<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Keramet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/keramet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Mar 2024 17:55:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Keramet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:55:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Bâkıllânî]]></category>
		<category><![CDATA[Hile]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Sihir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26899</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bâkıllânî [12] çev. Meliha Bilge Eş&#8217;arîliğin önemli temsilcilerinden Bâkıllânî (ö. 404/1013), Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu‘cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nâ- rencât adlı eserinde mucizenin tanımı, şartlan, türleri, mucizenin sihir ve hile olmadığı ve yaratılmışlar tarafindan yapılmasının imkânsız olduğu vb. hususları ele almıştır. Bâkıllânî, mucize türleri konusunda Allah’ın kudreti altında ve insanların yapabildiği türde gerçekleşen ikili [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/">Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-9229 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg" alt="" width="300" height="267" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bâkıllânî</p>
<p><a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><strong>[12]</strong></a></p>
<p>çev. Meliha Bilge</p>
<p>Eş&#8217;arîliğin önemli temsilcilerinden Bâkıllânî (ö. 404/1013), <em>Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu‘cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nâ- rencât</em> adlı eserinde mucizenin tanımı, şartlan, türleri, mucizenin sihir ve hile olmadığı ve yaratılmışlar tarafindan yapılmasının imkânsız olduğu vb. hususları ele almıştır. Bâkıllânî, mucize türleri konusunda Allah’ın kudreti altında ve insanların yapabildiği türde gerçekleşen ikili mucize ayrımını be­nimseyen Mu‘tezile’yi eleştirerek mucizenin sadece Allah’ın kudreti altında yer alan türde bir fiil olduğunu öne sürmüştür. Bakıllânî’ye göre insanların gücü altında yer alan bir fiilin mucize olması, ancak peygamberin o fiile muk­tedir kılınmasıyla âdetin bozulması şeklinde meydana geldiğinde mümkün olur. Diğer yandan Bâkıllânî, peygamberin peygamberlik iddiası ve meydan okumasıyla birlikte âdeti bozarak gerçekleşen fiilin mucize olduğunu ve muci­zenin bu özellikleri taşıması hâlinde kerâmet, hile ve sihirle karışmayacağını iddia etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peygamberin Doğruluğuna Delil Olan Mucizenin Mahiyeti ve Manası </strong>Bilin ki -Allah sizi muvaffak kılsın- bize göre mucize, sadece Allah’ın kudreti dâ­hilinde olan; melek, cin ve insan gibi yaratılmışların gücünün yetmediği fiillerden olmadıkça mucize olmaz, ileride açıklayacağımız üzere bu özelliğin diğer şart ve özelliklerle beraber mucizede bulunması zorunludur. Bu durumda peygamberin mucizesini, yaratılmışların gücü altında yer almayan veya güç yetirmeleri müm­kün olmayan manasında anlamak gerekir. Sözlükte yaratılmışların bir şeyden âciz kalmaları “mucize” kelimesi ile ifade edilse bile bir fiilin mucize olması demek Ehl-i hak olan çoğu âlimin ve muhaliflerden diğerlerinin zannettikleri gibi yara­tılmışların onu yapmaktan âciz olması anlamında değildir. Bu kelime ile -esa­sında dilin konusu olmakla birlikte- insanların onu yapmaktan âciz olmaları ve engellenmeleri değil, onlardan meydana gelişi ve güçleri altında yer almasının im­kânsızlığı nedeniyle onların gücü altına girmeyen türden bir fiil oluşu kastedilir.</p>
<p>Zira ileride de zikredeceğimiz üzere mucizenin bir şartı ve özelliği de onun yaratılmışların değil, sadece Allah’ın kudreti altında yer almasıdır. Bu özellik nedeniyle yaratılmışların hakikî bir şekilde mucizeye güç yetirmekten âciz ol­makla nitelenmeleri imkânsız olur. Eğer yaratılmışların [mucize dediğimiz bir fiili] yapmaktan âciz olmaları doğru olsaydı, âcizliğe bedel olarak ona güç yetir­meleri de mümkün olurdu. Çünkü yaratılmışların ancak güç yetirmeleri müm­kün olan bir fiili yapmaktan âciz olmaları söz konusu olabilir. İnsanların yap­maları imkânsız olan bir fiilden âciz olduklarını söylemek doğru olsaydı, bu tak­dirde onların Allah’ın zâtından, O’nun zâtına mahsus olan hayat, <u>ilim</u>, kudret, <span style="text-decoration: line-through;">k</span>e<span style="text-decoration: line-through;">l</span>â<span style="text-decoration: line-through;">m</span> ve irade gibi sıfatlarından âciz olduklarım söylemek de mümkün olurdu. Aynı zamanda onların eşyayı yoktan var etmekten, organları, kudretleri, işitme ve görme gibi Allah’tan başka herhangi bir varlığın yaratamayacağı şeyleri ya­ratmaktan âciz olduklarım söylemek ve varlık âlemine çı<u>kmamı</u>ş olan <strong><em>madûm </em></strong>[yani yok olan] bir şeyi yaratmaktan âcizlikle nitelemek de doğru olurdu. Bu saydıklarımızın tümüne yaratılmışların güç yetirmelerinin imkânsız olduğunu bildiğimizde onların gücü altında yer almadığı için bunlardan âciz olmakla nite­lenmelerinin muhâl olduğu da [bu şekilde] ortaya çıkmış olur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>[Aynı mezhebe mensup olduğumuz] bazı dostlarımız, Kaderiyye’nin [yani Mu&#8217;tezile’nin] çoğunluğu ve diğerleri, mucizenin iki türü olduğunu iddia ederler. Onlardan ilki, sadece Allah’ın kudretinde bulunan ve insanların gücü altında yer almayan türden olup bir benzerini insanların yapamadığı fiillerdir. Cisimleri yoktan var etmek; organları, işitmeyi, görmeyi yaratmak; körlüğü, yatalaklığı vb. hastalıkları gidermek gibi. Diğeri ise insanların gücü altına giren türden olan, fakat Allah’ın insanların yapamayacağı şekilde yarattığı fiillerdir. Dağlan parça parça edip göklere doğru çıkarmak, denizlerin suyunu kurutmak,hurma kütüğünün inlemesi, Kur’ân’ın sahip olduğu belâgat üzere tanzim edil­mesi gibi. Azı ile çoğu aynı türden olmakla birlikte insanlar bu tür şeyle<u>rin</u> çoğu­nu yapamasalar da az miktarını yapabilirler.</p>
<p>[Bu ikinci tür mucizeyi kabul edenler] şöyle derler: Biz de Dicle vb. nehirle­ri atlayarak geçemesek, göğe sıçrayarak çıkamasak bile dereleri, ırmakları at­layabilir, yukarıya doğru bir veya iki metre sıçrayabiliriz. İmrü’l-Kays, Ziyâd, Haccâc vb. hatip ve ediplerle boy ölçüşemesek bile bir-iki güzel söz ve mısra üretebiliriz. Bir-iki güzel söz ve mısra söylememiz edebî bir eser ortaya koyma­mın gerektirmez. Nitekim kekeme veya dilsiz birinin Sehbân-ı Vâil ve ondan sonraki diğer edebiyatçılar gibi <em>mesânî</em> söylemesi imkânsız olsa bile bir iki söz söyleyebilmesi mümkündür.</p>
<p>Onlar şunu da söyler: Bu durum, peygamberini tasdik etmek üzere Allah’ın yarattığı bu fiillerin çoğunu insanların yapmaları imkânsız olsa bile peygamber­lerin bazı mucizelerinin az bir <u>kı</u>s<u>mının</u> benzerini diğer insanların da yapabile­ceğine delâlet eder. Bu nedenle peygamber, muhaliflerine ve kendisini yalan­layanlara elini hareket ettirme veya yerinden kalkma ile meydan okuduğunda onların kendilerine meydan okunan bu <u>fiili</u> yapmalarının imkânsız olması, pey­gamberin elini hareket ettirerek ayağa kalkmasıyla birlikte onların bu fiillerin bir benzerinden âciz k<u>alm</u>aları peygamberin peygamberlik iddiasında doğrulu­ğuna delâlet eder. Onlar, mucizelerden bazılarının insanların gücü altında yer aldığına bunun delil olduğunu iddia ettiler.</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Şunu iyi b<u>ilin</u> ki -Allah sizi muvaffak kılsın- bu kişilerin ileri sürdük­leri görüş <u>akla</u> aykırı değildir. Bize göre mucize [yani âciz bırakma olayı] ancak göğe <u>çıkmak</u>, Dicle’yi atlayıp geçmek, dağlan taşımak gibi fiilleri yapma kudre­tini [Allah’ın peygamberde] yaratmasıyla <em>âdetin</em> bozulması şeklinde olur. Bu güç peygambere verildiğinde ve yaptığının bir benzerini yapmaları konusunda o, [in­sanlara] “Ben göğe çıkıyor, dağlan taşıyorum. [Siz de benim yaptığımın bir ben­zerini yapabilir misiniz?]” diyerek meydan okuduğunda -ki bu fiilin bir benzerini yapmak ancak o gücün [peygamber olan kişide] yaratılmasıyla ve <em>âdetin</em> devam etmemesiyle mümkündür- peygamberin mucizesi, benzerini diğer insanların ya­pamadığı bir fiili yapmak değil, yaptığı olağanüstü fiile muktedir kılınmasıdır.</p>
<p>Yine peygamber, “Benim hak peygamber olduğuma delilim yerimden kal­kıp elimi hareket ettirdiğimde sizin benim yaptığım [hareketin] bir benzerini yapamamanızdır” dediğinde onlar, peygamberin yaptığı fiilin benzerini yapa­madıklarında peygamberin mucizesi, Allah’ın güç yetirmelerini murat ettiği ve onların diğer zamanlarda normal olarak yaptıkları kalkmak ve ellerini hareket ettirmekten men olunmaları, bu fiillere ilişkin güçlerinin ellerinden alınması­dır. Peygamberin meydan okumasıyla birlikte bu güç kendilerinden alınıp bu fiilleri yapamadıklarında peygamberin iddiada bulunduğu fiili gerçekleştirme­siyle <em>âdet</em> bozularak mucize meydana gelir. Bu konuda akla en uygun yaklaşım budur. Burada [insanlardan] normal gücün alınması ve peygamberin göğe doğru çıkmaya muktedir kılınmak suretiyle desteklenmesi -ki bir insanın böyle bir fiili yapmaya muktedir kılınması da olağanüstüdür- bir mucize olarak kabul edilir­ken şu sonuca varılır: Mucize, insanların doğrudan gücü altında bulunan türden bir şey değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde yer alan bir durumdur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer &#8220;Niçin kendi cevabınızın karşı görüş sahiplerinin cevabından &#8220;daha doğru” olduğu şeklinde bir ifade kullandınız?” denirse şöyle söyleriz: Çün­kü insanların benzerine güç yetirdikleri fiillerin mucize olarak kabul edilmesi nedeniyle yazmak için kaleme, marangozluk için baltaya, terzilik için iğneye ihtiyaç duyulması gibi insanların fiillerini kendilerinde bulunan güce ek bir se­bep ve âlete ihtiyaç duyarak tamamlayabileceği iddiasında olan kişinin görüşü dikkate alındığında özellikle gerçekleşen fiilin herhangi bir hile ve sebeple ya­pılmış olabileceği tarzında bir şüphe ortaya çıkabilir. Nitekim [onlara göre] söz söyleme, önermeleri düzenleme ve diğer fiilleri [yapma bilgisine sahip olma] gibi bilgiler insanlarda mevcut olmadığında insanların bu [türden] fiilleri yapabil­meleri imkânsızdır.</p>
<p>Onların sözlerinden bu anlaşıldığına göre mucizenin insanların yapabildiği fiiller cinsinden bir şey olması mümkün değildir. Çünkü bu, mükellefi Allah’ın peygamberlerinin doğruluklarım tasdik etmek amacıyla yarattığı ve onların elinde zuhûr eden mucizelerde şüpheye sevk eder. Böyle bir <u>fiili</u> gören kimse onun peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bir fiili mi yoksa h<u>alkı</u> şüphe­ye düşürmek ve dikkati çekmek amacında olan birinin aldatmacası mı olduğu konusunda emin olamaz. [Hatta] benzerini insanların yapabildiği böyle bir fiili sadece tek kişinin [yani peygamberin] yapıp diğerlerinin yapamadığını gören kişi, o fiilin benzerinin yapılamayışını o gücün kendisinde bulu<u>nmaması</u> olarak değil, bu fiilin meydana gelişini sağlayan sebepleri ve hileleri bilmemek olarak düşünür. Bu ise gösterilen olağanüstü fiilin gerçekten peygamber olan bir kişi­nin mucizesi mi yoksa halktan birinin bildiği hile, incelik veya âlet üstünlüğü gibi bir sebeple yaptığı bir eylem mi olduğu konusunda şüpheyi doğurur. İşte bu sebeple kesin bir tarif getirmek ve şüpheye mahal bırakmamak için &#8220;Mucize­nin yaratılmışların değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde bulunduğu ve eşyayı yoktan var etmek, ölüleri diriltmek, asâyı yılana çevirmek, anadan doğma kör veya alacalıyı iyileştirmek, kötürüm bir kimseyi ayağa kaldırmak gibi, insanla­rın, en basit türünü bile yapamadıkları fiillerden olması gerektiği” söylenerek şüpheyi gideren emin bir yol takip edilmiştir.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer &#8220;Öyleyse verdiğiniz bu cevaba göre siz, dağlan taşıma, doğudan batıya atlama ve göğe doğru yükselme fiillerinin bir benzerini yapmaları için peygamber, insanlara meydan okuduğunda insanların bu fiillerin bir benzeri­ni yapmaktan âciz kalışlarım mucize olarak kabul etmiyorsunuz” denildiğin­de buna cevabımız “Evet, etmiyoruz.” şeklindedir. Çünkü “taşımak, atlamak ve benzeri fiiller” yaratılmışların yapabildiği türdendir. Daha önce de ifade ettiği­miz üzere böyle bir meydan okuma anında mucize, göğe yükselme, bir anda do­ğudan batıya geçme ve yüce dağlan taşıma fiillerine Allah’ın sadece peygamberi muktedir kılması suretiyle olağanüstü bir şekilde ve <em>âdeti</em> bozarak gerçekleşir. Peygamber, muarızlarına yerlerinden kalkmaları ve uzuvlarını hareket ettirme­leri konusunda meydan okuduğu zaman onlardan bu fiilleri yapabilme güçleri alındığında mucize, meydan okunan kimselerin güçlerinin alınması ve normalde yaptıkları bu fiillerden alıkonulmaları suretiyle Allah’ın <em>âdeti</em> bozması şeklinde olur. Çünkü insanın bu tür fiilleri işleme gücünün elinden alınması ve ona engel olunması yaratılmışların yapabileceği bir şey değil, sadece Allah’ın yarattığı bir durumdur. Meseleyi bu şekilde ele alınca yukarıda sorulan soruyla ilgili ortaya atılan şüpheye yer kalmamış olur.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Buraya kadar ifade ettiğimiz hususlara binaen iki tür mucize oldu­ğunu söyleyebilmek mümkündür:<strong> (i)</strong> Onlardan ilki, eşyayı yoktan var etmek, ölüyü diriltmek, körü ve alacalıyı iyileştirmek, cansız bir varlığı canlıya çevir­mek gibi sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olarak gerçekleşenlerdir. Çoğu in­sana göre bu tür mucize, en ileri ve ulaşılmaz olandır, <strong>(ii)</strong> Diğeri ise insanların gücü altında yer alan söz söyleme alanında edebî bir üslup kullanmak, denizi atlayarak geçmek ve büyük dağlan taşımak gibi bir benzerini diğer insanların da yapabileceği türden fiillerdir. Bu türde yer alan fiiller iki şekilde meydana gelebilir: Ya az [yani küçük miktarda] ve <em>mutâd</em> [yani sürekli ve tekrar tekrar meydana gelen, olağan] olarak ya da çok [yani büyük miktarda] olup <em>mu tâd </em>olmayan ve az olandan farklı bir biçimde gerçekleşenler. ikinci tür fiiller, [pey­gamberin elinde] zuhûr ettiği takdirde onun doğruluğuna delil olur, ikinci şıkta söz konusu ettiğimiz fiil türlerinin bir benzeri peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğuna ancak çok büyük miktarda ve başkasının elinde meydana gelmeksizin, [sadece peygamberin elinde] özel bir şekilde ortaya çıktığında delil olur. Bu tür durumun bir benzeri, delilin ortaya konulması hakkında da geçer- lidir. Nitekim az miktarda bazı anl<u>am</u>lı fiiller ortaya koyma, varlıklar üzerinde küçük bir tasarrufta bulunma, bir iki harf yazma ve birkaç kelime konuşma gibi fiillerin, bunları yapan kişilerin amaç ve bilgisine delil olmadığını sen de fark edersin. [Oysa] bunlardan belli bir doğrultuda ve kesin [hükme vardıracak biçimde] büyük miktarda gerçekleşen fiiller, küçük miktarda meydana gelenden farklı olarak [elinde zuhûr eden kişinin] ilim ve amacına delil teşkil eder</p>
<p>Bu sebeple <strong><em>âdeti</em></strong> bozan ve mucize olarak gerçekleşen Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine benzer bir nazımda söz söyleyebilmenin delil olduğunu [kabul ediyor, fakat] bir iki kelime, bir veya birkaç âyet uzunluğunda edebî söz söylemenin mu­cize elmasım kabul etmiyoruz. Nitekim denizi atlayarak geçmek, doğudan batı­ya bir anda sıçrayarak atlamak ve <em>göğe</em> doğru çıkmak gibi fiiller, elinde meydana gelen kişinin doğruluğuna delil olurken insanın bir iki karış veya bir iki arşın sıçraması bu duruma delil teşkil etmez. Benzer şekilde ağır bir dağı taşımak taşıyanın doğruluğuna delil olurken bir iki kiloyu veya bir iki ölçeği taşımak [kişi­nin doğruluğuna] delil olmaz. Bu fiillerden büyük miktarda olanı küçük olandan farklı bir şekilde âdeti bozarak gerçekleştiği için bu mecrada gerçekleşen belli bir fiilin büyük miktarda meydana gelişinin delil oluşunu ayırt etmede failin bilgi sahibi oluşu kolaylık sağlar.</p>
<p>Bu nedenle mucizeyi tarif ederken onun cinsinden bir fiili insanların yapa­bildikleri veya yapamadıkları noktasından hareket edilmemesi gerekir. Bu hu­susta fiilin oluş tarzı ve özel bir şekilde gerçekleşme biçimi -ki bu iki durumu birbirinden ayırmak için derin bir bakış açısı ve sağlam bir düşünceye ihtiyaç vardır- dikkate <u>alınm</u>alıdır. Fakat bir cismin yoktan var edilmesi ile ölünün di­riltilmesi bu şekilde değildir. Çünkü [Allah’ın kudreti dâhilinde yer alan] türde [gerçekleşen bu mucizeleri] yapma arzu ve hevesi [kişide] oluşmaz. Durum bu şekilde olduğunda bir kişinin bir iki harf, bir iki kelime veya birkaç âyet uzun­luğunda benzerini yapmaya güç yetireceğini iddia ederek nazmındaki belagat, veznindeki güzellik ve Arap şiirlerinin hiçbirinde bulunmayan insicamına rağ­men Kur’ân’ın mucize oluşunu tenkit etmesi mümkün değildir. Çünkü burada büyük miktarda gerçekleşenin durumu, küçük miktarda olandan farklıdır.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Daha önce mucizenin tanım ve özelliklerinden bahsederken en doğru olanın onun insanların gücü dâhilinde yer almayan türde sadece Allah’ın kud­retine konu olması gerektiğini söylemiştik. Buna göre diğer söz ve ifade biçim­lerinden farklı bir söz ve ifade söylemek, göğe doğru hareket etmek, bir anda doğudan batıya sıçrayarak geçmek, havada herhangi bir dayanak ve desteği ol­madan durmak gibi aslında bir yere kadar insanların gücü d<u>âhilin</u>de olan fiilleri yapmak asla mucize değildir. Esasında mucize, insanların gücü dâhilinde olan bir fiili büyük miktarda yapmaya [peygamberin] muktedir kılınması ve onun bu gücü kazanmasıyla birlikte âdetin bozulması şeklinde meydana gelir. Bu neden­le mucize, benzeri daha önce yapılmamış olan [olağanüstü] bir şeye peygamberin muktedir kılınmasıyla gerçekleşir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Özellikleri ve Şartları</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin <strong>(i)</strong> birinci özellik ve şartı, in­sanların değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan fiillerden olması ya da daha önce zikrettiğimiz gibi diğer insanların benzerini yapamamaları şartıyla bir benzerine güç yetirebilecekleri fiil cinsinden âdeti bozarak gerçekleşen tür­den olmasıdır, <strong>(ii)</strong> İkincisi, peygamberin elinde zuhûr eden mucizenin âdeti bo­zan olağanüstü bir şey olmasıdır. Olağanüstü olmadığı takdirde mucize olmaz, <strong>(iii) </strong>Üçüncüsü, meydan okuduğu anda âdetin bozulmasıyla birlikte peygamberin elinde zuhûr eden şekliyle mucizeyi peygamberden başkasının yapamamasıdır, <strong>(iv)</strong> Dördüncüsü, peygamberliğinin delili olduğunu öne sürerek bir benzerini meydana getirmeleri için insanlara meydan okuduğu ve kendisini yalanlayıp karşı çıkanların böyle bir şeyi yapmaktan âciz olacaklarını iddia ettiği esnada peygamberin elinde mucizenin vuku bulmasıdır. Mucizenin şart ve özellikleri bunlardır.</p>
<p>İnsanlara meydan okuma ve peygamberliğine delil getirme gibi yöntem ve şartlan taşıyarak sadece peygambere has bir fiil olarak ortaya çıkan mucizenin, peygamber olmayan ve peygamberlik iddiasında bulunmayan kimselerden mey­dana gelemeyeceği maddesine gelince, bunun delilini şu şekilde ortaya koyabi­liriz: Peygamber, peygamberlik iddiasında bulunduğunda kendine has olarak zuhûr eden mucize benzeri bir olay, sihirbaz, yalancı, peygamber olmayan ve bu konuda iddiası bulunmayan bi<u>rini</u>n elinde gerçekleştiğinde bu iki olay birbirine karışır. Peygamberin elinde peygamberliğine delil olarak gerçekleşen mucize, peygamber olmayan kiş<u>inin</u> elinde de zuhûr ettiği için peygamberin peygamber­liğine delil o<u>lamaz.</u> Oysa mucizenin peygambere mahsus bir fiil olması zorunlu­dur. Bu nedenle bazı <u>insanl</u>arın da yapabildikleri birtakım sihir ve olağanüstü fiiller mucize o<u>lmaz.</u> Ç<u>ünk</u>ü olağanüstü bir fiilin mucize olması için onun ancak peygambere has bir fiil olması gerekir.</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerim <strong>yapmaları </strong>için [muhataplarına] meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüs­<strong>tü </strong>olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sade­<strong>ce </strong>olağanüstü old<u>uğ</u>u için mucize olmaz. Allah’ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü fiiller, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mu­cize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah’ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her ^olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde [peygamberlik] iddiası ve meydan okuması esnasında [peygamberin elinde] ortaya çıkan olağanüstü fiilin mucize olduğunu gösterir.                                                              <sup>                                                                                                                                                                                       </sup></p>
<p>Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğu­nu kabul ediyoruz. Eğer bir fiil, sadece olağanüstü olduğu için mucize olsaydı, o türden bir fiil mucize olarak meydana gelmediğinde onun varlığından söz edile­mezdi. Nitekim madde ve siyahlık sadece kendi türünden olanlar için siyahlık ve cevher olarak var olsaydı, bunların türünden olup da madde ve siyahlığın olmadığı bir şeyin bulunması imkânsız olurdu. Buraya kadar anlattıklarımız, mucizenin bizzat kendisi ve türü nedeniyle mucize olmadığım, dolayısıyla her­hangi bir asırda bir kişinin ortaya koyduğu olağanüstü bir fiilin mucize olması­nın gerekmediğini ispat etmek için yeterlidir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Hile, El Çabukluğu ve Göz Boyamadan Farkı</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Şayet birisi, “Sizin birtakım sihirbaz, göz boyayıcı veya büyücülerin bazı gizli bilgilerle olağanüstü bazı şeyler yapabilecekleri ve halkın bunları peygam­berlerin mucizeleri gibi algılayabileceklerini kabul ettiğinize dair görüşünüzle birlikte peygamberin elinde meydana gelen mucizelerden yola çıkarak onun doğ­ru söylediğini kesin olarak bilmek ne derece mümkündür? Ayrıca içlerinde kimi zaman ilâhlık kimi zaman peygamberlik iddiasında bulunan ve bu tür gösteri­lerle müritlerini kendilerine iyice bağlamak isteyen îbn Hilâl, Hallâc ve bu ikisi­ne benzeyenlerin de bulunduğu kimselerin ortaya koyduğu hile ve göz boyama­larım mucizelerden ayırabileceğimiz bir ölçüt var mıdır?” diye sorduğunda ona şöyle cevap verilir: Mucizeyi, daha önce de ifade ettiğimiz üzere yukarıda sayılan bu türlerden ayırma yollarının ilki şudur: Peygamberin elinde zuhûr eden muci­zenin peygamber olmayanlar tarafından ortaya konulması ne kadar ileri tekniğe sahip olursa olsun herhangi bir durum veya hile ile mümkün değildir. Peygam­ber mucizeleri hakkında tercih ettiğimiz görüş -daha önce belirttiğimiz gibi- mu­cize türünden bir şeyin sadece Allah’ın kudreti altında yer alması şeklinde olup ölüyü diriltmek, cisimleri, işitmeyi ve görmeyi yaratmak, anadan doğma körü, alacalıyı ve kötürüm olanı iyileştirmek gibi fiillerdir. Yine bu mecrada peygam­berin muktedir kılınmasıyla insanın yapamadığı büyüklükte ve olağanüstü bir şekilde âdeti bozarak gerçekleşen fiiller de böyledir. Bunu burada tekrara lüzum bırakmayacak şekilde daha önce açıklamıştık.</p>
<p>Mucizeyi bu şekilde tanımladığımızda bu mecrada gerçekleşen fiillere insan­ların güç yetiremeyecekleri açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Buna göre bir cismi yoktan var etmek, toprak haline geldikten sonra ölmüş bir kimseyi diriltmek, cansız bir maddeyi canlı bir hayvan haline getirmek, anadan doğma körlüğü ve<strong> </strong>alaca hastalığını iyileştirmek gibi fiillerin ve yaratılmışlardan birinin kendi gü­cüyle gökte uçması, bir anda doğudan batıya sıçraması, âletsiz olarak göğe doğru çıkmasının hile ile yapılması mümkün değildir. Mucize bu şekilde ortaya konul­duğunda peygamber olmayan kimselerin hile, göz yanılması ve el çabukluğu ile sergilediği fiillerin ne mucize olması ne de mucize ile karışması söz konusudur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Buna delil olan durumun açıklaması şu şekildedir: İnsanlar, kendileri için imkânsız olanı değil, sadece mümkün olan fiilleri işleyebilirler. [Sadece] bu alanda hile ve göz boyaması yapabilirler. Bu nedenle herhangi bir hile ile büyük bir cismi kaldırmaları, iki zıddı bir araya getirmeleri, kendileri için göz, kulak ve benzeri şeyleri yaratmaları mümkün değildir. Hile ile yapılabilen fiiller insanlar için imkânsız olanlar çerçevesinde değil, m<u>ümkün</u> olanlar içinde söz ko­nusu olabilmektedir. Buna göre mucize, -daha önce ifade ettiğimiz üzere- Allah’ın kudreti dâhilindeki alanda cereyan eden ve ins<u>anl</u>arın güç yetiremediği fiillerden olup mucize benzeri bir fiili peygamber olmayan insanın herhangi bir hile ile yapması mümkün değildir. Çünkü bunun aksi bir durum mucizenin sadece Al­lah’ın kudretinde bulunma ve <u>in</u>s<u>anl</u>arın güç sınırlan içinde olmama özelliğine ters düşer ve onun peygamberin peygamberliğine delil olmasını ortadan kaldırır. Hâlbuki delillerin ters çevrilmeleri veya delil olmaktan çıkarılmaları mümkün değildir. Bu nedenle mucize türünde bir şeyin peygamber olmayan kimseler tara­findan hile veya el çabukluğu ile ortaya konulması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Mucizelerin İnsanların Yapamayacakları Türden Oluşu Hakkında</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer “Bahsettiğiniz mucizelerin insanların yapamayacağı türden fiiller olduğuna ve daha sonraki zamanlarda da onlara güç yetirilemeyeceğine deli­liniz nedir?” denilirse cevabımız şu şekildedir: Aslında biz kelâm kitaplarında bu konu hakkında görüş belirtmiş, cisimler, renkler, hayat ve bu mecrada ger- çekleşenlerin insanların yapamayacağı türden olduğuna dair deliller ortaya koymuştuk. Bu hususta en kesin delillerden biri, insanların güç yetirmeleri söz konusu olan fiillerin ona güç yetirdikleri anda mutlaka meydana gelmesidir. Çünkü bu konuda kudretin [yani güç yetirmenin] fiil ile birlikte olduğu ispat edilmiştir. Bizim anlayışımıza göre kudretin fiille birlikte bulunmasıyla [fiil meydana geleceği için] başka bir âlete ihtiyaç olmadığı gibi kudretin yokluğuyla birlikte insandan fiilin meydana gelişinin imkânsızlığı nedeniyle hiçbir hileye de gerek kalmaz. Şayet biz mucize ve benzerine güç yetirebilseydik, kudretin fiil ile birlikte olduğu [ve birbirinden ayrılamayacağı] ispat edildiği için hiç şüphesiz .onları yapmamız gerekirdi. Bugüne kadar bu nevi fiilleri yapamamış olmamız o türden herhangi bir şeye kâdir olmadığımıza delil teşkil eder.</p>
<p><strong>Mezhebimizden Bazılarının Hileyle Yapılan</strong></p>
<p><strong>Olağanüstü Fiiller Hakkındaki Görüşü</strong></p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Daha önce zikrettiğimiz üzere mezhebimize mensup âlimlerin bir kısmı ve [başka] bazı mezheplerden şu görüşü [savunanlar] oldu: “Peygamber muci­zelerinden bazıları insanların yapabileceği türdendir. İnsanlar, [peygamberin mucize olarak gösterdiği] bir anda doğudan batıya geçmek, göğe doğru çıkmak, dağlan yerinden oynatmak gibi olağanüstü fiilleri [peygamberin yaptığı şekilde] yapamasalar bile [bu fiillerin] azım yapabilirler.” Bu görüşü benimseyenler, bir benzerini yapmaları için meydan okuduğu esnada [doğruluğunun] delili olarak peygamberin göstermiş olduğu mucizenin insanların bildiklerinin üstüne çıka­cak derecede olağanüstü ve âdetlerini bozacak şekilde büyük bir güçle meydana gelmesinin zorunlu olması gerektiğini iddia ettiler. [Gerçekleşen mucize] âdeti bozmadığında ve onun benzerini güçlerinin fazlalığı nedeniyle bazı insanların yapıp gücü olmayanlar yapamadıklarında [meydana gelen fiil] mucize olmadığı gibi peygamberlik iddiasında bulunanın delili de olamaz. Onlar, bu nedenle göğe doğru çıkmanın, kısa sürede vasıtasız olarak doğudan batıya uzun mesafeler almanın ve dağlan taşımanın peygamber elinde gerçekleştiğinde delil olacağı­nı söylemişlerdir. Dere veya çaydan atlayarak geçmek, göğe doğru bir iki arşın yükselmek ve bir iki kiloluk bir ağırlığı taşımak gibi fiiller ise mucize olmaz. Hal böyle olunca bu tür fiillerin azı ile çoğu birbirinden ayrılır ve onlardan az olanı değil, büyük miktarda olanı âdeti nakz ederek apaçık bir şekilde mucize olarak gerçekleşir.</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüs­tülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muk­tedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp e<u>limi</u> hare­ket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamaya­caksınız” dediği zaman mucize, [peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili] yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden ola­bilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veya o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildik­leri görüşü doğru değildir.</p>
<p><strong>Sihrin Varlığı Hakkında</strong></p>
<p>Fasıl: Bize göre sihir gerçek bir olaydır. Sihir türlerinden biri, belli âletler kul­lanarak göz boyama ile [bir nesnenin] yılan ve benzeri hayvanlar gibi algılanma­sını sağlayarak canlıymış gibi gösterme şeklinde meydana gelir. Buna Allah&#8217;ın Kur’ân’da haber verdiği Firavun’un sihirbazlarının yaptığı sihir örnek verile­bilir: “Yaptıkları sihir nedeniyle onlara hızla hareket eden yılanlar suretinde göründü” (Tâhâ 20:66), “Musa ‘Siz atın’ dedi. Onlar (iplerini) atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler” (A‘râf 7:116). Tüm bunlar sadece insanların yılana benzeyen hareketli canlılar şek­linde gördüğü bir hayal ve göz aldatmacasından ibarettir. Bazı sihirler de sihir­bazların gözle görülmeyecek kadar ince âletleriyle ve sihirbazlarca bilinen civa vb. araçlar ile yapılmaktadır. Hokkabazların yaptıklarına gelince, bunlar el ça­bukluğu esasına dayalı hareketlerdir. Çünkü onlar, [bu hareketlerle] bir yılanı kesip kamından başka bir yılan çıkarırlar. Onu da keserler, sonra el çabukluğu ve bir oyunla aynı yılanı tekrar eski haline getirirler. Hokkabazlar burada el çabukluğu ile esasen diri olan bir yılanı salıvermektedir. Fakat seyircileri etki­leyerek ona ölü yılan imajı vermektedirler. Bu tür sihirlerde başvurulan hileler bilinmektedir. Firavunun sihirbazlarının yaptığı türden olan fiiller sihir, son örnekte zikredilenler ise hokkabazlık örnekleridir. Sihrin bir türü de Kur ân ve mütevâtir sünnette kendisinden bahsedilen -İmam Mâlik ve arkadaşlarına göre- onu yapanın tevbesinin kabul edilmeyip öldürüldüğü sihirdir.</p>
<p>Bir <u>kişinin</u> “Sihir bâtıldır ve aslı yoktur” demesi nasıl mümkün olabilir? Çün­kü Allah Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın hükümdarlığı hakkın­da onlar, şey<u>tanlar</u>ın uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Hârût ile Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Oysa o iki melek herkese: ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız.’ demeden hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten kan ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler” (Bakara 2:102). Yüce Al­lah’tan gelen bu âyette, sihrin gerçek olduğuna ve büyülenmiş kimsenin zarar görse bile ancak Allah’ın izniyle zarar gördüğüne işaret eden açık bir ifade bu­lunmaktadır. Âyette geçen “Allah’ın izni” ibaresinden emir ve müsaade manası çıkarılmamalıdır. Çünkü sihir yapmanın haramlığı konusunda Müslümanların icmâı vardır. “Allah’ın izni’yle ibaresiyle [esasında] Allah’ın sadece hükmü tak­dir etmesi ve büyücünün öğrendiği formülleri uygularken [büyülenen kişide! onun etkisini yaratmayı irade etmesi kastedilir.</p>
<p><strong>Sihrin Etkisi Allah’ın Fiilidir</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong><em>et-Temhîd, Şerhu’l-Lüma‘</em> ve bu ikisi dışındaki kitaplarımızda yaratılmış herhangi bir varlığın kendi kudret mahallinin dışında bir fiil işlemesinin mu­hal olduğunu delilleriyle birlikte açıklamış, bu konuda itiraza yer bırakmayacak şekilde delilleri ortaya koymuştuk. Ayrıca <em>tevellüdün,</em> [yani sebebin sonucunu doğurmasının] söz konusu olduğunu savunan muarızların ileri sürdükleri delil­leri zikrederek bu konuda şek ve şüpheyi giderecek delilleri serd ettik. Burada [onları tekrara lüzum olmadığına göre] şunu ifade etmek isteriz: Sihir yapan kimsenin söylediği birtakım sözler ile el ve beden hareketleriyle ortaya koydu­ğu şeyler, kendi kudret mahalli ve şahsında meydana gelen fiillerden ibarettir. Sihir yapan kişi bildiği şeyleri söylediğinde Yüce Allah sağlıklı bir insanda has­talık, seven kişide nefret, nefret eden kişide muhabbet sonuçlarım yaratır, ince bir dal veya ip üzerinde havada yürüme, direksiz fakat bir çeşit âletle havada gösteriler yapma vb. olayları onun için meydana getirir. Sihir yapan kişi, sözleri söylediği veya bir ipe düğüm attığı ya da herhangi bir âlet kullandığı anda sihir yapılan kimsede ölüm sonucunu yaratan Allah’tır.</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri m<u>ümk</u>ün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanla­rında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yap­tığı <u>kişinin</u> şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yan­lıştır. Hatta s<u>ihir</u> yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, <u>hastalanma</u>, ölme gibi fiillerin tamamı Allah’ın fiili olup O’nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p><strong>Mucize He Sihir Arasındaki Fark</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Şayet birisi, &#8220;Eğer sihirle sağlıklı bir insanın hastalanması ve ölmesi, sevdiğinden nefret etmesi ve nefret ettiğini sevmesi, cinsel ilişkiden soğuması ve eski arzusuna tekrar kavuşması, büyücülerin yaptıkları bağlama sebebiyle sıkıntı hissetmesi ve cinsel ilişkide bulunamaması, duvara tırmanarak çıkma, ip veya başka bir âlet üzerinde yürüme gibi fiilleri yapmak mümkün olduğu zaman mucize ile sihir, peygamber ile sihirbaz birbirinden nasıl ayrılabilir? [Allah ta­rafindan] gönderilmiş bir peygamber ‘Ben şu düz duvara yürüyerek çıkacağım, şu ineğin karnına gireceğim ve geri çıkacağım, kan ile koca arasını açacak, diri olan şu adamı öldürecek, şu sağlıklı kişiyi hastalandıracak ve öldürecek fiiller yapacağım’ diyerek [meydan okuyup peygamberlik iddiasında bulunduğunda]<strong> </strong>onun bu söylediklerini gerçekleştirmesi, [peygamberlik iddiasında] doğru oldu­ğuna ve elinde zuhûr eden durumun mucize olduğuna delil olmayacak mıdır? Aynı fiilleri bir sihirbaz da yapabildiğine göre sihirle mucize birbirinden nasıl ayırt edilecektir?” derse, ona şöyle denir:</p>
<p>Bu sorunun cevabı kolaydır. Bu kitabın başında olağanüstü bir fiilin mucize olarak [kabul edilme] şartlarından birinin peygamberin elinde gerçekleşenin bir benzerini getirmeleri konusunda muhaliflerine meydan okuması ve benzerini yapmalarının imkânsız olduğunu söyleyerek onları kınaması esnasında Allah’ın insanların âdetini bozacak şekilde yarattığı fiil olması gerektiğini açıklamıştık. .-Allah’ın âdet üzere kudretiyle yarattığı [olağanüstü] fiillerin ortaya çıkışım pey­gamber peygamberliğine delil kılmadığında ve o fiillerle [muhaliflerine] meydan okumadığında [bu olağanüstü fiiller] mucize değildir. Daha önce bu konuyu açık­lamıştık. Durum bu şekilde olduğunda s<u>ihir</u> -sihirbazın ortaya koyduğu fiil, mey­dan okuması esnasında Allah’ın peygamberin elinde yarattığı mucize türünden olsa bile- peygamber mucizesine benzer olmaktan çıkar.</p>
<p>Ancak herhangi bir sihirbaz gösterdiği sihirle peygamberlik iddiasında bu­lunacak olsa <u>Allah</u> bu kişiye şu <u>iki</u> şekilde engel olur: (i) Sihirbazın ortaya ko­yacağı sihirle peygamberlik iddia edeceğini bilen Allah, o kişiye sihri yapmayı ya tamamen unutturur ya da o kişi sihir yaptığı zaman, sihir yapılan kimsede ölüm, hastalık veya nefreti yaratmaz. Sihirbazın göğe doğru çıkmasına ve ine­ğin karnına girmesine firsat vermez. Böylece sihirbazın sihri bozulur ve pey­gamberle sihirbaz arasındaki fark anlaşılmış olur. Ayrıca Allah, bir sihirbazın peygamberin ölümü veya zamanından sonra ona <em>mu araza</em> amacıyla gösterdiği mucizelerin bir kısmını göstermeye yelteneceğini bilir ve sihir yapmasına engel olur. Hâlbuki peygamber mucize gösterdiğinde Allah hiç şüphesiz doğruluğuna delil o<u>lmasını</u> kesin bir şekilde irade ettiği bu fiille ona destek olur. Bu da sihir ile mucize arasındaki farkı açık bir şekilde ortaya koyar.</p>
<p><strong>(ii)</strong> Sihrin çeşitleri, sihirbazlar ve Babil halkı tarafindan bilinmektedir. Bir sihirbaz peygamberin mucize olarak gösterdiği türden bir fiili işleyip bununla insanlara meydan okuduğu ve peygamberlik iddiasında bulunduğu zaman çok geçmeden diğer sihirbazlar da ortaya çıkarak onun yaptığı filin bir benzerini hatta daha üstününü yaparlar ve onun iddiasını çürütürler. Hâlbuki bir pey­gamber sihirbazın yaptığı fiilin bir benzerini yapıp halka hitaben “Bu benim delilimdir. Meydan okumama rağmen sizler bunun bir benzerini yapamayacak­sınız, herhangi bir sihirbaz veya kâhin de yapamayacaktır. Bugüne kadar sihir- baz ve kâhinleriniz böyle fiilleri bir ölçüde yapabiliyorlardı. Ben iddia ediyorum ki, bugün herhangi bir kimse ilim ve sihirde ne kadar ileri de olsa benim yaptığım bu fiili yapamayacaktır&#8217;- diye <span style="font-size: 13.3333px;"> meydan okuduğu zaman olay,onun dediği </span>gibi cereyan etse bu olay beşer ve özellikle sihirbaz ve kâhinler için olağanüstü ve mucize olur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Diğer bir yol ise sihirbazın sihir yaptığı esnada Allah’ın sağlık veya hastalık gibi tesirleri yaratmamasıdır. Böylece bir sihirbaz, yapacağı sihrin ken­disi için mucize olacağım iddia etmesi halinde Allah ya ona sihir yapmayı tama­mıyla unutturup yaptırmayarak ya da o kişi sihir yapsa da daha önce yarattığı sonuçlan yaratmayarak o kimseyi başarısız kılar. Bu şekilde sihirbazın elinde daha önce meydana gelen sihir ve sonuçlan ortaya çıkmaz. Bu durum peygam­berlerin mucizeleri ile sihirbazların sihirlerini peygamberlik iddia etmeleri ha­linde birbirinden ayırmaya yarayan açık bir husustur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[]</a> Bâkıllânî, <em>Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu&#8217;cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nârencât,</em> nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü’ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10,14-20, 23-25, 33-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, 79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazır­lanırken aynca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllânî, <em>Olağanüstü Olaylar ve Ara­larındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir),</em> çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınlan, 1998 8.47-121.</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:343-356</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/">Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:09:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü'l-Muin en-Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[mucize kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[mucize mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[olağanüstü hadise]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nesefî * çev. Fadıl Ayğan Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23408 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg" alt="" width="357" height="181" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>Nesefî</p>
<p>*</p>
<p>çev. Fadıl Ayğan</p>
<p><em>Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını ele almıştır. Ayrıca bu konunun devamı niteliğinde olan velîlerin kerâmeti meselesine de yer vermiştir. Peygamberlik iddiasında bulunan kimseler arasında gerçek peygamberi tespit etmenin esas yöntemi Nesefî’ye göre, Allah’ın söz konusu kimsede olağanüstü bir fiil yaratmasıdır. Bu bağlamdan hareketle öncelikle mucize kavramım semantik bir tahlile tâbi tutan Nesefî, devamında mucizenin mahiyeti, peygamberliğe delil teşkil etme yönleri ve çeşitlerini ele alır. Dahası, mucizenin insanların birtakım eğitimler­le ve yeteneklerle gerçekleştirdiği sihir, büyü ve illüzyon gibi fiillerden farkım da ortaya koymaya çalışır. Nesefî, mucize konusunu Sünnî kelâmcıların temel teorisi olan Adet teorisi çerçevesinde ve Allah’ın kudreti kapsamında değerlen­direrek açıklama yoluna gitmiştir. Yine o, zorunlu nedenselliğin ve tabiatların değişmezliği fikrinin reddinin, mucizenin imkânı için zorunlu olduğu kanaatindedir. Kerâmet konusunda ise iki hususu vurgulamaktadır: Kerâmetin mu­cizeden farkı ve mucizeyi temellendirebilmek için kerâmetin varlığını inkâra gerek olmadığı. Bu iki hususta Nesefî’nin muhatabı büyük oranda Mu&#8217;tezile ekolüdür. Nesefî bu çerçevede ayrıca mucizenin tek olağanüstü hadise olmadı­ğım» bunun yanı sıra kerâmet, maûnet ve ihanet olmak üzere farklı kimseler elinde ortaya çıkan çeşitli olağanüstülüklerin var olduğunu ve bunların da birbirinden farklarının bulunduğunu izah etmeye çalışır.</em></p>
<p><strong>Peygamberlik İddiasında Bulunan Kimsenin Peygamberliğini Kanıtlayan Mucize</strong></p>
<p>[Buraya kadar ele aldığımız konulardan] Allah’ın kullarına peygamber gönder­mesinin mümkün konumunda olduğu, bunda bir imkânsızlığın bulunmadığı, ayrıca mezhebimizin muhakkik kelâmcılarına göre açıkladığım üzere <u>hikm</u>et sahibi Allah Teâlâ’nın hikmetinin gereği olması anlamında zorunlu konumunda olduğu sübut bulmuştur. Yine bu son görüşe göre açıkladığımız üzere, her ne kadar peygamberliğin varlığının kendisi zorunlu olsa da bunun, peygamberin gelmesinin mümkün olduğu bir zamandaki insanların her biri <u>hakkında</u> ve iddia edilen [peygamberliğin] söz konusu kişi için belirli hale gelmesinin aynı şekilde mümkünler konumunda olduğu da sabit olmuştur. Zira zorunlu olduğu görüşün- de olanların delili, kesin bir şekilde varlığına delâlet etse de söz konusu belirli şahıs için [peygamberliğin] varlığını gösterecek bir delil bulunm<u>a</u>m<u>akt</u>adır Du­rum böyle olduğuna göre kendisi için [peygamberlik] iddiasında bulunan herkes için [peygamberlik hususunda] onu belirleyecek bir delil gere<u>klidir</u> Çünkü [pey­gamberlik hususunda] onun belirliliği mümkünler konumundadır. Bu da ancak sübutunu gerektirecek bir delille var olabilir.</p>
<p>Bu düşünceyle Hâricîlerden İbâziyye’nin, peygamberin sözünün herhangi bir delil olmasa da kabul edilmesinin vacip olduğuna ve onu reddedenlerin o anda kâfir olduklarına ilişkin görüşünün geçersizliği bilinir. Zira yokluğu mümkün olan bir şey, ancak varlığını gerektiren bir delille sabit olur. Söz konusu delil ise &#8220;mucize” olarak isimlendirilir. Sonra bu delil kendisinde ikiye ayrılır. Şu du­rumda [mucize kavramının] kökü ve tanımı hakkında söze, iki kısmının ve mu­cizeyi gerçekleştirenin doğruluğuna delâletinin nasıl olduğunun açıklanmasına ihtiyaç duyulur.</p>
<p>[Bu kavramın] köküne gelince o, kudretin zıddı olan acizdir. Karşılık verme konusunda <em>(mu‘âraza)</em> meydan okunan <em>(tehaddı)</em> kişinin âcizliğini gösterdiği için “mucize” olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca âciz bırakan (mu&#8217;cü) hakikatte, <em>mukdi- </em>rin kudreti ispat edenin ismi olması gibi aczi ispat edenin ismi olsa da aczi ortaya çıkaran <em>{muzhir lıl-acz)</em> mecazen bu ismi alır. Yine [Arapça yazımında] <em>mu&#8217;cize </em>kelimesinin sonuna bitişen [kapalı “te” olarak yazılan] <em>he</em> harfi, “allâme&#8221;, “nes- sâbe&#8221; ve “râviye” kelimelerinde olduğu gibi mübalağa Aesidir. Gönderilen kimsele­rin aczini bildirmede mübalağa anlamı katmak için bu kelimeye ilişmiştir.</p>
<p>Mucizenin tanımı ise felsefecilere göre tabiî ve nefsanî kuvvetlerin sınırını aşan mükemmel, cüzi, İlâhî bir fiildir. Kelâmcıların yöntemine göre ise <u>tanımı</u>, sorumluluk yurdunda <em>(dâru’t-teklîf),</em> [yani bu dünyada] peygamberlik iddiasında bulunanın doğruluğunu göstermek için meydan okunan kimsenin benzerini ge­tirmekten imtina etmesiyle birlikte <em>âdete</em> aykırı bir durumun ortaya çıkmasıdır.</p>
<p>Tanım, “sorumluluk yurdu”yla sınırlandırılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’nın âhirette ortaya çıkaracağı olağanüstü olaylar mucize değildir. Tanımda “Pey­gamberlik iddiasında bul<u>unanın</u> doğruluğunu göstermek için” ifadesini, (i) ulû- hiyet iddia eden kişide ortaya çıkan dur<u>uml</u>arı dışarıda tutmak için kullandık. Zira -inşallah ileride açıklayacağımız üzere- böyle bir kişide âdetin dışında du­rumların meydana gelmesi mümkündür. Yine (ii) velîde ortaya çıkan durumları da dışarıda tutmak için söz konusu ifadeyi kullandık. Çünkü velîde, onun için bir keramet olarak olağanüstü olayların ortaya çıkması mümkündür. Ancak o, peygamberlik iddiasında bulunmamaktadır. Şayet peygamberlik iddiasında bu­lunsa, o anda küfre düşmüş, veliliği geçersiz hale gelmiş ve Allah&#8217;ın düşmanı olmuş olur. Bundan sonra da onda kerâmet meydana gelmez. Yine doğruluğu­nu göstermek için” sözüyle tanımı sınırladık. Zira söz konusu kişinin yalanının ortaya <u>çıkmas</u>ı için meydana gelirse o mucize olmaz. Bu durum, peygamberlik taslayan kimsenin, mucizesinin parmağının veya bu ağacın konuşması olduğu­nu iddia etmesi, akabinde de Allah Teâlâ’nın bunları bu kişiyi yalanlamak üzere konuşturması gibidir. Bu, onun için bir mucize ve doğruluğuna delil olmaz. Bi­lakis onun yalancılığına delil olur. Ayrıca tanımda “meydan okunan kimsenin benzerini getirmekten imtina etmesiyle birlikte” ifadelerine yer verdik. Zira ola­ğanüstü olay, peygamberlik iddiasında bulunan kimsede ortaya çıktıktan sonra benzer bir durum meydan okunan kişide ortaya çıkarsa, karşılık verme anında söz konusu hadise delil olmaktan çıkar. Zira o kişi davetinde yalancılığını iddia etmekte ve onun için diğerinin delilinin benzeri ortaya çıkmaktadır. Bu durum­da söz konusu hadise bir şeyin kendisine ve zıddına delil olmuş olur. Bu durum­da olan ise delil olmaz.</p>
<p>Mucizenin kısımlarına gelince, o iki kısma ayrılır: (i) İlki olağanüstü fiildir (ii) İkincisi ise olağan bir fiili yapmaktan âciz bırakmaktır. Hz. Zekerivva’nın kendisine müjdelenenin doğruluğuna delâlet eden konuşmadan men edilmesi sözü geçen durumun örneğidir. Bu da aynı şekilde hakikatte olağanüstüdür. Zira olağan olandan menedilme, olağan olanı bozma ve onun dışına çıkma anlamına gelir.</p>
<p>Mucizenin, meydana getirenin doğruluğuna delâlet yönüne gelince, biz Al­lah’ın bu iddiada bulunan kişiyi işittiğini, bu kişide meydana gelen hadisenin insanın kudretinin dışında, hatta bütün yaratılmışların kudretinin dışında ol­duğunu ve sadece Allah’ın kudretinde olduğunu biliriz. Bu durumda şayet bu kişi peygamberlik iddiasında bulunur, sonra da “Allah’ın beni gönderdiğine iliş­kin iddiamın delili, Allah Teâlâ’nın şu fiili yapmasıdır” der, bunun sonucunda Allah Teâlâ söz konusu fiili yaparsa, bu durum, yapmış olduğu olağanüstü fiille peygamberlik iddiası hususunda onun için Allah tarafindan bir doğrulamadır. Bu, iddiasının akabinde [Allah’ın] ona “Doğru söyledin” demesi gibidir. Bunun benzeri, bir insanın başkasına [elçi olarak] gönderdiği kişinin durumu gibidir. Elçi, gönderene “Seninle onun arasında gizli olan bir şeyi bana yaz” der. O da ona böyle bir yazı yazar. Böylelikle kendisine elçi gönderilen kişi, bu gizli duru­mun, gönderen dışında kimse tarafindan bilinmediğini anlar. Bu durum, elçilik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu gösteren gerçek bir delil olmuş olur.</p>
<p>Aynı şekilde şayet bir kimse, emanet sahibine emanet edilen kişinin önünde “Seninle ilgili olarak emanetini ondan alma konusundaki emrin hususundaki iddiamda doğruysam, bana mührünü ver” der, bunun üzerine o da verirse, bu durum, onun doğruluğuna delil olur. Bu, ona “Doğru söyledin” demesi gibidir, hatta daha anlamlıdır. Zira söz olarak söylemek, alay etme <u>anlamı</u> da taşır. Bu ise hiçbir yönden içinde ihtimal taşımayan şeylerdendir.</p>
<p>Yine söz konusu husus, şu duruma benzer: Bir kralın sarayında ülkesinin ahalisince ve memleketinde yaşayanlarca onun dışında saray ehlinden hiç kim­senin hareket ettirme gücüne sahip olmadığı bilinen bir ağaç bulunsa, sonra saray ehlinden biri, memleket ahalisinin karşısına çıksa, onlara kralın elçisi olduğunu, kralın onlara şöyle emir ve yasaklarda bulunduğunu haber verse, akabinde memleket ahalisi onun kralın elçisi olduğu hususunda onu yalanlaşa, bunun üzerine bu kişi kesin bir şekilde kralın duyacağını bildiği bir sesle “Ey kral! Sen, beni ülkendeki halkına elçi olarak gönderdin, bu şekilde elçiliği tebliğ etmemi emrettin, ben de bunu tebliğ ettim, fakat onlar elçilik hususunda beni yalanladılar, şayet sen beni göndermişsen ve beni gönderdiğin konusunda iddia ettiğim şeyde doğru isem, sarayındaki ağacı, hareketi benim doğruluğuma delâ­let etmesi için hareket ettir” diye seslenirse ve bu seslenme neticesinde belde ahalisinden görenlerin huzurunda ağaç hareket ederse, bu durum, elçinin sözü­nün doğruluğuna delil olur. Ayrıca bu durum, kralın elçiye “Elçi olarak gönder­mem hususunda iddia ettiğin şeyde doğru söyledin” veya belde ahalisine “Elçi göndermem hususunda size tebliğ ettiği şeyde bu kişi doğru söyledi” demesini işitmeleri konumundadır. Mucize konusu da böyledir.</p>
<p>Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin iddiasının akabinde olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, bu fiili yapanın Allah Teâlâ olduğu hakkında kesin bir bilgi gerektirir. Zira buna benzer bir fiili yapmak, bir başkasının kudretinde değildir. Ayrıca bu, söz konusu kişi için O’ndan bir doğrulamadır. Dolayısıyla kesin bir şekilde onun doğruluğuna delâlet eder.</p>
<p>Buna benzer hadiselerin, peygamberlik iddiasında yalan söyleyen kimsede meydana gelmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlığın hangi cihetle olduğu hakkında kelâmcılar ihtilaf etmiştir. Mezhebimiz âlimlerinden hikmet ve sefehin, iyilik ve kötülüğün salt akılla bilinebileceği görüşünde olanlar, imkânsızlık cihetinin şu durum olduğunu söylemişlerdir: Şayet bu olağanüstü olaylar, peygamberlik tas­layan kimsede ortaya çıksa -ki peygamberin doğruluğuna delil sadece bunlardır- bu durumda doğru olan ile yalancı, hak ile bâtıl arasında bir eşitlik söz konusu olmuş ve hakikate ulaşma yolu tamamen kapanmış olur. Bu ise hikmet dışıdır. Nitekim ilâhhk taslayan bir kişide, hakikate ulaşma yolunu kapamaması ve hak ile batıl arasında bir eşitlik gerektirmemesi dolayısıyla olağanüstü olayla­rın meydana gelmesi <u>mümkün</u>dür Çünkü onun şahsında sonradanlık <em>(hades) </em>özellikleri ve iddiasında yalancı olduğuna ilişkin deliller mevcuttur. Peygamber­lik taslayanın durumu ise böyle değildir. Çünkü zâtında onun yalancı olduğuna delil mevcut değildir. Zira o, iddiasında doğru olan kimseyle aynı özdendir (ceu- <em>her).</em> Zât b<u>akımın</u>dan aralarında bir fark yoktur. Olağanüstü olan mucize yönü dışında aralarında bir ayırıcı da söz konusu değildir. Dolayısıyla [mucizenin] yalancıda meydana gelmesinde daha önce sözü edilen hak ile bâtıl arasını eşitle­me ve hakikate ulaşma yolunun kapanması vardır.</p>
<p>Eş&#8217;arilerin çoğunluğu ve nehyin vârid olduğu şeyler dışında <em>sefehin</em> olmadığı­nı söyleyen Ehl-i hadis kelâmcıları, olağanüstü olayların yalancı olarak peygam­berlik iddiasında bulunan kimsede meydana gelmesinin imkânsızlık yönünün şu durum olduğu görüşünü benimsemişlerdir: [Yalancı kimsede] meydana gelmesi, Allah Teâlâ’nın peygamberlik iddiasında doğru olan kimsenin doğruluğuna delil getirmekten ve hak ile bâtıl arasındaki ayrımı ispat etmekten âciz kalmasını gerektirir. Allah Teâlâ’yı âciz kılmak ise imkânsızdır. Nitekim böyle bir hadiseyi ilâhlık taslayan kimsede meydana getirmesi, iddia eden kişinin şahsında yalan­cılığına delâlet eden hususlar olduğu için, Allah’ın söz konusu durumlardan âciz kılınmasını gerektirmemesi dolayısıyla imkânsız değildir.</p>
<p>Bazı Ehl-i hadis kelâmcıları şöyle demiştir: Böyle bir durumun imkânsızlık ciheti, mucizenin bizatihi doğruluğa delâlet etmesi, doğruluk dişında bir şeyde bulunmasının mümkün olmakta. Bu, mükemmel fiilin bizatihi <u>ilme</u> delâlet etmesi gibidir. Onun cehaletle bitişmesi mümkün değildir. Mucize konusu da böyledir. Bu grubun muhakkik Alimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir. Ba­şarıya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Bu durum bilindiğine göre bundan sonra iki konudan bahsetmeye ihtiyaç du­yulur. Birincisi, genel olarak geçmiş dönemlerde peygamberliğin kesin bir şekil­de gerçekleştiği hakkındadır. İkincisi, belirleme yöntemiyle bazı peygamberlerin peygamberliğinin ispatı hakkındadır. Bu iki kısmın tamamında her bir konuda iddia ettiklerimizin doğruluğunu gerektirecek şeylerden bahsedeceğiz. (&#8230;)</p>
<p><strong>Peygamberliği İspat Eden Mucizeler</strong></p>
<p>Özel olarak bazı peygamberlerde peygamberliğin sübutuna delil, onların çoğun­da olağanüstü olaylar olarak mucizelerin meydana gelmesidir. Kayadan deve çıkması, ateşin İbrahim peygambere soğuk ve selamete dönüşmesi, asânın yıla­na dönüşmesi, rüzgâr, cin ve şeytanların kullanılması, dağların teşbih etmesi, demirin yumuşatılması, ölülerin diriltilmesi, ağaç kütüğünün inlemesi, devenin şikâyeti, zehirli kuzunun konuşması, parmakların arasından su fışkırması ve benzeri daha önce delil olma yönünü açıkladığımız üzere peygamberlik iddiala­rında doğruluklarına delil olan hadiseler bunun örneğidir. Ayrıca bu durumun sübutu, söz konusu dönemde yaşayanlar için müşahedeyle, daha sonrakiler için ise uzak memleketlerin ve geçip gitmiş milletlerin ispat edilmesinde olduğu gibi zorunlu bilgi <em>(eldlmü’z-zarûrı}</em> gerektiren mütevâtir haber yoluyladır. [Bu haber çeşidinde] ne günahkarlık ne de menfaat elde etme yoluyla töhmete yer yoktur. Zira yalan üzere birleşmesi düşünülemeyecek insanların, bizatihi yalan olan bir haber konusunda bir araya gelmeleri, mümkün değildir. Çünkü yalan sebeple­rinin farklı arzular, çeşitli görüşler, farklı amaç ve tabiatlarda yaratılan farklı insanlarda birleşmesi imkânsızdır. Bundan dolayı kendi kavminden bir adamın ölümünü anlatırken Tufeyl el-Ganevî şöyle der:</p>
<p><em>Gecenin bir bölümünde kederlendim; bana yalanlanamayan haberler geldi </em></p>
<p><em>Birbirlerini öyle desteklediler ki, hiçbir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.</em></p>
<p>Şairin “Bize yalanlanamayan haberler geldi” dedikten sonra bunun nedenini vurgulayarak şöyle dediğini görmez misin: “Birbirlerini öyle desteklediler ki hiç­bir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.”</p>
<p>Süveyd b. Sayfî de şöyle demiştir:</p>
<p><em>Sana kesin haberler geldi</em></p>
<p><em>Peş peşe geldiler ki kalbini çevirecek bir şey kalmadı.</em></p>
<p>Bu [şiirin delâleti] açıktır. Kitabın başında mütevâtir haberin zorunlu bilgi <em>(el-ilmü’z-zarûrî)</em> gerektirdiğine ve işiten için haber verilen şeyi gözle görülen şey gibi kıldığına ilişkin delil getirdik. Bu konuya tekrar dönmekle meşgul olma­yacağız. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Peygamberliğin ancak delil ile sabit olabildiği, [söz konusu olayın], âdet ve tabiat üzere olanı bozan bir şey olması durumunda delil teşkil etmediği, âdetin ve tabiat bakımından devam edegelenin dışında olması durumunda ise tabiat­larda değişim mümkün olmadığı için bunun imkânsız olduğu gerekçesiyle mu­cizede delilin var olmadığını iddia edenlerin itirazı, çürük bir görüştür. Şayet bu [görüşü] bir deli söylese garip karşılanır. Bu durum, daha önce geçtiği üzere sayıca çok olmaları bakımından kendilerinde bir gizliliğin olmasının mümkün olmadığı kimselerin söz konusu hadiseyi görmeleri dolayısıyladır. Onların inkâr etmiş ve şüphesiz dayanmış oldukları tabiatın dışına çıkma [durumu], duyu ile sabittir ki, [duyular] en açık bilgi kaynağı ve en yüksek bilgi yöntemidir. Böy­lelikle onların inkârları reddedilmiş ve tabiatların dönüşümünün imkânı sabit olmuş olur.</p>
<p>Şu durum bunu teyit etmektedir: Şayet onlar bu konuda aklî görünen ve akıl aracılığıyla reddine bir yol bulunmayan bir delile dayanmış olsalardı, söz konu­su durum reddedilmiş olurdu. Çünkü aklî delil, istidlâlî bilgi gerektirir. Îstidlâlî bilgide hata câiz ve m<u>ümkün</u>dür. İnkâr ettikleri şey ise hakkında hata ve yan­lışlık <u>imkânı</u> olmayan zorunlu bilgi gerektiren duyu ile sabittir. Bu durumda bu ikisinden birinin reddi gerekir. Hakkında hata ve yanlışlık imkânı olanın reddi, hakkında hata ve yanlışlık <u>imkânı</u> bulunmayanın reddinden daha uygundur, inkâr ettikleri şeyin varlı<u>ğın</u>a dair bilginin duyu ile sabit olması bunu teyit et­mektedir. Delillerinin geçersizliği de duyu ile bilinmiş olur. Geçersizliği zorunlu bir şekilde bilinen her delil, geçersiz ve delil değil, şüphe olmuş olur. Bu durum­da onlar, inkârlarım nasıl şüphe üzerine bina etmiş olmasınlar?!</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Âlemde var olan her şeyin ister araz olsun ister cev­her olsun Allah’ın yarat<u>mı</u>ş olduğu şeyler olduğu ve onun yaratmak istediği şey­de kudret sahibi olduğu hususunda bizi desteklediniz. Sonra ateş, Allah’ın ya­ratmış olduğu ve onda kuruluk ve sıcaklığı yarattığı bir cisimdir. Kim onun, sı­caklık yerine soğukluğu, kuruluk yerine yaşlığı yaratmaya güç yetiremeyeceğini iddia ederse, Allah’ı acziyetle nitelemiş ve fiillerini ihtiyarî değil, zorunlu <u>kılmı</u>ş olur. Zira fiilinde özgür olan, yaptığı şeyin zıddını yapma yoluyla böyledir. Zira bu özellik ile mecbur olandan ayrılır. Allah Teâlâ’nın acziyet ve mecbur olma ile nitelenmesi açık bir cehalettir.</p>
<p>Yine Allah, bir şey olmaksızın alemi yaratmaya kadir olduğuna göre neden kayadan deve çıkarma,parmakların arasından su çıkarma, asâda canlılık var etme/yılana dönüşme, tahtanın cüzlerini ete dönüştürme ve diğer fiilleri yap­maya güç yetirmekle nitelenmesin ki?! O halde tabiatların dönüşümünü inkâr etmek, Allah’ı sıfatsız kabul etme <em>(tatil)</em> görüşünün bir neticesidir. Allah Teâlâ için yetkin bir kudretin varlığına ilişkin daha önce geçen delillerde, bu inkârcıların görüşlerini geçersiz kılacak şeyler bulunmaktadır.</p>
<p>Tabiatçıların tümünün veya büyük çoğunluğunun söylediği şu sözler bu iti­razın geçersizliğini destekleyen şeylerdendir: Alemin bütün cevherleri tek cins­tir. Onların farklılığı onlarda bulunan arazlardandır. Ateşin cevheri, sıcaklık ve kuruluk keyfiyetlerinin soğukluk ve ıslaklık ile değişimi dolayısıyla suya dönü­şebilir. Durum böyle olduğuna göre tabiatların dönüşümünün imkânı, arsızlık ve ahmaklık olmaksızın nasıl inkâr edilebilir ve Allah’ın kudretinden nasıl çıka­rılabilir?</p>
<p>Âdetin ve tabiatın dönüşümünün mümkün olduğunu, fakat bunların aynı şekilde sihirbaz ve göz boyacıların kudretinde de olduğunu iddia edenlerin söz­leri geçersizdir. Zira haklarında araştırma ve düşünmeyle el çabukluğu ve göz boyacılığın zayıflığı artar ve giderek yok olmaya yüz tutar. Çünkü göz boyacılığı tamamen bir çarpıtmadır. El çabukluğu ise bakanların gözlerini meşgul etmeye, daha sonra ise bir başka şey çıkarmaya ve el çabukluğundaki maharete dayalı­dır. Mucizenin ise araştırma ve düşünme ile kesinliği, gün geçtikçe de sübutu ve devamlılığı da artar. Sihre gelince saf şirk, sırf inkâr ve şeytanları yüceltmeye kastetme durumlarından oluşmuş kelimelerin ilişiğidir. Ayrıca sihir genellikle hayızlı kadınlar ile pis ve necis erkeklerde, Allah’ın anılmadığı zaman ve mekân­larda ortaya çıkar. Böyle bir durumda Allah’ı anmayla karşılaşılması halinde sihir ortadan kalkarak yok olur. Bundan dolayı putperest ve şirk beldelerine daha şiddetli ve açık bir şekilde nüfuz etmektedir. Bu durum, sihrin şeytanların ve kötü ruhların yardımıyla ortaya çıkması sebebiyledir. Dolayısıyla sihrin Al­lah’ı anma ve ona ibadet etme durumundan uzak olması dolayısıyla, [şeytanlar ve kötü ruhlardan] yardım isteyen kimselerin, onlara yakınlaşması, kötü fiiller yapması ve necis şeylere bulaşması gerekir.</p>
<p>Peygamberlerin durumu, bu hallere bütünüyle aykırılık teşkil eder. Zira on­lar Allah’ı anmaya ve ona yakınlaşma <em>(kurbiyet)</em> yollarının tümüne devam et­mekteydiler. Ayrıca onlar pis ve necis şeylerden temiz olmakla nitelenmişlerdir. Böylelikle ikisini yerine getirenlerin durumlarıyla mucize sihirden ayrılmak­tadır. Zira açıkladığımız üzere mucizeyi, peygamberlik iddia edende iddiasının akabinde, davetini güçlendirmek ve peygamberlik iddiasında onu doğrulamak için meydana getiren Allah Teâlâ’dır. Şayet sihirbaz ve göz boyacı bir kimse, peygamberlik iddia etse ve sözlerinin doğruluğuna delil olması için olağanüstü bir olay gerçekleştirmek istese, Allah, delillerini bâtıl olanın karşılık vermesi ve geçersiz olanın denk olmasından korumak için, [bu kimseyi] olağanüstü olay gerçekleştirmekten âciz bırakır, sihrini ve söz konusu durumdaki tuzağım ge­çersiz kılar. Bu, daha önce geçtiği üzere hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın ve ikisini eşit kılmayı gerektiren şeyleri uzaklaştırmanın veya açıkladığımız şek­liyle bunlara yönelik Allah’ın kudretini kabul etme ve onun âcizliğini reddetme­nin hikmetin bir gereği olması dolayısıyladır. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu sebeple mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Mıknatıs taşını elde eden bir kimse, dünyada mıknatısın demiri çekme özelliğini bilmeyen insanların yaşadı­ğı bir bölgeye gelse, sonra peygamberlik iddiasında bulunsa, iddiasına ve doğ­ruluğuna delil olarak da demiri çekme olayını gösterse, Allah Teâlâ, delillerini karşı konulmaktan ve hak dinini geçersiz bir şey tarafindan karşı çıkılmaktan korumak için mıknatısın bu özelliğini iptal eder. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Nitekim inat ve kibir özelliği olmayan herkes, asânın yılana dönüştürülmesi, denizin yarılması, ölülerin diriltilmesi, ayın yarılması, parmakların arasından su fışkırması ve bunun gibi diğer duyusal mucizelerin, Allah’ın dışında birinin güç yetireceği durumlardan olmadığı hususunda şüphe duymaz. Ayrıca Allah’ın dışında birisi için bunun <u>mümk</u>ün olduğu kesinlikle hiçbir akıl sahibinin aklına gelmez. O halde buna karşılık verme <em>(mu araza)</em> imkânı yoktur.</p>
<p>Bütün bunlarla, olağan düzenin <em>(âdet)</em> değiştirilmesine ilişkin peygamberlik iddia edenin gerçekleştirdiği hadiselerin, kendi türünde çalışma ve gayret etme bulunan kimselerin yapabildiği şeylerden olduğunu ve bu iddiada bulunanların, herkesin yeteneklerini sınamadıklarını söyleyenlerin sözleri geçersiz olur.</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Şayet sizi [bu meselede] destekle şeydik, bu hususta çalışması, eğit<u>imi</u> ve alışkanlığı olmayan kimsede onun varlığı olağanüstü olmuş olurdu. Bu ise onlar<u>ın</u> iddialarının doğruluğuna delil olurdu. Peygamberlik id­dia edenlerin, bu konuda gayret ve alışkanlıkları yoktur. Onların bu durumunu içinde neşet et<u>tikl</u>eri kavimleri bilmekteydi. Zira doğumlarından itibaren büyü­melerine ve peyg<u>amberli</u>k iddia etmelerine kadar onların hallerim görüp müşa­hede etmişler, böyle bir durum ile meşgul olduklarım, ilgilendiklerim ve bu tür şeylere dair bilgi ve tecrübe sahibi kimselerle arkadaşlık ettiklerini görmemiş­lerdir. Bu gibi kimselerde söz konusu olayların meydana gelmesi olağanüstüdür. Dolayısıyla yeterli bir mucize olur. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu duruma, “Zerdüşt’te olağanüstü olayların meydana geldiği, bunların onun iddiasının doğruluğuna delil olmadığı, aynı şekilde sizin iddianızın da böyle ol­duğu” şeklinde karşılık verirlerse, onlara şöyle deriz: Bunlar tevâtürle sabit olmamıştır. Bilakis zikredilen, onun, kralın evinde kralın ve ileri gelenlerinin önünde atının ayaklarını karnına sokması, içinde ateş olan bir kabı göğsüne ve bunun ona zarar vermemesi gibi durumlar, sayıca çok insanın yanında gerçekleşmemiştir. Bu gibi haberler, haber verenin bilgisini gerektirmez. Çünkü haber verenlerin yalan üzere birleşmeleri mümkündür. Hatta kralların ve tâbilerinin çoğunun durumu, doğru olmayan haberleri yaymaktır. Çünkü bununla halklarının sakinleştirilmesi, memleketlerinin işlerinin düzenlenmesi gerçekleşmektedir. Fakat peygamberlerin nakledilen mucizeleri, yalan ihtimali olmayan ve nakledenlerin bu [yalanda] birleşmelerinin düşünülemeyeceği bir yolla aktarılmıştır. Durumu böyle olan haberler, açıkladığımız üzere zorunlu bil­gi gerektirir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Söz konusu cevaba bütün Müslüman kelâmcılar iştirak etmişlerdir. Ümmetin bazı muhakkik âlimleri buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Olağanüstü olay, imkânsız olanın değil, mümkün olanın varlığına delâlet eder. Bu sebeple ilâhlık taslayanın iddiasının doğruluğuna delil olmaz. Zerdüşt’ün iddiası, bilgisiz ve âciz bir yaratıcı düşüncesini barındırdığı için imkânsız bir iddiadır. [Bu yaratıcı­nın] kötü fikrinden, mülkünde kendisine düşmanlık eden, kendisine rakip olan, hakimiyet alanında onunla çekişen bir [diğer tanrının] varlığı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla o, kendi fikrinin sonuçlarını bilmeyen, düşmanının galibiyeti ve hâ­kimiyeti hususunda âciz biridir. Ayrıca [bu tanrı] bunların yanı sıra kendisinde hâdisleri barındırmaktadır <em>{mahal li’l-havâdis).</em> Zira onda kötü olan fikri mey­dana gelmiştir. Bütün bunlar imkânsız, kusuru ve bozukluğu açık iddialardır. Bu gibi şeyler delil olmaz. İlâhlık taslayanın iddiasının, barındırdığı imkânsızlık dolayısıyla bu gibi delillerle doğru olamayacağı görülmez mi ki?! Yalancı peygam­berde mucize meydana gelmesinin, hak ile bâtıl arasında eşitliğe veya doğru olan iddiaya delil getirme ve hak ile bâtılı ayırma hususunda Allah’ı âciz bırakmaya götürmemesi için câiz olmaması, söz konusu durumu teyit etmektedir. İddia im­kansız değil, mümkün olduğunda iki durum arasını eşitleme ve aralarım ayırma hususunda âcizlik sabit olur. İmkânsız olması durumunda ise buna yol açacak değildir. Bu sebeple ilâhlık taslayanda olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, imkânsız değil, imkân dâhilindedir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Aktardığımız üzere son fırkanın, peygamberlerin getirmiş olduğu şeylerin imkânsız olduğuna ilişkin iddiaları, geçersiz bir söz, bozuk bir iddiadır. Bila­kis onlar, sırf hikmet, açık hak ve saf doğru olanı getirmişlerdir. Delil ile teyit edilmiş olmasaydı da getirmiş oldukları ve davet ettikleri şeyle meşgul olmak gerçek ve doğru olmuş olurdu. Zira bunların bir kısmı, yaratıcıya yakınlaşma, onlara bahşedilen şeylerin şükrünü eda etme konumunda şeyler, bir kısmı ahlâ­kın yücelikleri, bir kısmı âlemin varlığının devamı ve halkın sükûnunun ancak onunla gerçekleştiği erdemli siyaset, bir kısmı ise nezaket, güzel muamele ve ilişkiler türündedir. İtikadî konularda getirdikleri ise sarih aklın gerektirdiği ve zıddı durumundaki inançlara imkân bırakmadığı, bilakis bunun dışındaki bütün inançların geçersizliğine, karşısındaki bütün görüş ve dinlerin bozukluğuna şahitlik ettiği şeylerdendir. (&#8230;)</p>
<p>Bir iddiada bulunan herkesin iddiasının doğruluğu onda şu dört anlamın toplanmasına bağlıdır: (i) İlki iddianın mümkünler konumunda olmasıdır. Zira bizatihi imkânsız ve muhâl olan bir şey iddia edenin sözü ilk anda reddedilir ve delilini açıklamasına müsaade edilmez, (ii) İkincisi, iddiaya uygun bir delil getir­mesidir. (iii) Üçüncüsü, delilinde çürük olma sebeplerinin bulunmamasıdır. Zira herhangi bir şekilde delilde çürüklük imkânı bulunursa reddedilir. Çünkü ancak bizatihi sahih olan kabul edilebilir. Şu durum bunu teyit etmektedir: O, kendisi dışında bir şeyin yanı iddianın doğruluğu için ifade edilmiştir. Kendisi doğru ol­mayan bir şey ile başka bir şeyin doğrulanması imkânı yoktur, (iv) Dördüncüsü, iddia ve delilin, birinde veya her ikisinde bulunacak bir çelişkiden uzak olması­dır. Zira çelişkiye düşen kimse iddia ettiği şeyin tutarsızlığını ve bozukluğunu kabul etmiş olur. Çünkü iki zıttan birini doğruluğunu iddia etmekle o, diğerinin geçersizliğine şahitlik etmektedir. Böylelikle her birinin doğruluğuna dair iddi­asıyla, diğerinin bozukluğuna ş<u>ahi</u>tlik etme konumunda olur. Şu halde iki duru­mun her birinin bozukluğunu kabul etmiş olur. Ayrıca iddianın doğruluğunun bu hususlara bağlı olduğunda şüphe yoktur. (&#8230;)</p>
<p>[Hz. Muhammed’in durumu da böyledir.] Onun delili, iddiasına uygundur. Zira o, İlâhî bir durum iddia etmiş, insanların yeteneklerim aşan ve tabiî yete­neklerle meydana gelmeyen İl<u>âhî</u> deliller getirmiştir. Zira tabiattın işleyiş] yön­temlerini araştıranlar ve bunun altında düzenlenmesi mümkün olan veya müm­kün olmayan şeyleri bilenler, kızartılmış koyunun diriltilmesi, devenin konuş­turulması, kütüğün inleyen bir varlığa dönüştürülmesi, parmakların arasından su fışkırması fiillerinin, tabiatların sırlan kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olm<u>adığ</u>ını kesin olarak bilmektedirler. Ayın yarılması ve diğerleri de bu konuya geçtiğimizde açıklayacağımız üzere böyledir. Bu mucizeler, nefsanı kuvvelerle de gerçekleşmez. Zira nefsanî sistemle ilişik olan ya sihir ve büyünün altında veya el çab<u>ukl</u>uğu ve hilebazlık altında düzenlenir. Bu durumu bilenler, onun getirdiği mucizelerin bunların dışında olduğunu bilirler. (&#8230;)</p>
<p>Yine deliller konusunda eşitliğin, delilin onun aracılığıyla delil olamadığı su­retler bakımından değil, delilin kendisiyle delil olduğu bir mana bakımından istenmesi kendisine şüphe karışmayan ve herhangi bir şüphe barındırmayan önsel bilgilerdendir. Yine asânın yılana dönüşmesi, sert kayadan su fışkırtılma­sı, ölülerin diriltilmesi, körün ve alacalının iyileştirilmesi ve bunların dışındaki- ler, peygamberliğin doğruluğuna suretleri dolayısıyla değil, bilakis olağanüstü olmalar., yaratılmış kudretin kapsanma girmelerinin imkânsızlığı ve sadece hiç kimsenin aciz bırakamadığı, bozuk olanın geçerliliğine  ve yalancının doğruluğuna delil getirmeyen hikmet sahibi yaratıcının kudretinde bulunmaları dolayısıy­la delildirler. Mucizelerin varlığı peygamberlik iddiasının hemen akabindedir.</p>
<p><strong>Velilerin Kerametlerinin İspatı</strong></p>
<p>Velîlerin kerâmetlerinin izhar edilmesinin mümkün konumunda mı yoksa im­kânsız konumunda mı olduğu hususu, bu kabil durumlardandır. Mu‘tezile bunun mümkün olmadığını iddia etti. Çünkü şayet mümkün olsaydı mucize, kerâmetle karışır ve peygamberin peygamberliğini bilmeye götürecek bir yol kalmazdı. Bu ise imkânsızdır. Yine olağan olanın bozulması, peygamberi bilmeye ulaşma ve onunla yalancı peygamber arasında ayrım yapabilme yaran dolayısıyladır. İn­sanların buna ihtiyacı bulunmaktadır. Velîyi, velî olmayandan ayırıp bilmeye ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Ehl-i hak, bu konuda çokça hadis ve rivayetler nakledilmesinden dolayı kerâmetlerin sabit olduğunu söylemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Belkıs’ın tahtını getirme hususunda Hz. Süleyman’la beraber bulunan kişinin haberi­nin yayılması, bu rivayetlerdendir. Yine şu haber de bunlar arasındadır: Hz. Ömer, Medine’de minber üzerindeyken, ordusunu Nihavend’de görmüş ve “Ey Sâriye! Dağa, dağa!” demiştir. Bunun üzerine Sâriye, yaklaşık beş yüz fersah gidiş mesafesinden bu sesi işitmiş ve dağa çıkmış, buradan düşmana karşı pusu kurmuştur. Bu olay, oranın fetih sebebi olmuştur. Hâlid b. Velîd’in zehir içtiği, fakat ona zarar vermediği, Nil nehrinin durumuna ilişkin Hz. Ömer’in haberi gibi rivayetler de böyledir. Tâbiînden ve salih kimselerden sayılamayacak kadar çok kerâmetler nakledilmiştir. Nitekim bunları inkâr eden, görünür olanı inkâr eden konumuna girer*</p>
<p>Mu&#8217;tezile bunu inkâr etmiştir. Onlar, bid‘atlarının uğursuzluğu sebebiyle bunu reddetmişlerdir. İbadetler konusundaki gayretleri ve ciddiyetlerine, iman­dan çıkma korkusuyla günahlardan şiddetle sakınmalarına rağmen mezheple­rinin geçersizliğine ve itikatlarının bozukluğuna ilişkin bundan başka bir delil olmasaydı dahi onların kerâmetleri reddetmeleri yeterli olurdu. Diğer yandan onlardan birinde kerâmet ortaya çıkmamış ve onlardan hiç kimse bunu ken­disinde görememiştir ki fikirlerinden dönsün ve bunu kabule geri dönsün. Bu durum, sadece onların bozuk itikatları sebebiyle Allah’ın düşmanları ve aşağı­lanmaya müstahak olarak kalmaları dolayısıyladır. Onların çoğu, çirkin bir sa­rılığın ağır bastığı, gözlerin yüzlerine bakmaktan hoşlanmadığı, onlarla birlikte olma Ve sohbet etmenin kalplere ağır geldiği bir halde görülürler.</p>
<p>Velîlerde bu [kerâmetlerin] meydana gelmesinin, peygamberlerin mucizele­rinin geçersizliğini gerektirdiğine ilişkin iddialarına gelince, bunlar, düşünmeden, zihinde tartmadan ve onun şehadetiyle hakkın bâtıldan ve sahihin fasitten ayrıştırıldığı bir kanun olan akla başvurmadan aklına geleni söyleyen kimsenin söylediği sözlerdir. Bu böyledir, çünkü şayet düşünse, velînin her kerâmetinin, aynı zamanda peygamberin mucizesi olduğunu bilir. Zira bunların ortaya çıkı­şıyla onun velî olduğu bilinir. Onun velî oluşu, inancında hak üzere olduğuna de­lil teşkil eder. İnancında hak üzere oluşu -ki o bu hususta peygamberine tâbi ve onun peygamberliğini ikrar etmektedir- peygamberin peygamberliğinin doğru­luğuna delil olmaktadır. Bu, söz konusu aşamalarla, peygamberin peygamberlik iddiasında, tebliğ ettiği din ve şeriat hususunda doğruluğuna delildir. Peygam­berin mucizesi ve doğruluğuna delil olan şeyi, mucizeyi geçersiz kılan ve bunun bilgisine ulaşma yoluna engel kılan kimse, cahilliğin ve aptallığın zirvesindedir.</p>
<p>Yine şöyle deriz: Bu durum, kerâmetin mucizeyle karışmasına nasıl sebep ol­sun ki?! Mucize, peygamberlik iddiasının akabinde ortaya çıkmaktadır. Velî, eğer peygamberlik iddia ederse, o anda inkâr etmiş ve Allah’a düşman olmuş olur. Bu durumda [Allah] onda kesin bir şekilde olağanüstü bir olayı meydana getirmez. Şayet velâyet iddia ederse, kendisi için iddia ettiğinde velâyeti düşer. Aynı şekil­de mucize sahibi, mucizesini gizlemez, bilakis onu izhar eder. Kerâmet sahibi ise onu gizlemeye çalışır, genellikle ona itimat etmez, bunun kendisi için kerâmet değil, <em>istidrâc</em> kabilinden olduğu hususunda korkar. Allah Teâlâ, salih kulların­dan birini, velînin kerâmetinden haberdar ederse, velî, şöhret dolayısıyla gurura kapılmaktan korkarak bu kimseye yönelir ve tam bir yalvarmayla, ondan kendisi için bu durumu gizlemesini, ifşa etmemesini ister. Aynı şekilde mucize sahibi, akıbetinden emin, değişmekten korunmuştur. Velînin durumu ise bunun aksidir.</p>
<p>[Kerâmette] bir yarar olmadığına ilişkin sözlerine karşı şöyle deriz: Zikretti­ğimiz delillerle bunun varlığı sabit olduğuna göre bundan sonra hikmet yönüne ilişkin bilgisizliğiniz, daha önce açıklaması geçtiği üzere, onun geçersizliğini ge­rektirmez.</p>
<p>Yine şöyle deriz: [Bunun] faydası, kerâmetinin Allah katından ortaya çıkma­sı ve müşahede ettiği olağanüstü olayla, inandığı peygamberin peygamberliği­nin sabit olmasıdır. Böylelikle o, mucizeyi görme ve olağanüstülüğü müşahede etme hususunda peygamberlerin çağında yaşamış biri gibi olur. Bunun yanı sıra söz konusu durum, ibadetlerde gayretkeş olmada, günahlardan kaçınmada bir âmil olmaktadır. Bunu, bu konumu kendisi için devam ettirmek, bu değerli ve yüce mevkiin, yok olmasından ve değişmesinden korumak, Allah’ın buna mutta­li kıldığı salih kulları, bu derece ve mevkiye ulaşmaları için ciddiyet ve çalışma­ya teşvik etmek üzere yapar.</p>
<p>Hakikatlere ilişkin bilgiler, sahip kimseler şöyle dedi:Olağanüstü hadisenin meydana gelmesi avamdan bir Müslümanda da olabilir. Bu, onun için kendisine yönelen bir sıkıntıdan ve kötülükten kurtulmada bir yardım olur. Bu, kerâmet değil, <em>ma&#8217;ûnet</em> olarak adlandırılır. Aynı şekilde bu tür hadiseler, ilâhlık başlayanlarda ve sihirbazlarda peygamberlik iddiası olmaksızın meydana gelir. Bundan dolayı Muhammed b. Hasen, Ebû Hanîfe’den sihirle iktidarsızlaştırılan kimsenin [doğal] iktidarsız <em>(innîn)</em> gibi olduğu görüşünü nakletmiştir. Bu, sihir yoluyla kadına karşı iktidarsızlaştırılan kimsedir. Bu tür hadiseler, kendisinde meydana gelen için <em>ihanet</em> [yani küftü ve isyanı açık kimsede, isteğinin aksine meydana gelen olağanüstü hadise] kategorisindedir. Bunlardan, olağanüstü ha­diselerin dört çeşit olduğu anlaşılmaktadır: Mucize, kerâmet, <em>ma&#8217;ûnet</em> ve <em>ihânet. </em>Bunların arasındaki farklar ise açıkladığımız hususlardır.</p>
<p><strong>Kaynak metin:</strong> Ebu’l-Mu&#8217;în en-Nesefî, <em>Tebsıratul-edille fi usûli’d-dîn,</em> nşr. Hüseyin Atay &amp; Şaban Ali Düzgün, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, 2003, c. II, s. 29-110.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:361-374</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keramet Hakkında Nakli ve Akli Deliller</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/keramet-hakkinda-nakli-ve-akli-deliller/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/keramet-hakkinda-nakli-ve-akli-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Apr 2017 11:39:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet'in Akli Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet'in Nakli Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerden Keramete Deliller]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14606</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Veli kulların kerametlerinin caiz olduğuna, Kur&#8217;ân, hadis, eser ve aklî deliller delâlet etmektedir. Kur&#8217;ân&#8217;a gelince, bu hususta bize göre delil olabilecek pekçok ayet bulunmaktadır: Ayetlerden Deliller Birinci Delil: Hz. Meryem kıssasıdır. Ki biz bunu, Al-i İmrân Sûresi&#8217;nde açıklamıştık. Binâenaleyh, tekrarlamıyoruz. İkinci Delil: Ashab-ı Kehf Kıssası ve onların, 309 (üçyüzdokuz) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/keramet-hakkinda-nakli-ve-akli-deliller/">Keramet Hakkında Nakli ve Akli Deliller</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/keramet-hakkinda-nakli-ve-akli-deliller/allah_dostu_keramet2/" rel="attachment wp-att-14779"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-14779" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah_dostu_keramet2.jpg" alt="" width="402" height="203" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah_dostu_keramet2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah_dostu_keramet2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah_dostu_keramet2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 402px) 100vw, 402px" /></a></p>
<p>Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Veli kulların kerametlerinin caiz olduğuna, Kur&#8217;ân, hadis, eser ve aklî deliller delâlet etmektedir. Kur&#8217;ân&#8217;a gelince, bu hususta bize göre delil olabilecek pekçok ayet bulunmaktadır:</p>
<p><strong>Ayetlerden Deliller</strong></p>
<p><strong>Birinci Delil:</strong> Hz. Meryem kıssasıdır. Ki biz bunu, Al-i İmrân Sûresi&#8217;nde açıklamıştık. Binâenaleyh, tekrarlamıyoruz.</p>
<p><strong>İkinci Delil:</strong> Ashab-ı Kehf Kıssası ve onların, 309 (üçyüzdokuz) yıl gibi bir süre içinde, her türlü kötülüklerden, afetlerden uzak bir biçimde diri kalmaları ve Allah Teâlâ&#8217;nın onları, güneşin ısısından koruyup muhafaza etmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Görürdün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yönelir, battığı vakit de onların sol yanım kesip giderdi. Kendileri ise, oranın geniş bir yerinde idiler. Sen onları uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar, uyuyorlardı&#8221;{Kehf, 17-18) buyurmuştur.</p>
<p>Bazı kimseler de bu mesele hususunda Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Nezdinde kitaptan bir ilim olan (zât), &#8220;Ben dedi, gözün sana dönmeden evvel onu sana getiririm&#8221; (Neml,40) ayetine tutunmuşlardır. Biz, katında kitap ilminin bulunduğu o kimsenin, Süleyman (a.s) olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu istidlal düşer.</p>
<p>Kadî buna şu şekilde cevap vermiştir: &#8220;Onların içinde veyahut da o zamanda, kendisinde bir ilim bulunan bir nebinin mutlaka bulunması gerekir. Çünkü bunda da, diğer mucizeler gibi, harikulade bir durum vardır.&#8221; Biz diyoruz ki: Bu hadisenin, herhangi bir peygamber için mucize olması imkânsızdır. Çünkü onların uykuya yönelmesi, harikulade bir iş değildir ki, bu bir mucize kabul edilsin! Zira halkın bu oiayda onları tasdik edebilmeleri için, bu uyku boyunca yaşayıp o vakit kalkanların 309 sene önce uyumuş olan o kimseler olduklarını bilmeleri gereklidir. Halbuki bu şartların hiçbiri tahakkuk etmemiştir.</p>
<p>Binâenaleyh bu hadiseyi, herhangi bir peygamber için mucize kabul etmek imkânsızdır. Geriye, bunun velî kullar için bir keramet ve onlar için bir ihsan kılınmış olması durum kalır.</p>
<p><strong>Hadislerden Deliller</strong></p>
<p>(Zahid Cüreyc) 1) Ebu Hureyre (r.a)&#8217;den gelen ve Sahîhayn&#8217;de yer alan bir hadise göre, Hz. Peygamber s.a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Şu üç kimse hariç, beşikte hiç kimse konuşmamıştır. Meryem oğlu îsâ, Abid Cüreyc zamanındaki bir çocuk ve başka bir çocuk. Hz. İsa&#8217;ya gelince, siz onu tanıyorsunuz. Cüreyc ise, Isrâiloğullan arasında abid bir kimse idi. Ve onun annesi vardı. O bir gün namaz kılıyordu. Derken annesi oğlunu arzuladı da, &#8220;Ey Cüreyc&#8221; dedi. Cüreycde, &#8220;Ey Rabbim, namazımı mıhlayım, yoksa annemi mi göreyim?&#8221; dedi. Sonra namazına devam etti. Derken, annesi onu ikinci kez çağırdı. Cüreyc, yine aynı şeyi üç defa tekrarladı. Cüreyc namaz kılıyordu, annesi ise onu çağırıyordu. Bu durum, annesinin zoruna gitti.</p>
<p>Bunun üzerine annesi, &#8220;Ey Allahım, ona zinakâr kadtnlan göstermeden onun canını alma&#8221; diye beddua etti. O yörede zinakâr bir kadın vardı. Bunun üzerine o kadın, İsrâiloğullarma, &#8220;Ben Cüreyc&#8217;i yoldan çıkarayım da, o zina etsin&#8221; dedi ve onun yanma vardı, ama muvaffak olamadı. Orada bir çoban vardı; geceleyin, onun manastırının duvarının dibinde barınırdı. O kadın, Cüreyc&#8217;den kâm alamayınca, bu sefer, o çobandan kâm almayı istedi ve yaptı. Derken onun bir çocuğu oldu; sonra da o kadın, &#8220;Bu çocuğum, Cüreyc&#8217;dendir&#8221; dedi. Bunun üzerine Isrâiloğulları o kadının yanma geldiler ve Cüreyc&#8217;in manastırını parçaladılar, ona sövüp saydılar. Derken o,namazı kılıp duâ ettikten sonra, -ki Ebu hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s), Cüreyc&#8217;in, &#8220;£y çocuk, baban kimdir?&#8221; deyip, eliyle ona vurduğunu naklederken, ben Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;i görür gibi oluyorum&#8221; demiştir.</p>
<p>İşte Cüreyc böyle sorunca, çocuk, &#8220;Çobandır&#8221; cevabını verir. Bunun üzerine tsrâiloğullan yaptıklarına bin pişman olur ve Cüreyc&#8217;den af dileyerek, &#8220;Biz senin manastırını altın ve gümüşten yapacağız&#8221; derler, o ise bunu kabul etmeyerek, manastırını ilk hali üzere yapar.&#8221;</p>
<p><strong>Beşikte Konuşan Diğer Çocuk</strong></p>
<p>&#8220;Diğer çocuğa gelince, bu da şöyledir: Bir kadının, emzikte bir çocuğu vardı. Derken kendisine, güzel görünümlü ve yakışıklı bir delikanlı uğrar. Bunun üzerine o kadıncağız, &#8220;Allahım, benim çocuğumu da böyle yap!&#8221; deyince, memedeki çocuk, &#8220;Allahım, sen beni böyle yapma&#8221; der. Sonra o kadına, halkın, hırsız ve zinakâr olduğunu, bundan dolayı da ceza görmüş olduğunu söyledikleri bir kadın uğrar. Bunun üzerine kadın da, &#8220;Allahım, sen benim oğlumu bu şekilde yapma&#8221; der, buna mukabil çocuk da, &#8220;Allahım, beni onun gibi yap&#8221; der. Bunun üzerine annesi ona, bu hususta niye böyle dedin? deyince, o çocuk &#8220;O gördüğün genç, zorbalardan bir zorba idi. Ben onun gibi olmayı istemedim. Bu kadın ise, zina etmediği halde onun zina ettiği, hırsızlık yapmadığı halde hırsızlık yaptığı söylenen, her seferinde de, &#8220;Allah bana yeter&#8221; diyen bir kadındır&#8221; der, &#8221;</p>
<p><strong>Mağarada Kalan Üç Kişi</strong></p>
<p><strong>2)</strong> Bu, mağarayla ilgili haber olup, bu da sahih hadis kitaplarında meşhur olan bir haberdir. Zührî&#8217;nin, Salim&#8217;den, Salim&#8217;in de İbn Ömer&#8217;den rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle demiştir: &#8220;Sizden önceki bir zamanda üç kişi yolculuğa çıkar. Derken, gece karanlığı çökünce, onlar bir mağaraya sığınırlar. Oraya girdiklerinde, dağdan büyük bir kaya parçası yuvarlanır ve mağaranın kapısını tıkar. Bunun üzerine onlar, &#8220;Allah&#8217;a yemin olsun ki, sizi bu kaya parçasından ancak, salih amellerinizi zikrederek, Allah&#8217;a dua etmeniz kurtarır&#8221; derler. Derken onlardan birisi şöyle der: &#8220;Benim, ihtiyar ana-babam vardı. Ben, onlardan önce akşam sütümü içmezdim. Derken onlar bir gün bir ağacın gölgesinde uyuyakalmışlardı. Ben ise, onların yanıbaşından ayrılmadım. Onların, içecekleri sütü akşamleyin sağarak onlara getirdim. Derken, onları yine uyur buldum. Ne onları uyandırmak ne de onlardan önce sütümü içmek istedim. Elimde süt bardağı olduğu halde, fecir doğuncaya kadar ayakta olarak onların uyanmasını bekledim.</p>
<p>Nihayet uyandılar ve sütlerini içtiler. Allahım, eğer ben bunu senin rızası için yaptımsa, kaya parçasından dolayı içine düştüğümüz bu sıkıntıdan bizi kurtar.&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine, tam çıkmalarına imkân vermeyecek biçimde, kaya parçası biraz aralandı. Sonra diğer genç şöyle dedi: &#8220;Benim amcamın bir kızı vardı. Ben onu çok seviyordum. Derken ondan kâm almak istedim. Ama o, kaçındı benden. Bir yıl o. geçim sıkıntısına düştü. Bunun üzerine benim yanıma gelince ben ona, onunla başbaşa kalmam mukabilinde büyük bir mal verdim. Onu tam elde edeceğim zaman o, &#8220;Senin, bu mührü (bekâret mührü) haksız yere (nikâhsız olarak) bozman caiz olmaz&#8221; dedi. Bunun üzerine ben bu işten kaçındım ve onu verdiğim mal ile başbaşa bıraktım. Allahım, eğer ben bunu senin rızan için yaptıysam, içine düştüğümüz bu sıkıntıyı bizden gider.&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine kaya biraz daha aralanır, ama onlar oradan yine de çıkamazlar.&#8221; Hz. Peygamber (s.a.s) sözüne devamla şöyle der: &#8220;Bunlardan üçüncü genç, &#8220;Allah&#8217;ım, ben ücret mukabilinde işçi çalıştırıyordum. Onlara ücretlerini de veriyordum. Ancak onlardan birisi ücretini almadan çekip gitti. Bunun üzerine ben onun parasını değerlendirdim, bu paradan pekçok mal, mülk meydana geldi. Derken, bir müddet sonra o adam çıkageldi ve &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulu ücretimi ver&#8221; dedi. Bunun üzerine ben de ona, &#8220;Şu gördüğün koyun, deve ve köle, senin ücretinin bir mahsulüdür, ondan elde edilmiştir&#8221; dedim. Buna mukabil o, &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulu, benimle alay mı ediyorsun?&#8221; dediğinde ben, &#8220;seninle alay etmiyorum&#8221; dedim.</p>
<p>Bu cevap üzerine o, bütün bu malları aldı. Allah&#8217;ım, ben bunu eğer senin nzan için yaptıysam içinde bulunduğumuz sıkıntıyı bizden gider&#8221; dedi. Derken kaya parçası mağaradan ayrıldı; onlar da oradan çıkıp yollarına devam ettiler.&#8221;(Buhari,icare 12) Bu, müttefekun aleyh, sahih hasen bir hadistir.</p>
<p><strong>3)</strong> Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in &#8220;Saçı-başı dağınık, üstü-başı toz içinde, vücudunun üst ve altını örtmek için sadece iki eski esvabı olan ve kendilerine önem verilmeyen nice kimseler vardır ki, eğer onlar Allah&#8217;a yemin etse, Allah onu yalancı çıkarmaz&#8221;(Tirmizi,Mevahib 55) (yani istediklerini verir) hadisidir. Hz. Peygamber, o kimsenin, kendisi için Allah&#8217;a yemin etmiş olduğu şeyteri muayyen olarak belirtmemiş, mutlak bırakmıştır.</p>
<p><strong>4)</strong> Said İbnu&#8217;l-Müseyyeb, Ebu Hureyre (r.a)&#8217;den, Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in şöyle dediğini rivayet etmiştir: &#8220;Bir gün, bir adam sırtına yük yüklemiş olduğu bir öküzü sürüyordu. Derken öküz ona dönerek, &#8220;Ben bunun için yaratılmadım. Ben ancak, ziraat ve tarla sürmek için yaratıldım&#8221; der. Bunun üzerine orada bulunanlar, &#8220;sübhânellah! konuşan bir öküz!?&#8221; deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), buna hem ben, hem Ebu Bekir, hem de Ömer (r.a) iman ettik&#8221;der.'(Müslim,Fezail 13)</p>
<p><strong>5)</strong> Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber&#8217;in şöyle dediğini rivayet etmiştir: &#8220;Bir gün bir adam, buluttan şöyle bir ses veya gök gürültüsü duyar- &#8220;Falancanın bahçesini sula!&#8221; O adam şöyle anlatır: &#8220;Ben o bahçeye vardığımda, orada bulunan birisiyle karşılaştım ve ona &#8220;Adın ne?&#8221; dediğimde o, falan oğlu falan oğlu filânca&#8221; dedi. Ben ona, &#8220;Sen bu bahçeyi biçtiğinde onu ne yapıyorsun?&#8221; dedim. O, &#8220;Bunu niçin sordun?&#8221; dediğinde ben, &#8220;Ben buluttan &#8220;Falancanın bahçesini sula!&#8221; diyen bir ses duydum&#8221; dedim. Madem ki sen bunu sordun söyleyeyim, ben bunu üç kısma ayırıyorum. Üçte birini ben ve ailem için, üçte birini fakirler ve yolcular için, üçte birini de bu bahçeme harcıyorum&#8221; diye cevap verdi.&#8221;(Müslim,Zühd 45)</p>
<p><strong>Asardan Deliller</strong></p>
<p>Asardan olan delile gelince, biz İşe, hulefâ-i râşidînden zuhur ettiği söylenen kerametlerle işe başlayalım, daha sonra da diğer sahabilerden zuhur edenleri ele alalım:</p>
<p><strong> Hülâfâ-ı Râşidîn&#8217;in Kerametleri</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Ebu Bekr (r.a)&#8217;e gelince, meselâ şu onun kerametlerindendir: &#8220;Hz. Ebu Bekrin cenazesi Hz. Peygamberin kabrinin kapısına kadar götürülüp ve, &#8220;Selâm olsun sana. öy Allah&#8217;ın Resulü, kapıdaki Ebu Bekr&#8217;dir&#8221; diye nida edildiğinde, birden kapı açılır ve kabirden ansızın gelen bir ses, &#8220;Seveni onu sevenin yanına koyun&#8221; der.</p>
<p>Hz. Ömer&#8217;e gelince, ondan pekçok keramet zuhur etmiştir. Bunlardan birisi, rivayet edilen şu husustur: O bir ordu yollamıştı. Ordunun başına da, adı Sâriye İbn ei-Husayn olan bir kimseyi emir tayin etmişti. Hz. Ömer cuma günü hutbe okurken, minberin üzerinde bulunduğu sırada, hutbesinde, &#8220;Ey Sariye, dağa dağa! (dağ tarafını tut!)&#8221; diye bağırır. Ali İbn Ebî Talib (k.v.) şöyle der: &#8220;Ben bu sözün hangi günde söylendiğini yazdım.&#8221; Derken, ordunun öncü kuvvetlerinin temsilcisi çıkagelir ve &#8220;Ey mü&#8217;minlerin emiri, biz cuma günü hutbe zamanında savaşıyorduk. Karşı taraf bizi hezimete uğratmıştı. Bir de ne görelim, &#8220;Ey Sariye, dağa dağa!&#8221; diye bağıran bir insan. Bunun üzerine biz sırtımızı dağa verdik.</p>
<p>Neticede Allah kâfirleri hezimete uğrattı ve biz, o sesin bereketi sebebiyle büyük bir ganimet elde ettik&#8221; der. Va&#8217;zu nasihat edenlerden birisi, bunun Hz. Peygamber&#8217;e ait bir mucize olduğunu; zira O&#8217;nun, Hz. Ebu Bekir ve Ömer&#8217;e, &#8220;siz, benim kulağım ve gözüm gibisiniz&#8221; dediğini; binâenaleyh, Hz. Ömer, Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in gözü gibi olunca, hiç şüphesiz, o kadar uzaktaki şeyleri görebilmiştir&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>2)</strong> Rivayet edildiğine göre Mısır&#8217;daki Nil Nehri, cahiliyye çağında, her yıl bir defa akmaz ve dururmuş. Derken ona, güzel bir kız kurban ederlermiş. İslâmiyet gelince, Amr İbnu&#8217;l-As, bu hadiseyi Hz. Ömer&#8217;e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer de bir tuğla üzerine, Nil, eğer Allah&#8217;ın emri ile akacaksan, ak! Yok eğer, kendi buyruğunla akacaksan, bizim sana ihtiyacımız yok&#8221; diye yazar ve o tuğlayı Nil&#8217;e atar. O da bunun üzerine hiç durmaz ve akıverir.</p>
<p><strong>3)</strong> Medine&#8217;de bir deprem olmuştu. Hz. Ömer kamçısını yere vurup, &#8220;Allah&#8217;ın zniyle dur!&#8221; dedi. O da durdu. Ve artık, bundan sonra Medine&#8217;de zelzele görülmedi.</p>
<p><strong>4)</strong> Medine&#8217;nin kimi av ve bahçelerinde yangın meydana gelir. Bunun üzerine Hz. Ömer bir tuğla üzerine &#8220;Ey ateş, Allah&#8217;ın izniyle sön!&#8221; diye yazar ve onu, yanan yere atar. Derken orası, o anda söner.</p>
<p><strong>5)</strong> Rivayet olunduğuna göre, Rum kralının elçisi Hz. Ömer&#8217;e gelir ve evini sorar ve o, onun evinin, kralların köşkleri gibi olduğunu tasavvur eder. Bunun üzerine onlar, &#8220;onun böyle bir şeyi yoktur. O, sahrada kerpiç döküyor&#8221; derler. O sahraya gelince, Ömer (r.a)&#8217;i, kamçısını başının altına koymuş ve uyur vaziyette bulur. Elçi buna şaşar ve: &#8220;Doğu ve batıdakiler, bu insandan çekinirler. Halbuki bunun durumu bu!&#8221; der, sonra da kendi kendine, &#8220;Ben bunu yapayalnız bulmuşken öldüreyim de insanları ondan kurtarayım&#8221; der, kılıcını kaldırınca, Allah Teâlâ da, oradan iki astan çıkarıverir ve o iki aslan o adama saldırır. Bunun üzerine o, elinden kılıcı atar. O esnada da Hz. Ömer uyanır ve hiçbir şey görmez. Bunun üzerine Hz. Ömer ona durumu sorunca, o ona bu hadiseyi anlatır. Derken müslüman olur.</p>
<p>Ben derim ki: Bu hadiseler, ahâd haberlerle rivayet edilen hadiselerdir. Ama burada, tevatür ile bilinen şöyle bir gerçek vardır: Hz. Ömer, dünya zinetinden uzak, her türlü aşırılık ve zorakiliklerden uzak olduğu halde, doğu ve batıya hakim olmuş, kralları ve devletleri altüst etmiştir. Şayet sen, tarih kitaplarına bakacak olursan, Hz. Adem zamanından o ana kadar Hz. Ömer&#8217;e müyesser olanın hiç kimseye nasip olmadığını görürsün. Binâenaleyh o tekellüflerden son derece uzak olmasına rağmen, o, o hakimiyetleri nasıl elde edebilmiştir? Bunun, en büyük kerametlerden olduğunda hiç şüphe yoktur.</p>
<p>Hz. Osman (r.a)&#8217;a gelince, Enes şunu rivayet etmiştir:</p>
<p><strong>a)</strong> Yolda yürürken, gözümü kaldırıp bir kadına baktım. Sonra da, Hz. Osman&#8217;ın yanına vardım. Bunun üzerine o, &#8220;ne oluyor, ben sizi üzerinizde apaçık zina alametleri olduğu halde yanıma girerken görüyorum?&#8221; dedi. Ben hemen, &#8220;Allah&#8217;ın Resulünden sonra da, vahiy geliyor mu?&#8221; dediğimde o, &#8220;Hayır, bu gerçek ve doğru bir ferasettir&#8221; dedi.</p>
<p><strong>b)</strong> Osman mızrakla yaralandığında, kanından akan ilk damla, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın mushaftaki, &#8220;Allah onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir&#8221; (Bakara. 137) ifadesi üzerine düşmüştür.</p>
<p><strong>c)</strong> Cehcâhâ el-Gıfârî, Hz. Osman&#8217;ın elinden âsâsını çekip alır ve onu, dizi üzerinde kırar. Bunun üzerine dizlerine o (öldürücü) kurtçuklar düşer.</p>
<p>Hz. Ali (k.v)&#8217;ye gelince, rivayet edildiğine göre onu sevenlerden birisi hırsızlık yapar. Bu, siyah bir köle idi. Derken o, Hz. Ali&#8217;ye getirilir. Bunun üzerine Hz. Ali ona: &#8220;Çaldın mı, hırsızlık mı ettin?&#8221; dediğinde o, &#8220;Evet!&#8221; cevabını verir. Derken Hz. Ali, onun elini keser ve o, Hz. Ali&#8217;nin yanından ayrılır. Selman el-Farisî ve İbnu&#8217;l-Kerâ ile karşılaşır. Bunun üzerine İbnu&#8217;l-Kerâ, &#8220;Elini kim kesti?&#8221; deyince, o, &#8220;Mü&#8217;minlerin emiri,müslümanlann lideri, Hz. Peygamberin damadı ve Hz. Fatıma&#8217;nın kocası&#8221; diye cevap verir. İbnu&#8217;l-Kerâ, &#8220;O senin elini kesmiş, sense halâ onu methediyorsun&#8221; deyince, &#8220;onu niye methetmeyecekmişim?</p>
<p>O, haklı olarak benim elimi kesti ve böylece beni cehennem ateşinden kurtardı&#8221; dedi. Selmân el-Farisî bunu duyup Hz. Ali&#8217;ye haber verince, Hz. Ali o köleyi çağırdı, elini bileğinin üzerine koydu ve onu bir mendif ile örttü ve dua etmeye başladı. Bunun üzerine biz, gökyüzünden şöyle bir ses duyduk: &#8220;Elinden örtüyü kaldır.&#8221; Örtüyü kaldırınca, bir de ne görelim, eli, Allah&#8217;ın izni ve o güzelim sanatıyla iyileşmiş.&#8221; <a href="http://islamiyontem.net/kitaplar/turkce%20tefsir/tefsirkulliyati/018kehf/012.htm#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a></p>
<p><strong> Diğer Sahabenin Kerametleri</strong></p>
<p>Diğer sahabenin bu konudaki halteri de pek çoktur. Bu konuda, onlardan pek az bir şey bahsedeceğiz.</p>
<p><strong>1)</strong> Muhammed İbnu&#8217;l-Münkedir, Hz. Muhammed (s.as)&#8217;in kölesinin gemisinde zuhur eden bir hali şöyle anlatır: &#8220;Köle şöyle der: &#8220;Gemiye binmiştim; derken, içinde bulunduğum gemi parçalandı. Geminin tahtalarından birisinin üzerine bindim. Bu tahta parçası beni bir aslan ini olan bir yere attı. Derken karşıma bana doğru gelmekte olan bir arştan çıktı. Bunun üzerine ben, &#8220;Ey Ebu&#8217;l-Hâris() ben Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in kölesiyim&#8221; dedim. Bunun üzerine arslan önüme düştü ve bana yol gösterdi. Sonra arslan, hım hım edip kendince bir şeyler söyledi; anladtm ki beni uğurluyor. Sonra da geri döndü.&#8221;</p>
<p><strong>2)</strong> Sabit, Enes (r.a)&#8217;den şunu rivayet etmiştir: &#8220;Useyd İbn Hudayr ile Ensârdan başka birisi Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in huzurunda, ihtiyaç duydukları bir konuda konuşuyorlardı. Derken gece epey ilerlemişti. Bunun üzerine onlar Hz. Peygamberin evinden ayrıldılar. Gece alabildiğine karanlıktı. Herbirinin elinde bir değnek vardı. Bu esnada, onların değneklerinden birisi onlara ışık tuttu, yollarını aydınlattı ve onun ışığında yollarına devam ettiler. Yolları ayrılınca, berikinin âsâsı, kendisinin yolunu aydınlattı; o da onun ışığında yürüdü ve evine ulaştı.&#8221;</p>
<p><strong>3)</strong> Alimlerin anlatmasına göre, Halid İbn el-Velîd&#8217;in askeri arasında içki içenler bulunuyordu. O, bir gece atına bindi ve askerini dolaştı. Derken, yanında bir küp içki bulunan, at üzerindeki bir adama rastladı. Ona, &#8220;bu nedir?&#8221; diye sorduğunda o, &#8220;sirke!&#8221; cevabını verdi. Bunun üzerine Halid: &#8220;Ey Allah&#8217;ım, onu sirke haline getir!&#8221; dedi. Adam, arkadaşlarının yanına vardı ve: &#8220;Size, Arapların ömründe içmedikleri bir içki getirdim&#8221; dedi. Onlar küpün ağzını açınca, onun sirke olduğunu gördüler ve: &#8220;Allah&#8217;a yemin olsun ki, sen bize sirke getirdin&#8221; dediler. Bunun üzerine o adam: &#8220;Bu, Allah&#8217;a yemin olsun ki, Halid İbn el-Velîd&#8217;in duasının sonucudur&#8221; dedi.</p>
<p><strong>4)</strong> Meşhur bir hadise ki, bu şudur: Halid İbn el-Velîd, Allah&#8217;ın ismini anarak bir avuç zehir yedi. Ama zehir ona zarar vermedi.</p>
<p><strong>5)</strong> Rivayet olunduğuna göre İbn Ömer, bir yolculuğunda, vahşî hayvanların korkusu sebebiyle yolda bekleyen bir cemaate rastgelir. Bunun üzerine o, onların yolundaki vahşî hayvanları kovar. Daha sonra da, &#8220;Allah, insanoğluna, korktuğunu musallat kılar. Şayet o insanoğlu, Allah&#8217;dan başkasından korkmasaydı, ona hiçbir şey musallat olmazdı&#8221; der.</p>
<p><strong>6)</strong> Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Alâ İbnu&#8217;l-Hadrâmî&#8217;yi bir savaşa yollamıştı. Derken onlarla, varacağı o yer arasına bir deniz parçası (kadar büyük) bir su girer. Bunun üzerine o. İsm-i Azam duâsıyla duâ eder ve böylece suyun üzerinden yürüyerek geçerler. Bu konuda sufîlerin kitaplarında sayısız rivayetler bulunmaktadır. İsteyen, onları gözden geçirsin</p>
<p><strong>Kerametin caiz olduğuna dair kesin aklî delillere gelince, bunlar pek çoktur.</strong></p>
<p><strong>Birinci Delil:</strong> Kul, Allah&#8217;ın dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Haberiniz olsun ki Allah&#8217;ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir&#8221; (Yunus. 62) buyurmuştur. Rab Teâlâ da, kulunun dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Allah iman edenlerin yardımcısıdır&#8221; (Bakara. 257), &#8220;O, bütün salihlere de velilik ediyor&#8221;(A&#8217;raf, 197), &#8220;Sizin dostunuz ancak Allah&#8217;tır, O&#8217;nun peygamberidir&#8221; (Maide,288), Sen bizim Mevlâmızsın&#8221; (Bakara, 55), ve &#8220;Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah şüphesiz iman edenlerin velîsidir&#8221; (Muhammed,11) buyurmuştur.</p>
<p>Böylece Allah Teâlâ&#8217;nın, kulunun dostu; kulunun da, Allah Teâlâ&#8217;nın dostu olduğu sabit olmuş olur.Hem Allah kulunu sever, kul da Allah&#8217;ı sever. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;O onları sever. onlar da O&#8217;nu severler&#8221; (Maide,54), &#8220;İman edenler ise. Allah&#8217;ı daha çok severler&#8221; (Bakara 165), ve &#8220;Allah tevbe edenleri sever, iyice temizlenenleri sever&#8221; (Bakara. 222) buyurmuştur.</p>
<p>Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Kut, Allah&#8217;a itaatta, O&#8217;nun emrettiği ve kendisinde rızasının bulunduğu her şeyi yapacak; O&#8217;nun nehyettiği ve yasakladığı her şeyi de bırakacak bir dereceye ulaştığında, Hakîm ve Rahîm olan Allah&#8217;ın, kulunun bir kerecik istediği o şeyi yapması ve yerine getirmesi nasıl akıldan uzak görülebilir ki? Tam aksine, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, onun bu isteğini yerine getirmesi daha uygundur. Çünkü kul, cimriliği, acizliği ve tembelliğine rağmen Allah Teâlâ&#8217;nın kendisinden istediği ve kendisine emrettiği her şeyi yapınca, Rahîm olan Rabb Teâlâ&#8217;nın, kulunun istediğini bir kerecik yerine getirmesi haydi haydi gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, &#8220;Ahdime riayet edin ki, ben de size olan ahdimi tutayım&#8221; (Bakara, 40) buyurmuştur.</p>
<p><strong>İkinci Delil:</strong> Keramet izhar etmek eğer imkânsız olsaydı, bu imkânsızlık, ya Allah Teâlâ&#8217;nın bunu yapmaya ehil olamamasından, veyahut da, o mü&#8217;min kulun, bu bağışın kendisine verilmesine ehil olamamasından kaynaklanır. Birincisi Allah&#8217;ın kudretini zedeler ki, bu küfürdür. İkincisi de batıldır, zira Allah&#8217;ın zâtını, sıfatlarını, fiillerini, hükümlerini ve isimlerini tanımak, Allah&#8217;ı sevmek, O&#8217;na itaat etmek, O&#8217;nu takdis, temcîd ve ululamaya devam etmek, çölde bir yufka ekmeği vermekten veya bir yılanı ya da bir aslanı kulunun emrine vermekten daha kıymetlidir.</p>
<p>Binâenaleyh O, kuluna, kulu herhangi bir istekte bulunmaksızın, kendisini tanımayı, sevmeyi zikir ve şükretmeyi nasib ettiğine göre ona, çölde bir yufka ekmeği haydi haydi verir. Bunda, akla sığmayan ne var ki?!</p>
<p><strong>Üçüncü Delil:</strong> Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in naklettiği bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: &#8220;Kul bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştığı kadar başka hiçbir amel ile yaklaşamaz. Farzların yanında nafile ibadetlerle de kulum bana yaklaşır, yaklaşır; nihayet ben onu severim. Ben onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, anlayan kalbi, eh ve yürüyen ayağı olurum. O, benimle duyar, benimle görür, benimle konuşur ve benimle yürür. &#8220;(Buhari,Rikak 38)</p>
<p>Bu hadis, bu gibi kimselerin kulağında, gözünde ve diğer uzuvlarında başkasına ait bir nasip ve payın kalmadığını gösterir. Çünkü eğer orada, başkasına ait bir hisse ve pay kalmış olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, &#8220;Ben onun kulağı, gözü olurum&#8221; demezdi. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Hiç şüphesiz ki bu makam, yılanı ve vahşî hayvanları o kulunu emrine vermekten ve ona bir yufka ekmek, bir salkım üzüm ve bir bardak su vermekten daha değerlidir.</p>
<p>Binâenaleyh, Allah Teâlâ, rahmetiyle o kulunun bu yüksek derecelere ulaştırdığına göre, ona çölde, bir parça ekmek bir bardak su vermesinde akla sığmayacak ne vardır?</p>
<p><strong>Dördüncü Delil:</strong> Yine Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in Cenâb-ı Hak&#8217;tan naklettiği bir hadis-i kudside, &#8220;Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş olur.&#8221;(İbn Mace,Fiten 16) buyurmuş, böylece dostuna eziyyet etmeyi kendisine eziyyet etme gibi addetmiş olur ki bu, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;Muhakkak ki sana beyat edenler, ancak Allah&#8217;a beyat etmiş olurlar&#8221; (Feth, 10) ayetinin manasına yakın bir ifadedir.</p>
<p>Yine Cenâb-ı Hak, &#8220;Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman gerek mü&#8217;min olan bir erkek, gerek mü&#8217;min olan bir kadın için, işlerinde kendilerine bir muhayyerlik yoktur&#8221;(Ahzap, 36) ve &#8220;Muhakkak ki Allah&#8217;a ve Resulüne ezâ edenler (yok mu?) Allah onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuştur&#8221;(Ahzab.57) buyurmuş, Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;e yapılan beyatı, kendisine yapılmış olan bir beyat; onun rızasını, kendisinin rızası; ona eziyyeti kendisine eziyyet kabul etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in derecesinin, bütün derecelerin üstünde olup zirveye çıktığında şüphe yoktur. İşte burada da böyledir.</p>
<p>O, &#8220;Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş olur&#8221; buyurunca, bu, Allah Teâlâ&#8217;nın, velisine eziyyet etmeyi, kendisine eziyyet etme addettiğini gösterir. Bu husus, şu meşhur hadis-i kudsî ile de desteklenir. &#8220;Cenâb-ı Hak Kıyamet gününde şöyle buyurur: Hastalandım beni ziyaret etmedin; su istedim su vermedin; yiyecek istedim yiyecek vermedin. &#8220;Bunun üzerine kul, &#8220;Ey Rabbim, sen âlemlerin Rabbüken ben bunu nasıl yapabilirim?&#8221; dediğinde Cenâb-ı Hak, &#8220;Falanca kulum hastalandı da, sen onu ziyaret etmedin, onu ziyaret etmen halinde, bunun karşılığını) benim yanımda bulacağını bilmedin mi?(Müslim,Birr 43) Su verme ve yiyecek vermedeki hüküm de aynıdır.</p>
<p>Binâenaleyh, bütün bu hadisler, Allah&#8217;ın velî kullarının bu derecelere ulaştıklarına delâlet eder. O halde, Allah&#8217;ın o kuluna bir parça ekmek ve bir bardak su vermesinde, veyahut da bir köpeği veya bir aslanı onun emrine amade kılmasında, akla sığmayan ne var ki?</p>
<p><strong>Beşinci Delil:</strong> Biz örfen, hükümdarın kendi özel hizmetine tahsis ettiği ve insanların meclisine katılmasına müsaade ettiği kimseye, başkasının yapamayacağı şeyleri yapma salâhiyeti de verdiğini müşahede etmekteyiz Hatta âkl-ı selîm, böyle bir yakınlık meydana geldiğinde bu makamın bunu irileceğine de şehadet etmektedir. Binâenaleyh, yakınlık asıl, makam da fer-i (peşinden geken) kılınmış olur. Hükümdarların en büyüğü Rabbü&#8217;l-âlemîn&#8217;dir.</p>
<p>Binâenaleyh o, kulunun kendisine hizmet eşiklerine, ikram derecesine ulaştırmak ve onu, kendisini tanımanın sırlarına vakıf kılmak ve kendisiyle kulu arasındaki perdeleri kaldırır, onu kendisine yakınlık seccadesi üzerine oturtturmak suretiyle şereflendirdiğinde, bu alemdekilerin herbiri, ruhanî mutlulukların ve rabbanî bilgilerin bir zerresine nisbetle, mahza yokluk gibi olmasına rağmen, bu âlemde bazı kerametlerin zuhur etmesinde akla aykırı ne vardır ki?</p>
<p><strong>Altıncı Delil:</strong> Fiilleri üstlenenin, beden değil, rûh olduğunda şüphe yoktur. Yine, beden için rûh neyse rûh için de Allah&#8217;ı tanımanın aynen o durumda olduğunda bir şüphe yoktur. Nitekim bunu Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, (Nahl,2) ayetinin tefsirinde açıklamıştık. Yine Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben, Rabbimin yanında gecelerim. O, beni yedim ve içirir.(Benzeri;Buhari,Savm 20)</p>
<p>İşte bundan dolayı, gayb aleminin hallerini en fazla bilenin kalb kuvveti bakımından pek yüksek olup pek zaaf duymadığını görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki Ali İbn Ebi Talib (k.v), &#8220;Allah&#8217;a yemin olsun ki ben, Hayber&#8217;in kapısını, bedenî kuvvetimle değil, rabbanî kuvvetimle söküp attım&#8221; demiştir. Bu böyledir, zira Hz. Ali (k.v)&#8217;nin bakışları o vakitte maddî alemden uzaklaşmış; melekler, kibriyâ aleminin nurlarıyla onu aydınlatmıştı.</p>
<p>Böylece onun ruhu kuvvetlenmiş ve melekî ruhların cevherine benzemişti. Ve onda, kudsiyyet ve azamet aleminin ışıkları parlamıştı. İşte bu sebeple hiç şüphesiz ki o, başkasının yapamayacağı şeyi yapmıştı. İşte kul da böyledir, o Allah&#8217;a itaata devam ettiği sürece, Allah&#8217;ın, &#8220;Onun kulağı, gözü olurum&#8221; dediği makama ulaşır. Allah&#8217;ın celâlinin nuru, kendisinin kulağı olunca da, o kimse yakını-uzağı duyar. Onun gözü olunca da, o yakını-uzağı görür. O nur, onun eli olunca da o kimse, zor-kolay, uzak-yakın her şey hususunda tasarrufta bulunabilir.</p>
<p><strong>Yedinci Delil:</strong> Bu delil, akli felsefî kanunlara dayalı bir delil olup, şudur: Biz, ruh cevherinin, bölünmeye ve parçalanmaya müsait, bozulan maddeler cinsinden olmadığını; tam aksine onun, melekler, gökler aleminin varlıklarının cevherinden ve arınmış-tertemiz şeyler türünden olduğunu beyan etmiştik. Ancak ne var ki rûh, bedenle afâka kurup kendini tamamiyle onun işlerini görmeye verdiğinde, bu kendini verme işinde, ilk vatanını ve ilk ikâmet ettiği âlemi unutacak dereceye varır ve tamamen bozulup çürüyen maddelere benzemiş olur.</p>
<p>Böylece de, gücü ve kuvveti zayıflar. Kudreti kalmaz; o fiillerden herhangi birisini de yapamaz. Ama, rûh, marifetullâh ve muhabbetullaha ünsiyet kazanır, bu bedenî işleriyle olan meşguliyeti azalır, üzerinde semavî ve Arşa ait mukaddes ruhların nuru parlar ve o nurlar bu ruha nüfuz ederse o, tıpkı feiekî ruhların bu işleri yapabilmesi gibi, bu âlemin maddelerine tasarrufta bulunmaya da güç bulur ki, işte keramet budur.</p>
<p>Bu husustaki diğer bir incelik de şudur: Bize göre beşerî ruhlar, mahiyetleri bakımından farklı farklıdır. Onların içinde kuvvetli olanlar zayıf olanlar; nuranî olanlar-bulanık olanlar; değerli olanlar- değersiz olanlar bulunmaktadır. Felekî ruhlar da böyledir; Cibril&#8217;e baksana; Cenâb-ı Hak onu vasfederken, &#8220;Şüphesiz, muhakkak ki o, çok şerefli bir elçinin kelâmıdır. O, çetin bir kudrete maliktir. Arşın sahibi yanında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emîrdir&#8221;(Tekvir, 19-21); diğer melekleri vasfederken de, &#8220;Göklerde nice melek vardır ki, onların şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz&#8221; (Necm, 26) buyurmuştur.</p>
<p>Burada da böyledir.Herhangi bir nefiste, tıpkı tabiatı yüce, cevheri aydın ve parfak, unsurî ve kudsî kuvvet nevinden olmak üzere, bir kuvvet görülür de, sonra da bu ruha, kevn-ü fesâd (yapılıp yıkılma) aleminin tozlarını onun yüzünden silecek olan çeşitli riyazâtlar uygulanırsa, o aydınlanır, ışır ve Samediyyetin huzurunda bulunmasının bilgisinin nurunun yardımı; celâl ve izzetin huzurunda bulunmanın da ışıklarının kuvveti ile, bu kevn-ü fesad âleminin heyulasında tasarrufta bulunabilir. Biz bu hususta, daha fazla açıklamada bulunmayalım, çünkü bunun ötesinde çok ince sırlar elde edemeyenlerin tasdik edemeyeceği derin haller bulunmaktadır. Biz, hayırları idrak etmek hususunda Allah&#8217;ın yardımını isteriz.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/115-125</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/keramet-hakkinda-nakli-ve-akli-deliller/">Keramet Hakkında Nakli ve Akli Deliller</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/keramet-hakkinda-nakli-ve-akli-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olağanüstü Hadiselerin Sırları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/olaganustu-hadiselerin-sirlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/olaganustu-hadiselerin-sirlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Feb 2017 13:08:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Olağanüstü Hadiselerin Sırları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13871</guid>

					<description><![CDATA[<p> İbn Sina Tanrı dostları sayılan arif ve velilerden meydana gelen kerametler, hem tasavvufu hem de Türk-İslam kültürünü belirleyen önemli kavramlardan birisidir. Keramet kavramı, sadece sufileri değil, aynı zamanda akılcılıklarıyla bilinen filozofları derinden etkilemiştir. Bu etkileniş, İslam bilgi anlayışının öteden beri zorunsuzluk temeline dayanmasının bir bakıma sonucudur denilebilir. Aşağıda filozof İbn Sina’nın Tanrı dostlarından meydana gelen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/olaganustu-hadiselerin-sirlari/">Olağanüstü Hadiselerin Sırları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><em><a href="http://ilimcephesi.com/olaganustu-hadiselerin-sirlari/29192823_ibnisina/" rel="attachment wp-att-14032"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14032" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/29192823_ibnisina.jpg" alt="" width="270" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/29192823_ibnisina.jpg 485w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/29192823_ibnisina-300x291.jpg 300w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /></a> İbn Sina</em></h4>
<div class="Detay">
<p>Tanrı dostları sayılan arif ve velilerden meydana gelen kerametler, hem tasavvufu hem de Türk-İslam kültürünü belirleyen önemli kavramlardan birisidir. Keramet kavramı, sadece sufileri değil, aynı zamanda akılcılıklarıyla bilinen filozofları derinden etkilemiştir. Bu etkileniş, İslam bilgi anlayışının öteden beri zorunsuzluk temeline dayanmasının bir bakıma sonucudur denilebilir. Aşağıda filozof İbn Sina’nın Tanrı dostlarından meydana gelen olağanüstü hallere ilişkin görüşleri yer almaktadır.</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Bir arifin az bir gıdadan alışık olunmayan uzun bir süre uzak kaldığı haberi sana ulaştığı zaman bunu doğrulamaya yatkın ol ve doğada görülen yollardan olarak değerlendir!</p>
<h3>Tembih</h3>
<p>Hatırla ki bizdeki doğal güçler, bozuk (gıda) maddelerini hazmetmek sebebiyle sağlıklı (gıda) maddelerini hareket ettirmekten (sindirmekten) meşgul edildiklerinde, söz konusu iyi maddeler az çözülmüş (sindirilmiş) ve değişimden uzak bir halde korunurlar. Binaenaleyh bazen gıda, sahibinden uzun bir süre kesilse bile, aynı halde olmayan başka birisi onun onda biri müddetinde gıdadan kesilse helak olacak iken, o bununla birlikte hayatını sürdürebilir.<br />
(…)</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Bir arifin kendisi gibi birisinin kapasitesini aşan bir fiili veya hareket ettirmeyi veya hareketi kendi gücüyle yapmaya güç yetirdiği (haberi) sana eriştiği zaman, onu büsbütün inkâr ile karşılama! Kuşkusuz ki doğa yollarını değerlendirmende, bunun sebebine ulaşmaya bir yol bulabilirsin.</p>
<h3>Tembih</h3>
<p>Bazen insan, hallerinde itidal üzere iken, öyle bir kuvvet sınırına ulaşır ki, tasarruf ettiği veya hareketlendirdiği şeye son gücünü hasredebilir. Sonra nefsine, tıpkı korku veya hüzün esnasında olduğu gibi, öyle bir yapı arız olur ki onun gücü bu son noktadan inişe geçer; hatta öncesinde rahatlıkla yapabildiğinin onda birini yapmaktan bile aciz kalır. Ya da tıpkı öfke veya yarışma halinde veya mutedil derecede mest olma veya neşelendiren ferahlık esnasında arız olduğu gibi, nefsine öyle bir durum arız olur ki, gücünün son sınırı katlanır, hatta onunla gücünün zirvesine ulaşır. Dolayısıyla ferahlık halinde yardım aldığı gibi, arife bir canlılık yardım ettiğinde buna şaşmamak gerekir. Böylece bu, arifin kuvvelerine bir hükümranlık kazandırır veya yarışma halinde olduğu gibi onu bir izzet kaplar. Bunun neticesinde ise, arifin kuvvetleri alevlenerek parlar. Ve bu durum, neşe veya öfke halindekinden daha büyük ve daha görkemlidir. Nasıl böyle olmasın ki? Bu, apaçık Hak’tan, güçlerin ilkesinden ve rahmetin aslındandır.</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Bir arifin gaipten bir haber verdiği ve bir müjde veya korkutma bildirerek isabet ettiği haberi sana ulaştığında, onu doğrula! Ona inanmak kesinlikle sana güç gelmesin. Çünkü bu olayın doğanın yollarında bilinen sebepleri vardır.</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Tecrübe ve kıyas, insan nefsinin uyku halinde gaibe bir tür erişimi olduğunda mutabıktır. Buna göre yitip gitmesi için bir yol veya ortadan kalkması için bir imkân olmadığı takdirde benzeri bir erişimin uyanıklık halinde de vuku bulmasına bir engel yoktur. Tecrübeye gelince, birbirinden işitme ve tanıdık bilgiler (mütearife), buna şahitlik eder ve insanların hepsi böyle bir şeyi doğrulamayı ilham eden bir tecrübeyle kendinde tecrübe etmiştir; birinin karışımının bozuk, tahayyül ve hatırlama kuvvelerinin uykuda olması durumu istisna! Kıyasa gelince, bunun gerçekliğini (aşağıdaki) uyarılardan anla!<br />
(…)</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Senin nefsin için de, yetenek ve aradaki engelin ortadan kalkmasına göre, bu âlemin nakşı ile nakşolma durumu vardır. Bunu öğrenmiştin, artık bazı bilinmeyenlerin gayb âleminden kendi nefsinde nakşolabileceğini zinhar inkâr etmeyesin! Seni daha fazla aydınlatacağım!<br />
(…)</p>
<h3>Tembih</h3>
<p>Ortak duyu, nakşın kendisine yerleştiğinde gözlem hükmünde olduğu nakış levhasıdır. Bazen duyusal nakşedici duyu nezdinde yitip gider ama sureti ortak duyuda iyi bir şekilde kalıcı olur. Dolayısıyla nakış, vehmeden olmadan gözlenen hükmünde kalıcı olur. Yağmur damlasının düz bir çizgi şeklinde inmesi ve hızla dönen bir noktanın dairenin çevresi şeklinde nakşolması durumuyla ilgili sana söylenenleri hatırına getir! Dolayısıyla suret, ortak duyunun levhasında temsil olduğu zaman, ister dışarıdaki duyulurdan onda resmedilme halinin başlangıcında olsun, ister duyulurun kalıcılığıyla kalıcı olsun veya duyulurun yitip gitmesinden sonra sabit kalsın isterse de eğer mümkünse onda vukuu, duyulurdan ötürü olmasın, gözlemlenen hale gelir.</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Bir grup hastalar ve safra dengesi bozuk insanlar, duyulur, açık ve hazır (birtakım) suretler gözleyebilirler ve bu suretlerin dış bir duyulur ile bağıntısı olmaz. O halde bu suretlerin nakş edilişi, iç bir sebepten veya iç sebepte etkin olan bir sebeptendir. Ortak duyu, tahayyül ve vehim madeninde dolaşan suretlerden de kendisine nakşedebilir; tıpkı onların ortak duyu levhasından tahayyül ve tevehhüm madeninde nakşedilmesi gibi. Bu durum karşılıklı aynalar arasında cereyan eden olaya yakındır.</p>
<h3>Tembih</h3>
<p>Sonra, bu nakşedilmeden yüz çevirten iki meşgul edici vardır: (Birincisi) dış duyusaldır, ortak duyu levhasını onda resmettiği şeyle başka şeylerle meşgul olmaktan alıkor; adeta ortak duyuyu hayalden tamamen soyutlar ve ondan zorla gasp eder. (İkincisi) iç akılsal veya iç vehimseldir ki bu, tahayyülü kendisini ilgilendiren şeyle onda tasarruf edip zorla iş yaptırarak zapt eder. Bu durumda tahayyül, ona boyun eğerek ortak duyuya tasallut etmekten boşta kalır; dolayısıyla hareketinin zayıflığı nedeniyle ortak duyuda nakşetme imkânı bulamaz. Zira o, kendisine bağlanılan değil bağlı olandır. İki meşgul ediciden biri durağanlaştığında bir meşgul eden kalır ve bazen o, (orta duyuyu tam olarak) zapt etmekten aciz kalabilir. Bu durumda tahayyül gücü ortak duyuya egemen olur; böylece onda suretleri ’duyulur’ ve ’gözlenen’ olarak görüntüler.<br />
(…)</p>
<h3>Tembih</h3>
<p>Duyusal engellerden azaldığı ve daha az engel kaldığı zaman nefsin fırsatlar bulup, tahayyülün meşguliyetinden kurtularak kutsiyet tarafına yönelmesi uzak görülemez. Buna göre gaipten kendisine bir nakış nakşedilir; bu nakış, tahayyül âlemine geçer ve (daha sonra) ortak duyuda nakşolur. Bu durum, uyku halinde veya duyuyu meşgul edip tahayyülü yoran herhangi bir hastalık halinde gerçekleşir. Çünkü tahayyülü hastalık yorabilir, bazen de aleti olan ruhun çözülmesi nedeniyle çok hareket kendisini yorabilir. Akabinde tahayyül, bir tür durağanlığa ve boşta olmaya koşar, nefs de ulvî yöne doğru kolaylıkla çekilir. Nefse bir nakış gelip çattığında tahayyül ona doğru ikaz edilir ve o nakşı telakki eder. Bu da ya gelen şeye ait bir uyarıcı ve istirahatından veya yorgunluğundan sonra tahayyülün harekete geçmesi nedeniyledir. Çünkü tahayyül, buna benzer bir uyarılmaya karşı oldukça hızlıdır. Ya da bunun nedeni natık (düşünen) nefsin doğal olarak tahayyülü kullanmasıdır. Zira tahayyül bunun gibi gelen uğurlu şeylerde nefsin yardımcısıdır. O halde tahayyül, engeller kendisinden uzaklaştığı durumda bu geleni kabul ettiği zaman o, ortak duyunun levhasında nakşolur.</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Nefs, çeken taraflara gücü yetecek derecede cevheri güçlü olduğu zaman onun için böyle bir kazanç veya fırsatın uyanıkken de vuku bulması ihtimal dışı değildir. Buna göre bazen (ulvî âlemden gelen) eser, zikir (hatırlama) gücüne iner ve orada durur. Bazen ise eser istila eder ve hayalde parlak bir şekilde ışıldar. Bu durumda hayal ortak duyu levhasını kendi yönüne doğru zorla alı kor ve kendisinde nakşedilmiş şeyi resmeder. Özellikle de natık nefis ona destekçi olur ve vehim gücünün hasta veya safrası dengesiz kimselere bazen yaptığı gibi ondan yüz çevirmez ki bu, daha uygundur. Böyle yaptığı zaman, eser gözlenir, görülür, işitilir vb. hale gelir. Ve bazen yapısı oldukça çok olan örnekler şeklinde veya düzenli bir söz olarak yer tutar; bazen de ziynet hallerinin en yücesinde olur.<br />
(…)</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>[342] Nefse uyku ve uyanıkken gelen ruhanî eser, zayıf olabilir. Bu durumda söz konusu eser, hayali ve hatırlama gücünü hareket ettirmez ve onun bir izi kalmaz. Bazen ise bundan daha güçlü olur ve hayali hareket ettirir ancak, ne var ki hayal, kendini tamamen intikale kaptırır ve açıklıktan uzak kalır. Dolayısıyla gelenleri hatırlama gücü zapt edemez, sadece tahayyülün intikallerini ve kopyaladıklarını zapt eder. Bazen de gelen eser, oldukça güçlü olur ve onu telakkide nefis son derece dayanaklı olur. Dolayısıyla suret hayalde açık bir şekilde resmedilir ve nefs onu anlamlandırabilir. Bu durumda hatırlama gücünde güçlü bir şekilde resmedilmiş olur ve intikallerle karmaşıklaşmaz. Bu durum sana, sadece bu eserlerde arız olmaz, dahası uyanıkken doğrudan gelen düşüncelerinde de olabilir. Buna göre bazen düşüncen hatırlama gücünde zabt edilir, bazen sana işini unutturarak oradan tahayyül edilen şeylere intikal eder. Bu durumda, (hatırlamak için) onun aksiyle çözümlemeye ihtiyaç duyarsın ve zapt edilen veriden onu izleyen veriye aynı şekilde diğerine intikal edici olursun. Böylece kişi, yitirdiği ilk işini bazen yakalayabilir bazen de ondan kopabilir. Sen onu (yitirdiğin şeyi) ancak bir çeşit çözümleme ve tevil (yorumlama) ile yakalarsın.</p>
<h3>Ekleme</h3>
<p>Hakkında konuşulan eserden uyanıklık veya uyku halinde hatırlama (zikr) gücünde karar kılmış bir şekilde zapt edilmiş olan, ’ilham’, ’açık bir vahiy’ veya tevil ya da tabire ihtiyaç duymayan bir ’rüya’ olur. Bu eserden kendisi ortadan kalkıp, geriye kopyaları ve izleri kalan ise tevil ve tabire ihtiyaç duyar. Bu da, şahıslara, vakitlere ve adetlere göre farklı farklı olur: Vahiy tevile, rüya ise tabire muhtaçtır.<br />
(…)</p>
<h3>Tembih</h3>
<p>Bazen ariflerden, onların neredeyse ’âdeti’ (doğal düzeni) ters çevirebildikleriyle ilgili haberler sana ulaşır ve sen hemen onları yalanlamaya yeltenirsin. Bunlar örneğin şöyle sözlerdir: “Bir arif yağmur duası etti ve insanlar (için) yağmur yağdı veya şifa bulmaları için dua etti, onlar da şifa buldu veya onlara beddua etti, onlar da yerin dibine geçti, sarsıldılar veya başka bir tarzda yok oldular veya onlara dua etti; böylece kendilerinden veba, salgın, sel ve tufan uzaklaştırıldı veya bir ariften vahşi hayvan korktu veya bir kuş ondan kaçmadı” veya buna benzer apaçık olanaksız yollu kabul edilmeyecek şeylerdir. Böyle bir (haber karşısında) sen de bekle ve acele etme! Çünkü buna benzer şeylerin doğanın sırlarında birtakım sebepleri vardır; belki bunların bir kısmını sana anlatma durumum olabilir.</p>
<h3>Hatırlatma ve Tembih</h3>
<p>Daha önce senin için açıklığa kavuşmamış mıydı ki: Natık nefsin bedenle ilgisi, onda doğalaşma ilgisi değil; aksine diğer bir ilgi türündedir. Ve biliyordun ki: Eğer natık nefste veya ona bağlı olanda bir inanç yapısı yer ettiğinde, cevher bakımından ayrı olmakla birlikte bazen bu, onun bedenine de ulaşabilir. Öyle ki havada (yüksekte) duran bir dal üzerinde yürüyenin vehmi, dal (yerde) sabitken benzer birinin vehminin yapmadığı bir şekilde onun ayaklarını kaydırır. İnsanların vehimlerine, karışımların aşama aşama veya bir anda başkalaşması, birtakım hastalıkların başlaması veya onlardan iyileşme bağlı olur. Dolayısıyla bazı nefisler için etkisi bedenlerine geçen bir meleke olmasını uzak görme! Bunlar, güçleri nedeniyle adeta âlemin bir tür nefsi gibi olurlar. Ve de karışımsal nitelikle (bedende) tesir ettikleri gibi, aynı zamanda saydığım (âlemdeki) hepsinin ilkesiyle de tesir ederler. Çünkü onların ilkeleri, bu niteliklerdir. Özellikle, bedeniyle arasındaki özel bir ilişki nedeniyle ona daha uygun bir hale gelen cisimde bu tesir gerçekleşir. Özellikle her ısıtıcının sıcak olmadığını ve her soğutanın da soğuk olmadığını daha önce öğrenmiştin. Dolayısıyla sen de bazı nefislerin böyle bir gücü olduğunu inkâra yeltenme! Hatta onlar, kendi bedenlerinin etkilenmesi gibi onlardan etkilenen başka cisimlerde fiilde bulunurlar. Yine özellikle kendi bedensel güçlerine egemen olmakla melekeleri keskinleştiği zaman, bu gibi nefislere özgü güçlerin başka nefislerin güçlerine aşıp onlarda fiilde bulunduklarını inkâr etmeyesin! Buna göre bu nefis, başkasının tutkusuna, öfkesine ve korkusuna da egemen olur.<br />
(…)</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Bu durumun nefsinin yaratılışında vuku bulduğu, sonrasında da ’hayırlı’, ’olgun’ ve ’nefsini arındırmış’ olan kimse, işte mucize sahibi bir peygamber veya keramet sahibi bir dosttur. Onun nefsini (daha da) arındırması, bu kuvveyi yaratılışının gereği üzerine ilaveten bu anlamda artırır. Böylece o, en yüksek dereceye erişir. Bu durum kendisi için vuku bulup da sonrasında ’kötü’ olan ve bu gücü kötülükte kullanan kişi, alçak bir sihirbazdır. Onun nefsinin kadri, haddi aşmasından dolayı bu anlamda kırılır; dolayısıyla arınmışların olduğu zirveye katılamazlar.</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Göz değmesi de, bu kabilden bir iş olabilir. Bunun kaynağı, hayranlık duyan nefsanî bir haldir ki bu hal, bir özelliği nedeniyle hayranlık duyduğu şeye bitkinlik vermek şeklinde tesir eder. Bunu, cisimlere tesir eden şeyin onunla buluşan veya ona bir parçasını ulaştıran veya ortadaki bir niteliğe nüfuz edici olmasını varsayan kişi uzak görebilir. Bizim aslını ortaya koyduğumuz şeyi derinliğine düşünen kimse, bu şartı değerlendirmeye alınma derecesinden aşağıya düşürür!</p>
<h3>İşaret</h3>
<p>Garip durumlar doğa âleminde üç ilkeden kaynaklanır: Birincisi, zikredilen nefsanî heyet; ikincisi, kendine özgü bir kuvvet ile mıknatısın demiri çekmesi örneğinde olduğu gibi, unsursal cisimlerin özellikleri; üçüncüsü ise, göksel kuvvetlerdir. Ki onlarla cisimlerin karışımları arasında konumsal yapılarla özelleşmiş yerseller vardır veya onlarla nefislerin kuvveleri arasında uygun fiilî ya da edilgin yeteneksel hallerle özelleşmiş yerseller vardır ki, garip etkilerin ortaya çıkışı bunlara bağlıdır. Sihir, birinci kısımdandır, dahası mucize ve kerametler de bu kısımdandır. Çekim kuvveti ise, ikinci kısma, tılsımlar ise, üçüncü kısma girer.</p>
<h3>Nasihat</h3>
<p>Senin zeki olman ve sıradan insanlardan beri olmanın, her şeyi inkâr ederek karşı koyman olmasından kaçın! Böyle bir tavır, hafif meşreplik ve acizliktir. Açıklığı henüz senin için belli olmayan bir şeyi yalanlamandaki ihlalin, elinde herhangi bir delil bulunmayan şeyi doğrulamalıdaki ihlalinden farklı bir şey değildir. Aksine senin, imkânsızlığına kesin bir kanıt bulmadığın sürece kulak verdiğin şeyi yadırgamak seni rahatsız etse bile, ’durup düşünme’ (tevakkuf) ipine sarılman gerekir. Dolayısıyla senin için doğrusu, buna benzer şeylere, kesin kanıtı kurulu olan tard etmediği sürece, ’imkân’ dairesinde serbestlik vermendir. Bil ki doğada acayip şeyler vardır ve faal yüce kuvveler ile edilgin aşağı kuvvelerin garip şeyler üzerine toplanmaları söz konusudur.</p>
<h3>Son ve Vasiyet</h3>
<p>Ey kardeşim! Senin için bu işaretlerde gerçeğin özünü süzdüm ve kelimelerin inceliklerindeki hikmetlerin en hasını sana lokma lokma sundum. Artık sen de bu bilgiyi, bayağı insanlardan; cahillerden; parlak zekâ, eğitim ve âdetten nasibini almamış kişiden; kafası karışık insanlarla haşır neşir olandan; veya bu filozofların mülhitlerinden ve onların asalaklarından sakın! Gönlünün duruluğuna, gidişatının düzgünlüğüne, vesveselerin kendisine üşüşmesine izin vermediği, gerçeğe rıza ve doğrulukla baktığına güven duyduğun kimseyi bulduğunda, sana sorduğu şeyden ona peyderpey, parça parça, bölüm bölüm ver! Böylece kendisine öğrettiklerinden, daha sonra karşılaşacağı şeyleri ferasetle kavramasını beklersin. Sana uyarak, kendisine ulaştırılanları mecrasından çıkartmayacağı konusunda onunla Allah ve iman üzerine ahitleş! Eğer bu ilmi ifşa veya zayi edersen, benimle senin aranda Allah vardır! Allah vekil olarak yeter!</p>
<p>İbn Sînâ, İşaretler ve Tenbihler, Çev. A. Durusoy, M. Macit, E. Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul 2005, s. 191–204.</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.2</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/olaganustu-hadiselerin-sirlari/">Olağanüstü Hadiselerin Sırları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/olaganustu-hadiselerin-sirlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2016 12:45:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlimde Kurallar]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Şartlarının İhlali]]></category>
		<category><![CDATA[İnkar]]></category>
		<category><![CDATA[İstidraç]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed İbn Zerruk]]></category>
		<category><![CDATA[Amelsiz İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Hâl]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Her şeyin ilmi kendi erbabından alınır.]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kulun İç Hali]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur]]></category>
		<category><![CDATA[Lafız ve Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Sözdeki kapalılık]]></category>
		<category><![CDATA[Salih kişinin veli olduğuna hüküm vermek]]></category>
		<category><![CDATA[Tasdik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12413</guid>

					<description><![CDATA[<p>11. Kaide: Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir. Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır. Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/indir-7-14/" rel="attachment wp-att-12414"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12414" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-7.jpg" alt="Ahmed İbn Zerruk - İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar" width="217" height="352" /></a><br />
<strong>11. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır.</strong></p>
<p>Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi olmayan mukallitler, bu sıfatı almaya ehil olamazlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>12. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Amelsiz ilmin, gayesi olmayan vesile olması:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin şerefi/değeri; bazen o şeyin zatından, onun zatını talep­ten, bazen de o şeyin sağladığı yarardan, bazen de o şeyle ilintili başka bir faydadan kaynaklanır.</strong></p>
<p>Bu sebeple şöyle denmiştir: <strong>“Amelsiz ilim, gayesizlik/başıboşluk, ilimsiz amel, cinayettir.”</strong></p>
<p>İlimlerin en faziletlisi/değerlisi konusu Allah Teâlâ olan ilimdir. Za­tından dolayı bilinen bilgi en üstün bilgidir. Zira heybet, ünsiyet gibi bil­giler zata dair bilgilerdir. Eğer ilmin gayesi onunla amel etmek ise, ilmi­nin neticesi amelinde ortaya çıkıp görünmeyen kimsenin öğrendiği tüm ilimler onun lehine değil, aleyhinedir. Bazen bu ilmin [zaman içerisinde kendisinden] çıkıp gittiğine de şahitlik eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>28. Kaide:</strong><br />
<strong>İlmin şartlarını ihlal etmek o ilmin hakikatine ulaşmayı engeller.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin bir usulü vardır.</strong></p>
<p>İlim öğrenmek isteyen kimsenin ilk yapacağı şey, ilme kulak verip, kabulle karşılamaktır. Sonra, söz konusu ilmi zihninde tasavvur etme­li, onu anlamaya, ta’lîl(1) etmeye, onunla delil getirmeye çalışmalı, daha sonra da öğrendikleriyle amel edip başkalarına aktarmalı, yani neşretmelidir. Bu sırayı bozup sonra gelmesi gereken aşamalardan bazılarını öne almaya kalkarsa, sözü edilen ilim dalında gerçek ilmi derinliğe ulaşamaz. Tahsil etmeden âlim olmaya çalışan kimse, ilimle dalga geçiyor demektir, öğrendiği ilmi zihninde tasavvur etmeden elde etmeye çalı­şan kimseye itibar edilmez. Tasavvur ettiğini anlayarak korunaklı hale getirmeyen kimsenin ilmi başkalarına faydalı olmaz. Delil ve hüccetle desteklenmeyen bir bilgi gönülleri rahatlatmadığı gibi gerekli yararlı so­nuçları da doğurmaz.</p>
<p>İlmi müzakere etmek, ona hayat vermek demektir. Ancak bunu ya­parken insaf ve tevazu ile hareket etmelidir. Bu, halkın söz konusu ilmi kabul etmeleri için iyi bir yöntemdir.</p>
<p>Kendini ilme ver, başkalarının desteğini arama.<br />
Geri durma ilme yönel.<br />
Tevfik Allah&#8217;tandır.</p>
<p>(1)Gerekçe ve dayanaklarını araştırmak, akılla onları temellendirmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>34.Kaide</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimsenin o ilmin fer’i olan şeylerini asli olanlarına birleştirmesi ve akli olanlarını nakli olan­larıyla meze etmesi:</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimse, eğer, </strong>[o ilim da­lının]<strong> fer’i/tali meselelerini asli olanlara katamıyor, aslını ferine uygulayamıyor, makulünü menkulüne bağlayamıyor; menkulünü asli kaynaklarına dayandıramıyor; asli ifadeleriyle, o fennin ehlinin istinbatıyla elde ettiklerini mukayese edemiyorsa, bu durumda onun sus­ması konuşmasından daha iyidir.</strong></p>
<p>Bu durumdaki kişinin isabet yerine hata etmesi, hidayet yerine sapıt­ması daha olasıdır. Değilse ona düşen, sadece derinlikten uzak kuru bir nakilde bulunmaktır. Zira nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki fakih değildir.<br />
Böyle birinin sözüne değil, sadece nakline bakılır.</p>
<p>Tevfik Sübhân olan Allah’tandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>36. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir ilmi, İçinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemenin önemi</strong></p>
<p>Bir ilmi, içinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemek çok önem­lidir.</p>
<p>Bu kuralların bilinmesi, [ilgili ilim dalının] içerdiği konuların tespit edilmesini, manaların anlaşılmasını, kelime yapılarının idrakini, onu bildiği iddiasında olanların hatasını ortadan kaldırmayı, kendisine iyi bir şekilde yönelene kılavuzluk etmeyi sağlar, üzerinde düşünenlere yardımcı olur. Bunların yanı sıra, münazara edeceklere delillerini/dayanaklarını öğretir; araştırmacıya [ileri sürüleceği] delilleri izah eder; ehline hakkı/ gerçeği beyan eder; batıl olanın da tespitini yapar, bir konunun hakikatini araştırırken [bu kural ve ilkelerin] örnek konularından [kolayca] elde edilişine imkân verir Fakat insanların farklı anlayışta olmaları bunu [iyi ve hızlı bir biçimde] elde etmelerine engel olur İşte bu yüzden [kaide tespiti işine] sonrakiler değil, önceki âlimler daha çok ehemmiyet vermişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû daha iyi bilir..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>39. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Hâl tasdik ve teslimiyete dayanır. Hâl ehline ise iktida (uymak) edilmez.</strong></p>
<p>İlim, araştırma ve incelemeye, hâl ise tasdik ve teslimiyete dayanır. Arif bir kimse, ilmi açıdan bir şey söylediği zaman asıl itibariyle Kur’ân, Sünnet’ ve Seleften gelen âsâr’a bakar. Zira ilim, aslıyla itibar kazanır. Hâl bakımından bir şey söylerse, onu bizzat kendisinin yaşadığı varsayılır. Zira hâl, ancak benzeri yaşanılarak bilinebilir. İtibarı da kendisine sahip olunmasıyla elde edilir. Bunu bilmek, sahibine güvenin dayanağıdır. De­ğilse, kendisinde bu nitelik bulunmadığında o uyulmaya değer konum­dan çıkar. Bir üstad müridine bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><em>Ey oğul, suyu soğuk iç. Eğer suyu soğuk içersen bütün kalbinle, sıcak­ken içersen nefsi zorlayarak Allah&#8217;a hamd etmiş olursun.”</em></p>
<p>Birisi ona: &#8216;<em>Efendim, suyunun üzerine güneş vurmuş kimse hakkın­da ne buyurursunuz?&#8217;</em> deyince, “Kendi payıma bir şey çıkar diye [bunu açıklamaktan] Allah’tan utanıyorum. Sözünü ettiğin adam hal sahibi bir kimsedir, bire bir ona ittiba gerekmez!” karşılığını verir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>44. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her ilim dalında önder olan kimselerin konuşmalarından elde edilen şeyler aslının bilinmesi ve tedavülde olması (sahada kullanılma­sı) sebebiyle sabit olduğu için hüccettir.</strong></p>
<p>Her ilim dalının önde gelen otoritelerine ait görüş ve içtihatlar, [top­lum tarafından] asli şekliyle ve yaygın olarak bilinmesi, açık manalı oluşu, ele alman konuların şöhretinin ilgili ilim dalında uzmanlaşmış kimseler tarafından tanınması/kullanımı sebebiyle değerlidirler.</p>
<p>Bu önde gelen kişiler, [ilmin dayanakları bakımından] önceki kuşak­larla bağlantılı halde idiler. İşte bütün bunlar nedeniyle, onların görüşleri,<em> -nakledilişi bakımından farklı kanallardan gelseler de-</em> [halk tarafından] ittibaya değer bulundu ve bağlayıcı sayıldı. Görüş ve içtihatları tedvin edilmeyen âlimler ise bu durumda değildirler. Çünkü onların görüş ve düşüncelerini yayıp aktaracak talebeleri ve bağlıları giderek azalmış son­ra da yok olmuştu. Bunun umumi-hususi birçok nedeni bulunmaktaydı. Leys b. Sa’d, Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân b Uyeyne gibi ünlü müçtehit ve fakihlerin mezheplerinin durumu bunun en açık örnekleridir.</p>
<p>Bu mezhep­ler, zamanla bağlıları azaldığından inkıraza uğramış haldeydiler. Bunların dışında dört mezhep hayatiyetini devam ettirdi. Ağırlıklı olarak Malikiler; Kuzey Afrika da, Şâfiîler Acemde (lran-Suriye-Irak), Hanefîler Rum diya­rında (Anadolu) bilinip tanındı. Hanbelîler ise müstakil bir mezhep değil de öteki mezheplerin içerisinde azınlık olarak varlığını sürdürdü. Sözü edilen bu dört mezhebin sahih olarak nakledilen görüşleriyle amel et­mek artık lüzumlu hale gelmiştir. İşte bu yüzden [Mâlikîlerin önde gelen fakihlerinden] Sehnûn ve İbnü’I-Kâtip Mağrip’te Mâlikîliğin dışındaki mezheplerin görüşleriyle fetva vermeyeceklerini söylemişlerdir. Mısır bölgesinde yaşayan halk, bu yöredeki mezhep çeşitliliğinden dolayı her­hangi bir mezhebi tek başına taklide yönelmemişlerdir ki, bendeniz de onların bu konudaki zengin birikiminden haberdarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>46. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her bir kişinin fethi ve nuru bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göredir.</strong></p>
<p>Her bir kişinin fethi/keşfi, bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göre meydana gelir. İçinde bulunduğu halin ilmini sadece âlimlerin görüşlerinden alan kimsenin fethi ve nuru, bu âlimlerin fethi ve nuru ile sınırlıdır. Nurunu ve fethini [doğrudan] Kitap ve Sünnet metinlerinden alan kimsenin fethi ve nuru tam olmakla birlikte iktida (uyma/ittiba] nu­runu ve fethini kaçırmıştır, önde gelen din önderleri ise böyle değildir. Mesela [muhaddislerin şahı] İbnul-Medînî(1) (r.aleyh) bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><strong>“(Abdurrahman) İbn Mehdi,</strong> [İmam] Mâlik&#8217;in; [İmam] Mâlik, Sü­leyman b. Yesâr’m; O da, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’ın görüşü benimsemiş­tir. Buna göre [imam] Mâlik’in mezhebi [son tahlilde] Hz. Ömer’in mez­hebi olmaktadır.”(2) Allah onların hepsinden razı olsun!</p>
<p><strong>Cüneyd-i Bağdâdî</strong> ise şöyle der:</p>
<p>“Hadis dinlemeyen, âlimlerle düşüp kalkmayan, edebini ediplerden almayan kimse kendisine tabi olanları fesada sürüklemiş demektir! Zira Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Deki, &#8216;İşte benim yolum bu. Ben </strong>[sizi]<strong> basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Bana ittiba edenler de öyle.</strong>”(Yusuf,108) ve yine:</p>
<p>“[Allah’ın yolundan] <strong>başkaca yollara gitmeyin, değilse, </strong>[bunlar]<strong> sizi onun yolundan ayırır.&#8217;</strong>(En&#8217;am,153)<strong> buyurur, iyi anla! </strong></p>
<p>(1)Bu zat, İmam Buhârî&#8217;nin en önde gelen hocalarındandı. İlmi ve takvasıyla şöhret hul |<br />
(2)Müellif bu örneği, bağlısı olduğu Mâliki mezhebinden vermiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>48. Kaide:</strong></p>
<p><strong>&#8216; Sözde meydana gelen kapalılık/anlaşılma güçlüğü.</strong></p>
<p>Kelamda meydana gelen sorun ve benzeri şeylerden kastedilen mana ilk bakışta düşünmeden hatıra gelebiliyor/anlaşılabiliyor ve o sorunu anlamak için ciddi bir önem ve ehemmiyet gerekiyorsa- ki bundan soyutl lanmış bir kelam çok azdır &#8211; böyle bir kelamın peşinden gitmek oldukça meşakkatlidir; onun birtakım zararları vardır ve bu, hükümlerin maksa­dından da değildir. Bu sorun ve benzeri şeyler, ilk bakışta anlaşılabiliyor; bunun tersi olan kelam ise ancak özel bir ihtimam sonucu anlaşılıyorsa bu kelamda, geçen kaidenin hükmü uygulanır. Kelamda bulunan iki vecihten (kapalılık ve açıklık) anlaşılan şey birbirleriyle mücadele ederse (yani her ikisi de mümkün olursa) bu anlaşılan şey o kelamda bir niza’ya (hangisinin tercih edileceği anlaşmazlığa) sebep olur. Bu işkâl (kelamda­ki kapalılık) hususunda çokluk sınırını aşmak (yani kelamdaki kapalılı­ğın çok olması) ya maksadı ifade edecek olan ibarelerin dar olması (yani amacı karşılamayacak kadar kısa olması)-ki bu durum son dönem sûfi- lerin kitaplarında çoktur. Hatta bundan dolayı tekfir edilmişler ve bidat ehli sayılmışlardır &#8211; veya da o kelamın aslının bozuk olmasından dolayı­dır. Sûfîlerîn sözlerini inkâr edenler bu sebepten dolayı inkâr etmişlerdir. Bunların hepsi ortaya çıkan şeyler konusunda mazurdurlar. Ancak inkâr edenler ise daha çok mazurdurlar. İnkâr etmeyip teslimiyet gösterenler selamettedir. Bunlara inananlar ise dikkatli olmadıkları sürece tehlikede­dirler.</p>
<p>Allah Sübhanehu daha iyi bilir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>53. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Zat için hüküm ispatı, arızî sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz.</strong></p>
<p>Zat için hüküm ispatı, arızı sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin:<br />
&#8216;Selman bizden, yani, Ehl-i Beyt’tendir.'(1) sözünde zikrettiği Selmân-ı Fârisî (r.a.), dini nispetlerin [kemal sıfatların] hepsini üzerinde ta­şıdığından dolayı, onun hakkında,</p>
<p><strong>“İman, Süreyya yıldızında olsa Fars&#8217;tan bazıları gider onu alır.&#8221;</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Yine Peygamberimiz (s.a.)’in:</p>
<p><strong>“Akrabalar maruf &#8216;a yani iyilik yapılmaya daha layıktır.&#8221;</strong>(2) sözün­deki yakınlıktan maksadın, Allah&#8217;a yakınlık olduğu söylenmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin ifadesine göre, “İki farklı dine mensup olanlar birbir­lerine mirasçı olamazlar.”(Ebu Davud,Hd no;2911..)</p>
<p>O halde itibar, dini nispetlere ve onunla bağlantılı olan şeyleredir. Daha sonra tiyniyet yani sahip olunan karakter ve huylar gelir ki, asıl olan [dini] nispeti tekit ederler. Ancak sahibine artı bir meziyet katmazlar. Bundan dolayı Şeyh Ebu Muhammed Abdülkadir (r.a)&#8217;in:</p>
<p><em>Benim ayaklarım [zamanımdaki] bütün velilerin boynu üstündedir;</em> sözü şöyle izah edilmiştir. Yani, o, başkalarında bulunmayan yüksek dini nispet ve sıfatların, değerli ibadet ve ilimlerin sahibiydi. Hiç bakmaz mı­sın ki, o bir gecede 70 defa ihtilam olmuş, her bir için gusül almış birisidir.</p>
<p>Bir de, “<em>Allah&#8217;a ibadette hiçbir şeyi ortak koşmayacağına”</em> dair yemin eden bir melik için, Mescid-i Haram’ın tavaf alanın tümüyle boşaltılma­sını, sonra da tek başına tavaf yapması gerektiği, fetvasını vermiş birisidir.</p>
<p>(1)-Hâkim el-Müstedrek, 3/598; Zehebî, senedin zayıf olduğunu söyler. Ancak, Taberânî de kitabı el-Mücemu’l-Kebîr de buna yer verir. Bkz., 6/213.<br />
(2)Bu lafızda hadis yoktur, ancak Hafız Sehâvt, mana olarak Hz. Peygamber’in (sav.) Ebu Talhaya; “&#8230;Onu en yakın akrabalarına vermeni düşünüyorum&#8230;” hadisinde işaret edilmekte olduğunu söyler. Bkz., İmam Buharî, el-Câmius-Sahîh, Hd.no; 2601. f h</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>61. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ilmi» kendi erbabından alınır.</strong></p>
<p><strong>Her ilim, kendi erbabından alınır. Fıkıh konusunda sufiye itimat edilmez.</strong></p>
<p>Ne zaman ki, o konuda uzmanlaşır o zaman görüşlerine itibar edilir. Aynı şekilde fakihin tasavvuf hakkındaki sözleri karşısındaki durum da aynıdır. Muhaddis de fıkıh ve tasavvuf hakkında söz ederse bu iki alanda derinleşmedikçe bu alanlarda ifade ettiği sözlerine itimat edilmez. Fıkıh, fukahadan önce Sûfîlere gerekir. Tarikat ehline, bâtınî hallerin ıslahında yardımcı olmaları için başvurulur. İşte bu yüzden Şeyh Ebu Muhammed el-Mercânî (r.a.), kendisi o alanın uzmanı olsa da yine de arkadaş ve dost­larına fıkhi konuları fukahadan almalarını tavsiye ederdi. Nükteyi iyi anla.!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>62. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Lafza manasına göre itibar edilir. Mana ise lafızdan alınır.</strong></p>
<p><strong>Lafza manasından dolayı itibar edilir.</strong></p>
<p>Zira mana, lafızdan alınır. İlim talipleri manadan daha çok lafza iti­bar edip özen gösterirler. Birçok talip de lafzı ihmal eder, böyle yapmakla manayı da ihmal etmiş demektir. Derinlik ve öze inme ameliyesi olmak­sızın sadece lafzın ifade ettiği mana ile yetinen kimse ifadenin ve sevk-i lafzın üzerinde daha çok durur. Hâlbuki lafzın yanında mananın hakiki veçhesine yönelerek inceleme ve derinleşmede bulunsa gerçek yöne doğ­ru adım atmış demektir. Çünkü ilimlere bütünüyle kendini vermez, on­lara yönelmezsen onlardan uzak olmaya devam edersin! Senden gayret olmasına rağmen ondan bir hareket yoksa fesat ve dalalet ortaya çıkar. Ondan sana bir yöneliş varken senden ona doğru bir hareket olmazsa bu gelişigüzellik ve taklide yol açar. Yönelim iki taraftan da olursa, tevfık ve tahkik gerçekleşir. Bu yüzden, “<em>Sen, onların durdukları yerde dur; onların yürüdükleri yerde yürü!&#8221;</em> denilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>68.Kaide</strong></p>
<p><strong>Hadis âliminin, bir hükme -eğer sahih olarak nakledilmiş ise- nassı ve mefhumu ile birlikte itibar etmesi.</strong></p>
<p><strong>Hadis âlimi, bir hükme &#8211;<em>eğer sahih olarak nakledilmiş ise-</em> nassı ve mefhumu ile birlikte itibar eder.</strong></p>
<p>Sahih, hasen veya -mütesahil biri ise- zayıf bir hadise ulaştığı zaman orada durur. (Yani böyle hadisler ile amel eder.) Ancak mevzu bir hadise ulaşır ise -Her ne kadar bunun ile alakalı kaideler olsa da- orada durmaz. (Yani o hadisle amel etmez.)</p>
<p>Bilalî (r.a.) dedi ki:</p>
<p>“Mevzu olan bir hadisin mevzu olduğu bilindiği halde -mevzu ol­duğu açıklanırsa hariç- rivayet edilmesi ve onunla amel edilmesi mutlak surette haramdır.</p>
<p>Reğâib namazları ile haftalık kılman namazlar ve Ubey bib Ka’b’tan sure sure rivayet edilen surelerin faziletleri hakkındaki rivayetler bu kabil­dendir. Ubey bin Ka’b’tan müfessirlerce yapılan rivayette hata yapılmıştır.</p>
<p>İmam Nevevi, Abdu’l-Aziz bin Abdi’s-Selam, bunların dışındaki Şafii âlimler ile Malikilerden Turtuşi, reğâib namazlarının yasaklığı konusun­da fetva vermiştir. lbn-ü”l-Arabi de bu görüşün lehine açıklama yapmıştır. İbn-ü’l Hâc ve diğerlerinin dediğine göre bu görüş mezhebin muktezasıdır.<br />
Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>82. Kaide: </strong></p>
<p><strong>&#8221;‘Hiçbir kimsenin ulaşılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir.</strong></p>
<p>Hiçbir kimse için bilgisi olmadığı hususları açıklama amacıyla ula­şılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir. Yani bilgisinin dışındaki konular hakkında konuşması doğru değildir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor. <strong>&#8220;Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.</strong>&#8220;(İsra,36)</p>
<p>Bir bilgiyi inkâr eden onu almamış gibidir. Batıl konusunda mutaassıb olan da bilmediği bir şeyi inkâr eden gibidir.</p>
<p>Musa (a.s.), Hızır’ın (a.s.) yaptıklarını kabul etmedi. Ama bu her ikisinin yaptıkları hakkında bir inkâr değildir. Çünkü onların yaptıkla­rının tamamı bir hikmete vabestedir. Bu sebepten şeyhimiz Ebu-l Abbas el-Hadrami (r.a.) yaptığı bir konuşmadan sonra şöyle dedi.</p>
<p><strong>&#8221;Şu konuşmadan kendisine bir şey vahyolunanı inkâr eden ve bunu anlamayan kimse mazurdur. Onun durumu zafiyetten, kusur işlemekten ve selametten korunmuştur. O, korkakların imam gibi iman etmiştir.”</strong></p>
<p>Kim bu konuşmadan bir şey anlarsa bu ondaki imanın kuvvetinden, kendi birikiminin genişliğindendir. Onun görüş alanı son derece geniş­tir. İster kendisinde nur olsun isterse zulmet olsun fark etmez. Bu yetiler hangi vasıf üzere olurlarsa olsunlar kalplere konulmuş olan emanetlere göredir. Bu ise bilinen ve anlaşılan şeydir, »</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>99. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Nice faziletli şeyler vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeylere sebep olabilir. Böyle olunca da genel olarak övülen bir şey nispeten kötülen­miş olur.</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin kârı, kazancı faydası kadardır.</strong></p>
<p>Bu faydanın da sayıları değil, bizzat kendisi ve maksatları muteberdir.</p>
<p>Çünkü nice faziletli şey vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeye sebep olabilir. Böyle olunca da tıpkı faziletli şeylerin arkasından gitmek gibi genel olarak övülen bir şey kötülenmiş olur. Âmmenin menfaatine olan işlerde çalışmak zaman ve akıl açısından büyük zararlara sebep olur. Birincisi olmasaydı sûfi, tembel kişilerin uğraştığı batıl şeylerden hiçbirini talep etmezdi. Buna hazine, kimya ve sadece dini, aklı, karakteri ve felahı az olanların istediği şeylerden bunlar gibi olanlar örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Böyle bir kimsenin dininin azlığı meselesine gelince o, bu tür işleri talep ederken, yaparken, tasarrufta bulunurken haramdan uzak kalamaz. Bunun en azı ise açıklama yapmamak, ayıp ve kusuru söylememektir.<br />
Aklın azlığı meselesi ise çoğu zaman kesinlikle yetişemeyeceği bir­takım kuruntularla veya ulaşamayacağı zannî şeylerle meşgul olmasıdır.</p>
<p>Karakter azlığı ise o kimsenin işleri ortaya çıkınca sahtekârlık, hıya­net ve sihir yapmaya nispet edilmesindendir.<br />
Âmmenin menfaatine olan işleri yapmayı istemekte ezaya maruz kal­ma durumu ile baş kaldırma durumu gizlenemez.</p>
<p>Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>102. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitlilıği terkinin tercih edilmesini gerektirir.</strong> <strong>Çünkü bu daha doğru­dur.</strong></p>
<p>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitliliği terk edilmesinin tercih edilmesini gerektirir. Çünkü terki tercih etmek selameti gerektirdiği için asıldır.</p>
<p>Bundan dolayı bunu tercih edecek bir şeyin olmadığı yerde sükût et­mek konuşmaktan, dünyayı terk etmek onu elde etmekten, özellikle kişi arkadaşından emin olmadığı bir zamanda uzlet sohbetten, açlık tokluk­tan üstün tutulmuştur. Dünyada kaybetmek olarak düşünülen ahirette ise faydalı olan şeylerden bunlar gibi olanlar da örnek olarak verilebilir. Bu hususta (yukarıda yapılması istenilen şeyler konusunda) Allah’a yakınlı­ğa inanmayan bir topluluğa göre de şehvetleri terk etmek bu kabildendir. Bu da ancak bunu mendüba döndürecek bir niyet ile sahih olur. Çünkü Allah (c.c.) bu konuda izin vermiştir. Taraflardan birini yapma ve yapma­ma hususunda biri diğerinden daha evla değildir. Ancak birini diğerine tercih edecek bir sebep varsa o zaman evleviyet söz konusu olabilir.</p>
<p>Allah (c.c) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>110. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kul, kendisinin sebep olmadığı bir kusurdan dolayı ayıplanmaz.</strong></p>
<p>Kulun yapması gereken; emredilen şeylerde aşırıya gitmemesi, yasak olan şeylerde ısrarcı olmaması, mendup olan şeylerde de ihmalkârlık göstermemesidir. Eğer şartlar onu zorlayıp da bu sayılanlardan birini yapacak olursa(mesela haram olan bir şeyi yaparsa) hemen tevbe, istiğfar ve iltica ile mevlasına yönelmesi gerekir. Eğer bunlar(yapılmaması gerekenler) kendisi kaynaklı olursa nef­sini kınar ve onu kötüler. Kendisi kaynaklı olmazsa onda kendisinin bir katkısı olmadığından nefsini kınayıp kötülemesine gerek yoktur. Burada delil olarak Hz. Ali ve Hz. Fatımaya (r.anhüma) sorulan bir soru hakkındaki şu hadisi getirebiliriz. Bir vakit Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.anhüma) ya gece namaz kılmamalarının sebebini sordu. Hz. Ali de ona cevaben “<strong>Allah ruhumuzu kabzetti.”</strong> dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)</p>
<p><strong>&#8221;İnsan ne kadar da cedelci”(Kehf,54)</strong> diyerek geçip gitti.(Buhari,1075..) Sahabe-i kiram vadi gecesinde uyuyakalmışlardı ve güneş üzerlerine doğmuştu. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) &#8221;Allah ruhlarımızı kabzetti.”(Muvatta,26) Buyurdu.</p>
<p>Bu işin aslı şöyledir. Hz. Ali ile Hz. Fatıma (r.anhüma) -İbn Cem- re’nin de işaret ettiği gibi- cenabete sebep oldukları (cünüp oldukları) için kalkamamışlardır. Kendilerine kalkamamalarının sebebi sorulduğu için -her ne kadar gerçek cedel de olsa- özür beyan ederek cevap vermişlerdir.</p>
<p>Vadide uyuyup kalan sahabe-i kiram ise herhangi bir şeye sebebi­yet vermemiştir. Bilakis onlar kendilerini gözetleme işini yapacak birini (bekçiyi) vekil tayin etmişlerdir.<br />
Anla gayri&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>144. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kulun iç hali dış görünüşünden bilinir.</strong></p>
<p>İnsanın alnı gönlünde gizlemiş olduğu şeylere işaret eder ve insanın iç âleminde kurguladığı hile ve desiselerin izleri yüzünde ortaya çıkar.</p>
<p>Ayeti kerimede “Onlar yüzlerindeki secde izleri ile tanınırlar buyrulmuştur. (Fetih-29) buyrulmuştur.</p>
<p>Adamın biri Peygamber efendimizi (s.a.v) görünce “Onu gördüğüm zaman bunun yalancı bir yüz olmadığını anladım demiştir. Hz. Allah münafıklar hakkında Peygamber efendimize “Eğer biz isteseydik onları sana gösterirdik. Sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın. Hz. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.(Muhammed 30)</p>
<p>İnsanlar kapalı dükkânlardır. İki adam konuştuğu zaman konuşmaların­dan hangisinin koku sattığı ve hangisinin baytarlıkla uğraştığı ortaya çıkar.</p>
<p>Çünkü söz, konuşanın vasfıdır. Senin içinde her ne varsa ağzından o dökülür.</p>
<p>İnsan üç şey ile tanınır: Konuştuklarından, yaptıklarından ve yaratılış gereği tabiatından. Bunların hepsi de kızdığı zamanki davranış şeklinden anlaşılır. Eğer doğruluktan ayrılmaz, ne olursa olsun hakkı tercih eder ve insanlara müsamahalı davranırsa o kişi iyi kişidir. Böyle değilse o kişi iyi bir kişi değildir. Bunu böylece anla!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>147. Kaide</strong><br />
<strong>Kendisinde olağanüstü bir hal meydana gelen kişinin, diyaneti düzgünse bu hal keramet, değilse istidraçtır.</strong></p>
<p><strong>Bir kimseden, kerametten daha umumi yani kerametin dışında is-tidraç gibi başka olağanüstü halleri de akla getiren, olağanüstü bir hal meydana gelirse o hal hakkında, kişinin içinde bulunduğu hallere ba­kılır. Hallerinin düzgünlüğü ile beraber dini konularda da düzgün bir kimse ise o yaptığı iş, keramettir; eğer dinî konularda düzgün olduğu sabit değil ise istidraç veya sihirdir.</strong></p>
<p>Bu kişi hakkında, yüksek bir rütbe ile hüküm verildikten sonra, bu rütbeye zıt bir hareket meydana gelirse duruma bakılır. Eğer bu hareket, herhangi bir şekilde mubah olması yönüyle tevil edilmesi mümkün olan bir hareketse şeriatın hakkının yani şeriatın verdiği hükmün uygulanma­sıyla beraber, yapmış olduğu hareket tevil edilir; açıklaması yapılır. Yap­mış olduğu hareketin herhangi bir şekilde mubah olması ile tevili müm­kün değilse tevil edilmez, verilen hüküm neyse uygulanır.</p>
<p>Tevil yapmak burada uygun değildir. Çünkü hakikatler değişmez.Kişiler üzerine hükümler sabittir. Onun için kişinin yapmış olduğu işin hükmü ne ise onun üzerine o hükmü uygulamak gerekir. Herhangi bir şekilde, mubah olduğuna hüküm verilen işin, tevil edilmesinin delili Hı­zır (a.s.) ile Musa (a.s.) kıssalarında anlatılmıştır. Çünkü birbirlerinden ayrılırken Hz. Musa’ya Hz. Hızır (a.s) şeriata zıt görünen fiillerinin se­beplerini açıklamıştır. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>155. Kaide</strong></p>
<p><strong>Bir müslümamn imanına ve salih kişinin veli olduğuna kesin bir şekilde hüküm vermek</strong></p>
<p>Bazen zanni deliller her ne kadar bütün yönleriyle hüküm konusun­da benzemese de kati delilmiş gibi mana ifade edebilir. Kendisinden İslam dinine delalet eden ameller meydana gelen müslümanın, imanına kati bir şekilde hüküm vermek ve yaptığı işlerin, söylediği sözlerin ve hallerinin göstergelerinin bulunduğu makama işaret ettiği, salih kimsenin veli oldu­ğuna hükmetmek gibi.</p>
<p>Bütün bunlar, kendilerine cennete girecekleri ile ilgili şahitlik yapıl­mış 10 kişi gibi Allahtan kendileri için özel hükümler olan kimseler hariç, Allah’ın bu konudaki ilmini kesin olarak bilmeden, bizim kendi ilmimiz­de meydana gelen durumlardır.</p>
<p>Bu konudaki şu hadisler muhakkak sahihtir.</p>
<p><strong>«Mescide gidip gelmeyi adet edinmiş bir adam gördünüz mü onun imanına şahitlik yapınız.&#8221;(Hakim,Müstedrek 1/332..)</strong></p>
<p><strong>“İki haslet var ki onlar münafıkta bir arada bulunmaz: Güzel ah­lak» dinde fakihlik. İki haslet ise müminde bulunmaz: Cimrilik» kötü ahlak.&#8221;(Tirmizi,2684)</strong></p>
<p>Hz. Sad’ın (r.a.) bir adamın imanı üzerine yemin etmesi Peygamber efendimizin de bunu “ya da müslim&#8221;(Hanbel 1/172..) şeklinde bir karşılık şeklinde bir karşılık verse de reddetmemesi sahihtir.</p>
<p><strong>“Kendisinde üç haslet bulunan kişi münafıktır.”</strong>(Buhari,34..)hadisi sahihtir. <strong>&#8221;Konuştuğu zaman yalan söyler. Kendisine emanet verildiğinde hıya­net eder. Vaat ettiğinde vadinden döner.”</strong> Bu hüküm bu özelliklerin kendisinde bulunan müminlerin tamamını içine almaz. Bilakis bu has­letlerden yani söz, amel ve ahit konusundaki yanlışlıklar kendisinde bu­lunup da buna aldırış etmeyen kimseleri içine alır. Bunun böyle olduğuna Peygamber efendimizin şu hadisi şahitlik eder: <strong>“Hainlik ve yalan dışında bütün hasletler müminin tabiatında bulunabilir.</strong>”(Hanbel 5/252..)</p>
<p>Peygamber efendimiz de başkasında değil de sadece mümin olan ki­şide böyle bir tabiatın, yani böyle şeyleri tabiat olarak benimsenmesini yasakladı. Münafığın aksine böyle bir tabiat müminde meydana gelirse bu asıl yani kalıcı bir durum değil, araz yani geçici bir durumdur.</p>
<p>Bundan dolayı müminin iman ve tevhit de olsa bile istisna bir durumu olduğunda, her şeyde bu durumun ortaya çıkması doğru değildir. Münafı­ğın ise küfür konusunda bile olsa istisna olabileceği bir durum yoktur.</p>
<p>Bu hadisin bizim bildiğimiz nifak kavramının dışında bir nifak ola­yından bahsetmesi mümkün olabilir. Âlimlerden bir kısmı bu hadise bu manayı vermişlerdir. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>158. Kaide</strong></p>
<p><strong>&#8216; İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır.</strong></p>
<p>Hz Allah’ın bir kula yardımı, kulu için güzel olan şeylerden, onların faydalarına ulaşmaktan, zararlı olan şeylerinde zararlarını def etmekten aciz kaldığı oranda olur.</p>
<p>İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır. Yani onların istediği şeyi ne kadar az isterse o kadar çok sevilir.</p>
<p>Bu sebeple insanların küçük çocuklara ve sübyanlara sevgileri çok güçlüdür.</p>
<p>Objektif bir şekilde incelenecek olduğunda âlimler ve ârifler zahit­lerden daha üstün olduğu halde sırf bu sebepten halk, zahitleri âlim ve âriflere tercih eder. Peygamber efendimiz s.a.v bu olaya şu hadisleri ile işaret etmiştir.</p>
<p><strong>“Dünyaya rağbet etme ki Allah seni sevsin, insanların elindekine rağbet etme ki insanlar seni sevsin.&#8221;</strong>(İbn Mace,4102..)</p>
<p>Meseleyi bu şekilde anla. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>178. Kaide</strong></p>
<p><strong>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine kolay gelen kişidir.</strong></p>
<p>İnsanın yaratılışı gereği kendisinde bulundurduğu ahlaki vasıfları, insanın dışına yansıyan arızi vasıflarla ölçülmez. Ancak bu arızi hallerin, insanın içindeki ahlaki vasıflara dalalet edebileceği göz önünde bulundu­rulur.</p>
<p>Açık bir şekilde bilinir ki cimrilik, vermek işinin nefse ağır gelmesi, cömertlik ise vermek işinin nefse kolay gelmesidir.</p>
<p>Cimri kişi, kendi nefsine hiçbir şey bırakmasa bile verme işinin ken­disine ağır geldiği kimsedir.</p>
<p>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine ko­lay gelen kişidir.</p>
<p>Bu sebeple şöyle denildi:</p>
<p><strong>“Bu iki arız yani vermek ve vermemek işleri, bir araya geldiğinde bu ikisi arasında ne yapacağı konusunda tereddüt etmek cimriliktir.”</strong></p>
<p>Kibir her ne kadar en düşük derecelerde bile olsa kişinin bir mezi­yetinin olduğuna inanmasıdır. Tevazu ise çok büyük meziyetleri olsa bile kendisinde bir meziyet görmemektir.</p>
<p>Eğer durum bu anlattığımız gibi olmasaydı muhtaç kişi hakkında ki­birli kişi demek doğru olmazdı. Ancak hadis-i şerifte de belirtildiği gibi fakir kişi, kibirli olması özelliğiyle kötülenmiştir.</p>
<p>Sen meseleyi bu çerçevede anla. Bu meseleyi bu konuda imam olan­ların kitaplarından takip edersen daha güzel ve uygun bir şekilde bulursun. Bu konuyu en iyi bile Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>195. Kaide</strong></p>
<p><strong>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi mananın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir.</strong></p>
<p>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi ma­nanın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir. Durum böyle olunca manaların nefiste zapt altına alınması, sonra ise onu açıklamak beyan etmek konusunda lisanın doğru kullanılması lazımdır.</p>
<p>Eğer böyle yapılmazsa birincide konuşan kendisi sapıtır, İkincide ise başkalarını saptırır. İşte bu yüzden imamlarımız genel olarak insanların yaptıkları yanlışları belirlediler ve ibarelerdeki yanlış uygulamalara dik­kat çekerek ikaz ettiler.</p>
<p>Bazı durumlarda muhakkik olan kişi şüphelerden sağlam bir şekilde kurtulduğu bir metotla, maksadının ne olduğunu anlatmaktan ibaresi ek­sik kaldığı, kusurlu olduğu için fasıklıkla, bidatçilikle ve küfre düşmekle itham edilir. Bu duruma en çok maruz kalanlar sûfîlerdir. Hatta ölüler ve diriler açısından onlar aleyhine inkârlar çoğalmıştır. Zarar bazen başka yönlerden olur. Bu zarar, sofilerin nefislerine gelen manaların sofi toplu­mun içerisinde nasıl anlatılacağına dair bir iznin olmamasıdır, öyle ki bir olan hakikat, lafzı ve manası bir olduğu halde bazıları tarafından kabul edilir, bazıları tarafından ise kabul edilmez. Biz bunlara çok şahit olduk. Şeyh Ebu-l Abbas el-Mursi bunları anlattı ve deliller getirdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>203. Kaide</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tasdik, tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır.</strong></p>
<p>Bir konuda inkârın bulunması, inkâr edilen şeyden veyahut onun nevilerinden kalbin soğuması, nefret etmesi sebebiyle, inkâr edilen şeyin kabulüne engeldir.</p>
<p>Tasdik ise her ne kadar kalbiyle ona yönelmesine bir engel olmasa da tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır. Çünkü böyle olma­sına herhangi bir engel yoktur.</p>
<p>Durum böyle olunca üzerinde durulması gereken nokta fakihin fıkıhla beraber herhangi bir zaman, mekân ve kişiyle sınırlamaksızın vehb e fefai kabullenip cevaz vermesi gerekir.</p>
<p>Çünkü kudretin sebepleri hiçbir şey ile ilişkilendirilmez. Aksi du­rumda ise fakih inkâr ettiği şeyden mahrum olmuş olur.</p>
<p>Eğer fakih bu inkârı yaparken, bir asla, bir delile dayanıyorsa bu du­rumda mazur sayılır. Aksi halde bilmediği bir şeyi inkâr etmesinden do­layı mazereti olamaz.</p>
<p>Bu esaslara güven ve selamet bul. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>204. Kaide</strong></p>
<p><strong>İnkâr, herhangi bir kötülüğün engellenmesine yöneliktir.</strong></p>
<p>İnkâr edilen şeyin inkâr edilmesinin sebepleri inkâr eden kişinin bir içtihada dayanması, bir zararın engellenmesi, gerekli olan derinleşmenin olmaması yani meselenin hakikatinin bilinmemesi, anlayışın zayıf olma­sı, ilim eksikliğinin olması, hükmün sebebinin bilinmemesi, meselenin konusunun karmakarışık olmasından ya da inkâr edenin inatçı olmasındandır.</p>
<p>Sonuncusu yani inat etme sebebinin haricindeki sebeplerden, hak yani gerçek ortaya çıkınca dönülmesi, bunların hepsinin alametidir. Çün­kü inatçı kişi ortaya çıkan gerçeği kabul etmez, davasında tutarlı değildir ve işlerinde herhangi bir ölçü denge de yoktur.</p>
<p>Herhangi bir kötülüğün engellenmesine yönelik sebepte ise, inkâr eden kişi, inkârından dönse bile inkâr ettiği şeyde fesat yönü devam ettiği müddetçe, inkârında devam etmesi gerekir.</p>
<p>Ebu Hayyan’ın(1) Nehr ve Bahr isimli kitapları ile İbnül Cevzi’nin(2) Telbisi İblis’inde yaptıkları sakındırmalar, kendilerinin de iddia ettikleri ve üzerlerine yemin ettikleri gibi kötülüğün giderilmesi türünden inkârdır.</p>
<p>Bunların ikisinde de bu sözlerinin içtihattan kaynaklandığına dair deliller vardır. îbnül Cevzi sûfîlere karşı çıkmakla beraber, tasavvuf eh­linden nakillerde bulunmuştur. Bu da onun sofileri Şeddi zeria ilkesi için inkâr ettiğine delalet etmektedir. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>(1)-Tezkiratul Huffaz,1/23</p>
<p>(2)-Vefeyatül ayan,1,/279</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>211.Kaide</strong></p>
<p><strong>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer id­dia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasında yalancıdır.</strong></p>
<p>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer iddia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasın­da yalancıdır. Böyle olunca kendisini, takvanın takip etmediği, takva ile desteklenmeyen tevbe batıldır. Kendisinde veranın olmadığı istikamet de, tam değildir. Züht ile sonuçlanmayan vera eksiktir, kendisinde tevekkül bulunmayan züht kuru ve verimsizdir. Allah’ın haricindeki her şeyden alakayı kesip, sadece Allah’a dayanmayı gerektirmeyen tevekkül sadece göstermeliktir Aslı esası yoktur.</p>
<p>Tevbenin gerçek olup olmadığı haramlardan yüz çevirmede, takva­nın mükemmelliği, Allah&#8217;tan başka kimsenin muttali olmadığı yerde nasıl davrandığında ortaya çıkar. İstikametin bulunmaması, bidatlere düş­meden zikrine devam etmesinde, veranın varlığı ise, şüpheli durumlarda şehvete düşüp düşmemesinde ortaya çıkar. Eğer nefsin isteklerine uymaz­sa vera sahibi olur. Aksi halde vera sahibi değildir.</p>
<p>Züht ise bir seçim söz konusu olursa dünyayı geri çevirmek, fakat dünya kendiliğinden gelirse kabullenmek, böyle olunca da dünyanın ona yüz vermesine ya da vermemesine önem vermemektir. Tevekkül ise se­bepler ortadan kalktığında bütün insanların ölmesi, yerin ot bitirmemesi, gökyüzünün yağmur yağdırmaması gibi bütün çıkış yönlerinin kapandığı bir durumda meydana gelir.</p>
<p>İşte bu durumda kalp, sükûnet içerisinde ise bu tevekküldür. Eğer böyle değilse o kimse tevekkül sahibi değildir. Vacip ve mendupluğunun düştüğü belli olan her işin, bu durumun bilinmesine rağmen nefis tara­fından hala istenmesi, nefsin hevası yani şiddetle istemesindendir. Her ne kadar bu iş, gerçekte doğru bile olsa böyledir. Eğer bu iş, sadece dü­şürülmek için düşürülmüş ise o zaman bundan maksat niçin yapılması istendiyse onun içindir. Sen böyle anla.</p>
<p>Şeyh Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları</p>
<p>(Gelenek Yayınları)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emredilen Nurani Tevessül</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2015 22:06:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Ebdal]]></category>
		<category><![CDATA[Emredilen Nurani Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Evliyalarla İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerle İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Velilerden Medet Dilemek]]></category>
		<category><![CDATA[Yetiş Ya Geylani demek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9956</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vesile tutmak iki kısımdır: 1- Emredilmiş nurânî vasıta, 2- Yasaklanmış zulmânî vasıtalardır. Nurânî vasıtalar: Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de: &#8220;Ey İman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O&#8217;nun yolunda savaşın. Tâ ki muradınıza eresiniz.” [Maide,35] diye em- rolunmuştur. İnsanları Allah&#8217;a yaklaştıracak her ne var ise nurânî vesile­dir. Namaz vesiledir, namaz kılmakta da Ka&#8217;be-i Muazzama vesiledir. Âlimlerin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/">Emredilen Nurani Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9959" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir.jpg" alt="Emredilen Nurani Tevessül" width="443" height="286" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir.jpg 279w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir-277x180.jpg 277w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Vesile tutmak iki kısımdır:</p>
<p>1- Emredilmiş nurânî vasıta,</p>
<p>2- Yasaklanmış zulmânî vasıtalardır.</p>
<p><strong>Nurânî vasıtalar: </strong>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:</p>
<p><strong>&#8220;Ey İman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na </strong>(yaklaşmaya) <strong>vesile arayın </strong>ve <strong>O&#8217;nun yolunda savaşın. Tâ ki muradınıza eresiniz.” </strong>[Maide,35] diye em- <strong>rolunmuştur. </strong>İnsanları Allah&#8217;a yaklaştıracak her ne var ise nurânî vesile­dir. Namaz vesiledir, namaz kılmakta da Ka&#8217;be-i Muazzama vesiledir.</p>
<p>Âlimlerin ilmi, Allah&#8217;a kavuşmaya vesiledir. Nihayet vesileler çoktur. Menfî ve müsbet vesilelerin arasında fark etmeyen Avrupa&#8217;dan İslam âlemine geçmiş, milletin ağzında şu kelime dolaşıyor: &#8220;Kul ile Allah ara­sına kimse giremez.&#8221; Halbuki bu kelime ile Yunan feylesofları, peygam­berlik vazifesini inkar ediyorlar. Saf Mü’minler de, bu kelimenin nereden geldiğini bilmeden, hatta manasını da bilmeden bol bol tekrar ederler.</p>
<p>Bu sözlerinden maksadları, rabıta yoktur, peygamberlerden meded beklenmez, diye zannetmektir. Fakat asıl olan öyle değildir. Bu ayet-i kerîmedeki «vesîte» kelimesi birkaç vecih üzere mana edilmiştir. Kâdı Beydâvî, Medârik, Celâleyn ve daha pek çok tefsirlerde denilmiştir ki: &#8220;Kulu Allah Teâlâ&#8217;ya kavuşturacak her ne olursa olsun, ismi vesiledir.” Ibnu Kesîr Tefsîri’nde: “Vesile demek, taat ve Allah Teâlâ’nın razı olduğu ameldir. Kulu maksadına kavuşturacak nesnenin ismi vesiledir. Bir de Rasûl-u Zîşân’a mahsus cennette bir makamdır ki, ezandan sonra oku­nan dua onun için okunur.&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Rabıta ve mürşidlere bağ­lanmak, onların ruhlarından meded beklemek de vesilelerden birisidir. Âlimin ilmi vesiledir, âlimin sözleri vesiledir. Böylece onları hayale getir­mek ve hayalde olarak onlarla beraber yaşamak da vesiledir. Hayal ile onlarla yaşamak dolayısıyla onların ahlaklarıyla ahlaklanmak ve onların ardınca gitmek de vesiledir. Her Müslümana malumdur ki, bu şekilde ve­sile aramak yasaklanmamıştır.</p>
<p>Aynı zamanda salih kimselerden dua beklemek de vesiledir. Mesela, &#8220;Ey filan, bana da dua et.&#8221; demekte hiç­bir beis yoktur. Çünkü dua vesiledir. Muhabbet, hak üzerine toplanmak, rızâ-i ilâhiyye&#8217;yi kazanmak için vesiledir. Hülâsa kulu Allah Teâlâ&#8217;ya ka­vuşturacak herhangi bir amel nurânî vesiledir. Doktor şifayı bulmaya ve­sile olduğu gibi, salih âlimlerin ilmi ruhânî tıb, sözleri ilacdır, hidayete kavuşmak sıhhattir. Doktor şifa verici olmadığı gibi, salih âlimler de hida­yet verici değildir. Ebû Suud Tefsîri&#8217;nde beyan olduğu gibi, günahları terk etmek ve farzları yerine getirmek çok meşakkatli ve çok zor oldu­ğundan Cenâb-ı Hakk Kur&#8217;ân-ı Kerimde &#8220;Allah&#8217;ın gazabından korkun ve itaat edin.&#8221; emrinden sonra vesileyi taleb etmeyi emr buyurmuştur. Çünkü iç ve dış düşmanlara karşı tedbir almayı, bilgi sahihleri bilir.</p>
<p>Onun için bilgisiyle âmil olan kimseleri vesile edinmek ve ona rabıta kurmak emrolunmuştur. Ibnu Abbas&#8217;tan rivayet edilir ki: &#8220;Allah Teâlâ&#8217;dan İhti­yacınızın İfasını İsterken, vasıta arayın.&#8221; [Fizilalil Kuran,c.2,syf,714] Mesela: Bir mühendis nazari olarak motorun bütün aletlerini teferruatıyla bildiği halde, amelî olarak motorun üzerine gelince şaşırıp kalır. Bir usta motorun aletlerini amelî olarak birbirine takmakta hiçbir güçlük çekmeden muvaffak olur.</p>
<p>Denilebilir mi ki, bu ustaya veyahud mühendise ihtiyaç yoktur? İşte ilmiyle amel eden, hem nazarî hem ilmî olarak milleti maksadlarına ka­vuşturmaya ve muvaffakiyetin kolay olmasına vesiledir. Bu ayet-i kerî­medeki vesile kelimesinin manası yakınlık ise, insanı Allah Teâlâ’ya yakın eden; ilmiyle amel edenin sözleri, nasihatleri, fiilî yaşantısı ve duası demektir. El-Vâdıh Tefsirinde beyan olduğu gibi, Hazreti Ömer radıyallâhu Teâlâ anhu’dan rivayet olunur ki; Hazreti Ömer radıyallâhu Teâlâ anhu:</p>
<p><strong>&#8220;</strong>Ya Rabb, ey Rabb’imiz! Bizler kuraklığa ve kıtlığa tutulduğumuz vakit, Peygamberimizin vasıtasıyla Sana yalvarırdık; bize yağmur yağdırırdın. Şu halde şimdi de biz Hazreti Peygamberimizin am­casını (Hazreti Abbas&#8217;ı) duamızın kabul oluşuna vesile ediyoruz; onun vasıtasıyla bizleri sulandır.” derken, diğer sahabede: &#8220;Âmîn.&#8221; derdi. , [..Buhârî c.4 s.413,hd.no.958..] İşte gördüğünüz gibi Hazreti Ömer radıyallahu anhu, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i duasına vasıta ederdi. Şimdi ise Ra- sûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e en yakın olan amcasını vasıta kılı­yor. Elbette kıyamet gününde Onun şefaati ile kurtuluruz.</p>
<p>Vesilenin birinci manası, taat ve salih amel; ikinci manası, bir şahsı vasıta kılmak ki, «kurbâ» manasındadır. Yani «kurb» aramaya sebeb olan -Hazreti Abbas gibi zatlar (radıyallahu anhu)- nurânî vesiledir. Üçüncü bir manası da vardır ki, mukarribîn evliya ile Allah Teâlâ&#8217;ya ye­min ettirmektir. İşte eski âlimlerin bu manaya karşı ihtilafları olmuştur. Halbuki bu manada vesile, yemin ettirmek demek değildir. Naz geçir­mek, naz etmek, naz sahihlerinin hatırı demektir. Mesela bir kişi dese ki: &#8220;Ya Rabb’i Peygamberin hatırı için beni affet.&#8221;;bundan beis yoktur. Çünkü manası şöyledir: &#8220;Ey Rabb&#8217;im, Sen&#8217;in indinde benim yüzüm yok­tur. Fakat benim Efendimin kadri, Sen’in indinde vardır. Beni benim için değil -çünkü ben en ağır azablara müstehakım- Rasûl-u Zîşân&#8217;a, Ehli Beyte, âlimlere, salihlere, mürşidlere yahud ümmete mensub olduğum için yarlığa. Bu meyanda şairin birisi şöyle der:</p>
<p>Ey Muhammed&#8217;in Rabb&#8217;lsi, beni affet, bana rahmet kıl. Her ne ka­dar ben ona ehil değil isem de (esirgemek şamndandır) Sen ona ehil­sin.</p>
<p>Şâfiî mezhebinde Şemseddîn Muhammed Bin et-Alkâme bin Şihâbeddîn Ahmed bin Hamza er-Remlî’ye şöylece bir soru tevcih edilmiştir: «&#8221;Ey şeyh filan!” yahud &#8220;Ya Rasûlallah&#8221; gibi sözlere ne dersiniz? Pey­gamberlere yalvarmak, onlara mededkâr inanmak yahud evliyâyı, âlim­leri, salihleri vesile tutmak caiz midir, değil midir? Evliyâya, salihlere bağlanıp onları ölümlerinden sonra vesile tutmak ve onlardan meded ummak hakkında herhangi bir zarar var mıdır?» diye sorular sorulmuş­tur. Adı geçen müctehid şöyle cevab vermiştir: «Peygamberler, rasûller, evliya, ulemâ ve salihlere istiğâset = meded ummak caizdir. Peygam­berlerin, evliyânın ve salihlerin ölümünden sonra da caizdir. Çünkü pey­gamberlerin mucizeleri ve evliyânın kerametleri, ölümleri ile kesilmez. Onlar kendi kabirlerinde diridirler. Namaz kılarlar ve hacca giderler. Peygamberlerin mucizelerinin devamı, evliyâya keramettir. Hatta aklen de bu mümkündür ve nakille de sabittir.</p>
<p>İşte evliyânın kerametinden Meryem&#8217;in kıssası ve rızk bulunması; Ebu Bekr Sıddîk radıyallahu anhu&#8217;nun misafirlerinin kıssası; Nil nehrinin, Hazreti Ömer radıyallahu an- hu&#8217;nun mektubuyla akması; yine Hazreti Ömer radıyallahu anhu’nun minberin üzerinde Sâriye isimli kumandana komut vermesi ve Sâri- ye&#8217;nin Onun sesini işitmesi; ve Hazreti Hâlid bin Velîd&#8217;in zehir içmesi gi­bi pek çok kerametler sabit olmuştur.»</p>
<p>Keramet, sahabelerden ve tâbiînden o kadar görülmüştür ki, tevâtür derecesine gelmiştir. İnkarı mümkün değildir. Bilcümle peygamberlere mucize olan her ne olursa olsun, evliyâya keramet olarak vuku bulması mümkündür. İkisi arasındaki fark şudur: Peygamberler kendilerine iman etmeye davet eder, evliya ise peygamberlere iman etmeye davet eder.</p>
<p>&#8220;Sîzler dînî veyahud dünyevi bir işte şaşırdığınız takdirde kabir eh­linden yardım isteyiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sizden biriniz sahrada olup arkadaş bulamadığı halde bir şeyini kaybederse yahud yardımı dilerse: &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulları, İmdadıma yetişin. Ey Allah&#8217;ın kulları İmdadıma yetişin. Ey Allah&#8217;ın kulları, imdadıma yetişin.&#8221; desin. Çünkü muhakkak, kendisinin görmediği Allah&#8217;ın yardımcı kulları vardır.” [Keşf-ul-Hafâ c.1 s.85, Levâmiu-I-Ukûl c.1 s.215,] buyrulmuştur.</p>
<p>Hanefî ulemâsı ve Şâfiî ulemâsından hiçbir kimse, salih kimselerden meded beklemeyi reddetmemişlerdir. Çünkü Âdetullah’tan biri de, birtakım insanlardan, diğer birtakım Mü&#8217;minlerİ vasıtasıyla belayı kaldırmasıdır. Nitekim“&#8230;Eğer Allah insanlardan bir kısmını bir kısmı sebebiyle koruma-saydı, elbette yer yüzünde nizam bozulurdu&#8230;” buyrulmaktadır. Nite­kim Ibnu Abbas radıyallahu anhu:</p>
<p>“Yani namaz kılan kimsenin hatırı için namaz kılmayandan,haccedenin hatırı için haccetmeyenden, zekat verenin hatırı için zekat vermeyenden belayı kaldırır.” diye tefsir buyurdu. Bazan da kavmin içindeki Ebdal, kavmine beddua yapar, bundan dolayı fitne ve fesad çoğalır.Ve kavminin ma&#8217;siyeti sebebiyle bu sefer büyük belalar gelmeye başlar. Fakat bela gören, maksadı üzerine ölür. [El-Bakara Sûresi ayet 251, ed-Durr-ul-Mensûr c.1 s.764,, Şuab-ul-îmân c.6 s.97 h.n.7597]</p>
<p>Ib-nu Cerîr&#8217;in ve Ibnu Adr&#8217;nin tahric ettikleri bir hadîs-i şerifte şöyle buyrul- maktadır:</p>
<p>“Gerçekte Allah Teâlâ, salâhiyetti Müslüman bir adam sebebiyle s vesilesiyle çocuğunu, torununu, hane halkını ve etrafındaki hane­lerin halkını ıslah eder. Artık bu zat, onların içinde olduğu müddet­çe onlar Allah&#8217;ın koruması içinde devam ederler.” [274] Bu itibarla “Eğer Allah insanlardan bir kısmını bir kısmı sebebiyle korumasaydı, elbette yer yüzünde nizam bozulurdu.” mealindeki ayete iki mana verildi:</p>
<p><strong>a</strong>-Mücahidlerin cihadı sebebiyle Allah Teâlâ Müslümanları Kendi koruması altına alır ve cihadları sebebiyle kendilerinden belayı bertaraf eder, yok eder.</p>
<p><strong>b-</strong>Salih Müslümanların duaları, Müslümanlara hayr istemeleri ve cömerdiikteri sebebiyle, ammeye gelen büyük ve küçük belaları kaldırır ve bunların sayesinden kendilerine salâhiyet verir. [Tefsiri Taberi,cüz.2,syf,282,İbnu Kesir,c.1,syf,447…] Nitekim Ibnu Ceririn tahrıc ettiği Ebî Müslim&#8217;den gelen rivayette Ali radıyallahu anhu şöyle buyurur: ‘içinizde Müslümanlardan kalıntılar olmasaydı helak olurdunuz.” Nitekim hadîs-i şerifte;</p>
<p>“Yer yüzü Halîl-ur-Rahmân&#8217;ın benzeri olarak kırk adam (yahud kadın) dan hiçbir zaman boşalmaz. Artık sizler, onların vesilesiyle yağ­murlanıyorsunuz ve onların vesilesiyle yardımlanıyorsunuz.Onlar­dan ölen hiçbir kişi yoktur ki, Allah yerine başkayı geçirmemiş ol­sun.” buyrulmuştur. Yani zikir vasıtasıyla ruh latîfesi yükselip aslına ka­vuşan, İbrahim aleyhisselâm&#8217;ın meşrebinde en az kırk zevat daimi bir surette yaşamaktadır. Allah Teâlâ onların bereketiyle ve sebebleriyle ve berhayat olmaları sebebiyle, şiddetli azabı Müslümanlardan kaldırır.</p>
<p>Mü- nâvî, Ebdal hadîsini zayıf sayarak Ebdalin varlığını inkar eden Ibnu Teymiye&#8217;ye ta&#8217;rîzde bulunarak diyor ki: «Faraza, Ebdal hakkında vârid olan hadislerin hepsi zayıf sayılsa dahi, amma zayıf hadîsin çeşitli senedlerte vârid olması ve müteaddid mahreci sebebiyle kuvvet bulduğunu hiçbir akıl sahibi inkar edemez. İnkar eden, ya hadis ilminin sanatını bilmez, cahildir, ya da mutaassıb inadcıdır. Herhalde tahmine göre Ebdal ha­dîsinin münkiri ikinci kabildendir.» Ibnu Hacer Heytemî diyor ki: «Kutub, Evtat, Nücebâ, Ebdal ve sofilerin zikrettiği isimler, sahih rivayetlerle vâ­rid olmaktadır.»(1)</p>
<p>Netice-i meram, tevessül, kişi bizzat kendi işini görmeye muktedir olduğu halde, işinin görülmesi için başkasını vasıta edinmesidir. Doğ­rusu tevessül, sebeblere sarılmakla işin görülmesinin talebidir. Nitekim Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî&#8217;nin halîfesi Seyyid Mahmud el-Âlûsî tefsirinde «vesile» lafzın», rağbet etmek ve manen meyletmektir, diye tefsir et­miştir.</p>
<p>İnsanın Allah&#8217;a kavuşmasına, taatleri yapmasına, günahları terk et­mesine sebeb olan ne olursa olsun, yani şahsın kendi ameli olsun ya­hud o salih ameli işleyen zevat olsun, o vesiledir.</p>
<p>Bazı kimseler salihlerden meded beklemek hususunda, “Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O&#8217;nun yolunda savaşın. Tâ ki muradınıza eresiniz.” mealindeki El-Mâide 35. ayetten delil almışlardır. Demişler ki: Kuldan meded beklemek, duayı taleb etmek caizdir. Yani kul vasıtasıyla Allah&#8217;tan yahud kuldan meded dilemek caizdir.</p>
<p>Burada büyüğün küçükten taleb etmesi de caizdir. Mesela, Hazreti Ömer, Rasûl-u Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’den umreye gitmek için izin alırken Rasûl-u Zîşân ona hitaben şöyle demiştir:</p>
<p>“Ey kardeşim dualarında bizleri de unutma. (Yahud:) Dualarında bi­zi ortak et.” Hem de Hazreti Ömer radıyallahu anhu&#8217;ya:</p>
<p>“Şübhesîz (itikad ve ahlakta peşinize gelen) tâbiınin en hayrlısı, kendi­sine Üveys denilen bir adam vardır. Onun bir vâiidesi vardır ve kendisinde beyazlık var. (Bu iki vasıfla tanırsınız.) Karşılaştığınız za­man kendisine, size istiğfarda bulunmasını Benden taraf emredin.” buyurmuştur. Bu iş, elbette tevessüle teşviktir.</p>
<p>Ya Rabb&#8217;i, filanın hakkı için bana şu hacetimi ver.&#8221; gibi sözlerin caiz olup olmaması hususunda Ibnu Abdisselam sorulunca dedi ki: &#8220;Soru­nuzda filan&#8217;dan murad, Rasûl-u Zîşân ise caizdir. Hayır, sair peygam­berler, melekler, evliya ise caiz değildir.”</p>
<p>Âlûsî bu husustaki ulemânın sözlerini naklettikten sonra diyor ki: «Ibnu Teymiye, İmam Hanefî&#8217;den ve Ebû Yûsuf&#8217;tan ve diğer âlimlerden bu manada vesilenin caiz olmamasını rivayet etmiş ise de, lmâm-ı Subkî -âdeti üzere- Ibnu Teymiye&#8217;yi reddetmiş ve demiştir ki: &#8220;Salih Peygam­berler ve salihlerle de tevessül ve istiğâse caizdir. Selef-i sâlihînden hiç­birisi bunu inkar etmemiştir. Haleflerinden de inkar eden görülme­mektedir.&#8221;</p>
<p>Şu kadar ki lmâm-ı Kuşeyrinin, Şeyh Ma&#8217;rûf-ul-Kerhî&#8217;den naklettiği,</p>
<p>“Eğer sizin Allah Teâla’ya bir ihtiyacınız olursa, Benim kadrimle Alfan Teâla&#8217;dan isteyiniz.” mealindeki sözünün senedi yoktur. [..Ebû Dâvûd h.n.1498, Tirmizî h.n.3562..]»Ulemanın sözünü nakilden sonra Âlûsî şöyle der: «Bunların hepsin­den sonra» peygamberlerin hayatında ve hayatından sonra da peygam­berleri vesile edinmekte hiçbir beis görmüyorum.</p>
<p>Sonra «iksam» yemin ettirmektir; onda dahi beis görmüyorum.</p>
<p>Çünkü  «cah» da. Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarından bir sıfatına dayana-cak mana ile murad olunur. &#8220;Peygamberin&#8217;in hakkı için&#8221; deme­nin manası: &#8220;Ey Rabb’im! Rasûlün&#8217;ün sevgisini, hacetimin ifasına vesile kıl.” demektir. Lâkin sahabe-i kiramdan, &#8220;filanın hakkı için&#8221; gibi dualar, hafızlardan naklolunmamıştır.</p>
<p>Sebebine gelince de, o zamanda putları vesile tutmak halkın kalbin­den silinmemişti. Burada iki şey daha vardır:</p>
<p><strong>1</strong> -Peygamber’den başkasına hürmet için Allah Teâlâ&#8217;dan istektir. Eğer hakîkaten o başkasının hürmeti, Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde belirtili­yorsa, bunda da beis görmüyorum. Amma Allah Teâlâ&#8217;nın yanında hür­meti yahud kesinlikle velî olması bilinmeyen kimsenin hakkı için denil­mez.</p>
<p><strong>2</strong>-”Ey filan efendim, bana yardım et&#8221; manalarındaki kelimeler caiz değildir. Yani kuldan bizzat tesir inanmak caiz değildir, demek istiyo­rum.» { Alûsi c.6 1.126,128]</p>
<p>Evet, tevessülle tevekkülü birbirinden ayırt eden avam: &#8220;Ya Şeyh Abduikâdir Geylânî! Dua et, Allah Teâlâ benim borcumu ödesin.&#8221; diye­ceği yerine hatâen: &#8220;Ya Abdulkâdir Geylânî  Borcumu ver.” demekte ha­talıdırlar. Fakat hatalı olmakla beraber şirke düşmez ve günah da işle­memiştir.</p>
<p>Bu zevatı şirkle ittiham etmek, onların düştüğü vartadan daha büyük hatadır. Şirke düşen, tevessülle tevekkülü birbirinden ayırt etmeyen ve sebeblerde tesiri inanan avam tabakasıdır. Bu vartadan kurtuluşun tek çaresi, Hâk Teâlâ&#8217;ya mahsus sıfatların bilinmesidir. Bunu bildikten sonra deriz ki: Allah’ın kullarından öylesi vardır ki, şöyle olacak diye yemin etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir.”<strong> </strong>(Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1186) mealindeki hadisi şerifte Müminlerin imdadına koşan Ebdal taifesinin var olmaları,Allahu Tealadan istirhamlarının kabul olması bildirilmektedir.Ayrıca,</p>
<p>“Kim evinden namaza doğru çıkar ve: &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenle­rin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim. Ve şu yürüyüşümün hakkı için de Sen&#8217;den dilerim. Çünkü şübhesiz nimetin inkarı ya- hud vermiş olduğun nimetle tuğyan yahud bir gösteriş yahud şöh­ret arzusu için (evimden) çıkmadım. Gerçekte azabından korktuğum ve rızanı taieb ettiğim halde çıktım. Ateşten korunmamı ve günah­larımın mağfiretini Sen&#8217;den dilerim. Gerçek şu ki, Sen&#8217;den başkası günahları mağfiret etmez.” duasını okursa, Allah Teâlâ Zât&#8217;ıyla ona yönelir ve yetmiş bin melek de oha İstiğfar ederler.” mealindeki hadîsin başında&#8221;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dile­yenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim.” cümlesinde, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizzat, bu zevatların vasıtasıyla Allah Teâiâ&#8217;dan dilemenin keyfiyetini ve Allah&#8217;ın seçtiği velî kulları, hâ- lisâne kalble Allah&#8217;a bağlı oldukları için, şu iş olacaktır, diye kesin hü­küm verdikleri takdirde, Allah Teâlâ&#8217;nın aslâ onları mahlukun nezdinde yalancı çıkarmayacağı, mahcub etmeyeceği ve yemin ettikleri söze mu­vafık işi yaratacağını açıklamaktadır.</p>
<p>Bunun için Şeyh Yûsuf Nebehânî Hazretleri bu konuda Cilâu-l-Ayneyn sahibi Seyyid Nu&#8217;mân Mahmud Şükrü el-Âlûsî&#8217;yi ve Seyyid Mahmud&#8217;un dedesi Şahabeddîn Seyyid Mahmud&#8217;u tenkid etmiştir. Nebehânî diyor ki: “Kul ile istek, mesela: “Allah’ım! Şâh-ı Nakşibend&#8217;in hürmeti için borcumu öde.” ve kuldan biz­zat istemek, mesela: “Yâ Şâh-ı Nakşibend, borcumu ver.” arasında fark yoktur. Çünkü hakîkî müessirin Allah Teâlâ olduğunu her Mü&#8217;min bilir « inanır. Binaenaleyh Mahmud Şükrü Âlûsî, babasının bu konuda yanıldığını da teşhir eder.&#8221; {Mirkât-ul*Mefâtîh c.7 s.20 h.n.3460…<span style="text-decoration: line-through;">} </span></p>
<p>Hak olan, tefsirin sahibi Şahabeddîn Seyyid Mahmud Âlûsî’nin elindedir. Mahmud Şükrü el-Âlüsi ise, Cilâu-l-Ay-neyn kitabında Ibnu Teymiye&#8217;yi tutuşu sebebiyle ve bu mevzu’nun açık­lanmasında İmam Subkî&#8217;ye hakaret etmiştir. Onun için Vahâbîlik He ittiham olunmuştur. Alâ külli hal eserini karşı karşıya getirdikten sonra şu­nu anladım ki, &#8220;Ya Şeyh filan&#8221; demesinde eğer bu sözü söyleyen kimse, ihtiyacını temin etmesini bizzat o filandan inansa caiz değildir. Allah Te­âlâ&#8217;dan başka kimseden hakîkî tesire inansa, küfre kadar sirayet edebi­lir. Amma ihtiyacının teminini Allah Teâlâ&#8217;dan inanmış, fakat filanın du­asıyla yahud şefaatiyle isterse, hiçbir beis yoktur.</p>
<p>Hülâsa her şeyin ya­ratılmasını diğer ifadeyle hakîkî tesirini Allah Teâlâ&#8217;dan inandığı halde, filanın duası yahud şefaatiyle Allah Teâlâ&#8217;dan istemek güzel şeydir. Her­kesçe malumdur ki, bulut yağmurun yağmasına vesiledir, bizzat yağmur yağdırıcı değil; yağmuru yağdıran Allah Teâlâ&#8217;dır. Böylece enbiya, evli­ya, hidayete vasıtadırlar, sebebdirler, filhakika hidayet edici Allah Teâ- lâ&#8217;dır. Binaenaleyh bunlardan meded beklemek ve bunları çağırmak da yukarıdaki şartlarla caizdir.</p>
<p>Ve bu zevatlar, halkın imdadına yetişirler. Bunlarla tevessül caiz olduğu gibi, istiğâse, yani himmetle bereketlerine, imdada koşmalarına inanmakta da hiçbir beis yoktur. Nitekim Şâfiî ule­mâsından H.919&#8217;da doğan ve 1004&#8217;te vefat eden Allâme Şemseddîn Muhammed bin Şihâbeddîn Ahmed bin Ahmed bin Hamza er-Remlînin, el-Fetâve-l-Kübra-l-Fıkhıyye = Fetâve-r-Remlî adlı kitabında şöyle kay­dedilmektedir:</p>
<p>«Soru: Avamın, şiddet ve meşakkatlere dûçar olmaları anında: “Ya Şeyh Filan!” yahud “Ya Rasûlallah!” ve benzer sözlerle çağırıp enbiya ve rasullere, evliya, ulemâ ve salihlere istiğâse etmeleri = yardımlarına çağırmaları caiz midir, değil midir? Evet dediğiniz takdirde, rusul, enbi­ya, evliya, salihler ve meşâyıhın vefatlarından sonra dahi yardıma koş­malarının imkanı var mıdır? Burada ne tercih edilecek?</p>
<p>Cevab: Enbiya, rasuller,evliya, ulemâ ve salihlere istiğâse caizdir; rasullerin, enbiyânın, evliyânın, salihlerin ölümlerinden sonra dahi yar­dıma koşmaları, kurtarmaları imkanı vardır. Çünkü enbiyânın mucizesi ve evliyânın kerametleri, ölümleri sebebiyle kesilmez.</p>
<p>Enbiyâya gelince, onlar kabirlerinde namaz kılarlar, haccederler. Bu hususta hadisler vârid olmaktadır. Ve onların yardıma koşmaları, kendi­leri için mucizedir. Onlar gibi şehidler de, kabirlerinde diridirler. Gündüz aşikâre küffarla çarpışmaları müşahede edilmiştir.</p>
<p>Evliyâya gelince, haklarında iğâse » imdada yetişme imkanları, kendileri için keramettir. Çünkü ehli Hakk&#8217;a göre, evliyâdan keramet, kasıtlı kasıdsız meydana gelir. Keramet de, tabiî kanunların ötesinde olan şey­dir. Allah Azze ve Celle, bunlar sebebiyle olayları o kanunla icra eder.</p>
<p>Şeyh Yûsuf Nebehânî, Şevâhid-ul-Hakk adlı eserinde, özellikte Peygamberle istiğâse konusunu çok geniş bir sûrette almıştır. Muhasebeli bir sûrette, istiğâseyi inkar eden ve isbat edenlerin delillerini karşı karşıya getirmiştir. Daha geniş bilgi isteyen oraya müracaat etsin.</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>(1)-[Levâmiu-l-Ukûl c.3 s.695, Feyz-ul-Kadîr c.3 s.170 h.n.3037, c.5 s.300 h.n.7380… Ibnu Cevzî, Ebdal Hakkında vârid olan hadisleri Mevdûât c.3 s.151, 152‘de serdettikten sonra hepsinin mevdû&#8217; oldu­ğunu demek cüretinde bulunmuştur, imam Suyûtî, el-Leâl-il-Masnûa fîl&#8217;Ehâdîs-il-Mevdûa adlı eseri c.2 s.178&#8217;de Ibnu Cevzî’yi eleştirerek diyor ki: «Ebdal hakkında vârid olan hadis sahihtir. İstersem, mütevâtirdir derim ve tevâtürünü isbat ederim. Çünkü vârid olan Ebdal hadisleri, o kadar manevi tevâtür haddine ulaşmıştır ki, bizzarüre Ebdalin varlığına ve ha­dislerinin sahih olduğuna kesin hüküm verilir.» El-Firdevs c.1 s.119 dipnot ve h.n.405, Fetavâ-i Hadîsiyye s.324,325]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin-Mü&#8217;minin İstikameti Velinin Kerametidir</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/">Emredilen Nurani Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Velînin Kerâmeti Nebisinin Mucizesidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-nebisinin-mucizesidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-nebisinin-mucizesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 14:03:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya'nın Kerameti]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[gayb-ı mukayyed]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Velînin Kerâmeti Nebisinin Mucizesidir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9441</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin mu&#8217;cizeleri, hayatlarından sonra da devam eder. Allah Teâlâ, tevfîkiyle kendilerini hidayete erdirdiği kulları vasıtasıyla bu mu’cizeyi izhar eder. Bu cihetle kerâmeti inkar eden mu&#8217;cizeyi inkar et­miş olur. Kerâmet; tâat ve ibadeti isyanından, takvâsı gafletinden fazla olan zevatta görülür. Allah Teâlâ bunlar hakkında tabiî kanunları iptal eder; Aklın idraki dışında olayları izhar eder. Kerâmet, ikram [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-nebisinin-mucizesidir/">Velînin Kerâmeti Nebisinin Mucizesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9442" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images1.jpg" alt="Velînin Kerâmeti Nebisinin Mucizesidir" width="485" height="281" /></a></p>
<p>Peygamberlerin mu&#8217;cizeleri, hayatlarından sonra da devam eder. Allah Teâlâ, tevfîkiyle kendilerini hidayete erdirdiği kulları vasıtasıyla bu mu’cizeyi izhar eder. Bu cihetle kerâmeti inkar eden mu&#8217;cizeyi inkar et­miş olur.</p>
<p>Kerâmet; tâat ve ibadeti isyanından, takvâsı gafletinden fazla olan zevatta görülür. Allah Teâlâ bunlar hakkında tabiî kanunları iptal eder; Aklın idraki dışında olayları izhar eder. Kerâmet, ikram ve tekrîm mana­sı ndadır. Ehli Sünnet velCemaat ittifakla kerâmetin var olduğuna kâil oldular. Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;den Meryem aleyhesselâm&#8217;ın kıssası, sebebsiz olarak rızkı bulması; Ashab-ı Kehf&#8217;in çürümedikleri halde üçyüz sene mağarada yatmaları kıssası; Âsafın, Belkıs&#8217;ın tahtını Süleyman aleyhis- selâm&#8217;a getirmesi kıssası ile istidlal ettiler. Bunlar hepsi Kur&#8217;an&#8217;la sabit iken, Mu&#8217;tezile kerâmeti inkar ettiler. İbrahim Hakkı bunları reddetmeye işaret olarak şöyle dedi:</p>
<p>İhtiyaç oldukça velîler yiyecek ve giyecekleri bulurlar</p>
<p>Hayvanlarla, cansız varlıklarla Allah Teâlâ&#8217;nın izniyle konuşurlar.</p>
<p>Bazan vecd u hâletle, su üzerinde yürürler</p>
<p>Havada uçarlar. Allah Teâlâ tabiî kanunları onlara iptal eder.</p>
<p>Hadislerde dahi bu hususta deliller çoktur. Ashâbı kiramdan da, tabilerinden de birçok kerâmet görülmüştür.</p>
<p>Nitekim imam Ahmed, Tirmizî ve Beyhakinin tahric ettikleri hadiste Ebu Hureyre radıyallâhu anh şöyle demiştir: Ben Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e yanımdaki birkaç hurmayla gittim. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in önüne koydum. Bereket için dua etmesini is­tirham ettim. Hurmalarımı iki eliyle toparladı. Bereket için dua etti. Ve:</p>
<p>“Şunları tut; tuluğuna koy. Ondan almak istediğin zaman elini İçine sok; istediğin kadar al. Fakat bu işin sırrını kimseye bildirme; pek de savurma.’’ buyurdu. Ben de o hurmaları aldım. Allah&#8217;a andolsun, Allah yolunda şu kadar şu kadar vesk (Bir vesk yüzaltmışbeş kilo altmış gramdır.) harcadım. Biz de ondan yiyorduk ve yediriyorduk. Hazreti Os­man&#8217;ın vefatına kadar bu iş devam etti. Onun şehid olmasıyla bereketi kesildi.</p>
<p>Parantez içinde belletmiş olduğumuz gibi, bir vesk = yük, yüzaltmış- beş kilo altmış gram kadardır. Ebû Hureyre&#8217;nin Peygamber&#8217;in yanına götürmüş olduğu hurmalar, mendili içine yerleşecek kadardı. Fakat se­nelerce ondan yüklerce dağıttığını, yediğini ve yedirdiğini ifade etmiştir. Bu hem Peygamber&#8217;in mu&#8217;cizesidir, hem onun kerâmetidir.</p>
<p>Nitekim Buhârinin de tahric ettiği hadiste Abdullah bin Mes’ûd şöyle demiştin</p>
<p>“Andolsun ki bizi yenilen yemeklerin teşbihini işitiyorduk.”</p>
<p>Yine imam Buhârinin tahric ettiği bir hadiste Câbir radıyallâhu anh şöyle demiştir: «Uhud muharebesi başlamak üzereyken gecede babam beni çağırdı ve şöyle dedi: “Oğulcağızım, bu harbde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ashabından ilk önce benim öldürüleceğime kanaat ettim. Vallâhi Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem müstesna senden daha aziz bir kimseyi arkamda bırakmadım. Biliyorsun benim borcum vardır. Borcumu ver. Kızkardeşlerine iyilik yap.” Sabahleyin ilk önce o öldürüldü; kendisinden sonra öldürülen bir zatla defnedildi.»</p>
<p>Yine Bezzâr, Tabarânî, Hâkim, Ebû Nuaym ve Beyhakfnin tahric et­tikleri bir hadîs-i şerifte Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in azadiısı olan Sefîne şöyle anlatmıştır: «Bizans diyarlarında esir oldum. Fırsat bu­lunca yola koyuldum. Askerlerin yerini arıyordum. Ansız karşıma bir aslan çıktı. Ona yöneldim: Ey Ebe-l-Hâris, (Aslana takılan lakabdır.) ben Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in azadlısıyım. Sen benden ne İstiyorsun? dedim. Akabinde aslan önüme geldi, dizlerini yere koydu. Başını dizleri üzerine koydu, kuyruğunu salladı ve mırıldandı. Sonra kalktı yan tarafıma geldi. Her işittiği bir sese yönelirdi. Sonra bana bakar idi. Askerlere ulaştırıncaya kadar beni korudu. Ben askertere ulaşınca o da beni bırakıp gitti.»</p>
<p>imam Beğavinin tahric ettiği bir hadiste Urve bin Zübeyr şöyle an­latmıştır: Ervâ binti Evs, &#8220;Saîd bin Zeyd bin Amr bin Nevfel bir arazimi gasben almıştır&#8221; diye Mervan&#8217;ın yanında dava açmıştı. Mervan Saîd&#8217;i çağırdı. Saîd radıyallâhu anh: &#8220;Ben Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve</p>
<p>“Kim zulmen bir yerden bir karış kadar alırsa, (kıyamet gününde) o yerin yedi tabakasına kadar boynuna asılacaktır.” diye İşittikten sonra, yer­den bir şey alır mıyım? dedi ve araziyi Ervâ&#8217;ya bıraktı. Mervan da: Bu hadisten başka senden hiçbir şahid ve yemin taleb etmem, dedi. Saîd radıyallâhu anh bundan gücendi ve: Allah&#8217;ım, eğer bu kadın yalancı ise, onun gözünü kör et. Ve bu arazide onu öldür, diye beddua etti. Ervâ&#8217;nın bir müddet sonra gözü kör oldu; kaplumbağaları içine atmak üzere kazılan bir çukura düştü ve orada öldü.</p>
<p>Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, Allah&#8217;ın dostlarından birisi gücenip birisine beddua ederse yahud da dua ederse, Allah Teâlâ onun dileğini yerine getirir. Binaenaleyh velînin âciz olması anında Allah Teâlâ Zülce- lal Hazretleri onu taciz edene gazab kapılarını açar; onu hidayetten uzaklaştırr. Artık o velîyi taciz ettiği nisbette gazaba uğramış olur. Bun­dan dolayı İmam Gazâlî diyor ki: “Evliyâyı taciz edenlere hidayet ve tevfîk kapısı kapanır.” Bundan daha büyük ceza olmaz. Nitekim kudsî olan hadîsi şerifte Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Kim Ben&#8217;im bir dostuma ezâ cefâ verirse, muhakkak Ben de ona harb ilan etmişim. Üzerine farz etmiş olduğum ibadetleri öde­mekten daha sevimli bir ibadetle kulum Ban&#8217;a yaklaşmamıştır. Ku­lum nafile ibadetle birlikte durmadan Ban&#8217;a yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Onu (tam) sevdiğim zaman da, onunla İşiteceği kulağı, onunla göreceği gözü, onunla tutacağı eli, onunla yürüyeceği aya­ğına yardımcı) olurum. Eğer Ben&#8217;den bir şey isterse, ona veririm. Ban&#8217;a sığınırsa, onu korurum.”</p>
<p>Kitabımızın 158-160 sayfalarında bu hadîse aid olan bazı mesele­leri yazmıştık. Şimdi ise bu konuya giren şu kısmını hatırlayalım:</p>
<p>“Yardımcı olurum&#8221; diye tercüme ettiğimiz tusr; birkaç vecih üzere mana edilmiştir:</p>
<p><strong>a-</strong>Hizmetimi ona sevdirir; ve ondan hoşnut olacağım ameli işleme­ye kulumu muvaffak kılarım,</p>
<p><strong>b</strong>-Yasaklarımın acısını ve İşlemekte korkuyu veririm, Bu takdirde muzaf mahzuftur. Yani &#8220;Kulağını, gözünü, elini, ayağını, yasaklarım­dan korurum.&#8221;</p>
<p><strong>c-</strong>Azalarını maksadlarına yönlendiririm. Şöyleki her bir ezasının göreceği vazifeyi, on kişinin azası görmez. Mukâşefeyi ihsan ederim.</p>
<p><strong>d-</strong>Azalarına yardımcı olurum; maddî kuvvetleri ihsan ederim,</p>
<p><strong>e-</strong>Onun azalarına öyle bir kuvvet bahşederim ki, kudretimle görüp İşitir, tutar; ve ilmimle anlar.. Bu takdirde da muzaf mahzuftur. Şöyleki, eliyle görür, gözüyle tutar olur. Doğrusu nurların eserlerini müşahade eder.</p>
<p>İşte böyle olan zâtı tâciz edenin, Allah Teâlâ&#8217;nın rahmetinden mah­rum olacağı, aynı hadîs-i şerifin</p>
<p>Ben&#8217;im bir dostuma eza cefâ verirse, muhakkak Ben de ona harb ilan etmişim.” cümlesinde tasrih buyrulmuştur. Demek Allah Teâlâ&#8217;nın dostlarına eza cefa veren kimseye İmam Gazâlinin dediği gibi hidayet ve tevfîk kapısı kapanır.</p>
<p>İmam Nesefî Akâldi&#8217;nde diyor ki; «Evliyânın kerameti haktır. Velîye kerâmet, âdetlerin (yani tabiî kanunların) yollarının nakzı üzere zahir olur. Az bir müddette çok mesafeyi katedebilirler; ihtiyaç zamanında yiyecek, içecek ye libası bulurlar; su üzerinde yürürler; havada uçarlar; cemad, dilsiz hayvanlar onlarla konuşur; onlara teveccüh eden kimse­lerden bela kalkar.» Gazalî&#8217;nin bu sözü İmam Nesefî&#8217;nin tasrih ettiği</p>
<p>‘’müteveccihten belânın defi gibi&#8221; cümlesinin bir nevi izahıdır.</p>
<p>Ebû Abdullah ez-Zu&#8217;ferânî; &#8220;Deniliyor ki, İbrahim Edhem hem Bas­ra&#8217;da hem de Mekke&#8217;de aynı günde bulunmuştur. Buna ne buyurur­sunuz?&#8221; sorusuna şu cevabı vermiştir: «Ibnu Mukâtil bir kimsenin iki yerde bulunmasına inanılmasının küfür olduğunu, çünkü bunun kerâmetlerden değil mu&#8217;cizelerden olduğunu söyler İmiş. Amma ben onun bu meseleyi bilemediğini söylerim. Ve böyle bir İnanca da küfür diye­mem.»</p>
<p>Allâme Teftezânî diyor ki: «insaf, İmam Nesefî&#8217;nin sözüdür. İmam Nesefî, &#8220;Keramet olarak Ka&#8217;benin İbrahim Edhem&#8217;i ziyaret ettiği naklolunmaktadır. Buna ne buyurursunuz? Böyle hüküm etmek doğru olur mu?&#8221; sorusuna şu cevabı vermiştir: Evet, velîlere kerâmet yolu üzere tâbiî kanunların iptali mümkündür. Ehli Sünnet vel Cemaatin itikadı da budur.» Allâme Ibnu Âbidîn nikah bahsinde nesebin tesbiti hususunda bu konuda birçok nakiller yazmıştır. Hanefî ulemâsından hiçbirisi evliyanın bu gibi kerâmetlerini inkar etmemişlerdir. Binaenaleyh velîlerin kerâmeti haktır.</p>
<p>“(O, bütün) Gayb(ın hakikatini) bilendir. Binaenaleyh gaybına kim­seyi muttali etmez O (Allah). Meğer ki, beğenip seçtiği bir peygam­ber ola. Çünkü O bunun önünden ardından gözetleyici melekler di­zer. Tâ ki (o peygamberler) Rabb&#8217;lerinin gönderdiklerini (o gözetleyişle­rin) hakkıyla (kendilerine) tebliğ ettiklerini bilsin(ler). (Allah peygamber­lerin) Nezdinde olup bitenleri (onların her halini ilmiyle) kuşatmıştır. Her şeyi sayı(sı)yla saymıştır. ”</p>
<p>Mu&#8217;tezile bu ayete dayanarak evliyânın kerâmetini inkar ettiler. Bazı serseri insanlar Keşşâf&#8217;ın bu ayete dair izahını okuyarak, birçok müslümanların, özellikle ehli tasavvufun keşif ve kerâmetini inkar etmeye ce­saret etmektedirler. Bunların &#8220;kîl ve kâ’ileri bâtılı yaymaktan başka hiçbir şey değildir. Allâme Teftezânî&#8217;nin de tasrih ettiği gibi,</p>
<p>“Binaenaleyh gaybına kimseyi muttali’ etmez O (Allah).” cüm­lesi, kaziye-i sâlibe-i cüz&#8217;iye hükmündedir; ve umumu ifade eden nefyi, selbin hıyezinde vuku bulmuştur. Bundan dolayı mantıkî olarak nefiy, selb-ul-umum içindir. Mu&#8217;tezilenin anladığı gibi umûm-u selb için değil­dir ki, evliyânın kerâmetlerinin inkarı hakkında bir delil teşkil etsin. Bu­nun nakîzi “Bazı  kullarını bazı gaybemuttali eder” demek olur. Nitekim Ehli Sünnet velCemaatten birçok müfessirler de bu ayeti bu şekilde mana ettiler. Bu ayetle dahi evliyânın keşif ve kerâmetleri tesbit olunmaktadır.</p>
<p>Peygamber sailallâhu Teâlâ aleyhi ve sellem dahi, evliyânın kerâmetlerini ashâb-ı kirâma nakletmiştir. Nitekim Müslim ve Buhârî&#8217;nin de ittifakla tahric ettikleri bir hadiste Ebî Hureyre radıyallâhu anh diyor ki: Rasûlullah sailallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Bir vakit bir adam bir ineği yürütüyordu. Yoruldu da ona bindi. İnek ona: ‘Bizler bunun (yük yüklemek ve binmek) için yaratılmadık. Ancak biz yerde çift sürmek için yaratılmışız.&#8217; dedi.” buyurdu. Bu­nun üzerine İnsanlar: ‘Subhânallah inek konuşmuş.’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Gerçekte Ben buna inanıyorum; Ebû Bekr de, Ömer de.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr Sıd- dîk ve Hazreti Ömer mecliste değillerdi. Yine Rasûlullah sallallâhu aley­hi ve sellem: “Bir vakit bir adam koyununu güderdi. Ansız bir kurt, sürüsünden bir koyuna koşarak yakaladı. Çoban ona ulaştı, ko­yunu kurtardı.</p>
<p>Bunun üzerine kurt ona: &#8216;İnsanlar kalmadığı günde yani benden başka hiçbir çoban kalmadığı günde kim koruyacak?’ dedi.” buyurdu. Yine insanlar: ‘Subhânallah kurt konuşuyor.’ dfediler. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Amma Ben bu­na inanıyorum; Ebû Bekr de, Ömer de.” buyurdu, ikisi de orada değil­lerdi.</p>
<p>Bu hadîs-i şeriften anlaşılıyor ki, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, inek ve kurt gibi hayvanların Allah Teâlâ&#8217;nın dostlarıyla konuş­tuklarını beyan etmiştir. Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhumâ&#8217;nın da hayvanlarla konuştuklarının îmâsı vardır. Daha evvelden ibnu Mes&#8217;ûd&#8217; un: “Andolsun ki biz yenilen yemeklerin teşbihini işitiyorduk” hadî­sini de nakletmiştik. Binaenaleyh bu gibi kerâmetler ashabdan dahi gö­rülmüştür. Öyleyse kerâmet ve özellikle kerâmetten cüz’î gaybı bilmek, sadece peygamberlere mahsus değildir. Kâmilen peygamberlere tam ittibâ&#8217; edenlere de cüz&#8217;î gayb bildirilir.</p>
<p>Yukardaki ayet-i kerîmede Mu&#8217;tezileye delil olmadığı gibi, Müslim, Buhârî ve imam Ahmed&#8217;in de tahric ettikleri, Ebî Hureyre radıyallâhu anh&#8217;ın rivayet ettiği,</p>
<p>&#8220;Beş şey gaybdandır; Allah&#8217;tan başkası onları bilmez (buyurdu ve:) {Gerçekte kıyametin ne zaman kopacağını bilmek şübhesiz Allah&#8217;a mahsustur. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanları o bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse de nerede öle­ceğini bilmez. Gerçekte Allah en iyi bilendir ve her şeyden haber­dardır.} (mealindeki Lokman sûresinin 34&#8217;üncü ayetini) okudu.&#8221; mealindeki ayet ve hadiste de Mu&#8217;tezileye delil yoktur. Çünkü gayb iki kısımdır: Gayb-ı mutlak ve gayb-ı mukayyed..</p>
<p>-Gayb-ı mutlak, eşyayı hakikati üzere bilmektir. Mesela kıyametin hakîkatini bilmek gibi bilgiler, Allah Teâlâ&#8217;ya mahsustur. Allah Teâlâ bu gayba, mahlukunu muttali etmez. Binaenaleyh eşyanın hakîkati üzere bilmeyi İddia eden kafir olur. Bunda ümmet ihtilaf etmemiştir.</p>
<p>-Gayb-i mukayyeddir. Ehli Sünnet velCemaatin ittifâkıyla,cü’zi de olsa Allah Teâlâ bazı kullarını bazı gayba muttali kılar. Nitekim Tarh-ut -Tesrib&#8217;in müellifi Zeyneddîn-il Irrâkî eliyor ki: «Yukardaki hadîs-i şerif ve ayet-i kerimede, keşif ve kerâmeti inkar edenlere delil yoktur. Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri bazı kullarını bazı gaybi şeylere muttali kılar. Bu ıttılâ&#8217; peygamberlere mahsus değildir. Allah&#8217;ın bildirmesiyle enbiya bir­çok gaybı bilmişlerdir. Allah Teâlâ bazı evliyânın hatırlarına (zihin ve kaiblerine) bilgiyi ilkâ eder de, onlar da bu sayede gayb-ı mukayyed kıs­mından olan ve herkesçe bilinmeyen birçok şeylere muttali olurlar. Nitekim Müslim, Tirmizî, Neseî ve imam Ahmed&#8217;in de tahric ettikleri Ebî Hureyre&#8217;den, Ayşe radıyailâhu anhâ&#8217;dan ve daha başka ashabdan ge­len rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurduğu</p>
<p>“Hakîkaten sizden önceki ümmetlerde ilham alan bazı insanlar ol­muştur. Eğer Benim ümmetimden onlardan biri varsa, hiç şübhesiz o Ömer bin Hattib&#8217;dır.” mealindeki hadis de meseleyi açıkta izah et­mektedir. Bu gibi ilhamla şereflenenlere, edeben, gaybı bildi denilmez; ilham aldı denilir. Nitekim Sıddîk-i Ekber radıyallâhu anh, zevcesinin hamlinin kız olduğunu bilip bildirmiştir. Bu bilgi Peygamber&#8217;e nisbet edil­diği vakit &#8220;gaybı bildi&#8221; denilir; evliyâya nisbet edildiği zaman da &#8220;ilham aldı&#8221; denilir.</p>
<p>Hatta herkesin bilemediği bilgilerin bilgisi, evliya olmayan­larda da bulunabilir. Mesela tecrübe sûretiyle, bazı sebeblere dayanı­larak bir kadının hamlinin erkek veya dişi olduğunu bilmek bu kabilden­dir. Evliyâdan başkasına bu bilgi nisbet edildiği zaman &#8220;tahmin&#8221; denilir. Çünkü bunda yanılmak tarafı galibdir. Bazıları demişlerdir ki: Ayet-i kerî­medeki nefiy, kâhinlerin ve müneccimlerin sözlerinin iptali içindir. Ayetin zâhirinde bir kimsenin öleceği yeri bilmesi nefyedilmiştir. Yani kişi nerde öleceğini bilemez; amma ne zaman öleceğini bilebilir. Bu dahi evliyâya mahsus değildir. »</p>
<p><strong>Hâsılı kelam, gayb-ı mukayyed beş kısımdır</strong></p>
<p><strong>a-</strong>Meleklere, enbiyâya bildirilen bilgidir.</p>
<p><strong>b-</strong>Enbiyâya kâmilen ittibâ&#8217;da bulunan evliyânın bilgisidir. Nitekim Sıddîk-i Ekber, vefat edeceği sırada Hazreti Ayşe&#8217;ye: Malı nasıl taksim edersin? diye sormuş; muşârun ileyhâ: Şöyle şöyle taksim ederim, de­yince, Sıddîk-i Ekber zevcesine işareten: Sen bunun doğuracağı kıza ne dersin? buyurmuştur. Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ın vefatının dokuzuncu ayı ta­mamlanmadan kızı doğmuştur. Burada Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ın iki kerâmeti vardır: Birincisi nutfe halindeki hamli; İkincisi de hamlin kız olmasını bilmesidir. Bu kabil bilgiler, ferâset ve basiretle bilinir.</p>
<p><strong>c-</strong>Müsbet ilimlerin tecrübelerine dayalı, herkesçe bilinmeyen bilgi­dir. Mesela doktorun iki aydan sonra, hamlin erkek veya dişi olduğunu filimlerte tesbit etmesi gibi. Bu kabil bilgiye ilim denilir.</p>
<p><strong>d-</strong>Kahinlerin, müneccimlerin bilgisidir. Bunda iman şartı yoktur. Bu­na istidrac ve ihane denilir.</p>
<p>Tecrübelere dayanarak takvimcilerin filanca günde yağmurun yağmasını bildirmesi gibidir. Buna dahi tahmin denilir.</p>
<p>Kahinlik bahsinde biraz daha izah gelecektir.</p>
<p>Netice-i meram, imandan sonra bir insan peygambere kâmilen tam ittibâ&#8217; ederek ma&#8217;rifeti kesbederse ve Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını güzel bi­lirse, tâbi olduğu peygamberin mucizelerinden bir mu&#8217;cize kendisinde zuhura çıkar? Amma meleğin bildirmesiyle dur; amma ferâset ve basi­retle olur. Münâvî diyor ki; «Avam mü&#8217;minlerde dahi bu gibi hususlar müşahade edilmiştir. Bu hususta delili çoğaltmaya lüzum yoktur. Kerâ- metin varlığına, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in şahadeti kafidir.»</p>
<p>Hafız ibnu Hacer diyor ki: «Birinci asırdan sonra, sahih İlhama sahib birçok evliya zuhur etmiştir. Bu da ümmetin şerefine delildir. Bu ümmet­ten nebi gelmeyeceği için, Allah Teâlâ önceki nebilere gönderdiği va­hiyden bedel bu ümmetten evliyâya İlham göndermiştir; tâ ki ümmet bunları görerek mu&#8217;cizeyi ve enbiyâyı tasdik etsinler.»</p>
<p>Gazâli diyor ki: «Ebdallerden birisine rastladım. Nefsin müşahadesi hakkında soru sordum. O da sağına baktı: Sen ne diyorsun?; soluna baktı: Sen ne diyorsun?; sonra kafasını göğsüne koydu: Sen ne diyor­sun? dedi. Sonra bana cevab verdi. Ben kendisine kiminle konuştuğunu sordum. O da bana: “Sağ ve solumdaki meleklerden sordum; bilmiyo­ruz dediler. Kalbimden sordum; o da bana cevab verdi. Demek benim kalbim onlardan daha iyi biliyor.&#8221; dedi.»</p>
<p>İnsanın kalbi ayna gibidir. Mü&#8217;min azalarını, onlarla yapılacak ha­ram ve mekruhlardan sakındırınca, kalbi parlar. Parladıkça nurlar müşa­hade edilir ve ona akis yapar. Bu akisler, olayların sûretini temsil eder. Kimisine yazı görünür; kimisine karikatür görünür; kimisine ses gelir. Böylece bir biigi tahsil edilir, ki</p>
<p>“&#8230;onunla işiteceği kulağı, onunla göreceği gözü, onunla tutacağı eli, onunla yürüyeceği ayağı(na yardımcı) olurum. Eğer Ben&#8217;den bir şey isterse, ona veririm. Ban&#8217;a sığınırsa, onu korurum.&#8221; mealindeki hadiste işaret edilmiştir.</p>
<p>Nitekim Beğavî, İmam Ahmed, Dâremî ve Ebû Ya&#8217;lâ&#8217;nın tahric ettik­leri bir hadiste, Vâbise bin Ma&#8217;bed radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: “Ey Vâbise, sen gelip Ben­den hayr ve günahtan soruyorsun değil mi?&#8221; buyurdu. Ben de: Evet, dedim. Bunun üzerine parmaklarım toparladı ve göğsüme vurarak şöyle buyurdu:</p>
<p>“Nefsinden fetvâyı taleb et Kalbinden fetvayı teleb et. (üç kere buyurdu). Müftiler (kalbine muhalif) fetva verseler dahi. Kâmil hayr, nefsinin ona sükûnet bulduğu peydir ve kalbinin ona sükûnet bulduğu şeydir. Günah nefsinde gıcırtı yapan ve göğsünde dola­şandır.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerîf, günahlardan temizlenmiş ve melekten ilham almış kalbin, dînî ilimleri dahi başka bir kalbden ilham alacağını ve nefsin de salah bulacağını beyan etmektedir. Evet, nurlar azalarına hâkim olan zâtın kalbi kitabdır. Arif Tüsterî diyor ki: «Âlimler, zâhidler ve kullardan birçoğu, kalbleri kapalı olduğu halde ölürler. Sıddîkların, şehidlerin kalbleri müstesnadır. Eğer nurlarla kalbi parlamış evliyânın bâtınî ilimleri, kalbi açılmamış ulemânın zâhirî ilimlerine daha galib olmasaydı, Musta­fa sallallâhu aleyhi ve sellem “Kalbinden fetvayı teleb et. Kalbinden fetvayı taleb et. Kalbinden fetvayı taleb et.” diye üç kere buyurmazdı. Kur&#8217;ân&#8217;ın nice sırları, zikirler, fikirler, güzel tefsirler, Allah&#8217;ın dostlarının kalblerinden zuhura çıkar ki, fukahadan ehli tahkik dahi ona yol bula­mazlar.</p>
<p>“Allâh&#8217;ım, kalbimde nur yarat. Gözümde, kulağımda nur yarat. Sağımdan solumdan nur yarat. Üstüme nur, altıma nur, önüme nur, arkama nur ver. Ve bana nur yarat.“</p>
<p>Ve kerâmet iki kısımdır: Birincisi yukarda anlaşılmıştır. İkincisi ise, istikametle ifade edilir. Sonra istikamet de, İslam dînine aid bilgileri elde etmek, diğer ifadeyle sünneti güzel bilmek şartıyla onunta amel etmektir. Çünkü bilip de amel etmeyen “mağdûbun aleyhim&#8221;; bilgisiz amel eden­ler de “dâllîn” dir. Sırât-ı müstakim, ikisinin ortasıdır.</p>
<p>Sünnetle yaşamak, diğer ifadeyle Peygambere ittibâ&#8217; ne kadar zi­yade olursa, o kadar kalb temizlenmiş, ayna gibi parlamıştır. Ve ne ka­dar zikredilirse, nurlar o kadar o aynaya akis yapar, içinde sûretlenir. Bu iki hususun birleşmesinden keşif ve kerâmet ortaya çıkar. İstikametsiz kerâmet, istidracdır yahud ihânedir yahud sihirdir. Binaenaleyh kerâmeti kesbetmeden evvel, istikâmet yolunda sebat etmek gerekir. Bu hususta &#8220;Mü&#8221;minin İstikâmeti Velînin Kerâmetidir&#8221; ve &#8220;Özleşme Yolu&#8221; adlı eser­lerimizde izahlar vardır; oraya havale..</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadn Ölçüsüdür</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-nebisinin-mucizesidir/">Velînin Kerâmeti Nebisinin Mucizesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-nebisinin-mucizesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2015 20:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Evliyaların Kerameti]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Kerametin Meydana Gelmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Velînin Kerameti O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9228</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evliyanın Kerameti Bilmelisin ki, evliyanın kerametine dâir sözler iki mesele­de toplanır: ·         Kerâmetin câiz olması ·         Kerâmetin meydana gelmesi Kerametin câiz olmasına gelince: Evliyâdan kerâmetlerin zuhûr etmesi meselesi, mümkün olan işlerdendir. Şayet bu, gerçekleşmesi mümkün olan işler­den olmasaydı bu takdirde gerçekleşmesi zorunlu olan yahut gerçekleşmesi asla mümkün olmayan işlerden biri olurdu. Kerametin gerçekleşmesi asla mümkün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/">Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9229" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg" alt="Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir" width="354" height="315" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Evliyanın Kerameti</strong></p>
<p>Bilmelisin ki, evliyanın kerametine dâir sözler iki mesele­de toplanır:</p>
<p>·         Kerâmetin câiz olması</p>
<p>·         Kerâmetin meydana gelmesi</p>
<p><strong>Kerametin câiz olmasına gelince:</strong></p>
<p>Evliyâdan kerâmetlerin zuhûr etmesi meselesi, mümkün olan işlerdendir. Şayet bu, gerçekleşmesi mümkün olan işler­den olmasaydı bu takdirde gerçekleşmesi zorunlu olan yahut gerçekleşmesi asla mümkün olmayan işlerden biri olurdu. Kerametin gerçekleşmesi asla mümkün olmayan şeylerden olduğu görüşü, doğru değildir. Zîrâ gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyin, aklen de imkânsız olması gerekir. Kerâmetin evliyâdan zuhûr etmesi ise, aklen imkânsız bir şey değildir. Aynı şekilde kerâmetin evliyâdan zuhûr etmesinin zorunlu bir iş olduğu görüşü de yanlıştır. Zîrâ Allah dostları, kendi­sinde hârikulâde hiçbir hâl sudûr etmemiş bile olsa, velînin velâyetinde ittifâk etmişlerdir.</p>
<p>Buradan kerâmetin, gerçekleşmesi mümkün işlerden ol­duğu ortaya çıkmaktadır. Gerçekleşmesi mümkün olan hiçbir şeyi akıl imkânsız olarak kabul etmez. Aklın imkânsız kabul etmediği ve imkânsız olduğuna dâir bir rivâyetinde de bu­lunmadığı bir şeyin meydana gelmesi ve Allah’ın bu şekilde evliyâsına kerâmeti ikrâm etmesi câiz ve mümkündür.</p>
<p><strong>Kerâmetler bazen şu şekillerde ortaya çıkar:</strong></p>
<p>Tayy-i mekân, suda yürümek, havada uçmak, olmuş olan şeyleri bilmek, henüz olmamış şeyleri bilmek, yenilen ve içilen yemeğin artması, vaktinden önce bir sebzenin olgunlaşması, kuyu kazmadan suyun çıkması, hayvanları emir ve hizme­tinde kullanmak, şartlar elverişli olmadığı hâlde yağmur için duâ edip yağmur yağdırmak, insanın dayanabileceği sınırla­rın ötesinde uzun bir müddet yememek ve içmemek, kuru bir ağacın meyve vermesi vb. Bütün bu kerâmetler beş duyu or­ganıyla görülüp algılanan kerâmetlerdir.</p>
<p>Allah dostları nezlinde bu kerametlerden daha üstü­nü ve yücesi, manevî kerâmetlerdir ki bunlar:</p>
<p>Mârifetullah, Allah’a haşyet duymak, sürekli murâkabe, emir ve nehiyleri yerine getirmede acele davranmak, derin bir yakîne sahip olmak, kuvvet ve temkîn sahibi olmak, Allah’tan öğrenip almaya devam etmek, Allah’a dayanıp güvenmek, Allah’a tevekkül etmek gibi kerâmetlerdir.</p>
<p>Şeyhimiz Ebû’l-Abbas’m şöyle dediğini işittim: Tayy iki kısımdır: Küçük tayy, büyük tayy.</p>
<p>Küçük tayy bu bütün velîler için söz konusu olup, doğu­sundan batısına kadar bütün yerin bir anda dürülüp kısalma­sıdır.</p>
<p>Büyük tayya gelince; nefislerin sıfatlarının tayyidir. O doğ­ru söylemiştir. Allah seni tayy-i mekân kerâmetinden mahrum edecek olsa, ona kulluğunu tam bir vefâyla yerine getirdiğin takdirde bu senin rütbeni asla düşürmez.</p>
<p>Nefislerin, sıfatlannın tayyine gelince, bu tayyi gerçek­leştiremeyecek olsan, bu takdirde ayıplananlardan ve gafiller zümresinden olursun.</p>
<p>Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle demiştir: îmân kerâmeti ile smel kerameti bunları kapsayıp kuşatan iki kerâmettir. imân kerâmeti, yakîn ve müşâhedenin artmasıyla meydana lir. Amel kerâmeti de tabi’ olup ardınca gitmek, iddiâ ve  davâlardan vazgeçmek sûretiyle meydana gelir. Kendisine bu iki keramet verildiği hâlde bunlardan başka bir şeye özlem  duyan kimse yalancı bir müfteri olup ilim ve amelde yanlışm içindedir. Bu kimse hükümdarlığın bahtiyarlığına erip, ondan râzı olan; fakat daha sonra rızâ hâlinden çıkarak insanları yö­netmeye merak salan kimseye benzer. Beraberinde Allah’tan râzı olmayı içermeyen her türlü kerâmetin sahibi, farkında ol­madığı bir yerden derece derece azâba yaklaştırılan, mağrur, eksik ve kusurlu ya da helâk olmuş bir kimsedir.</p>
<p>Sonra yine bil ki, Allah’ın evliyâsının bazı gaybî mesele­lere vakıf olması aklın reddedeceği bir şey olmadığı gibi bunu destekleyen bazı rivâyetler de gelmiştir.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir (r.a), ölümüne yol açan hastalığa yakalan­dığında kızı Hz. Âişe’ye (r.a) şöyle dedi. -Bu esnâda Hz. Ebû Bekir’in hanımı hamile bulunuyordu:</p>
<p>“O ikisi senin erkek ve kız kardeşlerindir. Hâricenin kar­nında bir kız çocuğu görüyorum. Ona hanımının karnında bir kız çocuğu gördüğümü haber ver.”</p>
<p>Gerçekten de onun haber verdiği gibi oldu.</p>
<p>Hz. Ömer (r.a) de şöyle demişti:</p>
<p>“Ey Sâriye dağa sığın!”</p>
<p>Bu esnâda Sâriye Irak’m en uç noktalarında bulunuyor­du. Fakat Hz. Ömer’in Medine’den söylemiş olduğu bu sözü işitmişti. Allah Sâriye’ye onun bu sözünü duyurmuştu. Sâriye bu esnâda düşman tarafından sarılmış durumdaydı. Hz. Ömer (r.a) ona dağa sığınmasını söylüyordu. Sâriye de bu sözü duyarak dağa sığınmıştı. Ardından düşmanlarına karşı büyük bir zafer elde ettiler. Hz. Ömer (r.a) bu sözünü, min­berde hutbedeyken söylemişti. Hutbeye ara verip minberden</p>
<p>Sâriyeye seslenmiş ve onu şöyle uyarmıştı: “Ey Sâriye dağa sığın!” Ardından hutbesine kaldığı yerden devam etmişti. Kimi sahâbiler Hz. Ali’ye (r.a) gelerek:</p>
<p>“Bugün Ömer hutbe verirken birden hutbesini yarıda bı­rakarak: “Ey Sâriye dağa sığın!” dedi ve ardından kaldığı yer­den hutbesine devam etti.” dediler. Hz. Ali onlara şöyle dedi:</p>
<p>“Yazıklar olsun size! Ömer’i kendi hâline bırakın. O ne yaptığını çok iyi bilir.”</p>
<p>Bir süre sonra Sâriye Medine’ye geldi. Hz. Ömer’in (r.a) hutbe verdiği günde, kendisinin o gün neler yaşadıklarını ve işitmiş olduğu Hz. Ömer’in seslenişini anlattı.</p>
<p>Yolda yürürken güzel bir kadına bakan ve ardından Hz. Osman’ın huzûruna giren bir adama Hz. Osman (r.a) şöyle dedi:</p>
<p>“Sizden bazılarınız yüzünde zinâ izleri âşikâr belli olup du­rurken huzûruma giriyor.”</p>
<p>Her asır ve şehirde evliyâ hikâyeleri bulunmakta olup, bunlar tevâtür derecesinde olup inkârı mümkün değildir.</p>
<p>Sonra Allah sana merhametiyle muamele etsin, ben sana bir şey söyleyeceğim ki, bununla bu tür haberleri tasdik etmen senin için kolay olacaktır: Allah’ın seçilmiş kullarından bazıla­rına gayba dâir bazı şeyleri bildirip haber vermesi, cismânî ve maddî biçimde değildir. Bu ancak hakk’ın nûruyladır. Bunun delili de Peygamber Efendimizin (s.a.v) şu hadisidir:</p>
<p>“Mü’minin firâsetinden sakının, çünkü o Allah&#8217;ın nûruyla bakar.&#8221;</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v), mü’minin, kendi beden ve varlığıyla değil Allah’ın nûruyla baktığını haber vermiş iken,</p>
<p>Allah’ın, bazı has kullarına kimi gaybî bilgileri vermiş olması nasıl yadırganabilir?</p>
<p>Nitekim daha önce naklettiğimiz bir kudsî hadiste şöyle gelmiştir:</p>
<p>“Ben onu sevdiğim zaman işiten kulağı, gören gözü olurum&#8230;”</p>
<p>Hak, kimin gözü olmuşsa, onun gaybtan bazı şeyleri gör­mesi yadırganmaz.</p>
<p>Bu hadisin bazı rivayetlerinde ise şöyle gelmiştir:</p>
<p>“Onu sevdiğim zaman onun için göz, kulak, kalp, akıl ve el olurum.”</p>
<p><strong>Buna şöyle îtiraz edilebilir:</strong> Peki, bunu kabul edecek olur­sak, Allah’ın şu âyetlerine ne diyeceksin?</p>
<p>“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır.’’</p>
<p>Allah, bu meselede peygamber dışında hiç kimseyi ayrı- calıklı kılmamıştır.</p>
<p>Bilmelisin ki, ben Şeyhim Ebû’l-Abbas’ı şöyle derken din­ledim: “Sıddîk ve velî de bu ayrıcalığa dâhildir.”</p>
<p>“Bu açıklama Kur’ân-ı Kerim’in metninde bulunan bir ifâde değil.” diyerek buna îtiraz edilecek olursa;</p>
<p>Bil ki, “hükümdar bugün huzûra girmesi için sadece ve­zire izin verdi.” denildiği zaman vezirle beraber vezirin hiz­metçilerinin de girmiş olması mümkündür. Vezire verilmiş olan izin ona tabi’ olanlara da verilmiş sayılır. Aynı şekilde Allah velîlerinden birine gaybî birtakım meseleleri haber ver­diği zaman bu, o velînin peygamberlik makâmı dairesi içinde yer almış olmasından ileri gelmiştir. O, Allah’ın gaybını ken­diliğinden değil, kendisine tabi’ olduğu Peygamber’in nûru vâsıtasıyla görüp bilmiştir.</p>
<p>Ayet, Allah in bildirdiği kişi dışında hiç kimsenin gaybı bi­lemeyeceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Ayrıca Allah gayblarından bazılarına muttalî kıldığı kimse­ye bunun sebebini de “ondan razı olmak” olarak açıklamıştır. Yani o kimse Allah’ın nezdinde razı olunan bir kuldur. Allah âyette ne nebî ne sıddîk ne de velî dememiş, sadece resûl de­miştir. Her ne kadar bunların üçü de râzı olunan kullardan ol­makla beraber, Allah onlann içlerinden resûl buna daha lâyık olduğu için onu anmakla yetinmiştir.</p>
<p>Şu açıklamalar Allah’ın velîlerinin kerametlerine .inanma­yı sana kolaylaştıracaktır:</p>
<p>Her şeyin üzerinde olan Allah’ın kudreti velîde kerâmeti ortaya çıkarmıştır. Sen kulun zayıflığına değil, o kulda yürür­lükte olan efendinin kudretine bak. Velînin kerametini inkâr etmek, Kadir-i Mutlak olan Allah’ın kudretini inkâr etmektir. Yine bu inkâr senin Allah’ın azametini müşâhede etmene de engel bir körlüktür.</p>
<p>Belki kerâmetin inkâr edilmesinin sebebi, kerametin, kendisine nispet edildiği kula çok görülmesi, ona yakıştırıla- mamasıdır. Hâlbuki o kulda kerâmet zuhûr ederken, bununla o kulun kendisine tabi olduğu zâtın yolunun doğruluğuna ta­nıklık edilmiş olmaktadır. O olağanüstü hârikulâde hâlin o kul­da ortaya çıkması itibariyle o hâl, velî için kerâmet; kendisine tabi’ olunan kimsenin bereketiyle ortaya çıkması bakımın­dan da mucizedir. Bundan dolayı şöyle demişlerdir: “Velînin kerâmeti, o velînin kendisine tabi olduğu Peygamber’in de mucizesidir.” Bundan dolay, sen tabi’ olana (velîye) değil Allahın, evliyasına bahşedip senin de tasdik ettiği îman ve yakîni kabul etmiş olman, evliyanın, bazı gaybî mese­leleri bilmesi, havada uçması, su üzerinde yürümesi gibi inkâr ettigin kerametlerinden çok daha büyük ve önemlidir. Senin bu hâlin şu kimseye benzemektedir:</p>
<p>&#8220;Hükümdar seçkin yakınlarından birine içi kıymetli yakutlarla dolu bir sepet verir. Sen de bu durumu bilirsin. Se­petin içindeki her bir yâkutun değeri on bin dinardır. Sonra hükümdarın o yakını:</p>
<p>“Hükümdar bana yüz dinar verdi.” dediğinde yâhut ken­disinden böyle bir şey söylediği nakledildiğinde sen bunu ga­ripsiyorsun. Akıl ve anlayış sahibi bir insan senin bunu ya­dırgamanı doğru bulur mu? İçi kıymetli yakutlarla dolu sepet verdiğini bildiğin hâlde hükümdarın ona yüz dinar vermiş olmasını nasıl yadırgarsın? Allah dünya ve ahirette kullarına, Allah’a îmân ve rubûbiyetini bilmek kadar üstün ve yüce bir kerâmet vermemiştir. Çünkü hâller ve makâmlar, virdler ve vâridâtlar, bütün nûr ve fetihler, gaybm bazı konularına nüfûz etme, gaybtan sesler duyma, kerâmetin işlemesi, cennet ve içindekiler, hûriler, köşkler, nehirler ve meyveler, Allah’ı gör­mek gibi dünya ve âhiretin bütün iyilik ve güzellikleri Allah’a îmânın bir kazancı ve parçasıdır. Bütün bunlar îmânın netice­lerinden ve îmânın etki ve nûrlarının devammdandır.</p>
<p>AJlah bizi ve seni has kullarına verip râzı olduğu îmân gibi bir îmânla rubûbiyetine inanmış mü’minlerden eylesin ve mu­radına teslim olmayı hem bize hem de sana nasîb eylesin.</p>
<p>Lâyık olmadıkları için Allah’ın yardım ve desteğinden mahrum olan kimi insanlar, Allah’ın evliyâsının kerâmetini tü­müyle inkâr etmişlerdir. Böyle bir anlayış ve gidişattan Allah a sığınırız. Aslında bu tür konular anılmaya bile değmez. Fakat biz senin, şu hususu iyi bilmen için bunları anlatıyoruz: Allah bir kulun sapıtmasını murat ettiği zaman ne akıl ne de ilim ona fayda vermez. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah’a karşı, onun lehine hiç bir şey yapamazsın.”</p>
<p>“Size (Kur’an ve sünnet gibi ) apaçık deliller gel­dikten sonra, eğer barıştan saparsanız, şunu iyi bilin ki Allah Azizdir, Hâkimdir.”</p>
<p>“Kendisi her şeyi koruyup kollayan fakat Kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?”</p>
<p>Bundan dolayı hâller, sözler, fiiller, mertebe ve derece­ler, Allah’ın kuluna yardım edip onu bunlarda muvaffak kıl­masına bağlıdır. Allah’ın yardım etmeyip muvaffak kılmadığı sürece bu hâllerin hiçbirinin nûru bulunmaz, kabule değer kıymet taşımaz ve sahibi de bir iltifâta ve yönelişe sahip ola­maz. Allah’ın başarıyı nasîb etmesi (tevfîk), Allah katında çok kıymetlidir bundan dolayı Allah Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir yerde ondan söz etmiştir. Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir.”</p>
<p>Allah’ın tevfîkinin elde edilmesini sağlayan ve bunun ala­meti olan hâl ve duruma gelince; bu, herhangi bir işi yaparken ya da herhangi bir işten uzak durup kaçınırken Allah’a karşı fakir ve muhtaç olduğunun farkına vararak tam bir yönelişle Allah’a dönmek, zillet ve meskenet denizine O’nun huzûrunda dalıp kaybolmaktır. Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Andolsun, sîzler zelil- güçsüz olduğunuz hâlde A], lah, Bedir de de yardım etmişti/&#8217;</p>
<p>“Sadakalar (zekâtlar) Allah&#8217;tan bir farz olarak an­cak yoksullara, düşkünlere&#8230; mahsustur.&#8221;</p>
<p>İlim ve amelle sana verilmiş olan nûr ve fetih cennetine Ayet-i Kerîmede şu sözlerle bahçesine giren kişi gibi girme. Allah onu şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>“(Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek ba­ğına girdi. Şöyle dedi: “Bunun hiçbir zaman yok ola­cağını sanmam.”</p>
<p>Aksine sen cennetine Allah’ın râzı olduğu şekilde ve O’nun memnun kalacağı sözler söyleyerek gir. Allah bunu da şöyle anlatmaktadır: “Bağına girdiğinde: Mâşaallâh! Kuvvet yalnız Allah&#8217;ındır, deseydin ya!&#8221; Peygamber Efendimizin (s.a.v)’de şu hadisini iyi anla:</p>
<p>“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet yalnız Allah&#8217;ındır.) sözü cennet hâzinelerinden bir ha­zinedir.” Bir başka rivayette: “Arş’ın altında bulunan hâzine­lerden bir hazinedir” buyurmuştur.</p>
<p>Hadiste geçen hazine sözünün anlamı açıktır: Her türlü güç ve kuvvetten samimi biçimde teberrî edip, güç ve kuvve­tin yegâne sahibinin Allah olduğunu îtiraf etmektir.</p>
<p>Evliyânın kerametini inkâr eden kimselere, naklî ve aklî- ’deliller yeterince cevap verip, onun inkârını reddetmekte ve böyle bir kimsenin kötü âkıbetinden de korkutmaktadır.</p>
<p>Bazı insanlar kendi zamanlarından önce yaşamış olan Marur, Seriy ve Cüneyd gibi evliyanın kerametini kabul edip, tasdik etmiş, fakat kendi zamanlannda yaşayan evliyanın kerametlerini yalanlamışlardır. Bu insanlar Şeyh Ebû’l- Hasan’m dediği şu kimselere benzemektedirler: Onların yaptı­ğı İsrailoğullannın şu yaptığına benzemektedir:</p>
<p>Mûsâ ve Isâ (a.s)’a inanmışlar; fakat kendi zamanlarında yaşayan Hz. Muhammed’i yalanlamışlardır. Diğer bir grup in­san da Allah’ın mülkü içinde kerâmet sahibi evliyâmn bulun­duğunu kabul ediyor; fakat kendi zamanlarında bir kimse için bunu kabul etmiyorlar. Onlardan herhangi birine bir kimse­nin velî olduğu yahut birinin kerâmet sahibi olduğu söylendiği zaman derhâl hevâya tabi olarak aldanmış, gaflet bağlarıyla bağlanmış akıllarının onlara sunduğu ölçülerle bunu isbâta kalkışıyorlar. Fakat onların, velîlerin kerâmet sahibi olduklarını kabul etmeleri, onlarda tabi’ olma ve ardınca giderek hidâyet bulma nûrunu meydana getirmiyor. Zîrâ tabi’ olup ardınca gitmek, ancak varlık âleminde yaşadığı bizatihi bilinen, meç­hul olmayan bir velîye mümkün olabilir.</p>
<p>Sen ancak Allah’ın sana gösterdiği, ona bahşetmiş oldu­ğu husûsiyete seni vâkıf ve muttali kıldığı velîye tabi olabilir ve onun ardınca gidebilirsin. Böylelikle Allah hususiyetini be- şeriyyetinin önüne geçirerek sana o veliyi gösterir, sen de ona tabi olarak Allah’ın dosdoğru yoluna girersin.</p>
<p>Sana nefsinin hastalıklarını, gizli ve saklı yönlerini göste­rir, Allah’ın uğrunda cem olmayı öğretir. Allah’tan başka her şeyden kaçmayı ve Allah’a ulaşıncaya kadar O’nun yolunda O’nunla beraber yürümeyi, nefsine kötülük etmeyi ve Allah’ın sana olan ihsânlarını öğretir. Nefsinin kötülüklerinden nasıl kaçıp uzaklaşacağını sana bildirir. Allah’ın sana olan ihsân ve lütuflarını öğrenmek, senin Allah’a yönelmeni, O’na şükret­meni ve O’nun huzurunda saatlerce durmayı gerektirir.</p>
<p><strong>Biri çıkıp şöyle îtiraz edebilir:</strong></p>
<p>“Senin anlattığın bu vasıflardaki insan nerede? Sen ban kuzey Afrika’daki Anka kuşu gibi hayâli bir şey anlatıyorsun ”</p>
<p>Bilmen gerekir ki, bu yolda yol gösteren rehberlerin bulunması sebebiyle senin muhtaç olduğun mesele, rehber de ğil; bu insanlara ulaşma ve onları tanıma konusunda samimi isteğinin olmamasıdır. İçten ve samimiyetle iste, mürşidi bu. lursun. Allah’ın Kitabında şu iki Ayet bu sağlam ve sarsılmaz kalbi bağlılık ve samimiyeti anlatmaktadır:</p>
<p>“(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana, kendine yalvardığı zaman karşılık veren mi?”</p>
<p>“Allah’a sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”</p>
<p>Şâyet sen susuzluktan kavrulan kimsenin suya ihtiyaç duyması ve yine dört bir yandan korkuyla sarılıp kuşatılan kimsenin emniyet ve güvene ihtiyaç duyması gibi bir ruh hâli içinde seni Allah’a ulaştıracak kimseye ihtiyaç duyup şiddetli bir arayış içinde olsaydın, mutlaka onu senin onu arayışından daha yakın bir şekilde bulurdun. Eğer sen yavrusunu kay­beden annenin arayışı gibi Allah’ı arasaydın, kesinlikle O’nu sana yakın ve senin duâlarına, çağrılarına icâbet eden Rab olarak bulurdun. Aynı şekilde seni O’na ulaştıracak yolların da zor olmadığını görürdün. Bu açıklamalar, kerametin hem mümkün olduğunu hem de meydana geldiğini göstermek üzere yapılmıştır.</p>
<p>Selefin ittifâk ettiği keramet örneklerini sayıp anlatmak mümkün değildir. Üstad Ebû Kasım el-Kuşeyrî yazmış olduğu “Risâle”sinde bu konuya özel bir bölüm ayırmış ve yeterince bilgi vermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211; Allahın İki Veli Kulu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/">Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keramet Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:38:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab-ı Kehf]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize ve Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8394</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATİH KUT: Sayın Hocam Kerâmet konusuna gelelim. Kerâmeti bazı insanlar tamamen reddediyorlar. Bazı insanlar da tam tersine bir tavır alıyorlar. Bu konuda ne dersiniz? PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Biz toplum olarak, ortada durmayı yani itidal üzere olmayı pek beceremiyoruz. Ya minimum noktada duruyoruz, ya maksimum noktada. İki uçta bulunuyoruz, ortada durmayı bir türlü beceremiyoruz. Metrenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/">Keramet Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8397" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1.jpg" alt="Keramet Nedir" width="389" height="363" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1-600x560.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1-288x268.jpg 288w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/181821_395335557210494_1798022968_n1-300x280.jpg 300w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" /></a></p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Sayın Hocam Kerâmet konusuna gelelim. Kerâmeti bazı insanlar tamamen reddediyorlar. Bazı insanlar da tam tersine bir tavır alıyorlar. Bu konuda ne dersiniz?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Biz toplum olarak, ortada durmayı yani itidal üzere olmayı pek beceremiyoruz. Ya minimum noktada duruyoruz, ya maksimum noktada. İki uçta bulunuyoruz, ortada durmayı bir türlü beceremiyoruz. Metrenin ya yüz cm. noktasında ya da sıfır noktasında duruyoruz. Bunun bir de 50 noktası var diye hiç düşünmüyoruz. Mutedil olmak gerekiyor. Kur’an bize “ vasat / mutedil ümmet” (Bakara : 143) diyor. Kerâmete karşı çıkanlar hepsini siliyorlar. Kerâmete inananlar da en ufak bir tesadüfü bile kerâmet kabul ediyorlar.<br />
Durun diyoruz her ikisine de, ayaklarınız biraz yere değsin bu işin bir ortası var. Ne çok uçmak, kaçmak, ne de her şeyi silip süpürmek. İkisi de yok, ikiniz de hatadasınız, diyoruz. Peki kerâmete niye karşı çıkılır ? Bir de o mesele var. Ben bunun temelinde, dibinde materyalizmin olduğuna inanıyorum. Diyeceksiniz ki kerâmetin inkarı ile materyalizmin ne ilgisi var. Materyalizm, biliyorsunuz, “gözümün görmediğine inanmam” felsefesine dayanır. Ve ne var ne yok hepsi laboratuvardan, fizik alemden ibarettir. Metafizik diye bir olay yok iddiasındalar.<br />
Bizim akl-ı evveller bir zamanlar mucizeleri îzâh edemeyince materyalist aleme, mucizeleri laboratuvar verilerine göre îzâh yapmaya kalkmışlar. Hatta Mirac’ta bile ‘Peygamber Efendimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm, o kadar yere gitmemiştir. İşte şuraya gitmiş gelmiştir veya öyle bir şey olmamıştır’, şeklinde izahlar getirmeye çalıştılar. Neredeyse, ‘mucize dediğiniz şey yok, şu şekildeki fiziki bir olaydır’, demeye getirmişlerdir. İşte bu hareket devam ede ede mucizenin bir benzeri olan olağanüstü hal yani kerâmet de bundan nasibini almıştır. Yani mucizeyi fiziki şartlarda îzâh etmeye kalkışan kafa, yada materyalist kafa kerâmet için de aynı şeyleri söylemiştir. Dolayısıyla o fiziki şartlara iyice alışmış olan anlayış, mucizelere o kadar karşı çıkmasa da veya kendine göre bir takım yorumlar yapmaya kalksa da kerâmete geldi mi, tümden siliveriyor. Yok öyle bir şey diyor. Peki kerâmet ne? Kerâmet olağanüstü bir haldir.</p>
<p>Mahiyet olarak mucizeden farkı yoktur. Sadece mucizede bir iddia, bir meydan okuma vardır. Kerâmette ise böyle bir amaç yoktur. Ama mahiyet olarak ikisi de olağanüstü bir haldir. Kerâmette gizleme esastır. İddia ve meydan okuma yoktur. Kerâmet, isminden de anlaşılacağı üzere Allah’ın ikramıdır. Allah kuluna özel ikramda bulunur. Ona olağanüstü bir şeyler verir. Fiziki şartların ötesinde bir takım nimetler verir. İşte buna kerâmet denir. Kerâmetin örneği var mı ? Kur´ân-ı Kerîm’de gayet güzel örnekler var. Mesela Hz. Meryem’den çok güzel örnekler verilmiş.. Hz. Meryem Anamız mescidin bir köşesine çekilmiş, hücresinde ibadetle meşgulken onun yanına ALLAH katından çeşit çeşit yiyecekler geliverirdi. Zekeriya Aleyhi´s-Selâm bile peygamber iken hayret ediyor, “bunlar sana nerden geldi” diyor. O da “Allah katından geldi” cevabını veriyor. Bu bir kerâmettir. Ya da diyelim ki Ashab-ı Kehf’in veya Uzeyir a.s.in yıllarca üç yüz sene… uyuyuşu.</p>
<p>Ashab-ı Kehf, Bir mağaraya giriyorlar, yüzlerce sene yatıyorlar. Acıkma yok, çürüme yok, üşüme yok. Üzerlerindeki elbisenin eskimesi yok. Bir taraflarının morarması yok. Cenâb-ı Hakk onları evirip çeviriyor. Üç yüz sene uyutuyor orada, uyanma yok, yanlarındaki köpek bile uyuyup duruyor. Bu nedir peki ? Keramet değil de mucize miydi ! Ashab-ı Kehf peygamber değildi ki bu hale mu’cize diyelim. Salih insanlardı. Cenâb-ı Hakk onlara bu ikramı verdi. Kerametti yani. Daha bunun gibi pek çok örnek vardır. Kerâmet Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği kuluna verdiği olağanüstü hallerdir, ikramlardır. Bunun inkarı ile insan, bir yere varamaz. Sadece nefsini tatmin eder o kadar. Bir kitap okumuştum ; “İnanmanın yüceliğine eremiyorsanız, inkârın basitliğinden kurtulunuz” diye bir cümle kullanmış. Kerameti inkar edenlere aynı cümleyi kullanıyoruz. İnkârın basitliğine düşmeyin, diyoruz. Aksine “Cenâb-ı Hakk ikram etmiştir. Ama ben o ikrama layık değilim ki bana vermedi. Belki ilerde o güzel hal içerisinde olabilirim”, deyin ve inkar etmeyin.<br />
Kerametin bir de şöyle bir yönü var : Bir insanın elinde keramet zuhur etmişse o keramet o insanın mensub olduğu peygamberin, hak peygamber olduğunu isbat eder. Öyle ya; keramet sahibi insan, o peygamberin yolunu takip ettiği için bu mertebeye ulaşmıştır. O yol batıl bir yol olsaydı, o yolda yürüyen insan bu ikrama nail olamazdı. Nail olduğuna göre gittiği yol, hak yoldur. Onun içindir ki keramet o yolu getiren peygamberin mu’cizesi kabilindendir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Orhan Çeker &#8211; Tasavvufi Meseleleri Fıkhi Bakış</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/">Keramet Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/keramet-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Hakkında Sorular ve Cevapları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda-sorular-ve-cevaplari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda-sorular-ve-cevaplari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 11:46:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İcazet-Silsile ile İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[İham ve Rüya Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan-ı Kamil]]></category>
		<category><![CDATA[İntisab-Beyat ile İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[İstimdad-Tevessül ve Şefaat İle İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[“Şu tarikata gireceğim fakat şu adam olmasa” demek geçerli bir ma’zeret midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk-Muhabbet ile ilgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayin-Sema ile İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Cezbe ile İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Fena – Beka ve Tecelli İle İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Kamil Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir]]></category>
		<category><![CDATA[Keşf ve Mükaşefe İle İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet-Velayet ve Tasarruf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Letaif nedir? Letaifin çalışmasında özel bir yöntem var mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Mücahede-Riyazet İle İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Mürşid ve Şeyh İle İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Mürid ve Salik İle İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Menkıbe]]></category>
		<category><![CDATA[Rabıta ile ilgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlam bir tasavvuf çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Seyr-u Süluk İle İlgili Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Sohbet ile İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Ayrı Bir Din Mi ?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Hakkında Sorular ve Cevapları]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf ve Yunan Mistisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufa girmeden önce belli dini eğitim almak gerekir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufî hayat ferdî olarak yaşanamaz mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun Geneliyle İlgili Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun muhteva açısından mertebeleri nelerdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür-i Mevt]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet-Tevekkül ile İlgili Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir ile İlgili Meseleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7745</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz &#160; TASAVVUFUN GENELİYLE İLGİLİ SORULAR &#8211; Sağlam bir tasavvuf çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır? &#8211; Bu sorunun tasavvuf konusundaki belirsizlikleri gidermek amacıyla sorulduğu anlaşılmaktadır. Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı, şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu için bunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda-sorular-ve-cevaplari/">Tasavvuf Hakkında Sorular ve Cevapları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 align="center"></h2>
<h4 align="center"><b><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7746" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg.jpg" alt="Tasavvuf Hakkında Sorular ve Cevapları" width="488" height="366" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg.jpg 1032w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/95a6d50c50d4bf61ddcb348d6c664a58-d56f0yg-1024x768.jpg 1024w" sizes="(max-width: 488px) 100vw, 488px" /></a></b></h4>
<h4 align="center"><b>Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz</b></h4>
<p>&nbsp;</p>
<h4>TASAVVUFUN GENELİYLE İLGİLİ SORULAR</h4>
<p><b>&#8211; Sağlam bir tasavvuf çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır?</b></p>
<p>&#8211; Bu sorunun tasavvuf konusundaki belirsizlikleri gidermek amacıyla sorulduğu anlaşılmaktadır. Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı, şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu için bunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için bir takım ölçülere ihtiyaç vardır. İşte o ölçüler şunlardır:</p>
<p>a- Ehl-i sünnet ve ve’l-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç,</p>
<p>b- Kitap ve sünnete uygun derin bir ibadet hayatı (salih amel),</p>
<p>c- Düzgün bir muamelat,</p>
<p>d- Muhammedî bir ahlak.</p>
<p>Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır:</p>
<p>a- Tasavvuf manevi tecribe ile anlaşılan hal ilmidir,</p>
<p>b- Tasavvufî bilginin konusu ma’rifetullah’tır,</p>
<p>c. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir,</p>
<p>d- Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir.</p>
<p>e- Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelam gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı kabul edilir.</p>
<p>f- Tasavvufî eğitim tarikat denilen özel yollarla kat’edilir.</p>
<p>el-Lüma’ müellifi sûfîlerin sahtesini hakikisinden ayırmak için şöyle bir ölçü koyar:</p>
<p>1- Haramlardan kaçınmak,</p>
<p>2- Farzları ifa etmek,</p>
<p>3- Dünyayı ehl-i dünyaya bırakıp dünya-perest olmamak.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufun muhteva açısından mertebeleri nelerdir?</b></p>
<p>– Tasavvufun tahalluk ve tahakkuk olmak üzere iki mertebesi; yani boyutu vardır. Tahalluk, tasavvufun eğitim boyutudur. Tasavvufi hayat, tarikat, manevi makamlar, seyr u sülûk ve adab gibi konuları kapsar. Tahakkuk ise tasavvufun ma’rifet, işaret ve bilgi boyutudur. Bu da insanın ma’nevî eğitim sayesinde ahlak ve takva açısından yükselişi ve Allah’a yaklaşması sonucu kainattaki bazı ilahî sırlara aid elde ettiği bilgilerdir. Nitekim Kur’an’daki: <i>“Allah’tan korkun Allah size öğretsin.”</i> (el-Bakara.2/282) ayeti takvanın bir takım manevî bilgilere erme vesilesi olduğuna işaret etmektedir. Bir kudsî hadisteki:<i>“Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Hatta ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı… olurum”</i>(Buhari, Rikak, 38)ibareleri, kulluk ve nafile ibadet ile insanın kainattaki ilahî kudretin etkisini anlamaya başlayacağını anlatmaktadır. Aslında ehl-i sünnet inancına göre bütün insanların fiillerinin gerçek mutasarrıf ve halikı Allah’tır. Ancak insanlar gözlerindeki dünya ve masiva perdesi sebebiyle bunu görememektedir. Yani bir başka ifade ile herkesin gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı Allah’tır. Çünkü bütün fiillerde yaratıcı O’dur. İnsanlar bu gerçeği nafile ibadetlerle Hakk’ın sevgilisi olacak konuma geldikleri zaman farkedebilirler. Kur’an’da Allah’ın, kulların fiillerini kendine izafe etmesi bundandır. Nitekim <i>“Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.”</i> (el-Enfal, 8/17 buyrulur. <i>“Bildikleriyle amel edene Allah bilmediklerini öğretir.”</i> (Hilyetü’l-evliya, X, 15) hadisinde de aynı konuya işaret edilmektedir.</p>
<p>Tasavvufun bu iki özeliği tasavvufi hayat ve tasavvufi düşünce olmak üzere iki mertebenin meydana gelmesini sağlamıştır. Bunların ikisi de birbirine bağlı olmakla birlikte; aslolan kulluğa yardımcı tasavvufi hayattır.</p>
<p><b>    – “Tasavvuf, tefsir, hadis ve fıkıh ilmi gibi bir ilimdir” deniyor. Tefsir İbn Abbas ile; hadis, hadis rivayet eden bir çok sahabi ile; fıkıh yine fakih sahabîler ile Peygamberimiz zamanından bu yana sabit ilimlerdir. Ama Peygamberimiz, ve hulefa-i raşidin döneminde tasavvufun isminden bile bahsedilmemiştir, ne dersiniz?</b></p>
<p>&#8211; Evet tasavvuf, İslamî ilimler mozaiğinin bir parçasıdır. Nasıl tefsir, hadis ve fıkıh asr-ı saadette var olan bir ilim ise tasavvuf da muhtevası itibarıyla öyledir. Çünkü İslam’ın ihsan boyutunu, îmanın îkan yani yakînî bir kıvamda yaşanmasını sağlayan tasavvuftur. Kur’an’da bahsi geçen takva, zikir, huşu, tevbe ve rıza gibi kalb amellerinin nasıl gerçekleşeceğini Kur’an ve sünnetten alıp tatbiki olarak öğreten zahidlerdir, sûfîlerdir. Tasavvufun asr-ı saadetteki adı belki zühddür, ihsandır, rabbanîliktir ama; tasavvuf öz ve muhteva itibarıyla o gün de vardı.</p>
<p><b>    – Günümüzde tasavvufun içine pekçok hurafeler karışarak bozulduğu görülmektedir. Özellikle menkıbeler konusunda sıkıntılar var. Net bir tasavvuf ortaya konmuyor? Bu konuda neler yapılabilir?</b></p>
<p><b>    </b>&#8211; Bu soruda herhalde tasavvufun bozulup gerilediğine işaret edilmek istenmektedir. Aslında İslamî ilimler ve sosyal kurumlar bileşik kaplar gibidir. Birinin yükselmesi ve diğerlerinin yerinde sayması veya birinin seviyesinin düşüp diğerlerinin yukarda kalması mümkün değildir. İslam dünyasında gerileme ve çözülme başlayınca bütün ilimler ve kurumlar bundan nasîbini almıştır. Medrese, tekke ve ordu üçlüsünün oluşturduğu sosyal müesseseler birbiriyle ahenkli biçimde çalıştıkları, birbirlerini rakip görüp dışlamadıkları zamanlar yüksek seviyede hizmet vermişlerdir. Bu müesseseler birbirini bütünleyen özelliklerini kaybedip rekabetle birbirini yıpratmaya başlayınca genel bir gerileme başlamıştır. Tekke ve tasavvufi kurumların parlaklığını kaybettiği dönemde, medrese veya ordunun hala parlak hizmetler verdiğini söylemek mümkün değildir. Bu itibarla gerileme ve çözülme bütün kurumlarda birlikte yaşanmıştır.</p>
<p>Günümüzde tasavvufî hayatın içinde bulunduğu öne sürülen bid’at ve hurafeler aslında İslam toplumunun ortak problemidir. Tasavvuf, ya da başka İslamî çevrelerde görülen bir takım bid’at ve hurafelerin temel sebebi bilgi eksikliğidir. Çünkü bugün insanlarda manevi hayata ilgi, bilginin çok önündedir. Bu ilgiyi doyurup iyiye kanalize edecek gerekli kurumlar olmadığı ve dini bilgilenmede problemler olduğu için insanlar din adına çoğu zaman hurafelere takılıp kalmaktadır. Hurafe ve bid’atin tek sebebi vardır o da cehalettir. Ehl-i sünnet çizgisinde müteşerri ve cehaletten kurtulmayı görev sayan tarikatler hurafelerle mücadele etmektedir. Nitekim XIX. yüzyılda başta Nakşbendiyye’nin Halidiyye kolu olmak üzere pek çok tarikat, ilim ve medrese çevrelerinin de desteğiyle bir tecdid, yenilenme ve ıslahat hareketi başlatmışlardır.</p>
<p>Menkıbelerle ilgili sıkıntılara gelince işe önce menkıbenin ne olduğundan başlayalım. Menkıbe (doğrusu menkabe) lügatte övünülecek fazilet, hüner ve meziyet demektir. Istılahta ise peygamberler, sahabîler, tarihî şahsiyetler, mezheb imamları ve süfîlerin övülecek fazîlet ve meziyetlerini anlatan rivayetler, demektir. Kur’an’da geçmiş peygamberiere ve ümmetlerine aid bir takım kıssaların yer alması, hadislerde de böyle rivayetlerin bulunması “kıssacılık” diye bir mesleğin meydana gelmesini sağlamıştır. Kıssacılara “kussâs” denilir. Halk kıssalardan hoşlandığı için bunlar, vaaz ve irşadda bir eğitim aracı olarak kullanılmıştır. Sofîler başlangıçtan beri bu tür kıssalardan oluşan, peygamberler, sahabîler ve ilk devir süfîlerinin kıssa ve menakıbını yazılı ve sözlü olarak nakledegelmişlerdir. Tabiî, bir meslek haline gelen bu alanda halk muhayyilesinin de katkılarıyla zaman zaman abartılı rivayetler de gündeme gelmiş, hatta zamanla işin özünü ve nasihat değerini ihmal eden bazıları, sadece kıssa ve menkıbe yazıp nakletmeyi ve olağanüstü bir takım olaylardan bahsetmeyi daha önemli görür olmuştur. Halbuki kıssa ve menkıbelerde gaye, okuyan ve dinleyenlere bir mesaj ve öğüt vermektir. Bu gayeye uygun olarak yazılan ve anlatılan menkıbelerin yararlı olduğunda şüphe yoktur. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekan gibi bir takım olağanüstülüklerin bulunduğu keramet ve menkıbeleri, halkın kahramanlık duygularını tatmîne yarayan şeyler olarak görüyorum. Kesikbaş hikayeleriyle savaşta orduya yardım eden yeşil sarıklı velilere bu gözle bakılmalıdır. Bugünün materyalist ve pozitivist dünyasında îcad edilen süpermen filmlerinde verilmek istenen nedir? Seyircinin gizli kalmış bir takım macera, kahramanlık ve intikam duygularını tatmin değil mi? Herhalde menkıbelerde de böyle bir etki bulunduğu için çokça tutulmuştur. Nasıl bir kurgubilim filmini gerçek sanmak yanlış ise, menkıbelerde anlatılan bazı şeyleri de böyle doğrudan dinin temel esası sanmak ve öyle sunup algılamak da yanlıştır. Bugün Batı’da -ruh hastalıklarının tedavisinde süfî menkıbelerinin kullanıldığına ilişkin bir takım yayınlar göze çarpmaktadır. Bu da bize bunların bir takım fonksiyonlar icra edebilecek önemini göstermektedir. Önemli olan sap-saman ile danenin birbirine karışmamasıdır. Bugün gerek menkıbeleri nakledenler, gerekse okuyup dinleyenler, zaman zaman ana hedefi birbirine karıştırdıklarından problemler doğmaktadır. Yerine göre kullanılır ve dînî bir nass gibi görülmezse menkıbelerin de yararlı olabileceğinde şüphe yoktur.</p>
<p>İslamî ilimlerin hepsinde meydana gelen canlanma, yenilenme tasavvuf muhitlerinde de görülmektedir. Ancak nasıl fıkıh, tefsir ve hadiste bugün müslümanlar dün oldukları seviyeyi henüz yakalayamamışlarsa tasavvufta da yakalayamamışlardır. Kaldı ki tasavuf bir ilim olduğu kadar manevî ve ruhî bir hayattır. Bu yüzden bu konudaki gelişmeler daha çok zamana ihtiyaç göstermektedir. Bu konuda neler yapılabileceği konusunda şunları söyleyebiliriz. Önce tasavvufun ilim boyutu tasavvuf klasikleri denilen Kuşeyrî Risalesi, İhya, Kutü’l-kulûb, el-Lüma’, et-Taarruf ve Keşfu’l-mahcûb gibi müteşerri kaynaklar ile tasavvufi düşünce ürünü klasik eserlerden yararlanılarak ortaya konmalıdır. Ardından tasavvufun eğitim yönü demek olan seyr u sülûk boyutu, işi tezgahtarlığa vardırmayan liyakatli ve şerîata merbut mürşidlerce hem yazılı eserler, hem de fiilî örneklerle takdim edilmelidir. Böyle bir ortamın gerçekleşmesinden sonra belli bir süreç içinde mutlaka gelişmeler olacaktır. İslamın hukuk sistemi bile henüz bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek bir biçimde tam olarak ortaya konulamamış ve bununla ilgili gerekli ve yeterli çalışmalar yapılamamışken bütün eksiklik ve kusur sadece tasavvufta imiş gibi önyargılı davranmak haksızlık olur diye düşünüyorum.</p>
<p><b>    – Bazıları “Tasavvuf, Yunan mistisizminden alınmıştır.” diyorlar. İslam literatürüne girmiş bir ilim olan tasavvufun kaynağını açıklar mısınız?</b></p>
<p><b>    </b>&#8211; Tasavvufun kaynağını yabancı kültürlerde arama kaygısı, daha çok müsteşriklerin gayretleriyle ortaya çıkmıştır. Muhtelif dinlerin mistik yapılarındaki bir takım benzerlikler onları, bunların birbirinden alınmış olması düşüncesine sevketmiştir. Bir takım müsteşrikler tasavvufun sadece Yunan mistisizminden değil, Hind, İran, Mısır, Hristiyan ve Yahudî mistisizminden etkilendiği düşüncesini öne sürmüşlerdir. Aralarındaki bir takım benzerlikler sebebiyle bu görüşleri öne sürenler, bu benzerliklerin insan fıtratından kaynaklanan özellikler olduğunu; her nerede bulunursa bulunsun ve hangi çağda yaşarsa yasasın insanın bu tür ihtiyaç ve temayüllerinin bulunduğunu görmezden gelmişlerdir. Nasıl din olgusu tarihi boyunca insan için bir gerçekse, din için tasavvuf ve ruhî hayat da öyledir. İslam’da bulunan ibadet ve muamelata aid bir takım ahkam ve kuralların Hristiyanlık ve Yahüdîlikteki adab ve ahkama benzemesi, nasıl bunların oradan alındığı anlamına gelmezse, tasavvufi hayat ve tasavvufi düşüncelerdeki benzerliklerin de böyle bir takım dış kültürlerden aktarılmış olması anlamını taşımaz. Rengi, dili, kavmiyeti ne olursa olsun, insanların belli ruhî anlayışları hiç yabancılık çekmeden algılaması mesela bir Japon’un İslam tasavvufuna dair yazılmış bir eserden zevk alması, bu ortak özellikten kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bir ilmin İslamî olup olmadığını anlamak için önce adına, sonra muhtevasına, sonra da o ilim mensuplarının kendilerini şeriat karşısında hangi noktada gördüklerine bakmak gerekir. Bu üç esasa göre tasavvufu sırasıyla ele alacak olursak:</p>
<p>a- Tasavvufun adının genellikle ashab-ı suffenin “suffe” sinden, “safvet”ten ve “sûf” kökünden geldiği kabul edilir. Bu kelimelerin üçü de İslamî menşelidir. Tasavvufun kökü olarak “Sofia” kelimesinden bahsedilmişse de, gerek süfîler ve gerekse araştırıcılar tarafından reddedilmiştir. Hatta bir takım müsteşrikler bile tasavvuf ve sufi kelimesinin sofia kökünden geldiğine karşı çıkmış, bunun yerine yün anlamına gelen “sûf” kökünden geldiği görüşünü benimsemişlerdir.</p>
<p>b- Tasavvufun iki önemli muhtevası vardır: Eğitim ve bilgi. Tasavvuf, eğitimde temel olarak benimsediği zikir, tezkiye, tasfiye, rabbanîlik, mücahede gibi esaslar ye üsve-i hasene – model şahsiyet – ilkesiyle bir yaşama biçimidir. Kur’an’da 250’den fazla yerde geçen zikir lafzı ve bu konudaki emirler, <i>“nefsini tezkiye edenin kurtuluşa ereceğini”</i> haber veren ayet (eş-Şems, 91/9); safvete ermiş <i>kalb-i selim</i> (eş-Şuara, 26/88-89) ve <i>rabbanîlik</i> (Alü İmran, 3/79) riyazat ve mücahede konusundaki ilahî emir ve nebevi tavsiyeler aslında tasavvufi hayatın Kur’an ve sünnet menşeli olduğunu göstermektedir.</p>
<p>c- Sûfîlerin kendilerini şer’i açıdan hangi noktada gördükleri mes’elesine gelince ilk sûfîlerden itibaren meşayıh, ilimlerinin şerîata bağlılığını sık sık vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd: “Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır,” Seriy Sakatî: “Tasavvuf kitap ve sünnetin zahirine ters bir batın ilminden bahsetmez.” ve Sehl b. Abdullah Tüsterî: “Bizim yolumuzun temeli şu yedi şeydir. Allah’ın kitabına sarılmak, Rasûlü’nün sünnetine uymak, helal lokma, başkalarına eziyet ve yük olmamak, günahlardan kaçınmak, tevbe ve hukuka riayet” der. Bu tür söz ve uygulamaları çoğaltmak mümkündür. Mes’eleye bu açıdan bakıldığında da görülen süfîlerin İslamî bir yapı içinde olduklarıdır.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufu ayrı bir din gözüyle bakanlar var. Bu konudaki fikriniz nedir?</b></p>
<p>– Bir önceki soruda saydığımız deliller, tasavvufun İslamî bir ilim olduğunu göstermek için kafidir. Tasavvufun ayrı bir din olduğu görüşünü savunanlar, ya gerçek tasavvuf çevrelerinin de kabul etmediği, birtakım istismarcı ve sapıkların durumuna bakıp bir genelleme yaparak yanılıyorlar, ya gerçek tasavvufu yeteri kadar bilmiyorlar, ya da hasmane bir tavır içindedirler. Birinci grupta bulunanlar, bugün piyasada tasavvufu bir istismar aracı olarak kullanıp bir takım maddi ve dünyevi çıkarlar sağlamak isteyenlere bakıp tasavvuf hakkında genel bir hüküm vermektedirler. Aslında gerçek sûfîler, böylelerini tasavvuf ehli olarak görmemektedir. İkinci grupta yer alan ve müteşerri tasavvufun temel esaslarını bilmeyen kişilere, müteşerri mutasavvıfların eserlerini ve hayatlarını okuyup incelemelerini tavsiye ederiz. Bir Kuşeyrî’yi, bir Gazzalî’yi, bir İmam-ı Rabbanî’yi ve diğerlerini okusunlar. Üçüncü grupta bulunanları ise biraz insafa davet ederiz.</p>
<p>Sûfîlerin yeni bir din ihdası ile ortaya çıkan kimselere karşı yaptıkları mücadele, tasavvufu bir din gibi görme bir iddiasının doğru olmadığını göstermek için yeterli bir delildir. Nitekim İmam-ı Rabbanî döneminde yaşayan devrin sultanı Ekberşah, İslam, Hristiyanlık ve Hinduizm’den karma bir din ihdas etmeye kalkışmıştı. Bu zatla amansız bir mücadele sürdürüp ona engel olan İmam-ı Rabbanî hazretleridir. Kendisine “ikinci bin yılının yenileyicisi” anlamına – Müceddid-i elf-i sanî – denilmesinin sebebi bu mücadelesi ve hizmetidir. Her biri bir Allah ve peygamber aşıkı, İslam hadimi olan sûfilerin temsil ettiği tasavvufun bir başka din gibi takdim edilmesinin ilmîlik ve insaf ölçüleri ile bağdaşır yanı yoktur.</p>
<p><b>&#8211; İslam’ı tasavvuf, cihad ve nur gibi ekol ve fırkalara ayırmak acz ifadesi değil midir?</b></p>
<p>– Bu soruyu soran kardeşimiz herhalde bugün ülkemizdeki tasavvufa tarikat ve Risale-i Nur adıyla anılan cemaatlara ve bazı İslam ülkelerindeki tanzîm-i cihad gibi bir takım kuruluşlara bakarak bu soruyu sormuş olmalıdır. Bugün ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde bulunan İslamî cemaat ve fırkalar bir arayış içindedirler, İmamesi kopmuş tesbih taneleri gibi dağılan müslümanları yeniden toparlamaya çalışmakta; zor bir dönemden geçen insanımızın yeniden toparlanışına katkıda bulunmaktadır. Farklı yapıdaki bu cemaatlar, birbirleriyle uğraşmadığı ve önündeki hizmet planına göre birşeyler yaptığı sürece faydalıdırlar. Hatta onların farklı gruplar halindeki hizmetleri kendilerini hizmet yarışına sürükleyen bir motivasyondur. Allah Teala: <i>“Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getiririr.”</i> (el-Bakara, 2/148)buyurmaktadır. Her grup birbiriyle çekişmeden hayır yarışına girince Allah, onları bir araya getirecektir. Dolayısıyla bu tür grupları bir hizmet dağılımı gibi görmek gerekir. Çünkü her grubun meşreb ve meslekıne göre hizmet önceliği vardır. Bu da toplumda değişik konuların değişik gruplarca ele alınmasını sağlamakta; dolayısıyla İslam toplumunun inşasına katkıda bulunmaktadır. Ayrıca gruplar arası iç çekişme genellikle dış mücadeleye güç olmadığı zamanlarda olur. Dış düşmanlarla mücadele edebilecek bir kıvama gelen İslamî topluluklar zaten çekişmez.</p>
<p><b>    – Tasavvuf alanında zaman zaman görülen bozulma çizgisinin nedenleri nelerdir? Tasavvufta otokontrol mekanizması var mıdır? Nasıl işler?</b></p>
<p><b>   </b> – Bütün bilim dallannda ve kurumlarda olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman asıldan uzaklaşmalar ve bir takım sapmalar olmuştur. Bozulmanın temel sebebi liyakatsizlik ve cehalettir. Babadan oğula intikal eden şeyhlik anlayışı, liyakatsiz ve ehliyetsiz kimselerin kolayca şeyhlik makamına oturmalarını sağlamış, bu da tabiî olarak bozulma sürecini hızlandırmıştır. Önceleri tasavvufî eğitim için belli bir dînî altyapı sağlanır, ondan sonra tarîkata girilirdi. Önce, tekke ve medrese arasındaki soğukluk bu yapıyı belli bir biçimde menfi olarak etkiledi. Ardından ehliyet ve liyakatine bakılmadan şeyh çocukları tekkelere şeyh olmaya başladılar. Liyakatsizlikler sonucunda yanlışlık hızla artmaya başladı.</p>
<p>Tasavvuf ve tarikatlerin iki otokontrol mekanizması vardı. Bunlardan biri tekkelerin kendi içinde seyr u sülûk ile işleyen ve sadece hilafet alanlara irşad imkanı sağlayan mekanizma. Özellikle büyük merkez tekkeler kendilerine bağlı taşra tekkelerine halifeler gönderir, meydana gelebilecek şikayetlere göre bu kişilerin azl ve tayinleri için meşihat ve saltanat makamına arîzalar takdim ederlerdi. Yetki ve sorumluluk asitane tabir edilen merkez tekkelerde olurdu. Teftiş ve murakabe de onlar tarafından yapılırdı.</p>
<p>ikinci otokontrol sistemi ise sosyal kontrol mekanizması olan halkın ve tarikat bağlılarının tepkisi ve kontrolü idi. Bütün sosyal kurumlarda olduğu gibi tekkelerde de bu mekanizma son derece önemliydi. Halkın eğitim düzeyinin yüksek olduğu dönemlerde etkili bir biçimde çalışır ve ehil olmayan kimselerin işbaşına gelmesini önlerdi. Ama halkın eğitim düzeyi gerileyince bu mekanizmanın etkisi de azaldı. Tekkelerin kendi içindeki otokontrol mekanizmasının zaafa uğraması ve halkın şikayetleri, yöneticileri bir takım ıslah çalışmaları ile bu mekanizmaya işlerlik kazandırmaya yönlendirmiştir. Nitekim II. Abdülhamid Han tarafından kurdurulan “Meclis-i meşayıh”ın amacı otokontrol sistemini daha sağlıklı bir biçimde hayata geçirmekti. Bu amacı gerçekleştirmek için bir takım çalışmalar yapılmış ve tekke şeyhlerinin dini ve tasavvufi eğitimleri için belli esaslar vaz’edilerek icazet zorunluluğu getirilmiştir.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufî hayat ferdî olarak yaşanamaz mı?</b></p>
<p>– Bu soruyla iki şey kasdedilmiş olabilir. Birincisi evrad ve ezkârıyla, riyazat ve mücahedesiyle, seyr u sülûk ve tarikatıyla tasavvufun ferdî olarak yaşanıp yaşanamıyacağı; ikincisi kişinin kendi başına kitap ve sünnete uygun bir kulluk yapıp yapamayacağıdır. Öğrenmek başka, uygulamak ve yaşamak başka şeylerdir. Tasavvuf öğrenileni yaşamayı fiilî olarak öğreten bir eğitim kurumudur. Eğitimde güçlü şahsiyetlerin başkalarını etkileyerek kendi boyası ile boyaması sözkonusudur. Çünkü terbiye, olgunlaşmış şahsiyetlerin, insanın eksik ve ham tarafları üzerinde yaptığı olumlu etkidir. Türkçe’deki: “Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan” sözü bu etkileşimi gösterir.</p>
<p>Birinci şekliyle; yani tasavvufun seyr u sülûk ve tarikatıyla ferdî olarak yaşanması mümkün değildir. Çünkü bu eğitim sisteminin amacı bir mürebbî ve mürşidi gerekli kılmaktadır. Bütün uygulamalı ilimlerde olduğu gibi tasavvufi terbiyede de üstada ihtiyaç vardır. Bu konuda şeyh ve mürşide aid meselelerde daha ayrıntılı bilgiler verilecek.</p>
<p>İkinci şekliyle; yani insanın kendi kendine kitap ve sünnete göre kulluk yapması elbette mümkündür. Eldeki yazılı bilgilerden yararlanarak insan iyi bir müslüman olabilir. Ancak birlikteliğin heyecan ve coşkusu daha farklıdır.</p>
<p>&#8211;<b> Bazı tarikatlar ilme, bazıları kisveye, bazıları keramete, bazıları nazara, bazıları çalgıya önem vermektedir. Bu yaşantı ve ilgi alanlarının farklılık sebebi nedir? Bu karmaşa içerisinde doğrunun ölçüsü nedir?</b></p>
<p>– Bugünkü müslümanların haline bakıp müslümanlık hakkında hüküm vermek nasıl yanlış bir yargı olursa, bugün toplumumuzda yaygın görüntülerin bakıp tasavvuf hakkında söz söylemek de aynı şekilde yanlış olur. Gerçek tasavvuf elbette, bugün çok bölük pörçük yaşanan tasavvuf değildir. Ya da bir başka ifade ile bazı grupların öne çıkmış bir takım özelliklerini tasavvufun bütünü için bir yargı vesilesi yapmak yanlıştır. Aslında bu soruların cevabı asırlar önce verilmiş ve tasavvufun asıl gayesi ortaya konmuştur. Bakınız Yunus ne diyor:</p>
<p><i>Dervişlik olaydı taç ile hırka<br />
Biz dahi alırdık otuza kırka<br />
İlim ilim bilmektir<br />
İlim kendini bilmektir<br />
Sen kendini bilmezsin<br />
Bu nice okumaktır.</i></p>
<p>Tasavvuf insanlara önce kendini, sonra Rabbini tanıma (ma’rifet) yolunu gösterir. Farklı özelliklerinin ortaya çıkması biraz da mürşid ve müntesiplerinin farklı karakter yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü yukarıda sayılanlardan hiçbiri tek başına tasavvuf değildir. Ancak sûfiler bir eğitim aracı olarak yerine göre musikîden de nazardan da istifade etmişlerdir. Bugün modern pedagojide insanın karşısındaki ile göz iletişimi kurmasının önemi kabul ediliyor. Göz ile kulak yüksek duyu organları sayılıyor. Bu iki duyu organının diğerlerine göre eğitimde çok daha etkili olduğu tesbit edilmiş bulunmaktadır. Nazar bir göz iletişimidir. Musiki de kulak aracılığı ile kalbe ulaşma yoludur. Mutasavvıfların derdi bellidir. Gönüllere “Elest bezmi”nde verdikleri sözü hatırlatmak. Bunun için, hangi aracı bulurlarsa kullanmışlardır. Aslında amaç olarak tasavvufta ne kisvenin, ne kerametin, ne nazarın, ne de güzel sesle söylenen musikî, ve ilahînin bir kıymet-i harbiyyesi vardır. Çünkü amaç kulluktur, ihsandır, rabbanîliktir. Rabbanîlik söz konusu olunca da sadece bilgininde çok önemi yoktur. Bilgi amelle, amel ihlasla, ihlas ihsan ve îsar ile beslendiği zaman anlam kazanır. Bugün bu konuda görülen eksiklik, tasavvufun değil, ferdlerin eksiklik ve kusurudur. Bunu tasavvufun geneline fatura etmek haksızlık olur.</p>
<p><b> – Günümüzün bozuk şartlarında, herşeyin nefse ve şehvete hitab ettiği bir zamanda sadece tasavvuf yeterli olur mu?</b></p>
<p><b>    </b>&#8211; Günümüzde, herşeyin nefs ve şehvete hitab ettiği bir ortamda tasavvufa belki her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Ancak İslamî ilimleri birbirinin alternatifi olarak görüp birini diğerinin yerine ikame etmek anlayışı yanlıştır. Çünkü her türlü ilimden arınmış “sırf tasavvuf” diye birşeyden söz edilemez. Tasavvuf fıkıhla, hadisle, tefsirle ve diğer İslamî ilimlerle birlikte vardır. Bunlar birbirini bütünleyen ilimlerdir. Bunlardan sadece birisi ve birkaçını alıp diğerlerini almamak eksiklik olur. Zaten süfîler de bunu bildiklerinden eserlerine ve yollarına diğer ilimlere aid bilgiler de koymuşlardır. Burada muhtelif kimselere nisbetle rivayet edilen şöyle bir sözü hatırlatmakta yarar vardır: “Fıkıhsız bir tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz bir fıkıh fasıklığa götürür. Fıkıh ve tasavvuf, zahir ve batın beraber olunca tahkik ilmi meydana gelir.” Ahmed Rifai der ki: “Tarikat, ayn-ı şeriat, şeriat ayn-ı tarikattır. Aralarındaki fark lafızlardan ibarettir.” (bk. el-Burhânü’l-müeyyed, Ma’rifet Yolu, s. 134.)</p>
<h4> SEYR U SÜLÛK İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p align="left">    <b>&#8211; İrşad ve tebliğ nedir? Mübelliğ kime denir?</b></p>
<p align="left">    – İrşad, da’vet ve tebliğ kelimelerini birlikte değerlendirmek gerekir. Davete konu olma açısından insanlık, ümmet-i davet ve ümmet-i icabet olmak üzere ikiye ayrılır. Ümmet-i icabet kavramı Hz. Peygamber’in davetini tanıyıp ona bağlanmış olanlar hakkında kullanılır. Ümmet-i davet ise henüz İslamla müşerref olmamış kimseler hakkında kullanılan bir kavramdır. Davet ve tebliğ ise ümmet-i davete yapılan çağrılar hakkında kullanılır. Davet, İslamî gerçeklere çağrıdır. Tebliğ, Allah’ın emirlerini Allah’ın kullarına duyurmaktır. Tebliğ yapan kişiye mübelliğ denilir. Nitekim Kur’an’daki: <i>“Sana düşen sadece tebliğdir,”</i> (Âlü İmran, 3/20) <i>“Rabbının yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır (davet et)!”</i> (en-Nahl,16/125) ayetleri bu anlamları teyid etmektedir. Kur’an’da rüşd ve reşed kalıplarında kullanılan irşad ise dünyevî ve uhrevî istikamet vermek, yol göstermek anlamınadır. Bu itibarla irşadın muhatabı müminler, davetin muhatabı genellikle müslüman olmayan topluluk ve kişiler, tebliğin muhatabı ise hem müminler, hem de mümin olmayanlardır. Mübelliğ, insanlara dünya ve ahırete yönelik yanlışlıklarını tamir ve tashih imkanı sağlar. Sûfilerin yaptığı hizmet daha çok irşad faaliyeti olarak adlandırılır. Sofiler irşad hizmetinin yanısıra bazan gayr-ı müslim topluluklarda tebliğ görevi de üstlenirler. Bunlardan başka İslam toplumlarında kötülüğün yayılmasını önlemek, hayrın yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla “hisbe” adı verilen emr bilma’rüf ve nehy anilmünker görevi yapan bir teşkilat daha vardır. Bu teşkilat devletin kontrolündeki polis örgütü niteliğindedir. Tebliğ, davet ve irşad, farz-ı kifaye hükmündedir. (Mürşid ve özellikleri için ayrıca bk Şeyh-Mürşid Meseleleri)</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Seyr u sülûk ne demektir?</b><br />
– Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek, seyr etmek ve yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf ıstılahında seyr, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, kulun fanî varlığınıdan Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk, tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlakî eğitimdir. Bir başka ifadeyle seyr u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçeceği sahaların adıdır. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusul; yani Hakk’a vuslattır. Hakk’a vuslat Allah’ı görüyormuşçasına kulluk (ihsan) şuûruna ermek, daima Hakk ile beraber bulunduğu (maiyyet-i ilahiyye) bilincini yakalamak, O’na teslim olup O’ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek failinin Allah olduğunu kavramak ve varlık iddiasından kurtulup gerçek tevhîde ermektir. Can mülkünde ve cihan mülkünde Hakk’ı hakim kılmaktır.</p>
<p align="left"><b>    – Tasavvuf erbabında mutlaka herkesin seyr u sülûke girmesi gerekli olduğu ve intisab edenin kurtulacağı anlayışı var. Bu doğru mudur?</b></p>
<p align="left"><b>    </b>&#8211; Tasavvuf erbabının herkesin seyr u sülûke girmesi konusundaki gayretlerinin muhtemel iki sebebi vardır. Birincisi insanda fıtrî olan gayret duygusudur. Çünkü herkes mensup olduğu sosyal çevreyi sever ve insanların orada yer almasını arzular. İkincisi kendilerinin tarikat ve tasavvufa girmekle elde ettikleri manevi hazzı başkalarının da tatmasmı arzu etmeleridir. Çünkü tasavvuf ve seyr u sülûk, dînî hayatı bir model şahsiyet etrafında, toplum atmosferi ve manevi kontrol mekanizması içinde gerçekleştirdiğinden bir birliktelik ve paylaşım ortamı doğurmaktadır. Tasavvufta seyr u sülûkte süreklilik ve devamlılık esastır. Tarikata girmekle iş bitmez. Adam vardır tarikata girmiştir ama tarikatın ve dînin kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediği için manevi açıdan tarikata girmeyenlerden daha geride olabilir. Ancak cemaat arasında bulunan böyle birinin uyarılıp düzeltilme şansı daha fazladır. Kulluk görevleri gereği gibi yerine getirilmeden hiçbir bağlılık tek başına yetmez. Bayezid’in müridlerine: “Bayezid’in derisine girseniz onun ahlakıyla ahlaklanmadıkça bir işe yaramaz?” sözü bu anlamadır.</p>
<p align="left">    Seyr u sülük ve intisab, dünyevi ve uhrevi kurtuluşun tek reçetesi değildir. Çünkü manevi kurtuluş, son nefese bağlıdır. Son nefeste iman selameti elde etmenin yolu, bu dünyada istikamet üzere yaşamaktır. Takvaya ermektir, îbadet ve muamelatta ihsan ve ihlasta devamlılıktır. İnsan bunları hangi surette gerçekleştirebiliyorsa ona sımsıkı sarılmalıdır. Süfîler bu duyguları seyr u sülûk ile gerçekleştirdiklerinden bu konuda ısrarlı davranıyorlar.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; İntisab edip seyr u sülûke girmeyenin durumu çok mu vahimdir? İntisab eden kişi, zayıf da olsa, bu halka içinde olduğu müddetçe kurtulur mu?</b></p>
<p align="left">    – Gerek tasavvuf kaynaklarında, gerekse tarikat büyüklerinin söz ve sohbetlerinde intisab edip seyr u sülûke girmeyen kişinin durumunun çok kötü olduğunu gösteren ifadelere pek sık rastlanmaz. Ancak seyr u sülûk ehlini istihfaf eden bazı kimselerin durumlarının vehametini gösteren rivayetlere rastlanabilir. Sadece intisab etmiş olmak ve bunu bir varlık sebebi görmek doğru değildir. Allah’ın kullarını ve dostlarını sevmek, sevenlerle beraber olmak “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” ilkesine göre manevi kazanç sağlar. Nitekim Buharî’nin rivayet ettiği uzunca bir hadiste Allah, kendisi için bir araya gelen ve zikreden kullarını bağışladığını; hatta dünyevi bir amaçla o zikredenlerin arasında bulunan kimsenin de bu bağışlanmadan hissedar olduğunu belirtmektedir.(Buharî, Deavât, 66) Bu hadis iyiler ve zikir ehli arasında bulunmanın kurtuluşa vesile olacağını belirtmekte; bir bakıma iyiler ve zikir ehliyle birlikteliğe teşvik etmektedir. Tasavvuf erbabının ümidi, belki bu hadisteki ehl-i zikir ile birlikte bulunanlara gelecek rahmet müjdesidir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; “Dervişler öldükten sonra kabirlerinde seyr u sülûklerini tamamlar” deniliyor. Hatta bu söz Bahaeddin Nakşbend’e atfediliyor. Ne dersiniz?</b></p>
<p align="left">    -Ölüm kişinin amel ve dünya ilişkisini kesen bir vakıadır. Ölümden sonra amelin sona erdiği kitap ve sünnetle sabittir. Ancak, nasıl müminlerin cennette, kafirlerin cehennemde ebedî olarak kalmaları niyyetlerine göre verilmiş bir karşılık ise, sülûke girmiş olan kimsenin sağlam bir niyyetle girdiği yolun ve amellerindeki devamlılığın afvına medar olması da niyyetlerine mukabildir. Müminlerin birbirleri hakkında hüsn-i şehadetlerinin afv-ı ilahîye medar olduğu hadis-i şerifle sabittir. Nitekim hayırla yad edilen ve hakkında hüsn-i şehadette bulunulan bir cenazenin ardından Allah Rasülü üç defa “vacib oldu” buyurdu. Daha sonra şerle anılan bir kimse hakkında da aynı şeyleri söyleyince kendisinden bunun hikmeti soruldu. Allah Rasülü: “Hayırla yadettiğinize cennet, şerle yad ettiğinize cehennem vacib oldu.” buyurdu. Ardından üç defa: “Sizler yeryüzünde Allah’ın şahidlerisiniz.” dedi (bk. Müslim, Cenaiz, 60). Sülûkün amacı kulluk, sonucu da Allah nasîb etmişse cennettir. Kabirde sülûkün tamamlanması ile ilgili bu söz, tasavvuf yolunda mürşid ile mürid arasındaki vefa ve sevgi duygusunun hüsn-i şehadete medar olacağını, bunun da ahirette işe yarayacağını göstermektedir. Bu hadis-i şeriften, vefatında müridin çevresinde toplanan mürşid ve ihvanın yapacağı bir tezkiyenin terfî-i derecat olacağı, seyr u sülûkünü tamamlamış olanların ecri derecesine ulaşacağı anlaşılmaktadır. Herhalde sözün söyleniş maksadı bu olmalıdır.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Şer’i açıdan yaşantısı düzgün olmayan, amelleri eksik bazı kimseler tarikata bağlanıyor ve Peygamberimiz’i gördüklerini iddia ediyorlar. Bu nasıl olur?</b></p>
<p align="left">    – Tarikat ve tasavvuf, şeriatı daha iyi yaşamaya yarayan hir eğitim sürecidir. Bu yüzden tarikata ilk giren herkesin her bakımdan mükemmel olmasını beklememek gerekir. Zaten bir mürşide intisab eden kimselerden gerçek anlamda istifade ile kemale erip “velî” olabilenlerin sayısı mahduddur. Diğerleri o şemsiyenin altında hiç olmazsa “şakî” olmaktan kurtulmak için bulunurlar. Böyle bir mürşide intisab etmemiş olsa çok daha kötü işler yapması muhtemel olan bu kişiler, bu sayede kendilerini korumuş olurlar. Allah Rasülü’nün ashabına bakılacak olursa orada da durumun aynı olduğu görülecektir. Bütün sahabilerin manevi kemali eşit değildir. Yıllar yılı Sevgili Peygamberimiz’in yanında bulunmuş Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile, adları bile duyulmamış sahabiler bir değildir. İçlerinde içki içen, zina eden ve namaz konusunda tenbellikleri olanlar da vardır. Ama faziletleri Efendimiz’i görmek ve ona teslim olup inanmaktı. Bu itibarla bugün tasavvuf erbabı arasında şer’i bakımdan kusurlu insanların bulunmasını tabii karşılamak gerekir. Tabii olmayan bu hallerini beğenip bunu bir fazilet sananların durumudur. Ayrıca kalb ve ona bağlı olan sevgi, ile kusur ayrı ayrı şeylerdir. Kişi ibadet hayatı açısından kusurlu olur ama, gerçekten çok engin bir sevgi ile Allah Rasülü’ne bağlı bir aşık olabilir. Bu aşkı sebebiyle onu rüyasında görebilir. Ama onun böyle bir rüya görmesi fazilet için yeterli değildir. Çünkü fazilet, ihlaslı amel ve takvadadır. Kimin ihlaslı, kimin takva ehli olduğunu tam olarak bilebilecek yalnız Allah Teala’dır. Ayrıca Gazzali gibi bir kısım sofiler, “mükaşefe halinde meleklerin peygamberlerin ruhlarının görülebileceğini” belirtirler. (bk. Gazzali el-Münkızü mine’d-dalal, 50)</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Tarikatta seyr u sülûke girmiş birisinin televizyon seyretmesi ve televizyona çıkması doğru mudur?</b></p>
<p align="left">    – Televizyon çağdaş bir iletişim ve etkileme aracıdır. Gücü herkesçe bilinmektedir. Maalesef bugün önemli ölçüde şerr yollarda kullanılmaktadır. Ama kötülük televizyonun bizzat kendisinden değil, programlarından kaynaklanıyor. Tasavvufi telakkîye göre kalb ve zihni en meşgul eden şey, gözle görülen şeylerdir. Kalbin zikre yoğunlaşabilmesi için <i>“nazar ber-kadem”</i> yani bakışları ayak ucuna yoğunlaştırıp sağa sola bakınmamak tavsiye edilmiştir. Bunun amacı kalbi meşgul edecek şeylerin göz aracılığı ile kalb ve zihne girmesini önlemektir. Bu bakımdan da seyr u sülûke girmiş bir kimsenin televizyon seyretmeyi azaltması elbette yararlıdır. Televizyona çıkmak meselesine gelince, televizyona çıkan bir tarik mensubu herhalde ümmete yararlı şeyler söylemek üzere çıkacaktır. Eğer öyleyse mesele yok. Ama başka amaçlarla ve malayani için çıkacaksa elbette zararlıdır. Burada önemli olan program, söylenen söz ve verilen mesajdır.</p>
<p align="left">   <b> – “Şu tarikata gireceğim fakat şu adam olmasa” demek geçerli bir ma’zeret midir?</b></p>
<p align="left">    – Tasavvuf ve tarikat, bir gönül ve sevgi işidir. Kalb ısınmadan bağlılık olmaz. Tabii burada ısınmadan murad kalbin birinci derecede mürşide ısınmasıdır. Mürşide kalbî olarak ısındıktan sonra çevresinde hoşlanmadığı insanların bulunması ma’zeret olmamalıdır. “Gülü seven dikenine katlanır” derler. Mürşide olan sevgi, çevresindekinden nefrete engel olmalıdır. Çünkü insanların hoşlanmadığımız taraflarına katlanmak da manevi bir görevdir. Bilmek gerekir ki bu alemde celal tecellîsiyle cemal tecellîleri daima birliktedir. Bakınız Niyazî Mısrî ne güzel söylemiş:</p>
<p align="left"><i>Cemali zahir olsa tîz celali yakalar ânı<br />
Görürsün bir gül açılsa yamnda hâr olur peydâ</i></p>
<p align="left">    Bir takım kimselerin varlığından rahatsız olmak, manevi eğitim ve sabırla aşılması gereken bir eksikliktir. Çünkü seven, sevdiğinin sevdiklerini sevmek, en azından onlara katlanmak borcundadır. Bu tür soğukluk ve sevgisizliğin neden kaynaklandığına da bakmak gerekir. Çünkü çoğu zaman bu tür şeyler nefsten kaynaklanır. Soğukluk nefsten kaynaklanınca, onu aşmaya çalışmak gerekir. Ancak bu soğukluk, o kişide bulunan şer’î kusur ve hatalardan kaynaklanıyorsa o zaman işi dedikoduya vardırmadan kendisine veya mürşide duyurmak gerekir. Böylece kişinin içi rahat olur, görevini yerine getirmiş olur.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Tasavvufa girmeden önce belli dini eğitim almak gerekir mi?</b></p>
<p align="left">    – Tekke ve medreselerin ortaklaşa faaliyet gösterdiği dönemlerde kişiler önce medresede dînî öğrenim görür, ardından manevi eğitim için tekke ve tarikatlere intisab ederlerdi. Bugünün şartlannda bu pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte bugün işin bilincinde olan mürşidler müridlerine seyr u sülûke girerken önce ilmihal öğrenmelerini tavsiye etmektedirler. Çünkü farz ve haramlar bilinmeden tasavvufun tarif ettiği zahidane hayatı yaşamak zordur. Türkçe’de kişinin gündelik hayatta lazım olan bilgilere “İlmihal” adının verilmesi tesadüf değildir. Bu isim dînî bilgilerin maneviyat ve hal ile beslenmesi lüzümunu göstermektedir. Bu bakımdan tasavvuf ve ilmihali birbirinden soyutlamadan öğrenmek ve birini diğerine alternatif görmemek gerekir. Önce temel fıkhî bilgiler öğrenilince İslam tasavvufunu yaşamak kolaylaşır.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Letaif nedir? Letaifin çalışmasında özel bir yöntem var mı?</b></p>
<p align="left">    – Letaif kelimesi latifenin çoğuludur. İnsanın maddî kalb ile alakası bulunan, ruh ve nefs gibi manevi varlığı için kullanılan cevheridir. “Latif,” esma-i hüsnadandır. Lütufkar anlamına geldiği gibi, ince, cismi olmayan, gözle görülmeyen anlamına da gelir. Nitekim: <i>“Gözler O’nu idrak edemez. O gözleri idrak eder. Latif’dir. Habîr’dir.”</i> (el-En’am, 6/103) ayetindeki “Latif’ bu anlama, yani gözle görülmeyen ama herşeyden haberdar olan anlamındadır. “Latife” de aynı kökten olup gözle görülmeyen anlamı taşır. Nakşbendiyye’de ruhun altı latîfesi vardır. Bunlardan biri halk (yaratılış) alemine, beşi emr alemine aiddir. Emr alemine aid olanlar: “Kalb, ruh, sırr, hafi, ahfa”dır. Bunlara letaif-i hamse denir. Halk aleminden olan ise “nefs-i nâtıka”dır. Seyr u sülûk sırasında önce emr aleminden olan letaif-i hamsenin sırasıyla zikre iştiraki sağlanır. Kalb, ruh, sırr, hafi, ahfa denilen bu latifeler çalışmaya başlayınca sıra nefs-i natıkaya gelir. Bunların çalışma şeklini tarif edecek olan kimseler irşada mezun olanlardır. Bunların çalışmasında en önemli unsur salikin bunların zikrinde o bölgeye yoğunlaşabilmesi ve dış dünya ile irtibatını kesip kendi içine dönmesidir. Letaif bu yoğunlaşmaya bağlı olarak erken veya geç çalışmaya başlar. Ancak amaç letaifin çalıştırılması değildir. Belki huzûr-ı kalbe, şerh-i sadra; yani insanın göğsünün îman ve itminan ile genişlemesine vasıtadır. Emr alemine aid olan letaifin mahalli sadır; yani göğüs kafesidir. Burada sol memenin iki parmak altında “kalb”, onun tam simetriği olan sağ memenin iki parmak altında “ruh”, sol memenin iki parmak üstünde “sırr”, onun simetriğinde sağda “hafî” ve hepsinin üstünde orta noktada “ahfa” yer alır. Bu mahallerde vücudun kan ve sinir hareketiyle hafî olarak yapılan zikre katılır hale gelmesi, letaifin çalışması ve dolayısıyla şerh-i sadrın gerçekleşmesi demektir. Şerh-i sadır ile beden zakir hale gelince insanın ihsana ermesi kolaylaşır. Çünkü hedef ihsan ve vuslat-ı ilahiyyedir. Tabiî bu noktaya gelinceye kadar başka yapılacak görevler ve aşılacak merhaleler de vardır. Ancak soru sadece letaifi sorduğu için bu kadarla iktifa ediyoruz.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Avamdan bazı müridlerin letaifleri aleni çalışıyor. Buna mukabil ilmiye sınıfından olanların çalışmıyor. Sebebi nedir?</b></p>
<p align="left">    – Letaifin avamdan bazılarında alenî olarak çalışıyor olması, tek başına bir üstünlük sebebi değildir. Sadece kalbin zikir yeteneğini gösterir. Bu istidadın ibadet, ihlas ve güzel ahlak ile birleşmesi kişide kemal yolunu açar. İlmiyye sınıfından kimselerin letaifinin diğerlerine göre daha geç çalışması kendileri için bir nakîsa olarak değerlendirilmemelidir. Zeka gibi kalbin de yetenekleri şahıslara göre değişir. Ancak zekası gelişmiş ve zihnî kabiliyetleri öne çıkmış bir insandan kalbî faaliyetlerinin de aynı boyutta olması beklenerek yanlış yargıya varılıyor. Avamdan olan kişi sadece kalbine yoğunlaştığı ve teslimiyyeti de fazla olduğu için belki daha çabuk yol almaktadır, îlmiyyeden olan kişi, iyi bir biçimde kalbine yoğunlaşabilse o da sür’atle yol alır. İlim ve teslimiyyete dayalı sülûk, erdiricilik bakımından diğerinden geri değil, daha ileridir. Fakat yoğunlaşma ve teslimiyyet her zaman aynı oranda mümkün olamamaktadır. Nitekim ilim ehlinden kişilerin teslimiyet ve yoğunlaşma sayesinde avamla kıyaslanmayacak bir sür’atte yol aldıklarının örnekleri tasavvuf tarihinde pek çoktur.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; İlmiye sınıfı tarikatlara itiraz ediyor veya soğuk bakıyor. Avam hemen teslim oluyor ve mesafe kat’ediyor? Sebeb ve hikmeti ne olabilir?</b></p>
<p align="left">    – İlmiyye sınıfının tasavvuf ve tarikatlara bütünüyle soğuk baktığını söyleyemeyiz. Evet, erbab-ı ilim arasında tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkanlar vardır. Ancak bunlardan her birinin tasavvufa karşı çıkış sebebi farklıdır:</p>
<p align="left">    a- Bir grup tasavvufun ihtiva ve telkin ettiği hususları kabul etmekle birlikte tasavvuf gruplarında kendilerince gördükleri bir takım hatalar ile varlık ve alem konusundaki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd gibi farklı düşünceler sebebiyle tasavvufa karşı çıkmakta; bazı grup ya da kişilerde gördükleri eksik ve hataları genellemektedirler.</p>
<p align="left">    b- Diğer bir grup ise ilmin insana verdiği güven, kendini beğenme ve kıskançlık duygusu ile tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkmaktadır. “Benim bu kadar ilmim ve şu kadar eserim var, halk niçin benim değil de falan şeyh efendinin etrafında toplanıyor”, diye düşünmektedirler.</p>
<p align="left">    Aslında olaylara bakışta öncelikler son derece önemlidir. Mes’eleye kalbî hayat önceliği açısından bakanlar, tasavvufun ruhî bir derinlik gerektirdiğini farkederek öğrenmekle, yaşamak ve hazz almanın başka başka şeyler olduğunun farkına varmaktadır. Tasavvuf konusunda yanlış yargıların oluşmasında iki tarafın da kusuru vardır. Sûfiler yollarında bulunabilecek eksik ve kusurları tashihe gayret göstermeli, ilim erbabı da bir takım sûfiyye gruplannda gördükleri eksik ve yanlışları genelleştirmeyi bırakmalıdır. İki grup da kendini diğerinin alternatifi olarak görmekten vaz geçmelidir.</p>
<p align="left">    Yönelişleri kalbî hayat öncelikli avamdan insanlar, herhangi bir iddia sahibi olmadıkları için daha kolay teslim oluyor ve daha çabuk tevbeye yöneliyorlar. İlim ehli kişiler ve din hizmetlileri ise: “Nasıl olsa biz bir dînî hayatın içindeyiz, üstelik bu işin ilmini yaptık, okuduk ve okutuyoruz” düşüncesiyle hareket ederek böyle bir bağa lüzum görmemektedirler.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Tasavvufta zulmanî perdelerden nûranî perdelere; gafletten zikre ermek için ne yapmak gerekir? Gönüldeki manevi temizlik nasıl yapılır?</b></p>
<p align="left">    – Tasavvufta “hicab” adıyla anılan ve kulun Allah ile yakınlığına engel olan perdeler genellikle zulmanî ve nûranî hicab olmak üzere iki adla anılır. Zulmanî hicab, beden kaynaklı; tenle ilgili maddî perdelere denir. Nûranî hicab ise ruh kaynaklı hicabdır. İnsan ruhu <i>“Ben Adem’in yaratılışını tamamladığım zaman ona rûhumdan üfündüm.”</i>(el-Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinin ifadesine göre ilahî menşelidir. İnsan ruhu ten kafesine girdikten sonra maddî ve zulmanî bir hicab ile perdelenmiştir. insanın hamurunda “anasır-ı erbaa” denilen toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört unsur vardır. Bunlardan toprakla su, zulmanî özelliğe sahiptir. Et ve kemikten meydana gelen insan vücüdunun temel unsuru toprak ve sudur. Bu yüzden tasavvufta zulmanî hicab sayılan bedenin ve bedenî ihtiyaçların riyazat ve mücahede ile inceltilmesi gerekir.</p>
<p align="left">    Mücahede ve riyazat, bedenin ruhî ihtiyaçların önüne geçen taleplerini önlemede insana bağışıklık ve irade gücü kazandırır. Çünkü bedenin zulmanî perdeleri tensel ihtiyaçların iradî kontrolü ile incelir. Bu sayede ruhun beden üzerindeki etkisi artarak zulmanî perdelerin ruhanî perdelere dönüşmesi sağlanır. Farzların yanısıra yapılan nafile ibadet ve zikirler, ruhanî perdelerin incelmesini ve böylece ilahî vuslatın gerçekleşmesini; kulun “Allah’ı görürmüşcesine kulluk şuûruna ermesi” ni sağlar. Kalb zakir hale gelince gaflet asgarî seviyeye düşer. “Maıyyet-i ilahiyye” gerçekleştiği için gönüldeki manevî temizlik tahakkuk eder. Kulun gönlünde “ilahî emirlere ta’zim ve yaratıklara şefkat duygusu” yerleşir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Herhangi bir tarikatta gördüğümüz yanlış bir tavrı “Şüphelilerden kaçınmak” ilkesi çerçevesinde terk mi edeceğiz, yoksa kabul mü?</b></p>
<p align="left">    – Tarikata girmeden önce mürşid aramak ve gönlün ısınacağı bir mürşid ve şer’î ölçüleri kollayan bir tarikat bulmaya özen göstermek ilk görevdir. Önemli olan bu aşamada, karar vermeden önce istişare ve istiharelerle bir gönül doygunluğuna ermektir. Eğer başlangıçtaki araştırma faslı sağlam olursa bundan sonra vesvese az olur ve yanlış yollara girme endişesi olmaz. Ancak bununla birlikte daha önce de temas ettiğimiz gibi, haramları helal, helalleri haram sayan ve farzları bile işlemekten geri duran bir şeyhin bu tür hata ve kusurları elbette ondan uzaklaşmayı ve yenisini aramayı gerekli kılar. Ama insanlar ve gruplar arasında farz ve haram gibi kat’î olarak bilinen şer’î ahkamın dışında sosyal hayatla ilgili konularda farklı düşünce ve tavırların bulunması tabiidir. Bunları cemaattan uzaklaşma sebebi haline getirmek uygun olmaz. Ayrıca kusur arama saplantısından kurtulmak gerekir. Zaten sevgi olan ortamda kusur aranmaz. Kusur aramaya başlayan kişilerde sevgi azalmış demektir. Böyle olunca da mürşidinden istifadesi zorlaşır, hatta imkansızlaşır. Böyle zamanlarda gitmek, kalmaktan her iki taraf için, daha iyidir.</p>
<p align="left">   <b> – Dört hak mezhebin imamlarının tasavvufla ilişkisi ne idi? Onların bu husustaki görüşlerinden bahseder misiniz? Bîr de bu konuda “Numan’ın son iki yılı olmasaydı helak olmuştu!” sözü var. Bundan maksad nedir?</b></p>
<p align="left">    – Tasavvufu bir zühd, manevi bir eğitim, rabbanîlik ve ihsan manasına aldığımız zaman dört mezhep imamını bunun dışında görmek mümkün değildir. Çünkü mezhep imamları ve hadis uleması hep belli bir zühdi hayatın içindedirler. Dünya tamaı, şöhret ve şehvet onların sür’atle kaçıp uzaklaşmaya çalıştığı hususlardır. İmam-ı Azam’ın kadılığı kabul etmeyişi, ticarî hayatta helal kazanç tutkusu, İmam Malik’in Hz. Peygamber sevgisi, İmam Şafiî’nin zahid ve sûfîlere karşı takdirkar ifadeleri, İmam Ahmed’in Kitabu’z-zühd yazacak kadar zahidlik tutkusu, hep bu özelliklerinden dolayıdır. Nitekim İmam Gazzalî İhyau ulumi’d-din adlı eserinin başında ilmin faziletini anlatırken bu büyük imamların zühd ve takva hayatlarına da temas etmektedir. Tasavvufu tarikat ve şeyhe intisab ile seyr u sülûk manasında düşündüğümüz zaman dört imam devrinde henüz bu manada bir sistem gelişmemişti.</p>
<p align="left">    İmam-ı Azam’a atfen menakıb kitaplarında geçen ve Ca’fer-i Sadık’ı tanıdıktan sonra hayatında meydana gelen manevi değişikliği anlatmak üzere rivayet edilen: “Son iki yılım olmasaydı Nu’man helak olmuştu.” sözü kendisinin ilme güvenmek gibi bir hataya düşeceğini; ancak Hz. Ca’fer’i tanıdıktan sonra işin zühd ve takva boyutunun da farkına vararak bu vartayı atlattığını ifade etmektedir. Bilindiği gibi Ca’fer-i Sadık ehl-i beyt imamlarından ve tasavvuf ricalindendir.</p>
<h4>    TARİKATLA İLGİLİ MESELELER</h4>
<p align="left">   <b>&#8211; Tarikat nedir? Ne zaman ortaya çıkmıştır?</b></p>
<p align="left">    – Tarikat yol demektir. Fıkhî ve itikadî konularda meydana gelen fırkalara mezheb denildiği gibi, tasavvufi eğitimde farklı metodlar uygulayan mekteblere tarikat denilir. Tarikatlar insanlardaki meşreb farklılığından kaynaklanır. Tasavvufta tarikat kavramının kullanılması h. III. ve IV. Asırlarda başlar. Ancak bugünkü anlamıyla bir şeyhin etrafında toplanan müridanın tekke ortamında muhtelif usullerle eğitilmesi anlamına tarikat, Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî’nin yaşadığı h. VI. m. XII. Asırlarda ortaya çıkmıştır. Tarikatlar irşad usullerine göre genellikle üçlü bir tasnife tabi tutulmuştur: Ahyâr, ebrâr ve şuttar.</p>
<p align="left">   <b>Ahyâr tarîki:</b> Amel ve ibadete düşkün olanların yoludur. Bu yolun salikleri genellikle farzlar ve nafile ibadetlerle Hakk’a ulaşmaya çalışırlar. Bu yola ruhanî yol da denilir. Çünkü bu yolda ruhun nafile ibadetlerle güçlenip nefsi etkisi altına alması esastır. <b>Ebrar tariki:</b>Riyazat ve mücahede yoludur. Bu yola nefsanî tarik da denilir. Çünkü amaç riyazat ve mücahede ile nefsi zaafa uğratıp onun rûha ram olmasını sağlamaktır. Bu yolun yolcuları Hakk ile muamelede de halk ile muamelede de sıdk üzredirler. Gönül saflığına ermek için mücahedeyi esas alırlar. <b>Şüttâr tariki: </b>Aşk ve muhabbet ehlinin yoludur. Bu yola aşk, vecd ve coşku ile girilir. Aşk ile ülfeti olmayan bu tarîka sülûk edemez. Bu yolun yolcuları Bayezid gibi coşkulu, taşkın, Mevlana gibi aşık insanlardır.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Tarikata girmek isteyene verilecek öğütler nelerdir?</b></p>
<p align="left">    – Tarikata girmek isteyen kişi önce bu konudaki niyyetinin sağlamlığını tartmalıdır. Niyyetinin sağlamlığını anladıktan sonra yukarıda anlatılan tariklardan hangisinin kendi fıtratına uygun olduğuna bakıp gönlünün ısındığı bir mürşid aramalıdır. Bulunca hemen istişare ve istihare ile sağlam bir kanaat oluştuktan sonra intisab etmelidir. Çünkü tarikata intisabda manevî bir taahhüd ve sözleşme yapıldığından bir daha bu verilen söze bağlı kalmaya ve alınan ders ve evradı yerine getirmeye özen gösterilmelidir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Zahirî ilim erbabının illa tarikata girmesi gerekir mi?</b></p>
<p align="left">    – Böyle kesin bir kural yoktur. Ancak tasavvuf ile zahiri ilim birbirini bütünleyen şeylerdir. Zahir ve batın konusuyla ilgili bazı meseleler hakkında ileride “Tasavvufî Bilgi Meseleleri” bahsinde açıklamalar verilecektir. İlim erbabının manevi kemali tamamlamak üzere ahlakî ve manevî açıdan kendisinden üstün gördüğü birine intisab etmesinde yarar vardır. Çünkü sadece ilim, ruhî itminan için yeterli değildir . Ayrıca bir mürşide intisab eden ilim adamı, kendisinden üstün birinin varlığını kabul etmek suretiyle nefsinin önemli bir direncini kırmış sayılır. İnsanın bir şeyi sadece öğrenmesi yetmez; bir de öğrendiğinin nasıl yapılacağını öğrenmek gerekir. Bunun yolu, bu işi gerçekleştirmiş birinin eğitiminden geçmektir. Kur’an ve diğer kitaplarla birlikte bir de onların uygulayacısı bir peygamberin gönderilmesi insan tabiatında bulunan görerek ve uygulayarak öğrenme meylinden kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu soyut (mücerred) konu ve kavramlarla hükümleri, somut (müşahhas) şeyler kadar rahat kavrayamaz. Bu yüzden örneğe ihtiyacı olur.</p>
<p align="left">    Bütün bunlara rağmen bir tarikata girmek istemeyen ilim adamını illa girmesini gerektirecek bir hüküm olmadığını tekrarlayalım. Çünkü bu iş gönül ve sevgi meselesidir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Ümmînin, fıkıh öğrenmeden tasavvufu girmesi caiz, midir?</b></p>
<p align="left">    – Avamdan insanların okuma yazma bilmeyen kimselerin tarikata girmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Ancak böyle bir manevi ihitiyaç hisseden kişi önce ilmihalini öğrenmeli, ondan sonra tasavvuf ve tarikatın emirlerini yerine getirmelidir. Zaten müteşerri tarikatlarda müridin intisabından sonra fıkhî bilgilerini artırmak için bir tavsiyede bulunulur. Hatta eskiden tekkelerde bu anlamda dersler okutulurdu. Bugün tekke ortamı olmadığına göre şeyhler ve görevlendireceği kişiler, ihvana zarürat-ı dîniyyeyi öğretmelidirler. Din, temel bilgiler olmadan sağlıklı biçimde yaşanamaz.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Tarikatların farklı isim almaları neden kaynaklanmaktadır? Kaç tane hak tarikat vardır? Bugün bu tarikatların devamı var mıdır?</b></p>
<p align="left">    – Tarikatlar genellikle kurucularının adlarıyla anılmaktadır. Bazıları ise öne çıkardığı bazı temel prensipler sebebiyle o adı almıştır. Mesela Halvetiyye tarîkatı eğitim sisteminde kırk günlük “halvet” konusuna, Celvetiyye tarîkatı halvetin zıddı; halkın arasında bulunmak anlamına gelen “celvet” konusuna önem verdiği için bu adla anılmıştır. Bir tarîkat, ya da meşreb olduğu tartışmalı olan Melamiyye ise “melamet’i öne çıkaran bir meslek ve tarikattır. Melamet, nefsi levm etmek ve kınamak demektir. İnsanın övülecek ve takdire layık görülecek meziyetlerini gizleyip halkın kınamasına fırsat vermek için hata ve kusurlarını gizleme lüzumu görmemesidir. Bu sayede nefsin marazlarından kurtulmak ve onun gizli bir takım tutkularına prim vermemek amaçlanır. Çünkü nefs insanların takdir ve alkışlarına çabucak kanar.</p>
<p align="left">    Tasavvufta <i>“Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır.”</i> anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. Hatta “tarikat insanların sayısınca değil, nefesleri sayısıncadır.” denmiştir. Çünkü insan her an, içinde bulunduğu tecellîye göre ayrı bir biçimde Allah’a yaklaşabilir.</p>
<p align="left">    Tarikatların hangilerinin hak, hangilerinin batıl olduklarını isimlendirerek tesbit mümkün değildir. Ancak bunun için bir kural koymak en sağlam yoldur: “İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışını benimseyen, ibadet ve muamelatta İslam’ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.” Tarihte bu anaçizgiden koptuğu kabul edilen başlıca tarikatlar arasında Kalenderîlik, Hayderîlik ve bazı dönemlerde Bektaşîlik sayılabilir. Kadiriyye, Rifaîyye, Şaziliyye, Nakşbendiyye, Kübreviyye, Halvetiyye, Sühreverdiyye, Yeseviyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Desükıyye, Bayramiyye, Celvetiyye ve benzeri diğer tarikatlar tarih boyunca etkinliği olan önemli tarikatlardır. Bunlardan Kadiriyye, Rifaiyye, Şaziliyye, Nakşbendiyye, Halvetiyye, Desükıyye ve Bedeviyye Mısır, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Balkanlarla ülkemizde kısmen devam etmektedir. Bektaşîlik Arnavutluk, Makedonya ve Türkiye’de yaşayan tarikatlar arasında sayılabilir. Ülkemizdeki Bektaşîlik, Alevilik ile birleşerek bir mezhep ve meşrep olarak yaşamaktadır. Tarîkatların devlet kontrolünde sistematik bir biçimde devam ettiği ülkelerin basında Mısır gelir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Kişilerin dînî noktada istenilen yere gelmeden tarikata girmesine nasıl bakıyorsunuz? Sizce her insan istediği zaman tarikata girebilir mi?</b></p>
<p align="left">    – “Kişilerin dînî noktadan istenilen yere gelmesi” tabiri ile kasdettiğiniz bilgi seviyesi ise, elbette zaruri bilgiler öğrenilmelidir. Ancak bundan İslam’ı yaşamak kasdediliyorsa bir önceki soruda bu konudaki düşüncelerimizi belirtmiştik. Kişi ruhen ve manen kendisini hazır hissettiği zaman tarikata girebilir. Buna mani bir hüküm yoktur. Önemli olan kalben hazır olmaktır. Tasavvuf ve tarikatı hiyerarşik bir yükseliş sonucu varılan bir nokta gibi görmemek gerekir. Çünkü tasavvufun içinde hiyerarşik bir yapılanma varsa bile, giriş için böyle bir şart sözkonusu değildir. İnsan istediği zaman tarîkata girebilir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Çeşitli tarikatların durumlarını geçmişteki uygulamalarıyla kıyaslar mısınız? Sizce tarikatların şu anki mensupları kendi tarikatlarının özünü yeterince kavrayabiliyorlar mı?</b></p>
<p align="left">    – Tarikatların şu anki durumlarını geçmişteki uygulamaları ile karşılaştırdığımız zaman elbette farklılıklar olduğu görülecektir. Bir kere belli ülkelerde tarikat ve tekkelerin devlet eliyle kapanması, bazılarında da yayın yoluyla etki alanının daraltılması sistemde bir takım boşlukların meydana gelmesi sonucunu doğurmuştur. Halk arasında bir söz var: <i>“Marifet iltifata tabidir. Müşterisiz meta zayidir.”</i> Tarikatların devlet eliyle kapatılması ve etkisinin azaltılması bu müesseselerin gelişmesini engellemiştir. Nasıl bir memlekette kırk yıl tıp fakülteleri kapanınca ortada doktor kalmazsa, bugün aynı şey tekkelerin başına gelmiştir. Ancak doktorluk bir ihtiyaç olduğundan nasıl halk bu ihtiyacı ehliyetine bakmadan muhtelif yollardan karşılamaya çalışırsa, tarikatlarda da kısmen aynı şey olmuştur. Tasavvufi sistem kendi bütünlüğü içinde işlemeyince insanlar bu fıtrî meyli tatmin için kimi zaman ehliyetine bakmadan bu adla ortaya çıkan insanların etrafında toplanmışlardır. Bu yüzden tarikat adına, nezaheti içinde faaliyet gösterenler bulunduğu gibi, bu işe ehil olmayan; hatta istismarcı konumunda bulunanlar da vardır. Ülkemizde pekçok tarikatın sîlsilesi fiilen sona ermiştir. Devam edenleri de bir takım eksikler taşımaktadır. Ama eksik ve kusur var diye müesseseleri red yerine, süreci içinde ıslah yollarını aramak en güzel çözümdür. Tasavvuf nazariyatının üniversitelerimizde okunup bir takım ilmi araştırmaların yapılması ve bu konuda sevindirici bir takım yayınların mevcudiyeti, bu kurumların istikbali açısından iyi işaretler vermektedir. Sorunuzun ikinci kısmındaki “şu anki tarikat mensuplarının kendi tarikatlarının özlerini yeterince anlayıp anlamamaları” meselesine gelince, az da olsa tarikatlarının özünü anlayan ve tasavvuf yolunun verilerinden yararlanmaya çalışan tarikatlar var. Ama bu işin bilincinden mahrum, hatta bunu bir gösteri statüsünde görenler de az değil.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Gerçekten ehl-i tasavvuf olan müminle, tasavvufla hiç alakası olmayan bir müminin arasında manevi derece bakımından fark nedir?</b></p>
<p align="left"><b>    </b>&#8211; Gerçekten ehl-i tasavvuf olan bir müminle tasavvufla hiç alakası olmayan müminin arasındaki manevi derece farkını Allah nezdindeki derecesi açısından soruyorsanız, o konuda kullar olarak bizim birşey söyleyebilmemiz mümkün değildir. Ama kişinin içinde bulunduğu manevi duygular ve huzur ile iç dünyasını koruma açısından soruyorsanız o zaman bir takım şeyler söylenebilir. Kişileri tasavvuf ve tarikata girmeye sevkeden sebep genellikle İslam’ı daha iyi yaşama kaygısıdır. Tarikata giren kimse, tevbe ile Allah’a kul olmaya çalışacağını bir Allah dostu önünde tescil ediyor. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdiği sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şahid tutarak verilen söz daha bağlayıcıdır. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek evrad ve ezkarı ile manevi halleri hakkında bilgi verecek olan ehl-i tarik, en azından kontrollü hareket etmeye alışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murakabe altına alması mümkün olmadığı zaman, yaşadığı çevrenin etkisiyle dini ve manevî duyarlılığının kaybolduğu görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktığı izleri izale etme ve bir takım dış etkilere karşı direnme gücü kazanmada bir şeyhe bağlı olan, diğerlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşacağı bir mürşidi ve ihvanı vardır. Tasavvufta eğitimin sürekliliği esastır. İnsanlar inandığı gibi yaşamaya teşvik edilir. Çünkü inandığı gibi yaşamayan insanlar zamanla yaşadıklarını benimsemeye ve yaşadıklarına inanmaya başlarlar. Pekçok hassasiyetlerini kaybederler.</p>
<p align="left"><b>    – Bedîuzzaman Risaleler’inde tasavvufa bir meyva; tasavvuf ehli ise Ankara’dan İstanbul’u gitmek için bir vasıta olarak tanımlıyor ve bu zaman da kişinin mutlaka bir yere bağlanması gerektiğini savunuyor. Ne dersiniz?</b></p>
<p align="left"><b>    </b>&#8211; Bedîuzzaman’ın tarikatı meyva, tarîkat erbabının ise tarikatı maksada götüren yol olarak görmesi birbiriyle çelişkili değildir. Sadece bakış açılarının farklılığından kaynaklanan yorumlardır. Bilindiği gibi tasavvufun iki boyutu vardır. Bunlardan biri tahalluk; yani eğitim ve terbiye, diğeri tahakkuk; yani ma’rifet ve bilgidir. Tarik erbabı tasavvufun eğitim boyutuna bakarak onu mutlak hakikata götüren bir araç olarak görmektedir. Bedîuzzaman ise Tasavvufun tahakkuk tarafına; marifet ve bilgi tarafına bakarak onu meyva olarak değerlendirmektedir. Çünkü tasavvufun gayesi insanı gerçeğe erdirmek ve marifet meyvasına ulaştırmaktır.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Bir cemaat: “Artık tarikat zamanı değildir. İmanı kurtarma zamanıdır.” diyerek tarikat ve tasavvufa karşı çıkıyor. Neler söylersiniz?</b></p>
<p align="left">    – Bu sözün söylendiği zamanki dünya şartları son derece önemlidir. Bu söz XX. yüzyılın ilk yarısında söylenmiştir. Bilindiği gibi, XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk yarısı pozitivist ve materyalist düşüncenin egemen olduğu yıllardır. Pozitivizm ve materyalizm bu yüzyılın insanlarına, insanlığın ulaştığı son nokta olarak takdim edilmiş, din ve metafizik düşünce adeta öcü olarak gösterilmiştir. Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm Batı Avrupa ülkelerinde materyalizm, insanlığı ateizme sürüklemiş ve insanoğlu Allah’ın evinden kaçmıştır.</p>
<p align="left">    Bizim ülkemiz de XIX. yüzyıldan itibaren bu rüzgarların etkisi altında kalarak ateizmin eşiğine kadar gelmiştir. Din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş, dine ve dindarlara adeta ölümünü bekleyen vebalı hasta gözüyle bakılmıştır. İnananların böylesine horlandığı bir ortamda elbette yapılacak tek şey insanların imanlarını kurtarmaktır. Tekke ve tarikatların bile kapatılıp hizmetten men’edildiği bir ortamda insanlara götürülebilecek en önemli din hizmeti, imandır. Böyle zamanda en kutsal dava, imanı kurtarma davasıdır. Aslında o devrin eli kalem tutan ,sufî müelliflerinin yaptığı da o istikamettedir. Nitekim İsmail Fennî Ertuğrul gibi sûfî bir müellif Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlali, Hakikat Nurları ve Küçük Kitapta Büyük Mevzular adlı eserleriyle; Filibeli Ahmed Hilmi, Maddiyyûn Meslekinin Dalaleti adlı eseriyle buna çalışmıştır.</p>
<p align="left">    Tasavvuf, İslamî hayatın zirve noktasıdır. İmanın ihsan kıvamında yaşanmasıdır. İmanın tehlikede olduğu bir dönemde böyle bir sözü, özellikle genç ve entellektüeller için son derece makul görmek gerekir. O günün öncelikli konusu iman idi. Ama bugün bütün dünyada yeniden dine ve İslam’a dönüşün hızlandığı bir dönemde tasavvuf ve tarikatların önemini görmezden gelip karşı çıkmak yanlış olur. Bu görüşün sahipleri tasavvufa karşı değillerdi. Yaşadıkları dönemin öncelikli konusunun tasavvuf olmadığı inancındaydılar. Onlar bugün yaşasaydı, gelişen şartlar çerçevesinde tasavvuf öncelikli hizmetlere ağırlık vereceğini sanıyorum. Nitekim bugün geniş bir kitleyi yönlendiren saygın bir hocaefendinin yazılarında tasavvuf öncelikli konulara ağırlık verdiği görülmekte, çevresindeki gençlere de tasavvuf öncelikli tavsiyelerde bulunduğu duyulmaktadır. Bu bakımdan bu sözü söylendiği devir için doğru ve geçerli görmekle birlikte, bugün için geçerli olmadığını düşünüyorum.</p>
<p align="left">   <b>&#8211; “Bütün tarikatların sonu, Nakşibendiyyenin başıdır” sözünün tefsiri nedir?</b></p>
<p align="left">    – Bu söz, Nakşbendiyye’nin diğer tarikatlara üstünlüğü iddiasından çok diğer tarikatların eğitim sistemi ile bu tarikatın eğitim sisteminin farklılığını vurgulamaktadır. İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ının muhtelif yerlerinde değişik açıklamalarla zikredilen bu söz, tarîkat gayretiyle diğer tarik mensuplarını aşağılamak amacıyla söylenmiş bir söz değildir. (bk. Mektubat, c. I. 66. Mektup; c. II. 23. Mektup) Nakşbendiyye ruhanî bir tarikattır. Diğer tarikatların aşağı yukarı tamamı nefsanî yolu izler. Ruhanî tarikat, özelliği gereği, işin başında nefsanî tarikatlarda işin sonunda tadılabilecek bir marifet tadı vermektedir. Nefsanî tarikatlarda nefsin etkisini azaltmak amacıyla riyazat ve mücahede usulü uygulanır. Seyr u sülûkün tamamlanmasından sonra riyazat sona erdiğinden yeme ve içmedeki tahdid kalkar. Nakşbendilikte ise nefsanî tarikatlar ölçüsünde riyazat olmadığından salik işin basından beri yemekle ilgili bir riyazata tabi tutulmaz. Diğer tarikatlarda riyazat ve mücahededen sonra gerçekleşen sohbet, Nakşbendîlerin yolunun ilk esasıdır. Dolayısıyla diğer tarikatların sonda geldiği nokta onda başlangıçtan itibaren vardır. Diğer tarikatların başından sonuna uyguladıkları cehri zikir, Nakşilikte sadece başlangıç halinde bulunur. Binaenaleyh bu sözü mensubiyet gayretiyle söylenmiş bir mutlak üstünlük olarak değil, metod farklılığı olarak görmek gerekir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Nakşbendiyye’de Allah’a vasıl olmanın en kısa yolu nedir?</b></p>
<p align="left">    – Nakşbendiyye tarikatında Allah’a vasıl olmanın en kısa yolu sohbet, hizmet ve rabıta olarak özetlenebilir. Sahabîleri yetiştiren Allah Rasûli sohbetidir. Bu sebeple Şah-ı Nakşbend hazretleri: “Tarîk-ı ma der sohbet est” Bizim yolumuzun esası sohbettir, buyurarak Nakşîlikte mürşid ile sohbetin önem ve yetiştiriciliğine dikkat çekmiştir. Sohbet, mürşidin huzurunda olmaktır. Rabıta ise kalben mürşidle beraber olmak ve gönüldeki sevgi ile ona benzemeye çalışmaktır. Hizmet ise Allah’ın kullarına yapılır. Beşeri ilişkilerinde bu duyguları gerçekleştiren bir sûfî, hafi zikir ve nafile ibadetler sayesinde ihsan duygusuna erecek bir olgunluğa erişerek vuslatı gerçekleştirmiş olur. Çünkü ihsan vuslat ve maiyyet demektir. Tabii bunların gerçekleşmesi için salikin letaifini zakir hale getirmesi, ardından zikr-i sultanî, ve murakabe dersleriyle Kur’an’da anlatılan biçimde Allah Teala’yı murakabe ve kendisininin Hakk’ın murakabesi altında olduğu bilincine varması gerekir. Bütün bunlar nazari olarak değil tatbiki olarak ehliyetli bir mürşidden öğrenilir. Ayrıca Şah-ı Nakşbend hazretlerinin şöyle bir sözü nakledilir: “Bize göre namaz ve oruç Allah’a götüren yol olmakla birlikte en kısa ve en kestirme yol “nefy-i vücûd”dur. Nefy-i vücûd bedenî ve beşeri ihtiyaçların Allah’ı unutturmasından kurtulmak demektir. Bu gerçekleşmeden yalnızca namaz, oruç, gaflet ve nisyanı giderecek derecede vuslata yetmez.”(bk. Fetava-yı Ömeriyyee Tercemesi, s.15)</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Hangi tarikat, hangi meşrebdekilere daha uygundur? Bunu tespit etmenin en kestirme yolu nedir?</b></p>
<p align="left">    – Tarikatların meşreplere göre farklılık arzettiğini daha önce de belirtmiştik. Mesela cehrî zikri esas alan tarikatlar ile hafi zikri benimseyen tarikatların müntesiplerinin farklı karakter yapısında kişiler olacağı açıktır. Cehri zikri esas alan tarikatlar, dışa dönük taşkın yapılı insanların karakterlerine daha uygundur. Hafi zikri esas alan tarikatlar ise ruhi derinliği daha fazla olan, içe dönük ve hassas yapıya sahip kişilere daha uygundur. Bununla birlikte bu konuda kesin bir kural vaz’etmek mümkün değildir. Bu işin en kestirme yolu intisab etmeden önce kişilerin tarikat ve mürşidleri görüp onlarla bir süre ülfet etmeleridir. Çünkü her tarikat ve şeyhte tecelliler ayrı ayrıdır. Bu ülfet ve görüşme insana meşrep uygunluğu konusunda fikir verir.</p>
<p align="left">    <b>&#8211; Müteşerri bir tarikata girip: “Feyz atamadım?” diye başka tarîkata geçmek doğru mu? Feyz alamamak kendimizle mi, yoksa tarikatla mı alakalı?</b></p>
<p align="left">    – Mürşid hekim gibi olduğundan onun verdiği reçete uygulanmalıdır. Reçete uygulandığı halde hastalık tedavi edilmeyince nasıl bir başka doktora başvurmak gayet tabii ise, manevi reçetesi uygulanan ve sonuç alınamayan bir tabîb-i mürşidi bırakıp diğerine geçmek caizdir. Ancak ayrangönüllü davranıp bir ona bir buna koşmak ve hele hele tavsiyelerini tutmadan “feyz alamadım, istifade edemedim” demek ve şeyh değiştirmeğe kalkışmak uygun olmaz. Bu tür sözler insanın kendi kendini kandırması olur.</p>
<p align="left">
<h4 align="left">MÜRŞİD – ŞEYH İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p align="left">   <b> – Kamil mürşid kime denir? Kamil bir mürşide bağlanmanın hükmü nedir? Farz mı, vacib mi, sünnet mi? Şeyhe bağlanmamak kişiye ne kaybettirir? Gerçek mürşid nasıl aranır ve tanınır, özellikleri nelerdir?</b></p>
<p>    – Mürşid rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir. Mürşid-i kamil sırat-ı müstakimi gösteren, dalaletten hidayete sevkeden kişidir. Tarikatta seyr u sülûkunu tamamlayıp irşada ehliyetli olan kişiler için kullanılır bir tabirdir. Tasavvufta şeyh ile aynı anlamadır. Kamil bir mürşide bağlanmanın hükmü kişilerin durumuna göre değişir. Mesela, evlenmek nasıl bazıları için farz, bazıları için sünnet, bazıları için mubah ise, bir mürşide bağlanmanın hükmü de öyledir. Kimileri için farz, kimileri için sünnet, kimileri için mubahdır. Bir mürşide bağlanmadan nefsinin şerrinden kurtulamayacak ve harama düşecek kimseler için farz, manevi derecesinin yükselmesine yardımcı olacak kimseler için müstehab, ama intisab kendilerine birşey kazandırmayacak olanlar için mubahtır. İnsanın hakyol arayışında gayret içinde olması gerekir. Nitekim: <i>“Bizim uğrumuzda uğraşanları elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.</i>” (el-Ankebut,29/69)buyrulmuştur. Bir cehd ve gayret olmadan manevi mücahede, manevi mücahede olmadan manevî terakki gerçekleşmez. Şeyhe bağlanmadan tasavvufi bir hayatın gerçekleşmesi mümkün olmaz. Mümkün olsa bile insanın ayakları kaymaktan salim olmaz. Bu bakımdan herkes için tarikata girmek zarureti yoktur belki ama, zühdi bir hayat, manevi bir eğitim görmek isteyenlerin mutlaka bir mürşide bağlanmaları gerekir. Bunu biz şöyle bir misalle açıklayabiliriz. İstanbul Boğazı’ndan yabancı bandıralı gemiler geçiyor. Bu yabancı bandıralı gemilerin Boğaz’dan geçerken kılavuz kaptan almaları zorunluluğu var. Kılavuz kaptan almaz ve kaza yapacak olurlarsa cezası ona göre daha ağır. Bu gemilerin kaptanlarının elinde Boğaz’ın haritası, pusula ve diğer yardımcı aletler olduğu halde niye kılavuz kaptan zorunluluğu var? Çünkü kılavuz kaptan, oradan defalarca geçmiş bulunduğu için Boğaz’ı elinde harita, pusula ve diğer yardımcı aletler bulunan gemi kaptanından çok daha iyi tanımaktadır. Tasavvufi hayata giren kimse de, bu yoldan geçmiş ve sonuç almış olan kimseden, elinde kitaplar, eserler ve bilgiler bulunan kimseye nazaran, daha çok istifade eder. Çünkü tasavvuf nazari bir ilim değil, tatbiki bir ilimdir. Mürşide bağlanmayan kişi, böyle bir yolda önemli bir rehberden mahrum olarak yola çıkmış demektir.</p>
<p>İnsanın manevi yolculuğa çıkmadan önce bir mürşid araması gerekir. Hatta Nakşbendiyye tarikatında Abdulhalık  Gucdüvanî tarafından konulan onbir prensipten biri olan <i>“Sefer der-vatan”‘</i>in bir anlamı da mürşid aramak için yolculuğa çıkmak demektir. Aranan bir mürşidde bulunması gereken vasıflar şöyle sıralanmıştır: Mürşid olacak kimsenin kitap ve sünnetin emirlerine âgâh olacak kadar bilgili, kemal sıfatlarıyla donanmış, dünya ve makam sevgisinden geçmiş, riyazat ve mücahede ile nefsini arıtmış, nafile ibadet ve zikirle rûhunu yüceltmiş, Muhammedî ahlaka sahip bir kimse olması ve silsileye sahip bir mürşidden icazetli bulunması gerekir. Ayrıca yetiştirdiği insanlarda bu manada bir takım tezahürlerin görünmesi de beklenir. Şeyhin ictihad derecesinde bir fıkhî bilgiye sahip olması gerekmez ama müntesiplerinin meselelerini çözebilecek bir kalb diriliğine sahip olması iktiza eder. Bir de bütün tasavvuf kitaplarında ittifakla ifade edilen bir husus bu konuda son derece önemli bir ölçüdür: <i>“Şeyh olacak kişi hubb-i dünya ile müttehem olmamalıdır.”</i>Bunun manası şeyh olan kişi, yaptığı işten dünyalık bekleyen bir konumda olmamalı, aksine varidatını hizmette kullanabilmelidir. Bu konuda çevresindekilere örnek olabilecek bir konumda bulunmalıdır. Yüzü nûranî, sözü rabbanî olmalı ve insanın içine inşirah veren yüzü, görenlerde uhrevîlik ve rabbanîlik duygusu meydana getirerek Allah’ı ve ahireti hatırlatmalıdır. Bu özelliklere sahip insanın gönlünün ısındığı kişi, mürşid olarak teslim olabileceği kişidir.</p>
<p><b> – Şeyh ne demektir? Şeyhi kim seçer, babadan oğula veya akrabaya mı geçer? Mürşidin görevlendirilmesinde ölçü nedir? Açıklar mısınız?</b></p>
<p>– Şeyh lügatte sîmasında yaşlılık alametleri beliren, saçı sakalı ağaran en az elli yaşları civarında kişi, başkan, kabile reisi gibi anlamlara gelir. Tasavvufta ise mürşid ile aynı manayadır. Bir tarikatta irşada izinli tekke ve dergahda terbiye ile meşgul olan kimselere denir. Şeyhler genellikle kendi müridleri arasından akranına tefevvuk eden ve manevi gelişmeye yatkın kimseleri, daha sağlıklarında icazet vererek muhtelif yerlerde irşad hizmetiyle görevlendirirler. Şeyhin hayatıyla bağlı bulunan bu irşad görevi şeyhin vefatından sonra merkez tekke ve ser-halîfe tarafından yeniden gözden geçirilir, ya ibka edilir, ya da başka görevlerde istihdam edilir. Şeyh kendi sağlığında seyr u sülûkünü tamamlattırıp irşadla görevlendirdikleri için tayinden önce istişare ve istihare ile karar verip görevlendirirdi. Şeyh kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kimse için bazan yazılı, bazan sözlü işarette bulunurdu. Şeyhin yerine irşad makamına geçmede iki yol izlenirdi. Bunlardan biri yoldan gelme, diğeri ise belden gelme usûlüydü. Yoldan gelme usülüne göre şeyh, ihvanı arasında bu işe en liyakatli gördüğü kimseye işarette bulunur, ihvan da o zata tereddüdsüz tabi olurdu. Belden gelme usulünde ise emanet şeyhin evladlarına intikal ederdi. Şeyh Efendi, evladları arasından bazan birine işarette bulunur ve ona tabi olunurdu. Şeyhin açıkça işarette bulunduğu zaman şeyhlik makamına kimin geçeceğinde problem olmazdı. İşaretin açık olmadığı zamanlarda ya ihvan aralarından en liyakatli gördükleri birine bey’at ederlerdi. Ya da dergah şeyhliği boşalır, o zaman meşihat makamı başka tarikatlardan ehliyet ve icazetini ibraz edenlere tekkeyi tahsis ederdi. Şeyhin birden fazla halifesi olduğu ve kimin postnişin olacağı açıkça anlaşılamadığı zamanlarda halifelerden herbirinin irşadlarını sürdürdüğü de olurdu.</p>
<p><b>&#8211; Mürşid-i kamillerin ezelde müridlerini seçme ruhsatları var mıdır?</b></p>
<p>– Mürşid-i kamillerin ezelde müridlerini seçme mes’elesi belki herkesin saadet ve şakaveti konusunu anlatan hadisin verdiği bilgiler ışığında değerlendirilebilir. Hadis şöyle: “Sizden herbirinizin cennet veya cehennemdeki yeri ezelde yazılmıştır.” (Buhari, Tefsiru’l-Kur’an, 65/92) Bu hadise göre herkesin ezelde hangi konumda olduğu yazılı olduğuna göre, şeyhin müridlerinin kimler olduğu da Hakk’a ma’lümdur. Şeyhlerin şahsen yapacakları seçimin sonuca tesiri olmaz. Ama kendi seçimleri Hakk’ın seçimine tetabuk ederse bir anlam ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber de amcası Ebû Talib’in ümmetinden olmasını şahsen istemişti. Fakat ilahî iradeye tetabuk etmediği için bu talep gerçekleşmedi. Ama Hz. Ömer’in İslamı Hz. Peygamber’in seçim ve talebi ilahî iradeye uygun düştüğü için hemen gerçekleşti. Ezelde ilahi iradeden başka bir irade yoktu.</p>
<p><b>&#8211; Mürşid bulamayanlar ne yapmalıdırlar? Her dönemde mürşid bulunur mu?</b></p>
<p>– Mürşid ihtiyacını hissedenler aramaya devam etmelidir. Çünkü her devirde o devrin şartlarına göre bir mürşid bulunur. Belki her devrin mürşidinin özellikleri aynı olmayabilir ama, her devirde mürşid bulunur.</p>
<p><b>&#8211; Birden fazla mürşide bağlanılabilir mi? Halk arasındaki “Her kapıda olan hiçbir kapıda; bir kapıda olan her kapıda?” sözü ne anlama gelir?</b></p>
<p>– Tarikatta seyr u sülûkünü tamamlamamış birinin birden fazla mürşide bağlanması iyi karşılanmaz. Çatal uçlu kazık nasıl yere girmezse, birden fazla mürşide bağlanan insanın kalbinde sevgi bölüneceğinden istifade zorlaşır. Çünkü mürşidlerdeki meşreb ve irşaddaki üslub farkı, ister istemez bir kıyaslama yapmayı gerektireceği için feyze engel olur. Ancak seyr u sülûkünü tamamlamış kimselerin bir başka şeyhe intisabında mahzur yoktur. İlk şeyhe tarikat şeyhi, ikincisine teberrük şeyhi denilir. İlk intisabda giydirilen hırkaya tarikat hırkası, seyr u sülûkün tamamlanmasından sonraki intisabda giydirilen hırkaya “hırka-i teberrük” denir. Bir de ilmî intisab vardır ki, bu da ya vefat etmiş bir şeyhe eserlerini okuyarak olur, ya da hayatta olan bir mürşidden ders okumak suretiyle seyr u süluke girmeden olur.</p>
<p><b>&#8211; Şeyhler kaç kısımdır? Hakîkî şeyh hangisidir?</b></p>
<p>– Genelde yaygın tasnife göre şeyhler üç kısımdır: Ta’lim şeyhi, sohbet şeyhi ve tarikat şeyhi. <b><i>Ta’lim şeyhi:</i></b> Tasavvufi konularda bilgi veren muallim konumundaki sofidir. <b><i>Sohbet şeyhi:</i></b> Sohbetine herkesin katılıp sözlerini dinlediği hal ve hareketleriyle örnek olan kişidir. Bunlardan ilki sadece öğretici, ikincisi ise haliyle etkileyicidir.<i><b>Tarikat şeyhi:</b></i> Mürid ve müntesiblerini bir annenin yavrusunu terbiye etmesi titizliği ile yetiştirmeye çalışan şeyhtir. Buna terbiye, irşad ve teslik şeyhi de denir. Böyle bir terbiye şeyhi, mürid ve müntesiblerinin beden ve ruhları üzerinde mutlak söz sahibidir. Mürid ne diliyle, ne de kalbiyle böyle bir şeyhe itiraz etmemeli, aksine gassal önünde meyyit gibi teslim olmalıdır. Böyle bir şeyh, Allah Rasûlü’nün naibi, Allah’ın yeryüzünde halîfesidir.</p>
<p>Şeyhler ayrıca, hal, kâl, yol veya yal şeyhi olmak üzere de üçlü bir tasnife tabi tutulmuştur. Hâl şeyhi gerçek anlamda tarikat ve tasavvufu yaşayıp yaşatan, kâl şeyhi sözde şeyh; yani müteşeyyih, yol veya yal şeyhi ise menfaatçı şeyh; mensuplarını bir takım çıkarlar için çevresinde tutan sahtekar. Her iki tasnifin ilkinde tarikat şeyhi, ikincisinde de hal şeyhi aranıp bulunması gereken mürşid-i kamildir.</p>
<p><b>&#8211; Eskiden mürşid vefat etmeden halîfelerinden birisine veya birkaçına mürşidlik verir, bunu da belgelendirirmiş. Bir ya da birkaç kişiye hilafet verilebilir mi? Günümüzde böyle bir belge olmadığına göre, derviş bu karmaşayı nasıl çözsün? Çünkü alakası olmayan insanlar da mürşidlik sevdasına kapılabiliyor.</b></p>
<p>– Eskiden ve bugün şeyhlerin hayatlarıyla kayıtlı olmak üzere bir kısım kimselere hilafet verdikleri bilinen bir husustur. Bu hilafet bir tür ders vekaleti olduğundan şeyhin hayatı ile sınırlıdır. Şeyh, eğer vefatından önce kendisinin yerine kimin geçeceğini yazılı ve sözlü bir biçimde açıklamış ise bu halifelerin hilafeti sona erer. Böylece onların tekrar yeni şeyh tarafından görevlendirilmeleri gerekir. Eğer bir işaret vaki olmadan emr-i Hakk olur ve şeyh vefat ederse, o zaman halifelerin bu hizmeti devam ettirmeleri mümkündür. Ancak hal-i hayatında şeyhten icazet almamış kimselerin herhangi bir iddia ile ortaya çıkmalarını önlemek için icazet zorunluluğu getirilmiştir. Günümüzde böyle bir kontrol mekanizması işlemediğine ve irşad için resmî bir belge bulunmadığına göre artık iş ihvanın firasetine kalıyor. Elbette mürşidlik sevdasına kapılıp: “Ömrümüz boyunca mürid olarak mı kalacağız” diyen insanlar çıkacaktır. Böyle zamanlarda şeyhlik iddiasında bulunan kişinin hal ve tavırlarına, etrafında toplanan insanların istikametlerine bakmak ve iddia sahibinin dünyalık bir menfaat devşirme amacında olup olmadığını iyice tartmak gerekir. Önce şeyhin hareket ve davranışlarına bakmalı, ardından gönüllere danışmalıdır.</p>
<p><b>&#8211; Şeyhin sahtesi ile gerçeği arasındaki farklar nelerdir?</b></p>
<p>– Şeyhin sahtesi ile gerçeğini tanımada en önemli ölçü şeriata riayet ve İslamî esaslara bağlılıktaki dikkattir. İcazet müessesesinin işlediği ve tekkelerin meşihat makamına bağlı olarak hizmet verdiği dönemlerde bu işin resmî ölçüsü icazetli, îcazet sahibi olmakla birlikte şeriata riayet etmeyen ve mensuplarını haramlara yönlendirme yolunu tutanlar gözetim altına alınır, böyle bir suçu sübût bulanlar şeyhlikten uzaklaştınlırdı. Bugün bir kimsenin şeyhlikteki iddiasının geçerli olabilmesi için en azından haramlara bulaşma, farzları terk gibi bir zaaf göstermemesi gerekir. <i>Şeyhlik kurumu insanın ruh dünyasına ve gönül alemine hitab ettiği için etkili ve yararlı olduğu kadar, son derece istismara açık bir kurumdur. Ancak bu işin istismarcıları çabuk farkedilir. Şer’i konulardaki zaaflar, menfaat ilişkileri ile kadınlarla ilişkilerde şer’i kuralları zorlayan mahremsiz teketek görüşmeler ve ihtilât sayılacak birliktelikler bu konuda önemli ipuçlarıdır.</i></p>
<p><b>    – “Bir mürşide bağlandıktan sonra daha fazla ilim aramaya gerek yok. Esas ilim, mürşidi bulmaktır.” deniyor. Böyle bir iddia doğru mudur?</b></p>
<p><b>    </b>&#8211; “Bir mürşide bağlandıktan sonra daha fazla ilim aramaya gerek yok.” sözü, “Avamın mezhebi müftünün fetvasıdır.” sözüyle birlikte düşünüldüğünde belki bir anlam ifade eder. Tarikata ilk intisab eden kişi, avam sayılıp mürşidinin fetvasıyla amel edecektir. Bu yüzden ilmî konularda behresi bulunmayan kimse bir mürşide bağlandıktan sonra ona teslim olmalı ve önce manevi eğitimini ikmale bakmalıdır. Manevi eğitimi devam ederken ilim adına birşeylerle uğraşması ilgisini dağıtıp yoğunluğunu eksiltir, letaifin çalışır hale gelmesini önler. Bu söz bu anlamda söylenmişse doğrudur. Ancak “tarikata intisab ile her türlü ilmî iş ve araştırma sona erer” anlamına söylenmişse yanlıştır. Çünkü ilmin sonu yoktur. Mezara kadar, Çin’de de olsa, ilim aramak bir vecibedir. Tasavvuf ve tarikatın ilim düşmanı olduğu imajını verecek bu tür bir iddia doğru olamaz. İlk sûfilerden Seriy Sakatî’nin yeğeni Cüneyd Bağdadî’ye söylediği: “Önce muhaddis, sonra sûfî ol! Önce sûfî sonra muhaddis olma!” sözü dînî ilimlerin tasavvuftan önce öğrenilmesi gereğini vurguluyor. İlimlerin bütünlüğü ilkesini teyid ediyor.</p>
<p><b>&#8211; Peygamber Efendimiz: “Her yüz senede bir dîni yenileyecek bir müceddidin geleceğini”</b> (bk. Ebû Davud, Melahım, 1)<b>haber vermiştir. Müceddid bir kaç tane mi, yoksa bir tane mi olur? Kim olduğu kendisi hayatta iken belli olur mu? Eğer belli ise günümüzün müceddidi kimdir?</b></p>
<p><b>    </b>&#8211; Genellikle tecdid ile teceddüd kavramları birbirine karıştırılmaktadır. Teceddüd yenilikçilik ve modernizm demektir. Bunların davası, dîni yeniliklere uydurmaktır. Bugün milleti maddi bakımdan geri kalmış gören ve bu durumu ıslah için İslam ile mevcud sistemden yeni bir karışım ortaya çıkaran, ümmeti, adından başka İslamî bir rengi kalmayacak şekilde sistem boyasına boyayan kişilerin yaptğı iş teceddüddür. Bunlara müceddid değil, müteceddid denilir. Tecdid ise, ne mevcud sistemle anlaşmak için yol ve çare aramak, ne de İslam ile sistemden meydana gelecek bir karışımdır. Gerçek tecdid, İslamî ona sonradan bulaştırılmış unsurlardan temizlemek, onu mümkün olduğu kadar saf ve berrak haliyle hayata geçirmektir. Soruda temas edilen hadiste Efendimiz bu manada her yüzyılda bir müceddidin geleceğini haber vermektedir. Bu müceddid, ulemadan olabileceği gibi, meşayıh ve devlet ricalinden de olabilir. Nitekim ilk hicrî asırda Ömer b. Abduülaziz gibi bir devlet adamı müceddid kabul edilmiştir. Ondan sonraki asırlarda tam bir ittifak hasıl olmamakla birlikte mezheb imamları yaşadıkları asırların müceddidi sayılmıştır. Müceddidin aynı asırda birkaç tane olmasına mani bir hüküm yoktur. Önemli olan yapılan tecdidin boyutudur. Müceddid, peygamber değildir. Ancak tabiat ve mizacı bakımından peygambere en yakın olan insandır. Müceddid, çoğu zaman kendisinin müceddid olduğunu bilmez ve böyle bir iddia ile ortaya çıkmaz. Gerek çevresindeki çağdaşları, gerekse sonraki asırlarda gelen insanlar hizmetlerine bakıp onun müceddidliğine hükmederler. Sufîler arasında müceddidliği konusunda tevatür derecesinde ittifak hasıl olanların başında İmam-ı Rabbanî gelir. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi sayılmıştır. Çünkü o dönemde Hindistan’da yeni bir din kurmak iddiasıyla ortaya çıkan Ekberşah’a karşı İslam’ın safiyetini savunmuş ve bunda muvaffak olmuştur. Her devirde sufilerden böyleleri çıkabileceği gibi böyle iddialarla ortaya çıkanlar da bulunabilir. O zaman kişinin yaptıklarına bakmak gerekir. Çünkü: “Görünür şahsın rutbe-i aklı eserinde.”</p>
<p><b>&#8211; “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözünden maksad nedir?</b></p>
<p>– Bayezid Bistamî’ye atfedilen bu söz, eski tasavvuf kitaplarımızdan itibaren hemen bütün kaynaklarda yer almaktadır. Buradaki “şeyh” kelimesi mutlak manada mürşid demektir. Bütün uygulamalı ilimlerde o ilmin öğrenilmesi, bir üstad aracılığı ile olur. O konuya dair eserleri okumak, o ilmi öğrenmek için yetmez. Mesela İslamî ilimlerden “Kıraat” uygulamalı bir ilim olduğundan “fem-i muhsin”den (yetkili ağız) öğrenilir. Tecvid ve kıraat kitapları okunarak kurrâ olunamaz. Marangozluk, kaportacılık gibi çağdaş işler, futbol gibi oyunlar bile mutlaka bir ustadan öğrenilir. Futbol kitabı yazan biri, iyi bir futbolcu olmayabilir. Marangozluğun kitabını yazan da öyle. Hatta Tıp Fakültesini bitiren kimse nasıl bir uzmanın yanında ihtisas görmeden uzman olamaz ve olmaya kalkıştığında insanları canından ederse, aynı şekilde bir üstadın yanında tasavvufi eğitim görmeden kendi kendine sufilik etmeye kalkışan bir kimse mutlaka yanılır ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Bu sözle şeyhsizlikten maksad, tasavvuf ilminin şeyhsiz öğrenilip uygulanamayacağıdır.</p>
<p>&#8211;<b> Kadınlar da intisab etmeli mi, onların intisabı nasıl olmalıdır?</b></p>
<p>– Kur’an’da kadınların İslam, îman, taat, sıdk, sabır, huşu, tasadduk, oruç, namusu koruma, ve zikir konusunda erkeklerle aynı olduğu vurgulanmakta (bk. el-Ahzab. 33/35), cihad dışında bütün konularda erkeklerin muhatab olduğu hükümlere muhatab oldukları belirtilmektedir. Bu bakımdan tasavvufun manevi hayata yönelik hükümleri onları da kapsar. Mekke fethi günü inen bir ayet-i kerimede Allah Teala kadınların bey’atlarını alması konusunda Hz. Peygamber’e şöyle buyurmaktadır: <i>“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’ a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, gayr-i meşru bir çocuk doğurup onu kocalarına isnad etmemek, iyi iş işlemekte sana karşı gelmemek hususunda bey’at etmeye geldikleri zaman sen onların bey’atlarını kabul et. Onlar için Allah’tan mağfiret dile!” </i>(el-Mümtahıne, 60/12) Bu ayetin nuzülünden sonra Allah Rasulü kadınların da bey’atini kabul etmiş ve onlardan ahid almıştır. Bu ahid sırasında Allah Rasülü’nün eli kadınların eline değmemişti. Bu bakımdan kadınların intisabı sırasında sünnete uygun biçimde şeyhin eli, kadınların eline değmemelidir. Kadın mahremi aracılığıyla şeyhine ulaşmaya çalışmalı veya şeyhin mahremi aracılığı ile, intisab etmelidir. Ya da görüşmeler perde arkasından yapılmalıdır. Aynı mekanda vaki olacak görüşmelerin fitneden uzak bir biçimde olması uygun olur. Kadınların topluca ve tesettüre uygun bir biçimde şeyhleriyle görüşmelerinde mahzur yoktur. Mahzurlu olan topluca da olsa, kadınların tesettüre uymadan açık saçık bulunmaları, ya da kapalı da olsa tek başına görüşmeleridir.</p>
<p><b>&#8211; Mürşide bağlı olmayan, Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılan mü’minlerin durumu ne olacaktır?</b></p>
<p>– Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılan bir mümin, bir mürşide bağlı olsun veya olmasın elbette iyi bir noktadadır. Çünkü amaç Kur’an ve sünnetin istediği bir insan ve salih bir mümin olmaktır. Mürşide bağlanmaktan maksad da budur. Yoksa mürşide bağlanmak Kur’an ve sünnetin üstünde birşey değildir. Ancak burada şu hususu gözönünde bulundurmak gerekmektedir: Acaba insan Kur’an ve sünnete bağlı yaşıyorum derken, bunu gerçekten becerebiliyor mu, yoksa kendi kendini mi kandırıyor? Çünkü nefs insana çoğu zaman böyle tuzaklar kurar, yanlışlarını hoş, eksiklerini tam gösterir. İnsan içinde bulunduğu olayları ve durumları objektif olarak değerlendiremez. Böyle olunca da hep kendinden yana yontar. Ama böyle bir mürşid-i kamilin yanında bulunan kimse onun tecribelerinden yararlanmak durumundadır. Mürşid ona, nefsinin kendisine kuracağı tuzakları gösterir. Böylece daha çabuk mesafe alır. Mürşide bağlanmak istemeyen kimse, önce kendisine bu duyguların nereden geldiğini anlamaya çalışmalıdır. Eğer bunlar intisab edilecek bir şeyh bulamadığı için ise bunun da şeyhlerin eksikliğinden mi, kendisinden mi olduğuna bakmalıdır. Ama herşeye rağmen benim gönlüm buna ısınmadı diyen ve kitap sünnete bağlı kalmaya azmettiğini söyleyen kişi, kendisini olaylara ve dünya gailesine salıvermemelidir. Çünkü insanın en çok ayağının kaydığı nokta, meşru olmayan şeylerin zaman içinde tabii hale gelip insanın yüreğini pörsütmesidir. Diri bir kalb, uyanık bir gönül olmadan bugün sünnet çizgisinde İslamî hayat zor yaşanır.</p>
<p><b>&#8211; Ashab, Peygamber Efendimiz’e hizmetle sevap kazanıyorlardı. Bizler de alimlere, şeyhlere hizmet ederek sevap kazanabilir miyiz?</b></p>
<p>– İslam’ın genel tarifinde: “Allah’ın emirlerine tazim, yaratıklarına şefkat ve hizmet” ölçüsü vardır. Hizmetlerin en güzeli din yolunda ve Allah için olanıdır. Ashab, Allah Rasûlü’nün gösterdiği hizmetlerle yıldız şahsiyetler oldular. Benlik ve feragat sınavından geçtiler. Bu sayede sahabî oldular, “İlme hizmet, ilim adamına hizmettir.” ilkesinden hareketle konuya yaklaştığımız zaman elbette ilim ve irşad adamlarına hizmet edenler, dine hizmet etmiş gibi ecir kazanırlar. Niyyet hizmet olduktan sonra hizmet eden daima kazançlıdır. Hatta hizmet edilen hizmete layık olmasa bile yapılan hizmet ve ecri zayi olmaz.</p>
<p><b>&#8211; Hakîkî şeyhin tahsil durumu önemli mi? Mutlaka velî olması gerekir mi? Yoksa her mümin şeyh olabilir mi?</b></p>
<p>– Şeyh olacak kimsenin ilim ve irfanı önemli ama diploması ve dünyevi ilimlere aid tahsil durumu önemli değildir. Çünkü şeyhlik ve mürşidlik tahsil ve diploma ile elde edilecek bir hususiyet değildir. O kalb eğitimi ile elde edilecek bir hususiyettir. Her şeyhin velayet mertebesine ermiş kamil bir insan olması gerekir. Ancak keramet ızharı gerekmez. Çünkü gönlünde itmînana ermiş, yüzüne bakıldığında insana Allah’ı hatırlatan kimselerdir onlar. Bu da velilik sıfatıdır. Her mümin şeyh olacak olsa müridlik kime düşecekti. Elbette her mümin şeyh olamaz. Bu işin bir takım özellik ve şartları var.</p>
<p><b>&#8211; Müslümanın tebliğ vazifesi bellidir. Bu vazife gereği aktif organize faaliyetlerde bulunmak, mürşidin sahasına karışıp haddi aşmak mıdır? Yoksa ona hizmet mi?</b></p>
<p>– İslam, inananlara bir tebliğ vazifesi yüklemiştir. Ancak İslam’da önce salah, sonra ıslah anlayışı vardır. Yani kişinin önce kendi pürüzlerini gidermesi, nefsini eğitmesi ve onun ilahi hükümlere ram etmesi gerekir. Bu yüzden, böyle bir amaçla bir mürşid gözetiminde manevi bir eğitime başlamış olan kimse, sosyal faaliyetlerini ve hizmet alanlarını da mürşidine danışarak düzenlemelidir. Değilse manevi hayatı açısından yanlış şeyler yapabilir. Gireceği organize tebliğ hizmetlerinin de mürşidinden habersiz olmaması iktiza eder. Vakıa böyle bir iş mürşidin sahasına karışmak olmaz ama, başıboşluk ve sorumsuzluk olur. Ona hizmet olabilmesi için onun onayından geçmesi ve verdiği diğer hizmetlerle çatışmaması gerekir. Değilse salik kalbi bulanık hale gelebilir.</p>
<p><b>&#8211; Mürşidin kadın müridlerine el öptürmesi caiz midir? Vazifeliler, kocası evde olmayan ve ev sahibesinin yanına girebilirler mi?</b></p>
<p>– Mürşidin mahremi olmayan kadın müridlerine  el öptürmesi caiz değildir. Hadislerde kaydedildiğine göre Hz. Peygamber kadınlardan bey’at alrrken onlarla musafaha etmemiş ve kadınların elini tutmayacağını ifade etmiştir. Hadis ve fıkıh kitaplarında var olan bu hükme imtisalen şeyhlerin de kadın müridleriyle musafaha etmesi ve el öptürmesi caiz görülmemiştir. Bununla birlikte kadın ihvanına el öptüren şeyhler de olmuştur. Ancak onların varlığı cevazına delil değildir şüphesiz.</p>
<p><b>&#8211; Mürşidin kalbine veya nefsine iblis vesvese verir mi?    </b></p>
<p>– Şeytanın mürşidin kalbine vesvese vermeğe çalışması kadar tabii birşey olamaz. Ancak kemal sahibi veli-sıfat bir mürşid mahfuzdur. Yani ibadet ve taatları sebebiyle şeytanın vereceği vesveseleri Allah’ın yardımıyla aşabilecek manevi olgunluktadır. Peygamberlerin ismet sıfatı gereği ma’sum olmaları ile velilerin mahfuz olması arasında fark vardır. Peygamberlerin ismeti, kendilerinden sadır olan zellenin Cebrail aracılığı ile tashihi şeklindedir. Hıfz ise ibadet ve teslimiyyet sayesinde nefs ve şeytanın iğvasından Hakk’ın himayesinde olmak demektir. Tabii ki böyle bir insan hata yapmaz anlamına gelmez.</p>
<p><b>&#8211; Anadolu’da bir çok tarikat ve pek çok mürşid var. Tabiî ki bu mürşidlerin pek çoğu alim değil. Biz pek çok mes’elemizde alimlere mi uyacağız, cahil de olsa milrşidlere mi uyacağız?</b></p>
<p>– Anadolu’da birçok tarikat ve mürşidin varlığından bahisle bunların da bir kısmının gerekli ilmî seviyeye sahip bulunmadığını ifade ediyor ve “biz, cahil de olsa mürşidlere mi uyacağız?” diye soruyorsunuz. Bir defa cahillikle mürşidliğin bir arada bulunmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Bir kişi cahil ise mürşid olamaz. Mürşid ise cahil sayılamaz. Ancak cehaletle ictihad seviyesinde alim olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Şeyhler ve mürşidler ictihad seviyesinde alim olmayabilirler. Aslında öyle olmaları şart da değildir. Ama hangi konuda kime başvurulacağını bilecek irfana sahiptirler. Bilmedikleri fıkhî mes’eleler için ihvanını ehlinden sorup öğrenmeye sevkedecek firasetleri vardır. Müridini kendisine sorduğu fıkhî konularda fetva için, ilgili kişilere göndermekten çekinmez ve bunu bir haysiyet meselesi yapmaz. Çünkü kendisinin görevi her seviyede fıkhi bilgi ile müridlerinin ilmi seviyesini yükseltmek değil, manevi ve ahlakî seviyesini yükseltmektir.</p>
<p><b>    – Tasavvufta şeyhe çok övgüler yapılmaktadır. Oysa bir hadiste Allah Rasülü: “Beni övmeyin, ben ancak bir kulum. O halde bana sadece Allah’ın kulu ve Rasûlü deyin”</b>(Buhari, Enbiya 48; Ebû Davud, Rikak, 68)<b> buyurur. Hamd Allah’a aid iken, yüzlerce ayet sadece Allah’ı övmenin gerekliliğinden bahsederken, nasıl olur da aciz ve zayıf insanlar peygamberlerin de üstüne çıkarılarak adeta Tanrı katında bilinir?</b></p>
<p><b>    </b>&#8211; Tasavvufta şeyh ve mürşidler için övgü ifade eden söylerin varlığı doğrudur. Övgü bir sevgi ifadesidir. Sevginin olduğu yerde; ölçülü ve ifrata varmayan bir övgü tabii karşılanır. Hz. Peygamberin kendisine yapılacak aşırı tazim ve övgülere gösterdiği tepkinin sebebi bellidir: “Beşer konumundan çıkarılıp ûlühiyet konumuna konulmak.” Putlarla mücadele için gelen ve tevhidin teşbîhî değil, tenzîhî olanı üzerinde duran bir dinin peygamberinin böyle davranmasından tabii birşey olamaz. Tarihte peygamberlerine ülûhiyet isnadına kalkışan kavimler olduğundan Peygamberimiz böyle davranarak en sağlıklı yolu seçmiştir. Tarikatlarda müridin, kendisine ahiret hayatını kazanmaya yardımcı olan mürşidine minnettar olması ve ona şükran ifade eden sözler söylemesi doğaldır. Nitekim sahabiler de Allah Rasulü’ne hitaben: “Anam babam sana feda olsun, canım sana kurban olsun.” gibi ibare ve ifadelerle minnettarlıklarını ifade etmişlerdir. Onun traş sırasında kesilen saç ve sakallarını toplamışlar, abdest suyu ile teberrük etmişler, yüzlerine gözlerine sürmüşlerdir. Onun kullandığı ve hediye ettiği hırka ve eşyayı da ondan bir hatıra olarak saklamışlardır. Bunların hepsi ona duyulan sevginin tezahürleridir.<i>“Mehtaplı bir gecede bir Allah Rasülü nün yüzüne, bir de aya baktım. Rasülullah’ın yüzü daha paklak ve aydınlıktı.”</i> (bk. Darimî, Mukaddime, I, 30) diyen sahabînin sözünü acaba bir abartı olarak mı değerlendireceğiz, yoksa bir sevgi tezahürü mü? Sevgi insana sevdiği insanın güzelliklerinı daha güzel gösterir. Seven sevdiğinin bu güzelliklerini söylemek, anlatmak ve paylaşmak ister. Sûfîlerin şeyhleri ile ilgili övgüleri “fena fi’ş-şeyh” mertebesinde söylenmiş sözlerdir. Hz. Ömer’in Hz. Peygamber’in vefat haberi üzerine: “Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum.” şeklindeki sözü, seven insanın sevdiğini kaybettiği sıradaki feveranı değil de nedir?</p>
<p>Allah Rasûlü: <i>“İnsanlara şükretmesini bilmeyen Allah’a da şükretmez.” </i><i>(Ebu Davud, Edeb, 11; Tirmizi, Birr, 35)</i> buyurarak Allah’a şükretmenin yolunun İnsanlara şükür ve minnettarlıktan geçtiğini belirtmiştir. “İfk” olayı sonrasında Hz. Aişe’yi aklayan ayet indiğinde annesi, Hz. Aişe’ye: ”Kocan Rasûlullah’a teşekkür etmeyecek misin?” demişti de Hz. Aişe: “Hayır, ben ancak Allah’a şükrederim.” cevabını vermişti. (Buharî. Enbiya, 19; Ahmed, Müsned. VI. 367.) Annesi, müjdeyi getiren olduğu için Hz. Peygamber’e teşekkür etmesini insanî bir görev oiarak isterken Hz. Aişe asıl failin Allah olduğunu düşünerek buna ihtiyaç duymadığını belirtmiştir. Demek ki aslolan hediyeyi göndren sultandır, ama hediyeyi getiren hizmetçiye teşekkür etmek de insanî bir görevdir. Hatta duyulan ihtiyaca göre insanın bunaldığı bir sırada kendisine efendisinden bir hediye getiren hizmetçi ve kölenin elini ayağını öpmesi ve minnettarlığını ona arzelmesi ne kadar tabii ise müridlerin şeyhlerine olan bu tür minnettarlıkları da tabiîdir. Zaten şeyhlere yapılan övgüler genellikle henüz “fena fi’ş-şeyh” konumunda olan mübtedî müridlerin özelliğidir. Fena fi’r-Rasûl ve fena fillah’a ermiş olanlar artık gerçek faili görür ve öyle konuşurlar.</p>
<p>Elbette şeyhlere yapılan övgülerde sınırı aşmamak ve onları peygamberlerin üstünde bir konuma çıkaracak ifadeler kullanmamak gerekir. Şeriat buna izin vermediği gibi, böyle bir tavır tasavvufî adaba da uygun düşmez. Herşeyin hakkını teslim etmek ve kimseye layık olmadığı bir sıfat izafe etmemek gerekir. Yine de Mecnun’un gözünde “Leyla” ne ise, aşık bir müridin gözünde şeyhi de öylesine övgüye layıktır. Gönül taşkınlığı türünden söylenen bu mecazları, hakiki anlamıyla anlamamak ve kendi içinde değerlendirmek problemi çözer. Çocukların gözünde bile “en güçlü ve en iyi insan” babalarıdır.</p>
<p><b>&#8211; Tarikatlarda şeyhden Allah’dan korkar gibi korkmak telkin edilmektedir. Allah korkusu dışında halife ve reis gibi yaratıklardan korkmak var mıdır? Müridin Allah’dan korkar gibi şeyhinden korkmasını hangi delile dayandırıyorsunuz?</b></p>
<p>– Tarikatlarda müridin şeyhten korkması, asker ocağında erin çavuşundan korkup çekinmesine benzer. Erin gözünde en çok çekinilecek çavuşudur. Çünkü kendisinin birebir ilişki içinde olduğu kişi de, kendisine ceza veya mükafat verecek olan da odur. Hiyerarşik yapı içinde çavuştan çok daha yetkili subay ve komutanlar olduğu halde er için korkulacak tek kişi çavuşudur. Er, zaman içinde askeriyedeki düzeni öğrenip ast ve üstü tanıdıktan sonra çavuşun yeri neresidir, diğer komutanların yeri neresidir, anlar. Bununla birlikte en yakın komuta kademesindeki çavuş ile ilişkiyi de iyi götürmeye çalışır. Tasavvufta da salik, kendisinin en yakın eğiticisi olduğu için şeyhine karşı son derece saygılıdır. Salikin şeyhten çekinip korkrnası, yırtıcı hayvandan ve gardiyandan korkar gibi bir korku değildir. Aksine bu korku sevgi ile harmanlanmış bir korkudur. İçinde karşısındakinin sevgisinden mahrum olma özelliği taşımaktadır. Mürid şeyhinden çekinirken onun cezalandıracağından çok iltifatını esirgeyeceğinden korkar. Şeyh-mürid ilişkisi baba-oğul iliskisi gibidir. Nasıl oğul babasından çekinir, korkar ve bu korku sadece ceza korkusu değilse, şeyh ile mürid ilişkisindeki korku da öyledir. Müridin Allah’tan korkar gibi şeyhinden korkması değil, Allah için şeyhinden sakınması gerekir. Bu şeyhini kendisinin rehberi görerek gerektiğinde ceza da verebileceğini kabulden gelen bir korku ve saygıdır.</p>
<p><b>&#8211; Tarikatlarda insanların mürşidlerine karşı ifrata varan tavır ve davranışları var. Halbuki Hz.Peygamber (s.a.) böyle davranırları yasaklamış, insanlara aralarında peygamber varken bile tabiî olmalarını tavsiye etmiştir. Bırakın mürşidleri, halifeleri bile öyle sulta kurmuşlar ki soru sormak yasak; tam itaat isteniyor. Bu gibi haller tabiîliği aşmıyor mu?</b></p>
<p>– Türkçe’de: “Dağ yanına varınca küçülür.” diye bir söz var. Alman düşünürü Goethe de şöyle diyor: “Bütün politikacılar, askerler büyük sandığınız insanlar, yakından tanıdığınızda küçülürler. Bunun bir tek istisnası vardır o da müslümanlann peygamberi Muhammed’dir.” Hz. Peygamber (s.a.) toplum içindeki hayatında da, ikili ilişkilerinde de, aile hayatında da davranışları bütün ayrıntılarına kadar tesbit edilmiş bir insandır. Onun en yakın çevresinin bildiği ilişkilerinde bile bir gayr-ı tabiîlik ve hafiflik asla görülmez. Bu yüzden o ümmetine daima tabiîliği tavsiye etmiştir. Ancak bütün insanların; yönetici ve idarecilerin Hz. Peygamber gibi herhal ve durumda tabiilik, ciddiyet ve vakarını korumasını bekleyemezsiniz. Çünkü insanların çoğu buna güç yetiremez. İşte bu sebepledir ki, gerek hoca-talebe, gerek şeyh-mürid, gerekse yönetici-halk ilişkilerinde bir takım yanlışların önlenmesi ve idareci konumda bulunan kişilerin korunması için araya biraz mesafe konulmuştur. Şeyhlerin müridleriyle çok sık görüşmemesi, talebe ile hocanın aynı helayı kullanmaması bu sebepledir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.) şahsı için hürmet ifade edecek tarzda ayağa kalkılmasını bile istemediği halde ashabından bir kısmına hürmet amacıyla ayağa kalkılmasını emretmiştir. Kendisine saygının da aşırılığa götürülmesinden kaçınmasının sebebi, ileride bu saygının üluhiyet isnadına varacak yanlışlara ulaşmasını önlemektir. Ama başkaları için böyle bir saygıyı istemesi bunun örfe göre cevazını göstermektedir. Bu tür davranışlar genellikle örfe bırakılmıştır. Mesela Türkçe’de konuşurken ikinci şahsa “siz” diye hitabetmek saygı ifadesidir. Allah’a dua ederken “sen” diyoruz. Bu saygızlık mıdır?</p>
<p>Aslında ifrata varan saygı ve sevgi izharı türünden davranışlar çoğu zaman karşımızdaki insanları da sıkmaktadır. Elbette ki doğrusu tabii olandır. Ama insanların hepsi bir değil. Şeyhi için her içeri giriş çıkışında ayağa kalkmamayı kendine kusur telakki eden insanlar bulunabiliyor. Ama bundan rahatsız olan şeyhler pek çoktur. Nitekim Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi: “İhvana söyleyin, halk içinde elimi öpmesinler, ben daha çok istiğfar etmek zorunda kalıyorum.” dermiş. Bu biraz bizim milletimizin askeri yapısından ve disiplin ve töreni seven anlayışından kaynaklanıyor. Nitekim Mısır ve Arap dünyasındaki tarikatların çoğunda şeyh-mürid ilişkilerinde bu tür merasim ve saygı ifade eden tavırlar göremezsiniz. Şeyhinin yanında ayak ayak üstüne atan veya oturduğu ile yattığı tefrik edilemeyecek biçimde oturan insanlar pek çoktur. Bu bir örf ve görenek mes’elesidir. İçten gelen duygu meselesidir. Adamın içinden gelen duygusu şeyhinin elini öpmek, huzurundan geri geri çıkmak şeklinde ise bunu değiştirmeye zorlamak tabiiliğe aykırı olur. Ama bunu yapmayana dudak bükerek bakmak da aynı ölçüde yanlıştır. Bunlar esasata müteallik şeyler değildir. Teferruat içinde fazla boğulmamak gerekir.</p>
<p>Şeyhlerin ve halifelerinin soruda “sulta” diye ifade edilen otoriteleri ve sual sorulmasına bile izin verilmemesini ise ben bu işin bir gereği gibi görüyorum. Camide de hocalara sual sorulmaz. Ama namazdan sonra münferid sual sormada bir sakınca yoktur. Şeyh ve halifelerin toplantıları bir bilgilenme meclisi olmadığı, aksine bir ilgi ve sevgi meclisi olduğu için sual sorulmaması gayet doğaldır. Sual sorulan ortamlar genellikle tartışmayı beraberinde getirir. Tartışma ise tasavvuf yolunda kişinin nefsaniyetini tahrik edici bir unsur olarak görülür. Sohbetten sonra veya özel görüşmelerde şeyhlere de halifelerine de sual sorulmasını engelleyecek bir durum yoktur. Aksine orada, sual varsa sorulması istenir. Binaenaleyh herkesten heryerde tabiîlik, ve her yerde sual sorulmasına izin vermesini beklemek mümkün değildir.</p>
<h4>    MÜRİD – SÂLİK İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Mürid şeyhi ile hangi konuları istişare eder? Ölçüsü nedir?</b></p>
<p>– Mürid lügatte irade sahibi ve dileyen anlamınadır. Tasavvufta ise iradesini Hakk’ın ve şeyhin iradesine teslim etmiş, iradesi olmayan kimse demektir. Bu anlamda şeyh ile mürid arasındaki ilişki çok yüksek düzeyde; bir sevgi ve teslimiyyet ilişkisidir. Müridin manevi hayatını ilgilendiren her konuyu mürşidiyle istişare etmesi uygun olur. Bunun ölçüsü tarikatlara ve mürşidlerin özel tavırlarına göre değişebilir. Mesela Halvetiyye ve Kadiriyye gibi bazı tarikatlarda seyr u sülûkte manevi yükseliş rüya yoluyla olur. Bu tür tarikatlarda salikin gördüğü rüyaları behemehal mürşidine anlatması gerekir. Nakşbendiyye gibi bazı tarikatlarda ise rüya fazla bir önem taşımaz. Ama bazı Nakşi meşayhının rüyaya ayrı bir önem atfettiği de bilinmektedir. Bu bakımdan şeyh ile müridin görüşecekleri konular tarikatların eğitim tarzlarına göre değişmekle birlikte, mürid, manevi hayatını ilgilendiren konuları mürşidiyle istişare etmelidir. Dünyevî meselelerde özellikle karar gerektiren belli konularda şeyhin izin ve duasına almak adabdandır.</p>
<p><b>&#8211; Şeyhin emir ve tavsiyeleri, şeriat ölçülerine uymuyorsa kabul edilebilir mi?</b></p>
<p>– Şeyhin emir ve tavsiyeleri, hele yeni intisab etmiş kimselere olan tavsiyeleri mutlaka şeriat hükümlerine uygun olmalıdır. Haramları helal, farzları yok sayan bir yaklaşım makbul sayılmaz ve elbette tutulmaz. Ancak ileri seviyelere gelmiş ve şeyhi ile belli bir mesafe kat’etmiş kimseler için farklı imtihan ölçüleri olabilir. Bir takım menkıbelerde geçen bu tür uygulamalar, istisnaî şeylerdir.</p>
<p><b>&#8211; Müride mürşidin verdiği ders fazla gelirse ne yapmalı?</b></p>
<p>– Mürşid, reçetesini müridinin durumuna göre hazırlar. Bununla birlikte bazı müridlerde mürşidin verdiği evrad ve ezkar umulmadık sonuçlar doğurabilir. Öyle zamanda yapılması gereken hemen durumun mürşide intikal ettirilmesidir. Seyr u sülûkün tekke ortamında yapılmasının hikmetlerinden biri de mürşidin müridlerinin durumlarını daha yakından takib imkanını sağlamasıdır. Bu sayede mürşid, verdiği evrad ve dersin mürid üzerindeki etkisini hemen görme imkanına sahip olabilirdi. Böylece şeyh gözetimindeki ihvanının gelişmelerini rahatlıkla kontrol ederdi.<br />
Bugün aldığı dersi kendisine ağırlık ve bir takım rahatsızlıklar veren mürid, hemen şeyhine başvurmalı ve şeyhin durumunu gözden geçirmesine imkan vermelidir.</p>
<p><b>&#8211; Salik ve meczub kime derler? Aralarındaki fark nedir?</b></p>
<p>– Salik ve meczub kavramları hakkında tasavvuf klasiklerinden Avârifu’l-maârif ile el-Hâni’nin Adab adıyla terceme edilen eserinde bir takım bilgilere rastlanmaktadır.</p>
<p><b>Sâlik:</b> Seyr u sülûke girmiş, riyazat, mücahede ve muamele ile nefsini arıtıp ruhunu yüceltmeye ve müşahedeye ermeve çalışan kimse. Salik önce kainattaki ilahi kudret ve asara bakar, onun delaletiyle Hakk’ın isimlerine isimlerinin delaletiyle sıfatlarına. sıfatlarının delaletiyle zât-i Barî’ye vuslata ererek sülûkünü tamamlar ve vasıl adını alır. Vasıl noktasına gelmemiş bir salikin şeyhlik makamına yükseltilmesi uygun değildir.</p>
<p>Meczûb: Hakk’ın tecellîleri kendisine seyr u sülûksuz olarak zuhur eden kimsedir. Bu yüzden meczub, önce zatı müşahede eder, müteakiben kabiliyetine göre kendisine bir takım sırlar keşfolunur. Ardından sıfat-ı ilahiyye ve esma sırları açılır. Sonra da kainatın sırlarını görmeye başlar. Çünkü cezbe, Hakk tarafına çekilme anlamında bir kavramdır. Meczub da Hak tarafına çekilen “aşık” demektir. Meczub, önce cezbe ve aşk ateşiyle Hakk canibine çekilir, sonra seyr u sülûk ile işi sahv ve temkine bağlar. Türkçede yarı mecnun anlamına kullanılan meczûb ile bu anlamdaki meczûb arasında fark vardır. Karıştırmamak gerekir.</p>
<p>Salik ile meczûb seyr u sülûk ile yetişme bakımından birbirinin tam tersidir. Salikin en son geldiği noktaya meczûb ilk başta gelmektedir. Salikin hali Allah’a vuslat için eşyayı müşahededir. Meczubun hali ise eşyayı Allah ile müşahededir. Meczubun sülûkü mahv ve fenâ ile, salikin sülûku ise sahv ve baka ile sona erer. Biri aşağıdan yukarı, diğeri yukarıdan aşağı seyr ederek ikisi bir noktada buluşur. Ancak ikisi de birbirinin sıfatlarından vâreste olmamalıdır. Yani salik aşk ve cezbesiz, meczûb da seyr u sülûksüz olmaz.</p>
<p><b>&#8211; Müridin nefsiyle olan adabı nelerdir?</b></p>
<p>– Seyru sülûke girmiş mürid ve saliklerin kendi iç dünyalarında dikkat etmesi gerekli olan bir takım adab, sûfiyyenin imamları tarafından kitap, sünnet ve ruhî tecribelerden istifade ile adab kitaplannda kayda geçmişitir. Bunlardan bazılarını şöyle maddeler halinde sayabiliriz:</p>
<p>1- Allah ve kulları ile ilişkilerinde nefsi sıdk ve sadakat üzere olmak,</p>
<p>2- Kalbini günah kirlerinden tevbe ile arıtmak.</p>
<p>3- Dünya sevgisini ve buna bağlı olarak mal, makam ve baş olma sevdasını terketmek,</p>
<p>4- Sukût ve az konuşma yolunu tutmak,</p>
<p>5- İnsanların kusur ve ayıplarını görmemek ve araştırmamak,</p>
<p>6- Sülûkte ilerledikçe kendini yolun başında görmek,</p>
<p>7- Kötü arkadaşlardan uzaklaşmak,</p>
<p>8- Kendisine bir kusur izafe edildiğinde kendini savunmaktan kaçınmak.</p>
<p>9- Günde en az üç kerre nefsini hesaba çekip amellerini tartmak,</p>
<p>10- Büyüklenmeyi, kendi başına buyruk hareketi terketmek,</p>
<p>11- Her namaz öncesi batını afetlerden kurtulmak için kalbine yoğunlaşmak,</p>
<p>12- Nefse muhalefeti terketmemek.</p>
<p><b>&#8211; Sâlikin ilk günleri nasıl geçmelidir?</b></p>
<p>– Sâlik, tevbe ile intisâb ederek yeni bir hayata başladığından eski alışkanlıklarını terkedecek ve kendisini kulluk zeminine çekecektir. İntisab insan hayatında önemli bir karardır. Bu yüzden bu kararı vererek kendisine yeni bir hayat standardı getirmiş olan salik, hem Allah ile ilişkilerinde hem şeyhi ile ilişkilerinde, hem de çevresindeki insanlarla ilişkilerinde daha dikkatli olmalıdır. Yeni hayata geçiş sürecini sağlıklı bir biçimde tamamlamalıdır. Bu dönemde şeyh ve ihvanı ile sık sık görüşmesi yararlı olur. Terkettiği dünyevi şeylere dönüp bakmamalıdır. Kendisine tarif edilen belli bir düzen dahilinde varsa kaza namazlarını kılmalı, oruçları varsa tutmalı ve infakta bulunmalıdır. İlk heyecan insan hayatında önemlidir. Tarikat ve tasavvufa intisabın ilk heyacanını yaşayan insanlar, bunun kıymetini bilmeli ve fakat hemen erecekmiş gibi, bir hevese kapılmamalıdırlar. Çünkü şeytan ve nefis insanı böyle zamanlarda bu tür duygularla yanıltabilir. Kendi durumunu başkalarıyla kıyaslamak durumuna da düşmemelidir.</p>
<p><b>&#8211; Müridin, şeyhini Allah ile kendi arasında bir aracı gibi görmesi doğru mudur?</b></p>
<p>– Mürid, şeyhini Allah ile kendi arasında bir rehber ve yol gösterici manasında aracı görmesinde bir mahzur yoktur. Zaten şeyhlerin fiilen yaptığı bir yolgöstericilik, delalet ve hidayettir. Bu yüzden şeyhlere mürşid ve mehdî denmiştir. Ancak bu aracılık Hristiyanlıktaki manasıyla Allah adına tevbeyi kabul eden ve O’nun adına cennettten yer satmaya yetkili kişi anlamına ise bu, İslamî inançlarla bağdaşmaz. Şeyh ve mürşidler, peygamber vekîli konumunda ve onların varisleridir. Nasıl peygamberler sıdk, emanet, fetanet ve tebliğ gibi sıfatlarla muttasıf iseler mürşidler de öyle olmalıdır. Peygamberlerde bulunan “ismet” sıfatı ile “vahiy alma” özelliği mürşidlerde bulunmaz. Diğer saydıklarımız bulunmalıdır.</p>
<p><b>&#8211; Ahirete intikal eden mürşidi için: “O başka idi” deyip, yaşayan mürşidinin tasarrufunun zayıf olduğunu söyleyen ihvanın durumu nedir?</b></p>
<p>– Türkçe’de bir deyim var: “Kaçan balık büyük olur.” İnsanlar genellikle kaybettiklerinin kıymetini daha iyi anlarlar. Ellerinde ve önlerinde olan onlara pek cazib gelmez. Ama bir gün onu da kaybedip fırsatı kaçırdıklarında uyanırlar. Bu sebeple ölen mürşidi için: “O başka idi.” diyenler genellikle sağlığında onun da kıymetini bilemeyenlerdir. Eğer kıymetini bilmiş olsalar gereği gibi istifade eder ve hayıflanmazlardı. Ölüm hak olduğuna ve ölenle ölünmediğine göre, bizim görevimiz dirilerden yararlanmak ve onlara yararlı olmaktır. Hayatta olan mürşidini diğeriyle bu anlamda kıyaslamamak gerekir. Allah’ın kullarına ikramı çeşit çeşittir. Vefat edenin meziyetleri kadar hayatta olanın da henüz farkedilmemiş özellikleri bulunabilir. Ayrıca liderlikte karizma kısa zamanda oluşmaz. Süreç ister. Bu bakımdan yeri boşalan bir zatın yerine geçen kimse ilk anda yadırgansa bile, ehliyet ve liyakati varsa kısa zamanda kendisini kabul ettirecektir. İlişkiler sağlıklı bir düzeye gelip gönül bağı düzeldikçe o tür sızlanmalar da azalacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4>    İNTİSÂB – BEY’AT İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b> – İntisab, inabe ve bey’at kavramlarını açıklar mısınız? Aralarındaki fark nedir? İnabe alan ve İntisab eden kişi bey’at etmiş olur mu?</b></p>
<p>– <b>İntisâb: </b>Bir kimse veya gruba mensup olmak, aralarına katılmak ve şeyhe bağlanmak anlamına kullanılır. İntisab edene müntesib denir. Müntesib, muhib (sempatizan)’dan bir ileri derecedir. Kişi intisabla bağlandığı kişiyi kendinin mihveri olarak görür.</p>
<p><b>İnabe: </b>Genellikle işlenen günahlardan pişmanlık duyup Allah’a dönmek, halktan Hakk’a yönelmek anlamında kullanılan bir kavramdır. Tevbenin bir ileri derecesidir. Tevbe insanın görünür günahlarından kaçması, inabe içindeki kusurlarından kaçıp Allah’a dönmesidir. İnabe aynı zamanda el alma ve şeyhe bağlanma anlamına da kullanılır. Şeyhten el alma işleminde önce tevbe yapıldığından şeyhe İntisab için inabe kavramı da kullanılır olmuştur.</p>
<p><b>Bey’at:</b> Lügatte satmak ve satış muamelesi demektir. Tasavvufta talib denilen mürid adayının şeyhe ve onun vereceği emirlere bağlı kalacağına, mal satan insanların elele tutuşması gibi bir musafaha ile şeyhe söz vermesidir. Bey’atin temeli, Hz. Peygamberin İslam’a girmek isteyenlerden, cihad ve hicret gibi önemli faaliyetlere katılacak olanlardan söz almasıdır. Nitekim Kur’an’da Hudeybiye’de bey’at eden sahabîler övülmekte, <i>onların Allah Rasûlüne olan bey’atleri, Allah’a yapılmış sayılmaktadır. </i>(el-Feth, 48/10)</p>
<p>Tasavvuf kavramı olarak bey’at, İntisab ve inabenin birbirinden farkı yoktur. Ancak bu soruda İntisab ve bey’atle siyasî otoriteyi temsil eden halife, devlet başkanı ve devrin imamına yapılması emredilen bey’at kasdediliyorsa o zaman durum farklıdır. Bu bey’at, onun yerine geçmez. Çünkü siyasî otorite ile ilmî veya manevî otorite birbirine denk değildir. Biri diğerinin yerine kaim olamaz.</p>
<p><b>&#8211; İntisab etmekle kurtulunur mu? “Senin adına herşeyi efendi yapar; ilme ve amele ne gerek var” anlayışı doğru mu?</b></p>
<p>– İslam’da kişilerin değerlendirilmesi amel ve fiille, fiillerin değerlendirmesi ise niyyetledir. Herkes niyyeti kadar ecir ve sevab alır. İslam’da birinin günahı sebebiyle bir başkası hesaba çekilemediği gibi, bir başkasının yaptığı amelin, diğerine faydası olmaz. Bu iki durum Kur’an nassı ile sabittir. Nitekim: <i>“Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü üstlenmez.”</i> (en-Necm, 53/38), ayeti hiç kimsenin kimsenin günahını yüklenmeyeceğini; devamındaki <i>“İnsan için kendi çalışmasından başka birşey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir.”</i> (en-Necm, 53/39-40) ayeti ise herkesin ancak kendi yaptığıyla karşılaşacağını; <i>“Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu, kimde zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir.”</i> (ez-Zilzal, 99/8-9)ayeti de her amelin mutlaka değerlendirileceğini göstermektedir. Bu ayetler ışığında konuya bakıldığı zaman kimsenin amelinin kimseye gitmeyeceği ve herkesten kendi amelinin beklendiği ortaya çıkmaktadır. Binaenaleyh insanın intisab etmesi bir bilinç ve şuur sürecinin başlaması ve buna bağlı olarak amellerde duyarlılık anlayışının devreye girmesi demektir. İntisabın kurtuluşa vesile olan tarafı bu süreci başlatmış olmasıdır. Böyle bir süreci başlatmak yerine, kişiyi ilim ve amelden alıkoyacak bir intisab anlayışı elbette yanlıştır. Ancak bu ifadeler eğer kişinin kendi ilim ve amelini küçük görmesi ve mürşidinin ilim ve ameline değer vermesi anlamında kullanılmışsa o zaman başka. Ama bu haliyle, bu ifadelerin gerçek tasavvufla irtibatı sözkonusu olamaz.</p>
<p><b>&#8211; Günümüzde mürid, mürşidinin yüzünü görmeden tarikata giriyor. Eskiden mürid, mürşidinin dizidibinde, ondan feyz alarak yetiniyordu. Bugünle dün arasındaki farklar nedir? Aynı sonuç alınabilir mi?</b></p>
<p>– Günümüzde mensupları çok olan tarikatlarda müridlerin şeyhlerinin yüzünü görmeden initisab ettikleri bir vakıadır. Gerçi eskiden de müridleri çok olan şeyhler müridlerinin hepsini dizidibinde yetiştirme imkanı bulamıyordu. Bunun için halîfeler istihdam edilirdi. Mesela Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin Osmanlı ülkesinin muhtelif bölgesinde altmışı aşkın, Mevlana Halid Bağdadî’nin ise yüzlerce halîfesi vardı. Bu halîfeler aracılığı ile müridlerini kontrol imkanı bulurlardı. Bugün de yapılan odur. Şeyhler her bölgede tarikatına bağlı müridlerini orada bulunan halifeler aracılığıyla eğitmektedirler. Halîfeler çözemediği meseleleri şeyhlerinden öğrenmekte ve zaman zaman şeyhleriyle görüşmelerinde karşılaştıkları sıkıntılara çözüm aramaktadır. Hilafetle görevli kişiler bazan da çok yetenekli gördükleri şahısları şeyhlerine göndererek onun katkısıyla daha da ilerlemesini sağlamaktadırlar. Şeyhe yapılan intisab ile halîfesine yapılan intisab arasında manevî yükseliş açısından fark olmaz. Önemli olan müridin teslîmiyyetidir. Çünkü halîfeye yapılan intisabı şeyhe, şeyhe yapılanı peygambere yapılan intisab gibi düşünüp feyz almaya çalışmalıdır.</p>
<p><b>&#8211; Bir şeyhe intisab etmeden İslamî bir zühd hayatı yaşanamaz mı?</b></p>
<p>– Bir şeyhe intisab etmeden İsîamî bir zühd hayatının yaşanması elbette mümkündür. Ama zordur. Çünkü zühdî hayatın özellikle dünyaya direnç gösterme, dünya sevgisini gönülden çıkarma boyutu oldukça zor bir iştir. İnsan çok kolay bir biçimde çevrenin etkisinde kalan bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan dünyaya ilginin çok olduğu ortamda bir örnek şahsiyet olmadan ibadet ve taata yönelişte model şahsiyet bulunmadan direnç zayıf olur.</p>
<p><b>&#8211; Bir mürşid-i kamile bağlanmış olan bir şahıs bilahare o yolu bırakırsa ma’nevî açıdan cezası nedir?</b></p>
<p>– Bir mürşid-i kamile bağlanarak ondan belli bir ders ve manevî eğitim almaya başlayan kimse bunu bırakınca elbette en azından verdiği sözden döndüğü için vebaldedir. Ayrıca <i>“İbadetlerin en hayırlısı az da olsa, devamlı olanıdır.”</i> (Buhari, İman, 32) hadisi gereği başlanmış bir ibadet hayatını terkettiği için manevî bir sorumluluk yüklenmiş olur. Başlanan nafile ibadet kişiye vacib olur.</p>
<p><b> – Hanımların kocalarının izni olmadan tarikata girmeleri caiz midir? Kocasının izni olmakla birlikte hanımların evlerinin vazifesini ve kocalarını ihmal edecek kadar kendilerini evrad ve ezkara vermeleri caiz midir?</b></p>
<p>– Hanımların her türlü maddî ve manevî işte kocalarıyla istişare ederek hareket etmeleri en güzel yoldur. Tasavvuf ve tarîkat bir gönül ve vicdan işi olduğundan kadınların kocalarının hizmetlerini ihmal etmeden, onların tecessüs ve kuşkusunu uyandıracak bir yanlışa düşmeden tarikata girmelerinde bir mahzur yoktur. Tarikat ve ruhî hayat, kalbî hayatı dolu dolu yaşamaktır. Bu da farzlardan ve kocasının hizmetinden artakalan zamanda olmalıdır. Bir hanım için birinci vazife evi, eşi ve çocuklarıdır. Bunlarla ilgili bir ihmale düşmeden bir hanımın evrad ve ezkarı ile uğraşması mahzurlu değildir. Atalanmız ne güzel söylemişler: “Eve lazım olan camie haramdır.” Ancak bizler çoğu zaman ehem ile mühimi birbirine karıştırırız. Bu telakkîye göre öncelikleri birbirine karıştırmadan hareket etmek şartıyla bir mahzur olmaz. Değilse mahzurludur.</p>
<p><b>&#8211; Biz hanımların dünya telaşı biraz fazla oluyor. Bu yüzden aldığımız evradı çekemediğimiz zamanlar oluyor. Bu durumlarda ne yapacağız? Evradınını kaza edecek miyiz? Ahirette bu alıp yapamadığımız evradın suali olacak mı?</b></p>
<p>– Hanımların telaş ve meşguliyetinin fazla olduğu doğrudur. Bu telaşın çoğunun plansızlıktan olduğu da doğrudur. Özel manada tasavvuf ve tarikat, genel anlamda din, insanlara hayatı düzenli yaşamayı ve zamanı iyi kullanmayı telkin etmektedir. Bu bakımdan düzenli bir hayata ve zamanı iyi değerlendirmeye talip, tarikata girmiş kardeşlerimizin zamanı kullanma konusunda daha dikkatli olmaları gerekir. Alınan evrad ve ders bir emanettir. Eğer çeşitli sebeplerle vaktinde yapılamamışsa ilk fırsatta kaza edilmelidir. Terketmek bir defa da olsa, insanın gündemine girerse ondan sonra yol oluverir, insanın kendi iradesiyle alıp başladığı ve hayatının bir parçası olmak üzere manevi bir taahhüdde bulunduğu evradını terketmesi herhalde ahirette sorgu ve suali mûcib olacaktır. Çünkü insan böyle bir görevi almakla nafile olan bir işi kendisine vacip kılmış oluyor.</p>
<p><b>&#8211; Nefy ve isbat ne demektir?</b></p>
<p>– Genel olarak “mahv ve isbât” olarak da kullanılır. O takdirde anlamı bir şeyin izi kalmayacak derecede ortadan kalkması, sonra yeniden var olması, demektir. Allah’ın yüksek derecedeki kullarını kendi katına çekip onların nefslerini nefy ve mahv (yok) etmesi ve onları kendi katında var etmesi (isbat)’dır. Özel olarak Nakşbendiyye tarikatında “tevhid zikri”ne verilen addır. Tevhid zikrinin “lâ ilâhe” kısmı nefy, “illallah” kısmı ise isbattır. Nefy ve isbat zikri letaifin çalışmaya başlayarak sadrın genişlemesinden sonra telkin edilen zikir şeklidir. Dil damağa yapıştırılıp nefes tutularak yapılan bu zikir şeklinde salik, “la ilahe” nefy kısmında gözünden bütün fanî varlıkların silindiğini düşünür ve gönlünde sadece Allah sevgi ve zikrinin kalması için “illallah” isbatı ile darb edasıyla kalb bölgesine doğru yoğunlaşır. Zikrin yapılış tarzını şeyh ve halîfeleri tarif ederler. Bizim burada cevap olarak söyleyeceğimiz bu zikrin insanda meydana getireceği teksif ve gönülden çıkaracağı mâsiva duygusudur.</p>
<h4>    İCÂZET – SİLSİLE İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Tasavvufun çıkışını Hz. Ali ile Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e dayandırıyorlar. Ama biz tasavvufun Hasan Basri zamanında ortaya çıktığını biliyoruz. Bunu ilmî olarak nasıl açıklayabiliriz?</b></p>
<p>– Tasavvuf ile ilgili bazı soruların cevaplarında da belirttiğimiz gibi tasavvuf muhtevası, telkin ettiği zühd ve takva duygusu, insanları ulaştırmayı hedeflediği ihsan ve rabbanîlik gibi konular itibarıyla Kur’an’da ve asr-ı sadette Allah Rasûlü ve ashabının hayatında vardı. Çünkü tasavvuf Hz. Peygamber’in manevî ve ruhanî otoritesinin müesseseleşerek devam eden şeklidir. O’nun manevi otoritesi kendisinden sonra bu işe ehil sahabîler tarafindan devam ettirilmiştir. Ancak bu otoritenin devamı olan silsilelerden bugün ancak ikisi kalabilmiştir. Bu silsilenin başı Allah Rasûlü’dür. Hasan Basrî değildir.</p>
<p>Tarikat silsilelerine de bakılacak olursa silsilede Hasan Basrî’nin Hz. Ali’den sonra yer aldığı ve ilk halkanın Allah Rasülü olduğu görülmektedir. Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri dışında bir de halleri vardı ki bunlar ancak O’nun yanında bulunmak bahtiyarlığına erenlerin hissedebilecekleri şeylerdir. Sahabîliğin şerefi de oradan geliyor: Cenab-ı Peygamber’in güzel yüzüyle birlikte dışına yansıyan, hissedilen fakat anlatılamayan hallerini idrak etmek. Bu hallere şahid olan sahabîlerden herbiri bunu çevresindeki insanlara yansıtmışlar ve o duygu halesi bir teselsül ile devam etmiştir. Bu konuda en etkili şahsiyetler olarak Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’nin silsileleri günümüze kadar devam etmiştir. Nakşbendîlerin hafî zikrinin sahabeden temsilcisi Hz. Ebû Bekir idi. Çünkü o, hicrette Sevr mağarasında Allah Rasûlü’nden:<i> “Mahzun olma Allah bizimle beraberdir (maiyyet).”</i> (et-Tevbe, 9/40) ayetiyle hafî zikri ve Allah ile birliktelik telkinini almıştı. İslam ile müşerref olan Hz. Ömer’e ilk tevhid zikrini telkin eden de Allah Rasûlü’dür. Hz. Ali ve diğer sahabîlerin bile Allah Rasûlü nezdinde toplu zikir telkinine muhatab oldukları bilinmektedir. (bk. İbn Hanbel, Müsned, IV, 124)</p>
<p><b>&#8211; Nakşbendiyye tarikatı, Halid Bağdadî’ye kadar tek silsile geldiği halde ondan sonra bir çok silsilenin ortaya çıkmasının hikmeti nedir?</b></p>
<p>– Nakşbendiyye silsilesi Mevlana Halid Bağdadî’ye kadar da tek silsile değildir. Gerek Ortaasya ve Hindistan’da, gerekse Anadolu ve Balkanlar’da Ahrariyye, Hacegân ve Müceddidiyye gibi kolları vardır. Tarikatlar şeyh ve pirlerinin ictihadlarıyla bir takım özellikler kazanmış ve yeni isimlerle anılan şubeler olarak faaliyet göstermişlerdir. Aynı durum diğer tarikatlar için de sözkonusudur. Nakşbendiyye’nin Halid Bağdadî hazretlerinden sonra Osmanlı ülkesinin her yöresinde pek çok temsilcilerinin bulunması ve medrese mensuplarınca da tasvip gören bir konumda bulunması, bağlılarının sayısını birdenbire artırmıştır. Halid Bağdadî’nin yüzlerce halîfesini imparatorluğun her bölgesine göndermesi, tasavvuf ve tarikatlarda yeni bir canlanma meydana getirmiştir. Yeniçeri ocağı ile birlikte Bektaşî tekkelerinin kapatılması ve oralara Halidî şeyhler tayin edilmesi, tarikatın etkinliğini artırmış; bu yüzden Halidî şeyhlerinin büyük bir kısımına izafetle tekkeler açılmış ve şubeler kurulmuştur. İstanbul’da bile dört Halidî tekkesi ve dört kol meydana gelmiştir. Bunlardan en eskisi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin kurduğu Gümüşhaneli dergahı, ikincisi M.Es’ad Erbilî’nin temsil ettiği Kelamî dergahı, üçüncüsü Eyup’ta Abdülhakim Arvasî’nin yürüttüğü Kaşgarî tekkesi, dördüncüsü ise Fatih-Çarşamba’daki Mustafa İsmet Efendi dergahıdır.</p>
<p>Vefat eden şeyhin yerine geçen halîfeler yeni yeni şubeler oluşturarak silsilede çoğalmalar meydana gelmiştir. İcazet ve ehliyet şartları tamam olduktan sonra bunun mürîdanı kontrol açısından faydası vardır.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufta “seyyidlik” nedir? Seyyidliğin değeri ve şartı nedir?</b></p>
<p>– Tasavvufta büyük şeyhlere genellikle “Seyyid” adı verilir. Asıl seyyidlik Hz. Hüseyin soyundan gelenlere verilen addır. Hasan soyundan gelenlere “Şerif” denir. İlk tarikat kurucusu sayılan Abdülkadir Geylanî ve Ahmed er-Rifaî’nin “seyyid” olduğu bilinmektedir. İlk pirlerin “seyyid” olması, sonraki pirlerin de “Seyyid” adıyla anılması geleneğini doğurmuştur. Tasavvufta tarikat pirlerinin ekserisinin adlarının başında bulunan “Seyyid” unvanı, maddî ve sulbî olmaktan çok manevîdir. Tarikatlarda şeyh, baba konumunda olduğu için o silsileye dahil olanlar o silsilenin evladları olarak görülür. Zaten Hz. Peygamber’in <i>“Ben size babanız makamındayım.” </i>(Ebu Davud, Tahare, 4) hadisi bu manevi ilişkiyi teyid etmektedir. Silsileye dahil olanlar Hz. Peygamber’in evladı konumunda olduğu için onlara seyyid unvanı verilir. Nitekim türk mutasavvıfı Aziz Mahmud Hüdayî:</p>
<p><i>   </i> <i>Ceddim u pîrim sultan sensin yâ Rasûlallah</i></p>
<p>diyerek seyyidliğini anlatmaktadır. Ancak elinde seyyidlik belgesi olmadığından onun bu siyadeti manevî sayılır.</p>
<p>Seyyidlik kayıtlarını tutan “Nakîbu’l-eşraflık” diye özel bir müessese kurulmuştur. Bu müessesenin görevi, haksız yere seyyidlik nimetlerinden yararlanmak isteyen kimselere engel olmak, seyyidlerin itibarını korumaktı.</p>
<h4>    RÂBITA – TEVECCÜH İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Rabıta nedir? Rabıtasız olmaz mı? Rabıtanın ilmî delili var mı? Rabıta yaparken dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir? Resme yapılan rabıtanın hükmü nedir?</b></p>
<p>– Rabıta, bağ, alaka, sağlamlaştırma, vuslat, ve muhabbet demektir. Nasıl sevgi, sevgilinin hayalini, güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek kalbi sevgiliye bağlamak demekse, rabıta da salikin mürşidine sevgiyle gönülden bağlanmasıdır. Rabıta fıtrî ve tabii bir olgu olduğu için insan olan yerde vardır. Rabıta ideal kahramanların ideal davranışlarından yararlanma, o kahramanlarla bütünleşme ve aynîleşme yoludur. Rabıta insanî bir insiyaktır. Fizik, içtimaî, ruhî ve ahlakî kişiliğin başkaları üzerinde olumlu, ya da olumsuz etkisidir. Her san’atın pir ve uzmanı, o ilim ve san’at mensupları için örnek ve ideal insandır. Tasavvufta hedeflenen insanı, kamil insanı yetiştirmek üzere müridlerin gönlüne kamil bir model konur ve mürid onunla aynîleşmeye çalışır. “Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar.” “Üzüm üzüme baka baka kararır.” gibi atasözleri kalbî bağlılık ve fizik beraberlik sonucu meydana gelecek etkileri ifade etmektedir.</p>
<p>Rabıtasız olmaz. Çünkü rabıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini defederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak suretiyle “rabıta-i huzur’a ermektir. Yani salikin daima Allah’ın huzûrunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an Allah’ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah’ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı olan “insan-ı kamil” konumundaki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kamile, ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-ı Müteal’e kalbini rabtetmeli ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillah’a varmalıdır. Rabıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan “Her nerede bulunursa bulunsun Allah’ın huzûrunda olduğu” duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için rabıtaya ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Rabıtanın müsbet ilim ve psikoloji açısından delilleri vardır. Çünkü rabıta bir bakıma başkalarına benzeme ve taklid arzusunun tezahürüdür. Çocuklukta anne babayı taklidle başlayan, öğretmen ve ideal şahsiyetleri taklidle gelişen benzeme duygusu, fıtrîdir. Her insanın hayatında bunun belli bir yeri vardır. Burada benzeme taklidle kasdedilen, gelip geçici hevesler türünden benzeme değil, aynîleşmedir. Zira basit taklidler gelip geçicidir. Onlara fantezi demek belki daha uygun olur. Aynîleşme ise taklidin bir ileri derecesidir. Aynîleşmede önce benimseme, sonra alışkanlık haline getirme sözkonusudur. İnsan karakteri başkalarının yaptıklarını aynen yapmak suretiyle farkına varmadan bir biçim kazanır. Kişinin şahsiyetinin dokunmasında sevdiğinin tavırları, önemli bir etki görür. Çünkü insan sevdiklerini önyargısız ve peşin hükümsüz benimser ve onlarla aynîleşir. Psikolojide buna “aynîleşme” (identification) denir.</p>
<p>Sûfilere göre rabıtanın nasıl yapılacağını ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini şöyle özetleyebiliriz: Önce rabıta yapılacak kimse ahlakî kemale ermiş, müşahede mertebesine ulaşmış bir mürşid-i kamil olmalıdır. Sâlik bağlandığı böyle bir şeyhin huzûrunda ve gıyabında onun suret ve sîretini hayal etmeli, yanında iken takındığı tavrı gıyabında da sürdürmeye çalışmalıdır. Rabıtada önemli olan şeyhin suret ve sîretini hayalde muhafaza etmektir. Suret ve sîreti hayalde muhafaza duygusu, zamanla şeyhin ahlak ve özellikleriyle bezenmiş bir hale gelmeyi sağlar. Çünkü güçlü şahsiyetler daima diğerleri için ilham kaynağıdır. Bir mıknatıs gibi onları çekip etkilerler.</p>
<p>Sûfilerin rabıta için delil olarak öne sürdüğü bir takım ayetler vardır. Dileyenler onları adab kitaplarından görebilirler. (Ayrıca Altınoluk dergisi Nisan 1996 sayısında çıkan “Rabıta” makalemize de başvurulabilir.) Biz onları burada tekrar zikretmek yerine sadece iki hadise işaret etmek istiyoruz. Onlardan biri: <i>“Salihlerin anıldığı yere rahmet iner.”</i> (bk. Keştu’l-hafa, II, 70; 1772) hadisidir. Salihlerin sadece anılmış olması, Gazzali’nin de belirttiği gibi, rahmet-i ilahiyyenin inmesi için yetmez. Ancak bu anma ile birlikte gönülden onlara benzeme arzusu uyanırsa, böyle bir aktivite ve aksiyon, rahmet sebebi olur. İkinci hadis ise Hz. Hasan’ın dayısı Hind b. Ebî Hâle’den Hz. Peygamber’in hilyesini sormasıdır. Hz. Hasan’ın: “onun özelliklerini dikkate alıp kalbi bir bağ kurmak için onu bana tasvir etmeni istiyorum.” (bk. Buharî, Enbiya, 54: Müslim, Cihad, 105) sözü fiilen rabıtayı anlatmaktadır.</p>
<p>Resimle rabıta konusu ise putlarla mücadele eden bir dinin mensuplarının kafalarını karıştırıp endişeye sevkettiği için sakınılması gereken bir husustur.</p>
<p><b>&#8211; Rabıtanın gizli şirk olduğuna dair itirazlar var. Rabıtanın yanlış anlaşılmasında uygulanış ve algılamanın etkileri var mıdır?</b></p>
<p>– Rabıtanın şirk oluşu ile ilgili değerlendirmeler soruda da isabetle belirtildiği gibi, genellikle yanlış uygulama ve algılamalarla ilgilidir. Rabıta tabiî ve fıtrî bir olay olmanın ötesinde ibadetlerde tamamlayıcı bir unsur gibi görülünce, rabıta yapılan şahsın kul ile Allah arasında üçüncü ve aracı bir şahsiyet olduğu düşüncesi gündeme gelmiştir. Takdimdeki bir takım eksikliklerle uygulamadaki farklılıklar rabıtayı tartışmalı bir konu haline getirmiştir. Oysa fıtrî anlamıyla düşündüğünüz zaman rabıtasız insan yoktur. Herkesin bir rabıtası vardır. Çünkü her yiğidin gönlünde bir aslan yatar. Özellikle ibadete başlarken ve ibadet sırasında yapılan rabıtayı adeta ibadeti rabıta yapılan şahsa yapıyormuş şeklinde bir yanlış algılama rabıtayı sıkıntıya sokmuştur. Bir de rabıtayı bir kalbî sevgi gibi görmek yerine, özel bir ibadet biçimi gibi görenler çıkmıştır.</p>
<p><b>&#8211; En güzel rabıta ne şekilde yapılır?</b></p>
<p>– Rabıta bir bağdır ve üç çeşidi vardır:</p>
<p><b><i>1- Tabiî rabıta:</i></b> Kişinin evladı ve yakınlarına duyduğu sevgi bağı,</p>
<p><b><i>2- Bayağı rabıta:</i></b> Dünyevî şeylere duyulan ilgi,</p>
<p><b><i>3- Mukaddes ve ulvî rabıta: </i></b>Allah, Peygamber ve salih kullara salahından dolayı duyulan sevgi. Rabıtanın bu derecesi makbul olan tasavvufi rabıtadır. Bunun da üç derecesi vardır:</p>
<p><b><i>1- Mübtedîlerin rabıtası:</i></b> <i>“Kişi sevdiği ile beraberdir.”</i> (Buharî, Edeb, 96); <i>“Herhangibir topluluğa benzemeye çalışan onlardandır.”</i> (Ebû Davud, Libas, 4) hadisleri gereği, mürşide huzurda iken gösterilen edebi, gıyabında da göstermek ve bu suretle şeyhin boyasına boyanmaya çalışmak. (Fenâ fi’ş-şeyh)</p>
<p><b><i>2- Mutasavvıfların rabıtası: </i></b>Hayatın her anında Rasulullah’ın huzûrunda gibi hareket etmek. Hz. Peygamber’in <i>“üsve-i hasene”</i>olan ahlakıyla bütünleşmek. (Fenâ fi’r-Rasûl)</p>
<p><b><i>3- Müntehîlerin rabıtası:</i></b> <i>“Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir.” </i><i>(</i>el-Hadid,57/4); <i>“Biz insanoğluna şahdamanndan daha yakınız.”</i> (Kaf, 50/16) ayetlerinin sırrını idrak şeklindeki “rabıta-i huzûr’dur. (Fenâ fillâh)</p>
<p>Bu sıraya göre yapılan, ilki şeyhinin sûretini gözü önünde tahayyül etmek ve sonuncusu gönlü Allah île birlikteliğe açmak şeklindeki rabıta, gerçek ve en güzel rabıtadır.</p>
<p><b>&#8211; “Peygamber dururken mürşide rabıta yapılmaz, biz Peygamber’e rabıta yapıyoruz” diyenler var. Bunların durumu nedir?</b></p>
<p>– Yukandaki soruda da belirttiğimiz gibi gerçek rabıta Peygamber’e ve Allah’a yapılan rabıtadır. Bir insan böyle bir rabıtayı kurabiliyorsa zaten o işin zor kısmını halletmiş demektir. Hatta seyr u sülûk sırasında dersi murakabelere çıkmış ve murakabe-i ahadiyyet’te İhlas sûresinin manasını, murakabe-i maiyyette <i>“Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.”</i> (el-Hadid, 57/4) ayetinin anlamını, murakabe-i akrabiyyette <i>“Biz insanoğluna şahdamarından daha yakınız.”</i> (Kaf, 50/16) ayetinin tefsîrini, murakabe-i muhabbette “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” (el-Maide, 5/54) ayetinin manasını düşünen salikten rabıta düşer. Bu dereceye gelmiş birinin şeyhe rabıtada ısrarı şirk sayılır. Buradan rabıtanın amacının kişiyi tedricen bu duygulara yükseltmek olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca: “Biz Peygamber” dururken başkasına rabıta yapmayız” diyenler bunu bu anlamda söylüyorlar ve buna muvaffak olabiliyorlarsa ne ala. Ama sadece bir şeyhe bağlanıp rabıta yapmak nefslerine ağır geliyor da söylüyorlarsa o zaman da durum farklı. Çünkü sevgisiz ve teslimiyyetsiz rabıta olmaz.</p>
<p><b>  – Tasavvufla ilgili bir kitapta şöyle yazıyor: “Kişi namazı huşu île kılamıyor, Allah’ın huzûrunda olduğunu düşünemiyorsa, Peygamber Efendimiz’i düşünmeli; onu da beceremiyorsa şeyhini düşünmeli; sanki şeyhi onun önünde namaz kılıyormuş gibi düşünmeli ve utanarak namaz kılmalıdır.” Kaynak olarak İhyau ulümi’d-din gösterilmekte. Namazda bir insanı düşünmek nasıl oluyor. İzah eder misiniz?</b></p>
<p>– Alıntısını sunduğunuz bölümün kaynağını belirtmemişsiniz. İhya’nın kaynak gösterildiğine işaret etmişsiniz. Alıntıda yapılan sıralama bizim yukarıdan beri saydığımız tedricî ölçülere uygun düşmektedir. Çünkü hedef, huşu ile dîvan-ı ilahîde durmaktır. Bu olmayınca gönlü Allah Rasülü’ne rabtetmektir. İnsan kalbi değişkendir. Devamlı yeni şeyler düşünür ve havâtır kalbi işgal edebilir. Buna engel olmak için bir yoğunluk gerekiyor. Bunun için namazda olduğu bilincini diri tutacak araçlar bulmak gerekiyor. İnsanı en çok şoke edip ilgisini toplamaya yarayacak şey, çok sevdiği veya korktuğu şeylerle yüzyüze gelivermesidir. Namazda bir an şeyhi gözünün önünde canlanan kimse onun şok etkisiyle halinden ve gafletinden irkinp utanarak Allah’a yönelmeye çalışacaktır. Namazda kişinin şeyhini hatırlaması herhalde başka dünyalık şeyler hatırlamasından; işini, eşini, çoluk çocuğunu düşünmesinden daha iyidir. Namaza girerken veya namaz esnasında mahcûb bir eda ile şeyhini ve onun kendi önünde namaz kıldığını düşünmesi niye mahzurlu olsun. Çünkü zaten binbir türlü dünyalık insan zihninden eksik olmuyor.</p>
<p><b>&#8211; Adab kitabında rabıtayla ilgili bir yerde: “Şeyhinin suretini iki gözü arasında tahayyül etmek” şeklindeki bir ibare, dinleyenlerden birinin zihninde şöyle bir soru uyandırdı: “İnsanın alnı secde mahallidir. Allah’tan başkasını oraya yakıştırmak uygun olur mu?”</b></p>
<p>– “Şeyhinin suretini iki gözü arasında canlandırmak” ibaresinden kasdedilen, şeyhini gözünün önünde hayal etmektir. Hatta şeyhiyle gözgöze geldiğini düşünmektir. Çünkü insanların birbirleriyle iletişimde en etkili organ gözdür. Modern psikolojide iletişimin konuşmadan çok, göz ve yüz ifadeleriyle anlatılan sessiz mesajlarla olduğu kabul edilmektedir. Sevgi ve şefkat dolu tebessümlü bakışların insanı ne kadar etkilediğini herkes bilir. Mürid yüzünü her zaman göremediği şeyhinin suretini gözünün önünde canlandırarak sevgi duygusunu canlı tutar. İnsanı alıcı yapan söylenen sözden çok ortamdır. Ortamı hazırlayan da bütün duyu organlarını kalbe yardımcı hale getirecek bir yoğunlaşmadır. Eşrefoğlu’nun <i>“Dil dudak deprenmeden sözden anlayan gelsin” </i>sözü, ortamın iletişimdeki etkisini gösteriyor. Yoksa şeyhin iki göz arasında hayal edilmesi, secde mahalli olan alna bir beşerin yerleştirilmesi demek değildir. İnsan olaya nasıl bakarsa öyle görür. Ona göre sonuçlar çıkarır. Bunlar genellikle rabıtanın şirk olduğunu isbata soyunmuş kimselerin kasıtlı beyanlarının insanlarda bıraktıkları izlerdir.</p>
<p><b>&#8211; “Suret rabıtasında rabıta ettiren layık olmazsa rabıtanın hüsran ile neticeleneceği” söylenir. Hüsrandan maksad nedir?</b></p>
<p>– Adab adıyla terceme edilen <i>el-Behcetü’s-seniyye</i>‘de Mevlana Halid Bağdadî’nin bir halîfesine yazdığı mektup sûretinde bu konuya açıklık getirilmektedir: “Tarîkatımızın muhakkıkları sarahaten beyan etmişlerdir ki, vücüdundan fani olmayan bir kimseye rabıta etmek, rabıta edeni menzil-i maksuda ulaştırmaz. Bilakis onu içinden çıkamıyacağı vartalara düşürür. Bizim sizden beklediğimiz bizden selam ve kelamı kesmemenizdir. Mürüvvet ve vefakarlık göstermek ahdinizin gereğidir. Sık sık yanımıza gelin. Bu mümkün olmazsa bu fakîr-i kıtmîre yazılı olarak başvurun. Bizim ihvanımızdan öyleleri var ki, sizden çok daha fazla meşakkat çekmiş olmalarına, bizimle sohbet, bize tabi olma ve hizmet cihetinden sizden çok daha önde bulunmalarına rağmen bizim işaretimiz olmayınca hareket etmezler. Bilesin ki bu tarikat, kendisini şeyh sananların oyuncağı değildir. Gözlerinin önünde suretiniz zahir olsa bile, müridlerinizin size rabıta etmelerine müsaade etmeyin. Zira bu işiniz, size iblisin tuzağıdır. Hiçbir kimseye de sizin halifeniz olduğunu söylemeyin. Çünkü bu hususta bizden izin almanız gerekir.”</p>
<p>Mektuptaki ifadelerden daha yolun başında olduğu halde bazı yüksek görünen haller arız olan nâkıs kimselerin kendilerine rabıta yaptırmaya kalkışmaları, hem kendilerini hem müridlerini tehlikeye düşüreceği anlaşılmaktadır. Henüz gerekli olgunluğa ermemiş ve irşad liyakati sabit olmayan müteşeyyihlerin rabıta yaptırmaları kendileri açısından bir benlik iddiası olacağından hüsran sebebi olur. Liyakatsizliği başkalarını da saptırmak suretiyle manevî hüsranına sebep olabilir. Çünkü rabıta ile mürid, şeyhinin sûretini gözünün önünde tahayyül edecek. Henüz kendisi olgunlaşmamış nakıs birinin böyle düşünülmesinin ne tür bir tahribat yapabileceğini kestirmek zor değildir.</p>
<p><b>&#8211; Silsile inkıtaâ uğrayıp mürşid yetişmeyince yıllar önce ölmüş kişiye rabıta yapılır mı? Yapılırsa silsileyi devreden çıkarıp doğrudan Hz. Peygamber (a.s.)’e rabıta yapsak daha iyi olmaz mı?</b></p>
<p>– Rabıta, kamil bir mürşidle kalbî bağ kurmak demektir. Bu bağın, en kolay biçimde kurulmasını sağlayan elbetteki hayatta olan mürşiddir. Silsile ve rabıta zaten geçmiş mürşidlere ve Peygamberimiz’e doğrudan kalbî bağ kurmada acze düşüldüğü için tavsiye edilmiştir. Meşayıh arasında ölmüş bir mürşid-i kamile rabıta yapılabileceğini, önemli olanın rûhaniyet olduğunu ve bu rûhaniyetle irtibat kuran kimselerin bunu yapabileceğini söyleyenler vardır. Ancak yaygın olan görüş rabıtanın yaşayan bir mürşide yapılmasıdır. Ölmüş bir şeyh yerine doğrudan Hz. Peygamber’e rabıta yapmak -eğer yapılabilirse- elbette daha iyidir.</p>
<p><b>&#8211; Teveccüh ne demektir?</b></p>
<p>– Teveccüh yöneliş demektir. Genelde Hakk’a yöneliş ve kalbî alaka için kullanılır. Müridin mürşidine bağlanıp yönelmesi anlamında kullanıldığı gibi, mürşidin müridini karşısına alıp ona nazar etmesi anlamında da kullanılır. Bu manadaki teveccüh için: “Allah Teala benim sadrımı ne ile doldurdu ise, ben onu aynıyla Ebû Bekr’in sadrına ilkâ ettim.” (bk. Mevsûa etrâfi’l Hadis, XI, 156) hadisi delil sayılmıştır. Mürşidin nazar ve nefesiyle müridini etkileyip onu bir bakıma ruhî yükselişe hazırlaması, güneşe tutulan büyüteçlerin yoğunlaştırdığı güneş ışınlarının, temas ettiği maddeleri yakmasına benzer. Teveccüh daha çok Nakşbendîlikte kullanılan bir kavramdır. Teveccühün müridden mürşide doğru olanı “rabıta-i muhabbet” denilen şekildir. Mürid, mürşidinin rühaniyetine muhabbet yoluyla teveccüh edince mürşidin rûhaniyeti onun batınında feyz tesiri gösterir. Bu feyz, beşerî zaaf ve sıfatları izale ederek mürid, tedricen şeyhinin boyasına boyanır. Bu sevgi sonucu meydana gelen kalbî beraberlik, şahsiyet transferi ve aynîleşmeyi doğurur.</p>
<h4>    SOHBET İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Sohbet ve adabı nedir? Bilgi verir misiniz?</b></p>
<p>– Sohbet beraber bulunmak, arkadaş ve dost olmak anlamınadır. Peygamber, mürşid, muallim ve üstadla fizikî beraberlik sohbet kelimesiyle ifade edilmiştir. “İmanla Hz. Peygamber’i gören, onunla beraber bulunan ve bu imanla ölen” kimselere verilen “sahabî” adı, sohbet kökündendir. Hz. Peygamber, ashabını sohbetle yetiştirmiştir. Sohbette hem sözlü eğitim, irşad ve tebliğ vardır, hem de hal eğitimi ve manevî yansıma vardır. Şeyh veya görevlendireceği bir vekili vasıtasıyla ihvanın belli zaman ve mekanlarda bir araya gelmesi söz, fiil ve hal ile etkileşimdir. İnsanın ahlak eğitimi ve manevî terbiyede kabiliyetlerini ortaya çıkaracak ve geliştirecek bir aşıya ihtiyacı vardır. Bu aşı yetişkin, kemal ehli kişilerle beraber bulunmaktır. Allah dostlarının lafızları ve sözleri kadar nazarları ve halleri de etkilidir. Sıdk makamına eren insanlar kâl lisanından çok hâl diliyle konuşurlar. Zaten fiilleri ve hali etkili olmayanın söyledikleri hiç etkili olmaz. Sözün nûranîliği, kalbin nûranîliği kadardır. Beşerî eğitimde en etkili yöntem, örnek olma verilen eğitimdir. <i>“Mümin müminin aynasıdır.</i>“(Ebu Davud, Edeb, 49) hadisinde ifade edildiği şekilde kişinin güzel huylarla bezenmesi o huylara sahip, temiz kimselerle bir arada bulunmasına bağlıdır. Nitekim Kuran’da: <i>“Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve sadık, salih kimselerle beraber olun!”</i> (et-Tevbe,9/119) ayeti insanların iyilerle birlikte bulunmasını emrederken <i>“Hatırladıktan sonra zalim kavmin yanında oturup kalma!”</i> (el-En’am, 6/68) ayeti nefsine karşı zalim kimselerle uzun boylu sohbet ve ülfeti yasaklamaktadır.</p>
<p>Sohbetin bir eğitim aracı olarak kullanılması özellikle tarikatların ortaya çıkışından sonraki döneme rastlar. Nakşbendiyye tarikatı, kurucusu Şah-ı Nakşbend hazretlerinin “Tarîk-ı ma der-sohbet’est” (Bizim yolumuz sohbet yoludur) sözü bu tarikatta “sohbet ve maıyyet” usulünü öne çıkarmıştır. Eğitim amacıyla gerçekleştirilen sohbet toplantılarından azamî istifadenin sağlanması için şu hususlara dikkat edilmesi üzerinde durulmuştur:</p>
<p><b> Sohbete Gelirken</b><br />
1- Sohbet günü iştiyakla beklenmeli ve abdestle gidilmeli,<br />
2- Sohbete katılan herkesi kendinden üstün görmeli,<br />
3- Sohbete gelirken sağda solda oyalanmamalı,<br />
4- Sohbete Hakk’ın rızasını kazanmak ve kardeşleriyle ülfet etmek için gitmeli,<br />
5- Kafasında ve gönlündeki takıntıları bırakarak sohbete katılmaya çalışmalıdır.</p>
<p><b>Sohbet Sırasında</b><br />
1- Sohbete tayin edilen vakitte gelmeli mürid sohbete, geç kalmış ve sohbet başlamışsa hemen boş bir yere oturmalı, selam ve musafaha ile sohbeti kesmemeli,<br />
2- Sohbetle vazifeli şahsın yanına, yer gösterilmeden oturmamalı,<br />
3- Sohbet için oturur oturmaz gözler yumulu, eller dizüstünde, teveccüh ve rabıta ile sükunet ve kalb huzuru içinde sohbeti dinlemelidir,<br />
4- Sohbeti mürşidi yapmıyorsa bile mürşidinden dinliyormuş gibi dinlemeli,<br />
5- Sohbet sırasında soru sorulmamak, sorular özel meclislerde veya sohbet sonunda sorulmalı,<br />
6- Sohbet süresince mümkünse iki dizi üstünde, değilse en uygun bir şekilde ve edeble oturmalı,<br />
7- Sohbetlerde boş ve faydasız söz konuşmamaya; gıybet ve dedikoduya, politikaya girmemeye dikkat etmelidir.<br />
8- Sohbet bittikten sonra selamlaşarak dağılmalıdır.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufta, kalbi kara insanlarla oturmanın manevi hali etkileyeceği ve bundan sakınılması gerektiği belirtiliyor. Eğer biz, bu insanlardan kendimizi sakınırsak, bunlara kim yol gösterecek?</b></p>
<p>– Tasavvufta sohbet ve arkadaşlık açısından insanlar dört gruptur;</p>
<p>1- Arkadaşlık ve sohbeti ilaç mesabesinde olan kişiler. Bunlar müridlerinin hastalıklanna göre ilaç veren mürşidlerdir.</p>
<p>2- Arkadaşlık ve sohbeti gıda gibi olanlar. Bunlar da ihvan ile mümin insanlardır. Onlarla birliktelik insanın manevi hayatını ve ruhunu besler. Bu yüzden gıda sayılmıştır.</p>
<p>3- Arkadaşlık ve sohbeti mikrop gibi olanlar. Bunlar fasık ve facir insanlardır. Haramları açıkça işleyen, farzları yapma kaygısında bulunmayan, günaha dalmış kişilerdir. Böylelerinin kötü tavır ve alışkanlıkları bir mikrop gibi insanlara bulaşır.</p>
<p>4- Arkadaşlık ve sohbeti zehir gibi olanlar. Bunlar da inançsız, mülhid ve ateist insanlardır. Öylelerinin iman nûrundan mahrum ve inkar ile kararmış kalbleri, bir zehir gibi çevresini etkiler.</p>
<p>Sorunuzdaki “kalbleri kararmış insanlar” bu tasnifte üçüncü, hatta dördüncü gruba girdiğinden bunlardan hazer edilmesi gerekir. Ancak bu insanlardan sakınılması, bunları büsbütün terketmek anlamına gelmez. Burada ifade edilmek istenen, özellikle henüz imanda kemale ermemiş ve sülûkün başında bulunan kimselerin bu kişilerle yakın temas ve dostluk kurmamalarıdır. Yoksa seyr u sülûkte belli mesafe almış kimselerin bu kişilere ulaşması ve onları irşad çerçevesi içine alması gerekir. Ama henüz kendi problemini halletmemiş kişilerin böyle bir işe kalkışmaları gerekmez. Faydalı da olmaz. Sonra yasaklanan dostluk ve arkadaşlıktır. Hiç görüşmemek, küs gibi davranmak hoş değildir. Çünkü müslüman herkese hüsn-i muamele ile en iyi tebliği yapmış olur.</p>
<h4>    ZİKİR İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>    – Zikir nedir, nasıl yapılır? Efdal olan zikir hangisidir?</b></p>
<p>– Zikir, hatırlamak, zihinde tutmak, yad etmek, unutmamak ve anmak anlamına Kur’an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricali, zikri, yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle (iştikak) Kur’an’da 250’den fazla yerde geçmektedir. Sofiler zikri “Elest bezmi”ni ve orada verdiğimiz sözü hatırlamak olarak anlamaktadırlar. Sema ise: <i>“Elestü bi-rabbiküm”</i> hitabını duymaktır. Kur’an’ın kendisi ve emirleri hep bu ilahî mukaveleyi hatırlatan birer zikirdir. Bu yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Buradan amacın “elest bezmi” sözleşmesini unutmamak olduğu da anlaşılmaktadır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşahede semasına yükselmektir. Ya da Mezkur; yani Allah’dan başkasını unutmaktır. Çünkü Allah <i>“Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)”</i> (el-Kehf. 18/24) buyuruyor. Kur’an’da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur’an’da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak manada ve çok çok zikretmeyi emreden ayetler vardır. (bk. Alü İmran, 3/41: el-Ahzab. 33/41: el-Cum’a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah’ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8; ed-Dehr. 76/25) ayetler ise kalbî manada zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre hazırlık yaptırmaktadır.</p>
<p>Zikirden maksad Allah’ı hiç unutmamak olduğuna göre, zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cebrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin salikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivadan temizlemede, lafza-i celal zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşidler tayin eder.</p>
<p><b>&#8211; Hz. Peygamber (s.a.), sahabîlerine hergün çekmeleri için belli bir vird vermiş midir? Veya onlara kendisini rabıta veya vesile ederek Allah’a dua etmelerini söylemiş midir? Açıklar mısınız?</b></p>
<p>– Hadis kitaplarında Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin, günde yetmiş veya yüz defa tevbe ve istiğfar ile meşgul bulunduğunu gösteren (bk. Buhari, Deavat, 3; Tirmizi, Tefsiru sûre, 47; İbn Hanbel, IV, 261)rivayetler bulunduğu gibi, önce fakir sahabîlere özel olarak, daha sonra diğer sahabîlere ve bütün ümmete öğretip benimsettiği tesbîhat (otuz üç kerre sübhanallah, 33 kerre elhamdu lillah, 33 kerre Allahu ekber) vardır. Hemen bütün hadis kaynaklarının naklettiği bu rivayetten başka Hz. Peygamber’in özel olarak bazı sahabîlere bir takım evrad verdiği de görülmektedir. Nitekim Ahmed b. Hanbel’in tesbitine göre Ebû Talib’in kızı Ümmühâhî şöyle anlatıyor:<i>“Allah Rasûlü bir gün evimizi teşrif etmişti. Ben kendisine: “Ya Rasulallah, artık yaşlandım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerden yapabileceğim bir amel tavsiye etseniz.” dedim. Şöyle buyurdular: “Yüz kere sübhanallah de!.. Yüz kerre elhamdu lillah de!.. Yüz kerre de la ilahe illallah de!..”</i> (bk. Müsned, VI, 344)</p>
<p>Peygamberimiz’in kendisini vesîle ederek dua etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivayet vardır. Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz’e gelerek:<i> “Ya Rasulallah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur.” dedi. Peygamberimiz şu karşılığı verdi: “Abdest al, iki rek’at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah’ım peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah’ım onun hakkımdaki şefaatını kabul buyur.”</i> Ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etti: <i>“Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısı yap!” </i>Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır. (bk. Tirmizi, Deavat, 49; İbn Mace, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138)</p>
<h4>    AYİN – SEMA İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Ayin ve sema nedir?</b></p>
<p>– Tarikatlarda topluca yapılan zikre genellikle ayin veya sema adı verilir. Ayin merasim, adet, tören ve şölen anlamlarına Farsça bir kelimedir. Sema ise işitmek, işittirmek ve dinlemek anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Daha sonraları, önce musiki ve ilahî dinlemek anlamına, ardından da musiki ve musiki ile birlikte yapılan ritmik hareketler anlamına kullanılmıştır. İlk devir sûfileri, meclislerinde Kur’an’dan sonra güzel sesli kimselerden Allah ve Peygamber sevgisini anlatan ahiret ve ölüm konularını işleyen manzum ve mensur parçalar dinlerdi. Güzel sesle okunan Kur’an ve ilahîleri dinlerken de “Elest bezmi” hatırlanıp “Elestü bi-rabbiküm” hitabı fiilen duyulmak istenirdi. Bu amaçla başlayan bu zikir toplantıları, her tarikata göre ayrı adlar alarak kendi usul ve yöntemlerine göre şekillenmiş oldu. Mesela Mevlevîlerin zikrine sema, Kadîrilerinkine devrân, Sa’dîlerinkine kıyâm, Nakşîlerinkine hatm-i hâcegân gibi adlar verildi.</p>
<p><b> – Hatm-i hâcegân nedir? Peygamberimiz ve hulefa-i raşidînden örneklendirir misiniz?</b></p>
<p>– Hatm-i hâcegân Nakşbendiyye tarikatında toplu zikre verilen addır. Hz. Peygamber ve hulefa-i raşidîn döneminde böyle bir uygulamanın olup olmadığını soruyorsunuz. Asr-ı saadette bizzat Hz. Peygamberin toplu zikir yaptırdığını gösteren rivayetler vardır. Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir olay şöyledir: “Şeddad b. Evs anlatıyor:</p>
<p>Hz. Peygamberle beraber bir evde idik. Bize sordu: <i>“İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?”</i> Biz: “Hayır” dedik. Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. <i>“Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilahe illallah deyin.”</i> Ellerimizi kaldırdık ve la ilahe illallah dedik. Sonra Hz. Peygamber: <i>“Allah’a hamdolsun. Ya Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin.”</i> dedi. Sonra da şöyle buyurdu:<i>“Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti”</i> (Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilahî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Allah Raslü’nün “İçinizde yabancı (garib) var mı?” buyurarak aralarında yapacakları işi yadırgayacak bir kimsenin bulunup bulunmadığını kontrol etmesi, Hatm-i hacegana ehl-i tarik olmayan yabancıların alınmamasının dayanağıdır. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir rivayette anlatılmaktadır. Bu rivayete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: “Kendilerine başta İslam olmak üzere pekçok nimetler veren Allah’ı zikretmek için bir araya geldiklerini” anlattılar. Peygamberimiz tekrar: <i>“Siz gerçekten sadece Allah’ ı zikretmek için mi toplandınız?”</i> diye ısrarla sorunca sahabîler: “Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik.” diye yemin ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Israrla sormam sizi itham ettiğim için değildi. Cebrail bana: “Allah’ın sizlerle meleklerine karşı iftihar ettiğini haber verince ben de sizin tam olarak ne ile meşgul olduğunuzu anlamak istedim.” (bk. Müslim, Zikir, hadis: 2701) buyurdu.</p>
<h4>    MÜCÂHEDE – RİYÂZAT İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Mücâhede ve riyâzat ne demektir?</b></p>
<p>– Mücahede insanın nefsinin arzularına, kötü isteklerine ve şeytanın isteklerine karşı direnip savaşması demektir. Bu savaşın silahı ibadetler, zikir, tesbih ve duadır. Nefs düşmanına bu silahlarla saldırıp onun ikmal kaynağının etrafını riyazat mayınları ile döşemek gerekir. Riyazat ise nefsin ve tenin isteklerini kesmek, asgarîye indirmek ve ona zor gelen şeyleri yaptırmaktır. Az yemek, mideyi doldurmamak, az uyumak ve bu suretle nefsi inceltmektir. Mücahedeye nefs ile cihad da denir. Mücahede ve riyazat birbirine yakın anlamlarda iki kavramdır. Mücahede nefsi iyiliğe zorlamak, riyazat ise onu bu işe alıştırmaya çalışmaktır. İşin başı mücahede, devamı riyazat, neticesi müşahededir. Nefs ile mücahedenin genellikle kabul edilen görüşe göre üç riyazat özelliği vardır: Az yemek, az uyumak ve az konuşmak. Bunlara bazan halktan uzaklaşma anlamına halvet ve çileyi katanlar da vardır.</p>
<p><b>&#8211; “Bir lokma, bir hırka” düşüncesi İslam’a uygun mu? Tasavvuf insanı pasifîze eder mi? Veya hayatın belli alanlarından çekilmesini temin ederek başarısızlığına sebep olur mu?</b></p>
<p>– Önce “bir lokma ve bir hırka” sözünün nereden çıktığına bakalım. Bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurur:<i> “Şu üç şey müstesna kıyamet günü herşeyden sorulacaksınız: Sırtınızı örtecek bir hırka, açlığınızı giderecek bir kaç lokma ve soğuk sıcaktan koruyacak bir yuva.”</i> (bk. İIbn Hanbel, V, 81) Tekkeleri ve camileri, dervişlerin ve müminlerin evi sayarsak hadise göre insanın aslî ihtiyacı olarak bir lokma ve bir hırka kalıyor. Şunu da gözönünde bulundurmak gerekir: Sofiler “bir lokma ve bir hırka” ölçüsünü infak için koymuşlardır. Kişinin nefsi için harcayıp israfa düşmeyeceği şeyin ölçüsü budur. Ama üretim ve îsar için bir sınır yoktur. İnsanın özünde “tûl-i emel” vardır. Bu yüzden ebedi kalacakmış gibi ve taparcasına dünyaya dört elle sarılır. İnsandaki tûl-i emelin önüne geçmenin yolu, ihtiyaçları sınırlandırmaktır. Bugün ekonomiyi tarif edenler onu: “Sınırsız ihtiyaçların sınırlı kaynaklardan sağlanması ilmi” olarak tanımlarlar. Ekonomistler ihtiyaçları sınırsız, kaynakları sınırlı görürler. Oysa İslamî ve tasavvufî telakkide kaynaklar sınırsız, ihitiyaçlar sınırlıdır. Çünkü Allah Teala: <i>“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız.”</i>(İbrahim, 14/34) buyurur. İnsanın ihtiyaçları da yukarda geçen hadis ve tasavvufî telakkîye göre sınırlandırılmıştır. Bu anlayış sağlandığı zaman, sadece kendisini düşünen “ben” merkezli insanların yerini diğergâm insanlar alır. Bu bakımdan bu anlayışı bir üretim ölçüsü gibi değil, infak ve îsar sınırı olarak düşünmelidir. Yani insan varlığını elinde avucunda bir lokma ve bir hırka gibi zaruri ihtiyaçları kalıncaya kadar başkalarına verebilmelidir.</p>
<p>Tasavvuf insanı pasifize etmez. Tarihte gördüğümüz gerçek sofiler, en üretken ve diğergâm insanlardır. Zamanın tamamını Allah ve O’nun kullarına hizmete hasretmeyi gaye edinen bir sistemin, insanları pasifize etmesi muhaldir. Mensuplarını meslek erbabı yapmayı görev sayan şeyhler, müridlerini nasıl pasifize etmiş olabilirler. Bugün gerek ülkemizde, gerekse diğer İslam ülkelerinde tasavvuf çevrelerinin belli bir ekonomik düzeye ulaşmış olması bunu teyid etmektedir. Her devirde her kurumun istismarcıları bulunabilir. Bunları genellememek, ilke ve prensiplere bakmak lazım.</p>
<p>Hayatın belli alanlarından çekilme meselesine gelince, bu da sofilerin bugünkü eksikliklerine bakılarak söylenmiş bir kaygı ifadesidir. Sofilerin bugünkü durumu ise müslümanların başsızlıklarından kaynaklanan genel arızadır. Sadece tasavvuf ve tarikat çevrelerinde değil, toplumumuzun her kesiminde görülen devlet ve sistem sancısının tezahürüdür.</p>
<p><b>&#8211; Bazı tasavvufî eserlerde edeble ilgili mes’elelerde “helak ve hüsran” tehdidi taşıyan ifadeler geçiyor. Büyük günahlar için kullanılan bu tehdîdlerin edeb konusunda kullanmasından maksad nedir?</b></p>
<p>– Tasavvufu “edebden ibarettir?” diye tarif edenler vardır. Tasavvufta edeb, kişinin hayatını sünnet çizgisinde yaşaması için bir ölçüdür. Kişinin utanılacak davranışlardan uzak durması demektir. Edeb, nafile, sünnet, vacib ve farz hükümlerini içice surlar veya halkalar gibi düşünürsek; en iç kısımda edeb, en dışta da farzlar bulunur. İnsan edebden başlayarak sur ve sınırları aşıp halkalardan dışarı taştıkça en son farz sınırına kadar ulaşacaktır. Sofiler işi sıkı tutup kişileri edeb çizgisini bile atlatmadan yaşamaya alıştırmayı hedefliyorlar. Bu yüzden edeb konusundaki bir ihmal, safha safha en sonuncudaki ihmale vâbeste olacağı için hüsran tehdidiyle karşılanıyor. Bu tür tehdid ifadesi taşıyan sözler, halkı fazîletlere teşvik için söylenmiş, belki biraz mübalağa özelliği taşıyan şeylerdir, ama hedefi bellidir, insanları edeb ve kerahet konusunda sıkı ve diri tutmak. Gevşeyip pörsümelerine meydan vermemek.</p>
<p><b>&#8211; Ayet-i kerimede: “Sizin Allah katında üstünlüğünüz takva iledir” </b>(el-Hucürat, 49/13)<b> buyrulur. Tasavvufçular tarikata girenin havâss; girmeyenin avam olduğunu söylüyorlar. Böyle bir tasnifi nereden ve nasıl çıkarmışlardır?</b></p>
<p>– İnsanların Hak nezdindeki tasnifinin değişmez ölçüsü sizin de işaret ettiğiniz ayette belirtilen “takva”dır. Tasavvufçuların tarîkata girenleri havas, girmeyenleri avam diye ayıran tasnîfine rastlamadım. Evet, tasavvufta avam, havas ve ahassu’l-havas olmak üzere üçlü bir tasnif var. Ancak bu tasnif, tarikata girmekle sınırlı değildir. Tarikata girenler arasında avamdan insanlar da vardır, havastan da. Tarikat şeyhleri, müridlerine kendilerini daima avamın en aşağısından kimseler olarak görmelerini tavsiye etmişlerdir. Ayrıca bu üçlü tasnif tamamen batınî olan ve kimsenin bilmesi mümkün olmayan takva ölçüsüyle yapılmış bir tasnif olamaz. Çünkü kimsenin takvasını, Allah’tan başka kimse bilemez. Bu olsa olsa zahirî ölçüler sayılan ilim, irfan ve sosyal seviye gibi tesbitlerle yapılmış bir tasniftir. Her kesimden insanların avamdan olanı da, havastan olanı da vardır.</p>
<h4>    TESLİMİYET – TEVEKKÜL İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; <i>“Bir mürşide infisab eden kimse, ölünün kendini gassâle bırakması gibi teslim olacak” </i>deniliyor. Bir müridin mürşidine bağlılık ölçüsü ne olmalıdır? Bu bağlılık sadece uhrevî işlerde mi, yoksa dünyevî işlerde de olmalı mıdır?</b></p>
<p>– Şeyh ile mürid arasındaki ilkeleri düzenleyen sadece sevgidir. Bu yüzden aralarındaki sevginin boyutunu göstermek üzere teslîmiyyet için “gassal önünde meyyit” tabiri kullanılmıştır. Bu teslimiyet biraz karakter yapısı ile alakalı bir olay olarak görünmektedir. Mesela ashab-ı kiram arasında Hz. Ebû Bekir gibi her konuda Allah Rasûlü’ne itirazsız teslim olan sahabiler olduğu gibi, Hz Ömer gibi kafasının yatmadığı meselede hemen itiraz edip fikrini söyleme cesaretini gösterenler de vardır. Hz. Ebû Bekir, Mi’rac olayında: “Bunları Muhammed söylüyorsa mutlaka doğrudur” sözüyle, Hudeybiye’de anlaşmanın imzalanmasına karşı çıkan sahabilere: “Siz ne yapıyorsunuz? O Allah’ın peygamberi ve vahiy alıyor?” diyerek teslimiyetin şahika örneklerini göstermiştir. Hudeybiye’de Ömer ise: “Biz bu zillete nasıl razı oluyoruz?” diyerek tepkisini göstermiştir. Fakat her ikisi de konumlarından birşey kaybetmemiştir. Ne teslimiyeti Hz.Ebû Bekir’e, ne karşı çıkışı Hz. Ömer’e bir zarar vermiştir. Demek ki bu iş bir meşreb ve mizaç meselesidir. Bizim akaidimizde kayıtsız şartsız bir kimseye tabi olmamızı emreden bir hüküm olmadığı gibi, sevgi ile tabi olanları yasaklayan bir hüküm de yoktur.</p>
<p>Anadolu’da da, başka yerlerde de teslimiyet anlayışını istismar ederek saf müslümanları kandıranlar çoktur. Tasavvuftaki teslimiyet, acem kılıcı gibi, iki tarafı keskin birşeydir. İyiye kullanılabileceği gibi, şerre de<br />
kullanılabilir. Burada sorumluluk, meydanı boş bırakan müslümanlarındır. Teslimiyet istidadında olan insanların bu kabiliyetlerini istismar etmeden, hayra kanalize edecek insanlar bulunmazsa; kendi menfaatine kanalize edenler bulunacaktır. Biz diyelim ki, teslimiyyeti reddettik. “Teslimiyet diye birşey yoktur” dedik. Bu istismarcılar huylarından ve teslimiyete yatkın insanlar bu özelliklerinden vaz mı geçecekler? Bu mümkün olmadığına göre hastalık halkın ilim ve irfan seviyesi ile alakalıdır. Teslimiyyetle değil. Piyasada liyakatsiz kimselerin kol gezmelerine fırsat verilmemelidir.</p>
<p><b>&#8211; Müridin şeyhine kayıtsız şartsız teslimiyeti nedir? Oysa Kur’an’daki teslimiyet ayetlerini araştırdığımızda hepsinde teslimiyetin Allah’a olacağı zikredilmektedir. Kişi, Allah ve din dışında, başka din ve şahıslara teslim olabilir mi?</b></p>
<p>– Teslimiyet, sevgiye dayalı bir itaat işidir. Kayıtsız şartsız teslimiyet denilince mürşidinin uyarılarına tenkidci bir nazarla bakmadan ve acaba bunların benim manevi hayatıma ne derece faydası olur gibi, evham ve vesveselere düşmeden uymak anlaşılır. Doktora giden bir hasta doktoruna ne kadar güvenir, onun hastalığını tedavi edeceğine ne kadar inanırsa o kadar çabuk iyileşir. Müsbet anlamda bir önyargının faydası vardır. Şeyhe teslimiyyet, ashabın Allah Rasulû’ne teslimiyet ve güveni gibi, müridin mürşidinin söylediklerine inanmasıdır. İnsanın güvenip inanmadığı kişinin sözünü tutması mümkün değildir. Ayrıca ayette: <i>“Allah’a, Rasulû’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e itaat edin.”</i> (en-Nisa, 4/59) buyrulmaktadır. Mürşid, müridi için manevi ve uhrevi konularda ülü’l-emr’dir. Böyle olunca müridin mürşidine bu anlamda teslimiyetle bağlanışının şeriatla çatışır bir yanı yoktur. Şeyh diye ortaya çıkan bozuk düşünceli insanlara karşı yapıldığında kötü neticeler verir diye teslimiyeti büsbütün reddedemeyiz.</p>
<h4>   CEZBE İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Vecd ve cezbe nedir? Aralarındaki fark nedir?</b></p>
<p>– Vecd, hüznü gerektiren keder, aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek ve yüksek heyecan demektir. Hakk’ın binbir tecellîsini müşahede eden kimsenin muhabbet sonucu içinin ferahlaması ve o halin verdiği zevk ile kendinden geçmesidir. Hakîkî vecd, ileri derecedeki Allah sevgisi, irade sağlamlığı ve Allah aşkından meydana gelir. Kur’an okunurken vecde gelmeyip başka şeylerle vecde gelenler Hakk’a değil, halka tutkun sayılmıştır. Çünkü Kur’an, Rablarından korkanların kendisini derileri ürpererek vecdle okuyacaklarını haber vermektedir. (bk. ez-Zümer, 39/23.) Hz. Peygamber ve ashabının hayatında vecd halinin örnekleri pek çoktur. Nitekim Abdullah b. Mes’ûd bir gün kendisine Kur’an okurken “Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz, seni de onların üzerine şahid tuttuğumuz zaman halleri ne olacak?” (en-Nisa, 4/41) ayetine geldiğinde Peygamberimiz’in gözleri doldu ve “Yeter ya Abdullah!” diyerek okumasını durdurdu. (bk. Buhari, Fazailü’l-Kur’an, 33)</p>
<p>Cezbe, çekmek ve çekiş demektir. Hakk’ın kulu kendi canibine çekmesidir. Cezbe, Allah’ın kula bir ihsanı olduğundan kulun elinde değildir. Allah’ın, sevdiği kulunun kalbinden perdeyi kaldırıp çalışma ve gayreti olmadan yakîn nuru ile kolayca manevî makamlara yükseltmesidir. Böyle bir cezbe, kulda istikamet arzusu doğurarak bela ve musîbetlere sabretme gücü kazandırır. Kul ruhî cezbe ile hakikatin kaynağını bulur. Allah’ın dışındaki herşeyi unutarak kendinden geçer.</p>
<p>Vecd ile cezbe birbirine yakın anlamlıdır. Vecdde kulun gayretinin de payı vardır. Cezbe ise vecde göre daha güçlü ve tamamen Allah vergisidir. Kur’an’daki <i>“Allah dilediğini kendine çeker.”</i> (eş-Şûrâ,42/13)ayeti ile bazı kaynaklarda hadis olarak nakledilen <i>“Allah’ın kuluna olan cezbesi, ins ve cinnin amellerine denktir.”</i>(Keşfu’l-hafâ, I, 352, hadis: 1069) Hakk’ın kulu çekmesi cezbe, bu cezbe ile kulun Allah’a yönelmesi aşktır. Mutasavvıflara göre Hz. Peygamber’i öldürmeye giderken eniştesinin evinde duyduğu Kur’an sesiyle imana gelen Hz. Ömer’in haliyle; avlandığı bir sırada üç defa peşpeşe hâtiften duyduğu: “Sen bunun için yaratılmadın” sesiyle sultanlığı bırakan İbrahim b. Edhem’in tevbesi, cezbeye örnek sayılmıştır.</p>
<p>Cezbe, halk arasında aklın baştan gitmesi anlamında kullanılırsa da yanlıştır. Cezbe başka cinnet başkadır. Meczub ile mecnun da ayrı ayrı şeylerdir. Halk arasında sohbet, zikir ve sema meclislerinde kalbinde meydana gelen varidata dayanamayarak kendinden geçen, bağıran, gayr-ı ihtiyarî sıçrayıp nara atan kişilerin davranışlarına da cezbe adı verilmektedir. Aslında klasik kaynakların verdiği bilgilere göre bunlara cezbe yerine vecd denilmesi belki daha uygundur. Nara ve taşkınlık türü vecd ve cezbeler hep zaaf alameti olarak görülmüştür. Nasıl tazyikli akan bir çeşmenin altına bir küçük bardak tutulduğunda su bardağın içine girmeden dışarı taşarsa, gönlü dar olanlara gelen varidat da öyle taşar ve vecd meydana gelir.</p>
<p><b> – Sohbetlerde derviş, şeyhinin adı geçince hopluyor zıplıyor. Ama Allah’ın, Peygamber’in ismi yüz kere geçtiği halde hiçbir şey olmuyor. Mürid için buradaki ölçü ne olmalıdır?</b></p>
<p>– Bir önceki soruda vecd ve cezbeyi anlatırken Kur’an okurken vecde gelmeyip başka şeylerle vecde gelenlerin Hakk’a değil, halka tutkun olduklarını belirmiştik. Şeyhinin adı geçtiğinde vecd ve cezbe eseri tavırlar gösteren kimse, henüz fena fi’ş-şeyh konumundadır. Bu ise işin başıdır. Aslında gerçek vecd, Allah’ın adı anıldığında vecde gelmektir. Nitekim Kur’an’da buna şöyle işaret edilmektedir:<i>“Müminler ancak Allah’ın adı anıldığı zaman yürekleri vecdle titreyen… kimselerdir”</i> (el-Enfal, 8/2) Ashab-ı kiram Allah ve Rasûlü’nün adı geçtiğinde heyecanlanır, kalpleri yerlerinden fırlayacakmış gibi atardı. Bu yüzden elleriyle kalplerini bastırmak lüzümunu hissederlerdi. Bugün bizim Rasülulah’ın adı geçtiğinde adet olarak yaptığımız hareketi, onlar zarûreten yaparlardı.</p>
<h4>    AŞK – MUHABBET İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Tasavvufun sermayesi muhabbet ve teslimiyettir. Ma’nevi terakkî teslimiyette kemâle; teslimiyette kemâl, muhabbette kemâle bağlıdır. Öyleyse muhabbetin gerçekleşmesi için ne yapmak gerekir? Bir bakıma vehbi olan bu devletin kesbî yönü yok mudur?</b></p>
<p>– Muhabbet ve teslimiyyet arasında kurduğunuz ilgi çok güzel. Gerçekten muhabbet olmadan teslimiyyet, teslimiyyet olmadan terakkî olmaz. Önce Rabia Adeviyye’nin dediği gibi “Seven sevdiğine itaat eder.” düşüncesinden hareketle gerçek sevgiye ulaşmak için kul planında neler yapılabilir, onların üzerinde duralım:</p>
<p>1- Nefsin başka şeylere meylini azaltarak gönülden masiva sevgisini çıkarmak. Bu da genellikle mücahede ve riyazatla gerçekleşir. Kur’an’daki; <i>“Allah insanın göğsünde iki kalp yaratmamıştır.”</i> (el-Ahzab, 33/4) ayeti gönülde iki tür sevginin aynı anda bulunamayacağını ifade etmektedir. Çünkü sevginin kemali, kalbin bütün mevcudiyeti ile Allah’ı sevmesidir. Her seven sevdiğine bağlıdır ve insanın sevdiği ve bağlandığı şey, onun tanrılaştırdığı şey haline gelebilir. Nitekim:<i> “Nefsanî hevasını tanrı edineni gördün mü? “</i> (el-Furkan, 25/43) ayetiyle Taberanî’nin rivayet ettiği: <i>“Yeryüzünde Allah’ı en çok kıldıran put, kendisine tapılan hevâ ve hevestir.”</i> (Mevsûa etrâfi’l-hadis, I. 40)</p>
<p>2- İbadet ve taatla ma’rifeti artırmak. Ma’rifet insan kalbini bütünüyle kaplayınca muhabbetin doğmasını sağlar. Bunun yolu nafile ibadet ve taatlarla ruhu güçlendirmektir. Bu yolla elde edilen muhabbet, toprağı temizledikten sonra tohum ekmeye benzer. Ayrıca kudsî hadiste: <i>“Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, hatta ben onu severim.”</i> (Buhari, Rikak, 38) buyrulmasından, sevginin kulun gayret ve himmetine göre vehbî hale geldiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Saliki muhabbet ummanına garkeden şeyler vermek, bağışlamak, güzellik, kemal ve fazilettir. Bu sıfatların kemali de ancak Allah’ta mevcuddur. Bu yüzden gerçek sevgiye layık olan sadece O’dur. Salikin Allah sevgisine erebilmesi için şunlara dikkat etmesi öğütlenmektedir:</p>
<p>1- Allah sevgisinin meydana gelmesi için zikre devam, çünkü seven sevdiğini çok anar.</p>
<p>2- Alah’ın nimet ve ihsanını düşünmek, çünkü ihsan sevgi sebebidir.</p>
<p>3- Allah dostlarıyla irtibatı sağlam tutmak; çünkü seven, sevdiğinin sevdiklerini de sever.</p>
<p>4- Allah’ın emirlerine itaat, çünkü itaat sevgi doğurur.</p>
<p>5- Allah’a muhabbet talebiyle dua etmek.</p>
<h4>    FENÂ – BAKA ve TECELLÎ İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Fenâ fillâh ve bakâ billâh ne demektir?</b></p>
<p>– Fena fillah, Allah’ta fanî olmak demektir. Kulun beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahî vasıflarla donanmasıdır. Allah’a koşup sığınmasıdır. (bk.ez-Zariyat,51/50) Kulun failiyet şuûrunu kaybetmesi, “abd”ın yerine fail olarak Allah’ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye ifade edebileceğimiz bu halde kulun yerine Allah kaim olur; Allah görür, Allah duyar ve Allah tutar. Bu suretle: <i>“Ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” </i>(Buharî, Rikak, 38) kudsî hadisinin hükmü, gerçekleşmiş olur. Kul, Allah ile o kadar meşgul olur ki nihayet “benlik” bilincini kaybeder. Bu hale zikirle erişilirse <i>“fena fi’l-Mezkûr”,</i> muhabbetle erişilirse <i>“fena fi’l-Mahbûb”</i> denilir. Fenanın en yukarı derecesi “<i>fena ender-fena”</i> yani fena haline erme şuûrundan da fanî olmaktır. Fena halindeki kul, bazı beşerî sıfatlarından kurtulursa da beşeriyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfre götürür.</p>
<p>Baka billah, kulda kötü sıfatların yerini iyilerinin alması, kendi sıfatlarının yerine ilahî sıfatların geçmesidir. Nefsinden fanî olan, Hakk ile bakî olur. Allah’ta fanî olan da Allah ile bakî olur. Bakada fena haline göre bir bilinç hali vardır.</p>
<p><b> – Tecellî-i efal, tecellî-i esma, tecellî-i sıfat ve tecellî-i zat nedir?</b></p>
<p>– Tecellî, ortaya çıkmak ve görünmektir. Kudret-i ilahiyye eserlerinin eşyada görünmesidir. Gaybdan gelen, kalbde zahir olan nurlar için de kullanılır. Tecellînin nasıl meydana geldiğini Allah’tan başka kimse bilemez. Alem, tecellînin vukuu anında hadis ve mevcûd, ondan sonra aslına dönerek fanîdir. Fakat bu tecellîler o kadar sür’atli ve daimîdir ki iki tecellî arasında hiçbir fasıla hissedilmez. Durum böyle devam ettiğinden biz mevcudatı daimî sanırız. Tecellîde gaybdan şehadet alemine, karanlıktan aydınlığa çıkış sözkonusudur.</p>
<p><b><i>Tecellî-i efal:</i></b> Hakk Teala’nın fiillerinden birinin kulun kalbine açılmasıdır. Bu mertebedeki salik “La fâile illallah” sırrına erip bütün fiilleri Hak’tan bilir. <b><i>Tecellî-i esma:</i></b> Hakk Teala’nın esma-i hüsnasından bir ismin salikin gönlünde yer etmesidir. Böyle bir tecellîye mazhar olan kimse, o ismin nurları altında şaşkınlığa düşer.<b><i>Tesellî-i sıfat:</i></b> Hakk’ın sıfatlarından birinin kulun kalbine açılmasıdır. O sıfatın bazı eserleri Cenab-ı Hakk’ın fazlıyla kulda zahir olur. Mesela Hakk’ın “Semî” sıfatıyla tecelli ettiği bir kul, cansız varlıkların bile söz ve tesbihini duyar hale gelir. <b><i>Tecellî-i zat</i></b> ise; İlahi zatın zatı için tecellîsidir. Bu tecellî kulların idrakinin üstündedir.</p>
<h4>    KERÂMET – VELÂYET – TASARRUF MESELELERİ</h4>
<p><b>&#8211; Keramet nedir? İstidrâcla arasındaki fark nedir? Herkes keramet gösterebilir mi?</b></p>
<p>– Keramet, ikram, kerem, lütuf ve ihsan demektir. Mümin bir kulda olağanüstü bir halin zuhur etmesine denir. Ehl-i sünnet uleması kerametin hakk olduğunda müttefiktir. Keramet ehli, amel-i salih sahibi, inançlı bir mümin olmalıdır, inancı olmayan insanlarda görülen olağanüstü hallere keramet değil, istidrac, sihir veya mekr adı verilir. Gösterilen şeylerin olağanüstülüğü eşit olmakla birlikte, hükmü zahir olduğu şahıslara göre değişir. Müminde zahir olunca keramet, kafirde zahir olunca istidrac adını alır. Keramet kevnî ve hakîkî olmak üzere iki çeşittir. Kevnî keramet olağandışı bir takım şeylerdir. Havada uçmak, denizde yürümek, gönülden geçeni bilmek gibi. Hakîkî keramet ise ilim, ma’rifet ve ahlakla ilgli olağanüstü bir takım meziyetlere mazhariyettir. Müridlerinin hallerini iyi yönde geliştirmek, hikmet ve bilgisiyle, iffet ve mehâbetiyle etkili olup insanlardaki kötü huyları giderip iyi huylar kazandırmaktır. Bu tür kerametlere ilmî ve manevî keramet de denir. Sûfilerin itibar ettiği keramet bu türdendir. Halkın itibar ettiği ise kevnî keramettir. Halk şeyhinde veya velilerde bu tür keramet görmek ister. Sûfiler ise bunun mekr-i ilahî olabileceğini söyler.</p>
<p>Keramet, Allah’ın bir ikramı olmakla birlikte mu’cizeden farklıdır. Çünkü mu’cize peygamberlerin peygamberliklerini isbat için kendilerine Allah tarafından verilen olağanüstü hallerdir. Mu’cize, bir peygamberlik delili olduğu için istenilen zamanda gösterilmesi (izharı) vaciptir. Keramet için böyle bir vücûb sözkonusu değildir. Aksine kerametin gizlenmesi (izmârı) vaciptir. Kerametin gizliliği esas olduğundan sofiler kerameti “hayz-ı rical” olarak görmüşlerdir. Nasıl kadınlar hayızlarını gizlerlerse ricâlullah da öylece kerametlerini gizlerler. Nasıl ki hayız görmeyen kadın, gerçek kadın sayılmazsa, kerameti olmayan kişi de rical ve velî sayılmaz. Gizlenmesi esas olmak ve kevnîsinden çok hakîkîsine meyil şartıyla keramet, sofilerin ilimlerinde ve hayatlarında vardır. Ancak her isteyen kimsenin keramet göstermesi söz konusu değildir.</p>
<p><b>&#8211; Kerametlerde şeriata uygunluk aranır mı?</b></p>
<p>– Kerametlerde elbette şerîata uygunluk aranır. Özellikle kevnî ve manevî kerametin keramet olabilmesi için inanan insandan ve şeriat ölçüleri dahilinde olması gerekir. Varidat ve ilham türü vakıalarda da ölçü kitap ve sünnete uygunluktur. Şeyhlerin bir kısmı bu anlayışı şöyle sistematize etmişlerdir: “Gönlüme bir varid ve ilham geldiği zaman ben şeriat ölçülerine göre iki şahid isterim. Eğer iki şahidi yoksa kabul etmem. Bu iki şahid kitap ve sünnettir.</p>
<p><b>&#8211; Bir müşid-i kamil aynı anda bir kaç yerde görülebilir mi?</b></p>
<p>– Keramete inanan ve bunun Allah’ın bir ikramı olduğunu kabul eden kimseler için böyle birşeyin varlığını kabul kolaydır. Fakat hedef ve amaç bunlarla uğraşmak değildir. Hz. Süleyman’ın veziri Asaf b. Berihiya’ya Sabâ melikesi Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayacak bir zamanda Kudüs’e getirme imkanı veren Allah, elbette salih ve velî kuluna dilerse böyle bir güç verebilir. Buna inanırız. Ancak bunu mutlak bir üstünlük gibi saymak, bir takım iltibaslara yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir. Sonuçta bir zatın kemalinin ölçüşü, bu tür olağanüstülüklere bağlanırsa, işte yanlışlık buradadır. Her türlü kemal, güzellik ve olağanüstülük sadece Allah’tandır. Allah dilerse kullarını buna mazhar kılabilir. Ehl-i sünnet tasavvufunda anlayış budur.</p>
<p><b>&#8211; Ölü veya diri bir şeyh, müridin veya başka bir kişinin kalbinden geçeni ve gıyabî hallerini bilebilir mi?</b></p>
<p>– Bir şeyhin, müridin gönlünden geçeni bilmesi bir telepati gibi görülmemeli ve bunun Hakk’ın gönle ilham etmesi sonucu olabilecek bir olay olduğuna inanılmalıdır. Ya da en azından bir öğretmenin tecribesi sonucu karşısına gelen talebeyi tanıması gibi insanların ruhî tecribe sonucu elde ettikleri bir beceri olarak değerlendirilmelidir. Çok özel anlamda mürşidlerin Allah’ın kendilerine bildirmeleri sonucu zaman zaman müridlerinin gönlünden geçenlere aşina oldukları vaki’dir. Bu tamamen Allah’ın bir inayetidir. Şeyhin bizzat şahsına aid bir durum değildir. Çünkü gönüllerde saklı olanları bilen ancak Allah’dır.(bk. Ğafir, 40/19) Dolayısıyla bildirecek olan da O’dur. Ölmüş ve beşerî faaliyetleri sona erene bir insanın böyle bir şeye ıttılaı ise tamamen vehbî ve manevî bir haldir. Tasavvufî bakımdan üzerinde durulması gerekli olan bir hal de değildir.</p>
<p><b>&#8211; Menâkıb kitaplarında geçen Kur’an ve sünnete ters menkıbe ve kerametler hakkında ne dersiniz? Tayy-i mekan, denizden yürüyerek geçmek, kalplerdekini bilmek gibi şeyler nasıl olabiliyor?</b></p>
<p>– “Menâkıb kitaplarında geçen, Kur’an ve sünnete ters gibi görünen menkıbe ve kerametler” ibaresiyle neyi kasdettiğinizi keşke örnekle belirtmiş olsaydınız; konu daha iyi anlaşılmış olurdu. Eğer bunlarla haramları helal, helalleri haram yapan menkıbe ve kerametleri kasdediyorsanız, onlar için söz söylemeye bile hacet yoktur. Ancak bununla kasdedilen tayy-i zaman ve tayy-i mekan türü şeylerse bunların Kur’an’a ters olduğunu gösteren bir delil yoktur. Tayy-i zaman ve tayy-i mekan türü kerametlere İbn Teymiye gibi bazı alimler karşı çıksa bile, ulema ve meşayhın ekserisi, Hz. Peygamber’in zaman ve mekan boyutlarını aşan, “mi’rac” mucizesine istinaden bunu kabul ederler. Çünkü her ümmete, peygamberlerinin mücizesi keramet olarak verilir.</p>
<p><b>&#8211; “Şiş batırma” tarzında gösterilen keramet hakkında ne dersiniz? Bir tebliğ metodu olarak görülebilir mi? Gösterilerden riya oluşmaz mı?</b></p>
<p>– Genellikle Rifaîlerin, bazan Kadirîlerin zikir sırasında yaptıkları “şiş batırma” işine Rifaîlerin kendileri “bürhân” adını vererek keramet olarak değerlendirmekten çekinmektedirler. Olayın tarikatın kurucusu Ahmed Rifaî’ye kadar uzanan bir hikayesi var. Rivayete göre Ahmed Rifaî, hacc amacıyla Hicaz’a geldiğinde Medîne-i Münevvere’de Ravza-i mutahhere’yi ziyaret etmiş, Allah Rasülü’ne: “es-Selamü aleyke yâ ceddî” (Selam sana dedeciğim) diye selam vermiş, kendisine kabr-i Nebî’den: “Ve aleyke ‘s-selam ya veledî” (Selam sana olsun ey torunum), diye cevap verilerek mübarek bir el uzanmıştı. O da uzanan mübarek eli öpmüş, çevrede bulunan mürîdan ve ihvan bu olayın şahidi olmuşlardı. İşte bu güzel tabloyu seyredenlerin, olayın cezbesi ile muhtelif yerlerine kılıç ve şiş vurdukları ve Rifaîlerdeki bu adetin buradan geldiği söylenir. Başlangıcı ta o dönemlere dayandırılan bürhân adeti, Rifaî tekkelerinde sessiz sedasız kendi muhib ve müntesibleri arasında icra edildiğinde hiç mesele yoktu. Ancak iş medyatik plana çekilip milyonların gözü önünde icra edilmeye başlayınca tartışmalar gündeme geldi. Olay çarpıtılıp din ve tarikat öcü gibi gösterilmeye çalışıldı. Bürhân tarikat muhitlerinde bir sevgi ve kaynaşma vesilesi gibi görülerek tebliğ aracı olarak düşünülse bile milyonlar ve kitleler için asla öyle düşünülemez ve düşünülmemelidir. Bugün kitlelere böyle bir gösteri sempatik olmaktan çok antipatik gelir. Zaten insanlar din ve tarikata bir takım olağanüstülüklerle değil, din ve tasavvufun güzelliklerini görüp dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmak için girmelidirler.</p>
<h4>    İSTİMDAD – TEVESSÜL ve ŞEFAAT MESELELERİ</h4>
<p><b>&#8211; İstimdâd; yani himmet istemenin dindeki yeri nedir? Mürşid-i kamilin gıyabında himmet istenebilir mi? Allah’tan başkasından İstimdad; meded ve fayda beklemek var mı?</b></p>
<p>– İstimdad; yardım, meded ve himmet istemek demektir. Önce şunu peşin olarak belirtmeliyiz: Her türlü yardımın kaynağı ve başvurulacak mercii Allah Teala hazretleridir. Allah’tan başkasından doğrudan yardım dilemek sözkonusu olamaz. Tasavvufta Hz. Peygamber, tarikat pîri veya şeyh gibi maneviyat büyüklerinden İstimdad, doğrudan onların şahıslarından yapılan bir taleb olarak değerlendirilmemelidir. Böyle bir İstimdad, onların ind-i ilahîdeki derece ve değerlerinden yararlanmak için bir tevessüldür. Bu şahıslar hakkındaki manevi sevgi ve hüsn-i zannın bir ifadesidir. İnsan, beşer olmanın gereği sığınma duygusu taşır. İstimdad sığınma duygusunun bir tezahürüdür. Çocuk anne-babasına, talebe hocasına, mürid şeyhine sığınmak ve yakın olmak ister. Nasıl küçük bir çocuk anne-babasının yanında daha güvende olduğunu sanır ve onlardan uzakta iken: “Anne!.. Baba!..” diyerek ebeveyninden meded umarsa mürid de öyledir. O da kendisini mürşid ve manevî büyüklerin yanında daha bir güvende hisseder. Onlardan uzak olduğu zaman ise annesine seslenen yavru gibi onlara sığınır. Ancak mürid, sülûkünde ilerleyip fena fillah’a erdikçe bu sığınmanın doğrudan Allah’a olması gerektiğini; şeyhine yaptığı istimdadın da aslında Allah’dan onun adına bir meded talebi olduğunu anlayıp Allah’a iltica eder.</p>
<p>Tasavvuftaki vahdet-i vücûd anlayışındaki “insan-ı kamil” telakkîsi, Allah ve Rasûlü’nün ahlakıyla ahlaklanmış, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve Hakk’ın mazharı demektir. Bu yüzden de ruhanî bir tasarrufa mazhar kabul edilir. “Mazhar kabul edilir.” diyoruz, çünkü gerçek tasarruf Allah’ındır. Kul veya kişi, bu tasarrufun görüntüsüdür. Vahdet-i vücûd telakkîsinde bütün fiiller Allah ‘ındır. Kudret ve kuvvet sadece O’na aiddir. Meded ve himmet istenen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp taleb ondan beklenecek olursa, elbette caiz olmaz. Sahibini şirke düşürür. Ama “ya Rabbi, benim sana şahsım adına elimi açmaya yüzüm yok, nezdinde sevgili kulun olduğuna hüsn-i zann ettiğim falan kulun hürmetine bana meded eyle!” anlamında bir İstimdad insanın benlik duygularını da siler. Böyle bir himmet ve meded talebinin gıyabda olması ile, huzurda olmasının bir farkı yoktur.</p>
<p><b>&#8211; Allah’a ibadet sırasında veya camide şeyhten meded istemek caiz midir? Allah neden peygamberleri vesile kılmıştır?<i> “Allah’a, peygamberine ve ülü’l-emre itaat edin”</i>ayet-i celîlesinde geçen itaat edilecekler arasına mürşid-i kamiller de girer mi?</b></p>
<p>– Şeyhden veya herhangi bir pirden istimdad genellikle darda kalındığı zamanlarda yapılır. Bu işi yapacak olanın hadis ile kadimi ayırabilecek durumda olması gerekir. İbadet sırasında ve camide meded dilemek ancak Allah’tan olur. Çünkü namazda her rekatta Fatiha okurken: <i>“Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz.”</i> diyoruz. Bu da zaten istiane ve istimdadın sadece O’ndan olacağını göstermektedir.</p>
<p>Allah’ın peygamberleri vesîle ve vasıta kılması, insanlara ilahî mesajını canlı olarak göstermek içindir. İlahî hükümlerin uygulanabilirliğini fiilen göstermek ve insanlara “nûmune-i imtisâl” olmalarını sağlamak içindir. Peygamberler tebliğ ve irşad ile hidayetlerine vesîle oldukları ümmetlerinin örnek şahsiyetleri ve ahırette de şefaatçılarıdır. İnsan soyut konuları algılamakta zorlandığında bunları somut hale getirmiş peygamberler işi kolaylaştırmaktadır. Peygamber varisi ariflerin durumu da aynıdır.</p>
<p><i>“Allah’ a, Rasûlü’ne ve sizden olan ülü’l-emre itaat edin!”</i> (en-Nisa, 4/59) ayet-i celîlesinde geçen “ülü’l-emr” birinci derecede müslümanların yöneticileridir. Bu yöneticiler kavramının içine siyasî ve idarî otoriteyi temsil edenler girdiği gibi, manevî otoriteyi temsil edenler de girer. Çünkü onlar da insanlara manevî ve ruhî hayatlarını düzenleyecek tavsiyelerde bulunmakta ve rehberlikte bulunmaktadırlar. Hatta bir mürid, intisab ederken şeyhine itaat edeceğine ve onun tavsiyelerini tutacağına dair söz vermektedir.</p>
<p><b>&#8211; Hastalık sırasında doktor şifaya vesile kılınıp şirk olduğu söylenmezken bir mürşid-i kamilin batını hastalıklara vesile kılınması neden şirk olarak yorumlanıyor? Cemaat ile namaz kılarken imam, cemaat ile Allah arasında vesile midir?</b></p>
<p>– Hastalık sırasında doktor şifaya vesîle kılınmaktadır. Aslında şifayı verecek olan Allah’tır. Ama Allah Teala herşeyi bir sebebe bağlı olarak halk ettiği için şifayı da tedavîye bağlı kılmıştır. Tedavi, mualece; yani sadece ilaçlanmak demek değildir. Dua ve telkin de bunun kapsamına girer. Maddi hastalıkların olduğu gibi manevî hastalıkların da tedavisini verecek; hastayı hidayetle manevi şifaya kavuşturacak olan Allah’dır. Mürşid veya tabîb-i manevînin doğrudan yapabileceği hiçbir şey yoktur. O sadece aracıdır. Onun himmeti, şifa arayan müsterşidin gayretleri, Cenab-ı Hakk’ın inayetine mazhar olduğu zaman hidayet ve şifaya dönüşür. Maddî hastalıklar ile manevî hastalıkların tedavî ve şifa bakımından birbirine benzeyen yanları çoktur. Her ikisinin de doktoru ve ilacı vardır. Her ikisinde de “Şâfî” Allah’tır. Önemli olan kalblerdeki niyyetlerdir. Hasta tedaviyi doktordan görmez, Allah’dan görürse o takdirde şirk kokusu ve korkusu maddî hastalıkta da, manevî hastalıkta da sözkonusu olmaz. Cemaat ile namaz kılarken imamın konumu vesîle olarak değerlendirmeğe uygun görünmüyor. İmam cemaatla birlikte ve onların önünde arz-ı ubûdiyyet etmektedir. Onlardan bir adım önde bulunmasının ötesinde bir konumu yoktur. Namaz kıldıran imamın cemaata vesile oluşu şeklinde bir değerlendirmeye herhangi bir yerde rastlamış değilim.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufta herhangi bir sebepten dolayı daralma veya zorlukla karşılaşma anında tasavvuf büyüklerine sığınma vardır. “Yetiş ya Abdülkadir Geylanî” gibi. Eğer insanlardan birine sığınmak caiz olsa Peygamberimiz buna daha layık değil mi? Halbuki biz günde kırktan fazla Allah’a karşı: “Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz.” diyoruz. Bunu izah eder misiniz?</b></p>
<p>– İstimdad; meded ve himmet beklemenin ne olduğunu bir önceki soruda açıklamaya çalıştık. Böyle bir sığınmanın aslında doğrudan Allah’a olması gerektiğini, belirttik. Buradaki sığınma, eğer insanlara yapılan bir sığınma olarak değerlendirilirse elbette Hz. Peygamber buna daha layıktır. Ancak buradaki sığınmayı beşere yapılan sığınma gibi görmemek gerekir.</p>
<p>Sûfîler istimdad ve istiane için Şeyhu’l-islam Kemalpaşazade’nin de Şerh Hadîs-i Erbaîn’inde naklettiği <i>“İşlerinizde şaşkınlığa düşünce ehl-i kubûrdan yardım (istiane) isteyiniz.”</i> (bk. Keşfu’l-hafa, I, 85, hadis: 213) hadisini delil sayarlar. Ehl-i kubur, ölüler veya ölümü düşünerek kendilerini ölüm sonrasına hazırlayanlardır. İnsan dünya işine dalmaktan şaşkına dönünce, kabir ehlinin halini, ölümü ve ölüm ötesini düşünerek kendini toparlamak ve onların halinden kendi haline bir ibret yardımı alıp gönlünü Allah’a rabtetmek durumundadır. Ölüm rabıtası veya tefekkür-i mevt, insanı dünya lezzetlerine dalmaktan belli ölçüde korur. Çünkü hadis-i şerifte: <i>“Dünya lezzetlerini unutturan ölümü çokça düşünün.”</i> (Tirmizî, Kıyame, 26; Nesei, Zühd, 31; İbn Hanbel, II, 293) buyurulmuştur. Şu halde istiane ve istimdad, kulluğa ruhî bir hazırlıktır. Allah’dan başkasından meded umma değildir. Fatiha’daki:<i>“Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz.” </i>lafzı cemaatle namaz kılarken de yalnız olarak kılarken de çoğul sigası ile okunur. Aslında o lafızda bile “biz içinizde bulunan iyilerle Senden yardım dileriz” anlamı vardır.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufta “vefatı anında insana imanlı gitmesi için şeyhinin yardımcı olacağı” söylenmektedir. Bu duruma göre Peygamberimiz’in amcası Ebû Talib’e vefatı anında iman telkin edip onun kabul etmediğini nasıl izah edersiniz? O alemlere rahmet peygamber iken amcasını cennete sokamamıştı. Şeyhler nasıl bu işi becerecekler, delilleriyle anlatır mısınız?</b></p>
<p>– Müminin mümine yardımı ancak dua ile olur. Şeyhin müridine vefatı sırasında îmanlı gitmesi için yapacağı tek şey, ona dua etmektir. Allah Teala’nın, müminin, kardeşine gıyabındaki duasını kabul edeceği hadislerde anlatılmaktadır. (bk. Tirmizî, Birr, 50) Allah Teala kulların birbirlerine olan halis dualarını reddetmediğine göre şeyhin müride duası müstecab olup kurtuluşuna vesîle olabilir. Soruda zikri geçen Ebû Talib örneği bu konuya uygun değildir. Çünkü Ebû Talib henüz îmana girmemiş bir kimsedir. İmana girmeyenin hidayete ermesi, ancak Allah’ın elinde olan bir husustur. Allah adeta bunu göstermek için bu olayı Kur’an’da anmıştır. (bk. el-Kasas. 28/56)Fakat mümin bir müridin, îmanını kurtarması için şeyhin dua ve himmeti, Ebû Talib örneğinden farklıdır. Hidayete erdirme konusunda hiç bir kimse peygamberlerden daha himmetli ve gayretli olamaz. Bu yüzden böyle şeyleri şeyhlerin olağanüstülüğü gibi görmek de göstermek de yanlış olur. Doğrusu sözün başında söylediğimiz gibi bunlar, dua berekatıyla meydana gelebilecek güzelliklerdir.</p>
<p><b>&#8211; Hz. Peygamber ashabına kendisini rabıta veya vesile ederek Allah’a dua etmelerini söylemiş midir? Örnekle açıklar mısınız?</b></p>
<p>– Peygamberimiz’in kendisini vesîle ederek dua etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivayet vardır. Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz’e gelerek: “Ya Rasulallah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur.” dedi. Peygamberimiz şu karşılığı verdi:<i>“Abdest al, iki rek’at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah’ım peygamberin Muhammet ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah’ım onun hakkımdaki şefaatını kabul buyur.”</i> Ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etti: <i>“Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap!”</i> Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır. (bk. Tirmizî, Deavat, 49; İbn Mace, İkame. 5; İbn Hanbel, IV, 138)</p>
<p><b> – İslamı yaşamada Kur’an ve sünnet dışında vesile aramak; mürşid-i kamili vesile edinmek caiz midir? Kur’an ve hadisteki delilleri nelerdir?</b><br />
– İslam’ı kitap ve sünnet çizgisinde yaşamamıza yardımcı olacak bir mürşidi vesîle ve rehber kılmak elbette caizdir. Çünkü mürşid, insana Allah’a giden yolda canlı bir örnektir. O’nun denetim ve gözetiminde seyr u sülûk insanın ayağının sürçmesini önler.</p>
<p>Vesîle ve tevessülün cevazını gösteren deliller vardır. Nitekim Kur’an’daki: <i>“Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yakınlaşmak için vesile arayın!”</i> (el-Maide, 5/35) Vesîlenin ne olduğu hep tartışılmıştır. Amellerin Allah’a yakınlığa vesîle olduğu, amelle tevessül edip Hakk Teala’dan talepte bulunmanın cevazı hadis kaynaklarında “mağara hadisi” diye de geçen bir hadisten çıkarıldığı görülmektedir. Rivayete göre İslam’dan önce yolculuğa çıkan ve gecelemek üzere bir mağaraya giren, orada bulundukları sırada yağan yağmurdan meydana gelen sel sularının getirdiği bir kaya ile kapıları kapanan üç genç vardır. Bu üç arkadaştan herbiri yaptıkları bir ameli arzederek Cenab-ı Hakk’tan mağara kapısının açılmasını taleb etmişler ve her birinin duasıyla kapı biraz açılmış, ve nihayet sonuncuda kapı tamamıyla açılıp kurtulmuşlardır. (bk. Buharî, İcar, 12; Müslim Deavat, 101)Sünnette Hz. Peygamber’in hadislerinde şahıslara tevessülün cevazını gösteren örnekler vardır. (bk. Buhari, İstiska, 15; Tirmizî, Deavat, 49; İbn Mace, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138) Yine Allah Rasûlü, fakir muhacirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsan etmesini Allah’tan dilerdi. (bk. Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, I, 292)</p>
<p>Tevessül ya ibadet ve amellerle olur, ya da Hz. Peygamber, velî ve salih kişileri vesîle kılarak olur. Amellerin Hakk’a yakınlığa vesîle, Allah’ın rızasına ermede vasıta olduğunda şüphe yoktur. Hz. Peygamber’i vesîle almanın cevazı, kendi ifadeleriyle sabittir.</p>
<p><b>&#8211; Peygamberlerin, Kur’an’ın ve evliyanın şefaatları haktır. Ancak bunlardan dünyada iken şefaat istenilebileceğine dair bildirilmiş bir nass var mıdır?</b></p>
<p>– Sizin de belirttiğiniz gibi, hadislerde nebîlerin, alimlerin, şehidlerin ve siddîkların kıyamette şefaat edeceklerine ilişkin pek çok rivayet vardır. Yukarıda vesîle konusunda zikrettiğimiz şu hadis, dünyada da Allah Rasûlü’nden şefaat talebinin cevazını göstermektedir. Gözleri kapanan bir  adam Peygamberimiz’e gelerek: “Ya Rasûlallah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur.” demişti. Peygamberimiz: <i>“Abdest al, iki rek’at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah’ım peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah’ım onun hakkımdaki şefaatini kabul buyur.”</i> demiş ve ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etmişti: <i>“Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap!” </i>Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştı. (bk. Tirmizi, Deavat, 49; İbn Mace, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138)</p>
<p>Sûfiler, şefaat olayını genellikle bu dünyadan başlayarak devam eden bir iltifat-ı Nebî olarak görür ve “Şefaat ya Rasûlallah!” derken bu heyecanı duyarlar. Allah Rasûlü’ne salat ü selam getirirken adeta onunla yüzyüze, gözgöze olduklarını düşünürler. Çünkü Allah Rasûlü: “Bir kimse bana selam verince Allah bana rûhumu geri verir. Ben de onun selâmına mukabele ederim.” (Ebu Davud, Cenaiz, 94)buyurmaktadır.</p>
<h4>    VAHDET-İ VÜCÛD MESELELERİ</h4>
<p><b>&#8211; Vahdet-i vücûd ilkesinin ilk savunucusu sayılan Hallac-ı Mansûr şeriat mahkemelerince yargılanmış ve idamına karar verilmiş. Tasavvuf şeriatın üstünde midir ki, tasavvufcular bu şahsı savunuyorlar?</b></p>
<p>– Önce vahdet-i vücûdun ne demek olduğunu belirterek sorunun cevabını verelim. İslam tevhid dînidir. Tasavvuf da bu tevhid dîninin ruh eğitimidir. Tasavvufî eğitim, tevhid merkezli olduğu için ilk devir sûfîlerinden itibaren tevhid, tasavvufî düşüncenin odak noktasını oluşturmuştur. İlk tasavvuf klasiklerinde gençlikle marifet ve tevhid konusu birlikte işlenmiştir.</p>
<p>Elinizdeki kitabın (Ebu Nasr Serrac Tusi “el-Lüma&#8217;” İslam Tasavvufu) ilk bölümlerinde de ma’rifet ve tevhid konusunun işlendiği görülmektedir. Buradaki ibarelerde ilm-i kelam ve akaid anlamında tevhid anlayışı kadar, daha sonra vahdet-i vücûd adıyla anılacak bir tevhîdî anlayış da dikkat çekmektedir. Vahdet-i vücûd her ne kadar kavram olarak belki İbn Arabi’den sonra ortaya çıkmışsa da muhtevası itibarıyla ilk devirlerden beri bilinmektedir. el-Lüma’ tercemesinde ilgili bölüme bir nazar atfetmek bu konuda bir fikir verecektir.</p>
<p><b>Vahdet-i vücûd:</b> Gerçek varlık birdir. O da Hakk’ın varlığıdır. O’ndan başka hakiki vücûd sahibi bir varlık, O’ndan başka “kâim bi-nefsihî” bir vücûd mevcûd değildir. Diğer varlıkların vücudu O’nun vücuduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü onların varlıkları O’nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya O’nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, O’nun varlığı olmadan eşyanın varlığı düşünülemez. O’nun vücudu yanında eşyanın varlığı yok hükmündedir.</p>
<p>Vahdet-i vücûd anlayışında “birlik”, bilgi ve düşüncededir. Salik gerçek varlığın bir tane olduğunu, onun da Hakk ve Hakk’ın tecellîlerinden ibaret olduğunu bilir. Hakk’ın dışında hiçbir şeyin hakiki bir varlığı olmadığına inanır. Ancak bu bilgi ve inanış, bir nazariye ve aklî istidlallerle elde edilen bir sonuç olmayıp riyazat ve manevî yükseliş sayesinde ruhî tecribe île elde edilen neticedir. Vahdet-i vücud, kalbin manevî seyri sırasında meyd’ana gelir. Kaynağı ibadetin çokluğudur. Mücahede, dünyaya rağbeti terk, zikre devam gibi sebeplerle kalbde meydana gelen aşk ve sevgidir.</p>
<p>Hallac’ın şeriat mahkemelerinde yargılanması ve idama mahkum edilmesi, şeriatın değil, o gün şeriat mahkemelerini temsil eden kişilerin hükmüdür. Bu itibarla Hallaç’ı savunup bu hükme karşı çıkanlar, aslında oradaki tarafgir tavra karşı çıkmaktadırlar. Yoksa şeriatın bir hükmüne karşı çıkmış değillerdir. Kaldı ki, şeriat mahkemelerini temsil edenlerden de Hallaç’ı haklı bulanlar vardır.</p>
<p><b> – “Ene’l-Hak” ibaresi şirk midir? Hallac-ı Mansûr bu sözle kafir olmuş mudur? Hallac-ı Mansûr ve diğer mutasavvıflardan neden “Ene’l-Hak” lafzı sadır olmuş da “Enellah” lafzı sadır olmamıştır?</b></p>
<p>– Kalbin masivadan arınarak Hakk’ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk’ın kendisi zanneder. Hallac’ın “Ene’l-Hakk” dediği makam burasıdır. Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: “Yandım, ateş oldum.” demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa “Enel-Hak” sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir.</p>
<p><i>Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan</i></p>
<p>bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. “Ene’l-Hakk” sözünün söylendiği makam Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. “Hakk” ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden “Ene’l-Hakk” diyenler çıktığı halde “Enallah” diyenler çıkmamıştır.</p>
<p><b>&#8211; Vahdet-i vücûd, İbn Arabi’nin fikri midir, yoksa ölümünden sonra talebelerinin onun fikirlerini yorumlamaları sonucu mu ortaya çıkmıştır? İbn Arabi ile ilgili bir takım problemler var. Bunları nasıl yorumlayacağız?</b></p>
<p>– Vahdet-i vücûd, özü Kur’an ve sünnetten alınan, ilk devir sûfilerince tevhid olarak geliştirilen ve İbn Arabî tarafından sistemleştirilen bir anlayıştır. Ancak adının daha sonraki dönemlerde ortaya çıktığı, ilk defa Sadreddin Konevi ve onun talebeleri tarafından kullanıldığı kaydedilmektedir. Vahdet-i vücudun en önemli problemi “vahdet-i mevcûd” denilen “Panteizm” ile karıştırılmasıdır. Panteizm anlayışına göre Allah ile alem aynı şeydir. Allah mevcûd olan şeylerin tamamından ibarettir. Tabîat bir nev’i hayal sahibi bir vahdettir ve ona ibadet edilir. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart, Revakıyyûn ve İskenderiye mektebi filozofları genellikle panteisttirler. Ogüst Kant, panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allahsız kainat, ruhsuz insan, ve cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir. Panteistler Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmûu sayar. O’nu îcab ve zarürete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak görürler. İbn Arabî ile ilgili problemlerin başında vahdet-i vücûd meselesi gelmektedir. Vahdet-i vücudun problem olması, panteizmle karıştırılmaktan kaynaklanmaktadır. Sûfiler İbn Arabî’ye aid sözler hakkında genelde meskût geçmeyi salim yol olarak görmüşlerdir. O’nun arif bir velî olduğunda şüphe yoktur. Anlaşılması zor, şeriatın zahiri ile çelişir görünen sözleri ise şerh ve yoruma muhtacdır. İbn Teymiye gibi müteşeddıd bir takım alimler ona şiddetle karşı çıkarken, Kemalpaşazade gibi onun fikirlerinin isabetli olduğunu söyleyerek savunanlar da vardır. Savunma ve itham arasında sükutu tercih edenler de azımsanamayacak sayıdadır. Bu duruma göre İbn Arabi’nin sözlerini yorumlamak, anlayamadıklanmız hakkında sükut etmek en uygun yoldur.</p>
<h4>    KEŞF – MÜKÂŞEFE İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Keşf ve mükâşefe ne demektir?</b></p>
<p>– Keşf, perdenin açılması ve yükselmesi suretiyle bazı şeylere muttali’ olmak, gizli olan bir takım hususların zahir ve açık hale gelmesi, gayb olan şeylerin meşhûd olmasıdır. Yani karanlık bir gecede çakan bir şimşeğin ortalığı aydınlatması gibi, keşf de anî bir aydınlanma ile bazı örtülü ve karanlık şeyleri ortaya çıkarır. Keşf, genellikle belli riyazat ve mücahede sonucu bir takım kabiliyet ve melekelerin iyice geliştirilmesi ve ruhî bazı güçlerin meydana çıkarılmasıdır. Bugün insanlanmızın çoğu, mücahede ve riyazat sonucu ruhanî lezzetlere, keşf ve kerametlere ermeyi umar. Halbuki mücahede ve riyazat, vecd ve keşf, asla gaye değil, belki vasıtadır. Halk, Allah’a yakınlıkta hiçbir anlam ifade etmediği halde keşf ve mükaşefeyi kemal alameti olarak görür. Halbuki keşf, bir isti’dad işidir.</p>
<p><b>&#8211; Hz. Ali “Görmediğim Allah’a inanmam” diyor. Başkaları da buna benzer şeyler söylüyorlar. Bu konuda bilgi verir misiniz?</b></p>
<p>– Hz. Ali ve diğer İslam büyüklerinden sadır olan bu tür sözler, İmanda ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerini ve ihsan kıvamını göstermektedir: “Allah’ı görürmüşçesine kulluk.” Bir bakıma “vahdet-i şühûd” da diyebileceğimiz bu makam, Allah’a îmanın şühûda dönüştüğü makamdır. Burada görmekten kasdedilen illa basar gözüyle Allah’ın zatını görmek değildir. Bu görme basiretle Allah’ın kudretini, yüceliğini ve bir oluşunu, sıfat ve isimlerinin tecellîlerini görmektir. Sıfattan mevsûfa geçip Hakk’ı idrak etmektir.</p>
<p><b>&#8211; Tasavvufta gizlilik ilkesi ve sırrı ifşa mes’elesi nedir? İslam’da herşey açık ve net değil midir? İslam muammalar dini olmadığı halde tasavvuftaki bu bilinmezler neyin nesidir? Ayet-i kerime ve hadîs-i şeriflerle îzah eder misiniz?</b></p>
<p>– Tasavvufta Allah’ın velî kullarına bahşettiği; şahıslarına münhasır bilgileri gizlemeleri esası vardır. Nitekim ilk sûfî müfessir ve müelliflerden sayılan Kuşeyrî bu konuda şunları söylemektedir: “Alimler ilmi yaymak borcundadırlar. Velîler ise sırları gizlemek durumundadır. Eğer bilginler ilmin delillerini gizleyecek olurlarsa kendilerine cehennem ateşinden yular takılır. Veliler ise kendilerine verilen sırları ifşa edecek olurlarsa bu sırlar kendilerinden alınır. (bk. Letaifu’l-işarat, I, 160)</p>
<p>İslam’ın ahkam boyutunda, günlük hayat ve sistem planında getirdiği bütün ilkeler net ve açıktır. Ancak bu ilkelerin özellikle gönül aleminde yorumlanması ve Hakk’ın tecellîlerinin algılanması herkes için farklıdır. Herkesin görmediğini görebilecek bir göz, herkesten farklı şeyler duyabilecek bir kulak, elbette başkaları tarafından yadırganacaktır. Bu durumda farklı şeyler duyan bir kimsenin bunu duymayanların yanında ifşa etmemesi kendisi için daha sağlıklı bir yoldur.</p>
<p>Bu konuyu şöyle bir örnekle açıklayalım. Bugün radyo ve televizyon aracılığı ile atmosferdeki radyo-aktif dalgalarının yansıttığı ses ve görüntüleri algılayabiliyoruz. Radyo ve televizyonun icad olmadığı bir zamanda havanın içinde bu dalgalar yok muydu? Elbette vardı. Ama onları alacak cihazlar yoktu. Bu cihazın olmadığı zamanlarda bu sesleri duyabilecek bir kulağa sahip birisi bunlardan haber verse, insanlar kendisine karşı çıkarak “bu adam deli” diyebilirdi. Çünkü insanlar için ölçü kendileridir. İnsanın ibadet ve taat sonucu hissettiği bir takım hazlarla, gördüğü bir takım vakıalar ancak kendini ilgilendiren ve bağlayan şeylerdir. Nitekim müfessir Âlûsî:<i> “Hayır, o (Kur’ an) kendilerine ilim verilenlerin sînelerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir.”</i>  (el-Ankebüt, 29/49)ayetini velîlerin ve sofilerin gönlüne doğan bir takım sırları gizleme konusunda delil olarak göstermekte ve bu tür hakikatların rabbani alimlerden başkasına açıklanmaması gerektiğini belirtmektedir.(bk. Rûhu’l-Meanî, XXI, 16)Ayrıca herkese anlayabileceği dilden konuşmak esastır. Nitekim hadiste: <i>“İnsanlara anlayabilecekleri biçimde konuşun. İyi anlatılamadığı için Allah ve Rasulu’nün sözlerinin yalanlanmasını ister misiniz?”</i> (Buhari, İlim, 49)</p>
<h4>    İLHAM – RÜYA İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b> – Bazı tarikatlarda rüya ile ders geçilmektedir. Bunu nasıl izah edeceksiniz?</b></p>
<p>– Sorunun cevabına geçmeden önce rüya hakkında kısaca bilgi verelim: Rüya, uyku halinde zihinde beliren düşünce ve olaylar demektir. Rüyanın yoruma bağlı olarak delil olabileceği konusu Kur’an’da da geçmektedir. İbrahim’in oğlu İsmail’i rüyasında kurban ederken müşahede etmesi(bk. es-Saffat, 37/107), Yusuf’un rüyasında onbir yıldızın kendisine secde ettiğini görmesi(bk. Yusuf, 12/4) , Mısır melikinin gördüğü rüya (bk. Yusuf, 12/43) ile Hz. Peygamber’in Mekke fethine dair rüyası (el-Feth, 48/27) ve bu rüyaların doğru çıklığı Kur’an’da anlatılmaktadır. Hz. Peygamber’in: <i>“Müminin rüyası nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden biridir.” </i>(Buharî,Tabir,26) buyurması, peygamberliğinin ilk altı ayındaki rüyalar gibi müminlerin gördükleri sadık rüyaların hak olduğuna işarettir. Nübüvvet kapısının kapandığı, ama sadık rüya kapısının açık olduğu şeklindeki hadisler (bk. Müslim, Rüya, 7), rüyanın bir bilgi edinme yolu olabileceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Sûfiler, özellikle nefsanî tarikat mensubu olan Halvetî ve Kadiriler ders geçme ve manevî yükselişte rüyayı bir ölçü ve değerlendirme aracı olarak görürler. Sadık rüyaların varlığı ayet ve hadislerle sabit olduğuna ve bugün psikanaliz metodu olarak rüyalardan yararlanıldığına bakılırsa bunun çok şaşılacak bir yanı olmadığını sanıyorum. Bu iş bir yoğunlaşma, arınma ve insıbâğ meselesidir. Şuûraltına hükmedebilme meselesidir. Rüyanın görülmesi kadar yorumu da önem arzeder. Bu iş bir ilim haline gelmiş ve görülen rüyadaki sembollere göre rüyalar tabir edilmiştir.</p>
<p><b>&#8211; İlham nedir? Şeriata uygun olan ilhamın muhatab ve üçüncü şahısları bağlamadaki hükmü nedir? İlham, şer’î mükellefiyetin hükmünü yükseltebilir mi?</b></p>
<p>– İlham: Bildirmek ve haber vermek demektir. Kur’an’da:<i> “Andolsun nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene!..”</i> (eş-Şems,91/7-8) ayetinde geçen bu kavram, tasavvufta feyz yoluyla kalbe gelen özel anlam ve bilgi demektir. İlhamın kaynağı ya melektir, ya da doğrudan Allah’dır. İbn Arabî, velilerin ilhamı peygamberlerin vahiy aldığı kaynaktan aldıklarını belirtir. (bk. Füsûsu’l-hikem, s.63) Allah dilediği kullarına ilham yoluyla diğer insanların göremediği bazı şeyler gösterebilir. Ancak sûfilerin genelde kabul ettikleri görüşe göre bunlar başkaları için huccet olmaz. İlham, müctehidin içtihadı gibi taklid edilemez. O belki sadece işâri yorumlarda bir bilgi kaynağı alarak değerlendirilebilir. İlham, muhatabının şer’î mükellefiyetini olmasa bile, şahsî sorumluluğunu artırır. Başkaları için nevafil olan şey, ilham ile taayyün etmiş kişilerde vücûb derecesine çıkabilir. Ancak bunlar istisnaî olaylar ve istisnai kişilerdir.</p>
<h4>    İNSAN ve İNSAN-I KÂMİL İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; İnsan niçin yaratıldı? Allah’ı bilmek için mi? Kulluk için mi? Yoksa muhabbet için mi? Ma’neviyatta öncelik muhabbete mi, ma’rifete mi, yoksa ibadete mi verilmeli?</b></p>
<p>– İnsanın yaratılışını gayesini gösteren üç ayetten ikisinde insanın boş yere yaratılmadığı (el-Müminûn.23/115) ve başıboş salıverilmeyeceği (el-Kıyame, 75/36) belirtilmektedir. Üçüncü ayette ise Allah Teala <i>“Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım.” </i>(ez-Zariyat,51/56) buyurmaktadır. Ayette yaratılış gayesi olarak “kulluk” öne çıkmaktadır. Bu ayetin tefsirinde İbn Abbas’dan naklen “Beni tanısınlar” yorumu ile ma’rifet de yaratılış gayesini açıklayan bir kavram olarak devreye girmektedir. Ma’rifet de muhabbet için önemlidir. Bu yüzden diyoruz ki: Amaç kulluktur. Kulluk sevgi (muhabbet) ile olursa bir anlam kazanır. Kullukta sevginin yolu da marifetten (tanımadan) geçer. Öyleyse kul önce Allah’ı tanıyacak, sonra ibadet ve taatla O’nu sevecek ve o sevgi içinde kulluğa devam edecek.</p>
<p><b>&#8211; İnsanın büsbütün dünyadan el etek çekmesi, kendini sadece ibadete vermiş olması gerekseydi Allah insanı melek olarak yaratmaz mıydı?</b></p>
<p>– İnsanın büsbütün beşerî sıfatlardan sıyrılması anlamında dünyadan el etek çekmesi beklenemez. Aslında insandan istenen ve beklenen, gönlündeki dünya sevgisini çıkarmak ve dünya-perest olmaktan kurtulmaktır. İnsanın dünya nimetleri içinde yüzmesi sevgisi gönle yerleşmedikçe zühde engel teşkil etmez. İnsandan melek olması elbette beklenemez. Ama insan nefsinin isteklerini frenlemesini öğrenmeyince tûl-i emele çabuk mağlûb olur. İnsandaki ebediyyet duygusu çoğu zaman hedef şaşırarak ebediyyeti dünyada ve dünyalık şeylerde sanmaktadır. Tasavvufta dünyaya karşı zühdde aşırı uyarı, bu sebepledir, insanları melek yapmak için değil.</p>
<h4>    İNSANIN MANEVİ YAPISI (Ruh, Kalb, Akıl ve Nefs) İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>&#8211; Tasavvufta ruhdan çok bahsedilir. <i>“Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir” </i></b>(el-İsra, 17/85)<b> ayetine rağmen bu bilgiler nereden çıkmıştır?</b></p>
<p>– Tasavvufta ruhtan çok bahsedilmesinin sebebi, tasavvufun insanın ruhî boyutu ve manevî tarafı ile ilgilenmesidir. İnsan ruhu, Kur’an’ın beyanına göre ilahî menşe’lidir.<i> “Ben Adem’in yaratılışını tamamladığımda ona rûhumdan üfürdüm.” </i>(el-Hicr, 15/29 ; Sâd, 38/72)buyrulmuştur. Bedeni toprak ve sudan olan insanın ruhu, ilahî kaynaklı olduğundan insanlar tarafından merak edilmiş, soru ve araştırma konusu yapılmıştır. Asr-ı saadetteki yahudîlerin Hz. Peygamber’e “ruhun ne olduğunu” sormaları üzerine inen ayette: “Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir” (el-İsra. 17/85) buyurulmuştur. Bu ayette ruhun “Rabbın emrinden” oluşunun beyan edilmesi, aslında ruhun özelliği hakkında bir ip ucudur. O da insanın halîfe oluşuyla izah edilebilir. Halîfe, kendisini istihlaf edenin özelliklerine sahip olur. Çünkü O’nun adına bir takım görevler üstlenecektir. İşte insan, “imaret” (yönetim ve idare) özelliği taşıyan ruhuyla yeryüzünde Allah adına bir takım sorumluluklar üstlenmiş bulunmaktadır. Ruh hakkında “çok az bilgi verilmesinin” beyan edilmesi, ruh konusunun önemi ve büyüklüğüne göre bilginin çok az oluşunu belirtmek içindir. Tasavvufta ruh ile ilgili verilen bilgiler ise genellikle ruhun tezahürleri ve özellikleri ile ilgilidir. Doğrudan ruhun kendisiyle ilgili değildir.</p>
<p><b>&#8211; Nefsin mertebeleri ve özellikleri nelerdir?</b></p>
<p>– Nefsin manevî yükselişteki mertebeleri değişik şekillerde tasnif edilmiştir. Bazıları üçlü, bazıları beşli, bazıları yedili tasnifler yapmıştır. Emmare, levvame, mülheme, mutmeinne, râziye, marziyye ve kamile gibi.</p>
<p><b>Nefs-i emmâre:</b> Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefstir. Kur’an’daki: <i>“Çünkü nefs, kötülüğü şiddetle emreder.” </i><i>(</i>Yusuf, 12/53) ayet-i kerimesi nefsin bu makamına işaret eder.</p>
<p>Nefs-i emmare mertebesinde bulunan salik iyilik işlemez, kötülüklerden kaçmaz; ancak kötülüğün zuhurundan pişmanlık duyar. Fakat bu nedamet, onun davranışlarını etkilemez. Bu sıfatla muttasıf olan nefs, hevasına fazlaca düşkündür. Bu mertebedeki salikin zikri “Lâ ilahe illallah”, seyri “seyr ilallah”dır.</p>
<p><b> Nefs-i levvâme:</b> Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini münkere mülazemetten dolayı ayıplayan ve tevbeye temayül gösteren nefstir. Adını Kur’an’daki: “Levvâme (pişmankar) nefse andolsun.” (el-Kıyame, 75/2) ayetinden alır. Zikri, Allah lafza-i celali, seyri “seyr lillah”dır. Bu makamda muhabbetullah hasıl olur.</p>
<p><b> Nefs-i mülheme:</b> İlham ve keşfe mazhar olmaya başlayan, neyin hayır, neyin şerr olduğunu idrak edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir. Adını<i>“Andolsun nefse isyanını ve itaatını ilham edene.”</i> (eş-Şems,91/8)ayetinden alır. Bu mertebede zikir “Hû”, seyr “seyr alellah”dır.</p>
<p><b>Nefs-i mutmeinne:</b> Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhâl olan nefstir. Bu nefs, Cenab-ı Hakk’ın tevfîk ve inayetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıztıraplardan kurtulur. Bu makamda beşeriyet fena bulup “Nûr-i Muhammedi” zuhur ettiğinden nefs, hitab-ı ilahîye mazhar olur: “<i>Ey itmi’nâna ermiş itâatkâr nefs!”</i>(el-Fecr, 89/27) Bu makamın zikri “Hakk” ismidir. Seyri “seyr maallah”dır.</p>
<p><b>Nefs-i râziye:</b> Kendisi hakkında tecellî eden kaza hükümlerine tereddüdsüz teslim olup rıza gösteren nefsin makamıdır. Bu makam, salikin esrar-ı ilahiyyeye muttali olduğu makamdır. Zikir “Hay” ismidir. Seyr “seyr fillah”dır. Kur’an’daki: “Dön Rabbına, sen O’ ndan râzî olarak” (es-Şems. 89/28) ayeti bu makama işarettir.</p>
<p><b>Nefs-i merziyye:</b> Allah ile kul arasında rızanın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’dan, Allah’ın kuldan râzî olduğu makamdır. Yukarda geçen ayetin devamı olan: “Rabbın da senden râzî olarak” ifadesi bunu göstermektedir. Bu makamda zikir “Kayyûm” ismi, seyr “seyr anillâh”dır.</p>
<p><b>Nefs-i kâmile:</b> Bu makamda salik, bütün marifet makamlarını kazanarak irşad mevkiine yükselir. Bu makam vehbîdir. Zikri “yâ Kahhâr!” ismi, seyri “seyr billâh”dır.</p>
<p><b>&#8211; İnsan kendi başına nefsin mertebelerini aşabilir mi?</b></p>
<p>– Sûfiler tarafından değişik şekillerde yapılan nefs makamlarına aid tasnifler genellikle itibarîdir. Bu bakımdan bunları insanın kendi başına aşması mümkün değildir. Mutlaka başında bir mürşid bulunmalıdır. Ayrıca yapılan bu tasnif çok kesin hatlarıyla birbirinden ayrılmış, matematiksel bir tasnif değildir. Zaman zaman tedahüller olabilir. Ayrıca “mülheme” makamı nefsin ilhama mazhar olduğu makamdır. Bu makam ancak ehliyetli ve liyakatli mürşidler marifetiyle aşılabilir. İlham almaya başlayan nefsin sahibi ucüb ve benliğe kapılabilir. Kendini “erdim” sanabilir. Böyle durumlar da “mezlaka-i akdâm” denilen ayak kaymalarına sebebiyet verebilir.</p>
<p><b>&#8211; Nefs-i emmâre nedir? Nefs-i emmâreden kurtulmak için ne yapmalıyız?</b></p>
<p>– Nefs-i emmare daima kötülük sayılan şeylere ilgi duyan ve sahibini o tür şeylere sevkeden nefstir. Yaptığı kötülüklerden de pek pişmanlık duymaz. Emmare konumunda bulunan bir nefsi şerîata riayet ve mu’tedil bir riyazatla terbiye etmeye çalışmak lazımdır. Bu bir irade eğitimidir. Nefsin hoşlandıklarını geri bırakarak onun her istediğini yapmak yerine, ona aklın ve şeriatın emirlerini yaptırmaya çalışmak gerekir. Nefs, genellikle çocuğa benzetilir. Çocuğunu sütten kesmek isteyen anne nasıl çocuğuna direnir ve bu direnmede iradesini ortaya koyar ve böylece muvaffak olursa, nefs-i emmare ile başa çıkmak için de sağlam bir irade ortaya koymak ve şeriat ölçüleri içinde mücahede etmek lazımdır.</p>
<p><b>&#8211; Kalb hakkında bilgi verir misiniz?</b></p>
<p>– Kalb birşeyin merkezi ve özü demektir. Birşeyi tersyüz etmek, değiştirmek veya değişkenlik anlamınada gelir. Kur’an’da genelde idrak ve anlama merkezi, düşünme ve kavrama gücü anlamına yaklaşık 140 yerde geçmektedir. Kalb îman yeridir. Fıkıh ve kelam alimleri kavramak ve idrak anlamına “akıl” kelimesini tercih ederlerken, sûfiler “kalb” kelimesini tercih etmişlerdir.</p>
<p>Sûfilerin başlangıçta anlama ve idrak manasında kullandığı bu kavram, sonraları daha bir derinlik kazanarak “gönül” anlamında kullanılır olmuştur. Sûfilere göre kalb aynı zamanda keşf ve ilham merkezidir. Çünkü kalb Hakk’ın tecellîgahıdır. Kalb, sevgi ve ilgi merkezi olduğundan sevgide birlik esastır. Kalb iki anlama gelir. Birincisi insanın sol memesinin altında çam kozalağını andıran et parçası, ikincisi ise insan bedenine tevdî edilen ruhanî ve rabbanî bir latifedir. Bunun cismanî kalb ile de bir ilişkisi vardır. Nitekim: <i>“Gerçek şudur ki, kör olan gözler değil, gögüslerdeki kalblerdir.” </i>(el-Hacc, 22/46) ayeti buna delildir.</p>
<h4>    KABİR ve TEFEKKÜR-İ MEVT İLE İLGİLİ MESELELER</h4>
<p><b>   – Tasavvufta kabir ziyaretlerine bilhassa yaşadığı asırda şöhret bulmuş ilim adamları ile sûfilerin kabirlerinin ziyaretlerine çok önem verilmektedir. Hadislerde ise: <i>“Sizden öncekiler kabirleri mescid ediniyordu. Sakın ha siz kabirleri mescid edinmeyin! Sizi bundan sakındırıyorum!”</i> </b>(Muvatta’, Kasru’s-salat fı’s-sefer, 85)<b>; <i>“Allah yahûdî ve hristiyanlara lanet etsin, onlar peygamberlerinin mezarlarını mescid edindiler.”</i></b>(Buhari, Salat, 48, Cenaiz 162, Enbiya 50; Ebu Davûd, Cenaiz 72; Nesaî, Mesacid, 13)<b> buyrulur. Bu konuda neler söylersiniz?</b></p>
<p>– Tasavvuf ricalinin, ulema ve meşayihın kabirlerini ziyaretlerine büyük önem verdiği doğrudur. Allah Rasûlü’nün, kabirlerin mabed edinilmemesi konusundaki emirleri ortadadır. Bunların arasını nasıl telif ederiz? Şimdi bir kerre sizin de zikrettiğiniz hadislerde Allah Rasûlü’nün hedefi açıktır: Kabirleri mabed, ölüleri de mabud edinmemek. Allah Rasûlü aynı endişe ile kabir ziyaretini de yasaklamış, daha sonra bu endişenin zail olmasını müteakip tekrar izin vermişti. Bu duruma göre, kabirlerin mabed edinilmesi gibi bir tehlike söz konusu ise o zaman ziyaretin bile yasaklanması gerekir. Ama böyle bir tehlikenin sözkonusu olmadığı zaman ve mekanlarda sırf ölümden ibret almak, ölüm ötesine hazırlanmak ve şefaati umulan, hakkında hüsn-i zan beslenilen bir büyük zatın kabrinin Allah rızası için ziyaret etmek şer’î bakımdan mahzurlu olmasa gerektir. Nitekim herşeye rağmen türbe içinde ve mezar üstünda namaz kılmak caiz görülmemiştir. Daha önce bir başka vesîle ile zikrettiğimiz gibi, bugün dînî konulara ilginin bilginin önüne geçmesinden kaynaklanan cehalet, bir takım yanlışlıklara sebebiyet vermektedir. Yoksa kabir ve türbeleri başında üç İhlas, bir Fatiha okuyarak ziyaret etmenin ne zararı olabilir? Kaldı ki bu tür ziyaretlerde insanın hayal dünyası kişiyi alıp zaman tünelinden ziyaret edilen şahsın dönemine götürmekte ve böylece bir süre de olsa insan dünya kaygılarını unutup güzel insanların huzurlu dünyasını hayalinde canlandırmaktadır. Konunun bu boyutlarını da düşünmek gerekir. Tek veçheden bakıldığında isabetli karar vermek zordur.</p>
<p><b>&#8211; Rabıta-i mevt veya tefekkür-i mevt denilen “ölümü düşünme” konusunun tasavvuftaki yeri nedir? Açıklar mısınız?</b></p>
<p>– Tasavvufta “tefekkür-i mevt” olarak, bazan da rabıta-i mevt olarak anılan “ölümü hatırlayıp düşünme” olayının çok önemi vardır. Hz. Peygamber: <i>“Dünyevî zevkleri kıran ve tûl-i emeli unutturan ölümü çokça hatırlayınız.”</i> (Tirmizî, Zühd, 4; Nesaî, Cenaiz, 3; İbn Mace, Zühd, 31) buyurur. Bir defasında da “kendisine zekî müminin kim olduğu” sorulmuştu da şu karşılığı vermişti: <i>“Ölümü çokça hatırlayan ve ölümden sonrasına iyi hazırlanandır.”</i> (İbnMace, Zühd, 31) Benzeri hadislerin ışığında mutasavvıflar <i>“Ölmeden evvel ölmek” </i>(bk. Keşfu’l-hafa, II, 291, hadis: 2669) şeklinde bir anlayış geliştirerek her nefesi son nefes bilip ölüme her an hazır olmanın yollarını aramışlardır. Tefekkür-i mevt bir bakıma her nefesi son nefes bilmektir. Tefekkür-i mevt<i>“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz.”</i> (Tirmizî, Kıyame, 25) hadisinin ışığında insanın amellerini tartması, ölümü hatırlayarak nasıl hesap vereceğini düşünmesidir. Kalplerdeki dünya sevgisini, kafalardaki masiva ilgisini azaltmasıdır. Bedenin rûha verdiği bulanıklığı atmasıdır. İnsanı her an dünyaya esir etmeye çalışan şeytanın: “Ne yiyeceksin? Ne giyeceksin? Nerede barınacaksın?” şeklindeki şaşırtıcı sorularına: “Ölüm yiyeceğim, kefen giyeceğim, kabri mesken tutup orada barınacağım.” şeklinde radikal cevaplar vermesidir. İnsana en yakın olan şey, ölümdür. Çünkü herkes ölecek yaştadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>www.islamdahayat.com’dan alınmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda-sorular-ve-cevaplari/">Tasavvuf Hakkında Sorular ve Cevapları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-hakkinda-sorular-ve-cevaplari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
