<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmud Erol Kılıç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mahmud-erol-kilic/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Jan 2018 13:44:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mahmud Erol Kılıç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kaybolan Denge ve Çağdaş İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kaybolan-denge-ve-cagdas-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kaybolan-denge-ve-cagdas-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2017 20:02:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatın Satır Araları]]></category>
		<category><![CDATA[Maddi]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13476</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern, çağdaş, Doğulu veya Batılı, erkek ya da dişi olmak, insana sonradan giydirilen vasıflardır. Bir kurgu olarak var olan bu &#8220;çağdaş&#8221; insandan gayri bir insan daha var: Mekân ve zamanın farklılaştıramadığı ihtiyaçlarda buluşan ve benzeşen insan&#8230; Onun Doğulu veya Batılı, erkek veya dişi, zenci veya beyaz olması fark etmiyor. İnsan; ölüm, aşk gibi konularda benzer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kaybolan-denge-ve-cagdas-insan/">Kaybolan Denge ve Çağdaş İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mahmud-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-13477 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mahmud-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-1-192x300.jpg" alt="" width="210" height="328" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mahmud-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-1-192x300.jpg 192w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mahmud-erol-kilic-hayatin-satir-aralari-1.jpg 320w" sizes="(max-width: 210px) 100vw, 210px" /></a></p>
<p>Modern, çağdaş, Doğulu veya Batılı, erkek ya da dişi olmak, insana sonradan giydirilen vasıflardır. Bir kurgu olarak var olan bu &#8220;çağdaş&#8221; insandan gayri bir insan daha var: Mekân ve zamanın farklılaştıramadığı ihtiyaçlarda buluşan ve benzeşen insan&#8230; Onun Doğulu veya Batılı, erkek veya dişi, zenci veya beyaz olması fark etmiyor. İnsan; ölüm, aşk gibi konularda benzer hâller yaşıyor. Yeryüzünün hepsinde, aşk ve ölüm aynı duygularla karşılanıyor.</p>
<p>Bu, insan olmanın müşterek muhayyilesine, ortak imgelem dünyasına işarettir. &#8220;İnsanın özü&#8221; dediğimiz bir hakikatin göstergesi her zaman ve zeminde sâri. Bu &#8220;öz&#8221;ün ihtiyaçlarının belirlenmesi konusu ise zaman ve zemine göre değişiyor. Daha çok maddilikle kurulmuş modern insan kalbinden sürgün insandır; kalp gözü olmayan&#8230; Madde ile mana arasında makası açan modernizm, insanı tek kanatlı bir varlık kılmış.</p>
<p>Modern insan şimdi daha çok robotik biridir; vicdanın, müteal duyguların kendisine oturmadığı bir makina&#8230; Tabiata daha çok hükmetmeye kilitlenen; çıkarı, başarıyı tek hedef bilen; ölüm dahi olsa hedefe giden her yolu mübah gören&#8230;</p>
<p>Günümüzün<br />
manşetlerinden düşmeyen ekolojik facialar; kimyasal silahlar gerçeği; savaşın içinde kırılan ülke ve insanlar&#8230; Tamam, şiddet ve öldürme Kabil&#8217;den beri var, ama bugün böylesi öldürücülüğün, modernizmin &#8220;değersizliğiyle ilgili olduğu da bir gerçek&#8230;</p>
<p>Mesela Çin&#8217;de barutun keşfi, havai fişeklerle sonuçlanmış, dinî günlerde şenlik olsun diye. Şimdi bunu, &#8220;Kitlesel imha silahına dönüştürmeyi bilemediler&#8221; diyerek mi açıklamamız lazım, yoksa Taocu hayat tasavvuruna işaret ederek mi? İnsanın ruhi ve maddi olmak üzere iki tarihi var. Ruhi gelişimine dikey, maddi gelişimine ise yatay tarih denir. Dikey tarih veyahut enfüsi tarih, insanın manevi olarak tekâmülüne işaret eder; yatay tarih veyahut afaki tarih ise onun bu tecrübeyi yaşayacağı doğum ve ölüm arasında verdiği vesikalık fotoğrafı gösterir.</p>
<p>Geleneğin inşa etmiş olduğu toplum ve tarihlerde insanın maneviliği merkez alınmış, maddiliği buna bağlı olarak belirlenmiş. Üstelik insanın dikey tarihi, hamlıktan olgunluğa doğru seyretmekle salt kendisinde sınırlı bir eylem olarak kalmamış. Bu öyle bir şey ki sonuçları sadece seyri yaşayanda görülmez. &#8220;İçte ne varsa dışa o sızar&#8221; denilmiştir.</p>
<p>İnsanın içinde gerçekleşen dönüşüm ve olgunlaşma, doğal olarak davranışlarına ve ortaya çıkardığı şeylere akseder. Fiillerin iyi olması failin iyi olmasına bağlı&#8230; Bu sebeple Ananevi anlayış, kişinin dikey tarihinin olmasını merkeze almış ve buna göre insanın &#8220;iç&#8221;ten eğitilmesini esas almıştır. Okullarda verilen formel eğitim ve kantitatif bilgi, insanın dikey tarihine bir katkı vazifesini gördüğünde her parça yerine oturuyor. Ama böyle olmazsa hedef sapması oluşuyor. Anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimi ve bunlara ilaveten bir de yakın tarihlerde yükselişe geçen iletişim teknolojilerinin sunduğu bilgi bombardımanı için aynı şeyi söyleyebiliriz. Bunlar önemsiz değildir tabii ki, fakat can alıcı soru şudur: Bunlar, insanı kendini tanımaya götürecek vesileleri sunabilmekte midir?</p>
<p>Rönesans ve Aydınlanma düşüncesiyle başlatılan modem süreç, Ananevi olanın tersine, insanın dikey tarihinden ziyade yatay tarihine önem vererek insanın maddiliğini merkezileştirmiş, maneviliğini çok önemsememiştir.Öyle yapmış, çünkü ilerlemeci tarih anlayışı özelde insanın, genelde insanlığın hep iyiye doğru bir tarihsel gelişim izlediğine inanmıştır: Geçmiş &#8220;ilkel&#8221;dir, bu gün gelinen &#8220;modernlik&#8221; ise gelişmişliği gösterir. Aydınlanma düşüncesiyle modem insana bir &#8220;değer&#8221; biçilir.</p>
<p>Bu değer, tıpkı bir madenin gerçek değerini bilemeyip ona düşük ayar takdir eden sahte ve ehliyetsiz sarrafın değer biçmesi benzeridir. Çağdaş insanın ayırıcı özelliği nedir? Araçlara daha çok sahip olmak! Modem insan, maddi imkânlar üzerinden kendini var hisseder; ne kadar güçlü ise, ne kadar şeye sahipse o kadar vardır. &#8220;Sahip olduğun kadar varsın!&#8221; denmiştir kendisine, o da sahip olmaya çalışmıştır sadece. En sonunda da üretimden düştükleri için değersizleşen, bakıma muhtaç oldukları için de hayatin dışına itilen yaşlı bir nüfus, posa&#8230;</p>
<p><strong>Dengeyi Bulmak</strong></p>
<p>Dengeyi aramak ve bulmak durumundayız. İnsanın yatay ve dikey tarihlerini bir bütünlük içinde kurmak&#8230; Onu ne sadece manevilik içinde tutmak, ne de maddiliğe gömmek&#8230; Klasik felsefede, insanın yatay ve dikey çizgisinin kesiştiği noktada bir gül oturtulur. Bu, mükemmeliyet noktasıdır; bir zemine basarak yükselmek&#8230; Yeryüzü gerçekliğini unutmadan göğe yönelmek&#8230; Sadece manevilik veya sadece maddilik, hakikatin bir tarafıyla yetinmek anlamına geliyor; bu, yaraya merhem değildir. Dağda inzivaya çekilip şahsi derinlik yakalanabilir. Peki, aşağıda, ovada, sosyal hayatta yaşanan adaletsizlikler ve zülumler ne olacak!</p>
<p>Hayır, İslam maneviyatının değer olarak işaret ettiği bir hâl değildir bu. Tasavvuf geleneğinde, &#8220;halvet&#8221; ve &#8220;celvet&#8221; diye iki hâl bulunur. Bu hâllerden birini esas alanlar olsa da, ikisi birbirine karşıtlık içinde okunmaz; &#8220;Halvet edenler celvet yapmaz, celvet yapanlar halvet edemez&#8221; diye bir şey yok. Kişi bir dönem halvet eder, sonra celvet yapar. &#8220;Halvet der encümen&#8221; önemli bir prensiptir mesela. &#8220;Encümen&#8221;, toplum/halk demek; &#8220;halvet&#8221; ise, tenhada/ yalnızlıkta biriyle buluşmak&#8230; Halk içinde Hak ile olmak yani&#8230; Dengeyi bulmak, bütünlüklü eğitimle mümkün; insanın maddi ve manevi tarafını esas alan bir eğitimle&#8230;</p>
<p>Tasavvuf geleneğinde bu, mürşitlerin rehberliğinde gerçekleşir. Rehberlik eden mürşit,kişi ile Allah arasına giren ve münasebetin ruhuna halel getiren perde değildir. Varlığın tümü Allah ile kul arasında duruyor. Sahici ve hakikatli nazarla bakıldığında, mevcudat anlamında varlığın, Allah&#8217;ı örten değil, gösteren olduğu anlaşılır.</p>
<p>Varlığın her cüzü bir ayet, bir işarettir. Ancak nazar kirlenip hakikatinden uzaklaştığında bu vasıtalar karanlık ve kesif bir perde olurlar. Varlığın<br />
bizzat kendisinde değil, ona yönelen nazarın sahibinde karanlık vardır. Tasavvuf geleneği ve bu geleneğin pirleri insana hakikatli bir nazar hediye eder. Kişi aldığı eğitimle bir nazar edinir ve bu nazarla bakar. Varlığın hakikatini, bütünlüğünü görür böylelikle. Baktığı şeyin bir kendine, bir de Rabbine bakan yüzünün olduğunu bilir. Çünkü varlık kendi başına var (lizatihi) bir şey değildir, Rabbini gösteren işaretlerdir (Ligayrihi).</p>
<p>Maddiliğe gömülmüş insan öldürücü silah hükmündedir. Savaşın büyüğünü dışmda, dışarıda yapıyor. Doğduğu evreni yabancı görüyor kendine; yenilmesi gereken bir düşman&#8230; Ve kendinden olmayan herkesi bir rakip, bir tehlike, bir düşman&#8230; Yenmek, öldürmek üzere &#8220;başkası&#8221;na gidiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak: Mahmud Erol KILIÇ &#8211; Hayatın Satır Araları s.18-18</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kaybolan-denge-ve-cagdas-insan/">Kaybolan Denge ve Çağdaş İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kaybolan-denge-ve-cagdas-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Müslüman&#8217;ın Dengesizlik Problemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-dengesizlik-problemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-dengesizlik-problemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 15:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman'ın Dengesizlik Problemi]]></category>
		<category><![CDATA[pergel metaforu.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7792</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meşhur pergel metaforu. Pergelin bir ayağı sabit. Bu sabiteden öbür ayağı yetmiş iki âlemi dolaşıyor. Bugün modern Müslümanın en büyük problemi, pergelin iki ayağının bir yerde sabit olması, hiçbir yere hareket edemiyor olması, dolayısıyla, radikalizme yönelmesidir. Bana göre, el Kaide&#8217;nin Islâm anlayışı, iki ayağı sabit bir İslâm anlayışı. Yorum yok, hiçbir şey yorumlayamazsın. Ya kabul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-dengesizlik-problemi/">Modern Müslüman’ın Dengesizlik Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/modern-muslumanin-dengesizlik-problemi/indir-99/" rel="attachment wp-att-10097"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10097" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/indir.jpg" alt="Modern Müslüman'ın Dengesizlik Problemi" width="481" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/indir.jpg 306w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/indir-300x162.jpg 300w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" /></a>Meşhur pergel metaforu. Pergelin bir ayağı sabit. Bu sabiteden öbür ayağı yetmiş iki âlemi dolaşıyor. Bugün modern Müslümanın en büyük problemi, pergelin iki ayağının bir yerde sabit olması, hiçbir yere hareket edemiyor olması, dolayısıyla, radikalizme yönelmesidir. Bana göre, el Kaide&#8217;nin Islâm anlayışı, iki ayağı sabit bir İslâm anlayışı. Yorum yok, hiçbir şey yorumlayamazsın. Ya kabul yada redden ibarettir. Veya bazı modernist Müslüman yaklasımlarında olduğu gibi, zihniyet kalıpları itibariyle pergelin iki ayağı birden sabit değil.Bir sabitesi olmadığı için, bir rüzgar esiyor buraya, bir rüzgar esiyor oraya gidiyor. Onu takip eden gençler de yoruluyorlar, acaba seneye nereye gideceğiz, diye.</p>
<p>Bu da güzel bir macera ama insan ömrü çok sınırlı. Bizim bu sınırlı ömrümüzde, hikmeti inşa ederek elde etmemiz çok zor. Gel ustalara tâbi ol, o ustalar, hikmeti inşa etmede zaten kendi ustalarından gördüğü sanatı sana aktarsın. Sen de, al eline çekici başla dövmeye, ortaya güzel bir sanat eseri çıksın inşallah..</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-dengesizlik-problemi/">Modern Müslüman’ın Dengesizlik Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-dengesizlik-problemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 15:17:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7816</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gelelim en önemli konuya. Tasavvuf gibi bir &#8220;anlam bilim&#8221;in tabii ki pek çok problemleri de olacaktır. &#8220;Büyük dağın büyük karı olur.&#8221; misali, onun problemlerinin ve bu problemlerin yol açacağı tesirlerin de diğer branşlarınkinden çok daha Önemli olduğunu kabul edenlerdenim. Bir çiçekte bal usâresi varsa onun etrafında arılar da dolanır diğer haşerat da. Her kaliteli markanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda/">Tasavvuf Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tara0010.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7817" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tara0010.jpg" alt="Tasavvuf Hakkında" width="340" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tara0010.jpg 413w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tara0010-285x300.jpg 285w" sizes="(max-width: 340px) 100vw, 340px" /></a>Gelelim en önemli konuya. Tasavvuf gibi bir &#8220;anlam bilim&#8221;in tabii ki pek çok problemleri de olacaktır. &#8220;Büyük dağın büyük karı olur.&#8221; misali, onun problemlerinin ve bu problemlerin yol açacağı tesirlerin de diğer branşlarınkinden çok daha Önemli olduğunu kabul edenlerdenim. Bir çiçekte bal usâresi varsa onun etrafında arılar da dolanır diğer haşerat da. Her kaliteli markanın muhakkak sahteleri olur. Eğer kalite yoksa sahtesini bile yap­mazlar. Dünya tarihinde her zaman nebiler olmuş, karşılarında da mütenebbîler ve bel&#8217;amlar olmuştur. Bir mütenebbî çıktı diye hiçbir nebî nübüvvetinden vazgeçmemiştir. Tasavvufun da daha ilk dönemlerinden itibaren sahteleriyle hep başı derde girmiştir. Bu yüzden büyük mutasavvıflar insanları sahtelere karşı uyarmış­lardır. Tasavvuf literatürü dikkatli taranacak olursa birçok sûfî müellifin &#8220;sahteleri tanımanın yolları&#8221; başlığı altında eserlerinde bölümler açtıkları görülecektir. Bu yönüyle oto-kritiğini geliş­tirmiş ilk disiplinlerdendir tasavvuf. Bu noktada altını çizmek istediğim bir husus var. Nasıl tasavvuf ilminin uzmanı olmak için</p>
<p>Belirli eğitimden geçmek gerekiyor ve uzman olmayan kimsenin bu konuda söz söylemesi erbabınca pek ciddiye alınmıyorsa, bu problemlerin üzerine konuşmak ve hal çarelerini sunmak da aynı uzmanların işidir. Zira birtakım art niyetli kişiler, her branşta bulunabilecek bazı suiistimalleri ontolojik anlamda o branşın varlığına yönelik küllî bir redde dönüştürmek gayesindedirler.</p>
<p>Rüşvet alırken yakalanan bir savcının yüzünden bütün hukuk fakültelerini kapatmak ve hatta hukuk ilmini yok etmeye kadar çıkmak gibi kabul edilemez totalizmler yapıyorlar. Din ilimleri arasında birbirini reddeden bu yaklaşımlar maalesef çok fazla. Her şeyden evvel ortada bir problem varsa bu tasavvufa ait bir problemdir ve halli de yine tasavvufçulara aittir. Sebepleri biz­lerce malum bazı durumlardan dolayı özellikle ülkemizde, son yıllarda tasavvuf bezirganlarının çoğaldığı da bir gerçek. Taşları tutup köpekleri salıverirseniz bunun sonuçlarına da katlanmak icap eder. Bir camiye müezzin olmak için bile birçok imtihandan geçersiniz ama şeyh olmak isterseniz anında olursunuz. Tabii toplumsal etiket anlamında söylüyorum.</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç,Tasavvuf Düşüncesi</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda/">Tasavvuf Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslami İlimler ve Tasavvuf</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 15:13:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[İslami İlimler ve Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Bu dersin sırrına ‘kale yekûlu' terceman olmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7813</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyden evvel İslâmî ilimler disiplinleri içerisinde &#8220;tasavvuf&#8221;un müstakil bir anabilim dalı olarak çok hassas bir yeri vardır. Bilineceği üzere Geleneğimizde, bütün bu disiplinler arasında kesişim noktasının hep tasavvuf üzerinden kurulduğu görülmüştür. Mutasavvıf bir fakih, mu­tasavvıf bir muhaddis, mutasavvıf bir müfessir, mutasavvıf bir şair, mutasavvıf bir vezir, mutasavvıf bir paşa, mutasavvıf bir hükümdar&#8230; Bunların hepsini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/">İslami İlimler ve Tasavvuf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7814" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir8.jpg" alt="İslami İlimler ve Tasavvuf" width="257" height="299" /></a></p>
<p>Her şeyden evvel İslâmî ilimler disiplinleri içerisinde &#8220;tasavvuf&#8221;un müstakil bir anabilim dalı olarak çok hassas bir yeri vardır. Bilineceği üzere Geleneğimizde, bütün bu disiplinler arasında kesişim noktasının hep tasavvuf üzerinden kurulduğu görülmüştür. Mutasavvıf bir fakih, mu­tasavvıf bir muhaddis, mutasavvıf bir müfessir, mutasavvıf bir şair, mutasavvıf bir vezir, mutasavvıf bir paşa, mutasavvıf bir hükümdar&#8230; Bunların hepsini birbiriyle buluşturan sırf soyut bir İslâm anlayışı değildir. Yani işlenmemiş, yorumlanmamış, âfâkî bir İslâm değil bilakis ârifler tarafından yorumlanmak sûretiyle işlemden geçmiş bir İslâm&#8217;dır bunun adı. Bu söylediklerimin bir ütopya değil gerçekleşmiş tarihsel vakıalar olduklarını hatırlat­mayı dahi zaid bulduğum için örnekler vermeye girmeyeceğim. İslâmî ilimlerin birbirleri arasında bir köprü olarak tasavvufu seçmek Gazzâlî&#8217;nin İhyâu Ulûmiddîn projesinde gerçekleştirmeyi hedeflediği bir ülküdür ve bana göre her zaman buna ihtiyaç vardır.</p>
<p>Tasavvufun bu birleştirici bir üst şemsiye olma modeli, bugün için de aynı imkânlara sahiptir. Hatta mezhepler arasmında yakınlaşmalarda tasavvuf kilit rolü oynamaktadır. Önceleri Şia ve Sünni âlimleri daha çok fıkıh ağırlıklı bir &#8220;dârü&#8217;t-takrib&#8221; denemesi yaptılar. Yani mezhepleri şeklen yakınlaştırmayı he­deflediler ama bu proje iflas etti. Gerek ImâmîŞiâsını ve gerekse Alevîliği Sünnîlikle yakınlaştırabileceğiniz tek bir alan vardır ki bunun adı tasavvuftur. Zaten Alevîliğin -tarihî ve siyasî tesirler bir tarafa- tamamıyla bir tasavvuf problemi olduğunu söyleyen yaklaşımlar vardır ki bendeniz de bu kanaate iştirak etmekte­yim. Alevî vatandaşlarımızın alternatif ilahiyat fakültesi kurmak üzere teşebbüsleri olduğunda önerdikleri ismin &#8220;Tasavvufî İlahiyat Fakültesi&#8221; olması çok anlamlıdır. Tahran Üniversitesinde, tasavvuf tarihçisi profesör Annemarie Schimmel onuruna ger­çekleştirilen uluslararası konferansın üstbaşlığı &#8220;Kültürlerarası Bir Köprü Olarak İrfan&#8221; idi.</p>
<p>Mezhepler bir tarafa, dinlerarası diyalog projelerinde de, -her ne kadar başlarda proje mimarla­rının daha farklı düşüncelerle hareket ettikleri gözlemlendiyse de- son toplantılarda iş gelip yine tasavvufun kapısına dayandı. Çünkü birlik &#8220;öz&#8221;dedir, cevherdedir. Formda ise ayrılık vardır, siyaset vardır, hesap kitap vardır ki orası stratejistlerin sahasına girer. Mutasavvıfların maksadı ise bir başka reftâr&#8217;dır ve şairin dediği gibi:</p>
<p><strong>Bu dersin sırrına ‘kale yekûlu&#8217; terceman olmaz</strong></p>
<p>Hâsılı bütün bu çok boyutlu talepler doğrultusunda tasavvuf anabilim dalma çok önemli görevler düşmektedir. Her şeyden evvel özellikle yeni asistan arkadaşlarımızın bu branşın öne­mini hakkıyla kavrayabilmek için evrensel değerlerle, fikirlerle daha fazla ilgilenmelerini, tasavvuf ve hatta dinî ilimler dışı bazı önemli eserleri de okumalarını ve ayrıca ülke gençliğinin sorun­larıyla da yakından ilgilenmelerini hararetle tavsiye ediyorum. Yurt dışı seyahetlerinin çok büyük ufuk açıcı ve eğitici yönü olduğunu bizzat tecrübe eden bir kimse olarak bu arkadaşlar için muhakkak yurt dışı bursu imkanları bulmalıyız. Dar bakış açısı, hoşgörüsüzlük, sadece kendini üstün görme, dünyadan bî-haber olma gibi birçok nâkısanın tedavisi değişik kültürlere yapılan seyahatlerle olmaktadır. Husûsen tasavvuf branşı da bir tür &#8220;yolculuk felsefesi&#8221; olduğu için arzî/yatay olanının da buna büyük katkısı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Bir dinî ilimler metodolojisi olarak tasavvufun, dinî ilimler dışı bilim dallarıyla da çok manidar kesişimler ağı içerisinde bu­lunduğunu belirtmek isterim. Biz tasavvuf akademisyenlerinin ilahiyat fakültesi dışına da çıkmamız gerektiği kanaatini taşı­maktayım. Hatta dostlar darılmasın ama ilahiyat fakültesindeki dostlarımızla olan diyalogumuzdan çok daha samimisini diğer branşlarla kurabilmekteyiz. Müthiş bir alaka ve ilgi var tasavvuf karşı. Ben şahsen bu mesleklerden arkadaşlardan gelen davetlere yetişemez oldum.</p>
<p>Fizikçi arkadaşlarla, maddenin aslının enerji olduğu ve enerjinin aslının da ışık olduğu görüşünü, sûfî muhak­kiklerin &#8220;Allâhunûru&#8217;s-semâvâtive&#8217;l-ard&#8221;a. getirdikleri yorumlar muvâcehesinde nûrun letâfetten kesâfete geçerek maddî âlemi nasıl oluşturduğu görüşleriyle yan yana koyarak anlamaya ça­lışmak, bana şahsen bir ilahiyatçı hocamın &#8220;tasavvuf haramdır&#8221; sözüne cevap vermekten çok daha heyecan vermektedir. Veya psikolog arkadaşlarla, insan bilincinin derinlikleri üzerinde fi­kir alışverişinde bulunurken mutasavvıfların insanın yedi katlı (septenairy) yapısı üzerinden açılımlar getirmek onlara da bana da çok keyifli anlar yaşatıyor.</p>
<p>Mamafih her branştan yeni nesil ilahiyatçı arkadaşların çok daha seviyeli ve çok daha kuşatıcı yaklaşımlara sahip olduğunu görmek beni şahsen umutlandı­rıyor. Mevlânâ&#8217;nın o meşhur, &#8220;Biz birleştirmeye geldik, ayırmaya değil.&#8221; sözleri artık sadece tasavvufçularm odalarını süsleyen bir levha olmaktan çıkmaya başlamıştır. Binaenaleyh tasavvufun bu kapsayıcı (inclusive) ve çok-disiplinli (multi-disiplinary) yapısını fen fakültesinden fizikçi arkadaşlarla, edebiyat fakültesinden dilci (Doğu dilleri olsun Batı dilleri olsun) arkadaşlarla, sanat tarihçisi, felsefeci, psikolog, tarihçi arkadaşlarla, tıp fakültesinden psikiyatrisi arkadaşlarla, konservatuardan müzikolog vb. gibi ar­kadaşlarla İlmî platformlarda sık sık bir araya gelip paylaşmamız branşımız açısından çok önemlidir.</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/">İslami İlimler ve Tasavvuf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek bir andan ibaret midir zaman sufi anlayışta ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-bir-andan-ibaret-midir-zaman-sufi-anlayista/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-bir-andan-ibaret-midir-zaman-sufi-anlayista/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 14:54:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Tek bir andan ibaret midir zaman sufi anlayışta?]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman algısı ve zamanı kullanma şekli]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman anın açılımı mıdır yani?]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman burada yavaş akıyor’ deriz bazı yerler için mesela…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7810</guid>

					<description><![CDATA[<p>“İlim bir noktadır, bu noktayı cahiller çoğalttı” diyor Hz. Ali (kv)… İlmin aslının ‘bir’ olduğunu, tek bir nokta olduğunu bilene arif denir zaten. Çokluğun, çoğaltmanın, aslında bir tür kaynaktan uzaklaşma olduğunu bilmeyene cahil denir. Âlim, her şeyin, kesretin; çokluğun, toplandığında tek bir şeyden çıkmış olduğunu görene denir. İrtibat kurabilene âlim denir. İrtibatları bir türlü kuramayana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-bir-andan-ibaret-midir-zaman-sufi-anlayista/">Tek bir andan ibaret midir zaman sufi anlayışta ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tek-bir-andan-ibaret-midir-zaman-sufi-anlayista/1147888_620x410/" rel="attachment wp-att-20028"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20028" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410.jpg" alt="" width="401" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1147888_620x410-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a></p>
<p>“İlim bir noktadır, bu noktayı cahiller çoğalttı” diyor Hz. Ali (kv)… İlmin aslının ‘bir’ olduğunu, tek bir nokta olduğunu bilene arif denir zaten. Çokluğun, çoğaltmanın, aslında bir tür kaynaktan uzaklaşma olduğunu bilmeyene cahil denir. Âlim, her şeyin, kesretin; çokluğun, toplandığında tek bir şeyden çıkmış olduğunu görene denir. İrtibat kurabilene âlim denir. İrtibatları bir türlü kuramayana da cahil denir. Nasıl ilim bir nokta iken açılımı söz konusuyla aynı modeli zaman kavramına tatbik ettiğimiz zaman ariflerin yaklaşımı ile izafiyet teorisi ve son zamanların Kuantum zaman anlayışı arasında paralellikler olduğunu görürüz. O da nedir; her şey bir andan ibarettir. Bir nokta misali zaman da bir andır. Tıpkı maddenin izafi olması gibi zaman da izafidir. Baktığınız ya da durduğunuz yere göre değişebildiğini görürüz.</p>
<p><strong>‘Zaman burada yavaş akıyor’ deriz bazı yerler için mesela…</strong><br />
Şimdi ‘yavaşlatılmış zaman’, ‘yavaşlatılmış şehir’ (cittaslow) diye bir akım var. Çünkü modern hayatın en büyük hatası teknolojinin ilerlemesiyle birlikte zamanın hızlandırılması oldu. Peygamber efendimiz de bu durumu ‘zamanın sonu’ işaretlerinden görüyor. “Kıyamete yakın zaman hızlanacak” diyor. Belki de zaman durduğu yerde duruyor ama insanın zaman algısı hızlanıyor…</p>
<p>Zaman algısı ve zamanı kullanma şekli hızlandığı zaman, bunu hızlandırdığınız zaman kalite düşecek demektir. Bir şey hızlanırsa kalite düşmeye başlar ve kıyamet kalitesizler üzerinde kopacaktır zaten. Yani ‘kalite’nin bitip ‘kantite’ (miktar)nin öne çıkması üzerine kopacaktır. Bir yerde ‘kalite’ varsa kıyamet orada kopmaz. Süreç şöyle işleyecek: Haz ve hızın ön plana çıktığı, hızlandırılmış bir yapı içerisinde insan bocalamaya, afallamaya başlayacak. Yetişemez hale gelecek. Ve sathileşecek, kalitesizleşecek. Derinleşme sükûnla olur. Herhangi bir konuda derinleşebilmek için sükûnete, sakinliğe ihtiyaç vardır. Pasiflik anlamında değil bu. Dinamik bir pasiflik aslında…</p>
<p>Hz. Ali örneğinden, ‘ilmin bir nokta oluşundan’ devam edelim isterseniz. ‘An’ da bir nokta mı aslında?</p>
<p>Nasıl ilim aslında bir noktaysa, süre kavramının da en küçük birimi bugünkü modern ilmin mikro salise dediği kavramdır. Ona tasavvufta ‘an’ denilmektedir. ‘An’ ile ‘dem’ arasında bir irtibat vardır. Onun için ‘dem bu demdir dem bu dem’ der sufiler. An bu andır. Başka an yoktur. Anın açılımı saliseyi doğurur, o saniyeyi doğurur, saniyenin yavaşlatılmış hâli dakikayı meydana getirir. Buradan saat ortaya çıkar. Saat daha sonra güne döner. Maddenin aslı ışıktır. Madde denilen şey aslında enerjidir. Madde yavaşlatılmış enerjidir. Yani maddeyi hızlandırırsanız enerji açığa çıkar. Peki, enerjinin aslı nedir? Enerji ışığın yavaşlatılmış halidir. Enerjiyi hızlandırırsanız ortaya ışık çıkar, nur çıkar. O zaman maddenin aslı nurdur, ışıktır.</p>
<p><strong>Zaman anın açılımı mıdır yani?</strong></p>
<p>Aynı şekilde zamanın da bu şekilde hızlandırılmasıyla gün, haftalar, aylar mevsimler, yıl ve asır dediğimiz 100 yıl, sonra devreler çıkar. Bunların hepsi bir anın (momentum) açılımından ibarettir. An yayılmaktadır. Kuantum zaman bilimi üzerine çalışanlar bunu balon üzerinde bir nokta olarak tarif ederler. Balon sönük haldeyken küçük bir mürekkepli kalemle üzerine bir nokta koyarsanız, şişirmeye başladığınız zaman o nokta da irileşir. Ne kadar üflerseniz o nokta o kadar irileşir. Küçücük bir noktayken büyük bir daire haline gelir. ‘Zamanın yayılması kavramı’ böyle ele alınıyor.</p>
<p>Onun için “Allah evveli de bilir ahiri de bilir, geçmişi de bilir geleceği de bilir” derken aslında zamansızlık anlatılıyor. Çünkü zamanın sahibi O’dur. Zaman yaratılmış bir olaydır. Zaman-üstünlüğü elde edenler geleceği de bilebilirler. Geleceği bilmeleri başkalarının gözünde bir keramet, bir mucize olarak görülür. Bundan iki saat sonrasını görüyor olmak onlar için basit bir şeydir. Ama bilmeyenler için ise büyük bir olaydır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-bir-andan-ibaret-midir-zaman-sufi-anlayista/">Tek bir andan ibaret midir zaman sufi anlayışta ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-bir-andan-ibaret-midir-zaman-sufi-anlayista/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öz mü Kabuk mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oz-mu-kabuk-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oz-mu-kabuk-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 14:46:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Öz mü Kabuk mu?]]></category>
		<category><![CDATA[İyiliğin ve Kötülüğün Kalıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı Anlayacak Tek Varlık İnsandır]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7807</guid>

					<description><![CDATA[<p>Esas muhafaza edeceğimiz anlamdır, ruhtur fakat özü kabuktan ayrı düşünemeyiz. Öncelik ve sonralık da veremeyiz. Bir bütündür. Esas olan özdür, kabuk özü korumak içindir. Kabuk  olmazsa öz zayi olur. Bu yüzden, kabuğu temsil için üretilmiş sembolleri de muhafaza etmek gerekir. Diyelim ki siz, Islâm tasavvufunun hilâfet makamlarıyla ilgili bazı rûhânî tecrübeler  elde edersiniz. Bunun dıştaki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oz-mu-kabuk-mu/">Öz mü Kabuk mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ceviz.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7808" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ceviz.jpg" alt="Öz mü Kabuk mu?" width="374" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ceviz.jpg 550w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ceviz-300x184.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a></p>
<p>Esas muhafaza edeceğimiz anlamdır, ruhtur fakat özü kabuktan ayrı düşünemeyiz. Öncelik ve sonralık da veremeyiz. Bir bütündür. Esas olan özdür, kabuk özü korumak içindir. Kabuk  olmazsa öz zayi olur. Bu yüzden, kabuğu temsil için üretilmiş sembolleri de muhafaza etmek gerekir. Diyelim ki siz, Islâm tasavvufunun hilâfet makamlarıyla ilgili bazı rûhânî tecrübeler  elde edersiniz. Bunun dıştaki sembolizmi olarak da başınıza bir taç giyersiniz. Dersiniz ki, bizim alâmetimiz bu. Biz de eyvallah deriz, itiraz etmeyiz. Ama siz kendinizi tanıma yolunda çaba sarf etmezseniz, sağa sola tevhid saçmak, birlik saçmak yerine tefrika dağıtırsınız. Sağa sola ikilik, üçlük, beşlik, ayrılık gayrılık,senlik benlik saçarsanız başınızdaki tâcın boyu beş metre olsa,  sardığınız sarık üç yüz metre olsa ne fayda! Yunus Emre&#8217;nin o  melâmet neşesiyle &#8220;Dervişlik olaydı taç ile hırka&#8221; demesi, çarşıda pazarda satılan bir kumaş parçası olsaydı, biz de alır, başımıza takar ve insan-ı kâmil olurduk, anlamında. Yoksa hırka yoktur, takke boştur, anlamında değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sûfilerin Yöntemi İçten Dışa Doğrudur</strong></p>
<p>Demek ki tarihte de günümüzde de bazı insanlar, bazı formlar giymek suretiyle &#8220;Ben oldum/&#8217; diyebilmekteler ya da tam tersi &#8220;Ben oldum.&#8221; demek için bazı formları çıkarabilmekteler. Burada sûfîlerin yöntemi, tamamen içten dışa doğru bir bakış açısıdır, iniş, tecelli içten dışa doğrudur. Çıkış, dıştan içe doğrudur. Dolayısıyla bir şeye hükmedebilmemiz için onun dıştaki görüntüsünden içine doğru bakarız. Buna tasavvufta, sîrettensûrete geçiş, denir.</p>
<p>Sûretten sîrete, sîrettensûrete iniş çıkışlar söz konusudur. Ama İlâhî göz, yukarıdan aşağıyadır yani sîrettensûrete doğrudur. Allah gözüyle olaylara bakmak istiyorsanız, içten dışa doğru ba­kacaksınız. Kul gözüyle nazar ettiğimiz zaman, biz olaylara hep dıştan içe doğru bakarız. Böyle de bakmak zorundayız, çünkü biz o İlâhî dereceleri henüz elde edememişsek zâhirle, gördüğümüzle hükmetmek durumundayız. Bu çok doğaldır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İyiliğin ve Kötülüğün Kalıcılığı</strong></p>
<p>Gördüğümüzle hükmetmek, içten dışarıya bir geçiş olduğunun da göstergesidir. Kemâli elde etmek bir saatlik, iki saatlik hadise değildir, onda devamlılık şarttır. Yani siz bir gün, bir saat veya beş saat çok iyi bir insan olun. Çok iyilikler yapın, çok ibadetler edin ama sonra bırakın. O beş saatin feyzi size hemen tesir etmez. Eğer iyi bir insan olmak istiyorsanız, iyiliğin sizde oturması ge­rekiyor. Oturması için de devamlılık lazım. Devamlılık olunca, o şey artık sizin kimliğiniz haline geliyor. Kötülük için de bu söz konusudur. Onun için İslâm&#8217;da bir kötülüğü, bir günahı, yasak bir şeyi bir kere yapmışsamz ve onun akabinde de pişmanlık duymuş, özür beyan etmişseniz, o kötülük sizde çok yer etmez. Ama günahlarda ısrar edilirse, o zaman &#8220;aura yırtılması&#8221; denilen fizik beden yıpranması gerçekleşmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Allah’ı Anlayacak Tek Varlık İnsandır</strong></p>
<p>Nasıl bir bebek, anne karnında bir su, bir zar içindeyken dün­yaya gelebilmek için o zarı yırtmak durumunda kaldıysa, her insan, doğduktan sonra da bir zar, bir fanus içinde yaşamaktadır. Bu &#8220;aura&#8221; dediğimiz bir koruma alanıdır, bir zırhtır. İnsan o alanı düşünceleri, niyetleri ve eylemleriyle besler, bir renk verir. Arifler baktıkları zaman, insanların etrafındaki zarla o kişinin hangi hal üzere olduğunu görürler. İşte o zarı yırtmamak gerekiyor. O zar, koruyucu bir zar. İnsan manevî bir varlık, kutsal bir varlık, Allah&#8217;ın bir emaneti. Allah&#8217;ın bahşettiği en mükemmel varlık,insan. Allah&#8217;ı anlayabilen tek varlık. Bu büyük bir imtiyaz veriyor insana. Allah, insanı nasıl sevmesin ki! Allah insana müştak, Allah insanı çok seviyor. Allah insana meylediyor. Neden meyletmesin ki? Varlık planında Allah&#8217;ı anlayabilecek tek insan. O&#8217;na dost olabilecek yegâne varlık insan. Zaten kendine dost olsun diye yaratmış bizi. Ama biz yaramazlık yapmışız, haylazlık yapmışız, o ayrı bir şey. O seninle konuşmak istiyor, seninle beraber olmak istiyor, biz ise başka işlere dalıyoruz.O da diyor ki: Yapma böyle. &#8220;Ahdine sadık ol. Baştan seninle nasıl anlaşmıştık, nasıl konuşmuştuk? Söz vermiştin öyle değil mi? Belâ, demiştin, tamam demiştin, eyvallah demiştin ama şimdi sözünde durmuyorsun&#8221;&#8230; &#8220;Akitlerinizi, sözünüzü yerine getirin’’ der Kur&#8217;ân-ı Kerîm.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç,Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oz-mu-kabuk-mu/">Öz mü Kabuk mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oz-mu-kabuk-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Allah ile Dostlukları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-allah-ile-dostluklari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-allah-ile-dostluklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 14:31:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsandaki İlahî Mekanizma Daima O İlâhî Aslını Aramaktadır]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tasavvufu Modelinde Dostluk Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Allah ile Dostlukları]]></category>
		<category><![CDATA[Ben gizli bir hazine idim]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Sevginin Kaynağı Muhabbet-i Nebî’dir]]></category>
		<category><![CDATA[Sonu Fâni Olan Şey Üzerine Dostluk Kurulamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7803</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir de Allah(cc) dostlarının, Rableri ile olan dostlukları vardır. Dost, yakın olmak demektir ve arkadaştan daha ileridir. Dostluk olgusu içerisinde bir tür mahremiyet vardır, dil değişir ve nazlı bir lisan oluşur. Naz yapılır karşılıklı. Allah(cc) ile naz yapan Al­lah dostları vardır ve bu dostluk muhteşemdir. Bazıları, bu naz makamını ve tasavvufî kavramları bilmedikleri için anlayama­mışlardır [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-allah-ile-dostluklari/">Ariflerin Allah ile Dostlukları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7805" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images8.jpg" alt="dost" width="337" height="276" /></a></p>
<p>Bir de Allah(cc) dostlarının, Rableri ile olan dostlukları vardır. Dost, yakın olmak demektir ve arkadaştan daha ileridir. Dostluk olgusu içerisinde bir tür mahremiyet vardır, dil değişir ve nazlı bir lisan oluşur. Naz yapılır karşılıklı. Allah(cc) ile naz yapan Al­lah dostları vardır ve bu dostluk muhteşemdir. Bazıları, bu naz makamını ve tasavvufî kavramları bilmedikleri için anlayama­mışlardır bu tür dostlukları.</p>
<p>Halîlullah, Hz. İbrahim(as) için kullanılır. Halîlullah, Allah&#8217;ın(cc) dostu demektir. Hz. İbrahim(as) için Allah(cc), o benim dostum, diyor. Yine mesela Hz. Peygamber Efendimizin(sav), Hz. Ali(ra) ile olan dostluğu vardır. Mevlânâ ve Şems&#8217;in dostluğu vardır. Bu dostluklar, sıradan bir arkadaşlığın çok ötesindedir. Fakat tâbir-i câizse zihinleri ve kalpleri iğdiş edilmiş modernler, gerçek dost­luğun samimi ifadelerinden oluşan ve geçmişte böyle görülen örnekleri, günümüzde kirlenmiş zihinleriyle yorumlamaktadırlar. Bu hileli bir yönlendirmedir, gerçeği saptırmadır. Gerçek nasılsa öyle kabul edilmek zorundadır. Dolayısıyla dostluğu, bu manada gelenekteki referanslarıyla ele almamız gerekiyor.</p>
<p>Dost meclislerinde ve dost ocaklarında şunlar öğretilir; her şey fânidir ve her can ölümlüdür. Bir şey ölümlü ve sınırlı ise o varlığa yüklenecek anlam da sınırlı olmaktadır. Önemli olan ise ölümsüz ve sınırsız olana ulaşabilmektir. Bunu aşk kavramı dâhilinde çok mütalaa ediyoruz. Gerçek aşk ölümsüzdür. Kaynağı ölümsüzdür.</p>
<p>Binaenaleyh, iki beşerin birbirine olan sevgisi ne kadar şiddetli olursa olsun aşk boyutuna çıkamaz, diyen görüşler vardır. Bu, birilerini sevmeyeceğimiz anlamma gelmiyor. Sevmede en ileri dereceye gidilebilir ama bu aslında aşka giden yolda bir egzersiz, talim ve çalışmadır. Aynı şekilde, dostluk da gerçekten ölümlü bir varlığa yönelik olursa fazla abartılmamalıdır. Çünkü bugün dost olarak görülen bir insan, yarın olmayabilir. Eğer dost iyi seçilirse aslında bu da zayıf bir ihtimaldir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sonu Fâni Olan Şey Üzerine Dostluk Kurulamaz</strong></p>
<p>Dostluk kavramı, özellikle günümüzde yitirmeye başladığı­mız, içi boşaltılan bir kavram olmuştur. Bu kavramın, gençler arasında inşâsı çok önemlidir. Çünkü zamanımızda gençlerimiz çok yalnız. Arkadaşları ve dostları yok maalesef. İnsanın belki beş yüz tane arkadaşı olabilir ama dostu iki veya üç tanedir. Dost elenir, dost belirli imtihanlardan geçer. İyi ve kötü gün dostu olup olmadığı tartılır. Dostluk, arkadaşlıktan ileri bir merhaledir. Mahrem ve sırdaş olmaktır yeri geldiğinde. Dost acı söyler, diye bir tâbir vardır. Ben senin dostunum, düşmanın değil. Şöyle yanlışlar yapıyorsun. Onları yapma, diyerek kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyene dost denir.</p>
<p>Dostluk kavramı, hakîki anlamıyla yeniden inşâ edilebilir. Dostluğun manevî bir kavram olması halinde, zira sonu fânî olan bir şey üzerine dostluk kurulamaz. Arkadaş olmak güzeldir ama dosta yakın olmak daha güzeldir. Dostla beraber, çok yakın olmak, mahrem olmayı gerektirir belki ama dostla çok ayrı düşmek de arıza verir. Dostla çok uzun süreli ayrı kalmamak gerekir.</p>
<p>Dost-düşman bilincinin kişide oluşmasıyla iman kâmil nokta­ya ulaşır. Hayatta en önemli şeylerden birisi de dost ve düşmanın bilinmesidir. Hz. Mevlânâ&#8217;mn güzel bir sözü var, diyor ki:</p>
<p>&#8220;Herkesin, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı münezzeh Allah&#8217;ın zâtına yemin ederim ki, kötü yılan bile kötü arkadaştan iyidir. Çünkü kötü yılan insanın yalnız canını alır. Kötü arkadaş ise insanı cehenneme sürükler ve orayı insana murad eder. İnsan, düşüp kalktığı adamla konuşa görüşe onun huyuyla huylanır. Gönül gizlice arkadaşının huyunu kapar ve benimser.&#8221;</p>
<p>Bunun için dost, ayna demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İslam Tasavvufu Modelinde Dostluk Anlayışı</strong></p>
<p>Bizim maneviyat geleneğimizde geceler, gündüzler, vakitler, anlar hepsi canlı varlıklardır. Onlara da selam olsun denilir. Bütün yaratıklar zî-şuurdur, hepsi şuur sahibidir, hepsi can sahibidir. Vakitlerin de canı vardır. Dolayısıyla onlar selamlanılır.</p>
<p>Bütün dinler bir nebiye, bir peygambere nazil olur. Fakat o nebiye tâbi olan âlimler, ârifler tarafından geliştirilen modellerle açıklanır. Buna bazıları din felsefesi, dinî yorumlar, dinî ekoller der, bazıları mezhep der. Aslında her biri o nebinin mesajını anlamak ve anlatmak üzere gerçekleştirilen modellemelerdir. İslâm dini de aynı sürece tâbi kılınmış, kutlu Nebî&#8217;ye indirilen yahut daha sufiyane tabirle kutlu Nebî&#8217;de açığa çıkan, Hazreti Muhammed&#8217;den(sav) sadır olan bilgiler, geliştirilen modeller yardımıyla anlaşılmaya çalışılmıştır. Müslümanlar içerisinde, geliştirdiği bir modelle onun mesajını anlamaya çalışan, soh­betlerine &#8220;dostlar meclisi&#8221; denilen bir zümre vardır ki ârifan ve hekiman olarak anılan bu kimseler, İslâm tasavvufu denilen modeli meydana getirirler. Binaenaleyh burada, İslâm dininin bütün künhünü değil, İslâm dini içerisinde bu hususi modelin dostluk anlayışını esas alacağız.</p>
<p>İslâm tasavvufu âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, Peygamber Efendimiz ve ona tâbi velîlerin hayat tecrübelerine dayanır. Bu anlayışla âlemin ve insanın yaratılması, aslında bizim halk edebiyatımızda dost tutma, cemal tutma yahut cemal cemale karşı olma diye tabir ettiğimiz, o Yüceler Yücesi&#8217;nin gizli bir hazine iken dostuyla sohbet etme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Bu tabirler bazen mecaz doludur, ifade zorluğunu beraberinde getirir. Şunu bileceğiz ki, içinde bulunduğumuz yeryüzü hayatı sınırlı, illetli ve malul bir hayat olduğundan, her ne şey ki dile gelir, her ne şey ki konuşulur, bu konuştuğumuz şeylerin hepsi noksandır, sınırlıdır, illetlidir. Lisan, her şeyi kuşatamaz. Özellikle de konu aşk olunca, dostluk olunca&#8230; Lisan, ancak ve ancak işaret edebilir.</p>
<p>O işaret edilen anlamları da ancak ârif olan anlar, okur.</p>
<p>&#8220;Ben gizli bir hâzineydim, bilinmekliği diledim.&#8221; Bizim ilahiyat­çıların sohbetlerinde, sahihtir, değildir, senedinde şu vardır, bu vardır meseleleri sabahlara kadar sürer. Ben dinî ilimlerin o teknik konularına girmeden tasavvufî modelde kabul edildiği şekliyle bahsedeceğim:</p>
<p>&#8220;Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği diledim, arzuladım, sevdim ve bunun üzerine yaratılmışları yarattım.&#8221;</p>
<p>&#8220;Hûbb&#8221; Arapçada sevmek, irade etmek, istemek ama içinde sevgi de olan bir istek&#8230; Bunu Türkçeye nasıl tercüme etmeli?</p>
<p>Sadece istemek değil, tam sevmek ve istemek, arzulamak, iş­tiyak duymak hepsini birden kuşatan bir kelime&#8230; Dolayısıyla yaradılışın aslı sevmek üzerine, aşk üzerine. Aşkta her zaman iki parça var. Zaten aşk, iki ayrı parçanın birbirine doğru olan çekim kuvvetinin adıdır. Ahmed-i Gazzâlî&#8217;ye göre, iki parça birbirinden ne kadar uzak ise aşklarının katsayısı da o kadar yüksek olur. Dolayısıyla ne kadar uzaksak, aşkımız o kadar artar.</p>
<p>Aşk çeker, birleştirir, vuslata erdirir ve vuslatla beraber yeniden o birlik oluşur.</p>
<p>İlk planda, ilk âlemde zaten vahdette idik, bir idik. Daha sonra yaratıldık. Mükemmel surette yaratılıp içine kendi ruhundan  üflemesi (ve nefahtü fihi min rûhî) suretiyle aslında bir bakıma ayrılık varmış gibi gözüküyor ki bazı ilahiyat modellemeleri H bu ayrılmalar üzerine bina edilir. Tasavvufî modelde, her ne kadar surette ayrılık varmış gibi gözükse de içine kendi ruhun­dan üflemiş olması hasebiyle bir ayrılık söz konusu değildir. Ne olursanız olun, her nerede ve hangi hal üzere olursanız olunuz, şunu bilmeniz gerekiyor ki siz onun ruhunun zarfısınız, onun ruhunu taşıyorsunuz. Tasavvufî düşünce, bu âyetin üzerinde temerküz eden bir kişisel gelişim ekolüdür. Sırf bu âyeti idrak etme, manasına erme çalışmasıdır. Ben Rabbin ruhunu taşıyan bir varlığım. Ben yaratılmış, sonra bir kenara atılmış, Rabbiyle hiçbir irtibatı olmayan, arasında soğuk bir ilişki olan bir varlık değilim. Ben, beni Yaratanla çok yakın ve çok sıcak bir ilişki içerisindeyim. Tasavvuf edebiyatında bu dostluk ilişkisi, âşık- maşuk ilişkisinden zuhûra gelen geniş bir literatür oluşmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsandaki İlahî Mekanizma Daima O İlâhî Aslını </strong><strong style="line-height: 1.5;">Aramaktadır</strong></p>
<p>Buradan baktığımız zaman, ilk yaratılan ile Yaratan arasında ontolojik, aslî, değişmez, köklü bir muhabbet, bir sevgi ilişkisi söz konusudur. Bu İlâhî mevhibe, bu ilâhı mekanizma insan olması hasebiyle her insanın içine yerleştirilmiştir. İnsanın yer­yüzü hayatındaki bütün arayışı, aslında o içine yerleşmiş olan cihazın, o lübbün, o özün, o kaynağın kendisini yönlendirmesi, nereye doğru götürüyorsa oraya gitmesi,şeklinde olmaktadır. Gurbette, sürgünde, altın kafeste bile olsa her zaman dost dost diye inlemektedir o kalp. İnsanda bulunan bu İlâhî mekanizma, daima o İlâhî asimi aramaktadır. Zaten fizikte de hareket, her bir nesnenin ait olduğu yere doğru yaptığı eylemin adı, olarak tarif edilir. Hareket, bir nesne ait olduğu yeri bulduğu noktada sükuna erer, artık sakin olur. Dolayısıyla âşık önce cerbezelidir, ancak iki ayrı parça tekrar tevhid olduğunda aşktaki o cerbeze gider, karar kılar, sabit ve yerleşik bir kimlik haline gelir.</p>
<p>Dostluğun böyle İlâhî ve metafizik bir karşılığı vardır tasavvufî ^anlayışta. Bir kere bu model bize şunu öğretir: Yeryüzündeki bütün insanı edinimler, insanın yapıp ettiği her şey, bütün amel­ler İlâhî fiilin tezahürlerinden ibarettir: &#8220;Ve ma teşâune illa en yeşâ-Allah.&#8221; &#8220;O dilemedikçe siz hiçbir şeyi yapamazsınız.&#8221; Bütün sistem O&#8217;nun iradesi. Sen o İlâhî iradeyle örülmüş olan örgünün içerisinde hareket etmektesin. Bunu bilmek, bu şuurda olmak gerekiyor. O&#8217;nun iradesinin, O&#8217;nun isteğinin, O&#8217;nun kurmuş ol­duğu ağın dışında bir irade yoktur. Âlemde her ne oluyorsa, her ne fiil işleniyorsa O&#8217;nun izni olmadan yapılamaz.</p>
<p>Bu şuurla hareket eden kişi, yeryüzü hayatında dostuna doğru yönelirken o Yüceler Yücesi&#8217;ne ait özellikleri önce burada tecrübe eder. Bakınız, evliliğin metafiziği vardır; önce semavî evlilik var­dır. Sıfatların birbiriyle evliliği vardır. Bir isim bir isimle evlenir, onun çocukları doğar, buna &#8220;müvelledad&#8221; denir. Teknik, uzun konulardır tasavvufta. Yani bütün bir araya gelişler tevellüt eder, çocuklarını doğurur. O çocuklardan başka nesiller olur, İlâhî je­nerasyon da bu manada devam eder, insanın yeryüzü hayatında yaşadığı, tecrübe ettiği her şey aslında İlâhî olan ve de en mü­kemmel olan şeylerin soğutulmuş birer numunelerinden ibarettir. Cehennem ateşinin kaç bin derece soğutulmuş şeklidir yeryüzü ateşi. Aynı şekilde, cennetin de kaç bin derece hafifletilmiş şek­lidir yeryüzündeki ırmaklar, nehirler, altından saraylar, evler&#8230; Altından ırmaklar akan zümrüt tahtlar&#8230; Bunların hepsi, bizim iz&#8217;anımız yeryüzü iz&#8217;anı, anlayışı olduğu için yeryüzünün misal­leriyle anlatılarak metafiziğe, gerçek mükemmele doğru çıkmak içindir. Dolayısıyla yeryüzünde de biz birbirimizi dost tutarız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sevginin Kaynağı Muhabbet-i Nebî’dir</strong></p>
<p>Peygamberlerin içerisinde &#8220;Halil&#8221; sıfatını almış nadir pey­gamberler bulunmakta. Bunların en başında, &#8220;Sen olmasaydın bu âlemleri yaratmazdım.&#8221; hitabına mazhar olan Hz. Peygamber gelir. Öyle bir Peygamber ki hakkmda, &#8220;Bana tâbi olmak isteyen, beni sevmek isteyen Habibimi bulsun, Habibime tâbi olsun.&#8221; buyu-rulmuştur. Hazreti Hubeyb der ki:</p>
<p>Bir gün camide namaz kıldığını gördüm. Namaz kıldıktan sonra yalnız başına çıktı, ilerledi. Gizlice, tek başına gidiyordu. Takip edeyim dedim, ardından gittim. Kendi başına hurma bah­çelerine daldı. Hurma bahçelerinin sakin bir yerinde namaza durdu. O kadar uzun kıyamda durdu ki hiç rükûsu olmayan bir namaz kılıyor zannettim. Sonra rükûya gitti, ardından secdeye gitti. O kadar uzun kaldı ki secdede konuşuyordu adeta. Bir müddet sonra, herhalde Cenab-ı Allah onun ruhunu kabzetti -çünkü kalkmıyor secdeden- zannıyla yanına gittim. &#8216;Yârimle baş haşaydım, dostumla baş haşaydım, niye huzurumu bozdun?&#8217; dercesine hafif sitemle &#8216;Hayrola, ne oldu?&#8217; dedi. &#8216;Ya Resulallah, o kadar uzun secde ettin ki öldün zannettim/ dedim. Başını kaldırdı ve şöyle buyurdu: Cebrail bana namazdan sonra geldi, dedi ki: Allah sana şu mesajı gönderdi: Kim sana salat ederse, bana salat etmiş olur.&#8221;</p>
<p>Yani, Beni bulmak, Beni bilmek isteyen Habibime salat etsin. Sevginin kaynağı olarak önce muhabbet-i Nebî işaret ediliyor. Nebî&#8217;yi sevmek yolunda ilerlendikten sonra Hakk ı sevmeye doğru gidilmesi bize tavsiye ediliyor- Yeryüzünde İlâhî sevgi­nin, İlâhî anlayışın nebîler üzerinden neşv ü nema bulduğunu, yayıldığını görmekteyiz. Yeryüzü hayatında, insanlık tarihinde hiçbir kimse yok ki karşısına Cenab-ı Allah zât olarak çıksın: Ben Tanrı, ben Allah, ben Hüdayım, desin ve o insan onu kabul etsin, mümin olsun veya inkâr etsin. Böyle bir tecrübe insanlık haya­tında yaşanmamıştır. Her zaman ama her zaman âdemoğlunun karşısına bir âdemoğlu çıkmıştır. Aynı cinstendir ve demiştir ki: Ben Allah&#8217;ın nebîsiyim, resûlüyüm, elçisiyim, bana tâbi ol. Ona tâbi olan mümin olmuş, onu inkâr eden kâfir olmuştur.</p>
<p>İnsanlığın küfür tecrübesi, Allah&#8217;ın zâtıyla olmamıştır. Bunun altını çizmek istiyorum. Şeytanı şeytan yapan, Allah&#8217;a ibadet etmemesi, Allah&#8217;ı kabul etmemesi değildir. Şeytan, ateist değildir, Allah&#8217;ın varlığını kabul eden bir varlıkta. Allah, &#8220;Bana secde et.&#8221; demedi şeytana, &#8220;Âdeme secde et.&#8221; dedi. Şeytanı baş meleklikten çıkaran hususiyetin altını çizmemiz. Gerekiyor.Şeytan Allah&#8217;ı, Allah&#8217;ın varlığını reddetmiyor, kabul ediyor.Hangi hususiyet onu şeytan yapıyor? Âdem&#8217;deki sırrı bilmemesi,Adem’i kabul etmemesi. Âdem burada Âdem i hakikidir, o da hakikatı  Muhammediyye&#8217;dir tasavvuf literatürümüzde  Hakikatı Muhamediyye anlayışıyla baktığımız zaman, Hazret-i Muhammed ile Allah arasındaki ilişki bir dostluk, bir muhabbet ilişkisidir.Bizim, Hazret-i Muhammed ile olan ilişkimiz de -her ne kadar üzerinden bin dört yüz sene geçmiş olsa da- salt rasyonel temellere dayandırılmayıp, duygusal boyutu da olan bir bağdır.</p>
<p>Burada rasyonaliteyi dışlamayı kastetmiyorum, çünkü bu modelde, rasyonalite o muhabbetin içinde zaten mündemiçtir fakat salt rasyonalitede muhabbet yoktur. Muhabbet içinde rasyonalite vardır. Bundan dolayı Peygamber(a.s) Efendimize duyulan muhabbet, insanı kaynağına, Rabbisine, çıkıp geldiği yere, mebdeine tekrar götürecektir. Dışarıda aradığı bir şey değildir o. Eşref-i mahluk olarak yaratıldığı için zaten içine konmuş olan bir mekanizmadır, İnsan bunu kendi içinde bulacaktır.</p>
<p>Asr-ı Saadet&#8217;te sahabe-i kiramın Hazret-i Peygamber&#8217;e hangi gözle, nasıl baktığına dair Hazret-i Ebubekir&#8217;den şah-ı velayet İmam-ı Ali&#8217;ye kadar öyle örnekler vermemiz mümkündür ki cilt­ler dolusu kitap olur. Sahih bilgiler vardır. &#8220;Ya Muhammed, seni bir dakika aklımdan çıkaramıyorum.&#8221; diyen Hazret-i Ebubekir&#8217;e Peygamber Efendimiz, &#8220;İyi ya Ebubekir!&#8221; der. &#8220;Ama Öyle yerler var ki orada seni hatırlamak istemiyorum. Def-i hacet ederken, bazı uygunsuz hallerde dahi formun, suretin gözümün önün­den çekilmiyor.&#8221; deyince, Peygamber Efendimiz ona tebessüm eder; &#8220;Ya Ebubekir, işte bu imanın kıymetini, imanın derecesini gösteriyor.&#8221; der.</p>
<p>&#8220;Ez sohbet-i dervişân bûy-i Muhammed âmed&#8221; der Hazreti Molla Câmî. &#8220;Dervişlerin sohbetinden Muhammed Mustafa&#8217;nın(iav) kokusu gelir.&#8221; Aksi takdirde, bin dört yüz sene evvel ölmüş, işi bitmiş bir arkeolojik vak&#8217;adan bahseder hale geliriz. Oysaki Kur&#8217;ân&#8217;da ne buyuruluyor? &#8220;O Peygamberi salat edin&#8230;&#8221; Sahih hadislerden anlıyoruz ki, O&#8217;nun ruhaniyetine yaptığımız salavatla aslında biz O&#8217;na teslimiyetimizi bildiriyoruz. O teslimiyetle aramızda kanal açılıyor. Modern Müslümanların Nebisiyle olan irtibatı bu model üzerinden kurulmadığından dolayı bir türlü o aşk-ı Muhammedi maalesef oluşamamakta.</p>
<p>Biz dışarıda aramaktayız bazı şeyleri. Oysa aradığımız şey içeridedir. Çok sevdiğim Niyazi Mısrî der ki:</p>
<p>‘’Derman arardım derdime</p>
<p>Derdim bana derman imiş</p>
<p>Burhan arardım aslıma</p>
<p>Aslım bana burhan imiş</p>
<p>Sağı solu gözler idim</p>
<p>Dost yüzünü görsem deyu</p>
<p>Ben taşrada arar iken</p>
<p>Ol can içinde can imiş’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biz dostu dışarıda aradığımız zaman beyhude bir uğraşla dönüp duruyoruz, arayışımız tam manasını bulamıyor. Gerçek dost, bizi Yaratandır, bize sevmeyi de öğretendir. Eğer bu me­kanizma içimize yerleştirilmemiş olsaydı, biz sevmenin de ne olduğunu bilemezdik. Sevmek üzerine bina edilen bir teoloji, bir İslâm anlayışı yeni icat olan bir şey değil. Yüzyıllardır, koskoca medeniyet bina ettiğimiz bir tür İslâm modelinin devamıdır. Bu model bizi geri bıraktı demek, birtakım oryantalistlerin iddia­larını sürdürmekten ibarettir. Koskoca Selçuklu&#8217;nun, koskoca Osmanlı&#8217;nın kaç yüzyıl süren İslâm modeli anlayışı bu idi. Her ne kadar son yıllarda farklı açıklamalar yapılsa da büyük oranda, bu model üzerine bina edilmişti. Hatalıydı, şöyleydi, böyleydi ama gerçek buydu. Niyazi Mısrî&#8217;nin dediği gibi sağı solu gözlemek, dost yüzünü taşrada, dışarılarda aramak&#8230; Benden dışarıda bir yerde arıyordum o dostu, oysaki o can içinde can imiş. &#8220;Can ^ içinde can imiş tabiri, metaforik olarak çok önemlidir. Çünkü yeryüzünde her şey, bir şeyin içinde örtülerek verilir. Hiçbir şey burada açık değildir. Burası hakikat mertebesi değildir. Burası illetli, izafi bir mertebedir.Kuran için dahi, &#8220;&#8230;</p>
<p>&#8220;Biz bu Kitabı, birkitabın içinde gönderdik &#8220;buyuruluyor. Burada</p>
<p>her şey ama her şey bir şeyin içindedir. Aç o bohçaları, açtıkça dostluk makamlarında ilerleyerek  Yüceler Yücesi&#8217;ni bulmamız mümkündür.</p>
<p>Hu dost…</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-allah-ile-dostluklari/">Ariflerin Allah ile Dostlukları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-allah-ile-dostluklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gelenegi-olmayan-dini-akimlar-islama-zarar-veriyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gelenegi-olmayan-dini-akimlar-islama-zarar-veriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 21:52:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[gele­nek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7800</guid>

					<description><![CDATA[<p>Biz Anadolu erenlerinin nefesleriyle işlenmiş bir İslâm&#8217;ın mensubuyuz. Biz hoşgörüyle bakan insanlardık ve bir bütün­dük. Ama şu an İslâm dünyasının bazı bölgelerinde İslâm&#8217;ın öyle versiyonları hâkim olmaya başladı ki İslâm düşmanı istihbarat kuruluşları, milyon dolar yatırım yapsalar İslâm&#8217;a darbe vurmak için bu arkadaşlardan daha iyisini bulamazlardı. Tek amaçları ceza kesmek. İslâm yalnız ceza hukukuyla var [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gelenegi-olmayan-dini-akimlar-islama-zarar-veriyor/">Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufdusuncesi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7801" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufdusuncesi.jpg" alt="Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor" width="234" height="364" /></a></p>
<p>Biz Anadolu erenlerinin nefesleriyle işlenmiş bir İslâm&#8217;ın mensubuyuz. Biz hoşgörüyle bakan insanlardık ve bir bütün­dük. Ama şu an İslâm dünyasının bazı bölgelerinde İslâm&#8217;ın öyle versiyonları hâkim olmaya başladı ki İslâm düşmanı istihbarat kuruluşları, milyon dolar yatırım yapsalar İslâm&#8217;a darbe vurmak için bu arkadaşlardan daha iyisini bulamazlardı. Tek amaçları ceza kesmek. İslâm yalnız ceza hukukuyla var olan bir din gibi&#8230; Merhameti yok, şiiri yok, anlayışı yok, estetik yok, cemal yok; ce­mal cemale karşı. Ya bilgeler kral olmalı ya da krallar bilge olmalı. Yani filozoflar kral olmalı krallar da filozof olmalı aynı zamanda. Böylece toplumları bilgece yönetmiş olurlar.</p>
<p>Türkçemizde &#8220;gele­nek&#8221; kelimesi bazılarınca negatif algılanıyor. Geleneksel İslâm, an&#8217;anevî İslâm&#8230; An&#8217;anevî olan en azından üç kuşakta oluşabilen bir şeydir. Yani elden ele gelen, ustadan ustaya, kâmilden kâmile geçen bir İslâm. Şu an geleneği olmayan dinî akımlar her şeyi sıfırdan başlatıyor ve &#8220;İmam-ı Âzam biliyorsa ben de biliyorum.&#8221; diyor. Oysa geleneğin getirdiği birikimden habersiz olduğunun farkmda bile değildir. İmam-ı Âzam Fransızca, İngilizce bilmi­yordu. Onun döneminde bilgisayar yoktu. Hepsi doğru. Ama şunu unutmamak gerekir ki Kur&#8217;ân&#8217;ı anlamak için bunlar yeterli değildir, belki de gerekli bile değildir. Kur&#8217;ân&#8217;ı anlamak için başka bir şey gerekiyor. Bir örnek vereyim. Abdurrahman Sami Efendi -vefatı 1938- Fatih müderrislerinden âlim bir zat. Bir maneviyat arayışına başlıyor zira mana âleminde Peygamber Efendimiz ona zuhûr ediyor ve kendisine bir şeyh, bir mürşit bildiriyor. Aramaya başlıyor ve aradığı mürşidi Çanakkale&#8217;de buluyor. Bulduğu zat ümmî, hamal, mektep medrese görmemiş birisi. Abdurrahman Sami Efendi diyor ki:</p>
<p>&#8220;Şeyhim Fatiha sûresini okuduğunda yedi, sekiz yerde yanlış okurdu, doğru düzgün Fatiha okuyamıyordu. Ben ise âlim, hafız, üstelik Arapça ile Farsça biliyorum. Bir gün &#8216;Şu âyetleri ben an­layamıyorum, bana anlatır mısınız?&#8217; diye sordum. &#8216;Oğlum Sami, bir oku bakayım.&#8217; dedi ve ben okudum. Ben okurken o gözlerini kapattı. Âyetleri okumam bitince &#8216;Bak Sami, Cenab-ı Allah bu âyet-i kerimede diyor ki&#8230;&#8217; diye başlayıp bana saatlerce anlattı. &#8216;Azizim siz Arapça, Farsça bilmeyen ümmî bir insansınız, bu bilgileri nasıl anlıyorsunuz?&#8217; dedim. Bana şu çarpıcı cevabı verdi: Kur&#8217;ân&#8217;ı Arapça mı sanıyorsun, mushaf Arapçadır ama Kur ân Allahça&#8217;dır, Allahça&#8217;yı bilirsen Kur&#8217;ân&#8217;ı bilmen için başka bir dil bilmeye gerek yok. Ebu Cehil çok güzel Arapça biliyordu, Fransız değildi Arap&#8217;tı ve mükemmel Arapça biliyordu ama anlamadı, anlamadı, anlamadı.&#8221;</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gelenegi-olmayan-dini-akimlar-islama-zarar-veriyor/">Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gelenegi-olmayan-dini-akimlar-islama-zarar-veriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-bozulunca-kainat-bozulur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-bozulunca-kainat-bozulur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 21:31:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7794</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#8216;Üniversitede okuduğumuz derslerde bize, iyi bir reklamcı Afrikalıya soba, kutuplarda yaşayan kimseye buzdolabı satabi­lendir, diye öğretmişlerdi. 45 derece sıcakta yaşayan bir Afrika­lının sobaya ne ihtiyacı olabilir ki? İşte kapitalist üretim hiçbir insani, hiçbir vicdanî değer taşımadığından sîzlerin önüne bunları ihtiyaçmış gibi koyabilir. Yine &#8220;iktisada giriş&#8221; derslerimizde rastladığımız bir giriş cümlesini unutamıyorum. Tüylerimi di­ken diken [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-bozulunca-kainat-bozulur/">İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5511.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7795" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5511.jpg" alt="İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur" width="616" height="298" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5511.jpg 616w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5511-600x290.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5511-613x298.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5511-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 616px) 100vw, 616px" /></a></p>
<p>&#8216;Üniversitede okuduğumuz derslerde bize, iyi bir reklamcı Afrikalıya soba, kutuplarda yaşayan kimseye buzdolabı satabi­lendir, diye öğretmişlerdi. 45 derece sıcakta yaşayan bir Afrika­lının sobaya ne ihtiyacı olabilir ki? İşte kapitalist üretim hiçbir insani, hiçbir vicdanî değer taşımadığından sîzlerin önüne bunları ihtiyaçmış gibi koyabilir. Yine &#8220;iktisada giriş&#8221; derslerimizde rastladığımız bir giriş cümlesini unutamıyorum. Tüylerimi di­ken diken eden ifade aynen şöyleydi: &#8220;Sınırlı doğa karşısında, sınırsız insan ihtiyaçlarının giderilmesi, tatmininin planlanması bilimidir&#8221; İktisat böyle tarif ediliyordu. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsızlığının kabulünün sonucunu kestirmek çok da zor de­ğildir. Sonuç elbette ki insanın, doğanın ve her türlü değerin tahrip edilmesidir. Bu tahribin sebebi, yukarıda yapılan iktisat tarifinin bir sonucudur. Geçenlerde vücut geliştiricisi bir sporcu arkadaşımızın genç yaşta vefat haberini her birimiz medyadan üzüntüyle öğrendik. Sporda dopingler, ne olduğu belirsiz ilaç­ların kullanımı o kadar yaygınlaştı ki spor bir noktada vücudu geliştirme amacının ötesinde, vücudu öldürme sanatı haline geldi Yarış atlarına vurulan aşıların sporculara vurulduğu haberlerini okuyoruz.</p>
<p>Özellikle vücut geliştirme adına vücuda azot bile ba­sıyorlar. Sonunda vücut iflas ediyor ve akıbet genç sporcumuz gibi ölümle neticeleniyor. Bu, sporda mana kaymasının nerelere geldiğini gösterir ipucu ve önemli bir uyarıdır bizler için. Tarihi­mize baktığımızda, spor eğitimi bir kâmille yapılırdı. Pehlivanlar tekkesine, okçular tekkesine bir bakın. Buradaki temrinler şeyh efendi ile beraber yapılırdı. Ok taliminde şeyh efendi delikanlı­nın kulağına şu âyeti okurdu: &#8220;Attığın zaman sen atmadın.&#8221;Yani şeyh ona derdi ki: &#8220;Aman oğlum, hedefi vurdum diye havalara girme. O oku sen atmadın, Allah attı.&#8221; İşte sır buradaydı. Bizim civanmert geleneğimizde, fütüvvet geleneğimizde, fetâ ve ahilik geleneğimizde, adına ne derseniz deyin, yetişen gencin rûhânî tekâmülünün yanında medenî anlamda da belirli güçte olması tavsiye edilirdi. Onun için spor denmez, temrin denirdi. Bütün bu temrinler zikir eşliğinde ve salâvatlarla yapılırdı.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a> Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-bozulunca-kainat-bozulur/">İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-bozulunca-kainat-bozulur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 21:17:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7789</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsan, kimliğini ararken sadece bu âyet üzerinde teemmül, tedebbür ve tefekkür edecek olsa dahi, kendi aslının nereye da­yandığını görecektir. &#8220;Ben ona, kendi ruhumdan üfledim/&#8217; diyen O Allah, bir başka âyette &#8220;el-Evvelu, ve&#8217;l-Ahiruf ve&#8217;z-Zâhiru ve-l Bâtinu&#8221; demektedir. Yani ilk Benim, son da Benim. İç Benim, dış da Benim, demek. Muhyiddin-i Arabi bu âyetle ilgili olarak, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/">Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-18.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7790" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-18.jpg" alt="Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır" width="348" height="416" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan, kimliğini ararken sadece bu âyet üzerinde teemmül, tedebbür ve tefekkür edecek olsa dahi, kendi aslının nereye da­yandığını görecektir. &#8220;Ben ona, kendi ruhumdan üfledim/&#8217; diyen O Allah, bir başka âyette &#8220;el-Evvelu, ve&#8217;l-Ahiruf ve&#8217;z-Zâhiru ve-l Bâtinu&#8221; demektedir. Yani ilk Benim, son da Benim. İç Benim, dış da Benim, demek. Muhyiddin-i Arabi bu âyetle ilgili olarak, &#8220;Öyle bir kuşattı ki, bir beşinci oluşuma yer bırakmadı.&#8221; der. Bir daire düşünün. Bunu mitolojik şekillerde, kendi kuyruğunu ağzına almış bir yılan olarak görürsünüz. Yani başlangıç ve son bir noktada birleşir. Eğer baş ve son Allah ise, sûfîler sorar: &#8220;Orta kimdir, nedir?&#8221; Onlara göre, bir şeyin başı ve sonu neyse, ortası da odur.</p>
<p>Burada insan kendi kimliğini aramaya başlayacaktır. Modern Müslümanın en önemli problemlerinden birisinin bu kimlik arayışından uzaklaşması olduğu kanaatindeyim. Kendi kim­liğini, Öz değerleri üzerine inşa etmek, reconstruction yapmak, var olan üzerinden yeni bir oluşum yapmak. Âyetler, hadisler, sahabeden görüşler var. Bu yöne doğru bizi düşünmeye sevk eden, tahrik eden düşüncelerimizin bir temeli var. Bir düşünce silsilesini görmekteyiz. Bunlar, birbirinden kopuk şeyler değil. Ben burada kendimden yeni bir şey inşa etmiyorum. Var olanı anlamak ve sürdürebilmek önemlidir. Bu süreç zaten devam ediyor. Sen bu süreç içerisinde bir enstrüman olabilirsen, bu şeref sana yeter. Yeter ki çizgiden çıkmaya vesile olma. Zaten var olan o sünnetullah, o âdetullah, sen olmasan da işleyecek. Sen, eğer ona tercümanlık edersen, -ki buna sûfîler &#8220;tercüman-ı Hakk&#8221; derler- bu bizim geleneksel anlaşıyımızda büyük arif ve hekim tanımlamalarının içerisine giriyor. Hz. Ali&#8217;nin şiirlerinden birinde, &#8220;İlacın sendedir de sen farkında değilsin&#8221; ifadesi geçer.</p>
<p>Bu şiir, aradığın şey sende aslında, derken, acaba bir âyetin devamı olmuyor mu? Yıllar sonra gelen, bizim Anadolu İslâm anlayışının yorumcularından birisi olan Yunus Emre de aynı şeyi söylemi­yor mu? Bu manada yaşanılan İslâm, 1920&#8217;lere gelinceye kadar bu âlimlerin ilmek ilmek çözdüğü irfanî İslâm idi. Yunus Emre, &#8220;Bir ben vurdur bende, benden içeru&#8221; derken, benden içeru yedi tane daha ben vardır, demek ister. Biz derslerimizde bunları anlatırken Rusya&#8217;dan matruşkalar alırdık. İçinden üç tane, beş tane çıkan matruşkalar var. Ben onların özel yedilisini yaptır­mıştım. Karşınızda bir kişi var ama onu açarsanız içerisinden bir tane, bir tane daha çıkıyor, toplam yedi tane.</p>
<p>Nefs-i emmâreden başlayıp nefs-i kâmileye kadar çıkan yedi kimliktir bu. Burada, Rabb&#8217;i tanıyan asıl ben, Rabbimizin &#8220;Elestü bi-Rabbikum?&#8221; soru­suna &#8220;Belâ, tamam sensin&#8221;, yani &#8220;Elbette ki, sensin!&#8221; diyen nefs-i kâmile&#8217;dir. Nefs-i emmâre ise şeytanî aklı kullanan, neden, niçin, niye öyleymiş diyen kimliktir. Yani tefrik edici, ayırıcı aklı kul­lanan kimlik. Nefs-i kâmiledeki akıl, kalbî&#8217;dir. Allah&#8217;tan gelene, &#8220;Eyvallah!&#8221; der. İlk düzey, nefs-i emmâre olduğu için sarsılıyor. Anlam kaymaları genişliyor. Nefs-i kamile, anlam kaymalarını terk edip doğruda ilerliyor. Bunun için, nefs-i kamile insanının nasıl bir insan olduğu, felsefi anlamda, sosyolojik anlamda fazla incelenmiş de değildir.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin, &#8220;Vefîenfusikum efelâ tubsirûn&#8221; &#8220;O sîzdedir, görmüyor musunuz?&#8221; âyetinin tevili olan bu &#8220;ilacın sendedir amma görmü­yorsun&#8221; sözü ile Şeyh Galib&#8217;in,</p>
<p>Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen</p>
<p>Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem&#8217;sin sen</p>
<p>beyti, aynı geleneğin farklı linguistik tarzlarda devam eden aynı damar olduğunu, aynı anlamı taşıdığını ifade ediyorum.</p>
<p>Bizim âlemimiz, yaratılmış, sınırlı bir âlem. Biz, mutlaklar âlemi, sınırlı bir âlem içinde ne kadar ifade edebiliriz ki? Bizim ifadelerimiz, ancak sınırlı bir ifade olur. Yani aslında hiç ifade edemiyoruz, demektir. Bir yerde durdurmak gerekiyor. O zaman sadece işaretler kalıyor. Biz de bu işaretlerin izlerini sürmeye çalışıyoruz</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/">Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
