<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şahin Uçar | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sahin-ucar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 19 Nov 2021 05:52:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şahin Uçar | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 05:48:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şâhid-i Ma’nâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[sembol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25632</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: “Haleka’l-insân; allemehu’l- beyan “: Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer.Bakara suresinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/">Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23194 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg" alt="" width="409" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-600x429.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-768x549.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-1024x731.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg 1050w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: “Haleka’l-insân; allemehu’l- beyan “: Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer.Bakara suresinde kelama dair bir ayet daha var: “Ve alleme Âdeme’l -esmâe küllehâ”: Ve Âdeme bütün isimleri öğretdi.“</p>
<p>Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi… Yani insana düşünmeyi ve her şeyi ismi ile çağırarak teshîr etmeyi, büyüleyerek hükmetmeyi Allah öğretdi. Kelam Allah tarafından bahşedilmiş bir kabiliyet. Gerçi, <em>“lisan insanların bazı ses sembolleri –kelimeler- kullanmak için kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları ile mi meydana gelmiştir, yoksa ilahi menşeli midir?”</em> meselesi hakkında, lisan felsefecileri arasında, Heraklit’ten beri devam eden bir takım münakaşalar vardır. Kuranı Kerimdeki başka bazı ayetlere dayanarak, dilin “tevkif” ile mi “tevatu” ile mi meydana geldiği; yani ilahi menşeli mi yoksa insan eseri mi olduğu hususunda, islam uleması arasında dahi bazı farklı görüşler serdedilmiştir. <em>(Mehmed el-Antaki, el-Veciz fi Fıkhü’l-Lüga, Darü’ş-Şark Neşriyat, 1969, sh.55)</em> İnsanların birbiri ile anlaşmak, ruhi temas kurmak, haberleşmek ve fikir alış verişi yapmak için kullandıkları asli vasıta lisandır: ister konuşmak ve yazmak, ister işaret dili veya başka semboller kullanma şeklinde olsun… Şüphesiz beşeri dillere göre sınırlı da olsa, hayvanların bile kendilerine mahsus bir dilleri var: Arılar, havadaki dans etme biçimleri ile, hemcinslerine bal toplanacak çiçeklerin bulunduğu yerleri tarif edebilirler. Maymunlara, sağır ve dilsizlerin kullandığı Amerikan İşaret Dili öğretildiği takdirde, bu vasıta ile konuşabiliyorlar; lakin, dili kullanma kabiliyetlerinin ancak 2-3 yaşındaki bebekler seviyesinde kaldığı müşahede edilmiştir. Balina ve Yunusların haberleşmek için kullandıkları dilin kelimelerini deşifre etmeye çalışanlar var.</p>
<p>Tabiatteki canlıların bu ve benzeri haberleşme biçimlerinden farklı olarak beşeri dillerin, yüksek seviyeli manevi ve mücerred meseleleri ifade edebilecek kadar gelişmiş bir kelime kadrosu vardır. Kullanılan dil işaretleri (kelimeler, semboller) ile bu işaretlerin delalet ettiği gerçek dünya arasında doğrudan doğruya bir münasebet yoktur. Mesela köpek kelimesinin Rusçası sabaka, İngilizcesi dog, Arapçası kelb olabiliyor. Demek oluyor ki, insan böyle farklı ve arızi dil sembolleri kullanmak sureti ile düşünebilen bir mahluktur. Kelime sembolik bir lisani işaret olduğuna göre, biraz geniş ma’nada düşünülürse, bütün kelimeler veya semboller bir çeşit “ism -i ma’na” sayılabilirler. Bir lisani ma’naya delalet eden, o ma’nayı çağırmak için kullanılan isimler. Onun içindir ki Kur’an ayetinde “Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi” buyurulmuştur. İsimle murad edilen ma’na çağırılmaktadır. Medeniyetin meydana getirdiği gevşek ve suni kültür vasatında işlerin rengi daha değişik olabilir; ama, henüz bu ölçüde bozulmamış olan bütün şifahi kültür mensuplarının çok iyi hissedebildikleri gibi; <strong><em>bir şeyin gerçek ismini bilmek onu teshîr edebilmek, ona hükm edebilmek demektir.</em></strong> Nesneler hakiki isimleri ile, yani büyü ile çağrılmalıdırlar.</p>
<p>İsimler, bir ma’naya alem olan kelimeler vasıtası ile her türlü ma’naya nüfuz ve hükm edilmektedir. Bulgaristandaki Türk, isim değiştirme operasyonuna karşı çıkmakta, bunu zulüm saymakta, haklı değil miydi? Kelimeleri bir şahs-ı manevinin ismi şeklinde anlarsanız, ki öyledirler; o zaman bir dilin kelimelerini dilin kendi tabii tekamülü dışında bir takım müdahelelerle değiştirmeye kalkışmanın tıpkı Bulgaristanda insanların isimlerini değiştirmek suretiyle şahsiyetini değiştirmeye kalkışanların yaptığı gibi, aynen o çapta, bir zulüm olduğunu da anlamış olursunuz. Bir cemiyetin dilini bozarak idrak kabiliyetini yok ederseniz, insanlar Kur’an-ı Kerimde söylendiği gibi <em>(summun, bukmun, umyun)</em> <em>“sağır, dilsiz ve kör yaratıklar” </em>haline gelebilir. Demek ki, Türkiye’de dile kastedenler aslında bu şahs-ı ma’neviye kastetmiş oldular: Dili bozdular, milletin kelamını değiştirerek üslubunu ve şahsiyetini yok ettiler. Böylece dilimizden geriye kalan şey de, bir ceset değilse bile, bir canlı cenaze oldu. Şimdi, buyurun cenaze namazına…</p>
<p>Ernst Cassirer <em>İnsan Üstüne Deneme</em> eserinde, insanoğlunun en mühim vasıflarından birinin semboller kullanmak ve esâtîr (mitoloji) meydana getirmek olduğunu söylemişti. İnsan semboller meydana getirerek düşünür. Bu sembollerin meydana getirdiği düşüncelerin uydurma bir takım ustûrelerden ibaret olduğu da vakidir. Hatta bana sorarsanız derim ki, çağdaş dünyada tarih/istoria denilen şeyin bile ustûreden ne farkı var sanki? Ustûre, yani efsâne, mitoloji… O da bir bahs-i diğer ya, neyse.</p>
<p>Lisani semboller, kelimeler, kelimeler… kelimeler bazen Cassirer’in dediği gibi aslı astarı olmayan ma’naların ismi olarak, nâ-mevcud esâtîre, asılsız mitolojilere alem (işaret, sembol) olmak suretiyle yanlış kullanılır veya kötü maksatlara âlet olurlar. Öyle zaman olur ki kelime, bizim zihnimizdeki şahs-ı ma’neviye alem olmak, bir ma’naya delâlet eden isim olmak yerine, asılsız türrehâta delalet ederler. Zamanımızda ideolojik muhtevâlı, kâzib şöhretli, câzib ve cerbezeli kelimeler, tıpkı böyle insanların da çok olması gibi, be-gâyet mebzul miktarda mevcutdur. Böyle kelimeler çoktur; amma ve lâkin bu kâzib isimlerin delâlet ettiği hakiki bir ma’na yoktur.</p>
<p>Mesela, zamanımızda herkes papağanlar gibi, “en iyi rejim demokrasidir, en iyi rejim demokrasidir!” diye tekrarlayıp duruyor. Ne çare ki, tedrisat ve matbuat ile beyni yıkanmış biçare insanoğlu bunun farkında olmayabilir ve alışkanlık ile çevresinden duyduğu şekilde bu sahte şöhretlere meclûb olur, bu kabilden uydurma ustûrelere itibar eder; aklınca ve dilinin döndüğünce bunları telaffuz eder. Bu kelimelerin yönlendirmesi ile düşünür ve hareket eder. Bilmez ki bu asılsız kelimelere sahib olması mümkün değildir: Ne dediğini bilmez; o kelama değil, kelam ona hükmeder.</p>
<p>Bu bana, <em>Alice Harikalar Diyarında</em> kitabındaki, Alice ile Yumurta Kafa Humpty Dumpty karakteri arasında geçen bir mükâlemeyi hatırlatır. Alice muhâtabının “glory” kelimesini kullanış biçimine itiraz ediyor<em>: “-Ama bu kelime bu ma’naya gelmez ki!” </em>diyor. Bunun üzerine Humpty Dumpty’nin verdiği şık cevaba bakın: <em>“- Ben bir kelimeyi kullandığım zaman,” diyor. “o kelime tam benim istediğim ma’naya gelir; ne eksik ne de daha fazla!”<span id="more-1115"></span><br />
</em></p>
<p>Ne dersiniz, şimdilerde bizim millet durup duraksamadan, <em>“keyfe ma yeşa”</em> konuşarak, biraz Humpty Dumpty gibi davranmıyor mu? Geçenlerde bir gazetede okudum. Bir emekli korgeneral büyük bir gazetenin yaşlı-başlı-kerli-ferli muharririne anlatıyor. Kanuni devrinde bir “ehl-i hıref” cemiyeti varmış. General, yani, <strong><em>“herifler derneği”</em></strong> demek diye, guya “hıref” kelimesini tercüme ediyor. Pek muhterem ve dahi yaşlı-başlı-kerli-ferli muharrir bunu aynen naklediyor. Ne General, ne muharrir “ehl-i hıref” tabirindeki “hıref” kelimesinin, hırfet kelimesinin cemi (çoğul) şekli olduğunu, bunun sanatkarlar, hırfet erbabı ma’nasına geldiğini anlamıyor. Lügate bakmak adet olmamış; “herifler” diye atıyorlar. Tutarsa… Kanuni devrinde bir <strong><em>“herifler derneği”</em></strong> varmış(!) O ne menem şeyse? Şimdi, “bu ülkenin insanları <strong><em>Humpty Dumpty</em></strong> gibi; bir kelimeyi kullandıkları zaman, o kelime tam tamına bunların canı ne istiyorsa o ma’naya, geliyor galiba?” diye düşünüyorum.</p>
<p>Aslına bakılırsa, her nevi tenkid sonunda döner, dolaşır; bir nevi dil tenkidine dönüşür. Ben zaten daha önce de bazı kitaplarımda lisana dair birkaç makale yazmıştım. Mesela, şiir meraklıları <strong><em>Varlığın Ma’na ve Mazmunu</em></strong> kitabımın <em>Ma’na ve Mazmun</em>(sembolik ma’na) bahsine bakabilirler. <em>“Şahin Uçar’ın biraz özenerek yazdığı bir yazı var mı acaba?”</em> diye düşünenler varsa; onlar da kendi Divanım hakkında yazdığım konuşma metnine baksınlar. Bu dergide felsefi mütalaat ile pek muhterem “kariler”imin kafasını daha fazla karıştırmaya ne lüzum var? Şimdi “kariler” sözünün Osmanlıca’da okuyucular ma’nasına geldiğini söyleyeyim de; bazıları bundan <em>geveze kocakarılar derneği</em> filan gibi bir şey anlamasın. Tolstoy’un Atzur Kabilesi hakkında söylediklerini bizim halimize adapte ederek söylersek; <em>“</em>diyorlar ki <em>bütün Osmanlılar ölüp gitmiş; Karakeçili aşiretinde bir papağan varmış; birkaç Osmanlıca kelimeyi ezbere biliyormuş.”</em> Yakında bunun da meraklısı çıkar; Türkçe’yi Türkçe papağanlarından öğrenmeye çalışırsa, hiç şaşmam…</p>
<p><strong>Şüphe ve Hakikat ve Kelimeler…</strong><br />
Pekala; ama ihtar edeyim ki, düşünce yazıları zor anlaşılır bir sorgulama biçimidir ve insanı tenvir etmekten ve hakikate götürmekten ziyade şüpheye sevk eder. Kelimeler, kelimeler… Aşksız ve inançsız, ma’nasını anlamadan ve inanmadan telaffuz edilen kuru lafızlar gerçeği ne kadar anlatabilirler ki?<br />
Kurandaki ayetin dediği gibi, “Allah Ademe her şeyin ismini öğretti.” Elbette kelam sihirdir: Bir şeyin hakiki ismini bilirseniz; onun üzerinde tasarruf gücünüz olur. Lisaniyatçılara göre, kelime semantik bir anlam sembolüdür. Sözün sihir gibi bir tesiri olması için kelimeyi telaffuz etmek yetmez: onun sembolize ettiği hakikati bihakkın bilmek, anlamak ve hatta o hakikate iman etmek gerekir. Peygamber efendimiz bile,<em> “biz senin hakikatini hakkıyla bilemedik” </em>diyordu. Halbuki, Tevrat’ta söylendiği gibi:<em> “her söz eksiktir ve insan söz söylemeye muktedir değildir.” <strong>Yani, herhangi bir bahsi bütün yönleriyle ele alıp, ona dair söylenebilecek her sözü söyleyip, işi her yönüyle tamamlamak mümkün değildir; ne söyleseniz bir şeyler yine eksik kalır. Semantikçi Hayakawa diyor ki</strong> “kelimeler bir araziyi tarif eden haritalara benzerler”;</em> yani araziyi yalnızca kullanılan ölçek nispetinde tarif ederler. Harita arazinin yalnızca sembolüdür; bir haritada arazinin ihtiva ettiği her şeyi tarif etmek nasıl mümkün olabilir? Bir harita araziye ne ölçüde delalet ederse, kelimeler de gerçek ma’nayı ancak o ölçüde tarif edebilir. Demek ki, lisanın büyüsü, sözün sihri, söylediğiniz ismin gerçeğe delaleti kadardır.</p>
<p>Filozoflar edebiyatçı değildirler: kelimelerle oyun oynamazlar ve kelimelerin estetik güzellikleri ile ilgilenmezler: kelimeleri kavramlar olarak (birbirleri ile ve gerçekle münasebetleri açısından) incelerler. İlim adamlarına gelince, onlar için bizzat kelimeler değil, kelimelerle ifade etmeye çalıştığımız nesneler dünyasının hakikati (realiteye mütekabiliyet) mühimdir. Onun içindir ki ilim adamları, mümkün olduğu ölçüde, tabii dilin müphem (arazinin hususiyetlerini tam bir sadakatle aks ettiremeyen) kelimeleri yerine, çok daha mücerret fakat açık-seçik ve kesin semboller kullanan “matematik dili”ni tercih ederler.</p>
<p><strong>Fisagor “sayılar”a, Eflatun “idea”lara, Aristo “mantık”a inanırdı. </strong>Mistik bir filozof olan Fisagor, alemin hakikatini “sayılar”da arardı. Sayılarla uğraşırken Fisagor teoremi ile bulduğu “kıyas kabul etmeyen”(incommensurable) ve irrasyonel (sayı sayma temeline dayanmayan, akıl dışı) “kök 2” sayısı ve esrarengiz Pi sayısı yüzünden sayılara inancı epeyce sarsılmıştı. Hatta, Fisagorcular bu keşfi gizlemeye çalışmışlardı: milletin sayılara inancı sarsılmasın diye… Çok büyük bir şair olan Eflatun, Fisagor’un sayıların harmonisine dayanan matematik asıllı kozmos’undan ilham alarak; “idealar alemi”nin (ayan-ı sabite) asıl hakikat, içinde hapsedilmiş olarak yaşadığımız bu görüntüler dünyasının (mağaranın) ise hakikatin gölgesi mesabesinde -sembolik- bir rü’yet-i kâzibeden ibaret olduğunu sezmişti. Eflâtunu anlamak zordur; çünkü sözlerinin ne zaman şiir ne zaman felsefe olduğunu bilmek zordur. Burada semboller tersine dönüyor ve hakikat “ma’nevî idealar dünyası”, maddî dünyâ ise onun bir sembolü bir “şâhid-i mazmûn” haline geliyor.</p>
<p>Eflatun’un büyük talebesi Aristo ise, asıl itibarı ile mantık ve ilim adamıdır (biyolog). Mantıktan o esrarengiz illiyet (sebeplilik) prensibini çıkarırsanız geriye yalnızca sağduyumuzun ve lisani alışkanlıklarımızın telkin ettiği tezadın (çelişkinin) reddi ve kategorizasyon kalır: Bir kategoriye sokmakla, nesneleri tasnif etmek suretiyle, belli bir sınıfa dahil olan nesnelerin tabii olarak o sınıfın özelliklerini taşıdığı farzedilir.</p>
<p>Nesneleri sınıflandırmak suretiyle, “bir sınıfa dahil olan nesnelerin ait olduğu bu sınıfın özelliklerini taşıması” dahi, nesneler arasında bir çeşit basit “kategorik illiyet münasebeti” kurulması ma’nasına gelir. İnsanların ölümlü olduğu bilindiği için, insan sınıfına dahil olan herkes de ölümlüdür; o halde (bu sebeple), bir insan olan (kategorizasyonda insan sınıfına giren ve bu sınıfın özelliklerini taşıyan) Sokrat da ölümlüdür. David Hume’un sebeplilik prensibi hakkındaki tenkidine “kategorik illiyet münasebeti” dediğim bu tenkidi de eklersek, formel mantığın normal kıyasları da şüpheli hale gelecek demektir. Mesela, bildiğimiz bütün kuğular beyaz olsa ve kuğu beyaz renkli bir kuş olarak tarif edilse bile, Avustralya’da siyah kuğular da keşfedilmiştir. Halbuki, farkında olmasak bile konuşurken dil kendiliğinden nesneleri tasnif etmekte, ve bazen de yanlış tasnif etmektedir. Bu yüzden, mantık yürütürken istenmeyen çelişkiler(paradokslar) ortaya çıkarsa; “herhalde nesnelerin sınıflandırılmasında bir yanlış var” diyebiliriz.</p>
<p>İşte, Aristo’nun kurduğu ve insanlığı 2000 yıl boyunca büyüleyen mantık, böyle basit bir “tutarlılık teorisi”nden (coherent theory of truth) ibaretti. Halbuki, bu felsefedeki dört hakikat teorisinden biri yalnızca; felsefeciler bundan başka üç hakikat kriterinden daha bahsederler: pragmatik (yani faydacı) gerçek teorisi; correspondent (yani realiteye mütekabiliyet) gerçek teorisi ve performative gerçek teorisi (yani semantik ma’nada anlatılan işle ilgili anlam bakımından fonksiyonel olma). Ne var ki, bence bir söz, hatta bu dört kriterin dördü bakımından da tatminkar olsa bile, hakikat olmayabilir. Bu da bir bahs-i diğer ki sözün tamamlanması için ayrıca yazılması gerekir…</p>
<p>Halbuki, “Varlığın Ma’nâ ve Mazmûnu” isimli eserimde, bu istenmeyen çelişkilerin Fizikteki Kuantum Mekaniği Teorisinde ve hatta, kullandığımız tabii diller bir yana, insanoğlunun en kesin düşünce dili olan matematikteki sayılar arasında bile, Cantor’un setler teorisinde ve Gödel teoremine göre tabii sayılar arasında dahi, mevcut olduğunu gösterdim. Fisagor çağındaki gibi yalnızca irrational (sayı sayma temeline dayanmayan) sayılarda değil, Gödel teoreminden sonra (1931) tabii sayılar arasında dahi paradokslar bulundu. Biz de bu bilgilerden hareketle, Aristo mantığına karşı paradoks mantığını savunan ve mekanı değil zamanı esas referans çerçevesi olarak alan bir varlık teorisi”bir kainat görüşü, geliştirdik. Anlaşılmak maksadıyla ve tabii bir dille yazıldığı halde, kolay anlaşılır gibi görünmekle beraber, zor anlaşılır bir kitap oldu. Bu tarz yazı isteyenler veya benim şiirlerimi anlamayanlar o kitabıma bakabilirler (!)</p>
<p>Şimdi bu zor anlaşılır meseleyi, kolay anlaşılabilsin diye, bir benzetme ile anlatmaya çalışacağım (zaten benzetme de ma’na kolay anlaşılsın diye yapılır; şairlerimizin kulağı çınlasın: süs olsun diye anlaşılmaz benzetmeler yapmakta o kadar ileri gittiler ki güzel ve tesirli kelam yerine çirkin ve saçma şiirler ortaya çıktı ve milleti şiirden nefret ettirdiler. Bir de şikayet ediyorlar, millet şiir okumuyor diye).</p>
<p>Kelimeler eksiktir; çünkü, kelimenin –ism-i ma’nanın- bir ma’nayı tarif etmesi, haritanın araziyi tarif etmesi gibidir demiştik. Haritadan çok daha kesin bir misal vereceğim: Mimari Plan. Adana’daki Sabancı Camiinin değerli mimarı Necip Dinç benim dayımdır; bu eserin istisnai bir biçimde teferrüatlı, betonarme tekniğini ve çapraz mukarnas ve kemer kesitlerini, hatta taş kaplamaları da gösteren, planlarını beraber inceledik. Bu teknikleri şimdiki mimari talebeleri de öğrensin diye basılmalarını arzu ediyormuş. Bu kadar teferrüatlı ve uygulamayı birebir gösteren planlara rağmen, 10 sene boyunca başında durarak eserin inşaatını kontrol ettiğini ve yanlış anlamadan doğan uygulama hatalarını yıktırıp tadil ettiğini veya yeniden yaptırdığını anlatıyordu. Demek oluyor ki, planını, maketini yapmak yetmiyor, eser zaman içinde tekevvün ediyor.</p>
<p>Ben de bu yazıya başlarken ne yazacağımı -aklımca- düşünüp planladım; ama, bu yazıyı yazmadan önce, “ne söyleyeceğimi nereden bilebilirdim, daha söylememiştim ki”(!) Mesela, dayımın mimari planlarından bahsedeceğimi doğrusu hiç bilmiyordum… Yazarken, zaman içinde misal vermek isteyince, kendiliğinden bu misal çıkıp geldi işte. Demek ki, elinizde en teferrüatlı mimari planlar varken bile, mimar kontrol etmezse, camii aslına sadık ve mücessem bir realite halinde gerçekleştirmek mümkün olmuyor… Şimdiye kadar inşa edilen hali malum; ama, bitmiş halini henüz görmedik. Her ne kadar mimarı, eseri kendi planladığı için, bitmiş halini önceden zihninde tasavvur edebilirse de, tamamlanmış halini o da tam bilemez: zira tasavvur -zihindeki suret- zayıf bir imajdır; görmek başkadır.</p>
<p>Goethe, <em>“Görmek bilmektir”</em> dermiş. Kim bilebilir ki kainatın mimarı, Sâni’-i alem, Hallak-ı daim (kainatı her an yeniden yaratarak bir istikrar üzere tutan ve yok olmasını önleyen Kayyum Allah) kainatın geleceği hakkında ne planlamıştır? Kelimeler bizzat nesne yahut ma’na değildirler; yalnızca ma’nanın sembolüdürler. Bu da her sözün eksik ve şüpheli olması demektir.</p>
<p>Derler ki, “şeytan detaylarda gizlidir”: bir detay planı kadar keskin kavramlar kullanmak mümkün mü? Matematik dilinde –bu dille ifade edilmeye müsait meselelerde- mümkün. Elbette, ilahi kelam ve tasavvur, beşeri tasavvur gibi değildir: Böyle “tasavvur” kelimesiyle bahsetmek caizse, “ilahi tasavvur” zamanı bütün halinde baştan sona görmektir (önceden bilmek, kader). İlahi Kelam, “olmak”tır: “Ol! der ve olur.” Kainat İlahi Kelamdan ibarettir.</p>
<p>Acaba kelimeler mi bize hükm ediyor, yoksa biz canımızın istediği gibi kullanabilir miyiz onları? Bir Rus şairi demiş ki:</p>
<p>“Ne diyeceğimi ben kendim de bilmiyorum<br />
Tek bildiğim söylerken türkümün oluştuğu…”</p>
<p><em>“Konuş ki seni görebileyim”</em> derler. Semiolog Roland Barthes ise diyor ki: “<em>Lisan kanun yapmak demektir</em>” konuşmak ise onun mecellesi (kodifikasyonu). Konuşmanın gücünü anlamıyoruz; çünkü bütün konuşmaların bir kategorizasyon, bir tasnif etme ameliyesi olduğunu ve her tasnifin de zihnimiz üzerinde zorbaca baskı uygulayan bir şey olduğunu unutuyoruz. Sentaksın ve kelime kadrosunun bizi sınırlayan ezici bir gücü vardır; bizi bunlar yönetir. Biz dili kullandığımızı zannederiz; halbuki dil bizi konuşturur: Kelimeleri kullanırken düşünen varlık biz olmaktan ziyade kullandığımız dildir: dilin tarih boyunca biriktirdiği ma’na hazinesi… Meşhur sözdür, <em>“söyleyene bakma, söyletene bak”</em> derler. Güney Afrikalı Ndebele bir konuşmasında, memleketinin yaşadığı problemler sebebiyle İngilizce’yi suçlu saymış; Ndebele’ye göre, “<em>cemiyetin problemleri ayni zamanda o cemiyetde hakim olan dilin de problemiydi.”</em> Octavio Paz da demiş ki;<em> “insan düşündüğü için konuşmaz; konuştuğu için düşünür.”</em></p>
<p>Şahid-i ma’nâ biziz… lakin, kimdir asıl söz sahibi?</p>
<p>İşte yine kar yağdı: tabiatin güzelliğini, yahut bahçedeki ağaçların karlı dallarını kelimelerle, hatta fotoğrafla anlatmak mümkün mü? Gönül isterdi ki, bütün medeniyetimizin, İstanbul’un ve Süleymaniye, Yeni Cami gibi eserlerin “holografi”si (üç boyutu ile nesnelerin bütün teferrüatını gösteren tasviri) yapılsın. Kim bilir, belki de bir gün, bütün dünyanın holografik bir ansiklopedisi yapılır; böylece her çeşit bilgiye erişip, incelememiz mümkün olabilir…</p>
<p>Tekrar edeyim ki, “elbette kelam sihirdir”: Bir şeyin hakiki ismini bilirseniz; onun üzerinde tasarruf gücünüz olur. Lisaniyatçılara göre kelime, semantik bir “anlam sembolü”dür.<em> “Sözün sihir gibi bir tesiri olması için kelimeyi telaffuz etmek yetmez: onun sembolize ettiği hakikati bihakkın bilmek, anlamak ve hatta o hakikate iman etmek gerekir”</em> diyorduk. Demiştik ki; “kelimeler, ma’nayı sembolize eden haritalara benzerler; bir harita araziyi ne ölçüde aks ettirebilirse, kelimeler de gerçek ma’nayı ancak o ölçüde tarif edebilir.”</p>
<p>Benzetmeye devam edersek, diyebiliriz ki “ilim dili” bir “mimari plan” gibidir. “Matematik dili”ne gelince, elbette bu dil ile formüle edilmeye müsait meseleleri -sınırları ve anlamı çok kesin ve net olarak belirlenmiş semboller kullanarak ifade etmesi bakımından- “mimari detay planı”na benzetebiliriz. Yapılması gereken işi bir “mimari detay planı”ndan daha iyi tarif eden bir “dil” olabilir mi?</p>
<p>-Evet var, çağımızda bir “holografi”(bütünü çizme, 3 boyutlu çizim) tekniği var. Holografi tekniğinin bir uygulamasını görmek için, visa kartlarının güvercin resmine farklı açılardan bakabilirsiniz. Sembolik olarak anlatılmak istenen ma’nayı aks ettiren her türlü işaretler sistemi bir dildir. İnsan zekasının erişebildiği en kesin dil elbette matematiktir; ancak her bahse uygun olmadığı gibi, matematikte dahi kaçınamayacağımız bazı paradokslar var. Göze hitap eden maddi dünyanın, yine gözün dili ile, tasviri için en tatminkar yol holografi tekniğidir. Holografik resimleri de “dil” sayıyorum; zira nesnenin aslı yerine onu anlatan bir sembolün (temsilin, istiarenin, işaretin, resmin vs) geçmesi demek, her hal ü kârda bir temsîlî “dil” kullanmak demektir. Gözün ve kulağın dilleri o kadar fa rklıdır ki; birbirine tercüme edilemez. Hatta, İngilizce’den Türkçe’ye bile kusursuz tercüme yapılamaz. Bırakın onu, kendi anadilinizdeki düşünceleri bile tam olarak yazıya aktaramazsınız. Ben, “Keşke düşünebildiğim her şeyi yazabilseydim” derim. Benzetmek caizse, ancak ilahi kelam, hakikati bir holografi resmi gibi 3 boyutu ile, eksiksiz tarif edebilir; beşeri kelam ile bu mümkün değil…</p>
<p>Daha önce Eflatun’un meşhur mağara istiaresine telmih yaparken demişim ki; “Eflatun, “idealar alemi”nin asıl hakikat, içinde hapsedilmiş olarak yaşadığımız bu görüntüler dünyasının (mağaranın) ise hakikatin gölgesi mesabesinde (sembolik) bir rüyet-i kazibeden ibaret olduğunu sezmişti… Burada semboller tersine dönüyor ve hakikat “ma’nevi idealar dünyası”, maddi dünya ise onun sembolü haline geliyor.” Derler ki, Eflatun Akademi’sinin kapısında “geometri bilmeyen giremez” yazarmış. Geometrik kesin gerçeklik idealine nispetle, maddi realitenin kesinliği nedir ki? Göz gördüğünü bilir; ama gördüğümüz şeylerin kesin gerçek olduğuna ne kadar güvenebiliriz ki?</p>
<p>İdealist filozoflara göre, geometri, “idea”,  maddi varlıktan daha kesin bir gerçeklik taşır. Kant dahi, “a priori” (şimdi bunu izah etmek çok söz gerektirir; tercümesini vermiyorum!…) gerçeklerden bahsediyordu ve “fenomen” (gördüğümüz biçimiyle gerçeklik) başka, “neumenon” (asıl hakikat) başka diyordu. Aslında, bir bakıma bilebildiğimiz bütün fenomenler tarih olmuş, geçmişte kalmış ve usture olmuştur, bihakkın bilinemezler. İdea, yahut kelam, maddi varlıktan daha gerçek olabilir mi?</p>
<p>İlahi Kelam, “Ayn-ı Hakikat”dir; çünkü zamanı ve mekanı aşar ve zamana hükmeder. Maddi dünya ise “ruzigar” ile tegayyür ve tebeddül eder; Eflatun’un benzetmesinde olduğu gibi dünya hakikatin gölgesinden ibaretdir; o ancak hakikate delalet eden bir “âyet”tir. İlahi Kelam “levh-i mahfuz”da (Allah indinde), Kur’an ayetlerinde, Kainatın ayetlerinde ve İnsan kalbinde meknûzdur: <em>“Dört Kitabın ma’nası bellidir bir elifte!” </em>Kelam-ı kadim, insanların vicdanında şuur ve akıldan çok daha fazla müessirdir: Tarihi aşan, tarih boyunca yaşayan, ezberlenen ve mucibince amel olunan, bir kelamdır. Fuzuli’nin buyurduğu gibi: <em>“Alem içre mu’ciz-i bâki yeter Kur’an sana.”</em></p>
<p>Arifler ve ilham sahipleri bu kainatın değişen ayetlerini çeşm-i ibretle temaşa eder ve değişmeyen hakikate ulaşmak isterler. Mevlana’nın buyurduğu gibi, <strong>“gölge güneşin varlığına delil değil mi?”</strong> Beşeriyet, maddi dünyayı temsil etmek için kullanabileceği bir dil olarak, nihayet holografi seviyesine -yani eşyanın hakikatini ayniyet derecesinde bir benzerlikle aks ettiren bir temsil derecesine- kadar erişti.</p>
<p><em><strong>İnsan sözü nihayet, “ayn-ı keramet” olabilir; halbuki, İlahi Kelam “ayn-ı hakikat”tir. Kainat, o hakikate delalet eden bir kelâm-ı hafî, bir “âyet”tir ve İlahi Kelamın “Kün!” emrinden ibarettir.</strong></em></p>
<p>Dilin kelimeleri ve şairlerin sözleri: <em>insan kalbinin haritası</em>…</p>
<p>İlim dilini, mimari planların kesin ve gerçekçi tariflerine; matematiği, mimari detay planına benzettik. Elbette, İlahi Kelam bir “holografi” kadar basit değil; çünkü o varlığın temsîli değil, bizatihi kendi ve varoluş sebebidir. Realiteyi her yönüyle ve bütünüyle aks ettirebilen “holografi”, düşüncenin ulaşabileceği en kesin dil olan matematikten de kesindir;<em> ancak holografi göze hitap eder; düşünce dili değildir.</em> Düşünceyi ve maneviyatı ifade eden beşeri kelamın tarif kabiliyeti, göze hitap eden holografi seviyesine ulaşmaktan çok uzaktır. Göze hitap eden maddi dünyanın fotoğraftan, sinemadan nihayet holografi seviyesine gelmesine mukabil, kullandığımız tabii dillerin maneviyatı ifade etmekte küçük ölçekli haritalar kadar yetersiz olması çağımızın acı bir gerçeği…</p>
<p>Türkçe ise o hale geldi ki, bu dille düşünce dünyasının -haritasını çıkarmak bir yana- krokisi bile zor çizilir. Halbuki, eski şairlerimiz kelimelere öyle bir kesinlikle tasarruf ediyorlar ki, sözlerindeki “lisan matematiği”ne, “lisan fıkhı”na, ister istemez vâlih ü hayrân oluyoruz. Mesela, Nefi diyor ki:</p>
<p>“Bir güherdir kim nazîrin görmemiştir rûzigâr<br />
Rûzigârâ âlem-i gayb armağânıdır sözüm”</p>
<p>Yani, “Öyle bir mücevherdir ki zaman onun benzerini görmemiştir/ Benim sözüm zamana gayb aleminden gelen bir armağandır” diyor.</p>
<p>“-Ne yani,” diyeceksiniz, “zamane şairlerinin şiirleri de matematik formüllerine benziyor: Bunları anlamak beşinci derece matematik denklemlerini çözmekten daha zor”(!) “-Ben ne diyeyim şimdi? O halde, siz de bu kadar duygusuz ve ma’nasız sözlerde ma’na aramayın!” Fermat Denklemi gibi bazı matematik denklemleri de vardır ki, onların hiç bir çözümü yoktur. Gerçi bir zamanlar bu denklemi çözmek için ben de çok uğraşmıştım; şimdilerde güya çözümü bulunmuş!…</p>
<p>Nefi’nin dediği gibi, “Ehl olan kadrin bilir ben cevherim medh eylemem”; amma ne de olsa, ben de bir sâhib-divanım: Fermat Denklemi gibi çözümsüz, bir beyit de ben söylemiştim!…</p>
<p><em><strong>“Nihân ettim kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu</strong></em><br />
<em><strong>Söz oldu perde-î hüsnün; o perde vasf-ı yâr oldu.”</strong></em></p>
<p>Şiirin tercümesi olmaz; meali budur ki, “kelâmımı gizledim, gerçi ma’nâ âşikâr oldu; söz, senin güzelliğine perde oldu; ve o perde sevgilinin vasfı oldu” gibi bir söz… Söz sanki sinema perdesi(!) Lisan felsefesi açısından bir hayli şerh gerektiren bir beyit. Elbette kelâm ma’nâyı izhâr etmek içindir; lakin sözün hakikati açıklamak yerine perdeleyerek gizlemesi de mümkündür.</p>
<p>Zamâne şairleri için de, bir Yunus Emre beyti zikr edeyim;</p>
<p>“Sen sende iken menzil alınmaz<br />
Bahrî olmadan cevher bulunmaz.”</p>
<p><strong>Kelimenin zâhiri savt ü huruf, bâtını ma’nâdır.</strong> Arifler de her kes gibi zahire bakarlar; amma perdelere, gölgelere, aldanmazlar; kelamın bâtınî (derûnünde gizli olan) ma’nasını ararlar. <em><strong>“Ma’nî -i kelam şâhid-i mazmûn-i Hudâdır/Gönlüm sadefinden olur azrâ gibi peydâ</strong></em>”: (kelâmın ma’nâsı Allâh’ın şâhid-mazmûnudur ki o ma’nâ bakir bir inci gibi gönlüm sedefinden peydâ olur)</p>
<p>Zahire bakan için bu kainat kitabı ma’nası anlaşılamayan, yazıldığı dil bilinmediği için okunamayan, bir kitaba benzer. Söz bu vadiye gelince, aklıma Abdülkadir-i Belhi’den bir beyit geldi; hazret buyuruyor ki:</p>
<p>“An ki ayni est hakîkat şüd nazar<br />
V’an ki kırtasiyst kırtas der nazar”<br />
(Gözü olan hakîkate bakar, hakîkati görür; kırtasiye ehli –ulemâ!- da kağıda bakar, kağıdı görür)</p>
<p>Velhasılı kelam, bu lisan bahsinin dibâcesi yoktur, nihayeti hiç olmaz; o halde hatm-i kelam edelim, vesselam. İpse dixit magistra…</p>
<p>Şahin Uçar – Dil ve Felsefe,syf:68-81</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/">Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 05:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[kelime]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[mazmun]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25637</guid>

					<description><![CDATA[<p>I. Bismillâhirrahmânirrâhîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrâhîm. Hz. Süleyman kelâma besmeleyle başla­mış; (Nemi: 30) biz dahi besmeleyle başlayalım ki Naili’nin dediği gibi “verâ-i perdede esrar var zuhûr edecek”&#8230; Bir “kim” kelâmı ile bütün kevn-ü mekânı yaratan Allah’a hamdolsun: Allâhü la ilahe il­lâ hüvel Hayy’ul Kayyûm la te’huzühû sinetün ve la nevm: Allah, ki O’ndan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/">Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-15338 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811.jpg" alt="" width="590" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811-600x301.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></p>
<p><strong>I.</strong></p>
<p>Bismillâhirrahmânirrâhîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrâhîm. Hz. Süleyman kelâma besmeleyle başla­mış; (Nemi: 30) biz dahi besmeleyle başlayalım ki Naili’nin dediği gibi “verâ-i perdede esrar var zuhûr edecek”&#8230; Bir “kim” kelâmı ile bütün kevn-ü mekânı yaratan Allah’a hamdolsun: Allâhü la ilahe il­lâ hüvel Hayy’ul Kayyûm la te’huzühû sinetün ve la nevm: <em>Allah, ki O’ndan başka ilâh yoktur; Hayy (hayatı sonsuz ve baki) ve Kayyum- dur (bütün kâinatı tedbir ve tedvir eden, her şey e vakıf olarak idare eden, O’dur). O’nu bir an dahi sine (gaybubet) almaz (O bir an da­hi hiç bir şeyden gafil olmaz, hiç bir şey bir an dahi dikkatinden kaç­maz) ve uyumaz.</em> Âyete’l-Kürsî’nin “İlâhi Şuûr”a dair bu tasvirine göre, Hakk’ın Mutlak Şuuru öyle mütekâsif bir şuurdur ki dikkati her an ve her şeye azamî derecede şâmildir; her şeyi ihata eder. Bize göre, O’nda şuur halinde var olan nesne kevnü mekân âleminde da­hi fiilen ve hakikaten var olur. Ve hatta ebediyyen var olur; çünki Hak Teâlâ hiçbir şeyi unutmaz. Hamdolsun ki, varlığımız o İlâhî şu­ur içre meş’ûrdur ve o şuurda mevcud olmak şerefinden ötürü bekaa bulur. <em>Mutlak şuurun kelâmı “ayn~ı hakikat” dir. İlâhî şuurun beşerî şuurdan farkı budur: Hakk’ın kelâmının delâlet ettiği ma’ nâ ve nes­neler bizatihi o anda yaratılmış demektir. Hak kelâmı aynı hakikat­</em><em>tir ve bilcümle mevcudat o kelâmın teşbih caiz ise bir aksi sadâsından ibarettir.</em> Mutlak şuurun mutlak kesafeti sebebiyle, o şuurda yal­nızca bil kuvve tasavvur olunan kelâm bile, âlemi imkânda fiili mad­de olarak tekevvün eder. Hak Teâlâ bu suretle tekevvün eden cümle mevcudata <em>İlâhî Şuur ve Mutlak Kelâm</em> ile tasarruf eder. Şüphesiz Mutlak Kelâm Hakk’ın kelâmıdır ve malum ola ki kelâmda dahi za­hirdeki kesrete rağmen gerçekte vahdet vardır.</p>
<p><em>Meâricu l-Kuds’</em>te Gazali’nin buyurduğu gibi:</p>
<p><em>“Ve fi külli şeyin lehû âye, Tedüllü âla ennehû vâhid”</em></p>
<p>(Her şeyde bir âyet vardır ki O’nun mutlaka bir olduğuna delâlet eder.)</p>
<p>Şu halde biz de evvelâ bu kelâmın vahdetini görmekle işe başlayalım ki şuurumuz kesret ile münkesir olmasın. Kelâmdaki vahdetin ma’nâsına âgâh olalım ki kavlimiz ile şuurumuzu, fikri­miz ile fiilimizi tevhîd edelim. Onun için bu ilk sözümü <em>“tevhîd-i kelâm”</em> babına tahsis ettim. Şüphesiz kelâm “min tarafillâh”tır ve selâm ile başlayıp selâm ile hitama erse gerektir. Şu halde Hz. Mu- hammed’e salâtü selâm olsun; cümle ibadullaha, okuyucularıma ve cümle varlığa selâm olsun. Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm. Es- selâmü Aleyküm.</p>
<p>Pes imdi malum ola ki <em>kelâm hâdî-i efaldir, fiile kelâm yol gösterir. Zira, her ne ki mutasavverdir fiile gelmek istidâdındadır. </em>Her ne zaman insanın şuurunda bir tasavvur kelâm haline gelse, ke­limeler iradeyi tahrik eder ve şuur o kelâmı tekellüm etmekle insa­nı fiile sevk eder. <em>Kadı Ebubekir Bakıllâni’ nin</em> dediği gibi; <em>“inne’t- talim kad husile bil-ilhâm”: şüphesiz talim ilhâm ile husule gelmiştir”;</em> insanların çıkardıkları birtakım gürültülerin bir ma’nâ- ya delâleti hususunda kendi aralarında uzlaşmaları ile değil. Belki başka bir zemin ve zamanda bu “Kelâmın Menşei” bahsini de mübahese etmek gerekir. Şimdilik kelâm deyince aklıma ilk gelen te­daiden başlayacağım.</p>
<p><em>Yuhanna İncili’nin</em> ilk âyeti şöyledir: <em>“İptida kelâm vardı ve kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâm Allah idi<sup>99</sup></em> Malum olduğu üzere Hristiyanlar Hz. İsa’yı eski Yunan’da ki <em>kelâm</em> (logos) felsefesinin tesirinde kalarak Tanrı Kelâmı (Kelâmullah) saymak suretiyle putlaştırmışlardır. Aslında Kur’an-ı Kerim’deki Meryem sûresini oku­yunca görüleceği üzere, Meryem’in İlâhî ruhtan (Ruhul Kudüs, bazı tefsirlere göre Cibril) hamile kaldığı İslâm inancında da vardır. Hat­ta Hz. İsa’ya <em>Rûhullah</em> isminin yamsıra <em>Kelimetullah</em> dahi denir. Kur’an’da Hz. İsa’nın Allah’tan bir kelime (âyet) olduğuna da işaret edilmiştir. Müslümanlar ekânim-i selâseyi (Baba, oğul, RuhulKu- düs) kabul etmezler ve İsa’nın hâşâ <em>Tanrı oğlu</em> olduğu iddiası Kur’an-ı Kerim’de şiddetle reddedilmiştir. Burada niyetim ilâhiyat münakaşalarına girmek değil; ancak Hıristiyanlar nezdindeki ma’nâsına göre, <em>kelime bizzat uluhiyyettir.</em> Bize göre ise, peygamber (Hz. İsa yalnızca peygamber olduğu için). Vaktiyle <em>Tolstoy</em> dahi Incil’de Hz. İsa’dan hâşâ <em>Tanrının oğlu</em> diye bahsedilmesinin <em>apaçık küfür olacağına hükmetmiş ve İncillerin zaman içinde tahrif edildiğine ve bu ifadenin de bir tercüme hatasından kaynaklanabileceğine işaret etmişti.</em> Hatta malum olduğu üzere <em>Tolstoy</em> iddiasını ispat etmek için Yunanca dahi öğrenmiş ve sonraları İncillerdeki hataları kendince tashih etmeye çalışmıştı. Amerikan Ansiklopedisi ’nin (1967 baskısı) 100 sayfadan fazla tutan <em>İncil</em> maddesinde <em>Frederic Macler</em> isimli bir Hristiyan ilâhiyatçı dahi aynı kanaati izhar eder. <em>Macler&#8221;e</em> göre <em>Dan- yal Kitabı’nda</em> geçen ve sonraları beklenen Mesihi tarif etmek üzere sık sık kullanılan <em>“Ademoğlu”</em> ifadesi Yunancaya tercüme edilirken, <em>“İsa’yı alelâde beşer gibi göstermek doğru olmaz”</em> düşüncesi ile, <em>“Tanrı oğlu”</em> şeklinde tercüme edilmiştir. Demek ki <em>Tolstoy,</em> bunun olsa olsa bir tercüme yanlışı olacağı şeklindeki sezgisinde haklı imiş. Hz. İsa’nın Kelâmullah sayıldığı için veya yukarıda zikredilen sebep ve sair sebeplerle putlaştırılışının ilâhiyat açısından münakaşası bah­simizin dışındadır. Burada yalnızca kelâm kavramının, normal dilde­ki kullanılış tarzının dışında ve birçok bakımdan münakaşa edilebi­lir, zengin tedaileri olan bir ıstılah olduğuna işaret etmek istedim.</p>
<p>Gerçi meselenin sûfiyâne telakkisine dair bir yorum yapmak içimden gelmedi değil, lâkin meseleyi tasavvufi açıdan münakaşa etmek benim gibi çok kusurlu bir müslümanın haddi değildir. Sûfî-i sâlûs olmayalım diye düşündüm ve teeddüb ederek vazgeçtim. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, <em>sadece Hz. İsa efendimiz değil bütün insanlar için, asıl nisbetleri itibarı ile, Ruhullah, Kelimetul- lah ve aynı zamanda Halifetullah olduklarını söylemek mümkün­dür.</em> Keşke insanoğlu o şuur seviyesine erişebilse, beşerî bayağılık­lardan uzaklaşabilse ve kendi asalet ve necâbetinin farkına varabil- se. Allah Âdem’e ruhundan nefyetmiştir ve bu bakımdan her “Âdemoğlu”nun İlâhî ruha bir nispeti vardır. Aziz Mahmud Hûdai’nin dediği gibi;</p>
<p>“Tenezzül eyleyip vahdet ilinden</p>
<p>Bu kesret âlemin seyrâne geldik”.</p>
<p>Her âdemoğlunun kendi azmi cehdi ve şuur seviyesi ile mütenasib bir ilhamı vardır. Herkes vahye mazhar değildir; amma herkesin mutlaka kendi çapında bir ilhamı ve İlâhi hikmetten nasi­bi var. Elbette herkesin ilhamı güneş gibi aşikâr olacak değil; ben­zetmek caizse bu fakirin hissesine düşen ilham huzmesi bulutlu karanlık bir gecede nasılsa belli belirsiz bulutlar arasından görünen bir yıldızın zayıf ışığından ibaret. <em>Bu kadar zayıf bir mukâşefeye dayanarak keşfi zamir etmeyi doğru bulmadığımı ve haddimi aş­mak istemediğimi teeddüb ederek tekrar edeyim.</em> Şu halde bu yazı­da kelâmın yalnızca tekellüm ederken okurken ve yazarken müşa­hede ettiğimiz birlik ve bütünlük hususiyetlerine işaret etmekle ve bu hususta Hz. İsa’nın sevdiğim bir sözünü nakletmekle iktifa ede­ceğim. İsa dedi ki: <em>“Gözlerinin önündekini tanı; gizli olan da sa­na ilham olunacaktır. Çünki gizli hiçbir şey yoktur ki günün birin­de açıklanmasın.”</em></p>
<p>Şüphesiz hurufat sihr-i mübindir; onunla kelime aynası terkib ve terğib olunur ve’ o aynada bir lâtif ma’nâ görünür. Kelâm giz­li sırlan ayan eyleyen bir mazmun mucizesidir. Bu sihir, bu muci­ze, ne suretle amele gelir ki işbu ma’nâ zahir olur? Nasıl olur da bir çok hurufat ile temessül eden sadâlar, sayısız kelime ve elfaz, bir vahdet ma’nâsı teşkil eder? Hemen arz edelim ki, <em>esasen ilm-i telif</em>(kompozisyon) <em>âlemdeki kesreti de kelâmdaki kesreti de kalbin ruyeti ile vahdete irciı etmek demektir; aksi ise za&#8217;f-ı teliftir.</em> Bun­dan sonra arz edeceğim ma’nâların zahir olması için evvela bu ke­lâmın vahdeti bahsini şerh etmek gerektir. Söze bu üslûbu mahsus ile başlayışımın sebebi de budur. Bundan sonra ki bahsimiz, cüm­leyi bir &#8220;<em>cümle-i vahdet”</em> yapan sırra dairdir.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Nahiv âlimi İbni Malik <em>“Elfiye”</em> sine (1000 mısralık arapça grameri) “kelâmünâ lafzün müfid ke-istekim!”: diye başlamıştı, <em>“kelâmımız bir lafzı müfid olmalıdır; ‘müstakim ol lafzı gibi”</em> (o lafızdan faideli bir ma’nâ anlaşılmalıdır). Her ne kadar harflerde kesret olsa da, hurufat denilen o sihirli sembollerin bir araya gelme­siyle bir kelime teşekkül ettiği zaman kelime bir lafz-ı müfid olur ve bir ma’nâya delâlet eder ve bu suretle dahi kesrette vahdet zahir olur. <em>Bizim künhüne vâkıf olamadığımız bir mucize sayesinde harf­ler bir araya gelir ve bir müfid kelâm olur. Sayısız tıfl-ı ebcedhân bu babda çok nefes tüketmiştir. Şair Kari Shapiro: “İnsan bir keli­meye parmak basabilir; ama ondaki esrarı çözemez”</em> demiş. Ben de <em>Şeyda Divanı&#8221;</em>nda bir yerde:</p>
<p><em>“Gonce-i dil came-i hab ü hayâl</em></p>
<p><em>Ol hayâl içre nihân ol gülnihâl ”</em></p>
<p>demiştim. Yani, <em>“Gönülde açan gonca [bu şiir] hâbü hayâlin elbi­sesi; ve o gül-nihâl o hayâl içinde gizli&#8230; Demek ki o gül fidanının gül goncaları, dil ve gönül goncaları açmak üzeredir: o goncalar, ki bir elbise gibi gönlümüzü kaplayan ve onu uyku ve hayâl âlemi­ne büründüren goncalardır. Ve o goncalar içinde gizlenmiş bir ha­yâl olarak o gülnihâl bulunuyor”.</em> Tabiî günlük dile nispetle “şiir dili daha zor anlaşılır bir <em>“üst-dil” dir,</em> anlamak için o dili bilmek lâzım.</p>
<p><em>Alice Harikalar Diyarı&#8217;</em>nda kitabında bir muhâvere okumuştum:</p>
<p>Bir seferinde Alice:</p>
<p><em>Glory kelimesi bu ma&#8217;nâya gelmez ki!&#8221;</em></p>
<p>diyordu; muhatabı Humpty Dumpty ise ona şöyle cevap veriyordu:</p>
<p><em>Ben bir kelimeyi kullandığım zaman; o kelime tam be­nim canımın istediği ma’nâya gelir: ne eksik ne de daha fazla!”</em></p>
<p>Onun içindir ki <em>&#8220;el ma’nâ fi sadriş-şâir!” derler: Ma’nâ şa­irin göğsündedir; yani, kalbindeki ma’nâyı kelimelerin içinde ken­di canının istediği ma’nâyı ifade edecek biçimde gizleyerek</em> yeni bir mazmun ile ifade edebilir. <em>Böyle yaratıcı muhayyilesi olmayan in­sanlarda tefekkürün lisâna hâkim olmasından ziyâde lisan tefekkü­re hakimdir.</em> İnsan fikirler dünyasında kelimeler ile yeni ve değişik cümleler (kombinezonlar) kurmaya muktedir olduğu içindir ki ye­ni fikirler yaratabilir.</p>
<p>Kelimelerin birçok farklı ma’nâları olabilir; amma her cüm­lenin bir ma’nâsı vardır. Her ne kadar bir cümlede birçok kelime bir araya gelse de cümle kelimatın (bütün kelimelerin; bütün varlıkla­rın) ma’nâsı bir cümle-i vahdet meydana getirir. Kelimelerin ma’nâsı içinde yer aldığı cümleye (context’e) göre daima değişir. Derler ki bir ırmağa iki kere giremezsiniz ve lisaniyat âlimi <em>Haya- kawa</em> da der ki: <em>&#8220;Hiç bir kelimeyi tam tamına aynı ma’nâya gele­cek şekilde iki kere kullanmak mümkün değildir”</em>. Çünki cümle (context) değişince, kelimenin ma’nâsı da değişir. Meselâ, “inan­mak” kelimesini ele alalım ve ma’nânın farklı cümlelere göre nasıl değiştiğine bir bakalım:</p>
<p><em>Size inanıyorum</em> (size itimat ediyorum).</p>
<p><em>Demokrasiye inanıyorum</em> (Demokrasi terimi ile ifade edilen prensipleri kabul ediyorum).</p>
<p><em>Noel Babaya inanıyorum!</em> (Benim görüşüm şu ki Noel Ba­ba gerçekten mevcuttur).</p>
<p>Görüldüğü üzere “inanmak” kelimesinin ma’nâsı; cümleye göre değişerek “itimad etmek”, &#8220;kabul etmek”, “gerçekten mevcut­tur” gibi tamamen farklı ma’nâlara gelebiliyor. Demek ki kelimeleri anlamadan cümle anlaşılamaz; amma cümleyi anlamadan da kelime­ler anlaşılamaz. “Ben balığı severim” (balık yemeyi severim); “Ah­met bir balık yakaladı” ; “Sen bir balıksın!” (bir balık gibi alıksın!); “Bizim siyasiler bulanık suda balık avlamayı severler” misallerinde de görüldüğü gibi. Hatta, kelime her kullanılışında ayrı bir ma’nâ ifade etmekte ve ancak ma’nâ bütünlüğü ve birliği olan bir cümle içinde kullanıldığı zaman müfid bir ma’nâya delâlet etmektedir.</p>
<p>Elbette, evvelâ lisânı bihakkın bileceksiniz. Lisâniyat âlimi <em>Wendel Johnson</em> dermiş ki: <em>“Lisaniyat lisanın ne olduğunu öğren­mekle başlar.”</em> Kelâm, nutuk ve beyan kabiliyeti, öyle bir mevhibe- i ilahidir ki harflerden mürekkep birtakım şekillerde, kelimelerde veya gramerde değil, o lisanı konuşanların ruhunda, kelâm şuurun­da gizlidir. <em>Bir lisanı bihakkın bilmeksizin o lisan ile yazılmış cüm­leler, yahut fikirler anlaşılamaz; cümleler anlaşılmadıkça da keli­meler anlaşılamaz.</em> Elbette bir lügatte kelimelerin birçok ma’nâsı bulunur; ancak, kelimeleri lügatlerde yazılmayan mecazî ma’nâlar- da kullanma imkânları sınırsızdır. <em>İnsanlar bir cümleyi birtakım ya­bancı kelimeler ile yazıldığı için anlamadıklarını zannediyorlar; as­lında o cümle ile ifade edilen fikri anlamıyorlar; önce kelimeleri de­ğil cümleyi anlamak gerekiyor. Cümle muhtelif kelimelerin farklı ma’nâlarındaki kesreti top yekûn ve mânidar bir vahdet içre cem eden bir bütündür; bir nizamdır; yalnızca birtakım unsurların cüm­lesini bir araya toplayan bir topluluk değil, bütün unsurları kalbin rü’yeti ile bir mani-i vahdete irca eden yani bir ma’nâsı olan bir bü­tündür. Müfid bir ma’nâdan mahrum olan kelimeler bir cümle teşkil etmezler.</em> Ma’nâsı anlaşılmayan bir cümlenin içindeki kelimeler da­hi, biz kelimeleri bildiğimizi farz etsek dahi, bize yabancı kelime­lerdir; onları anlayamayız. Tabiî anladığımızı zannedebiliriz; bölük pörçük ve sathî bir anlayış, anlamak sayılırsa&#8230;</p>
<p>Bir kere, kullandığımız bütün kelimeleri lisan şuuru ile kul­lanmak zorundayız. Bütün cümleler mânidar olmalı; her cümle ek­siksiz, tam ve kâmil bir ma’nâya delâlet etmelidir; velev ki tek kelimelik bir cümle olsa bile&#8230; <em>Bütün doğru ifadeler “anlamlı cüm­lelerdir; ama bütün anlamlı cümleler “doğru&#8221; değildir.</em> Her cüm­le bir cümle-i vahdet teşkil eder: Cümle iki nokta arasında yer alan rastgele kelimelerden ibaret değildir; zira, iki nokta arasında yer al­makla beraber, <em>bir ma’nâ bütünlüğü olan kelâmdır.</em> Gazetelerimiz­de görüyorum; yazarlarımız neredeyse her kelimeyi bir satır halin­de verecekler; kahir ekseriyeti, bölük pörçük cümle parçalarını bir paragraf olarak yazıp, noktayı keyfî olarak koyuyorlar. Zamanımız­da neredeyse her zaman ve zeminde ölçüsüzlük, nizamsızlık, bü­tünlüğü ve birliği bozarak her şeyi parçalara ayırma, cüzlere bölme, bir kelime ile kaos hakim olmuştur. Anlaşılan bu hal çağdaş yazar­ların ruhuna işlemiş: Kekemelerin bir kelimeyi parça parça bölüp kekelediği gibi,&#8217;bunlar da cümleyi kekeliyorlar. Yazarlarımızın ço­ğu <em>“cümle kekemesi”</em> olmuş. Okur, yazar diyorlar ya sanki <em>tıfl-ı eb- cedhân&#8230;</em></p>
<p>Meşhur şair ve münekkit Coleridge’den güzel bir teşbih nak­ledeceğim: <em>“Bir iptidaî Afrikalı tasavvur edin ki, kaba sabadır; amma meraklıdır: eline bir kutsal kitap geçmiştir; herkesin çok de­ğer verdiği bu kitabın esrarengiz bir şekilde kendi İnsanî kaderi ile ilgili olduğunu hissetmektedir ve kendince kitabın büyüsünü, keli­melerin sihrini çözmek istemektedir: ancak okuma yazma bilmiyor. O vahşi ve serazad zekası ile bu sembollerin sihirli dünyasına nü­fuz etmek istiyor; önce farklı büyüklüklerine rağmen paragrafların meydana getirdiği üniteleri tefrik ettiğini varsayalım. Zekasını kul­lanmaya devam ediyor ve harflerin meydana getirdiği kelime grup­larını {setleri} teşhis ediyor ve nihayet garip şekilli harflere ve im­lâ işaretlerine gelip dayanıyor. Dilini bilmediği ve konuşturamadığı bu kitap hakkında keskin zekası ona daha fazla ne bilgi verebi­lir? Mükerrer harfleri sayar, sınıflandırır, her birini titizlikle ince­ler; amma, nihayet (zekası daha fazla ileri götürmez) bu harflerin yirmi şu kadar küsur işaretten ibaret olduğunu görür. Esrarlı, bel­ki büyülü ve fakat ruhuna nüfuz edilemeyen birtakım semboller&#8230; Bir misyoner gelip ona kitabın ruhunu açmadıkça, onun diline çe­virip okuma yazma öğretmedikçe, bu vahşi zeka kitaptan ne anla­yabilir?”</em> Um-i inşa (kompozisyon) açısından cümle, harflerin keli­melerle ve kelimelerin cümlede cem ve tevhid edilmesi suretiyle meydana gelen bir ma’nâ birliği ve bütünlüğüdür. <em>“Varlığın Ma’nâ ve Mazmunu”</em> (Son baskı: Varlığın Anlamı, Şûle Yay., 2010) isim­li eserimde matematikçilerin tariflerinden yola çıkarak matematik­teki <em>cümlelset</em> kavramını bu cümle kavramı ile mukayese etmiştim; şimdi meseleyi, bir de fıkh-ı lügat (lisanın fıkhı, anlambilim) açı­sından ele almak isterim.</p>
<p>Matematikte, birtakım noktalan yan yana getirerek çizgiye vasıl olmak ma’nâsında münakaşa edilen bir <em>hendesî deymumet</em> (de- vamlılık/süreklilik) meselesi var. Meseleyi ta başından ele alacak olursak, söze galiba <em>“ilm-i hatt”</em> an başlamak lâzım. Hattatlar derler ki, &#8220;ita’ <em>nokta bir hat teşkil eder”</em>. Halbuki herhangi iki nokta arasın­daki mesafe ne kadar kısa olursa olsun, arada doldurulması gereken sonsuz boşluklar kalır. Eğer bir çizgiyi sayı cinsinden ifade etmek ve ölçmek istersek, bunu daha iyi anlarız: herhangi iki tabiî sayı ara­sında sıfırdan bire kadar 0; 0.1; 0.2; 0.3 ve ilâ âhiri şeklinde giden bütün sayılan düşünürsek; bu sayılan ta’dad etmenin (bir bir sayma­lım) sonu olmadığım derhal anlarız. Hz. Ali <em>“el-ilmü noktatün ve’l- cühela kesserahâ”: İlim bir noktadır (bir meseledir) cahiller onu çoğalttılar” buyurmuştu.</em> “Kelâma Dair” isimli yazımda Hz. Ali’nin bu sözünü naklettikten sonra demiştim ki; “buna ben de şöyle bir söz ilâve edeceğim.’ <em>“ve’l-noktatü nüktetün vâhidetün!”</em> (ve nokta da bir nükte-i vâhiddir). Buradaki asıl nükte-i vâhid, yani sağa sola sapmadan asıl üzerinde durmamız gereken mesele şudur: Aslında, hendese nazariyatına göre, <em>çizginin devamlılığı, yani iki nokta ara­sından bir çizginin geçmesi,</em> çok münakaşa götüren bir meseledir. İsterseniz, <em>çizgiyi</em> muhtelif noktaların (benzetmek caizse kelimele­rin) yekunu olan bir cümle imiş gibi düşünebilirsiniz. Benzer şekil­de, matematikteki cümle teorisine göre de, aslında bir cümlenin ela­manlarının yekunundan ibaret olması gerekir (diyelim bir tabiî sayı­lar cümlesi/seti); ne var ki, bazen cümle elemanlarının yekunundan daha fazla birşeyler ihtiva edebilmekte ve cümle bazen kendisini de ihtiva edebilmekte, kendisini de kuşatabilmektedir.</p>
<p>Bu zor anlaşılır matematik paradoksunu <em>&#8220;Varlığın Ma’ nâ ve Mazmunu</em> nda, bir fıkh-: lügat (semantik) paradoksu ile izah etme­yi denemiştim: <em>“Bir Giritli demiş ki bütün Giritliler yalancıdır!” </em>Şimdi eğer vakıa böyle ise, bu söz doğru demektir; yani bütün Gi­ritliler yalancıdır. Lâkin bu sözü söyleyen de bir Giritli olduğuna göre, bu söz dahi yalan demektir. Şimdi bu söz doğru mu yalan mı? Bu misalde görüldüğü üzere, cümle kendi sınırlarını aşabilmekte ve cümlenin delâlet ettiği ma’nâ genişleyerek, başka cümlelere sirayet etmekte, o cümlenin ifade ettiği topyekûn ma’nâyı dahi ihtiva ede­bilmektedir. Filhakika, mesele şu ki, <em>aslında bütün cümleler kendi ma’nâ sınırlarını aşmakta ve ait olduğu metnin siyak ve sibakı için­de manâsı diğer cümlelere de sirayet eden farklı bir manâ daha kazanmaktadırlar.</em> Böylece her cümlenin ait olduğu metnin ma’nâ bütünlüğü ve birliği içinde değerlendirilmesi gerekir. Cümle bir cümle-i vahdettir ve bir metnin cümlelerinin yekunu da bir <em>vahdet- i kelâm</em> teşkil eder. Cümleler ile ifade edilen fikirlerin gerçekten manidar olabilmesi de lisanın birliği ve bütünlüğü içinde ifade edil­mesine bağlıdır.</p>
<p><em>Dostoyevski,</em><strong> Bir Yazarın Günlüğü </strong>kitabında anlatır: Bazı yazarlar, <em>“Timsah”</em> isimli hikâyesinde, <em>“rakiplerinden birinin Si­birya sürgününe gönderilişine sevinmiş olduğunu alçakça bir tarz­da telmih ettiğini”</em> iddia etmişler. Cevabî olarak diyor ki: <em>“Cümle­lerimi rasgele seçmiş ve öyle yanyana getirmişsininiz ki bu vaziyet­te böyle bir telmih varmış gibi görünüyor. Siz bana herhangi bir metin verin. Cümleleri istediğim tarzda yer değiştirtip, istediğim gibi sıralamama izin verirseniz, ben de size herhangi bir metnin ma&#8217;nâsını tamamen değiştirmenin mümkün olduğunu ispat ede­yim.”</em> Cümle dahi ait olduğu metin içinde anlaşılmalıdır: şöyle ki, bir yazıyı anlamak için, <em>muhtelif cümleler arasındaki gizli iç rabı­taları dahi anlamak gerekir. Sözün özü şu ki her metin bir bütündür ve bir bütün olarak mütalâa edilmelidir.</em></p>
<p>Bir yazar, mutasavver bir okuyucuya hitap ederek yazar ve onun anlayış seviyesine hitap eder. Peygamberimiz, <em>“insanlar ile konuşurken onların akıl seviyesine göre konuş”</em> buyurmuştur. <em>“Ne­redeyse hiç mevcut olmayan bir anlayış seviyesine nasıl hitap ede­bilirim acaba?!”</em> diye düşünmeye başladım. Bir Japon şairin dedi­ği gibi:</p>
<p>&#8220;I sit Like Buddha</p>
<p>but the mosquitous keep biting.”</p>
<p>(Ben Buda gibi oturuyorum, fakat sivrisinekler ısırmaya de­vam ediyorlar.)</p>
<p>Zamanımızda insanlar artık kelâmın/sözün bir ma’nâsı yok­muş gibi, yahut ‘söyleneni anlamıyormuş’ gibi, davranmaya başla­dılar. Elbette tek tek kelimeleri anlamak yetmez. Kelimelerini anla­dığımız halde, anlamadığımız yahut yanlış anladığımız cümleler mevcut olabilir ve o cümlelerin meydana getirdiği ma’nâyı bir bü­tün olarak anlayamamış olabiliriz.</p>
<p>Bana öyle geliyor ki Osmanlı Türkçe’si artık ölmüştür ve ga­liba arta kalan bu yarım yamalak dil ile insanlara meramımızı an­latmak nerdeyse imkânsız hale geldi. İnsanımız yalnızca bölük pör­çük kelimeleri (ve çok sınırlı sayıda kelimeyi) anlayabiliyor, bazen bir yazıdaki bazı cümleleri anlarsa ne âlâ; ama kahir ekseriyet bir yazıyı bir bütün olarak anlayamıyor. Derler ki: <em>“Selâmetu l-insânfî hıfzı l-lisân”: İnsanın selâmeti dilini muhafaza etmesinde</em> imiş. Milletler ise kendi dillerini, öyle muhafaza etmelidirler ki, Kur’an- ı Kerim’in <em>“summün, bukmün, umyün”</em> (sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler) hitabına muhatab olmasınlar.</p>
<p><em>Malum ola ki, bir cümlenin manâsı kendi manâsından iba­ret değildir. Her cümle kendinden önceki cümlenin bir neticesi, kendisinden sonrakinin ise “sebeb-i vürudu”dur.</em> Arapça’da sebep kelimesi “ip” ma’nâsına gelirmiş. Kelimeler bir <em>cümle-i vahdet</em> teş­kil ederken ve cümleler dahi bir vahdet-i kelâm meydana getirir­ken, teşbih tanelerinin ipe dizildiği gibi, <em>bir sebep “ip” ine dizilme- lidir;</em> böylece, makalenin tamamı birlik ve bütünlük arz etmelidir. Bir telif eserde bu bakımdan bir za’f-ı telif varsa bile, biz kelâmı böyle bir <em>“birlik, bütünlük ve sebeplilik çerçevesi içinde”</em> anlamak ve hatta gerekiyorsa, bu <em>“ma’ nâ bütünlüğünü zihnimizde tasavvur ederek inşa etmek</em> zorundayız. Eskilerin “ilm-i inşa” dedikleri tahrir meselesinin aslı budur. Harfler rasgele yan yana gelmekle kelime olmaz; kelimeler yan yana bir araya gelmekle dahi cümle ol­maz. Aslında her kelâm bir cümle gibi düşünülmelidir. Osmanlı nesrinde görülür; bazen bir yazıda cümleleri elli tane “ve” ile bir­leştirmek suretiyle, bakarsınız ki bütün cümleler tek bir cümleye dönüşmüş. Elbette, cümleyi rasgele bölmek büyük bir hata olduğu gibi, farklı cümleleri birleştirmek de büyük bir hatadır. Amma işin aslı şu ki, bir metnin herhangi bir kısmında cümlelerin siyak ve si­bakı o kadar yerinde olmalı ki, metnin cümlelerini elli tane “ve “ ile birleştirerek yazsanız bile, fazla yadırganmayacak gibi, bir manâ bütünlüğü ve birliği olmalı. <em>Bence bu bir ilm-i telif ve ilm-i inşa öl­çüsüdür: Bir yazının bütün cümlelerini bir cümle-i vahdet gibi dü­şünmek gerektir. Fikr-i tevhid cümleyi tevhid etmektir, vesselâm.</em></p>
<p>Şahin Uçar &#8211; Dil ve Felsefe,syf:31-42</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/">Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçek Bir Orientation’a İhtiyacımız Var</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gercek-bir-orientationa-ihtiyacimiz-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gercek-bir-orientationa-ihtiyacimiz-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 15:21:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek Bir Orientation’a İhtiyacımız Var]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6111</guid>

					<description><![CDATA[<p>İngilizler’in çok enteresan bir yazarı varmış 17. yy. da, Dr. Samuel Johnson diye. Bu adamın enteresan sözleri var; biri de şudur: “Bir bifteğin,(yani bildiğimiz etin,) yenilir mi yenilmez mi olduğunu anlamak için bütün bir öküzü yemek gerekmez!”demiş. (Denenmişleri tekrar tekrar denemek) Öyle ya, birazcık biftek yerseniz, o bifteğin sert olup olmadığı belli olur. Bütün bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gercek-bir-orientationa-ihtiyacimiz-var/">Gerçek Bir Orientation’a İhtiyacımız Var</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/artist_125100.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7204" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/artist_125100.jpg" alt="Gerçek Bir Orientation’a İhtiyacımız Var" width="321" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/artist_125100.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/artist_125100-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/artist_125100-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 321px) 100vw, 321px" /></a></p>
<p>İngilizler’in çok enteresan bir yazarı varmış 17. yy. da, Dr. Samuel Johnson diye. Bu adamın enteresan sözleri var; biri de şudur: “Bir bifteğin,(yani bildiğimiz etin,) yenilir mi yenilmez mi olduğunu anlamak için bütün bir öküzü yemek gerekmez!”demiş. (Denenmişleri tekrar tekrar denemek) Öyle ya, birazcık biftek yerseniz, o bifteğin sert olup olmadığı belli olur. Bütün bir öküzü yemek gerekmez, bifteğin sert olup olmadığını anlamak için; ama bana öyle geliyor ki, biz, bütün bir öküzü yemek zorunda bırakıldık. Şimdi, “gerçek bir orientation’a ihtiyacımız var” dedik. Yine diğer bir Latin şâirinden örnek vereceğim. Virgilius’un Aenas diye bir şiiri var. Bu esere göre, bu Aenas, Truva şehrinden önce babasını kaçırır; bu “geçmiş” anlamına gelir; geçmişini sembolize ediyor. Sonra sevgilisini kaçırır; işte, birlikte yaşayacaklar. Sonra da, Truva’nın Tanrılarını, yani “ebediyet”i kaçırır.</p>
<p>Korkarım ki geleceğimizi, teknoloji putuna çok fazla sarılarak, kurtarmak isterken “geçmiş”imizi ve “ebediyet”imizi kaybettik. Bizler, millet olarak, feda ettik geçmişimizi, an’anelerimizi, geleneklerimizi, dinimizi, bütün kültürel değerlerimizi; “ne pahasına olursa olsun batılılaşma”şeklinde bir politika takip ettik.<br />
Tanzimat’tan beri bunun dozu giderek artmıştır. Halbuki yine bir batılı şâir söyler, diyor ki: “Geçmişle olduğu kadar geleceklede yüzyüze gelebilmek için, bir ruhî disipline ihtiyaç vardır.” Herkesin yapacağı şey değildir bu… Bizim Haya kavva’nın dediği gibi, sözden ibaret; bir “intensiyonal oryantasyon”umuz var: Batılılaşacağız, modem milletlerin seviyesine çıkacağız, muasır medeniyet seviyesine çıkacağız; efendim, işte modemize olacağız, modem teknolojiyi alacağız, batının ilmini, fennini alacağız; ama kendi kültürümüzü de koruyacağız. Güzel de, bunu nasıl yapacağız?</p>
<p>Ziya Gökalp bir formül yapmıştır: o zamanın politik ihtiyaçlarını karşılıyordu, bu formül. Ziya Gökalp diyor ki: “Her milletin kendi kültürü vardır; ama, medeniyet farklı bir kavramdır; medeniyet beynelmileldir; binaenaleyh, biz kendi kültürümüzü, kendi şahsiyetimizi, kendi değerlerimizi terk etmeksizin batı medeniyetine girebiliriz.” Yani “biz Türk milletinden, İslâm ümmetinden ve batı medeniyetinden olabiliriz” şeklinde bir formül yapmıştı. Bu formülün, o zamanki Türkiye’nin politik ihtiyaçlarına cevap verdiği veyahut politik maslahata uygun olduğu söylenebilir; ama, gerçekle ilgisi yoktur. Kültür ve medeniyet kavramları öyle kolayca birbirlerinden soyutlanamazlar. Bazı batılı yazarlarda da var bu temayül; yani, kültür tamamen farklı bir şeydir, daha çok mânevî şeylerdir; işte, medeniyet maddî şeylerdir, diye. Ama, maddî nesneler de insanın mânevîyatının eseridir; fikriyatının eseridir. Yani, insanın ilmi olmazsa, onu pratik hayata geçirmesi de sözkonusu olamaz. O, pratik hayata geçen, maddileşen, netleşen nesneler, yine düşüncelerin mahsulüdür.</p>
<p>Binaenaleyh, zaten işaret ettiğim gibi, kültür kelimesi de tıpkı medeniyet gibi ziraat kavramını ifade etmektedir. Medeniyet malum olduğu gibi Filistin’de Eriha şehrinde başlar. İlk şehirleşme, toprağı ekip biçme, 10 bin yıl önce orada başlamıştır. İnsanoğlu dünyanın her yerinde, tıpkı ilk insanların yaşadığı gibi yaşayan toplayıcı kavimler de dahil olmak üzere, iptidâi kültürler hâlinde yaşıyor. Bunlara bir şey olmuş değil. Afrika, Avustralya insanlarını ziyaret edin; bunlara dair sayısız doküman var, kitap var elimizde; bunların bildirdiğine göre, iptidâiler gâyet mutlu, mesud, müreffeh bir şekilde yaşıyorlar. Bu medeniyete, medeniyetin avantajlarına karşı olmak anlamına gelmez; ama, insanoğlunun kavranılan putlaştırmak hastalığından dolayı görmediği bir şey var benim kanaatime göre; medeniyet, kültür, teknoloji, sadece bir tek yönüyle anlaşılıyor. Bunlar faydalı güzel şeyler de bunların zararı yok mu acaba?</p>
<p>İslâm ülkelerinin en büyük tarihçilerinden biri, İbn-i Haldun üstadımız, iptidâilerin medenilerden her zaman, ahlâkî vasıflar, insânî vasıflar cihetinden, üstün olduğunu (bundan 600 yıl önce o zamanki bilgilerin eksikliğine rağmen) işaret etmişti. O zaman, böyle büyük problemlerle yüz yüze gelmemiştik; bugün teknoloji ve kültür gibi, kültür politikaları gibi sebeplerle, dünyamız büyük problemlerle yüz yüze… Bunlara temas edeceğiz, biraz ilerde; ama, o Ortaçağ atmosferinde dahi, İbni Haldun bu gerçekleri görebilmişti.</p>
<p>Bizim gerçek bir orientationa ihtiyacımız var. Yani, bir insan kendisinin değişen bir dünya içinde öldüğünün farkında değilse, o zaman gerçekleri de objektif bir şekilde algılayamaz. Böyle bir insanın ne geçmişin hatırasına sahip çıkması mümkündür, ne de gelecek için doğru dürüst bir orientation, bir hedef tayin etmesi mümkündür.</p>
<p>Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gercek-bir-orientationa-ihtiyacimiz-var/">Gerçek Bir Orientation’a İhtiyacımız Var</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gercek-bir-orientationa-ihtiyacimiz-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Televizyon Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/televizyon-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/televizyon-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2015 22:25:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çağımızın Bir Vizyona İhtiyacı Var....]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Vizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6123</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağımızın bir vizyona ihtiyacı var. Hal­buki bizler, Televizyon yüzünden, düşünemez, beyinleri yıkanmış, şartlandırılmış, görüntülere esir, aptallaştırılmış, enformasyon bombardımanına tutularak cahilleştirilmiş kitleler yarattık. Radyo, uzak cedlerimizin şifahî kültürüne benzer bir etki yapıyordu.Dinliyor ve anlamaya çalışıyorduk. Şimdi yalnızca seyrediyo­ruz, ama gözlerimizin önündekini tanımadan, ne olup bittiğini anlamadan. Dünya çevresinde uydular yerleştirme fikrinin mucidi Arthur C. Clarke’ın (Geleceğin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/televizyon-hakkinda/">Televizyon Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6124" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan.jpg" alt="Televizyon Hakkında" width="339" height="480" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan.jpg 339w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/esra-ceyhan-212x300.jpg 212w" sizes="(max-width: 339px) 100vw, 339px" /></a></p>
<p>Çağımızın bir vizyona ihtiyacı var. Hal­buki bizler, Televizyon yüzünden, düşünemez, beyinleri yıkanmış, şartlandırılmış, görüntülere esir, aptallaştırılmış, enformasyon bombardımanına tutularak cahilleştirilmiş kitleler yarattık. Radyo, uzak cedlerimizin şifahî kültürüne benzer bir etki yapıyordu.Dinliyor ve anlamaya çalışıyorduk. Şimdi yalnızca seyrediyo­ruz, ama gözlerimizin önündekini tanımadan, ne olup bittiğini anlamadan. Dünya çevresinde uydular yerleştirme fikrinin mucidi Arthur C. Clarke’ın (Geleceğin Çehresi, İstanbul 1970, s. 152) alt­mışlı yıllarda bu işin geleceği hakkında yaptığı tahminleri ki bugün gerçek olmuştur- dinlemek ister misiniz?</p>
<p>“İnsanlık kendisine gökten yağacak olan bu bilgi ve eğ lence dalgalarına karşı nasıl bir tepkide bulunacak? Bunu bize ancak gelecek gösterebilir. Bir kere daha bilim, her zamanki sorum­suzluğu içinde medeniyetin kapışma haykıran bir çocuk bırakmış­tır. Çünkü nihayet bir kutuptan ötekine ince eğlenceler, mükemmel mûsikî, parlak tartışmalar, göz alıcı temsiller ve her türlü enformas­yona boğulmuş bir gezegen üzerinde çalışmak için vakit bulabi­lecek miyiz? Daha şimdiden çocuklarımızın günlük hayatlarının altıda birini televizyon başında geçirdikleri söyleniyor. Biz artık, aksiyon adamları değil, bir “seyirciler” ırkı olmak yolundayız. Daha da gelecek olan mucizeli kudretler şahsî disiplinimizi belki de çok sert sınavlardan geçirecektir. Eğer böyle olması mukadderse, o zaman ırkımızın mezar taşında şu kelimeler yazılı olacaktır; Tanrılar ! bir kimseyi mahvetmek istedikleri zaman ona bir televiz­yon vermekle işe başlarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/televizyon-hakkinda/">Televizyon Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/televizyon-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat ve Kültür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-kultur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-kultur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2015 22:16:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İptidai Kültürler]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat ve Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6120</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sanat bir kültürün en hususî, açıkça belli ve kendine mahsus ifade biçimlerinden biridir. Sanatın mâhiyeti hakkında çağdaş in­sanlığın pek fazla şuurlu olmadığı ve sanatı yerli yerinde ve hakîkî gâyelerine uygun biçimde kullanamadığı kanaatindeyim. Sanat, ta en başından beri, dinden ilham almış, ekseriya dine hizmet et­miş; ve din (yahut beşeriyetin hayatı hususunda geniş bir vizyon, bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-kultur/">Sanat ve Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-11.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6121" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-11.jpg" alt="Sanat ve Kültür" width="650" height="333" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-11.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-11-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-11-300x154.jpg 300w" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" /></a>Sanat bir kültürün en hususî, açıkça belli ve kendine mahsus ifade biçimlerinden biridir. Sanatın mâhiyeti hakkında çağdaş in­sanlığın pek fazla şuurlu olmadığı ve sanatı yerli yerinde ve hakîkî gâyelerine uygun biçimde kullanamadığı kanaatindeyim. Sanat, ta en başından beri, dinden ilham almış, ekseriya dine hizmet et­miş; ve din (yahut beşeriyetin hayatı hususunda geniş bir vizyon, bir dünya görüşü) tarafından biçimlendirilmiştir. Ta ki, değerler dünyasının parçalandığı ve müşterek bir değerler felsefesinin kal­madığı, modem zamanlar dediğimiz, son üç dört asra gelinceye ka­dar. Batı dünyasında dahi vaziyet böyle idi.</p>
<p>Modern zamanlar, insanı bir sanayi cemiyetinin dişlileri ara­sında öğütmüş ve değerler dünyasını dahi un-ufak etmiştir. Bugün­se modern devirlerin azgın ferdiyetçiliğinden ve değersiz, inançsız “scientism”inden (bilimsici saçmalıklardan) bıkmış usanmışız ve “televizyon” marifetiyle, elimizdeki kumanda âletinden değil, “çok daha uzak mahreçlerden kumanda edilerek aktarılan sözde viz­yonların” kargaşasından aptallaşmış ve şaşkın bir vaziyette kala­kalmış bulunuyoruz.</p>
<p>Bu sebeple eski kültür dünyasının bazı hususiyetlerine dik­kat çekerek, sanat meseleleri için temel teşkil edecek, kısa bir giriş yapmak istiyorum. İptidâî kültürler, kültürel faaliyet alanlarının yüksek seviyeli entegrasyonu (bütünlüğü, kaynaşmışlığı) bakımın- dikkate değer bir misal teşkil ederler. Orada, bir faaliyet, aynı zamanda cemaatin ekonomisine, politikasına, tekniğine, esâtîrine,dinine ve sanatına ait olabilir. İptidâi kabilelerin âyinlerine dikkat edin. Orada dinî ritüeller, âyin ve sanat içiçe olmakla kalmazlar, ay­nı zamanda, topluluğun diğer ihtiyaçlarına dahi hizmet eden fonksiyonları vardır. Çünkü iptidaî kültürler medeniyetler gibi kozmo-polit değildirler ve beşerî faaliyetler işbölümü ile farklı kompartmanlara yerleşmemişlerdir.</p>
<p>Esasen, teknolojinin, ekonominin, ya­hut başka bir görünüşü ile zenaatların nerede başladığım tayin et­mek, modem zamanların fabrikasyon imalatına gelinceye kadar, son derece zor bir iştir. Toynbee’nin dediği gibi, “Sanat hiçbir in­sani ihtiyaç veya faydaya hizmet etmezse hayat da yoluna sanatsız devam eder.” Elbette sanatın karşılayacağı ihtiyaç yahut fayda, ruhî olmalıdır. Sanat çoğu zaman dine hizmet etmiş ve din­den ilham almıştır: Zira din insanın temel meşgalesidir. Dinin ol­madığı yerde vizyon da olmaz, kültür de olmaz. Bütün kültür­ler dindardır. Bu bizi medeniyetin niçin kozmopolit ve dinsiz ol­duğu meselesine getiriyor.</p>
<p>Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-kultur/">Sanat ve Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ve-kultur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı ve Teknoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bati-ve-teknoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bati-ve-teknoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2015 22:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6115</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şâirin biri demiş ki: “Eskiden Hıristiyanlar haça inanır, haça güvenirlerdi. Şimdi elektrik dinamosunun gücüne itikad ediyorlar” &#160; Demek ki bir şeye itikad etmek lâzım. Yani, sular yokuş yu­karı akmaz; seviye farkı, kanununa itaat eder; suyun yokuşa, yuka­rı tırmandığım gören var mı? Tabiî ki, tarihî gelişmeler, “tarihî ka­der” diyelim tabiri caizse, insanoğlunu bir yerlere sürükleyip götü­rüyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bati-ve-teknoloji/">Batı ve Teknoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6116" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu.jpg" alt="Batı ve Teknoloji" width="531" height="398" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/www.yeniresim.com_-_3D_Resimler_-_Uydu-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></a></p>
<p>Şâirin biri demiş ki:</p>
<p>“Eskiden Hıristiyanlar haça inanır, haça güvenirlerdi.</p>
<p>Şimdi elektrik dinamosunun gücüne itikad ediyorlar”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Demek ki bir şeye itikad etmek lâzım. Yani, sular yokuş yu­karı akmaz; seviye farkı, kanununa itaat eder; suyun yokuşa, yuka­rı tırmandığım gören var mı? Tabiî ki, tarihî gelişmeler, “tarihî ka­der” diyelim tabiri caizse, insanoğlunu bir yerlere sürükleyip götü­rüyor. Biz de nehrin içindeyiz ve biz de bir yerlere gidiyoruz; bu­lunduğumuz konumdan bakıyoruz olaylara, insanlara; yani bizim meseleler hakkındaki ve dünyadaki olaylar hakkındaki fikirlerimiz, kendi pozisyonumuzun telkin ettiği fikirlerdir; kendi görüş açımı­zın telkin ettiği fikirlerdir. Bunda modem iletişim araçlarının büyük bir rolü var.</p>
<p>Müslümanların da bu noktaya iyi dikkat etmelerini ben arzu ederim şahsen; yani, müslümanların ben çocukluğumdan beri şikâ­yetlerini dinliyorum;</p>
<p>efendim, Yahudiler şöyle,</p>
<p>Yahudiler böyle!</p>
<p>Yahudiler’in usulleri,</p>
<p>Yahudiler dünyayı yönetiyorlar!</p>
<p>Peki ama, dünyayı neyle yönetiyorlar?</p>
<p>Yahudiler dünyayı, bütün haberleşme araçlarına hâkim olarak yönetiyorlar. Yani, bu ülkelerin büyük tele­vizyon şirketleri, büyük yayıncılık şirketleri de Yahudiler’in kont­rolünde olduğu için, Müslümanların böyle bir faaliyeti görülmüyor; bu çapta bir faaliyeti görülmüyor en azından. (Şimdi ise bu işe el attılar ancak kendi cemaat propagandasından öteye geçmiyor.)</p>
<p>Bakınız, derler ki, Hitler Avusturya’yı radyo ile fethetti. Sa­dece radyo kullanarak. Bu propagandanın gücüyle… İnsanoğlu lisa­nın ve kavramların çok etkisinde kalan, kolayca beyni yıkanabilen, bir varlıktır. Buna dikkat etmek lâzım. Yani dilin dahi, en hususî varlığımız olan dilin dahi, faydalı yönleri olduğu kadar zararlı yön­leri de vardır. Dilin bazı kavramlarını ideolojik çerçeveye sokarsanız, onları tartışılmaz hedefler olarak gösterirseniz bizim bu “batı­lılaşma” çağdaşlaşma örneğinde olduğu gibi; insanların beynini öy­le yıkarsınız ki artık size karşı çıkmaya kimse cesaret edemez. Sa­vaş hâlinde bile, Hitler örneğinde işte gördüğümüz gibi, size silah çekmeye bile gerek duymadan adamcağız teslim olmuştur. Yani, iş­te Avusturya Almanya’ya teslim olmuştur, radyonun propaganda gücü sayesinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bati-ve-teknoloji/">Batı ve Teknoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bati-ve-teknoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı Teknolojisi ve İlmi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bati-teknolojisi-ve-ilmi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bati-teknolojisi-ve-ilmi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2015 21:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Teknolojisi ve İlmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6113</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlim bize her şeyi vaat ediyor; güzel! Hattâ, 19. asırda ilmin dinin yerini alacağına inanan rahipler bile vardı. Bir Fransız rahibi, Ernest Renan “ilim bütün meselelerini halledecek insanların” diye itikad ediyordu, bir papaz olduğu hâlde… Ama yine 19. asır mütefekkirlerinden birinin bir sözü var. Rus mütefekkirlerinden Tolstoy demiş ki: “İlim şarlatan bir simyagerin yaptığı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bati-teknolojisi-ve-ilmi/">Batı Teknolojisi ve İlmi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Gvdemetni100" style="margin-left: 4.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6109" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1.jpg" alt="Batı Teknolojisi ve İlmi" width="650" height="333" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1-300x154.jpg 300w" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" /></a>İlim bize her şeyi vaat ediyor; güzel! Hattâ, 19. asırda ilmin dinin yerini alacağına inanan rahipler bile vardı. Bir Fransız rahibi, Ernest Renan “ilim bütün meselelerini halledecek insanların” diye itikad ediyordu, bir papaz olduğu hâlde… Ama yine 19. asır mütefekkirlerinden birinin bir sözü var. Rus mütefekkirlerinden Tolstoy demiş ki: “İlim şarlatan bir simyagerin yaptığı bir altın çubuğa benzer(Eskiden simyagerler vardı, malum Ortaçağ’da, nesneleri altına çevirmeye çalışıyorlardı). Böyle bir şarlatan simya­cının yaptığı bir altın çubuğa benzer. Siz ilmi halka, insanlara yay­mak istersiniz; okullar açarsınız;(televizyon marifetiyle, kitle ile­tişimiyle) kitaplarla bunu yaymaya çalışırsınız. Bir de bakarsınız ki, bu altın sikkelerle sahte (kalp) paralar basmışsınız; hiçbir şe­ye yaramıyor, insanlar bunların gerçek değerini gördüğü zaman, size minnettar olmayacak, size borçluluk duymayacaklardır.”</p>
<p class="Gvdemetni100" style="margin-left: 4.0pt;"> Birçok 20. yüzyıl mütefekkirleri bu batı teknolojisinin ve il­minin, sadece batıyı değil bütün dünyayı tehdit eden, tehlikeli bir güç hâline geldiğini farketmişlerdir. Meselâ, Cippola’nın “Ekono­mi ve Nüfus” adlı kitabı. Meselâ, Christopher Caldwell’in “Ölen Bir Kültür Üzerine Düşünceler.” Meselâ, Spengler’in “Batının Çö­küşü” veya Toynbee ’nin eserlerini “Medeniyet Yargılanıyor”u zik­retmek mümkün. Bütün tarih filozoflarının üzerinde ittifak ettikle­ri bir hususiyet vardır; o da şu: batı kültürü ölen, can çekişen bir kültürdür. Ama batı kültürü, son üç asırdan beri, bir ma’nâda si­lahların gölgesinde diyeyim, kendi üstünlüğünü zorla bütün dünya­ya kabul ettirmiş bir kültürdür.</p>
<p class="Gvdemetni100" style="margin-left: 4.0pt;">
<p class="Gvdemetni100" style="margin-left: 4.0pt;">Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bati-teknolojisi-ve-ilmi/">Batı Teknolojisi ve İlmi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bati-teknolojisi-ve-ilmi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sistem tamâmen değişmeli&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sistem-tamamen-degismeli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sistem-tamamen-degismeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2015 23:48:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[endüstrializm]]></category>
		<category><![CDATA[Sistem tamâmen değişmeli...]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6108</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ortaçağ’ın hoca/talebe (usta/çırak) münasebetleri yerine, endüstrializm ile birlikte, ‘kitle eğitimi’ geçmiş ve bugün alıştığımız şekli ile mektep tedrisatı teşekkül etmişti: bu usûlün mahzurları üzerinde çok çalışıldığı hâlde bunlardan kurtulmak bugüne kadar mümkün olmamıştır. Halbuki zoraki bir eğitimin faydasız olduğunu gösteren pek çok emâreler vardır. Biz insanları yarış atlan gibi imtihanlara tâbi tutarak, hiç merak etmedikleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sistem-tamamen-degismeli/">Sistem tamâmen değişmeli…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6109" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1.jpg" alt="Sistem tamamen değişmeli..." width="650" height="333" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/dsc01520-1-300x154.jpg 300w" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" /></a>Ortaçağ’ın hoca/talebe (usta/çırak) münasebetleri yerine, endüstrializm ile birlikte, ‘kitle eğitimi’ geçmiş ve bugün alıştığımız şekli ile mektep tedrisatı teşekkül etmişti: bu usûlün mahzurları üzerinde çok çalışıldığı hâlde bunlardan kurtulmak bugüne kadar mümkün olmamıştır. Halbuki zoraki bir eğitimin faydasız olduğunu gösteren pek çok emâreler vardır. Biz insanları yarış atlan gibi imtihanlara tâbi tutarak, hiç merak etmedikleri şeyleri bile onlara zorla öğretebileceğimizi zannediyoruz. Halbuki, böyle zoraki bir tahsil, olsa olsa, klişeleşmiş, ma’nâsına nüfuz edilmeden ezberlenmiş (ve tabiî olarak imtihandan sonra, talebenin bilerek ve isteyerek unuttuğu cinsten) standard bilgiler vermekten öteye gidemez.</p>
<p>Böyle bir pratiğin yıllarca devam ettirilmesi hâlinde, okuyan insanların zekâlarının köreltildiği ve aptallaştırıldığı (Neyzen Tevfik’in tabiri ile ‘okutur cahili echel ederiz’) ve ‘cehaletin bu derecesinin ancak hususen tahsil ile mümkün olduğu’ deyişine hak verdiren bir şekilde; sözüm ona İlmî aslında basitleştirilmiş ve yalan yanlış klise bilgilerden ibaret malûmât verdiği ve otoriteye kesinlikle inanmayı ve kendi düşüncesini asla kullanmamayı telkin ettiği ve tenkit kabiliyetini öldürdüğü’ birçok pedagog tarafından müşahede edilmiş bir keyfiyettir. 1949’da Türk eğitim sistemini ıslah etsin diye çağırılan ve bir rapor yazıp giden John Dewey nin neler yazdığını ve tavsiyelerine ne ölçüde riayet ettiğimizi bilmek isterdim! Eğitimin ne olduğu hakkında hiç bir fikri bulunmayan insanların yaptıkları sözde reformlar, vize sayısını artırma, not birimlerini hesaplama usulleri filan gibi komik icraatlar, bu çağa hiç yakışmıyor.</p>
<p>Sistem tamâmen değişmeli&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şahin Uçar,Kültür ve Sanat Yazıları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sistem-tamamen-degismeli/">Sistem tamâmen değişmeli…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sistem-tamamen-degismeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aptal Kutusu:Televizyon</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aptal-kutusutelevizyon/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aptal-kutusutelevizyon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2015 23:42:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aptal Kutusu:Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Şimdiki Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Tv'nin Zararları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6105</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerikalılar TV’ye ‘Aptal Kutusu’ derler: ne isabetli bir tesmiye! Hiç ihtiyacımız olmayan nesnelerin seyretmek zorunda kaldığımız reklamlarını, bitip tükenmek bilmeyenler spor yayınlarını, budalaca yarışma programlarını, ka­litesiz olduğu kadar da muzır filmleri, haber teşkil etmeyen haberleri düşününce hak vermemek mümkün değil! TV hal­ka hitap ediyor ve ekseriyetin arzusu böyle programlar’ ge­rekçesiyle, durmadan zırva neşreden bir alet&#8230; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aptal-kutusutelevizyon/">Aptal Kutusu:Televizyon</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-11.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6106" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-11.jpg" alt="Aptal Kutusu:Televizyon" width="299" height="314" /></a></p>
<p>Amerikalılar TV’ye ‘Aptal Kutusu’ derler: ne isabetli bir tesmiye! Hiç ihtiyacımız olmayan nesnelerin seyretmek zorunda kaldığımız reklamlarını, bitip tükenmek bilmeyenler spor yayınlarını, budalaca yarışma programlarını, ka­litesiz olduğu kadar da muzır filmleri, haber teşkil etmeyen haberleri düşününce hak vermemek mümkün değil! TV hal­ka hitap ediyor ve ekseriyetin arzusu böyle programlar’ ge­rekçesiyle, durmadan zırva neşreden bir alet&#8230; Fakat ‘Aptal Kutusu’ ismiyle müsemmâ olmasının asıl sebebi başkadır.</p>
<p>TV’nin başına geçip ömrünün büyükçe bir kısmını vakit öldürmekle israf eden milyonlarca insan var. Bu insanlar, pek sevmeyenler bile TV’deki her şeyi seyretmeye şartlandırılmış; birbirini takip edip duran resimleri seyredip oturuyorlar. Kitleleri hipnotize eden (ve Amerikalıların ‘mass-media’ de­dikleri aşağılık bir kitle kültürü imal eden) bu alet, insanları yaşadıkları “ân”a hapsolmaya şartlandırıyor. Böylece, çocuk­ gibi, sırf TV karşısında oturup hayatin mesuliyetlerinden kaçmaya, gördüğü her şeye inanmaya programlanan, robotlaşmış -bütün mesuliyet ve inisiyatifini budala kitleleri idare edenlere terk etmiş- iradesiz bir halk yığını için “kitle kültürü imal etmeye çalışıyoruz.</p>
<p>TV karşısında oturup, geçmiş ve geleceği unutup, “zur­nada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına kabilinden, sırf şimdi­ki zamanı yaşama temayülü, sadece bir kaçış değil; aynı zamanda, bir aptallaştırma prosesidir. Bu hususu izah edebilmek için beşeri idrakin üç nevine kısaca işaret etmek isterim.</p>
<p>Çocuklar ve iptidailer sırf “şimdiki zaman”da yaşarlar; halbuki idrakin üç nevi vardır: Tarihi, yani “geçmişe doğru bakış” (retrospection); ilmi, yani kanuniyetler ve sebep-netice rnünasebetlerini kavramak suretiyle hadiseleri önceden tah­min edebilme ve tasarruf edebilme imkanı vermesi hasebiyle, “geleceğe bakış (prospection); ve nihayet, şiiri (ruhi veya hadsi denilebilir) idrak ki sanatın usulüdür ve yaşadığımız hissi tecrübeye kıyasen hadisatı anlama gayreti olup, buna da “içebakış (introspection) diyoruz. Belki bu bakış tarzlarının hiçbiri tek başına hayatın gerçeklerini kavrayacak ölçüde tatminkâr değil; yerine göre hepsini kullanmak lâzım. Amma bizi, karşısında dünyayı unutarak israf ettiğimiz birçok saatlerin uçup giden anlarına bağlayan TV, insanları idrakin bu üç nevine de yabancılaştırır.</p>
<p>Her gün bir sürü saçmalığı seyrederek ve ertesi gün değilse bile ertesi hafta seyrettiklerini tamamen unutarak (hatırlanmaya değecek kadar değerli çok az şey seyrettiğimiz in­kar edilebilir mi?) Ömürlerini tüketen, ne kalbinin sesine ku­lak vermeye, ne ilmi tefekküre, ne de beşeriyetin tarihi tecrü­besini değerlendirmeye fırsat bulamayan kitleler elbette aptallaşır. Amerikalıların bu “aptal kutusu” tavsifi gayet yerin­de görünüyor; çünkü kitleler her şeyi seyretmeye ve unutma­ya ve yıllarca devam eden bu pratik sayesinde “Mangurt” gibi hafızasını kaybedip düşünememeye programlanıyor. İnsanların beyni yıkanarak (ve bir hayli de sulandırılmak suretiyle!) düşünme kabiliyeti yok edilmek mi isteniyor? TV gibi tek­nolojik bir mucizenin bu kadar menfi bir tesiri olması doğrusu çok gariptir.</p>
<p>Geçmişi hatırlayamayan, geleceği düşünemeyen, yaşadığı ân’a da tesahüb edemediği için kalbinin sesine dahi kulak ye­remeyen bir kitle olusturulmustur.Böyle bir kitlenin mass-media’nın oyuncağı olmasından daha tabii ne olabilir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şahin Uçar,Kültür ve Sanat Yazıları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aptal-kutusutelevizyon/">Aptal Kutusu:Televizyon</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aptal-kutusutelevizyon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tatil İntibaları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tatil-intibalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tatil-intibalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2015 23:38:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Lao Tse]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tatil İntibaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6102</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük mütefekkir Lao Tse’nin&#8230;Lin Yutang, 1945’te Londra’da neşrettiği Between Tears and Laughters (Gözyaşları ve Kahkahalar Arasında) isimli kitabında, Modern Batı dünyasını çok sert bir tenkide tâbi tutuyordu. Lin Yutang İkinci Dünya Harbi’nin sonundaki intibalarını yazarken, “böyle giderse üçüncü savaşın da kaçınılmaz olduğunu; güçlü olma politikasını esas alan batıkların materyalist ve ahlâksız bir dünya yarattığını, fizikî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tatil-intibalari/">Tatil İntibaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/25735412.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6103" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/25735412.jpg" alt="Tatil İntibaları" width="620" height="388" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/25735412.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/25735412-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/25735412-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" /></a>Büyük mütefekkir Lao Tse’nin&#8230;Lin Yutang, 1945’te Londra’da neşrettiği Between Tears and Laughters (Gözyaşları ve Kahkahalar Arasında) isimli kitabında, Modern Batı dünyasını çok sert bir tenkide tâbi tutuyordu. Lin Yutang İkinci Dünya Harbi’nin sonundaki intibalarını yazarken, “böyle giderse üçüncü savaşın da kaçınılmaz olduğunu; güçlü olma politikasını esas alan batıkların materyalist ve ahlâksız bir dünya yarattığını, fizikî açlık hakkında çok şey bildiğimiz hâlde, rûhi açlık hakkında hiçbir şey bilmediğimizi” yazıyordu. “Batı’nın içinde Tanrı olmayan bir dünya yaratması(oluşturması) sebebiyle, insanın da yapacak hiçbir ciddi işi kalmayacağını” söylerken Lin Yutang haksız mıdır? Lin Yutang “Modern ilmin ölü elinin (pençesinin) batıyı kavradığını ve naturalizm, determinizm ve materyalini yüzünden batı dünyasının tam bir dejenerasyona uğradığını; bu kültürel vasat devam ettikçe, dünyada barış diye bir şey olmayacağını” yazıyordu. Alanya’da kardeşimin evinin (o güzelim böyle bir muhitte nasıl yaşayabilirdi? Zaten, umumiyetle modern hayat şartlan içinde, Anadolu’da bile müslüman olmak artık kolay değil. Daha dün plajda üstsüz turistler gördüm.</p>
<p>Turist velinimetimizdir diyorlar. Turistlere ve onlara uyan insanlarımıza bakıyorum:</p>
<p>Bedenin ihtiyaçları ve zevkleri üzerinde bu kadar ihtimam ediyoruz, ya ruhumuz? Bütün bedenî arzularım doyurmakla beraber ruhî bir açlığın ve boşluğun pençesinde kıvranan insanları, hangi zevk, ne zamana kadar tatmin edebilir? Fakat şunu da ilâve etmek lâzım: Belki Avrupalı bu boşluğu hissediyor ve onu doldurmak için bir arayış içine de girmiştir; fakat, öyle görünüyor ki, bizim gözünü dünya zevklerine yeni yeni açan insanımız, Nasreddin Molla’nın tabiri ile ‘gözü açılmadık sığırcık yavruları’ henüz bu materialist zevklere doymuş olmaktan uzak! Ta ki Batılılar gibi, bizim insanımız da rûhunu tamâmen kaybedinceye kadar maddî ve behîmî zevklerin peşinde koşacak. Dünya böyle işte.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tatil-intibalari/">Tatil İntibaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tatil-intibalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
