<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alem | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/alem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Feb 2026 17:19:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Alem | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:34:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Nesefi·]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bakıllani·]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Mansur Matüridi]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Hucviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Sühreverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım” Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların beşeri yapısına öyle baskın nefsani istekler (şehevât) yerleştirilmiştir ki, bu yaratılışlarıyla baş başa bırakılsalar menfaatlerin paylaştırılmasında, muhtelif üstünlük, şeref, hükümranlık ve iktidarların ele geçirilmesinde mutlaka birbirleriyle çekişirler. Bunu da karşılıklı nefret ve ardından kanlı mücadele takip eder. Böyle bir durumda toplumların birbirlerini yok edişleri ve çöküşleri muhakkaktır. Hâlbuki evrenin var oluş amacı buna bağlı kılınsaydı onun mevcudiyetinin hikmeti boşa gider, var edilişi abes olurdu.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, gerek insan türüne gerek diğer bütün canlılara, belirlenen sürelere kadar varlıklarını devam ettirebilmeleri için gıdalar ve bedenlerini ayakta tutacak gerekler dışında bir seçenek verilmemiştır. Eğer onların yaratılmasıyla sadece fena bulmaları murat edilseydi mevcudiyetlerıni sürdurmeye yarayan nesnelerin meydana getirilmesine ihtimal kalmazdı. Şimdiye kadar söz konusu edilen hususların doğruluğu ortaya çıktığına göre, insanları uzlaştıracak, çöküşe (helâk) ve yok oluşa (fenâ) sebep olan çekişmeye (tenâzu) ve ayrılığa (tebâyün) düşmekten alıkoyacak bir “asl”ın mevcudiyeti kaçınılmaz olmuştur. Evet, insanların, birleşmelerini sağlayacak bir asıl (din) aramaları gereklidir; hem de idraklerinin (vukûf) müsaade edebilecegi nihai noktaya varan bir arama ile. Gözlenebilen (müşâhed) ve algılanabilen (mu âyyen) her şeyin bu noktadaki ihtiyaç ve zarureti bilindiğine göre hemen şu hususun vurgulanması gerekir ki, söz konusu aslın ve dinin bilinmesinde öncelik kazanan mesele insanların bir yaratıcısı ve yöneticisinin (mudebbir) mevcut oldugu olduğudur; onların hallerini ve bekâlarına vesile olan şeyleri bilen bir yaratıcı.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 51 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan yaratılmışları yönetmek (tedbir) yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere (mihnet) göğüs germek, onlar için aklen en elverişli bulunanı (aslah) araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise nesne ve olayları (eşyâ) incelemek suretiyle aklı kullanmaktan (isti&#8217;mâl) ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve istidlâlden ibarettir. Bu da istidlâlin gerçeklere kılavuzluk ettiğini ve onun sayesinde hakikatlere ulaşılabildiğini göstermektedir; tıpkı renklerin karışması durumunda göze, seslerin karışması halinde kulağa başvurulduğu gibi. Benzer bir şekilde karışan her şeyin ayırt edilmesi algılanmasını sağlayan duyu ile mümkündür. İşte istidlâl de bunun gibidir. Bütün güç ve kudret Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 56 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan uyuduğu vakit göz, hayal âlemine dönük yönüyle bakar, orada hissin kendisine aktardığı şeyi bir bütün olarak görür ya da musavvire gücünün şekillendirdiği haliyle görür ki, bunlar bir bütün veya parça olarak duyu için bulunmazlar, bu parçalardan (hayaldeki) bu suret meydana gelir. Mesela sen yanında (bulunan ve uyumakta olan bir) kimseyi uyur halde görürsün. O ise (uyku halinde) kendisini azap gören, nimete eren, tüccar, melik ya da yolcu olarak görmektedir veya uykusunda, hayalinde kendisine bir korku ârız olur da bağırıp çağırarak çığlık atar. Bununla beraber yanında bulunan kişinin, onun içinde bulunduğu hal hakkında herhangi bir bilgisi yoktur. Durum giderek şiddetli bir hale çevrildiğinde, mizacı değişecek, uyuyanın zâhiri suretinde bir hareketlenmeye, acı acı bağırmaya, konuşmaya veya ihtilam olmaya sebebiyet verecektir. Bütün bunlar o gücün hayvani ruh üzerindeki baskınlığından kaynaklanır. Bundan dolayı beden kendi suretinde bir dönüşüm yaşar.</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Şerhu Hal&#8217;i&#8217;n.na&#8217;leyn, haz. Ercan Alkan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2017, e. 336-341; a.mlf, el-Fütuhâtül-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisu&#8217;T-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, 8. 447-452.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 90 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların birinci grubunu muazzam ve değerli, ikincisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen (doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi) davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakındıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da akli bir zorunluluk çerçevesinde önce ilahi emir ve nehiy, sonra da mükafat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bulunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi (kerâmet) kemalini bulsun, nefsani arzularını (hevâ) aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettigi ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 110 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 113 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hiçbir nimeti yoktur ki, kulları ihtiyaçlarının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi, sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azının yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev : Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 117 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şer&#8217;an muteber olan, yani Allah ve Rasülü&#8217;nün sahiplerini mutlak olarak medh u senâ ettiği ilim, amele götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun baş başa bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Şâtıbi, el-Muvâfakât: İslâmi İlimler Metodolojisi, çev. Mehmet, Erdoğan, İse tanbul: İz Yayıncılık, 1993, e, 1, 8. 59-67; c. IV, s. 245-247 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır),</p>
<p>Çev:Mehmet Erdoğan</p>
<p>Sayfa 136 &#8211; Şâtıbî<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki, kula yol gösteren ve kulun kalbine ferahlık veren hakikatte Allah&#8217;tan başkası değildir. “Allah zalimlerin bütün sözlerinden yücedir” (İsrâ 17:43). Aklın ve delillerin mevcudiyeti hidayeti mümkün kılmaz. Buna, Allah Teâlâ&#8217;nın “Eğer kâfirler dünyaya tekrar gönderilseler, men edildiklerine geri dönerlerdi” (En&#8217;âm 6:28) buyruğundan daha açık bir delil olmaz. Mü&#8217;minlerin emiri Hz, Ali&#8217;ye (r.a.) marifet hakkında sorduklarında şöyle cevap verdi: “Allah&#8217;ı Allah ile bildim, Allah&#8217;tan başkasını da Allah&#8217;ın nuru ile bildim.”*</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. | 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 170 &#8211; Hucviri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ bedeni yarattı ve onun hayatını cana bağladı; kalbi yarattı ve onun hayatını da kendine bağladı. Akıl ve işaretin (âyet) bedene hayat verme gücü olmayınca, onların kalbe hayat vermesi imkânsız olur. (Allah Teâlâ) şöyle buyurmuştur: “Ölü olan ve kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;” (En&#8217;âm 6:122). (Burada) yaşamın hepsini kendine bağladı. Sonra şöyle dedi: “Ona, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdik” (En&#8217;âm 6:122). “Mü&#8217;minlerin kendisiyle yürüdükleri nuru yaratan benim.” Ve yine şöyle dedi: “Allah&#8217;ın kalbini İslam için açtığı kimse&#8230;” (Zumer 39:22). Kalbin açılmasını kendine bağladı. Onun mühürlenmesini deyine kendi fiiline bağladı ve şöyle dedi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” (Bakara 2:7). Ve yine şöyle dedi: “Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme” (Kehf 18:28). Kalbin kabzı, bastı, mühürlenmesi ve açılması O&#8217;nunla olunca, O&#8217;ndan başkasını yol gösterici kabul etmek imkânsız olur. O&#8217;nun dışındaki her şey, sebep ve vesiledir; sebep ve vesile, sebepleri yaratanın(müsebbib) inayeti olmadan asla yol gösteremez.Çünkü perde yol kesici olur,yol gösteren değil.</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 171 &#8211; Hucviri·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilirsin ki, yerdeki ışık duvardakine, duvardaki aynadakine, aynadaki aya, aydaki de güneşe tâbidir, çünkü ayın ışığı güneşten kaynaklanmaktadır. Bu dört ışık, üstünlük ve mükemmellik derecesine göre sıralanmıştır. Her birinin bilinen bir yeri ve ötesine geçemeyeceği kendine özgü bir derecesi vardır. Bilmelisin ki, iç bakış sahipleri (erbâbu&#8217;1-basâir) için meleküta ait nurlar da böyle bir sıra düzenine göre var olmaktadırlar. (Hakiki Nur&#8217;a)| yakın olan, en son nura en yakın olan bu varlıktır. Bu bakımdan İsrâfil&#8217;in rütbesinin Cebrâil&#8217;inkinin üstünde bulunması uzak bir ihtimal değildir. Onlar içinde, bütün nurların kaynağı durumundaki Rubübiyet huzuruna yakın bir mertebede bulunduğu için daha yakın olan da vardır. Onlar içinde daha aşağı mertebede olanlar da vardır ve onlar arasında sayılamayacak kadar (çok) mertebe bulunmaktadır. (Bu noktada) bilinen (tek şey), onların çok sayıda olduğu ve kendi konum ve sıralarında bir düzen içinde bulunuyor olmalarıdır. Nitekim onlar kendilerini şöyle diyerek nitelemişlerdir: “Biz orada sıra sıra dururuz ve Allah&#8217;ı tesbih ederiz” (Sâffât 37:165-166).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Karanlığa “karanlık” denmesinin sebebi, bakışların ona ulaşamamasıdır, çünkü o, özü itibariyle var olduğu halde bakan açısından var hükmünde değildir. O halde ne başkasından dolayı ne de özü itibariyle var olan şey, karanlığın son noktası olmayı nasıl hak etmesin ki?! Bunun karşısında ise varlık vardır ki, o nurdur. Özü itibariyle açığa çıkmayan bir şey, başkasından dolayı da açığa çıkmaz. Varlık, özü itibariyle (var olan)ve başkası dolayısıyla (var olan) şeklinde (iki) kısma ayrılır. Varlığı başkasından kaynaklananın iğreti bir varlıktır ve özü itibariyle varlığını sürdürmesi söz konusu değildir. Bilakis o şey, özü itibariyle değerlendirildiğinde sırf yokluktur. O, sadece başkasına nispetle vardır. Bu ise iğreti alınan elbise ve zenginlik örneğinde öğrendiğin üzere, gerçek bir varlık değildir. O halde gerçek nur Yüce Allah olduğu gibi gerçek varlık da Yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 225 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her şeyin, biri kendine, diğeri Rabbine dönük iki yönü (vech) vardır. O şey, kendine dönük yüzü itibariyle yok, Allah&#8217;a dönük yüzü bakımından vardır. Öyleyse Allah ve O&#8217;nun zâtı dışında var olan bir şey yoktur. Dolayısıyla Allah&#8217;ın zâtından başka her şey ezelden ebede helâke mahkümdur. Bu varlıkların, Yüce Allah&#8217;ın “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır” (Gâfir 40:16) âyetindeki nidâsını işitmek için kıyamet gününü beklemelerine gerek yoktur. Aksine bu nidâ, onların kulağından hiç eksik olmaz. Onlar “Allah en büyüktür/daha büyüktür (ekber)”” ifadesinden “O, kendisi dışındaki her şeyden daha büyüktür” manasını anlamazlar. Hâşâ, varlıkta O&#8217;nunla birlikte bir başkası yoktur ki, Allah ondan daha büyük olsun. Dahası, Allah dışındaki bir varlığın O&#8217;nunla birlikte bulunmasından değil, ancak O&#8217;na tâbi olmasından söz edilebilir. O&#8217;nun dışındaki herhangi bir şeyin varlığı ancak O&#8217;nu izlemek açısındandır. Öyleyse var olan sadece O&#8217;nun zâtıdır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 226 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>O, hiçbir ortağı bulunmayan ve bir olan Yüce Allah&#8217;tır; diğer nurlar ise iğreti nurlardır. Hakiki olan yalnız O&#8217;nun nurudur. Her şey O&#8217;nun nurudur; dahası O her şeydir, hatta O&#8217;ndan başkasının bireysel varlığı (hüviyyet) sadece mecazidir. O halde O&#8217;nun nurundan başka nur yoktur; diğer nurlar, özlerinden dolayı değil, O&#8217;nu takip etmeleri bakımından nurdur. Zâtı olan her şeyin zâtı (vech) O&#8217;na yönelmiş ve O&#8217;ndan yana dönmüştür: “Ne tarafa dönerseniz Allah&#8217;ın zâtı (vech) oradadır” Bakara 2:115).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 228 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilmelisin ki, O&#8217;nun, göklerin ve yerin nuru oluşunun manasını, dış gözün nuruna nispetiyle anlayabilirsin. Mesela gündüzün aydınlığında baharın ışıklarını ve yeşilliğini gördüğün zaman, renkleri gördüğünde şüphe etmezsin. Bazen renklerin yanında başka şey görmedigini sanırsın ve neticede şöyle dersin: “Yeşillikle birlikte yeşillikten başka bir şey görmüyorum”. Gerçekten bir grup ısrar edip ışığın bir anlamının olmadığını, renklerle birlikte renkler dışında bir şeyin bulunmadığını ileri sürmüş ve varlıklar içinde en açık olanı olduğu halde ışığın varlığını inkâr etmiştir. Varlıklar onun vasıtasıyla açığa çıktığı halde ışık nasıl olmaz?!</p>
<p>Daha önce geçtiği gibi, o özü itibariyle görülür ve onun sayesinde de başka şeyler görülür. Fakat güneş battığı, lamba bulunmadığı ve gölge düştüğü zaman, gölgelik alanla aydınlık arasındaki zorunlu farklılığı algılamışlar ve ışığın, renklerin ötesinde renklerle birlikte algılanan bir anlamının bulunduğunu itiraf etmişlerdir. Hatta o, renklerle o kadar çok iç içe geçtiği için algılanamamakta, çok açık olduğu için gizli kalmaktadır. (Burada) açıklık, gizliliğin sebebi olmaktadır, (çünkü) bir şey haddini aştığında zıddına dönmektedir. Eğer bunu anladınsa, bilesin ki, iç bakiş sahiplerı, gördükleri her şeyin yanında Allah&#8217;ı görmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 230 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Çok aşikâr olduğu için yaratıklardan gizlenen ve nurunun parlaklığından dolayı onlardan saklanan (Allah) tüm kusurlardan münezzehtir. Anlayışı kıt olan bazıları bu sözün özünü anlamayabilirler. Bizim “Nurun varlıklarla birlikte olması gibi Allah da her şeyle birliktedir” sözümüzden, Allah&#8217;ın her mekânda bulunduğunu anlarlar. Oysa Allah mekâna nispetten münezzehtir. Belki de bu hayali uyandırmayacak en uygun yol, O&#8217;nun O her şeyden önce ve her şeyin üstünde olduğunu, her şeyi ortaya çıkaranın O olduğunu söylememizdir. İç görüş sahiplerinin bilgisinde ortaya çıkaran, ortaya çıkarılandan ayrılmaz. “O her şeyle birliktedir” sözümüzle kastettiğimiz şey de budur.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 231 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberler, veliler ve diğerlerinin gaybdan aldıkları bilgiler onlara, yazılı metinlerde ve hoş veya korkutucu olabilen bir sesin duyulmasıyla gelebilir. Bazen bir varlığın (kâin) suretlerini görebilirler (müşâhede). Bazen de onlarla gaybla ilgili gizlice konuşup kendileriyle son derece güzel bir şekilde sohbet eden güzel insani suretler görebilirler. Konuşan bu suretler bazen son derece zarif heykeller şeklinde görülebilir. Bu bilgiler onlara bazen ilham (hatre) şeklinde gelebilir ve asılı misaller (mesil) görebilirler. Uykuda görülen dağlar, denizler, yerler, yüksek sesler ve kişilerin tamamı mevcut misallerdir. Kokular ve diğerleri de böyledir. Dağ ve deniz gibi sadık ve yalancı rüyada açıkça görülen şeyler beyne veya beynin boşluklarından birine nasıl sığar? Uykuda veya benzer bir durumdaki kişinin uyandığında hareket olmaksızın ve o âlemi herhangi bir açıdan görmeksizin misal âlemini terk etmesi gibi bu âlemde ölen kişi de hareket olmaksızın ve orada olduğu halde nur âlemini görür (müşâhede).</p>
<p>* Kaynak metin: Sühreverdi, Hikmetülişrâk, Mecmu&#8217;a-i Musannefât Şeyh-i İşrâk içinde, ner. Henry Corbin, Tahran: Müessese-i Mütâla&#8217;ât ve Tahkikât-ı Ferhengi, 1373hş./1998, c. |, 8. 225209, 286-244, 262-257. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Şihâbüddin es-Sühreverdi, Hikmetü&#8217;Lişrâk: İşrak Felsefesi, çev. Eyüp Bekiryazıcı &amp; Üsmetullah Sami, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015, 8. 556-620; Sühreverdi &amp; Şehrezâri, Hikmetü&#8217;Lişrâk Şerhi, çev. Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021, 8. 444-491.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Berat Eşgi</p>
<p>Sayfa 236 &#8211; Sühreverdi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah&#8217;ın dilediğini yapmaya kâdir olduğuna inanan kimse için mucize bir delil olur. Örneğin Allah&#8217;ın varlığına inanan bir kişiye peygamber “Peygamber göndermenin aklen inkâr edilemeyecek bir şey olduğunu biliyorsunuz. Ben de Allah&#8217;ın size gönderdiği bir elçiyim. Doğruluğumun delili, ölüyü diriltmeye kâdir olanın yalnız Allah olduğunu, O&#8217;nun gizli ve açık işlerimizi bildiğini, sakladığımız ve açığa vurduğumuz hiçbir şeyi ondan gizleyemediğimizi bilmenizdir” der ve “Muhakkak ki ben de Allah&#8217;ın elçisiyim. Ey Rabbim! Eğer doğru söylüyorsam, elimdeki sopayı hareket eden bir yılana dönüştür” diye ilave eder. Peygamberin söylediği şekilde, sopa yılana dönüşürse ve orada toplananlar da Allah&#8217;ı tanıyorsa, o zaman Allah&#8217;ın, o mucize ile peygamberi doğrulamayı amaçladığını zorunlu olarak bilirler. Nitekim görünür âlem hakkında da bunu anlatmıştık.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;l-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 336 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer &#8220;Bizzat bu tehaddi (yani meydan okuma) âyetlerinin kendisinde birtakım çelişkilerin ve ihtilafın bulunması mümkündür. Bu âyetler i&#8217;caz derecesine ulaşmış değildir ki onların uydurulmuş olduğu düşüncesi imkânsız olsun!” derlerse, şöyle karşılık veririz: Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan âyetlerin tamamının bize nakli tevâtür ile sabittir. Çünkü o âyetleri, her nesildeki kurrâ hafızlar öncekilerden almıştır ve durum bu şekilde devam etmiştir. Onu, gençler büyüklerinden almışlar ve sahâbenin kurrâsına varıncaya kadar dayandırmışlardır. Hiçbir çağda kurrâların sayısı, tevâtür adedini oluşturacak sayının altına düşmemiştir. Eğer biz belli bir âyetten şüphe etseydik, bu şüphe bütün âyetlere teşmil edilebilirdi. Bu da Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının naklindeki güveni ortadan kaldırırdı.</p>
<p>Eğer “Kur&#8217;ân&#8217;a karşı çıkıldığı ve onun bir benzerinin ortaya konulduğu, ancak daha sonra bunun örtbas edildiğine dair bir iddia karşısında sizin güvenceniz nedir?” diye sorulursa şöyle cevap veririz: Bu imkânsızdır, çünkü böyle olsaydı, bu durum gizli kalmaz ve yayılırdı. Böyle büyük bir iş genellikle gizli kalmaz. Bunu ortaya atanın bu iddiası, Hz. Ebü Bekr&#8217;den önce Müslümanları yöneten başka bir halifenin bulunduğunu iddia etmek gibidir ki bunun geçersiz ve yanlış olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber&#8217;in çağından günümüze kadar kâfirler tüm gayretlerini dini yok etmek için sarf etmektedir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın benzeri ortaya konulmuş olsaydı, çağlar boyunca buna başvururlardı. Bunlardan biri gizli kalsa bile bir diğeri açığa çıkardı.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;1-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 338 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerini yapmaları için (muhataplarına) meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüstü olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sadece olağanüstü olduğu için mucize olmaz. Allah&#8217;ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü filler, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mucize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah&#8217;ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde (peygamberlik)| iddiası ve meydan okuması esnasında (peygamberin elinde| ortaya çıkan olağanüstü filin mucize olduğunu gösterir. Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğunu kabul ediyoruz.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 349 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüstülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muktedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp elimi hareket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamayacaksınız” dediği zaman mucize, (peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili) yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah&#8217;ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden olabilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veyâ o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildikleri görüşü doğru değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 352 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanlarında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yaptığı kişinin şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yanlıştır. Hatta sihir yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, hastalanma, ölme gibi fiillerin tamamı Allah&#8217;ın fiili olup O&#8217;nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitabül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong><em>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:3 ”Notlarım”</em></strong><br />
·<a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="348" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></a></h4>
<p>&nbsp;</p>
<div class="dr w-full ">
<p>“Yoktan bir şey meydana gelmez” diyen biri, ancak duyulara konu olanın var olduğunu varsaymıştır. Oysaki bizzat bilgiler duyunun dışında olduğu gibi, bir şeyin mümkün olduğuna ya da olmadığına dair (akli hükümler) de böyledir. Ayrıca (atomların) yokluğunu değil de ayrıldığını iddia eden birinin sözü de böyledir. Bunu da duyu ile bilemeyiz, ancak bu kişi bildiğini söylemektedir. İşte bizim bahsettiğimiz husus da böyledir. Bununla birlikte onda bulunan akıl, işitme, görme, ruh ve diğer özellikler de nasıl yapıldığını bilmediği şeylerdir. Bu da dile getirdiği iddiasına engel olmaktadır. Aynı şekilde âlemin kıdemini ya da onun bir cevherden dolayı ezeli olduğunu bize haber verecek biri yoksa onu bilmenin akıl yürütme dışında bir yolu da bulunmamaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:62</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ebü Mansür el-Mâtüridi) -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi: Âlemin bir yaratıcısı olduğuna dair deliller şunlardır: Daha önce izah ettiğimiz deliller sayesinde, duyulara konu olan âlemde kendi başına birleşen ve ayrılan hiçbir varlığın bulunmadığı sabit olmuştur. O halde (bunların) âlemin dışındaki bir varlık tarafından yapıldığı da sabittir. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır. İkincisi, şayet âlem kendi başına var olsaydı onun için, herhangi bir vakit başka bir vakitten daha elverişli, bir hal bir diğer halde daha uygun ve bir sıfat da bir başka sıfattan daha lâyık olamazdı. Âlemde farklı vakitler, haller ve sıfatlar olduğuna göre onun kendi başına var olmadığı sabittir. Şayet her şey kendi başına en güzel hallere ve en güzel sıfatlara sahip olsaydı, kötülükler ve çirkinlikler de ortadan kalkardı. Tüm bunlar, âlemin bir başkası sayesinde vücuda geldiğini ispatlar. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:64</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
<div class="dr w-full"></div>
</div>
<div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana pt-4 w-full overflow-hidden border-cizgi border-b " tabindex="0">
<div class="dr text-siyah ph-4 mb-2_5 justify-center ">
<div class="dr absolute left top w-4 h-full flex-center ">
<div class="dr h-full w-0_5 border-l-2 border-alinti-baskin rounded-full ">
<div class="dr w-full ">
<p>Peygamberler de insanları hastaları tedavi eder gibi tedavi etmektedirler. Şöyle ki, pek çok hastanın, gönülsüz olduğu halde tedavi edilmesi gerekir, hatta bazen dayakla tehdit edilmeleri (bile gerekebilir). Doktorun işaret ettiği şeyi anlayacak kavrayışa sahip olmadığı durumlarda ise hastanın kendisi için faydalı şeyi kabul etmesi zor kullanılarak sağlanır. Bundan dolayı doktor, hoşa gitmeyen şeyi (ilaç olarak) almasına ve sevdiği şeylerden mahrum kalmasına yol açan hastalığın sebebini ona anlatmakla meşgul olmaz. Zira hastanın anlayışı bunu kavramaktan uzak olduğu için bunun faydası çok azdır. Benzer şekilde pek çok hasta, doktorun uyguladığı (tedavi) sayesinde iyileştiğinde, tutkusu (hevâ) onu, arzuları (li-şehevâtihi) lehine (durumunu) yorumlamaya sevk eder; aslında onun için zararlı olsa da önüne, yararına gibi görünen| bir yol koyar, Akıl sahibi (ehli&#8217;n-nazar) pek çok kışının durumu da böyledir. Alışkanlıklar (âdet), nefsi duyunun hükümranlığından kurtarmaya dair bahsettiğim şeylerle meşguliyet ve yalnızca akılla düşünmenin zorluğu, filozofun (hakim) emrettiği ve peygamberin —selam üzerine olsun-yasa olarak belirlediği şeyi yorumlamaya onu sevk eder. Buna bir de üstün olma sevgisi ve liderlik isteği de eklenince (durum daha da vahim bir hal alır) Neticede (filozofun emredip peygamberin ya a olarak belirlediği şeyi, hazza erişime daır içerdikleriyle birlikte en kolay ve yakın olana indirgerler.</p>
<p>Kaynak metin: İbn Miskeveyh, el-Fevzü”l-asgar, nşr. Sâlih Udayme, (Tunus:) ed-Dâru&#8217;l-Arabiyye li&#8217;l-kitâb, 1987, s. 35-48. 92</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Miskeveyh s. 97</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Allah&#8217;ın varlığının, bu bilimin) konusu olması mümkün değildir. Şöyle ki, her bilimin konusu, o bilimde varlığı verili olarak kabul edilen bir şeydir ve (varlığı verili olarak kabul edilen şeye ait)l durumlar o bilimde araştırılır. Bu, başka yerlerde de bilinen bir husustur. Şanı yüce olan Allah&#8217;ın varlığının, konu gibi bu bilimde verili kabul edilmesi mümkün değildir, bilakis o, bu bilimde araştırılan bir şeydir. Şöyle ki, böyle olmasa, (Allah&#8217;ın varlığının! bu bilimde ya (i) verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde araştırılması, ya da (ii) bu bilimde verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde de araştırılmaması gerekir. İki seçenek de geçersizdir. Zira (Allah&#8217;ın varlığının) başka bir bilimde araştırılması mümkün değildir, çünkü (ilk felsefe| dışındaki bilimler ahlâk, siyaset, tabiat, matematik ve mantıktan ibarettir. Felsefi bilimler kapsamında, bu tasnif dışında başka bir bilim bulunmamaktadır. Bu bilimlerin hiçbirinde şanı yüce Tanrı&#8217;nın (el-ilâh) ispatı araştırılmamaktadır ve araştırılması da mümkün değildir. Sana pek çok kez tekrarlanan ilkeler üzerinde birazcık düşündüğünde bunu zaten anlarsın.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 3-5, 9-12, 16, 21-22. 101</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 103 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanoğlu bir araz değil cevherdir; cansız değil büyüyendir, bitki değil hayvandır, dilsız değil konuşandır. Tüm bu haller yeryüzü canlılarının gücünün ve yönetiminin sonudur, (yani ötesi yoktur). Böylece tüm yeryüzü canlılarına, incelikli çareler ve doğru yönetimler sayesinde galip gelinir; kocaman bir fil, yırtıcı bir aslan, ısıran/zehirli bir yılan hizmete amade hale getirilir ve arzu edildiği ve dilendiği gibi kullanılır. Suların dibinden deniz hayvanları çıkartılır ve gökte uçan kuşlar yere indirilir. İşte bu, aklının yetkinliği, işleri bilmesi, hile ve tedbir yöntemlerine dair güç ve öngörüsünün tamlığı halinde gerçekleşir. Oysaki (insan| güzellik ve çirkinlik, boy kısalığı ve uzunluğu, ten beyazlığı ve siyahlığı gibi, bir sıfatının zıddını istemekten ve hoşuna gitmeyen bir sıfatını imkânsız bir şeyle değiştirmekten acizdir.</p>
<p>Âlemin aslının, yok olan bir şeyden var edildiğini ve gerçekleştiğini düşünmek, (insanın yapamayacağı bir şeyi talep etmesinden) daha uygun değildir. Bunun açıklaması şudur: Âlemi oluşturan her bir aynda, ayrılma özel” olan, birbirini itme özelliğine sahip zıt tabiatlar bir araya gelmiştir. Şayet bu tabiatları ile baş başa bırakılsalar, uzaklaşırlar ve birbirlerinden ayrılırlardı.Bu ise gereken durumun aksine var olduklarını ve bunun sâtlarından yaaklanmadığını, aksine, galip gelinemeyen bir kâdir ve engel olunamayan eziz tarafından ver edildiklerini gösterir. Yardım Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratu&#8217;edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l.-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedil-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, e. 1, s. 44-60, 78-80.</p>
<p>Çev:Mustafa Selim Yılmaz</p>
<p>Sayfa 151 &#8211; İmam Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akıl sahibi birisi şöyle derdi: Çocuğun yüzüne atılan tek bir  tokat, bu âlemin bir tanrısının olduğunu, bu tanrının bazı kullarına birtakım şeyleri emredip birtakım şeyleri de yasakladığını, bu tanrının itaat edenlere sevap, günahkârlara ceza hazırladığını, insanlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiğini göstermektedir. İşte bunlar, en değerli hedef ve en yüce gayeleri oluşturan dört ilkedir. Söz konusu tokadın ilk hedefe, yani yüce tanrının varlığını ispata delâletine gelince, şöyle deriz: Bu çocuk o tokadı hisseder hissetmez bağırıp şöyle der: “Bana kim vurdu? Yüzüme kim tokat attı?” Dünyada yaşayanlar toplanıp ona “Bu tokat, herhangi bir fail olmaksızın kendi kendine meydana geldi” deseler, o bunu kabul etmez, bu söz onda bir etki doğurmaz. Bu da gösteriyor ki, sarih akıl ve ilk yaratılış hali, fiilin bir failinin, sonradan meydana gelenin, onu sonradan meydana getiren bir varlığın olması gerektiğine şahitlik etmektedir. Bu öncül belirginleştiğine göre deriz ki: Sarih akıl bu tokadın bir fail olmadan meydana gelmesini imkânsız görüyorsa, felekler âleminde ve unsurlar âleminde meydana gelen bütün bu hadiselerin bir fail ve sonradan varlığa getiren olmaksızın oluşmasına nasıl akıl erdirebilir? Böylece bu değerlendirme, bu âlemin sonradan var oluşunun, yöneten bir yaratıcının varlığını göstermesine dair en güçlü delil olmaktadır.</p>
<p>Bu tokadın, ikinci hedefi, yani yüce tanrının emretme, yasaklama ve mükellef kılmayla nitelenmesini göstermesine gelince, deriz ki: Bu çocuk, o tokadı falancanın attığını öğrendiğinde hemen şöyle der: “Bana niçin vurdun? Bana hangi sebeple eziyet ettin?” Bu da gösteriyor ki, çocuğun sarih aklı, insanların başıboş bırakılmadığına, bilakis onlara birtakım sorumluluklar ve yükümlülükler yüklendiğine hükmetmiştir. Bu çocuğun sarih aklı, o tek bir tokadın sorumlu tutma, emretme ve yasaklamadan bağımsız olamayacağına hükmettiğine göre bütün insanların pek çok yarar ve zarar içeren fiilleri de pekâlâ sorumlu tutulmaktan ayrı olamaz. Bu tokadın, üçüncü hedefe, yani mükâfat ve cezanın varlığına delâletine gelince,deriz ki:</p>
<p>Bu çocuk o kişinin kendisine sebepsiz yere tokat attığını anlayınca, ona aynıyla karşılık vermek (kısâs) talep eder. Bunu tek başına yapamazsa, onu yapabilecek birisinden yardım ister. Bu da onun sarih aklının, iyiliğe mükâfat, kotülüğü de ceza verilmesi gerektiğine hükmettiğini göstermektedir. Onun sarih aklı bu tokadın cezasız veya karşılıksız kalamayacağına hükmettigine göre bütün insanların fiillerinin karşılıksız kalması nasıl mümkün olabilir? Bu tokadın dördüncü hedefe, yani peygamberlerin —selam üzerlerine olsun gönderilişine delâletine gelince, bu çocuk karşılığın olması gerektiğine karar verince, sözkonusu karşılığı ne az ne de çok olacak şekilde açıklayan bir insan arar. Bu da gösteriyor ki, onun aklında insanlar içinde hem ödüllerin hem de cezaların miktarlarını açıklayan bir insanın bulunması gerektiği belirginlik kazanmıştır. Bu kişi ise ancak bir peygamber olabilir. Bu açıklamamızla, söz konusu tek bir tokadın, bu değerli ve yüce dört hedefi de ispat için kâfi olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibu&#8217;l-âliye, nşr. Ahmed Hicâzi es-Sekâ, Beyrut: Dârul-kitâbul-Arabi, 1987,c.1, s. 249-275. 195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 203 &#8211; Fahruddin Er Razi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilâhlar ol| saydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu” (Enbiyâ 21:22). Nitekim âlemin varlığını ve sürekliliğini ifade eden düzen (salâh) devam etmektedir. Söz konusu devamlılık âlemi var eden bir (vâhid) olmasaydı âlemin varlığının gerçek olmayacağını gösterir. Bu, Hakk&#8217;ın ehadiyetine âlemdeki delilidir ve akli delil de bununla uyumludur. Eğer bundan daha iyi bir başka delil onu kanıtlayacak olsaydı Allah da ona yönelir ve onu getirirdi. Böyle olduğu takdirde bunu ve kendisine delâlet edecek yolu da bize bildirmezdi.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; İbn Arabi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki şeriat zâtın kendindeki birlik için bir şey belirtmemiş olup yalnızca ilâhlığın birliğini (devhidu&#8217;-ulühiyye) beyan etmiş onu da “O&#8217;ndan başka ilâh yaktur” lâ ilâhe illa hü) şeklinde bildirmiştir. Bu, aklın yersizliklerinden (fuzul) ötürüdür, çünkü aklın, fikrin ve insandaki bütün kuvvelerin ona hâkim olmasi dolayısıyla yersizlikleri çoktur. Öyle ki akıldan daha taklitçisi yoktur. Nitekim akıl ilâhi delile sahip olduğunu zanneder, ancak sahip olduğu delil fikre dayanmaktadır. Fikre dayalı delil onu dilediği yere sürükler. Buna karşılık akıl ise kör gibidir, hatta Hakk&#8217;ın yolu bakımından tam anlamıyla kördür. Allah ehli fikirlerini taklit etmezler, çünkü yaratılmış olan yaratılmışı taklit etmez. Bu sebeple onlar Allah&#8217;ı taklide yönelirler, böylece Allah&#8217;ı Allah&#8217;la bilir , Bu bilgileri O&#8217;nun kendisine ilişkin verdiği bilgiye göredir, aklın yersizliklerine dayalı verdiği hükme göre değildir. Akıllı kimse fikre dayalı düşünceyi doğru ve yanlışa ayırabilirken nasıl olur da mutefekkire gücünü taklit edebilir?</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; İbn Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dostum —Allah kendisini muvaffak eylesin-şunu gayet iyi bilir: İnsani latifenin güzelliği, taşıdığı ilâhi marifetler, çirkinliği ise bunun tam zıddı (olarak ilâhi marifetlere sahip olmayışı) dolayısıyladır. Himmeti yüce olan kimseye yaraşan, sonradan olanlar (nuhdesât) ve onların ayrıntıları ile ömrünü geçirmemesidir. Aksi halde Rabbinden kendisine ayrılan payı kaçırır. Ayrıca himmeti yüce olan kimse, fikrinin hükümranlığından nefsini azade kılmalıdır. Çünkü fikir ancak kendi bakış açısından (me&#8217;haz) bilebilir, ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; İbn Arabi·<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra şöyle deriz: Allah Teâlâ&#8217;nın küfrü ve günahı yaratmasında sayısız hikmetler mevcuttur. Bu hıkmetlerden biri şudur: İyi ve kötü fiilleri yaratarak bizim onun kudretinin mükemmellığini ve iradesizinin her şeye nüfuzunu anlamamızı sağlamıştır. Zira Allah iki zıddı, karşıt iki şeyi yaratma kudretine sahiptir ki bu da mükemmel kudretin delillerinden biridir. Çünkü iki zıttan her ikisine değil de sadece birine sahip olan kimse, ona mecbur demektir. Bu nedenle iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, acı verici-lezzet verici karşıt cisimleri var etmek yüce bir hikmettir, isabetli bir yönetimdir. Üstelik burada ilave bir husus daha söz konusudur ki o da kudretin başkasının fiili üzerinde gösterilmesidir. Bu şekilde ezeli kudret yaratılmış kudretten, kuşatıcı irade sınırlı iradeden ayrışır. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın başkasının kudretine konu olan şeye kâdir, kulunun kudreti kapsamına giren şeylerde de tasarruf sahibi olduğu, iradesini gerçekleştirme konusunda tam yetke sahibi olduğu, başkasının ise O&#8217;na ve O&#8217;nun yardımına muhtaç olduğu, O&#8217;nun hiçbir şeye muhtaç olmayan ve övgüye lâyık olan olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra kötü cisimlerin var edilmesi, övgüye değer bir akıbet ile ilişkili oldukları için bir hikmettir. Aynı durum kötü fiiller için de geçerlidir. Kaldı ki biz kayıtsız şartsız bir şekilde “Allah küfrü yaratmıştır” demeyiz, aksine “O küfrü kötü, bâtıl, şer ve fasit bir şey olarak yaratmıştır” deriz. Küfrün bu sıfatlara sahip olması hikmetin gereğidir. Onu hikmet gereği sahip olması gereken özelliklerde var eden yaratıcı, hikmet sahibidir. Asıl hikmet sahibi olmayan, onu yani küfrü iyi ve doğru bir şey olarak elde etmeye çalışan kimsedir, nitekim kâfirin davranışı böyledir. Çünkü hikmet, küfrün bu niteliklerin zıddı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah küfrü bu kötü özelliklere sahip bir şey olarak yaratmakla hikmetli iken kâfir onu iyi özelliklere sahip bir şey olarak elde etmeye çalışması nedeniyle sefihtir. Onu sahip olduğu kötülük ve bâtıllık özellikleri ile neyse o olarak bilen kimse onu gerçekten bilmiş olur, buna karşılık onu kâfirin amaçladığı özelliklere sahip bir şey olarak bilen kimse ise onun hakkında cahillik etmiş olur. Hikmet ve sefeh ile ilgili durum da böyledir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 403 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer, “Allah Teâlâ “O yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratandır” (Secde 32:7) buyurduğu halde nasıl olur da kötünün Allah&#8217;ın yarattığı şey olduğunu söylemek câiz olur?” derlerse şöyle deriz: Bunun anlamı, onun varlıkların yaratılışını güzel yaptığı şeklindedir, çünkü o yaratılışın bütün keyfiyetini, güzel, çirkin, iyi, kötü bütün hallerini olduğu gibi bilir ve hepsi onun irade ettiği gibi olur, hiçbiri onun iradesinin aksine olmaz. Bir işi yaparken belli bir şeyi hedefleyen ve sonuçta ne elde edeceğini bilen kimse istediği şeyi elde ediyorsa, yani işi tam hedefine ulaşacak şekilde yapıyorsa onun için “Falanca bu işi iyi yapıyor” denilir, örneğin “Filanca iyi yazıyor, iyi boya yapıyor, iyi marangozluk yapıyor, iyi öldürüyor” denilir. Şu husus bunu daha açık hale getirir: Allah Teâlâ bok böceklerini, maymunları ve domuzları da yaratmıştır, eğer yukarıdaki âyetten dolayı “küfür” Allah&#8217;ın yarattıkları kapsamı dışında tutulacaksa, bu varlıklar da tutulmalıdır ki bu yanlıştır. Öte yandan pek çok güzel şeyin güzelliğini inkâr etmenin anlamı olmadığı gibi onların bütün bu varlıkların (bok böcekler, domuzlar ve maymunların| kötülük ve çirkinliklerini inkâr etmelerinin bir anlamı yoktur, zira bu zorunlu bilgilerin inkârı anlamına gelir. Eğer hasmımız bunu inkâr edebiliyorsa, bir başkası da tutup küfrün kötü olduğunu inkâr edebilir ki bu da geçerli değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 406 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mutlak yokluktan, (onu) telaffuz etmenin dışında bilgi vermek mümkün değildir. O, (yani mutlak yokluk) bilfiil var olan bir kötülük değildir. Eğer o bir şekilde bilfiil var olsaydı, genel (âmm) kötü olurdu. Varlığı nihai kemalinde olan hiçbir şeye, onda bilkuvve bir şey de bulunmaması hasebiyle, hiçbir kötülük ilişemez. Kötülük ancak tabiatında bilkuvveliğin bulunduğu şeylere ilişir. Bu da madde yüzündendir. Kötülük maddeye, önce onun kendine ârız olan bir şeyden (emr) dolayı ilişir, daha sonra da onda meydana gelen bir şeyden dolayı (ona ilişir).</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev: Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tek tek var olan şeylerde kötülük azdır. Bununla birlikte, eşyada kötülügün varlığı, zorunlu olarak iyiliğe olan ihtiyaca bağlıdır. Eğer bu unsurlar (yani toprak su, hava ateşten ibaret olan dört unsur) birbirine zıt olmasaydı ve güçlü olandan etkilenmeseydi, bu unsurlardan meydana gelmiş olan bu yüce türler mevcut olmazdı. Eğer bunlardan, her şeyin oluşum sürecinde meydana gelen (farklı güçlerini çatışmaları, saygın bir insanın elbisesine ateşin dokunmasına yol açtığında, ateşin onu yakması zorunlu olmasaydı, ateşin genelde sağladığı faydadan faydalanılamaz olurdu. Buna göre kesinlikle zorunludur ki, bu şeylerde mümkün olan iyiliğin iyilik olarak var olabilmesi, bu türden kötülüğün onlardan ve onlarla birlikte meydana gelmesinin mümkün olmasına bağlıdır. İyiliğin feyz edilmesi, baskın olan iyiliğin, nadir olan kötülük yüzünden terk edilmesini gerektirmez. (Böyle bir durumda| onun yani çok iyiliğin) terki bu kötülükten daha büyük kötülüktür.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev:Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 414 &#8211; İbn Sina</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Tevekkül makamına talip olan kimsel)hiçbir zaaf ve şüpheye düşmeden kesin olarak şunu doğrulamalıdır: Şanı yüce Allah bütün insanları en akıllılarının aklı, en bilgililerinin bilgisi üzere yaratsa ve zihinlerinin (nüfüs) kaldırabileceği bilgiyle donatıp onların üzerine anlatılamayacak kadar sınırsız hikmetini yağdıracak olsa sonra buna, hepsinin sayısınca bilgi, hikmet ve akıl ilave etse, ardından olayların sonuçlarını onlara açıp meleküt âleminin sırlarından onları haberdar etse ve lütfunun inceliklerini ve azabının gizliliklerini bildirse; böylece onlar iyi ve kötü, yararlı ve zararlı olan şeyleri tanısa, sonra verdiği bu bilgi ve hikmetle onlara mülk ve melekütu yönetmelerini emretse, hepsinin birleşip yardımlaşarak gerçekleştirecekleri yönetim, şanı yüce olan Allah&#8217;ın dünya ve âhirette bütün yaratıkları üzerindeki yönetimine, sivrisineğin kanadı kadar bir şey katamadığı gibi, ondan sivrisineğin kanadı kadar bir şey de eksiltemez. Ayrıca O&#8217;nun yönetimini zerre kadar ne yüceltebilir ne de alçaltabilirler. Başına bir hastalık, kusur, eksiklik, fakirlik ve felaket gelen kimseden bunları bertaraf edemediği gibi, Allah&#8217;ın ihsan etmiş olduğu sağlık, kemal, zenginlik ve faydayı da ortadan kaldıramaz.</p>
<p>Hatta yüce Allah&#8217;ın göklerde ve yerde yarattıklarına tekrar tekrar bakıp onlar üzerine uzun uzun düşünseler, onlarda hiçbir uyumsuzluk ve kusur göremezler. Yüce Allah&#8217;ın kullarına taksim ettiği rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, güç, iman, küfür, itaat ve günah adına ne varsa hepsi tam anlamıyla adalettir, asla zulüm yoktur; mutlak anlamda haktır, asla haksızlık yoktur. Bilakis bütün bunlar gerektiği şekilde, gerektiği gibi, gerektiği kadar gerçek ve zorunlu bir düzene göre gerçekleşmiştir. Olandan daha güzeli, daha tam olanı ve daha mükemmeli asla mümkün değildir. Eğer mümkün olup da gücü yetmesine rağmen yapmasaydı, bu durum, cömertliğe ters düşen bir cimrilik, adalete aykırı bir zulüm olurdu. Şayet daha güzeline gücü yetmemiş olsaydı, bu da ulühiyete aykırı düşen bir âcizlik sayılırdı. Aksine, dünyadaki her çeşit fakirlik ve felaket dünyaya göre eksiklik sayılsa da âhirete nispetle ilave (bir deger)dir. Bir kişiye nispetle âhiretteki her bir eksiklik, başkasına nispetle nimet sayılır. Çünkü gece olmasaydı gündüz bilinemezdi; hastalık olmasaydı sağlığı yerinde olanlar sağlığın bir nimet olduğunu bilemezlerdi; cehennem olmasaydı, cennetlikler o nimetin değerini takdir edemezlerdi.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, “Tevekkülün Aslı Durumundaki Tevhidin Hakikatinin Açıklanması”, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, 4. bsk., İstanbul: Klasik, 2020, 8. 114-116; a.mif,, el-İmlâ alâ müşkilati-İhyâ, Cidde: Dâru&#8217;l-minhâc, 2011, 8. 343-345 (Bu eser, İhyâu ulümi&#8217;d-din&#8217;in son cildi olarak neşredilmiştir).</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 426 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ehl-i hak şöyle demiştir: Allah Teâlâ&#8217;nın kudreti dâhlinde olan bir lütuf bulunmaktadır ki, eğer Allah bunu kâfirlere ihsan edecek olsaydı onlar kendi tercihleri ile iman ederlerdi, ancak Allah bunu onlara yapmamıştır. Fakat Allah onlara bu lütufta bulunmamış olmakla cimri, sefih, zalim ya da haksız değildir. Buna karşılık eğer bu lütfu onlara yapmış olsaydı üzerine düşen bir şeyi yapmış olmayacak, aksine onlara nimet ve ihsanda bulunmuş olacaktır. Allah bu lütfu onlara vermediğine göre, onlar için en iyi olanı (aslah) yapmamış, bunu engellemiş demektir. Eğer onlara bu lütfu vermiş olsaydı, onlar hakkında, vermemekten daha iyi olurdu. Allah&#8217;ın kul için onun iyiliğine (maslahat) olmayan bir şeyi yapması câizdir, daha iyi olanı yapmak ya da vermek Allah için zorunlu değildir. Kul için iyi olan ve Allah&#8217;ın kudretinde bulunan şey, ardında Allah&#8217;ın yaptığından daha iyi bir şeyin bulunmadığı nihai gaye değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 430 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Diğer yandan bundan daha açık ve güçlü bir delil de şudur: Allah kâfir için daha iyi olanı değil, aksine onun için zarar ve kötü olanı yapmıştır, zira onun küfredip kendisine düşman olacağını bildiği halde ona akıl vermiş, buluğ çağına kadar (ve daha fazla) yaşamasını sağlamıştır. Elbette Allah bu kimsenin buluğ çağına erip aklı olgunlaştığında kâfir olacağını bilmektedir. Eğer onu daha küçük iken öldürecek ya da buluğ çağına ermeden akıl ve temyiz kudretinden mahrum ederek mükellef olmayacak bir şekilde buluğ çağına ermesini sağlayacak olsa, bu durum onun için daha iyi olurdu. Ancak küfredeceğini bildiği halde onu öldürmeyip yaşattığına ve mükellefiyet yaşına gelince kendisini akıl sahibi bir insan kıldığına göre, bu durum onun kul için iyi olanı yapmadığını göstermektedir. Aynı şekilde hayatının bir dönemini Müslüman olarak yaşayıp daha sonra -Allah muhafaza-dinden dönen kimseyi düşünecek olursak; eğer Allah bu kişinin dinden dönmeden hemen önce canını almış olsaydı o kişi son nefesini Müslüman olarak verecek ve ebedi cehennem azabına müstahak olmayacaktı ki bu durum onun için elbette daha iyi olacaktı.</p>
<p>Hikmet sahibi olan Allah böyle yapmayıp da dinden döneceğini bildiği halde onu yaşattığına ve bu fiil onun için iyi değil kötü olduğuna göre, bu durum bu fiilin bir hikmet olduğuna delâlet etmektedir. Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda hataya düşmesinin sebebi, hikmetin hakikati konusundaki cehaletleridir. Sonra bütün bunların Allah&#8217;ın fiili olduğu açıkça ortada olduğuna göre, bu gibi fiillerin sefihlik olduğunu, Allah&#8217;ın niteliği olan hikmet olmadığını iddia etmek küfürdür. Aksine Allah&#8217;ın bu fiilleri yapmış olması ile anlaşılmaktadır ki, her ne kadar Mutezile bu fiillerdeki hikmet yönü hususunda cahil olsa da bunlar hikmet kapsamındadır. Zira Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda cahil olması mümkündür, fakat Allah&#8217;ın fiillerinin hikmet dairesi dışında olması mümkün değildir. Yine şu husus bu delili pekiştirmektedir: Yüce &#8221; Allah, “Günahları daha da artsın diye onların sürelerini uzatıyoruz” (Âl-i İmrân 3:178) ifadesiyle belirttiği üzere, kâfilerin küfür üzere kalma hallerini uzatmış, onlara bu hal üzere mühlet vermiştir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 492</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 433 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir. Bu noktada, salah olanın belli bir sınırının olmadığı, ama (hasta için) faydalı olan ilaç içini belli bir sınırın bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle de iki durum birbirinden farklılık arz eder. Mâtüridi&#8217;nin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz: Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (aslah) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (salâh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Mâtüridinin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fiili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (asla) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (sa/âh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Bu, Üstat Ebü Mansür (el-Mâtüridi&#8217;nin), ilacın fayda sağladığını kabul ettiği anlamına gelmez, aksine faydayı sağlayan Allah Teâlâ&#8217;dır, ancak Allah Teâlâ ilacı fayda için bir sebep kılmıştır. Fakat Üstat (Mâtüridi), sıklıkla takip ettiği yöntemi olduğu üzere (min de&#8217;bihi) muhatabın kabul ettiği bir hususu kendi kabul etmese de cedel kabilinden, kabul edilmiş olarak ifade etmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 4929</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 443 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr pv-3 ">
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-1_5 mt-1_5 items-center"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>·</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 12:37:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Câhız]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l Muin en Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kesb]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Sadruşşeria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27911</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını dünya zevklerine ulaşmak yapıp da nefsiyle arzuladığı bu zevkler arasında kaldığında ve sonra da hiçbir güçlüğe katlanmadan sıkıntı ve külfet çekmeden iman ettiğinde, azabı gördüğünde akıl yürütme imkânı giden bir kimse gibi hiç sevap kazanamaz ve imandan faydalanamaz.</p>
<p>Ayrıca âlemdeki cisimler, bunların yaratılmışlığı, yaratıcıları ve O&#8217;nun birliğini bilmek ile sıfatlarını ve peygamber gönderişinin sıhhatini bilmek için yapılan dikkatli düşünme ve tefekkürden sonra oluşan iman ve peygamberlerin bildirdikleri ve mucizeleri üzerinde derin düşünmeyle oluşan iman arasında, güçlüğe katlanmak, nefsi yormak ve fikri çabayı sürdürmek bakımından bir fark yoktur. Bu kişi, âlemdeki cisimler ve bunların parçaları üzerinde derin düşünmese bile, peygamberlerin bildirdikleri hususta düşünmenin ardından sevabına nail olunur. Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstufağni (r.a.) de bu görüştedir. Üstat Ebü Mansür el-Mâtüridi (r.a) de, “Hâlbuki Allah&#8217;ın o yok edici azabı geldiği zaman, daha önce iman etmiş ya da iman ettiği halde imanına yaraşır bir iş yapmamış olan kimseye, o anki gerçek tevbe ve imanı hiçbir fayda sağlamaz” (En&#8217;âm 6:158) âyetine dair yaptığı yorumda bu görüşe işaret etmiştir. Doğruya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 106 &#8211; Ebu&#8217;l Mu&#8217;in en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cedel, kesin kanıtların hakkında kesin bir bilgi (yakin) verdiği şeylerde ya | da bu şeylerin birçoğunda güçlü bir zan verir. Hitabet ise kesin kanıtların ispatlanabilir nitelikte olmayan ya da haklarında cedelin araştırma yapmadığı şeylerin çoğunda ikna meydana getirir. Faziletli din yalnızca filozoflar ya da kendisine söylenilen şeyi ancak felsefenin yöntemiyle anlayabilecek konumda bulunan kimseler için değildir, bilakis dindeki görüşlerin kendilerine öğretildiği, bu görüşlere ikna edildiği ve dindeki fiillere doğru yönlendirilen kimselerin çoğu bu konumda (yani, filozof konumunda) değildir. Bu (durum onlarda), ya tabiatları gereği ya da başka bir şeyle meşgul olmaları sebebiyledir. Bu kimseler, meşhur ya da ikna edici şeyleri anlamayan kimselerden de değildir. (Bu durumda) cedel ve hitabet, dindeki görüşlerin yurttaşlar nezdinde tashih edilmesinde, desteklenmesinde ve savunulmasında, yurttaşların nefslerine yerleştirilmesinde, (ayrıca) bu görüş mensuplarını söz ile yanıltma, onları (doğru yoldan) saptırma ve onlarla inatlaşma arzusunda olan bir kişi ortaya çıktığında (o dinin öğrettiği) görüşleri üstün kılma hususunda büyük fayda sağlar.</p>
<p>Çev :Hatice Umut</p>
<p>Sayfa 134 &#8211; Farabi</p>
<p>* Kaynak metin: Fârâbi, Kitâbül-Mille, nşr. Muhsin Mehdi, Kitâbul-.Mille ve nusüs uhrâ, Beyrut: Dâru&#8217;l meşrik, 1986, 8. 48-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâmcıların çoğu imanın sabit ya da faydalı olması için kişinin inancının bir delil üzere bina edilmesi gerektiğini düşünürler. İmam Ebü Mansür el-Mâtüridi&#8217;nin (r.a.) arkadaşı Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstüfağni (r.a.) ise bir kimsenin her meselede inancını akli istidlal üzere bina etmesinin şart olmadığını söyledi. Aksine inancını, peygamberin sözüne bina ettiğinde, onun elçi olduğunu ve elinde mucizeler gösterdiğini bildiğinde ve ardından âlemin hâdisliğine, Yaratıcı&#8217;sının varlığına ve O&#8217;nun tek olduğuna dair sözünü kabul ettiğinde, bunların tümünün doğruluğunu akli bir delil ile bilmese de bu yeterlidir. Bizim bölgemizde yaşayan geç dönem ehi-i hadis âlimlerinden Ebü Abdillah el-Huleymi de bu görüşe meyletmiştir. Ehl-i hadisin bir kısmı, tasdike eşlik eden delilin icmâ olmasını yeterli gördüler. Ehl-i hadis kelâmcılarından Ebü Mansür b. Eyyüb, bu görüş üzerinden şu sonuca vardı ve dedi ki: “Bu kıyasa göre böyle olması gerekir, inancını bir nas yada sünnet üzerine bina etmesi yeterlidir, zira bunların hepsi delildir.”</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 107 &#8211; Ebu&#8217;l Muin en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir (inkıyâd). “Nâmûs” ise Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, (onunla yaşayan/gerçekleşen) ve dini ikâme eden, (onu yaşatan/gerçekleştiren| kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir. Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin fiilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mutluluğu (sa&#8217;âdet) temin etti ise ilâhi isimleri de aynı şekilde ancak O&#8217;nun fiilleri açığa çıkardı. O&#8217;nun filleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir (muhdesât). Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserlerinle “said” (yani mutlu) olarak isimlendirildin.</p>
<p>Cev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 141 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi·</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Makdisi: İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır. Ehil olmayanlara hikmeti yaymak düşmanlığa yol açar, kıskançlık doğurur ve fitneyi uyandırır.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İşte âlemde yasa (şeri&#8217;at) koymanın aslı ve sebebi, âlemin iyilik ve düzenini istemek, Allah hakkında aklın kabul edemediği, yani aklın teorik düşünceyle tek başına erişemediği bilinmeyenleri öğrenmektir. İndirilmiş kitaplar bu bilgiyi getirmiş, rasüller ve nebiler onu dile getirmiş, böylece akıllı kimseler Allah hakkındaki bilgilerinde eksikliklerinin olduğunu ve bunu rasüllerin tamamladığını anlamışlardır.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 193 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Arabi&#8217;nin İbn Rüşd ile Görüşmesi</strong></p>
<p>İbnü&#8217;l Arabi burada kısaca atıf yaptığı İbn Rüşd ile görüşmesini Fütühât&#8217;ın başka bir bölümünde şöyle anlatır: “Bir gün Kurtuba&#8217;da, şehrin kadısı Ebü&#8217;l-Velid b. Rüşd&#8217;ün huzuruna girdim. Halvetimde Allah&#8217;ın bana bahşettiği manevi fetihleri duyduğu ve bu bilgiler kendisine ulaştığı için benimle tanışmayı istiyor, işittiklerinden ötürü hayrete düşüyordu. Bunun üzerine babam, İbn Rüşd&#8217;ün benimle bir araya gelebilmesi için bir vesileyle beni ona gönderdi. İbn Rüşd babamın arkadaşlarından birisiydi, ben ise o zamanlar henüz sakalı bitmemiş ve bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna varınca sevgi ve saygıyla yerinden kalktı ve hemen beni kucakladı. Bana hitaben şöyle dedi: Evet! Ben de ona karşılık verdim: Evet! Onu anladığımdan ötürü sevinci arttı. Daha sonra bu konuşmada onu sevindiren şeyin farkına vardım ve ona şöyle dedim: Hayır! Keyfi kaçtı, rengi attı, bildiğinden şüphe duydu ve bana hitaben şöyle dedi: Keşf ve ilâhi feyiz konusundaki işi (emr) nasıl elde ettiniz?</p>
<p>O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir? Ona şöyle karşılık verdim: Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden, boyunlar cesetlerinden uçup gider. Rengi sarardı, onu bir titreme tuttu ve bağdaş kurup oturdu. İşaret ettiğim şeyin farkına vardı. (&#8230;) Daha sonra İbn Rüşd, kendi görüşünün bizimkiyle uyuşup uyuşmadığını öğrenmek için babamdan bizimle görüşmeyi talep etti. O, fikir yürütme ve düşünme yolunu tutan bir kimseydi. Halvete cahil olarak girip herhangi bir ders, araştırma, inceleme ve okuma olmaksızın, bu şekilde (ilâhi feyiz ve keşf bilgisini elde etmiş olarak) çıkan bir kimseyi kendi zamanında gördüğü için Allah&#8217;a şükretti.</p>
<p>Ardından şöyle dedi: Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah&#8217;a hamdolsun ki ben o hale sahip kapalı kapıların kilitlerini açan bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum. Yine Allah&#8217;a hamdolsun ki bana onu görme şerefini bahşetti. Daha sonra İbn Rüşd ile ikinci bir kez daha buluşmak istedim. O —Allah kendisine rahmet etsin- aramızda ince bir perde konulmuş bir surette bana bir vakıada göründü. Ben ona perdenin arkasından bakıyordum, fakat o beni görmüyor ve orada olduğumu bilmiyordu. Kendisine daldığı için beni fark edememişti. Bunun üzerine şöyle dedim. Bizim sahip olduğumuz hale erişmesi murat edilmemiş. Merakeş şehrinde 595 (1196) senesındeki vefatına dek bir daha onunla hiç karşılaşmadım”;</p>
<p>bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtu Mekkiyye nşr. Abdulaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ b&#8217;s-sekâfe, 2017, e L, a. 477-478<br />
Sayfa 194</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir disiplinde uzman olanın her disiplinde uzman olması gerekmez; mesela iyi bir fakih ve kelâmcının tıpta uzman olması icap etmediği gibi, akli ilimleri bilmeyenin grameri de bılmemesi gerekmez. Aksine her ne kadar başka alanlarda ahmak ve cahil düzeyınde kalsalar da her disiplinde başkalarını geride bırakarak en üst rutbeye ulaşan uzmanlar vardır.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 212 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalqletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kıt akıllıların âdeti işte budur: Kişileri gerçek/doğru ölçüsü ile değil, gerçeği/doğruyu kişilere bağlı olarak tanırlar, Akıllı adam, akıllıların efendisi Ali el-Murtezâ&#8217;nın -Allah ondan razı olsun-sözüne uyar. O şöyle demiştir: *Gerçeği/doğruyu kişilerle tanıma, gerçeği/doğruyu tanırsan gerçeğe/doğruya sahip olanı da tanımış olursun.” O halde akıllı kimse önce gerçeği/doğruyu tanır, sonra sözün kendisine bakar; eğer gerçek/doğru ise söyleyen doğru yolda da olsa yanlış yolda da olsa o sözü kabul eder. Hatta bazen akıllı kimse sapkınların sözleri arasından gerçeği/doğruyu çıkarmaya çalışır ve bilir ki altının madeni topraktır ve sarrafın, iç görüsüne güveniyorsa, elini kalpazanın kesesine sokmasında ve saf altını sahtesinden ayırmasında bir sakınca yoktur. Kalpazanla alışveriş yapmaktan işini bilen sarraf değil, sadece köylü menedilir; sahilde dolaşmaktan iyi yüzücü değil, yüzme bilmeyen acemi engellenir; yılana dokunmaktan becerikli efsuncu değil, çocuk alıkonulur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 216 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlimin en aşağı derecesi, tecrübesiz cahilden ayırt edilir olmasıdır. Bu yüzden o, balı bir hacamatçının şişesinde görse bile ondan tiksinmez; iyi bilir ki o şişe balı bozmaz. İnsan tabiatının ondan tiksinmesi, hacamat şişesinin yalnız kirli kan için yapılmış olmasından kaynaklanan avami cehalete dayanır. Nitekim cahil kişi, kanın, hacamat şişesinde bulunması sebebiyle tiksinti verdiğini sanır; bilmez ki kan, özündeki bir nitelikten dolayı tiksindiricidir. Balda bu nitelik bulunmadığına göre balın şişede olması ona bu niteliği kazandırmaz; öyleyse ondan tiksinmek de gerekmez. İşte bu, halkın çogunu etkisi altında bulunduran yanlış kuruntudur. Mesela sen bir sözü halkın güven duyduğu birine isnat etsen, geçersiz dahi olsa o sözü kabul ederler. Şayet onu halkın güven duymadığı birine isnat etsen, onu doğru bile olsa reddederler. Demek oluyor ki, insanlar gerçeği/doğruyu daima kişilerle tanır, kişileri gerçek/ doğru ölçüsüne göre tanımaz. Bu ise koyu bir sapkınlıktır. İşte ret ile ilgili tehlike bundan ibarettir.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Halktaki gevşemenin ve iman zaafının sebeplerini araştırdım ve bunların dört adet olduğunu gördüm. Bunlar (i) felsefe ilmiyle çok meşgul olmaktan, (ii) tasavvuf yoluna fazlaca dalmaktan, (iii) Bâtınilik davasını benimsemekten ve (iv) halk arasında âlim denilen kimselerin davranışlarından kaynaklanan sebeplerdi. (&#8230;)</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 218 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Bunlardan)| birine “Bir dane büyüklüğünde bir şey, bir şehre bırakılsın da o şehri tamamen yiyip bitirsin, sonra da kendini yesin; ne şehirden ne de kendisinden bir şey kalmasın, bu mümkün mü?” diye sorulursa, derhal “Bu imkânsızdır, saçmalık kabilinden bir şeydir!” diyecektir. İşte bu, ateşin durumudur. Ateşi hiç görmemiş kimse, onun varlığını işittiğinde bunu reddedecektir. Âhirete ait olağanüstü hallerin inkârı da çoğunlukla bu kabildendir. Biz felsefeciye şöyle deriz: Sen afyonda soğutma özelliği var derken, bunun fizikteki akla dayalı kıyasa uymadığını kabullenmek zorunda kaldın. O halde kalpleri tedavi edip arındıracak bazı özelliklerin dindeki kurallarda bulunması ve bunların akli hikmetle değil, ancak peygamberlik gözüyle görülebileceği niçin mümkün olmasın?</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalöaetten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Peygamberliği kabul ettiğini diliyle ikrar edip, dinin kurallarıyla felsefeyi (hikmet) aynı düzeyde görenin durumuna gelince, gerçekte bu kişi peygamberliği inkâr etmiştir. Bu kişi, özel talihi sebebiyle insanların peşinden gittiği bir bilgeye inanmaktadır. Hâlbuki bunun peygamberlikle bir ilişkisi yoktur. Bilakis peygambere iman, aklın ötesinde bir aşamanın bulunduğunu, orada açılan gözün idrake konu olan özel geyleri algıladığını kabul etmektir. İşitme duyusunun renkleri, görme duyusunun sesleri ve bütün duyuların akledilirleri algılamaktan mahrum olması gibi, akıl da bu özel şeyleri kavramaktan mahrumdur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kanunu şu şekilde cereyan ediyor: Biz ne zaman seçime dayalı bir hareketi kasda zorlanmaksızın kesin bir şekilde kastetsek bunun ardından Yüce Allah söz konusu seçime dayalı hareketi yaratıyor; kastetmezsek yaratmıyor. Kastetme de Allah&#8217;ın mahlükudur. Bunun anlamı şudur: Allah kudreti yaratır. Bu kudreti kişinin eylemiyle belli bir şeye sarf eder. İşte bu kasıt ve seçmedir. Kasıt şu manada Allah&#8217;ın mahlükudur. Gereklilik yoluyla olmaksızın kastın varlıklara dayanması anlamında, kasıt Allah&#8217;ın yaratması ve kişinin seçmesiyle beraber ortaya çıktı. Bundan dolayı diyorum ki, fiilin tercih sebebine dayanması, o filin zaruri olmasını gerektirmez. Çünkü kişinin seçme yeteneğinin de fiilin oluşmasında tesiri vardır. Bu cümlede de bağlacını kullanmanın sebebi, seçme yeteneğinin tam bir etki sahibi olmadığının bilinmesi hususudur,. Seçme yeteneği etki sahibinin bir parçasıdır (cüz&#8217;)</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 281 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>·<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözlerine, halkı doğru yola iletmeye ne kadar çok önem verdiğini gösteren hadislere; ahlâkı güzelleştirmeye, insanlar arasındaki (kırgınlık ve dargınlıkları)gidermeye ve yumuşak ve nazik davranarak genel olarak din ve dünyalarını düzene sokmaya insanları nasıl çektiğine bakacak olursa, o kimsede (Hz. Peygamber&#8217;in) ümmetine olan şefkatinin, bir babanın çocuğuna gösterdiği şefkatten daha büyuk olduğu hususunda zorunlu bir bilgi meydana gelir. Yine o kimse (Hz. Peygamber&#8217;in şahsında)ortaya çıkan olağanüstü fiilleri, Kur&#8217;ân&#8217;da ve hadislerde onun diliyle verilen gayba ilişkin hayret uyandırıcı (bilgileri) ve âhir zamanda meydana geleceğini söylediği şeyleri ve onların dediği gibi çıktığını düşünecek olursa, onun, aklın ötesinde bir aşamaya erdiğini, onda gaybı, birtakım özellikleri ve aklın idrak edemediği şeyleri gören bir gözün açıldığını zorunlu olarak bilir. İşte Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) doğruluğuna ilişkin zorunlu bilgiye ulaşmanın yöntemi budur. Sen de dene, Kur&#8217;ân üzerinde düşün, hadisleri mütalaa et, bunu apaçık bir şekilde anlarsın. Felsefecileri uyarmak için bu kadarı yeter. Şu zamanda çok ihtiyaç olduğu için bunu anlattık.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 223 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bilinen bir gerçektir ki kesb, kesb olmasıyla nitelenmeyi gerektirir. Kötülüğü kastetmek kötüdür. Çünkü bu kasıt kötülüğe götürür. Bilinen bir başka sebep de şudur: Kul onu kastettiği zaman Allah yaratır. Kasıtta zorlama yoktur. Özet olarak şöyle söyleyelim: Bizim üstatlarımız, kuldan icat ve yaratma kudretini olumsuzluyorlar. Allah&#8217;tan başka yaratıcı ve öldürücü yoktur. Fakat şöyle demektedirler: Kulun kudreti vardır. Bu kudret ondan hakiki bir durumun ortaya çıkmasının gerekmeyeceği şeklindedir. Aksine kişinin kudreti ile yalnız nispetler ve görelikler farklılaşır; iki eşitten birini belirlemek ve onu tercih etmek gibi. Bu söylediklerim insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusunda anladıklarımdır. Başarı Allah&#8217;ın yardımıyladır.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 283 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bizim üstatlarımız şöyle demişlerdir: Gücü yeten kendi başınayken güç uygulanan şey (makdur) ortaya çıkıyorsa bu, yaratmadır (halk). Gücü yeten kendi başına olmaksızın güç uygulanan şey (makdür) ortaya çıkıyorsa bu da, kesbdir. Allah&#8217;ın takdir ettiği şeyler de iki kısımdır. (1) Tek başınalığın gerçekleşmesiyle beraber güç yetirenin kendi başına yapmasının uygun olduğu şeyler; kişinin kendisinin yapmadığı varlıklar buna bir örnektir. (2) Güç yetirenin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber onun tek başına yapmayıp, kişinin gücünün (kudret) de payı olduğu şeyler. Kulların seçime dayalı fiilleri buna örnektir. Şöyle de denilmiştir: Gücün kendi mahallinde olmayan yaratmadır, kendi mahallinde olsan ise kesbdir.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 282 &#8211; Sadruşşerîa</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hz. Peygamber (bir duasında) şöyle buyurmuştur: “(Allah&#8217;ım!) Beni ahlâkın en guzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz.” Bu, Hz. Peygamber&#8217;in şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “(Allah&#8217;ım!) Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”8 Yani beni bu makamda, güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münacatında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini anlamaya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni muvaffak eyle. -—Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir.Ayrıca fiillerimde —benim için şeri olarak vaz ettiğin gibi- zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 319 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Ahlâk ve Hükümleri)</p>
<p>Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesinde o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah&#8217;ın emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah&#8217;a yaklaşmış (kurbet) olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla inmiştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ “O ikisine öf bile deme!” (İsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında “öf deme” (huyu) mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: “Öf! Size ve Allah&#8217;tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67).</p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 38:176). Burada korkma huyunun (huluk) açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına şöyle dedi: “Benden korkunuz” (Al-i İmrân 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hukmunun açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs (huyları) için de geçerlidir. (&#8230;) Nitekim hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset (gıpta) edilir”1 ve “Allah senin (cemaatle namaza iştirak etme arzu ve) hırsını artırsın; fakat bir daha (bunul yapma).”2</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 316 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hal -Allah&#8217;ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- ilâhi bir niteliktir (na&#8217;t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün (yevm) bir şe&#8217;n üzeredır” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır (an). Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüzü bu şartla bölünmez olan âlemin cüz&#8217;leri sayısınca şe&#8217;ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında (ez-zamânü-ferd) kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle âlemin her bir cüz&#8217;ü ile beraber bir şe&#8217;ndedir. Bu şe&#8217;nler yaratılmışların halleridir ve onlar bu şe&#8217;nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu şe&#8217;nleri yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsı mümkün değildir. Şayet iki zamanda bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk&#8217;ın yarahcı olması (kallâk) mümkün olmazdı ve o kimse Hakk&#8217;a muhtaç olmazdı. Hal kendisinde bâki olan kimse, Allah&#8217;tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 323 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıl, mükellefiyet hükümleri konusunda herhangi bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna delâlet etmez. İyilik ve kötülük gibi hükümler ancak şeriattan elde edilir,</p>
<p>Bu hususta temel kaide şudur: Herhangi bir şey salt kendisi, cinsi ve ayrılmaz , niteliği itibariyle iyi değildir, aynı durum kötülük için de söz konusudur. Nitekim sahip olduğu genel nitelikleri itibariyle kötü olan bir şeyin şeriatta güzel olarak nitelenmesi mümkündür.</p>
<p>Hak ehli nezdinde iyilik ve kötülüğün cins ve niteliğe bağlı olmadığı sabit olduğuna göre, bu durumda bir şeyin iyi olması demek, onu yapan kimsenin şeriat tarafından övülmüş olması demektir. Bir şeyin kötü olması demek ise onu yapan kimsenin şeriat tarafından yerilmiş olması demektir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 340 &#8211; Cüveyni</p>
<p>* Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlem, Allah&#8217;ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hallerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; “kun” kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccühtur. “Kün” de “tekvin” (yaratma) de zeval bulmaz. Hak ve halk (âlem) olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 324 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birinci hata: İnsan, başkasının gayesine uygun olsa da kendi gayesine aykırı olan, ancak başka birisiyle ilgili olmayan bir fiile “kötü” (kabih) adını verebilir. Çünkü her tabiat kendi nefsine düşkündür ve başkalarını hakir görür. Bu nedenle bir fiilin mutlak manada “kötü” olduğuna hükmedebilir. Bu fiilin onun hakkında “kötü” olduğu da söylenebilir. Bunun nedeni, bu fiilin onun gayesine aykırı olmasıdır. Ancak insana göre bütün âlem onun gayelerine uygun olmalıdır. Bu nedenle gayesine aykırı olan bir şeyin zâtı itibarıyla aykırı bir şey olduğu düşüncesine kapılır.</p>
<p>Böylece kötülüğü o şeyin zâtına ilave eder ve mutlak olarak hüküm verir. O, bir şeyi kötü görmenin aslı konusunda isabet etse de bir şeye mutlak olarak kötü hükmünü verme ve bir şeyin zâtına kötülüğü izafe etme konularında hata etmiştir. Bunun nedeni, başkasına ilgi göstermekten hatta nefsinin bazı halleri ile ilgilenmekten uzak durmasıdır. Böylece o, kendi gayesine uygen bar şekle dönüşse de nefsinin kötü gördüğü bazı hallerin aynısını iyi görebilir.</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah bütün mahlükatın yaratıcısıdır, ondan gayrı yaratıcı yoktur. Kulun kesb yoluyla kazandığı şeyler Allah tarafından yaratılmıştır. O halde kulun herhangi bir şeyi vücuda getirmesi imkânsız olduğuna göre, aklın herhangi bir şeyin kul üzerine vacip olduğuna delâlet ettiğini söylemenin bir anlamı yoktur. Evet, eğer Yüce Allah kulundan bir şey talep ederse, bu talep, amellerin yaratılması konusunda hasımlarımızın şüphelerini zikrederken ifade ettiğimiz şekilde gerçekleşir. Ancak kendisinden herhangi bir talepte bulunulmadığı halde, kulun herhangi bir fiili meydana getiremeyeceğini kabul ettiğimizde, bu durumda kul üzerine her hangi bir fiilin vacip olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur; tıpkı cevherlere ait fiillerde zorunluluk hükmünü vermenin anlamının olmadığı gibi. Bunu biliniz ki doğru yolu bulasınız. İşte bu husus, bu bölümün iki kısmından biridir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 348 &#8211; Cüveyni</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların huyları ve alışkanlıkları incelediğinde, bunun sayılamayacak kadar çok örneğini görürsün. İşte nefslerde bulunan huyların sırlarını unutarak bu eğilimin ve benzerlerinin nefsin, yaratılışının ((fıtrat) hükmüne uyması ile bağlantılı olduğunu bilmeden işlerin dış görünüşlerine aldananların hata yapmasının sebebi de budur. İnsan tabiatı aklın hükmüne değil, hata yapan yalın vehim ve hayale bağlıdır. Ancak nefsin güçleri, alışkanlıklara bağlı olarak, vehimlere ve hayallere boyun eğen bir yapıda yaratılmıştır. Öyle ki insan hatırlamak ya da görmek suretiyle güzel bir yemeği tahayyül ettiğinde hemen ağzının suyu akar.</p>
<p>Bu, yemeğin hazmı için gereken belirli bir ağız suyunun ortaya çıkması için Yüce Allah&#8217;ın tahayyül ve vehmin emrine verdiği kuvvetin (onlara)| itaat etmesiyledir. Bu kuvvetin görevi, kişi, oruç ya da başka bir sebeple yemeğe yönelmeyi istemediğini bilse de tahayyül yoluyla ortaya çıkmaktır. Bunun gibi (insan) cinsel ilişki arzusuyla güzel bir kadın suretini tahayyül edebilir. Bu suret onun hayaline iyice yerleştiğinde, canlandırıcı kuvvet (kuvve nâşira) fiilin mekanizmasını harekete geçirerek esintiyi sinirlerin gözeneklerine ve boşluklarına doğru sevk eder. Böylece cinsel ilişkiyi sağlayan ıslak meziyi boşaltmakla görevli olan kuvvet harekete geçer.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 358 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci hata: İnsan nadiren gerçekleşen hali bilmediği için, sıkça meydana gelen hallerin nefsine yerleşmesi ve bunların hafızasını (zikr) kaplaması nedeniyle, nadir olan bu hal dışındaki hallerde, gayelerine aykırı olan bir fiilin mutlak olarak kötülüğüne hükmedebilir. Mesela bazen insan, yalanın mutlak olarak her durumda kötü olduğuna hükmeder. Yalanın kötü olması ilave bir özellikten dolayı değil, zâtı itibarıyla yalan olmasından dolayıdır. Bunun nedeni insanın bazı hallerde yalan ile elde edilebilecek birçok faydayı aklına getirmemesidir. (Nadir olan) bu halin meydana gelmesi durumunda, insan tabiatı, kötü görmeye çokça alıştığından, yalanı iyi görmekten kaçınır. Zira insan tabiatı ilk çocukluk döneminden itibaren eğitim ve telkin yoluyla yalandan sakınmakta ve yalanın zâtı itibarıyla kötü olduğuna ve bu nedenle hiç yalan söylememesi gerektiğine inanmaktadır. Böylece yalan, her zaman onda var olan, ancak nadiren ayrılan bir şart nedeniyle kötü olur. Bunun için insan bu şarta dikkat etmez ve yalanın kötü olduğu ve ondan mutlaka kaçınması gerektiği tabiatına iyice yerleşir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 355 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, belirli bir yemeği arzularken onun dışındaki yemeklere karşı güçlü bir nefret duyarlar. Nice insanlar da bunun tam zıddı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu farklı arzular ve zıt istekler ancak Yüce Allah&#8217;ın yaratmasıyla meydana gelmiş olmalıdır. Bu kesinleştiğine göre şöyle deriz: Bir şeye yönelik eğilim, istek ve hırs ne kadar şiddetli olursa, ona erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha tam ve mükemmel olur. Bu istek ne kadar az olursa, erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha zayıf olur. Dolayısıyla şöyle deriz: İhsanın miktarı, lezzetin miktarına, lezzetin miktarı da önceki ihtıyacın ve arzunun miktarına denktir. Böylece bir arzuyu (tatmin) ihtiyacının bir zarar olduğunu, başka bir şeye denk olan şeyin bu şeye de denk olduğunu delillendirdik. Netice itibariyle mevcut ihsanın miktarının önceki zararın miktarına denk olması gerekmektedir. Bu noktada söz bitmektedir.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>En büyük bağımsızlık, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır, yoksa malla birlikte bağımsızlıktan söz edilemez.” Meşhur sözlerden biri de şudur: “Bir şeyden müstağni olman, bir şeyle müstağni olmadan daha önemli ve değerlidir.”</p>
<p>Aynı şekilde akıllı insanlar, Allah&#8217;ın arzu ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu konusunda da ittifak etmişler ve bu iki hususun eksiklik ve noksanlık kapsamında olmaları sebebiyle Allah&#8217;ın bunlardan tenzih edilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Benzer şekilde bir şeye muhtaç olan kimse, muhtaç olduğu şeye ulaşamazsa üzülür; bulduğunda ise durumunun yetkinliği o şeyi bulmasına bağlı olmuş olur. Başkasına bağlı olmak ise imkân ve sonradanlık (özelliklerini) gerektirmektedir ki, bütün bunlar eksiklik ve zarar kapsamındadır.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Talebe hocasının ilimdeki kemalini gördüğünde ona benzeme ve uyma yönündeki arzusu harekete geçer. Mesela açlık sebebiyle bundan alıkonduğunda ise midesinin yiyecek arzusuyla dolu olması, onun ilim yönündeki arzusuna engel olabilir. Bu sebeple Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarına nazar eden kimsenin O&#8217;nun dışındakilere yönelmekten kalbini temizlemesi gerekir. Marifet, şehevi arzulardan uzak bir kalbe rastladığında ancak arzunun bir tohumu olur. Kalp bu duygulardan uzak değilse tohum da sonuç veremez.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 393 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bir şeyde hikmete aykırı bir durum müşâhede edince sürekli olarak iki alternatif arasında yer değiştirir: Ya o konudaki isabetli davranışın (hikmet) bilgisine sahip bulunmakta veya bulunmamakta, bilgisi konunun hikmetini anlama seviyesine ya ulaşmakta veya ulaşmamaktadır yahut da eski ve eksik sıfatından artakalan kısım onu meseleyi idrak etmekten alıkoymaktadır. Bu sebeple kulun ilâhi bir fiil hakkında “Hikmete uygun düşmemiştir” veya “Şu vasıfları taşımamaktadır” yolunda bir iddiada bulunması anlamsızdır.</p>
<p>Bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir husus da kulun nesnelerin çoğu hakkındaki cehaletini bilmesi, ihtiyaçlarla çevrili olduğunun ve çoğu konularda acziyet içinde bulunduğunun şuurunu taşıması ve bir de çoğu zaman hikmetsiz davrandığının farkında olmasıdır. Kendi açısından da konumu bundan ibaret bulunan birinin —ilâhi fiillerin tamamının hikmetsizlikten uzak oluşunun gerekliliğini benimsemesi dışında- Allah&#8217;ın yapacağı belli bir işe karışıp değerlendirme yapması mantıksız ve anlamsızdır. Zaten böyle bir değerlendirmeye düşünürlerin hepsi iştirak etmiş değildir, zira bu husus aklın nokta tayiniyle belirlemediği, genel olarak düşünerek hüküm verebileceği bir konu durumundadır. Bu yetenek de herkese verilmiştir. Dile getirdiğimiz bu husus için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir” (Enbiyâ 21:23), çünkü herkesin fiili hikmetli olmaya da olmamaya da müsaittir, Allah&#8217;ın fiili ise hikmetsizlikten münezzehtir.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 377 &#8211; Maturidi</p>
<p>Kaynak metin; Mâtüridi, Kitâbü1-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002, s. 277-281 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın üç derecesi vardır. Birinci derecesi insanların durdukları yeri (makâm) bilmendir. Onlar kendi kaderlerine bağlı, yapabilme güçlerinde sınırlı ve ilâhi takdir üzere bağımlıdırlar. Bu bilgi dolayısıyla üç şey elde etmiş olursun: Yaratılmışların -bir köpek bile olsa—senden yana güvende olması, insanların sana sevgi duyması ve seninle kurtuluş bulması.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; El-Herevi</p>
<p>* Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah” lafzı, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan, rubübiyet sıfatlarıyla nitelenen ve tek hakiki vücudu olan gerçek varlığın adıdır. Onun dışındaki tüm varlıklar bizatihi var olmayı hak etmezler. Varlığını O&#8217;ndan alan varlıklar ise zatı gereği fâni, O&#8217;na tâbi olmasıyla da mevcuttur. O&#8217;nun zatının dışındaki tüm varlıklar yokluğa mahkümdur. “Allah” lafzının ad ve özel isim konumunda bu manaya delalet etmesi en uygunudur. Onun kökü (iştikâk) ve çekimi (tasrif) hakkında zikredilenler ise zorlamadır ve boş bir çabadan ibarettir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 395 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın ikinci derecesi, Hak ile olan ahlâkını güzelleştirmendir. Senden kaynaklanan ahlâkı güzelleştirmek senden ortaya çıkan her şeyin (O&#8217;na lâyık olmayıp bu yüzden) özür gerektirdiğini ve Hak&#8217;tan gelen her şeyin (sana lâyık olmayıp bu yüzden) şükür gerektirdiğini bilmen, (kulluk edebinin bir gereği olarak) Hak için vefadan başka bir şeyi zorunlu görmemendir.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 405 &#8211; El-Herevi</p>
<p>Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Varoluş ve ibrete zemin teşkil eden bu hallerin izahını ayrıntılı olarak yapıyorum ki şunu bilesin: İnsan, şehvetleriyle yalnız başına terk edilip hevâ ve heves leriyle karşı karşıya bırakıldıklarında, hele bir de içgüdüsel ve ilk mizaçlarında olan akıldan olan (başlangıç düzeyi) akıldan başka nasiplerini almamışlarsa, buna ilaveten yol gösterici ve eğitmenlerden, ayrıca peygamberler ve ardılları gibi nefs ve isteklerine karşı kişiyi güçlü kılan kişilerden de yoksun bırakıldıysa, aklının gücünde hastalıklarını tedavi edecek, hevâ ve hevesten uzaklaşmaya zorlayacak, doğal eğilimlerine (tabâi&#8217;) karşı savaşımda güç verecek ve tüm maslahatın bilinmesini sağlayacak bir şey bulunmaz.</p>
<p>Kirlenmiş bir doğadan ve azgın bir şehvetten daha kirli bir hastalık ne olabilir?! Gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında başa musallat olan bir şeymiş gibi bir vakitte başa gelen acıyı hastalık olarak yorumlayanlar hastalığın ne olduğundan gafildirler. Bunlar ne hastalığı ne de tedavisini bilirler,</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; Cahız</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kişinin Allah tarafından verilen nimeti gereğine aykırı olarak kullanmaya yönelmiş olması Allah tarafından verilen armağanı, nimet kategorisinden çıkarmaz ve ihsan olmaktan başka bir manaya ve hakikate dönüştürmez. Allah bir eylemi sağlayacak gerekli araçları verirken ve nedenlerini anlaşılır kılarken; bozgunculuk yapılsın ve kötülük çıkarılsın diye ihsanda bulunuyor değildir. Ne var ki, itaat etmek üzere yardıma mazhar olan kişi verilen yardımla isyan ettiğinde, lütfedilen nimeti yanlış yerde kullanmıştır; ihsanla kötülük yapmıştır.</p>
<p>Sayfa 409 &#8211; Câhız</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Düşünce Geleneğinde Tabiat Tasavvuru;  Bediüzzaman Örneği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-dusunce-geleneginde-tabiat-tasavvuru-bediuzzaman-ornegi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-dusunce-geleneginde-tabiat-tasavvuru-bediuzzaman-ornegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Feb 2022 06:16:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayşe Betül Tekin1 Giriş Bilgi felsefesinin temel problemlerinden birisi de bilginin kaynağı ve araçları problemidir. Düşünce tarihinde, bilginin yalnız duyu ve algı aracılığıyla fiziksel dünyadan elde edile­bileceği iddiasından yalnız sezgi yetisiyle doğrudan bilgi sa­hibi olunabileceği iddiasına kadar çeşitli görüşler mevcuttur. Peki, gerçekten bilgi, sadece duyu ve algıyla kavrayabildiği­miz alanla mı sınırlıdır? Fiziksel dünyayı aşan konularda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-dusunce-geleneginde-tabiat-tasavvuru-bediuzzaman-ornegi/">İslam Düşünce Geleneğinde Tabiat Tasavvuru;  Bediüzzaman Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25957 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/5b431ae65379ff3230684fd6-1-300x169.jpg" alt="" width="401" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/5b431ae65379ff3230684fd6-1-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/5b431ae65379ff3230684fd6-1-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/5b431ae65379ff3230684fd6-1-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/5b431ae65379ff3230684fd6-1.jpg 770w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></p>
<p><strong>Ayşe Betül Tekin1</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bilgi felsefesinin temel problemlerinden birisi de bilginin kaynağı ve araçları problemidir. Düşünce tarihinde, bilginin yalnız duyu ve algı aracılığıyla fiziksel dünyadan elde edile­bileceği iddiasından yalnız sezgi yetisiyle doğrudan bilgi sa<strong>­</strong>hibi olunabileceği iddiasına kadar çeşitli görüşler mevcuttur. Peki, gerçekten bilgi, sadece duyu ve algıyla kavrayabildiği­miz alanla mı sınırlıdır? Fiziksel dünyayı aşan konularda da bil<u>gi</u> elde etmek mümkün değil midir? Felsefe tarihçisi A. Arslan&#8217;a göre insan, sahip olduğu bilgi araçlarıyla fiziksel atana yaraşıra Tanrı, kâinatın kaynağı, ruhun özü gibi metafizik alana dair sorulara da cevap aramaya çalışan bir varlıktır. Arslan, 1994: 19-20).</p>
<p>Antik Çağ&#8217;dan itibaren tüm filozoflar ve bilim insanları başına bir bilgi sahası olan duyularla idrâk edebildiğimiz tabiati anlamak ve açıklamak üzere teoriler üretmiştir.Tabiata hiçbir anlam yüklenemeyeceğini  iddia eden düşünürler olduğu gibi tabiata farklı anlamlar yükleyen düşünürler de ortaya çıkmıştır. Yunan filozofları arasında Platon-Aristoneği, tabiatta var olan gaye ve düzenin manasını sorgularken herhangi bir düzenin olmadığını düşünen septikler ve atomistler, tabiatın manasını açıklama girişimlerini gereksiz bir çaba olarak görmüşlerdir. Aristoteles, tabiattaki düzenin kaynağı­nın Tanrı sevgisi olduğunu iddia etmiştir. Platon&#8217;a göre tabi­at, Bir, Akıl ve Nefs&#8217;in altında duran ruhsal varlıkların en alt seviyesidir. Septiklere göre ise tabiatı açıklamak için yapılan bütün girişimler boşunadır. Bununla birlikte Atomistler İlahî bir failden gelen tasarım veya düzen görüşüne karşı çıkmış­lardır. (Nasr, 1996: 90).</p>
<p>İlk çağlardan günümüze dek bilgi kaynaklarından biri olan tabiat, İslam düşünce geleneğinde nasıl anlaşılmıştır? Tabiat ve içinde bulunduğu âlem, İslam düşünürleri için ne ifade et­miştir? Makalemizde İslam düşüncesinde âlem-kâinat-tabiat anlayışlarına dair genel bir çerçeve sunarak pozitivizm ve ma­teryalizmin Türkiye&#8217;de yayılmaya başladığı dönemin mütefek­kirlerinden Bediüzzaman&#8217;ın tabiat karşısındaki tavrım ele ala­cağız. Bir yaratıcının varlığına delalet etmesi bakımından âlem kavramı olumlu bir anlam taşırken onun tabakalarından biri­ne karşılık gelen tabiat kavramı neden olumsuz bir anlam taşı­maktadır? Bediüzzaman modern bilimin tabiat anlayışım neden eleştirmektedir ve buna mukabil ne gibi öneriler sunmaktadır?</p>
<p><strong>Bediüzzaman&#8217;ın âlem ve kâinat anlayışının İslam düşüncesindeki yeri</strong></p>
<p>İslam düşüncesinde âlem, kendisiyle bilgi sahibi olunan şey olarak tanımlanmaktadır. Kendisiyle mühür vurulan şeye hâ- tem denilmesi gibi âlem de alet siğasının anlamım ifade eder. Çünkü âlem, kendisini yaratana delalet ettiği için bir alettir, (el- Isfehani, 1996:581).Fatiha suresinin &#8220;Âlemlerin Rabbi olan Al­lah&#8217;a hamdolsun.&#8221; (Kur&#8217;an, 1:2) ayetinde olduğu gibi Kur&#8217;an-ı Ker&#8217;im&#8217;in birçok yerinde çoğul olarak kullanılmıştır. Çoğulu­nun <em>avalim</em> yerine cemi&#8217; salim siğasında, yani <em>âlemûn-âlemîno- </em>larak gelmesi, âlemin melek, cin ve insan sınıflarım içerdiğini göstermektedir. (el-Isfehani, 1996:582). Buna ilaveten Bediüz-zaman, âlemin ve içerdiği parçaların akıl sahibi ve mütekel- lim varlıklar olarak tasavvur edilmesinin, belagatin en makbul prensiplerinden biri olduğunu ifade etmiştir. (Nursi, 1959:18). Fahruddin Razi, Fatiha&#8217;daki Rabbü&#8217;l-Âlemin&#8217;in tefsirinde âlem kavramını şöyle açıklamaktadır: &#8220;Zatı gereği mümkün olan âlem, Allah&#8217;ın dışındaki her şeydir. Allah, zatı gereği vacip olan tek varlıktır. Âlem diye isimlendirilmesinin sebebi, Al­lah&#8217;tan başka her şeyin Allah&#8217;ın varlığına delalet etmiş olma­sıdır.&#8221; (Razi, 1988: 319).</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;a göre bir bütün hâlindeki âlemin içerdiği parçaların herbirisi de bir âlemdir ve sonsuz uzayda birçok âlem vardır. Nursi, kâinat ve âlem kavramlarını aynı anlamda kullanarak yaratıcısına şehadeti ve işareti nedeniyle kâinâtın âlem olarak isimlendirildiğini belirtmektedir. (Nursi, 1959:18). Nursi&#8217;nin âlem tasavvuruna paralel bir şekilde Elmalılı, âle­min her parçasının da bir âlem olduğundan söz ederek âlem mefhumunu, <em>ma yu&#8217;lemu bih,</em> yani ilim edinmeye alet ve vesile olan şeyolarak tanımlamaktadır. Müfessire göre bütün eşya, Hak Teala&#8217;ya ve O&#8217;nun eserine, rubûbiyetine ve kemaline de­lalet ederek ilmimize ve tasdikimize vesile olduklarından do­layı âlem olarak isimlendirilmiştir. (Yazır, 1942:70-71). Âlemin alamet oluşu hakkında Elmalılı, şöyle demektedir: Ehl-i şuhut için âlemdeki her şeyin arkasında Allah vardır. Âlem, mâsivâ- yı Allah&#8217;tır ve Allah, mâverâ-yı âlemdir ve biz bu âlem vesi­lesiyle maverasındaki Allah Teala&#8217;yı hakkiyyet dediğimiz bir şuur nisbetiyle tasdik ederiz.&#8221;(Yazır, 1942: 71).</p>
<p>Aristo&#8217;nun ayaltı ve ayüstü olarak adlandırdığı ikili âlem ta­savvuru, İslam dünyasını da etkilemiştir. Oluş ve bozuluş <em>(kevn ü fesâd)</em> âlemi olan ayaltı âlem toprak, su, hava ve ateş olmak üzere dört unsurdan müteşekkildir. Ezelî ve ebedî varlıkların bulunduğu ayüstü âlem ise esir <em>(ether)</em> olarak bilinen beşinci unsurdan meydana gelmektedir. İslam filozofları da bu âlem anlayışını benimsemişlerdir. Onlara göre akıllar ve nefislerden oluşan ayüstü metafizik alem,fiziki alemdeki değişimlere etki etmektedir. (Bolay,358)  Kısacası,İslam filozoflarına göre                                        ontolojik bir kavram olarak âlem, yalnızca duyularla kavrana- bilen fiziksel varlık alanından ibaret olmayıp bunun yanında metafiziksel varlık alanını da içermektedir.</p>
<p>Onuncu yüzyılda ortaya çıkmış Müslüman bir topluluk olan îhvan-ı Safa&#8217;ya göre ise âlem, hem cismi hem de nefsi olan bü­yük bir insandır. İnsan nefsinin, vücudun azalarını ve bede­ninin eklemlerini hareket ettirmesi gibi âlemin nefsi de yara­tıcının izniyle felekleri döndürür ve yıldızları hareket ettirir. İhvan, âlemin nefsine &#8220;Küllî Nefs&#8221; adım vermektedir. (İhvan-ı Safa, 1999:122-123). Küllî Nefs&#8217;in fiilleri, âlemin cisminin tama­mına ve bütün parçalarına nüfuz eden ruhani güçlerle ayaltı âlemde ortaya çıkmaktadır. Felsefe bu güçlerin Zuhal, Merih, Utarit, Ay gibi gök cisimlerinden kaynaklandığım söylerken din, bu güçleri, orduları ve yardımcıları olan melekler olarak isimlendirmektedir. (İhvan-ı Safa, 1999:124-126).</p>
<p>Risalelerinden anladığımız kadarıyla İhvan-ı Safa, ayaltı âlemdeki tabiat güçlerini melekler ile özdeş tasavvur etmiş­tir. Başka bir deyişle, tabiatı sadece fiziksel bir varlık olarak değil, aynı zamanda nefs sahibi bir canlı olarak algılamıştır. İnsanın bir bedeni, bir nefsi olduğu gibi âlemin de küllî bir cis­mi bir de kuvvetleri, yani bütün cisimlerin eczasına sirayet et­miş küllî bir nefsi olduğu görüşü, &#8220;İnsan, küçük bir âlem ve âlem büyük bir insandır.&#8221; prensibine dayanmaktadır. Bu gö­rüş İslam düşüncesinin her alanında etkisini sürdürmüştür. Bediüzzaman&#8217;ın da âlem tasavvurunda insanın küçük âlem, âlemin de büyük insan olduğu prensibinin etkilerinden söz edebiliriz. (Nursi, 1959).</p>
<p>Gazzali de âlemi şu iki kısma ayırmaktadır: &#8220;Ruhani ve cismani. İstersen sen hissî ve akli diyebilirsin, istersen de ul­vi ve süfli diyebilirsin. &#8230; Bazen de biri mülk ve şehadet âle­mi olarak, diğeri de gayb ve melekût âlemi olarak isimlendi­rilir.&#8221; (Gazzali, 1986: 25). Gazzali&#8217;ye göre dünya, görülen ve bilinen, mülk ve şehadet âlemidir; ahiret ise görülmeyen me­lekût âlemidir. (Gazzali, 1975:42). Eserlerinin pek çok yerinde bu iki kısım âlemden söz ederken Gazzali, <em>İhyâu Ulûmi&#8217;d-dîn </em>adlı eserinde mülk âlemi ile melekût âlemi arasında bir köprü vazifesi gören ceberut âleminden de bahsetmektedir. Ceberut âlemi, bir tarafı karada ve bir tarafı denizde olup hareket hâ­lindeki bir gemiye benzetilmektedir. Yeryüzünde madde âle­minde dolaşan herkes bu gemiye bindiğinde ceberut âlemi­ne geçmektedir. Gemisiz ve sarsılmadan sular üzerinde seyre başladığında ise melekût âlemine geçmiş olmaktadır. (Gazza- li, 1975: 459). Gazzali, bu iki âlem arasındaki bağlantıyı şöyle ifade eder: &#8220;Hissî âlem, akli âleme götüren bir yükselme yeri­dir.&#8221;. Ona göre maddi âlem, manevi âleme açılan bir kapı gi­bidir. (Gazzali, 1986:25).</p>
<p>Gazzali&#8217;ye benzer şekilde İbn Rüşd, kâinatı ve mevcudatı bilmenin Allah&#8217;ı razı eden kudsi ibadetlerden biri olduğunu sa­vunmaktadır. Filozofa göre yaratılmış varlıklar hakkında bilgi sahibi olmak, Allah hakkında ilim sahibi olmaya denktir. (İbn Rüşd, 2004, <em>s.20).Faslul-Makal</em> adlı eserinde varlıkların yaratı­cıya delaletini şöyle ifade etmektedir (İbn Rüşd, 2004):</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, varlıklar sırf kendilerinde mevcud olan sanatı bilmek ve tanımak suretiyle Sânı&#8217;in delili olurlar. Bu sa­nat hangi ölçüde mükemmel olarak bilinir ve tanınırsa, Sanı hakkında elde edilen bilgi de o ölçüde mükemmel olur. Var­lıklara itibar edilmesini ve mevcudatın incelenmesini şeriatın tavsiye ettiği ve buna teşvik ettiği muhakkaktır. Şeriat, varlık­ları akılla tetkik etmeye ve bunlar hakkında akılla bilgi sahibi olma arzusunda bulunmaya insanları davet etmiştir. Bu, Al­lah&#8217;ın kitabında gayet açık biçimde belirtilmiştir, (s.76).</p>
<p>İbn Rüşd, Allah&#8217;ın kitabının insanları mevcudatı inceleme­ye çağırdığını izah etmektedir. İleride ayrıntılı olarak ele alaca­ğımız üzere Bediüzzaman da mevcudatın bir kitap gibi okun­ması gerektiğinden söz etmekte<u>dir</u>,</p>
<p>Gazzali&#8217;nin aksine Sadreddin Konevî, yaratıklardan Yaratan&#8217;a değil, Yaratan&#8217;dan yaratıklara gitmek gerektiği fikrini savunmaktadır.Konevi düşüncesinde alem, gayb mertebesinden başlayıp insan mertebesine giden beş mertebeli bir yapıdır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a> Fa­kat bu beş mertebenin esası iki tane asli mertebe olan gayb ve şehadet âlemleridir.Konevi&#8217;ye göre şehadet âleminde bulunan her mevcudun kendi Yaratan&#8217;ına olan özel nisbetiyle İlahî bir isim o nesnede tecelli etmektedir.(Keklik, 1967: 95-100).</p>
<p>İslam düşünce geleneğinde âlem, yaratıcıya delalet eden bir kavram olmakla birlikte farklı seviyelerde varlık katmanlarından oluşan ontolojik bir yapıdır. Son olarak, Bediüzzaman&#8217;m âlem düşüncesini etkileyen âlimlerden biri olan Erzurumlu İbrahim Hakkı&#8217;nın âlem anlayışına değinebiliriz. İbrahim Hakkı, meş- <em>hur Marifetnâme</em> adlı eserinin âlemin yaratılışı bahsinde âlem­deki tabakalardan söz etmektedir. Ona göre âlem, melekût ve mülk olmak üzere iki kısımdır. Her iki kısım kendi içinde üçer tabakadan meydana gelmektedir. Erzurumlu, melekût âlemi­nin en yüksek, en saf ve en güzel olanına gayb âlemi, lahût âle­mi, ceberut âlemi denildiğini; ortasının, ruhlar âlemi, manalar âlemi ve emr âlemi olarak isimlendirildiğini; en alt, en kesif ve cisimlere en yakın olanına mücerredat âlemi, berzah âlemi ve misal âlemi denildiğini aktarmaktadır. Mülk âleminin ise üst tabakasına ulvi âlem, beka âlemi ve ahiret âlemi denildiğini; ortasına mütevassıt âlemi, ecrâm-ı esiriyye âlemi, felekler âle­mi ve semavât âlemi denildiğini; alt tabakasının da süfli âlem, cisimler âlemi, unsurlar âlemi, oluş ve bozuluşlar âlemi, dünya âlemi olarak isimlendirildiğini belirtmektedir. İbrahim Hak- kı&#8217;ya göre, ruhlar ve melekler âleminin içindekiler ile mülk âle­minin içindeki sınıfların toplamı hece harflerinin sayısı kadar yani yirmi dokuz tanedir.</p>
<p>Her iki âlemin varlıklarının birleş­mesinden ise üç kısım bileşik cisim vücuda gelmiştir: Maden­ler, bitkiler ve hayvanlar. Buradan hareketle İbrahim Hakki/ tıpkı hece harflerinden isim, fiil ve harflerin vücuda gelerek insanların lisanı olması gibi, her iki âlemdekilerden de üç bi­leşim ortaya çıkarak onlardan cihan kitabının sonsuz manalar kazandığını ifade etmektedir. Bir başka deyişle, her varlık bir harf olduğundan, kelimelerin harflerin terkibinden mana ka­zanmasına benzer şekilde her iki âlemdeki varlıklar da ancak biraraya geldiğinde mana kazanabilmektedir. Böylece varlık­lar sonsuz manalar içeren âlem kitabım oluşturmaktadır. Do­layısıyla, ona göre, bu âlem kitabındaki manaların sırrına vakıf olmak için eşyadan manaya ulaşmak, ancak o kitabı ibret gö­züyle okumakla gerçekleşecektir. (Erzurumlu, 1330:5-6). <em>Açık Medeniyet</em> adlı çalışmasında âlemin yapışım anlamanın, ancak çok katmanlı bir varlık anlayışıyla mümkün olduğunu savu­nan Recep Şentürk&#8217;ün belirttiği üzere İbrahim Hakkı, metni çok katmanlı bir ilişkiler ağı olarak görmektedir. Mana, zahir ve batın olmak üzere iki katmanlıdır. Bu yüzden kâinat da çok katmanlı bir metin olarak okunmalıdır. (Şentürk, 2010:131).<sup>3</sup></p>
<p>İbrahim Hakkı gibi Tillo Medresesi&#8217;nde eğitim gören Said Nursi&#8217;nin de eserlerinde benzer bir âlem tasavvuru mevcut­tur. Nursi, âlemin tabakalarından söz etmektedir ve batın ola­nın zahir olandan daha üstün olduğunu şöyle ifade etmekte­dir &#8220;Âlem-i melekût âlem-i şehâdetten, âlem-i gayb dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir.&#8221; (Nursi, 2008:174).Fakat Said Nursi, daha ziyade görünen âlem olan kâinatın işaret et­tiği manalar üzerinde durmaktadır. Ona göre kâinat, okunup a<u>nlaşılmas</u>ı için manalar içeren bir kitaptır; kâinattaki varlık­lar ise bu kitabın sayfalan ve satırlarıdır. Bu kitaptaki her bir kelime, Allah&#8217;ın isimlerini göstermektedir.</p>
<p>Said Nursi kâinat-kitap benzetmesini alt parçalarına da uy­gulamaktadır. Ona göre kâinat, her kelimesinde birçok kita­bı tazammun eden bir kitap; yeryüzü birçok kitabı tazammun eden bir sayfadır. Bir ağacı bir kelime, bir meyveyi bir harf, bir çekirdeği ise bir ağacın programım taşıyan bir nokta olarak tasavvur etmektedir. Nursi, içinde derin manalar taşıyan bu muhteşem kitabın bir yazarının var olmasının zorunlu olu­şunu açıklarken &#8220;bir harf kâtipsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz&#8221; ilkesini temel almaktadır. (Nursi, 1990:54; 2008:35). Bediüzzaman, aynı zamanda kâinat-saray benzetmesini kulla­narak somut bir örnekle kâinat-kitap benzetmesini güçlendirmektedir. Bu benzetmede kâinattaki ay ve güneş bir sarayın lambaları, yıldızlar mumları, zaman bir ip veya şerit olarak tasvir edilmektedir. Kainâtın sanatkârı her sene bir başka âle­mi o şeride takıp göstermekte, o âlemin içinde üç yüz altmış tarzda düzenli olarak suretlerini yenilemekte ve hikmetle de­ğiştirmektedir. (Nursi, 1990:55). Aynı şekilde insanın hayatı da yazılmış bir kelime olarak Allah&#8217;ın isimlerine delalet etmekte­dir. (Nursi, 1990:116).</p>
<p>Diğer taraftan Bediüzzaman dilbilimsel bir argüman ge­liştirerek &#8220;isim&#8221; ve &#8220;harf&#8221; kavramlarının nahiv ilmindeki te­rimsel anlamlarını kâinattaki varlıklara uygulamaktadır. İsim <em>&#8220;delle ala mana fi nefsihi&#8221;</em> olarak tanımlanır, yani kendisindeki manaya delalet edendir. Harf ise <em>“delle ala mana fi gayrihi&#8221;</em> ola­rak tanımlanır, yani başkasındaki manaya delalet edendir ve başka bir mananın ortaya çıkması için bir alettir. Said Nursi, Kur&#8217;an&#8217;ın bakış açısıyla kâinattaki bütün varlıkların birer harf olduğunu ve dolayısıyla başkasının, yani Yaratan&#8217;ın isimlerine ve sıfatlarına işaret ettiğini belirtmektedir. (Nursi, 1994:641). Kâinata mana-yı harfi ile ve yaratıcı hesabına bakmak gerekti­ğini, mana-yı ismi ile ve sebepler hesabına bakmanın hata ol­duğunu vurgulayan Nursi&#8217;ye göre her şeyin iki ciheti vardır- Bir ciheti Hakk&#8217;a bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka ba­kan cihet, Hakk&#8217;a bakan cihetin önündeki tül perde veya şeffaf bir cam parçası gibidir. Buna misal olarak Nursi, nimete ba­kıldığında Mün&#8217;im&#8217;in, sanata bakıldığında Sâni&#8217;in, sebeplere bakıldığında ise Hakiki Müessifin halkın aklına gelmesi ge­rektiğini ifade etmektedir. Nursi&#8217;ye göre varlığın Hakk&#8217;a ba­kan ciheti görülmeyip yalnızca maddi sebeplerinin görülme­si büyük bir cehalettir ve ancak perdenin arkasındaki Hakk&#8217;a bakan ciheti görüldüğünde İlahî marifet elde edilebilir (Nur si, 2008:49-50).             ’&#8217;</p>
<p>Sonuç itibariyle İslam düşünce geleneğinde âlemin metafi­zik boyutu üzerinde durulmuş ve maddi âleme, ancak yaratıcı­ya delaleti bakımından önem atfedilmiştir. Bediüzzaman, ken­disinden önceki bu geleneğin çok katmanlı âlem tasavvurunu benimsemiştir. Bunun yanında düşüncesinin merkezine aldığı &#8220;mana-yı ismî&#8221; ve &#8220;mana-yı harfi&#8221; kavramlarıyla kâinata dair görüşlerini özgün bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p><strong>İslam Düşünce Geleneğinde ve </strong><strong>Bediüzzaman&#8217;da Tabiat Tasavvuru</strong></p>
<p><em>Tab&#8217;</em> mastarından isim olan tabiat, &#8220;yaratılış, seciye, yaratı­lıştan gelen asli yapı&#8221; anlamlarına gelmektedir. Terimsel ola­rak &#8220;bilimsel veya metafizik açıdan ele alman maddi dünya (Düzgün, 2010:325) manasına gelen tabiatın yukarıda adı ge­çenlerden şehadet âlemine dâhil olduğu açıktır. O hâlde Said Nursi, neden kâinat kavramını olumlu anlamda kullandığı hâlde tabiat kavramını genellikle olumsuz anlamda kullanmış­tır? Bu durumun tabiat bilimleriyle uğraşan kimselerin tabiata yüklediği anlam nedeniyle Nursinin de onlarla aynı termino­lojiyi kullanmaktan kaçınmasıyla ilgisi kurulabilir. Zira tabiat felsefesi denildiğinde, öncelikle varlığın ilkesini fiziki dünyada arayan Sokrates öncesi dönemdeki filozoflar akla gelmektedir. O dönemin tabiat filozoftan, âlemde meydana gelen hareket ve değişimin arkasında yalnızca maddi sebeplerin var olduğunu öne sürmüşlerdir. Demokritos gibi atomcu filozoflar, bütün varlığı maddeye indirgeyen bir tabiat görüşünü benimsemiş­ler ve ayrıca evrende herhangi bir düzen ve gaye olmadığını, her şeyin tesadüfen oluştuğunu iddia etmişlerdir. Tek gerçeğin madde olduğu kabulünden hareketle var olan her şeyin maddi sebeplerle oluştuğuna yatmışlardır. Oysa İslam âlimlerine gö­re tabiatta düzen ve gayelilik vardır ve her varlığın bu düzen içerisinde bu anlamı vardır. İslam düşünce geleneğinde tabiatta tesadüfe yer yoktur ve bütün tabii sebepler, hakiki sebep olan Allah&#8217;a bağlanmıştır. (Düzgün, 2010:325-6).</p>
<p>Klasik dönem tabiat felsefesi alanında öne çıkmış filozoflar­dan biri olan Ibn Sina, tabiat kavramını &#8220;içinde olduğu şeyde arazî (arızi olabilir mi? yazara sorulmalı) bakımdan değil de zati bakımdan olan hareketin ve duranlığın ilk ilkesi&#8221; (İbn Si­na, 2004: 35) olarak tanımlamıştır. Buradan çıkan tartışma ko­nusu, ilk ilkeden kastedilen şeyin fail neden olup olmadığıdır. Tabiatın ilke ve neden oluşu konusunda İslam filozofları ile kelamcılar, farklı teoriler ortaya koymuşlardır. İslam filozofları tabiatta hadiselerin yakın sebeplerinin fiziki sebepler olduğunu ve fakat metafiziksel alanda bütün tabii sebepler zincirinin ilk ve tek neden olan Allah&#8217;ta son bulduğu kabul etmektedir. Bu anlayışı kabul eden İslam filozoflarının amacı âlemdeki gaye, nizam ve inayet fikrine ulaşmaktır. (Kutluer, 2000:120). Kelam- alanın çoğu ise tabiattaki hadiseler arasında görünen sebep-sonuç ilişkisinin zorunlu olmadığı görüşünü benimsemişlerdir. Örneğin, Gazzali&#8217;ye göre ateş, yanma hadisesinin sebebi ola­rak görünebilir; ancak, bu hüküm alışkanlıklarımıza dayandı­ğı için aklen zorunlu değildir. (Yavuz, 2000:122).</p>
<p>Kelamcı bir düşünür olan Fahruddin Razi, <em>Tefsirinde</em> tabiat kavramını ve onun doğal olayların nedeni olduğu görüşünü eleştirmektedir. Razi&#8217;ye göre örneğin bitkileri meydana geti­ren, onların tabiatı değil de Kâdir, Müdebbir, Hakîm ve Âlim bir Fail-i Muhtar olmalıdır. Bunun üzerine meyvelerin yara­tılması konusundaki iki farklı yorumu vermektedir: 1. Müslü­man filozofların tabiat anlayışı: Allah, suda müessir bir tabiat, yeryüzünde ise müteessir bir tabiat yaratmıştır. Bu iki tabiatın biraraya gelmeleri neticesinde meyveler oluşmuştur. 2. Kelam- alarm Fail-i Muhtâr anlayışı: Allah, suyun yeryüzüne ulaşma­sını müteakip İlahî âdetleri, meyveleri yaratma şeklinde yürüt­müştür. Üstelik Allah vasıtasız yaratmaya da kadirdir. Razi&#8217;ye göre tabiat kavramı, Allah&#8217;tan bağımsız bir etken olarak ifade edilmemelidir. Ayrıca her iki görüşte de yüce bir yaratıcıya ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. (Altaş, 2009:198-200).</p>
<p>Gazzali de tabiatın kendi başına bir fail olmadığının üzerin de durmaktadır. Gazzali&#8217;ye göre tabiat, Allah&#8217;ın emri altında- dır, dolayısıyla bizzat kendisi bir şey yapmayıp bilakis yaratan tarafından yaptırılmaktadır. Güneş, ay, yıldızlar ve diğer var­lıklar, O&#8217;nun emrine tâbi&#8217; oldukları için bunların kendi fiilleri­nin olmadığı bilinmelidir. Bu nedenle Gazzali, tabiat ilimlerini inkâr etmenin dinin bir şartı olmadığının altını çizmektedir. (Gazzali, 1939:96). Buna karşın Allah&#8217;a ve sıfatlarına inansalar da ahireti inkâr eden tabiatçı filozofları, Gazzali zındık olarak nitelendirmiştir. Tabiatçı filozoflar Allah&#8217;ın varlığını, hikmeti­ni, kemalini kabul etmiş ve fakat cenneti, cehennemi, kıyame­ti inkâr etmişlerdir. (Gazzali,1939:87).</p>
<p><em>İşârâtül İ&#8217;caz adlı</em> eserinde Said Nursi, tabiatın mahiyeti hak­kında şu açıklamayı yapmaktadır: &#8220;Tabiat dedikleri şey, bir mat­baadır, tâbi&#8217; değildir. Tâbi&#8217; ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir.&#8221; Öncelikle tabiat kelimesinin kökeninden yola çıkarak onun bir matbaa olduğunu belirten Nursi, tabiatın fail olamaya­cağını vurgulamaktadır. Gazzali&#8217;nin tabiatın fail sebep olama­yacağı görüşü göz önüne alındığında iki düşünürün bu konu­da hem fikir olduğu açıkça görülmektedir. (Nursi, 1994. 571).</p>
<p>Nursi&#8217;nin üzerinde durduğu diğer bir husus ise tabiatın kanunlardan oluşan bir şeriat olmasıdır. Nasıl ki şeriat insan­ların fiillerini bir düzene sokup sınırlarını çizen kurallardan oluşuyorsa, Nursi&#8217;ye göre tabiat da şehadet aleminin uzuvla­rından sudur eden fiilleri arasındaki düzeni oluşturan ilahı bir</p>
<p>şeriat-ı fıtriyedir. Ona göre tabiat itibari bir emir olup yaratı­lışta cari olan âdetullahtan ibarettir. Bu suretle, tabiatın bir vü- cud-ı haricî olduğu düşünülemez, yani dış dünyada bir varlı­ğı yoktur, ancak, zihnî bir varlıktır. Burada Said Nursi, tabiatı Allah&#8217;ın bir sanatı ve fıtri bir şeriatı, kanunları ve kuvvetleri ise o şeriatın meseleleri olarak tasavvur etmiştir. (Nursi, 1994- 571). Bediüzzaman&#8217;a göre tabiattaki emirlerden çekme&#8217; itme hareket ve kuvvetler âdetullahın isimleri olarak görülebilir ve fakat kanunun <em>&#8220;kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve </em><em>âletiyetten müessiriyete geçmemesi gerekmek</em><em>tedir. (Nursi, 2008: 238).</em> Bediüzzaman iki tür şeriattan bahse­der (Nursi, 1994):</p>
<p>Birincisi: Alem-i asgar olan insanın ef&#8217;al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: Insan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtmı tanzim eden, sı- fat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melâike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekvini- yesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. (s.575).</p>
<p>Burada ifade edildiği üzere, yine &#8220;insan küçük bir âlem ve âlem büyük bir insandır&#8221; ilkesi esas alındığında şeriatın da kü­çük ve büyük olmak üzere iki kısım olduğu görülmektedir. Kü­çük şeriat insanın hareketlerini düzene sokmasını sağlarken bü­yük şeriat âlemdeki hareketleri düzenlemektedir. Bediüzzaman, büyük fıtri şeriatın tabiat olarak isimlendirilmesinin bir yanlış ol­duğunun altını çizerek tabiat kavramının hatalı kullanıldığını be­lirtmektedir. Bu fıtri şeriatın emirlerini yeryüzünde uygulayanlar ise İhvan-ı Safa&#8217;nın da düşüncesinde olduğu gibi meleklerdir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Nasıl ki şeriat iki kısım ise, İlahî metin de Kuran ve kâinat olmak üzere iki kısımdır. Kuran&#8217;ı, &#8220;kâinat kitabının ezeli bir tercümesi&#8221; şeklinde tarif eden (Nursi, 1990:339) Nursi, inayet delilini kâinatın sayfalarında göremeyen kimsenin Kuran&#8217;ın insanları tefekküre davet eden ayetlerini okumasını önermek­tedir. (Nursi, 1959:98). Buradan hareketle Bediüzzaman&#8217;ın dü­şüncesinde iki tür İlahî metnin söz konusu olduğunu ve kainat metninin ancak Kuran perspektifinden okunduğunda doğru yorumlanabileceğini söyleyebiliriz.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[5]</sup></a></p>
<p><em>Tabiat Risalesi&#8217;nde</em> tabiat kavramının kullanımıyla ilgili ay­rıntılı tahliller yapan Said Nursi, eleştirilerini üç argümana yönelterek bu gibi ifadelerin müslümanları belirtmektedir. Bunlardan,</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> <em>Evcedethul-esbab,</em> yani, &#8220;Esbabbu şeyi icad ediyor.&#8221;</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> <em>Teşekkele binefsihî,</em> yani, &#8220;Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.&#8221;</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> <em>İktezathu&#8217;t-tabiat,</em> yani, &#8220;Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor&#8221;</p>
<p>ifadeleridir. (Nursi, 1994: 677). Nursi bu tarz kullanımların yaygınlaşmasından dolayı tabiata olumsuz bir mana yüklen­diğine işaret etmektedir. Çünkü bu sözler dinsizliği ima et­mektedir ve Müslümanlar bunları farkında olmadan kullan­maktadır. Bunlara karşın dördüncü şık olan mevcudatın bir yaratıcının kudretiyle varlığa getirilişini ortaya koyarak ilk üç şıkkın imkânsızlığım ispat etmektedir.</p>
<p>Birinci argüman, varlığın meydana gelişini sebeplere bağ­layan nedensellik anlayışıdır. Bediüzzaman, âlemde düzenli olarak işleyen bir mekanizmanın olduğunu ifade eder ve fa­kat bu mekanizmanın şuursuz sebeplere bağlanamayacağını savunmaktadır. Nursi&#8217;ye göre maddi bir sebep, müsebbebin içinde ve yanında bulunmalı ve ona doğrudan temas etmeli­dir. Fakat müsebbebin içinde bulunan maddi sebeplerin onun içinde birer usta gibi çalışmaları imkansızdır. Çünkü maddi ve tabii sebepler şu&#8217;ur sahibi olamaz. Dolayısıyla böyle bir düze­ni meydana getiremezler. Varlıklardaki düzen, ancak hikmet sahibi birisi tarafından yapılmış olabilir. (Nursi, 1994: 677-8).</p>
<p>İkinci argüman, varlığın kendi kendine oluştuğuna dair­dir. Nursi&#8217;ye göre mevcudatın kendi kendine varlığa geldiğini iddia etmek, akılsız ve şuursuz atomları ilim ve şuur sahibi olarak görmek demektir. Bu ise atomlar sayısınca imkânsızlık ortaya çıkarmaktadır. Âlemin bir ustası vardır ve bütün atomlar o ustanın emri altındaki memurlardır. Said Nursi varlığın akü ve şuur sahibi bir yaratıcı tarafından meydana getirilmiş olmasına örnek olarak insan vücudunu ele almaktadır.Eğer<sup> </sup>insan vücudu bir yaraticının kalemiyle yazılmış olmasaydı da tabiatın ve sebeplerin matbu&#8217; eseri olsaydı, insan vücudunun içinde yüzlerce tabiat kalıbının bulunması gerekecekti. Çünkü matbu kitapların her bir harfi için ayrı bir demir kalıp vardır. Yani bir matbaa gibi olsaydı bir tek kalem yerine harfler sayı­sınca demir kaleminin olması gerekirdi. Bu mümkün olsa bi­le o harflerin, kalıpların ve kalemlerin yapılması için de başka kalıpların bulunması gerekecektir ve bu ise teselsüle yol aça­caktır. Teselsül ise imkânsızdır. Dolayısıyla, insan dâhil âlem­deki bütün varlıklar Âlim ve Hakîm bir yaratıcının kalemiyle yazılmışlardır. (Nursi, 1994: 679).</p>
<p>Üçüncü argüman olan tabiatın gerektirmesi ise her varlığın içindeki kendi tabiatının bir ilah olduğu varsayımıdır. Nursi&#8217;ye göre bu argümanı kabul etmek, Vacibul-Vücûd&#8217;un zatına or­tak koşmayı gerektirir ki o da imkânsızdır. Üstelik, mevcuda­tı sebeplerin veya tabiata meydana getirmesi oldukça zor bir iştir. Hâlbuki Vahid-i Ehad ile herşey tek bir şey gibi kolaylık­la vücuda gelmektedir. Varlığın tabiata gereği olarak tabiata etkisiyle meydana gelmesi imkânsızdır. (Nursi, 1994:680). So­nuç olarak Nursi, tabiatçıların bu argümanlarının Kurani an­layış çerçevesinde akli olmadığını mantıksal delillere dayana­rak ortaya koymaktadır.</p>
<p>Tabii sebeplerin aracı oldukları sonuçları bizzat yapabile­cek güce sahip olmadıklarını ifade eden Nursi, onların, ancak yaratıcının kudretiyle hareket edebileceklerinin üzerinde dur­maktadır. (Açıkgenç, 2008:567). Maddi sebeplerin şuur sahibi olmadığının farkında olan ama bu sebepleri gerekli gören tabiatçı filozofların, âlemin her tarafını gezip yaratıcının isbataa dair deliller toplamaları gerekmektedir. O yolculukta kendi­lerine hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlup olup da caddeden çıkmamak için birçok delil ve alamete ihtiyaç duyarlar. Hâlbuki Kur&#8217;an penceresinden bakan kimse için her şey yaratıcının birliğine delalet etmektedir. (Nursi, 2008:80).</p>
<p>Bediüzzaman, tabiata bu olumsuz manasından Mesnevi <em>Nuriye</em> adlı eserinde de söz etmektedir. Nursi, iki tağut ile mü­cadele ettiğini ifade etmektedir. Birincisi <em>ene</em> manasında in­san, İkincisi tabiat manasında âlemdir. Birinci tağut olan ene ve önem verildiğinde Nemrut ve Firavun gibi tanrı olunmakta­dır. ikinci tağuta gaflet ile bakıldığında ise tabiat tanrı olmaktadır.Tabiatın tanrı olarak görülmesine karşı çıkan Nursi, tabiat zannedilen o şeyin İlahî bir sanat olduğunu da belirtmektedir (Nursi, 2008:115).</p>
<p>Said Nursi, tabiatçı filozofların kullandığı şekliyle fail bir tabiat anlayışım reddetmektedir. Bunun yerine tabiatın <em>münfail </em>(edilgin) konumu üzerinde durmaktadır. (Nursi, 1994):</p>
<p>Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san&#8217;at ola­bilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâ­kim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri&#8217; olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mıstardır, masdar olamaz, (s.682).</p>
<p>Modem bilim, tabiatı kanun ve güçler olarak tanımlarken Nursi, tabiatı Allah&#8217;m koyduğu fıtri bir kanun, yanı âdetullah olarak tanımlamaktadır. Böylece tabiat kavramım yeniden ya­pılandırarak tabiattaki hadiselerin ilahı kanunlara bağlı olarak yürütüldüğünü belirtmektedir. Bediüzzaman a göre tabiatın gerektirmesi veya tabiatın sebep olması&#8221; şeklindeki ifadeler, Müslümanlar açısından ciddi bir problem teşkil etmektedir. Tabiat kavramının bu bağlamda kullanılmaması gerektiğine özellikle dikkat çekmektedir. Zira bu tür kullanımlar insan zih­nini manevi sebeplerden uzaklaştırmaktadır. Nitekim modem dönem insanının karşısındaki en büyük tehlikeyi maddiyata boğulup maneviyatı terketmesi olarak görmektedir.</p>
<p><strong>Bediüzzaman&#8217;a Göre Tabiat Araştırması</strong></p>
<p>İslam medeniyeti içinde zihinleri şekillenen Müslüman dü­şünürler akıl ve vahyi birbirini destekleyen iki hakikat olarak görmüştür.Varlığı incelerken aklın ispat ettiklerini vahiy ışığı altında ele almışlardır.Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde ise Avrupa&#8217;da ortaya çıkan materyalizm ve bilimsel natüralizm gibi ideolojiler İslam dünyasını da etkilemiş, vahyi inkâr eden materyalist ve natüralist düşüncelerin artmasına neden olmuştur. Ondokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl baş­larının bir düşünürü olarak Said Nursi, Müslüman toplumları etkisi altına alan bu düşüncelerle mücadele etmiştir. Diğer taraftan Avrupa kaynaklı olsa da pozitif bilimlerin kanıtlarını ve kanunlarını yaratıcının varlığını ispatlamada bir araç olarak kullanmıştır. Pozitif bilimleri çalışan bir Müslümanın nasıl bir bilimsel zihniyete sahip olması gerektiğini de eserlerinin çeşit­li yerlerinde izah etmiştir. Ona göre Müslüman bir âlim mana­yı harfiyle, yani Kur&#8217;an! bir perspektifle kâinata bakmalıdır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Said Nursi, bilimsel metot karşısına Kur&#8217;an metodunu koy­maktadır. Felsefe dediği pozitif bilimler, kâinata mana-yı ismi ile bakarak kâinatı kâinatın kendisi için incelemektedir. Kur&#8217;an ise kâinata mana-yı harfi ile bakarak kâinatı yaratıcı adına ele almaktadır. Nursi&#8217;ye göre Kur&#8217;an mevcudattan, ancak yaratıcı için bahsederken bilim, yaratıcıyı işe katmayıp bizatiha bahset­mektedir. Ayrıca Kur&#8217;an bütün insanlara hitap ederken bilim, yalnız bilim insanlarıyla konuşmakta ve avamı dikkate alma­maktadır. (Nursi, 2008: 223-4). Buna göre kâinattaki her var­lık, bir manayı gösteren bir işarettir. Fiziksel alandaki mana­sının ötesinde metafiziksel alana ait bir bilginin göstergesidir. Modem bilim anlayışı ise varlıkların anlamını sadece görülen tabiat alanına indirgemektedir.</p>
<p>Said Nursi, kâinatın manası konusunda modem bilimsel yöntemin açıklamalarının yetersiz kalışım <em>Onikinci</em> Söz&#8217;de bir karşılaştırma ile açıklamaktadır. Bu eserinde kâinatı çeşitli mü­cevherlerle süslenerek yazılmış bir Kur&#8217;an&#8217;a benzetmektedir. Bu kıymetli ve tezyinattı Kur&#8217;an hakkında yabana bir bilim insanı (kendi ifadesiyle ecnebi bir feylesof) ile Müslüman bir âlimin yazdıkları kitapları karşılaştırmaktadır. İyi bir mühen­dis olan o bilim insanının kitabı, Kuran&#8217;ın manasından hiç bahsetmeyerek sadece sanatların işçiliği, mücevherlerin nite­liği gibi teknik konuları içermektedir. Müslüman olan âlimin araştırmaları ise o harflerin süslemelerinden çok daha yüce­dir. Kuran&#8217;daki manaları yazdığı tefsirinde âlim, süsleme per­desi altındaki esas hakikatlerden bahsetmektedir. Nursi&#8217;nin bu karşılaştırmasına göre Müslüman âlim kâinata mana-yı har­fi, filozof ise mana-yı ismî metoduyla yaklaşmaktadır. Mana­yı ismî ile bakmak, yani varlığın yaratıcısına işaretini görme­mek, kâinata hakaret etmek demektir. Nursi, burada tabiatüstü güçleri kabul etmeyen materyalist bilimin varlığa yaklaşımını eleştirirken öte yandan, Kur&#8217;ani zihniyetin varlık araştırmasın­da nasıl bir yaklaşıma sahip olması gerektiğine dair ipuçları sunmaktadır. Düşünüre göre kâinatı bir Kur&#8217;an, varlıkları ise onun ayetleri gibi okumak ve mana-yı harfi ile yanı yaratıcı­sını düşünerek kâinata bakmak gerekmektedir. Dinsiz felse­feyi ise&#8221;hakikatsiz bir safsata&#8221; ve &#8220;kâinata bir tahkir olarak tanımlamaktadır. (Nursi, 1990:117-8).Burada Nursi nin karşı­sında durduğu felsefenin, ondokuzuncu yüzyıl Almanya sın- da ortaya çıkarak modem bilimin temelini oluşturan bilimsel natüralizm ve bilimsel materyalizm gibi felsefi dünya görüş­leri olduğunu da söyleyebiliriz.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[7]</sup></a> Çünkü bu dünya görüşleri, Osmanlı&#8217;yı da etkisi altına alarak daha sonra Nursinin müca­dele ettiği dönemin baskın ideolojisi haline gelmiştir.</p>
<p>Said Nursi, kâinat kitabının okunarak bir yaratıcının varlı­ğının zorunlu ve bir oluşuna ulaşılabileceğine eserlerinin pek çok yerinde vurgu yapmaktadır. Yaratılanların mahiyetinde bulunan acizlik, Allah&#8217;ın var olmasının zorunlu oluşuna de­lalet etmekte, kâinattaki genel düzenin devamı için sorumlu olduğu vazifeler de O&#8217;nun bir oluşuna delalet etmektedir. Bu yüzden, kâinattaki varlıklar, zatında ve fiillerinde hiçbir ku­sur bulunmayan Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarına da işaret etmek­tedirler. (Nursi, 2008:19). Kâinattaki varlıkların Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarının göstergesi olması gibi her bilim dalı da İlahî bir isme dayanmaktadır. Bediüzzaman&#8217;a göre her bilim, ancak bir İlahî isme dayanarak kemaline erişebilir, yoksa noksan kalır. Mesela tıp, Şâfî ismine dayanmakta ve yeryüzü eczanesinde ilaçların tecelli etmesiyle kemalata ulaşmaktadır. Mesela hik­met, yani felsefe, Hakîm isminin eşyadaki tecellilerini görme­diği vakit hurafeye dönüşmekte veya tabiat felsefesi gibi sa­pıklığa yol açmaktadır. (Nursi, 1994:106).</p>
<p>Görüldüğü üzere Said Nursi, tabiatçı filozofların metodun­dan farklı bir metot izlemektedir. Nursi&#8217;nin metodu, tabiata Kur&#8217;an perspektifinden baktığı mana-yı harfi metodudur. Var­lıkları gözlemleyerek bu metotla onların işaret ettiği gerçek ma­nalara ulaşmaya çalışmaktadır. Nursi&#8217;nin tabiat araştırmala­rı için önerdiği bu metot, nedensel ilişkilerin hem yatay hem de dikey düzlemde görülebilmesini sağlamaktadır. Bu yakla­şım sayesinde pozitif bilimlerin indirgemeci bilgi anlayışın­dan kurtulmak mümkün görünmektedir. Nursi&#8217;ye göre tabiat araştırmaları esnasında sahip olunması gereken bilimsel zih­niyetin önünde gaflet perdesi bulunmamalıdır ki Kuran&#8217;dan kazanılan farkındalık ile yaratıkların işaret ettiği manalar, ya­ni Allah&#8217;ın isim ve sıfatları görülebilmelidir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Makalemizde İslam düşünce geleneğinde çok katmanlı âlem anlayışının benimsendiğinden bahsettik. Gelenekte, görünen âleme görünmeyen âlemin işaretçisi olarak bakıldığından ve âlemdeki varlıkların manası üzerinde durulduğundan söz ettik. İslam düşüncesinde âlem kavramı ile kâinat ve tabiat kavramlarının kimi zaman eş anlamlı olarak kullanılmakta olduğuna değindik. Bununla birlikte Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin kendi döneminin natüralist ve materyalist düşünürlerinin tabiatı tanrılaştıran iddiaları nedeniyle tabiat kavramının olumsuz bir ma­na taşıdığına işaret ettiğini belirttik. Modern bilimin temelini oluşturan, her olayın tabii sebepler ve kanunlar ile açıklanabi­leceğini savunan natüralizmin, Nursi&#8217;ye göre, tabiata karşı in­dirgemeci bir yaklaşım olduğunu ifade ettik. Bediüzzaman&#8217;ın mana-yı ismî dediği bu indirgemeci yaklaşıma alternatif ola­rak mana-yı harfi yaklaşımını önerdiğini ortaya koyduk. Said Nursi&#8217;nin tabiatın metafiziksel manasını öne alan mana-yı harfi yaklaşımının, hem fiziksel hem de metafiziksel sahada bilgiye ulaştırabileceğini tespit ettik. Ortaya koyduğumuz bu tespitler, modern bilimin materyalist kavram ve yorumlarına mahkûm olmadan kâinatın alternatif bakış açılarıyla da incelenebilece­ğini Bediüzzaman örneğinde göstermektedir.</p>
<p>Editör:M. Hüseyin Mercan &#8211; Gelenek ve Modern Arasında Bilgi ve Toplum,syf:161-180</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Doktor Adayı, Marmara Üniversitesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a> Âlemin beş mertebesi hazerât-ı hamse olarak isimlendirilir. Bunlar sırasıyla Gayb mertebesi, Sabit Aynlar mertebesi, İzafî Gayb mertebesi, Şehadet ve His mertebesi, İnsan mertebesidir (Keklik, 1967:95-100).</p>
<p>3.Erzurumlu İbrahim Hakkı&#8217;ya göre tabiat bir anne gibi insanların biyolojik ih- tiyaçlarını karşılamakta, onları eğitmekte ve insanlarla anlamlı bir ilişki kur­maktadır. R. Şentürk, insan-tabiat arasındaki bu anlamlı ve ahlaki ilişki fikri üzerinde durmaktadır.Çünkü modern anlamdaki özne-nesne ilişki tarzı in­sanın tabiatı istismar etmesine dayalıdır. Dolayısıyla insan tabiatla ahlaki ve anlamlı bir ilişki kuramamaktadır. (Şentürk 2010- 34)</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[4]</a> Melekler hakkında Said Nuni&#8217;nin ayrıntılı görüşleri için Risale-i Nur Külli- yatı&#8217;nın 29.Söz&#8217;üne bakınız.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[5]</a> O. Leaman, Nursi&#8217;nin kutsal bir metin olan kâinata ve Kufan’a yorum nokta­sında aynı şekilde yaklaşılması düşüncesinde olduğunu belirtmiştir. Her iki­si de bir metin gibi okunup anlaşılmaya çalışılmalıdır. Buna ek olarak, met­ni bizim kontrol etmediğimizi, aksine metnin bizi kontrol ettiğini ifade eder (Leaman, 2003:261).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[6]</a> Herhangi bir tabiat araştırmasında Bediüzzaman&#8217;ın &#8220;mana&#8221; üzerine vurgu yapması ise, Şerif Mardin&#8217;e göre, onu Seyyid Ahmed Han gibi ondokuzuncu yüzyıl natüralistlerinden farklılaştırmaktadır (Mardin, 1989:224).</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Açıkgenç, A. (2008) Said Nursi. <em>DİA</em> (c.35, s.565-72). İstanbul: ISAM.</p>
<p>Altaş, E. (2009). <em>Fahreddin Er-Razî&#8217;nin İbn Sînâ yorumu ve eleştirisi.</em> Istan- bul: İz Yayıncılık.</p>
<p>Arslan, A. (1994). <em>Felsefeye giriş.</em> Ankara: Vadi Yayınları.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi. <em>(1959).İşârâtü<sup>f</sup>l-İ&#8217;caz.</em> İstanbul.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi. (1990). <em>Sözler.</em> İstanbul: Sözler Yayınevi.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi. (1994). <em>Risale-i Nur Külliyatı.</em> İstanbul. Yeni As­ya Neşriyat.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi. <em>(2QQ8).Mesnevi-i</em> Nuriye.İstanbul: RNK Neşriyat.</p>
<p>Bolay, S. H. (1988). Âlem. <em>DİA(c.2,</em> s.358-363). İstanbul: İSAM.</p>
<p>Düzgün, Ş. A. (2010). Tabiat. <em>DİA</em> (c.39, s.325-7). İstanbul.İSAM.</p>
<p>Erzurumlu, İ. H. <em>(133O)Marifetname</em> (nşr. Yusuf Ziya Kınmi). İstanbul: Ahmed Kamil Matbaası.</p>
<p>Fahruddin Er-Razi. (1988). <em>Tefsîr-i Kebîr Mefâtihu&#8217;l-Gayb.</em> Ankara.</p>
<p>Gazzali. (1939).<em>el-Munkız mine&#8217;d-dalal</em> (Haz. C. Saliba &amp; K. Ayyad). Dı- maşk: Matbuatu Mektebetü&#8217;n-Neşril-Arabi.</p>
<p>Gazzali. <em>(1975). thyauulumi&#8217;d-din W (Ç<sub>ev</sub>.</em> <sub>A</sub>. Serdaroğlu). İstanbul- Bedir Yayınevi.</p>
<p>Gazzali. (1986)^^7^ <sub>(Mecmûatu</sub> Resâil&#8217;il i<sub>mâm</sub> r a» • de, c.4). Beyrut: Dârül-Kütübil-İlıniyye.</p>
<p>Gregory, F. (2008). <em>Natural Science in Western Philosophy.</em> Boston, Mass.: Houghton Mifflin.</p>
<p>İbn Rüşd. (2004). <em>Felsefe-Din ilişkileri</em> (Haz. S. Uludağ). İstanbul: Dergâh Yayınlan.</p>
<p>İbn Sînâ.(2004). <em>Fizik</em> I(Çev. M. Macit &amp; F. özpilavcı). İstanbul: Litera Yayıncılık.</p>
<p>Îhvanü&#8217;s-Safa. (1999). <em>Resailu thvanü&#8217;s-Safa ve hillani&#8217;l-vefa II.</em> (Eds. F. Sez­gin &amp; K. Zirikli). Frankfurt am Main: Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften.</p>
<p>Keklik, N. (1967). <em>Sadreddin Konevi&#8217;nin felsefesinde Allah, kâinat ve insan. </em>İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.</p>
<p>Kutluer, İ. (2000). İlliyyet. <em>DİA</em> (c.22, s.120-1). İstanbul: İSAM.</p>
<p>Leaman, O. (2003). İslam, the environment, and Said Nursi. Abu-Rabi&#8217;, L M. (Eds.), <em>İslam at the crossroads: On the life and thought ofBediuzza- man Said Nursi</em> içinde. Albany: State University of New York Press.</p>
<p>Mardin, Ş. (1989). <em>Religion and social change in modem Turkey: the case of Bediüzzaman Said Nursi.</em> Albany: State University of New York Press.</p>
<p>Nasr, S. H. <em>(1996).Religion &amp;The order of the nature.</em> Oxford: Oxford Uni­versity Press.</p>
<p>Ragıb el-Isfehani. (1996).<em>Müfredata Elfazul-Kuran.</em> (Thk. S. A. Davudi). Dımaşk: Darul-Kelam.</p>
<p>Şentürk, R. (2010). <em>Açık medeniyet.</em> İstanbul: Timaş Yayınlan.</p>
<p>Yavuz, YŞ. (2000). İlliyyet. <em>DİA</em> (c.22, s.121-3). İstanbul: İSAM.</p>
<p>Yazır, Elmalılı M. H. (1942).<em>Hak Dini Kuran Dili.</em> c.l. İstanbul: Eser Kitabevi.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[7]</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-dusunce-geleneginde-tabiat-tasavvuru-bediuzzaman-ornegi/">İslam Düşünce Geleneğinde Tabiat Tasavvuru;  Bediüzzaman Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-dusunce-geleneginde-tabiat-tasavvuru-bediuzzaman-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülvehhâb eş-Şa&#8217;rânî&#8217; &#8211; El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2021 14:18:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülvehhâb eş-Şa'rânî]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Ecel]]></category>
		<category><![CDATA[El-Yevâkît]]></category>
		<category><![CDATA[kasder]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24909</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hocamız, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî (ö. 926/1520) -Allah rahmet eylesin- şöyle derdi: “İmamların sözleri şu üç durumdan birinin dışında olamaz: Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça uygundur ki bunlara kesin olarak inanmak gerekir. Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça muhaliftir ki bunlara inanmak da kesin olarak haramdır. Ya da uygun veya aykırı olduğu tam olarak açık değildir ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png" alt="" width="430" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-600x533.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-768x682.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1.png 1000w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></p>
<p>Hocamız, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî (ö. 926/1520) -Allah rahmet eylesin- şöyle derdi: “İmamların sözleri şu üç durumdan birinin dışında olamaz: Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça uygundur ki bunlara kesin olarak inanmak gerekir. Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça muhaliftir ki bunlara inanmak da kesin olarak haramdır. Ya da uygun veya aykırı olduğu tam olarak açık değildir ki bu durumda en güzel tavır, kararsızlıktır.”  s.56</p>
<hr />
<p>Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778) “Ehlü’s-sünnet ve’l-cemâ‘at, bir kişi de olsa hak üzere olanlardır.” derdi. Keza kendisine “es-Sevâdü’l-a‘zam”ın kim olduğu sorulduğunda da böyle cevap vermiş ve İmâm Beyhakî de (ö. 458/1066) aynı şekilde söylemiştir.</p>
<p>Kardeşim, şunu da bilesin ki Ehl-i sünnet ve’l-cemâate tâbi olan bir kimsenin kalbinin, ona tâbi olanların dostluğu ile dolu olması gerekmektedir. Buna muhalif olanlara karşı ise aksine, kalbini gam ve darlıkla doldurması gerekir.  s.58</p>
<hr />
<p>Âhiret de dünya da O’nundur. O’nun ma‘kul bir misli olmadığı gibi akıllar da buna delâlet etmez. Zaman O’nu kuşatamaz, mekân da O’nu kapsayamaz. Aksine O varken mekân yoktu. Şimdi de öyledir. Zira mekânı da mekânda bulunanı (mütemekkin) da zamanı da O yarattı.“Ben, bir ve mahlûkatı muhafaza etmenin kendisine ağır gelmediği diri olanım.” dedi. Yaratılmışların sıfatlarından hiçbir sıfat O’nda yoktur. Sonradan olan şeylerin (havâdis) O’na hulûl etmesi ya da O’nun bunlara hulûl etmesinden veyahut onların O’ndan önce veya O’nun onlardan sonra olmasından yücedir. Bilakis “O varken O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” denilir. Zira öncelik ve sonralık O’nun yaratmış olduğu zamanın özelliklerindendir. O, uyumayan Kayyûm ve zayıflamayan Kahhârdır. “O’nun misli yoktur ve O, işiten ve görendir.” s.64</p>
<hr />
<p>O, her şeye gücü yetendir. Her şeyi ilmiyle kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır. Gizliyi ve daha da gizli olanı bilir. Gözlerin haince olanını ve kalplerin gizlediğini bilir. Yarattığı bir şeyi nasıl bilmesin ki! “Yaratan hiç bilmez mi? O çok lütufkâr ve her şeyden haberi olandır.”6 Eşyaları var olmalarından önce biliyordu, sonra da onları bildiği şekilde var etti. Eşyayı bilmeye devam etmektedir ve eşyada meydana gelen yenilenme O’nun ilminde herhangi bir yenilik meydana getirmez. Eşyayı ilmiyle sağlam kıldı ve hükümlere bağladı. Dileyen herkes bu hükümler doğrultusunda eşya hakkında kararlara vardı. O, akıl ve görüş sahiplerinin icmâıyla, cüzî ilimleri bildiği gibi küllî ilimleri de mutlak olarak bildi.  s.65</p>
<hr />
<p>Yüce Allah bildiği gibi hükmetti, murad edip tahsis etti, takdir edip var etti. Aynı şekilde âlemin alt veya üst derinliklerinde hareket eden, duran veya konuşan her şeyi işitmekte ve görmektedir. Uzaklık, O’nun işitmesine mani olmaz; zira O, karîbdir. Yakınlık, O’nun görmesine engel olmaz; zira O, ba’îd’dir. Nefsin sesini nefiste, gizlice dokunmanın sesini de dokunma anında işitir. O, karanlıkta siyahlığı, suyu suyun içinde görür. Ne karışım, ne karanlık, ne aydınlık O’ndan hiçbir şey saklayamaz. O, işiten ve görendir. O Subhânehu ve Teâlâ, öncesinde herhangi bir suskunluk ve vehmedilen herhangi bir sessizlik olmaksızın ilim, irade, kudret ve diğer sıfatları gibi ezelî olan bir kelâm ile konuştu. Bu kelâm ile Mûsâ’yla (as) konuştu ve herhangi bir benzetme ve niteleme olmaksızın bu kelâmı Tenzîl, Zebûr, Tevrât, İncîl ve Furkân olarak isimlendirdi.  s.69</p>
<hr />
<p>Ecel geldiği zaman bir an bile ertelenemez. Ben, hiçbir şek ve şüphe bulunmayan bir imanla buna iman ettim. Tıpkı kabirde imtihan edenlerin suallerinin, Allah’a arz edilmenin, Kevser havuzunun, kabir azabının, terazinin kurulacağının, defterlere bakılacağının, sıratın, cennetin, cehennemin, bir grubun cennete, bir grubun da cehenneme atılacağının hak olduğuna iman ettiğim gibi. O günün kederi bir taife için haktır, diğer taifeyi ise büyük korkunun üzmeyeceği haktır. Meleklerin, peygamberlerin, müminlerin ve merhametlilerin en merhametlisi olanın şefaati haktır. Müminlerden büyük günah işleyenlerden bir topluluğun cehenneme gireceği ve daha sonra şefaatle oradan çıkarılacakları haktır. Müminlerin nimetleri çok olan cennette, kâfirlerle münâfıkların da acı veren azapta ebedî kalmaları haktır. Bilinse de bilinmese de kitapların ve peygamberlerin getirdiklerinin Allah indinden olduğu haktır. Benim kendim için yaptığım bu şahitlik, kendisine ulaşan herkes için kendisine sorulduğunda eda etmesi gereken bir emanettir.  s.72</p>
<hr />
<p>O(İbn Arabi) (ra), Kitap ve Sünnet’e bağlıydı ve “Şeriatın terazisi bir an bile elinden düşen helâk olur.” derdi. Bu konudaki görüşü ilerde gelecektir. Yine “Allah senin aklına gelen her şeyden başkadır.” derdi ki bu cemaatin (Ehl-i sünnet ve’l-cemâat) kıyamete kadar olan itikadıdır. Onun sözlerinden insanların anlamadığı kısımların tamamı onun ulvî mertebesinden kaynaklanmaktadır. Şeriatın zâhirine ve cumhurun görüşüne aykırı olan tüm sözleri de onun eserlerine sokuşturulmuştur. s.74</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin el- Fütûhât’ın elli dördüncü babında şu anlama gelen şeyler zikretmiştir: “Bil ki ehlullah kendi aralarında ıstılâh hâline getirilen işaretleri kendileri için oluşturmadılar. Onlar bu konuda doğru olanın açık (sarîh) olan olduğunu biliyorlar. Ancak onların halini bilmeyen, hariçten aralarına giren birisi, tam olarak anlamadığı bir şey duyar da ehlullâhı inkâr eder, böylece [o makamlara] bir daha ebedî olarak ulaşmamak üzere mahrumiyetle cezalandırılabilir diye, onu esirgeme babından, bu yöntemi oluşturdular.</p>
<p>Şöyle dedi: “En şaşılacak şey, sadece bu yöntemde değil, mantıkçılar, nahivciler, mühendisler, matematikçiler, kelâmcılar ve felsefecilerden hiçbir topluluk yoktur ki kendi aralarında, kendilerinden başka kimsenin bilmediği özel bir ıstılahı olmasın. Bu sadece bu yöntemi benimseyenler için gerekli olan özel bir durumdur.”  s.112</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin şöyle derdi: “Naslara muhalefet etmedikçe ve icmâın dışına çıkmadıkça, İslâm fırkalarından herhangi birine mensup olan kimseleri reddetmeye kalkışmak, ehlullahın özelliklerinden değildir.” Onlardan birisini reddetmeye kalkışan kimse, aslında hak olan bir şeyden dolayı onları inkâr ettiği konusunda emin olamaz. Müslümanlar, Müslümanlıktan çıkanların aksine, hak ya da hak olma şüphesi bulunan şeylere inandıkları müddetçe, İslâm dairesi içinde kalmaya devam ederler.  s.144</p>
<hr />
<p>Sa‘deddin et-Teftâzânî ve daha başkaları, kelâm ilminde derinleşmeyi zemmetme konusunun aslının ne olduğu hakkında, kelâmcıların yöntemiyle delilleri araştırmanın ve onları tetkik etmenin, şek ve şüphe defetmenin, buna ehil olanlar için farzı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla bazılarının bunlarla ilgilenmesi yeterlidir. Ancak buna ehil olmayanlardan, saptırıcı şüphelere düşmesinden korkulan kimselerin, buna dalmaması gerekir. Celâleddin el- Mahallî, İmâm Şafiî ve seleften olan başkalarının kelâm ilmiyle meşgul olmaktan nehyetmelerinin sebebinin de bu olduğunu söylemiştir.  s.149</p>
<hr />
<p>el- Fütûhât’ın mukaddimesinde şöyle dedi: &#8230;Filozoflardan hikmet sahibi olanlar, şehvetlerden uzaklaşmanın, nefsin hilelerinden ve kendisini sürükleyen gizli sıkıntılardan kurtulmanın hikmetleriyle dolu birçok eser yazmışlardır. Bunların tamamı şeriata uygun olan sahih ilimlerdir. Ey kardeş, bunun gibilerini hemen reddetme, bekle ve bu filozofun sözünü tahkîk et ki Şâri‘in ya da şeriat ulemâsından birisinin görüşünden dolayı bunun şeriata uygun haksöz olduğu konusunda bakışın kesinleşsin.</p>
<p>Şeriata uygun, hak söz olup olmadığını anlamadığın hâlde ‘Söz konusu âlim, bu görüşü bir filozoftan işitti veya felsefe kitaplarından öğrendi.’ şeklindeki sözüne gelince bu, cehâlet ve yalandır. Bunu bizzat görmediğin ve elinde objektif bir delil bulunmadığı hâlde “Bu âlim, söz konusu meseleyi filozoflardan duydu ya da onların kitaplarından aldı.” şeklindeki sözünle yalan, bu meselede hak ile bâtılı birbirinden ayırt edemeyecek durumda olmandan dolayı da cahilliktir.  s.160</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Mursafî’nin (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Birler, dört kısımdır: 1. Mekân tutmayan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olmayan Bir’dir ki Yüce Allah’tır. 2. Mekân tutan, bölünen ve bir mahalle muhtaç olan Bir’dir ki bu da cisimdir. 3. Mekân tutan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olan Bir’dir ki bu da atomdur (cevher). 4. Mekân tutmayan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olandır ki bu da arazdır.” İşte bu, kadîm ve hâdis olan varlığın toplamıdır, düşün; bu nefis bir açıklamadır.  s.169</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin 473. bâbda “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.”77 âyeti bağlamında şunları söylemiştir: “Çünkü şerik, müminin imanıyla kesin olarak bildiği gibi, varlığı olmayan yoktur. Yok olduğu için de Allah’ın bağışlaması söz konusu olmaz. Çünkü bağışlama ve örtme, var olan içindir. Şerik ise yok olduğuna göre onu bağışlayacak da yoktur. Dolayısıyla bu kesin bir sözdür. Allah’ın kendisine şirk koşulmasını bağışlamayacağının anlamı, şerikin bir varlığının söz konusu olmamasındandır. Şayet var olsaydı mağfiret, bizzat taalluk ederdi.” demiş ve bu konuda sözü uzatmıştır.  s.190</p>
<hr />
<p>el-Fütûhat’ın 70. bâbında şöyle dedi: “Müşriklerin ‘Biz sadece bizi Allah’a biraz daha yaklaştırsınlar diye onlara ibadet etmekteyiz.’82 ifadelerindeki tevhidleri, şer‘an kabul edilmez. Çünkü delil, medlûle(gösterilen,işaret edilen,mana) zıttır. Tevhid medlûldür, delil bundan başka olduğu için, tevhid söz konusu olmaz.” s.194</p>
<hr />
<p>Şeyh, aynı şekilde 72. bâbda dinde tenzihin esas olduğunu ve bunun akılda bulunmadığını söylemiştir&#8230;.Âlimler ise Allah konusunda vehimlerden uzak olan kimselerdir. Bu nedenle onların Allah’ın sıfatlarını kendilerine göre te’vil ettikleri nakledilmemiştir. Belki bunları akılları yetersiz olduğu için, kendilerine tâbi olanlar için te’vil etmişlerdir. Allah’ın hayalî bir misalle onların akıllarına tenezzül etmesi, O’nun kullarına olan rahmeti kabilindendir. Kendisi, emir ve nehiylerini anlamamız için bizi bu şekilde muhatap almıştır. Bize olan hitabını anladığımızda, söz konusu hayalî misaller, bir eziyetmiş gibi kaybolur ve geriye bizimle sadece ilim kalır. Bu, O’nun bize nâzil olan ve harflerden ve seslerden münezzeh olan kadîm kelâmının benzeridir. Ses ve harf olmaksızın biz onu anlayamayız. Şayet perde kalkarsa, onu harf ve ses olmaksızın idrak ederiz. Bu, kıyamet günü tecellî ettiğinde bazı inasanların Hakk’ı bir sûret içinde görmesi gibidir. Şayet bakışı tahkîk derecesinde olursa, O’nun sûretinin ve benzerinin olmadığını görecektir. Bunun benzeri seraptır. “Susuz olanlar, onu su sanır; ancak ona geldiğinde hiçbir şey bulamaz.”Nûr, 24/39.  s.196</p>
<hr />
<p>Kıdem(başlangıcı bulunmayan) Hak Teâlâ’nın rütbesi, hudûs(sonradan meydana gelen) ise mahlûkatın rütbesidir. Hak Teâlâ ne yaratırsa yaratsın, yaratılan hudûs rütbesinin dışına çıkamaz. Dolayısıyla ‘ Hak Teâlâ kendisi gibi bir kadîm yaratmaya kadir midir?’ şeklinde bir soru sorulmaz. Çünkü bu soru, imkânsız olduğu için gereksizdir.”  s.210</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin- 69. Bab’ta ise şöyle demiştir: Âlemin tamamı yoktan var olmuş ve varlığını, kendisini var eden bir mûcitten almıştır ki bu, Yüce Allah’tır. Dolayısıyla âlemin ezelî varlık olması imkânsızdır. Zira var edenin hakikati, ezelde var olan bir şey var etmesi değil -ki bu muhaldir- kendisi varlıkla nitelenmeyen bir şeyi -ki bu da mâdumdur- var etmesidir. İşte bu nedenle âlem kendiliğinden var değil, bütünüyle başkası nedeniyle vardır/başkasıyla kâimdir.  s.210</p>
<hr />
<p>Soru: O’nu bilmenin vâcip olduğunun delili nedir?</p>
<p>Cevap: Bilmenin aklın ulaşabileceği şeyler kapsamında olmasıdır. İnsan bir şeyle karşılaştığında ve yapacakları konusunda âciz kaldığında, boyun eğip niyazda bulunacağı ve sığınacağı bir ilâh edinerek ona dayanması gerekir. Sorunlarının çözülmesi, kalbinin göğe yükselmesi ve bütün yaratılmışların duasının kıblesi olması hasebiyle bakışını oraya yöneltmesi için bunu yapar. Böylece yaratıcısından, kendisini var edenden hile ve zorunluluktan değil, tabii olarak veya fıtraten yardım ister. Bu durum, aynı şekilde hayvanlarda ve canavarlarda da bulunur. Onların, açlık ve susuzluktan helâk ve yok olma korkusunu yaşadıklarında, korku ve ümit içerisinde başlarını göğe doğru kaldırdıkları görülür. Yine çocukların sıkıntı anında dileklerini göğe yönelttiklerini hepimiz görmüşüzdür. Bütün bunlar, akıl sahibi insan bir yana, canlıların fıtratına işaret etmektedir. Bu, Kur’ân’da ve hadiste yer alan fıtrattır. Ancak insanların çoğu mutluluk anlarında bunu göz ardı eder ve sıkıntı anında buna dönerler. Yüce Allah “Denizde bir tehlikeyle yüz yüze kaldığınızda Allah’tan başka bütün çağırdıklarınız kaybolup gider”isrâ, 17/67.buyurmuştur.</p>
<p>Cafer es-Sâdık’ın yanında bir adamın yaratıcıyı inkâr ettiği ve onun da deliller getirdiği, ancak onu ikna edemediği anlatılmaktadır. Bunun üzerine kendisine “Hiç gemiye bindin mi?” diye sorulur. “Evet, bir defasında kırıldı ve ben de bir tahta parçasına tutunarak sahile ulaştım. Sahile ulaştığımda tahta kırıldı” dedi. Bunun üzerine Ca‘fer ona “Levha elinden gittiğinde, dayandığın sebepleri ortadan kaldıran kimseden kurtuluş ümit etmekteydin” dedi. Adam sustu ve Cafer “Kurtuluşun kendisinden olduğu kimse, seni yaratan Allah’tır.” dedi. Bunun üzerine adam müslüman oldu.  s.224</p>
<hr />
<p>Ey Kardeş! Allah’ın sana emrettikleriyle meşgul ol ve Allah senin bütün yeteneklerin oluncaya kadar ibadete devam et. Böylece işinde basiret üzere olursun, bunun dışında O’nun bilgisini talep etme. Bütün insan ve cinlerin (sakaleyn) ibadetlerini yapsan bile bunun dışında O’nun mârifetine ulaşamazsın. Sana nasihat ettim.  s.234</p>
<hr />
<p>Yüce Allah âlemi yaratacağı zaman, o henüz yokluk hâlindeyken sözünü kendisine işittirmiştir. Bu, “Ol” sözüdür. Dolayısıyla âlem, Hak Teâlâ’yı müşâhede etmezken, Allah onu müşâhede ediyordu. Çünkü bütün mümkün varlıkların gözlerinde yokluk perdesi bulunmaktadır. Dolayısıyla kendisi yok iken, karanlığın ışığı görmesi gibi vücûdu idrak etmez. Çünkü aslında karanlığın devam etmesiyle birlikte ışığın kalması asla söz konusu değildir. Yokluk ve varlık da böyledir. Hak, imkânı ve kabul etme istidadı bulunduğu için mümkün varlıklara tekvinle emrettiğinde hemen onun tamamlanan kısmını görmeye çalıştın. Çünkü işitme yeteneği gibi görme de vücûd açısından değil, sübut(kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ortaya çıkma)açısından onun yeteneklerindendir. Mümkün, var olduğunda nûra boyanır ve yokluk kaybolur. Sonra gözleri açılır ve salt hayr olan varlığı görür.  s.234</p>
<hr />
<p>Allah, akılların idrakinden, duyular ve hayâlden münezzeh olmuş ve kemâl açısından hayret edilmek sûretiyle yegâne kalmıştır. O’ndan başka kimse O’nu bilmez, O’ndan başkası O’nu görmez. O’nu hiçbir ilim ihata etmez ve hiçbir göz görmez.Müşâhede edilen eserler, yönelinen makam, hamd edilen mertebedir. İlâh ise hem münezzeh hem de ibadet edilen müşebbehtir. İşte bu ilâhi kemâldir.  s.240</p>
<hr />
<p>Allah’ın “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor, Allah kullarına çok şefkatlidir.”Âl-i İmrân, 3/30.âyeti üzerinde düşün. Sanki Yüce Allah “Allah’ın zâtı hakkında akıl yürütmekten sakındırmamın sebebi, size olan merhamet ve şefkatimdir.” der.  s.244</p>
<hr />
<p>İşte ey kardeş! Şeriatın getirdiği her şeye itikadın kesin olsun. Anlasan da anlamasan da teslim ol. Kuşkusuz Yüce Allah, kendisini en iyi bilen ve sözünde en doğru olandır. Allah en doğrusunu bilir.  s.244</p>
<hr />
<p>O, ne delille ne de burhanla bilinir. Hiçbir tanımı yapılamaz, O’nun hakkındaki ilmimiz sadece “O’nun gibi hiçbir şeyin olmadığını” bilmekten ibarettir. O’nun mahiyetini anlamak, bizim için asla mümkün değildir.  s.258,</p>
<hr />
<p>Ey kardeş, düşün! Susuz olan, uzak olduğu müddetçe serabı su sanır. Ancak yaklaşınca orada su bulamaz ve zannının yanlış olduğunu anlar. Allah’ın kelâmının ses ve harfle işitilmesini de bununla mukayese et.  s.258</p>
<hr />
<p>Şeyh -Muhyiddin-aynı şekilde “Esrâr Bâbı”nda şöyle demiştir:..Ulaştım, deme; çünkü sonu yoktur. Ulaşmadım, deme; çünkü bu, körlüktür. Allah’ın ötesinde varılacak bir yer yoktur. Dolayısıyla kör ile gören aynıdır.”  s.264</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin- Esrâr Bâbı”nda “Bazen bir şeyi bilmek, o şeyi bilmekten âciz olmaktır. Ârif, talep edilen bu şeyin, bilinmeyeceğini anlar. Bir şeyi bilmenin amacı, onu başka şeylerden ayırt etmekten başka bir şey değildir. Onun bilinmeyeceğini bilmesi de ayırt etmedir ve böylece maksat hâsıl olmuştur.” demiştir.</p>
<p>Levâkihu’l-Envâr isimli kitabında “Allah’ın yoluna fikir yöntemiyle giren kimsenin yanında kâinattan hiçbir şey kalmaz; onun yanında Allah’tan başkası yoktur.” demiştir.  s.266</p>
<hr />
<p>Her akıl sahibi, Rabbininin niteliklerini, akıl ve nazar yöntemiyle elde ettiği bilgisine göre sınırlar. Oysa Rabbinin makamı ne o ne de budur. Ayrıca mutlak (sınırsız) olmaktan başka bir şeyin Allah’a nisbet edilmesi doğru olmaz. Ancak Allah, kullarını bu sınırlamadan dolayı mâzur kılmıştır. Onlar gayretlerini O’nu tanımak için sarf ettiklerinden onları affetmiştir.  s.274</p>
<hr />
<p>Hak Teâlâ’nın, kulun sübûtu bulunan bütün övgülerin ötesinde olduğu bilinmektedir. Bildiğin ve aklettiğin her şey, senin sıfatın üzerinedir. Bu sebeple, tövbenin hakikatinin tövbe etmekten tövbe olduğunu söyledikleri gibi ‘tesbihin hakikati tesbih (etmek)ten tesbihtir’ demişlerdir. Bunun izahı şudur: “Tesbih, tenzihtir; Yüce Allah’ın hacibi için, kulun akledip de yaratıcısını kendisinden tenzih edeceği herhangi bir eksiklik yoktur.” Anla!  s.282</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah “Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu”116 haber vermiştir. Bu kadar yakınsa O’nu nasıl bilmiyoruz?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 85. bâbda dediği gibi “Uzaklığın fazla olması perde olduğu gibi, yakınlığın şiddeti de perdedir. Havayı düşün, bakana bitişik olduğu hâlde inceliğinden (letâfet) dolayı, göz nasıl onu görmüyor? Su da böyledir. Kul onun içine dalıp gözünü açtığında, yakınlığın şiddetinden dolayı onu görmez.”  s.288</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin- 317. bâbda “Gizlenmeyen zâhirin, açığa çıkmayan gizlinin şanı yücedir” demiştir. Hak Teâlâ, zuhûrunun şiddetiyle kendisini kullara perdelemiş ve onları k<span class="highlight selected">endisini görmekten </span>a‘mâ kılmıştır. Onlar, inkârcılar, ikrar edenler, müteredditler ve şaşkınlardır.  s.290</p>
<hr />
<p>Yüzümüzü dönmek için Kâbe’nin belirlenmiş olması, himmetlerimizi O’nun üzerinde toplamamızı sağlaması için bir şefkattir.  s.292</p>
<hr />
<p>Allah’tan meydana gelen her şey hayırdır. Ancak hayır, mutlak hayır ve karışık hayır olmak üzere iki kısımdır. Mutlak hayır, nefsin tiksinmediği şeydir. Karışık hayır ise tiksinilen bir ilaç içmek gibi, içinde bir çeşit kötülük bulunan hayırdır. Bu hayrın sahibi, azap ve merhamet gören kimse gibidir. Düşündüğü zaman azabının rahmet ve tedip olduğunu anlar. Bu, tevhid inancına sahip olan âsilerin hükmüdür. Sapıklardan azabı hak edenlere gelince bu, hiçbir şekilde rahmet bulunmayan mutlak şerdir. Allah’tan lütfunu talep ederiz.  s.302</p>
<hr />
<p>Âlemin ilâhi ilimde sabit olması, [O’nun] âlemin varlığına muhtaç olduğu anlamına gelmez. Zira ondan ve onun var olmasından müstağnî olan birisi, ona muhtaç olmakla nitelenemez. Akıl sahibi birisi, yanılma (ayakların kayması) durumuyla karşılaştığında, Allah’ı kemâl sıfatlarıyla niteleme ilkesine sarılsın. Bu durumda Hakk’ın yardımcısı olur.” Bunun izahı şudur:</p>
<p>Ey Kardeş! İlim, sübûtu açısından âleme taalluk ettiği için, bununla yetinmiştir. Daha sonra Hak Teâlâ dilerse bunu şehadet âleminde varlık sahnesine çıkarır, dilerse çıkarmaz. Şayet varlık sahnesine çıkarsa ona muhtaç olmakla nitelenemez, aksine onun varlığından müstağnidir. Ulûhiyyette mümkün olması itibariyle hakkı vardır.(&#8230;)  s.336</p>
<hr />
<p>Bil ki Hak Teâlâ, bütün inançların ötesindedir. Zira O, âlemlerden müstağnidir. Ancak O’nun âlemden müstağni olmasının zihinlerimizde yer etmesi için, âlemin varlığını hayal etmek gerekir. Bu, mal sahibi için “Malıyla maldan müstağnidir.” denilmesi gibidir. Zira zengin olmayı gerektiren sıfat maldır. Dolayısıyla zenginlik sıfatını tasavvur etmek için malın bulunması gerekir.  s.308</p>
<hr />
<p>Bil ki âşık ‘Ben ondanım o da bendendir.’ dediğinde bu, ilim ve tahkîk diliyle değil, aşk ve muhabbet diliyle söylenen bir sözdür. Bu nedenle onlardan biri bu sarhoşluktan ayıldığında, sözünü terk eder.” demiştir.  s.320</p>
<hr />
<p>“Esrâr Bâbı”nda:Ağyarı, ağyardan başkası terk etmez. Şayet Hak, halkı terk ederse, kim onları muhafaza eder, kim gözetir? Şayet ağyar terk ederse, haberde yer alan teklifleri de terk eder. Teklifleri terk eden ise,muannit, âsi ve inkârcı olur. Hakk’ın isimleriyle ahlâklanmanın kemâlinden biri de Hak ve halkla meşgul olmaktır.”  s.322</p>
<hr />
<p>Mursafî’nin torunu kardeşim Şeyh Sâlih Zeynelâbidîn’in (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Allah’ın göklerde ve yerde olmasının anlamı, O’nun emir ve nehiylerinin geçerliliği ve hâdis varlıkların O’nun iradesi istikametinde meydana gelmeleridir.” En doğrusunu Allah bilir. Allah’a yemin ederim ki Şeyh Muhyiddin’e hulûl, ittihat ve tecsîmi nispet edenler, yalan söylemiş ve iftira etmişlerdir. Onun bu ifadelerinin tamamı söz konusu müfterileri yalanlamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.  s.326</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  198. bâbda “İlâhi genişliği bilen kimse, varlıkta hiçbir şeyin tekrar etmediğini bilir. Benzer sûretlerin bulunması, bunların daha önce var olan şeyle olduğunu aklına getirmektedir. Oysa bunlar, onların bizzat kendisi değil benzerleridir. Bir şeyin benzeri, onun kendisi değildir. Bu benzer, her karedeki dört köşelilik ile her dairedeki yuvarlaklıktır. Şekillenmiş her şeyde gördüğün şekil, değişmez. Duyunun hissettiği ise şekillenen değil, şekildir. Şekil ise ma‘kuldür.” demiştir.  s.350</p>
<hr />
<p>Soru: Âlemin, geçici yokluk hâlinde iken Hak Teâlâ tarafından görülmesinin akla uygun bir örneği var mıdır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 352. bâbda verdiği gibidir: “Âlem yokluk hâlinde iken, Hak Teâlâ tarafından görülmesinin en yakın örneği, ‘Bukalemun’ olarak isimlendirilen hayvandır. Onun cisimleri, içerisinde bulunduğu ortama göre, peş peşe ve aşamalı olarak renkten renge girer. Bu, cilalı bir cisim olmadığı hâlde seri bir şekilde görüntüsü değişen ayna gibidir.”</p>
<p>Ey kardeş! Bu renklerin, baktığın cisimde ve onunla ilgili bildiklerinde gerçek bir varlıklarının söz konusu olmadığını bildiğin hâlde bukalemundaki renklerin değiştiğini hissettin. İşte bunu anlayan kimse, kesin bir şekilde Hak Teâlâ’nın âlemi yokluğu hâlinde idrak ettiğini, onu görmesini ve ilâhi iktidarının geçerliliği için onu var etmesini de bilir.  s.362</p>
<hr />
<p>Hiçbir kul, Allah’ın iradesiyle kendi iç dünyasında tasarlamadan önce, bir şeyi yaratmaya muktedir değildir. Önce düşünüp çerçevesini belirler, daha sonra benzeri bilinen bir şekilde duyular âleminde bir varlık olarak ortaya çıkması için, amelî yeteneklerini kullanır. Oysa Allah için bunlar, muhâldir. Zira O, bundan önceki mebhasta geçtiği gibi, ezelde yaratacağı her şeyi bilmektedir.</p>
<p>Şeyh Muhyiddin şöyle demiştir: “Yaratılmışların yaratılmadan önce, Allah’ın bilmediği bir sûrette olduğunu söylemek câiz değildir. Zira bu düşünce, Allah’ın bilmediği bir şeyi yarattığı neticesini beraberinde getirir. Halbuki kesin delillerle O’nun ezelden ebede kadar her şeyi bildiği kesinleşmiştir. Dolayısıyla Allah’ın, bütün âlemi, daha önce benzeri bulunmayan bir şekilde yarattığı kesindir&#8230; s.368</p>
<hr />
<p>Bil ki ilim, ilimle bilinir. İlim, ilim tarafından bilinir ve ilim için bilinendir. İlim âlimin sıfatıdır. Hak Teâlâ sadece seni değil, ilmini tanır, senin bundan başkası olman, senin için doğru değildir. Buradan yola çıkarak “İlim perdedir.” demişlerdir. s.400</p>
<hr />
<p>Şeyh, el-Kasd kitabında şöyle demiştir: &#8230;Allah’ın yarattığı şey O’nunla nitelenmez. Aynı şekilde ‘Allah, âlemi ihtirâ etti.’ denilmez. Zira âlem tamamen şehadet âlemine çıkmadan önce de Allah’ın ilminde sabitti. Bu şekilde sabit olan bir şey için ‘ihtirâ etti.’ denilmez. Belki ‘İlminde sabit olduğu şekil üzere nesnel âleme çıkardı.’ denilebilir.”  s.404</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-:Sana anlamak için soru soran, senin anlamak için sorulan şey hakkında âlim olduğunu ikrar etmiştir. Bazen âlim kişi, kalbinde şüphe olan kimseyi denemek için soru sorar ve böylece kendinde rabbini bilen ile bilmeyen birbirinden ayrılmış olur. Bunun benzeri “Ey iman edenler! İman edin.”Nisâ, 4/136 âyetidir. Mümin olan kimselere iman ettikleri şeye iman etmeleri emredilmektedir.  s.424</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah kendi nefsine güç yetirmekle ya da kendi varlığı üzerinde irade sahibi olmakla nitelenebilir mi?</p>
<p>Cevap: Bu imkânsızdır. Bu soru gereksiz bir sorudur. Zira O, zâtıyla vâcibü’l-vücûttur. İrade ise var etmek için ademe taalluk eder. Allah bundan münezzehtir.  s.434</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin Akâidü’l-Vüstâ’sında şöyle demiştir: &#8230;.Hidâyet ve idlâle (dalâlete düşürme) gelince bu ikisinden murad edilen, kulda iman ve küfrü yaratmaktır. Bu, Ehl-i sünnet’in görüşüdür. Mu‘tezile ise kulun kendi fiilinin yaratıcısı olduğu ilkesine dayanarak hidâyet ve idlâlin kulun elinde olduğunu söylemiştir. Bu, Mu‘tezilenin büsbütün hata ettiği konulardan biridir. Şerî deliller şöyle dursun, duyular bile onları yalanlamaktadır. Şayet onların iddia ettiği gibi, kul kendi fiillerinin yaratıcısı olsaydı, hedefledikleri hiçbir isteklerini kaçırmaz ve hiçbir kötülüğü de asla yapmazlardı.  s.446</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  264. bâbda da şöyle demiştir: “Bil ki bütün âdemoğlunun, cennet ya da cehenneme girinceye kadar, bedenlerinde veya görünmeyen uzuvlarında adım adım ceza, belalar ve elemler görmesi gerekir. Dünyadaki ilk acı, doğumu anında doğan bebeğin [hayata] başlamasıdır. O, rahimden ve onun sıcaklığından ayrılırken acı duyduğunda ve rahimden çıkışı sırasında kendine hava çarpınca ve soğuğun acısını hissettiğinde bağırır bir şekilde çıkar ve ağlar. Bundan hemen sonra ölürse, payına düşen belâyı almış olur; yaşamaya devam ederse, dünya hayatında acı çekmesi gerekir. Zira canlılar otantik olarak buna uyumludur. Berzâha nakledildiğinde ise en aşağısı Münker ve Nekir’in suali olan bir elem gerekir. Diriltildiği zaman kendisi ya da başkasından dolayı korkmasından kaynaklanan elem gerekir. Cennete girdiğinde artık ondan elemin hükmü kalkar ve sonsuza kadar nimetlerle baş başa kalır. Şayet cehenneme girerse, cehennem ehlinden ise sonsuz elemlerin içine girer; değilse şefaat vesilesiyle buradan çıkıncaya kadar elemle baş başa kalır.  s.452</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  Levâkihu’l-Envâr’da şöyle demiştir: “ Hak Teâlâ’nın özelliklerinden biri de O’nun gördüğü şeyin, işitmesinden; işittiğinin ise görmesinden alıkoymamasıdır. Aksine O, bu sıfatlardan birinin idraki diğerinden önce olmamak kaydıyla, bütün işitilenleri ve görülenleri ilmen/bilmek sûretiyle kuşatmıştır. Dolayısıyla hiçbir şey diğerinden alıkoymaz.  s.456</p>
<hr />
<p>Soru: Hak Teâlâ’nın mümkün varlıklara işittirdiği ilk kelâm hangisidir?</p>
<p>Cevap: Buna bir önceki mebhasta değindik; mümkünatın işittiği ilk kelam, “Kün (ol)!” Yâsîn 36/82 kelimesidir. Âlemin tamamı sadece kelâm sıfatından zuhûr etmiştir. Bu ilâhi kelâmın hakikati, Rahmân’ın iradesinin herhangi bir eşyaya yönelmesi ve Rahmân’ın bu istenilen şahsa ruh üflemesidir. İşte bu oluş kelâm olarak, oluşan ise nefs olarak tabir edilmektedir. Bu, bir harfi icâd etmek isteyen kimsenin nefesi gibidir. Çıkan nefes ses olarak isimlendirilir. Allah için bunun nasıl olduğuna akıl erdirilemez.</p>
<p>En doğrusunu Allah bilir. s.458</p>
<hr />
<p>Soru: Lafzî harfler havada şekillenir mi yoksa çıktıktan sonra yok olup gider mi?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 26. bâbda verdiği gibidir. Buna göre çıktığı zaman havada şekil alır. Bu nedenle mütekellimin konuştuğu şekilde kulaklara ulaşır. Havada şekil aldığı zaman, ruhlarına bağlanır ve işleri bitse bile hava bu şekil üzere onları tutmaya devam eder. Onların amel ve tesirleri havada ilk teşekkül ettikleri andadır. Daha sonra diğer topluluklara katılır ve meşgul olduğu şey Rabbinin tesbihi olur.  s.474</p>
<hr />
<p>Soru: Allah’ın zâtı iniş ve çıkışı kabul etmediği hâlde, bize her gece dünya semâsına indiğini haber vermesinin hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bundaki hikmet, bizim hükmümüz ve idaremiz altında bulu-nanların seviyesine inme konusunda, tevazûu öğretme kapısını açmaktır. Aynı zamanda istivâ ile mekânın ispatı gerekmediği gibi, üstte olmanın ciheti ispat etmek anlamına gelmediğini bildirmektir.Yine O, bize dünya semâsına indiğini ve “İstek sahibi, hasta ve bağışlanma dileyen kimse yok mu?” gibi dediğini bildirmekle, kullarının O’nun yardımını talep etme, hâlini arz etme ve zikir ve istiğfâr ile niyazda bulunmalarına izin vermiştir. Bu, “İsteyen yok mu?” gibi ifadelerle sanki Allah onlarla konuşuyormuş ve O, onlara, onlar da O’na konuşuyormuş, onlar O’nu, O da onları ilham yöntemiyle dinliyormuş gibidir. Sanki onlar hitap meclisindedirler. En güzel vasıflar Allah’ındır. İşte akıl erbabına göre inmenin anlamı budur.  s.486</p>
<hr />
<p>Senin aklın bir şey üzerinde durduğu zaman, “Bunun ötesinde ne vardır?” der. Ona “Halâ” dediğin zaman; sana “Halânın ötesinde ne var?” der. Bu, sonsuza kadar devam eder ve akıl, kesinlikle Hak Teâlâ’nın vücudu kuşatmasının keyfiyyetini anlamaz. Hatta akıl, Allah’a yemin ederim ki bir mahlûku anlamaktan bile âcizdir; yaratıcıyı nasıl akletsin!  s.486</p>
<hr />
<p>Bazıları şöyle demişlerdir: “İlâhi gazaptan kastedilen, kullara bu dünyada had ve tazir cezalarının uygulanmasıdır. Bunları zihinlere gelen ilk şeyle(beşeri anlamda,M.A) yorumlamak doğru değildir. Çünkü Allah için bunlar muhâldir. O, kullarının fiillerinin yaratıcısıdır, O’nun muradına aykırı olan bir fiil, nasıl meydana gelecek ki O da O’na gazap etsin? Âhiretteki gazaba gelince bu, sadece cehennemlikler için olur. Onlardan başkalarına gazap ise kıyamet günü biter ve Allah bütün muvahhidleri cennete koyar, anla!” s.524</p>
<hr />
<p>Soru: İnsanlar dehri sadece zaman olarak anladıkları hâlde, Hak Teâlâ kendisini nasıl “Dehr”le isimlendirmiştir?</p>
<p>Cevap: Burada Dehr’den kastedilen el-Evvel ve el-Âhir olan ezel ve ebeddir. Şüphesiz bunların her ikisi de Allah’ın sıfatlarındandır. O, kendisini el-Evvel olarak isimlendirmiş ancak bu öncelik (evveliyet), öncesinde yokluk bulunan öncelik gibi değildir. Çünkü Allah için bu, muhâldir. el-Âhir de böyledir. O, sondur ancak bu âhiriyyet, el-Evvel isminin durumunun aynısı söz konusu değildir.  s.546</p>
<hr />
<p>Soru: Özellikle (Hz.Havva&#8217;nın Hz.Adem&#8217;in,M.A) kaburga kemiğinden yaratılmasının hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bunun hikmeti, kaburga kemiğindeki meyilden (eğiklik) dolayı çocuğuna ve eşine karşı meyilli olmasıdır. Erkeğin kadına şefkat ve eğilimi, kendisinin bir parçası olduğu için gerçekte kendi nefsinedir. Kadının erkeğe meyli ise ondan yaratılmış olması dolayısıyladır. Yani şefkat ve yakınlık bulunan onun kaburga kemiğinden yaratıldığı içindir. Şeyh şöyle demiştir: “Yüce Allah, Havvâ’nın Âdem’den çıktığı yeri şehvet ile îmâr etti ki böylece, varlıkta bir boşluk olmasın. Hava ile kapladığı zaman, kendi nefsine olan şefkati gibi, ona şefkatle yöneldi. Çünkü onun bir parçasıdır. Havvâ ise kendisinden neşet ettiği vatanına şefkatle yönelmiştir.</p>
<p>Soru: O hâlde Havvâ’nın muhabbeti vatanına, Âdem’in muhabbeti ise kendisinedir?</p>
<p>Cevap:: Evet, bu nedenle ve buna bağlı olarak erkeğin kadına olan muhabbeti kendisinin aynısı olduğu için açıktır. Kadına gelince ise haya olarak tanımlanan kuvvet kendisine verildiği için, gizleme kuvvetinden dolayı erkeğe olan muhabbeti ondan zâhir olmaz. Çünkü vatanı Âdem’in birlik olması gibi onunla bir olmamıştır.” s.562</p>
<hr />
<p>Şeyh 331. bâbda şöyle demiştir: “Bil ki müminlerin âhirette rablerini görmesi, herkesin inandığının semeresini görmesi için, dünyada üzerinde bulundukları itikadlarına tâbidir. Dolayısıyla görmeleri, Allah Teâlâ’yı bilmeleri ve taklit ettikleri âlimlerden anladıkları ölçüsünde olacaktır. Ayrıca nimet ve lezzet açısından birbirinden üstün oldukları gibi, bir kısmının rabbine bakmadaki payı aklî lezzet, bir kısmınınki nefsî lezzet, bir kısmınınki hissî lezzet, bir kısmınınki hayalî lezzet, bir kısmınınki keyif verici lezzet ve bir kısmınınki için ise nitelikten bahsedilemeyen bir lezzettir. Bir kısmı da Allah’ı bilmede tâbi olduğu âlimin kendisine verdiği bilgi ya da sahip olduğu bilgi ölçüsünde ya da aklının hayal ettiği kadar mukallittir. Bir kısmı ise mukallit değildir. İşte her biri bu şekilde olur.  s.586</p>
<hr />
<p>Mûsâ (as) “Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım.”348 demiş; O da “Beni asla göremezsin.”349 buyurmuştur. “Beni asla göremezsin.” ifadesindeki sebebin inceliği, hemze ile [ben anlamıyla] “bakayım” şeklinde olmasıdır. Şayet Nûn ile [çoğul anlamla] “Bakalım” ya da Tâ ile [hitap anlamıyla] “Bakasınız” olsaydı cevabı, “Beni asla göremezsin.” şeklinde olmayabilirdi. Soru “bana kendini göster.” ifadesinde mücmel olduğu gibi, cevap da “Beni asla göremezsin.” ifadesinde mücmeldir. Bunun izahı, rü’yet denildiğinde ilk akla gelenin gözle görme olmasıdır. Yani “Gözünle beni göremezsin. Çünkü görmekten maksat, görülen hakkında bilginin hâsıl olmasıdır. Oysa sen her gördüğünde, bir önceki görmenden farklı görmeye devam etmektesin. Dolayısıyla O’nu görmenden dolayı sende asla bir ilim hâsıl olmamıştır. Böylece ‘Beni asla göremezsin.’ ifadesi doğru olmaktadır.  s.592</p>
<hr />
<p>Soru: Ölüm ile uyku arasında ne fark vardır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 317. bâbda dediği gibi, ölüm ruhun tam olarak cismi yönetmeyi bırakması ve güneşin batmasıyla gecenin girmesi gibi, bununla bütün yeteneklerin yok olmasıdır. Uyku ise cismi tamamen bırakma değil; uyuyanın hayatta olması kaydıyla, yeteneklerle hissî idrakler arasında gidip gelen buhar perdeleridir. Bunun (uyku) durumu, kendisiyle yeryüzündeki özel yeri arasına bulut giren güneş gibidir. Oysa her ne kadar güneşle yer arasında biriken bulutlardan dolayı güneşi idrak gerçekleşmiyorsa da ışık, hayat gibi mevcuttur.  s.616</p>
<hr />
<p>Soru: İnsanların arasında meşhur olduğu gibi, İblis cinlerin atası mıdır?</p>
<p>Cevap: İblis, cinlerin atası değildir; ondan önce de cinler vardı ancak ilk isyan eden o oldu.</p>
<p>Soru: İblis’in mertebesi nedir?</p>
<p>Cevap: Onun mertebesi, insanlara kendilerini helâk edecek ya da farkına varmadan Allah katındaki makamlarını düşürecek şeyleri fısıldamasıdır. Ancak Yüce Allah “Gerçek şu ki şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” Nahl, 16/99-100. şeklinde haber vermiştir. Yani Allah’tan ve O’nun takdirinden gaflet ederek saptırma işini ona izâfe ediyorlar. Ondan sakındırıldığı hâlde onun vesvesesini alan ve onunla amel etmeyen kimse, onun hilelerinden ve gizli desiselerinden kurtulur. ..s.644</p>
<hr />
<p>Soru: İblis’in Âdem’e düşmanlığı mı daha şiddetlidir, onun çocuklarına olan düşmanlığı mı?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 325. bâbda söylediği gibi, onun âdemoğullarına olan düşmanlığı, Âdem’e olan düşmanlığından daha şiddetlidir. Bu, âdemoğullarının sudan olmaları ve suyun da ateşe zıt olması nedeniyledir. Âdem’e gelince o, toprakta bulunan kuruluk ile kendisiyle İblis’i bir araya getirmiştir. Dolayısıyla ateşle toprağı bir araya getirmiştir. Bu nedenle Allah adına yemin ederek onlara nasihat ettiğini söylediği zaman, onu tasdik etmiştir. Ancak evlatları, varlıkları İblis’e zıt olduğu için onu tasdik etmemişlerdir. Bu nedenle evlatlarına olan düşmanlığı, babalarına olan düşmanlığından daha şiddetlidir. Şöyle demiştir: “Bu düşmanın bizim gözlerimizle algılamamıza perdelenmiş olması nedeniyle Yüce Allah, merhameti gereği kalbimize dinî yöntemle birtakım alâmetler yerleştirmiştir ve bunlar bizim için zâhiri göz yerine geçerek bunların sayesinde, onu tanırız. Bu, onun ilka ettikleriyle amel etmememiz içindir. Aynı şekilde Yüce Allah, gaybdan gayba ona mukabil kıldığı bir melekle de bize yardım etmiştir.”  s.646</p>
<hr />
<p>317. bâbda şöyle demiştir: Allah’ın yaratma perdesinin gerisindeki gerçek fail olduğunun hakikatini öğrenmek isteyen kimse, gölge oyununa ve sûretlerine baksın. Kendileriyle bu sûretleri oynatan arasına konulmuş perdenin örtüsünden uzaktaki çocuklara göre bu sûretlerde ve perdede konuşan kimdir? Âlemin bütün sûretlerinde durum böyledir. İnsanların çoğu ise varsaydığımız çocuklar gibidir ve kendilerine nereden geldiğini bilirler. Bu meclisteki çocuklar sevinmekte ve neşelenmektedir ve onlar, gâfildirler. Bunu, oyun ve oyuncak edinirler. Allah’ı bilen âlimler ise ibret alırlar ve bilirler ki Allah, bunu sadece bir misal olarak ortaya koymuştur ki böylece kulları bu âlemin Allah ile durumunun tıpkı bu sûretlerin onların hareket ettiricisi ile olan durumu gibi olduğunu ve bu perdenin de hiç kimseye açılması mümkün olmadığı kader sırrının perdesi olduğunu bilsinler.” Bunu uzun uzun anlatmıştır.  s.668</p>
<hr />
<p>Yüce Allah “Allah’ın dilemesi olmaksızın bir şey için ‘Bunu yarın yapacağım’ deme! Unuttuğun zaman Rabb’ini an ve ‘Umarım Rabb’im bu konuda doğruya en yakın olana iletir.’ de!”Kehf, 16/23-24. buyurmaktadır. Böylece kulun kendisine gazap etmesini defetmek için Allah’ın dilemesini teşri kılmıştır.  s.674</p>
<hr />
<p>Yüce Allah “Bir şeyi dilediğimizde ona sadece ‘Ol!’ deriz; o da oluverir.” Nahl, 16/9 buyurmuştur. Kul, emre imtisal ve nehiyden kaçınma hususunda muhalefet etmedi, ancak emir ve yasaklama yaratılan vasıtaların diliyle geldiğinde kul muhalefet etmiştir. Bu peygamber veya onun vekilinin, insanlara “Namaz kılınız” ya da “Oruç tutunuz” demesi gibidir. Kendisine emredilen kul, bazen bunu yapar bazen de yapmayabilir. Ancak Yüce Allah, doğrudan kuluna “Namaz kılan ol! Ya da oruç tutan ol!” derse bu, kesinlikle gerçekleşir. Allah’ın, peygamberinin diliyle söylediği “Namaz kılınız, sabrediniz, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, cihada hazırlıklı olun, cihad için hazırlıklı ve uyanık olun.”İlgili âyet için bkz. Âl-i İmrân, 3/200. âyetini düşün!   s.676</p>
<hr />
<p>Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî (ra) “Sana ne iyilik gelirse (yani isnad ve îcâd açısından) Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse bu da (yani îcâd açısından değil, isnâd açısından) kendindendir”405 âyeti bağlamında şöyle derdi: “Ey kardeş! Hz. İbrâhim’in (as) ‘Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.’406 şeklindeki sözünü düşün. Nasıl da ‘Beni hasta ettiği zaman’ dememiş de nefse hoş gelmediği hâlde hastalığı kendisine izâfe etmiş; nefse hoş gelen şifayı da Allah’a izâfe etmiştir. Yine Hz. Eyyûb’un (as) ‘ Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti.’407 şeklindeki sözünü de değerlendir! ‘Beni derde uğrattın, o hâlde bana merhamet et!’ dememiş, aksine hitap ederken edebini muhafaza etmiştir. Yine Hızır’ın (as) ‘Onu yaralamak istedim’ demek sûretiyle, hoş olmayan yaralama (ayb) fiilini kendisine izâfe etmesini de değerlendir. Nasıl da ‘Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi’408 âyetinde nefse hoş gelen durumu Allah’a izâfe ettiğine bak!”  s.686</p>
<p>405 Nisâ, 4/79. 406 Şuarâ, 26/80. 407 Enbiyâ, 21/83. 408 Kehf, 18/82.</p>
<hr />
<p>Şöyle dedim: İblis’in “Rabbim, nasıl olur da Âdem’e secde etmememi takdir edersin sonra da beni bundan dolayı hesaba çekersin? dediği bize ulaştı. Yüce Allah da “Secdeden kaçındıktan sonra mı benim bunu takdir ettiğimi öğrendin, önce mi?” demiştir. O, “daha sonra” deyince Hak Teâlâ ona “İşte bundan dolayı seni hesaba çekiyorum.” demiştir. İşte bu şekilde kaderin sırrının hükmü, kuş için kurulan tuzağın hükmüdür. Oysa bu, toprağa gömülü bir helezondur. Kulun tercih etmesinin hükmü de yeryüzünde açıkta bulunan bir tanenin hükmüdür. Kuş onu görür ancak tuzağı görmez ve ona göre davranmaz, sadece taneyi görür ve onu almaya koyulur. İşte helâki burdadır. Şayet tuzağı bilseydi kesinlikle taneyi almaya koyulmazdı. İşte âdemoğlu da bu şekilde, sadece tuzağı görmekten ve hesaba çekileceğinden gâfil olduğu zaman günaha düşer. Gerçekleştiği zaman da pişman olur ve istiğfâr eder; Allah tövbe edenleri sever.  s.702</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Havvâs’ın şöyle dediğini işittim: Sende daha önce hiçbir eğilim olmadığı hâlde İblis’in seni günaha düşürdüğünü delil ge-tirmekten sakın! Yüce Allah, İblis’in dünyadayken saptırdıklarına cehen-nemde hitap ettiğini haber vermektedir. Burası yalanlayanların tasdik ettikleri ve bu hutbede günahkârların cehâletinin ortaya çıktığı yerdir.Sonunda şöyle der: “Beni kınamayınız, kendinizi kınayınız.422 Ben sadece nefsinizin Allah’ın yasakladığı şeye meylettiğini gördükten sonra vesvesemle sizi ayarttım. Siz meyletmeden önce üzerinizde herhangi bir otoritem yoktu. Dolayısıyla vesvese vermemden önceki meylinizden dolayı kendinizi kınayınız, beni kınamayınız. Nefsiniz, terazinin kefeleri arasında bulunan dilciği gibidir. Ben sürekli sizin yöneliminizi takip eder ve terazinin dilciği çenede kalıp çıkmadığı müddetçe, siz de benden korunmuş olursunuz. Ancak terazinin dilciği kötü bir günah tarafına doğru çıktığı zaman, iradeniz gerçekleşmesini sağlar, ben de size tâbi olurum.” Burada İblis’e itaat eden kulların delili, İblis’in karşı delili ve onların da bu konumda onu tasdik etmesiyle çöker ve İblis’in tek başına onları günaha düşürmediği, nefislerinin bunu gerçekleştirdiği onlar için açığa kavuşur. Onlar da İblis’in kendilerine karşı delil getirmesi gibi, ilâhî hükümlere bakarak, kendilerine karşı İblis için nazarla delil getirmeye başlarlar. Bunun çoğu söylenmez.  s.702</p>
<hr />
<p>Ey kardeş! Bil ki dünya durdukça akıl sahibi bir insandan yükümlülüklerin düşmesi imkânsızdır. Şayet böyle olmazsa perdesi açılan herkesten yükümlülükler de düşer. Zira bu durumda o, Allah’tan başka fâilin olmadığını görür. Oysa Ehl-i sünnet ve’l-cemâatten hiç kimse böyle bir şey söylememiştir.  s.708</p>
<hr />
<p>Mu‘tezile, “Emek vererek rızık elde eden, kendisinin râzıkıdır (rızık vereni), emek vermeden elde edenin râzıkı ise Allah’tır” demiş ve “Niceleri vardır ki ne doyuranı ne de barındıranı vardır.”432 hadisini delil getirmiştir. Oysa burada onlara delil olabilecek bir durum söz konusu değildir. Zira burada rızkın mutlak olarak menedilmesi değil, rızkın kolay olmadığı kastedilmektedir. Bu, “Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmet et, sana hizmet edeni de hizmetçi al” kabilindendir.</p>
<p>Ehl-i sünnet “Kulun rızkı, gasb ve hırsızlık gibi yöntemlerle haram olarak elde edilse bile beslenme ve diğer hususlarda istifade ettiği şeydir.” demiştir. Buna karşılık Mu‘tezile, rızkı mülkiyet olarak yorumlayarak “ Haram rızık değildir” demiştir. Bu yorumu geçerli sayacak bir durumun söz konusu olmadığı şeklinde cevap verilir. Zira nice canlılar vardır ki hiçbir mülkiyetleri söz konusu değildir ve Allah onların râzıkıdır&#8230; s.724</p>
<hr />
<p>Yüce Allah, üstlendiğini bize haber verdiği bir şeyi asla terk etmez. “Kendime zulmü haram kıldım” hadisinde olduğu gibi, kendi nefsine bazı şeyleri vâcip, bazı şeyleri de haram kılması, sadece kulların Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını sağlamak için onların akıllarının seviyesine inmek ve onlarla yakınlık kurmak kabilindendir. Aksi hâlde, Allah’ın kullarına verdiği bütün nimetler, O’nun lütuf ve rahmetidir, kullara karşı vâcip anlamı da taşımaz.  s.724</p>
<hr />
<p>Çalışıp kazanmanın tevekkülü ortadan kaldırmadığı gibi “Çabalamak tevekkülden daha faziletlidir.” şeklindeki hükmün, bunun aksine yorumlanması gereksizdir. Zira Yüce Allah, rızkı iki şekilde vermektedir: Birincisi, hiçbir çaba sarfetmeden nâil olacağın, Allah’ın ilminde yer alan rızıktır. Bunun için “Çabalamak daha faziletlidir.” denilmez. [İkincisi ise] Allah’ın ilminde çaba sarfetme olmaksızın nâil olamayacağın kaydedilen rızıktır. Bunun için de “Çabalamayı terk etmek daha faziletlidir.” denilmez. Kuşkusuz rızık, sahibinin talebi etrafında dolaşmaktadır; rızıklanan ise rızkını talep etmek için çabalamaktadır. Birinin durmasıyla diğeri harekete geçer. Ancak bu durum keşfe muhtaçtır. .. s.728</p>
<hr />
<p>Bütün mûcizeler, peygamberin peygamber olmasından dolayı, ümmetindeki müminlere kolaylık, kâfirlere de hüccet olması için peygamberin elinde gerçekleşir. Resûlullah’ın İsrâ kıssasını görmez misin? Bu gecenin sabahında insanların karşısına çıkıp ashabına gecede kendisine olup bitenleri ve Rabbi ile arasında meydana gelenleri anlattığında, insanların bir kısmı, zâhirde bir etkisini görmedikleri ve aksine ilâve bir yükümlülük getirdiği için nasıl da inkâr etmiştir!</p>
<p>Mûsâ’ya (as) bak! Rabbinin huzurundan döndüğü zaman Allah, yüzüne iddiasında doğru olduğu kendisiyle anlaşılan bir nûr giydirdi. Bu nûrun şiddetinden onu gören herkes kör olurdu. Kendisini gören, yüzünü üzerinde olan elbisesine sürer ve Allah, ona görme yetisini tekrar geri verirdi. Bu nedenle görenlere onu gördüklerinde eziyet vermemesi için yüzünü örterdi (burka giyerdi).  s.734</p>
<hr />
<p>Ebû Tâhir el-Kazvînî’nin (rh.a) Sirâcü’l-Ukûl kitabında, şu şekilde kaydedildiğini gördüm: “Bil ki peygamberlerin nübüvvetinin sübutu konusunda en güçlü kesin delili, Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan zâtın elinde, onun iddiasını destekleyecek şekilde hârikulâde (alışılagelmiş olanı yıkan) olarak yarattığı fiil olan mûcizelerdir. Bu fiil, Allah’ın onun iddiasını tasdik ederek “Sen, benim peygamberimsin.” demesi makamındadır. Bunun örneği şudur: Bir insanın, kendisine itaat edilen kralın huzurunda bir insan topluluğuna “Ey burada bulunanlar topluluğu; Ben, bu kralın elçisiyim. Bu sözümün doğruluğunun alâmeti, kralın yerinden kalkması ve başındaki tacı çıkarmasıdır.” demesi ve kralın da bu müddeinin iddiasının hemen ardından kalkarak tacı çıkarmasıdır. Bu fiil, onun “Evet, doğru söylüyorsun, sen benim elçimsin.” demesi makamında değil midir?  s.742</p>
<hr />
<p>Soru: Hz. Mûsâ’nın asâsının onların yaptıklarını yutmasından maksat nedir?</p>
<p>Cevap: Bundan kastedilen Şeyh’in el- Fütûhât’ın 16. ve 40. bâblarda dediği gibi, Hz. Mûsâ’nın delili baskın geldiği zaman, insanlar yılanların ip olduğunu, asânın ise yılan olmadığını zannederlerken durumun sihirbazlar tarafından anlaşılmasıdır. Zira ipler ve asâ yok olmuştu ve yok olduğu takdirde Hz. Mûsâ’nın asâsı kendilerine karmaşık gelmişti. Dolayısıyla Hz. Mûsâ’nın asâsı konusunda kendilerinde meydana gelen şüphe de böyleydi. Bunun izahı şudur: Mûsâ’nın asâsı, sadece sihirbazların iplik ve asâlarının sûretlerini yutmuştu. Böylece bunlar,insanlara yuttuklarının daha önce olduğu gibi iplik ve asâ olarak göründüler. Bu, hasmın hak ile hasmının hüccetini iptal etmesi ve bunun bâtıl oluşunun ortaya çıkması gibidir. Şayet yutmaktan maksat, bazı müfessirlerin sandığı gibi iplik ve asâların yok olması olsaydı sihirbazlar, Hz. Mûsâ’nın asâsı hakkında şüpheye düşerdi, durum kendilerine karışık gelirdi ve iman etmezlerdi. Buna dikkat et, ey kardeş! Yüce Allah “Onların uydurduklarını yuttu.”446 buyurmaktadır. Onlar, gerçekte sihirleriyle asâ ve iplikleri dönüştürmediler. Sadece bakanların gözlerinde asâ ve ipliklerden yılan sûretleri uydurdular. Bazılarının sandıklarına göre bunun anlamı, Mûsâ’nın getirdiğinin de sihirbazların getirdikleri gibi olduğu, ancak onun sihrinin onların sihrinden daha kuvvetli olduğu şeklindedir.  s.748</p>
<hr />
<p>Soru: Nübüvvet kesbî midir, vehbî midir?</p>
<p>Cevap: Bazı ahmakların zannettiği gibi peygamberlik, ibadet ve riyazetle ulaşabilecek, kesbî bir mertebe değildir.</p>
<p>Yüce Allah, “Peygamberleri, onlara ‘Biz de sadece sizin gibi insanlarız. Ancak Allah kullarından dilediklerine lütufta bulunur.’ İbrâhîm, 14/11 demişlerdir.” şeklinde peygamberlerden bahsetmektedir ve O, peygamberlerin “Rabbimi tenzih ederim, ben peygamber bir beşerden başkası değilim.”İsrâ, 17/93. demelerini emretmiştir. Mu‘tezile ve onlara tâbi olanların, nübüvvetin aklen lütuf cihetiyle vâcip olduğuna dair iddialarının aksine, daha önce geçtiği gibi nübüvvet, salt Allah’ın lütfudur. Hak olan onun aklen câiz, tevâtüren ve naklen ise vâcip olduğu, müşâhede ile de neticelendiği şeklindedir.  s.770</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin 298. bâbda şöyle demiştir: &#8230;. “İnsanları helâk eden, onlara sadece acıyı ve çirkinliği veren garezlerinin baskınlığıdır. Şayet garezlerini, yaratıcılarının kendileri için istediği ve seçtiği yerlere sarfederlerse rahatlarlar.  s.776</p>
<hr />
<p>Soru: “Nûr üstüne nûrdur. Allah dilediklerini nûruna erdirir.”470 âyetinde kastedilen şeriat nuruyla beraber akıl nûru mudur, başka bir şey midir?</p>
<p>Cevap: Şeyh Muhyiddin’in dediği gibi bu iki nûrdan kastedilen, şeriat nûruyla birlikte tevfîk nuru ve hidâyet nûrudur. Şayet bu iki nûr bir araya gelmezse mükellefin hâli kemâle ermez. Zira bir tek nûr, tek başına ışık vermez. Şu var ki şeriat nûrunun, peygamberlerin (sav) gönderildiği anda güneşin nûru gibi zuhûr ettiğinden şüphe yoktur. Ancak yarasanın gündüzün ışığında hiçbir şey görmemesi gibi amâ da bunu görmez. Bu nedenle Allah’ın basiretini körleştirdiği kimse, bu nûru göremediği için iman etmez. Şayet basiret nûru mevcut, ancak şeriat nûru zuhûr etmemişse basiret nûrunun sahibi, nereye gideceğini ve nasıl gideceğini bilmez. Zira bu, meçhul bir yoldur ve onda ne olduğu ve nerede sonlanacağı bilinmez.</p>
<p>Böylece bu yolda yürüyen kimsenin, şayet ışığını hevalardan korumazsa fırtınalı rüzgârlar geleceği ve onu söndürerek ışığını götüreceği bilinmiş oldu. Fırtınalıdan (şiddetli) kastımız, onun tevhid nûru ve imanında etkili olan her şeydir. Şayet hafif bir rüzgâr eserse dili ve ışığı (kandil) eğilir. Yani ışık yolunu kaybettirir. Bu rüzgâr, şeriatın fürûunda hevalara tâbi olmak gibidir. Bunlar, insanın tekfir edilemeyeceği, imanına ve tevhid inancına zarar vermeyen günahlardır.  s.776</p>
<hr />
<p>cilt:2 <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/">https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="page" data-page-number="199" data-loaded="true">
<div></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Kalbin Aklı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 10:22:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[dert]]></category>
		<category><![CDATA[Doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[nezaketsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan İkinci Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[tahsil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21699</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medeniyetin yıkımı önce zihinlerde başladı. Bu sebeple, evvela, yeni bir medeniyet için zihinlerin iman ve zihni kirliliğin önlenmesi şart. Meselâ, artık yazı yazarken inandığımız gibi yazmalıyız. İnandığımız Allah’ın uhrevî muhasebesini başa alarak yazmalıyız. Niyetimizi, başlarken besmele, bitirirken de O’nun ilmine teslim olarak sahihleştirmeliyiz. İrademizin çapı da, sorumluluk ve niyetimizin menzili içindedir. Şimdi gerçek sorumluluğumuzu idrâk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-21933 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli.jpg" alt="" width="298" height="494" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli.jpg 298w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 298px) 100vw, 298px" /></p>
<p>Medeniyetin yıkımı önce zihinlerde başladı. Bu sebeple, evvela, yeni bir medeniyet için zihinlerin iman ve zihni kirliliğin önlenmesi şart.</p>
<p>Meselâ, artık yazı yazarken inandığımız gibi yazmalıyız. İnandığımız Allah’ın uhrevî muhasebesini başa alarak yazmalıyız. Niyetimizi, başlarken besmele, bitirirken de O’nun ilmine teslim olarak sahihleştirmeliyiz.</p>
<p>İrademizin çapı da, sorumluluk ve niyetimizin menzili içindedir. Şimdi gerçek sorumluluğumuzu idrâk etmeliyiz. Biz kaybedilmişlerin ağıtçıları değil, dirilenlerin ve daim var olanların müjdecileri olmalıyız. Ümidimizi, evrensel bir “rahmet medeniyeti”ni hissettikçe, dualar ve ameller ile kendimize dayanak yapmalıyız.</p>
<p>Ey nefs-i entelektüel! Zaman pişmanlık zamanıdır, sonlayan ölüm gelmeden!(s.16)</p>
<hr />
<p>Kısacası bugün gelinen noktada Batı güçlüdür, ama haklı değildir. Aslında hem suçlu, hem de güçlüdür. Çünkü Batı’da ahlâkın gücü değil, gücün ahlâkı hâkimdir.</p>
<p>Zulmü, yıkıcılığı, şeytanîliği doğru ve güzel gösteren söylemler üretilir. Buna o kadar çok örnek vardır ki.. Meselâ Batılı bir güç. bir ülkeyi işgal ederken orayı “özgürleştiriyoruz” der. Kadını metalaştırırken “kadının zincirlerini kırıyoruz” der. Allah’a itaati hor görür ama insanlara gazoz pazarlarken onlara “susuzluğuna itaat et” der. Meselâ Batılı ülkeler Insan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yayınladıkları tarihte ABD’de zenciler ile beyazların aynı çeşmeden su içmesi bile yasaktır. Batı “demokrasi ve özgürlük” söylemlerini parlatırken Yahudilerin Filistinlileri, Sırpların Boşnakları, Suriye ve Irak’taki gibi zalim rejimlerin Müslümanları katletmesini teşvik eder.</p>
<p>Evet, Batı&#8217;nın yıkıcı ve ikiyüzlü karakteri açık&#8230; Ama bu, Müslümanların sorumluluğunu azaltmıyor. Müslümanlar, Batı ile uğraştıkları kadar kendi eksikleri ile uğraşmıyor. Istisnalarımız hariç 200 yıldan beri böyle yapıyoruz. “Madem Batı bu şekilde güçlendi, o zaman biz de ne olursa olsun onun kadar güçlü olmalıyız.&#8221; mantığıyla hareket ediyoruz. Bu yanlış mantık bize belirli bir güç kazandırdı, ama bu arada ahlâkı kaybettik.(s.37)</p>
<hr />
<p>Müslümanlığın gayesi sadece güç kazanmak, sadece en güçlü olmak değildir. Gaye; iyi kul, iyi insan olabilmektir. Allah&#8217;ın ahkâmına, Resül-i Zîşân Efendimiz’in (s.a.v) ahlâkına bağlanmaktır. Niyeti de, gayreti de bunun için sarfetmektir.</p>
<p>Dünyevî güce herkes kötülükle, şer ile ulaşabilir. Asıl marifet, iyi ve doğru, yani ahlâklı kalarak güçlü olmaktır. Bunun için adalete, ehliyete dayanmak ve doğruyu yayıp yanlıştan sakındırmak dışında kazanılan hiçbir güç meşru olmaz.</p>
<p>Evet, çâre açık: Gücün ahlâkına değil, ahlâkın gücüne sahip olmak&#8230;(s.39)</p>
<hr />
<p>İslâm&#8217;da doğruluk güzellikten, güzellik de doğruluktan ayrılamaz. Bir inanan hem doğru, hem de güzel iş yapmak durumundadır. Hem güzel, hem doğru bir insan olmak zorundadır. Fikri, işi, eseri doğru ve güzel olmalıdır. Meselâ namazı sadece dosdoğru kılmak değil, aynı zamanda güzelce kılmak esastır. Zekâtı da sadece dosdoğru değil, aynı zamanda güzelce vermek gerekir. İslâm&#8217;ı veya bir hakikati anlatırken de her sözün güzelce söylenmesi gerekir.</p>
<p>Tebessümün sadaka olduğu bir inanca mensubuz. İslâm’da hayat ile güzellik, vazife ile zevk, ahlâk ile sanat iç içedir. Her şey gibi sanat da ne hayattan, ne de inançtan kopuktur. Aksine fıtrat anlamına gelen ahlâka hizmet eden bir araçtır. Müziğin, mimarinin, tezhibin, şiirin, kısacası bütün sanatların gayesi kişinin edebini, kişiliğini, kulluğunu güzelleştirmektir.</p>
<p>Batı’da ise doğruluğu temsil eden etik ile, güzelliği temsil eden estetik iki ayrı, hatta çelişen, hatta çatışan kavramlardır. Çoğu kere “doğru&#8221; olan “güzel” değildir, “güzel&#8221; olan da “doğru? Bu, birliği parçalayan ve hayatı şizofrenik duvarlarla bölen seküler hayat nizamının doğrudan bir yansımasıdır.</p>
<p>O yüzden bizdeki sanat anlayışı ile modern sanat anlayışı arasında temelde büyük farklar vardır. Meselâ Batılı bir ressam, eserine kocaman bir imza koyarken, bizim şaheserler ortaya koyan hattatlarımız küçücük harflerle imza atarlar. O imzalar da genellikle şöyle dualardan oluşur: “Bunu yazan falan kişidir. Allah onun günahlarını affetsin.&#8221;(s.49)</p>
<hr />
<p>Müslümanların inancında yeryüzü ve içindekiler, canlı-cansız, bitki-hayvan, insan, inanan-inanmayan hepsi Allah’ın bir emaneti. Çünkü Müslüman olmak demek, Allah&#8217;ın bu emanetine inanmak demek. Müslümanlar için beldeler, memleketler, hele insanlar sahip olunamayacak varlıklar. Çünkü, mülk Allah’a ait. Çünkü el-Melik olan O&#8217;dur. Müslümanlar, gerçek insanlığı temsil eden İslâm’a açtıkları beldelerde kontrollerine giren her şeyi Allah’ın tevdi ettiği birer emanet gibi görürler. Ona göre, şefkatle ve dikkatle muamele ederler.(s.56)</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Ülkemizde tahsil yaygınlaştıkça kişilikli, geleneğine bağlı ve &#8220;yerli&#8221; özellikler azalmıştır. Bunda tahsilin kendisinin değil, elbette içeriğinin rolü vardır. Bunun arkasında ise özellikle muhafazakâr iktidarların eğitim ve kültürü bir keyfiyet değil, bir kemmiyet sorunu olarak görmesi yatar. Bir başka deyişle eğitime en fazla yatırım yapan muhafazakâr zihniyet, eğitimin içeriğine önem vermeyerek aslında kendi muhalefetini güçlendirmektedir.(S. 67)</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Türkçemizde eskiden eğitim konusunda birçok tabir kullanılırdı. Bunların her biri ayrı bir boyutu vurgulardı. Bu tâbirler; “tâlim’; “terbiye’; “tahsîl’; “tedrîsât” ve “maârif” gibi kelimelerdi. Şimdi hepsinin yerine “eğitim&#8221; kelimesini koyduk ve maalesef o kavramların içerdiği büyük zenginlik de ortadan kayboldu.</p>
<p>“Maârif” Vekâleti “Milli Eğitim” Bakanlığı oldu, fakat öğretimin asıl amacı olan kişilerin bilgi ile bilince ulaşması demek olan “irfan&#8221; ile aynı kökten gelen “maârif” yok oldu. Bu arada mevcut eğitimimizin “yerlilik ve özgünlük&#8221; açısından çok “millî” olduğu da söylenemez. Tahsil görenlerimizde terbiye yok, tâlim ettikleri konularda ârif değiller, tedrîsâtları ise maalesef zayıf.</p>
<p>Eğitim ve kültür alanındaki eksikler, dış politikadaki, ekonomideki veya başka alanlardaki eksiklerden daha az önemli değildir. Aksine onlardan ve diğer bütün alanlardan daha önemlidir. Çünkü eğitimi ve kültürü sağlamca binâ edilmemiş bir toplum, ne kadar refahça ve kuvvetçe ileri gitse de şahsiyeti olgunlaşamayacağı için geleceği aydınlık olamaz.(s.68)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bilinçsizlik: Bilgi tekbaşına bilinci doğuramaz. Bilinci doğuran inanç ile, dünyaya bakış ile şekillenen zihniyettir. Yani maariftir, irfandır. Her elde edilen bilgi, irfana göre değer kazanır. Nitekim eskiler ma&#8217;lümâtfurüş kişiler için “ ilmi çok, irfanı yok” derlerdi. Bugün bu kınamaya muhatap olacak düzeyde bilgisi olan bile azdır.</p>
<p>Bizde sağlam, özlü, geçmişi ve geleceği gören bir zihniyet olmadığı için, en üst tahsilli insanlarda bile bilgi eksikliği, bilinçsizlik ile beraberdir.(s.70)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Nezâketsizlik: Tahsil yükseldikçe maalesef nezâket seviyesi yükselmiyor, hatta çoklukla düşüyor. Konuşma, oturma-kalkma, teşekkür, tenkid ve takdir etme, tartışma gibi âdâb-ı muâşeret usulleri maalesef şehirli ve eğitimli nüfusta giderek daha zayıf hâle geliyor. Bunun temel sebebi “terbiye” kavramının sözlüğümüzden, günlük konuşmamızdan iskat olmasıdır. Ailelerin terbiye konusunu artık unutup, okul eğitimini tek yetiştirme yolu olarak görmesidir.</p>
<p>Nezâket ve kibarlık aileden alınmayınca, çocuklar okullarda daha da gelişeceklerine terbiyelerini kaybediyorlar.(s.73)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İkinci Abdülhamid&#8217;den beri bütün muhafazakâr iktidarlar aynı hatâya düşüyor. Bu hatâ, maddî başarıların, fizikî şartların iyileştirilmesinin, yatırımların çoğalmasının ve büyük bütçelerin tek başına bir vasıf değişimi getireceği yanılgısıdır.</p>
<p>İnşâ edilen okullar ve derslikler, sınıflara İnternet bağlantısı, öğrencilere bedava ders kitabı gibi çok güzel işlerin bir asla istinad ettirilmeden tek başına arzu edilen, hedeflenen bir nesli kendi başına meydana getirmesi elbette mümkün değildir.</p>
<p>Halbuki hiçbir işin keyfiyet (kalite) boyutunda gelişme olmaksızın kemmiyet (nicelik) boyutundaki gelişme tek başına bir başarı sayılamaz.</p>
<p>Müfredâtta yapılan değişikliklerde olumlu yönler var. Fakat dünya örneklerini göz önüne alan, “bizim” insan modelimize uygun, “bize has&#8221; bir anlayış terkîb edildiği söylenemez. Kendi damgamızı vurmadan ithalata devam ediyoruz. Eğitim şurâlarında konuşulanlar hâlâ ayrıntılardır. İnsan hedefimiz, uygarlık anlayışımız ve gelecek tasavvurumuz hâlâ uzakta kalan konulardır.(s.75)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Nâçiz fikrim odur ki, toplumumuz özellikle 1908’den bu yana toplumsal bir travma içindedir. Aynı vatandaşımız, duruma göre vakur Osmanlı insanı, duruma göre ise müstemleke insanı gibi tepkiler vermektedir. Bir Batılıya karşı tutumu ile, bir komşu coğrafyadan insana, hatta kendi vatandaşına karşı olan tutumu bambaşkadır. Yeri geldiğinde aynı insan “Bu memlekette yaşanmaz&#8221; diye, yeri geldiğinde stadlarda “Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri&#8221; diye bağırabilmektedir.</p>
<p>Fakat bu travma, toplumun değil, devletin ayıbıdır. Çünkü asıl sorun devletin kendini hâlâ net olarak tanımlayamamış olmasıdır. Nihayet tarihin kuralı şudur: Devletin ahlâkı, toplumun ahlâkını belirler.(s.77)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Zamana da mekâna da hâkim olmak, bizim sandığımızın aksine “kendimiz&#8221; olmaktan çıkıp “başkası&#8217;: yani Batılılar gibi güç kazanmak, güçlü olmaktan geçmez. Bizim hâkimiyetimizin de, gücümüzün de temeli kulluktur.</p>
<p>Müslümanın güç sahibi olması gerekir, evet, ama başkası gibi değil, kendisi gibi. Yani asıl kaybettiğimiz maddî güç değil, ahlâktır. Yani kendimiz olma bilgisi, uyanıklığıdır.</p>
<p>Müslümanın diğer insanlardan esas farkı Görünmeyen’e Hakîm Olan’a teslim olmuş olmasıdır. Ama “teslim olmak&#8221; bizim gibi mâruz kaldığımız her netâmete ve dünyevî güce teslim olmak değildir. Rabb’e teslim olmak, insanın hâli ne olursa olsun, fakir olsun, esir olsun gücün tâ kendisidir. Bu kaynağa dayanan güç hayır getirir, savaştığı anda bile kılıcından kıvılcım değil, nur saçar. Bu temiz kulluğa yaslanmayan her güç ise karşısında zebün düştüğümüz zulmetin bir parçası olur ancak.(s.98)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İki asırdan beri hepimizin hissettiği ama açıkça söylemediği şey, &#8220;kendimiz&#8221;i kaybettiğimiz, &#8220;kendimiz&#8221;den gurbette olduğumuzdur.</p>
<p>&#8220;Kendi&#8221; olmadığı yerde dünyanın, hayatın, işin, fikrin, ilmin, sanatın anlamını sadece başkaları belirler. Kendisizliktir asıl gaybûbet.</p>
<p>Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır</p>
<p>Oysa her kayboluş bir buluştur. Ve her buluş da bir oluş.</p>
<p>Kayıplığımızın farkına varamadık, o yüzden kendimizi bulamadık. Kendimizi, yani kendi hanemizi, vatanımızı, yerimizi, özümüzü.</p>
<p>İki asırdır başkasını kendimiz, gurbeti vatanımız sanıyoruz.</p>
<p>O yüzden kendimiz olamıyoruz, kendimiz kalamıyoruz, kendimiz ölemiyoruz.(s.99)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Müslüman bu âlemde seferîdir. Seferî olmak da, seyyâh olmak da güzeldir. Bize emredilen harekettir, yerinde durmamaktır. Durduğu yeri vatan belleyen kaybolmuş demektir. İstikameti, menzili olup da o yolda kaybolan mutlaka doğruyu bulacaktır. Çünkü yolunu, menzilini bilen seferî olur, seyyâh olur. Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır.(s.99)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Müslümanın gücü Görünmeyen&#8217;e ittibâ etmektedir. Görünen, ancak bu sayede değer kazanır. Halbuki biz görünürdeki kuvvete bakmaktan, kendi içimizdeki gücü göremedik. Görünürdeki kuvveti, parayı, makamı, şâşâayı kınadıklarımız kadar biz de kutsadık.</p>
<p>İslâm medeniyeti diğerlerinden farklıdır. Mekâna ve zamana bağlı değildir: Yeryüzünde iman etmiş bir kişi olsa bile, tek başına İslâm medeniyetini inşa etmiş demektir. Bütün medeniyet unsurları o bir imanlı kişinin cevherinden doğar. Kardeşlik ve kardeşini gözetmek de onu büyütür.(s.103)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>Bizi kendimiz yapacak şey, bu eşi olmayan ve varlığımızın temelini oluşturan iman özüne yapışmaktır. Onu anlatırken ve savunurken bile ona kılıflar biçmek, ondan hicab etmek, onu mazeretlerle, şık argümanlarla saklamaya çalışmak asla değildir.</p>
<p>Biz, kendimiz olamadığımız için, kardeşliği de savsakladık. Bizi birbirimize, sınırların, pazarların, partilerin, yolların değil, inancımızın bağladığını unuttuk. Ancak böyle tevsik edilemeyen,tabelası olmayan, süreli yayım, üyelik mührü olmayan bir kardeşliğin gerçek kuvvet olduğunu unuttuk.</p>
<p>Kısacası, dışımıza bakıp yönsüzlüğün sefaletini müşahade etmek kadar, içimize bakıp özümüzün eksiklerini de görmemiz gerekiyor. İçimizdeki kendimizi bilmedikçe ve ona bağlamadıkça, dışımızdaki dünyayı ve diğerlerini anlamamız mümkün değil. Anlamadığımız bir dünyayı ise ne değiştirebilir, ne de yeni bir minvalde inşa edebiliriz.(s.103)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>İlim her şeyi bilmek değil, bir şeyi nasıl bileceğini bilmektir, yani usuldür.(s.123)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Her kelime bir âlemdir, yani bir şiardır. Her kelime aynı zamanda bir âlemdir, yani bir dünyadır. Onlara karşı istisnasız, şuursuz, dikkatsiz olmak bunun için bir kayıptır. Dil, din demektir. Çünkü din kelimeler ile nakledilen vahye ve sünnete dayanır. Dil aynı zamanda düşünce demektir. Çünkü kişinin düşünmesi bildiği isimlerle, kavramlarla, kelimelerle olur. Bu nedenle dili bozuk olanın dini de, düşüncesi de bozuk olur. Dilimize giren zihnimize, zihnimize giren hayatımıza girmiştir. Kendi kelimeleri olmayanın kendi kavramları ve anlamları olamaz.(s.234)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Bir de uyarım var. Size okullarda okutulan derslerin yanında bizim dinimizin ve geleneğimizin o alandaki usüllerini ve birikimini çok iyi öğreniniz. Eğer siyaset okuyorsanız, size Batı merkezli öğretilen siyasî düşüncesinin yanısıra asla öğretilmeyecek İslâm siyaset düşüncesini de çok iyi öğreniniz. Bununla da kalmayınız, siyaset ile ilgili fıkıh hükümlerini de iyi öğreniniz. Her ilimde, her işte İslâm ve iman aslımızdır. Bu asla bağlanmayan kişi gönlü ve zihni, işi ve kendisi arasında parçalanır. Oysa mü’min, birlik ehlidir. Gönlü ve aklı, işi ve kendisi bir olmalıdır.(s.133)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Tamahı besleyen hırstır. Hırs olmadıkça kişi tamah etmez, hakkı olmayanı istemez, onun için etrâfını, kendini, adâleti yıkmaz.</p>
<p>Hırs, “aşırı biçimde arzu etmek ve aşırı biçimde istemektir.” Yani sınırsız, tutarsız istek demektir. Böyle insana “muhteris” denir. Hırs içinde olan sonunda hüsrâna uğrar. Çünkü ölçüyü, müvazeneyi, kanaatı, cömertliği unutur. Muhteris kişi diğerini düşünmez, kendini düşünür. Bu sebepten fazîlet olan vasıfları geriye düşer. Zaaf olan bencillik, cimrilik, hasislik gibi yönleri öne çıkar.</p>
<p>İlginçtir, Arapçada hırslı anlamındaki “hâris” kelimesi, “yağmuru ile yeri âdetâ soyan bulut” ve “cildin soyulmasına yol açan bir çeşit yara&#8221; mânâsına da gelir. Demek ki, hırs kişiyi insanlığından, kişiliğinden, özünden soyuyor. Cilt, kişiyi dış tehlikelerden ve hastalıklardan koruyan bir zırhtır. Aynı zamanda hava almamızı sağlar. Cilt soyulur, yara olursa orası tehlikelere mâruz kalır. O halde hırs da can kılıfını öyle soyuyor, kişiyi nefsin bütün zararlarına açık hâle getiriyor.(s.164)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İbni Kayyim el-Cevziyye,Sabredenler ve Şükredenler adlı eserinde şöyle der:</p>
<p>Allah Teâlâ sabrı, tökezlemeyen bir at, körlenmeyen bir kılıç, bozguna uğramayan bir ordu, yıkılamayan, hatta gedik bile açılamayan muhkem bir kale kılmıştır. Sabır ile Nusret (zafere ulaşma) iki kardeştir, bunlar bir anadan süt emmiş ve hiçbir zaman birbirinden ayrılmayacaklarına dair yemin etmişlerdir.</p>
<p>Zafere ulaşmak, sabırdan sonra gelir, ferahlık ve sevinç üzüntüden sonra gelir, güçlük ve sıkıntıdan sonra kolaylık gelir.(s.166)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Evet, modern anlayışta sadece düşünce ile ilişkili görülen fikir, aslında ahlâkın en kuvvetli müellifidir. Çünkü “düşünüp, ibret almak&#8221; güzelleşmenin, kâmil olmanın yoludur. Gönlün iyileşmesi ve aslına dönmesi ancak Sâlim bir tefekkür ile mümkündür. Modernlik düşünceyi ahlâktan, yani varlık bilinciyle hareket etmekten bağımsız saydığı için onu spekülatif düşünce ile eşanlamlı görmüştür. Dolayısıyla varlığına, yani fıtrata,yani Hakk’ ın yaradışına bağlanmayan kimse Sâlim bir tefekkür içinde olamaz.(s.173)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Yalanın hükmü yoktur. Yalan geçicidir. Eğer yalancıların vé yalanın kişiler ve ülkeler üstünde egemenliği olacaksa bunun dâimî olması mümkün değildir. Hak gelecek, bâtıl zâil olacaktır elbet. Gerçek her hâlükârda gerçek ortaya çıkınca yalan yok olup gitmeye mahkümdur. Bugün, yalanı bir “ilim&#8221; ve bir “sanat&#8221; hâline getirenler de isterse asırlarca hükümrân olsun, devlet sürsün, yıkılıp gitmeye mahkümdur. Küfrün en koyu bir rengiyle, yani yalan ile boyalı her şey, yalanın âkıbetine mahkümdur da ondan.</p>
<p>Yalanı sezmek de gerçeğe bağlanmakla ilgilidir. Ancak Gerçek olan Hakk&#8217;ın kulları, o Rabb&#8217;e bağlandıkları anda gerçekle yalanı<br />
ayırd ederler.Yani yalanı gerçek anlamda tesbit etmek ve ondan nefret etmek inanan gönüllere has bir mevhibedir.(s.175)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Hükümdarların günlük programları..<br />
Sultan İkinci Abdülhamid&#8217;den örnek verelim. Abdülhamid Han erken yatar ve erken kalkardı. Sabah banyodan sonra giyinirdi. Giyim konusunda çok titiz davranırdı. Giyimde sadeliği tercih ederdi. Temiz, düzgün giyinmeye özen gösterirdi. Şatafattan kaçınırdı. Sağlığa uygun giysileri tercih ederdi. Giyim kuşam konusunda çevresindekileri de uyarmaktan imtina etmezdi. Sonra sabah namazını kılar, dua eder ve akabinde bir süre Kur&#8217;ân okurdu. Ardından kahvaltısını yapardı.Kahvaltıda mümkün olduğu kadar hafif yerdi. Kahvaltısı, yarım bardak sütü maden suyuna katarak içmesiyle sona ererdi. Bunu kahve içme faslı takip ederdi. Kahveyi sigarayla içerdi. Günde 8-10 fincan kahve içerdi. Özellikle yemeklerden sonra ya da çalışma arasında kahve tercihiydi. Bu fasıldan sonra bazen kendisine gelen “jurnalleri’ yani istihbarat raporlarını inceler, masasına geçip hemen çalışmaya başlardı.</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>Abdülhamid’in günlük yaşayışı muntazamdı. Çalışma, yemek ve istirahat saatlerine harfiyen uyardı. Çalışmasına yemek için ara verirdi. Yemek vakti geldiğinde masaya geçer, eşiyle ve çocuklarıyla birlikte yemek yemeye özen gösterirdi. Onlarla yakından ilgilenîrdi’. Yemekten sonra 25-30 dakika uzanarak dinlenirdi. Bu arada Osmanlı sultanlarının Fatih’ten önce vezirleri ile beraber yemek yemeleri adet iken, sonradan güvenlik gerekçesiyle yalnız yemişlerdir.</p>
<p>Abdülhamid Han sonra yine devlet işleriyle uğraşmaya devam ederdi. Öğle namazını eda eder, akabinde başkâtibiyle görüşür ve bu görüşmeyi randevu verilen devlet adamlarıyla görüşme takip ederdi.</p>
<p>Bunu ikindi namazı izlerdi. Namaz sonrası sofraya geçer, akşam yemeğini yedikten sonra Yıldız Sarayı’nın bahçesinde yürüyüş yapardı. Bu yürüyüş esnasında bürokratları ona eşlik eder, onlarla fikir teatisinde bulunurdu.</p>
<p>Akşam namazını eda eder, çocuklarıyla ilgilenirdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra dinlenmeye çekilir, yatmadan önce mutlaka kitap okur ya da okuturdu. Mütercimlerin kendisi için hazırladığı eserleri çok dikkatle dinlerdi. Çoğu zaman kitap okurken uyumayı tercih ederdi. Lâkin uykuya düşkün değildi. Bazen sabahlara kadar çalışırdı. Özellikle de devlet meseleleriyle ilgili geceleyin uykusundan uyandırılmayı hoş görür ve uyandırılması konusunda kesin emir verirdi. Son 150 yılımızın en çalışkan devlet başkanı olduğu kesindir.</p>
<p>Çok dindar bir kişiydi. Dinimizin bütün emir ve yasaklarına uyardı. “Bu milletin hiçbir evrakını abdestsiz imzalamadım” sözü meşhurdur. &#8220;(s.200)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İslâm’ın iki temel özelliği var: Doğruluk ve güzellik. Fakat seküler Batı&#8217;nın yaptığı gibi bu ikisi birbirinden ayrı vasıflar ve ilkeler değildir. Seküler bir anlayışın iki bağımsız sıfat olarak gördüğü bu kavramlar İslâm’da “ilke&#8221; hâlindedir. Çünkü Mevlâ’nın her ismi bir sıfâttır ve her sıfâtı da insanlar için bir ilkedir. Meselâ Rahîm ism-i şerîfi hem Rabbimizin bir ismidir, hem de O’nun sıfâtıdır. Fakat rahmetmek, merhamet insanlar için bir ilkedir. Öyle bir ilke ki, kişi o ilkeye uyarsa o sıfât onun hâli olur, giderek ismi olur.</p>
<p>Doğruluk ve güzelliğin birbirinden ayrı ilkeler olmadığı bize başka bir şeyi daha hatırlatmakta: Bizim ahlâk dediğimiz yekpare bir varlıktır. Bu sebeple doğru güzeldir, güzel de doğrudur. Allahu Teâlâ hem el-Cemâl’dir, hem de el-Hakk’tır. Yani hem Güzel’dir, hem de Gerçek’tir. Bu açıdan Güzel’i terennüm eden sanat da Doğru&#8217;dan bağımsız değildir. Doğru’yu temsil eden tefekkür de Güzel’den bağımsız değildir. Her ikisi ahlâkı, varlık edebini teşkil ederler.(S.249)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Mânâ gibi bir beytte küncîdeyiz ammâ<br />
Gezmekde ağızdan ağza, der-bederiz biz.Yâni, Gâlib Dede’ye göre, mânâ bir evdir, açıkça “beyt&#8221;tir. Ve o ev bir korunaktır, o yüzden hikmet ehli mânâ evine sığınmışlardır. Buna rağmen sözün yeri ve makâmı yoktur. Hikmetin vatanı yoktur. Hikmet her yerdedir, o yüzden Gâlib Dede gibi ârifler ve ehl-i hikmet, evsizler gibi hikmeti her yerde ararlar.Mânâ sonuçta sizin gelip sığındığınız yerdir, ama esas maksat ona doğru seyyâh olmak, seyyâl olmaktır. Çin’e kadar onun için gidebilmek, menziller aşmak, nerede bulursa ona tâlip olup, almaktır.</p>
<p>Aslında bu beyit, bizim parçalanan varlık şuurumuzu tâmir ve ihyâ etmek için neler yapmamız gerektiğini de terennüm etmekte.(s.252)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Müslümânın temel tanımı “gâibe inanması&#8221;dır. Yani görünmeyene inanmaktır. Daha da ötesi, görünmeyen Bir’e bağlanmaktır. Akıl kelimesi de etimolojik olarak “bağ&#8221; mânâsına gelmektedir. O halde, herşey gibi akıl da Müslüman için varlığının özü ve sebebi olan Allah’a kendisini merbut edebildiği ölçüde hakktır, hakikate götürmektedir, aslî görevini îfâ etmektedir.</p>
<p>İslâm’da akıl da her şey gibi Allah’ın yarattığı, onun kullanılmasıyla ilgili ilkeler ve nasslar vaz’ ettiği, dolayısıyla kendi fıtratında Hakk’a götüren bir nimettir. İnsana bu nîmet verilmiştir, zirâ insan Allah’ın yegâne muhatabıdır, arz üzerindeki halîfesidir. İnsana verilen bu ilâhî bağ, onu Tanrı’yı reddeden bir cehâlete olduğu kadar, kendini Tanrı yerine koyan bir dalâlete de düşmesini engeller.</p>
<p>İslâm&#8217;da bu nedenle tefekkür vardır, irfân vardır, hikmet vardır. Çünkü bunlar bilinen, kılınan, olunan hakîkat ile ilgili eylemlerdir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Bu üç kavram “felsefe” adında olsun olmasın her bir tefekkürün ve her bir medeniyetin temelini oluşturur. Medeniyetleri, yani hayat tarzlarını birbirinden ayıran şey ise, ne etrâfında, ne için ve nasıl bilindiği, kılındığı ve olunduğudur.(s.260)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bir Japon bilim adamının şu sözü, ahlâkın temel târiflerinden birisi olmaya lâyıktır: “Ne yapman gerektiği, ne yapmak istediğin ve şu anda ne yaptığın aynı ise mutlusun demektir.”* Gerçekten de değerler (gerekler), kişisel yönelimler (istekler) ve işler (eylemler) aynı hat üzerindeyse kişinin ahlâkî tutarlılığı var demektir.</p>
<p>Bu üç unsuru yani aklı, eylemi ve varlığı aynı bilinç, anlam ve tutarlılık içinde gerçekleştiremeyen her felsefe, her düşünce ahlâkî bir zaafa, yani benliğin dâimâ ötekinin bahasına tanımlandığı yıkıcı, bireyci, yalancı ve ikiyüzlü bir ahlâksızlığa yol açar. Batı felsefesi bunun çok güzel bir örneğidir. İnsanın radikal özgürlüğünü akla dayandıran Kant bile bakarsınız ırkları renklerine göre iyi-kötü diye ayırır. “Her insan özgür doğmuştur, o halde özgürlük bizim temel hâlimizdir” diyen Locke, bakarsınız köle alıp, satar. “Dünyadaki ilk özgür ülkeyi kurduk” diyen Washington ve Jefferson, bu “insan&#8221; tanımına zencileri dâhil etmezler. Tam aksine onlar köle sahibi toprak ağalarıdır.(s.261)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>“Ya akıl ya kalp!&#8221; diyenler meselâ. .. Bu tuzağa da çok düşüyoruz. Tasavvufu yanlış anlayanlar, aklı kötüleyince kalbi yücelttiklerini sanıyorlar. İnsanın sadece akıldan ibaret olduğunu sananlar ise aklı yücelttiklerini sanıyorlar. Oysa kalp ve akıl iki büyük nimettir. Kalp ve akıl aslında birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. İman akılda değildir, kalptedir. Allah’ın nazargâhı akıl değil, kalptir. Fakat akılsızın imanı eksiktir. Akıl nimeti olmazsa kalp ölçüsüz kalır. Kalp nimeti &#8216;olmazsa akıl hesap makinasına döner. Kalbini Mevlâ’ya açanın aklı bambaşka çalışmaya başlar. Aklını kalbinin emrine verenin aklı nurlaşır. Tek başına kalbin veya aklın yapabileceği bir şey yoktur. Bu ikisinin de Hak nuruyla aydınlanmasıyla ancak gerçek insan olunabilir. Bu sebepten, modern bilimin “objektiflik” iddiası boştur. Hiçbir fıkir adamı kalbinden bağımsız aklıyla hüküm vermez, felsefe yapmaz.(s.304)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Gerçek her zaman vasatta, orta bir noktadadır. Bugün dindar insanların kurumsal siyasete, yani parti siyasetine verdiği aşırı önem yanlıştır. Partiler insanları irşad etmezler, ancak bozarlar. İyi ahlâklı insan yetiştirmek bir tarafa, iyi ahlâklılar bu menfaat çarkı içinde bozulur. Partiler insanları birliğe götürmek bir yana, birlik hâlindeki insanları bölerler. Oysa gerçek siyaset, erdemli insan ve erdemli toplum inşa etmektir. Bu da kendini adayan, güzel ahlâklı insanların yapay bölünmelere bakmaksızın insan gibi insan, kul gibi kul, adam gibi adam yetiştirmesiyle olur.(s.306)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Merhum Mehmed Akif, “Süleymâniye Kürsüsünde&#8221; şiirinde Süleymaniye Camii’nin mimarisinin güzelliğine dikkat çeker. Sonra şöyle söyler:</p>
<p>Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak</p>
<p>Yalnız Sânî ’i gör, san ’atı, masnû ’u bırak!</p>
<p>Şunu söylüyor burada: Gel, şu güzelliği seyret de kendinden geç; vahdete dal. Çiniler, hatlar, kavisler, renkler, camlar, taşlar, ahşaplar, duvarlar, sütunlar, nakışlar&#8230; Ama bunlara takılıp kalma. Bunların sanatını, neyin nasıl süslendiğini, efendim “sanat sanat içindir” yok, “sanat halk içindir&#8221; gibi gevezelikleri bir tarafa bırak. Sen asıl bu sanatları ilhâm eden, insana bu güzellik duygusunu ve onu gerçekliğe yansıtma azmini veren Gerçek Sanatkâr’ı, yani es-Sâni&#8217; olan Allâh-u Teâlâ’yı gör.</p>
<p>Bizim müzik ve medeniyet bâbında yıllardır söylemeye çalıştığımızı Akif bir beyitte söylemiş geçmiş. Allah ona sonsuz rahmet eylesin.(s.327)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Fakir sık sık söylerim: “Bir şeyin adı, o şeyin yâdıdır.” Adların, isimlerin hakikatini kavrarsak o isimlerin cisimlerini de kavramış oluruz. Rabbimizin isimlerini zikretmek de bu bakımdan çok önemlidir. Rabbimizin kendi kelâmına “Bi ism-i Allah&#8221; diyerek başlaması çok mânidârdır. Böylece bize kendi ismini zikretme talimatı vermektedir. Besmele en büyük zikirdir, yani hatırlatmadır. Çünkü ancak O’nun ismini zikrederek, yâd ederek O’nu unutmaktan uzak kalabiliriz.</p>
<p>O halde isimler, kelimeler, kavramlar gelişigüzel şeyler değildir. Rabbimizin Hazreti Adem’e öğrettiği ve böylece onun meleklere olan üstünlüğünü işâret buyurduğu “isimleri bilmek&#8221; yeteneğini böyle anlamak gerekir. Bu açıdan dünyadaki insanların konuştuğu dillere hürmet edilmesi gerekir. Çünkü isimlerden oluşan, isimleri zihinde bir nizama getirip başka bir insana iç dünyamızı aktaran lisânların her biri bir mucizedir. Çünkü her dil bir “fıtrat” eseridir, “tabiî”dir. Her lisânın aslı, aynen her müziğin aslı gibi ilâhîdir, vehbîdir. Hiçbir insan bir lisân mantığını üretemez, icad edemez. Üretse bile sadece anadili olarak veya sonradan öğrendiği başka bir dilden örnek alarak yapabilir.</p>
<p>Bunun için en başta kendi dilimize, kendi kelime, isim, kavram ve anlamlarımıza sahip çıkmalıyız. Hürmet etmeliyiz.</p>
<p>Her kelime bir alemdir, yani bir şiardır. Her kelime aynı zamanda bir âlemdir, yani bir dünyadır. Onlara karşı itinasız, şuursuz, dikkatsiz olmak bunun için büyük kayıptır. &#8216;(s.233)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>&#8216;Öyle bir ülke düşünün ki en eğitimli insanları, hatta profesörleri “klasik Türkçe&#8221; demek olan “Osmanlıca”yı yabancı bir dil sanıyorlar. Ana dillerini adam gibi konuşamıyorlar. Üniversitelerinde yabancı dille eğitim yapılıyor. Öyle bir ülke düşünün ki üniversite mezunları tarihlerini bilmemekle övünüyorlar. En milliyetçisi de, en Batıcısı da Batılı referanslarla konuşuyor.</p>
<p>Osmanlı’ya her şekilde hakaret ediliyor. Memlekette bir tek tarihi şehir bile bırakılmıyor. Bu yıkımdan Safranbolu gibi birkaç kasaba ancak kurtulabiliyor. Öte yandan tam 550 yıl Osmanlı’ya başkentlik yapan İstanbul’da bırakın bir semti, bir cadde bile tarihî hâlinde bırakılmıyor. Bir ülkenin her yanına atom bombaları atılsa ancak bu kadar tahripkâr olabilirdi.</p>
<p>Yanıbaşımızdaki coğrafya ve uygarlık birikimimize uzun yıllardır sırt çevirdik. 600 sene yaşamış Osmanlı, onun öncesinde Afganistan’dan Anadolu’ya kadar hüküm sürmüş Selçuklu geleneği sanki hiçbir işe yaramamış gibi davrandık. Meselâ İran.</p>
<p>Bu ülkenin bugünkü başkenti Tahran’ın, aynı zamanda Selçuklu devletinin de başkenti olduğunu unuttuk. İran’ı tam 1000 sene yöneten Türkler yüzünden bu ülkenin yarısının Türk olduğunu bilmeyenimiz çok. O yüzden Türkçe konuşan bir İranlı devlet adamı gördüğünde şaşıran diplomatlara sahibiz.</p>
<p>Öyle bir ülke düşünün ki, milletin dinine, kültürüne, müziğine hakaret etmek serbest. Geleneksel müziği okullarda öğretilmiyor; 1975’e kadar konservatuarlarda yasaktı.(s.237)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Dert, aynen çer-çöpü süpüren rüzgâr gibidir.<br />
Tozu-toprağı alır götürür, seni yürürken kirlenmekten kurtarır.Asıl’dan uzaklaştırmaz seni&#8230;Aksine, aslı gösterir. Dolayısıyla kalbin kırılması ayrı bir şey, hayalin kırılması, emelin kırılması ayrı bir şeydir. Hayâlî olanın hayâl kırıklığı olur. Ama derdi olanın derdi kırılmaz. Kişi derde “düşer.” Derde düşmek de güzel, neye düştüğüne bağlı. Allah bizi birbirimize “düşürmüş’i ne güzel! Kalp kırmak, herhalde kişinin işleyebileceği en büyük günahtır. Kendi kalbimizden haberdar olmadığımız için karşıdaki insanın da kalbinin olduğunu unutuyoruz.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri öyle der: “Karşındakinin kusurunu çok kınama, çünkü sende o kusur olmasaydı sen onda o kusuru göremezdin.” Kişi her şeyi bildiğine benzetir. Dolayısıyla kalp kırıklığı Allahu Teâlâ’yı doğrudan davet eden bir şeydir. Nereye? Senin karşına! Kırdığın kalbin yanına senin de karşına. Çünkü Allahu Teâlâ kalbe nazar ediyor. Sen o kalbe harp açıyorsun, oradaki sarayı yıkıyorsun.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bizim şu andaki Batı’yla ilgili algılarımızın bile çok önemli bir kısmı Batı’nın hakikatinden uzaktır. Biz Batı’yı da hakikatiyle bilmeyiz. Çünkü Batı’yı hakikatiyle bilmek için bir kâfirin hayatını ve kendini nasıl kavradığını çok iyi bilmek gerekir. Bir mümin de hamdolsun kâfir olamayacağı için onu tam olarak tahayyül etmesi mümkün değildir. Bunu bilmenin tek bir yolu vardır. O da ihtida etmiş insanlarla konuşup onlara küfrün ne olduğunu sormaktır. Onlar size bunu ağlayarak anlatırlar.</p>
<p>Bizim bugün, ‘aman onlar da ne hoş, şehirleri çok gelişmiş, kaldırımları mükemmel, ne güzel insan hakları var’ diye övdüğümüz o sistemlerin içindeki insan boyutunu, lütfen ihtida etmiş insanlara sorun. Acaba kâfir iken kendini, ötekini, evreni ve hayatı nasıl görüyordu? İnsanları, merhameti, sadakayı, almayı-vermeyi, ticareti, savaşı-barışı nasıl görüyordu? Peki, mümin olduktan sonra nasıl görüyor? O hali biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bize iman nimetini vermiş. En azından bir tohum olarak var. O bile büyük bir ışıktır. Ben bunu şuna benzetirim: Kapkaranlık bir oda düşün, tamamen karanlık, hiçbir yerden ışık alamayan bir oda&#8230; Küfür böyledir. Fakat o odanın duvarında iğne ucu kadar bir delik bile açılsa oraya kuvvetli bir ışık huzmesi girer. Oda aydınlanır. İşte iman budur.(s.336)</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Esması]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20970</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Teâlâ’yı esmâsı ile tefekkür edecek olursak; “Allah Teâlâ bir tek ilâhtır. Ulûhiyyetinde ikincisi yoktur. Eşten ve çocuktan münezzehtir. Her şeyin sahibi ve mâlikidir. Ortağı yoktur. Öyle bir sultandır ki veziri yoktur. Öyle bir yapıp yaratıcıdır ki beraberinde işlerinin düzenleyicisi ve yardımcısı yoktur. Vâcibü&#8217;l‐Vücûddur. Varlığı bir başkasının varlığına bağlı değildir. Bir başkasının var etmesine İhtiyâcı olmadan vardır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/">Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manevi_terbiye_usul2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21012 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manevi_terbiye_usul2-300x152.jpg" alt="" width="318" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22171 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg" alt="" width="446" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg 598w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></a></p>
<p>Allah Teâlâ’yı esmâsı ile tefekkür edecek olursak;</p>
<p>“Allah Teâlâ bir tek ilâhtır. Ulûhiyyetinde ikincisi yoktur. Eşten ve çocuktan münezzehtir. Her şeyin sahibi ve mâlikidir. Ortağı yoktur. Öyle bir sultandır ki veziri yoktur. Öyle bir yapıp yaratıcıdır ki beraberinde işlerinin düzenleyicisi ve yardımcısı yoktur. Vâcibü&#8217;l‐Vücûddur. Varlığı bir başkasının varlığına bağlı değildir.</p>
<p>Bir başkasının var etmesine İhtiyâcı olmadan vardır. O tek olarak kendi kendine vardır. Varlığının başlangıcı yoktur. Nihayeti de yoktur. O Bakîdir. Hiç bir şeye bağlı olmayan vücud‐i mutlaktır. Varlığının devamı da kendindendir. Belli bir mekâna sığan, bir mekânla sınırlandırılan bir cevher olmadığı gibi, bekası düşünülemeyen araz da değildir. Ciheti ve yönü olan bir cisim de değildir. Mahlûkatı koruyup gözetmek O&#8217;na zor gelmez. Mahlûkatı yaratması sebebiyle, kendisinde daha önceden var olmayan bir sıfatı kazanmış değildir. O&#8217;nun sıfatları hadis değil kadîmdir. Sonradan olan  şeylerin O&#8217;na hululü, ya da O&#8217;nun sonra‐ dan olan şeylere hululü gibi şeylerden O münezzehtir. O, hadis (sonradan olan) şeylerin O&#8217;ndan sonra olması ya da O&#8217;nun onlardan önce olması gibi bir durumdan müberrâdır.</p>
<p>Ancak  şöyle denilebilir: O vardı, ancak beraberinde hiçbir  şey yoktu. Öncelik ve sonralık O&#8217;nun yarattığı zaman parçalarını ifâde eden kelimelerden ibarettir. O&#8217;dur uyumayan (her şeyin kendisiyle kaim olduğu) Kayyûm O&#8217;dur. Kendisine kimsenin zarar erişti‐ remeyeceği Kahhârdır. O&#8217;nun gibisi yoktur. Eşyaya hükmetmesini dilediği kimse yine ancak O&#8217;nunla hükmeder. Külliyâtı bildiğinde  şüphe yoktur. Doğru ve sağlam görüş serdeden ulemanın ittifakı ve icmaı ile cüz&#8217;iyyâtı da tam olarak bilir. Bu varlık âleminde ne varsa, hepsi muradı ilâhinin bir neticesidir. Taat‐isyân, kâr‐zarar, kölelik‐hürriyet, soğuk‐sıcak, hayat‐ ölüm, ele geçirmek‐fevt etmek, gündüz‐gece, doğruluk‐eğrilik, kara‐ deniz, çift‐tek, cevher‐araz, hastalık‐sıhhat, üzüntü‐sevinç, ruh‐cesed, karanlık‐aydınlık, yer‐gök, birleşme‐ayrışma, az‐çok, sabah‐akşam, siyah‐ beyaz,uyku‐uyanıklık, açık‐gizli, hareketli‐hareketsiz, kuru‐yaş, kabuk‐gibi böyle birbirine zıt, ayn ve benzer ne varsa hepsi Cenâb‐ı Hakk&#8217;ın dilemesi neticesidir.</p>
<p>Nasıl olmasın ki onları hep Allah Teâlâ yaratmıştır. Dilemeyen, irade etmeyen nasıl fâli‐i muhtar olabilir ki?&#8230; Hak sübhânehu Teâlâ, her şeyi ezelî olarak bildiği gibi, aynı zamanda hükmetmiş, murâd etmiş, tahsis etmiş, takdir etmiş  ve icad etmiştir. Yine böylece, hareket edeni ve duranı, görür, işitir. En alt ve en yüce âlemlerin ötesinden konuşur. Uzaklık, duymasına engel değildir. Çünkü O, her şeyden yakındır. Yakınlık, görmesine engel teşkil etmez. Zira O, aynı zamanda uzaktır. Nefsin derinliklerindeki fısıltıları işittiği gibi, çok hafif bir dokunmayla çıkan sesi dahi işitir. Gece karanlığında siyahı gördüğü gibi, su içinde suyu görür. Karışım, aydınlık, karanlık O&#8217;nun için bir engel değildir. O Semî, Basîr&#8217;dir.</p>
<p>Hak Sübhânehû&#8217;nun konuşması, sükûttan sonra oluşmuş bir kelâm değil, ya da vehmedilen bir suskunluktan sonra gerçekleşmiş bir kelâm olmayıp, diğer sıfatları gibi ezelî olan, ezelî kelâm sıfatıyla olmuştur. Mûsa aleyhisselâma bu vasıftaki sıfatıyla konuşmuştur. Bu kelâmını Yüce Allah Teâlâ, tenzil, Zebur, Tevrat ve İncil diye isimlendirmiştir. Bu kelâm, harfsiz, savtsız, nağmesiz ve lügatsiz olmuştur. Yüce Allah Teâlâ, seslerin, harflerin ve lügatlerin de yaratıcısıdır. Nefislere takvayı ve fücuru ilham eden O Allah Teâlâ&#8217;dır. Dilediğinin hatalarından vazgeçer, cezalandırmaz. Dilediğini de muaheze eder. Dünyada da edebilir, ukbada da. Adaleti, fazlı ve ihsanı içinde değerlendirilemediği gibi, fazlı ve ihsanı da adaleti içinde değerlendirilemez.</p>
<p>Âlemi iki kabza (tecelli) halinde varlık âlemine çıkarmış  ve onlara iki konak yeri yaratmış, sonra da, “şunlar cennetlik, şunlar da cehennemliktir, başka bir şeye aldırmam” buyurmuştur. Burada O&#8217;na hiç bir kimse kalkıp da itiraz etmemiştir. Zira orada O&#8217;ndan başka varlık sahnesinde hiç bir  şey yoktu.237 Dolayısıyla bütün her  şey, O&#8217;nun esmasının tasarrufu altında olmuştur. Bir kabzası Celâl esmasının, bir kabzası Cemâl esmasının tasarrufu altına girmiş, kimi nimetler içinde,kimi de belâlar içinde olmuştur. Kendisinden başka fâil olmayan ve varlığı için kendi zâtından başka bir varlık bulunmayan Allah Teâlâ&#8217;yı noksan sıfatlardan tenzih ve teşbih ederim.238</p>
<p>Niyazi Mısri-Divan-ı İlahiyyat ve Açıklaması &#8211; İhramcızade,syf.122,123</p>
<p>237 “Allah mevcut idi. Onunla beraber hiçbir şey yok idi.”  (Buhâri. Bed’ul Halk. 1;<br />
İbn. Hanbel. 4/431; Hâkim, Müstedrek. 2/341; Aclûnî,   II/130,131)</p>
<p>238 Ebu Bekr Muhyiddin İbn Arabî, el‐Fütuhâtu’l‐Mekkiyye, Daru’l‐kütübi’l‐‘ilmiyye,<br />
Beyrut 1420/1999, c. I, ss. 62‐65. (COŞKUN, 2008)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/">Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlana&#8217;ya Göre Eşyadaki Fitne,Dünyanın Aldatıcılığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-esyadaki-fitnedunyanin-aldaticiligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-esyadaki-fitnedunyanin-aldaticiligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 10:29:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyanın Aldatıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Eşyadaki Fitne]]></category>
		<category><![CDATA[Eşyanın Hakikatı]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[suret-mana]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18371</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mevlânâ’nın düşünce sisteminde, varlığın sûret-mânâ sarmalı üzerine yaratılması ve sûretin, kendi hakikatini teşkil eden mânâyı perdele­mesinden dolayı; varlığın sûreti ile mânâsı arasında bir çelişki, hakikati ile görünümü arasında bir zıtlık ortaya çıkmaktadır. Sûretin, mânâya erişmede­ki bu perde rolünü Mevlânâ, isim ve mânâ arasındaki ilişkiyi örnek vererek, birçok parlak ismin altında mânâ kıtlığı olduğunu; bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-esyadaki-fitnedunyanin-aldaticiligi/">Mevlana’ya Göre Eşyadaki Fitne,Dünyanın Aldatıcılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-esyadaki-fitnedunyanin-aldaticiligi/manevi_hayatimizda_dikkat_edilecekler2-702x336/" rel="attachment wp-att-18372"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18372" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/manevi_hayatimizda_dikkat_edilecekler2-702x336.jpg" alt="" width="702" height="336" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/manevi_hayatimizda_dikkat_edilecekler2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/manevi_hayatimizda_dikkat_edilecekler2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/manevi_hayatimizda_dikkat_edilecekler2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a></p>
<p><i>M</i>evlânâ’nın düşünce sisteminde, varlığın <em>sûret-mânâ</em> sarmalı üzerine yaratılması ve sûretin, kendi hakikatini teşkil eden mânâyı perdele­mesinden dolayı; varlığın sûreti ile mânâsı arasında bir çelişki, hakikati ile görünümü arasında bir zıtlık ortaya çıkmaktadır. Sûretin, mânâya erişmede­ki bu perde rolünü Mevlânâ, isim ve <em>mânâ</em> arasındaki ilişkiyi örnek vererek, birçok parlak ismin altında <em>mânâ</em> kıtlığı olduğunu; bu açıdan bir şeyin sure­tini temsil eden lafız ve isimlerin, mânâsının önünde bir tuzağa benzediğini belirtir.<sup>851</sup> Yine genel bir kaide olarak bu hususu; “<em>Sûret</em>, <em>(mânâyı/hakikati arayanlara) mânî ve yollarının engelidir</em>” şeklinde ifade eder.<sup>852</sup></p>
<p>Yaratıştaki <em>sûret-</em>mânâya dair bu sünnetullah; eşyânın hakikatinin, bu âlemde göründüğü gibi olmayışını; yani eşyânın paradoksal mahiyetini in­taç etmiştir diyebiliriz. Nitekim âlemin şu anki algılanışı ile kıyâmet sonra­sı, esas mahiyetine yani gayba nisbetle algılanışı arasındaki fark, Mevlâna’ya göre, aydınlıkla karanlık gibidir. Eşyânın hakikati, karanlık diye nitelenen ve maddî İlişlerimizle algıladığımız bu âlemde birtakım algı yanılsamalarının ve kesin olmayan zanların ardına gizlenmiştir.</p>
<p>Bu husus, insan algısının sübjektifliği ile yakından ilgilidir. Çünkü dış dünyadan gelen izlenim ve uyarımlar, insanın duyu organları aracılığıyla beyne iletilirler; zihinde ise bu izlenim ve uyarımlardan, zihnin önceden oluşmuş örgüsüne uygun seçili bazı izler kalır. Hayâl gücünün ve belleğin dünyası işte bu “seçili” izler üzerine kurulur. Ancak İnsanî algı, hiçbir zaman bir fotoğrafın nesnelliği ile karşılaştırılamaz; çünkü onu algılayan kişinin özel ve bireysel niteliklerinden bazı unsurlar, bu algıya sıkı sıkıya bağlıdır­lar. İki insanın, aynı manzara veya objeye, aynı şekilde tepki göstermemesi, çoğu zaman göz ardı edilen açık bir gerçektir. İnsan her gördüğü şeyi algı­lamaz. Aynı manzaraya bakan iki insana algılamış oldukları şeylerin neler ol­duğunu soracak olursanız, aynı şeyi söylemeyeceklerdir.<sup>853</sup> Hakikatin, <em>sûret </em>karanlığının ardına gizlenmiş olması, bir yönüyle insan zihninin algıda seçi­ciliğinden ve ortaya çıkan algı çeşniliğinden beslenmektedir. Bu yönüyle Mevlânâ, âlemdeki <em>hakikat</em> arayışını, karanlıkta kıble arayanların durumu­na benzeterek şöyle der:</p>
<p><em>“Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir;</em></p>
<p><em>İşler, bir zaman aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler&#8230;</em></p>
<p><em>Bu suretle nice sultan ve âli himmetli kimse, bir müddet kendi kölesine, köle olur.”*<sup>54</sup></em></p>
<p>Hayatlarında hiç fil görmemiş kimselerin, karanlıkta fil tasviriyle ilgi­li <em>Mesnevi</em> deki meşhur hikâyenin<sup>855</sup> teması da budur. Hakikatin bu şekil­de gizli oluşunda; <em>mânâ</em> âlemine ait olan hakikatin, sûretler âleminde <em>sû­ret</em> olarak görülmesinin imkânsızlığına ilişkin yaratışın mahiyetinden kay­naklanan bir sünnetullah olduğu gibi, yine bu hikâyede; hakikatin, sûretlere hitâb eden hislere nazaran, o muazzam doğasına da işaret edilmekte­dir. Zira insan bilinci, büyük bir bulmacanın parçalarını bir araya getirir- cesine analitik çalışır.<sup>856</sup> Bu analitik faaliyet ise, sonsuz hakikati idrâk için yeterli değildir; bu yüzden onu ihâta ve idrâk edemez. Binâenaleyh âlemin ve içindeki eşyanın bizim tarafımızdan algılanan sûreti ile mânâsı/hakîkati arasında düzlemsel ve mantıkî bir tutarlılık yerine, insanı şaşırtan İlâhî bir mekr, kozmik bir hile bulunmaktadır. <em>Sûret-mânâ</em> arasındaki bu paradoks­tan dolayı, Mevlananın karanlık diye nitelediği bu âlemde işler, bir müd­det, gerçek hüviyetine aksi cereyan edebilir. Bu cereyanda mantıkî bir doğ­rusallık gözlenmeyebilir. Mevlânâ, aşağıdaki beyitlerde buna işaret etmek­tedir:</p>
<p><em>“Nice düşmanlıklar vardır ki dostluğa çıkar. Nice yıkılmalar vardır ki(sonunda) yapılmaya döner. ”<sup>857</sup></em></p>
<p><em>“Nice ordular vardır ki bir zafer elde etmek için yola çıkar. (Ama sonunda) kendi başını yer, artıklarını başkaları kapışırlar.</em></p>
<p><em>Nice tâcirler vardır ki kâr ümidiyle bayram edeceklerini sanırlar, ödağacı gibi kendileri yanar yakılırlar.</em></p>
<p><em>Dünyada bu çeşit nice aksi şeyler vardır. Adam, onu zehir sanır, hâlbuki balın ta kendisidir.</em></p>
<p><em>Nice ordular, ölümlerine kâni olurlar, hâlbuki aydınlıklara ererler, zafer elde ederler. ”<sup>8S8</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, dönemindeki bir savaş hilesine atıfta bulunarak; eşyânın, insanı şaşırtabilecek söz konusu paradoksal mahiyetine şöyle işaret eder:</p>
<p><em>&#8220;Bütün bu işler, aslında kovalayanı şaşırtmak için ata çakılan ters nallar gibidir. ”<sup>859</sup></em></p>
<p>Kevn’deki paradoksun bir diğer nedeni olarak şunu zikredebiliriz: Varlığın hakikati, <em>mânâ</em> âleminden, bu <em>sûret</em> âlemine yansıyarak göründüğü için hakikatler, <em>sûret</em> âlemindeki yansımalarında paradoksal bir görünüme sahiptirler. Cihândaki bu paradoksun varlığına Mevlânâ şu beyitlerinde işaret etmektedir:</p>
<p><em>Şunu bil ki o âlemden bu âleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır.”<sup>860</sup></em></p>
<p><em>Bu ters/ma&#8217;kus cihânda bu (paradoksun) örnekleri pek çoktur&#8230; (Meselâ) çöle,</em><em> ‘</em><em>mefaze, yani kurtuluş yeri</em><em>’ </em><em>adı verilmiştir. İsim ve sûret</em><em>, </em><em>(bu cihâtı) ehlinin akıllarına tuzaktır.”<sup>861</sup></em></p>
<p><em>“(Yine örneğin) Lokman, köle şeklindeki bir efendiydi <sup>862</sup> Köleliği, yal­nız zâhiri bir görünüşten ibaretti.”<sup>863</sup></em></p>
<p><em>Sûret-mânâ</em> arasındaki ilişkiden kaynaklanan kevndeki bu paradoks ve hilenin, hem makro düzeyde âfâkta, hem mikro düzeyde enfüste câri oldu­ğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle Mevlânâ, konuyu, âfâk ve enfüs arasındaki mukayese ile îzâh eder.<sup>864</sup> Varlığın mahiyetindeki bu paradoks ve mekr, Mevlânâ’ya göre İlâhî kudretin bu âleme koyduğu bir ilke hüviyetindedir. Mevlânâ, aşağıdaki beyitlerde bu hususu şöyle dile getirir:</p>
<p><em>“Ey iyilik, güzellik denizi; ey akılları kendinden geçiren Allah&#8217;ım! Uyanıklığı uykuda gizledin; gönülsüzlükte gönül alıcılığı sakladın!</em></p>
<p><em>Hor ve hakir görülen yoksulluk içinde gönül zenginliğini gizlersin; dev­let boyunduruğunu da yoksulluk zinciri gibi gösterirsin!</em></p>
<p><em>Zıddı, zıddın içinde gizlersin; yakıcı suya da ateş hararetini verirsin! Nemrûd’un ateşinin içine, Hz. İbrahim için hoş bir bahçe gizlemişsin! Har­camakla, yoksullara ihsanda bulunmakla bereket artar, gelir çoğalır!”<sup>865</sup> “Tatlı meyve, yaprakta, dalda gizlidir; ebedî hayat, ölümsüzlük de ölü­mün içindedir!</em></p>
<p><em>Gübre, toprağa karışarak meyveye gıda olmuş; toprak da o gıda ile bes­lenmiş, meyveyi doğurmuştur!</em></p>
<p><em>Varoluş, yoklukta gizlenmiştir&#8230; Demirle taşın dışı karanlıktır! İçlerinde ise, bir nûr vardır, bir ışık vardır; bir kıvılcımlar âlemi vardır!</em></p>
<p><em>Her korkuda binlerce eminlik mevcut; göz siyahında ne kadar çok ay­dınlık var!</em></p>
<p><em>Ten öküzünün içinde bir şehzâde bulunur! Defineyi bir virâneye, bir yı­kık yere gömmüşsün; ten âleminde görülmemiş bir can âlemi gizli!</em><em> ”8<sup>66</sup></em></p>
<p><em>‘Allah,</em><em>kahırları lütuf içinde, lütufları da kahır içinde gizlemiştir. ”867</em></p>
<p>Eşyanın mahiyetindeki bu paradoks, esasen varlığını kevnin en temelindeki yaratış büyüsünden almaktadır. Şöyle ki; Mevlânâ’ya göre Allah (c.c.), insanın var gibi gördüğü bu âlemi/varlığı esasen bir yanılsama, yok zannedi­len “ademi” ise varlığın esası olarak yaratmasına rağmen<sup>868</sup>; İlâhî kudret, kozmik bir büyü ile bunu, bizlere tam aksi şekilde göstermiştir. Bu hususu [ Mevlânâ şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Bu yoku nasıl da gözümüzün önüne dikti? O hakikat, gözden nasıl ol­du da gizlendi ?</em></p>
<p><em>Aferin ey büyüler yapan Üstat! Senden çekinenlere tortulu suyu saf gös­terdin!</em></p>
<p><em>Büyücüler</em><em>; </em><em>pazardakilerin gözleri önünde, ay ışığını ölçüp biçerler de pa­ra alırlar, kâr ederler.</em></p>
<p><em>Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Hâlbuki alıcının elinden para da çı­kar, kumaşı da kaybeder.</em></p>
<p><em>Bu âlem de büyücüdür. Biz, onda ticaret ediyoruz; ondan ölçülüp biçi­len ay ışığını alıyoruz.</em></p>
<p><em>O, büyücü gibi acele, acele beş yüz arşın ay ışığı ölçer.</em></p>
<p><em>Fakat ey tutsak! Ömrünün parasını aldın mıydı paradan da olursun, eli­ne kumaş da geçmez, kesen de bomboş kalır. ”<sup>869</sup></em></p>
<p>Dolayısıyla varlıkta karşımıza çıkan paradoksal mahiyetteki bu tür hile­ler, kaynağını İlâhî mekrden almaktadır. Mevlânâ bunu, <em>“Hakk&#8217;ın hilesi, bü­tün bu hilelerin kaynağıdır</em>” şeklinde ifade eder.<sup>870</sup> Söz konusu İlâhî mekrin büyüsüne aldanan insanın, eşyânın mahiyetine ilişkin yanılgısını Mevlânâ şöyle dile getirir:</p>
<p><em>“Neden kârın adını ölüm taktın? Büyüye bak ki kâr sana ölüm görün­mede.</em></p>
<p><em>Onun büyüsündeki sanat, iki gözünü de bağladı da canlar, kuyuya rağ­bet ettiler.</em></p>
<p><em>Allah&#8217;ın hilesiyle kuyunun üstündeki ova, hayâline tamamı ile yılan zeh­rinden ibaret görünür. ”<sup>871</sup></em></p>
<p>Mevlânâ ya göre bu paradoksun varlığının bir diğer nedeni; eşyânın bi­ze görünen sûreti ile Hakk’ın indindeki hakîkatinin/mânâsının farklı olma­sından kaynaklanmaktadır. Bu husus, aşağıdaki beyitlerde Mevlânâ tarafın­dan şöyle dile getirilmektedir:</p>
<p><em>&#8220;Bize göre her bir şeyin ismi, görünüşüne/zâhirine göredir. Yaratan/Hâlık indinde ise onların iç yüzüne/sırrına göredir.</em></p>
<p><em>(Meselâ) Mûsâ’ya göre değneğinin adı âsâ, Yaratan indinde ise ejderhâ idi.<sup>872</sup></em></p>
<p><em>Ömer’in önceki namı, (Müslüman olmadan önce) putperestti. Hâlbuki (zamandan münezzeh) elest âleminde<sup>873</sup> onun adı mü’mindi.</em></p>
<p><em>Bize göre (bir damla sudan ibaret) meni dediğimiz o şey, Hak nazarında varlığımızın müşahhas nakşıydı.</em></p>
<p><em>Bu meni, (bizim nazarımızda gireceği sonraki şekline girmeden) yokluk âlemi (adem)’nde vardı. Ne bir eksik, ne bir fazla; Hak indinde aynen mevcuttu.</em></p>
<p><em>Hâsılı kelâm, âkıbetimiz ne olacaksa Hak (Hazret) katındaki adımızın hakikati de odur.</em></p>
<p><em>(Çünkü Cenâb-ı Hakk) insana, âkıbetine göre ad koyar, halkın taktığı iğ­reti ve geçici ada göre değil. ”<sup>874</sup></em></p>
<p>Bir varlığın sûreti ile mânâsı; kendisi ile hakikati arasındaki bu farklılık, insanın bir şeye ilişkin değerlendirmesinde kendini göstermektedir. Buna göre aynı şey, bir açıdan iyi ve güzel olarak görülüp değerlendirilirken, bir diğer açıdan kötü diye nitelenmektedir. Nisbet farklılığından kaynaklanan bu hususu Mevlânâ, şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Ne şaşılacak şey! Bir hâdise, bir yönden ölüm, öbür yönden dirilik ve sevinçtir.</em></p>
<p><em>Şu bir yönden tatlıdır, zevk vericidir. Diğer bir yönden de öldürücü ve azab vericidir.</em></p>
<p><em>Ten sevinci dünyaya mensub olana göre yüceliktir; fakat âhiret gününe göre noksan ve zevaldir!”<sup>875</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, yaşadığımız dünyanın algıladığımız gibi olmadığını belirtmek amacıyla, rüyâda görülen şeylerin, rüyâ yorumlama geleneğinde genelde tersinden yorumlanmasıyla ilgili hususa atıfta bulunur. Dünyanın, aslı olan âleme nisbetle sanal bir gerçekliğe, uykuda görülen bir rüyâya benzediğini belirterek eşyânın paradoksal mahiyetine şöyle işaret eder:</p>
<p><em>“Düş yorucu, rüyâda gülmeyi, ağlamaya, hayıflanmaya, kederlenmeye yorar.</em></p>
<p><em>Ağlamayı da sevince, feraha verir ey şen, esen kişi!”<sup>876</sup></em></p>
<p>Peygamberimizin (s.a.v.), toplum indinde muteber görülmeyip, değersiz zannedilen yoksul kimselerden duâ isteyişini de Mevlânâ, âlemdeki bu pa­radoks ilkesi doğrultusunda îzâh etmektedir:</p>
<p><em>“Hz. Mustafâ neden yoksullardan duâ ister dururdu?</em></p>
<p><em>Bu, belletme içindi, dersen; bilgisizlik, nasıl olur da anlatma vesilesi </em><em>olur?</em></p>
<p><em>O </em><em>biliyordu ki padişahlara lâyık defineyi, Âlemlerin Şahı, virânelere gö­mer.</em></p>
<p><em>O yıkık yerin her cüz’ü, defineyi gösterir; ama kötü zan, o defineyi kay­betmek için tersine çakılmış nal izlerine benzer. ”<sup>877</sup></em></p>
<p>Sâlikin, bu âlemdeki varoluş rolünü iyi oynayabilmesi; varlık/kevn oyu­nunda<sup>878</sup> aldanmaması, âleme ve içindeki eşyâya yerleştirilmiş bu hilenin farkında olmasıyla yakından ilgilidir. Sâlik, eşyânın kendisini aldatmaması için; hakikatin, görünen sûretin ardına gizlendiğinin bilincinde ve farkında olmalıdır. Mevlânâ, kevndeki bu paradoksa aldanışın ilk temsilcisi olarak, Âdem’in sûretine bakıp, mantıkî/sûrete ilişkin bir kıyâs ile onu kendine nis­betle, değersiz zanneden, İblîs’i gösterir. Bu bakımdan sâlikin, varlığı ve eşyâyı doğru okuyarak hakikati bulmasında, bu İlâhî büyünün çözümü önem arz etmektedir. Hakikati bulan bir dervişin, bunu, söz konusu paradoksu çö­zerek başardığına ilişkin aşağıdaki beyitler, Mevlânâ’nın sâlike bu yöndeki rehberliğini ifade etmektedir:</p>
<p><em>“Bir derviş bir dervişe, ‘Allah’ı nasıl gördün, söyle? dedi.</em></p>
<p><em>Derviş dedi: Neliksiz, niteliksiz gördüm. Fakat söze getirebilmek için onu kısa bir örnekle anlatayım.</em></p>
<p><em>Gördüm ki sol yanında bir ateş, sağ yanında da bir kevser ırmağı vardı. Solunda cihanı yakıp yandıran müthiş bir ateş, sağında güzelim bir ırmak. Bir kısım halk, o ateşe el atmış, bir kısım halk da o kevsere ulaşacağın­dan neşeli ve sarhoş.</em></p>
<p><em>Fakat bu, her kötü kişiyle her bahtı yâver olanı şaşırtacak pek aykırı ve acâyib bir oyundu.</em></p>
<p><em>Kim o ateşe, kıvılcıma ahlıyorsa, öbür yandaki sudan baş çıkarıyordu. Kim suya ahlıyorsa, derhal kendisini ateş içinde buluyordu.</em></p>
<p><em>Kim sağ yana gidiyor, o güzelim suya dalıyorsa, sol taraftaki ateş için­den baş göstermedeydi.</em></p>
<p><em>Sol yandaki ateşe dalansa, sağ yandan çıkmaktaydı.</em></p>
<p><em>Bunun sırrını pek az kişi anlıyor, hâsılı o ateşe pek az kişi atlıyordu. Ancak başına devlet saçısı saçılan, suyu bırakıp ateşe kaçıyordu.</em></p>
<p><em>Halk eldeki hazır zevki ma’bûd edinmiştir. Hulâsâ halk, bu oyunu kay­betmiş, bu oyunda zarara girmiştir.</em></p>
<p><em>Bölük bölük, saf saf hırslarına uyanlar, ateşten çekinerek, suya doğru kaçmaktalar.</em></p>
<p><em>Fakat suya dalan, ateşten baş göstermededir. Ey hakikatten haberi olma­yan! İbret al, ibret!</em></p>
<p><em>Ateş, ey bön ahmaklar, ben ateş değilim, makbûl bir kaynağım!</em></p>
<p><em>Ey gözsüzler! Sizin gözünüzü bağlamışlar. Bana gelin, kıvılcımlarımdan kaçmayın.</em></p>
<p><em>Ey Hâlil! Burada ne kıvılcım vardır, ne duman. Bu görünen şey, ancak Nemrûd’un büyüsü, hilesi demekteydi.</em></p>
<p><em>Sen de Hâlil gibi akıllıysan ateş, senin soyundur, sen bir pervânesin. Pervânenin canı keşke binlerce kanadım olsaydı da,</em></p>
<p><em>Mahrem olmayanların körlüklerine rağmen amansız bir sûrette ateşlere yansaydı.</em></p>
<p><em>Bilgisiz kişi, eşekliğinden bana acır, bense bilgi ve görgü sahibi olduğum­dan ona acırım diye bağırıp durur. ”<sup>879</sup></em></p>
<p>Algılanabilen âlemde, eşyânın görünümü ile hakikati arasında bir özdeş­liğin bulunmayışı, her bir insanın, hakikati kendi zannı ve birikimine nisbet- le farklı şekillerde görmesi sonucunu doğurmaktadır. Diğer bir ifadeyle bu­nu; kevnî paradoksun insan varlığındaki izdüşümü olarak nitelemek müm­kündür. Varlığın, olduğu gibi hakikî veçhesiyle değil de, bakanın bakış açı­sına nisbetle farklı algılanışını vurgulamak üzere Mevlânâ, renkli camlar metaforunu kullanmaktadır:</p>
<p><em>“Her bir insanın hareketi, dünyayı ve insanları görüşü, kendi bulundu­ğu mertebe ve makâma göredir. Herkes, âleme kendi görüş dairesinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir; kızıl cam kızıl. Camlar, renkten kurtulunca güneş o zaman beyaz görünür. Renksizlik rengi olan beyaz, bütün renklerin aslı ve hakikati olduğundan (diğer renklerden) daha doğ­ru gösterir, hepsinin de başı ve rehberidir. ”<sup>880</sup></em></p>
<p>Metaforda, renkli cam teşbihiyle işaret edilen; insanın eşyâya bakış açı­sını belirleyen merkezî algılama faktörüdür. Diğer bir ifadeyle bunu; insanın hayata ve olaylara bakış açısının merkezindeki, sûrete ilişkin faktör şeklin­de ifade edebiliriz. Sâlik, bu tür bir algı merkezciliğinin, eşyâ ve olayları doğru algılamasına engel olduğunu; bunun kevndeki paradoksa aldanışını, kolaylaştırdığını müdrik olmalıdır. Bu yönde bir eğitimden geçmemiş, her bir “sıradan” insanın zihni, çarpıklıklara maruzdur ve bu çarpıklıklar, algı­larının tüm yönlerini etkiler. İnsan zihni, onu sağaltıp arındıran bir eğitim almaksızın, algılanan bu ortak “gerçeklik”in aslında paylaşılan bir yanılsama olduğunu fark edemez.<sup>881</sup> Çünkü bir insanın, zihnindeki kabullenmeler ko­nusunda, eleştirel bir farkındalık kazanmaya çalışmasından daha zor bir şey yoktur.</p>
<p>Her düşünce, süzgeçten geçirilebilir; ama süzgeç olarak kullandığı­mız zihni, süzgeçten geçirmeyi düşünmeyiz.<sup>882</sup> İnsanların eşyâya bakışında, farklı belirleyicilerin rol oynaması, kevndeki paradoksun anlaşılması nokta­sında farklı anlayış düzeylerini ortaya çıkarmaktadır. Mevlânâ, insanların kevndeki hileyi algılama noktasındaki bu farklılığını şöyle dile getirir:</p>
<p><em>“Acı ve tatlı, bu gözle görünmez. Onları ancak basiret ehli, akıbet pen­ceresinden görebilir.</em></p>
<p><em>Akıbeti gören bir göz ancak hakikati (eşyânın zahiren görünmeyen ma­hiyetini) görebilir.</em></p>
<p><em>Ahırı gören göz ise aldanış ve körlük içindedir. (Yani dünyayı bir yeme- içme yurdu olarak görenlerin bakışı, aldanış içindedir.)</em></p>
<p><em>(Nefsin hoşuna giden) nice tatlı şey vardır ki (görünüşte) şeker gibidir, fa­kat o şeker içinde zehir gizlidir.</em></p>
<p><em>Aklı en üstün, basireti en keskin olan kişi (içinde zehir bulunan o şeker görünümlü şeyi) kokusundan anlar (ve onu yapmaktan düşünce boyu- tundayken hemen vazgeçer). (Mertebe olarak ondan düşük) bir diğeri ise ondaki zehri ancak dudağına, dişine değince fark eder.</em></p>
<p><em>Şeytanın Ye&#8230; ye diye bağırmasına (şeytanın o işi yaptırma teşvikine) rağmen zehir, boğazına gitmeden o akıllı kimsenin dudağı, onu reddeder. Başka biri (o şeker görünümlü şeyin içindeki zehri) ancak boğazına va­rınca anlar</em><em>; </em><em>bir diğeri de yiyip, bedenini ifsâd ettikten sonra&#8230;</em></p>
<p><em>Zehir</em><em>; </em><em>tesirini bir başkasında def i hâcet esnasında göstererek ona ıstırap verir; (tatlı tatlı) yendiği sırada ondan alınan lezzet, ciğer delen bir acı­ya dönüşür.</em></p>
<p><em>Kiminde de zehrin tesiri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Kimine de ölümü müteâkib kabrin derinliklerinde âşikâr olur. ”<sup>883</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “<em>Cennet, nefsin hoşuna gitmeyen şey­</em><em>lerin, </em><em>cehennem ise hoşuna giden şeylerin ardına gizlenmiştir.&#8221;</em> hadisini<sup>884</sup> de hakikatin, görünen sûretin ardında gizli oluşuna; <em>sûret</em> ile hakikatin mahiye­tinin zıtlığına işaret eden söz konusu kevnî paradoks ilkesinin bir anlatımı olarak yorumlamaktadır.<sup>885</sup> Buna göre insanın hoşuna giden bir şey, daha sonra düşeceği bir tuzağın yemi; ele geçen bir nimet, başa gelecek külfetin habercisi olabileceğinden; bu ilke sâlike, hoşlandığı şeyleri, iyi tahlil etmesi gereğini tavsiye etmektedir. “<em>Eşyânın göründüğü gibi olmadığına</em>” ilişkin öz­deyişin, neredeyse bütün mistik sistemlerde, insanı, kevndeki bu hileye kar­şı uyarıcı mahiyette söylenildiğini de bu meyanda hatırlatmalıyız.</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki paradokstan dolayı insanın eşyâyı olduğu gibi göremeyişini, doğ­ru ve yanlış arasındaki ayırt etme gücünün, yani farkındalığın kaybedildiği bir tür sarhoşluk olarak nitelemektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre eşyânın, asıl hakikatiyle değil de <em>sûret</em> düzleminde algılandığı bu âlem, insanı sarhoş ederek; onun, hakikatten uzak düşmesine, Mevlânâ’nın ifadesiyle kahrına sebep olması bakımından, kahrın egemen olduğu bir kahırhânedir. Bu husu­su Mevlânâ şöyle dile getirir:</p>
<p><em>“Ya Rabbi! Kahır şarabıyla insanı mest edersen, aslında yok olan şeyle­re varlık sûreti verir, onları, (insanın gözüne) var gibi gösterirsin.</em></p>
<p><em>Nedir mestlik? Gözün, görmekten (yani basiretten) bağlanmasıdır ki o zaman taş, mücevher gibi; yün de yeşim taşı gibi görünür.</em></p>
<p><em>Nedir mestlik? Hislerin tebdil etmesi&#8230; Ilgın gibi eğri bir değneğin o ba­kışa, sandal ağacı (gibigüzel kokulu ve kıymetli) görünmesi&#8230;&#8221;<sup>886</sup></em></p>
<p>Mevlânâ’ya göre, eşyânın göründüğü gibi olmayışına dair kevndeki bu hile ve paradoks, aynı zamanda hikmete mebnî bir gerekliliktir. Mevlânâ’ya göre bu gereklilik, bir oyun olarak nitelenen<sup>887</sup> dünya yaşamının sürdürüle- bilmesini sağlayan bir hikmettir ve kaynağını, insanların imtihân edilebilme­leri sebebinden almaktadır. Buna göre eşyâ, göründüğü gibi değildir. Çünkü öyle olsaydı, bir imtihân ve bunun sonucundaki bir ayrışmadan söz edile­mezdi. Eşyâ göründüğü gibi olmadığı için, onun farklı algılanması ve yo­rumlanmasından neş’et eden birtakım farklılıklar bulunmaktadır. Mevlânâ, bu imtihân hikmetinin, dindeki gayba îman ilkesini doğurduğunu belirtir.<sup>888</sup> Buradaki kullanımıyla gayb, varlığın ve eşyânın görünen ve sıradan insan algısınca algılanabilen sûretinin ötesindeki, asıl mânâsını ifade etmektedir. Buna göre kevndeki eşyânın, görünümüyle ilgili bu hile ve paradoks olma­saydı, gayba îmanın da bir önemi kalmazdı.<sup>889</sup> Hâlbuki eşyâdaki paradoks­tan doğan gayba inanç, Mevlânâ’ya göre insanı, üstün ve erdemli kılan şey­lerden biridir.<sup>890</sup> Kevndeki paradoksun bu gerekçesini Mevlânâ, şöyle dile getirir:</p>
<p><em>&#8220;O n</em><em>ûr görür</em><em>; </em><em>ateşe atılır, gönül de ateş görür, nûra dalar.</em></p>
<p><em>Yüce Allah’ın, Hâlil evladı kimdir, görülsün diye böyle oyunları vardır. Ateşe su şeklini vermişler, ateşin içinde de bir kaynaktır coşturmuşlardır. Bir büyücü, büyüsüyle bir topluluk içinde pirinçle dolu sahanı, akrepler­le dolu gösterir.</em></p>
<p><em>Evi, büyüsü ve nefesiyle akreplerle dolmuş gösterir; ama onlar, sahici ak­rep değildir ki.</em></p>
<p><em>Büyücü, bunun gibi yüzlerce hüner gösterdikten sonra artık düşün; bü­yücüyü yaratan, neler yapmaz.</em></p>
<p><em>Hâsılı, Allah büyüsü ile zaman zaman nice kişiler, (üste çıkayım derken) kadın gibi alta yatmışlardır!”<sup>891</sup></em></p>
<p>Bu imtihân gerekçesini Mevlânâ, aynı doğrultudaki bir ayeti iktibâs ederek <em>Mesnevi</em>&#8216;deki bir başlıkta şöyle ifade eder:</p>
<p><em> </em><em>“Allah&#8217;ın lütfunu ve kahrını herkes bilir, kahrından kaçar lütfuna yapışı</em><em>r; </em><em>ama Yüce Allah kahırları lütuf içinde, lütufları da kahır içinde gizlemistir. Bu tersine çakılmış nal, Yüce Allah&#8217;ın bir mekridir. Bu suretle işi ayırt edenler ve Allah&#8217;ın nuru ile bakıp görenler, hâli görenler ve görü­nüşe aldananlardan ayrılır. Allah,&#8221;Hanginiz daha iyi iş yapacak diye im­tihan eder&#8221;<sup>892</sup> buyurmuştur.”<sup>893</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, kevndeki bu hile ve paradoks sayesinde sâlikin, İlâhî imtihândaki hünerini gösterebildiğini belirtir. Çünkü bir çözümün mevcûdiyeti, or­tada bir varlık muammâsının ve probleminin oluşuna bağlıdır. Mevlânâ bu hususu, verdiği ticaret misâli üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Âlemde her şey ayıpsız olsaydı, (ticaret için zekâya, akla gerek kalmaz) tâcirlerin hepsi ahmak olurdu.</em></p>
<p><em>Zira böyle olduğu takdirde (iyi kumaşı, kötüsünden ayırdetmek) pek ko­lay olurdu. Mademki ortada ayıp yok, (onu tanıyacak) ehil ve (tanıya- mayan) nâ ehile ne gerek kalırdı!</em></p>
<p><em>Diğer yandan, eğer her şey de ayıplı olsaydı (yani sofistlerin dediği gibi dünyada hiçbir hakikat olmasaydı), ilme ne lüzum kalırdı? Çünkü hep­si çöptür; burada ödağacı yoktur (değerli bir şey olmadığından onu bile­cek ilme de gerek kalmazdı demektir).</em></p>
<p><em>(Bundan dolayı)</em> <em>‘Her şey Hak&#8217;tır&#8217; diyen kimse ahmaktır; fakat her şey bâtıl, diyen de şakidir. ”<sup>894</sup></em></p>
<p>Mevlânâ’ya göre, âlemdeki bu paradoks ve hilenin varoluş gerekçelerin­den, yine imtihân başlığı altında değerlendirilebilecek bir diğer husus; eşyâ- daki paradoks nedeniyle, herkesin kendine uygun olanı algılayarak ona yö­nelmesi ve hak etmediği şeyi yok zannedip ulaşamamasıdır. Binâenaleyh Mevlânâ’ya göre eşyâdaki paradoks, sünnetullahtan kaynaklanmaktadır. Mevlânâ aşağıdaki beyitlerde bu hususa şöyle işaret eder:</p>
<p><em>“Bu cihândan birbirine zıt, iki ses gelmektedir&#8230; Bakalım sen hangisine istidatlısın?</em></p>
<p><em>Bir tanesi, iyi kişilere hayattır&#8230; Öbürü kötü kişilere hile!</em></p>
<p><em>Bir ses, ey güzel ve bana düşkün olan kişi, ben diken çiçeğiyim&#8230; Çiçek dökülür, ben kalırım; diken dalından ibaretim ben, der.</em></p>
<p><em>Çiçeği, ‘Ey gül satan, gel bu yana!&#8217; der&#8230; Dikenin sesiyse, ‘Bizim yanımı­za gelmeye kalkışma!&#8217; der!</em></p>
<p><em>Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile&#8230; Çünkü se­ven kişi, sevgiliye aykırı olan kişilerin sözlerine sağır olur!</em></p>
<p><em>O seslerin biri, ‘İşte ben buracıktayım, hazırım&#8217; der. Öbür ses de, <sup>(</sup>Sen benim sonuma bak&#8217; der.</em></p>
<p><em>Cihânın bozuluşu,</em> <em>‘Benim şimdiki hâlim hiledir, pusudur&#8230; Sonumu, bir aynaya benzeyen önüme bak da gör!&#8217; der.</em></p>
<p><em>Bu iki çuvaldan birine girdin mi, öbürüne zıt olur, artık ona lâyık olmaz­sın!</em></p>
<p><em>Ne mutlu ona ki; erlerin akıllarının duyduğu bu sesi, önceden işitti!</em></p>
<p><em>Gönül evini hangi ses boş bulursa o gelir, tutar&#8230; Artık sahibine ondan başkası ya eğri görünür, yahut acayib!</em></p>
<p><em>Yeni (yapılan) testi, sidiği emerse; artık su, ondan o pisliği gideremez! Âlemde her şey, bir şeyi çekmektedir&#8230; Küfür, kâfiri; doğruluk, doğru yo­la götüreni!</em></p>
<p><em>Kehribar da vardır, mıknatıs da&#8230; Sen demir de olsan, saman çöpü de ol­san elbette (kendine uygun) bir tuzağa düşersin!</em></p>
<p><em>Demirsen seni bir mıknatıs kapar&#8230; Yok, saman çöpüysen, kehribara tu­tulur, ona kapılıp gidersin!</em></p>
<p><em>İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötülerin yanında yer alır, onlara komşu olur!</em></p>
<p><em>Mûsâ, Kıbtî&#8217;ye göre pek kötüdür; ama Hâmân da İsrâiloğulları&#8217;na göre taşlanmış mel&#8217;ûnun biridir.</em></p>
<p><em>Hâmân&#8217;ın canı Kıbtî&#8217;yi çeker, Âdem&#8217;in midesi buğdayla suyu!&#8221;<sup>895</sup> </em></p>
<p>Mevlânâ, eşyâdaki paradoks aracılığıyla, nâehil olanların, hakikatten mahrûm bırakılmasına yönelik İlâhî hikmeti bir başka yerde şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Defineyi bir virâneye, bir yıkık yere gömmüşsün; ten âleminde görül­memiş bir can âlemi gizli!</em></p>
<p><em>Bu sûretle kart bir eşek, o güzelim defineyi anlamasın, ondan kaçsın; ya­ni İblîs, öküzü görsün, padişahı görmesin demek istiyorsun. &#8220;<sup>896</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, varlıktaki bu hilenin gerekçelerinden bir diğerinin; kozmik oyunu herkesin dikkatlice oynaması, eşyanın mahiyetindeki bu İlâhî hile nedeniyle kimsenin kendini tam bir emniyet içinde görmemesi olduğuna şöyle işaret eder:                                                                                                                                                               <em>Sapıklığı îman yolu yapar</em><em>; </em><em>eğri gidişi, ihsân mahsûlünün devşirme çağı kılar.                       </em><em>Bu sûretle de hiçbir ihsân sahibinin, korkudan emin olmamasını</em><em>, </em><em>hiçbir hâinin de ümitten el çekmemesini diler.</em><em>Kendisine gizli lütuf sahibi densin diye, zehir içine tiryâk gizler.”<sup>897</sup></em></p>
<p>Alem ve içindeki eşyâ göründüğü gibi olmayışına rağmen insan, genel­de bu hilenin farkında olmaksızın hayatım sürdürmektedir. Mevlânâ, sâlikin eşyânın görünümüyle ilgili kozmik hileye karşı takınması gereken tavır ve zihin uyanıklığına işaret etmektedir. Kozmik hileye aldanışı, dinî literatür­deki gaflet kavramı altında değerlendirmek de mümkündür. Mevlânâ, söz konusu hilenin mahiyetini görme vizyonundan yoksun olanları, manevî açı­dan gelişememiş çocuklara ve nimetlerin ardındaki tehlikeleri fark etmeyip üşüşmelerindeki cehâletleri bakımından yaban eşeğine benzeterek, insanın eşyâya ilişkin gafletine dikkat çeker ve sâliki bu konuda şöyle uyarır:</p>
<p><em>“</em><em>Çocuklar</em><em>; </em><em>oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeği gibi koşarlar. Ey yaban eşekleri! Bu tarafta tuzaklar vardır. Bu tarafta kan içiciler pu­suda beklemektedirler.</em></p>
<p><em>Oklar uçuşup durmakta</em><em>| </em><em>yay, gayb âleminde gizli&#8230;”<sup>898</sup></em></p>
<p>Eşyânın mahiyetindeki bu paradoksu ve yol açacağı algı yanılsamasını Mevlânâ, <em>“Görünüşü cennet, ama hakikatte bir cehennem; üstü güllü nakışlar­la bezenmiş zehirli bir yılan</em>| şeklinde dile getirmektedir.<sup>899</sup> Mevlânâ aynı hu­susu, eski dönemlerde hâzinelerin, virâne ve harab yerlere gömülmesi âdetine atıfta bulunarak dile getirir. Alemdeki kozmik hile nedeniyle birçok akıllı kişi­nin kozmik oyunda aldandığını ve mağlûb olduklarını Mevlânâ şöyle kaydeder:</p>
<p><em>“ &#8230;Ma’mûr yerlerde define olmaz. Ma’mûr yerlerde (ancak) varlık ve sa­vaş olur. Yokluk ise varlıktan utanır ve ar duyar. ”<sup>910</sup></em></p>
<p><em>“Mamur yerlerde kuduz köpekler vardır. Yücelik ve nûr definesi, virâne yerlerdedir.</em></p>
<p><em>Şu doğma, ayın tutulmasında olmasaydı, bunca filozof, yolu kaybeder miydi hiç?</em></p>
<p><em>Akıllı fikirli kişiler, bu yol yitirme yüzünden burunlarının üstünde ah­maklık damgasını gördüler!”<sup>901</sup></em></p>
<p><em>“Hâsılı, Allah büyüsü ile zaman zaman nice kişiler</em><em>; </em><em>(üste çıkayım der­ken) kadın gibi alta yatmışlardır!</em></p>
<p><em>Büyücüler ona kuldur, köledir. Hepsi de yont kuşu gibi tuzağa düşmüş­lerdir.</em></p>
<p><em>Kendine gel de dalgalara benzer hilelerin nasıl baş aşağı olduğunu, Kur’ân ı okuyup anla, helâl olan sihri gör.</em></p>
<p><em>Ben Firavun değilim ki Nil’e gideyim. Ben, Halil gibi ateşe giderim.</em></p>
<p><em>O ateş değildir, duru bir sudur. Hâlbuki öbürü hileyle ateş gibi bir su gö­rünmededir. ”<sup>902</sup></em></p>
<p>Mevlânâ’ya göre sâlikin, kevndeki paradoks meyanında bilmesi gereken diğer bir husûsiyet; Hakk’ın lütfunun, kahrı içinde oluşudur. Lütuf ve lez­zet arayan sâliki Mevlânâ, bu hileye aldanmaması için şöyle uyarır:</p>
<p><em>“Değer biçilmez akikin pislik içinde oluşu gibi, gizli lütuf da, kahırlar içindedir. ”<sup>903</sup></em></p>
<p><em>“Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey saf ve temiz kişi, defineyi virâne yer­lerde ara.</em></p>
<p><em>Zevk gamlardadır. Onların izini kaybetmişler, âb-ı hayatı karanlıklara çekip götürmüşlerdir.</em></p>
<p><em>(Sülük) yolunda konak yerine kadar tersine nal izleri var. Ihtiyâtlı ol gö­zünü dört aç. ”<sup>904</sup></em></p>
<p>Eşyâda var olan paradoks, sâlikin hakikati arayış şekline de yansımıştır. Mevlânâ bu hususu, iki derviş arasındaki diyalogda anlattığı<sup>905</sup> gibi, ateşe atıldığı hâlde yanmayan İbrahim peygamber ile saltanat ve krallığı bırakarak adeta kendini ateşe atan İbrahim b. Edhem<sup>906</sup> (ö. 161/777) örnekleri üze­rinden şöyle anlatmaktadır:</p>
<p><em>Acı imtihanı bir rahmet bil; Belh ve Merv ülkelerine sahip olmayı bir gazab say.</em></p>
<p><em>O İbrahim, ölmekten çekinmedi</em><em>, </em><em>ateşe atıldı; fakat yanmadı. Bu İbra­him, şereften saltanattan kaçtı, kendisini ateşe attı.</em></p>
<p><em>Şaşılacak şey. Ateş onu yakmadı, bunu yaktı. Talep yolunda böyle tersi­ne nallar vardır işte”<sup>907</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, yine Muhammed Serrezî adlı kâmil bir zâtın, bir dönem dilen­cilik yapmasına atıfta bulunarak der ki:</p>
<p><em>“Oğul! Bunlar, akl-ı küllü bile şaşırtan, sersem eden tersine çakılmış nallardır.”<sup>908</sup></em></p>
<p>Aranılan şeyin, kevndeki paradoks ilkesinden dolayı ancak kendi zıddından gidilerek bulunabileceğini belirten Mevlânâ, sâlike bu konuda şöyle yol gösterir:</p>
<p><em>“Ey âşık! Aşıkların hayatı ölümledir. (Hakikî, kâmil bir) gönlü, gönül vermeden başka bir sûretle bulamazsın. W§k</em></p>
<p>Eşyâyı, olduğu gibi görememe, Mevlânâ’ya göre marazî boyutta bir teh­likedir. Islâh edilmemiş “sıradan” duyularımız, eşyâyı olduğundan farklı al­gılayarak bizi, kozmik hileye mağlûb kılmaktadır, ibâdet ve iyilikler, nefse zor ve çetin geldiğinden; insanı cehenneme sürükleyecek kötülükler ise ko­lay göründüğünden; Mevlânâ, bu paradoksa aldanıp mağlûb olmaması için sâlike, kurtuluşun yolu olarak Allah’a ilticâ etmesini, kendi ilticâsı ile öğüt­lemektedir:</p>
<p><em>“Allahım! Hoş ve latîf suyu bize ateş sûretinde, ateşi de su suretinde gös­terme. ”<sup>910</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikin âlemdeki büyüye ve ondan korunmak için yapılacak il­ticâ ve duâsının sadece sözle değil eylemle desteklenmesinin önem ve gere­ğine aşağıdaki beyitlerde şöyle işaret etmektedir:</p>
<p><em>Bu âlem de bir büyücüdür. Biz, onda ticaret ediyoruz, ondan ölçülüp biçilen ay ışığını alıyoruz.</em></p>
<p><em>O, büyücü gibi acele, acele beş yüz arşın ay ışığı ölçer.</em></p>
<p><em>Fakat ey tutsak! Ömrünün parasını aldın mıydı paradan da olursun, eli­ne kumaş da geçmez, kesen de bomboş kalır.</em></p>
<p><em>Sana Qul eûzuyü okumak, ‘Ey tek Allah&#8217;ım! Lütfet, beni bu üfürükler­den koru; feryâd bu düğümlerden!</em></p>
<p><em>O büyücü karılar düğümlere üfürürler. Onların şerrinden sana sığınırım ey imdâda yetişen Allah, meded’ demek gerekir.</em></p>
<p><em>Fakat azizim; bunu işinin, gücünün diliyle de okumalısın. Söz dili gev­şektir.&#8221;<sup>911</sup></em></p>
<p>Eşyânın paradoksal görünümünden kaynaklanan hileden korunabilmek için Allah’a sığınmanın gerekliliğine ilişkin Mevlânâ’nın yukarıdaki rehberliğinin, Peygamberimizin (s.a.v.) <em>“Ya Rabbi! Eşyâyı bana olduğu gibi gös</em><em>ter”<sup>912</sup></em> ve “<em>Allah&#8217;ım! Bana Hakk’ı hak olarak göster ve ona uymayı nasib et; </em><em>bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasib et</em>”<sup>913</sup> hadislerinden mülhem olduğu söylenebilir. Önemine binaen bu husus, daha sonraki Mevlevî erkânına da yansımıştır. Mevlevîler, namazlardan sonra şükür secdesine kapanarak; <em>“Ya Rabbi! Bizi oyalayan şeylerden halâs et ve her şeyin hakîka</em><em>tini bize olduğu gibi göster</em>” şeklinde Allah’a yalvarmaktadırlar.<sup>91</sup></p>
<p>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim,insan yay.,syf:259-275</p>
<p><strong>Dipnot Kaynakça:</strong></p>
<p>851-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. j 060-1.</p>
<p><em>852-Mesnevi</em>, c. 1, b. 2889.</p>
<p><em>853-Adler, </em><em>İnsan Tabiatını Tanıma,</em><em> s. 64.</em></p>
<p><em>854-Mesnevi,</em> c. I, b. 3630-2. Önceki beyitlerde (bkz. <em>Mesnevi,</em> c. I, b. 3584 vd.) Lok­man Hekim bahsinin geçmesi ve Lokman Hekim’in köle olarak satılması müna­sebetiyle, aslında Lokman gibi yüce hikmetlere sahip birisi, bu kadar yüceliğine, hakikatte sahibinin efendisi mesabesinde olmasına rağmen, âlemin paradoksal özelliğinden dolayı sahibinin kölesi olur. Bunun gibi manevî derecesi çok daha yücelerde olmalarına rağmen, enbiyâ ve evliyâ da dünyevî mertebeleri bakımın­dan böyle değersiz görülen paradoksların altına gizlenmişlerdir.</p>
<p>855-Bkz. <em>Mesnevi,</em> c. III, b. 1259 vd.</p>
<p>856-R. E. Ornstein, <em>Yeni Bir Psikoloji,</em> s. 146.</p>
<p><em>857-Mesnevi,</em> c. V, b. 106.</p>
<p><em>858-Mesnevi,</em> c. VI, b. 4371-4.</p>
<p><em>859-Mesnevi,</em> c. I, b. 2481. Beyitteki <em>na’lhây ı bâz gûnest</em> tabiri birini şaşırtmaktan ki­naye olarak kullanılır. Eskiden gittikleri istikâmeti düşmanlarına göstermek iste­meyenler, onları aldatmak için atlarının nallarını önü arkaya gelecek şekilde çaktırırlardı. Bu izleri inceleyenler atların diğer istikâmete gittiğini zannederlerdi. İşte düşmanı aldatmak için atların ayaklarına tersine çakılan nallara na’lhây ı bâ: güne denilirmiş. (Tâhiru’l-Mevlevî, <em>Şerh-i Mesnevi,</em> c. IV, s. 1186).</p>
<p><em>860-Mesnevi,</em> c. II, b. 1695.</p>
<p><em>861-Mesnevi,</em> c. II, b. 1472-3.</p>
<p>862-Hz. Lokman’ın, Hz. Dâvûd zamanında yaşayan siyah bir köle olmasına rağmen, güzel ahlâkı ve ilmi nedeniyle aslında bir efendi oluşuna atıfta bulunulmaktadır.</p>
<p><em>863-Mesnevi,</em> c. II, b. 1684.</p>
<p>864-Bkz. <em>Mesnevi,</em> c. II, b. 2946-65.</p>
<p><em>865-Mesnevi</em>, c. VI, b. 3567-71.</p>
<p><em>866-Mesnevi,</em> c. VI, b. 3576-81.</p>
<p><em>867-Mesnevi, c. V, b.</em> 420’den önceki başlık.</p>
<p>868-Bkz. <em>Mesnevi, c.</em> VI, b. 1361-77.</p>
<p><em>869-Mesnevi,</em> c. <em>V,</em> b. 1035-41.</p>
<p><em>870-Mesnevi, c. VI, b. 3516.</em></p>
<p><em>871-Mesnevi,</em> c. VI, b. 1378-80.</p>
<p>872-A’râf 7/107 ayetine işaret edilmektedir.</p>
<p>873-A’râf 7/172 ayetine işaret edilmektedir.</p>
<p><em>874-Mesnevi,</em> c. 1 b. 1239-45.</p>
<p><em>875-Mesnevi</em>, c. IV, b. 3095-7.</p>
<p><em>876-Mesnevi,</em> c. IV, b. 3098-9.</p>
<p><em>877-Mesnevi,</em> c. VI, b. 1629-35.</p>
<p>878-Varlığın vücûda gelişini Mevlânâ, Allah’a nisbetle kozmik bir oyun olarak nitelemektedır. (bkz. <em>Mesnevi,</em> c. I, b. 1787).</p>
<p><em>879-Mesnevi,</em> c. V, b. 420-41.</p>
<p>880-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 2393’ün ardından gelen başlık</p>
<p>881-Walsh <em>&amp; W</em>aughan, <em>Ego Ötesi</em>, s. 47.</p>
<p>882-Age., s. 51.</p>
<p><em>883-Mesnevi,</em> c. I, b. 2582-9.</p>
<p>884-Fürûzanfer, <em>Ehâdis-i Mesnevi,</em> s. 59.</p>
<p>885-Söz konusu hadisi Mevlânâ’nın aynı bağlamda kullanımı için bkz <em>Mesnevi, c.</em> V b. 4030.</p>
<p><em>886-Mesnevi,</em> c. I, b. 1199-1201.</p>
<p>887-Örnek bir niteleme için bkz. Kur’ân, En’âm 6/32.</p>
<p>88-bkz. <em>Mesnevi,</em> c. V, b. 444.</p>
<p>889-Gaybın gerekliliğini, gayba îmanın gerekliliğini bildiren Bakara 2/3 ayetini iktibâs ederek vurgular. Bkz. <em>Mesnevi,</em> c. I, b. 3629.</p>
<p>890-Mevlânâ, gayba îmandaki üstünlüğü, sultanın yanında olmadıkları hâlde sınır boylarında sultana ait kaleyi düşmanlardan koruyanların bu hizmetinin, sultanın huzurundakilerden daha erdemli oluşu teşbihiyle ifade eder. Bunun gibi gaybe îman ederek bunun gereğini yapanlar da, Allah’ın gönül kalesini İlâhî dergâhtan uzak olan bu <em>sûret</em> âleminde düşmandan korumaya çalışanlardır ve onların gayba yönelik bu hizmet,meleklerin kulluk ve hizmetinden daha da üstündür, (bkz. <em>Mesnevi,</em> c. I, b. 3634-40).</p>
<p><em>891-Mesnevi,</em> c. V, b. 443-9.</p>
<p>892-Bu meâldeki ayet için bkz. Mülk 67/2.</p>
<p><em>893-Mesnevi</em>, c. <em>V,</em> b. 420’den önceki başlık.</p>
<p><em>894-Mesnevi,</em> c. II, b. 2939-42.</p>
<p><em>895-Mesnevi</em>, c. IV, b. 1622-39.</p>
<p><em>896-Mesnevi</em>, c. VI, b. 3581-2.</p>
<p><em>897-Mesnevi</em>, c. VI, h. 4342-4.</p>
<p><em>898-Mesnevi</em>, c. III, b. 511 -3.</p>
<p><em>899-Mesnevi</em>, c. VI, b. 245.</p>
<p><em>890-Mesnevi, c.</em> I, b. 2476-7.</p>
<p><em>901-Mesnevi,</em> c. VI, b. 1831-3.</p>
<p><em>902-Mesnevi,</em> c. V, b. 449-53.</p>
<p><em>903-Mesnevi,</em> c. V, b. 1665.</p>
<p><em>904-Mesnevi,</em> c. VI, b. 1586-8.</p>
<p>905-Bkz. <em>Mesnevi,</em> c. V, b. 420-41.</p>
<p>906-İbrahim bin Edhem hakkında bkz. Kuşeyrî, <em>er-Risâle</em>, ss. 391-2</p>
<p><em>907-Mesnevi</em>, c. VI, b. 1736-8.</p>
<p><strong><em>908-Mesnevi</em></strong><strong>, c. </strong><strong><em>V,</em></strong> <strong>b. 2751.</strong></p>
<p><em>909-Mesnevi</em>, c. I, b. 1751.</p>
<p><em>910-Mesnevi</em>, c. I, b. 1198.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-esyadaki-fitnedunyanin-aldaticiligi/">Mevlana’ya Göre Eşyadaki Fitne,Dünyanın Aldatıcılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-esyadaki-fitnedunyanin-aldaticiligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Tevhidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:49:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8309</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âlemin ezelî padişahı Cenâb-ı Allah, önce bize birliğini bildirdi. Allah teâlâ- nın bu hususta buyurduğu şöyledir: &#8220;İlâhınız bir tek Allah&#8217;tır. &#8220;Âlimler de şöyle buyurmuşlardır: &#8220;İlim üçtür: Muhkem âyetler, kesin farzlar ve bunların dışındakiler. Hz. Peygamber buyurur: İlim üçtür: Birincisi apaçık ayetler. İkincisi kuvvetli farz, Üçüncüsü sabit sünnet. Bu üç ilmi bilen gerçekten büyük kişidir. Sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/">Ariflerin Tevhidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8310" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15.jpg" alt="Ariflerin Tevhidi" width="470" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15.jpg 337w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15-300x134.jpg 300w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></a></p>
<p>Âlemin ezelî padişahı Cenâb-ı Allah, önce bize birliğini bildirdi. Allah teâlâ- nın bu hususta buyurduğu şöyledir: &#8220;İlâhınız bir tek Allah&#8217;tır. &#8220;Âlimler de şöyle buyurmuşlardır: &#8220;İlim üçtür: Muhkem âyetler, kesin farzlar ve bunların dışındakiler.</p>
<p>Hz. Peygamber buyurur: İlim üçtür:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> apaçık ayetler.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> kuvvetli farz,</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> sabit sünnet.</p>
<p>Bu üç ilmi bilen gerçekten büyük kişidir. Sonra Yüce Padişah Cenâb-ı Allah kullarına kendi varlığını bildirdi. Yüce Allah&#8217;ın sözüdür:</p>
<p>&#8220;&#8230; gökleri ve yeri yaratan .,.&#8221;</p>
<p>Sonra sıfatını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah &#8216;indir.&#8221;</p>
<p>Sonra heybetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir.&#8221; Sonra ululuğunu bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;O, yücedir, büyüktür.&#8221;</p>
<p>Sonra üstünlüğünü bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; asıl üstünlük, ancak Allah &#8216;ın&#8230;&#8221;</p>
<p>Sonra büyüklüğünü bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.&#8221;</p>
<p>Sonra nimetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır! ” Sonra pişmanlığım bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.&#8221; Sonra iyiliğini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah kullarına lütuf kârdır. &#8221;</p>
<p>Sonra sevgisini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin. &#8221;</p>
<p>Sonra yardımını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; üzerimize borç idi.&#8221;</p>
<p>Sonra paylaştırıcılığını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık.&#8221; Sonra tevekkül etmeyi bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Kim Allah&#8217;a güvenirse O, ona yeter.&#8221;</p>
<p>Sonra hikmetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; hikmet verilirse&#8230;&#8221;Sonra çok hayrı bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; bilmediklerinizi size öğreten&#8230;&#8221;</p>
<p>Sonra türlü türlü hikmetlerini bildirdi.Hepsine inanıp, şükredip, minnet duymak gerekir. Yahya b. Meâd der ki: Benim gönlüm, dünyadan ve ahi- retten üstündür. Zira dünya sıkıntı evidir, âhiret nimet evidir. Benim gön­lüm marifet evidir, öyle olunca marifet dünyadan ve ahiretten üstündür. Ve hem yedi kat gök vardır. İşte ten dahi yedi kattır: Et, damar, kan, sinir, kemik, ilik, kıl. Dünyada dört ateş vardır.</p>
<p><strong>Birincisi taş ateşi:</strong> Allah teâlâ şöy­le buyurmuştur: &#8220;&#8230; yakıtı, insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sa­kının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.&#8221;</p>
<p><strong>İkincisi ağaç ateşi,</strong> Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O&#8217;dur.&#8221;</p>
<p><strong>Üçüncüsü yıldırım ateşidir</strong>: &#8220;&#8230;gürültü ve yıldırımlar&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>Dördüncüsü cehennem ateşidir</strong>. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:&#8221;Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi &#8230;&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana gelince, onda dört ateş vardır.</p>
<p><strong>İlki,</strong> mide ateşi,</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> şehvet ateşi,</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> soğukluk ateşi,</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> muhabbet ateşi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine bu dünyada dağlar var. Kemik başları dağlara benzer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada boğucu yedi deniz vardır.</p>
<p><strong>İlki gözdür</strong>, görmek sebebiyle boğar.</p>
<p><strong>İkincisi dildir,</strong> söylemek sebebiyle boğar.</p>
<p><strong>Üçüncüsü kulaktır</strong>, işitme­den dolayı boğar.</p>
<p><strong>Dördüncüsü kursaktır</strong>, eritmekten dolayı boğar.</p>
<p><strong>Beşinci­si karındır</strong>, içine alıp boğar.</p>
<p><strong>Altıncısı meşakkattir</strong>, ölüm ile boğar.</p>
<p><strong>Yedinci- si deliliktir,</strong> bu hâliyle boğar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada ırmaklar var, gözyaşı ırmaklara benzer.</p>
<p>Ve hem dünyada köyler var. Âdemler köylere benzer.</p>
<p>Ve hem Dünya&#8217;da  dört su vardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi</strong> temiz su,</p>
<p><strong>İkincisi</strong> acı su,</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> koyu su,</p>
<p><strong>Dördün­cüsü</strong> yer suyudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan vücûdunda dört çeşit su vardır.</p>
<p><strong>İlki</strong> ağız suyu olup tatlıdır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> göz suyudur, acıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> kulak su­yudur, pis kokar.</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> burun suyudur, koyudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve dünyada mü&#8217;min var ve kâfir var. İlham, mü&#8217;mine; vesvese, kâfire benzer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine dünyada dört türlü rüzgâr vardır:</p>
<p><strong>Birinci</strong> rüzgârın adı batı rüzgarıdır,</p>
<p><strong>İkinci</strong> rüzgârın adı sabâ&#8217;dır.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> rüzgârın adı güneydir.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> rüzgârın adı kuzeydir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak tende dahi dört türlü rüzgâr vardır.</p>
<p><strong>Birinci</strong> rüzgârın adı câzibdir, in­sanın yediğini kursağına sürer.</p>
<p><strong>İkinci</strong> rüzgârın adı hâzimdir; insanın yediği kursakta bekler.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> rüzgârın adı kassâmdır, yenen lokmayı parçalar.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> rüzgârın adı dâfidir, yenen lokmanın kepeğini dışarı bırakır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gönül şehre benzer. Ten kaleye benzer. İçinin kalabalığı pazara benzer. Yürek, akciğer, öd, dalak dükkânlara benzer. Doğruluk (sıdk), kabullenme (ikrar), isbat, dileme (irâdet), perhiz (riyâzet), şevk, muhabbet, korku (havf). Kesin bilgi (yakîn), kumaşa benzer. Akıl iki tarafı da kesen kılıca benzer. Ve yine sermayede kazanç var, zarar var. İman sermayeye benzer. Ve yine Cenâb-ı Hakk&#8217;ın buyurduklarını yerine getirmek kâr etmeye benzer. İmânsız kalmak sermayeden zarar etmişe benzer. Müteâkiben akıl aya benzer, marifet güneşe benzer ilim yıldızlara benzer. Ve yine dünyada iki deniz var: Biri tatlı biri acı; birbi­rine karışmaz. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gözyaşı acı, gözbebeği yaşı tatlıdır. Eğer gözyaşı acı olmasa göz kokardı.</p>
<p>Ve eğer gözbebeği yaşı tatlı olmasa göz görmez olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada bulut ve yağmur var. Bundan dolayı tasa buluta benzer. Gözyaşı yağmura benzer. Ve yine gönül kuşa benzer. Kuş uçarken bazen şaşırır. Fakat gönül şaşırmaz. Zira gönül ile Allah arasında bir engel yoktur. Ve yine cennet içinde ırmaklar vardır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “İçinde ırmaklar vardır.&#8221; Ve yine padişah var, başında tacı, sırtında kaf­tanı var. Ferman, taht, ülke, halk vardır. Tevhîd tacdır, ibâdet gerdanlıktır, Müslümanlık kaftandır. Ferman, taht, ülke ve halk İslam&#8217;dır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh katında din, Islâmdır,&#8221; Şimdi o halde ey can! Halk ve ülke, imanın fermanı, marifetin tahtıdır. Arif­ler, o taht üstünde oturup Cenab-ı Hakk&#8217;a dua ederler.</p>
<p>Bir kimse Hz. Ali&#8217;ye sordu: Ya Ali, taptığın Allah’ı görür müsün?</p>
<p>Hz. Ali şöyle cevap verdi:</p>
<p>—Görmesem tapar mıydım?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine cennette yemek var; ancak, küçük abdest ve büyük abdest yapmak yok. Çocuk ana rahminde yer içer, ama büyük abdest ve küçük abdest yap­maz. Dünyada âlimler var ki, kimisi fıkıh ve kimisi miras paylaştırma (ferâiz) ilmini bilirler. Şimdi sözü bırakmak yok. Ağız tatlı ve acıyı bilir. Gönül hoş olanı ve olmayanı bilir. Gönül ne hüküm verirse dil onu söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada düşman var, savaş var. Nefis düşmandır. Nefise istediğini vermemek savaş etmek gibidir. Ve yine Yahudi, Hıristiyan var, muhalefet etmek var. O halde günahına boyun eğmek Yahudi olmaya benzer. Dinin emirlerine boyun eğmemek Hıristiyan olmaya benzer. Hak&#8217;tan dönmek haça tapmaya benzer. Aç gözlülük, muhalefet etmeye benzer. Oyalan­mak aslana benzer. Huysuzluk ayıya benzer. Şehvet ata benzer. Kız­mak, öfkelenmek yılana benzer. Minnet bilmemek hiçbir şeydir. Hz. Peygamber buyurdu:</p>
<p>Her şey bir şeydir; cahil hiç bir şey değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yani cahil hiçbir şeyden değildir. Ve yine gönül, âlemin mutlak padişa­hı olan Tanrı&#8217;sının bakış yeridir. Gönül ile Allah arasında perde yoktur. Bu durumda şimdi mü&#8217;minlerin gönlü Kâbe&#8217;ye benzer. Kâbe&#8217;ye varan­lar ayakları ile yürürler. Gönül isteyenin yüzüstü sürünmesi gerekir. Onun için âşıklar yüzlerini yere sürerler. Ve yine Kâbe&#8217;de ihram giyerler. Hakkı batıldan ayırmak Kâbe&#8217;de ihram giymeye benzer. Yoldan taşları temizlemek Batın-ı Arafat&#8217;ta taş atmaya benzer. Geçmiş ömrümüz Safa&#8217;ya, kalan ömrümüz [Merve&#8217;ye] benzer. Pişman olmak, kalan ömrü­müzü Hakk&#8217;a kullukla geçirmek Safa ile Merve arasında [gidip gelmeye] benzer. Af dileyerek yürümek Kâbe&#8217;yi tavaf etmeye benzer.</p>
<p>Kâbe&#8217;ye varanların dört yerde tavafı vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk</strong> önce sağında korku (havf) nuru tavafı vardır,</p>
<p><strong>İkinci</strong> olarak solunda ümit (reca) nuru tavafı vardır.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> olarak önünde muhabbet nuru tavafı vardır</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> olarak arkasında şevk nuru tavafı vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada mezarlık vardır. Burun deliği mezara benzer. Burun deliği ikidir: Biri damağa, diğeri boğaza gider. Mezar da iki türlüdür. Biri cennete, diğeri cehenneme gider. Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu:</p>
<p>&#8221; Kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir.&#8221; Talihli o kimsedir ki canını gafletten uyarır. Dünyada görünmezler var­dır. Bundan dolayı cennet, cehennem, arş, kürsî, levh, kalem, öküz, ba­lık: bunların adı söylenir ama görünmezler. Bunun gibi vücutta da us, akıl, anlama gücü, ilham, hidayet, fikir, endişe vardır, ama görünmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve hem dünyada öyle ağaç var ki başı gökte kökü yerdedir. Allah teâIâ şöyle buyurmuştur&#8221;&#8230;dalları gökte&#8230;&#8221;</p>
<p>Marifet ağacının başı tevhiddir. Özdeki îmândır. Kökü yakınlıktır. Kökü tevekkül, budakları kötülükleri nehiy, suyu korku ve ümit, yemişleri ilim, yeri mü&#8217;minlerin gönlüdür. Başı arşdan yukarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve hem gönlün Arap dilinde yedi ismi vardır. Her bir adının yetmiş mâ­nâsı vardır. O halde ey azizim! Kullar Tanrı&#8217;nın niteliğini bilmekte âciz­dir; adlarını bilirler. Kur&#8217;an içinde dört bin adı vardır. Vücutta dahi beş şey Allah&#8217;ın birliğine delildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlki</strong> Cebrail&#8217;in Muhammed (a.s.)&#8217;a gelmesine,</p>
<p><strong>İkincisi</strong> Muhammed (a.s.)&#8217;a yol açmasına,</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> Muhammed (a.s.)&#8217;ın faziletine,</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> yaradılmış şeylerin tekrar dirilmesine,</p>
<p><strong> Beşincisi</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığına.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın zâhiri ve bâtını var. Zâhiri bu dünya, bâtını öbür dün­yâ. Ancak bu dünya sonunda harap olacaktır. Yüce Allah&#8217;ın sözüdür:</p>
<p>&#8220;Her canlı ölümü tadacaktır.&#8221; Bu ayetin mânâsı dünyâya yeter. Gök­ler karanlığı ile beraber (&#8230;) cennetimi nimetlerle doldurdum. Cehenne­mi zakkumlarla doldurdum. Allah&#8217;ın rahmetiyle andığı kul ne iyi ve ne güzel bir kuldur.</p>
<p>Ey ibretle bakan kullarım! Yere bakın saltanatımı görün. Dağlara ba­kın, yığınlarımı görün. Göğe bakın, nasıl döşediğimi görün. Kıyamete bakın heybetimi görün. Cennete bakın, nimetimi görün. Büyüklüğüme bakın gücümü görün. Kullarıma bakın, kaftanımı görün. Kur&#8217;an&#8217;a ba­kın fermanımı görün. İşaretime bakın, o yüce şanımı görün. Velilerime bakın, hâzinelerimi görün. Sîzleri sevdiğim için bunca güzel ikramlar verdim size. Yüce Allah&#8217;ın sözüdür:</p>
<p>&#8220;Andolsun biz, Âdem oğullarına çok ikram ettik.&#8221; Dünyada her neyi yarattımsa sîzlere verdim. Gökler örtünüz, yerler dö­şeğiniz, melekler hizmetçiniz, kirâmen kâtibîn melekleri yazıcınız, Kâ-be kıbleniz, Kur&#8217;an inandığınız, Muhammed (a.s.) şefaatçiniz, Âdem atanız, Havvâ ananız, bayram gününüz, Cuma günü ilacınız (tiryak). Kullarım, ben sizin affedici mevlânızım. Bunca sözü sizin için hazırladım. Arşdan Süreyya yıldızına de­ğin ne varsa hepsini size bildirdim. Beni ne zaman isterseniz isteyin bulur­sunuz.</p>
<p>Zira bedeninizde canınızdan yakınım. Elinizin tuttuğundan, gözü­nüzün gördüğünden ve ayağınızın yürüdüğünden yakınım. Yüce</p>
<p>Allah&#8217;ın sözüdür: Şu halde her kim kendini bilse bu bilgi gerçektir. Allah teâlâ şöy­le buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.</p>
<p>O halde her kim kendini bilse bu ilimler gerçektir. Allah teâlâ şöyle buyur­muştur:</p>
<p>&#8220;..{Kur&#8217;an&#8217;ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâsılı kendini bilme meselesini kısaca anlatmış olalım. Gerçek canlara bukadar konuşma yeter. Doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<div>Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,</div>
<div>Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/">Ariflerin Tevhidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marifetin Cevabını Beyan Eder</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:33:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8306</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alemin kutbu buyurur: Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir. Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/">Marifetin Cevabını Beyan Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-43.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8307" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-43.jpg" alt="Marifetin Cevabını Beyan Eder" width="256" height="374" /></a></p>
<p>Alemin kutbu buyurur:</p>
<p>Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir.</p>
<p>Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir muhafız, vekil koymuştur. Muhafızların her birinin adı bilinmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk</strong> muhafızın adı ilimdir.</p>
<p><strong>İkinci</strong> muhafızın adı cömertliktir.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> muhafızın adı ar ve hayâdır.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> muhafızın adı sabırdır.</p>
<p><strong>Beşinci</strong> muhafızın adı perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamaktır.</p>
<p><strong>Altıncı</strong> muhafızın adı korkudur.</p>
<p><strong>Yedinci</strong> muhafızın adı edeptir.</p>
<div>Herhangi bir muhafızın yüz bin hizmetkârı vardır. Herhangi bir hizmetkârın yüz bin askeri vardır. Bunların tamamı iman bekçisidir.</div>
<div></div>
<div>Şimdi ey azizim! Bu işleri tamamladık. Cenab-ı Hak&#8217;dan istedik.</div>
<div></div>
<div>Marifet hatıra geldi ve beş giysi alıp geldi. İlki ilham, ikinci giysi anlayış, üçüncü giysi aşk, dördüncü giysi şevk, beşinci giysi muhabbettir.</div>
<div></div>
<div>Ne zaman cana değdi, can dirildi. Akla uygun geldi ve geleni gideni anladı. Zira her şey can ile dirilir; can, marifetle dirilir. Marifetli can, erenler canıdır. Marifetsiz can, hayvanlar canıdır. Can ölü müdür, yoksa diri midir? Âşık olanların tenleri ölür, ama canları ölmez.</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın.&#8221;(1) O arifler sultanı şeyhler madeni Seyyid Sadeddin buyurur:</div>
<div></div>
<div>O can ki kıymetini aşktan alır;</div>
<div></div>
<div>bütün canlar ölünce işte bu can diri kalır.</div>
<div></div>
<div>Aşk dirliğini alalım, bu dirlikten kalalım; ölmez dirlik bulalım; çünkü can dostlar birleşir.</div>
<div></div>
<div>Ancak can ikidir. Biri can diğeri cânân. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir,&#8221;(2) Fakat katımızda can beştir. Ancak bu sözü anlamak çok güç iştir. Âdemin manası da üçtür. Kendini bilmek çok güçtür. Kendini bilmeyen için bu söz hiçtir.</div>
<div></div>
<div>Kendini bilmek dilersen kitapta yazdım, üçtür.</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı&#8230;&#8221;(3) Ayrıca sizin içinizde Mevlâ&#8217;yı isteyen de vardır.</div>
<div></div>
<div>Bu ayetin manasını şöyle bil ki öncesiz ve sonsuz olan Allah buyurur;</div>
<div></div>
<div>Ey kullarım! Görmeyi göz ile mi sanırsınız? Konuşmayı dil ile mi sanırsınız? Yürümeyi ayak ile mi sanırsınız? Bağışlanmayı ibadet ile mi sanırsınız? Öfkelenmeyi günah ile mi sanırsınız? Yanmayı ateş ile mi sanırsınız? Âdem (a.s.)&#8217;a cennet içinde öyle bir azab çattı ki cehennemde o azab yok idi. İbrahim&#8217;e de ateş içinde bir bahçe verdim ki o bostan cennet içinde yoktu. Ve Firavun&#8217;u Nil içinde boğdum ve Musa&#8217;yı Firavun&#8217;dan kurtardım. Dostumu koruyup düşmanlarımı helak ettim. Ve hem yüz bin ve binlerce yüz bin meleklerimi yaktım, hiç birinin küçücük bir günahı yoktu. Ve hem yüz bin insanı bağışladım, hiç birinin küçücük bir ibâdeti dahi yoktu. Her neyi yaparım çünkü Kadir&#8217;im, gücüm yeter. Kimi istersem ağlatırım, kimi istersem güldürürüm. Benim bildiğimi siz bilemezsiniz. Ancak benim iyiliğim korku ile ümit arasında olanadır. Bizim sözlerimiz hemen canı açıklamaktır.</div>
<div></div>
<div>Onlar ki gönülleri müşevveş, yani karışık olanlardır. Gönülleri kibirli, canları inatçıdır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim!&#8221; diye sorulduğu an &#8220;hayır&#8221; diyenlerdir. Hayvandan daha aşağıdadırlar.</div>
<div></div>
<div>İnsan ilminde öğrendin:</div>
<div></div>
<div><strong>Birinci cana,</strong> &#8220;cismâni&#8221; derler, diri kalır; diken batmasını veya kıl çekilmesini duyar.</div>
<div></div>
<div><strong>İkinci cana,</strong> &#8220;yeme ve içme&#8221; derler; yedirir ve içirir. Acıkmayı ve susamayı bildirir.</div>
<div></div>
<div><strong>Üçüncü cana,</strong> &#8220;ruhâni&#8221; derler. Beden uyuyunca o can uyanır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8221; Uykunuzu bir dinlenme kıldık. &#8220;(4) Ve üç kişinin günahları yazılmaz. İlki ergenlik çağına gelmemiş çocuğa, ikinci uyuyana, üçüncü deliye.</div>
<div></div>
<div>Gece olunca ses uzağa gider, gündüz gitmez. Zîrâ gece olunca insanoğlu dünya günahından temizlenir. Ses uzağa varır, engel az olur. Ne zaman ki gündüz olur, günahlar birbirine karışır ve engel olur. Onun için ses uzağa varamaz.</div>
<div></div>
<div>Birçokları demişlerdir ki:</div>
<div></div>
<div>Uyku ten rahatlığıdır. Ve hem can da binek hayvana benzer. Ten canın bineğidir. Sıcak, soğuk, tatlı, acı, can sebebiyle ten de hisseder. Hayvanlar da dikene düşmezler. Köy yolunu bilir ve şaşırmazlar. Ancak Hak yolunu bilmezler. Gönül gözü kör olanlar da, hayvanlar gibidirler; Hak yolunu göremezler. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: Hak teâlâ insana dört göz verdi: ikisi baş gözü ve ikisi gönül gözü. Baş gözüyle halkı görür, gönül gözüyle Hâlık&#8217;ı görür.</div>
<div></div>
<div>Âhireti isteyenler var ya, bunlar korku ve ümit topluluğudur. Mevlâyı isteyenler var ya, bunlar müşâhede topluluğudur. 0 halde şimdi bir kimsenin gönül gözü olmasa gönülden ne haberi olur? Bir kimse şeker yememiş olsa adını işitmekle tadından ne haberi olur? Üçüncü can açıklandı.</div>
<div></div>
<div><strong>Dördüncü can</strong> marifettir. Ey azizim! Can bahçeye benzer, marifet sudur. İşte susamış bahçeye su ne yaparsa marifet de canı öyle yapar. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Allah nezdinde hak din Islâm&#8217;dır.&#8221;(5)</div>
<div></div>
<div>Bundan dolayı ey azizim! Hak sizlere iki bahçe donattı: Biri din bahçesi, diğeri iman bahçesidir. Marifet suyunu gönlüne akıttı. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;&#8230;ve onu gönüllerinize sindirmiştir.&#8221;(6)</div>
<div></div>
<div>Şimdi ey azizim! Sizler sanmayın ki iki bostan bekçisiz bırakılmıştır. Bir kimse bahçe ekecek olsa, önce duvarını yapar, sonra yerini yumuşatır. Sonra türlü nimetler eker, bahçeyi sular, döner yabâni ayrık otlarını dışarı atar ve ortasına bir korkuluk diker, yemişler olgunlaşınca korkuluğu da dışarı bırakır. Yemişleri toplayıp dost ve kardeşleri ile yiyip Allah&#8217;a şükür ederler. Şanı yüce olan Allah buyurur:</div>
<div></div>
<div>“Ey kullarım! Sîzlerdeki bahçeyi lutfumla beraber bekledim. Çevresine rahmetimle duvar kıldım. Dinginlikle gönlünüzde tevhîd tohumunu bitirdim ve tevhîd ağacında yemiş meydana getirdim. Marifet suyuyla suladım ve yabâni otları ve dikenini temizledim. Düşmanlık tarafından uzak bıraktım. Günahınızı ortadan uzaklaştırdım. Düşmanınız şeytan görmeye gelir, ortada dikilen günahınızı görüp “Rabbinize isyankârmışsınız.&#8221; der, tamahını keser. Kıyamet günü olduğunda, günahlarınızı dışarı bırakırım. Kendi fazlımla kulluğunuzu af denizine kor, âlemlere gösteririm. Sizleri cömertliğimle sevinçli ve mutlu ederim.&#8217;</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah&#8217;ın (verdiği) rengiyle boyandık.&#8221;(7) Yüce Allah iyilik ve cömertliğinden buyurur: &#8220;Ey Sevgili Kullarım! Beni isteyin, sizde bulunayım. Ve ey âsîler! Özür dileyin affedeyim. Zira gök ağlar, yer güler ve gökten yağar, yerden biter.&#8221; Yani sizden ağlamak ve benden günahınızı bağışlamak demek olur. Şimdi sözü bırakmak yok. Ve hem dostları Cenab-ı Allah&#8217;ı şüphesiz bir gerçeklik içinde buldular. Zira ki kesin bilgidir (İlme&#8217;l-yakin). Biri de zannî bilgidir. Şu halde dedikodu davası İI-me&#8217;l-yakin âbidlerindir. Ancak tefekkür, sohbet, vilâyet beklemek hakka&#8217;l-yakîn ariflerindir. Ama münâcât ve müşâhede dostlarındır. Bundan başka, ezelî dervişlik ebedî mutluluktur. Kime nasip olsa rahatlık onundur.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div></div>
<div>Dinotlar:</div>
<div>(1)- Âl-i imrân, 3/169.</div>
<div>(2)- İsrâ, 17/85.</div>
<div>(3)- Al-i imrân, 3/152.</div>
<div>(4)- Nebe, 78/9</div>
<div>(5)-Âl-i Imrân, 3/19.</div>
<div>(6)_ Ayetin (Hucurât/7) bütün olarak manası şöyledir: &#8220;Hem bilin ki, içinizde Allah&#8217;ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fışkı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.&#8221;</div>
<div>(7)- Bakara, 2/138.</div>
<div></div>
<div>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,</div>
<div>Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/">Marifetin Cevabını Beyan Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çeşitlenme(Tenevvü)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 11:11:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Çeşitlenme(Tenevvü)]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir Ayvazoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Mutlak güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7262</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Her nefeste dünya yenilenir.&#8221; Mevlâna &#160; Görünen âlemin nesneleri, müslüman sanatçının ese­rinde, süre ırmağından çekilip alınmış ve ferdî özel­liklerinden arındırılmış halde akseder. Mesela ağaç herhangi bir ağaç değil, genel olarak ağaçtır. Aynı şe­kilde Bihzad, meşhur Iranlı ressam değil, bütün iyi ressamların sembolüdür. Başka bir ifadeyle, nakkaş, bahçesindeki ağacın karşısına geçip benzetmek ga­yesiyle resim yapmaz, zihnindeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/">Çeşitlenme(Tenevvü)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7263" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665.jpg" alt="Çeşitlenme(Tenevvü)" width="448" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 448px) 100vw, 448px" /></a></p>
<p style="text-align: center;">&#8220;Her nefeste dünya yenilenir.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">Mevlâna</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Görünen âlemin nesneleri, müslüman sanatçının ese­rinde, süre ırmağından çekilip alınmış ve ferdî özel­liklerinden arındırılmış halde akseder. Mesela ağaç herhangi bir ağaç değil, genel olarak ağaçtır. Aynı şe­kilde Bihzad, meşhur Iranlı ressam değil, bütün iyi ressamların sembolüdür. Başka bir ifadeyle, nakkaş, bahçesindeki ağacın karşısına geçip benzetmek ga­yesiyle resim yapmaz, zihnindeki ağacı çizer. Kısaca­sı, görünen âlemin nesneleri onun kafasında tümeli yansıtacak şekilde klişeler haline gelmiştir. Biçim, özelden genele doğru değişerek temsilî bir karakter kazanır.</p>
<p>Gerçekliği kavrayıştaki farklılık, renk şematizminin olduğu kadar, biçim sematizminin de kaynağı­dır. Bütün İslam sanadarında bu şematik yapı karak­terini görmekteyiz. Şairin nasıl klişeleşmiş ifadeleri varsa, nakkaşın da hazır biçim kalıplan vardır. Üste­lik aynı kalıpların daha önce başkaları tarafından da kullanılmış olmasına aldırmaz. Nakkaş, resimleyeceği kitap sayfasıyla karşı karşıya geldiği zaman, yapacağı ilk iş, hazır malzemeyi konusunu işlemek üzere bir araya getirmektir. Ne var ki sayfada birer birer yerle­rini alan biçim kalıplan, eğer sanatçının iradesi mü­dahale etmezse, basmakalıp bir kompozisyon teşkil edecektir.</p>
<p>Müslüman sanatçının bu tehlikeye karşı hür olarak kullanabileceği tek imkân vardır: Çeşitleme (tenevvü).</p>
<p>Çeşitlemenin şematizmi bir kusur olmaktan çı­kardığını, bu bakımdan gerçek sanat eseri niteliği ta­şıyan hiç bir eserin bir öncekinin tekrarı olmadığım rahatça söyleyebiliriz. Hatta bu noktada şematizm önemli bir fonksiyon icra eder; kullanmak zorunda ol­duğu hazır klişelerin o daracık çemberini kırmaya çalışan sanatçı, ya bu klişelerin gizlediği tehlikelerin farkına varmadan cazibesine kapılarak silinip gide­cek, yahut onlarla savaşarak eşsiz bir zevk inceliğine, ustalığa ulaşacaktır. Mesela bir divan şairi kendisine hazır olarak verilmiş hayal sisteminin içinde kalmak zorundadır. Bu sistem içinde orijinal olmaksa, devler­le güreşmek mânasına gelir Fuzuli, Farsça Divanının önsözünde, kendisinden önce gelen şairlerin yüksek anlayışlı, engin düşünceli insanlar oldukları için ga­zel üslubuna yarayan en güzel sözleri söyleyip en in­ce mazmunları kullandıklarım, sonradan geleceklere hiç bir şey bırakmadıklarını söyledikten sonra, gece­ler boyu uykusuz kalarak bulduğu mazmunların ha­zan evvelce söylenmiştir diye, bazan de evvelce söy­lenmemiştir diye eleştirildiğini anlatır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fuzuli’nin şikayet ettiği bu durum, geleneğin sanatçıyı hem kendisine verilmiş imkânlar içinde kal­maya, hem de bu imkânları en iyi şekilde kullanma­ya zorladığını ve eleştiri mekanizmasının nasıl çalıştı­ğını göstermesi bakımından son derece dikkat çeki­cidir. Sanatçı, bu sıkı kaideler içinde, eğer üstün bir zekâya ve hayalgücüne sahip değilse, eline tutuştu­rulan klişelerin nasıl birer tehlikeli tuzak olduğunu anlayamadan silinir gider. Şüphesiz bugün bile zevk­le okuduğumuz divan şairleri, tuzağa düşmeyen, ge­leneği, onun içinde kalmak kaydıyla aşabilen adam­lardır.</p>
<p>Geleneğin verdiği hazır biçimlerle söylenebile­cek her şey -bütün sanat dallarında- aşağı yukarı söylenmiştir. Yeni şey söylemek fevkalade zordur. Bu noktada artık zekâ ön plana geçmekte, yapılan iş bir çeşit matematiğe dönüşmektedir. Eldekiler hazır klişelerdir ama, bu klişelerle binlerce değişik kompo­zisyon ortaya koyabilme imkânı vardır. Bunun için, alışkın olmayan gözlere bıktırıcı bir tekrar izlenimi vermesine rağmen,&#8221;İslam sanatlarında sonsuz bir çeşitleme’nin varlığı dikkatli bir göz tarafından hemen farkedilir. Hiç bir büyük sanatçı, bir yaptığını bir da­ha asla yapmamıştır. Bu, İslam sanatlarında kalitatif bir gelişme sürecinin gerçekleştiğini ve yeniliğin kontrollü bir biçimde nüans kazanmak olduğunu gösterir. Önemli olan orijinal konu değil, orijinal kompozisyon ve orijinal söyleyiştir.</p>
<p>Geleneğin çizdiği sınırların dışına çıkamadığı için ister istemez çeşitlemeye (tenevvü) yönelen sa­natçı, hem söylenmişi, hem söylenmemişi söylemeye gayret ederken ikisinin ortasında bir yere varır ki, söylediği hem söylenmiştir, hem söylenmemiş. Defi­neye ulaşmak için aynı çukuru, aynı kazmayla nö­betleşe kazan define avcıları gibi. Her kazma salla­yışta defineye biraz daha yaklaşılır. Yeni bir çukur açmaya çalışan değil, çukuru derinleştiren, defineye daha çok yaklaşan gerçek sanatçıdır. Ulaşılmak iste­nen defineye gelince, o, güzelliğin kendisidir, mutlak güzelliktir.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir hu­sus da, sanatçının güzelliği yaratan değil, keşfeden adam olmasıdır. Sanat, varlıkta immanent olan transcendent (müteal, aşkın) güzelliğii) araştırılmasıdır. Güzellik objektif bir nitelik olmadığı için, güzel bir ağacın yahut insanın resmini yapmakla güzele ulaşıl­maz. Bunlar sadece birer âyettir, birer işarettir. Gü­zelliğe bu işaretlerden hareketle ulaşmak gerekmek­tedir. Çünkü duygularımızla kavradığımız “güzel a-ğaç”, biz farkında degilizdir ama, devamlı değişme halindedir. “Her nefeste dünya yenilenir, fakat biz dünyayı öylece durur gibi gördüğümüzden dolayı bu yenilenmeden haberdar değiliz” (M, I/b. vd.)</p>
<p>Bu sürekli değişmenin ardında değişmeyen, başka bir hale girmeyen, hep aynı kalan bir prensip vardır. Şebüsterî diyor ki: “Başladığı noktadan itiba­ren dönüp duran şu devran binlerce şekle bürünüp görünmekte. Her noktadan bir dönüş başlamakta, yi­ne o noktada bitmekte. Merkez de o, dönen de. Bir zerreyi bile yerinden oynatsan bütün âlem baştan başa bozulur gider. Herşey başı dönmüş, hayran bir halde. Bir zerre bile imkân sınırından dışarıya adım atmamış” (GR, b. 157 vd.).</p>
<p>Bir zerrenin bile imkân sınırından dışarıya a-dım atamadığı âlem (makrokozmos)’deki bu ilahı uyum (harmonie), aynı zamanda insanda eksiksiz ola­rak gerçekleşmiştir. însan bir küçük âlem (mikrokoz- mos)’dir; âlem ise büyük insan (insan-ı kebîr). Bu bakımdan, varlığın kesretinden kurtularak zâtına hoşça bakan, yani kendi içine dönen insan, “mer- düm-i dîde-i ekvân” olduğuna göre, makrokoz- mos’un İlahî uyumuyla karşılaşacaktır. Uyum, çok­lukta birlikten başka bir şey değildir. Başka bir deyiş­le, âlem, birlikten doğduğu için harmoniktir. Eserin­de işte bu uyumu yakalamaya çalışan sanatçı, duyu­sal olarak kavradığı “müşahhas ağaç”ı değil, onun özünü, daha doğrusu mutlak güzellikten aldığı payı araştıracaktır. Bu da ağacı objektif niteliklerinden ayır­mak ve genel çizgileriyle yakalamakla mümkündür. Desenin önemi bu noktada belirir.</p>
<p>Nesneleri sadeleştirerek genel çizgileri aramak, onların özündeki kanuniyeti aramak demektir. Çizgi, noktanın hareket etmesiyle meydana geldiğine göre, birbirinden ayrı gibi görünen tek tek nesnelerin özde birbirinden farklı olmadığı ortaya çıkar. “Sevgilinin cana canlar katan yüzü her zerreyi perde etmiş, her perdenin ardında gizli olan o yüz” (GR, b. 165). O halde tecessüsü sayısız objede dağıtmak yerine, mümkün olduğunca azaltarak belli sayıda obje üze­rinde derinleşmek ve çeşitleme daha doğrudur. Sa­natçı artık ait olduğu bütünden kopararak aldığı par­çaları, bir çocuk gibi, farklı şekillerde birleştirerek bu parçaların ardında gizlenmiş güzelliği aramaya başla­yabilir. Elindeki malzemenin imkânlarını sonuna ka­dar kullanmaya kararlıdır. Bozar, değiştirir, yeniden kurar. Sonsuza kadar denemek, bir çıkış noktası bul­mak ister gibidir. Matematikçi sayılarla niçin oynuyorsa, şair kelimelerle, nakkaş şekillerle onun için oynamaktadır. Eşyanın künhüne varmak. İlk şekli ararken birbirinden farklı sayısız kompozisyon elde etmiştir. Fakat o nerede?</p>
<p>Mutlak güzellik, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, ele geçirilmesi mümkün olmayan, ele geçirildiği za­man da sanatın konusu olmaktan çıkan bir aşkınlık- tır. Zaten ona ulaşıldığı zaman, otuz kuşun Simurg’da yok olması gibi, çokluk sona erecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Beşir Ayvazoğlu,İslam Estetiği</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/">Çeşitlenme(Tenevvü)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
