<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hatice Ebrar Akbulut | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hatice-ebrar-akbulut/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:16:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hatice Ebrar Akbulut | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ümran İlmini Hatırlamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ümran]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28055</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#8220;Hainler ve casuslar, bizim meselemizi su ve yemek meselesi yapmak istiyor. Biz ilim istiyoruz, eğitim istiyoruz. Ve Rabbim ilmimi artır de. Su istemiyoruz, yemek istemi­yoruz, ilim istiyoruz. Ve Rabbim benim ilmimi arttır de. Bunu boynunuzda emanet olarak taşıyacaksınız. Allahım, ben tebliğ ettim, şahit ol. Bu emanete sahip çıkacaksınız. Çocuklarınız, ey insanlar çocuklarınız! Çocuklarımızı câhil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/">Ümran İlmini Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hainler ve casuslar, bizim meselemizi su ve yemek meselesi yapmak istiyor. Biz ilim istiyoruz, eğitim istiyoruz. Ve Rabbim ilmimi artır de. Su istemiyoruz, yemek istemi­yoruz, ilim istiyoruz. Ve Rabbim benim ilmimi arttır de. Bunu boynunuzda emanet olarak taşıyacaksınız. Allahım, ben tebliğ ettim, şahit ol. Bu emanete sahip çıkacaksınız. Çocuklarınız, ey insanlar çocuklarınız! Çocuklarımızı câhil bırakmak istiyorlar. İlim istiyoruz, eğitim istiyoruz.&#8221;</p>
<p>Bu cümleler, herhangi bir insanın sayıklama cümleleri değil.</p>
<p>Yaşı İsrail&#8217;den büyük, yıllarca İsrail denilen karanlığa bakmaya maruz kalmış ve bir savaş muhabirinin kaydıyla bu sözleri kendisinden duyduğumuz, adım bilmediğimiz Filistinli bir çınarın sözleri.</p>
<p>Bu sözler, kendini medenî sanan dünyaya karşı mede­niyetin ne ve nerede olduğunu haykırır. İnsanı biyolojik bir varlıktan ibaret olarak gören zihniyetler, bu cümlelerin işaret ettiği hakikati anlayamaz. Bu sözlerde bir yer&#8217;in inşam olmanın, bir yer&#8217;den konuşmanın, bir medeniyetin mensubu olmanın dokusu, rengi, tadı, içtenliği ve hatta acısı vardır. Taşı, toprağı ve insanı okumuş, ekinler biçmiş, ağaçlar yetiştirmiş, denizde, havada ve karada tabiatı okumuş, eş­yanın metafiziğini kavramış ve bunların neticesinde niçin yaratıldığını unutmamış bir medeniyetin anlatısı vardır. Bu medeniyet tüm Müslümanları ve insanlığı temsil eden Filistin&#8217;dir.</p>
<p>Filistin&#8217;in dolayısıyla tüm insanlığın karşısına konum­lanan, İlâhî düzene karşı kendi düzenini ikâme etmeye çalışarak bütün bir insanlığı hukuksuz, robotik ve vahşî bir panoptikona zorlayan Sadist uygarlık da İsrail&#8217;dir, insana metâ olarak bakan, insanı kapitalizmin çarkını çeviren en kuvvetli dişlerden biri olarak gören küresel zihniyet, bir yere ait olanların sözlerini, eylemlerini ve bir yere ait olma duygusunu idrak edemez. İnsanca yaşama mücadelesini kavrayamaz. Dolayısıyla sömürür, ele geçirir, sürgün, gasp ve yok eder ya da soykırım uygular.</p>
<p>İlmi, hayatın her şubesinden kovan Siyonist ve küresel güç birlikteliği, teknoloji ve bilimi, <em>yok. etme silahı</em> olarak kullanır. İlim hayattır, insanlaşmaktır, medenî olmaktır. İlim ne diplomadır ne de salt okuldan alınır. Prestijli okullarda okusa, entelektüel faaliyetlerle donansa, maddî bakımdan en yüksek standartlara sahip olsa, en iyi giysileri giyse, en lüks mekânlara gitse dahi ruhu gelişmeyen, olan biteni okumayan, başkasını anlamayan insan, ilim irfan sahibi olamaz. İlim beşikten mezara insanın kendini her koşul ve şartta eğitmesi, öğrenmesidir. Okula gitmese dahî ha­yat tecrübelerinden geçerek kendini eğitmiş insanlar için &#8216;diploması yok ama ârif biridir&#8217; denir.</p>
<p>Egemen küresel güçlerin yok ettiği şey, ümrandır. İlmi yok etmek, ümranı yok etmektir. Ümran kavramı, Batının kavramsallaştırdığı civilisation ile açıklanamaz. Ümran, sosyal hayattır. Hem şehir hem de köy hayatım kapsar. Her insan, kendi ilmi, görgüsü ve yaşama biçimiyle ümranda var olur ve yaşar. Ümran ilmini <em>Mukaddime</em> adlı eserinde her boyutuyla anlatan İbn Haldun, ümran kavramının sosyal hayatla olan bağım tahkik eder. Ona göre ümran, hadarilikle bedeviliğin iç içe olduğu bir tertiptir. Ümran medeniyettir ve civilisation kavramında olduğu gibi toplumun bir kıs­mını ayrıştırmaz, kendinden olmayanı reddetmez, seçkinci ve elitistliğe odaklanmaz. Ümran kavramı sosyal hayatın düzeni, coğrafyanın iklimi, toprağın elverişliliği, yerleşme şartlarının ve yaşama koşullarının uygunluğu, toplumun bir arada yaşama ahlâkı gibi birçok unsuru içerir.</p>
<p>Ümran kavramıyla İbn Haldun, insanın sosyal bir varlık olduğunu, tek başına yaşayamayacağını, her insan tekinin bir başkasına ihtiyaç duyacağını ifade eder. İnsan başkalarının yardımını arar, başkalarının imdadına koşarak kendi hayatını anlamlandırır. Başka bir deyişle ümran ilmi, insanın içtimai bir varlık olduğunun beyanıdır.</p>
<p>İbn Haldun&#8217;un bakışıyla ümran bütün ilimlerin yeşer­diği yerdir. Ümran yoksa ilim de yoktur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[1]</sup></a> Ümran, Yaradan&#8217;ı unutmamak ve O&#8217;nun verdikleriyle yaşamak, toprağı ekip biçmek, kendi tabiatına uygun bir şekilde hayat sürmektir. İnsan hayatını idame ve geçimini temin edebilecek kapasi­tede, başkalarıyla da birlikte yaşamaya uygun donanımda, yeteneklerde yaratılmıştır. Yahudi-İngiliz Küresel Medeniyeti, insanın tam olarak bu yeteneğine saldırır. Onların kurduğu düzende modern kanunlar vardır. İlahî adalet bu düzenden dışlanmış, Tanrı yeni dünyadan kovulmuştur. İlâhi iradeyi yok sayan bu düzen rasyonel, aşın bireyci, etnik milliyetçi, hümanist ve seküler bir perspektifle dünyayı dizayn etme peşindedir. Kendi sistemine uymayan, küreselleşmeyen her şeyi yok eder.</p>
<p><strong>Küresel Zihniyetin İşgal Biçimi:</strong></p>
<p><strong>Emperyalizm ve Kolonyalizm</strong></p>
<p>Siyonizm ve küresel zihniyet birlikteliği en yüksek tek­nolojilere ve imkânlara sahip olduğu hâlde gittiği her yere yalnız yıkım getirir. Bu nedenle Batı asla medenileşmemiş yalnız teknik bakımdan ilerlemiştir. Gittiği her yere &#8216;Size demokrasi getireceğiz&#8217; diye giren küresel zihniyet, buralarda koloniler ve sömürge sistemleri kurar, yerlileri köleleştirir ve nihayetinde toprağı işgal eder. İşgal ettiği beldelerde kendi yönetim sistemini dayatır.</p>
<p>İnsanları katletmek suretiyle yok etmek, toprağın sa­hiplerini sürgün etmek, tabiatın yapısını bozmak, normal ve doğal olana savaş açmak, her şeyin yapay olanını üret­mek ilimden uzaklaşan ve bilimi, insanları yok etme aracı olarak kullanan küresel zihniyetin karakteristik özelliğidir. Küresel zihniyet, emperyalizm ve kolonyalizmi aynı anda uygular. İşgal edeceği zaman hem kültürel ve ekonomik açıdan hem de toprağı ele geçirerek saldırır.</p>
<p>Bilim, üretim ve teknoloji küresel zihniyetin elinde silahlanma yarışına âlet olmaktadır. Küresel zihniyet her şeyi olduğu gibi bilimi de kendi doğasından uzaklaştıra­rak insanlığın hizmeti için değil, insanlığa karşı kullanır. Desteklediği, yetiştirdiği bilim insanları Paul Virilio&#8217;nun tespitiyle &#8220;Fiziksel değil, etik şuurları zorlayan, maceracıdan farklı olarak yalnızca kendi hayatını değil, bütün insanlığın hayatım riske atma heyecanım yaşayan bir laboratuvar insanıdır/&#8217;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>İnsanlık, küreselleşme fikrinin altında ne yatıyor, neden her şey küreselleşiyor ve globale açılmayan her şey neden değersiz leşiyor diye mutlak surette sormalıdır. Küreselleşen dünyada en çok da yer ve mekân kavramları suikaste uğrar. Yer artık sabit ve <em>oraya ait olan</em> bir mekân değildir. Dijital aracılığıyla herkes, her an her yerdedir ve her şey her yere taşınabilir. Dağ başında kimse çobanlık yapamaz ama ço­ban ve sürüsüyle fiyakalı bir fotoğraf çekilebilir. Zamanın genişlediği bir köy evinde iki gün kalmak, modern insana bir arınma ritüeli gibi gelir. Evin tüm otantikliği, dijitale aktarılarak köy havasının ne denli iyi geldiği vurgulanır. Ancak üçüncü gün, haz ve hıza alışkın olan, kendisi de mobilize bir varlık hâline gelen insan, ekran kaydırmayı, hiçbir şeye vakit kalmayan kaos ile örülü rutinlerini özler. Kırsal hayatın dinginliğinden, kent hayatının kaotik atmos­ferine kaçmak ister.</p>
<p>Egemen küresel güçler, inşam ve insana ait olan her şeyi, bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen bütün işleri, yersel düzenden koparır. Yeri ve yerelliği insan hayatından çıkarır. İnsandan iş ve emek gücü yerine dijitalde hayatının her ânını paylaşmasını, kendini bir reklam unsuru hâline getirerek bundan kazanç elde etmesini sağlar. İnsan artık dijitale aktarılan ve barkoda dönüştürülen bir metâdır. Kü­resel zihniyet, kendi dünyasını oluşturmak ve kendisinin istediği şekilde bir insan tipi var etmek için kendisinde içkin olan bu yıkıcı faaliyetleri, siyonizmle destekleyerek insanın ufkunu, bakışım, bedenini, ruhunu, yer duygusunu işgal eder. Yani ümranı bozar.</p>
<p>Savaş ve soykırım görüntülerinin yayınlanıp hiçbir yaptırım uygulanmaması, bir beldede insanlar en korkunç şekilde saldırıya uğrarken hâlâ ekran kaydırılıyor olması, kimsenin emniyette olmadığının beyânı ve küresel dünyanın felaketidir. Cansız bedenler ve katliam görüntüleri, yeni dünya insanının acıyarak bakıp geçtiği, eğlenceli içerikler aradığı ekranında, karşısına ansızın çıkan ve istenmeyen reklamlar gibidir. Küresel zihniyet, ekran aracılığıyla ruhları işgal eder, inşam âciz bırakır, onun ruh bütünlüğüne suikast düzenler. İsrail, ABD ve Avrupa gibi aktörler yalnızca güçten anlar. İnsana homoeconomicus, dünyaya da sermaye olarak bakan bu aktörler, saldırganlıkta sınır tanımaz, kendilerini dizginleme ihtiyacı da hissetmezler.</p>
<p>Küresel zihniyet diyerek vurgulamak istediğim şey Te­oman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu <em>İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8217;dir.</em> Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Mede­niyetinin, dolayısıyla da emperyalizmin üç merkez ülkesi ye toplumu vardır. Bu merkezin anavatanı İngiltere, yavru vatanı ABD ve İslâm âleminin yüreğine hançerlenmişçesine saplanmış siyoncu İsrail&#8217;dir. &#8220;Yeryüzü ve insan sâkinleri, değişen ölçülerde, işte bu üç merkez ülke tarafından sevk ve idare olunmaktadır. Her şey bu üçünden neşet eden değer yargıları ile anlayışları doğrultusunda ayarlanıp düzenlenmektedir.&#8221;<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Siyoncu İsrail&#8217;i ayakta tutan ABD, Avrupa ve Körfez ülkelerinin desteğidir. İsrail dünyaya siyasetçe, iktisatça hakim olmakta ve en tehlikeli olanı da yaşama biçimlerine hükmederek insanlığı güdümüne almaktadır. İsrail, kendini bir karar merkezi olarak belirler, kimsenin buna itiraz etme­ye cüret dahi etmesine izin vermez. Karar verme yetkisini, zorbalık ve şiddetten yana kullanır. Zayıfın kaderini kendi ellerinde görür, ona yaşam hakkı tanımaz ve onun elindeki her şeyi kendi zimmetine geçirir. Çok boyutlu çalıştığı ve dört bir koldan saldırdığı için İsrail&#8217;e karşıyapılan hamleler, yüzeysel ve cılızdır ya da geçici bir çözümden, tedavi ve teşhis koymayan kısır bir döngüden ibarettir.</p>
<p>Kalıcı çözümler ve güçlü yaptırımlar için önceliklerimizi değiştirmeli, doğru işaretlere bakmalı, kaleyi içerden kuşat- malı, en önemlisi de düşünme biçimimizi değiştirmeliyiz. Aşın indirgemeci ya da aşırı yüceltmeci düşünme biçimlerini reddetmeliyiz. Aynı şekilde İsrail&#8217;i ve arkasındaki güçleri yenilmez addederek kendi potansiyel ve kaynaklarımızı heba etmemeliyiz. Olan biteni epistemolojik ve ahlâkî bir perspektiften ele alabilme maharetini kazanabilmeliyiz.</p>
<p><strong>İnsan, Toprak, Ümran</strong></p>
<p>Filistinli siyaset bilimci el-Awaisi, özgürlüğe ulaşmanın mihenk taşı bilgidir der. Ona göre ilmî (bilimsel) hazırlık, siyasî ve askerî tüm hazırlıkların temelini oluşturur. Buradan şu mânâya varılabilir, şayet bir toplum, ilmen yozlaşmış fakat askerî bakımdan güçlüyse bir süre sonra askerî ka­nadı da zayıflayacaktır. İlim yoksa diğer tüm alanlardaki üstünlüğün de bir temeli yoktur. Awaisi&#8217;nin konuya bakışı, bilgi iktidarının, diğer bütün alanların bilgiyle taçlandırılmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir: &#8220;Bilimsel fetih, siyasî ve askerî fetihten öncedir. Akılların özgürlüğü de toprağın özgürlüğünden önce gelir. Bu sebeple bilimsel eylemler, siyasî ve askerî eylemlerden önce gerçekleşmelidir. İlmî temel üzerine inşa edilmemiş her çalışma, başarısız­lıkla sonuçlanacaktır. Dolayısıyla metodolojik, sistemli ve düzenli ilmî hazırlık temeline oturmamış siyasî ve askerî çalışmaların hepsi felakettir.&#8221;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bir sel gibi, heyelan gibi, çığ gibi gelen, bir karabasan gibi insanlığın üzerine çöken Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel zihniyetinden nasıl kurtulunacağının yolu insanı, toprağı, hukuku, siyaset ve eğitimi yeniden ele almaktan geçer. Her yeniden ele alış, geçmişe bakmayı, geçmişin tozlu raflarında kalmış değerleri okumayı içerir. Teoman Duralı, Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetine seçenek oluşturabilecek yeni bir medeniyet biçimi ortaya çıkarmanın zihnî ile maddî zemini var mıdır, sorusunun cevabını kimden bekleye­ceğiz<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[5]</sup></a> diye sorarken işe nereden başlanması gerektiğinin işaretini de verir. Eğitim kanadını güçlendirmek diğer bütün kanatları da besleyecek, bireyi ve toplumu içeriden mukavemetli kılacaktır.</p>
<p>Şimdi yine biraz önceki sözlere dönelim, &#8216;Bizim derdimiz ve davamız yemek ve su meselesi değil, ilimdir, boynumuza ilimden başka bir şey takmak istemiyoruz&#8217; diye haykıran bilinç insanı hayvani bir derekeye düşüren, onu yok edilmesi ya da sömürülmesi gereken bir varlık olarak gören küresel zihniyete karşı bir meydan okumadır. Küresel zihniyetin, kendi topraklarını işgal etmesine ve sömürmesine karşılık onlara şu hakikati korkusuzca dile getirmektir:</p>
<p>Burası benim yurdum, yaşadığım, ürettiğim, emek ver­diğim, toprağı işlediğim, inşa ettiğim yerdir. Hem yetiştiğim, hem yetiştirdiğim yerdir.</p>
<p>Burası benim ümranım, medeniyetim, kök saldığım yerdir.</p>
<p>Burası benim geliştirdiğim, güzelleştirdiğim, soyumun ve milletimin selamet içinde olduğu yerdir.</p>
<p>Burası benim ilmim, yurdum, birikimim, tüm varlığımdır.</p>
<p>Bu topraklar benim dünyaya geldiğim, evlendiğim, barklandığım, yurt ve yuva bildiğim, gözümü açtığım, düştüğüm, güldüğüm, ağladığım, düğünler dernekler kurduğum, cenazeler gördüğüm, sevdiklerimi bulduğum, sevmediklerimle yaşamaya tahammül ettiğim, beni ben yapan ruhum, mayam ve tabiatımdır.</p>
<p>Maddiyatçı, ben merkezci, ırkçı, sömürgeci, işgalci güçlerin bu hakikati anlaması imkânsızdır. Onlar kendi­lerinden başkasını düşünmeyen kara ve küflü bir vicdana sahiptir. Para ve kâr onlar için en ulvî amaçtır. Onlardan bunu anlamalarını beklemek yerine toprağın, aidiyetlerin, değerlerin mahiyetini kavramış olanlardan doğru bağlantılar kurarak yeni dünyayı ve yeni insan tipini kavramalarını beklemek, şirketler, devletler ve egemen güçlerin elbirliğiyle emperyalizme nasıl hizmet ettiğini görmelerini sağlamak, buna karşılık büyük küçük demeden adımlar atmalarım istemek çok daha anlamlıdır.</p>
<p>Akademi dünyası ve eğitim sistemi toplum adına ne üretiyor? Dizi ve film sektörü neye hizmet ediyor? Bir ül­kenin insanları nasıl besleniyor? Kendi toprağının mahsülü var mı, varsa bu mahsülü nasıl değerlendiriyor? Siyaseten geliştirilen politikalarda hangi öncelikler var? Toplumda kimler söz sahibi oluyor, kimler yüceltiliyor? Toplumu ayakta tutan kurumlar hangi alanlara yatırım yapıyor? İnsanların algıları neye göre şekilleniyor? Topluma hangi dil ve hangi damar hâkim? Bu ve benzeri sorular, hakikati kavramak için cevaplanmalıdır. Çünkü her makul ve doğru soru, insanı hakikate yaklaştırır, vicdanı harekete geçirir, düşünmeyi ve sorgulamayı sağlar. İnsanı sürüden ayırır, toplumu çürümekten, yozlaşıdan korur.</p>
<p>&#8216;Biz kimiz, nasıl insanlarız ve yaşadıkça neye dönüşü­yoruz&#8217; diye sorgulamak dahi başlı başına insanı nitelikli ve vicdan sahibi kılar. Bu sorularla muhatap olmanın, kendine böyle sorular sormanın yolu, derin sorumluluk ve vazife bilincinden geçer. Sorumluluk bilinci, hesap verme duygusunu geliştirir. Eğer vicdandan söz edilecekse söy­lemde kalan bir vicdandan değil, canlı ve hayata yansıyan bir vicdandan söz edilmeli, &#8220;vicdanlı insanlar&#8221; ifadesine geniş bir anlam affedilmelidir.</p>
<p>Vicdan, insanın toprağıdır, hüviyetidir, ümranıdır. İnsanın da toplumların da kumaşı, vicdanından anlaşılır. Bu sebeple vicdanlı insan denildiğinde en küçük haksız­lıklardan en büyük haksızlıklara kadar her şeyi kapsayan bir bakış açısından söz ediliyor demektir. Okulda öğrenci­sine dikkatle eğilen öğretmen, emekçinin hakkını gözeten patron, aile fertleri arasında dengeyi kuran bir ebeveyn, kamu politikalarında toplumun her kesimini gözeten bir anlayış, bunların hepsi vicdanın konusudur. Toplumu ayakta tutacak olan da insan yetiştirmesindeki özendir. Vicdanlı insanlar kendiliğinden ortaya çıkmaz, onları yetiştiren bir geri plan vardır. Akademiden sanata, siyasetten kültüre bu geri planın bütün sağlayıcılarını korumak, geliştirmek insan kavramına, insanın bakışma ve toplumun gelişimine devasa bir katkı sunacaktır.</p>
<p>Aksi hâlde yarın kendi varlığını, toprağının kıymetini, aslının ne olduğunu, ümranı unutan, asimile olan, başka­laşan, tamamen dijitalize bir insan tipi var olacak ve onun aklına bir kerecik &#8220;Bizim meselemiz neydi, biz hangi top- rağın mahsûlüydük, annelerimizden, babalarımızdan neler dinledik, bizi yetiştiren değerler neydi&#8221; şeklinde sorular sormak dahi gelmeyecektir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:71-80</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[1]</a> îbni Haldun, <em>Mukaddime,</em> Haz.: Süleyman Uludağ, Dergah Yayınlan, 17 Baskı, Ağustos 2017, s. 780</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><strong>[2]</strong></a><strong> Paul Virilio, </strong><em>Enformasyon </em><em>Bombası,</em> <strong>Çev.: Kaya Şahin. Metis Yayınlan. 2021,</strong><strong>s. 11-12</strong></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><strong>[3]</strong></a><strong> Teoman Duralı, </strong><em>Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti,</em><strong> Dergah Ya­yınları, 2019, s. 160</strong></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[4]</a> Prof. Dr. Abdulfettah el-Awaisi, <em>Mescid-i Aksanın özgürlüğü İçin Strate­jik Planlama,</em> Çev.: Reyhan Önal, Fatma Beyza Öğretici, Güler Özdemir, Aşina yayınları, Ocak 2024, s. 42</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a>5.Teoman Duralı, <em>age„</em> s, 181</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/">Ümran İlmini Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köksüzlük Kimliksizliktir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:13:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[köksüzlük]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28035</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsanın manevi dünyasını dijital ataçlarla mahvetmenin yollarını bulan küresel iktidar, tamamen algıları domine ederek inşam hakikatten uzaklaştırır. Jonathan Crary, göz aha anlamına gelen eye-catching&#8217;den hareketle bir &#8220;takip teknolojisinden söz eder.[1] Dijital ortam kendini ve araçla­rını yenileyip bir üst sürüme geçtikçe nesiller de bundan etkilenir. Bundan sonra gelecek olan nesillerin gözü firar edebilecek ya da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/">Köksüzlük Kimliksizliktir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın manevi dünyasını dijital ataçlarla mahvetmenin yollarını bulan küresel iktidar, tamamen algıları domine ederek inşam hakikatten uzaklaştırır. Jonathan Crary, göz aha anlamına gelen eye-catching&#8217;den hareketle bir &#8220;takip teknolojisinden söz eder.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Dijital ortam kendini ve araçla­rını yenileyip bir üst sürüme geçtikçe nesiller de bundan etkilenir. Bundan sonra gelecek olan nesillerin gözü firar edebilecek ya da kendi özerkliğini ilân edebilecek kudrette olamayacaktır. Dijitale bağımlı hâle gelen nesiller gerçek renkleri, sesleri, acıları, hayatın ritmini, zorlukları, heyecan­lan ve hissiyat denilen şeyi unutacak, tamamen duyarsız hâle gelecektir.</p>
<p>Renklerin binbir tonunu bilmekten mahrum kalan ve hayatlarının bütünü dijitalize olmuş nesiller, elbette başkasının kaç yüzü, kaç bakışı olduğunu bilemeyecek, kendi ruhunun katmanlarını da tecrübe edemeyecektir. Oturdukları en rahat koltuklarda, bir distopya romanının kahramanı bile olamayacak bu nesiller her bakımdan evsiz, yurtsuz, köksüz ve aidiyetsiz kalacaktır. Küresel iktidar, insanı aidiyetsiz kılmanın her yoluna başvurur. Çünkü aidiyet, kimlik demektir. Kimlikse insanın mevzilendiği, konuşlandığı ve köklerinin nereye dayandığını bildiği, kendini savunduğu yerdir, Köksüzlük kimliksizliktir. Ka­dının da erkeğin de kendi kimliğiyle beraber içine doğduğu kültürün kimliğinden uzaklaşması, köklerinden kopmanın en acı biçimidir. Dijital sürünün özneleri olan insanların sahip olduğu yegâne kimlik, kimliksizliktir. Onlar artık her yöne savrulan, güç kimdeyse ona tapınan, küresel iktidarın kullanışlı aparatlarıdır.</p>
<p>Köksüzlüğü çoğu zaman fiziksel olarak yerinden, yurdundan, meskeninden olmak gibi dar bir anlamda ta­nımlıyoruz. Köksüzlük, manevî bir krizdir. İnsanın aktif olarak hayata katılmasını engelleyen, onu kişi olmanın ge­rekliliklerinden men eden, seçme yeteneğini ve muhakeme gücünü yok eden, ruhunu çürüten her şey köksüzlüktür. Fiziksel anlamda yerinden olan kendine bir yer bulabilir ama manevî köksüzlüğün telafisi, geri dönüşü ve hatta ıslahı bile yoktur. Dijital esaret tam olarak bu onulmaz köksüz­lüğü beraberinde getirir. Crary, bu köksüzlük karşısında tekno-rehavete gömüldüğümüzü, bu acı ve dehşet verici köksüzleştirme karşısında körleştiğimizi söyler. Köksüzlüğü ve kimliksizliği kanıksama hâlinin telafisi bu kadar zorsa tamamen dijitale angaje olmuş nesilleri, &#8220;nasıl bir hayat bekliyor&#8221; sorusu çok sarsıcıdır.</p>
<p>Sarsıcıdır çünkü hayatın tüm alanlarını istilâ eden, yokluğu özgürlüğe pranga sayılan, insanın maddi ve ma­nevi bütün dünyasını alt üst eden dijital sistemde kimlik, kişilik ve karakter inşa edilemez. Orada sanal personalar oluşturulur. Dönemsel kimlikler ön plana çıkar. Hangi imajın alıcısı varsa kullanıcılar da ona göre şekillenilir. Hangi tip ve ikon hayranlık uyandırıyorsa onları izleyenler de o tipin ve ikonun bir parçası olmak, onları taklit etmek ister. Taklit, kişiliği geliştirmenin en iyi yoludur. İnsan kendi sesini en iyi taklit ederek bulur, yeteneklerinin farkına taklitle varır. Taklit eden, birinin tıpatıp aynısı olmaz, onun izlerini takip eder. Sonra o izlerden kendi yolunu bulur, kendi kanatlarını görür, kendi kanatlarının uçabileceği yükseklikleri tecrübe eder ve düşe kalka ilerler. Dijital dünya insanın taklit etme becerisini yok eder.</p>
<p>Muhayyile ve muhakeme &#8220;kişi&#8221; olmayan sanal perso- nalara, kullanıcılara, kendilik tasarılarına kapılıp gider. Bu gidiş izleksiz, yürüyüşsüz, hangi izlerden gittiği, ne olduğu ve kime benzediği belli olmayan, özgünlüğü ve karakteristiği bulunmayan bir gidiştir. Düşüncenin yeşermesi, varlığın çiçeklenmesi için &#8220;kişi olmuş&#8221; insanlara ihtiyaç vardır.</p>
<p>&#8220;Kişi&#8221; olabilenler, var oluşun gayesini anlar. Simone Weil, zât kavramını nefs manasında kullanarak bir insana &#8220;Beni ilgilendirmiyorsun&#8221; diyemem ama &#8220;zâtın beni ilgilen­dirmiyor&#8221; diyebilirim düşüncesindedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zâtın senin egon, benliğin, nefsindir, benim dışımdadır ama varlığının bir sebebi var ve yaratılmışlar umurumda demek ister gibidir. Şeyh Galip&#8217;te de &#8220;Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> şeklinde anlam bulan zât kavramı, insanın kişi olma­sına yani biricikliğine göndermedir. Batılı bir bakışla zâtı benlikten ayıran Simone ile Şeyh Galip özünde aynı hakikati dile getirir. Nedir o hakikat? O hakikat &#8220;Tanrı benimle neyi kastetmiş olabilir&#8221; diyen Kierkegaard&#8217;ın kişi olma yolunda yürüyerek niçin yaratıldığım kavrama arayışıdır. Ya da &#8220;Ta­nımakla görevlendirildiğim kişi ben miyim?&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> diyen Şule Gürbüz&#8217;ün yaratılmadaki gâyenin kendi kişiliğini bilme ilmi olduğunu söylemesindeki hakikat arayışıdır.</p>
<p>Benliğini, hâlini, kendiliğini bir yürüyüşte eğitemeyen, kişiliğine bir hüviyet kazandırmak için sağlam adımlar atamayan, kendini herhangi bir konuda derinleştireme- yenler oradan oraya savrulur, her konuşana kulak verir ve her meselede kafa karışıldığı yaşar. Arayış içinde olanlar için kafa karışıklığı kaçınılmazdır. Arayışları neticesinde de zihin berraklığına ulaşır, kendilerince bir meseleyi dert edinir ve ona göre de bir bakış açısına sahip olurlar. Bu bakış açısı sorunlu olsa bile kıymetlidir. Çünkü emekle, uykusuzlukla, endişeyle kazanılmıştır. Görüntüden, imajdan ve dijital dünyanın içinden çıkamayan zihinlerin yaşadığı kafa karışıklığıysa bulanıklığa esir olmak, zihin berraklı­ğına kavuşamamak anlamına gelir. Bitmek bilmeyen bir kakafoni, veri yığını, hakiki bir konuşmanın ve buluşmanın imkânsız olduğu çevrimiçi bir bataklığın içinde her şey bir &#8220;menşın&#8221;dan, etkileşimden ibarettir. Tüm albenisine, bilgi yığınına ve veri akışına rağmen dijital ortamdan bir eğitim, üretim ve yürüyüş modeli çıkarılamaz.</p>
<p><strong>Metanın Albenisi, Ekranın Cazibesi</strong></p>
<p>insanın bedeniyle ve hayatıyla sosyal medyada her şeyini ifşa etmesini Chul Han, &#8220;gönüllü soyunma&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> olarak nitelendirir. Sosyal medya çıplak bedenlerin ve aşırı estetize edilen yüzlerin âdeta kutsandığı yerdir. Pornografiye hiz­met eden paylaşımların aldığı etkileşim, sosyolojik olarak toplumun nereye doğru evrildiği hakkında birtakım veriler sunar. Chul Han &#8220;Pornografik bir şekilde sergilenen çıplak beden hiç şüphesiz zavallıcadır ama yüce değildir&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> der ve ekler: &#8220;Et hâline gelen beden yüçe değil müstehcendir&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bedenini metâlaştıran her insan, benliğini, zâtını ve kişi­liğini yok eder.</p>
<p>Agamben&#8217;in çıplak beden yorumu da son derece sarsıcı­dır. Agamben, Âdem ile Havva&#8217;nın ilk günahı işlediklerinde merhamet giysisinden olduklarını söyler.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Ona göre Âdem ile Havva&#8217;nın giysisi, İlâhi bir giysidir, bir merhamet örtü­südür. Ancak ilk günahı işlediklerinde o örtü üzerlerinden alınır ve çıplak kaldıklarını idrak ederler. İşte çıplaklık, bu merhamet giysisini yitirmenin, insanı insan yapan manevî kaidenin sarsılmasıdır. Kur&#8217;anî bir kelime olan Hayy kelime­sinin onlarca anlamından biri de Fîrûzâbâdî&#8217;nin Kâmus&#8217;una göre bir topluluğun kılık kıyafetlerinin, giyim tarzlarının iyi hâle gelmesi ve buna bağlı olarak da hayatlarında bolluk, bereket ve rahmetin artmasıdır. Kıyafet, bedenin, dolayısıyla akıl ve kalbin ikâmetidir, insanın kimliğidir. Giysi âdâbı, sosyal ahlâkı olumlu yönde etkiler.</p>
<p>Byung-Chul Han&#8217;ın hemen her kitabında dijital ortamdaki like amindir demesi, beğeni ve etkileşimin insanın tek tan­rısı ve biricik iktidarı hâline geldiğini vurgulamak içindir, insanın kendini gönüllü köle olarak küresel kapitalist siste­min çarkına bu kadar kolay fedâ etmesi, bu mecrada özgür olduğu sanrısına kapılmasıyla ilgilidir. Metânın albenisine kapılan insan, bizzat kendi kişiliğinin öz sömürü hâline geldiğinin farkında değildir. Görünmek, fark edilmek, ilgi çekmek, dikkatleri üzerine toplamak, gündem olmak gibi saiklerle mühim bir kişilik olduğunu düşünür. İlgi çekme­diğinde, dikkatler üzerinde olmadığında kendini mutsuz ve değersiz hisseder. Dijital ortamda kapitalizmin iktidarı ve kriterleri geçerlidir. Fenomen olarak adlandırılan kullanı­cılar, sanal dünyaya aktif olarak katılmadıkça ve ilgi çekici içerikler üretmedikçe sönüp gider. Fenomen olmak, yıldız gibi parlamak ve kanaat önderi olmak değildir. Fenomen göründüğü kadar yer kaplayan, ağırlığı ve varlığı o kadar olan demektir. Fenomenin karşıtı numen ise kavranması ve idrak edilmesi güç olan karmaşık, esas ve asıl varlıktır. Marifet, o karmaşayı anlamaya cesaret etmede, görünenin ardındaki dünyayı kavrama hünerinde saklıdır.</p>
<p><strong>Ekran Yersizleştirir, Hicret özgürleştirir</strong></p>
<p>Yüz, çehre, sima, sûret, portre gibi kelimelerle insanın ona ait olan değerini, ışığım, anlamını ve ifadesini tarif ederiz. Yüz hislerin bütün renklerini taşır, acılan, utanç­ları, arzuları, hırsları, kıskançlıkları, sevinç ve kederleri. Meramın okunabildiği, anlaşılabildiği yerdir yüz. &#8220;İsmini hatırlayamadım ama siması yabana değil, gözüm bir yer­den ısırıyor&#8221; cümlesi, yüzün insan muhayyilesindeki güç ve etkisini gösterir. İnsanlar birbirinin hatırında yüzüyle, sûretiyle kalır. Yüz bazen akılda kalan son fotoğraftır.</p>
<p>İnsan, birine kızdığı zaman nefret ve öfkesini karşısın­dakinin yüzüne yöneltir. &#8220;Yüzsüz&#8221; der meselâ, &#8220;Yüzüne bakmam daha&#8221; der. &#8220;Yüzünü şeytan görsün&#8221; der. Bazen bütün kırgınlıkların sebebi olur yüz, &#8220;Her şey senin yüzün­den&#8221; derken o insanın yüzünde taşıdığı ifadede bize dair bir şey göremeyişin kırgınlığını yaşarız. İnsan yüzü bedenin ve ruhun yansıtıcısı, anlatıcısı, hem gizleyicisi hem de açık edicisidir. Yüz, mahşerde de insanın en iyi anlatıcısıdır. İnsan yüzü öyle kıymetlidir ki anlamlı bütün hikâyeler insanın yüzünde gömülüdür. Yılların, masumiyetin, kötülüğün, acının, iç güzelliğin izleri yüzde saklıdır.</p>
<p>Dijital ortamda estetik bir görüntü nesnesine indirgenen yüz, isterse dünyanın en güzel yüzü olsun, anlamsızdır. Chul Han&#8217;ın muhteşem ifadesiyle &#8220;Kendini sergileyen ve ilgi görmeye çalışan yüz, bir yüz değildir. Doğasında bir bakış barındırmaz.&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Bakışı olmayan, zekâdan ve hissiyattan da yoksundur. Onun için en acı hadiseler de en sevinçli anlarda bir posttan ibarettir. Alt metninde badem göz, fın­dık burun, şuh bakış, en bakımlı cilt, en orantılı yüz, en atletik vücut gibi bir beden yarışı olan paylaşımlar, inşam ve özelde de kadınları yüce hedeflerden, zekâ gerektiren</p>
<p>konulardan, düşünce üretmekten, idrakten ve hatta mer­hametten uzaklaştırır. Küresel kapitalizmin hedeflerinden biri de budur: İnşam salt kabuğuyla ilgilenen bir varlık hâline getirmek. Dijital sürüyü kontrol altında tutmanın, böylece sürünün her ânım gözetlemenin, harcamalarından beğenilerine, hazlarından lokasyonuna kadar sürüyü izleme altına almanın tek yolu, sürünün beyinsel fonksiyonlarını geriletmek, düşmanından dahi şüphelenmeyecek hâle ge­tirmektir. İnsanın kendi yüzünü, kendi bedenini onaylatma isteği, birey olma özgürlüğüne vurulan en büyük kettir.</p>
<p>Ekran, bakışın dalıp gitmesine, odaklanmasına, durup düşünmesine izin vermez. Ekranda gözler hep hareket hâlindedir ama hiçbir yere hicret edemez. Sürekli akışta kaldığı, timeline&#8217;da hareket ettiği hâlde hiçbir yere gidemeyen göz, iç âlemine, kendi derinliklerine kök salıp yürüyüşler yapamaz. Hayatı da insanlarla kurduğu bağı da internet sörfü gibi algılar. Ekran, inşam köksüzleştiren, onu yersiz ve yurtsuz kılan devasa bir pazardır. Ihsan bu pazarda acele adımlarla koşar, her şeyi satın alır, bilgiye hızla ulaşır fakat ne ilerleyebilir, ne mutmain olabilir, sonunda varacağı yer koca bir boşluk yahut belirsizliktir.</p>
<p>Byung-Chul Han, sosyal medyayı <em>dijital panoptikonlara<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[10]</strong></sup></a> </em>benzetir. Bentham&#8217;ın panoptikonunda insanların birbiriyle iletişim hâlinde olması yasaktır ama sosyal medyada insan­lar sürekli bir iletişim hâlindedir. Herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan milyonlarca insan dijital panoptikonda kendisiyle ilgili birçok özel bilgiyi, mahremini gönüllü olarak paylaşır. Bunu da özgürlük addeder. Tüm dijital platformlar kapatılsa insanın özgürlüğüne asla bir gölge düşmez. Sınırsız paylaşımı, izlemeyi, ekrana maruz kalmaya her ânım paylaşmayı özgürlük zanneden insan, ekrandan çıkıp gerçek hayatla tanışınca ne yapacağını bilemez olur. Ekranla uyarılan zihni ve melekeleri, ekran zincirinden kurtulduğunda can sıkıntısıyla karşılaşır. Başını ekrandan kaldırdığında hayatın sorunlarını, farklı renkleri, değişik tipteki insanları, hayatî sorunları görmeye başlar. Gerçek dünyanın zorluğundan yine ekrana iltica eder. Kapitalist hayat insanı değiştiren, kişiliği olgunlaştıran hicret eylemini de sindirir, mahkûm eder.</p>
<p>Hicret zihnen, bedenen ve manen gerçekleşir. İnsa­nın hicreti neyeyse yönelişi ve yürüyüşü de ona göredir. Ekran dünyasında hicret gibi bir özgürlük alanı yoktur. Tutsaklık, içinden çıkılmazlık, bulanıklık vardır. Bugün ekrana maruz kalan her insan, evsizlik hissini de çok derinden yaşamaktadır. Dijital dünya insanı duyguların evinden mahrum bırakır. Hiçbir duyguyu tutkuyla, sım­sıkı, samimiyetle yaşamasına izin vermez. Duygulanmak, hislenmek ve bu his dünyasını gerçek kişilerle paylaşmak, o paylaşımdan bir yürüyüş başlatmak en büyük direniş ve kenetlenmedir. İnsanın yok olmaması için dijital dünyanın oluşturduğu sahteliğe karşı insanın bütünlüğünü koruyan yeni bir dünya görüşüne, yeni bir insan, toplum ve hayat yorumuna acilen ihtiyaç vardır.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:28-35</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><strong>[1]</strong></a> <strong>Jonathan Crary, </strong><em>Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Dijital Çağdan Kapitalizm </em><em>Sonrası Dünyaya,</em><strong> Çev.: Tuncay Birkan, Metis, 2023.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Simone Weil, <em>Kişi ve Kutsal,</em> Çev.: Orkun Elmacıgil, Ketebe Yayınlan, 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <em>Şeyh Galip Divanı,</em> Haz. Muhsin Kalkışım, Akçağ Yayınlan, Ank.1994, s. 179.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Şule Gürbüz, <em>Kambur,</em> İletişim Yayınlan, 2019, s.50.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Byung Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu,</em> Çev.: Haluk Barışcan, Metis Yayın­ları, 2024, s. 71.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> B. Chul Han, age., s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Chul Han, age, s. 39.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Aktaran: Chul Han, age., s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> B. Chul Han, <em>Sürünün İçinde Dijital Dünyaya Bakışlar,</em> Çev.: Zeynep Sa- nkartal, İnka Yayınlan, 2024, s.35.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> B. Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu,</em> s. 12.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/">Köksüzlük Kimliksizliktir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/koksuzluk-kimliksizliktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teoman Duralı&#8217;nın Ufkuyla Beşer&#8217;den İnsan&#8217;a</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:10:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[ahdevefa]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28054</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Teoman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu &#8220;Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8221;ne tam bir adlandırma, niteleme bulamadığımız için sürekli farklı isimlendirmeler kullanıyoruz. Avrupa, Batı, Çağdaş diyoruz, muasır ve yüksek medeniyetler diyoruz fakat tam olarak küresel zihniyeti ifade eden bir adlandırmayı henüz dilimize yerleştirebilmiş değiliz. Batı yön, Avrupa coğrafya, çağdaş ise tarihe ilişkindir. Hiçbiri tam manasıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/">Teoman Duralı’nın Ufkuyla Beşer’den İnsan’a</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Teoman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu &#8220;Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8221;ne tam bir adlandırma, niteleme bulamadığımız için sürekli farklı isimlendirmeler kullanıyoruz. Avrupa, Batı, Çağdaş diyoruz, muasır ve yüksek medeniyetler diyoruz fakat tam olarak küresel zihniyeti ifade eden bir adlandırmayı henüz dilimize yerleştirebilmiş değiliz. Batı yön, Avrupa coğrafya, çağdaş ise tarihe ilişkindir. Hiçbiri tam manasıyla egemen küresel zihniyeti ifade eden nitelemeler değildir.</p>
<p>Teşhis, neyle karşı karşıya olunduğunu kavramak için hayatî derecede önemlidir. Doğru düşünce ve doğru eylem ancak teşhisten sonra gelir. Dünyaya egemen olan, tiran­ca bir hükümranlık sürdürerek hegemonik bir ağ ören medeniyetin adı konulmadıkça onun ne olduğu da tarif edilemez, anlatılamaz, o medeniyetin neye hizmet ettiği bütüncül bir perspektiften ele alınamaz.</p>
<p>Teoman Duralı, insanlaşamamış beşerden bahseder ve ona gayrimeşru beşer adım verir. Gayrimeşru beşerin iç dünyası karışıktır. Vicdan, insanın yaratıcısıyla olan irtibatını sağlayan güçlü bir kaynaktır. Fakat gayrimeşru beşerin, yaratıcıyla irtibatı koptuğundan vicdanı da ka­rışmış, bulanmıştır. Duralı bu hazin durumu şu sözlerle anlatır: &#8220;Vahiyle bildirilenleri kendine açıklamaktan ve Hak ile bâtıl arasındaki ayırım çizgisini çekmekten kaçınan şaşmaz iç sesi, vicdan işitemez hâle gelir. Bu şaşmaz iç sesin, Allah&#8217;tan geldiğine ilişkin irfan yerini aslında olup</p>
<p>bitenin, bir iç hasbihâlden başka bir şey olmadığı sanısına bırakmıştır. Buna da basiretin bağlanması diyoruz.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[1]</sup></a> Bu cümleler, beşerin kendi hayatını &#8216;insan olan&#8217;dan farklı idame ettiğini gösterir. Beşerin her şeyi bedenlilik ve mad­diyattır. İnsanlaşanın her şeyiyse edep ve ahlâktır. Duralı, insanlaşmanın dine dayanan bir maneviyatla mümkün olduğunu belirtir. Kâmil insan, gayrimeşru beşer gibi değer hiyerarşisi alt üst olmuş, düşünce sistematiği ve hissiyatı çökmüş, karışmış biri değil, kendi hür iradesiyle sohbet meclisi olarak bilinen elest bezminde &#8216;Ben sizin Rabbiniz değil miyim&#8217; sorusuna &#8216;evet&#8217; diye verdiğini hatırlayan ve dünya hayatında ahdevefâ kaygısıyla yaşayandır.</p>
<p>Ne ki insan, yaratıcısına verdiği sözü unuttuğundan mütevellit kendisi gibi etten ve kemikten olanlardan son­suz vefâ bekler. En sevilen, en hürmetkâr insanın dahi başkasında yarım bıraktığı bir hatır ya da eksik bir vefası vardır. Her insan bir başkasına vefâsız olabilir, ona maddi ya da manevi borcunu ödeyemeyebilir. İnsana aşın ünsiyet eden, her şeyi insandan bekler. Yaratıcıya vefâ unutulunca geriye insana yüklenen aşın anlam kalır. İnsanı, insan zindanından kurtaracak olan, her şeyin yaratıcıdan geldi­ğine kesinkes teslim olmaktır. Tecrübeler gösterir ki nice iyi insanın nice noksanlıkları, günahları, başkasına olan vefâsızlıkları, nankörlüğü ya da kıymet bilmezlikleri var­dır. Söz konusu insansa ondan her şey umulabilir. İnsana yakışmayan hata yapması, günah işlemesi değil, hatasında da günahında da ısrar etmesi, bir şeylerin düzeleceğine olan inancı yitirmesi, ümit kesmesidir.</p>
<p>Teoman Duralı&#8217;ya göre ahdevefâ Allah korkusudur ve bu korkuyla birlikte O&#8217;ndan ümidin kesilmeyişidir.</p>
<p>Günahkâr bir insanı, en sevdikleri dahi dışlarken içindeki yakarışa bakarak onu huzura kabul eden ve bağışlayan yalnızca Yaradan&#8217;dır. İnsanın her ânını, her hâlini, yaptığı zerrece bir şeyi, dile dökmese de kalbinden ve aklından geçeni bilen ona şahdamarından daha yakın olandır. Fakat panoptize edilen toplumlarda herkes birbirini gözetleyip birbirinin kusurunu aradığından Yaratıcı&#8217;yı unutan ve in­sanları Tanrı belleyen bir yaşam stili gelişmiştir. Panoptik toplumlarda &#8216;Beni yaratan, ben yokken var eden benim için ne düşünür&#8217; kaygısının yerine filancalar benim için ne düşünür korkusu vardır. Bu korku insanı yüceltmez, aksine küçültür. Yaradan&#8217;ı hatırlamak, tek başma panoptik sisteme ve gözetim toplumuna karşı bir meydan okumadır. Soylu yalnızlık, tek ve tenha olmak bu sebeple güzeldir. Kalabalıkların onayını almak için türlü hâllere girmekten, binbir hile ve yalanla alkış toplamaktan, başkalarının gü­nahını bir tehdit ve şantaj unsuru olarak kullanmaktansa kimsenin bakmadığı ama Yaradan&#8217;ın kendisinden ümit kesmediği bir insan olmak her şeyden iyidir.</p>
<p><strong>Panoptikona Karşı el-Müheymin&#8217;i Hatırlamak</strong></p>
<p>Panoptik sistemi dizayn edenler, İlahî sistemi taklit eder. Dijitaldeki algoritma mantığı dahi sünnetullahı taklit eder. Tanrıcılık oynayan tapınakçılar, farmasoncular, küreselciler, misyonerler ve siyonistler (bunların hepsi aynı amaçla aynı mantık için çalışır) yeni dünya nizamım bir korku krallığı olarak inşa eder. Mortoları da &#8220;izleniyorsunuz&#8221; cümlesidir.</p>
<p>Teoman Duralı, korku krallığı kuran İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyetine karşı her ân ve her koşulda insa­nın bütün hareketlerini, aklından ve kalbinden geçen en gizli düşünceleri gören, bilen ve duyanı hatırlatır. &#8220;Çün­kü tavırlarımızın, tutum ile davranışlarımızın süreklice gözaltında tutulmalarını bir yana bırakınız; fakat insan için, içinden geçenlerin, niyetlerinin dahi her dem denet­lendiğine inanması ve bu inanç doğrultusunda yaşaması kadar zor başka ne olabilir!&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>İnsan, panoptik sisteme karşı bu zorluğu hatırlamalı ve kendini var edenin rahmetine sığınmalıdır. Bu hatırlayış, yapay bir dünya kuranlara karşı hakikati savunmak, hayatını onların istediğine göre değil, kendini var edenin istediği biçimde yaşamaktır. Sistemin gönüllü kölesi olmaktansa Yaradan&#8217;a kul olmayı tüm var­lığıyla seve seve tercih etmektir. Yaradan ile sürekli baş başa olduğunun idrakine varanlar için &#8220;dünya zorlu bir yaşam ortamı olmaktan çıkıp cennete dönüşür, hele o kişi, varoluşça şiddetli bunalıma girdiği zamanlarda!&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Şüphesiz insanlık kendisini derleyen, toparlayan, bir araya getiren bir şeye muhtaçtır. O muhtaciyet de din değil dildir. En son din, evrensel olarak bütün dünyaya zaten inmiştir. Dünyanın yeni bir dine ihtiyacı yoktur. İngiliz-Ya- hudi medeniyeti, kendi toplumuna gönderilen kitabı tahrif ederek yeni dinler icat etmiştir. Ürettiği felsefelere de çoğu zaman din gibi yaklaşmış, bu felsefeleri doktrinleştirmek suretiyle insanlığa dayatmıştır. İslâm dinlerden bir din değil, kendinden önceki dinleri de kuşatır ve kapsar. İn­sanlar ve toplumlar, kendini sağaltan, bir araya getiren, toplayan dilden yoksundur. Bir milletin kendi içinde de kendisi dışında da onu yükseğe yani medenî olmaya ta­şıyan bir dile ihtiyacı vardır. Avrupa Birliği&#8217;nden söz ede­bilirken Türkî Cumhuriyetleri ya da İslâm birliğinden söz edilememesinin sebebi, dilin kaynaştırdığı medeniyetten uzak düşülmesidir.</p>
<p><strong>Sömürge Dilsizleştirir, Köksüzleştirir</strong></p>
<p>İnsanın diliyle düşünen, konuşan, tefekküre dalan, bir kelimenin anlam derinliklerinde kaybolan, dil seferine çı­kan yönü, dijital karşısında dumura uğramış yani körelmiş, zayıflamıştır. İnsan artık kalbinin aklıyla yorumlayan ve bakan değil, parmaklarıyla dilediği gibi konuşma hakkını kendinde gören bilinçsiz bir varlık durumuna indirgenmiş­tir. Bu indirgemeciliğin bir ileri seviyesi, insanm konuşma ve yazı dilini bütünüyle terk etmesidir. Hâlihazırda ekran üzerinden yapılan tüm yazışmalar, yanlış anlaşılmaya mü­saittir. Yazı dili, çeşitli iletişim araçları vesilesiyle hayatımı­zın tam merkezinde olmasına rağmen anlaşmazlıklarımız artmış ve birbirimizle bağımız kesilme noktasına gelecek kadar zayıflamıştır. İlâhî düzene kafa tutan ve kevniyatı bozarak kendi düzenini ikame etmeye çalışan Yahudi-İn- giliz medeniyeti, önü alınamaz bir şekilde ilerlerse gelecek dünyanın insanları konuşacak, uzlaşacak, anlaşacak bir dilden tamamen yoksun kalacaktır. Çünkü bu medeniyet, kendisi gibi olmayanı, hayat tarzı ve standardı kendisine uymayanı ve kendisi gibi konuşmayanı yobaz, çağdışı, çizgi dışı, gerici, gelişmemiş, sığ olarak addeder.</p>
<p>İngiliz-Yahudi medeniyeti tarafından işgal ve soykırıma uğrayan, kendi topraklarından sürgün edilen entelektüel ve aydınlar, sömürge himayesinde yaşadığından bir süre sonra kendi dilini terk eder, Kendini sömürenlerin diliyle yazıp konuşmaya ve fakat daha da kötüsü bir süre sonra sömürgecilerin dünyasıyla hissetmeye ve düşünmeye başlar. Sömürgeci mantık apartheid&#8217;ın ta kendisidir, bu mantık sömürdüklerine aşağılık varlıklar olarak bakar. Frantz Fanon, sömürgeci zihniyetin sömürülenlere karşı zoolojik terimler kullandığını, onları birer sürüngen olarak gördüğünü belirtir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Sömürülenler yani yerliler, oranın sahibi olmalarına rağmen sömürgeciler kendilerini ora­nın efendisi olarak tanıtır. Sömürülenler haddini bilmeli, sınırları aşmamak, efendiler ne diyorsa onu yapmalıdır. Sömürgeciler, sömürdükleri insanları gelişmemiş ve yerinde sayan, uyuşuk insanlar olarak görür. Kendilerini ise eko­nomi ve ticaretin dinamik unsuru görerek büyüklenmedi bir tavır içine girerler. Bütün dünyayı apartheid sistemine hapseden İngiliz-Yahudi medeniyetinin tek gayesi insanlığı köksüzleştirmek, dijital uyuşukluğa mahkûm etmek, ele geçirdiği verimli topraklarda sömürülenleri her bakımdan kullanmak, onları kendi ekonomisini geliştirmek, daha da zenginleşmek için köle gibi çalıştırmaktır. Sömürü düzeninde emek ve rızık kavramına, alın terine, kendi emeğinin eliyle gelen hayırlı kazanca ve berekete yer yoktur.</p>
<p>Dijitalin gelir kapısı olarak yayıldığı toplumlarda herkes kendi menfaatine tapar. Arkadaşlıklar kazı-kazana dönü­şür. Bağların yerini network alır. Girişimcilik, her şeyden önemliymişçesine gençlerin ruhunu ve aklını zehirler. Uğraş ve meşgalesini, girişimci kimliğe büründüremeyen gençler gelişmemiş, köşeyi dönememiş, önünde uzun yıllar olmasına rağmen sanki kaybetmeye daha baştan mahkûm ve acınası bir durumdaymış muamelesi görür.</p>
<p>Her insanın mizacı, iklimi, ruhu, düşünce sistematiği girişimci olmaya yatkın değildir. Girişimcilik, tüketim toplumunun dayatmasıdır. Bir genç düşünce yolculuğa çıkamıyor, bu anlamda yeterli desteği bulamıyorsa o toplumun hakiki mânâda gelişmesinden de söz edilemez. İlmî faaliyetler kurumlar eliyle doğrudan desteklenmiyor, üniversitelerde ilim adamları değil dijital dünyanın fenomenleri ve girişimcileri ağırlanıyorsa insanlık bakımından ilerlemekten söz edilemez. İngiliz kültürünün yaydığı girişimcilik, emek ile asla aynı değildir.</p>
<p>Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin din anlayışım takip eden İngiliz-Yahudi medeniyetinde din mefhumu, kâr üzerine kurulmuş, İktisadî ve ekonomik özelliklidir. Ekonomik dilin üstünlüğünü dayattığı yeni bir dünya sis­temidir. Ekonomik üstünlük kimdeyse dünyaya yön veren yeni Tanrı da odur. Soydaşlık, ırkdaşlık, dindaşlık gibi hiçbir değer ortak bir çatıda buluşmak için artık elverişli değildir. İktisadî açıdan kim güçlüyse onun hegemonyası, direktifleri, kültürü, talep ve istekleri geçerlidir. Ekonomik güç, üstün ırk kavramını da şekillendirir. Yeteneklerinizin olması, sanat, edebiyat ve hatta siyaset gibi sair alanlarda insanlık için üretmeniz, çabalamanız gibi yüksek değerlerin yerini ekonomik gücün insanı sınıflandıran kötücüllüğü alır. Artık tek başına yetenekli, erdemli, sanatçı ruhlu olmanız yetmez. Bunları ekonomik bir güç gösterisine ne kadar dönüştürebildiğiniz gerçek bir &#8220;başarı hikâyesi&#8221; olarak görülür.</p>
<p><strong>Hayâsızlaşan Metâlaşır</strong></p>
<p>Gençlerin yozlaşmasından şikayet eden bir toplumda mutlaka yozlaşmış yetişkinler vardır. Müzikle yayılan ahlaksızlıktan söz ediliyorsa o toplumda mutlaka son derece düşük sözlerle şarkılar yapan popülist şarkıcılar vardır. Sanatın yokluğundan ve edebiyata işlevini yitir­diği bir toplumdan söz ediliyorsa mutlaka iyi yazıya, iyi söze, iyi hatiplere söz hakkı vermeyen, daima popülist kişileri ön plana çıkaran bozuk bir sistem vardır. Teoman Duralı &#8220;Olağanüstü kişilikler, dehâlar tek başlarına bir şey ifade etmezler. Uygun toplum şartlarında ancak açıp çiçeklenebilirler. Kültür ortamıyla hiçbir veçhesiyle bağlantı kuramayan olağanüstü kişilik, aykırı kaçmaktan, köyün yahut mahallenin delisi olmaktan ileri geçemezlerken tam olarak kendi dokusuna uygun olanı reddedip ona mahallenin delisi muamelesi yapan ve kendi toplumunun ruhuna son derece aykırı olanları da kasten destekleyip onu toplumun en önemli figürü hâline getiren bozuk sistemi eleştirir.</p>
<p>Yahudi-İngiliz medeniyetinde hayat hayâdan arındırılmış, maddeleştirilmiş, ümit, bilinç, mücadele, incelik, musiki, niyet, istikamet, seyrüsefer, temaşa gibi hayatı kuşatan tüm eylemler insandan alınmıştır. Her toplumda yozlaşı vardır. Fakat yozlaşı, insanın ruh bütünlüğüne kast edecek kadar alıp başını gitmişse o toplum hayatsızlaşır. Teoman Duralı&#8217;nın hayat ve hayâ arasındaki bağa dikkat çekerek konuya yaklaşımı çok manidardır. Buna göre toplumu yoz­laştıran baş etken hayâsızlaşmadır. Hayâ etimolojik açıdan hayatla ilgilidir. İnsan hayâ ile beşer olmaktan çıkar, hayat sahibi bir varlık olur. &#8220;Hayat ise hayânın pınarıdır. Hayâ da edebin dolayısıyla da ahlakın omurgasıdır.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Öyleyse İngiliz-Yahudi medeniyetinin enstrümanları, dili, dayattığı hayat tarzı, insanı önce beşere oradan da hayvana indirgeyici tutumu neden insanlara cazip gelir? Beşerin hayvanı kesimini doğrudan hedef seçmesi sebebiy­ledir. Duralı&#8217;nın meseleyi en vazıh hâliyle açıkladığı gibi: &#8220;Bedene rahatsızlık ve acı verebilecek, tekmil hoş olma­yan etkenlerin yok edilmesi, bazen çılgınlık derekelerine varabilen eğlenme, gezip tozma ve hiçbir maddi ihtiyaçla uzaktan yakından ilgisi ilişiği bulunmayan giyim-kuşam ile doymak bilmez yeme içme türü, sınırsız tüketim tutkularının karşılanması, üreme ile bağlanma, sâdıklık musibetinden vâreste seleserpe sevişme, buna çiftleşme demek daha doğru olur, güdüsüne alabildiğine imkân tanınması&#8230;&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> İşte bu gibi sebeplerle insanı insanlıktan uzaklaştıran, gerçek hayatın yerine sanalı ikame eden, bütün değerlerin kalbine sermayeyi koyan sistem, insanı köleleştirir ve özsüzleştirir.</p>
<p>Aşırı haz, adrenalin ve tüketim tutkusundan başı dönen insanınsa ne hâle geldiğine dair düşünecek vakti kalmaz. Zaten yapay zekânın dahi insanı insanlıktan çıkarmak için ne yapılması gerektiği sorusuna verdiği cevap, &#8220;aşırı konfor&#8221; değil mi?</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:62-70</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">1]</a> Teoman Duralı, <em>Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti,</em> Dergah Ya­yınlan, 16. Baskı, Ağustos 2024, s. 99.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[2]</a> Teoman Duralı, <em>age.,</em> s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[3]</a> Teoman Duralı, <em>age„</em> s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><strong>[4]</strong></a> <strong>Frantz </strong><strong>Fanon, </strong><em>Yeryüzünün Lanetlileri,</em><strong> Çev.: Şen Sürer, 2022, İst, s. 47.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[5]</a> Teoman Duralı, age., 195.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><strong>[6]</strong></a><strong> Duralı, </strong><em>age,</em> <strong>s. 173.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/">Teoman Duralı’nın Ufkuyla Beşer’den İnsan’a</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan İnsandan Çekilince</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:58:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27053</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sohbet konuşmaktan ibaret değil, konuşmanın öte­sinde insanın ruhunu saran ve onu tesir altına alan, in­sanı değiştiren, dönüştüren, kelime ve duygu dağarcı­ğını geliştiren hisli bir dildir. Her sohbetin karakteri ve kendine ait dokusu başka başkadır. İnsan herkesle konuşur ama hakiki sohbet, can kulağıyla dinlediği ve içinden gelerek konuştuğu o nadide insanla olur. Ger­çek bir sohbet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/">İnsan İnsandan Çekilince</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-23575 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg" alt="" width="248" height="372" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg 534w" sizes="(max-width: 248px) 100vw, 248px" /></a></p>
<p>Sohbet konuşmaktan ibaret değil, konuşmanın öte­sinde insanın ruhunu saran ve onu tesir altına alan, in­sanı değiştiren, dönüştüren, kelime ve duygu dağarcı­ğını geliştiren hisli bir dildir. Her sohbetin karakteri ve kendine ait dokusu başka başkadır. İnsan herkesle konuşur ama hakiki sohbet, can kulağıyla dinlediği ve içinden gelerek konuştuğu o nadide insanla olur. Ger­çek bir sohbet, insana zaman ve mekân hissini unut­turur. Bazı insanlarla konuşuruz ama bu konuşmanın bir ruhu yoktur, birbirimize ulaşan yalnızca sesimiz- dir. iki insan birbirine aktardıklarından daha fazlasmı hissediyorsa orada gerçek bir sohbet/muhabbet vardır. Dünya ahvâli içinde o iki insanı bulan ve gören de çok azdır. Hakiki bir sohbet, bir ağaç gölgesinde oturmak kadar huzur vericidir.</p>
<p>Paul Valery nehirler gibi akan, insanı düşüncelere sevk eden bir formda ördüğü diyaloglardan oluşan “Sa­bit Fikir” isimli eserinde her şeyin yüzeyde kaldığından şikâyet eder. Sorunlar, sevinçler, kederler, kaygılar, hisler zihnin ve kalbin derinliklerinde teraziye vuru­lan, tartışılan ve içtenlikle üzerine düşünülen mevzu lar olarak insanın gündeminde değildir. Kendi derin­liklerine, benliğine, özüne doğru kazılar yapamayan, kendilik bilgisinin gerilimine katlanamayanlar aram* zahmetine de girmez. Olur da kendileri hakkında kü­çük bir bilgi kırıntısı edinirlerse varoluşlarının ilk kat­manlarına indiklerine ve çok büyük bir aydınlanma ya­şadıklarına inanırlar. Derinleşmeye o kadar yabancı, o kadar uzaktırlar ki kendilerine dair küçük bir damla, onlara okyanus gibi görünür.</p>
<p>İnsanın kendi içinde <em>deflemeyecek derinlikleri</em> vardır. İnsan oraya inmeyi göze alsa bile, orada bir şeyler bulsa bile bulacağı bu şeyden hiçbir şey anlayamaz. Çunku insanın kendine bile söyleyemeyeceği, itiraf edemeye­ceği, yüzleşmek istemeyeceği, kendine dair bilmek iste­meyeceği şeyler vardır. Diyaloglardaki Ben karakteri­nin söylediğine göre “Kendini tanıdığı sürece insanda bulunan en derin şey, deridir.” <em>Yüzünün derisi kalın</em> diye bir deyimimiz vardır, utanması ve arlanması olmayan mânâsına gelir. Buna dayanarak şöyle düşünülse yan­lış olmaz: İnsanın derisi, derinliklerinde olanı yansıur. İşte sohbet ehli insan hem kendi derinliklerine yolcu­luklar yaparak yüzünde bir anlam haritası taşır h~m de başkasının derinliklerini hissedebilir, başkasmı yÜ- ziinden okuyabilir, onun yüzündeki anlamı görebilir.</p>
<p>Valery’nin &#8220;Ben” karakteri de insanın sohbet etmek için yaratılmış olduğuna ciddiyetle inanır ve &#8220;Dok­tor” karakteriyle aralarında şöyle bir konuşma geçer:</p>
<p><em>Ben: Ee ne yaparsın&#8230; Herkes sizin gibi. Herkesin za­manıyla sorunu var&#8230;</em></p>
<p><em>Doktor: Artık sohbet edilmiyor mu?</em></p>
<p><em>Ben: Çok az. Ne yazık.</em></p>
<p><em>Doktor: Buna karşın, umarım gitgide&#8230; derinleşiyo­ruz, değil mi?<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[1]</strong></sup></a></em></p>
<p>Gerçek bir sohbet gevezelik değil, insanlık hâlleri ve insanın kendi hâli üzerine bir derinleşmedir. Hakiki sohbederde gevezelik sanılan şeyler dahi insanın ha­yatında öğretici bir rol oynar. Her görüşmeden sonra kurulan bağın derinliği artıyorsa orada gerçek bir soh­bet vardır. Sohbet bir ruh okumasıdır, insan ruhunu okumayı sevdiği kimselerin yanından zihnen ve kal­ben dolu olarak döner, insan kendisi nasılsa öyle kim­selerle hemhâl olmak, onlarla yakınlık kurmak ister.</p>
<p>Durgun vakider insanı öyle esir aldı ki diri vakidere kimsenin vakti kalmadı. Ekran görüşmelerinin sohbet, muhabbet, buluşma, hasret gibi dosduk duygularının tadını ve sahiciliğini kaçırdığını kim inkâr edebilir. Bir insan yüzü görmekten daha çok ekranı gören, bir gü­zelliği yerinde ve mekânında temâşâ etmekten daha çok ekrandaki yapay güzelliklere aldanan, gerçek bir<br />
ses ve sözden daha çok mekanik ve ruhsuz sesleri duyan insan, sohbet ve muhabbetin mahiyetini kavraya­bilir mi? Sohbet kelimesi, en yalın hâliyle arkadaşlık, yârenlik etmek ve bir vakti uzunluk veya kısalığına bak­maksızın en güzel şekilde değerlendirmek demektir.</p>
<p>Sohbet kelimesinin anlam dehlizlerinde kaybol­duğumuzda ashap, sahabe ve sahip kelimeleri karşı­mıza çıkar. En Güzel’in, Peygamberin sohbetine kati­lardan, Onun sohbetini dinleyenleri tanımlamak için sahabe ve ashap terimleri kullandır. Sahip kelimesiyle aynı kökten olan bu terimler, dilimizde arkadaş, yâren, dost, yoldaş gibi anlamlara gelir. İnsanın, kimi sahibi olarak gördüğü çok önemlidir. Çünkü sahibim’ de­nilen kişi, ait olunan kalptir. Kalbin en çok kiminle söyleşiyor, ruhun en çok kiminle konuşuyorsa ondan karakterine yansıyan bir şey olur ve ondan kendine mutlaka bir pay alırsın. Kalp ve ruh kimlerle sohbet ettiğine özen göstermeli, insan değişmeye en çok kal­binden başlar.</p>
<p>Sohbet en iyi terbiye ve eğitim metodudur. Biri­nin tedrisatından geçmek, hayata dair onun tecrübe­lerinden bir şeyler dinlemek insanı olgunlaştırır, ona bir bakış açısı kazandırır, soyutlama yeteneğini geliştir­mesini sağlar. Sohbette hem kâl hem de hâl ilmi, hem duygular hem de düşünceler aynı anda görülür, hisse­dilir ve okunur. İbn Arabi hâl diliyle yapılan sohbeti şöyle izah eder: “Aramızda bilinen bir konuşma veya bakışla anlaşılan herhangi bir terim (jest ve mimik) yoktu.Fakat ona baktığımda, benden öğrenmek istediği her şeyi anladığım gibi o da bana baktığında on dan öğrenmek istediğimiz her şeyi anlamıştı. Böylece onun bana bakması bir soru veya cevap olduğu gibi benim ona bakmam da bir soru ya da cevap olmaktaydı. Böylelikle, konuşma olmaksızın, aramızda pek çok bilgiler meydana gelmiştir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Hâl ilmi elbette çok zor ilimdir. Birini bakışından, jest ve mimiklerinden, ettiği işmardan anlamak düşünce kabiliyeti yüksek ve hissiyatı olan kimselerin harcıdır.</p>
<p>Sohbet etmek için yüz yüze gelmek, karşılıklı ko­nuşmak gerekir, muhabbetse yüz yüze gelmeden de olur. Muhabbet, uzaklığa rağmen bir kimsenin kalp­teki yerinin sarsılmayışı, ona olan hissiyatın değişme- yişidir. Sohbet herkesle yapılabilir ama muhabbet çok az insana duyulur. Bazı insanların dünyası, kişiliği ve karakteri öyle zengindir ki onlara duyulan muhabbet nispetinde insanın ruhu sadeleşir, berraklaşır, güzel huy ve ahlâktan hisseyâb olur. Muhabbet duyduğu şey, in­sanı tesiri altına alıp değiştirir. Sohbet ederken her sö­zünüzün altında kastetmediğiniz bir anlam arayan, ne­gatif saçan kimsenin niyeti dostluk olamaz. Arada bir kuşku duymak insancadır, bundan fazlası art niyet­tir, Her şeyi açıklamak zorunda bırakmayan insanın sohbeti ve dostluğu ferahlık verir. Böyle bir dostlukta müdânâsız, sâde ve zarif olanın derinliği vardır. insan onu nerede görse ve hissetse, kalbine bir serinlik, gön lüne bir ferahlık, zihnine bir aydınlık gelir, iyi şeyle­rin olacağına inancı artar. Huzur veren bir yüz, bir ses veya sohbet, insanı kendi ruhunda yolculuklara çıka­rır. Sohbet bazen gün doğumuna şahidik etmek kadar kısa ama bir o kadar da insanın ruhuna dokunandır.</p>
<p>Sohbet, insanın kalitesini ve mayasını ortaya çıka­rır. İnsanın kumaşı, bir sohbet mekânında sözünden, bakışından, neye dikkat kesildiğinden ve neleri işaret ettiğinden anlaşılır. Bazı insanlarla gayet nahif ve etraf­lıca konuşuruz. Fakat konuşmamızın bütünlüğündeki inceliğe bakmak yerine sözlerimizde bir falso arar ve oradan hassasiyet yaratırlar. Bu kimseler hassas değil, art düşünceli bir dinleyicidir. Sohbet/konuşma hakiki muhatapla yapılınca anlamlıdır. Birinin sohbetinin iyi gelip gelmediği insanın kendi arayışına göre şekillenir. Anlamlı konuşan birinin yanında olmaktansa bazen an­lamsız konuşan insanların yanında olmayı insan pekâlâ tercih edebilir. Çünkü kendi yüzeyselliği buna müsa­ade eder. Derinliği olanlar, anlamlı olanın izini sürer.</p>
<p>Birinin iyi bir insan olmasıyla size iyi hissettirmesi, iyi gelmesi bambaşka şeylerdir. İyi bir insanla da anla­şamayabilirsiniz, ruhunuz ondan bir şey almayabilir. Sevgi ve muhabbet ruhların konuşmasıyla, birbirini arzulaması ve bir araya gelmeye can atmasıyla ilgilidir</p>
<p>Demek ki sohbet, insanın kendisi hakkındaki bilgisini artırır, onun karakterine dair bir şeyler söyler, kimler­den ve nelerden hoşlandığını âşikâr eder, insanın ne kadar ham ya da işlenmiş bir karaktere/ruha sahip ol­duğunu kimlerle vakit geçirdiğinden anlaşılır.</p>
<p>Proust, anlamsız ve içi boş sohbederi kastederek “ne kadar incelikli olursa olsun sohbet de hayal gücünden yoksun kişilerin zevkidir”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> der. Sohbet, budala kim­selerle eğleşilen bir zaman dilimi olursa içeriksizleşir. Bu tarz sohbederi ufku olmayan, vaktin kıymetini bilmeyen insanlar sever. Hakiki sohbeder kuvvetli bağ­lara gebedir ve muhabbetin kapısmı açar. Bir insanın sohbetinin tadı hiçbir şeyde bulunmuyorsa o insanın hayatımızdaki yerini dolduracak çok az şey vardır. Bi­rini bize özel, ayrıcalıklı, bambaşka kılan onunla geçiri­len vaktin hiç ziyan olmayışı ve bu vakiderdeki hissin, gelecek zamanlarımıza da bir ilmek atmasıdır.</p>
<p>insan artık hayatta olmayan ancak ruhunda anlamlı izler bırakan biriyle de sohbet edebilir. Ona olan mu­habbeti sürdüğü müddetçe ondan kendisine kalan tüm güzel haslederi yaşatır, insan birine muhabbet duyar, onu çok severse ondan ayrı kaldığı zamanlarda onun hal ve tavırlarını, yüz çizgilerini, bakışındaki anlamı, konuşmasındaki vurguları düşünür ve birlikteyken fark etmediği taraflarını uzak kaldığı bir anda görür. Sevgi, düşünceden ayn değil. Muhabbet birinin fikrinde ol­maktan, onun hatırından çıkmamaktan ayrı değil. Ibn Arabi’ye göre sevilen müşahade edildikçe ona olan sevgi dalıa çok artar, onunla her karşılaşmada güzel­liği ve hasreti ziyadeleşir. Yakınlığın ayrılık getirdiğini düşünen önce kendi hâlini yoklamak Muhabbet hic­ran veriyorsa kalpler uzaklaşmaya çoktan meyletmiş, razı olmuş demektir.</p>
<p>Sohbet, birinin ihtiyacını yakinen görebilme mesa­fesidir. Başkasının varlığının kavranması, başka dünya­ların ve yaşantıların fark edilmesidir. Bu yüzden mu­habbet duymak, insanı kendine esir olmaktan kurtarır.</p>
<p>İnsan muhabbet duyduğu kimsenin eksiğini görmez ama onun ihtiyacını, muzdarip olduğu şeyi hisseder. Çünkü sahiden seven, sevdiğinin yüzündeki gömülü ifadeyi görebilir. Muhabbeti diğer yakınlıklardan ayı­ran duygu, düşünce ve ihtiyaçların dile gelmeden his­sedilmesidir. Bazen nasıl hissettiğin hakkında uzun uzun konuşmazsın. Hâl ve duruşundan, söz ve tavrından bir şeyler anlaşılsın istersin. Birinin seni anlaması, uzun ağaçlı bir yolda yürümek gibi ruhuna dinginli kalbine sevinç, adımlarına şevk verir.</p>
<p>Muhabbet, insana bağ kurmanın özgürleştirici yollarını açar, insanı bağlılık zehrinden uzaklaştırır.Bağ kuran güçlenir. Bağımlı olansa başkasının güdü­müne girer, kendi iradesini kontrol edemez hâle ge­lir. Bağ kuran çıkar gözetmez, bağımlı olanın çıkarı bittiğinde dostluğu da biter. Bağımlı olan kusur ve eksik arar, bir türlü memnun olmaz. Onun sevgi zannettiği şey, ruhunu boğan bir şeydir. Bağımlılığı narsist ve bencil duygularını besler. Bağ kurmaksa acı vericidir, çünkü ancak gerçekten seven ve dost­luk besleyen acı çeker. Derdiyle güzelleşen insanla­rın muhabbetinde zarif bir tmı var, o tmıyı bir kez duyarsan artık her yerde onun sana verdiği hissi arar­sın. Muhabbet biriyle kesintisiz konuşmak değil, kal­bin ona meyledişi, olur olmaz onu hatırlayışı, onun yerini hiçbir şeyle dolduramayışıdır.</p>
<p>Bazı şeylerin yokluğu, her şeyi kaplar ve her yere dolar. Sevilen birinin yokluğu öyle zordur ki sesi, ko­kusu ve siması kitap sayfalarına, bir vaktin serinliğine, bir şarkının sözlerine, bir kelimenin çağrıştırdıklarına, reçel kavanozuna, onu andıran ve hatırlatan her şeye siner. Muhabbet budur işte, o yokken de onu hisset­mek, yokluğunun sızısını duymaktır.</p>
<p>insan bazen birine muhabbet duymaktan, ona bağlanmaktan, onun bütün düşüncesini esir alma­sından endişe eder ve ondan uzak durmaya çah- şır. Fakat bir yandan da çekim yasası öyle bir işler ki insan muhabbetine tutulmaktan kaçtığı kimseye uzaklaşacağı yerde yakınlaşır. Bazı insanlar ruhu­muza hem acı verir hem de bize iyi gelir. Ruh ne o acıyı kaybetmek ne de o sevinci yitirmek ister. Muhabbet böyle bir şeydir, dikenine de gülüne de râzı olmak, bu rızâ hâliyle de gelişmek, olgunlaşmaktır. Bir insana muhabbet duymak, onu herkes in içinde biricik görmektir. Muhabbet duyulan kişi, herkesin içinde apayrı bir yerdedir ve onun sözü, sohbeti ge­çip giden vakti derinleştirir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:122-131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Paul Valery, <strong><em>Sabit Fikir,</em></strong> Çev.: Hanife Güven, YKY, 2022, İst., s. 40-41,</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> ibn Arabi, <strong><em>Fütûhat-ı Mekkıyye,</em></strong> Çev.: Ekrem Demirli, Lit îty, Cilt; 2,2006, İst, s. 172,</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Marcel Proust, <strong><em>Hazlar ve Günler,</em></strong> Çev.: Roza Hakmen, YK X</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/">İnsan İnsandan Çekilince</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acıyı Karşılamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:55:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Acı]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Unutmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27056</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sevdiği bir şeyi kaybedenin ümidi ve kendine gü­veni azalır, dünyanın hâllerine tahammül eşiği düşer. Yitirmenin acısı, insanın omuzlarına, kalbine, adımla­tma ağır bir taş gibi oturur ve hareket etmesine mâni olur. Acılı insan kendini umutsuz, ürkek, çaresiz his­seder. Dış dünyaya ilgisi zayıflar. Dünyanın sonuymuş hissine kapılır. Konuşmak da susmak da onun en bü­yük ihtiyacıdır. Acılar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/">Acıyı Karşılamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23571 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg" alt="" width="310" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" /></a></p>
<p>Sevdiği bir şeyi kaybedenin ümidi ve kendine gü­veni azalır, dünyanın hâllerine tahammül eşiği düşer. Yitirmenin acısı, insanın omuzlarına, kalbine, adımla­tma ağır bir taş gibi oturur ve hareket etmesine mâni olur. Acılı insan kendini umutsuz, ürkek, çaresiz his­seder. Dış dünyaya ilgisi zayıflar. Dünyanın sonuymuş hissine kapılır. Konuşmak da susmak da onun en bü­yük ihtiyacıdır. Acılar ve derder ancak doğru kişilerle paylaşılırsa azalır.</p>
<p>Konuşmak, bağ kurmanın ve hüznü hafifletmenin bir yoludur. Zor zamanında insan, acıyan bakışlara de­ğil, anlayan gözlere ihtiyaç duyar. Acılı bir kalp “geçe­cek değil mi” diyen gözlerle bakar. Gayretini, umudunu ve direncini artıran bir teselli cümlesine sarılmak ister.</p>
<p>“Hikâye gibi anlatıldığında ya da yazıldığında bü­tün dertler kadanılabilir olur.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[1]</sup></a> Yaşadıklarımızı birine anlatmak isteyişimiz ve başkasının hikâyesinde kendi­mizden izler arayışımız o müşterek derdi birlikte his­sederek azaltmak ve dayanılır kılmak içindir. Ruhu­muza iyi gelen bir insanın muhabbeti veya iyileştiren bir meşgale fiziken de iyi hissettirir. En zor, en daral­mış vakiderde gelen zindelik duygusu bazı şeylerin dü­zeleceğine, yoluna gireceğine dair umudumuzu artı­rır. insan arada dönüp kendine şunu sormalıdır: Dağ kalpli miyim veya yaslanılacak bir omuz mu, yoksa birinin acısmı da sevincini de açmaktan imtina ede­ceği biri miyim?</p>
<p>Her insanın acıyı karşılaması, yitirilenin ve gidenin yasım tutma biçimi farklıdır. Her insanın acısı kendine ağırdır. Hiç kimse başkasmm çektiği acıyı aynı mih­nette çekmez. Herkesin acısı biriciktir, aynı kefeye ko­namaz. Bazı insanlar cam yandığında sükutu seçer, ko­nuşmak, onlara daha çok ıstırap verir.</p>
<p>Kelimeler, öteki ile aramızda hem bir köprü kurar hem de onunla aramızın açılmasına sebep olur. Çünkü her insan, kelimelere kendi duygusunu yükler. Bu an­lam yüklemeleri, başkasında aynı karşılığa denk gelme­yebilir. Acısını anlatmak istemeyen insanı, onun iyilxği adına konuşturmaya çalışmak ona yalnızca üzüntü ve­rir. İhsanı içine gömen dert, dışma karşı da zayıf hâle getirir. İçine atma da bir ağlama biçimidir. İçerisi dağ gibi olunca çok basit bir mevzu karşısında gelir gö z­yaşı. Herkes aşırı hassas olduğunu sanır, oysa o âna dek neleri tek başına çözmüş, neleri atlatmış, hangi yokuş­ları çıkmışsındır, kimsenin haberi olmaz.</p>
<p>Gidenin ardından yaşamak kalana zordur. Yasın ilerleyen süreçlerinde bu duygu, gidenin hatırasını en güzel şekilde yaşatmaya, kendi hayatını daha anlamlı kılmaya dönüşür. Hatıralar acı verse de gidenle kuru­lan tek bağdır. Onunla geçen günlerin anısı, birlikte geçirilen vakitler, birbirine harcanan emekler, bunlar hafızayı ne kadar doldurursa acı o nispette keskin, ma­tem de o derecede zor ve yakıcı geçer. Yasın olgunlaş­tığı evredeyse bu hatıralar insanı olgunlaştıran, iyilik duygularını artıran büyük bir teselli olur, insan şurada hatırası, burada sözleri, orada yokluğu var diyerek ya­şayan birinin de yasını tutabilir. Yasm şiddeti zamanla az<u>alır</u> ama insanın içine sevilenin kaybından doğan ve kolayca geçmeyen bir sızı bırakır.</p>
<p>Gönlünü anlamlı bir şeye veren insanın acıya di­renci artar. İnsanın acı bir olay yaşaması daima acı çe­keceği anlamına gelmez. Acıyı kaderin bir parçası bi­lerek kendini anlamlı işlere vermek insanı metanetli kılar. Acı ilk anda insanın içine oturur ve bütün za­manını esir alır. İnsan, bu acının hiç geçmeyeceğini, artık ara sıra kendini hatırlatır ve insanın ‘bunu da atlatmışım çok şükür’ dediği bir direnç vesilesi olur. Metin Altıok’tan mülhem bu dünyada vicdanı, insanlığı olan herkes bir acıya kiracıdır. Acıdan kaçı; yoktur ama acıyı dindirecek kuvvetli bir müsekkin mutlaka vardır.</p>
<p>İnsan iyileştiğini kendine acı veren şeyi unutunca değil, her hatırlayışında ondan bir şeyler öğrendiğinde anlar. Yarasını hatırlayan neleri atlattığını, hangi eşik­lerden geçip bugünlere geldiğini görür ve gelecek yeni zorluklara kadanabilme gücünü kendinde bulur. Bil­mek acıyı artırır, yaşamaksa acıyı daha çok artırır. Bi­lince tecrübe etmez insan ama yaşayınca acının izlerini yüzünde, sözünde ve kalbinde bir kor gibi taşır. Acının tazeliğini koruduğu süre zarfında duygu yoğunluğu çok fazladır, ilk andaki etkisi dağılmaya başladığındaysa in­san zihnen bir aydınlanma yaşar, muhakemesi güçle­nir. Acı tecrübeler yaşayan insanların anlama yetisi ge­nellikle yüksektir. Acı, insanın gözünü açar.</p>
<p>Yastaki insan inanç konusunda gelgitler yaşar, gi­denin geri döneceği hissine kapılır, anlamsızlık duy­gusuyla baş etmeye çalışır. Yas tutan insan hem yara­sını sarmak için aranır hem de ne yana dönse yarasını kanatır. Dünyaya, zamana ve çevresine uyum sağla­makta zorlanır, tâ ki yitiğini kabullenene kadar. Bazı şeyler olur, yaşanır, sonra üzerinden biraz geçince on­lara nasıl dayandığımıza, sabrettiğimize şaşırırız. Ge­çerken bize de bir hâller olur, artık hayata bakışımız eskisinden ya daha anlamlı ya da daha anlamsızdır. Hayatta her şeyin üstesinden geleceğimize inanırız fa­kat bazı şeylerin üstesinden gelemeyiz. Biz kendimizi sağlam tutmak isterken bir yanımız dağılır, tarumar olur ve bazı şeylere karşı elimizden hiçbir şey gelmez.</p>
<p>İnsan acıya karşı kürek çekmek yerine onunla nasıl baş edeceğinin yollarını arar. Sanatsal yaratı acıyla başa çıkmanın, kendine bir kapı açmanın yoludur. Edebiyat tarihi, acıyı manzumeye ve nesre dönüştüren eserlerle doludur. Sagular, ağıtlar, mersiyeler, kitabe-i seng-i me­zarlar&#8230; insanı kozasından çıkaran, ona bir keşif yol­culuğu yaptıran, ve farklı bakışlar kazandıran her tec­rübe, acı vermiş de olsa çok kıymetli ve çok öğreticidir, insana sağlam bir karakter ve metin bir kişilik bahşe­der. Acı, harekete geçen inşam güçlendirir ve insan o güçle matemini dindirir.</p>
<p>İnsan yürümezse acı üzerinde birikir. Kalp de yü­rümez, yola koyulmazsa taşlaşır. Kalbin kendine acı veren duygunun üzerine gitmesi, onun aksi istikame­tine doğru hareket etmeye ve kendine iyi gelecek bir rota bulmaya çalışması acıdan kaçmak değil, onunla baş etmenin bir yolunu bulma çabasıdır. Birini güç­lendiren acı, diğerini yıkabilir. Biri kısa sürede topar­lanırken başkası uzun bir müddet kendine gelemeyebilir. Her insanın acıyı karşılama şekli, yaşadıklarını sindirme süresi ve kendini güvenli bir iklimde hisset­mesi farklı kademede ilerler.</p>
<p>Acı bir anda olup bitmez, çabucak yaşanıp geç­mez. İnsan acısını yıllara, günlere, saatlere, anlara bö­lerek çoğaltır. Her hatırlayış yeni bir eşiktir. Acıdan kaçan başka şeylere sığınarak kendini oyalar ve iyileş­tiğini sanır. Şifa, acıyı yaşayana lütfedilir.</p>
<p>Acıya karşı tavrımız kişiliğimizi, mizacımızı ve na­sıl bir toplumda yaşadığımızı ortaya çıkarır. Acıya se­yirci olanlar, acı konusunda birbirini suçlayıcı çıka­rımlarda bulunurken acıyı yaşayanlarda genel olarak bir sükunet olur, ki onların bu hâlinden insanın kal­bine dokunan bir başkalık yansır. Acıyı yaşayanların acılı hâllerini fütursuzca paylaşmak, acıyı seyirlik bir malzemeye dönüştürür. Susan Sontag’ın “Başkaları­nın Acısına Bakmak” olarak nitelediğidir bu.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[2]</sup></a> Baş­kasının acısını duyabildiğimiz kadar insanız, birbi­rimizden bu ince çizgiyle ayrılırız. Ateş düştüğü yeri yakar ama içinde merhamet pınarı kurumayanın kalbi oralı olur, ateşin düştüğü yeri dert edinir. Dert edinenler, ellerinden gelenin en iyisini yapan has in­sanlardır. Acı paylaşılmaz, belki hissedilir. Yalnızca kalbi güzel olan, anlamanın derdini çeken, ruhu derin duygu ve düşüncelere müptela olan insanlar acıyı hissedebilir. Yas ve matem bazılarını daha vicdanlı, merhametli yapar, iyi anlamda değiştirir. Bazılarına da asla dokunmaz, tesir etmez. Tesire açık kalpler nasipdar olur. “Nasibi müyesser olasın” denir, müyesser bir şeyin kolay kılınmasıdır. Nasibi olana yol da yü­rümek de kolaylaşır.</p>
<p>“Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dur­sun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun”<sup>3</sup> der Birhan Keskin. Acı tek kişiliktir ama emin ellerle, selim kalplerle, kendisine güvenilen bir dosda paylaşılınca insanın ağrısını ve yükünü alır.</p>
<p>Hiçbir hâl sürekli ve kalıcı değil, her şey geçer, unutmak gibi bir lütuf bahşedilmiş insana ama geç­meyen şeyler de var, insanın kalbine bir kıymık olup batar, ara sıra yutkunamayışına sebep olur, insan tam da o anlarda yaslanacak bir şey arar, sükut da yaslanı­lası bir yoldaştır.</p>
<p>Nihayetinde kış gelir ve geçer, giderken gelecek baharın tohumlarını da toprağın bağnna saçar gider.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[1]</sup></a> Isak Dinesen’den aktaran Hannah Arendt, <strong><em>İnsanlık Durumu&gt;</em></strong>Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 2021, İst., s. 239.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[2]</sup></a> Susan Sontag, <em>Başkalarının Acısına Bakmak,</em> Çev.: Osm-n Akınhay, Agora Kitaplığı, 2004.</p>
<p>3.Birhan Keskin,Fakir Kene,Metis yay..2019,ist. s.9</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/">Acıyı Karşılamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzel itibarını Ruhundan Alır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:20:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27058</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ‘Güzelden ve güzellik’ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden aslî unsurları, kav­ranılan, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzel­liği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/">Güzel itibarını Ruhundan Alır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-7257 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg" alt="" width="235" height="296" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘Güzelden ve güzellik’ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden aslî unsurları, kav­ranılan, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzel­liği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya da bir şeye baktığında gördüğü inceliktir. Güzel ise o cevheri lâyıkıyla işleyen ve taşıyandır. İn­san kendisini kendisi yapan şeyi bulur ve onu ince ince dokursa güzelleşir. Güzelleşmenin sayısız yolu vardır. Mühim olan insanın hangi güzellik algısına sahip ol­duğudur. Güzellik algısı şekilden ibaret olan, güzelin ruhunu anlayamaz, ona anlatılamaz da.</p>
<p>Güzellik algısı hayli tahrip olmuş insanların ça­ğında safi güzele, ruhunu koruyan bir güzelliğe rast­lamak neredeyse imkânsızdır. Vücut gibi artık bakış­lar da deforme olmuştur. Bozulan bakışlar, baktığının ruhuna eğilemez, göze ilk çarpan şeye dikkat kesilirler. tik gördükleri güzel de olabil ir, kusurlu da. Güze­lin karşıtına çirkin derler ama güzelin karşıtı biçimsizleşen, doğasını, anlamını kaybedendir.</p>
<p>Her insan aynı ölçülerde yaratılmamış, her insana aynı ölçüde kendinden memnuniyet duygusu veril­memiştir. İnsanın yüzünü, rengini seçemeyişi adalet­sizlik değil, insanın yüzü ve rengi sebebiyle üstün bir varlık olarak görülmesi adaletsizliktir. Aksi hâlde gü­zellik bir zulüm enstrümanı olurdu. Çünkü hiçbir var­lık aynı derecede ve eşitlikte güzel değildir. Bununla birlikte insana emanet olarak verilen bütün güzellikler ödünçtür, hepsi geçicidir çünkü insan, bedeninin hiç­bir zerresini kendi çabasıyla elde etmemiştir. Buna mu­kabil ruhunda yeşerttiği güzelliklerin hepsinde kendi hissesi vardır. İşte insanı insan kılan da o güzelliklerdir.</p>
<p>İnsan denilen varlık seçemediği yüzüyle değil, kal­binden haline yansıyanla değerlidir. Yüz ruha öyle ait­tir, ruhtan öyle bir parçadır ki ancak sahici bir yüzü olan ikiyüzlülükten, cahillerden ve cehaletten yüz çevi­rebilir. Yeni bir dünyanın başlangıcı olan hakikat günü geldiğinde ancak ‘bazı yüzler güzelliği ile parıldayacak’, ışıl ışıl olacaktır. O gün ‘bazı yüzlerse’ ruhlarında <u>taşıdıklar</u>ı şey sebebiyle ‘kararacak’, bazıları da ağara­caktır’. Yüz, ruhun aynasıdır. Bu aynanın cilası, şahsi­yetli bir ruhun öz bakımından yani ruhundaki incileri döküp «açmayışından, değerini yere dökmeyişinden kaynaklanır, itibar, saygınlık, kendine yakışanı yapma, zarafet, hâl, tavır ve hareketlerine dikkat etme, kendini ince ince işleme, karakterini inşa etme, kendini de âlemi de kalbiyle düşünme gibi hasletler ruhuna özen göster­mekle kazandır. Yeryüzü insan için yürüme derslerini icra etme mekânıdır. İnsan insandan istikametiyle ay­rılır. Kimileri yürüdükçe kabalaşır. Kimileri de yürü­dükçe incelir, burada misafir olduğunu idrak eder ve dikkatle bütün adımlarım güzele yöneltir.</p>
<p>Sırf estetik müdahalelerle sonradan seçilen, başka­sına benzeme arzusuyla değişim geçiren yüzler sadece yüzlerine değil, karakterlerine de müdahale eder, kişi­liklerinin değişmesine sebep olurlar. İnsanın kendi yü­züne, onu önceki hâlinden bambaşka bir hâle çeviren bir müdahalede bulunması o insanın psikolojik an­lamda da kendini dönüştürmesi, ‘ben o değilim’, ‘ben buyum’ demesi anlamına gelir. Elbette insanın haya­tım kabusa çeviren ve estetikle ‘düzeltilen acil vakalar burada konu dışıdır. Tamamen keyfî, arzular ve bazlara uyarak yaradılışıyla oynanan yüzler, insanı kimlıksizleştirir ve nihayetinde sonu gelmez isteklerinin kölesi kılar. Efemine tavırların artması, kadının kadın ve er­keğin de erkek olmaktan çıkma eğilimleri, estetik mü­dahalelerin yaygınlaşmasıyla doğrudan ilgilidir. Güzel­liği gençlikle’ sınırlandıran ve daima genç kalmanın güzellik olduğunu <strong>dayatan </strong>anlayış, güzelliği de her türlü anlamdan soy<u>utlar.</u></p>
<p>Güzelliğin bir kriteri yoktur ve güzel alternatifi ol­mayandır. Ancak güzelin üstünde güzel vardır, tıpkı akim üstünde akıl olması, elin üstünde el olması gibi. Güzeller de kendi içinde merhameti, sevgisi, şefkati, görgüsü, insanlığı, inceliği, işaret ettiği, sözü sohbe­tiyle birbirinden ayrılır. Neden bazı insanların yeri kal­bimizde başkadır? Neden yüzü güzele kırk günde do­yulur da huyu güzele kırk yılda doyulamaz denmiştir? Sûrete takılıp kalanlar, hakikatte saldı olan güzelliği, sîreti göremezler. Bir insanın, bir eşyanın, bir çiçeğin ruhuyla konuşamaz, onun varlığını hissedemezler. Bazı yüzler vardır, insana aradığı, unuttuğu tadı ve anlamlı hisleri hatırlatır. Bazı insanları görme arzumuzun ge­risinde adı konmayan bu hisler vardır. Bizi bir insana meftun eden o insanın yüzüne yerleşen, kalbinden suretine yürüyen anlamdır.</p>
<p>Divan şairleri, güzeli tasvir ettikleri şiirlerinde, onu daha çok fiziki özellikleriyle anlatırlar. Güzelin ya­nakları rûh, hat, levh ve ruhsârdır. Parlaklığı hurşîd, mâh ve âteştir. Güzeli tarif eden renkler gül, gülgûn, nesrin, âl, gülberg ve lâledir. Güzel hep taze ve gerçek olamayacak kadar peridir. Divan şairleri, güzeli gör­mede ustalaştıkları gibi onu tasvir etmede de son de­rece cömert davranmış, onu anlatmak için mazmun­lar geliştirmişlerdir. Divan şiirlerinde güzel, gönle hitap ettiği kadar göze de hitap edecek şekilde anla­tılır. Güzelin kirpikleri, ok gibi câna batar ama onu o yüksekliğe koyan mâşukun ona bakışıdır. Sevenin muhabbeti olmasa sevilenin güzelliği ehemmiyetsiz­dir. Güzel, ruhunun kaynaklarıyla güzelleşir fakat bu­yandan da güzele güzel denmesi, bakanın onda gör­dükleriyle de ilgilidir.</p>
<p>Sanat, güzeli herkesten ayrı bir gözle temaşa etme ve onu ortaya çıkarma, anlama ve anlatma çabasıdır. Edebiyatsa güzeli dil ile icra sanandır. Edebiyat dışında matematik, fizik, felsefe, müzik, resim gibi başka sa­nat ve ilim alanlarına bakıldığında bunların her biri­nin, güzelin mahiyetini kavrama konusunda bir araç olduğu görülür. Güzelin mahiyetini kavrayan varlık üzerine düşünür, aşkın bir varlığın olduğunu kabul eder ve metafizik denilen madde ötesi alanda düşünce yürüyüşlerine çıkar. Mutasavvıfların “devir nazariyesi” olarak nitelendirdikleri varlık felsefesi, insanın tekamül yolculuğundan harekede her şeyin bir gün aslına rücu edeceğini, “Ondan geldik, yine Ona gideceğiz” anla­yışını, güzellik ve estetik ışığında ele alır. Buna göre yaratılmış her güzellik, mutlak güzellikten bir pay al­mıştır. Güzellik maddî olana değil mânâ âlemine aittir. Maddî güzellikler biçim değiştirir, dönüşür, başkalaşır yok olur ama o güzelliği vücuda getiren yok olmaz, de­ğişmez ve ebedîdir. Bu hakikati ufuk edinen, kendini var edene sadakatle bağlanır ve yalnız Ona iltica eder. Kendine verileni de dünyada gördüğü güzelliklerin de iHDilık Varlıkla ait olduğunu idrak eder.</p>
<p>Heidegger Ay’ın bizzat parıldayarak doğmadığını ancak ödünç alınan ışıkla doğduğunu ve parladığını söyler. (1) Demek ki güzel, başkasına muhtaç olmaktan imtina etmez, ötekinin varlığına ihtiyaç duyar. Gü­zel olan taklitçi değildir ama başkasından aldıklarını kendi karakterine göre şekillendirir. Başkasının kop­yası olmaz ama kendinden başka güzellerin izine ba­karak kendi yolunu inşa eder. Kendini en iyi, en güzel ve biricik zanneden insan hem ruhunu sakatlar hem de kendindeki güzellikleri heba eder. Galenos, kendinin olağanüstü olduğunu sanan, başkasına akıl danışmayı ve başkasına ihtiyaç duymayı hakir gören kimselerin büyük yanlışlar yapmaya daha meyilli olduğunu söy­ler. <a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[</sup></a>2<sup><a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></sup> Kendini tanıyan, ruhuna eğilen, aczini, kusurunu, eksiğini bilen insanlarsa başkalarına danışmayı, başka izlere bakmayı önemli bir vazife olarak bilirler. Yani ‘kendilik bilinci’ ve ‘kendini tanıma^ ‘kendini bilme’denilen şey, kişinin kendindeki güzellikleri hissetmesi ama bunlardan kendine büyüklük, üstünlük payesi çı­karmamasıdır. Güzel sahip olduğu değerlerin farkında­dır, izzetinefsine, itibarına düşkündür. Kendini itibar­sızlaştıracak, değersizleştirecek söz ve eylemlere karşı daima teyakkuzdadır. Ruhunu incitenden, şahsiyetine hürmeti olmayandan hızla uzaklaşır.</p>
<p>Güzel, vaktini ziyan etmeyen, bilincini açık tutan, harekete geçen, eylemi kuşanandır. Zaman, en iyi ha­reketle algılanabilir. Durgun vakitlerde zaman hiç geç­mez, hareketli vakitlerdeyse zaman su gibi akıp gider. Güzel vakti zarifleştirir, onunla sohbet etmek kitap okumak gibi zamana derinlik katar. Kalp hatıralarda, gezinirken bu zarif vakitlerin serinliğini yeniden du­yar. Zamanın kokusu denilen şey, vaktin ruhunu his­settiren insanların dimağımızda bıraktığı etkidir. Gü­zel, sonu gelmez telaşelerin esiri olmaz, her dem kendi vaktini anlandı kılar.</p>
<p>Güzel bazen karanlıkta, bazen aydınlıktadır. Gü­zel, kavranması zor olan, kavramak için ince işçilik is­teyendir. Güzellikse bütünüyle anlamdır. Anlamsızlık ondan uzaktır. İsrail’in attığı bombaların kapsüllerine çiçek eken Filistinli kadının nasırlı elleri, dünyanın en güzel elleridir. O eller, kendisine bakanla konuşur, söy­leşir, dertleşir. Bomba kapsüllerini saksı yapan, onlara çiçek diken, o saksıdan toprağa özenle yerleştiren ka­dın tepeden tırnağa asalet ve zarafettir. Asalet de za­rafet de güzeli çevreleyen, yalnız güzele ait olan has­letlerdir. Zarafet, hiçbir kalıba dökülemez. Irk, soy, makam, mevki, zenginlik, şöhret gibi suni değerlerin hiçbiri asaletin ve zarafetin semtine yaklaşamaz. En çok kadınlar üzerinden dile getirilen, kadınları tek tip bir kalıba dökmeyi amaçlayan ve kadına dayatılan güzellik algısı, sorgulanmalı ve reddedilmelidir. Güzelliğin iade-i itibarı yani hayatımıza geri dönüşü sahte, plastik, sentetik güzellik anlayışının ve bu anlayışı pazarlayan endüstrinin tam karşısında durmakla mümkündür.</p>
<p>&#8216;Yeryüzü, güzel ve iyi olanı kötü, sahte, plastik, amorf ve çirkin olandan ayırt etmek için yaratılmıştır. ‘Kimlerin daha iyi davranışlarda ve güzel işlerde bulunaca­ğını denemek’ maksadıyla çeşitli güzelliklerle süslenip insana imtihan olarak verilmiştir.<sup>3</sup> Yeryüzü, kıyamete değin hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, güzel ile güzele düşman olanın birbiriyle mücadelesine şahitlik edecek­tir. Bütün ağırlıklar, sorumluluklar, zorluklar güzelin yoluna çıkacak ama o yaşadığı her güçlüğü bir imti­han bilip yoluna devam edecektir. Başkasının dünya­sını, hanesini, yerini ve yurdunu gasp eden, hem zâlim olup hem de mazlum muamelesi görmek isteyen, narsist, bencil ve kendini özel yaratılmış, seçilmiş bir var­lık zannederek Israillileşen her şeye karşı başkaldıra­caktır. Bir kere kendini güzelleştirmeye niyet etmişse insan, kendini var edene hürmeti artar. Zorluklar, yo­kuşlar, çetin yollar onu yıldıracağı yerde gücüne güç verir, şahsiyetini derinleştirir. Bir yerde herkes kırı­lır, gücenir ama yalnızca bazılarımız işine ve yoluna bakar. Kırıldığı anda kalmak insana hiçbir fayda ge­tirmez, üzüntüleriyle birlikte yola çıkmayı, onlardan kendine korunaklı bir alan örmeyi ve içindeki insanla konuşmayı öğrenmeli insan, ruhen güzelleşmenin yolu biraz da buradan geçer.</p>
<p>Walter Benjamin, büyük kentlerde yaşamanın ve modernliğin bir sonucu olarak gözün etkinliğinin, kulağın etkinliğine oranla daha fazla ve daha etkili olduğunun altını çizer.<sup>4</sup> insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri belirleyen gözün etkinliğidir. Birbirini hiç ta­nımayan insanlar otobüste, tramvayda, metro, tren ve kafelerde birbiriyle tek kelime olsun iletişime geçme­dikleri halde birbirine bakmak, birbirlerini incelemek “zorundalar.” Birbirine bu denli maruz kalan, anlamlı ilişkiler kuramayan, insanın şekline, tarzına ve tipine dair çok fazla fikri olan ancak insanın ruhuna ilişkin merak duymayan bir toplumda güzel de lâyıkıyla an­laşılamaz. Böyle bir toplumda endam zekâya, ahlak­sızlık edebe, vicdansızlık vicdana, kabalık tevazuya ga­lebe çalabilir. İnsan haysiyetiyle oynayan teknik ilerleme çağında robotlar ve yapay zeka, insana galebe çalabi­lir ve insan kendinden şüpheye düşebilir. Nitekim ya­pay zekâ insanın yerine düşünüyor, şiir de yazıyor, gü­zellik de pazarlıyor.</p>
<p>“Güzellik seyredenlerin nasibidir”<sup>5</sup> der Halil Cibran. Öyledir fakat güzellik yalnız seyirlik bir varlık  değildir. Güzel olan tefekkürü harekete geçirir. Bir kez güzeli anladıysa insan, Gül’ü gül ile tartmak, dağı da dağın üstüne, heybetli olanın yanma koymalı. Her şey dengiyle güzel. Her şeye yaradılışına uygun bir üs­lupla yaklaşılmak</p>
<p>Güzelin saygınlığı zaman zaman savrulmalar, da­ğılmalar, gerilemeler yaşasa da aslına dönmek için ver­diği çabadan, kendi özünü kavramak ve korumak için gösterdiği sürekli gayretten ileri gelir. Güzelin kıyası ol­maz, güzellik kıyaslanmaz. Kıyas kendini geliştirmek, olgunlaşmak, güzelliğe erişmek, huylarını güzelleştir­mek içinse iyidir. Aksi hâlde her tür kıyas hasedi, fe­sadı, kötülüğü, huzursuzluğu, mutsuzluğu getirir ve inşam aşağı çekerek değersizleştirir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:19-29</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Martin Heidcgger, <em>Kendileyiş,</em> Çev.: Ömer Faruk Pek.«A Dergah Yay., 2022, İst., s. 56.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[2]</sup></a> Galenos, <em>Ruhun Duygulanımlarının ve Hatalarının Teşhis Tedavisi,</em> Çev.: Nur Nirven, Albaraka Yay., 2023, İst., s. 46</p>
<p>3-Kehf,18/7</p>
<p>4.Benjamin, <em>Pasajlar,</em> Çev.: Ahmet Cemal, YKY, 2017, İst, B2.</p>
<p>5.Halil Cibran, <em>Bir Gözyaşı Bir Gülümseme,</em> Çev.: Kenan fc- nalioğlu, Türkiye tş Bankası Kültür Yay., 2023, İst, s. 26.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/">Güzel itibarını Ruhundan Alır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzellik Satın Alınamaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:31:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Huy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26866</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan güzelliği salt görme duyusuyla anlayamaz. Güzellik çok dilli bir sözlük. Belki de bu yüzden güzelliği bir bütünlük içerisinde kavramak için görme dışındaki duyularımıza daha çok özen göstermeliyiz. Güzel’in muhtevası; sesi, tavırları, sözleri, tebessümü, yürüyüşü, bakışı, huyu gibi ona güzellik veren birçok hususiyet ile birlikte okunur. Güzellik görülünce anlaşılan, idrak edilince bilinendir. Kimsenin fark etmemesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/">Güzellik Satın Alınamaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header class="header header-666666">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-8157 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-600x399.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9-768x511.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b6_npk4cqaa3ft9.jpg 785w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></div>
</div>
</div>
</header>
<section class="main">
<div id="article-list" class="content">
<div class="content-group" data-content="news" data-id="3706795">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<article class="main-col">
<div class="text text-666666">
<p class="non-card">İnsan güzelliği salt görme duyusuyla anlayamaz. Güzellik çok dilli bir sözlük. Belki de bu yüzden güzelliği bir bütünlük içerisinde kavramak için görme dışındaki duyularımıza daha çok özen göstermeliyiz. Güzel’in muhtevası; sesi, tavırları, sözleri, tebessümü, yürüyüşü, bakışı, huyu gibi ona güzellik veren birçok hususiyet ile birlikte okunur. Güzellik görülünce anlaşılan, idrak edilince bilinendir. Kimsenin fark etmemesi güzelliği anlamdan koparmaz, onu anlamsız kılmaz.</p>
<p class="non-card">Güzel, bizatihi anlamlıdır. Fark edilmeyen güzellik, değerinden bir şey yitirmez. Şairin bakışıyla sorarsak, Leyla leylaktan yaratılmışsa, üstünden rüzgâr geçti diye leylağın rengi değişir mi? Kıymeti bilinmediğinde güzele de, güzelliği anlayana da acı verir güzellik. Nerede heba ve heder edilmiş bir güzellik görsek Yunus’un “Saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın” deyişini hatırlamaz mıyız?</p>
<p class="non-card">Güzellik, fiziğin konusu olmaktan çok metafiziğin konusudur. Fizik, güzelin özellikleri hakkında bir fikir verebilir. Güzel’in muhtevasını, asıl manasını, özünü anlamak içinse fizik çok yetersizdir. İnsana güzellik edasından gelir. ‘Güzel ama…’ diye başlayıp itici, soğuk, güven vermiyor, ısınamadım deyişimiz o güzellikte bize, kendimize dair bir ifade bulamayışımızdandır. Muhabbet duyduğumuz insanın her tavrı, bize bu yüzden güzeldir.</p>
<p class="non-card">Güzel, görücüye çıkmaz, rekabetin konusu olmaz, kendini başkalarıyla yarıştırmaz. Güzel kendi mahiyetine tutunur ve onu sadakatle korumak için güzelliğini sakınır. Değil mi ki insan, güzelliğinin sahibi değil, emanetçisidir. Her Güzel’in kendi güzelliği şahsına münhasırdır; onu ispat etme, gösterme kaygısı taşımaz ve “gibi olma” isteği duymaz. Hem zaten hiç kimse aynı güzelliği aynı eda ile taşıyamaz. Sıcakkanlılık kimine sempati duymamızı sağlarken kimine de mesafe koymamıza sebep olur. Soğuk bir yüz ifadesi, kiminin duruşuna asalet katarken kimine sıkıcı bir kişilik havası verir.</p>
<p class="non-card">Gözün badem, kaşın keman, kirpiğin ok, burnun fındık gibi olması güzelliğe yeter mi? Yüzü güzele doyulur da huyu güzele doyulmaz niye demişlerdir? Neden bir de baht güzelliği istenmiştir? Fiziki açıdan çok güzel olanlar hep mutlu mudur? Dünyaya peşinen kabul edilmiş bir güzellikle gelmek her şeyin anahtarı mıdır? İnsanın güzelliği, duygu ve düşünceleriyle tazelenmez mi?</p>
<p class="non-card">Güzellik sabit kalmaz, değişir, dönüşür. Nehir her zaman aynı dinginlik ve coşkuyla akmaz. İnsanın güzelliği de zamana, yaşa, ruhsal durumlara göre değişir. Çocukluktaki sevimli sima ve masumiyet, değişime uğramadan gelemez gençliğe. Gençliğin göz ışığı, yaşlılıkta tecrübe dolu bir yüze evrilir. Güzellik deforme olur, incinir, kırılır, belki bozulur. Her ne gelirse gelsin başına, yaşlılık çizgilerinde yine de gösterir kendini. Güzellik en çok da hüzündür.</p>
<p class="non-card">Çiçekler solar, hayatın ışıltısı bir yerde söner ve hayat sona erer. Ancak güzellik, hiçbir zaman kayıplara karışmaz. Ölüm, ruhu çevreleyen güzelliğe kıyamaz. Ruhun güzelliği ebedidir.</p>
<p class="non-card">İnsanın kapitalizmin vaat ettiği sahteliğe kanarak ölümsüzlük gibi güzelliği istemesi, ölümü unutuşundan ve yaşlanmayı kendi tabiatının bir gereği olarak kabul etmeyişindendir.</p>
<p class="non-card">Güzellik bakışa sarhoşluk veren, aklı iptal eden değil; bakışı olgunlaştırandır. Sezai Karakoç’un Leyla ve Mecnun’unda Kays, Leyla’nın aşkıyla kendinden geçse de gözü ve gönlü kör olmaz. Leyla’nın aşkı ona güzelliği, güzel olanı sevmeyi, kıymet bilmeyi öğretir. Leyla, Kays’ı arındırır. Kays, Leyla’nın güzelliği karşısında daha iyi bir insan olmaya azmeder. Yaşadığı yerde bambaşka, umut dolu bir değişim başlatır. Güzellik, yüksek bir ruh olgunluğu bahşeder insana. Gözlere bakış inceliği ve insana davranış inceliği verir. Şairin dediği gibi güzellik, ruhtur ve ruhu ölçecek hiçbir ölçü yoktur.</p>
<p class="non-card">Güzellik ruhtan gönülden bağımsız, tensel, maddi bir olgu değildir. Endüstri ya da kapitalizm teni cilalayarak, bedeni metalaştırarak insana özellikle kadına ruhunu boş ver, raf ömrünü uzat demektedir.</p>
<p class="non-card">Kadını maddi ve manevi açıdan sömüren endüstri, özünde güzel olmayan fakat kendini dışarıya güzelmiş gibi gösteren bir kadın var eder. Sadece dışını süsleyen ne kendi ruhuna eğilir ne de başka bir kalbe nüfuz eder. İyi görünmek elbette ki en tabii arzusudur insanın. Endüstri iyi görünmek ve daha da güzelleşmek uğruna insanın kimyasını bozar.</p>
<p class="non-card">Estetik operasyonlarla güzelleştiğini düşünen bir kadın, kendinden ne kadar kaçabilir, ne kadar kurtulabilir? Doğacak çocuk, annenin cerrahi estetik operasyon ile aldığı şekli kalıtsal miras edinemeyeceğine göre anne hem kendini hem herkesi kandırmış olmaz mı?</p>
<p class="non-card">Endüstri, kadının “kadınlık kimliğini” alır odağına. Kadını kadın yapan duyguları, inceliği, zarafeti ve en önemlisi de anneliği ikincil önemde hedefler. Kadınlığı, anneliğin önüne geçirir. Kadın çocuk doğursa da üzerine bir türlü annelik gelmesin ister. Kadın anne olmanın sorumluluğundan daha çok mermer gibi bir cilde sahip olmakla meşgul olsun ister. Yaşını göstermesin, olduğundan daha genç görünsün ister. Kadınlar, kendilerine dayatılan yaş baskısını ve hep genç görünme dayatmasını önce kendileri reddetmelidir. Rilke, anne olmuş bir kadının güzelliğini, kendini çocuğunun hizmetine adamış olmasında görür. Yaradılışın gereği de budur.</p>
<p class="non-card">Endüstri, her yıl kozmetik ürünlerinin, kremlerin içeriğini değiştirerek kadına güzellik pazarlar. Bu pazarda, güzellik sektörüne akıtılan servetler, uzman hesaplarına göre yeryüzünde açlığı tamamen ortadan kaldırabilir ama tüketim nesnesi olmaya rıza gösteren, ruhunu boş veren kimseye bunu anlatabilir misiniz?</p>
<p class="non-card">“Boya desteğinde ne kadar yürünebilir ki?” diye sormuştu Edebiyat Kulesi’nde Nuri Pakdil. Sahi, esas yüzlerini, edalarını estetik cerrahi masalarına bırakan insanlarla nereye kadar? Kapitalizm, plastik güzellik satabilir ama güzelliğin kendisi asla satın alınamaz.</p>
</div>
<div class="i-amphtml-slides-container i-amphtml-slidescroll-no-snap" tabindex="-1" aria-live="polite">
<div class="i-amphtml-slide-item i-amphtml-slide-item-show"></div>
<div class="i-amphtml-slide-item i-amphtml-slide-item-show"></div>
</div>
<div class="amp-carousel-button amp-carousel-button-prev amp-disabled" tabindex="-1" title="Previous item in carousel (1 of 17)" role="button" aria-disabled="true"></div>
<div class="amp-carousel-button amp-carousel-button-next" tabindex="0" title="Next item in carousel (2 of 17)" role="button" aria-disabled="false">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:42-46</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/">Güzellik Satın Alınamaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzellik-satin-alinamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzeliğe Hadd ü Kenar Olmaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:27:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güzelliğe hadd ü kenar olmaz. Her ayrıntı, her detay güzelliğin asli unsuru olabilir. Güzellik o meşhur ifadeyle “bölünmez bir bütünlüktür.” İnsanın ruh, beden ve melekelerine dair her incelik, her fizik ve metafizik unsur güzelliğe dâhildir. Güzel, bir metin bütünselliği içinde hasletlerini bozmadan onlar arasındaki insicamı ve irtibatı sağlama çabasındadır. Bu çaba, sürekli bir çabadır. Güzel, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/">Güzeliğe Hadd ü Kenar Olmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="__nuxt">
<div id="__layout">
<div class="layout layout-detail">
<div class="layout-content">
<div class="ys-mobile-header">
<div class="ys-mobile-header__top">
<div class="container">
<div class="center"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-7257 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg" alt="" width="200" height="252" /></a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="layout__inner">
<div class="page main-detail-page detail-page" data-fetch-key="Detail:0">
<div class="wrapper">
<div class="detail-page-container">
<div id="3710643" class="detail-page-news-content">
<div class="detail-page-content">
<div class="detail-page-left-column">
<div class="item">
<div class="ys-news-detail">
<div class="content">
<div class="ys-detail-content">
<div class="ys-detail-content-area">
<p class="ys-paragraph-node">Güzelliğe hadd ü kenar olmaz. Her ayrıntı, her detay güzelliğin asli unsuru olabilir. Güzellik o meşhur ifadeyle “bölünmez bir bütünlüktür.” İnsanın ruh, beden ve melekelerine dair her incelik, her fizik ve metafizik unsur güzelliğe dâhildir. Güzel, bir metin bütünselliği içinde hasletlerini bozmadan onlar arasındaki insicamı ve irtibatı sağlama çabasındadır. Bu çaba, sürekli bir çabadır. Güzel, bir boyutuna değil bütün dikkatiyle iç bütünlüğüne özen gösterir. Suretini siretinden, bedenini ruhundan, aklını kalbinden bağımsız düşünürse parçalanacağını bilir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Yalnızca gözün gördüğüyle sınırlı bir güzellik tanımı insan için eksik, hatta yanlıştır. İnsan yüzünde, sözünde, bakışında taşıdığı anlam ve derinlikle güzeldir. Hâl ve tavırlarında, davranışlarında, duyuşunda, sözünde zekâ pırıltısı taşıyandır “esas güzel.” Güzellik zıtlıklar içindeki uyum, benzerlikler içindeki başkalıktır. Bu yüzden güzellik, seyredilesi olmaktan daha çok düşünülesi, dikkat edilesi bir şeydir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">İnsanın insanlara iyi, güzel ve temiz görünmek istemesi tabiidir. Aksi hâl ise kendini ihmal etmektir. Ne var ki insanın kendi görünümüne ilgisi arttıkça kendiliğine dair asli/manevi ilgileri azalır. Güzellik dışta arandığında ve dış görünüşle sınırlandığında “görüntü” “içe”, “fotoğraf” “gönüle” galebe çalar. Dış güzelliği içeride besleyen safi bir güzellik yoksa o güzellik aldatıcı, donuk ve metalik bir güzelliktir. Bu güzellik, insanı hüsrana uğratabilir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Dış güzelliğin iç kusurları görünmez kılması, dıştaki kusurun içteki güzelliği görünmez kılmasından fenadır. Hazin olan, insanın kendini aldatmasıdır. Güzelliğin sakladığı sahtelik aşikâr olduğunda muhabbet kesilir ve insan, kendi aldanışıyla yüzleşir. Güzellik bazen hileli olabilir, buna karşı daimî ihtiyat gerekir. İçinde “güzellik” olmayan ne kadar çok “güzel” var. Kendinden öte bir güzellik taşıyansa ne kadar nadidedir. Güzel, kendisini anlayana muttasıl tazelenen bir muhabbet verir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzel, hariçten belirlenen güzellik ölçülerini aşarak kendi güzellik ölçütüne bağlı kalandır. Kendinin farkında olan, asaletine, vakarına, iç bütünlüğüne sahip çıkan kimse endüstrinin, tüketimin, modanın ruhunu rehin almasına izin vermez. Çünkü o hiçbir standarda tâbi tutulamaz. Güzelliğin göreceli olduğu her zaman söylenir ama ondan bir meta gibi söz edilemez. Bu bahiste son sözü göz değil, bakış söyler. Güzelliği algılamak onu gören gözün bakışına bağlıdır. Güzellik, bir kez bakılmakla güzelliğine kanaat edilen bir şey değildir. Güzellik sevilir. Sevilir, çünkü güzelliği keşfin sonu yoktur. İnsan güzele baktıkça oluşun/yaratılışın her an yenilendiğini, yeniden yaratıldığını hisseder.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzeller birbirine ruhça benzeyebilir ve birbirinin aynı davranışlar sergileyebilir. Fakat birinin diğerini taklit ettiği yerde yok olur güzellik. Estetik müdahale ile elde edilen güzellik, hakikatli ve sahici olmadığından ruhsuz ve içtenliksizdir. Estetik müdahalenin bu kadar sıradanlaşması güzele olan inancı zedeler. Öyle ki bugün hemen her doğal güzelliğin ardında “küçük dokunuşlar” diye masumlaştırılan hileler düşünülüyor. Güzelleşmek adına yapılan ve bir türlü sonu gelmeyen her dokunuş, güzelliğe inancı sarstığı gibi insanı estetik endüstrisinin kölesi hâline getirir. Estetik güzelliği tüketir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzellik bahsi belki de daha ziyade ahlakın konusu olarak ele alınmalı. Ruhun sadeleşmesi ve arınması, olumsuz düşüncelerden kurtulması şüphesiz dinin, felsefenin, ahlakın en önemli meselesidir. Bu bahiste ilaveten söylenecek şey, arınmanın bir gereğinin de güzellik bilgisiyle mümkün olduğudur.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzelliği anlamayan, kendini/ruhunu güzelleştirmek için bir çabaya girmez. Hem kendine hem de güzel olarak gördüğüne hoyrat ve kaba davranır. İnsanın kumaşını güzele bakışı ele verir. Güzellik konusunda hususi tercihler yapmayı başaramamış insanların, ahlaki tercihlerinin de isabetli olamayacağını söylemişti İsmet Özel. Güzelin rengini merhametten aldığını düşünen şair, güzelliğe de elbette bu zaviyeden bakar.</p>
<p class="ys-paragraph-node">İnsan düşünce ve davranışlarını sürekli terbiye ederek, kendini sürekli denetleyerek, bakışını sürekli incelterek güzellik anlayışını da ruhuyla birlikte geliştirir, olgunlaştırır. Güzellik bahsinde yoğunlaşmak insanın kendisi hakkında düşünmesini sağlar. Her insan, her varlık yaratılış/oluş itibariyle bizatihi güzeldir. Bazıları bunu fark eder, bazıları da kendinin dahi farkına varmaz.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Fatma Aliye’nin “Refet”i güzelliğin toplum içinde nasıl algılandığını daha çocukken anlar ve kendinde olmadığını düşündüğü güzellikle acımasızca yüzleşir. Toplum nezdinde saygı görmenin, kendini sevdirmenin, ilim öğrenmenin ve iş sahibi olarak toplum yararına emek ve değer üretmenin yüz güzelliğinden daha öte bir kıymet olduğunu ısrarla savunur hayatı boyunca. Dış güzellik vefasızdır, gelip geçicidir. Üstelik iyi ve mutlu olmanın, sevmenin ve sevilmenin garantisi de değildir.</p>
<p class="ys-paragraph-node">“Har içinde biten gonca gül” misali, insan çektiği zorluklarla, biriktirdiği hikâyelerle güzelleşir. Kökünü suyun derinliklerine salarak suyun yüzeyine çıkmayı başaracak kadar güçlü ve dirençli bir nilüfer temsil eder güzelliği. Şule Gürbüz, güzelin güzel olmak ve güzel kalmak için ödediği bedeli ne güzel ifade eder: “Hangi taş ezdi seni, tadın böyle güzelleşmiş.” Biz de nadiren hayran kaldığımız güzellikler karşısında tam da bunu demek istemez miyiz?</p>
<p class="ys-paragraph-node">Zorluk gördüğünde kaçmayan, elverdiğince güçlüklerle beraber yürüyen, küçük güzelliklerin kendini kıymetli bir yere taşıdığını kavrayan insanlar çabuk olgunlaşır. Onlar vakitsiz açan çiçekler gibi erkenden solmaz; bir kere açmışsa sonrası hep direnmektir onun için. Refet, diğer kabiliyetleriyle güzelliğin çok boyutlu ve çok sesli olduğunu kavramıştır. Biz de eğer içimizdeki Refet’e kulak verebilirsek bir insanı dünyada farklı (ve esasında güzel) kılan şeyin kendine özgü keyfiyeti olduğunu duyar ve görürüz.</p>
<p class="ys-paragraph-node">Güzelliğe dair söz uzar gider. “Bu aşk bir bahri ummandır, buna hadd ü kenar olmaz” vesselam.</p>
</div>
</div>
<div class="embed-bottom-ad detail-page-advertisement__container detail-end-ad"></div>
<div class="tag-content">
<div class="ys-news-tag">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:37-41</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/">Güzeliğe Hadd ü Kenar Olmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzelige-hadd-u-kenar-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yürüyen Kendine Gider</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:17:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Yürümek]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26862</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir metni okurken zihin başka yollara dalar. Yol, bir güzergahtan öbürüne bir duraktan diğerine akıp gider ve yolun hiçbir merhalesi yekdiğerine benzemez. Okuma yürüyüşünün her safhasında farklı duyguların eşliğinde yürür zihin. Huzursuz, keyifli, sıkıcı, dingin, huşu içinde, kararsız, emin, cesur, ürkek. Aniden aydınlanan, atılgan, saldırgan, sorgulayan, hatırlayan. Her hâl, kendi yürüyüşünü yaratır. Mesele, bir yol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/">Yürüyen Kendine Gider</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-22003 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg 678w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p dir="ltr">Bir metni okurken zihin başka yollara dalar. Yol, bir güzergahtan öbürüne bir duraktan diğerine akıp gider ve yolun hiçbir merhalesi yekdiğerine benzemez. Okuma yürüyüşünün her safhasında farklı duyguların eşliğinde yürür zihin. Huzursuz, keyifli, sıkıcı, dingin, huşu içinde, kararsız, emin, cesur, ürkek. Aniden aydınlanan, atılgan, saldırgan, sorgulayan, hatırlayan. Her hâl, kendi yürüyüşünü yaratır. Mesele, bir yol bulmaktan ziyade yürümeye başlamaktır. Zordur yürümek. Daha zor olanı ise yürüyüşü istikrar zeminine oturtmak ve onu korumaktır. Yoldaki eksikliklerden yahut yolda olmayan şeylerden şikâyet etmektense yolun içindekileri, yolda olmasını arzu ettiğimiz şeylerle ilişkilendirerek yeni yürüme biçimleri geliştirmektir, İlk adımdan sonra biçim de kendiliğinden gelir. Yolun poetikası yürürken oluşur, öğrenilir.</p>
<p dir="ltr">Usul esası, yordam yolu içkin olduğundan biçim içeriğe dahildir. Okumak, metinde olmayanı aramak değil, metnin içinde olanlarla o metne dâhil olmasını arzuladığımız şeyleri birlikte düşünebilmek ve buradan yeni bir yol açabilmektir. Okur, eserden aldığı çağrışımlarla çoğalarak yürür. Her okumanın üstünde başka bir okuma, her yürüyüşün içinde başka anlamların enginliğine çıkaran keşifler vardır.</p>
<p dir="ltr">Yürüyenin mutluluğu, yolun zorluğuna rağmen ruhunu dış dünyanın dayatmalarından kurtarmış olmasındandır. Yürüyen, kendi iç ahengini kurarak zihninin dalgalarıyla meşgul olmayı öğrenir. Yürüyen, başarısızlık ihtimalini kendi yolunda bir engel olarak görmez. Bir fikre saplanıp kalmaz. Bilir ki yolda karşılaşacağı engeller ve yolun getireceği meşakkat onun kendini araması, bulması ve nihayetinde kendindeki boşlukları doldurması için bir basamaktır. İnsan karşılaştığı güçlük ve zorlukları, kendini ileriye taşıyacak bir vasıtaya dönüştürebilir. Yürüyenin, bir şeyler yapacağına dair inancı, kendi içindeki kaynaktan doğuyorsa biraz çabayla üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur. Üstesinden gelmek bir şeyi başarmak, onu yenmek, alt etmek demek değil; yapamadığı bu şeyi kabullenerek başka yollar aramaktır, Başarmaktan daha büyük bir şeydir bu.</p>
<p dir="ltr">Yolda, yürüyenin dikkatini dağıtan başkalarına ait izler olabilir. Başkaları burada çok önceden yürümüş, yol almış, iz bırakmış olabilir. Yol herkesindir, her gidenindir. Herkes yola erişebilir, onu dilediği gayeye varmak için yürüyebilir. Yolun özgeliği, insanda bıraktığı duygudur. Bir kitabı herkes okur ama kitabın yankısı herkeste aynı olmaz. Aynı yolda kaç kişi yürümüş, kaç kişi burada durmuş olursa olsun, yola yeni başlayan bir yürüyüşçü için bu eylem, şu anda ilk kez gerçekleşir. Yol, bürün unsurlarıyla aynıdır ama yürüyenin hâli itibariyle herkese farklı surederde görünür.</p>
<p dir="ltr">Okunacak kitabın çokluğu, iyi kitapları okumaya zamanın yetmeyeceği düşüncesi, okurun en büyük kaygısıdır. Okur, kitap bolluğunun ve fetişizminin baskısı altındadır. Elindeki kitap henüz bitmemiş, onun bütünlüğü kavranmamışken başka kitapları okuma derdine düşmek, okuma eylemini yaralar. Okur, yürüdüğü yolu, aldığı mesafeyi yürüyemediği yolların telaşıyla heba eder. Sevilen şeye duyulan taşkınlık, insanı güç yetiremeyeceği noktalara getirir. Sevilen şey artık bir yanıyla eziyet veren, bir türlü hızına erişilemeyendir. Bir kitabı aceleyle bitirip soluklanmadan diğerine başlayan okur, okuduklarına dair ifade edebileceği bir görüş edinmez, boşa kürek çeker. Yol, kuytusundaki hazineleri sadakatli yürüyüşçülere gösterir. Koşar adım giden veya yolu yarıda bırakan, yoldan hiçbir kazanım elde edemez ve yolun hiçbir detayını hatırlayamaz. Yolu yol yapan detaylar şöyle dursun yolun genel hatlarını da tam manasıyla göremez.</p>
<p dir="ltr">Yavaşlık, yürüyene derin bir odaklanma imkânının yanı sıra birden fazla şeyi aynı anda düşünme, birden çok işi aynı anda yapma imkânı verir, Yapılması gereken işler, bir süreliğine askıya alınsa da ck ve yan işlerin birçoğu bitirilir. İnsanın sistematik bir erteleyici olması, yürümeyi aksattığı anlamına gelmez. John Perry önce çalıştığı projeyi savsaklar, sonra dönüp geriye baktığında birden çok işi kotardığını fark eder. Bunun üzerine vardığı sonuca göre diğer bazı işleri yapmayarak da insan, çok fazla işin üstesinden gelebilir.&#8221;1 Böylece, asıl işini yapma konusunda iyi bir teşvik ile kendine motive edebilir.</p>
<p dir="ltr">Yürüyenin yavaşlaması geride kalmak, ihmal etmek, hız kesmek fiillerinin dışındadır. Çok okuyan biri, kendisinden daha az okuyan birinden ileride olduğunu savunabilir mi? Hızlı okuyanın, yavaş okuyandan daha iyi anladığı düşünebilir mi? Çokluk ve yavaşlığı insanın kendi yürüyüş tarzı ve iç kapasitesi belirler. Yavaşlık, hızlı hareket ettiğinde göremeyeceği güzellikler verir insana, Anlam, katmanlarını ancak kararlı bir hızda yürüyenlere açar, Kitaplar, bir çırpıda yazılmazlar, ince ince dokunurlar. Bu yüzden “yazıldıkları gibi incelikli ve vakur bir şekilde okunmalıdır” 2 kitaplar.</p>
<p dir="ltr">Zenon Paradokslarından olan “Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu” tam da bu bahiste hatırlanmalıdır.</p>
<p dir="ltr">Paradoksa göre bir kaplumbağa ile yarışan Akhilleus, çok iyi bir koşucudur. Hız konusunda herkese meydan okuyacak kadar kendine güveni tamdır. Kaplumbağanın kendisinden yüz metre ileriden başlamasına müsaade eder. Akhilleus yüz metre koştuğunda kaplumbaganın başlamış olduğu noktaya gelir. Kaplumbağa bu sürede henüz çok az bir mesafe almıştır. Akhilleus&#8217;un kaplumbağanın varmış olduğu noktaya her varışında, mesafeyi her kat edişinde ve turu her tamamlayışında kaplumbağa sadece az bir mesafe kaydeder ve önünde daha gitmesi gereken uzun bir yol olur. Bu yavaşlık yüzünden kaplumbağa yerinde saymış gibidir. Paradoksun ima ettiği şey, Akhilleus&#8217;un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyecek olmasıdır. Çünkü yavaşlığın baş edilemez bir hızı vardır.</p>
<p dir="ltr">Sakin bir yürüyüşle anlayarak, kendiyle tartışarak okumayı seçen okur, kendi okuma yolunda bir süküt direnişi başlatır. Sevilen şeyler, dinginlikle icra edilir. Okumak haddizatında ince bir iştir. Niceliği önemseyen okur, yolda kaç adım attığına odaklanır. Okumaktan ne umduğunu kendine soran okursa yolu tetkik etmekle meşguldür. Hangi yönün nereye çıkacağı, hangi durakta neyle karşılaşacağıyla ilgilidir. Yoksa bir kitabın kendisine açacağı pencereleri başka türlü bulması mümkün mü? Okurun kendi yollarını bulması, uğrak noktalarını kaydetmesi, serinlediği gölgelerde, oturduğu banklarda, oyalandığı duraklarda neler gördüğünü anlatması gerekir. Ne kadar anlatırsa anlatsın, kendini ait hissettiği yolun gizlerini, gizemlerini yine yalnızca kendisine açar.</p>
<p dir="ltr">Genç okura yol haritası çizmek ya da safi okura tecrübelerini anlatmak isteyen yazar, ne kadar anlatırsa anlatsın tecrübenin tecrübe edildiği o ânın biricikligini paylaşamaz. Yazma serüveninin her ânı kendine özgüdür. Okur, yazarı yakaladığı nispette esere nüfuz eder. Okur, kulağını hikâye edenden çektiğinde, gözkerini kitaptan ayırdığında artık kendisi için yeni bir yürüme tecrübesi, yeni bir yol hikâyesi başlar. İnsan, kendi varlığının katmanlarına kendi yolundaki sessizlik ve o sessizlikteki manayla erişebilir. Sessizliği dinleyebilen, duyabilen ve onun sağladığı esenliği hissedebilen kimse, iyi bir yürüyüşçüdür. Okumanın harcı da hazzı da sessizliğin müziğindedir. Bu müziğin ritmine göre yürümeye can gelir.</p>
<p dir="ltr">Yolların içinde fark edilmeyi bekleyen, gizli başka yollar vardır. Görünse de görünmese de, bulunsa da bulunmasa da bu gizli yollar, içten içe orada varlığını sürdürür. Okurun zihni tecrübesi, inceliklere aşinalığı arttıkça bu tali yolları ustalıkla görür. Belirli bir tema etrafında örülmüş gibi görünen ama odaklandığı konuları ikincil temalarla derinleştiren kitapların zihninde yarattığı helezoniden hoşlanır. Baş döndürücü bir kafa karışıklığıyla birlikte zihninin derinliğini keşfeder. Bu muhteşem paradoksu, hıza teslim olmayan okur yaşar.</p>
<p dir="ltr">Belli bir niyeti, maksadı, yönü olmayan yürüyüşlerin soluğu en kuçuk puruzde, ilk sorunlu alanda kesilir. Bovle yuruyuşler insana usanç verir. Bir tema üzerinde yoğunlaşmayan, okuduklarından kendine başlıklar çıkarmayan, dikkaderinin altını çizmeyen, ruha çentik artmayan yuruyüşler oldukça kısır ve verimsizdir. <u>Dikkat</u>, yönü ve ereği olan okumalarla ışıldar. Henry David Thorcau, dikkatle ve dikkatli iş seçimiyle tüm insanların iyi birer gözlemci ve öğrenci hâline gelebileceğini söyler. 3 Dikkar, yürüyüşünde kararlı olmakla ilgilidir. Biri Hiçbiri Binlercesi romanının karakteri, nereye gideceğini bilmese de yürüme tutkusunu hiç yitirmez. Öylece durakalsa da yürür. Ruhu dünyalarla, çakıl taşlarıyla doludur. Ruhunda, tecrübenin her rengi kök salmış, duyarlığı binbir tecrübeyle olgunlaşmıştır.Kendisini geçip ilerleyenler, kendinden daha çok şey biliyormuş gibi görünen kayıtsızlardır. Onlar arak yaya değildir, kendi arabalarını sürmektedir. Kendisininse kendini bağlayan dizginleri ve at gözlükleri yoktur “4 Ayaklarını yerden kesen, kendini hızla bir yere götüren bir aracı yoktur. Onlardan daha keskin ve iyi gören gözleri, hisseden bir kalbi, düşünen bir aklı, bir türlü yerinde durmayan, kendini yetersiz gören, yeniliğe açık bir zihni ve ufku vardır. Yürüyenin vicdanı genç kalır. Arayışa, yeniliğe açık olur. Yürüyen, kendini içinde bulunduğu zamana ait hissetmese bile bu zamanın dilini yakalar, sorunlarına eğilir. Yeni bir konuşma dilini öngörür. Üslubunu ve düşünme sistematiğini buna göre tazeler. Fiziksel olarak yürümekten mahrum kalanlar, kitaplar boyunca, kitapların içinde yürür. Yol düşçüsü, dış dünyanın kendisindeki varlığını azaltukça içsel değerlerindeki yükselişin farkına varır. İnsanın esas meselesi kendini konumlandıramamasıdır. Her yürüyüşçünün cevabını aradığı soru, kendini nerede ve nasıl konumlandıracağıdır.</p>
<p dir="ltr">Elektronik sınırların çerçevelediği modern dünya, insanı bedeni ve hissi her türlü hareketten yoksun bırakır. Bu dünyada hem ruh hem beden âtıl kalır. Aynı anda pek çok iş yaptığı duygusuna kapılan insan artık hem her yerde hem de hiçbir yerdedir. Hem kitabını okuyan hem de dijital ortamı yoklayan okurun yürüyüşü, her yönüyle özensiz, eksikli gediklidir.</p>
<p dir="ltr">Okumak, insanın kendisiyle olan bağını pekiştirir. Kendilik alanını genişletir. İnsan yürüyüşüyle kendini budar, Fazlalıklarından, olmamış, kekre yanlarından arınır. Kendine yeni kanallar, yollar, pencereler açabilen dışarıdaki değişime mukavemet gösterebilir yalnızca, Bütün mesele, hızın sürükleyici tahakkümüne rağmen insanın sevdiği şeylerin hakkını verebilecek bir yavaş</p>
<p dir="ltr">lıkta durma direncini gösterebilmesidir. Yavaşlama zamanı, insanın başka yollarda yürümek üzere hız aldığı bir soluklanma ânıdır. Dijitale endeksli zaman algısı, boşluğa ve yavaşlığa tahammul edemez.Anaayfadaki sürekli akış, kesintisiz iletişim, aranılan her şeyin bir arama butonu yakınlığında olması, insanın yavaşlığa tahammülünü kırar. Dijital ortam anlarısal bir zaman dilimidir orada söz konusu olan. 5</p>
<p dir="ltr">Yeni bir gelişme var mı dürtüsüyle ikide bir kontrol edilen sosyal ağlardan geriye bölünmüş, parçalanmış, hiçbir anlam bürünlüğü olmayan bir zaman dilimi kalır. Zihnen ve bedenen bir şeye odaklanmak arık az rastlanılan, olağanüstü bir durumdur. Bu mecrada boşluğa yer yoktur. İnsan, kendi kimliğiyle orada bir kişi/kimse olarak değil, kullanıcı olarak yer alır. Kullanıcılar ancak aktif paylaşım ve erkileşimleriyle var olabilir.</p>
<p dir="ltr">Okuduklarıyla dijital ortamda kendine bir varlık alanı açmak isteyen kullanıcı, yeterli ilgiyi görmediğinde okumaya yönelik tavrı nasıl etkilenir? Yahut tam tersi. Okumalarıyla dikkar çeken birisi, aldığı etkileşim üzerine dijital mecraya karşı konulmaz bir çekimle yöneldiğinde okuma eyleminin kendisiyle ilgisi nasıl olacaktır? Birincisinde kendini değersiz hisseden bir okur profili, ikincisinde okumayı küstahlık ve kibre dönüştürebilme potansiyeli söz konusudur. Okuyan insan, bir şeyin ardına, bir yolun zahmetine düşer. Zihni daima meşguldür. Meşguliyeti insanı bir yere taşır. Bazı insanların meşgalesi, ne uğruna diye sorgulayan bir varlık sancısıdır. Bazı okumalar, takatsiz bırakan bir yorgunluğun izlerini taşır. İncelemek, irdelemek, araştırmak, sorgulamak gibi düşünceyi zenginleştiren bürün eylemler, okuru nihayetinde görüş sahibi kılar,</p>
<p dir="ltr">Düşünen kişi araştırır ve gücü yettiği ölçüde görüşünün karşıtlarını, gayesini, neye dayandığını temellendirir. 6Bu sebeple düşünme yorgunluğu, yürünen onca yolun insanda bıraktığı yorgunluk gibi fiziksel yorgunlukla aynıdır. Fiziksel yorgunluğun istirahati kolaydır. Düşünmenin yorgunluğuysa istirahati mümkün kılmaz. Bir yerde insanı dermansız bırakır. Kendi zihninin ve kalbinin emeğiyle, yordamıyla yürüyen, kendi akıl ve hissiyatının sınırlarını görür. Kendi aklıyla yürüme cesareti gösteren hakikaten öğrenir ve öğrenmenin hakkını verir.</p>
<p dir="ltr">Bir kılavuzun rehberliğinde öğrenmek güzeldir. Sürekli muhatabının fikrine katılan, salt dinlemekle yetinen, soru sormayan zihin artık konfora alışır, temel meseleler arasında bağlantı kuramaz hâle gelir. Öğrenilenler bir biçim, form ve üsluba dönüşürse düşünce var olabilir. Kitabın kendisine verdikleriyle kendi düşünce rotasını çizemeyen okur, düşünme yeteneğini yiçirir, Salt alıcıdır artık. Kitap karşısında edilgin, durgun ve tepkisizdir. Bahar uyandığında yolumuza çıkan sümbüller, erguvanlar, morsalkımlar, karahindibalar içimizde bir coşku meydana getirir. Suya atılan taşın, suyun yüzeyinde oluşturduğu iç içe yuvarlak dalgalar gibi genişleyerek duygular, düşünceler, hatıralar birbiri ardınca çıkagelir. İç coğrafyamıza doğru ruhumuzun yüz ölçümünü yeniden öğrendiğimiz bir yürüyüş başlar. Dışına doğru yürüyene yeryüzü genişler. Yürümek en çok da hayreti diri tutar, hayret de öğrenme arzusunu.</p>
<p dir="ltr">Bütün büyük sanatçılar, sıkı eserler ve kült kitaplar, içimizdeki bir şeye muhakkak dokunur. Bizi rutinden çıkarır. İnsanı bir şeyler yapma isteğiyle doldurur. Bu dünyada bir ayak izi, el izi, bir söz izi bırakma arzusunu onlar ateşler. Hayli yürüme tecrübesi olan insan, güzelliği görür. Göz, güzelliğe degince, güzellik hayreti uyarınca hayat bambaşka bir manaya bürünür.</p>
<p dir="ltr">Güzelliği yalnızca görmek yetmez. Güzellik anlaşılmak da ister. Kendisiyle duygu bağı kurulsun, özü bilinsin ister. Tecrübelerinde derinleşenler, güzelliğin manasını kavrayabilir. Okuma tecrübesi zengin olanlar, her kitap hakkında kolaylıkla konuşmaktan sakınırlar. Kalıcı, seçkin eserler üzerine söz söylemek ve mümkünse yalnız onlara dikkat çekmek isterler. Yol hâlini bilen, yürüyenin hâlinden anlar. Bir eserin ardında nasıl bir zihni ve entelektüel emek ile birikim olduğunu bildiğinden onu değersizleştirecek bir cümle kurmaktan çekinir, Çünkü okumak, en çok da had ve hududun bilinmesidir.</p>
<p dir="ltr">Kültür, zaman, eğitim, yaş gibi kimi farklılıklardan ötürü insan bazı yolları yürümemiş olabilir ama o yolu yürüyenlerin, zor geçitleri aşanların tecrübelerini gözlemleyebilir, dinleyebilir. Hiç Sait Faik okumamış birisi, Sait Faik okumuş, onun kitaplarından beslenmiş bir yazarın izini sürerek, o yazar ve eser üzerinden Sait Faik&#8217;e varabilir. Herhangi bir temanın etrafını örmek, onda derinleşmek için yapılan okumalar da tali yollardan anayola çıkarır okuru. Varoluşçu herhangi bir edebi metnin izinin sürülmesi okuru illa ki Sartre&#8217;a, Camus&#8217;ya, Gide&#8217;e götürecektir.</p>
<p dir="ltr">Yürümek, bitimsiz bir verimdir. Her okur ama gözü keskin, ama ürkek birer yolcudur. Yolcu, yolun kendisini götüreceği yerlere gönüllü olarak gider. Bazen de mecburiyetler yüzünden gider. Mecburi geçitler de çıkar önüne, yüksek duvarlar da. Bazı köprüler yolunu kolaylaştırır, adres sorduğu yolcular da. Oradan gitmeyi tasarlamadığı hâlde bazı eserler, okuru oraya sürükler. Böyle yolculuklar, öğretici ve kalıcıdır. Bir eserin nasıl kritik edileceği ara yolculuklarla daha iyi öğrenilir.</p>
<p dir="ltr">Yürüyüşünde samimi olmayanlar için hiçbir yol, ötekinden daha iyi değildir. Onlar hangi kitaba yönelseler, ondan verim alamaz; kitaptan kitaba konsalar yine de yolu tamamlayamazlar. Ne kadar çok okuduğumuz değil, yola ne kadar yoğunlaştığımız önemlidir. Yoğunlaşma derinleşmedir, yükselmedir. En düz, en basit görünen yollar, yüründükçe karmaşıklaşır. İnsana düşen yolda olmaktır.</p>
<p dir="ltr">Yol unutuştur. Nereye nasıl yürüyeceğimizi hatırlamak için her seferinde başlangıç noktasına geri döneriz. Yolun ustası nasıl olunur diye yeniden çırak oluruz. Yürümek, ruhu mütemadiyen tazeler. Her yürümenin kendi saari, zamanı ve kendine mahsus bir ritmi vardır. Her yürüyüş, birbirini etkiler, birbirine bağlanır yahut birbirinden ayrılır. Yürümeyi anlamak, anlamlandırmak için ona dair düşünmek yetmez. Yürümek üzere attığımız her adımda nerede durduğumuzu da anlamamız gerekir. Yürümeye dair sorular sormak ama en önemlisi de kendi yürüyüşümüzü mütalaa etmek, bizi kaçınılmaz olarak kendimize döndürür. Yürüyen kendine gider. Yürümeyi bırakan ruh, kendini ifade edemez ve ölür.</p>
<p dir="ltr">Yolun sınırları vardır. Yürümenin sınırları yoktur.</p>
<p dir="ltr">İnsan yürümeyi bıraktığı anda yolun sınırlarına ge miş olur. Okur, kitabı okumayı ve anlamayı bıraktığı yerde sınıra gelir, yürüyüşünü durdurur. Arayan yoldadır. Okuyan yürür, yürüyen okur. Kendini dar bir alana mahküm eden, kendine yeten insan ne kitaba ihtiyaç duyar ne yola.</p>
<p dir="ltr">Hayat, insanın yaşama biçimine, tarzına göre sanat hâline geliyorsa yürümek, hayatı sanat kılan en birinci eylemdir.</p>
<p dir="ltr">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:124-136</p>
<p dir="ltr"><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p dir="ltr">1.John Perry, Erteleme Sanatı “Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi”, Çev. Elvan Kıvılcım, Sel Yayınları, İstanbul.</p>
<p dir="ltr">2.Henry David Thorcau, Halden Ormanda Yaşam, Çev: Figen Kıyak, Dorlion Yayınları, s. 101.</p>
<p dir="ltr">3.Henry David Thoreau, Halden Ormanda Yaşam, Çev. FieGn Kıyak, Dorlion Yayınları, Ankara, Haziran 2020, s. 99.</p>
<p dir="ltr">4. Huigi Pirandello, Biri Hiybiri Binlercesi, Çev: Şadan Karadeniz, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2020, s. 11.</p>
<p dir="ltr">5.Byung Chul Han, Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü, Çev: Çağlar Tanyeri, İnka Yayınları, İstanbul, 2021.</p>
<p dir="ltr">6. Farabi, Kategoriler ve Retorik, Tercüme: Ali Tekin, Klasik Yayınları, İstanbul, 2019, 5. 68</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/">Yürüyen Kendine Gider</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Âlemde Var Bir Güzellik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bu-alemde-var-bir-guzellik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bu-alemde-var-bir-guzellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 08:48:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Annelik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26864</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gaston Bachelard, hayatının bir döneminde kuş yuvasını temaşa edebilmiş birinin felsefi düşünceyle tanışmış olduğunu söyler. Kuş yuvası karşısında yaşadığımız naif büyülenme ve bu büyülenmeyi tarif ederken söylediklerimiz, felsefî düşünüşün ilk ve temel adımlarıdır. İnsan, hayatının sonraki safhalarında çocukluğa, yetişkinliğe, yuvaya, tabiata, eve, duygu ve düşünceye “Kuş yuvası” imgesi üzerinden hayret, merhamet ve şefkat temelli bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-alemde-var-bir-guzellik/">Bu Âlemde Var Bir Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header class="header header-666666">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-8786 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/kot.jpg 600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></div>
</div>
</div>
</header>
<section class="main">
<div id="article-list" class="content">
<div class="content-group" data-content="news" data-id="3743995">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<article class="main-col">
<div class="text text-666666">
<p class="non-card">Gaston Bachelard, hayatının bir döneminde kuş yuvasını temaşa edebilmiş birinin felsefi düşünceyle tanışmış olduğunu söyler. Kuş yuvası karşısında yaşadığımız naif büyülenme ve bu büyülenmeyi tarif ederken söylediklerimiz, felsefî düşünüşün ilk ve temel adımlarıdır. İnsan, hayatının sonraki safhalarında çocukluğa, yetişkinliğe, yuvaya, tabiata, eve, duygu ve düşünceye “Kuş yuvası” imgesi üzerinden hayret, merhamet ve şefkat temelli bir bakış açısı geliştirebilir. Bakmasını bilirsek bir anneyi gözlemlemek, onu temaşa etmek de bize hayatın bilgisini, tılsımını verir. Annenin çocuğun gönlünü alması, evi düzene koyması, ev içindeki pürtelaşı, evin gönlüne ılık bir yağmur olması tarifsiz incelikler ve güzellikler içerir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="template">
<figure class="inside" data-media="photo" data-type="image">
<div class="image">
<p><img decoding="async" class="i-amphtml-fill-content i-amphtml-replaced-content" src="https://img-piri-net.cdn.ampproject.org/ii/AW/s/img.piri.net/resim/imagecrop/2022/02/08/09/52/resized_75aa2-b0af1f79unnamed.jpg" sizes="(max-width: 412px) 412px, 100vw" srcset="https://img-piri-net.cdn.ampproject.org/ii/w680/s/img.piri.net/resim/imagecrop/2022/02/08/09/52/resized_75aa2-b0af1f79unnamed.jpg 680w, https://img-piri-net.cdn.ampproject.org/ii/w820/s/img.piri.net/resim/imagecrop/2022/02/08/09/52/resized_75aa2-b0af1f79unnamed.jpg 820w" alt="" /></p>
<div class="icon-group x32 circle"></div>
</div><figcaption>
<div class="info"></div>
</figcaption></figure>
</div>
<h2></h2>
<p class="non-card">Kierkegaard, anneye her rastlayışında hayret duygusunun içini kapladığını hisseder. Küçük oğlunun elinden tutarak yürüyen genç bir annenin evladına müşfik bakışı, bütün ilgisini yavrusuna odaklaması ona çok manidar ve muhteşem görünür. Çocuğun kucak istemesi, olmadık sorular sorması, annesine zor hâller yaşatması buna mukabil annenin çocuğunu rahat ettirmek için verdiği uğraş görülmeye değerdir. Kierkegaard, tam da bu noktada mahcubiyete dikkat çeker. Annenin munis çehresinde neşe ile karışık, yapmacıksız bir mahcubiyet okunur. Bir anneyi böylesine izlemek, bir çocuğun kolay büyütülmeyişini de anlamaktır. Annelik hissi hem anneler için hem de anneliği anlamak isteyenler için muhtevası derinlikli bir metindir. Çünkü annelik biyolojik cinsiyeti aşan ulvi bir duygudur. Öyle olmasa Orhan Seyfi, ellerinden kayıp giden kızı için Veda Busesi’ni yazabilir miydi?</p>
<p class="non-card">Kierkegaard’a göre evladını yitirmiş bir annenin kederi, dünyanın en şiirsel hâlidir. Dünyaya gelen bir çocuk için anne kadar sevinen ve ölüm gelip çocuğu aldığında da anne kadar üzülen kimse olamaz. Tevfik Fikret Vâlidelik isimli hikâyesinde, anneliğin zorluğunu ve güzelliğini içli sözlerle anlatır. Emine Hanım’ın bir kız evlâdı olur ama bu evlât doğumu, hastalığı ve ölümüyle anneyi hâlden hâle koyar. Annenin bu hisli hâli en taşkın nehirlere haber verilse o nehirler çağıldamaktan utanır. Tevfik Fikret “Ah vâlidelik, ne müthiş, ne mukaddes bir tutkusun” diyerek o tarifsiz ruh yüksekliğini dile getirir.</p>
<p class="non-card">Yeryüzünde en çok şairane mukim annedir. Annenin/ kadının ne denli öğretici ve tesirli oluşunu en iyi şairler anlatır. Ellerinden, sözlerinden, bakışlarından belli olur anneler ve kadınlar. Karakoç’un şiirinde anneler, geleceğin aydınlık günlerini çağırır. Mecnun nasıl aşkıyla cihanı iyileştiren, sözüyle gönüllere sükûnet veren biriyse Leyla da başkasının acısını duyandır. Bilgin bir annedir Leyla, göğümüze kanat gerer. Bu anneler yalnızca kendi yaralarını sarmaz, başkalarının yaralarını da sağaltır. Mücadelecidirler, çöken sis ve karanlığı dağıtırlar. Bireyi de toplumu da kurtaracak olan bu bilgin annelerdir.</p>
<p class="non-card">Modern bakışın unuttuğu, vicdanın ve aklın iflas ettiği nokta burasıdır, kimsenin kimse için bir kurtarıcı olamayacağıdır. Buradaki kurtarma, iyiliğin insandan insana tesiri ve nihayetinde kalplere yerleşmesidir. Kişinin kendi rahatından gönüllü olarak feragat etmesinin ne demek olduğunu yani olgunluğu kavramasıdır.</p>
<p class="non-card">Anne, hayata dair ilk kelimeyi öğreten, şifahi kültürün taşıyıcısı ve geleneğin anlatıcısıdır. Bir gün gitse bile yokluğuyla evladını çaresiz bırakmayan, onun ruhunu zorluklara hazırlayandır. Her çocuğun annesi “Annem hiç ölmemiş gibi”dir. Çocuk annesiyle her köşe başında, her surette, her tecrübede karşılaşır. Küçük yaşta annesini kaybeden Ahmet Haşim, karşılaştığı her kadının yüzünde annesinden bir iz arar. Göl Saatleri, şairin bütün hayatına mühür vurur. Annesinin naaşını toprağa veren Yahya Kemal de onun gülümseyen gözlerini semavi, engin ufuklar olarak yâd eder. Şair için ufuklar bu yüzden elem yüklüdür. Anne, bir imge olarak bu şairlerin sanatında eşsiz bir kaynağa dönüşür.</p>
<p class="non-card">Tabiatını yitirmeyen bir kadın, statüsü ne olursa olsun, hayat şartları onu nereye getirmiş olursa olsun anneliğini feda etmez, onu hiçbir şeye değişmez. Güzel, kendinde içkin olanı kendine zâit olanla takas etmez. Güzel olmak, güzelliği korumaya, onu teminat altına almaya yetmez. Marifet, güzelin sahip olduğu niteliklerin hakkını vermesi, ona yaraşır şekilde davranmasıdır. Kadın biyolojik olarak anne olmasa da annelik onda vardır. Modern ve feminist akıl, kadının anneliğini her bakımdan sorgularken kadının kadınlığını yüceltir, kutsar. “Anneysen her şeyi yapabilirsin” fikrine karşı çıkarken “Kadınsan her şeyi yapmaya muktedirsin” fikrini savunur.</p>
<p class="non-card">Buna göre kadın, kadın olmak dışında her şeyi yapabilir. Feminist akıl anneliği kırılgan, kadınlığı ise sınırsız, hadsiz bir özgürlük olarak görür. Bir şey ne kadar kırılgansa bir o kadar dirençlidir. Had hudut tanımayan özgürlükse insanı dağıtır. Oysa güzel, her şeyi yapmaya kudretinin yetmeyeceğini bilendir. Hayal ettiğimiz her şeye erişemeyiz, her istediğimizi elde edemeyiz. İnsan, hayal ettiği ve dilediği her şeye kavuşsaydı bu onun için bir iyilik değil, felaket olurdu.</p>
<p class="non-card">Güzel, tahayyül eder ama hayallerin ayartıcılığına kapılmaz. Sırf kendi arzusu için kendine yakışmayacak fiilleri meşrulaştırmaz. Modern ve feminist aklın kadın üzerinden yarattığı imaj, bir kadının bir şeyi yapması ve onu elde etmesi için istemesinin yeterli olduğudur. Feminist aklın kadına biçtiği rol metafiziksizdir. Kadını nesneleştirir, tenselliğe ve kapitalist hayat biçimine indirger.</p>
<p class="non-card">Annelik, çocuğa kölelik olarak tanımlanamayacağı gibi çocuk da annenin kariyer planlamasında bir engel olarak görülemez. Bütün hizmeti anneye yıkan evlilikler, anneliği yaralar. Çalışma hayatının anneliği gözetmeden düzenlenmesi kadınlığı da insanlığı da değersizleştirir. Anneliği yaşamaya izin vermeyen sistemi sorgulamak, sözüm ona cesaretlendirme adına söylenen “kadının her şeyi yapabilme potansiyeli”nden çok daha hayati bir meseledir.</p>
<p class="non-card">Bireysel ve toplumsal hayat düzeneği, kadının anneliğini gözetmeli, esas almalıdır. İnsanın ve toplumun ruhsal bütünlüğü, anneliğin itibarını en yüksekte tutmamızı icbar eder.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:52-56</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-alemde-var-bir-guzellik/">Bu Âlemde Var Bir Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bu-alemde-var-bir-guzellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
