<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fahruddin Er-Râzi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/tefsir/razi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Dec 2019 09:43:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Fahruddin Er-Râzi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah Teâlâ&#8217;nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Dec 2019 09:40:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Kelime-i Tevhidin Sırları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23704</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birincisi: Allah Teâlâ imanı ateşe benzeterek şöyle buyurdu: “Onların (münâfıkların) durumu (karanlıkta) bir ateş yakan kimsenin misâli gi­bidir.” (Bakara, 2/17) Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “&#8230;Bir ziynet ve­ya (diğer) bir değerli mal yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur&#8230;” (Ra’d; 2/17) Bu âyetlerde iki işaret vardır. 1.Nasıl ki, saf olmayan altın, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/">Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23706 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="390" height="187" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 390px) 100vw, 390px" /></p>
<p><strong>Birincisi:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ imanı ateşe benzeterek şöyle buyurdu: <strong>“Onların </strong>(münâfıkların) <strong>durumu </strong>(karanlıkta) <strong>bir ateş yakan kimsenin misâli gi­bidir.” </strong>(Bakara, 2/17) Başka bir âyette de şöyle buyurdu: <strong>“&#8230;Bir ziynet ve­ya </strong>(diğer) <strong>bir değerli mal yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur&#8230;” </strong>(Ra’d; 2/17) Bu âyetlerde iki işaret vardır.</p>
<p><strong>1.</strong>Nasıl ki, saf olmayan altın, ateşe konduğunda ateş saf altın dışın­daki bütün madenleri yakar ve sadece saf altın kalır; aynı şekilde kıyâmet gününde günahkâr kul ateşe atıldığı zaman ateş, kulun günah ve isyanı­nı yakar, geriye sadece sağlam olarak imanı kalır.</p>
<p><strong>2.</strong>Ateş her şeyi yakar; imanın nûru kuvvetli olursa aynı şekilde iman da kalpteki Allah sevgisinin hâricindeki her şeyi yakar. Şu âyette buyrul- duğu gibi: <strong>“Rasûlüm, sen Allah de, sonra onları daldıkları bataklıkta bırak oynaya dursunlar.” </strong>(En’âm, 6/91)</p>
<p><strong>İkincisi:</strong></p>
<p>İmanın benzetildiği şeylerin İkincisi nûrdur. Allah Teâlâ <strong>“O’nun nûrunun misâli&#8230;” </strong>(Nûr, 24/35) diye devam eden âyette nûru ve mârifeti zamir ile kendi nefsine izafe etme sebebinin birkaç vechi vardır:</p>
<p><strong>1.</strong> Allah Teâlâ’nın, marifeti ve nûru kendi nefsine izafe etmesinin nedeni; şeytanın bu nûr ve marifeti kullardan uzaklaştırma beklentisi­ni ortadan kaldırmak içindir. Çünkü bu marifet, kıymetli bir cevher olup yüksek bir değere sahiptir. Bu değere sahip olan pek çok insan bundan gafildir. Şeytan ise buna karşı son derece hilebazlık ve sinsi planlar peşindedir. Evet, şeytanın maksadı, marifeti ariften gidermektir. Böylece o, arif ile marifet arasında bir engel olmak istemektedir. Bu nedenle Allah Teâlâ, rahmetiyle bu marifeti himayesine aldı. Tâ ki şeytanın, insanları marifetten uzaklaştırma ümidi kesilsin.</p>
<p>Bu meselenin hakikati şöyledir: Allah Teâlâ bir âyette <strong>“Doğrusu be­nim sâlih kullarımın üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” </strong>(Hicr, 15/42) buyurarak, sâlih kullarının himayesini kendi üzerine almak sûretiyle iblisin, onlarla ilgili ümit ve beklentisini kesmiştir. Bir âyette şeytan şöyle dedi: <strong>“Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben de onların hep­sini mutlaka azdıracağım. Ancak içlerinden ihlas ile seçilmiş has kul­ların hâriç.” </strong>(Sad 38/82-83) Burada Allah Teâlâ “O&#8217;nun <em>nûrunun misâli”</em> &#8230;&#8221;âyetiyle imanı kendine izâfe ettiğinden, şüphesiz şeytanın ümidi ondan kopmuş olur.</p>
<p><strong>2.</strong>Kullara ait olduğu sanılan her şey aslında Allâh’ındır. Çünkü ku­lun elinde bulunan her şey, Allâh’ın yaratması ve icadıyla olmuştur. Kul bu hâlete şehâdette bulunacak dereceye geldiğinde kulun hâli kemale ula­şır. İşte o zaman kula denilir ki: Kula ait olan her şey bizim, bizim olan her şey de kulundur. Kulun mârifeti de bizimdir. Öyleyse Allah Teâlâ <strong>“O’nun nûrunun misâli&#8230;” </strong>(Nûr, 24/35) âyetiyle nûru kendine izâfe etme­sinde bir mahzur yoktur.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir şeyin Allâh’a izâfe edilerek O’na has kılınması o şeyin şeref­li olduğunun bir göstergesidir. Aşağıdaki âyetlerde belirtilen hususların Allâh’a izâfe edilmesiyle ortaya çıkan şeref böyledir: “(Ey İbrahim, kullarımın beni anmaları için) <strong>Evimi temizle.” </strong>(Hac 22/26) <strong>“Bu Allâh’ın devesi­dir&#8230;” </strong>(A raf, 7/73), <strong>“Ve hal böyle iken Allâh’ın kulu, kalktığı zaman&#8230;” </strong>(Cin 72/19) Aynı şekilde burada da mârifetin Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi,söz konusu marifetin yaratılmışların ve şerefli kılınanların en şereflisi ol­duğuna delâlet eder.</p>
<p>Ayrıca burada birkaç sual vardır, bunlardan;</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Allah Teâlâ şu âyette <strong>“O’nun nurunun misâli, içinde lam­ba bulunan bir kandillik gibidir.” </strong>(Nûr, 24/35) Nûrunu lambanın nûruna benzetmesindeki hikmet nedir?</p>
<p><strong>1.</strong>Bir evde, bir ışık yanıyorsa hırsız utanılacak duruma düşmekten korktuğu için o eve girmeye cesaret edemez. Aynı şekilde kalpte mârifet nûru bulunduğunda, şeytan utanılacak duruma düşme korkusuyla o kal­be girmeye cesaret edemez.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir evde ışık bulunduğu vakit, ev sahibi eşyaları görebildiği için ih­tiyaçlarını rahatlıkla giderir. Aynı şekilde kalpde mârifet nûru bulunduğun­da o kalbin sahibi meşru olan itaât ve ibadete kolaylıkla ulaşır.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir evde bir lamba yanıyorsa, hiçbir eksilme olmaksızın evde bulu­nan herkes o lambanın ışığından istifade eder. Aynı şekilde içinde mârifet nûru bulunan kalbin nûrundan, hiç eksilme olmaksızın diğer insanlar da istifade eder.</p>
<p><strong>4.</strong>Lamba bir evde bulunduğu vakit, kapalı bir pencerede ve cam şi­şenin içinde ise, o lamba evin içini de dışını da aydınlatır. Aynı şekilde mârifet nûru, kalbin içini de dışını da aydınlatır. Hayatta o kalbin nûru, kulakta, gözde ve dilde de açığa çıkar. Böylece taâtın zineti bu âzâlarda da açığa çıkar. Peygamberin şu sözü buna işarettir. <em>“Allâh’ım! Kalbime nûr ver, kulaklarıma nûr ver, gözlerime nûr ver, kemiklerime ve bey­nime de nûr ver. ”<sup>[41]</sup></em></p>
<p><strong>5.</strong>Bir evin içinde lamba yanıyorsa, ev sahibi sabırlı ve neşeli olur. Lamba söndüğünde ise kendini yalnız hisseder. Aynı şekilde kalbin için­de mârifet nûru bulundukça, sahibi sabırlı ve neşeli olur. O nûr, kalpten ayrıldığında sahibi hüzünlü ve kederli olur. Böyle bir duruma düşmekten Allah’a sığınırız! Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyrur: <strong>“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar, kimi de saptırmak is­terse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır.” </strong>(En’âm, 6/125)</p>
<p><strong>6.</strong>Lambanın cismi küçüktür, ama ışığı her tarafa yayılır. Aynı şekilde marifet nûru da kalpten her tarafa yayılır. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi <strong>“Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye yönelirseniz Allah’ın zâtı ora­dadır.” </strong>(Bakara, 2/115) Özellikle bu yücelik açısındandır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Ancak O’na güzel söz yükselir.” </strong>(Fâtır, 35/10)</p>
<p><strong>İkinci suâl:</strong> Dünyanın lambası olan güneş ile mârifet ışığı arasında fark nedir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Fark bir kaç vecihledir. Bunlardan:</p>
<p><strong>1.</strong>Güneşin ışığını bulut örtüp engelleyebilir. Fakat mârifet nûrunu ye­di gök bile örtüp engelleyemez.</p>
<p><strong>2.</strong>Güneş, akşam olunca batar. Mârifet ise ne gece ne de gündüz ba­tıp kaybolur. Belki mârifet geceleyin daha kuvvetlidir. Allah Teâlâ aşağı daki âyetlerde şöyle buyuruyor: <strong>“Şüphesiz, gece kalkışı hem daha te­sirli, hem okuyuşça daha elverişlidir.” </strong>(Müzzemmil, 73/6), <strong>“Bir gece ken­disine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübârek kıldığı Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.” </strong>(isra, 17/1) ve <strong>“Kadir gecesi, bin ay­dan daha hayırlıdır.” </strong>(Kadir 97/3)</p>
<p><strong>3.</strong>Muhakkak güneş yok olacaktır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle bu­yurdu: <strong>“Güneş katlanıp dürüldüğü vakit.” </strong>(Tekvir81/ı) Mârifet ise yok ol­maz; bunu da Allah Teâlâ şöyle bildirmektedir: <strong>“Onun zâtından başka her şey yok alacaktır.” </strong>(Kasas, 28/88) Yani O’nun mârifetiyle gerçekleşen şeyler hâriçtir, onlar yok olmazlar.</p>
<p><strong>4.</strong>Güneş tutulması ile ışığı engellenebilir, mârifet ise hiçbir şekilde engellenemez.</p>
<p><strong>5.</strong>Güneş eşyayı siyahlaştırır, mârifet ise beyazlaştırır.</p>
<p><strong>6.</strong>Güneş yakar, mârifet ise yakmaktan kurtarır.</p>
<p><strong>7.</strong>Güneş bazen zarar, bazen de fayda verir. Mârifet ise zarar değil, kesinlikle sadece fayda verir.</p>
<p><strong>8.</strong>Güneşin faydası dünyadadır. Mârifetin ise hem dünya, hem de âhirettedir.</p>
<p><strong>9.</strong>Göklerde olan güneş, yeryüzündekiler için bir süstür. Mârifet ise, göklerdekiler için de bir süstür.</p>
<p><strong>10.</strong>Güneş yukarılarda bulunup alttakilere ışık saçar. Mârifet ise mü’minin kalbindedir. O, altta bulunmasına rağmen yukarıdakileri de nûrlandırır.</p>
<p><strong>11.</strong>Güneş ile mahlûkât keşfolunur. Fakat mârifet ile Yaratanın var­lığı keşfolunur. Buna delil de Hz. Ali’ye <em>“Rabbini gördün mü?</em> diye sor- duklarında, onlara cevâben <em>“Görmediğim Rabbe ibadet etmem,</em> sö­züdür.</p>
<p><strong>12.</strong>Güneş dosta da düşmana da fayda verir. Fakat mârifet sadece dosta fayda verir.</p>
<p><strong>13.</strong>Güneşin dostluğu sadece dünyadadır; âhirette değil. Fakat mârifet, dünyada sahibi için bir başlangıç, âhirette ise dostluk sahibidir.</p>
<p>Aynı şekilde yıldızlar mahlûkâtın lambalarıdır. Mârifet ise hak­kın lambasıdır. Yıldızlar gezegenlerin hâzinesinden çıkar, mârifet ise Melik olan Allah Teâlâ’nın hâzinesinden çıkar. Yıldızlar alâmet, mârifet ise kerâmettir. Yıldızlar yaratılmışların seyir yerleri, mârifet ise Allah Teâlâ’nın nazâr yeridir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu hususta şöyle bu­yurur: <em>Şüphesiz ki Allah sizin yüzlerinize ve mallarınıza bakmaz, lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar. ”<sup>42</sup></em></p>
<p><strong>Üçüncü Sual:</strong> Işık veren lamba ile marifet arasındaki fark nedir?</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Dünyanın ışığına karanlık da karışabiliyor. O karanlık ışığın üzeri­ne yükselen dumandır. Marifet nûrunun ışığı ise saftır. Ona karanlık bu­laşmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Dünya ışığı başkalarının yararlanması için kendi kendini yakar. Marifet ışığı ise günahı yakar, insandaki sırrı rahatlatır, göğsü ve kalbi de nûrlandırır.</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın ışığı, güneşin kaybolmasıyla kaybolur. Mârifet ve tevhid ışığına gelince; güneş ışığı bunların ışığında kaybolur.</p>
<p><strong>4.</strong>Dünya ateşi ve ışığında vefa yoktur. Çünkü onu yakanı ve o ate­şe fitil uzatanı da yakabilir. Aynı şekilde yakma ve fitil uzatma ile ilgisi ol­mayanı da yakabilir. Mârifet ışığı ise vefalıdır, kesinlikle sahibini yakmaz, hatta onu yanmaktan korur. Bu iki ışık birbirinden ne kadar da farklı?!</p>
<p><strong>Dördüncü Suâl:</strong> Mârifetin ışık saçan lambaya benzetilmesindeki hik­met nedir?</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Çıra veya lambaya, rüzgâr zarar verebilir, marifete ise vesvese ve şüphe zarar verir.</p>
<p><strong>2.</strong>Çıra veya lambanın, yağı ve enerjisi takviye edilmezse yanması de­vam etmez. Mârifet ise tevfik olmadan devam edemez.</p>
<p><strong>3.</strong>Çıra ve lamba, koruyucuya ve gözetleyiciye muhtaçtır. Mârifet lambası da bir koruyucu ve gözetleyiciye muhtaçtır. O da Allah Teâlâ’nın fazlı ve rahmetidir.</p>
<p><strong>Beşinci Suâl:</strong> Mârifetin cama benzetilmesindeki hikmet nedir?</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Altın ve gümüş ne kadar kıymetli ve değerli olsalar da kesiftirler ve onların arkasındakini gözün görmesine engeldirler. Cam ise kıy­meti az olmasına rağmen latif ve saftır. Gözün görmesine engel ol­maz. Çünkü camın içinden dışı, dışından da içi görünür. Allah Teâlâ bu misâli, bir engel koymak için değil; engel ve perdeyi kaldırmak için zikretmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>Hâl böyle iken cam kabın kıymeti yoktur; kıymet, ancak o cam kabın içinde olanadır. Aynı şekilde senin kalbinin pek bir önemi yoktur. Önem ve kıymet ancak içindeki imanadır.</p>
<p><strong>3.</strong>Cam kırıldığı vakit, ateşe konulup eritilmedikçe sağlam hâle geti­rilemez. Aynı şekilde kalp de bozulduğunda ateşe konulup eritilmedikçe düzelmez. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İçinizden oraya uğ­ramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hü­kümdür. Sonra biz Allah’tan korkanları kurtarırız.” </strong>(Meryem,19/71 -72)</p>
<p><strong>4.</strong>Altın ve gümüş sahibi bunların kırılmasıyla değerlerinin düşmeye­ceğini bildiğinden kırılmasından korkmaz. Cam sahibi ise, camın kırılma- sıyla kıymetinin kalmayacağını bildiğinden endişe ve korku üzeredir. Ay­nı şekilde mü’minin de cam sahibi gibi endişe ve korku üzere olması ge­rekir. Altın ve gümüş sahibi gibi emniyet üzere değil.</p>
<p><strong>5.</strong>Allah Teâlâ, kalbi cam şişeye benzetmiş, çünkü cam şişeden çı­kan ışık, altın ve gümüşten yapılan bir âletin içinden daha fazla ve daha güzel ışık s<u>açar</u>. Cam şişenin kıymetinin az olması, kırılmaya ve kıymeti­ni kaybetmeye her an müsait olmasından dolayı içinden çıkacak ışık da­ha güzel olmuş olur. Bu da şu hadîs-i kudsîdeki söze işarettir. <em>“Ben kalp­leri kırılan kullarımla beraberim.”<sup>43</sup></em></p>
<p><strong>Altıncı Suâl:</strong> Cam şişenin inci gibi olan yıldıza benzetilmesindeki hik­met nedir? Cevâbı birkaç vecihledir:</p>
<p><strong>1.</strong>İnci gibi parlayan yıldızın insanlara yol gösterme maksadı var­dır. Allah Teâlâ’nın şu âyette buyurduğu gibi: <strong>“&#8230;ve işaretler kıldık. Ve yıldızla onlar yollarını bulurlar.” </strong>(Nahl, 16/16) Şu âyette buyruldu- ğu gibi, yıldızlar aynı zamanda gökyüzü ehli için birer süstürler: <strong>“Ger­çekten biz dünya göğünü yıldızlarla süsledik.” </strong>(Saffat, 37/6) Aynen bu­nun gibi mü’minin kalbi, sahibinin hayırlara ulaşabilmesi için bir sebep­tir. Mü’minin kalbi, aynı şekilde göktekiler için bir süstür. Rivâyet olunur ki, inci gibi olan yıldızlar, yerdekiler için ışık saçtığı gibi âriflerin mârifeti, göktekilere aydınlık saçar.</p>
<p><strong>2.</strong>Şeytanların yıldızlara tasallut gücü yoktur. Belki şu âyette ifade buyrulduğu gibi, yıldızlar şeytanları yakar: <strong>“And olsun ki biz, Dünya gö­ğünü yıldızlarla donattık ve onları şeytanlar için taşlayacak şeyler kıl­dık.” </strong>(Mülk, 67/5) Mü’minin kalbi de böyledir. Şeytanlar onda hâkimiyet ku­ramazlar. Belki mü’min kalbin nûru ve imanı şeytanları yakar. Bu konu­da Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Kullarımın üzerinde senin aslâ bir hük­mün yoktur.” </strong>(Hicr, 15/42), <strong>“Ki o, insanların sinesine vesvese verendir.” </strong>(Nas 114/5) Allah Teâlâ bu âyette şeytan <em>“insanların kalpl<u>erin</u>e vesvese sokar”</em> dememiştir. (İnsanların <em><u>sinesine</u></em> vesvese sokar demiştir.) Bir baş­ka âyette de şöyle buyurmuştur: <strong>“Allah’tan korkanlar, kendilerine şey­tandan bir vesvese iliştiği zaman durup düşünürler de derhal kendi basiretleriyle gerçeği görürler.” </strong>(A’raf, 7/201) Ayette geçen <em>düşünme ve hatırlama,</em> imanın nûrunun zuhûrudur. Yine âyette geçen <em>gerçeği görür­ler sözü</em> de şeytan vesveselerinin yanıp yok olacağına işarettir.</p>
<p><strong>Yedinci Suâl:</strong> Allah Teâlâ’nın, kalbi, güneşe ve aya değil de yıldıza benzetmesinin hikmeti nedir?</p>
<p><strong>Cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Şüphesiz yıldızlar, gündüzleyin gizlenip, geceleyin ortaya çıkar­lar. Ârif olan kişi de gündüz gizlenip karanlık basınca hizmet ve yakarış için ortaya çıkar.</p>
<p><strong>2.</strong>Yıldızlar gökyüzünün, kalp de ârifin süsüdür.</p>
<p><strong>3.</strong>Şu âyette belirtildiği üzere yıldızlar gökyüzünün lambalarıdır: <strong>“And olsun ki biz o dünya göğünü kandillerle süsledik.” </strong>(Mülk, 67/5) Yine şu âyetle bildirdiği gibi Allah Teâlâ kalbi, arifin lambası kılmıştır. <strong>“Onun nûrunun misâli içinde çıra bulunan kandillik gibidir.” </strong>(Nûr, 24/35)</p>
<p><strong>Sekizinci Sual:</strong> İmanın lambaya benzetilmesi, acaba iman ehli için bir müjde midir?</p>
<p><strong>Cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Güneş bir lambadır. Allah Teâlâ onu söndürmek üzere yakmıştır. Güneş ışığını söndürmeye O’ndan başkasının gücü yetmez. Mârifet de bir lambadır. Allah onu devamlı olarak ışık saçsın diye yakmıştır. Bu nûru söndürmeye İblis’in gücü nasıl yetebilir?!</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ, güneş lambasını gökte yakmasına rağmen senin evin­deki karanlığı gideriyor. Sana çok yakın olarak, kalbinde mârifet güneşini yaktığına göre sendeki günah karanlıklarını neden gidermesin?</p>
<p><strong>3.</strong>Kim bir lamba veya bir ışık yakmışsa, korumak ve devam ettir­mek onun görevidir. Hal böyle olunca mârifet lambasını Allah yakmıştır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: <strong>“İşte Allah onların kalbine iman yazmış ve katında bir ruh ile onları desteklemiştir.” </strong>Mücâdele, 58/22) Bu­na göre Allah Teâlâ’nın rahmeti gereği, bu imanı kollaması, gözetleme­si ve güzel bir şekilde korumaya almasında herhangi bir engel veya zarar yoktur. Şu âyette buyurduğu gibi: <strong>“Şüphesiz bu Kur’ân’ı biz indir­dik ve onu koruyacak olan da biziz.” </strong>(Hicr, 15/9)</p>
<p><strong>4.</strong>Hırsız bir evde lambanın yandığını görürse o eve hırsızlık yapma­ya cesaret edemez. Allah Teâlâ, mârifet ışığını senin kalbinde yakmıştır. Hırsız şeytan sana nasıl yaklaşabilir?!</p>
<p><strong>5.</strong>Mecûsîler yaktıkları bir ateşi hiçbir zaman söndürmek istemezler. Çok münezzeh olan padişah ise senin kalbinde marifetle muhabbet ate- <strong>şını ya ıştır. </strong>Bu ateşi söndürmeye ve iptal etmeye nasıl razı olursun?!</p>
<p><strong>6.</strong>Bir lamba yakmak isteyen, yedi şeye ihtiyaç duyar. Bunlar maşa, taş, kav, kibrit, lamba, fitil ve yağdır. Bir kul da marifet çırasını yakmak istediğinde bazı şeylere ihtiyaç duyar. Bunların ilki gayret maşasıdır: <strong>“Bi­zim uğrumuzda cihat edenlere gelince elbette biz onları kendi yolla­rımıza eriştireceğiz.” </strong>(Ankebût, 29/69) İkincisi yakarma taşıdır: <strong>“Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin.” </strong>(A’raf, 7/55) Üçüncüsü, şehvetleri engel­lemek için nefsi yakmaktır: <strong>“Her kim de Rabbinin makamından kork­muş ve nefsini kötü şeylerden alıkoymuşsa&#8230;” </strong>(Nâziât, 79/40) Dördüncü­sü tevbe ederek Allah’a dönüş kibritidir: <strong>“&#8230;Ve tevbe ederek Rabbini­ze dönünüz.” </strong>(Zümer, 39/54) Beşincisi sabır feneridir: <strong>“Sabrediniz muhak­kak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” </strong>(Enfal, 8/46) Altıncısı şükür fitili­dir: <strong>“Üzerinizde olan Allah’ın nimetlerine şükredin.” </strong>(Nahl, 16/114) Ye- dincisi, Rabbinin kazasına razı olma yağıdır: <strong>“Rabbinin hükmü üzerine sabret.” </strong>(insan, 76/24) Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurdu: <em>“Kazaya rızâ göstermek Allâh’ın büyük kapısıdır. ”<sup>44</sup></em></p>
<p>Bu tutuşma, aşk ve kulluk sözünü yerine getirme işi, senin vazifendir. Sen kulluk vazifesine yönelik sözünü yerine getirirsen, Allah Teâlâ, Rabhk vazifesi olarak verdiği sözü daha evlâ yerine getirir. Şu âyette bu­yurduğu gibi: <strong>“Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size olan ahdimi yerine getireyim.” </strong>(Bakara, 2/40) Mârifeti kalbinde, zikri de dilinde muhâfaza et ve bunları, kabirde, karanlıklarda ve kıyâmette daima yanın­da olacak şekilde kendine bir nûr kıl.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi benzettiği şeylerin üçüncüsü top­raktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Toprağı verimli olan beldenin bit­kisi Rabbinin izniyle çıkar.&#8221; </strong>(A’raf, 7/58) Benzetmenin yönleri şunlardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Toprak, emanete sahip çıkma vasfına sahiptir. Kim toprağa ema­net olarak bir şey bırakırsa, toprak o kişiye emanetini kat kat fazlasıylan iâde eder. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Her bir başakta yüz dâne vardır.” </strong>(Bakara, 2/261) Mümin kişi de böyledir. Salih amel işlediğin­de kıyamet gününde amelinin karşılığı olarak kat kat fazlası verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>Ve sadece sabredenlerin mükâfatları hesapsız verilecektir.” </strong>(Zümer, 39/10)</p>
<p><strong>2.</strong>Yerin özelliklerinden biri de üzerine her türlü kötü ve çirkin şeyler atılmasına rağmen yine de ondan nice güzelliklerin çıkması ve yeşerme­sidir. İmanın yeri, yani toprağı da böyledir. İman toprağının üzerine kü­für ve günah kötülüklerinin atılmasına rağmen o iman toprağından bağış­lanma, rahmet ve nza meyvesi çıkar. Allah Teâlâ bir âyete şöyle buyurur: <strong>“Allah onların günahlarını iyiliklere çevirir.” </strong>(Furkan, 25/70)</p>
<p><strong>3.</strong>Yerin özelliklerinden biri de onun seni kucaklayan anne gibi olma­sıdır. Bu şekliyle yer beşik gibidir. Âyette de <strong>“Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?” </strong>(Nebe, 78/6) Hem yer senin için bir hazinedir, âyette <strong>“Yer­de ne varsa hepsini sizin için yarattı.” </strong>(Bakara, 2/29) Hem yer senin üze­rine titreyen son derece şefkatli bir anne gibidir. Âyette şöyle buyruldu: <strong>“Sizi ondan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha si­zi ondan çıkaracağız.” </strong>(Tâhâ, 20/55) îman da böyledir. Dünya ve âhiretteki bütün güzellikler ve menfaâtlar ondan hâsıl olur.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın imanı ve Kur’ân’ı benzettiği şeylerin dördüncüsü su­dur. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Gökten bir su indirdi de va­diler kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sele de suyun yüzüne çı­kan bir köpük yüklendi. Bir zinet veya değerli mal yapmak için ateş­te üzerini kürekledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük mey­dana gelir. İşte Allah hak ile bâtılı böyle anlatır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. Allah işte böyle misâller verir.” (Ra&#8217;d, 13/17) </strong>Yani iman ve küfre böyle misâller verir. Âyette geçen köpükten maksat küfür, sudan maksat da imandır. Buradaki benzetme yönünün ispatı için birkaç vecih vardır.</p>
<p><strong>1.</strong>Su, elbisedeki necaseti giderir. Şu âyetler de buna delildir: <strong>“Gök­ten terte<u>miz</u> su indirdik.” </strong>(Furkan, 48), <strong>“Ve elbiseni temizle.” </strong>(Müddes- sir, 74/4) Aynen bunun gibi iman da kalpten küfür ve günah pisliklerini giderir. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurdu: <em>“İslam ken­dinden önceki küfür hayatındaki tüm küfür ve kötülükleri keser yok eder. ”<sup>45</sup></em></p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ, gökten indirmiş olduğu suya rahmet adını vererek şöyle buyurdu: <strong>“Ve o şüphesiz mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir.” </strong>(Nemi, 27/77) Diğer bir âyette <strong>“Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: «Selâm size, Rabbiniz size rahmet et­meyi vaadetti.»” </strong>(En’âm, 6/54) Bu nedenle imanı ve Kur’ân’ı suya benzet­mede bir mahsur yoktur.</p>
<p><strong>3.</strong>Allah Teâlâ, Kur’ân’a mübarek ismini vererek şöyle buyurdu: <strong>“İşte bu Kur’ân da öyle mübarek bir zikirdir ki onu da biz indir­dik.” </strong>(Enbiyâ, 21/50) Kur’ân’ın ve imanın, her ikisi çok mübarek olduklarından Allah Teâlâ’nın onları suya benzetmesinde elbette bir kusur yoktur.</p>
<p><strong>4.</strong>Su, canlılar için bir şifâdır. Kur’ân da kalpler için bir şifâdır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: <strong>“Biz Kur’ân’da mü’minler için bir şi­fa ve rahmet kaynağı olan âyetleri peyderpey indirmekteyiz.” </strong>(İsra, 17/82) Buna göre Kur’ân, mü’minlerin kalplerine şifâ, günahlarının ba­ğışlanması için de bir rahmettir.</p>
<p><strong>5.</strong>Aynı zamana Allah Teâlâ, gökten su/yağmur indirmektedir. O’ndan başka kimsenin buna gücü yetmez.</p>
<p><strong>6.</strong>Nasıl ki, Allah Teâlâ, gökten yağmur yağdırmak istediği zaman onu engellemeye kimsenin gücü yetmiyorsa, aynen bunun gibi Allah Teâlâ, gökten Kur’ân indirdiğinde de buna engel olmaya ve Kur’ân’da olmayanı Kur’ân’a dâhil etmeye kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: <strong>“Halbuki Kur’ân benzeri olmayan, aziz bir ki­taptır. Ne önünden ne de ardından ona bâtıl yanaşamaz. O, hik</strong><strong>met sahibi ve daima hamde layık olan Allah tarafından indirilmiş­tir.” </strong>(Fussilet, 41/4142)</p>
<p><strong>7.</strong>Nasıl ki, bir kimse yağmur damlalarını saymaya güç yetiremezse; aynı şekilde Kur&#8217;ân&#8217;ın bütün sırlarının ve hakikatlerinin inceliklerini ku­şatmaya da kimse güç yetiremez.</p>
<p><strong>8.</strong>Nasıl ki, yağmur, gökyüzünden damla damla inip sonra yeryüzün­de akarak nehirleri ve denizleri oluşturuyorsa, Kur’ân da bunun gibi gök­yüzünden âyet âyet, bölüm bölüm inerek tamamı nehirler ve denizler gi­bi olmuştur. Hadîste de şöyle rivâyet olunmuştur: <em>“Muhakkak ki Kur’ân derin bir denizdir. Onun derinliği ve dibi idrak edilemez.”<sup>46</sup></em></p>
<p><strong>9.</strong>Şâyet yağmur, gökyüzünden bir defada inmiş olsaydı, ağaçları kökten söker, evleri yıkar ve zararı faydasından çok olurdu. Bunun gibi Kur’ân da bir defada inmiş olsaydı akıllar hataya düşer, düşünceler yo­lunu şaşırırdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Ey Rasûlüm) <strong>Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, parça parça olmuş görürdün.” </strong>(Haşr, 59/21)</p>
<p><strong>10.</strong>Nasıl ki Allah Teâlâ kupkuru, ölü gibi olan toprağı yağmurla diril­tip yemyeşil hâle getiriyorsa, aynen bunun gibi mânen ölmüş olan kalp­leri de Kur’ân ile diriltmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: <strong>“Hiç, ölü iken kendisine hidayetle dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında yü­rürken önünü aydınlatan bir iman nûru verdiğimiz kimse, karanlık­lar içinde kalmış olan ve ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi mi­dir?” </strong>(En’âm, 6/122)</p>
<p><strong>11.</strong>Nasıl ki yeryüzüne sadece yağmurun düşmesiyle yerin bir kıs­mında gül ve reyhan çiçekleri, diğer bir kısmında diken ve zehir çıkıyor­sa Kur’ân da böyledir. Kur’ân itaâtkar mü’minin kalbine düşerek ondan, kulluk gülü ve reyhan itaâtı çıkar. Yine Kur’ân kâfirin kalbine düşmekle ondan küfür zehri ve günah dikenleri çıkar. Allah Teâlâ bu hususta şöy­le buyurur: <strong>“Allah onunla birçok kişiyi saptırır, birçok kişiyi de hidayete erdirir.” </strong>(Bakara, 2/26)</p>
<p><strong>12.</strong>Nasıl ki gökten inen su, yeryüzünde bulunan diğer bütün sulardan müstağni olup onlara ihtiyaç duymuyorsa, aynı şekilde Kur’ân da bütün kitap ve ilimlerden müstağni olup hiçbirine muhtaç değildir.</p>
<p><strong>13.</strong>Nasıl ki derin olan suya yüzme bilmeyen kişi daldığında boğuluyorsa-, aynı şekilde ilmi olmadığı halde Kur’ân’ın âyetlerini kendince yo­rumlayan kişi de helâka gider. Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurdu: <em>“Her kim kendi fikriyle Kur’ân’ı tefsir etmeye çalışırsşa</em> ce­hennemdeki <em>yerine hazırlansın.<u>”(47)</u></em></p>
<p><strong>14</strong>.Nasıl ki ihtiyaçtan fazla su içmek fayda değil zarar veriyorsa? ay­nı şekilde Kur’ân’la ilgili olarak kişilerin anlama ve zekâ kapasitelerinin üzerinde konuşmak da onlara faydadan çok zarar verir. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İnsanlara <em>zekâ seciyelerine göre hitap et­mekle emrolundum,</em> ”(48)</p>
<p><strong>15.</strong>Yağmur yağdığında kıtlık tehlikesi kalmaz, bitkiler yeşerir, gıda- ( lar ve meyveler yetişir. Aynen bunun gibi Kur an nazil olmadan önce ger­çek din kıtlığı vardı. Kur’ân nâzil olunca bu kıtlık ortadân kalkmış oldu ve ruhlar için çeşit çeşit gıdalar ve meyveler ortaya&#8217;çıktı. Bu durum tevhid, nübüvvet ve dînî hükümlerin açıklanmasıyla oldu.</p>
<p><strong>16</strong>.Suyun ateşi söndürdüğü gibi hem iman hem de Kur’ân, onları ta­şıyan mü’min kişilere gelebilecek cehennem ateşini söndürür.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın imanı benzettiği şeylerin beşincisi; sağlam iptir. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarı­lınız&#8230;” </strong>(Âi-i İmrân, 3/103) İmanın ipe benzeme yönü birkaç vecihledir.</p>
<p><strong>1.</strong>Her kim aşağıdan yukarıya çıkmak isterse, kaymaktan ve yere düşmekten korkar. Sağlam bir ipe tutunduğu zaman o korkudan kurtulur ve kendini güvende hisseder. Kul da insanlığın en düşük mertebesin­den güzel ve yüce âleme yükselmek istediğinde, kaymaktan ve düşmek­ten korktuğunda önce aklını kullanıp Kur’ân’a sarılsa o korkudan kurtu­lur ve güvende olur.</p>
<p><strong>2.</strong>Kör olan biri, bir yere gitmek istediğinde, eğer kendisinin bulun­duğu yer ile gideceği yer arasında bir ip gerilmiş ise, kör olan kişi o ipe tutunarak giderse, hiçbir şeyden korkmadan varacağı yere ulaşır. Beşer aklı da aynen bunun gibi, tevhid ve marifet yolunda yürümekte kör bir kişi gibidir. Beşer aklı, bu yolda Kur’ân’a tutunursa her türlü korkudan emin olur.</p>
<p><strong>3.</strong>Kuyuya düşen birinin kurtuluş yolu, ona bir ip uzatılıp o ipe tutu­narak yükseğe çıkmasıyla mümkün olur. Böylece başına gelebilecek teh­likelerden kurtulabilir. Beşer ruhları madde âleminin en derinliklerine düş­müş, çok merhametli olan padişah ise o ruhlara Kur’ân ipini göndermiş­tir. Ona tutunup da yükselen kişi kurtulur. Ona tutunmayan ise karanlık­lar kuyusuna düşüp helâka gidenlerden olur.</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın, imanı benzetmiş olduğu şeylerin akıncısı, zeytin ağa­cıdır. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Bir de, aslı Tûr-i Sînâ’dan çıkan bir ağaç ki, o ağaçtan hem yağ çıkar, hem de onun meyvesini yiyenlere bir katık olur.” </strong>(Mü’minûn 23/20) Bu âyetin teşbih yönü hakkında âlimler iki durum zikretmişlerdir:</p>
<p><strong>1.</strong>Allah Teâlâ’nın, imanı bu ağaca benzetmesinin nedeni; bu ağa­cın çoğu durumlarda sadece temiz yerlerde yetişmesindendir. Aynen bu­nun gibi mârifet de her kalpte karâr kılmaz, ancak temiz kalplerde karâr kılar ve oraya yerleşir.</p>
<p><strong>2.</strong>Zeytin ağacının meyvesinden, gayet temiz ve saf olan yağ oluşur Aynen bunun gibi, mü’minin kalbinden de iman ve mârifet oluşur. Bu ikisi de nûrların en saf ve en şerefli olanıdır</p>
<p>Bilesiniz ki, Allah Teâlâ, mü’minlere çok kıymetli on şey vaat etmiş­tir:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> mağfirettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Ey Muhammedi) <strong>İnkâr edenlere söyle, eğer </strong>(iman edip düşmanlık ve savaştan) <strong>vazge­çerlerse Allah geçmiş günahlarını bağışlar&#8230;” </strong>(Enfal, 8/38) Bunun anlamı ‘imanı <em>kabul edip küfrü terk ederlerse’</em> demektir.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> emniyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İman eden ve iman­larına şirkin zulmünü karıştırmayanlar var ya! İşte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır.” </strong>(En am, 6/82)</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> hidâyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İman edip sâlih amel işleyenlere gelince; imanları sebebiyle Rableri onları hidayete erdirir.” </strong>(Yûnus, 10/9)</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> yaptıkları iyiliğin kat kat fazlası vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İyilik yapanlara iyilik ve fazlası vardır.” </strong>(Yûnus, 10/26)</p>
<p><strong>Beşincisi</strong> kurtuluştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“M<u>uhakkak</u> ki mü’minler kurtuluşa ermişlerdir.” </strong>(Mü’mînûn 23/1).</p>
<p><strong>Altıncısı</strong> doğruluk üzere sâbit kılmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyu­rur: <strong>“Allah iman edenleri, hem dünyada hem âhirette değişmez söz </strong>(Kelime-i Tevhid) <strong>ile sâbit kılar.” </strong>(İbrahim, 14/27)</p>
<p><strong>Yedincisi</strong> şefâattır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“O gün Rahman, olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden baş­kasının şefâati fayda vermez.” </strong>(Tâhâ, 20/109) Yani hoşnut olduğu söz, <em>Lâ ilâhe İllallâh</em> sözüdür.</p>
<p><strong>Sekizincisi</strong> âmellerin ıslahıdır. Allah Teâlâ: <strong>“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız ki&#8230;&#8221; </strong>(Ahzab, 33/70) Bu âyetin devamı olan <strong>“Sizin iş­lerinizi düzeltsin.” </strong>(Ahzâb, 33/71) buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Dokuzuncusu</strong> müjdedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“&#8230;size </strong>(dünyada iken) <strong>va’d olunan cennet ile sevininiz.” </strong>(Fussilet, 41/30)</p>
<p><strong>Onuncusu,</strong> Allah Teâlâ’nın onlarla konuşması ve onların Allah Teâlâ’yı görme şerefidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Onlara Rahim olan Rablerinden doğrudan doğruya söylenen bir selâm vardır. </strong>(Yâsîn, 58), <strong>“Nice yüzler, o gün ışıldayarak Rabbine bakmaktadır.” </strong>(Kıyamet 75/22-23)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Fahreddin</em> er-<em>Razi &#8211; </em><em>Kelime</em>-i <em>Tevhidin Sırları</em> (Esrarut -Tenzil ve Envaru&#8217;t -Te&#8217;vil)-syf:91,107</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[41] Buhârî, <em>Daavât</em> 10; Müslim, <em>Salatu’l-Misafirîn,</em> 181.</p>
<p>(42) Müslim, el Birru ve Sılatı ve&#8217;l Adab 33,34</p>
<p>(43) Acluni, Keşful Hafa, 1/203,Hadis no:614</p>
<p>(44) Hadisin kaynağına ulaşılamadı.</p>
<p>(45) Acluni, Keşful Hafa, 1/127, Hadis No:363</p>
<p>(46) Hadisin kaynağına ulaşılamadı.</p>
<p>[47]   <em>Rauzatu’l-Muhaddisîn</em> X/455. (Şamile).</p>
<p>[48]   Hadisin kaynağına ulaşılamadı.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/">Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hamd ve Şükür Allah&#8217;a Aittir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hamd-ve-sukur-allaha-aittir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hamd-ve-sukur-allaha-aittir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Apr 2019 19:40:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[En'am 1.Ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd ve Şükür Allah'a Aittir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21674</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hamd o gökleri ve yeri yaratan,, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;adır&#8230;(En&#8217;am,1) &#8230; İkinci Mesele:&#8221;Elhamdu&#8221; lafzı, başına elif-lâm getirilmiş müfred bir lafızdır.Bu şekliyle kelime, “hamd” denen şeyin aslını ifâde eder.Bunun böyle olduğu sâbit olunca biz deriz ki: “Allah Teâlâ’- nın “elhamdülillah” âyeti, bu aslın Allah’a âit ve mahsus olduğunu ifâde eder ki bu da, Allah’dan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hamd-ve-sukur-allaha-aittir/">Hamd ve Şükür Allah’a Aittir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hamd o gökleri ve yeri yaratan,, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;adır&#8230;(En&#8217;am,1)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İkinci Mesele:&#8221;Elhamdu&#8221; lafzı, başına elif-lâm getirilmiş müfred bir lafızdır.Bu şekliyle kelime, “hamd” denen şeyin aslını ifâde eder.Bunun böyle olduğu sâbit olunca biz deriz ki: “Allah Teâlâ’- nın “elhamdülillah” âyeti, bu aslın Allah’a âit ve mahsus olduğunu ifâde eder ki bu da, Allah’dan başkasına hamdedilmesine mânîdir.</p>
<p>Binâenaleyh bu ifâde, her türlü hamd, senâ (övgü) ve ta’zîmin sadece Allah için olmasını gerektirir.Eğer “Meselâ öğrettiğinden ötürü hocaya (öğretmene), adâletinden ötürü hükümdara (idareciye) ve yaptığı iyilikten ötürü iyilikte bulunana şükretmek (teşekkür etmek) gibi, in’âmda (iyilikte) bulunana şükretmek vâciptir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s)  &#8220;İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah&#8217;a da şükretmez&#8221;(Ebu Davud) buyurmuştur” diye bir soru sorulacak olursa, biz deriz ki:</p>
<p>“Hakîkatte hamdedilen ve teşekkür (şükr) edilen sadece Allah’dır. Bunun böyle olduğunu birkaç yönden izah edebiliriz:</p>
<p><strong>a)</strong>iyiliğin bir insandan sâdır olup çıkması, o iyiliği yapmaya sebep olacak hissin kulun kalbinde teşekkül etmesine bağlıdır. İnsanın kalbinde bu hissin teşekkül etmesi ise, kulun kendisinden olan birşey değildir. Aksi halde bunun teşekkül edip meydana gelmesi, başka bir sebebe (hisse) dayanır. Bu teselsülü gerektirir.</p>
<p>Aksine bu sebebin kuluh kalbinde meydana gelişi, sadece Allah Teâlâ’dandır. Binâenaleyh kulun kalbinde bu sebep (his) tahakkuk ettiğinde, o iyiliğin yapılması vâcip; bu sebebin zâil olması durumunda ise, bu iyiliğin yapılması imkânsız olur. Böylece gerçekte o iyiliği yapan (yaptıran), Allah Teâlâ olmuş olur. Bu sebeple de, her türlü hamde ve şükre gerçek mânada müstehak olan sadece Allah’tır.</p>
<p><strong>b)</strong> İnsanlardan birisine iyilik eden herkes, bunu, ya bir menfaat elde etmek için, yahut da bir zararı savuşturmak için yapar. Bir menfaat elde etme hususuna gelince, yaptığı bu iyilik sebebi ile, ya kalbinde bir sevinç ve memnunluğun, yahut dünyevî az veya çok bir karşılığın, yahut da uhrevî bir mükâfaatın meydana gelmesini umar. Bir zararı savuşturma hususuna gelince, insan herhangi bir canlıyı bir zarar veya belâ içinde görünce, kalbi o canlıya bir şefkat duyar. İşte bu şefkat ve rikkat, o canlının o zarara düştüğünü gördüğü zaman insanın kalbinde doğan bir çeşit acı ve elemdir.</p>
<p>Binâenaleyh bu insan, o canlıyı bu belâdan kurtarmaya çalıştığında, o rikkat kalbinden gider ve kalbinin elem veren bu rikkattan kurtulması ile kalbi itminana erer, hoşhal olur. İşte onun yaptığı bu iyilik, sanki kalbinin, o hissettiği rikkatin eleminden kurtulması için olmuş olur. Böylece, Hak Teâlâ’nın dışındaki her varlığın, yaptığı iyiliği vasıtası ile, ya bir menfaati celbetmek, yahut da bir zararı defetmek için yapmış olduğu sâbit olur. Fakat Hak Subhânehû ve Teâlâ, ihsanda bulunur ve bununla ne bir menfaati celbetmek, ne de bir zararı defetmek ister. Binâenaleyh hakîkî mânada İyilikte bulunan sadece Allah Teâlâ olmuş olur. İşte bu sebeple de her türlü hamde müstehak olan, sadece Allah’dır ve bundandır ki O, sûreye elhamdülillah diye başlamıştır.</p>
<p><strong>c)</strong> Mahlûkâttan herhangi birinin yaptığı her iyilikten istifade etme, ancak Allah Teâlâ’nın ihsânı ile tam ve mükemmel olabilir.Baksana eğer Allah Teâlâ, böyle çeşit çeşit nimetleri yaratmamış olsaydı, insan bir buğdayı ve bir meyveyi bir başkasına veremezdi. Yine eğer Allah Teâlâ, o nimetlerden istifâde edilmesine imkân veren beş duyuyu insana nasîb etmeseydi, insan nimetlerden istifâde edemezdi. Yine Cenâb-ı Hak, insana hastalıksız bir mîzaç ve sağlam bir bünye vermeseydi, insanın onlardan istifâdesi mümkün olmazdı. Binâenaleyh Allah’dan başkasından olan hertürlü iyilikten istifâdenin, ancak Allah’ın ihsanı ile tamamlandığı sâbit olur.</p>
<p>İşte bu durumda da gerçekte Allah’dan başka hiçbir muhsinin (iyilik yapanın) bulunmadığı ve hamde ancak ve sadece Allah&#8217;ın müstahak olduğu ortaya çıkar, işte bu sebepten ötürü de, Hak Teâlâ, Elhamdülillah diye başlamıştır.</p>
<p><strong>d)</strong> Her türlü nimetten istifade etme, istifâde edecek olanın diri, kâdir ve âlim olması halinde mümkündür. Halbuki var olma, hayat sahibi olma, kâdir olma ve âlim olma (bilme), ancak Hak Teâlâ’dan olan birer nimettir. Asıl terbiye ve çeşitli rızıklar, insanın çocukluğundan başlayıp, ömrünün sonuna kadar, ancak Allah’dan olabilir.</p>
<p>Hem sonra insan, Rahman tarafından kendi hilkatine konulmuş olan hikmet eserleri üzerinde düşünüp, Allah Teâlâ’ nın insanın uzuvlarına yerleştirdiği çeşitli fayda ve maslahatları gördüğünde, bunların, uçsuz bucaksız bir okyanus olduğunu anlar. Nitekim Hak Teâlâ, &#8220;Allah&#8217;ın nimetlerini saymak isteseniz, sayamazsınız&#8221; (Nahl, 18) buyurmuştur. Farzedelim ki kul, bir başkasına bir iyilik yapabiliyor. Ama kulun bu iyiliği, bir damla kadardır. Halbuki Allah&#8217;ın nimetleri başta ve sonda olarak, gizli ve âşikâr olarak sınırsızdır. İşte bundan dolayı mutlak mânada hamd-ü senâya müstehak olan sadece Allah Teâlâ olup yine bundandır ki burada elhamdülillah buyurmuştur.</p>
<p>Fahruddin er-Râzi &#8211; Tefsir-i Kebir,cild:9,syf.308,311</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hamd-ve-sukur-allaha-aittir/">Hamd ve Şükür Allah’a Aittir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hamd-ve-sukur-allaha-aittir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cennetin Boyutlarından Maksat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cennetin-boyutlarindan-maksat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cennetin-boyutlarindan-maksat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Apr 2019 19:31:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Al-i İmran 133.Ayet]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet ve Cehennemin Yaratılmış Olmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Cennetin Boyutlarından Maksat]]></category>
		<category><![CDATA[Mağfiret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21680</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rabb&#8217;inizin mağfiretine ve müttakiler için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun &#8220;(Al-I Imran, 133) &#8230; Sonra Hak Teâlâ, mağfiretine koşuşmanın gerektiğini beyân buyurduğu gibi, cennetine koşuşmanın (yarışmanın) vacip olduğunu da beyan etmiş ve bu ikisini birbirinden ayırmıştır.) Çünkü “mağfiret”, cezayı kaldırmayı; cennet ise, sevâba ulaştırmayı ifâde eder. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, mükellefin bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cennetin-boyutlarindan-maksat/">Cennetin Boyutlarından Maksat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21937" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem.jpg" alt="" width="652" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-600x276.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-300x138.jpg 300w" sizes="(max-width: 652px) 100vw, 652px" /></p>
<p>Rabb&#8217;inizin mağfiretine ve müttakiler için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun &#8220;(Al-I Imran, 133)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Sonra Hak Teâlâ, mağfiretine koşuşmanın gerektiğini beyân buyurduğu gibi, cennetine koşuşmanın (yarışmanın) vacip olduğunu da beyan etmiş ve bu ikisini birbirinden ayırmıştır.) Çünkü “mağfiret”, cezayı kaldırmayı; cennet ise, sevâba ulaştırmayı ifâde eder. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, mükellefin bu iki emri mutlaka yerine getirmesi gerektiğini belirtmek için, bu âyette her ikisini de zikretmiştir. Cennetin eninin gökler kadar olduğunu beyan etmesinden, hakîkî mânanın kastedilmediği malumdur. Çünkü bizzat gökler, cennetin eni olamazlar. O halde bu ifâdeden maksad, “göklerin ve yerin eni gibi&#8230;” manasıdır.</p>
<p><strong>Bu hususta birkaç sual vardır:</strong></p>
<p><strong>Birinci sual</strong>: Cennetin eninin, gökler ve yerin eni gibi olması ne demektir?</p>
<p><strong>Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Bundan murad şudur: Şayet gökler ve yerlerin herbir tabakası, parçalanmayan cüzlerden (atomlardan) oluşmuş birer satıh haline getirilse ve hepsi yanyana konulup tek bir satıh (tabaka) elde edilse, işte bunun eni, cennetin eni kadar olur. Bu, ancak Allah’ın bilebileceği son derece geniş bir mesafedir.</p>
<p><strong>b)</strong> Eni, gökler ve yerin eni gibi oian cennet, bir tek insanın hissesine düşecek olan cennettir. Çünkü insan, mal ve mülk hususunda son derece arzuludur. Bundan dolayı, her birinin mülkü olan cennetin miktarının bu kadar çok olması gerekir.</p>
<p><strong>c)</strong> Ebu Müslim şöyle demektedir: “Bunun bir diğer izahı da şudur: Eğer cennet, alış-veriş yoluyla, gökler ve yer karşılığında satışa çıkarılsa, gökler ve yerler ancak cennetin fiatı olabilir. Çünkü sen, birşeyi, başka birşey karşılığında sattığında,&#8221;arestuhu aleyhi&#8221; ve &#8220;arestuhu bihi&#8221;dersin. Böylece bu “arz” (en) kelimesi, arasındaki miktar bakımından eşitliğin yerine konulmuş olur. “Kıymet” (değer) kelimesinin manası da böyledir. Çünkü bu da, birşeyi başka birşeyle değerlendirme ve karşılaştırma manasından alınmıştır. Bu iki şeyden herbiri, diğerinin bir misli ve kıymeti olmuş olur.</p>
<p><strong>d)</strong> Maksad, o cennetin alabildiğine geniş olduğunu anlatmaktır. Çünkü bize göre yer ile göklerden daha geniş hiçbir şey yoktur. Bunun bir benzeri de, &#8220;(Onlar), gökler ve yer durdukça orada ebedî kalıcıdırlar&#8221; (Rad, 107) âyetidir. Çünkü bize göre, herşeyin en uzun ömürlüsü gökler ve yerdir. Böylece biz insanlara, bildiklerimize uygun şekilde hitap edilmiştir. İşte burada da böyledir.</p>
<p><strong>İkinci sual:</strong> Cenâb-ı Allah, burada özellikle niçin cennetin eninden bahsetmiştir?</p>
<p><strong>Cevap</strong>: Bunun iki izahı vardır:</p>
<p><strong>a)</strong> Eni, bu kadar olan bir şeyin, uzunluğunun daha fazla olacağı açıktır. Bunun bir benzeri de &#8220;O (döşeklerin) astarlan atlastandır&#8221; (Rahman. 54) âyetidir. Allahu Teâlâ .burada, döşeklerin astarından bahsetmiştir. Astarın, yüzünden daha az kıymetli olacağı malumdur. Astarı bu kadar kıymetli olan bir şeyin, ya yüzü nasıl olur! İşte burada da böyledir, eni böyle olanın, ya boyu ne olur!”</p>
<p><strong>b)</strong> Kaffâl şöyle demektedir: “Buradaki enden maksat, uzunluğun aksi olan en değildir. Aksine bu genişlik manasındadır. Nitekim Araplar, “Geniş bir memleket” der. Yine, “Bu, geniş ve büyük bir dâvadır” denilir. Bu hususta asıl olan şudur: Eni geniş olan, dar olmaz. Fakat eni dar olan ince olur. Böylece en, genişlikten kinâye kılınmıştır.”</p>
<p><strong>Üçüncü sual:</strong> Siz, cennetin göklerde olduğunu söylüyorsunuz. O halde cennetin eni, nasıl göklerin eni gibi olur?</p>
<p><strong>Cevap</strong>: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:</p>
<p><strong>a)</strong> Bizim bu sözümüzden maksadımız, cennetin göklerin üstünde ve Arşın altında olduğunu ifade etmektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), Firdevs cennetini anlatırken Onun tavanı, Rahman&#8217;ın Arşıdır&#8221; buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre Bizans İmparatorunun elçisi Hz. Peygamber (s.a.s)’e bir soru yönelterek, ‘‘Sen, eni gökler ve yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete çağırıyorsun. Öyle ise ya cehennem nerede?” diye sormuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) &#8220;Sübhânallah! Gündüz geldiğinde gece nerede!&#8221; buyurmuştur ki, Allah en iyisini bilir ya, bunun manası şudur: Felekler döndüğü zaman âlemin bir tarafında gündüz, diğer tarafında ise gece meydana gelir. Tıpkı bunun gibi cennet üst tarafta, cehennem ise alt taraftadır. Enes İbn Malik (r.a)’e, cennetin yerde mi gökte mi olduğu sorulduğunda o, ‘‘Hangi yer ve gök cenneti içine alabilir!” diye cevap verdi. ‘‘O halde nerededir?” denildiğinde de o, ‘‘cennet yedi kat göğün üstünde ve Arş’ın altındadır” dedi.</p>
<p><strong>b)</strong> Cennet ve cehennemin, şu anda yaratılmış olmadıklarını, Allah’ın onları kıyamet koptuktan sonra yaratacağını söyleyenler (vardır). Bu takdirde, cennetin göklerin yerinde; cehennemin de yeryüzünün yerinde yaratılacak olmaları uzak bir ihtimal sayılmaz. Allah en iyi bilendir.Hak Teâlâ’nın, &#8220;Müttakiler için hazırlanmış&#8221; ifâdesinin zâhiri, cennet ile cehennemin şu anda yaratılmış olduklarına delâlet etmektedir ki bunun izahı daha önce geçmişti.</p>
<p>Fahruddin er-Râzi &#8211; Tefsir-i Kebir,cild.7,syf.67,69</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cennetin-boyutlarindan-maksat/">Cennetin Boyutlarından Maksat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cennetin-boyutlarindan-maksat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahî Hikmet Gâh Zafer, Gâh Mağlubiyet İster</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-hikmet-gah-zafer-gah-maglubiyet-ister/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-hikmet-gah-zafer-gah-maglubiyet-ister/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Apr 2019 19:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlahî Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Al-i İmran 140.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı ve meşakket]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21682</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Eğer siz bir yara almış iseniz, o kavim de o kadar yara almış idi. Biz, o günleri insanların arasında döndürür dururuz. Bu, Allah&#8217;ın iman edenleri bilmesi (ortaya çıkarması) ve içinizden şehidler edinmesi, mü&#8217;minleri tertemiz yapıp kâfirleri de helak etmesi içindir. Allah zalimleri sevmez&#8221;(Âl-i imran, 140-141) &#8230;. Cenâb-ı Hak sonra, &#8220;Biz o günleri insanların arasında döndürür [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-hikmet-gah-zafer-gah-maglubiyet-ister/">İlahî Hikmet Gâh Zafer, Gâh Mağlubiyet İster</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21941" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-4.jpeg" alt="" width="533" height="372" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-4.jpeg 663w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-4-600x419.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-4-300x210.jpeg 300w" sizes="(max-width: 533px) 100vw, 533px" /></p>
<p>&#8220;Eğer siz bir yara almış iseniz, o kavim de o kadar yara almış idi. Biz, o günleri insanların arasında döndürür dururuz. Bu, Allah&#8217;ın iman edenleri bilmesi (ortaya çıkarması) ve içinizden şehidler edinmesi, mü&#8217;minleri tertemiz yapıp kâfirleri de helak etmesi içindir. Allah zalimleri sevmez&#8221;(Âl-i imran, 140-141)</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>Cenâb-ı Hak sonra, &#8220;Biz o günleri insanların arasında döndürür dururuz&#8221;(Al-i İmran,140) buyurmuştur.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bil ki bu elden ele dolaşmadan maksad, Allahu Teâlâ’nın bazan mü&#8217;minlere, bazan da kâfirlere yardım etmesi değildir. Bu böyledir, çünkü Allah’ın yardımı şerefli bir makam ve büyük bir izzettir. Binaenaleyh, bu kâfire lâyık değildir. Bilâkis bu elden ele dolaştırmadan maksad, Cenâb-ı Hakk’ın, sıkıntı ve meşakkatleri bazan kâfirlere, bazan da mü’minlere çok vermesidir.</p>
<p><strong>Bunun faydası şunlardır:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Cenâb-ı Hak, şayet, her zaman kâfirlerin sıkıntısını arttırıp, mü’minlerin de sıkıntısını gidermiş olsaydı, iman etmenin hak, etmemenin ise bâtıl olduğuna dair zarurî bir ilim meydana gelmiş olurdu. Eğer bu böyle olsaydı, o zaman da teklifin, mükâfaat ve cezânın anlamı kalmazdı. İşte bu sebepten dolayı, şüpheler bulunmaya devam etsin ve mükellef de, İslâm dininin gerçek olduğuna delâlet eden delilleri inceleyerek bu şüpheleri gidersin, böylece de Allah katındaki mükâfaatı büyüsün ve çoğalsın diye, mihnet ve sıkıntıyı bazan iman edenlere, bazan da kâfirlere musallat eder.</p>
<p><strong>b)</strong> Mü’min, bazan isyan etmeye yeltenir. Böylece de, Allah’ın o kimseye dünyada şiddetli bir meşakkat ve mihnet vermiş olması, onun için Allah Tââlâ katında bir terbiye etme olmuş olur. Ama kâfirin sıkıntısını arttırması, Allah Teâlâ’nın ona olan gazabındandır.</p>
<p><strong>c)</strong> Dünyanın lezzet ve elemleri devamlı değil, onun muhtelif halleri sonlu ve sona ericidir. Devamlı olan saâdetler, ancak Ahiret yurdunda tahakkuk eder. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, dirilttikten sonra canlıları öldürür; sıhhat verdikten sonra da hasta eder. Cenâb-ı Hakk’ın bu fiilleri güzel ve uygun olunca, O’nun sevinci sıkıntıya; kudreti âcizliğe dönüştürmesi niçin güzel olmasın?</p>
<p>Rivâyet edildiğine göre Ebû Süfyan Uhud gününde hem dağa tırmanıyor, hem de “Nerede İbn Ebî Kebşe (Hz. Peygamber); nerede İbn Ebî Kuhâfe (Hz. Ebu Bekir) ve nerede İbnu’l-Hattâb (Hz. Ömer)?” diyordu. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Şu, Allah’ın Resûlü, şu Ebû Bekir; ben Ömer de işte!” dedi. Buna karşılık Ebû Süfyan, “Gün, güne mukabildir. Günler, insanlar arasında dönüp dolaşır. Harb (de muzafferiyet), nöbetleşedir” dedi. Buna mukabil, Hz. Ömer, “Hayır, bunlar birbirine denk değildir. Bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler ise cehennemdedir” dedi. Ebû Süfyan da, “Eğer durum sizin iddiâ ettiğiniz gibiyse, biz muhakkak ki umduğumuzu bulamadık ve hüsrana uğradık demektir..” dedi.</p>
<p>Fahruddin er-Râzi &#8211; Tefsir-i Kebir,cild.7,syf.83,84</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-hikmet-gah-zafer-gah-maglubiyet-ister/">İlahî Hikmet Gâh Zafer, Gâh Mağlubiyet İster</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-hikmet-gah-zafer-gah-maglubiyet-ister/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum&#8217;un Tefsiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 15:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İsm-i Azam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Bizatihi Kaim Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâla nın Kayyûm Vasfı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Mekândan Münezzehliği]]></category>
		<category><![CDATA[Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum'un Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayy ve Kayyum]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibu’l-Vücûd Mefhumunun Mânası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21672</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki, Allah lâfzının tefsiri, kitâbın başında;Lailahe illa hu  &#8220;Ondan başka Tanrı yoktur&#8221; buyruğu-Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve nun tefsiri de &#8220;SizinKayyum’un Tefsiri Tanrınız, tek bir Tanrı&#8217;dır. O&#8217;ndan başka bir Tanrıyoktur&#8221; (Bakara, 163) âyetinin tefsirinde geçmişti. Burada geriye sadece, Hak Te- âlâ’nın &#8220;el hayyu kayyum&#8221; tavsifinin tefsiri hakkında konuşmak kalmıştır.İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/">Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bil ki, Allah lâfzının tefsiri, kitâbın başında;Lailahe illa hu  &#8220;Ondan başka Tanrı yoktur&#8221; buyruğu-Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve nun tefsiri de &#8220;SizinKayyum’un Tefsiri Tanrınız, tek bir Tanrı&#8217;dır. O&#8217;ndan başka bir Tanrıyoktur&#8221; (Bakara, 163) âyetinin tefsirinde geçmişti. Burada geriye sadece, Hak Te- âlâ’nın &#8220;el hayyu kayyum&#8221; tavsifinin tefsiri hakkında konuşmak kalmıştır.İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah’ın isimlerinin en büyüğü,&#8221;el hayyu kayyum&#8221; lâfızlarıdır”. Hz. Muhammed (s.a.s)’in, “Bedir gününde secde halinde iken, bu kutlu isimleri zikretmekten başka bir söz söylemediğine dair yapmış olduğumuz rivayet de, bu ismin azamet ve celâlini gösterir. Akli deliller de, yapılan bu rivayetlerin doğruluğuna delâlet etmektedir. Muvaffakiyet Allah’dandır diyerek, bunun izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hiç şüphesiz mevcûdât, ya tamamiyle mümkinâttan, ya tamamiyle vâci- battan, veyahut da bazısı mümkinâttan bazısı da vâcibattandır. Mevcudatın hepsinin mu&#8217;mkinâttan olması caiz değildir. Çünkü her mürekkeb varlık kendi cüzlerinden her birine muhtaçtır. Bu mürekkeb varlığın cüzlerinden herbiri “mümkin”dir. “Mümkin”e muhtaç olan, imkân dahilinde olmaya daha lâyık ve,daha elverişlidir. Binaenaleyh, mürekkeb varlık bizâtihî “mümkin”dir. Onun cüzlerinden herbiri de mümkindin Çünkü, o cüzlerin herbirinin varlığı, ancak kendisinden başka olan bir “müreccih” sayesinde yokluğuna tercih edilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh bu mürekkeb varlık, hem “mürekkeb” olması, hem de cüzlerinin herbiri itibariyle, kendisinden başka olan bir müreccihe muhtaçtır. Her türlü mümkinâttan başka olan herşey, mümkin olamaz. Binaenaleyh böylece, mümkin olmayan bir mevcut bulunmuş olur. Böylece de her mevcudun mümkin olduğuna hükmetmek bâtıl ve yanlış olur.Mevcudatın tamamının vâcibattan olduğu hususuna gelince, bu da bâtıldır. Çünkü, şayet herbiri zâtı gereği vâcib olan iki varlık bulunsa, o zaman bu iki varlık zâtı gereği vâcib olmada müşterek olur ve nefy bakımından da birbirlerinden başka olurlardı. Kendisiyle ortaklığın sağlandığı, tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk etmiş olduğu şeyden başkadır.</p>
<p>Binaenaleyh, bu iki mevcûttan herbiri, kendisiyle ortaklığın sağlandığı vâcib oluş ile, kendisiyle farklılığın meydana geldiği başkalıktan mürekkeb olmuş olur. Her mürek- keb, kendi cüz’üne muhtaçtır. Halbuki, onun cüz’ü kendisinden başkadır. O haide her mürekkeb varlık, başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Binaenaleyh, vacibu’l-vücûd olan varlık şayet birden fazla olsaydı, onlardan hiçbirisi vâcibu’l-vücûd olamazdı.. Ki bu da, imkânsızdır..</p>
<p>Bu iki kısım geçersiz ve bâtıl olunca, mevcûdâtın içerisinde zâtı gereği vâcibu’l-vücûd olan tek bir varlığınjve O’nun dışında kalan herşe- yin, zâtı gereği mümkin ve de, zâtı gereği vâcibu’l-vücûd olan zâtın yarattığı bir mevcût olmuş olduğu ortaya çıkmış olur. Bu iki kısım bâtıl olunca, zâtı gereği vâcib olan hem “lizâtihî”, hem de “bizâtihî” vâcib olur ve varlığı hususunda kendisinden başkasına muhtaç olmaz. Vâcibu’l-vücûd olan zâtın dışında kalan herşey, gerek varlığı, gerekse mâhiyeti hususunda lizâtihî vâcib&#8217;olan varlığın yaratmasına muhtaçtır. O halde zâtı gereği vâcib olan, hem bizâtihî kâimdir; hem de, kendisinin dışında kalan herşeyin, gerek mahiyeti gerekse varlığı hususunda kâim olmasının sebebi olur. Buna göre Allah, bütün mev- cûdâta nisbetle kayyûm ve hayy’dır.</p>
<p>Binaenaleyh kayyûm, zâtı sebebiyle kâim olan ve, gerek mahiyetleri, gerekse varlıkları itibariyle kendisinin dışında kalan her şeyi ayakta tutan demektir. Zâtı gereği vâcibu’l-vücûd olan varlık mevcût olunca, her şeye nisbetle gerçek kayyûm O olmuş olur.Sonra Allahu Teâlâ bütün varlıklarda “müessir” olunca,-O’nun bu müessiriyyeti, ya “illiyyet ve icab” yoluyla, veyahut da “fiil ve ihtiyar” yoluyla olunca, hiç şüphesiz Allahu Teâlâ &#8220;el hayyu kayyum&#8221;ifadesiyle, kendisinin “illiyyet ve icab” yoluyla müessir olduğu vehmini ortadan kaldırmış olur. Çünkü hayy, “ân üstün derece aktif ve fa’âl” ;-&#8220;ederrekul feğal&#8221; demektir.</p>
<p>Binaenaleyh, Allahu Teâlâ “el-hayyu” tabiriyle kendisinin alîm, kâdir olduğuna; “ei-kayyûm” tav- sîfiyle de, bizâtihî kâim ve kendisinin dışındaki varlıkların da “mukavvimi” (ayakta tutanı) olduğuna delâlet etmiştir. “İlm-i tevhîd” de muteber olan bütün meseleler işte şu iki asıldan çıkmıştır:</p>
<p>Vâcibu’l-Vücûd Mefhumunun Mânası</p>
<p>1) Vâcibu’l-vücûd; mahiyyeti cüzlerden mürekkeb değildir anlamında tektir.Bunun aklî delili şudur: Her mürekkeb varlık, meydana gelmesi hususunda, kendi cüzlerinden herbirine muhtaçtır. Halbuki, onun cüzü kendisinden başkadır. Her mürekkeb başkasıyla ayakta durabilir (kâim olabilir). Başkasıyla kâim olansa, bizâtihî kâim olamaz. Böylece de “Kayyûm” vasfını alamaz. Halbuki biz, aklî delille Allahu Teâlâ’nın “kayyûm” olduğunu beyan etmiştik. Allahu Teâlâ’nın zâtı bakımından tek olduğu sabit olunca, bu aslın iki lâzımının bulunması gerekir:</p>
<p>-Birinci Lâzım: “Varlık âleminde, her biri zâtı gereği vâcib olan iki şey yoktur” anlamında, vâcibu’l-vücûd birdir. Çünkü böyle birşeyin varlığı kabul edilecek olsa, bu iki şey vâcibu’l-vücûd olma hususunda müşterek;) ta’ayyün- (ayrı varlık olma) hususunda farklı olurlar.</p>
<p>Kendisiyle ortaklığın tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk ettiği şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki varlıktan herbirinin zâtı bakımından iki cüz’den mürekkeb olması gerekir. Halbuki biz, bunun muhal olduğunu açıklamıştık.</p>
<p>İkinci Lâzım: Allahu Teâlâ’nın hakikatinin iki cüz’den mürekkeb olması imkânsız olunca, O’nun bir mekânda bulunması da imkânsız olur. Çünkü bir mekânda yer işgal eden herşey, parçalanabilir ve bölünebilir. Halbuki, Allah’ın mürekkeb bir varlık olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ortadadır. Allahu Teâlâ’nın bir mekânda olmadığı sabit olunca. O’nun bir cihette olması da, aynı şekilde imkânsız olur. Çünkü, “mütehayyiz” kelimesinin mânası, kendisine hissî olarak işaret edilmesi mümkün olan, demektir.Allahu Teâlâ’nın bir mekânda ve bir cihette olmadığı sabit olunca, O’nun uzuvlara sahip olması, hareket ve sükûn halinde bulunması da imkânsız olur.</p>
<p>Allah Bizâtihî Kâimdir</p>
<p>2) Allahu Teâlâ kayyûm olunca, bizâtihî kâim olmuş olur. O’nun bizâtihî kaim olması da şu hususları gerektirir:</p>
<p>Birinci Lâzım: Allahu Teâlâ’nın, sonradan meydana getirilmiş bir şeyde (mevzû) âraz bir maddede sûret olmayıp bir mahalle hulûl etmiş (hâil) olmamasıdır. Çünkü bir mahalle hulûl etmiş olan, o mahalle muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise, zâtıyla kayyûm olamaz.</p>
<p>İkinci Lâzım: Allah Teâla nın Kayyûm Vasfı&#8221;</p>
<p>Alimlerden bazıları şöyle demiştir:</p>
<p>İlmin manası ancak, mâium olan, bilinen şeyin hakikatinin bilene, âlime belli olmasıdır. Allahu Teâlâ, başkasıyla değil, kendi nefsiyle kâim olmak anlamında kayyûm olunca, O’nun hakikati de O’nun zâtınca bilinir, zâtına belli olur. İlmin manası ancak bu hazır olma, belli olma (hudûr) olunca, O’nun hakikatinin zâtı için malûm olması; o zaman da, zâtının ancak zâtı için malûm olması gerekir. Ve O’nun dışındaki her şey İse, ancak O’nun tesiriyle meydana gelir.</p>
<p>Öte yandan biz, başkasını ayakta tutucu, kâim kılıcı mânasında, O’nun kayyûm olduğunu açıkladık. Eğer bu tesir bir irâde ve ihtiyar ile oluyorsa, muh- târ olan fâilin, fiilinin şuurunda olması gerekir. Eğer bu mecburen (bi’l-îcâb) oluyorsa, yine O’nun kendi dışındaki her şeyi bilmesi gerekir. Çünkü O&#8217;nun zâtı, kendisi dışındaki her şeyi icâb ettirmekte, gerektirmektedir. Biz, Allah’ın lizâtihî nefsiyle kaim olmasından, O’nun zâtıyla alîm olmasının gerektiğini açıklamıştık.. İlleti bilmek ise, malûlü bilmenin bir illetidir. İşte bütün bu durumlara göre, Âllahu Teâlâ’nın kayyûm olmasından, O&#8217;nun bütün malûmatları bilmesi gerekmektedir..</p>
<p>Üçüncü Lâzım: Allah, zatı dışındaki bütün şeylerin kayyûmu, ayakta tutanı olunca, O’ndan başka herşeyin muhdes (sonradan meydana gelme) olması gerekir. Çünkü Allah’ın bu başka şeyi ayakta tutmadaki tesirinin, o şeyin bekâsı,var olmaya devam etmesi halinde olması imkânsızdır. Çünkü hâsılı tahsil, muhaldir. Bu tesir, ya o şeyin yokluğu halinde icra olunur, ya da o şeyin hudûsu halinde.. Her iki halde de, her şeyin muhdes olması gerekir.</p>
<p>Dördüncü Lâzım: Aüahu Teâlâ bütün mümkin varlıklar için kayyûm, onları ayakta tutucu olunca, bütün mümkin varlıkların, vasıtalı yahut vasıtasız O’na istinâd etmesi lâzım.. Her iki durumda da, kaza ve kaderin var olduğunu söylemek hak olur. Bu, bizim bu kitapta birçok ayet-i kerime vesilesiyle izah ettiğimiz ve açıkladığımız hususlardandır.Allah’ın tevfiki sana yardım eder ve sen zikrettiğimiz bu çetin meseleleri iyice düşünürsen, ilm-i îlahî’ye müteallik meseleleri kavramanın tek yolunun ancak, Allah’ın hayy ve kayyûm olması olduğunu, binaenaleyh “İsm-i A’zam’- ’.ın da bu olmasının uzak görülemiyeceğini anlarsın&#8230;وَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ ۖ لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ &#8216;Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O&#8217;ndan başkahiçbir tanrı yokfur&#8221;(Bakara, 163) ve  شَهِدَ ٱللَّهُ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ &#8220;Allah, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmadığına şahit olmuştur&#8221;(Al-i mran, 18) gibi, ilahiyattan bahseden diğer âyetlere gelince, bunlarda Allah’ın zıddının ve benzerinin (ed-dıddu von-niddu) nefyi anlamında, tevhidin açıklanması bulunmaktadır.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın,&#8221;Deki: &#8220;O, Allah&#8217;dır; birdir&#8221; (ihlas, 1) âyetine gelince, bunda, Allah’ın zıddının ve benzerinin nefyi; hakikatinin cüzlerden mürekkeb olmadığı mânasında, tevhidin açıklanması bulunmaktadır.&#8221;Muhakkak ki sizin Rabbiniz,gökleri ve yeri yaratan Allah&#8217;dır&#8221;(a’raf, 54) ayetinde ise, rubûbiyyetin sıfatı açıklanmaktadır; bunda, hakikatin birliğinin açıklaması bulunmamaktadır.Cenâb-ı Hakk’ın &#8220;el hayyu kayyum&#8221; buyruğuna gelince, bu hepsine delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın kayyûm olması, O’nun zâtıyla kaim ve başkası için de “mukavvim” (ayakta tutucu, varlıkta tutan) olmasını gerektirir. O’nun zâtıyla kaim olması ise, hakikatinde bir çokluğun bulunmaması anlamında, vahdeti, birliği gerektirmektedir.“Bu, O’nun zıddının ve benzerinin (nidd) bulunmaması anlamında, “vahdet”i,ve bir mekân işgâl etmemeyi (nefyü’t- tehayyüz); bu vasıtayla da, bir cihette bulunmamayı gerektirir.</p>
<p>Allah’ın yine, kendisinden başka varlıkları ayakta tutan anlamında kayyûm olması, ister cismen olsun, isterse rûhen; ister akıl yönünden olsun, isterse nefis yönünden, O’nun dışındaki herşeyin sonradan meydana gelmiş olmasını gerektirir. Bu, her şeyin Allah’a dayanmasını, bütün sebep ve neticelerin O’na varmasını gerektirir. Bu da, kazâ ve kaderin Allah’tan olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Binaenaleyh bu iki lâfzın bütün ilahi konuları ihata etmiş gibi olduğu ortaya çıkar. Bu sebeple de “Ayete’I-Kürsl” fazilet bakımından en üst noktaya ulaşmış olur.</p>
<p>Böylece bu durum da, Allah’ın isimlerinden en büyük ismin (İsm-i Â’zam’ın) bu vasıf olmasını gerektirir.Sonra Allahu Teâlâ kendisinin hayy ve kayyûm olduğunu beyan edince, bunu  &#8220;O&#8217;nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku&#8221; beyanıyla te’kid etmiştir. Bunun mânası şudur: Allahu Teâlâ, mahlûkâtın idare ve tedbirinden hiçbir zaman gâfil değildir. Çünkü, meselâ çocuğun koruyup gözeticisi, bir an çocuktan gâfil bulunsa, çocuğun durumu aksar. Cenâb-ı Allah ise, sonradan meydana gelmiş, yaratılmış bütün varlıkların kayyîmi, bütün mümkinâtın (varlıkların) da kayyûmudur.</p>
<p>Binaenaleyh, onları yönetmekten gâfil bulunması mümkün değildir. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın&#8221;Lâ tehuzühû sinetün ve lâ nevm&#8221;buyruğu, O’nun kâim oluşunu açıklamak için getiril miş olan bir te’kid ifâdesidir. Bu tıpkı, fırsatı kaçırıp ihmalkârlık yapan kimseye söylenilen şu söz gibidir: &#8220;Muhakkak ki sen dalmışsın, uyuyorsun&#8221;Sonra Cenâb-ı Hak, kendi zâtıyla kaim ve başkası İçin de “mukavvim” olması mânasında kendisinin kayyûm olduğunu beyan edince, buna bir başka hükmü istinad ettirmiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın,Göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nündür&#8221; âyetidir. Çünkü Allah’tan başka her şeyin mahiyyeti Allah ile kâim olup, varlığı Allah’ın yaratması, tekvini ve meydana getirmesi ile olunca, kendisi dışında kalan her şeyin O’nun mülkü ve milki olması gerekir ki, Allah’ın,&#8221;Göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nundur&#8221;beyanından murâd da budur.</p>
<p>Sonra Allahu Teâlâ’nın, kendisi dışında kalan herşeyin mâliki ve melîki olduğu sâbit olunca, O’nun hükmünün herşeyde cari olduğu; O’nun izni ve emri olmaksızın hiç kimsenin hiçbir şeyde hükmedemeyeceği ortaya çıkmış olur. Ki, Cenâb-ı Hakk’ın:&#8221;O&#8217;nun izni olmadıkça, O&#8217;nun nezdinde şefaat edecek kimse yoktur&#8221; buyruğundan maksat da budur.</p>
<p>Sonra Allahu Teâlâ’nın herşeyin mâliki olduğunu bildirince,bundan O’nun mülkünde hiç kimsenin asla bir tasarruf hakkının olmaması gerektiğini ve keza kendisinin her şeyi bilen olup kendinden başkasının ise her şeyi bilemeyen olduğunu bildirince de, O&#8217;nun mülkünde, başka hiçbir kimsenin O’nun izni olmaksızın hiçbir surette tasarruf hakkının bulunmadığını belirtmiştir ki bu da Hak Teâlâ’nın, &#8220;O, yaratıklarının önlerindekini o ve arkalarındakini bilir&#8221; buyruğunun mânasıdır. Bu, Hak Teâlâ’nın herşeyin âlimi ve bilicisi olduğuna işarettir.</p>
<p>Daha sonra Hak Teâlâ, &#8221; (Mahlûkâtı), O&#8217;nun ilminden hiçbir şeyi ihata edemez&#8221; buyurmuştur ki, bu da Allahu Teâlâ’dan başkasının her şeyi bilemiyeceğine işârettir.Sonra Cenâb-ı Hak, göklerde ve yerde tam bir mülkiyete ve hükümranlığa sahip olduğunu beyan buyurunca, gökler ve yerlerin dışında kalan şeylerdeki mülkiyetinin daha yüce ve daha büyük olduğunu ve vehmedenlerin vehminin kendisine ulaşamıyacağını, yine hayâl edenlerin hayallerinin O’nun en aşağı derecesine yükselemeksizin sona ereceğini beyân buyurarak, &#8220;O&#8217;nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Sonra Allahu Teâlâ, her şeyde kendi hükmünün ve mülkünün aynı nitelikte ve aynı şekilde olduğunu beyân ederek,&#8221;Bunları korumak, O&#8217;na ağır da gelmez&#8221; buyurmuştur.Sonra kendisinin bütün muhdes, mümkin varlıkların ve mahlûkatın mukavvimi, ayakta tutanı olduğu mânasında kayyûm olduğunu beyan edince, kendisinin, kendi nefsi ve zâtıyla kaim olduğu, herhangi bir işte herhangi bir kimseye muhtaç olmaktan münezzeh olduğu mânasında kayyûm olduğunu açıklamıştır.</p>
<p>Böylece Allahu Teâlâ, bir mekâna muhtaç olan mütehayyiz, mekân tutan; bir zamana muhtaç olan bir mütegayyir, değişken varlık olmaktan münezzeh olduğunu belirterek, &#8220;O, çok yüce, çok münezzehtir&#8221; buyurmuştur. Bundan murad, Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir şeyde başkasına muhtaç olmama; sıfatlarından herhangi bir sıfat ve vasıflarından herhangi bir vasıf hususunda mahlukâta benzemiyeceği mânasındaki yücelik ve ululuktur.</p>
<p>İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âyetin başında beyan buyurduğu zâtı ile kâim, başkasını ayakta tutan, mukavvim manasında kayyûm olduğuna işaret ederek, &#8220;O, çok yüce,çok büyüktür&#8221; buyurmuştur.Aklı, söylediklerimizi anlayabilen herkes, beşerî akıllar nezdinde, İlahî hususlara dair bundan daha mükemmel bir söz ve bü âyetin ihtiva ettiği delilden daha açık bir bürhan bulunamıyacağını anlar.</p>
<p>Fahruddin er Razi &#8211; Tefsir-i Kebir,cilt.5,syf;404,410</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/">Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Riya ve Onunla İlgili Hükümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Apr 2019 21:06:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerin Açığa Vurulması]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteriş]]></category>
		<category><![CDATA[Günahların Gizlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Riya Korkusuyla İbadetin Terki]]></category>
		<category><![CDATA[Riya ve Onunla İlgili Hükümler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21639</guid>

					<description><![CDATA[<p>Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir. Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir. Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/">Riya ve Onunla İlgili Hükümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21974" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3.jpeg" alt="" width="660" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3.jpeg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3-600x300.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images-3-300x150.jpeg 300w" sizes="(max-width: 660px) 100vw, 660px" /></p>
<p>Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir.</p>
<p>Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu göstermek için bazı fiilleri yapıp, bazı sözler söylemesi gibi&#8230; Onun amacı, zenginliğin üstün bir nitelik olduğunu düşünenlerin, kendisinin zengin olduklarına inanmalarını sağlamaktır.<br />
İkinci durumda ise, zahit ve abid olmamasına rağmen, insanların züht ve ibadet niteliklerinin kendisinde bulunduğuna inanmaları için bazı fiiller gerçekleştirmesi gibi&#8230; Onun amacı budur. İfade ettiğimiz bu durum ahiret, din ve dünya işleriyle ilgili olarak gösteriş bakımından en uç noktadır. Ancak, ikinci kısım örf bakımından din ile ilgili işlerde gösteriş yapmak olarak bilinmektedir. Bu durum, dünyevi işlerde şöhret ve mevki isteği olarak isimlendirilir.</p>
<p>Bunu anladığında, şöyle deriz: Riyakârlığın üç dayanağı vardır:</p>
<p>İlki; fiillerini aldatma amacıyla yapan riyakâr kişinin bulunması.</p>
<p>İkincisi; aldatmanın, kendilerine göstermek için yaygınlık kazandığı bir topluluğun bulunmasıdır ki, bunlara mürâa le- hüm * denir.</p>
<p>Üçüncüsü; insanları aldatmanın gerçekleşebilmesi için amaçlanan fiillerin ve hallerin bulunmasıdır ki, bu mürâa bih * olarak isimlendirilir.</p>
<p>Bunu anladığında, kendisiyle gösteriş yapılan pek çok şeyin bulunduğunu ve bunların beş kısımda toplanabileceğini söyleriz: Beden, giysi, söz, amel ve harici şeyler&#8230;</p>
<p>Bu beş şeyle din sahibi olan insanlar gösterişte bulunabilecekleri gibi, dünya ehli de gösterişte bulunabilirler. Ancak insanlar açısından gösteriş yapma türleri farklılık arz eder.</p>
<p>Gösterişin ilk türü; insanların, gösteriş yapan kişinin çok çalışkan olduğunu, din ile ilgili işler konusunda endişesinin büyük olduğunu ve ahiret korkusunun onun üzerinde etkili okluğunu sanmaları için, bedenin zayıflığı ve solgunluğunun gösterilmesi suretiyle yapılan bedenî riyadır. Çünkü bedenin zayıflığı az yemeyi, solgunluğu ise geceleri uykusuz kalındığını gösterir. Aynı şekilde, saçların dağınık olması dinî konularla ne kadar meşgul olunduğunu ve saçların düzenlenmesi için bile boş vaktin bulunmadığını gösterir. Bu durumlar ortaya çıktığında, insanlar böylesi yargılarda bulunurlar. Bunun benzeri olarak, sesin kısıklığı, boş ve dalgın bakışlar ve zayıflık da oruç tutmayı ve dinin ağırlığını gösterir.</p>
<p>Gösterişin İkinci türü; dış görünüş ve elbise ile yapılan riyadır. Örneğin, yürürken başın öne eğilmesi, düşünceye dalmış olmaya delalet eden dış görünüşle ilgili bir riyadır. Alında secde izinin kalmış olması da böyledir. Elbiseyle ilgili gösteriş ise, elbisenin kaba olması, yün elbise giyilmesi, elbisenin kısaltılması ve katlanması, kollarının çemrenmesi, tamir edilmemesi, yıpranmış halde bırakılması veya yıpranan kısımların yamanmasıdır. Tüm bunlar, sünnete uymak ve geçmişte yaşamış olan fakir, salih ve âbidlerin yoluna uymak maksadıyla yapıldığı ima edilen şeylerdir. Şayet böyle davranan cahil insan kıymetli ve helal olan bir elbise giyseydi ve amacı da gösteriş ve kibir olmasaydı, bu kendisi için daha iyi olurdu. Aynı şekilde, yamalı elbise giymek, seccadede namaz kılmak, kalpte bulunması gereken tasavvufi hakikatlerden uzak olun-masına rağmen sûfîlerin giyindiği mavi elbiseden giyinmek de bu kısımdandır.</p>
<p>Diğer bir grup, giyim, elbise ve dış görünüş bakımından salih insanlara benzemek isteyen ancak değersiz elbiseler giymeyi hoş görmeyen; böylece iki şeyi birleştirmeyi amaçlayan ve ince yün elbiseleri, ince ve boyalı bezleri, değeri zenginlerinkinin değerinde veya daha değerli olan elbiseleri giymek isteyen kimselerden oluşmaktadır. Bu da bir tür gösteriştir.<br />
Dünya ehlinin gösterişi ise, çok mala sahip olduklarım göstermek ve bu yolla şöhret ve mal elde etmek için harika ve ince elbiseler giyinmeleri, altın ve madenlerle kaplanmış araçlarla donatılmış çevik bineklere binmeleridir.</p>
<p>Gösterişin üçüncü türü; sözle yapılan gösteriştir. Din sahiplerinin sözle yaptığı gösteriş, öğüt ve hikâyelerin dile getirilmesi suretiyle olur. Şeyh ve fakihlerin dil ile yaptığı gösteriş İse, çok bilgili olduklarım göstermek için, insanların karşısında hasımlarını karalamak adına cedel ve münazara yapmaları; insanların karşısında dudaklarını zikirle hareket ettirmeleri; iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve kötü<br />
şeylere sinirlendiklerini göstermeleridir. Tüm bunlar, kişinin ne kadar güçlü bir zahit olduğunu göstermek için yapılır.</p>
<p>Dünya ehlinin gösterişleri ise, şiirler, atasözleri, ince nükteler ve esprili hikâyelerle olur. İnsanlar bunlar vasıtasıyla kendi yapılarındaki güzellikleri ve sanatlar konusundaki malumatının çokluğunu kanıtlamak isterler.</p>
<p>Gösterişin dördüncü türü; kıyamı, secdeyi ve rükûyu uzatan ve başını önüne eğerek namaz kılanın gösterişi gibi, amelle olan riyadır. Oruç tuttuğunu görünür kılmak, yemeyi azaltmak, hacca ve gazaya katılmak, sakince yürümek, tartışmadan kaçınmak, gözü yerde tutmak, yürürken acele etmemek; ancak tek başına kaldığında aceleyle yeniden kalbine yönelmek gibi davranışlar da bunun gibidir.</p>
<p>Dünya ehlinin gösterişi ise, şöhret ve ihtişam elde etmek için kendini beğenerek ve kibirlenerek yürümek, elleri hareket ettirmek ve kısa adımlar atmak gibi eylemlerdir.</p>
<p>Gösterişin beşinci türü; yöneticileri, vezirleri ve sultanın arkadaşlarım ziyaret eden kişilerin yaptıkları gösteriştir. Böy- lece “falan kişi şunu ziyaret etti” denilir de, ihtişam ve üstünlüğüne binaen diğer insanlar da onu ziyaret ederler. Yine, şeyhleri çokça ziyaret eden ve kendisi hakkında “çokça ilim ve fayda elde etti” denilsin diye yolculuk eden kişinin durumu da böyledir.<br />
Dünya ehlinin gösterişleri ise, büyük sultanlara hizmet etmeleri ve meliklerin önemli işlerini üstlenmeleridir.</p>
<p>Bütün bunlar, gösterişçilerin kendileriyle gösteriş yaptıkları şeyler olup, bunlarla şöhrete ulaşmak ve insanların kalplerinde yer edinmek amaçlanır.</p>
<p><strong>Gösteriş Bakımından Dereceleri</strong></p>
<p>İlk derece; insanların, kendisi hakkında güzel düşünmeleri için İkramda bulunmaktır. Senelerce manastırında inzivaya çekilen nice rahip, bir köşede veya bir dağın zirvesinde uzunca bir süre ayrı yaşayan nice zahit ve abid vardır ki, bunların zevkleri ve hayatları şöhretlerinin devamlı olması ve insanlar arasında adlarının duyulmasıdır. Bu insan, başkalarının kendisi hakkındaki kötü kanaatlerinden haberdar olsaydı, muhakkak üzüntüden ölürdü.</p>
<p>İkinci derece; bu düşünceyle yetinmeyip, kendisine doğru yönelimin artması için niteliğinin ve övgüsünün toplumun dilinde yayılmasını, yolunun güzelliğinin övülmesini ve şöhretinin farklı bölgelerde duyulmasını istemektir.</p>
<p>Üçüncü derece; gösteriş yardımıyla haram kazanca ulaşmayı amaçlamak, dünyalık biriktirmek, yetimlerin mallarına, fakir ve hastaların vakıflarına bulaşmaktır. Bu, riyakârların en kötü mertebelerindendir.</p>
<p>Bil ki, İmam Gazzâlî bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve riyanın bir kısmının helal bir kısmının ise haram olduğunu ifade etmiştir. O, bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayınca, şöhreti istemenin bazen mübah bazen de haram olduğunu söylemiştir. Bana göre bu, birkaç şekilde anlaşılabilir/düzel- tilebilir *</p>
<p>İlki; daha önce şöhret konusunda ifade ettiğimiz gibi, şöhreti istemenin bazı mertebeleri vardır. Dolayısıyla burada tekrar onlara dönmek faydasızdır.</p>
<p>İkincisi; gösteriş ayrı, şöhreti istemek ayrıdır. Biz riyayı aldatma, hile ve gerçekte olmayan bir şeyin zihinlerde oluşması için gayret gösterme olarak tanımladık. Bu tamamen haramdır. Çünkü aldatma ve saptırma tamamen haram olan iki şeydir. Dolayısıyla bütünüyle haram olan aldatma yoluyla şöhretin ihtişamının sağlanamayacağı kesinleşmiş olmaktadır.<br />
Riyanın tedavisi ya ilimle ya da amelle yapılır. Bu da, insanın riyanın hem din hem de dünya açısından büyük zararlardan birisi olduğunu bilmesidir.</p>
<p><strong>Riyanın din açısından zararlı olmasının bazı yönleri vardır:</strong></p>
<p>İlki; amelin sadece Allah’ı tazim etmek için yapılmasının gerekli olmasıdır. İnsan herhangi bir ameli yerine getirip, kalbinde böyle olmamasına rağmen bunu sadece Allah&#8217;ın rızasını umarak yaptığını iddia ettiğinde, bunu Allah’tan başkası için yapmış olur. Bu, büyük günahlardan pek çoğuna delalet eder:</p>
<p>Birincisi, bunun, insanın kalbinde bulunan öteki şeyin Allah’tan daha büyük olduğuna veya insanın Allah’ın hakkı olan şeyi başkasına atfettiğine delalet etmesidir. Bu durum da, insanın her açıdan cahil olduğunu göstermektedir.</p>
<p>İkincisi, insanın Allah’a itaatte samimi olması halinde tamamen Allah’a hamd etmesidir. İnsan bu ameli gösteriş için .yapması halinde ise, Sultanlar Sultanına yaptığı hamd ile Allah&#8217;ın yarattıklarının en aşağısı haline gelir. Bu ne büyük cehalet ve ahmaklıktır!</p>
<p>Üçüncüsü, insanın bu ameli sadece Allah’a itaat için yaptığını diliyle söylemesidir. Şayet bu ameli yaparken onun kalbinde Allah’tan başkası bulunursa, sanki Allah ile alay eden birisi olmuş olur. Onun hali, bütün gün boyunca bir melikin yanında duran ve onun hizmetçisi gibi davranan, bundaki amacı da melikin cariyelerinden veya gılmanlarından birine bakmak olan bir adamın haline benzer. Kuşkusuz bu, melikle alay etmektir.</p>
<p>Dördüncüsü, bunun Hakk Subhanehu’nun hafife alınması olmasıdır. Çünkü kudret, güç, cömertlik ve üstünlük bakımından en yüce olan bir melikin huzurunda bulunan, ihtiyaçlarını bu melike arz eden, söylediği söz hakkında bu melikle ilgili olarak kalbinde herhangi bir bağlantı bulunmayan, aksine kalbi huzurda bulunan aşağı düzeydeki bir köleye bağlı olan kişi, melike karşı suizan beslemekte ve onu hafife almış olmaktadır. Burada da böyledir. Bu durum, o kişinin melikin güçlü ve cömert olduğu şeklindeki iddiasında yalancı olduğuna inandığını gösterir. Bu nedenlerden dolayı, Hz. Peygamber “Riya en büyük şirktir/'(2 demiştir.</p>
<p><strong>On Altıncı Fasıl: Gizli Riya 3</strong></p>
<p>Bil kİ, gizli riyanın İlk üç kısmından; fiilin yapılması esnasında ya kayda değer herhangi bir mükâfat beklentisinin olmamasını ya İkincil düzeyde tercih edilen (mercih)bir mükâfat beklentisinin bulunmasını yahut fiilin bu ikisine de eşit derecede bağlı olmasını kastediyorum. Bu üç kısım gizli riya olarak isimlendirilir.</p>
<p>Dördüncü kısım ise, filin yapılmasındaki mükâfat beklentisinin öncelikli olarak tercih edilene (racih) bağlı olmasıdır. Riya kastı, sadece bununla birlikte meydana gelir ki, bu da gizli riya olarak isimlendirilir. Bunun farkına varılması ancak bazı belirtilerle mümkündür. Kişinin yaptığı ibadete başka insanların muttali olmasından dolayı onun kalbinde mutluluğun meydana gelmesi bu belirtilerdendir. Çünkü bu mut-luluk, istenilen şeyin elde edilmesi esnasında ortaya çıkan nefsani bir durumdur.</p>
<p>İnsan bu fiilleri yaptığı sırada kimse bulunmaz ise, mutluluk sadece başkasının buna muttali olmasıyla meydana geleceği için, başkasının buna muttali olmasını umar. Bunun tedavi edilmesi gerekir. Şayet tedavi edilmez ise, bu duygu kuvvetlenir. Duygu kuvvetlenir ise, riya tercih edilmeyen bir şey olmaktan daha üst bir konuma, buradan da en üstün noktaya ulaşır.</p>
<p>Gizli riyanın ikinci belirtisi, her birisi sabrın görünür kılınmasına delalet eden beden zayıflığı, beniz solgunluğu, sesin alçaltılması, saç dağınıklığı, ağlamanın çoğaltılması ve sıkça uyumak gibi davranışların çokluğuna dayanarak fiilde bulunmaktır.</p>
<p>Gizli riyanın üçüncü belirtisi, yukarıda ifade edilen şeylerin tümünü terk etmek; ancak, selam vermeyi sevdiğini, yüz yüze durmaktan, tokalaşmaktan, hediye sunmaktan, yol gösterilmesine açık olmaktan ve bir şeyi satın aldığında bağışlamaktan hoşlandığını insanlara göstermektir.</p>
<p>Hz. Ali b. Ebû Tâlib’in (k.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştin “Allah Teâlâ kıyamet gününde ‘Ücretler sizin için ucuzlatılmadı mı; size selam verilmedi mi; ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı? Gidiniz! Sizin ücretleriniz ödenmiştir.’ der.”</p>
<p>Bil ki, ibadetlerin ve itaatlerin bütün amacı nefsi duyular âleminden uzaklaştırıp, ruhaniyat âlemine yönlendirmektir. Böylece insan öldüğü zaman arzu edilmeyen şeylerden ayrılarak hoşnut olunan şeylere yönelir. Gösteriş amacıyla itaatte bulunmak ise, duyular âlemiyle en üst bağlılık ve ruhani âlemden büyük bir kaçıştır. Böylece, ölüm sırasında hoşnut olunan şeylerden arzu edilmeyen şeylere, zevklerden acılara intikal edilir. Bu durumda büyük bir sıkıntı meydana gelir.</p>
<p>Bil ki, insan yaptığı ibadeti bir insanın veya hayvanın bilmesi arasında fark olduğunu bildiğinde, bunda bir riya türü bulunur. Bu nedenle, hayvanlardan herhangi bir beklentisi bulunmadığında, onlara yönelik herhangi bir ilgisi kalmaz. Şayet insan samimi olur ve Allah&#8217;ın ilmine rıza gösterirse, kendi ibadetine bir başkasının muttali olmasına önem vermez. Bu düşünceden çok az bile olsa uzaklaştığında, riya meydana gelir.</p>
<p>Şayet, “kişinin hem bir başkasının kendi ibadetine muttali olmasından memnuniyet duymasının hem de samimi olmasının düşünülüp düşünülemeyeceğini” sorarsan, bunun birkaç şekilde mümkün olabileceğini söyleriz;</p>
<p>İlki; bir insanın böyle bir durumda, Allah Teâlâ’nın başkalarını onun güzel fiillerine muttali kıldığını, kötü fiillerini ise onlardan gizlediğini düşündüğünde, bütün bunların Allah&#8217;ın ona yönelik bir inayeti olmasıdır. İnsan böyle bir yaklaşımla bu halden memnuniyet duyduğunda, bu tam bir samimiyet olup, Allah Teâlâ’nın “De ki, Allah’ın fazlı ve rahmeti sebebiyle sevinsinler. (Yunus, 58)” ayetinden kastedilen şeydir.</p>
<p>İkincisi; Allahın dünyada iken insanın güzel eylemleri- ni ortaya çıkarıp, kötü eylemlerini gizlemesinden dolayı, Hz. Peygamberin &#8220;Allah’ın bu dünyada kuluna ait olarak sakladığı şey. ahirette de gizli kalır.(4) hadisine binaen, ahirette de böyle yapacağı şeklindeki bir fikrin insanın düşüncesinde hâkim olmasıdır.</p>
<p>Üçüncüsü: bu taati gören kişilerin bundan memnun olacaklarına ve onların bu farkındalığının taatlerin çoğalmasının nedeni haline geleceğine yönelik bir fikrin insanın düşüncesinde egemen olmasıdır. Dolayısıyla, insanların onun taatine muttali olmalarından dolayı hissedilen mutluluk, tam bir samimiyet ve kulluktur.</p>
<p>Dördüncüsü; insanın, yücelmesi ve takip edilen birisi olması amacıyla taati bağlamında kendisine eleştiride bulunanların din ve takvaya önem veren kişiler olduklarını bilmesidir. İnsan, onların dinî inançlarının güzelliğinden ve şeriatı yüceltmelerinden memnun olduğunda, bu tam bir iman olur. Şayet kişi, dünyevi amaçlan elde etmek amacıyla tevessül ettiği taatine başkalarının muttali olmasından memnuniyet duyarsa, bu kötü görülen bir riyadır.</p>
<p><strong>On Yedinci Fasıl: Gizli ve Açık Riyadan Dolayı Ameli Boşa Çıkaran veya Çıkarmayan Şeyler»5</strong></p>
<p>Riya, ya bütünüyle samimiyet üzere tamamlanan amelden sonra ya da başlangıçta samimiyet üzere meydana gelen amel esnasında meydana gelir. Amelin bitiminde ortaya çıkan ilk kısımdaki riyanın iki boyutu vardır:</p>
<p>İlki; bir amelin samimiyetle tamamlanmasının ardından bir melikin bu amelin yerine getirildiğine muttali olduğunun bilinmesi halinde ameli yapan kulun kalbinde, yaptığı şeye melikin muttali olması nedeniyle bir mutluluğun meydana gelmesidir. Bu, Allah Teâlâ’nın yapılan amelin sevabını yok etmemesi umulan şeylerdendir. Çünkü onun bilgisi samimiyetin önüne geçmiş ve bu mutluluk onun seçimiyle meydana gelmemiştir. Dolayısıyla bunun affedilebilir olması gerekir.</p>
<p>Ancak böyle bir halin meydana gelmesi, kişinin böyle davranması durumunda, onun samimi ve sadık birisi olmadığını gösterir. Çünkü o, Allah&#8217;ın insandan sudur eden bu hali gördüğünü bilmesine rağmen, yaptığı taate Allah’tan başkasının muttali olmasına kıymet vermiştir.</p>
<p>İkincisi, kulun bir işi tamamladıktan sonra insanları bu konuda bilgilendirmesi ve bu işi onlara açık etmesidir. Bazı insanlar “Bu, geçmiş amellerin sevabını boşa çıkaran bir riyadır.&#8221; demişlerdir. Onlar, bir adamın “Bütün zamanı oruç tutarak geçirdim, ey Allah&#8217;ın Elçisi?” dediğinde, Allah&#8217;ın Elçisi’nin “Ne oruç tutmuş, ne de iftar etmiş oldun.”(6) dediği rivayeti delil olarak kullanmışlardır. İbn Mesud’un, “Dün gece Bakara Suresi’ni okudum.” diyen bir adamın sözünü işittiğinde “Bu, ondan alınacak faydayı azaltmıştır.” dediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>Bazı insanlar, kulun önceki samimiyetine istinaden sevap kazanacağını; ancak sonraki gösterişi nedeniyle de cezalandırılacağını söylemişlerdir. Allah Teâlâ, faydayı gözetip, fazla ve eksik yapılan şeyleri karşılaştırarak bu konuda adaletle hükmedecektir. Onlar, yukarıda dile getirilen hadisteki tehdidin muhtemelen zamanın tamamının oruçlu geçirilmesinin hoş görülmediğine işaret ettiği değerlendirmesinde bulunmuşlardır.</p>
<p>İbadete samimiyetle başlanıp, ardından bu amel esnasında riya unsurunun ortaya çıktığı ikinci kısımdaki riyaya gelince; bu, ya mutluluktan âri ve amele etki etmeyen ya da amel üzerinde etkisi bulunan bir riya olur. Riyanın amel üzerinde etkili olması durumunda, bu, ya amelin yansımaları * yahut amelin temeli* üzerinde etkili olur. Bu kısım üç türü içermektedir:</p>
<p>İlk tür, mutluluktan ari olan durum olup, bu en alt düzeyde bulunmaktadır. Haris el-Muhasibî şöyle demiştir: “Kuşkusuz bu, ameli geçersiz kılar. Çünkü insanın kabinde, yaptığı işe muttali başka bir insanın olması nedeniyle bir mutluluk meydana geldiğinde, bu mutluluk o insanı amele yönlendiren bir etken haline gelir. Bu mutluluk o inşam amele yönlendiren bir etken olduğu zaman, kendisini bu amele yönlendiren ve Allah&#8217;ın rızasını kazanmaya yönelik olan ilk maksat geçersiz hale gelir. Çünkü bir tek eser üzerinde müstakil iki etken bir arada bulunmaz.</p>
<p>İlk etken, tam tersi olan ikinci etkeni ortadan kaldırır. Böylece bu amelin mükâfatı Allah&#8217;ın verdiği mükâfata benzeyen bir şey olur ve bu nedenle mutlu olunması gerekir.”</p>
<p>Bu tür bir mutluluğun amelin sevabını boşa çıkarmayacağını söyleyenler şu rivayeti delil olarak kullanmışlardır: “Bir adam ‘Ey Allah’ın Elçisi! Amelde bulunmaktan mutlu oluyorum ve bir başkasının bunu bilmesini arzu etmiyorum. Ancak başka birisinin buna muttali olması beni mutlu ediyor. ’ dedi Bunun üzerine Hz. Peygamber Allahım sana iki mükâfat versin. Hem mutluluğuna hem de amelinin ortaya çıkışına..”7 Yine, amele sonradan eklenen bu mutluluğun amele herhangi bir etkisinin bulunmaması, onun samimi niyete nispetle zayıf ve tercih edilmeyen bir şey [mercih) olduğunu gösterir. Tercih edilmeyen ise, yok hükmündedir.</p>
<p>Buna üç şekilde cevap verilmiştir: İlki; bu mutluluğun muhtemelen amelin bitirilmesinden sonra meydana gelmiş olmasıdır. İkincisi; mutluluğun, kişinin bir başkası tarafından takip edileceğine ve bu sebeple kendisine mükâfat verileceğine inanması vesilesiyle meydana geldiği şeklindedir. Ümmete mensup olanlardan hiçbir kişi, bu mutluluğun insanların övgüsüyle elde edilen bir ecir olduğunu söylememiştir. Aksine nihai amaç, bunun unutulmasıdır. Üçüncü cevap ise; bu hadisin isnadının zayıf olduğu şeklindedir.</p>
<p>Amelin yansımaları üzerinde etkili olan fakat aslına etki etmeyen ikinci tür riyaya gelince; bu, kişinin namaza Allah Teâlâyı tazim etmek için başlayıp, ardından namaz sırasında bir topluluğun bu duruma şahit olmaları, insanın bu şahitlikten dolayı mutluluk duyması ve bu mutluluğun kişinin namazdaki hassasiyetini ve huşusunu artırmaya yönlendirmesidir. Kişi onların huzurunda olmasaydı belki de böyle dav- ranmayacaktı. Böylesi bir durumda riya unsuru, ameldeki hassasiyet ve huşunun artırılmasında etkili olmuştur.</p>
<p>Bu duruma şöyle bir örnek daha verilebilir: Nafile bir namaza başlayan bir kişinin başına benzer bir iş gelir (yani, insanlar onun yanma gelir ç.n.) ve insanların onu görmesini arzular. Hâlbuki insanlar olmasaydı o kişi namazı bırakacaktı. Fakat insanlar oraya gelince, onların kınamalarından korktuğu için namazı tamamladı. Bu durumdaki riya, amelin aslına etkide bulunan bir riya haline gelmiş olur.</p>
<p>İlk mertebedeki riyada tereddüt bulunduğunu, ikinci mertebedekinin geçersizlik bakımından aşağı düzeyde, üçüncü mertebedekinin ise yine geçersizlik bakımından ilk sırada bulunduğunu bilmelisin.</p>
<p>Burada ayrıca önemli bir husus daha vardır. Buna göre ibadetler iki kısma ayrılır: İlki, yapılan ibadetin her bir bölümünün kendi başına ibadet olması ve geçerliliğinin kendisine eklenen başka bir ibadete bağlı olmadığı ibadetlerdir. Bunun örneği, Kur’an-ı Kerim’in okunmasıdır. Onun her bir harfi ve kelimesinin okunması ibadettir.</p>
<p>İkincisi ise, yapılan ibadetin bir kısmının geçerliğinin tamamının geçerli olmasına bağlı olduğu ibadetlerdir. Bunun örneği, namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerdir. Çünkü bu ibadetlerin bir bölümü geçersiz olduğunda, tümü geçersiz olur. Bu bölümlerden birisi geçerli olduğunda ise, sadece o bölüm geçerli olur. Geri kalan bölümlerin geçerli olmasıyla birlikte, ibadetin tamamı geçerli olur.</p>
<p>Bunu anladığın zaman, ikinci kısımda yer alan ibadetlerin yapılması esnasında riya unsurunun meydana gelmesi tehlikesinin. İlk kısımdaki ibadetlerin yapılması sırasında meydana gelmesinden daha önemli ve büyük olduğu senin açından daha açık bir hale gelmiştir.</p>
<p>Üçüncü kısım ise, riyanın ibadetin başlangıcında meydana geldiği kısım olup, bu da kendi içerisinde iki kısma ayrılır:</p>
<p>İlkinde, riya namaz ve niyetin başlangıcında bulunup, ibadetin bitimine kadar devam eder. Kişinin, bu ibadeti tamamlasa da (gerçekte) bununla ibadet etmediği konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Şayet bu ibadet sırasında bir pişmanlık duyulursa, bu durumda iki ihtimal söz konusudur:</p>
<p>İlk ihtimal, onun namazının kesinlikle kabul edilmeyeceği ve başka bir niyetin de bulunamayacağı, dolayısıyla onun namazının temelden geçersiz olması gerektiği şeklindedir. Çünkü namaz kabul edilmedikten sonra yapılan ameller geçersizdir.</p>
<p>İkinci ihtimal ise, ibadetlerde muteber olanın ibadetin sonundaki durum olduğu ve ibadet samimiyetle bitirildiğinde geçerli olacağı şeklindedir. İlk durumda, samimiyet olmaksızın başlangıçta riyadan ari olsa bile, bu fiilin ibadet olarak kabul edilmeyeceği ve sonrasında yapılanların da geçerli olmayacağı söylenebilir.</p>
<p>Örneğin, tek başınayken namaz kılma- yıp oruç tutmayan, insanları gördüğünde ise namaz kılan bir adamı düşünelim. Bu kendisinde niyetin bulunmadığı bir namazdır. Çünkü niyet bu bağlamda Allah Teâlâ’yı tazim etme amacından ibaret olup, bu eylemde söz konusu değildir.</p>
<p>Riya ve din (samimiyet) etkenlerinin birlikte meydana gelmesine gelince; şayet din etkeni tercih edilirse, tercih edilen karşısında tercih edilmeyenin herhangi bir hükmünün kalmadığı düşünülür. Şayet bu iki etken eşit olursa, her ikisi de geçersiz hale gelir. Şayet tercih edilmeyen (yani riya etkeni) öncelikli olursa, amel geçersiz olur ki, bu da açık bir durumdur.</p>
<p>Bir Mesele: İnsanda, yapılan işte dünyevi ve din! afetlerden olan bir riya düşüncesi meydana gelip, kalbinde riyanın ortaya çıkmasından dolayı bir endişe oluştuğunda onun iyilikleri gizleyip, kötülükleri açığa çıkarmaya çabalaması, riyanın tedavisinin nihai unsurlardan birisidir. Bununla birlikte o, kalbinin riyaya meylettiğini ve riyadan nefret etmesine rağmen bunu sevdiğini fark eder. Öyleyse bu insan riyakârlar zümresine dâhil olan birisi midir, sıddıklardan birisi midir?</p>
<p>İmam Gazzâlî (r.a.) şöyle demiştir: “İnsan sadece gücünün yettiği şeyden sorumlu tutulmuştur. Biz riyanın tedavisi konusundaki en ileri noktanın, inanç, hal ve amelin zıtlarıyla mukayese edilmeleri olduğunu ifade etmiştik. İnsan bu şekilde davrandığında, kuşkusuz hepsini bütün gücüyle yapmış olur. Dolayısıyla bunun haricindeki şey, onun gücü dâhilinde değildir. Bu nedenle o, bu şey sebebiyle kınanmamalıdır.”8</p>
<p>Gazzâlî’nin bu yaklaşımına şöyle bir rivayetle karşı delil getirilmiştir: “Allah’ın Elçisi’nin ashabı ona şikâyette bulunmuş ve ‘kalbimize öyle şeyler musallat oluyor ki, gökyüzünden düşmemiz, bir kuşun bizi kapması veya rüzgârın bizi derin bir çukura atması onu dile getirmemizden daha yeğdir&#8217; demişlerdi Hz. Peygamber de ‘Bu, imanın samimi olmasındandır.&#8217; buyurmuştu.”9</p>
<p>Gazzâlî şöyle demiştir: “Onların hissettikleri sadece vesvese ve hoşnutsuzluktu. İmanın samimiyetinden kastedilen şeyin vesvese olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla geriye sadece vesveseye denk olan bir hoşnutsuzluk kalır.”</p>
<p>Bu durum kesinleşince, şöyle deriz: Riya, her ne kadar hiç hoşlanılmayan bir şey olsa da, ilk olarak nefsin gerektirdiği şeylerde meydana geldiğinde küçük bir zarar oluşturur. Şayet nefs riyayı kötü görürse bu Hakk’tandır. Eğer nefs ona razı olur ve ona meylederse, işte bu şeytandan ve nefstendir.</p>
<p>Bil ki; bu mesele başka bir meseleyi doğurur. Bu da, şeytanın insanı riyaya yönlendirmekte aciz kalması durumunda, insana şeytanla savaşmayla meşgul olma konusunda kalbini ıslah etmesi gerektiğini düşündürtür. Şeytan bunu yapmak suretiyle kalbin bu konudaki saflığını bulandırmaya çalışır.</p>
<p>Çünkü şeytanla savaşmakla meşgul olmak, Allah Teâlâ’ya münacatta bulunmak vesilesiyle ortaya çıkan zevklerden yüz çevirmektir.</p>
<p>Bil ki, bu bağlamda insan için bazı mertebeler bulunmaktadır:</p>
<p>İlki, şeytanla savaşmak ve mücadele etmekle meşgul olmaktır.</p>
<p>İkincisi, şeytanı tekzip etmeyi ve onunla savaşmakla meşgul olmayı sınırlı tutmaktır.</p>
<p>Üçüncüsü, şeytanı tekzip etmekle meşgul olmamak; aksine onu tekzip etmekle ve onunla çekişmekle uğraşmak yerine, onun aleyhine olmak üzere riyanın kötülüğü konusunda devamlılık arz etmektir.</p>
<p>Dördüncüsü, şeytanın insanla samimiyete ilişkin konularda çekişmesi durumunda, kararlı olmaktır. Böylece insan, zorunlu amellerde samimi olmak ister.</p>
<p>Hâris el-Muhasibî bu dört mertebe için bir örnek vererek şöyle der: “Dört kişi, kendisinden istifade etmek için bir âlimin meclisine gitmeyi amaçlarmışlardır. Sapkın bir bidat ehli onları kıskanmış, onlardan birisinin önüne geçmiş, onun bu meclise gitmesine engel olmak istemiş, adam ise bunu reddetmiştir. Sapkın kişi adamın kendisini reddettiğini anlayınca, adamı kendisiyle savaşmakla meşgul etmiş, adam da onun sapkınlığına karşılık vermek için onunla meşgul olmuştur. Bu çekişmeden geriye ilim meclisinden mahrum olmak kalmış ve böylece bu sapkın kişinin maksadı gerçekleşmiştir.</p>
<p>Sapkın kişi ikinci adamın karşısına çıktığında onu alıkoymuş ve durmasını istemiş, adam durmuş, sapkın kişinin engelleme ve alıkoymasına karşı çıkmış ancak onunla savaşmakla meşgul olmamıştır. Böylece sapkın kişi, adamı karşı çıkması süresince durdurmaktan dolayı mutlu olmuştur.</p>
<p>Sapkın kişi üçüncü adamın karşısına çıktığında, adam ona ilgi göstermemiş ve ona karşı çıkmak ve savaşmak suretiyle onunla meşgul olmamıştır, devam etmiş ve sapkının umudu bütünüyle boşa çıkmıştır.</p>
<p>Sapkın kişi dördüncü adamın karşısına çıktığında adam durmamış, aksine hızını artırmıştır. Bu son kişinin dışındakilerin tümü sapkın kişi tarafından geri döndürülürken, o, saplan adamla bir daha karşılaşmayacak ve onun engellemesine maruz kalmayacak kadar hızlanmıştır. Böylece sapkın kişi, bu adamın hızını daha da artırmak isteyeceğinden korktuğu için onu döndürmeye çalışmamıştır.”10</p>
<p>İkinci Tür: Henüz vesvese gerçekleşmemişken, gerçekleşebileceğini düşünerek şeytana karşı hazırlıklı olmak mı gerekir; yoksa bu vesveseyi gideren olduğu için Allah’a tevekkül etmek mi gerekir? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bazıları öncelikli olanın bu hazırlığı yapmamak olduğunu söylemiş ve bazı deliller sunmuşlardır:</p>
<p>İlki; şeytana engel olmak için hazırlık yapmanın, Allah’ı zikretmekten uzaklaşmayı gerektirdiği şeklindedir. Dolayısıyla hazırlık yapmak şeytanın tuzağına düşmek demektir.</p>
<p>İkincisi; şeytana karşı hazırlık yapmanın nefse, işi Allah’a havale etmenin ise Hakk’a dayanmasıdır. Kim şeytan için hazırlık yaparsa nefsine dayanmış ve onun tuzağına düşmüş olur.</p>
<p>Üçüncüsü; şeytanın herhangi bir şeye kudreti olmayan zayıf bir varlık olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ onun ifadesiyle şöyle demiştir: “Benim, sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. (İbrahim, 22)” Emir ve nehiy ise Hak Subhanehu’ya aittir. Allah’a tevekkül eden kimseye, bu yeterli olacağından dolayı, işi Allah’a havale etmek tek çözümdür.</p>
<p>Dördüncüsü; insanın Allah’a tevekkülünün, sadece O’nun bilinebilecek her şeyi bildiğini, güç yetirilebilecek her şeye gücunün yettiğini, kuşatıcı rahmetin O’na ait olduğunu, O’nun üstünlüğünün ve hükmünün kuşatıcı olduğunu. O&#8217;nun takdir ettiğinin üstüne hiçbir kimsenin takdirde bulunamayacağını, O’nun merhametine denk bir merhamete sahip başka bir merhamet sahibinin bulunmadığını anlamasıyla mümkün olmasıdır. Kalp bu bilgilerle aydınlandığında, şeytan ona doğru bir yol bulamaz. Dolayısıyla bu bilgiler şeytanın sataşmasından güvende olmayı sağlayan şeyler haline gelmiş olur.</p>
<p>Şeytanın vesveselerini savmak için hazırlık yapan kişi ise, bazı çıkış yolları bulmaya ihtiyaç duyar.</p>
<p>Bazı düşünürler “bilakis şeytana karşı hazırlıklı olmak gerekir” demiş ve marifet ve muhabbette ileri düzeye ulaşmanın kişiyi şeytanla çekişmeden kurtarmadığını iddia etmişlerdir. Çünkü peygamberler marifet ve muhabbet açısından insanların en üstünü olmalarına rağmen, şeytanla çekişmekten uzak kalmamışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Senden  önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. (Hacc, 52)” Hz. Peygamber de, kendi şeytanı Müslüman olmasına ve iyilikten başka bir şey söylememesine rağmen &#8220;Kuşkusuz benim kalbim de dumanlanır”11demiştir.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya şeytanın kendilerinden farklı olduğunu ve onların düşmanı olduğunu “Şüphesiz o, şen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. (Tâhâ, 117)” ayetinde bildirmiştir. Allah onlara sadece bir ağacı yasaklamış; bununla birlikte her ikisi de şeytanın tuzağına düşmüşlerdir.</p>
<p>Peygamberlerin ve velilerin durumu böyle olduğunda, diğerlerinin hali nasıl olur? Nitekim Hz. Musa “Bu şeytanın bir işidir, (Kasas, 15)”, Hz. Yusuf ise “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu. (Yusuf, 100)” demiştir.<br />
Allah Teâlâ ‘’Ey Âdemoğulları! Şeytan ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de saptırmasın. (A’raf, 27)” buyurmuştur. Kur’an şeytandan sakınma konusunda pek çok uyarıyı<br />
içerdiğine göre, bunu ihmal etmesi nasıl mümkün olsun? Ayrıca Allah Teâlâ bize kâfirlerden sakınmamızı emretmiş “Tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. (Nisâ, 102)” ve “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. (Enfal, 60)&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Kendisini gördüğün halde düşmanın olan bir kâfire karşı hazırlıklı olman gerekiyorsa, seni gören fakat senin kendisini görmediğin düşmana karşı hazırlıklı olman daha önceliklidir.<br />
Bu şekilde düşünenler, önceki yaklaşıma cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: Şeytana karşı hazırlıklı olmak dinî görevler konusunda gayretli olmaktan ibarettir. Bu görevler kişiyi zor ameller (doğal bir mesuliyete dönüşmesin diye) vasıtasıyla imana yönlendirir. Şer’î vazifeler bir kişi için kolay hale gelince, maslahatların gözetimi Yaratıcı’ya ait olur. Bu, hakikat ve ubudiyet açısından en ileri düzeydeki bir makamdır.</p>
<p>Görmüyor musun; yiyip içiyoruz, ardından sıhhat verip hastalıkları yok etmesi için Allah&#8217;ın fazlına güveniyoruz. Yine, kâfirlerle savaşa hazırlanırken, zaferin ve yardımın Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Aynı şekilde şeytana karşı hazırlanırken, gerçekte saptıranın ve hidayet verenin Allah olduğuna inanıyoruz. Bu, Hâris el-Muhasibî’nin ve şer’î kanunlara riayet ile hakikat yollarını bir araya getiren kâmil kimselerin tercih ettiği görüştür.</p>
<p>Bu meseleyi anladığında, şeytana karşı hazırlık yapmanın niteliği konusunda üç farklı yöntemin bulunduğunu söyleriz:</p>
<p>Bir grup, Allah’ın bizi düşmanlara karşı hazırlıklı olma konusunda uyarmasından dolayı, bu hazırlığın kalplerimizde en ağırlıklı şey olması gerektiğini söylemişlerdir. Bir grup ise, bu hazırlıklı olma halinin kalplerin Allah Teâlâ’dan uzaklaşmasına, şeytanla ve onun taraftarlarıyla savaşmakla meşgul olmasına neden olacağını ifade etmişlerdir. Bu, bizzat şeytanın istediği bir şeydir. Hâlbuki Allah Teâlâ’yı zikretmekle şeytana karşı hazırlıklı olma halinin birlikte bulunması gerekir.</p>
<p>Derin bilgi sahibi âlimler ise, her iki grubun da yanlış düşündüğünü söylemişlerdir: İlk grup, kendisini şeytanla savaşmaya adayan, bunun dışındaki şeyleri unutan ve bu suretle Allah&#8217;ı zikretmekten gafil olanlardır. Kuşkusuz bu durum, şeytanın amacıdır. Zaten kalp Allah Teâlâ’yı zikretmekle oluşan nurla kaplandığı İçin, şeytan ondan kaçar. Kalp bu nurdan uzak olduğunda, şeytan onu İstila eder. Kuşkusuz şeytanla mücadeleye yoğunlaşmak, şeytanın kalbi tahrip etmesine yardım eder.</p>
<p>İkinci grup da kuşkusuz ilk grupla aynı görüşleri paylaşır. Çünkü Allah Teâlâ’yı zikretme ile şeytanla savaşmayı düşünme kalpte birlikte bulunduklarında ve kalp Allah’tan başkasını düşünmekle meşgul oldukça, insan Allah’ı zikretmekten mahrum kalır. Doğru olan, kulun şeytanın düşman olduğunu kalbine yerleştirmesi ve bu düşünceyi nefsi açıdan bozuk bir düşünce olduğu için terk etmesidir.</p>
<p>Ardından kul, bütünüyle Allah Teâlâ’yı zikretmeye yönelir ve aklını şeytanın işleriyle meşgul olmaktan uzak tutar. Şayet insan böyle bir halde olursa, fikrinin şeytanla meşgul olması onu uyanık tutar. Bu konuda kararlılık gösterdiğinde onu defetmekle meşgul olur. Bu şekilde Allah’ın zikriyle meşgul olmak, insanı teyakkuz halinde olmaktan değil korkudan uzak tutar. Bazen insan, gün doğumunda önemli işleri kaçıracağından korkar ve bu yüzden tedbirli olması gerekir. Kimi zaman o, daha fecir doğmadan gece boyunca uyanık kalır. Çünkü uyku esnasında bu işlerden habersiz olsa bile, kalbinde bu uyanıklık hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>Öyleyse, insanın Allah’ı zikretmekle meşgul olması, onun uyanıklığına nasıl engel olabilir? Bu duruma başka bir örnek daha bulunmaktadır: İçerisinde kirli suyun bulunduğu bir kuyuyu ve temiz su akması İçin sahibinin bu suyu boşaltarak onu temizlediğini düşünelim. Şeytanı düşünmekle meşgul olan kişi, pis suyu kuyunun içinde bırakan kişiye benzer. Aynı anda hem Allah’ı zikreden hem de şeytanı düşünen kişi ise, temiz su akması için çareler arayan fakat temiz su ile pis suyu karıştıran kişiye benzer.</p>
<p>Bu konuda doğru davranan kişi kirli suyu çıkarıp temiz suyu bulandır. O, Allah&#8217;ın zikriyle meşgul olan bir kişidir. Kısacası, şeytanı uzaklaştırmanın tek yolu, Allah’ı zikretmektir. Nitekim Allah Teâlâ “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sokmanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler. (A’raf, 201)” buyurmuştur.</p>
<p>Şeytanı uzaklaştırmak sadece Allah’ı zikretmekle mümkün olduğu için, selamete erinceye ve onun def edilmesi konusunda güçlü bir silaha kavuşuncaya kadar bu zikrin devam ettirilmesi gerekir. İnsan, Allah’ı zikretmekle az meşgul olduğunda silah daha da zayıf olur. Bunun aksine, Allah ne kadar çok zikredilirse şeytanı def etme konusundaki silah da o kadar güçlü olur.</p>
<p>İlk grup şöyle demiştir: Allah’ı kalben zikretmenin en mükemmel ve en açık olması ve karışımların saflaşması durumunda, şeytanı uzaklaştırma gücü de o kadar mükemmel olur; ancak, şeytanı düşünmekle meşgul olmak zihnin saflığını bozar ve silahın zayıflamasına neden olur. Tüm bunlar istenilen şeyin geçersiz olmasına ve arzulanan şeyin aksinin meydana gelmesine neden olur. Bunun aksine biz, Allah’ın marifetiyle olgunlaşan kişinin, kalbini koruma konusunda güçlü olacağını söylüyoruz. Kişi kalbini koruma konusunda güçlü olduğu zaman, şeytan onunla uğraşmaktan ve zihnini çelmekten aciz hale gelir. Dolayısıyla bu, en mükemmel yöntem olmuş olur.</p>
<p>İnsanlar bu yöntemden daha ürkütücü bir şeye yöneldiklerinde, yani zahiri amellerle uğraşmanın Allah’tan başkasıyla meşguliyet haline gelmesi halinde, bu durum şeytanın kalbe hâkim olmasına neden olur. Böyle bir şeyi üstlenen her insan, Allah Teâlâ’dan uzak kalmayı üstlenmiş demektir. Bu, tehlikelerin harekete geçmesine yol açan son derece nahoş ve ürkütücü bir anlayıştır.</p>
<p><strong>On Sekizinci Fasıl: İbadetlerin Açığa Vurulmasına İzin Verilmesi 12</strong></p>
<p>Bil ki, ibadetlerin gizlenmesinde samimiyet ve riyadan kurtuluş; açığa vurulmasında ise faziletli insanların takip edilmesi ve insanların görünüşte iyi olan şeylere yönlendirilmesi şeklinde bazı faydalar bulunmaktadır. Ancak burada gösterişten kaynaklanan bazı sakıncalar (afet) vardır. Bu nedenle Allah Teâlâ ibadetlerin hem gizlenmesine hem de açığa vurulmasına övgüde bulunmuştur: “ Sadakaları açıktan verirseniz ne güzeli Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Bakara, 271)”</p>
<p>İbadetlerin açığa vurulması iki kısma ayrılır: İlki, bizzat amelin açığa vurulması; diğeri ise amelin anlatılmasıdır.</p>
<p>Bizzat amelin açığa vurulmasından oluşan ilk kısma gelince; bil ki, bunların bir kısmı hac, cihat ve umre gibi gizlenmeleri mümkün olmayan; bir kısmı da oruç, bazı namazlar ve sadakalar gibi gizlenmeleri mümkün olan amellerdir.</p>
<p>İlk kısımda esas olan, bu amelleri yapıp, başkalarını teşvik etmek için bu konudaki eğilimi açığa vurmaktır. Çünkü bu ibadetlerde gizlilik mümkün değildir.</p>
<p>Bu nedenle biz şöyle deriz: Şayet verilen sadakanın açı vurulması sadaka verilen kişiyi rahatsız eder, ancak ikinci bir kişiyi sadaka hususunda teşvik ederse burada gizlilik daha uygundur. Çünkü rahatsızlık vermek haram, sadaka vermeye teşvik etmek ise mendubdur. Haram olan bir şeyi terk etmek mendub olan bir eylemi yapmaktan daha iyidir. Şayet bu açığa vurmada herhangi bir rahatsızlık verme söz konusu değilse, bu konuda iki yaklaşım bulunmaktadır:</p>
<p>Bir grup, herhangi bir ibadeti gizlemenin mendub olan bir eylemi yapmaktan daha üstün olduğunu söylemiştir. Çünkü ibadetin açığa vurulmasında riya tehlikesi bulunmakta olup, riya haramdır. Muhtemel bir haramdan sakınmak, mendub olan bir eyleme yönlendirmekten daha uygundur.</p>
<p>Diğer bir grup ise, güç gerektiren ibadetlerin aleniyetinin, gizlenmelerinden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Onlar, Allah Teâlâ’nın peygamberlere diğer insanların kendilerini takip etmeleri için amelleri açığa vurmalarını emretmesini, bu görüşlerine delil olarak getirmişlerdir. Peygamberlerin en üstün olan bir amelden yasaklandıklarını düşünmemiz mümkün değildir. Bu görüşü savunanların bir diğer delili ise, Hz. Peygamber’in “Kim güzel bir yol açarsa, onun için hem bu eyleminin karşılığı hem de kıyamete kadar bu yolu kullananların amellerinin karşılığı vardır”13 hadisidir. Bu, sadece amelin açığa vurulmasıyla suretiyle meydana gelir.</p>
<p>Amelin açığa vurulmasında riya ihtimalinin ağırlıklı olması halinde esas olan, bu açığa vurmanın terk edilmesinin öncelikli olduğunu söylemektir. Şayet bu açığa vurmada, diğer insanların da bunu yapma ihtimali riya ihtimalinden daha baskın ise, eylemin açığa vurulması önceliklidir. Eğer bu iki ihtimal birbirine denk olurlar ise, bana göre fazladan bir faydanın elde edilmesi konusundaki eğilimden ziyade amelin gizlenmesi daha uygundur. Şayet bir kişinin düşüncesinde, bu konuda kendisinin takip edileceğine dair bir kanaat güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkar ise, bu durumda öncelikli olan amelin açığa vurulmasıdır. Ancak bunun bazı şartları vardır:</p>
<p>İlki; bu amelin yerine getirilmesinin yeterli olmasıdır. Bir insanın genel olarak takip edilmesi durumunda, onun her açıdan takip edilmesi şart değildir. Kimi insanları sadece aileleri, kimilerini aileleriyle birlikte komşuları, kimilerini kom- şularıyla birlikte mahallesindekiler, kimilerini büyüklerin ve âlimlerin dışındaki diğer insanlar, kimilerini de herkes takip eder.</p>
<p>İkincisi; başkalarının takip etmesi amacıyla ibadetleri açığa vurmanın, sadece takip eden konumunda bulunanlara nispetle daha güçlü bir konumda olan kimseler için geçerli olmasıdır. Bu konumda olmayanlar için, amellerin açığa vurulması doğru değildir. Çünkü âlim olmayan bir kişi bazı ibadetleri açığa vurduğunda, bu, riya ve münafıklık olarak değerlendirilir ve o kişinin kötülenmesine yol açıp, takip edilmesini sağlamaz. Böyle bir durumda ibadetlerin açığa vurulması doğru değildir.</p>
<p>Üçüncüsü; gizli riya arzusu ihtimaline karşı kişinin kalbini kontrol altında tutmasıdır. Öyle ki, bu arzu başkalarının kendisini takip etmesi bahanesiyle o kişinin amellerini açığa vurmasına neden olur. Bu, insanın ayağını kaydıran bir durumdur. Çünkü zayıf insanlar, amelleri açığa vurma konusunda güçlü olanlara benzerler. Hâlbuki onların kalpleri samimiyet bakmandan güçlü değildir. Böylece onların amelleri riya nedeniyle geçersiz hale gelir.</p>
<p><strong>Bu Konudaki Farkın Belirtisi</strong></p>
<p>Bir kişiye “amelini gizle; çünkü bu ameli yapma amacın, ancak senin dışındaki bir kişinin bunu ifşa etmesi ile gerçekleşir” denildiğinde, Eğer söyleyen ile söylenenin kalbi aynı ise (yani aynı niyette iseler), bu durumda, yaptığı şeyi başkalarına açıklamanın tek amacının, (mutahabı da) aynı şeyi yapmaya sevketmek olduğu söylenebilir. Bu amaç başka bir yolla gerçekleşirse, o kişi bunu açığa vurmaz. Eğer o kişinin kalbinde bir farklılaşma meydan gelir ise, ameli açığa vurmakta etkili olan şeyin riya olduğunu anlarız.</p>
<p>İkinci kısım, insanın yaptığı amelden, bu ameli bitirdikten sonra bahsetmesidir. Bu davranış hakkındaki hüküm, bizzat amelin açığa vurulması hakkındaki hükümle aynıdır; ancak bundaki tehlike daha şiddetlidir. Çünkü bir şeyi anlatmak dil açısından pek de zor bir iş değildir. İnsan, bir şeyi anlatırken, bazen nefsi olduğu varsayılan bir gerekçeyle bunu yapar. Bu durumda riyakârlık meydana gelmiş olur. Ancak ilk durumdaki ifade başka bir şeyden kaynaklanır. Çünkü burada ibadet riyadan uzak bir şekilde tamamlanmıştır. Riya sadece ibadetin tamamlanmasından sonra ortaya çıkar. İlk durumda, riyaya etki eden unsur fiilin yapılması halinde ortaya çıkar. Bu amellerin nefsanî gerekçelerden dolayı meydana gelmelerinin engellenmesi, ibadet olarak nitelendirilir.</p>
<p><strong>On Dokuzuncu Fasıl: Günahların Gizlenmesine İzin Verilmesi14</strong></p>
<p>Bil ki, insan bir günah işlediğinde, onu gizlemesi gerekir. Al- lah Teâlânın “İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nûr, 19)” ayeti ve Hz. Peygamber’in “Pis olan bu işlerden herhangi birisini işleyen kişi Allah&#8217;ın örtüsüyle örtünsün.”15 hadisi buna delalet eder.</p>
<p>Kuşkusuz insanların, kendisinin dindar ve zahit olduğunu düşünmeleri maksadıyla bu günahı gizlemek haramdır. Bil ki, günahların bu şekilde gizlenmesinden dolayı insanın mutlu olmasının caiz olmayacağına ilişkin bazı hususlar da vardır:</p>
<p>İlki; Allah’ın bu dünyada gizlediği bir günahı, öbür dünyada da gizleyecek olmasıdır.</p>
<p>İkincisi; Allah&#8217;ın ayıpların gizlenmesinden hoşnut olması ve kusurların ortaya çıkarılmasını kötü gördüğüne ilişkin daha önce dile getirdiğimiz delillerin bulunmasıdır. Hz. Peygamber’in “Allah&#8217;ın ahlakıyla ahlaklanın.” hadisinden dolayı, insanların bu suretle Allah’a benzemeye gayret etmeleri gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü; insanların bir kişinin ayıbına muttali olmaları durumunda, onu lanetlemeleri, kötülemeleri ve hakir görmeleridir. Bu durum onun kalbinin huzursuz olmasına neden olur ve onu Allah’a ibadetle meşgul olmaktan alıkoyar. Böy- lece o kişi Allah’a ibadetten uzak olmamak için, ayıbım gizlemeye gayret eder,</p>
<p>Dördüncüsü; insanın, bir başkasının kendi günahına muttali olmasından kaygı duymasıdır. Çünkü ayıbına muttali olan kişi, muhtemelen onu kınar. Ayıba muttali olan kişi onu kınadığında, ayıplananın tabiatı kişiyi ayıplayanın durumunu araştırmaya, onun bazı kusurlarını ortaya çıkarmaya ve bu vesileyle onu kınamaya yönlendirir. Çünkü insanın tabiatında misilleme yapmak zorunlu olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla insan bu zarardan endişe ettiği için kendi ayıbını gizlemeye çalışır.</p>
<p>Beşincisi; bir zarardan yahut acı verecek başka bir şeyden sakınmak için günahın gizlenmesidir.<br />
Altıncısı; günahın, sırf hayâ duygusundan dolayı gizlenmesidir. Günaha aldırmamak bir çeşit yüzsüzlüktür. Günah işleyip de bundan utanmayan kişi kınanan bir varlıktır. Kuşkusuz o hem günahı hem de arsızlığı kendisinde toplamıştır. Bu insan kınanan bir varlık olsa da, burada bir incelik bulunmaktadır. Bu da, hayanın riyaya çok fazla benzemesidir.</p>
<p>Hayâ ile riya arasındaki farka gelince; hayâ, başka birinin kişinin kendindeki noksanlığın farkında olmasını kötü görmesine neden olan nefsani bir haldir. Riya ise, bir başkasının kendisine hürmet etmesini ve boyun eğmesini arzulayarak, onun hem kendi günahına muttali olmasını kötü görmek hem de onu aldatmayı istemektir.</p>
<p>Yedincisi; bir başkasının bu konuda kendisini takip etmesinden endişe ederek, günahın ortaya çıkmasına engel olmaktır.</p>
<p>Bunu anladığında şöyle deriz: Şayet günahkâr kişi günahını sözü edilen gerekçelerden birisinden dolayı gizlerse, bu gizleme işinde Allah’a itaat etmiş ve günahını gizlemek maksadıyla gösterdiği gayrette samimi olmuş olur. Şayet o, insanların zahit ve takva sahibi olduğunu düşünmeleri için bu günahı gizlerse, bu durumda kuşkusuz riyakâr bir kişi haline gelir.</p>
<p><strong>Yirminci Fasıl: Riya Korkusuyla İbadetlerin Terk Edilmesi16</strong></p>
<p>Bazı insanlar, dünyevi açıdan günaha düşmemek için ameli terk ederler. Bu bir yanılgıdır. Buna mukabil biz ibadetlerin iki kısma ayrıldığını söyleriz: Bunlardan bir kısmı, kendilerinde herhangi bir zevkin bulunmadığı nam az, oruç ve hac gibi bedenî ibadetlerdir. Bir kısmı ise, halifelik, valilik, kadılık, şahitlik, namazda imam olmak, uyan ve ders verme makamında bulunmak ve insanlara çeşitli şekillerde iyilik etmek üzere malı infak etmek gibi, ibadetlerle ilişkili olan ve bizzat zevk veren ibadetlerdir.</p>
<p>İlk kısımda yer alan ibadetlerdeki riya tehlikesinin üç şekilde bulunduğunu söyleyebiliriz:</p>
<p>ilki; insanı amele yönlendiren etkenin salt riya olması ve onunla birlikte dinî bir etkenin bulunmamasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekir; çünkü bu, ibadet değil günahtır.</p>
<p>İkincisi; amelin başlangıcında dinî etkenin bulunması fakat beraberinde riya etkeninin ortaya çıkmasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekmez. Çünkü fiilin güzel bir şekilde tamamlanması noktasında dinî etken ortaya çıkmış bulunmaktadır. Fakat insanın riyayı ortadan kaldırmak ve samimiyeti elde etmek için nefsiyle mücadele etmesi gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü; amelin dinî bir etkenle yerine getirilmesi, ardından amel sırasında riya etkenin belirmesidir. Bu durumda insanın nefsiyle mücadele etmesi ve kuşkusuz ameli bırakmaması gerekir. Çünkü şeytan ilk olarak insanı ameli bırakmaya, insan buna karşılık vermeyip ameli yapmaya devam ettiğinde ise riyaya çağırır. İnsana “Bu amel samimi değil, sen riyakârsın, bu gayretin boşuna ve samimiyet bulunmayan bu amelin sana bir faydası yok.&#8221; diyerek, bu yolla onu ameli bırakmaya yönlendirir.</p>
<p>İnsan ameli terk ettiğinde şeytanın maksadı gerçekleşmiş olur. Yine, diğer insanların kendisine riyakâr demelerinden ve bu suretle Allah&#8217;a isyankâr olmalarından korkarak bir insanın ameli terk etmesini ona güzel göstermek şeytanın hilelerindendir. Bu düşünce de birkaç açıdan geçersizdir:</p>
<p>İlki; böyle bir düşüncenin Müslümanlar hakkında zanda bulunma günahı olmasıdır. Bir insanın, Müslümanlar hakkında bu şekilde zanda bulunma hakkı yoktur.</p>
<p>İkincisi; böyle bir durum söz konusu olsa bile, bunun o insana zarar vermemesi ve başkalarının kendisinin riyakâr olduğuna ilişkin sözlerinden korkarak ameli terk etmesi suretiyle bu amelin sevabını kaçırmasıdır. Bu ise riyanın aynısıdır. Şayet o insan diğer insanların övgüsünü arzulamayıp yergilerinden korkmasaydı, onların “sen riyakârsın&#8221; sözlerine neden değer versin ki?</p>
<p>Üçüncüsü; insanın şöhreti arzulamaksızın sırf samimi olmak amacıyla ameli terke etmesi durumunda, şeytanın onun kalbine “sen en büyük zahitlerdensin; öyle ki, şöhreti bırakıp inzivayı tercih ettin” şeklinde bir fikir atmasıdır. Bu da yok edici tehlikelerdendir.</p>
<p>Kısacası, kalp şeytanın vesveselerinden bütünüyle kurtulamaz. Bundan dolayı onun mazeretleri vardır. Şayet, insanın ibadetlerle meşguliyetinin şeytanın vesveselerinden tamamen kurtulması suretiyle mümkün olacağını düşünürsek, o bütün ibadetlerle meşgul olmak konusunda mazur olmuş olur. Böyle bir düşünce, şeytanın en büyük amaçlarından olan, boş bir düşüncedir. Doğru olan, dinî bir etken bulduğu sürece amele devam etmen ve onu terk etmemendir. Şayet ibadet esnasında riyaya yol açan bir tehlike ortaya çıkarsa, nefsinle mücadele et ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gücün yettiğince uğraş ver.</p>
<p>Riya etkeninden korkmaktan dolayı amelin terk edilmesi gerektiğini savunanlar, Nehâî ile ilgili yapılan bir rivayeti delil olarak kullanmışlardır. O Kur’an okurken yanına birisi gelmiş, bunun üzerine Nehâî Kur&#8217;an’ı kapatmış, okumayı bırakmış ve “Bu adamın beni sürekli Kur’an okurken görmesi uygun olmaz.&#8221; demiştir. Yine İbrahim et-Teymî “Konuşmak hoşuna gittiğinde dilini tut; susmak hoşuna gittiğinde konuş.” demiştir.</p>
<p>Nehâî’nin durumu şöyle açıklanabilir:</p>
<p>Muhtemelen o, bu adamın Kur’an okuma halinde iken yanında kalacağım ve riya tehlikesi ortadan kalkınca Kur’an okumaya geri döneceğini düşünmüştü.</p>
<p>Teymî’ye gelince, muhtemelen onun mübah olan konuşmalardan kastettiği, konuşurken fasih konuşmak ve hikâyeler anlatmaktır. Çünkü bunlarla fazlasıyla meşgul olmak insana cazip gelir. Mübah olan suskunluk ise, sınırlı olan bir durumdur. Dolayısıyla bu, zevkten sakınmak amacıyla mübah olan bir durumdan ayrılıp yine mübah olan bir duruma yönelmektir.</p>
<p>İnsanlarla ilgili olan ve içerisinde pek çok sıkıntı ve tehlikeyi barındıran ikinci kısımdaki ibadetlerin en büyüğü halifeliktir. Bu görev, adalet ve insaf ile yürütüldüğünde ibadetlerin en üstün olanlarından birisi haline gelir. Nitekim Hz. Peygamber: “Adalet, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.&#8221;17 buyurmuştur.</p>
<p>Bil ki bu, bir açıdan müjde, diğer bir açıdan ise korkutmadır. Çünkü bunun anlamı şöyle bir şeye işaret etmektedir: “Zalim bir sultanın bir günü, altmış yıllık günahtan (fasık) daha kötüdür.” İşte durum bu şekildedir; çünkü halifeliğin ve yöneticiliğin hükmü, kendi içinde sınırlı değil (*), başkalarını da etkileyen bir mahiyete sahiptir.</p>
<p>Kuşkusuz onun adaletli veya günahkâr bir halde olması her açıdan birbirine denk bir durum olur.<br />
Hz. Peygamber şöyle demiştir: “On kişiye yöneticilik yapan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü elleri boynuna kelepçelenmiş bir şekilde gelmesin. Adaleti onu kurtarır; zulmü ise onu o halde bırakır.”18</p>
<p>Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır: Şöyle ki, bir kişi kendi durumunu değerlendirip, yöneticilik dönemi dışında hak konusunda sabırlı olduğunu ve arzularını engellediğini fark eder; ancak o kişinin yöneticilik görevinin zevkine varması halinde nefsinde bir değişimin meydana gelmesinden, şöhreti güzel bulmasından, bu görevi yerine getirmekten zevk almasından ve bu suretle azledilmeyi kötü görüp, azle-dilme endişesinden dolayı riyakâr davranmasından korkması konusunda, fakihler ihtilafa düşmüşlerdir.</p>
<p>Bazı fakihler o kişinin yöneticilik görevini üstlenmekten uzak durması gerektiğini söylemişlerdir. Bazıları ise, bunun gelecekle alakalı bir sorun olduğunu, o kişinin şimdiki halde hakkı açıklama ve batıldan uzak durma konusunda kendisini güçlü gördüğünü ifade etmişlerdir.</p>
<p>Gazzâlî, doğru olanın o kişinin bu işten sakınması olduğunu dile getirmiştir. Çünkü insan yöneticilik görevini yapmaya başladığında, azledilme üzüntüsüne tahammül etmek ona zor gelir. Böylece o, yöneticilik görevini bazen riyakâr davranarak ve batıl olan bir şeyi yaparak tamamlar; azledilme korkusu onu batıl şeyleri ve bozuk işleri yapmaya yönlendirir. Halifelik ve yöneticilik konusundaki yaklaşımın bu şekilde olduğunu anladığında, hâkimlik konusundaki durumun da böyle olduğunu fark etmiş olursun.<br />
Vaaz, fetva ve ders verme işlerinin tümü, şöhret sağlayan ve gücü artıran bir niteliğe sahiptir.</p>
<p>Bunun tehlikeleri büyüktür. Çünkü şöhretin ve sevilmenin (JjJ) zevki insan tabiatında başlandır. Korkunun egemen olması durumunda, hakkı açıklama ve batılı ortadan kaldırma konusunda insanın eski konumunda kalması mümkün değildir. Aksine bu kişinin, nefsinde riya etkisi ve şöhret sevgisi bulunan ve bu konularda içinde bir korku peyda olan kişilerden olduğu ve onun bu işi terke etmesi gerektiği açıktır.</p>
<p>Şayet, böyle bir şeyin atalete neden olacağı, ilim ve şeriatı öğretme işlerini terk etmeyi gerektireceği söylenirse şöyle deriz: İnsanlar az miktarda ilim ve şer’ı bilgiye ihtiyaç duy-<br />
dukları gibi, hilafet ve yöneticilik görevlerini yerine getirecek kişilere de ihtiyaç duyarlar.<br />
Bize göre bu, bahsi geçen hususlardan sakınmayı ve vaz geçmeyi gerektiren bir görüştür. Aksine halifelik, yöneticilik, ilim ve şeriatı açıklamayı gerektiren doğal etkenin sürekli olması, bunların gerçekleşmesi için yeterli bir sebeptir. Sözünü ettiğimiz yasak ise, bahsi geçen sakınmayı gerektirmez.</p>
<p>Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır:</p>
<p>Bu da, bir adamın hak edenlere dağıtmak amacıyla helal mal biriktirmek için gayret göstermesi konusunda öncelikli olanın bunu yapması mı, yoksa terk etmesi mi olduğudur?<br />
Bazıları öncelikli olanın o kişinin bu işi bırakması olduğunu söylemişlerdir. Çünkü teşekkür edilmeyi ve övülmeyi sağlamaya çalışmanın zevki, kişiyi ele geçiren bir zevktir. Buradaki tehlikeler inşam samimiyetten alıkoyan bir şekle bürünürler.</p>
<p>Bazıları ise, bunun yapılmasının öncelikli olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü bu, zulümde bulunmayı engellemeyi de içeren bir ibadettir. Dolayısıyla bunun yapılması daha üstündür. Bu konudaki yaklaşımların tamamı süslenme konusunda dile getirilmiştir.</p>
<p>Üçüncü mesele, insanlara gösterişte bulunmayı istemeksizin vaaz verenin, vaazındaki samimiyetini gösteren belirtiler hakkındadır.</p>
<p>Burada bazı hususlar söz konusudur:</p>
<p>îlki; bir kişinin kendisinden daha güzel vaaz eden, ilmi kendisinden daha çok olan ve insanların yoğun ilgisine maz- har olan birisini gördüğünde, bundan mutlu olması ve o kişiye karşı haset etmemesidir. Onun, bu kişiye imrenmesinde ve sahip olduğu ilmin kendisinde de olmasını istemesinde herhangi bir mahzur yoktur.</p>
<p>İkincisi; bulunduğu ortamda yüksek mevki sahipleri bulunsalar bile sözünün değişmemesi ve önceki hali üzere devam etmesidir. Çünkü sözünde herhangi bir değişiklik meydana gelirse, bu durum onun kalpleri kazanmak için gösteriş yaptığına ve konuşmasıyla riyakârlık ettiğine delalet eder. Bu ise, onun samimi olmasını engeller.</p>
<p>Üçüncüsü; bir konuda hata ettiği hususunda ittifak edilmesi, yarımda bulunanların bir kısmının onun aksine bir cevap vermesi ve bunu kabul etmesinin zorunlu olması halinde, bundan mutlu olması ve üzüntü duymamasıdır.<br />
Kitap tamamlanmıştır.</p>
<p>Bir olan, bu sıfata ehil ve müstahak olan Allah’a hamdol- sun; salât Muhammed Aleyhisselam ve ailesinin üzerine olsun.<br />
Allah bize yeter! O ne güzel yardımcıdır&#8230;</p>
<p>Fahruddin er-Razi – Kitabu’n Nefs ve’r Ruh ve Şerhu Kuvvahuma,syf.154-184</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn, III/293 vd. (3/639 vd.)<br />
2-Bu ibare Râzı’nin aktardığı şekliyle hadis kaynaklarında geçmemektedir. Ancak riya-şirk ilişkisini, metinde yer aldığı şekliyle destekleyen rivayetler söz konusudur. Bkz. Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Evsat, 1/70 no 196 İbn Mâce,Sünen-i İbn Mace,2/1320-no- 3989: Tirmizi, Sûnen-i Tîrrmizi,3,162,n.1535<br />
3- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/305 vd.(3/660)<br />
4-. Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Evsat,4/244,n.6303; Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/307 (3/663<br />
5- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi&#8217;d-Dîn,3/308 vd.(3/664 vd.<br />
6-Âlâüddin Ali b. Hüsamüddln b. Kâdıhan, Kenzû&#8217;l-Umma fi Süneni-Ak- vâl ve’l-Ef’al thk. Bekri Hayyânî &#8211; Safvet es-Sakkâ. Müessesetü&#8217;r-Risale, 1981. VIII/514; Ebû Fazl Zeynüddin el-Irâkî, el-Muğni an Hamli&#8217;l-ISsfûr fî Tahrici mâ fi’l-ihyâi mine’l-Ahbâr, Dâru İbn Hazm, Beyrut, 2005, s. 1217.</p>
<p>7-Razınin aktardığı bu rivayet her ne kadar hadis kaynaklarında metindeki haliyle metindeki haliyle bulunmasa da, son derece yakın rivayetler bulunduğu görülmektedir. Bkz. Taberânî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Kebîr, XVII / 263, no. 723; Tirmîzî, Sünen-i ’Hmıîzî, IV/l72, no. 2384; Beyhakî, Şuabu&#8217;l-İman, IX/24l, no. 6610.</p>
<p>8-Bkz. Gazzâlî, İhyâu Ulümi’d-Dîn, 111/314 (3/675).</p>
<p>9-Bkz. Ebü Dâvud, Sünen-i EbîDavud, VII/434, no. 51 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned-ı&#8217; İmam Ahmed b. Hanbel, XV / 79, no. 9156; Ebü Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali en-Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, thk. Hasan Abdülmun’im eş-Şelebî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2001, IX/246, no. 1042.</p>
<p>10-Gazzali, ihyau Ulumd&#8217;d-Din, 111/315 (3/677)</p>
<p dir="ltr">11-Müslim b. Haccac, Sahıh-i Müslim. IV/2075, no. 41; Ebü Davud. Sünen-i Ebî Dâvud, 11/84. no. 1515: Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXIX/391, no. 17848.</p>
<p dir="ltr">12-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/317 vd.(3/682 vd.)</p>
<p dir="ltr">13- Bkz. Müslim b. Haccac, Sahîh-i Müslüm, 11/ 704, no. 69 (1017); İbn Mâce Sünen-i İbn Mâce, 1/73, no. 203; Ahmed b. Hanbel, Masned-i Ahmed b. Hanbel, XXXI/494, no. 19156; Taberânî, Mu&#8217;cemu’l-Kebîr, 11/328, no. 2372.</p>
<p>14-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/319 vd. (3/686 vd.)<br />
15-Bu hadisin tam metni şöyledir: “Allah’ın yasakladığı bu pis şeylerden uzak durun! Kim bu suçlardan birini işlerse, Allah&#8217;ın örtüsüyle örtünsün ve Allah a tövbe etsin. Çünkü bize yüzünü gösterene Allah Azze ve Cel- le&#8217;nln hükmünü uygulara.&#8221; Ebû Abdlllah Hâkim Muhammed b. Abdillah en-Nısabûri, el-Mûstedrek ale’s-Sahtheyn. thk. Mustafa Abdülkadir Atâ, Daru l-Kütûbi&#8217;l-Ilmiyye, Beyrut, 1990, IV/272, no. 7615</p>
<p>16- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III322 vd.(3/690 vd.)</p>
<p dir="ltr">17-Bu hadis Taberânî tarafından “Adil bir yöneticinin bir günü, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.” şeklinde nakledilmiştir. Bkz. Taberani. Mu’cemu’l-Evsat, V/ 92, no. 4765.</p>
<p dir="ltr">18-Benzer rivayetler için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXXVII / 444, no. 22781; Taberani, Mucemu’l-Kebîr, VIII/ 173, no. 7724; Dârimî, Sünen-iDâı-imî, III/ 1635, no. 2557.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/">Riya ve Onunla İlgili Hükümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/riya-ve-onunla-ilgili-hukumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Hadis-i Kudsi ve Şerhi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-i-kudsi-ve-serhi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-i-kudsi-ve-serhi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Dec 2018 10:34:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'yı zikretmenin önemi]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hamdü]]></category>
		<category><![CDATA[Fatiha Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyam]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Namazdan maksat]]></category>
		<category><![CDATA[rükûdan doğrulma]]></category>
		<category><![CDATA[Rüku]]></category>
		<category><![CDATA[Secde]]></category>
		<category><![CDATA[zikir makamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20304</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (s.a.s.) Cenâb-ı Allah&#8217;ın şöyle buyurduğunu nakl etmiştir: &#8220;Salât Sûresini (Fatiha Sûresi&#8217;ni)kulum ile aramda ikiye bölüştürdüm. Kul, besmeleyi okuduğunda Cenâb-ı Allah: &#8220;Kulum Beni zikretti &#8220;der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Allah, &#8220;Kulum bana hamdetti&#8221; der Kul dediğinde. Cenâb-ı Allah: &#8220;Kulum Bana tazim etti&#8221; der. Kul: dediğinde, Allah: -Kulum Beni yüceltti&#8221; der. -Diğer bir rivayette de- &#8220;Kulum [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-i-kudsi-ve-serhi/">Bir Hadis-i Kudsi ve Şerhi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/topkapi-sarayinda-5-asirdir-kesintisiz-kuran-i-kerim-okunuyor-300x244.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20950 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/topkapi-sarayinda-5-asirdir-kesintisiz-kuran-i-kerim-okunuyor-300x244-300x244.jpg" alt="" width="300" height="244" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22223 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32.jpeg" alt="" width="581" height="387" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32.jpeg 848w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-600x400.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-613x408.jpeg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-570x380.jpeg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-585x390.jpeg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-750x500.jpeg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-300x200.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/32-768x513.jpeg 768w" sizes="(max-width: 581px) 100vw, 581px" /></a></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.s.) Cenâb-ı Allah&#8217;ın şöyle buyurduğunu nakl etmiştir: &#8220;Salât Sûresini (Fatiha Sûresi&#8217;ni)kulum ile aramda ikiye bölüştürdüm. Kul, besmeleyi okuduğunda Cenâb-ı Allah: &#8220;Kulum Beni zikretti &#8220;der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Allah, &#8220;Kulum bana hamdetti&#8221; der Kul dediğinde. Cenâb-ı Allah: &#8220;Kulum Bana tazim etti&#8221; der. Kul: dediğinde, Allah: -Kulum Beni yüceltti&#8221; der. -Diğer bir rivayette de- &#8220;Kulum işlerini Bana havale etti&#8221; der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Allah: -Kulum Bana ibadet etti&#8221; der. Kul, dediğinde İse, Allah: &#8216;-Kulum bana tevekkül etti&#8221; der. -Diğer bir rivayette- Kul dediği zaman, Allah: &#8220;Bu Benimle kulum arasındadır&#8221;der. &#8216;dediğinde de &#8220;Bu kulumundur. Kuluma dilediği vardır (verilecektir)&#8221; der.(bk.Müslim,Śalât”, 38, 40)</p>
<p><strong>Bu hadisten elde edilecek olan faydalar:</strong></p>
<p><strong>Birinci fayda:</strong> Cenâb-ı Allah&#8217;ın: &#8220;Fatiha Sûresi&#8217;ni Benimle kulum arasında ikiye bölüştürdüm&#8221; sözü, şer&#8217;î hükümlerin dayanağının, mahlûkatın faydasına olan şeyleri gözetmek olduğunu gösterir Nitekim O: &#8220;Eğer iyilik yaparsanız, kendiniz için yapmış olursunuz, kötülük yaparsanız, yine kendinize yapmış olursunuz&#8221; {isrâ. 7) buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü, kulun en önemli işi, kalbini, önce rubûbiyyet bilgisiyle, sonra da ubûdiyyet bilgisiyle aydınlatmasıdır. Çünkü o, bu söze riayet etmek için yaratılmıştır Nitekim, Allah Teâlâ: &#8220;Cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım &#8221; (Zârıyat, 56), &#8220;Hakikaten Biz, insanı karışık bir damla sudan (meniden) yarattık. Onu imtihan ediyoruz.</p>
<p>Bu sebeble onu işiten ve gören yaptık.&#8221; {Dehr. 2) ve &#8220;Ey İsrailoğulları, size in&#8217;âm ettiğim nimetleri hatırlayınız ve ahdimi tutunuz ki, Ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim &#8221; (Bakara. 40) buyurmuştur. Durum böyle olunca, hiç şüphe yok ki, Cenâb-ı Allah, bu Fatiha Sûresi&#8217;ni Hz. Muham-med (s.a.s.)&#8217;e indirmiş, bu ahdi yerme getirme hususunda, muhtaç olunan her şeyi ihtiva etsin diye de sûrenin ilk kısmını rububyyet, ikinci kısmını da ubudiyet bilgisine tahsis etmiştir. Namazda Fatiha Sûresini okumak şarttır.</p>
<p><strong>İkinci fayda:</strong> Allah Teâlâ. Fatiha Sûresine. &#8220;Salât&#8221; ismini vermiştir. Bu birçok hükme delâlet eder: Birinci hüküm: Fatiha sûresi namazda okunmadığı zaman, namazın olmaması gerekir. Bu da, namazda Fatihayı okumanın, bizimkilerin (Şâfiîlerin) dediği gibi, namazın bir rüknü olduğuna delâlet eder. Bu delil, başka delillerle kuvvet bulur:</p>
<p><strong>1-)</strong> Hz. Peygamber (s.a.s.). namazda her zaman Fatiha Sûresı&#8217;ni okumuştur. Cenâb-ı Allah&#8217;ın O) Peygambere uyunuz&#8221; (Araf, 158) ayeti ve Hz. Peygamber (s.as)in &#8220;Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, siz de aynı şekilde namaz kılınız.”[114] hadisinden ötürü, namazda Fatiha okumanın bize de farz olması gerekir</p>
<p><strong>2-)</strong> Hulefâ-i Râşıdîn de bu sûreyi, her zaman namazlarında okumuşlardır. Re-sûllah (s.a.s.)&#8217;ın: &#8220;Benim ve benden sonra gelecek olan Hulefâ-i Râşidîn&#8217;in sünnetine sarılınız.[115] hadisinden dolayı, bunun bize farz olması gerekir.</p>
<p><strong>3-)</strong> Doğudan batıya bütün müslümanlar ancak Fatiha Sûresi&#8217;yle namaz kılarlar Binaenaleyh, Cenâb-ı Allah&#8217;ın &#8220;Kim müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yere dönderir ve onu cehenneme yaslarız.&#8221; {Nisa. 115) ayetinden dolayı onlara uymamız gerekir.</p>
<p><strong>4-)</strong> Hz. Peygamber (s.a.s.) &#8220;Fâtihâtü&#8217;l-Kitab olmadan namaz olmaz.&#8221; demiştir. [116]</p>
<p><strong>5-)</strong> Cenâb-ı Allah &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;dan kolayınıza geleni okuyunuz&#8221; (Müzzemmıl, 20) buyuruyor. Ayetteki &#8220;okuyunuz&#8221; ifadesi emirdir. Emrin zahiri ise vucûb (yapılmasının farz olduğunu) ifade eder. Buna göre, Kur&#8217;ân&#8217;dan insanın kolayına geleni okuması farzdır. Fatiha Sûresi&#8217;nden başkasını okumak farz olmadığına göre, emrin zahiri ile amel edilerek, namazda Fatihayı okumanın farz sayılması gerekir.</p>
<p><strong>6-)</strong> Fâtiha&#8217;yı (namazda) okumak ihtiyatlı bir yoldur. Dolayısıyla ihtiyatlı olanı yapmalı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) &#8220;Sana şüpheli gelen şeyi bırak, şüpheli olmayana geç demiştir. 117[117]</p>
<p><strong>7-)</strong> Hz. Peygamber (s.a.s.). Fâtıha&#8217;yı her zaman namazlarında okumuştur. Bu sebeble, onun yolundan dönmenin haram olması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Allah: &#8220;Onun emrinden uzaklaşıp gidenler çekinsinler&#8230;&#8221; (Nûr, 63) buyuruyor.</p>
<p><strong>😎</strong> Namazda Fâtiha&#8217; okumanın, onun dışındaki sûreleri okumaktan daha faziletli ve iyi olduğu hususunda müslümanlar arasında bir ihtilaf yoktur Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki kul namaz kılmakla mükellef tutulmuştur. Var olan bir şeyde aslolan, onun devam etmesidir. Böylece, namazını ancak Fatiha Sûre-si&#8217;ni okuyarak ifa ettiğinde insanın sorumluluktan çıkacağına hükmederiz. Bu şekilde kılınan namazın, Fâtiha&#8217;dan başka bir sûrenin okunmasıyla kılınan namazdan daha üstün ve faziletli olacağına işaret etmiştik. Kâmil bir şekilde yapmakla mükellef olunan bir amelin sorumluluğundan, onu noksan bir şekilde yaparak kurtulunamaz. Buna göre, Fâtiha&#8217;dan başka sûre okunarak kılınan namazla sorumluluktan kurtulunamaz.</p>
<p><strong>9-)</strong> Namazdan maksat, kalbin zikrinin meydana gelmesidir. Cenâb-ı Hakk: Ve Beni zikretmek için namaz kıl&#8221; (Tâhâ. 14) buyurmuştur Fatiha Sûresi kısa olmasına rağmen, rubûbiyyet ve ubûdiyyet makamlarını ihtiva eder. Bütün mükellefiyetlerden maksat, rubûbiyyet ve ubûdiyyet bilgilerinin elde edilmesidir İşte bu sebeble Cenâb-ı Allah, bu sûreyi Biz sana Sebu&#8217;l-Mesâniyi (Fatiha Sûresi&#8217;ni) ve Kur&#8217;ân-ı Azim&#8217;i verdik {Hicr, 87) diyerek, bütün Kur&#8217;ân&#8217;a denk kılmıştır Bundan dolayı, diğer sûrelerin onun yerini tutmaması gerekir.</p>
<p><strong>10-)</strong> Rivayet ettiğimiz haberler, Fatiha Sûresi okunmadan namazın olmayacağını gösterir.[118]</p>
<p><strong>Allah Teâlâ&#8217;yı zikretmenin önemi:</strong></p>
<p><strong>Üçüncü fayda:</strong> Cenâb-ı Allah&#8217;ın kudsî hadîsinde, &#8220;kul, besmeleyi okuduğunda. Allah; &#8216;Kulum beni zikretti&#8221; der.&#8221; ifadesinde birçok hüküm vardır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Cenâb-ı Allah. &#8220;Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim&#8221; (Bakara. 152) buyurur. İşte burada kul, Cenâb-ı Allah&#8217;ı zikretmeye yöneldiğinde şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk, onu kendisini andığı bir toplumdan daha hayırlı bir toplulukta anar.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Bu, zikir makamının, kullukta çok yüce ve şerefli bir makam olduğunu gösterir. Çünkü geçen ayette, Cenâb-ı Allah, önce kulun zikrini mevzubahis etmiştir. Yine bu zikir makamının mükemmel bir makam olduğuna Cenâb-ı Allah&#8217;ın, zikri emrederek şöyle buyurması da delâlet eder: &#8220;Beni zikredin ki. Ben de sizi zikredeyim.&#8221; Sonra Cenâb-ı Allah &#8220;Ey iman edenler Allah&#8217;ı çok çok zikredin.&#8221; (Ahzâb, 41) &#8220;Onlar ayakta iken, otururken ve yanlan üstünde yatarlarken hep Allah&#8217;ı (hatırlayıp) zikrederler&#8221; {Âlı İmrân. 191) ve &#8220;Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir arıza iliştiği zaman, İyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir&#8221; {Araf, 201) buyurmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk, kulluk makamlarından olan, zikir makamı üzerinde durduğu kadar hiçbir şeyin üzerinde durmamıştır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> O&#8217;nun kudsî hadisteki, &#8220;Kulum beni zikretti&#8221; sözü &#8220;Allah&#8221; lâfzının Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kendine mahsus zatı için bir alem (özel) ismi olduğuna delâlet eder. Eğer &#8220;Allah'&#8221; lâfzı, türetilmiş (müştak) bir isim olsaydı, onun mefhumu küllî bir mefhum[119] olurdu. Şayet böyle olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk&#8217;ın hususî ve muayyen zatı bu lâfızla anılmazdı. &#8220;Rahman&#8221; ve &#8220;Rahîm&#8221; lâfızlarının küllî birer lâfız olduğu zahirdir. Böylece Allah&#8217;ın &#8220;Kulum beni zikretti&#8221; sözü, &#8220;Allah&#8221; lâfzının,Cenâb-ı Hakk&#8217;ın alem ismi olduğuna delâleti sabit olur.</p>
<p>Hadisteki, &#8220;Kul dediğinde, Cenâb-ı Allah: &#8220;Kulum Bana hamdetti&#8221; der&#8221; ifadesi, hamd makamının zikir makamından daha üstün olduğunu gösterir. Âlemin ilk defa yaratılmasında söylenilen sözün olması da buna delâlet eder. Çünkü, Hz. Adem (a.s.) yaratılmadan önce, melekler &#8220;Biz Seni hamdinle teşbih ve seni takdis ederiz &#8221; (Bakara. 30) demişlerdir. Bu âlemin yok olmasından sonra söylenilen en son söz de &#8220;el-Hamdü&#8221; lâfzıdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, cennetliklerin vasıfları hakkında: &#8220;Onların dualarının sonu demektir.&#8221; (Yûnus. 10)</p>
<p>Akıl da hamd makamının, zahir makamından üstün olduğunu gösterir, Çünkü Cenâb-ı Allah&#8217;ın zâtı hakkında tefekkür etmek imkansızdır. Zira, Hz. Peygamber (s.a.s.) &#8220;Mahlûkat hakkında düşünün fakat Yaratan(ın zâtı) hakkında tefekkür etmeyiniz[120] buyurmuştur ve çünkü bir şeyi düşünmeden önce, onu tasavvur etmek lâzım. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın hakikatinin künhünü tasavvur etmek ımkânsızdır. Bu se-beble Cenâb-ı Allah&#8217;ın zatı hakkında tefekkür etmek imkânsızdır. Buna göre O nun, ancak fiilleri ve yarattıkları üzerinde tefekkür etmek mümkün olur. Sonra hayır olan şeyin bizatihi; şer olan şeyin ise geçici sebeblerden ötürü arandığı ve istendiği delil ile sabittir.</p>
<p>Buna göre Cenâb-ı Allah&#8217;ın yaptıkları ve yarattıktan üzerinde tefekkür eden herkes, O&#8217;nun rahmet, fazi ve ikramına daha çok vâkıf olur. Bu sebeble kişinin hamd ve şükürle meşguliyeti daha çok artar. Böylece&#8221;Elhamdü lillâhi rabbil’alemin &#8221; der. Bunu deyince de Cenâb-ı Allah: &#8220;Kulum Bana hamdetti&#8221; der, ve bu sebebe Allah Teâlâ, kulunun, aklı ve fikri ile, gerek ulvî âlemlerin ve gerekse süfli âlemin tertibindeki ihsanına ve keremine vâkıf olduğuna; onun lisanının, aklına uygun ve ona denk olduğuna şehadet eder. Eğer Kul, O&#8217;na iman etme, kalbiyle, diliyle, aklıyla ve beyanıyla O&#8217;nun keremini tasdik deryasına dalarsa bu ne yüce bir hâl olur!</p>
<p>Hadîs-i Kudsî&#8217;deki &#8220;Kul &#8221;Errahmânir’rahim&#8221;dediğinde, Allah Teâlâ: &#8220;Kulum Bana tazim etti.&#8221; der.&#8221; ifadesine geîince, bu hususta birisi şöyle diyebilir: Kul, besmeleyi okuduğunda da &#8220;rahman&#8221; ve &#8220;rahîm&#8221; lâfızlarını söylemişti, ama orada Cenâb-ı Allah &#8220;Kulum Bana tazim etti&#8221; dememiştir. Fakat Fatiha Sûresı&#8217;nde &#8221;Errahmânir’rahim&#8221;dediğinde, &#8220;Kulum Bana tazim etti&#8221; demiştir. Bu ikisi arasındaki fark nedir?</p>
<p>Buna şu şekilde cevap verilir: Kulun&#8221;Elhamdü lillâh&#8221; sözü, onun, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın zatında kemâl sahibi ve başkasını kemâle erdirici olduğunu ikrar ettiğini gösterir. Sonra,&#8221;rabbil’alemin&#8221;der. Bu da, zatında kâmil olan ve başkasını kemâle erdiren ilâhın, tek ve şeriki olmayan bir ilâh olduğunu gösterir. O,&#8221;Errahmânir’rahim&#8221;dediği zaman, bu, zatında kâmil ve başkasını kemâle erdiren ilâhın, rahmette, kullarına son derece lütuf ve ikram etmesinde şerikten, ortağı olmaktan, misli ve benzeri olmaktan, zıddı bulunmaktan münezzeh olduğuna delâlet eder. Şüphe yok ki kemâl ve celâl manalarını tasavvur etme hususunda, insan aklının, anlayışının ve hayalinin ulaşabileceği en son nokta ancak bu makamdır.</p>
<p>İşte bu sebeble, Cenâb-ı Hakk burada: &#8220;Kulum bana tazim etti&#8221; demiştir Hadis-i Kudsî&#8217;deki: &#8220;Kul,Mâliki yevmiddin dediğinde, Allah: &#8220;Kulum beni yüceltti .&#8221;,</p>
<p>Bana yakışmayan şeylerden tenzih ve takdis etti&#8221; der.&#8221; ifadesine gelince, bunun izahı şudur: Biz bu dünyada zalimlerin mazlumlara baskı yaptığını; güçlülerin güçsüzleri ezdiğini; muttakî, kâmil bir âlimin geçim sıkıntısına düşebildiğini; günahlara dalmış kâfirin ise rahatın ve lüksün zirvesinde yaşadığını görüyoruz. Bu durum ise merhametlilerin en merhametlisi, hükmedenlerin en iyisi olan Allah&#8217;ın rahmetine uygun düşmez. Cenâb-ı Allah&#8217;ın zalimlerden mazlumların hakkını alması, kendisine itaat edenlere mükafaatlarını, inkar edenlere ise cezalarını vermesi için kıyamet, ba&#8217;s ve haşr bulunmasaydı, bu ihmal ve imhal {mühlet tanıma), Allah&#8217;ın kullarına bir zulmü olurdu.</p>
<p>Ceza günü ve din günü var olunca, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kullarına zulmettiği vehmi ortadan kalkar. Bu sebebten dolayı Cenâb-ı Allah: &#8220;(Bütün bunlar) kötülük edenleri, yaptıklarına mukabil cezalandırması, güzel hareket edenleri de daha güzeli ile mükâfatlandırması için &#8221; (Necm, 31) buyurmuştur. Kudsî hadisteki işte Cenab-ı Allah&#8217;ın, &#8220;zulüm ve zulüm huyundan Beni tenzih eden&#8221; kulum Beni yüceltti&#8221; sözünden kastettiği budur.</p>
<p>&#8220;Kul &#8221;İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în&#8221; dediğinde, Allah: Bu Benimle kulum arasındadır&#8221; der.&#8221; ifadesine gelince, bu cebr ve kader meselesinin esrarına işarettir. Çünkü kulun&#8221;İyyâke na’budü&#8221;sözünün manası, kulun ibadet ve taat işine yöneldiğini haber vermektir. Sonra Cebr ve Kader bahsi gelir. Bu da şu demektir: Kul, bu işi yaparken bağımsız mıdır, değil midir?</p>
<p>Gerçek şu ki o, bağımsız değildir. Çünkü kulun kudreti, ya hem yapmaya hem de yapmamaya elverişlidir veya değildir. Eğer gerçek olan birincisi ise bu kudretin yapmamanın değil de yapmanın kaynağı olması ancak bir müreccih (tercih eden) sebebiyledir. Eğer bu müreccih kul ise, başa dönülmüş olur. Eğer bu müreccih kul değil de Allah ise, Allah&#8217;ın, engellerden kurtulmuş olan bu sebebi yaratmış olması, O&#8217;nun yardım etmesidir.&#8221;ve iyyâke neste’în&#8221; sözü ve, &#8220;kalbimizde bizi batıl inançlara ve bozuk amellere davet eden bir sebeb yaratma ve bize katından bir rahmet ver!&#8221; anlamına gelen (al-ı imrân. 8) ayetinden kastedilen de budur. Bu rahmet, Allah&#8217;ın bizi iyi &#8220;âmellere ve doğru inançlara çağıran sebebi yaratmasıdır.</p>
<p>İşte yardım etme ve yardım talebinde bulunmadan maksat budur. Bu sözü söylemeyen bir kimse, kesin olarak sözünün manasını anlamamıştır. Bu ortaya çıkınca, Hakk Te-âlâ&#8217;nın: &#8220;Bu benimle kulum arasındadır&#8221; sözünün doğruluğu ortaya çıkmış olur. Cenâb-ı Hakk&#8217;tan olan kısma gelince, bu Allah&#8217;ın kesin müessir sebebi yaratmasıdır. Fiilde kuldan olan kısma gelince bu kuldaki kudret ile Cenâb-ı Allah&#8217;ın yarattığı sebebin bir araya gelmesiyle, bu fiilin meydana çıkmasıdır. Bu, üzerinde iyice düşünülmesi gereken dakik bir meseledir.</p>
<p>Hadîsi Kudsîde Cenâb-ı Allah&#8217;ın: Kul &#8221;İhdinessırâtel müstâkim&#8221;dediğinde, Allah: &#8220;Bu kuluma aittir ve kuluma istediği vardır&#8221; der ifadesine gelince, bunun izahı şöyledir: Biz, ulûhiyetle ilgili bütün meseleleri ısbat ve nefy hususunda, nübüvvet meşelerinin tamamında ve meâd (ahiret)la ilgili meselelerin bütününde, insanların ihtilâf ettiklerini görüyoruz.</p>
<p>Bu konuda, şüpheler baskın çıkıyor ve karanlıklarsa her tarafı basmıştır. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın künhüne ve hakikatine, çoğunluk içindeki pek az insan vasıl olabilir Bütün insanlar, akıl, fikir, çok araştırma ve iyice düşünme hususunda eşit olmalarına rağmen, bu hâl pek azına nasip olabilmiş.. Şayet Cenâb-ı Allah&#8217;ın hidayeti ve yardımı olmasaydı, hakkı isteyenin gözünde hakkı süsleyip, batılı da onun gözünde çirkin göstermemiş olsaydı -nitekim Cenâb-ı Hakk &#8220;Fakat Allah size imam sevdirdi ve onu kalblerinizde süsledi. Küfrü, (âşıklığı ve isyanı da size çirkin gösterdi&#8221; (Hucurât. 7) buyurmuştur- hiç kimsenin hakka ulaşması mümkün olmazdı.</p>
<p>İşte bu sebeble kulun &#8221; &#8220;Bizi dosdoğru olan yoluna ilet&#8221; sözü de, bu duruma işaret etmiş olur Yine, bâtılı bâtıl olarak bilen kimsenin bâtıla razı olmaması, onun ancak gerçek bir inancı, sağlam bir dini ve doğru olan hükmü istemesi de, buna delâlet eder. Eğer iş, sadece kulun ihtiyarıyla olmuş olsaydı, hiç kimsenin hataya düşmemesi gerekirdi. Birçok kimsenin sapıklık denizinde boğulduğunu görünce,Hakka ulaşmanın sadece Allah&#8217;ın hidayeti ile olduğunu anlarız. Bütün peygamber ve meleklerin bunda mutabık olmaları da, bu görüşümüzü güçlendirir. Meleklere gelince &#8220;Rabbimiz, seni tenzih ederiz. Senin öğrettiklerinden başka, bizim ilmimiz yoktur. Muhakkak kı Sen, her şeyi hakkıyla bilen ve sonsuz hikmet sahibi olansın &#8221; (Bakara, 32) derler.</p>
<p>Hz. Âdem, &#8220;Rabbimiz, bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ki biz hüsrana uğramışlardan olacağız&#8221; (A&#8217;râf. 23); Hz. İbrahim. &#8220;Eğer Rabbim beni hidayete ulaştırmazsa, muhakkak ki ben, sapılmışlardan olacağım!&#8217; (En&#8217;âm 77); Hz. Yûsuf, &#8221; &#8220;Beni müslüman olarak öldür ve beni salih kulların arasına kat&#8221; (Yûsuf. 101); Hz. Mûsâ, &#8220;Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz, ki sözümü anlayabilenler&#8230;&#8221; (Tâhâ, 25-28) ve</p>
<p>Hz. Muhammed (s.a.s.) de. &#8220;Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra, kalblerimizi sapıtma! Ve bize, katından bir rahmet ver! Muhakkak ki, sen çokça verensin!&#8221; (Âl-i İmrân. 8) diye dua etmişlerdir</p>
<p>Bu hadîs-i kudsideki incelikler hususunda söyleyebileceğimiz söz budur. Söylemediklerimizse, söylediklerimizden daha çoktur.</p>
<p><strong>Dördüncü fayda:</strong> <strong>Fatihanın ayetleri yedidir.</strong> Namazda gözle görülen ameller de yedidir Bunlar, kıyam, rükû, rükûdan doğrulma, ilk secde, bundan doğrulma, ikinci secde ve tahiyyâta oturmadır. Böylece Fâtiha&#8217;nın ayet sayısı, namazdaki bu işlerin sayısına eşit olmuş olur. Bundan dolayı da bu işler sanki bir beden, Fatiha ise o bedenin ruhu gibidir. Kemâl derecesi, ancak ruh ile bedenin birleşmesiyle elde edilir. Buna göre, besmele, namazdaki kıyamın karşılığıdır. Görmez misin ki besmeledeki &#8220;be&#8221; harfi Allah&#8217;ın ismi ile birleşince ayakta kalır Yine besmele ile işlere başlanır Peygamberimiz (s.a.s.) &#8220;Besmele ile başlanılmayan her önemli iş güdük&#8217;i&#8221;[121] buyurmuştur. Cenab-ı Allah da: &#8220;Hakikaten, iyi temizlenen ve Rabbinin adını zikredip de namaz kılan kimse felaha ermiştir&#8221; (Alâ. 14-15) buyurmaktadır.</p>
<p>Namazdaki işlerden kıyamın da durumu aynıdır. Böylece, şu yukarıda zikredilen hususlar muvacehesinde besmele ile kıyam arasındaki münasebet görülmüş olur.&#8221; sözü, namazdaki rükûun karşılığıdır. Çünkü kul, hamdetme makamında hem Hakka hem de mahlûkata bakar. Çünkü hamdetmek, Cenâb-ı Hakk&#8217;tan gelen nimetler sebebiyle O&#8217;na sena etmekten ibarettir. Bu makamda kul, hem nimet verene, hem de nimete bakar.</p>
<p>Bu bakımdan hamd makamı,arazlarla, istiğrak hali arasında orta bir haldir. Rükû da kıyamla secde arasında orta bir haldir.&#8221;el hamdu&#8221; lâfzı nimetlerin çokluğunu gösterir. Çok nimet ise, kişinin sırtına ağır gelen şeylerdendir.</p>
<p>Bu nedenle, insanın sırtı rükû ederek eğilmiştir.&#8221;er rahmanir rahim&#8221; sözü rükûdan doğrulma haline uygundur. Çünkü kul, rükûda, Allah&#8217;a tazarru edip eğilince, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahmetine yakışan, onu yeniden doğrultmasıdır. İşte bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.): &#8220;Kul, (ruküdan kalkıp da) (Cenâb-ı Allah, kendisine hamdedeni duyar) dediğinde, Allah o kula rahmet ile bakar&#8221; buyurmuştur. &#8221;Maliki yev middin&#8221;sözü ilk secde haline uygundur. Çünkü senin böyle söylemen, Cenâb-ı Hakkın kahrının, celâlinin ve kibriyasının kemâline delâlet eder. Bu da çok şiddetli bir korkuyu gerektirir.</p>
<p>Bundan dolayı, buna, en mükemmel bir şekilde huzû ve huşu yakışır ki işte bu secdedir. &#8221;İyyâke na&#8217;budu ve <em>iyyâke nestaîn&#8221;</em> sözü iki secde arasındaki oturuşa uygundur. Çünkü sözü birinci secdeyi sözü ise ikinci secdeyi yapabilmek için Cenâb-ı Allah&#8217;tan yardım istediğini haber vermektedir.</p>
<p>&#8221;Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn&#8221;(sözü, en mühim şeyi istemektir. Dolayısıyla bu isteğe, huzurun zirvesini gösteren ikinci secde uygun olur, sözü de, namazdaki tahiyyata oturma haline uygundur. Çünkü kul, son derece mütevazi olunca, Allah Teâlâ, onun tevazuuna ikram ile karşılık vermiştir. Bu ikram da, Allah&#8217;ın ona huzurunda oturmasını emretmesidir.</p>
<p>Bu ise Allah&#8217;ın, kula en büyük inamıdır. Bu, sözü ile bunun arasında son derece kuvvetli bir münasebet vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.)&#8217;i, &#8220;Kabe kavseyn&#8221;e yükseltmiş olduğu için, ona nimet vermiş olunca, O, bu esnada: &#8220;En mübarek selâmlar ve en hoş salâtlar Cenâb-ı Allah&#8217;a aittir.&#8221; demiştir. Namaz müminin miracıdır Mü&#8217;min, miracında, Allah&#8217;ın huzurunda oturmasından ibaret olan, ikramın zirvesine mazhar olunca, Hz. Peygamber (s.a.s.)&#8217;in miraçta söylediği kelimeleri söylemesi vâcib olur. Yine kul, &#8220;ettehiyyât&#8217;i okur ve bu, namazda meydana gelen miracın, Hz. Peygamber (s.a.s.)&#8217;in miraç güneşinden bir meşale, ve o miracın denizinden bir damla olduğuna bir tenbih gibi olur.</p>
<p>Bu da Cenâb-ı Hakk&#8217;ın: &#8220;İşte onlar, Allah&#8217;ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehitler ve sâlih kimselerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır&#8221; (Nisa. 69) ayetinin gerçekleşmesidir Bil ki sayısı yedi olan Fatiha ayetleri, namazdaki bu yedi iş için, bir ruh; bu yedi fiil de, insanın yaratılmasında mevzubahis olan yedi mertebenin ruhu mesabesinde olur.</p>
<p>İnsanın yaratılışındakı yedi mertebe de şu ayetlerde bahsedilenlerdir: &#8220;Andolsun ki insanı çamurdan bir hulasadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta (rahimde) bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan damlası haline getirdik, derken o (canlı) kan damlasını bir çiğnem (lokmalık) et yaptık. O bir çiğnem eti de kemiklere çevirdik ve o kemiklere et giydirdik. Daha sonra onu başka bir yaratışla inşa ettik. Suret yapanların en güzeli olan Allah&#8217;ın sanı ne yücedir&#8221; (Mü&#8217;minûn. 12-14). Buna göre bedenin ve ruhun birçok derecesi bulunduğu görülür. Ruhların ruhu, nurların nuru ise Cenâb-ı Hakk&#8217;tır. Nitekim Cenâbı Allah: &#8220;Şüphesiz en sonunda gidiş ancak Rabbinedir.&#8221; (Necm. 42) buyurmuştur. 122[122]</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/377-386.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>113 Müslim. Salât. 38. 40 (1/296, 297); Ebû Dâvud. Salât, 132 (1/217); Tirmizi, Tefsir; 2 (5/201); Ne-sâı, İttitah, 23 (2/136)</p>
<p>[114] Daha önce geçti.</p>
<p>[115] Daha önce geçti.</p>
<p>[116] Daha önce geçti.</p>
<p>[117] Daha önce geçti.</p>
<p>[118] Namazların her rekâtinde Fatiha Sûresi´nin okunmasının farz oluşu, Şafiî Mezhebine göredir. Ha-nefılere göre, namazda Fatiha Sûresi´ni okumak vaciptir.</p>
<p>[119] Mefhûm-u küllî: Manasında birçok varlığın ortak olduğu bir kelimedir &#8220;İnsan&#8221; kelimesi gibi. Bu kelime insan olan her varlığı ifade eder.</p>
<p>[120] Bu hadisi Ebu Nu´aym. Htlye´sınde; Tabarânî, Evsafında; Beyhakî, Şu´ab´mda zikretmiştir (Keşfu´l-Hafâ. 1/311)</p>
<p>[121] Daha önce geçti.</p>
<p>[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu?l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/377-386.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-i-kudsi-ve-serhi/">Bir Hadis-i Kudsi ve Şerhi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-i-kudsi-ve-serhi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Yaratmasından Sorumlu Olmayacağına Dair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-yaratmasindan-sorumlu-olmayacagina-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-yaratmasindan-sorumlu-olmayacagina-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 13:49:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Yaratmasından Sorumlu Olmayacağına Dair]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20821</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu mesele, Hak Teâlâ´nın yaptığından sorumlu olmayacağına dair deliller getirme hakkındadır: Bu Hususta Ehl-i Sünnetin Delilleri Ehl-i sünnet bu hususta pekçok biçimde istidlalde bulunmuşlardır: 1) Şayet her şey, bir sebebe bağlanmış olsaydı, o zaman, o sebebin sebep olması da, diğer bir sebebe bağlanmış olurdu ve böylece de, teselsül gerekirdi. Binâenaleyh, bir teselsülü sona erdirme hususunda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-yaratmasindan-sorumlu-olmayacagina-dair/">Allah Yaratmasından Sorumlu Olmayacağına Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-gravure-medium.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22311 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-gravure-medium.jpg" alt="" width="418" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-gravure-medium.jpg 629w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-gravure-medium-600x448.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-gravure-medium-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-gravure-medium-300x224.jpg 300w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-min.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20850 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah-min-300x209.jpg" alt="" width="300" height="209" /></a></p>
<p>Bu mesele, Hak Teâlâ´nın yaptığından sorumlu olmayacağına dair deliller getirme hakkındadır:</p>
<p><strong>Bu Hususta Ehl-i Sünnetin Delilleri </strong></p>
<p>Ehl-i sünnet bu hususta pekçok biçimde istidlalde bulunmuşlardır:</p>
<p><strong>1)</strong> Şayet her şey, bir sebebe bağlanmış olsaydı, o zaman, o sebebin sebep olması da, diğer bir sebebe bağlanmış olurdu ve böylece de, teselsül gerekirdi. Binâenaleyh, bir teselsülü sona erdirme hususunda mutlaka, sebepten müstağni ve münezzeh yan bir şeye varıp dayanmak gerekir Buna ise, Cenâb-ı Hakk´ın zât ve sıfatları, herşeyden daha çok layıktır. O´nun zâtı, bir müessir ve sebebe muhtaç olmaktan münezzeh olduğu gibi, sıfattan da, bir mûcid ve muhassise muhtaç olmaktan münezzeh olduğu gibi, aynen bunun gibi, O´nun fail oluşu da, bir mücib (gerektirici, zorunlu kılıcı) ve müessire varıp dayanmaktan münezzehdir.</p>
<p><strong>2)</strong> O´nun fail oluşu, şayet bir sebebe bağlı olmuş olsaydı, o sebep, ya vâcib ya de mümkin olurdu. Eğer vâcib olsaydı, sebebin vâcib olmasından, O´nun fail olmasının vacib olması gerekirdi. Bu durumda da, Cenâb-ı Hak, Fail-i Muhtar değil, o Mûcib-i bizzât (zorunlu olarak, otomatik olarak yapan) olurdu. Eğer mümkün olsaydı, o sebep, Allah´ın bir fiili oturdu. Dolayısıyla, O´nun, o illetin faili oluşu, başka bir illete muhtaç olurdu. Ve böylece de teselsül gerekirdi ki, teselsül imkânsızdır.</p>
<p><strong>3)</strong> Cenâb-ı Hakk´ın, âlemin faili olmasının illet ve sebebi, eğer kadîm ise, o zaman, Cenâb-ı Hak´ın bu âlemin faili olması gerekir. Böylece, alemin de kadîm olması gerekir. Bu illet eğer muhdes ise, başka bir illete muhtaç olur. Böylece de teselsül gerekir.</p>
<p><strong>4)</strong> Herhangi bir maksada mebnî olarak bir iş yapan kimse, O maksadını ya bir vasıta bulunmaksızın gerçekleştirebilir, ya da bunu gerçekleştiremez. Eğer, bunu vasıta olmaksızın gerçekleştirebilirse, O zaman o vasıta, boşuna olmuş olur. Eğer gerçekleştiremezse, o zaman da aciz olmuş olur. Halbuki Allah´ın aciz olması imkansızdır. Ama bizim aciz olmamız imkansız değildir. İşte bundan dolayı bizim fiillerimiz çeşitli gaye ve maksatlara mebnidir. Halbuki bütün bunlar, Allah hakkında imkansızdır.</p>
<p><strong>5)</strong> Şayet, Cenâb-ı Hakk´ın fiili bir maksada mebni olsaydı, bu gaye ve maksat, ya Allah´ın kendisine, ya da kullarına yönelik olmuş olurdu. Birincisi imkânsızdır. Çünkü o, bir fayda elde etmekten ya da kendisine bir zararın dokunmasından münezzehdir. Bu temelsiz olunca, bu maksadın mutlaka kullarına yönelik olması gerekir. Kullarının gaye ve maksatları ise, lezzetler elde etmek ve elemlerden kaçınmaktır. Halbuki Allah Teâlâ, bütün bunları vasıta olmaksızın yaratmaya kadirdir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakk´ın, herhangi bir şeyden dolayı bir şey, yaratması düşünülemez.</p>
<p><strong>6)</strong> Cenâb-ı Hak şayet, herhangi bir şeyi herhangi bir maksattan dolayı yaratmış olsaydı, Kendisine nisbette o şeyin varlığı ile yokluğu, ya eşit olurdu veya olmazdı. Eğer eşit olsaydı, onun bir gaye ve maksat olması imkansız olurdu. Eğer eşit olmasaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk´ın, zâtı gereği noksan ve başkasıyla mükemmelleşen bir varlık olması gerekirdi ki, bu olamaz, imkânsızdır.</p>
<p>İmdi, şayet sen, &#8220;O gayenin varlığı ile yokluğu, her ne kadar O´na nisbetle müsavi ise de, kullarına nisbetle varlığı yokluğundan daha evlâdır&#8221; dersen, biz deriz ki: Kulları için, evlâ oluşu meydana getirmek veya getirmemek, Kendisine nisbetle ya eşit otur, ya da olmaz. Böylece de önceki taksim yeniden sözkonusu olur.</p>
<p><strong>7)</strong> Mevcut olan, ya Cenâb-ı Hakk´ın (c.c) Kendisidir, veyahutta O´nun mülkü ve milkidir. Kendi mülkünde ve milkinde tasarruf eden kimseye de, &#8220;Bunu niçin yaptın?&#8221; denilemez.</p>
<p><strong>8)</strong> Bir kimse başkasına, &#8220;Bunu niçin yaptın?&#8221; dese, bu soru, ancak soran kimsenin kendisine soru sorulanı o fiilden men etmeye kadir olduğu zaman yerinde bir iş olur. Binâenaleyh, bu sorunun, kulları tarafından Allah´a yöneltilmesi imkansızdır. Çünkü Cenâb-ı Hak istediği herhangi bir fiili yaptığında, kulu O´nu o fiilden nasıl menedebilir? Kul, Allah´ı ya ceza ile yahut elemle tehdid ederek bunu yapmak isteyecektir, ama bu Allah hakkında imkansızdır. Yahut da zemmedilmeye müstehak olma, hikmet dışı kalma ve mu´tezile´nin dediği gibi, sefihlikle (akılsızlıkla) tavsif ederek tehdid edecektir ki bu da imkansızdır. Çünkü Allah Teâlâ´nın medhe müstehak oluşu, hikmet ve celâl sıfatları ile muttasıf oluşu, O´nun zâtı gereği olan şeylerdir. &#8220;Zâtı gereği olan şeyin ise, hârici ve arızî (sonradan) sıfatların değişmesi İle değişmesi imkânsızdır.</p>
<p>Bütün bu izahlarla, Allah´ın fiilleri hakkında, O´na &#8220;Bunu niçin yaptın?&#8221; denilemeyeceği sabit olur. Çünkü herşey O´nun fiilidir. O´nun fiillerinin de (zorlayıcı, gerektirici bir) illeti yoktur.</p>
<p>Mu´tezile de Allah Teâlâ´ya, &#8220;Bu fiili niçin yaptın?&#8221; denilemeyeceğini kabul etmişlerdir. Ama bunu başka bir asla (prensibe) bağlamışlardır. O prensib de şudur: Allah Teâlâ, kötülük (ve çirkinliklerin), kötü olduğunu bilir. O, kendisinin bütün bunlardan (kötülüklerden), müstağni (ve uzak) olduğunu da bilir. Böyle olan bir zâtın, &#8220;kabin&#8221; (çirkin) ve şer (kötü) otan şeyi yapması imkansızdır. Biz bunun böyle olduğunu anladığımızda, kısaca, Allah Teâlâ´nın yaptığı herşeyin hikmet ve doğru olduğunu anlamış oluruz. Bu da böyle olunca kulun, Allah hakkında &#8220;Bunu niçin yaptın?&#8221; demesi caiz olmaz.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu?l-Gayb, Akçağ Yayınları: 16/117-118</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-yaratmasindan-sorumlu-olmayacagina-dair/">Allah Yaratmasından Sorumlu Olmayacağına Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-yaratmasindan-sorumlu-olmayacagina-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Mümin Kalbe Dokuz Lütfü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-mumin-kalbe-dokuz-lutfu-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-mumin-kalbe-dokuz-lutfu-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:48:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Mümin Kalbe Dokuz Lütfü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14598</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki Hak Teâlâ, müminin kalbine şu dokuz ikram ve kerameti vermiştir. 1) Hayat&#8230; Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz (&#8230;) hiç karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu?&#8221;(Enam, 122) buyurmuştur. Musa (a.s), ruhani hayatiyyete arzu duyunca, &#8220;Rabbim, göğsüme genişlik ver&#8221; dedi. Buradaki nükte şudur: Hz. Peygamber (s.a.s) &#8220;Kim ölü bir araziyi (kimsenin mülkü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-mumin-kalbe-dokuz-lutfu-2/">Allah’ın Mümin Kalbe Dokuz Lütfü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allahin-mumin-kalbe-dokuz-lutfu/293191-1/" rel="attachment wp-att-14788"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14788" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/293191-1.jpg" alt="" width="405" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/293191-1.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/293191-1-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 405px) 100vw, 405px" /></a></p>
<p><strong>Bil ki Hak Teâlâ, müminin kalbine şu dokuz ikram ve kerameti vermiştir.</strong></p>
<p><strong>1)</strong> <strong>Hayat</strong>&#8230; Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz (&#8230;) hiç karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu?&#8221;(Enam, 122) buyurmuştur. Musa (a.s), ruhani hayatiyyete arzu duyunca, &#8220;Rabbim, göğsüme genişlik ver&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Buradaki nükte şudur</strong>: Hz. Peygamber (s.a.s) &#8220;Kim ölü bir araziyi (kimsenin mülkü olmayan boş araziyi) ihya ederse, o arazi onun olur&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Binâenaleyh kul, bir araziyi ihya ettiği için, o arazi onun olmuştur. Allah Teâlâ kalbi yaratıp onu iman nuruyla ihya edince, o kalbte nasıl, başkasının hissesi olabilir? Çünkü, Cenâb-i Hak, Allah de; sonra da onları bırak&#8221; (En&#8217;am, 91) buyurmuştur. İman, kalbin hayat ve can daman olduğu gibi, küfür de kalbin ölümü demektir. Nitekim Cenâb-ı Allah: &#8220;diriler değil, ölülerdir&#8221; (Nahl, 21) buyurmuştur.</p>
<p><strong>2)</strong> <strong>Şifâ</strong>&#8230; Nitekim Allah Teâlâ &#8220;müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın&#8221; (tevbe, 14) buyurmuştur. Hz. Musa (a.s) da şifâyı arzuladığı için ellerini kaldırdı ve, &#8220;Ya Rabbi. göğsüme genişlik ver&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Bunun nüktesi de şudur:</strong> Allah Teâlâ, baldaki şifayı, ebedi kılmıştır. Binâenaleyh, O kalbe şifayı koyunca, bu şifa nasıl ebedi kalmaz?</p>
<p><strong>3)</strong> <strong>Taharet (temizlik).</strong> Nitekim, Cenâb-ı Hak, &#8220;Onlar Allah&#8217;ın, takva için kalblerini imtihan ettiği kimselerdir&#8221; (Hucurât. 3) buyurmuştur. Hz. Musa {a.s) da tavkâ temizliğini elde etmek arzusunda olunca, &#8220;Rabbim, göğsüme genişlik ver&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Bundaki nükte de şudur:</strong> Dökümcü, kuyumcu, altını eritince, artık onu bir daha ateşe tutmaz. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, mü&#8217;minin kalbini imtihan edip, onu iman açısından saflaştırınca, onu daha nasıl ikinci kez ateşe sokar? Ancak ne var ki Allah, kafirin kalbini ateşe sokar. Çünkü O, &#8220;ki Allah, murdarı (posasını) temizinden (halis olandan) ayırdetsin&#8221; (Enfal, 37) buyurmuştur.</p>
<p><strong>4)</strong> <strong>Hidâyet</strong>&#8230; Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Kim Allah&#8217;a iman ederse, (Allah) onun kalbine hidayet eder&#8221; (Teğabun,11) buyurmuştur. Hz. Musa (a.s) hidâyetini arttırma talebi içinde olduğundan, &#8220;Rabbim göğsüme genişlik ver&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Bundaki nükte de şudur:</strong> Peygamber, senin nefsini; Kur&#8217;ân, ruhunu; Allah da kalbini hidayete erdirir. Küfürden hidayete erdirme Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;den olunca, hiç şüphesiz bu, bazan gerçekleşir, bazan da gerçekleşmez. Çünkü Cenâbı Hak, &#8220;Sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsn. Fakat Allah&#8217;dır ki, bunu dilerse, ona hidayet verir&#8221;{Kasas. 56) buyurmuştur. Ruhun hidayeti Kur&#8217; ân tarafından olunca, buda bazan gerçekleşebilir, bazan da gerçekleşmeyebilir.</p>
<p>Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir'(Bakara, 26} buyurmuştu. Kalbin hidayeti Allah&#8217;dan olunca, hidayete erdiren ezeli ve ebedi olduğu için bu hidayet de son bulmaz. Nitekim O, &#8220;Allah selâm evine çağırır ve o, kimi dilerse onu doğru yola iletir&#8221; (Yunus, 25) buyurmuştur.</p>
<p><strong>5)</strong> <strong>Kitabet (yan yazma).</strong> Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Onlar, o kimselerdir ki (Allah), imanı kalblerine yazmış&#8221;(Mücadele, 22) buyurmuştur. Hz. Musa o, kitabete (yazmaya) arzu duyunca, Rabbim göğsüme genişlik ver&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Bunda, (bir değil) birkaç nükte vardır:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Kağıdın bizatihi bir değeri yoktur. Ama ona, Kur&#8217;ân-ı Kerim yazıldığında, onu yakmak caiz değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, kendisine, kendi zât ve sıfatlarının durumlarını yazdığı müminin kalbini yakması, kerim olan O&#8217;na nasıl uygun düşebilir?</p>
<p><strong>b)</strong> Bişru&#8217;l-Hafi, üzerinde Allah&#8217;ın adının yazıldığı kağıda ihtimam gösterdiği için, iki dünyanın saadetini elde etmiştir. İçinde marifetullâh bulunan kalb, böyle bir ikrama daha layıktır.</p>
<p><strong>c)</strong> Yazı yazılmamış kağıda, Allah&#8217;ın İsm-i Azamı yazıldığında, onun kadr-u kıymeti yükselir. Öyle ki, cünüp ve hayızlı kimsenin ona dokunması bile caiz olmaz. Daha ötesi, Şafii (r.h) mushafın kapağına dokunulamıyacağını söylemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, &#8220;Ona tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez&#8221; (Vakıa, 79) buyurmuştur.</p>
<p>Binâenaleyh, mahlûkatm en kerimi olan kalbi -ki Cenâb-ı Hak, &#8220;Andolsun, Biz, adem oğullarını üsiün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır&#8221; (isra,70) buyurmuştur- necis ve pis olan şeytanın tutması, nasıl caiz olur? Allah, en iyisini bilendir.</p>
<p><strong>6)</strong> <strong>Sekinet</strong>&#8230; Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Allah, müminlerin yüreklerine sekîneti indirendir&#8221;(Fetih, 4) buyurmuştur. Hz. Musa (a.s)&#8217;da, sekineyi elde etme arzusu içinde olunca, &#8220;Rabbim, göğsüme genişlik ver&#8221; buyurdu.</p>
<p><strong>Bundaki nüktede şudur:</strong> Hz. Ebu Bekir (r.a)&#8217;ı, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikteydi ve korkuyordu. Sekine kendisine gelince, &#8220;Mahzun olma&#8221;(Tevbe,40) buyurdu. Binâenaleyh, iman sekinesi nazil olunca, onlar Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;Korkmayın, üzülmeyin&#8221;{Fussilet, 30) hitabını duydukları zaman ferahladılar.</p>
<p>Hem, sekine kendisine nazil olup gelince, Hz. Ebu Bekir (r.a) &#8220;Allah, içinizden iman edip de güzel güzel amelde bulunanlara yemin ile va&#8217;detti ki, kendilerinden evvel gelenleri nasıl (kafirlerin) yerine getirdi ise, onları da yeryüzünde elbette (müşriklerin) yerine geçirecek&#8221; (Nur. 55), yani &#8220;Onları, yeryüzünde halife kılacağını va&#8217;detti&#8221; ayetinde bahsedilen kimselerden oldu.</p>
<p><strong>7)</strong> <strong>Muhabbet ve zinet</strong>&#8230; Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8216;Fakat Allah size imanı sevdirdi. Onu kalblerinizde süsledi&#8221;{Hucurat. 7) buyurmuştur.</p>
<p><strong>Bundaki nükte de şudur:</strong> Yere bir tohum atan kimsenin o tohumu, yeri ifsad etmez ve onu yakmaz.Binâenaleyh, Hak subhanehu ve Teâlâ, Muhabbet tanesini kalb arazisine atınca, o tane o araziyi nasıl yakar?</p>
<p><strong>8)</strong> Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;Ve kalblerinizin arasını uzlaştırdı&#8221; (Al-i Imran, 103) ayetinin ifade ettiği <strong>ülfet</strong>.</p>
<p><strong>Bundaki nüktede şudur:</strong> Hz. Muhammed (s.a.s), ashabının kalblerini uzlaştırdı. Sonra onları, ne gayb halinde, ne de yanında iken yalnız başlarına bırakmadı. Çünkü o, &#8220;Bize ve, Allah&#8217;ın salih kullarına selâm olsun buyurdu. Binâenaleyh, Rahim olan Allah onları nasıl terkeder, yalnız basına bırakır?</p>
<p><strong>9)</strong> <strong>İtminan</strong>&#8230; Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Haberiniz olsun ki, kalbler ancak zikrullah ile mutmain olur&#8221; (Ra&#8217;d, 28) buyurmuştur. Hz. Musa (a.s) da, itminan arzusunda olduğu için, &#8220;Rabbim göğsüme genişlik ver&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Bundaki nükte de şudur:</strong> Kulun ihtiyaçları sınırsızdır. Bundan dolayı, bu alemde bulunan her şey ona verilecek olsa, bu ona yetmez. Çünkü, onun ihtiyaçları sınırsızdır. Maddeler ise sınırlıdır. Sınırlı olan, sınırsız olana mukabele edenler, onu karşılayamaz. Tam aksine sınırsız olan ihtiyaçlarda yeterli olacak şey sınırsız olan kemâl ve mükemmelliktir. Böyle bir şey ise, sadece Cenâb-ı Hakk&#8217;a aittir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah &#8220;Haberiniz olsun ki, kalbler ancak zikrullah ile oturaklaşır&#8221; (Ra&#8217;d, 28) buyurmuştur.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/488-490</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-mumin-kalbe-dokuz-lutfu-2/">Allah’ın Mümin Kalbe Dokuz Lütfü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-mumin-kalbe-dokuz-lutfu-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayra&#8217;r-razıkin&#8221; Ne Demektir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 18:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Vermiş Olduğu Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Hayra'r-razıkin" Ne Demektir?]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19130</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alimler, her türlü rızkın Allah katından olduğunu bilinmesinden ötürü, ayetteki &#8220;Rızık verenlerin en hayırlısı muhakkak ki Allah&#8217;dır&#8221; ifadesinin ne demek olduğu hususunda, şu değişik izahları yapmışlardır: 1) Bu, farklılık hiç kimsenin gücünün yetemeyeceği şeyleri ancak Cenâb-ı Allah&#8217;ın verebilmesinden ötürüdür. 2) Bununla, Hak Teâlâ&#8217;nın, rızık vermede esas ve temel olduğu, başkalarının ise ancak Allah&#8217;ın kendilerine verdiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/">Hayra’r-razıkin” Ne Demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/images-3-34/" rel="attachment wp-att-19237"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19237" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-3.jpeg" alt="" width="277" height="182" /></a></p>
<p>Alimler, her türlü rızkın Allah katından olduğunu bilinmesinden ötürü, ayetteki &#8220;Rızık verenlerin en hayırlısı muhakkak ki Allah&#8217;dır&#8221; ifadesinin ne demek olduğu hususunda, şu değişik izahları yapmışlardır:</p>
<p><strong>1)</strong> Bu, farklılık hiç kimsenin gücünün yetemeyeceği şeyleri ancak Cenâb-ı Allah&#8217;ın verebilmesinden ötürüdür.</p>
<p><strong> 2</strong>) Bununla, Hak Teâlâ&#8217;nın, rızık vermede esas ve temel olduğu, başkalarının ise ancak Allah&#8217;ın kendilerine verdiği rızıktan, başkalarına vererek rızıklandırabilecekleri manası kastedilmiştir.</p>
<p><strong>3</strong>) Başkaları, rızkın bizzat yaratıcısı ve meydana getiricisi manasında değil, bir elden başka ele nakleden manasında rızık vericidir.</p>
<p><strong>4)</strong> Başkaları rızık verdiğinde, verdiği sayesinde faydalanmak için bunu verir. Bu, ya bir görevi yerine getirmek için, yahut bununla bir medh-ü senaya müstehak olmak için, yahut da karakterinde bulunan merhamet duygusunu yatıştırmak için olur.</p>
<p>Binâenaleyh bir insan, birisine rızık verdiğinde (iyilik yaptığında), onun karşılığını umar. Ama Hak Teâlâ&#8217;ya gelince, kemâl (tamlık ve mükemmellik), O&#8217;nun zâti sıfatıdır. Dolayısıyla O, hiçbir şey ile yeni bir kemal elde etmez. Bu sebeble O&#8217;ndan kaynaklanan rızık, sırf bir ihsan (iyilik) olur.</p>
<p><strong>5</strong>) Başkaları bu rızkı, böyle bir işi yapma arzusu kalbinde doğunca verir. Bir istek se kalbine Allah&#8217;dan doğar. Binâenaleyh gerçekte o rızkı verici o değil, Allah olmuş olur.</p>
<p><strong> 6</strong>) Kendisine rızık verilmiş olan kimse rızık verenin minneti altındadır. Allah&#8217;ın minneti, tahammül bakımından başkalarının minnetinden çok kolaydır. Binâenaleyh O, rızık verenlerin en hayırlısı olmuş olur.</p>
<p><strong>7</strong>) Başkası rızık verdiğinde, eğer Allah Teâlâ rızık verilene çeşitli duyguları ve o rızıktan istifâde edebileceği sıhhati, gözü ve selâmeti vermemiş olsaydı, onun sundan istifadesi mümkün olmazdı. Dolayısıyla gerekli faydanın tahakkuk edebilmesi çın, Allah&#8217;ın verdiği rızık başkalarınkinden önce olmuş olur ve başkalarının rızkı, Allah&#8217;ın verdiklerine bağlı olmuş olur. Fakat Allah Teâlâ&#8217;nın rızkı, hiçkimsenin rızkına muhtaç ve bağlı değildir. Böylece Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, rızık verenlerin en hayırlısı (Hayru&#8217;r-râzıkîn) olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 16/351-352</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/">Hayra’r-razıkin” Ne Demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
