Aziz İstanbul adlı eserinde şöyle der: “Milliyetimizin en büyük âbidesi olan Süleymaniye&#8217;de kaderin her cihetten mehib ve güzel tecellisini görmemek muhaldir.” Bir kere Süleymaniye ve medeniyetimiz, “milliyet”in eseri değildir. Her ırktan, her milliyetten, her kökenden müminlerin eseridir. Yahya Kemal böyle söyleyerek tevhidi referans olmaktan çıkarır. Tek partinin propagandasına uygun olarak “milliyet”i dinin önüne geçirir. İkinci olarak “kaderin tecellisi” der ama kadir-i mutlak olan Allah&#8217;ı zikretmez. Bu iki ismin de eserlerinde tevhid rengi yoktur. Dinden, imandan, kulluktan bahsederler ama ne düşüncelerinde, ne yorumlarında, ne sanatlarında ne de kişisel hayatlarında tevhidin bir kokusu vardır. Dayanakları çoğunlukla Fransız ve Alman yazarları, şairleri ve filozoflarıdır. Lamartine Osmanh&#8217;da iyi ve güzel şeyler olduğunu söyledi diye onlar da kendi yaşadıkları toplum olan Osmanlı&#8217;ya sempatiyle bakarlar. Kemalizm&#8217;in öldürdüklerine, “Niye öldürdün?” diye sormazlar, “Öldüler ama fena değillerdi” gözüyle bakarlar. “Medeniyet eserlerimiz iman, tevhid, kulluk eseridir” demezler, bir oryantalist gibi onlara kabuk olarak bakarlar. Bunlara edebiyat, tasavvuf ve tarih alanında yanlış ve çarpık aktarımlar ve degerlendirmeler yapan Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı gibilerini de eklemek gerekir.(s.340)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın bildiği, bizim bilmediğimiz gerçek şu: Bir guzellık her yerde güzel durmayabilir. Çünkü güzelin bir anlam içeriği vardır. O anlam da, zamana, zemine, yere, işleve, kultüre göre çeşitlilik arzeder. Güzelin anlamına erişmeyince o güzelin değerini düşüren klişeleşme ortaya çıkar. Bugün “medeniyet mirasımızı yaşatıyoruz” bakışıyla yanlış yaptığımız şey çoğu kere bu kolaycılıktır. Sanatın anlamını bilmeyenler mesela müzikte de aynı anlamsız klişeciliğe düşerler. Hangi makamın hangi mekânda, hangi vakitlerde nasıl kullanılacağını bilmezler. Mimaride de klişecilik güzel olanı sulandırır. Bugünlerde Mimar Sinan&#8217;ın Süleymaniye Camii planını alıp, ekleyip çıkararak, oraya buraya kopyalarını konduruyoruz. Oysa Sinan her eserinde yeniyi, daha iyiyi, daha güzeli, özgün olanı keşfetmeye çalıştı. Basmakalıp, yeknesak, kopyacı bir anlayıştan kesinlikle uzaktı. Burada yine tevhidin “her an yeni, her an bir şanda olmak” ilkesini görüyoruz. Biz de kendimiz öyle olmalıyız.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün yaşadığımız kafa ve kalp karışıklığının temel sebebi Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlâkını ve örnekliğini bir yana bırakmamız, bilmememiz, hatta merak bile etmememizdir. Onun yerine kökü, mesnedi olmayan, hatta imanı bile olmayan kişilerin saçma sapan kişisel gelişim kitaplarını, hangi işi nasıl yapmamız gerektiğini anlatan kitaplarını okuyoruz, videolarını seyrediyoruz. Halbuki edep sadece toplum içindeki davranış güzelliğini değil, tevhide ve imana yaslanan düşünme, akletme, iş yapma, eser verme faaliyetlerinin hepsini kapsar. Bunlarda da örneğimiz Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre, sünneti öğrenmeliyiz ki biz de o resüle layık ümmet olalım.(s.125)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir medrese mezunu gençten dinlemiştim. Doğu&#8217;daki medreselerden birinde okumuş. Onun okuduğu medrese bir köyde genişçe bir evmiş. Akşam namazından sonra hocaları kendi evine dönüyormuş. Talebeler de yatsıdan sonra bir süre sohbet ettikten sonra yatıyorlarmış. Bu arkadaş pencere kenarında bir yatakta yatıyormuş. Gece herkes uyurken dışarıda bir tıkırtı duymuş. Perdeyi aralayıp dışarıya bakmış. Bir de ne görsün? Hocaları kapının eşigine gelmiş, orada talebelerin ayakkabılarına sakalını sürüp, ağlayarak dua ediyormuş: “Yâ Rabbi! Bu ilim taliplerinin yüzü suyu hürmetine beni affet!” diyerek&#8230; Benzeri bir olayı başka bir kişiden, meşhur bir mürşid için dinlemiştim. Çünkü bizim sık sık unuttuğumuz bir şey var: Hakk&#8217;a, hak ilme, hak yola talip olan kişi her zaman değerlidir.(s.121)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hüküm, bilene aittir. Kişi bütün âyetleri ve hadisleri bilse bile bu onu “fakih” yapmaz. Çünkü sadece bu bilgilerle dinin özünü kavramış sayılmaz. Ayrıca insanın bilmediği, kuşatamadığı bir sahada hüküm vermesi çok yanlıştır. Zira âlimlerin bu gibi konularda birbirinden farklı görüşleri olabilir. O zaman hangisini, hangi kritere göre tercih edecek? Gördüğünüz gibi her ilim gibi fıkıh da usule, usul de Hakk&#8217;a ve O&#8217;nun resülüne takva derecesinde bağlanmaya dayanıyor. Bu açıdan bakarsak fetva, hukuku oluşturan bir unsurdur ama ondan çok ötededir. İnsanın Allah ile olan irtibatını gösteren bir şeydir.(s.156)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Haklar ve özgürlükler Batılı ülkelerin milyonlarca insanın hak ve özgürlüklerine tecavüz ederken ve etmek için ortaya attıkları ikiyüzlü kavramlardır. “Hak” kelimesinin karşılığı İngilizce&#8217;de “right”, Fransızca&#8217;da “droit”, Almanca&#8217;da “recht” kelimeleridir. Her üç kelime de “sağ taraf, sağ yön” anlamına gelir. Bu da bir hikmettir. Çünkü Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de mahşerde hesabını verip cennete gidenlere “sağ tarafa mensup olanlar” anlamında “ashâbü&#8217;l-yemin”, hesabını veremeyip cehenneme gidenler içinse “sol yana mensup olanlar” anlamında “ashâbü&#8217;ş-şimâl” denir. “Şimâl” Arapça&#8217;da “sol yan” anlamına geldiği gibi “kuzey” anlamına da gelir. Neden? Çünkü Hicaz&#8217;daki Araplar güneşin doğduğu yani doğu yönüne baktıklarında, sol yanda kalan bölgeye “şimâl” kelimesinden gelen “Şam”, sağ yanda kalan bölgeye de “yemin” kelimesinden gelen “Yemen” demişler. Bu ülke isimleri buradan gelir.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tevhid ehlinin âdetlerinin bir kısmı sünnete dayanır. Ama haberimiz yok. Mesela misafire ikram, büyüğe hürmet, çocukları sevindirmek&#8230; Allah zikri de günlük dilimizin içine sinmiştir. Mesela “hay hay” deriz. “Hayy”, Allah Teâlâ&#8217;nın “diri” anlamına gelen ismidir. “Yâ Hü” deriz, gitgide onu “yav”a çevirdik. Bu da “Ey Allah!” demektir. Yine “eyvallah” deriz ki “iyi vallahi” demektir.(s.189) Kızdığımıza bile, “Allah aşkına” deriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İcâzet ile diploma arasındaki en önemli fark ahlâk konusundadır. Eğitim tek başına kâfi değildir. “Bu adam biliyor, çok eğitimli, filanca okulları bitirmiş” demek bir insanın degerini tek başına göstermez. Her şeyden önce ahlâk gerekir. Zaten son iki asırdan beri çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri, biliyor dediklerimizin ahlâk konusunda, şahsiyet konusunda zayıf olmasıdır. Bugün sık sık birileri hakkında “okumuş ama adam olamamış”, “diplomalı cahil”, “eğitimli ama edepsiz” veya “ilmi var ama irfanı yok” gibi sözleri kullanıyorsak bu bilginin tek başına yeterli olmadığını bize gösterir.(s.133)</p>
<div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gündem ve Biz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 13:42:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[malayanilik]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[tartışma programları]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26339</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bugün pek çoğumuz dakika dakika gelişen olayları, son dakika siyaset ve spor gelişmelerini takip ediyoruz. Cep telefonu elimiz­de kah sosyal medyada tartışmalara giriyor, fotoğraf ve videolara bakıyor, kâh birileriyle muhabbete dalıyoruz. Bazen televiyonda- ki bir tartışmaya saatlerce takılıp ekran başında uyuyakalıyoruz. Ertesi sabah gün boyunca birbirimizle haberlerde duyduğumuz, okuduğumuz haberleri konuşup duruyoruz. Dünyada televizyon [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/">Gündem ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-6124 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan-212x300.jpg" alt="" width="239" height="338" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan-212x300.jpg 212w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan.jpg 339w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün pek çoğumuz dakika dakika gelişen olayları, son dakika siyaset ve spor gelişmelerini takip ediyoruz. Cep telefonu elimiz­de kah sosyal medyada tartışmalara giriyor, fotoğraf ve videolara bakıyor, kâh birileriyle muhabbete dalıyoruz. Bazen televiyonda- ki bir tartışmaya saatlerce takılıp ekran başında uyuyakalıyoruz. Ertesi sabah gün boyunca birbirimizle haberlerde duyduğumuz, okuduğumuz haberleri konuşup duruyoruz.</p>
<p>Dünyada televizyon izlemede ve sosyal medya iletişiminde en üst sıralardayız. Gören de en bilinçli, en bilgili, en dünyayı takip eden insanlar olduğumuzu sanır. Öyle mi? Öyle olmadığını he­pimiz biliyoruz.</p>
<p>Biz üniversitede okurken en çok önem verdiğimiz şey kendimiz dışındaki dünyadan haberdar olmaktı. Memlekette ne oluyor, İslam dünyasında kim ne yapıyor, dünya nereye gidiyor? Bu so­ruların cevaplarını öğrenmek için gazeteleri karıştırır, televizyon haberlerine bakar, dergi ve kitaplar okur, konferanslara koşar­dık Sabahlara kadar memleket ve dünya meselelerini tartışırdık Bunu kendi kabuğumuzda takılıp kalmamak, bilinçli insan olma yolunda vazgeçilmez bir görev biliyorduk Dâva sahibi olmak, dünyadan haberdar olmak demekti. Üniversite okumak haber­lere vâkıf olmak demekti. Bizim gibi bu meselelerle uğraşmayan, kendi hâlindeki dindar insanlara bilinçsiz insanlar nazarıyla ba­kardık Birçoğumuz için namaz kılmanın, oruç tutmanın, zikir çekmenin dünyayı takip etmek yanında değeri çok önde değildi. Asıl iş memleketi ve dünyayı kurtarmaktı.</p>
<p>Yıllar geçip gerçeklerle yüzleşince bizim önemli sandığımız şey­lerin büyük kısmının önemsiz, önemsiz sandığımız şeylerin ise önemli olduğunu anladık. Evet, dünyadan haberdar idik ama kendimizden değildik. Dünya olayları ile ilgili fikrimiz vardı ama kendimiz ile ilgili bir fikrimiz yoktu. Evet, bir yere varmıştık ama bu yer sanki bizim değildi. Oysa Allah’tan haberdar olma­yan dünyadan haberdar olsa ne yazardı? Asıl mesele memlekette ne olup bittiğinden çok bana, sana, bize ne olduğu değil miydi? Kendimizi düzeltmeden âlemi nasıl düzeltebilirdik? Evimizdeki işi yapmadan sokaktaki, şehirdeki, ülkedeki, dünyadaki işleri na­sıl yapabilirdik?</p>
<p>Şunu anlamalıyız: Her iş benle başlar, bende başlar. Her iş Al­lah’ın benden istediğini bilmek ve onu yapmak ile başlar. Benim üstüme farz olanları bilmek ve yapmak ile başlar.</p>
<p>Allah’ın hepimiz için farz olan emirlerini yerine getirmeden büyük lâf etmemeliyiz. Adam olmadan adamlık taslamamalıyız. Daha yola ilk adımı atmadan menzile ulaştığımızı sanmamalıyız. Gün­celi ve gündemi takip edince allâme olacağımızı sanmamalıyız.</p>
<p><strong><em>Haber Takıntımız</em></strong></p>
<p>Güncel ve güncem deyince aklımıza hemen haberler gelir. Bizde haberler takıntı hâlindedir. Sabah uyanır uyanmaz ilk iş haberle­re bakmaktır. Hangi siyasetçi kime ne demiş, kim kimle kavga et­miş, dünyada nerede bir felaket olmuş, spordaki son dedikodular ne? Bunlara bakarız. Hangi kahveye, lokantaya, iş yerine gitsek bir köşede açık bir televizyon vardır. Bir haber kanalına ayarlıdır. Televizyonun sesi sonuna kadar açılmıştır, insanın içini karartan haberler verilmektedir. Bu manzarayı gören biri toplumun bilinç düzeyinin yüksek olduğunu sanabilir. Oysa bu konuda çok eksik olduğumuzu hepimiz biliyoruz.</p>
<p>Daha inancının İlkelerini bilmeyenler hangi politikacı, hangi artist, hangi parti o gün, hatta o saat ne yapıyor, onu takip edi­yor. Tanımadıkları insanlara yine tanımadıkları kişiler hakkında tivitler atıyor, övüyor, sövüyor, polemiğe giriyor. Belli ki haber mevzuunda da kendimizi kaybetmiş durumdayız.</p>
<p>&#8220;Haber” kelimesi Arapça kökenlidir. Bu kelime “bir şeyi gereği gibi bilmek için yoklayıp sınamak, bir şeyin iç yüzünden haber­dar olmak” anlamına gelen “hubr” kökünden türemiştir. Terim olarak “geçmişte meydana gelen veya gelecekte vuku bulacak bir olayı bildiren söz” anlamına gelir. Doğru veya yanlış oluşu, gerçeğe uyup uymaması haberin konusuna göre değişir. “Olay” anlamına kullandığımız ikinci bir kelime ise “hâdise”dir. “Yeni olan şey, yeni söylenen şey” demektir. Çoğulu “havâdis”tir. “Ha­dis” kelimesi de aynı köktendir. Batılı dillerde “haber” anlamına gelen kelimeler, meselâ İngilizce “news” ve Fransızca <em>“nouvelles” </em>hep “yeni olan şeyler” demektir.</p>
<p>Habercilere, gazetecilere sorarsanız haberler gerçeklerdir. Peki gerçekten öyle midir? Elbette hayır. Çünkü haber olayın kendi­si değildir, onun bir aktarımıdır. Haberde kullanılan görüntü ve resimler de olayın kendisi değildir, onun bir temsilidir. Çünkü aynı olayı çok farklı açılardan aktarmak ve belgelemek mümkün­dür. Hatta iki farklı kişi bile bir olayı çok farklı, hatta zıt şekilde aktarabilir. Bu, insanların niyetleri, görme açıları ve algılarıyla ilgilidir. Haberciler ise bir olayı genelde yanlışlıkla değil kasıtla yanlış bir şekilde aktarabilir.</p>
<p>Demek ki her şeyde olduğu gibi habercilikte de ahlâk temel ölçü­dür. Ahlâksız olan kişi yalanla, çarpıtmayla, aldatmayla iş yapar. Bunu 1960’larda şehit edilmiş olan Amerikalı müslüman Mal- colm X çok güzel ifade eder: “Uyanık olmazsanız medya size zâ­limi mazlum, mazlumu da zâlim diye yutturur.”</p>
<p>Başka alanlarda olduğu gibi habercilikte de yalan sık rastlanan bir şeydir. Çünkü “parayı veren düdüğü çalar.” Yani haberciler maaş aldıkları kanalın, haber sitesinin, televizyonun sahibi olan patronun isteklerine göre işlerini görürler. Genellikle kolayca yalan söylerler. Karalama, iftira, çarpıtmayı gözlerini kırpma­dan yaparlar. İçlerinden bu ahlâk fakirliğini samimiyetle itiraf eden çok azdır. Aksine çoğu haberci kendini ve meslektaşlarını melek gibi görür. Güya hepsi “gerçeğin peşindendir. Özellikle Amerikan filmlerinde bu tema çok işlenir. Cesur bir gazeteci sadece halka gerçeği anlatmak düşüncesiyle devletteki kirli iliş­kileri, siyasilerin skandallarını kelleyi koltuğa alıp haberin pe­şine düşer. Gazeteciler filmlerde hep kahramandır. Bu normal­dir. Çünkü pek çok Amerikan film şirketi aynı zamanda medya kanalı sahibidir.</p>
<p>Bizdeki haber anlayışı tam bir dedikoduculuk şeklindedir. Ha­ber dediklerimiz çoğunlukla parti haberleridir. Şu veya bu parti açısından haberler verilir. Medya kanalları kendi destekledikleri veya onları destekleyen partinin işine gelen haberleri verirler, işi­ne gelmeyenleri vermezler. Hatta bazen çok önemli gelişmelere bile çıkarlarına uygun değil diye yer vermezler. O yüzden aslında haberlerde pek haber yoktur.</p>
<p><strong><em>Gündem Nasıl Oluşur?</em></strong></p>
<p>Her bir anda bir ülkede ve dünyada sayısız olay ve gelişme var­dır. Bu kadar haberi medyanın aktarması mümkün değildir. O yüzden ister internet sitelerinde ister televizyonda olsun haberler seçilir ve belli bir sıraya dizilerek verilir. Buna “haber gündemi” denir. Peki bu kadar olay arasından gündeme girecek olanları nasıl seçilir? Medya yöneticileri kamuoyu açısından bir olayın zaman, önem, kapsam, etki bakımından önceliği demek olan “haber değeri”ne göre gündemi belirlerler.</p>
<p>Elbette haber değerini tayin edenler, hangi haberlerin aktarılaca­ğını belirleyenler, onları sıraya dizenler, seçilen haberlerin nasıl verileceğine karar verenler çok az kişidir. Bunlar medyayı yöne­tenler ve onların patronlarıdır. Kısacası, bize ulaşan haberler as­lında bir şirketin, bir çıkar grubunun veya bir partinin çıkarına ve görüşüne göre üretilmiş şeylerdir. Çıkarın her şeyi belirledi­ğin böyle bir ortamda objektif, gerçek, tarafsız bir habercilikten bahsetmek mümkün değildir. O hâlde bu kadar kusurlu bir alanı hayatımızın merkezi yapmak, bilincimizin esası saymak ne ka­dar doğrudur?</p>
<p>Oysa biz bu sınırlı ve sorunlu habercilik anlayışına teslim olmuş durumdayız. Güncelle haşır-neşir olmanın bize bir değer kazan­dırdığını sanıyoruz. Gündemi takip etmenin bizi önemli göster­diğini sanıyoruz. Çünkü diğer insanların bilmediği birçok ayrın­tıyı bildiğimizi, bunun da bir ayrıcalık olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Sürekli güncel haberlerle uğraşıp durmak, aslında güncele teslim olmak demektir. Güncel ise adı üzerinde geçici olan şey demek­tir. En sıkı haber takipçileri bile daha geçen hafta çok konuşulan olayları bile hatırlamakta zorluk çekerler. Çünkü bu kadar çok ayrıntı takip edende bilinç zayıflar. İnsan sürekli haber tüketince olayların dayandığı temeli, birbiriyle ilişkisini ve en önemlisi de kendi hayatıyla olan alâkasını kavrayamaz hâle gelir. O yüzden en iyi değerlendirme yapanlar en çok ayrıntıyı ve güncel haberle­ri bilenler değildir. Aksine güncelin üzerine çıkabilenler, ötesine geçebilenlerdir. Âlemdeki düzeni, Sünnetullâhı görme netliğine kavuşanlardır. Bunu da kendini işin içine katarak yapanlardır.</p>
<p>Çoğumuz medyayı anbean takip etmekle bilgi, bilinç ve hatta bilgelik elde edeceğimizi sanırız. Oysa medya asla bir bilgi ve bi­linç kaynağı değildir. Çünkü veri, mâlümat, bilgi, bilinç birbirin­den farklı kavramlardır. Medyada aktarılan haberler ya veri ya da malumattır. Bunlar bize ulaşan mesajlardır. Mâlumat demek bilgi demek değildir. Kişi mâlumat edinince hemen bilgili oldu denmez. Bir kişinin mâlumatı çok olup bilgisi zayıf olabilir. Bin­lerce istatistik, işe yaramaz detay bilen bir insan o konunun âlimi değildir. O hâlde medya bir bilgi kaynağıdır ama tek bilgi kayna­ğı değildir. Kişi asıl bilgiyi kitap, ansiklopedi, görüştüğü ve oku­duğu insanlardan elde eder. Kişi, ancak sağlam bir bilgi temeli varsa medyanın sunduğu mâlumatı yerinde değerlendirebilir. O zaman gündeme teslim olmaz, gündemi teslim alır. Haberler bir anlam veremez, o anlam kişinin kendisine aittir. Bilinç ancak bil­ginin netleşmesi, bir çerçeve içine yerleşmesiyle oluşur.</p>
<p>Gazetecilikte haber yapımı öğretilirken 5N1K diye bir formülden bahsederler. Bu formülün açılımı “ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin ve kim” sorularıdır. Dikkat ederseniz bu sorular tek başına bilgi vermeye yaramaz. Zira bütün soruların cevabını bilen ama ‘nasıl ve niçin” sorularının cevaplarını bilmeyen kişi dedikodu yapmış olur. Bilgi ise ancak “nasıl ve niçin” sorularına cevap ver­mekle elde edilir.</p>
<p><strong><em>Gerçek Gündemimiz</em></strong></p>
<p>Medya ve habercilik aslında bir dedikodu sanayidir. Hayatımı­zı işgal eden bu dedikodu kültürü kalbimizi, aklımızı ve işimizi de işgal ediyor. Her şeyde ,olduğu gibi kararında ilgilenildiğinde faydası, ipin ucu kaçtığında ise zararı var. Güncelin ve haber­lerin esiri olmak böyledir. Böyle bir sağa, bir sola yalpalayarak, günümüzü, yıllarımızı, ömrümüzü boş lâfların, dâvâların, kişile­rin, ekiplerin peşinde hebâ ediyoruz. Şu kısa ömürde Allah için yapmamız gereken o kadar şey varken böyle şeylerle hayatımızı geçirmek tam bir kayıptır.</p>
<p>Her konuda olduğu gibi gündem konusunda da temel bir ayrım var: Bir şeyle ilgilenmek ayrı, bir şeye esir olmak ayrıdır. Bu hu­susta Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin [rha] <em>Asâ-yı Mûsâ </em>adlı eserinde aktardığı bir olay vardır. Bir gün talebeleri ona ge­lirler. “ikinci Dünya Savaşı başlayalı elli günü geçti ama siz savaş­la hiç ilgilenmiyorsunuz. Ne haber dinliyorsunuz, ne de bize bir haber soruyorsunuz. Hâlbuki birçok hoca radyolarının başında anbean haberleri takip ediyorlar” derler. Bediüzzaman hazretleri onlara özetle şu cevabı verir: “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzum­lu işler pek çoktur. İnsanın görev alanları iç içe geçmiş halkalar gibidir. En iç halkada kalp ve mide var. Onun dışındaki halka­larda sırasıyla beden ve ev, mahalle ve şehir, vatan ve memleket, yeryüzü ve insanlık, en dışta ise canlılar ve hayat dairesi var. Her dairede insanın görevleri var. Ama en büyük vazife en küçük dairededir. Sonra bir dıştaki, sonra daha dıştaki vb. bu şekilde gider. Nefis, büyük dairenin çekici olması yüzünden küçük dai­redeki görevlerimizi bırakıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle bizi meşgul eder. İnsan ömrünü boş yere harcatır. Hatta bazen bu harp boğuşmalarını takip eden kişiler bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne ortak olur.” Sonra talebelerine imanı kurtarma dâvâsının, insanlara Allah yolunda hizmetin bu harpten de büyük bir hadise olduğunu ifade eder.</p>
<p>Bu sözler bizim için çok önemli bir ölçüyü gösteriyor. Dinimizde sorumluluk kişinin kendinden başlar, ailesine, akrabalarına, kom­şularına, mahallesine, şehrine, memleketine ve en son dünyaya kadar yaydır. Bunlar iç içe geçmiş dairelerdir. Kişinin en büyük sorumluluğu kendi dairesi ve ona en yakın olan dairelerdir. Bu zekâtta, sadakada, emr-i bil-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerde, ci- hadda, ilim öğrenme ve öğretmede hep böyledir. Kişi kendine farz olan ilimleri öğrenmeden millete öğretmeye girişmemelidir. Ön­celik kişinin önce kendisine, sonra ailesine Kur’ân öğretmesidir. Sonra başkalarına öğretmek gelir. Zekât ve sadakada da, tebliğde de sıralama böyledir. Hep kendinden başlayıp ailene, sonra akra­balarına, sonra çevrendekilere, en son başka insanlara sıra gelir.</p>
<p>Temel kulluk vazifeleri herkes içindir. Namaz, oruç, zekât, hac herkese farzdır. Bu temel görevlerin dışındaki görevler kişinin işi, etkisi, yetkisi ve sorumluluğuna göredir. Herkesin işi aynı de­recede, aynı önemde, aynı boyutta değildir. Meşru olan küçük büyük her iş çok önemlidir. Fakat başkasının işinden biz sorum­lu değiliz, bizim işimizden de onlar sorumlu değildir. Mahşerde Mevlâmız bizi kendi üzerimize vazife olan işlerden hesaba çeke­cektir, başkalarının değil. Bir şirketi veya devleti yöneten kişiye ise kendi sorumluluğu altındaki kişilerin işlerinden hesap sora­caktır. Çünkü bir kişi hangi işi yapıyorsa hesabı ona göre görülür.</p>
<p>Ülke ve dünya çapındaki olayları bilmek, üzerine düşünmek, araştırmak ve tartışmak bu alanda çalışan akademisyenler, iş in­sanları, bürokratlar, siyasetçiler için bir gerekliliktir. Çoğu insan için dünya çapındaki olayları takip etmek zâiddir, gereksizdir, hatta çoğu kere abestir. Çünkü günlük hayatlarında ve işlerinde bu edindikleri bilgilerin bir yeri, işlevi ve faydası yoktur. Onun yerine kendi işlerine, kişiliklerine ve hayatlarına yarayan bilgileri elde etmeleri gereklidir.</p>
<p>Fakat bazı konular hepimizi ilgilendirir. Toplumu yönetenle­rin yaptıkları böyledir. Hepimizi etkiler. Bunu hemen siyaset dedikodusuna benzetmeyelim. Siyasette etkimiz yoktur, sabah akşam etkimiz ve yetkimiz olmayan bir alanla ilgili şikâyet edip durmak boştur. O sorunlar bizim için son sıralarda gelen ama si­yasette, devlet yönetiminde olan kişilerin ilk sırada gelen sorum­luluğudur. Bir öğrencinin en baş görevi devleti yönetmek değildir. Derslerini en iyi şekilde öğrenmektir. Çünkü ilim farzdır. Fakat en başta gelen ilim Allah’ın bizden beklediği kulluk vazifeleridir. Namaz ibadetinden haram yememeye, çocuklarımıza dinimizi öğretmekten yanlış yapan kişilere nezaketle uyarıda bulunmaya kadar&#8230; Bu işi, mesleği, görevi ne olursa olsun herkesin vazifesi­dir. Bunun üstüne edinmemiz gereken ilim ise işimizle, mesleği­mizle, görevimizle ilgili bilgilerdir. Mühendis mühendislik ilmini, bürokrat bürokrasi ilmini, kunduracı kunduracılık ilmini çok iyi bilmelidir. Bunun ötesinde sevdiğimiz ve ilgi duyduğumuz şeyle­rin de bilgisini elde edebiliriz. Şiir, edebiyat, çiçek yetiştirme, sa­natlar, el işleri, dil öğrenme vb&#8230; Bunlar da güzeldir. Bu sıraya ria­yet edersek öğrenmemiz, iş yapmamız, hayat tarzımız Hak ölçüsü üzerine olur. Ve hepsi birbirini tamamlar. Bu sırayı karıştırırsak kulluğumuz da, ahlâkımız da, kişiliğimiz de bozulur.</p>
<p>Elbette toplum içinde yaşayan her insanın diğerleriyle kesişen yönleri vardır. Başkalarının yaptıkları bizi etkiler, bizim yap­tıklarımız da başkalarını&#8230; Fakat biz bu kesişmelerde kendi so­rumluluk dairemizdeki kısımdan ve birbirimizi Hak yolda gü­zelce uyarmaktan sorumluyuz. Meselâ bir öğretmenin öncelikli görevi öğrencilerini öğrettiği alanda en iyi şekilde yetiştirmeye gayret etmektir. Okul müdürünün görevi onda olmadığı için o işlerinden sorumlu değildir. Fakat o okul müdürünün etki, yetki ve sorumluluk halkası bir öğretmenden daha geniştir ve onu da kapsar. Demek ki bizim üzerimize görev olan şeyler etkimiz, yet­kimiz, yetkinliğimiz ve sorumluluğumuz dâhilinde olan işlerdir. Mahşerde Rabbimizin bizden soracağı şeyler de bunlardır. Onun için kul yaptığı her işte mahşer hesabını unutmamalıdır.</p>
<p>Bu söylediklerimizi “bana necilik” olarak anlamamak gerekir. Aksine insan kendi kısıtlı gücünü, emeğini, zamanını kendi ya­pacaklarına ne kadar odaklarsa sistemi etkileme ihtimali o kadar yükselir. Her bir insan kendi işinde mükemmel olmaya gayret ettikçe» kalite yavaş yavaş tepeye ve çevreye doğru yayılır. Aksi de geçerlidir. insanlar sürekli sistemden şikâyet edip kendilerini düzeltmezlerse işler düzelmez. Toplumun durumunu düzeltme­de ilk adım insanın kendini düzeltmesidir.</p>
<p>Bunun için önemli, öncelikli ve birinci derece sorumlu olduğumuz işleri bilmemiz gerekir. Peki bu ayrımı nasıl yapacağız? önce bun- lan iyice öğreneceğiz. Bunun için emek vereceğiz, çabalayacağız, sağlam kaynaklara erişeceğiz. Neyin neden üstün, önemli ve de­ğerli olduğunu öğreneceğiz. Kulluk ölçüsünü bize veren kaynaklar Kur’ân» Sünnet, âlim ve âriflerin bize öğrettikleridir. Ölçü olmadan insanda denge olmaz. Bugün bizim “denge” dediğimiz “muvâzene” kelimesi “vezn” kökünden gelir. Bu ise “ölçü” demektir. Terazinin bir değil iki kefesi vardır. Birine ölçü konur, ötekine ise ölçülecek olan. Ölçme ikisi dengeye geldiğinde tamamlanmış olur. Fakat bu­nun için terazinin sağlıklı çalışıyor olması gerekir. Bizim iki asırdır kalp ve akıl terazimiz bozuk O yüzden ölçümüz de, ölçümümüz de hatalı. Hem kalbimizdeki hem aklımızdaki hem de ikisi arasın­daki dengeyi sağlayamadığımız için ölçüsüz işler, fikirler, eserler üretip duruyoruz. Yolumuz müstakim ama biz yalpalayarak yü­rüyoruz. Yolun dışına düşüp yere serilmemiz an meselesi. Onun için ölçülere hâkim olmamız ve ahlâkımızı ölçü üzerine inşâ etme­miz gerekir. Halkın âdetine değil Hakkın âdetine uymak gerekir. Üzerimize vazife olan birincil işleri tespit etttikten sonra onlara eğilmek, ağırlık vermek, vakit ayırmak gerekir. Dolayısıyla mu­habbetimizi, emeğimizi, dikkatimizi, vaktimizi mahşerde Rabbimizin bize hesap soracağı işlere ve kişilere hasretmeliyiz. Üstü­müze vazife olmayan ikincil işlere o kadar önem, öncelik ve vakit vermemek gerekir.</p>
<p>Kısacası; kulun gerçek gündemi önce kendini, sonra ailesini, sonra çevresini Hak yoluna sevketmektir. Kendimizi düzeltmeden ne aile­mizi ne çevremizi ne ülkemizi ne de dünyayı düzeltebiliriz. Ne dü­şüncemizi ne işimizi ne de yolumuzu düzeltebiliriz. O halde gerçek gündemimiz Allah m ve Resûlünün [sav] bize gösterdiği yolda yürümektir. Hangi işle, meslekle uğraşırsa uğraşsın kulun usûlü budur.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:315-323</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/">Gündem ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gundem-ve-biz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şikayeti Bırak, İşine Bak!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 13:39:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şikâyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şikayet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26343</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu devirde yaşamış bir Allah dostu doktora gider. Doktor so­rar: “Şikâyetiniz nedir efendim?” O büyük zât cevap verir: “Şikâ­yetimiz yoktur, derdimiz vardır.” Bu sözdeki mânâyı kavrayan kulluğunu kavramış demektir. Tabii ki bu, acı tatlı her şeyi Rab- binden bilen râzı olmuş bir kulun sözleridir. Bir de kendimize bakalım. Nereye baksak, neden bahsetsek, nereye gitsek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/">Şikayeti Bırak, İşine Bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23289 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-300x154.jpg" alt="" width="378" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-300x154.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887.jpg 680w" sizes="(max-width: 378px) 100vw, 378px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu devirde yaşamış bir Allah dostu doktora gider. Doktor so­rar: “Şikâyetiniz nedir efendim?” O büyük zât cevap verir: “Şikâ­yetimiz yoktur, derdimiz vardır.” Bu sözdeki mânâyı kavrayan kulluğunu kavramış demektir. Tabii ki bu, acı tatlı her şeyi Rab- binden bilen râzı olmuş bir kulun sözleridir. Bir de kendimize bakalım. Nereye baksak, neden bahsetsek, nereye gitsek ya ken­dimiz şikâyet ediyoruz ya da başkalarının şikâyetini dinliyoruz. Evde şikâyet, sokakta, çarşıda, taziyede, mescidde, okulda şikâ­yet&#8230; Gelirimizin azlığından, arabamızın eskiliğinden, mobilya­mızın demodeliğinden, televizyon kanallarının saçmalığından&#8230; Hayattaki hemen her şey şikâyet konusu.</p>
<p>İş kendimizden çıkıp toplum ölçeğine gelince şikâyetin ölçeği de değişiyor. Eğitim sisteminden, hastanelerden, trafikten, mahke­melerden, ekonomiden şikâyet ediyoruz. Herkes ediyor, her yer­de ediyor. Hatta günlük konuşmalarımız neredeyse tamamen bu şikâyetlerden oluşuyor. Kendimizden şikâyete başlarsak hemen sistemden şikâyete geçiyoruz. Sistemden şikâyet edince de he­men mevzuyu kendimize getiriyoruz.</p>
<p>Şimdi öyle de geçmişte farklı mıydı? Meselâ Fuzûlî divanına ba­kalım. Bakın Fuzûlî’de kaç çeşit şikâyet var? Aşktan, sevgiliden, gönülden, gamdan, ayrılıktan, yalnızlıktan şikâyet&#8230; Bahttan, dünyadan, hâlinden şikâyet. Âhtan bile şikâyet var. Gözyaşın­dan, akıldan, kendisinden, başkasından, halktan şikâyet var. Hatta gözden, saçtan, kandan bile şikâyet var.</p>
<p>Evet, büyük ârif Fuzûlî birçok şeyden şikâyet eder ama dermanın da ne olduğunu çok iyi bilir. Her şikâyetten sonra işi yine Allah’a bağlar. Şu beytine bakalım:</p>
<p><em>Ey dil ki hecre düzmeyib istersin ol mehi </em></p>
<p><em>Şükr et bu hâle yoksa gelir bir belâ sana.</em></p>
<p>Yani: “Ey gönül, ayrılığa dayanamayıp o ay gibi sevgiliye kavuş­mayı dilersin. Hâline şükret yoksa başına bir belâ gelir.”</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed de “Avnî” mahlâsıyla yazdığı bir şiirinde şöyle der:</p>
<p><em>Cevr-i dilber tan-ı düşmen sûz-ı firkat zaf-ı dil </em></p>
<p><em>Türlü türlü derd içün yaratmış Allahım beni.</em></p>
<p>Şunu diyor: “Ne çok derdim yar: Sevgilinin yaptığı eziyetler, düş­manın ayıplaması, ayrılığın acısı, gönlümün zayıflığı. Kısacası Allahım beni türlü dertlere uğratmak için yaratmış.”</p>
<p>“Şikâyet” kelimesi, “yakınmak” anlamına geliyor. Bu ise “yak­mak” fiilinden gelir. “Kendi kendini yakmak” demek. Demek ki “yakınmak” bizim dilimizde “içi beni, dışı seni yakar” deyimin­deki anlama yakın bir şey. Ama bu yanmak aşk ateşiyle yanmak gibi bir şey değil. îçten içe hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, hu­zursuzluk, tatminsizlik duygusu&#8230; İstediğimiz, hak gördüğümüz, ihtiyaç duyduğumuz şeylerden mahrum kalmaktan doğan bir sı­kıntılı hâl&#8230; Kimi için de bir hedeften, bir idealden, bir hayalden uzak kalmaktan doğan hoşnutsuzluk.</p>
<p>Şikâyet sorunlardan edilir. Biz bugün her can sıkıcı, olumsuz şeye “sorun” deyip geçiyoruz. Oysa “mesele, dert, endişe” gibi birçok kelime var. “Dert” kelimesi sözlükte “üzüntü, hastalık, ağrı, sorun, kaygı” anlamlarına geliyor. Farsça kökeninde “elem, keder, hastalık” demek Şikâyet ile irtibatlı pek çok kavram var: Endişe, nedamet, hüsrân, hicrân, kâbus, hafakan, gam, cevr, gussa, teessüf, teessür, ve­him, buhran, mâtem, gaile, melâl, ıztırap, ye’s, efgân, mihnet, kahr, sitem, keder, tasa, kaygı, üzüntü, kasvet, inkisar, hüzün, elem, enduh, kudûret, sıkıntı, dilhûn, cefâ, belâ, düşvâr, âh, zahm, illet, feryâd&#8230;</p>
<p>Dert çok, şikâyet de&#8230;</p>
<p><strong><em>Şikâyetçilik Hastalığı</em></strong></p>
<p>Peki, günümüzde evimizde, sokakta, iş yerinde, okulda, ticarette, siyasette şikâyet edilecek şeyler yok mu? Elbette var. Hem de çok.. Çevremizdeki bu kadar sorunu görmezden mi gelelim? Elbette ha­yır. Ama sorunu görmek bir şeydir, soruna takılıp kalmak ayrı bir şey. Görmek halletmenin yarısıdır. Ama takılmak insanı çaresiz bı­rakır. Şikâyeti dert olarak görüp çözüm aramak bir şeydir, şikâyeti âdet edinmek bambaşka bir şey. Bir sorundan sürekli bahsetmek onun çözümünü kolaylaştırmaz, aksine olduğundan daha da bü­yük gösterir. Hele bizim gibi çok konuşup az iş yapılan bir toplum­da. Daha doğrusu konuşmanın bizatihi iş sayıldığı bir toplumda&#8230;</p>
<p>Memnun olmadığımız pek çok şey var elbette. Kendimizden, ai­lemizden, çevremizden, işimizden, toplumdan, sistemden, dün­yadan kaynaklı o kadar çok mesele var ki şikâyet etmemek elde değil. Ama şikâyet ile beraber ve şikâyetten sonra ne yapıyoruz? Asıl mesele bu. Eğer eğitimden siyasete, sanattan çocukların ter­biyesine kadar şikâyet ettiğimiz birçok konuda hiçbir şey yapma­dan sadece konuşuyorsak burada bir sıkıntı var. Bu şikâyetçilik denen hastalığa giriyor.</p>
<p>Şikâyetçilik en yaygın hastalıklarımızdan birisi. Zamanımızı, ömrümüzü, enerjimizi şikâyetlere harcayıp duruyoruz. Bu şe­kilde toplumun ağıt korosuna katılıyoruz. Çünkü herkes şikâ­yet ediyor. Biz aslında çocukluğumuzdan itibaren evde, okulda, sokakta, çarşıda, işyerinde bir nevi şikâyetçilik eğitimi alıyoruz. Hâlbuki bu boş işe verdiğimiz saatleri kendimizi geliştirmeye, bilmediklerimizi öğrenmeye, eksiklerimizi tamamlamaya harca- saydık bu olumsuz ortamda en azından kendimiz adam olurduk.</p>
<p>Aslında şikâyeçilik, diğer pek çok başka sorunu büyük bir kılıf­tır. En başta kendine düşen işi başkalarına yükleme eğilimi gelir. Eğitimin iyi değil mi? Senin değil, sistemin kabahatidir. Trafikte saçma hareketler yapanlar mı var? Sen doğrusun ama düzen ya­muktur. Sistem, düzen gibi kelimeleri kullanarak üzerimizdeki sorumluluğu da başkalarına atıyoruz. Böylece şikâyet ettiğin ku­surun sende olmasını normal gösterirsin.</p>
<p>Şikâyetçilik, emeksizlik demektir. Konuşup durduğun sorunlar­la ilgili iş yapmak zorunda kalmazsın. Üstüne üstlük bu şekilde senin o meselede kabahatinin olmadığını ispatlarsın. Çünkü bir ayıbı işleyen herhâlde o ayıptan bahsedilmesini istemez. Bu şekilde şikâyetçilik insanın kendini temize çıkarmasının da kestirme bir yoludur. Şikâyet edersen kimse senden onu düzeltmeni istemez.</p>
<p>Şikâyetin imâ ettiği “yandık bittik” mantığı herkesin bir kurtarıcı beklemesinin ön şartıdır. Yani ben bir şey yapmayayım, şikâyet ettiğim kusur bende de var iken başkalarını suçlayayım, sonra da “bizi ancak filanca kurtarır” diyerek yükü başka birisinin sırtına bindireyim. Bu apaçık bir kolaycılık ve bedavacılıktır. Kişi gayret ettiği kadar kuldur. Allah&#8217;ın takdiri içinde binlerinin gelip genel işleri düzeltmesi, kulun kendini düzeltme mecburiyetini boşa çı­karmaz.</p>
<p>Şikâyetçiliğin bir başka önemli sebebi ise boş beklentiler veya tûl-i emeldir. Yani hakkı olmayan, haddi olmayan, gerçek olmayan hevesler ve hayallerle hayatı geçirmek Dünya sonuçta bir sıkın­tı yeridir, bir mihnethâne, bir çilehânedir. Rabbimiz buyuruyor: “Behemehal sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mah­sul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2:155). Dolayısıyla bu dünyada bitmeyen bir rahatlık ve hoşluk aramak abestir. Böyle başlayanlar için hayatın her anı insana batar. Beklentiler ile gerçekler arasında uçurum olunca insanda tatminsizlik ortaya çıkıyor. O zaman da veryansın&#8230; Elindekinin kıymetini bilmeden ötede kurduğu bir hayal ile kıyaslayarak öm­rünü geçirenler asla tatmin olamazlar, mutluluğu bulamazlar.</p>
<p>Şikâyetçilerin çoğu gayretsiz olanlardır. Bunlar hem iş yapmaz­lar, hem sorunları çözmeye çalışmazlar hem de sabırsızlık gös­terirler. Kendileri için hayırlı mı, şerli mi olup olmadığını bil­meden sürekli nefislerinin arzu ettiğini isterler hem de bir an önce olsun isterler. Hâşâ sanki Allah onların emrindeymiş gibi. Uyanık bir kul, Allah’ın o sabırla gayret ettiği müddetçe nimetini artıracağını bilir.</p>
<p>Ebû Hureyre’nin [ra] rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber [sav] buyurdu: “Mümin, sürekli olarak rüzgârın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mümin, devamlı belâlarla baş başadır. Mü- nafıkın misali de çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz?&#8217; (Buhârî). Bir gün Hz. Âişe validemiz [ra] bir omuz örtüsü ile kalın bir peştemal çıkardı ve: “Resûlullah [sav] bu ikisi arasında vefat etti.&#8221; dedi (Buhârî). Hep Resûlullah Efendimiz (sav] ve ashabının hayatının zorluklarından bahsederiz. Ama biz en ufak bir sıkıntıda hemen şikâyete, hatta isyana başlarız.</p>
<p>Demek ki dünya gerçeğini unutmamak lazım. Dertler bu dün­yanın hamurunda vardır. Güzel bir söz var: “Derdin içinden çıkamıyorsan derdi içinden çıkar” diye. Gerçekten Allah derdi adamına göre verir. Dağına göre kar, adamına göre imtihan ve­rir. Bir kere bize verilen sıkıntı bizim hak ettiğimiz sıkıntıdır. Biz de o sıkıntıya tahammül ederek, sabrederek, gayretle üstesinden gelmeye çalışarak kulluğumuzu çoğaltırız. Allah’a yakınlaşırız. Dert aynı zamanda Allah’ı hatırlatıcıdır. Dertler olmasa Allah’ı zor hatırlarız. Dua, niyâz aklımıza bile gelmez. O yüzden aslında dertler insanın öğretmenidir. Şükrü, sabrı ve sebatı öğretirler.</p>
<p>Bir gün şeker hastası birisi bir dükkâna gitmiş. Orada esnafla soh­bet ederken şeker hastası olduğunu söylemiş. Esnaf: “Aa, çok kötü bir hastalık.” deyince o kimse: “Öyle deme abi. Hastalığı da veren Allah’tır. Allah’ın verdiği şey kötü olmaz. Aksine her hastalık in­sanın bir eksiğini gidermek üzere verilir. Meselâ ben şeker hastası olmadan evvel çok sabırsızdım. Ama bu hastalık sabır gerektirdi­ği için ben de yavaş yavaş sabrı öğrendim.” demiş. Doğru sözdür.</p>
<p>Dünyada insan ancak çile çekerek olgunlaşabilir. Hep söylerim: “Dertli insan iyi insandır.” Ama neyin derdi? “Niye zengin deği­lim, meşhur, makâmlı, güçlü değilim” diyerek dertlenen değil. “Ben niye hâlâ iyi bir kul olamadım, hâlâ çok eksiğim var.” diye kendini sigaya çeken insan&#8230; Tarihte büyük adam dediklerimiz hep çile çekmiş adamlardır. Çile tarlayı süren saban gibidir. O tarla sürüldükten sonra gayret tohumu ekilirse Allah oraya bere­ket ve rahmet verir.</p>
<p>Dertsiz bir insan yoktur. Arayan boşuna arar. Eski zamanlarda bir sultan hastalanmış. Ölecek raddeye gelmiş. Hikmet ehli, “Dertsiz bir adamın gömleğini getirip sultana giydirin. Ancak böylece bu hastalıktan kurtulabilir?* demişler. Onun üzerine padişahın adam­ları bütün memleketi gezmişler, aramışlar, sormuşlar ama dertsiz bir insan bulamamışlar. En son bir ağacın altında neşeyle kaval çalan bir çoban görmüşler. “Bu adam dertsiz birine benziyor” deyip yanma gitmişler. Sormuşlar: “Hiç derdin var mı?” Çoban: “Yok, Allah’a şükür” demiş. Onun üzerine padişahın adamları se­vinmişler. “Hadi o zaman çıkar da gömleğini bize ver” demişler. Çoban: “Benim gömleğim yok ki. Hiç de olmadı” demiş.</p>
<p>Demek ki dünya dert, sıkıntı, çile yeridir. Hep rahatlık aramak boşunadır. Elindekiyle, takdir edilenle mutlu olmayı bilmek ge­rekir. <em>“Elhamdülillah ala külli hâl”</em> yani “her halde Allah’a ham- dolsun” demeyi öğrenmek gerekir.</p>
<p>Şikâyetçilikte tehlikeli başka bir yön var. Sürekli şikâyet eden kişi başma gelenlerin, elinde olanların, yaşadıklarının sonuçta Rab- bimizin takdirinin sonucu olduğunu unutmuştur. Oysa Allah’ın hayrı ve şerri verdiğini, hepsinde bizimle ilgili hayırlı bir yön olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden veliler şikâyet değil şükür insanlarıdır. Belâya da şükrederler çünkü beterin beteri, imtihanın imtihanı vardır. Her mihnet, her sıkıntı onları uçuru­mun kenarından çekip alan bir iptir. Allah’ın ipidir. Yunus Emre bunu ne güzel ifade etmiş:</p>
<blockquote><p><em>Câna cefâ kıl ya vefa</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ya derd gönder ya deva</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Hoştur bana senden gelen</em></p>
<p><em>Ya hilat ü yâhûd kefen</em></p>
<p><em>Ya tâze gül, yâhûd diken</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Gelse celâlinden cefâ</em></p>
<p><em>Yâhûd cemâlinden vefâ</em></p>
<p><em>İkisi de câna safâ</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ger bağ u ger bostân ola</em></p>
<p><em>Ger bend ü ger zindân ola</em></p>
<p><em>Ger vasi ü ger hicrân ola</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ey pâdişâh-ı lemyezel</em></p>
<p><em>Zât-ı ebed, Hayy-ı ezel</em></p>
<p><em>Ey lütfü bol, kahrı güzel</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ağlatırsın zarı zârı</em></p>
<p><em>Verirsen cennet ü huri</em></p>
<p><em>Lâyık görür isen nârı </em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş. </em></p>
<p><em>Gerek ağlat, gerek güldür </em></p>
<p><em>Gerek yaşat, gerek öldür </em></p>
<p><em>Âşık Yûnus Sana kuldur </em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p></blockquote>
<p>Şikâyetçiliğin bir sebebi de sabırsızlıktır. Sabır, zaman ile ilgili bir kavram. Arzu ettiğin ile elde ettiğin arasındaki mesafedir. Bu arayı, beklemeyi, ummayı Allah’a bağlayan sabretmiş olur. Sabır Allah’tan başkası için yapılan bekleme değildir. Çıkarı için, nefsi için sabreden olmaz mı? Vardır, hem de çoktur ama bunun o kişiye ne dünyada ne de âhirette bir faydası olmaz. Kişi ancak Allah için çile çeker, sabreder. Ama unutmayalım ki sabır sebat ile beraberdir.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz [sav] buyurdu: “Sabır ışıktır.” Demek ki sı­kıntılı anların karanlığına aydınlığı getiren sabırdır. Üç çeşit sa­bır vardır: Allah’a taatte sabretmek, Allah’ın yasakladığı şeyleri işlememekte sabretmek, musibetlere sabretmek&#8230;</p>
<p>Elindekiyle yetinmeme, yani kanaatsizlik şikâyetçiliğin başka bir sebebidir. Hâlbuki kanaat en büyük hazinedir. Eldekinin kıyme­tini bilmeyen elindekini de kaybeder. Dünya yoklukla ve varlıkla imtihan edildiğimiz yerdir. Çalışıp çabalayıp elde ettiğimiz şey bizim hakkımızdır. Bununla yetinmeyip, hep fazlasını, hem ço­ğunu istemek şımarıklıktır. Böylesinin sonu zarar ve ziyandır.</p>
<p>Dolayısıyla şikâyetçiliğin bir sebebi de rızasızlıktır. Allah’a ka­naat etmemek, O’na yaslanmamak, güvenmemektir. Allah’ın rızasının önşartı ise kulun O’na olan rızasıdır. Kul Rabbimizin acı tatlı verdiklerine “eyvallah” deyip yine Rabbine şükür ve sabır ile sığınırsa Rabbimiz ondan râzı olur. Râzı olduğu kullar ise insan­lar arasında yüceltilir.</p>
<p>Rızâ olmayınca şükür olur mu? Şükür olmayınca rıza olur mu? Ne hamd ne de şükür şikâyetçilikle bağdaşmaz. Sadece gözünün gördüğünü düşünen birisi bile sonsuz şükreder. Bunun üstüne insanın geçici heveslerini durmaksızın şımarık bir çocuk gibi isteyip durması şükürsüzlüktür. Önce Rabbinin verdiklerine te­şekkür etmelidir. Her anında, hâlinde Allah’a şükreden kişi şikâ­yete vakit bulamaz.</p>
<p>Biraz düşünürsek şikâyetçiliğin bir sebebinin de kibir olduğunu anlanz. Kişinin kendi dışındaki herkes ve her şey ile ilgili sızlan­ması, aslında “ben daha yücelere, iyilere lâyıkım” duygusunun bir eseridir. Diğer insanları, elindekileri, başma gelenleri yetersiz ve küçük görmek tekebbür olur. Bunun şifâsı da elbette tevbe etmek ve ne kadar âciz olduğunu unutmamaktır. İnsan gözüyle bile göremeyeceği kadar küçük bir varlık olan virüsün kendini öldürebileceğini hatırlarsa acziyetini iyi anlar.</p>
<p><strong><em>Şikâyetçilik Ne İşe Yarar?</em></strong></p>
<p>Şikâyeti iş edinen insanda olumsuz düşünceler çoğalır. Sorunu çözecek şevkini, enerjisini kendi eliyle bitirir. Motivasyonu dü­şer, iş yapacak gücü kalmaz. Fakat eleştiri, tahkik, tartışma ayrı­dır. Bunlar işe yönelik fiillerdir. Şikâyet ise iş ve teşebbüs gerek­tirmeyen lâkırdılardır. Çözüme doğru yürümek varken sürekli yakınmak ne doğru, ne de verimli bir davranıştır.</p>
<p>Şikâyetçilik insanda sorunu çözme gücü bırakmaz. Yapılan araş­tırmalara göre olumsuzluklara odaklanmış beyin, olumlu algılan da engellemeye başlıyor. Böyle bir zihin yapısını değiştirmek çok zor oluyor. O yüzden en güzeli en baştan, en genç günlerimizden başlayarak sorunları görmek, onları tanımlamak ama kendi eli­mizde çözümü olanlara odaklanıp, geri kalanlarına takılmamak&#8230;</p>
<p>Bunun için arkadaşlık yaptıklarımıza da dikkat etmek gerekiyor. Çünkü yine araştırmalara göre yanımızdaki insanlar her şeyden şikâyet ediyor ve olumsuz duygularını dile getiriyorsa biz de o yönde etkileniyoruz.</p>
<p>Şikâyet etmek bedeni de olumsuz etkiliyor. Çünkü beyinde olumsuz düşünceler doğduğunda bağışıklık sistemi zayıflıyor ve beden tüm hastalık ve enfeksiyonlara açık hale geliyor. Yine kan basıncı, kolesterol ve kalp krizi riskinde de artış ihtimali ortaya çıkıyor. Çünkü olumsuzluğa takılıp kalmak stresi doğuruyor ve stres hem bedeni hem de ruhu çok kötü etkiliyor. Stres bildiği­niz gibi “baskı” demek Müzmin yani sürekli stres, kortizol adlı bir hormon salgılanmasına yol açıyor. Bu hormon beynin hipo- kampüsünün üzerini bir asit gibi kaplıyor. Hipokampüs insanın görsel mekânsal hafızasını barındıran, yani olayları yerli yerinde değerlendiresine imkân veren merkez. Bu merkez kortizol ile felç olunca insanın çözüm yolları tasavvur etmesi engellenmiş olu­yor. Kısacası şikâyet çözümsüzlüğü doğuruyor.</p>
<p>Araştırmalara göre her insanın bir şikâyet eşiği var. Aynı olum­suz durum karşısında kimi dillerini tutup şikâyet etmezken, ki­misi hemen şikâyete başlıyor. Bu eşik, kişinin o durumu ne kadar kontrol edebileceği algısına dayanıyor. Eğer şikâyet işe yaraya­caksa hemen yapılıyor. Meselâ bir eşyanız uçakta kaybolduysa hemen havayolu ofisine gidip form dolduruyorsunuz. Çünkü bu şekilde sorunun giderileceğine dair inancınız yüksek&#8230; Demek ki şikâyet etmeyenler de iki çeşit: gerçekten sabredenler ve şikâye­tinden sonuç alamayacağından emin olanlar&#8230;</p>
<p>Dinimizde “şikâyet” diye bir amel yoktur. Aksine Rabbimiz ve Resûlullah Efendimiz [sav] rızayı, sabrı, sebatı, çalışmayı, olum­suzluklara, rahatsızlıklara karşı gayretiyle ve niyaziyle Allah’tan çare aramayı emreder. Rabbimiz ana babamıza bakarken “öf!” bile demememiz gerektiğini bize bildiriyor. Yakınmak, kahret­mek, suçlamak hoş şeyler değil. Hele bu sitem ve kahır hâşâ Rab- bimize, takdirine, kaderimize yönelirse&#8230; Çünkü Allah a inan­dığımız anda her şeyin O’nun elinde olduğunu, her şeyi ve her olayı O’nun yarattığım kabul etmiş oluyoruz.</p>
<p>Başımıza gelen kötü veya sevimsiz bir şey bir insan eliyle olmuş olabilir. Bize birileri zulmetmiş, haksızlık yapmış, soymuş, yalan söylemiş, aldatmış, ihanet etmiş olabilir. Bu, o insanın o işte nef­sine yenik düştüğünü gösterir. Çünkü kötülüklerin kaynağı insa­nın nefsidir. Onun nefsi varsa benim de nefsim var. Ama onun nefsinin ortaya çıkardığı bu iş, beni yaraladı. O hâlde suçlu kim? Elbette bana bu zararı veren insan. Ama ona kahretmektense, önce ben neden aldandım ona bakmak gerekir. Beni aldatan da neftimdir. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki onun bu kö­tülüğü yapmasına müsaade eden Allah’tır. O hâlde bu iş de her şey gibi takdirin içindedir. Ama benim kendimi korumam da, aldanmamam da, tedbîr almam da takdirin içindedir. O zaman başkasından bir şikâyet edersek, kendimizden bin etmeliyiz.</p>
<p>Başkalarının kötü fiillerine kızmak, onlara lânet etmek, kah­retmek onları düzeltmez. Hatta şikâyetle gıybete de düşebiliriz. Oysa dertleşmek ayrı, gıybet ayrıdır. Elbette topluma mâl olmuş kişiler, hele kötü işleriyle insanlara zarar veriyorsa onlardan şikâyet edebiliriz. Ama bir insandan her şikâyetimizin sonuna en azından “Allah ıslah etsin” veya “Allah hidâyet versin” duasım da eklesek iyi olur.</p>
<p>İnsan kendini düzeltemezken başkasını hem de şikâyet ederek nasıl düzeltebilir? Hele şikâyetimizi, gördüğümüz yanlışı ona söylemiyorsak&#8230; Maalesef gördüğümüz yanlışları düzeltmede edebimiz yok. İnsanları herkesin ortasında, aşırı sözler söyle­yerek, suçlayarak eleştirdiğimizde nefisleri hemen kendini ko­rumaya geçer. Oysa insanlara emr-i mâruf yapmanın ilk şartı gönüllerini kollamaktır. Güzelce, alttan alarak, baş başa kalınca konuştuğumuzda sözlerimiz ve uyarılarımız daha etkili olur.</p>
<p>Belki karşımızdakinin nefsini düzeltemeyiz ama kendi nefsimiz­le uğraşıp daha iyi bir insan olabiliriz. Bunu bir âdet hâline ge­tirirsek her başımıza gelen olumsuz hâlden bir ibret ve çözmek için bir gayret çıkar. Kaldı ki, haksızlığa haksızlıkla, kötülüğe kö­tülükle cevap vermek caiz olmadığı için sabır ve sebatla Allahu Teâla yı yanımıza alırız. Çünkü Rabbimiz sabredenlerle beraber­dir. Bu haksızlığa sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Ama şer işte mücadele ile» hayırlı işte de şükürle tevekkül etmek gerekir.</p>
<p>Fuzûlî’nin dediği gibi:</p>
<p><em>Felek devr etmeği ahvâline vâkıf olan ârif</em></p>
<p><em>Tarîk-i sabr u teslim ü tevekkül ihtiyâr eyler.</em></p>
<p>Yani, &#8220;Feleğin devretmesindeki ahvâle vâkıf olan ârif kişi; sabır, teslimiyet ve tevekkül yolunu ihtiyar eder.</p>
<p>Hele insanın, nefsini tanımış ve kendini düzelterek doğrulmuş olan bir mürşidi varsa o zaman sabrı, tevekkülü ve teslimiyeti öğ­renmesi daha da kolay olur. Yine Fuzûlî’nin bir nihâisine bakalım:</p>
<p><em>Ey sâlik-ı râh-ı Hak sana kat’-ı tarîk</em></p>
<p><em>Düşvârdır olmazsa refikin tevfik</em></p>
<p><em>Tut dâmen-i mürşîd-i tevekkül ki sana</em></p>
<p><em>Maksûd müyesser ola tevfik refik.</em></p>
<p>Ne diyor? “Ey Hak yoluna giren sâlik. Allah’ın tevfîki sana yar­dımcı olmazsa tuttuğun yol zorluklarla dolar. Tevekkül mürşi­dinin eteğinden tut ki, maksadına ulaşman için Allah’ın tevfîki sana yardımcı olsun.”</p>
<p><strong><em>Çare Ne?</em></strong></p>
<p>Unutmayalım ki çare de, dert gibi kendimizden başlıyor. Kendi başımıza bulabileceğimiz bazı hâl çarelerini sıralayalım&#8230;</p>
<p>Şikâyeti bırak, şükre bak. Mevlânâ Hazretlerinin <em>Mesnevi</em> sinin ilk beyti bize üzerinde durup kendimize örnek alacağımız bir usûlü de hatırlatıyor:</p>
<p><em>Dinle neyden ki hikâyet etmekte</em></p>
<p><em>Ayrılıklardan şikâyet etmekte.</em></p>
<p>Burada şikâyet ve hikâyet arasında bir ilişki var. Kişi derdinden şikâyet eder ama mutlaka çözüm bulması, yani hikâyet etmesi de gerekir. Tek başına şikâyetin bir faydası yoktur. Kişinin faydasız ve boş işlerden uzak durması gerekir.</p>
<p>İnsanın yıkıcı şikâyetçilikten kurtulması için deniz gibi engin olması lazım. Yani geleni Hakk’tan bilmek, aceleyle tepki ver- inekten kaçınmak, her şeyin bir yerinin olduğunu bilmek, bir çarenin olacağını unutmamak&#8230; Kısacası “bu da geçer yâ Hû!” diyebilmek.</p>
<p>Yine, insanın sürekli kendindekileri eksikleri tamamlamaya gay­ret etmesi gerekir. Dünya sorunla dolsa, yansa bile kulun işi de­ğişmez. Yapması gerekenler değişmez. Meselâ son nefese kadar ilmini hep artırması lazım. Yaptığı mesleğin, işin hep daha iyi­sini yapması lazım. Bildiğini insanlara aktarması lazım. Bunun kolaylaştığı, zorlaştığı yerler ve zamanlar ve şartlar olabilir ama görevin kendisi değişmez.</p>
<p>Dert kelimesinin zıddı derman. Peki, “şikâyet”in zıddı ne? O da “şükür.” Şükür, kişinin kendisine yapılan bir iyiliği bilip sahibini övmesidir. Bir de “hamd” var. Hamd ise o anda bir iylik görmese bile bir kimsenin mutlak mânâda lütufkârlığını ve iyilikseverli­ğini övmesidir. Allah’a şükrederiz zira Allah bize nimetler ve lü- tuflar vermiştir. Allah’a hamdederiz zira Allahu Teâlâ biz bilsek de bilmesek de sonsuz lütuflar verendir. Bunun için insanlara hamdedilmez ama şükredilir, yani teşekkür edilir. Çünkü insa­nın iyiliğine verilecek cevap ona teşekkürdür.</p>
<p>Rabbimizin el-Hâmid ism-i şerifi vardır. “Hamdedilen” demek­tir. Aynı zamanda eş-Şekûr ism-i şerifi vardır. “Çokça şükreden” demektir. Kul şükreder ama Rabbimiz neden şükrediyor? Kulla­rın O’na yaptıkları şükre lütuf ve mağfiret ile cevap verdiği için O da kullara teşekkür etmiş oluyor. Çünkü “şükür” esas itibariyle bir iyi davranışa verilen cevap demektir. Buradan da anlıyoruz ki “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî). Bu hadis-i şerifi duyanımız çoktur. Ama günlük hayatta bu em­rin gereğini yapan, bu sünneti yaşatan kaç kişi var? Maalesef toplumumuzda kabalık güç, nezaket zaaf sayıldığı için dindar görünümlü olanlarımızda bile teşekkür nadir görülen bir şeydir. Oysa en ufak bir iyi davranışta insanlara teşekkür etmeyi bilmeli ve evlatlarımıza öğretmeliyiz. Birisi size yol verdi, teşekkür et. Birisi konuşurken size söz verdi, teşekkür et. Bir dükkândan bir şey aldınız, satıcıya teşekkür et. Birisine bir şey sattınız, teşekkür et. Birisinden bir şey öğrendiniz, teşekkür et.</p>
<p>O hâlde Allah’a hamdin içinde O’nu övmek, şükür, rıza, muhab­bet ve tâzim yani hürmet vardır. Peki hamd ile şikâyetin ilişkisi ne? Şikâyet kişinin olumsuz gördüğü olaylardan, fiillerden, sahip olduğu veya olmadıklarından dolayı dile getirdiği hoşnutsuzluk­tur. Şikâyet eden bu hâliyle Allah’a hamdden uzak kalır. Çünkü hâşâ Allah’ın her istediğini vermesi gerektiği gibi bir imâ demek­tir bu&#8230; Bu şikâyetin içinde hamdin içinde olan övgü, şükür, rıza, muhabbet ve tâzim var mı? Pek yok. Hâlbuki hamd, Allah kulun istediğini verse de vermese de Rabbimizin en büyük hakkıdır. Sadece bizi var ettiği, insan olarak yarattığı, iman ile şereflen­dirdiği ve Resûlullah Efendimizin [sav] ümmetine kattığı için bile olsa ve başka hiçbir nimeti olmasa bile Rabbimize sonsuz hamd gerekir. Bunun için namazlarda okuduğumuz Fâtiha-i şerife <em>“el-hamdü li’llah”</em> yani “hamd yalnızca Allah”a mahsustur” diye başlar. Ardınca gelen âyetlerinde de bu hamdi neden etmemiz gerektiği teker teker bize öğretilir.</p>
<p>Şükür kulluğun nişânesidir. Şükür nimeti çoğaltır: “Hani rab- biniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” (İbrahim, 14:7)</p>
<p>“Beterin beteri vardır” deriz. Çok doğrudur. Özellikle mevcut hâline şükretmeyen için daha büyük imtihanlar gelebilir. Yine Fuzûlî’den öğüdü alalım:</p>
<p><em>Cüzi hasâret ile melûl olma, şükr kıl</em></p>
<p><em>Yeğ hâk-i dergehinefedâ böyle sâd hezâr.</em></p>
<p>Ne diyor? “Küçük bir sarsıntıyla hemen üzülme. Buna da şükret. Böyle yüz binlerce sıkıntı senin dergâhının toprağına fedâdır.”</p>
<p>Şikâyeti en aza indir. Kâr etmeyeceğini, aksine zarar edeceği­ni bildiğin şeylere nasıl paranı yatırmıyorsan, sonucu olmayan şikâyetlere ne duygunu ne düşünceni ne de zamanını harca. Böyle bir sızlanmaya başladığın anda hemen kendine susma­yı öğütle, önce şükretmen gereken onca nimeti hatırla. Sonra da o şikâyet ettiğin derdin çözümü senin elinde değilse, kendi elinde olana odaklan. Onları çözmek için ne gerekiyorsa sabırla günbegün gereken donanımı elde et. Bilgi gerekiyorsa bilgi­lenmeye, ilgi gerekiyorsa ilgilenmeye vakit ver. Buna alışırsan, bir süre sonra bir bakarsın ki toplumda şikâyet edilen şey sende azalmıştır. Meselâ toplumda kabalık yaygınsa sende azalmıştır. Bilgisizlik yaygınsa sende azalmıştır. Yine söz gelimi “bize tarihi­mizi öğretmediler” diye sızlanıp duracağına kendi imkânlarınla tarihimizi öğrenmeye başla. Birkaç yıl sonra bir bakarsın belirli bir seviyeye gelmişsin. En azından hiç bilmediğin zamana göre çok daha ileriye gitmişsin.</p>
<p><strong><em>Sürekli şikâyet edenlerden uzak dur.</em></strong> Üç çeşit şikâyetçi insan tipi var. Birincisi ne olursa olsun sürekli şikâyet edenler. Bunlar dur­madan sorunlardan bahseder, sorunu çözmeye dair her girişimi de küçümserler. İkincisi, yakınanlardır. Bunlar içlerindeki sıkın­tıyı konuşarak, sağa sola koşup dert yanarak boşaltırlar. Kızgın­lıklarını, hayal kırıklıklarını başka insanların dikkatini çekerek azaltmaya çalışırlar. İlgi ve yakınlık beklerler. Ama kendilerine yapılan tavsiye ve nasihatlere de pek kulak asmazlar. Bunların derdi çözüm aramak değildir, sadece mutsuzluklarının onaylan­masıdır. Üçüncü tür şikâyetçiler ise çözüme odaklı şikâyetçiler­dir. Bunlar şikâyet ederler ama bir yandan da çözüm yolları arar­lar. Maalesef bu tür insanlar bütün şikâyet edenlerin toplamının dörtte biri bile değildir.</p>
<p>Hem kronik şikâyetçiler hem de yakınanlar maalesef kendilerin­deki olumsuz duyguları çevrelerindeki insanlara da bulaştırıyor­lar. Şevk kırmada bir numaralar. İşte asıl uzak durmak gereken bu iki tip insandır. Aslında şikâyeti alışkanlık hâline getirenler bir süre sonra yakınacak insan da bulamıyorlar. Çünkü artık <u>insanlar</u> sürekli olumsuzluk saçan bu insanları görünce çekinip kaçıyorlar. Arkadaşları terk ediyor, eşleri bunalıyor, akrabaları görüşmemeye başlıyor.</p>
<p>Araştırmalara göre şikâyet edenler ve şikâyet dinleyen <u>insanlar </u>daha olumsuz bir ruh hâline giriyorlar. Mutlu insanlar daha az şikâyet ediyorlar. Bu insanlar aynı zamanda sorunlara karşı daha duyarlı olan insanlar oluyor. Çünkü içlerindeki güç ve şevk onla­rı yakınmaktan uzaklaştırıp çözüme doğru sevk ediyor.</p>
<p><strong><em>Sorunları ve sorumlulukları önceliktendir.</em></strong> Şikâyetçilik hastalı­ğından kurtulmanın önemli bir adımı kendi sorumluluk alanla­rımızı iyi belirlemektir. Memleketteki eğitim sorununu şikâyet ederek çözemezsin. Hatta Millî Eğitim Bakanı olsan bile tek ba­şına çözemezsin. Çünkü her bir sorun birçok başka sorun ile iç içedir. O hâlde ne yapmalı? Memleketin eğitim sorunundan sen sorumlu değilsin. Sen kendi eğitim sorunundan sorumlusun. O hâlde çare yollarını da buna göre belirleyecesin. Sistemle kesiş­tiğin yerlerde en az zarar ve en fazla yarar almaya bakacaksın. Kendi başına da yapacağın şeyleri düşünüp, onları hâl yoluna koyacaksın.</p>
<p>Elbette “toplumdan bana ne?” diyemeyiz. Hem kişisel hem de toplumsal görevlerimiz var. Zaten kişisel sorunlar ile toplum­sal sorunlar da iç içedir. Ama sorunlardan doğrudan sorumlu olanları iyice belirle. Müslümanlara dünyanın pek çok yerinde yapılan katliamlara sen tek başına gidip son veremezsin. Ama katliam yapanlara karşı mazlumlara bağış yaparak, paran yoksa da kalben destek verebilirsin. En azından zâlimden nefret eder, mazluma merhamet edersin.</p>
<p>Dünyadaki sorunlar senden sorulmayacak ama o sorunların sana isabet eden miktarı kadarı senden sorulacak. Bu miktara göre dertlen ve derman ara.</p>
<p>Sorumluluk hattını iyi çizersen iş yapma hattın da belli olur. Âhiretteki sorumlu tutulacağın işler dünyada en önemli işlerin­dir. Kısacası mahşerde sana sorulmayacak işlere en çok emeğini, enerjini, kafanı harcama. Sana senden sorulacak işlere öncelik ver. Bu diğer işlere boş ver demek değildir. Ama onları daha alt sıralara koy.</p>
<p>Önceliklendirme yapabilmen için mahşerde bizzat sorumlu tutu­lacağın işleri ve konuları bilmem gerekir. Bunları bilmek için ise Allah’ın ve Resûlullah Efendimizin [sav] murâdını ve emirlerini iyi bilmek gerekir. Yani farz, vâcip, sünnet, mekruh ve müstehapları iyi öğreneceksin. İlkin farzlara öncelik vereceksin, sonra vâcip, sonra sünnet, sonra da müstehaplara&#8230; Bu sıralama aynı zamanda üzerine düşen işlerin de öncelik sırasıdır. Bu sıralamayı bilmeyen işleri birbirine karıştırır. Hem dünya hem de âhiret işlerini&#8230;</p>
<p>Burada bir arkadaşımın bizzat yaşadığı bir olayı anlatayım. 701i yıllardaki iç kargaşa sıralarında içinde o arkadaşımın da olduğu bir grup gençlik önderi vardı. Gittikleri her yerde hürmet gör­mekteydiler. Bir gün bunlar Seyyid Muhammed Râşid el-Hü- seynt Hazretlerini [ks] ziyarete giderler. Seydâ Hazretleri onlara ne ile meşgul olduklarını sorar. Onlar da memleketi komünist yapmaya çalışanlarla cihad ettiklerini söylerler. Seydâ Hazretleri onlara namaz kılıp kılmadıklarını sorar. Gençler şaşırırlar, zira kendilerini cihad gibi büyük bir işin başında görürken onlara namazın sorulması gariplerine gider. “Bazımız kılıyor, bazımız kılmıyor” derler. Seydâ Hazretleri: “Allah râzı olsun. İnsan daha Allah’ın ilk emri olan namazı kılmıyorsa nasıl cihad edebilir?” diye sorar. Bu soru üzerine arkadaşım ve bir kısmı silkinip ken­dilerine gelirler. Hemen o mübârek veliye intisab ederler.</p>
<p><strong><em>Başkasında şikâyet ettiğin şey sende var mı, ona bak.</em></strong> Her so­runda topu hemen soyut, görünmez bir “sistem”e atmayalım. Şunu bilelim ki en büyük sistem kendimiziz. Eğer işimizi iyi ya­pıyorsak “sistem”in düzelmesine katkı yapıyoruz demektir.</p>
<p>Sen kendini düzeltirsen âlem de düzelir. Çevrende, toplumda gördüğün yanlışı, şikâyet ettiğin şeyleri bari sen yapma. Çocuk­larına, çevrene öğret, onlar da yapmasm. Ancak bu şekilde bir iki nesil içinde şikâyet ettiğimiz konularda düzelmeler olur. O zaman eleştirmeye de hakkın olur. Ama eleştirmeden önce işinle örnek olmalısın. Meselâ kendi dükkânında müşteriye kaba davranıyor­sun. Sana gittiğin bir dükkânda öyle davransalar ne dersin? Mev- lânâ Hazretleri der ki: “Karşındaki insanın kusurunu gördüysen onu kınama. Zira o kusur sende olmasaydı onu başkasında göre­mezdin.” Evet, “ele verir talimi, kendi yutar salkımı” sözü en çok korkmamız gereken şeydir. Bende olan eksikleri en iyi ben bilirim. Başkasının gördüğüm bir eksiğini çekiştirip duracağıma, içimdeki binlerce eksikten birkaçını düzeltmeye bakayım.</p>
<p>Farkını işte göster, lâfta değil. Bir arkadaşımın İstanbul’da doğ­muş büyümüş yaşlı bir annesi var. Kadıncağız gençken bir gün annesiyle beraber manifaturacıya gitmişler. Adam kasada so­murtkan oturuyormuş. Ona raftaki bir top kumaşı göstermişler: “Affedersiniz, şu kumaşa bir bakabilir miyiz?” Esnaf yerinden hiç kalkmadan: “Hanım, alacaksan indireyim, yoksa bana bo­şuna zahmet çektirmeyin” demiş. Oradan çıkmışlar, bu kez bir Musevi manifaturacıya girmişler. Adam onları güler yüzle bu­yur etmiş. Beş on top kumaşı indirmesini rica etmişler. Adam her seferinde “hay hay” diyerek kumaşları indirip onlara göster­miş. Sonunda hiçbirini beğenmemişler. Musevi esnafa: “Kusura bakmayın size de zahmet verdik.” deyince adam ne cevap vermiş biliyor musunuz? “Ne zahmeti efendim. Sayenizde kumaşların tozunu almış olduk!”</p>
<p><em>Halkın değil, Hakk’ın takdirine bak&#8230;</em> Şikâyetten kurtulmanın bir yolu da takdir veya tenkide bakmadan, bıkmadan usanma­dan iyi ve doğru olan davranışa devam etmektir. Kimse sana selâm vermiyor mu, sen yine selâm vermeye devam et. Kimse senin çok çalışmanı takdir etmese de işleri salma. Daha çok çalış. Zira bunları Allah için yapıyorsun. Sevabı da ecri de sana kuvveti verecek de O’dur. Bunu unutmazsan kulların teşekkürüne muh­taç hissetmezsin.</p>
<p>“Benim değerimi bilmediler” türünden boş şikâyetleri de bıra­kalım. Kişinin değeri görmezden gelinince yok olmaz. Zaten yüksek makâm, yüksek maaş bir kişinin değerini göstermez. Her yaptığını Allah için yapan kişi, insanların takdirinden de, tek­dirinden de etkilenmez. Biz Allah’ın râzı olacağı şekilde işimi­zi yapmaya bakalım. Allah için yapılan hiçbir iş zâyi olmaz. Biz halkın değil, Hakkın takdirini kazanmaya bakalım. Dünyada da, âhirette de işe yarayacak budur.</p>
<p>Bizde iş yapmak dindarlığın dışında görülür maalesef. Oysa ki­şinin ahlâkı asıl ticaretinde, siyasetinde, insan ilişkilerinde, işin- de-gücünde belli olur.</p>
<p><em>Duayı unutma.</em> Hangi dertten sıkılırsan sıkıl, hangi çareyi arar­san ara Rabbinin yardımı dile. O dertleri ve dermanı veren Mev- lâmızı unutma. Dua bir aksesuar değildir. Her şeydir. Kulluğun kendisidir. Sadece sözle değil amelle de dua edilir. Rabbimiz buyurur: “De ki: ‘Kulluğunuz ve niyâzınız olmasa Allah size ne diye değer versin?’” (Furkan, 25:77). Dua ile Rabbimizi yanımıza alırız. Böyle bir güç bizim olunca karşımızda hangi insan, hangi sorun durabilir ki?</p>
<p>Başımıza gelenler Hakk’ın takdiridir. Ama musibetler bizim hak ettiğimiz ve Hakk’tan geldiğini unutmayıp O’na iltica edersek bizi temizleyecek şeylerdir. Takdiri unutma, takdirin içinde ted­bîre bak..</p>
<p>Evet, hayatımızda ve dünyada şikâyet edilecek çok şey var. Ama gelin şu şikâyet hastalığımızı bırakalım. Şikâyet ederek şu sınırlı ömrümüzü harcamayalım, içimizi karartmayalım, iş yapma şev­kimizi kırmayalım. Şikâyete değil, işimize bakalım. Kendimizi, bilgimizi, ahlâkımızı ve işimizi düzeltelim. Bugünümüz dünden iyi olsun. Bugün yaptığımız iş dünkünden daha iyi, daha güzel olsun. Zira kulun vazifesi iyi niyet ve iyi gayrettir. Gerisi her şey gibi Allah’a aittir.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:234-251</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/">Şikayeti Bırak, İşine Bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aldanmak ve Aldatmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aldanmak-ve-aldatmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aldanmak-ve-aldatmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 12:17:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aldanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Aldatmak]]></category>
		<category><![CDATA[Menfaat]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26342</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir gün Resûlullah [sav] pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırdı, parmakları ıslandı. Bunun üzeri­ne satıcıya, “Ey zahireci! Bu ıslaklık nedir?” buyurdu. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı” dedi. Resûl-i Ekrem: “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa, bizden değildir.” buyurdu (Müslim). Mümin ne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aldanmak-ve-aldatmak/">Aldanmak ve Aldatmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="326" height="217" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir gün Resûlullah [sav] pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırdı, parmakları ıslandı. Bunun üzeri­ne satıcıya, “Ey zahireci! Bu ıslaklık nedir?” buyurdu. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı” dedi. Resûl-i Ekrem: “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa, bizden değildir.” buyurdu (Müslim).</p>
<p>Mümin ne aldanır ne aldatır. Resûlullah Efendimiz [sav] öyle buyurmuştur: “Bize silah çeken bizden değildir. Bize hile ya­pıp aldatan da bizden değildir.” (Müslim). Bu açık emre rağmen maalesef hem aldanıyor hem de aldatıyoruz. Sadece başkalarını aldatmıyoruz, kendimizi de aldatıyoruz. Sürekli siyasetteki, ti­caretteki, okuldaki, sokaktaki, evdeki, işyerindeki yalandan do­landan, sahtekârlıktan, hilekârlıktan bahsediyoruz. Mal alırken, insan tanırken, tercih yaparken sürekli aldanıyoruz. Peki bunun sebebi ne?</p>
<p>Önce kelimenin anlamına bakalım&#8230; “Aldanma” kelimesi eski Türkçe “al” kökünden gelir. Bu kökün anlamı “hile”dir. “Hile” ise Arapça kökenlidir ve “dönüş, döndürme” veya “çare, yön­tem, tedbîr” anlamına gelir. Bu kelimenin kökü “hâl”, yani “şimdiki durum, vaziyet” kelimesidir. Bu kelimenin bir başka anlamı ise “ay ve güneşin döngüsü” veya “evre” şeklindedir. Di­limizde kullandığımız “havâle, tahvil” kelimeleri bu kelimeyle aynı köktendir.</p>
<p>Aldanmak aslında beklemediğimiz bir zararı görmektir. Aldat­mak ise insanın karşısına alışkın olduğu ve beklediği bir yüzle değil bambaşka bir yüzle çıkmak demektir. Kısacası ikiyüzlü ol­mayan aldatmayı beceremez. ABD’nin eski başkanlarından Lin­coln&#8217;un suratı çok çirkindir. Bir gün muhalifleri onu Meclis’te &#8220;ikiyüzlü” diye suçlamışlar. Adam şu cevabı vermiş: “Şu suratıma bakın Tanrı aşkına! Hiç ikiyüzlü olsaydım bu yüzü kullanır mıy­dım?” Şaka bir yana Allah’ı bilen, O’na bağlanan, O’na uyan bir kişi için en aşağılayıcı şey ikiyüzlü olmaktır. Çünkü dinimiz sa­mimiyet, dürüstlük, doğruluk dinidir. Ama söylediğimiz gibi ma­alesef toplumumuz aldananlardan ve aldatanlardan geçilmiyor.</p>
<p>Aldatan merhametsizdir, zâlimdir, hırsızdır. Aldatmak aslında karşıdakine zulmetmek, ona eziyet etmek, onun güvenini hır- sızlamaktır. Karşıdakini küçük görmek ve küçük düşürmektir. Onun iyi niyetini ve insanlığını suistimal etmektir. İnsanların saflığına hakaret etmektir. Zaten bugün “temiz kalpli” anlamın­da “saf’ kelimesini kullandığımızda bunu çoğumuz genellikle “budala, aldatılmaya yatkın kişi” anlamına alıyor. Nitekim Çin- cede “aldatmak” fiilini oluşturan semboller şu anlamlara gelen sembollerin yan yana sıralanmasından oluşuyormuş: “hakaret etmek, ayı postundan yapılan maske, suratını ekşitmek.”</p>
<p>Batılı dillerde “aldatma” kelimesinin karşılığı olarak <em>“decepti- on”</em> kavramı vardır. Bu kelimenin kökü “almak, eline geçirmek anlamına gelen <em>“capere”</em> fiilidir. Bizde de “ele geçirmek, elde et­mek” fiilleri var. Zaten aldatanın niyeti de budur. Sizi, aklınızı, kalbinizi, sevginizi, güveninizi, malınızı mülkünüzü ele geçir­mek.. Düşünmenize, sağduyunuza, aklı seliminize ket vurmak, sizden menfaat temin etmek.</p>
<p>Dilimizde “menfaat” deyince hemen para pul anlarız. Oysa iti­bar, şöhret, saygı kazanmak gibi soyut şeyler de menfaatin içine girer. Hâlbuki “menfaat” kelimesinin kökeni olan “nefaa” Arap- çada olumlu bir anlama gelir. “Fayda vermek, yarar sağlamak” demektir. Bir şeyin fayda vermesiyle “elverişli” olması arasında büyük bir fark vardır. Ama biz maalesef bu ikisini sık sık birbiri- ne karıştırırız. Bir insan hem faydalı hem de elverişli olmayabilir.</p>
<p>Çok bilen birisi iyi öğretmeyi beceremeyebilir. Öte yandan hırsızlıkta-arsızlıkta elverişli olana da “faydalı” denmez. Kısacası “el­verişlilik”, insanın neye “el” verdiğiyle ilgilidir. Şerre de el verebi­lir, hayra da&#8230; Kişi ancak hayra el veriyorsa faydalıdır, yararlıdır. Biz maalesef maddi çıkarlara baktığımız için siyasetten ticarete, eğitimden sanata kadar genellikle bize ve topluma faydalı olan­ları değil bizim çıkarımıza, nefsimize elverişli olanları seçeriz. Aldananlar güvenenlerdir. Kötü niyetliler o yüzden önce insan­larda güven oluşturmaya çalışırlar. Karşıdakinin nabzına göre şerbet verirler. Güvendiğimiz kişiye râm olmamız kolaydır. Güvendiğimiz insanın her dediğini doğru kabul ederiz. Çünkü insanların ahlâkına, yoluna, ölçülerine değil konuşmasına baka­rak güven duyarız. Kim âyet ve hadis okur, ilim kitaplarından alıntılar yaparsa onu hemen makbul addederiz. Kendi dinimizi bilmediğimiz, öğrenmediğimiz ve öğrenmeye merak dahi etme­diğimiz için bu ikiyüzlü kişilere aldanırız. Güvendiğimiz kişi göz göre göre bir yanlış yaptığında bile “bir bildiği vardır” deriz.</p>
<p>Bir de aldanmış gibi görünenler vardır. Bunlar “gemisini yürüten kaptan” mantığıyla aldanmanın bile sahtesini sergilerler. İşlerine gelen, çıkarlarına olan, destekledikleri grubun uydurduğu yalanı bile bile destekler. İleride bu yalan ortaya çıkarsa cevapları hazır­dır: “Ben safim, ne yapayım aldandım!” Bizde insanları aldattığı ortaya çıkan kişi pek utanmaz. Aksine rezilliğini binbir bahane ile meşrulaştırmaya çalışır. Hani derler ya, “mazereti kabahatin­den büyük” diye&#8230;Tabii ki bunlar da yalandır. Hiçbir yama iki­yüzlülük deliğini kapatamaz.</p>
<p>Aldatanlar en çok dille ve görünüşle aldatırlar. Dil, aldatanların en büyük silahıdır. İnsanı önce dille aldatırlar. İster felsefe, is­ter bilim, ister siyaset, ister ticaret olsun aldatmada etkili bir dil kullanmak önemlidir. Duygusal bir ses tonu takınmak, karşıdaki insanın hürmet ettiği insan veya kitaplardan alıntılar yapmak, bazı anahtar kelimeleri kullanmak, onun anlamadığı kelimeleri cümle içine sıkıştırmak, bu şekilde onun aşağılık kompleksini depreştirmek bu işin gerekleridir. Hele Batı’dan bir referans ve­rildi mi akan sular durur.</p>
<p>Aldatmada görünüş de önemlidir. Şık kıyafetli birinin dilenci­lik yapması zordur. Aynı şekilde, mütevâzı kıyafetli birisinin ticaret yapması pek mümkün değildir. Biz maalesef sîrete değil sûrete baktığımız için aldanırız. Ahlâka değil zâhire baktığımız için aldanırız.</p>
<p>Eskiden Sülün Osman adında meşhur bir dolandırıcı vardı. Haydarpaşa Garı’nın, Galata Köprüsü’nün ve kulesinin, Dol- mabahçe Sarayı’nın sahibiymiş gibi rol keser, saf bir kurban bulunca onunla konuşmaya başlardı. Paraya sıkıştığından dem vurur, gariban adama on dakika içinde o mülkü satardı. Böyle nicelerini tuzağına düşürmüştü. Sülün Osman sonunda yaka­landı, mahkûm oldu, hapse atıldı. 1962’de hapiste “Alınteri ile Yaşamak” başlıklı bir konferans verdi. Konuşmasına, “Asıl be­nim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı. Çünkü bana yak­laşma sebepleri beni dolandırmaktı.” diye başladı. Haklıydı. Zira Sülün Osman’ın dolandırdığı insanlar o yapıların o kadar ucuza gitmeyeceğini biliyorlardı. Onlar Sülün’ü kandırdıkları­nı sanıyorlardı.</p>
<p>İki asırdır bizi en çok aldatan Batı’dır. Onların maddi kuvvetle­ri, zulümle elde edilmiş servetleri, yalan sanatları, parıltılı lâfları en çok aldandığımız şeylerdir. Oysa Rabbimiz buyurur: “Resû- lüm! Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları, ticâret ya­parak kazanç sağlamaları sakın seni aldatmasın!” (Âl-i Imrân, 3:196). Moda olan kavramlara, sözlere, teorilere uymak hastalı­ğımıza dair şu âyeti hatırlatalım: “İşte biz her peygamberin kar­şısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayıp dururlar. Şayet Rabbin dileseydi böyle yapamazlardı. Bu bakımdan onları, uydurdukları yalanlarla başbaşa bırak!” (En’âm, 6:112)</p>
<p>Aldanma ve aldatmanın kaynağı hep aynıdır: nefsimiz. Aldan­mamızı kolaylaştıran yüzeyselliği bize iyilikmiş gibi belleten ken­di nefsimizdir. “Hayat kısa, ne yaparsan kâr” diyerek bize her türlü melâneti hoş gösteren kendi nefsimizdir. Ölümü, hesap gününü, âhireti unutturan kendi nefsimizdir. Oysa Rabbimiz buyurur: “İyi bilin ki, bu dünya hayatı aldatıcı bir faydadan baş­ka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 3:185). Yine buyurur: “Ey insan! Nedir o kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan?” (İnfitar, 82:6).</p>
<p>O hâlde nefsimize uyup aldananlardan ve aldatanlardan olmaya­lım. Ne sokakta, ne evde, ne işte, ne siyasette, ne ticarette, ne sa­natta, ne de bilimde&#8230; Dünyaya temiz geldiğimiz gibi dünyadan temiz gitmeye çalışalım.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin – Sözler ve İzler,syf:192-196</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aldanmak-ve-aldatmak/">Aldanmak ve Aldatmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aldanmak-ve-aldatmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yön, Yol ve Yolcu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 12:11:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Yön]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>
		<category><![CDATA[Yolcu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26340</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un hikâyesi ilginçtir. Önce bilmeliyiz ki Amerika zaten oradaydı ve üzerinde insanlar yaşıyordu. Demek ki Amerika keşfedilmedi, Avrupalılar orayı ilk kez gördüler. Zaten Batı her konuda her işi önce kendisinin yap­tığı algısını yerleştirmeye çalışır. Bununla diğerlerine üstünlük kurmaya çalışır. İlginç olan şu ki Kolomb bilerek değil yanlış­lıkla Amerika’ya ulaştı. Çünkü Kolomb, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/">Yön, Yol ve Yolcu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-14776 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg" alt="" width="531" height="298" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></p>
<p>Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un hikâyesi ilginçtir. Önce bilmeliyiz ki Amerika zaten oradaydı ve üzerinde insanlar yaşıyordu. Demek ki Amerika keşfedilmedi, Avrupalılar orayı ilk kez gördüler. Zaten Batı her konuda her işi önce kendisinin yap­tığı algısını yerleştirmeye çalışır. Bununla diğerlerine üstünlük kurmaya çalışır. İlginç olan şu ki Kolomb bilerek değil yanlış­lıkla Amerika’ya ulaştı. Çünkü Kolomb, Ispanya’dan kalkıp ba­tıya doğru gidince doğrudan Hindistan’a ulaşacağını sanıyordu. O yüzden vardığı yere “Hindistan” anlamında <em>“Indies”</em> denildi. Oranm yerli halkına da “Hintli” anlamında <em>“indian”</em> denildi.</p>
<p>Bu hikâye bize şunu gösteriyor: İnsanın yönü yanhş olunca yolu da yanlış oluyor. Eğer yönünü bilmiyorsan hiçbir pusula veya harita seni menziline ulaştıramaz. Bu insanlar için böyle. Ama toplumlar için de böyle. Yönünü şaşıran toplumların yaptıkla­rı işler de yönsüz olur. Bizim de Müslümanlar olarak iki asırdır yönümüz bozuk. O yüzden yolumuz da bozuk. Hâlbuki kulun yönü Hak’tır, yolu da Hak’tır.</p>
<p>Aslında yerini yurdunu bilmede, yönünü ve yolunu tayin et­mede müminlerin çok titiz olması gerekir. Çünkü kul, “mü­minin miracı” diye vasfedilen namazı kılmak için dünyanın neresinde olursa olsun kıble yönünü bilmek zorundadır. Dola­yısıyla mekândaki yönü konusunda bilinçlidir. Mümin zaman konusundaki yönü konusunda da bilinçlidir. Çünkü namaz vakitlerinden orucun başlama vaktine, hac zamanından zekât verilecek zamana kadar sürekli zamanı kollamak zorundadır.</p>
<p>Maalesef iki asırdan beri bu bilinç yavaş yavaş kayboldu. Fıtrî bir mekân ve zaman anlayışının yerine Batı’yı esas alan yapay bir mekân ve zaman anlayışı benimsendi, öyle ki bugün kendimi­zi içinde saydığımız harita ve saat bile Londra’ya göre ayarlıdır. Yani biz aslında İngiliz’in dünyasında yaşıyoruz. Bunu kendimiz, kendi elimizle yaptık. Kısacası iki asırdır yönümüzü, yolumuzu şaşırmış durumdayız. Bazı örneklerle açıklayayım&#8230;</p>
<p>Osmanlı’da yönün şaşmaya başladığına dair en güzel örnek Be­yazıt Meydanı ve çevresindeki yapılardır. Meydanın merkezi Beyazıt Camii’dir. Bu caminin yapılışından üç asır sonra onun yakınma Harbiye Nezareti binası yapılır. Bu binanın giriş kapı­sı ise kıbleye dönük değildir, 45 derece daha güneye doğrudur. Nadiren görülen bir şeydir bu. Çünkü müminlerin mahalleleri, sokakları ve evleri dahi genellikle kıbleye doğru yöneliktir. Şaş­ma burada bitmiyor. Osmanlı’yı Batı’nın kölesi hâline getiren Batı kafalı isimlerin başında gelen Mustafa Reşid Paşa’nın tür­besi aynı camiin haziresindedir. Ama bu yapı da kıbleye doğru değil, ondan 45 derece daha sağa doğru inşâ edilmiştir. Üstelik bir İsviçreli mimar olan Fossati tarafindan. Bu meydan o yüzden o gün bugün düzen tutmaz. Bizim de Hak yönümüz kaybolunca bütün düzenimiz bozuldu. Bunun başka bir çarpıcı örneği Top- kapı ve Dolmabahçe sarayları arasındaki büyük farktır. Topkapı Sarayı ne kadar mütevâzı, doğal, organik, samimi ve bizden ise Dolmabahçe Sarayı da o kadar bize yabancı, mütekebbir, göste­rişçi, uyduruk ve riyâkârdır. Hâlbuki Topkapı’da en güçlü, Dolmabahçe’de ise en zayıf sultanlar ikamet etmiştir.</p>
<p>Yönsüzlüğün ve yolsuzluğun sonu köksüzlüktür. Geçenlerde te­levizyonda seyircilerin dinî sorularını cevaplayan bir hocayı sey­rettim. Yayına bağlanan bir seyirci kabir azabına inanmadığını söyledi. Hoca da kabir azabının hak olduğunu âyetlerle, sonra hadislerle açıkladı. Ama sonra şunu ekledi: “Millet olarak asırlar­dır sahip olduğumuz böyle değerleri inkâr etmemeliyiz.” Yani bu hocaya göre kabir azabına itikat en nihayet “millî kültürün bir parçasıymış. Dikkat ederseniz bu gibi söylemlere çok sık rastlı­yoruz. Sevgili dostlar, dinimiz bir millete, bir kültüre, bir ırka, bir bölgeye» bir devre, bir devlete, bir topluma has değildir. İnancı­mızın temeli bunlar değildir. Belki bunların bir kısmı inancımı­zın doğurduğu şeylerdir. İnancımızın temeli Allah (cc) ve Resû- lünün (sav] beyanı ve Rabbânî âlimlerin yoludur. O zaman yerel âdetler veya kültürün içerdiği şeyler inancımızın üstünde değil ona tâbi olunca kıymet kazanır. Yani kültür, medeniyet, gelenek, ne derseniz deyiniz hepsi dine tâbidir. Din onlara tâbi değildir. Dinimiz bir aksesuar, bir eklenti, bir parça değildir. Her şeydir, bütündür, asildir.</p>
<p>Yönsüzler dini kültür olarak kabul ederler. Dini toplumun da­yandığı bir temel, bir kültürel zenginlik unsuru, işe yarayan bir unsur olarak görürler. Din île siyasi veya toplumsal şartlar ça­tıştığında dini devre dışı bırakırlar. Okullara 1980 ihtilalinden sonra Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi kondu. Zira bu kafada olanlar için dinin kendisi lazım değildi, kültürü yeterliydi. Ah­lâkın kendisi işlerine gelmezdi, bilgisi yeterliydi. Bundan ötesi aşırılık olurdu ve düzeni bozardı.</p>
<p>Dinimizi anlamada ve anlatmada yönsüzlüğümüz itikadı da bo­zuyor. Başta bahsettiğimiz Batıya karşı aşağılık kompleksi “ila­hiyat” denilen alanı işgal etmiş durumda. Meselâ bir ilahiyatçı rahatça Kur’ân’daki kıssaların gerçek olmak zorunda olmadığını yazabiliyor, söyleyebiliyor. Kendisini uyaranlara da kendisinin dinî bir “görüş” ortaya koyduğunu söyleyebiliyor. Üstüne üst­lük bu bâtıl görüşünü bir Alman teologun Incil’deki kıssaların efsane olduğuna dair yaklaşımını taklit ederek oluşturduğunu da pervâsızca ekleyebiliyor.</p>
<p>Bazıları da Batılı izahları esas alarak Kur’ân’ı doğrulamaya ça­lışırlar. Batılı bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlarına dinimizden dayanak bulmak için uğraşırlar. Meselâ orucun, abdestin, zekâtın Batılı anlayışa göre ne kadar sağlıklı olduğunu göstermeye çalışırlar, ölçüleri tersine dönmüştür. Yani ortaya konan sözlerin ve işlerin Allah’ın (cc) ve Resûlünün [sav] yolu­na uygunluğuna değil, Allah (cc) ve Resulünün [sav] yol<u>unun </u>Batılıların söyledikleri ve yaptıklarına uygunluğuna bakarlar. Kı­sacası dinin hayatı değil, hayatın dini belirlemesine yol açarlar.</p>
<p>Yönümüzü ve yolumuzu unutmamızla beraber kişiliğimiz de berhava oldu. Bunu “hüviyet” kelimesi yerine konan “kimlik” kelimesinde görebiliriz. Bildiğimiz gibi “kim?” bir soru edatıdır. Yani müphemlik, belirsizlik bildirir. Biz bu kelimeyi tuttuk, net bir anlamı varmış gibi isim yaptık. Yani “kimlik” demek, aslın­da “Ben kim olduğumu bilmiyorum, sen söyle!” demektir. Bunu siyasetten sanata her alanda görüyoruz. Meselâ kendi tarihimizi, sanatımızı, hatta dinimizi Batılıların kitaplarından öğrenmeye çalışan çoktur. Burada bir hatıramı nakledeyim. Bilkent Üniver­sitesinde doktora yaparken büyük tarihçi merhum Halil înalcık’ın da üniversitede olduğunu öğrendim. Hemen odasına gi­dip tanışmak istedim. Sohbet sırasında Halil Hoca şöyle söyledi: “Osmanlıca bilmeden Osmanlı tarihini bilmek mümkün değil. 0 zaman Batılıların anlattığı tarihe mahkûm oluruz. Onlar ise hep yalanla iş görürler.”</p>
<p>Bu gerçeği ABD’de yüksek lisans yaparken de gördüm. Aldığım derslerden birisi Devletler Tarihi idi. Bunu veren hoca, alanın­da üstad kabul edilen Çek asıllı bir profesördü. İlk derste bize ders programını dağıttı. Baktım, devletler tarihi Eski Yunan ile başlıyor, ABD ile bitiyordu. Osmanlı’dan hiç söz yoktu. Elimi kaldırdım, hocaya sordum: “Profesör, burada yazmadığınız bir devlet var. O öyle bir devlet ki buradaki hemen bütün Avrupa­lı devletlerin tarihini üç asır boyunca etkilemiş. Bana o devlet hangisi olduğunu söyler misiniz?” Adam acı bir şekilde tebes­süm etti: “Evet, anladım sizi. Siz Osmanlı’dan bahsediyorsunuz.” Ben de “Evet, Osmanlı neden programda yok?” dedim. Profesör: “Doğrudur, biz Batılılar Osmanlı’yı görmezden geliriz. Nitekim meşhur Fransız tarihçi Braudel’in bir sözü vardır: ‘Osmanlı, Av­rupa tarihinin kara deliğidir’ diye.” dedi. Ben de bunun üzerine profesöre o zaman Osmanlı üzerine bir ders yapmak istediğimi söyledim ve nihayet yaptım.</p>
<p>îşin bir de öteki tarafı var. Kendi yön ve yolumuzdan bahse­denler bir asırdır uydurulan bazı klişelere hapsolmuş durumda.Meselâ medeniyetimizin büyüklüğüne örnek olarak meşhur ca­mileri örnek veriyorlar. Ama o camilerin bir yapı olmanın öte­sinde bir mescid, Allah’ın evi olduğunu unutuyorlar. Caminin, sebilin, çarşının mimarisinden bahsederken orada nüfuz etmiş kulluktan, fıkıhtan, edebden, düşünceden, incelikten, bilimden bahsetmiyorlar.</p>
<p>Yönümüz şaşınca yolumuz da şaştı. Allah’a giden sırat-ı müs­takim terk edildi. Uyduruk ideolojilerin, menfaatin üstüne giy­dirilen dâvâların, ikiyüzlülüğün yolları yol olarak benimsendi. Yön kaybolunca yol, yol kaybolunca ise yolcu kaybolur. Yani iki asır evvelinden başlayarak sadece gücümüzü değil kişiliğimizi de kaybettik Kişiliğimiz zayıf olunca ne itibar buluyoruz ne itibar görüyoruz. Düşüncede, kavramlarda, işimizde, gücümüzde ma­alesef ya anlamını bilmediğimiz şeylerin kalıpçılık yapıyoruz ya da Batı’da ne varsa sormadan bakmadan taklit ediyoruz.</p>
<p>Biz kendimiz değiliz, kendimiz olamıyoruz. Çünkü kendimize yani kulluğa değer, önem, öncelik vermiyoruz. İki asırdan beri Batı’nın yönünde, onun yolunda ilerlemeye çalışıyoruz. Ama so­rarsanız kendi yolumuzun yolcusuyuz. Hayır, öyle değiliz.</p>
<p>Velhâsılı kelâm, artık tekrar Hak yöne yönümüzü dönelim. Hak yolun yolcusu olalım. Her işimizde, her düşüncemizde Hakk’m murâdını ve rızasını, O’nun kutlu Resûlünün [sav] Sünnetini ter­cih ve takip edenlerden olalım. Olalım ki dünyada ve mahşerde kaybedenlerden olmayalım.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:105-109</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/">Yön, Yol ve Yolcu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:23:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA['şey'kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve iman sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[benzetme]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hidayeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakar]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24281</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dost ile ettiğin ahdi unutma Gel gönül dost illerine gidelim Sakın bu fanide sen vatan tutma Gel gönül dost illerine gidelim Aziz Mahmud Hüdayi(k.s) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24282 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D.jpg 1200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></div>
<div>Dost ile ettiğin ahdi unutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim<br />
Sakın bu fanide sen vatan tutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim</p>
<p>Aziz Mahmud Hüdayi(k.s)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o hayrı itiraf etmeli ve desteklemeliyiz. Düşmanımızda bile olsa&#8230; Dosttaki yanlışı ve düşmandaki doğruyu süzmek kemâlâttır. Bunu yapabilen çok azdır. Çoğumuz için dostlarımızın her işi toptan iyi, düşmanlarımızın her işi de toptan kötüdür. Akrabamıza, hemşerimize, soydaşımıza, aynı takımı tuttuğumuza, aynı partiye oy verdiğimize ise asla lâf söyletmeyiz. Bu maalesef bugün çok yaygın bir fıtnedir. Hak ehli olan Hakk’ın ölçüsüyie dostluk ve düşmanlık yapar. Ne dostluğu ne de düşmanlığı toptan yapar. Ayırdederek, düşmanına bile hakkını teslim ederek yapar. Dostunu sever, dostunun yanlışını sevmez. Düşmanını sevmez, düşmanının doğrusunu sever.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hazreti Ömer (ra) insanların ticarette, yolculukta ve komşulukta belli olacağını bildirmiştir. Özellikle bu üç işte tökezleyen kişiye karşı mesafeli durmak gerekir.</p>
<p>Dostu tanıyamamanın bir sebebi de kişileri yanlış yere koymaktır. Tanışa arkadaş, arkadaşa dost denmez. Hepsinin yeri ayrıdır. Her arkadaş dost değildir. Arkadaş yanındaki, dost canındakidir. Bir gün bir Hak dostu, dervişine sormuş: “Evlâdım senin hiç dostun var mı?” Derviş: “Var efendim, hem de pek çok!” demiş. Mürşid: “Evlâdım kimsenin o kadar çok dostu olmaz. İyi düşün&#8230;” deyince derviş biraz daha düşünüp cevap vermiş: “En az üç dostum var.” Mürşidi tebessüm etmiş, ona şöyle demiş: “Evlâdım üç dostun da yoktur. Bir dostun bile varsa Allah’a şükret. O dostunu da sık sık ziyaret edip canını sıkma!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kişinin gönlünde ne varsa, kişi odur. Gönlünde aşkı barındıran tepeden tırnağa aşk olur, nefreti barındıran tepeden tırnağa nefret olur. Gönlüne Firavun’u koyan Firavunlaşır. Gönlünü Müsâ’yı (as) koyan Müsâlaşır. Gönlüne Hazreti Ahmed’i (sav) koyan, Ahmedleşir. Kişilerin aslı mahşerde ortaya çıkar. Dünyadaki savaş meydanları gibi mahşerdeki hesap meydanı da dost ile düşmanm ayrıldığı yerdir. Temel fark şudur ki dünyadaki savaşlarda bazan hak ile bâtılın hangi taraf olduğu bılmemeyebilir. Mahşer meydanında ise hak ve bâtıl apaçık ortaya çıkar. Orada saflar bellidir. İnsan ya Allah’a dost olanların safına ayrılır, ya da Allah’a düşman olanların safına&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzel ahlâk vermek demek, çocuklara sadece güzel ahlâk üzerine konuşmak demek değildir. Çünkü çocuklar sözden çok davranışa bakarlar. Ana-baba istediği kadar dindarlık propagandası yapsın, samimi değillerse çocuk onu hemen anlar. Ama ana-baba güzel ahlâklı ise hiç konuşmasalar bile çocuklar güzel ahlâkı alır, Özümserler. Böyle yetişmiş çocukları alıp küfür ülkesınin ortasına koysanız bile ışıl ışıl parlamaya devam ederler. Hiç korkmanıza gerek yok. Yeter ki biz iyi ve doğru olalım, onları küçükken hayra, kulluğa alıştıralım. Onlara hem sevgi, hem saygı verelim. Onlar Rabbimizin hidâyetiyle yürür giderler.</p>
<p>Çocukların terbiye alması da Rabbimizin sünnetine, âdetine göredir. “Rabb&#8217; kelimesi ile &#8220;tcrbiyyc&#8217; ve &#8216;mürebbî&#8217; kelimesi aynı kökten gelir. Rabb, “terbiye eden’ demektir. Rasülullah Efendimiz (sav) buyurur: &#8220;Beni Rabbim edeblendirdi (terbiye etti) ve ne de güzel edeblendirdi (terbiye etti)!” O Şanlı Rasül’ün (sav) ahlâkına bakalım: Kalden ziyâde hâl, sözden ziyade öz, vaazdan ziyade sohbet vardır. Ya hayır söylemek ya susmak vardır. Nefret ettirmek değil sevdirmek, zorlaştırmak değil kolayiaştırmak vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Peygamberler dışında her insan hata işleyebilir. Mesele kendimizi ve herkesi artı ve eksi yönleriyle beraber değerlendirebilmektir. Nitekim Hazreti Ali Efendimiz (kv) şöyle der; “Öncekilerin ne dediğini biliyor musun? Sevdiğini, dostunu ölçülü sev. Çünkü bir gün gelir o dostun düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü buğz et. Çünkü düşmanın bir gün olur da dostun olabilir.” (Tirmizî)</p>
<p>Hayali olmayan kişinin hayal kırıklığı da olmaz. Yani insanlara abartılı bir şekilde, onları eksiğiyle-fazlasıyla tanımadan hemen güven duymanın sonu güven yıkımıdır. Tersi de doğrudur. Hoşumuza gitmeyen bir davranışıyla kesin hüküm verdiğimiz kişiler belki de bizim yakın dostumuz olabilecek kişilerdir. Bir türlü vasatı, yani orta yolu bulamıyoruz. Peki orta yolu nasıl buluruz? Yine aynı cevap: Hak ölçüsünü bilip tutmakla&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her insanın değerli bir yönü vardır. O yöne odaklanmakliyiz. Onu keşfetmeye çalışmalıyız. Kişilere kıymetlerine göre davranmalıyız. Hazreti Aişe (ra) vâlidemiz şöyle buyuruyor: “Rasülallah (sav), bize insanları lâyık oldukları yerlere koymamızı emretti.” Burada liyâkat ve ehliyet meselesi ortaya çıkıyor. Bugün genellikle akrabamız, arkadaşımız, hemşerimiz ve çevremizden olan, bize hep evet demiş kişileri iyi konumlara koyarız. Ama hiç düşünmeyiz, onların kıymeti ve karakteri belki o konuma değil, başka bir yere uygundur. Aslında bir kişiyi lâyık olmadığı derecede yüksek veya düşük bir konuma getirenler üç zulmü birden işliyorlar, haberleri yok. Birincisi, tuttukları adamın bilgisi, yeteneği ve becerisi o işe uygun olmadığı için sevdikleri kişiye zulmediyorlar. İkincisi, o konuma gerçekten lâyık olmasina rağmen kenarda kalanlara zulmediyorlar. Üçüncüsü, o işi yapamayacak birisini işbaşına getirince işlerin bozulmasına yol açıyorlar. Dolayısıyla o işe ve o işten</div>
<div>yararlanan belki milyonlarca insana da zulmetmiş oluyorlar.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana gençler okuma listesi sorduğunda genellikle “Ne okursanız okuyun ama özellikle kendisi olmuş insanların kitaplarını okuyun” derim. Bunlar yazdıklarını yaşamış, yaşadıklarını yazmış insanlardır. Arifler, samimi ve ahlâklı insanlar yani&#8230; Elbette benim de tavsiye ettiğim başka yazarlar, düşünürler var. Ama ilk yapılması gereken sağlam bir akâid ve fıkıh öğrenmektir. Dünyada da, ukbâda da işe yarayacak budur. Hayatımızda şunu düstur yapalım. Ne iş yaparsak yapalım önce düşünelim: “Bu iş Allah’a yarar bir iş mi?” Eğer Allah’a yarıyorsa ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yapalım. Çünkü Rabbimizin yardımı O’nun sevdiği iledir.</p>
<p>İmam Buhârî’yi, İmam Gazzalî’yi, Mevlânâ’yı, Hâlid-i Bağdâdî’yi (ks) düşünelim. Bu zâtlar “Evimden uzakta ne işim var?” demediler. İlim ve irfân için memleketlerini bırakıp çok uzak diyarlara gittiler. Bu bir İslâm geleneğidir. Milyonlarca İslâm âlimi bir hadîsi öğrenebilmek, bir kitabı elde etmek, bir âlimi görebilmek, bir mürşidden istifade etmek için binlerce kilometre seyahat ettiler. Çileler çektiler&#8230; Üstelik maddî getirisi olmadığını bilerek&#8230; Onların aileleri de yıllarca bu ayrılığa sabrettiler. Kolay bir şey değil.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her kitabın bir vakti vardır. Özellikle âriflerin kitapları hemen alınıp okunmaz. Çünkü onlar Rabbânî ilhâm ile yazılmıştır. O yüzden okunmazlar, okuturlar. Bir ârifîn kitabını daha gönül kapınız açılmadan okursanız hiçbir şey anlayamazsınız. Ama 0 kapı açıldı mı okumadan yapamazsınız. Pek çok ârif ve şair, &#8220;Bu kitabı ben yazmadım, bana yazdırıldı” derler. Bu sözü çoğu anlayamaz. Bunu anlayabilmek için ilhâm nedir, onu bilmek gerekir. Birileri için, bir şeyler için değil, Allah için ilim yapan, beste yapan, şiir yazan, tasarım yapan insanlar bu sözü anlarlar. Çünkü kişi çabayla, zaman harcayarak, kendini zorlayarak bunları vücuda getiremez. Zaten bir eserin ruhundan o eserin “üretim” mi, “aktarım” mı olduğu anlaşılır. Tasavvuf kitapları da, bilim, edebiyat, şiir kitapları da, mimarlık ve müzik eserleri hep böyledir. İnsana verdiği feyz de buradan gelir.</p>
<p>Bu kitaplar “Benim de bir kitabım olsun” diye yazılmamıştır. O zatların gönüllerine inen Rabbânî nisbetle yazılmıştır. Bir bağ kurulup öyle yazılmıştır. Benim de bu eserlere tevâfuk etmemi, yani denk gelmem için benim gönlümün de Hak nüruna ve ilhâmına açılması gerekir. Gönül açılmayınca zihin, zihin açılmayınca göz de açılmaz. Bu gibi ilhâm eseri kitaplar o yüzden yazılmaz, yazdırılır; okunmaz. okutulur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kitaplar insanlar gibidir. Aynen insanlar gibi onlar da çeşit çeşittir. Değerli kitap da vardır, değersizi de&#8230; Okunacak kitap da vardır, bakılacak kitap da&#8230; Elde tutulacak, tozu alınacak, göz hizasındaki veya alt taraftaki raflara konacak kitaplar vardır. Pırıl pırıl, daha kapağı açılmamış kitaplar vardır. Döne döne okunmaktan paramparça olmuş kitaplar da&#8230; Meselâ bendeki Mesnevî tercümesi ve Şeyh Gâlib Dede Divanı sürekli açılmaktan, okunmaktan, çizilmekten, sayfaların kulakları kwnlmaktan parça parçadır. Çünkü bu ikisi benim sırdaşım, dertdaşımdır. Sıkıntı anlarında onlarla hasbihal ederim.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68764663">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde Mütercim Asım Efendi’nin “Okyanus” diye bilinen, el-Muhît başlıklı Arapça-Türkçe sözlük tercümesini karıştırıyordum. “F-r-c” maddesine denk geldim. Orada Asım Efendi merhum aynı kökten gelen “fercet” kelimesini izah ederken çok hoş bir hikâye anlatıyor. İbni Hallikân Tarihi’nde geçen bir olaymış bu&#8230; Amr bin el-Alâ adlı bir âlim, Haccâc-ı Zâlim’in zulmünden kaçıp Yemen taraflarında on sene kadar inzivaya çekilmiş. Bir gün bir kişinin diğerine Haccâc-ı Zâlim’in öldüğünü müjdelediğini ve “Onun şerrinden âlem kurtuldu” anlamında bir Arapça beyit okuduğunu duymuş. Beytin içinde geçen “fercet” kelimesini işiten Amr diyor ki: “Hangisine daha çok sevineceğime şaşırdım. Zâlim Haccâc’ın ölmesine mi, yoksa uzun zamandır “fürcet” diye bildiğim kelimenin aslında “fercet” diye okunması gerektiğini öğrenmeme mi!”</p>
<p>İşte bu zevkin adı ilim zevkidir. Bu zevk, bu aşk, başka hiçbir şeyde bulunmaz. Bunu sadece ilim ehli, ilim tâliplileri ve ilmin kadrini birazcık anlamış olanlar bilir. Geri kalanına bunu anlatmak çok zordur. Hele bizde ilimle uğraşan, hayatını ilme ve öğretmeye adamış kişilere genelde dudak bükülür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68763078">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Son yirmi yıldır sinemada ve Netflix gibi mecrâlarda görülen en yaygın temalardan birisi de cinsel sapkınlık&#8230; Her ahlâksızlık gibi cinsel sapkınlıkların meşrulaştırması süreci genellikle şöyle işler: Önce sapkınlıklar filmlerde görünür hâle getirilir. Böylece insanlar gördüklerini gerçeklik saymaya başlarlar. Gerçeklik zamanla gerçek olur. Sonra sapkın kişiler mizahi karakterler olarak gösterilir, insanlar onlara gülerler. Gerçeklik çirkin olmaktan çıkar, eğlenceli hâle gelir. Sonra bu sapkınların yaşadığı trajik hikâyeler anlatılır. İnsanlar onlara acır, üzülür. Sonra onların ne kadar yetenekli oldukları gösterilir, insanlar hayran kalır. Bu şekilde bu sapkınlıklar halk nazarında normal sayılmaya başlar. Sonra o sapkınlıklar hukukî olarak normalleşir. Sapkınlar ve sapkınlıkların görünürlüğü arttıkça normal sayılmadan da öteye geçer. “Moda” ve “şık” telakki edilir. Yani normalleşen giderek normatifleşir. Sapkınlık “olması gereken” bir özellik olarak görülmeye başlanır. Lut kavminde de böyle oldu, Atina’da da, Roma’da da, bugünkü Batı&#8217;da da&#8230; Ona teslim olmuş Doğu’da da&#8230; Bu meşrulaştırma sürecine bakarsanız şu sıralarda hemen her Batılı dizide veya filmde bir şekilde bahsedilen veya ima. edilen çocuk istismarı sapkınlığının da yakında normallestirileceğinden emin olabilirsiniz.</p>
<p>Filmlerin bu meşrulaştırmadaki rolü çok belirgindir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68762264">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>La Casa de Papel diye bir dizi var. “Darphane” anlamında&#8230; Duymuşsunuzdur. Bayağı popüler. Netflix’te üç sezondur yayında&#8230; İlk sezonunu izlemiş, ikinci sezonunda sıkılıp bırakmıştım. Üçüncü sezon başladı diye duyunca dizinin başına dönüp tamamını birkaç gün içinde izledim. Hikâyesini burada anlatmanın lüzumu yok. Ben asıl bu dizi vesilesiyle Batı’nın geldiği noktayı yorumlamak istiyorum.</p>
<p>La Casa de Papel, önce İspanya Darphanesi’nin, sonra da Merkez Bankası’nın bir çete tarafından dâhiyâne bir şekilde soyulmasını anlatan bir dizi&#8230; Son dönemde Narcos, El Chapo vb. gibi suça, kanunsuzluğa, hatta vahşete güzelleme yapan pek çok film ve diziden birisi&#8230; İnsanlar elbette kanun dışı işlere ilgi duyarlar. Nasıl yapıldığını bilmedikleri için merak ederler. Bir de işin cesaret ve heyecan boyutu var. Batı’da bu tür dizi ve filmlerin çoğalmasının asıl sebebi bu. Çünkü Batı’da insanların genel ruh hâlleri usanç, bıkkınlık, depresyon, tatsızlık, renksizlik, heyecansızlık&#8230; Batılılar soğuk ve ıssız yaşarlar. Düşünün, bugün İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı var.</p>
<p>Hayatın yalnız yaşandığı Batı’da insanlar çok katı kurallarla çevrili bir hayat yaşarlar. Orada herhangi bir sokağa gidip bakın. Onlarca işaret levhası görürsünüz: “Şurdan şuraya park etme,” “Şu şu saatler arasında park etme,” “Buraya asla park etme,” “Mahallemiz gözetim altındadır, şüpheli şahıslar hemen polise ihbar edilir” gibi&#8230; “Düzen” adına insanların robotlaştığı bir toplum&#8230; Böyle aşırı disiplin içinde boğulmuş insanlar hayatta neyi özler? Biraz heyecan, hayatta olduğunu hissettiren güzel hisler&#8230; Peki bunları nereden bulacak? Bu yüzden içlerindeki uyuşukluğu aşmak için alkol, kokain ve türlü haplar gibi uyarıcılar kullanırlar. Biz genelde bunlara “uyuşturucu” diyoruz ama moda olan zararlı maddeler aslında uyuşturmaz, uyarır. Hoşluk, heyecan, cesaret hissi verir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68760973">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Temsil, genellikle teşbih ile yapılır. “Teşbih”in kök anlamı &#8220;benzemek”tir. “Şüphe” kelimesi ile aynı “ş-b-h” kökünden gelir. Peki “benzetmek” anlamındaki “teşbih” ile “gerçekliğinden emin olmamak” anlamındaki “şüphe” kelimesinin ne ilgisi var? Sevgili kardeşlerim böyle şeyleri boş geçmeyelim. Biraz duralım, düşünelim. Ama düşünme temelsiz olamaz. Düşünmek için önce araştırmak, öğrenmek ve bilmek gerekir. Biraz araştırınca anlarız ki “benzemek” anlamındaki “teşbih” zaten “tam aynısı olmak, tıpatıp aynı olmak, birebir olmak&#8221; demek değil. “Gibi olmak” demek&#8230; “Şüphe” de zaten “net olmak&#8221; değil, “gibi olmak, yaklaşık olmak, belirsiz olmak” anlamını ifade eder.</p>
<p>Peki, o zaman “Teşbihte hata olmaz” sözü ne demektir? “Bir şeyi bir şeye benzeteceksen veya bir şeyi bir şeyle temsil edeceksen, örnek vereceksen önce doğru dürüst düşün, dogru bir benzetme yap, yanlış anlamaya yol açacak bir benzetme sakın yapma” demektir. Hâlbuki biz bu sözü “Ben saçmalasam da mâzur gorunuz” mânâsında alıyoruz. İşte bu gibi sapmalar hep bizim kışilığımızdeki, imanımna olan bağlılığımızdaki eksiklerın dıle vurmuş yansımalarıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68755598">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer bugün izzetimizin ve vakarımızın kaybolduğundan şikâyet ediyorsak demek ki şahsiyetimizde, dolayısıyla ahlâkımızda bir mesele var. Eğer sadece bugünün geçici değerleriyle, diliyle, işleriyle, tarzıyla kendimizi târif ediyorsak bilelim ki biz Allah’ın adamı değiliz. Çünkü kulluğumuzun yönü şaşmış demektir. Yönü şaşıran yolu şaşırır. Yolu şaşıran ise kendini şaşırır.</p>
<p>Müslümanların iki asırdır süren izzet eksikliğinin bir sebebi de kendi tarihine, dünya tarihine, başka medeniyetlerin ahvâline hep Batı’da hâkim olan moda kavram ve modellerle bakmalarıdır. 1800’lerde başlayan bu hastalık hâlâ dönem dönem maske değiştirerek devam ediyor. O günden bugüne değin belki milyonlarca meşhur olan ve olmayan müminin hayatı İslâm’ın biricikliğini ve mümin olmanın hususiyetini bir kenara bırakıp, Batılı fılozof ve yazar-çizerlerin sözlerini tercüme ve şerhle geçti. Kendi dinlerini bile bir Batılının övücü bir lâfıyla anlamaya ve anlatmaya çalışanından tutun; Batı’daki laiklik, demokrasi, kapitalizm, evrim gibi kavramların aslında İslâm’da da mevcut olduğunu canla başla isbatlamaya çalışanların haddi-hesabı yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68754893">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Geçmiş toplumlar, devletler, medeniyetler, düzenler, olaylar, fikirler üzerine tefekkür etmek hikmetin bir yoludur. Yani tarih, hikmetin sahnesidir. Sünnetullahın, âdetullahın somut olarak göründüğü meydandır. Zaten tarihin yani olayların ve toplumların serencâmı üzerinde tefekkür etmek bize Rabbimizin bir emridir. Mevlâmız, Fâtır Süresi’nin 44. âyetinde buyurur: “Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kâdir olandır.”</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753648">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babalari böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini “dindar veya muhafazakâr” olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz.</p>
<p>Evet, velîmeden kokteyle düşüş hikâyesini iyi düşünmek gerek&#8230; Bugün hilâfetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç görme yerine gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana “Gücümüz olmadığı için zelil olduk” diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm’ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler. Bugün geldiğimiz bu acı aşama; Osmanlı’da başlayan iman ile yetinmemek, imanı güç ile eşitlemek ve kendisi olmaktan çıkmak sürecinin son aşamasıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753171">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Menfaat ve güç peşine düşen nice dindar insanın nasıl yolunu ve yönünü kaybettiğine her gün şahit oluyoruz. Cihâddan fesada, dâvâdan nemaya, imandan küfre kayan çok&#8230; Bu perişanlığın belki de en çarpıcı göstergesi “muhafazakâr” televizyon kanallarıdır. l980’lerde ve 90’larda dindar insanlar “Ah keşke bizim de bir televizyon kanalımız, bir gazetemiz olaydı” diye hayıflanırlardı. Bu TV kanallarının ilkinin kurulma aşamasında Anadolu’da pek çok yerde toplantılar yaptılar. Dindar insanlar büyük heyecan yaşadılar. Onlardan bunun için para topladılar. Bu “İslâmî” kanal böyle açıldı. Ama kısa sürede piyasa şarkıcılarının fink attığı bir kanal hâline geldi. Ezanın hoparlör ile okunup okumayacağını mesele eden, kadın spiker kullanmayan bu kesim şarkıcı hanımların ekranında müstehcen şekillerde arz-ı endâm etmesini caiz görmüştü. Bu “dindar” kanal sonra Yahudi Fox’a satıldı. Bugünlerde de “Amerika’nın Sesi” adlı Amerikan devletinin propaganda kurumunun gönüllü ve gururlu aktarıcısı durumunda.</p>
<p>İkinci “dindar” kanal daha enteldi. Başlarda kaliteli ve iyi niYetliydi. Entelektüel abilerimiz güzel programlar yapıyorlardı. Türküler, şarkılar, İstanbul gezintileri, şair abilerimizin sohbet programları, hele “Esmâü’l Hüsnâ” gibi küçük ama çok vurucu programlar bizleri mest etmişti. Bu kanal da işi sulandırmada gecikmedi. “Halk böyle istiyor kardeşim” dediler, “reyting” dediler. “Nabza göre şerbet” ve “köprüyü geçene kadar” mantığıyla hızla yozlaştılar. Bir zamanlar “İslâmî” içerikli programlar yayınlayan o kanal 28 Şubat’tan sonra hızla pespaye bir eğlence kanalı hâline geldi. Bir zamanlar Hazreti Yusuf gibi dinî dizileri yayınlarlardı. Şimdi ise Hindu aileleri ve gelenekleri konu alan Hint dizilerini yayınlıyorlar.</p>
<p>Bu örnekleri çoğaltabiliriz. “İslâm” ve “din” denildiği anda bir iddia ortaya çıkar. Mesele o iddiada bulunmak değildir. O iddiaya uygun yol tutmaktır. Her iddia isbat gerektirir. Bu düsturu biliriz ama sadece mahkemelerde geçerli olduğunu düşünürüz. İslâm dâvâsı da bir iddiadır. İşimizle, düşüncemizle, kişiliğimizle o iddiaya ve dâvâya lâyık olmak gerekir. Henüz lâyık olmasak bile haddimizi bilip bilmeye, kılmaya, olmaya gayret etmeliyiz. Fakat 1990’lardan itibaren “İslâmî” etiketli kişiler, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, halkalar, cemaatler böyle yozlaştıkça “İslâm” sadece etikette kaldı. Bunları “İslâm” sananlar hayal kırıklığıyla imanlarına bile zarar vermeye başladılar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750938">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bizim medeniyetimizin adı aslında “tevhid medeniyeti”dir. Endülüs’ü, Buhara’yı, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu kuşatan eksen tevhiddir. Bu medeniyetin esas farkı şu veya bu coğrafya veya zamanda olması değildir. Tevhide, imana, ihlâsa dayanmasıdır. Sadaka taşının benzerini başka medeniyetlerde bulamamamızın sebebi bu kulluktur. Savaşa bile zikir ile gidilmesinin, hayatın her alanını kuşatan vakıfların, müslim-gayri müslim diye şehirlerin bölünmemesinin, tek sesli müziğimizin olmasının, hemen her yerde, sofradan zikir halkasına, kubbeden ders halkasına kadar kullanılan şekil olan dairenin dayandığı ilke tevhiddir. Başka medeniyetlerle benzeşen veya onlardan aldığımız unsurları bile tevhid rengine boyayarak alırız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750052">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizde bilgi, teknoloji ve servete vurgu daha fazladır. Çünkü bunlar güç olarak görülen şeylerdir, biz güç ile kafayı bozmuş durumdayız. 1970’lerden beri postmodernizmin türlü versiyonlarıyla kendi kibrinden şüpheye düşen Batı’yı bile hâlâ biz yüceltiyoruz. Bu da bizim güç ile olan, varlık ve madde ile olan çarpık ilişkimizin yansıdığı bir konu.</p>
<p>Meselâ “teknoloji” deyince aklımıza hemen akıllı telefonlar, roketler, uçaklar geliyor. Ama kuş evini, sadaka taşını, leylekleri tedavi etmek için 19. asırda Bursa’da kurulmuş hastaneyi bir teknoloji olarak saymayız. Süleymaniye’yi “Medeniyetimiz duygu medeniyetidir, işte müthiş bir sanat eseri” diyerek gösteririz. Ama o caminin onlarca bilim dalından yararlanmadan yapılamayacağını görmezden geliriz.</p>
<p>Sorunumuz yine aynı: Değeri olmak ayrı, abartmak ayrı. Batı’nin bilimi ve teknolojisinin değeri var ama o kadar da değil. Çünkü bir şeyin değeri Allah katındaki değeridir. Niyet, yöntem ve hedefler ilişkilidir. Batı’nın üçünde de ölçüsü Hak değildir. Dayandığı temel ilke çıkardır, bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68748863">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Endeks dediğimiz şey istatistik bilimine dayanır. İstatistik ise yanıltma ve yalanın güçlü bir aracıdır. Çünkü size farklılığı değil ayniliği dayanir. Bu hususta hidâyete erip Abdülvâhid Yahyâ ismini almış Fransız düşünür René Guénon’un dilimize “Niceliğin Egemenliği” başlığıyla çevrilen kitabını okumanızı salık veririm. Meselâ bu İslâmîlik Endeksi’nde kullanılan “kişi başına düşen gelir” rakamları genel zenginliği yüksek olan Batılı ülkelerde bile size gerçeği göstermez. Sanki orada herkes bu ortalama rakamları alıyormuş gibi bir his verir. Kaldı ki “kişi başına” diye çevirdiğimiz tabir aslında “per capita”dır ki “kelle başına” demektir. Evet, istatistik kelleye bakar, kişisel özelliklerinize, aklınıza ve kalbinize bakmaz. Farkınızı, insanlığınızı hiçe sayar. İstatistiki her araştırma; tasarımı, yöntemi, veri toplanması, tasnifi, analiz edilmesi ve ilan edilmesi aşamalarında manipülasyona açıktır. İktidarlar kendi aleyhlerine olan şeyleri halktan gizlemek için istatistiklerle oynarlar. Kişilerin, ülkelerin, devletlerin belirli endekslerin üst sıralarında yer almak için yaptıkları sahtekârlıklar çoktur. Hatta Yunanistan’ın iflas bayrağı çekmesinin altında da istatistik sahtekârlığı var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68747746">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Size somut bir örnek vereyim&#8230; Bir zamanlar benden lngilizler’in yapacağı Mevlânâ filmi için senaryo danışmanlığı yapmam istenmişti. lngiliz senarist ilk taslak senaryoyu yazmış. Bana gönderdi. Okudum, notlarımı aldım. Sonra lngiliz yapımcı ve senarist ve birkaç ilahiyatçı Türk akademisyen ile beraber toplandık. Bizim ilahiyatçılar metinde çok yanlış görmemişlerdi. Ben ise Mevlânâ hazretlerinin meyhanede gösterildiği, ırmakta çıplak yıkanan bir Rum kızını görüp âşık olduğu gibi sahnelere şiddetle itiraz ettim. Gerçekte olmamış bir şeyi oraya koymanın yanlışlığını belirttim. Yapımcı ve se. narist bana çok şaşırdılar. Yapımcı bana dedi ki “ama bu &#8216;artistic license,’ yani kurgu özgürlüğüdür. Her sanatta vardır.”</p>
<p>Bu işte seküler anlayışın ahlâkı, yani varlığı, yani ötekine karşı sorumluluğu nasıl böldüğüne çok güzel bir örnektir. Ben de cevap verdim: “Kurgu, gerçek olmayan şahıslarla ilgili yapılabilir. Gerçek olan şahıslarla ilgili bilmediğiniz, hele dinimize göre günah olan bir şeyi yakıştıramazsınız. Velev ki o kişi gerçekte de bu haramları işlemiş olsa onu aktarmak yine câiz değildir. Çünkü başkasının günahını ifşâ etmek de haramdır. Böyle bir şey yok iken eğer kurgu diyerek o kötü fiilleri Mevlânâ’ya veya herhangi bir müslim-gayrimüslim insana yamarsanız o zaman da bu iftirâ olur, o da haramdır. Bunlara senaryoda da olsa müsaade etmek vebaldir. Bu da benim müminlik mesuliyetimdir. Eğer ben bu vebâle ses çıkarmazsam bu benim için ahlâksızlık olur.” Sonuçta o kısımları uzun tartışmalar ile çıkarttırdım.</p>
<p>Ama daha acı olanı söyleyeyim. Oradaki ilâhiyatçı kardeşlerimiz, o Ingilizler kadar benim söylediklerimi şaşkınlıkla dinlediler. Çünkü onlar da bu ahlâkî kötülüğü öyle algılamıyorlardı. Günlük, sınıfta, yazılarında anlattıkları tasavvuf, felsefe, din olabilirdi ama kendileri aynen skeüler bir insan gibi dini ayrı, sanatı ayrı görüyorlardı. İşte bizim asıl meselemiz budur. Müslümanlar kendi dinlerine aynen bir seküler, bir inanmayan gibi bakmayı kanıksamış durumdalar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68742522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müminin bir şeyi meşrü, makbül ve matlüb görmesi yine imân iledir. İmân eden kalp ve akıl iledir. Mümin kişinin bir şeyi meşru görmesi; sadece 0 şey elverişli ve işlevsel olduğu için olamaz. Bütün dünya bir işi yapıyor diye o işi hemen meşrü kabul edemez. Asıl ölçü, o şeyin Rabbimizin kelâmındaki, Rasülallah Efendimizin sünnetindeki ve bu iki kaynaktan neş’et eden yorumlardaki ilkelerdir. Mümin bunlara mutabaat sağlamalıdır. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyler ve hâdiseler, işlevlerine ve sonuçlarına göre değil, Allah’ın ölçülerine uyduğu için doğru, iyi ve güzel kabul edilir. Bu düşünce için de, somut işler için de böyledir.</p>
<p>Yani namaz veya oruç beden sağlığına çok faydalı, yani işlevsel olduğu için makbül ve matlüb addedilmez. En önce ve en başta Rabbimizin emri olduğu için yapılır. Böyle yapmak kişiyi “müslim”, yani “teslim olmuş” yapar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68740627">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İrfân aslında “ben”in tanınması ile başlar, sonra “sen,” en son da “O” gelir. Yani irfân yolculuğu “ene”den “huve”ye veya &#8220;hü”ya gitmektir. Tarikatlerdekj seyr u sülük da böyledir. Derviş evvelâ kendisinin aslını görmeye başlar, sonra diğer insanlarda da aynı aslı görür, yani “sen”e erişir. Kişi, “sen”e doğru sefer ettiğinde her insandaki güzelliği ve doğruyu görmeye başlar. Onlara talip olur ve alır. Eğer bakışı böyle doğrulursa, dünyası da doğrulur. Kendi dışındaki hiç kimseyi hor göremez. Herkeste bir kıymet olduğunu bilir. Ona göre kendine en uzak düşüncede, tarzda, sürette, dinde olan; hatta düşmanlık eden kişiye bile ibret ve hikmet nazarıyla bakar. Dışlamaz, aşağılamaz, kendinden ayrı görmez, ötekileştirmez. Hataları kendinde, güzellikleri canlı-cansız her şeyde görmeye başlar. Kişi en son da Allah’ı hakîkatiyle tanımaya başlar. O’na erer.</p>
<p>Kişi kendi gerçek “ben”ini ancak “ben”den, “benlik”ten, “bencillik”ten kurtularak anlayabilir. Demek ki irfân “benlikten kopmak,” “kendinden ayrı düşmek” ve nihayetinde “kendini Hakk’ta bulmak” demektir. Bu sefer; sadece ben, sen, o denilen kelimelerden ibaret değildir. Kişi ben ile sen, sen ile o arasındaki farkları ve yabancılığı aslına bağlanarak giderir. Insanın ve tüm varlığın aslı Allah’tır (cc). İnsanın aslı da Hâlık olan Mevlâmızın yarattığı hilkattir, fıtrattır, tabiattır, tıynettir. Kişi kendi aslında Rabbimizi görünce diğer kişi ve varlıklarda da aynı aslı görmeye başlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68738123">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Genellikle benzetme yaparken hemen ekleriz: “teşbihte hata olmaz.” Çoğumuz bu ifadenin “benim bu teşbihimde, benzetmemde hata yoktur” anlamında olduğunu sanırız. Oysa bu, “teşbih hata kaldırmaz, aman dikkat et” demektir. Çünkü benzetmelerdeki yanlışlar kalıcı olur. Benzetmeler bu bakımdan çok tehlikelidir. Benzetme edatı olan “gibi” kelimesi bir cümleden düşerse her şey alt-üst olur. Zaten kutsal kitaplar da bu şekilde tahrif edilmiştir. Meselâ Hıristiyanlık’ta “Tanrı kullarina şefkatte karşı baba gibidir” cümlesindeki “gibi” gitmiş, hâşâ “Tanrı babadır” kalmıştır.</p>
<p>Bu tür yanlış ve yamuk benzetmeler dilimizi ve düşüncemizi de yamultmuş durumda. .. Çünkü dil, düşüncenin penceresidir. Zihindeki ve kalpteki yamulma hemen dile yansır.</p>
<p>Şunu artık anlayalım: Kendisi olamayanın kendi dili olamaz. Başka dünyaları ve dilleri de asla hakkıyla anlayamaz. Bu kopuş içinde olanlar gerçek Batı’yı da bilmezler. O yüzden ABD’de zencilerin kölelikten kalan zararlarını giderme anlamı olan “positive discrimination” kelimesini, geçmişinde böyle bir lekesi olmayan şu memlekette “pozitif ayrımcılık” olarak tercüme edip rahatlıkla kullanabilirler. Batı’da bizdeki “dindarlık” kavramı ile ilgisi olmayan “muhafazakârlık” kavramını da öyle&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68730607">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68728438">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>İki asırdır Müslümanlar fikir sahasında çorak, doğru&#8230; Fakat bunun sebebini konuşanlar hemen &#8216;bir ifrat-tefrite düşüyorlar. Ya “Bizde düşünceyi İmam Gazali öldürdü, felsefemiz yok ondan bu hâlde” diyenler çıkıyor ya da “düşünmek” fiilini Batılı, dünyevî ve tek boyutlu olarak algılayıp “eleştirel, sorgulayıcı, araştırıcı kafa kalmadı” diye cevap verenler&#8230; Oysa İslâm’da felsefe yoktur, tefekkür vardır. Felsefe bilinmeyeni bilmeye çalışmak; tefekkür bilineni tanımaya çalışmaktır. Mümin yokluk içinde arayış hâlinde değildir. Varlığın içinde kavrayış hâlindedir.</p>
<p>Düşüncesi yokluk içinde olanlar sadece bencil, yıkıcı, zulmedici işler üretir. Zira kendini taniyamayanın yaptığı bilim ilim değildir. Gerçek ilim ancak gerçek iman sahiplerinin elindedir.</p>
<p>Hidâyete nâil olan kalp; güzel niyetin şevkiyle fikrini, zikrini ve şükrünü güzelleştirmeye başlar. Zihin, dimağ ve muhakeme kalbin “amel” menziline olan seferindeki binekleridir. Bunların her biri kendi başına iş yaparsa da netice her zaman hayır olmayabilir. Ancak selîm, Sâlim bir kalp hayır üretebilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68727992">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kulun üç işi var: fikir, zikir, şükür.</p>
<p>İman eden fikreder, bu fikir ile Rabbini zikreder, bu zikir ile de şükreder.</p>
<p>Kişi fikretmezse ne tam anlamıyla zikredebilir ne de kâmilen şükredebilir. Akıl sahibi olmayana, yani fikredemeyene mesuliyet yoktur. Ancak ükredebilen iman sahibi olur. Müminin düşüncesi de hayırdır, güzel ameldir. O fıkrederek bir eser ortaya koyduğunda, bir bina yaptığında, bir eser yazdığında, bir vakıf kurduğunda, bir yazı yazdığında, bir alışveriş yaptığında, bir insana tebessüm ettiğinde, bir yetimin elinden tuttuğunda bütün bu hayırları ve güzellikleri yaratan Rabbimizi zikretmiş olur. Kişi fikredebildiği ve zikredebildiği için âlemde Mevlâmızın halifesi olmak şerefine nâil olur. Bu nimet için de şükreder. İman nimetini hayata, talebeliğe, yazarlığa, sanata, düşünceye, ticarete, medeniyete yansıtan kul, bu amelleriyle şükreden kul olur. Şükretmeden gerçek kul olunmaz. Nitekim Rabbimiz buyurur: “Öyleyse artık Allah’a kul ol! Ve şükredenlerden ol!” (Zümer Süresi, 66. âyet)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68725181">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>1960’lara kadar taşrada yaşayan ve mektep görmemiş ana-babalarımızın, nine-dedelerimizin dinî bir sâfîyetleri vardı. Entelektüel tartışmaları bilmezlerdi ama Allah’a, Rasül’üne, ashaba ve âriflere itikadları ve hürmetleri tamdı. Onların şehirlere gelip üniversite okuyan çocukları ise onları beğenmemeye başladılar. Onların “körü körüne” inançlarını, Kur’ân’a olan hürmetlerini, evliyâya olan muhabbetlerini beğenmiyorlardı. Haklı oldukları şeyler vardı elbette. Kur’ân’ın öğrenilmemesi, bazı âdetlerin İslâm ile bağdaşmaması gibi konularda haklıydılar. Fakat İslâm’a “akıl dini” dedikçe, “Hurafeleri yok edelim” diye haykırdıkça külü ile beraber közü de çöpe atmaya başladılar. Kur’ân’ı bir “metin” olarak görme, hadîsleri kendi kafalarına göre kabul veya reddetme, mezhepleri, tarikatleri, âlimleri inkâr etme aldı yürüdü.</p>
<p>Bu gidişât maalesef muhabbetsiz imana, usülsüz mâlumata, edebsiz muamelâta dönüştü. “Dincilik”, dindarlığın yerini aldı. Son yirmi yılda maddî güç elde edildikçe takvâmız, yakînimiz, ihlâsımız artmadı. Aksine güç için, kâr için, makâm için haramları hafife almaya, nefsimizi din gibi görmeye başladık. Bu süreçte en çok yamulanlarımız en çok okuyanlarımızdan çıktı. İnançsız Batılı yazarları, filozofları önce eleştirmek için okumaya başlayanlar giderek onların fikirlerini esas almaya başladılar. Üzerine dinî söylem kılıfı giydirerek&#8230; Nitekim yazının başında bahsettiğim dindar arkadaş gibi pek çoğu için Vefâ hazretleri gibi meşhur sâlihleri yermek çok kolay iken, herhangi bir inançsız Batılı filozofa lâf söyletmek kolay değil.</p>
<p>Kısacası üniversite okumuş, “entelektüel” sıfatı taşıyan yazar-çizerlerimiz bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa savruldu. Bilgisiz inançtan, inançsız bilgiye doğru&#8230; Mânevivatın gücüden,gücün maneviyatina doğru..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68724840">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde felsefe hocası bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir şey söyledi: “Fatih Sultan Mehmed derviş olmak istediğinde Vefâ hazretleri onu reddetti.” Buraya kadar doğru. . . Ama bakın bu erdemli davranışı getirip nereye bağladı: “Vefâ hazretleri aslında kibir göstermiş oldu. Fatih’e şunu demeye getirdi: “Asıl iktidar senin değil, benimdir.’”</p>
<p>Bunu işitince donakaldım. Her şeyi güçle, çıkarla, makamla, parayla, pulla açıklamaya ne kadar yatkınız. Bu dindar arkadaş bile böyle bir fazileti dalâlet gibi görüyordu. Bu davranışı örnek alacağına, Vefâ hazretlerinin maddi gücü esas görmemesinin arkasındaki imânı ve ihlâsı, Allah ve Rasülullah’a olan sadakâti takdir edeceğine, hakkı bâtıl gibi görüyordu. Dehşetengiz bir şey. Bunu da duyacaktık demek ki. Ona elbette gereken cevabı verdim. Ama bu sözler içimdeki derin bir endişeyi tekrar harekete geçirdi: “Nereye gidiyoruz?”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68723075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yaptığımız, öğrendiğimiz, anlattığımız her şeyi Allah için yapalım. Her şeyden önce itikâdımızı, helâl ve haramları çok iyi öğrenelim. Her işimizi âhirete yarayacak şekilde niyetlenip yapalım. Her bilginin kıymeti onun gereğini yapmaktan geçer. Kulun bilmesi, anlaması ve anlatmaya gayret etmesi hep ameldir. Hepsi her amel gibi mahşerde Rabbimizin mîzânına konulacaktır. Aman o dehşetli günde kaybedenlerden olmayalım.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68722672">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir şeyin haddi, o şeyin hakkıdır. Kişinin ilmi genişledikçe hürmeti ve tevâzuu artmalıdır. Çünkü bildiğinin ne kadar az olduğunu fark ettikçe konuşmaktan ve hüküm vermekten ar eder. Bu, sadece ilim ve irfân erbâbında değil, gerçek sanat erbâbında da böyledir. Meselâ büyük bestekâr İsmâil Dede Efendi irtihâlinden Önce “Ben müsikîyi biraz bilirim zannederdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben daha o denizin kenarında ayağımı bile ıslatamamışım” demişti.</p>
<p>Eslâfın ilim ve sanat alanındaki büyüklerinin hepsi bu tevâzua sahiptir. Bu tevâzuun sebebi el-Alîm olan Mevlâmız’a hürmetlerinden ve edeblerinden gelir. Büyüklerin bu engin tevâzuları ve mahviyetleri imânlarının göstergesidir. İrfânlarının göstergesidir. Zîrâ Rabb’ini bilen, kendini ve haddini bilir.</p>
<p>Evet, bilmek, anlamak ve anlatmakta çok sorunumuz var. İzâh sorunu hepimizin sorunudur. Çünkü bir şeyi tam anlayamayan onu anlatamaz. Bir şeyin anlamına ulaşamayan, o anlamı karşıdakine nasıl aktarsın ki? Anlatma sorunu bizde çok yaygın bir marazdır. O yüzden uzun uzun konuşuruz, ne kadar çok gereksiz ayrıntı bildiğimizi göstererek aslında köksüzlüğümüzü gizlemeye çalışırız.</p>
<p>Panellerde, konferanslarda, televizyon programlarında söz verilen kişiler genellikle “Efendim, bu geniş konuyu 20 dakikada anlatmak elbette mümkün değil” diye başlarlar. Oysa her ilim engin olsa da, gerçekten bilen kısa bir sürede de işin özünü bildirmeye kâdir olur. O vakit içinde muhataba, zaman ve zemine göre en faydalı ve özlü şekilde bildiğimizi aktarmamız gerekir.</p>
<p>Aslında anlatamayanlar dörde ayrılıyor:</p>
<p>Birincisi, hiç anlamamış olanlar. Onların zâten anlatma ihtimâli sıfırdır.<br />
İkincisi, anladığını düşünen ama onu aktaramayanlar. Bunlar belki dile hâkim olamayanlardır.</p>
<p>Üçüncüsü, anlamadığını anlayamamış olanlar. Bunlar boş klişeleri tekrarlayarak ömürlerini geçirirler.</p>
<p>Dördüncüsü ise anlasa da anlaşılmaz olmayı tercih edenler. Niçin? Çünkü muhatabın anlayamadığı şekilde konuşmak bizde kişiye “itibar” kazandıran bir şeydir. “Entelce” konuşmak dâima karşıdakini “câhil” yerine koyar ve bu aradaki açık, entele yeterli statüyü temin eder. Halbuki gerçek arıdır, durudur, anlaşılırdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68721213">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Matematık derslerinde uzun uzun uğraşıp çözmeye çalıştığımız “x+y=z” türünden denklemleri hatırlayın. Buradakı &#8220;x&#8221; aynen “y ve z’&#8217; ’gibi bilinmeyen rakamları göstermekte kullanılır.Git gide dilimizde de“&#8217;iks şahıs”, “&#8217;iks araba” gibi kullanımı yaygınlaştı. Peki,‘ &#8216;x’ ’harfinin“ şey’ ’den geldiğini biliyor musunuz?</p>
<p>Hikâyesi ilginç. Endülüs’te her ilimde olduğu gibi matematikte de ileri olan Müslümanlar bilinmeyen rakamı ifade etmek için Arapça “şey’un” derlerdi. Bizim “şey” kelimesi yani. . . Fakat İspanyolcada “ş” sesi yoktur. Bu sesi ancak “x” sesi ile ifade ederler. Onu da “kh” diye, yani hırıltılı “h” olarak okurlar. İspanyollar Arapça bu kelimeyi “xey’un” olarak okudular. Bilinmeyen bir şeyi ifade etmek için “xey&#8217;un” kelimesinin ilk harfi olan “x”i kullandılar. Dolayısıyla tâ 1OOO’lerden bu yana bilinmeyene “x” denmesinin temelinde de “şey’ ’ var.&#8217;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Sistem”, “strateji”, “fınans” gibi kelimelerin nereden, nasıl alındığı, kök anlamlarının ne olduğu hepimizin dikkatini çeker. Ama asıl dikkatimizi çekmesi gereken en önemsemediğimiz, en olağan, en çok kullandığımız kelimelerdir. Meselâ “şey”&#8230; Bizim günde yüzlerce kez kullandığımız bir kelimedir.</p>
<p>“Şey” kelimesinin dilimize geldiği yer Arapçadır. Bu dilde “şey”, bizim bugün Türkçede kullandığımız anlamda olduğu gibi “istemek, irâde etmek” anlamına da gelir. “İnşallah” da “Allah dilerse”, “maşallah” ise “Allah’ın dilediği olur” demektir. Şimdi düşünelim, “nesne” mânâsında kullandığımız “şey” nasıl oluyor da “istemek, irâde etmek” anlamına gelebiliyor? Demek ki nesne olarak, olay olarak ismini koyamayacağımız kadar çok ve sürekli olan her şey Mevlâ’nın irâdesi, yani emri ile yaratılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720010">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İslâm geleneğinde her ilim aynı zamanda bir ahlâk alanıdır. Hatta her meslek de öyledir. Çünkü neyin ne olduğunu bilen kişi, neyin ne olması gerektiğini de bilir. Bilmekle de kalamaz. Bilen aynı zamanda kılan, kıldığıyla da olan kişidir. O yüzden gerçek bilenler adam olanlardır. En çok hürmete lâyık olanlar da işte bunlardır. Alimler ve ârifler insan gibi insan, adam gibi adamdır. Bilmek ve kılmak arasında, kılmak ve olmak arasında mesafe yoktur. Olmaması gerekir. Çünkü hakkıyla bilen, Allah’ın ve Habibi’nin ahlâkına yakın demektir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Olunca tekrar farklı bir seviyede, farklı bir kalp aklıyla bilmek, tekrar o yeni bilişle yeni kılmak, yeni kılmak sonucunda bu kez bambaşka bir kemalât basamağında tekrar olmak&#8230;Ahlak bizce budur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68719544">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim olmadan amel, amel olmadan irfân elde edilemez. Gerçek akıl-fıkir Hakk’a râm olmuş akıl-âkirdir. Akılda-fıkirde Batı’ya benzeyerek onun üç asırdır sürdürdüğü zulüm çarkını kıramayız.</p>
<p>Kendimiz olmak demek, kendi aklımız-fıkrimize yaslanmak demektir. Aklı-fikri doğru anlayalım. Şikâyet ve suçlu aramak yerine kendimize, işimize bakalım. Nitekim Mevlâmız buyurur. “Ey imân edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Süresi, 105. âyet)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718631">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde genç bir arkadaşımın sözü beni çok etkiledi. Bilirsiniz, Rasülullah Efendimiz bir kişiye muhatap olduğunda bütün vücuduyla ona dönerdi. O kardeşimiz bu sünnetten başka bir ibret daha aldığını söyledi: “Mümin bir konuya, bir işe, bir meseleye kenarından tutarak, üstünkörü bakamaz. Bütün kalbi ve zihniyle ona yönelmeli ve onu fethetmelidir.”<br />
Ben bu mânâyı pek sevdim.</p>
<p>Bu bahis bana dört kavramı hatırlattı: vücûd, vücûh, vuzûh, vukûf.</p>
<p>Bir kişiye, konuya, işe, meseleye bütün vücûduyla, varlığıyla yönelmek gerekir. Vücûh, yüzünü dönmek, odaklanmak demektir. O hâlde Vücûd Vücüh etmeli. Vücûh ise kişiye vuzûh kazandırır. Vuzûh, bir meselenin tam açıklığa kavuşması demektir. Yani kişi bir şeye odaklandığında 0 şey ona tamamen açılır. Bu Yaradan’ın biz kullarına verdiği büyük bir kuvvet ve nimettir. Vuzûh ise vukûf getirir. Yani kişi vuzûh kazandıkça vukûf da kazanır. Vuküf bir şeyin bütün yönlerine tam anlamıyla hâkim olmak demektir. Bir şeye hâkim olan kişi ise o şeyin hikmetini anlar. Ayrıca onun hakkında hüküm verme yetkisi kazanır.</p>
<p>Vücûd, vücûh, vuzûh ve vukûf bir araya geldiğinde gerçek varlık bilgisi ortaya çıkar. Kısacası bir şeye yönelmek, kapalı ve eksik bir yön bırakmadan tam olarak bilip anlamak, ona uygun amelin şartıdır.</p>
<p>Mevlâ O’nun rızâsına uygun bilenlerden, kılanlardan ve olanlardan eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718061">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde sevdiğim bir büyüğüm anlattı. Dekanı olduğu İslâm İlimleri Fakültesi’nin önüne ısrarla mescid yapmak isteyen yetkililere, hemen yanındaki Eğitim Fakültesi’nin yerinin daha uygun olduğunu söyleyince “dindar” mimar şöyle söylemiş: “Ama mescid ilâhiyata uyar, eğitim fakültesine uymaz.” Evet dinimizi böyle “bahisleştirmek”, “mevzü hâle getirmek,” ondan uzaklaşmak demektir. Bugün yapı, öğretmen-Öğrenci ilişkisi, ders verme tarzı, edeb ve usül olarak dinimizi öğreten okullar ile diğerleri arasında ne fark var? Böyle bir eğitimden geçen birisi tahsilli olur, ama acaba terbiyeli, maarifli olabilir mi?</p>
<p>İslâm’ın çok önemli bir farkı da budur. Bilmek de, yapmak da, olmak da Allah için yapılırsa makbuldür. Yoksa kimsenin sırf bilim yapmak için bilim yapması, sadece para kazanmak için ticaret, sadece oyum çoğalsın diye siyaset yapması ne onu ne dr yaptıği işi hayırlı kılmaz.Hem niyetin hem işin kendisinin hem de yapılma usûlünün Allah ve Resulü&#8217;nün hükümlerine uyması gerekir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68717577">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Okuyalım, tamam ama önce en gerekli şeyleri okuyalım. Mühendis mühendisliği okuyacak ama Önce akaidi, ilmihâli, tefsiri, Siyeri, hadîsi usülüyle, sağlam kaynaklardan ve kişilerden öğrenecek. Ancak o zaman mühendisliğimiz, sosyologluğumuz, işçiliğimiz bir işe yarar. Kulluğu bilmeden sadece &#8220;Ben müminim” diyerek hayatımızı kulca yaşayamayız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68636077">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div></div>
<div class="">Bilene ve bilgiye saygı Allah’ın, Rasülallah’ın, âlimlerin ve âriflerin hep emrettikleri temel bir edebdir. Biz bu edebden uzak olduğumuz için ne bilebiliyoruz ne de bilmeye çalışıyoruz.</p>
<p>“Osmanlı çok büyüktü” diye konuşup duranlarımız bile aslinda Osmanlı’yı pek bilmiyorlar. Aynı olayları, aynı sloganlan tekrarlayıp duruyorlar. “Osmanlı neden büyük?” diye sorduğumda cevap veremiyorlar. “Sınırları büyüktü, hazinesi büyüktü, sarayları büyüktü, nüfusu büyüktü” gibi saçma cevaplara sapıyorlar. Oysa Osmanlı büyüktü, çünkü sanattan siyasete, ticaretten eğitime kadar her alanda hayatın merkezine imani ve kulluğu yerleştirmişti. Osmanlı kıymetli, çünkü bize kulluğun neler yapabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Fakat bunu söylerken de Osmanlı’nın hiç hatâsı yoktu diyemeyiz. Hata ve yanlış her yerde, her devirde, her toplumda olur. Ama Osmanlı’da sistemin özü kulluk olduğu için yönü de genellikle hayra, adâlete, şefkate ve insaniyete doğrudur. Bunu bilmek lâzım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68635807">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Paris’te 40 senedir yaşayan bir ağabeyim var. Şu sıralarda bizim evde misafir ediyoruz. Dün şehir dışına gitti. Gece yarısı döndü .Bu sabah ben “Abi neler gördün anlat” dedim. Bir kafeye gittiğinden bahsetti. Otururken yan masadaki gençlerin Batı’yı övdüklerine, sık sık Paris’ten hayranlıkla bahsettiklerine kulak misafiri olmuş. Dayanamamış -zaten benim gibi o da hiç dayanamaz- gençlere dönmüş: “Yavrum, oralar sizin bahsettiğiniz gibi hiç değil. Sizin şu oturduğunuz kafelere ancak merkezi yerlerde rastlarsınız. Öyle sandığınız gibi parıltılı bir hayat yoktur orada” demiş. Gençlerden birisi: “Hiç olur mu? Sen nereden biliyorsun, hiç orayı gördün mü?” diye cevap vermiş. Ağabeyim de “Yavrum, ben 40 seneden beridir oradayım. Batı sizin sandığım gibi değil” demiş ama bizim gençleri yine de iknâ edememiş.</p>
<p>Edemez, zira bu zanlar, sözler, alkışlamalar bilgisizlik kadarı hattâ ondan da fazla aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Bunun üzerine ben de ağabeyime dedim ki: “Eskiden “Komünistler Moskova’ya!’ diye bağıranlar vardı. Şimdi de bizim gençlere &#8216;Batıcılar Batı’ya’ diye bağırmak lâzım. Gitsin görsünler, ne olduğunu da anlasınlar.” Ağabeyim ise “Vallahi kardeşim, gıtseler de göremezler” dedi. Ne kadar doğru! Kişi aklıyla, gözüyle değıl kalbıyle, niyetiyle görür çünkü&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68634789">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nasıl Kur’ân herhangi bir kitap değilse, onu okumak da başa sözleri okumaya benzemez. Kur’ân’a hürmet Rabbimize hürmettir. Kur’ân’ı anlamada da hürmet esas olmalıdır. Diğer kitaplar gibi okuyup, kendimize göre anlamlar çıkaramayız.Rasülallah Efendimiz’e (sav) ilim ve irfân yoluyla bağlı olan, ahlâkıyla sünnete ittibâ etmiş âlimlerin yazdıkları tefsirleri okumak gerekir. “Ben üniversite okudum, aklım var, zaten Allah ‘akletmeyi’ bize emretmiyor mu?” diyerek Kelâmullah’ı kendi kafasına göre yorumlamaya kalkanlar, onu herhangi bir “metin” gibi görenler o Kitâb’dan nasib alamazlar. Kur’ân bir mihenktir, yani Hak ehli ile bâtıl ehlini birbirinden ayırır. Müminler okudukça inşirah bulur, ferahlar, haşyete kavuşur, Allah’a olan muhabbet ve bağlılıkları artar. Fakat kâfirler ve münâfıklar ise aynı âyetleri okudukça daha çok saparlar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir Ramazan’da bir yerel televizyona misafîrdim. Sunucu bir ara mushafı eline aldı. Mushafın aralarına renkli ayraçlar yerleştirmişti. Bana dönerek sordu: “Yıldız âyetiniz nedir?” diye&#8230; Şaşırdım&#8230; “O ne demek?” diye sordum. Bana “Sizi en çok etkileyen âyet, her konuğumuza soruyoruz” diye cevap verdi. O zaman anladım ki İngilizce “meşhur, muteber, rağbet gören” anlamındaki “star” kelimesinin tercümesi olarak “yıldız” kelimesini kullanıyor. Ben ise “Allahu Teâlâ’nın her kelâmı bizim için güneştir” deyip konuyu kapattım. Bu gibi hürmetsizlikler maalesef yaygınlaşıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633276">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğitimin sağlıktan, ulaşımdan, iktisattan çok önemli bir farkı var. Sağlık, ulaşım vb. gibi alanlar insanı inşâ etmez, onun hayatını kolaylaştırır. Eğitim ise insanı inşâ eder. Yani toplumu istenen düzeye, vasfa, seviyeye ulaştırmak için eğitime ağırlık vermek gerekir. Bina inşâsına verdiğimiz değerin onlarca katını insan inşâsına vermedikçe bu şikâyetlerimiz bitmez. O hâlde hedeflediğimiz medeniyet ihyâsının yolu insan inşâsından geçer. Onun için önce bilmenin, bilincin ve bilgeliğin değerli olduğunu anlamak ve yaşatmak gerekir.</p>
<p>Öyle anlatırlar&#8230; Bir gün Fâtih Sultan Mehmed, vezirleriyle devlet bütçesini görüşüyormuş. Bir ara maliyeye bakan vezirine “Medreselere ne kadar para ayırdınız?” diye sormuş. 0 da bir rakam söylemiş. Fâtih, “Olmaz, 0 bütçeyi en az iki katına çıkarın” demiş. Bunun üzerine veziri: “Ama efendim, bır medresede kırk talebe varsa onlardan belki on tanesi başarılı olur. Bu kadar düşük bir başarı oranı için bu kadar para ayırmak israf olmaz mı?” diye itiraz etmiş. Fâtih ona şu ibretli cevâbı vermiş: “Sen kırk kişiden on kişi yetişir diyorsun. Oysa ben sana iki katına çıkar derken kırkta bir kişi hesabına göre soylemiştim.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68632461">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Artık Batı’nın başarısından, ilerlemesinden, kalkınmasından, biliminden, felsefesinden, tankından, uçağından övgüyle bahsederken şu temel soruları sormaya alışalım: Bir, bu başarı hangi niyet ve hedefe göre, hangi yöntem ile elde edilmiştir? Iki, bu başarı Allah katında makbul müdür? İki soruya da Batı sözkonusu olunca hak üzere bir cevap bulmak mümkün değil. Faydalı gördüklerinizin arkasında bile mutlaka bir insanları soyma tezgâhı vardır. Spordan felsefeye, bilimden teknolojiye kadar bu böyle&#8230; Elbette Hakk’ı hakkıyla tanımayanın işi hak olmaz. 0 hâlde bunlar başarılıdır, ama asla Rabbimizin “muvaffakiyete ulaşanlar” diye vasfettikleri değildir. Çünkü ne niyetinde, ne gayretinde, ne yönteminde, ne de hedefinde hak yoktur.</p>
<p>Biz yıllardır bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Batı olsun, Doğu olsun küfrün siyasetteki, ticaretteki, teknolojideki bâtıl başarısına öykünenleri uyandıramadık Hatta bu konuda kendini dindar sayanlar, birçok bakımdan Batıcıları bile geçtiler. O kadar kendilerinden, Rablerinden kopmuş, ümidi kesmiş, şaşkın vaziyetteler.</p>
<p>Bu gibiler acaba eski devirlerde yaşasaydılar firavunları, Nemrudları, Neronları, Ebu Cehilleri mi; yoksa çilekeş İbrâhimleri, mütevâzı Mûsaları, fakir İsâları, yetim Ahmedleri mi “başarılı” görürlerdi? Kendilerine hangilerini “rol model” olarak alırlardı? Bu soruyu sormak ne kadar dehşetli ise, verilecek cevabı tahmin etmek daha da dehşetli maalesef&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631614">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İki asırdır Müslümanlar olarak Batılıların “başarıları”nın dedikodusunu yapıyoruz. Onları “başarılı” buluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz. Ama neye göre? Görünüşte güçlü olmak, bir şeyleri icat etmek, dünyada söz sahibi olmak kendiliğinden haklı, iyi ve doğru olmak demek değildir. İyi, doğru ve haklı olabilmek için bağlanılan ilkelerin de iyilik, doğruluk ve hak olması gerekir. Yoksa insanlık tarihinde ürettikleri düşünce, sistem, devlet, ordu, bilim ile insanlığı yozlaştıran, yok eden, aşağılayan pek çok medeniyet geldi geçti. Piramitler az buz bir başarı değil. Ama onları kendilerine mezar olarak yaptıranlar kendilerini ilah ilan etmiş sapık firavunlardı. Demek ki başarıdır, beceridir ama tevfik değildir. Roma da büyük bir medeniyetti ama insanları aslanlara parçalatıp bunu eğlence olarak on binlerce kişiye seyrettirmeyi spor addetmişti.</p>
<p>Hak ehli olanın ortaya konan “başarılar”a olan bakışı da hak üzre olur. Yani Allah’ın ve O’nun Rasül’ünün (sav) ölçüsü üzerine&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631002">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfik” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Muvafakat, muvaffak, tevâfuk, ittifâk vb. hep aynı köktendir. Tevfik de “bir kişinin işinin râst gitmesi” anlamına gelir. Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O hâlde âyette geçen “tevfik,” kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’in takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani birileri için değil, birilerine göre değil, modanın gerektirdiği gibi değil. Bu herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi teviîk kavramı da bizi Hakk’a ulaştırıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68630281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bazı Amerikalı markaların reklâmlarında şöyle sloganlar var. &#8220;You can do it,&#8221; “lust do it.” “Yapabilirsin, hadi!” ve “Hadi yapsana!” gibi güya teşvik edici sözler bunlar&#8230; Güya 0 spor ayakkabısını giyen zıplayacak hoplayacak, elli kilometre koşacak, ipince, dalyan gibi hanımlar ve beyler olacak. Aslında şu saydığım şeylerin hiçbirini demeden bunları ve daha başka pek çok şeyi demiş oluyor bu sloganlar&#8230;</p>
<p>Batı’nın bu “başarı” sözleri, bugün bir etik, hatta neredeyse bır din hâline geldi. Din nâmına bir şey kalmayınca yerini boyle zırvalarla dolduruyorlar. “Başarılı insan” denince akla meselâ iyi insanlar, bağış yapan, fakirler için çalışanlar gelmiyor. Kariyerinin zirvesine ulaşan, çok para kazanan, iyi kötü meşhurlar anlaşılıyor. Yani şöhretin iyisi kötüsü yok. Oysa İngilizcede iyi şöhretliler için “famous”, kötü şöhretliler içinse “infamous” derler. Fransızcada da aynı fark var. Dilimizde maalesef bu farkı tek kelimeyle ifade edemiyoruz. Ama biz de “şohret” dediğimizde daha çok kötü şöhretliler önde.</p>
<p>Oysa başarmak, Allah’ın izniyle, takdiriyle, lütfuyla olur. Hüd Suresi’nde Hazreti Şuayb’in (as) dilinden olan o duayı öğrenelim ve sık sık söyleyelim: “Ve mâ tevfiki illâ billâh. Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629778">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kişi kadrini bildiğine hürmet eder. Biz Allah’ın, imanın, dinin kadrini unuttuğumuz için Rabbimize ve O’nun elçisine hürmetimiz de çok eksik. Çoğu okumuş yazmış gencimiz küfür içinde debelenip gitmiş Batılı filozoflara gösterdiği saygıyı Rabbânî âlimlere ve âriflere göstermiyor, âyetten veya hadisten “malzeme” diye bahseden ilâhiyatçılar var. İngiliıce iki kelime öğrenip okuduğu kitaplardaki bâtıl modelleri alıp Kur’ân’a ve itikâdımıza yamamaya çalışanlar var. Aristo ve Eflâtun bir şeyler mi söylüyor? Bizimkiler hemen “İşte hikmet söylüyorlar” deyip, iman ölçüsünü terk edip onlara tilmiz oluverirler.</p>
<p>Batılılar rasyonalizmi mi övüyorlar? Hemen bizde “Dinimiz akıl dinidir” diyenler türer. Daha “akıl” ve “rasyonalite” kavramlarının farkını bile bilmeden&#8230; Batılı fîlozoflar tarihselcilikten mi bahsediyorlar? Hemen bizde birileri Kur’ân’ın tarihsel bir metin olduğunu -hâşâ-iddia etmeye başlar. Onlar yorumsamacı felsefeyi mi icâd ettiler, bizdekiler de hemen aynı yöne dönüverirler. Bu şekilde bir asırdır sünnete yapılan saldırınin hiç utanmadan-sıkılmadan Kur an a da yapılmaya başlandığına şâhit oluyoruz. Ne acı!</p>
<p>Evet, hikmet her şeydedir, herkestedir, her yerdedir. Ama bu hikmete sahip olanlar içindir. Yani iman nüru ile her şeyin ve oluşun özünü görebilenler için&#8230; O öz, o asıl da sadece Rabbimizdir. Müslüman her güzele ve doğruya açıktır. Fakat Müslüman olmayanlardan örnek almaz, ibret alır. Hikmet de kadir-kıymet ölçüsü içinde elde edilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629033">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ın kadrini unuttuğumuz, yani ona yakîn olamadığımız için en önemli konuları ayrıntı, en basit konuları ise çok büyük işler gibi görüyoruz. Zaten kişinin kalbinin ahvâli hemen neye, ne kadar kıymet verdiğiyle anlaşılır. Kişi kime kıymet veriyorsa onun dostudur. Kimin kadrini biliyorsa onun ehlindendir. “Kadir” kelimesi ile “takdir,” “kader” ve “mikdar” kelimeleri aynı kökten gelir. Demek ki kişi Rabbi’nin ona takdir ettiği kader içinde, neye ne ölçüde muhabbet, değer, üstünlük verdiğine göre kadir sahibi olur.</p>
<p>Bir kişinin kadrini bilmek aynı zamanda o kişinin ölçülerine uymak demektir. Biz ise Mevlâmızın ve Rasülullah Efendimizin (sav) ölçüsü elimizde olmadığı için karşılaştığımız olaylarda, bilgilerde, düşüncelerde kafamıza göre karar veriyoruz.Okuduğumuz okulların, mesleklerin, mensup olduğumuz grupların esiri oluyoruz. Şu kusurlu eğitimden aldığımız eksik bilgileri, kuru bir diplomayı başka her ölçüden üstün tutıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68628512">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz tevhidin diline karşı da özensiz, dikkatsiz ve meraksızız. Yabancı kökenli ve yaban köklü “empati” demeyi hemen öğrenip, “takvâ” demeyi unutuyoruz. “Etik” dediğimiz şeyin “ahlâk”tan apayrı olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü birisi Batılı bir kelime, o daha moda ve şık duruyor. Oysa Hazreti Mevlânâ (ks) buyurur: “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile giren dile de girer. Yani kişinin dili neye alışırsa, kalbi de ona alışır. Tevhid kalptedir. O hâlde o ummânın kıyısı olan lisâna da tevhid dalgaları vurmalıdır. Yani tevhidin de bir dili vardır. “Tevhid” kavramının kendisi bile öyledir. Cami mimarisinden hat sanatina, müzikten zikir halkasına, şiirden halı dokumaya kadar tevhid her şeyimizi belirler.</p>
<p>Allah’a ve dinine, imana kıymet vermemek demek, onu önem sırasında başka şeylerin arkasına almak demektir. Cep telefonunun ıcığını cıcığını bilenler, bir pop yıldızının her gününü takip edenler, bir futbol kulübünün bütün kadrosunu ezbere bilenler bir akâid kitabını eline alıp, “Biz neye inanıyoruz? Allah kimdir, Rasülullah kimdir, Kur’ân nedir, melekler nedir, kazâ ve kader ne demektir, âhiret nedir?” sorularının cevaplarını doğruca öğrenmiyor. Akşama kadar siyaset, spor, para dedikodusu yapanlar Mevlâmızın ve Nebî-i Zîşân Efendimizin sohbetini yapmıyor. Sosyal medya saçmalıklarıyla saatlerini geçirenler günde bir âyet, bir hadîs, bir kelâm-ı kibâr öğrenmiyor. İlmihâlde bilmediklerini merak edip sormuyor, okumuyor.</p>
<p>Ağzımızdan Allah kelimesi, âyetler, hadisler çıkıyor ama bereketi olmuyor. Çünkü o güzel ismi ve yüce fermânları kalpten kastetmiyoruz. Bildiğimizi yapmıyoruz. Samimiyetimiz yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627937">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet&#8230; Müslümanlar, son bir asırdır Müslümanlıktan çok bahsediyorlar ama günbegün ondan uzaklaşıyorlar. Bunu William Chittick adlndaki bir Amerikalı Müslüman akademisyen şöyle özetlemiş: “Bir asır evvel Müslümanlar ‘Allah’ diyorlardı. Bugün ise &#8216;İslâm’ diyorlar.” Bu söz üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kastettiği şu: Müslümanlar Allah’ın kulu oldukları bilincini kaybettiler. Allah ile, Yaradan ile bir kul olarak bağ kurmak yerine, sanki bir “konu” imiş gibi ilgileniyorlar. Dini bir kelimeye, bir kavrama, bir slogana indirgiyorlar. Yani “Allah” diyorlar ama aslında Allah’ı kastetmiyorlar. Amellerinde, hayatlarmda, yazılarında O’ndan eser yok.</p>
<p>Amel dedik&#8230; Kulun ameli sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibâdetler değildir. Dinden, mühendislikten, sanattan, siyasetten, ticaretten, kısacası neden bahsedersek edelim söylediğimiz, yazdığımız, tartıştığımız, yaptığımız her şey de bir ameldir. Müminin yaptığı her şey gibi yazdığı yazı da bir ameldir. Yaratmak fiili üzerine fetva veren yazar arkadaş bu bilinçle yazsaydı böyle densizlik edemezdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627237">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üniversiye diploması alan başımıza allame kesiliyor. “Ben koskoca üniversite bitirdim, demek ki akıllıyım. O zaman her konuda hüküm verebilirim” mantığıyla saçmalamaya başlıyor. Meselâ bir hadîs-i şerîfte kafasına yatmayan bir şeye rastlarsa ona hemen “mevzü,” yani “uydurma” diyor. “Zayıf” hadîsin bile ne olduğunu bilmiyor, “mevzü” sanıyor. Kafasına göre hüküm vermenin ne dehşetli bir şey olduğundan habersiz. En temel inanç ilkelerini bile bilmiyor, bilse de umursamıyor. Dine kafasına göre bakıyor. O zaman onun dini İslâm olmuyor, “kafa dini” oluyor. Oysa bu gibileri Rasülullah Efendimiz (sav) uyarıyor: “Kim bilgisi olmadığı hâlde Kur’ân ile ilgili söz söylerse, ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizî)</p>
<p>Aslında hiç kimse bırakın dinî ilimleri, başka bilimlerde bile üniversite diplomam var diye söz söyleme yetkisine sahip olmaz. Hangi mühendis dört yılda okuduklarıyla mühendislikte büyük sözler söylemeye kalkışabilir? Hangi hukukçu diplomam var diye hukuk allâmesi kesilebilir? Müsaade ederler mi? Ama mevzu din olunca müsaade sonsuz.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68626679">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde bir köşe yazısı okudum. Yazarı dindar bir edebiyatçı&#8230; “Yaratmak” fiili insanın yaptıkları için kullanılabilir mi, onu tartışıyor. Yazıyı okurken bu konudaki dinî hükmü ne zaman nakledecek, onu bekledim. Maalesef yazar, bir akaid meselesi olan bu konuda hiçbir dinî hükmü zikretmeden yazıyı bitiriyor. Bunun yerine “yaratmak” fiilinin Türkçe sözlüklerdeki anlamlarına bakarak fetvâ vermeye çalışıyor. Hatta “halk, hilkat, Hâlık” gibi kelimelerin bile anlamlarına bakma zahmetine girmiyor. Yazısının sonunda da fetvâyı veriyor: “Yaratmak” Bili insanlar için de kullanılabilirmiş.</p>
<p>Peki, dindar bir yazarın dinî bir meseleyi ele alan bu yazısinda din nerede? Yok. Allah, Rasül, ashâb, ulemâ, urefâ nerede? Yok. Ayet, hadîs, icmâ, kıyas nerede? 0 da yok. Tefsir, hadis, siret, akaid, fıkıh, irfân nerede? Hiç yok Yani yazar dinî hiçbir atıfta bulunmadan dinî bir meseleyi çözmeye cüret ediyor. Dinî bir hükmü iki üç sözlüğe bakarak kafasına göre vermeye çalışıyor.</p>
<p>Bu aymazlığın benzerlerini çevremizde gittikçe daha çok görüyoruz. “Dindarlık” siyasete ve çeşitli komplekslere kurban edilince böyle oluyor. Bu aymazlık bir değil, birden fazla yanlışa dayanıyor. Birincisi, haddimizi bilmiyoruz. Oysa ilmin esası edebdir. Yani haddini bilmektir. Kişi haddini bilen degılse bile öğrenen olmalıdır. Bilmediği konularda hukum vermemelidir. Hele dini konularda asla&#8230; Azıcık bilmek bilmek değildir. Hele usülüyle ilim tahsîl etmeyenler, yani klasik ilim geleneğine bağlanmayanlar, rüzgârda uçuşan yapraklar gibidir. Bizim gibi okumuş ama dinî ilimleri usülüyie tahsîl etmemiş kimselerin en az sokaktaki insanlar kadar bu konuda çenemizi, kalemimizi, nefsimizi tutmamız gerekir. Bu Rabbimizin emridir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8217;</p>
<p>İkincisi, bilmediği hususları gerçek bilenlere sormalıdır. Mümkünse yaşayan bir âlime sormak en güzelidir. Çünkü konuyu birebir açımlamak, sorulara cevap vermek, etkileşmek mümkün olur. Fetvâ zaten esasen kişisel olarak sorulan bir soruya bilen, yani âlim tarafından verilen cevaba denir. Eğer gerçek bir âlim, yani bilen, bildiğiyle amel eden, ahlâkı yerinde bir kişi tanımıyorsak o zaman bu tür gerçek âlimlerin yazdığı muteber kitaplara bakılır. Ama onları da kavramak için belirli bir ilim gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü, asla sözlüğe bakılarak dinî hüküm verilmez. Bu sözlükçülük de yeni âdet&#8230; Nasıl olsa artık internette diller üzerine pek çok kaynak var. O zaman âyette geçen kelimeye sözlükten bakıp hemen hükmü veriyorlar. Oysa meselâ Elmalılı gibi muteber bir tefsire baksalar, orada âlimlerin lugat mânâsını zikrettikten hemen sonra o âyetin nüzül sebebi, başka âyetlerle olan ilişkisi, muhtevâsı vb. gibi gerçek anlamı ortaya koyan bilgilerle netleştirdiklerini görecekler. Hayatımda çok değişik insanlar tanıdım. Arapça ana lisanı olduğu için, Arapçayı kursta öğrendiği için, hatta hiç Arapça bilmeden mealden bakıp âyetleri yorumlamaya cüret eden gâfîller gördüm. Böyle câhillerden meal yazanları bile oldu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625889">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Her yolun eşkıyası vardır, bu yolun da eşkıyaları vardır. Ama eşkıyayı evliyâdan ayırt etmek kolaydır. Kişilerin sözüne, görüntüsüne, ağlamasına, gülmesine değil, ahlâkına bakan hemen farkı görür. Sünneti ölçü yapan evliyâyı eşkıyadan ayırır. Günlük hayatta hesaplarımızda pek uyanığız. Keşke dinde de o kadarcık uyanık olsak. Ama bu zordur çünkü Şeriat’i bilmek ve yapmak gerekir.</p>
<p>Sürekli kendime ve gençlere hatırlatıyorum: “Allah’ın ve imanın kıymetini bilelim.” Bunu özellilde “dindar” görünümlülere, dini bir gösteriş ve güç aracı, bir moda gibi görenlere anlatmak çok zor.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625417">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Birisi geçenlerde “Gençlerde dindarlık azalıyor diyorlar, ne dersin?” diye sordu. Ben de “Büyüklerde dindarlık çoğalıyor mu ki?” diye cevap verdim.</p>
<p>“Dindar” görünümlü doktor, modern laik tıbbın en büyük savunucusu ve geleneksel tıbbın en büyük düşmanı olabiliyor. “Dindar” görünümlü öğretmen hiç düşünmeden “kişisel gelişim” veya “değerler eğitimi” gibi tercüme ve içinde tevhid değil, ikiyüzlülük olan kavramları çocuklarımıza aktarabiliyor. “Dindar” görünümlü bürokrat, Amerikan ve Avrupalı uygulamaları hiç sorgulamadan kopyalayarak toplumumuzu tahrip edecek işlere imza atabiliyor. “Dindar” görünümlü genç feminist olmaktan, birey olmaktan, laiklikten hoş şeylermiş gibi bahsedebiliyor.</p>
<p>Gençliğimden beri haykırıp duruyorum: “Gerçek güç, insan olmak ve insan yetiştirmektir” diye&#8230; Yetişmek ve yetiştirmek.. Bu bizim İslâm, imân, ihsân vazifemizdir. İnsan olmak, adam olmak ve yetiştirmek şunun bunun için değil, Hak içindir. Medeniyet, siyaset, felsefe, hemşehrilerimiz için değil, ecdadımıza lâyık olmak için değil; Allah için, Allah’a yaraşır kul olmak ve böyle kulların yetişmesinde çile çekmek içindir. Bu adamlık okulda okutulmaz, kullanım kılavuzu, bitirme sertiükası yoktur, bir hobi değildir. Adamlık, adam olanlardan öğrenilir. Uzun uzun konuşarak değil, hâlleşilerek öğrenilir. İnsanlara bağıra bağıra “siz şöyle şöyle kötüsünüz” diye parmak sallayanlardan değil, adamlığı kalbine nakşedenlerin süküt sohbetlerinden öğrenilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir yazar ismine rastlayamadım. Zaten “dindar” görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihâli, sîreti, sünneti, irfânı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım.</p>
<p>Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok “dindar” görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar&#8230; Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler.</p>
<p>Şimdiki moda da bu&#8230; Eskiden Batıcılara yamananlarin yerini bu gibi şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâdar Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kerre Rasülullah’tan, ashâbdan, imâmlardan, ehl-i beytten, âlimler<br />
den ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Bukowski. Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar&#8230; Hattâ bu “dindar” görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan “ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi” diyorlar. Referans yine Batı&#8230; Bunlara İmâm Gazzâlî, İbn Haldün, hattâ Yunus’u bile sormayın, çok alınıyorlar. “Onlarla ne işim olabilir ki” gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624466">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Maalesef ahlâksızlîk, kişiliksizlik, zulüm ve fitne mübah görülüyor. Haramı helâl, helâli haram sayan da epey var. Dini bile kâfirlerden öğrenmeye kalkışıyorlar. Örnek vereyim. Bir ilâhiyat fakültesi dergisinde yayınlanan bir makale gördüm. Bir akademisyen, Hacc Süresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi nâzil olduğuna dair makale yazmış. “İlmî” değil ama “bilimsel” makale olduğu için elbette üslübu Batılı&#8230; Yazma tarzı, yazının yapısı, kullanılan argümanlar hep öyle&#8230; Hemen dipnotlarına bakıyoruz. Yazar Kur’ân’ın tefsiri hususunda danışılması gereken yaklaşık yetmiş kaynak zikretmiş. İnanmayacaksınız ama bunların içinde bir tane bile Müslüman âlime ait eser yok Hepsi gayrimüslim isimler&#8230; Yani, bu kişi bize şunu demek istiyor: “Kur’ân’ı, Rabbimizin kastinı bile Batılı kâfirlerden öğrenmeliyiz.”</p>
<p>İkinci örnek bir ilâhiyat fakültesinde tefsir bölümü başkanlığı yapmış bir akademisyenin yazdığı makale&#8230; Konusu hâşâ “Kur’ân’ı efsânelerden arındırmak” Bu adam da kalkmış, Alman bir Hıristiyan teologun İncil’deki kıssaların gerçekliğini eleştirmesini örnek almış. Bunu Kur’ân’a uygulamaktan bahsediyor. Rabbimizin Kur’ân’da zikrettiği Hazreti Adem’den tutun Hazreti Ibrâhim’e, Hazreti Yüsuf, Hazreti Nüh, Hazreti İsâ ve Hazreti Meryem (as) gibi pek çok kıssaların “tarihsel gerçekliği olmak zorunda olmadığını” söylüyor. Yani kısacası hâşâ “Allah uydurur” diyor. Bu adam yıllarca bir televizyon kanalında güya tefsir dersleri yaptı. Kendisine bu imkân, “dindar” görünümlülerce verildi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623596">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bağ sadece zaptetmek için değil, mensubiyet için de geçerlidir. “Mensubiyet” kelimesi “bağ” anlamı taşıyan başka bir kelime olan “nisbet” ile aynı kökten gelir. Nisbet, neseb, intisab ve münâsebet hep aynı kökten türemiştir. Allah’a bağlanmak asıl nisbettir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münâsebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diğer bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah’in bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O hâlde bizim müminler, kâârler, okuduğumuz kitap, gittiğimiz okul, ilgilendiğimiz soyut konular, yaptığımız ticaret, çiçek, ağaç, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ hürmet, ikram, hukuk, sorumluluk getirir. Kısacası, kul Allah’a bağlanan her şeye, her şeyin hakikatine bağlanır. Zira Tek Gerçek olan Mevlâmızdır.</p>
<p>Bu bağın farkına varan anlar ki her şeyin her şey ile bir bağı vardır. Çünkü her şeyin her şeyi yaratan Allah ile bağı vardır. Buna “tevhid” denir. Evet, tevhid Hakk’a bağlanmak ve her şeyi Hakk’a bağlamak demektir.</p>
<p>Rabbimiz bizi O’na hakkıyla bağlanan ve bu bağın üzerine titreyenlerden eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623050">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz Rabbimize yaradılış bağıyla bağlıyız. Bu, bağı gören için olsun, görmeyen için olsun böyledir. Rabbimizle ahdimizi kalû belâda yaptık O ahde vefâ gösteren mümin olur. Söz, ahid, akid, vefâ bunlar da hep bağ bildiren kelimelerdir. Yaradan’ın Rasül’üne de bağlıyız. O Rasül’ün “vârisim” dediği Rabbânî âlimlere de bağlıyız. Ilim vârislerine olduğu kadar, irfân vârislerine de&#8230; Çünkü bilenler asla bilmeyenler ile bir tutulamaz. Ancak gerçek bilenlere bağlanarak gerçek bilmek, yani irfân yolunda adım atabiliriz. Onlara bağlanmak demek, onlarla nisbet kurmak anlamında “intisab” demektir.</p>
<p>Kişi, neyi sevip ittibâ ederse ona bağlanır. Demek ki muhabbet ve aşktan daha kuvvetli bir bağ yoktur. Allah ile olan bağımız sadece mecburiyet bağı değildir, muhabbet bağıdır. Kendini Yaradan’a, O’nun sevgilisi Rasül’üne ve O Rasül’e bağlanmış olanlara muhabbetle bağlayanlarin mensubiyeti tam olur. Bu Hak zincirine bağlanınca mümin kendini zamanın, nefsin, şerli insanların, şeytanın iğvasına kapılıp yokluğa savrulup uçup gitmekten kurtarır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622674">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Aklın işi şeyler, olaylar ve olgular arasında ilişki kurmaktır. Bunun için sebep ve sonuçlara bakar. Her yeni gördüğünü, bildiğini, yaşadığını kendindeki bilgi ile bağdaştırmak ister. Yani “bağdaştırmak” da “bağ”ı gerektirir. Zaten “sebep” kelimesinin bir kök anlamı da “ip”tir. Demek ki sebepler de birer bağdır. Onlar ise şeyler, olayları ve olguları bir zincir gibi dizer. Sebepler neticelere bağlanır. “Netîce” kelimesi ise kök anlamında “döl, hayvanın yavru doğurması” demektir. Bu kavram da bir bağ, dolayısıyla bağlayan, bağlanan ve bağ ilişkisi içerir. Veya sebep, sonuç ve araç ilişkisi&#8230;</p>
<p>Kişi aklıyla bağlayarak ve bağlanarak yaşar. Bildiği ve bilmediğini bağdaştırarak anlamlar kurar. Bu bağlama ve bağlanma Hak için ve O’nun emrettiği biçimde olduğunda elde edilen bilgi “hikmet”tir. “Hikmet” kelimesinin kök anlamlarından birisi “ata vurulan gem”dir. Bu da bir bağı ifade eder. İnsanın düşünce, irade ve kuvvetini bir ata benzetebiliriz. Bu üç nimet bir binittir, araçtır, imkândır. Hikmet bu üç gücü Hak yolunda dosdoğru götürmek, ata da zarar vermeden, onu emanet gibi görerek hakkını gözeterek onu kullanmak, ondan istifade etmek, onu kontrol etmek demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622336">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ı inkâr edenlerde de akıl vardır ama o akıl bir tür akıldır. Ona “hesapçı akıl” denir. Hesapçı akıl Hakk’ı tasdike değil, nefsi tasdike çalışır. Zaten Kur’ân’da pek çok yerde geçen “Akletmez misiniz?” türünden uyarılara maruz kalanlar genellikle kâfirlerdir. Çünkü onların aklı hidâyete ermediği için, yani kendini Yaradan’ı tasdik etmediği için “kalbin aklı” olamaz. Meselâ Ebu Cehil’in işini görecek, okuma yazma öğrenip kitaplar okuyacak, diller öğrenecek, edebiyat ve tarih konusunda bilgi biriktirecek kadar aklı vardı. Ama ona hidâyet lutfedilmediği için fıtrî aklı, yani kalbin aklı açılmadı. Nefsânî akılda kaldı. Nüranî akla, yani iman eden herkeste ânında bir gonca gibi açılan, insanı insan yapan kalbin aklına erişemedi. 0 kuru aklı benliğinin, bencilliğinin, giderek “ben”e tapmasının aracı hâline geldi. Hâlık’a, hulka, hilkate ve dolayısıyla ahlâka ihanet etti. Yani Yaradan’a, yaradılışa, kendine&#8230; Bu her kâfir için böyledir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68586311">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kulluk bir ayrıntı, aksesuar veya hobi değildir. Her sıfat, meslek, iş, yol kulluğa tâbidir. Artık kendimize gelelim. “Kendimiz” dediğimiz “Allah’ın kulu”dur. Bizim unvânımız da, şânımız da, farkımız da budur.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güç ve Ahlak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guc-ve-ahlak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guc-ve-ahlak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 10:41:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi güçtür]]></category>
		<category><![CDATA[Güç ve Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[maddi güç]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21691</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanlar, son iki asırdan beri iki şeyden şikâyet ediyorlar: Güçsüzlükten ve dinden ayrı düşmekten&#8230;Osmanlılar Avrupa tarafından hırpalanmaya başlayınca, kendilerine dönüp o güne dek ciddi bir zaafını görmedikleri sistemlerinin eksiklerini aramaya başladılar. 17. yüzyılda başlayan bu arayış, modernleşmenin yolunu açtı. Aslında Cumhuriyet dönemine kadar yapılan hemen her reform genelde Müslümanların, özelde de Osmanlılar&#8217;ın güçsüzlüğünü dinden ayrı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guc-ve-ahlak/">Güç ve Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21918" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/satranc.jpg" alt="" width="640" height="359" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/satranc.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/satranc-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/satranc-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Müslümanlar, son iki asırdan beri iki şeyden şikâyet ediyorlar: Güçsüzlükten ve dinden ayrı düşmekten&#8230;Osmanlılar Avrupa tarafından hırpalanmaya başlayınca, kendilerine dönüp o güne dek ciddi bir zaafını görmedikleri sistemlerinin eksiklerini aramaya başladılar. 17. yüzyılda başlayan bu arayış, modernleşmenin yolunu açtı. Aslında Cumhuriyet dönemine kadar yapılan hemen her reform genelde Müslümanların, özelde de Osmanlılar&#8217;ın güçsüzlüğünü dinden ayrı düşmeye, dindarlığın azalmasına bağlıyordu.Güçsüzlük algısı önce askerî sahadaki mağlubiyetlerle ortaya çıktı, Frenklerin daha iyi silâhları, daha iyi eğitilmiş askerleri ve daha iyi idare edilen orduları vardı. Osmanlı&#8217;nın vardığı sonuç, bu askerî silâh ve yöntemlerin benimsenmesi gerektiğiydi.</p>
<p>Bu yüzden ilk reformlar askerî alanda, Osmanlı&#8217;nın Islâm&#8217;ın yegâne küresel gücü olma konumunu güçlendirmek için yapıldı. Ordunun düzeltilmesi için bütçenin sağlıklı hâle getirilmesi gerektiği de anlaşıldığı için askerî reformlar hemen her zaman maliye, yani harcama, gelir ve vergi reformlarıyla desteklendi. Yenilikler bir süre olumlu sonuçlar verdi. Ordu düzeldi, savaşlarda galibiyetler elde edildi, hatta kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı, yeni topraklar fethedildi.Fakat bu alınan tedbirler, bir süre sonra Osmanlı&#8217;nın hızla güç kaybetmesini engelleyemedi. Bu kez, dikkatler Avrupa&#8217;nın hem askerî, hem de malî üstünlüğünün ardındaki esas nedenlere yöneldi. İşte 1800&#8217;lerin başından itibaren ortaya çıkan ve bizi hâlâ etkisi altında tutan Tanzimat anlayışı buradan doğdu. Bu anlayışa göre, Avrupa sadece görünürdeki teknoloji ve sistemleri geliştirmemiş, onlara yol açacak bir anlayış, kültür ve medeniyet dönüşümü geçirmişti. Yani iş, alette olduğu kadar o aleti üreten kafadaydı.Silahları, donanmaları, orduları ve idareyi geliştiren şey, ilimdi, fendi. Avrupa&#8217;nın zenginleşmesi hep ilim sayesindeydi. Bu ilim, Osmanlı ve kadîm medeniyetlerin tanımladığı gibi İlâhî bilgiye dayanmıyordu. Aklı ve bireyi esas alıyor, gözlem ve tecrübe ile yeni keşifler ve icatları meydana getiriyordu. Asıl güç işte bu anlayıştaydı.</p>
<p>Bacon&#8217;ın meşhur &#8220;bilgi güçtür&#8221; sözü de bunu tasdik ediyordu.Bu tahlilin ve tesbitin ne kadar safça ve -açıkça söyleyelim- yer yer câhilce olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Zaten Osmanlı&#8217;yı ve Müslümanları zayıf düşüren esas sebep, tam da bu algı ve anlayış fakirliğidir. Zira Batı&#8217;nın &#8220;gelişmesi&#8217;,&#8217; hakikatte masum ve gerçek aşığı ilim adamlarının bir şekilde mükemmel sonuçlar almasıyla ilgili değildi. Daha çok, katliamlarla süslenmiş vahşî bir sömürgecilik rekabeti ve her kapitalist ve sömürgeci eylemi meş- rûlaştıran İlmî yalanlarla ilgiliydi. Evet, Osmanlı aydınları Batı&#8217;yı tanımaya çalıştılar, ama onun gerçek yüzünü Said Halim Paşa gibi çok azı anlayabildi.Osmanlıılar şöyle bir ikilemin içine düştüler: Avrupa mevcut gücüne dinî referansları, hatta dini tümden terkederek ulaşmıştı. Osmanlı böyle yapamazdı. O yüzden bir ara çözüm üretildi:İslâm dini akla ve ilme önem vermekteydi, bu yüzden dine zarar vermeden de ilim ve fen geliştirilebilirdi. Bu da onları yeniden güçlü kılacaktı. Batı&#8217;ya karşı rövanşı almalarını sağlayacaktı.Bu ara çözüm, Osmanlı aydınlarını önce Avrupa bilimini bir imkân olarak gören, daha sonraları ise onu merkez alan bir tutuma itti.</p>
<p>Aydınlar önceleri Batılı her terim ve kavramın İslâm geleneğinde karşılığı olduğunu göstermeye giriştiler, Batılı bilim, bizim &#8220;ilim&#8221; dediğimiz şeydi. Teknoloji, bizim &#8220;fen, sanat&#8221; dediğimizdi. Demokrasi de bizim malımızdı, adı &#8220;meşveret&#8221; idi. İlim ve fen de zaten İslâm&#8217;ın öz emriydi. Böylece İslâm&#8217;ın özgün düşüncesi ve o düşüncenin temeli olan terminoloji, Batılı terminolojiyle eşitlendi.Ama ne Batılı kavramların tamamen sekülerleşmiş, dünyevileşmiş güç odaklı boyutları kavrandı ve araştırıldı, ne de İslâm&#8217;ın yenileşmeyi mümkün kılan boyutlarına teksif olundu. Neticede bu eşitleme işi, giderek bir meşrûlaştırmaya döndü. Müslüman dünyasınında en büyük laik devrimleri yapmış olan Mustafa Kemal bile, 1920&#8217;lerin başlarında yaptığı konuşmalarda &#8220;gerçek din&#8221; anlayışına atıfta bulunuyor ve İslâm&#8217;ın modernliğe en yakın din olduğunu söylüyordu.Bu meşrûlaştırmanın altında yatan önemli bir neden, bir dünya sistemi kurmuş Osmanlının bütün işlerini dinî referansa dayandırmasıdır.</p>
<p>Bin seneden beri İslâm&#8217;ı merkez alan Türklerin neredeyse genlerine kadar işlemiş bu bağ gözardı edilemezdi. Dolayısıyla, geçen asrın başındaki reformlar dine karşı yapılmış olsa bile, dinî söylem hep meşrulaştırıcı olarak kullanıldı. Bu şekilde dinin de içi boşaltılmış oldu.Müslüman aydınlar, çoğunun farkında olmamasına rağmen bir süre sonra Batılı kavramları birincil addedip, İslâm&#8217;ı onun söylemi olarak ikincil bir konuma getirdiler. Batılı tahakküme karşı üstünlük ve güç kazanma amacıyla başlanılan yol, İslâm&#8217;ı tek başına bir referans olmaktan çıkarmaya ve Osmanlı Medeniyetini toptan terketmeye yöneldi. Sonuçta, Müslümanların ve Osmanlı nın gücünü artırma stratejisi olarak başlayan Batılı bilgi ve eylemleri ithal, bir süre sonra ona teslimiyetle son buldu. Yani eşitleme meşrûlaştırmaya, o da teslimiyete yol verdi.Artık İslâmî hükümler ve anlayış, gelenek ve medeniyet tek başına açıklayıcı ve belirleyici olmaktan çıktı. Tam aksine, İslâmcı olduğunu söyleyenler bile kendi görüşlerini Batılı kavram ve terimlerle destekleme geleneğini geliştirdiler. Bu açıdan, kayıtsız- şartsız Batı&#8217;ya teslim olmayı savunan Batıcılar kadar İslâmcılar da kendilerini tamamen Batılı söylem içine hapsettiler.</p>
<p>Bu süreç bugüne kadar süregelen bir dizi çelişkinin de kaynağı oldu. İslâm&#8217;ın modern bilimlere olan açıklığı, aslında dinî hükümlerin rasyonel (aklî değil) gerekçeleri olduğu, kültürün başka medeniyetin başka bir şey olduğu, dolayısıyla Müslüman kalarak modernleşmenin de mümkün olduğu gibi bir dizi çatışma alanı işte bu süreçte ortaya çıktı.Modernleşme çabaları, Müslümanların &#8220;benlik&#8221; tasavvurunu değişime uğradı. Özellikle Müslüman aydınlar çelişkili ve hattâ şizofrenik bir kişilik geliştirdiler. Birbiriyle durmadan sürtüşen, ama bir türlü netice ve sentez elde edemeyen iki benlik ortaya çıktı: Kendini parlak geçmişle avutan &#8220;üstün ben&#8221; ve bugüne bakıp, Batı&#8217;ya teslim olan &#8220;aşağı ben&#8221;Yaşanan kitlesel facialara, yapılan sonsuz sayıdaki taarruza ve kaybedilen değerlere rağmen bu iki benin arasındaki çatışmadan bugüne dek bir hayır çıkmadı.</p>
<p>Aksine dinî anlayış ve gayret gittikçe zayıfladı. İslâm&#8217;ın pek çok aslî unsuru Batılıların Oryantalizm, Rasyonalizm ve Modernizm söylemlerine kanılarak çarpıtıldı. İlâhî boyutu önemseyen ve onu hayatın esası hâline getirmeye çalışanlar; düşünürken, eylerken ve kendilerini ifade ederken Batılı gayri-ilâhî unsurlara dayandılar.Fakat bütün bu canhıraşâne benzeme ve eklemlenme çabası maddî güce tahvil edilemedi. Yani Müslümanlar, kendilerine tahakküm eden Batılı dünyevî ve ahlâksız güce karşı bir türlü üstün duruma geçemediler. Bu güçsüzlük algısı özgün arayışları tetikleyecek yerde, Batılı düşünce, eylem ve söylemlere bağımlılığı daha da artırarak, Müslümanları daha da edilgen ve zayıf du-ruma getirdi.En önemlisi ise, kişilerin dinlerine ve dinin yapıcı mânâsına olan itimatları sarsıldı. İslâmcılar dâhil artık Müslümanlar birbirine bitişik iki bataklık arasında bocalıyorlar: Gayretsizlik ve ümitsizlik. öz değerlere dayanıp gayret etmedikleri için durum düzelmiyor, bu da onların ümitsizliğe kapılmalarını ve dolayısıyla maruz kaldıkları baskı ve saldırıları kabullenmelerine, hatta doğru görmelerine yol açıyor. Bu ümitsizlik de geri dönüp gayreti baltalıyor.</p>
<p>Müslümanların başarılı oldukça iftihar duydukları şey şimdi kapitalistleşmede eriştikleri düzey. Bir zamanlar birçok Müslüman akideye, ahlâka ve gayrete sahip olduklarını, bir tek maddî güçlerinin eksik olduğunu söylerler, hayıflanırlardı. Bugün o eksik kısmen giderildi: Dindarların da sermayeleri var ve bu sermaye bir kısmım güçlü kılıyor. Ama gelin görün ki bu kez hâlis niyetin, hasbî gayretin ve ulvî gâyenin yerinde yeller esiyor. Hatta dindar kapitalistler, Batılı sermayedarlar kadar yüzeysel ve asgarî bir “iş ahlâklına bile sahip değiller. Batı&#8217;nın dünyevî ve gayri-ilâhî sisteminin ürettiği, acımasız bir güç ve tahakküme dayanan bu başarılar sadece Müslümanların daha da güçsüzleşmesine yol açıyor.Müslümanların gücü de ahlâkî olmalıdır. Yıkmadan, yakmadan, sömürmeden, istismardan geçemez. Osmanlının yıkılmasının bir sebebi de, Batı&#8217;nın bilimle desteklediği ve hâlâ yüzsüzce oynadığı bu ahlâksızlık oyununa girmemiş olmasıdır.Gerçek şu: Varlığın ve medeniyetin üç ayağı olan bilmenin, kılmanın ve olmanın üzerine yaslandığı ahlâk zemini olmadan; ne ahlâkî olan bir güç, ne de güçlü olan bir ahlâk elde edilebilir.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklıı,syf.29-33</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guc-ve-ahlak/">Güç ve Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guc-ve-ahlak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edeb yâ Hû !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 10:38:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb yâ Hû !]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21697</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm&#8217;da her şey edeb üzerinedir. &#8220;Edeb&#8221; kavramı bizim medeniyetimize has bir kavram. Batı dillerinde &#8220;edeb&#8221; kelimesinin karşılığı yok. Ona yakın gelen Fransızcada &#8220;étiquette&#8221; veya İngilizcede &#8220;good manners&#8221; tabirleri var. İkisi de aslında görünürdeki davranışları anlatan kavramlar&#8230; Yani &#8220;âdâb-ı muâşeret” dediğimiz şeye işaret ediyorlar. Bizdeki &#8220;Hak ile beraber olmak, olan her şeyi Hak&#8217;tan bümek&#8221; mânâsındaki engin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/">Edeb yâ Hû !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-21921" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-1024x535.png" alt="" width="640" height="334" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-1024x535.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-600x314.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-300x157.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-768x401.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb.png 1200w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İslâm&#8217;da her şey edeb üzerinedir. &#8220;Edeb&#8221; kavramı bizim medeniyetimize has bir kavram. Batı dillerinde &#8220;edeb&#8221; kelimesinin karşılığı yok. Ona yakın gelen Fransızcada &#8220;étiquette&#8221; veya İngilizcede &#8220;good manners&#8221; tabirleri var. İkisi de aslında görünürdeki davranışları anlatan kavramlar&#8230; Yani &#8220;âdâb-ı muâşeret” dediğimiz şeye işaret ediyorlar. Bizdeki &#8220;Hak ile beraber olmak, olan her şeyi Hak&#8217;tan bümek&#8221; mânâsındaki engin &#8220;edeb” anlayışı orada yok. &#8220;Ahlâk&#8221; kavramının karşılığı bile &#8220;etik&#8221; değildir. Aynen &#8220;gönül&#8221; &#8220;aşk&#8221; &#8220;muhabbet” kelimelerinin karşılığı olmadığı gibi&#8230; Nasıl olsun ki? Daha kendi varlığını özüne, yani Mevlâ&#8217;ya bağlayamayan Batılı, davranışını neye bağlayacak ki? Bu kavramların Batılı muâdilleri yoktur, çünkü varlığı olmayanın ismi de olmaz.Bizdeki &#8220;edebiyyât” kavramı bile &#8220;edeb”den gelir. Edebden doğan veya edeb bildiren eserler demektir. Oysa bu kavramın Batı dillerindeki karşılığı olan &#8220;literatura” kök anlamı itibariyle &#8220;ya-zılan şeyler&#8221; demektir. Vasıf bildirmez. Aradaki uçurumu görüyorsunuz.</p>
<p>İnsanın Mevlâ için yaptığı her iş onun kulluğunu, onun Mevlâ ile olan ilişkisini güçlendiren bir şeydir. Böyle yapmak edebdir. Zaten bizim medeniyetimizde kulluk ve hayat ayrı alanlar değildir. Biz seccadenin üzerindeyken de Mevlâ&#8217;nın huzurundayız, seccadeden kalkıp sokağa çıkınca da öyle&#8230; O halde namazdaki edeb, dükkândaki veya devlet dairesindeki edepten farklı olabilir mi?Edeb her şeyi kuşatan yekpâre bir alandır. Bir müzisyenin edebiyle bir hocanın, bir imamın, bir anne-babanın veya bir işçinin edebi birbirinden farklı şeyler değildir. Namaz kılarken, yemek yerken, alış veriş yaparken, savaşırken, düşünürken, tartışırken, şiir yazarken, müzik yaparken edebin dışında olamayız.Bu sebepten bizim mûsikîmize baktığınızda aslında bir edeb mûsikîsidir. Sanatına baktığınızda bir edeb sanatıdır. Mimarisi bir edeb mimarisidir. Bilimine baktığınızda bir edeb bilimidir. Ticaretine baktığınızda da bir edeb ticaretidir.İnsanı insan yapan edebdir. Kendine karşı edeb, evrene karşı edeb, bütün varlıklara karşı edeb ve elbette hepsini çevreleyen Mevlâ&#8217;ya karşı edeb&#8230;</p>
<p>Bu duyguya sahip olan bir insan, kolay kolay kimseye zarar vermez; kimseyi ayrıştırmaz; kimseyi yabancılaştırmaz; kimseye zulmetmez. Bu insandan çirkinlik değil güzellik, keşmekeş değil huzur sâdır olur. Ona bakan Allah&#8217;ı hatırlar. İmanı, İslâm&#8217;ı sevdiren bu insandır. Sevilecek insan bu insandır. Onun düsturu, hiç bilmiyor olsa bile Peygamber Efendimizin (s.a.v) şu buyruğudur: &#8220;Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!&#8221;Edeb sadece fikirde, işte, niyette güzellik değildir. Güzellik ve doğruluğun aynı anda yaşanmasıdır. Güzellik ve doğruluk da ölçüyledir. Çünkü elinde ölçüsü olmayan güzeli de doğruyu da tesbit edemez. O halde edeb, ölçüyü muhafaza etmektir. Nitekim Mevlâmız buyurur: “Sabah akşam Rablerine O&#8217;nun rızâsını dileyerek dua eden kimselerle beraber nefsince sabret! Sen dünya hayatının süsünü arzu ederek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini Bizi anmaktan gafil kıldığımız, keyfinin ardına düşmüş ve işi aşırılık olmuş kimseye uyma!” (Kehf Sûresi, 28. âyet)Bize güzelliği, ölçüyü, insana hürmeti, hakka riayeti, cömertliği, diğergamlığı, tevâzuyu emreden, öğreten Rabbimizdir; Rasûlullah&#8217;tır. O yüzden edebin kaynağı da Kur&#8217;ân&#8217;dır, sünnettir.</p>
<p>Mehmed Âkif rahmetli, Sebîlürreşâd’daki yazılarının birisinde şunu söyler: &#8220;İşte bizi öldüren, za&#8217;fa, tefrikaya düşüren iki derd-i içtimâi: azimsizlik, terbiyesizlik&#8230;&#8221; Bugün de maalesef azimden, terbiyeden, güzellikten, doğruluktan uzağız. Ne tenkid etmeyi, ne teşekkür etmeyi, ne de takdir etmeyi biliyoruz. Nobranız, hoyratız, kabayız. Göreve atarken, görevden alırken, bir işi birine verirken, ticaret yaparken, siyaset yaparken, severken, överken, kızarken, okurken, yazarken çirkiniz.Bir de bu kabalığı samimiyet sanıyoruz. &#8220;Ben buyum, beni böyle kabul edin&#8221; diyoruz. Belli ki âyetleri ve hadisleri kalp aklıyla okumamışız. Belli ki henüz doğruluk üe güzelliğin aynı şey olduğunu anlayamamışız. Belli ki ne Allah’ı, ne Rasulullah Efendimizi (s.a.v) tanıyamamışız. Belli ki Kur&#8217;ân&#8217;ı okuyoruz, ama onu yemiyoruz.&#8221;Kur&#8217;ân da yenir mi?&#8221; demeyelim. Anlatayım&#8230; Mevlânâ hazretleri-bir gün Kur’ân’ın anlamından haberi olmayan bir hâfız- dan bahsetti. Onun vaziyetinin kötü olduğunu misallerle anlattı.</p>
<p>Sonra şöyle dedi: &#8220;Rivayet etmişlerdir; Peygamber Efendimizin (s.a.v) zamanında sahabenin çoğu belki bir sûre, belki yarım sûre ancak ezberlemişti. Ezberleyeni de pek büyük görürler, bir sûre ezberinde diye onu parmakla gösterirlerdi. Bunun sebebi şuydu: Onlar, Kur&#8217;ân&#8217;ı içiyorlardı, yiyorlardı, sindiriyorlardı.&#8221; Yani Allah&#8217;ın murâdını ahlâk ve edeb hâline getirmişlerdi.Edebi olmayan hiçbir iş, Kur&#8217;ân kıraati olsun, ilim olsun, şarkı söylemek olsun, savaş olsun, ticaret olsun, siyaset olsun, sanat olsun hayırlı bir sonuç vermez; hatta aslına ihanet eder. Çünkü ölçü dışına çıkmıştır, eğridir, çarpıktır.Hepimiz &#8220;Allah güzeldir, güzeli sever&#8221; hadîs-i şerifini biliriz. Ama her bildiğimizde olduğu gibi ne hayatımızda, ne fikrimizde, ne işimizde bu fermanın eseri maalesef yok. Oysa güzellik üzerine onlarca sayfa makale yazacağımıza, iki saat konuşacağımıza tek bir güzelliği yaşatsak, her şey yerli yerine oturacak. Meselâ güler- yüzlü olmak&#8230; Meselâ selâm vermek&#8230; Meselâ insanların hatasını yüzlerine vurmamak&#8230; Meselâ gıybet etmemek&#8230;</p>
<p>Edeb sadece insana değil, canlıya-cansıza, zamana, mekâna gösterilir. Çünkü yaratılmış her şey bizim içindir. Hepsi Mevlâmızın bize lütfettiği nimetlerdir. 1920&#8217;de vefat eden büyük Halvet! mürşidi Ahmed Amiş Efendi, bir gün dervişleriyle yolda gidiyordu. Bir dervişi ayağıyla yol üzerindeki bir taşı kenara itti. Bunu gören o yüce gönüllü kişi onu şöyle uyardı: &#8220;Ayağınla itme o taşı. Çünkü o Allah&#8217;ı zikrediyor. Bu yüzden hürmet göster, elinle al, kenara koy.&#8221; Peki bu zât bu ilginç edebi nereden öğrenmiş? Kulaktan dolma değil, kitaptan değil, ama belli ki şu âyetin hakikatine erdiği için: “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah&#8217;ı teşbih etmektedir.&#8221; (Haşr Sûresi, 1. âyet)Bugün &#8220;edeb&#8221; belki birtakım sıkıcı kurallar, görünürdeki tutumlar, çevreye uymak için yapılan şeyler olarak anlaşılabilir. Saç- tan-baştan, kıyafetten, yemek yeme şeklinden, büyüklere saygıdan ibaret görülür. Hâlbuki edeb, âdâb-ı muâşeret kurallarından daha geniş bir şeydir. Edeb sadece &#8220;Şöyle yap, böyle yapma&#8221; demek değildir. Yani zâhiri olandan, görünenden ibaret değil, bunun çok ötesindedir. Niye? Çünkü edeb Mevlâ ile beraber olmak demektir. Asıl edeb budur. Yani siz hangi hâlde olursanız olun, ne tür kıyafeti giyerseniz giyin, nerede oturursanız oturun, ne iş yaparsanız yapın Mevlâ ile olan bağlantınızı kurduğunuz anda edebe sahip olursunuz.</p>
<p>Bu, dıştaki edebin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü dıştaki edeb olmadan içteki edeb, içteki edeb olmadan da dıştaki edeb olmaz. Biz &#8220;edeb&#8221; in hakikatinden o kadar uzaklaşmışız ki, bugün &#8220;edebli insan&#8221; denince neredeyse silik, sünepe, korkak insan anlıyoruz, Buna karşılık saldırgan, çıkarcı, kaba adamları makbul görüyoruz. Çünkü onlar “cevvâl, iş bitirici” adamlar bize göre&#8230; Oysa tevazu kadar vakarda, barış kadar savaşta, sükût kadar sözde, fedakârlık kadar yiğitlikte edeb vardır. Zâlime karşı susmak değil, ona haddini bildirmek edebdir. Kibirliye karşı tevazu değil, kibir göstermek edebdir.Bugün tanıdığımız, televizyonlarda gördüğümüz, yazılarını okuduğumuz, peşinden gittiğimiz insanlara bir bakalım. Ayak oyunları yapıyorlar, karalıyorlar, yalan söylüyorlar, abartıyorlar, aşağılıyorlar, âyet ve hadisleri bile bu rezilliklerine âlet ediyorlar. Oturma şekilleri, bakışları, sözleri hep falso. Muhataplarım hemen cehaletle, fitneyle suçluyorlar. Peki, İslâm nerede? İslâm ahlâkı, Müslüman güzelliği, Peygamber ahlâkı nerede?</p>
<p>Bazıları &#8220;Tartışmanın edeble ne alâkası var?” diye sorabilir. Halbuki tartışmanın da her şey gibi bir edebi vardır. Zira edeb ahlâk, ahlâk da iman demektir. Laikliğe, hayati dinî ve dinî olmayan diye bölmeye karşı ömürlerini geçirenlerin bir tartışmada bile imanlarını yansıtamamaları, imansız olanların tartışmasından bile beter davranmalarında bir sorun yok mu sizce? İman davranışa, muameleye, işe yansıyamıyorsa temelde bir şey eksik demek değil mi?Meşhur bir İslâmcı şairimizi çok seven bir dostum var. Bu şair Ankara’ya geldiğinde, dostum onun sohbetine gitmiş. Şair bir şeyleri yanlış anlatınca, çok bilgili olan dostum ona edeble yanlışını hatırlatmış. İslâmcı şair bunun üzerine dostuma hakaretler yağdırmış. Şimdi bu meşhur kişi, şair olmasına şair olabilir, ama acaba &#8220;adam” mı? Bunlar adamlıkta bu kadar zavallı iseler nasıl gerçek kul, gerçek mü&#8217;min, gerçek Müslüman olabilirler? Çünkü Müslümanlık, adamlık demektir.Kimilerince &#8220;İslâm&#8217;ı hayata hâkim kılmak” diye tarif edilen İslamcılık, son 30 yılda Müslümanları daha paralı, daha makam daha tahsilli, daha güçlü yaptı. Ama daha doğru ve daha güzel yapmadı.</p>
<p>Meselâ en edeblilerimiz en îslâmcılarımız, en İslâmcılarımız da en edeblilerimiz değil. Sizce burada bir sorun yok mu?Nasıl medeniyetimizi inşâya onun mimarideki, musikideki, edebiyattaki, dildeki, kısacası her alandaki bakiyyesinin anlamına ererek başlamalı isek; edebimizi takınmaya da geleneğinizdeki güzelliği öğrenerek, ona talip olarak başlamalıyız.Evet, Müslümanların nasuh bir tövbe edip, imandan kaynaklanan doğruluğa ve güzelliğe dönmesinin vakti geldi, geçiyor.Edeb yâ Hû!</p>
<p>Nihayet dergisinin Eylül 2016 sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı,syf.297-302 &#8211;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/">Edeb yâ Hû !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
