<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof.Dr.Teoman Duralı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/durali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 20 Feb 2020 13:44:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Prof.Dr.Teoman Duralı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23960</guid>

					<description><![CDATA[<p>1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23979 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ.jpg 1080w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor.</p>
<p dir="ltr">Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. A.B.D.nin kendini göstermesi, gündeme gelmesi Birinci dünya savaşıyladır. Bu medeniyet ve onun dayandığı ideoloji yerleşmeğe başladığı sıralarda tökezliyor da. En önemli tökezleme olayı, 1928deki büyük iktisadî bunalımdır. Başta A.B.D., İngiltere, Almanya olmak üzre Avrupamerika bundan dehşet etkilenir. Bir ölçüde Türkiye de.</p>
<p dir="ltr">Abdülhamit buna “buhran” diyor.</p>
<p dir="ltr">Sonra “bunalım”a çevirdiler, Türkceleştirdiler güyâ. Bütün Türkceleştirilenler sonra Frenkleşiyor, “kriz” demeğe başladılar. Bugün bu süreç devam ediyor. 0 bir yana, bu büyük 1928 bunalımı, Avrupamerikayı altüst etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Demokrasi İngiliz icâdıdır, hakezâ sermâyecilik ile imperyalism de. 17 ekim devrimi sonrası farklı yola sapan Rusya, sermâye düzenini bıraktığıçin bunlardan etkilenmez. Lenin, “yeniden liberal iktisada dönelim, bir süre bununla idâre edelim, Rusyadaki açlığın önüne geçelim” düşüncesinde. 1920lerin başlarında Rusyada dehşet bir açlık ve çok şiddetli bunalımlar yaşandı.</p>
<p dir="ltr">Lenin suikasta uğrayıp öldükten sonra l924te yerine Stalin geçti. Onun da Troçki’yle müdhiş mücâdelesi var. Troçki beynelmilelci Ve komunismi bütün dünyaya yaymaktan yana. Yahudiler, her yere yayıldıklarıçin hep beynelmilelci olmuşlardır. “Hayatın Anatomisi” kitabımda belirttiğim üzre, Rus devrimcilerinin kâhir ekseriyeti Yahudidir; Lenin ile Troçki de. Meselâ Sovyet devrimi İngiltere tarafindan rahatca bastırılabilirdi. Ama Yahudi dayanışmasından dolayı bastırılmadı. Komunist olmayan Batıdaki sermâyeci Yahudiler, Rusyada olup bitenlere sevgiyle baktıklarından, müdâhaleyi önlediler. Rusyada komunisme, bolşevikliğe inatla karşı çıkılmıştır. Amiral Kolçak komutasında Kızılorduya karşı mâhir subayların kumanda ettiği Akordu teşkil olundu. Dr. Iivago filmini seyrettiyseniz orada bu, açıkca gösterilir. Akordunun subayları ile neferleri çoğunlukla asilzâde çocuklarıdır. Ak pak tenli, yakışıklı delikanlılar. Öbürleri, Kızılordunun adamları, Moğollarla karışmış tipik Slavlar. Bunlar toprak köleliğinden gelen mujiklerdir.</p>
<p dir="ltr">Troçki asker olmamasına rağmen, Kızılordunun kumandanlığını üstlenmiştir. Askerî yardımlar da almıştır. Nıhâyet Akorduya karşı zafer elde etmiştir. Akordu önce geniş bir sahayı ele geçirmişti, Avrupadan da kısmen destek görüyordu. Çekler ile Lehler yardıma gittiler. Buna rağmen yenildiler. Bu yenilgi cıvar ülkelere doğru büyük bir Rus akınına yol açtı. Biz de payımızı aldık. Mütâreke Istanbulu, Pera cıvarı bunlarla dolup taştı. Sâdece kaçan asilzâdeler ile Çara sâdık kişiler de buraya geldi.</p>
<p dir="ltr">Rusların öteden beri son derece başarılı “kosak” (cosac) adını verdikleri savaşcıları vardır. Dünyanın sayılı savaşcılarındandırlar. “Kazak”tan gelir bu. Büyük ihtimâlle Hırıstıyan olmuş, Çarın emrine girmiş Kazaklardır. İhtilâlde Çarın tarafını tuttuklarından, yenilince bir kısmı buraya kaçar. Kazaklar da Kırgızların bir koludur. “Kazak” Türkcede serseri, başıboş, bir yere bağlı olmayan manâsına gelir. Bizde o anlamı kaybolmuşsa da, bir tek karısının buyruğunu dinlemeyen adam anlamında “kazak erkek” kullanımı kalmıştır. Onların kalın yünden yapma giysileri vardır, giydiğimiz kazak da oradan gelir.</p>
<p dir="ltr">1958de, Etibank genel müdürlüğü sırasında bir iş seyâhatında, babamla birlikte Manyas gölüne gitmiştik. Kılık kıyafetleri, gelenekleri görenekleri, ahşap inşâ edilmiş kiliseleriyle Manyas gölündekiadalardan birinde yaşayan kosaklara misâfîr olmuştuk. Kocaman sakallı, kapı gibi irikıyım adamlar. Votka bulamadıklarından ispirto içip bir yandan müdhiş şarkılar söylüyorlardı. Bu Kosaklar dünyada savaşcılıkları yanında musıkîleri, korolarıyla da ünlenmişlerdir. Hâlâ Rusyada Don ile Dinyeper kosakları var. Şimdi Ukranyada kaldılar, ama oradan kopmak istiyorlar. Manyasta gördüklerimiz de, aralarındaki akrabalık bağı yüzünden artık birbirleriyle evlenemez duruma gelince Amerikaya göçtüler.</p>
<p>Yine l970lerin başlarında Karsın Alman köyünde böyle bir grup insanla karşılaştım. Kağızmandan yola çıktım, hududa doğru yürüyorum. Tepedeyken bir baktım, vadide yeşilliklerin arasında kutu kutu evler. Ne işi vardı onların orada? Almanyada, İsviçredeki köy evleri sanki. Arada bir Protestan kilisesi. Aşağıya bir indim ki, ne göreyim? Sarışın kadınlar, erkekler geleneksel kılıklarında. Gulliver’in ülkesine geldim sandım. Bunlar Stalin döneminde Rusyadan kaçan Volga Almanları. Stalin, Tatar ile Almanları Alman ordusuyla işbirliği yapmasınlar diye İç Asyaya sürer. Bunlar da “artık burada büyüyemiyoruz, evlenemiyoruz, çoğalamıyoruz, gideceğiz buralardan” diyorlardı. Cıvarları olduğu gibi Kürtlerle çevriliydi. Kızlarını onlarla evlendirmek istemiyorlardı. Benzeri bir olayı 1968de Tatvanda yaşadım. Bu kez de Çerkesler orada azınlıkta kalmışlardı ve kızlarını Kürtlerle evlendirmiyorlardı. Ak pak tenli kızları vardı. Hattâ neredeyse beni evlendireceklerdi. O zaman evliydim, iş işden geçmişti. Böyle topluluklar var. Yine Afganıstanda, Pamir yaylasındaki Kırgızlarda gördüm bunu. Belli bir yere dek geliyor, evlenemiyor, soyları kurumağa başlıyor.</p>
<p>Amerikaya dönersek, dünya nasıl bir ânda değişmeğe ve Amerika önemli bir kutup hâline gelmeğe başlıyor?</p>
<p>Amerikalılar, Birinci dünya savaşında Avrupaya İngilizlerden yana müdâhalede bulunuyor ve İngilizler ile Fransızlar onların eteği altında savaşı kazanıyorlar. Fransızlar hep böyledirler. Almanlarla ne zaman karşılaşsalar, İngilizlerin eteğinin altına saklanırlar. Savaş bittikten sonra da İngilizamerikalılara diklenirler. Birinci dünya savaşı tamamıyla</p>
<p dir="ltr">İngiliz-Yahudi medeniyetini perçinlemek üzre hazırlanmış, yürütülüp başarılmıştır. Anlattığım gibi tek istisnâ Rus, Alman, Avusturya-Macarıstan ile Osmanlı imparatorlukları. Durumunu tek perçinleyen İngilizlerdi. Gerçekten güneşin batmadığı imparatorluktur.</p>
<p dir="ltr">Neredeyse bütün dünya İngiliz hâkimiyetindeydi, onların da yardımcısı, işgüderi Amerikalılardır. Bunlar, sermâyeciliği her yöne yayıyor, sağlamlaştırıyorlar. Bunu dini kullanarak, Anglikan kilisesi aracılığıyla yapıyorlar. Asyada, Afrika ile Amerikada müdhiş bir misyonerlik faaliyeti yürütülüyor. Bizde de tabii. Daha 1832de Anadolunun en ucrâ köşelerinde okul açıyorlar. Elâzığda, Tarsusta, Kayseride, Vanda&#8230; Zirvesi de Istanbuldaki Robert Koleji ile l950lerin başında açılan ODTÜdür. Bunlar tesâdüf değil, önemli merkezlerdir.</p>
<p dir="ltr">Zihniyetinizi, anlayışınızı öğretim yoluyla getiriyorsunuz. Bu, iktisadî yayılmacılığın zeminini hazırlar. Çünkü ihtiyâçlar kültür esâslıdır. Ne içiyoruz Coca Cola, ne yiyoruz hamburger, ne giyiyoruz blucin (blue-jeans). Bunların hiçbiri yoktu Afganistanda. l971de gittiğimde adetâ Onüçüncü yüzyılı yaşıyorlardı. Gençlerle sohbet ediyordum. “Ne olacak hâlimiz?” diye soruyorlardı. Bir Amerikalı, bir Alman, bir de ben&#8230; “Hiçbir yere gitmeyin, memleketinizde kalın, bunlar sizi iğfâl etmekiçin bekliyorlar. Bu kültürü yokedecekler. Bunu iyilikle yapmazsanız döğecekler” dedim; ne yazık ki o zamanki tahminim gerçekleşti.</p>
<p dir="ltr">Daha önce de değindiğim gibi, Birinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan bu duruma Almanya ile İtalyada bir tepki hareketi başgösterdi: Faşism ve nasyonal sosyalism. Almanyadaki ideoloji daha güçlü bir biçimde ortaya çıktı. Almanların millî hasletleri, kişilikleri hep aşırıya kaçmağa yatkın; her şeyden önce asker. Bu yüzden hareket, sermâyeciliğin tersine askerliğe kaymıştır. Oysa sermâyecilik sivil bir harekettir. İngilizler de Fransızlar da, sivil toplumlardır ve askerlik belli bir meslek erbâbıdır. Diğer tarafta adamın yaşayışı, ruhu asker. Bizde de öyledir. Askerliğin olduğu yerde yayılmacılık, saldırganlık da vardır.</p>
<p dir="ltr">Bu, tarihin en ilgi çekici safhasıdır. Nasyonal sosyalistliğin belirmesi, büyümesi, İkinci dünya savaşının patlaması gibi birçok olayın</p>
<p>ya çıkmasına yol açmış tarihî birikimlerdir. Meselâ soykırım. Bu tarihte bile belli belirsiz vardır. İngilizler Güney Afrikada Hollandalılara, Amerikadaki yerlilere ve Kızılderililere karşı bunu uygulamışlardır. Kızıl, kızamık, kızılcık, verem gibi hastalıklara karşı bağışıklıkları bulunmayan adamlara giyecek dağıtarak bu hastalıldarı aşılamışlar. Öyle yerler var ki hiç Kızılderili kalmamıştır artık. Haitide örneğin. Kızılderililer çok gururlu insanlardır ve bu yüzden köle kılınmaları zordur. Öyle olunca toprakların ele geçirilmesi gerekiyor. Hep söylerim, teknik, kitlelerin afyonudur; aklımızı başımızdan alır. Tabletler, bilgisayarlar, telefonlar&#8230; Bütün bu “ilkel kavimler”e o günün teknik araçlarını dağıtıp karşılığında topraklarını aldılar. Bir de dini, Hırıstıyanlığı götürüp yine madenlerini alıp altınlarını yağmaladılar. Köleliğe müsâid olan güçlü, kuvvetli, itaatkâr zencilerdi. Zencilerin veya Afrikalıların kayda değer bir medeniyeti olmamıştır. Rahatlıkla köle kılmabildiler. Sekiz milyon cıvarında zenci 1600lerin başlarından 1800lerin sonlarına değin Amerikaya taşındı. Hepsini ölesiye çalıştırdılar; kadınların ırzlarına geçtiler.</p>
<p>Doğan melez çocuklar safkan Afrikalılardan daha çok hor görüldüler. Çok hince bir ticâret söz konusuydu. Öncelik ve özellikle Afrikanın batısından Senegal ve Gambiadan bugün Gana adını verdiğimiz Altın ve Fildişi sahillerinden çıkıyor, Önce İngiltereye, Liverpoola uğruyor, oradan Amerikaya gidiyor. Her zaman değilse de çoğunlukla bu altın üçgen içinde gerçekleşiyordu bu. Felemenkler, Ispanyollar, Portekizliler ve daha az sayıda Fransızlar bunu yaptılar ve en fazla pay İngilizlerindi. 173OIardan îtibâren İngilizler buhar gücünü kullanarak sanayiyi başlattılar. 1800lerin başlarında İngiltere bir sanayi ülkesi hâline geldi. Manchester, Liverpool, Glasgow birer sanayi merkeziydi. 1804te ilk demiryolunu döşediler. Dokuma tezgâhları, demir-çelik, cam derken, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında merceğe, optiğe geçildi ve ilâç imâl edilmeğe başlandı. Sanayide köle işe yaramaz, ama tarımda yarıyor. Amerikadaki bütün büyük plantasyonlarda köle çalıştırılıyor. Fabrikada öğrenim örmüş adama ihtiyâç var ve öğrenim görmeniziçin de kafanızın</p>
<p>basması lâzım. Bu bir ırk meselesimi bilmiyorum, ama zenciye bunu yaptıramıyorlar. Diğer taraftan fabrikada zenciyi köle olarak bedavadan çalıştıramıyor, ücret ödenmesi gerekiyor. Bu da ürününüzün bahahya patlamasma yol açıyor. Hâlbuki ürünün hammaddesini çok ucuza mâletmek, hattâ bedavaya getirmek istiyorlar. Bunu da Afrikadaki, Amerikadaki ve Asyadaki sömürgelerden temin ediyorlar. Hindıstanı talan ettiler böyle. Afrikadan bütün gerekli madenleri İngiltereye taşıdılar ve böylece bir ülkeyi ikiye ayırdılar. Bir taraf hamı, mamüle çeviren mıntıka anavatan Prenkcesiyle metropolis-; öbür taraf da sömürge -Frenkcesiyle koloni-. Masraf sâdece taşımacılık. Köleleri idâre eden yerliler de Afrikada kabile reisleri, Hindıstanda rajalar.</p>
<p>İtalyada ticâret mal değiştokuşuna dayanıyordu. Buna merkantilism deniyor. Ortaçağ klasik devrinde ortaya çıkmıştı. Daha sonra 1300lerde para tedâvüle giriyor. Avrupa, özellikle de İtalya İslâmdan alıyor parayı. İslâm memleketlerinde devam ediyordu bu eskiden beri. Sonra Felemenkte 1400 sonları 1500 başlarında muazzam bir atılım yaşanıyor. İtalyadan gelen mallar Felemenke ulaşıyor ve ondan Hollanda, Belçika, Flaman bölgesine &#8211;bunlar aynı millet, fakat sıyâsî sebeplerle bölünmüşler-, orta ve kuzey Avrupaya yayılıyor. Felemenk müdhiş bir imâlat merkezine dönüşüyor. Teknik çok ilerliyor: Öncelikle de inşâat, mercek ve optik. Adamların memleketi küçük, ama elâlem başkasının ülkesine el atarken, bunlar denizden para kazanmağa başlıyorlar. Körfezlere bend örüyorlar ve kanallar açarak büyük ırmakların mecrâlarmı değiştirip körfezleri kurutuyorlar. Zâten Felemenkin dörtte üçü denizden kazanılmıştır. Amsterdam bir su şehridir. Ayrıca Kuzey Avrupada Almancada Handelsnetzwerk denen bir ticâret ağı örmüşlerdir. Rotterdam, Hamburg, Bremen, Danzig, Kopenhag, Oslo&#8230; Bunlar hep bu ittifâkın içinde yer aldılar ve dehşet zenginleştiler. Zenginleştikce sanatta ve düşüncede çok öne çıktılar.</p>
<p>Onaltıncı yüzyılda Birleşik Felemenk Cumhuriyetini kurdular. Portekizden atılan Yahudiler Fransaya gelip oradan geçiyorlar; o bölgede pek bir yaşama imkânı bulamıyorlar. Çünkü Fransa kapalı bir devlet ve Katolik. Katoliklik ile Yahudilik hiç bağdaşmamıştır. Katolikler Yahudileri “Tanrıyı idam eden adamlar” veya “Tanrı katili” diye görürler. Hırıstıyanlık dünyaya geldiği günden îtibâren, Pavlus ve Petrus da sürekli olarak Yahudilikle cebelleşmiştir. Gerek ilâhiyâtta gerekse fizik anlamda kavgaları bitmemiştir. İki ana kilise Katoliklik ve Ortodoksluk Yahudilerin kitabına hiç hoş bakmamışlardır. Hollandaysa Flamanlardan farkh olarak din değiştiriyor. Almanyada başgösteren Hırıstıyanlık dönüşüyor; Luther ve Protestanlık İsviçrede ve Hollandada farklı bir şekil alıyor. Islah edilmiş Felemenk kilisesi, İngilterede Anglikanlar, İskoçyada Presbiteryenler ortaya çıkıyor. Hollandadaki kilise büyük ölçüde İsviçreli din adamı Calvin’in etkisinde. Çok sert adamlar. Maddî zenginliklere açıklar, servet edinmeğe karşı değiller. Bu çok önemli bir nokta. Din kapitalismle paslaşmağa başlıyor. Oysa Hırıstıyanlık ve Müslümanlık servetlenmeğe karşıdır.</p>
<p>Dar anlamda Müslümanlık da bundan farklı şeyler söylemez. Fâizleri yasaklamak, sâdece bankaya yatırdığın parayı katbe-kat almanm yasaklanması değildir. İslâm, alınteri dışındaki her geliri haram saymış, dehşet vergi yüklemiştir. Geliriniz arttıkca onu vergiyle, zekâtla indirmiştir. Bu yolla sermâyeci olamazsınız. Bu sebeple Katolikliği yıkmışlardır ve yüz elli yıldır da sıra İslâmda. İngilterede Anglikan kilisesi, Yahudilik gibi kavme bulanmış, kavmi bir kilise hâline gelmiştir. Tıpkı Yahudiliğin İbranî kavmine bağlanması gibi, Anglikan kilisesi, Amerikaya ilk çıkan İngiliz göçmenlerle birlikte o topraklara varıyor ve A.B.D.nin ilk merkezî dini, İngiliz kavminin kendisine mahsüs dini hâline geliyor. İngilizleşirseniz Anglikan olabilirsiniz. Güney Afrikada Mandela böyledir. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tam bir İngiliz beğefendisidir, bir tek, rengi karadır. Otuz üçüncü derecede masondur ve karısı da İsveçli beyaz bir hanımdır. Bu onların yöntemidir. Yahudiler de böyledir, İngilizler de. Çok gözlerine kestirdilermi, kendilerinden biriyle evlendirirler. Bunun dışında Yahudi, kesinlikle dışarı kız vermez ve dışarıdan almaz. Servetin dağılmamasıçin evlenme bizde de vardır. Öteden beri dişarıdan evlilik yapsak da, topraklanmağa başladığımızdan bu</p>
<p>yana topraklar yabana gitmesin diye böyle bir durum ortaya çıkmıştır. Tabii, Osmanlıda toprak sâhibi bir tek Hırıstıyanlar, Kürtler ve Araplardır; Türklerin toprağı olmamıştır. Babama bir gün dedim ki “ya baba, büyükbabamn babası Bulgarıstanda mültezimdi, orada topraklarımızın olması lâzım.” Güldü: “Oğlum, onlar emânetti, mültezim memur demek, o toprakları idâre eden kimse.” Türklerin toprakları, ormanları hep mirîydi, devlet malı yâni. Fatih “ormanımdan bir dal kıranın kellesini uçururum” meâlinde kanun çıkartır. Vahdeddin de İtalyaya giderken parmağındaki yüzüğü çıkartıp masaya koyar “bu devlet malıdır” diye, hâlbuki beş parasızdır.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz bu, İngiliz-Yahudi ittifâkı hep böyle iyi, sorunsuzmu ilerliyor?</strong></p>
<p>Her zaman al gülüm ver gülüm işlememiştir. Yapıcı, kurucu, inşâ edici İngilizle, bunun parasını ödeyen Yahudiler arasındaki işbirliği zaman zaman çatlayabiliyor. Büyük ihtimâlle l990larda ve 2000lerin başlarında böyle bir anlaşmazlık söz konusu. Taraflardan biri diğerine gözdağı vermek üzre Nev Yorktaki ikiz kuleleri indiriyor. Büyük ihtimâlle de göz dağını veren Yahudiler. Çünkü ölenler arasında Yahudi yok ne hikmetse. 50 60 yıl sonra beni anarsınız. Yahudiler A.B.D.nde bir türlü sıyâsî sahneye çıkamıyorlar.</p>
<p><strong>Bu ittifâk Amerika kurulurken de devam ediyormu?</strong></p>
<p>Yalnızca Amerika değil; İngiliz nereye giderse Yahudiyi sırtında taşıyor. Avustralyaya, Kanadaya&#8230; Hep birlikte gidiliyor ve işbirliği devam ediyor. Yahudiler çoğu kere sıyâsî bir güç elde edemiyorlar ve hep İngilizlerin elinde kalıyorlar. Zaman zaman Disraeli gibi adamlar geliyor, 0 da binde bir. Canlarına tak ediyor. l947de kurdukları Israili de istedikleri gibi güvenceye bağlayamıyorlar. İngilizamerikan dünyası Israilin talep ettiği mutlak teminatı sağlamıyor. Dolayısıyla da tahminime göre ikiz kuleler işâreti veriliyor. Bunun ilk sonuçları, sıyâsette yükselen İngiliz tarafının Yahudilerle karışması şeklinde ortaya çıkıyor. Birdenbire damatlar Yahudi oluveriyor. Biribirine zıt kutuplar, Clinton’ın kızı da Yahudiyle evleniyor, Trump’ın kızı da. Bununla da kalınmıyor, Yahudiliğe dönüyor ve işbaşına getirilen sıyâsetciler Yahudilere teminat vermek zorunda kalıyorar. Obama’ya Nobel ödülü verilmesi gibi.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ali Değermenci &#8211; Öyle Geçer ki Zaman Teoman Duralı Kitabı,syf.219,227</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefede Hürlük Sorunu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:54:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefede Hürlük Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefe, insanı tek başına değil, mensub olduğu kültür ortamından hareketle değerlendirir; insan kültür ortamını tek biçimleyen değildir. Felsefe, kültür ortamı tarafından oluşturulmaya başlanır, tekemmül eder, olgunlaşır; zamanla içinden çıktığı kültür ortamını biçimler. Bir dialektik söz konusudur. Bu anlamda fılosof da bir radara benzetilebilir. Ortamından dağınık değerleri toplar, bunları mantık çerçevesinde bütünleştirip ortaya bir tablo çıkarır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/">Felsefede Hürlük Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class=" wp-image-21949 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk.jpg" alt="" width="228" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 228px) 100vw, 228px" /></p>
<p dir="ltr">Felsefe, insanı tek başına değil, mensub olduğu kültür ortamından hareketle değerlendirir; insan kültür ortamını tek biçimleyen değildir. Felsefe, kültür ortamı tarafından oluşturulmaya başlanır, tekemmül eder, olgunlaşır; zamanla içinden çıktığı kültür ortamını biçimler. Bir dialektik söz konusudur. Bu anlamda fılosof da bir radara benzetilebilir. Ortamından dağınık değerleri toplar, bunları mantık çerçevesinde bütünleştirip ortaya bir tablo çıkarır. Felsefenin biçim verdiği kültür ortamlarına felsefîleşmiş kültür veya felsefîleşmiş medeniyet denmektedir. Kültür ortamlarına biçim veren evvelemirde bağlı bulundukları inanç düzenleridir. Bu inanç düzenlerine ‘din’ de diyoruz. Şu hâlde felsefenin kaynağında da din vardır.</p>
<p dir="ltr">Felsefe, dinden besinini alır, bu besini işler ve ortamına katar. Felsefenin imbiğinden geçtikten sonra o ortam, daha düzenlenmiş bir hâl alır. Bilimler de, felsefenin doğaya uzanmış duyargalarıdır. Felsefenin bir yanı dinle temâs hâlindeyken, öbür tarafı da bilime uzanır.</p>
<p dir="ltr">Doğa ilk bakışta tarafsız olup değer bakımından içi boştur. İnek de güle bakar, bizler de bakarız. Gülün inekiçin ifâde ettiği bir değer yoktur. Onu yalnızca besin olarak algılar. Bizleriçinse değer taşır. Güzelliği görürüz. Bunu da sembollerle tasvir ederiz. Doğanın anlam kazanması insanla mümkün. İşte bu sebepten insan, Allahın dünyada halifesi olmuyormu?</p>
<p dir="ltr">Felsefenin değişik şubeleri, bunların en önemlileri ve merkezî olanı metafizik ile onun kısımları ahlâk ile bilgi öğretisidir. Üçü de birbirini tamamlar. Metafiziğinkisi insanın en temel sorusudur. Bir varlığı insan kılan bir soru vardır: Neyim, kimim? Nereden geliyor, nereye gidiyorum? Felsefenin birinc’i sorusu anlam üzerinedir. Sorduğu insanın da esâs sorusudur. Kişi kendine anlam atfedebildiği ölçüde insandır. Anlamdan yoksun kaldığı ândan îtibâren insanlığından olmağa başlayıp boşluğa düşer.</p>
<p dir="ltr">Anlamsa, algıladığımız varolanları, süreçleri değerlendirmemizdir. Meselâ şurada bir tahta parçası görüyorum. Bu tahta parçası bana, tahta parçası olmaktan başka şeyler de ifâde edebilir: Put olabilir, bir sanat eseri de&#8230; Kısaca anlamlandırmak olayları, süreçleri, mecazları çekip çıkarmaktır. Nasıl ki, dinî okumalarda, bir, harfla okuma, bir de, o yazılanın arkasında ne denmek istendiğini kavrama söz konusudur. Anlamlandırma da, o maksatla anlamı çekip çıkartma sanatıdır. Bu minvâlde, anlama ile anlamlandırma arasında seviye farkı yok gibidir. Çünkü anlamadığınızı anlamlandıramazsınız. Gelişmiş örgütlenmişliği olan hayvanlar gördüklerinde, duyduklarını/hissettiklerini alırlar. Gelgelelim onun dışında 0 nesneye bir şey atfetmezler. İnsanın işiyse, gördüğünün arkasında yatanı çekip çıkarmaktır. Akarsunun alnında “benden elektrik üretilir” veya ağacın gövdesinde “benden masa, dolap, iskemle, imâl olunur” diye yazmıyor. İşte bizler, o gördüğümüzden ona aid olmayan, doğrudan doğruya onun üstünde belirlenmiş olmayan birtakım yeni değerler türetiyoruz. Bunlar maddî veya manevî olabilirler“</p>
<p dir="ltr">Maddî anlamları, karşılaştığımız cisimlerden çıkarıyoruz. Edebe, ahlâkaysa, dışımızda ilhâm kaynağı olacak başka bir şey yoktur. Edebin, ahlâkın mahiyetini doğada bulamıyoruz. Onu Allah bizlere tebliğiyle bildiriyor. Içimize ekilmiş bir şey değil bu. Dünyaya boş levha şeklinde geliyoruz. Sonra da üstümüze yazılıyor. 0 da bunu şöyle bildiriyor: “Ademe adları öğrettim!” Demekki, her birimiz Hz. Adem gibi başlıyoruz işe.</p>
<p dir="ltr">Ümmî ve hanif, demekki saf olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra bulunduğumuz toplum bizleri biçimliyor. Felsefe de, içine doğduğu ortamla biçimlenir; her şey öyledir. Toplumun içinden çıkmamış insan düşünülemez. Çocuğu doğduğunda doğaya bırakırsanız yaşayamaz. Kısa süre yaşasa da ümmî olmaktan kurtulup insan olamaz. Beşerin insanlaşmasıçin mutlaka toplumun içine, kültür ortamına doğması gerekir.</p>
<p dir="ltr">&#8216;Dinî yahut Müslümanlık açısından baktığımızda dünyaya gelişimiz, oluşumuz manâsına gelmiyor. Dünyaya gelmeden önce de vardık. Bedenleşmemiş, saf ruh olarak. O zaman da bi’şeyler biliyorduk da bildiklerimizi tatbik sahasına koyacak imkânlardan yoksunduk. Bu ancak bedenlendikten sonra mümkün oluyor ve burada gerek Eflâtun’un gerekse Kur’ânın bizlere bildirdiklerine bakarsak, öğrenmek bir hatırlama işlemidir. Vaktıyla biliyorduk, öğrenmiştik, bizlere Öğretilmişti. Bedenleniyoruz, demekki başkalaşıyoruz, ne var ki özümüzü değiştirmiyoruz. Şekil değişikliğine uğrarken unutuyoruz. Düşüşe maruz kalıyor, insanlıktan beşerliğe düşüyor, sonra beşerlikten tekrar insanlığa çıkıyoruz. Zâten dünyadaki başan, insanlaşmanın derecesiyle kâimdir.</p>
<p dir="ltr">Eylem, insana mahsüstur. Hareketse her yerdedir. Dışarıdan bir etki aldığında, bitki de hareket ediyor, taş da. Davranma, canlılara has bir olaydır. Canlı, belirli bir gâyeye yönelik hareket eder. Bunu önemli ölçüde kendine verilmiş işleyişle yapar. İnsan ise, Kur’âna göre hürdür. Hür olmaya mahkümdur. Hür olan insanı dizginleyen, ona yol yordam gösteren evvelemirde Vahiy tebliğidir. Bu tebliğle birlikte kişi, bir de, iç sese sâhiptir; Allahın seslenişi, yanî “vicdân’. Allahın sesini ayarlayan, o takatı bizlere göre düzenleyen akıldır. Şu hâlde akıl çok merkezî bir yerdedir. Bundan dolayı aklı olgunlaşmış insan, sorumlu kişidir,</p>
<p dir="ltr">Akıl,evvelemirde dinî bir terimdir. Allah ile aramdaki bağlantıyı ayarlayan merkez durumundadır. Bu yalnızca Müslümanlığa mahsüs bir olaydır. Hırıstıyanlıkta öyle değil; orada Allah ile aramdaki bağlantıyı ayarlayan kişiler var. Hıristiyanlıkta akıl, merkezî vasıf arzetmez.</p>
<p dir="ltr">Esâsında bu sâyede Allahla söyleşiriz. Ama Allaha giden kabloyu kestinizmi, yanî aklı devredışı bırakırsanız, artık kendikendinize konuşuyor olursunuz. “Söyleşi’ (Y&#8211;&gt;Fr dialogue) kesilir, “kendikendine-konuşma’ (Fr monologue) başlar. Onunla muhâvere sanatını (Y-)Fr technique), inceliklerini Elçisine indirdiği Vahiy aracılığıyla öğreniyorum. Şöyle sesleniyor bana: “Senin henüz farkına varmadığın, en azından varır gibi olduğun duyguları tanıyorum. Sana şah damarından bile yakınım.”</p>
<p dir="ltr">İnsan olarak hiçbirimiz hazır bilgiye sâhip değiliz. Her şeyi burada bedenlendikten sonra öğreniyoruz. İnsan soyuna ilk öğretense Allahtır. Öğretmesi ömür boyu sürer. Demekki “öğrettim; öğrendiler; artık çekilip gideyim” gibi bir şey olmaz. Çünkü Kur’âna bakılırsa, “Allah, her ân iş başındadır.” Yaratma eylemi sürdüğü sürece öğretiyor, öğretmesi de devam ediyor. Zirâ her yaratmada yeni bir durum ortaya çıkar; durumlar değişir, başkalaşırlar. Öğrenme bir hatırlama tabiî ki, ama hatırlama olmadan da öğrenme gerçekleşebilir. Hayatta önceden öğrenemediğimiz yeni durumlar ortaya çıkar, bu yeni durumlarla karşılaştıkca, Onun yeniden öğretmesi gerekir. İlk öğretme işini başlangıçta yapmışsa da, bu orada Öylece bitmez.</p>
<p dir="ltr">Allahın bize en çok temâyüz eden vasfı Rabblığıdır. Bizimiçin esâs olan Onun öğreticiliğidir. Öğretici olan Allahın bizdeki karşılığı “mürebbiye&#8217;dir. 0 da annedir. Toplumun nüvesini oluşturan odur. Annenin esâs olmasını İslâm bizlere getirir. Toplum ümmet, yani anne çıkışlıdır. Anne bizi doğurandır. Doğduğumuz yatak Rahmânın, Rahîm olan Allahın Rahîmliğidir, bu da annede tecelli eder. Beşer olarak dünyaya geliriz; ilk ânda sâdece birtakım dirimsel işleyişlerimiz var, insanlaşma sürecinin başlamasıysa annenin “mürebbiyeliğ’iyle, demekki “şefkat dolu öğreticiliği’yledir. Annenin yol göstericilikte, kılavuzlukta öncülüğü vardır. Zirâ hepimiz onunla başlarız öğrenmeğe. Başlarken de Allahın yöntemi söz konusudur; bu sevgidir. Eğitimde sevgi, rahmet ve kollayıcılık vardır. Toplum anne üzerinde inşâ olmuştur; erkeğinse koruyucu ve kollayıcı bir tavrı vardır. Bu kollayıcılığın dış çerçevesini baba çizer. Gayet tabî babanın bu oluşumdaki yeri son derece önemlidir. Bu sebeple anne-baba ilişkisinin berhavâ olduğu durumlarda toplum yalpalamaya ve çözülmeğe başlar.</p>
<p dir="ltr">Ahlâkın aslıysa dayanışma ruhudur, dayanışmanın temeli de sadâkattır. Sadâkatın fizik karşılığını bulamayız. Dayanışmanın insanın dışında bir örneği yoktur. Hayvanlardaki birliktelik mekaniktir ve onda doğal ayıklanma vardır. Sürüden kopanı kurt kapar misâli. İnsaniçinse, bu maddeötesi bir anlam taşır. Çünkü menfaat ortadan kalktığında bile birliktelik devam ediyor insanda. Menfaat ilişkileri bittiğinde sadâkat hâlâ devam ediyorsa, bu son derece ahlâkî bir olaydır. Ama bunun daha ötesinde, özde hür olan insanın, kendi isteği ile dışarıdan hiçbir etki gelmeden özgürlüğünden fedâkarlıkta bulunması olayı da söz konusudur. Eğer insan hesap verecekse hür olmak zorundadır. Hür olmayan insan zâten insan değildir.</p>
<p dir="ltr">İnsan ilk başta bir kargaşanın içine doğar, algılar çokluğu ile yol alır. 0 algılar çokluğunu düzenleyen akıl yetisidir. Örneğin üzerinizde bir yığın nesne var ve onlar teker teker ulaşıyor bana. Sonra bunları aklımın yapısıyla düzene sokuyorum; çünkü aklımı belirleyen olarak bir de mantığım söz konusu. Yalnız, akıl mantıktan ibâret değildir; aklın bir de gönül yönü vardır. Ama ilk bakışta dünya hâdiselerini mantığımız çerçevesinde belirliyoruz. Çok üstün olaylarda, &#8211;0 da çok az insana nasib olan gönül gözü gündeme geliyor. Orası felsefenin ötesidir. Gönül felsefenin işi değildir; o tasavvuftadır. Mantıkla tasavvufa kadar geliyoruz ve orada felsefenin işi bitiyor.</p>
<p dir="ltr">Bir gâye olmadan inşâ edilmiş bütünlük anlamsızdır. Bütünü inşâ edemezseniz zâten bir gâyeniz de yok demektir. O zaman sanırsınız ki, bu bir vehimdir. İnsanın yaradılıştaki gâyesiyse, âlemin içindeki sırrı çözmektir. Alem, yaratılmış varlık bütünlüğüdür. Yaratılmış olan ne varsa, gördüğümüz, görmediğimiz, bilâistisnâ her şey âlemdir. Bir tek Allahın varlığı âlemin dışındadır. Alem bilmekten gelir; bilinen, bilindik olandır. Nefis bir terimdir bu. Şu hâlde âlemin özünde anlam vardır. Kur’ândan çıkardığımız kadarıyla, insan dışında hiçbir yaratılmış olan, anlama vâkıf olma kâbiliyetine sâhip değildir. Bu minvâlde insan, Allahın âlemdeki halifesidir. Çünkü anlamı o ekmiş ve anlamın sırrını çözmek insana bırakılmıştır.</p>
<p dir="ltr">Alemin sırrını çözebilen insanlar var diye inanıyoruz. Velî dediğimiz çok müstesnâ insanların, sezgisel bilen yanî marifet sâhibi insanların âlem bilgisine&#8230; Bu vuküfiyet tümünemi değilmi bilemiyoruz ama -İbn Arabî ’ye bakarsak tümünü biliyorbu boyutta, bu genişlikte bir bilgi, felsefenin konusu değildir. Felsefenin sınırları, âlemin bir parçası olan, şu içinde yaşadığımız yaratılmış evrenden ibârettir. Duyumlamadan hareket eden felsefe bunlar üstüne akılyürütür. Nereye dek varacağı bir tekâmül meselesidir. Tasavvufî bilgiyse, tekâmülcü olmayıp hasbîdir. Bir ânda yakalanabilen bir olay. Felsefedekiyse sıralı bir gidiştir.</p>
<p dir="ltr">Yaradılışımızın gâyesi ödevdir. Bu dünyadaki bulunmamm sebebi, kaderimin bana biçtiği ödevleri yerine getirmemdir. Bunları yerine getiririm veya getirmem: Hürüm. Yerinemi getirmiyorum; yaradılış gâyeme uygun yaşamıyorum demektir. Günahı boynuma: Sorumluluk. Haktan kastedilen ne varsa, esâsında ödeve girmektedir. Bir kimsenin yaşama hakkından söz edilemez. Seni yaşatmak ödevimdir. Beni yaşatmak da senin ödevin. Kendimi de seni de yaşatmak ödevimdir. Hakkın tersine, ödevin ifâsından vazgeçilmez. Başta gelen yaşama ile yaşatmak ödevi. Sonraki ödevler tâlîdir. Bilinci tam kişi, elinde, avcunda ne varsa, emânet olduğunu bilen kişidir.</p>
<p dir="ltr">Devlet ve toplum bağlamında hak ödev denklemi var. Meselâ belli saatlarda çalışıyorsunuz, karşılığında ücret alıyorsunuz. Bu hakkınız olmasına hakkınız da, özden değil, arızî. Öz olansa ödevdir&#8217;.</p>
<p dir="ltr">Toplum, insanı her hâlükârda yaşatmak mecburiyetindedir. En kötü insanı bile yaşatmak zorundasınız, ortadan kaldıramazsınız. Herkese tanınan imkânlar bir ve aynı olamaz. Adâlet ile eşitlik çelişirler. Adâlet, eşitliği kabul etmez. Adâlette eşitlik yoktur. Eşitlik zulmü getirir. Bu bağlamda bizlere, her insanı yaşatma ödevi verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Buradan hareketle hürlük ile serbestlik kavramları önem kazanırlar. Her nice günümüzde &#8211;işkembeyikübrâdan uydurma sahte söz-özgürlük hem “serbestliğ’in hem de “hürlüğ’ün karşılığı olarak kullanılsa da, hürlük ile serbestlik bir ve aynı şeyler değillerdir. Hapsolunan kişi, serbest olmayıp hürdür. Din de serbestliği kısıtlar: Hırsızlık, katillik, içki, fuhuş yasaktır. Ama bunu kaba bir kuvvetle, tepeme inzibât göndererek yapmıyor. Bu anlamda, dinin kısıtlaması dernek, içimdeki sese, iç söyleşiye kulak vermem demektir.</p>
<p dir="ltr">Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.89,95</p>
<p dir="ltr">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/">Felsefede Hürlük Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireylilik,Kimlik,Kişilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:52:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[Bireylilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilikli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlikli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21629</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her canlı, başka birtakım varolanlara nice benzerse benzesin, kendine has özellikler taşır. Bu özellikler, ne denli “özelleşir’lerse, onlarla donanmış canlı, o kadar karmaşıklaşır. Kendine has özellikleri bakımından başka hiçbir şeye geri götürülemez -indirgenemez varolana ‘birey’ diyoruz. Hücreden beşere dek istisnâsız bütün canlılar, bu durumda, ‘birey’dirler. Yalnızca “insanlaşmış’ “beşer’in “bireyliliğ’i, artık eşsiz diye niteleyeceğimiz özellikleri hâizdir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/">Bireylilik,Kimlik,Kişilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21952" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk.jpg" alt="" width="607" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk.jpg 680w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk-600x322.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk-300x161.jpg 300w" sizes="(max-width: 607px) 100vw, 607px" /></p>
<p dir="ltr">Her canlı, başka birtakım varolanlara nice benzerse benzesin, kendine has özellikler taşır. Bu özellikler, ne denli “özelleşir’lerse, onlarla donanmış canlı, o kadar karmaşıklaşır. Kendine has özellikleri bakımından başka hiçbir şeye geri götürülemez -indirgenemez varolana ‘birey’ diyoruz. Hücreden beşere dek istisnâsız bütün canlılar, bu durumda, ‘birey’dirler. Yalnızca “insanlaşmış’ “beşer’in “bireyliliğ’i, artık eşsiz diye niteleyeceğimiz özellikleri hâizdir. Böylesi bir ‘bireycilik’, ‘kimlik’ kazanmış olur. ‘Kimlikli insan’ ise, ‘kişi’dir, insan, kimlik kazanıp kişileştiği ölçüde “insanlaşmış’ olur. İşte böylesine, “kişilikli insan’ diyoruz.</p>
<p dir="ltr">Kişilikli insan, “düşünme itiyâdı’ndaki bireydir. “Düşünme itiyâdı’nda olmak, olup bitenler hakkında, olup bittikleri ânda düşünmekten ibâret olmayıp düşünme işlemlerinin ürünü olan “düşünce’ler üzerine de düşünmektir. Birincisi az yahut çok mıkyasta bütün insanlara yaygın olmasına karşılık, ikincisi pek az kimseye nasib olur.</p>
<p dir="ltr">Düşüncesi üstünde katlanarak düşünebilen, hareketlerini de düşünceleriyle biçimlendirir. Düşünceler yoluyla biçimlendirilen hareketlere “eylem’ diyoruz. Şu hâlde kendi başına eyleye bilmekiçin kendikendine -özerkce-düşünmek gerekir. Başta bir mercie bağımlı kalmadan düşünmek ise “hür’ olmak demektir. Kendi düşünmeleri doğrultusunda hareket eden yahut eyleyen de özerk kişidir. Düşünme dizileri arasındaki mantık bağlantılarını dıkkattan kaçırmamağa özen gösteren, tutarlı düşünür. Tutarlı düşünme çabasındaki kişinin, bu uğurda, düşünme dizilerini süreklice, yine düşünerek, denetlemesi, onu bilinçli kılar. Böyle birinin eylemleri arasında da sıkı bir düzen bulunur. Eylemlerinde tutarsızlık bulunmayana da disiplinli, deriz. Buna karşılık, yargılarında, davranmalarında, hâl ile hareketlerinde tutarsız olan kişi, tabiatı itibârıyla böyleyse, delidir; yok, bu tavrı sunî yollardan meydana geliyorsa serhoştur.</p>
<p dir="ltr">Bir kimsenin davranmasını, hâl ile hareketlerini, tavır ile tutumlarını belirleyen “ahlâk’ıdır. Davranmalarının, hâl ile görünüme çıkan hareketlerini -yanî eylemlerini-kendisine ve başkalarına karşı hâlis niyet besleyerek belirleyen, ahlâklı kişidir. Ahlâkında oynamalar olmaz, hep aynı minvâlde yürürse bu kişiye dürüst, deriz. Dürüst kişinin en belirgin vasfı, özü ile sözünün, niyeti ile amelinin (eyleminin), birbirlerini tutmalarıdır. Gerçi dürüst olmayan kişinin de özü ile sözü çakışabilir, örtüşebilir. Ölçüsü nedir öyleyse? Niyetin hâlis olub olmamasıdır. Bu hususu nitekim, Kant, şöyle dile getirmiştir: “&#8230;İrâdeni izhâr edebileceğin öyle bir kural uyarınca davran ki, sonuçta o, genelgeçer bir yasa değerini kazanabilsin.”‘(Bkz: Immanuel Kant: “Ahlâk Metafiziğı&#8217;nin Temeli).</p>
<p dir="ltr">Derin düşünmeye, yani niyete göre düzenlenmiş eylemler (ameller), ahlâk makülesinden sayılırlar. Ama niyetin kendisine gelince; o, dinidir. Madem niyete dayanır, öyleyse sonuçta ahlâk da din çıkışlıdır. Esâsında hayatımız da doğa da, kısacası her şey, dinidir.</p>
<p dir="ltr">Görünür düzlemde olup bitenler, dinin zahirî yakasında yer alırlar. Dışarıdan bakıldığında algılanamayan niyet ise, dinin bâtınî tarafındadır. Bâtınî hususlar. gözlemlenip irdelenmeğe yatkın değillerdir. O hâlde onların yalnızca görünüme çıkmış, tezâhür etmiş taraflarıyla meşgül olabiliriz. Nitekim Hz. Muhammed Mustafa, “Gördüklerime inanır (yanî bilir), görmediklerimiyse, Allaha havale ederim” demiştir. Yine aynı iddianın bir başka ifâdesini Ziyâ Paşada (1825-1880) buluyoruz. “Ayinesi işdir kişinin, lâfa bakılmaz; şahsın görünür rutbeyi aklı eserinde.”(Bkz: Ziyâ Paşa, “Terkibibent”, 5.)</p>
<p dir="ltr">Kişi, niyet sahihliğine, hâlisliğine fıtratından ya yatkındır ya da değildir. Şu var ki, fıtratını da toplum, inkişâf ettirir veya ettirmez. Bu eğitimle olur. Toplum, eğitme yetisini (kapasitesi) geçmiş nesillerden devralıp işler ve ileriki nesillere devreder. Bunlar da gelenek ile göreneklerdir. Peki, eğitimin kendilerinden kalktığı başlangıç ilkeleri nerede bulunurlar? Vahiyde. Ona sâdık kalan toplumlar, niyet sahihliğini besleyip geliştirirler. Vahiyi çarpıtan, kirleten yahut toptan unutan toplumların eğitim düzeni de iflâs etmiştir. Eğitimi iflâs etmiş toplumlardan ahlâklı kişilerin çıkması neredeyse mucize kabîlindedir. Ahlâk, birey düzleminde kişinin kendikendisiyle barışık hâlde eyleme; toplumunkisindeyse, öteki bireylerle, menfaatı ön plana çekmeksizin, ödevi öyle gerektirdiğinden, iş görme kâbiliyetidir.</p>
<p dir="ltr">Kişinin kendikendisiyle barışık olması, kendi içerisindeki -vicdân dediğimiz-Allah sesine kulak kabartması, bu seste ifâdesini bulan O’nun kılavuzluğuna tereddütsüzce uyması anlamına gelir. Nitekim İslâm, Allahın kılavuzluğunu tereddüt etmeksizin kabul etmek (imân), özetle, Ona teslim olmak manâsını taşır. Elçileri, Allahın buyrukları ile tavsiyelerini en eski devirlerde kendi topluluklarına, daha sonralarıysa, bütün insanlığa tebliğiyle yükümlüydüler. Tebliğlerde -ki, bunların arı duru tümü Kur’ândır-ağırlıklı biçimde bahsolunan konu, kişinin öteki insanlarla kurduğu yahut kuracağı ilişkilerdir: Kul hakkı. Bunun bulunduğu yerde ahlâk da vardır.</p>
<p dir="ltr">Vahiyden doğrudan yahut dolaylı kaynaklanmayan gelenekler ile görenekler, ahlâk orununa çıkamazlar. Ahlâk orununa çıkamamış gelenek ile görenekler, aid oldukları toplumlara mahsüs kalıp cıhânşumül değerlere kavuşmuş gözükmezler.Mahallî ve mevzîdirler. Meselâ kadîm aşîret görenekleri, mensübu olduğunuz topluluktan birini öldürdüğünüzde sizi kâtil, birinin malını çaldığınızda hırsız olarak değerlendirir. Aynı fiilleri topluluğunuzdan olmayana karşı işlediğinizdeyse, icâbıhâlinde, ödüllendirilebilirsiniz bile.</p>
<p dir="ltr">Milletleşmiş olsun olmasın, bütün toplumların dayandığı ve kısaca din dediğimiz, inanç düzenleri vardır. Bunlardan sâdece Hz. İbrahim dininin ilâhî menşei açıktır, bellidir. Öteki cümle inanç düzenlerininki müphemdir. Hz. İbrahim dininin tamamı İslâmdır. O, aslında bütün inanç düzenlerinin toplu adıdır. Tek saptırıp çarpıtılmamış hâliyse, Müslümanlıktır. Bu sebeple Müslümanlık, esâsında din demek olan İslâmla örtüşür. Öbür -Konfuçiyus’un “Analektler”i, Lao Çe’nin (M.Ö. 604-521) “Tao te King”i, Hinduların “Veda”ları, Zerdüşt’ün (M.Ö. 6. yy) “Avesta”sı, Hz. Musa’nın (M.Ö. 13. yy) “Tevrat”ı, Hz. Davud’un (1000-962) “Zebur”u, Hz. İsâ’nın (M.Ö. 4-M.S. 65) “İncil”i gibi-kutsal yahut öyle kabul görmüş tebliğler veya metinler, Kur’ânın az veya çok çarpıtılmış parçaları, cüzleridir. Öyleyse Kur’ân ile İslâm, bütünü temsil ve ifâde ederler.</p>
<p dir="ltr">Kur’ân, neye inanmamız ve bakarak görmemiz gerektiğini bize öğretir. Nitekim Allah, Rabbtır, öğretendir. Şüpheye düşmeden, tereddütsüzce inanmak, imândır. İmân, çok sıkı bir iç düzeni, yani disiplini gerektirir. Bahse konu çok sıkı iç düzeni sağlayansa din eğitimidir.</p>
<p dir="ltr">Bakarak görmek ise, aklı kullanmağı şart koşar. Sıkı ve tutarlı düşünmek demek olan akılyürütmenin kurallarını araştırıp tesbit etme sanatıysa mantıktır. Mantık esâslarına dayalı olarak gözlemlerde bulunup deney yapmak ve bu uğraşılardan geniş çaplı soyut gerekçelendirilebilir ve denetlenebilir -tercihan matematik ifâdelerle techiz olunmuş-sonuçlara ulaşmak bilimin, bütün bunların nihâî değerlerdirmesini yapıp sistemli bir evren tablosu yahut şablonunu çıkarmak da felsefenin işidir. Bu hüneri edinmek ise, felsefe-bilim öğrenimi yoluyla olur.</p>
<p dir="ltr">Sonuçta “imân etme disiplini edinmek’ ile “dış fizik gerçekliği bakıp görerek öğrenmek’, bir ve aynı pınardan fışkırıp birbirlerini tamamlayan insanın iki meşrebidir. Ilki, enine, boyuna ve derinliğine çok çeşitli hâl katlarıyla ‘kendim’i tanımak -bilinçlenmek; sonrakiyse, dış fizik gerçekliği öğrenmektir -bilgilenmektir. İkisinden birinin eksik kalması, daha da kötüsü ikisinin birden bulanık olması, bir medeniyeti ve onun mensübu kültürleri kötürüm kılar. Kötürüm bulunan yahut öyle kılınmış olan bir kültür ortamının bireyleri de, “gelişen insan tipi’ anlamına gelen “kişilikli insan’ durumuna bir türlü intikâl edemezler. Kötürüm kültürlerin ve onlarda yer alan bireylerin ‘insan kimlik’leri, yani ‘kişilik’leri de çökmeye, yıkıma hükümlüdürler.</p>
<p dir="ltr">Akıl bâliğ kişi, kimliği olan kişidir; oysa bizim kimliğimiz yok. En büyük sorunumuz da budur. Kimliğimiz olmadığından, yapıcı biçimde bir değerlendirmeden de yoksunuz. Sempatik sistemiyle davranan bir yaratık gibi, hâdiselere sâdece tepki gösteriyoruz. İnsana has olan, insandan beklenen yapıcı olandır. Kimliğine Sâhib olmayan kapkara bir kitle durumundayız. Türkiyede bugünkü durumumuzda, eylediğimizi sanıyoruz ama esâsında eylemiyoruz. Çünkü aklımız başımızda değil, dışarılarda bir yerlerde. Başkaları kafamız, bizse sâdece gövdeyiz.</p>
<p dir="ltr">Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.97-101</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/">Bireylilik,Kimlik,Kişilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:44:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Öz Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[“gerekçelendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Duymak]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Gözüpeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Temellendirme’]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman ve Mekan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21634</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Temellendirme’ ile “gerekçelendirme’ yoluyla doğruluğu yahut yanlışlığını görebileceğimiz her inanç bir ‘varsayım’dır. Temellendirme ile gerekcelendirme yoluyla doğruluğu kanıtlanabilmiş her varsayım ise, ‘bilgi’dir. Ancak, kanıtlanabilmiş her varsayım, şimdilik bir bilgi değerini taşır. Kısa yahut uzun vadede değişen şartlar, şimdi doğru olarak kabul ettiğimiz varsayımı, yanî bilgiyi yanlışlayabilir. Bu bakımdan hiçbir bilgi kesin, şaşmaz ve nıhâî değer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/">Ş.Teoman Duralı – Felsefe Bilimin Odağında Metafizik “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21955" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik.png" alt="" width="650" height="349" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik.png 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-600x322.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-300x161.png 300w" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" /></p>
<p>“Temellendirme’ ile “gerekçelendirme’ yoluyla doğruluğu yahut yanlışlığını görebileceğimiz her inanç bir ‘varsayım’dır. Temellendirme ile gerekcelendirme yoluyla doğruluğu kanıtlanabilmiş her varsayım ise, ‘bilgi’dir. Ancak, kanıtlanabilmiş her varsayım, şimdilik bir bilgi değerini taşır. Kısa yahut uzun vadede değişen şartlar, şimdi doğru olarak kabul ettiğimiz varsayımı, yanî bilgiyi yanlışlayabilir. Bu bakımdan hiçbir bilgi kesin, şaşmaz ve nıhâî değer taşımaz.</p>
<p>Gelgelelim öyle birtakım inançlar da var ki, bunlar asla “varsayımlaşmaz’lar. Onların temellendirilip gerekcelendirilmesi imkânsızdır. Bununla birlikte temellendirilip gerekcelendirilen inançlarımızı, mezkür temellendirilip gerekcelendirilemezlere dayanarak türetiriz. İşte bu temellendirilip gerekçelendirilmekten masūn temel inançlar, cemiyet hayatımızın hususî ve dinî cephesinde &#8216;imân’, felsefe-bilimdeyse ‘aksiyom’ olarak adlandırırlar. İmân niteliğindeki inançları tartışamayız. Bunları ya kabul ya da reddedebiliriz. Aynı şeyi aksiyomlariçin de söyleyebiliriz.(s.29)</p>
<hr />
<p>Bilgilenme yönündeki düşünme, yanî felsefenin düşünmesi dille olur. Dil, felsefece düşünmenin omurgasını teşkil eder. Dil, şirâzesinden çıktımı, düşünmenin düzeni bozulur. Dilinkine koşut düşünmenin dağılması ve bunun sonucunda ortadan kalkması, geçmişte yaşanmamış olaylardan değildir.</p>
<p>Mantığın menbaı ile menşei dilin düzgünce kullanılmasına ket vurulmasıyla birlikte mantıklı düşünme de dumüra uğrar. Boş kalan alanı duygular doldurur. Duyguların karıştığı düşünmede tutarlılıktan bahsedemeyiz. Düşünmenin ürünü düşüncelerdir. Disiplinden koptuğunda düşünceler müphemleşirler.</p>
<p>Türkiye açısından düşündüğümüzde her alandaki başarısızlığımızın baş nedenlerinden biri düzensizliktir. Bu yüzden varolan düzenin değişmesi, eğitim ile öğretimin yeniden tanzîmi şarttır.(s.63)</p>
<hr />
<p>Düşünce hürriyeti sorumluluklarla sınırlanmalıdır. Meselâ, İngiliz meclisinde adamın biri, çocuklarla cinsî ilişki kurmanın serbest bırakılmasiçin teklifte bulunmuş. Böyle bir teklifi bırakın tartışmak, gündeme getirmek bile yasaklanmalıdır. Eğitim sisteminizin, bunu düşünmeye eğilimli bir kişinin kendinden nefret etmesini sağlaması gerekir. Başka bir anlatışla, beslediğim niyetlerde bile alabildiğine serbest kalamam. İcâbında gördüğüm düşten dahî utanmalıyım; bunu bana sağlayacak edebim olmalı.</p>
<p>Düşünceyi alabildiğine serbest bırakmak, isteyen istediğini düşünüp ortaya koysun demek, insanı sapıklığa götürür. Çok önemli görüşler ifâde edilmesin yahut eleştirilmesin, demiyorum. Bu, öncelikle felsefenin işidir. Felsefe bunu düşünüyor, ortaya koyuyorsa, toplumuna alabildiğine hizmet ediyor demektir. Felsefenin bunu becerebilmesiçin toplum talepte bulunmalıdır. Türkiyede toplumun felsefeden böyle bir talebi yok gibi; olmadığı sürece de Özgün bir şeyin ortaya çıkması mümkün değil.(s.64)</p>
<hr />
<p>Her alanda, aklımıza gelebilecek her yaşama kesitiçin vazgeçilmez şart bilgidir. Bilgi olmadan, bir işi başarmamız mümkün değil. Ayakkabı boyamasını bilmiyorsam, boyayamam; bu çok ortada olan bir şey. Kayık tamir etmesini bilmiyorsam yani marangozlukla ilgili bir hünerim yoksa bunu yapamam. Meselâ araba kullanmakiçin onu öğreniyoruz. Her öğrenme işi aslında bilgi edinmedir. Hangi olaya yönelmişsek onu bilmekiçin öğreniyoruz. Öğrenmenin maksadı budur.(s.72)</p>
<hr />
<p>Eğitim bilgilenmenin temelidir; esâsıdır ve en önemli safhasıdır. Eğitim eksikse, hattâ yoksa, okullaşmayla birlikte başlayan bilgilenme eksik ve sakat kalır. Bunun altını ne kadar çizersek azdır. Zîrâ eğitim her şeyin başıdır. Bu bilgiler bizde “edep, terbiye’ adlarını verdiğimiz belirli bir bilgi temeli oluşturacaktır. “Nasıl oturulur, nasıl kalkılır, nasıl yenir, nasıl içilir, toplum içinde nasıl konuşulur, büyüklere nasıl hitâb edilir, küçüklerle nasıl sohbet edilir?” Bütün bu ve bir sürü başka husus bu eğitimin içinde yer almaktadır ve terbiyemizi teşkil etmektedir. Okulla birlikte başlayan bu yeni bilgilenme dönemi “öğrenim’dir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Duymak’ hissetmek demektir. Demekki işin başında duyu yahut duyumlama vardır. Duyu yoksa bilgi ortaya çıkmaz. Tekrar ediyorum doğuştan, hazır getirdiğimiz birtakım bilgilerden söz edemeyiz. Ancak bilgilenme imkânını getiriyoruz doğuştan. Çünkü yapımızda, tabiatımızda daha bilimsel bir ifâdeyle genetiğimizde bilmeye yatkınlık veya bilme imkânları vardır. Demekki “bu masaymış” demiyorum doğduğum ândan îtibâren. Bu öğretiliyor veya gösteriliyor. 0 nesneyi gördüğüm vakıt “bu nedir?” diye soruyorum yahut da sormuyorum, bir şekilde “bu masadır, o iskemledir” deniliyor.</p>
<p>Kısacası karşılaştığım eşya bana adıyla bildirilmektedir. Adını bilmediğim bir eşya bir şey ifâde etmez çünkü. Görüyorum onu ve duyumluyorum; hissediyorum ama çok önemli bir nokta algılamıyorum. O duyduğuma, o hissettiğime anlam veremiyorum. Orada bir şey duruyor ama altını çizerek söylüyorum, onun ne olduğunu bilmiyorum.</p>
<p>O hâlde, onun ne olduğunu bilmek, onu algılamaktır. Yığınla duyu verisine konu olmaktayız. Koku olsun, dokunarak, işiterek olsun yığınla şeyi duyumluyoruz. Bunların ancak belli bir kısmını algılıyoruz. Şu ânda, şu mekânda beni etkileyen sayısız etken vardır. Bunlardan ancak birkaç tânesi benim algı dünyama dâhil oluyor. Karşımda duran bir kameranın olduğunu düşünelim ya da önümdeki masa, sağımdaki duvar yahut pano&#8230;</p>
<p>Algıladıklarımın benimiçin hep bir adı vardır. Anlamlarının derinliğine giremesem bile, 0 ad onları bana anlatmaktadır. Karşımda durduğunu düşündüğümüz kameranın nasıl işlediğini veya bütün ince mekanismalarını bilemeyebilirim. Yanî kameranın ne işe yaradığını değil ama onun ne olduğunu bilirim ve bu kamera benim algı dünyamın içinde yer almaktadır.</p>
<p>Öyleyse bilmekiçin ilkin duyu verisine ihtiyâcımız. vardır; duyu verisi algıya dönüşmek zorundadır. Zîrâ onun üstünde bilgi dediğimiz olay belirmeğe başlar.(s.75)</p>
<hr />
<p>Nasıl tek bireyin kendi “benliğ’ini bilmesi kişisel bilinciyse, toplumun öz “benliğ’ini tanıması da onun toplumsal bilincini ortaya koyar. Birinde olduğu üzre, ötekinde de bilincin esâsı, hâfızadır. Toplum hâfızasından kaynaklanan hatıralardan yaşayakalanlar, gelenekleşirler. Gelenekleşebilmiş maşerî (kolektiv) hatıralarsa, kendilerini yaşayan toplumda örf, âdet ile görenek biçiminde duyurur, izhâr ederler. Örf, âdet, gelenek ile göreneklerin heyetimecmüunaysa, o toplumun kültürü adını veriyoruz.</p>
<p>İmdi nasıl kültürsüz toplum olamazsa, aynı şekilde tarihsiz kültürden de bahsedilemez. Tarih, toplumun benliğine ilişkin bilinci, dolayısıyla kimliğidir; Geçmişini topyekün unutmuş insan, hâfızasını yitirmiştir.</p>
<p>René Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse, varım” düstüru uyarınca, hâfızası silinmiş olan, varlığına -yanî benliğine-ilişkin bilincini de kaybeder; sonuçta, insanlığından olur. Böyle birine artık insan diyemeyiz. 0, salt dirim seviyesine -yanî beşerliliğe-rucü etmiş sayılmalıdır; bunaysa, “bitkisel hayat’ denir. Aynı şekilde, geçmişini düşünemeyen, demekki tarihsiz kalan toplum ortadan kalkmağa hükümlüdür. Dünü olmayan toplumun yarını da olamaz. 0, tıpkı hâfızasını kaybetmiş kişi gibi, değerlendirme yapamayıp anlamlandırmada bulunamaz.(s.109)</p>
<hr />
<p>Yalnızca hâlihazır varolan evren (kâinat) değil, olmuş, olan ve olacak bilcümle âlemler Allahta anlamlıdırlar. 0, anlamlandırma yetisini (Fr capacité) varolan fizik evrende, bilebildiğimizce, bir tek, insana bahşetmiştir.(bkz.İsra,8)</p>
<p>Değerlendirmeye gelince: Madem yaratıcı Odur, yarattıklarının anlamını 0, içkince bilir -bu bağlamda anlam manâ olur-, o hâlde Allahın değerlendinne yapmağa ihtiyâcı yok. Bunun istisnâsı insanla ilgilidir. Zirâ -Meleküt âleminin sâkinleri hâriç-sınırlı ölçüde, “hürlük’le şereflendirilerek yaratılmış yalnızca insandır. Onun ne duyduğunu, hangi duygulara kapıldığını, ne yapıp ettiğini yaratıldığı ândan îtibâren Rabbı tarafından bilinmekle birlikte, Allah, ayrıca, insanın duyuşunu, düşünüşünü, hâl ile hareketlerini mütemâdiyen gözleyip değerlendirir -:“De Herkes kendine has (kendi kâbiliyetine uygun) tarzda eyler; en doğru yolda olanları (yolu seçenleri) en iyi bilen Rabbındır.(bkz.Bakara,30;En&#8217;am,165) (s.110)</p>
<hr />
<p>Tarih, insan-toplum-kültür gerçekliğinin dışında, ondan ayrı mütâlea edilemez. Tam tersine, insan-toplum-kültür, ‘tarih ocağı’nda pişer. Her insan-toplum-kültür gerçekliği, piştiği tarih ocağına göre bakış açısı kazanır.</p>
<p>Böylelikle her insan-toplum-kültür, öz tarihinden ötürü kendine has bir gerçeklik “reng’ine bürünür. Buradan hareketle, insan-tarih-toplum-kültür bütünlüğünden bahsetmek lâzımdır. Her tarih biriciktir; bu yüzden, hiçbir insan-tarih-toplum-kültür gerçekliğini başka birinin bakış açısından açıklamağa imkân yoktur. Ancak, bunların arasında benzerliklerin, ortaklıklar ile etkileşmelerin olmadığı anlamını çıkarmak da doğru değildir.</p>
<p>Tarihciliğin, özellikle de -gerek tarih biliminin felsefesi gerekse tarih metafiziği anlamlarında-tarih felsefeciliğinin zorluğu, insan-tarih-toplum-kültürlerin özgün gerçekliklerinin üstünde ve onları dahî kapsayan evrensel yahud insanşumül değerler ağı varmı; varsa, cüzî birimlerin, bahsi geçen tümel (evrensel) değerler varlığı içindeki konumları, önemleri ile ilişkileri nelerdir, sorularında odaklaşmaktadır.(s.116)</p>
<hr />
<p>Her varolan, mekânda yer almak zorunda olup sürece mahkumdur. İnsansa, mekânını kendine ve ötekilere belirtmek süretiyle irdeler. Kendisiyle birlikte “mekân’ının tâbi olduğu süreçliliği çözümleyerek ‘zaman’a ulaşır. ‘Zaman’a mâlik olup o’nda varolan, bir tek, insandır. ‘Zaman’ına göre, kişi, ‘mekân’ını tayîn eder; “mekân’ına bakarak “zaman’ını ayarlar. Aklıyla, duygularına da ayar vererek, yürüttüğü bahse konu işlem,insana bilincini kazandırır. “Söz konusu işlemi yürüten kim?’ sorusuna ‘aklımla duygularıma da ayar vererek yürütülen işlem bana ait, benimdir’ cevabı, özbilinci tevlit eder. Akıl da duygu da yürütülen işlem de bende olup bendendir düşünüşü özbilinçtir.(s.123)</p>
<hr />
<p>Gerek vahiyin gerekse vicdânın hitâbı “şartsız buyruk’ (Fr impe’ratif catégorique) tarzındadır. Buysa, “şartlı buyruk’ (Fr impe’ratif hypothe’tique) doğrultusunda işleyen çağdaşcı-serbestci-sermâyeci söylemiyle çelişip karşıtlaşır. Ahlâkın astarını teşkil eden vicdâna, demekki Tanrının gönlümüze seslenişine kulak kabartmağı öngörür hâlis şartsız buyruk gündemden kalkmıştır. Neden? Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin temel ideolojisi kulakları Tanrı hitâbına sağırlaştırmıştır da ondan. Şartsız buyruğa meylettiğimizde dahî, dinlediğimiz artık kendi sesimizden, nefsimizden başkası değil.</p>
<p>Vicdânı kabloya benzetirsek, bir ucu akla, öbürü de gönle bağlanmıştır. Akıl, Tanrı çıkışlı güç düşürücü merkez olup Ondan aldığı şartsız buyruğu, bana ve ortamıma göre biçimleyerek, “duygular ocağı’ gönle iletir. Böylelikle karmakarışık, rengârenk duygulara çekidüzen verip onları tertipler. Aklın tertipleyici, yöntem sunan ilkeleri, kuralları ile kanunlarını içerip aralarında biçimsel bağları kuran merkez mantıktır. Tekmil mantık ilkelerinin, kuralları ile kanunlarının -daha başka temeli bulunmaz-esâsı üçtür: Özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü şıkkın olamazlığı.</p>
<p>Nasıl Tanrı, kutsal kitabında insana ebedî hayatı, şartsız “imân et! ’ buyruğuna dayandırarak vadediyorsa, benzeri bir işi ideoloji, demekki millî toplumculuk da Alman milletine, şu üç şartsız buyruğun ifâsı hâlinde sonsuz yaşama vaadinde bulunuyor: Üre, savaş, hükmet.36(s.125)</p>
<hr />
<p>Eflâtun’un “Lakhes” başlıklı söyleşisinde (193c) verilen örnek, savımızı aydınlatması bakımından önemlidir: Kırda yürüyen biri imdât feryâdı işitir. Sesin geldiği yöne seyirtir. Bakar, suya düşmüş çocuk boğulmak üzre. Ne yapmalı? Şartsız buyruk uyarınca boğulmak üzre olan çocuğu kurtarmak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Nitekim Kur’ânın (Maide [5]/32) bizlere bildirdiği şöyledir: “&#8230;Bir kişiyi kurtaran, bütün insanları yaşatmış gibidir!” Evet, öyle olmasına öyledir de; “ya kurtarmağa soyunanımız,” diyor Sokrates, “yüzme bilmiyorsa.” Filvakî burada da başka bir şartsız buyruk işe karışır: “&#8230; canınıza kıymayınız!” (Nisâ [4]/29). Ayet, Sokrates’in -daha doğrusu, hocasının ağzından konuşan Eflâtun’un-içine doğmuşcasına: “Yüzme bilmiyorsâ, adam çocuğu kurtarmaktan vazgeçmeli; aksi takdirde kurtarmağa kalktığıyla birlikte canından olacaktır.” Karar kimin? Aklın!</p>
<p>Yüzme bilip de suya atlayan kurtarıcı, cesur; bilmemesine rağmen, kurtarıcılığa soyunansa, gözüpektir. Cesâret, akıl buyruğuna itaat eden duygu olmasına karşılık, gözüpeklik böyle değil. Aklın dizginlerinden kopup başına buyruk duygulara heyecân deniliyor. Gözüpeklik veya başka bir deyişle, cürret de böyle bir şeydir. Vicdânda işitilen, aklın şartsız buyruğuna tâbi duygunun sesidir. Gözüpek kişi, herhangi bir menfaatın cazibesine kapılarak, nefsinin itişiyle, yüzme bilmediğini unutarak suya atlar veya bildiği hâlde atlamayabilir. Şu ikinci hâlde, korkaktır.</p>
<p>Tıpkı cürretkârlık, gözüpeklik gibi, korkaklık da akla ters düşmek, vicdâna aykırı davranmaktır. Nefste çoğu kez dile gelen, getirilen, zekâdır, giderek kurnazlıktır. Akıl, zekânın âmiri olmakla birlikte, ikinci, birinciye her vakıt ve şartta itaat etmeyebilir. İlk bakışta böyle bir durum bireye yararlı bile olabilir. Zekâ kısa huzmeli ışığı andırır. Meseleleri çözermiş gibi gözükür. Gelgörki bu, görünüşten ibârettir.</p>
<p>Çerçöpü halının altına süpürürcesine, düzme çözümdür. Ancak aklın hükmü ile buyruğundaki zekâ, tabiî ki, yine kısa vadeli olmakla birlikte, anlamlı iş görür. İster fennî, ister ahlâkî sahada olsun, esâsh, uzun vadeli, manâ dolu çâre arıyorsak, mürâcaat mercii hakîm, bilge aklıdır. Becereklilik, manâlı ve mantıklı çözümler ile üstün edep-ahlâk tutumları hep, doğrudan doğruya, ilâhî talimat olduğuna inanılan akıl mahreçlidir.(s.130)</p>
<hr />
<p>Duyulur, görülür gerçeklik dünyası içi karanlık, yolsuz, korkutucu ormanı andırır. Bizâtihi anlam yoksunudur da ondan. Mezkür karanlığı aydınlatan ışık kaynağı akıldır. Güç merkeziyse maneviyât. Akıl maneviyâttan aldığı güçle karanlık, demekki anlam- ve değerdışı evreni aydınlatır, değerlendirip anlamlandırır. Böyle değerlendirilip anlamlandırılmış evren, dünyalaşır. Değer ile anlamdan yoksun salt fizik evren, maneviyât varlığı insanla dünya olur. Peki, maneviyât nerede? İnsanda. Onun, anlam ile değer yoksunu maddî-fızikî dünyayı akılla anlamlandırıp değerlendirme gücü, kudreti maneviyâttan neşet eder.</p>
<p>Teşbihte hata olmazmış: Maneviyâtı, anlamlandırma-değerlendirme güç merkezi (Fr centrale électrique) gibi görebilir; aklıysa, ışıldağa (Fr projecteur) benzetebiliriz. Aklın ışığı dildir. Onun gerek içimizde kalan ürünleri,gerekse dışa vurduklarımızla varlık özümüze göre varolanlığımızı inşa ediyoruz.(s.134)</p>
<hr />
<p>Çünkü insanı en fazla zorlayan, nefsini frenleme irâdesidir. Söz konusu frenin tutmasıysa, ibâdet dediğimiz zorlu talim terbiye sâyesindedir. Nasıl ölme öldürme hünerini çeri/asker talim yoluyla edinmeğe çaba harcıyorsa-Küçük cıhat-, nefsi dizginleyip sindirme gayretindeki mütedeyyinin temrini de ibâdetle olur -: Büyük cıhat-. İbâdet, kendinde gâye olmayıp nefsin terbiyesi yoluyla bastırılmasına matüf temrindir. Dizginlenemeyip başıboş kalmış nefs, başta zulum ile sömürü olmak üzre, bilcümle kötülüğün kökü kaynağıdır. Bahse konunun, dinî-ilâhî şirâzesinden çıkmış karanlık çağ Yirminci yüzyılda açık örneğini olanca vahşeti ve fâciasıyla yaşayarak görmedikmi? Manevî-derunî astarını fütursuzca yırtıp bir kenara atarak yalnızca dış söylemlerini dinden apartan çağda&#8217;ş ideolojilerin, kurtarma hevesine kapıldıkları insanların başına açtıkları belânın haddı hesabını çıkarmak günümüzde uzmanlık alanı hâline gelmiştir.</p>
<p>Nefs kendini duygularımızda izhâr eder. Karşı sıklet merkezi ilâhî sesleniş, yanî vicdândır. Bu da, tasavvufun iddiası uyarınca duyguların tâcı olup yeri yurdu gönüldür. Yanlış yorumlamalar gönlün zıddı olarak aklın-zihnin makamı dimâğa işâret ederler. Oysa üstün tasavvuf felsefesi, akıl ile gönlü birbirinin tamamlayıcısı tarzında tavsif eder.</p>
<p>Şu durumda gönülde ikâmet buyuran vicdân, dimâğ sâkini akla yol yordam gösterir; önceki sonrakine kılavuzdur. Akıl, vicdândan aldığı ipuçlarını ilmik ilmik işleyerek kişiye yol haritasını çıkarır. Bu akıl vicdân el ele yürüyüşüne süreklice çomak sokmağa, baltalamağa yeltenense nefstir. Galebe çalar, akıl vicdân işbirliğini kundaklamağı becerebilirse Allahın gösterdiği, onun gitmesini istediği doğru yoldan, demekki sırâtımustakîmden kişi şaşar; yolunu şaşırır,yoldan çıkar:Delalet.(s.146)</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/">Ş.Teoman Duralı – Felsefe Bilimin Odağında Metafizik “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Apr 2019 12:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21602</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kavramlar ve onların seslendirilmiş ifâdesi sözler, kurumlaşmış ve oturmuş olmalıdır. Bunu bütün büyük dillerde görürüz. Örneğin insanlar Kur’ânda ne söylendiğini aradan bin üç yüz, bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, anlayabiliyorlar. Arapca hâlâ konuşuluyor çünkü. Dilde kalıcılık önemlidir. Her dilde konuşma ile klasik yazı dili arasında farklar var. Babam, öğrenci olarak gittiği Almanyadan babasına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/">Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-21988" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1024x512.jpg" alt="" width="640" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1536x768.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil.jpg 1600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><strong>1-</strong>Kavramlar ve onların seslendirilmiş ifâdesi sözler, kurumlaşmış ve oturmuş olmalıdır. Bunu bütün büyük dillerde görürüz. Örneğin insanlar Kur’ânda ne söylendiğini aradan bin üç yüz, bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, anlayabiliyorlar. Arapca hâlâ konuşuluyor çünkü. Dilde kalıcılık önemlidir. Her dilde konuşma ile klasik yazı dili arasında farklar var. Babam, öğrenci olarak gittiği Almanyadan babasına yazdığı mektuba “velinimetim, muhterem pederim” diye başlayıp “hak-i pâyiniz, mahdumunuz” (“ayağınızın tozu, oğlunuz”) şeklinde bitiriyor. Babama “evde böylemi konuşurdunuz?” diye sordum. “Bu, yazı dilidir; konuşma dilini yazıya geçirmek, konuşurcasına yazmak ayıptı” cevabını verdi.</p>
<p>Konuştuğunu, yazı dili olarak kullanmak, tıpkı birinin sokakta geceliği veya pijamasıyla dolaşması gibidir. Yatak kılığıyla sokağa adım atılmaz. Eve misafir geldiğinde de giyilecek kıyafet ayrıdır. Bu ayırım kültürümüzde belirgindir. Harem ile selâmlıkta farklı kıyafetlere bürünülürdü. Yatak yahut harem kılığıyla selâmlığa çıkılmazdı.Dil de böyleydi. Kişilerin harem, yanî yakın insanların birebir ilişkilerinde kullandığı dil ile kamu alanında kullanılan dil vardı. Bahis konusu dil kültürleşmişlik seviyesini gösterirdi. Bu, imparatorluğun çok incelmiş dili Istanbul Türkcesiydi.</p>
<p><strong>2-</strong>Kültürün yahut düşünce hayatının olgunluğu ile özgünlüğünü dil yansıtır. Bugün dilimizin büyük bir bölümü yabancı kelimelerden oluşmuştur. Bu durum, birçok şeyi kendiliğimizden ortaya koymadan süreklice aldığımızın ve bu aldıklarımız üzerinde düşünmediğimizin göstergesidir. Onca büyük bir düşünme tembelliği ile âtıllığı söz konusu ki, ecnebî dillerden gelen kamyon, otobus, radyo, televizyon gibi kelimelerin Türkce karşılıklarını aramaksızın tercüme dahî etmiyoruz. Bu da, tabiatıyla Türkiyedeki felsefe çalışmalarını sekteye uğratmıştır.</p>
<p><strong>3-</strong>Düşünce kavramlı bir yapıdır. Önermeler ile kavramlar arasında kurulan bağlarla anlam yapılanmaları ortaya koyulurlar. Kavram tarife dayanır. “Su nedir?”, “proton nedir?” gibi sorulara cevap verirken nesnelerini tarif eder, onlara bir sınır çizeriz. Kavramlar arasında belli bir sınır vardır. Bunları ayırt ettiğimizde açıklık kazanırlar. Descartes, kavramlarda açıklık ile seçiklik şarttır, der. Zirâ kavramlar açık seçik değillerse, bunlarla ifâde ettiklerimiz belli bir konuya, nesneye yahut hedefe yöne yönelmezler. Açık seçiklikten yoksun kavramlar kalıcı değildir; uçucudurlar. Kavramların önemlerini kaybettiği toplumlar, afyon yutmuş hâle gelirler. Günümüz Türkiyesinde gördüğümüz manzara buna benzer bir durum arzetmektedir.</p>
<p><strong>4</strong>-Cemil Meriç’in deyişiyle sözler, namusumuzdur. Kimsenin bunları değiştirmeye ne hakkı ne de yetkisi olmalı. Bugünse kavramların ağırlığının kalmadığına ve belirli bir olayın yahut nesnenin kavramına kiminin A, kiminin B, kimisinin de F diyebildiğine şahit oluyoruz. Meselâ ‘hayat’ ile “yaşama’ kelimelerini taşıdıkları tasavvur güçleri açısından karşılaştırdığımızda, “hayat” kelimesinde bin küsur yıllık bir kültürün işleyip belirlemiş olduğu bir tasavvurgücü saklıdır. Yaşamanınsa tasavvurgücü yok. İki kelime arasındaki fark, nesiller boyu oturulmuş, aileye iyi ve kötü günlerde ocak, barınak olmuş bir evle, yurtla, yuvayla ilgisi ilişiği olmayan soğuk, kişiliksiz fabrika mekânı gibidir. Dile yeni kelimeler tabiî ki girip yerleşecektir.</p>
<p>Sözgelişi hepi topu otuz yıl önce bilgisayar, on altı yıl önce cep telefonu varmıydı? Bu ihtiyâçlar yerinde sözlerle doldurulmuşlardır. Geçmişte olmayıp da ortaya çıkan yeni bir araçiçin söz elbette türetilir. Ancak bazı türetmelerimizin yanlış olduğu da âşikârdır.</p>
<p>Konunun dışında kaldığından, bunlardan bahsetmeyi başka zamana bırakıp varolan kelimelerin neden değiştirildiği sorusuna dönelim. Meselâ niye cevhere “töz’ denilmeğe çalışılıyor? “Cevher’, felsefe dışında, gündelik hayata da girmiş, herkesin anlamını bildiği ve bin yıldır kullandığı bir kelimedir. Ayrıca cevher kelimesini “bu çocukta cevher vardır” gibi çeşitli anlamlar ile konularda kullanıyoruz. Cevher ile töz kavramları ayrı nesneleriçin adlandırılabilir.Örneğin töz kelimesinden bilimde, özellikte de kimyada faydalanılabilir. Cevherse bâhusus metafizik alaniçin söz konusudur. Bu ifâdeler, bilim ile metafizik anlayışımıza büyük zenginlik katabilir. Bu başka dillerde olmayan bir aydınlıktır. Kafaların aydınlanması da dille başlar.</p>
<p><strong>5-</strong>Bugün dille, kavramlarla ilgili çok büyük karışıklıklar söz konusudur. Zâten en ihmâl ettiğimiz olay dilimizdir. Dilimizi bu kadar ihmâl ettiğimizden ötürü de bilgilerimiz çok karışıktır. Bilgilerimiz çok karışık olunca da, hayatımızın bir düzene girmesi beklenemez. Yanî geri kalmışlığımızın sebeplerini arıyorsak bunların başına dildeki kargaşayı yerleştirebiliriz. Çünkü bu durum, anlaşma imkânını ortadan kaldırıyor. Meselâ duymak, hissetmek demektir. İşitmek demek değildir. Her nedense işitmeyi duymakla karıştırıyoruz. “Beni duyuyormusun?” denildiğinde bu sorunun anlamı “Beni hissediyormusun?” demekki “beni işitiyormusun?” değil. İşitmek ses yoluyla Olur ve duyumlamanın bir çeşididir. Koklamak, tutmak gibi.</p>
<p>Dilimiz nice sağlamsa, sağlam bir dile dayanıyorsak ve iyi bir dil öğrenimi görmüşsek anlam karışıklıklarına düşme tehlikesinden de onca uzaklaşırız. Bunlar birbirleriyle düz orantılıdırlar. Dil seviyesi yükseldiği ölçüde anlam karışıklığı azalır. Dilin zayıf olduğu, çürük olduğu ortamlarda anlam karışıklıkları çok artmaktadır. Bütün kavgaların, karışıklıkların, çekişmelerin kaynağı anlam karışıklığımıdır? Değildir tabîî. Büyük ölçüde menfaat çatışmaları da söz konusudur.</p>
<p><strong>6-</strong>Bazıları dili, anlamlar müphemleşmesin diye çok kuru kullanırlar. Bunun şampiyonu da Aristotelestir. Bir ölçüde İbn Sinâ da böyledir. Kupkuru dili olmakla birlikte, aynı zamanda müthiş derinliği vardır. Örneğin, Kant’ın İngilizce tercümelerini daha iyi anlıyorum. Buna mukabil Almancadaki derinliği orada asla bulamıyorum.</p>
<p><strong>7-</strong>Bazı dillerin mensupları, o dillerin fetişisti olmuşlardır. Fransızca, Arapça böyledirler. Sonuçta bu dillerde eser vermiş fılosofların o dili kötü kullanması mümkün değil.Ben Fransızcanın içine doğmuşsam, hastası olmak mecburiyetindeyim. Dilime saygımın baş göstergesi, kelimelere hürmet etmektir. Koskoca ulu çınara balta sallamak neyse, keyfince kelime tasfiye etmek odur. Her söz tasavvura bürünmüş resimli tarihtir. Onda koca bir tarihin geçit resmini görürüz.</p>
<p>Büyük diller içinde en gadre uğramış, bakım görmemiş olan Türkcedir. Yeryüzünde Türkce kadar bilinçsizce yıpratılıp tahrîb edilen bir başka dil yok. Türkceyi anadil olarak kullananlar, dillerine inanılmaz derecede nâdan, nobran ve kaba davranmışlardır. Bu nobranlık bugün artarak devam etmektedir. Öncelikle kaybettiğimiz dil bilincini kazanmalıyız. “Bu, dilimdir; buna şefkat ile itinâ göstermem lâzım. En önemli varlığım, budur.” Bunlar, mübâlağa değil. Kişiye hayatta en değerli varlık dili ile annesidir. Bunlar maddî &#8216;ile manevî manâda kişiye hikmet sebepleridir. Dil olmasa ne düşünebilirim ne de merâmımı ifâde edebilirim. Ama böyle bir şükran duygusunun beslenip sergilendiğini görmüyoruz. Bazı dillerde bu çok fazladır. Meselâ Rusca, Arapca, Fransızca, Farsca, Bengalce ile İngilizcede çok yüksek, Almancada nisbeten azdır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bu hususta aydınlarımıza çok iş düşmektedir. Genellikle bugün aydından anlaşılan, okuduklarını sindirmemiş, Türkce yerine saçmasapanca konuşup yazan, bilgiçlik taslayan, üstünkörü, klasik kültür değerlerimize yabancı, bu yüzden de düşman biri olma keyfiyetidir. Hâlis aydınsa, geniş çaplı hayat tecrübelerinden hareketle yaşadıklarını, yaşantıları ile okuduklarını özgünce terkiplemiş kişidir. Bu, geçmiş çağların bilgesidir. Önemli olan, özgün terkipten yeni bir bakış açısının çıkmasıdır. Büyük insan dediğinizde, aklıma gelen en çarpıcı örneklerden biri Einstein’dır.</p>
<p>0, küçük yaşlarda Kant’ı, Schopenhauer’ı (1788-1860) okuyan ve onların ilhâmıyla özel ve genel görelilik teorilerini ortaya koyan kişidir. Okuduğunuz eserlerden hareketle doğrudan doğruya bir şey kuramayabilirsiniz. Ne var ki önemli olan, okunan eserlerin olağanüstü dıkkat yoğunlaştırmasına götümesi ve birer esin kaynağı olmalarıdır.</p>
<p>Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.65,69</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/">Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2019 16:23:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensellik]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Malı Sermayecilik İdeolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sermayecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21109</guid>

					<description><![CDATA[<p>MALÎ SERMÂYECİLİK İDEOLOJİSİ Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği  bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz. Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/">Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-3.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21110 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-3-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22426 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg" alt="" width="401" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a><br />
<strong>MALÎ SERMÂYECİLİK İDEOLOJİSİ</strong></p>
<p><em>Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı</em></p>
<p>Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği  bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz. Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik şartlardan insanın yoksun bulunduğu görülmektedir.<br />
Kültürü meydana getirmekle, mahrum olduğu o biyolojik şartların yerine kendi ürettiği kültürü ikâme etmektedir.</p>
<p>Benzeşen kültürleri, ortak bir temel örneğe –bugün çok moda olan bir terimi kullanayım–paradigmaya uygun oluşan medeniyet çatısı altında  toparlayabiliriz. Her medeniyetin yayılma, değerlerini taşıma çabası vardır. Buna küreselleşme dememek lazım. Bu, daha ziyâde evrenselleşme<br />
yatkınlığı veya çabası olarak görülebilir.</p>
<p>Evrenselleşme konusunda ileri gidenler var, geride kalanlar var. Bu gerilik ile ilerilik durumu, izâfî değildir. Nitekim son derece büyük kültür değerlerini ortaya koymuş olmakla birlikte,evrenselleşememiş medeniyetler de vardır.Meselâ, Hind ile Çin medeniyetleri nisbeten yaygınlaşamamışlardır.<br />
Çin medeniyeti, belirli bir kültürden türemiştir. Farklı kültürlerin, belirli bir temel örneğe uygun tarzda birleşmesinin sonucunda değil de, sâdece Çin<br />
kültürünün zamanla medeniyet safhasına ulaşması, aynı ad altında andığımız medeniyete vucut vermiştir. Hintteyse, durum, farklıdır. Orada<br />
birbirinden farklı iki toplumun, kavmin, kültür dünyasının karşılaşıp çarpışması bahis konusudur.</p>
<p>Bunlaran biri, öteden beri Hint yarımadasında<br />
yaşamakta olup günümüz Tamillerin de atası, kara saçlı, koyu tenli Dravitlerdir. Ötekisiyse, Avrupa milletleri ile İranlı Medler ile Perslerin atası<br />
da olan Hind-Avrupa yahut nâmıdiğer Arî boylarıdır.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz boyların bir kısmı, M.Ö. bin sekiz yüzlerde kuzeyden, yanî Mâverâünnehr ile<br />
Afganistan üzerinden Haybar geçidini aşarak İndüs ovasına inmiştir. Kuzeyin soğuk, sert ıklîmlerinden gelen bidâyette açık renk saçlı, gözlü ve tenli bu<br />
kimseler, İndüs ovasını izleyerek Hindin sıcaktan kavrulan, nemli, rutubetli binbir köşe bucağına yayılmışlardır. Karşılaştıkları yerli Dravit oymaklarıyla çatışıp onları boyunduruklarına almışlardır. Sonuçta, bu iki büyük kümeye ait<br />
kültürlerin mezcinden o muazzam tarihî Hint medeniyeti yükselmiştir.</p>
<p>Evrensellik özellikleri ile iddiası bakımından Çininkisine oranla Hint medeniyetinin ağır bastığını görüyoruz.</p>
<p>Ne var ki esâs, esini ile besinini Hz İbrâhim’le birlikte ortaya çıkmış tektanrılı vahiy dinlerinden almış Ortaçağ Hırıstıyan ile daha sonra İslâm<br />
medeniyetleri bütün insanlar için geçerli evrensel değerlerle mücehhez hâlde temâyüz etmişlerdir.</p>
<p>Evrenselliğin küresellikten farkı nedir? Bütün insanlarda ortak kabul olunan birtakım temel maddî-beşerî özellikler ile manevî değerler, evenselliği oluştururlar. Bu manevî değerlerin başında insanın Allahın nefesinden geldiği<br />
iddiası yahut fikri gelir. Tevratta yer alıp Kur’ânda vurgulanan –öldürmeyeceksin, hırsızlık ve zinâ etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin vb–on buyruk da, evrenseldir. Evrensellik, o hâlde, evvelemirde din menşeli bir fikirdir. Evrensellik, insanın ilahî-dinî tabiatından kaynaklanır. Onun bu<br />
tabiatının iki esâslı tezâhürü vardır: Ahlâk ile bedia (estetik). Buna karşılık, küresellik, belli bir kültürün kendi özelliğini, maddî ile manevî değerlerini<br />
başkalarına doğrudan yahut dolaylı biçimde benimsetilmesi keyfiyetidir.</p>
<p>Tarihte ilk defa kendini din menşeine geri götürmeyen ve götürmemeye de çaba harcamış olan bir kültür hareketini görüyoruz. Bu kültür hareketi 1500lü yıllarda Batı Avrupada filiz vermiştir. Coğrafî yerleri de çok iyi çizmek lazım. Meselâ, Batı neresidir? Batı çok müphem bir kavramdır. Japonyaya göre, Çin batıdır. Malezyaya göre, Birmanya batıdır. Avrupa kıtasında Litvanya ve Estonya da var. Çekler, Gürcüler ile Ruslar dahî var.<br />
Bütün bunların, söylediğim medeniyet hâdisesinde, sonradan katılmış olmanın dışında bir özelliği yok.</p>
<p>Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetinin devâmı değildir. Bu, önemli bir hatâdır. Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyeti ortaya, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetine isyân, başkaldırma şeklinde çıkmıştır. İlkine karşılık, öbürü, adı üstünde,Hırıstıyandır, Hırıstıyan medeniyetidir. Din, temelde manevî bir hâdisedir;maddî olayları, maddî gelişmeleri dengeler, dizginler, dengede tutmağa çalışır. Buna karşılık, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, iktisât esâslı olaydır. Orada alabildiğine kazanc anlamında yayılma eğilimi vardır.</p>
<p>Kazancın sonu, sınırı yok. Yeniçağ dindışı Batı Avrupalı insan, kazanma şevki içinde dünyaya yayılmağa, saldırmağa başlamıştır. Burada, dinin<br />
koyduğu engellerin kaldırılması gerekmiştir.<br />
Tarihte hiçbir şey rastgele meydana gelmez. Katolikliğe karşı yükselmiş olan Protestantlık tarihin belli bir devrinde tesâdüf eseri ortaya çıkmamıştır. Martin Luther’in istediği, sermâyeciliğe, millî istisâdî çıkarlara arka çıkacak bir din akımını yaratmak değildi. Katoliklikte, bâhusus Vatikan merkezli Papalık nizâmında Hırıstıyanlığa aykırı gördüğü hususlara karşı kazan kadırmak istemiştir. Başka bir deyişle, bozulmuş, tahrîf olmuş diye kabul ettiği tarihî Hırıstıyanlığı, tektanrılı vahiy dini esâslarına geri götürmekti maksadı. Ne var ki olaylar, istediği doğrultuda yol almamışlardır.</p>
<p>1500lerin sonlarında başgösteren Kuzey Avrupa, özellikle de İngiltere kaynaklı mâlî sermâye hareketi ve bunu destekleyip himâye eden millî devletler, Martin Luther’in başını çekmiş olduğu dinî ıslâhât sürecini kendi nâmıhesaplarına kullanmağa girişmişlerdir.</p>
<p>Muhâlifleri tarafından Protestantlık (isyân, yerme,<br />
ayaklanma) şeklinde adlandırılan söz konusu dinî ıslâhât hareketi, mâlî sermâyeciliğe (finans Kapitalism) ihtiyâç duyduğu ortamı sağlamıştır. Başta İngiliz dünyası olmak üzre, hür sermâyeci (liberal kapitalist) ülke ile devletlere dinî-manevî zemînde meşruluk kazandırmıştır. Katoliklik gibi,<br />
merkezci ve evrensel kilisenin yerine, millî Protestan kiliseleri söz konusu maksada hizmetle oluşturulmuşlardır.</p>
<p>Haddizâtında tektanrılı vahiy dini olma iddiasını taşıyan Hırıstıyan Katolikliğin evrenselliği yerini, bu şekilde, millî-şahsî-iktisâdî menfaat hükümlerinin, başkalarına kabul ettirilmesi demek olan küreselliğe bırakmıştır. Aslında Tanrının irâdesinden çıktığına inanılan evrenselci din anlayışının yasakladığı aşırı kazanç ihtirâsının gemlenmesi,dolayısıyla da sömürünün yasaklanması engeli, böylelikle aşılmıştır.</p>
<p>Katolikliğin yenilemeyip Protestanlığın yerleştirilemediği Fransa ise, sermâyecilik sürecine daha geç bir tarihte, 1789 İhtilâlikebîriyle katılmıştır.<br />
Burada belli bir din anlayışının yerini başka birinin alması söz konusu olmayıp din, laiklik-positivcilik zihniyeti çerçevesinde topyekûn küpeşteden<br />
denize atılmıştır.Protestantlığın yayılması, özellikle de Germen ülkelerinde hâkim hâle konuma<br />
yükselmesi, iki sebebe dayanır:</p>
<p>Birincisi: İktisâdî nizâmın merkantilismden sermayeciliğe geçmesi ve onun artık kendini dizginleyecek, durduracak güçleri istememesidir.</p>
<p>İkincisi: Hâdisede millî duyarlılıklar, tepkiler ile refleksler yer almaktadır. Germen dünyası yüzyıllar boyu Katolik Latin âleminin hâkimiyeti altında yaşamıştır.</p>
<p>Protestantlık, bahsi geçen hâkimiyete yahut boyunduruğa da isyân anlamındadır. Germen olmayan Fransanın, sermâyeciliğe geçmekle birlikte, Protestantlığı benimsememesi, buna karşılık laikciliği ihdâs etmesi, yukarıda zikrettiğimiz<br />
gerekceden kaynaklanıyor olabilir.</p>
<p>Sonuçta, Vatikanın Katolikliği, evrensel hakîkâtları taşıdığına inanır. Her tektanrılı vahiy dini böyledir. Nihâyet Katolikliğin birleştirici, dizginleyici, merkezleştirici tavırları dizginlenince, yetkisi de kalkınca, artık, Kuzey Batı Avrupa Germen dünyası ile onun etki alanına girmiş olan Fransanın önü alabildiğine açılmıştır. Buradan itibâren küreselleşme başgöstermiştir. Küreselleşmenin altında iktisadî mülâhazalar yatmaktadır. Kitabı mukaddeste, insan yalnızca ekmekle yaşamaz denir. Bu inanç, maneviyâtcı esâslı bütün kültürlere ve daha genel anlamda, medeniyetlere hâkimdir.<br />
İnsanın maddî olmanın yanısıra, manevî bir varlık olduğu temel kabulü, dinler ve onlardan teşekkül etmiş kültürlerin kültürlerüstü değer yargısı mesâbesindedir.</p>
<p>İşte bu temel kabul, kişinin, başka insanlar tarafından baştan topyekûn belirlenebileceği zannını bertaraf eder. Dinin maneviyât sâhibi kişisi, hür ve özerktir. Oysa dinin yerini almağı amaçlayan ideolojinin ve bu meyânda sermâyeciliğin –ve diğer ideolojilerin–asla kabul edemeyeceği bir husustur. Bundan dolayı ideolojinin canhıraç mücâdelesi,<br />
dini insanların maşerî bilincinden kazıyarak çıkarıp atmak şeklinde tecellî etmiştir.</p>
<p>Mücâdelenin çok önemli bir boyutu da öğretimdir. Bir başka boyutsa, reklâm ile propagandadır. Seni bana benzetirsem, ihtiyâç duyduğum malları almağa seni mecbûr kılabilirim. Ürettiğim malları almakla, sen, pazarımı genişletirsin.</p>
<p>Bütün ilişkiler, bundan böyle üretim-tüketim dengesine bağlı gelişmişlerdir. Sermâyecilik, berâberinde çok tanınan bir dayanağını da,<br />
demekki imperyalismi getirmiştir. O da, bugün adını küreselleşme şeklinde değiştirmiştir. Daha doğrusu küreselleştirmedir. Küreselleşme dediğinizde<br />
doğal bir süreçten bahsediyorsunuz. Hâlbuki karşı karşıya olduğumuz doğal bir süreç olmayıp dayatmadır.</p>
<p>Bu, okşayarak yahut döğerek gerçekleştirilen bir harekettir, olaydır. İktisâdî unsurlar, berâberlerinde kültür değerlerini getirmektedirler. Eskileri ve gelenekseller peyderpey ortadan kalkmaktadırlar.Mâlî sermâyeciliğin maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı kültür değerlerini biz bugün doğal verilermişcesine kabul edip sorgulayamıyoruz.</p>
<p>Küreselleşmenin başarısı da buradadır zâten.<br />
(2) Küreselleşmenin karşısına bir seçenek çıktığı takdîrde insanlar, ona yapışıp onun peşinden gidebilirler. O yüzden her türlü seçenek ihtimâli<br />
bertaraf edilmeğe çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında küreselleşmenin düşmanı sâdece İslâm değildir. Komünism de, nasyonal sosyalism de,faşism de meselâ, seçenek olma yönünden küreselleşmenin düşmanı olarak görülmektedirler.</p>
<p>Bugün sermâyeciliğin başını çeken ülkeler, millî<br />
toplumculuğu, yanî nasyonal sosyalismi korkunç bir günâh sayarlar. Küreselleşme, bütün insanları tek biçimde giyinmeğe, yemeğe,içmeğe, davranmak ile düşünmeğe zorlamaktadır. Küresel düşünceye göre,<br />
her insan üniforma giymiş asker gibi ‘tek tip’ olmalıdır. Türkiyede koparılan başörtüsü kıyâmetini de ‘tek tip’ olma zorlamacılığına bağlamak lazım gelir.</p>
<p>Her medeniyetin kendisine mahsus temel inançları, varsayımları ile nazâriyeleri vardır. Demekki bizler de öncelikle geçmişte varolmuş medeniyet çerçevemizin, iddiamızın içeriğini ortaya koymamız gerekir.Ondan hareketle, onun kullanılabilinir unsurlarından yararlanarak, içinde bulunduğumuz maddî ve fikrî şartları da nazarıitibâra alarak yeni bir<br />
medeniyet tasarısını tersîm edebiliriz. Üreteceğimiz yeni medeniyet tasarısı,tabîî ki, yine, İslamî olacak. O hâlde bunun temel düstûrlarını hem din hem<br />
de geçmiş klasik medeniyet bağlamında İslamda aramamız şarttır.Meselâ, kul hakkı dediğimiz bir temel düstûr var. Kul hakkı nedir? Bir toplumsal adâlet ilkesidir.</p>
<p>Bu, İslam’ın kaçınılmaz kaidesidir. Markscılık,bu<br />
ilkeyi İslâmdan aşırıp içini maneviyâttan boşaltmıştır. Nasıl Luthercilik, dince Müslümanlıktan esinlenmişse, benzer biçimde, Markscılık da bizlere İslâmî etkiler ile unsurları yansıtmaktadır. Bunların başında emek ile alınterine<br />
dayanmayan gelir ile kazancın haram sayılması ve kul hakkının dokunulmazlığı gelmektedir. Bahsettiğimiz iki ilke, insanın insanı kul kılması<br />
ile sömürüyü yasaklayıp sonuçta toplumsal adâleti gündeme sokup yaşatmaktadır. Toplumsal adâlet İslâmın temelidir. Namaz, oruç gibi bilcümle<br />
ibâdetlerse, dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için tesîs olunmuş talîmlerdir. Her ibâdet, insanı, kul hakkını yememe disiplini ile tutarlılığına<br />
götürme maksadına matûfdur.</p>
<p>Küresel medeniyete ait eşyâyı kullanmamaya yönelik çabalar, imkânsız ve aynı zamanda yersizdir. Küresel medeniyetin sunduğu imkânların altında ezilmekten, onlara teslîm olmaktan ancak kul hakkını tanıma ile haddini bilme gibi, temel İslâmî düstûrları hayata geçirmekle kurtulabiliriz.</p>
<p>Küreselleşme, halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gâyesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu<br />
denince aklımıza hep afyon, esrar gelir. Hâlbuki televizyon eroin kadar,bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu<br />
araç ile cihâzlardırDüşünmediğiniz takdîrde başkaldıramazsınız. Başkaldırmak demek,<br />
hâlihazırdaki biçimlere seçenek aramaktır. Küreselleştirilmiş medeniyet bu arayışı, hattâ arama irâdesini ortadan kaldırma gayretindedir. Oysa bizlere ait biçimleri kendimiz üretebilmeliyiz. Farklılıklar, seçenek üretmenin vazgeçilmez şartıdırlar.</p>
<p>Öyleyse, farklılıkları küçümsememek gerekir.Bizlere dayatılan biçimler medeniyetin biricik imkânını teşkîl etmezler.Zirâ başka biçimlerde de medeniyet olabilir. Medeniyet tek biçimden ibâret<br />
değildir de ondan.Yeni biçimlerin gündeme getirilmesinin mahreci okullardır. İngiliz-Yahudi Medeniyeti ‘biçimlerini’ öğretim yoluyla aktarır. Bu öğretim de okullardan başlar, basın ile yayın yoluyla devam eder, reklâm dünyasıyla da noktalanır. İnsanlar böylece farkına varmadan etkilenir, biçimlenir.Bu, hissettirmeden ve alttan alta gelişen bir etkilemedir. Adı anılan medeniyette,biyolojideki gelişmeler insana uygulanarak insan ile hayvan arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır. Yaklaşık iki yüz yıllık tarihi boyunca İngiliz-Yahudi medeniyeti, bütün direniş noktalarını dün zorla ezmiştir; bugünse bunu okşayarak eğitim, öğretim, propaganda ve reklam yoluyla yapmaktadır. Bu<br />
tarz direnişi, karşı koymayı zorlaştırmıştır.</p>
<p>Bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Küresel medeniyet, göz önünde cereyân eden kimi olayları bizzât örtmektedir. Birtakım odak noktalarına<br />
bakmak üzre şartlandırıldık. Bu yüzden etrâfımızda olup biten birsürü olayı göremiyoruz. Hâlbuki yeni gelişmeleri, olup bitenleri fark ederek mutasavver<br />
yeni medeniyetin zeminini oluşturacak bir dünyagörüşünü, İslâmın temel düstûrlarından hareketle ortaya koymamız zorunludur. Bizlerden kasdım,Türkün başını çektiği İslâm âlemidir.</p>
<p>[1]Demekki İngiltere, A.B.D., Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/">Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorunluluklara koşulmuş Beşer &#8211; Hür olan İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 12:11:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Zorunluluklara koşulmuş Beşer - Hür olan İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13801</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kaskatı zorunlulukların boyunduruğundan kurtulamamış beşer, hür varlık olan insanın hâlini anlayamaz. Buna karşılık, hür olan insan, zorunluluklara koşulmuş beşerin durumundan haberlidir. (1)Kültürlerden kimisinin medeniyetleşmek sûretiyle tarih sahnesinde boy göstermesi öncelikle Asyada vukû bulmuştur. Bahsi geçen kültürlerin gelişimine bakıldığında, kesîf toplayıcılık evresinden sürek avcılığı ile ehlîleştirme(42) safha­sına onların, yaklaşık M.Ö. Yirmi ile On iki binler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/">Zorunluluklara koşulmuş Beşer – Hür olan İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/635756536190272500-2/" rel="attachment wp-att-13811"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1.jpg" alt="" width="418" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1-600x360.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1-300x180.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaskatı zorunlulukların boyunduruğundan kurtulamamış beşer, hür varlık olan insanın hâlini anlayamaz. Buna karşılık, hür olan insan, zorunluluklara koşulmuş beşerin durumundan haberlidir.</p>
<p><strong>(1)</strong>Kültürlerden kimisinin medeniyetleşmek sûretiyle tarih sahnesinde boy göstermesi öncelikle Asyada vukû bulmuştur. Bahsi geçen kültürlerin gelişimine bakıldığında, kesîf toplayıcılık evresinden sürek avcılığı ile ehlîleştirme(42) safha­sına onların, yaklaşık M.Ö. Yirmi ile On iki binler arasında geçtikleri tahmin olu­nuyor. Ancak, gerçekten üretim aşaması anlamına gelen tarım etkinliklerinin baş­langıcı M.Ö. Onuncu bindedir.(43)</p>
<p>Bir toplumun geçimini sağlayan hammadde kaynakları ile onu oluşturan bireylerin gerek davranma gerekse iş görme biçimleri ile tarzları, o özgül kültü­rün yaşama ufkunu, Markscıların öne sürdükleri kadar tek başına olmasa bile, önemli ölçüde(44) belirlerler. Yaşadığı tabîî-coğrafî imkânlar çerçevesi toplumun giyimini kuşamını, hâl hareketini, örfünü âdetini etkiler. Ama aynı zamanda inanç düzeni, hâlleri hareketleri, davranışları, doğayla ilişkiler ile görenekeri tayîn edip biçimler.(45) Kısaca, toplum hayatında tuttuklan yer bakımından maddî ile manevî taraflardan birinin, ötekisi karşısındaki önceliğini yahut üstünlüğünü, Karl Marx ile Markscıların öne sürdüklerinin tersine, nazarî/teorik düzlemde belirlemek mümkün değil. İnsana ve topluma maddeci-positivci bakış açısından yaklaşanlar, onu kalıtsal-evrimsel tabanlı ve fizyolojik işleyişler bütünlüğü şek­linde telâkkî ederler.</p>
<p><strong>(2)</strong>İnsan yaradılışça âlemlerin ortak paydası; yaradılışın şâhikasıdır. Allah bunu nitekim, Tebliğinde bizlere şöyle bildirmiştir: “Biz, insanı, elbette, en iyi sûrette(46) yarattık” —Tîn/95 (4). Allah, insana salt temîz, sâf mizâcı(47) —nitekim o, dünyaya günahsız, pirüpâk gelir(48)—, faziletli olmağa ve hakbilirliğe yatkın tabiatı, anlamagücü ile hürlüğü ihsân buyurmuştur. Bu manevî cihetiyle insan meleğin fıtratındandır. Ama melekte bulunmayan bir özellik insanda vardır; o da hür olmaktır.</p>
<p><strong>(3)</strong>Doğal, dirimsel ile toplumsal kalıplarından âzâd insan, karşılaştığı şıklar arasında tercihte bulunur. Hazır genetik-fizyolojik şabonlara dayanmaksızın kar- şılaşılan şıklar arasında tercihte bulunma gücü, irâdedir. İrâdenin kendini izhâr edebilirliğine hürlük diyoruz. ‘Hürlüğ’ün hâllere, hareketlere ‘tercüme’si ‘ser­bestliktir. Maddî-mekanik-dirimsel/biyotik dünyada bir ölçüde serbest, manevî âlemdeyse hür olan tek varlık insandır. Bedenlenmek sûretiyle dünyada yaşama­ğa koyulan insanın bilkuvve hürlüğü fulleşir, fiile dönüşür.</p>
<p><strong>(4</strong>)Aslında théologique—métaphysique bir ilke olan hürlüğün gündelik yaşa­ma düzlemindeki tezâhürü serbestliktir. Hürlüğün kaynağı ve yöneticisi akılken, serbestliğin yönlendiricisi aklıselimdir. Hürlük, ilke olarak iyilik ile kötülük ara­sında tercihte bulunmaktır.</p>
<p>Aklın, kişiye seslenişi vicdândır. Kişinin genetik-fizyolojik-morfolojik- olmayan, demekki ‘manevî-ruhî içi’ne gönül denir. Akim, gönüldeki hitâbı demek olan vicdânın kendini ‘dışlaştırma gücü’yse, irâdedir. Onun da davranış­ları biçimlemesiyle eylemler ortaya çıkar. Eylemlerin ortamınaysa, serbestlik diyoruz.</p>
<p><strong>(5)</strong>Akıl İlahî buyruk ile talimatları gönülde dillendirir. Aklın, İlahî buyruk ile talimatları gönülde dillendirmesine vicdân demiştik. Akıl, evvelemirde hatır­lar. Neyi hatırlar? İnsanın, Allaha, içtiği ilkaslî andını hatırlar. Bu ‘ant’, insanın tercihini hep ‘iyi’den yana kullanmasını şart koşar. Fakat, salt manevî varlıklar­dan farklı olarak insanın, bir de, fizik-fizyolojik veçhesi vardır ki, ona da beşer demiştik. İşte o beşer taraf, ‘ilkaslî and’ın geretirdiği akıl-vicdân yolunda seyret­mesinde —: Sırâtımüstakîm— kişiye pürüzler çıkarır. Akim isteği doğrultusun­da —: Hürlük— kişi gönlünde tercihini iyiden yana —: Sâlih niyet— kullanmak­la birlikte, davranışlarını o cihette biçimleyecek gücü —: İrâde— kendinde her vakit bulamayıp kötü eylem yönünde karar alabilir —: Serbestlik. Öyleyse, hür­lük ile serbestlik hep örtüşmeyebilirler. İkisi arasındaki uyumu ziyâdesiyle bozan, kişinin karşı karşıya kalabildiği doğal ile toplumsal zorlamalar ile dayat­malardır. Meselâ, hastalanma, nefsî-bedenî itkiler ile ihtiyâçların zuhûrunda, maîşeti temîn, esir düşme yahut mahkûm olma gibi durumlarda kişi, serbestliği­ni yitirmekle birlikte, hür kalmağı sürdürür. Onun niyet ile düşünmelerine dışa­rıdan müdâhale imkânı yoktur da ondan.</p>
<p><strong>(6)</strong>Hem maddî hem de manevî veçhelerinin bulunması, insanı âlemde en sorunlu varlık durumuna sokmaktadır. Hürlük de, insanın böylesine bölünmüş olan varlığında ortaya çıkmaktadır. Maddî etkileşmeler ile işleyişleri denetleyip yönlendirmekle ve beden faaliyetlerini belirleyip yönetmekle yükümlü nefsini nasıl konumlandıracağı sorunu, kişinin kararına kalır. Karar yetkisiyle donanmış ve bunun sorumluluğunu taşıyan ruhun, kişi tekindeki tezâhürü olan akıl, hürdür. Akıldan aldığı buyruklar ile talimatlar doğrultusunda nefs, maddî etkileşmeler ile işleyişleri denetleyip yönlendirir ve beden faaliyetlerini belirleyip yönetirini yoksa onların câzibesine kapılıp boyunduruğunamı girer, sorusu, hürlüğün ana sorunudur. Akıl yoluyla Allah ile nefsin ‘ben’i arasındaki söyleşmeye vicdân muhasebesi diyoruz. Akıl doğruyu, hakîkî olanı bildirmekle birlikte, madde ile bedenin kölesi kesilmiş bir nefs bunu nazârı itibâra almayabilir.</p>
<p>Aklı yahut kişinin ruhunu Eflâtun, iki atın çektiği arabanın sürücüsüne ben­zetir. Atların ikisi de itâatliyse, mesele yok. Ama ters yönlere saparak koşarlarsa, arabacının başı dertte demektir.(49)</p>
<p><strong>(7)</strong>Nefs, akıl tarafından yönlendirildiği oranda kişi hürdür. Aklın sesi, yanî vicdânın isteği, demekki irâdesi doğrultusunda beden faaliyetleri yoluyla dış dünyada etkinlik gösteren nefs, serbesttir. Nefs, kişinin beden faaliyetleri üstün­deki etkinliğini yitirdiği ölçüde, genetik—fizyolojik faaliyetler, bünyenin işleyi­şinde ağırlık kazanırlar. Yaşamayı fizik-kimya—genetik—fizyolojik anlamda yürü­ten faaliyetlere, dirimbilimci/biyolog olmayan kimseler, içgüdü demişlerlerdir. Nefs, dış dünyada yürütmekle yükümlü olduğu etkinliklerde serbestliği yitirdik­çe, onun bıraktığı boşluğu içgüdüler dolduracaklardır. Aklın hür irâdesi verilmiş kararları uygulamaya aktaran nefsin, bedeni serbestçe yönlendirmesiyle eylem­ler belirir. Nefsin serbestçe yönlendirme kudretinden yoksun beden ise, genetik-fizyolojik faaliyetlerin hükmü altında ‘ devinir&#8217;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>41- Bkz EK le.</p>
<p>42-Bkz. EK 2ye.</p>
<p>43-Bkz: “The Times Atlas of World History”, 38.s.</p>
<p>44-Bkz: EK 3e</p>
<p>45-Bkz EK 4e</p>
<p>« TakvîmO: ‘Sûret’, ‘biçim’, ‘kalıp’, ‘tabiat’, ‘mizâc’, ‘bünye’, ‘bakışım’(Symmetrie)</p>
<p>47 Bkz. Rûm/ 30 (30)</p>
<p>48- Kalbleri mühürlü olanlar hâriç —bkz: Bakara/ 2 (7). Kur ’ânda ‘kalbi mühürlü olma’nın, ruhhekimliğindeki karşılığı ruhhastasıdır (Fr psychopathe).</p>
<p>49.Bkz: Eflâtun: “Faidros&#8221;, 246.satır.</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf;69-71</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/">Zorunluluklara koşulmuş Beşer – Hür olan İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 12:07:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İlahî tebliğ]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik ile güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13806</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;&#8230; &#160; (2) Hâl, hareket, tarz, tutum, tavır ile davranış kurallar bütünü ahlâkı meydana getirir. Kuralların menşei vahiy tebliği verisi ana ilkelerdir. İslâm filosoflarından Ebu Yusuf Yakûb İbn Ishak el Kindi (öl 870) ile Uzlukoğlu Ebu Nasr Muhammed İbn Tarkan Farabinin (870 &#8211; 950) belirttikleri üzre, vahiyi insanlara tebliğ edip açımlayan peygamberler olup onda bildirilen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/">İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/iman_lezzeti2-702x336/" rel="attachment wp-att-13808"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13808" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336.jpg" alt="" width="479" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 479px) 100vw, 479px" /></a></p>
<p><strong>&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(2)</strong> Hâl, hareket, tarz, tutum, tavır ile davranış kurallar bütünü ahlâkı meydana getirir. Kuralların menşei vahiy tebliği verisi ana ilkelerdir. İslâm filosoflarından Ebu Yusuf Yakûb İbn Ishak el Kindi (öl 870) ile Uzlukoğlu Ebu Nasr Muhammed İbn Tarkan Farabinin (870 &#8211; 950) belirttikleri üzre, vahiyi insanlara tebliğ edip açımlayan peygamberler olup onda bildirilen ana ilke, kural ile düstûr bütünlüklerine dönüştürerek ahlâk düzenlerini kuran, bilgeler ile fılosoflar olmuştur. Söz konusu kurallar, bütün zamanları ve insanları kapsayacak kud­ret ile geçerliliktedirler. Evrenseldirler.</p>
<p>Doğrudan vahiyden çıkagelmeyip adına örf dediğimiz kurallar bütünüyse, belirli bir topluluğa mahsus olup bu yüzden mahallî ve mevziidir.</p>
<p><strong>(3)</strong> Tekmil hâl, hareket, tutum, tavır, tarz, usul, uslub ile davranışlar, düşün­celerimizden kaynaklanır, onlar tarafından kotarılıp ayârlanırlar. Düşüncelerin kendileriyse, düşünme etkinliklerinin sonucunda belirirler. Tasavvur içeriği azalıp zayıfladığı ölçüde düşünce, ‘kavram’laşır. Tasavvur içeriği bulunmayan düşünce­ye fikir (Fr idée) diyoruz. Hâl, hareket, tutum, tavır, davranış, usul ile uslupları gerek ‘kendim’e gerekse ‘başkaları’na ifade edip açıklayan, ilgili düşüncelerin, mantık kurallarına uygun biçimde birbirleriyle ilişkilendirilmelerinden ise, yargı oluşturulur. Önünde sonunda, hâl, hareket, tutum, tavır, davranış, uslub ile usuller değerlendirmeden, anlamlandırmadan özge bir şey değildirler. Bunları taşıyan dil biçimi yargıdır. Basit bir harekete, meselâ, ‘koşmağ’a bakalım: Ânî bir ürkmenin doğurduğu tepki değilse, belirli bir kararın sonucudur. Karar da ifadesini belirli bir yargıda bulur: “Koşuyorum”, “koşayım”, “koşsam”, “koşmasam”, “koşmamalıyım” v.s. Görüldüğü gibi, ister kuvve, ister fiil hâlinde bulunsun, ‘koşmak’ cinsin­den basit bir eylemin bile, nice geniş bir imkân çeşitlemesi var.</p>
<p>Her yargı ifadesi, en az, bir düşünceyi barındırır. Bu düşünce yahut düşünce­ler ya tasavvurludur ya da kavramlaşmıştır. Sonuçta yargı da, kendine vucut veren düşüncelerin yapısı ile biçimi uyarınca az yahut çok tasavvurludur. Ne var ki, bütün değerlendirme-anlamlandırmalarımızın altında yatan iyidir-güzeldir yahut kötüdür-çirkindir temel éthique-esthétique yargıdır. Zikrolunan esâsa, dolaylı dahî olsa, dayanmayan değerlendirme-anlamlandırma-yargı-ifadesi olamaz.</p>
<p><strong>(4)</strong>İyilik ile güzellik düşüncelerinin tasavvur içerikleri bulunmadığından,salt kavram, demekki fikirdirler. Üstelik, tecrübeden tümüyle bağımsız, yani transsendent fikirdirler. Matematik unsurlar da, haddizâtında fikirdirler. Ne var ki, aklımızda matematik işlem istidâdının yattığını söyleyebiliriz. Bir ucu dışımızdaki dünyaya uzanan tecrübelerimiz, andırışmalar (Fr analogie) yoluyla mezkûr istidadı harekete geçirip işletmektedir. Matematik işlemler, tamamıyla akıl vensı olmakla birlikte, bunlara konu olan unsurlar ile biçimlerin dışımızda­ki dünyada tam olmasa bile, yaklaşık karşılıklarını buluyoruz. İşte bu ‘yaklaşık karşılıklar , matematik unsurlar ile biçimlerin esin kaynağıdırlar. Buna karşılık, iyilik ile güzelliği bize esinleyebilecek bir dış dünya kaynağı yoktur. Tersine, iyi­lik ile güzelliği dünyaya insan yansıtır. İnsandaki iyilik ile güzellik fikirlerine dünyada tekâbül edebilecek olaylar yahut süreçler bulunmaz.</p>
<p>Bu fikirlere dünya- da uygun-düşen-karşılıkları tayın eden insandır. Nitekim, iyilik-güzellik fikirle­rine insanın, dünyada-uygun-düşen-karşılıkları tayın etme yetisine değerlendirme—anlamlandırma becerisi diyoruz. Mezkûr fikirler hususunda insanın, dünya­da-mürâcaat—noktalarından tamamıyla yoksun bulunması, değerlendirme— anlamlandırma biçimlerinin, toplumdan topluma ve çağdan çağa, öyleki toplumların kendi içlerinde de böylesine çeşitlilik, giderek tutarsızlık arzetmelerine yol açmıştır. Değerlendirme-anlamlandırmadaki tutarsızlıklara biçimlerinin tutarsız­lıklarına görelilik denir.(23) Göreliliğin hâkim olduğu bir toplum ortamında insanlar arasındaki bildirişme kesilir. Bildirişmenin kesildiği ortamdaysa, kırışma, böyle­likle de kargaşa başgösterir. Bu faciayı önlemek maksadıyla insan, başka bir felâ­kete yönelmiştir. Bir kişinin yahut öbeğin değerlendirme—anlamlandırma biçimi, zora başvurularak, başat kılınmıştır. Görüldüğü gibi, iki ucu pis değnek misâli, fâcia, felâketle takâs olunuyor.</p>
<p>İmdi, İlahî tebliğin hikmetisebebi, insanı mezkûr facia ile felâket fasit dâiresinden kurtarmaktır. Tebliğ, bu bağlamda, insana iyili­ğin, dolayısıyla da güzelliğin kıstaslarını bildirir. Bildirilen kıstaslar içerisinde, şablona uygun olarak peygâmber ve bilâhare hakîm yahut ahlâk filosofu öğreti­yi dokur. Bir meşrûu öğreti, değerlendirme-anlamlandırma biçimleri arasındaki tutarsızlıkları asgariye indirmek suretiyle bir yandan göreliliği kırışmaya, dola­yısıyla da kargaşaya sebeb olmayacak seviyeye getirmeğe, öbür tarafta da istibdâtın yolunu kesmeğe yönelik olmalıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23-bkz.ek 3e</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf;92-93</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/">İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlık Bütünlüğü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varlik-butunlugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varlik-butunlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 10:47:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Bütünlüğü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13800</guid>

					<description><![CDATA[<p>(2) Varlık bütünlüğü, İslâm düşüncesi uyarınca, anlamlı düzenlenmişliktir. Düzenleme, anlam kazandırma işidir. Başka bir deyişle, anlamsız düzenleme olamaz; böyle bir şey mantığa aykırıdır. Anlam verme yahut kazandırmaysa, belirli bir gâye vazolunup onun istikâmetinde yol alan bir düzenin tesis edilmesidir. Bir olayı, süreci yahut varolanı bütün yanlan yönleriyle tanımak, onun hakkında bilinç sâhibi olmak demektir. Bilincine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-butunlugu/">Varlık Bütünlüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/varlik-butunlugu/sartre_varlik_ve_hic_kar_1a/" rel="attachment wp-att-13802"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13802" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/sartre_varlik_ve_hic_kar_1a.jpg" alt="" width="361" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/sartre_varlik_ve_hic_kar_1a.jpg 493w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/sartre_varlik_ve_hic_kar_1a-300x206.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></strong></p>
<p><strong>(2</strong>) Varlık bütünlüğü, İslâm düşüncesi uyarınca, anlamlı düzenlenmişliktir. Düzenleme, anlam kazandırma işidir. Başka bir deyişle, anlamsız düzenleme olamaz; böyle bir şey mantığa aykırıdır. Anlam verme yahut kazandırmaysa, belirli bir gâye vazolunup onun istikâmetinde yol alan bir düzenin tesis edilmesidir. Bir olayı, süreci yahut varolanı bütün yanlan yönleriyle tanımak, onun hakkında bilinç sâhibi olmak demektir. Bilincine sâhib olmak ile anlamını yakalamak, örtüşen manevi-ruhî hâllerdir.</p>
<p>Varlık bütünlüğünün müellifi Allah, bu sebeple Alimdir. Düzenlediği varlık bütünlüğünün tam bilgisi ile anlamını vâkıftır. Allah tarafından tam bilinip anlamlandırılan Varlık bütünlüğüyse, Alemdir. Onu bilip anlamlandırma şevkiyle yanıp tutuşan, hayatını bu davâya adamış kişi de ‘âlim’dir. İnsanın yartılışındaki gâye de, fıtratı el verdiği ölçüde varlık bütünlüğünün manâsını temâşa ve tefekkür etmektir. İnsanın, Allaha, halîfe(35) olması buradandır. Nihâyet, varlık bütünlüğü ve onun yaratılış şahikası insanın esâs manâsı, adâletin gerçekleşmesidir.</p>
<p>Dipnot:<br />
35-OrL vicarius Dei.</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf:63</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-butunlugu/">Varlık Bütünlüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varlik-butunlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrade</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/irade/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/irade/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 10:43:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[âdet ile âdâb]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum-kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13793</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; (2) İrâde, insanda ferdi ve maşeri (Fr collectif) şekillerde belirir. Ferdî irâde, ancak, toplum kültür dediğimiz maşeri yapılanmanın(24) bağrında şekillenir, öyleyse her birimiz, birey olarak, dil ile din başta olmak üzre, genel ve daha ziyâde zahirî özelliklerimizi toplumumuz ile kültürümüzden alırız. Bahsi geçen zahiri özellikleri sindirerek içleştirirır. Buradan da kendimize, ‘ben’imize mahsus derûnî özellikler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/irade/">İrade</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/irade/irade-1120x600/" rel="attachment wp-att-13797"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13797" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600.jpg" alt="" width="412" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600.jpg 1120w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-600x321.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-768x411.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/irade-1120x600-1024x549.jpg 1024w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(2)</strong> İrâde, insanda ferdi ve maşeri (Fr collectif) şekillerde belirir. Ferdî irâde, ancak, toplum kültür dediğimiz maşeri yapılanmanın(24) bağrında şekillenir, öyleyse her birimiz, birey olarak, dil ile din başta olmak üzre, genel ve daha ziyâde zahirî özelliklerimizi toplumumuz ile kültürümüzden alırız. Bahsi geçen zahiri özellikleri sindirerek içleştirirır. Buradan da kendimize, ‘ben’imize mahsus derûnî özellikler vucuda gelir. Kendimize has bireysel özelliklerle de kişiliğimiz oluşur. Genel ve zahirî özelliklerse, toplumun kimliğini meydana getirir. Şu hâlde, her birimizin kişiliği, ötekilerinkinden farklı olmakla birlikte, mensûbu olduğumuz toplumun kimliğine ilişkin bellibaşlı unsurları yansıtır. Nasıl ki, ılkın beşer olarak doğmadıkça insan olamazsak, buna koşut olarak, belli bir top­lum kimliğine kendimizi geri götürmedikçe kişiliğimizi de inşâa edemeyiz. Bireysel kişiliğimizle ne denli eşi bulunmaz bir seviyeye erişirsek, mensubu olduğumuz toplumun kimliğine de o ölçüde katkıda bulunuruz.</p>
<p>Bir toplumun kimliğiyse, onun âdet ile âdâbında, sanatında, zanaatında, iti­kadında, dilinde, mücâdele gücünde, beslenme tutumunda, adâlet ile mülkiyet anlayışlarında, eğitiminde, giyim kuşam tarzı ile zevkinde, yürüyüşünde, oturu­şunda, üretim ile tüketim tavır ile alışkanlıklarında kendini gösterir.</p>
<p><strong>(3)</strong>Bir yahut birkaç merkez inanç etrâfında yahut altında tutarlıca derleştiğini tasavvur edebileceğimiz bir belirli itikâtlar bütünlüğü, belli bir ‘ kültür’ü oluşturur. Bahse konu merkez inançların dayandığı en temel olandan yahut belir­li az sayıdakilerden türemiş başka bir inançlar kümesi, akrabâsı olan/lar/la birlik­te oluşturduğu daha üst ve kapsayıcı kültür topluluğu seviyesine ‘medeniyet’ adını veriyoruz.</p>
<p>İşte, insan olarak hayatımızı biçimlendiren —aile, oba, oymak, boydan top­lum sınıfına, meslek öbeğine yahut millete dek uzanan— kültür katlan, değer kümeleri demek olan inanç ilmikleriyle örülür. Bahis konusu inançların içine doğuyoruz. Başka bir söyleyişle, dirimsel yapımız ile fizik çevremiz gibi, toplum-kültür ortamını da hazır buluyoruz. Bir şeyi hazır bulmak, onun, ben olma­dan önce varolduğunu gösterir. Yaşanan ândan önce varolmuş her şey geçmişte­dir. Toplum-kültür varlığını ifade eden gelenek-görenek-âdet çeşidinden geçmiş değerler öbekleri ‘geçmiş’ten ‘şimdi’ye akıp varırlar. İnançlaşmış bazı değerler­den kalkarak bedence ve ruhça kendi ‘ben’imi ve kültür-toplum ortamım ile fizik çevremi ‘değerlendiririm’.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>24-Fr structuration collective,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf:52-53</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/irade/">İrade</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/irade/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
