<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haya | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/haya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Mar 2026 15:11:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Haya | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali Sait Sadıkoğlu &#8211; Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 15:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[üst insan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bataille]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Levinas]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vecd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen ile bir olmanın getirdiği hâldeki ahengin ve selametin hakimiyetidir.</p>
<p>Hikmette tüm bilginin zemini, rasyonel akıl veya zekâ değil, kalptedir. Kalp, asıl ve asil akıldır, insanın asaletidir. Kalp, etrafındaki her şeye karşı hem hassas ve merhametli, hem de adil olan akıldır.</p>
<p>Sayfa:13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe tarihinde akıl, rasyonel akıl veya zekâya evirildiğinde, insanı hem doğaya hem de kendisine yabancılaştıran modern bilginin aktörüne dönüştürmüştür; beşerde özneleşen bu akıl nesnesinden kopardığı kadarına cebren el koyan, onu haksızca doğasından ayıran, bu şekilde kopardığını ve ayırdığını işleyerek kendi beşeri bilgisine ve mülküne dönüştüren egoist bir akıl olmuştur.</p>
<p>Bu akıl bildiğini nesneleştirip ona sahip olmaktan ve tüketmekten veya harcamaktan başka bir şey yapmaz; bildiği üzerinde egemenlik kurarak onu hammaddeye dönüştürür ve nihayet modern endüstride tekrar üretilen ve tüketilen cansız veya ruhsuz kaynağa indirger.</p>
<p>Sayfa.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilim anlayışı, temelleri bakımından soruşturmaya metafizik söyleminde kendini gösteren ciddi bir akıl yürütme yanılgısıyla başladığından beri “özne” ve “nesne” (şey) arasındaki ontolojik ayrım hem başarısız bir fikir hem de büyük bir ön yargı olarak kalmıştır. Bu bilim anlayışına göre “ruh” mefhumu beşeri özne tarafında psikolojik bir mefhum, “şey” mefhumu ise nesneler tarafında düşünülen dünyevi bir mefhum olduğu sürece, sadece şeyler alanı “kimliksiz”bir madde alanı olarak kalınamış, “ruh”alanı da kökeninde “kimliksiz” bırakılmıştır. Şeylerin kimliksiz olması ayrıca onların “ruhsuz” olması anlamına gelir.</p>
<p>Modern bilgi anlayışı öyle kabul ettiği “ruhsuz” olan şeyler üzerinde bahsettiğimiz hoyratça egemenlik kuran teknik aklın gelişmesini hazırlamış ve pratik alanda hızlıca yürürlüğe sokmuştur. Bu görüşe göre madem şeyler aslında uzamda yer kaplayan ruhsuz maddedir, bu durumda kolaylıkla endüstriler için “hammadde” olarak orada duran nesneler tarzında alınarak, her türlü aşırı kullanım, harcama, israf ve sömürü için meşru duruma gelirler.</p>
<p>Sayfa 17</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, dünyayı ve dünyeviliği dikey olarak aşan şuurdur, o hâlde kalp insanın dünyevi içkinliğindeki duygularının zemini asla değildir. Kalp insanın aşkın ruhunda şahit olduğu yükseklikteki yaşam şuurudur. O şuurda farklara ve başkalıklara her zaman saygı vardır. Aslında sadece yatay boyutta kalan dünyevi beşer için kalbe her zaman özlem vardır, bu özlemde dinmeyen çağrısı ve sızısı vardır: Kulaklarımızı onun çağrısına ve sızısına tıkadığımız sürece hayat yolculuğunda yersiz yurtsuz talihsizler gibi kalmaya mahkumuz.</p>
<p>İnsanın varoluşunun derinlerinden, yani özünden gelen özleminin dinmesi öncelikle asli şuuru olan kalple buluşmasına bağlıdır. İnsan doğal olarak kalbe sahip değildir, kalp insanda bulunmayı bekleyen, saklı hazinedir. Kalp insanın dünya gurbetinde öz-le-diği öz-ü-dür!</p>
<p>Kalp aslında dünyada değil, yer-yüzündedir! Kalp, teori ile asla karıştırmamız gereken yer-yüzündeki müşahedenin kutsal imkânıdır. Kalp, insanı eşsiz bir değere sevk eden velayetin kapısıdır!</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, Varlık ile bir olmayı ve O&#8217;nunla iletişimi mümkün kılan külli akıldır. Eğer insanlık Varlık ile birlik temelinde iletişim sağlamayı öğrenirse, -birlik temelinde ama bütün farklara ve başkalıklara saygıyla birlik içinde iletişimi öğrenirse, çünkü birlik ancak çoğulun birliği olarak kemaliyle anlaşılabilir-, hikmete uygun bir yaşamı mümkün kılacaktır. O zaman bilinç, zekâ, hesaplama, strateji veya mantık kalp temelinde birlik içinde yeniden anlam kazanacaktır. Bunlar aslında o zaman adaletin gerçekleşmesine yardımcı olacaklardır.</p>
<p>Modern insana öğretilen bilginin sahibi ve öznesi olabileceği yanılgısı böylece aşılacak ve insanın bütün evrene uygun bir yaşama ulaşmasının adil yolu açılacaktır. Kalp sadece yöneldiğine sirayet etmez, kendi yolunu da sirayet ettirir. Kalbin yolunun sirayet etmesi, huzurun ve hassasiyetin coşkuyla genişlemesidir.</p>
<p>İnsan, kalbin hassasiyetiyle etrafındaki her şeyle bağlantıya ve iletişime geçebilir ama daha önemlisi mutlak kimlik sahibi Varlık&#8217;ın huzurunda olduğunun şuuruna varabilir. Varlık&#8217;ın huzurunda olma şuuru yani şahitlik düşüncenin bütün değeriyle tamamlanmasıdır. Şahitlik bütün bilimleri, bilgileri yüksekliğiyle aşarak özüne getirir. İnsanın hakikatle karşılaşması ancak böylesi tamamlanmış düşünce ile mümkündür.</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimler doğruluk için vardır ama onların doğruluğu hakikatin ta kendisi değildir. Hakikatin kendisi Varlık&#8217;ın belirli alanlarını araştıran bilim insanlarının değil, dikey boyutta bütünlük ve birliği getiren peygamberlerin yoluyla gösterilebilir: Zira bilimsel doğruluk Varlık&#8217;ın belirli ve kısmi alanlarıyla ilgili bilgi iken, hakikat Varlık&#8217;ın bizzat mutlak kimliğine şahitlikle ilgilidir.</p>
<p>Bilimler bize yöneldikleri nesneler hakkında doğruları sunmayı devam edecektir ama hakikat onların doğruluklarının üstündedir. Doğru, parçanın bilgisi; hakikat ise bu parçalardan oluşmuş bütünün bilgisi değildir sadece. Daha ziyade bilimsel doğruluk ile her hakikat arasında boyut farkı olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Sayfa:36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âşk iradesini romantik duygusallıktan ayıracak olan nokta bizzat bilincin kendisini ihsan edene dönerek aslen ait olduğu topraklara geri dönmesidir. İhsan etmenin verilişteki derinleşen müşahedesi, teyakkuzu Varlık&#8217;ın yüzüne şahitliğe götürecektir. “O “olarak Varlık, biricikliğinde “Sen” ve “Ben” diye hitap edilecek tecelliye bürünecektir. Uyanmanın dereceleri vardır, her uyanık olandan daha uyanık biri bulunur. Saflaşmanın yüksekliği, derinliği vardır. İşte bu, hiç bitmeyen yolda olmanın anlamıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet! Teslimiyet insanın nefsinde fenaya yani yokluğuna vefadır, teslimiyet insanın başkasının karşısındaki iyiliğe ve kendi hakikatine dostluğudur. Teslimiyet “nefis” denilen “ayrık varlık” iddiasından vazgeçmiş insanın vefalı hâlidir.&#8221;Ayrık varlık” iddiasından vazgeçmek hiçbir şeyin insanın olmadığının bilinmesi ve Allah huzurunda olmanın edebidir. İşte Allah&#8217;ın huzurunda olmanın bu hâline ulaşanlar için kalp ihsan edilir. Kalp rahmetten daha geniştir.</p>
<p>Rahmeti bütün manasıyla düşünmek gerekir: O&#8217;nun bütün isimlerin tecelli etmesine izin verdiğini bilerek yani her şeyde Hakk&#8217;ın tecelli ederek rahmet ettiğini bilerek düşünmek gerekir. Kalple tecelli edene açıklık tam anlamıyla hem zahir hem bâtın anlamıyla tahakkuk eder. Kalp tecelliye bütün boyutlarıyla idrakte ve hâlde uygun olmaktır.</p>
<p>Sayfa 49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29. Lokman,13-16,Bu son ayette hikmetin verilişi İbn Arabi&#8217;nin açıklamasına göre Arapçada en küçük anlamına gelen “hardal tanesi kadar ağırlığında” (miskale babbetin min hardelin) ifadesi üzerinden anlatılır ama “hardal tanesi kadar ağırlığında olan”en küçük olanın “ne&#8221;olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. “Ne” olduğu söylenmediği gibi “nesne” olduğu da söylenmez. Getirilenin mahiyeti küçüklüğünün derecesi dışında belirsiz bırakılmıştır. Bu en küçük belirsiz olanın getirildiği alanlar ise “kaya”, “gök” ve “yer-yüzü” olarak ifade edilmiştir:</p>
<p>Buna göre hikmetin kendisinden getirildiği alanlar bâtıni manası ile “ruh”, “dikey” ve “yatay” boyutlardır. En küçük olanın “ne” olduğunun belirsiz bırakılmasının bu manada boyutlara göre verilmesine göre düşünmek gerekir. Belirsizliğin verilen hikmetin her şeyi ve her boyutu ihata etmesi ile ilgisi vardır, çünkü zuhurda en küçük olanı kapsayan, ondan oluşmuş daha büyük olanları da kapsar.</p>
<p>Hikmet kendisinin dışında hiçbir şey bırakmaz. En küçük olsa bile verilenin getirilmesinin idraki ise hikmetin kuşatıcılığı yanında, ölçüde adalete ve ilme olan bağlılığını gösterir. Ayette geçen “getirme” ifadesi ise zuhur etme manasındadır. Getirilen yani zuhur eden tecelli en küçük olsa da hikmete dahildir. Hikmet daha geniş anlamda tecelli edenin her boyuta göre takdir edilerek verilişine arif olmaktır, Varlık&#8217;ta en küçükten en büyüğe “ne” veya “kim” tecelli ediyorsa verilişi takdir edilmiştir. Hikmet bu yönüyle takdir edilişi bilmek ve buna bağlı olarak zuhur eden tecelliye rıza göstermektir.</p>
<p>Sayfa:49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmenin ve eylemin birleşmediği söylem veya ikisinin aynı anda tahakkuk etmediği söylem hikmet degil, sözde bilgi veya yanılsamadır. Yalnızca teorik/nazari seyretme ve ondan ayrı pratik bir eylem hâkim olmayı getiremez. Hâkim olmada kalpte ihsan edilen hikmetle, şeylerin temelindeki hakikatle bağ kurulur.</p>
<p>Zekâ, sadece kendi menfaati için şeylerden gerekeni kopartır ve onlardan ayrılır; kalp ise şeyleri ait oldukları mutlak kimliğe göre neyse oldukları gibi saygıyla karşılar ve onlara adaletle hükmeder. Hikmetle şeylerin kendileri oldukları ve hak ettikleri anlama uygun bir hükümle muamele görürler. Şeylerin de hakları vardır. Onlar sadece pasif olarak dünyada duran insanın egemenliğinin köleleri değildir.</p>
<p>Hikmet söz konusu olduğunda hakimiyet zorlama bir egemenlik arayışı olarak gerçekleşmez. Kalp bu şartlarda ortaya çıkmaz. Hakimiyet verilen ihsandır ve insanın bütün etkinliği kazanma biçiminde zuhur etmez. İbn Arabi&#8217;nin terimleriyle söylersek, hikmet “kesbi” değil, “vehbi&#8217;dir. Yani verilen, ihsan edilendir. Verilen, ihsan edilen olduğu için hiçbir biçimde filozofların zekâya dayalı hayali egemenlik istekleriyle ele geçemez.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı eserinde doğadaki şeylerden farklı olarak, kendinde güzelin izi olarak güzeli tekrar ürettiğinde takip ettiği kendinde güzelin zaten doğada olduğunu kanıtlamış olur ama ayrıca bahşedilen yer-yüzündeki şeylerin, doğa bilimlerinin matematiksel nesneleri olmalarının ötesinde kendinde güzelin bahşedildiği manevi şeyler olduğunu göstermiş olur. Eğer doğada “çirkin” diye bir nesne varsa, bu sadece en başta güzel olduğu için ve onun eksikliğinde hissedilen bir olumsuzluk olduğu içindir. “Çirkin” kendi başına var olsaydı ve güzel diye bir nitelik önceden olmasaydı hiçbir şey anlam ifade etmezdi, doğada öncelikle güzel olduğu için “çirkin” diye bir anlam ve değer var olabilmiştir. Ahlaki veya estetik manada çirkin göreceli karakteri yanında, kendisine ait niteliğin yine de değerini varsayar.</p>
<p>Değer mefhumu güzel ya da çirkin olsun her türlü niteliğin kendisinde bulunur. Anlam bu nedenle değerden ayrılamaz: Tecelli eden bütün her şey sahip olduğu nicelikleri ve nitelikleriyle belli bir değerde tecelli eder. Çirkin doğada tek başına var olmadığı için her zaman güzele göre çirkindir; bu nedenle güzele göre her zaman bir eksiklikle kendini belli eder.</p>
<p>Sayfa 71</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı sadece eserde güzeli üreten değil, var-oluşta kendisini güzel bir esere dönüştürendir. Sanatçı vecd hâlinde var-oluştaki kendinde güzele ulaşmış olsa bile, yine de bu güzelliği sahiplenip kendisinin güzelliği olarak ileri süremez; var-oluştaki güzel, sanatçının nefsinin güzelliği değil, “usta” olarak bir “Sen” aracılığıyla ve kökensel biçimde ustada ikame edilmiş ezeli-ebedi “Sen&#8217;in güzelliğinin tecellisidir.</p>
<p>Vecd her türlü nefsi sahiplenmeyi kesintiye uğratacak kadar ulvi ve güçlüdür. Sanatçı kendinde tecelli eden kendinde güzelle doğa bilimleri ile manevi bilimleri birleştirmiş olduğu kadar, onların aslında aynı Varlık&#8217;a ait olduğunu açık olarak kanıtlar. Vecd, diğer anlamıyla kalpte birliğin yaşantısıdır. Birlik makamında kendi nefsinden geçmenin getirdiği eşi benzeri olmayan coşkudur. Vecd, sonsuzun bir anda ruhumuza dokunuşu olarak, yaşamı öncesizlik ve sonrasızlık tarzında hissedilen ezeli-ebedi bir ana dönüştürür, yaşamı bir anda sonsuzlaştırır ve cennetin henüz yeryüzünde yaşarken bir örneğini vermiş olur.</p>
<p>Cennet, kendinde güzelle karşılaşma boyunca insanın var-oluşta vaşadığı saflığın kalpteki aşkınlığı, yüksekliği ve yüceliğidir. Cennetin var-oluşu böylece henüz yer-yüzünde yaşarken kanıtlanmış olur, sanatçı cenneti henüz var-oluşta yaşama bahtiyarlığına ve ona şahit olma makamına yükselme imkânına sahiptir; sanatçı aslında bütün faaliyetleri boyunca yaşamında cenneti aramıştır. Sanatçı sanatıyla var-oluştaki kendinde güzele vecd içinde vardığında, bizzat latif şahsiyetiyle, güzelliğin asli kaynağı olan mutlak cemal sahibi Allah&#8217;ın kanıtı olur.</p>
<p>sayfa.73</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün arzulardaki araştırmalar aslında cennete ulaşmak içindir. Cennetin var-oluşunun kanıtı insan ruhunda kendinde güzelin ezeli-ebedi damgasıyla belirir. İnsanın asli vatanı cennet olmasaydı arzusuyla körce de olsa mutluluğa yani dolaylı olarak kendinde güzele yönelmezdi. Gerçekten de insan faaliyetlerini ve araştırmalarını dünyada bile belirleyen anlam “cennet”le temas kurma arzusudur.</p>
<p>İnsanın bütün faaliyetleri ve araştırmaları boyunca farkında olsun veya olmasın, ezeli-ebedi cennete uzanmak ister; bu arzusunun temel yönelimidir. İnsan arzusunun temelindeki bu hakikat cennetin fenomenolojik kanıtıdır ama bildiğimiz gibi bu kanıt Varlık tarafından ihsan edildiği için insan üzerinde etkilidir.</p>
<p>Ruhun sezgiyle idrak edilebilecek derinlikleri bize ahirette diriliş ve yaşam olduğunu kanıtlar. Kendinde güzelle karşılaşma ise kalbin içinde gerçekleşir, yani cennet, kendinde güzelde insanın kendi hakikatine ulaşmasının temel huzuru olması anlamıyla iman hareketine bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 75</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi önce fenomenal alanda kendisini körce arzuda gösterse de temelinde ruhtan gelir, sevgi aslında insan ruhunun özlemidir. Sevgi hem ruhun gurbette olduğunu hem sılası olduğunu açığa çıkarır. İnsanda bitmek bilmeyen arzu, sevginin karşılaşılan akıl almaz garip işleri, insanın var-oluşunun derinlerinde hissedebileceği Allah&#8217;ın aşkı olduğu için vardır. İman hareketi ise sevgiyi idrak etmeye götürür. İmanda sevgi kör değildir, “kim”in aslında sevildiği idrak edilmiştir.</p>
<p>İman, Allah&#8217;tan bütün varolanlara yönelen aşk hareketinin geri dönüşü olarak insanda yansımasıdır. İman hareketi ruhun kökeninde sevgi olduğu için sevgiye yönelir. Sevgi sadece beşerin bir işi olsaydı, beşer icadı hümanist ve modernlik anlayışlarındaki gibi büyük bir yanılgı olurdu. Sevgi insanda ama öncelikle doğada her şeye yayılan bizzat Varlık&#8217;ın istisnasız yaratıcı her hareketindedir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi&#8217;nin ifade ettiği diğer bir husus şudur: Sevilen sadece bedeniyle sevilmiş olursa olgun sevgiden bahsedilemez; olgun sevgi ancak sevilenin ruhunun sevilmesiyle zuhur eder. Sevginin sevende olgun duruma ulaşması sevilenin hem beden hem de ruhuyla sevilmesini gerektirir. Sevilendeki Zat&#8217;ın tanınması ise marifeti getirir: İnsan sevdiğine bütün varoluşuyla yöneldiğinde kendisini O&#8217;na bağlamış olur. Bağlantının yükselmesiyle ulaşılan marifet sevilende sevilen ruhun artık mahluk olmadığını bilmektir.</p>
<p>Sevilende sevilen ruhun tanınması aslında önce Rabbü&#8217;l-has&#8217;a irfaniyet manasında marifet iken, sevilen ruhun tanınması Rabbü&#8217;l-erbab (Rablerin Rabbi) olan Allah&#8217;a vardığında en yüksek manasıyla marifet zuhur eder. Eğer idrak bahsedilen yükseklikte açılırsa sevgi beden sandalından çıkmış olur.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ferdiyet hikmetini en baştan sonra yöneten harekette bulunur. Sevgi hikmettir, hiçbir dünyevi bilim veya psikoloji onun menzilini ölçemez ve sınırlandıramaz. Sevgi parçalı his veya duygu değil, Varlık ile yüce birlik yaşamına götüren hikmete sahip en yüksek ilim faaliyetidir. Sevgiyi sadece beşeri hislere ve duygulara indirgeyen modern bilimler hikmette zuhur eden yüksekliğine ulaşamazlar.</p>
<p>Her türlü bilgi yönelimi belirli nesne alanına ya da bir nesnede belli bir perspektife dayanırken, sevgi bütünüyle birliğe yönelme imkânına sahiptir. Sevginin bilgi yöneliminden diğer farkı ise daha önce ifade edildiği üzere yöneldiğine nüfuz eden ya da onunla birleşen kabiliyetidir.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi tanımı itibariyle imanla aynı anlamda başkasında yaşamak ya da başkasını kendinde yaşatmaktır. İnsanın faaliyetleri içinde sadece sevgi Varlık ile birliği gerçekleştirme imkânına sahiptir. Ama sevgiyi sadece insanın bir yeteneği gibi görmek onun anlamını örter: Sevgi tecelli eden her şeyde beliren lütuftur. Sevgisizlik ise insanın hakikate körlüğü evresindeki noksanlığıdır. Sevgi ve sevgisizlik aynı Varlık&#8217;ın içindeki farklı boyutlardır.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana Allah tarafından hakikatin idrak ettirilmesindeki edilgenlik, Vahiy Düşüncesi açısından bakıldığında, Vahiy&#8217;in insanda “hikmet” olarak tecelli etmesi anlamına gelir. “ Vahiy” terimi nebilere inen ayetler için kullanıldığında özel bir anlama sahiptir, “hikmet” ise doğrudan genel anlamıyla insanın saf nefsindeki kalbine inen idraktir. Yatay boyutta kalan modern anlamıyla anlaşılan bilimler “hikmet”in anlamı üzerine düşünebilecek yöntemlere sahip olmadıkları için onların görüş alanına hikmet girmez.</p>
<p>Hikmet doğru düşüncenin saf hayalde”* doğrudan verilmesidir; doğru düşüncenin verilme koşullarıysa hiçbir zaman mekanik ve pozitif terimlerle ifade edilemez. Dikey boyutta kendisini bütün dünyevi ön yargılardan ve nefsinden kurtaran insan için Vahiy&#8217;in hakiki anlamına ulaşabilme imkânı mümkün olur.</p>
<p>Sayfa 134</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Namazın eda edilmesi bilindiği üzere kendi içinde Fatiha suresinin okunmasını gerektirir. Fatiha suresi, hamdi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a tahsis eder. Namaz kulun hamdini bütün var-oluşuyla ifade ettiği seyr-i süluktur, çünkü hamdin dilin hitap boyutları kadar anlamı vardır. “Ferdiyet” hikmetinde hamd var-oluşu tamamen kapsayarak bütünüyle söylenir; hamd bütünüyle söylendiğinde sevgilinin her şeyde müşahede edilen yüzü övülmüş olunur. Her şeyde sevgilinin yüzünü görmek bakışın istikrarı olarak kıblenin değişmezliğidir. Kıble zahiren Kâbe&#8217;dir: bâtınen ise bütün yönlerden tecellileri görünen “Sonsuz Varlık”tır.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgilinin inayeti, lütfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim? Aşk bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister fakat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? Senin can aynan niçin “gerçeği” göstermiyor? Kirlerden ve paslardan temizlenmemiş de ondan.”</p>
<p>Sayfa 139 &#8211; Mevlana, Mesnevi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, ezeli-ebedi “Sonsuz Varlık” ile karşılaşmanın sezildigi zemindir! Kalp, iman ilişkisinde yöneldiği Varlık&#8217;ın, teorik veya pratik akılla değil ama sezgiyle idrak edildiği meskendir. İman ilişkisi bizi doğrudan din mefhumuna götürür. Din iman ilişkisi içindeki somut yaşantılar bütünüdür. Kalpsiz dünya “bu” dünyasına içkin ihtiyaçlar ve cismani dünyasıyken, kalbin zuhur ettiği yer-yüzü, “Ben-O” ilişkisinde başlayan saygının dikey ilişkisinde ikamet eder. Saygı ihsan edilen yer-yüzündeki şeylerin kendilerindeki kutsalın yaşantısıdır.</p>
<p>Sayfa 153</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi saygının teslimiyetteki en yükselmiş hâlidir: Sevgiyle saygıyı özünde ayırmak ancak nefsin şaşkınlığıdır. Saygı olmazsa sevgiye varılamaz, sevgi gizlice orada olmazsa saygı başlayamaz! Saygı temel duygu bakımından utançtan kendisini ayırmamız gereken hayâya doğru olan yönelimdir. İnsan-insan ilişkisi içinde saygı hayâ ismini alır, Ama saygının kökenselliği insan onu unutsa veya kendi egoist hazzı içinde örtse de geçerliliğini korur.</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>81. Heidegger&#8217;in Kant felsefesini yorumladığı Kant ve Metafizik Problemi adlı eserinde gösterdiği üzere felsefi antropolojilerin sınırı “sonluluk” mefhumunda kilitlenir. Kantçı “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”,“Ne umut edebilirim?” ve bu soruların sonucu olarak “İnsan nedir?” sorularının hepsi aslında insanın kökensel olarak sonlu varoluşunun kesinliğini ifade eder.</p>
<p>İnsan sonlu olmasaydı veya kökeni sonluluk içinde örülmüş olmasaydı yukarıdaki metafizik soruların sorulma imkânı olmayacaktı. Heidegger&#8217;in, Kant okuması üzerinden gösterdiği üzere metafiziğin genel, açık ve aşılamaz problemi sonluluk olmuştur.</p>
<p>Felsefede sonluluğun kesinliği anlaşıldıktan sonra Heidegger kolayca hemen temsili bir sonsuzluk fikrini ileri sürmeden sonluluğun hakkıyla üstlenilmesini önermiştir. Sonluluğun hakkıyla üstlenilmesi insanın kendi fâniliğiyle yüzleşmesi olarak belli bir idraki varsaymak zorundadır. Sonluluğun hakkıyla üstlenilerek idraki beşerin kendi fâniliğinde Mutlak başkası&#8217;na yani Sonsuz&#8217;a doğru bir pencere açar; biz bu pencereyi iman ilişkisi olarak anlıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte Heidegger&#8217;in Kant okuması bize bütün felsefenin niteliği konusunda inkâr edilemez bir ders verir: Bütün felsefe beşeri bir düşünme faaliyeti olarak sonluluğun ötesine asla geçemez, Sonsuz&#8217;u temsil ettiğinde bile bu kökensel sonluluktan kurtulamaz, felsefenin sonluluğunun ötesine sadece dikey boyuta açılan iman ilişkisiyIe geçilebilecektir, bu da kanıtlama, temsil etme veya kavramsallaştırma tarzında değil ama önce insanın kendi fâniliğini en uca götürmesini başarmasıyla belirecektir.</p>
<p>Fâniliğin en uca götürülmesi “Varlık” hakkında saygı temelli yükselen bir idrake yol açar ki “Sonsuzluk” bu anlamada kendisini açar. Fâniliğin en uca götürülmesi yani yokluk bütün beşeri kurguları ve sergilemeleri yok edeceğinden insanı kendi öznel ve sonlu metafizik kurgularından saplanıp kalmasından alıp var-oluşunda tecelli eden “Sonsuz Varlık”a teslimiyetin yolunu açacaktır:</p>
<p>Sayfa 156</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saygı, Varlık karşısında yatay boyutta aşkınlığa açılma bakımından ilk anlama, ilk idraktir: Anlam böylece kendisini Varlık ile ilişki içinde duyurur. Dil içinde bu kökensel anlam “bu” yerine “O” hitabı ile açılır. Her şeyin fâniliğini sezen “O” hitabıyla borçlu olduğu Varlık&#8217;ı dua ederek çağırabilir: Dua eden için “O” ilk anlamanın, ilk idrakin kelimesidir ve Varlık ile ilişkideki bütün dilin kökeninde bulunur! Dilin kökenine götüren hâl duadaki saygıdır! Saygı, yüce ve yüksek olan karşısında olmayı sezmenin saygısı olmak zorundadır. Sonluluk içindeki beşer “Sonsuz Varlık” karşısında olduğunu sezerek onun yüceliğini de kabul etmek zorunda kalir. Din bu nedenle kökeninde varoluşta saygıyla başlar ama hitaplar ve dolayısıyla Varlık&#8217;ı tanıma bakımından hayâ ve sevgi olarak yükselir.</p>
<p>Sayfa 160</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçsel dönüşüme yol açmayan “din” sadece sübjektivizm ya da objektivizm içinde kalarak nefs-i emmarenin ve onun arzularının aletine dönüştüğünde insanlık için onarılması neredeyse imkânsız problemlere neden olur. Bu tip durumlarda din, özgürlük yerine köleliği meşrulaştıran sürü psikolojisine yol açar. Özgürlük mefhumu dinin özünü ilgilendirir ve o içsel dönüşümle birlikte anlaşılmalıdır.</p>
<p>Özgürlük insanın kendi için de Varlık ile bağlantısı olan iman hareketiyle başlar ve daha sonra mücadelesini dışarıya, yani sosyal alana taşır. Özgürlük hakkındaki zahiri ve dışsal hükümlerin zayıflığı aslında onun kırılgan ve zor olmasının yanında içsel dönüşümü varsaymasıyla ilgilidir. Bireylerinin içsel dönüşümü sağlayamadığı bir toplumda özgürlük henüz gerçekleşmemiştir.</p>
<p>Sayfa 162</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin öne sürdüğü “Üst İnsan” (Üğermenseh) fikri şüphesiz insanın kendi asli özünü arama çabasının bir sonucu olarak bireysel “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata örnek teşkil eden ilk denemelerdendir. Bireyselleşmiş maneviyat doğal olarak sonunda “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata dönüşerek kendisini felsefi bir söylem olarak duyurduğunda insanın varoluşunun anlamı yine de yorumlanmaya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde özne-merkezli pratik felsefelerin neredeyse hemen hepsinin düştüğü durum ortaktır:</p>
<p>Temelde varlığı göreceleştiren ve onu ister istemez insanın kendi varlığına bağlı kılan antropolojinin ürünü haline dönüşürler.&#8221; Vahiy”&#8217;den ve dinden koparıldıktan sonra belirsiz ve boş spekülasyonlara dönüşen maneviyatların hepsi egoizmin çeşitlemeleri olarak dağılırlar ve bireyleri liberalizmin belirsizliğinde nihilizmin huzursuz kollarına teslim ederler. Böylece bu “dinsiz” ve “ateist” maneviyatlarla modernizmde artık sıradan bir durum olan toplumsal parçalanmanın önü açılmıştır: Bu maneviyatlar insanların görüşünü hakikate göre değil ama hakikati insanların görüşüne göre değerlendirerek, hakikat söylemini çoğullukta parçalayarak içine kapanmış yalnız bireylerin birer dağınık inançları hâline dönüştürürler.</p>
<p>Sayfa 171</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern toplumlarda toplumsal olanın parçalanışı veya çözülüşü diyebileceğimiz egoist bireyselleşmenin getirdiği ağır maliyetin, dinin düşünceden yani bilim ve kültürden ayrılması olgusuyla beraber başladığını kesin olarak söyleyebiliriz. İleri teknik ve bilimsel Batı medeniyetinde, dijitalleşmenin doğurduğu monoton yalnızlık ve manevi depresyon biçimleri, belki de dijital bir toplumsallaşmaya doğru yeni bir iletişim tarzını kışkırtabilir. Ancak görünen o ki sürekli çoğalan bireysel dinsiz maneviyatlar arasında ortaya çıkan muhtemel parçalanmalar ve ayrılıklar, yalnızlığı ve manevi depresyonu yeniden ve daha vahim bir biçimde geri getirme tehdidini taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Sayfa 172</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzu isteğin ve iradenin yoğunlaşması olarak ihtiyaçtan çok daha fazlasıdır. Arzuladığımızda, ihtiyaçta olduğu gibi sadece bir eksiği tamamlamak için uğraşmayız, eksiği olmayan bir fazlayı isteriz. İşte arzunun gerçek tanımı budur: Eksiği olmayan fazlayı istemek, yani mükemmeli istemek! Eksiği olmayan fazlaysa insanın hakikatindeki birliğin izidir. Bütün aşk hikayelerindeki ruh ikizi temasının asıl söylemek istediği bu birlik arayışı değil midir? Aşktaki arzuda insan kendi ruhuyla olan buluşmayı önce dışarıda yansıttığı biriyle gerçekleştirmeye yönelir: “Sen” ile hakiki ilişki olmadan “Ben” ile hakiki ilişki mümkün değildir. Ama beşerin trajik aşk hikayesinin temelinde ezeli-ebedi “Sen” ile temas kuramaması yatar. Nihayetinde beşeri aşka zamanla alışılır, ilk baştaki ani kalp atışları artık hissedilmemeye başlanır. Aşk beşeri olunca sonludur!</p>
<p>Sayfa 179</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzunun nedenselliği olarak tarihe geçen ruhun esaretinin modern sistemi bilindiği üzere kapitalist sistem olmuştur. Marx, kapitalist sistemdeki meta fetişizminden söz ederken arzu nedenselliğinin neredeyse yasaya dönüşen esaretinden henüz bahsetmiyordu, ancak bu düzen içinde maddeye tapmanın sıradanlığını çoktan ortaya koymuştu. Kapitalizmdeki asıl mesele de, sınıflar arasındaki çatışmadan ziyade tam olarak bu noktada düğümlenir. Kapitalizm, “bu”dünyasında teknikle buluşmuş beşeri arzunun ısrarından kaynaklanır.</p>
<p>Sayfa 181</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler tek başına hakikate varamazlar çünkü kimliksiz ve şahsiyetsiz “nesnel-varlık” alanından öteye geçemezler. Modern bilimlerin bu varlık anlayışına göre varacakları son nokta belirsizlik ve hiçliktir! Bu durumda bilimlerin krizi olarak var-oluş anlamlarını kaybetmesi, -dikey boyuttan yoksun olmaları anlamında dinsizleşmelerinden ileri gelir. Modern dinsizlik modern bilimlerin krizi olarak bu nedenle var-oluşsal bir anlamsızlık olayı olan nihilizm içinde kendisini duyurmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler mucize yerine, dili tahrif ederek rastlantı, olumsallık ve belirsizlik gibi karanlık ifadeleri kullanmayı tercih eder. Sanki aşikâr olan mucizeyi örtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmak üzere önceden anlaşılmış gibi bir durum vardır. Modern bilimlerin mucizeyi inkâr eden kabulü modern çağın başında dünya halklarına zorla dayatılan seküler bilim ideolojisiyle garantiye alınmıştır bir kere.</p>
<p>Oysa hepimizin kabul edebileceği gibi somut yaşantıda talih, aşk, kaza ve ölüm gibi sıra dışı durumlar varsa modern bilimlerin rasyonel tavrının zaten sınırı vardır. Modern bilimler talih, aşk, kaza ve ölüm gibi “istisnai” olaylar konusunda ya susarlar ya da onları kendi ampirik metotlarının dışına çıkan metafizik spekulasyonlara havale ederler. Ama bu metafizik spekülasyonlar önceden zaten modern bilimler tarafından kurnazca “gerçekçi” ve “doğru” olmamakla mimlenmiştir.</p>
<p>Sayfa 191·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ezelden gelen bir “kelam”la yüklenmiş olarak doğar, ölen yüklendiği “kelam”ın yanına dünya veya yer-yüzünde ürettiği yaşam anlamını ekleyerek ölür. “Sır” olarak düğümlenen insanın var-oluşunun anlamı Varlık huzurunda zaten kendisine verilmiş bir ruhun içinde saklıdır. İnsan kendisine ezelden söylenen “kelam”la ilişki içinde doğar, insan “kelam”ı duymadan önce doğmamıştır, duymadan önce henüz insan değildir: İnsan olmaya “kelam”ı duymayla başlar. Ama insan ezeli “kelam”ı ne zaman duymuştur? İşte buradaki bütün zamanlamalar dünya zamanına göre cevaplandığında “kelam'&#8221;ın zamanını dile getiremeden yanılsama girdabına düşer.</p>
<p>Sayfa 220</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Var-oluşun asıl meselesi psikanalizde duşünüldüğü gibi geri dönen bastırılan arzu değil, bastırılan asli ve ezeli-ebedi sırdır. Sır, haz ve ölüm dürtüsünün ötesinde hem haz hem acının ötesinde, yer-yüzüne gelmenin sarsılmaz ilkesidir: Kişi kendindeki, kalbindeki sır dolayımıyla kadere sahip olur. Kaderde başa gelen olaylar sırrın sızısı, dinmeyen yara izidir.</p>
<p>Sayfa 222</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün modernlik iddialı biçimde doğada ihsan eden “Sonsuz Varlık” karşısında nankör kalmayı tercih etmiştir. Her şeyi insan yapımı bir nesneye dönüştürerek doğadaki ihsanı değersizleştiren veya önemsizleştiren modern tavır doğanın sırrı karşısında aşılamaz bir engele gelip dayanmıştır. Boş iddiaların hüküm süremeyeceği buradaki sınır konusunda spekülatif iddialarla sanki doğanın sırrına ulaşabileceği algısını oluşturmak modern bilimlerin dogmatizmidir.</p>
<p>Modern bilimler sadece kendilerine ihsan edildiği kadar şeylerle ilgilenecekler ama ihsanın bizzat kendisinin sırrı karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bir kez daha rasyonel örümcek ağı sistemde modern ön yargılardan kurtulunabilirse mucizenin doğada, bedende ve ruhta bizi saran ezeli-ebedi ince halesi sezilecektir.</p>
<p>Sayfa 229</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı felsefesinde varlığın, ontolojik nesnellik olarak ele alınması ve bütünlükte toplanması zaten belli bir şiddeti içerir, insanlar bu düzen içinde birbirine aynılaştırılarak, aklın savaşı kazanma sanatı olan politika içinde belirli amaçlar doğrultusunda basit araçlara dönüşür. Levinas&#8217;ın okumasına göre savaş olgusu Batı felsefesindeki “varlık” fikrine dışarıdan eklenerek gelen bir fazlalık değildir.</p>
<p>Batı felsefesinde kendisini “varlık” düşüncesi olarak açan metafızik ve ontoloji düşüncesi bizzat savaş fikrinin ta kendisidir. İşte bu noktada politikanın etiğe zıt olduğu ifade edilir: Politika etiğe zittır, aynen felsefenin naifliğe karşı olması gibidir. Ontoloji olarak gelişen Batı felsefesinde en baştan beri kendisini savaş olarak açan “varlık”düşüncesini görmek için savaşı (polemos) varlığın merkezine yerleştiren Heraklitos&#8217;a referans vermeye gerek bile yoktur. Bu durum ontoloji temelinde gelişen bütün Batı tarihi boyunca felsefi ve politik söylemde aşikardır.</p>
<p>Sayfa 238</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varlık&#8217;ta kötülük neden vardır sorusu aslında yanıltıcı bir sorudur çünkü Varlık&#8217;ta bizzat kötülük yoktur. Bütün varolanlar kendilerine verilen alanlarda yaşam sürecini tamamlarlar. Asıl sorulması gereken insan-insan arasında ilişkiyi adaletsizliğe dönüştüren nelerdir olmalıdır. Kötülük insan yapımı bir edimdir; kötülüğü Varlık&#8217;ın tamamına yayan spekülatif iddialar insan-insan arasındaki ilişkinin sıra dışı ve serbest karakterini görmezlikten gelen fikirlerdir: Bu fikirlere göre sanki insan neredeyse diğer şeyler gibi iradesiz bir şeydir, iradesinin hiçbir anlamı yoktur. Kötülük sadece irade sahibi özgürlüğe açık insanlar arasında olabilen bir yanlış bilinçtir! Vahiy Düşüncesi bakımından ise kötülük zaten “bu” dünyasında kaldığı için hiçbir biçimde hakiki dinin ruhunda olun bir edim değildir. Kötülüğe bulaşan bütün sahte “dinci” ideolojiler aslında bozulmuş ve şeytani dinlerin yolu değil midir?</p>
<p>Kötülük insan-insan arasındaki adaletsizliktir: Adaletsizliğin aşılması ise insanın “bu” dünyasından koparak Varlık&#8217;la ilişkide yer-yüzüne ulaşmasıyla başlar. İman hareketinin kurumları ve güçleri olgunlaşarak kendini gösterdiğinde ise etik gerçekten politikaya karşı çıkmaya başlayacak ve insanlığın bütün evrende adalet ve barış içinde yaşamını hazırlayacaktır. Adalet ve barış durduk yere kendiliğinden zuhur etmeyecek ama insanlığın yükselen hamleleriyle dereceli olarak insanlık gündemine gelecektir. Asıl önemli nokta, adalete ve barışa gidecek yolun nasıl mümkün olduğunun gösterilmesidir. Bu yol, başka siyaset dolayısıyla önce “Peygamber” ile irtibat içinde beşeri, egoist ilgilerini aşabilen ve ezeli-ebedi “Sen” yüzüne şahitliğe yönelen fertlerin siyasetidir.</p>
<p>Sayfa 264</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Levinas bildiğimiz kadarıyla Zor Özgürlük kitabında İslam kültürünün değerli katkılarından bahseder. Derrida içinse mesele siyaset zemininde düşünülmüşe benziyor. Ayrıca O birçok yerde olduğu gibi İbrani dinlerinden bahsettiğinde İslam&#8217;ı anmayı unutmaz. Ona göre İslamcılık ve İslam&#8217;ı birbirinden ayırmak gerekir. “İman ve Bilgi” metninde Derrida şöyle yazar: “Ayırt etmek gerekiyor: İslam, İslamcılık değildir. Bu asla unutulmamalı ancak İslamcılık İslam adına iş görüyor (sexercer), ve bu, adın başına gelen ağır sorundur.” s. 131.</p>
<p>Çok kısa, bir iki cümleyle burada bahsettiğimiz İslamcılığın yapıçözümünü sadece Mesihsel siyasetin içine kaydedelim. Biz yine de iyi niyetli bir yorumla İslamcılık terimiyle bütün anti-sömürgeci İslami hareketleri değil ama liberal kapitalizm içinde bir şekilde asimile edilmiş “Müslüman” dini politikaları anliyoruz.</p>
<p>Sayfa 273·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sohbet birbiriyle kalpleriyle konuşabilen ve yüz yüze bakan en az iki kişiyi varsayar. Sohbette açılan boyut nesneyle kurulan mülk edinme ve kendine katma hareketinden ötede “Sonsuz” bir ilişkiyi varsayar, çünkü sohbetteki konuşma tüketilemez, harcanamaz, hesaplanamaz, sonlandırılamaz&#8230; “Sonsuz”, tüketilemez, ele geçirilemez başkasıyla ilişki her seferinde beşeri “ben”in kendisinde yoksullaşmaya ve de aşkınlığa yol açar. Başkası burada artık sadece Levinas&#8217;taki kullanıldığı etik anlamıyla değil, özel anlamıyla sohbette yüzünü gösteren “Er” anlamına geliyor. Başkasının aşkınlığı ve yüksekliği ancak ezeli-ebedi “Sen&#8217;in tecellisi olan “Er”de yüzünü gösterir: “Er” yani “Mürşit” ile ilişkide “ben&#8217;in egoizmi her seferinde sorgulanmaya başlanır.</p>
<p>Beşeri “ben”in egoizminin her bir noktası sohbetin açık hedefi durumuna gelir. Şeylerin tecrübesindeki fütursuz egoist serbestlik, yerini karşısında anlamının özne tarafından mülk edinemeyeceği başkasının sorumluluğuna bırakır. Sorumlu olmak bende dikey boyuttan gelen sözleriyle “ruh” bulan başkasına karşı sorumlu olmamdır. İlişkiden kendimi geri çekip havai bir özgürlüğe geri dönemem. Başkasıyla karşılaşma şeyler alanıyla sınırlı kalan psikoloji dahil bilimin ötesindedir: Hakikatle karşılaşmanın başladığı “yer” bende başkasının açtığı derin oyuktur. Bilim görünenin söylemi olduğu için asla görünmeyen başkasıyla karşılaşma ilişkisini dile getiremez.</p>
<p>Sayfa 284·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün hayâsızlık olaylarında sanki insanın hakikatinde sarsılmaya yol açacak bir kayboluşa batma izlenimi vardır; hâlbuki hayâsızlık, hayâ gizli ve sır olduğu için açığa çıkmış değildir, onda şeylerin görüntüye ait açığa çıkmış aşırı nesnel utanmazlığı söz konusudur. Utanmaz pornografik çıplak kalmada utanma duygusu sanki beşerden alınmıştır; utanmazlıkta karşısında olunan bir başkası yoktur. Ama başkasıyla karşılaşma olduysa, o karşılaşmada kesinlikle hayâsızlık olamaz:</p>
<p>Hayâsızlık şeylerin aşırı, gerçek üstü görüntüsüdür ve bu bakımdan hayânın iptal edilmesi özünde sevgisizlikten doğar ve dahası hayâsızlık sevginin aşırı noksanlığında insanın kendi nefsinden intikam almasıdır. Hayâsızlık, sevgisizlikte kalan için, sevginin boşa düşmesidir; sevginin ruhtaki enerjisinin dejenerasyona uğrayarak harcanması, kendi bedeninde hınçİa tüketilmesidir: Kendi sevgisizliğinin değersizliğinde kendisinden intikam alırcasına onu boşa çıkarmaktır. Sevgisizlik intikam olarak döner, sevgisizliğin olduğu yerde, sevginin boşa düşmesinin getirdiği hüzünde hayâsızlık kendini gösterebilir.</p>
<p>Sayfa 287</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasının olmadığı olaylarda, örneğin zulümde ve katletmede, beşer aslında bir insanla karşılaşmaz; maktul insan olarak görülmez. Katletmede başkasının yüzü bile yoktur; sadece bir “şey” ortadan kaldırılmıştır. İşkenceye uğrayanların yüzü ellerinden alınmıştır; onlar işkencecilerin gözünde insan bile değildirler. Ya da soykırımlarda insanların bütün insan olmaklığı elinden alınmıştır; onlar insan olmaktan daha ziyade “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmişlerdir.</p>
<p>İnsanın “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmesi, aynen hayâsızlıkta olduğu gibi, beşerin bütün varoluşuna bulaşmış sevgisizlikteki intikam arzusunda veya hıncında kaybedilenin körce tekrar geri alınması çabasıdır. Zulüm umutsuz bir hayâsızlıktır. Arzunun körlüğünün yoğunlaşması insani olma vasıflarını insanın elinden tek tek alır.</p>
<p>Sayfa 288</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasıyla karşılaşma beni kendi egoizmimden dışarı çıkaracak bir karşılaşma olduğu oranda ihtiyaçların, hazzın, menfaatin, dünyevi ilgilerin, ekonominin, hesabın ötesinde, “Sonsuz Varlık”ın gülmesinde cömertçe kucaklayacak bir karşılaşmadır. Açıkçası, başkasıyla karşılaşma bende beşeri varoluşumu yok etmesi bakımından düşüncemin kıyameti ve felaketi olmalıdır. Dünya zindanından beni kurtaracak başkasıyla eşsiz karşılaşmada vecd parlar: Vecdin getirdiği aşkınlık ve yükseklikte kendi benliğimdeki bütün egoist mülk edinme, kendine katma alışkanlıkları kesintiye uğrar ve yok olur ve başkasına, onda kendimi kaybetmek veya ölmek için can vermem gerçekleşir. İştiyak başkasında yok olmadaki can vermenin iman hareketidir. Vecd olarak kendimden geçmem ayrıca Vücud olarak Varlık&#8217;ın kökündeki hâldir: Vicdan. Ona “nur” mefhumuyla yaklaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim: Egoist hazzın yok edilmesinden sonra doğan nurun vecdi zevkin doruğudur. Ruhun vecd içinde vicdana varan zevki noksansız zevktir.</p>
<p>Sayfa 289</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şunu Heidegger&#8217;in duyurmasıyla zaten biliyoruz: Nietzsche&#8217;nin duyurduğu Tanrı&#8217;nın ölümü olayı basitçe ateizm değildir; onda bütün “Hristiyanlık” ile gelişen Batı felsefesinin nihilizmi açığa çıkmıştır. Bataille&#8217;da ise mesele aynı yönde düşünülür, yani bildiğimiz anlamıyla ateizm içinde düşünülmez. Örneğin Nietzsche&#8217;nin Şen Bilim&#8217;inde bahsedilen delinin pazarda Tanrı&#8217;yı aradığı pasajı alıntıladıktan sonra şöyle yazmıştır Bataille: “Gerçekleştirdiğimiz bu kurban (eylemi) diğerlerinden şu noktada farklıdır: Kurban edenin kendisi, vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurban ile birlikte batar, kaybolur.</p>
<p>Bir kez daha tanrıtanımaz, Tanrısız tamamlanmış bir dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır (ve bu dünya kendi kendini parçalar, yok eder).”12 Bu son temelden kurbanla her şey kurbanın konusunu hâline dönüşür, dünya parçalanır, batar, yok olur: Dünyası parçalanmış, batmış, tamamlanamayan tecrübenin karanlık gecesinde nihilist çöldeki susuzluk son noktasına kadar götürülür. Ama orada kurban ederken kendi dünyasını parçalayan öznenin bulunduğu anlam mezarının sessizlikteki çağrısı yankı yapar.</p>
<p>Başkasına yapılan bu sessiz çağrının izi Bataille metninde kendini fazlaca hissettirmiştir; özellikle aklı kurban ettikten sonra delilikten bahsedildiğinde kulaklarımız onun sessiz ıstırabını duymazlık yapamaz. Her şey çöker, her şey büyük felaket sonrası bir sessizliği andırır, kendi hayvaniliğiyle baş başa kalmanın boğuculuğunda, en yüce olanı kurban eden ateist modern beşere ne kalmıştır? Delilik ve koskoca hiç mi? Rastlantının veya şansın yanıltıcı ve aldatıcı bereketi mi?</p>
<p>Modern beşer susmuşken hüzünlü gözleriyle bakar, elinde olmayanı verdikten yani ilahını kurban ettikten sonra, yakalandığı bu çağcıl lanetin içinde kaybettiği ruh ikizini arar gibidir, onu geri almak istercesine delicesine okur ve yazar! Şimdi nihilist çölde susuzlukta nasıl tatmin olabilir? Kendisini kurban ederek veya daha aşırısı intihar ederek unutabilir mi? Delilik, kendi içinde parçalanırken, “ben” ve kendindeki “başkası” olarak parçalanmak zorundadır: Bataille bize göre yalnızlığını unutmak istediğinde öylece kendisindeki başkasını çağırmamazlık edemez. Zaten birazdan alıntılayacağımız pasaj onun hangi yolda olduğunu daha iyi hissettirecektir. vi?</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan birisine asli olarak “Sen”diye hitap ettiğinde aslında en sevdiği Varlık&#8217;ı çağırır. “Sen”en sevilen olarak var-oluşu bütünüyle sarandır. Var-oluşu bütünüyle saran insan aşkta çağrılan en yakın insandır. “O” aşkta insan olarak çağrıldığında “Sen” olarak yakına gelmiştir. Yakında peçesini açan Varlık, rahmetini “Peygamber” olarak gösterdiğinde, “sevgi” bütün ihtişamı ve bereketiyle zuhur edecek tecelliye ulaşmıştır. İnsani akıl “O” olarak Varlık&#8217;ı dinleyebilir ama “Sen” olarak yakında Varlık&#8217;ın cemalini görme sadece akıl ötesinde aşkta mümkündür.</p>
<p>Bununla birlikte aşkta çağrılan “Sen” her yerde görülür: Her yerde yüzün cemali nurunu serper. Herhangi bir beşeri aşktan bahsetmediğimiz için “Peygamber&#8217;in rahmetiyle karşılaşarak başlayan sevgi, sınırsız bir yayılıma vararak her yönde “Sen” ile rabıta içinde olmayı talep eder. Ezeli-ebedi “Sen” olarak Varlık&#8217;ın, yer-yüzünde en sevilen “Sen” hitabında tecelli eden zuhuru insan için açılan eşsiz boyuttur. Ama “Sen” olarak en sevilendeki çağrılan, ezeli-ebedi “O” olarak Varlık&#8217;ın daha yüksek mertebesinde ezeli-ebedi “Sen”in çağrılmasıdır.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiçbir şey yoktur ki kendisinde “Sen&#8217;den bir iz taşımasın: Aslında “O” olarak Varlık&#8217;ın ötesine adım atıldığında “kim” görülürse görülsün ezeli-ebedi “Sen&#8217;deki kimliğin zuhurudur. İşte uğrunda ölünecek hakiki dava bu şuura ulaşmanın davasıdır: Sevginin asıl yüceliği&#8230; Sessizlik yine de iletişimin olmadığı anlamına gelmez:</p>
<p>Müşahede her yerde beliren ezeli-ebedi “Sen” ile iletişim beşerin mutlak sessizliğinde kendisine rağmen gerçekleşir. Beşer müşahede içinde kendisinden konuşacak iradeyi bulamaz. Kendisine rağmen gerçekleşen iletişim kendisinde olmayan beşer için Varlık huzurunda teslim olmadır.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin düşündüğü gibi insan aşılmak zorundadır ama başka bir yönden aşılmak iş zorundadır. İnsan kendi monoton ve sıradan dünyasında ruhun sabahını özler durur; onun ıstırabı bütün dertlerinde “ah” diyerek iç çekmesindeki gizli çağrıdır.</p>
<p>Sayfa 312·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrimci olmak üzere bütün beşeri dil teorileri varolanları “O” olarak ihsan eden yüce kaynağa kördür ve dolayısıyla temelden eksik görüşlere yol açarlar. Dil öncelikle ontik bir sistem veya “oyun” değil, başkası ile ilişkiyi ifade eder. Sözgelimi insan başkasına yardım istemek için yöneldiğinde veya ondan yardım istediğinde ilişki içindedir: Bir aleti “bu” veya “şu” diyerek çağırdığında aslında başkası dolayımıyla “O” olarak Varlık ile ilişkiyi başlatır. Aletlere “ad”verdiğinde onları çağırmak için “ad”verir.“Ad” verme bu nedenle “O” olarak “Varlık”ın ihsan etmesi içinde mümkündür. Ama “O” kimdir ve kendini nasıl tanıtır?</p>
<p>Dilde “O”nun kendi kimliğini tanıtan asli başkası ifadesini hak eden tek merci “Peygamber&#8221;dir. Dilin kökeninde aslında “Vahiy” ile “ilişki” vardır: Bu nedenle “Vahiy” dilin kökenindeki aşkınlıktan gelen tek kelamdır. “Peygamber” ile, bütün dilin kökenindeki “O” olarak Varlık, “Sen” vasfıyla kendi kimliğini tanıtır ve “O”nun her şeyi cömertçe ihsan ettiğini anlatır. Şeylerin kökeninde ihsan eden Varlık olduğunu “Peygamber” aracılığıyla tanımak dilin kökeninde beşeri anlamlandırmalardan veya adlandırmalardan önce zaten şeylerle dilin verildiğini anlamaya imkân tanır.</p>
<p>Sayfa 314·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teoman Duralı&#8217;nın Ufkuyla Beşer&#8217;den İnsan&#8217;a</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:10:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[ahdevefa]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28054</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Teoman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu &#8220;Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8221;ne tam bir adlandırma, niteleme bulamadığımız için sürekli farklı isimlendirmeler kullanıyoruz. Avrupa, Batı, Çağdaş diyoruz, muasır ve yüksek medeniyetler diyoruz fakat tam olarak küresel zihniyeti ifade eden bir adlandırmayı henüz dilimize yerleştirebilmiş değiliz. Batı yön, Avrupa coğrafya, çağdaş ise tarihe ilişkindir. Hiçbiri tam manasıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/">Teoman Duralı’nın Ufkuyla Beşer’den İnsan’a</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Teoman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu &#8220;Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8221;ne tam bir adlandırma, niteleme bulamadığımız için sürekli farklı isimlendirmeler kullanıyoruz. Avrupa, Batı, Çağdaş diyoruz, muasır ve yüksek medeniyetler diyoruz fakat tam olarak küresel zihniyeti ifade eden bir adlandırmayı henüz dilimize yerleştirebilmiş değiliz. Batı yön, Avrupa coğrafya, çağdaş ise tarihe ilişkindir. Hiçbiri tam manasıyla egemen küresel zihniyeti ifade eden nitelemeler değildir.</p>
<p>Teşhis, neyle karşı karşıya olunduğunu kavramak için hayatî derecede önemlidir. Doğru düşünce ve doğru eylem ancak teşhisten sonra gelir. Dünyaya egemen olan, tiran­ca bir hükümranlık sürdürerek hegemonik bir ağ ören medeniyetin adı konulmadıkça onun ne olduğu da tarif edilemez, anlatılamaz, o medeniyetin neye hizmet ettiği bütüncül bir perspektiften ele alınamaz.</p>
<p>Teoman Duralı, insanlaşamamış beşerden bahseder ve ona gayrimeşru beşer adım verir. Gayrimeşru beşerin iç dünyası karışıktır. Vicdan, insanın yaratıcısıyla olan irtibatını sağlayan güçlü bir kaynaktır. Fakat gayrimeşru beşerin, yaratıcıyla irtibatı koptuğundan vicdanı da ka­rışmış, bulanmıştır. Duralı bu hazin durumu şu sözlerle anlatır: &#8220;Vahiyle bildirilenleri kendine açıklamaktan ve Hak ile bâtıl arasındaki ayırım çizgisini çekmekten kaçınan şaşmaz iç sesi, vicdan işitemez hâle gelir. Bu şaşmaz iç sesin, Allah&#8217;tan geldiğine ilişkin irfan yerini aslında olup</p>
<p>bitenin, bir iç hasbihâlden başka bir şey olmadığı sanısına bırakmıştır. Buna da basiretin bağlanması diyoruz.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[1]</sup></a> Bu cümleler, beşerin kendi hayatını &#8216;insan olan&#8217;dan farklı idame ettiğini gösterir. Beşerin her şeyi bedenlilik ve mad­diyattır. İnsanlaşanın her şeyiyse edep ve ahlâktır. Duralı, insanlaşmanın dine dayanan bir maneviyatla mümkün olduğunu belirtir. Kâmil insan, gayrimeşru beşer gibi değer hiyerarşisi alt üst olmuş, düşünce sistematiği ve hissiyatı çökmüş, karışmış biri değil, kendi hür iradesiyle sohbet meclisi olarak bilinen elest bezminde &#8216;Ben sizin Rabbiniz değil miyim&#8217; sorusuna &#8216;evet&#8217; diye verdiğini hatırlayan ve dünya hayatında ahdevefâ kaygısıyla yaşayandır.</p>
<p>Ne ki insan, yaratıcısına verdiği sözü unuttuğundan mütevellit kendisi gibi etten ve kemikten olanlardan son­suz vefâ bekler. En sevilen, en hürmetkâr insanın dahi başkasında yarım bıraktığı bir hatır ya da eksik bir vefası vardır. Her insan bir başkasına vefâsız olabilir, ona maddi ya da manevi borcunu ödeyemeyebilir. İnsana aşın ünsiyet eden, her şeyi insandan bekler. Yaratıcıya vefâ unutulunca geriye insana yüklenen aşın anlam kalır. İnsanı, insan zindanından kurtaracak olan, her şeyin yaratıcıdan geldi­ğine kesinkes teslim olmaktır. Tecrübeler gösterir ki nice iyi insanın nice noksanlıkları, günahları, başkasına olan vefâsızlıkları, nankörlüğü ya da kıymet bilmezlikleri var­dır. Söz konusu insansa ondan her şey umulabilir. İnsana yakışmayan hata yapması, günah işlemesi değil, hatasında da günahında da ısrar etmesi, bir şeylerin düzeleceğine olan inancı yitirmesi, ümit kesmesidir.</p>
<p>Teoman Duralı&#8217;ya göre ahdevefâ Allah korkusudur ve bu korkuyla birlikte O&#8217;ndan ümidin kesilmeyişidir.</p>
<p>Günahkâr bir insanı, en sevdikleri dahi dışlarken içindeki yakarışa bakarak onu huzura kabul eden ve bağışlayan yalnızca Yaradan&#8217;dır. İnsanın her ânını, her hâlini, yaptığı zerrece bir şeyi, dile dökmese de kalbinden ve aklından geçeni bilen ona şahdamarından daha yakın olandır. Fakat panoptize edilen toplumlarda herkes birbirini gözetleyip birbirinin kusurunu aradığından Yaratıcı&#8217;yı unutan ve in­sanları Tanrı belleyen bir yaşam stili gelişmiştir. Panoptik toplumlarda &#8216;Beni yaratan, ben yokken var eden benim için ne düşünür&#8217; kaygısının yerine filancalar benim için ne düşünür korkusu vardır. Bu korku insanı yüceltmez, aksine küçültür. Yaradan&#8217;ı hatırlamak, tek başma panoptik sisteme ve gözetim toplumuna karşı bir meydan okumadır. Soylu yalnızlık, tek ve tenha olmak bu sebeple güzeldir. Kalabalıkların onayını almak için türlü hâllere girmekten, binbir hile ve yalanla alkış toplamaktan, başkalarının gü­nahını bir tehdit ve şantaj unsuru olarak kullanmaktansa kimsenin bakmadığı ama Yaradan&#8217;ın kendisinden ümit kesmediği bir insan olmak her şeyden iyidir.</p>
<p><strong>Panoptikona Karşı el-Müheymin&#8217;i Hatırlamak</strong></p>
<p>Panoptik sistemi dizayn edenler, İlahî sistemi taklit eder. Dijitaldeki algoritma mantığı dahi sünnetullahı taklit eder. Tanrıcılık oynayan tapınakçılar, farmasoncular, küreselciler, misyonerler ve siyonistler (bunların hepsi aynı amaçla aynı mantık için çalışır) yeni dünya nizamım bir korku krallığı olarak inşa eder. Mortoları da &#8220;izleniyorsunuz&#8221; cümlesidir.</p>
<p>Teoman Duralı, korku krallığı kuran İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyetine karşı her ân ve her koşulda insa­nın bütün hareketlerini, aklından ve kalbinden geçen en gizli düşünceleri gören, bilen ve duyanı hatırlatır. &#8220;Çün­kü tavırlarımızın, tutum ile davranışlarımızın süreklice gözaltında tutulmalarını bir yana bırakınız; fakat insan için, içinden geçenlerin, niyetlerinin dahi her dem denet­lendiğine inanması ve bu inanç doğrultusunda yaşaması kadar zor başka ne olabilir!&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>İnsan, panoptik sisteme karşı bu zorluğu hatırlamalı ve kendini var edenin rahmetine sığınmalıdır. Bu hatırlayış, yapay bir dünya kuranlara karşı hakikati savunmak, hayatını onların istediğine göre değil, kendini var edenin istediği biçimde yaşamaktır. Sistemin gönüllü kölesi olmaktansa Yaradan&#8217;a kul olmayı tüm var­lığıyla seve seve tercih etmektir. Yaradan ile sürekli baş başa olduğunun idrakine varanlar için &#8220;dünya zorlu bir yaşam ortamı olmaktan çıkıp cennete dönüşür, hele o kişi, varoluşça şiddetli bunalıma girdiği zamanlarda!&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Şüphesiz insanlık kendisini derleyen, toparlayan, bir araya getiren bir şeye muhtaçtır. O muhtaciyet de din değil dildir. En son din, evrensel olarak bütün dünyaya zaten inmiştir. Dünyanın yeni bir dine ihtiyacı yoktur. İngiliz-Ya- hudi medeniyeti, kendi toplumuna gönderilen kitabı tahrif ederek yeni dinler icat etmiştir. Ürettiği felsefelere de çoğu zaman din gibi yaklaşmış, bu felsefeleri doktrinleştirmek suretiyle insanlığa dayatmıştır. İslâm dinlerden bir din değil, kendinden önceki dinleri de kuşatır ve kapsar. İn­sanlar ve toplumlar, kendini sağaltan, bir araya getiren, toplayan dilden yoksundur. Bir milletin kendi içinde de kendisi dışında da onu yükseğe yani medenî olmaya ta­şıyan bir dile ihtiyacı vardır. Avrupa Birliği&#8217;nden söz ede­bilirken Türkî Cumhuriyetleri ya da İslâm birliğinden söz edilememesinin sebebi, dilin kaynaştırdığı medeniyetten uzak düşülmesidir.</p>
<p><strong>Sömürge Dilsizleştirir, Köksüzleştirir</strong></p>
<p>İnsanın diliyle düşünen, konuşan, tefekküre dalan, bir kelimenin anlam derinliklerinde kaybolan, dil seferine çı­kan yönü, dijital karşısında dumura uğramış yani körelmiş, zayıflamıştır. İnsan artık kalbinin aklıyla yorumlayan ve bakan değil, parmaklarıyla dilediği gibi konuşma hakkını kendinde gören bilinçsiz bir varlık durumuna indirgenmiş­tir. Bu indirgemeciliğin bir ileri seviyesi, insanm konuşma ve yazı dilini bütünüyle terk etmesidir. Hâlihazırda ekran üzerinden yapılan tüm yazışmalar, yanlış anlaşılmaya mü­saittir. Yazı dili, çeşitli iletişim araçları vesilesiyle hayatımı­zın tam merkezinde olmasına rağmen anlaşmazlıklarımız artmış ve birbirimizle bağımız kesilme noktasına gelecek kadar zayıflamıştır. İlâhî düzene kafa tutan ve kevniyatı bozarak kendi düzenini ikame etmeye çalışan Yahudi-İn- giliz medeniyeti, önü alınamaz bir şekilde ilerlerse gelecek dünyanın insanları konuşacak, uzlaşacak, anlaşacak bir dilden tamamen yoksun kalacaktır. Çünkü bu medeniyet, kendisi gibi olmayanı, hayat tarzı ve standardı kendisine uymayanı ve kendisi gibi konuşmayanı yobaz, çağdışı, çizgi dışı, gerici, gelişmemiş, sığ olarak addeder.</p>
<p>İngiliz-Yahudi medeniyeti tarafından işgal ve soykırıma uğrayan, kendi topraklarından sürgün edilen entelektüel ve aydınlar, sömürge himayesinde yaşadığından bir süre sonra kendi dilini terk eder, Kendini sömürenlerin diliyle yazıp konuşmaya ve fakat daha da kötüsü bir süre sonra sömürgecilerin dünyasıyla hissetmeye ve düşünmeye başlar. Sömürgeci mantık apartheid&#8217;ın ta kendisidir, bu mantık sömürdüklerine aşağılık varlıklar olarak bakar. Frantz Fanon, sömürgeci zihniyetin sömürülenlere karşı zoolojik terimler kullandığını, onları birer sürüngen olarak gördüğünü belirtir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Sömürülenler yani yerliler, oranın sahibi olmalarına rağmen sömürgeciler kendilerini ora­nın efendisi olarak tanıtır. Sömürülenler haddini bilmeli, sınırları aşmamak, efendiler ne diyorsa onu yapmalıdır. Sömürgeciler, sömürdükleri insanları gelişmemiş ve yerinde sayan, uyuşuk insanlar olarak görür. Kendilerini ise eko­nomi ve ticaretin dinamik unsuru görerek büyüklenmedi bir tavır içine girerler. Bütün dünyayı apartheid sistemine hapseden İngiliz-Yahudi medeniyetinin tek gayesi insanlığı köksüzleştirmek, dijital uyuşukluğa mahkûm etmek, ele geçirdiği verimli topraklarda sömürülenleri her bakımdan kullanmak, onları kendi ekonomisini geliştirmek, daha da zenginleşmek için köle gibi çalıştırmaktır. Sömürü düzeninde emek ve rızık kavramına, alın terine, kendi emeğinin eliyle gelen hayırlı kazanca ve berekete yer yoktur.</p>
<p>Dijitalin gelir kapısı olarak yayıldığı toplumlarda herkes kendi menfaatine tapar. Arkadaşlıklar kazı-kazana dönü­şür. Bağların yerini network alır. Girişimcilik, her şeyden önemliymişçesine gençlerin ruhunu ve aklını zehirler. Uğraş ve meşgalesini, girişimci kimliğe büründüremeyen gençler gelişmemiş, köşeyi dönememiş, önünde uzun yıllar olmasına rağmen sanki kaybetmeye daha baştan mahkûm ve acınası bir durumdaymış muamelesi görür.</p>
<p>Her insanın mizacı, iklimi, ruhu, düşünce sistematiği girişimci olmaya yatkın değildir. Girişimcilik, tüketim toplumunun dayatmasıdır. Bir genç düşünce yolculuğa çıkamıyor, bu anlamda yeterli desteği bulamıyorsa o toplumun hakiki mânâda gelişmesinden de söz edilemez. İlmî faaliyetler kurumlar eliyle doğrudan desteklenmiyor, üniversitelerde ilim adamları değil dijital dünyanın fenomenleri ve girişimcileri ağırlanıyorsa insanlık bakımından ilerlemekten söz edilemez. İngiliz kültürünün yaydığı girişimcilik, emek ile asla aynı değildir.</p>
<p>Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin din anlayışım takip eden İngiliz-Yahudi medeniyetinde din mefhumu, kâr üzerine kurulmuş, İktisadî ve ekonomik özelliklidir. Ekonomik dilin üstünlüğünü dayattığı yeni bir dünya sis­temidir. Ekonomik üstünlük kimdeyse dünyaya yön veren yeni Tanrı da odur. Soydaşlık, ırkdaşlık, dindaşlık gibi hiçbir değer ortak bir çatıda buluşmak için artık elverişli değildir. İktisadî açıdan kim güçlüyse onun hegemonyası, direktifleri, kültürü, talep ve istekleri geçerlidir. Ekonomik güç, üstün ırk kavramını da şekillendirir. Yeteneklerinizin olması, sanat, edebiyat ve hatta siyaset gibi sair alanlarda insanlık için üretmeniz, çabalamanız gibi yüksek değerlerin yerini ekonomik gücün insanı sınıflandıran kötücüllüğü alır. Artık tek başına yetenekli, erdemli, sanatçı ruhlu olmanız yetmez. Bunları ekonomik bir güç gösterisine ne kadar dönüştürebildiğiniz gerçek bir &#8220;başarı hikâyesi&#8221; olarak görülür.</p>
<p><strong>Hayâsızlaşan Metâlaşır</strong></p>
<p>Gençlerin yozlaşmasından şikayet eden bir toplumda mutlaka yozlaşmış yetişkinler vardır. Müzikle yayılan ahlaksızlıktan söz ediliyorsa o toplumda mutlaka son derece düşük sözlerle şarkılar yapan popülist şarkıcılar vardır. Sanatın yokluğundan ve edebiyata işlevini yitir­diği bir toplumdan söz ediliyorsa mutlaka iyi yazıya, iyi söze, iyi hatiplere söz hakkı vermeyen, daima popülist kişileri ön plana çıkaran bozuk bir sistem vardır. Teoman Duralı &#8220;Olağanüstü kişilikler, dehâlar tek başlarına bir şey ifade etmezler. Uygun toplum şartlarında ancak açıp çiçeklenebilirler. Kültür ortamıyla hiçbir veçhesiyle bağlantı kuramayan olağanüstü kişilik, aykırı kaçmaktan, köyün yahut mahallenin delisi olmaktan ileri geçemezlerken tam olarak kendi dokusuna uygun olanı reddedip ona mahallenin delisi muamelesi yapan ve kendi toplumunun ruhuna son derece aykırı olanları da kasten destekleyip onu toplumun en önemli figürü hâline getiren bozuk sistemi eleştirir.</p>
<p>Yahudi-İngiliz medeniyetinde hayat hayâdan arındırılmış, maddeleştirilmiş, ümit, bilinç, mücadele, incelik, musiki, niyet, istikamet, seyrüsefer, temaşa gibi hayatı kuşatan tüm eylemler insandan alınmıştır. Her toplumda yozlaşı vardır. Fakat yozlaşı, insanın ruh bütünlüğüne kast edecek kadar alıp başını gitmişse o toplum hayatsızlaşır. Teoman Duralı&#8217;nın hayat ve hayâ arasındaki bağa dikkat çekerek konuya yaklaşımı çok manidardır. Buna göre toplumu yoz­laştıran baş etken hayâsızlaşmadır. Hayâ etimolojik açıdan hayatla ilgilidir. İnsan hayâ ile beşer olmaktan çıkar, hayat sahibi bir varlık olur. &#8220;Hayat ise hayânın pınarıdır. Hayâ da edebin dolayısıyla da ahlakın omurgasıdır.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Öyleyse İngiliz-Yahudi medeniyetinin enstrümanları, dili, dayattığı hayat tarzı, insanı önce beşere oradan da hayvana indirgeyici tutumu neden insanlara cazip gelir? Beşerin hayvanı kesimini doğrudan hedef seçmesi sebebiy­ledir. Duralı&#8217;nın meseleyi en vazıh hâliyle açıkladığı gibi: &#8220;Bedene rahatsızlık ve acı verebilecek, tekmil hoş olma­yan etkenlerin yok edilmesi, bazen çılgınlık derekelerine varabilen eğlenme, gezip tozma ve hiçbir maddi ihtiyaçla uzaktan yakından ilgisi ilişiği bulunmayan giyim-kuşam ile doymak bilmez yeme içme türü, sınırsız tüketim tutkularının karşılanması, üreme ile bağlanma, sâdıklık musibetinden vâreste seleserpe sevişme, buna çiftleşme demek daha doğru olur, güdüsüne alabildiğine imkân tanınması&#8230;&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> İşte bu gibi sebeplerle insanı insanlıktan uzaklaştıran, gerçek hayatın yerine sanalı ikame eden, bütün değerlerin kalbine sermayeyi koyan sistem, insanı köleleştirir ve özsüzleştirir.</p>
<p>Aşırı haz, adrenalin ve tüketim tutkusundan başı dönen insanınsa ne hâle geldiğine dair düşünecek vakti kalmaz. Zaten yapay zekânın dahi insanı insanlıktan çıkarmak için ne yapılması gerektiği sorusuna verdiği cevap, &#8220;aşırı konfor&#8221; değil mi?</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:62-70</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">1]</a> Teoman Duralı, <em>Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti,</em> Dergah Ya­yınlan, 16. Baskı, Ağustos 2024, s. 99.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[2]</a> Teoman Duralı, <em>age.,</em> s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[3]</a> Teoman Duralı, <em>age„</em> s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><strong>[4]</strong></a> <strong>Frantz </strong><strong>Fanon, </strong><em>Yeryüzünün Lanetlileri,</em><strong> Çev.: Şen Sürer, 2022, İst, s. 47.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[5]</a> Teoman Duralı, age., 195.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><strong>[6]</strong></a><strong> Duralı, </strong><em>age,</em> <strong>s. 173.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/">Teoman Duralı’nın Ufkuyla Beşer’den İnsan’a</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Sıbai &#8211; Hayat Bana Böyle Öğretti.-Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 21:10:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[akarakter]]></category>
		<category><![CDATA[anne ve baba]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[Nankörlük]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25040</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kriterlerin değişmesi 1082-Erkeklik ölçütleri değiştiği zaman kadınlar, adamlara hükmeder. Yiğitlik kıstasları değiştiği zaman hırsızlar, çesurlarâ hükmeder. Fazilet ölçütleri değiştiği zaman ayaktakımı, saygınlara hükmeder, &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Kadın meselesi 1015-Kadın, sayı bakımından toplumun yarısını kapsar. Hisler açısından toplumda en güzel şey olduğu gibi, problemler açısından da toplumun en karmaşık tarafıdır. Bundan dolayı çoğu erkek düşünürün bu meseleyi, tamamlayıcı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/">Mustafa Sıbai – Hayat Bana Böyle Öğretti.-Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-25051 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-300x300.jpeg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-300x300.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-100x100.jpeg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-600x600.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-360x360.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-768x768.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-1024x1024.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb.jpeg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Kriterlerin değişmesi</p>
<p>1082-Erkeklik ölçütleri değiştiği zaman kadınlar, adamlara hükmeder. Yiğitlik kıstasları değiştiği zaman hırsızlar, çesurlarâ hükmeder. Fazilet ölçütleri değiştiği zaman ayaktakımı, saygınlara hükmeder,</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadın meselesi</p>
<p>1015-Kadın, sayı bakımından toplumun yarısını kapsar. Hisler açısından toplumda en güzel şey olduğu gibi, problemler açısından da toplumun en karmaşık tarafıdır. Bundan dolayı çoğu erkek düşünürün bu meseleyi, tamamlayıcı cinsel yahut zevk meselesi olmaktan ziyade, bütün toplumun meselesi olarak bakmalıdırlar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>On şeyi yapma!</p>
<p>985-On şeyi yapma yoksa on şeyi duyarsın: seni ilgilendirmeyen şeylere girme yoksa hoşuna gitmeyen şeyler duyarsın. Öfkeliyken konuşma yoksa öfkeni artıracak şeyler işitirsin. Ki. birli kimseyi övme yoksa seni küçük düşürecek şeyler duyarsın. Sana değer vermeyen kimseye şikayette bulunma yoksa acını artıracak şeyler duyarsın. Kızgınlığını cahile gösterme yoksa öfkeni artıracak şeyler duyarsın. Seni küçümseyene nasihat verme yoksa seni küçük düşürme hissi veren şeyler duyarsın. Kendi görüşünü beğenene nasihat etme yoksa görüşünü kınayan şeyler duyarsın. İki hasmı kızdıracak şeyler söyleme yoksa o ikisinden üçüncüleri olacağın sözler işitirsin. Hanımın öfkeli iken ona yaptığın iyilikleri hatırlatma yoksa bütün bu iyiliklerin inkarını duyarsın. Bilgisiz, asi çocuğuna babalığını gösterme yoksa ondan dünyaya getirmemeyi temenni ettirecek şeyler duyarsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim (amel edilmediğinde) işlemez bir silahtır</p>
<p>963-Müslümanların elindeki Kur&#8217;an-ı Kerim, cahillerin elindeki ne savunma, ne saldırı, ne yıkmak, ne yapmak, ne almak, ne vermek için kullanılamayan işlemez silah gibidir. Halbuki o, bütün bunlar ve daha fazlası için elverişlidir. Keşke bilselerdi!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kınanmaya karşı akıllı kimselerin duruşu</p>
<p>950-İnsanlar senin kötüleyen şeylerden bahsettiklerinde, tahammülsüzlerin öfkelendiği gibi kızma! Kindarların hasedi gibi kin gütme! Lakin bak; söylenilenlerden gerçeklik varsa kınanma sanadır insanlara değil. O halde neden kızıyorsun? Şayet gerçek değilse bu ancak senin mertliğini denemek yahut gafletinden uyarmak yahut da faziletlerinden gizli olanları açığa çıkarmak içindir. Şuna gerçekten inan; arifler cam ile inciyi asla birbirine karıştırmazlar. Ve Alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a hiçbir gerçeğin yüzü asla gizli kalmayacağına da kesin inan!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Övgüye karşı akıllı kimselerin duruşu</p>
<p>949-İnsanlar senden seni mutlu edecek şekilde konuştuklarında buna, kibirlenenler gibi değil şükredenler gibi sevin! Gururlular gibi değil mütevazı olanlar gibi dinle! Bu husustaki bütün faziletin Allah&#8217;tan olduğunu unutan kimse ahmakların en ahmağıdır. Şayet O kendisini yaratmasaydı, ne kendisi olurdu ne de faziletleri.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Zayıf bağ</p>
<p>942-İnsanları birbirlerine bağlayan bağların çoğu çabuk kopan bağlardan oluşur. Birbirlerine engel teşkil eden duvarlar da çabuk yıkılan duvarlardan oluşur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hata edenin özrünü kabul et!</p>
<p>945-Hata ettikten sonra senden özür dileyen kardeşine, komşuna zorluk çıkarma! Çünkü kullarına hiç ihtiyacı olma yan ve onları cezalandırmada güç sahibi olan Allah, hata edenlerin özrünü, günah işleyenlerin tevbesini kabul eder. Sen kendine bir fayda ya da zarar vermeye malik olamayan bil aciz iken özürleri kabul etmeye ne kadar da layıksın!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Üç kişiyle arkadaş olmaya gayret et!</p>
<p>940-Üç kişinin arkadaşlığına gayret et: peygamberlik ahlakıyla ahlaklanmış alim, tecrübeli, geceleri saçlarını ağartmış hikmet sahibi, mertliği, yanına geldiğinde sana hürmet etmeye, ikramda bulunmaya, yanında olmadığında seni savunmaya, kırıldığında gönlünü almaya, kusurlu iş yaptığında seni affetmeye ve hata ettiğinde sana nasihat etmeye zorlayan yiğittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kocanın mutluluğu</p>
<p>921-Seven, vefakar koca eşinin doğumuna iki kere sevinir: biri kendisine bir çocuk dünyaya getirmesinden dolayı. Diğeri de doğumundan sağ salim çıkabilmesi. Doğum yatağında sevgili kız kardeşimin kaybetmemizi asla unutamam. Allah ona merhamet etsin! İşte o gün hayatımda ilk defa sevdik. lerini kaybetmenin ne demek olduğunu anladım. Allah rahmet eylesin yine ilk defa babamla birlikte babama ağladım. Yaşlı olduğundan dolayı kızına karşı duyduğu üzüntü onu yıkmıştı. Ben ise babalığın ne demek olduğunu anlamadığım gibi, baba olmaya yakın da değildim. Anne olan hanımımın çocuk dünyaya getirmesinde, doğumdan sağ salim kurtulmasında ve henüz kuş yavruları gibi evlatlarının haline bakan babanın sevincine diyecek yoktur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çocuk ve anne</p>
<p>922-Vallahi, bu dünyada çocuğun, annesini mükafatlandırabileceği bir ödül olduğunu bilmiyorum. Çünkü ben annenin çocuğu için yaptığı gibi, hayatını tehlikeye atarak, rahatından, huzurundan fedakarlık yaparak dünyada evladına iyilik yapan hiçbir insan tanımıyorum. Bununla birlikte annesi yaşlanıp ihtiyarlayınca evlat annesinden sıkılır! Ne büyük bir isyan!&#8230; Ne büyük bir nankörlük!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kardeşliğin samimi olmasının belirtisi</p>
<p>316-Bir kardeşinin dostluğunda samimi olup olmadığı denemek istediğinde elini onun cebini uzat. Sonra yüzüne ve gözlerine bak. Bundan sonra başka bir delile ihtiyacın kalmaz</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Azlık ve çokluk</p>
<p>917-Rahat günlerinde etrafında gördüğün sevenlerin ve hayranların çokluğu sakın seni aldatmasın! Zira zor günlerde onlardan yarısını veya çeyreğini bulabilirsin. Bana gelince, ben binlercesinin içinde birkaç kardeşten başkasını bulamadım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Altı şey musibeti hafifletir</p>
<p>912-Altı şey vardır ki, hatırladığında musibetin hafifler: her şeyin kaza ve kader ile olduğunu, üzüntünün takdir olunanı geri çeviremeyeceğini, içinde bulunduğun halin beterinden daha hafif olduğunu, sana kalanın senden alınandan daha çok olduğunu, her takdir olunanın bir hikmeti olduğunu bilmen halinde bu musibetin kendisinin nimet olduğunu, mümin için her musibetten ecir ve mağfiret olduğunu veya temizlenme ve mertebesinin yükselmesi için olduğunu yahut da daha kötüsünün def edilmesi için olduğunu hatırlamak, musibeti hafifletir. “Allah katındakiler daha hayırlı ve bakidir.”(Kasas 60)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İyilik ne ile güzelleşir?</p>
<p>884-İyilik ancak üç şeyle güzelleşir: İstenmeksizin yapmak, geciktirmeden yapmak, minnet etmeden başa kakmadan yapmak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mertlik ne ile tam olur?</p>
<p>885-Mertlik ancak üç şey ile tam olur: küçük hataları görmezden gelmek, kusuru olanlara müsamaha göstermek, zayıflara/biçarelere şefkat göstermek.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Güzellik ne ile süslenir</p>
<p>886-Güzellik ancak üç şey ile süslenir: edepsizlikten korunmak, temizlere muhabbet beslemek, günahkar facirlere karşı iffetli olmak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mutluluk nasıl elde edilir?</p>
<p>887-Mutluluk ancak üç şeyle elde edilir: dinin korunması, bedenin korunması, maddi manevi ihtiyaç duyduğun şeylerin bulunması.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıl ne ile gelişir?</p>
<p>-Akıl ancak şu üç şeyle gelişir: devamlı düşünmek, düşünürlerin kitaplarını mütalaa etmek, hayat tecrübelerine karşı uyanık olmak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İlim ne ile kabule şayan olur?</p>
<p>879-İlim ancak üç şey ile kabul görüp faydalı olur: ezberleri unutmamak, bilmediklerini öğrenmek, bildiklerini yaymak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Faydalı ve zararlı</p>
<p>875-Çok gülmek, çok neşe ve çok şaka sağlıklı için hastalık, hasta için sağlıktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kararlılık ve yumuşak huylu olmak arasında</p>
<p>876-Hanımına karşı ilerinde kararlı olmazsan, onun İstekleri seni perişan eder. Ona yumuşak huylu olmazsan da sertliğin onu perişan eder. Onu razı olmuş gülen bir yüzle yolculuğunda beraberinde taşıyabilirsen insanların en mutİusu olursun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çocukluk hatıraları</p>
<p>866-Ey çocukluk hatıraları! Sizin hiçbir zaman bana geri dönmeyeceğinizi biliyorum.Lakin benden hiçbir zaman ayrılmayacağınızı da hissediyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Büyüklük nişaneleri</p>
<p>838-Büyüklük nişanelerini, ölümsüzlük lakaplarını, kim veriyor? Doğru söyleyen tarih mi yoksa yalancı propagandalar mı? Samimi halklar mı yoksa fanatik fertler mi?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Heykellerin etrafındaki çiçekler</p>
<p>839-Büyük bir heykelin etrafına dikilen çiçeklere bir arı konar. Onlardan bal yapar ve onu içen bazı hastalar iyileşir. Bunun üzerine arı der ki: “Keşke her heykelin yerine çiçek dikilse!” Hasta da der ki: “Keşke insanlar büyüklerinin hatırasını yaşatmak için onların anısına her sene çiçekler dikseler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kibirli</p>
<p>818-Kibirli zeki kişinin haline şaşılır! İnsanlar onu teşvik için el üstünde yükseltirler, o ise kendi elleriyle kendini toprağa gömmekte ısrar eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nankörlük</p>
<p>819-Kendilerinden hayır bekleyerek onları teşvik edip adam olmalarını sağladığın kimselerin, sana nankörlük etmelerinden pişmanlık duyma! Zira içindeki benliğe karşı koyman sana yeter! Gül dikmek için çalışmışsın ancak çorak toprakta diken ve çalı yetişir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Teşvikte mutedil ol!820-Kabiliyetli kimseleri teşvik etmede, gurur kendilerini öldürmesin diye orta yolu tut! Zira gençlerden zeki olanların erken gelen şöhret ve abartılı övgüler için akıllarını geniş çaplı kullanmaları pek nadirdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aşırılık</p>
<p>812-Kararlılıkta aşırılık zulüm,yumuşak huylulukta ise zayıflıktır.</p>
<p>İbadette aşırılık yükselmek, lezzet duymada ise günahtır.</p>
<p>Gülmede aşırılık küçük düşmek, şakada budalalıktır.</p>
<p>Kadınların keyfine göre gitmede aşırılık basitlik, karşı çıkmada ise kötülüktür.</p>
<p>Yemekte aşırılık açgözlülük, uykuda aşırılık tembelliktir.</p>
<p>Cömertlikte aşırılık savurganlık, tasarrufta ise cimriliktir.</p>
<p>Tedbirde aşırılık vesvese, rahatlıkta aşırılık gaflettir.</p>
<p>Ciddiyette aşırılık katılık, akşına bırakmada ise tembelliktir.</p>
<p>Sağlığa dikkat etmede aşırılık hastalık, sağlığı ihmal etmede ise ölümdür.</p>
<p>Insanları hesaba çekmede aşırılık düşmanlık, onlara müsamaha göstermede ise zayifliktir.</p>
<p>Kiskançlıkta aşirilik delilik, gormezlikten gelmede ise cinayettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanın değeri</p>
<p>799-İnsanın değeri hedefleriyle, konumu yaşıtlarıyla, zevki tercihleriyle, serveti sahip olduğu gönüllerle, gücü kırabildiği arzu ve istekleriyle, zaferi hezimete uğrattığı rezaletlerle, çokluğu zorluk anında kendisiyle sebat edenlerle ölçülür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dua!</p>
<p>796-Allah&#8217;ım, amelde Senden istikamet istediğimiz gibi sözde de doğruluk istiyoruz! Bizim Senden razı olmamızı talep ettiğini gibi Senden razı olmayı istiyoruz. Bedenimiz hasta da olsa kalp selameti, organlarımız hasta olsa da ruh sağlığı, azalarımız acziyet içinde olsa da gönül dinçliği istiyoruz. Cennet yoluna sokacak dürüstlük, cennetin kapılarını çalacak hidayet ve cennet ahalisi ile beraber olacak başarı istiyoruz. Resulullah aleyhisselam ve diğer peygamberler, sıdıklar, şehidler ve Salihlerle cennetin en üst köşesinde beraber olabileceğimiz ihsanlar bahşetmeni niyaz ederiz. “Onlar en iyi yoldaştırlar.”(Nisa 69)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ey üzgün olanlar!</p>
<p>789-Ey üzgün olanlar! Allah çiçekleri, bahçeleri ve kainattaki güzellikleri herkesten önce sizin için yarattı.</p>
<p>Ey hastalar! Allah güneşi, havayı, suyu ve gıdaları herkesten önce sizin içim yarattı.</p>
<p>Ey mahrum kalanlar! Allah besinlerin en faydalısını ve en ucuzunu herkesten önce sizin için yarattı.</p>
<p>Ey ezilenler! Allah bu geniş yeryüzünü herkesten önce si. zin İçin yarattı.</p>
<p>Ey mazlumlar! Allah dualarınızın kabulü için kapıları açık gökleri herkesten önce sizin için yarattı.</p>
<p>Ey acı çekenler! Allah çevrenizde dertlerinizi, hüzünlerinizi ve gözyaşlarınızı unutturacak şeyler yarattı.</p>
<p>Ey şaşkınlar! Allah her gün sizin için kendi varlığına delil ler yaratmaktadır. O halde aklınızı kullanın!</p>
<p>Ey dinsizler! Sıkıntıyı kendinizden gidermede aciz kalmanız, sizi yaratanın varlığına delildir.</p>
<p>Ey araştırmacılar! Kendinizde ve etrafınızda O&#8217;nun delilleri ve kudreti vardır. Gözlerinizi kapatmayın!</p>
<p>Ey müminler! Günden güne varlığın sırlarının açığa çıkmasında inancınızın doğru olduğuna bir delil vardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Arzular</p>
<p>791-İnsanları saptıran şeylerin çoğu akılları değil arzularıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sen daha muhtaçsın</p>
<p>780.Sen, bilmediklerini öğrenmekten ziyade bildiklerinden istifade etmeye daha muhtaçsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Daha yararlı</p>
<p>761-Görüşlerini insanlar arasında bir makalede neşretmek, inatçı hasımlarınla tam bir ay tartışmaktan daha yararlıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Askeri komutanlar için son derece gerekli olan</p>
<p>726-Resulullah aleyhisselamın hayatını derin ve bilinçli bir şekilde incelemek, davetin yardımcıları ve askeri komutanlar için son derece gereklidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mutluluğun anahtarı</p>
<p>717-İlk olarak ahlak sonra ilim ve liyakat, işte bunlar kişiler, hükümetler ve fertler için mutluluğun anahtarıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Herkes kendini haklı görür</p>
<p>701-Başkasıyla anlaşmazlık içimde olup da hakkın muhakkak kendisinin yanında olduğunu söylemeyen ve hakkı en iyi şekilde temsil iddiasında bulunmayan hiçbir insan görmedim. Yine herhangi bir suiistimalden dolayı itham olup da kendini savunurken, hakkın kurbanı olduğunu, görevini tam olarak yerine getirmesinden dolayı buna maruz kaldığını söylemeyen kimseyi de görmedim. Ama insaflı tarih, ikisinin arasını ayıracaktır. Allah hüküm verenlerin en adaletlisidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Eğilimler&#8230;</p>
<p>671-Güçlünün meyli baskıdır. Şayet adil davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Zalimin eğilimi katılıktır. Şayet merhametli davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Zorbanın mizacı kibirdir. Şayet tevazu göstermişse bu bir sebepten ötürüdür. , Mülhidin tabiatı fesatlıktır. Şayet doğru dürüst davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Zengini meyli savurganlıktır. Şayet tasarruflu davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Münafığın mizacı yalancılıktır. Şayet doğru söylemişse bu bir sebepten ötürüdür. Hilekarın tabiatı hıyanettir. Şayet dürüst davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Siyasinin mizacı dolambaçlı konuşmaktır. Şayet açık konuşmuşsa bu bir sebepten ötürüdür. Gencin tabiatı tutarsızlıktır. Şayet akıllı davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Güzelin tabiatı fitnedir. Şayet iffetli davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Kötü alimin mizacı dünyaya düşkünlüktür. Şayet dünyadan uzak durmuşsa bu bir sebepten ötürüdür. Bedevinin tabiatı kabalıktır. Şayet ince davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İkisi asla bir kalpte bir araya gelmez</p>
<p>661-Bir alimin kalbinde hem Allah sevgisi hem de zalimlere dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p>662-Bir davetçinin kalbinde din sevgisi ve fesatçılara dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p>663-İhlaslı kimsenin kalbnide hem hak sevgisi hem de batıl ehline dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p>664-Bir müslümanın kalbinde Resulullah aleyhisselam sevgisi ve O&#8217;nun düşmanlarına dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sakın seni aldatmasın! —</p>
<p>659-Sakın bir insanın karmaşadan yakınması seni aldatmasın; zira o, bu durumun en büyük sebeplerinden biri olabilir. Onun bozguncuları kınaması da seni aldatmasın; zira o, onların önde gelenlerinden olabilir. Onun dinin elden gitmesine olan üzüntüsü de seni aldatmasın; zira belki de o, dini zayi edenleri, ilkidir. Onun ıslah edenlere acıması seni aldatmasın; zira onların işlerini bitirecek olanların ilkidir belki de o.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sen Kimsin?</p>
<p>629-Sen kimsin ki ey insan, kaderden dem vuruyorsun Allah&#8217;a öfkeleniyorsun, şartlarını O&#8217;na (böyle olacak diye) sunuyorsun?!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İki&#8230; vebir&#8230;</p>
<p>632-Allah her insan için iki göz yaratmıştır fakat insanların çoğu sadece bir gözüyle bakarlar. Allah her insan için bir dil ve iki kulak yaratmıştır ama insanların çoğu iki dille konuşur ve tek kulakla dinlerler. Allah her insan için biriyle kendine diğeriyle başkalarına yardım olsun diye iki el vermiştir ama insanların çoğu yalnızca bir eli kullanırlar. Allah her insan için biriyle dünyada diğeri ile ahirette koşması için iki ayak vermiştir ama insanların çoğu bir ayaklarını kullanırlar. Allah her ir san için kısa hayatının kederlerini taşıması için tek kalp yaratmıştır lakin insan, birçok kalbin taşıyamayacağı dertleri kendine yüklemiştir. Allah her insan için tek bir ömür vermiştir fakat insan yüz ömrü varmış gibi vakitlerini boşa harcar durur. Allah her insan için bir defa ölüm takdir etmiştir fakat insan cahilliği ve bedbahtlığı yüzünden her gün ölmeye razı olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Beş kitapta doğruyu bulamazsın</p>
<p>597-Beş kitapta katışıksız doğruyu bulamazsın: filozof olmadığı halde yazarının felsefe yapmak istediği kitap, yazarının adeta başkalarının görüşlerini papağan gibi taklit edip düşüncelerinde özgür olanlar gibi görünmeye çalıştığı kitap, yazarının toplumun faydalanacağı değil de hoşlarına gidecek şeyleri yazmak istediği kitap, yazarının kendisinin de payı varmış gibi yaparak bazı tarihi olayları yazmak istediği kitap, yazarının haset ettiği, rakibi olduğu veya hasmı olduğu birinden söz etmek yahut onu tenkit etmek istediği kitap.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dört yerde dört kişinin şahitliği kabul olmaz</p>
<p>598-Dört yerde dört kişinin şahitliği kabul olmaz: güçlünün zayıf olan hakkında, zalimin mazlum hakkında, şöhret düşkünün kendisine rakip olan hakkında ve öfkeli hanımın kocası hakkında.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Edep hırsızları</p>
<p>551-Seven bir ziyaretçi adı altında evime girip içindeki en değerli eşyaları çalan ile edebiyat adı alında kızımın, hanımımın aklına girip oradaki en değerli şeyleri çalan arasında ne fark var? O halde neden eşya çalanları hapsediyorlar da şeref ve aile saadetini çalanları serbest bırakıyorlar?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Biz dünyayı ne ile fethettik?</p>
<p>545-Biz dünyayı hayasız, yozlaşmış annelerle fethetmedik. Fakat biz iffetli, dindar annelerle dünyayı fethettik. Biz dünyanın halifeliğine açgözlü, doymak bilmeyen, cinsel ahlakla varis olmadık. Fakat biz ağır başlı, terbiyeli bir ahlakla varis olduk.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Konuşmanın şerefi, özgürlüğünden önce gelir</p>
<p>535-Konuşma özgürlüğü adı altında istediklerini söyleme özgürlüğüne sahip olduğunu iddia edenler, konuşma şerefinin özgürlüğünden önce geldiğini unutmaktadırlar. Hiçbir milletin, özgürlük adına hainliğe hoşgörülü yaklaştığını görmedim. Fakat içimizden bazıları, özgürlük adı altında toplumumuzun şerefine ihanet etmek istiyor. Şayet bizde duyarlı bir kamuoyu oluşsaydı davalarda hainlerin hesaba çekildiği gibi bunlar da hesaba çekilirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının saygınlığı</p>
<p>529-Kadına değer vermek; insan gibi muamele edip oyuncak gibi kullanmamakla, şehevi arzu ateşlerinin arasına atılmakla değil şüpheli şeylerden uzak tutmakla ve onu dedi. kodularla ağızdan ağza dolaştırmamakla olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Evlilikte kötü adetlerimizin tehlikeleri</p>
<p>527-Cinselliğin ilgi görmesinin nedenlerinden biri de, gençlerimizin evliliğini zorlaştırmaktır. Bu kötü adetle evlilik yalnızca zenginlerin altından kalkabileceği ağır bir yük haline gelmiştir. Halbuki Allah&#8217;ın şeriatı evliliği hem zenginin hem fakirlerin yapabileceği şekilde kolaylaştırmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nerede kadın derneklerimiz?</p>
<p>528-Şayet kadın derneklerimiz evlilik adetleri üzere topluma özellikle kadınlara devamlı kampanyalar yapsalardı, milletin durumunu yükseltecek, memleketi bunalarımlardan ve ahlaki çöküşlerden koruyacak olan büyük hizmeti yapmış olurlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Güçlü ve zayıf milletler arasında müstehcen edebiyat</p>
<p>524-Güçsüz, zayıf milletler de müstehcen edebiyat ilgi görür. Bu sayede yazarları zengin olur. Güçlü, kalkınmış milletler de ise manevi/ruhi edebiyat ilgi görür. Bu sayede yazarları ölümsüz olur. Büyüklükle aşağılık olma arasındaki fark ölümsüzlüğün toprağa üstünlüğü gibidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının şaşırtıcı durumları</p>
<p>517-Kadının erkekten zayıf olduğu halde üzerinde otorite kurabilmesi, ondan daha baskıcı olduğu halde daha çok dert yanması, erkek daha vefasız olduğu halde kadının ona daha çok vefa göstermesi, erkekten çok rahat olduğu halde daha çok şikayetçi olması, çocukların erkeğe nisbet edildikleri halde kadının çocuklara daha düşkün olması, erkeğin imanının ondan zayıf olmasına rağmen kadının daha az ibadet etmesi kadının şaşırtıcı durumlarındandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının özgürlüğü ve hizmetçi görülmesi</p>
<p>512-Kadının özgür olması mutluluğunun aleyhine, köle gibi görülmesi ailenin saygınlığının aleyhine, erkekle eşit görülmesi toplumun mutluluğunun aleyhinedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Medeniyetlerin çöküşü</p>
<p>513-Bütün medeniyetlerin yıkılışının kadının toplum içinde sergilenip meydana çıkarılması, onun medeniyetin geleceği ile oynaması ve ahlaklarını bozması neticesinde olması şaşılacak bir durum değil midir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Konuşmada erkeğin ve kadının karakteri</p>
<p>506-Aklı başında erkek, fayda göreceği ya da faydası dokunacağı yerler dışında susmayı seçer. Aklı başında kadın. zarar göreceği veya zarar vereceği yerler dışında konuşmayı seçer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hanımların hakları</p>
<p>501-Çoğu koca, hanımlarının kendileri üzerindeki haklarından ziyade, kendilerinin hanımları üzerindeki hakları isterler. Oysa Allah şöyle buyurmaktadır: “Erkeklerin meşru surrette kadınlar üzerindeki (hakları) gibi kadınların da onlar üzerinde (hakları) vardır. (Yalnız) erkekler onlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye maliktirler.”(</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının ve erkeğin yoldan çıkması</p>
<p>502-Cahil toplum, erkeğin yoldan çıkmasını affederken, kadının yoldan çıkmasını affetmeyip cezalandırır. Şeriat ise her ikisinin de doğru düzgün bireyler olmasını istiyor. Yine her ikisinin de yanlış işler yapmasını onaylamıyor. İkisinin bilmeden olmuş hatalarının ise örtülmesi gerektiğini bildiriyor. Suçları sabit olduğunda ikisinin de cezasını uyguluyor. O halde cezalandırma ve affetmede kadın ile erkek arasındaki bu farkı nereden tutup getiriyorlar?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Anne ve çocuklar</p>
<p>496-Annenin aklının azlığı; çocukları vurdumduymaz, dininin azlığı; çocukları günahkar, emaneti az gözetmesi; çocukları hıyanet eden, güzelliğinin az olması çocukları iyi kimseler yapar. Annede dindar olmak, akıllık, emin olmak ve güzellik bir arada olursa işte o zaman ölümsüz önderler yetiştirir. Bu.nun da hurilerden başkasında bulunacağını sanmıyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kavrayışı az olan çocuğuna karşı tutumun</p>
<p>497 -Kendin zeki olduğun halde kavrayışı az bir evlatla imtihan olursan, ona bunu hissettirme. Bundan dolayı sıkıntıya da kapılma. Zira kavrayışı az hayırlı bir evlat, akıllı söz dinlemez çocuktan hayırlıdır. Nice babalarını sıkıntıya sokan zeki evlatlar vardır ki, babaları onların dünyaya gelmemiş olmala: rını arzu eder hale gelirler.</p>
<hr />
<p>Bahtı açık eş</p>
<p>489-Eşinin bazı tavırları seni üzüyor, bazıları da sevindiriyorsa memnun olduğun tavırlarını olmadıklarına say. Bu durumda borçlu olmazsın. Nasipli eş, eşine karşı ne alacaklı ne de borçlu olandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kendini sevindirecek şeyler oluştur</p>
<p>490-Eşin ve çocukların senin mutluluğunu ve huzurunu sağlayamıyorlarsa, kendini sevindirecek şeyler oluştur. Yoksa ömrünü gamla kederle geçirirsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sinirlenme!</p>
<p>483-Hanımın yahut çocukların ev eşyalarından birini kırdığında sinirlerin alevlenecek şekilde öfkelenme! Şu da var ki hiç öfkelenmemen daha hayırlıdır. Çünkü sinirlerinin bozulmasındaki zararın, malının kırılmasındaki zararından daha fazladır Hiçbir şeyin Allah&#8217;ın takdiri olmadan kırılıp dökülmeyeceğini hatırladığın zaman gönlün razı olur ve sinirlerin yatışır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Öfke alışkanlığı</p>
<p>486-Hoşuna gitmeyen her şeye öfkelenmeyi alışkanlık ha line getirirsen, asla sükunet içinde olamazsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yanlış eğitimin sonuçları</p>
<p>477-Gördüm ki birçok baba, babalarının kendilerine uyguladıkları katı tutuma tepki olarak çocuklarına nazik davranmada aşırıya kaçmışlardır. İşte böylece eğitimdeki bu tedbirsizlik, iki ya da daha fazla neslin problemli olmasına sebep olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Faydalı bir şey</p>
<p>475-Olur ki ailenle yapacağın kısa bir gezinti, birçok problemi çözebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>451-Çocuk huyları ile beraber doğar. Anne baba bu huyları değiştiremez lakin terbiye edebilirler. Çocuğun ahlakı ise çevrenin ve eğitimin eseridir. İşte burada çocuğun mutlu veya mutsuz olmasında anne babanın büyük rolü olabilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>452-Erkek çocuk, babasından daha fazla etkilenir. Kız da çocuk da annesinden. Cahil annelerin terbiye yöntemleri; sövmek, ölüm ve kahrolmakla ilgili beddualardır. Cahil babaların terbiye yolları ise; dövmek ve hor görmektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Babalar ve çocuklar</p>
<p>428-Çocuğunu bulaşıcı hastalıktan uzak tuttuğun gibi kötü arkadaştan uzak tut! Ve buna küçüklüğünden başla! Yoksa hastalık kötüleşir, ilaç fayda vermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>429-Çocuk eğitiminde katı olmak, çocuğu asiliğe götürür.Eğitiminde yumuşak davranmak da bozulmaya götürür. İşte suç da bu ikisinin kucağında meydana gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>430-Çocuk, tay gibidir. Her istediği verildiği zaman dik kafalı yetişir ve yönlendirmesi zorlaşır. İstediği hiçbir şey verilmezse agresif yetişir ve çevresindeki her şeyden nefret eder. 0 halde sen ona vermede ve alıkoymada sağduyulu ol! Kendisini sevdiğini söyleyerek onu şımartma! Zira bu, senin ve onun mutluluğunu yok eden şeylerin en öldürücüsüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>431-Erkek çocukları severler, kız çocuklarını sevmezler. Şu da var ki ben, tanıdıklarımın çoğunun kız çocuklarının erkek çocuklarından daha mutlu olduğunu gördüm.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>432-Zengin de olsan çocuğunu ayakları üzerinde durmâ ya alıştır. İlim talep etmeyip kazanmaya güç yetirmeye başlAdığında, ona sofranda yer vermekten, senin evinde oturma sından, harçlığını sen kendi cebinden vermekten sakın! Yoksa sen hayat yolunda onun mücadele ruhunu öldürmüş olursun. Böylelerini çok gördüm.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>433-Babasının şefkatinden ümidini kesen çocuk, asi olarak büyür. Babasının şefkatine aşırı tamah eden çocuk, tembel olarak büyür. Babaların en iyisi, çocuğunu şefkatinden ümit kestirmeyen ve onu kendi iyiliklerine tamah ettirmeyen babadır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>434-Çocuğuna katılıkta aşırıya gitmen, onu senden koparır. Onu aşırı nazlandırman da sen, ondan koparır. O halde sen sağduyulu/hikmetli ol. Yoksa dizgini elinden kaçırırsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>435-Çocuğunu hayat mücadelesi içinde zorluklara göğüs gerer halde görmen, sana dayanıp nimetlere boğulmuş olarak görmenden hayırlıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>436-Çocukların hayırsız ise onlara servet bırakmaktan sakın! Çünkü senin yıllarca topladığını birkaç gün içinde yiyip bitirirler. Sonra itibarını zedelerler, şerefini karalarlar, seni hesapları çok çabuk görene teslim ederler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>437-Hayırlı evlat sana dua eder, insanlar da seni onun sayesinde her türlü iyilikle anarlar. Bu, seni unutan, hayatta yaptığı kötülüklerle seni de kötülemiş olandan daha kalıcı ve daha hayırlıdır. Evlatların, ciğerparelerindir. Ciğerinin senin hastalıklara ve acılara sebep olmasını görmek ister misin? Yoksa onu sağlıklı ve afiyette mi görmek istersin?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>438-Eğer bütün babalar, günün bir kısmını çocuğunun gözetimine özel olarak ayırmış olsaydı, çocukları için çok fazla yorulmak zorunda kalmazlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>439-Cahil baba, çocuğunun suretinin güzel olmasına sevinir. Ahlakının kötü olmasını umursamaz. Akıllı baba ise insanların en çirkini de olsa çocuğunun ahlakının güzelliğiyle sevinir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>440-Saygın baba, çocuğunun kendisinden daha saygın olması için çalışandır. Akıllı baba, çocuğunun kendisi gibi olması için gayret edendir. Hiçbir babanın çocuğunun kendisinden aşağıda olmasına çalıştığını tasavvur edemem.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanata yönelmek</p>
<p>377-Sanata yönelmek, oluşumunu tamamlamış milletlerin uğraşı olabilir. Henüz oluşumu tamamlamaya başlamamış veya geç başlayanlara gelecek olursak; ilerlemesini kuvvetlerdirmeye önem vermek yerine resme ve müziğe, keşifler yapmak yerine dansa, hayatı imar etmek yerine hayatı çizmeye yönelmeleri en büyük suçtur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hakikat</p>
<p>372.Hakikat; isteyeni çok olan ama aralarinda sevebilecek birini bulamayan guzel bir kadina benzer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aldanma!</p>
<p>369-Yararı bilinmedikçe yemeğin lezzetine, dürüstlüğü beli olmadıkça zahidin ağlamasına, ahlakını bilmedikçe yöneticilein sözüne, erbabı şahitlik etmedikçe alimin iddiasına, kocasını dinlemedikçe kadının şikayet edip serzenişte bulunmasına, insanlarla ilişkilerini görmedikçe abidin namazına, meclislerine katilıp sohbetinde bulunmadıkça şeyhin vakarına, güçlüklerde tecrübe etmedikçe gencin coşkusuna, bakan ya da idareci olmadık yurdunu sevdiğini iddia edene, kendisinden satın almaktan vazgeçiyormuş gibi görünmedikçe satıcının yeminine aldanma!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Evlilik</p>
<p>353-Evlilikte düzen olmasaydı evlilik budalalık olurdu. Şefkat olmasaydı çocuk dünyaya getirmek delilik olurdu. Din olmasaydı yuva kurmak boş ve abes bir iş olurdu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İki yer</p>
<p>343-İki yerde ağla, mahzuru yok: fırsatını bulduğun halde yerine getiremediğin, kaçırdığın ibadetlere ve terk ettikten sonra yeniden işlediğin günahlara.</p>
<p>İki yerde sevin, bir mahzur yok: yaptığın iyiliğe ve yapılması için yol gösterdiğin iyiliğe.</p>
<p>İki yerde çokça ibret al: Allah&#8217;ın güçlü bir zalimin belini kırmasında ve facir bir alimin kusurlarını ortaya çıkarmasında,</p>
<p>İki yerde uzun süre kalma: Allah&#8217;a karşı suç işlenmiş yerde ve geçmişte insanlara iyilik yaptığın yerde.</p>
<p>İki yerde pişmanlık duyma: arkadaşlarına yaptığın iyiliğin takdir edilmemesinde ve affettiğin hizmetçilerinin senin affını takdir edememelerinde.</p>
<p>İki yerde insanları diline dolayarak alay etme: düşmanla”rın ölmesinde ve doğru yolda olanların sapmasında.</p>
<p>İki yerde tevazuyu terk etme: cenazeyi götürürken ve felaketlere şahit olurken.</p>
<p>İki yerde harcamayı kısıtlama: sağlığını korumada ve şahsiyetini korumada.</p>
<p>İki yerde cimrilik yapmaktan utanma: Allah&#8217;a isyan olar yerlere harcama yapmada ve ihtiyaç olmayan yerlere harcamada.</p>
<p>İki yerde kendini unut: Allah&#8217;ın huzurunda ve senden yardım isteyene yardım ederken.</p>
<p>İki yerde büyüklenme: Vazifelerini yaparken ve mütevazı biriyle otururken.</p>
<p>İki yerde tevazu gösterme: düşmanınla karşılaşmada ve kibirlilerle oturmada.</p>
<p>İki yerde yapabildiğin kadar çok yap: ilim talep ederken ve iyilik yaparken.</p>
<p>İki yerde yapabildiğin kadar az yap: yemeği çok yemeyi ve boş işlerle meşgul olanlara eğlenmeyi.</p>
<p>İki yerde zamanın değişebileceğini düşünerek kontrollü harca: sağlığını ve gençliğini.</p>
<p>İki yerde ağlanılmasından rahatsız olma: haksızlığa uğrayan kadının ağlamasında ve suçlu olduğu iddia edilenin yakalanınca ağlamasında.</p>
<p>İki yerde gülmek seni aldatmasın: zalimin sana gülmesi ve dertlinin senin yanında gülmesi.</p>
<p>Bir yerde şu iki şey dışındakiler için gönlünü bağlama: Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir sevgi bulunmayan hayatında.</p>
<p>Bir yerde yalnız bir şeyi yap: Ölüm anında, yalnızca Allah&#8217;ın rahmetini ümit et.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duaların en mükemmel, en yeterli ve en özlü dua</p>
<p>328-En yeterli dua şudur “Rabbimiz bize dünyada da ahirette de iyilik ver.”(Bakara,201)</p>
<p>En özlü dua, Peygamber Efendımiz ın şu duasıdır: “Allah&#8217;ım! Bildiğim ve bilmediğim butün hayırları Senden istiyorum. Bildiği ve bilmediğim butün kotuluklerden Sana sığınıyorum.”</p>
<p>En mükemmel dua Peygamber Efendimiz&#8217;in şu duasıdır. “Allah&#8217;ım! Gayb ilmin ve yaratma kudretin ile hayatın benim için hayırlı olduğunu bildiğin sürece beni yaşat, ölümün benim için daha hayırlı olduğunu bildiğin sürece de beni vefat ettir. Allah&#8217;ım! Gizli ve aşikar hallerimde senden hakkıyla korkmayı dilerim. Senden rıza ve öfke anında hak sözü söylemeyi dilerim. Zenginlik ve fakirlikte senden orta yollu olmayı dilerim. Senden bitmeyen bir göz aydınlığı dilerim. Senden, kazaya rıza göstermeyi ve ölümden sonra rahat bir hayat dilerim. Senden, yüzüne bakmanın lezzetini zarar verici bir hastalık ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın sana kavuşmanın özlemini dilerim. Allah&#8217;ım! Bizi iman zineti ile süsle ve bizi hidayete ermiş, doğru yolun rehberleri kıl.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İyiliğin ve kötülüğün temeli</p>
<p>319-Dünyada kötülüğün temeli üçtür: şeytan, kadın ve para/mülk. Dünyada iyiliğin temeli de üçtür: akıl, kadın ve para/mülk.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Beş yerde edebini koru!</p>
<p>311-Beş yerde edebini koru: ibadet mekanlarında, ilim meclislerinde, büyüklerin karşılanmasında, liderlere konuşmada, yabancılara karşı davranışlarında.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;na bakmak</p>
<p>295-Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;na sürekli tefekkür nazarıyla bakmaktan başka aklı ve ruhu besleyen, bedeni koruyan, mutluluğun garantisini veren bir şey görmedim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Annenin çocuklar üzerinde etkisi</p>
<p>298-Allah&#8217;ım! Torunlarımıza Saliha, aklı başında anneler hazırla! Çünkü anne çocuğu ya adam ya kötü birisi ya da ahmak birisi yapar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çok konuşmak</p>
<p>267-Çok konuşma afetine maruz kalan kimse, konuşmanın uygun olacağı yerde kendini ifade edememe afetine maruz kalır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Üç şey!</p>
<p>268-Üç yerde üç şeyden sakın! Tartışma esnasında ilminle gururlanmaktan, seni tanıyanların yanında yaptıklarınla övünmekten ve fırsat olduğu halde hayır işlemeyi ihmal etmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sağlığına özen göster</p>
<p>248-Hayatta ilgin ne olursa olsun sağlığına özen göstermeyi ihmal etme! Çünkü işçi isen gücünü artırır. Öğrenci isen ders çalışmana, alim isen bilgileri yaymana yardımcı olur. Davetçi isen (daveti) bitirmeni, ara vermeni engeller. Abid isen Mevla ile geceleyin konuşmayı sana sevdirir&#8230; Canın bineğindir. O halde ona iyi davran.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>işinin ahlakını ortaya çıkaran şeyler</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>229-Dört şey kişinin karakterini ortaya çıkarır: yolculuk hapishane, hastalık, tartışma.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şunları yapmadıkça kimseyi hemen övme!</p>
<p>230-Parayla, mülkle denemeden kimseyi takvalı olmakla, zor zamanlara ortak olduğunu görmedikçe cömertlikle, meseleleri nasıl çözdüğünü görmedikçe, ilim ile beraber yaşamadıkça güzel ahlak ile, kızdırmadıkça yumuşak huylu olmakla, tecrübe etmedikçe akıllı olmak ile övme!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sürekli kendini görme!</p>
<p>211-Sürekli kendini görüp (beğenenlerden) olma! Sonra insanlar senden nefret eder, arkadaşların da azalır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sevmeyenlerin sözleri</p>
<p>203-Seni sevmeyenlerin, aleyhinde ağızlarında doladıklari sözlere sabret! Sonra sana dediklerini düşün. Doğru ise kendini düzelt. Yalan ise, bir müddet sonra da olsa Allah&#8217;ın gerçeği ortaya çıkaracağından endişen olmasın! “Muhakkak ki Allah, iman edenleri savunur.” (Hac,38)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıllı ve ahmak</p>
<p>204-Akıllı kimse aleyhinde söylenenleri uyarı olarak görür. Ahmak ise bunu katışıksız acı olarak görür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Arzular!</p>
<p>188-Şayet arzular/ihtiraslar olmasaydı dünyadaki herkes dosdoğru olurdu. Hepsi dosdoğru olsaydı ölüme maruz kalmazlardı. Hepsi de yaşasaydı dünya onlara dar gelirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Okuduğun yazarı seç</p>
<p>178-Okuduğun her eser zihninde izler bırakır. Yalnızca derin düşünen, yorumu dosdoğru olan, kalemi kuvvetli, dürüst vicdanlı kimselerin eserlerini oku!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Herkes değildir&#8230;</p>
<p>177-Her kalem tutan katip, her sayfa karalayan yazar, her karmaşık cümleler kuran filozof, her meseleleri ayrıntılı bir şekilde açıklayan alim, her dudaklarını oynatan zikir sahibi, her yaşantısında az tüketen zahid, her ata binen süvari, her sarığı başına dolayan hoca, her bıyığını kesen delikanlı, her başını eğen mütevazi, her gülerek dişlerini gösteren mutlu değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sen bilirsin&#8230; ben de biliyorum&#8230;</p>
<p>175-Allah&#8217;ım! Sen biliyorsun ki, ben sana salih amellerle güzel işlerle yaklaşamadım.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sana şirk koşulmasından başka bütün günahları affedersin Sen.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, yasakladığın kötü davranışlardan uzak kalamadım.</p>
<p>Ve ben de bilıyorum ki, Sen bizi gücümüzün yettiği takvadan sorumlu tuttun.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, adam gibi Yüce Zatına ibadet edemedim,</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, şüphesiz ki Sen, kalbinde zerre kadar iman olan kimseyi cehennemden çıkaracaksın.</p>
<p>Sen biliyorsun ki. vicdanım Senin esintilerinle karşı karşıya kalmasına rağmen kirinden arınmadı.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen beni çamurdan yarattın, beni topraktan yetiştirdin, yeryüzüne yerleştirdin ve beni şeytanla imtihan ettin.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, ben Senin güven ve selamet sahiline ulaşmak için dalgaları çırpınan bir denizde yüzüyorum.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen aile, evlat, ihtiyaçlar, hastalik, kederler, hüzünler gibi Sana ulaşmamda beni yavaşlatacak şeylerle bu hayatta beni bağladın.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, ben Senin sırlar denizlerine dalmaya, nurlarının hazzına karışmaya istekliyim.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen bende akıl nuruyla beraber şehvet karanlığını, meleklerin itaati ile şeytanın isyankârlığını, göğün yüceliği ile beraber yeryüzünün alçaklığını, iyiliğin saflığı ile beraber kötülüğün kirini, sevgi ateşi ile beraber arzu dumanını yarattın.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, ben Sana dosdoğru ve gönlü kırık bir şekilde ulaşmak istiyorum.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen dilediğini, istediğini onların amellerinden dolayı değil fazlınla, hak ettikleri için değil cömertliğinle seçersin.</p>
<p>Allah&#8217;ım! İşte bunlar Senin benim hakkımda bildiklerinin bazıları ve benim Senin hakkında bildiklerimin bazılarıdır. Bildiklerimi Senin bildiklerine arabulucu eyle. Vesilelerin azlığını bilmeme rağmen bilmeye çalıştıklarımdan dolayı beni bildiklerine ulaştır. Hakkımda bildiklerinden dolayı beni Kendine uzak eyleme. Senin hakkında bildiklerimi de Sana ulaşmada bana fitne kılma. Allah&#8217;ım! Muhakkak ki Sen bilirsin, biz bilmeyiz. Sen çok hikmet sahibi ve bağışlayansın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanların seni sevmeleri için&#8230;</p>
<p>150-İnsanların seni sevmeleri için yollarını geniş tut (kolaylık sağla). Sana insaflı davranmaları için onlara kalbini aç. Sen insaflı davranmak için onlara aklını aç. İnsanların yapacaklarından güvende olmak için bazı haklarından onlar için vazgeç.<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sakın!</p>
<p>133-Baskın çıktığı zaman kindardan, hüküm verdiği zaman cahilden, karar verdiği zaman namertten, umutsuzluğa kapıldığı zaman aç kimseden ve dinleyicileri arttığı zaman zahid görünen vaizden sakın!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Din ve eğitim</p>
<p>125-Din; karakterleri ve huyları yok etmez fakat onları eğitir. Eğitim de mizaçları değiştirmez fakat onları terbiye eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her sevgi güzel şeyler miras bırakır</p>
<p>115-Allah&#8217;ı sevmek selamet, insanları sevmek pişmanlık, hanıma aşırı muhabbet delilik getirir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kalp dolduğu zaman&#8230;</p>
<p>112-Kalp sevgi ile dolduğu zaman yüz aydınlanır. Heybet ile dolduğu zaman azalar itaat eder. Sağduyu ile dolduğu zaman düşünceler dik durur. Arzu-isteklerle dolduğu zaman mide ve tenasül uzvu ayaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sonuç</p>
<p>83-Lezzet duymak, ardından iç huzuru getirdiğinde övgüye layık olur. Peşinden ahlaksızlık getiriyorsa zehirdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıllı kadın ve ahmak kadın</p>
<p>73-Akıllı kadın, kanatlarının birinde kocasinı uçuran kanatlı bir melektir. Ahmak kadın ise, boynuzlarından birini kocasına toslayan iki boynuzlu şeytandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sakın şeytan seni kandırmasın!</p>
<p>28-Sakın şeytan seni takvan hususunda kandırmasın! O seni değersiz, kıymetsiz şeylerde kanaatkar yapar sonra da büyük, önemli işlerde iştahlı olmana çalışır. Yine seni ibadetlerinde de aldatmasın! Zira o nafileleri sana sevdirir sonra farzları terk etmen için sana vesvese verir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sevgi göstermede de nefret etmede de aşırıya kaçma! Durum şu ki; dost düşman, düşman da dost haline gelebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/">Mustafa Sıbai – Hayat Bana Böyle Öğretti.-Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuk Kütük &#8211; Endişeye Mahal Yok &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 11:38:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ülfet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[materyalist düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24141</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın zahiri güzelliği büyük bir nimettir ve bu nimeti ihsan edeni görmezden gelmek tam bir nankörlük demektir. Maddi güzellik ancak bir bahar mevsimi kadar kısa sürer, sonra sonbahar ve kış gelir, saçlara kar yağmış gibi ak düşer. Manevi güzellik ise edep ve iffet sayesinde ortaya çıkar; edebini muhafaza edebilen kişi maddi ve manevi güzelliğini ebedileştirmeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/">Selçuk Kütük – Endişeye Mahal Yok ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-24144 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/85233151_178753423423258_6842722520485193729_n.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>İnsanın zahiri güzelliği büyük bir nimettir ve bu nimeti ihsan edeni görmezden gelmek tam bir nankörlük demektir. Maddi güzellik ancak bir bahar mevsimi kadar kısa sürer, sonra sonbahar ve kış gelir, saçlara kar yağmış gibi ak düşer. Manevi güzellik ise edep ve iffet sayesinde ortaya çıkar; edebini muhafaza edebilen kişi maddi ve manevi güzelliğini ebedileştirmeyi başarmış demektir. Bu hususta Kur’an bizlere Hz. Yusuf ’u örnek gösteriyor ve aşılması zor bir imtihanı nasıl geçtiğini anlatıyor.</p>
<p>“Yusuf dedi ki: Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir: Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum.” ( Yusuf 33)</p>
<p>Hakiki güzellik surette değil, sirette (ahlakî) olandır, çünkü fiziksel güzellik neticede kaybolacaktır; peki o zaman kişiden geriye güzellik olarak ne kalacaktır? Hâlbuki ahlakî güzellik ölene kadar artarak devam eder. Diğer taraftan, insanın güzelligini teşhir etmesi ve tribünlere oynaması manevî bir hastalığın işaretidir. Önemli olan, kişinin kendisini bin-bir yola başvurarak başkalarına değil Allah’a beğendirmesidir.</p>
<p>Sayfa 64</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Güzel; kalbinde marifet taşıyan, edep ve hayâ Iibasını giymiş, nezaket ve letafetle tasaffi etmiş, yüzünü maleyani ve fanilikten baki olana çevirmiş, serap-misal batılı terk edip Hakka teveccüh eden kişiye denir.</p>
<p>Sayfa 64</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Medyanın topluma örnek rol modeller sunduğu ve bundan en fazla etkilenen kesimin kimlik arayışı içindeki gençler ve çocuklar olduğu herkesçe malumdur. İlkokul çağındaki çocuklara ileride ne olmak istedikleri sorulduğunda hemen hepsi hayallerindeki kahramanlarını söyleyeceklerdir. Tabii ki, bu kahramanlar bilgisayar oyunları ya da çizgi filmler yoluyla inşa edilmiş tiplerdir. Benzer şekilde gençlerin de en büyük ideali ya fılm yıldızı ya da ünlü bir futbolcu olmaktır. Rol model olmayı hiçbir şekilde hak etmeyen bu tiplere bir tür seküler kutsallık ve yüceltme atfedilmesi sorunu daha da sıkıntılı hale getirmektedir.</p>
<p>Medyada bu insanların gerçekten örnek alınmayı gerektirecek hangi özellikleri olduğu hiç gündeme getirilip sorgulanmaz. Gerçekten de bir şarkıcının ya da futbolcunun bu derece maddi ve manevi takdiri hak etmesini sağlayacak şeylerin ne olduğu belli değildir. Bir futbolcunun topu iki direğin arasından geçirmesinin spor bağlamında ve kendi çapında bir değeri olabilir ama bu değerin yapılan şeyle orantılı olduğu pek söylenemez.</p>
<p>Medya, taraftarların takımlarına olan zaaflarını kullanarak kendine büyük bir kazanç alanı açmakta ve bu alanı büyütmek için de taraflar arasındaki karşıtlığı şiddetlendirmeye çalışmaktadır. Spor yayınlarının bu kadar çok seyredilmesi ve spor gazetelerinin tirajının yüksek olması başka türlü açıklanamaz. Baş döndürücü müzik ve efektlerle dolu sunumlar gençlerin ve çocukların bir yandan reklam kurbanı olmasına diğer taraftan ise tv ve bilgisayar başında saatlerce oturma, beslenme bozukluğu, obezite ve kendi yaşıtları ile iletişim kuramama gibi sorunların yaşanmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Sayfa 163</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nasıl ki herkes şair, ressam ya da bilim adamı olamaz aynen bunun gibi insanların hadiselerden netice çıkarma becerileri de farklı dereceler içerir. Olaylara dikkatli bakmayanlar incelikleri fark edemez; hayatın akışı bir kitap gibi düşünülürse bazıları sadece büyük harflerle yazılı olan kısımları okuyabilir, küçük harflerle yazılanları gözden kaçırırlar. Bu anlamda ders çıkarmak ve ibret almak bir incelik ve dikkat meselesidir.</p>
<p>İbret kelimesi “köprü olmak, bir taraftan diğer tarafa geçmek” manasını taşır; yani, herhangi bir hadiseden asıl mesaja intikal etme kabiliyetidir. Burada önemli olan mesele kişiler, isimler, mekân, zaman ve benzeri ayrıntılardan ziyade bir anlam sıçraması yaparak kıssadan hisseyi kapabilmektir. Bir başka deyişle, metnin ne dediginden ziyade ne demek istediğini anlamak gerekir.</p>
<p>Kur’an’da kıssa anlatımının külliyetli bir miktar tuttuğu dikkate alınırsa bu anlatım ve anlayış tarzının üzerinde durulması gerektiği sonucu kolayca çıkarılabilir. Kur’an kıssalarından gereken derslerin alınamayışının sebeplerinden biri şudur ki; insanlar ibret alınması gereken durumlarda genellikle kendi üzerlerine alınmak yerine başkalarına işaret etmeyi tercih ederler. Diğer bir sebep ise, dünya hayatına aşırı düşkünlüğün mesajın inceliklerine vukufiyete mani olmasıdır. Daha açıkçası, dunyanın cazibesi aklımızı başımızdan alır ve bu durum idrak yetmezliğine yol açar.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilindiği gibi, Hz. Peygamber “hayâ, imandan bir şubedir” buyurarak utanma ve edep duygusunun önemine vurgu yapmıştır. Günah ve kabahatlerimizi başkaları ile paylaşmaktan, gıybet ve söz taşıyıcılığı yapmaktan, kendini beğenmişlikten, karşı cinsi söz veya hareketlerimizle taciz etmekten utanmalıyız. Ancak, her utanma aynı kategori altında ele alınamaz. Bu noktada Hak’tan ve halktan utanma ayırımının yapılması gerekir. Hak’tan atanmayı şu rivayetle izah edebiliriz:</p>
<p>Resulullah, bir gün; “Allah’tan gereği gibi hayâ edin.” buyurdular. Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler: “Ya Resulullah! Elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz.” deyince, Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah’tan hakiki olarak hayâ etmek; gözünü, kulağını, haram olan şeylerden korumak, haram yemekten ve zinadan sakınmak, ölümü ve dünyanın fani olduğunu düşünmektir: Ahiret mutluluğunu isteyen kimse, dünya ziynetlerine önem vermez. İşte böyle yapan kimse, Allah’tan hakkıyla utanmış olur.” (Tirmizi).</p>
<p>Diğer taraftan, Allah’ın emirlerine riayet (kıyafet, ibadet, düşünce vs) hususunda başka insanların kınamasından ve ayıplamasından utanmak edep değil, zaaf ve korkaklık işaretidir. O halde, sosyal baskı ve dışlanma sebebiyle Cenab-ı Hakka karşı hürmetsizlik manasına gelebilecek davranışlar makbul bir utanma kategorisine girmez.</p>
<p>“Allah yolunda üstün çaba gösteren ve kendilerini kınayabilecek kimselerin kınamasından korkmayan (insanlar): Bu, Allahın dilediğine bağışladığı lütfudur. Allah ( lütfünda) sınırsızdır ve her şeyi bilendir’ (Maide; 54)</p>
<p>Rivayet o ki, sevdiği kadın yanına geldiğinde yolda birilerinin ona baktığım ve sevgilisinin utanma sebebiyle yanaklarının kızardığını anlayan şair şu dizeleri söyler:</p>
<p>A benim bahtıyarim, gönülde tahtı yârim, Yüzünde göz izi var; sana kim baktı yârim.</p>
<p>Tabii, günümüzde yanakların kızarması için artık fondöten kullanılıyor. Aradaki farkı görmek için şu rivayete bakabiliriz: Hz. Ayşe, sahabeden gözleri görmeyen İshak (r.a) yamna her geldiğinde kendini sakınır, örtüsünü düzeltirmiş. Onun bu durumunu hisseden Ishak bir gün sorar:</p>
<p>Ey Müminlerin Annesi! Ben âmâ olduğum halde benden de sakınıyorsun. Halbuki ben sizi görmüyorum!</p>
<p>Hz. Ayşe cevap verir:</p>
<p>Evet, sen beni görmuyorsun fakat ben seni göruyorum!</p>
<p>Sayfa 62</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong> </strong>Bir şeyi gerçekten bilmek, o şeyle ilgili nihaî sebebi bilmek demektir. Mesela, bir cinayet olayını çözmeye çalışan bir dedektifin kurbanın kan kaybı sebebiyle öldüğünü anladığını varsayalım. Şimdi, ölüme sebep olan şey kan kaybıdır, o halde “problem çözülmüştür” denilebilir mi?</p>
<p>Araştırmaya devam edilsin ve kan kaybına atılan kurşunun sebep olduğu tespit edilsin. Sonra kurşunun belirli bir tabancadan çıktığı anlaşılmış olsun. Ancak hâlâ problem çözülmemiştir. Soruşturma sürdürülür ve tetiği kimin çektiği bulunursa, işte o zaman katilin kim olduğu ortaya çıkmış ve mesele halledilmiş olur. Görüleceği üzere, sorunun tamamen çözülmesi ancak nihai sebebe ulaşılması neticesinde mümkün olmaktadır. Eğer araştırma son noktaya kadar götürülmeseydi Ölüme sebep olan şeyin kan kaybı, kurşun ya da tabanca olduğu söylenerek soruşturma kapatılmış olacaktı!</p>
<p>İşte, canlılar, cansızlar, madde, insan vs. hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilmek için varlık âleminin arkasında duran Hakiki Sebebe ulaşana kadar soruşturmayı sürdürmek gerekir. Hâlbuki bilimsel bilgi soruşturmayı kendini sınırladığı alanda sona erdirerek kesin hüküm verme iddiasındadır. Mesela, insanın toprak, su, elementler veya hücrelerden meydana geldiğini söyleyip o noktada kalmak, cinayete kurşunun neden olduğunu ileri sürüp soruşturmayı eksik bırakmak yanlış bilmeye yol açar.</p>
<p>Sayfa 22</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıl, her şeyden bağımsız kendi başına evrensel bir cevher (substance) değildir. Doğru bilgi ile desteklenmeyen bir akıl yürütmenin başarılı bir netice verme imkânı yoktur. Bilgi ve veri akışının uzun vadede sürekli bir değişime uğradığı ortada olduğuna göre aklın tarihselliği ve ekletme tarzlarının değişime uğrayacağı açıktır. Akıl bağlamdan, tarihten, bilgiden ve veriden bağımsız objektif evrensel bir cevher olsaydı karşılaşılan tüm pratik ya da teorik sorunlar kolayca ve ittifakla çözülebilirdi. Böyle bakıldığı zaman akıl, hakikati icat etmeye mezun bir cevher degil hakikati idrake memur bir nimet olmaktadır. Aklın hakikati belirleme yetkisinin olmadığı düşüncesi aklı yok saymak anlamına gelmez; aklın vazifesinin idrak ve keşif olduğunu ileri sürmek de bir akletme tarzıdır.</p>
<p>Sayfa 105</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Özünü kendi temel kaynaklarımızdan almayan fikir ya da kurumların “aslında İslamiyet’te de var olduğunu sonradan keşfetme” hastalığından kurtulmalıyız. Ayet ve hadislerin bir takım zorlamalarla İslam kelimesinin Önüne demokrasi, sosyalizm, liberalizm vs. gibi kavramları yerleştirerek bir yere varılamayacağı artık anlaşılmış olmalıdır.</p>
<p>Sayfa 148</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve reddeden bilim adamlarının hali, alnına lamba takılmış kör bir kişiye benzer. Başkaları faydalanmakla beraber, o ışığın kör adama bir yararı olmaz. Bu durumda kişinin ilmi kendisi açısından faydasız hale gelmiş olur. İkincisi ise, kişinin ürettiği malumatın insanlığa hiçbir faydasının olmaması hatta zehirleyici, ifsat edici, tahribe yönelik, hakikatten inhiraf ettirici ya da demagojik yapıya sahip olmasıdır. Hakikat soruşturmasına katkısı bulunmayan bilgi faydasızdır.</p>
<p>Sayfa 28</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, asıl cehalet Cenab-ı Hakkı bilmemek ve inkâr etmektir. Bu haliyle cehaletin bilgili, kültürlü, tahsilli, entelektüel olmakla alakası yoktur; ayetlerden anlaşıyor ki, Allah’a ve peygamberleri ne karşı direnç gösterenlerin ve akla gelmedik itirazlarda bulunanların asıl sorunu bilgisizlik değil, itaat etmeme noktasında inat etmeleri ve kibir göstermeleridir.</p>
<p>Cehalet Allah’a itaate razı olmama, günah olduğunu bildiği şeylerden kaçınmama ve hakikate karşı alaycı ve umursamaz olmaktan kaynaklanan bir tavır bozukluğu halidir. Dolayısıyla küfür, şirk ve Allah’a isyanın her türü cahillik kategorisine girer.</p>
<p>Sayfa 24</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong>ülfet perdesi</strong></p>
<p>Fikirsiz ve maksada yönelik olmayan bakiş ülfete, yani alışkanlıktan kaynaklanan bir sıradanlaştırmaya sebep olur, böylece hayrete şayan olan harikulade şeyler bile basit ve normal gelmeye başlar, sanat ve incelik kaybolur.</p>
<p>Anlamı ve derinliği çabucak tüketme, harcama ve değersizleştirme zamanımızın büyük bir hastalığıdır. En derin hakikat meseleleri bile internet sayfalarında saniyeler içinde bitirilip geçilebiliyor.</p>
<p>Hiç birimiz için yarın sabah güneşin doğacak olmasının hayret verici bir tarafı yoktur; hâlbuki bu olayın nasıl gerçekleştiği üzerinde biraz düşünülse her yönüyle akıl almaz bir durumun söz konusu olduğu görülecektir. Fakat bu harikulade olayların sürekli yaşanıyor olması zihnimizde bir ülfete (alışkanlık ve sıradan görme) sorununa yol açıyor. Bazıları Kur’an’ın hiç kimsenin bilmediği ve duymadığı olağan-üstü şeylerden bahsetmesi gerektiğini düşünebilir, halbuki en basit görünen şeyler bile son derece kompleks yapıya sahiptir. İşte Kur’an bu sebeple, yani ülfetimizi kırmak için en sıradan görünen şeylerden (yağmur, bitkiler, dağlar, yıldızlar vs) bahseder ve bunlarm hiç de basit şeyler olmadığına işaret eder.</p>
<p>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Bakara; 164)</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Piyasada her türlü fikir ve düşüncenin serbestçe ve eşit oranda yer alabildiği kanaatini hasıl etmek medya seçkinlerinin maharetle yaptıkları göz boyama işlemlerinden biridir. Çeşitli vesilelerle zıt fikirlere söz hakkı tanınarak bu anlayışın yerleşmesine çalışılır ve farklı düşüncelerin seslendirilmesinin ancak medya sayesinde mümkün olduğu mesajı güçlü bir şekilde verilir. Her ne kadar “halkın sesi” olmak gibi iddialarla ortaya çıkılsa da aslında her şey, daha baştan, belirli güçlerin istediği neticeyi verecek şekilde ayarlanmıştır.</p>
<p>Güç ve iktidar mücadelesinin olduğu bir yerde medya gücünü eline geçirenlerin adalete, irfana ve ahlâka uygun davranmasını beklemek aşırı bir iyimserlik olacaktır. Devletin, sermaye gruplarının ya da dışarıdan maddi destek alan ideolojik kesimlerin temsil ettiği bir medya dünyasında “herkes kendi hakikatini üreteceği” için doğru bilgilenme bağlamında halka bir hizmet sunulması söz konusu değildir. Bu şartlar altında halk, medyaya sesini duyuramaz ve kamusal hayata gerçek anlamda katılamaz, müdahil olamaz.</p>
<p>Halk yığınlarından beklenen şey, sadece kendi lerine “sunulan gerçeklerle” ve yorumlarla meşgul olup onları tüketmektir. Medyatik güçler sunacağı haberleri seçtikleri ve imtiyaz sahibi grupların gündem ve programlarını destekleyecek ortam hazırladıkları için halkın yarasına ilaç olacak bilgi ve yorumları aktarmaya çoğu zaman yanaşmaz. Kısacası, medyanın maksadı seçkinler için iyi olanın herkes için iyi olduğunu ve başka seçeneklerin kötü ya da imkânsız olduğunu göstermektir.»</p>
<p>Sayfa 154</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Adamın biri, pek basiret sahibi olmayan, kafası çalışmayan ve hiçbir iş konusunda dikiş tutturamayan oğlunu bir meslek öğrensin diye uzaktaki bir remil ustasının (bir tur falcı) yanına götürür ve durumu anlatır. Usta, adamdan çocuğu bırakmasını ve bir yıl sonra gelmesi ister. Aradan bir yıl geçince adam ustanın yanına gelir ve çocuğun ne kadar mesleği öğrendiği denemek için gizlice parmağındaki akik taştan yapılma yüzüğü çıkararak avucunun içinde saklar. Sonra oğluna dönerek sorar:</p>
<p>Söyle bakalım avucumun içinde ne var? Oğlu başlar saymaya:Avucundaki şey yuvarlaktır; ortası deliktir; taştan yapılmıştır&#8230; Çocuk lafı gittikçe uzatmaya başlayınca babası: Tamam artık, söyle şunun ne olduğunu! der. Bunun üzerine oğlu neticeyi söyler: Bildim, değirmen taşı!</p>
<p>İşte kâinat hakkında fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dalları vasıtasıyla bu kadar bilgi toplayan bazı bilim adamlarına “bütün bu olağanüstü durumlardan ve harika düzenden çıkardığın neticeyi söyle” denildiğinde, alınacak cevabın “Allah” olması gerekirken “madde, tabiat, tesadüfi” şeklinde olması böyle bir basiretsizliktir. Bazı insanların kendisine en yakın olan şeyi (Cenab-ı Hakk’ı) bilememesi ve eldeki bu kadar veriye rağmen gereken doğru çıkarımı bir türlü yapamıyor olması ancak derin bir anlayışsızlığın neticesi olabilir. Kitabı kâtipsiz, fiili failsiz açıklamaya çalışan bir takım bilim adamları ve filozoflar basiretten ve hakiki bilgiden mahrum kalmışlardır.</p>
<p>“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onlar ibret alan ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.” (Ankebut; 43) |</p>
<p>Sayfa 26</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Materyalist düşünce(sizlik), varlığı sadece maddeye münhasır kılmakla kalmayıp bu (ispatsız) iddiasını bile tesadüf ve gerçekleşmesi matematik açıdan imkânsız olasılıklara dayandırması hasebi ile tamamen batıl bir itikattır. İnsanları güya akla davet edenlerin akıl dışı ve olamayacak ihtimallere bile ilmi hakikatlermiş gibi sarılmaları inançsızlığın verdiği samimiyetsizlik ve gaflet halinden başka bir şey olmasa gerektir. Elimizde hem binlerce ışık yılı mesafeleri hem de mikro âlemi takip edebilecek cihazlar mevcut iken bazılarının hala Hz. İbrahim’in yıldızlara bakarak yapabildiği basit ama temel çıkarım ulaşamaması zihinsel olmanın da ötesinde kalp ile ilgili bir rahatsızlığa işaret ediyor.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, Gazali’nin felsefe eleştirisinin etkisi ile düşüncenin gelişmesinin durduğu; hatta 12. asırdan sonra genel olarak İslam Medeniyeti’nin bir duraklama sürecine girdiği iddiası sıkça dile getirilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalarda, Gazali’nin felsefe eleştirisinin, zannedildiğinin aksine düşünceyi engellemek yerine, İslam düşüncesinin daha da fazla felsefi bir muhteva kazanmasını sağladığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu çerçevede özellikle Fahreddin er-Razi ve onun talebelerinden oluşan ve kısaca “muhakkikun’ denilen büyük düşünürler grubunu hatırlamak yeterlidir. Her birisi kendi başına büyük bir düşünür olan Adudiddin el-İci, Sa’deddin et-Teftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani yanında Devvani ve sırf Grek filozoflarını kendi orijinal dillerinde okumak için Grekçe öğrendiği rivayet edilen Amidi, Gazali sonrasında, onun eleştirileri ışığında felsefi düşünceye katkıda bulunan büyük düşünürden sadece birkaçıdır. İbn-i Haldun ve Molla Fenari de Gazali sonrası yetişen büyük düşünürler arasında yerini almıştır.</p>
<p>Sayfa 125</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aklın bireyselleşmesinin ardından vicdanın, adaletin, ahlaki ve sosyal değerlerin ferdileşmesi ve dolayısıyla her insanın kendi öznel yargılarına dayanarak hareket edeceği bir kaos ortamının doğması kaçınılmazdır. Her kişinin kendine ait ferdi aklı, külli bir akla bağlanmadıkça nesnel gerçeklikten, ahlaki ve sosyal düzenin sağlanmasından bahsetmek anlamlı olmayacaktır. Goethe, bu anlamda bir akıl olmadan evrenselliğin mümkün olamayacağım ve öznelliğin sosyal hayatta parçalanmaya yol açacağını belirtmekteydi. Bu türden bir öznellik aklın uykuya yatması demekti.4</p>
<p>Herkesin, kendi aklını hayatın merkezine koyduğu bir yerde nihilizmden anarşizme kadar uzanan vehme dayalı düşüncelerin hakikatle bir arada ve sanki eşdeğer kıymete sahipmiş gibi boy gösterme tehlikesi vardır. Böyle bir ortamda Freud, Marx ve Nietzsche gibi kişilerin kafası karışık ve herhangi bir referans noktası olmayan insan toplulukları üzerinde etkili olması şaşırtıcı olmamalıdır.</p>
<p>Sayfa 103</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8220;Bu meselede ilginç olan şudur ki, insan kendisine verilen sağlık, zenginlik, akıl, hayat vs gibi sayılamayacak kadar çok nimet için “Neden ben? Bunları hak edecek hiçbir şey yapmamışken neden ben seçildim?’ diye sormaz! Bırakalım bunları sormayı tüm nimetleri ihsan eden Allah’ı çoğu zaman hatırına bile getirmezken,başarının kendi hakkı olduğu konusunda hiçbir şüphe duymaz. Elinde bulunan nimetler için “bunlar zaten hak ettigim şeyler!’ yorumunu yaparken henüz ulaşamadığı imkânlar için &#8216;neden bana verilmiyor?” itirazına yönelmek bir kavrayış bozulduğunun olduğuna işaret eder.</p>
<p>Yeryüzünde aç, perişan, evsiz, hasta, sakat, son derece fakir ve akla hayale gelmez sıkıntılarla boğuşan milyonlarca insana bakıp &#8220;Neden bunlardan biri değilim?” sorusunu ciddiyetle sormazken ayağımıza diken batsa “aksilikler de hep beni mi buluyor?” diye yakınmaktan alamıyoruz kendimizi. Açıkçası dikkatli bakılırsa verilen nimetlerin miktarının şükrünü eda edemeyeceğimiz kadar fazla olduğunu görebiliriz.</p>
<p>Mesela Cenab-ı Hak yaratabileceği sonsuz seçenek arasından neden beni seçerek var etti, hayat verdi? Akıl, bilinç, göz, kulak, el vs gibi hiçbirinden vazgeçilemez nimetler karşısında “Neden bana verildi?” diye soruyor muyuz? Genellikle böyle bir sorgulamaya girişmeyiz, çünkü bunlara sahip olmayı doğal bir hak olarak kabul ederiz. Hâlbuki hangi gerekçeye istinaden kendimizde bu hakkı gördüğümüzün makul bir cevabı yoktur. ı</p>
<p>Sayfa 92</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanat, Cenab-ı Hakk’ın icraatını idrak ve tefekkürden halî kalınca safsataya ve şarlatanlığa dönüşüyor. Meşiyet-i İlahiyi fark etmek yerine hedonizmin aracı olunca, bedensel hazların ticarileşmesine ve kitlelerin oyalanıp sürüleştirilmesi için figüranlık yapanlara da sanatçı deniyor. Medyada pornografinin bu derece yaygın olması, bedenin dikizlenen bir meta haline gelmesi, ahlâksızlığın alenileştirilmesi ve müzik, sinema, edebiyatın da buna alet edilmesi en basit ifadesiyle sanata ihanettir.</p>
<p>Bunlar, müminlere olan düşmanlıkları sebebiyle memlekette gördükleri her problemden İslamî değerleri mesul tutuyorlar: eğitim sorunlarından kadın cinayetlerine kadar varan yelpazede yer alan bütün sosyal problemlerin asıl müsebbibi dini değerler ve öğretilerdir. İnançlı insanlar bilinçsiz, cahil, her zaman kandırılmaya aday, kendini ucuza satan sürülerdir. Bu sebeple kendilerini “makarnacı sürülerini” eğitme, çağdaş birey yapma ve dünya ile entegre etmekle vazifeli addediyorlar. Lakin bir türlü olmuyor! Olamaz da zaten! çünkü ölüleri alkışla mezara koymanın ya da protesto mitinglerinde atılan sloganların milletin ruhuna dokunan hiçbir tarafı yok. Her ne kadar “çıkmadık candan ümit kesilmez” veya “daha ölmedik!” avuntuları ile bir tür gerilim boşaltma ve tatmin süreci yaşıyolarsa da kopardıkları gürültü istenen infiali uyandırmaya yetmiyor.</p>
<p>Sayfa 42</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sahipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerinden bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuarklar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı olabilmektedir.</p>
<p>Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi malumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolculuğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa yanımzda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır.</p>
<p>Sayfa 18</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her çalışma disiplininin kendine göre farklı yöntemleri vardır; mesela, matematik ve mantık, aklı; tabiat bilimleri, gözlem ve deneyi (tecrübeyi); tarih haberi (nakli) kullanır. Din ise akıl, nakil ve tecrübeyi, her birinin sınırlarını belirlemek şartıyla, hepsinden faydalanır.</p>
<p>Akıl, din ve bilim arasında var olduğu düşünülen çelişkiler muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanmaktadır:</p>
<p>1.Kullandıkları bilgi kaynakları farklı olmasına rağmen birinin diğerinin alanına müdahale etmesi.</p>
<p>2.Ortak konuları söz konusu olduğunda din ve bilimin farklı bir söylem yani farklı bir dil ve ifade şekli kullanması gerektiği gerçeğinin görülememesi.</p>
<p>3. Bilim veya din adamlarının tarafgir ve yanlış yorumlamaları.</p>
<p>Akıl ve vahyi karşıt kutuplara yerleştirme meylinin arkasında “vahyin, Allah’tan gelen bir nimet ve yön gösterici” olduğu fakat aklın “kişisel heveslere dayandığı” düşüncesi vardır. Vahyin Cenabı Hak’tan geldiği konusunda şüphe yok, fakat akıl da Allah’ın insanlara hakikati bulabilmeleri için bahşettiği bir nimet olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aksi taktirde, akıl ile vahiy karşıtlığını gidermek çok zor olacaktır.;</p>
<p>Sayfa 111</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Genelde Müslümanların, özelde ise Gazali’nin felsefeye muhalefeti meselesinde ifrat ve tefrit mertebesinde yaklaşımlar sergilendiği görülmektedir. Eş’ari ve Gazali ekolünün, felsefenin hangi yönüne ve hangi tür felsefeye karşı eleştiri yönelttikleri göz ardı edilerek bir genellemeye gidilmekte ve müfrit görüşler ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Gazali’nin filozoflarla ilgili olarak yirmi meseleden sadece üç tanesine karşı çıkması ve bunların da ilahiyatla ilgili olduğunu beyan etmesi ve ayrıca İbn-i Sina’nın fikirlerinin birçoğunu benimsemiş olması külli bir reddetmenin söz konusu olmadığını açıkça göstermektedir. Buradan anlaşılıyor ki, İslami düşünce geleneğinde başkaları tarafından ifade edilen ve hakikati gösteren bilginin kabul edilmesi hiçbir zaman problem oluşturmamış ve böyle bir komplekse girilmemiştir.</p>
<p>Bu anlamda herhangi bir komplekse girilmemesinin sebebi sözü edilen İslam düşünürlerinin mensup oldukları medeniyetten emin olmalarına bağlanabilir. Kendi dünya görüşü noktasında herhangi bir şüphesi olmayan kişiler, kendilerini fıkri bir baskı altında hissetmemek kaydıyla farklı kaynaklardan faydalanabilirler. Ancak günümüzde batının teknolojik, siyasi ve iktisadi üstünlüğünün diğer medeniyetler üzerinde kurduğu baskı yukarıda sözü edile türde bir faydalanmayı engellemektedir.</p>
<p>Batının ürettiği bilgiye dayalı fikirlerin alınıp tenkit sürecinden geçirildikten sonra reddetme veya adaptasyon/dönüştürme işlemi genellikle başarısızlıkla neticelenmektedir. Daha ziyade karşılaşılan durum bunun tam tersi, yani kendi dünya görüşümüzün batı felsefesine uygun olacak şekilde dönüşüme tabi tutulması biçiminde gerçekleşmektedir. .</p>
<p>Sayfa 128</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İslam düşüncesinin, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar uzanan ve peygamberler ve kutsal metinlerle taşınan, içinde hikmeti barındıran tarihsel bir süreç olduğunu tekrar ifade etmek gerekiyor. Bu gerçek, ilk bakışta İslamiyet’le hiç ilgisi yokmuş gibi görünen fakat hikmete dair bilgi ihtiva eden diğer bazı düşünce sistemleriyle bağlantı kurulmasını sağlamaktadır. Özellikle uzak doğu ve Hindistan olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde karşılaşılan bir takım batıl dinlerde veciz bazı hakikatlere rastlandığını biliyoruz.</p>
<p>Ancak bu dinlerin itikat açısından kısmi veya ciddi yanlışlıklar içermesi sözü edilen türden hakikatlerin görmezden gelinmesini gerektirmez. Çünkü biliyoruz ki, tüm hikmetin kaynağı çeşitli toplumlara gönderilen peygamberlerdir. Toplumların zaman içerisinde çeşitli sebeplerle inanç bağlamında bir takım sapmalar gösterdiği de açık bir bilgidir. Zaten belirli aralıklarla birçok peygamberin gönderilmesinin sebebi de budur.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sahipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerinden bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuarklar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı olabilmektedir.</p>
<p>Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi malumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolculuğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa yanımzda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır.</p>
<p>Sayfa 18</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Cereyan eden hadiseler ya bizzat güzel ya da neticeleri itibarıyla güzeldir. Mesela çiçekler, meyveler doğrudan güzeldir, lakin gübre neticesi açısından güzeldir. Bazı olaylar bize gübre gibi çirkin görünebilir ama sonrasında harika çiçeklerin olduğu renkli bir bahçe ortaya çıkar karşımıza; şerler hayra tebdil olunabilir. Çirkin olan şey, kişinin su-i ihtiyarıyla bir fenalığı kesbetmesi ve sahip çıkmasıdır. Hakiki zarar ve musibet dine gelen zarardır.!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Müslüman açısından oyunu her ne pahasına olursa olsun kazanmak gibi bir mecburiyet yoktur. O halde, her şey kuralına uygun olarak yapılmalıdır. Gayr-ı meşru yoldan elde edilen kazançla hizmet olmaz, halkın teveccühü için hilaf-ı hakikat şeyler söylenemez, ihlâsı bozan ve riya kapsamına giren davranışlara itibar edilemez. Kesret-i etba’ (tâbi olanların çokluğu) haklılık işareti sayılamaz ve başarının ölçüsü değildir. Kemiyete değil, keyfiyete itibar edilmelidir. Hakka istinat eden bir davanın karşılık bulmaması ve meyve vermemesi mümkün değildir.</p>
<p>Sayfa 13</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>( Muhtaç olduğumuz kudret ve enerjinin Allah’a olan itikadımızdan kaynaklanması gerektiğini, üstünlük ve kuvvetin hakka tarafgirlik olduğunu, dolayısıyla başka medeniyetlere öykünerek onlara yetişme sevdası ile yola çıkanların hedefe varmalarının imkânı olmadığını kabul etmeliyiz. Bu ifadelerden, idealize edilmiş ve tamamen erdemli insanlardan oluşturulmuş bir toplum kurulması gerektiği anlaşılmamalıdır. Homojen ve tek tip düşünen insanlar topluluğu yaratma idealinin neticede totaliterizme ve baskıya dönüştüğü tarih açısından sabit bir gerçektir.</p>
<p>Bu ise, insanlar/milletler arasındaki farklılıkları ve yerelliği korumayı, globalizm namı altinda teknik ve iktisadi güce dayanarak diğer kültürlerin yok edilmesine karşı durmayı gerektirir. İslam âleminde aynı coğrafyada kişisel algılayış sebebi ile fıkıh, tasavvuf, kelam, felsefe gibi farklı düşünce ekollerinin bir arada varlığını devem ettirebilmesinin yanı sıra farklı coğrafyalarda yaşayan insanların değişik İslami anlayışlara sahip olması düşünce renkliliğinin korunması noktasındaki hassasiyetini gösterir. Önemli olan insana verilen teklif yükünü ağırlaştırmadan, ifrat ve tefritten uzak, “vasat ümmet” olma istikametinde varlığım devam ettirebilecek örnekleri teşkil etmektir.</p>
<p>Sayfa 150</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili sorunlar çözümsüz kalacaktır. Alimin ahlâk ile sınavı, niye tini ve “her şeyi hakkıyla bilen”Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bilgisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (İsra; 85) farkında olmalıdır. Bilgi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a yakınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle,&#8221;Aziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamayacaktır.”(Ebü Dâvüd, İlim, 12)</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edilmesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması meselesidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.</p>
<p>Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşüncenin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, insanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğrudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve hegemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmektedir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hiçbir nesne veya olay tek başına kavranamaz, dolayısıyla herhangi bir eşya veya olayı kavramak için daha evvel sahip olduğumuz kavram ve gözlemlerimizi kullanmak zorunda kalırız. Mesela, bisikleti tanımak ve tanımlayabilmek için zincir, lastik, daire, denge gibi bir takım kavramları kullanmak mecburidir. Dikkat edilirse aslında açıklayıcı olarak kullanılan her bir kavramı nitelemek için de başka mefhumlara ihtiyaç olduğu görülebilir. Buradan anlaşılacağı üzere, aldın doğru çıkarımlar yapabilmesi için doğru bilgilerle beslenmesi şarttır. Başka bir deyişle, aksiyomların kesinlikle doğru olması gerekir. Akla en temel hakiki bilgileri sağlayan kaynak vahiydir. Akla doğru hareket alanı sağlayan ve ilk adımı atmasını temin en şey hakikat bilgisidir. Hiç kimse “gözüm var, o halde her şeyi görebilirim!” diyemez, çünkü gözün görmesi için ışığa ihtiyaç vardır. Buna benzer şekilde, aklın doğru çıkarımda bulunabilmesi için hakikat bilgisi gereklidim</p>
<p>Sayfa 109</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili sorunlar çözümsüz kalacaktır. Alimin ahlâk ile sınavı, niye tini ve “her şeyi hakkıyla bilen”Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bilgisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (İsra; 85) farkında olmalıdır. Bilgi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a yakınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle,&#8221;Aziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamayacaktır.”(Ebü Dâvüd, İlim, 12)</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edilmesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması meselesidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.</p>
<p>Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşüncenin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, insanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğrudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve hegemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmektedir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Her şeyi salt fiziksel faktörlere indirgeyerek açıklamaya çalışan zihin açısından bakılırsa olgular arasında sebep-sonuç ilişkisinden Öte bir gerçeklik söz konusu değildir. Bu anlayışa göre, tüm fenomenler dizisi sonu gelmeyen ve herhangi bir amaca yönelik olmayan maddesel sebepler saikiyle vuku bulur. Bilimsel bilgi kendini sözü edilen fiziksel sebepleri açıklamak ve nasıl sorusuna cevap verme çabasıyla sınırlamıştır. Bu sınırlama sebeplerin nihai ve hakiki açıklamalar ortaya koyduğu yanılgısına yol açmaktadır. Dolayısıyla, kendini bu sınırlar içine hapseden kişi ilim adamı olarak görülemez.</p>
<p>İnsan, fiziksel dünyanın sıradan bir nesnesi haline gelince hayatın sadece bir şekilde var olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Görüleceği üzere, salt fiziksel dünyaya indirgenmiş bilgi ile hareket edenler insan hayatına ve değerine yönelik dolaylı bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu türden bir bilgilenme herkesin içinde bulunduğu statü, maddi durum ve hevesine göre farklı hakikat üretmesine yol açar. Netice ise hakikatin izaf&#8217;ıleştirilerek sıfırlanması ve bilginin suistimal edilmesidir.</p>
<p>Sayfa 21</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Allah’ın icraatına karışmayı ve itirazı bırakıp kendi vazifemizi yapmaya başladığımızda vaat edilen yardım kendini gösterecektir. Nasıl ki, Hz. Musa’nın sıradan bir odun parçası olan asası firavun ve adamlarının sihirlerini tesirsiz bıraktı; aynen bunun gibi dev güçlerin oyunlarını, medya büyücülerini ve bunların yalanlarını (yılanlarını) yok edecek tür bir Asa-ı Musa ihsan edilecektir.</p>
<p>Başarıyı garanti görmenin, ihlası kaybetmenin ve meşru dairenin haricine çıkmanın bir cezası olarak bir takım ikazların gelmesi kendimizi tashih etmek için bir fırsat bilinmelidir. Haddini tecavüz etmek te’dibi gerektirir, aynen bir çobanın başkasının arazisine giren koyunları geri çevirmek için onlara taş atması gibi&#8230; O halde, tokat yediğimiz zaman birilerini suçlamak yerine “aslında ben bundan fazlasını hak etmiştim!” diyerek meseleyi hızla idrak etmeliyiz. Halının sopa ile dövülmesi halıya eziyet etmek için değil, içindeki tozları ve pislikleri temizlemek içindir&#8230;</p>
<p>Yenilgi ve sıkıntı durumlarında mızırdanmanın ve şikâyetçi olmanın hiçbir faydası yoktur, bunun yerine meselenin arkasındaki hikmeti yakalamaya çalışmak en uygun yaklaşımdır. Canımızı sıkan her şey gafletimizi dağıtmaya yarayacak bir vesile veya derecemizi artırmaya yönelik bir imtihan ya da bazı günahlarımızın telafisine medar olacak bir temizlik operasyonu olarak görülmelidir. Allah kuçuk imtihanlar vasıtasıyla fani olan bazı nimetleri elimizden alarak onlara beka kazandırmak isterken bizim ileri geri konuşmalarla bu fırsatları tepmemiz büyük bir gaflet olacaktır.</p>
<p>Sayfa 12</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilginin kontrol edilmeden olduğu gibi ithal edildiği durumlarda aydın tipinin toplumdan kopuk olması kaçınılmazdır. Böyle olduğunda aydın halkına bağlı ve yerli kalamaz, sadece yabancı kültürleri kendi insanına dayatmanın yollarını araştırmakla kendini vazifeli bilir. Varlığım kendi kültür ve medeniyetine değil, güçlü olanın çıkarlarını meşru kılmak ve tasdik etmekten alır. Hakiki aydın içinde bulunduğu toplumun değerlerine, tarihî konumuna vakıf, geniş ufuklu ve başkasının aklıyla değil kendi diliyle konuşan kişidir.</p>
<p>Alim ise, bilgiyi orijinal kaynağından alabilen ve bu bilgiyi teori bağlamında üreterek zaman ve zemine münasip hale getirebilen kişidir. Alimin ürettiği bilginin tatbikat sahasma konulması toplumun okur-yazar tabakasının vazifesi olarak görülebilir.</p>
<p>Sayfa 30</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>’Allah’ın icraatına karışmayı ve itirazı bırakıp kendi vazifemizi yapmaya başladığımızda vaat edilen yardım kendini gösterecektir. Nasıl ki, Hz. Musa’nın sıradan bir odun parçası olan asası firavun ve adamlarının sihirlerini tesirsiz bıraktı; aynen bunun gibi dev güçlerin oyunlarını, medya büyücülerini ve bunların yalanlarını (yılanlarını) yok edecek tür bir Asa-ı Musa ihsan edilecektir.</p>
<p>Başarıyı garanti görmenin, ihlası kaybetmenin ve meşru dairenin haricine çıkmanın bir cezası olarak bir takım ikazların gelmesi kendimizi tashih etmek için bir fırsat bilinmelidir. Haddini tecavüz etmek te’dibi gerektirir, aynen bir çobanın başkasının arazisine giren koyunları geri çevirmek için onlara taş atması gibi&#8230; O halde, tokat yediğimiz zaman birilerini suçlamak yerine “aslında ben bundan fazlasını hak etmiştim!” diyerek meseleyi hızla idrak etmeliyiz. Halının sopa ile dövülmesi halıya eziyet etmek için değil, içindeki tozları ve pislikleri temizlemek içindir&#8230;</p>
<p>Yenilgi ve sıkıntı durumlarında mızırdanmanın ve şikâyetçi olmanın hiçbir faydası yoktur, bunun yerine meselenin arkasındaki hikmeti yakalamaya çalışmak en uygun yaklaşımdır. Canımızı sıkan her şey gafletimizi dağıtmaya yarayacak bir vesile veya derecemizi artırmaya yönelik bir imtihan ya da bazı günahlarımızın telafisine medar olacak bir temizlik operasyonu olarak görülmelidir. Allah kuçuk imtihanlar vasıtasıyla fani olan bazı nimetleri elimizden alarak onlara beka kazandırmak isterken bizim ileri geri konuşmalarla bu fırsatları tepmemiz büyük bir gaflet olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/">Selçuk Kütük – Endişeye Mahal Yok ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-kutuk-endiseye-mahal-yok-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeffaf Ol Bu Bir Emirdir!]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[ka­musal çıplaklık]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[panaptikon]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23613</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı&#8230; Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/">Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-23614" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-300x141.jpg" alt="" width="421" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-300x141.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-600x282.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-768x361.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24.jpg 850w" sizes="(max-width: 421px) 100vw, 421px" /></p>
<p>Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı&#8230; Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız gereken iç sınırlarımız, hayat alanlarımız var. Hayâ büyük bir muhafızdır; mahremiyet ise kişi olma­ma özü. İnsana aleniyet üzerinden özgürlük vaat eden­ler, onu yeni iletişim teknolojileriyle suistimal edilebi­lir, seyirlik bir nesneye dönüştürüyor. Her türlü arzu ve duygusu güdülebilir/yönlendirilebilir bir otomat. Oysa özgürlüğün yolu, mahremin ve sınırların korunmasın­dan geçiyor.</p>
<p>Hayatın her alanı projektörlerin ışığına tutulduğun­da, mahremin/sırrın bir hükmü kalmaz. İşte bu &#8220;şeffaf­lığın tiranlığı&#8221;dır. Yahut &#8220;görünür olan iyidir, iyi olan görünür olandır.&#8221;</p>
<p>Hep ötekinin bakışma ayarlı yaşamak, bu yeni şeffaflık ideolojisinin şiddeti.</p>
<p>Dünya izleyenler ve izlenenler olarak ikiye ayrılı­yor. İzleyenler kendilerini kolayca ele vermez, onlar görünmezdir. Bir de ifşa tuzağına düşürülen ve doğ­ru bir hayatın yolunun ifşa etmekten geçtiğine inan­dırılan geniş yığınlar var. Geniş bir kitle için ortadan kaybolma artık mümkün değil. Elektronik alanla her temasımızda bir iz bırakıyor ve elektronik dövmeler tarafından halelenmeye izin veriyoruz. Namevcudiyetin sonu. O elektronik dövmeler ruhumuzdan bir türlü çıkmıyor. Şehrin meydanlarında çırılçıplak dolaşanla­yız, bu bizi utandırır ancak siber meydanlarda savun­masız ve çırılçıplak dolaşıyor, hatta kendi varlığımızı onaylatmak adına yediğimizi, gittiğimizi, sevdiğimizi, kaybettiğimizi, acımızı, kederimizi, yasımızı uluorta paylaşıyoruz.Halbuki boşuna değil hiçbir şey. Bize bedava gibi sunulan birçok hizmet aslında bizi gözetim kapitaliz­minin ticari bir unsuru haline getiriyor. Nasıl mı? Siz ücretsiz indirdiğiniz bir uygulamayı kullanarak sosyal medyada vakit harcarken, o uygulamanın geliştiricisi de siz kullanıcıları reklam şirketlerine pazarlıyor.</p>
<p>Dik­katinizi çekmiştir. Bir arama motorunda arama yapar­sınız, peşinden o konuyla alakalı birçok reklam gelme­ye başlar telefonunuza. Gözetleme kapitalizminde her birimiz hem müşteriyiz hem de raftaki ürün. Dünya­nın en büyük gözetleme kulesi olarak internet, kulla­nıcıların zevklerini, tercihlerini her türlü davranışsal verilerini arsızca suistimal ediyor. Ekranın arkasında bizi acımasızca yönlendiren algoritmalar var ve her davranışımızı kayıt altına alıyorlar. Artık mahrem ya­şantılarımız kapitalist dünyanın orta malı. Shoshana Zuboff&#8217;un söylediği gibi, tarassut ve iç dünyalara des­tursuz giriş bu yeni gözetim kapitalizminin iş modeli. Pazara ait olmayan her şey pazarın emrine verilmiş ve insan tahmin edilebilir, yönlendirilebilir, güdülenebilir bir otomat haline getirilmiş. Artık siz Google da arama yapmıyorsunuz,Google sizi arıyor; bedava olan şey sa­nal hizmetler değil, siz kullanıcılar olarak bedavasınız artık. Bir tür &#8220;eşkıya kapitalizmi .</p>
<p>Biz onlar hakkında pek az şey biliyoruz ama onlar neredeyse bizim nefes alışımızı bile izliyor. Temel soru şurada düğümleniyor: Kim bilecek? Kimin bileceğine kim karar verecek? Ki­min bileceğine kimin karar vereceğine kim karar vere­cek? Tokmak kimin elinde olacak, kim çalacak davulu? Algoritmalar en yakın arkadaşlarımızın resimlerinden bize özel/kişisel bir satıcı oluşturduklarında sevdiğimiz bu yüze nasıl hayır diyebileceğiz? Burada fevkala­de asimetrik bir güç dağılımı var ve bu da hem insan saygınlığının, hem de demokrasinin altını oyuyor. Kişi­selleştirme adı altında kişiye özel süzgeç ve algoritma­larla elde edilmiş mahrem veriler tamahkâr şirketlerin istifadesine sunuluyor. Ruhunuz ve zihniniz her türlü mühendislik işlemine hazır ediliyor.</p>
<p>&#8220;Ev, gündüz düşleri için bir barınaktır. Ev, düş gö­reni korur, huzur içinde düş görmesine izin verir,&#8221; der Bachelard. Cam imparatorluğunda başkalarının bakı­şından ruhun inkıraz hallerini, yüreğin med cezirlerini de koruyamaz hale geldik. Saklanması gereken kendi­sine sığınacak bir oyuk bulamıyor. Her şey şeffaf, her şey ortada. Kocaman bir panoptikon olarak internet âlemi de bizi gözetlenmenin erdemlerine inandırıyor. Çok özel anlarımızın fotoğraflarını buluta yüklüyoruz.</p>
<p>Hiçbir şey sır değil;her yerde izlerimiz var.</p>
<p>&#8220;Sosyal medya kabarcığı&#8221; diye bir kavram var, biz ekranlarımızın başında bir yerlere tıklarken süzgeç ve algoritmalar çalışarak bizim neyi ve kimi sevdiğimizi buluyor, karşımıza o ürün ve kişileri çıkarıyor. Biz ek­ranın arkasını görmüyoruz ama onlar bizi görüyor. Her tıklayışta hakkımızda bilgi toplanıyor ve bu kişiselleş­tirilmiş bilgi sonra bize sunulacak olan şeyi de belir­liyor. Biz gözümüzün önüne gelen şeyin zaten orada olması gereken şey olduğunu düşünüyoruz belki, ama o aslında süzgeçten geçirilmiş bilgi, yani şirketin bizim için hazırladığı, süzdüğü bilgi. Bu da bir kabarcık yara­tıyor, bir süre sonra bize benzeyen, bizim gibi düşünen insanlar karşımıza daha çok çıkmaya başlıyor, bizim düşüncelerimize benzeyen düşüncelerle daha fazla ha­şır neşir oluyoruz.</p>
<p>Evrenimiz büzüşüyor ve küçülüyor, sosyal medyada olan biteni ülkede olan bitenle özdeş tuttuğumuz için büyük heyecan veya hayal kırıklıkla­rı yaşayabiliyoruz. Kimliğinizin medyayı değiştirdiği kadar medya da kimliğinizi biçimlendiriyor. Sonunda hakkınızda elde edilen veri, medya köle pazarında sa­tılıyor. Satılan sizsiniz, sizin mahremiyetiniz. Farklı bakış açılarını değerlendirerek, dünyayı kimileyin mu­arızlarımızın bakış açısından görmek bu sosyal med­ya kabarcıkları yüzünden zorlaşıyor.</p>
<p>İnsanın dünyaya baktığında kendisini teyit edecek kanıtlar araması za­ten beklenen bir eğilim. Paylaşılan olgular yerine pa­ralel ancak ayrı evrenlerde yaşıyoruz. Eli Pariser&#8217;m deyişiyle kişiselleştirme süzgeçleri bir tür görünmez otopropaganda sunuyor bize, kendi fikirlerimizi bize zerk ediyor; bilinmeyenin karanlık bölgesini keşfet­me konusunda bizi ürkekleştiriyor. Artık, ekranda okuduğumuz haberin bize göre terzi kesimi yapılmış ve berisinde bize bir şey satmak isteyen bir mamul olup olmadığını bilemez haldeyiz. Aynı kelimeyi ara­ma motoruna yazan iki insanın karşısında bambaşka sayfalar çıkabilir ve her birimiz gerçeğin sadece bize gösterilen cephesiyle tanışmak zorunda kalırız. Daha sağlıklı bir toplum için bu kabarcıklardan çıkmak ve evrenimizi genişletmek, konuşma dilimizi/dünya görü­şümüzü zenginleştirmek zorundayız.</p>
<p>Moderniteyi biçimlendiren şeyin gerçeklikle işti-yak arasındaki, gitgide büyüyen mesafe olduğu öne sürülmüştür. İnternet teknolojisi, insanın beklentile­riyle deneyimleri arasındaki uyuşmazlığı körüklüyor. İdeal benliklerimizle gerçek benliklerimiz arasındaki yarık da büyüyor. İdeal benliklerimizi yansıttığımız bir mecra olarak sosyal medya ortamları bizi ideal benliğin yolunun şeffaflaşmaktan, mahrem olandan vazgeçmekten geçtiğine ikna ediyor. Sonuna kadar aleniyet ve çıplaklık.</p>
<p>&#8220;Ruhunu çıplak bırak ki özgürleşebilesin!’ deniyor. Oysa insan mahremiyle, sırlarıyla, kendine sakladıklarıyla insandır.Utanma duygusuyla insandır.</p>
<p>Kalplerimizi makinelere verdik ve şimdi kendimiz de makinelere dönüşmekteyiz. &#8220;Şeffaf ol bu bir emirdir!&#8221; diyenler, bizi büyük şirketlerin veri havuzunda küçük ve manipüle edilebilir bir istatistiğe dönüştürmek istiyor. Kişiliğimizi, karakterimizi koruyalım istiyorsak mahremiyeti istila etmek isteyen bu barbar saldırısına karşı duvar örmeye başlamalıyız.</p>
<p>Hayâ en büyük muhafızdır.</p>
<p><strong>Hatırlatma:</strong></p>
<p>Sanal âlemin büyüsüne kapılıp, gerçek hayattaki de­neyimlerinizi sanal dünyadakiler ile değiştirmeyin.</p>
<p>İnternette kimlik oyunları oynamayı seviyorsanız, sanal kimliklerinizin farklılığının az olmasına dik­kat edin. Kimliklerin aşırı farklı olması strese yol açar.</p>
<p>Sanal ortamın, davranışlarınızda yarattığı &#8220;rahat­lığa&#8221; karşı temkinli olun. Daha fazla ifşa, daha faz­la agresyon ve tarafgirlik tuzağına düşmeyin.</p>
<p>Anlamdan yoksun bir ifşa, teşhirciliğe yakındır. Aşırı iletişimin ve görünürlüğün müstehcenliği ile ne kendinizi ne de başkalarını rahatsız edin.</p>
<p>Sosyal medya kabarcıklarının gitgide daralan ve büzüşen evreninden çıkın. Farklı seslere ve yüzlere kulak verin.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/">Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arsız Kalp</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/arsiz-kalp/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/arsiz-kalp/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2019 08:17:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İskender Pala]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Arsız Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Kalğ]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23525</guid>

					<description><![CDATA[<p>Edeb kanda haya kanda resûle iktida kanda Begüm sıdk ü safa kanda dutup kalbi kasavetler Hakîkî Edep nerde kaldı, utanma nerde kaldı. Ya Peygamber&#8217;e uyma? A beyim, kalpleri kasvetler istila etmiş, doğruluk ve esenlik ne gezer! ESKİLER hoşlarına gitmeyen bir hale şahit olduklarında &#8220;el- hayâ ve el-edep!&#8221; diye hayıflanma nidası salıverirlerdi. Bura­daki edep kelimesi terbiyeli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/arsiz-kalp/">Arsız Kalp</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/1049165_620x360.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23556 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/1049165_620x360-300x174.jpg" alt="" width="326" height="189" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/1049165_620x360-300x174.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/1049165_620x360-600x348.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/1049165_620x360.jpg 620w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></a></p>
<p><em>Edeb kanda haya kanda resûle iktida kanda</em></p>
<p><em>Begüm sıdk ü safa kanda dutup kalbi kasavetler</em></p>
<p>Hakîkî</p>
<p>Edep nerde kaldı, utanma nerde kaldı. Ya Peygamber&#8217;e uyma? A beyim, kalpleri kasvetler istila etmiş, doğruluk ve esenlik ne gezer!</p>
<p>ESKİLER hoşlarına gitmeyen bir hale şahit olduklarında &#8220;el- hayâ ve el-edep!&#8221; diye hayıflanma nidası salıverirlerdi. Bura­daki edep kelimesi terbiyeli olmayı, hayâ ise kalpteki utanma duygusunu karşılar. Hayâ karşılığı olarak Türkçemizde &#8220;ar&#8221; diye bir kelime vardır. Ar ve hayâ örneği insanlar veya arsız insanlar&#8230; Ve arsızlaşan kalpler&#8230; Allah&#8217;tan, akraba ya da ya­bancılardan, vicdanından utanmayan pervasız kalpler&#8230;</p>
<p>Kalp nefse daima arlı olmayı, hayâyı önerir; nefis ise ya­saklı bir işe bulaşarak veya iyi bir şeyi terk ederek kalbe mu­kavemet gösterir. Hayâ sahibi olan kalp, arsızlaşan ise nefistir. Çünkü hayâ kalbin hamurunda mevcuttur ve yerinde kulla­nılırsa insanın ruhunu da tabiatını da güzelleştirip onu ahlâk örneği haline getirir. Bu konuda kişi kendini daima kontrol et- inekle yükümlüdür. Söz gelimi nefsimiz çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk ediyorsa bu bizim ar sahibi olduğu­muzu gösterir; buna şükredilir. Değilse zaten arsızlık insanın yüzünü kızartacaktır.</p>
<p>İslâm tarihinde hayâ örneği olarak bilinen kişi Hz. Osman&#8217;dır. Resûlullah Efendimiz, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer hâne-i saadete ziyarete geldiğinde rahat davranır, öyle karşılar ama Hz. Osman geldiğinde hemen derlenip toparlanır, bunu merak edenlere de &#8220;Meleklerin bile hayâ ettiği insandan be­nim hayâ etmemem doğru olmaz&#8221; açıklamasını yaparmış.</p>
<p>Müslüman toplumların en önemli vasıflarından biri­si kalplerindeki hayâ vasfıdır. Ahlâk ve terbiyenin esasla­rı yüzyıllar boyunca hep ar duygusuyla yoğrularak sürüp gitmiştir. <em>&#8220;Eğer utanmıyorsan istediğini yapabilirsin&#8221;</em> (Buhârî, &#8220;Enbiyâ&#8221;, 54) hadisi dillere peleseng olarak hâlâ toplumsal hayata yön vermektedir. Öyle ya, kişi ar duygusundan sıy­rılmışsa, ayıplanmaktan kaygı duymuyor, utanmıyorsa artık onu kötülükten ne alıkoyabilir? Oysa kalbinde hayâ hisseden birisi, yapacağı işin doğru olup olmadığım önce vicdanında sorgulayacak, kötü ise utanacak, yapmaktan vazgeçecektir. Bu bakımdan kalbin hayâsı insanın gidişatında da belirleyici­dir. Çünkü kalp bir olay, söz veya oluşum karşısında kendine &#8220;Sonunda bundan utanır mıyım?&#8221; diye sorar. Utanılacak bir şey ise yapmaktan vazgeçer, utanılmayacak bir şey ise yapar. Demek ki kalpteki hayâ, hayatın da belirleyici unsurudur. Yani insan, kötü olabileceğinden şüphe edilen şeylerden an­cak hayâ sayesinde uzak kalabilir; kanunlar, polisiye tedbirler ve jandarma korkusuyla değil.</p>
<p>İnsan hayâ duygusunu kalbinden aklına da indirirse ona uygun bir düşünme ve muhakeme yeteneği kazanır. Toplum­da Benim kalbim temiz!&#8221; diye gezen nice insanlar vardır ki düşünme ve muhakemeleri temiz değildir. Oysa kişinin dü­şüncesi temiz olmadan kalbinin temizliği bir işe yaramaz. Hayâ sahibi olmadan, ar daman çatlayan biri için kalp temiz­liği meziyet midir ki?</p>
<p>Sûfiler hayâyı ikiye ayırırlar. Kulun her hal ve tavrında Allah tarafından görüldüğü bilincinden doğan hayâ veya Allah&#8217;a yakınlıktan doğan hayâ. Birincisi dervişe katlanmayı, belâlardan şikâyet etmemeyi; İkincisi ise Allah ile olup halk ile ilişkiyi koparmayı öğretir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> İbn Teymiyye, <em>Kalp Amelleri,</em> s. 116.</p>
<p>İskender Pala &#8211; Kalp,syf.290-292</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/arsiz-kalp/">Arsız Kalp</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/arsiz-kalp/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Riya ve Onunla İlgili Hükümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Apr 2019 21:06:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerin Açığa Vurulması]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteriş]]></category>
		<category><![CDATA[Günahların Gizlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya Korkusuyla İbadetin Terki]]></category>
		<category><![CDATA[Riya ve Onunla İlgili Hükümler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21639</guid>

					<description><![CDATA[<p>Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir. Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir. Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/">Riya ve Onunla İlgili Hükümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21974" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3.jpeg" alt="" width="660" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3.jpeg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3-600x300.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3-300x150.jpeg 300w" sizes="(max-width: 660px) 100vw, 660px" /></p>
<p>Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir.</p>
<p>Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu göstermek için bazı fiilleri yapıp, bazı sözler söylemesi gibi&#8230; Onun amacı, zenginliğin üstün bir nitelik olduğunu düşünenlerin, kendisinin zengin olduklarına inanmalarını sağlamaktır.<br />
İkinci durumda ise, zahit ve abid olmamasına rağmen, insanların züht ve ibadet niteliklerinin kendisinde bulunduğuna inanmaları için bazı fiiller gerçekleştirmesi gibi&#8230; Onun amacı budur. İfade ettiğimiz bu durum ahiret, din ve dünya işleriyle ilgili olarak gösteriş bakımından en uç noktadır. Ancak, ikinci kısım örf bakımından din ile ilgili işlerde gösteriş yapmak olarak bilinmektedir. Bu durum, dünyevi işlerde şöhret ve mevki isteği olarak isimlendirilir.</p>
<p>Bunu anladığında, şöyle deriz: Riyakârlığın üç dayanağı vardır:</p>
<p>İlki; fiillerini aldatma amacıyla yapan riyakâr kişinin bulunması.</p>
<p>İkincisi; aldatmanın, kendilerine göstermek için yaygınlık kazandığı bir topluluğun bulunmasıdır ki, bunlara mürâa le- hüm * denir.</p>
<p>Üçüncüsü; insanları aldatmanın gerçekleşebilmesi için amaçlanan fiillerin ve hallerin bulunmasıdır ki, bu mürâa bih * olarak isimlendirilir.</p>
<p>Bunu anladığında, kendisiyle gösteriş yapılan pek çok şeyin bulunduğunu ve bunların beş kısımda toplanabileceğini söyleriz: Beden, giysi, söz, amel ve harici şeyler&#8230;</p>
<p>Bu beş şeyle din sahibi olan insanlar gösterişte bulunabilecekleri gibi, dünya ehli de gösterişte bulunabilirler. Ancak insanlar açısından gösteriş yapma türleri farklılık arz eder.</p>
<p>Gösterişin ilk türü; insanların, gösteriş yapan kişinin çok çalışkan olduğunu, din ile ilgili işler konusunda endişesinin büyük olduğunu ve ahiret korkusunun onun üzerinde etkili okluğunu sanmaları için, bedenin zayıflığı ve solgunluğunun gösterilmesi suretiyle yapılan bedenî riyadır. Çünkü bedenin zayıflığı az yemeyi, solgunluğu ise geceleri uykusuz kalındığını gösterir. Aynı şekilde, saçların dağınık olması dinî konularla ne kadar meşgul olunduğunu ve saçların düzenlenmesi için bile boş vaktin bulunmadığını gösterir. Bu durumlar ortaya çıktığında, insanlar böylesi yargılarda bulunurlar. Bunun benzeri olarak, sesin kısıklığı, boş ve dalgın bakışlar ve zayıflık da oruç tutmayı ve dinin ağırlığını gösterir.</p>
<p>Gösterişin İkinci türü; dış görünüş ve elbise ile yapılan riyadır. Örneğin, yürürken başın öne eğilmesi, düşünceye dalmış olmaya delalet eden dış görünüşle ilgili bir riyadır. Alında secde izinin kalmış olması da böyledir. Elbiseyle ilgili gösteriş ise, elbisenin kaba olması, yün elbise giyilmesi, elbisenin kısaltılması ve katlanması, kollarının çemrenmesi, tamir edilmemesi, yıpranmış halde bırakılması veya yıpranan kısımların yamanmasıdır. Tüm bunlar, sünnete uymak ve geçmişte yaşamış olan fakir, salih ve âbidlerin yoluna uymak maksadıyla yapıldığı ima edilen şeylerdir. Şayet böyle davranan cahil insan kıymetli ve helal olan bir elbise giyseydi ve amacı da gösteriş ve kibir olmasaydı, bu kendisi için daha iyi olurdu. Aynı şekilde, yamalı elbise giymek, seccadede namaz kılmak, kalpte bulunması gereken tasavvufi hakikatlerden uzak olun-masına rağmen sûfîlerin giyindiği mavi elbiseden giyinmek de bu kısımdandır.</p>
<p>Diğer bir grup, giyim, elbise ve dış görünüş bakımından salih insanlara benzemek isteyen ancak değersiz elbiseler giymeyi hoş görmeyen; böylece iki şeyi birleştirmeyi amaçlayan ve ince yün elbiseleri, ince ve boyalı bezleri, değeri zenginlerinkinin değerinde veya daha değerli olan elbiseleri giymek isteyen kimselerden oluşmaktadır. Bu da bir tür gösteriştir.<br />
Dünya ehlinin gösterişi ise, çok mala sahip olduklarım göstermek ve bu yolla şöhret ve mal elde etmek için harika ve ince elbiseler giyinmeleri, altın ve madenlerle kaplanmış araçlarla donatılmış çevik bineklere binmeleridir.</p>
<p>Gösterişin üçüncü türü; sözle yapılan gösteriştir. Din sahiplerinin sözle yaptığı gösteriş, öğüt ve hikâyelerin dile getirilmesi suretiyle olur. Şeyh ve fakihlerin dil ile yaptığı gösteriş İse, çok bilgili olduklarım göstermek için, insanların karşısında hasımlarını karalamak adına cedel ve münazara yapmaları; insanların karşısında dudaklarını zikirle hareket ettirmeleri; iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve kötü<br />
şeylere sinirlendiklerini göstermeleridir. Tüm bunlar, kişinin ne kadar güçlü bir zahit olduğunu göstermek için yapılır.</p>
<p>Dünya ehlinin gösterişleri ise, şiirler, atasözleri, ince nükteler ve esprili hikâyelerle olur. İnsanlar bunlar vasıtasıyla kendi yapılarındaki güzellikleri ve sanatlar konusundaki malumatının çokluğunu kanıtlamak isterler.</p>
<p>Gösterişin dördüncü türü; kıyamı, secdeyi ve rükûyu uzatan ve başını önüne eğerek namaz kılanın gösterişi gibi, amelle olan riyadır. Oruç tuttuğunu görünür kılmak, yemeyi azaltmak, hacca ve gazaya katılmak, sakince yürümek, tartışmadan kaçınmak, gözü yerde tutmak, yürürken acele etmemek; ancak tek başına kaldığında aceleyle yeniden kalbine yönelmek gibi davranışlar da bunun gibidir.</p>
<p>Dünya ehlinin gösterişi ise, şöhret ve ihtişam elde etmek için kendini beğenerek ve kibirlenerek yürümek, elleri hareket ettirmek ve kısa adımlar atmak gibi eylemlerdir.</p>
<p>Gösterişin beşinci türü; yöneticileri, vezirleri ve sultanın arkadaşlarım ziyaret eden kişilerin yaptıkları gösteriştir. Böy- lece “falan kişi şunu ziyaret etti” denilir de, ihtişam ve üstünlüğüne binaen diğer insanlar da onu ziyaret ederler. Yine, şeyhleri çokça ziyaret eden ve kendisi hakkında “çokça ilim ve fayda elde etti” denilsin diye yolculuk eden kişinin durumu da böyledir.<br />
Dünya ehlinin gösterişleri ise, büyük sultanlara hizmet etmeleri ve meliklerin önemli işlerini üstlenmeleridir.</p>
<p>Bütün bunlar, gösterişçilerin kendileriyle gösteriş yaptıkları şeyler olup, bunlarla şöhrete ulaşmak ve insanların kalplerinde yer edinmek amaçlanır.</p>
<p><strong>Gösteriş Bakımından Dereceleri</strong></p>
<p>İlk derece; insanların, kendisi hakkında güzel düşünmeleri için İkramda bulunmaktır. Senelerce manastırında inzivaya çekilen nice rahip, bir köşede veya bir dağın zirvesinde uzunca bir süre ayrı yaşayan nice zahit ve abid vardır ki, bunların zevkleri ve hayatları şöhretlerinin devamlı olması ve insanlar arasında adlarının duyulmasıdır. Bu insan, başkalarının kendisi hakkındaki kötü kanaatlerinden haberdar olsaydı, muhakkak üzüntüden ölürdü.</p>
<p>İkinci derece; bu düşünceyle yetinmeyip, kendisine doğru yönelimin artması için niteliğinin ve övgüsünün toplumun dilinde yayılmasını, yolunun güzelliğinin övülmesini ve şöhretinin farklı bölgelerde duyulmasını istemektir.</p>
<p>Üçüncü derece; gösteriş yardımıyla haram kazanca ulaşmayı amaçlamak, dünyalık biriktirmek, yetimlerin mallarına, fakir ve hastaların vakıflarına bulaşmaktır. Bu, riyakârların en kötü mertebelerindendir.</p>
<p>Bil ki, İmam Gazzâlî bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve riyanın bir kısmının helal bir kısmının ise haram olduğunu ifade etmiştir. O, bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayınca, şöhreti istemenin bazen mübah bazen de haram olduğunu söylemiştir. Bana göre bu, birkaç şekilde anlaşılabilir/düzel- tilebilir *</p>
<p>İlki; daha önce şöhret konusunda ifade ettiğimiz gibi, şöhreti istemenin bazı mertebeleri vardır. Dolayısıyla burada tekrar onlara dönmek faydasızdır.</p>
<p>İkincisi; gösteriş ayrı, şöhreti istemek ayrıdır. Biz riyayı aldatma, hile ve gerçekte olmayan bir şeyin zihinlerde oluşması için gayret gösterme olarak tanımladık. Bu tamamen haramdır. Çünkü aldatma ve saptırma tamamen haram olan iki şeydir. Dolayısıyla bütünüyle haram olan aldatma yoluyla şöhretin ihtişamının sağlanamayacağı kesinleşmiş olmaktadır.<br />
Riyanın tedavisi ya ilimle ya da amelle yapılır. Bu da, insanın riyanın hem din hem de dünya açısından büyük zararlardan birisi olduğunu bilmesidir.</p>
<p><strong>Riyanın din açısından zararlı olmasının bazı yönleri vardır:</strong></p>
<p>İlki; amelin sadece Allah’ı tazim etmek için yapılmasının gerekli olmasıdır. İnsan herhangi bir ameli yerine getirip, kalbinde böyle olmamasına rağmen bunu sadece Allah&#8217;ın rızasını umarak yaptığını iddia ettiğinde, bunu Allah’tan başkası için yapmış olur. Bu, büyük günahlardan pek çoğuna delalet eder:</p>
<p>Birincisi, bunun, insanın kalbinde bulunan öteki şeyin Allah’tan daha büyük olduğuna veya insanın Allah’ın hakkı olan şeyi başkasına atfettiğine delalet etmesidir. Bu durum da, insanın her açıdan cahil olduğunu göstermektedir.</p>
<p>İkincisi, insanın Allah’a itaatte samimi olması halinde tamamen Allah’a hamd etmesidir. İnsan bu ameli gösteriş için .yapması halinde ise, Sultanlar Sultanına yaptığı hamd ile Allah&#8217;ın yarattıklarının en aşağısı haline gelir. Bu ne büyük cehalet ve ahmaklıktır!</p>
<p>Üçüncüsü, insanın bu ameli sadece Allah’a itaat için yaptığını diliyle söylemesidir. Şayet bu ameli yaparken onun kalbinde Allah’tan başkası bulunursa, sanki Allah ile alay eden birisi olmuş olur. Onun hali, bütün gün boyunca bir melikin yanında duran ve onun hizmetçisi gibi davranan, bundaki amacı da melikin cariyelerinden veya gılmanlarından birine bakmak olan bir adamın haline benzer. Kuşkusuz bu, melikle alay etmektir.</p>
<p>Dördüncüsü, bunun Hakk Subhanehu’nun hafife alınması olmasıdır. Çünkü kudret, güç, cömertlik ve üstünlük bakımından en yüce olan bir melikin huzurunda bulunan, ihtiyaçlarını bu melike arz eden, söylediği söz hakkında bu melikle ilgili olarak kalbinde herhangi bir bağlantı bulunmayan, aksine kalbi huzurda bulunan aşağı düzeydeki bir köleye bağlı olan kişi, melike karşı suizan beslemekte ve onu hafife almış olmaktadır. Burada da böyledir. Bu durum, o kişinin melikin güçlü ve cömert olduğu şeklindeki iddiasında yalancı olduğuna inandığını gösterir. Bu nedenlerden dolayı, Hz. Peygamber “Riya en büyük şirktir/'(2 demiştir.</p>
<p><strong>On Altıncı Fasıl: Gizli Riya 3</strong></p>
<p>Bil kİ, gizli riyanın İlk üç kısmından; fiilin yapılması esnasında ya kayda değer herhangi bir mükâfat beklentisinin olmamasını ya İkincil düzeyde tercih edilen (mercih)bir mükâfat beklentisinin bulunmasını yahut fiilin bu ikisine de eşit derecede bağlı olmasını kastediyorum. Bu üç kısım gizli riya olarak isimlendirilir.</p>
<p>Dördüncü kısım ise, filin yapılmasındaki mükâfat beklentisinin öncelikli olarak tercih edilene (racih) bağlı olmasıdır. Riya kastı, sadece bununla birlikte meydana gelir ki, bu da gizli riya olarak isimlendirilir. Bunun farkına varılması ancak bazı belirtilerle mümkündür. Kişinin yaptığı ibadete başka insanların muttali olmasından dolayı onun kalbinde mutluluğun meydana gelmesi bu belirtilerdendir. Çünkü bu mut-luluk, istenilen şeyin elde edilmesi esnasında ortaya çıkan nefsani bir durumdur.</p>
<p>İnsan bu fiilleri yaptığı sırada kimse bulunmaz ise, mutluluk sadece başkasının buna muttali olmasıyla meydana geleceği için, başkasının buna muttali olmasını umar. Bunun tedavi edilmesi gerekir. Şayet tedavi edilmez ise, bu duygu kuvvetlenir. Duygu kuvvetlenir ise, riya tercih edilmeyen bir şey olmaktan daha üst bir konuma, buradan da en üstün noktaya ulaşır.</p>
<p>Gizli riyanın ikinci belirtisi, her birisi sabrın görünür kılınmasına delalet eden beden zayıflığı, beniz solgunluğu, sesin alçaltılması, saç dağınıklığı, ağlamanın çoğaltılması ve sıkça uyumak gibi davranışların çokluğuna dayanarak fiilde bulunmaktır.</p>
<p>Gizli riyanın üçüncü belirtisi, yukarıda ifade edilen şeylerin tümünü terk etmek; ancak, selam vermeyi sevdiğini, yüz yüze durmaktan, tokalaşmaktan, hediye sunmaktan, yol gösterilmesine açık olmaktan ve bir şeyi satın aldığında bağışlamaktan hoşlandığını insanlara göstermektir.</p>
<p>Hz. Ali b. Ebû Tâlib’in (k.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştin “Allah Teâlâ kıyamet gününde ‘Ücretler sizin için ucuzlatılmadı mı; size selam verilmedi mi; ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı? Gidiniz! Sizin ücretleriniz ödenmiştir.’ der.”</p>
<p>Bil ki, ibadetlerin ve itaatlerin bütün amacı nefsi duyular âleminden uzaklaştırıp, ruhaniyat âlemine yönlendirmektir. Böylece insan öldüğü zaman arzu edilmeyen şeylerden ayrılarak hoşnut olunan şeylere yönelir. Gösteriş amacıyla itaatte bulunmak ise, duyular âlemiyle en üst bağlılık ve ruhani âlemden büyük bir kaçıştır. Böylece, ölüm sırasında hoşnut olunan şeylerden arzu edilmeyen şeylere, zevklerden acılara intikal edilir. Bu durumda büyük bir sıkıntı meydana gelir.</p>
<p>Bil ki, insan yaptığı ibadeti bir insanın veya hayvanın bilmesi arasında fark olduğunu bildiğinde, bunda bir riya türü bulunur. Bu nedenle, hayvanlardan herhangi bir beklentisi bulunmadığında, onlara yönelik herhangi bir ilgisi kalmaz. Şayet insan samimi olur ve Allah&#8217;ın ilmine rıza gösterirse, kendi ibadetine bir başkasının muttali olmasına önem vermez. Bu düşünceden çok az bile olsa uzaklaştığında, riya meydana gelir.</p>
<p>Şayet, “kişinin hem bir başkasının kendi ibadetine muttali olmasından memnuniyet duymasının hem de samimi olmasının düşünülüp düşünülemeyeceğini” sorarsan, bunun birkaç şekilde mümkün olabileceğini söyleriz;</p>
<p>İlki; bir insanın böyle bir durumda, Allah Teâlâ’nın başkalarını onun güzel fiillerine muttali kıldığını, kötü fiillerini ise onlardan gizlediğini düşündüğünde, bütün bunların Allah&#8217;ın ona yönelik bir inayeti olmasıdır. İnsan böyle bir yaklaşımla bu halden memnuniyet duyduğunda, bu tam bir samimiyet olup, Allah Teâlâ’nın “De ki, Allah’ın fazlı ve rahmeti sebebiyle sevinsinler. (Yunus, 58)” ayetinden kastedilen şeydir.</p>
<p>İkincisi; Allahın dünyada iken insanın güzel eylemleri- ni ortaya çıkarıp, kötü eylemlerini gizlemesinden dolayı, Hz. Peygamberin &#8220;Allah’ın bu dünyada kuluna ait olarak sakladığı şey. ahirette de gizli kalır.(4) hadisine binaen, ahirette de böyle yapacağı şeklindeki bir fikrin insanın düşüncesinde hâkim olmasıdır.</p>
<p>Üçüncüsü: bu taati gören kişilerin bundan memnun olacaklarına ve onların bu farkındalığının taatlerin çoğalmasının nedeni haline geleceğine yönelik bir fikrin insanın düşüncesinde egemen olmasıdır. Dolayısıyla, insanların onun taatine muttali olmalarından dolayı hissedilen mutluluk, tam bir samimiyet ve kulluktur.</p>
<p>Dördüncüsü; insanın, yücelmesi ve takip edilen birisi olması amacıyla taati bağlamında kendisine eleştiride bulunanların din ve takvaya önem veren kişiler olduklarını bilmesidir. İnsan, onların dinî inançlarının güzelliğinden ve şeriatı yüceltmelerinden memnun olduğunda, bu tam bir iman olur. Şayet kişi, dünyevi amaçlan elde etmek amacıyla tevessül ettiği taatine başkalarının muttali olmasından memnuniyet duyarsa, bu kötü görülen bir riyadır.</p>
<p><strong>On Yedinci Fasıl: Gizli ve Açık Riyadan Dolayı Ameli Boşa Çıkaran veya Çıkarmayan Şeyler»5</strong></p>
<p>Riya, ya bütünüyle samimiyet üzere tamamlanan amelden sonra ya da başlangıçta samimiyet üzere meydana gelen amel esnasında meydana gelir. Amelin bitiminde ortaya çıkan ilk kısımdaki riyanın iki boyutu vardır:</p>
<p>İlki; bir amelin samimiyetle tamamlanmasının ardından bir melikin bu amelin yerine getirildiğine muttali olduğunun bilinmesi halinde ameli yapan kulun kalbinde, yaptığı şeye melikin muttali olması nedeniyle bir mutluluğun meydana gelmesidir. Bu, Allah Teâlâ’nın yapılan amelin sevabını yok etmemesi umulan şeylerdendir. Çünkü onun bilgisi samimiyetin önüne geçmiş ve bu mutluluk onun seçimiyle meydana gelmemiştir. Dolayısıyla bunun affedilebilir olması gerekir.</p>
<p>Ancak böyle bir halin meydana gelmesi, kişinin böyle davranması durumunda, onun samimi ve sadık birisi olmadığını gösterir. Çünkü o, Allah&#8217;ın insandan sudur eden bu hali gördüğünü bilmesine rağmen, yaptığı taate Allah’tan başkasının muttali olmasına kıymet vermiştir.</p>
<p>İkincisi, kulun bir işi tamamladıktan sonra insanları bu konuda bilgilendirmesi ve bu işi onlara açık etmesidir. Bazı insanlar “Bu, geçmiş amellerin sevabını boşa çıkaran bir riyadır.&#8221; demişlerdir. Onlar, bir adamın “Bütün zamanı oruç tutarak geçirdim, ey Allah&#8217;ın Elçisi?” dediğinde, Allah&#8217;ın Elçisi’nin “Ne oruç tutmuş, ne de iftar etmiş oldun.”(6) dediği rivayeti delil olarak kullanmışlardır. İbn Mesud’un, “Dün gece Bakara Suresi’ni okudum.” diyen bir adamın sözünü işittiğinde “Bu, ondan alınacak faydayı azaltmıştır.” dediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>Bazı insanlar, kulun önceki samimiyetine istinaden sevap kazanacağını; ancak sonraki gösterişi nedeniyle de cezalandırılacağını söylemişlerdir. Allah Teâlâ, faydayı gözetip, fazla ve eksik yapılan şeyleri karşılaştırarak bu konuda adaletle hükmedecektir. Onlar, yukarıda dile getirilen hadisteki tehdidin muhtemelen zamanın tamamının oruçlu geçirilmesinin hoş görülmediğine işaret ettiği değerlendirmesinde bulunmuşlardır.</p>
<p>İbadete samimiyetle başlanıp, ardından bu amel esnasında riya unsurunun ortaya çıktığı ikinci kısımdaki riyaya gelince; bu, ya mutluluktan âri ve amele etki etmeyen ya da amel üzerinde etkisi bulunan bir riya olur. Riyanın amel üzerinde etkili olması durumunda, bu, ya amelin yansımaları * yahut amelin temeli* üzerinde etkili olur. Bu kısım üç türü içermektedir:</p>
<p>İlk tür, mutluluktan ari olan durum olup, bu en alt düzeyde bulunmaktadır. Haris el-Muhasibî şöyle demiştir: “Kuşkusuz bu, ameli geçersiz kılar. Çünkü insanın kabinde, yaptığı işe muttali başka bir insanın olması nedeniyle bir mutluluk meydana geldiğinde, bu mutluluk o insanı amele yönlendiren bir etken haline gelir. Bu mutluluk o inşam amele yönlendiren bir etken olduğu zaman, kendisini bu amele yönlendiren ve Allah&#8217;ın rızasını kazanmaya yönelik olan ilk maksat geçersiz hale gelir. Çünkü bir tek eser üzerinde müstakil iki etken bir arada bulunmaz.</p>
<p>İlk etken, tam tersi olan ikinci etkeni ortadan kaldırır. Böylece bu amelin mükâfatı Allah&#8217;ın verdiği mükâfata benzeyen bir şey olur ve bu nedenle mutlu olunması gerekir.”</p>
<p>Bu tür bir mutluluğun amelin sevabını boşa çıkarmayacağını söyleyenler şu rivayeti delil olarak kullanmışlardır: “Bir adam ‘Ey Allah’ın Elçisi! Amelde bulunmaktan mutlu oluyorum ve bir başkasının bunu bilmesini arzu etmiyorum. Ancak başka birisinin buna muttali olması beni mutlu ediyor. ’ dedi Bunun üzerine Hz. Peygamber Allahım sana iki mükâfat versin. Hem mutluluğuna hem de amelinin ortaya çıkışına..”7 Yine, amele sonradan eklenen bu mutluluğun amele herhangi bir etkisinin bulunmaması, onun samimi niyete nispetle zayıf ve tercih edilmeyen bir şey [mercih) olduğunu gösterir. Tercih edilmeyen ise, yok hükmündedir.</p>
<p>Buna üç şekilde cevap verilmiştir: İlki; bu mutluluğun muhtemelen amelin bitirilmesinden sonra meydana gelmiş olmasıdır. İkincisi; mutluluğun, kişinin bir başkası tarafından takip edileceğine ve bu sebeple kendisine mükâfat verileceğine inanması vesilesiyle meydana geldiği şeklindedir. Ümmete mensup olanlardan hiçbir kişi, bu mutluluğun insanların övgüsüyle elde edilen bir ecir olduğunu söylememiştir. Aksine nihai amaç, bunun unutulmasıdır. Üçüncü cevap ise; bu hadisin isnadının zayıf olduğu şeklindedir.</p>
<p>Amelin yansımaları üzerinde etkili olan fakat aslına etki etmeyen ikinci tür riyaya gelince; bu, kişinin namaza Allah Teâlâyı tazim etmek için başlayıp, ardından namaz sırasında bir topluluğun bu duruma şahit olmaları, insanın bu şahitlikten dolayı mutluluk duyması ve bu mutluluğun kişinin namazdaki hassasiyetini ve huşusunu artırmaya yönlendirmesidir. Kişi onların huzurunda olmasaydı belki de böyle dav- ranmayacaktı. Böylesi bir durumda riya unsuru, ameldeki hassasiyet ve huşunun artırılmasında etkili olmuştur.</p>
<p>Bu duruma şöyle bir örnek daha verilebilir: Nafile bir namaza başlayan bir kişinin başına benzer bir iş gelir (yani, insanlar onun yanma gelir ç.n.) ve insanların onu görmesini arzular. Hâlbuki insanlar olmasaydı o kişi namazı bırakacaktı. Fakat insanlar oraya gelince, onların kınamalarından korktuğu için namazı tamamladı. Bu durumdaki riya, amelin aslına etkide bulunan bir riya haline gelmiş olur.</p>
<p>İlk mertebedeki riyada tereddüt bulunduğunu, ikinci mertebedekinin geçersizlik bakımından aşağı düzeyde, üçüncü mertebedekinin ise yine geçersizlik bakımından ilk sırada bulunduğunu bilmelisin.</p>
<p>Burada ayrıca önemli bir husus daha vardır. Buna göre ibadetler iki kısma ayrılır: İlki, yapılan ibadetin her bir bölümünün kendi başına ibadet olması ve geçerliliğinin kendisine eklenen başka bir ibadete bağlı olmadığı ibadetlerdir. Bunun örneği, Kur’an-ı Kerim’in okunmasıdır. Onun her bir harfi ve kelimesinin okunması ibadettir.</p>
<p>İkincisi ise, yapılan ibadetin bir kısmının geçerliğinin tamamının geçerli olmasına bağlı olduğu ibadetlerdir. Bunun örneği, namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerdir. Çünkü bu ibadetlerin bir bölümü geçersiz olduğunda, tümü geçersiz olur. Bu bölümlerden birisi geçerli olduğunda ise, sadece o bölüm geçerli olur. Geri kalan bölümlerin geçerli olmasıyla birlikte, ibadetin tamamı geçerli olur.</p>
<p>Bunu anladığın zaman, ikinci kısımda yer alan ibadetlerin yapılması esnasında riya unsurunun meydana gelmesi tehlikesinin. İlk kısımdaki ibadetlerin yapılması sırasında meydana gelmesinden daha önemli ve büyük olduğu senin açından daha açık bir hale gelmiştir.</p>
<p>Üçüncü kısım ise, riyanın ibadetin başlangıcında meydana geldiği kısım olup, bu da kendi içerisinde iki kısma ayrılır:</p>
<p>İlkinde, riya namaz ve niyetin başlangıcında bulunup, ibadetin bitimine kadar devam eder. Kişinin, bu ibadeti tamamlasa da (gerçekte) bununla ibadet etmediği konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Şayet bu ibadet sırasında bir pişmanlık duyulursa, bu durumda iki ihtimal söz konusudur:</p>
<p>İlk ihtimal, onun namazının kesinlikle kabul edilmeyeceği ve başka bir niyetin de bulunamayacağı, dolayısıyla onun namazının temelden geçersiz olması gerektiği şeklindedir. Çünkü namaz kabul edilmedikten sonra yapılan ameller geçersizdir.</p>
<p>İkinci ihtimal ise, ibadetlerde muteber olanın ibadetin sonundaki durum olduğu ve ibadet samimiyetle bitirildiğinde geçerli olacağı şeklindedir. İlk durumda, samimiyet olmaksızın başlangıçta riyadan ari olsa bile, bu fiilin ibadet olarak kabul edilmeyeceği ve sonrasında yapılanların da geçerli olmayacağı söylenebilir.</p>
<p>Örneğin, tek başınayken namaz kılma- yıp oruç tutmayan, insanları gördüğünde ise namaz kılan bir adamı düşünelim. Bu kendisinde niyetin bulunmadığı bir namazdır. Çünkü niyet bu bağlamda Allah Teâlâ’yı tazim etme amacından ibaret olup, bu eylemde söz konusu değildir.</p>
<p>Riya ve din (samimiyet) etkenlerinin birlikte meydana gelmesine gelince; şayet din etkeni tercih edilirse, tercih edilen karşısında tercih edilmeyenin herhangi bir hükmünün kalmadığı düşünülür. Şayet bu iki etken eşit olursa, her ikisi de geçersiz hale gelir. Şayet tercih edilmeyen (yani riya etkeni) öncelikli olursa, amel geçersiz olur ki, bu da açık bir durumdur.</p>
<p>Bir Mesele: İnsanda, yapılan işte dünyevi ve din! afetlerden olan bir riya düşüncesi meydana gelip, kalbinde riyanın ortaya çıkmasından dolayı bir endişe oluştuğunda onun iyilikleri gizleyip, kötülükleri açığa çıkarmaya çabalaması, riyanın tedavisinin nihai unsurlardan birisidir. Bununla birlikte o, kalbinin riyaya meylettiğini ve riyadan nefret etmesine rağmen bunu sevdiğini fark eder. Öyleyse bu insan riyakârlar zümresine dâhil olan birisi midir, sıddıklardan birisi midir?</p>
<p>İmam Gazzâlî (r.a.) şöyle demiştir: “İnsan sadece gücünün yettiği şeyden sorumlu tutulmuştur. Biz riyanın tedavisi konusundaki en ileri noktanın, inanç, hal ve amelin zıtlarıyla mukayese edilmeleri olduğunu ifade etmiştik. İnsan bu şekilde davrandığında, kuşkusuz hepsini bütün gücüyle yapmış olur. Dolayısıyla bunun haricindeki şey, onun gücü dâhilinde değildir. Bu nedenle o, bu şey sebebiyle kınanmamalıdır.”8</p>
<p>Gazzâlî’nin bu yaklaşımına şöyle bir rivayetle karşı delil getirilmiştir: “Allah’ın Elçisi’nin ashabı ona şikâyette bulunmuş ve ‘kalbimize öyle şeyler musallat oluyor ki, gökyüzünden düşmemiz, bir kuşun bizi kapması veya rüzgârın bizi derin bir çukura atması onu dile getirmemizden daha yeğdir&#8217; demişlerdi Hz. Peygamber de ‘Bu, imanın samimi olmasındandır.&#8217; buyurmuştu.”9</p>
<p>Gazzâlî şöyle demiştir: “Onların hissettikleri sadece vesvese ve hoşnutsuzluktu. İmanın samimiyetinden kastedilen şeyin vesvese olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla geriye sadece vesveseye denk olan bir hoşnutsuzluk kalır.”</p>
<p>Bu durum kesinleşince, şöyle deriz: Riya, her ne kadar hiç hoşlanılmayan bir şey olsa da, ilk olarak nefsin gerektirdiği şeylerde meydana geldiğinde küçük bir zarar oluşturur. Şayet nefs riyayı kötü görürse bu Hakk’tandır. Eğer nefs ona razı olur ve ona meylederse, işte bu şeytandan ve nefstendir.</p>
<p>Bil ki; bu mesele başka bir meseleyi doğurur. Bu da, şeytanın insanı riyaya yönlendirmekte aciz kalması durumunda, insana şeytanla savaşmayla meşgul olma konusunda kalbini ıslah etmesi gerektiğini düşündürtür. Şeytan bunu yapmak suretiyle kalbin bu konudaki saflığını bulandırmaya çalışır.</p>
<p>Çünkü şeytanla savaşmakla meşgul olmak, Allah Teâlâ’ya münacatta bulunmak vesilesiyle ortaya çıkan zevklerden yüz çevirmektir.</p>
<p>Bil ki, bu bağlamda insan için bazı mertebeler bulunmaktadır:</p>
<p>İlki, şeytanla savaşmak ve mücadele etmekle meşgul olmaktır.</p>
<p>İkincisi, şeytanı tekzip etmeyi ve onunla savaşmakla meşgul olmayı sınırlı tutmaktır.</p>
<p>Üçüncüsü, şeytanı tekzip etmekle meşgul olmamak; aksine onu tekzip etmekle ve onunla çekişmekle uğraşmak yerine, onun aleyhine olmak üzere riyanın kötülüğü konusunda devamlılık arz etmektir.</p>
<p>Dördüncüsü, şeytanın insanla samimiyete ilişkin konularda çekişmesi durumunda, kararlı olmaktır. Böylece insan, zorunlu amellerde samimi olmak ister.</p>
<p>Hâris el-Muhasibî bu dört mertebe için bir örnek vererek şöyle der: “Dört kişi, kendisinden istifade etmek için bir âlimin meclisine gitmeyi amaçlarmışlardır. Sapkın bir bidat ehli onları kıskanmış, onlardan birisinin önüne geçmiş, onun bu meclise gitmesine engel olmak istemiş, adam ise bunu reddetmiştir. Sapkın kişi adamın kendisini reddettiğini anlayınca, adamı kendisiyle savaşmakla meşgul etmiş, adam da onun sapkınlığına karşılık vermek için onunla meşgul olmuştur. Bu çekişmeden geriye ilim meclisinden mahrum olmak kalmış ve böylece bu sapkın kişinin maksadı gerçekleşmiştir.</p>
<p>Sapkın kişi ikinci adamın karşısına çıktığında onu alıkoymuş ve durmasını istemiş, adam durmuş, sapkın kişinin engelleme ve alıkoymasına karşı çıkmış ancak onunla savaşmakla meşgul olmamıştır. Böylece sapkın kişi, adamı karşı çıkması süresince durdurmaktan dolayı mutlu olmuştur.</p>
<p>Sapkın kişi üçüncü adamın karşısına çıktığında, adam ona ilgi göstermemiş ve ona karşı çıkmak ve savaşmak suretiyle onunla meşgul olmamıştır, devam etmiş ve sapkının umudu bütünüyle boşa çıkmıştır.</p>
<p>Sapkın kişi dördüncü adamın karşısına çıktığında adam durmamış, aksine hızını artırmıştır. Bu son kişinin dışındakilerin tümü sapkın kişi tarafından geri döndürülürken, o, saplan adamla bir daha karşılaşmayacak ve onun engellemesine maruz kalmayacak kadar hızlanmıştır. Böylece sapkın kişi, bu adamın hızını daha da artırmak isteyeceğinden korktuğu için onu döndürmeye çalışmamıştır.”10</p>
<p>İkinci Tür: Henüz vesvese gerçekleşmemişken, gerçekleşebileceğini düşünerek şeytana karşı hazırlıklı olmak mı gerekir; yoksa bu vesveseyi gideren olduğu için Allah’a tevekkül etmek mi gerekir? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bazıları öncelikli olanın bu hazırlığı yapmamak olduğunu söylemiş ve bazı deliller sunmuşlardır:</p>
<p>İlki; şeytana engel olmak için hazırlık yapmanın, Allah’ı zikretmekten uzaklaşmayı gerektirdiği şeklindedir. Dolayısıyla hazırlık yapmak şeytanın tuzağına düşmek demektir.</p>
<p>İkincisi; şeytana karşı hazırlık yapmanın nefse, işi Allah’a havale etmenin ise Hakk’a dayanmasıdır. Kim şeytan için hazırlık yaparsa nefsine dayanmış ve onun tuzağına düşmüş olur.</p>
<p>Üçüncüsü; şeytanın herhangi bir şeye kudreti olmayan zayıf bir varlık olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ onun ifadesiyle şöyle demiştir: “Benim, sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. (İbrahim, 22)” Emir ve nehiy ise Hak Subhanehu’ya aittir. Allah’a tevekkül eden kimseye, bu yeterli olacağından dolayı, işi Allah’a havale etmek tek çözümdür.</p>
<p>Dördüncüsü; insanın Allah’a tevekkülünün, sadece O’nun bilinebilecek her şeyi bildiğini, güç yetirilebilecek her şeye gücunün yettiğini, kuşatıcı rahmetin O’na ait olduğunu, O’nun üstünlüğünün ve hükmünün kuşatıcı olduğunu. O&#8217;nun takdir ettiğinin üstüne hiçbir kimsenin takdirde bulunamayacağını, O’nun merhametine denk bir merhamete sahip başka bir merhamet sahibinin bulunmadığını anlamasıyla mümkün olmasıdır. Kalp bu bilgilerle aydınlandığında, şeytan ona doğru bir yol bulamaz. Dolayısıyla bu bilgiler şeytanın sataşmasından güvende olmayı sağlayan şeyler haline gelmiş olur.</p>
<p>Şeytanın vesveselerini savmak için hazırlık yapan kişi ise, bazı çıkış yolları bulmaya ihtiyaç duyar.</p>
<p>Bazı düşünürler “bilakis şeytana karşı hazırlıklı olmak gerekir” demiş ve marifet ve muhabbette ileri düzeye ulaşmanın kişiyi şeytanla çekişmeden kurtarmadığını iddia etmişlerdir. Çünkü peygamberler marifet ve muhabbet açısından insanların en üstünü olmalarına rağmen, şeytanla çekişmekten uzak kalmamışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Senden  önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. (Hacc, 52)” Hz. Peygamber de, kendi şeytanı Müslüman olmasına ve iyilikten başka bir şey söylememesine rağmen &#8220;Kuşkusuz benim kalbim de dumanlanır”11demiştir.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya şeytanın kendilerinden farklı olduğunu ve onların düşmanı olduğunu “Şüphesiz o, şen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. (Tâhâ, 117)” ayetinde bildirmiştir. Allah onlara sadece bir ağacı yasaklamış; bununla birlikte her ikisi de şeytanın tuzağına düşmüşlerdir.</p>
<p>Peygamberlerin ve velilerin durumu böyle olduğunda, diğerlerinin hali nasıl olur? Nitekim Hz. Musa “Bu şeytanın bir işidir, (Kasas, 15)”, Hz. Yusuf ise “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu. (Yusuf, 100)” demiştir.<br />
Allah Teâlâ ‘’Ey Âdemoğulları! Şeytan ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de saptırmasın. (A’raf, 27)” buyurmuştur. Kur’an şeytandan sakınma konusunda pek çok uyarıyı<br />
içerdiğine göre, bunu ihmal etmesi nasıl mümkün olsun? Ayrıca Allah Teâlâ bize kâfirlerden sakınmamızı emretmiş “Tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. (Nisâ, 102)” ve “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. (Enfal, 60)&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Kendisini gördüğün halde düşmanın olan bir kâfire karşı hazırlıklı olman gerekiyorsa, seni gören fakat senin kendisini görmediğin düşmana karşı hazırlıklı olman daha önceliklidir.<br />
Bu şekilde düşünenler, önceki yaklaşıma cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: Şeytana karşı hazırlıklı olmak dinî görevler konusunda gayretli olmaktan ibarettir. Bu görevler kişiyi zor ameller (doğal bir mesuliyete dönüşmesin diye) vasıtasıyla imana yönlendirir. Şer’î vazifeler bir kişi için kolay hale gelince, maslahatların gözetimi Yaratıcı’ya ait olur. Bu, hakikat ve ubudiyet açısından en ileri düzeydeki bir makamdır.</p>
<p>Görmüyor musun; yiyip içiyoruz, ardından sıhhat verip hastalıkları yok etmesi için Allah&#8217;ın fazlına güveniyoruz. Yine, kâfirlerle savaşa hazırlanırken, zaferin ve yardımın Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Aynı şekilde şeytana karşı hazırlanırken, gerçekte saptıranın ve hidayet verenin Allah olduğuna inanıyoruz. Bu, Hâris el-Muhasibî’nin ve şer’î kanunlara riayet ile hakikat yollarını bir araya getiren kâmil kimselerin tercih ettiği görüştür.</p>
<p>Bu meseleyi anladığında, şeytana karşı hazırlık yapmanın niteliği konusunda üç farklı yöntemin bulunduğunu söyleriz:</p>
<p>Bir grup, Allah’ın bizi düşmanlara karşı hazırlıklı olma konusunda uyarmasından dolayı, bu hazırlığın kalplerimizde en ağırlıklı şey olması gerektiğini söylemişlerdir. Bir grup ise, bu hazırlıklı olma halinin kalplerin Allah Teâlâ’dan uzaklaşmasına, şeytanla ve onun taraftarlarıyla savaşmakla meşgul olmasına neden olacağını ifade etmişlerdir. Bu, bizzat şeytanın istediği bir şeydir. Hâlbuki Allah Teâlâ’yı zikretmekle şeytana karşı hazırlıklı olma halinin birlikte bulunması gerekir.</p>
<p>Derin bilgi sahibi âlimler ise, her iki grubun da yanlış düşündüğünü söylemişlerdir: İlk grup, kendisini şeytanla savaşmaya adayan, bunun dışındaki şeyleri unutan ve bu suretle Allah&#8217;ı zikretmekten gafil olanlardır. Kuşkusuz bu durum, şeytanın amacıdır. Zaten kalp Allah Teâlâ’yı zikretmekle oluşan nurla kaplandığı İçin, şeytan ondan kaçar. Kalp bu nurdan uzak olduğunda, şeytan onu İstila eder. Kuşkusuz şeytanla mücadeleye yoğunlaşmak, şeytanın kalbi tahrip etmesine yardım eder.</p>
<p>İkinci grup da kuşkusuz ilk grupla aynı görüşleri paylaşır. Çünkü Allah Teâlâ’yı zikretme ile şeytanla savaşmayı düşünme kalpte birlikte bulunduklarında ve kalp Allah’tan başkasını düşünmekle meşgul oldukça, insan Allah’ı zikretmekten mahrum kalır. Doğru olan, kulun şeytanın düşman olduğunu kalbine yerleştirmesi ve bu düşünceyi nefsi açıdan bozuk bir düşünce olduğu için terk etmesidir.</p>
<p>Ardından kul, bütünüyle Allah Teâlâ’yı zikretmeye yönelir ve aklını şeytanın işleriyle meşgul olmaktan uzak tutar. Şayet insan böyle bir halde olursa, fikrinin şeytanla meşgul olması onu uyanık tutar. Bu konuda kararlılık gösterdiğinde onu defetmekle meşgul olur. Bu şekilde Allah’ın zikriyle meşgul olmak, insanı teyakkuz halinde olmaktan değil korkudan uzak tutar. Bazen insan, gün doğumunda önemli işleri kaçıracağından korkar ve bu yüzden tedbirli olması gerekir. Kimi zaman o, daha fecir doğmadan gece boyunca uyanık kalır. Çünkü uyku esnasında bu işlerden habersiz olsa bile, kalbinde bu uyanıklık hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>Öyleyse, insanın Allah’ı zikretmekle meşgul olması, onun uyanıklığına nasıl engel olabilir? Bu duruma başka bir örnek daha bulunmaktadır: İçerisinde kirli suyun bulunduğu bir kuyuyu ve temiz su akması İçin sahibinin bu suyu boşaltarak onu temizlediğini düşünelim. Şeytanı düşünmekle meşgul olan kişi, pis suyu kuyunun içinde bırakan kişiye benzer. Aynı anda hem Allah’ı zikreden hem de şeytanı düşünen kişi ise, temiz su akması için çareler arayan fakat temiz su ile pis suyu karıştıran kişiye benzer.</p>
<p>Bu konuda doğru davranan kişi kirli suyu çıkarıp temiz suyu bulandır. O, Allah&#8217;ın zikriyle meşgul olan bir kişidir. Kısacası, şeytanı uzaklaştırmanın tek yolu, Allah’ı zikretmektir. Nitekim Allah Teâlâ “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sokmanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler. (A’raf, 201)” buyurmuştur.</p>
<p>Şeytanı uzaklaştırmak sadece Allah’ı zikretmekle mümkün olduğu için, selamete erinceye ve onun def edilmesi konusunda güçlü bir silaha kavuşuncaya kadar bu zikrin devam ettirilmesi gerekir. İnsan, Allah’ı zikretmekle az meşgul olduğunda silah daha da zayıf olur. Bunun aksine, Allah ne kadar çok zikredilirse şeytanı def etme konusundaki silah da o kadar güçlü olur.</p>
<p>İlk grup şöyle demiştir: Allah’ı kalben zikretmenin en mükemmel ve en açık olması ve karışımların saflaşması durumunda, şeytanı uzaklaştırma gücü de o kadar mükemmel olur; ancak, şeytanı düşünmekle meşgul olmak zihnin saflığını bozar ve silahın zayıflamasına neden olur. Tüm bunlar istenilen şeyin geçersiz olmasına ve arzulanan şeyin aksinin meydana gelmesine neden olur. Bunun aksine biz, Allah’ın marifetiyle olgunlaşan kişinin, kalbini koruma konusunda güçlü olacağını söylüyoruz. Kişi kalbini koruma konusunda güçlü olduğu zaman, şeytan onunla uğraşmaktan ve zihnini çelmekten aciz hale gelir. Dolayısıyla bu, en mükemmel yöntem olmuş olur.</p>
<p>İnsanlar bu yöntemden daha ürkütücü bir şeye yöneldiklerinde, yani zahiri amellerle uğraşmanın Allah’tan başkasıyla meşguliyet haline gelmesi halinde, bu durum şeytanın kalbe hâkim olmasına neden olur. Böyle bir şeyi üstlenen her insan, Allah Teâlâ’dan uzak kalmayı üstlenmiş demektir. Bu, tehlikelerin harekete geçmesine yol açan son derece nahoş ve ürkütücü bir anlayıştır.</p>
<p><strong>On Sekizinci Fasıl: İbadetlerin Açığa Vurulmasına İzin Verilmesi 12</strong></p>
<p>Bil ki, ibadetlerin gizlenmesinde samimiyet ve riyadan kurtuluş; açığa vurulmasında ise faziletli insanların takip edilmesi ve insanların görünüşte iyi olan şeylere yönlendirilmesi şeklinde bazı faydalar bulunmaktadır. Ancak burada gösterişten kaynaklanan bazı sakıncalar (afet) vardır. Bu nedenle Allah Teâlâ ibadetlerin hem gizlenmesine hem de açığa vurulmasına övgüde bulunmuştur: “ Sadakaları açıktan verirseniz ne güzeli Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Bakara, 271)”</p>
<p>İbadetlerin açığa vurulması iki kısma ayrılır: İlki, bizzat amelin açığa vurulması; diğeri ise amelin anlatılmasıdır.</p>
<p>Bizzat amelin açığa vurulmasından oluşan ilk kısma gelince; bil ki, bunların bir kısmı hac, cihat ve umre gibi gizlenmeleri mümkün olmayan; bir kısmı da oruç, bazı namazlar ve sadakalar gibi gizlenmeleri mümkün olan amellerdir.</p>
<p>İlk kısımda esas olan, bu amelleri yapıp, başkalarını teşvik etmek için bu konudaki eğilimi açığa vurmaktır. Çünkü bu ibadetlerde gizlilik mümkün değildir.</p>
<p>Bu nedenle biz şöyle deriz: Şayet verilen sadakanın açı vurulması sadaka verilen kişiyi rahatsız eder, ancak ikinci bir kişiyi sadaka hususunda teşvik ederse burada gizlilik daha uygundur. Çünkü rahatsızlık vermek haram, sadaka vermeye teşvik etmek ise mendubdur. Haram olan bir şeyi terk etmek mendub olan bir eylemi yapmaktan daha iyidir. Şayet bu açığa vurmada herhangi bir rahatsızlık verme söz konusu değilse, bu konuda iki yaklaşım bulunmaktadır:</p>
<p>Bir grup, herhangi bir ibadeti gizlemenin mendub olan bir eylemi yapmaktan daha üstün olduğunu söylemiştir. Çünkü ibadetin açığa vurulmasında riya tehlikesi bulunmakta olup, riya haramdır. Muhtemel bir haramdan sakınmak, mendub olan bir eyleme yönlendirmekten daha uygundur.</p>
<p>Diğer bir grup ise, güç gerektiren ibadetlerin aleniyetinin, gizlenmelerinden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Onlar, Allah Teâlâ’nın peygamberlere diğer insanların kendilerini takip etmeleri için amelleri açığa vurmalarını emretmesini, bu görüşlerine delil olarak getirmişlerdir. Peygamberlerin en üstün olan bir amelden yasaklandıklarını düşünmemiz mümkün değildir. Bu görüşü savunanların bir diğer delili ise, Hz. Peygamber’in “Kim güzel bir yol açarsa, onun için hem bu eyleminin karşılığı hem de kıyamete kadar bu yolu kullananların amellerinin karşılığı vardır”13 hadisidir. Bu, sadece amelin açığa vurulmasıyla suretiyle meydana gelir.</p>
<p>Amelin açığa vurulmasında riya ihtimalinin ağırlıklı olması halinde esas olan, bu açığa vurmanın terk edilmesinin öncelikli olduğunu söylemektir. Şayet bu açığa vurmada, diğer insanların da bunu yapma ihtimali riya ihtimalinden daha baskın ise, eylemin açığa vurulması önceliklidir. Eğer bu iki ihtimal birbirine denk olurlar ise, bana göre fazladan bir faydanın elde edilmesi konusundaki eğilimden ziyade amelin gizlenmesi daha uygundur. Şayet bir kişinin düşüncesinde, bu konuda kendisinin takip edileceğine dair bir kanaat güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkar ise, bu durumda öncelikli olan amelin açığa vurulmasıdır. Ancak bunun bazı şartları vardır:</p>
<p>İlki; bu amelin yerine getirilmesinin yeterli olmasıdır. Bir insanın genel olarak takip edilmesi durumunda, onun her açıdan takip edilmesi şart değildir. Kimi insanları sadece aileleri, kimilerini aileleriyle birlikte komşuları, kimilerini kom- şularıyla birlikte mahallesindekiler, kimilerini büyüklerin ve âlimlerin dışındaki diğer insanlar, kimilerini de herkes takip eder.</p>
<p>İkincisi; başkalarının takip etmesi amacıyla ibadetleri açığa vurmanın, sadece takip eden konumunda bulunanlara nispetle daha güçlü bir konumda olan kimseler için geçerli olmasıdır. Bu konumda olmayanlar için, amellerin açığa vurulması doğru değildir. Çünkü âlim olmayan bir kişi bazı ibadetleri açığa vurduğunda, bu, riya ve münafıklık olarak değerlendirilir ve o kişinin kötülenmesine yol açıp, takip edilmesini sağlamaz. Böyle bir durumda ibadetlerin açığa vurulması doğru değildir.</p>
<p>Üçüncüsü; gizli riya arzusu ihtimaline karşı kişinin kalbini kontrol altında tutmasıdır. Öyle ki, bu arzu başkalarının kendisini takip etmesi bahanesiyle o kişinin amellerini açığa vurmasına neden olur. Bu, insanın ayağını kaydıran bir durumdur. Çünkü zayıf insanlar, amelleri açığa vurma konusunda güçlü olanlara benzerler. Hâlbuki onların kalpleri samimiyet bakmandan güçlü değildir. Böylece onların amelleri riya nedeniyle geçersiz hale gelir.</p>
<p><strong>Bu Konudaki Farkın Belirtisi</strong></p>
<p>Bir kişiye “amelini gizle; çünkü bu ameli yapma amacın, ancak senin dışındaki bir kişinin bunu ifşa etmesi ile gerçekleşir” denildiğinde, Eğer söyleyen ile söylenenin kalbi aynı ise (yani aynı niyette iseler), bu durumda, yaptığı şeyi başkalarına açıklamanın tek amacının, (mutahabı da) aynı şeyi yapmaya sevketmek olduğu söylenebilir. Bu amaç başka bir yolla gerçekleşirse, o kişi bunu açığa vurmaz. Eğer o kişinin kalbinde bir farklılaşma meydan gelir ise, ameli açığa vurmakta etkili olan şeyin riya olduğunu anlarız.</p>
<p>İkinci kısım, insanın yaptığı amelden, bu ameli bitirdikten sonra bahsetmesidir. Bu davranış hakkındaki hüküm, bizzat amelin açığa vurulması hakkındaki hükümle aynıdır; ancak bundaki tehlike daha şiddetlidir. Çünkü bir şeyi anlatmak dil açısından pek de zor bir iş değildir. İnsan, bir şeyi anlatırken, bazen nefsi olduğu varsayılan bir gerekçeyle bunu yapar. Bu durumda riyakârlık meydana gelmiş olur. Ancak ilk durumdaki ifade başka bir şeyden kaynaklanır. Çünkü burada ibadet riyadan uzak bir şekilde tamamlanmıştır. Riya sadece ibadetin tamamlanmasından sonra ortaya çıkar. İlk durumda, riyaya etki eden unsur fiilin yapılması halinde ortaya çıkar. Bu amellerin nefsanî gerekçelerden dolayı meydana gelmelerinin engellenmesi, ibadet olarak nitelendirilir.</p>
<p><strong>On Dokuzuncu Fasıl: Günahların Gizlenmesine İzin Verilmesi14</strong></p>
<p>Bil ki, insan bir günah işlediğinde, onu gizlemesi gerekir. Al- lah Teâlânın “İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nûr, 19)” ayeti ve Hz. Peygamber’in “Pis olan bu işlerden herhangi birisini işleyen kişi Allah&#8217;ın örtüsüyle örtünsün.”15 hadisi buna delalet eder.</p>
<p>Kuşkusuz insanların, kendisinin dindar ve zahit olduğunu düşünmeleri maksadıyla bu günahı gizlemek haramdır. Bil ki, günahların bu şekilde gizlenmesinden dolayı insanın mutlu olmasının caiz olmayacağına ilişkin bazı hususlar da vardır:</p>
<p>İlki; Allah’ın bu dünyada gizlediği bir günahı, öbür dünyada da gizleyecek olmasıdır.</p>
<p>İkincisi; Allah&#8217;ın ayıpların gizlenmesinden hoşnut olması ve kusurların ortaya çıkarılmasını kötü gördüğüne ilişkin daha önce dile getirdiğimiz delillerin bulunmasıdır. Hz. Peygamber’in “Allah&#8217;ın ahlakıyla ahlaklanın.” hadisinden dolayı, insanların bu suretle Allah’a benzemeye gayret etmeleri gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü; insanların bir kişinin ayıbına muttali olmaları durumunda, onu lanetlemeleri, kötülemeleri ve hakir görmeleridir. Bu durum onun kalbinin huzursuz olmasına neden olur ve onu Allah’a ibadetle meşgul olmaktan alıkoyar. Böy- lece o kişi Allah’a ibadetten uzak olmamak için, ayıbım gizlemeye gayret eder,</p>
<p>Dördüncüsü; insanın, bir başkasının kendi günahına muttali olmasından kaygı duymasıdır. Çünkü ayıbına muttali olan kişi, muhtemelen onu kınar. Ayıba muttali olan kişi onu kınadığında, ayıplananın tabiatı kişiyi ayıplayanın durumunu araştırmaya, onun bazı kusurlarını ortaya çıkarmaya ve bu vesileyle onu kınamaya yönlendirir. Çünkü insanın tabiatında misilleme yapmak zorunlu olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla insan bu zarardan endişe ettiği için kendi ayıbını gizlemeye çalışır.</p>
<p>Beşincisi; bir zarardan yahut acı verecek başka bir şeyden sakınmak için günahın gizlenmesidir.<br />
Altıncısı; günahın, sırf hayâ duygusundan dolayı gizlenmesidir. Günaha aldırmamak bir çeşit yüzsüzlüktür. Günah işleyip de bundan utanmayan kişi kınanan bir varlıktır. Kuşkusuz o hem günahı hem de arsızlığı kendisinde toplamıştır. Bu insan kınanan bir varlık olsa da, burada bir incelik bulunmaktadır. Bu da, hayanın riyaya çok fazla benzemesidir.</p>
<p>Hayâ ile riya arasındaki farka gelince; hayâ, başka birinin kişinin kendindeki noksanlığın farkında olmasını kötü görmesine neden olan nefsani bir haldir. Riya ise, bir başkasının kendisine hürmet etmesini ve boyun eğmesini arzulayarak, onun hem kendi günahına muttali olmasını kötü görmek hem de onu aldatmayı istemektir.</p>
<p>Yedincisi; bir başkasının bu konuda kendisini takip etmesinden endişe ederek, günahın ortaya çıkmasına engel olmaktır.</p>
<p>Bunu anladığında şöyle deriz: Şayet günahkâr kişi günahını sözü edilen gerekçelerden birisinden dolayı gizlerse, bu gizleme işinde Allah’a itaat etmiş ve günahını gizlemek maksadıyla gösterdiği gayrette samimi olmuş olur. Şayet o, insanların zahit ve takva sahibi olduğunu düşünmeleri için bu günahı gizlerse, bu durumda kuşkusuz riyakâr bir kişi haline gelir.</p>
<p><strong>Yirminci Fasıl: Riya Korkusuyla İbadetlerin Terk Edilmesi16</strong></p>
<p>Bazı insanlar, dünyevi açıdan günaha düşmemek için ameli terk ederler. Bu bir yanılgıdır. Buna mukabil biz ibadetlerin iki kısma ayrıldığını söyleriz: Bunlardan bir kısmı, kendilerinde herhangi bir zevkin bulunmadığı nam az, oruç ve hac gibi bedenî ibadetlerdir. Bir kısmı ise, halifelik, valilik, kadılık, şahitlik, namazda imam olmak, uyan ve ders verme makamında bulunmak ve insanlara çeşitli şekillerde iyilik etmek üzere malı infak etmek gibi, ibadetlerle ilişkili olan ve bizzat zevk veren ibadetlerdir.</p>
<p>İlk kısımda yer alan ibadetlerdeki riya tehlikesinin üç şekilde bulunduğunu söyleyebiliriz:</p>
<p>ilki; insanı amele yönlendiren etkenin salt riya olması ve onunla birlikte dinî bir etkenin bulunmamasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekir; çünkü bu, ibadet değil günahtır.</p>
<p>İkincisi; amelin başlangıcında dinî etkenin bulunması fakat beraberinde riya etkeninin ortaya çıkmasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekmez. Çünkü fiilin güzel bir şekilde tamamlanması noktasında dinî etken ortaya çıkmış bulunmaktadır. Fakat insanın riyayı ortadan kaldırmak ve samimiyeti elde etmek için nefsiyle mücadele etmesi gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü; amelin dinî bir etkenle yerine getirilmesi, ardından amel sırasında riya etkenin belirmesidir. Bu durumda insanın nefsiyle mücadele etmesi ve kuşkusuz ameli bırakmaması gerekir. Çünkü şeytan ilk olarak insanı ameli bırakmaya, insan buna karşılık vermeyip ameli yapmaya devam ettiğinde ise riyaya çağırır. İnsana “Bu amel samimi değil, sen riyakârsın, bu gayretin boşuna ve samimiyet bulunmayan bu amelin sana bir faydası yok.&#8221; diyerek, bu yolla onu ameli bırakmaya yönlendirir.</p>
<p>İnsan ameli terk ettiğinde şeytanın maksadı gerçekleşmiş olur. Yine, diğer insanların kendisine riyakâr demelerinden ve bu suretle Allah&#8217;a isyankâr olmalarından korkarak bir insanın ameli terk etmesini ona güzel göstermek şeytanın hilelerindendir. Bu düşünce de birkaç açıdan geçersizdir:</p>
<p>İlki; böyle bir düşüncenin Müslümanlar hakkında zanda bulunma günahı olmasıdır. Bir insanın, Müslümanlar hakkında bu şekilde zanda bulunma hakkı yoktur.</p>
<p>İkincisi; böyle bir durum söz konusu olsa bile, bunun o insana zarar vermemesi ve başkalarının kendisinin riyakâr olduğuna ilişkin sözlerinden korkarak ameli terk etmesi suretiyle bu amelin sevabını kaçırmasıdır. Bu ise riyanın aynısıdır. Şayet o insan diğer insanların övgüsünü arzulamayıp yergilerinden korkmasaydı, onların “sen riyakârsın&#8221; sözlerine neden değer versin ki?</p>
<p>Üçüncüsü; insanın şöhreti arzulamaksızın sırf samimi olmak amacıyla ameli terke etmesi durumunda, şeytanın onun kalbine “sen en büyük zahitlerdensin; öyle ki, şöhreti bırakıp inzivayı tercih ettin” şeklinde bir fikir atmasıdır. Bu da yok edici tehlikelerdendir.</p>
<p>Kısacası, kalp şeytanın vesveselerinden bütünüyle kurtulamaz. Bundan dolayı onun mazeretleri vardır. Şayet, insanın ibadetlerle meşguliyetinin şeytanın vesveselerinden tamamen kurtulması suretiyle mümkün olacağını düşünürsek, o bütün ibadetlerle meşgul olmak konusunda mazur olmuş olur. Böyle bir düşünce, şeytanın en büyük amaçlarından olan, boş bir düşüncedir. Doğru olan, dinî bir etken bulduğu sürece amele devam etmen ve onu terk etmemendir. Şayet ibadet esnasında riyaya yol açan bir tehlike ortaya çıkarsa, nefsinle mücadele et ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gücün yettiğince uğraş ver.</p>
<p>Riya etkeninden korkmaktan dolayı amelin terk edilmesi gerektiğini savunanlar, Nehâî ile ilgili yapılan bir rivayeti delil olarak kullanmışlardır. O Kur’an okurken yanına birisi gelmiş, bunun üzerine Nehâî Kur&#8217;an’ı kapatmış, okumayı bırakmış ve “Bu adamın beni sürekli Kur’an okurken görmesi uygun olmaz.&#8221; demiştir. Yine İbrahim et-Teymî “Konuşmak hoşuna gittiğinde dilini tut; susmak hoşuna gittiğinde konuş.” demiştir.</p>
<p>Nehâî’nin durumu şöyle açıklanabilir:</p>
<p>Muhtemelen o, bu adamın Kur’an okuma halinde iken yanında kalacağım ve riya tehlikesi ortadan kalkınca Kur’an okumaya geri döneceğini düşünmüştü.</p>
<p>Teymî’ye gelince, muhtemelen onun mübah olan konuşmalardan kastettiği, konuşurken fasih konuşmak ve hikâyeler anlatmaktır. Çünkü bunlarla fazlasıyla meşgul olmak insana cazip gelir. Mübah olan suskunluk ise, sınırlı olan bir durumdur. Dolayısıyla bu, zevkten sakınmak amacıyla mübah olan bir durumdan ayrılıp yine mübah olan bir duruma yönelmektir.</p>
<p>İnsanlarla ilgili olan ve içerisinde pek çok sıkıntı ve tehlikeyi barındıran ikinci kısımdaki ibadetlerin en büyüğü halifeliktir. Bu görev, adalet ve insaf ile yürütüldüğünde ibadetlerin en üstün olanlarından birisi haline gelir. Nitekim Hz. Peygamber: “Adalet, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.&#8221;17 buyurmuştur.</p>
<p>Bil ki bu, bir açıdan müjde, diğer bir açıdan ise korkutmadır. Çünkü bunun anlamı şöyle bir şeye işaret etmektedir: “Zalim bir sultanın bir günü, altmış yıllık günahtan (fasık) daha kötüdür.” İşte durum bu şekildedir; çünkü halifeliğin ve yöneticiliğin hükmü, kendi içinde sınırlı değil (*), başkalarını da etkileyen bir mahiyete sahiptir.</p>
<p>Kuşkusuz onun adaletli veya günahkâr bir halde olması her açıdan birbirine denk bir durum olur.<br />
Hz. Peygamber şöyle demiştir: “On kişiye yöneticilik yapan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü elleri boynuna kelepçelenmiş bir şekilde gelmesin. Adaleti onu kurtarır; zulmü ise onu o halde bırakır.”18</p>
<p>Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır: Şöyle ki, bir kişi kendi durumunu değerlendirip, yöneticilik dönemi dışında hak konusunda sabırlı olduğunu ve arzularını engellediğini fark eder; ancak o kişinin yöneticilik görevinin zevkine varması halinde nefsinde bir değişimin meydana gelmesinden, şöhreti güzel bulmasından, bu görevi yerine getirmekten zevk almasından ve bu suretle azledilmeyi kötü görüp, azle-dilme endişesinden dolayı riyakâr davranmasından korkması konusunda, fakihler ihtilafa düşmüşlerdir.</p>
<p>Bazı fakihler o kişinin yöneticilik görevini üstlenmekten uzak durması gerektiğini söylemişlerdir. Bazıları ise, bunun gelecekle alakalı bir sorun olduğunu, o kişinin şimdiki halde hakkı açıklama ve batıldan uzak durma konusunda kendisini güçlü gördüğünü ifade etmişlerdir.</p>
<p>Gazzâlî, doğru olanın o kişinin bu işten sakınması olduğunu dile getirmiştir. Çünkü insan yöneticilik görevini yapmaya başladığında, azledilme üzüntüsüne tahammül etmek ona zor gelir. Böylece o, yöneticilik görevini bazen riyakâr davranarak ve batıl olan bir şeyi yaparak tamamlar; azledilme korkusu onu batıl şeyleri ve bozuk işleri yapmaya yönlendirir. Halifelik ve yöneticilik konusundaki yaklaşımın bu şekilde olduğunu anladığında, hâkimlik konusundaki durumun da böyle olduğunu fark etmiş olursun.<br />
Vaaz, fetva ve ders verme işlerinin tümü, şöhret sağlayan ve gücü artıran bir niteliğe sahiptir.</p>
<p>Bunun tehlikeleri büyüktür. Çünkü şöhretin ve sevilmenin (JjJ) zevki insan tabiatında başlandır. Korkunun egemen olması durumunda, hakkı açıklama ve batılı ortadan kaldırma konusunda insanın eski konumunda kalması mümkün değildir. Aksine bu kişinin, nefsinde riya etkisi ve şöhret sevgisi bulunan ve bu konularda içinde bir korku peyda olan kişilerden olduğu ve onun bu işi terke etmesi gerektiği açıktır.</p>
<p>Şayet, böyle bir şeyin atalete neden olacağı, ilim ve şeriatı öğretme işlerini terk etmeyi gerektireceği söylenirse şöyle deriz: İnsanlar az miktarda ilim ve şer’ı bilgiye ihtiyaç duy-<br />
dukları gibi, hilafet ve yöneticilik görevlerini yerine getirecek kişilere de ihtiyaç duyarlar.<br />
Bize göre bu, bahsi geçen hususlardan sakınmayı ve vaz geçmeyi gerektiren bir görüştür. Aksine halifelik, yöneticilik, ilim ve şeriatı açıklamayı gerektiren doğal etkenin sürekli olması, bunların gerçekleşmesi için yeterli bir sebeptir. Sözünü ettiğimiz yasak ise, bahsi geçen sakınmayı gerektirmez.</p>
<p>Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır:</p>
<p>Bu da, bir adamın hak edenlere dağıtmak amacıyla helal mal biriktirmek için gayret göstermesi konusunda öncelikli olanın bunu yapması mı, yoksa terk etmesi mi olduğudur?<br />
Bazıları öncelikli olanın o kişinin bu işi bırakması olduğunu söylemişlerdir. Çünkü teşekkür edilmeyi ve övülmeyi sağlamaya çalışmanın zevki, kişiyi ele geçiren bir zevktir. Buradaki tehlikeler inşam samimiyetten alıkoyan bir şekle bürünürler.</p>
<p>Bazıları ise, bunun yapılmasının öncelikli olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü bu, zulümde bulunmayı engellemeyi de içeren bir ibadettir. Dolayısıyla bunun yapılması daha üstündür. Bu konudaki yaklaşımların tamamı süslenme konusunda dile getirilmiştir.</p>
<p>Üçüncü mesele, insanlara gösterişte bulunmayı istemeksizin vaaz verenin, vaazındaki samimiyetini gösteren belirtiler hakkındadır.</p>
<p>Burada bazı hususlar söz konusudur:</p>
<p>îlki; bir kişinin kendisinden daha güzel vaaz eden, ilmi kendisinden daha çok olan ve insanların yoğun ilgisine maz- har olan birisini gördüğünde, bundan mutlu olması ve o kişiye karşı haset etmemesidir. Onun, bu kişiye imrenmesinde ve sahip olduğu ilmin kendisinde de olmasını istemesinde herhangi bir mahzur yoktur.</p>
<p>İkincisi; bulunduğu ortamda yüksek mevki sahipleri bulunsalar bile sözünün değişmemesi ve önceki hali üzere devam etmesidir. Çünkü sözünde herhangi bir değişiklik meydana gelirse, bu durum onun kalpleri kazanmak için gösteriş yaptığına ve konuşmasıyla riyakârlık ettiğine delalet eder. Bu ise, onun samimi olmasını engeller.</p>
<p>Üçüncüsü; bir konuda hata ettiği hususunda ittifak edilmesi, yarımda bulunanların bir kısmının onun aksine bir cevap vermesi ve bunu kabul etmesinin zorunlu olması halinde, bundan mutlu olması ve üzüntü duymamasıdır.<br />
Kitap tamamlanmıştır.</p>
<p>Bir olan, bu sıfata ehil ve müstahak olan Allah’a hamdol- sun; salât Muhammed Aleyhisselam ve ailesinin üzerine olsun.<br />
Allah bize yeter! O ne güzel yardımcıdır&#8230;</p>
<p>Fahruddin er-Razi – Kitabu’n Nefs ve’r Ruh ve Şerhu Kuvvahuma,syf.154-184</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn, III/293 vd. (3/639 vd.)<br />
2-Bu ibare Râzı’nin aktardığı şekliyle hadis kaynaklarında geçmemektedir. Ancak riya-şirk ilişkisini, metinde yer aldığı şekliyle destekleyen rivayetler söz konusudur. Bkz. Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Evsat, 1/70 no 196 İbn Mâce,Sünen-i İbn Mace,2/1320-no- 3989: Tirmizi, Sûnen-i Tîrrmizi,3,162,n.1535<br />
3- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/305 vd.(3/660)<br />
4-. Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Evsat,4/244,n.6303; Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/307 (3/663<br />
5- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/308 vd.(3/664 vd.<br />
6-Âlâüddin Ali b. Hüsamüddln b. Kâdıhan, Kenzû&#8217;l-Umma fi Süneni-Ak- vâl ve’l-Ef’al thk. Bekri Hayyânî &#8211; Safvet es-Sakkâ. Müessesetü&#8217;r-Risale, 1981. VIII/514; Ebû Fazl Zeynüddin el-Irâkî, el-Muğni an Hamli&#8217;l-ISsfûr fî Tahrici mâ fi’l-ihyâi mine’l-Ahbâr, Dâru İbn Hazm, Beyrut, 2005, s. 1217.</p>
<p>7-Razınin aktardığı bu rivayet her ne kadar hadis kaynaklarında metindeki haliyle metindeki haliyle bulunmasa da, son derece yakın rivayetler bulunduğu görülmektedir. Bkz. Taberânî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Kebîr, XVII / 263, no. 723; Tirmîzî, Sünen-i ’Hmıîzî, IV/l72, no. 2384; Beyhakî, Şuabu&#8217;l-İman, IX/24l, no. 6610.</p>
<p>8-Bkz. Gazzâlî, İhyâu Ulümi’d-Dîn, 111/314 (3/675).</p>
<p>9-Bkz. Ebü Dâvud, Sünen-i EbîDavud, VII/434, no. 51 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned-ı&#8217; İmam Ahmed b. Hanbel, XV / 79, no. 9156; Ebü Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali en-Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, thk. Hasan Abdülmun’im eş-Şelebî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2001, IX/246, no. 1042.</p>
<p>10-Gazzali, ihyau Ulumd&#8217;d-Din, 111/315 (3/677)</p>
<p dir="ltr">11-Müslim b. Haccac, Sahıh-i Müslim. IV/2075, no. 41; Ebü Davud. Sünen-i Ebî Dâvud, 11/84. no. 1515: Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXIX/391, no. 17848.</p>
<p dir="ltr">12-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/317 vd.(3/682 vd.)</p>
<p dir="ltr">13- Bkz. Müslim b. Haccac, Sahîh-i Müslüm, 11/ 704, no. 69 (1017); İbn Mâce Sünen-i İbn Mâce, 1/73, no. 203; Ahmed b. Hanbel, Masned-i Ahmed b. Hanbel, XXXI/494, no. 19156; Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Kebîr, 11/328, no. 2372.</p>
<p>14-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/319 vd. (3/686 vd.)<br />
15-Bu hadisin tam metni şöyledir: “Allah’ın yasakladığı bu pis şeylerden uzak durun! Kim bu suçlardan birini işlerse, Allah&#8217;ın örtüsüyle örtünsün ve Allah a tövbe etsin. Çünkü bize yüzünü gösterene Allah Azze ve Cel- le&#8217;nln hükmünü uygulara.&#8221; Ebû Abdlllah Hâkim Muhammed b. Abdillah en-Nısabûri, el-Mûstedrek ale’s-Sahtheyn. thk. Mustafa Abdülkadir Atâ, Daru l-Kütûbi&#8217;l-Ilmiyye, Beyrut, 1990, IV/272, no. 7615</p>
<p>16- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III322 vd.(3/690 vd.)</p>
<p dir="ltr">17-Bu hadis Taberânî tarafından “Adil bir yöneticinin bir günü, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.” şeklinde nakledilmiştir. Bkz. Taberani. Mu’cemu’l-Evsat, V/ 92, no. 4765.</p>
<p dir="ltr">18-Benzer rivayetler için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXXVII / 444, no. 22781; Taberani, Mucemu’l-Kebîr, VIII/ 173, no. 7724; Dârimî, Sünen-iDâı-imî, III/ 1635, no. 2557.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/">Riya ve Onunla İlgili Hükümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kınalızâde Ali Çelebi &#8211; Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Çok konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Büyüklere saygı]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi-Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini beğenmişlik]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Miskin insan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21298</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir. İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur. Ama sebebi lezzet veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22340 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg" alt="" width="246" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg 471w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21338 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1-190x300.jpg" alt="" width="190" height="300" /></a></p>
<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir.</p>
<p>İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur.</p>
<p>Ama sebebi lezzet veya yarar olan sevgi hem iyilerde hem de kötülerde görülür ve çabuk kaybolur. Sevgi ve dostluğa bazen gurbet ve sıkıntılı yerlerde, mesela gemi, çadır veya sofrada bir araya gelmek ve arkadaşlık haklarının sabit olması da sebep olmaktadır. Bunun sebebi, insanın doğal olarak ünsiyet ve cana yakınlığa meyilli olmasıdır. İnsana bundan dolayı insan derler.</p>
<p>Buna göre insan ismi unutma anlamındaki ünsiyetten türemiştir. Nitekim bazıları bu görüşte oldukları için “Sen unutkan olduğun için insan diye adlandırıldın”mısraını nazmetmiştir. Ben ise şöyle nazmettim: “Sen cana yakın olduğun için insan diye adlandırıldın”</p>
<p>Cana yakınlık insanın özelliği ve her şeyin yetkinliği kendi özelliğini göstermesi olduğu için insanın yetkinliği türünün fertlerine yakınlık duymasıyla gerçekleşir. Cana yakınlık da sevgi ve medeni birlikteliğe sebep olur. İnsanın doğal olarak medeni olmasının bir gereği de budur.</p>
<p>İnsanların birbirlerine yakınlık duymasını ve toplumsallığın aklen iyi oluşunu din de teyit etmektedir. Beş vakit namazı mahalle mescidinde toplu olarak eda etmenin emredilmesinin bir hikmeti de budur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Mevlana Abdurrahman Câmî (ks) şöyle buyurmuştur: Sevgi tatmayanın bilemeyeceği bir şerbet ve müptela olmayanın ne olduğunu idrak edemeyeceği bir bela olsa da mahiyetleri tanımlama ve gizlilikleri açıklama alışkanlığı olan bir topluluk onu şu şekilde tarif edip bölümlere ayırmıştır: Hakiki güzel olan Cenab-ı Hakk’ın sevgisi, onun kendi cemaline meyletmesi toplu ve ayrıntılı olarak birkaç şekildedir.</p>
<p>Ya toplamdan toplama ya toplamdan ayrıntıya ya ayrıntıdan ayrıntıya ya da ayrıntıdan toplama doğru olur.</p>
<p>Toplamdan toplama doğru olması, Cenabı Hakk’ın kendi güzelliğini zatının aynasında kâinatın aracılığı olmadan seyretmesidir.</p>
<p>Toplamdan ayrıntıya doğru olması, Cenabı Hakk’ın kâinat görünüşlerinde kendi güzelliğini seyretmesi ve sıfatlarının yetkinliğini incelemesidir.</p>
<p>Ayrıntıdan ayrıntıya doğru olması, çoğu insanların mutlak güzelliğin yansımasını aynaların eserlerinde seyredip geçici güzelliği genel maksat kabul etmesi ve ona ulaştığında memnun ve ayrıldığında dertli olmasıdır.</p>
<p>Ayrıntıdan toplama doğru olması, bazı seçkinlerin fiil ve eserlerin ilkeleri olan durum örtüleri ve sıfat perdelerini yırtıp çalışmaya bağlanmaları ve kıble olarak bizzat Yüce Hakk’ın sıfatlarına yöneltmeleridir.</p>
<p>Celal ve kemal sahibi Hak söz konusu olduğunda “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” sözü gereği güzellik ve yetkinlik sevgisi aşkın zatın sıfatı olunca ve insan söz konusu olduğunda “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” sözü icabı Cenabı Hakk’ın sıfatları zati güzelliğin yüce kaftanı olunca aklının güzelliğe meyletmesi ve içinin yetkinliğe yönelmesi insanın asli yöntem ve fıtri âdetidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Bir şey sorulduğunda o şey mevcut olmasa bile “yok&#8221; dememeli, bilakis “hayır” demelidir. Ama sakınıp hayır dedikten sonra “hayır” yok demek olup sadece “yok” demekten daha kötü olduğu için “yok” dememelidir.</p>
<p>Büyüklere ve genel olarak saygı gösterilmesi gereken kimselere “sen” değil, “siz” diye hitap etmelidir. Akranlarına bile nezaketle hitap etmelidir, ama alçakça ve ikiyüzlüce olmaması için dalkavukluk ederek söylememelidir. Gıybet, laf taşıma, yalan, iftira ve incitme olacak sözleri söylemekten ve dinlemekten kaçınmalıdır. Bu tür sözleri söyleyen kimselerle oturup kalkmamalıdır. Sözleri arasına “Dinledin mi?”, “Anladın mı?”, “Beri bak!”, “Beni dinle!” ve “Anlaşıldı mı?” gibi gereksiz ifadeler eklemekten sakınmalıdır.</p>
<p>Büyüklere hitap ederken “sultanım”, “Allah yardımcın olsun!” ve “devletli sultanım” gibi sözleri de fazla kullanmamalıdır. Büyüklerin yüzüne karşı dua etmek gerektiğinde kısa tutmalı ve dilencilerin âdeti olduğu üzere uzun dualardan kaçınmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Anne, varlık sebebi olmada babaya ortaktır, ama hamilelik, doğurma, emzirme ve diğer meşakkatlerde onun hakkı babanınkinden çoktur. Bundan dolayı bazı sahabiler Hazreti Peygamber’e “Kime iyilik ve ihsan edeyim?” diye sorunca o “Annene!” diye cevap verdi. Soran kişi “Sonra kime?” deyince “Sonra annene!” diye buyurdu. Tekrar “Sonra kime?” diye sorunca yine “Sonra annene!” dedi. Soran sahabi dördüncü kere “Sonra kime?” deyince “Sonra babana!” diye buyurdu. Annenin aşırı sevgi ve şefkati babanın sevgisinden fazla olduğu için çocuklar en çok anneye meylederler ve tehlike anında onun tarafına kaçarlar.</p>
<p>Bu nimetlerin şükrünü eda etmeye güç yetmez. Çocuk anne ve babasına ne denli ihsanda bulunursa bulunsun onların ihsan ve terbiyesine denk düşemez ve yaklaşamaz. Rivayet edildiğine göre, bir kişi Hazret-i Peygamber’e şöyle dedi: “Benim bir annem var; arkamı ona binek yaptım, yüzümü ondan çevirmem ve bütün kazancımı onun içi harcarım. Karşılığını ödemiş oldum mu?” Hazret buyurdu ki: “Bir meşakkatinin karşılığını bile ödemiş değilsin. Zira o sana hizmet ediyor ve yaşamanı istiyordu. Şimdi sen ona hizmet ediyor ve ölmesini istiyorsun.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>İnsanın ruh cevheri, yüce âlemin hazineleri, düşünen nefis papağanı ve yüksek topluluğun cennet bahçelerinden olduğu için basit, nurani ve bereketlidir; tabiatların birleşimi ve mizaç farklılığından münezzehtir. Onun lezzeti acı lekelerinden arınmış ve mutluluğu sıkıntı afetlerinden korunmuştur.</p>
<p>Bu lezzete sebep olan sevgi, en üstün, en yüce,en değerli ve en yetkin sévgidir. O, mutlulukların en iyisi ve dileklerin en yetkini olan ilahî hikmet, bilgi ve sevgidir.Uhrevi hayatta ve manevi yurtta insan için gerçek ve ebediyen yararlı olan,kalıcı taleplerin eseri olan şey işte bu sevgidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>&#8220;Çoğu insan için kötüyü terk etmenin<br />
İyilik ve nezaket olduğu bir zamandayız.&#8221;</p>
<p>Bu tür faydaya gerekli olan sevgi de böyledir.</p>
<p>Ama iyi, çabuk oluşup geç kaybolan sevgiye sebep olur. Zira iyiler arasında kalıcı sevgi ve ruhsal samimiyet vardır. Muhakkak ki sevgi de çabuk meydana gelir. Geç kaybolmasının hikmeti, iyi insanlar arasında hakiki birliğin bulunmasıdır. Dolayısıyla onun kopması imkânsız veya zordur.</p>
<p>Fayda ile iyiden meydana gelen yahut üçünün birlikte oluşturduğu sebeple gerçekleşen sevgi geç oluşur ve geç kaybolur. Geç hâsıl olmasının sebebi, iki veya üç şeyin geç bir araya gelmesidir.</p>
<p>Hâce Nasîreddin ve Mevlana Celaleddin, yarar ve iyinin bu iki hâli gerektirdiği şeklinde açıklama yapmışlardır. Daha sonra Celaleddin Devvânî şöyle demiştir: “Derin bir düşünüşe göre, lezzet ve yararın birlikte meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, tez kaybolur; lezzet ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, yine orta vadede kaybolur; yarar ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, geç kaybolur. Bu birleşik durumlardaki hükümlerin sebepleri, basitlerin gerektirmesini düşünen kimseye açıktır.”</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Filozoflar bütün varlıkların sevgi sayesinde mevcut olduğunu ve ayakta durduğunu söylerler. Sevgi her şeye yayılmıştır. Hiçbir varlık, birlik varlığından mahrum olmadığı gibi eğilim ve sevgiden de soyutlanmış değildir. Hatta aşk ve sevgi bitkiler ve cansız varlıklarda da vardır. Bütün cevher ve arazlar bu çeşmeden sulanmaktadır. Unsurların kendi doğal yerlerine aşırı meyilli olması, doğal yerinden çıktığında oraya dönmek istemesi ve zorlamalı yerinden kaçması bir çeşit aşk ve sevgidir.</p>
<p>Unsurlardan oluşan her cismin sıcaklık ve soğukluk gibi etken niteliklerden birini ve yaşlık ve kuruluk gibi edilgen niteliklerden birini göstermesi de aşktır. Mesela, ateş, sıcaklık ve kuruluk; hava, sıcaklık ve yaşlık; su, soğukluk ve yaşlık; toprak, yaşlık ve kuruluk sıfatlarına sahiptir. Onlara talip olup akarak sevgi gösterir ve zıddından nefret edip kaçar. Mesela, suyu zorlama ile ısıtıp soğukluktan ayırsalar zorlayan etken ortadan kalkınca hemen yine maşuku olan soğukluğa geçer ve onunla birleşir.</p>
<p>Her basit ve birleşik cins kendi cinsine meyledip onu sever ve cinsi dışındakilerden nefret edip kaçar. Erkek hurma dişi hurmaya meyledip eğilir. Felekler de felsefede açıklandığı gibi, aşk sayesinde akli cevherlerin ilkesine ve yüksek ilkelere benzemek ve onların ilke oluşundan feyz alarak mümkün şekil ve konumlarını kuvveden fiile çıkarmak için döngüsel hareket eder.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Hürriyet, nefsin güzel bir yoldan kazanılmış olan mal ve mülkü iyi yollarda sarfetmeye kadir olup, pis yol­lardan kazanıp kötü yallarda harcamaktan kaçınmaktır. Buna güç yetiren insan hürriyete sahiptir. Bunun aksi olan, yani nefsini heva ve hevesinin peşine takıp, bunları gerçek hayra kullanmaya kadir olamadığı için gerçek hürriyetine de sa­hip olamaz</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Adalet evvela kişinin zatı, sıfatları, güçleri ve organları ile ilgili olur. İkinci olarak ailesi, hizmetçileri, maiyeti, ortakları, dostları ve yöneticilerin vatandaşları ile ilgili olur. Öyleyse bir kişinin adalet sıfatına sahip olabilmesi için önce kendi sıfat, güç ve organlarında adaleti gözetmesi her güç ve organı yaratıldığı amaç için kullanması, Allah’ın yaratmasını değiştirip akıl ve şeriatın haram kabul ettiği alanlarda kullanmaması, bedensel vé ruhsal güçlerini Allah’ın rızasına uygun olmayan ve erdem kazandırmayan yerlerde harcamaması gerekir. Eğer ailesi, hizmetçileri ve maiyeti varsa onlar arasında da temiz şeriat ve aydınlanmış aklın gerektirdiği şekilde davranmalı, ilahî kanunların hükümleri ve nebevî şeriatların yasalarından sapmamalı, üstelik nezaket, cömertlik, af, ihsan ve dinin diğer müstehaplarını ve akıl sahipleri katında kabul gören diğer işleri de yapmalıdır. Eğer bazı kullar ve beldeler üzerinde yönetici ve efendi olursa pak şeriatın kanunu ve adil kralların siyaset yöntemiyle icraatta bulunmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine büyük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler. Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaştığım zanneder; böylece tepe takla gider.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İlmin mahalli kalp, düşüncenin yeri beyindir. İkisi de dar, karanlık, dumanlı ve kıvılcımlı olunca adalet incelikleri ve fazilet hikmetleri nasıl görünsün ve parlasın? Öfkeli olan kimseden gazap ateşi, yüz kızarması, damar ve sinirlerin şişmesi, ses yükselmesi ve yanlış hâl ve hareketler çıkınca bakan kimse, öfkenin ne kadar akıl ve insanlık dışı bir şey olduğunu ve delilerin durumlarına benzediğini anlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah katında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez.</p>
<p>Zira beden kuvvetinin üstünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğaldır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yönelik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güçlü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövüşüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı alçak dünyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevherine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan<br />
senden dünya sıkıntısını gidermeyen</p>
<p>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın<br />
Yoksa Azizan&#8217;ın ruhu sana lütfetmez</p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti erdemsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskaralıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskaralığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık suratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretinden nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişlerin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.” Müminlerin emîri ve muvahhitlerin reisi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî şöyle demiştir: “Bir kulda Hakk’ın ilim, amel, fazilet, yetkinlik, mal ve güzellik gibi nimetleri olduğunda eğer kul o nimetin Hak’tan olduğunu bilir ve daima kaybolmasından korkarsa onda kendini beğenmişlik yoktur. Kaybolma, bozulma ve geçiş korkusu olmasa, aksine o nimete onun kendisine izafeti bakımından değil, Hakk’ın ihsanı oldugu için sevinse yine bu kendini beğenmişlik olmaz. Ama yok oluş ve bozulmasından korkmaz, sırf lütufkâr olan Hakk’ın nimet ve ihsanı olduğunu bilmeyip o nimetin kendisindeki varlığına sevinir, kendisinin aciz ve bunun sadece Allah vergisi olduğunu unutursa o kimsede kendini beğenme gerçekleşir.</p>
<p>Öyleyse kulun kendinde Hakk’ın bir nimeti sebebiyle sevinç meydana geldiğinde hemen aciz olduğunu hatırlaması, o nimetin sırf Allah vergisi olduğunu ve kendisinin ona mutlak manada mazhar olduğunu düşünerek sevinmekten ve batıl gururdan Allah’a sığınması gerekir.”</p>
<p>Ben derim ki: Nefis, kendini beğenmişliği bizzat yok ettiğini zannedip onun da Hakk&#8217;ın ihsanı olduğunu anlamazsa yine kendini beğenmişliğe sebep olur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Korku, kişinin kendisine bir kötülüğün erişeceğini bekıeyip de gidermeye gücünün yetmediği sırada nefsine ilişen ruhsal bir niteliktir. Zira kötülüğü gidermeye gücü yetince korkuya mahal kalmaz. Kötülüğü bekleme gelecek zamanda olur. Beklenen kötülük zaruri olabileceği gibi zaruri olmayabilir de. Zaruri olmayan kötülüğün sebebi, ya korkan kimsenin fiilidir ya da onun fiili değildir.</p>
<p>Korku her hâlükârda uygun değildir. Hoşlanılmayan şeyin zaruri olması hâlinde korkunun layık olmadığı şöyle açıklanır: Gerçekleşmesi her hâlükârda mukadder olan bir iş sebebiyle daha gerçekleşmeden önce acı çekmenin ne manası vardır? Veresiye ödenecek sıkıntıyı peşin ödemenin sebebi nedir? Düşünülecek olursa, bunun, belayı acele istemekten ve acıyı karşılamaktan başka bir anlamı yoktur? Bu beyhude korku yüzünden nice yararlı işlerin tamamlanmaması ve nice yetkinlik ve mutlulukların kazanılmaması muhtemeldir. Bir Acem şairi ne güzel söylemiştir:</p>
<p>Gelmemiş gamı peşin çekmek boşa zahmettir</p>
<p>Öyleyse yarının işini yarına bırakırım daha iyi</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İnsanların sahip olduklarına göz dikmemenin yani gönül zenginliğinin elde edilmesi ve kalbin hüzün darlığından geniş teslimiyet sarayına ulaşması için zihin levhasını mümkün olduğu kadar emel nakışlarından arındırmak ve emek boynunu fani ilişkilerin kin halkası ve zillet şevkinden kurtarmak gerekir. Eğer “Tam soyutlanma ve ilişki bağlarından tümüyle kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Dünya halkının çoğu bu hastalığa yakalanmış olup özgür olan çok azdır.” dersen, biz de deriz ki evet;</p>
<p>&#8220;Her dünyaya gelenin haraplık alameti vardır Sorun bu harabelerde akıllı nerededir.&#8221;</p>
<p>Fakat tümü idrak edilmeyenin tamamı terk edilmez. Tam özgür ve söz söylenemeyecek kadar bağımsız olamazsan da en azından zamane dostları ve dünya düşkünleri gibi kendini tamamen ihtiras vadisine salma ve sebepler topluluğunu gönül cemiyetinin sebepleri sanma!</p>
<p>Bu sebepler, mallar, makam ve ikbalden ister istemez ayrılmanın mukadder olduğunu mülahaza et ve bu derece aşırı istek ve tantananın yanlış ve akıllıya yakışmayacak bir hâl olduğunu düşün! Böylece hayret çölünün keder zehirleri vücudunu yakmasın ve inayet rüzgârı yetişip kalp geminin çarpan dünya düşkünlüğü dalgaları arasında boğulmasını önlesin.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Akıllı insanın, dünya araçlarının tamamen bir kimsenin eline geçmeyeceğini ve bir kişinin bütün emellerine ulaşamayacağını düşünmesi gerekir. Ne kadar çalışsa çalışsın ve araç gereç toplarsa toplasın, daha fazlası tasavvur edilebilir ve onun da üstünde bir mertebe bulunabilir. Eğer günün kısmeti ve takdir edilen makam ile yetinmeyip tamahkâr di lenciler gibi her gün yeni bir şey elde eder ve “Daha yok mu?” diye bağırırsan imkânsızı isteme deryasına ve sonsuzu elde etme sahrasına düşersin.</p>
<p>İnsanların çoğunu düşünüp insaf etse makam, mevki, araç ve nimet hususunda kendisinden daha aşağı seviyede olan sayısız kimselerin bulunduğunu görür. Onlar bunun makamına erişmeyi ve nimetini kazanmayı kendileri için imkânsız bir şey, büyük bir devlet ve yüksek bir izzet sayarlar.</p>
<p>Onların hâline bakıp ders almaması, elindeki nimete sonsuz şükür etmemesi, kendisinden yukarıda bulunan sayılı kişilerin makam, mevki, nimet ve araçlarına bakıp sırtından kanaat ve rıza elbisesini çıkarması ve her an “Keşke Karun’a verilenlerin bir benzeri de bize verileydi!” demesi insaf mıdır?</p>
<p>&#8220;İhtiraslıların göz testisi dolmadı</p>
<p>Sedef kani olmadı inciyle dolmadı.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Yaşam gereçlerinin tamamlanması için faziletli insanların akıllarının acizlik ve hayret deryasında boğulduğu ilginç işler ilham edilmiştir. Nitekim bal arısı altıgen evler yapar. Kenarlarını tam ve eşit, açılarını paralel ve altıgen olarak tercih etmesindeki hikmet, onun daireden geçen en geniş şekil olmasıdır. Daire hepsinden geniş olsa da dairevi şekiller bir yere toplandığı zaman aralarında kaçınılmaz olarak açıklık kalır. 0 zaman mekânın zayi olması gerekir. Ama altıgen şekiller birbirine birleştirilince aralarında hiçbir açıklık kalmaz ve yer asla zayi olmaz. Dörtgen de toplandığında açıldık kalmaz, ama dörtgen altıgenden dardır.</p>
<p>Şüphesiz hem genişlik hem de açıklığın kalmaması altıgenden başka bir şekilde tasavvur edilmez. Geometri âlimlerinin acizlik ve şaşkınlık dairesinde çizgi ile kuşatılmış merkez noktası misali çıkarmaktan bıkmış olduğu bu durum ve diziliş inceliklerini, düzen ve terkip sanatlarını ezelî hikmet sahibi Yüce Allah ilham etmeden ve öğretmeden bilgisiz bir hayvan nasıl düşünür? Öyle ki âlemin türleri kendi mümkün yetkinliklerine onun sayesinde ulaşmışlar ve istenen düzen ve belirlenen beka ezelî irade gereği meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Sübhanellah! Miskin insan sayılı birkaç bilgiye ulaşsa ve bazı malumatlar kalp sandığında hâsıl olsa da nail olmadığı bilgi ve erdemlerin, elde etmediği ilim ve meselelerin, binde bir denecek kadar sayısız olduğu açık seçiktir. Öyleyse kendini beğenmişlik ve zan ona ne kadar da layıktır! Kendini beğenme, bizatihi çirkin bir erdemsizlik olduğundan artık özelliği, dokunduğu her yetkinlik talibi ve erdem sahibini tahsil yolundan alıkoyar, hatta en düşük hüsrana doğru sürükler.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Filozoflar, çocukların eğitiminde tabiatın takip edilmesi gerektiğini söylerler. Yani ilk ortaya çıkan gücün eğitimine öncelik verilmeli ve o daha önce eğitilip geliştirilmelidir. Çocuklarda ilk ortaya çıkan güç hayâ gücüdür. Küçük çocukta hayâ baskın gelir ve insanların yanında çoğu zaman başını öne eğerek edepsizlikten kaçınırsa bu asaletıni ve olgun luğunu gösterir. Öyleyse eğitimiyle ilgilenip ahlakınu güzeleştirmeye önem vermelidir.</p>
<p>Eğitimde yapılacak ilk iş, çocuğun erdemsiz kimselerle birlikte bulunmasını önlemektir. Ahmak, çirkin işler yapan ve oyun ve eğlenceyle meşgul olan çocuklarla oturup kalkmasına izin verilmemelidir. Çünkü henüz saf olduğu için onların huy ve davranışlarını benimsemeye meyillidir. Tabiat özellikle küçük yaşta hırsızdır.</p>
<p>Öyleyse dinin edeplerini ve şeriatın geleneklerini öğretip telkin etmek gerekir. Farz, sünnet, haram ve helal yapa yapa öğretilip telkin edilmelidir. Farz ve vacipleri devamlı yapması sağlanmalıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Çocuklarınız yedi yaşına vardığında onlara namaz kılmayı emredin. On yaşına varınca kılmazlarsa dövün. Tembellik ve ihmalden çok sakınsınlar.”</p>
<p>Çocuğun kötülüklerden sakınıp iyiliklere rağbet göstermesi için daima yanında iyi insanlar övülmeli ve kötüler yerilmelidir. Eğer bir kötülüğe kalkışırsa önce açık serzenişte bulunmamak, yerilmekle korkutmak, sehven yapılmış saymalı veya işitilmemiş bir olayı anlatıp başka bir çocuğu örnek göstererek “O bu işi yapmış, şöyle ceza görmüş.” demelidir. Velhasıl, “Bana genel bir cezanın verilmeyeceği anlaşıldı.” diyerek kötü fiili tekrarlamaya kalkışmaması için gerekmedikçe kendisine “Sen şöyle yapmışsın.” dememelidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Yolun zorluğundan ümitsizliğe kapılıp ihmal göstermemelidir. Zira ihmal, ebedî mutsuzluk, başarısızlık ve rezilliğe sebep olur. Gün geçtikçe zorluğun perçinlenmemesi ve telafinin imkânsız hâle gelmemesi için acele etmek gerekir. Yoksa öyle bir merhaleye varır ki ondan sonra hayıflansa ve “Allah’a karşı hata etmişim!” feryadı göklere çıksa da fayda vermez. O zaman hayret parmağını üzüntü dişiyle ısırıp parçalasa da yarar sağlamaz. Zira fırsat kaçtıktan sonra iş işten geçer ve yâre kavuşma sebeplerinin hâsıl olma ihtimali kalmaz. O zaman kaybeden kimse sebepler âleminin kazanç dükkânından eli boş çıkınca şu rubai diline virt olur:</p>
<p>Eyvah iş zamanı elden gitti<br />
Yâre kavuşma sebepleri kayboldu</p>
<p>Geçici bir devlet uğrunda<br />
kalıcı yüz devlet kayboldu</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Hakiki nimet verici ve mutlak ihsan sahibi(Allah), önce varlık endamımızı bütün hayırların kaynağı ve saf iyilik olan varlık kaftanıyla süsledi.</p>
<p>İkinci olarak, gayret temelimizi dünyada iftiharımız, ahirette birikimimiz olan düşünce ve bilgi boyutuyla yükseltti.</p>
<p>Üçüncü ve dördüncü olarak sonsuza kadar, çeşitli ihsan faydaları ve şükür sofraları verdi, sağlam organlar lütfetti, sağlıklı güçler yerleştirdi, vücut sağlığı, zekâ, saf ruhsal yetenek, aile, çoluk çocuk, araç gereç, mal, eşya, elbise, kitap, binek, hizmetçi ve maiyet gibi daha başka birçok nimet ihsan etti.</p>
<p>Genel olarak hak etmemizi gerektirecek bir hizmet ve selam, tür olarak ihsan liyakatini sağlayacak itaat ve ibadet ortaya koyamamış olmamıza rağmen bize iyi davrandı.</p>
<p>Hüda’nın ihsanı sayılamayacak kadar çoktur Kim onun binde birinin şükrünü eda edebilir.</p>
<p>Öyleyse bu haşmetli mevlanın ve eşsiz lütufkârın nimetine şükürde kusur ve kulluk haklarını eda etmede ihmal göstermek apaçık bir zulümdür. Bundan geriye, Allah korusun, nimetini inkâr veya ortak koşmada ısrar kalır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Sebebin bir tarafta yarar, diğer tarafta lezzet olduğu sevgide şikâyet ve azar çok görülür. Zira lezzet isteyen acele edip devamını bekler. Genel olarak geciktirilince veya istediği gibi artırılmayınca şikâyet ve nefret başlar. Öteki tarafta bazen naz ve işve, bazen bıkkınlık ve usanma görülür ve beklediği yararı bulamayınca azarlar ve şikâyet eder.</p>
<p>Bu tür sevgiye içinde azarlama eksik olmadığı için azarlayan sevgi denir. Padişah ile tebaa, zengin ile fakir ve mahdum ile hizmetkâr arasındaki sevgi bu türdendir. Şikâyet, yakınma ve azar eksik değildir. Zira her biri diğerinden bir tür menfaat ister. İstediği gibi olmayınca şikâyet baş gösterir.</p>
<p>Bu şikâyet adalete riayet edilmedikçe ortadan kalkmaz. Mahdum hizmetkârdan hizmete devam etmesini, emre hazır beklemesini, ihmal ve tembellikten kaçınmasını ve amacı anlayıp azami özen göstererek yerine getirmesini ister. Hizmetçi de yiyecek, giysi ve binek. sağlamada son derece ilgili davranmasını arzu eder. İki taraf da birbirinden beklediğini elde edemeyince şikâyetler ve üzüntüler anlatılmaya başlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bu durumda en üstün ve en yetkin öğretmen, imanın iyiliklerini kazandıran ve güzel ahlâkı tamamlayan Hazret-i Peygamber’dir. Bütün öğretim ve irşatlar onun örnekliğine dayanır ve bilgilerin esasları ve erdemlerin dalları onun rehberliğinden çıkar. Öyleyse Hak’tan sonra onu tam olarak sevmek ve ona itaat etmek gerekir. Bu sevgi, imanın tamlığı,irfanın yetkinliği ve iki cihan mutluluğunun sermayesidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, beni kendisinden ve ailesinden daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ Raşit halifeleri, Hazret-i Peygamber’in her biri hidayet göğünün yıldızları ve “Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” hadisinin mazharı olan ashabını, müçtehit imamları ve dinin hamisi ve kesinlik yolunun rehberi olan mürşit şeyhleri sevmek de bu sevgi kapsamına girer.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Çok konuşmaya müptela olan kimsenin başına iki bela gelir: Birisi kendisinin hor görülmesi, diğeri başkasının bıkmasıdır. Filozoflar der ki: Cenabı Hak, insanın işittiğinin, konuştuğunun iki katı olması için ona iki kulak, bir ağız vermiştir. Selef ise “Akıl yetkinleştikçe konuşma azalır.” demiştir.</p>
<p>Kişi özellikle nükte ve latifelerde bir kere söylediği sözü tekrarlamaktan kaçınmalıdır. Çünkü tekrarın sıkıcılığı latifenin tadını tamamen yok eder ve kara kıştan daha soğuk hâle getirir.</p>
<p>&#8220;Bir grupla eğlenmek için oturduğunda Geçmişten gelecekten konuşarak</p>
<p>Sakın sözü tekrarlama çünkü tabiatları Tekrarların tekrarından sorumludur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Nefsini üç konuda sorguya çekmedikçe uyku ve rahata meyletme: Birincisi, o gün senden bir hatanın çıkıp çıkmadığını düşün. İkincisi, o gün senden ne gibi iyiliklerin çıktığını düşün. Üçüncüsü, o gün iyi iş yapman mümkün iken bir hatan sebebi ile kaçıp kaçmadığını bil. Hayattan önce ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşün. Hiç kimseyi incitme. Çünkü dünyanın hâlleri değişmekte ve kaybolmaktadır. Bedbaht, akıbeti hatırlamaktan gafil olup zilleti bırakmayan kimsedir. Kendi özün dışından sermaye edinme.(Eflatun)</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî der ki: Kovcu sana bir kişiden laf getirip mesela, “Filanca seni sevmez, senin hakkında şöyle der, böyle yapar, senin işini bozar veya düşmanınla dostluk etmek ister.” derse buna karşılık senin şu altı şeyi yapman gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> onu tasdik etmemektir. Zira laf taşımakla fasıklığı kanıtlanmıştır. Fasığın sözü reddedilir. “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> ona nasihat etmek, öğüt vermek ve kovculuktan alıkoymaktır. Zira Cenabı Hak: “İyiliği emret, kötülükten sakındır!” diye buyurmaktadır. Laf taşımanın çirkin bir iş olduğunu kimse inkâr etmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> onu sevmemektir. Zira o, Yüce Allah tarafından sevilmez.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> onun getirdiği söze itibar ederek Müslüman’a suizanda bulunmamaktır. Çünkü Allah: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> onun sözünün doğru olup olmadığını araştırmamaktır. Zira bu tecessüstür. Cenabı Hak, tecessüsü nehyedip “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!”demiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>, onun işittiği lafı hiç kimseye anlatmaması gerekir. Zira bu takdirde kendisi de kovculuk yapmış olur. Kişinin yasakladığı işi bizzat yapması ayıptır. Nitekim şair şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Benzerini bizzat yaptığın huyu yasaklama Yoksa yaptığında aleyhinde büyük bir ar olur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Kendini beğenmişliğin sebebi genellikle nefsin kendi bilgi ve yetkinliğini bilip başkasının yetkinliği konusunda cehalet göstermesidir. Çünkü nefsin yetkinliklerinin kendisine nispeti huzuri bilgi ile ve başkasının bilgi ve yetkinliği ise husuli bilgi ile bilinmektedir. Huzuri bilgi, bilinen şeyin kendisinin bilen özne katında hazır olmasıdır. Husuli bilgide ise bilinen şeyin kendisi hazır olmaz, bilakis bilenin zihninde onun sureti hâsıl olur.</p>
<p>Öyleyse birinci bilgi güçlü iken, ikinci bilgi ona göre zayıftır. Kendi yetkinliğine dair bilgisi güçlü, başkasının yetkinliğine dair bilgisi zayıf olduğu için kendisinin yetkinliğini tamam görüp başkasının yetkinliğinden gafil olur ve dolayısıyla kendini beğenmişlik, gurur ve kibir sergiler.</p>
<p>Ama akıllı ve zeki insanlar, kötü huylu nefis ve dalkavuk dostların hile ve aldatmasına kanmayıp başkalarının erdem ve yetkinliklerine vâkıf olurlar, kendi nefislerinin eksiklik ve ayıplarını bilirler, kendini beğenmişliği bertaraf edip eksikliklerini düşünerek yetkinlik kazanırlar ve şereflerini yükseltirler.</p>
<p>Söyleyenine ait bir nazım:</p>
<p>&#8220;Hüsn-i hâl anlayıp sıfatında<br />
Mu’cib olma ki hüsn-i hâl budur</p>
<p>Hünerim var deme hüner oldur<br />
Anla noksânını kemâl budur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Meclis, arkadaşına &#8220;Bugün nerede idin, nereden geliyorsun?” şeklindeki bir soru, fuzuli ve hatta haram türünden bir sorudur ve vakit kaybına yol açmanın yanı sıra dostuna zahmet vermektir. Belki söylemeye utandığı bir yerden gelmektedir. Hakikati söylese kendisi acı çekecek, yalan söylese günahkâr olacak, sussa cevap vermediği için senin huzurun kaçacak. Bilmediği bir şeyi sorduğunda belki nefsi bilmediğini söylemekten çekinip doğru olmayan bir cevap verecek. Yahut bugün oruç musun, diye ibadetini sorduğun zaman “evet” dese belki kendini beğenmişlik ve riyaya kapılacak, en azından ibadeti sır derecesinden aşağı inmeyecektir. Hâlbuki açıkça yapılan ibadetin derecesi ondan daha eksiktir. Bütün bu afetlere sen sebep oldun. Eğer fuzuli ve boş konuşmayı bıraksaydın arkadaşın bu afetten korunmuş olurdu, sen de tehlikelere düşmemiş olurdun. Bunun yerine zikir ve tespih etsen nice sevaplar kazanırdın.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Tartışma, başkasının sözüne müdahale ve itiraz etmek, öyle olmadığını söyleyip reddetmektir.</p>
<p>Tartışmaya yönelme çünkü o<br />
Nefret ve inatlaşma sebebidir“</p>
<p>Onun gereği, genellikle kibir, böbürlenme ve üstünlük gösterisi yoluyla başkasına karşı büyüklenmektir. Layık olan yaklaşım, bir kimse konuştuğunda doğru ise tasdik ve kabul etmek, yanlış ise dünyevi bir iş olması hâlinde susmak, uhrevi bir iş olması hâlinde nezaket ve nasihat yoluyla bilgilendirmek, kesinlikle tartışma ve çekişmeye koyulmamaktır. Bir âlim şöyle der: “Bir kimse bir mecliste söz veya mana itibarıyla yanlış yaptığında sakın meclisteyken hatasını yüzüne vurma, yanlışını açıklayıp doğruya yöneltme. Yoksa hem senden minnetsiz öğrenir hem de sana düşman olur&#8217;.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>En üstün, en önemli ve en öncelikli sevgi olan Allah sevgisinin gereği, itaat, ibadet, tazim, ilahî emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak ve Hazret-i Peygamber’e tabi olmaktır(Sünnet). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız Allah’ın da sizi sevmesi için bana tabi olun.” Peygambere tabi olmadığı hâlde ilahî sevgi iddiasında bulunan kimse mağrur ve yalancı, hatta kötü niyetli bir mülhittir. Sakın onun iddiasını tasdik etme ve sevgisini doğrulama! Seven hiç sevgilisine isyan eder mi? Aşık maşukun rızasını terk eder mi?</p>
<p>&#8220;Allah’a sevgi göstererek isyan ediyorsun<br />
Bu eylem hakkında eşsiz bir sözdür</p>
<p>Sevgin gerçekçi olsaydı ona itaat ederdin<br />
Çünkü seven sevdiğine itaat eder.&#8221;</p>
<p>Hazret-i Peygamber’i, değerli ailesini, ulu ashabını, imamları ve şeyhleri sevmek onlara itaat edip uymayı, nasihat ve öğütlerini dinlemeyi ve Resülullah anıldığında salavat getirmeyi gerektirir. Alimler, salavatın vacipliği konusunda üç görüşe ayrılmışlardır. Bazı âlimler ömürde bir defa vacip olduğunu, geri kalanının mendup olduğunu söylemişlerdir. Bazıları, yüce isminin aynı mecliste birçok kez de olsa anıldığı her defasında salavat getirmenin vacip olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları, bir mecliste anıldığında bir kere vacip olduğunu, öteki anılmalarda mendup olduğunu kabul etmişlerdir. Tercih edilen görüş bu sonuncudur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bazı kişiler, aşırı öfkeyi bahadırlık, erkeklik ve insani nefsin en yüksek meziyeti sayarlar. Fakat bu boş bir hayal ve geçersiz bir düşüncedir. Çünkü yiğitlik erdem iken, söz konusu huy rezilliklere sebep olduğu için erdemsizliktir.</p>
<p>Öfkeli kimse sadece kendisi acı çekmekle kalmaz, aynı zamanda arkadaşları, dostları, hizmetçileri, yardımcıları, ailesi ve hanımları da onun bazen kırbaç dilinden bazen de dil kırbacından dolayı üzgün, bezgin, kırgın ve suskun olurlar. En ufak bir hata ve kusur karşısında hiddetlenir. Onlar ne kadar yumuşak davransalar da o yine şiddet gösterir. Azarlasa darbeleri sınırı aşar, cezalandırsa sövgüsü kafa koparmaktan beter olur.”</p>
<p>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
