<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kemal Sayar | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kemal-sayar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 Mar 2024 06:48:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kemal Sayar | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Duralım Burada, Güzel Esiyor!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Mar 2024 14:04:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aidiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26895</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Biz belki de günün birinde bizden çıkacak olan ruhların köklerinden başka bir şey değiliz. Ruhun gebedir belki de ve bir gün benim ruhumu dünyaya getirecektir, oma daha önce her ikisi de belli bir mesafeyi kat etmelidir. Milorad Paviç Evren farklılıklarla dolu. Hiçbir taş, çiçek ya da yüz, deniz kıyısında iki deniz kabuğu birbirinin aynısı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/">Duralım Burada, Güzel Esiyor!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26911 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-300x170.jpg" alt="" width="367" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-300x170.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-600x340.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-768x435.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1-1024x580.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/aidiyet-ne-demek-1200x680-1.jpg 1200w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;">Biz belki de günün birinde bizden çıkacak olan ruhların köklerinden başka bir şey değiliz. Ruhun gebedir belki de ve bir gün benim ruhumu dünyaya getirecektir, oma daha önce her ikisi de belli bir mesafeyi kat etmelidir.</p>
<p style="text-align: center;">Milorad Paviç</p>
<p>Evren farklılıklarla dolu. Hiçbir taş, çiçek ya da yüz, deniz kıyısında iki deniz kabuğu birbirinin aynısı değil. Dikkat­le bakıldığında doğadaki farklılıkların dokusu ve çeşit­liliği daha görünür hale gelir. Her insan, kalbinde bam­başka bir dünya yaşatır. Hayat hakkında ne kadar farklı hissettiğimize ve düşündüğümüze bakarsak birbirimizle konuşabilmemiz bile bir mucize; en yakın bilinenler ara­sında dahi uzun köprüler var. Bu da bizi birbirimiz için çekici ve büyüleyici kılıyor. İki insanın gözleri birbirine değdiğinde mucize başlar. Sonra sesler yakınlaşır ve şart­lar el verirse ruhlar birbirine değer.</p>
<p>Her insanın kalbi özlemle doludur. &#8220;Ayrılık bağrım göz göz delsin de bir/ Sen o gün benden işit, özlem nedir/ der pirimiz Mevlânâ, <em>Mesnevi&#8217;nin</em> başlangıç dizelerinde.</p>
<p>Mutlu olmayı, anlamlı ve dürüst bir hayat yaşamayı, aşkı bulmayı ve kalbinizi birine açabilmeyi arzularsınız. Ha­yat yolculuğunda kim olduğunuzu keşfetmeyi, kendi acı­larınızı nasıl iyileştireceğinizi öğrenmeyi, anlaşılmayı is­tersiniz. Hayatta olmak özlemle dolup taşmaktır, özlemin sesleri bizi canlı ve uyanık tutar. Bazen de bilmediğimiz yerleri, tanımadığımız insanları, olmamış hadiseleri özle­riz. Sanki başka bir yer, başka bir insan, başka bir olay bi­zim eksikliğimizi tamamlayacakmış gibi gelir. Dünyadan sığınacak yerlerimiz olsun istiyoruz, kendimiz olmaktan utanıp gocunmadığımız aidiyet sığınakları. O çadırın al­tında maskesiz, sadece kendimiz kalarak huzurla yaşaya­biliriz. Bize göz ve yüz aydınlığı olan dostlarla çevrelen­mek içimizi sevinçle dolduruyor. Yaşamınızın aidiyet sı­ğınağım keşfedemezseniz, özleminizin kurbanı haline ge­lebilir, hiçbir yere demir atamadan bir serseri mayın gibi oradan oraya sürüklenebilirsiniz. &#8220;Evimiz ya içimizdedir ya da hiçbir yerde,&#8221; der Herman Hesse. Her birimizin dün­yanın büyük bağrında yaşıyor ve hareket ediyor olması teselli edicidir. Bu aidiyet sığınağından asla kovulmazsı­nız. Modem dünyamızda bu kadar yalnız olmamızın bir nedeni de ağaçlan, dağlan ve ırmakları dinleme yeteneği­mizi yitirmemiz, yeryüzüne ait olma duygusunu kaybet­miş olmamız, tnsan tabiata dost olmadan kendisine dost olamaz, kendisine dost olmadan gaynya da dost olamaz.</p>
<p><strong>Kutsal Tabiatın Uzağında</strong></p>
<p>Bilincimiz yaşamın geniş ağından öylesine kopmuş du­rumda ki yeryüzünün cömertliğini, kâr amacıyla meta- laştıracağımız kendi kaynaklarımız olarak görmeye baş­ladık. Bizi destekleyen ve yaşatan o büyük bedene yaban­cılaştık. Esenliğimizi ve tokluğumuzu başkalarının feda edilmiş yaşamlarına borçlu olduğumuzu artık göremiyo-</p>
<p>Şimdi bu tek yanlı, bireyci ideolojinin sonuçlarıyla karşı karşıyayız. İklim değişikliği, deniz ve bava kirliliği, doğal kaynakların tükenmesiyle birlikte, gezegenimiz kit­lesel bir yok oluşla karşı karşıya gelmiş bulunuyor. İnsan uygarlığı toprağın üzerindeki çiy tanesi gibi kaybolup gi­decek mi? insan açgözlülüğü ve müdahalesinin doğrudan sonucu olarak türlerin hızla azalmasına ve ekolojik felak<strong>etlerin </strong>sayısının artmasına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde, hâlâ bu yavaş kıyametteki sorumluluğumuzu inkâr eden insanlar var. Nasıl oldu da bu büyük yeryüzü bedeninin bir parçası olmaktan çıkıp ondan ayn hissetmeye başla­dık? Kendimizi kutsal tabiattan nasıl sürgün ettik ve onu bir parçamız olarak değil de yağmalanacak bir hammadde deposu olarak görmeye nasıl başladık? Kendimizi tekrar nasıl ekosistem denilen bu büyük âleme ait kılabiliriz?</p>
<p>Akılcılığa yaptığımız aşın vurgu hislerimizin körelme- sine yol açtı; oysa bizi empatiye bağlayan şey, duygu yete- neğimizdir. Bu duygudaşlık, birbirimizle ve tüm canlılarla olan karşılıklı ilişkimiz için elzemdir. Bizi bir topluluğa ya da bir mekâna bağlı hissettiren şey, ona dair sevinç ve kı­vanç yüklü sorumluluk duygumuzdur. Hayatlarımızla ona <u>hizme</u>t etmeye çağnlınz. Tagore&#8217;un da dediği gibi &#8220;Kuvve­timi onun emrine, aşk ile ferağ ettirecek kuvveti ver,&#8221; diye niyaz etti<u>ğimiz</u> şeyedir aidiyetimiz. Kendimizi diğer yaşam fo<u>rmlar</u>ıyla bir bağ içerisinde hissetmiyorsak hayatı ve ta­biatı kutsaldan soyar, başka hayatlan harcanabilir nesne­lere dönüştürürüz. Bizim kendi sürgünümüzün kökeninde de bu harcanabilir olma hissi yatmıyor mu? Bizim büyük yabancılaşmamız. İnsanın büyük ıssızlığı.</p>
<p>Materyalizm kültürü, mitsel büyük anlatılarla olan zi­hin bağımızı kesip kopardı. Kadim efsaneler aracılığıy­la aktarılan yeryüzü bilgeliği olmadan, amaç ve bağlam duygumuzu kaybettik, bir çıkmazda sıkışıp kaldık. Kıssa­dan hisse alamayan nesiller, tüketimciliğin ve boş imgele­rin anaforunda sersemliyor. Dünyayı yeniden tamlığa ka­vuşturan şey, varlığı birbirine bağlayan görünmez anlam sicimleridir. Kalpten kalbe giden yol gibi, bir varlıktan diğerine uzanan yollar var. Bir ormanın ağaçlan, beynin sinir hücreleri daima birbiriyle rabıta halinde. Birbirle­rini işitebiliyorlar. Yalnız insan hemcinsini işitmekte bu kadar sağır. Birbirimizden ayrı gibi görünen yaşanılan­ınız, birbirimize ne kadar gerekli olduğumuzu keşfettikçe daha anlamlı hale geliyor. Kurduğumuz bağların her biri, dünyanın bir eksiğini yerine koyar, bir gediğini kapatır.</p>
<p>Kıssadan hisse alamayan nesiller, tüketimciliğin ve boş imgelerin anaforunda sersemliyor.Açgözlülüğün bariz tezahürü, sonsuz zenginlik ve güç arayışında görülebilir. Çok zenginlerin çoğu için hiçbir mik­tar paranın yeterli olmadığı gerçeğinden ne anlamalıyız? Hiçbir güç miktarı hırslıları tatmin edemez, &#8220;yeter&#8221; orada adeta unutulmuş bir kelimedir. Halbuki &#8220;kâfi&#8221; diyebilenden daha zengini yoktur. Gerçek zeng<u>inliğin</u> gözütokluk olduğu­nu, gönül zenginliğinin maddi zenginlikle mukayese edile­meyecek kadar üstün olduğunu fark edebild<u>iğimiz</u> g<u>ün;</u> dün­yayı kasıp kavuran t<u>amahkâr</u>lığın, bu gözü dönmüş birik­tirme ve harcama çılgınlığının da üstesinden gelebileceğiz.</p>
<p>Ayrılık yarası, dünyanın acısı, her bi<u>rimizin</u> üzerine farklı bir şekilde düşüyor. &#8220;Her <u>kim</u> aslından uzak düşsün arar/ Canana dönmek için bir uygun gün arar.&#8221; Sadece hayatta kalmak için değil, var olmak için bile diğer var­lıklara olan derin karşılıklı bağımlı<u>lığımızı</u> kabullenme- liyiz. <em>Varlıklararası</em> bir âlemde yaşıyoruz, her varlığın bir diğerinin iyiliğini ve esenliğini etkileyebildiği bir karşı­lıklı etkileşim âleminde yaşıyoruz. Her birimizin iyilik ve esenliği, ötekinin iyilik ve esenliğinde yatar.</p>
<p><strong>Aidiyet özlemi</strong></p>
<p>însan kalbinde pek çok farklı özlem yaşar. Her biri kendi sesiyle hayatınızı çağırır. Bazı özlemler kolayca fark edilir ve sizi çağırdıkları yön açıktır. Diğer sesleri çözmek, hak­kıyla işitmek daha zordur. Hayatınızın farklı z<u>amanla</u>rın- da, size beklenmedik şekillerde fısıldarlar. Sizi <u>tam</u> olarak nereye çağırmak istediklerini duyabilmeniz için yıllar geç­mesi gerekebilir. Ahmet Kutsi Tecer&#8217;in dizelerindeki gibi, &#8220;Elverir ki bir gün bana, derinden,/ Ta derinden, bir gün bana &#8216;Gel&#8217; desin,&#8221; diye bekleyerek tüketirsiniz aziz ömrü. Belki de özlemlerin en yakıcılarından biri aidiyet özlemi­dir. Ruhu sağlam bir limana demirleme arzumuzdur.</p>
<p>Her birimizin derinliklerinde büyük bir aidiyet arzusu var. Bu arzunun emzirmediği bir yaşam huzursuz rüzgâr­larla uğuldayan boş bir kabuk gibi. Sırtımızı bir yurda, bir tarihe, bir topluluğa, bir hatıraya yaslamak isteriz. Ait olduğunuz güzel zamanlara ayak bastığınızda, doğanızın gereği olarak oraya demir atıp dinlenmek istersiniz. Şair İbrahim Tenekeci&#8217;nin mısrasındaki gibi, &#8220;Duralım bura­da, güzel esiyor!&#8221; diye mırıldanırsınız. Böyle zamanlarda <u>kalbiniz</u> sakinleşir. Vardığınızı hisseder, rahatlar ve tüm k<u>albini</u>zle kendinizi o eşsiz sükûnet tarafından sarmalan­maya bırakırsınız. Sonra muzır bir ses fısıldar, bir şeyle­rin eksik olduğunu hissettirir ve ahenginiz kopar. Neyin sesidir bu? Mutluluğumuza nasıl da böyle sinsice sızar? Sevdiğiniz her şey elinizin altında ve ihtiyaç duyduğunuz herkes hayatmızdayken bile, dilinizin ucuna kadar gelip ad veremediğiniz şeyler eksikliğini hatırlatır. Adım söyleyebilseydiniz, onu elde etmek için yola düşebilirdiniz, ama bir başlangıç noktası olsun, yoktur. Sizin için hayati önem taşıyan bir şey, ulaşamayacağımz bir yerde, bilin­mezlikte yatmaktadır. Bu yokluğu doldurma özlemi bazı insanları hakikatten ve aşkın sığınağından uzaklaştırır; eksik olanın peşinde hiç bitmeyecek bir yolda, uğur yıldı­zının görülmediği bir yolculuğa çıkarlar. îç huzursuzluğu mu diyelim adına? Yaslanacak bir duvar, sırtım verecek bir dağ, içinde çocuklaşacağınız muhibban kalmadıysa eğer, nasıl dinecektir o muttarid uğultu?</p>
<p>İnsanlar genellikle ferdi yaşamlarında bir aidiyet geliş* I türemedikleri için dışsal bir sisteme ait olma ihtiyacı du­yar. Bir gruba, bir topluluğa, bir ideolojiye bitişmekle var­lığın sancılarından azat olmak isteriz. Bizden daha güç­lü bir yapının içinde eriyerek o gücün bir parçası olmayı arzulayabiliriz. Oysa aidiyet özlemle ilişkilidir, otoriteyle değil, özleminizin ta kendisi olun. Baştan aşağı özlem ke­silin. özlem ruhun değerli bir içgüdüsüdür. Ait olduğunuz yer, her zaman saygınlığınıza, kanat genişliğinize layık zirveler olsun. Ustamız Fuzûlî&#8217;nin kavlince, &#8220;Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlubumuz/ Bir bölük ankâlanz Kâf-ı kanâ&#8217;at bekleriz.&#8221; Önce kendi içselliğinizin göğünü geniş­letin. Eğer oraya aitseniz, kendinizle ahenk içindeyseniz ve içinizdeki o derin, eşsiz kaynağa bağlıysanız, o zaman dışarlıklı aidiyetler elinizden alındığında asla naçar kal­mazsınız. Daima kendi ruhunuzun zemininde, kiracısı ol­madığınız, size ait olan yerde dinlenirsiniz. Içselliğiniz, kimsenin sizi uzaklaştıramayacağı, dışlayamayacağı ya da sürgün edemeyeceği bir zemindir. Bu sizin hazinenizdir.</p>
<p>Pek çok ruhani gelenek &#8220;sonsuz acıya&#8221; neden olduğu için <em>arzu duyan</em> doğamızdan kopmanın gerekliliğine vur­gu yapar. Ancak bu genellikle özlemi gömmemiz, bastır­mamız veya onun üstesinden gelmemiz gerektiği şeklin­deki sakıncalı bir yoruma yol açıyor. Arzudan farklı ola­rak, özlem bastırılması gereken bir şey değildir. Niyâzî-i Mısrî &#8220;Sûrette nem var benim sîrettedir madenim/ Kopsa kıyâmet bugün gelmez perişân bana&#8221; diyordu. Sufi bakış açısına göre, özlem ilahi bir eğilimdir ve bizi Sevgili&#8217;ye doğru çeker. Tüm varlık, var edene Özlemle döner, ona müştaktır, tıpkı âşık ve maşukun birbirlerinin kollarında olmayı arzulamaları gibi. Bu durum insanla murad edilmiş hayat arasında da geçerlidir. Güneşe doğru büyüyen bir bitki gibi; özlem de yaşamın hakkını ve şükrünü eda edebilmemiz için, doğamızın yüzümüzü ihtiyaç duydu­ğumuz ışığa doğru yönlendirmesidir. Pirimiz Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî&#8217;nin yazdığı gibi, &#8220;Aradığın şey de seni arıyor.&#8221; özlem, yalnızca kavuşma arayışının niteliği değil, bizi arayan bir şeyin sesidir: Evin dinmeyen çağrısıdır.</p>
<p>Bağlılıklar, sevgi verdiğimiz ve aldığımız damarlardır. İnsanla, Tanrıyla, âlemle kurduğumuz bağlar canlılığı­mız için elzem. İnsan bağ kuran canlıdır, beşikten me­zara bağlanmakla hayat buluruz. Kendimizi sevdiğimiz şeylerden, kalbimizi kırabilme gücüne sahip şeylerden kopardığımızda, yaşamdan da yalıtmış oluyoruz. Böyle bir durumda usul usul çürümeye başlıyor, içeriden yavaş çekim bir ölüme duçar oluyoruz. Çünkü kendimizi acıya karşı zırhla kuşattığımızda, bizi diri kılan başka canlı­lıkların üzerine beton dökmüş oluruz. Hayatla alışverişi­miz azalır, hayatın canlılığından beslenemez hale geliriz. O yüzden yaşamak incinmeyi göze almaktır. Kırılganlığa, incitilmeye açık olmakla varlığımızı ötekine de açıyoruz. Dünya sadece bir gül bahçesi değil, gül de yapraklarından ve kokusundan ibaret değil. Bir gülü koklamak için eğildi­ğimizde, dikeni parmaklarımızı kanatabilir.</p>
<p>Yakınlığa ancak uzaklığımızdan doğan özlem aracılı­ğıyla ulaşabiliriz. Tıpkı bir balığın kıyıya vurana kadar içinde yüzdüğü suyun farkına varmaması gibi, bilinmeye­ne kulaç atmak için aşina olanın kıyılarından ayrılmamız gerekir. Sevgiliye duyduğumuz özlem, kalplerimizdeki merakı harekete geçirir ve bizi onunla karşılaşmak için</p>
<p>yola çıkarır. Mistik yol, ayrılığın acısı dayanılmaz oldu­ğunda bile özlemimize sadık kalmayı, onu asli yurt bilip ona geri dönmeyi salık verir. Yol menzilin ta kendisi olur, işte bu yüzden aidiyetin kökeninde özlem vardır. Ruhun açlığını çektiği şeyin özlemini duymak, bu açlık tatmin edilemese bile, gerçekten hayatta olmaktır; paradoksal olarak, en derin mevcudiyetimizin bütünlüğüne hayatı­mızdaki eksikliğin alametlerini izleyerek geri döneriz.</p>
<p>İngiliz şair ve yazar Toko-pa Tumer, <em>Belonging</em> (Aidiyet) kitabında meta anlatılarla, ilahi ve mitsel olanla bağımız kalmadığında yaşamlarımızın anlamını yitirerek, küresel sistemin rekabetçi piyonlarına dönüştüğümüzü, oysa ger­çek mutluluğun, içine gömülü olduğumuz, ait ve borçlu olduğumuz yaşam çevremizle olan karşılıklı bağımlılığı­mızda olduğunu yazıyor. İngilizcede &#8220;belonging&#8221; kelime­sinin özlem duymaya (be-longing) dair kökeni, etkileyici bir gösterge. Bizim kullandığımız &#8220;ait&#8221; kelimesi ise geri dönmek manasındaki &#8220;avdet&#8221; ile aynı kökenden geliyor.</p>
<p><strong>&#8220;Dışarıda&#8221; Kalmak</strong></p>
<p>Birçok insan aidiyet duygusunu kabul görme, dahil edil­me, anlaşılma, hoş karşılanma, beğenilme ve takdir edil­me ile ilişkilendirir. Literatürde, <em>başkalarıyla bağlantı kurma özlemi ve saygı ihtiyacı</em> olarak tanımlanıyor ai­diyet kavramı. Aidiyet, bir fotoğraf şeridinin negatifi gibi yalnızlık kavramının ayrılmaz gölgesidir, her ikisi de et­rafınızda devinen kalabalığın niceliğine bağlı değildin İlişkilerin niteliği, anlamı, kişinin bunlardan duyduğu memnuniyet, hissettiği duyguyla ilgilidir Sosyal med­yadaki takipçi sayınız veya etrafınızdaki kuru kalabalık, size bir aidiyet hissi vermez. Sosyal ağlarda yoğun bir ar­kadaş ve takipçi çevresine sahip olmanıza rağmen, kendi­nizi yalnız ve köksüz hissetmeniz gayet mümkün.</p>
<p>Hepimizin garipliğin acısını hissettiği anlar olmuştur. Yabancı bir ülkede ya da şehirde, yeni bir sınıfın, yeni iş yerinizin kapısından girdiğinizde, bir eve ilk kez davet edildiğinizde, eski arkadaşlarınızın tanımadığınız dost­larıyla ilk kez karşılaştığınızda; sizi dikkatle süzen, dışa­rıda bırakan, sürgüne gönderen kayıtsızlık dolu bakışlar herkesin canını yakar. Selamlamak için tebessüm ettiği­niz birisi sizden bakışını kaçırdığında veya bir ortamda kimse selamınızı almadığında acıyı kemiklerinize kadar hissedersiniz. Dışla<u>nm</u>ış hissetmek, fiziksel acıya benzer şekilde yaşanır ve her ikisi de beyindeki aynı sinir ağları­nı harekete geçirir. Psikologlar buna &#8220;sosyal acı&#8221; diyor. Bu acıyı dindirmek, türümüz için fiziksel acımızı, açlığımızı yahut susuzluğumuzu gidermek kadar elzem.</p>
<p>Araştırmalar, aidiyet duygumuz anlık olarak tehdit edil­diğinde bile, kendimizi daha kötü hissettiğimizi, yetenek­lerimizin zayıfladığım, daha dürtüsel davranıp başkaları­nı düşman gibi görmeye teşne olduğumuzu gösteriyor. Öte yandan, önemsedikleri kişilerin fotoğraflarım görmek &#8220;aidi­yet hiss<u>inin</u> güçlenmesiyle beraber&#8221; olumlu yönde etkileye­biliyor insanları. Hoşgörü ve merhamet hisleri, kendilerini güçlü bir şekilde bir yere ve/veya kişiye ait hisseden insan­larda daha güçlü. Aidiyet hisleriyle daha insancıl oluyoruz.</p>
<p><strong>Ait Olunmayan: &#8220;Öteki&#8221;</strong></p>
<p>Doğamız farklı şartlarda değişkenlik gösterir. İnsan tekâ­mül ve tefessüh edebilen, olumlu veya olumsuz yönlerde değişebilen bir varlık, öyle bir donanımla doğuyoruz ki binlerce farklı hayat yaşayabilirdik ancak sonunda tek bir ömür sürüyoruz. Binlerce seçenek içinde tek bir hayat. Tabiatımız bulunduğumuz çevrenin etkileriyle de şekille­nebildiği için anahtar soru şudur: Kendi tabiatımızın iyi melekelerini ortaya nasıl ortaya çıkarabiliriz?</p>
<p>Ait olmak istediğimiz grup, ideal benlik/referans gru­bumuz, üzerimizdeki en güçlü etkiyi sağlar. Sosyal psi­koloji alanında yapılan pek çok çalışma, grup üyelerinin beklentileri karşılamak için güçlü bir zorunluluk hisset­tiğini göstermektedir. Yahudi soykırımı konusunda saygın bir uzman olan tarihçi Christopher Brovvning, Nazi Al- manyası&#8217;nda binlerce Yahudiyi öldüren bir polis taburu­nu nitelerken, <em>orta sınıf hayatlar süren sıradan adamlar </em>tabirini kullanıyor: Çoğu yirmili, otuzlu yaşlarında, evli, çocuklu terziler, bahçıvanlar ve pazarlamacılar. Bu me­murlar toplu katliam planları hakkında ilk bilgilendiril­diklerinde, &#8220;kendilerini göreve hazır hissetmemeleri ha­linde&#8221; herhangi birinin &#8220;çekilebileceği&#8221; söylenmiş, beş yüz subaydan sadece on ikisi ayrılmış aralarından. Brovvning, durumun belirsizliğinin yanı sıra, <em>&#8220;uyum baskısı-</em> ünifor­malı erkeklerin yoldaşlarıyla temel özdeşleşmesi ve dışa­rı çıkarak kendilerini gruptan ayırmama yönündeki güçlü dürtü&#8221; nedeniyle ayrılmaktan çekindiklerini yazıyor. Kurt Vonnegut da <em>Gece Ana</em> adlı romanında kişinin insanlığa karşı işlediği suçların en temelinde &#8220;kendine karşı işlen­miş suçlar&#8221; olduğu sonucuna varıyordu: &#8220;Ne imiş gibi davranıyorsak oyuz, o yüzden ne gibi davrandığımıza çok dikkat etmeliyiz.&#8221; Bir Sufi deyişi de &#8220;Dinin elinde nefsi kar gibi erimeyen kimsenin elinde dini kar gibi erir,&#8221; di­yor. Aidiyetimizi, hakikate sadakatimizi yönlendiren ve tanımlayan şeyler söylemlerimiz değil eylemlerimizdin</p>
<p>Bir gruba adeta kendimizden kaçarcasma duyduğu­muz güçlü aidiyet, diğer gruplara karşı bir önyargıca dönüşebiliyor. Zihnimizin önyargıları sadece hatalara neden olmakla kalmıyor, aynı zamanda bizi bu hatalara karşı körleştiriyor da. Pek çok çatışmanın kökeninde bir ahlaki yozlaşmışlıktan ziyade bu türden önyargılar bulu­nuyor. Kendimizi kandırmaya adeta meftunuz; zihnimiz bize benzemeyeni kolayca gözden düşürebiliyor. Kör nok­talarımız Önyargılarımız. Hakikati onlarla eğip büküyor ve işimize gelen bir şekle sokuyoruz. Bu kör nokt<u>anın</u> üs­tesinden gelebilmek için daha alçakgönüllü, anlayışlı ve iletişime açık olmalıyız. Başkaları da bizim kadar kaygı dolu bir dünyada yaşıyor ve onların bizim şu ana dek fark etmediğimiz çok isabetli bakış açılan olabilir.</p>
<p>İnsanları tanıyıp anlayabilmek için mümkün olduğun­da yüz yüze görüşmeye çalışmalıyız. Önyargıların izale edilmesi için, &#8220;ete kemiğe bürünmüş karşılaşmalar&#8221; ge­rekli. Beden dil<u>imi</u>z ve göz temasımız, nezaket, samimi­yet ve saygımız hakkında çok şey ifade eder. Gözümüzü kaçırmadan veya gözümüzü muhatabımızın gözlerine dikmeden konuşmak. Bütün varlığımızla dinlemek, mu­hatabımız sözünü bitirmeden ona nasıl bir cevap yetişti­receğimizi düşünmemek. Tabiri caizse can kulağıyla din­lemek, bir ins<u>anı</u> işitmeye can atmak. Araştırmalar, karşıt inançlara sahip insanların kutuplaştıncı siyasi konular­da karşılıklı sesli ifadeyle konuştuklarında daha az kara­layın old<u>ukl</u>arını gösteriyor. Birisine kendimizi ve görüş­lerimizi anlatmak istiyorsak alabildiğine sahici ve içten, olduğ<u>um</u>uz gibi davranmaya özen göstermeliyiz. Üstenci, s<u>aldı</u>rgan veya aşın çekingen tutumlar sahici bir iletişi­min önünü tıkayacaktır.</p>
<p><strong>Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin</strong></p>
<p>İnsan olmak zor şey. Modem metropol kültürünün yok­sullaştırın koşullarında, zayıflığımızdan utanmamız ve başkasının yükünü paylaşmak şöyle dursun, kendi acı­mızı inkâr etmemiz öğretiliyor. Birbirimize bağlı o<u>lmamız </u>gereken yerlerin etrafına dikenli çitler ördük. Pek çoğu­muz evin dönüş yolunu arıyoruz. Kayıtsızlık, alaycılık ve ilgisizliğin başını çektiği bir dizi düşmanlığa karşı şiiri, nezaketi, şefkati yedeğimize alarak çarpışıyoruz. Bize yo­lumuzu kaybettiren inatçı bir sisin üzerimize çöktüğünü hissettiğimizde, başkalarının yüreklerinde sevgi ateşleri yatmalıyız. Korumak için cansiperane direndiğimiz kü­çük alevin, apansız bir rüzgârla sönüvermesi işten değil, işte o zaman kendimizden daha fazlasını düşünmek, in­sanları bir ağdaki iplikler olarak görmek yardımcı olur. Tek başımıza kırılgan telleriz, dinleyicisi olmayan şarkı­larız, ama birlikte aman vermez bir ağız biz.</p>
<p>Güney Afrika&#8217;nın Nguni Bantu geleneklerinde, top- lumlanmn aidiyet kavrayışını ifade eden kelime, <em>ubun­tu:</em> &#8220;Ben neysem, hepimiz o olduğumuz için oyum.&#8221; Zulu dilindeki tam karşılığı olarak &#8220;Bir insan diğer insanlar sayesinde insandır.&#8221; anlamına gelen bu kelime, Desmond Tutu&#8217;nun <em>apartheid</em> sonrası Güney Afrika&#8217;<u>nın</u> yeniden in­şası sürecinde sık sık paylaştığı bir ifade. Ubuntu insan olmanın özünden bahseder. Yani, benim insanlığım sizin- kine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Biz bir yaşam demetine aitiz. Hepimiz kaçınılmaz bir karşılıklılık ağına yakalan­mış, tek bir kader giysisine bağlanmış durumdayız. Birini doğrudan etkileyen her şey, dolaylı olarak herkesi etkiler. Gerçekliğin birbiriyle ilişkili yapısı nedeniyle birlikte ya­şamak için yaratıldık. Ubuntu; grup dayanışması, mer­hamet, insan onuru ve kolektif birlik değerlerine atıfta bulunur. Bu ilkeler kavramın kalbini oluşturur. Ortak in­sanlığa dair bu değerler daha fazla öne çıksa da &#8220;ubuntu” kavramında bireysel aidiyet ile toplumsal aidiyet arasın­daki ilişkiye de vurgu vardır. <em>Benim, tam anlamıyla ben olabilmem için sana ihtiyacım var!</em> Şöyle de söyleyebili­<em>ri»: Ben seninle kendimim.</em> Kendimizi sadece kendi içi­mimde değil, ancak başkalarında bulabiliriz. Dolayısıyla, başkalarına gitmeden önce kendimizi bulmuş olmalıyız.</p>
<p>Birbirine bağlılık tanımlarını genellikle teknolojiyle sınırlayan küresel bir toplumda, insani armağanlarımızı tanımak ve bunları sağlıklı yollarla paylaşacak gücü bul­mak zor olabilir. Yolculuğumuz boyunca, içsel aidiyetin ayrılmaz bir şekilde başkalarına ait olmakla bağlantılı bulunduğunu görürüz. İçimizdeki aynlık yanılsaması­nı, varlığımızın özündeki temel birliği ortaya çıkardıkça &#8216;diğerini kendimiz gibi görme&#8221; yeteneğimiz derinleşir. Başkalarım iyileştirme kapasiteniz, bazen sadece varlığı­nızla, kendinizi iyileştirdikçe genişler. Bizim Koca Yûnus, çok güzel söyler: &#8220;Senlik benlik olucağız, iş ikilikte kalır/ Çıktık ikilik evinden, sen beni yağmaya verdik.&#8221;</p>
<p><strong>Aidiyet Dairesinde Düş Kırıklıkları</strong></p>
<p>Bazen çağırdığınız, ait olmak istediğiniz kişi sizin kırıl­ganlığınıza yankı verecek cevherden yoksundur, korkunç bir keder vardır bunda. Isınmak için el uzattığınız ateş sizi yanıklar içinde bırakabilir. Güven duygunuz kökleri­ne kadar kararabilir acının şiddetinden. Ama korkmayın, hangi sevgi ziyan olmuş ki? Denemelerinden birinde şöy­le yazıyor Ralph Waldo Emerson, &#8220;Karşılıksız sevmenin utanılacak bir şey olduğu düşünülür. Fakat yüce kimseler gerçek sevginin karşılıksız bırakılmayacağını anlarlar. Gerçek sevgi, ona layık olmayan nesnesini aşar, sonsuz­da mesken tutar ve aradaki zavallı maske parçalanıp gitti diye üzülmez. Aidiyet, dönüşümlü olarak ayrılık ve be­raberlik dönemleri gerektiren dinamik bir süreçtir. İşte o zaman, &#8220;hiç buluşmamışız gibi buluşur, hiç ayrılmamışız gibi ayrılırız.&#8221;</p>
<p>Uzun beraberliklerden sonra gelen ayrılıklar, şu soru­yu sorduruyor: Bunca yıl heba olup gitti mi, bunca zaman boşuna mı yaşanmış oldu? Her birimizin içinde harabeler var ama onlar bize bir zamanlar ne kadar çok sevmiş ol­duğumuzu kanıtlıyor. &#8220;Bir zamanlar olan&#8221;ın yankısı, haya­tın mirasıdır o viraneler. Bize kalanların kıymetini bilmek için hatırlatıcıdır. İnsanlar, aşklar, umutlar gelir geçer ve biz elimizde kalanlarla hayata devam ederiz. Yıkıntıların içinden yeni bir hayat, yeni imkânlar, yeni görme biçim­leri filizlenir. Ama vedalaşmaya bile zaman ayıramadığı­mız, birden sırra kadem basarak ilişkilerden &#8220;kayboldu­ğumuz&#8221; günlerden geçiyoruz. Bir ilişkiyi, hiçbir açıklama yapmadan sona erdirmek anlamına gelen &#8220;hayaletleşmek&#8221; <em>(ghosting)</em> sanal iletişimin de etkisiyle giderek yaygınlaşan modem bir olgu. Oysa iyi bir şekilde aynlmak, iliş<u>kinin </u>size kazandırdıklarını kabul ederek onu onurlandırmaktır. Hayalet gibi ortadan kaybolmak, üzerinde bir etki yarat­maktan aciz olduğumuzu hissettiğimiz bir dünyaya layık gördüğümüz şeydir, ötekinin hayatındaki varlığınızın öne­mini yadsıyarak kendinizi de kendi hayatınızda bir hayalet haline getirmektir. Bu tavır, kendinizi ve çevrenizdekileri tek kullanımlık olarak görmektir. Biz insanlar harcanabilir nesneler değiliz. Size her an buruşturulup atılacak bir kâ­ğıt mendil gibi davranan, sizinle olduğunuz/durduğunuz yerde buluşamayan bir kişiden/yerden aynlmak için attı­ğınız her adım, ait olduğunuz yere doğru atılmış bir adım­dır. Kendinizi size ihtiyacı olanlara adayın. İnsan olsun ya da olmasın; sesi olmayanlan, sesi kısılmıştan arayın ve onlara bir ses olmaya gayret edin. Hepimiz bizi ruhunda barındıracak, hikâyelerimize seda verecek, bize bu hayatta gerekli olduğumuzu hissettirecek bir başkasını anyoruz.</p>
<p><strong>Nasıl Ait Oluruz?</strong></p>
<p>Aşağıdaki reçete Geoffrey Cohen&#8217;in <em>Belonging</em> adlı kita­bından bir özet. Anahtar adım, aidiyeti destekleyen dü­şünme ve davranma biçimlerine dair bir farkmdalık gen liştirmektir. Bunun için değiştirmemiz gereken şeyler var:</p>
<p><em>Temel Atfetme Hatasıyla Mücadele Edin:</em> Bir durumu daha iyi hale getirmek için onu gerçekten de ne ise o ola­rak görmemiz gerekir. Başkalarının davranışlarının muh­temel nedenlerini göz önünde bulundurmalıyız; bizim al­gıladığımız değil, onların algıladığı haliyle.</p>
<p><em>Bakış açılan edinin ve empati geliştirin:</em> Başkalarının kendileri ve bizim h<u>akkımı</u>zda ne düşündüklerini tahmin etmek yerine sormayı denemeliyiz. Bizi kıran insanlarla empati kurmaya çalışırken, onların durumunda nasıl dav­ranacağımızı hayal etmek yerine, onlara duygularını sor­mak daha isabetli bir yorumda bulunmamıza neden olur.</p>
<p><em>Otoriter olmaktan kaçının:</em> Otoriterleri kibirli ve güçlü siyasi liderler olarak düşünme eğilimindeyiz. Ancak kabul etmek istemesek de hepimiz günlük yaşamlarımızda oto­riter olabiliriz; kendi yolumuzun doğru yol olduğunu ve aynı fikirde olmayanların ikna edilmeleri ya da dışlanma­ları gerektiğini varsayarız. Ve bu yaklaşım hemen her za­man şaşmaz şekilde geri teper. Bunun yerine kendi hikâ­yelerimizi paylaşabilir ve onlardan da hikâyelerini anlat­malarım isteyebiliriz. Hikâyeler iyidir, herkes kendisini görür. Birine &#8220;hatalısın&#8221; demek yerine &#8220;bana kendine dair daha fazla şey anlat&#8221; demek, bir konuşmanın dinamikleri­ni yeniden inşa eder, o insan savunma mevzisinden ayrı­lıp, görülmek ve işitilmek için size yaklaşacaktır. Anlayış sunmak, birini onurlandırmanın en kolay yoludur. Bazı durumlar, mesela, cinsiyetçi, ayrımcı, şiddet ve horl<u>am</u>a yüklü muameleler sert bir direnci hak eder. Ancak bu tür sıkmtıh durumlarda bile, diğer kişinin aidiyetine en az zarar verecek üslup ve yöntemle mukabelede bulunmak, ortak iyiliğin açığa çıkması için gereklidir.</p>
<p><em>Düşündüğünüz her şeye inanmayın:</em> Bir şeyi düşün­memiz ya da görmemiz onu doğru yapmaz. Düşüncele­rimizin, duygularımızın ve algılarımızın zihnimizin gü­venilmez yapılan olduğunu fark etmeyiz, zihnimizden geçen duygulara ve dürtülere çok fazla değer atfederiz. Z<u>ihnimi</u>zin rüyalarımızda olduğu gibi uyanık yaşamda da gerçekliğimizi yaratma gücünü anladığımızda, önyargılai nmızı sorgulamak ve değerlerimizle daha uyumlu, daha erdemli biri olmak için değişebiliriz.</p>
<p><em>Ne yaptığınız kadar neden yaptığınız da önemlidir: </em>Araştırmalara göre, kendimizi en çok bağlı hissetmemizi sağlayan şey, görüldüğümüzü ve bize layıkıyla yanıt veril­diğini hissetmek. Bilge müdahalelere açığız, ama manipüç lasyona değil.</p>
<p><em>Zamanlama hakkında düşünün:</em> Genellikle doğru | şeyleri yanlış zamanda yapanz. Eleştiri, onaylama, tav­siye ve güvencelerin hepsi zaman seçimine bağlı olarak etkili olabilir. Tüm zamanlar arasında, aidiyeti destekle­mek için bir zorluğun veya geçişin başlangıcı genellikle en etkili olandır.</p>
<p><em>Sosyal trafikte gözünüzü dört açın:</em> Bir sürücünün en önemli müttefiki, gelişmiş sürüş teknikleri eğitimi değil, uyanık kalmaktır. Öngörülü ve uyanık olmak pek çok ka­zanın önüne geçer. Sosyal hayatın trafik koşullarını et­kileyen amiller genellikle görünmezdir ve bu da günlük yaşamlarımızı istenmeyen çatışmalara açık hale getiri­yor. Bunların tamamından kaçınmak mümkün değilse de süreci öngörebilir ve böylece direksiyon hakimiyetimizi kaybetmeden yönetebiliriz.</p>
<p><em>İnsanları sadece okumayın; durumlarını değiştirin: </em>&#8220;Doğru&#8221; insanları aradığımız kadar, herkesin en iyi halii nin, en uygun koşullarda ortaya çıkma ihtimalinin kısmen bitim elimizde olduğunu unutmamalıyız.</p>
<p><em>Dayanın:</em> Sabır, bir bilgenin erdemidir. Büyük ruhsal dönüşümler genellikle gözlerin seyrine açık değildir ve davul zuma eşliğinde gerçekleşmez. İnsanların uzaktay­ken kat ettiği mesafeler karşısında kendimizi şaşırmış bulabiliriz. Nelson Mandela&#8217;nın dediği gibi, &#8220;Bir azizin denemeye devam eden bir günahkâr olduğunu düşünmü­yorsanız, ben bir aziz değilim.&#8221;</p>
<p><em>Bağlantı kurma potansiyelini ve bağlantı kurmanın gücünü hafife almayın:</em> Araştırmalar insanların görüş­lerini değiştirmenin ne kadar zor olabileceğini gösterse de bilgelik dolu müdahaleler bağlantı köprüleri kurabilir. Başkalarına içten bir şekilde ilgi ve saygı gösterdiğinize dair sözsüz işaretler göndermek güçlü bir bağlayıcı güç olabilir; baş sallamak, gülümsemek, eğilmek, göz temai sı kurmak gibi. Kendimizi tehdit altında hissettiğimizde, değerlerimizi, kendimizin ve dünyanın nasıl olmasını is­tediğimizi gözden kaçırırız. Oysa kendi aidiyet duygumu­zu ne kadar geliştirirsek, başkalarında bu duyguyu o ka­dar iyi besleyebiliriz. Böylece klişe, senaryo ve normlara uyma ihtimali o kadar azalır.</p>
<p><strong>Yeryüzünün Misafirleri</strong></p>
<p>İçinizdeki ebediyet özleminin sesi, yeryüzünde bir yolcu olduğunuzu doğrular. Yeryüzünde misafirliktesiniz. Mev- lânâ, öylesine temel bir aidiyetten söz eder ki orada ne &#8220;içerisi&#8221; ne de &#8220;dışarısı&#8221; vardır; ötekinden ayn bir benlik, Sevgiliden ayn bir seven yoktur. Walt VVhitman&#8217;ın dize­leriyle, &#8220;Çünkü bana ait her zerre sana da ait.&#8221; tnsan ha­reket halinde olan varlık. Şairin söylediği gibi, eng<u>ini</u>z ve içimizde kalabalıklar banndınyoruz. Kendi şar<u>kım</u>ızı söyleyelim, dünya misafirliğimizi kutlayalım.</p>
<p>Yüreğin hiçbir aşinalık bulamadığı yerde dünya yaban bir bakıştan başka nedir ki? İçinizde, kimsenin ya da hiç­bir şeyin teselli veremediği ya da duyuramadığı bir şey var. Böyle bir huzursuzluğun, uyanmış her ruh için doğal olduğunu fark ettiğinizde, bu sizi geçici ve kısmi tatminler peşinde koşmaktan kurtaracaktır. Bu ebedi özlem, ait oldu­ğunuz tüm sığınakların bir yerlerinde bir kapının açık bı­rakılmasında ısrar eder. Bu özlemle dost olduğunuzda, sizi aleladeliğin yapay dünyasına karşı uyanık ve tetikte tutar. Özlem asla bu ufak ve kısa dünyada tatmin edilemez, o su­suzluğun giderilmesi ancak ebediyetle mümkündür. Özle­min çınlayan sesi ancak sonsuzlukta yankısını bulur. &#8220;Du­ralım burada, güzel esiyor,&#8221; sonra dengimizi alıp rüzgârla­rın en güzel estiği o derin vadiye doğru yola koyulalım.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Kendi Işığına Yürü,syf:162-180</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/">Duralım Burada, Güzel Esiyor!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/duralim-burada-guzel-esiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan:Şu İp Cambazı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Feb 2024 14:37:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26879</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bıle aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu, kendisi vardı. Turgut Uyar İnsan, gerilmiş bir ipin üzerinde yürüyen bir cambaz gibidir çoğunlukla, dengesini kaybetmeyegörsün her şey altüst olur, Cambazın hüneri; dengeleyebilme, dengede kalabilme hüneridir. Dengeden bahsettiğimizde itidal sahibi, kendini kontrol etmeyi bilen, aşırılığa kaçmayan, coşkularının, heyecan ve arzularının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/">İnsan:Şu İp Cambazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23575 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg" alt="" width="233" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg 534w" sizes="(max-width: 233px) 100vw, 233px" /></a></p>
<p dir="ltr">Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bıle aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu, kendisi vardı. Turgut Uyar İnsan, gerilmiş bir ipin üzerinde yürüyen bir cambaz gibidir çoğunlukla, dengesini kaybetmeyegörsün her şey altüst olur, Cambazın hüneri; dengeleyebilme, dengede kalabilme hüneridir. Dengeden bahsettiğimizde itidal sahibi, kendini kontrol etmeyi bilen, aşırılığa kaçmayan, coşkularının, heyecan ve arzularının onu çekip götürmesine izin vermeyen bir “kişilik organizasyonu&#8221;ndan bahsediyoruz. Bunun bir hareketsizlik hali olmadığını biliyoruz: İnsan bir yol ağzındadır, sürekli enerji ve bilgi akışına maruz kalır, bizi çeken ve iten şeyler arasında bir ayağımız daima boşlukta sallanır. Onu diğer ayağın önüne koyup bir adım atabildiğimizde, ilerleyebildiğimizde işte o zaman psikolojik dengeden bahsedebiliriz. İlerlemek, kişinin kariyerinde veya sosyal yaşam ağındaha yüksek yerlere ulaşması değil, yolculuk boyunca manzaralar, yeni görüşler, yeni hikâyeler <u>edinebilme</u>sidir. İnsan ve an biriktirmeyi, insana ve âleme kulak ver meyi bilmektir.</p>
<p dir="ltr">Yaşama en büyük eksiğini yani anlam duygusunu katan şeyler bunlardır. Aklın bizi bir tarafa çektiği, duyguların ise bir anafor bulanıklığında bize başka şeylerle uğuldadığı dönemler, dengeye en çok ihtiyaç hissettiğimiz zamanlar. Üstelik bu kaos, yaşla birlikte azalan bir durum da değil; en yaşlı bilgeler en az emin olanlar ekseriyetle. Henüz yaşamın başındaki çocuklar ise “tüm dünyayı kendilerinin bir uzantısı” olarak gördükleri gibi, kendilerine dair bütünlük hissini de henüz parçalara dağıtmamış bulunmalarının avantajıyla ne istediklerinden en çok emin olanlar. Karşısında bir çikolatalı pasta duran çocuğa, içindeki bilincin o en aşağı katmanı saydığımız id (altbenlık) “Onu ye!” der. Hangi çocuk tadacağı harikulade bır lezzetten geri durur? Oysa orta yaşlı bir yetişkin, pastanın karşısında, kalori hesabı, son kolesterol sonuçları ve sıkıştıran kemeriyle duraksayıp kıvranır çoğunca. Nihai kertede mesele, pastanın yenilip yenilmemesi kararı da değildir zaten, pastanın yenilmediği durumda o haz boşluğunu nasıl ikame edeceğiniz -bazen, eve giden en uzun yol “en kestirme&#8221; olduğu söylenendirveya yediğiniz takdirde sonuçlarını hangi sorumluluk yöntemleriyle izale edebileceğiniz, hatta belki avantaja çevirebileceğiniz meselesidir. Denge, değişik kuvvetlerin bir şekilde ahenk içinde tutulması ve en faydalı şekilde “benlik inşasının surdürülmesi” demektir.</p>
<p dir="ltr"><strong>Merakın Mucizeleri: Öğrenebilmek</strong></p>
<p dir="ltr">insan evladı, hayata bir merak duygusuyla gelir. İnsanda dengeyi sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi bu öğrenme kabiliyeti. Modern görüntüleme yöntemlerinin bize ispatladığı nöroplastisite veya “beynin esnekliği&#8221; kavramı, insanın öğrendiği her yeni bilgiyle beyin hücreleri arasında yeni nörolojik iletim kanalları oluşturdugunu, en sık “beraber” kullanılan alanların zamanla birbirlerini beklemeden aktifleştiklerini, oluşan her nöral ağın yeni bilgileri algılama sürecini de dönüştürdüğünü anlamamızı sağladı. Yalnızca öğrenerek beynimizin şeklini değiştirmekle kalmıyoruz, beynimizin yeni şekliyle de farklı şekilde farklı şeyleri algılıyor ve öğreniyoruz. İnsan beyninde Pascal&#8217;in söylediği gibi, sadece kalbin kendi mantığını anlamayan bir akıl değil, aklın kendi mantığını da anlamayan bir şuur gömülü. Vücudumuzdaki bücreler zaman zaman bilinçli hareket edebilen varlıklar. Bir hücre, yaşamının her aşamasında öğrenmeye devam ediyor, ancak öğrenmeyi bıraktığında ölüyor. Bizler beşikten mezara kadar öğrenen varlıklarız. Merak ediyoruz, öğrenmek istiyoruz. Eskilerin çok güzel bir sözü var, “Oldum demek öldüm demektir.” Bir insan, zihnini yeni fikirlere ne kadar açar da kendini değiştirmeye, bildiği ezberlerden vazgeçmeye razı olursa, ne kadar kesinlik yanılsamasından kendini kurtarır da öğrenilmiş cehalet içinde olursa işte o oranda her şeyden “öğrenebilmeye” başlıyor.</p>
<p dir="ltr">İhtimallere açık olmayan insan zihni durağanlıkta yeni şeylerle karşılaşmadıkça kullanmadığı potansiyel budanıyor, ölüyor ya da fonksiyonlarının bir kısmını kaybediyor. Zen felsefesinde, shoshin yani acemi zihinden bahsedilir. “Başlangıç zihni&#8221;nde çok sayıda olasılık vardır, ama “uzman akıl&#8221;da sadece birkaç tane yanıt vardır. Belirsiz liğe tolerans, bizi erken sonuçlara veya : kesinlik yanılsamasına sıçramaktan korur. Belirsizliğin bereketli topraklarında, müphemliğe tahammül eden kişi esneklik yeteneği kazanır. Ne kadar esnek olursak öğrenme bölgesinde o kadar öğreniriz. Albert Einstein&#8217;ın belirttiği gibi, kişi “ya hiçbir şey mucize değilmiş gibi, ya da her şey mucizeymiş gibi” bakar varlığa. Bütünün parçası olmak, derinlerden dışarı bakarken gözlerinizin ruhunuz için pencerelere dönüşmesine izin vermek ve dünyayı mucizeyle, kutsal ve canlı bir ruhla dopdolu görmektir. Bir şeyi biliyorsam bile, “Daha iyisini nereden öğrenebilirim, bir başka insan bana ne öğretebilir?” diye bakmak, hayatı bir öğrenme laboratuvarı gibi görmek, her şeyin (sadece insanın değil tüm varlığın -zira ağaçların arıların hayvanların bize öğreteceği çok şey var) talebesi olmak, işte budur mucizeye açık olmak. Her şeye sonsuz bir merakla bakabilirsek daha dengeli bir hayat yaşayabiliriz ve dengenin tek başına sürüp giden bir notada kırılmaz direnç göstermek değil, bir orkestrasının ortak melodisine katılmak olduğunu fark edebiliriz. Zira varlık bir mucizeden diğerine açılır durur.</p>
<p dir="ltr">Hayata denge getirecek şeylerden bir diğeri de karşılaştığımız zorlukları, onlarla kavga ederek yok edilmesi gereken düşmanlar gibi değil, onlar üzerine basarak mertebe kazanacağımız, bize bir şeyler öğretecek fırsatlar olarak görmek. “Gerçeğin özü asla aşırıya kaçmamaktır&#8230; Işığın yettiği yere alev taşımayalım,” diyor Victor Hugo, Sefiller romanında. Ateşi nazik kılan mesafesidir. Işık hayatın kaynağıdır ama ya güneşe daha yakın olsaydık? Kavrulur giderdik. İnsan ilişkilerinde de mesafe ve yakınlık arasındaki dengeyi kurmak, büyük meselemiz. İnsanların sıklıkla sığındığı husus, zorluklarla karşılaştığı zaman ondan alelacele kaçıvermesi, zihnini kuma gömmesi ve görmediği şeyi yok sayıp inkâr etmesi. Hayatta bizden geriye kalacak olan şey ne kaçış ne de kafayı kuma gömüştür, bir şeyler kalacaksa bu “yaşanmış bir hayat”la elde edilebilir ancak. “Kuş ölümlüdür sen uçuşu hatırla” diyor şair Furüğ. Hepimiz geriye anlamlı bir hikâye bırakmaya gayret ediyoruz. Bu anlamlı hikâye bizim gayret ve alın terimiz ile ortaya çıkıyor. O halde her şey seni geriye çektiğinde sen yine de yapmaya gayret et. Bir keşiş, Zen ustası Joshu&#8217;ya “Benliğim nedir?” diye sorduğunda, usta “Sabah yulaf ezmeni bitirdin mi?” diye cevap vermiş. Keşiş bitirdiğini söylemiş. Joshu “O zaman kâseni yıka,” demiş. Ha şunu bileydik! Benlik eylem hakkında düşünür ken değil, eylemin kendisinde ortaya çıkar. Yaparken oluruz. Eylemek ruhun ilacıdır, bizi iradesizlik kıskacından kurtarır. Eylem bizatihi karakterdir. Hata Yapma Korkusu</p>
<p dir="ltr">Hata yapmaya hakkımız olduğu kadar, ihtiyacımız da var. Üstelik bunun tek nedeni hatalarımızdan ders çıkarıp tekrarlamamamız da değil; hatalar bazen bizim için, bazen de bizim yaşamımızın yankısının eriştiği başka yaşamlar için beklenmedik sevinç ve sürprizlere gebe olabiliyor. Bir hata, kendini aşmayı başardığında, bir doğruya evrilebiliyor. En azından hayatımızı kolaylaştıran pek çok araçsal gelişmenin, icatlar tarihindeki istikrarlı hata yapma geleneğiyle bir nedensellik bağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hata yaptığınız için kendinizi ödüllendirmelisiniz, başka sefere çok daha güzel bir hata yapabilme şansına sahıpsıniz. Bir hata, yalnızca ondan ders çıkarılmadığında ve farkına varılmadan “doğrudur” zannıyla yapılıp geçı d ğinde ziyan olur. Yalnızca farkında olduğumuz şeyi değiştirebilirız ve değişimde bulunmak, farkındalık, cesaret, sorumluluk yüklenme gibi pek çok erdemin seferber edildiği bir atılımdır. Farkındalık, denge ve uyum içinde yaşamanın temelini oluşturur.</p>
<p dir="ltr"><strong>Emek Vermek, Değer Katmak</strong></p>
<p dir="ltr">Küçük Prens, modem zamanlarda yazılmış en bilgelik dolu kitaplardan biri. Çocuklardan çok yetişkinlerin okuması ve kendini miyara vurması gereken bir eser, döne döne okurum ben de.Kitapta, tilkinin Küçük Prens&#8217;e söylediği bir söz vardır,“Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır&#8230; İnsanlar unuttular bunu ama sen unutmamalısın.  Evcilleştirdiğimiz şeyden <u>sorumlu</u> oluruz. Sen gülünden sorumlusun.” Hayatta bazı şeylere ulaşmamız zaman, dikkat ve emekle olur; bir şeye kolaylıkla ulaşabilmek ya da onun bizimle ilgisiz şekilde çok fazla miktarda ve erişilebilir oluşu onu değersiz kılar. Bir şeye emekle ulaşabilmektir onu biricik kılan. Onun bizim için ifade ettiği anlam, günlerimizle, gayretimizle ve duygularımızla karılıp benzersizleşir böylece. Başkaları onu ister alkışlasın ister alkışlamasın. Hayatta bizi dengeye ulaştıran şeylerden bir tanesi de kendi kendimize, kendi uğraşımıza verdiğimiz değer olmalı. “Benden geriye hangi uçuş kalacak, ben neye emek sarf ettim?” sorusu kendi biricik ömrünü yaşadığını ve kendi biricik ölümünü öleceğini bilen bir insanın içine işler.</p>
<p dir="ltr">Dünyayı kendi bakışımızda taşıyoruz. Ursula Le Guin, Mülksüzler isimli kült eserinde “Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki; yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir,” diye yazmıştı. “Ne kadar kendi oldu insan/ O kadar başka&#8221; diyecektir İsmet Özel de.</p>
<p dir="ltr">Bir insanın en büyük eseri hayatıdır. Nasıl ki bir yazarın amacı, yazdığı metni hem dengelemek hem de zenginleştirmekse işte aynı ilke “kaderinin eli” olan bizler için de geçerli. Hayatın zenginleşmesini kısıtlayan istikrar ile sürdürülebilir mutluluğunu imha eden aşırılığa meyil, aynı ölçüde zararlıdır. Onaylanma ve özgürlük arasındaki o tahteravalli. Bilge psikiyatri hocası Robert Gloninger&#8217;in kavramlaştırmasında olduğu şekliyle, zarardan kaçınma ve yeniliği arayış arasındaki denge. İnsan hayatını sadece zarardan kaçınma üzerine kurarsa yeniliklere yelken açamaz, zira risk almaz. Bütün hayatını da her yeniliğe seyirtmek üzerine kurarsa denge ve istikrar sağlayamaz, tecrübelerini derinleştiremez. Dengeli insan, aklı ile içgüdüleri, bedeni ile ruhu bir bütünlük oluşturmuş sağlıklı insandır. Bu eğilimleri birbirini engellemez, tersine destekler ve teşvik eder, diğer yanını da kendiyle birlikte zenginleştirir.</p>
<p dir="ltr">Hasret duyduğumuz insan, yaşama karşı bir incelik gösteren, yalnızca akıllı değil, iyi yürekli de biridir. Yalnız anlamakla kalmaz, aynı zamanda sezer ve duyumsar. Hepımız hayatın içinde düşebilir, kırılabilir, incinebilir varlıklarız. Belki hayatta dengeye giden en önemli yol, bu incınebılirliğimizi kabul etmekle başlayacak. “Kuş uçtukça genişliyor gökyüzü,” demişti Rilke. Hepimiz yaşamaya cesaret edelim ve bıraktığımız uçuşun güzel hatırlanabilir bır uçuş olmasına gayret edelim, çırpınışla kanatlandıralım hayatımızı. Ruhsal cesaret en dipteki korkularımızla bağımlılık ve yalanlarımızla yüzleşebilme cesaretidir. Korku bizi körleştirir ve azaltır. Hayatın dizginlerini yeniden elimize almak ancak cesaretle mümkün. Sesin titrese, yüreğin çarpsa da kendi kelimelerini söyle, kendi türkülerını çığır, duyulması bekleneni değil.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Kendi Işıgina Yürü,syf:211-217</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/">İnsan:Şu İp Cambazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiddetsiz İletişim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Mar 2023 14:52:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Şiddetsiz İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26272</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şiddet için biraz da &#8220;dilsizliğin dili” denir. Konuşulabilecek yerde şiddete başvurmak yaraları daha da depreştiriyor.Şiddetsiz bir iletişim nasıl mümkün olur? İletişim hem başlangıç hem de hayat demektir. “Önce söz vardı.” Hayat söz ile başladı. Tanrı “Ol!” dedi ve evren var oldu. Seçtiği­miz kelimeler sadece dünyamızı tarif etmez, gün gelir hayatın ta kendisi olur. Bizatihi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/">Şiddetsiz İletişim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-14941 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7.jpg" alt="" width="341" height="212" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şiddet için biraz da &#8220;dilsizliğin dili” denir. Konuşulabilecek yerde şiddete başvurmak yaraları daha da depreştiriyor.</strong><strong>Şiddetsiz bir iletişim nasıl mümkün olur?</strong></p>
<p>İletişim hem başlangıç hem de hayat demektir. “Önce söz vardı.” Hayat söz ile başladı. Tanrı “Ol!” dedi ve evren var oldu. Seçtiği­miz kelimeler sadece dünyamızı tarif etmez, gün gelir hayatın ta kendisi olur. Bizatihi her iletişim bir başlangıç edimidir, kendimizi başkalarına açmanın en yaygın biçimidir. O nedenle iletişimsiz­liğin tek taraflı olduğunu düşünenler yanılır. İki taraflı olan bu sembolik ilişkinin birçok hali vardır. İletişimin konuşma biçimi et­kin görülürken dinleme kısmı hep edilgen algılanır. Can kulağıyla dinlemekten bahsettiğimizde iletişimin iki yönünün de ne kadar can alıcı olduğunu söylemiş oluruz. Hatırlayın, çocuklarımızın ağzından dökülecek ilk kelimeyi nasıl sabırsızlıkla bekledik, bu kelimeyi nasıl coşkuyla karşıladık. Lâkin zaman içinde kelimeler çoğaldıkça sanki sözün büyüsü de kaybolur oldu.</p>
<p>Kelimeler dünyayı değiştirebilir. <em>“Söz ola kese savaşı, söz ola bi­lire başı / Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz,</em> ” demişti Yunus’u- muz. Kelimelerimizi değiştirdikçe düşünme biçimimizi de değişti­ririz aslında. Kadim metinlerde insan için “hayvan-ı nâtık” denir; yani düşünen, konuşan canlı. Kelimelerle düşünür, kelimelerle ile­tişim kurarız. Kelimelerimizle iletişim kurarken onların bize izin verdiği ölçüde iletişime geçebiliriz. “Her <em>söz bir penceredir ya da </em>bir <em>duvar/ Mahkûm da eder kişiyi, azat da eyler.”</em> Sözcüklerle duvar da örebiliriz, köprüler de kurabiliriz ötekiyle. O halde bu kadar önemli bir edimi nasıl yaptığımız üzerine biraz kafa yormalı.</p>
<p>Psikolog Marshall B. Rosenberg&#8217;in psikolojiye armağan ettiği bir kavram var: Şiddetsiz iletişim. İletişimin bu biçimi, insanla­rın ne olduğuna değil, ne hissettiğine ve neye ihtiyaç duyduğu­na odaklanır. Şiddetsiz iletişimi hayatımıza davet etmek istiyorsak önce şiddet nedir diye sormamız lazım. Kuvveti, gücü, zorlamayı ya da kısıtlamayı hatırlatan bu kelime ile iletişimin bir araya gel­mesi ilginç, değil mi? Sözgelimi, birine kulak asmadığımızda bir saygısızlık bildiriminde bulunmuş oluruz. Bizimle sohbet eden bi­risini can kulağıyla dinlemediğimizde onu dikkate almadığımızı gösteriyoruz. Bu durumda sözü anlamsızlaştırıyor, onun bağ ku­rucu işlevini boşa düşürmüş oluyoruz. Bir duvar örüyoruz. Böyle bir duvar örme girişimi, ihtiyaçlarını bize iletmeye çalışan kişiye yönelik bir psikolojik şiddet göstergesi olabilir mi? Dilimiz şiddet­ten arındığında, kelimelerimizle gönüller yapabildiğimizde şefkat bizim yurdumuz olur. O zaman söz şifa verir, yaralan sağaltır.</p>
<p>Şiddetsiz iletişimin diğer iletişim biçimlerinden farkı, anlaşa­mayan iki tarafın da empatiyle dinlenmesi ve herkesin ihtiyacının gözetildiği ortak çözümler üretmeye odaklanılmasıdır. Her beceri gibi uyguladıkça gelişen bu tutum dört adımı içerir. Yargılamadan önce gözlemlemek atılacak ilk adımdır. Bu adımı atarken içimiz­de neler olduğuna merakla yaklaşabilmek de kendimize olan bor- cumuzdur. “Karşımdaki benimle iletişim kurarken ben onu hangi merceklerden geçirerek dinliyorum?” sorusu hem ne işittiğimizi anlamamıza hem de o sırada karşımızdaki kişinin temel ihtiyacını daha açık duymamıza yardımcı olur. Ancak bu sayede kendimize karşı dürüst olabiliriz.</p>
<p>İkinci adım ise ne hissettiğimizi değerlendirirken açık olmaktır. Hisler, karşılanan ya da karşılanmayan ihtiyaçlarımıza işaret eder. Duygular bizimle kendi dilinde konuşur aslında. Duygularımızın diline açık olduğumuz oranda içimizde bir barış iklimi oluşabilir. Bir ameliyat sırasında nasıl cerrah kaçınılmaz olarak kanla kar­şılaşırsa, bir çatışmanın çözümünde de ortaya saçılan duygularla karşılaşacağız. Onları yok saymak yerine, neye hizmet ettiklerine ve bize ne söylediklerine dikkat kesilmek gerekir. Bu sayede tüm duygularımıza doğrudan ve nezaketle bakmamız mümkün olabilir. Duygularla birlikte kalıp onları dinleyerek özdeğerimizi ve özlem­lerimizi doğrudan dile getirme fırsatı yakalarız.</p>
<p>Üçüncü adım ise davranışlarımızı merkeze alır. Zira tüm davra­nışlar ihtiyaçlarımızı karşılama çabalarıdır son kertede. Herhangi bir iletişim kazasına sebebiyet vermeden anlaşmazlıklarımızı çöze­bilmek istiyorsak net ve olumlu bir eylem tarzına ihtiyacımız var. İhtiyaçlarımızın hangi eylemle karşılanabileceğini açık bir şekilde ifade ederken nezaketle yakınlık kurabilmek en güzelidir. Bu sa­yede dördüncü adıma geçebiliriz; yani neyin değişmesine ihtiyaç duyduğumuza dair açık istekte bulunmak. Zaman zaman bazı ih­tiyaçlarımızın biz talep etmeden karşılanmasını bekleme zaafına düştüğümüz olur. Lâkin bu beklenti bizi hüsrana sürükleyebilir. Eğer açık ricalarda bulunabilirsek edilgen bir biçimde beklemiş o<u>lmaz</u>, aramızda muhabbeti doğuracak bir etkinliğin ta kendisi­ni kurmuş oluruz. Karanlıkta kalan duygularımız eylemsizlikle beslenir, bu da karşılıklı ihtiyaçlarımızın gözetildiği sahici ilişkiler kurmamızı engeller. Eğer birbirimize iyi gelmek istiyorsak kendi­mizden ve muhatabımızdan şefkat ve nezaketi esirgememeliyiz.</p>
<p>Hep söylenir insan insana muhtaçtır diye. Belki de bu ihtiyacı hissedebilenler insanı insana sığınak olarak bilecek, sizin “İnsan insanın kurdu değil, yurdudur/&#8217; dediğiniz gibi.</p>
<p>Biz birbirine görünmez şefkat sicimleriyle bağlanmış canlılarız. Varlık birbirine yârdır. Muhatabımızı şefkatle duyup ihtiyaçlarımızı samimiyetle ifade edebildiğimizde, aramızdaki bağlantıya öncelik vermiş oluruz. Mevlâna’nın <em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Orada buluşalım,”</em> davetine icabet edebilirsek buluştuğumuz yer bize halden bilen bir mevcudiyet imkânı tanır. Doğru ve yanlış kar­şıtlığının ortasında, gönüller arasında bir titreşim oluşur ve bizleri haklı haksız arasında sıkışıp kalmaktan azat eder. Orada cömertlik, sahicilik, hatta kırılganlığı göze alma cesareti bizi bekler. Sevmek incinmeyi göze almaktır. Yaşamı kutsamanın en güzel yollarından biri, elimizde olana tüm dikkatimizi ve özenimizi vererek var ola­bilmektir. Bu tekâmül yolculuğunda geri bildirimlere açık olmak bize büyük destek sağlar. Tekâmül yolculuğunun kalbine ahde ve­fayı yerleştirmeliyiz. Ahde vefa, insana vefa. Kendi özüne vefa.</p>
<p>Her iletişim girişimi bir yanıyla onlarca seçenek içinden bir se­çim yapmaktır. Örneğin dinlerken yargılayıp suçlamayı mı seçece­ğiz? Kendimize bir saat verelim ve yargılamadan geçen bir saatimiz var mı bir bakalım. İlişkilerimizde kendimizi bir yargıç sandalye­sine oturtuyor muyuz? Eğer o sandalyede oturuyorsak işittiğimiz şey sadece kendi varsayımlarımız olacaktır. Yargıç sandalyesinde oturuyorsak taze bir başlangıca açamayız kendimizi. Hükmümü­zü belki peşinen vermişizdir, derdimiz anlamak değildir. O zaman da karşımızdaki insanı bütün yönleriyle görme ihtimalimiz azalır. Halbuki sözcüklerin ardındaki ihtiyaçları duymayı denediğimizde, karşımızda bizim gibi acı çeken ve o sorunu çözmek isteyen bir insan göreceğiz.</p>
<p><strong>İnsanlar hakkında çok mu çabuk hüküm veriyoruz?</strong></p>
<p>İnsanları yargılamaktan onları duymaya ve sevmeye fırsat bula­mıyor gibiyiz. Oysa yargılamamayı seçtiğimizde yaşadıklarımızı gözlemleme şansımız olur. Eşitler arasındaki bu ilişkide gözlem alanımız genişledikçe de şefkat alanımız büyür. “Acaba şu an ne düşünüyor ya da ne yaşıyor olabilir?” sorusunu samimiyetle so­rabilirsek, karşımızdakiyle bağ kurmak için neler yapabileceği­mize dair bir kapı aralayabiliriz, Buraya gelirken hangi keder ve örselenme duraklarından geçti? Ben onun yerinde olsaydım nasıl hissederdim?</p>
<p>Her davranıştan önce seçim hakkımız olduğunu bilmek, sahih, özenli ve bilinçli ilişkilere açar bizi. Her atılan topu tutmak zorun­da olmadığımızı kendimize gösterdiğimizde iletişimin içinde aktif olarak yer alırız. Değişim bizimle başlar o zaman. Bu noktada bir ara sokak çıkabilir karşımıza ve “Niye hep ben değişmek zorunda­yım?&#8221; itirazını duyabiliriz. Lâkin değişim istiyorsak biz de değişe- bilmeye talip olmalıyız. Çünkü değişimin en garantili yolu budur. Biz de değişmeliyiz çünkü durumdan zarar gören biziz.</p>
<p>Sabit ve kesin bir dünyada yaşadığımızı sanıyoruz, oysa kesin olan tek şey değişim. Her şey hareket halinde, her şey bir süreç. Bazı süreçler bizim fark edemeyeceğimiz kadar yavaş, kimileri göz­den kaçacak kadar hızlı ancak her şey hareket halinde. Varlık kı­mıldıyor. Bu değişim ve süreç, içimizdeki kesinlik arzusunun ilacı gibidir. Değişimin farkında olmakla dünyayı daha yeni ve üstün bir bakış açısından görmeye başlarız. Burada mesele farkında olabil­mektir. Ve konuşmaya açık olabilmek. Her şeyin altında canlı bir süreç yatar ve işte bu yeni bakış canlı süreçleri görmeyi mümkün kılar. Kendimizin farkında olmakla başkaları üzerindeki etkimizin de farkına varır ve katı düşüncelerimizi askıya alabiliriz. Bir şeyleri başka açılardan görmeye niyet ettiğimizde, o kesinlik arzusu söner ve dünya büyük bir genişlik halinde önümüzde açılır.</p>
<p>Şiddetsiz bir iletişim dilini empati olmadan benimseyenleyiz. Empati sayesinde tüm eylemlerin altında yatan evrensel insani ihtiyaçtan görebiliriz. Bu sayede ihtiyaç ile davranış arasındaki makas azalır, sadra şifa ilişkiler inşa edebiliriz. Empati sayesin­de sadece bilinç düzeyimizi yükseltmekle kalmaz, aynı zaman­da muhatabımızı da daha gönülden anlayacak duruma geliriz. Yunus’un <em>“Ben gelmedim davi için / Benim işim sevi için</em> / Dostun <em>evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim,”</em> niyetiyle bakabilirsek dünyaya, kelimeleri kalp kırmak için değil gönül yapmak için kullanabiliriz.</p>
<p>Bazen ihtiyaçlarımızı doğrudan ve gönülden ifade etmekte zorluk yaşayabiliriz. Toplumumuzda eleştirinin hakarete kolay­ca evrikliğini ve bizi birbirimizden uzaklaştıran yıkıcı bir dilin aramızdaki mesafeyi açtığını gözlemliyor olabiliriz. Bütün mese­le “haksız çıkabilme cesareti”ni göze almakta. Bütün çatışmalara rağmen birbirimizi anlama ahdine sadık kalabilmekte. Haklı çık­ma şehveti insanı muhatabına karşı körleştirir. İnsani bağ kurmak yerine haklı çıkmaya çalıştığımızda çabalarımız kolayca taraf tut­maya, çatışmaya ve şiddete dönüşebilir. Oysa ihtiyacımız olan şey insanca bağ kurabilmektir. Anlaşamasak bile birbirimizi dinlemeye istekli olmak. Bunu çok mu safça buluyorsunuz? Hatta iyi niyet­li olduğumuzda kaybetmeye mahkûm olacağımızı düşünenler de çıkabilir. Oysa her iletişim bir tür risk almaktır. Bizim için sıkıntı yaratan ötekine kalbimizi açıyor ve onu anlamanın bizim için ne kadar önemli olduğunu söylüyoruz. Tartışmanın özünde yer alan düşünceleri görmezden gelmek yerine onlarla dürüstçe yüzleşerek ilerleyebiliriz ancak. Muhatabımız bizi kandırabilir, yanıltabilir, manipüle edebilir. Ancak güven olmadan adım atamayız. Onun söylediği kişi olduğuna ve söylediklerini gerçekten kastettiğine dair güven şarttır. İnsanın ödevi, her çatışmada sözün dünyasında kalmaktır, sözün şifa verici yeteneğine inanmak ve bu şifa veren yeteneğin önünü kaba şiddetle tıkamamaktır.</p>
<p style="text-align: center;">insanları yargılamaktan onları duymaya<br />
ve sevmeye fırsat bulamıyor gibiyiz.<br />
&#8220;Acaba şu an ne düşünüyor ya da ne<br />
yaşıyor olabilir?” sorusunu samimiyetle<br />
sorabilirsek, karşımızdakiyle bağ kurmak<br />
için neler yapabileceğimize dair bir kapı<br />
aralayabiliriz. Buraya gelirken hangi keder<br />
ve örselenme duraklarından geçti? Ben<br />
onun yerinde olsaydım nasıl hissederdim?</p>
<p>Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:33-38</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/">Şiddetsiz İletişim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siddetsiz-iletisim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocukluk ve Büyümek Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Mar 2023 14:46:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Büyümek]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Psikolojik dayanıklılık]]></category>
		<category><![CDATA[travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26270</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Aile dinamiklerinde çocuklarımızın yeri hakkında ne söylersiniz? Terapi odasında danışana sorulan ilk sorulardan bazıları çocukluk dö­nemine aittir. Zira biliyoruz ki çocukluk döneminde yaşananlar, bire­yin bugünkü ve gelecekteki ruh halini etkiler. Bu erken dönemde ba­kım verenlerimize bütünüyle muhtaç durumdayızdır. Ebeveynlerimiz hayatın ilk dönemlerinde ruhumuza mühürlerini vurur. Ebeveynlerin çocuklar üzerindeki etkisini vurgulayan sayısız çalışma vardır. Ebe­veynlerin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/">Çocukluk ve Büyümek Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-10353 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940.jpeg" alt="" width="385" height="217" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940.jpeg 760w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940-600x338.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aile dinamiklerinde çocuklarımızın yeri hakkında ne söylersiniz?</strong></p>
<p>Terapi odasında danışana sorulan ilk sorulardan bazıları çocukluk dö­nemine aittir. Zira biliyoruz ki çocukluk döneminde yaşananlar, bire­yin bugünkü ve gelecekteki ruh halini etkiler. Bu erken dönemde ba­kım verenlerimize bütünüyle muhtaç durumdayızdır. Ebeveynlerimiz hayatın ilk dönemlerinde ruhumuza mühürlerini vurur. Ebeveynlerin çocuklar üzerindeki etkisini vurgulayan sayısız çalışma vardır. Ebe­veynlerin duygusal olarak tutarlı olmaları, açık kurallar koymaları ve çocuklarını destekleyip onlara rehberlik edebilmeleri çok önemlidir. Bilinçli ebeveynlere sahip çocukların güçlü bir benlik inşa etmeleri, kendilerine güvenmeleri, akademik alanda başarılı olmaları ve akranlarıyla sağlıklı sosyal ilişkiler kurmaları çok daha kolaydır.</p>
<p>Dünyada kontrol edemeyeceğimiz pek çok şey yaşanıyor fakat kontrol edebileceğimiz alanlar da var. Evlerimiz gibi&#8230; Şimdi evle­rimizi yuva yapabilmek için her zamankinden daha fazla çaba gös­terme zamanı. Zor zamanlan aile birliğinin önemini fark etmek için büyük bir fırsat olarak görebiliriz. Bu noktada açık, dürüst ve esnek davranırsak değişen sürece daha kolay uyum saglarız. Evet, dün­yada kontrol edemediğimiz ve üzücü çok şey yaşanıyor ama yalnız değiliz. Birbirimize destek olarak, omuzlarımızı ve yüreklerimizi bitiştirerek birbirimizden güç alabiliriz. “Bu dönem kolay olmaya­bilir ama beraber bu zor zamanlan atlatacağız,” diyerek ailemiz ve kendimiz için güven tazeleyebiliriz. Bizim açık davranmamız, çocuklarımızın da kendilerini bize güvenle açmalarına yardım eder. Çocuklar ve ergenler ebeveynlerinin en yakın şahitleridir. Bu yüz­den onlarla sözel olarak iletişim kurmak yetmez, onlara örnek ola­bilmek için iyi bir model olmak da bir o kadar önemlidir. Geride bıraktığımız pandemi süreci, aile birliğinin ve dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.</p>
<p>Çocukların kaygılan, yetişkinlerin kaygılarından farklı olabilir. Çocuklarınızın sorularını basit ve dürüst bir şekilde yanıtlamayı deneyin. Onların ne hissettiklerini öğrenmek atılacak en sağlıklı ilk adımdır. Çocuklarınız yaşadıktan süreçle ilgili ne hissediyor, neyi biliyor ya da neyi bilmiyor? Tüm bunları çocuklarınızla konu­şarak onları anlayabilir ve doğru bir şekilde bilgilendirebilirsiniz. Malum, çocuklarımız teknoloji ve dijital iletişim çağında doğdular; pek çok kaynaktan sağlıklı olmayan bilgilere ulaşabiliyorlar. Sizin de yanıtlayamadığınız sorular olduğunda güvenilir kaynaklardan bilgi almak için neler yapılması gerektiğini önce onlara sorabilirsi­niz. Böylece onların bu hususta nasıl davrandıklarını öğrenebilir, onlara rehberlik edebilir ve beraber doğru bilgiye ulaşmanın yol­larım onlara örnek olarak gösterebilirsiniz. Güvenilir bilgi birçok endişenin ortadan kalkmasına yardım edecektir.</p>
<p>Çocuklar, kendilerine has iletişim dillerine sahiptir. Lawrence Cohen’in dediği gibi, “Çocuklar size ‘Kötü bir gün geçirdim, ko­nuşalım mı demezler, oynayalım mı?’ derler.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Oyunun çocukların hayatındaki yeri büyüktür. Peter Handke’nin senaryosunu filmin yö­netmeni Wim Wenders’la birlikte yazdığı “Der Himmel Uber Berlin” (“Arzunun Kanattan” adıyla gösterildi bizde) filmindeki bir şiirde­ki gibi <em>“Çocuk daha çocukken / zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca / bugün hâlâ titrer çomak o ağaçta.</em> ” Oyun sayesinde çocuklar hem iletişim kurar hem de hayatı keşfeder. Çocuklar, bunun yanı sıra duygusal sıkıntılarından kurtulmak için de oyuna başvurur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Oyu­nun imkânlarından faydalanmak için çocuklarınızla beraber yara­tıcı oyunlar geliştirin. Mesela birlikte motor ve bilişsel becerilerini geliştirebilecek resimler ve maketler yapmak, çocuklara duygularım ifade etmeleri için imkân sunar. Böylece hem ailece yapılan keyifli et­kinliklere yaşamınızda yer açmış olursunuz hem de çocuklarınızın iç dünyalarında neler yaşadıklarım öğrenebilirsiniz. Bu sayede çocuklar duygularının fark edildiğini ve ebeveynlerinden kabul gördüklerim hissederler. Ayrıca duyguları yönetme konusunda çocuklara örnek olmak da önemlidir. Siz de yetişkin olarak yaşadığınız bazı duygulan ve bunları nasıl yönettiğinizi onlarla paylaşabilirsiniz.</p>
<p>Yanlarından ayrılacağınız zaman mutlaka onları bilgilendirin. Sa­kin bir şekilde nereye gittiğinizi, orada ne kadar kalacağınızı ve ne za­man döneceğinizi söylemeniz çocuklara güven verecektir. Çocuklarınızla sık sık temas kurun. Daha sık sanlın onlara, onları sevdiğinizi daha çok söyleyin. Sevginizi onların ihtiyaç duyduğu ve istediği şekil­de ifade edin. Her çocuğun kendine özel bir sevgi dili vardır. Onların sevgi dilini öğrenin ki, onlarla sağlıklı bir iletişim kurmanız mümkün olsun. Hayatımızda rutinler büyük yer kaplar. Aile içindeki rutinleri öngörülebilir ve esnek hale getirmekte fayda vardır. Zaman zaman planlar değişebilir ve bu değişim çocuklarda kafa karışıklığı ya da öf­keye neden olabilir. Onların neler hissettiklerini duymak ve hislerini küçümsememek çok önemli. Değişen planlar çocuklarımıza duygu­larla nasıl başa çıkabileceklerini öğretmemiz için bir fırsat olabilir.</p>
<p>Burada ergenler için ayrı bir bahis açmak gerek. Yetişkinler olarak, gençlerin bizim yaşadığımız dönemden çok farklı bir dönemde yetiş­tiklerini unutmamalıyız. Öte yandan ergenliğin kendine has kaygıla­rıyla baş etmek hiç kolay değildir. Ergenlere yönelik beklentiler çok­tur. Okul hayatı sonrasında da mesleki kaygılar baş gösterir. Gençler sınırlarını ve becerilerini test ederek öğrenebilir. Bunun için de dışarı doğru adım atma ve yeni şeyler deneme ihtiyacı hissederler. Oyun ve <em>Gerçeklik</em> adlı eserinde Donald W. Winnicott, “Ergen olgunlaşmamış­tır. Olgunlaşmamışlık, ergenlikte sağlığın temel bir unsurudur. Olgunlaşmamışlığın tek tedavisi vardır, o da zamandır, zamanla büyüye­rek olgunlaşmaktır. Olgunlaşmamışlık, ergenlik sahnesinin kıymetli bir parçasıdır. Yaratıcı düşüncenin en heyecan verici özellikleri, yeni ve taze duygular, yeni yaşam fikirleri burada barınır. Toplumun, so­rumluluk almamış kişilerin özlemleri tarafından sarsılmaya ihtiyacı vardır. Yetişkinler tahtlarından feragat ederlerse, ergen vaktinden önce ve yanlış bir süreç yoluyla yetişkin haline gelir,” diyordu. Er­gen çocuklarımız, büyüme süreci içinde, yetişkin sorumluluğu taşı­madan yetişkin rolü provasında yer alırlar. Bağımsız sosyal ilişkiler kurmak da bu rolün bir parçasıdır. Ergenlik, sosyalleşme ihtiyacının en belirgin olduğu dönemdir ve bu sebeple ergen gençler için arka­daştan öncelikli olabilir. Ergenlik döneminde sosyal açıdan kabul görmenin ya da reddedilmenin etkisi yaşamdaki diğer dönemlere kıyasla daha güçlü hissedilir. Akran ilişkileri karmaşık bir hal alır, hormon değişimlerine eşlik eden gerilimlerin yanında karşı cinsle olan ilişkileri de ergenlerin yaşam dinamikleri arasına girer.</p>
<p>Yeterince iyi bir ebeveyn olmak, kusursuz görünmek ve her sorunu çözmek anlamına gelmiyor. Pek tabii ebeveynler de zorla­nabilir, zor zamanlardan geçebilir ama aile olmak bu zorluğu bir­likte göğüsleyebilmektir. Böylece aile fertleri arasında takım ruhu gelişir. Bazen sadece onları dinlememiz bile evlatlarımıza çok iyi gelir. Sadece dinlemek, onlara bu dünyada sevgiye değer bir varlık olduklarını hissettirir. Her insan evladı bu dünyada varlığının ve yaşamının boşa olmadığını, bir sevgi halesiyle sarmalandığını his­setmek ister. Bu özel deneyim için hususi zaman ayırmak ve tüm dikkatimizi ve özenimizi onlara yöneltmek, evlatlarımızın kendi­lerini iyi hissetmelerini sağlar.</p>
<p>Zor dönemler, güçlü ve dirençli nesillerin ortaya çıkması için bir imkân bile olabilir. Çocuklar ve gençler üzerine çalışan Kenneth Ginsburg bu fırsata dikkat çekenlerden biri.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Ginsburg’e göre genç­ler, salgın ve salgın sonrası yaşamla başa çıkmak konusunda birçok beceri geliştirdi. O dönemde gençler, ebeveynlerini yakından göz­lemleyerek ev içi işlerin yönetiminden tutun da mali yönetime ka­dar işlerin nasıl yürüdüğünü, bizatihi bunun bir parçası olarak öğ­rendiler. Yetişkinliğe geçerken bu yeteneklere sahip olmak ileride yaşayacakları sorunlarla sağlıklı bir şekilde baş etmelerine yardımcı olacaktır. Olumlu baş etme yöntemleri öğrenmek hem kişiliklerini geliştirmeleri ve sağlıklı ilişkiler kurmaları hem de güçlüklere kar­şı dirençli bireyler olabilmeleri noktasında hayat boyu kullanabile­cekleri bir yetiye sahip olmaları demektir. Bu öğrenme sürecinde gençleri ve çocukları güçlendirip desteklemek yetişkinlerin görevi­dir. Ebeveynlerinden rehberlik ve destek gören gençler geleceklerini kurarken çok daha hazırlıklı ve güçlü olacaktır.</p>
<p>Evlatlarımızın olumlu davranışlarını ödüllendirmeyi ihmal et­memeliyiz. Fiziksel cezalardan kaçınmak gerek çünkü fiziksel ce­zalar çocukların sağlıklı bir şekilde sınırları öğrenme sürecini balta­lar. Üstelik bu cezalar, çocukların öfke ve hırçınlığını da artırabilir. Bu tür cezalar, çocukların ruhunda görünmez yaralar açılmasına sebebiyet verir. Unutmayalım ki aynı evde olmak çocuklarımızla kaliteli zaman geçirdiğimiz anlamına gelmez. Fiziksel varlığımız kadar ruhsal varlığımız da önemli. Çocuklarımızın işitilme talebine ne kadar cevap verebiliyoruz? O yüzden çocuğunuzla baş başa ge­çireceğiniz zamanlar planlamak ve bunları uygulamak çok faydalı olacaktır. Beraberken çocukların inisiyatif almasına fırsat vermeli­yiz. Mesela siz beraber yapacağınız etkinliğin zamanını seçebilirsi­niz, çocuğunuz da bu zamanda birlikte neler yapacağınızı seçebilir.</p>
<p>Psikolojik açıdan güçlü bireyler haline gelmenin temeli çocuk­lukta atılır. Bu yüzden onları aşın kontrol altında tutarak çocuk­larımızın gelişimine yardımcı olamayız. Uzun vadede mutlu ola­bilecekleri beceriler geliştirmelerine destek olmalıyız. Ancak bu amaçlara sahip ebeveynlerin ruhsal açıdan daha dayanıklı çocuklar yetiştirmeleri mümkündür.</p>
<p><strong>“Psikolojik dayanıklılık&#8221; derken tam olarak kastettiğiniz nedir, biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Her insanın içinde, zorluk zamanlarına dek belki de farkına var<u>ama</u>­dığı bir güç kaynağı vardır. Bir musibete uğradığınızda o güç kay­nağı harekete geçer ve size dayanma, mücadele etme kuvveti verir. Dayanıklılık bilimi insan, aile, toplum ya da ekonomik sistemlerin sorunlarla nasıl başa çıktığını ve yeni süreçlere nasıl uyum sağladığı­nı araştırır İnsanların savaş ya da afet gibi travmatik deneyimlerden nasıl korunduğunu ve bu afetler neticesinde nasıl iyileştiklerini ele alan bu disiplin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan sürecin ço­cuklar üzerindeki etkilerinin araştırılmasıyla ortaya çıktı. Araştırma­lar gösteriyor ki, birçok çocuk zorluklarla başa çıkabiliyor ve yaşadığı talihsiz deneyimlere rağmen bu zorlu süreçleri başarılı bir şekilde at­latıyor. Kendi sınırlarımızın ötesine geçiyor ve sonra olduğumuz kişi­ye geri dönebiliyoruz, hatta bazen daha güçlenmiş olarak dönüyoruz. Dayanıklılık veya yılmazlık, kayba ve ıstıraba karşı mukavemet, ge­rilimin içindeki bilinç dolu nefes anlarının birikmesiyle yükseliyor.</p>
<p>Psikolojik dayanıklılığı sağlayan ve artıran faktörler arasında; plan yapma becerisi, düşünme yeteneği, aidiyet duygusuna sahip ol­mak, kendine inanmak ve başarı için motive olmak yer alıyor. Ülkü Tamer, “Bilgeliğin tek koşulu var: Dünü yarında yaşayacaksın ama dünü yarına taşımayacaksın,” yazmıştı <em>Tarihte Yaşanmamış Olaylar </em>kitabında. Zamanın yönetimine dair bu ustalık da dayanıklılığın püf noktalarından biri. Bunlara ek olarak çocukların yaşlan ilerledikçe hayatta bir amaca sahip olmaları da önemli bir koruyucu faktör. Ko­ruyucu etkenlerden belki de en önemli olanı sağlıklı ebeveynlere ve yakın ilişkilere sahip olmak.</p>
<p>Ebeveynliğe yapılan vurgular kıymetli ancak bazen bu vurgular yüzünden ebeveynler aşırı bakım verme tuzağına düşebiliyorlar. Çocuğun kendi kendine karar almasına izin vermemek ya da ço­cuklardan gelişim seviyelerine uygun olmayan yüksek beklentile­re sahip olmak literatürde “aşın ebeveynlik” olarak tanımlanıyor.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Aşın ebeveynlik yapmak, çocukların kendilerine saygı duymalarını ve karar alma becerilerini engeller. Zorlukların üstesinden gelme yetisi kazanılamadığı takdirde; anksiyete, zayıf liderlik becerileri, düşük üretkenlik, narsisizm, yetersiz duygu düzenleme, alkol ve madde kullanımı ya da yaşamdan memnuniyetsizlik gibi sorunlarla boğuşma ihtimali artar. Aşın ebeveynliğin risklerini fark etmemizi güçleştiren nedenlerden biri, kısa vadede aşırı ebeveynliğin işe yarıyor gibi görünmesidir, örneğin sürekli çocuğunuzun ödevlerine yardım ediyor, hatta bazı ebeveynler gibi ödevlerini onlar yerine yapıyorsanız kısa vadede çocuğunuz iyi notlar alacaktır. Lâkin bu durum sık tekrarlandığında çocuğunuzun zorluklarla başa çıkma becerisi engellenecek ve bu da çocuğunuzu bağımlı bir birey hali­ne getirecektir. Bugün evladınıza yardım etmeniz ve onun sadece size bağımlı olması ilk etapta bir sorun teşkil etmez gibi görünse de bu mekanizma kökleştikçe evladınız başkalarına da bağımlı ve çaresiz bir birey haline gelebilir. Şair Mascha Kaleko, bir şiirinde <em>“Hiçbir uçurumdan seni koruyamam, / Tanrı, göğün en üstün yerine </em>bırakmış ödülü. / <em>Yalnız tek bir tecrübem senin yoldaşın olsun / Kim </em>olursan <em>ol, bütünüyle ol!”</em> diye sesleniyordu oğluna. Yücelere tır­manmak, uçurumlardan kaçınmayanların payına düşer.</p>
<p><strong>Çocukken yaşadığımız şeyler, hayatımızda değiştiremeyeceğimiz izlere mi sebep oluyor?</strong></p>
<p>Çocukluğun olumsuz yaşantılarının erişkin hayatına birebir ter­cüme edildiği ve bundan hiçbir kaçış olmadığı düşüncesi modem hurafelerden biri. İnsanın ileriki hayatındaki olumlu yaşantılar geçmişin izlerini silebilir, insan geçmiş hapishanesinde bir kader mahkûmu değildir. Bunu izninizle açıklayayım: İnsanoğlunun en savunmasız olduğu dönem elbette erken yaşları. Nihayetinde he­pimiz kendimizi bir ailenin kucağında bulduk. Hatta bazılarımız annesi ya da babası olmadan dünyaya gözünü açtı. Her ne kadar, anne ve babanın sunduğu imkân ve şartlarla yaşamaya başlasa da her çocuk kendine özgü bir donanım ve mizaçla dünyaya gelir. “Her canlı, içinde Tanrı’nın gizlenerek çalıştığı ve çamurun tabi­atını değiştirdiği bir tezgâhtır,” demişti Kazancakis. Aileler, şükür ki üretim bandı tertibinde çocuk yetiştiremiyorlar, tezgâhta çalışan yaratıcının özgün izi her bir çocukta kendisini açığa vuruyor. Bir­den fazla çocuğa sahip ebeveynler bunu gayet iyi bilir. Beş parma­ğın beşi nasıl bir değilse her çocuk da kendine özgüdür.</p>
<p>Erişkinlik çağma erişmiş yetişkinler, evet bir şekilde büyümüş­lerdir ama gelişimlerini ne kadar tamamlamışlardır? Asıl soru bu. Rilke, <em>Malte Laurids Brigge’nin Notları</em> adlı romanında şöyle diyor­du: “Mümkün müdür, Tanrı’ diyen ve Tanrı’nın ortak bir şey oldu­ğunu sanan insanlar bulunsun? Okul çağında iki çocuk düşünelim: Biri bir çakı satın alsın, arkadaşı da aynı günde, bu çakıya tıpatıp benzeyen bir başka çakı satın alsın. Aradan bir hafta geçsin, iki öğ­renci, çakılarını birbirlerine göstersinler; şimdi ancak pek uzak bir benzerlik vardır arasında — başka başka ellerde çakılar ne kadar değişmiştir. (Çocuklardan birinin annesi şöyle der hatta: Sizin eli­nizde zaten ne sağlam kalır ki&#8230;) Evet, evet: İnsanın bir Tanrı’sı ol­sun da kullanmasın, mümkün müdür? Evet, mümkündür.” Yaşam her birimizin yüzlerini ve ruhlarını farklı güçlerle yoğuruyor ama yaşamın çıraklarıyız biz. İçimizdeki cevheri hiç kullanıp parlatma­dan emaneti teslim eden nice insan, çerağı tutuşmamış nice can var. Gelişim, tekâmül, bir olgunlaşma sürecine atıf yapar, sadece beden­sel bir büyümeye değil. Olgunlaşmamış ebeveynlerin çocukları ola­rak dünyayı öğrenmek zorunda kalan her insan bu farkı bilir. Her canlının, henüz zuhur etmeden, varlık âleminde bile görünmeden, doğum öncesinden başlayarak büyümesi ve gelişmesi beklenir.</p>
<p>İnsanın gelişindi ise baş döndürücüdür. Gelişim bebeklik döne­minin ilk yıllarında ailemizin kanatları altında gerçekleşir. Muh­teşem bir genetik potansiyelle dünyaya gelen bebekler, bu po­tansiyeli kullanabilmek için çevresel koşullara bağımlıdır. Mizaç özelliklerimiz ise gelişim potansiyelimizin parçalarından sadece biridir. Mizacı; yapısal, genetik ve biyolojik temele dayanan tutum ve davranışlar olarak değerlendirebiliriz. “Mezcetmek” fiiliyle aynı kökene sahip mizaç kelimesi de yekpare, homojen olmaktan uzak bu canlı karışımı ifade eder. Mizaç kavramı, Hipokrat zamanın­dan bu yana insanoğlunu anlamak için kullanılagelmiştir. Kişisel özellikler diyebileceğimiz bu karmaşık sistem ve çevresel koşullar, karakterin inşasında beraber çalışır.</p>
<p><em>“Göğsünün içindekini hakîki gönül sanan kimse, / Hakk yolunda iki üç adım attı da her şey oldu bitti</em> / sandı. / <em>Aslında teşbih, secca</em>de, tevbe, <em>sofuluk, günahtan sakınma, bunların hepsi yolun başıdır. / Hakk yolcusu aldandı da bunları varacağı konak sandı. / Bu görünen ben, ben değilim.</em> / $u <em>halde, &#8216;ben, ben&#8217; dediğim kimdir; söyle! Söyleyen, ben değilim. Peki benim dilim ile söyleyen kimdir; söyle! / Aslında, ben baştan ayağa kadar bir gömlekten fazla bir şey değilim. / Benim, göm­leği olduğum varlık kimdir; söyle!”</em> diyor Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, <em>Divan-1</em> Kebîr’de. Tasavvuf ve abdallık geleneğimizdeki her kutlu ses hemen hep aynı sözü dillendiriyor; gönül kâbesinin tavaf edile edile mamur edileceği, tevhide-birliğe erişileceği. Kişinin kendini bilmek yolundaki tavafının mütemadi olduğu&#8230; <em>“Cenab-ı Hakk, görünen ve bilinen suret kâbesini tavaf etmeyi, kirliliklerden temizlenmiş bir gönül kâbesi elde edesin diye sana farz kılmıştır!”</em> diyordu yine Mevlâna. İnsan, doğumuyla beraber kendini bilme, benliğini birleştirme yo­lunda hac yolculuğuna çıkar. Merhum Ali Şeriati, “Kendini bulup yolu kaybetmek faciadır! Kendini yolda kaybetmek ise kurtuluştur,” diyordu <em>Hacc</em> kitabında. Benlik, yolun değişkenliğinde, yola verilen cevaplarla çatılır biteviye. İnsan, gezgin bir varlık, daimi yolcudur (Homo viator) varoluşçu düşünür Gabriel Marcel’in ifadesiyle.</p>
<p>İlk psikanalitik düşünürlerin teorilerini bir kenara koyarsak, bebeklik ve çocukluk dönemi için tutarlı bir benlikten söz ede­meyiz zira çocuklar yetişkin olana kadar birçok şeyi öğrenmek ve birleştirmek, dünyayı icat etmek durumundadır. Bebekler sandı­ğımızdan daha güçlü olabilirler; hızlıca öğrenir ve tepki verirler, örneğin sütü gören bir bebek aç ise kollarını hızla hareket ettirir ve ses çıkarmaya başlar. Zaman ilerledikçe hareketlilik artar ve ba­ğımsızlaşma dönemi başlar. Böylece “Hayır” diyebilir, reddedebilir ve kendisi de dahil olmak üzere çevresindekilerin sınırlarını test ederek öğrenme aşamasına geçer.</p>
<p>Çocukla beraber gelişim dönemlerine tesir eden etkileşimlerin alanı da genişlemeye başlar. Temelde çocuğun gelişimi anne baba ile sınırlı değildir. Büyümenin eşliğinde, kardeşler, akrabalar, arka­daşlar, okul ve toplum gibi birçok dinamiğin çocuğun gelişimine olan etkisi artar. Bu etkileşimleri kendi kişiliğine göre yorumlayan çocuğun karşılaştığı her duruma uyum sağlayıp sağlayamadığı zamanla açığa çıkar. Dikkat edilmesi gereken nokta ise çocuk ve çevre arasında yaşanan etkileşimler arasında basit neden sonuç ilişkileri kurulamamasıdır. Gelişme dönemi boyunca birçok faktör, gelişimi destekleyerek koruyucu işlev gösterebildiği gibi çocuk üzerinde olumsuz etki de yaratabilin Belki de aynı şartlarda büyümüş çocuk­ların hepsinin mevcut duruma aynı şekilde yanıt vermemesinde bu faktörlerin etkisi aranmalıdır. Örneğin anne babasında ruhsal bir rahatsızlık olan kişinin bu hastalığa yatkın olması evvelce düşünül­düğü gibi mutlak bir sonuç değil, bir olasılıktır. Kişi eğer koruyucu faktörlerden destek alabilirse karşılaştığı zorluklara rağmen hasta­lıktan uzak kalabilir.</p>
<p><strong>Hayatın ilk üç yılında beyinde de hızlı bir değişim ve gelişim oluyor» değil mi?</strong></p>
<p>Erken dönemde yaşananların üzerimizde bu kadar tesirli olmasının sebebi, yaşamın ilk birkaç yılında beynin çok sayıda sinaps veya nöral bağlantı üretmesidir. Bu nedenle erken dönemin “kritik” ol­duğuna dair yaygın bir algı mevcut. Lâkin sinaptik devrelerin dene­yimle nasıl şekillendiği ve değiştirildiği konusundaki anlayışımız da oldukça sınırlı. Bebeklik döneminde alman bakım türünün yeni si- napsların yaratılması veya sinaptik budama üzerindeki etkisi konu­sunda kesin bir kanıt yok. O nedenle beyin gelişimini sadece erken döneme indirgemek bizi insan gelişiminin muhteşem ve karmaşık gerçeğinden uzaklaştırabilir. Tüm hayatımızı sadece erken döneme indirgemek insanın özgür iradesine alan bırakmaz. Evet, hayatımı­zın ilk yıllan önemlidir ama bu fikri tüm hayata yaymak için kul­lanılan tartışmaları genelleştirmek de tehlikelidir. “Kritik dönem&#8221; savunucuları düşüncelerini desteklemek için erken dönemde çok kötü muamele gören çocuklar üzerine yapılan çalışmalara refe­rans veriyor. Örneğin Romanyalı yetimlerin Çavuşesku döneminde yetimhanelerde gördüğü korkunç muamelenin onların beyninde kalıcı izler bıraktığını, yapılan araştırmalarla öğrendik. Sevgisiz­lik beyinde kalıcı değişikliklere yol açabiliyor. Ancak Romanyalı yetimlerin gördüğü zalimce muamele ile “yeterince iyi olamayan” ebeveynleri aynı kefeye koyamayız. Aksi halde çocuklarıyla nasıl ilişki kuracakları konusunda kendilerini sürekli yetersiz ve güven­siz hisseden tedirgin ebeveynler güruhu yaratırız.</p>
<p>Sevgi kendiliğinden duygusal etkileşimlere dayanır ve sahici ol­duğunda güçlü olur. Her ne kadar anne ve babanın sunduğu imkân ve şartlarla hayata başlasa da her çocuk kendine özgü bir donanım ve mizaçla dünyaya gelir. Parmak izlerini düşünelim, dünyadaki milyarlarca insanın hiçbirinin parmak izi bir diğerinin aynısı değil. Her insan evladı kendine özgüdür. Bebeklerin davranış ve zihin dünyası oldukça esnektir ve birçoğu çevrelerindeki insanlardan ihtiyaç duydukları şeylerin çoğunu alabilecek donanıma sahiptir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Çocukluk cennet midir cehennem midir? Bunun cevabı kişi­ye özgü.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Sonuçta hayatımızı nasıl hatırlıyorsak öyle anlatıyoruz. Çocukluğa dair kurulan anlatılar ile çocuklar farklıdır. Çocukluk algısı coğrafya, kültür ve tarihsel döneme göre farklılık gösterebi­lir. Mesela travmatik hikâyelerin prim yaptığı bir kültürel ortamda, çocukluğun örseleyici yaşantıları daha fazla hatırlanabilir. Çocuk­luğa dair hikâyemiz ne olursa olsun, insan hayat boyu büyümeye devam eder. Çocukluğun cennet bahçesinin tarumar edilmişliği ileride yetişkinin yaşamını da etkileyebilir. Ancak beri yanda, ye­tişkinin üstesinden gelemediği mutsuzluk ve sorunları da belle­ğini yanıltarak, çocukluğunun mutsuz geçtiğini hatırlamasına yol açabilir. İnsan, kendi söyleminin çocuğu; hikâye eden ve anlattığı hikâyeye inanan bir canlı. Oysa belki de toplumun psikolojik açı­dan en dirençli kesimi çocuklar. Ebeveynleri ve yakın çevresiyle sağlıklı bir ilişki kurarak gelişen çocuklar, yaşam yolculukları bo­yunca aldıkları ya da alacakları yaralan en kısa sürede sarabilirler. Sırtında çocukluğunda kendisini sevgiyle sıvazlamış elin varlığını hisseden bir çocuk, ileriki hayatında zorluklara karşı koyar. El­bette, mizaçları gereği daha kırılgan ve hassas olan veya ağır bir biçimde travmatize edilmiş çocuklar, özel ilgiye ihtiyaç duyabilir. Çocuklarla konuşmak, onlara soru sormak ve onları dinlemek için zaman ayırmalı, bu zaman diliminde de tüm dikkatimizi çocuk­larımıza yöneltmeliyiz ki onlar da kendilerini ifade etmekte daha cesur davranabilsin.</p>
<p>Yetişkinliğe gelince, kendi çocukluğuyla barışan birçok danışan­la çalıştım. Bu olgunlaşmanın yolu ise, hayalini kurduğumuz aile ya da çocukluk anlatısını serbest bırakmaktan geçiyor. Kendi çocuk­luğumuzu kabul edip anladıkça çocukluk yaralarımız iyileşiyor ve sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamayı öğreniyoruz. Olgunlaşmış bir yetişkin olarak çocukluk yaralarımızı tahlil ettiğimizde, geçmişteki çocuk için yüreğimiz ezilse de hayatımızdaki insanların bizim tasav­vur ettiğimiz kadar kötü ve zalim olmayabileceğini, onların da yaralı olduklarım, mazur olduklarını görebiliyoruz. Psikolojik benliğin ilk işareti, çocuğun keskin ikili karşıtlıkları (iyi / kötü, güzel / çirkin) bırakarak zihninde daha karmaşık düşüncelere yer verebilmesi. Ha­yat karşıtlıklara sığmayacak kadar karmaşık. Büyümek her zaman ve her yerde, çok kesin cevaplara sahip olmamakla kaim. Ne yaşamış olursak olalım Şeyh Galip’in dizesinden güç alabiliriz:</p>
<p><em>“Hoşça bak zatına ki zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”</em></p>
<p style="text-align: center;">Kendi çocukluğumuzu kabul edip<br />
anladıkça çocukluk yaralarımız iyileşiyor<br />
ve sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamayı<br />
öğreniyoruz.</p>
<p>Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:39-50</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">4]</a> Cohen, L, <em>Oyuncu Ebeveynlik,</em> Görünmez Adam Yayıncılık, Ankara, 2020</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> <a href="https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocugun-dili-oyun">https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocugun-dili-oyun</a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ginsburg, K. R., Building <em>Resilience in Children and Teens: Giving Kids Roots and Wings, </em>American Academy of Pediatrics, Washington, 2011</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> https7/psyche.co/guides/to-help-your-children-put-the-helicopter-in-the-hangar</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> <a href="https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocukluk-yetiskin-hayatimizi-ne-kadar-belirliyor">https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocukluk-yetiskin-hayatimizi-ne-kadar-belirliyor</a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> <a href="https://www.star.com.tr/acik-gorus/cocukluk-cennet-mi-cehennem-mi-haber-1620814/">https://www.star.com.tr/acik-gorus/cocukluk-cennet-mi-cehennem-mi-haber-1620814/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/">Çocukluk ve Büyümek Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dayanıklılık</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dayaniklilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dayaniklilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Mar 2023 14:16:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[dayanıklılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26269</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Psikiyatri uzun yıllar boyunca patolojiyi ana eksenine aldı ve insanın içindeki iyileştirici güçleri ihmal etti,&#8221; sadedinde bir görüş var, siz bu konuda ne dersiniz? Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud’un ortaya koyduğu yöntem ve tanımlar, uzunca bir dönem, biz ruh sağlığı çalışan­larını hastalığın doğasını tahlil etmeye ve sorunların kökenine ulaşmaya sevk etti. Bu, meslek eğitimimizin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dayaniklilik/">Dayanıklılık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26307 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/dev-karinca-1280x720-1-300x169.jpg" alt="" width="369" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/dev-karinca-1280x720-1-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/dev-karinca-1280x720-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/dev-karinca-1280x720-1-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/dev-karinca-1280x720-1-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/dev-karinca-1280x720-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikiyatri uzun yıllar boyunca patolojiyi ana eksenine aldı ve insanın içindeki iyileştirici güçleri ihmal etti,&#8221; sadedinde bir görüş var, siz bu konuda ne dersiniz?</strong></p>
<p>Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud’un ortaya koyduğu yöntem ve tanımlar, uzunca bir dönem, biz ruh sağlığı çalışan­larını hastalığın doğasını tahlil etmeye ve sorunların kökenine ulaşmaya sevk etti. Bu, meslek eğitimimizin sadece patolojik ve sorunlu olanı aramamız yönünde yapılandırılmasına yol açtı. Ni­hayet bir süredir, yeni bir bakış açısına ihtiyacımız olduğunu dil- lendirebiliyoruz: Nasıl ki tababet ilmi bağışıklık sistemini göz ardı ederek şifa dağıtamıyorsa, bizim de tam bir iyileşmenin gerçekleş­mesi için psikolojik dayanıklılığa daha yoğun bir ilgi göstermemiz gerekiyor. Aksi bir tutum, hastaların gelişip güçlenme imkânları­nın heder edilmesi manasına geliyor. Sürekli patolojiye odakla­narak insanların değişme, evrilme, kendini onarma ve bütünlüğe erişme, yani tekâmül ihtimalini gözden kaçırıyoruz. Oysa bizden biraz teşvik, biraz yönlendirme, bir nefes bekleyen danışanları­mızın içindeki umut közünü harlamalı; hayat sevincini, neşe ve yürek açıklığını özendirebilmeliyiz. Hayatı olması gerektiği haliy­le değil, olduğu haliyle de sevebilmekten söz ediyorum. Arzunun kamçılanması ve dünyanın arzularımıza boyun eğdirilmesi yeri­ne, arzuyu gemleyebilmekten, değiştirilemeyecek olanı kabullenebilmekten söz ediyorum. İçimizde âtıl olarak bekleyen hayat neşesini sahverebilmekten.</p>
<p><strong>İnsanı zorluklardan ne korur?</strong></p>
<p>İnsanı zorluklar karşısında kurmuş olduğu bağlar korur. İnsan­la bağ, yaratıcıyla bağ, kâinatla bağ. Varlıkla bağ. Hem incinebi­lir varlıklarız hem de dayanıklı; insan olmak budur. Temerküz kamplarında ölüme gönderilmeden hemen önce çocuklarını yıka­yıp temizleyen anneler bunu niçin yapmaktadır? İnsan inana ve umudu olmadan yaşayamaz. Her şartta hayatta kalma yeteneği ve insan ruhuna inanç. Anne çocuğundan güç almaktadır, çocuk da annesinden. Rene Spitz’in çalışmalarından biliyoruz ki bir bakıcı ortada olmadığında bebekler ya ölüyor ya da hasta oluyor. Ağır örselenmelerde, ruhsal olarak yok olmaktan bizi varlığa rapteden bağlar korur. İnsan insana yurt ve sığmaktır. Ötekine bağlanmak ben olmamın, beni ben kılan şeyin ta kendisidir. Bu durum özellik­le yas zamanlarında aşikâr olur: Senden bağımsız bir ben yok, seni yitirdiğimde benimin bir parçasını yitirmiş olurum.</p>
<p><strong>Belki bu noktada bir kişilik profili çıkarmamız gerekir. Dayanıklı insan kimdir?</strong></p>
<p>Ruhsal açıdan dayanıklı insanların esnek olduklarını, zorluktan metanetle karşıladıklarını, değiştiremeyecekleri şeyleri tanımakta ve kabul etmekte yetenekli olduklarını, başarısızlığı güvenilir bir öğretmen olarak gördüklerini, yüzlerini keder ve öfkeden merha­met ve cesarete dönebildiklerini görüyoruz. Gelin yaşama <em>sanatı</em> di­yelim biz buna, bu sanatı edinmek için zorlukların bir anlam fırsatı sunduğunun farkında olalım. Psikolojik sağlamlığın birden fazla çeşidi var. Her birimiz kendi meşrebimize uygun bir dayanıklılık tipine dahil oluyoruz. Şiddetin günlük yaşamın bir parçası oldu­ğu alkolik bir ailede büyüdüyseniz, etrafınızdan kopuk yaşamanıza imkân tanıyan bir kabuk, sizin dayanıklılığmızdır. “Kendinizi ko­rumak için inşa ettiğiniz zırh, içinde yaşadığınız kafestir.” Ancak bu, işlevsiz bir dayanıklılıktır, orada sıkışıp kalırsınız. Belki en baş­ta kendinizi korumak için o zırhı siz yapmışsınızdır ama zamanla kendinizi kıstırdığınız bir kafese dönüşebilir. Bağlamsal dayanıklılık, esnekliğimizi imha edip metaneti mukavemete dönüştürebilir. Bir kabuk, kişinin takatinin üzerindeki bir duruma uyum sağlamak için geliştirdiği en iyi yol olarak tasarlanmış olsa bile, ondan kurtulmayı başaramazsanız engelleyici bir hüviyete bürünebilir.</p>
<p>Bize lazım olan, ayak uydurmayı bilen bir dayanıklılık. Sağlıklı bir dayanıklılığın gelişimi için önce acının acı olarak kabul edilmesi gerekiyor. Acıyı öfke sanmak, sık yapılan bir yanlış. Acının acı ola­rak kabulü, değişimin öncül aşamasıdır. Her insanın içinde, onca kaygının ve kederin altında umut ışıldar. Zaman zaman hastalık, travma ve keder duygulan bu ışığı soldursa da onu muhafaza etmek, sonra yeniden canlandırmak uyum sağlayıcı bir esnekliktir. <em>“Yalar yarasını içte bir geyik,”</em> diyor buna şair Süleyman Çobanoğlu. Duy­gularımızı dinler, tadar, tanır ve onları bir misafir gibi karşılayabilir­sek onulmaz yaralar da iyileşir.</p>
<p>Semptomlara yol açan kırıklarımızı, güçleneceğimiz hassalarımız olarak gördüğümüzde ne de çok şey değişir! Evet, ışık yaraya ağar. Yaşam içimizde ve dışımızda çağlayan bir nehirdir; bu nehir, bizi hasta eden, kendimizden ve umudumuzdan koparan olaylar ve insanları bizden ayırarak sağlıklı tutabilir. Dayanıklılık odaklı terapötik çalışmanın amacı, kişinin iyi yaşamak isteyen, yüzü ya­şama dönük bu kısmının yaydığı ışığı takip etmektir. İnsanlar sık sık bocalar, güvenli ve tanıdık olana sarılırlar. Tanımadığımız de­nizlerde kulaç atmak yerine, bildik nehirlerde boğulmayı yeğleriz. Tanıdığımız acı, tanımadığımız derin bir hayattan daha güzel, daha dost görünür gözümüze. Ancak bu ekseriyetle bir uyuşma halidir, ölümden önceki dalgınlık ve çürümenin başlangıcının habercisidir. Kendilerine, iyileşme ve büyüme fırsatı verildiğinde insanlar geliş­meyi çürümeye tercih edebilirler.</p>
<p>Bir de şu var: Dayanıklılığı siyah ya da beyaz bir mesele olarak düşünmekle hata ediyoruz; birinin ruhsal açıdan esnek olup olmadı­ğına dair yargımız yanlış olmakla kalmaz, eksiktir. Hikâyenin sade­ce bir parçasıdır. Çoğu zaman, bir kişinin dayanıklı olma biçimleri, travmanın, bağlanma sorunlarının, kaybın, acının ve benzerlerinin de iz bırakma biçimlerini maskeleyebilir. İnsanlar dayanıklı olsalar bile kalıcı hasarlar almış olabilirler. Bir insan aynı anda yaralı ama bütün, hasar görmüş ve dayanıklı olabildiği gibi başka biri sorunsuz ve yalın kat da olabilir. Dayanıklılık bir yönüyle paradoksaldır çün­kü parçalıdır, parçalanmışlığı gereksinir. Dayanıklılığı geri kazan­mak ve iyileşmek, bu parçaları bütünleştirmekten ziyade ahenkli hale getirecek bir tınıya ses olmaktır.</p>
<p>Direnç, büyüme veya değişime karşı ve statükonun sürdürülmesi yönünde hareket eden güçlere verilen isimdir. Dönüşüm ise maksi­mum canlılık, özgünlük ve gerçek temas için çabalayan güce atıfta bulunur ve direncin tam tersidir.</p>
<p>Benliğin kaynaklarını ve enerjisini tüketen dirençten farklı ola­rak, dönüşüm çabası benliğe yaşam enerjisi ve canlılık sağlar, ben­liğin kaynaklarını etkin hale getirir, genişletir. Dönüşümü, daya­nıklılığın en gelişmiş, en karmaşık tezahürü olarak düşünüyorum. Dayanıklılığın temelinde birkaç unsur bulunur. İçimizdeki dayanık­lılığı artırmak ve depoyu doldurmak için ilk önce eylemliliği keşfe­deceğiz. Eylemlilik, çaresizlik hissine bürünmek yerine bir şeyleri gerçekleştirebileceğimize dair bir hisse sahip olmaktır. Sonuçlara maruz kalmak yerine sebeplere müdahil olmaktır. Hayatın büyük bir kısmında sonuçları kontrol edemezsiniz ama sebepleri etkileye­bilirsiniz. Başımıza gelenleri seçemiyoruz ama onlar tarafından yere yıkılmamayı seçebiliriz. Bunun için de evvel emirde çaresizlik his­sinden kurtulmak gerekli. Martin Seligman tarafından yapılan çalış­malar; güçsüzlük, hareketsizlik ve yenilgi deneyimlerini yaşadıktan sonra öğrenilmiş çaresizliği yaşamaya daha eğilimli hale geldiğimizi gösteriyor. Bir mağlubiyeti telafi etmek için çok sayıda galibiyet al­mak gerekebiliyor. Bu nedenle seçenekleriniz kısıtlı olduğunda bile, küçük de olsa yapabileceğiniz şeyleri sıklıkla yapmaya ve buradaki kontrol duygusuna odaklanın. Kararlı olun ve sebat edin. Elinizde- kiler için minnet duyun ve onlara hakkını verin, başkalarının mut­luluğundan mutlu olmayı bilin, bu durumda etrafınızda, size de bir şekilde sirayet eden mutluluk asla eksik olmayacaktır. Varlığa itimat edin ve çalkantılar karşısında itidal sahibi olun.</p>
<p>Pema Chödrön, “Gökyüzü sîzsiniz, geri kalan her şey ise hava durumu,” diyor. Bulutlar gelir geçer, gökyüzü orada kalır. Daya­nıklılık kapasitesi terimini, gökyüzünün her halde süreğenliği gibi, kişinin herhangi bir durumda, doğuştan gelen kendini to­parlama, iyileşme, iyileştirme veya kendini koruma konusundaki maksimum yeteneğini ifade etmek için kullanıyorum. Fırtına da olsa, “mavi gök hâlâ oradadır.”</p>
<p>Kimi insanların kendilerine acıdıklarına tanık oluyoruz. Siz &#8220;sorumluluktan kaçışın serin gölgesi” demiştiniz bir kitabınızda. Sürgit bir mağduriyet hissi de insanı gerçeklerden koparıyor, dayanıklılığımızı azaltıyor olabilir mi?</p>
<p>“Kendine acıma, uyuşturucular arasında en yıkıcısıdır; bağımlılık yapar, anlık bir zevk verir ve mağduru gerçeklerden ayırır,” diyor John Gardner. Ruhsal açıdan dayanıklı insanlar kendilerine acıyarak sorumluluktan kaçınmaz ve zaman yitirmezler. Kendine acımak, bir süre sonra kendini gerçekleştiren kehanet gibi, sağlıklı taraflarımızı ve ilişkilerimizi de zehirlemeye başlayacaktır. Suçu başkalarına at­mak, kendi durumlarının değişmesindeki karar yetkisini başkasına devretmek de dayanıklı insanların nitelikleri arasında yer almıyor.</p>
<p>Tartışmaya yol açma, insanları sinirlendirme, reddedilme ve terk edilme korkusu, insanların pek çoğunda herkesi memnun etme eği­limi yaratır. Çocukluğunda “Aman sorun çıkmasın,” diye duygusal olarak istikrarsız bir anne babayı memnun etmeyi öğrenmiş kişi, yetişkin hayatında da “memnun edici” kimliğine sıkı sıkıya yapışır. Çoğu zaman yazık ki kendi özdeğerimizi başkalarının yansımasın­da ve yankısında görüyoruz. Ancak ömrün sonunda o tek hayatını­zın yaşanmadan bırakılmışlığının suçunu bu insanların, “herkesin” üzerine yıkmanız, size nasıl bir teselli sağlayabilir? Mesele budun Siz hayatı yaşamayı beklerken hayat yanı başınızdan geçip gitmiştir. O halde yaşamaya cesaret edelim. Gerekirse yalnız kalmaktan çekin­memeliyiz; kendimiz, hayatımız boyunca tanışacağımız en önemli insandır, yalnızlığı bunun için bir fırsata dönüştürmek de mümkün. Zihinsel olarak güçlü insanlar, dünyadan ve insanlardan sürekli bek­lenti içinde değillerdir. Başka ödüller ve avuntular bulabilirler kendi­lerine. Geçmişe takılmadan ama geçmişin çıkmaz sokaklarından da ders alarak, kendinin, ilişki içinde olduğu öteki insanların ve varlığın bağrındaki yaşamı büyütmektir insanın istikameti. Bağ kurmak ve kurduğu her bağla zenginleşmektir.</p>
<p><strong>Travmayı mutlaka dile dökmek gerekir mi?</strong></p>
<p>Travmalar beynimizi değiştirebilir. Fakat beyin her bir deneyimle ye­niden şekillenir. Güzel haber şu ki, travma sonrası iyileşmek müm­kündür. Yaşadığımız travmalardan gelişerek ve büyüyerek çıkabiliriz. Geçmişte, travma psikolojisinde, travmayla ilgili duygularını ifade etmek ve onun hakkında konuşmak özendiriliyordu; daha yeni araş­tırmalar, bunu yapmayanların da yapanlar kadar sağlıklı olduğunu gösteriyor. Her bireyin acıyla başa çıkma tarzına saygı duymak gerek.</p>
<p>Dayanıklılığa erişim sağlamadan, ona bir geçit açmadan hastanın travmatik deneyimine ve eşlik eden felç edici duygularına kılavuzluk etmenin bir yardımı olmuyor. Bir umut ışığı, çöl gecesini aydınlatan kutup yıldızı gibi bize yol göstermeli. O ışık olmadığında, insanlar güçsüzlüklerini, korku ve utançlarını tekrar tekrar hissetmekle kalı­yor, onlardan nasıl kurtulacakları, devam edecekleri veya daha iyi his­sedecekleri konusunda hiçbir gelişme kaydedemiyorlar. Buna muka­bil, dönüşüm çabasında daha üst düzeyde, danışanın güçlü, sağlam, sahih nitelikleri güçlendirilir, sağlamlaştırılır ve detaylandınlırken, yaralı kısma umut, teselli ve anlayış sunulur. Bu, “en kötü”yü çıkardı­ğımızda, “en iyi” kısmın geride kalacağı aritmetik bir model değildir. Aksine, sistemin her iki parçası üzerinde aynı anda farklı düzeyler­de çalışılır ve ahenk tesis edecek biçimde birbirlerine nüfuz etmeleri hedeflenir. Aslında, “en iyi” kısmın güçlendirilmesi, beslenmesi ve ardından büyümesi “en kötü” kısmın iyileşmesine doğrudan katkıda bulunur. Bir nevi kendi kayıp koyunlarına çobanlık etme yeteneğine sahip bir benlik inşa edilir.</p>
<p><strong>Dönüşmenin zorlukları nedir, insan kendi tekâmülüne ayak direyebilir mi?</strong></p>
<p>Her değişim zorluk içerir, direnç dış koşullardan ziyade kendi içi­mizden gelir, özellikle benliğimizin ve duygularımızın güvenle ifadesine imkân tanıyan bir bağlanma ilişkisi, dönüştürücü dene­yimlerin yaşanmasına fırsat vererek dayanıklılığı artırır. Uyumsuz ya da patolojik hisleri görmezden gelmek ya da inkâr etmek yerine onları kendiliğin gelişiminin şahidi olarak deneyimlemek, şefkat sayesinde mümkün olur. Bir kabuk değiştiriyoruz, kolay değil. Eski zırhımızdan soyunurken dünyaya karşı savunmasız kalıyo­ruz. Ancak bu göze alışla bir dayanıklılık geliştirir ve nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz taraflarımızı dönüştürebiliriz.</p>
<p>Dönüşüm sırasında yeni deneyimlere kendinizi açarken savun­masız hissetmeniz muhtemeldir. Bu, uzun süredir taşman yükleri­nizden kurtulmak istemediğiniz anlamına gelmiyor. Beri yandan, değişime hazır hissetmiyor da olabilirsiniz. Gelişme ihtimali, öz­gürlük ve neşe duygusu zorlayıcı ve hatta korkutucu gelebilir. Ne de olsa bildik bir sahili terk ediyor ve bilmediğiniz bir ummana yelken açıyorsunuz. Özlem duygunuz ne kadar büyük olursa ol­sun, birdenbire ona sahip olmaya hazır olmadığınızı hissettiğiniz için değişime karşı koyabilir, ondan kaçabilirsiniz. Zorluklarına rağmen, aşina olduğunuz dar alan daha korunaklı ve hatta daha konforlu gelebilir, yaşamın bilinmeyen engin denizi korkutucu­dur gerçekten de. Ancak, “Gemi limanda güvende olsa da gemiler limanda beklemeleri için yapılmaz.” Bu süreçte danışanlar sahip oldukları gücü yeniden konumlandırmak için yardıma ve bu geçi­şin korkutucu olabileceğinin doğrulanmasına ihtiyaç duyarlar. Ev­rimsel olarak, özellikle olumsuz deneyimler ve bunlara eşlik eden duygular, hayatta kalma içgüdüsü yüzünden daha ziyade dikkate alınır, olumlu duygulan kullanmak için büyük çabalar gerekir. Bu nedenle dönüşüm çaba ve cesaret ister.</p>
<p><strong>Dayanıklılık bir kişilik özelliği mi? Yani insanlar doğuştan dayanıklı mı doğar?</strong></p>
<p>Dayanıklılık her zaman kişisel bir özellik olmayabilir, acımasız bir ana babanın elinde özgüveni örselenmiş bir çocuğun dayanıklı kal­ması daha zordur. Çocukluk kimileri için kemiklerde sızlamaya devam eden bir kış soğuğudur. Ne kadar dayanıklı olabildiğimiz bazen çevremizdeki insanların ihsan ve cömertliğiyle alakalıdır. Düştüğümüzde elimizden tutacak dostların varlığından söz edi­yorum. Ayrıca dayanıklılığımız bir koşuldan diğerine değişebilir. Yani bir koşulda dayanıklı olan kişi her koşulda dayanıklı olacak diye bir kural yok. Bir durumda etrafımızda yardım alacağımız pek çok insan vardır, daha güçlü hissediyoruzdur ve badireyi at­latırız. Bir başka seferinde görece güçsüzüzdür, bize destek ola­bilecek kaynaklar yoktur ve orada örselenebiliriz. Hayat bize gül bahçesi vadetmiyor. Her zaman pürneşe olmak zorunda değiliz. Azıcık yağmur kimseyi incitmez. Biraz stres hayatın zorluklarına karşı bağışıklık geliştirmemizi sağlar. Hayatın zorlukları, onlarla baş edebilme konusunda bizi eğitir. Her yiğidin bir yoğurt yeme şekli olduğu gibi, her insanın da zorlukları alt etmek için kendisi­ne mahsus bir yöntemi vardır. Her zorluktan incinmeden çıkacak değiliz. Hayal kırıklığından da öğrenecek çok şey vardır.</p>
<p><strong>Kimileri dayanıklılığı sert ve katı olmak olarak anlıyor» dışarıya hiç duygu ipucu vermeden her şeyi kendi içinde yaşamak gibi. Ne dersiniz?</strong></p>
<p>Psikolojik dayanıklılık sert ve katı olmak değildir, hatta kayıtsız ve duygusuz olmak da değildir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu&#8217;nun, <em>Hep O Şarkı</em> romanındaki bir karakterin “Meğer feleğin çemberinden geçmek bu imiş. İnsana bir tevekkül&#8230; Hayır, ıstıraba karşı bir daya­nıklılık, bir kanıksama geliyor.’ demesi gibi bir şey değil dayanık­lılık. Aksine insanın değerlerine göre hareket etme kapasitesi ile,esneklik ile ilgili. Esnek olmak önümüze gelen her şeyi kabul et­mek ya da sineye çekmek değildir. Hayatın getirdiklerine hazır ola­bilmektir. Hayal bize her gün yepyeni şeyler sunar. Hem zorluklar hem de kolaylıklar getirir hayat ve “Ben buna hazırım,” diyebilmek­tir psikolojik esneklik. Hayat yolculuğu boyunca, önümüze açılan her sokağın bize yeni şeyler getirebileceği ihtimaline açık olmaktır. Esneklik bunu kabul edebilme ve buna hazır olma becerisidir.</p>
<p>Otomatikleşmiş düşüncelerimizi ya da geleneksel inançlarımızı yeni deneyimler ve fikirler ışığında yeniden inceleyebilmektir. Alı­şılmış düşüncelere hapsolmamak için birçok bakış açısını tanımak gerekir. Yeni şeyler öğrenmek için bazen bildik ezberleri unutmak icap eder. Dünyaya dair temel varsayımlarımızın ciddi bir şekilde sınandığı büyük yaşam mücadeleleri, ilerleyen zamanlarda olum­lu bir psikolojik değişime yol açabilir. Bir anlamda değişim, bir zamanlar olduğumuz kişinin ölümünü temsil etmektedir. Örne­ğin psikolog Lyubomirsky boşandıktan sonra tatmin edici bir ha­yatın sadece eşini değil, aynı zamanda geçmiş benliğini de geride bırakmayı gerektirdiğini söylemiş. Nassim Taleb, <em>Antikınlganlık: Düzensizlikten Kazanç Sağlayan Şeyler</em> adlı kitabında şöyle yazıyor: “Düşmanımız yardımcımızdır.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[13]</sup></a> Bu sayede herhangi bir duygusal acı deneyimini, gelecekteki herhangi bir acıyla daha iyi başa çık­ma yeteneğimizi güçlendirecek bir fırsat olarak görebiliriz. Ancak acılarımızı sağlıksız başa çıkma mekanizmalarıyla başımızdan sav­maya kalkıştığımızda, büyüme fırsatını da kaçırırız. Bir şiirinde, <em>“Boğulmak cinsinden bir nesneydi</em> / çünkü <em>esniyordu kalbım, eskiy­di/</em> diyordu Ergin Günçe. Boğulur gibi olduğumuz anlarda, göğ­sümüzü sürgüleyip dibe çökmek ölümcüldür, yüzeye çıkıp göğsü genişletmek gerekir. Hayat üzerinde hiçbirimizin mutlak kontrolü yok. Kontrol edemeyeceğimiz kayıpları kabullenebilirsek daha da­yanıklı insanlar haline gelebiliriz.</p>
<p><strong>Madem Ne değildir?” ile başladık, devam edelim, psikolojik dayanıklılık başka ne değildir?</strong></p>
<p>Psikolojik dayanıklılık duygularımızı görmezden gelmek değildir. Aksine duygularımızı anlamak, böylece onların düşünce ve davra­nışlarımızı nasıl etkilediğini fark edebilmektir. Ayrıca düşünceleri­miz de duygularımızı ve dolayısıyla davranışlarımızı etkiler. Aynı durum davranışlarımız için de geçerlidir. Eylemlerimizin de duygu ve düşüncelerimiz üzerinde etkisi vardır. Fiziksel limitlerimizi zor­layarak acıyı görmezden gelmek yerine düşünce ve duygularımızı yeterince anlayarak onlara uygun davranış sergilemeyi becerebilmektir psikolojik esneklik.</p>
<p>Başkalarına muhtaç olmamakla, müstağni olmakla da alakalı değildir. Tüm cevaplara sahip olmadığımız gibi her şeyin en iyisini biz biliyor ya da yapıyor da değiliz. Gerektiğinde yardım istemek çok önemlidir. Yardım etmek kadar yardım almak da cömertliğin emaresidir ve bir erdemdir. Aksi bir durum gizli bir kibre işaret ediyor olabilir. Tevazu yani yerini bilmek, sınırlarını bilerek ey­lemde bulunmak dengeyi korumak için kritik bir öneme sahiptir.</p>
<p>Psikolojik olarak dayanıklı olmak her durumda sadece olumlu düşünmek de değildir. Fazlasıyla olumlu düşünme gayreti de ısrar­la olumsuz olana odaklanmak kadar tehlikeli olabilir. Bu sebeple zihinsel dayanıklılık daha çok gerçekçi ve rasyonel düşünme ile ilgilidir. Hayatta olumlu olan kadar olumsuz olana da, sağlık kadar hastalığa da yer var. Dayanıklı olmak hiç hasta olmamak da değil­dir. Tıpkı fiziksel olarak güçlü olup fiziksel rahatsızlıklara sahip olabileceğimiz gibi; depresyon, kaygı bozukluğu gibi rahatsızlık­larla mücadele ederken de zihinsel olarak kendimizi güçlendire- biliriz. Çalışmalar, bireylerin psikolojik dayanıklılıklarını zamanla geliştirebileceğini göstermektedir.</p>
<p>Kontrol duygusu psikolojik dayanıklılık için gereklidir çünkü hayatınızı değiştirmek için ihtiyacınız olan gücü kontrol alanın­dan alırsınız. Dayanıklı insanlar, beklenmedik olayları tehdit olarak görmek yerine üstesinden gelinmesi gereken zorluklar olarak gör­mektedir. Viktor Frankl, akla gelebilecek en kötü koşullarda bile en kritik özgürlüğün, bireyin tutumunu seçme yeteneği olduğunu söy­lemişti. Başımıza gelenleri kontrol edemesek de tutum ve bakışımızı kontrol edebiliriz. Bu durum bir anlamda dayanıklı insanların geç­mişlerine baktıklarında sahip oldukları başarıları görebilmelerinden kaynaklanıyor; “Daha önce de birçok zorluğun altından kalktım,” diyebilen bir insan yeni zorluklar karşısında kendisini çaresiz hisset­mez ve eyleme geçecek gücü kendinde bulabilir. Dayanıklılığı henüz gelişmemiş bireyler ise geçmişlerine baktıklarında sadece hatalar, başarısızlıklar, talihsizlikler ve keşkeler görür. Elbette geçmişimizde­ki hatalardan öğrendiysek yine yolumuza güçlenerek devam ederiz.</p>
<p><strong>Her şeyi kontrol etme çabasının insanları endişeye soktuğunu sıklıkla gözlemliyoruz. Bu konuda sınır ne olmalı?</strong></p>
<p>Her şeyi kontrol altında tutma çabası, mudak bir güven ve özgür­lüğün olmadığı bir hayatta kişiyi esir edebilir. Bu imkânsız çabanın peşinde koşarken bireyin kaygı ve stres düzeyi yükselir. Hem za­manım ve enerjisini kaybeder hem de kontrol edemeyeceği şeyler için kendini sorumlu hissedip suçlayabilir. Üstelik etrafındaki in­sanlarla ilişkileri bozulabilir. Bu nedenle kontrol edebileceğimiz, etkileyebileceğimiz ve sadece gözlemci kalıp uzaktan izleyebile­ceğimiz durumlar arasındaki ayrımı dikkatlice yapmalıyız. İnsan emeğini, değiştirebileceği konulara harcamalı.</p>
<p>Psikolojik dayanıklılığı olan bireylerin kendi kontrol alanları­na odaklandıkları görülüyor. Neyi, ne kadar değiştirebilirim? Ne benim etki sahamdadır? Kendi güçlerine sahip çıkan bu insanlar sahip olduktan gücü başkalarına devretmezler. Böylelikle kendile­rini mağdur psikolojisinden koruyabilirler. Etrafımızdaki insanla­ra karşı fiziksel ve duygusal sınırları net olarak belirlemezsek na­sıl düşündüğümüz, hissettiğimiz ve davrandığımız konusundaki kontrolü de onlara vermiş oluruz. Kontrol onlara geçtiğinde ise zihinsel olarak güçlü kalmamız imkânsız hale gelir. Gücü başka­larına bırakmanın ortaya çıkardığı birçok problem vardır: Duygu­larımızı düzenlemede onlara bağlı kalırız, özdeğerimizi onların belirlemesine izin vermiş oluruz. Gerçek problemleri belirlemede zorlanırız. Koşullar karşısında mağdur rolüne kolayca girebiliriz. Yaşadıklarımız için başkalarını suçlamaya meyilli ve eleştiri karşı­sında daha kırılgan oluruz. Kendi amaçlarımızı belirlemekte güç­lük yaşarız. İlişkilerimiz daha karmaşık hale gelir ve zarar görür. Dale Camegie, ‘&#8217;Birinden nefret ettiğimizde, onlara kendimizden veririz; uykumuzdan, iştahımızdan, kan basıncımızdan, sağlığı­mızdan ve mutluluğumuzdan,” diyor.</p>
<p>Bu kaybın önüne geçmek, kendi sağlıklı sınırlarımızı kont­rol etmek bizim sorumluluk alanımızdadır. O yüzden gücümüzü geri kazanmak için adımlar atabiliriz. Bunu yapabilmek için önce gücünüzü alan ya da sizin gücünüzü teslim ettiğiniz insanları ve durumları belirleyin. Kullandığınız dili gözden geçirin: “Yapa­mıyorum,” demek yerine “Ben yapmıyorum.” Ya da “Yapamam,” demek yerine “Yapmamayı tercih ediyorum,” diyebilirsiniz. Sa- int-Exupery “Sorumluluğun olduğu her yerde umut vardır,” di­yor. Sorumluluğu üstümüze aldığımızda değişimi başlatabiliriz.</p>
<p>Sorumluluk alanını netleştirmek için, daha sağlıklı duygusal ve fiziksel sınırlar belirleyin. Gerektiğinde hayır demeyi dene­yin. Böylece zaman ve enerjinizi nasıl harcayacağınız konusun­da tam sorumluluk almış olursunuz, özgüveniniz artar, kendi amaçlarınız için daha çok vaktiniz ve enerjiniz kalır. Daha az stres yaşarsınız ve ilişkileriniz çok daha sağlıklı ve sahici olur. Siz değişmeye, gücünüzü geri kazanmaya başladığınızda bu dö­nüşüm elbette çevrenizde şaşkınlık ve hoşnutsuzluk yaratabilir. “Başkalarının ne düşüneceğini Önemsediğin her an onların köle­si ölürsün,” der Lao Tzu. Zihinsel olarak güçlü insanlar herkesi memnun etmek zorunda olmadıklarının farkındadır. Gerekli du­rumlarda çekinmeden konuşurlar. Elbette nazik ve adil olmaya özen gösterirler ancak insanları memnun etmediklerinde onla­rın hoşnutsuzluğu ile baş edebilirler. Değişim sırasında güvendi- giniz insanlardan geri bildirim alarak ve eleştirileri değerlendi­rerek ilerlemek güvenli bir yoldur. Gelişmenin en iyi yollarından biri itimat ettiğimiz insanlardan geri bildirim istemektir. Dost acı söyler ve bizi imar eder.</p>
<p>Sağlıklı sınırlar inşa etmek ve bu sınırlan korumak sadece baş­kaları ile ilişki kurarken ihtiyacımız olan bir beceri değil. Başka­ları tarafından yutulmaya karşı durmalıyız evet ama kendimizle kurduğumuz ilişkide de sağlıklı sınırlar önem arz eder. Bazen ken­dimize de basitçe hayır demekte güçlük yaşayabiliriz, örneğin, “Hayır, ne kadar canım çekse de bu son lokmayı yemeyeceğim,” diyebilmek gerekir, özellikle dürtülerimizle ilişkili olarak sınırla­malara ihtiyaç duyarız. İçinden geldiği gibi yaşamak; kendimizi, doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimize, erken dönem yaşan- ulanmızm etkisine ya da dürtülerimize terk etmek anlamına gele­bilir. İçimizden gelenleri yaparak ilerlemek bizi bir kısırdöngüye sokabilir. Sorumluluktan kaçmaya, daima başkalarını ya da ken­dimizi suçlamaya yol açabilir. Psikolojik esnekliğe sahip kişiler kendilerini sürekli suçlayan ya da kendilerine acıyan kişiler de değildir. Sürekli kendimiz için üzülmek hayatı dolu dolu yaşama­mıza engel olur; zaman kaybetmemize, olumsuz duygular hisset­memize yol açar.</p>
<p><strong>Peki, bu kadar yıkıcı bir davranışı yapmaya neden devam ediyoruz?</strong></p>
<p>Bunun altında yatan sayısız sebep olabilir. En sık, en çok karşı­laştığımız mekanizmalardan bahsedebiliriz. Kendimize acıdığı­mız sürece bizi gerçeklerle yüzleştirecek koşullan bir süreliğine ertelemiş oluruz. Sorunlan görmezden geldiğimizde sorumluluk almaktan da kaçınmışızdır öte yandan. İhtiyaç duyduğumuz her an daima destek aldıysak, bu öğrenilmiş bir davranışa dönüşmüş olabilir. “Zavallı ben” kartını oynamak bir şekilde dikkat çeker, bu sayede başkalarından yardım alırız. Oysa kendine acımak birçok sorunu da beraberinde getirir, öncelikle kendimizi yalnızlaştır­mış oluruz. Harekete geçerek durumumuzu düzeltebilecek iken eylemde bulunmayarak zaman kaybederiz. Bugünü geri alamayız. Hayatı geri saramıyoruz, yaşanan anlar kuşlar gibi uçup gidiyor ve son pişmanlık fayda etmiyor. Değişimi başlatabilmek için gereken enerjimizi kendimiz için üzülerek israf etmiş oluruz. Kendine acı­mak bizi çözüme yaklaştırmaz, bilakis olumsuz duygu tablosunun ağırlaşmasına sebep olur. Yaşadığımız sıkıntıya bir de kendimize acımak, utanç, değersizlik gibi duygulan eklediğimizde elimizde derin bir ısürap kalır.</p>
<p>Bu durum bize öfke, kırgınlık, yalnızlık ve diğer pek çok duyguyu yaşatır. Zavallı olduğumuzu söyleyerek çözümden uzaklaştıkça, bugünü erteledikçe durumumuz kendi­ni gerçekleştiren kehanete dönüşür. Diane Zimberoff, “Kurban için her olay bir krizdir; denizin ortasında deliklerinden su alan bir teknededir ve kurban delikleri kapatmak yerine sürekli suyu boşalur,” diyordu <em>Kurban Tuzağından Kurtulmak</em> adlı eserinde. Kendimize acıdığımız sürece elimizden gelenin en iyisini yapma­mız güçleşir. Böylece daha çok sorunla karşılaşırız ve artan hata­lar ile başarısızlıklarımız da artar. Nihayetinde kendimize acıma duygumuz biraz daha beslenmiş olur. Kendine acımak, temelinde iradi bir tür özgürlük yitimidir. Fail ve yaşamının aktörü olama­yan insanlar, sadece eyleme dair özgürlüklerini değil, hayatlannı dışarıdan seyrettikleri ve olan biten her şeyi parçalanmış alakasız olgular halinde, dünyayı ve insanları manadan yoksun, kendileri­ne komplo kurmuş bir cephe olarak görmeleri nedeniyle, zihin­sel özgürlüklerini de yitirirler, bu ağır cürümlerinin suçluluğunu, olup bitenin yükünü mağduriyet psikolojisine girerek hafifletmek isterler. Ayrıca bu süreğen ruh hali, hayatımızdaki iyi yönleri göz­den kaçırmamıza neden olur. O gün hayatımızda 5 tane güzel şey ve 1 tane olumsuz şey olmuş ise, kendine acıma duygusu bizim o olumsuz olaya odaklanmamıza ve güzellikleri kaçırmamıza se­bebiyet verir. Bu durumdan ilişkilerimiz de payını alır. Mağdur zihniyeti kimse için çekici değildir. Sürekli hayatımızdan şikâyet etmek etrafımızdakileri de etkileyip bizden uzaklaştırabilir. Kimse sonsuza dek şikâyet dinlemek istemez.</p>
<p><strong>Bu noktada kurban psikolojisine ayrı bir başlık açabilir miyiz? Nedir mağdur zihniyeti?</strong></p>
<p>Kafka&#8217;nın <em>Dava</em> romanının açılışı manidardır: “Birisi Josef K.’ya iftira atmış olmalı çünkü hiçbir şey yapmamış olmasına karşın tutuklandı bir sabah.” Roman boyunca Josef K. suçunun ne ol­duğunu, nasıl beraat edeceğini bilemez, sürekli binlerinden ihsan bekler onun kurtuluşuna vesile olmaları için. Nihayet hikâyenin bir yerinde, kilisedeki rahip öfkelenir ve “Yabancılardan çok faz­la yardım arıyorsun,” diye onu paylar. Irvin Yalom, <em>Varoluşçu Psi­koterapi</em> kitabında şöyle der Kafka’nın kahramanı için, “Kafka’nın kırsal bölgeden gelen kahramanı suçluydu; yalnızca yaşanmamış bir hayat yaşadığı, bir başkasından izin almayı beklediği, hayatını ellerine almadığı, kendisine ait olan kapıdan geçmediği için değil; suçunu kabul etmediği, onu kendi içine giden bir rehber olarak kullanmadığı, koşulsuz olarak itiraf etmediği -ki bu kapının sonu­na kadar açılmasını sağlayacak hareketti- için de suçluydu.”</p>
<p>Her insan, hayatında yapmadığı, göze almayacağı şeyler yüzün­den, en başından sorumlu ve suçludur. Kurban, içimizde gömülü olan cevherdir. Onu ne kadar az ihmal eder ve cesaret gösterirsek o aşamada bir kurtuluşa kavuşuruz işin aslı. İnayet, sadece bizim eylemlerimizden ve irademizden (aktif dualardan) sudur edebilir. “En derin korkumuz yetersiz olmamız değildir, en derin korku­muz, ölçülemeyecek kadar güçlü olmamızdır. Bizi en çok korkutan karanlığımız değil, ışığımızdır. Kendimize soruyoruz, ben kimim ki parlak, muhteşem, yetenekli olacağım? Sen kim değilsin ki öyle olmayasın?” diyordu yazar Marianne Williamson. Mağdur zihniye­tine sahip kişiler, olumsuz şeylerin başkalarının hatası yüzünden başlarına geldiğine inanır. Kendilerinin bir sorumluluğu olmadığı­nı, bunu hak edecek hiçbir şey yapmadıklarım ve durumun adil olmadığını düşünürler. Aynca yaşadıkları olumsuzluklar nedeniyle gelecekte de başlarına sadece kötü şeylerin gelme olasılığının yük­sek olduğunu farz ederler. Bu durum hem kendi bireyselliğimizi hem de olayların farklı açılarını eksik görmemize neden olur. Evet, haksızlıklara maruz kalıyoruz ve her şey kontrolümüz altında değil.</p>
<p>Lâkin sürekli bize aynı olumsuz davranışları sergileyen insanlarla benzer sorunları yaşamaya devam ediyorsak bu noktada kendi tu­tumlarımıza odaklanmak iyi bir başlangıç noktası olur. Aksi halde kurban psikolojisi bir tür öğrenilmiş çaresizliğe dönüşür. İnsanı hem değersiz hissettirir hem de eyleme geçmekten ahkoyar. İnsan kendinin hem en iyi dostu olabilir hem de en şedit düşmanı. Kendi­mize nasıl davrandığımızı ve başkalarının bize nasıl davranmasına izin verdiğimizi fark etmediğimiz sürece mağdur rolüne saplanıp kaldığımızı ve ne kadar tepkisiz hale geldiğimizi fark edemez olu­ruz. Zalimin en büyük gücü kurbanın zihniyetidir. Uğradığı hak­sızlığı sineye çeken kişi, zalimin zulmünü sürdürmesine hizmet et­mektedir. Kurban rolüyle gelen yardım, teselli ve bakım da bu hali destekler. Bununla birlikte, mağdur düşüncesine saplanıp kalanlar olumsuz durumlardan hiçbir şekilde sorumlu olmadıklarına dair bir inanca sahiptir. Yine de burada bir şerh düşmek gerekir. Mağdur psikolojisinden kastedilen, saldırganlık ve istismara uğramış insan­lar değildir. Kötü muamele vakalarında mağdurların başkalarının zararlı eylemlerini hak etmediklerine ne kadar vurgu yapılsa azdır. Ama kimi insanların mağduriyetin serin gölgesinde bir ömür boyu yaşadıklarını, hayatlarının dizginlerini ellerine bir türlü almak iste­mediklerini de hatırda tutalım. Öğrenilmiş psikolojik zayıflık, mağ­dur duruşuna ve nihayet yüksek bir ruhsal maliyete yol açar.</p>
<p>Otto Rank, nevrotiğin, ölüm borcundan kaçmak için hayat kre­disini reddeden insan olduğunu söylüyordu. Peki insan kısmi öz- yıkımla kendini ölüm korkusundan nasıl kurtarır? Kaygı yaratan durumlardan kaçınarak, güvenli limanlardan ayrılmayarak belki anksiyete bozukluklarından uzak kalabiliriz. Ama o zaman, Rank’ın söylediği gibi “Kendimizi çok yoğun ya da çok hızlı bir şekilde ya­şayıp hayatı tüketmekten koruduğumuzda kullanılmamış hayat, içimizdeki yaşanmamış hayat adına kendimizi suçlu hissederiz.&#8221; Geçmişteki zorluklar, yaşanmayacak bir geleceğin en geçerli baha­nesi haline gelir. Durumu düzeltmenin yolu bu zihniyetten çıka­rak kendimiz için üzülmeyi engelleyecek şekilde hareket etmektir. Olumsuzlukları ve kayıpları düşünerek kendimize acımak yerine sahip olduklarımıza minnet duymayı tercih edebiliriz. Şair Randall Jarrell, <em>&#8216;‘Yaşayabileceğimiz hayatlardan mahrum kalma biçimlerimizdir</em> <em>hayat/.&#8217;</em>demişti.</p>
<p>Hayatta takdir edebilecek şeyler her zaman vardır. Kendine acıma hissinin hayata müdahale ettiğini fark ettiğimiz anda hissettiğimizin tersi yönde hareket etmeye başlayabiliriz, örneğin gönüllü olarak düşkünlere yardım ederken sorunların için kendine acımak pek de mümkün olmaz. Yardım etmek duygu durumumuza iyi gelir. Baş­kalarına yardım etmek hem kontrol hem de anlam duygusu verir. Araştırmalar, dini inançları olan kişilerin inanmayanlara oranla stre­se daha iyi dayandığını göstermektedir. Her şeyin bir sebepten ötürü gerçekleştiği fikri, karşılaşılan badirelerin önceden belirlenmiş ve bu nedenle de kontrol edilmiş olarak görülmesini sağlar. Maneviyat, her şeyin yoluna gireceğine dair rahatlatıcı bir his ve travmatik bir deneyimde dahi aranacak dersler olduğuna dair bir inanç verir. Dini ibadetlere katılmak da sosyal desteği beraberinde getirir.</p>
<p><strong>Nasıl değiştireceğiz bu düşünceleri? Kendimize acımaktan nasıl kurtulacağız?</strong></p>
<p>Kendine acımayı teşvik eden otomatik düşünceleri sorgulamak için bazı teknikler kullanılabilir. Mesela, “Durumumu hangi farklı açılar­dan değerlendirebilirim? Bir yakınım bu sorunla uğraşıyor olsaydı ona ne tavsiyede bulunurdum? Kendime acımak yerine şükran duy­gumu nasıl artırabilirim?” diye sorabiliriz. Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar eşliğinde minnet duyduğumuz şeyleri yazmak veya bunlar­dan bahsetmek de yararlı olacaktır. Hepimizin insan olarak olumsuz duygulara karşı bir önyargımız var. Evrimsel açıdan bakıldığında bu önyargının bize yaran var ancak bazı bireyler için olumsuz amlara ve olaylara çok fazla odaklanmak ruh sağlığını kötüleştirebilir. Buna karşın, belirli olumlu anılara odaklanabilmek ve bunları hatırlaya­bilmek koruyucu bir işleve sahiptir. Bu fikre uygun olarak, yakın zamanda araştırmacılar hayatın erken dönemlerinde yaşadıkları stres nedeniyle depresyon geliştirme riski akında olan gençleri çalışmışlardır. Bu gençlerden belirli olumlu anılan hatırlamaları isten­diğinde, eğer hatırlayabilirlerse depresyon geliştirme olasılıklarını daha düşük olduğu bulunmuştur. Bu araştırmalar bir kez daha psiko­lojik dayanıklılığı geliştirmenin yollarına işaret ediyor. Dikkatimizi bizi iyi hissettiren anılara, durumlara ve duygulara odaklama yetene­ğini geliştirmeye çalışmak etkili bir strateji olabilir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[14]</sup></a> Güzel anılanını­zı yazmak odaklanma becerimizi kullanarak olumlu duygularımızı anırmamıza yardımcı olacaktır. Ayrıca günlük tutmak da kullanıla­bilecek bir başka faydalı yöntemdir. Yazarken düşüncelerimiz yavaş­lar ve otomatik düşünce hatalarımızı daha iyi fark edebiliriz. Günlük tutarken deneyimlerimiz üzerine düşündüğümüzde de kendi kendi­mize bir hikâye anlatmış oluruz. Hikayeler, yeni bir iç görüyü ortaya çıkarmanın yanı sıra duygusal zekayı da artırır. Duygusal zekânın bir işareti, farklı duygulan aynntılı olarak tanımlama yeteneğidir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Psikolojik dayanıklılık gelişime açık olmayı gerektirir. Ancak de­ğişim her zaman çok kolay olmaz. Birçok insan değişimin daha kötü sonuçlar yaratabileceğini düşünür. Oysa hayatta değişmeyen hiçbir şey yoktur. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu söylenir. Madem her şey değişiyor, o halde daha iyi yönde değişmesini hedefleyebiliriz.</p>
<p>Konfor alanından çıkmak ilk başta göz korkutucu olabilir, hal­buki o rahat alanında yeni şeyler öğrenemez ve gelişemeyiz. Deği­şim yaratmak için yeterince hazır değilsek onu korumakta da başa­rılı otamayabiliriz. Kararlılık değişim süreci için elzemdir. Yapmak istediğimiz değişiklikler küçük bile olsa bağlılık gerektirir. Bu ne­denle planlı ilerlemekte fayda vardır. Değişimin artı ve eksilerini belirlemek, yeniliğin bazı güçlükler getirebileceğini akılda tutmak ve bu süreçte oluşabilecek olumsuz duygulan yönetmeyi öğrenmek değişimin gereksindiği süreklilikte bize yardımcı olacaktır. Risk al­madan değişim mümkün olmaz. Riskler bizi rahat ettiğimiz alan­dan çıkanr. Bu sebeple adım atmaktan kaçınabiliriz başlangıçta. Ancak hesaplanmış riskleri almadan yaşamak, uzun vadede dışan- daki birçok fırsatı kaçırmamıza neden olmak suretiyle daha büyük bir risk almamıza sebep olur. Elbette hayatta attığımız adımlarda hep riski hesaplarız. Ancak bunu mantık yerine çoğunca duygula­rımıza dayanarak yapanz. Korku ne kadar yüksekse risk de o kadar fazladır diye düşünürüz. Ancak çoğu zaman duygularımız rasyonel değildir. Riskin nasıl hesaplanacağını çözersek hangi risklerin alın­maya değer olduğunu anlar ve çok daha az korkarız.</p>
<p><strong>Geçmişe nasıl bakmalıyız? Geçmişimiz yaralıysa orayı nasıl iyileştireceğiz?</strong></p>
<p>Psikolojik dayanıklılığa sahip insanların özelliklerinden biri de geç­mişleri ile kurdukları ilişkide gizli. Ancak geçmişe kendini hapset­meyen insanlar şimdiki zamanlarının hakkını verebilir ve gelecekle­rini planlayabilir. Geçmişimizi iyileştirmenin yolu, yaşadığımız anın hakkını vermekten geçer. Suçluluk, utanç ve öfke gibi bizi geçmişe kilitleyen duyguların altında birçok neden olabilir. Pek çok insan, hayatım acı çekmesi gerektiğine inanarak yaşar. İsmet Özel acı çek­menin, tahammül etmenin de bir öç alma ve kötülük biçimi oldu­ğunu ne güzel anlatıyordu mısralarında, <em>“Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır / kin, susturur insanı; / adına çıdam denir</em> / susulunca <em>tutulan çetele simsiyahtır / o siyah öc almakçasına gür ve bereketlidir. / Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın!”</em> Geçmişe takılıp kalmamızın altında birçok neden olabilir. Örneğin bilinçdışı bir şekilde, yeterin­ce acı çekersek nihayetinde kendimizi affedebileceğimizi düşünü­yor olabiliriz. Geçmişe gömülü olmamızın bahanesi, geçmişteki piş­manlıklar yüzünden derinde bir yerde mutluluğu hak etmediğimize dair inançlarımız olabilir. Belki de harekete geçerek risk almaktan korkuyoruzdur. Geçmişte kalarak bugünün sorunlarından bir şekil­de kaçıyor olabiliriz. Oysa bu durumun birçok olumsuz sonuçla­rı olacaktır, öncelikle bugünü kaçırırız. Üstelik gelecek için tam olarak hazırlanamayız. Geçmişimizden öğrenerek yolumuza daha * bilgece ilerleme fırsatını heba ederiz. Bu nedenle karar verme yeti­mizden feragat etmiş oluruz.</p>
<p>Ayrıca ruh halimiz de bu durumdan olumsuz etkilenir. Depres­yon geçirebilir, fiziksel sağlığımızı kaybedebiliriz.</p>
<p>Geçmişte yaşamaktan kurtulmak için ilk olarak düşünce şekli­mizi değiştirmeliyiz. Bunu sağlamak için geçmişi ne zaman ve ne kadar düşüneceğimizi planlayabilir, değiştirebileceğimiz ya da telafi edebileceğimiz meselelere odaklanmayı seçebiliriz. Ya da düşünecek başka konulara yönelmek yararlı olur. Tabiat boşluk kabul etmez. Biz zihnimize ne verirsek zihnimiz de onu işleyecektir. Gelecek için amaçlar belirleyebilir ve öğrendiklerimize odaklanabiliriz. Eğer bu sorunu tek başımıza aşamıyorsak psikolojik destek almak da müm­kün. Böylece geçmişimize farklı açılardan bakmayı deneyebilir ve geçmişle barışmanın yollarını keşfedebiliriz.</p>
<p style="text-align: center;">&#8220;En derin korkumuz yetersiz olmamız<br />
değildir, en derin korkumuz, ölçülemeyecek<br />
kadar güçlü olmamızdır. Bizi en çok<br />
korkutan karanlığımız değil, ışığımızdır.<br />
Kendimize soruyoruz; ben kimim ki parlak,<br />
muhteşem, yetenekli olacağım? Sen kim<br />
değilsin ki öyle olmayasın?&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:77-96</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dayaniklilik/">Dayanıklılık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dayaniklilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cömertlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Mar 2023 13:24:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[cömert olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26275</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bize iyi gelen hasletlerimizden bahsetmeye devam edelim dilerseniz. Ruh sağlığımız ve cömertlik arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz? İnsanın iyilik halini artıran pek çok erdem var: Bağışlayıcılık, minnettarlık, merhamet ya da cömertlik gibi. İyi bir yaşamın ne olduğu konusunda her disiplin kendi içinde sorular sorup kendi yanıtlarını üretmiş. Salman Akhtar psikoloji disiplini kapsamın­da cömertlik üzerine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/comertlik/">Cömertlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26304 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="342" height="164" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 342px) 100vw, 342px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bize iyi gelen hasletlerimizden bahsetmeye devam edelim dilerseniz. Ruh sağlığımız ve cömertlik arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz?</strong></p>
<p>İnsanın iyilik halini artıran pek çok erdem var: Bağışlayıcılık, minnettarlık, merhamet ya da cömertlik gibi. İyi bir yaşamın ne olduğu konusunda her disiplin kendi içinde sorular sorup kendi yanıtlarını üretmiş. Salman Akhtar psikoloji disiplini kapsamın­da cömertlik üzerine yapılan çalışmalara gereken ilginin yeterince gösterilmediğini ifade ediyor.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[59]</sup></a> Oysa kadim kültür ve dinlerde in­sanlar her zaman cömert olmaya teşvik edilir. Psikoloji alanında bu konu üzerine hiç çalışma yapılmadığı söylenemez elbette. Bu alanda uzun yıllardır çalışan Kansas Üniversitesi’nden Daniel Batson’ın araştırmaları örnek olarak verilebilir. Batson’ın çalışma so­nuçlan bize, cömertlik söz konusu olduğunda içimizde taşıdığımız güçlü bir potansiyel olduğunu söylüyor.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Cömertliğin temel taşı, pek çok insani değerde olduğu gibi empati duygusudur. Empati sayesinde başkalarının acıları ya da sıkıntı- larıyla bağlantı kurar ve içimizin en derinlerinde onlara yardım etme motivasyonunu hissederiz. Bu sayede cömertlik varlığa bürünme fırsatı bulur. Cömert olabilmemiz için empati nasıl gerekliyse empati için de dikkat gereklidir. Sürekli yeni bilgilerin akışına maruz kal­dığımız bu hız ve bilgi çağında empati kurabilmek için dikkatimizi vermek kendi başına bir cömertlik eylemi haline gelmiş durumda­dır. Simone Weil&#8217;in meşhur ifadesiyle “Dikkat, cömertliğin en nadir ve saf formudur.&#8221; Dikkatimizi vermek, benim zannımca da cömertliğin en gelişkin hali olabilir zira verdiğiniz şey ne olursa olsun, kime ne vereceğinize karar verip harekete geçebilmenin ön şartıdır.</p>
<p>Benim de sıklıkla referans verdiğim, dikkatin empati kurmak ve yardım etmek konusundaki önemini gösteren bir çalışma var: Da- niel Goleman, <em>Social Intelligence</em> kitabında Princeton Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrencilerle yapılan bu çalışmayı örnek ve­rir. 40 öğrenciye uygulamalı bir vaaz verecekleri söylenmiş ve her birine bir vaaz konusu verilmiş. Öğrenciler iki gruba ayrıldıktan sonra öğrencilerin yarısına, yolun kenarında muhtaç bir yabancıya yardım etmek için duran bir adamla ilgili <em>Incil&#8217;den</em> bir vaaz konusu verilmiş. Diğer gruba ise Incil’den rastgele bir vaaz metni verilmiş. Deneye katılanlara metinlerine çalışmaları söylenmiş. Sonrasında teker teker başka bir binaya geçip vaaz vermeleri istenmiş. İlginç olan şudur ki, vaaz verecekleri binaya geçerken aynı kıssadaki gibi muhtaç bir adam binaların arasında onları beklemekteymiş. Peki katılımcılar o muhtaç kişiye yardım etmişler mi dersiniz? Cevap: Hayır. Neden yardım etmedikleri sorulduğunda da vaaz verecekle­ri için çok acele ettiklerini ve o adama yardım edecek kadar vakit­lerinin olmadığını söylemişler.</p>
<p>Goleman, ilahiyat öğrencilerinin muhtaç birine yardım etme­meyi seçmelerinin onların zihnindeki sistemle ilgili olduğunu söy­lüyor. Zaman baskısı altında olduğumuzda çevremizde olan bitene yönelik dikkatimiz kısıtlanır. Bu da yardımda bulunabilmemiz için gereken empatiyi göstermemize engel olur. Etrafımızdaki insan­lara karşı cömert olabilmemiz için tüm dikkatimizi onlara yön- lendirebilmemiz gerekir. Eğer dikkatimiz modern hayatın zaman örgütlenmesinde olduğu gibi görevler, telaşlar ya da başka dikkat dağıtıcılar yüzünden bölünürse yardım etme olasılığımız düşer. Goleman, hızlı bir biçimde akan şehir yaşamında bir tür trans halinde yaşadığımızı ve diğer insanları fark etmekte güçlük çektiğimi vurgular.61 O yüzden vermeye önce dikkatimizle başlamamız iyi bir yol olacaktır.</p>
<p>Cömertliğin çok sayıdaki faydalarından biri, cömertlik saye­sinde beynimizin haz ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölümlerinin harekete geçmesidir. Bu esnada salgılanan endorfin, ruh ve beden sağlığımıza olumlu katkı sağlar.</p>
<p>Rekabet günümüz kapitalist toplumlarının en önemli düsturlarından birisi. Büyük olan küçüğü, hızlı olan yavaşı yutuyor. İpi önde göğüslemek, vakti nakde çevirebilmek, “sınırsızca büyümek” en önemli başarı ölçütleri arasında sayılıyor. İnsan zamana hük­medemiyor, zaman insanı kovalıyor. İç âlem ile dış âlem arasında­ki uçurum büyüyor. Belki sormamız gereken soru şu: Kazanırken neyi kaybettim? Telaş içinde yaşamak hem kendimize gösterdi­ğimiz şefkati hem de başkalarıyla hemdert olabilme yeteneğimi­zi törpülüyor. Bencilliğin şaha kalktığı toplumlarda merhamet ve empati birer ilaçtır. Durup kendimize ve dünyaya sükûnetle baka­bilmeyi gerektirir. Başarının modern ölçütlerini sorgulamayı, mo­dem uygarlığın “faydasız” saydığı etkinliklere daha fazla zaman ayırmayı gereksinir. Dünya daha güzel bir yer olacaksa kamusal iyiyi bireysel iyinin önüne koyabilen insanlar sayesinde olacaktır.</p>
<p><strong>Cömert olabilmek için önce dikkatimizi vermemiz gerektiğini söylediniz. Sonrasında neler verebiliriz cömert olabilmek için?</strong></p>
<p>Bu sorunun yanıtı, kıymet verdiğimiz her şey olacaktır. Dikkatiniz, zamanınız, paranız, bilginiz, sevginiz. Vermeye nereden başlayacağı­nız da önemlidir. Yakından başlamak daha iyidir. Hatta en yakınınız­la başlamak&#8230; Yani vermeye kendinizden başlayın. Kendinize karşı verici olduğunuzda başkalarına verme kapasiteniz de artacaktır. Bi­lirsiniz, uçak yolculuğunun başında güvenlik için yapılan bilgilendirme anonsları vardır. Herhangi bir riskli durumda oksijen maskele­ri devreye girecektir. Böyle kritik bir durumda önce kendi maskenizi takmanız salık verilir. Zira siz kendinizde olmaz, bitkin ya da muhtaç durumda kalırsanız başkasına yardım etme gücünü ve fırsatını hiç bulamazsınız. Başkalarına da yük olursunuz. Elbette bu, oksijen mas­kesini kendinize takıp tüm oksijeni tek başınıza tüketmek, bencil ol­mak ya da başkalarına yardım etmemek anlamına gelmez.</p>
<p>Ayrıca kişinin ihtiyaçlarını dile getirmesi ve kırgınlıklarını pay­laşması yahut bu konularda destek alması kendine karşı cömert dav­ranmasının bir başka yansımasıdır. Bu söylemesi kolay, uygulaması zor bir tutum. Azim Jamal, bazı insanların almakta güçlük çektiğine işaret ederek her insanın vermeyi öğrenmek kadar almayı da bilmesi gerektiğini vurguluyor.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[62]</sup></a> Almak ve vermek madalyonun iki yüzü gi­bidir. Zira sürekli almak ve hiç vermemek kadar almaktan kaçınarak biteviye vermek de bütünlükten yoksun bir hal. Halil Cibran’ın <em>Er­miş</em> kitabında söylediği gibi: “Cömertlik, yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[63]</sup></a></p>
<p><strong>Kendimize karşı cömert olmayı öğrenmek ya da bu yönümüzü geliştirmek için neler yapabiliriz? Birkaç pratik öneri paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Cömert olurken kendi iyilik halimizi gözetebileceğimiz birçok şey yapmak mümkün. Bu yolda adım atmak için hayatınızda zayıf olan ya da daha güçlü olmasını istediğiniz taraflarınızın bir listesini yap­mayı deneyebilirsiniz. Belki de olumsuz sonuçlar barındıran güçlü yönleriniz var ve onları biraz değiştirmek istiyorsunuz. Bu liste saye­sinde öncelikle sorunlarınızı tanımlamış olursunuz. Böylece varmak istediğiniz hedef için bir yol haritası çizmek mümkün hale gelir.</p>
<p>♦</p>
<p>İkinci adım ise, hedeflerinize ulaşmak için izleyeceğiniz yolda net ve küçük adımlar planlamak. Küçük adımlar hem harekete geçmenizi hem de ilerledikçe kendinizi teşvik edebilmenizi sağlar. Hayatlarınızı iyileştirmek için çabalamanın kendiniz ve çevreniz üzerinde nasıl bir domino etkisi yaratacağını görmek kim bilir ne kadar ilham verici olacak&#8230;</p>
<p>En yakınlarımızdan başlayarak, giderek genişleyen dairelerle bir cömertlik iklimi yeşertmeliyiz. Ailemize, sevdiklerimize, çev­remize, ülkemize, dünyaya&#8230; Eşinize karşı müşfik olun. Şefkat ilişkiyi zenginleştirir, derinleştirir. Onun hikâyesini öğrenin zira bir insanın hikâyesini bilmek onu anlamayı ve ona şefkat göster­meyi kolaylaştıracaktır. Bir kişinin yaptığı her davranış için bir nedeni vardır. Nedenleri bilmek, muhatabınızı anlamanıza ve ona şefkat göstermenize yardım eder. Zaman zaman evli çiftler, çocukları dünyaya geldikten sonra anne baba rollerinin ağırlığı altında, sevmiş oldukları insanı unuturlar. İlişkinizi daha iyi hale getirmek istiyorsanız birbirinize neler verebileceğinize bakın. Ön­celikle eşinize zaman ayırın, ona tüm dikkatinizi vermeyi dene­yin. Telefon gibi dikkat dağıtıcı uyaranlardan uzak kalacak şekil­de birbiriniz için özel zamanlar tayin edin. Bu şekilde konuşmak istediğiniz konuları paylaşmak için de uygun zamanlarınız olur. Aksi halde sorunlar hazırlıksız olduğunuz, yorgun olduğunuz ya da zihninizin meşgul olduğu zamanlarda gayrı ihtiyari bir şekil­de patlak verir ve çözüm zorlaşabilir. Eşinize karşı daima açık ve dürüst olun. Dürüst olmak incinme riskini de içinde barındırır, o yüzden kolay değildir. Lâkin dürüstlük olmadan gerçek ve sağlam bir ilişki kurulamaz. Dürüstlük, derin ve otantik bir ilişki geliştir­menin temelinde yer alan bir niteliktir. Aksi halde ilişkilerin ana unsuru olan güven oluşmaz.</p>
<p>Sevginizi her vesile ile cömertçe gösterin. Sevgi pasif değil aktif bir eylemdir, gizli sevgi nekesliktir. Sevgiyi göstermenin bin bir yolu var, muhatabınızın istek ve ihtiyaçlarına göre gösterin sev<u>giniz</u>i Bunu sık sık yapmalısınız. “Ne kadar sıklıkla?” diye soruyor olabilir­siniz. Dr. John Gottman’ın -ki kendisi önde gelen ilişki uzmanlarından biridir- buna bir cevabı var.64 Gottman’ın uzun süreli ve mutlu evlilikler üzerine yaptığı çalışmalardan faydalanmak istiyorsanız, işte size ilişkideki dengeyi sağlamak için bir oran: Eşinize söylediğiniz her bir olumsuz şey için beş olumlu şey söyleyin ya da yapın. Böylece tatminkâr ve sağlam bir ilişki yaşayabilirsiniz. Daha da iyisi, olumsuz şeyler söylemek ya da yapmaktan vazgeçmek olacaktır.</p>
<p>Mutlu çiftlerin sırlarını paylaştığı belgeselde çiftler ekip olmanın önemini vurgulamışlardır.<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[65]</a></sup> Çiftlerden birinin sevgisi azaldığında diğeri devreye girmiş. Ne güzel değil mi? Eşlerden birinin sevgisi ya da enerjisi azaldığında diğeri ilişkiyi sağlığına kavuşturmak için elinden geleni yapıyor. Bu noktada ilişkilerin bir uzlaşma sanatı ol­duğunu hatırlamak yararlı olacaktır. Başarılı bir ilişkide her iki taraf da uzlaşma taraftarı olmalıdır. Bir taraf sürekli ve fazlaca verirken diğeri çok alır ya da çabalamazsa denge bozulur. Sürekli veren ve tükenen taraf ilişkiyi sona erdirmek isteyebilir. Evliliklerde tüken­me, hep veren ama hiç alamayan insanların hazin bir uğrağıdır.</p>
<p>Eşinizle arkadaş olun. Eşlerin birbiriyle arkadaş olması, birlikte zaman geçirmekten keyif alması, beraber eğlenmesi evliliğin ömrü­nü uzatacaktır. Bu bir rastlantı sonucu ya da şans eseri gerçekleş­mez. Nasıl her arkadaşlık enerji, çaba ve özen gerektirirse eşinizle olan ilişkiniz de aynı şekilde özen, çaba ve enerji ister. Uzun süren evliliklerin sırrı, karı kocanın birbiriyle arkadaş olabilmesidir.</p>
<p><strong>Çocuklarımıza karşı nasıl cömertçe davranabilir ve onlara cömert olmayı nasıl öğretebiliriz?</strong></p>
<p>Çocuk hayattaki en kıymetli hediyedir. Anne baba olmaya karar verdiğimiz andan itibaren onları dünyaya biz davet etmiş ve sorum­luluklarını da biz üstlenmiş oluruz. Çocuklarımızın yemek, içmek ve barınmak gibi fiziksel ihtiyaçları yanında, duygusal birtakım ihtiyaçları da var. Sağlıklı bir şekilde büyüyüp olgunlaşabilmeleri için çocukların güven, örneklik, bağımsızlık ve keşif gibi duygusal ihtiyaçlarını da dikkate almalıyız.</p>
<p>Onlara vereceğimiz zaman ve dikkat, çocukların sağlıklı gelişe­bilmeleri için çok önemlidir. Her çocuk aidiyet, ilgi ve şefkat ister. Onlarla geçirdiğiniz anlamlı zamanlar aranızdaki bağı güçlendirir, çocukların kendilerini ailenin değerli bir ferdi olarak hissetmele­rine katkı sağlar. Üstelik paylaştığınız her şey onların aidiyet duy­gularını da güçlendirecektir. Çocuklarınıza karşı cömert olun ve onlara cömert olmayı öğretin. Mesela çocuklarınıza harçlık ver­mek cömertlik becerilerini güçlendirmek için bir fırsattır. Böyle- ce onları, harçlıklarının belli bir yüzdesini başkalarına vermeleri için teşvik edebilirsiniz. Harçlıklarını farklı yüzdelerde de olsa bölümlere ayırmaları hem dikkatli para harcamayı hem tasarruf etmeyi hem de bağış yapmayı öğrenmelerini sağlar. Böylece para yönetimini de erken bir zamanda sizden en doğru şekilde tecrübe ederek öğrenebilirler.</p>
<p>Çocuklara cömert olmayı öğretmenin başka birçok yolu vardır. Önce siz kendi arkadaşlarınıza ve tanımadığınız insanlara cömert­çe yaklaşın ki çocuğunuz sizi olumlu bir örnek olarak model al­sın. Sosyal destek programlarına katılın. Bu programlar vesilesiyle çocuklarınızla sosyal sorumluluğun neden önemli olduğunu ve nasıl yapılabileceğini konuşun, tartışın ve yeni öneriler geliştirin. Sık sık onların bu konulardaki görüşlerini sorun. Bu iletişim hali bir sorgulama şeklinde olmamalı, karşılıklı bir sohbet içinde ger­çekleşmeli. Sürekli sizin soru sorduğunuz, çocuklarınızın ise yanıt ürettiği bir iletişim ya da onlara ne yapmaları gerektiğini dikte et­tiğiniz konuşmalar sağlıklı değildir. İletişimde karşılıklılık esastır. Bir konuşun üç dinleyin. Onların kendilerini cömertçe ifade etme­lerine izin verin. Siz de cömertçe dinleyin.</p>
<p>Çocuklarınızı dünyada neler olduğundan, yeryüzünün başka yerlerindeki insanların çetin yaşam koşullarından haberdar edin. Siz ve çocuklarınız muhtemelen dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlara sahipsiniz. Çocuklarınızın bunu fark etmesi­ni sağlayın. Çocuklarınızın değer verdiği alanları öğrenin ve ortak bir paydada buluşmak için onların ilgi alanlarından birinde siz de yer alın. Çocuklarınızın empati ve cömertlik gibi erdemlere sahip olmaları, zorluklarla karşılaştıklarında daha güçlü ve daha sağlık­lı bireyler olmalarına yardımcı olacaktır. Bu da bir anne babanın çocukları için yapabileceği en cömert eylemdir. Ebeveyn olarak görevimiz; onların güçlü, bağımsız, sağlıklı bireyler olarak geliş­melerine hizmet etmektir.</p>
<p><strong>Peki cömertçe davranırken nelere dikkat etmeliyiz, mesela ne kadar vermeliyiz ya da nasıl vermeliyiz?</strong></p>
<p>Bu soruyu muazzam bir kadını örnek vererek cevaplamak isterim. Fransız filozof Simone Weil’den bahsediyorum. İhtiyaç sahibi biriy­le karşılaştığında o kişinin gereksinimlerine göre ve kendi olanakla­rı elverdiği ölçüde veren bir mistik, bir modem zaman azizesi ken­disi. Yoksulluk sınırında yaşıyor ve kazandığını ihtiyacı olanlarla paylaşmak konusunda oldukça cömert davranıyor. Verme eylemini öyle zarif bir şekilde gerçekleştiriyor ki, bu durum başlı başına bir ders niteliğinde. Elindeki paranın kendisine ait olmadığım belirt­mek ve alan kişinin de alma konusunda bir tereddüde düşmemesi için şöyle diyor: “Eğer bu parayı sana verirsem onu başkalarına ver­diğim hissine kapılmam zira para su gibidir. Ne zaman biraz fazla olsa kendiliğinden akmalıdır.” <a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[66]</sup></a> Tevazünün eşlik ettiği bu yakla­şım, verme eyleminin, alan ve veren arasında yaratabileceği iktidar oyunlarının da önüne geçer. Alan kişi kendisini eksik ya da borçlu hissetmez. Veren ise sadece yapılması gerekeni yapmaktadır.</p>
<p>Cömertlik sadece zamanınızı ya da paranızı vermekle de sınırlı değildir. Niyetinizi vermek de bir cömertlik girişimidir. Örneğin Charles Darwin, bir kitabı okuduğunda ilk olarak o esere sempa­tiyle yaklaşırmış. İkinci okuması sırasında elindeki metni kritik ederek okurmuş.<sup>67</sup> Darwin, bu okuma yaklaşımının kendisine bir­çok fayda sağladığını teslim edenlerden. Modern çağın şafağında beliren ilginç ruhlardan biri, Nietzsche de aynı şekilde “İyi oku­mak; yavaşça, derinlemesine, dikkat ve ihtiyatla, ardında yatanı dü­şünerek, kapılan açık bırakarak, nazik parmak ve gözlerle okumak demektir,” diyerek tanımlıyor derin ve yönelim yüklü okumayı. Birine onu dinlemek için tüm bedeni ve ruhuyla dönmek gibidir bu açık yumuşak ahenkli okuma, birbirimizin düşüne düşmemizi sağlar. Tevazünün eşlik ettiği bu cömert yaklaşım sayesinde, söz konusu olan bir kitaptan, bir çocuktan veya bir hayvandan -ne olduğu hiç fark etmez- her zaman öğrenilecek bir şeyler vardır. Cömert yaklaşımın alameti, bir başkasını ya da bir şeyi değerlen­dirirken tüm iyi niyetimizi karşılaştığımız varlığa yönlendirmektir. Böylece son okuduğumuz kitap en güzel kitap haline gelir, son konuştuğumuz insan en harika insana dönüşür. Cömertlik, içine girdiği her şeyi bambaşka bir hale getirebilecek güce sahiptir.</p>
<p>İnsanın vermek için çok büyük bir kapasitesi ve cömertçe pay­laşabileceği pek çok değeri var ve vermenin de sayısız biçimi. Cö­mertlik sadece maddi sermayemizle sınırlı değil. Mesela çalışan bir annenin bebeğine bakmasına yardımcı olmak, ihtiyacı olan biriyle bilgi alışverişinde bulunmak, yalnız ya da hasta birini ziyaret et­mek, çevremizdeki insanların halini hatırını sormak, zorluk için­deki birini cesaretlendirmek de cömertliğe dahildir. Birçok yolla bizi zenginleştirebilecek zengin bir erdemdir cömertlik.</p>
<p>Verdiğiniz şey ne olursa olsun kayıtsız şartsız vermek de çok önemlidir. Karşılıksız verip vermediğimizi görmek için basit bir deneyden yararlanabiliriz. John Stepper cömertliğin karşılıksız olup olmadığını anlayabilmemiz için bir deney önerir.<sup>68</sup> Bu dene­yin adı, “Kapı Tutma Deneyi”dir. Bu deneyi uygulamak için bir an durup arkamızdan gelen kişiye kapıyı tutalım, bu davranış kar­şısında o kişi bize teşekkür etmezse kendimizi nasıl hissederiz?</p>
<p>İnsanların çok kaba olduğuna kanaat getirip bir daha kimseye kapı tutmamaya mı karar veririz yoksa küçük de olsa cömert bir davra­nış yaptığımız için kendimizi mutlu mu hissederiz? Birini borçlan­dırmak, onu bu şekilde kontrol etmeye çalışmak ya da birini manipüle etmek için vermek gibi&#8230; Sonuç olarak, ne verdiğiniz kadar neden ve nasıl verdiğiniz de önemlidir. İbn Sina’ya isnat edilen şu sözdeki gibi: “İyiliğin şartı beştir: Tez olmalı, gizli olmalı, gözde büyütülmemek, sürekli olmalı ve yerini bulmalı.”</p>
<p>Cömertliğin sosyal faydaları su götürmez ancak etkileyici şekil­de cömertlik sayesinde beynimizin haz ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölümleri harekete geçiyor, bu esnada salgılanan endorfin ise ruh ve beden sağlığımızı olumlu yönde etkiliyor. İlk karşılığı iyilikten önce alıyoruz.</p>
<p>Yapılan iyiliğin karşılığını beklemek ise bu güzel davranışı cö­mertlikten başka bir şeye dönüştürebilir. J. J. Rousseau’nun <em>Emi­lendeki</em> şu satırları oldukça manidardır: “Bize iyilik yapan herkesi severiz; bu, ne kadar da doğal bir duygudur! Nankörlük insanın yüreğinde değildir ama çıkar oradadır, nankör minnettarların sa­yısı çıkarcı iyilikseverlerin sayısından daha azdır. Eğer armağanla­rınızı bana satmak istiyorsanız fiyat konusunda pazarlık yapanın ama bunları bağışlar gibi yapıp da daha sonra saptadığınız fiyat üzerinden satmak isterseniz o zaman hile yapmış olursunuz. Ar­mağanları paha biçilmez yapan, bedelsiz verilmiş olmalarıdır. Yü­rek yalnızca kendi yasalarına uyar; onu bağımlı kılmak istemekle özgür, özgür kılmakla da bağımlı kılmış olursunuz.” Cömertliğin bizi nasıl ışıltılı bir erdemle ve iyicillikle sarıp sarmaladığını gör­dükçe insanlar da bu kıymetli haslete sahip olmak isteyeceklerdir, kendimiz için peşinen aldığımız karşılık dışında, belki en değerli armağanı budur.</p>
<p>Dünyada her şey zıddıyla kaim. Cömertlikten bahsedip de cimrilikten bahsetmemek olmaz, cimriliğin de farklı türleri var. “Cimri, servetini batırmak korkusuyla elindekileri vermeyen de­ğil, senin sunduğun karşısında yüzünün ışığını esirgeyendir. Sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir,” diyor</p>
<p>Saint-Exupury. Başkalarına vakit, dikkat ya da çaba harcamamak bunlardan birkaçı. İyiliklerimizi yeryüzünden esirgemek, insanları güler yüzümüzden mahrum etmek veya kendi uygarlığını diğer uygarlıklardan üstün görmek de bir tür cimriliktir. Bunlara dünya kaynaklarının adaletsiz bir şekilde bölüşülmesine bir itirazımızın olmamasını da katabiliriz, bu bile bir tür cimriliktir. Kronik cimri­lik dikkate alınması gereken ciddi bir sorundur ve cimrilik sadece finansmanla da sınırlandırılamaz.<sup>6</sup>*</p>
<p style="text-align: center;">Cömert yaklaşımın alameti, bir başkasını<br />
ya da bir şeyi değerlendirirken tüm iyi<br />
niyetimizi karşılaştığımız varlığa<br />
yönlendirmektir. Böylece son okuduğumuz<br />
kitap en güzel kitap haline gelir, son<br />
konuştuğumuz insan en harika insana<br />
dönüşür.</p>
<p class="text font-medium truncate text-20">Kemal Sayar,RabiaYavuz &#8211; Kendi Özünü Bil,syf:183-193</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[59]</a> Akhtar, S., <em>Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgiveness, and Sacri- fice,</em> Rowman &amp; Littlefield Publishers, Washington, 2014</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[60]</a> Batson C. D., Schoenrade, P. ve Ventis Karry W., Din ve <em>Birey, Sosyal Psikolojik Bir Yakla-şım,</em> Çev. Ali Kuşat, Prof. Dr. Abdulvahap Taştan, Kimlik Yayınlan, İstanbul, 2017</p>
<p>61.Goleman, D., <em>Social Intelligence,</em> Ban tam Press, Londra, 2007</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[62]</a> Jamal, A. ve McKinnon, H., <em>The Power of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali,</em> Tarc- herperigee, New York, 2009</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[63]</a> Cibran, H., <em>Ermiş, Çev: Ayşe</em> Berkıay, İş Kültür Yayınlan, İstanbul, 2014</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[64]</a> Jamal, A. ve McKınnon. H., The Povvrr <em>of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali, </em>Tarcherperigee, New York City, 2009</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[65]</a> A.ge,</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[66]</a> Tuan, Y, <em>Human Goodness,</em> Uıüversîty of Wisconsin Press, Wisconsin, 2008</p>
<p>67.Jamal, A. ve McKınnon. H., The Povvrr <em>of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali, </em>Tarcherperigee, New York City, 2009</p>
<p>68.Stepper.J.Working Out Loud:The Circle Woorkbook,Page Two, Vancouver,2020</p>
<p>69.Akhtar, S., <em>Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgivcness, and Sacri- fice,</em> Rowman &amp; Littlefield Publishers, Washington, 2014</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/comertlik/">Cömertlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hatıraların Evi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 07:50:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26038</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Çocukluk anılan,&#8217;sen uyandıktan sonra seninle kalan rüyalardı.” Julian Bames Ev, dünyaya kök saldığımız yer. Kendimiz olarak var olabildiğimiz ve kendimiz olmaktan dolayı sorgu sual edilmediğimiz bir sığmak. Necip Mâhfuz&#8217;un harika ifadesiyle, &#8220;doğduğun yer değil, bütün kaçma çabalarının boşa çıktığı yer.&#8221; Ev, çokları için sıcak ve mutlu bir yerdir; yaşadığın, güldüğün, öğrendiğin, kendini tanıdığın. Sevdiğin ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/">Hatıraların Evi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9982 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg" alt="" width="353" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg 276w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></p>
<p><em>“Çocukluk anılan,&#8217;sen uyandıktan sonra seninle kalan rüyalardı.”</em></p>
<p>Julian Bames</p>
<p>Ev, dünyaya kök saldığımız yer. Kendimiz olarak var olabildiğimiz ve kendimiz olmaktan dolayı sorgu sual edilmediğimiz bir sığmak. Necip Mâhfuz&#8217;un harika ifadesiyle, <em>&#8220;doğduğun yer değil, bütün kaçma çabalarının boşa çıktığı yer.&#8221;<br />
</em></p>
<p>Ev, çokları için sıcak ve mutlu bir yerdir; yaşadığın, güldüğün, öğrendiğin, kendini tanıdığın. Sevdiğin ve sevildiğin, saygı gördüğün, ihtimam gördüğün yer. Dışarıdan bakanlar<br />
muhkem duvarlar görür ama içeride sevginin simyası işler:Madde manaya, eşya duyguya dönüşür. Kimileri, &#8220;Ev bir yer değil bir duygudur,&#8221; diyeceklerdir. Ev, sevdiklerimizin ve hatıralarımızın olduğu yerdir. Ev hatıraların mekânıdır. Hatırlamak nerede yoğunlaşıyorsa ev orasıdır. İyi ya da kötü hatıralar bizi bugün olduğumuz kişi yapar. Eğer kişisel anılarımız olmasaydı biz olmazdık. Evin bir temeli vardır; ayaklarınızı sağlam bir zemine kavuşturur. Ve bir çatısı vardır, bizi dünyanın yağmurundan, ayazından korur. Ruhumuz evin ruhu içinde yağmurda gözyaşları gibi erir gider. Ev aynı zamanda gündüz düşlerimizi de saklar, dünyanın yabancılığından ona sığın­mış, geçmiş ve geleceği emniyetli bir şekilde orada tahayyül edegelmişizdir. Düşler, dışımızdaki maddi dün­yadan duygusal bir iç âlem örmekte ustadır. Ev bizi saklar, onarır, dışa­rıdaki dünyaya karşı kuvvetlendirir.</p>
<p>Bir evin, bir yurdun varsa dünyaya kazan kaldırabilirsin. Ev mahrem hatıralarımızı üretip sakladığımız yerdir. Ümit ve rü­yalarımızın dokunduğu tezgâh. Meskûn olduğumuz her yer, etrafımızdaki dünyayı tarif etmemizi sağlar. Bize düş kurma <u>imkân</u>ı verir. Ve düşlerimizin içinde kendimize daima bir yurt, bir yuva bulma <u>imkânımı</u>z vardır. Bizi biçimlendiren yerlere kuvvetli bir bağ hissederiz, anlamlı yerler bizde sükûnet ve aidiyet hissi uyandırır. Biz aslında bir aidiyete, bir hikâyeye yerleşiriz.</p>
<p>Ev bizi hayatın fırtınalarından korur. Güvenlik sağlar bize, sıcaklık verir, aşinalığıyla sarıp sarmalar. Ayaklarımızı sağlam basabileceğimiz bir zemin, yalpalayan ruhlarımıza bir çapa, akışkan hayatın hızından dinleneceğimiz bir yas­tık sunar. Dış dünyada omuzlarımız ne kadar düşse de evin hâkimiyizdir. Yorgunluğumuzu ve düş kırıklıklarımızı orada onarır, geçmişle bugün arasında orada bir bağ kurarız. Evin ruhu biraz da bu güven ve aidiyet hissindedir. Ben şahsen en çok kitap kokan evleri sever, kitapsız evleri çok can sıkıcı ve tekdüze bulurum. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapılan kapattığınız anda ruhun kapılanın açma ihtimali her an eşiktedir.</p>
<p>Ev, benliğimizin sır perdesinin üzerinden kalktığı, gizli benliğimizin serbestçe ortalıkta dolandığı, kendimiz olmak­ta zorlanmadığımız yerdir. Kucağında huzur bulduğumuz bir anne veya sevgili imgesi olarak ev, bize kuşatıcı bir içsellik, ken<u>dimi</u>zi savunmaya ihtiyaç duymayacağımız koruyucu bir ortam vaat eder. Günümüz insanının sığınacak bir mahallesi de kalmadığından olsa gerek, evine yüklediği anlam gitgi­de artıyor. Bir tür teşhir salonu, eğlence ve iletişim komp­leksi olarak modern ev, besleyen ve uyandıran değil dikkat dağıtan ve uyuşturan bir yerdir artık. Böylece ev bir sığınak olmaktan çıkıp bizi toplumsal hayattan yalıtan bir hapisha­neye dönüşüyor, ev ve sokak arasındaki gözenekler tıkanıyor. Mahalle hayatı insanlar ve yerler arasında geçişkenliğe izin veriyordu: Komşu çocukları birbirinin evine destursuz so­kulabilir, kamınızı ötedeki evde teklifsizce doyurabilirdiniz. Şimdi ekran karşısında geçirilen uzun yalnızlıklar hayatla bağlarımızı koparıyor. Ev elektronik uğultunun mekânı ol­dukça insan seslerini duymak kadar &#8220;sessizlik&#8221; de zorlaşıyor. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.</p>
<p>Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, <em>Mekânın Poetikası </em>adlı kitabında evin &#8220;insanın düşünceleri, anılan ve düşleri&#8221; için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gös­terir. <em>&#8220;Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev,&#8221;</em> der, <em>&#8220;Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.&#8221; Ev</em> ile bilinçdışı arasında ilişki kuran Bachelard&#8217;a göre ev sayesin­de anılanınız yerleşecek bir yer bulur. Hele de ev biraz kar­maşıksa, mahzeni ve tavan arası, köşe bucağı ve koridorları varsa anılanınız -niteliği gittikçe belirginleşen- sığmaklar edinir, ömrümüz boyunca kurduğumuz düşlerde dönüp dö­nüp buralara geliriz. Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân buna yarar. Bilinç­dışı orada geçirir gününü. Anılar hareketsizdir. Mekâna yer­leştikleri ölçüde sağlamlaşırlar. Bilinçdışı kendi mutluluk mekânına yerleşir.</p>
<p>Çocukluğumuzu geçirdiğimiz eve seneler sonra yeniden gitsek bile &#8220;ilk merdiven&#8221; reflekslerine yeniden kavuşuruz, kapı eşiğine takılmayız ya da gıcırdayan tahtaya yine basma­yız. Işığı nereden açacağımızı düşünmeyiz. Yıllar sonra o eve tekrar döndüğümüzde o ilk hareketlerin içimizde canlı kaldı­ğım görmek bizi şaşırtır. Alışkanlık denemez buna; o unutul­maz evi hiç unutmayan bedenimizin tutkulu bağıdır ancak.</p>
<p>Modern dünya sadece aileyi ve ilişkileri dönüştürmüyor; huzur içinde düş kurmamızı sağlayan, düşlerimizi koruyan  evimizi de dönüştürüyor. Modern birey gibi, evler de doğallıktan uzaklaşıyor. Modern insan, yüksek duvarlarla çevrili siteler içinde güvenlik ve konfor ararken, yitip giden kom­şuluk ve mahalle ilişkilerinin yerine koyacak şey bulmakta hayli zorlanıyor, özellikle büyük şehirlerde yaşayan bireylerin durumu daha karmaşık görünüyor.</p>
<p>Mahremiyet odaklarının kaybolduğu, yalnızlığın ve ses­sizliğin hor görüldüğü, çocukların tüm boş zamanlarının ev dışı sosyal/eğitsel etkinliklerle doldurulduğu günümüzde, çocukların evde sıkılması ve hayal kurması uzak bir düş ar­tık. Ev artık sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de bir düş­leme alanı olmaktan uzaklaşıyor. Telefonlarını ellerinden bıraka­mayan yetişkinler, oturdukları koltuklarda düş kurmuyor. Ço­cuklar masanın altında oyunlara dalarak uzak âlemlere kanatlanmıyor. Bilinçdışımız keyifle yerle­şeceği bir yer bulamıyor artık. Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir ço­cuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak iste­diği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Ço­cuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı.</p>
<p>Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilece­ğimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.</p>
<p>Hatıralar</p>
<p>İnsan kimliği hatıralarla oluşur. Aile bu bakımdan hatıra­ların evidir. Aile, bugünün küçük anlarını yarının paha biçil­mez hatıraları kılan simyadır. O anlar, hatıralar haline gel­meden kıymetlerini bilmeyiz. Çocukluğumun evinde kurdu­ğum düşleri bugün bile hatırlıyorum. Annemin şefkatli yü­zünü, leyli meccani oğlunu evden her uğurlayışında gözünde biriken yaşı ve ruhumu dualarla sarmalayışını. Babama, on bir yaşında bir hazırlık öğrencisi olarak öğrendiğim İngiliz­ce kelimeleri tekrar ederken onun omzunda uyuyakalışımı. Babamla her vedalaşmamızda ağlayışımı ve annemin her sınav öncesi Yasinler okuyarak melekleri imdada çağırışını. Ev benim için merhamet ve şefkattir. Gözetildiğini, ihtimam gördüğünü bilmenin o yumuşak iklimi.</p>
<p>Sokağın san sıcak harareti çocuğun yanaklarıyla boynu­nu tere batırdığında kavuşulan gölgeli, serin taş basamak­lar, evlerin hep açık kapısından girilen loş odalar, pencere­lerin önünde usul usul şişip alçalan güneşlik ve tül perdeler, serinlik, ferahlık, aşudelik. Sümerbank pijamalar. Çocuğun çırpınan güvercin kalbinin de usul usul sakinleşmesi; kıpır­dayan gün ışığının ayakuçlarında, halıda dolaşan ılık par­maklan; yansımaların camda, metalde kırılması ve çocuğu büyülemesi. Ya da kışlan soğuktan uyuşmuş ağırlaşmış ıs­lak parmakların sobayı arayan sabırsızlığıyla eve kavuşmak. Ve sobanın desenli ağır demir kapağının açıklığından tava­na vuran gül rengi şulenin raksıyla bir daha, hep yeniden büyülenmek. Sobanın diğer vaatleriyle, çıtırtılarıyla, sıcak­lığıyla, kokulanyla düşe gömülmek. Akşam soğuktan çıkıp gelen babanın yün paltosundaki dünya kokusu; <u>ann</u>enin yu­muşak ellerindeki sebze kokusu, evlerin arapsabunuyla pir ü pak edildiği temizliğin kokusu&#8230; <em>&#8220;Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,&#8221;</em> demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmet­le ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış-söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek. Hatıralar unutulmasın ve baş­ka insanlar da öğrensin diye satırlarda, sayfalarda saklanıp okunarak da açığa vurulabilir. Ancak bellek insanda yer tut­sun ve ruhun karanlık zamanlarında bir &#8220;Kutupyıldızı&#8221; gibi yolunu ışıtsın istiyorsak, çocukluğunda bir insanı efsunla­mak gerekiyor. Haber kipinde sıkışık nizam cümlelerle de­ğil; nemlenen gözlerle, titreyen ve cıvıldayan bir sesle, sevgi dolu dokunuşlarla, koku ve lezzetlerle çocuğun teninin altı­na nakşedilecek bir mesaj bu bellek. İnsanın anayurdu, bu­hurdan gibi tüten çocukluğudur.</p>
<p>Ev, tıpkı dünyanın güneşin altında her kıpırtısında aldığı ışığın gölgesinin değişmesi gibi, her an için yeniden başladığı fısıltılarıyla, çocuğun benliğini günbegün, anbean dokuyor. Belleği, yaşantının olgularında, sözlerin metninde aramak nafile; Geçmişimiz, onlar bozulmaya, tağyire, takılıp çıkarılıp değiştirilmeye karşı  savunmasızlar. Geçmişimiz, yorumlarken gördüğümüz bir düş. <sub> </sub>Ama çocukluğun ihsasları; <em>keder,</em>hüzün makamındaki buhuru veya <em>sevinç,</em> neşe tınısındaki itin; o duyguların eşlik ettiği tepki­nin ruhun diplerinde saklı damgası, ânın çarpıntısı içinde gelip buluyor bilincimizi. Evin muazzez hatırasını içimizde dolaştırıyoruz. Ya da yoksun bırakılmış, görülmemiş, sevil­memiş bir çocuksanız, evsiz bırakılmanın ıssızlığını.</p>
<p>Chloe Zao&#8217;nun filmi <em>Nomadland,</em> &#8220;Göçüp gitmek zorunda kalmışlara adanmış bir film&#8221;, bir modern göçerlik hikâyesi: Bir çatı altında, yumuşak bir yastığa baş koyarak uyumak­tan ürken, evin şefkatine gönül indiremeyenlerin yol destanı. Ev duygusunun kök salmadığı veya hayatının bir döneminde onu yitirmiş insanların zorlu, bağsız ve kestirilemez haya­tının panoraması. Çocukluğun evine bağlanamayan, o evin mekan hafızasını kokularla, seslerle, duygularla e<u>din</u>emeyen, o evin harap olduğunu gören ve ev hikâyeleriyle onu yeniden kuramayan insanlar, kendilerini aidiyet ve güvenlik hissinin yörüngesinde tutan ince ibrişimlere sahip olmuyor. Savrulu­yorlar. Hikâyesiz kalmak, insan benliği için ölüme eşdeğer. Ev hatıra ve hikâye demektir, anlar hatıra olur, hikâye edilir.</p>
<p>İnsan en çok &#8220;iyi bir hikâyeyle&#8221; ısınır.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi<br />
Günümüzde Aile,syf:15-23</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/">Hatıraların Evi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evlilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evlilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evlilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 07:48:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[boşanma]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26056</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok da eski olmayan bir tarihe dek evlilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülüyordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruhsal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki&#8230; Neredeyse bir tür seküler kurtuluş addediliyor aşk. Modern Batı top- lumlarında hayatın neşeli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evlilik/">Evlilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26057 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-300x200.jpg" alt="" width="329" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb.jpg 650w" sizes="(max-width: 329px) 100vw, 329px" /></p>
<p>Çok da eski olmayan bir tarihe dek evlilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülüyordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruhsal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki&#8230; Neredeyse bir tür <em>seküler kurtuluş</em> addediliyor aşk. Modern Batı top- lumlarında hayatın neşeli anlarının sorumluluğu artık evli­lik bağının omuzlarında. &#8220;Evliliğinde mutlu musun?&#8221; sorusu, mutluluğun karşı konulamaz bir mecburiyet olarak telakki edildiği günümüz toplumunda giderek kolay bir vazgeçişe kapı aralıyor. Tahammül kayıplara karışıyor. Metafizik bir gücün bizi izlediğini düşünmüyorsak eğer, hayatın haz ve zevklerine balıklama dalmamıza kim mani olabilir?</p>
<p>Modern toplumda iş ve aile temel tatmin kaynaklan olarak öne çıktığında, birindeki mutsuzluk kolaylıkla di­ğerine de tercüme edilebilir hale geldi. Boşanma ve bekâr yaşama oranlan arttıkça &#8220;başarılı bir evlilik&#8221; insanlar için gurur kaynağı olmaya başladı. Günümüzde evlilik, ilahi bir buyruk doğrultusunda hayatı tanzim etmeyi değil, modern toplundan kemiren güvensiz­lik ve yalnızlığı iyileştirmeyi vaat etmektedir. Kapitalizm, duygusal bağları da elden ge­çirmiş durumdadır. Duygusal kapitalizm, modern toplumda duygusal bağlan akılcılaştırıp metalaştırmıştır. İlişkiler maliyet-fayda analizi üzerinden değerlendiriliyor artık. &#8220;Sen bana ne veriyorsun ve verdiğin şey sana katlanmam için değer mi?&#8221; Değişen cinsiyet rolle­riyle birlikte kafa karışıklığı da artıyor. İlişkilere bir de çe­lişkiler zinciri ekleniyor. Kadınlar iş ve ev yaşamı arasında mütemadiyen yer değiştiriyor. İş yaşamının katı çalışma ko­şullan kadınların işini zorlaştırıyor. Erkekler cephesinde de çok şey değişti: Duygusallıktan uzak, sert erkek imajı artık makbul değil. Kadınların işgücündeki çarpıcı artış, erkek­lerin ve kadınların aile içinde ve dışında ne yapmaları ge­rektiğine dair eski tanımlara meydan okuyor. Kadınlar aile gelirine katkıda bulunmada önemli bir rol üstlendikçe, babaların ev işlerine ve çocuk bakımına daha fazla katılımıyla ilgili bir fikir değişimi gerçekleşiyor. Sanayileşmiş ülkeler­de yapılan araştırmalar, modern babaların günlük aile et­kinliklerine geçmişin babalarından daha fazla katılmasına rağmen (eşlerin her ikisi de tam zamanlı çalışıyor olsa bile) <em>aile işlerinin ve çocukların bakım yükünün büyük kısmını kadınların taşımaya devam ettiğini</em> ortaya koyuyor. Çalışan annelerin çoğu evde, eve &#8220;ikinci vardiya&#8221;ya geldiklerini ifade ediyor. Kankocalar bu sorunlarla boğuştukça, <em>eğer</em> ilişkile­rini onarmanın yollarım bulamazlarsa, birbirlerine düşman hale gelebiliyor. Eşler hem çocuk yetiştirmek hem de hayat arkadaşlarının kendilerine bir duygusal sıcaklık sunmasını beklerken büyük bir düş kırıklığı ve tükenmişlik girdabına yuvarlanabiliyor.</p>
<p>Evlilik her ne kadar toplumdan topluma, kültürden kül­türe, hatta aileden aileye bazı yapısal farklılıklar gösterse de tarih boyunca tüm toplumlarda varlığını sürdürmüş ve insan hayatında, aile kurarken birçok bireyin tercih ettiği önemli bir sosyal kurum olmuştur. Evlilik aile kurma yol­culuğundaki ilk ve önemli duraklardan biri olma özelliğini günümüzde de hâlâ koruyor. Evlilik, içinde çocuklarımızın büyüdüğü, toplumsal ilişkilerde çeşitli rollerde yer alma­mızı sağlayan, çocuklarımızı topluma hazırladığımız uzun soluklu bir yolun başlangıç noktası. Evliliğinin hukuki ve resmi olan boyutunun yanı sıra bir de duygusal boyutu var: Uygurlar evliliği &#8220;kavuşmak&#8221; anlamında kullanıyorlar. Evli­liği anlamlı kılan da kavuşmak ve bu duygusal beraberliğin devamıdır. Bu duygusal beraberlik iki bireye de iyi gelmeye devam ettiği sürece, o beraberlikten doğacak çocuklar ruhen ve bedenen sağlıklı olarak gelişeceklerdir.</p>
<p>İnsan ancak bir başkasının varlığıyla serpilip gelişen bir varlık. Kurduğumuz ilişkiler bize kim olduğumuzu, korku­larımızı ve güçlü noktalarımızı, neyi gerçekten istediğimizi öğretir. Karşılaştığımız her insan bize mutluluk veya mut­suzluk, sevgi veya çekişme getirme potansiyeline sahiptir. Sorun, günümüzde romantik ilişkilerden neredeyse her şeyi ister hale gelmemiz: Mutluluk, aşk, arkadaşlık, güvenlik, tat­min ve yoldaşlık. İlişkilerimizin bizi onarmasını bekliyoruz;</p>
<p>bizi kederden çekip çıkarsın ve bize neşe versin. Hayatımı­za giren o &#8220;özel kişi&#8221;nin bizi onarmasını beklemek bir ma­sala inanmaktır. Oysa Elizabeth Kübler-Ross&#8217;un söylediği gibi, &#8220;Bütünlük <em>ve tamlık se­nin kendinden gelmeli.&#8221;</em> Kişi önce kendi hayatının tamircisi olmalı. İns<u>anın</u> ancak dışarıdan alınacak &#8220;takviye sevgi&#8221;yle mutlu olabileceğini sa<u>nmak</u> saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar ve­rebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden&#8217;in o enfes dizele­rinde dile geldiği gibi: <em>&#8220;Denk düşmeyecekse duygular birbi­rine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.&#8221;</em> Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?</p>
<p>Bunun yanı sıra &#8220;boşanmak&#8221; da insan dünyasının bir ger­çeği. Evlilikler, ancak iki tarafın karşılıklı rızasıyla kurula­bildiği gibi, yine karşılıklı rıza ile idame ettirilebiliyor. Bo­şanmanın stres yükünü kaldırmak elbette kolay değil ancak pek de fark edilmeyen başka bir durum, evlenmenin stres yükünün de boşanmayla eşit miktarda olduğu. Daha başla­madan biten evliliklerin hikâyelerini dinliyoruz. Her şey yo­lunda giderken o stres yüküne dayanamayıp takı, eşya, konut vs. evlilik öncesi meselelerle başlama aşamasında bitiveren evlilik girişimleri dahi oluyor. Kimse bir piyango çekilişinde %50 kaybedeceğini düşünerek piyango bileti almaz. Bugün dünyadaki boşanma oranlan %50&#8217;leri, hatta Batı dünyasın­da %60&#8217;lan zorlamasına rağmen insanlar hâlâ evleniyorlar. Umudun tecrübeye karşı bitmeyen zaferi. Boşanmalar art­sa bile boşanan birçok insan yeniden evleniyor. Çünkü yer­yüzünde bizi yaşatan umuttur. Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağ­lıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarım daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yani deneyimler elde etmek, üret­mek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen ta­rafları insanların içinde var olan umutlarım yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.</p>
<p>Bilhassa son yüzyılda hızlanan ölçeklerde kentleşme, pazar ekonomisi, sanayileşme; sonrasında yaşanan bilim­sel ve teknolojik gelişmeler ve nihayet modernleşme kültürü gibi bir dizi etken, evliliklerin oluşum ve yapışım değiştir­di. önceleri görücü usulü ya da aile büyüklerinin karan ile yapılan evliliklere, modern dünyada çiftlerin birbirini tanı­ması, bireysel kararlar, evlenme yaşındaki değişimler, farklı tanışma şekilleri eklendi; hatta bunlar daha ön plana çıktı. Farklı kültürlere göre, &#8220;aşk evliliği&#8221;, &#8220;görücü usulü evlilik&#8221; ve ara yelpazede farklı çeşitlerle tanımlanan evlilik yöntemleri bazı kültürlerde diğerlerine nazaran daha baskındır. Muha­fazakâr toplumlarda ailelerin gözetimindeki görücü usulü evlilikler önemini korurken, değişimlerin hızlı ve yoğun ol­duğu Batılı toplumlarda bireylerin tercihine bağlı aşk evlili­ği daha popüler hale gelmiştir.</p>
<p>Bir aile kurmak, başkalarının önceden boy vermediği derinlikteki meçhul sulara çivileme dalmak anlamına ge­lir. Sonucun öngörülmesi imkânsızdır. Aslında, evliliklerin kurulması aşamasındaki tanışma yönteminin de evliliğin devamlılığı açısından çok fark yaratmadığı söylenebilir. Bu açıdan görücü usulünü kötülemek m<u>ümkün</u> değil. Hatta gö­rücü usulünde devrede olan, muhit kontrolü ve ailenin daimi gözetimi gibi dinamikler sebebiyle, t<u>ahamm</u>ülü zor evliliklerin dahi ölünceye kadar sürmesi oldukça muhtemel. Batı&#8217;da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik önce­si flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma İhtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumluluk­ları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi<br />
Günümüzde Aile,syf:57-62</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evlilik/">Evlilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evlilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Evi Yuva Yapan Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 07:46:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhtimam Ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26053</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Bir ev duvar ve kirişlerden oluşur, bir yuva sevgi ve rüyalardan.” Ralph Waldo Emerson Kısa bir zaman öncesine kadar insanlar doğdukları şehirde yaşar ve ölürlerdi. Modern zaman insanı, evini kolay terk ede­biliyor. Bellek uçucu ve uçan. Kök salmıyor, derinlere inmiyor. Bireylerdeki &#8220;mekânsal&#8221; ev algısı, &#8220;geçici&#8221; ev algısına dönü­şüyor. Mekânın değersizleşmesi, meskûn olmanın toplumsal ilişkilerinden bizi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/">Bir Evi Yuva Yapan Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26054 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="431" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></p>
<p>“Bir ev duvar ve kirişlerden oluşur, bir yuva sevgi ve rüyalardan.”</p>
<p>Ralph Waldo Emerson</p>
<p>Kısa bir zaman öncesine kadar insanlar doğdukları şehirde yaşar ve ölürlerdi. Modern zaman insanı, evini kolay terk ede­biliyor. Bellek uçucu ve uçan. Kök salmıyor, derinlere <u>inmi</u>yor. Bireylerdeki &#8220;mekânsal&#8221; ev algısı, &#8220;geçici&#8221; ev algısına dönü­şüyor. Mekânın değersizleşmesi, meskûn olmanın toplumsal ilişkilerinden bizi mahrum bıraktığı için, dikkatimizi hare­kete, yer değiştirmeye ve küresel hız kültürüne tevdi ediyor. Oysa ev, Gaston Bachelard&#8217;ın dediği gibi, insanın düşünceleri, anılan ve düşleri için en büyük bütünleştirici güçlerden biri­dir. Evin öğüdü, yaşanılanınızda sürekli bir yankıdır.</p>
<p>Bugün mahremiyet adası ve tahayyül mekânı olmaktan çıkararak sığınaklara dönüştürdüğümüz modern ev, artık evdeki tüm bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak eğlence merkezleri gibi tasarlanıyor adeta. Bireycilik, ev içindeki ya­şama da olanca hızıyla etki etmiş ve evin her odasını ayrı bir interaktif yaşam alanına dönüştürmüştür. Birbirimizden ayrı, yan yana yaşayabildiğimiz evlerimiz artık bir tefekkür, dayanışma, manevi bir çekim merkezi olmak yerine bir oya­lanma adacığı. İşte bu, evin anlamdan boşalmasıdır. Çocu­ğun kendisini daha geniş bir bütünün parçası, karıkocanın birbirlerini daha yüksek bir mefkûrenin taşıyıcısı olarak al­gılamadığı bir ev, anlamdan boşalmıştır. <em>&#8220;Buralar, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu statüsünden bölgesel çarpışma alanlarına, birlik şantiyesinden tahkim edilmiş sığmaklar toplamına dönüşmüştür,&#8221;</em> diye yazar Zygmunt Bauman. Evin fertleri, ruhları birbirine dokunmadan, hatta bazen birbirlerini uzun süre görmeden bile yaşayabilirler.</p>
<p>&#8220;Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklığı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.&#8221;</p>
<p>Aileyi bir arada tutan şey yakınlıktır. Menfaat siz, teklif­siz, hesapsız, maskesiz, sadece kendi olmanın tatlı huzuru. Ev yuva olmaktan çıkarılıp bir eğlence merkezine veya bir pansiyona dönüştüğünde, herkesin başının çaresine bakma­sı gerekecektir. Soğuyan insan ilişkileri aileyi de muhasara altına almış bulunuyor ama yapmamız gereken, geçmişin yasını tutmak yerine, insan olmanın özüne sadık kalmak. Bu da evi yeniden sıcak bir yuva olarak tesis edebilmekle mümkündür. Elektronik aletleri, yani bizi dış dünyanın keş­mekeşine açan ve ruhlarımızı her türlü istilaya hazır hale getiren ekranları kapatıp birbirimizin gözlerinin içine baka­bilmekle. Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklığı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.</p>
<p>Aile bireyleri evde kendilerini muhafaza altında ve güven­de hissedebilmek için ruhun çağrısına kulak vermeli; birbir­lerine olan o mesafeyi, sevgi sözcükleriyle yürümeye gayret etmelidir. Karı-koca ve ebeveyn-çocuk arasındaki mesafeyi kalplerimizi birbirine yakın kılarak kısaltmak zorundayız. Ama sadece gözlerimizin içine bakmak yetmez. Bir ufuk göz­lerimizi kamaştırabilmeli; insan olmanın anlamına dair bir soru bir ruhtan diğerine misafir gidebilmeli. Malayani olanın değil de ruhu daha yukarılara çıkaracak bir bilincin kanat­larına tutunarak, hayatlarımızın ve ölümlerimizin boşuna olmadığının bilgisiyle birbirimize uğramaliyiz. Bu dünyada misafiriz; evlerimizde ve bedenlerimizde misafiriz.</p>
<p><strong>İhtimam Ahlakı</strong></p>
<p>Dünyadaki ilk günümüzden itibaren diğer insanlara tepki vermeye başlarız. Yeni doğan bebekler dahi sahip oldukla­rı ayna nöronlarla başkalarını taklit etme ve duygularıyla ahenk sağlama yolunda bir beceriye sahiptir. Beyin mutlak bir yalıtım içinde işleyen bir makine değil, içinde bulundu­ğumuz çevreye tepki vermeye programlı bir sinirsel sistem­dir. Beyni şekillendiren yaşantıdır ve bebekken gördüğümüz ihtimam ve dikkat beynimize adeta nakşedilir. Epigenetik çalışmaları bize sosyal davranışı belirleyen genlerin çevrey­le sahneye çıktığını gösteriyor. Çevre, bir genin aktif olup ol­mayacağını belirleyebiliyor. Bu da bizi yeni bir ihtimalle baş başa bırakıyor: Ruhsal gelişimimiz sadece ebeveynlik tarz­larından ve beyinden değil, içinde yaşadığımız toplum ve kültürden de etkilenir. Bugün Batı kültüründe yaşayan pek çok insan kendi çıkarını ötekinin önüne koymanın en doğal hakkı olduğunu düşünüyor. Bu inanış da sanayi kapitaliz­minin ve ekonomik sisteminin temelini teşkil ediyor. Aileler bazen ahlaki değer adına çocuklarına bilinçdışı süreçler­le toplumun genelgeçer değerlerini zerk edebiliyor. Çünkü her toplum bir &#8220;mega aile&#8221;dir ve onun genel kabulleri geniş toplumsal kesimlerin bilerek veya bilmeyerek düşünceleri olmak İstidadındadır, Demem o ki bir toplum bencilliği yü­celtiyorsa anne babalar da çocuklarına &#8220;önce can&#8221; felsefesi­ni İleteceklerdir. Batı&#8217;nın gerçekliği maddi ve teknik ilerle­me üzerine kuruludur. İnsanın artan büyüme ve üretkenliğe</p>
<p>&#8220;Başkalarının duygu ve düşüncelerine açık<br />
olmak, başkasını benden farklı olduğu için bir<br />
zenginlik kaynağı bilmek, ötekinin ihtiyaçlarını<br />
da kendi ihtiyaçlarım kadar öncelikli saymak.&#8221; |</p>
<p>tabi olması beklenir. Maddi refah, duygusal refahın önüne geçer. Başka insanların çıkar ve ihtiyaçlarını gözetmeyen bir bencillik toplumsal norm haline gelmiştir. Bireycilik, ta­mahkârlık ve maddecilik üzerine kurulu bu bencillik, bütün toplumun kolektif ihtiyaç ve çıkarlarını hasıraltı etmektedir. Aşın rekabetçi bu tarz kültürler beyin gelişimini de olumsuz etkileyip annelerin strese girmelerine, bebeklerin de daha rüşeym halinde strese maruz kalmalarına yol açmaktadır. Peki çıkış yolu ne? Ben merhametten ve ihtimam ahlakından başka bir yol göremiyorum. Dünyamızı ve insanı onarmak, devam ettirebilmek için yapageldiğimiz her şey ihtimamın kapsa­mına girer. İnsan olarak her birimiz ihtimam alır ve veririz. Düşmüş olanın elinden tutmak, yoksulu gözetmek, zenginden daha fazla vergi alarak yoksula aktarmak, çocuklara eşit eği­tim fırsatları sağlamak, sosyal adalet&#8230; tüm bunlar ihtimam ahlakı kapsamında değerlendirilebilir. &#8220;Başkalarının duygu ve düşüncelerine açık olmak, başkasını benden farklı oldu­ğu için bir zenginlik kaynağı bilmek, ötekinin ihtiyaçlarını da kendi ihtiyaçlarım kadar öncelikli saymak.&#8221;¥eni bir dünya an­cak merhameti esas alan politikalarla kurulabilir. Bir ailenin en büyük başarısı kanımca dünyanın narsizm ve bencilliğin kayışına çomak sokabilecek diğerkâm çocuklar yetiştirebil­mektir. Benim şahsi nazarımda iyi aile, çocuklarım ne ölçü­de “varlığa özen gösteren, nazik, iyicil, yardımsever kişilikler olarak* yetiştirebildiğiyle miyara vurulur.</p>
<p><strong>Mutlak Mutluluk Mümkün mü?</strong></p>
<p>Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı&#8221; şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma &#8220;narsist&#8221; kişiliğin tezahürle­ri olarak karşımıza çıkıyor. Bir zamanlar sevdikleri kişiye şimdi saldıran veya birbirinden uzaklaşan eşler, genellikle <em>kendi</em> ihtiyaçlarının artık karşılanmadığından yakınır. Bir dokunuş aileyi değiştirmiş, beraberliğin yerini iki-üç kişi­lik yalnızlıklar almıştır. Biz her zaman değişiyoruz ve aşk da aynı kalmıyor. Gerçekte evlilikler, her kişi kendi kimlik ve gayesini geliştirebildiğinde daha uzun ömürlü olabiliyor. Sı­cak yuva, her bireyin kendisini rahatlıkla ifade edebildiği ve yaşama hünerini serbestçe keşfedebildiği bir yerdir. Bir ağaç gibi derinlere kök salarken dallarıyla gökyüzünü kucaklayan bireyler.</p>
<p>Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla ya­şamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir <em>ruh ikizi</em> veya <em>mü­kemmel uyumlu kişi</em> olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Âşıklar adeta, &#8220;birbirleri için yaratıldıklarını&#8221; hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeni­den kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlı­ğa temel teşkil edemez, ilişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir. Romantik aşk pek sahip olmadığımız, yeterin­ce sahip olmadığımız veya ona bel bağlayacak kadar sahip olmadığımız bir şeye işaret ederek adeta mutsuzluğu çağırır. Sonunda &#8220;ya aşk ölür ya da âşıklar.&#8221; Tolstoy&#8217;un <em>Anna Kareni- na&#8217;te.</em> söylediği gibi, <em>&#8220;Mutlu aileler hep birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.&#8221;</em></p>
<p>Geçmişte de pek çok mutsuz evlilik olduğu halde boşan­mak çok daha zordu. Ancak insanlar yakınlık ihtiyaçlarım sadece evlilik bağından devşirmiyordu. Evlilik bağının bu kadar kolay çözülmesinin bir sebebi de tek bir ilişkiden artık çok şeyin bekleniyor olması. Toplumsal olarak parçalanmış bir dünyada sevgililer her şeyi yakın ilişkilerinden bekliyor. Çünkü şu kalpsiz dünyada bir sığmak kalmamıştır ve görü­nen son sığmak da aşk ve ailedir. Yüksek gerilim, aileyi infi­lak ettiriyor. Olgun bir sevgi ilişkisi için sevgililerin birbiri içine geçtiği, eriyip tek kişi olduğu bir halden benliklerinin birbirinden ayrıştığı bir hale geçebilmek gerek. Öteki insa­nın farklı ihtiyaçları olabileceğini kabullenmekle olgun bir yakınlığın yolunda ilk adımı atarız.</p>
<p>Büyülenmenin sona ermesi için birkaç yıl yeter. Evlili­ğin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ih­tiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım. Dış dünyada ve iç âle­mimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.</p>
<p>Eşler ve sevgililer, ötekinden kendilerini mutlu etmesini beklediğinde hayal kırıklığına uğrar. Ebeveynler çocukların­dan kendilerini mutlu etmelerini beklediğinde hayal kırık­lığına uğrar. Ailelerimizin tadını daha fazla çıkarmak için daha geniş sosyal ortamlarda bulunmalıyız. Manevi bir or­tak iklimi teneffüs etmek, aile bireylerini bir ruhsal akraba­lıkla birbirine bağlar. Akrabalarımızla, iş arkadaşlarımızla ve aynı toplumu paylaştığımız insanlarla daha sık birlikte olmalıyız. Yakınlık ve toplumsallık değişik bağlanma ihti­yaçlarını giderir ve pek çok insan her iki türlü ilişkiye de ihtiyaç duyar. Bu sebeple, yakın aile çevresinin dışında da bir dizi bağlanma geliştirmeye de ihtiyacımız var. Hayat bi­zim etrafımızda deveran etmiyor ve mutlak bir mutluluk yok. Başka insanlarla birlikte yaşamak bize uzlaşmayı ve ihtima­mı öğretir.</p>
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirme­sine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bul­duğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi<br />
Günümüzde Aile,syf:23-31</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/">Bir Evi Yuva Yapan Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Feb 2022 06:27:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Baba]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25986</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25987 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg" alt="" width="341" height="341" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U.jpg 1080w" sizes="(max-width: 341px) 100vw, 341px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin.</p>
<hr />
<p>Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir.</p>
<hr />
<p>Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.</p>
<hr />
<p>Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı kitabında evin “insanın düşünceleri, anıları ve düşleri&#8221; için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gösterir. “Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev, der, “Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.&#8221;</p>
<hr />
<p>Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir çocuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak istediği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Çocuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı. Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilecegimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.  s.19</p>
<hr />
<p>“Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,&#8221; demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmetle ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek.  s.20</p>
<hr />
<p>Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklıgı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.  s.24</p>
<hr />
<p>Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı” şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma “narsist” kişiliğin tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<hr />
<p>Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla yaşamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir ruh ikizi veya mükemmel uyumlu kişi olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Aşıklar adeta, “birbirleri için yaratıldıklarını” hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeniden kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlığa temel teşkil edemez. İlişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir.  s.27</p>
<hr />
<p>Evliligin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım, Dış dünyada ve iç âlemimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.  s.28</p>
<hr />
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirmesine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bulduğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.  s.29</p>
<hr />
<p>“Dünyanın çivisi çıkmışsa ve aileler çocuklarına göstermedikleri ilgi ve şefkati üst kalite şeyler alarak telafi ediyorlarsa, internette birden çok şeyle uğraşmak için kendileri bile tek başlarına durup düşünmeye zaman ayırmaz olmuşlarsa, sevginin zamana, şefkate ve esnekliğe ihtiyaç duyduğunu anlamak yerine, her gün bir çiçek gibi biraz sulayıp bakmak yerine beraberliklerini sona erdirmeyi seçiyorlarsa, yetişkinler sadece araçsal akla bel bağlıyorlarsa ve eleştirel düşünme kapasitelerini artık kaybetmişlerse&#8230; soludukları havanın ahlaken kirlendiği düşünüldüğünde ve etrafında gördükleri onca örnekle, çocuklar ve öğrenciler bunu nasıl yapabilecekler?” diye yazıyor Zygmunt Bauman.  s.31</p>
<hr />
<p>Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları adlı çok değerli eserinde, “Resim sanatında mâvi ile sarının birleşerek yeşil olması gibi, izdivaçta da renklerin ve şekillerin izdivacından bir &#8216;âile rengi&#8217;nin doğabilmesi güzeldir. Gün geçtikçe pişmanlığı artan izdivaçlar, yalnız evlenenler için değil, çevre için de azaptır. Asırların tâmâmiyle milli bir sanatla işleyip ahşap çizgiler, saçaklar, güzel çeşmeler, sıcak ağaçlar ve minârelerle inşâ ettiği bir Türk mahallesine, sefertası misâli, bir beton binâ yapılmış gibi, bu türlü âileler mahallede bir ur&#8217;dur. Böyle izdivaçların, ayaklarına zencir vurulmuş gibi evlenenleri bir arada tutması, her şeyden önce bir manzara çirkinliğidir,” diyor.   s.40</p>
<hr />
<p>Artık sert bir parmak işaretiyle hizaya getirebileceğimiz çocuklar yok. Soru soran, işin aslını öğrenmek isteyen çocuklarımıza makul cevaplar vermek zorundayız.  s.50</p>
<hr />
<p>Hayatı boyunca kucaklanmayan bir insan zamanla katılaşıyor. Katılaşan şey esneyemez. Esnemeyen şey ise fazla zorlandığında kırılır. Katı kurallarla büyüyen kişilerin hayatın zorlukları karşısında kırılması gibi&#8230;  s.52</p>
<hr />
<p>İnsanın ancak dışarıdan alınacak “takviye sevgi”yle mutlu olabileceğini sanmak saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar verebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden&#8217;in o enfes dizelerinde dile geldiği gibi: “Denk düşmeyecekse duygular birbirine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.” Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?  s.60</p>
<hr />
<p>Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağlıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarını daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yeni deneyimler elde etmek, üretmek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen tarafları insanların içinde var olan umutlarını yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.  s.61</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik öncesi flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma ihtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumlulukları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.   s.62</p>
<hr />
<p>İki kişinin birbirinde kaybolduğu, ikisinin de birbirini ayırt edemediği bir halden, “İkimiz ayrı varlığız, birbirimizin haklarını, ayrı varlığını tanıyoruz, senin ihtiyaçların olduğunu görüyorum, senin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın gerisine koymuyorum,” dediğimiz saygı ve sevgiye dayalı bir beraberliğe dönüştürebilmek. Bu yarenlik ve dostluk duygusudur işte: Uzun ömürlü ve buna rağmen huzurlu kalabilmiş evliliklerin sırrı.  s.64</p>
<hr />
<p>Her birimiz kendimizi olduğumuz gibi, olanca kusur ve sıradanlığımız içinde sevebilmeyi öğrenirsek kimse ötekini yaralamayı aklının ucuna getirmez. Evliliği çürüten şeylerden birisi de onu güç yarıştırdığımız bir arena haline getirmek. Benliklerimizi törpüleyebildiğimiz ölçüde ilişkilerimiz olgunlaşıyor.  s.65</p>
<hr />
<p>Oysa evlilikte doğru insan diye bir şey olduğunu kesinlikle söylemek çok zor. Çünkü modern ailede en temel problemlerden birisi anlam krizi, anlam buharlaşması, anlam boşalması. Saint-Exupery, “Hiç kimse başkalarıyla ortak ve çıkarsız bir ideali paylaşmadıkça rahat bir nefes alamaz. Hayat, bize sevginin birbirimize bakmak değil beraber aynı yöne bakmak olduğunu öğretti,” diyor İnsanların Dünyası kitabında. Senin ve benim hayatımı birleştiren bir ülkü var mı, bir anlam var mı, biz ne için yaşıyoruz? Sadece birbirimiz için mi, sadece çocuklarımıza hizmet etmek için mi yaşıyoruz? Niçin varız bu dünyada? Benim hayatımı ışıklandıran şey nedir? Aynı iyilik, aynı güzellik, aynı hakikat etrafında buluşabiliyor muyuz? Birbirimizle hakikati, güzelliği, iyiliği değiş tokuş edebiliyor muyuz? Ben bu konuda seni tamamlayabiliyor muyum? Sen beni tamamlıyor musun? Birbirimizi hayra, iyiliğe çağırabiliyor muyuz? Birbirimize bir basamak olabiliyor muyuz o konuda? İşte bu, tartışmamız gereken en temel meselelerden. Ancak bu “ideal birliği” dahi doğru insan olmak için yetmeyebiliyor.   s.67</p>
<hr />
<p>Yeni kurulan ailenin harcının baştan sağlam tutulması lazım. Burada da eşlerin olgunlaşmış kişilikler olması çok önemli. Olgunlaşmanın yaşla ilgisi yoktur; insanlar ileri yaşlarda da hatta anne baba olduklarında bile yeterince olgunlaşmamış kalabiliyor. Urfalı bir danışanım “Gelinlerin cefa gördüğü çağda gelindim, kaynanaların cefa gördüğü çağda da kaynana oldum,” demişti bana. Kaynanalar da bazen cefa görüyorlar. Gelin, kaynanaya surat asarak, onu evinde istemeyerek, evine buyur etmeyerek, eşinin “beraber annesine gitme arzusunu” geri çevirerek, onu hiçe sayarak, eşini manipüle ederek ona eza edebiliyor. Yani aslında onun saygınlığına halel getirerek yapıyor bunu. İnsanların farklı ihtiyaçlarına hürmet etmek lazım. Biz toplumumuzdaki bu olguyu kaldırıp bir kenara atamayız; Batılı el kitaplarından Evlilik Terapileri kısmını okuyup herkese “Bağımsızlaşın, yükünüzü atın, kimseye eyvallah etmeyin!” diyemeyiz. Biz sosyosentrik (toplum odaklı) bir toplumuz, ahengi önemseyen bir toplumuz, Batı gibi hiper-bireycilik (aşırı bireycilik) üzerine kurulu bir toplum değiliz. Ne karıkocanın yapışık olması ne de ana oğulun/kızın yapışık olması iyi; ikisinden de hayır gelmiyor.   s.71</p>
<hr />
<p>Evlilikte yoldaşlık, arkadaşlık duygusu çok önemli. İyi evlilik, iyi aile, iyi yuva hiç tartışmanın olmadığı bir yer değil, aksine fikir ayrılıklarının olduğu lakin bunların konuşularak bir uzlaşmayla neticelenebildiği, çatışmaların onarılabildiği bir yer veya durumdur. İyi evlilikler için bir formül: Beş takdir cümlesine bir tekdir cümlesi. Her şeyde eleştirilecek bir şey bulup karşı tarafın kusurlarını ve kötü sayılan yönlerini yüzüne vurmak o insanı bir süre sonra kendisiyle ilgili şaşkınlığa düşürüyor. “Bu kadar değersiz biri miyim ben?” diyor ve içten içe büyük bir öfke biriktirmeye başlıyor. O evlilikler zamanla bir güç yarışına, egoların ringe alındığı bir boks müsabakasına dönüşüyor.   s.73</p>
<hr />
<p>Olgunlaşmış ebeveyn mükemmel, hiçbir şey hissetmeyen, hiç öfkelenmeyen, hiç üzülmeyen ve her daim sakin kalabilen değil, kendi duygularının farkında olup duygularının faturasını başkalarına kesmeden duygu durumunu düzenleyebilen, duygusunu reddetmeden yaşayabilen, tetiklendiğini fark edip onarabilen, kriz anında çocuğunu yatıştırabilen ebeveyndir. Kimi anne babalar çocuklarına dertlerini boca ediyor ve onlardan terapistlik bekliyor. Bu çocuklar erken yaşlanıyor. Çocuklarınızın ıstıraplarınızdan öğrenebilmesi, “yaralardan değil yara izlerinden konuşmak”la mümkün, yani sizin acılarınızdan ne öğrendiğinizi anlatmanızla. Unutmamak gerekir ki, kimse ebeveynliğe okulundan mezun olarak başlamıyor. Bu, hem ebeveynin hem de çocuğun gelişmeye-öğrenmeye devam ettiği bir yolculuk.  s.81</p>
<hr />
<p>Kışın ortasında içimizde bekleyen o görünmez yazdır dayanıklılık.Zorluklarla karşılaşmadan ortaya çıkmaz.   s.84</p>
<hr />
<p>“Anneler çocuklarını anlamsız bir yolla severler. Anneler bu anlamsız yol haricinde başka türlü sevmeyi bilmezler. Çocuklarını dünyanın merkezine, dünyayı da kalplerinin merkezine koyarlar.” Christian Bobin  s.91</p>
<hr />
<p>21. yüzyılda anneliğe verilen anlam, kapitalizm tarafından değiştirilmiştir. Yeni kapitalizm, ebeveynlerden birinin çocuklarla evde kalabilmesi yerine “bütün ebeveynlerin çâlışmasına” karar verdi. Bu nedenle çocukların erken çocukluk döneminin önemli bir kısmı kurumsal ortamlarda ya da aile dışında bir bakıcıyla geçiyor artık. Hiçbir zemin, ticarileşme için bundan daha verimli olmadı. Bir annenin sevgisi kurumsal çocuk bakım zincirleri tarafından kâr temelli çocuk bakım hizmetlerine dönüştürüldü. Kitlesel zorunlu eğitimi uygulamaya koyan yeni kapitalizm, kurumsal yaşamın erken çocukluk dönemine yayılmasını sağladı. Yeni kapitalizm altında ebeveynden ayrı geçirilen uzun saatlerle çocukluk yeniden şekilleniyor. “Çocuk bakıcılığı” ise anne ile yaşanan yoğun aşk ilişkisinin ortasına giriyor.  s.95</p>
<hr />
<p>Ana akım feminizmin, neoliberalizmin çarkına kolayca kapıldığını görüyoruz. Feminizmin kadınlar için oluşturduğu “aynılık olarak eşitlik” terimi yeni değerler için en uygun terim olarak seçilmişti. “Aynılık olarak eşitlik”, kadının erkekle eşit eğitim ve çalışma şartları çizgisinde değerlendirilme talebiydi. Ancak gelinen noktada, feminizmin adalet ve özgürlük taleplerinin kısmen berhava edildiği, ana akım feminizmin gündeminin kadınların terimleriyle değil, mevcut yeni kapitalizm terimleriyle belirlendiği görülüyor. Yeni ekonomi sisteminde, annelik değersizleştiriliyor ve küçültülüyor. Tasarlanan sistem, anneliğe değil kreş sistemine ihtiyaç duyuyor. Bunun yanı sıra, savunmasız çocuk kavramı yeni kapitalizm sistemiyle revize edilerek “ailenin müşfik bakımına ve aileyle geçirilen zamana ihtiyaç duymayan” bağımsız ve dayanıklı çocuk icat edildi. Feminizm de bu yeni kapitalizmden nasibini aldı. İki gelirli ebeveyn zorunluluğu fikri kadının özgürleşmesi fikriyle yoğruldu. Çünkü kapitalizmin, piyasanın, özel alana, aile ilişkilerine kadar genişlemesini gerekçelendirmeye ihtiyacı vardı. Amerikalı sosyal teorisyen Philip Selznick&#8217;in dediği gibi, “Feminizm kapitalizmi kurtardı.&#8221;  s.97</p>
<hr />
<p>Sözlü kültür ve yazılı kültür üzerine kaleme aldığı Öküzün Ası eserinde anne-bebek arasındaki dili şöyle tarif ediyor Barry Sanders: “Her anne bu özel dili anlar, bebeğin agu&#8217;larını dinleyerek hemen hemen neye ihtiyacı olduğunu bilir. Soruları görüşlerden, gereksinimleri isteklerden ayırır ve gereken cümleyi söyleyerek doğru ve ilgiyle yanıt verir.Bu dil öğretilmez ve derslerle öğrenilmez. İşte sohbet dediğimiz şey en temel düzey ve biçimiyle budur: En derin, en duygusal ölüm kalım meseleleri bu masum dille halledilir. Bebek ne istediğini &#8216;anlatarak&#8217; anneyi &#8216;haberdar eder”; annenin cümlelerin ritmine, soluk alıp verişe —-kıkırdama ve kahkahalarla canlı ve ayakta tutulan, gevşek ve önceden tahmin edilemez bir yapıyaayak uydurmasını sağlar. Yani çocuk annenin “akışkan&#8217; olmasına yol açar ve ona kendini “akıntıya bırakmasını” öğretir&#8230; Eğer bebeğini anlamak istiyorsa anne, esnek olmalı, anında tepki verebilmeli, farklı çözümleri deneyebilmelidir.”  s.102</p>
<hr />
<p>Annenin yüzünün seyredilmediği bir dünya karanlık ve güvensizdir.Dünya annenin yüzüyle ışıldar.  s.103</p>
<hr />
<p>Annelerin, bakım misyonu kadar önemli bir diğer işlevi de çocuğu hayata hazırlama vazifesi. Bir annenin çocuğuna gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, onun isteklerinden bir kısmını reddetmesi, çocuğun da ileride kendini rahatsız eden durumlarda “hayır” demeyi öğrenmesini sağlar; ama daha ötesinde başkalarının sınırlarına saygı gösterme duygusunu geliştirir. Kişiliğin çekirdeğini oluşturan özdenetim duygusu böylece biçimlenir. Annenin çocuğunun gözünde kötü kişi olarak görünmemek için sınır koymaktan kaçınması ve bu işi mesela babanın sırtına yüklemesi, annenin ilişki değerleri konusunu çocuğa çok yanlış bir şekilde öğretmesine neden olur. Annenin çocuğu disipline etmesi çok önemlidir; bu yapılmadığı takdirde, çocuk ileride sevgi duyacağı insanlara saygı duymaz. |  s.111</p>
<hr />
<p>Henry Cloud ve John Townsend de Anne Faktörü adlı kitaplarında şöyle diyor: “Çocuklar özel olmadıkları zamanlarda bile özel olduklarını bilmek ihtiyacındadırlar. Her çocuk başarısız olur ya da her şeyi en iyi biçimde yapamaz. Bunun nedeni, çaba göstermemesi, yeteneksizliği ve şanssızlığı olduğu gibi hepsinin bir karışımı da olabilir. Başarılı oldukları zaman annelerinin kendileri için mutlu olduğunu bilmek ihtiyacındadır, ama başarılı olsalar da olmasalar da annelerinin sevgisinin sürekli olduğunu da bilmeye gereksinimleri vardır&#8230; Anne çocuğun başaramadığını başarmalıdır. Eğitim budur. Çocuğun taşıyamadıgı duyguları anlayıp kabul eder ve onları değiştirmeye kalkmadan kendinde saklar. Daha sonra çocuğu bunaltmadan onun sindirebileceği biçimde ona geri verir. Böylece, çocuk yeteri kadar olgunlaşıp duygularının sorumluluğunu al maya hazırlanır.&#8221; İyi anne, çocuğun yaşadığı olumsuzluğu sükünetle dinler, çocuğunun ıstırabının altında ezilmemesi için ona el verir, çocuğun kusurunu onun suratına çarpmaz.  s.112</p>
<hr />
<p>Çocuklarımız konusunda kaygılanmaya bayılıyoruz! Hatta bazı ebeveynler istiyorlar ki çocukları her şey olsun, hem piyano çalsın hem ata binsin&#8230; Meşhur adlandırmayla “proje çocuklar” yetiştiriyorlar. Bunu yaparken bazı anne ve babalar kendi narsistik ihtiyaçlarını karşılıyorlar. “Benim çocuğum başkalarının çocuklarını geçsin, ben de kendime buradan bir haz devşireyim” telaşı. Frank Furedi, kaygılı, aşırı korumacı ve takıntılı ebeveynlerin tutumlarının, “Sanayi Devrimi sonrası risk toplumlarında ortaya çıkan geleceği ve bilinmeyeni yönetme, uzmanların desteğine başvurma (ihtiyatın kurumsallaşması) ve her türlü beklenmedik meselede bir bilenden akıl sorma alışkanlığı&#8217;nın bu belirsizliği izale etme ihtiyacından kaynaklandığına dikkat çekiyor.  s.115</p>
<hr />
<p>Catherine Mathelin. Baba sadece yasayı ve buyruğu temsil etmez, aynı zamanda annenin sevdiği erkektir ve çocuk için bir özdeşleşme simgesidir. Hep yasaklayan, hep buyuran bir baba, çocuğunun kendisiyle özdeşleşmesine izin vermez. Çocuğuna her istediğini alan, ona her konuda müsamahakâr davranan bir baba ise adeta verdiği rüşvetle sevgi satın almak istemektedir. Baba, ancak davranışlarıyla kendisini saydırır. Yeri geldiğinde onu incitmeden çocuğuyla çatışmayı göze alır zira çocuğunun bu mukavemete ihtiyacı vardır. Sendeler çocuk, sonra babasına tutunur.  s.141</p>
<hr />
<p>Daha önceki kuşaklarla karşılaştırıldığında modern ailelerin, iş hayatı, televizyon, alışveriş ve benzeri etmenler dolayısıyla çocuklarıyla neredeyse yarı yarıya daha az zaman geçirdiğini söyleyebiliriz. İki ebeveynin de bulunduğu bazı ailelerde ise anne hâlâ çocukların bakımından s0rumlu olan tek kişi. Dolayısıyla daha çok annenin ön planda olduğu, babanın da çocuğuyla ilgilendiği ve anneye destek verdiği aileler, çocuklar için huzurlu bir ortamın sağlanacağı makbul aile formu olarak onaylanıyor. Erkeklerin çocuk yetiştirmeye iştiraki ve çocuklarının bakımını paylaştıkları kadınla kurdukları sağlıklı ve güçlü ilişki arasında doğrudan bir bağ bulunuyor. Erkek ve kadın arasındaki ilişki ne kadar olumlu ve güçlü ise, erkeğin çocukla ilişkisi de o derece olumlu ve yoğun oluyor. Babanın çocuklarına olan ilgisi, anneyle kurduğu ilişkinin kalitesi ile paralellik gösterirken, anne ve babanın aynı evi paylaşmasıyla da artış gösteriyor.  s.142</p>
<hr />
<p>Araştırma sonuçları, eşleri çalışan erkeklerin, eşleri çalışmayanlardan daha mutsuz olma eğilimi gösterdiğine ve daha yüksek oranda ruhsal sıkıntı yaşadığına işaret ediyor. Yapılan bazı araştırmalarda, erkeklerin ergen çocuklarındansa küçük çocuklarına, kız çocuklarındansa erkek çocuklarına, üvey çocuklarındansa öz çocuklarına babalık etmeyi yeğlediği gözlemlenmiş. Orta ya da yüksek pozisyonlu işlerde çalışan ya da kendi işinin patronu olan babalara kıyasla düşük pozisyonlu işlerde işçi olarak çalışan babaların ailesiyle daha çok zaman geçirdiği; anne bir işte çalışıyorsa veya erkek genç yaşta baba olduysa bu “babaların” da aileye atılımının daha yüksek olduğu görülmüştür.   s.144</p>
<hr />
<p>Çalışmalar, çocuk büyütmede daha etkili faktörün cinsiyet rolleri değil, aile içi samimiyet, sıcaklık, yakınlık ve destek olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra ebeveynlerin bireysel özelliklerinin daha önemsiz olduğu ve ailenin birlikte geçirdiği sürenin uzunluğundan çok niteliğinin önemli olduğu da araştırmaların gösterdiği bir başka sonuç.  s.146</p>
<hr />
<p>Araştırmalara göre, onlu yaşlarına gelen her iki cinsiyetten çocuklar için duyarlılık, güven ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda tercih edilen ebeveyn, bebeklikte olduğu gibi annedir. Buna mukabil, babaların sunduğu şakacı ve oyuncu tarz, çocukları babalarından uzaklaştırır. Bu tarz, ileri yaştaki çocuklarda, babalarının onların ihtiyaçlarını ve düşüncelerini ciddiye almadıkları gibi bir izlenim oluşmasına yol açabilir. Oğullar için babadan ayrılık, erkek kimliğinin oluşması bakımından elzem bir aşama, Babanın anahtar rollerinden birisi, oğlan çocuğunu erkeklik rolüne, erkeklerin dünyasına, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı yere hazırlamaktır.  s.149</p>
<hr />
<p>Kimi babalar vardır, en büyük aşkları kendileridir; böyle bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmek çileli bir ömür demektir. Onlar yarım kalmış bütün düşlerini oğullarının gerçekleştirmesini yani oğullarının kendi eksik hayatlarını tamamlamasını isterler. Ya da, eğer hayatta dikiş tutturmuş iseler, isterler ki oğulları kendi tahtlarına otursun; onların şöhret, iktidar ve mirasını devam ettirsin. Oğullarına farklı ve özgül bir hayatı çok gören babalar, istekleri yerine gelmezse küser ve bir ömür boyu onunla konuşmazlar. Benliğin bu abidevi yükselişi, yeryüzünün en güçlü kan bağını ezer geçer. Üstelik baba ve oğul arasında çatışma varsa, orada bir galip bulmak zordur. Çocuklarının gelişim evrelerinde “orada olan” babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyor! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve akademik başarı gösteriyorlar. Babalar çocuklarını bayal kırıklıklarına tahammül etme ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yandan “yok baba&#8221;ların çocukları, bağımlılık yapıcı madde kullanımı, depresyon ve intihara daha fazla meyledebiliyor, okuldaki başarıları daha düşük olabiliyor.  s.152</p>
<hr />
<p>Eğitmek, kaçınılmaz olarak iktidar kullanır. Bu eğitim müşfik bir babanın verdiği eğitim de olsa, Mesele, iktidarın, sadece gerçekten lüzumlu olan yerlerde ve görünmez şekil de kullanılmasıdır. Çocuklar duygusal olarak beslenmeden, sevilip okşanmadan, kucağa alınmadan büyütülemezler. Bu şekilde olursa hiç büyüyemeyeceklerdir. Eksiklikleri her de fasında onları çocukluğun çaresiz dünyasına savuracaktır, Bir baba, eğitimini çocuğuna sevgiyle ve şefkatle vermeyi öğrenmelidir. Ancak çocuğun davranışları, net kurallarla (ebeveynin de aynı şartlarda uyacağı, tutarlı, makul kurallar) tedbiren sınırlandırılmazsa, neyin aşırı olduğuna dair bir çizgi çekilmezse, babalık görevi gereğince yerine getirilmiş olmaz. Teknoloji kullanımında, ailece ortak davranış sergilemek, “yapma” derken, aynı davranıştan bizzat kaçınmak önemlidir. Sınır koymak, çocuğun ileride rastgele bir güdünün peşinde hayatını ziyan etmesine mani olur.  s.186</p>
<hr />
<p>Yaşlanırken çocuklaşacak olan ebeveynlerin, ileride kendilerine nasıl muamele edilmesini istiyorlarsa çocuklarına öyle davranmaları yerinde olacaktır. “Çocuk ne yaşıyorsa onu öğrenir, eğer bir çocuk, sürekli eleştirilmişse kınama ve ayıplamayı öğrenir. Eğer bir çocuk, alay edilip aşağılanmışsa, sıkılıp utanmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hoşgörü ile yetiştirilmişse, sabırlı olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, desteklenip yüreklendirilmişse, kendine güven duymayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, adil olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, bu dünyada mutlu olmayı öğrenir” demiş Dorothy Nolte. Sağlıklı bir iletişimin kazanılabilmesi için, öncelikle ebeveynlerin çocuklarına güvendiklerini hissettirmeleri önem taşıyor. Hemen suçlamak, kural koymak ve cezalandırmak yerine iletişime geçmek, bir sohbet içinde ona kulak vermek faydalı olacaktır.  s.188</p>
<hr />
<p>Günümüzde pek çok çocuğun belki düzinelerce oyuncağı var. Bu durum, onların kendilerini daha iyi ifade etmeleri açısından onlara çok daha ” geniş bir yelpaze sunuyor. Fakat aynı zamanda, oyuncaklar ekseriyetle artık “oynanabilir” prensibi yerine “satın alınabilir” olma prensibiyle üretiliyor. Durum böyleyken de çocuklar sahip oldukları şeylerden çok daha kolay sıkılıyor. Çünkü çocuk sahip olduklarına en ufak bir emek sarf etmeden sahip olabiliyor, piyasada daima ulaşabileceği daha yeni ve daha iyi seçenekler mevcut. Bu çocuklar daha küçük yaştan itibaren, “daha iyi” ve “daha fazla&#8221; prensibiyle büyüyorlar. Oysa çocuklara kendi başlarına öğrenebilecekleri, emek verecekleri ve keşif yapabilecekleri daha fazla alan yaratmamız gerekiyor. Aksi halde, gitgide daha doyumsuz çocuklar görüyoruz çevremizde. Hayatın erken döneminde çok sayıda ayrıcalıkla.   s.197</p>
<hr />
<p>Bir gün bir anne bana şu şikâyetle geldi: “Dört yaşındaki çocuğumu ne zaman kreşe bıraksam vaveylayı koparıyor, bağırıp çağırıp ağlamaya başlıyor, ben de yeniden kucağıma alıyorum eve dönüyorum mecburen. Çocuğumu okula alıştıramadım.” Biraz derinlemesine hikâyesini dinleyince şu ortaya çıktı: Anne çocuğunu kreşe bıraktığı anda gözleri nemleniyor, göz pınarlarında yaşlar birikmeye başlıyor. Çocuk da bunu görüyor, “Annem beni buraya bıraktı, kendini kötü hissediyor, burası tekin bir yer değil, en iyisi ben annemin kucağında durayım!” diye hissedip o da ağlamaya başlıyor. Çocuklar bizim ruh hallerimizi hassas antenleriyle hemen hisseder ve bizi kendilerince korumaya alırlar. Anne ve baba, çocuğu yatıştırmanın kendilerinin asli ödevleri olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır.   s.201</p>
<hr />
<p>Dinlemek belki de insanoğlunun sahip olduğu en önemli lütuflardan olmasına rağmen, nadiren dikkatimizi “tamamen” vererek karşımızdakini dinleriz. Oysa gerçek anlamda işitilmek ve anlaşılmak hepimizin doğal ihtiyacı. Çocuklar bayatlarında pek çok korku, kaygı, üzüntü ve hayal kırıklığı yaşarlar. Ebeveynlik ise çocuğun hayat boyu yoldaşı olmayı gerektirir; temeli güven üzerine kurulu olması gereken ve hayat boyu süren bir yolculuktur. Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin en iyi gelişme biçimi dinleme, anlama ve ifade etme üçgeninden geçer. Çocuğun, ebeveyni tarafından içtenlikle ve pürdikkat dinlenmesi iletişimin yoğunluğunu artırırken bir yandan da güven duygusunu besler. Ebeveyn, çocuğuna tam anlamıyla yöneldiğinde, kendi kaygı, korku ve kontrol ihtiyacı yerine çocuğunun yüreğindekilerle ve duygularıyla uyumlanma şansı yakalar. Bu o kadar büyük bir nimet ki&#8230;  s.217</p>
<hr />
<p>Çocuklar için en iyi öğrenme yolu ebeveynini model almaktır. Çocuklar, ebeveynin hayattaki zorlu durumlara karşı verdiği tepki ve duygularını dışa vurmalma) biçimlerini özümserler. Başkalarına merhametli, saygılı ya da kibar davranmayan kişilerin kendi çocuklarından da başkalarına karşı bu şekilde davranmalarını beklemeleri akla uygun olmayacaktır. Aynı ilke, ebeveynin, hayatındaki zorluklarla başa çıkabilme becerileriyle çocuğuna örnek teşkil etmesi durumunda da geçerlidir. Zorlayıcı durumlar hayatta hüküm sürerken çocuk, ebeveynini istikrarlı, sakin, dayanıklı ve mücadeleci olarak görebiliyorsa kendisine dünyadaki zorluklarla nasıl baş edebileceğine dair bir kılavuz oluşturabilir.  s.218</p>
<hr />
<p>Hiçbirimiz kendimizi suçlu hissetmeyelim. Çocukları için elinden geleni yapmakta olan hiçbir anne baba kendini suçlu hissetmemeli. Siz sevgiyi vermek istediğiniz sürece, siz onlara daha güzel bir dünya sunmak istediğiniz, yeterince iyiyi yapmaya gayret ettiğiniz sürece çocuk sevgiyi zaten yakalar.  s.223</p>
<hr />
<p>Anne baba olarak bizim de bazen düştüğümüz bir tuzak var; en çok yapılan hatalardan bir tanesi çocuğu başka bir çocukla kıyaslamak. Bir çocuğu potansiyeliyle, yapabilecekleriyle değil, yapamadıklarıyla yargılamak. O kadar kötürüm edici bir şey ki bir çocuk açısından bul Ondaki potansiyellere, ihtimallere işaret etmek yerine, “Şunları başaramadın ama bak o başardı,&#8221; dediğimiz anda çocuğu hayata eksik, kırgın ve mağlup başlatıyoruz. Dünyada gerçekten daha fazla başarılı insana ihtiyaç var mı? Bence daha fazla birbirini anlayan insana ihtiyaç var.  s.232</p>
<hr />
<p>On yedi yaşında bir delikanlıyla konuşmuştum, “Ben üniversiteyi kazandığım zaman babam bana en lüksünden bir araba almalı; çok çalıştım, kazandım!&#8221; diyordu. Hayata oradan başlamak istiyor çocuk, çünkü pamuklara sarılıp sarmalanmış, “Sen en iyisisin, en iyilere layıksın!” denmiş, “hormonlu çocuk&#8221; olarak büyütülmüş, organik değil. Hayatta hayal kırıklığı, öfke, reddedilme yaşamadan önüne ipek halılar serilerek büyütülmüş çocuklar bunlar. Sonra da gerçek hayatla karşılaştıkları anda duvara tosluyor ve tuzla buz oluyorlar. İşte hiper anne babanın koruyuculuğu orada iflas ediyor.   s.238</p>
<hr />
<p>Kusursuz anne ve baba yoktur. Çocuklarımızı prensler veya prensesler olarak yetiştirsek dahi, dünya onların önünde diz çökmeyecek. Çocuklar öncelikle “öteki&#8221;ne saygı duymayı öğrenmelidir. Ötekine ve kendine saygı. Kendine saygı duymanın bir yolu da dürtülerine gem vurabilmekten geçer. Sabaha kadar oyun oynamak istiyorum ama bunu yaparsam kendime zarar vermiş olacağım. Beni kızdıran arkadaşıma vurmak istiyorum ama onun canını acıtmaya hakkım yok. Dürtü kontrolü, kendisine hâkim olan ebeveynin çocuŞuna öğretebileceği bir şeydir. Yetişkinler ahlak kaidelerine ve yasalara uyduğu takdirde çocuklar da uyar. Bizim buyruklarımıza boyun eğdiği için yapmaz bunu, bizim sunduğumuz örneğe inandığı ve bizi sevdiği için yapar. Çocuğunu memnuniyetsizliğin her türlüsünden korumak isteyen ebeveynler her şeye “eyvallah” demeyi bir düstur olarak benimseyebiliyor. Oysa çocuğun gelişmesi biraz da her arzunun doyurulamayacağını öğrenmesi ile kaim.  s.239</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
