<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhyiddin İbn Arabi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/tasavvuf/ibn-arabi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 10 Feb 2024 10:01:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Muhyiddin İbn Arabi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dinin Anlamı ve Peygamberliğin Konumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Feb 2024 10:01:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Dinin Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberliğin Konumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26823</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbnü’l-Arabî *] çev. Ercan Alkan Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) İslam entelektüel tarihinin dikkat çe­kici isimlerinden biridir. Çocukluk ve gençlik yıllarım Endülüs’te geçirdikten sonra yaşamım doğu İslam dünyasında sürdüren İbnü’l-Arabî Şam’da vefat etmiştir. Sûfî bakış açısının eşliğinde, dinî ve felsefî sorunlara dair üretken bir kimlikle -kimi zaman tartışmalara da konu olacak türde- metinler kaleme al­mıştır. Onun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/">Dinin Anlamı ve Peygamberliğin Konumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22276 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5-300x166.jpg" alt="" width="369" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5-600x333.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5.jpg 620w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>İbnü’l-Arabî</p>
<p><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>*]</strong></a></p>
<p>çev. Ercan Alkan</p>
<p>Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) İslam entelektüel tarihinin dikkat çe­kici isimlerinden biridir. Çocukluk ve gençlik yıllarım Endülüs’te geçirdikten sonra yaşamım doğu İslam dünyasında sürdüren İbnü’l-Arabî Şam’da vefat etmiştir. Sûfî bakış açısının eşliğinde, dinî ve felsefî sorunlara dair üretken bir kimlikle -kimi zaman tartışmalara da konu olacak türde- metinler kaleme al­mıştır. Onun başyapıtı 627/1230 yılında Şam’da yazdığı <em>Fusûsu’l-hikem</em> is<u>imli </u>eseridir. <em>Fususu’l-hikemi de</em> İbnü’l-Arabî, tasavvuf geleneğinin bilgi ve varlık öğretisine dair ana prensiplere yer vermektedir. Eser yirmi yedi bölümden <em>(fas; ç. fusûs)</em> oluşmaktadır. Bölüm başlıklarında Hz. Âdem ile başlayıp Hz. Muhammed ile son bulan yirmi yedi peygamberin ismine nispet edilen bir “ke­lime” ile o kelimenin ya da peygamberin sahip olduğu “hikmet”in muhtevası üzerinden varlık ve bilgi bağlamında Tanrı ve insana ilişkin temel meseleler tartışılmıştır. Bu doğrultuda İbnü’l-Arabî <em>Fusûsu’l-hikem’in</em> “Yakup Fassı”n- da dinin ne olduğu ve dinin şekillenmesinde peygamberin ve peygamberliğin bir rolü olup olmadığı sorularını Tann-insan ilişkileri bağlamım dikkate ala­rak cevaplamayı denemektedir. Kaynağı bakımından dinin türleri ve anlamı üzerinde duran Îbnü’l-Arabî’ye göre din tasnifleri iki kategori temel alınarak değerlendirilebilir: Esasları Tann (vahiy) tarafından belirlenen din, yasaları insanlar (akıl) tarafından konulan din. İlk kategorinin ikinci kategori üzerin­de hiyerarşik bir üstünlüğü bulunmakla birlikte gerçeklik ve geçerlilik yö­nüyle her iki kategori de muteber kabul edilir. İbnü’l-Arabi “din” kelimesinin boyun eğme, karşılık ve âdet olmak üzere birbiriyle irtibatlı üç farklı anlamım vurgulamaktadır. Öncelikle, din mutlak olarak kişinin Tann’ya itaat edip bo­yun eğmesidir. Bu anlamda “din” kelimesi “İslam” ile eş anlamlıdır; dolayısıy­la “İslam” aslında bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin de adıdır. Dinin “karşılık” şeklindeki anlamı bireylerin kendi eylemlerinden kaynaklı olarak hem bu dünya hem de öte dünyada mutlu veya mutsuz oluşlarında ortaya çıkar. Din burada kişinin eylemleri neticesinde görünür olan bireysel bir inşa sürecine tekabül eder. Dinin emirlerine boyun eğen insan Tann’nm kendisine vereceği karşılığı da belirlemiş olur, dolayısıyla eylemlerinin karşılığı olumlu veya olumsuz bir biçimde kişiye döner. Böylelikle dinin “âdet” şeklindeki anla­mı ortaya ç<u>ıkmakt</u>adır. îbnü’l-Arabi hem Hakk’ın emrini yerine getirmesi hem de mükellefin mutluluğunu temin etmesi bakımından peygamberin dindeki rolünü, doktorun tabiatın yardımıyla mizacı dengede tutarak hastayı sağlığı­na kavuşturmasına benzetir.</p>
<p><strong>Dinin iki türü vardır:</strong> Birincisi Allah katında, Hakk’ın bildirdiği kimse [yani peygamber] katında ve Hakk’ın bildirdiği kimsenin bildirdiği [yani peygambere vâris] kimse katında olan dindir. İkincisi insanlar katında olan dindir ve Allah dinin bu türünü de muteber saymıştır.</p>
<p>Allah’ın katındaki din, Allah’ın seçtiği ve insanların dininin üzerinde yüce bir mertebe verdiği dindir. Nitekim Hak Teâlâ “Bu dini İbrahim de Yakup da oğul­larına vasiyet etti: Ey oğullarım Allah sizin için bu dini seçti. Öyleyse sizler de bu dünyadan Müslümanlar olarak âhirete göçünüz” (Bakara 2:132) buyurmuş­tur. Âyette geçen “Müslümanlar <em>(müslimûn)”</em> kelimesi “itaat edip boyun eğenler <em>{münkâdûnT</em> anlamındadır. Yine âyette “din” kelimesi, <em>tarif</em> ve <em>ahd</em> için olan belirlilik takısı elif-lâm ile <em>ed-dîn</em> şeklinde gelmiştir. O herkes tarafindan bilinen ve tanınan bir dindir. Nitekim bir başka âyette “Allah katında din islamdır” (Âl- i İmrân 3:19) buyurulmuştur. Âyetteki “İslam” kelimesi <em>inkıyâd</em> yani itaat edip boyun eğmek anlamındadır. Dolayısıyla din, senin bütünüyle Hakk’a itaat edip boyun eğmenden ibarettir. Allah’ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir <em>(inkıyâd).</em> “Nâmûs” ise Allah’ın ka­nun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah’ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, [onunla yaşayan/gerçekleşen] ve dini ikâme eden, [onu yaşatan/gerçekleştiren] kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir.</p>
<p>Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin Şilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mut­luluğu <em>(saadet)</em> temin etti ise İlâhî isimleri de aynı şekilde ancak O’nun fiilleri açığa çıkardı. O’nun fiilleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir <em>(muhdesât).</em> Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserle­rinle “sad” [yani mutlu] olarak isimlendirildin. Dini ikâme eylediğin ve senin için şeriat kıldığı şeye boyun eğdiğin vakit Allah Teâlâ sana kendi mertebesini ihsan eyler, [seni kemale erdirir]. Allah Teâlâ’mn muteber saydığı “insanların katındaki din”i izahtan sonra [genel olarak “din” konusuna ilişkin] faydalı ola­cak bilgileri de Allah’ın izniyle açıklayacağım.</p>
<p>Din [gerek <u>All</u>ah katmda, gerekse insanlar katında olsun] bütünüyle Allah a mahsustur ve <u>din</u> bütünüyle şendendir, O’ndan değildir; ancak kaynağı bakı­mından <u>Allah</u>’tandır. Allah Teâlâ “Ruhbanlığı kendileri ortaya çıkardılar (Ha- dîd 57:27) buyurdu. Bunlar, insanlar tarafından bilinen bir peygamberin, örfte bilinen, [peyg<u>a m</u>herl i k iddiasını ispat maksadıyla mucize gösterme gibi] özel bir yöntem ile Allah’ın katından getirmediği hikemî yasalardır <em>(en-nevâmîsü l-hi- kemiyye).</em> Yasalarda tezahür eden hikmet ve maslahat, İlâhî kanunun konulu- şundaki amaç hususunda, İlâhî hükme uygun düştüğü vakit, Allah tıpkı kendi nezdinde koyduğu kanunu <em>(şer&#8217;)</em> muteber saydığı gibi, o yasayı da muteber saydı; [âyette belirtildiği üzere] her ne kadar Allah, o yasayı, onlar üzerine farz kılma­mış olsa da.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[II]</sup></a> (&#8230;)</p>
<p>Allah, farkında olmadıkları bir tarzda, kendisi ile hikemî yasalar koyanların kalpleri arasında inayet ve rahmet kapısını açtığında, vaz ettikleri kanunlara saygı ve hürmet hissini onların kalplerinde uyandırdı. Bu suretle onlar İlâhî bildirme ile bilinen nebevî yöntemin dışında Allah’ın nzasmı talep ederler. Bu hükümleri yasa yapanlar ve kendilerinden bu yasaya tâbi olmaları beklenenler “ona [yani hikemî yasalara] gereği gibi uymadılar” (Hadîd 57:27), “ancak onlar Allah’ın rızasını talep maksadıyla bu yasaları icat ettiler” (Hadîd 57:27) ve bu se- beple de [Allah’ın nzasmı talep için o yasalara] itikat ettiler. [Allah Teâlâ şöyle buyurur:] “İçlerinden [yasalara] iman edenlere karşılıklarını verdik” ve fakat bu ibadet ile mükellef olanların “çoğunluğu fâsıktırlar” (Hadîd 57:27), yani yasalara boyun eğmekten ve onlara hakkını vererek yerine getirmekten uzak kimselerdir. Her kim ki bu yasalara boyun eğip uymazsa onlan yasa haline getirene [Hakk’a] O’nu razı edecek bir şey ile O’na boyun eğmemiş <em>{münkâd)</em> demektir.</p>
<p>Ancak [İlâhî] emir [yani varlıktaki durum veya oluş] boyun eğmeyi gerektirir; bunun açıkl<u>am</u>ası şudur: Mükellef ya emre uygun davranmak suretiyle boyun eğer veya emre muhalefet eder. Emre uygun davranan ve itaatkâr olanın duru­munun a<u>çıklığ</u>ı dolayısıyla hakkında fazla söze gerek yoktur. Muhalife gelince, o kendisi üzerinde hâkim olan muhalefeti sebebiyle Allah’tan iki emrin [duru­mun] birini ister: ya bağışlanma ve af ve yahut cezalandırılma. İkisinden birisi zorunludur, çünkü emir kendi özünde haktır. Her hal üzere, kulun fiillerinden ve h<u>alin</u>den ötürü Hakk’m kula boyun eğmesi gerçek oldu. Zira [kulun] hali etki edicidir <em>{müessir).</em></p>
<p>Burada din [kulun fiillerinden olması bakımından] karşılık <em>{ceza)</em> anl<u>amın</u>da olmaktadır. Yani [kulu] mutlu eden veya etmeyen şey ile karşılık verme anla­mındadır. Kulu mutlu eden şey ile karşılık verme “Allah onlardan razı oldu; onlar da O’ndan razı oldular” (Mâide 5:119) âyetidir. İşte bu mutlu edecek bir karşılıktır. “Sizden zulmeden kimseye de büyük bir azabı tattırırız” (Furkân 25:19) ise mutlu etmeyecek bir karşılıktır. “Onların günahlarını affederiz” (Ah- kâf 46:16); bu da [mutlak anlamda] bir karşılıktır. Böylece dinin “karş<u>ılık</u> <em>{ceza)” </em>anlamı sabit oldu. İşte bu, [yani dinin “karşılık” olması ve Hakk’m kuluna boyun eğmesi anlamına gelmesi] konu hakkındaki zâhir lisanıdır.</p>
<p>[Dinin ya da lisanın] sırrına ve bâtımna gelince, kul Hakk’m varlık <em>{vücûd) </em>aynasındaki bir tecellidir. Hak’tan mümkünler üzerine dönen şey, hallerinde zâtlarının Hakk’a verdiği şeydir, [çünkü Hak mümkünlere onunla tecelli eder]. Zira mümkünlerin her halde bir sureti vardır ve hallerindeki çeşitlilik dolayı­sıyla suretleri de çeşitlilik gösterir; böylece hallerindeki çeşitlilik dolayısıyla [Hak’tan mümkünler üzerine gelen] tecelli de çeşitlilik gösterir. Tecellinin eseri kulun üzerinde var olduğu hale [yani <em>ayn-ı sâbiteye]</em> göre ortaya çıkar.</p>
<p>Kula iyiliği <em>{hayır)</em> kendisinden başkası vermediği gibi iyiliğin zıddını <em>{şer) </em>da kendisinden başkası vermemiştir. Bilakis o kendi zâtım nimetlendiren ve ce­zalandırandır. Dolayısıyla kul yalnızca kendisini yermeli ve kendisini övmelidir. Onlar hakkındaki bilgisinde “Allah için apaçık bir hüccet vardır” (En‘âm 6:149), zira bilgi bilinene tâbidir.</p>
<p>Bundan sonra bu meselede [yukarıda zikrettiğimiz] sırdan daha üstün bir sır vardır: Mümkünler yokluktan <em>{adem)</em> [ibaret] olan aslı üzere sabittir ve müm­künlerin kendiliklerinde <em>{nefs)</em> ve özlerinde (ayn), üzerinde bulundukları hallerin suretlerinde açığa çıkan Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur. Artık sen haz alanın ya da acı duyanın kim olduğunu, hallerden bir hali “takip” edenin ne olduğunu bildin. Ayrıca [ceza ve mükâfatın] “ukûbet” ve “ikâb” olarak niçin isimlendirildiğini de öğrendin, [halin peşi sıra gelen olduğu için cezaya “ukûbet” ve “ikâb” denildi]. Ukûbet/ikâb [sözlükteki karşılığı ile] hem iyilik hem de kötü­lük [durumları] için kullanılabilir. Ne var ki örfte iyilik, [yani iyiliğin peşi sıra gelen karşılık] için sevap, kötülük, [yani kötülüğün peşi sıra gelen karşılık] için ise “ikâb” [azap] kullanılmıştır. Bu yüzden din “âdet” [kelime anlamıyla dönen, insanlar arasında devridaim edip alışkanlık ve töre haline gelen] olarak isim­lendirildi ve yorumlandı. Zira halinin gerektirdiği ve istediği şey kulun üzerine dönmüş oldu. Dolayısıyla din âdettir. Şair [İmriülkays bu anlamda] şöyle de­miştir: “Ümmül-Hüveyris’ten önce senin dinin olduğu üzere.” Şiirde kullanılan “din” kelimesi “âdet” <u>anlamın</u>a gelmektedir. “Âdet” denildiğinde aklen kastedi­len anlam, bir işin kendisi olarak (ayn) kendi haline dönmesidir. Hâlbuki bir işin kendisi olarak kendi haline dönmesi mümkün değildir. Zira [buradaki yoruma göre] “âdet” tekrar demektir, [varlıkta ise tekrar yoktur].</p>
<p>Ancak âdet akledilir bir hakikattir ve [bireysel] suretlerde [tekrar değil],ben­zerlik mevcuttur. Biz biliriz ki insanlık hakikati bakımından Zeyd, Amr’ın aynı­dır. Hâlbuki <u>insanlık</u> hakikati bulunduğu hale geri dönmedi, yanı tekrar etme­di, dönseydi çoğalmış olacaktı. İnsanlık tek bir hakikattir, bir ise kendi özünde asla çoğ<u>almaz</u>&#8211; <u>Yin</u>e biz biliriz ki kişilik bakımından Zeyd, Amr’ın aynı değildir. Ancak her <u>iki</u>sinde de şahsiyetin varlığı, şahsiyet olması bakımından gerçekleş­mekle birlikte Zeyd’in şahsı Amr’ın şahsı değildir. Bununla beraber benzerlikten ötürü biz duyu itibariyle “insanlık tekrar <em>(âdet)</em> etti” [çünkü tek bir hakikat olan <u>insanlığ</u>ın, şahısların suretinde benzerliği mevcuttur], gerçek hükümde ise “tek­rar etmedi” [çünkü insanlık tek bir hakikattir ve şahısların çokluğu ile çoğal­maz, çoğalan ins<u>anlık</u> hakikatinin suretleridir] deriz. Böyle olunca bir yönüyle âdet [yani tekrar] yoktur, bir yönüyle de âdet [yani tekrar] vardır. Benzer şekil­de bir yönüyle ceza [karşılık] vardır, bir yönüyle yoktur. Çünkü ceza mümkünde mümküne özgü bir haldir. Bu, konu ile ilgilenen bilginlerin ihmal ettikleri, daha doğrusu gereğince izah etme konusunda ihmale düştükleri bir meseledir. Yoksa onlar mesele hakkında hepten bilgisiz değillerdir. Ashnda söz konusu mesele, insanlar üzerinde hüküm süren kader sırrının bir parçasıdır.</p>
<p>Bil ki doktor hakkında “tabiatın hizmetkârı” denildiği gibi peygamberler ile vârisleri hakkında da mutlak anlamda “İlâhî emrin hizmetkârı” denilir. Hâlb<u>uki </u>onlar ashnda mümkünlerin hallerinin hizmetkârıdırlar. Onların hizmetleri, ha­kikatlerinin <em>(ayri)</em> [Tanrı nın bilgisindeki] sübutu halinde, m<u>ümkün</u>lerin <u>üz</u>erin- de bulundukları hallere göredir. Dikkatle bak! Ne şaşılacak bir iştir bu!</p>
<p>Ancak burada arzulanan hizmetkâr, hizmet ettiği kişinin emrine <em>(mersûm), </em>hali ya da sözüyle uyan kimsedir. Zira doktor için “tabiatın hizmetkârı” denil­mesi, tabiata yardımcı olması şartı ile mümkün olabilir. Çünkü tabiat, hastanın  bedenine özel bir mizaç verir ve bu mizaç sebebiyle kişi “hasta” diye isimlendi­rilir. Eğer doktor tabiata [her halükârda] hizmet ederek yardımda bulunsaydı, hastalığın oranım artırırdı. Hâlbuki doktor sağlığı istemekle, bir mizaca aykırı olan, başka bir mizacı inşa etmek suretiyle doğayı hastalıktan engeller. Sağlık da aslında tabiatın bir parçasıdır. Bu durumda doktor [mutlak anlamda] tabi­atın <u>hiz</u>metkârı değildir. Doktor ancak tabiatın yardımıyla hastamn bedenini sağlığına kavuşturmak ve mizacı da değiştirmek suretiyle tabiatm hizmetkârı olur. Dolayısıyla doktor genelin dışında özel bir vecihle tabiat için çaba içerisinde olur, çünkü bu gibi meselelerde genel vecih geçerli değildir. Şu halde doktor [bir yönüyle] tabiatm hizmetkârıdır; [bir yönüyle de] tabiatın hizmetkârı değildir.</p>
<p>Hakk’ın hizmetinde bulunan peygamberler ile vârisleri için de benzer durum geçerlidir. Hak, mükelleflerin halleri konusunda hüküm vermede iki vecih üze­redir: Kuldan emir, Hakk’ın iradesinin gerektirdiği duruma göre ortaya çıkar. <u>Hakk</u>’ın iradesi, Hakk’ın bilgisinin gerektirdiği duruma göre ona ilişir. Hakk’ın bilgisi ise b<u>ilin</u>e<u>nin</u> kendi zâtından Hakk’a verdiği duruma göre ona ilişir. Zira o ancak kendi suretiyle zâhir olur. Peygamber ve vârisi, irade ile İlâhî emrin <u>hizm</u>etkârıdır, [sadece İlâhî] iradenin hizmetkârı değildir. Peygamber, mükelle­fin mutluluğunu [ve kemalini] gözettiği için, onu [kendisine zarar vereceği açık olan İlâhî emirden] alıkoymaya [çalışır]. Eğer [peygamber sadece] İlâhî iradeye hizmet ediyor olsaydı, nasihatte bulunmaz [ve mükelleften kötü bir fiil ortaya çıkmasına engel olmaya çalışmazdı]. Bununla beraber peygamber İlâhî irade ile nasihatte bulundu.</p>
<p>Peygamber ile vâris, nefsler için uhrevî doktordur; Allah [nefsleri ıslah et­meyi] emrettiği zaman onun emrine boyun eğerler <em>(münkâd).</em> O’nun emrine ve iradesine bakar. O’nu görür, yani Hakk’ı iradesine muhalif bir şey ile ona emret­tiğini görür. Aslında yalnızca O’nun irade ettiği olur. îşte bu yüzden o, emir oldu ve Allah emri irade etti, emir de [emredilen kul vasıtasıyla] gerçekleşti. Emre­dilene [yani kula] emrettiğinin kendisinde gerçekleşmesini irade etmediği şey, emredilende gerçekleşmedi. [Emre nispetle] bu durum “muhalefet” ve “masiyet” diye isimlendirildi. Hz. Peygamber ise [İlâhî emrin hizmetkârı olması sebebiyle mutlak anlamda] tebliğ edicidir. Bundan dolayı, “Emrolunduğun gibi dosdoğ­ru ol” (Hûd 11:112) âyetini içerdiği için [Hûd sûresi hakkında] “Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> buyurdu. Onu [âyetin] “emrolunduğun gibi” kısmı ihtiyarlattı. Zira Hz. Peygamber şunu bilmiyordu: Kendisi iradeye uygun düşen bir şey ile mi emrolundu, ta ki o şey gerçekleşsin; yoksa iradeye aykırı olan bir şey ile mi emrolundu, ta ki o şey gerçekleşmesin. Hiçbir kimse iradenin hük­münü [önceden] bilemez, fakat muradın gerçekleşmesinden sonra bilir. Bunu yalnızca Allah’ın basiret gözünü açtığı <em>(keşf)</em> kimse bilir. O kimse, mümkünlerin ayrılarını, sübutlan halinde [Tann’nm ilminde bulunuşlarına göre], olduğu hal üzere idrak eder. Böylece de gördüğü üzere hüküm verir. Bu [keşif], -her zaman değil— bazı vakitlerde bazı insanlar [yani peygamberler ve velîlerin kamilleri] için m<u>ümkün</u> olabilir. Nitekim Allah [Hz. Peygamber’e hitaben] “[De ki: Ben peygamberler içinden bir türedi değilim] benim ve sizin başınıza neler geleceği­ni bilemem” (Ahkâf 46:9) buyurdu. Buna göre arada bir perdenin var olduğunu açıkladı. [Allah’ın kulu muttali kıldığı keşif ile] kastedilen, başkaca değil, yalnız­ca bazı özel durumlarda kulun ona muttali olmasıdır. (&#8230;)</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Kaynak metin: İbnü’l-Arabî, <em>Fûsûsu’l-hikem,</em> nşr. Ebrâr Ahmed Şâhî &amp; Abdülazîz Sultân el- Mansûb, Kahire: Şirketül-Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken aynca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, <em>Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi,</em> haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkan­lığı, 2017, c. I, s. 523-577; İbnü’l-Arabî, <em>Fusûsu’l-hikem,</em> çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>Editör:RahimAcar,Hümeyra Özturan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.1,syf:139-145</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[II]</a> İbnü’l-Arabî, Hadîd 57:27’ye atıfta bulunmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Tirmizî, “Tefsir”, 56.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/">Dinin Anlamı ve Peygamberliğin Konumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlâkın Kökeni ve Nitelikleri*</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-kokeni-ve-nitelikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-kokeni-ve-nitelikleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Feb 2024 09:59:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâk ve Haller]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Kökeni]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak-akıl ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlakın Nitelikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[huylar]]></category>
		<category><![CDATA[iahi isimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26829</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbnü’l-Arabî &#160; çev. Ercan Alkan İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) tasavvuf geleneğinin üretken yazarlarından biri ol­masının yanı sıra teorik konularda genel kabullere yönelik yaklaşım ve temel- lendirmelerindeki farklılıkla dikkat çeken sıra dışı bir isimdir. İbnü’l-Arabî’nin hem yazarlık tecrübesini hem de düşünür kimliğini yansıtan en kapsayıcı metni el-Fütûhâtül-Mekkiyye olup, eserdeki hâkim üsluba bağlı olarak temel sorunlar farklı bağlamlarda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-kokeni-ve-nitelikleri/">Ahlâkın Kökeni ve Nitelikleri*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23281 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-300x150.jpg" alt="" width="332" height="166" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979.jpg 880w" sizes="(max-width: 332px) 100vw, 332px" /></a></p>
<p>İbnü’l-Arabî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>çev. Ercan Alkan</p>
<p>İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) tasavvuf geleneğinin üretken yazarlarından biri ol­masının yanı sıra teorik konularda genel kabullere yönelik yaklaşım ve temel- lendirmelerindeki farklılıkla dikkat çeken sıra dışı bir isimdir. İbnü’l-Arabî’nin hem yazarlık tecrübesini hem de düşünür kimliğini yansıtan en kapsayıcı metni <em>el-Fütûhâtül-Mekkiyye</em> olup, eserdeki hâkim üsluba bağlı olarak temel sorunlar <u>farklı b</u>a<u>ğlaml</u>arda ve düzeylerde kendisine yer bulmuş; ahlâka ilişkin sorulara ve cevaplara da seyrüsülûk, haller-makamlar, İlâhî isimler vb. konularla ilişkili ba<u>ğlamlar</u>da değinilmiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre ahlâk, üzerine ancak peygamber­liğin <u>imkânından</u> hareketle konuşulabilecek bir meseledir. Akim bu bağlamda vereceği hükmün sınırlı olduğunu kabul eden İbnü’l-Arabî, ahlâkî eylemlerimize uygun konumların tümüyle peygamber tarafindan bildirileceğini ve ahlâkın içe­riğine ilişkin bildirimlerin peygamberlik görevi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Nitekim ona göre dinlerin varlık amacı ahlâkî normların kö­kenine ve niteliklerine ilişkin bilgiyi insanlara göstermektir. Bu bağlamda “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” hadisine odaklanan İbnü’l-Arabî, söz ko­nusu &#8220;güzel ahlâkinı yalnızca peygamberlerin getirdiği şeriatlarda açığa çıktığı düşüncesinden hareket eder; bununla birlikte en kuşatıcı şeriat olması dolayısıyla ahlâkî anlamda evrensel değerler Hz. Muhammed’in söz ve uygulamalarında karşılık bulur. “Güzel ahlâkın tamamlanması” huyların bayağılıktan arındırılması demektir. Îbnü’l-Arabî’ye göre ahlâkın iki türünden söz edilebilir: Birincisi kişinin doğuştan getirdiği, İkincisi ise sonradan kazanılan ahlâktır. Sonradan kazanılan ahlâk, tasavvuf literatüründe kullanıldığı şekliyle ahlâklarıma <em>(tahalluk)</em> sürecini ifade eder. Bu sürece bağlı olarak insanın isim ve sıfatlan bakımından Tanrı’ya benzemek <em>(teşebbüh)</em> suretiyle ahlaka anlamda dönüşerek yetkinleşmesi mümkün hale gelir. Ahlâk konusunun -ayrıntıları aşağıda seçilen pasajlarda görüleceği üzere- seyrüsülûk ve hal-makam konularıyla ilişkilendiği bağlam da burasıdır. Böylece Ibnü’l-Arabî tarafindan ahlâk, insanlar arası ilişki biçimlerinin ötesine taşınarak Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin düzenlendiği bir metafizik çerçeveye dönüştürülür.</p>
<p><strong>[Ahlâk-Akıl İlişkisi]</strong></p>
<p>Aklın [Allah’a] yaklaştıran davranışları [iyi huyları ve salih amelleri] belirleme yetkisi yoktur. İnsan örfte bilinen ve doğası gereğince sevilen iyi huylara sahip olabilir <em>(mekârimü’l-ahlâk),</em> akıl da bunlan idrak edebilir. Ancak bunlar hakkın­da Allah’ın hükmü de [benim idrak ettiğim gibidir] diye kesin bir kanaate sahip olamaz.</p>
<p><strong>[Ahlâk ve Hükümleri]</strong></p>
<p>Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesin­de o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah’m emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah’a yaklaşmış <em>(kurbet)</em> olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla in­miştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ &#8220;O ikisine öf bile deme!” (îsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında &#8220;öf deme” [huyu] mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: &#8220;Öf! Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: &#8220;Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 3:175). Burada korkma huyunun <em>(huluh) açığa</em> vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına söyle dedi- &#8221;Benden korkunuz” (Al-ı lmran 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hükmünim açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs [huyları] için de geçerlidir. (&#8230;) Nitekim Hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset [gıpta] edilir”<sup>1</sup> ve “Allah senin [cemaatle namaza iştirak etme arzu ve] hırsını artırsın; fakat bir daha [bunu] yapma.”<sup>2</sup></p>
<p><strong>[Ahlâk Türleri]</strong></p>
<p>Şeriat [bize] ahlâkın iki türü olduğunu bildirdi: Birincisi insanın yaratılışında bulunan [doğuştan gelen] ahlâktır. Nitekim Hz. Peygamber, Abdülkays [kabile­sine mensup] Eşecc’e şöyle buyurmuştur: “Sende Allah ve Rasulünün sevdiği iki haslet vardır: Hilim ve teenni.” İ<u>mam</u> Müslim’in dışında biri, hadisi başka bir lafizla da aktarmıştır: “Bunun üzerine Eşec [el-Abdî] Hz. Peygamber’e “Ben bu hasletler üzerinde mi yaratıldım?’ diye sormuş, Hz. Peygamber de Evet karşılı­ğım vermiştir. Ardından o ‘Beni bu iki haslet üzere yaratan Allah’a hamdolsun demiştir.”<sup>3</sup> İkincisi ise sonradan kazanılmış ahlâktır. Kazanılmış <em>(mükteseb)</em> ah lâk, ahlâklanma <em>(tahalluk)</em> diye ifade edilir. Ahlâklanma, yaratılışının temelin­de kendisinde yüce huylar bulunan kişiye benzemektir <em>(teşebbüh).</em></p>
<p><strong>[İlâhî İsimlerle Ahlâklanma]</strong></p>
<p>Bilmelisin ki Allah Teâlâ, âlem [içinde var olan şeyleri] birbirine bağlamak mak­sadıyla varlıklar <em>(eşya)</em> arasında münasebetler yarattı. Hal böyle olmasaydı alem [içinde var olan şeyler birbiriyle] kaynaşmaz ve asla onlar için bir varlık [ durumu] ortaya çıkmazdı. Bunun aslı, bizim ile Hak Teâlâ arasındaki münasebettir, bu münasebet olmasa idi bizler var olmazdık ve İlâhî isimler ile ahlâklanmayı<em>(tahalluk)</em> da kabul etmezdik. Hakk’a özgü herhangi bir mertebe <em>(hazret)</em> olma­sın ki bizim de orada bir kademimiz ve o mertebeye yönelen doğru bir yolumuz bulunmasın!</p>
<p>Sefer, Allah’ın dışında her şey için, daha doğru bir ifadeyle varlık ile nitelenen herkes için İlâhî hakikatlerde zorunlu bir haldir. O, velîlerin büyüklerinin seferi­dir ki Allah Teâlâ’nın “Göklerde ve yerde bulunanlar O’ndan isterler, O her gün bir şe’n<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[4]</sup></a> üzeredir” (Rahmân 55:29) âyetiyle ahlâklanmaktır. (&#8230;) Velîlerin büyük­lerinin seferi ilim ve tahakkuk iledir; İlâhî isimlerde sefer tahalluk iledir. Bu sefe­rin hali ise birinci halden [mertebece] daha aşağıdadır. Üçüncü sefer ise varlıkta <em>(ekvân)</em> itibar iledir ve bu her iki halden <em>[tahalluk</em> ve <em>tahakkuktan]</em> daha aşağı bir haldir. [Dördüncü] sefer, hallerinde bütün seferleri kuşatan seferdir; bu, varlıkta­ki seferlerin en büyüğü iken ilk sefer, seferlerin en büyüğü ve en yücesidir.</p>
<p><strong>[Güzel Ahlâkın Anlamı]</strong></p>
<p>Hz. Peygamber “Güzel ahlâkı <em>(mekârimü’l-ahlâk)</em> tamamlamak üzere gönderil­dim”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[5]</sup></a> buyurdu. Hadisin anlamı şudur: Ahlâk güzel ve bayağı olarak iki kısma ayrılınca, güzel ahlâk tümüyle nebiler ve rasûllerin şeriatlarında açığa çıktı, bayağı ahlâk da hepsinin nezdinde güzel ahlâktan ayrıştı. Aklî delil, keşif ve marifete göre âlemde yalnızca Allah’ın ahlâkı vardır ve onların tamamı güzeldir; dolayısıyla bayağı ahlâk yoktur. Hz. Peygamber kuşatıcı kelime ile insanların tamamına gönderildi ve kendisine &#8216;<em>cevâmiu-l-kelim<sup>n&#8217;</sup></em>verildi.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[6]</sup></a> Ondan önce gelen her nebî ise hususî [yalnızca kendi ümmetleri ve dönemleriyle sı<u>nır</u>lı] bir şeriat üzere gönderilmişti.</p>
<p>Hz. Peygamber “güzel ahlâkı tamamlamak üzere” gönderildiğini bildirdi; çünkü güzel ahlâk, Allah m ahlâkıdır. Böylece Hz. Peygamber bayağı ahlâk de­nilen şeyleri, güzel ahlâkın içine aldı; dolayısıyla bütün her şey güzel ahlâka dönüştü. Hz. Peygamber, şeriatın maksadını bilenler için âlemde bayağı ahlâkı tamamen ihmal etmedi. Bayağı ahlâk olarak isimlendirilen hırs, haset, açgöz­lülük, cimrilik, korkaklık ve yerilmiş tüm niteliklerin sarf edilecekleri yerleri bize açıkladı. Bize bu huyların sarf edilecekleri yerleri verdi; onları bu yerlerde kullandığımız zaman onlar güzel ahlâka dönüşür, onların üzerinden “yerilme” niteliği kalkar ve “övülen” birer nitelik haline gelirler.</p>
<p>* * *</p>
<p>Güzel ahlâkın tamamlanması, [huyların] kendilerine nispet edilen bayağı­lıktan arındırılmasıdır. Çünkü bayağı ahlâk, [kişiye sonradan ilişen anlamında] arızı bir durum, güzel ahlâk ise zâtî bir durumdur: Zira bayağı ahlâkın ilahı bir dayanağı yoktur; arazî bir nispetir, temeli ise nefsanî isteklerdir. Güzel ahlâkın İlahî bir dayanağı vardır; o İlâhî bir ahlâktır. Hz. Peygamberin güzel ahlâkı tamamlaması, o niteliklerin sarf edilecekleri yerleri açıklamasında ortaya çıkmistir. Hz. Peygamber sarf edilecekleri yerleri belirlemek suretiyle onların güzel ahlâk olmalarına ve bayağı ahlâk kisvesinden arınmalarına imkân vermiştir. Dolayısıyla varlıkta şeriat dışında bir şey yoktur.</p>
<p>* * *</p>
<p>Hz. Peygamber [bir duasında] şöyle buyurmuştur: [Allah&#8217;ım!] Beni ahlakın en güzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz. &#8221;7 Bu, Hz. Peygamberin şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “[Allah’ım!] Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”<sup>8</sup> Yani beni bu makamda, güzel ahlakı kul­lanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münaca- tında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini <u>anlama</u>ya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni mu­vaffak eyle. -Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir &#8211; Ayrıca fiillerimde -benim için şer&#8217;i olarak vaz ettiğin gibi— zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!</p>
<p>“Ahlâkın en güzeline senden başka kimse ulaştıramaz.” Yani buna muvaffa- kiyet sağlayan sensin! Benim buna erişmeye gücüm yoktur. [Huyların] belirlenmesi, senin kudretin ve tarifin sayesinde mümkündür. Zira buna çalışıp  çabalama («içtihad) ile erişilmez aksine bu, senin yasayla belirlemen ve açıklamana bağlıdır. Kudretin meçhul, celâline yaraşan ise bilinemez, seninle muamelemiz, kölenin efendisiyle birlikte olan muamelesine kıyaslanamaz. Çünkü sen, “Senin bir benzerin yoktur”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[9]</sup></a> buyurdun. Şu halde senin ile muamelede bize bahşettiğin edebi, senden başkası bize bildiremez.</p>
<p>* * *</p>
<p>Hz. Peygamber “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuş­tur. Çünkü ahlâkça eksik olma, bayağı [ahlâk] şeklinde isimlendirilmiştir. Pey­gamber huyların sarf edilecekleri yeri belirledi, böylece bayağı [ahlâk], güzel ah­lâka dönüştü. Belirli makamlarda kul, o huylar ile nitelendiği vakit, kula utanç verici bir durum ilişmez ve o “rezillik” ile nitelenmez. İlâhî emre ve nebevî-za- manî sınıra/tanıma muhalif nefsanî isteklerin hükmü ortadan kalkınca, huylar bütünüyle değerli olur.</p>
<p><strong>[Ahlâk ve Seyrüsülûk]</strong></p>
<p>Bil ki, Allah’a giden yol (tarik), yani yaratılış gayeleri dışındaki şeylerle nefs- lerini meşgul eden sıradan insanlardan (avam) ziyade kurtuluşa talip seçkin mü’minlerin <em>(havas)</em> tuttukları yol dört kısımdır: Sebepler <em>(bevâ&#8217;is),</em> güdüler (devaî), huylar <em>(ahlâk),</em> hakikatler <em>(hakâik).</em> Seçkinleri güdüler, sebepler, huy­lar ve hakikatleri yerine getirmeye teşvik eden şey ise üzerlerine farz kılman üç haktır: Allah’ın hakkı, nefslerinin hakkı ve yaratılmışların hakkı.</p>
<p>1.Allah Teâlâ’nın onlar üzerindeki hakkı, seçkin mü’minlerin Hakk’a kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi ona ortak koşmamalarıdır. [2] Yaratılmışların onlar üze­rindeki hakkı, şeriat bir cezanın uygulanmasını emretmedikçe onlara hiçbir şe­kilde eziyet etmemeleri; şeriat nehyetmedikçe de onlara imkân el verdiği ölçüde <em>(istitâ‘at)</em> ve diğerkâmlık <em>(îsâr)</em> üzere, iyilik ile davranmalarıdır. Zira maksada erişmeye şeriat lisanı [şer‘î bildirim] dışında başka bir yol yoktur. [3] Nefslerinin onlar üzerindeki hakkı ise, onların kendisinde mutluluk <em>(sa&#8217;âdet)</em> ve kurtuluşun <em>(necât)</em> bulunduğu yol dışında nefislerini başka bir yola sevk etmemeleridir -her ne kadar nefs ya cehalet veya kötü tabiat sebebiyle bu yoldan yüz çevirecek olsa bile-. Zira [mutluluk ve kurtuluş yolundan yüz çeviren] kibirli nefsi, erdemli huylan elde etmeye iten şey, aslında din ve mürüvvettir. Cehalet dinin zıddıdır, çünkü din ilimdir. Kötü tabiat ise mürüvvetin zıddıdır.</p>
<p>Dört kısım yola tekrar dönecek olursak şöyle deriz: Güdüler beştir: Bir sebebe bağlı olan [nefs kaynaklı iç ses veya dürtü anlamında] <em>hâcis -nakrul-hâtır</em> diye de isimlendirilir-, irade azim himmet ve niyet. Bu güdülere yol açan sebepler <em>(bevâ ıs)</em> ise uçtur: istek <em>(rağbet),</em> korku <em>(rehbet)</em> ve yüceltme <em>(ta&#8217;zîm).</em> İstek iki tür­lüdür: <em>Mücâvere</em> [Hakk’a yakın olma, komşuluk] ve <em>mu&#8217;âyenede</em> [Hakk’ı apaçık görme] istemek, yani O’nun katında olanı ve O’nda olanı istemek. Korku da iki türlüdür: Azaptan ve hicaptan [kişiyi Hak’tan uzaklaştıran perde] korkmak. Yü­celtme ise Hakk’m senden ayrı olması <em>(ifrâd)</em> ve senin Hak ile bir <em>(cem*)</em> olmandır.</p>
<p>Huylar üç türdür: Geçişli <em>(müte&#8217;addı)</em> [sonuçlan ilgili fiilin öznesinin dışı­na taşan] huylar, geçişli olmayan [sonuçlan ilgili fiilin öznesiyle sınırlı kalan] huylar ve müşterek huylar. Geçişli huylar iki kısma ayrılır: [1] Cömertlik ve futüvvet örneğindeki gibi bir faydanın [başkasına] ulaşması; [2] Af ve hoş görme, karşılık vermeye gücü olduğu halde eziyetlere tahammül etme örneğindeki gibi bir zararın [başkasından] kaldırılması. Geçişli olmayan huylar, <em>vera‘,</em><a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[10]</sup></a> zühd ve tevekkül gibi huylardır. Müşterek huylar ise yaratılmışların eziyetlerine karşı sabretme, güler yüzlü olma vb. huylardır.</p>
<p>Hakikatler dört kıs<u>ımdır</u>: Mukaddes zâta dönen hakikatler, münezzeh sıfat­lara dönen hakikatler —bunlar nispetlerdir—, fiillere dönen hakikatler —bunlar “ol” (kün)<sup>11</sup> fiili ve kardeşleridir—, mef&#8217;ûllere dönen hakikatler —bunlar varlıklar <em>(ekvân)</em> ve var edilenlerdir <em>(mükevvenât)—</em>. Oluşa ait <em>(kevnî)</em> bu hakikatler üç mertebe üzeredir: Ulvî mertebe akledilirler <em>(makûlât)&#8217;,</em> süfli mertebe duyulurlar <em>(mahsusât);</em> berzahı mertebe tahayyül edilirlerdir <em>(mütehayyelât).</em></p>
<p>Zâta ait hakikatler, Hakk’IN seni kendisinde ikamet ettirdiği, benzetme <em>(teş bih)</em> ve nitelik belirtmeden <em>(tekyîf)</em> uzak, ibarenin onu kuşatamadığı, işaretin de yeteri düzeyde onu gösteremediği her <em>meşheddir</em> [müşâhede mahallidir].</p>
<p>Sıfatlara ait hakikatler, Hakk’ın seni kendisinde ikamet ettirdiği, O’nun <u>âlim</u>, <u>kâdir</u>, mürîd, hayy vb. birbirinden farklı, benzer veya karşıt isim ve sıfat­lara sahip oluşu hakkında bilgi edindiğin her <em>meşheddir.</em></p>
<p>Oluşa ait hakikatler, Hakk’ın seni kendisinde ikamet ettirdiği ruhlar, basit ve bileşikler, cisimler, bitişme ve ayrışma hakkında bilgi edindiğin her <em>meşheddir.</em></p>
<p>Fiile ait hakikatler, Hakk’ın seni kendisinde ikamet ettirdiği, ol <em>(kün)</em> emri­nin marifeti hakkında bilgi edindiğin her meşheddir. Ayrıca bu mahalde kudre­tin kudret yetirilen şeye <em>(makdûr)</em> özel bir şekilde iliştiğini de öğrenirsin. Zira kulun bir fiili olmadığı gibi kendisinin nitelendiği sonradan yaratılmış <em>(hadis) </em>kudretinin de bir tesiri yoktur.</p>
<p>Zikrettiklerimizin tamamı haller ve makamlar olarak isimlendirilir. Makam, kendisinde derinleşilmesi zorunlu, intikalin mümkün olmadığı her bir niteliktir. Buna örnek olarak tevbe verilebilir. Hal ise <em>sekr,<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup><strong>[12]</strong></sup></a> mahv,<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup><strong>[13</strong></sup></a> gaybet<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup><strong>[14]</strong></sup></a><sup>  </sup></em>ve <em>rıza</em> gibi belirli bir vakitte olan ya da belaya sabretme veya nimete şükretme gibi varlığı bir şarta bağlı olan ve şartın yokluğunda kendisi de yok olan her bir niteliktir.</p>
<p>Bu işler (umâr) iki kısma ayrılır: Bir kısmı, tevbe ve <em>vera‘</em> gibi kemali insanın zâhirinde ve bâtınında bulunanlardır. Diğer bir kısmı ise zühd ve tevekkül gibi kemali insanın bâtınında bulunanlardır -ardından zâhir bâtına tâbi olursa bun­da bir mahzur yoktur-. Allah yolunda, bâtın dışında zâhirde bir makam yoktur.</p>
<p>Bu makamlardan <em>müşâhede, celâl, cemâl, üns, heybet</em> ve <em>bast</em> gibi bazısıyla insan dünyada ve âhirette vasıflanır. <em>Havf, kabz,<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup><strong>[15]</strong></sup></a> hüzün</em> ve <em>recâ</em> gibi bir kısmıy­la ise kul ölüm vaktine, kıyamete ve cennete ilk ayak bastığı âna dek vasıflanır; sonra ondan zâil olur. Zühd, tevbe, <em>vera‘,</em> mücâhede, riyâzet, kötü huylardan arınma, iyi huylarla bezenme gibi bazı makamlarla kul, Hakk’a yaklaşma yo­lunda ölünceye kadar vasıflanır. Sabır, şükür, <em>vera‘</em> gibi bazı makamlar şartı yok olduğunda yok olur, şartı geri döndüğünde ise tekrar döner.</p>
<p><strong>[Ahlâk ve Haller-Makamlar Konusu]</strong></p>
<p>Sûfîler topluluğuna göre hal, herhangi bir çaba ve zorlama olmaksızın kalbe varit olan şeydir; böylece [hal] sahibinin nitelikleri, ondan dolayı değişir. H<u>alin</u> devam­lılığı konusunda görüş ayrılığına düşülmüştür: Sûfîlerin bir kısmı halin devamlı olduğunu, bir kısmı da devamlılığının mümkün olmadığını öne sürdü. Nitekim <span style="text-decoration: line-through;">halin</span> var olduğu zaman dışında bir bekâsı [devamlılığı] yoktur; bu anlamda hal, kelâmcılardaki araza benzer; her hali bir benzeri takip eder, bu nedenle de onun -gerçekte öyle olmadığı halde- devamlı olduğu zannedilir. Bu [bir bakımdan] doğrudur, fakat kendisinden çıkan benzerleri arada bir boşluk olmaksızın peş peşe gelir. Halin <em>“hulûl”</em> [yerleşme] kelimesinden türediğini iddia edenler, halin devamlılığı ve asla yok olmayan bir nitelik olduğu düşüncesindedirler. Çünkü yok olduğunda, hal olmaz. Bu, halin devamlılığı görüşünü savunanların görüşü­dür. Süfilerden <em>biri </em>şöyle demiştir: &#8216;Allah kırk yıldan beri beni hiçbir halde ikamet ettirmememiştir ki ben o halden hoşnut olmuş olmayayım.&#8221;İmam [Abdulkerim el-Kuşeyri] şöyle demiştir: &#8216;Bununla (Ebü Osman) rızanın devamlı olduğuna işaret etmiştir, çünkü rıza haller cümlesindendir.” Her ne kadar îmam’ın söylediği ihtimal dâhilinde ise de Allah yolunda bu uzak bir ihtimaldir.</p>
<p>Bu Efendinin. [yani Ebû Osman el-Hîrî’nin] sözü hakkında söylenmesi en uy­gun olan husus şudur: Allah onu kırk yıldan beri —bâtınında değil— zâhirinde şer‘an yerilmiş bir halde ikamet ettirmemiştir. Aksine onun vakitleri yok olmaz, ibadet ve Allah’ı razı edecek ameller ile korunur. Bâyezîd-i Bistâmî’nin meşrebi üzere olan, doğru sözlü, hal ehli, dahası işinde mütemekkin, edep içinde cilve sahibi bir kimseyle karşılaşmış idim. Bir gün bana şöyle dedi: “Elli seneden beri­dir, nefsime şeriatın kerih gördüğü hiçbir kötü <em>hatır</em> [düşünce] gelmemiştir.” işte bu, İlâhî bir korumadır <em>(ismet).</em> Efendinin [Ebû Osman el-Hîrî] hale dair sözleri bu kabildendir. [Buna göre] haller, sonradan kazanılmış <em>(kesbı)</em> değil İlâhî bir bağıştır <em>{uehbî).</em></p>
<p>Bil ki, hal -Allah’ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- İlâhî bir niteliktir (na‘t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün <em>(yevm)</em> bir <em>şe’n</em> üzere­dir” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır [an]. Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüz’ü bu şartla bölünmez olan âlemin cüzleri sayısınca şe’ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında <em>(jez-zamânü’l-ferd)</em> kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle <u>âlemin</u> her bir cüz’ü ile beraber bir şe’ndedir. Bu <em>şe</em> reler yaratılmışların halle­ridir ve onlar bu şe’nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu <em>şe Ti­leri</em> yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsi mümkün değildir. Şayet iki <u>zaman</u>da bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk’ın yaratıcı olması <em>(hallâk)</em> m<u>ümkün</u> olmazdı ve o kimse Hakk’a muhtaç olmazdı. Hal kendi­sinde bâki olan kimse, Allah’tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.</p>
<p>Bu &#8221;Araz iki zamanda bâki kalmaz” görüşünde olan kelâmcıların düşün­cesiyle benzerdir ve bu [yargı] doğrudur. Haller Allah’tan yaratılmışlara ilişen arazlardır; Allah anlan, yaratılmışlarda var etmiştir. Hallere şe’n denilmiştir öyle ki Hak dünya ve âhirette bu şe’ndedir. Bu ise hallerin aslıdır; ilahiyat bah­amda buna döneceğiz. Allah hali yarattı zaman onun bir mahalli yoktur, onun tek mahalli kendisinde yarattığıdır. Onun varlığı müddetince, o mahalle yerle­şir. Bu yüzden “hal” kelimesinin bir mahalle yerleşme ve orada bulunma anla­mındaki “hulül”den türediğini kabul edenler, meseleyi böyle yorumlamıştır.</p>
<p>İki zamanda bâki kalması, onun hakikatinden değildir. Zira ikinci zamanda, zâtı gereği var olduğu an yok olması gerekir; yokluğun etkili olduğu bir failin fiiliyle yok olmaz, çünkü yokluk edilgen olamaz. Haddizatında yokluk, vücudî [varlığa ait] bir şey değildir. Şartının yok olmasıyla veya zıddıyla yok olmaz. Zira bunlar tamamen muhal durumlardır. Onun zâtı gereği yok olması gerekir. Yani ikinci zamanda var olduğu an yokluk, hal için zorunlu bir hükümdür. [Halin kendisinde var olduğu] mahallin, hal, benzeri veya zıddı olmaksızın bir bekâsı yoktur. Dolayısıyla mahal, her an bekâsında Rabbine muhtaçtır. Böylece Rabbi onun için [yok olan] halin benzerlerini veya zıtlannı var eder. Hak benzerleri var ettiğinde, bir öncekinin aslı üzere bâki kaldığı zannedilir, ancak durum böyle değildir. Hak her an bir şe’ndedir ve her <em>şe’n</em> de bir İlâhî teveccühten kaynakla­nır. Hak bize zâtım, suretlerde halden hale bürünür olarak tanıtmıştır. Her bir şe’n için İlâhî bir suret yaratır. Bundan dolayı, âlem Hakk’ın sureti üzere zuhûra geldi. Buradan hareketle şöyle deriz: Hak zâtını bildi ve [ardından] âlemi bildi. Bu, hal kelimesinin <em>“tehavvül”</em> [değişme] ve <em>“istihale”</em> [dönüşme] kelimesinden türediğini öne süren kimsenin yorumudur. Dolayısıyla o halin sürekli olamaya­cağı kanaatindedir.</p>
<p>Âlem, Allah’ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hal­lerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; <em>“kün”</em> kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccü­htür. <em>“Kün”</em> de <em>“tekvin”</em> [yaratma] de zeval bulmaz. Hak ve halk [âlem] olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.</p>
<p>Hal, sûfîler tarafından bazen, kulun <em>tekvinde</em> [yaratma] Hakk’ın sıfatıyla zuhûra gelişi ve O’nun himmetinden eserlerin var oluşu için kull<u>anılır. </u>Bu, isim­lerle ahlaklanma diye ifade edilen Allah’a benzemedir. Zamanımızda sûfî ulemâ­nın “hal” ile kastettikleri şey budur.</p>
<p>♦ * *</p>
<p>Bil ki, makamlar kesbîdir; yani şeriat tarafından belirlenen yasaları tam ola­rak yerine getirmekle elde edilir. Kul, yükümlü olduğu, Şâri‘ tarafından yapıl­ması emredilen, nitelikleri ve zamanları, sıhhati için gerekli tamlık ve kemal şartlan belirlenen muâmeleler, mücâhede ve riyâzet türleri ile vakitlerinin [ge­reğini] yerine getirdiği zaman makam sahibi olur. (&#8230;) Ehlullah, hal hakkında görüş ayrılığına düştükleri gibi makamın yok olmayıp sabit olduğu konusunda görüş ayrılığına düşmemişlerdir.</p>
<p>Bize göre durum mutlak anlamda onların söyledikleri gibi değildir; bilakis meseleyi açıklamaya ihtiyaç duyarız. Bunun nedeni ise makamların hakikatleri­nin farklılığıdır; çünkü makamlar tek bir hakikat üzere değildir. Makamlardan bir kısmı bir şart ile kayıtlanmıştır; şart yok olduğu vakit makam da yok olur. Vera‘böyledir, o mahzurlu veya kuşkulu durumlarda olur; bu ikisinden biri veya her ikisi olmadığı vakit <em>vera&#8217;</em> da olmaz. <em>Havf, recâ, tecrîd</em> de böyledir. &#8211;<em>Tecrîd </em>sebeplerin ortadan kalkmasıdır, avâma göre tevekkülün zahiridir.—</p>
<p>Makamların bir kısmı da ölüme kadar sabittir ve [ölümle birlikte] ortadan kalkar. Örnek olarak tevbe ve şeri yükümlülüklere riayet etmektir. Makamla­rın bir kısmı ise kula, âhirette cennete ilk girişe kadar eşlik eder. <em>Havf</em> ve <em>recâ </em>gibi şarta bağlı makamlar böyledir. Bazı makamlar da kul cennete girdiğinde onunla birliktedir. <em>Üns, bast</em> ve <em>cemâl</em> sıfatlarıyla zuhûr makamı böyledir. Ma­kam kul için kendisinde yerleşme <em>(ikâmet)</em> ve kararlılığın bulunduğu şeydir; on­dan ayrılmaz. Bir şarta bağlı ve şartı yerine gelmiş ise şartının varlığı sebebiyle, o vakitte onu ortaya çıkartır. Şart onun yanında hazırlanmıştır. Bu yüzden ma­kamın —her bir vakitte kullanılır değil de- sabit olduğu söylenmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Editör:RahimAcar,Hümeyra Özturan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.1,syf:315-325</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>1.Kaynak metin: İbnü’l-Arabî, <em>el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye,</em> nşr. Abdülazîz Sultân el-Mansûb, Kahire: el-Meclisü’l-a&#8217;lâ li’s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 [298. bab]; c. I, s. 459-460 [12. bab]; c. V, s. 392 [149. bab]; c. X, s. 413 [466. bab]; c. III, s. 37 [69. bab]; c. VI, s. 70-71 [179. bab]; c. VI, s. 634-635 [262. bab]; c. II, s. 507-508 [69. bab]; c. X, s. 182 [412. bab]; c. I, s. 153-155 [Mukaddime]; c. VI, s. 124-127 [192. bab]; c. VI, s. 128-129 [193. bab]. Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken aynca Ekrem Demirli’nin <em>Fütuhat</em> çevirisi göz önünde bulundurulmuştur. İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü’l-Arabî, <em>Fütuhât-ı Mekkiyye,</em> çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. x, s. 319; c. I, s. 425; c. VII, s. 390; c. XV, s. 265; c. IV, s. 48; c. VIII, s. 293; c. IX, s. 421; c. III, s. 322; c. XV, s. 22; c. I, s. 79-82; c. VIII, s. 347-349; c. VIII, s. 351-352.</p>
<p>2.İbnü’l-Arabî’nin bir kısmını iktibas ettiği rivayetin tamamı şu şekildedir: Ebû Bekre şöyle anlatıyor: Ben mescide girdiğimde Allah Rasûlü rükûya &lt;gitmişti.Ben de onlara yetişebilmek için safa girmeden rükûya gittim. Bunun üzerine <u>Allah</u> Rasûlü bana şöyle buyurdu:&#8221;Allah senin  [cemaatle namaza iştirak etme arzu ve] hırsını artırsın ;fakat bir daha (bunu) yapma&#8221;bkz.Buhârî, “Ezân”, 113; Ebû Dâvûd, “Salât”, 100.</p>
<p>3.Müslim, “îmân”, 25-26; Ebû Dâvûd “Edeb,149;Tirmizi,Birr,66</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[4]</a> <em>Şe’n</em> (ç. <em>şuûn),</em> iş, fiil, keyfiyet, durum ve hal anlamına gelir. İbnü’l-Arabî’de genel olarak <em>şe’n </em>kelimesi İlâhî fiiller karşılığında kullanılır ve tecelli kavramına yakın bir <u>anlam</u>a sahiptir; buna göre Hakk’m şe&#8217;ni her an mümkünlerin suretlerinde tecelli etmektir. Kavramın tam bir Türkçe karşılığını vermek zor olduğundan, metinde <em>şen</em> olarak bırakılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[5]</a> Mâlik, <em>Muvatta’,</em> “Hüsnü’l-huluk”, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[6]</a> İbnü’l-Arabî, Hz. Peygamber’in “Bana cevâmiu’l-kelim verildi” (Müslim, “Mesâcid”, 5,7-8) hadi­sine göndermede bulunmaktadır. Genel kabule göre hadiste, Hz. Peygamber’in veciz konuşma özelliğine sahip oluşu ifade edilmiştir. Ancak Îbnü’l-Arabî hadisi, varlık ve bilgiye ilişen bütün hakikatlerin toplayıcısı olma özelliği anlamında kavramsallaştırmıştır. Peygamberlerin birer <em>kelime</em> olduğu bu anlatımda, bütün kelimeleri yani peygamberlerin hakikatlerini kendinde top­layan, Hz. Peygamber’in kelimesi/hakikatidir. Bunun sonucu olarak Hz. Peygamber’in şeriatı diğer bütün peygamberlerin şeriatım kuşattığı gibi, ahlâkî anlamda güzellik ve yetkinliğin de kaynağı Hz. Peygamber’in hakikati olmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a>7 Müslim, “Müsâfirîn”, 201; Timizi, “Da&#8217;avât” 32</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[8]</a> Buhârf, “Ezân”, 89; Müslim, “Cenâiz” 85        ’</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[9]</a> Burada “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir” (Şûrâ 42:11) âyetine atıf yapıl­maktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[10]</a> <em>Vera\</em> helal ya da haramlığı konusunda acıkça hüküm bulunmayan şüpheli şeylerden kaçınmak<a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a> anlamına gelen bir tasavvuf terimidir.</p>
<p>11.İbnü&#8217;l Arabi &#8221;Bir şeyi dilediğinde ona sadece &#8216;Ol'(kün) der,o da hemen oluverir.((Bakara 2:117) ayetine atıfta bulunmaktadır.&#8221;Kün&#8221;Ol mutlak anlamda Allah&#8217;ın yaratma gücünü belirten ve varlığa ilişen bir emir kipidir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[12]</a> Sarhoşluk anlamındaki <em>sekr,</em> seyrüsülûk esnasında sûfîye gelen feyzin etkisiyle kendisinden geçme durumunu ifade eder.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[13]</a> Yok etme/olma anlamındaki <em>mahv,</em> ahlâkî düzeyde kötü huyların yok olması demektir. Bir di­ğer anlamda ise kulun fiillerini kendinden görmeme durumuna karşılık gelir.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[14]</a> Kaybolma ya da kendini kaybetme anlamındaki <em>gaybet,</em> sûfinin kendisine gelen feyzin etkisiyle dış dünyaya ilişkin şuurunu kaybetme sürecini ifade eder.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[15</a> Yaratılmışlarda <em>(eşya)</em> Allah’ın zuhûr ve tecellilerini görme ve idrak etme anlamında kullanılır.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[16]</a> <em>Kabz</em> (gönül darlığı) ile <em>bast</em> (ferahlık) biri diğerini takip eden iki niteliktir. Sûfinin kalbine gelen varit etkisiyle hissedilen gönül darlığı ya da ferahlığı anlamındadır.</p>
<p>17.İbnü&#8217;l Arabi isim vermeksizin &#8216;sufilerden biri&#8217; şeklinde kendisini andığı kişi Ebu Osman el-Hıri&#8217;dir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-kokeni-ve-nitelikleri/">Ahlâkın Kökeni ve Nitelikleri*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-kokeni-ve-nitelikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2023 13:20:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Besmele]]></category>
		<category><![CDATA[Cahil]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmetün Mine’r-Rahman –]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26666</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillâhirrahmânirrahim Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/">Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138.webp"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-26669 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138-203x300.webp" alt="" width="203" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138-203x300.webp 203w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/27823_40c47_1540148138.webp 405w" sizes="(max-width: 203px) 100vw, 203px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bismillâhirrahmânirrahim</p>
<p>Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi yapabilen (el-Murid) ve herhangi bir kusur/eksiklik tarafından mucizeler yapmasına engel olunamayan, harfler ve sesler yokken dahi konuşma vasfına sahip olan (el-Mütekellim), işitilen tüm sözler harflerden, seslerden, araç ve nağmelerden ibaret olduğu halde bütün bunlar yok iken sözü işitilen (es-Semi&#8221;), kendisinden başka tabiat sahibi ve görülebilir hiçbir zât yok iken kendi zâtını gören (el-Basir), mutlak birlik niteligi ve samedânilik makamı itibariyle devamı (sürekliliği) zorunlu olan, hayat sahibi (el-Hayy) Allah&#8217;a mahsustur.</p>
<p>Yüce Allah işte bütün bu alâmetlerle müteâl ve yücedir. O insan-ı kâmili yaratıkların en şereflisi ve yaratılmış kelimelerin en kâmili/tamamı yapınıştır.</p>
<p>Salât ve selâm, mahlâkatın en hayırlısı ve cismani ve ruhani varlıkların tamamının efendisi, Firdevs cennetlerindeki Vesile makamının ve çok çetin/elim ve büyük günde Makâm-ı Mahmüd&#8217;un sahibi efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın üzerine olsun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Harfler bir düzen/nazm içerisinde birleştiği zaman onlara kelime denilir, kelimeler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman da onlara “âyet” ismi verilir. Âyetler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman ise onlara “süre” ismi verilir. Allah Teâlâ kendisini, celâline lâyık bir şekilde “nefes” sahibi olmakla nitelemiş ve nefesini de ses ve kavl/söz ile nitelemiş ve “Müşriklerden biri senden eman/güvence istediği zaman ona güvence ver ki Allah kelâmını işitsin.” (Tevbe, 9/6) buyurmuştur.</p>
<p>Bu yüzden de burada isimlendirilmiş olan nefes “ses” olmakta, nefesin sesten kesilmiş, sessizleşmiş olması durumunda ise ona “harf” ismi verilmektedir. Bütün bunlar aklen bilinen ve ilâhi haberler yoluyla bildirilmiş olan şeylerdir, bununla beraber diğer sıfatlarda olduğu gibi burada da Allah&#8217;a başka şeyi benzer tutmak ve O&#8217;nu başka bir şey benzetmek (mümâsele ve teşbih) söz konusu değildir. Hak Teâlâ kendi nefsini suretle nitelediği zaman anlarız ki bunun bir zâhiri bir de bâtını vardır ve zâhiri açısından bâtını gaybtır, bâtını açısından ise zâhiri şehâdettir (görünür, açık olan). Yine kendi zâtını (nefsini) nefes sahibi olmakla nitelemiştir ki bu da onun gayb halinden çıkması, harflerin şehâdet âleminde zâhir olması demektir. Harfler mânaların zarfları, mânalar da harflerin ruhlarıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın nur oluşu ise onda mevcut olan ve dalâlete düşürücü şüpheleri kovan âyetlerden dolayıdır ki bunlara örnek olarak “Gökte ve yerde Allah&#8217;tan başka ilâhlar bulunsaydı o zaman düzenleri bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/11); “Ben batıp kaybolanları sevmem.” (En&#8217;âm, 6/76); “Hayır, şu büyükleri yaptı. Sorun onlara, tabii eğer konuşabiliyorlarsa&#8230;” dedi” (Enbiyâ, 21/63); “Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.” (Bakara,, 2/258) âyetleri verilebilir. Bunlardan başka delillendirme sadedine gelmiş olan âyetlerin tamamı, onun nur oluşundandır. Çünkü nur, karanlığı kaçıran şeydir; bu nedenle ona nur denilir; zira nur, kaçırandır.(s.15)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın Arapça olarak nitelendirilmesinin sebebi ise sahip olduğu güzel nazımdan, muhkem ve müteşâbihın beyanından, lafzılar farklılaşsa bile aynı kıssaların eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde tekrar edilmesinden, bunun yanı sıra son derece veciz lafızlar kullanıldığı halde bildirilmek istenen mânanın tastamam ifade edilmesinden kaynaklanır. Örneğin “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar.” (“Münâfıkün, 63/4); “Onu sana sırf tartışma olsun diye misal vermişlerdir.” (Zuhruf, 43/58); “Musâ&#8217;nın annesine: “Onu emzir, endişeye kapıldığın zaman da onu nehre bırak ve korkma, üzülme. Çünkü biz hiç şüphesız onu sana döndürecek ve peygamberlerden kılacağız.” diye vahyettik.” (Kasas, 28/7) âyetleri verilebilir. Görüleceği üzere tek bir âyette iki müjde verilmekte, iki emir bildirilmekte, faydalı bir bilgi iletilmekte ve Allah&#8217;tan bir beyan ve müjde verilmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;da nida ifadeleri iki türlüdür: İlki, “Ey iman edenler!”, “Ey Ehl-ı kitap!” ifadelerinde olduğu gibi sıfat ile seslenme şeklinde, ikincisi ise “Ey insanlar!” ifadesinde olduğu gibi doğrudan zât üzerinden seslenme şeklındedir. Kur&#8217;ân&#8217;da nida ifadesi gördüğün zaman kime seslenildiğine değil, ne diye seslenildiğine bak ve orada söylenilen şeye uygun olarak davran; sakınman gereken şeyden sakın; verilen emri yap. Zira kimi zaman bir emir şeklinde seslenme olabileceği gibi kimi zaman yasaklama şeklinde de seslenme olabılir. Örneğin “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin.” (Mâide, 5 1) nidası bir emir, “Ey iman edenler! Allah&#8217;ın şiarlarını helâl saymayın.” (Mâide, 5/2) nidası da bir yasaklama seslenişidir.</p>
<p>Yine “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?!” (Saf, 61/2) nidası da bir yadırgama seslenişidir. Böyle bir seslenme yapıldığı zaman bunun bir emir yönü bir de yasaklama yönü vardır, dinleyen kimse içinde bulunduğu vakte uygun olanını alır. İster emir yönünü ister nehiy yönünü alsın, her hâlükârda isabet etmiş olur; eğer iki meyveyi bir arada toplar gibi her iki yönü birlikte alırsa o zaman iki ecir (sevap) kazanır. Yüce Allah kitabında bir nidada bulunduğu zaman sen kendini o nidaya (seslenmeye) muhatap olan kişi konumuna yerleştir; eğer bir haber bildiriyorsa anla ve ibret al. Şunu bil ki Kur&#8217;ân, ancak kendisine kulak verirsen sana seslenir. Eğer sana bir emir veya yasak bildiriyorsa ona uy.(s.20)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Besmele müstakil bir âyettir. Neml süresindeki besmelenin ise bir âyetin bir parçası olduğunu söyleriz. (Bismillâh) ifadesindeki “Allah” lafzı, “hüviyeti ve zâtı itibariyle O, Allah&#8217;tır.” mânasındadır. Rahmân lafzı, O&#8217;nun her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliğini, Rahim lafzı ise tövbe eden kullarına rahmet edeceğine dair kendisine vâcip kıldığı rahmeti ifade eder. Hak Teâlâ aziz kitabında her bir süreye “Bismillâhirrahmânirrahim” ifadesiyle başlamıştır. Sûre azamet ve iktidar isimlerini gerektiren korkutucu hususlar ihtiva ediyorsa o zaman ünsiyet ve müjde olmak üzere önce rahmet isimlerini zikretmiştir. Nitekim yüce Allah “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A&#8217;râf, 7/156) buyurmuştur. Bu yüzden besmelede kahr isimlerinden hiçbiri açık bir şekilde yoktur, aksine her ne kadar “Allah” ismi kahr mânası da (bâtın olarak) içeriyor olsa da yine de besmelede Allah&#8217;ın Rahmân ve Rahim olduğu ifade edilir.</p>
<p>Zira Allah ismi aynı zamanda rahmeti de içerir. Muhtevasındaki galebe, şiddet ve kahra karşılık rahmet, mağfiret, af ve hoş görme bulunmakta; bunlar besmeledeki “Allah” ismi içerisinde tam birbirilerine denk gelecek ölçülerde yer almaktadır. Bundan başka, Allah isminde karşımıza, bunlardan fazla olarak, bir de “Rahmân ve Rahim” isimleri karşımıza çıkmaktadır. Böylece Hak Teâlâ besmelede hem kahrı hem rahmeti kendisinde toplayan &#8220;Allah&#8221; ismine ilave olarak &#8220;Rahman&#8221; ve &#8220;Rahim&#8221; aynlarını da izhar etmiş ve bunun neticesinde rahmet ağır basmıstır.(s.28)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bıl ki her surenin başında hususen besmelenin yer alması o sürede açılmış olan ilâhi rahmetin taçlandırılması şeklinde olup, içerisinde zikredildiğı her sürede bu rahmetin elde edileceğini ifade eder. Amel için niyet neyse süre için de besmele odur. Her bir tehdit ve bedbahtlığı gerektiren her bir özellik sürede zikredilir ama besmeledeki Rahmân isminin ifade ettiği umumı rahmet ve Rahim isminin ifade ettiği hususi rahmet, bedbahtlığın kendisi ile kâım olduğu kimseye verilen şeye (cezaya, tehdide) hükmeder ve Allah o kula ya hususı rahmeti ile (ki bu kendisine vâcip olan rahmettir) ya da umumi rahmeti ile (ki bu da nimet verme rahmetidir) rahmet eder. Böylece âkıbetin rahmete tebdil olması, besmele sebebiyledir ve bu yüzden besmele müjdedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Besmele, Fâtiha&#8217;nın açılışıdır. Besmele, Fâtiha&#8217;nın ilk âyeti ya da ona bir ek gibi onun ayrılmaz parçasıdır ki bu konuda âlimler arasında mâlum ihtilaf söz konusudur. Bismillâhirrahmânirrahim (besmele) bize göre gizli bir mübtedânın (cümle başındaki ismin) haberidir. Bu mübtedâ (başlama), âlemin başlangıcı ve zuhurdur; çünkü ilâhi isimler âlemin varlık sebebidir, ona hâkim olan ve onda tesir sahibi olandır. Burada sanki Allah Teâlâ “Âlemin zuhuru Bismillâhirrahmânirrahim (besmele)dir.”, yani “Âlem besmele ile, Rahmân ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla zuhur etmiştir.” demektedir. Mutlak olarak kâinatın kendisinden ayrılıp vücuda geldiği besmele, diğer sürelerin başındaki besmele değil, Fâtiha süresinin başındaki besmeledir. Çünkü diğer sürelerin başındaki besmeleler hususi işler içindir. Besmele, üç ilâhi isme tahsis edilmiştir, çünkü hakikatler bunu gerektirmiştir. Allah ismi bütün isimleri toplayan isimdir. er-Rahmân ismi ise umumi bir sıfattır. Dolayısıyla Allah hem dünyanın hem de âhiretin Rahmân&#8217;ıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hamd, Allah Teâlâ&#8217;ya lâyık olduğu vechiyle övgüde bulunmak demektir, Şükür ise vermiş olduğu nimetler karşılığında Allah&#8217;a övgüde bulunmak demektir. Allah&#8217;a övgü hiçbir zaman belli bir kayıtla sınırlanmadan yapılamaz. Bu kayıt ya nutk (konuşma) ile olur ya da hamde sevk eden bir mâna ile olur. Konuşmada da hamd gerek mutlak (kayıtsız) gerek kayıtlı olarak yapılabilir. Örneğin lafzi ve mutlak hamd sadedinde Cenâb-ı Hak “De ki: “Hamd Allah&#8217;adır.&#8217;” (Neml, 27/93) buyurmuştur. Kayıtlı hamd ise bazen tenzih sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “De ki: “Hamd, evlât edinmemiş olan Allah&#8217;a mahsustur.&#8217;” (İsrâ, 17/111) âyeti böyledir. Bazen de bir fiil sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “Hamd, kuluna kitabı inzal eden Allah&#8217;a mahsustur.” (Kehf, 18/1) ve “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah&#8217;a mahsustur” (En&#8217;âm, 6 1) âyetleri böyledir. Allah katından inzal edilmiş olan kitaplardaki hamdler bu taksımın dışında değildir. El-hamdi lillâh mizanı doldurur, çünkü mizanda bulunan her şey odur. O; Allah&#8217;a senâ, övgüdür, ona hamddir. Mizanı da anhamd olur. Tesbih ona hamddir, aynı şekilde tehlil (la ilahe illallâh), tekbir, temcid, tâzim, tavkir, ta&#8217;ziz ve buna benzer bütün ifadeler O&#8217;na hamddir. El hamdu lillâh, kendisinden daha umumisi olmayan âlemdir. Her bir zikir, ınsanın uzuvları gibı onun bir cüzüdür; hamd ise insanın bütünü gibidir. El hamdu lillâh Hak Teâlâ Âdem&#8217;i yarattıktan ve tastamam ona şekil verdikten sonradır.</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Varlığı (vücüdu) halinde âlem, amânın kabul ettiği ve içerisinde zuhur ettiği suretlerden başka bir şey değildir. Eğer hakikati üzerinde nazar ederse âlem geçici bır arazdır, yani yok olma, zâil olma hükmündedir ki Hak Teâlâ&#8217;nın “O&#8217;nun vechi hariç her şey helâk olacaktır.” (Kasas, 28/80) âyeti işte budur. Hazret Peygamber aleyhisselâm da “Arapların söyledikleri en doğru beyit, Şair Lebid&#8217;ın “Allah&#8217;tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beytidir.”! buyurmuştur. Yani bu beyitte, “Allah&#8217;tan başka hiçbir şeyin, üzerinde sebat edeceği kendisinden bir hakikati yoktur, ancak kendisinden başkası ile mevcuttur.” denilmektedir. İşte bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Arapların söyledikleri en doğru beyit, “Allah&#8217;tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beyittir.” buyurmuştur.</span></span></div>
<div class="dr flex-row"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>4. O, din gününün milikidir (malikidir).</div>
<div></div>
<div>Din günü ile karşılık gününü kast etmektedir, bu da dünya ve âhiret günüdür. Zira şeriatta sınırlar (hadler, tanımlar, cezalar) sırf karşılık olarak belirlenir, başına musibetler gelen kimseye de bu musibetler sadece kendi eliyle yapıp kazanmış olduklarının karşılığı olarak isabet eder. Bununla beraber Hak Teâlâ bunların birçoğunu da affeder. Aynı şekilde yeryüzünde zuhur eden fitneler, savaşlar, tahribatlar, veba hastalıkları da insanların işledikleri amellerin karşılığıdır. Onlar karada ve denizde işledikleri fesatlarla bunlara müstahak olmuşlardır. İşte bu dünyadaki cezadır. Dolayısıyla dünya günü de ceza günüdür, âhiret günü de ceza günüdür ancak âhiretteki ceza daha büyük ve şiddetlidir. Çünkü âhiretteki ceza, başına geldiği kimseye mükâfat neticesi doğurmaz. Oysa dünyadaki ceza, o cezaya uğrayan kimse için bir mükâfat neticesi doğurmayabileceği gibi doğurabilir de. Dünyadaki cezanın/karşılığın bir örnegi de bedbaht kimselerin işlemiş oldukları hayır amellerinin karşılığını dünyada Allah&#8217;ın kendilerine vereceği nimetler olarak almaları ve âhirete vardıklarında meyvelerini dünyada alıp tüketmiş durumda olmalarıdır.(s.36)</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm kolaylık durumunda “Nimet veren ve ihsanda bulunan Allah&#8217;a hamd olsun.”S buyurmuş, zorluk durumunda da “Her hâlükârda Allah&#8217;a hamd olsun.” buyurmuş, Allah&#8217;ın rahmetini ümit edip azabından ve azabın üzerinde devamlı olmasından korkmuştur. Bu sebeple Yüce Allah el-Hamdü lillâhi rabbi&#8217;l-&#8216;âlemin (Hamd âlemlerin rabbi olan Allah&#8217;a mahsustur) ifadesinin hemen akabinde er-Rahmânı&#8217;r-Rabim (O, Rahmân&#8217;dır ve Rahim&#8217;dir.) buyurmuştur.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Yüce ve şerefli bir himmet</p>
<p>Şeyh Muhyiddin İbnü”l-Arabi, şeyhi ve kıraat hocası olan ve İşbiliye&#8217;deki Kavsü&#8217;l-Haniye Camii&#8217;ndeki kıraat üstatlarından (meşâyih) olan Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf el-Lahmi&#8217;den, o da bazı salih muallimlerden şöyle nakletmiştir: Küçük yaşta bir çocuk Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf elLahmi&#8217;ye Kur&#8217;ân okumuş, o da çocuğun yüzünün sapsarı kesildiğini görünce halini sormuş, bunun üzerine kendisine çocuğun bütün gece uyumayıp Kur&#8217;ân okuduğu söylenmişti. O da çocuğa “Evlâdım, bana haber verildiğine göre sen bütün gece uyumayıp Kur&#8217;ân okuyormuşsun.” demiş, çocuk “Efendim, durum sizin dediğiniz gibidir.” deyince, “Evlâdım, bu gece Kur&#8217;ân okurken kıblende beni hazır tut ve namaz esnasında Kur&#8217;ân&#8217;ı bana oku, bir an olsun benden gafil kalma.” demiş, delikanlı “Tamam.” demiş ve sabah olup (tekrar şeyhin yanına geldiğinde) “Sana emrettiğim şeyi yaptın mı?” diye sormuş, o da “Evet, yaptım üstadım.” demiş, bunun üzerine şeyh “Peki, dün gece de Kur&#8217;ân&#8217;ı hatmedebildin mi?” diye sormuş, çocuk ise “Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.” demiştir.</p>
<p>Şeyh de “Evlâdım bu gayet güzel, yarın gece olduğu zaman Kur&#8217;ân&#8217;ı bizzat Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan dinlemiş olan ashabından dilediğin birini gözünün önüne getir ve Kur&#8217;ân&#8217;ı ona oku ama dikkat et çünkü onlar Kur&#8217;ân&#8217;ı Hazreti Peygamber&#8217;den dinlemişlerdir. Sakın okuyuşunda en ufak bir hata yapma.” demiş, çocuk da “İnşallah böyle yapacağım üstadım.” demiştir. Sabah olduğunda şeyhi kendisine gece ne yaptığını sormuş, o da, “Üstadım, Kur&#8217;ân&#8217;ın dörtte birinden daha fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh ise “Evlâdım, bu gece Kur&#8217;ân&#8217;ı, kendisine inzâl edilmiş olan Hazreti Peygamber aleyhisselâma oku ve kımin huzurunda okuduğunu bil.” demiş, çocuk da “Tamam.” demişti.</p>
<p>Sabah olunca çocuk “Üstadım, gece boyunca Kur&#8217;ân&#8217;ın bir cüzü ya da ona yakın bir kısmından fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh de “Evlâdım, bu gece olunca Kur&#8217;ân&#8217;ı Hazreti Muhammed aleyhisselâmın kalbine inzâl etmiş olan Cebrâil&#8217;in huzurunda oku ve dikkat et, kimin huzurunda Kur&#8217;ân&#8217;ı okuduğunun farkına var.” demiş, sabah olduğunda çocuk, “Üstadım, Kur&#8217;ân&#8217;dan çok az birkaç âyetten fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiştir. Şeyh de şöyle demiştir; “Evlâdım, bu gece olduğu zaman Allah&#8217;a tövbe edip yönel. O&#8217;nun mehabetini düşün ve namaz kılan kimsenin aslında rabbine münâcât halinde olduğunu bil.<br />
O&#8217;nun huzurunda bulunduğunu ve O&#8217;nun kelâmını okuduğunu aklından çıkarma. Kur&#8217;ân&#8217;dan ve okuduklarını düşünmekten payına ne düşeceğine bak. Çünkü maksat harfleri birleştirmek, yan yana dizip okumak da değildir birtakım sözleri hikâye etmek de değildir. Kur&#8217;ân okumaktan asıl maksat, okuduğun şeylerin mânaları üzerinde düşünmek, tedebbür etmektir. O halde cahil olma.”</p>
<p>Ertesi gün sabah olunca şeyh delikanlının gelmesini beklemiş, fakat delikanlı gelmemiş, bunun üzerine ona ne olduğunu sorup öğrenmesi için birini göndermiş, nihayet kendisine delikanlının sabahleyin çok hasta olduğunu ve tedavi gördüğünü haber vermişler, bunun üzerine şeyh onun yanına gitmiş, delikanlı şeyhi görünce ağlamış ve “Ey üstadım! Allah sana hayırlar ihsan etsin, dün geceye kadar yalancı olduğumu bilmezdim ama dün gece seccademi serip namaza durup da Hak Teâlâ&#8217;nın huzurunda Kur&#8217;ân okumaya başladım.</p>
<p>Fâtiha&#8217;dan başlayıp okuyunca “iyyâke na&#8217;budu” (Sadece sana kulluk ederiz.) ifadesine kadar geldim, sonra nefsime baktım ve söylediğimi nefsimin tasdik etmediğini gördüm. Dolayısıyla Allah&#8217;ın huzurunda, o benim yalan söyledigimi bildiği halde “iyydke na&#8217;budu” demekten hayâ ettim. Baktım ki nefsim, yaptığı ibadeti değil, kendi düşüncelerini önemsiyor. Tekrar tekrar Fâtiha&#8217;nın başından başlayıp okudum ama her seferinde “maliki yevmi&#8217;d-din” (Din gününün mâlikidir.) ifadesine kadar geldiğim halde iyyâke na&#8217;budu ifadesini bir türlü okuyamadım. (Anladım ki) bu ifade bana mahsus değil, ben buna lâyık değilim.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın huzurunda yalan söyleyip de onun gazabına maruz kalırım korkusuyla onun huzurunda öylece kalakaldım. Tan yeri ağarıncaya kadar bir rekât bile namaz kılamadım. İyice bitip tükendim ve hasta oldum, şimdi ise nefsimden kendi razı olmadığım halde O&#8217;na gidiyorum.” demiş ve üç nefes almadan ruhunu teslim etmiştir. Defnedildiği zaman şeyh kabrinin başına gelmiş ve halini sormuş, o sırada delikanlının sesi kabrinden şöyle yükselmiş: “Ey Üstâd! Ben diri olanın yanındayım ve diriyim, hiçbir şeyden beni hesaba çekmedi!”</p>
<p>Sonra şeyh evine dönmüş ve bu delikanlının halinden çok müteessir olduğu için hastalanıp yatağa düşmüş ve ruhunu teslim edip rabbine kavuşmuştur. İşte her kim “iyyâke na&#8217;budu” ifadesini bu delikanlının okuduğu gibi okursa, onu gerçekten okumuş olur.</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">&#8220;Elif-Lâm-Mim” ifadesindeki elif harfi tevhide işarettir. Varlığa ister bütün olarak ister tafsilatlı olarak ne zaman bakarsan bak, üzerinde ne zaman duşunursen düşün, tevhidin daima varlığa eşlik ettiğini, ondan asla ayrılmadığını, tıpkı “bir”in sayılara eşlik ettiği gibi daima onunla birlikte olduğunu görürsün. Nitekım “bir”, sayı değildir, o sayının “aynıdır, yani sayı onunla zuhur eder. Hakikatlerin kokusunu almış olanlar nezdinde de elif, harflerden biri değildir, fakat avam onu harf olarak isimlendirmiştir. Tahkik ehli bir kimse elifin harf olduğunu söylediği zaman bil ki bunu mecazi bir ifade olarak soylemiştir. Elifin makamı cem (toplama, çokluk) makamıdır, ilâhi isimler içerisınde Allah ismi ona aittir, sıfatlar içerisinde de “Kayyümiyet” (Kayyümluk) sıfatı ona aittır. Bütün mertebeler onundur.(s.60)</span></span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>İmanın kalbe ve nefse vârit olan bir nur olup Hak Teâlâ&#8217;dan gelen ve O&#8217;na yakınlaştırıcı olan, unsura ait tabiatın karanlığını ortadan kaldıran, yüce ve mukaddes Hak Teâlâ&#8217;ya yakınlaşma yollarını ortaya çıkaran her türlü emir ve yasağı kabule yatkın olduğunu öğrendiği zaman takvânın da işte bu yola girıp bu yolda seyr-i sülük etmek olduğunu, Hak Teâlâ&#8217;nın emirlerini yerine getirerek, bu emirlerin gereği olan vâcip ve mendupları yaparak Allah&#8217;a yakınlaşma ve bu vesile ile (yani Hakk&#8217;ın emirlerine bağlı kalıp yasaklarından uzak durmaktan dolayı) Allah Teâlâ&#8217;nın rızasının, hidayetinin ve lütfunun koruması altına girmek olduğunu da öğrenmiş olursun.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>iman, Allah&#8217;ın kullarından dilediğinin kalbine ilkâ ettiği ilâhi bir nurdur.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Bil ki namaz (salât kelimesi) üç şeye ve bu üç şeyin dördüncüsüne izâfe edilir, bu da iki mânada olur. Bunlardan ilki kapsamlı mânada izâfet, ikincısi kapsamlı olmayan mânada izâfettir. Buna göre salât kelimesi kapsamlı mânada Hakk&#8217;a izâfe edilir, bu da rahmettir. Nitekim Hak Teâlâ kendisini Rahim olarak nitelemiş ve aynı sıfatı kullarına da vererek kendisi için “merhametlilerin en merhametlisi” demiştir.</p>
<p>Yine Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuş, yani kendisini “salât eden” olarak nitelemiştir ki bu, “Size merhamet eder.” mânasındadır. Yine salât kelimesi meleklere de rahmet, istiğfar; müminler için dua etme mânasında izâfe edılır. Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuştur. Dolayısıyla meleklerin salâtı, zikrettiğimiz şekildedir.</p>
<p>Yine Hak Teâlâ melekler hakkında “İman edenler için istiğfarda bulunurlar.” (Gâfir, 40/7) buyurmuştur. Ayrıca salât kelimesi beşere (insanlara) de rahmet, dua ve şerıatta bilinen hususi fiil mânasında izâfe edilir. Beşer salât adı verilen bu üç mertebeyi kendisinden toplar. Hak Teâlâ bizlere emrederek “Namazı kılınız.” buyurmuştur.</p>
<p>Yine salât kelimesi Allah dışındaki bütün varlıklara, melek, insan, hayvan, bitki, maden gibi bütün mahlükata izâfe edilir ve bunlara farz kılınmış, kendileri için tayin edilmiş olan şeyi ifade eder. Bu mânada Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur; “Görmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ve de saf saf dizilerek uçan kuşlar Allah&#8217;ı tesbih etmektedir? Her biri kendi salâtını (duasını) ve tesbihini bilmektedir.” (Nür, 24/41) Burada Allah salâtı bütün varlıklara izâfe etmiştir. Tesbih kelimesi de Arap dilinde salât anlamına gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rivayette geçtiğine göre sadaka, isteyenin eline düşmeden önce Rahmân&#8217;ın eline düşer ve Rahmân onu, tıpkı içimizden birinin develerinin ve diger hayvanlarının yavrulaması ile malının artmasında olduğu gibi o malı artırır, Bu lâyık olduğu mutlak zenginliği ifade eden ilâhi bir nispettir, İlâhi nispetleri ise ancak hâlis mümin olmayan kimse inkâr eder. Nitekim Hak Teâlâ “Allah&#8217;a borç verin.” buyurmuştur. Üstte olan el, infak eden eldir ve infakı alan elden, yani alttaki elden her bakımdan üstündür.</p>
<p>Sadakayı vermek (infak etmek) Hakk&#8217;a ve zenginliğe nispet edildiği gibi halka (yaratılmışlara) ve ihtiyaca da nispet edildiği için Hak Teâlâ bunu infak (iki kapılı tünel) diye isimlendirmiştir. Âlimler bu iki vecihle infak ederler ve verdikleri şeyde Hakk&#8217;ın hem veren hem de alan olduğunu görürler, kendi ellerini ise üzerinde verme ve almanın zuhur ettiği eller olduğunu müşahede ederler. Bu durumda onları bundan perdelemez (infakta bulunmaktan alıkoymaz.)(s.75)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Ve onları için muazzam bir azap vardır.</p>
<p>(Allah onların kalplerini mühürlemiştir.|: Yani kalplerini küfür mührü ile mühürlemiştir ve bundan sonra artık onlar imanı bildikleri halde, kalplerine iman girmez.</p>
<p>(Kulaklarını mühürlemiştir):Yani onların anlayış kulaklarını mühürlemiştir, dolayısıyla onlar cahillerdir.Hak Teâlâ&#8217;nın sözlerindeki muradı anlamazlar.</p>
<p>(Gözlerinin üzerinde de perde vardır.): Yani akıl gözlerinin üzerinde perde vardır, zira onlar gördükleri âyetleri, mucizeleri sihir olarak nitelerler.(s.77)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>10. Kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Ve yalanlamalarından dolayı onlara acı bir azap vardır.</p>
<p>(Kalplerinde hastalık vardır.): Yani “Elçilerimin getirmiş olduğu konusunda şüphe vardır.” Bu hastalık, imanda ve delillerde insanı saptırıcı etkileri olan ve akıl ıle akıl sahibi arasında, kişi ile imanın sıhhati arasında giren şüphedir.</p>
<p>(Allah da onların hastalıklarını artırmıştır.): Yani şüphelerini ve perdelerini artırmıştır.</p>
<p>(Onlara acı bir azap vardır.|: Kıyamet günü onlara acı bir azap vardır. Bedbaht olacak kimselerin acı duyacakları şeyin azap olarak isimlendirilmesinin sebebi, bahtiyar kimselerin bu bedbahtların yaşayacağı acılardan lezzet alacak olmalarıdır. Çünkü bedbaht kimseler Hak Teâlâ&#8217;ya şirk koşmuşlardır, bundan dolayı bahtiyar kimseler Allah için onların bu azabından lezzet duyar. İşte onlar Hak Teâlâ için böyle hissetmelerinden dolayı Hak Teâlâ da onları tercih ederek bu kelimeyi kullanmıştır. Hak Teâlâ&#8217;nın elim (acı) ifadesine gelınce; bil ki acının ortaya çıkışı ve acı duyan kimsedeki varlığı âdet gereği (genellikle) kendisi ile irtibatlandırılan sebeplere bağlıdır. Örneğin kırbaçla vurma, ateşle yakma, demirle (kılıçla) yaralama ve benzeri fiiller fiziksel tesırlerde bulunur ve bunlardan hissi/fiziksel acılar ortaya çıkar. Aynı şekılde mal kaybı, insanın ailesinin ve evlâtlarının başına musibetlerin gelmesı, ağır bır tehditle uyarma gibi genellikle psikolojik acıların ortaya çıkmasına sebep olan şeyler de böyledir. İşte bu tür sebepler bir şahısta ortaya çıkınca, bu sebeplere azap ismi verilir. Oysa bu sebepler aslında azap değillerdir, asıl azap olan şey bu sebeplerin bizzat kendileri değil, onlar var oldukları zaman ortaya çikan acının varlığıdır.(s.79)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Yâ Eyyube (Ey&#8217;)): Hak Teâlâ kitabında herhangi birine seslendiği zaman, sen işte O seslenilen kimse ol! Eğer o seslenme ifadesi ile bir haber veriyorsa verilen haberi anla ve ibret al. Zira o ancak senin kulak verdiğin kadar sana seslenir. Eğer seslenme ifadesi sana bir şey emrediyor veya bir şey yasaklıyorsa o zaman o emre ve yasağa sıkıca uy. Bundan gayrı dördüncü bir kısımda yoktur. Yanı seslenme ifadeleri ya haber bildiren ifadelerdir, ya emir ifadelerıdir ya da yasaklama ifadeleridir. İşte sen Hak Teâlâ&#8217;nın sana yönelik bu hıtabındakı konumunu tıpkı bir annenin şefkati gibi değerlendir ve bu hitap ıle sana vârıt olanı en güzel şekilde alıp kabul et. Çünkü Hak Teâlâ sana, sana faydalı olması dışında bir amaçla hitap etmez. O halde Hakk&#8217;ın hitabında hıtap eden yıne sen ol ama Hakk&#8217;ın işitmesi anlamında hitap eden değil, senın ışıtmen anlamında hitap eden ol. Çünkü Hak Teâlâ kendisine herhangı bır emir ve yasak vermez.(s.85)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Biliyorsunuz) ki sebepleri var eden O&#8217;dur. Yine sizi de o sebeplerle değil ama sebeplerle aynı anda var eden de O&#8217;dur. Bunun için Hak Teâlâ sebepleri var etmiş ve onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler, kendilerini birer perde olarak görenleri Hak Teâlâ&#8217;ya ulaştırırken onları rab edinenler O&#8217;ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi mertebelerinde artlarında Hak Teâlâ&#8217;nın bulunduğunu ve kendilerinin de yaratıcılarına bitişik olmadıklarını bildirirler. Zıra sanat (yaratılmış olan şey) sanatkârını bilmez ama kendısıne rızık verenden bağımsız, müstağni de olamaz. Çünkü başına gelecek her tür zarar ve faydayı O&#8217;ndan alır. Demek ki sebepler ile müsebbepler (sonuçlar) arasındaki ilişki, kesintisiz bir ilişkidir. Çünkü bu ilişki, birinin sebep ötekinin müsebbep olmasını koruyan ilişkidir. Nitekim göğün yeryüzüne yönelerek, ona ılkâ ettiği yağmurlarla ve yeryüzünün de ondan yağmurları almasıyla onda ortaya çıkarttığı bitkilerde sebep olması da böyledir. Feleklerin hareketleri, ulvi âlemdeki gök cisimlerinin nazarları, tabiat gibi bütün hususlar yeryüzündeki tek bir çiçeğin vücuda gelmesinin zuhurunun sebepleridir.(s.86)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bununla beraber şu hususu da bilmemiz icap eder ki, Hak Teâlâ&#8217;nın her varlıkta ve o varlık içinde vücuda gelen şeyde hususi bir vechi vardır ve o varlık ışte o hususi vecihten vücud bulmuştur. Sebep, kendisinin münfail müsebbebi olan bu hususi vechi hiçbir zaman bilemez. Bunu ancak Allah bilir, başkası bilmez; çünkü varlığı çok latiftir. Dolayısıyla mahlükata izâfe (nispet) edilen her türlü yaratma mecazidir, perde şeklinde bir surettir ve kimin âlim kimin cahıl olduğunun açığa çıkmasını, mahlükattan bazılarının diğerlerine olan üstunlüğünün anlaşılmasını sağlar.(s.87)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İncelikli bir işaret</p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın mânalarını anlar, Hak Teâlâ&#8217;nın yeryüzünü nasıl bir döşek kıldığını ve Âdem aleyhisselâmı oradan nasıl yaratmış olduğunu kavrarsan o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Evlât döşeğindir.”!9 sözünü anlarsın. Burada Hazreti Peygamber döşek (el-firâş) kelimesi ile kadını, yani döşeğin sahibini kast etmiştir. Benzer şeklide Âdem aleyhisselâmı da Allah Teâlâ, içerisinde yaratmış olduğu yer yüzüne halife kılmış, böylece onun da orada firâş (döşek) sahibi olmasını istemiştir; çünkü o, kendisini vücuda getirenin suretindedir ve onu vücuda getiren kendisine edilgenlik kuvveti verdiği gibi etkenlik (fiil) kuvveti de vermiştir&#8230;(s.87)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Böylece Hak Teâlâ gök ile yer arasında mânevi bır girişkenlik var etmiş, bu yer yüzünde vücuda getirmeyi murat ettiğı maden, bitki ve hayvan türlerindeki tüm doğan varlıklara teveccüh olmak üzere yeryüzünü aile (hanım), gökyüzünü ise onun kocası gibi kılmıştır. Gökyüzü yeryüzüne Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği emirden ilkâ eder. Bu da tıpkı erkeğin cinsel münasebette kadına suyunu akıtması gibidir. Böylece yeryüzü bu ılkâ esnasında, Hak Teâlâ&#8217;nın içerisinde gizlemiş olduğun bütün varlıkları tabakalarına göre ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>26. Allah bir sivrisineği, hatta ondan daha da ötesini temsil olarak kullanmaktan hayâ edip çekinmez. İman edenler, bu temsilin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misali vererek neyi murat etmektedir ki?!” derler. Doğrusu Allah onunla onların birçoğunu saptırmakta, birçoğunu da hidayete sevk etmektedir. Onunla saptırdıkları ise sadece fasıklardır, başkası değil!</p>
<p>Hayâ kelimesi, terk etmek mânasına gelir. Rivayette “Allah hayâ sahibidir.”12 ifadesi geçmektedir. Ancak hayânın hususi bir yeri vardır. Dolayısıyla Hak Teâlâ hayânın herhangi bir hükmünün, geçerliliğinin olmadığı bir mevkıde, (Allah hayâ etmez, çekinmez.) buyurmuştur, yani “Allah bir sivrisineği dahi misal olarak vermeyi terk etmez.” demek istemiştir. Çünkü varlığın tamamı muazzamdır, içerisinden hiçbir şey terk edilmez. Zira hayâ, terk etmek demektir. Oysa varlık içerisinde hakir ve basit olan hiçbir şey yoktur, her şey Allah&#8217;ın şiarlarıdır. Âyetteki bu ifade, böyle misaller hakkında ileri geri konuşup yoldan çıkan, dalâlete düşen müşriklerin sözüne cevaptır. &#8230;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mâlum olduğu üzere Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı, hidayete erdiricidir, ancak verilmiş olan misalleri tevil etmek suretiyle sapkın kimseler saparlar, yine hidayet bulanlar da onunla hidayet bulurlar, Ancak verilen misalin, bir misal olması itibariyle hakikati değişmez. Asıl kusur, ayıp, anlama olayında söz konusu olur. O halde sen Kur&#8217;ân&#8217;a karşı son derece dikkatli ol, onu sadece Furkan olarak gör ve o şekilde oku. Çünkü Allah “Onunla birçok kimseyi saptınr.” yani hayrete ve şaşkınlığa düşürür. (Birçok kimseyi de hidayete erdirir) yani içerisinde ihtiva ettiği beyanı anlama rızkını nasip eder. İşte Hak Teâli bu âyette sana, her şeyi Allah&#8217;a nispet etmen gerektiğini, herhangi bir şeyin cisim olarak küçük ve hakir olmasının ya da örf itibariyle veya senin inancın itibariyle o şeyin hakir ve küçük kabul edilmesinin seni bu konuda engellememesini öğretmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Size O hayat vermiştir)|: Yani sizi vücuda çıkarmış, varlığa getirmiştir.</p>
<p>(Sonra sizi tekrar öldürecektir.): Bu, ârızi ölümdür; canlının başına gelir ve onun hayatını izale eder, ortadan kaldırır. Zira zâhirdeki cismin hayatı, ruhun hayatının eserlerindendir. Örneğin yeryüzündeki güneş ışığı, güneşin kendisinden gelir, güneş gittiği zaman ışığı da onu takip edip gider ve yeryüzü karanlık olarak kalır. Aynı şekilde ruh da böyledir. Cisimden (bedenden) çıkıp da gelmiş olduğu kendi âlemine doğru yola koyulduğu zaman, kendisinden canlı bedene yayılmış olan hayat da onu takip eder ve gider, geriye beden (cisim) göz ile görünüşü itibariyle cansız bir suret olarak kalır. Bu durumda “Falan kimse öldü.” denilir. Ama sen, “Hakikat aslına döndü.” dersin. Nitekim Hak Teâlâ “Sizi ondan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Tâ Hâ, 20/55) buyurmuştur. Nitekim ruh yeniden diriliş ve toplanma gününe kadar kendi aslına döner. Orada ruhtan cisme aşk yoluyla bir tecelli gerçekleşir.</p>
<p>Bu sayede cismin parçaları kaynaşır, uzuvlarını bir araya gelmeye doğru harekete geçiren oldukça latif bir hayat ile uzuvları birleşir. Bünye tamamlanıp topraktan olan yaratılış tas tamam gerçekleştiğinde ise ruh kendisine “kuşatıcı suretlerde” İsrâfil bağı vasıtasıyla tecelli eder. Böylece canlılık, onun uzuvlarına sirayet eder ve ilk defasında olduğu gibi düzgün, tas tamam yaratılış sahibi bir şahıs olarak ayağa kalkar ki bu da Hak Teâlâ&#8217;nın (&#8230;ve ardından tekrar diriltecektir.) ifadesidir. Yine Hak Teâlâ&#8217;nın (Nihayet en sonunda da yine O&#8217;na döndürüleceksiniz.| ifadesinde ise kulların ona kâh mesut, kâh bedbaht bir halde dönecekleri ifade edilmiştir.(s.94)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ bizlere ruh üflenmeden önce “ölü” adını vermiştir, bu nedenle anne karnındaki cenin bir sivrisinekten bile küçük dahi olup insan olduğu anlaşılacak şekilde uzuvları biçimlenmiş ise -kendisine ruh üflenmemiş olsa bile- bu ceninin suretinin cenaze namazı kılınır; çünkü bu cenin suretine şeriatta “ölü” adı verilmektedir.</p>
<p>Eğer anne karnındaki cenin düşük olarak dogarsa ve bizler onu bir suret (beden) olarak görürsek kendisine henüz ruh üflenmemiş olsa bile o artık ölü adını hak etmiştir, kendisine herhangi bir şekilde cenaze namazı kılmaya engel teşkil edecek bir şey yoktur. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, cenaze namazı ancak daha önce yaşayıp sonra ölmüş birine kılınır buyurmamıştır. Dolayısıyla Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözü bu hususla ilgili değildir.</p>
<p>Her ne kadar “ölü” ismi sadece belli bir süre yaşadıktan sonra ölen kimseye veriliyor olsa da, bu durum bununla çelişmez. Bu hususta herhangi bir rivayetin olmayışı, hükmün kalktığını göstermez. Bilakis şeriattan anlaşılan odur ki herhangi bir sınırlama olmaksızın, ölüye namaz kılınır. Bundan sadece Şâri* Teâlâ&#8217;nın kendileri için cenaze namazı kılmayı yasaklamış olduğu kâfirler ve cenaze namazı kılınamayacak diğer kimseler istisnadır. Çocuk (bebek) ise bu istisnaya dâhil değildir.(s.95)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah cinsleri, türleri yaratmıştır, yaratmış olduğu her bir şahıs, bizim kendisine bakarak yaratıcısına dair bilgiye ulaşmamızı hedeflemektedir. Yani Allah bu âlemi, biz ondan el etek çekelim diye yaratmış değildir. O halde üzerimize düşen vazife dünyaya yönelmek, ısrarla onu tanımaya çalışmak ve onu sevmektir, çünkü âlem, bizi Hakk&#8217;a ulaştıracak olan düşünme yoludur. Her kim kendisini hedefe ulaştıracak olan delili değersiz görüp ondan el etek çekerse o delilin kendisini ulaştıracağı şeyi (medlülü) de değersiz görmüş, böylece dünyada da âhirette de hüsrana uğramış olur ki bu da apaçık hüsran demektir. Böyle bir kimse Allah&#8217;ın âlemdeki hikmeti hakkında cahil olacağı kadar bizzat Hakk hakkında da cahil olur ve hüsrana uğrayanlardan olur.</p>
<p>Esas “adam” ismini hak edecek kişi, saf kullukta Hakk&#8217;ın suretiyle zuhur eden ve her hak sahibine hakkını veren, önce kendisinde hakkı olup da kendisine yönelen mahlükat içerisinde en yakın olan nefsinden başlayan kişidir. Allah&#8217;ın hakkı ise diğer bütün haklardan daha önceliklidir. Hakk&#8217;ın onun üzerinde hakkı, her hakkı hak sahibine ulaştırmasıdır. Nitekim hak sahipleri ondan kendi haklarını sözlü olarak veya zâhiri veya bâtıni halleriyle talep ederler. Kulak kendi hakkını talep eder, göz, dil, eller, karın, cinsel organ, iki ayak, kalp, akıl, fikir; nebâti, hayvani, gazabi (öfke gücü), şehevâni (arzu) güçler de kendi haklarını talep eder. Yani aynı şekilde emel, korku, umut, teslimiyet/İslâm, iman, ihsan vb. kendisine bitişik âlemden olan şeyler de haklarını talep eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâmın bedeninin neşetini kendi ellerinin arasında toplamış ve “&#8230;iki elimle yaratmış olduğum&#8230;” (Sâd, 38/75)) buyurmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu insani neşetin kemale ermesini murat edince, onu kendi huzurunda toplamış ve âlemin bütün hakikatlerini ona vermiştir. Bütün isimler ondan tecelli etmiş, böylece ilâhi sureti ve kevni sureti ayırmış ve onu âlemin ruhu kılmış, âlemdeki bütün türleri ile ona tıpkı bedendeki uzuvların bedeni çekip çeviren ruha olan konumu gibi konumlandırmıştır. Eğer bu insan âlemi terk edecek olursa, âlem ölür. Çünkü dünya diyarı, insanın ruhu olduğu âlem bedeninin uzuvlarından biridir. İnsan zâtı itibariyle iki makamı (ilâhi makamı ve kevni makamı) kabul edebildiği için halife olabilmiş, âlemi tedbir ve tafsil etme salâhiyetine sahip olmuştur. Eğer insan kemal mertebesine ulaşamazsa, o zaman o, suret olarak insana benzeyen bir hayvandan ibaret kalır. İnsan-ı kâmil, kendisinde ilâhi suretin tamamlanmış olduğu kimsedir ki bu suret de ancak mertebe ile tamamlanır. Her kim bu mertebeden aşağıya inmiş olursa, o hangi noktada ise o surette olur. Nitekim hayvanların da gördüklerini, işittiklerini, kokuları, tatları, sıcaklık ve soğukluğu idrak ettiklerini, fakat yine de kendilerine insan denilmediğini, aksine eşek, at, kuş ve benzeri isimlerle isimlendirildiklerini görmez misin?! Eğer onlarda da suret kemale ermiş olsaydı, onlara da insan denilirdi.(s.107)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rivayet edilen bir hadis(-i kudside) Hak Teâlâ “Ey Muhammed, Sen olmasaydın ne bir yeryüzü yaratırdım ne de gökyüzü; ne cennet yaratırdım ne de ateş!” buyurmuştur. Yani Âdem aleyhisselâm onun ilk halifesidir, sonra onun evlâtlarından nesil süregelmiştir. Her zamanda halifeler tayin edilmiş, nihayet Hazreti Muhammed aleyhisselâmın tahir (tertemiz) cismi yaratılmış ve apaçık doğan bir güneş gibi zuhur etmiş, böylece bütün nurlar onun parlak nurunun içinde yerini almış, bütün hükümler onun hükmü içinde kaybolmuştur. Bütün şeriatlar ona boyun eğmiş ve o zamana kadar bâtın olan efendiliği zâhir hale gelmiştir. İnsan âlemdeki cinsler içerisinde en sonuncu olanıdır. Mevcut sadece altı cins vardır ve her bir cinsin altında türler, her bir türün altında da (alt) türler vardır. İlk cins melek cinsi, ikinci cins cin cinsi, üçüncüsü maden, dördüncüsü bitki, beşincisi hayvandır. Böylece mülk nihayete ermiş ve tastamam olmuştur. Altıncı cins ise insan cinsidir, o halifedir.(s.117)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah Âdem&#8217;i kendi suretinde yarattı.” buyurmuştur. Yaratılış ve terkip âlemi, kendi zâtından dolayı şerri gerek. tirir, bu nedenle, içerisinde hiçbir şerrin olmadığı emr âlemi, insanın birbirine zıt tabiatlardan terkip edilip yaratıldığını gördükleri zaman (Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?)| demişlerdir. Zira birbirine zıt tabiatların varlığı çekişmenin ta kendisidir, çekişme ise sonu fesada giden bir iştir. Yani melekler Âdem aleyhisselâmın neşetine, onun tabiatından dolayı itiraz etmişlerdir, çünkü onun tabiatı zıt suretleri barındırmaktadır. Hatta Âdem aleyhisselâm unsurlardan yaratılmıştır.</p>
<p>Melekler bu suretin hükümleri olan ilâhi isimleri müşahede etmemişler yani Hak Teâlâ&#8217;nın onun işiten kulağı, gören gözü ve tüm kuvvetleri olduğunu bilmemişlerdir. Eğer bunları müşahede etmiş olsalardı itiraz etmezlerdi. Ancak onun neşetindeki tabiatların birbirine karşıt olduğunu gördüklerinde onda aceleciliği alıp yürüyeceğini ve bedeninin terkibindeki karşıtlıklardan bir çekişmenin ortaya çıkacağını ve bu çekişmenin de yeryüzünden fesada ve kan dökmeye yol açacağını düşünmüş, bu yüzden de söyledikleri sözleri söylemişlerdir. Yoksa onlar meşru hükümlerin konumlarına herhangi bir itirazda bulunmuş değillerdir. Nitekim onlar, Hak Teâlâ&#8217;nın “Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Mâide, 5/64) ve “Allah fesadı sevmez.” (Bakara, 2/205) buyurduğunu gördükleri için, Allah&#8217;ın kerih gördüğü şeyi kerih görmüşler, onun sevdiği şeyi sevmişler (bu yüzden öyle söylemişlerdir.) Hak Teâlâ&#8217;nın izzet ve ilim sahibi olarak takdir ettiği üzere mahlükatı üzerindeki hükmü cereyan etmiştir.(s.118)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Beden için ruh neyse âlem için de Âdem odur. Zira insan âlemin ruhudur, âlem ise bedendir. Bu ikisinin bir araya gelmesi ile bütün âlem oluşur ki insan da dâhil olmak üzere bütün âlem, insan-ı kebir&#8217;dir (büyük insan). İnsanı dışarıda tutar da onun dışındaki âleme bakarsan, onun ruhsuz bir beden gibi olduğunu görürsün. Âlemin kemali insan iledir, tıpkı bedenin kelâmilin ruh ile olduğu gibi. İnsan, âlemin bedenine üflenmiştir, âlemden maksat olan odur. Âlemin bütünü Âdem&#8217;in tafsilidir, Âdem, toplayıcı kitaptır. Hak Teâlâ meleklere, Âdem&#8217;in kendilerine olan şeref ve üstünlüğünü göstermiştir. Bunu da ona tahsis ettiği ilâhi isimlere dair ilimle yapmıştır. Ki bahsi geçen melekler bu ilâhi isimlerden yaratılmışlardır, buna rağmen kendileri bu isimleri bilmemektedirler. Âdeta Hak Teâlâ “İlmimi yarattıklarımdan dilediğime veririm, bununla ona ikramda bulunurum.” buyurmuştur.(s.121)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Âdem aleyhisselâma bütün ilâhi isimleri vermiş, o da Allah&#8217;a ait olan ve oluşla ilgisi bulunan her ilâhi isim ile O&#8217;nu tesbih etmiş, yüceltmiş ve tâzim etmiştir. Yoksa işlerin şerefinden haberdar olmayanların söyledikleri gibi, “kap kacak” gibi şeylerin isimleriyle değil, Bu nedenle melekler “Biz daima sana hamd eder ve seni takdis ederiz.” demişlerdir. Nitekim Hak Teâlâ, sadece kendi isimleriyle tesbih ve takdis edilir. Allah da meleklere, âlemde meleklerin kendisiyle Hakkı hiç tenzih ve takdis etmedikleri bazı ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimleri Âdem&#8217;in bildiğini bildirmiştir. Daha sonra meleklerin dahi bilmediği mahlükatını orada hazır bulundurunca meleklere, (Bana şunların isimlerini haber verin) buyurmuş, yani “Beni tesbih eden ve takdis eden şu varlıkların isimlerini bildirin.” demiş, onlar da (Bizim bilgimiz yoktur.) demişlerdir. Sonra Allah Âdem&#8217;e; (Onların isimlerini onlara bildir.) demiş, Âdem onların isimlerini onlara anlatınca melekler de kendilerinin haklarında bilgi sahibi olmadıkları ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimler vasıtasıyla kendilerini yarattığı kimselerin daima Allahı tesbih ettiğini, Allah&#8217;ı o isimleri Âdem&#8217;e öğrettiğini ve onun da o isimlerle Allah&#8217;ı tesbih ettiğini öğrenmişlerdir.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>34. Hani, meleklere “Âdem&#8217;e secde edin” demiştik, onlar da derhal secde etmişlerdi. Sadece İblis şiddetle kaçınmış ve büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştu.</p>
<p>Bu talimin ardından Hak Teâlâ meleklere (Âdem&#8217;e secde edin.) buyurmuştur ki bu secde, talebelerin, öğrendikleri ilim nedeniyle hocalarının önünde secdesi şeklindedir. Buradaki /li-Âdem (Âdem&#8217;e) ifadesindeki lâm harfi illet ve sebep bildirir, yani Âdem sebebiyle secde edin demektir. Âdem sebebiyle Allah&#8217;a secde etmek, Allah&#8217;ın kendilerine Âdem hakkında öğrettiklerine ve Allah&#8217;ın Âdem aleyhisselâmda yaratmış olduğu şeye karşılık bir şükür secdesidir. Çünkü onlar daha önce bilmedikleri şeyleri öğrenmişler, Allah da onlara, kendilerine öğretmiş olan Âdem&#8217;e secde etmelerini emretmiştir ki bu secde tıpkı insanların Kâbe&#8217;ye secde etmeleri için ibadet secdesi değil, emir ve teşrif secdesidir. Bunun ibadet secdesi olarak görülmesinden Allah&#8217;a sığınırız, zira böyle bir durumda bu insani âlemde secdenin kendisi değil de meyvesi olurdu; aksine bu secde tevazu, huşü, önceliğin kabul ve ikrarı, iftihar, şeref ve öncelik secdesidir ve tıpkı talebenin hocasına karşı gösterdiği tevazuya benzer. Âdem aleyhisselâm onlara öğretmiş olduğu için bu konuda öncelik sahibi olmaya nâil olmuştur. Böylece o, bu meselede meleklerin üstadıdır. Ondan sonra bu hakikat beşer içerisinde sadece Hazreti Muhammed aleyhisselâmda zuhur etmiştir, nitekim Hazreti Muhammed aleyhisselâm kendisi hakkında “bana cevâmi&#8217;ü”İ-kelim verildi” buyurmuştur ki bu özellik, Hak Teâlâ&#8217;nın Âdem aleyhisselâm hakkında “bütün isimler” şeklinde ifade ettiği şeydir.(s.129)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nitekim yeryüzüne inmek Âdem ve Havva için bir ceza değil, aksine İblis için bir cezadır. Âdem aleyhisselâm ise Hak Teâlâ&#8217;nın vaadinin doğru olması nedeniyle yeryüzüne indirilmiştir, çünkü Hak Teâlâ onu yeryüzünde halife yapacağını vaat etmiştir. Âdem aleyhisselâm tövbe edip de Hak Teâlâ onu bağışladıktan ve kendisini seçtikten sonra, Hak Teâlâ&#8217;nın meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözünün tasdiki olarak rabbinden kelimeler almıştır. Havva ise neslin devamı için yeryüzüne indırilmıştir. İblıs&#8217;in yeryuzune indırilme sebebi ise yoldan çıkarma, saptırma ve Âdemoğullarını yoldan çıkaran her şeyin kendisine izâfe edilip toplanmasıdır.(s.133)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>38. Dedik ki: “Hepiniz birden inin oradan. Tarafımdan size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa artık onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”</p>
<p>Hak Teâlâ (inin) buyurmuş ve fiili tekil ya da tesniye (iki muhataba yönelik) değil, çoğul olarak kullanmış; Âdem, Havva ve İblis de inmiştir. Âdem aleyhisselâm cennetten, kendisinden yaratılmış olduğu aslı olan toprağa inmiştir. Zira o topraktan yaratılmıştır. Hak Teâlâ onu, hilâfet vazifesi için indırmiştir. Nitekim daha önce “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” buyurmuştur. Yoksa onun yeryüzüne indirilişi, kendisinden sâdır olan şeye bir ceza değildir.</p>
<p>İnme fiili sadece kendisinden sâdır olan fiilden sonra vuku bulmuştur. Zira insanın yaratılışı ilk olarak cennette gerçekleşmiş olduğu için, onun oradan indirilip hilâfet vazifesi için yeryüzüne gönderilmesi, işlenen günahın cezası değildır. Ceza, avret yerlerinin ortaya çıkması ile hâsıl olmuştur. Allah&#8217;ın onu tekrar seçmesi ve tövbesini kabul etmesi ise onun ilâhi kelimeleri telakki etmesi ile hâsıl muştur.</p>
<p>Böylece onun cennetten yeryüzüne inişinin tek sebebi olarak, hilâfet vazifesi kalmaktadır ki bu iniş bir teşrif ve tekrim (şeref ve ikram bahşetme) inişidir. Böylece Âdem aleyhisselâm âhirette, resüller, nebiler, Allah dostu evliyalar ve müminler gibi mesut ve bahtiyar olan evlâtları ile birlikte devasa bir kalabalık halinde (cennete) dönecektir. İşte bu yüzden Âdem aleyhisselâmın cennetten yeryüzüne inişi bir kovulma değil, velâyet ve halifelik inişidir. Bu, bir tenzil-i rütbe (mertebe itibariyle iniş) değil, mekân olarak iniştir.(s.135)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tenbih</p>
<p>Hak Teâlâ sana olan ahdine vefa göstersin diye vefa göstermekten sakın, sen kendi ahdine vefa göster, bırak o dilediğini yapsın. Zira Hak Teâlâ kendisine olan ahdine vefa göstersin diye vefalı olanların bu davranışı, mizanda onlara hiçbir şey kazandırmaz. Nitekim Hadis-i şerifte “Allah katında, Allah&#8217;ın onu cennete dâhil edeceğine dair ahdi olur.”2? denilmiş, bundan başka bir şey dememiştir. Hak Teâlâ da “Her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse. (Fetih, 48/10) buyurmuş, iki ahit arasında herhangi bir karşılaştırma ve mizandan söz etmemiş. Böyle kimseye olan ahdini yerine getireceğini söylememiş, aksine “Ona muazzam bir ecir verecektir.” (Fetih, 48/10) buyurmuştur. Doğrusu Hak Teâlâ&#8217;nın muazzam olduğunu ifade ettiği şeyden daha muazzam bir şey yoktur. O halde sen hiçbir ziyade istemeksizin, ahdine vefa etmek üzere amel et. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;dan ahdine vefa etmesini talep eden kimse, Hak Teâlâ&#8217;ya müsamahasızlık izâfe etmiş olur. Oysa Hak Teâlâ, müsamahasız bir rab değildir, bunda hiçbir ihtilaf yoktur.(s.137)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>41. Elinizdekini (yani Tevrat&#8217;ı) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur&#8217;ân&#8217;a) iman edin. Onu nankörce inkâr eden ilk kişiler siz olmayın. Âyetlerimizi az bir paha karşılığı satmayın. Sadece benden sakının. 42. Hakkı bâtıla karıştırıp da, bile bile gerçeği gizlemeyin.</p>
<p>İlim hâkimdir. Kişi ilmi ile amel etmiyorsa, o zaman âlim değildir. İlim beklemez ve de bekletilmez. İlim hükmü zorunlu kılar. Nitekim Hızır ilim sahibi olunca hükmetmiş, yanındaki arkadaşı (Hz. Musâ) ilim sahibi olmadığı için itiraz etmiş ve başta verdiği sözü unutmuştur. Hak Teâlâ Âdem aleyhisselâma isimleri öğretince Âdem ilim sahibi olmuş, tebarüz edip öne çıkmış ve hilâfet konusunda öncü olmuştur. İsimleri bilmek, imâmetin hâsıl olması için bir alâmet olmuştur.(s.138)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ (Siz insanlara iyiliği emrederken&#8230;)(Bakara,44) buyurmaktadır. Buradaki el-birr (iyilik) kelimesi ihsan ve hayır demektir. (Kendinizi unutuyor musunuz?) Allah karşısında hayâ sahibi olan bir kulun bir başkasına iyiliği emrederken kendisini unutması mümkün değildir, aksine önce kendisinden başlar. Çünkü rabbi olan elçisi Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile, “önce kendinden başla” buyurmuştur. Hatta dua ederken bile önce kendi nefsinden başlamasını emretmiştir. Zira bütün hayırlar nefislere sadakadır. Mümin insan gerek hissi gerek mânevi hangi hayır olursa olsun, tasarrufta bulunurken kendi hevâsına göre değil, rabbinin şeriatına göre tasarrufta bulunmalıdır, çünkü o, efendisinin emri altındaki memur bir kuldur. Eğer bu hususta rabbinin şeriatının sınırını aşarsa, geriye sadece nefsinin hevâsına göre tasarruf etmek kalır ki o zaman da, müminlerin genelinin nezdinde sahip olduğu yüce dereceden düşer, büyük Ârifler nezdinde ise isyankâr sayılır. İnsan sadakasını (zekâtını) çıkarıp verdiği zaman, karşısına diğer bütün muhtaç nefislerden önce çıkacak olan ilk muhtaç, kendi nefsidir.O ise bu sadakayı, muhtaçlar için çikarmıştır.(s.139)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>66. Biz bunu, orada olanlar ve sonrakiler için bir ibret; müttakiler için de bir öğüt kıldık. 67. Hani Müsâ, kavmine: “Allah, size bir inek kesmenizi emrediyor.” demişti, onlar ise “Sen bizimle alay mı ediyorsun?!» demişlerdi. Buna karşılık Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım!” demişti.</p>
<p>İnsan ile inek arasındaki münasebet çok kuvvetlidir ve etkisi çok muazzamdır. Nasıl ki inek, kurban edilebilen (kesilebilen) hayvanlar içerisinde deve ile koyun arasında yer alıyorsa (berzahi ise), aynı şekilde insan da melek ile hayvan arasında yer alır (berzahtır). Sonra öldürülmesi (kesilmesi) ve kendisi ile maktüle vurulması suretiyle maktülün diriltilmesinin zuhur ettiği inek de aynı şekilde yaşı ve rengi itibarıyle orta hallidir (berzâhidir), ne iyice yaşlı ne de körpedir, bu ikisi arasında orta hallidir. İşte bu berzah makamıdır. Yine bu inek ne bembeyazdır ne simsıyah, aksıne sarı renktedir. Sarı renk beyaz ile siyah arasında berzahi bir renktir. İşte bu nedenle inek ile insani nefisler arasındaki münasebet güçlüdür.(s.146)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki taşlar tahkik ehli kullardır, yaratılışlarındaki asıllarından hiç çıkmazlar. Taş, rubübiyet ile yücelik konusunda aynı mekânda olmaktan kaçınır ve Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer. Allah korkusuna (haşyete) sahip olan kimse, kendisinden haşyet duyduğu zâtı bilmiş demektir. Sonra Hak Teâlâ bu taşları, tabiat âlemindeki bütün canlıların hayatlarının aslı olan suyun çıktığı mahal kılmıştır. Bu taşlar hayat madenleridir. Cehalet ölümü ile ölmuş olan insanda, ilim ile hayat bulur. Taşlar Allah korkusu ve ırmakları fışkırtmakla ilım ve hayatı kendilerinden toplarlar. Hak Teâlâ (Zira taşlar içerisınde öyleleri vardır ki, kendilerinden ırmaklar fışkırır.) buyurmuştur. Oysa taşlar katı olmalarına rağmen bunu yaparlar. Çünkü ubüdıyet (kulluk) makamında çok kuvvetlidirler, zâtlarından hiç sarsılmazlar. Zira bulundukları yerden dolayı kendilerinde, niteliklerin en şereflileri olan ilim ve hayat nıtelikleri bulunduğu için yerlerinden ayrılmayı sevmezler. Hak Teâlâ&#8217;nın İsrarloğullarının kâfırlerının kalplerini (taşlardan daha katı) olarak nitelemesıne gelince taş, senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine sahıp değil dir.Kap se senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine hiç kuşkusuz sahiptır. Zıra senin (bir başkasının) kalb uzerinde hiçbir otoriten olamaz. İşte bu nedenle kalp, daha kasvetli, yani savunması daha güçlü ve kuvvetlidir.(s.150)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Meryem oğlu İsâ&#8217;yı da Ruhul”-kuds ile destekledik.): Yani takviye ettik. Zira bu yaratılışta korku, tabiatın hükmünün gerektirdiği bir şeydir.</p>
<p>Çünkü tabiatın muazzam bir otoritesi vardır ve onun kuvvet ve otorite sahibi ruhlar arasında da herhangi bir vasıta ve perde yoktur. Bu nedenle korku, tıpkı insanın gölgesinin kendisini takip edip hiç ayrılmaması gibi kendisine eşlik eder, hiç ayrılmaz. Bu nedenle tabiat sahibi, ancak ruh ile desteklendiği zaman kuvvetli olur ve böyle bir durumda (korkuyu gerektiren) tabiat kendisine etki edemez. Çünkü kendisinde ekseriyetle mevcut olan şey, tabiatın cüzleridir. Bedenini yöneten nefsi olan ruhaniyeti de bu tabiattan meydana gelir. O halde tabiat nefsin anası iken ruh da onun babasıdır. Annenin çocuk üzerinde tesiri söz konusudur. Çünkü çocuk, onun rahminde oluşur ve annenin beslenmesi ile beslenir. Nefs ise ancak Allah Teâlâ kendisine nazar edecek olan kudsi ruh vasıtasıyla destek olduğu zaman babasından yardım alıp kuvvetlenebilir ve bu durumda tabiatın etkisine karşı bir güç kazanır. Böylece artık tabiatın etkisi ona tesir etmez. Fakat yine de bu tesir bütünüyle ortadan kalkmaz, bir nebzesi geride kalır, zira bunun bütünüyle ortadan kalkmasi mümkün değildir.</p>
<p>İsâ aleyhisselâm, Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini isimlendirdiğı üzere “ruh” olduğu için Allah onu sabit bir insan suretinde bir ruh olarak yaratmıştır. Böylece o, sadece üflemek suretiyle ölüleri diriltmiştir. Sonra Hak Teâlâ onu Rühu&#8217;l kuds ile de teyit etmiştir. Yani İsâ aleyhisselâm, oluşun kirlerinden arınmış ve tertemiz olan bir ruh ile teyit edilmiştir.(s.155)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>112. Hayır, her kim varlığını en güzel bir şekilde Allah&#8217;a teslim ederse rabbi katında elbette mükâfatı olacaktır; onlar için herhangi bır korku söz konusu değildir, üzülecek de değillerdir.</p>
<p>Bil ki insan, imanın en üst derecesidir. İhsanın en üst derecesi müşahede, en alt derecesi ise murakabedir. İhsan sahibi kimse, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözünü söylediği zaman iddiasında doğrulugunu, sadakatini tahakkuk ettirmiştir. Bu iddiada sadakat sahibi olmak ancak sadece Allah&#8217;a karşı ihlâs sahibi olmakla mümkündür. Nitekim “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözü ibadet ile birlikte müşahede edilen ve yardım dileme ile birlikte murakebe edilen bir varlığa hitapar. Çünkü bizler müşahede ile birlikte Hak Teâlâ&#8217;nın bizde ve bizim dışımızdakı fullerini görürüz, murakebe ile birlikte ise bizim kendi nefsimizde ve başkalarında işitmiş olduğumuz şeyleri bize işittirenin O olduğunu, bizim ve başkalarının hareket ve sükünlarını vücuda getirenin O olduğunu bılırız. Buna göre müşahede, ayan beyan görme konumundaki bir görmedir; murakebe ise kalp ile görmedir. Kulluk ve yardım dileme ancak müşahede ve murakabeyi bilen ârıf kimseler için tahakkuk eder.(s.164)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ne şaşılacak iştir ki bizler Allah&#8217;ın bize emrettğı itaat sınırında duramadık, annemizde (dünyada) gördüğümüz huylara, bize olan şefkat ve merhamete vefa gösteremedik. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Dünya ne güzel bir binektir! (Mü&#8217;min) Onun üzerinde iyiliğe ulaşır, kötülükten onun vasıtasıyla kurtulur.” buyurur. Böylece Hazreti Peygamber aleyhısselâm kötülükleri kendilerine hatırlatıp onları kötülüklerden uzaklaştırma, iyilikleri süsleyerek kendilerini iyiliğe yöneltme noktasında dünyayı çocuklarına karşı duyarlı olmakla nitelemiştir. Dünya oğullarıyla yolculuk eder ve onları iyilık dıyarından kötülük diyarına taşır. Bunun nedeni Allah&#8217;ın kendisine indirdiği ve “şeriatlar” diye isimlendirilen ilâhi emirleri güçlü bır ş ilde müşahede etmesidir. Böylece kullarının mutlu olması için o hükümleri yerine getirmelerini ister. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm da bu yüzden dunyayı en güzel niteliklerle nitelemış, onu iyiliklerin, hayırların mahallı yapmıştır. İnsanlar ise Şâri&#8217;ın belirlediği kötü filleri işlediklerinde bunları dünyayla ilişkilendirirler.Oysa bu haller, dünyanın değil, insanların halleridir.(Sayfa 167)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>115. Doğu da Allah&#8217;ındır batı da&#8230; Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır. Şüphesiz Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.</p>
<p>(Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır.): Bu, hiç ihtilafsız, tartışmasız, münezzeh hakikattir. Zira yüce Allah her türlü kayıtlanmadan, sınırlanmadan yücedir, münezzehtir, O kalplerin kıblesidir. Allah&#8217;ın vechi herhangi bir kimsenin yönelebileceği bütün cihetlerde mevcuttur. Yaratılmış olan her varlığın muhakkak bir şeye doğru yönelmesi gerekir. Bir şeyin vechi demek, onun zâtı ve hakikati demektir. Hak Teâlâ nasıl ki semâ ve arş gibi üst anlamı ifade eden şeyleri kendisine nispet etmişse aynı şekilde her ciheti ihata etme özelliğini de kendine atfetmiş ve (Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın vechi oradadır.| buyurmuştur. Bu, mertebelerin hükmü itibariyledir. Zira Hak Teâlâ vechini bütün cihetlerde kılmak suretiyle dilediğini muhafaza etmek, dilediğini korumak istemiştir. Çünkü Hak Teâlâ&#8217;nın bazı kullarına karşı hususi bır inayeti, gözetimi ve riayeti bulunur. Onun her yerde bir gözü vardır. Bununla beraber insan namaz kılarken Kâbe&#8217;nin hangi tarafta olduğunu bildiğı halde bir başka tarafa yönelecek olsa namazı kabul edilmez. Çünkü şeriat onun ıçın bu hususi ibadeti yaparken sadece hususi olarak bu eve (Kâbe&#8217;ye) yonelerek namaz kılmayı meşru kılmıştır. Ancak bu ibadetin dışında bir ibadet esnasında bu hususi yöne yönelmek dışında başka bir tarafa yönelirse o zaman Allah bunu kabul eder.(s.167)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bıl ki Hak Teâlâ&#8217;nın vechi pek çok âyette zikredilmiştir. Bu ifadenin (vech&#8217;ın) Hakk&#8217;ın tecelli ettiği suretteki mazharını (tezahürünü) ve hakikatını bılmek istersen öncelikle şunu bil ki bunun hakikati, şeriatın bulutlarındandır ve tevhid nurunun veraseti ile ortaya çıkar. Bunun hakikatinin ameldeki tezahurü, ihlâs vechidir. Nitekim Hak Teâlâ “Yüzünü/vechini dine yönel.” (Rûm, 30 40) buyurmuştur ki bu da Hak Teâlâ&#8217;nın vechinin ihlâs olduğuna de âlet eder. Yine bu, Hak Teâlâ&#8217;nın “Onun vechini murat ederler.” (Kehf 18/28) ve “Bız sizi sadece Allah&#8217;ın vechi için yediriyoruz.” (İnsân, 76/9) ve “Ancak A&#8217;lâ olan rabbinin vechini murat ederek.” (Leyl, 92/19) şeklindeki ifadelerinin de tezahürüdür. Bütün bu âyetlerde murat, lâyıkıyla ıhlâs sahıbı olmayı övmektır ki niyetin hâlis olmasını ifade etmek için vechin irade edilmesı ifadesi kullanılmış ve böylece Hak Teâlâ&#8217;nın vechinın tezahürünün vechin hakikatinin tevhid nuru olduğuna delâlet ettiğine dikkat çekmiştir.(s.168)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cennet ehlini rü&#8217;yet nimetinden ve tevhid nurunu müşahede etmekten alıkoyacak olan yegâne şey kibriyâ ridâsıdır. Kim kalbinde Allah&#8217;tan başka herhangı bır şeyi, cennet odasını, huri, yiyecek, içecek ya da başka herhangi bır şeyı büyütürse bu onu Allah Teâlâ&#8217;dan perdeler. Her kim Allah&#8217;ı bilirse onun nezdinde her şey küçülür ve gözünün önünden kibriya ridası kalkar, boylece her şeyde Allah&#8217;ı müşahede eder. İşte böylece sana, namaza tekbir ile başlanmasının sırrı da açılmış olmaktadır. Zira namaz, Hak Teâlâ&#8217;nın yüce vechınin nurlarının tecelli ettiği murakabe ve münâcât makamıdır.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın perdeleri ise sahih hadiste, “O&#8217;nun perdesi nurdur.” ifadesi ile, bir başka rivayette “O&#8217;nun perdesi nardır.”* ifadesi ile geçer ki bu iki rivayet arasında bır zıtlık söz konusu değildir. Bunları uzlaştıracak bir yorumu şu iki şekilden bırı ıle yapabılirsın: Birincisine göre Hak Teâlâ&#8217;nın vechi bâki kalacak olandır ki celâl ve ikram sahibi odur. O&#8217;nun celâli ile nâr perdelerinde tecellisi vardır. Nitekim Hak Teâlâ Müsâ aleyhisselâma, Tur tarafında bir ateş gördüğu zaman bu şekilde tecelli etmiştir. Yine O&#8217;nun ikramı ile nur perdelerinde tecellisi de vardır. Nitekim İsrâ gecesi Hazreti Muhammed aleyhisselâma bu şek de tecelli etmiştir. Zıra Hazreti Peygamber aleyhisselâm o geceyi anlatırken “Bir nur gördüm.” buyurmuştur. İşte bu iki perde husus ehli içindir.(s.169)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.): Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur, “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A&#8217;râf, 7/156) O, her şeyi kuşatır, bu genişlik ve kuşatıcılık nedeniyledir ki O, varlıkta hiçbir şeyi tekrarlamaz, zira mümkünler sonsuzdur. Misaller dünya ve âhirette var olurlar ve haller zuhur ederler. Hak Teâlâ&#8217;nın kürsüsü ki o da O&#8217;nun ilmidir, gökleri ve yeri kuşatmıştır; rahmeti ve ilmi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Zaten gök ve yerden, ulvi ve süfli&#8217;den gayrı bir şey yoktur. Varlıkta tekrar bulunmaz. Ama benzer varlıklardan dolayı bu durum, müşahede açısından gizlidir ve bunu ancak adamlar (er-Ricâl) bilir. Eğer varlıkta tekrar olsaydı, kuşak daralırdı ve el-Vâsi* ismi sıhhat bulmaz, mümkünlerin sonsuzluğu geçersiz olurdu. Doğrusu Allah, mutlak mânada Vâsi“, yarattıklarını ne üzerine yarattığını da bilir, Alim&#8217;dir.(s.173)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar.): Allah seni ve bizleri teyit etsin, bil ki Kur&#8217;ân, onu okuyanların kalplerine daima, ebedi olarak yeniden ve yeniden inmeye devam eder. Onu okuyan herkese, Hakim ve Hamid olan Allah katından yeninden nüzül eder. Onu okuyanların kalpleri onun inişine birer arş olurlar ve Kur&#8217;ân onların kalplerine indiği zaman, orada arşına istivâ eder. Kur&#8217;ân bir kulun kalbine indiği ve orada hükmü zuhur ettiği, bütünüyle ve mutlak olarak oraya istivâ buyurduğu vakit, o kalp ıçın ahlâk olur ve o kalp ona arş olur. Hazreti Aişe radıyallahu anhâya Hazren Peygamber aleyhisselâmın ahlâkı sorulduğu zaman: “Onun ahlâkı Kur&#8217;ân ıdi.”“! demiştir. İşte Kur&#8217;ân&#8217;daki her bir âyetin o kulun kalbinde bir hükmü vardır. Çünkü Kur&#8217;ân, kendisine hükmedilsin diye değil, hâkim olsun diye indırilmıştır.</p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm Kur&#8217;ân&#8217;ı okurken bir nimet âyeüne rastladığında bu âyet onun üzerinde hüküm sahibi olur, o da Allah&#8217;ın ihsanını ister ve onun fazlını talep ederdi. Azap veya tehdit âyeti okuduğunda, bu âyet peygamberin Allah&#8217;a sığınmasını sağlar, o da Allah&#8217;a sığınırdı. Bir tâzım âyetine rastladığında bu âyet onun Allah&#8217;ı o âyette geçtiği şekilde tesbıh ve tâzim etmesini sağlardı. Bir kıssa âyeti geldiğinde veya geçmiş ümmetlerle ilgili haberler ilgili bir ilahi hükmün anlatıldığı bir âyet gelince, bu âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ibret almasını sağlar, o da ibret alırdı. Herhangi bir fili yapması gereken bır huküm âyeti okuyunca, âyet o hükmü yerine getirmesini saglardı. Böylece her âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâm üzerinde hüküm verir, o da o işi yapardı. İşte Kur&#8217;ân âyetleri üzerinde tedebbür etmek, onları düşünmek ve Kur&#8217;ân hakkında anlayış sahibi olmak tam da bu demektir.(s.175)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ı sanki kendi kalbine tenezzül ediyor gibi okuyan kimse, okuduğu esnada onun kalbine inzal edilişinin lezzetini alır, ancak Muhammedi mırasa hal ile sahıp olan kimse inzali hisseder ve ondan ancak kendisi gibilerin bulacağı hususı bir lezzet alır. İşte bu, miras sahibidir. Bunun dışındakıler ise Kur&#8217;ân&#8217;ı sadece hayallerinden okurlar. Onlar -Kur&#8217;ân&#8217;ı mushaflardan ve levhalardan ezberlemiş iseler- onun sadece yazılı harflerini okurlar veya hocalarından öğrendikleri şeyin harflerini tahayyül ederler. Haddizatında bu bile, onların okudukları ile amel etmeleri halinde böyledir. İhlassız Kur&#8217;ân okuduklarında ise okudukları Kur&#8217;ân boğazlarından öteye geçmez, yani Allah onların okumalarıni kabul etmez ve okudukları şey tilavet mahallinde, sesin çıkış yerinde kalır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ seni muvaffak kılar ve sen de şanı yüce Allah&#8217;ın senin okuyuşunu dinlemesini, seni okuyucular divanına kaydetmesini, okuduğun kelimelere karşılık “Kulum bana hamdetti.” demesini istersen, tılavet/okuma makamlarını ve mekânlarını bilmelisin. Senin gibi okuyan nıceleri vardır! Zira bilmelisin ki dilin bir okuyuşu, bedenin bütün uzuvları ile bır okuyuşu, nefsin bir okuyuşu, kalbin bir okuyuşu, ruhun bir okuyuşu, sırrın bir okuyuşu, sırrın sırrının da bir okuyuşu vardır. Dilin okuyuşu, kitabı mükellefe belirlenen şekilde düzgün olarak tilavet etmektir. Bedenin okuyuşu, kitaptaki muamelata dair tafsilatları bütün beden uzuvları ile uygulamaktır. Nefsin okuyuşu ilâhi isim ve sıfatlarla ahlâklanmaktır. Kalbin okuyuşu ihlâs, tefekkür ve tedebbürdür. Ruhun okuyuşu tevhiddir, sırrın okuyuşu ittihattır.(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;daki ilk tevhid (O&#8217;ndan başka ilâh yoktur; O Rahmân ve Rahimdir.): Bu, Kur&#8217;ân&#8217;da otuz altı yerde geçen tevhid ifadelerinin ilkidir ve “nefes” sahibi olan Rahmân ismi zikredilerek bir olanın tevhid edilmesi şeklindedir. Burada önce Hak Teâlâ&#8217;nın kendi birliği hariç, tevhid ettiği her bir varlıktan ulûhiyet vasfı nefyedilmiş, sonra kendi birliği için ulûhiyet vasfı olumlanmıştır. Bu ismin aldığı ilk nıtelik ise “Rahmân” niteliğidir, çünkü o “nefes” sahibidir. Bu ifade, sesi yükseltmek anlamındaki hilâl kelimesinden tehlil olarak isimlendirilir, yani “/la ilahe illallâh” denildiği zaman, içeriden nefes şeklinde çıkan ses yükseltilir ve bu kelimenin dışındaki kelimelerin seslendirilişindeki nefeslerden daha yüksek bir ses ile söylenir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Benim ve benden önceki nebilerin söylediği en üstün söz, “la ilâhe illallâb” sözüdür.” buyurmuştur.</p>
<p>Bunu ancak bir nebi söyler, çünkü Hak&#8217;tan ancak bir nebi haber verir ve bu Hakk&#8217;ın kelâmıdır. Dolayısıyla kelimelerin en üstünü /la ilahe ilallâh kelimesidir. Bu kelime on iki harftir ve bu on iki sayısı sayıların isımrını ihtiva eder. Bu sayı isimlerinden üçü onluklardır (on, yüz, bin), diğer dokuzu ise birden dokuza kadar olan sayılardır. Bundan sonra bu tek sayılardan baret olan bütün sayılar, bu tek sayıların terkip edilmesi ile sonsuza dek çoğaltılır. İşte bu on iki, bu on ikiden terkip edilen sayılar sonsuzu ifade eder, dolayısıyla /la ilâhe illallâh kelimesi her ne kadar varlıkta bu on iki sayısı ıle mahdut olsa da, bunların bileşenleri sonsuzdur. Bu kelime ile sonsuz şeyle ilgili hükümler gerçekleşir, kendisine ademin (yokluğun) erişemeyeceği varlıbekası, bu kelime-i tevhid iledir ki bu da /la ilâhe illallâh kelimesidir. İşte bu, Rahmân&#8217;ın bu kelimedeki nefesinin eylemidir. Bu nedenle Kur&#8217;ân okunurken bu kelime ile (Rahmân ismi ile) başlanır ve okuyan kimse bunu, bir olanın birlenmesi olarak okur, çünkü âlem Bir ve Hak olandan zuhur etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hikmet, nübüvvet ilmidir, hakiki hikmet sahipleri Allah&#8217;ı bilen ve her şeyi ve yerini bilen kimselerdir.İşte hakikatte bunlar peygamberler ve velilerdir.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kâinattaki her şeyi bir âyet olarak gören ve mutat olsun olmasın her şeye Hak nazarı ile bakan kimse, gördügü şeyden ürkmez, gördüğünde onları her ne kadar tâzim etse de şaşırmaz. Çünkü onlar Allah&#8217;ın şiarlarındandır. Her kim Allah&#8217;ın şiarlarını tâzim ederse, bu davranış kalplerin takvâsından kaynaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O&#8217;nu ne bir uyku tutar ne de bir uyuklama.J: Bu, Hak Teâlâ&#8217;yı âlemi muhafaza ediciliği ile çelişecek her türlü şeyden tenzih eden bir sıfattır. Nitekim eğer Hak Teâlâ&#8217;nın kayyümluğu olmasaydı hiçbir şey tek bir an dahi mevcut kalamazdı. Burada Hak Teâlâ kendisini uyku ve uyuklama sıfatlarından tenzih etmektedir, zira Hak bazen uyku ve uyuklamaya maruz kalabilecek suretlerde zuhur eder. Nitekim insan rüyasında rabbini, uyuyabilme hususiyetine sahip bir insan suretinde görebilir. İşte bunun için Hak Teâlâ her ne kadar rüyalarda bu suretlerde zuhur ediyor olsa da, kendisini bu suretlerden de tenzih etmiştir. Dolayısıyla O, kendisini uyku ve uyuklama tutmayan zâttır.(s.302)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O&#8217;nun dilediği müstesna, onlar O&#8217;nun bilgisinden bir şey ihata edemezler.): Yani O&#8217;nun eşyaya dair bilgisinden bir şey ihata edemezler. Bu âyette Hak Teâlâ aklın ve başka hiçbir şeyin Allah&#8217;ın dilediği dışında hiçbir ilim veremeyeceğini beyan etmiştir. Nitekim herhangi bir nebi veya hikmet sahibinin ölünceye kadarki her nefeste halinin ihata ettiği her şeyi bilip kuşattığına dair bir bilgi aktarılmamıştır. Aksine nebiler ve hikmet sahipleri bunu bazen bilir bazen bilmezler. Bununla birlikte Allah&#8217;ın her göğe emrini vahyettiğini ve kıyamete kadar kendilerinden sâdır olacak şeylerle ilgili mahlükat hakkındaki bilgisini levh-i mahfüza tevdi ettiğini biliriz. Levh-i mahfüza “Sende ne var?” veya “Kalem Allah&#8217;ın bilgisinden senin üzerine neleri yazdı?” diye sorulacak olsa levh-i mahfüz bunu bilemezdi. Çünkü Allah bütün bunları, ona göre kendisinin aşağısında bulunalar için ona yerleştirmiştir ve bu bakıştan meydana gelebilecek eserleri sadece Allah bilebilir. Çünkü eser nazardan değil, kabiliyetin istidadından zuhur eder. Dolayısıyla her şeyi tafsilatı ile sadece Allah bilir.(s.303)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sükûn, büyükler için talep edilen bir niteliktir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İblis&#8217;in israf özelliğinin neticelerinden biri de onun bizi fakirlikle tehdit etmesi ve bize kötülüğü emretmesi, yani kötülüğü açığa çıkarmayı, izhar etmeyi emretmesidir. Burada izhar etmek ifadesi ile, kötülüğün vukuu kast edilmiştir. Çünkü şeytan insanın aklından geçen, içinde meydana gelen şeylerden, kötü düşüncelerden mesul olmadığını, bu konularda Hak Teâlâ&#8217;nın ınsan üzerinden vebali kaldırdığını bilmektedir. Nitekim insan ancak içinden geçen kötü düşünceyi uzuvları ile izhar eder, yani ortaya çıkarırsa mesul olur. İşte kötülük, çirkin şey ((ahşâ) budur. Bu yüzden de Hak Teâlâ (Allah ise size bağışlanma ve bolluk vaat ediyor.) buyurmuştur. Böylece Allah, mümine şeytanın burnunu sürtmek üzere bunu ihsan etmiştir. Nitekim bu şeytan insana kötü amelini süsler.</p>
<p>Allah da insandan sâdır olan bütün muhalefetleri, düşmanın ilkâsı olarak değerlendirmiş, böylece İblis&#8217;in Âdemoğluna yönelik bütün saptırmalarını boşa çıkarır ve şeytan insana kötülüğü, taşkınlığı emrederken Allah bunun karşılığında, bizden sâdır olan günahları bağışlamayı vaat eder. Bağışlama Allah&#8217;ın günahkâr mümin ile küfür arasına yerleştirdiği bir perdedir. Bu perde, günahın gerçekleşmesi esnasında (kişiyi günahın kendisine ulaşmasından) örter. Böylece mümin o davranışın “günah” olduğuna inanır, o perdenin bereketiyle Allah&#8217;ın haram kıldığı herhangi bir şeyi mubah saymaz.&#8217;Sonra başka bir mağfiret daha vardır.(Sayfa 319)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ahlâki erdemlerden biri de nimet veren kimsenin verdiği nimeti başa kakmaması, hele de nimeti alan kimse şükrân duygusu içinde iken onun başına kakmamasıdır. Nitekim kişinin verdiği malı sürekli dile getirmesi ve başa kakar şekilde konuşması, sözün hastalıklarındandır. Çünkü böylece verdiği kimseyi kötü duruma sokar ve rabbinden alacağı karşılığı yok eder. Zira Hak Teâlâ bu ameli, (Sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın.) sözü ile boş çıkarmıştır. Başa kakmadan büyük eziyet var mıdır? Zira başa kakma, mânevi bir eziyettir.Sayfa 317</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Verdiğin şeyi başa kakmaktan sakın, çünkü verileni başa kakmak, veren kimsenin cehaletine birkaç yönden delâlet eder. İlk olarak bu durum o kişinin kendisini verdiği nimetin sahibi olarak gördüğüne delâlet eder, oysa o nimet Allah&#8217;ındır, yaratan da O&#8217;dur, veren de O&#8217;dur. İkincisi, bu kimse Allah&#8217;ın o nimeti kendisine bahşetmesini ve diğer bir insanı da kendi elindeki bu nimete muhtaç kılmasını bir nimet olarak görmez, bunu unutur. Üçüncüsü, bu kimse verdiği sadakanın aslında Rahmân&#8217;ın elinde düşecek oldugunu unutur. Sonuncusu ise bundan kendisine dönecek olan hayrı unutur. Aslında veren kimse nefsi için iyilik yapmış, nefsi için çalışmış olur, bu durumda bu kişinin yaptığı bu davranışı başkasının başına kakması nasıl doğru olabilir ki, zira o, başkasına, zaten ona ait olanı vermektedir. Zira verdigi şey zaten kendi rızkı olsaydı ona vermezdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yine Allah&#8217;ın veya peygamberinin veya Allah nezdinde dıni konularda değeri olan birisinin adını, Allah&#8217;a, peygamberine ya da Allah&#8217;ın kendilerine önem verdiği kimselere eziyet (hakaret) edileceği bir yerde zikretmemek de hikmettendir. Örneğin Şiilerin yanında sahâbeden söz etmemek böyledır, çünkü böyle bir davranış zikredilenin hakarete uğramasına ve ona kötü söz söylenip gıyabında eziyete maruz kalmasına bir çağrıdır. İşte hikmet sahibi insan, böyle bir yerde o kimseyi zikretmez.Sayfa 322</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Her kimse hikmet verilirse o kişi eşyanın tertibini, mertebelerini bilir, her şeye hakkını vermeyi ve her şeyi yerli yerince değerlendirmeyi bilir. Allah Teâlâ hikmet sahibidir ve her bir şeyi tam da yerine koymuştur, her şeyi olması gerektiği konumda değerlendirmiştir. Kullar içerisinde hikmet sahibi olan ise her şeyi yerli yerine koyan ve hiçbir şeyin ölçü ve sınırını aşmayan, her hak sahibine hakkını veren, hiçbir şey hakkında kendi hevâsı ve hevesi ile hüküm vermeyen, kendi garazlarının tesiri ile hükmetmeyen kimsedir. Bu, hikmetin kendisine hükmedip üzerinde tasarruf ettiği kimsedir, hikmete hükmeden kimse değildir. Çünkü hikmet üzerinde hükmeden kimsenin onun üzerinde bir iradesi olur, kendisi üzerinde hikmetin hükmettiği kimse ise hikmetin tasarrufu altında olur. Sıfat, o sıfata sahip olan kimsede yerleştiği zaman ona zorunlu olarak bir şey verir. Bu yüzden hikmet sahibi, hikmetin kendisi ile kaim olduğu, kendisinden yerleştiği kişidir, böylece onunla hikmetin hükmü cari olur, aynı şekilde onun hükmü de hikmet ile cari olur/&#8217;Sayfa 321<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Hak Teâlâ kendisini gayret özelliğiyle nitelemiştir. Hal böyle iken O, kullarının çoğunun ise en değerli ve kıymetli mallarını arzu ve amaçları uğruna harcayacaklarını bilmektedir. Onların çoğu Allah için bır şey verirken işe yaramaz bir eşya, birkaç kuruş para, yırtık bir elbise vb. şeyleri verir. Yaygın olan durum işte budur. Kıyamet günü geldiği zaman Allah Teâlâ, kulun vermiş olduğu malları kimsenin göremeyeceği bir şekilde huzuruna alır, onun gözünün önüne koyar. Sonra kulun Allah&#8217;tan başkası uğruna harcamış olanlarını getirir ve şöyle der: “Ey kulum! Bunlar benim sana ihsan ettiğim nimetim değil mi? Benim rızam için senden bir şey isteyene verdiklerin nerede?” Ardından dilenciye vermiş olduğu değersiz ve basit malı gösterir ve şöyle der: “Peki arzuların için harcadığın mal nerede?” Bu kez malının en değerli kısmını gösterir ve arından şöyle der: “Benim rızam için verirken böylesine değersiz bir malı vermekten, bu şekilde benim karşıma çıkmaktan utanmadın mı? Önümde durup yaptığın davranışlarını sana tek tek sayacağımı bilmiyor muydun?” Bu sözler üzerine kul çok utanır.</p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ona şöyle der: “İhtiyacına karşılık yardım ettiğin dilencinin duası nedeniyle seni bağışladım. Ben senin verdiğini nemalandırdım ve o kadar arttı ki senin arzun için harcadığın malı silip götürdü. Çünkü ben senin sadakanı senden aldım ve onu senin için nemalandırdım.” Derken o mal şahitlerin önüne getirtildiğinde, birkaç kuruşluk malın Uhud dağından daha büyük, Allah&#8217;tan başkası için verilmiş malın ise unu ufak hale gelmiş olduğu görülecektir. Allah&#8217;ı bilenler (ârifler) Allah rızası için verdikleri zaman kendilerine göre en değersiz olan malı değil, en değerli olanı verirler. Çünkü bütün mallarının Allah&#8217;a ait olduğunu bilirler. Onlar Allah&#8217;a ait olduğu kadar sahip olduldarı bütün mallar da Allah&#8217;a aittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Akıl sahibi kimse Allah&#8217;ın emirleri karşısında &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; der.Bu derde deva olan haldir ve rahatlıktır.(Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır.)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki elif harfi diğer bütün harflerin mahreçlerine (gırtlaktan çıkış yerlerine) sirayet etmiş olma konusunda, tıpkı “bir” (el-vâhid) sayısının diğer tüm sayılar arasındaki konumuna sahip olduğu gibi, bütün harflerin kayyumudur. Önceliği itibariyle tenzihe sahip olduğu gibi sonralığı itibariyle de ittisâle (ilişkıye) sahiptir: Her bir şey onunla ilişkilidir ama o hiçbir şeyle ilişkili değildir. Bu yönüyle “bir”e benzer, çünkü sayıların âyânlarının varlığı onunla ilişkilidir. Oysa “bir” onlarla ilişkili değildir. O bütün sayıları izhar eder, gösterir; sayılar ise “bir”i izhar etmezler.Sayfa 337</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her insan kendi halini bilir. Kendini insanlar nezdinde, aslında olmadığın bir konumda göstermen sana hiçbir fayda sağlamaz, çünkü gökte ve yerde olan hiçbir şey Allah&#8217;a gizli kalmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna bahşettiği lütufların en büyüklerinden biri kalp temizliği, fıtratın selim oluşu ve mantığın azlığıdır. Çünkü kul bu sayede hikmeti alır, aldığı her nefeste Hakk&#8217;ın gizli bıldirimlerıni (bevdtif) işitir, böylece müteşâbihin gecesinde muhkem kandılı onun yolunu aydınlatır. Nihayet onun sadakat kademi (ayağı), rabbini bilme konusunda sübüt bulur; hidayet ve ilim yağmuru ile beldesini ihya eder ve orada rabbinin izni ile bitkileri çıkıverir. Tıpkı aslı sabit olan ve dalları da semaya doğru yükselen, her daim rabbınin izni ile meyvesini veren güzel bir ağaç gibi olur. Düşünceleri ile istıkamet yolunu tutar, böylece onun içinden farklı renklerde, tatlarda, insanlar için şifa ihtiva eden içecek çıkar.</p>
<p>Allah kendilerinden razı olsun, sahâbe-i kirâm, işte bu meşrepten (pınardan) en saf ve lezzetlisini içmişlerdi. Kitap ve sünnete dair ilimden en arı ve güzelini almışlardı. Nasıl öyle olmasınlardı ki?! Allah&#8217;ın âyetleri kendilerine okunuyordu, aralarında Allah&#8217;ın peygamberi bulunuyordu ve onlar Allah&#8217;a sımsıkı sarılmak suretiyle kendileri için hidayet ve istikameti tazmin edecek duruma sahiptiler. Her kim Allah&#8217;a sımsıkı sarılırsa müstakim olan yola yönelıp hjdayet bulmuş olur. Onlar Kur&#8217;ân&#8217;ın nüzülü ile aynı asırda yaşamış oldukları ıçın hangi âyetin nâsih hangisinin mensüh olduğunu bizzat vakıaların içinde yaşadıkları için âyetlerin iniş sebeplerini biliyorlar ve tabiatları (ana dilleri) gereği, vahyın dilindeki cümlelerde ve beyan üslubunda nelerin kast edilmiş olduğunu anlıyorlardı. İhtilafa düştükleri hususları Allah&#8217;a ve peygamberine götürüyorlardı ve içlerinden hüküm çıkarma konusunda ehil olanlar kendilerini bılgılendiriyorlardı. Onlar ilimde derinleşmiş ve emir sahibi (4/4&#8217;İ-emr) kımselerdi. Kur&#8217;ân üzerinde düşünüyorlar, müteşâbihleri muhkemlerin mânalarına hamlediyorlar ve “Hepsine iman ettik, hepsi rabbimizin katındandır, Kur&#8217;ân&#8217;da ihtilaf yoktur. Eğer Allah&#8217;tan başkasından gelseydi onda pek çok ihtilaf bulurlardı.” diyorlardı.(s.345)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Ey rabbimiz! Kalplerimizi haktan saptırma!|: Yani indırdiğin şey üzerine düşünerek sapmamıza müsaade etme (Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra): Yani bize indirdiğin kıtabın mânasını senden almaya yönelmiş, bu konuda hidayet bulmuşken, kitabının içerdıği bu lafızlardan neyi kast ettiğini, bu kelimelerden çıkacak anlamların neler olduğunu anlamaya bizi muvaffak kılmışken kalplerimizi haktan saptırma. Allah Teâlâ bu kimselere ilmi, hiçbir karışıklık içermeyecek şekilde vermıştır. (Bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin.) Vehb, vâhibin nimet verme şeklindeki ihsanıdır. Bu ihsan, bir başka sebeple değil, salt nimet vermek üzere yapılır. Bütün ihsan ve lûtuflarında hakiki mânada Vehbâb olan Allah&#8217;tır. Yapılan bir işe mutabık karşılık olarak verilen ihsanların dışındaki bütün ihsanlar Allah Teâlâ&#8217;nın el-Vâhıb ve el-Vebbâb isimlerindendir. İlimde derinleşmiş olanlar da Allah&#8217;tan ilmi kesb olarak değil, vehb olarak isterler, çünkü Allah&#8217;ın indirmiş olduğu şeydeki muradını muayyen olarak bilmek ancak vehb ile mümkündür. Bu da, Hak Teâlâ&#8217;nın kulun kalbine sırrında, sadece kendisi ile onun arasında kalmak üzere hitap ederek verdiği ilâhi haberdir. İlimlerin en şereflisi, kulun vehb yoluyla elde ettiği ilimlerdir.(s.348)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Erkeğin kadına duyduğu meyil, bütünün parçasına meylidir. Bu tıpkı menzillerin, kendileri ile hayat bulduğu sakinlerine olan yabancılığı gibidir. Kendisinden kadının çıkarılıp yaratıldığı erkekteki mekânı Allah, kadına meyil ile mâmur etmiştir; dolayısıyla erkeğin kadına meyli, büyüğün küçüğe şefkatle meyledişi gibidir. Yine insan nasıl ki oluşun, yaratılışın mahalli ise ve suret itibariyle faal ise onun faaliyetini icra edeceği bir mahalle ihtiyacı vardır. Kemalinin de ancak kemal hâsıl etmesini ister. İnsanın varlığından daha kâmil varlık da yoktur. Dolayısıyla bu da ancak Allah&#8217;ın kendilerini mahal kıldığı kadınlarda olur. Kadın erkeğin bir parçası olup ondan infial ile yaratılmıştır. Bu yüzden kâmil insana kadınlar sevdirilmiştir. Kadın erkeğin kaburga kemiği olduğu için, ondan (kadından) yaratılan şeyin yaratılış mekânı da yine o (erkek) olmuş olmaktadır. Dolayısıyla ondan ancak kendisi ve nefsinde bir misli zuhur eder.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sonra Hak Teâlâ evlat ve mal fitnesini zikretmiştir.(Al-i İmran,24) Bu üç fitne, yani kadın, evlat ve mal, imtihan açısından fitnelerin analarıdır. Evladın fitne olması, onun babanın bir parçası ve sırrı olması, varlık içinde ona en çok bağlı olan şey olması nedeniyledir. İnsanın evladına olan sevgisi, bir şeyin kendine olan sevgisidir ki bir şeyin kendine olan sevgisinden daha büyük sevgi yoktur. İşte Allah Teâlâ insanı, kendisinden çıkmış ve adına evlat denilen şey ile imtihan ederek aslında onu kendisi ile imtihan etmektedir. Böylece evladın insanı Hak Teâlâ&#8217;nın mükellef kıldığı hakları yerine getirmekten alıkoyup koymayacağını görmek istemiştir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm kızı Fâtıma hakkında -ki kızının onun kalbindeki yeri herkesçe mâlumdur“Eğer Muhammed&#8217;in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim.” buyurmuştur. Yine Hazreti Ömer de zina suçu nedeniyle oğluna celde (sopa) cezasını uygulamış ve oğlu ölmüştür. Üstelik o bunu yaparken gönlü de mutmain olmuştur. Erkek için evlat ve mal fitnesinden daha büyük fitne yoktur. Evlat insanı cahil bırakır, korkaklaştırır ve cimrileştirir. Mal insana mâlik olur, her açından insana eşlik eder. Eğer mal başarıya ulaşırsa insan helâk olur, eğer insan kendini tutabilirse malı helâk eder. Eğer mal ile iyi işler yaparsa onu terk eder. Malın mal olarak isimlendirilmesi, ona tabii olarak meyledilir olunmasından dolayıdır. Allah Teâlâ da bazı işlerin mal ile kolaylaşmasını sağlamak suretiyle mal ile kullarını imtihan eder.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sahih bir hadiste nakledildiğine göre Hazreti Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: “Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığını bilerek ölen kimse cennete girmiştir.”* Burada Hazreti Peygamber aleyhisselâm “iman ederek” dememiştir, çünkü iman habere bağlıdır. Bununla beraber Allah Teâlâ&#8217;nın “fetret” dönemlerinde yaşamış ve bilgi yoluyla Allah Teâlâ&#8217;yı birlemiş kimi kullarının olduğunu biliyoruz. Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan önce peygamberlerin daveti umumi olmadığı için, O zaman yaşayan tüm insanlar o peygamberlere inanmak zorunda değildi. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu ifadesiyle, ister mümin olsun ister olmasın Allah Teâlâ&#8217;nın birliğini bilen herkesi bu kapsama almıştır. Buradaki mümin ifadesiyle, kişinin habere inanması bakımından değil, kesin bilgi ifade eden bir doğru haber olması yönünden Allah Teâlâ&#8217;nın birligini bilmesi kast edilmiştir. Haddizatında iman ancak peygamber geldikten sonra mevcut olabilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Vecih</p>
<p>(De ki: Mülkün sahibi olan Allahım!): İlimden daha muazzam hangi mülk vardır ki? (Mülkü dilediğine verirsin.) Mülk Allah&#8217;ın cahil ve mukallit olan ancak âhiret dıyarında mesut olacak mümine vermiş olduğu ilimdir. (Dilediğinden çekıp alırsın.) İlimden daha faziletli hangi mülk vardır. Allah bu fazileti, ateş ehli olan ve mümin olmayan âlimden çekip alır. (Dilediğini aziz kılarsın.) Bu ilimle azız kılarsın. (Dilediğini alçaltırsın.) Bu ilmi kendisinden çekip almakla alçaltırsın. (İyilik elindedir.) O salt hayır olduğu için böyledir. Çünkü Hak Teâlâ yokluktan, yokluğun imkânından ya da yokluk şüphesi taşıyan bir durumdan var olmamış, salt ve hâlis varlıktır. Böyle olduğu için de bütün hayır O&#8217;nun elindedır. Hayrın yokluğu, yani şer O&#8217;na izafe edilmez, çünkü O&#8217;nun celâline böyle bır şey yaraşmaz. (Doğrusu sen, her şeye Kadirsin.) şerri kendisine izafe etmemıştır. O, el-Hakim (hikmet sahibi) ve el-Habir&#8217;dir (her şeyden haberdardır).(s.365)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ Hazreti Peygamber aleyhisselâmın insanlara (Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.) demesini buyurmuştur. Dolayısıyla kulun Allah sevgisine, muhabbetullaha ulaşması, günahlarının bağışlanması ve daimi saadete ulaşması ancak Şâri&#8217;e tâbi olmak, O&#8217;nun izini takip etmekle mümkündür. Nitekim imam, imam olarak isimlendirildiği sürece ona uymak gereklidir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın imamlığı ise hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Dolayısıyla ona tâbi olmak gereklidir.</p>
<p>Ona tâbi olan kimsenin ise muhakkak muhabbetullaha (Allah sevgisine) ulaşacağı konusunda şüphe yoktur. Allah bir kulu sevdiği zaman onun bütün kuvvetleri ve uzuvları olur, artık o kişi kendi kuvvet ve uzuvları ile değil, aksine ancak Allah ile tasarrufta bulunur. Böylece hareket ve sükünlarının tümünde korunmuş olur. Hak Teâlâ&#8217;nın kula yönelmesinin sebebi, kulun Allah&#8217;a yönelmiş olmasıdır. İttiba (peygambere tâbi olmak, ona uymak) onun bize söylemiş olduğu şeyi yapmamız anlamına gelir.</p>
<p>Eğer sana “Beni fiillerimde takip edin.” derse onu takip eder, ona uyarız. Eğer demezse o zaman öyle yapmayarak ona uyarız. Zira ittiba, onun senin için sözünde ve kuralında belirleyip tanımladığı şeye uymaktır. O seni nereye götürürse sen de oraya gider, durduğu yerde durursun, bak dediği şeye bakar, teslim ol dediği yerde teslim olur, düşün dediği yerde düşünür, iman et dediği yerde iman edersin. Çünkü Kur&#8217;ân-ı Kenm&#8217;de (hikmetli zikirde) yer alan ilâhi âyetler türlü yollarla gelmiş, muhatabın farklı vasıflarına göre çeşitlilik arz etmiştir. Nitekim onda “tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır”, “akıl sahibi bir kavim için âyetler vardır”, “işiten bir kavim için âyetler vardır”, “iman eden bir kavim için âyetler vardır”, “bilen bir kavim için âyetler vardır”, “takva sahipleri için âyetler vardır”, “sakınma sahipleri (uli&#8217;n-nühâ) için âyetler vardır”, “akıl sahipleri (üli&#8217;l-elbâb) için âyetler vardır”, “basiret sahipleri için âyetler vardır.” İşte böylece sen de bu âyetleri Allah Teâlâ&#8217;nın tafsil ettiği üzere tafsil et ve hiçbir âyeti zikredilenin dışında bir gruba hamletme, aksine her bir âyeti kendi konumuna yerleştir. Âyette kime hitap edildiğine iyice bak ve sen de âyetin muhatabı ol! Çünkü sen bütün bu zikredilenlerin toplamısın, çünkü sen görmek, düşünmek, sakınma sahibi olmak, akıl sahibi olmak, tefekkür, ilim, iman, işitmek ve kalp gibi sıfatlarla muttasıfsın.(s.370)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah güzeldir, güzeli sever.”? buyurmuştur. Bizlere de Hak için ziynetlenmek emredilmiştir. Hak için güzelleşmek ise Hazreti Peygamber aleyhisselâma tâbi olmakla olur. Ona tâbi olmak ziynettir. Bu nedenle Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.”buyurmuştur, yani “Benim ziynetim ile ziynetlenin ki Allah da sizi sevsin.” buyurmuştur. Allah cemâli (güzelliği) sever. Muhabbetin (sevginin) alâmeti, emir ve yasakları konusunda, iyi günde kötü günde, darlıkta ve bollukta sevilene tâbi olmak, ona uymaktır. Bu âyet ile Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ismeti (günahlardan korunmuşluğu) da sabıt olmaktadır, zira eğer o mâsum (günahlardan korunmuş) olmasaydı o zaman bizim onu örnek almamız söz konusu olmazdı. Oysa biz bütün hareketletinde, sükünlarında, fiillerinde, hallerinde ve sözlerinde, kitapta ya da sünnette hususi bir yasak söz konusu olmadıkça onu örnek alırız. Bu hususi yasaklara örnek olarak hibe nikâhını verebiliriz. Zira Hak Teâlâ bu nikâh için “Müminlere değil, sadece sana mahsus olmak üzere.” (Ahzâb, 33/50) kaydını koymuştur.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ehlullah&#8217;tan bir zât, “Ben Allah&#8217;ın beni ne zaman sevdiğini bilirim.” demiş, bunun üzerine kendisine, “Pekiyi, bunu nereden birliyorsun?” diye sorulmuş o da “O bunu bana bildirir.” demiştir. Kendisine, “Ne yani, Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan sonra vahiy geldiğini mi iddia ediyorsun?!” diye sorulunca şöyle demiştir: “Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” buyuruyor, ben de şu an itibariyle O&#8217;nun şeriatına ittiba etmiş, uymuş haldeyim. O da doğru sözlüdür; dolayısıyla içinde bulunduğun bu hal, Allah&#8217;ın şu anda beni sevdiği bilgisini veriyor, çünkü ben şu anda O&#8217;nun sevdiği şeyin tecelligâhı durumundayım ve O da sevdigine nazar etmektedir. O&#8217;nun sevdiği, şu anda benim üzerinde bulunduğum haldir, yani Hak Teâlâ beni sevgili kılan sevgisini ittibaya, peygamberine uymaya izafe etmiş, ona bağlamıştır.”(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ona Meryem adını verdim.|: Bu ismin anlamı, ismin verildiği dilde mâlumdur. Hazreti Meryem Allah&#8217;a adanmıştır. Asıl ismi Hanne&#8217;dir, Meryem lakabı ve sıfatıdır. Zira Meryem demek; erkeklerden uzak duran, erkek değmemiş demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Mihraba bağlı kal ki rızkın hesapsız bir şekilde gelsin. Yani ibadet yerine bağlı kal. İbadet yerin de zâtındır, dolayısıyla nefsini sımsıkı tut ki kadrini bilesin. Böylece rızkın sana hesapsız bir şekilde gelir, yani senin hiç hesaplamadığın yerden gelir. Yani sen Allah&#8217;a kulluk ile meşgul olursan O da sana istediğin, murat ettiğin ilimleri verir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>47. Meryem, “Rabbim!” dedi, “bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?” Allah şöyle buyurdu: “İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol?” der; o da oluverir.”</p>
<p>Hak Teâlâ “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece ona “Ol!” dememizdir ve hemen olur.” (Nahl, 16/40) buyurmuştur. Fakat Hak Teâlâ bizim kulaklarımızı bu “ol” sözünü duymaktan sağır etmiştir. Bu sözü ancak iman yolu ile duyabiliriz. Yine yaratmış olduğu sebeplerle gözlerimizi, varlıkların (eşyanın) vücuda getirilişine dair tevcihi görmekten kör etmiştir. Dolayısıyla bu perdelerin yırtılması ve “ol” sözünün duyulabilmesi için nakle (vahiy bilgisine) ihtiyaç vardır. Bu yüzden de Hak Teâlâ müminde iman kuvvetini yaratmıştır. Böylece iman müminin işitme kuvvetine sirayet eder ve o da “ol” sözünü idrak eder, onun görme kuvvetine sirayet eder ve o da bütün bu sebeplerin var edicisini müşahede eder.(s.382)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kişinin doğru söylemekle mükellef olduğu durumlarda yalan söyleyen kimse eğer söylediği sözün yalan olduğunu biliyorsa bu yalanından dolayı hesaba çekilir. Söylediği sözün yalan olduğunu bilmeyen kimse hesaba çekilirse sırf yalan söylemiş olduğu konuda aldığı bilgide titiz davranmamış, onun doğru olmadığını bilmediği halde söylemiş olmasından dolayı yani ifratından dolayı hesaba çekilir. Yani o kişi yalancılığı nedeniyle değil, kurtuluşunu ve saadetini sağlayacak olan ilim ve ameli tahsil etme konusunda üzerine düşen vazifeyi hakkıyla getirmemiş olduğu için hesaba çekilir.(s.392)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Şeriatların hepsi nurdur, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın şeriatı ise bu nurlar arasında, tıpkı güneş ışığının diğer gök cisimlerinin ışığı arasındaki konumu gibidır. Güneş doğduğu zaman diğerlerinin ışıkları kaybolur ve güneşın ışığına dâhil olur. O ışıkların kaybolmaları, Hazreti Muhammed aleyhısselâmın şeriatı geldiğinde diğer şeriatların, bizâtihi (âyânları itibariyle) varmalarına rağmen nesh edilmelerine benzer, nitekim güneş doğduğunda diger yıldızların ışıkları mevcudiyetlerini sürdürürler (ama görülmezler.) İşte bu yuzden biz umumi şeriatımızda bütün peygamberlere ve getirdikleri şeriatlann hak olduğuna, nesh edilmiş olmaları nedeniyle bâtıl hale gelmediklerine iman etmekle yükümlüyüzdür. Onların bâtıl olduğu düşüncesi cahillerin zannıdır.(s.393)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>96. Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke&#8217;de, âlemler için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe&#8217;dir.</p>
<p>Mekke&#8217;deki ev, “insanlar için mabet olarak yapılmış” ilk evdir. Orada namaz kılmak, başka bir yerde namaz kılmaktan üstündür. Kâbe, mescitlerin en kadimidir. Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri vardır. Bu ev, Allah&#8217;ın seçip diğer evlere üstün kıldığı evdir. Bu evin mabetler içerisinde evveliyet sırn bulunmaktadır.</p>
<p>(Mübarek): Yani oraya bereket ve hidayeti yerleştirdim. Nitekim orayı Allah dostu velilerden başka yüz yirmi bin nebi tavaf etmiştir. Bu ev ve bu haram beldeye dair bir himmeti bulunmayan hiçbir nebi ya da veli yoktur. Mekke, toprak ve cansız menzillerin en şereflisi, ibadet vesilelerinin en hayırlısıdır. Ruhani menziller arasında nasıl ki üstünlük söz konusu oluyorsa cismani menzıller arasında da olur. Şehirlerin pek çoğunun imarı şehvetlerle olmuştur, dığer pek çoğunun imarı ise apaçık âyetlerle olmuştur. Bu yüzden Mekke, yeryüzündeki en şerefli bölgedir; Hakk&#8217;ın sağ elinin görüldüğü bir yer, biatleşme yeridir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Mekke&#8217;ye hitaben şöyle demıştır, “Vallahi sen Allah&#8217;ın en hayırlı ve ona en sevimli olan beldesisin, eğer beni senden çıkarmasalardı senden çıkmazdım.”!! Her kim Kâbe&#8217;yi görür de kendisinde o esnada bir hımmet ziyadesi bulamazsa, bu evin bereketinden hiçbir şey elde edememiş demektir, çünkü bereket ziyade demektir.(s.396</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>97. Orada apaçık deliller vardır, İbrâhim&#8217;in makamı vardır; kim oraya girerse güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insanların Allah için Kâbe&#8217;yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse bilsin ki doğrusu Allah alemlerden müstağnidir.</p>
<p>(Orada apaçık deliller vardır.): Mekânların latif kalplerde bir tesiri vardır. Hangi yerde olursa olsun, kalp en genel vecdi bulsa bile onun Mekke&#8217;dekı vecdi daha tam ve yücedir. Kalbinin vecdinde çarşı ile mescit arasında fark görmeyen kişi, makam sahibi değil hal sahibidir. Bu apaçık âyetlerden biri de şudur: Bilgi ve mertebede derece derece olmalarına rağmen melekler bütün yeryüzünü imar etseler bile, onların en üst mertebede bulunup bilgi ve mârifetleri en çok olanları, Mescid-i Haram&#8217;ı imar eden meleklerdir. Seninle oturan kim ise vecdin ona göre gerçekleşir. Çünkü insanların himmetleri kendileriyle oturanın kalbine etki eder. İnsanların himmetleri ise mertebeleri ölçüsündedir. Bu yüzden kalbin Mekke&#8217;deki vecdinin sebebi etrâb (topraklar) değil, aksine mükerrem meleklerden, sadık cinlerden ve bu diyardan göç edip eserleri mekânlarda bâki kalan salih kimselerden oluşan atrâb (akran) ile oturmaktır. Yine apaçık âyetler arasında Hacer, Mültezem, Müstecâr, Makâm-i İbrâhim, Zemzem ve diğer bazı şeyler de vardır. Allah&#8217;ın harem beyti diğer beytlerden çok daha fazla hayırları kendisinde toplar, daha nice âyetleri barındırır. Bu ev, bütünüyle barıştır, kim buraya girerse emniyet içinde olur. Bu, Harem bölgelerin en kadimidir, her eve önceliği vardır. Burası hac ibadetinin mahallıdır ki bu ibadet diğer ibadetlerde bulunmayan ve diğer evlerde yapılmayan bır takım fiilleri ve terkleri (fiil ve terk şeklindeki ibadetleri) ihtiva eder.(s.397)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemdeki her bir hüküm ilâhi bir niteliğe dayanır. Bunun yegâne istisnası, Hakk&#8217;ın özü gereği hak ettiği ve sayesinde müstağni kaldığı niteliktir. Bununla Hak Teâlâ âlemlerden müstağnidir. Yine âlemin hak ediş yoluyla sahip olduğu ve muhtaç kalmasını sağlayan nitelik de bunun dışındadır. Bu sayede âlem fakir, daha doğrusu kul olur, çünkü âlem fakirlikten daha çok kul vasfını haizdir. Bununla birlikte fakirlik ve zillet eşittir. Neticede Hak Teâlâ, herhangi bir âlametin kendisine delâlet etmesinden münezzehtir. O, tanımsız olarak bilinen, tanımla meçhul olandır. Bu nedenle ilâhi tecelli ancak İlâh ve Rab isimleri ile olur, Allah smı ile asla olmaz. Çünkü Allah, e/-Ganiyy&#8217;dir (müstağni). Aynı şekilde el-Ebad ısmi de böyledir, bu isimde de tecelli yoktur. Bu iki ismin dışındaki bizim bıldiğimiz ilâhi isimlerde ise tecelli vuku bulur.(s.400)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ âlemi, kendisine ihtiyaç olmadığı halde, salt gücünün mertebesının ortaya çıkması için izhar etmiştir ki böylece varlıkta mümkünler ve yaratılmışlar zuhur etmiş oldukları halde “Allah&#8217;tan başkası yoktur.” denmesin ve Allah Teâlâ&#8217;nın âlemlerden müstağni olduğu bilinsin. Haddizatında âlemden müstağnilik akledilir bir şeydir ve âlemin izharı da Allah Teâlâ&#8217;nın âlemden müstağniliğini açıklamak üzere olmuştur.(s403)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret ve ibret</p>
<p>(Evi (Kâbe&#8217;yi) haccetmek insanlar üzerinde Allah için bir haktır.): Allah seni teyit etsin, bil ki hac kelimesi dilde maksada doğru kastı, yönelişi tekrarlamak demektir. Umre ise ziyaret demektir. Allah Teâlâ Mekke&#8217;deki beytini, arşının benzeri kılmış, bu beyti tavaf eden insanları ise arşın etrafını sarmış olan ve rablerini hamdederek tesbih eden, yani O&#8217;na senâda bulunan meleklerine benzetmiştir. Dolayısıyla mümin kulun kalbi, ilim ve kuşatıcılık bakımından her mahlüktan büyüktür. Çünkü o, bütün sıfatların mahallidir. Onun Allah katındaki mekânının, makamının yüksekliği ise, Allah&#8217;ın ona tevdi ettiği mârifetullah ilminden kaynaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İnsanları affederler.): Yaratılmışların Allah için yaptıkları amellere karşı Allah&#8217;tan mükâfat almaları söz konusu olduğu gibi hakkı gözeterek insanlar için yaptıkları ameller karşılığında da Allah&#8217;tan mükâfat almaları söz konusudur. Örneğin insanları affetmek bu kapsamdadır. İnsan kendisine merhamet ettiği ve mutlak intikam alma yönündeki öfkesi geçtiği zaman, bunu merhamet takip eder, bu da insanın bir başkasını cezalandırdığı zaman kendi içinde bulduğu pişmanlıktır. Böyle bir durumda insan, “Allah dileseydi de bunu affetseydim daha güzel olurdu.” der. Haddizatında nefsi için dünyada ya da âhirette intikam aldığı durumlarda böyle demesi de gereklidir. “Nefsi içın” kaydını koymamız, Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamanın bu kapsamda olduğunun düşünülmemesi içindir; çünkü Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamak, Allah katından belirlenmiş bir şeriattır ve insanın bu konuda yapabileceği bir şey yoktur.(s.419)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Allah, ihsan sahiplerini sever.|: İhsan, Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatıdır; Allah Teâlâ el-Muwhsin&#8217;dir. Yani O, kendi sıfatını sevmektedir. Kulun “ihsan sahibi” olarak nitelendirilmesine sebep olan ihsan ise, kulun Allah&#8217;a, sanki O&#8217;nu görüyormuş gibi, yani müşahede üzere ibadet etmesidir. Benzer şekilde Hak Teâlâ&#8217;nın her şeye şahit oluşu da O&#8217;nun ihsanıdır. Zira O, müşahedesi ile her şeyi helâk olmaktan muhafaza eder. Kulun intikal ettiği her bir hal, Allah&#8217;ın ihsanındandır. Nitekim onu o hale intikal ettiren Allah Teâlâ&#8217;dır. Bu sebeple, birine nimet vermeye ihsan denilir. Çünkü sana ancak seni bilen kimse kasıtlı olarak nimet verir. Senin hakkındaki bilgisi, bizzat seni görerek edindiği bilgi olan kimse ise sana devamlı olarak ihsan eder; çünkü o seni daima bilmekte, daima görmektedir. Şeriatta ihsan bundan başka bir şey değildir. Nitekim (hadis-i şerifte) şöyle denilmiştir: “Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor.”, yani sen ihsan etmesen de O, Muhsin&#8217;dir.(s.429)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(O vakit Allah&#8217;tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.): Yani “Ancak Allah&#8217;ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın.” Nefisler kendisine ihsanda bulunanı sevme karakteri üzere yaratılmıştır. Bu yüzden gözetimin altında bulunanları sakın korku ve şiddetle ıslah etmeye çalışma, yoksa onları iyice nefret ettirirsin. Zira zorluk ve katılıkla elde edilebilecek şeyler yumuşaklıkla da elde edilir ama yumuşaklıkla elde edilecek şeyler zorluk ve katılıkla asla elde edilemez. Çünkü zorbalık, zorbalığa uğrayan kimsenin kalbinde asla rahmet ve sevgi oluşturmaz. Yumuşaklıkla hem elde edilmek istenilen şey elde edilir hem de sevgi ortaya çıkar. Bu sevgi, kendisine yumuşak davrandığın kimsenin kalbinde bir karşılık görür. Yumuşak davranan kimse mukavemet görmez, çünkü yumuşaklığın hükmüne mukavemet edilmez. Dinde esneklik de dindendir, bu nedenle Allah Teâlâ lütuf buyurmuş ve Hazreti Peygamber aleyhisselâmı yumuşak kalpli ve yumuşak yüzlü kılmış, ona (O vakit Allah&#8217;tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın!) buyurmuştur. Allah böylece onları (sahâbeyi) faziletli kılmıştır.(s.432)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>175. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kımseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.</p>
<p>Havf (korku), iman makamındandır. Eğer tahkik edersen görürsün ki her bır yerin kendine mahsus bir korkusu vardır ve bu korkuların her birinin ilişiği, ancak Allah&#8217;tan korku olmalarıdır. Korkuyu ortaya çıkaran, yaratan O&#8217;dur, zıra korku da yaratılmış şeylerdendir ve Allah bir mevcut yaratır ve korkumuzu o mevcut ile ilişkilendirir. İşte bu, (Eğer iman etmiş kimseler isenız onlardan korkmayın, benden korkun.| ifadesidir. Burada Hak Teâlâ korkuyu ımanın neticesi kılmıştır. Nitekim korku, doğru sözlü peygamberin Allah katından getirdiği ilâhi ilme dayalıdır. Zira iman olmaksızın sahip olunan ilim korkuyu sağlamaz. Allah ehli adamlarda Allah korkusu hâsıl olur, çünkü onlar Allah Teâlâ&#8217;nın kendileri hakkındaki muradını, kendilerini nereye nakledeceğini, hangi sıfat üzere ve hangi tabakada kendilerini temyiz edeceğini bilmezler. Bu durum onlar için müphem (belirsiz) kaldığı için de Allah&#8217;tan korkuları büyür.(s.440)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nasıhat</p>
<p>Her nefesinde ve her halinde fakirliğe bağlı kal, herhangi bir şeye tayin etmeksizin mutlak mânada fakrını (muhtaçlığını) Allah&#8217;a bağla, çünkü senin için evlâ olan O&#8217;dur. Her ne kadar muhtaçlığını belli bir konu ile muayyen kılmamayı başaramasan da en azından belli bir konuya muayyen kılarak da olsa fakrını (muhtaçlığını) Allah&#8217;a bağla. Allah Teâlâ Hazreti Musâ aleyhisselâma şöyle vahyetmiştir: “Ey Musâ! Benden gayrısına ihtiyacını arz etme, hamuruna koyacağın tuzu bile benden iste!”(s.444)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Erkek kadında sükünet bulur, kadın da erkekte sükünet bulur. Böylece kadın erkek için, erkek de kadın için bir elbise olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>(Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah&#8217;tan sakının.): Allah Teâlâ bır başka âyette “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmaktadır. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Sıla-i rahim, Rahmân&#8217;dan bır daldır.” buyurmuştur. Yine “Ben Allah&#8217;tanım, müminler de bendendir.” buyurmuştur. Rahim (akrabalık) iki türlüdür. Biri, çamurdan, topraktan yaratılmışlık nedeniyle akrabalık; diğeri ise din akrabalığıdır. Allah Teâlâ topraktan yaratılmışlıkla oluşan akrabalık konusunda “Eğer anne baban seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa onlara asla ıtaat erme ama onlara dünyada güzellikle eşlik et.” (Lokmân, 31/15) buryurmuş, din akrabalığı konusunda ise “Nebi müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir, onun hanımları ise müminlerin anneleridir.” (Ahzâb, 33 6) ve “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmuştur. O halde sen de çamura (yaratılmış olduğun toprağa ve ondan gelen akrabalığa) hakkını ver ama sana nefsinden daha yakın olan ve senin için daha önceliklı olan dıni akrabalığına yönel, Çünkü sıla-i rahim, akrabalık bağlarının kuvvetlenmesi ile olur ki bu da latif olanın kesif (yoğun) olana tahkimi ile olur.(s.457)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret ve ibret</p>
<p>Cünupluk gurbettir, gurbet de ancak vatandan ayrılmakla olur. İnsanın vatanı kulluğudur, vatanından ayrılır ve rubübiyet sınırlarına girer ve kendisi gibi olan vatandaşları üzerinde efendilik vasıflarından birine bürünürse o zaman kulluk vatanından ayrılıp gurbete düşmüş olur. Yine rablik sıfatını yerinden etmek ve onu kendine ya da mümkün varlıklardan herhangi birine vermek de bir gurbettir. Kulun bundan temizlenmesi gerektiği konusunda ihtiyaçtır. Yıkanmak (gusletmek), işlenen kusuru itiraf etmektir. Kul haddini aşıp da rablık sınırına girdiği ve rabbini kendisi ile birlikte mümkün varlıkların sıfatlarına dahil ettigi zaman, bunlardan temizlenmek onun üzerine vacip olur.(s.478)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki insanın bedeni bu bedeni idare eden ve kendisinden neşet eden latifliği itibariyle değil, fakat tabiatı itibariyle Allah&#8217;a itaat halindedir, müşfiktir. Bedendeki uzuvların her biri, kul bu uzvu zorla ilâhi emirlerden herhangi bırine muhalefete sevk ettiği zaman ona “Yapma, beni sana haram kılınan bir fiile sevk etme, ben sana şahidim, şehvetine tabi olma.” diye seslenir ve bu fiili yapmaktan Allah&#8217;a sığınır ve teberri eder. İnsan bedenindeki her bir kuvvet ve uzuv bu konumdadır ama bu uzuvlar onları idare eden nefsin baskısı ve hâkimiyeti altındadırlar.(s.484)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsandaki en büyük unsur olan su, ateşten kuvvetlidir. Ateş ise cinlerdekı en kuvvetli unsurdur. Bu yüzden şeytana hiçbir kuvvet nispet edilmemiştir. Bunun sebebı, insani yaratılışın insana teenni, düşünme, tedebbür gibi özellikleri veriyor olmasıdır. Zira insanın mizacında su ve toprak unsurları ateş unsuruna galiptir. Bu nedenle de aklı boldur. Çünkü toprak onu olduğu yerde tutar ve sabitler, su ise yumuşak ve mütesahil kılar. Cinler ise böyle değildir. Zira onların aklının insandaki gibi kendilerini tutma özelliği yoktur. Böylece aklının hafifliği (azlığı) ve nazarının sebat edemeyişi yüzünden hıdayet yolundan sapmış ve “Ben ondan hayırlıyım.” (A&#8217;râf, 7/12) demiştir. Bu sözü ile cehalet ve edepsizliği kendisinden birleştirmiştir, çünkü aklı hafiftir. Neticede şeytanın dostlarının dostu tâğuttur.(s.500)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;tan başka hüküm koyucu (Şâri“) yoktur, bu yüzden Hazreti Peygamber aleyhısselâma “kendi görüşüne göre hükmedesin diye” dememiş, bunun yerine (Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye)demiştir. Hatta Hazreti Peygamber aleyhisselâm, Hazreti Âişe ve Hazreti Hafsa ile yaşadığı bir hadisede kendisine bazı şeyleri haram kılma konusunda yemin ettiği için Allah onu kınamış ve kendisine “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah&#8217;ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrim, 66 1) buyurmuştur. Bu hadisede Hazreti Peygamber aleyhisselamın davranışı, kendi görüşüne göre idi. Bu da göstermektedir ki bu âyette Allah Teâlâ&#8217;nın (Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde) ifadesi, “ona vahyedilen” mânasında olup “onun kendi görüşü” mânasında değildir. Eğer din re&#8217;y (kışisel görüş) ile olsaydı o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın görüşü herkesinkınden daha öncelikli olurdu. Bu konuda, yani kendi görüşü ile hareket etme konusunda Hazreti Peygamber aleyhiselamin durumu bu olduğuna göre masum olmayan, doğrudansa hataya daha yakın olan diğer insanların görüşünün durumu nedir, var düşün!(s.528)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan bize aktarılan en sırlı hadislerden biri şöyledir; Bir gün Hazreti Peygamber aleyhisselâm ashabı ile birlikte mescitte otururken, büyük bir gürültü duyup irkilirler. Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Bu gürültünün ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sorar. Onlar da “Allah ve resülü daha iyi bilir.” derler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurur: “Yetmiş sene önce cehennemin zirvesinden atılmış olan bir taş, daha yeni cehennemin dibine ulaştı. Taşın cehennemin dibine ulaşıp düşmesi, işte bu gürültüye sebep oldu.”! Daha Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu sözünü bitirir bitirmez, münafıklardan birisinin evinde bir feryat kopar. Adam yetmiş yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allahu ekber” (Allah en büyüktür) der. Bunu duyan sahâbenin âlimleri bahsedilen taşın o münafık olduğunu ve Allah&#8217;ın kendisini yarattığı günden itibaren cehennem ateşine yuvarlandığını anlarlar. Münafıgın ömrü yetmiş seneye ulaşmış, öldüğünde ise cehennemin dibine düşmüştür. Allah Teâlâ&#8217;nın bu gürültüyü sahâbeye duyurması ise, onların ibret almalarını sağlamak içindir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözünün ne kadar sırlı, öğretiminin ne kadar latif, işaretinin ne kadar güzel ve sözünün ne kadar tatlı olduğuna bakınız!(s.546)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-26674" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121-220x300.webp" alt="" width="220" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121-220x300.webp 220w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/274523_d719f_1554437121.webp 600w" sizes="(max-width: 220px) 100vw, 220px" /></a></p>
<p>Günahtan gayrısı beli bükmez. O hâlde ağırlığına ağırlık ekleyip durma. Senin için murat edilen ağırlıkları öğüten bir değirmen ol. Tâbi ol, bidatçi olma, Tâbi oldum diye de sevinme. Kralın kabına sahip olan gibi ol. Aksi takdirde tevbe de sana fayda vermez, ihtiyacını gidermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki ilim en değerli giysidir, cehalet ise en çirkin giysidir. Cehennem herhangi bir iyiliğin bulunacağı yer olamayacağı gibi cennet de kötülüğün bulunacağı bir yer değildir. İman Allah&#8217;ın şanına yaraşan özellikleri bilmeyen birinin kalbinde bulunabileceği gibi Allah Teâlâ&#8217;nın celâlini ve O&#8217;na yaraşan şeyleri bilmek de iman bulunmayan bir kalbe yerleşebilir. Bu bilgi sahibi kimse, imanı olmadığı için, bedbahtlık diyarı olan cehenneme girmeye müstehak olmuştur. Cahil, fakat mümin olan kimse ise imanıyla saadet diyarına girmeyi, cehennem derekelerinin karşılığında cennet derecelerini elde etmeyi hak etmiştir. Bü ki Allah Teâlâ bedbahtlığa müstehak olan kimsenin bilgisini kıyamet günü kendisinden çekip alır. Böylece bu kimse sanki o ilmi hiç öğrenmemiş gibi olur. Bilgisizliğiyle tattığı azap hissi olarak çektiği azaptan daha da şiddetlidir ve kendisine daha ağır gelir. Onun bu bilgisi, imanıyla cennete giren cahil mümine giydirilir. Mümin, cehenneme girmeye müstehak olan bu adamdan kazandığı bilgi vasıtasıyla bilginin gerektirdiği dereceleri de elde eder. Böylece hem nefsiyle, hem cismiyle, hem de Kesib cennetindeki görme esnasında nimetlenir.</p>
<p>Cahil müminin bilgisizliği ise kâfire verilir ve kâfir bu bilgisizlik nedeniyle cehennem derekelerini elde eder. Bu ise onun başına gelen en acı haldir. Mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimse sahip olduğu bilgiyi hatırlar. Fakat o gün artık cahildir ve o bilginin kaybolduğunu görmüştür. Allah onun gözünü açtığında, bilginin yerinin cennet olduğunu görür. Onun bilgi elbisesi, kendisini elde edişte yorulmayan ve bir şey öğrenmek istese bile buna güç yetiremeyecek başka birine giydirilmiştir.</p>
<p>Mümin ise bakar ve cehennem görür, cehaletin kötülüğünün mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimsenin üzerinde bulunduğunu görür; nimet ve sevinci artar. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın (sakın cahillerden olma) ifadesi ve sana cahillerden olmamanı öğütlerim| ifadesi tahakkuk etmiş olur. Allah cümlemizi ilim ile nasiplendirsin, ilim ehli kimseler kılsın, Allah&#8217;ın verdiği hayırlarla başka şeye çabalayan ve sonu bedbahtlık olanlardan eylemesin. Amin.<br />
Sayfa 102</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Âlemin sureti, cevherin kendi zâtındandır. Nitekim âlem kemal üzere Hakk&#8217;ın mazharıdır. Dolayısıyla imkânda bu âlemden daha mükemmeli yoktur, çünkü Hak&#8217;tan daha mükemmeli yoktur. İmkânda âlemden daha mükemmeli bulunsaydı, âlemi var edenden de daha mükemmel birisinin bulunması gerekirdi. Hâlbuki Allah&#8217;tan başka kimse yoktur. Dolayısıyla imkânda ancak zuhur edenin benzeri bulunabilir ve ondan daha mükemmeli olamaz.</p>
<p>Sayfa 118</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan kalp aynasına yönelip onu türlü mücahede ve riyazetlerle parlatırsa, buradan bir nur meydana gelir. Allah&#8217;ın da bütün varlıklara yayılan ve “varlık nuru” diye isimlendirilen bir nuru vardır. Bu iki nur bir araya geldiğinde insan, bulundukları hâl üzere ve varlıkta gerçekleştikleri şekliyle, bilinmeyenleri keşfeder. Ancak bunların arasında mâna bakımından bir incelik vardır. Şöyle ki; Duyu; duvar, aşırı uzaklık, aşırı yakınlık ya da idrak edilen ile idrak eden arasında engel olacak yoğun/katı cisimler tarafından perdelenebilir. Bu da genellikle onun kusurundan kaynaklanır. Ama bazen veli ya da nebi için bu engeller delinebilir.</p>
<p>Örneğin Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Ben sizleri arkamdan görüyorum.” buyurmuştur. Velilerden seyr-i sülüklarının başında, mükâşefenin başı söz konusu olur. Müride duyulurlar âleminden ilk keşfedilen şey, onun kendisine doğru gelen ya da herhangi bir hâl üzere bir adamı görmesi, fakat aralarında aşırı bir uzaklık ya da katı cisimlerin bulunuyor olmasıdır.</p>
<p>Örneğin bu adamı Mekke&#8217;de görebilir ya da Mağrib&#8217;in en uzak bölgesinde iken Kâbe&#8217;yi görebilir. Bu, müridlerin ilk dönemlerinde çok sık görülen bir durumdur. Basiret âleminde ise bunlar söz konusu olmaz, çünkü gayb âleminde basiret ile basiretin idrak ettiği şey arasında mesafe olmaz, aşırı yakınlık ya da aşırı uzaklık diye bir durum da olmaz. Onun perdesi kir ve kilittir ki bunlar da mücahede yoluyla kalkar.</p>
<p>Böylece kişi gaybın işaretlerini görür. Ancak bir şey daha idrak eder, o da basiret gözünün yukarıda zikrettiğimiz şekilde parlaması durumunda, bir başka ilâhi perdeyi de görmesidir.(syf.120)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ey damla damla dökülen ve yağdıran bulut, işte yaratıcı ilâh senin bütününe tecelli etmiştir. O hâlde sen kendi semana söyle, letâfeti ile seni perdelenmesin, yerine söyle, kesafeti ile perdelenmesin. Çünkü semana tecelli ettiği zaman onun içine girmesi, arzına tecelli ettiği zaman onu sarsması gerekir. Sakın ha ortağa ortak koşma, çünkü ortaklığın afetleri büyüktür. Birliğe bağlı kal, böylece onun üstünlüğünü elde edersin. Dairevi bir yüze sahip ol, yüzünü asık kılma. Kâbe yönü ile perdelenip de kalp yönünden uzak kalma, hayatı ezeliliğine, ölümü de ezeliliğindeki yokluğuna kat. Namazı rabbinin huzurunda kıl. Kurbanı senin yakınlaşmanın kurbanı haline getir. Âmir&#8217;in emrini onayla, yok edici keskinlikten sakın ve İslâm&#8217;ı itiraf et. Rezilliklerden yüz çevir ve faziletlere rağbet et, işleri O&#8217;na isnat et, çünkü işlerin anahtarları O&#8217;nun elindedir. Hükmüne teslim ol, böyle yaparsan ilim ehli olursun. İstiğfar elbisesini zırh edin, çünkü bu zırh seni ateşten korur.</p>
<p>Sayfa 123</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki bilinenler dört kısımdır. Bunlardan ilki, Hak&#8217;tır; Hak, mutlak varlık ile nitelenmiştir. Çünkü O, herhangi bir şeyin sonucu olmadığı gibi bir şeyin nedeni de değildir. Aksine O, bizatihi (kendi özü gereği) var olandır. O&#8217;nu bilmek, varlığını bilmekten ibarettir. Varlığı ise zâtından gayrı bir şey değildir. Yine de Hakk&#8217;ın zâtı bilinemez, sadece O&#8217;na atfedilen sıfatlar, yani me&#8217;âni sıfatı denen kemal sıfatları bilinir. Zâtın hakikatini bilmek ise imkânsızdır. Çünkü O, delil ile ya da aklın kanıtlama yöntemiyle bilinemez ve herhangi bir tanıma, sınıra girmez. Çünkü hiçbir şey Hakk&#8217;a benzemediği gibi Hak da hiçbir şeye benzemez.Eşyanın benzeri olan kimse hiçbir şeyin benzemediği ve hiçbir şeye benzemeyen varlığı nasıl bilebilir ki? Şeriatta Allah&#8217;ın zâtı hakkında düşünmek yasaklanmıştır.</p>
<p>Bilinenlerin ikincisi; Hakk&#8217;a ve âleme ait külli hakikattir. O, ne varlık ve yokluk ile ne de yaratılmışlık ve ezelilik ile nitelenebilir. Kadimin niteliği olduğu zaman kadim, yaratılmışın niteliği olduğu zaman ise yaratılmış olur. Bu hakikat bilinmeden, yaratılmış yahut kadim hiçbir mâlumat (bilinen) bilinemez. Hatta bu hakikat, kendisiyle nitelenmiş şeyler var olmadan var da olamaz. Kendisini önceleyen bir yokluk söz konusu olmadan Hakk&#8217;ın varlığı ya da sıfatları gibi bir şey var olduğunda o hakikate kadim varlık denir. Çünkü Hak onunla nitelenmiştir.</p>
<p>Allah&#8217;ın dışındaki şeylerin var olması gibi, bir şey yokluktan meydana gelirse o, başkası dolayısıyla var olan yaratılmıştır. Bu durumda bu hakikate yaratılmış denir. O her varlıkta kendi tümel hakikatiyle bulunur, çünkü parçalanma kabul etmez. Bu yuzden de onda bütün ve parça yoktur. Suretten soyut olarak delil veya kanıt vasıtasıyla bilgisine ulaşılamaz. İşte âlem, Hak sayesinde bu hakikatten meydana gelmiştir.</p>
<p>Bu hakikat, vücut bulmuş değildir, zira eğer öyle olsaydı o zaman Allah, bizi kadim bir mevcuttan yaratmış olurdu ki bu durumda da bizim için de “kadim”sıfatı söz konusu olabilirdi. Yine bilinmelidir ki bu hakikat, âlemd nonce olmakla nitelenmediği gibi âlem de ondan sonra olmakla nitelenmez. Ama o umum olarak tüm varlıkların aslıdır. Cevherin aslı, hayat feleği, yaratılış ve ılesi olan Hak gibi isimlerle isimlendirilir. O, akledilir kuşatıcı felektir. Onun âlem olduğunu soylersen doğru söylemiş olursun, âlem olmadığını söylersen yine doğru sôylemiş olursun. Hak&#8217;tır dersen ya da Hak değildir dersen yine doğru söylemış olursun. Çünkü o, bütün bu isimleri kabul eder ve âlemin bireylerinin sayısinca çoğalır ve Hakk&#8217;ın tenzihiyle onlardan soyutlanır. Bilgi, kudret, irade, duymak, görmek ve bütün şeyler de böyledir. Bilinenlerin üçüncü bütün âlemdir. Melekler, felekler, âlemlerde bulunan şeyler bu kısma girer. Bu bilinen, en büyük mulktur.</p>
<p>Dördüncü bir bilinen daha vardır. O da halife insandır. Allah onu emrine amade kıldığı bu âleme yerleştirmiştir. Bu dört şeyi bilen kişinin artık bilmek isteyeceği hiçbir şey kalmaz. Söz konusu şeylerin bir kısmının sadece varlığını bilebiliriz. Sadece varlığını bileceğimiz şey Hak&#8217;tır. Hakk&#8217;ın fil ve nitelikleri ise ancak benzerleri ile bilinebilir. Bır kısmı ancak örneği ile bilinebilir.<br />
Sayfa 124</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki sebepleri kaldırmak imkânsızdır. Allah&#8217;ın koymuş olduğu şeyi kul nasıl kaldırabilir ki? Elbette kulun böyle bir imkânı söz konusu değildir. Ancak cehalet insanları kuşatmış, onları kör ve şaşkın hale getirmiş, hidayet bulmalarını sağlamamıştır. Allah Teâlâ Ruh ile hidayeti ifade buyurmuş ve “İşte biz böylece sana kendi emrimizden bir ruh vahyediyoruz ki onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz.” (Şürâ, 42/52) buyurmuştur. Bu, âlemde sebeplerin konulmasıdır. Sebeplere bağlı olmak Allah&#8217;a güvenip dayanmaya ters değildir. Bu nedenle Allah sebepleri, başka sebeplerin sonuçları kılmıştır. Aşağıdan yukarıya doğru giden bu silsile nihayet Allah Teâlâ&#8217;da son bulur. O, ilk sebeptir, sebepsiz sebeptir. Varlık kendisinden çıkmış olduğu sebebe baktığı sürece, kendisini var eden Allah&#8217;ı müşahede etmekten kör olur. Allah bir kimseyi basiret sahibi kılmak isterse o kimse Allah&#8217;ın kendisini var ederken yanında bulunan sebebe bakmaz, rabbinden var oluşunda var edilen hususi veche bakar. Bütün sebepler sonuçların bizzat kendilerine bakanlar için karanlıktır. İnsanlardan helâk olanlar bu noktada helâk olmuştur.</p>
<p>Sayfa 126</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Kendi konumunda değerlendirdiğin herkesi hakkıyla takdir etmiş olursun, bundan ötesi bilgisizce konuşmaktır. Allah katındaki değerin O&#8217;nun senin nezdindeki kadri ölçüsündedir. Rabbinin senin nezdindeki yerini herkesten iyi sen bilirsin.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 131</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div>
<p>(Gözler O&#8217;nu idrak edemez.): Yani kafalardaki gözlerden hiçbiri, aşırı yakınlık nedeniyle O&#8217;nu göremez. Zira O bize şah damarımızdan daha yakındır, kalp gözlerimizden de yakındır. Zira kalpler ancak göz ile görüleni görür. Yüzdeki gözler de ancak göz ile görür. Göz lafzı kullanıldığında müşterek anlamı olarak kullanılır. Akıldaki göze basiret, zâhirdeki göze baş gözü denir. Zâhirde göz, görmenin mahallidir, basiret ise bâtında görmenin mahallidir. İsimler farklılaşsa bile O&#8217;nun kendisi değişmemektedir. Gözler O&#8217;nu nasıl bakışları ile idrak edemiyorsa bakışlar da gözleri ile idrak edemez. Hak Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allah Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir, mele-i a&#8217;lâ tıpkı sizin gibi O&#8217;nu talep eder.” buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah Teâlâ Hazreti Müsâ aleyhisselâma “Beni göremeyeceksin.” (A&#8217;raf, 7/143) buyurmuştur, Gören görüleni gördüğü zaman, ondan ancak kendi konumu ve görülene göre rütbesi miktarınca görür, neticede ancak kendisini görür. Eğer böyle olmasaydı o zaman iki farklı görenin gördükleri farklılaşmazdı. Zira eğer görülen O olsaydı, görenler ihtilaf etmezlerdi. Ancak O, görenlerin tecelligâhı olduğu için onu tecelli diye isimlendirmiş, O&#8217;nun görüldüğünü söylemişlerdir. Ancak görenin kendini Hakk&#8217;ın tecelligâhında görmesiyle iştigali, onu Hakk&#8217;ı görmekten perdeler. Zira Allah&#8217;ı gözler idrak edemez, ama O gözleri idrak eder. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Deccâl ve onun ilâhlık iddiasından bahs ederken “Bizden hiçbirimiz rabbini ölmeden göremez.”? buyurmuştur. Çünkü gözdeki perde ancak ölümle kalkar. Kulun gözü Hakk&#8217;ın hüviyetidir. Dolayısıyla senin gözün, Hakk&#8217;ın gözündeki perdedir. Hakk&#8217;ın gözü Hakk&#8217;ı idrak eder, sen değil. Zira Allah&#8217;ı gözler idrak edemez ama O gözleri idrak eder. Bu âyetin delâlet ettiği anlamlardan biri de Allah Teâlâ&#8217;nın kendisini kendisi ile gördüğüdür, çünkü o hüviyeti ile kulun gözüdür, gözle ile idrak de ancak göz ile vuku bulur. Dolayısıyla O, kula izafe edilen gözün kendisidir. “Gözler onu idrak eder.” demiştir. Çünkü O, gözlerin kendisidir, böylece kendisini idrak etmiş olur. Bu nedenle Hak Teâlâ (O el-Latif&#8217;tir| buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 138</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki en üstün delil Allah&#8217;a aittir; çünkü o senin üzerinde, ancak senin haline göre bir kader icra eder. Sana, “Seni şöyle bildim, seni sadece senden bildim.” der. Ancak insanların çoğu bilmezler. Nitekim ilim mâluma tâbidir. Eğer mâlum bir şey derse, Allah&#8217;ın ona karşı “Ben bunu senden, sadece sen bu hâl üzere olduğun için bildim, sen kendi zâtından kabul gösterdiğin ölçüde ben seni varlıkta ortaya çıkardım.” diyerek üstün delil sahibi olması söz konusudur. Böylece kul Hakk&#8217;ın söylediğinin gerçek olduğunu anlar ve yaratılmışların delili çürür. İnsanlar da bunu iman konusu edinirler.</p>
<p>Müşahede erbabı ise bunu ayan beyan görürler, mevkisini bilirler, hangi itibarla hak olduğunu anlarlar. Zira bilginin, mâlumun nefsü&#8217;l-emirdeki (işin gerçeğindeki) durumu dışında bir şeye ilişkin olması imkânsızdır, bu nedenle Hak Teâlâ kendisini, eğer kendisi ile tartışmaya girişilirse tartışmaya girenlere karşı üstün delil sahibi olmakla nitelemiştir. Eğer biri çıkıp da Allah&#8217;a karşı, “Senin benim ile ilgili ezeli ilmin, benim şöyle şöyle olacağıma dairdir, o hâlde neden beni hesaba çekiyorsun?” diyerek tartışacak olursa Hak ona şöyle diyecektir: “Ben seni, senin üzerinde bulunduğun halin dışında bir şeyle mi bildim?</p>
<p>Eğer sen o hâlden başka bir hâl üzere olsaydın ben seni o başka halinle bilirdim, o hâlde kendi nefsine dön bir bak ve insaflı konuş.” Kul nefsine dönüp durum üzerinde yukarıda zikrettiğimiz şekilde düşündüğü zaman, delillerin kendi aleyhine olduğunu, kesin delilin Allah&#8217;ın lehinde olduğunu görecektir. Nitekim Hak Teâlâ; “Allah onlara zulmetmemiştir.” (Nahi, 16/33), “Biz onlara zulmetmedik.” (Nahl, 16/118) ve “Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” (Nahl, 16/118) gibi ifadeler kullanmış olduğu gibi, “Asıl zalim olanlar onlardır.”(Zuhruf, 43/76) ifadesini de kullanmıştır. Yani, “Onlar bize daha yokluk (&#8216;adem) halinde iken, varlığa çıktıkları zaman hangi hallerde zuhur edeceklerini gösterecek şekilde zuhur ettiler, biz de bunu bildik.” demiştir. Zira ilim mâluma tâbidir, yoksa mâlum ilme tâbi değildir, bunu anlamalısın.<br />
Sayfa 154</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">(Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.): Bil ki insan suret ve mâna olarak zayıflıktan yaratılmıştır ve yine zayıflığa döner. Suretlerde zuhur ederken ârızi şeylerle yükselir, Allah&#8217;ın bahşetmesi ile yolun ortasında kuvvet bulur. Nitekim Hak Teâlâ “O sizi zayıflıktan yaratmış, sonra zayıflığın ardından kuvvet, kuvvetin ardından zayıflık ve yaşlılık verir.” (Rüm, 30/54) buyurmuştur. Zayıflık insanın aslıdır ve ona döner. Bu sebeple de (Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.)buyurmuştur. Bir başka âyette ise “Bir kimse uzun ömür verirsek onu yaratılış itibariyle ilk haline döndürürüz.” (Yâsin 36/68) buyurmuştur. Yine bir başka âyette “Sonra ömrün en zayıf dönemine döndürülür ve biliyor olduktan sonra hiçbir şey bilmez olur.” (Nahl, 16/70) buyurmuştur. Bu onun beşiğe/toprağa dönüş zamanıdır. Hak Teâlâ “Biz yeri bir beşik yaptık.” (Nebe&#8217; 78/6) buyurmuştur.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 177</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div>Allah Teâlâ seni muvaffak kılsın, bil ki insana düşman olan ve sürekli olarak kötülüğü emreden kâfir nefsin, nefs-i emmârenin insan üzerine iki keskin kılıçtan kaynaklanan büyük bir kuvvet ve otoritesi vardır. Bu iki kılıçla en kuvvetli ve sağlam adamların boyunlarını bile vurur. Bunlar midenin ve avret mahallinin arzuları, şehvetleridir. Ancak avret mahallinin şehveti her ne kadar son derece güçlü ve otoriteli olsa da yine de midenin şehvetinin altındadır. Çünkü onu destekleyen tek şey midenin şehvetidir. Eğer kişi bu mide düşmanına galip gelirse o zaman avret mahallinin şehvetini yenme konusunda pek yorulmaz, hatta tamamen ortadan kalkabilir. Bu mide şehveti önce sahibinin kendisini tamamen yemekle doldurmasını sağlar. Oysa gerek dini gerek tabii bakımdan her türlü hastalığın kökünün çok yemek olduğunu bilir. Bu çok yemenin (hazımsızlığın) ürettiği tabii hastalık, uzuvların fesada uğramasıdır ki ondan da helâke götürecek acılar ve hastalıklar türer. Bunun ürettiği dini hastalık ise ebedi helâke sevk etmesidir. Çünkü bu durum seni çok bakmaya, çok konuşmaya, çok yürümeye, çok cinsel münasebete sevk eder. Durum böyle olduğuna göre aklı başında her insanın karının tamamen yiyecek ve içecekle doldurmaması gerekir.</div>
<div>
<p>Sayfa 179</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İşaret </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Sıvışıp kaçan, sığınıp korunan, “makam yok&#8217;u lezzet edinen, putları paramparça eden, ince ince çiseleyip sağanak halinde yağan kimse (Bizleri buna bidayet eden Allah&#8217;a hamd olsun.) demelidir. </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bu işaretin şerhi </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">(Sıvışıp kaçan), yani nefsinden gizlice sıyrılıp çıkan, fakat bunu avam içinde de havas içinde de hissettirmeyen, sağ elinin verdiğini sol elin bilmemesi gibi sadece Allah Teâlâ ile lezzet bulan. (Sığınıp korunan), yani Allah isminin câmiliği itibariyle Allah&#8217;ı, kendisine sığınılacak sığınak edinen. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Senden sana sığınırım.” ifadesi de buna örnektir, çünkü Hakk&#8217;ın karşısında Hak&#8217;tan başka bir şey görememiştir. (Makam yok&#8217;”u lezzet edinen), yani Muhammedi mirası lezzet edinen. (Putları paramparça eden) yani kendisine “Ben Allahım.” diyen herkese “Sen Allah ile varsın.” diyen. (İnce ince çiseleyip sağanak halinde yağan), yani ilim türlerini kastetmekte ve bunları talebelerin kalplerine her birinin gücüne göre vermeyi ifade etmektedir. Çise az yağmurdur, sağanak ise illetli, hasta kimsenin kalbine gelen ve onu o illetten kurtarıp iyileştiren şeydir. Bu âdeta şüpheleri izâle etmeye mahsus ilimdir. Nitekim buradaki sağanak (vâbil) kelimesi ile aynı kökten olmak üzere “bel le el-meridu (hasta iyileşti)” denir. Belle fili ebelle ve istebelle kalıplarında da aynı mânada kullanılır.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 192</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div>
<p>Bil ki bize göre felek, insanın yönlerde hareket etmesi gibi hareket eder; çünkü o da akleder, mükelleftir ve emirlere muhataptır. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm devesinin emir kulu olduğunu ifade buyurmuş, güneşin doğmak için izin istediğini söylemiştir. Dolayısıyla felek de bir irade ile hareket etmektedir ve bu hareketi ile göğünde bulunan ve varlıkları belli rükünler içerisinde meydana getiren ilâhi emri verir ki bunu da Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine tevdi etmiş olduğu akl, ruh ve ilim ile yapar. Böylece söz konusu hareket, maden, bitki, canlı, insan, cin veya amelden veya tespih,zikir ve tilavet yapan nefesten yaratılmış melek gibi türeyenlerin bireylerine tam olarak ne verdiklerini bilir. Bunun nedeni feleğin Allah&#8217;ın kendisine bıraktığı şeyi bilmiş olmasıdır. Bu durum “Her göğe emrini vahyetti,” (Fussilet, 41/12) âyetinde dile getirilir.</p>
<p>Keşfi olmayan insan, bütün bunların feleklerin seyrinden oluştuğunu ve feleklerin onları meydana getirmek üzere hareketlerinde âmâde olduklarını zanneder. Bu durum, var etmek istediği bir sureti var etmek üzere bir sanatçının alet kullanmasına benzer.</p>
<p>Sayfa 197</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Adam, nefsini Nûh&#8217;un gemisi kılan kimsedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın kullarına yönelik rahmeti, vâcip rahmet ve fazl-u ihsan rahmeti olmak üzere ikiye ayrılır. Fazl-u ihsan rahmeti ile âlem zuhur eder, bedbahtların sonu bu rahmet sayesinde, mamur kılacakları âhiret diyarında nimete döner. Rahmeti gerektiren amelleri yapmakla vâcip rahmet hâsıl olur, bu ise Allah Teâlâ&#8217;nın bir ihsan olarak peygamberine “Allah&#8217;ın rahmeti sayesindedir ki onlara yumuşak davrandın” (Âl-i İmrân, 3/159) ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 217/107) âyetlerinde işaret ettiği rahmettir. Fazl-u ihsan rahmeti ile bütün âleme rızık verilir ve bu rızık kuşatıcı olur. Vâcip rahmetin hususi olarak taalluku söz konusudur ki bu da Allah&#8217;ın kitabında özellikleri ile zikredilmiştir. Bu itibarla Hak Teâlâ | Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.) buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 231</p>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full ">
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>“Allah” ismi O&#8217;nun zât ve hakikatini ifade eder. Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliği itibariyle er-Rahmân&#8217;dır.&#8217;Tevbe eden kulları için kendisine rahmeti farz kılmış olmasından dolayı er-Rahim&#8217;dir. Allah, kulları için maslahatları var etmesi itibariyle er-Rab&#8217;tir. O göklerin ve yerin mülküne sahip olması itibariyle el Melik&#8217;tir, çünkü O her şeyin rabbi ve melikidir. Allah “Teâlâ “Onlar Allah&#8217;ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer, 39/67) âyetinde ifade buyurduğu husus itibariyle ve onun kendisine atfedilen her nitelikten münezzeh olması açısından el-Kuddüs&#8217;tur. Onun kendisine nispet edilen ve kulların nispet etmesini hoş karşılamadığı her şeyden salim oluşu açısından es-Selâm&#8217;dır. Allah, kullarının tasdik ettiği şeye inanması, onlar ahitlerine vefa gösterdiği zaman kendilerine vermiş olduğu eman açısından el-Müm&#8217;in&#8217;dir. O, kullarının içinde bulunduğu lehlerine ve aleyhlerine olacak bütün hallerde onlara hâkim oluşu itibariyie el-Müheymin&#8217;dir. Allah Teâlâ kendisine galip gelmeye çalışanlara galip gelmesi açısından el-Aziz&#8217;dir. Zira O&#8217;na galip gelinemez.</p>
<p>Sayfa 249</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman): Allah ve resülü bizi sadece bize hayat verecek olan şeylere çağırır. Her iki hâlde de bizi çağıran Allah&#8217;ın resülü Hazreti Muhammed aleyhisselâmdır. Bizi Kur&#8217;ân ile çağırdığı zaman tebliğci ve mütercimdir, davet Allah&#8217;ın davetidir, o zaman icâbetimiz Allah&#8217;a, kulak vermemiz Hazreti Peygamber aleyhisselâm olur. Ama bizi Kur&#8217;ân olmaksızın kendi sözleri ile çağırdığı zaman da davet onun davetidir ve icâbetimiz ona olmalıdır. İcabet etmemiz açısından bu iki davet arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Her ne kadar bu iki davet, davet sahibi açısından farklılık arz ediyor olsa da icâbet açısından fark eden bir durum yoktur. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “İçinizden birinin koltuğuna yaslanıp da bana kendisinden bir haber geldiği zaman, &#8216;Bana Kur&#8217;ân oku.&#8217; dediğini duymamayım. Allah&#8217;a yemin olsun ki o da (benden gelen haber de) Kur&#8217;ân gibidir ya da ondan daha fazlasıdır.”</p>
<p>Sayfa 285</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki Hakk&#8217;ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki Hakk&#8217;ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.(s.421)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki karanlık bir gecede kandilsiz ve ışıksız bir yolda yürümek büyük tehlikelere yol açar. Böyle bir yolda çukurlar vardır, korkutucu tehlikeler, gedikler ve eziyet verecek haşereler vardır. İnsan tüm bunlardan ancak bir ışık vasıtasıyla yürüdüğünde sakınabilir ve bu sayede ayağını nereye koyacağını, düşeceği çukur veya karşılaşacağı tehlike veya kendisini sokacak yılan gibi sakınılası şeylerden nasıl korunacağını bilebilir. Yoldaki tek ışık Allah Teâlâ&#8217;nın, “kendisiyle kullarımızdan dilediklerimizi hidayete ulaştırdığımız bir nur” (Şüra, 42/52 ) dediği şeriat nuru ve ışığıdır. Başka bir âyette ise “Allah&#8217;ın kendisine nur vermediği kimsenin nuru yoktur.” (Nür, 24/40) ve “Nur üstüne nur.” (Nür, 24/35) buyurmaktadır. Şeriat nuru ile hidayet ve muvaffakiyet nuru bir araya geldiğinde ise yol iki nurla geçilir. Bir nur olsaydı insana ışık olmazdı. Gerçi şeriat nuru tıpkı güneş ışığı gibi apaçıktır, fakat kör olan yine de onu göremez. İşte Allah&#8217;ın gözünü kararttığı kimse de onu göremez ve ona iman edemez.</p>
<p>Basiret gözünün nuru bulunsa, fakat insanın yolu görmesini sağlamak üzere kendisiyle birleşeceği şeriat nuru olmasaydı basiret nuru olan kimse nasıl yürüyeceğini bilemezdi. Çünkü o bilinmez bir yoldadır ve yolda neyin bulunduğunu ve herhangi bir delil veya durak olmaksızın yolun kendisini nereye götüreceğini bilemez. Yolda yürüyen insan kandilini rüzgârlardan korumalıdır. Rüzgârlar eserse kandili söndürür. Bu rüzgârlar, insanın imanına ve tevhidine etki eden bütün esintilerdir. Yumuşak bir rüzgâr eserse bu kez kandilin fitili sallanır, ışığın etkisini azaltır. Böyle bir rüzgâr, şeriatın fer&#8217;i hükümlerinde arzuya uymaya benzer. Bunlar, insanın helâl saymadığı günahlardır, insanın imanına ve tevhidine zarar vermez. Kuşkusuz ki biz büyük bir amaç için yaratıldık.<br />
Sayfa 438</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bilinmelidir ki namaz, mukaddes samedâni makamdan neşet etmiştir, bu sebeple onu bir ganimet bil, o gizli düşünceler gibidir. Nur makamı ona nazar etmiş ve sırlarını hibe etmiş, Kayyumiyet makamı ona bunları feyz etmiştir. Bu namazlar rabbani münacata mahsustur, çünkü ilâhi münacat ile hitap edilir ve semâvât ehlinin ruhaniyetine mahsus bütün makamları ihtiva eder. Kıraat esnasında insanın doğrusal hareketlerinden tamamı namazda yapılır; rükü esnasında, canlıların tâzim maksatlı zikirlerdeki hareketlerinin tamamı ufuk itibariyle ihtiva edilir, secde halinde bitkilerin yakınlaşmak üzere eğilme hareketlerinin tamamı bulunur. Namazlar insan terkibinin aslı olan su, toprak, ateş, hava ve ruha mutabık olsun diye beş adet olmuştur. Çünkü bütün sayılar içerisinde hem kendisini hem başka sayıları muhafaza eden tek sayı beştir. Bu itibarla onun kadrini bil, hayrının şükrünü eda et.</p>
<p>Sayfa 454</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bil ki farz olan namazların tamamı ya güneşten ya da eserlerinden dolayı nehâridir (gündüz namazıdır). Bunun tek istisnası yatsı namazıdır, onun nurlan gece ile gündüz arasında müşterektir ki bu da çok garib bir sırdan ve acaip bir mânadan dolayı böyledir. Çünkü namaz mükellefiyettir, onda zorluk ve sertlik vardır. Bu ikisi hem akıl hem de his itibariyle, gecenin değil, gündüzün özellikleridir. Allah gündüzü geçim kazanma zamanı, geceyi ise örtü kılmıştır, elbise yapmıştır. Bak da bu târifin teklif hikmeti açısından ne kadar dengeli olduğunu gör!</p>
<p>Sonra bil ki berzaha ait olan namaz akşam namazıdır. Allah Teâlâ onu çıftteki seslilik (cehr) ile tekteki sır arasında kılmıştır. Bu da akılda böyledir, çünkü namazda berzah, kul ile Rab arasında, belli bir ölçü üzere akledilir bir durumdur, zira kul gece ile kuşatılmıştır, Rab ise Allah&#8217;ın güneşi ile irtibatlıdır. Histe ise bu namaz deşf ve sefr arasındadır. Gündüz namazları da çift ve tek arasındadır. Çift mahlükat içindir. Sır ise Vitr (Allah) içindir. Mahlukât zuhur ettiğinde, Hak perdelenir, örtünür; bu nedenle zuhr ve &#8216;asr (öğlen ve ikindi) namazları çifter rekâtlıdır ama kıraatleri gizlidir. Sabah namazında ise güneşin doğuşunun yaklaşması nedeniyle sesli okunur.</p>
<p>Sayfa 455</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Hak Teâlâ (Bütün işler O&#8217;na döndürülür. | buyurmuştur. Bu yüzden kulun kendisine ait olduğunu iddia ettiği her şeyi ondan almıştır, bunun tek istisnası ibadettir, ibadeti (kulluğu) ondan almamıştır; çünkü bu, Hakk&#8217;a ait bir sıfat değildir. Hak Teâlâ (Bütün işler O&#8217;na döndürülür. Öyleyse O&#8217;na kulluk et.) buyurmuştur ki ibadet, kulun yaratılış sebebi olan aslıdır. Hak Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştur. İbadet (kulluk), kulun hakiki ismidir; bu onun zâtı, yeri, hâki, aynı, nefsi, hakikati ve vechidir. Burada Hak Teâlâ kendi ismini zamir ile ifade buyurmuş ve (O&#8217;na kulluk et.) demiştir, çünkü eğer sen ona kendi bildiğin şekilde ibadet edersen, aslında kendi nefsine ibadet etmiş olursun,ama onu senin bilmediğin şekilde ibadet eder ve onu ilâhi mertebeye nispet edersen, o zaman mertebeye ibadet etmiş olursun. Eğer onu herhangi bir mazhar, zâhir ya da zuhur olmaksızın salt bir ayn olarak tasavvur eder ve ona göre ibadet edersen ki O, O&#8217;dur, sen değilsin. Sen ise sensin, O değilsin. İşte bu da (O&#8217;na kulluk et.) ifadesinin anlamıdır işte o zaman O&#8217;na ibadet etmiş olursun, Bu, ötesinde daha üstünü olmayan bir bilgidir. Bu, konusu müşahede edilemeyen bilgidir.</p>
<p>Sayfa 459</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi boşa çıkaracak değildir. ): Görüleceği üzere Hak Teâlâ ameli sana izafe etmiş, kendisini ise asla gafil kalmayan ve unutmayan bir gözetleyici ve şahit olarak ifade etmiştir. Böylece senin de mükellef olduğun amellerde onu örnek almanı ve unutup gafil kalmamanı istemiştir, çünkü sen O&#8217;na muhtaçsın, O&#8217;nun ise sana bir ihtiyacı yoktur, dolayısıyla unutmamak ve gafil kalmamak asıl sana yaraşır. O hâlde işi O&#8217;na teslim et ve selamete er, böylece işin özüne, nefsü&#8217;l-emirdeki haline de muvafakat etmiş olur, açılış ve kapanış arasındaki bütün iddiaların yoruculuğundan kurtulup rahata erersin. Bunu öğrendiğine göre, şimdi artık O&#8217;na mecburi olarak değil, kendi seçiminle rücu et, Çünkü öyle ya da böyle her hâlükârda O&#8217;na rücu edeceksin, istesen de istemesen de O&#8217;nun karşısına çıkacaksın. O da senin niteliğine göre karşına çıkacaktır. O hâlde ey dost, nefsine bir bak.</p>
<p>Sayfa 460</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Lezzetler tatlarda, tatlar meyvelerde, meyve daldadır. Dal kökten dallanır. Kök tektir. Yer olmasaydı kök sabit olmazdı. Kök sabit olmasaydı dallar da sabit olmazdı. Dallar olmasa meyve olmaz, meyve olmasa yeme söz konusu olmazdı. Yeme olmasaydı lezzet alınamazdı. Dolayısıyla hepsi yer (toprak) ile irtibatlıdır; toprak suya, su buluta, bulut rüzgâra muhtaçtır. Rüzgâr ilâhi emre âmâdedir. Emir, rabbani makamdan sudur eder. İşte bundan dolayı kalbini incelt, nazar et, Allah&#8217;ı tenzih et ve diline hâkim ol.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>(Onlar inanmışlar, kalpleri Allah&#8217;ı anmakla huzura kavuşmuştur.): Nitekim Allah Teâlâ kalplerin Allah&#8217;ın zikri ile mutmain olacağını zikretmiştir. Eğer kalp iman etmiş ise, nefes alıp verdikçe onunla döner ve ondan sükün bulur, tek bir hâl üzere sebatın doğru olmadığını bilir. Zira O, nerede olursa olsun her gün bir iştedir. İş, en başından beri bir hâlden diğerine geçiş şeklindedir. Kalbin de gören gözü vardır. Bir şeyi gören kimse onu bilir, bildiği zaman da onda sükün bulur. Daima dönüp durmayı görür, onunla mutmain olur ve sükün bulur. Her nefeste rabbinin kalbindeki eserlerine nazar eder, orada ikame ettiklerine, oradan çıkardıklarına, ona verdiklerine ve onun orada ikame ettiklerine bakar. Bu makamın sahibi olan kimse her nefeste daima yeni bir ilim içredir.</p>
<p>Sayfa 521</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sanatkâr sanatını nasıl sevmez ki?! Bizler hiç şüphe yok ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sanatının eserleriyiz, çünkü o hem bizim hem rızıklarımızın hem de maslahatlarımızın yaratıcısıdır. Sanat bir mazhardır, sanatçının zâtı, kudreti, cemali, azamet ve kibriyası onunla bilinir. Eğer böyle bilinmeyecekse daha başka nasıl ve kiminle bilinecek ki?! Bu yüzden bizim var olmamız, O&#8217;nun bizi sevmesi kaçınılmazdır. Yani O bizimle, biz de O&#8217;nunlayız. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm rabbine övgüde bulunurken “Bizler O&#8217;nunla ve O&#8217;nun içiniz.” buyurmuştur. Bu itibarla Hak Teâlâ ezelden beri sevendir, ezelden beri Vedüddur, O daima bizim hakkımızda var edicidir, her gün bir iştedir. Vedüd&#8217;un bundan başka mânası yoktur. Bizler lisanı hâl ile ve dilimizle daima “şunu yap”, “bunu yap” deriz, O da daima yapar. Bizdeki fiilinden dolayı bizler “yap” deriz. Pekiyi, şimdi sen O&#8217;nun bu fiilini, zorlanarak iş yapan kimsenin fiili olarak mı görüyorsun, oysa Allah&#8217;ı zorlayacak, ikrah edecek hiçbir güç yoktur. Allah böyle bir şeyden münezzehtir. Aksine bu, O&#8217;nun el-Vedüd isminin hükmüdür.</p>
<p>Sayfa 548</p>
<hr />
</div>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26678 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-200x300.webp" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-200x300.webp 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563-356x534.webp 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/568685_342bf_1573092563.webp 403w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" /></a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>Mâlum olduğu üzere Allah Teâlâ varlıkları yaratır, onları yokluktan varlığa çıkarır, bu izafet O&#8217;nun varlıkları hazinelerden kendi katına çıkarıyor olmasını gurektirir. Dolayısıyla O, varlıkları kendilerinin idrak etmediği bir varlıktan idrak edeceği bir varlığa çıkarır. Yani varlıklar hiçbir zaman salt yoklukta olmamışlardır, aksine işin zâhiri şudur ki onların yokluğu izâfi yokluktur. Çünkü varlıklar yokluk hallerinde de a&#8217;yânıyla birbirinden ayırt edilecek şekilde müşahede edilirler, birbirlerinden ayırt edilebilirler. Allah katında onlar bir bütün halinde değildir, onların hazineleri varlıkların hazinelerindedir ve bu hazineler varlıkların imkânından başka bir şey değildir.</p>
<p>Sayfa 11</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki Allah Teâlâ&#8217;nın nezdindeki hazineler iki türlüdür. Bunlardan ilki mümkünlerin sübüt hazineleridir, ikincisiyse mevcut varlıkların varlık hazineleridir. Örneğin Zeyd&#8217;in elinde bulunan bir cariye, köle, at, elbise, ev ya da herhangi bir şey bu türdendir. Zeyd bu tür şeylerin hazinesidir. Bunlar ise hazinede olan şeylerdir, ama hem Zeyd hem bunlar Allah katındadır, çünkü bütün her şey Allah&#8217;ın elindedir. Dolayısıyla Zeyd&#8217;in elindeki şeylerden herhangi birini ele geçirmek isteyen Amr bu konuda Allaha muhtaçtır. Böyle bir durumda Allah Zeyd&#8217;in kalbine o şeyi Amr&#8217;a satmasını ya da o eşyadan gönlünün soğuyup, onu sevmemesini ve onu Âmr&#8217;a vermesini ilkâ eder. Allah Teâlâ&#8217;nın katında olan hak hazineleri de işte böyledir.</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 12</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hicr 27. Cinleri de, daha önce, dumansız ateşten yarattık.</p>
<p>Allah Teâlâ cinleri Âdem aleyhisselamdan önce yaratmıştır. Cinler rükünlerden yaratılmışlardır. Ancak onlarda en galip olan parça ateştir. Benzer şekilde Âdem&#8217;de en galip olan parça ise topraktır. Bu nedenle İblis kendisini üstün görmüştür, çünkü onun aslı ateşin alevidir. Ateşin alevi yükseğe doğru çıkmak ister, bu nedenle kibirlenir. Ateş alevlenip, ve ona vukarıdan hava gelince alevin başı mecburi bir şekilde aşağı doğru döner, işte bu şekilde İblis de yaratılışını bahane ederek Âdem aleyhisselâma karşı gösterdiği kibrinden kaynaklanan hevâsına mağlup olduğu zaman hevâsı onu yere yöneltmiş ve aşağı düşmesini sağlamıştır. Hatta aşağıların en aşağısına düşmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Sayfa 14</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ insanı, yarattığı bütün mahlükat içerisinde yaratınca onun imam olarak yaratmış ve kendisine isimlerini vermiş, melekleri ona secde ettirmiş ve meleklere bilmedikleri şeyi öğretmeyi ona nasip etmiştir. İnsan ezelden beri yaratıcısının müşahedesi altındadır. Hiçbir zaman izzet sahibi olmamıştır, aksine asıl hali üzere olduğu gibi zillet ve muhtaçlık içerisindedir. Emaneti yüklendiği ve olanlar olduğu zaman Âdem aleyhisselâm ve eşi “Rabbimiz biz kendimize zulmettik.” (A&#8217;râf, 7/23) demişlerdir.</p>
<p>Böyle demelerinin sebebi yüklenmiş oldukları emanettir. Daha sonra Âdem aleyhisselâmın evlatları babalarının Allah tarafından seçilmiş bir konumda olmalarına bakarak izzet sahibi olmuşlar ve onlardan kimileri babalarının yolundan giderek hidayet üzere yaşamıştır. Daha sonra Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâma başlangıçta kendisine muamele ettiği nitelik ile muamele etmeye dönmüş yani onu mahlükatı içerisinde halife kılmaya sebep olan itina ve yakınlığı göstermiş, böylece Âdem aleyhisselâm bununla kemal bulmuş ve onda da âlemin varlığı kemal bulmuş, böylece iki suret hâsıl olmuştur. Bu suretlerden biri Allah Teâlâ&#8217;nın hakkın suretinde yarattığı suretidir. Diğeri ise âlemin suretlerini kendisinde toplayan surettir. Böylece Âdem aleyhisselâm iki konuma sahip olmuştur. Bunların biri kendisine secde ile gerçekleşen izzet konumu, diğeri ise nefsini bilmesi ile sahip olduğu zillet konumudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Herkesin mâlum bir makamı vardır, melekler ihtiyaç sahibi olmak suretiyle temizliklerinden kaybettikleri şeyi telafi etmek için secde ile imtihan edilmişlerdir, bu iddiaları ise Bakara süresinde ifade edilen “Orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” (Bakara, 2/30) şeklindeki sözleridir. Bu söz melekler için tıpkı namazda namaz kılan kimsenin yanılmasına benzer bir hatadır. Namazda hata yapan kişiye sehiv secdesi yapması emredilir, aynı şekilde meleklere de bu iddialarından dolayı secde yapmaları emredilmiştir. Çünkü iddia melekler için hatadır. Böylece bu secde meleklere değil hataya karşı bir davranıştır.</p>
<p>Sayfa 20</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ el-Latif, el-Habir, el-Aliyy, el-Kadir, el-Hakim ve el-Alim&#8217;dir, hiçbir şey O&#8217;nun benzeri değildir, O işitendir, görendir. Allah Teâlâ varlıkları yarattığı ve hem yaratmanın hem emrin kendisine ait olduğunu bildirdiği vakit (âlemlerin rabbi olan Allah yücedir) sebepleri koymuş ve onları birer perde kılmıştır. Bu sebepler, onların perde olduğunu bilen kimseleri Hakk&#8217;a ulaştırır, ama onları rab edinen kimseleri de Hak&#8217;tan alıkoyar. Sebepler, verdikleri haberlerde, kendilerinin ardında Allah Teâlâ&#8217;nın bulunduğunu bildirir. Yine bu sebeplerin yaratıcısı ile bitişik olmadığını da bildirir. Çünkü sanat, sanarkârı bilmez. Ayrıca bu sebepler kendilerini rızıklandırandan ayrı da değildir, çünkü zarar ve faydalarını ondan alırlar. Böylece Allah Teâlâ ruhları ve melekleri yaratmış, gökleri kubbe üzerine kubbe olacak şekilde yükseltmiş, felekleri çevirmiş, yeryüzünü düzlemiş ve böylece yüksek ve alçak yerleri birbirinden ayırt etmiş, dünyayı âhiret için bir yol olarak tayin etmiş, bunu bildirmek üzere elçilerini ardı ardına göndermiştir.</p>
<p>Sayfa 45</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki sebeplerin sonuçlar üzerinde birtakım hükümleri vardır, örneğin usta (zanaatkâr/sanatçı) için âlet böyledir. Sanat eseri olarak yapılan ürün de o ürünün yapılması (sanat) da, âlete değil, sanatçıya izafe edilir, bunun sebebi ise âletin, sanatçının zihninde ne yapacağına dair hangi tasarının olduğunu bilmemesidir. Aksine alet, kendisinin alet olduğunu bilir ve sanatçı da işini ancak onunla yapar. Bu durumda âletin işi yapması zâtidir, sanatçıdan yana ondan bir irade söz konusu değildir. İşte Hak Teâlâ&#8217;nın “Bizim bir şeyi murad ettiğimizde ona sözümüz “Ol!” demektir, o da olur.” şeklindeki ifadesi budur. </span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 64</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Altı, sayılar içerisinde en kâmil olanıdır, açısı olan şek&#8217;llere benzerleri eklendiğinde ulaşılan şekillerde boşluksuz olanı altı(gendir). Bu nedenle Allah arıya vahyederek, (dağlardan ve ağaçlardan evler edin| demiştir Allah arıya amelinin niteliğini vahyetıniş, o da peteğini altıgen yapmıştır. Altı sayıların en kâmil olanıdır, çünkü onda boşluk yoktur, köşeleri bariz olmasına rağmen daireye de yakındır. Çokluk içermesine rağmen boşluk içermez. Daire ise böyle değildir. Ona boşluk içermeme konusunda en benzer olar kare olsa da, kare de daireden oldukça uzaktır. Daire şekli kemal ile nitelenir, çünkü onun yarısında, üçte birinde ve altıda birinde hep daireler çıkar, böylece parçalarından da bütünü zuhur eder. Eğer arı Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği şeyi anlamış olmasaydı ondan bunlar sadır olmazdı. İşte bu, cansızlarda, bitkilerde ve hayvanlarda geçerli olan nübüvvettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İçlerinden çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır(Nahl,69)): Bal arısı evini baldan yapar. Allah Teâlâ balın herhangi bir zararından söz etmemiştir. Bazı kimseler için balı kullanmak zararlıdır, ancak bundan söz etmemiştir, yani bundan maksat, varlığı ile şifadır, tıpkı yağmurdan maksadın rızkı icad etmek olması gibi. Her ne kadar bazen yağmur bir yaşlı adamın evini yıksa ve o özel durum açısından onun için rahmet olmasa da yağmurun yağdırılmasındaki asli maksat bu değildir. Evin yıkılması ise, yapının zayıflığı ve yıkılabilirliğinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde bünyelerinin istidadındaki uyumsuzluk nedeniyle balın zarar verdiği kimseler açısından da bu durum umumi maksat değildir; yani bal, o insanlara zarar versin diye yaratılmamıştır.</p>
<p>Adamın biri Hazreti Peygamber aleyhisselâmın yanına gelir ve “Kardeşim ishal oldu.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Ona bal içir.” der. Adam gidip kardeşine bal içirir, fakat kardeşinin ishali iyice artar. Gelip bu durumu Hazreti Peygamber aleyhisselâma anlatır, o da yine, “Ona bal içir.” buyurur. Adam yine içirir ve kardeşinin ishali iyice artar. Adam Hazreti Peygamber aleyhisselâmın bildiği şeyi bilmemektedir. Çünkü kardeşinin midesinde zararlı artıklar vardır ve onların çıkarılması da ancak bal içmesi ile mümkün olacaktır, bu artıklar dışarı çıktığında peşine afiyet ve şifa gelecektir. Adam geri döndüğünde “Ey Allah&#8217;ın peygamberi! Kardeşime bal içirdim, ama ishali iyice arttı.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm ise, “Allah doğru söylemiştir, senin kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir, ona üçüncü kez de bal içir.” buyurur. Adam üçüncü kez balı içirir ve sonra kardeşi iyileşir&#8221;4, çünkü artık verilen bal, zararlı artıkları çıkarmaya yetecek miktara ulaşmıştır.<br />
Sayfa 73</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki bir şeye ortak kılınan şey onun misli değildir, o ancak onun ortak kılındığı açıdan mislidir, başka açılardan ondan ayrılır ve o açılardan onun başka misilleri vardır. Dolayısıyla tek bir misli olan bir varlık yoktur, geriye misaller ve benzerler kalır. Bu yüzden Allah misaller verir, fakat bizim kendisi için misal vermemizi yasaklar, sebep olarak da, (Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. | buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Güzel hayat ancak dostlarla olur ve buna da ancak Allah&#8217;ın salih kulları nail olur. Her ne kadar görünürde Allah dostları acı veren birtakım hadiseler yaşasalar da nefisleri daima güzel, hoşnut bir hayat sürer, çünkü nefislerin mahalli his değil, akıldır. Onların çektikleri acılar ise nefsani değil, sadece hissidir. Onları gören kimse bela ve sıkıntı çektiklerini zanneder, oysa onlar bu durumda değildir. Suret bela ve imtihan suretidir, ama mâna nimet ve afiyettir. Aynı şekilde salih amel değişime de sebep olur, Allah Teâlâ kötülükleri iyililere tebdil edip değiştirir.</p>
<p>Sayfa 86</p>
</div>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bütün âlem Allah&#8217;ı hamd ile tesbih etme ve öncelikli olarak O&#8217;na kulluk etme fıtratı üzere yaratılmıştır. Bizim eşyadan faydalanmamız, tabiilikten dolayıdır, zira âlemde yaratıcısını tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, çünki Hak Teâlâ âlemi kendi zâtı için yaratmıştır. Bu yüzden de her bir varlık sadece O&#8217;nunla meşguldür. Hayatı kendisi ya da Allah&#8217;tan başkası için çabalamakla geçirmeye istidatlı olarak yarattığı varlıkları uyarmak ve onları salt kendisine kulluk ettiklerini hatırlatmak üzere de “Ben insanlar ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;tan başka bütün varlıklar canlıdır ve O&#8217;nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Tesbih de ancak canlı olan ve tesbih ettiği varlığı bilen bir varlığın fiili olabilir. Eğer Allah&#8217;ı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoksa ve onu da ancak canlı (ölü ya da diri) varlık tesbih edebilirse, o zaman O&#8217;nu tesbih eden her varlık canlıdır. Çünkü varlıklarda hayat, Hak Teâlâ&#8217;dan onlara feyz eder, bu yüzden onlar sabit kaldıkça hayat sahibidirler. Eğer hayat sahibi olmasalardı o zaman Allah Teâlâ&#8217;nın celâline layık vech ile buyurduğu kün (ol) fermanını da işitmez ve olmazlardı.</p>
<p>Sayfa 143</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mahlükat Allah&#8217;a bizzat (zâtları/varlıkları gereği) ibadet ederler, sadece bazı ârızi durumlar onların bu ibadet hallerine tesir eder ki bu ârızi haller hususen insanda söz konusu olur. Hatta bunlar sadece insanda söz konusu olur, onun dışındaki varlıklar asılları üzere daima yaratıcısını ortaktan tenzih ederler.<br />
Sayfa 144</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zâti hayat her cevherde vardır ve ondan hiç yok olmaz. Bu zâti hayatı Allah Teâlâ bazı kimselerin gözünden alır. Bu zâti hayat ile kıyamet günü deriler, diller, eller ve ayaklar insanlar aleyhine şahitlik edecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda bir adamın baldırı konuşacak ve ona sahibinin neler yaptığını bildirecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda müslümanlar yahudilerin peşinde düşüp onları katletmek istediklerinde, arkasına yahudinin gizlendiği her bir ağaç bunu haber verecektir. Bu hayat şeylerde zâtidir, çünkü bütün mevcudattaki ilâhi tecelliden neşet eder.</p>
<p>Zira Allah Teâlâ bütün varlığı, kendisini bilsin ve kulluk etsin diye yaratmıştır. Tecellinin devamlılığı ise onlara bu zâti hayatın devamlılığını verir. Bu hayat ile her şey tesbih eder. Dolayısıyla bütün âlem (yani Allah&#8217;tan başka her şey) hayvan-ı nâtıktır (konuşan canlıdır), ancak cisimleri, beslenmeleri ve hisleri ile farklılık arz ederler. Neticede bu varlıklar hayvani suret ile zâhirdir, bâtında ise zâti hayat sahibidir. Hak Teâlâ bütün âlemi, hakikatinin gereği kendisine nispet edilecek fasih bir lisan ile kendisini hamd ile tesbih edecek şekilde konuşturur.</p>
<p>Sayfa 151</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mâlumdur ki Allah Teâlâ sonsuz şeyi bilir, ama onun ilmi birdir. Dolayısıyla ilmin tek bir şey olması gerekir, çünkü bir şey vücud buluncaya kadar ilim ona taalluk etmez. Zira ilim, haller gibi varlık ya da yoklukla nitelendirilemeyecek olan bir nispertir. Allah Teâlâ ilmi azlıkla nitelememiştir, ancak kullarına vermiş olduğu ilmi, (Size ancak az bir bilgi verilmiştir.) diyerek böyle nitelemiş, Hızır kulu hakkında “Ona katımızdan ilim verdik.” (Kehf, 18/65) buyurmuş, bir başka yerde “Kur&#8217;ânı öğretti.” (Rahmân, 359/2) buyurmuştur. Bütün bunlar ilmin tek bir nispet olduğuna delâlet etmektedir, çünkü tek olan şey zâtı itibariyle azlık ya da çoklukla nitelenmez, zira bölünmez. Eğer ilim bir nispet ise, o zaman ona azlık ya da çokluk şeklinde konulan kayıtlar, hakiki kayıtlardır, zira nispetler sonsuzdur, çünkü bilinenler de sonsuzdur.</p>
<p>Sayfa 182</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İncelik</p>
<p>Şeyh Ebü Medyen (Size ancak az bir bilgi verilmiştir. âyetini okuyan birini duyduğu zaman derdi ki, “Az olanı ona vermiştir, o bizim değildir, aksine bizden ödünçtür, bize O&#8217;ndan bir inayet olarak bahşedilmiştir, çok olan ise O&#8217;ndan bize ulaşmış değildir, bizler daima cahilleriz, bu yüzden de iddia edeceğimiz hiçbir şey yoktur.”</p>
<p>Sayfa 183</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İsra 94, İnsanlara hidayet geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece:</p>
<p>“Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?” demiş olmalarıdır.</p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ peygamberleri boş yere göndermiş değildir. Eğer akıllar saadetleri ile ilgili işleri tek başlarına idrak edebilecek olsaydı o zaman peygamberlere ihtiyaç kalmazdı ve peygamberlerin varlığı abes olurdu. Ancak bizim istinat ettiğimiz varlık bize benzemez ve biz onu bir şeye benzetmeyiz, benzetecek olsaydık o zaman bizim ona istinat etmemiz onun bize istinat etmesinden daha öncelikli olmazdı.</p>
<p>Bu yüzden kati olarak ve hiçbir şüpheye yer olmaksızın biliyoruz ki O bizim gibi değildir ve bizimle O&#8217;nu birleştiren tek bir hakikat söz konusu değildir. Bundan dolayı insan kendi sonu ve nereye intikal edeceği konusunda, mesut olacaksa saadetinin sebeplerinin neler olduğu, bedbaht olacaksa bedbahtlığının sebeplerinin neler olduğu hususunda kaçınılmaz olarak cahildir, çünkü insan Allah&#8217;ın kendisi hakkındaki ilmini, O&#8217;nun kendisi ile ilgili olarak neyi murad ettiğini, kendisini niçin yarattığını bilmez.</p>
<p>Bu yüzden de bütün bunların kendisine ilâhi olarak bildirilmesine zorunlu bir şekilde ihtiyaç duyar. Eğer Allah Teâlâ dileseydi her bir şahsa saadetinin sebeplerini öğretir, onunla gitmesi gereken yolu beyan ederdi, ancak o böyle yapmayı değil, her bir toplumda, başka bir cinsten değil de tam da onların kendi cinslerinden bir elçi göndermeyi murad etmiş ve o elçiyi o toplumun önüne geçirmiş, topluma ona itaat etmelerini, tâbi olmalarını emretmiştir ki bunun sebebi de onları imtihan etmek, haklarındaki ezeli bilgisi uyarınca kendilerine delilleri tastamam ortaya koymaktır. Sonra Allah Teâlâ bu elçilerini, risaletlerinin doğruluguna delil olacak mücizelerle desteklemiş, böylece hüccetin tam olmasını sağlamıştır&#8230;<br />
Sayfa 185</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>23. Hiçbir şey hakkında da “Ben bunu yarın muhakkak yaparım.” deme! 24. Ancak “Allah dilerse yapacağım.” de! Ve unuttuğun vakit Allah&#8217;ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” de!</p>
<p>Bu âyet Tevrat&#8217;ta İbranca olarak da yer alır. Allah Teâlâ burada istisnayı (inşallah ifadesini) ertelemiştir (şunu şöyle yapacağım şeklindeki kesin ifadenin ardından kullanmayı meşru kılmıştır), bu sebeple Hazreti Muhammed aleyhisselâma iman eden kimse de bunu tehir eder. Zira Allah Teâlâ Hazreti Muhammed aleyhisselâma bunu emretmiştir. Allah Teâlâ, söz verirken sözünü ilâhi meşiete bağlamamış (inşallah dememiş) olan ve söylediği şeyi yapmayan kimseye öfke duyar. Ama kişi söylediği sözü “inşallah” kaydına bağlayarak söylemiş ve söylediği şeyi yerine getirmemiş, yapmamış ise, bu durum Allah Teâlâ&#8217;yı öfkelendirmez. Kişi, kulların elinde tezahür eden bütün fiillerin yaratma açısından Allah Teâlâ&#8217;ya ait olduğunu, (her ne kadar yaratılmışların bu ameller üzerinde hükümleri bulunsa da) yaratılmış hiçbir varlığın bu amelleri yaratma noktasında hiçbir tesirinin söz konusu olmadığını fark edemez. Hak Teâlâ işte bu durumun kulların hali olduğunu ve onların böyle konuşacaklarını bildiği için onların ilâhi öfkeye mâzur kalmaması maksadıyla, istisnada bulunmayı, yani “inşallah” demeyi meşru kılmıştır. Bu nedenle kişi gelecek zamanda yapacağı bir işe dair söz verir ve bu sözünü inşallah kaydına bağlarsa, o fiili yapmadığı zaman yeminini bozmuş sayılmaz, çünkü inşallah kaydı koymak suretiyle fiili kendisine değil, Allah Teâlâ&#8217;ya izafe etmiş olur.</p>
<p>Sayfa 206<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan bütün hayvanların mertebe itibariyle kendisinin altında olduğunu bilir. Bu durumda bir hayvan, hatta bir tesbih böceği dile gelip konuşsa ve “Ben Allah&#8217;ın sizlere göndermiş olduğu elçiyim, şunları yapmaktan sakının.” diyecek olsa kalabalık kitlelerin ona inanmaları, itaat etmeleri, onu tâzim etmeleri ve kralların ona boyun eğmesi için yeterli şartlar sağlanmış olur ve ondan söylediklerinin doğruluğuna delil olacak bir mücize istemezler, sadece konuşmuş olmasını yeterli bir mücize sayarlar. Oysa gerçekte bu hayvanın konuşması bir mücize değildir. Bu durumda yüce mertebeyi bir başka cinsten biri elde etmiş olduğu için ona karşı bir haset oluşmaz. Dolayısıyla Allah Teâlâ&#8217;nın insanlara yönelik ilk imtihanı, onlara gönderdiği elçileri kendi hemcinsleri arasında seçmiş olmasıdır ki o elçilerin doğruluğuna delâlet eden onca deliller var etmiş olduğu ve insanlar bu delillerin gücüne yakinen inanmış oldukları halde yine de hasedin gücü onları bile bile, zalimce ve aşırılıkla bu elçileri inkât etmeye sevk etmiştir.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>“İhsan, sanki Allah&#8217;ı görüyormuşçasına ibadet etmendir, çünkü sen O&#8217;nu görmüyor olsan da O seni görüyor.”* buyurmuştur. İşte bu şekilde Allah Teâlâ&#8217;nın huzurunda bulunmak söz konusu amelin hayatıdır, ibadete ibadet ismini veren budur. İbadette ihsan, suretteki ruh gibidir ki surete hayat veren o ruhtur. İhsan ibadete hayat verdiği zaman o ibadet sahibine daima istiğfar eder, daima bâki kalır. Böylece ihsan ile ibadet etmiş olan kimse daima kendisi için istiğfar edilen biri olur. Zira Allah Teâlâ doğru sözlüdür, ihsan ile amel edenlerin ecrini kayba uğratmayacağını haber vermiştir.</p>
<p>Sayfa 213</p>
<div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Bil ki ilim ve kötü ahlâk, muvaffak olmuş bir kimsede bir araya gelmez. İlim sahibi olan her varlık geniş rahmet ve bağışlayıcılık sahibidir. Kötü ahlâk darlık ve sıkıntıdandır, bunun sebebi ise kötü ahlâk sahibi olan kimsenin cehaletidir.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11">Sayfa 227</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hak Teâlâ bize er-Rahmân ismi ile nimet ihsan etmiş, daha işin başında bize rahmetini bahşetmiştir. Böyle olduğu için de bizleri şer olan yokluktan hayır olan varlığa çıkarmıştır. Bu nedenle bize varlık nimetini ihsan etmiş ve (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur. Yani senin şey halinde iken, tıpkı bir şey dahi olmadığın dönemde O&#8217;nunla olduğu gibi, yine O&#8217;nunla olmanı istemektedir. Dolayısıyla Allah&#8217;tan başka bütün varlıklardan istenen şey, Allah&#8217;a kulluk etmesidir. İnsan bunu inkâr ederek (ne yani, ben öldüğüm zaman tekrar diri olarak çıkarılacak mıyım?)| dediği zaman Allah ona ilk yaratılışını hatırlatmış ve kendisine (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 285</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
İnsanın mevcut bir varlık olarak her daim bildiği her şey aslında unutmuş olduğunun hatırlanmasından ibarettir. Bilginin sonsuza taalluk etmesi imkânsız değildir; imkânsız olan, sonsuzun bilinmesi değil, sonsuzun varlığa girmesidir. Allah Teâlâ nasıl yaratılmış varlıklara, kendilerinden rubübiyet konusunda elest bezminde almış olduğu misakı unutturmuş ise aynı şekilde bu ilmi de onlara unutturmuştur. Biz bunu ilâhi bildirim neticesinde biliriz. Dolayısıyla insanın bilgisi daima hatırlamadır. İçimizden bazıları bir bilgiyi hatırladığı zaman bu bilgiyi daha önce biliyor olduğunu fakat unuttuğunu da hatırlar, kimisi ise buna inanmakla, yani elest bezminde Allah&#8217;ın rabliği konusunda şehadet etmiş olduğuna iman etınekle beraber bunu hatırlamaz. Böylece bu ilâhi bildirim onun için başlangıçta olan bir bilginin hatırlanması değil, yeni bir bilgi gibi olur. Haddizatında insanda bu bilgi bulunuyor olmasaydı, kendisine iletildiği zaman bunu kabul etmezdi. Ancak bunun farkında değildir. Bunu ancak basireti Allah Teâlâ tarafından nurlandırılmış olan kimseler bilir.</p>
<p>Sayfa 284</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ âlemi ister yaratmış olsun ister yaratmamış olsun, her halükârda ilâhtır. Bu yüzden biz deriz ki Allah Teâlâ bütün âleme rahmet edecek olsa, bu gerçekleşir. Buna karşılık bütün âleme azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âlemin bir kısmına rahmet edip diğer bir kısmına azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âleme belli bir süreye kadar rahmet edecek olsa bu da gerçekleşir. Çünkü varlığı zorunlu olan (vacibul vucüd) varlık için, varlığı mümkün olan şeylerin hiçbiri imkânsız değildir. Yarattıkları üzerinde neyi gerçekleştireceği konusunda onu zorlayacak bir güç de yoktur. Aksine o dilediğini yapandır.</p>
<p>Sayfa 305</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>43. Firavun&#8217;a gidin, çünkü o pek azdı. 44. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, hatırlar yahut korkar.</p>
<p>(Ona yumuşak söz söyleyin.|: Bu, karşı tarafı idare etmektir, çünkü bu emir, kendisine elçi gönderilen kimsenin gönderilen elçiden daha güçlü ve kudretli olması durumunda verilmiştir. Nitekim zor ve sertlikle gerçekleşmeyen şeyler yumuşaklıkla gerçekleşir, buna karşılık yumuşaklıkla gerçekleşmeyen şeyler de zor ve sertlikle gerçekleşir. Zorluk ve sertlik, zorluğa maruz kalan kimsenin kalbinde rahmet ve sevgi oluşturmaz, ama yumuşaklıkla istenilen elde edilir, üstelik yumuşaklığa muhatap olan kimsenin kalbinde sevgi oluşur, yumuşakça verileni alıp kabul eder. Yumuşak davranana karşı konulamaz, çünkü yumuşaklığın hükmüne karşı konulamaz. Hak Teâlâ ceberrüt ve kibriya izhar eden kimselerin kalplerini mühürlemiş olduğunu ve bu kimselerin aslında en zelil kimseler olduklarını bildiği için Müsâ ve Hârün aleyhimasselâm, Firavun&#8217;a rahmet ve yumuşaklık ile muamele etmelerini emretmiştir. Böylece yumuşaklık ve rahmet hem onun içine (bâtınına) uygun düşecek hem de zâhirinde görünen ceberrüt ve kibriyayı indirecektir.</p>
<p>Sayfa 319</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeye yaratılışını verdi.(Taha,50.ayet meali)<br />
&#8230;<br />
Bu âyet, her bir şeyin, Allah Teâlâ&#8217;nın bütün varlıklara sirayet etmiş olan hikmetinin gerektirdiği bir istikamet üzere olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre bitkinin istikameti hareketinin kıvrımlı olmasıdır, hayvanın istikameti hareketinin yatay olmasıdır. Eğer hareketleri böyle olmasaydı hiçbirinden bir fayda sağlanamazdı. Çünkü bitkilerin hareketi eğer baş aşağı ve kıvrımlı olmasaydı o zaman kökleri ile su içemez ve hiçbir fayda sağlamazlardı. Hayvanların durumu da böyledir. Eğer onların hareketleri de mesela dikey yönlü olsaydı ve hayvan dik bir şekilde iki ayağı üzerinde ayağa kalkmış olsaydı ne üzerine binilebilirdi ne de yük taşıyabilirdi. Bu durumda ondan bir fayda sağlanamazdı. Demek ki onun istikameti, yaratılış amacına uygun hareket etmesidir; bu da, ondan fayda sağlamaya yarayan harekettir.</p>
<p>Sayfa 326</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeye uygun yaratılışını veren|: Bil ki vermek Allah Teâlâ&#8217;dan bir vâcip ve nimettir. Hakk&#8217;ın âleme varlığını vermesi bir nimet ve lütuftur, âlemdeki her bir varlığa yaratılışını vermesi ise vâciptir. Zira hakların eda edilmesi ilâhi bir sıfat olup bütün kâinattan bu husus talep edilmiştir. Hak Teâlâ bu meyanda (her şeye uygun yaratılışını veren) buyurmuştur. Bu, herhangi bir şeyin zâtı itibariyle Allah katında sahip olduğu hakkın kendisine verilmesidir. Bu yüzden bu zâti bir haktır. (Her şeye uygun yaratılışını veren), yani nefsü&#8217;l-emirde hakkı olan şeyi verdi. Bu itibarla her şeyin yaratılması onun hakkıdır, yani kemalidir. Bu, o şeyin de kemalidir, fakat o şeye kemalini vermek Hak Teâlâ&#8217;dan herhangi bir şeyi noksanlaştırmaz, çünkü kâmil olandan bir şey ancak kendisine yaraşır bir kemal üzere sadır olur. Bu sebeple âlemde asla bir nakısa söz konusu değildir. Demek ki eşyada kemal zâti bir niteliktir ve bu kemal, varlıkların güzelliğidir.</p>
<p>Sayfa 325</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İlmin tanımı ve mutlak hakikati, bir şeyi olduğu gibi bilmektir (Ma&#8217;rifetü&#8217;ş-şey&#8217;i “alâ mâ hüve “aleyhi). Faydası, onunla amel etmektir. Sana ebedi saadeti verecek olan budur. Bu yüzden ilim konusunda asla muhalif olma. Çünkü o, Allah Teâlâ&#8217;nın kullarından dilediğinin kalbine ilka ettiği nurlarından bir nurdur. Kulun nefsi ile kaim bir mânadır ve kulun eşyanın hakikatine vâkıf olmasını sağlar. Göz için güneş ışığı neyse basiret için de ilim odur. Hatta ondan daha tam ve şereflidir. Amel sahibi olmaksızın ilim sahibi olduğunu iddia eden herkesin iddiası, eğer iddia ettiği ilim amele taalluk ediyorsa yalandır. Bu nedenle Allah Teâlâ, peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma, bir başka şeyin degil, sahip olduğu ilmin artırılması için dua etmesini emretmiştir; çünkü ilim sıfatların en şereflisi, özelliklerin en değerlisidir.</p>
<p>Sayfa 357<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın el-Hayy ismi tecelli ettiği zaman varlıklar hayat bulur, el-Kayyüm ismi tecelli ettiği zaman da yer, gökler ve bunlarda olan bekâ ve dönüşüm âlemleri ikame olur. Sonuçta onun hayatı karşısında bütün yüzler boyun büker, kayyumluğu karşısında bütün alınlar secdeye kapanır, azameti karşısında bütün başlar eğilir, zikri ile bütün dudaklar hareket eder.</p>
<p>Sayfa 355</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Rabbinin rızkı): O&#8217;nun sana vermiş olduğu, senin içinde bulunduğun vakit ve haldendir. Sana vermemiş olduğu ise muhakkak verilecektir ve sana muhakkak ulaşacaktır. Onun sana ulaşmasını geciktiren şey, O&#8217;na ait olan zamansal vakittir. Sana ait olmayan şey asla sana ulaşmaz. Eğer tamah edilmeyecek olana tamah edersen boşuna kendini yorarsın.</p>
<p>Sayfa 370<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(Dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere) Allah Teâlâ kadınları, oldukları halleri ile süs kılmıştır. Onlar dünyada iken dünya hayatının süsüdürler. Onlar her nerede iseler kendilerinden nimetlenmek hâsıl olur. Mekânların hükümleri birbirinden farklıdır. Kadınlar her ne kadar dünyada kendilerinden nimetlenmek için yaratılmış olsalar da aynı zamanda birer fitne (imtihan vesilesi) dirler. Hak Teâlâ /sizi onunla imtihan edelim diye) buyurmuştur. Kadınlar vasıtasıyla Hak Teâlâ bize gizlemiş olduğu ve kendisinin gayet iyi bildiği, fakat bizim bilmediğimiz, nefsimize ait bazı hususları ortaya çıkarır ve onlar bizim lehimize ya da aleyhimize hüccet kılar. Dolayısıyla Hak Teâlâ kullarını ancak kendileri için “dünya hayatının süsü” olarak isimlendirdiği şeyler ile imtihana tâbi tutar.</p>
<p>Sayfa 370</p>
</div>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(İnsan, aceleci yaratılmıştır.): Bu mânada Hak Teâlâ bir başka âyette “İnsan pek acelecidir!” (İsrâ, 17/11) buyurmuştur. Eğer insan aceleden başkasına yeltenseydi başarılı olmazdı, çünkü onun tabiatında hareket ve intikal bulunmaktadır. Zira onun aslı budur. Onun yokluktan varlığa (ademden vücuda) çıkışı bir intikaldir. Velhasıl insan, varlığının ve yaratılışının aslında, hareketlidir.</p>
<p>Sayfa 393</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm bir güneş gibidir, ışıkları yeryüzüne saçılır, ama kim gizli bir yere, bir gölgeliğe saklanarak onun ışınlarından kendisini korursa üzerine ışığın gelmesine engel olmuş olur, fakat bu durum güneşin kusuru sayılmaz.<br />
Sayfa 415<br />
&#8212;<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Kim başına gelen bir dert ve zarar durumunda şikâyetini Allah&#8217;a arz etmekten ve bu belanın defedilmesini niyaz etmekten nefsini alıkoyuyor ve bu şekilde bir sabırla sabrediyorsa ilâhi kahra karşı mukavemet etmiş demektir, oysa böyle bir durumda kişinin halini Allah&#8217;a arz edip şikâyette bulunması daha yüce ve kâmil bir haldir. Bu nedenle biz duanın sabra halel getirmeyeceğini ve nizayı gerektirmeyeceğini, aksine ubudet noktasında dua etmenin etmemekten daha sabit ve yüce bir hal olduğunu söyledik. Rıza ve teslimiyet ise gizli nizadır ki bunu ancak ehlullahtan olanlar fark eder, bu nedenle Eyyüb aleyhisselâm halini bir başkasına değil, sadece Allah&#8217;a arz edip şikâyetini O&#8217;na sunmuştur.</p>
<p>Sayfa 404</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ insanı yarattığı zaman onu âhirete yönelmiş olarak, (geleceği âhiret olacak şekilde) yaratmıştır, geleceğinde kıyamet vardır, bu yüzden kıyamete saat denmiştir, çünkü insan ona doğru koşar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah şeyleri sırf o şeyler için yaratmış değildir, aksine onları, mümkün varlıklardan her cins kendisine uygun olan salât ve tesbih ile kendisini tesbih etsinler diye yaratmıştır ki böylece Allah Teâlâ&#8217;nın azameti bütün kâinata, mümkün varlıkların cinslerine, türlerine ve şahıslarına sirayet edecektir. Çünkü her şey Allah Teâlâ&#8217;nın mülküdür, bu nedenle deriz ki: Allah Teâlâ şeyleri bizim için değil, kendisi için yaratmıştır ve her şeye yaratılışını vermiştir.</p>
<p>Sayfa 527<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Adet gereği idrakin göz ile olduğu ifade edilir, oysa işin aslında idrak her şey ile olur, sadece göze mahsus değildir. Her şey kendi zâtı itibariyle idrak eder. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ön taraftan gördüğü gibi arka taraftan da gördüğünü ifade eden rivayeti bilmez misin? Başındaki damarların, kemiklerin, beynin ve diğer uzuvların kesifliği onun arkadan görüp idrak etmesine mâni olmamıştır. Bu Allah Teâlâ&#8217;nın ona ve başka bazı kullara vermiş olduğu ilâhi bir kuvvetten kaynaklanan harikulade (âdeti delen, âdetin dışına çıkan, sıra dışı) bir durumdur.</p>
<p>Buradan öğrenmekteyiz ki tabii cisimlerin yaratılışının aslı nurdandır, bu nedenle insan karanlık ve kesif cisimlerin nasıl arıtılıp saflaştırılacağını öğrendiği zaman onları asıl hallerindeki nurani şeffaflığa kavuşturur. Örneğin bir cam, üzerindeki kum ya da benzeri şeylerin bulanıklığı giderildiği zaman şeffaflaşır. Allah&#8217;ın yarattığı fakat yaratılışındaki aslı üzere müstakim (dümdüz) olarak kalmaya devam eden hiçbir varlık bulamazsın. Her varlık daima döngü içindedir (bir tarafa meyleder). Cansız (cemad), hayvan, gök, yer, dağ, yaprak, taş hep böyledir. Bunun sebebi ise bu varlıkların hepsinin aslına, yani nura (ışığa) olan meylidir.</p>
<p>Sayfa 508</p>
<hr />
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26756 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300.jpg" alt="" width="273" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300.jpg 273w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8.jpg 582w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sebepler (ilaçlar) kullanıldığı zaman ortaya çıkan şifa aslında Allah&#8217;ın şifasıdır, çünkü âlemden ilâhi bir âdet olarak sebepleri kaldırmak mümkün değildir. Nitekim bir hadiste “Allah Teâlâ&#8217;nın devasız hiçbir dert yaratmadığı” ifade edilmiştir.?* Burada edebin en yüksek seviyesi olan nübüvvet edebine dikkatle bak! İbrâhim Halil aleyhisselâm , &#8220;Hastalandığım zaman&#8221; demekte, fakat “Allah beni hasta ettiği zaman” dememektedir. Bu edebin nihai noktasıdır. Örfteki anlamı gereği hastalık bir kusur ve ayıp olarak telakki edildiği için İbrâhim aleyhisselâm bunu Allah Teâlâ&#8217;ya değil, kendisine atfetmiştir. Yine bu hastalığın ilâhi bir hükmün ismi olduğunu da hastalığı tarif ederken (açıkça değil, fakat) zımnen ve icmalen (detay vermeksizin, ana hatları ile) ifade etmiştir. Şifa örf tarafından güzel kabul edildiği için ise onu Allah Teâlâ&#8217;ya atfetmiş ve (bana şifa verendir) demiştir.</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Şuara,195. Apaçık Arapça bir dil ile. </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İşaret </span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kur&#8217;ân&#8217;a, Araplara inen bir şey olarak değil, Hazreti Muhammed aleyhisselâma indirilen bir şey olarak bak; onu bu şekilde düşün, aksi takdirde onun mânalarını idrak etme konusunda hayal kırıklığına uğrarsın. Çünkü o, apaçık bir Arapça dil olan Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile indirilmiştir. Eğer dilinden dökülen Kur&#8217;ân tam da Hazreti Muhammed aleyhisselâmın mübarek dilinden dökülen Kur&#8217;ân ise o zaman sanki onu doğrudan Hazreti Peygamber aleyhisselâmın mübarek ağzından dinleyenler gibi anlarsın. Çünkü hitap ancak işitenin durumuna göredir, konuşanın durumuna göre değildir. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın Kur&#8217;ân&#8217;ı işitmesi ve anlaması, ümmetinden birinin onu okuduğu zaman söz konusu olan işitme ve anlamanın aynı değildir.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 28</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Yaratılmış her varlık sürekli olarak darda kalma hâli ile başbaşadır, çünkü onun hakikati budur. Ama darda kalmış olmasına rağmen yine de mükellef kılınmıştır. Bu durumda onun yapması gereken şey, mükellefiyetinin sınırları içerisinde durmasıdır. Çünkü mutlak mânada darda kalmışlık hâli hiçbir zaman üzerinden kalkacak bir hâl değildir. Üzerinden belirli bir süreliğine kalkacak olan şey sadece hususi darda kalmışlık hâlidir. Hakikat itibariyle bakacak olursak kâinatın bütün hareketleri darda kalmışlıktır, zorunluluktur, mecburidir. Her ne kadar kâinatta bir &#8216;irade, ihtiyar var olsa ve biz bunu itiraf etsek de bir başka şeyi daha biliriz ki o da, seçim sahibi olanın bu seçiminde bile mecbur olduğudur.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 54</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-16">Kasas,68:Rabbin dilediğini yaratır ve (Ve seçer): Hak Teâlâ bütün varlıklara bunu yapar, her şeyde, her cinste bir şeyi seçer, tıpkı esma-i hüsra içerisinden “Allah” ismini, insanlar arasında resülleri, kullar arasından melekleri, felekler arasından arşı, rükünler arasından suyu, aylar arasından ramazanı, ibadetler arasından orucu, asırlar arasından Hazreti Muhammed aleyhisselâmın asrını, haftanın günleri arasından cuma gününü, cennetteki saadet hâlleri arasından ruyetullahı, hâller arasından rızayı, zikirler arasından “Lâ ilâhe illellah”ı, sözler arasından Kur&#8217;ân&#8217;ı, Kur&#8217;ân süreleri arasından Yâ-Sin süresini, Kur&#8217;ân âyetleri arasından Âyetü”l-kursi&#8217;yi, kısa ve mufassal süreler arasından “Kul huvelleahu ehad” (İhlâs) süresini, belirli zamanlardan yapılan dualar arasından Arafat duasını, bineklerden Burak&#8217;ı, meleklerden Rüh&#8217;u (Cebrâil aleyhisselâmı), renklerden beyaz rengi, durumlardan birlik hâlinde olay , insan uzuvlarından kalbi, taşlardan hacerü&#8217;l-esved taşını, evlerden Beyt-i ma&#8217;mür&#8217;u, ağaçlardan Sidre-i müntehâ&#8217;yı, hanımlardan Hazreti Meryem ve Âsiye&#8217;yi, erkeklerden Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmı, yıldızlardan güneşi, hareketlerden doğrusal hareketi, kanunlardan ilâhi şeriatları, kanıtlardan varoluşsal kanıtları, suretlerden Âdem suretini -ki bu yüzden onu ilâhi suret şeklinde ortaya çıkarmıştır- nurlardan kendisi ile nazarın olduu nuru, iki zıddan ispat olanı, gazaba karşı rahmeti, namaz fiillerinden secdeyi, namazda söylenenlerden Allah&#8217;ıbzikretmeyi, irade türlerinden niyeti seçmesi bunlara örnektir. Meselenin tahkiki şudur ki Allah Teâlâ dilediğini seçer ve yaratır, seçilmiş olan Mustafâ&#8217;dır.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 78</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın bizzat kendisinin içerisinde dahi bazı süre ve âyetler diğerlerine üstündür, oysa Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı hiç kuşkusuz ki Allah Teâlâ&#8217;nın kelâmıdır. Mesela Âyetü&#8217;lkursi Kur&#8217;ân&#8217;ın efendisidir, ama o da Kur&#8217;ân&#8217;dır. Böylece burada öğreniyoruz ki akli nazarın gerektirdiği hikmet, doğru değildir, Allah Teâlâ&#8217;nın işlerde câri olan hikmeti sahih olan hikmettir ve bu hikmet akli değildir, akledilmez. Haddizatında bu hikmet bilinmiyor ise bile, meçhul de değildir, fakat yine de salt fikir ve nazar ile tespit ve tayin edilemez.</p>
<p>İmdi bizler âlemde seçim ve üstünlüğün mevcut olduğunu, hatta bizler için şeriatta belirlenmiş olan zikir ve dualarda bile bir üstünlüğün söz konusu olduğunu gördüğümüz zaman anlarız ki burada varlıkların kendilerinin ötesir de makul bir durum söz konusudur ve bu durum iradenin ta kendisidir, tek bir şeydeki ve eşit şeylerdeki üstünlük işte orada zuhur eder. Oysa bir olan üstünlük ile nitelenmez, eşit olan da nitelenmez. Bu durumda öğrenmiş oluruz ki Allah Teâlâ&#8217;nın sırrı meçhuldür, onu kendisinden başkası bilemez.</p>
<p>Sayfa 82</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yüce olan, Allah tarafından konumu yüce kılınandır. Yücelik zâti yüceliğe sahip olan Allah Teâlâ&#8217;dan olduğu için kendilerine yücelik makamı vermiş olduğu kimseleri muhafaza buyurur, zorba ve mütekebbir olup da büyüklük taslayanları ise yerle yeksan eder, kendi zâtında bulunan kibriyâ nedeniyle bunları cezalandırır. Bu nedenle (Sonuç, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlarındır) buyurmuştur. Yani yeryüzünde büyüklük isteyenlerin istedikleri büyüklüğün akıbeti Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlar lehine olacaktır. Yani Allah Teâlâ onlara dünyada ve âhirette yücelik dereceleri verecektir. Âhirette vereceği yücelik derecesi zaten muhakkaktır, çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın vaadi haktır, haberi mutlak doğrudur. Âhiret diyarı ise mertebelerin birbirinden ayırt edilmesinin ve mahlükatın Allah katındaki değerlerinin, O&#8217;na göre konumlarının belirlenmesinin diyarıdır. Bu yüzden de kıyamet gününde muhakkak, Allah&#8217;tan sakınan takva sahiplerinin yücelik mertebesi olacaktır.</p>
<p>Sayfa 87</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mümin, Allah&#8217;ın varlığına, birliğine, O&#8217;ndan başka ilâh olmadığına, O&#8217;nun zâtından gayrı her şeyin yok olup zeval bulacağına, işin eninde sonunda Allah&#8217;a ait olduğuna iman ettiğini iddia ettiği ve dili ile iddia ettiği bu imanına gönülden de inandığını, kalben bağlandığını öne sürdüğü ve onun bu iddiasında doğru olması muhtemel olduğu gibi yalancı olması da muhtemel olduğu için Allah Teâlâ onu imtihan eder; böylece bu mükellefiyeti konusunda lehinde ya da aleyhinde delillerin ortaya konulmasını diler. Tabii kulun bu durumda delillendirmek durumunda olduğu kulluğu, ulühiyetin bütün âleme sirayet etmiş olmasından kaynaklanan kulluk değil, insanlara mahsusu olan iradi kulluktur.</p>
<p>Bu itibarla Hak Teâlâ insanın gözlerinin önüne sebepleri yerleştirmiş, iman iddiasında bulunan kimsenin ihtiyaçlarını tam da bu sebeplere bağlamış, ona verdiği her şeyi işte bu sebepler üzerinden ve onlar aracılığı ile takdir buyurmuştur. Eğer bu durumda Allah Teâlâ o kimseye bu sebeplerin örtüsünü delip hakikati keşfedeceği bir nur bahşeder de kul bu nur sayesinde bütün sebeplerin ardındaki hakiki sebep olarak Allah Teâlâ&#8217;yı görür ya da ıhtiyaç duyduğu bütün şeylerin yaratıcısı veya var edici olduğunu kavrar ise işte bu kimse Allah&#8217;tan bir nur ve beyyine üzere “mümin” kimsedir; davasında sadık, doğru sözlü olandır; iddia ettiği makamın hakkını veren kimsedir ki bunu da Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine bahşetmiş olduğu inayet sayesinde başarmıştır.</p>
<p>Sayfa 95</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah seni teyit etsin, bi ki âlim zâhiri ve bâtını bilen olduğu kadar her ikisini kendisinde birleştirmeyen kimse ise seçkin âlim olmadığı gibi seçilmiş âlim de değildir. Çünkü bilgin hakikati gereği sahibini bilgisine aykırı davranmaktan alıkoyar. Eğer insan bilgili olduğunu iddia eder fakat akla ve şeriata göre yapması zorunlu bir işin aksine davranırsa, bilgili olmadığı gibi bilen suretinde de ortaya çıkmamıştır. O hâlde sakın kendini kandırma, çünkü böyle bir suçun vebali başkasına değil, sadece sana döner. Eğer, “Bilgili olduğu hâlde bilgisine göre davranmayan insanları görürüz. Bazen insanda bilgi bulunur, fakat amel olmaz.” diyecek olursan buna karşılık şöyle deriz: Böyle söz, o sözü söyleyenden sadır olmuş bir hatadır. Çünkü bilginin bilgiye olduğu kadar bilgi olmayan şeye de verilen bir isim olduğunu bilmelisin. Bildiğini iddia ettiği bilgiye bağlı ameli yapmayan bir kimse gördüğümüzde muhakkak o kimsenin içinde bir ihtimal bulunur.</p>
<p>İçinde (bildiği şeyin doğruluğuna ilişkin) herhangi bir ihtimal bulunan kimse ise o şeyi biliyor sayılmaz, aynı zamanda bu kimse verdiği habere de bilgi olmasını gerektirecek ölçüde inanmaz. Âma yine de sen ona soracak olsan sana, “bu bilgiyi getiren kimsenin (yani Hazreti Peygamber aleyhisselâmın) getirdiği şey doğrudur, ben de ona inanıyorum” der. Ne var ki söz sadece bazı insanlar nezd nde, o sözü söylediği zaman doğru kabul edilir, bunun dışında doğru kabul edilmez. Haddizatında bu kimse kendi başına kaldığı zamanı aklındaki ihtimal ortaya çıkar. Dolayısıyla onda ortaya çıkan ve bilgi gibi görünen bu şey aslında kendisine ârız olan bir durumdan ibarettir. Çünkü ilim , ince bir perdenin ardından insana ameli getirir.<br />
Sayfa 107</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki ahşap ağacın belli bir suretidir, onda sen her zaman sadece ağaçlık olmak anlamındaki mâkül ve toplayıcı hakikati gör, ona o olarak bak, işte o zaman onun eksik olmadığını, bölünmediğini, aksine her kürsüde, her minberde onun eksiksiz ve fazlasız bir şekilde tam olarak bulunduğunu görürsün. Her ne kadar ondan yapılmış kürsüde ve minberde ondan neşet eden ağaçlık, köşegen olma, nicelik ve benzeri pek çok hakikat bulunsa da bu böyledir. İşte bu üçüncü şey bütün bu hakikatlerin tamamının kemalidir.</span></span></div>
<div class="dr flex-row"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>(Namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar(Ankebut,45)), yani sureti ile böyle yapar, nitekim iftitah tekbiri namazın başlangıcı, ona namaz dışındaki şeyleri haram kılıcı, selâm ise sonudur, ona bunları helâl kılıcıdır. Böylelikle namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah Teâlâ, içerdiği ihram (haram kılma, kutsallaştırma, yasaklama) nedeniyle bize bu hakikatten haber vermek üzere bu âyette bize bunu bildirmiştir. O hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar, bunun sebebi ise iftitah tekbiridir. Çünkü bu tekbir, namaza başlayan için namazda olduğu sürece başka bir işle meşgul olmayı haram hâle getirir. Bu ihram (iftitah tekbiri) sayesinde onu hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar. İhram kelimesi, kişiyi namazda oluşuna aykırı olacak bir tasarruftan alıkoymaktır. Böylelikle namaz kılan kimse bu tür tasarruflara son verir, böylece Allah&#8217;ın emri ile ona ibadet eden kimsenin sevabını aldığı gibi aynı namaz içerisinde —her ne kadar doğrudan buna niyet etmemiş olsa da-Allah&#8217;ın haram kılmış olduğu şeyleri terketmenin sevabını alır. Namazın ne kadar üstün bir ibadet olduğunu bir düşün!<br />
Sayfa 109</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İşaret</p>
<p>Allah Teâlâ senin beden arazini yarattığı zaman orada bir de Kâbe var etmiştir. Bu Kâbe senin kalbindir. Bu beyti mümin için en şerefli ev yapmış ve göklerde bir beyt-i ma&#8217;mur&#8217;un, yerde Kâbe&#8217;nin bulunduğunu, fakat bu beytlerin kendisini içine alamayacağını, buna karşılık mümin yaradılışlı bu kulunun kalbinin kendisini alacağını ifade buyurmuştur. Tabii, burada kalbin Allah&#8217;ı kuşatıp içine almasından maksat, O&#8217;nu bilmesidir. Bu da sana göstermektedir ki âyetteki arz kelimesinden kastedilen, senin kulluk arzın olan bedenindir, sen bu arzda sanki O&#8217;nu gözünle görüyormuşçasına O&#8217;na kulluk edersin.</p>
<p>Sayfa 121</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ (Hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz) hadisi şerifinde ifade edildiği üzere seni yarattıkları üzerinde mâlik kılıp hak ve bâtıl arasında hükmetme makamına ikame ederken bunu kendi âcizliğinden, yarattıklarının işlerini çekip çevirme konusundaki kusurundan, mülkünü ve egemenliğini ızhar etme konusundaki eksikliğinden dolayı yapmış değildir. Aksine bu şekilde yapmakla sana seni bu fena âlemi konusunda bir misal olarak göstermiştir ki sen bu misalden yola çıkarak beka âleminde ilâhi mülkün nasıl bir tertip üzere olduğunu anlayabilesin. Bu nedenle Allah Teâlâ bu dünyayı geçici bir gölgelik, fani bir araz kılmış, seni bu geçici dünyada yolcu yapmıştır. Bu dünya helâk denizi üzerine kurulmuş bir köprüdür, helâk edilen nicelerinin düştüğü bir meydandır.</p>
<p>Sayfa 135</p>
<hr />
<p>Eşler arasında var edilen sevgi, üremeyi ortaya çıkaran nikâh ilişkisini sürdürmektir. Eşler arasında yaratılmış sevgi, eşlerden her birinin digerine karşı duyduğu sevgi, şefkat ve onda bulduğu sükündur. Kadın açısından bu, parçanın bütüne, fer&#8217;in asla, garibin vatanına duydugu özlem ve iştiyaktır, erkek açısından ise bütünün parçasına duyduğu özlem ve iştiyaktır, -çünkü bütün ismi onunla gerçekleşir, onun olmaması hâlinde bu isim müsemmasız kalır , aslın fer&#8217;e duydugu özlem ve iştiyaktır, çünkü kadın ondan yaratılmıştır. Sevgi ve rahmet ile bütün parçayı ister, parça da bütünü ister, böylece birleşirler ve bu birleşmeden evlatların ayanları ortaya çıkar.</p>
<p>Sayfa 138</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âhiretteki fiziksel diriliş bu dünyadaki yaratılışa benzemeyecektir. Çünkü bu ikisi birbirinin aynı değildir, aksine âhirette yeniden yaratılan insan farklı bir terkip ve mizaçta yaratılır. Nitekim âhiret diyarındaki yaratılışın mizacı hakkında şeriat ve nebevi tarifler mevcuttur. Her ne kadar her iki cihanda cevherler aynı olsa da terkip ve mizaç farklı olur. Dünyadaki terkip kabirde dağılır, yayılır, ancak âhirette sadece âhirete yaraşır olan, fakat dünyaya uygun olmayan yeni bir terkipte yaratılma söz konusu olur. Her ne kadar göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak şeklinde suret kâmil bir şekilde iki cihanda aynı olsa da arada fark vardır. Bu farkın bazı vönleri hissedilir, bazı yönleri hissedilmez. Âhiretteki yaratılışın sureti (göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak, vb. bakımından) bu dünyadaki suretin aynısı olduğu için bizim işaret ettiğimiz farklılık fark edilmeyebilir. Ama her iki yaratılışın hükmü farklı olduğu için arada mizaç farklılığı olduğunu anlarız.</p>
<p>Sayfa 140</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nasihat</p>
<p>Yaratılmışlarla beraber rahat yoktur, o hâlde sen Hakk&#8217;a dön, çünkü sana evla olan O&#8217;dur. Eğer yaratılmışlar nasılsalar sen onlarla o şekilde irtibat kuracak olursan o zaman Hak&#8217;tan uzaklaşırsın, çünkü onlar Hakk&#8217;ın razı olmadığı bir hâl üzeredirler. Eğer onlarla bu şekilde ilişki kurmazsan sana musallat olurlar. Dolayısıyla rahat yoktur.<br />
Sayfa 189<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Demek ki dünya imar edilecek bir yer değil, geçip gidilecek | (tâbir edilecek) bir köprüdür. Aynı şekilde insanın uykuda gördüğü rüya da gerçek ömür değildir, tâbir edilecek suretlerdir, uyandığı zaman rüyada gördüğü şekleri karşısında bulamaz. Rüyada hayır, şer, evler, yolculuklar, diyarlar, iyi ve kötü hâller görebilir, ama tâbir ilmini bilen kimsenin bunları tâbir etmesi gerekir ki bu tâbir sonucunda o kişi, “senin rüyan şuna, şuna delâlet ediyor” der. İşte dünya hayatı da böyle bir uyku hâlidir. İnsan ölümle âhiret hayatına intikal ettiği zaman dünyada ona ait olan, elinin altında ya da duyu idraklerinin kapsamında olan ev, aile, mal gibi şeylerin hiçbiri onunla birlikte âhirete intikal edemez. Aynı durum uykusundan uyanan kimsenin uykusunda gördüğü, dokunduğu şeylerin hiçbirini uyandığında görememesi, onlara dokunamaması gibidir. Bu yüzden Allah Teâlâ bizim gecede ve gündüzde uykuda olduğumuzu ifade etmiştir. Uyanma âhirette olacaktır. Orada rüya tâbir edilecektir.</p>
<p>Sayfa 142</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yaratılmışlar içerisinde kendisine zulmetmekle nitelenen tek varlık insandır. Bu itibarla göklerin ve yerin yaratılışı, konum olarak insanın yaratılışından daha büyüktür, çünkü onlar emanetin değerini insandan daha iyi bilmişlerdir. Yine onlar bu sayede ilim bakımından da insanlardan daha büyük olmuşlardır, çünkü onlar insan gibi cehaletle nitelendirilmemişlerdir. Zira insan, Allah kendisine emaneti teklif ettiği zaman onu kabul etmiştir ve tam o esnada asıl hükmü itibariyle çok zalim ve çok cahildir. Zira kendisine bu emaneti yüklenmesi emredilmemiş, aksine sadece teklif edilmiştir. Eğer kendisine bu emanet zorla yüklenmiş olsaydı, bu durum onun için daha kolay olurdu. (Çünkü Allah insanı insanın kendisini tanıdığından daha iyi tanır ve ona gücüne münasip bir yük yükler.) Bu nedenle insan kendisine karşı çok zalim ve emanetin değeri konusunda çok cahildir. Emanet, taşınması itibariyle kolay olsa da mâna itibariyle çok ağırdır.</p>
<p>Sayfa 245</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her zaman ilim ve amel sahibi ol. Şeriatın seni yönlendirip davet ettiği ve senden yapmanı istediği şey de odur. Sen de kendi kurtuluşun için ve kendilerini şeriata uygun apaçık yolda yürüterek halkının kurtuluşu için çalış. Çünkü Allah Teâlâ kıyamet günü adalet ve güzel kişilik, karakter ve davranışlarında onları senin lehine şahit kılar. Şayet onları muhalif ve yasak yollara yönlendirirsen durum tersine döner ve Hak Teâlâ kötü karakter ve davranışlarında kıyamet günü onları senin aleyhine şahit kılar. Vücut organları, kıyamet günü lehine ya da aleyhine şahitlik edilecek kimse için güvenilir bir şahittir. Çünkü kendisinden meydana geldiği bedenin işlerini yönettiği sürece nefs-i nâtıkanın, vücut organlarını ancak Şâri&#8217; diliyle Allahın belirlediği yer ve hâllerde ona itaat için hareket ettirmesi bedenin hakkıdır.</p>
<p>Sayfa 321</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Şüphesiz Allah Teâlâ insanların mutlak surette ona muhtaç olduklarını, fakirliğin ise onlardan meydana geldiğini haber vermiştir. Biz biliriz ki Hak Teâlâ kendisine muhtaç olunan her şeyin suretinde ortaya çıkar. Fakir ise hikmete uygun olarak belirlenen yerlerdeki sebeplere sarılan, onları dışlamayan kimsedir. O her şeye muhtaç olan ama hiçbir şeyin kendisine muhtaç olmadığı kimsedir. İşte o kimse muhakkik âlimlere göre hâlis kuldur. Çünkü Allah Teâlâ hakkın duyduğu kıskançlık nevinden (Ey insanlar!) buyurmuş, hitabı mümin ya da başkasına mahsus kılmamııştır. Allah Teâlâ bu âyette (Siz Allah&#8217;a muhtaçşsınız) sözüyle muhtaç olunan her şeyi kendisine künye olarak vermiştir. Yani, sizin muhtaç olduğunuz şeyler bize aittir ve isteğimize bağlıdır. Bize ait olan da ancak bizden talep edilebilir. Öyleyse muhtaçlık da bizedir, eşyaya değil.</p>
<p>Sayfa 291</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan doğduğu zaman karanlığı içinde kalır ve böylece zâhiri nur iken bâtını karanlık olur. İnsan içinin karanlığında her zaman bilgi kandiliyle yürüyebilir. Bu kandile sahip olmazsa, o karanlıklarda doğru yolu bulamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma ilim dışında hiçbir şeyden ziyade verilmesi konusunda dua etmesini emretmemiştir. Burada ilimle Allah&#8217;ı ve âhiret diyarını bilmeyi, dünyanın hak ettiği şeyi, ne için yaratılıp hangi amaçla ortaya konulduğunu bilmeyi kastediyorum, başka bir ilmi değil. İnsan bu ilmi bilince nerede olursa olsun, işi basiret üzere olur ve ne nefsi ne de hareketleri adına hiçbir şeyden gafil ve cahil kalmaz. İlim, ilâhi ve kuşatıcı bir sıfattır. Allah&#8217;ın lütfunun en hayırlısıdır ve saadettir. Allah Teâlâ bir kulun bedbahtlığını murad ederse ondan ilmi izale eder. Çünkü ilim insanın zâti niteliği değil, sonradan kazanılmış niteliğidir. Sonradan kazanılmış olanın izalesi mümkündür. İşte böyle kimseden Allah ilim sıfatını izale edince, kendisine cehalet elbisesini giydirir. Zaten ilmin izale edilmesinin kendisi, doğrudan cehaleti ortaya çıkarır. Artık o kimsede, kendisinden ilmin izale edildiğini bilmek dışında hiçbir ilim kalmamış olur.</p>
<p>Sayfa 411<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Mümin insan, korkusu ve ümidi eşit olan, biri diğerine baskın çıkmayan kişidir. Çünkü mümin her şeyi kendi mahalline koyar. İnsanın ilk yaratılışı zayıftır, zayıflığından dolayı da nefsinde korku önceliklidir. Sonra bu zayıflığın ardından kuvvet kazanır, böylece kuvveti ile birlikte ümit gelir. Çünkü ilimlerde ve yorumlarda nazarı, düşüncesi kuvvetlenir, Hak Teâlâ&#8217;dan yana ümidi büyür. Ancak akıl sahibi insan ümidi, yerinden taşacak şekilde aşırıya vardırmaz.</p>
<p>Akıl sahibi ve ârif insanda korkuyu işe koşmayı gerektiren bir durumda ümidin kuvveti akla gelecek olsa, o kimse ümidi tek başına hüküm verme makamından azleder, onun yanına korkuyu da ortak kılar. İşte mümin budur, o her daim böyle kalmaya devam eder, ta ki zâtı Allah dostu velilerin, teşri ve risâlet kapısının kapanmış olduğu ve sadece ilâhi ilimlere ve sırlara sahip olmada seçkinlik kapısının açık kaldığı şu Muhammedi zamanda nübüvvet mirasında ulaştıkları kemal derecesine ulaşana kadar bu böyle sürer.</p>
<p>Sayfa 411</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bil ki ilim Allah&#8217;ın nurlarından bir nur olup onu kullarından dilediğinin kalbine atar. Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa ölü olup da kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içerisinde kendisi ile yürüyeceği bir nuru ona verdiğimiz kimse” (En&#8217;âm, 6/122) Buradaki “nur”dan maksat ilimdir, o da kulun nefsinde bulunan bir özelliktir ve bu özellik onu eşyanın hakikatine muttali kılar. Göz için güneş ışığı ne ise bu da basiret için odur, hatta ondan daha kâmil ve üstündür.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 414</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Âdem daha toprak ve su arasında iken ben nebi idim.”5 buyurmuştur. Bu sözü ile kastettiği, Âdem henüz toprak ve su arasında iken onun kendi peygamberliğine dair ilmin hasıl olduğudur. Nitekim kendisi her hâlinde Allah&#8217;ı zikrederdi. Kendisi hakkında -ki kendisi mutlak olarak doğru sözlüdür- şöyle buyurmuştur: “Benim gözüm uyur, ancak kalbim uyumaz.” Bu sözü ile o fiziksel olarak gözleri uyuduğu zaman dahi kalbinin uyumadığını bildirmiştir. Onun ölümü de böyledir, nasıl ki sadece fiziksel olarak uyuyordu ise, aynı şekilde ölümü de sadece fiziksel ölümdür. Zira Allah onun için “Sen öleceksin.” buyurmuştur. Kalbi nasıl uyumuyorsa, ölmemiştir de. Allah&#8217;ın kendisini yarattığı günden beri hayattadır. Hayatı ise kesintisiz bir şekilde yaratıcısını müşahede etmesidir. İşte bu, fiziksel olarak ölmüş olsa bile mânevi olarak asla ölümsüz olan bir hayattır.</p>
<p>Sayfa 423</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cehennemliklerin tamamı hesaba çekilir. Cennetlikler cennete girip oraya yerleşince ve orada rablerini görmeyi dileyince sadece rüyetullah için uygun olan bir surette haşredilirler. Allah&#8217;ı görüp geri döndükten sonra bu sefer sadece cennette kalmaya uygun bir surette tekrar haşredilirler. Her bir suret öncekini unutturur. İnsan cennete girip oradaki suretleri görünce hangisini diler ve beğenirse o surete girer. Böylece cennette daimi olarak bir suretten diğerine intikal edip durur ve bu durum sonsuza kadar böylece devam eder. Bu da insana ilâhi genişliğin ne kadar sonsuz olduğunu öğretmek içindir. Eğer bunu iyiden iyiye düşünür ve anlarsan, senin şu anda da bu durumda olduğunu kavrarsın. Zira sen her nefeste bir suretten bir diğerine geçmektesin. Fakat alışılmış görüntün bu durumun senden perdelenmesine neden olur. Her hâlinde bir değişim yaşadığını hissetsen bile bunun bir suretten diğerine intikal olduğunu bilmezsin.</p>
<p>Sayfa 440</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âlemdeki her şey bir diğerine ya üstündür ya da ondan aşağıdadır. Her varlığın üstünde olan da vardır altında olan da. Onlara bu üstünlüğü veren Hak Teâlâ, bunu Allah dışındaki bütün varlıkların muhtaçlık ve noksanlık özelliğini izhar etme hikmeti ile vermiştir. Bu nedenle insan işte bu hakkı kuşatma özelliği ile göklere ve yere üstün geldiği vakit hemen (Göklerin ve yerin yaratılışı insanın yaratılışından daha büyüktür| âyeti geliverir. Gökler ve yer insan üstün geldiği vakit ise hemen “Beni ne göklerim kuşattı ne yerim, sadece kulumun kalbi kuşattı”? hadis-i kudsisi gelir ve her ikisinden de (yani hem insandan hem de gök ve yerden) bu övünme ve üstünlük özelliğini izale eder, böylece hepsi rablerine muhtaç olurlar, nefisleri ve üstünlükleri perdelenir.</p>
<p>Sayfa 469<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bil ki ruhların hayatları zâtidır, asla ölmezler. Bedenlerin hayatları ise arazidir, ölüm ve yok oluş başlarına gelebilir. Bedenin ruhun hayatından dolayı görünür olan hayatı, yere vuran gineş ışığının ışığı gibidir. Güneşin kendisi ortadan kalkınca ışığı da gider ve yer karanlık kalır. Ruh da böyledir, bedenden ayrılıp geldiği rabbine, “âlimine” gittiği zaman ondan bedene yayılan hayat da kendisini takip eder. Böylece beden cansız bir varlık suretinde kalır. Bu durumda “Falanca öldü.” derler. Oysa biz hakikati itibariyle “Falanca aslına döndü.” deriz.</p>
<p>Sayfa 440</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalbin Allah&#8217;tan başkası ile meşgul olması onun yüzeyinde bir pas gibidir, çünkü Hakk&#8217;ın o kalbe tecelli etmesine engel olur. Zira ilâhi makam devamlı surette tecelli eder, onun bizden perdelenmesi tasavvur edilemez. İşte bu kalp başka şeyleri kabul ettiği için, ilâhi tecelliyi övgüye değer şer&#8217;i hitap tarafından kabul etmemiş, bu yüzden de bu kalbin ilâhi tecelli dışındaki şeyleri kabul ediyor olması Hazreti Peygamber aleyhisselâm tarafından “paslanmak”, Kur&#8217;ân tarafından da örtülmek, kılıflanmak, körelmek gibi sıfatlarla ifade edilmiştir. Yoksa Hak sana ilmin kalpte olduğu bilgisini verir, ancak bu durumda kalp Allah&#8217;tan başkasının bilgisi ile doludur. Oysa Allah&#8217;ı bilen zâtlarda kalp Allah iledir. Demek ki kalpler yaratılışları itibariyle sap ve parlaktırlar ve ebediyen öyle kalırlar.</p>
<p>Sayfa 483<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
İnsan dua eder, Hak da ona icabet buyurur. Eğer icabetin gecikmesi maslahat gereği ise o zaman Hak icabeti geciktirir. Bu noktada mümin, işin Hakk&#8217;a kalan kısmı ile ilgilenmez. Eğer maslahat icabetin süratli olmasını gerektiriyorsa icabet süratli olur. Eğer kulun duasında istediği şeyin birebir verilmesi maslahata uygun ise Hak onu verir, kâh derhâl verir kâh bir süre sonra verir. Eğer maslahat kulun istediği şeyi birebir vermek değil, bir başka şey ise, o zaman Hak kula, maslahatına uygun olanı verir. Hak Teâlâ mümin kuluna, ancak onun için hayırlı olanı verir. O hâlde sakın ola sen bu işin Hakk&#8217;a kalan kısmı ile ilgilenip de cahillerden olmayasın.</p>
<p>Sayfa 471</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bedenin tamamı, tabiatı gereği, Allah&#8217;a itaatkardır, O&#8217;ndan korkar. Bedendeki uzuvların hangisi olursa olsun, kul onu zorla ilâhi bir emre muhalif bir iş için harekete geçirdiği zaman muhakkak ona “Yapma, beni göndermen haram kılınmış olan işe gönderme, yoksa senin aleyhine şahitlik yaparım, sakın şehvetine uyma” diye seslenir ve o kötülüğü işlemekten Allah&#8217;a sığınır: Bütün kuvvet ve uzuvlar bu konumdadır. Onlar kendilerini çekip çeviren nefsin zorlaması altındadırlar, onun emrine âmâdedirler.</p>
<p>Sayfa 501<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
(Ve orada rızıklarını takdir etti(Fussilet,10): Allah Teâlâ bu yeryüzünde, oranın rızıklarını takdir etmiş, bunları ölçülü kılmıştır. Dolayısıyla hiçbir canlı, kendisine takdir edilmiş olan rızkı tamamlamadan ölmez. Rızıkların takdir edilmesi iki türlü anlaşılabilir. İlkine göre bundan kasıt rızıkların miktarlarını takdiri, ikincisine göre ise vakitlerinin takdiridir. Buna göre Allah Teâlâ rızıkların vakitlerinin ve ölçülerinin takdirini vermiştir. Zira rızık, varlıktaki bekası ancak rızık ile kaim olan bütün varlıklara takdir edilmiştir. Bu rızıklardan biri de gökteki vahyin kendisidir. Yerdeki rızık gökteki emr gibidir. Yerde rızkın takdiri, gökteki vahiy gibidir ki bu onun aynıdır, ondan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ her bir göğe emrini vahyetmiştir ki bu emri, her göğün rızkının takdiridir. Yerde de yerin rızkını takdir etmiştir. Yerdeki rızık, cisimlerin kendisi ile kaim olduğu şey, gökteki rızık ise ruhların kendisi ile kaim olduğu şeydir. Nitekim “Gökte rızkınız vardır” (Zâriyât, 91/22) âyeti bunu ifade eder. Bütün bunlar rızıktır ve amaç, yaratılmış her varlıkta muhtaçlığın oluşması, ihtiyaçsızlık (müstağnilik) sıfatının sadece Allah Teâlâ&#8217;ya mahsus kalmasıdır.</p>
<p>Sayfa 487</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her şeyin konuşkan ve rabbine nazar eder olduğunu bilen kimse, insanlar arasında iken olduğu gibi yalnız başına kaldığı zaman da kesinlikle utanma duygusuna sahip olur. Çünkü nerede olursa olsun, üzerini örten bir gök, altında bulunan bir yer vardır. Bu bilgiye sahip olan kimse herhangi bir mekânda olmasa bile kendi uzuvlarından, beden memleketinin reâyâsından utanır, çünkü her ne yapacaksa o uzuvlarla yapacaktır. Onlar onun aletleridir ve ister istemez onun fiillerine şahitlik etmek üzere çağrılacaklar ve kendilerinden istenen şahitliği yapacaklardır. Allah ancak adalet sahibi tanıkları şahitlik için çağırır.</p>
<p>Sayfa 501</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer nefsini bilecek olursan rabbini bilirsin. Nasıl ki rabbin sana ilim vermişse âleme de kendisi ile ilgili bilgi vermiştir. Sen onun (âlemin) suretisin, dolayısıyla de bu ilimde muhakkak âlemin paydaşı olmahı, onu bizzat kendi nefsine dair ilminle bilmelisin. Zira başlangıçta Hakk&#8217;ın âlemi bilmesi, O&#8217;nun zâtını (nefsini) bilmesi idi. Allah&#8217;ın insana olan rahmetindendir ki ona öncelikle kendi nefsini şahit tutmuştur. Böylece insan kendi nefsinde ancak ilâh olan bir varlığa ait olması gereken kuvvetler bulmuştur.</p>
</div>
</div>
<hr />
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26757 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500-205x300.jpg" alt="" width="205" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500-205x300.jpg 205w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 205px) 100vw, 205px" /></a></div>
<div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">(Göklerin ve yerin anahtarları O&#8217;nundur) açılması onunladır (Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar) bu iş O&#8217;nun elindedir, O&#8217;nun elinde olan da O&#8217;nun elinden çıkmaz. Dolayısıyla veren de O&#8217;dur, alan da O&#8217;dur.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 32</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div>
<div class="dr w-full">
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kul tövbe ederek Allah Teâlâ&#8217;ya döndüğü zaman Allah Teâlâ da ona kabul ile döner, çünkü Allah Teâlâ kullarının günahlarını değil, onların tövbe ve itaatlerini (ibadetlerini) kabul buyurur ki bu da O&#8217;nun kullarına yönelik rahmetindendir. Nitekim eğer Allah Teâlâ günahları kabul edecek olsaydı o zaman tıpkı ibadetler gibi günahlar da müşahede makamında onun huzurunda yer alırlardı, oysa Hak Teâlâ kullarından sadece kabul ettiklerini müşahede eder ve sadece itaatleri kabul eder. Kullarından sadece kendi katında sevilen ve güzel olanları görür, kötülüklerden ise yüz çevirir ve onları kabul etmez.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 42</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Şura 37. Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar. 38. Yine onlar, rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.</p>
<p>Müşavere/danışma karşılıklı diyalogdur. Bu, her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman bakışının sağlam, iyi olmadığına delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi bakışın/nazarın sağlamlığının bir parçasıdır. Bu her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman re&#8217;yinin (görüşünün) zayıf olduğuna delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi re&#8217;yin sağlamlığının bir parçasıdır. İnsanın yapmak istediği bir işi başkalarının görüşlerine arzetmesi onun aklının tam olduğuna delâlet eder, çünkü bu durumda insan o konudaki görüş farklılıkları hakkında bilgi sahibi olur, kendisi görüşünde yalnız kalacak olsa bile, o görüşü kendisinden başkasının savunmadığını öğrenmiş olur, bunun yanı sıra pek çok başka görüşü de elde etmiş olur. Hakk&#8217;ın birliğine mahlükatın müşaveresinden daha güçlü bir delil var mıdır? Akılların mertebelerini sadece meşveret yapan kimseler bilir, özellikle de geceleyin meşveret yapanlar, çünkü gece vakti yapılan meşveret insanların daha iyi toplanmasına (zihinlerini konuya daha iyi yoğunlaştırmalarına) ve daha dikkatli konuşmaya sebep olur, düşünce dağınıklıklarına daha çok engel olur.Sayfa 47</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ kötülüğe misliyle karşılık vermektense affetmeye teşvik etmiş ki böyle yapan kimse kendisini kötülükten tenzih etmiş, kötülüğün mahalli olmaktan kendisini temizlemiş olacaktır. Bu meyanda bu cezayı vermeyen kimse hakkında (Kim bağışlar ve ıslah sağlarsa, onun mükâfatı Allah&#8217;a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez) buyurmuştur. Böylece kötülüğe karşılık vermeyi terk etmenin ahlâki erdemlerden biri olduğuna dikkat çekmiştir.</p>
<p>Sayfa 48</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hazreti Ali (radiyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Eğer aradan perde kalkacak olsaydı bile, yakinim (kesin imanım) şimdikinden daha da artmazdı.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Namaz beş vakittir, bunlardan kiminde kıraat sesli olur kiminde sessiz. İslam beş esas üzere bina edilmiştir, maksat karışıklığı izale etmektir. Tevhid imamdır, bu yüzden en baştadır, öncedir. Namaz nurdur, sabır ışıktır, sadaka burhandır; hac değerli ibadetlerin bildirilmesi, duyurulması, helal ve haramlara hürmettir.<br />
Sayfa 97</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın zâtının hakikatini bilmek imkânsızdır. Onun zâtı herhangi bir delille veya akli burhanla bilinemediği gibi tanım da kabul etmez. O, bir şeye benzetilemediği gibi herhangi bir şey de ona benzetilemez. Bu durumda şeylere benzeyen insan, hiçbir şeye benzemeyen ve benzetilemeyeni nasıl bilebilir? Senin onun hakkındaki bilgin (ma&#8217;rifet) ancak onun hiçbir denginin olmadığıdır. “Allah sizi kendisinden sakındırmıştır.” (Âl-i İmrân, 3/10)</p>
<p>Sayfa 122</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlardan kimi “O, cisimdir.”, kimi “Cisim değildir.”, kimi “Cevherdir.”, kimi “Cevher değildir.”, kimi “O bir cihettedir.”, kimi “Bir cihette değildir.” demiştir. Ancak Allah Teâlâ yarattığı kimseye, olumlayana da olumsuzlayana da bununla ilgilenmelerini emretmemiştir. Akıllı bir kimseye âlemdeki tek zâtın bilgisinin tahkiki sorulsa o, kendisine gerekli olan çıkarım ile meşgul olur ve bunu aşamaz. Nitekim süre ilerlemekte, nefesler azalmakta, giden nefes geri dönmemektedir.</p>
<p>Sayfa 127</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanlar Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Peygamber yanında tartışmamak gerekir.” sözüne karşı kördürler. Hâlbuki onun hadisinin huzurunda bulunmak, onun huzurunda bulunmakla aynı şeydir. Hadis okunduğunda tartışılmaması ve dinleyenin sesini yükseltmemesi gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ (Seslerinizi Peygamber&#8217;in sesinin üstüne yükseltmeyin) buyurmuştur. Peygamberin sesi ile onun sözünün aktarılması arasında fark yoktur. Bize düşen, okunan hadis ister bir soruya cevap olsun ister sözün başlangıcında söylenmiş olsun, tartışmaya girmeden muhaddisin peygamberden aktardığını kabul etmeye hazırlanmaktır. Bir meselede veya konuda Peygamberin sözü karşısında durmak vâciptir. Ne zaman “Allah veya Resülullah dedi ki.” denilse, dinleyenin bu sözü kabul etmesi, saygı göstermesi ve sesini muhaddisin sesinin üzerine çıkarmaması gerekir.</p>
<p>Sayfa 156<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Mâlum olan bir şey, duyular için de var olmadığı sürece insanın o şeyi idraki, zâtının kemaliyle tamamlanmış olmaz. İlmen idrak ettiği şeyi, varlığından sonra bir de duyu ile idrak ederse insanın o şeye karşı idraki zâtı itibariyle tam olur. İnsanın var olmasını istediği şeye muhtaç olmasının sebebi, mâna ve duyudan mürekkep olmasıdır. Kendisini tercih edene ihtiyaç duymasının sebebi de onun mümkün bir varlık olmasıdır. Hak Teâlâ ise mürekkep değil tektir. Onun şeyleri idraki, varlık ve yokluk hâllerinde hakikatleri ne ise o üzere, tek bir idraktir. Bu sebeple kullarda olduğu gibi şeyleri ihtiyaç dolayısıyla yaratmamıştır. Bu sebeple Fâtır süresi 15. âyette “siz ise fakirsiniz” buyurulmuştur.</p>
<p>Sayfa 136</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kula hükmü gerektiren şeye değil hükme rıza göstermek emredilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu buna memur kılarak (Rabbinin hükmüne sabret) buyurmuştur. Bu, belâ veya afiyet içeren ilâhi bir hüküm nüfuz ettiğinde Allah&#8217;a karşı sebat etmektir. İnsan doğası gereği darlıktan rahatlığa, genişliğe ve güneşin doğuşuna çıkmak ister. Doğanın karanlığını gördüğünde ve bu onu sıktığında sabırlı davranamaz. Bu sebeple ona şöyle denilir: Rabbinin hükmüne karşı sabit ol. İster üzsün ister sevindirsin onun sendeki hükmünün nüfuzundan uzak değilsin. Bu hüküm seni üzerse, bunu kaldırması için bize gelirsin. Bu hüküm seni sevindirirse de onun kalıcı olması için ve şükretmek için bize gelirsin. Sen bunları fazlalaştırdıkça biz de senin sevincini artırırız. Sevincin azalmaz ve sen her hâlde karlı çıkarsın. Biz sana sabrı ancak zorunlu bir ibadet olarak emrediyoruz. Şen de böylece vâcip olanı yerine getiren kimsenin karşılığını alırsın.</p>
<p>Sayfa 219</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey gece herkes uykuya daldığında bana samimi olanım Ve onların arasında gündüz bana konuşanım!</p>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15">Bilmelisin ki, zenginliğin ilk derecesi kanaat ve var olanla yetinmektir. Zenginlik yalnızca gönül zenginliğidir. Allah&#8217;ın gönül zenginliği verdiği kimseden başka zengin yoktur. Zenginlik düşündüğün gibi mal çokluğu değildir. Malın rabbinden, malın artmasının istense de insana hakim olan şey fakirliktir.</span></div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 244</span></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>İnsan, varlıktaki maksattır. O, hikmetlerin toplamıdır. Cennet, cehennem, dünya, âhiret, tüm hâller ve nitelikler onun için yaratılmıştır. İlâhi isimlerin toplamı ve eserleri onun üzerinde zuhur etmiştir. O, nimetlendirilen, azap edilen, rahmet edilen ve cezalandırılandır. Azap, nimet, rahmet ve ceza onun içindir. O, seçim yapan sorumlu kişidir. O, seçmeye mecburdur. Hak hükümler, kaza ve ayırma yoluyla onda tecelli etmiştir. Tüm âlem onun etrafında dönmektedir. Kıyamet de onun içindir. Cinler de onunla hesaba çekileceklerdir. Göklerdeki ve yerdeki her şey onun emrine âmâdedir. Ulvi ve süfli tüm âlem dünyada ve âhirette o ihtiyaç duyduğu için hareket etmektedir.</p>
<p>Allah insan türünü farklı derecelerde yaratmış, bir kısmını diğerinin emrine vermiş, bazısını faydasının kendisine dönmesi için âlemin bir kısmının emrine vermiştir. Onu ancak kendi hizmetine almıştır. Bundan diğerleri de dolaylı olarak faydalanmaktadır. İnsan türü dışında Allah&#8217;ın yarattıklarından hiçbirisi hilafetle özel kılınmamıştır. İnsan ise verme ve engelleme gücüne sahip kılınmıştır. Said (iyi, mutlu) kimseler halife ve vekildirler. Saidlerin dışındaki kimseler ise halife değil yalnızca vekildirler. Allah&#8217;ın isimlerinin hükmünün etkileri âlemde, onların ellerinde ortaya çıktığından onlar, Allah&#8217;ın isimlerine vekalet ederler.</p>
<p>Sayfa 259<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemin yaratılışının suretini, zuhurunu, ilahi buyruğun nüfuz hızını, gözlerin ve basiretlerin Alemde idrak ettiği şeyleri bilmek isteyen kimse, ateşi elinde oynatarak havada hareket ettiren kimsenin hızlı hareketi sebebiyle yapabildiklerine bir baksın. Bu kişi hareketi uzatır veya istediği başka bir şekilde yaparsa ateşi çevirdiğinde ona bakan kimsenin gözünde daire veya uzun bir çizgi oluşur. Artık sen hem bir ateş dairesi gördüğünden hem de orada bir daire bulunmadığından şüphe duymazsın. Senin bu şekilde görmene sebep olan şey, hareketin hızıdır. Daire, gözün idrak edebilmesi için Allah&#8217;ın &#8220;Ol&#8221; (kün) sözü ile ortaya çıkan mahlükların suretleri gibidir. Sen bakışına, basiretin ve düşüncenle şekillenen görüşüne göre onun yaratılmış olduğuna hükmedersin. İlmin ve keşfinle ise onun kendisiyle yaratıldığı Hak olduğuna hükmedersin.</p>
<p>Sayfa 253</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bilmelisin ki, sen, benzeri bulunmayan bir yakutla ölçülen demir madenisin. Demir madeni, miktar açısından demirle eşit olsa da kıymet, zit ve özellik açısından asla bir olamaz. Allah bundan yücedir. Öyleyse sen kulluğuna ve kıymetine sarıl!<br />
Sayfa 267</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala hikmetli düzenin gerektirdiğ biçimde alemin işlerinde bulunmaktadır. Onun yarın olan işi ancak yarın, bugünün işi ancak bugün, dünün işi de ancak dün gerçekleşir. Allah Teala açısından tüm işler bu şekildedir. Ancak işler açısından, eğer Hak isrerse bir işin vakti dışında gerçekleşmesi mümkündür. Onun meşietinde (dilemesinde) mecburiyet veya tereddüt yoktur. Allah bundan yücedir. Onun dilemesi başkasına değil ancak tek şeye bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 280<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alem dünyada da Ahirette de, zahiren ve bitınen sürekli olarak sonsuza kadar halden hale dönüşmektedir. Ancak gizli ve görünür hareketler vardır. Haller gidip gelir ve kendilerini kabul eden hakikatlere giderler. Hareketler Alemde farklı etkiler gösterirler. Hareket olmasa zamanlar bitmez, sayıların bir anlamı kalmaz, şeyler belli bir vakte kadar seyretmez ve bir yurttan diğerine geçiş gerçekleşmezdi.<br />
Sayfa 278</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanın ahlâkı ile herkesi kuşatıcı olması ve onunla tüm âlemi razı etmesi imkânsızdır. Alemin kendinde bir muhalefet ve düşmanlık bulunur. Zeyd razı edildiğinde onun düşmanı olan Amr kızdırılmış olur. Dolayısıyla kişi ahlâkı ile tüm âlemi kuşatamaz, tüm âlemi razı etmenin mümkün olmadığını gördüğünde de ahlâkını Allah&#8217;a yönlendirir. Bu nedenle Allah&#8217;ı razı edecek şeylere bakıp onları yapar, onu kızdıracak şeylere bakıp onlardan çekinir. Bu fiillerin âleme uyup uymaması ile ilgilenmez. Kur&#8217;ân&#8217;ı bu gözle okuyan kimse âleme, Hakk&#8217;ın rahmeti ile muamele ettiği gibi muamele eder. Nasıl ki Hak rızkını dosta, düşmana, nefret edilene veya sevilene veriyorsa o da bu şekilde davranır.</p>
<p>Sayfa 302</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala, kendisini bildirmedikçe, zuhuru ile kendisini tanıtmadıkça hiç kimsenin Allah&#8217;ı bilmesi mümkün değildir. Allah bir kimseye kendisini bildirip tanıttığı zaman o kimse kalbi ile onu ayne&#8217;l-yakin mertebesinde yakin nuru ile görür. Hazreti Peygamber aleyhisselam Allah&#8217;tan haber naklederek şöyle buyurur: &#8220;Beni yaratınış olduğun yer ve gök kuşatamadı da mümin kulumun kalbi kuşattı.&#8221;90<br />
Sayfa 314</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Münacat</p>
<p>İlâhi! Seni nasıl birleyeyim ki, zira birlik aynında benim varlığım yok? Tevhid kulluğun sırrı iken seni nasıl birlemeyeyim ki? Sen yüceler yücesi, münezzeh olansın, senden gayrı ilâh yoktur. Kimse seni birleyemez, çünkü sen ezelde ve ebedde ne ise O&#8217;sun. Tahkik icabında, seni senden gayrısı birleyemez. İcmali olarak seni senden başkası bilemez. el-Bâtın olur, ez-Zâbir olursun, ancak zâtından bâtın olmazsın, zâtından başkasına da zâhir olmazsın.</p>
<p>Sayfa 317<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Hak Teâlâ (O Zâhir&#8217;dir, Bâtın&#8217;dır) buyurur ki bundan kastı şudur: Senin bârında aradığın şey zâhirdir, boşuna kendini yorma! Mârifetullah rayihasından bir kez koklayan kişi “Allah neden şunu şöyle yaptı da bunu yapmadı?” demez. Allah” bilen kul, “Allah neden şunu şöyle yaptı?” demez, çünkü bilir ki bütün zuhur edenin ve etmekte olanın, önde olanın ve arkada kalanın gerektirdiği her şeyin sebebi odur. Zâtı için tertip ettiği ise sebebin kendisidir. O, kendisinden başka bir illetle var ya da yok olmaz. O, zalimlerin söylediklerinden, yakıştırdıklarından münezzehtir, büyüktür, yüceler yücesidir.</p>
<p>Sayfa 316</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Her nerede olursak olalım, Hak bizimle beraberdir, varlık olarak bizimledir, münezzehtir, kendi şanına yaraşır şekilde bizimledir. İşte nerede olsanız O sizinle beraberdir] Ayet-i kerimesi bunu ifade eder ki bu da Hazreti Peygamber aleyhisselamın duasındaki &#8220;Allah&#8217;ım! Seferde yoldaş sensin.&#8221;91 şeklindeki ifadesini tasdikdir.<br />
Sayfa 318</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Aslına ölüm bir buluşma değil, her daim yanı başımızda olan ve o ana kadar gözlerimiz perdeli olduğu için göremedigimiz refikimizi görme anıdır. Hazreti Peygamber aleyhisselim &#8220;Kim Allah ile buluşmayı isterse Allah da onunla buluşmayı ister.&#8221;9] buyurmuştur. Perdeli olan kimse O&#8217;nun kendisine refik olduğunu bilmez, ancak karşılaştığı zaman bunu anlar, öğrenir.<br />
Sayfa 319</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bütün alem, bir anlamı olan bir harftir, anlamı da Allah&#8217;tır. Böylece Alemde Allah&#8217;ın hükümleri zuhur eder. Zira Alem özü itibariyle ilahi hükümlerin zuhur mahalli değildir, bu nedenle mana daima harf ile irtibatlıdır, Allah da daima alem ile irtibat halindedir. Bu da Hak Teala&#8217;nın [Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir] ayetinde ifade edilen husustur.<br />
Sayfa 320</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Şüphesiz hayat, sayılı nefeslerden, sınırlı ve belirli sürelerden ibarettir. Orada yazgı, belirlenen süreye ulaşır ve her emel sahibi emelini görür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalplerin kabulü çeşit çeşittir. İşte bu, insanların kalplerinde bulacakları duygu ve düşüncelerdir (havatır). İnsanlar bunlarla çalışır, bunlarla arzular ve bunlarla hareket ederler. Bu hareket ister itaat, ister isyan, ister mübah olsun durum böyledir. O halde maden, bitki, hayvan, insan, yeryüzü veya gökyüzü meleğinin kısaca alemin hareketlerin tamamı, yeryüzüne inen bu ilahi emirden oluşan söz konusu tecelliden meydana gelir. İnsanların kalplerinde buldukları ve aslını bilmedikleri duygu ve düşüncelerin (hatır) aslı işte budur. İndiği alemde bulunanların tamamına yönelik elçileri, feleklerin hareketlerinin ve yıldızların güçlerinden kendisiyle yani ilahi emirle beraber inenlerdir. İşte bunlar, alemde bulunanların hakikatlerine yönelik söz konusu ilahi emrin elçileridir. Bu nedenle gelişen durumlar onunla gelişir; işler onunla hayat bulur ve onunla geçerliğini yitirir.</p>
<p>Sayfa 421<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
&#8220;Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.&#8221;. Canlılardaki cimrilik, tabiatlarının bir neticesidir. En fazla da insanda bulunur. Çünkü Allah Teala insanı akıl bolluğu içeren ve yerleşik rühani ve hissi güçleri olan bir yapıda terkip etmiştir. Kuşkusuz A.llah Teala, her şeyin kendisine ait olma ve kendi hükmü altında bulunma hırsı ve tamihkarlığını da insanın fıtratına yerleştirmiştir. Öyleyse icizlik ve cimrilik, insanın fıtratında vardır. Allah Teala şöyle buyurur: &#8220;Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır (cimrilik eder).&#8221; (Mearic, 70121,) Bu gerçeği dikkate alan kimse, nefsini temize çıkarır ve iddiada bulunmaktan artırır. &#8220;İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.</p>
<p>Sayfa 411</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Âhir zamanda insanın baldırı konuşacak ve sahibine yaptıklarını haber verecektir. Yine âhir zamanda öldürmek üzere Müslümanlar Yahudileri ararken arkasına Yahudiler gizlendiğinde ağaç konuşacaktır. Nitekim o, Yahudi&#8217;yi ararken gördüğünde Müslümana “Ey Müslüman, işte arkamdaki Yahudi&#8217;dir; onu öldür.” diyecektir. Eşyadaki bu hayat zâtidir. Çünkü o bütün varlıklara yönelik ilâhi bir tecelliden kaynaklanır. Zira Allah Teâlâ kendisini tanısınlar ve ona ibadet etsinler diye onları yaratmıştır. Allah Tcâlâ kendisine tecelli edip de kendisini tanıtmadan yarattıklarından hiçbiri onu tanıyamaz. Çünkü yaratıcısını bilmek yaratılmışın gücü dâhilinde değildir. Tecelli ebediyen devam eder ve zâhirde melekler, insan ve cin dışındaki varlıkların tamamına görünür. Kuşkusuz onlar için devamlı tecelli, ancak diğer donuk varlıklar ve bitkiler gibi zâhirde bir konuşması bulunmayan şeylerde geçerlidir.</p>
<p>Sayfa 439<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Allah Teala, yarattıklarını en iyi bilen ve yaratmayı dilediği şeyi yaratmaya kadir olandır. Bununla birlikte o, anne-baba arasında kendini gösteren çocuk gibi emrini yer ile gök arasında inip duran kılmıştır. Allah Teala anlayışla rızıklandırdığı kimse nezdinde her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Bu nedenle her şeyi kuşatıcılık ancak bir mana bulunduğunda umumiyet ifade eder. Bir şeyi tüm vecihleriyle Allah azze ve celle&#8217;den başkası bilemez.</p>
<p>Sayfa 422</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hayretim yağmur yüklü suya değildir; ancak kayanın kuru yerinden akan suya hayret ettim Musa&#8217;nın asa ile taşa vurması gibi</p>
<p>O taş ki insanların içinde arasından su fışkırdı</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alemdeki ilk öğretmen, ilk akıldır. İlk ögrenci ise yaratılmış bir öğretmen olan Levh-i Mahfuz&#8217;dan ders almıştır. Gerçekte ise öğretmen Allah Teala&#8217;dır. Bütün Alem ondan öğrenir ve ihtiyaç sahibi fakir bir talebedir. Bu onun kemalidir.<br />
Sayfa 451</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın yücelttiği her şeyi yüceltmek her mümine gereklidir. Allah Teala resülünü sallallahu aleyhi ve sellem [Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin] sözüyle nitelemiştir. Böylece mümin kimse Kur&#8217;an&#8217;ı inceler, orada Allah Teala&#8217;nın ve kullarından bir grubun onu övdüğü her niteliği, hakkın övdüğü bir nitelik olarak bilir ve bu niteliklerle nitelenmek için çabalar. Allah Teala<br />
Kur&#8217;an&#8217;da kullarından bir grubun yerdiği bir özelliği zikrettiğinde ise bunlardan uzak durması gerekir. O böylelikle Kur&#8217;an&#8217;ı kendisine inmiş gibi kabul eder. Sanki Hak Teala ondan başkasına hitap etmemiş gibi düşünür. İşte boyle yaptığında onun ahlakı Kur&#8217;an olur. Hak Teala onu yüceltir. Böylelikle yücelmenin fayda verdiği yerde yücelir. Güzel ahlak akıl, şeriat ve örf bakımından bilinir. Güzel ahlaka uygun hareket etmek ise şeriatta bilinir.</p>
<p>Sayfa 454</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teâlâ ne yüce kitabında ne de nebisinin dilindeki hadisinde -söz konusu övgü amellerinden birine dair olmadıkça- kullarından kimseyi övmemiştir. Kullarını ancak amellerine bağlı olarak övmüştür. İşte kerem ve cömertliğin zirvesi budur. Sana verip bahşetmesi sonra da sana ait olmayan şeylerle seni övmesi böyledir. Kuşkusuz Hak Teâlâ senin perçeminden tutan ve sende ve senin elinle meydana getirmeyi murad ettiği her fiile seni yöneltendir. Sen ise gaflet içerisindesindir, hissetmezsin. Her kim fiillerinde Hak Teâlâ&#8217;nın velâyetini hissederse işte o, Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında (Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir) dediği kimselerdendir. Çünkü onlar, fâili müşahede ve ona münacat içerisindedirler. Bu şuura sahip olmayan kimse ise Allah Teâlâ&#8217;nın haklarında “Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Mâ&#8217;ün, 107/5) dediği kimselerdendir.</p>
<p>Sayfa 462</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zamanların doğal cisimler üzerindeki etkisi hakkında bilginlerden biri şöyle der: İlkbahar havasına rağbet gösterin! Çünkü ilkbahar havası ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde de gösterir. Sonbahar havasından ise sakının. Çünkü sonbahar havası da ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde gösterir. Allah Teâlâ hep birlikte bizim yeryüzünün bitkisi olduğumuzu belirtmiş ve (Allah, sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdi) buyurmuştur. O bununla sizin bir bitki gibi bittiğinizi kastetmiştir.</p>
<p>s.489</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah Teala merhametini gazap ve intikamında gizlemiştir. Hastalıktan çeken hastaya onun günahlarını silmek suretiyle merhamet etmesi buna örnektir. Had uygulayarak kendisinden intikam aldığı kimsenin durumu da böyledir. Ahiret yurdunda o kimseden mesuliyet kaldırılır. Benzer şekilde Allah Teala intikamını nimetinde gizlemiştir. Bu durumdaki kimse -azabaıığrama Ahiret yurdunda saklı olduğundan- şuan azap göreceği şeylerle nimetlenmektedir. Rahmetini azabında, azabını ise rahmetinde gizleyen, yine nimetini intikamında, intikamını ise nimetinde gizleyen Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir</p>
<p>Sayfa 512</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey yakın dost! Bakışlarını gönlüne yerleşen bilgilere çevir, gelip geçici şeylere bakma! Kuşkusuz (gönlüne) yerleşecek bilgilere göre hesaba çekilirsin. İman gönlüne yerleşirse artık sen müminsindir. Gönlüne imanın gereklerinden uzaklaşarak hükmün zahirinin gerektirmediği şeylere yönelmek yerleştiyse buna göre hesaba çekilir ve hakkındaki nihai karar buna göre verilir.<br />
Sayfa 535</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Cenab-ı Hak gündüzü geçimi temin zamanı kıldığı gibi amelleri de kaftan kılmıştır. O halde sana gereken amellerin en güzeliyle meşgul olmak, süslenmektir. Dünyanın süsünden ve şeytandan sakın!<br />
Sayfa 564<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
[Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık] yani uyku insanlar için doğal bir rahatlık olduğu gibi biz onu gece ehli için ilahi bir rahatlık kıldık demektir. Nitekim insanlar uyduğunda bu kimseler rableriyle rahatlık bulurlar ve duyu-mana aleminde onunla yanız kalırlar. Zira o uykuyu denetçilerin gözlerinde kılmıştır. Böylelikle onlar rablerinden tövbeleri kabul etmesini, dualarına icabet etmesini ve günahlarını bağışlamasını isterler. Binaenaleyh insanların uykusu onlar için bir rahatlıktır. Çünkü Allah Teala geceleyin dünya semasına onların yanlna iner. Böylece onlarla kendisi arasında feleğe ilişkin bir perde kalmaz. Cenab-ı Hakk&#8217;ın onlara inişi onlara rahmeti demektir.</p>
<p>Sayfa 556</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Heva gerçekte nefsin kölesidir. Çünkü o nefsin nitelikleri cümlesindendir. Heva ancak nefsin varlığı sayesinde bir hakikate sahiptir. Zira nefis hevanın malikidir. Nefis hevasına tabi olduğunda ise bu sefer heva nefse malik oluverir. Hevanın ne aklı ne de imanı vardır. Bundan dolayı nefsi tehlikeli durumlara sokarak yok eder.<br />
Sayfa 577</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!</p>
<p>Kainatta bulunan her şey insanın emrine amadedir. Bununla birlikte insan nankördür. Varlığından ibret almaktan yüz çeviren ve onlı küçümseyenlerin vay haline! Gerçekte küçüklük ona aittir. Ne zelil ve küçüktür o! Keşke nankörliik ettiği gibi şükretseydi de. Bu nedenle onlar salih amele diğer kötü amelleri karıştıran kimselerden oluverdiler. Neticede onlar ebedi Ahiret yurduna bırakılan umuda katı]dılar.</p>
<p>Sayfa 586</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Onun yarattıklarına uyguladığı şeyler onun için zorunlu değildir. Bilakis O, dilediğini yapandır. O, fiillerinde mutlak olandır. Sen ise mukayyedsin. Allah Teala dilediğini yapandır. O ilminin takdir eniği şeyleri ister. İlim ise maluma tabidir. Varlıkta ancak malumolan şeyler açığa çıkar. Güçlü delil Allah&#8217;a aittir. Olan ancak Allah&#8217;ın ilmiyle olur. Allah da ancak malum olanı bilir. İşte anlayan bir kimse için kaderin sırrı budur</p>
<p>Sayfa 627<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
el-Vedud, muhabbeti sabit olan demektir. O bizi devamlı olarak sevmektedir. Böylece o, daima el-Vedud&#8217;dur. Zaten sanatkar sanatınr nasıl sevmesin? Şüphesiz biz O&#8217;nun sanatıyız. O da bizim yaratıcımızdır, Allah rızıklarımızın ve maslahatımızın yaratıcısıdır. O bizim için daima var edendir. O her gün bir iştedir. el-Vedud&#8217;ın anlamı ancak budur. O, gayb mertebesinde muhabbeti sabit olandır. Allah (azze ve celle) bizi görür. Bizi görünce sevdiklerini görmüş olacağından bu onun için büyük bir sevinçtir. Alemin tamamı bir insandır ki o, sevilendir. Alemdeki şahıslar bu insanın azalarını oluştururlar. Sevilen, sevenin muhabbet duymasıyla nitelenmemiş, yalnızca sevilen kılınmıştır.</p>
<p>Sayfa 625</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah yoksulun zayıflığını artırmıştır. Zira bu kişinin iki zayıflığı vardır. Biri aslından, diğeri fakirligindendir. O, kaderin cereyanı altında gece gündüz Allah&#8217;ın hükmünün geleceği şeylere bakan, Allah&#8217;ın kendisi ile ve kendisine vereceği şeylerle huzur bulandır. O, bir tek Allah&#8217;a sığınilacağını ve Allah&#8217;ın dilediğini yapan olduğunu bilir. O, Allah&#8217;tan gelen taksimin, içinde bulunduğu hal olduğunu bilir. Allah onun yarasını &#8220;Ben kalbi kırık olanlarla birlikteyim.&#8221; sözüyle sarmıştır.</p>
<p>Sayfa 648</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nitekim Allah her şeyi çift yaratmış, bu çiftlerin idraki için de iki göz var etmiştir. İnsan bir gözüyle yarattclsı Vacibu&#8217;l-Vücüd&#8217;a şahit olurken, diğer gözüyle kendi imkan haline şahit olmaktadır. Öyleyse Hakk&#8217;a, seni imkan hAlinden alıkoyacak şekilde bakma. Böyle olursa cehalete düşer ve Hak olduğunu iddia edersin. Kendi imkan haline de seni Hak&#8217;tan alıkoyacak şekilde bakma. Bu seni sağır bırakır, sen de niçin yaratıldığını bilemezsin. Öyleyse bazen bir bakışla, bazen diğer bakışla bak.</p>
<p>Sayfa 654</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dil kalbin kalemidir. Kudret eli onunla iradenin söylediği bilgileri, oluşun zahirindeki kağıtlara yazar. Kaynağı açısından söz bir ameldir. Melekler bu ameli yazarlar. Nitekim Allah Teali şöyle buyurmuştur: &#8220;O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!&#8221; (Ka( 50/18)<br />
Sayfa 655</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Rasülullah ashabının arasında iken yanına bir adam gelmiş ve &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resülü, cennet ehlinin kıyafetini soracağım. O dokunmuş bir kıyafet midir yoksa yaratılmış bir kıyafet midir?&#8221; demişti. Oradakiler adamın bu sorusuna güldüler. Rasülullah buna kızarak buyurdu ki: &#8220;Cahil kimsenin bilene sormasına mt gülüyorsunuz? Ey adam, cennet ehlinin giysileri cennet meyvelerinden çıkar.&#8221;l? Allah resülü bu cevabıyla soru soran kişiyi memnun etmiş ve ashabına soru karşısında gösterilmesi gereken edebi öğretmiştir. Bunu yaparak soru soran kişinin utancını gidermiştir. Adam da mutlu ve cevabını almış şekilde geri dönmüştür.</p>
<p>Sayfa 676</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir kişi bilmediği bir konuyu öğrenmek üzere soru sormak için bir Alimin yanına geldiğinde, bu husus eğer soru soran kişiye ağır gelecekse Alim bu kişiye &#8220;Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma. Bu senin seviyene uygun değil. Bu sorunun cevabını anlayamazsın.&#8221; der. Halbuki iş sandıkları gibi değildir. Nefsü&#8217;l-emir&#8217;de de böyle değildir. Eksiklik kendisine soru sorulan kişidedir. Çünkü o, soru soran kişiye göre meselenin muhtemel olduğu açıklamanın ne olduğunu bilememiş,bu konuda ona fayda sağlayacak bir şey öğretememiş ve soru soran kişinin aklı alamayacağından ve anlayışı ona erişemeyeceğinden söz konusu meseleyi ondan gizlemiştir. Böyle yapmasa soruyu soran kimse alimin cevabı ile sevinir ve bu sahih açıklama üzerinden meseleyi öğrenirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hatalı soruya gelince ona cevap verilmesi gerekmez. Vehim içinde soru soran biri &#8220;Alemin varlığı Hakk&#8217;ın varlığından ne zaman çıktı?&#8221; dese, ona &#8220;Ne zaman kalıbı zaman sorusudur. Zaman ise nispetler Alemindendir.Zaman Allah Teala&#8217;nın yarattıklarından biridir. Çünkü nispetler ilemi var etme değil takdir etme yaratılışına sahiptir. Dolayısıyla böyle bir soru sorulamaz. Nasıl sorduğuna bir bak!&#8221; deriz. Allah peygamberine bilgi isteyen kimseyi azarlamamasını öğretmiş ve ona azarı yasaklamrş, &#8220;İsteyeni sakın boş çevirme&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Sayfa 677</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah sanatını insanın eliyle sağlamlaştırmış, inayetiyle onun boyasını güzelleştirmiştir. Böylece insanın ilahi isimlere benzerliği yaratılışından ileri gelmektedir. Ulvi ve süfli varlıklara benzerliği de onun yaratılışındandır. Bu şekilde insan, düzgün yaratılışı itibariyle diğer mahlükattan ayrışmıştır. Allah Subhanehü onun sırrını sırlar makamında örnek olarak ortaya koymuş, onun nurunu diğer nurlardan ayırmtştır. Onun için iki makam arasına inayet kürsisi kurmuştur.</p>
<p>Sayfa 687</p>
<div class="dr w-full">
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İnsanın dua etmek için başını ve ellerini kaldırdığında ayakta kıyam etmesi onun yukarıda olmasını gerektirdiği gibi, secdeye varmasl da başını eğmesi ile onun aşağıda olmasını gerektirir. Allah secdeyi kendisine karşı bir yakınlık hali kılmıştır. Üst alttan veya alt üstten Allah Subhanehü&#8217;yu kayıtlayamaz. Üstü de altı da yaratan O&#8217;dur. Allah kuluna secde etmesini emretmiş, secdeyi onun için bir yakınlık vesilesi kılmıştır. Kul belki de Hakk&#8217;ın tenzihini, altta olma nispetinden tenzih olarak düşünür. Yüz, Rabbini görebilmek için secde etmek ister. Zira yüz gözün; göz de görmenin mekanıdır. Kul secde ettiğinde hakikati itibariyle O&#8217;nu görebilmek için secde etmek ister. Altta olmak kula ait bir haldir. Çünkü kul aşağı indirilmiştir. Düşme hadisi ile buna dikkat çekilmiştir.</span></span></div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-2 mt-1_5 items-center"><span class="text text-silik text-silik-v2 text-10">Sayfa 694</span></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<p>Allah insanın kalbini gayb, yüzünü şehadet Aleminden var etmiştir. Allah yüzün Allahın evi ve kıblesine secde edeceği bir yön tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle Allah insana namaz kılarken yüzünü döneceği bir yön belirlemiş ve ona yönelmeyi ibadet saymıştır. Secdeyi namazdaki en faziletli fiil, Kur&#8217;in ile Allah&#8217;ı zikretmeyi namazdaki en fazıletli söz kılmıştır. Allah kalp için ise bizzat kendini belirlemiştir. Böylece kalp O&#8217;nun dışında bir şeye yönelmez. Allah kalbe kendisine secde etmesini emretmiştir. Kalp eğer keşfen secde ederse, başı dünya ihiret asla secdeden kalkmaz. Keşif olmaksızın secde ederse başını kaldırabilir. Onun başını kaldırmasının sebebi Allah&#8217;ı unutması ve Allah&#8217;tan gafil olmasıdır. Kalp secdesinde başını kaldırmayan kişi, her şeyde sürekli olarak Hakk&#8217;ı müşahede eden kişidir. Bu kimse bir şeyi görmeden önce ancak Allahı görür. Bu Ebü Bekir es-Sıddik&#8217;in hilidir.</p>
<p>Sayfa 696</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ey secde eden, sabırsızlık edip hüzne kapılma! Sen müşahede edilen dairenin merkezindeki uyluksun. O hakiki gaybtır, yaratıcı Allahtır. Öyleyse avuçlarını toprağa sağlam koy. Çünkü sen yakınlık mahallindesin. İşaret ettiğimiz şeyi anla.<br />
Sayfa 697</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Baki olmayan bu yurt seni kandırmasın.<br />
Ey ayık kimse! Bu yurda temkinli şekilde ait olmalısın<br />
Eğer sarsıntı olursa bu bileşim hareketlenip ayrılır.<br />
Biri ebediyete, diğeri cehenneme yol alır.<br />
Bu dünyayı bırak, hiçbir şeyi seni aldatmasın. Yalnızca bir yolculuk için dünyadasın.<br />
Sayfa 711</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Nefis ayrılık vaktine vardığında ona &#8220;Çare bulan yok mudur? denir.&#8221; (Kıyame, 75l27), &#8220;Bacaklar birbirine dolaşır.&#8221; (Kıyame 75l29) Beden yeri o dehşetli sarsıntısıyla sarsılır. Nefis için lehine ve aleyhine olan şeyler görünür olur. Ayaklar kayar. O vakit pişman olur ancak pişmanlık fayda vermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsan nasihati kendinden değil, başkalarından alır. Mümin, kardeşinin aynasıdır. Çünkü nefis kendi ayıbına kör kesilirken başkasının ayıbını çok iyi görür. Bu sebeple mümiır, nefsinin afetlerinin açığa çıkması için kardeşlere ihtiyaç duyar. Kardeşlik akdi konusunda her kardeşin lisan-ı hali şunu söyler: Her birimiz kendi ayıplarına karşı ama olduğu ve üzerinde bir perde olduğu için kardeşimizin ayıbını görürüz. Gerçek kardeşin seni tasdik eden değil doğruyu söyleyendir; seni öven değil yaralayandır. Hazreti Peygamber&#8217;in şu hadisi de buna işaret etmektedir: &#8220;Kim Allah&#8217;ı kızdırmak pahasına insanları tazı ederse o, insanlar arasında övülse de gerçekte yerilmiştir. Kim de insanları kızdırmak pahasına Allah&#8217;ı razı ederse, Allah insanları ondan razı eder ve ona doğru bakan bir göz ihsan eder.&#8221;</p>
<p>Sayfa 728</p>
<h1 style="text-align: center;"></h1>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/">Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muhyiddin-ibn-arabi-rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-cild1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Esması]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20970</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Teâlâ’yı esmâsı ile tefekkür edecek olursak; “Allah Teâlâ bir tek ilâhtır. Ulûhiyyetinde ikincisi yoktur. Eşten ve çocuktan münezzehtir. Her şeyin sahibi ve mâlikidir. Ortağı yoktur. Öyle bir sultandır ki veziri yoktur. Öyle bir yapıp yaratıcıdır ki beraberinde işlerinin düzenleyicisi ve yardımcısı yoktur. Vâcibü&#8217;l‐Vücûddur. Varlığı bir başkasının varlığına bağlı değildir. Bir başkasının var etmesine İhtiyâcı olmadan vardır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/">Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manevi_terbiye_usul2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21012 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/manevi_terbiye_usul2-300x152.jpg" alt="" width="318" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22171 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg" alt="" width="446" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg 598w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></a></p>
<p>Allah Teâlâ’yı esmâsı ile tefekkür edecek olursak;</p>
<p>“Allah Teâlâ bir tek ilâhtır. Ulûhiyyetinde ikincisi yoktur. Eşten ve çocuktan münezzehtir. Her şeyin sahibi ve mâlikidir. Ortağı yoktur. Öyle bir sultandır ki veziri yoktur. Öyle bir yapıp yaratıcıdır ki beraberinde işlerinin düzenleyicisi ve yardımcısı yoktur. Vâcibü&#8217;l‐Vücûddur. Varlığı bir başkasının varlığına bağlı değildir.</p>
<p>Bir başkasının var etmesine İhtiyâcı olmadan vardır. O tek olarak kendi kendine vardır. Varlığının başlangıcı yoktur. Nihayeti de yoktur. O Bakîdir. Hiç bir şeye bağlı olmayan vücud‐i mutlaktır. Varlığının devamı da kendindendir. Belli bir mekâna sığan, bir mekânla sınırlandırılan bir cevher olmadığı gibi, bekası düşünülemeyen araz da değildir. Ciheti ve yönü olan bir cisim de değildir. Mahlûkatı koruyup gözetmek O&#8217;na zor gelmez. Mahlûkatı yaratması sebebiyle, kendisinde daha önceden var olmayan bir sıfatı kazanmış değildir. O&#8217;nun sıfatları hadis değil kadîmdir. Sonradan olan  şeylerin O&#8217;na hululü, ya da O&#8217;nun sonra‐ dan olan şeylere hululü gibi şeylerden O münezzehtir. O, hadis (sonradan olan) şeylerin O&#8217;ndan sonra olması ya da O&#8217;nun onlardan önce olması gibi bir durumdan müberrâdır.</p>
<p>Ancak  şöyle denilebilir: O vardı, ancak beraberinde hiçbir  şey yoktu. Öncelik ve sonralık O&#8217;nun yarattığı zaman parçalarını ifâde eden kelimelerden ibarettir. O&#8217;dur uyumayan (her şeyin kendisiyle kaim olduğu) Kayyûm O&#8217;dur. Kendisine kimsenin zarar erişti‐ remeyeceği Kahhârdır. O&#8217;nun gibisi yoktur. Eşyaya hükmetmesini dilediği kimse yine ancak O&#8217;nunla hükmeder. Külliyâtı bildiğinde  şüphe yoktur. Doğru ve sağlam görüş serdeden ulemanın ittifakı ve icmaı ile cüz&#8217;iyyâtı da tam olarak bilir. Bu varlık âleminde ne varsa, hepsi muradı ilâhinin bir neticesidir. Taat‐isyân, kâr‐zarar, kölelik‐hürriyet, soğuk‐sıcak, hayat‐ ölüm, ele geçirmek‐fevt etmek, gündüz‐gece, doğruluk‐eğrilik, kara‐ deniz, çift‐tek, cevher‐araz, hastalık‐sıhhat, üzüntü‐sevinç, ruh‐cesed, karanlık‐aydınlık, yer‐gök, birleşme‐ayrışma, az‐çok, sabah‐akşam, siyah‐ beyaz,uyku‐uyanıklık, açık‐gizli, hareketli‐hareketsiz, kuru‐yaş, kabuk‐gibi böyle birbirine zıt, ayn ve benzer ne varsa hepsi Cenâb‐ı Hakk&#8217;ın dilemesi neticesidir.</p>
<p>Nasıl olmasın ki onları hep Allah Teâlâ yaratmıştır. Dilemeyen, irade etmeyen nasıl fâli‐i muhtar olabilir ki?&#8230; Hak sübhânehu Teâlâ, her şeyi ezelî olarak bildiği gibi, aynı zamanda hükmetmiş, murâd etmiş, tahsis etmiş, takdir etmiş  ve icad etmiştir. Yine böylece, hareket edeni ve duranı, görür, işitir. En alt ve en yüce âlemlerin ötesinden konuşur. Uzaklık, duymasına engel değildir. Çünkü O, her şeyden yakındır. Yakınlık, görmesine engel teşkil etmez. Zira O, aynı zamanda uzaktır. Nefsin derinliklerindeki fısıltıları işittiği gibi, çok hafif bir dokunmayla çıkan sesi dahi işitir. Gece karanlığında siyahı gördüğü gibi, su içinde suyu görür. Karışım, aydınlık, karanlık O&#8217;nun için bir engel değildir. O Semî, Basîr&#8217;dir.</p>
<p>Hak Sübhânehû&#8217;nun konuşması, sükûttan sonra oluşmuş bir kelâm değil, ya da vehmedilen bir suskunluktan sonra gerçekleşmiş bir kelâm olmayıp, diğer sıfatları gibi ezelî olan, ezelî kelâm sıfatıyla olmuştur. Mûsa aleyhisselâma bu vasıftaki sıfatıyla konuşmuştur. Bu kelâmını Yüce Allah Teâlâ, tenzil, Zebur, Tevrat ve İncil diye isimlendirmiştir. Bu kelâm, harfsiz, savtsız, nağmesiz ve lügatsiz olmuştur. Yüce Allah Teâlâ, seslerin, harflerin ve lügatlerin de yaratıcısıdır. Nefislere takvayı ve fücuru ilham eden O Allah Teâlâ&#8217;dır. Dilediğinin hatalarından vazgeçer, cezalandırmaz. Dilediğini de muaheze eder. Dünyada da edebilir, ukbada da. Adaleti, fazlı ve ihsanı içinde değerlendirilemediği gibi, fazlı ve ihsanı da adaleti içinde değerlendirilemez.</p>
<p>Âlemi iki kabza (tecelli) halinde varlık âlemine çıkarmış  ve onlara iki konak yeri yaratmış, sonra da, “şunlar cennetlik, şunlar da cehennemliktir, başka bir şeye aldırmam” buyurmuştur. Burada O&#8217;na hiç bir kimse kalkıp da itiraz etmemiştir. Zira orada O&#8217;ndan başka varlık sahnesinde hiç bir  şey yoktu.237 Dolayısıyla bütün her  şey, O&#8217;nun esmasının tasarrufu altında olmuştur. Bir kabzası Celâl esmasının, bir kabzası Cemâl esmasının tasarrufu altına girmiş, kimi nimetler içinde,kimi de belâlar içinde olmuştur. Kendisinden başka fâil olmayan ve varlığı için kendi zâtından başka bir varlık bulunmayan Allah Teâlâ&#8217;yı noksan sıfatlardan tenzih ve teşbih ederim.238</p>
<p>Niyazi Mısri-Divan-ı İlahiyyat ve Açıklaması &#8211; İhramcızade,syf.122,123</p>
<p>237 “Allah mevcut idi. Onunla beraber hiçbir şey yok idi.”  (Buhâri. Bed’ul Halk. 1;<br />
İbn. Hanbel. 4/431; Hâkim, Müstedrek. 2/341; Aclûnî,   II/130,131)</p>
<p>238 Ebu Bekr Muhyiddin İbn Arabî, el‐Fütuhâtu’l‐Mekkiyye, Daru’l‐kütübi’l‐‘ilmiyye,<br />
Beyrut 1420/1999, c. I, ss. 62‐65. (COŞKUN, 2008)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/">Allah Teâlâ’yı Esmâsı ile Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealayi-esmasi-ile-tefekkur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tavsiye ve Nasihat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tavsiye-ve-nasihat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tavsiye-ve-nasihat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Mar 2018 18:41:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hilim]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tavsiye ve Nasihat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zünnun şöyle demiş: ‘Dünya işlerinde akıllı ve zeki iken ahiret işlerinde ahmak olan biri zekâ ve akıl sahibi sayılmaz.Hilim gösterilmesi gereken yerde sefih davranan, tevazu izhar edilmesi gereken yerde kibirli olan akıllı değildir. Tabiatına ait işlerde ve yerlerde arzusunu yitiren, hakikat söylendiğinde öfkelenen veya akıllı insanın ardından koştuğu şeyi değersiz gören veya zeki insanların değersiz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tavsiye-ve-nasihat/">Tavsiye ve Nasihat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20490 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-300x200.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8-365x245.jpeg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-8.jpeg 400w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a><br />
Zünnun şöyle demiş: ‘Dünya işlerinde akıllı ve zeki iken ahiret işlerinde ahmak olan biri zekâ ve akıl sahibi sayılmaz.Hilim gösterilmesi gereken yerde sefih davranan, tevazu izhar edilmesi gereken yerde kibirli olan akıllı değildir.</p>
<p>Tabiatına ait işlerde ve yerlerde arzusunu yitiren, hakikat söylendiğinde öfkelenen veya akıllı insanın ardından koştuğu şeyi değersiz gören veya zeki insanların değersiz gördüğü bir işin peşinden koşan, Allah’ın verdiği çokluğu az gören veya nefsinden meydana gelen az ölçüdeki şükrü çok gören kişi de akıllı değildir.</p>
<p>Başkasından insaf talep ederken başkasına insaf göstermeyen akıllı değildir. İtaat etmesi gereken yerde Allah’ı unutan ve muhtaç olduğu zaman da O’nu hatırlayan akıllı değildir. Bilgi toplayıp öğrenen fakat onu öğretirken arzusuna uyan kişi de akıllı değildir. Allah’a karşı hayâsı az olan kişi ve-ya nimeti izhar ederken şükürden gafil kalan kişi, mücahede ederken aciz kalan kişi akıllı değildir. O aciz kalırken onun düşmanı kendisiyle mücadelede sabırlı ve dirençlidir.</p>
<p>Mertliğini elbise edinip de edebini mertliği edinmeyen ve takvayı elbise edinmeyen akıllı değildir. Bilgi ve marifetini bir zerafet ve kendi meclisinde ziynet yapmayan akıllı değildir.’ Sonra şöyle demiştir: ‘Allah’tan bağışlanma dilerim! Söz çoktur.</p>
<p>Sözü kesmezsen söz bitmez.’ Ayağa kalkıp şunları söylemiş: ‘Üç şeyden yoksun kalmayın: Din işlerinizde imana göz kulak olun, ahiret için dünyadan azıklanın, emrettiği ve yasakladığı hususlarda Allah’tan yardım isteyin.’</p>
<p>Muhyiddin Ibn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiye,cild.18,syf.350-351</p>
<p><strong>Tavsiye</strong></p>
<p>Allah ehlinden birisine kulun şehvetini dindirmek için bulabileceği en iyi yardımcının ne olduğu sorulmuş, o da şöyle demiş:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘Gündüz oruç tutmak, gece ibadet etmek, şehvetleri azaltmak, onları görmezden gelmek, nefsin şehvederi hatırlatmasına imkân vermemek şehveti teskinde yardım eder.’ Bunun üzerine şöyle denilmiş: ‘Bir adam gündüz oruç tutuyor, gece ibadet ediyor, şehvetlerine uymuyor, bununla birlikte nefsinde hareket ve zorlama görüyor?</p>
<p>Bunun durumu nedir?’</p>
<p>Allah ehlinden olan kişi şöyle demiş: ‘Bu durum onda daha önceden bulunan şehvetin fazlalığı ve ifratından kaynaklanır. Öyle bir insan gücü ölçü­şünce şehvetine yardımcı olacak vesileleri kesip koparmalı, nefsini hü­zün ve gamla engellemeli, ölümü hatırlayarak, ecelin yaklaştığını düşü­nerek, arzuları kısaltarak şehvetin otoritesini kırmalı ve kalbini başka iş­lerle meşgul etmelidir.’</p>
<p>Sen de nefsinden şehvetleri kes kopar, seni gö­zeteni murakabe et, seni hesaba çekecek olana itaatte ısrarlı ve devamlı ol! Doğru yola ulaştırmasını Allah’tan dileriz. Bizi her türlü darlıktan çıkartacak olan O’dur. Allah güçlüdür ve şefkatlidir.</p>
<p>Muhyiddin Ibn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiye,cild.18,syf.377</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tavsiye-ve-nasihat/">Tavsiye ve Nasihat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tavsiye-ve-nasihat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Suyuti&#8217;nin İbn Arabi&#8217;ye Dair Bir Risalesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 23:44:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabî Hakkında Olumlu Düşünen Bazı Âlimler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi'nin Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Celâleddin Es-Süyûti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti'nin İbn Arabi Savunması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren: Ferzende İDİZ Özet: Bu çalışma, daha çok zâhir ilimler alanında tanınmış, altı yüz hatta bazı rivâyetlere göre bin iki yüz kadar eser yazmış olan önemli âlimlerden İmâm Suyûtî&#8217;nin İbn Arabî&#8217;yi adeta savunusu mahiyetinde olan Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı eserinin tercümesidir. İlk andan itibaren olumlu ve olumsuz bir çok eleştiriye maruz kalmış olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/">İmam Suyuti’nin İbn Arabi’ye Dair Bir Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/images-1-81/" rel="attachment wp-att-19928"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19928" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1.jpeg" alt="" width="170" height="243" /></a></strong></p>
<p>Çeviren: Ferzende İDİZ</p>
<p><strong>Özet:</strong> Bu çalışma, daha çok zâhir ilimler alanında tanınmış, altı yüz hatta bazı rivâyetlere göre bin iki yüz kadar eser yazmış olan önemli âlimlerden İmâm Suyûtî&#8217;nin İbn Arabî&#8217;yi adeta savunusu mahiyetinde olan Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı eserinin tercümesidir. İlk andan itibaren olumlu ve olumsuz bir çok eleştiriye maruz kalmış olan İbn Arabî, günümüzde olduğu gibi, İmâm Suyûtî döneminde de tartışılmıştır. İbn Arabî hakkında olumlu görüş sahibi olan İmâm Suyûtî, İbn Arabî&#8217;yi savunan bu risâleyi yazmıştır. Kısaca bu risâlede İmâm Suyûtî İbn Arabî&#8217;nin bir velî olduğunu savunmakta ve onu eleştirenlere karşı çıkmaktadır. Çalışmamızın başında tercümesini sunduğumuz risâlesinin içeriği ve nüshaları hakkında tanıtıcı bilgiler verilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Giriş </strong></p>
<p>Tam ismi Celâluddîn Ebu’l-Fazl Abdurrahmân b. Kemâluddîn Ebî Bekir Muhammed el-Huzayrî es-Suyûtî eş-Şâfiî (ö.911/1505) olan İmâm Suyûtî, Mısır ve Sûriye’de hüküm sürmüş olan Memlûklular Devleti’nin son zamanlarında Kahire’de yetişmiş önemli âlimlerdendir.1 Kahire’de doğan İmâm’ın ecdâdı Mısır’ın Suyûti kasabasında ikāmet ettikleri için oraya nisbet edilmiştir. 911/15053 yılında Kahire’de vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.(4) Sekiz yaşındayken Kur’ân’ı hıfzetmiş, ardından zamanın önde gelen âlimlerinden ilim ve irfân alarak 866/1462’de icâzet almıştır. On yedi yaşında iken ilk eseri olan Şerhü’l-İstiāze ve’l-Besmele adlı eserini kaleme alarak Bulkînî’ye sunmuş, o da eserin başına bir takriz yazmıştır. Şâfiî mezhebine mensûb olan İmâm, malûmâtını artırmak amacıyla, Dimyat, İskenderiyye, Şam, Hicaz, Yemen, Hind vb. bir çok yere gitmiş, asrın maârifini, şuûnunu yakından takibe çalışmıştır.(5) Mısır’da Şeyhûniye Medresesi’nde müderrislik yapmış ve 871/1466’dan itibaren otuz yaşında iken fetvâ vermeye başlamıştır.(6) Aslında ehl-i tarik ve mutasavvıf bir şahsiyet olan İmâm Suyûtî, tasavvufî yönünden çok zâhirî ilimler alanında yazmış olduğu eserlerleriyle tanınmıştır. İbn İmâd&#8217;ın kaydına göre beş yüz,(7) Ziriklî&#8217;ye göre altıyüzü aşkın,(8) Hâlid et-Tabba&#8217;a göre ise bin iki yüz eser yazmıştır.(9)</p>
<p>Tespit ettiğimiz kadarıyla bu eserlerinden en az on beş tanesi tasavvufa dâirdir. Söz konusu bu eserlerinde tasavvuf ve mutasavvıflar hakkında bilgi vermiştir. Özellikle tartışma konusu  yapılmış olan konulara âyet, hadîs ve büyüklerin sözlerine dayanarak önemli açıklamalarda bulunmuş ve bu konulara dair müstakil risâle ve eserler yazmıştır. Bu alanda yazdığı eserlerinden birisi de tercümesini istifadeye sunmaya çalıştığımız Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı risâlesidir.</p>
<p>Kütüphane kaydında eserin ismi Tenbîhü&#8217;l-gâbi fî tenzihi İbn Arabî olarak yazılmıştır. Çelebî&#8217;nin Keşfü&#8217;z-zünnûn&#8217;u ile Bağdatlı&#8217;nın Hedîye&#8217;sinde de aynı isimle anılmaktadır.(10) Ancak istifâde ettiğimiz nüshanın baş kısmında eser, Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî şeklinde isimlendirilmiştir. Biz de bu isimle anmayı uygun gördük. Te&#8217;lif sebebi Eser, İbn Arabî&#8217;ye isnâd edilen suçlamalara cevap mahiyetindedir.</p>
<p>Kitabın girişinde yer alan: “İbn Arabî&#8217;nin durumu nedir? Kitaplarının yakılmasını emredip, &#8216;İbn Arabî; Yahûdî, Hristiyan ve Allah&#8217;a evlât isnâd edenlerden daha kâfirdir&#8217; diyen bir kimseye ne yapmak gerekteiğine dâir bir mesele” şeklindeki ifadelerinden İmâm Suyûtî&#8217;nin eseri İbn Arabî ve hakkındaki ithamlara cevap vermek ve onun hakkındaki kanaatini belirtmek üzere yazdığı anlaşılmaktadır. Muhtevası Günümüzde olduğu gibi İmâm Suyûtî döneminde de İbn Arabî hakkında insanların ihtilafa düştüğü, kendisini övenler olduğu gibi yerenler de olduğu anlaşılmaktadır. Bunu, Risâle&#8217;nin hemen girişinde yer alan İmâm Suyûtî&#8217;nin şu sözlerinden anlamak mümkündür: “İbn Arabî hakkında insanlar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ihtilafa düşmüşlerdir. Bir grup onun velî bir kul olduğunu söylemiştir ki bunlar (bu düşüncelerinde) isâbet etmişlerdir.”</p>
<p>Böylece İmâm Suyûtî, İbn Arabî hakkındaki olumlu düşüncesini de ortaya koymaktadır. Ona göre geriye iki grup kalmıştır: “Bir grup onun dalâletine inanmıştır ki bunlara büyük bir fâkih grubu da dahildir. Bir başka grup da hakkında (ne lehinde ne de aleyhinde) görüş belirtmeyip, susmuştur. Hâfız ez-Zehebî (öl.748/1347) (11) bunlardan biri olup, Mizân adlı kitap’ta bu konuda susmayı tercih etmiştir.” (12) İmâm Suyûtî eserin devamında ise, İbn Arabî&#8217;yi öven âlimlerden bazılarını saymaktadır. Eser İbn Arabi&#8217;nin kısaca hayatı hakkında bilgi vererek son bulmaktadır.(13) Tercümede mümkün mertebe metne bağlı kalmaya dikkat ettik. Yeri geldikçe konuya dikkat çekmek için uygun başlıklar koyduk. Yer yer verilen bilgileri daha anlaşılır kılmak için numaralandırdık.</p>
<p><strong>Nüshaları Tespit edebildiğimiz kadarıyla eserin şu beş nüshası mevcuttur:</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Tercümeye esas aldığımız ve istifâde ettiğimiz bu nüsha, Manisa İl Halk Kütüphanesi, 45 Hk 2964/1 numarada kayıtlıdır. Dili Arapça&#8217;dır. Dört varaktan ibâret olup, 21 st., 205&#215;149-165&#215;110 mm. ebâdındadır. 1b-5a vr. aralığında yer almaktadır. Nesih hat, siyah mürekkeple çapa filigranlı kağıt üzerine yazılmıştır. Sırtı ve yanı meşin olan desenli mıklebli kağıt bir cilt içinde yer almaktadır.</p>
<p><strong>2.</strong> Süleymâniye Kütüphanesi, Aşirefendi Kolleksiyonu, 34 Sü- Aşir 445/4 numarada kayıtlıdır. Dili Arapça&#8217;dır. Dokuz varaktan ibâret olup, 21 st., 205&#215;150-147&#215;90 mm. ebâdındadır. Nesih hat, siyah mürekkeple yazılmış, başlık ve söz başları kırmızı mürekkeple  belirtilmiştir. Siyah meşin ebru kâğıt kaplı mukavva bir cildin içerisinde yer almaktadır.</p>
<p><strong>3.</strong> Kastamonu İl Halk Kütüphanesi, 37 Hk 2746 numarada kayıtlıdır. Dili Arapça&#8217;dır. Sekiz varaktan ibâret olup, 22 st., 165&#215;115- 113&#215;80 mm. ebâdındadır. Talik yazı siyah mürekkeple yazılmıştır. Söz başları kırmızı mürekkeple belirtilmiştir. Ciltsizdir.</p>
<p><strong>4.</strong> Millet Kütüphanesi, Feyzullah Efendi Kolleksiyonu, no: 34 Fe 2119/31&#8217;de kayıtlıdır.</p>
<p><strong>5.</strong> Millet Kütüphanesi, Alî Emiri Kolleksiyonu, no: 34 Ae Şeriyye 1358&#8217;de kayıtlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>TENBİHÜ&#8217;L-ĞABÎ Bİ TEBRİETİ İBN ARABÎ </strong></p>
<p>(Manisa İl Halk Kütüphanesi, 45 Hk 2964/1)</p>
<p><strong> حيم وهو حسب ونعم الوكيل ا اْحن الر بسم اهلل الار</strong> Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla. O, bana yeter ve o, ne güzel vekîldir! İbn Arabî’nin durumu nedir? Kitaplarının yakılmasını emredip, ‘İbn Arabî; Yahûdî, Hristiyan ve Allah’a evlâd isnâd edenlerden daha kâfirdir.’ diyen kimseye ne yapmak gerektiğine dâir bir mesele. İbn Arabî (öl.638/1240) hakkında geçmişte de günümüzde de insanlar ihtilafa düşmüşlerdir. Bir grup, onun velî olduğuna inanmıştır ki bunda isâbet etmişlerdir. Malikî imâmlarından Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah (öl.709/1309)(14), Şafiî imâmlarından Afîfuddîn el-Yâfiî (öl.768/1366)(15) bu grupta olanlardır. Bu iki imâm, onu methetmiş ve ma&#8217;rifet sahibi olarak vâsıflandırmışlardır. Bir grup da onun dalâletine inanmıştır ki bunlara büyük bir fâkih grubu da dahildir.</p>
<p><strong>Bir başka grup da</strong> hakkında (ne lehinde ne de aleyhinde) görüş belirtmeyip, susmuştur. Hâfız ez-Zehebî (öl.748/1347)(16) bunlardan biri olup, Mizân adlı kitap’ta bu konuda susmayı tercih etmiştir. Şehy İzuddîn b. Abdusselâm (öl.660/1262)(17) hakkında ise hem İbn Arabî’nin aleyhinde olduğu; hem de onu kutub olarak vâsıflandırdığı şeklinde iki (farklı/zıt) görüş vardır.İki farklı görüşün bulunmasını, Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah, Latâifü’l-Minen adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “<em>Şeyh İzuddîn, evvel emirde sûfîleri inkâr eden fâkihlerin yolundaydı. Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şazelî (öl.656/1258), hac ibâdetini tamamlayıp döndüğünde, evine gitmeden Şeyh İzuddîn’e uğradı ve ona Nebî (s.a.v.)’in selâmını iletti. Bundan dolayı Şeyh İzuddîn yumuşadı ve o andan sonra onun meclisine bağlandı. Böylece tarîkatlarını anlayıp tanıyınca, sûfîleri çokça över oldu. Onlarla semâ’ meclislerinde hazır bulunuyor ve raks ediyordu.” </em></p>
<p><strong>Şeyhimiz Şeyhülislâm Şerefuddîn el-Münâvî</strong> (öl.757/1356)(18)’den İbn Arabî hakkındaki düşüncesi sorulunca şöyle cevap verdi : <em>“Ona hâsıl olanlar hakkında sükût etmek en sağlıklı olanıdır. Nefsi için korkan vera’ sahibi kimselere yakışan da budur.” </em></p>
<p><strong>İbn Arabî hakkındaki son sözüm şudur:</strong> Onun yoluna, gerek onu tasdîk edip velâyetine inanan; gerek aleyhinde olup kitaplarına bakmayı haram sayan dönemin iki fırkası da rıza göstermemiştir. Nitekim kendisinden şu söz nakledilmiştir: <em>“Biz, kitaplarına bakılması (okunması) yasaklanmış bir topluluğuz.”</em> Bunun da sebebi şudur: Sûfîler, bir takım lafızlar üzerinde anlaşmış ve bununla bilinen asıl (zâhirî) manaları dışında başka manalar murâd etmişlerdir. Dolayısıyla her kim ki bu lafızları, zâhir ulemâ tarafından bilinen manalarına hamledip öyle anlarsa, ya inkâr ya da tekfir eder.</p>
<p><strong>İmâm Gazâlî</strong> (öl.505/1111) (19) bazı kitaplarında böyle belirtmiş ve <em>“Bu durum, Kur’an ve sünneteki müteşâbihata benzer.</em>” demiştir. Kim bu lafızları zâhirî manalarına yorarsa küfre girer. Zira onların bilinenin dışında başka bir takım manaları vardır. Çünkü, ‘vech’, ‘yed’, ‘ayn’ ve ‘istivâ’ âyetlerini bilinen (lugat/zâhir) manalarına yoran kimse, kesinlikle küfre düşer.</p>
<p>İbn Arabî’yi tekfire çalışan kimse, kötü bir imtihandan da korkmadı. Bu kimseye İbn Arabî’nin kâfir olduğu sence (kesin delîller ile) sâbit midir? diye sorulduğunda, şayet<em> “Kitapları küfrüne delâlet etmektedir.”</em> cevabını verirse; ona, İbn Arabî&#8217;nin bu lafızları bizzat (senin anladığın) şekilde ve zâhirî manalarıyla kullandığına dâir sana ulaşan nakillerin makbul bir tarîkle (yolla) geldiği kesin midir? diye sorarız.</p>
<p><strong>Birincisine,</strong> dayanacağı senedi olmadığından verecek cevabı da olmaz. Kitabın kendisine ait olduğunun ispatı durumunda da, kendisine ait olmayan bu kelimelerin bir düşman veya mülhîd tarafından kitaplarına sokulmuş olabileceği ihtimaline karşılık, her kelimeninin ayrı ayrı (ona ait olduğuna dâir) tespiti gerekir. İşte mezhepte yer almayan ve bilmediğimiz garipliklerle doldurulmuş olan el-Cîlî’ye ait Şerhu’t-Tenbîh adlı kitap; kendisini sevmeyen bazı düşmanlar tarafından kitabına bir takım bâtıl şeyler kıskançlık sonucu sokulmuş olabileceği söylenerek mazur görülmektedir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> İbn Arabî&#8217;nin, bu lafızlarla (kesinlikle) şu (zâhirî) manayı kastettiği söylenemez. Böyle bir iddiada bulunan küfre girmiş olur. Çünkü bu manalar, Allah’tan başka kimsenin muttali olamadığı kalbî husûslardır.</p>
<p>Büyük âlimlerden biri, dönemindeki bir sûfîye, <em>“Zâhiren hoş karşılanmayan bu lafızlar (tasavvufî ıstılahlar) üzerinde ittifak etmenize neden olan şey nedir?”</em> diye sordu. Sûfî, <em>“Hakkını vermeyen ve bu işin ehli olmayanlar tarîkata girer endişesi ve bu yolumuzu korumak için.”</em> cevabını verdi.</p>
<p>İbn Arabî’nin kitaplarına bakmak veya onları başkalarına okutmak için gayret sarfeden kimsenin durumuna gelince. Bu kitapları okumak, ne kendisine ne de başkasına bir fayda vermez, bilakis kendisine de tüm müslümânlara da zarar vermiş olur. Özellikle de okuyan kişi şer’î ve zâhir ilimlerden yoksun (bu ilimlere vakıf olmayan) bir kimse ise. Zira böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler. Yok eğer bu kitapları kendisine okuttuğu kimse, anlayan biri ise, bu durumda da (şöyle deriz): Bu kavmin (sûfîlerin) tarîkatlarında, müridlere tasavvuf kitaplarını okutma geleneği zaten yoktur. (Çünkü) bu ilim (tasavvuf), kitaplardan öğrenilmez (yaşanır ancak).</p>
<p>Evliyâdan birinin, İbn Fâriz (öl.636/1238)’in et-Tâiyye(20) adlı kitabını kendisine okumasını isteyen bir adama: <em>“Seni bundan men ederim. Kavmin açlığıyla acıkan, uykusuzluğuyla uykusuz kalan, gördüklerini görmüştür.”</em> şeklinde verdiği cevap ne de güzeldir. Bu konuda fetvâ isteyen gence gereken şey; Allah’ın kendisine harp ilan etmemesi için, onun evliyâsına eziyet vermekten şiddetle kaçınmak suretiyle tövbe istiğfar edip, boyun eğmesidir. Şayet bundan imtina edip kulak asmazsa, mahlûkların cezalandırmasına karşılık Allah’ın cezalandırması ona yeter. Bu konudaki cevabım işte budur. Allah her şeyi en iyi bilendir.</p>
<p><strong>İbn Arabî Hakkında Olumlu Düşünen Bazı Âlimler </strong></p>
<p><strong>1. Kādi&#8217;l-kudât el-allâme Sirâcudîn el-Hindî el-Hanefî (öl.773/1371)(21):</strong> Hanefî imâmlarından olup, Mısır diyârında hanefî kādılığı yapmıştır. Şerhu’l-Hidâye, Şerhu’l-Muğnî gibi kitapları tasnif etmiş olan kādi’l-kudât büyük âlimlerden’dir. Bu zât, İbn Arabî ve İbn Fâriz konusunda mutaassıb bir kimse idi. İbn Fâriz’in et-Tâiyye adlı kitabına bir şerh yapmış ve İbn Ebî Hacle (öl.776/1374)’yi22 onun hakkındaki sözlerinden dolayı kınamıştır.</p>
<p><strong>2. Şeyh Veliyuddîn Muhammed b. Ahmed el-Melevî (öl.774/1372)(23):</strong> Şafiî âlimlerindendir.(24) Tefsîr, fıkıh, usûl, tasavvuf ilimlerinde ârif bir kimseydi. İbn Arabî Tarîkat’ı üzerine bir takım kitaplar yazmıştır. 774/1372 yılının Rebîu’l-evvel ayında vefât etmiş olup, cenazesinde 30 bin kişi hazır bulunmuştur. Ölümü esnasında şöyle dediği rivâyet edilir: <em>“Rabbimin melekleri geldiler ve beni müjdeliyorlar. Bana cennetten bir elbise getirmişler ve üzerimdeki elbiseleri çıkarıyorlar. İşte onları üzerimden çıkardılar&#8230;”</em> Sonra sevinci daha da arttı ve bu hâl üzere vefât etti.</p>
<p><strong>3.</strong> <strong>Ebû Zer Ahmed b. Abdullah el-Acemî (öl.780/1378)</strong>: İnsanları ma’kûl olanla meşgul eden birisiydi. Hafız İbn Hacer (öl.852/1448), İnbâu’l-Ğumer(25) adlı kitabında Ebû Zer&#8217;in, İbn Arabî’nin kitaplarını ders olarak okuttuğunu ve insanların ona inandıklarını zikretmiştir. 780/1378’de vefât etmiştir.</p>
<p><strong>4</strong>.<strong> Şeyh Bedruddîn Ahmed b. Şeyh Şerefuddîn Muhammed b. Fahruddîn b. es-Sahib Bahâuddîn b.Hanâ b. es-Sahib (öl.788/1386) (26)</strong>: Bedruddîn es-Sahib diye meşhûrdur. İbn Hacer, fakih ve ilim alanında mâhir olduğunu söylemiştir. Bir takım te’lifleri vardır. İbn Arabî’nin eserleri hakkında hüsn-i zân sahibi olup, onlardan açıkça nakilde bulunmuştur. 788/1386 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>5.</strong> <strong>Şemsuddîn Muhammed b. İbrâhîm b. Yakûb (öl.790/1388) (27):</strong> Şeyhü&#8217;l-Vudu diye meşhur idi. &#8216;Hakkında, İbn Hacer: <em>“es-Seb’ayi okur, faziletli kimselere katılıp, İbn Arabî’nin eserlerine bakardı.</em>” derken; İbn  Hacî (öl.815/1412) (28): “Babamdan ve başkalarından fıkıh aldı.” demiştir. Es-Sübkî, onu övmüştür. Güzel bir anlayışa ve tartışma uslubuna sahipti. Sonradan tasavvuf yoluna girmiştir. İbn Arabî’ye inanırdı. 790/1388 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>6. Ebû Abdullah Muhammed b. Selâm et-Tavzerî el-Mağribî (öl.800/1398):</strong> Usûl ve fıkıh’ta fazilet sahibi olduğu, İbn Arabî’nin sözlerine teşvikte bulunduğu, onu müdafaa ettiği ve bu konuda münazaralar yaptığı söylenmiştir. 800/1398 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>7.</strong> <strong>Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed es-Sûfî (öl.801/1399):</strong> İbn Necm diye ma’rûftur. Mekke&#8217;ye yerleşmiştir. İbn Hacer: <em>“Şeyh Yusuf el-Acemî’nin yanında süluka girip, kendini (dünyadan) soyutladı. Çokça ibâdet ederdi.”</em> demiştir. İbn Hacî onun için: “İbn Arabî’nin tarîkatı üzereydi.” demiştir. 801/1399 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>8.</strong> <strong>Şeyh Necmuddîn el-Bâhî (öl.802/1399) (29):</strong> İbn Hacî : <em>“Mısır diyârında bulunan Hanbelîlerin en faziletlisi ve hüküm vermeye en müstahak olanı idi.”</em> demiştir. İbn Hacer de : <em>“İbn Arabî’nin fikirleri hakkında görüşleri mevcut idi. Ders ve fetvâ verirdi.</em>” demiştir. 802/1399 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>9.</strong> <strong>İsmâil b. İbrâhîm el-Cebertî ez-Zebîdî (öl.806/1403):</strong> İbn Hacer: <em>“Bir süre iştiğaldan sonra tasavvufa girdi. Âbid olarak hayırlı bir kimse ve ağırbaşlı birisiydi. İbn Arabî’nin sözlerini severdi.”</em> demiştir. 806/1403 yılında vefât etmiştir.</p>
<p><strong>10.</strong> <strong>Kāmûs Sahibi Mecduddîn eş-Şirâzî (öl.817/1414) (30):</strong> İbn Hacer: <em>“İbn Arabî’nin sözleri Yemen’de şöhret bulup Şeyh İsmâil el-Cebertî İnsanları bunlara davette bulunup beldenin çoğu âlimine de galip gelince, Şeyh Mecduddîn Buhârî’nin şerhine İbn Arabî’nin sözlerini dahil etmeye başladı.”</em> demiştir.</p>
<p><strong>11. Alâuddîn Ebu’l-Hasan b. Selâm ed-Dımeşkî eş-Şâfiî (öl.829/1426):</strong> Şâm’da bulnan Şâfiî imâm ve musanniflerinden birisidir. İbn Hacer: <em>“İbn Arabî’nin sözlerinden istifâde eder ve onlara bir takım te’viller getirirdi.”</em> demiştir. Vefâtı, 829/1426 senesidir.</p>
<p>1<strong>2.</strong> <strong>Kādi’l-Kudāt Şemsuddîn el-Busâtî el-Mâlikî (öl.842/1438)(31):</strong> İbn Hacer, 831/1433 senesinin olaylarını anlatırken onunla birlikte Şeyh Alâuddîn el-Buhârî’nin huzurunda bulunduğunu zikrettikten sonra şöyle demektedir: <em>“Derken İbn Arabî bahsi açıldı. Şeyh Alâuddîn, İbn Arabî&#8217;yi oldukça yerdi ve onun fikirlerini zikredenleri küfürle itham etti. Busâtî, İbn Arabî’yi savunarak şöyle dedi: ‘İnsanlar onu, söylediklerinin zâhirî manasına göre inkâr ediyorlar. Öyle değil de, söylediklerini gerçek anlamda kastettiği manaya yorup öylece te’vil etseler, sözlerinde inkâr ettikleri şeyin olmadığını anlarlar.’ Şeyh Alâuddîn‘in sözlerinden biri de Mutlak vahdetten bahsedenleri inkâr idi. Buhârî, sinirden kızararak (sesini yükseltip), eğer sultan, Busâtî’yi kādılıktan azletmezse, Mısır’dan mutlak surette çıkıp gideceğine dâir Allah’a kasem etti. Ardından Sultan’a haber vermesi için sır kâtibini(32) aradı. Sultan, ona uyarak Busâtî’nin yerine Şihâb b. Takî’yi atamaya yeltendi. Meclis (bu gündemle) toplandı ancak bu (söz konusu atama) orada reddedildi.” &#8211;</em></p>
<p><strong>Ben derim ki,</strong> Busâtî’nin azledilmemesi, Allah’ın evliyâsına yardımcı olmasının bereketinin bir sonucudur. Bu vak’adan on bir yıl sonra vefât edinceye kadar da el-Busâtî makāmında kaldı ve asla azledilmedi.</p>
<p><strong>Burhan el-Bukāî (öl.885/1480),(33) Mu’cem adlı eserinde şöyle demiştir:</strong> <em>“Şeyh Takiyuddîn Ebî Bekir b. Ebi’l-Vefâ el-Kudsî eş-Şâfiî (öl.829/1426),(34) ki o zamanımızda bulunan mutasvvıfların en mümtazıdır, bana dedi ki: ‘Bazı arkadaşlar, İbn Arabî vb. kimselerin kitaplarını okumamı tavsiye ederken, bazıları da bunlardan kaçınmamı öneriyordu. Bu durumu Şeyh Yusûf es-Safedî ile istişâre ettim. Bana ‘Ey oğul! Allah seni muvaffak kılsın. Şunu bil ki İbn Arabî’ye nisbet edilen bu ilim, kendisi için (özel olarak) yaratılmış bir şey değildir. O konuda bizzat kendisi mâhir idi. Onun tarîkat ehli, bu ilmin ancak keşf yolu ile bilinebileceğini iddia ederler. Eğer bu iddiaları doğru ise, bunu ispat etmeye çalışmak hiç bir fayda vermez. Zira eğer ispata çalışanla, kendisine ispat edilmeye çalışılanın ikisi de bu konuya muttali&#8217; ise, bunu ispat etmek sadece hasıl olmuş (bilinen) olan bir şeyi tahsîl etmek olur. Yok eğer sadece ikisinden birisi bu ilme muttali&#8217; ise o zaman ispata çalışmak öbürüne (bu ilme muttali&#8217; olmayana) fayda vermez. Aksi durumda ise (her ikisi de muttali&#8217; değilse) ikisi de boşa kürek çekmiş olur. O hâlde ârifin yolu, bu ilimden bahsetmemek, hakîkatları keşfetmeye ulaştıran yolda sülûk etmek ve kendisine bir şey keşfolunduğunda (orada kalmayıp) daha üstün olanına doğru yürümektir.’</em></p>
<p><em>Sonra Şeyh Zeynuddîn el-Hâfî ile istişâre ettim. Kendisine Şeyh Yûsusf’un sözlerini anlattıktan sonra bana şöyle dedi: ‘Şeyh’in sözleri çok güzel. Sana buna ilaveten şunu söyleyebilirim. Kul, tahâlluk ettikten sonra hakîkata varıp sonra da cezbe hâline tutulunca, zâtı ve sıfâtları kendisinden yok olup gider. Sivâdan (Allah dışında kalan herşey) kurtulur. İşte bu durumda Hakk (hakîkat), aydınlığıyla ona görünür. Böylece herşeye muttali’  olur ve herşeyde Alah’ı görür. Allah ile herşeyden geçer ve ondan başka hiçbir şey görmez. Allah’ı herşeyin aynı imiş gibi görür. İşte bu, makāmların ilkidir. Şayet bu makāmı geçip bir üst makāma geçerse, ilâhî yardımla eşyayı Allah’ın vücûdunun aynı değil, vücûdunun feyzi olduğunu görür. O zaman ilk makāmdayken zannıyla konuşan kimse ya mahrûm, ya pişman veya tâib (tövbe eden) duruma düşer. &#8216;Şüphesiz ki Rabbin dilediğini yapar ve seçer.”</em> (35)</p>
<p>Şayet, Şeyh Veliyuddîn el-Irâkî (öl.826/1423)36 Fetâvâ’sında “Şeyh Alâuddîn el-Konevî (öl.776/1324)’nin ‘<em>Bu durumlarda ancak ma’sumun kelâmı te’vil edilir.’</em> dediği haberini aldım.” demektedir dersen, bu haber şu iki sebepten tartışmalıdır, derim.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Konevî bizzat kendisi Şerhu’t-Taarruf adlı kitabında bu iddianın hilafına davranarak, İbn Arabî ve diğerleri hakkında, zâhirî manaları itibariyle şerîata ters düşen bir takım sözler nakletmiş, sonra bunları te’vil etmek suretiyle en güzel manalarına hamletmiştir. Dolayısıyla bu hareketi, ya te’vilin olmadığına dâir kendisine nisbet edilen haberin yanlış olduğuna veya bundan rucu’ edildiğine delalet eder.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Şayet Konevî’nin bu sözleri söylediği sabit ise, ki Şerhu’t-Taarruf’ ta bunun hilafını söylemiştir, o taktirde bu sözleri, kendisinden daha üstün bir âlim olan Şeyhü’l-İslâm, Allah’ın dostu Şeyh Muhyiddîn en-Nevevî (öl.676/1277)’nin(37) sözlerine ters düşmüş olur. Çünkü Nevevî, Bustânü’l-Ârifîn isimli kitabında Konevî’nin söylediği (iddia edilen) sözlerin hilafına görüş beyan etmiştir. Ebu’lHayr’dan zâhirî manası inkar edilen bir mesele naklettikten sonra şöyle demektedir: <em>“Ben derim ki fıkıhtan habersiz olduğu hâlde fâkih geçinenler, bazen Ebu’l-Hayr’ın bu tür sözlerini inkâra yeltenirler. Oysaki  böyle bir vehme kapılmak cehâlet ve sapıklıktır. Allah’ın evliyâsı hakkında bir takım zanlarda bulunmak kişiye zarardır. O hâlde akıllı olan kimse, bu tür şeylere saldırmaktan kaçınır. Belki ona düşen, şayet (bu sözlerin) faydalı hükümlerini, güzel latâiflerini anlamıyorsa, anlayanlardan sorup öğrenmektir. Tahkîk ehli olmayan kimseler için karışık ve şerîata muhâlif gibi görünen şeyler, aslında muhâlif değildir. Bilakis (bu durumlarda) Yüce Allah’ın evliyâsının sözlerine te’vil getirmek gerekir.”</em> Bunlar, bizzat İmâm Nevevî’nin kendi harfleriyle yazmış olduğu sözleridir.</p>
<p><strong>İmâmu’l-Ârif Şeyh Safiyuddîn b. Ebû Mansûr (öl. 628/1230)(38) bir risâlede şöyle demektedir:</strong> <em>“Dımeşk’te ilmiyle âmil eşsiz İmâm Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’yi gördüm. Tarîkat âlimlerinin en büyüğü olup kesbî ilimlerin yanısıra, kendisine verilen vehbî ilimleri şahsında cemetmiş birisiydi. Büyük şöhrete sahip, bir çok tasnifi mevcûttu. Tevhîd; ilmen, ahlaken ve yaradılış olarak kendisine galebe çalmıştı. Mevcûdun kendisine yönelmesi veya yüz çevirmesine aldırmazdı. Kendisine bağlı vecd ve tasnif sahibi âlimler vardı. Efendim Ebu’l-Abbâs el-Harra ile onun arasında bir uhuvvet vardı. Birçok seyahatta kendisine refakat etti. Allah kendisinden râzı olsun.”</em></p>
<p><strong>Er-Risâle adlı eserinin başka bir yerinde ise şunları aktarmaktadır:</strong> <em>“Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî Dımeşk’ten, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harra’ya bir mektup gönderdi. O mektupta: ‘Ey kardeşim! Fetihlerin hakkında bana bilgi ver.’ diye yazdı. Bunun üzerine Şeyh ,bana &#8216;Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti’ diye yaz dedi. İbn Arabî ona tekrar şunları yazdı: ‘Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim.’ bunun üzerine Şeyh bana şöyle yaz dedi: ‘Tüm evliyâ bana yuvarlak bir dâire (hâlka) şeklinde (oturmuş olarak) gösterildi. Ortalarında iki kişi durmaktaydı. Bunlardan biri Şeyh Ebu’l-Hasan b. esSebâğ diğeri ise Endülüslü bir adam idi. Bana bu iki kişiden birisinin “Gavs” olduğu söylendi. Ancak ben hangisinin “Gavs” olduğunu  anlamadım. Derken bir delîl gösterildi ve o iki kişi secdeye kapandı. Bana secdeden başını ilk kaldıracak olanın “Kutb/Gavs” olduğu söylendi. Secdeden ilk olarak başını kaldıran Endülüslü adam oldu. Böylece durumu tam olarak anladım. Orada durup bekledim. Ona harf ve sesten münezzeh bir suâl sordum. O da bana nefesiyle cevap verdi. Böylece ondan cevabımı almış oldum. Diğer sâir evliyâ dâirelerini dolaştım. Her velî o dâireden nasibini aldı. İşte ey kardeş! Eğer sen bu mesabede (makâmda) isen, Mısır’da zaten seninle konuştum.’ Bundan sonra da bu konuda ona hiç bir şey yazmadı.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar el-Kûsî (öl.708/1308) (39) el-Vâhid isimli kitabında şöyle demektedir:</strong> <em>“Şeyh Abdulazîz el-Menûfî (öl.660/1262),(40) Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’nin hizmetkârından naklen şunları anlattı: ‘Şeyh yolda yürürken insanlardan biri ona sövüyordu. O ise susuyor ve cevap vermiyordu. Bunun üzerine Efendim şunu görmüyor musun? dedim. Bana, ‘Kime sövüyor?’ diye sordu. Ben de ‘size’ dedim. ‘O, bana değil, kendisine gösterilen sıfâtlara sövüyor. Oysa sövdüğü sıfâtlar bende mevcut değil.’ dedi.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar şöyle demektedir:</strong> <em>“Şeyh Abdulazîz, bana insanların İbn Arabî hakkında kitaplarda buldukları (zâhirî) manalara dayanarak, onları te&#8217;vil etmeden kendisini tekfir ettikleri bu ve benzeri bir çok hikâye anlatmıştır.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulaziz bana şunları anlattı:</strong> <em>“Dımeşk’te, hergün her namazdan sonra İbn Arabî’ye on defa la’net okumayı kendisine şart koşmuş olan bir adam vardı. Sonra bu adam öldü. İbn Arabî de diğer insanlarla beraber cenazesine katıldı. Dönüşte bir arkadaşının evine gidip oturdu. Yönünü kıbleye çevirdi. Yemek vakti gelince kendisine yemek hazırlandı ancak o yemedi. Olduğu hâl üzere kalmaya devam ederek namazlarını kıldı. Yatsıdan sonra mutlu bir şekilde yüzünü çevirdi ve yemek istedi. Bu durum kendisine sorulunca, ‘Bana la’net okumayı âdet edinmiş olan bu şahsı  affedinceye kadar Allah’a hiçbir şeyi yememeyi ve içmemeyi ahd koştum. Bu durumda yetmiş bin defa Lâilâhe-illallâh’ı zikrettim. Sonra bir de baktım ki o adam affedilmiş’ cevabını verdi.”</em></p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar</strong>: “<em>Şeyh Abdulazîz bana (İbn Arabî’nin) şanının, keşfinin ve itla’ının büyüklüğüne delâlet eden bir çok mesele anlatmıştır.</em>” demiştir.</p>
<p><strong>Yine şunu aktarmıştır:</strong> “<em>Mekke’de bulunan Harem Şeyhi İmâm Muhibuddîn et-Taberî (öl.694/1295)(41)annesinden (annesi çoğu zaman İbn Arabî’yi Ka’be hakkındaki sözlerinden dolayı inkâr eden sâliha bir kimseydi) ‘Ka’be’nin İbn Arabî’yi tavâf ettiğini gördüm.’ dediğini” rivâyet etmiştir. Şeyh, devamında şöyle demektedir: ‘Şeyh İzuddîn b. Abdusselâm ile Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’nin arası açılmıştı. Şeyh Abdulazîz bunun sebebi, &#8216;Şeyh İzuddîn’nin hükmün zâhirini inkâr etmesiydi.&#8217; demiştir. </em></p>
<p><em><strong>Şeyh İzuddîn’in hizmetkârından şu mesele hikâye edilmiştir:</strong> Hizmetkâr ile Şeyh İzuddîn Dımeşk’te bir câmiye girerler. Hizmetkâr, Şeyhe ‘Bana “kutbu” göstereceğine dâir sözün vardı.” der. Şeyh de ona, orada hâlkanın ortasında oturmakta olan İbn Arabî’yi işâret ederek ‘İşte “kutb” budur.’ der. Hizmetkâr ‘efendim siz onun hakkında (aleyhinde) demedik şey bırakmıyorsunuz’ diye söylenirken, Şeyh tekrar ‘“kutb” budur’ cevabını verir. Şayet o “kutb” ise bu durum Şeyh İzuddîn’in sözleri arasında çelişki manasına gelmez. Çünkü o, İbn Arabî’den sudûr olan sözlerin zâhir manalarına göre ve şerîat hükmünü muhâfaza maksadıyla aleyhine (zâhiren) hüküm vermektedir. İşin sır kısmına gelince bunlar Allah’a mahsustur. O dilediğini yapar. Bazen de onun makâm ve rütbesine muttali&#8217; olmakta ve bunu inkâr etmemektedir. Zâhirde insanların bilmedikleri bir şey zuhûr ettiğinde ise, zayıf insanların kalplerini muhâfaza ve mükellef olunan husûslarda şerîatın zâhirinde kalmak maksadıyla onu inkâr etmektedir. Böylece her iki makâmın da hakkını vermiş olmaktadır. Allahu a’lem.”</em></p>
<p>Şeyh  Abdulğaffâr’ın, Şeyhin İbn Arabi hakkında farklıymış gibi görülen iki görüşünü birleştiren sözleri işte bunlardır.</p>
<p>Ancak bende Şeyh İzuddîn’in bu iki farklı görüşünün sebebini açıklayan daha iyi bir bilgi mevcuttur. O da Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah (Allah bizi kendisiyle menfaatlandırsın)’ın işâret ettiği şu husûstur: <em>“Şeyh İzuddîn ilk başlarda sûfîleri inkâr eden ekser fâkihlerin yolunda idi. Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî hacca gidip dönünce, ona Nebî’nin selâmını getirdi. (Bundan sonra) sûfîler hakkındaki fikri değişti ve meclislerine müdâvim oldu.”</em> İşte bu da gösteriyor ki Şeyh’in İbn Arabî’yi inkârı evvel emirde Dımeşk’te bulunduğu dönemde idi. İbn Arabî’yi övmesi ise sonra olmuştur.</p>
<p><strong>Şeyh Abdulğaffar, güvenilir şahıslardan birisinden İbn Arabî hakkında şunları aktarmıştır:</strong> <em>“İbn Arabî Şeyh İzuddîn ile birlikte Dımeşk’te bir evde bulunmaktaydı. Bu sırada bir adam çıkageldi ve İbn Arabî’ye ‘Çöl tarafına gidiyorum.’ dedi. İbn Arabî ‘Araplar sana engel olur (yolunu keser),’ dedi. Adam, ‘Bu sefere mutlaka gitmem gerekiyor.’ şeklinde cevap verdi ve gitti. Birden Şeyh’in, ‘İşte o bedevînin önü kesildi, elbiselerini soyup aldılar. İşte döndü.’ işte o, işte o demeye devam etti. Ta ki &#8216;Ey falan&#8217; deyince, adam da evet (buyur) cevabını verinceye kadar. Derken biz daha yerimizde oturmuş bir yere ayrılmamışken adam çıplak bir hâlde yanımıza çıkageldi.” Şeyh Abdulğaffar (bu konu hakkında), “Bu açık bir keşiftir.” demiştir. Yine şöyle demektedir: “Bana bunu hikaye eden bu meseleyi Kâdi’l-Kudât Vecihuddîn’den, Kâdı Celâluddîn b. Subkî’nin mi yoksa Şeyh Abdulazîz’in mi rivâyet ettiği husûsunda şüpheye düştü. Ancak hangisi olursa olsun fark etmez ikisi de aynı derecededir.”</em></p>
<p><strong> Yafiî, el-İrşâd adlı eserde şöyle demektedir:</strong> <em>“Ârif ve muhakkik birer şeyh olan Şeyh Şihâbuddîn es-Sühreverdî ile Şeyh Muhyiddîn b. Arabî bir araya geldiler. Bir saat boyunca ikisi de gözlerini kapatıp bir şey söylemeden öylece beklediler. Sonra hiçbir şey konuşmadan ayrıldılar. Bunun üzerine İbn Arabî’ye, Şeyh Şihâbuddîn hakkındaki düşüncesi soruldu. ‘Tepeden tırnağa sünnetle dolu bir kimsedir.’</em> cevabını verdi. <em>Sühreverdî’ye de İbn Arabî hakkındaki görüşü soruldu. Sühreverdî, ‘O, hakîkat denizidir.</em>’ cevabını verdi.”</p>
<p><strong>Bana büyük âriflerden ulaşan bir habere göre</strong>, arkadaşları kendisine İbn Arabî’nin sözlerini okuyor o da şerhediyordu. Ölümüne doğru, <em>“Siz İbn Arabî&#8217;nin ne kastettiğini ve sözlerinin ne anlama geldiğini anlayamazsınız.”</em> diyerek onları İbn Arabî’nin kitaplarını okumaktan menetmiştir.</p>
<p><strong>İzzuddin b. Selâm’ın İbn Arabî’yi kınadığı, zındıklıkla itham ettiği haberi bana ulaşmıştı.</strong> Bir gün arkadaşlarından biri ona <em>“Bana kutbu göstermeni istiyorum.</em>” diye ısrar etmiş, bunun üzerine o da İbn Arabi’yi işâret ederek <em>“İşte (kutb) budur</em>” demişti. Arkadaşı, <em>“Oysa onu kınıyordun.</em>” deyince; <em>“Şerîatın zâhirini muhâfaza için öyle yaptım.”</em> cevabını vermişti. Veya buna benzer bir söz kullanmıştır. Zira Mısır ve Şam ehlinden salâh, fazilet sahibi, âdil ve dinde sika ehli olmakla ma&#8217;rûf birden fazla kişiden bana bu haber ulaşmıştır. Ancak bunlardan bir kısmı haberi <em>“Bana bir velî göstermeni istiyorum”</em> diğer bir kısmı da <em>“Bana kutbu göstermeni istiyorum”</em> şeklinde bildirmiştir.</p>
<p>Tarîkat şeyhlerinden ve hakîkat âlimlerinden bir tâife İbn Arabî&#8217;yi medhetmiş ve övmüştür. Şeyh el-Harîrî, Şeyh Necmuddîn el- İsbehânî, Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah vb. kimseler bu grupta yer alanlardır. Başka bir grup da özellikle fâkihlerden bir grup onu ta’n etmiştir. Bir kısmı da hakkında susmayı tercih etmiştir.</p>
<p>Meşayıhten naklolunan ve kendilerine nispet edilen husûslar işte bunlardır. Bunlardan zâhire aykırı görülen sözlerini şu husûslardan birine hamletmek gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bizzat kendileri tarafından teyid edilmedikçe bu (zâhire aykırı görülen) sözleri kendilerine aitmiş gibi kabul etmeyi doğru bulmayız.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> (Bu sözlerin bizzat kendilerinden sâdır olduğu) tespit edildiğinde ise, bu söze uygun bir te’vil getirilmelidir. Şayet uygun bir te’vil bulunmazsa, bu sözün te’vili muhtemelen ilm-i bâtın sahibi âriflerde mevcuttur denilerek (iş ehline) bırakılmalıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Bu (sözlerin) onlardan sâdır olması sekr ve gaybet hâlinde olur. Sekr hâline gelince, mübâh sekr hâli bağlayıcı değildir. Zira bu hâldeyken kişi mükellef değildir. Bunca çıkarımdan (ihtimalden) sonra (hâla bu zevat) hakkında sû-i zan beslemek ancak muvaffak olamamaktan kaynaklanır. Yardımsız kalmaktan, kötü hüküm ve tüm belalardan Allah’a sığınırız.</p>
<p><strong>İmâm Yafiî İrşâd’ın başka bir yerinde de şöyle demektedir:</strong> <em>“Şeyhu’t-Tarîka ve hakîkat denizi Muhyiddîn b. Arabî (r.a.) şöyle dedi: ‘Arkadaşlarımdan birisiyle beraber Kudüs’ün batısında Bahrü’l-Muhît’in (okyanus) kenarında bir yerdeydik. Burada Abdâlların toplandığı bir mescid vardı. Derken bir adamın yerden yaklaşık dört zira’ yüksekliğe hava üzerine bir hasır sererek namaz kılmaya başladığını gördük. Ben ve arkadaşım dona kaldık. Gidip seccadenin altında durdum ve şu şiiri okudum:</em></p>
<p><em> عن البيب بسره ا شغل احملب ره ا ِف حب من خلق اهلواء وسخ العارفون عقوهلم معقولة عن كل كون ترتضيه مسطره مون وعنده ا فهم لديه مكر اسرارهم َمفوظة وَمرره </em></p>
<p><em>Seven, sırrıyla gafil kaldı sevgilisinden, Havayı yaratıp onu mahlukatın hizmetine verenin sevgisindeki (bir sırdan), Ariflerin akılları bağlıdır, Dizayn edicinin rıza gösterdiği her varlıktan, Onlardır ikrama kavuşan onun katında, Sırları muhafaza edilmiş ve yazılmış olanlar. </em></p>
<p><em>Bunun üzerine namazını kısa tutup şöyle cevap verdi: ‘Beraberindeki münkir sebebiyle namazı bu şekilde kıldım. Ben Ebu’l-Abbâs Hızır (a.s.)’ım.’ O ana kadar arkadaşımın evliyânın kerâmetlerini inkâr ettiğini bilmiyordum. Arkadaşıma dönüp, ey falan adam! Sen gerçekten evliyânın kerâmetini inkâr mı ediyorsun? diye sordum. ‘Evet’ cevabını verdi. Peki şimdi ne diyorsun? dedim. O, ‘Herşey ayân olduktan sonra ne söylenebilir ki?’ cevabını verdi.”</em></p>
<p><strong>O yine şöyle demiştir:</strong> <em>“Mısır’da fukaradan biri bizi bir davete çağırdı. Orada meşâyıhten bir cemaat toplanmıştı. Eski kaplarda yemekler getirildi. Orada abdest almak için kullanılan ve başka da kullanılmayan camdan yapılmış yeni bir kap daha vardı. Ev sahibi o kaptan oradakilere yemek yedirdi. Birden kap (dile gelerek) ‘Bende yemek yemek suretiyle beni mükafatlandıran bu sâdattan sonra, artık eza mahâlinde kullanılmayı kendime yediremem.’ dedi ve ikiye ayrılmak suretiyle parçalandı. Oradakilere kabın ne söylediğini işitip işitmediklerini sordum. İşittiklerini söylediler. Peki ne dedi? Diye sordum. Bana kabın söylediklerini tekrar ettiler. Hayır o başka bir şey söyledi dedim. Cemaat ne söyledi? Diye sorunca, dedim ki, o şöyle dedi: İşte kalpleriniz de böyledir. Allah onlara imânla ikramda bulunmuştur. İmândan sonra sakın günah ve dünya sevgisi gibi necâsetlerin yeri olmalarına rızâ göstermeyin.”</em></p>
<p>Bu iki hikayeyi İbn Arabî’den Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah Letâifü’l-Minen’de; Kâdi’l-Kudât Şerefuddîn el-Bârizî (ö.738/1337)(42) Tavsîk adlı kitabında nakletmişlerdir.</p>
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Hayatı </strong></p>
<p><strong>Hâfız Muhibuddîn b. el-Buhârî (ö.) Zeylü’l-Bağdad adlı kitapta şunları aktarmaktadır:</strong> <em>“Muhammed b. Alî b. Muhammed b. Arabî Ebû Abdullah et-Tâî, Endülüs ehlinden idi. Bana ulaştığı kadarıyla, 560/1116 yılının Ramazan ayının onyedisi Pazartesi gecesi Mürsiye’de doğmuştur. Orada büyür. 578/1182‘de İşbiliye’ye intikal eder. 598/1202 yılına kadar orada ikâmet eder. Sonra şark beldelerine, ardından Şâm tarafına giderek Rûm diyarına varır. Bu arada sûfî ve kalb erbabı bir çok kimseyle arkadaşlık yapar. Fıkıh yoluna girer. Haccını yapar ve bir çok yeri dolaşır. Aynı zamanda kavmin ilmi, garb meşâyıhı ve zâhidleri hakkında kitaplar yazar. Kendisine ait güzel şiirler, hoş sözler vardır. Dımeşk’te iken kendisiyle görüştüm. Şiirlerinden bir kısmını bizzat kendisinden alarak yazdım. Çok hoş bir şeyh idi. Sonra Bağdad’a gider. Orada bir kısım musannafatından bahseder. Hâfız b. Ebû Abdullah bunları kendisinden alarak yazar. Şu da yazdığı ve bana bizzat kendisinin okuduğu şiirlerindendir:</em></p>
<p><em> ايا حايرا بني علم وشهوة ليتصال ما بني ضدين من وصلى ومن مل يكن مستنشق الشرع مل يكن يرى الفضل للمسك العتيق علي الزبل </em></p>
<p><em>Ey ilim ve şehvet arasında şaşa kalan </em></p>
<p><em>Kavuşmamın iki zıddını birleştirmek için Şerîatı koklamamış kimse </em></p>
<p><em>Hakikî miskin zibile olan üstünlüğünü göremez.</em></p>
<p><strong> Hâfız Ziyâuddîn ed-Dımeşkî Mu’cem’inde:</strong> <em>“Muhammed b. Muhammed Alî b. Muhammed b. Ahmed Ebû Abdullah b. Ebî Abdullah etTâî el-Hâtemî el-Mağrıbî ed-Dımeşkî eş-Şâfıî el-Fakîh el-Edîb İbn Arabî diye ma’rûf ve es-Sa’d denmekle mevsûf (olan zât) 656/1258 yılının Cemâziyelâhir ayında Dımeşk’te vefât etti.”</em> demiştir.</p>
<p><strong>Salah es-Safedî (öl.764/1363)(43) tarihle alakalı kitabında şöyle demektedir:</strong> “<em>Edîb ve Şâir olan Sa’dûddîn Muhammed b. Şeyh Muhyiddîn  b. Arabî 618/1221 yılının Ramazan ayında Malatya’da doğdu. Hadis ve diğer dersleri takip etti. Çok iyi bir şâir idi. Kendisine ait meşhûr bir divanı vardır. Şu beyitler de onun şiirlerindendir: </em></p>
<p><em>سهري من احملبوب اصبح مرسال واراه متصال بفيض مدامعي قال البيب بان ريقي نافع فامسع رواية مالك عن نافع </em></p>
<p><em>Sevgiliden kaynaklanan uykusuzluğum sıradanlaştı </em></p>
<p><em>Onu gözyaşlarımın seliyle bir görüyorum </em></p>
<p><em>Sevgili tükürüğüm faydalıdır dedi </em></p>
<p><em>Dinle Mâlik&#8217;in Nâfi&#8217;den rivâyetini.</em></p>
<p><strong> İbn Arabî’nin ikinci bir oğlu daha vardır. İsmi İmâduddîn Muhammed’tir. Kutb el-Yûnînî (öl.726/1326) onun hakkında şöyle demiştir:</strong> ‘<em>Faziletli bir kimse idi. Ahmed el-Makdisî’den çokça (hadîs) dinlemiştir. O da 667/1269 yılında Dımeşk’te vefât etmiştir.</em>”</p>
<p><strong>Sa’dî’nin Tarih&#8217;inde Şeyh Muhyiddîn b. Arabî hakkındaki (olumlu) tespitlerini gördüm:</strong> Şeyh Kamâluddîn b. Zemlekânî; nebî, melik, şehîd ve sıddıklar hakkında yazdığı meşhûr Musannaf’ında onu yüceltmekte ve İkinci Fasl’ın sıddıkiyet kısmında şöyle demektedir: “<em>Şeyh Muhyiddîn b. Arabî ilâhî ma’rifetler husûsunda engin bir denizdir.”</em> İbn Arabî’nin sözlerini özet olarak aktardıktan sonra bölümün sonunda şöyle devam etmektedir: <em>“Onun ve onun gibi olan tarîk ehli kimselerin sözlerini naklettim. Zira bu yola girdiklerinden ve tahkik edip zevken yaşadıklarından tarîkat ehli, bu makâmların hakîkatlarını daha iyi bilir, daha iyi görürler. Zevken bir şeyden haber veren, aynel yakinden haber veriyor demektir.”</em> Zemlekânî’nin sözleri burada sona erdi.</p>
<p><strong>Safedî de kendisine ulaşan şu haberi vermektedir:</strong> <em>“Şeyh Takiyuddîn b. Teymiyye’ye, Dımeşk’te bulunan bir adamın, İbn Arabî’nin sözlerini te’vil yoluyla şerîatın zâhirine uygun hâle getirdiğini anlattılar. O adamla bir araya geldi ve ona ‘Bana hakkında şu haberler ulaştı’ dedi. Adam: ‘Evet (doğrudur.)’</em> dedi.</p>
<p>İbn Teymiyye: ‘O hâlde خضت ْلة البحر، األنبياء وقوف علي ساحلها</p>
<p><em>Büyük bir denize daldım ki, Enbiyâ onun sahilinde durmaktaydı. sözü için ne dersin?’</em> diye sordu.</p>
<p>Adam: <em>‘Bunda zor bir şey yok. Yani, enbiyâ, ümmetlerini denizden kurtarmak için (kenarda) beklemekteydiler. demektir.’</em> dedi.</p>
<p>İbn Teymiyye: ‘<em>Bu uzak bir manadır.’</em> dedi.</p>
<p>Adam<em> ‘O hâlde senin anladığın mana nedir?’</em> diye sordu.” Sonra Safedî şöyle devam etmektedir: “</p>
<p><em>Kısaca İbn Arabî büyük bir insan idi. Sözlerinin, anladığımız kısmı güzeldir. Anlamadıklarımıza gelince, bütün ilimler Allah’a aittir. Onlara tabi&#8217; olmakla veya her söylediğiyle amel etmekle mükellef değiliz. El-Fütûhâtü’l-Mekkiye adlı kitabını yirmi cild hâlinde kendi hattıyla yazılmış şekliyle gördüm. Bu kitapta başkalarının sözlerinde olmayan incelikler, gariblikler ve acayip şeyler gördüm. Bu kitapta sanki ma’kûl ile menkûl eşit ve özel bir surette gözlerinin önünde temsil edilmekte ve o istediği zaman onları müşâhede etmekte gibi. Gerektiğinde konuyla ilgili âyet ve hadîs sunmaktadır. Bu, kudret ve ittilâ&#8217;ın nihayetidir. Bu kitaba vakıf olan kimse, değerini yüce tutar. Bu, tasnifatının en önde gelenidir. Kitabında önce akidesinden bahsetmektedir. Başından sonuna kadar Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eşa’rî akidesi olduğunu gördüm. Onun görüşüne muhâlif bir şey yoktu. Üzerine şu şiiri yazmıştı </em></p>
<p><em>ليس ِف هذه العقيدة شيء، يقتضيه التكذيب والبهتان ال وال ما قد خالف العقل والنقل، الاذى قد ايت به القرآن وعليه لالشعري املدار، وهلا ِف مقاله امكان وعلي ما ادعاه يتجه البحث، ويأيت الدليل والْبهان خبالف الشناع عنه ولكن، ليس خيلو من حاسد انسان </em></p>
<p><em>Bu inançta hiçbir şey mevcut değildir, </em></p>
<p><em>Onu yalanlamayı ve bühtana uğratmayı gerektirecek, </em></p>
<p><em>Hayır, hayır, muhâlif değildir ne akla ne de Kur’anın getirdiği nakle. </em></p>
<p><em>Orada Eşa’riye dayanak vardır </em></p>
<p><em>Sözlerine de yer vardır. </em></p>
<p><em>Her neyi iddia ediyorsa konu oraya yönelmekte </em></p>
<p><em>Delil ve burhanlar gelmektedir. </em></p>
<p><em>Onu kötüleyenlerin aksinedir fakat, İnsan, da hâsedden beri değildir. </em></p>
<p><strong>Son.</strong></p>
<p><strong>http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1-A. Karahan, “Suyûtî” md. İA. MEB Yay., 1997, c. XI, s. 260.</p>
<p>2- Suyûti: Mısır’ın yukarı kısmının en büyük ve en işlek şehri olup, Nil Nehri’nin batı tarafında bulunmaktadır. Bk. B.C.H. Becker, “Suyût” md, İA, MEB Yay., Eskişehir, 1997, c. XI, s. 257.</p>
<p>3-Kâtip Çelebî, Keşfu’z-Zünûn en-Esâmi’l-Kütübi ve’l-Fünûn, Maârif Matb., 1941, c. I, s. 1; Bağdatlı İsmâil Paşa, Hedîyyetü&#8217;l-ârifîn: Esmâü&#8217;l müellifîn ve âsârü&#8217;lmusannifîn, haz. Rıfat Bilge-İbnü&#8217;l-Emin Mahmûd Kemâl İnal, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1951, c. I, s. 278.</p>
<p>4- Ömer Nâsûhî Bilmen, Büyük Tefsîr Tarihi, Bilmen Yay., İstanbul, 1974, c. II, ss. 624-625; Karahan, a.g.e., c. XI, s. 258.</p>
<p>-5 Bilmen, a.g.e., c. II, ss. 624-625; Karahan, a.g.e., c. XI, s. 258.</p>
<p>6- (Bağdâtlı, a.g.e., c. I, s. 278; Bilmen, a.g.e., c. II, ss. 624-625.</p>
<p>7- İbn İmâd, Şihâbuddîn, Şezarâtü&#8217;z-Zeheb fî Ahbâri Men Zeheb, tah., Abdülkadir Arnâvût-Mahmûd Arnâvût, Dâru İbn Kesîr, Beyrût, 1413/1996, c. VIII, s. 52.</p>
<p>8- Ez-Ziriklî, Hayruddîn, el-A&#8217;lâm: Kâmusü&#8217;l-Terâcim li Eşheri&#8217;r-Ricâli ve&#8217;n-Nisâ, Dârü&#8217;l-İlm, Beyrût, 1075/1664, c. III, s. 301.</p>
<p>9- Et-Tabba’, İyad Hâlid, Celâleddin Suyûtî: Ma’lumatü’l-Ulumi’l-İslâmiyye, Dâru’lKalem, Dımeşk, 1417/1996. ss. 309-405; Ayrıca bk. Emine Zengin, Suyûtî&#8217;nin Edebu&#8217;l-Fütyâ İsimli Eserinin Tahkîki, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Salih Karacabey, Bursa 2010, s. 14.</p>
<p>10- Bk. Çelebî, Keşfu’z-Zünûn, c. I, 488; Bağdatlı, Hedîyye, c. 1, s. 281.</p>
<p>11- Bk. Bağdatlı Hediyye, c. II, s. 28.</p>
<p>12- Suyûtî, Celâluddîn, Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Manisa İl Halk Ktp., no: 45 Hk 2964, vr. 1b.</p>
<p>13- Bk. Suyûtî, Tenbihü&#8217;l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Manisa İl Halk Ktp., no: 45 Hk 2964. 334</p>
<p>14- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. II, s. 1554.</p>
<p>15- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 242.</p>
<p>16- Bk. Bağdatlı Hediyye, c. II, s. 28.</p>
<p>17- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. II, s. 1984. 336</p>
<p>18- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 8.</p>
<p>19- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 1.</p>
<p>20- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 417.</p>
<p>21 -Bk. Sıddik b. Hasan el-Kānûcî, Ebcedü&#8217;l-Ulûm, Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrût, 1978, c. III, s. 119.</p>
<p>22 -Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 60.</p>
<p>23- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.II, s. 34</p>
<p>24- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.II, s. 34.</p>
<p>25- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.I, s. 69.</p>
<p>26- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c.I, s. 626; Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 61.</p>
<p>27- Bk. Şihâbuddîn Ebu&#8217;l-Fadl Ahmed b. Alî b. Hacer el-Askalânî, İnbâü&#8217;l-Ğumer bi ebnâi&#8217;l-Ömer, Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrût, 1406/1986, c. II, s. 305. 340</p>
<p>28- Asıl İsmi Şeyh Şihâbuddîn olup, Târihu İbn Hacî adında eseri vardır. Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 277.</p>
<p>-29 Bk. İmâm Bahauddîn İbrahim b. Muhammed b. Abdullah, el-Maksadü&#8217;l-erşed fî zikri ashabi Ahmed, tah. Abdurrahmân b. Süleymân, Mektebetü&#8217;r-Rüşd, Riyâd, 1410/1990, c. II, s. 514.</p>
<p>30- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 1; Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 42.</p>
<p>31-Bk. Hayruddîn Ziriklî, el-A’lâm: Kāmûsu Terâcim, Dâru’l-İlm, Beyrût, c. V, s. 332; Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 48.</p>
<p>32- Bâb-ı Âli&#8217;den saraya gönderilen telhislerin padişah huzurunda mühürlerini açarak takdim etmek, padişah tarafından hatt-ı hümayun yazıldıktan sonra destmale sarılıp üzerleri mühr ü hümayunla mühürlenerek telhisçi ile Bab-ı Âli&#8217;ye göndermek vazifesiyle mükellef memur. Bk. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB., İstanbul, 2004, c. III, s. 206. 342</p>
<p>33- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 81.</p>
<p>34- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 555.</p>
<p>35- Kasâs, 28/68.</p>
<p>36- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 65.</p>
<p>37- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 220. 344</p>
<p>38- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 166</p>
<p>39- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 309.</p>
<p>40- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 306. 346</p>
<p>41- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 573.</p>
<p>42- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 211</p>
<p>43 -Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 185. 352</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/">İmam Suyuti’nin İbn Arabi’ye Dair Bir Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiye,cild:7 &#8216;Notlarım&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild7-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild7-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2015 13:46:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Futuhat-ı Mekkiye cild:7]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9722</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kabza Nedir? Cevap: Allah şöyle buyurur: ‘Yeryüzü O’nun kabzasıdır* Ruhlar bedenlere tabiyken bedenler ruhlara tabi değildir. Cisimler kabz edilirse, ruhlar da kabz edilmiş olur, çünkü cisimler ruhların heykelleridir. Allah ise, her şeyin O’nun ‘kabzası’ içinde olduğunu bildirir. Böyle bir soruyu müslüman bir filozof sormuş olsaydı, buradaki zamirin Adem’e döndüğünü söyleyerek kendisine yanıt verirdik. Başka bir ifadeyle Adem, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild7-notlarim/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:7 ‘Notlarım’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9723" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir.jpg" alt="İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiye,cild:7 'Notlarım'" width="400" height="176" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir.jpg 339w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir-300x132.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a><strong>Kabza Nedir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Allah şöyle buyurur: <sup>‘</sup>Yeryüzü O’nun kabzasıdır* Ruhlar bedenlere tabiyken bedenler ruhlara tabi değildir. Cisimler kabz edilirse, ruhlar da kabz edilmiş olur, çünkü cisimler ruhların heykelleridir. Allah ise, her şeyin O’nun ‘kabzası’ içinde olduğunu bildirir.</p>
<p><strong><br />
</strong>Böyle bir soruyu müslüman bir filozof sormuş olsaydı, buradaki zamirin Adem’e döndüğünü söyleyerek kendisine yanıt verirdik. Başka bir ifadeyle Adem, yaratılış aşamalarında sudan insana vs. gibi tavırdan tavra, ‘yaratılıştan sonra başka bir yaratılışla yaratılarak’ intikal etmemiş, Allah onu ortaya çıktığı şekliyle yaratmıştır. İnsan bebeklikten çocuklu­ğa, oradan gençliğe oradan yaşlılığa ya da cismin küçüklüğünden bü­yüklüğüne geçmemiştir. Böyle bir soruya böyle cevap verilir. Soru so­ran herkese yaraşan bir cevap vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>YÜZ KIRK DÖRDÜNCÜ SORU</strong></p>
<p>Hz. Peygamber’in <sup>‘</sup>On İki Peygambere Ümmetimden Olmak Ihsan Edildi’ Hadisinin Anlamı Nedir? Cevap:</p>
<p>Hz. Peygamber’in ümmeti, ümmetlerin en hayırlısıdır. Onlarda diğer ümmetlerin peygamberlerine ilave bir özellik vardır. Bu ise, onla­rın Allah Peygamber’inin hidayet yollarına uymalarıdır. Önceki pey­gamberler ise, kendisinden önce geldikleri için Hz. Peygamber’e uy­mamıştır. Her ümmetin en hayırlısı peygamberleriyken biz ümmetlerin en hayırlısıyız. Biz ve nebiler bu iyilikte aynı derecedeyiz. Çünkü nebiy­le ümmeti arasında herhangi bir mertebe yoktur. Hz. Muhammed ise ümmetinden daha hayırlıdır -çünkü her peygamber ümmetinden daha hayırlıdır. Öyleyse Hz. Muhammed nebilerin en hayırlısıdır.</p>
<p>Bu on iki peygamber, geceleyin doğmuş, ölünceye kadar oruç tut­muş, ömürlerinin uzunluğuna rağmen gündüz oruç bozmamışlardır. Bu durum, Hz. Peygamber’in ümmetinden olmayı talep, ümit ve arzu etmelerinden kaynaklanır. Temenni ettikleri şey gerçekleşecektir. Onlar, Kıyamet günü sevdikleriyle beraberdir. Herhangi bir peygamber gelir ve ümmeti içinde bir ya da iki ya da üç peygamber bulunur. Hz. Pey­gamber gelir ve ümmetinin içinde ‘uyan peygamberler’, ‘uyulan pey­gamberler’, ‘uyan olmayan peygamberler’ bulunur. Böylece Hz. Pey­gamber’e nebilerden üç sınıf uyar: İşte bu, arkadaşlarımızın cevaplamaktan sarf-ı nazar ettikleri bir husustur. Bunun nedeni, zayıf akdi ilişecek kuşkulardan uzaklaşmaktır.</p>
<p>Allah yakın feleği on iki burç yaptığı gibi onları da on iki nebi yap tı. Her burç bu on iki peygamberden birinin doğum yerindedir. Bu du rum, (nebilere ait) bütün mertebelerin ez-Zahir ismi yönünden Muhammed ümmetinden olmayı temenni etmelerinden kaynaklanır. Böylelikle el-Bâtın isminden onlar adına meydana gelen şey ile ez-Zahir is- mini bir araya getirirler. Çünkü onların gönderildiği her bir şeriat, Hz. Peygamberin şeriatından ve el-Bâtın ismindendir. Hz. Peygamber ‘Âdem su ve toprak arasındayken peygamber idi.’ Allah şöyle buyurur: <sup>‘</sup>Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve onların hidayetlerine uyulur.’ Burada ‘onlara uyulur<sup>’ </sup>dememiştir. Çünkü önceki peygamberlerin hi­dayetleri, bâtında senin hakikatinden onlara ulaşan şeydir. Bilgi bakı­mından bunun anlamı şudur: Ey Muhammedi Sen onların hidayetlerini takip ederken gerçekte onlar senin hidayetine uyarlar. Çünkü bâtında öncelik sana ait iken zâhirde sonralık sana aittir. Ahirette ise, hem zahir ve hem bâtın olarak öncelik sana aittir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>YÜZ ELLİ DÖRDÜNCÜ SORU</strong></p>
<p>Ümmü’l-Kitab’ın -onu bütün peygamberlerden Hz. Mu­hammed ve bu ümmet adına saklamıştır- Tevili Nedir ?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>mii re&#8217;sihî’ (başının anası) denilir. Çünkü baş, insanın duyusal ve mane­vi güçlerinin toplandığı yerdir. Fatiha suresi indirilmiş bütün kitapların anasıdır ve büyük Kuran demektir. Başka bir ifadeyle her şeyi içeren büyük ve yüce toplam demektir. Hz. Muhammed’e cevamiü’l-kelim ve­rilmiştir, şeriatı da bütün şeriatları içerir. O, Adem yaratılmazdan önce peygamber idi. Bütün şeriatlar ondan diğer nebilere yayılmıştır. Diğer nebiler, bedeniyle bulunmadığında Hz. Muhammed’in yeryüzündeki vekil ve elçileriydi. Bedeniyle var olsaydı hiçbirinin şeriatı olmayacaktı. Bu durum Hz. Muhammed’in, ‘Musa yaşasaydı bana uymaktan başka bir şey yapamazdı’ sözünde dile getirilir.</p>
<p>Allah şöyle buyurur: ‘Biz Tevrat’ı indirdik, onda hidayet ve nur var­dır. İslam olmuş peygamberler hidayete erenler için onunla hüküm verir­ler.’<sup>’</sup> Biz Müslümanlarız. Bilginlerimiz de nebilerdir. Biz, her şeriat ehli için onların şeriatlarıyla hüküm veririz, çünkü onlar bizim Peygamber’imizin şeriatıdır. Bunları onaylayan Hz. Peygamber olduğu kadar şeriatı da onların asıllarıdır. Hz. Peygamber, bütün insanlığa gönderil­miştir. Bu ise, başka biri adına gerçekleşmemiştir. ‘İnsanlar<sup>’</sup>, Hz.Adem’den son kimseye kadar olan kimselerdir. Onlara gelmiş şeriatlar, vekillerinin eliyle Hz. Muhammed’in şeriatlarıdır. Çünkü Peygamber bütün insanlara gönderilmiştir. Öyleyse bütün elçiler, onun vekilleridir. Peygamber bedeniyle ortaya çıktığında, bütün hüküm ona ait iken her hüküm sahibi de ona dönmüştür. Öyleyse Peygamber’in mertebesi, dünyada dış varlığının ortaya çıktığı esnada elçilerinden hiçbirine ve­rilmemiş bir özelliğin ona verilmesini gerektirdi. Bu özellik vekillerinde parçalanmış şeyleri içeren bir büyüklük ve bir ilave olmalıydı.</p>
<p>Bu nedenle Allah ona ümmü’l-kitab’ı verdi. Ummü’l-kitab bütün sayfa (suhuf) ve kitapları içerir. Onlarla birlikte Ummü’l-kitab, özet bir şekilde, bütün ayetleri kendinde toplayan yedi ayet olarak bizde ortaya çıkmıştır. Nitekim Allah’ın yedi niteliği de bütün ilahi isimleri içerir ve her bir ilahi isim onlardan birine gider. Ustad Ebu İshak el-İsferâyînî el-Celi ve’l-Hafi isimli kitabında böyle yaparak bütün isimlçri yediye döndürmüştür. Üstad, ilahi isimlerden kelam sıfatına ait olarak eş- Şekûr ve eş-Şâkir isimlerini bulmuş, diğer isimleri de sıfatlara bölmüş, onlar da kendilerini içerdiği için isimleri kabul etmiştir. Bu bağlamda bir kısmını bilgiye, bir kısmını kudret ve diğer niteliklere katmıştır.</p>
<p>Ümmü’l-kitap da böyledir. Allah, nebilere, yani Hz. Muham- med’in vekillerine indirilmiş kitap ve sayfaları ona katarak Peygamber ve bu ümmet adına saklamıştır. Bu sayede onlar öncelik bakımından diğer nebilerden ayrışır. Hz. Peygamber ‘en büyük imamdır.’ Bu kita­bın kendisinde ortaya çıktığı ümmeti ise ‘İnsanlar için çıkartılmış en ha­yırlı ümmettir.<sup>’</sup> Bunun nedeni, onların içinde Hakk’ın suretiyle ortaya çıkmasıdır. Hz. Peygamber*in kendisinde zuhur ettiği devir de, kendile­rinde şeriatıyla bulunduğu önceki ve sonraki asırlara göre, bütün asırla­rın en hayırlısıdır.</p>
<p>Bu ümmetin toplayıcılığının bir yönü de, Allah&#8217;ın velîlerine Al­lah’tan uzak insanların niteliklerinde de bir yakınlık payı ayırmış olma­sıdır. Böylece lafız ve anlamda ortaklık gerçekleşirken anlam değişir. Söz gelişi hırs için kötü bir nitelik deriz. Bilgiyi öğrenme ve onunla Al­lah’a yaklaşmada hırslı olduğumuzda ise, övülen bir niteliktir. Hırs, laf­zın kötü kullanımıyla yerilmiştir. Çünkü hırs, kayıtsız anlamda kullanıl­dığında, kınanmış bir huydur. Övülen hırs kastedildiğinde ise sınırlanır ve ‘iyiliğe haris’ denilir. Haset de böyledir. Genel anlamda sınırlanmak- sızın hasetten Allah’a sığınılır. Çünkü o, genel kullanımında kötü anlam taşır. Özel kullanımında ise, övülen bir anlamda kullanılır. Bu nedenle Allah bu ümmetin velîlerinde böyle bir bakışı bir araya getirmiştir. On­lar da, kınanmış isimlerdeki paylarını elde ederek hiçbir şeyi yitirmemiş- lerdir. Çünkü onlar, bütün makamları toplayanlardır. Dolayısıyla onla­rın her şeyde bir tecrübe ve payı vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah Bütün Peygamberleri Mağfiretle Müjdelemişken Peygamberimiz İçin Olan Mağfiretin Anlamı Nedir?&#8217;</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Mağfiret, örtmek demektir. Allah nebilerden Allah’ın Peygamber’inin elçileri olduklarını gizlemiştir. Bunu onlara ahirette gösterecek­tir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Ben kıyamet günü insanların efendisiyim.’ Hz. Peygamber diğer peygamberlerin de şefaat edebilmeleri için onlara şefaat eder. Çünkü Hz. Peygamber’in herkese dönük şefaati şefaatin farklı türleriyle, şefaat edilenin durumuna göre gerçekleşir. Al­lah peygamberlerini özel mağfiret ile müjdelemişken bizim Peygam­berimizi genel mağfiret ile müjdelemiştir. Bu bağlamda onun masum­luğu sabittir. Hz. Peygamber’in bağışlanacak bir günahı olmadığı gibi günahın ona izafesi, muhatap olması bakımından söz konusudur. Kas­tedilen ise onun ümmetidir. Bir mısrada şöyle denilir:</p>
<p>‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit.’</p>
<p>Nitekim ona şöyle denilir: ‘Sana indirdiğimizden kuşkudaysan, sen­den öncekilere sor’ Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir kuşku içinde de­ğildi. Kastedilen ümmetinden kuşku içinde olanlardır. Aynı şekilde ‘Sen ortak koşarsan amelin boşa çıkacaktı’ denilir. Kastedilen ise, bu nitelik­te ortak koşanlardır. Başka bir ayette ‘Allah senin geçmiş ve gelecek günah­larını bağışlar<sup>’</sup> buyrulur. Hz. Peygamber ise günahtan masumdur. Bu durumda Hz. Peygamber mağfiret ile muhatapken kastedilenler gelmiş ve gelecek ümmetidir. Gelmiş olanlar Adem’den onun zamanına kadar- ki insanlar, gelecek olanlar ise kendi zamanından kıyamet vaktine kadar var olacak insanlardır. Çünkü hepsi onun ümmetidir. Çünkü her üm­met, Allah’tan gelen bir şeriatın altındadır. Daha önce de söz konusu şeriatın el-Bâtm ismi yönünden Hz. Peygamber’in şeriatı olduğunu ifade etmiştik. Bu durum Hz. Muhammed’in Adem toprak ve su arasın­dayken peygamber olmasından kaynaklanır. O, nebi ve resullerin efen­disidir, çünkü o, insanların efendisidir. Nebi ve resuller de insandır.</p>
<p>Bü­tün bunları daha önce anlatmıştık. Böylelikle Allah ‘senin geçmiş ve gele­cek günahlarını bağışla’ ayetinde peygamberliğinin bütün insanlara yönelik olmasıyla Hz. Peygamber’i müjdeler. Başka bir ayette ‘Seni bü­tün insanlara rahmet olarak gönderdik’ buyurur. Herkesin onun şahsını görmesi gerekmez. Hz. Peygamber yaşarken Ali ve Muaz gibi sahabe­sini elçi olarak ve davetini tebliğ etmek üzere Yemen’e gönderdiği gibi diğer resul ve nebileri de ümmetlere elçi olarak göndermiştir. Bu durum Adem su ve toprak arasındayken peygamber olduğu andan itiba­ren geçerlidir. Böylelikle bütün elçiler Allah’a davet etmiştir. İnsanlar ise, Adem’den kıyamete kadar onun ümmetidir. Allah geçmiş ve gele­cek ümmetinin günahlarının bağışlanacağını Peygamber’ine müjdele­miştir. Burada hitap Hz. Muhammed’e iken, kastedilen insanlardır. Al­lah hepsini bağışlar ve mutlu eder. Bu bağışlama, her şeyi kuşatan rah­metin genelliğine layık iken Hz. Peygamber’in mertebesinin genelliği­nin bir gereğidir. Hz. Peygamber -ayette belirtildiği gibi- bütün insan­lara gönderildi. Allah ‘Seni özel olarak şu ümmete ya da kıyamet gü­nüne kadar bu zamana gönderdik’ dememiş, bunun yerine, Peygam­ber’in bütün insanlığa gönderildiğini belirtmiştir, insanlar ise,    Adem’den kıyamet vaktine kadarki kimselerdir. Onlar, gelmiş ve geçmiş günahların bağışlanması hitabıyla kastedilenlerdir. ‘Allah büyük ihsan sa­hibidir.’</p>
<p>Fakat dünyada bir mağfiret olduğu gibi kabirde, haşirde ve cehen­nemden çıkıp çıkmamaya göre ateşte de bir mağfiret vardır. (Ateşten çıkmayana dönük mağfiret nedeniyle) Cehennemde kalana azabın ulaşması perdelenir. Bu ise, cehennemdeyken insanın tadına varacağı bir nimetin yaratılmasıyla gerçekleşir. Öyleyse bu, acısız azaptır.</p>
<p>Tirmizi’nin sorularıyla birlikte vereceğimiz cevaplar da -yeterli ol­mamakla birlikte- sona erdi. Söylemediklerimiz, verdiğimiz cevaplara göre kıyaslanamayacak kadar fazladır. Çünkü özetlemek, uzun konuş­maktan daha uygundur. İşlerin hakikatlerini dile getirme ve açıklama­nın bir sonu yoktur. Allah’ın bilgisi geniştir ve bize öğrettikleri bir. sı­nırda durmaz. Başarıya erdiren Allah’tır. O’ndan başka Rab yoktur.’</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah&#8217;ın şeriatı ve insanın hareketlerindeki hükmü, sadece Ku­randan öğrenilebilir. Biz de o Kuranı söyleyen vasıtasıyla var olduk ki, o da Allahtır. Allah bir şeye ‘ol<sup>’</sup> demiş, o da olmuştur. Kuran, dayandı­ğımız en güçlü delildir. Ya da Hz. Peygamberden güvenilir bir şekilde aktarılan sözler delildir (hadis). Hz. Peygamber, kullarına emrettiği ko­nularda Allah<sup>’</sup>tan aktardığı bütün hususlarda doğru söylediğine aklın delil teşkil ettiği kimsedir. Bazen bir rivayet, sahabenin görüş birliğiyle gerçekleşir ki bu ‘icmadır<sup>’</sup>. Bazen ise güvenilir kişinin güvenilir kişiden rivayetiyle gerçekleşir ki, bu da tek kişinin rivayetidir (haber-i vâhid). Haber bize hangi yolla ulaşırsa ulaşsın, onunla amelle yükümlüyüz. Bu konuda bilginler arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu nedenle, usul bilgin­leri icma hakkında şöyle demiştir: ‘Zorunlu olarak dile getirilmese bile icma bir nassa dayanmalıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İyi âdetin (bidat-ı hasene) hükmünü Şâri genel anlamda onaylamış, onu koyan ve kendisine uyanları ödüllendirmiştir. Adete ve onu koyana uyanlar, sonuçta o kişinin ve koyduğu âdetin değerine göre ödüllendiri­lir. Böylelikle vakitlerinin nebevi şeriatlar ve asli hükümler ile dolu ol­ması gerektiği hususunda seni uyardım. Zeki insanın amelinin gayesi, asli bir nübüvvet olmalıdır, feri değil! Çünkü seçimlerde onun ihtiyarı olsa bile, işler gerçekte seçimi kabul etmez. Hak bütün varlıklarda böyle yapmıştır. Allah her cins içinde bir şeyi seçmiştir. Güzel isimlerden Al­lah ismini seçmiş, insanlardan peygamberleri, kulların içinden melekle­ri, feleklerden Arş’ı, rükünlerden suyu, aylardan Ramazan’ı, ibadetler­den orucu, devirlerden Peygamber’in devrini, haftanın günlerinden Cuma gününü, gecelerden Kadir gecesini, amellerden de farzı seçmiş­tir.</p>
<p>Allah, sayılardan doksan dokuzu, diyarlardan cenneti, cennetteki mutluluk hallerinden görmeyi, hallerden rızayı, zikirlerden ‘Allah’tan başka ilah yoktur<sup>’</sup> zikrini (kelime-i tevhid), kelamdan Kuran’ı, sureler­den Yasin’i, ayetlerden Ayete’l-Kürsi’yi, mufassalın kısalarından ‘Allah birdir (ihlas)’ ayetini, zamanların dualarından Arefe günü duasını, bi­neklerden Burak’ı, meleklerden Ruh’u, renklerden beyazı, olgulardan bir araya gelişi, insandan kalbi, taşlardan Hacer-i evsedi, evlerden Beyt-i mamuru, ağaçlardan Sidre’yi, kadınlardan Meryem ve Asiye’yi, erkek­lerden Muhammed’i seçti. Yıldızlardan güneşi, hareketlerden doğru ha­reketi, yasalardan indirilmiş şeriatı, kanıtlardan varlık kanıtını (burhan), suretlerden Âdem’in suretini seçmiş ve onu ilahi surete göre izhar et­miştir. Allah, nurlarda görmeye vesile olan ışığı, iki zıttan ispatı, iki çe­lişikten varlığı seçmiştir. Allah, rahmeti gazaba seçmiş, namazın halle­rinden secdeyi, sözlerinden Allah’ı zikri seçmiştir. Allah irade sınıfların­dan niyeti seçmiştir. Bu nedenle niyet, âlemin kabul ve reddinde hü­kümrandır. ‘Herkes için niyetlendiği vardır.’ Amel edenden başkasını ise sevapta ve ziyadesinde amel edene katarsın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah’ın namazın sözlerinden ‘Allah’ zikrini seçmesine gelirsek, çünkü Allah’ı zikretmek namazdaki en büyük unsurdur. Allah böyle buyurdu: <sup>‘</sup>Namaz taşkınlık ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise da­ha büyüktür. ’ Namaz bir münacattır. Allah’ı zikreden ise, Hak ile otu­randır. Kul Hakk’ı zikrederse, Hak onun dili olur. Namazın fiillerinden secdeyi seçmesine gelirsek, bunun nedeni, secdede şeytandan korunma­dır. Şeytan namazın fiillerinde özellikle secdede insandan uzaklaşır. Çünkü secdesizlik şeytanın hatasıydı. Secde esnasında şeytan ağlar, üzü­lür ve pişman olur. Pişmanlık, tövbedir ve bu kadarlık bir tövbenin de kabul edilmesi gerekir. Allah, ısrarla tövbe edenleri sever. Secdeden kal­kınca şeytan tekrar saptırmaya başlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tefekkür ayetlerini akletmeyle ilgili ayetlere ya da duyma veya bil­meyle veya iman etmeyle ilgili ayetlere taşıyıp söz konusu ayetlerde fikri kullanmaya kalkarsan, genel anlamda isabet etmemiş olursun. Öyleyse bu gücü, Allah’ın ‘tefekkür eden bir topluluk için’ ortaya koyduğu ayet­lerde kullanmalısın. Eşyayı yerlerinden çıkartma ve ayetleri konumları­nın dışına taşıma. Söylediğim yöntemi takip edersen, gayretin övülür ve bu konuda bana teşekkür edersin. Öyleyse ibret ve tefekkürün zikredildiği her ayeti incele ki, Allah’ın izniyle mutlu olasın! Ayrıca bu fikri yönden ‘nazar’ın zikredildiği ayetleri de araştır. Bunlara örnek olarak ‘Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış?’, ‘Göklerin ve yerin melekûtuna bakmazlar mı?’ ‘Rabb’in fil sahiplerine ne yaptı, bakmazlar mı?’ ‘Rabb’inin gölgeyi nasıl uzattığına bakmazlar mı?<sup>’</sup> ayetlerini verebiliriz. Ayrıca tedebbürün zikredildiği ayetler de bu kapsamdadır. Bunlara ör­nek olarak ‘Onlar Kuran’ı tedebbür etmezler (düşünmezler) mi?’ayetini verebiliriz. Allah bunlardan hangisini hangi isimle zikrederse, sen de ak­lını ona göre ayete ver. Binaenaleyh Allah’ın kastettiği anlama ulaşmak istiyorsan o ayet hakkında zikredilen isim yönünden tefekkür etmeyi ihmal etme. Bunlara örnek olarak ‘Kuran’ı tedebbür etmezler mi?’aye­tini verebiliriz. Öyleyse ona Allah’ın kelamı veya furkan veya ‘Biz zikri indirdik’ ayetinde belirtildiği gibi zikir olması bakımından değil, Ku­ran olması bakımından bakmalısın! Her ismin kendine özgü bir hükmü vardır. Hakk’ın zikirde bir şeyi belirlemiş olması, kullarının onu anla­masını sağlamak ve eşyayı yerli yerlerine nasıl yerleştireceklerini öğren­melerini sağlamaktır. Öyleyse bu, hikmet; sahibi ise el-Hakîm’dir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiye,cild:7,(Ekrem Demirli)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild7-notlarim/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:7 ‘Notlarım’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild7-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiye,cild:1 Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Aug 2015 14:16:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Futuhat-ı Mekkiye cild:1]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12577</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizi sırat-ı müstakime ulaştır….Ayet Meali Tefsiri Bizi sırat-ı müstakime ulaştır. O nimet verdiklerinin, gazap ettiklerinin yoluna veya sapkınların yoluna değil’ Ayeti Tümel kul, Hakka ‘Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.’dediğinde, Hak ona şöyle der: -‘Bana kulluk etmenin anlamı nedir?’ Buna kul şöyle karşılık verir: -‘Cem ve tefrika (birlik ve ayrım) makamında tevhidin sabit olması’ Kurtuluşun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild1-notlarim/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:1 Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild1-notlarim/indir-132/" rel="attachment wp-att-12616"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-12616" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-11.jpg" alt="İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiye,cild:1 Notlarım" width="189" height="266" /></a></p>
<p><strong>Bizi sırat-ı müstakime ulaştır….Ayet Meali Tefsiri</strong></p>
<p>Bizi sırat-ı müstakime ulaştır. O nimet verdiklerinin, gazap</p>
<p>ettiklerinin yoluna veya sapkınların yoluna değil’ Ayeti</p>
<p>Tümel kul, Hakka <em>‘Ancak sana ibadet eder</em> ve <em>ancak senden yardım dileriz.’</em>dediğinde, Hak ona şöyle der:</p>
<p>-‘Bana kulluk etmenin anlamı nedir?’</p>
<p>Buna kul şöyle karşılık verir:</p>
<p>-‘Cem ve tefrika (birlik ve ayrım) makamında tevhidin sabit olması’ Kurtuluşun tevhitte bulunduğu -ki tevhit sırat-ı müstakim, başka bir <em>ifadeyle</em> kendisinin fani ya da -anlayabilirse- baki olmasıyla zatı mü­şahede etmek demektir- nefste karar kılınca şöyle der: ‘<em>Bizi doğru yola ulaştır.’</em> Ardından, nefsin doğru demesiyle (yol) iki yol olarak karşısı­na çıkmıştır: Birisi eğri yol -ki bu iddia yoludur-, İkincisi ise dosdoğru <em>yol -o da</em> tevhit yoludur.- Nefs bu iki yol hakkında ancak kendilerinde yürüyenlere göre bir ayrım yapabilir. Böylelikle nefs, kendi Rabbini doğru <em>yolda</em> yürürken görmüş ve onunla Rabbini tanımış, kendisine bakmıştır. Bu sayede kendisiyle Rabbi arasında -ki Rabbi ruhtur- lâtiflikte bir <em>yakınlık</em> meydana gelmiştir. Bileşik âlemde eğri yola bakmıştır <em>ki, o da</em> nefsin şu ifadesidir: ‘Nimet <em>verdiklerinin yoluna’</em> Sözü edilen <em>yol, nefse</em> bitişik bileşik âlemdir. <sup>‘</sup><em>Gazap edilmiş</em><sup>5</sup> olanlar ise neftsen ayrık <em>âlemdir</em>. <em>Söz</em> konusu âlemin mensupları, nefse bitişik âleme kıyasla sap­kınlar ve öfke duyulanlardır.</p>
<p><em>Nefs, her iki</em> yolun başında durmuş, eğri yolun sonunun helak, <em>doğru yolun sonunun ise</em> kurtuluş olduğunu görmüş, her nereye gider­se <em>kendi âleminin</em> onu takip edeceğini anlamıştır. Nefs doğru yol üzere <em>yürüyerek rabbinin</em> mertebesine yönelmek isteyip ‘<em>Ancak sana ibadet ederiz?’ sözüyle</em>bunun kaynağının bizzat kendisi olduğunu öğrendiğin­de, a<em>ciz kalmış</em> ve onu başaramamış. Bunun üzerine <em>‘Ancak senden yar­dım isteriz’</em> ayetiyle yardım dilemiş, Rabbi de onu <em>‘bize hidayet</em> ver’ dile­ğine <em>karşı ikaz etmiştir.</em> Nefs bunun farkına varmış ve şöyle demiş: ‘Bi­ze <em>hidayet et’</em> Böylelikle<sup>c</sup>sırat-ı müstakim (doğru yol)’ sözüyle görmüş olduğu şeyi -ki o senin zatının bilgisidir-nitelemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Yaratan Yarattığından Ayrılmaz</strong></p>
<p>Allah şöyle der: ‘0 göklerde ve yerde Allah’tır.’ Başka bir ayette ise ‘Size göklerde ve yerdeki her şeyi amade kıl­dı.’ buyurur. Lokman oğluna ‘Miskal tanesi hardal çölde veya yeryüzün­de veya göklerde olsa, Allah onu getirir’ der. Çünkü Allah, yerdedir,göktedir ve çöldedir. Allah, her nerede isek, bizimle beraberdir. Yaratan yarattığından ayrılmaz. Zelil eden, zelil etmekten ayrılmaz. Ayrılmış ol­saydı, nitelik de kendisinden ayrılmış, bu isim ortadan kalkmış olurdu. Allah şöyle der: ‘Cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım.’ Yani, bana karşı zelil olsun ve boyun eğsinler diye yarattım.</p>
<p>Onlar, be­nim üstünlüğümü ve izzetimi bilmedikçe, karşımda zelil olamazlar. Al­lah onları el-Müzil ismiyle yarattı, çünkü onları kendisine ibadet etsinler diye yarattı. Allah kendisini yaptığı her iş karşılığında bütün nefisler üzerinde ‘kaim olan’ kayyum diye nitelemiş ve şöyle buyurmuştur. ‘On­ları korumak kendisine ağır gelmez’ Allah, göklerde ve yerdeki her şeyi korumakla kendisini nitelemiştir. Binaenaleyh bir dereceyle Allah âle­min talep ettiği varlığının korunmasının yerine getirirken, bir dereceyle âlem, Allah için korunmuş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Allah’ın Yaradılıştaki Hikmeti</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sıcaklık soğukluğa aykırıyken yaşlık kurulu­ğun zıddıdır. Allah ise, içerdikleri zıtlığa rağmen hepsini tek bir cisimde toplamak istemiş, bunun için sıcaklığı kuruluğa eklemiş, o ikisinden acı safrayı yaratmış, sıcaklık ve yaşlığı bir araya getirmiş, ondan kan mey­dana gelmiş, onu bu ikisine komşu yapmıştır. Kandaki yaşlığı, safradaki kuruluk tarafına ait yapmıştır.</p>
<p>Bunun nedeni, fiilde ona mukavemet etmesini sağlamak üzere, komşuluk ilişkisidir. Dolayısıyla o ikisinden hiç birini terk etme! Onun otoritesi insanın hayvani mizacında gözü­kür. Kandaki sıcaklık onun ardından gelmiş olsaydı, safranın onu takıp etmesi gerekirdi. Safra kendisini takip ederse, sıcaklık veya kuruluk ol­malıydı. Kuruluk takip ederse -ki sıcaklığın edilgenidir-, kuruluk cisim­de güçlenir ve hastalığın bedene girmesine yol açar. Hastalık, Rabbin insanı yükümlü tuttuğu bilgilerle ilgilenmek, onları elde etmek ve mut­luluğa ulaştıran ameller için çalışmaktan bedeni alıkoyar. Safranın sıcak­lığı komşu olsaydı, safranın niceliğinde artış gerçekleşir ve yine hastalık olurdu. Bu nedenle yaşlık, safrayı takip etmiştir.</p>
<p>Allah Teâlâ soğukluk ve yaşlığı birleştirmiş, bu karışımdan balgam ortaya çıkmıştır. Balgamın yaşlığını kanın sıcaklığından sonra getirmiştir. Öyle olmasaydı, daha önce zikrettiğimiz gibi, bu karışımdaki niceliksel artış nedeniyle hastalık ve illetler ortaya çıkardı. Soğukluk ve kuruluğu birleştirmiş, bu karı­şımdan acı kara meydana gelmiş, karadaki kuruluğu balgamın yaşlığın­dan sonraya bırakmıştır. Halbuki soğukluğu karadan sonra getirmemiş­tir ki, balgamın yaşlığında artış olmasın -çünkü yaşlık soğukluğun edil­genidir-. Balgamın soğukluğuyla karanın soğukluğu arasında meydana geldiğinde ise artar ve balgamın niceliği fazlalaşır. Bu durumda cisme illet ve hastalıklar girer, çünkü cisim (hastalıkları) kabul edicidir.</p>
<p>Allah’ın yaratılıştaki hikmetine bakınız! Bu hikmet, bedenin sağlıklı kalmasını sağlamak amacı taşır. Söz konusu cisim, Rabbinin davetine kendisini ulaştırmak üzere latifenin bineğidir. Bu cisimsel binek üzerine ilahi ruh egemen olur ve sardığında/kapladığında beden hamile kalır. Bunun neticesinde ise iyi (salih) veya kötü bir takım ameller ortaya çı­kar. Salih ve iyi amel meydana getirmesi ‘muhallak (tam yaratılmış)’,öteki ise gayrı muhallak (eksik yaratılmış) diye ifade edilir.</p>
<p>Bu ameller, bineklerin suretlerinde ortaya çıkar, Ameller salih ise, binekler insanı illiyyin’ derecesine yükseltirler. Allah şöyle der: ‘’Güzel kelime O’na yükselir.’’ Kastedilen temiz ruhlardır, çünkü onlar Allah’ın temiz kelimeleridir. Allah şöyle der: ‘’O’nun kelimesidir, Meryem’e aktardığı.’’ Başka bir ayette ise ‘’Salih amel O’na yükselir.’’ denilir. Amel kötü ve bozuk ise, kişiyi aşağıların aşağısına düşürür. Allah şöyle der: ‘’Sonra onu aşağıların aşağısına attık’.’’ Yani bineği onu düşürür. Halbuki ‘’En güzel suretteydi’’ ’’İman  edenler, salih amel sahipleri hariç.’’ Böyle birinin ameli, sahibini iliyyîn, yani yüceler yücesine çıkartır. ‘Sınırsız ödül ona aittir’Kastedilen, kazanılan sevaptır. Sevap ve ecir, kazanılmış olandır’</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>İnsanın Yaradılışı</strong></p>
<p>Yeryüzü yetkinleşip hazır hale geldiğinde, bütün bu yaratıklardan hiç birisi, Allah’ın bu memleketi varlığı için yarattığı halifenin hangi cinsten olabileceğini bilemedi. Dünyanın ömründen on yedi bin, sürek­liliğinin sonu olmayan ahiretin ömründen ise sekiz bin sene geçip bu halifenin yaratılışı hakkında Allah’ın ilminde belirli vakit geldiğinde, Al­lah bir meleğine yeryüzü toprağının her cinsinden bir tutam getirmesi­ni emretmiştir. Emir üzerine melek, insanlarca bilinen uzun bir rivayet­teki gibi Allah’a bir tutam getirmiş. Allah o tutamı almış iki eliyle yo­ğurmuştur. İşte ‘iki elimle yoğurduğum’ifadesi budur.</p>
<p>Allah, zikretmiş olduğumuz meleklerin her birisine Âdem’e ait bir emanet yerleştirmiş ve şöyle demiştir: ‘Ben topraktan bir insan yarataca­ğım.’ Sizin sahip olduğunuz bu emanetler onundur. ‘Onu yarattığımda’ her biriniz, sizi kendisine emin yaptığım emaneti ona versin. ‘Sonra onu düzenleyip ruhumdan üflediğimde, secdeye kapanınız.’ Allah iki eliyle Âdem’in toprağını yoğurup kokusu değiştiğinde -ki bu ayette kokuş­muş çamur diye ifade edilen şeydir ve o yaratılışında bulunan hava un­surudur- onun sırtını, zürriyetinden bedbaht ve mutluların mahalli yapmış, avucunda bulunan her şeyi ona yerleştirmiştir. Çünkü Allah sağ elinde mutluların, sol elinde ise bedbahtların bulunduğunu bize bildir­miştir. Bununla beraber (Hz. Peygamberim buyurduğu gibi) ‘Rabbi-min her iki eli de sağ-mübarek eldir.’ Şöyle buyurur: ‘Bunlar cennete, cennet ehlinin amelini işlerler; şunlar cehenneme, onlar cehennem ehli­nin amelini işlerler.’</p>
<p>Allah hepsini (mutlu ve bedbahtları) Âdem’in toprağına yerleştir­miş, onda yan yanalık ilişkisiyle zıtları toplamış, onu doğrusal hareket üzere yaratmıştır. Bu yaratma ise başak burcunun dönemindeydi. Allah onu altı yön sahibi yapmıştır: Üst, başının yukarısıdır; alt, üstün karşı­ndır ve iki ayağının altıdır; sağ, güçlü tarafını takip eden yöndür; sol, sağın zıddıdır ve zayıf yönüdür; ön, yüzüne bakan yöndür ve zıddı ar­kadır. Allah onu biçimlendirmiş, düzenlemiş ve tesviye etmiştir: ‘Sonra ona ruhundan üfledi.‘ Burada ruh, Hakka tamlama yapılmıştır. Böyle­likle insana yapılan bu üfleme esnasında üflemenin parçalarına yayılma­sıyla dört karışımın unsurları meydana gelmiştir. Bunlar san safra, kara, kan ve balgamdır.</p>
<p>……………..</p>
<p>Safra, Allah Teâla’nın ‘kurumuş balçıktan insanı inşa etti’ayetinde belirttiği ateşe mensup unsurdan idi. Kara, topraktandı ki bu da, ‘topraktan yarattı’’ayetinde dile getirilen şeydir. Kan, havadan meydana gelmiştir ki, bu da ayette mesnûn diye ifade edilmiştir. Balgam ise toprağın yoğrulup çamur haline geldiği sudan meydana gelmiştir. Son­ra Hak, onda canlının gıdaları elde etmesini sağlayan çekme gücünü, ardından tutma gücünü meydana getirmiştir. Bu güç sayesinde canlı beslendiği şeyi tutabilir. Ardından hazmetme gücü yaratılmıştır ki, bu sayede gıda hazmedilir. Sonra itme gücü gelir. Bunun sayesinde yan ürünleri çıkartır; onları buhar, koku, dışkı vb. olarak kendisinden uzak­laştırır.</p>
<p>Buharların yayılıp kanın karaciğerden damarlara bölünmesi (da­ğılma) ve canlının her bir parçasının saflaştırdığı kısma gelince, bunlar itme gücü sayesinde değil, çekme gücü sayesinde gerçekleşir. Bu bağ­lamda itme gücünün payı, daha önce belirttiğimiz gibi, canlının sadece çıkarttığı yan ürünlerdedir. Sonra, Allah insanda beslenme gücünü, uy­ku, duyum, hayal, vehim, hafıza ve hatırlama var ki bu dört kuvvet, başka bir anlatımla hayal, ve­him, hafıza ve hatırlama güçleri insanda hayvandakinden daa güçlerini ihdas etmiştir. Bütün bunlar, salt insan olmak yönüyle değil canlı olmak yönüyle in­sanda bulunur. Şu ha güçlü bulunur.</p>
<p>Sonra Allah Âdem’e ki o insandır, musavvire, müfekkire ve akletme güçlerini tahsis etmiştir. İnsan bu güçler sayesinde hayvandan ayrışır. Allah, bedendeki bütün bu güçleri her türlü duyulur ve manevî menfaatine ulaşsın diye düşünen nefsin araçları yapmıştır. ‘Sonra onu başka bir yaratılış olarak meydana getiririz.’ Burada sözü edilen insan­lık özelliğidir. Allah, kazanımında bilinen bir sınırda, onu bu güçler sa­yesinde diri, bilen, güç yetiren, isteyen, konuşan, duyan ve gören olarak yaratmıştır. ‘Yaratanların en güzeli Allah mübarektir.’</p>
<p>Allah, kendisini isimlendirmiş olduğu her bir isimde, insanın ahlaklanabileceği bir pay belirlemiştir. İnsan kendisine yaraşır bir tarzla onunla âlemde gözükür. Bu nedenle bazı kimseler, ‘Allah Adem’i sure­tine göre yaratmıştır’ hadisini bu anlamda yorumlamıştır. Allah, Adem’i yeryüzünde halifesi olarak yerleştirmiştir. Çünkü yeryüzü, yüce âlemin aksine, başkalaşma ve halden hale dönüşme âlemidir. Böylelikle, sakinlerinde de yeryüzü aleminde meydana gelen değişmeler gibi hükümler gerçekleşmiştir. Bu nedenle bütün İlâhî isimlerin hükmü ortaya çıkar.</p>
<p>İşte bu nedenle Adem, gökte yâ da cennette değil yeryüzünde halife olmuştur. Ardından isimlerin öğretilmesi, meleklerin secde etmesi, İbli­sin karşı çıkması gibi kimi olaylar, Allah’ın emrinden meydana gelmiş­tir. Bütün bunlar, Allah izin verirse ilgili bölümde belirtilecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Bütün Peygamberler Hz. Muhammed’in Vekilleridir</strong></p>
<p>Bilmelisin ki, Allah seni desteklesin: Bir rivayette Hz. Peygam­berin şöyle söylediği bildirilmiştir: ‘Ben Ademoğullarının efendisiyim, yine de bununla iftihar etmem.’ Başka bir rivayette ise fahr yerine fahz zikredilmiştir. Fahz yanlış bir şey ile böbürlenmek demektir. Sahih-i Müslim de ‘Ben kıyamet günü insanların efendisiyim’ hadisi aktarılır. Böylelikle Hz. Peygamber adına efendilik ve beşer cinsinden bütün peygamberlere karşı üstünlük sabittir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:<sup>‘</sup>Âdem su ve toprak arasında iken ben peygamberdim.‘</p>
<p>Böylece Hz. Peygamber bu konuda bir bilgiye sahip olduğuna işaret etmektedir. Al­lah beşerî bedenleri yaratmazdan önce -ruh iken- kendisine mertebesini bildirmiştir. Nitekim Allah bedenlerini yaratmazdan önce Âdemoğullarından söz almıştı. Her ümmete kendi cinsinden bir tanık gönderdiğin­de -ki, söz konusu tanıklar peygamberlerdir- Allah bizleri de onlarla be­raber ümmetlerine tanık yapmakla o tanık olan peygamberlere katmış­tır. Böylelikle Âdem’den son peygambere kadar âlemdeki bütün pey­gamberler Hz. Muhammed’in vekilleri olmuştur.</p>
<p>Hz. Peygamber bu. makamı çeşitli tarzlarda açıklamıştır. Bunlardan birisi ‘Musa yaşasaydı bana uymaktan başka yapacak bir şey bulamazdı‘ anlamındaki hadistir. Âhir zamanda Meryem oğlu İsa’nın inişine dair ise şöyle buyurur: <sup>c</sup>İsa bize bizden imamlık eder.‘ Başka bir anlatımla, bizim içimizde Peygamberimizin sünnetiyle hüküm verir. <sup>c</sup>Haçı kırar ve domuzu öldürür.‘ Muhammed (a.s) Âdem zamanında peygamber ola­rak gönderilmiş olsaydı, bütün peygamberler ve insanlar görünüşte de onun şeriatının hükmü altında olurdu. Bu nedenle hiçbir peygamber umumî gönderilmemiştir. Hz. Muhammed hükümdar ve efendidir. Ondan başka her peygamber, belirli bir topluma gönderilmiş, dolayısıy­la kendisinden başka peygamberlerden hiç birisinin risâleti genel ol­mamış. Hz. Âdem’in devrinden Muhammed’in devrine, oradan kıya­met vaktine kadar her dönem, Hz. Muhammed’in mülküdür. O ahirette bütün peygamberlerden üstün olduğu gibi sahih bir rivayette efendiliği de hükme bağlanmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Aklın Allah’ı Bilmekten Aciz Olması</strong></p>
<p>Allah’ı bilmek, akıl ve nefsi tarafından algılanamayacak kadar yüce­dir. Akıl ve nefis, O’nu sadece mevcut oluşu bakımından algılayabilir. Yaratıklar hakkında söylenmiş ya da bileşik ve başka şeyler hakkında tevehhüm edilmiş her ne varsa kuşkusuz, düşüncesi ve korunmuşluğu yönünden selim akla göre Allah o şeyden farklıdır. Böyle bir tevehhüm, Allah hakkında caiz olmadığı gibi akla göre yaratıkların kabul ettiği yönden öyle bir lafız Allah’a verilemez. Allah’a böyle bir lafız verilmişse bunun gayesi, zihinlere konuyu anlaşılır kılmaktır. Bunun nedeni, işi­tende Hakkın üzerinde bulunduğu hakikatin değil, varlığın (bilginin) sabit olmasıdır. Çünkü Allah şöyle buyurur: ‘O’nun benzeri yoktur.’ Fakat dinen Allah’ı bilmek üzerimizdeki bir vecibedir. Çünkü Allah peygamberine hitaben şöyle buyurur: <em>‘Allah’tan başka ilâh olmadığım bil.’</em> (Buna göre Allah âdeta) Şöyle der: ‘Senin düşüncene uygun bildirmemden (benim vasıtamla) bil. Böylece bildirmeden önce olan inanç olmaksızın bilgi senin adına sahih olduğu gibi ilim olarak da iman senin adına sahih olur.’ işte, Hz. Peygambere bu esasa göre emir vermiştir.</p>
<p>Bazı kimselerin düşüncesine ve bu bahisteki görüşlerine göre, bu durum dolayısıyla Allah’ın bilgisine nereden ulaşabiliriz? diye düşün­dük. İnsafla ve kendisinden umulan bütün gayretini ortaya koyduktan sonra yetkin aklın verisine göre düşündük, Allah’ı bilme hakkında O’nu bilmekten acizlikten başka bir şeye ulaşamadık. Çünkü biz, bulundukla­rı hale göre hakikatleri yönünden eşyayı öğrenmek istediğimiz tarzda Allah’ı bilmek istedik. Binaenaleyh, benzeri olmayan, zihinde tasavvur edilemeyen ve zihinde tutulamayan bir mevcut bulunduğunu öğrendi­ğimize göre, akıl onu nasıl idrak edebilir? Allah’ın varlığını bilmek sabit olmakla birlikte, akim O’nu algılaması imkânsızdır. Yine de biz, Al­lah’ın mevcut ve ulûhiyetinde tek olduğunu biliriz. İşte, Hakkın kendi­sini bildiği tarzda zatının hakikatini bilmediğimiz halde, bizden öğren­memiz istenilen bilgi budur. Böyle bir bilgi, bizden istenen bilginin olmayışı demektir.</p>
<p>Allah aklın düşüncesine göre hiçbir yaratığa benzemediğine ve hiç­bir şey O’na benzemediğine göre ve bize ‘Allah’tan başka ilâh olmadı­ğını biliniz’ diye emredilmişken, öncelikle öğrenmemiz gereken şey bil­ginin mahiyetidir. Kuşkusuz onu öğrendik. Dolayısıyla başlangıçta bil­ginin bilinmesi hakkında öğrenmemiz gereken şeyi öğrenmiş olduk.</p>
<p>Allah’a hamdolsun, sekizinci kısım sona erdi!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Hadislerde Teşbih ve Cisimleştirme</strong></p>
<p>Bunlardan birisi, Hz. Peygamberdin şu hadisidir: ‘Müminin kalbi Allah’ın iki parmağı arasındadır.’ Akıl hakikat ve mecazın konumunun gereğine göre, Allah hakkında uzvu imkânsız görür. Parmak ise ortak anlamlı bir lâfızdır, uzuv anlamında kullanılabildiği gibi nimet anla­mında da kullanılabilir.</p>
<p>Çoban der ki:</p>
<p><em>Asası zayıf</em> ’ <em>damarları çıkmış iken toprak</em>,</p>
<p><em>İnsanlar verimsiz bir yıl geçirdiğinde,</em></p>
<p><em>Onun üzerindeki nimeti (parmağı) görürsün.</em></p>
<p><em>Yani:</em> ‘Onun üzerinde kendisine iyi bakmakla nimetten güzel bir eser görürsün.‘ Araplar şöyle der: ‘Falancanın malı üzerindeki parmağı ne güzeldir! ‘Yani ondaki eseri ne güzeldir. Bu ifadeyle, kendisinde iyi tasarrufta bulunduğu için malının artması kastedilmiştir.</p>
<p><em>En</em> hızlı değişim, hacimlerinin küçüklüğüne rağmen taşıdıkları kudretin yetkinliği nedeniyle parmakların değiştirdiği şeydeki değişim­dir. Parmakların hareketi, elin ve başka organların hareketinden daha hızlıdır. Allah’ın kullarının , kalplerinin değiştirmesi en hızlı değiştirme olduğu için,Hz.Peygamber bir duasında bunu Araplara onların anlayacağı tarzda açıklamıştır.. Bize göre değiştirmek elle olabileceği için Hz. Peygamber değiştirmeyi parmaklara bağlamıştır. Çünkü parmaklar el­dendir ve el içindedir. Parmaklarda hız ise daha yerleşiktir. Hz. Pey­gamber duasında şöyle derdi: ‘Ey kalpleri çeviren! Benim kalbimi senin dininde sabit tut.’ Allah’ın kalpleri değiştirmesi, onlarda iyilik ve kötü­lük niyeti yaratmasıdır. İnsan çelişik düşüncelerin kalbine ardarda gel­diğini hisseder. Bu durum, Hakkın kalbi şekilden şekle sokmasıdır ve insan kalbiyle ilgili bu durumu kesin bir şekilde bilir. Bu nedenle Hz. Peygamber ‘Ey kalpleri çeviren! Benim kalbimi senin dininde sabit tut’<sup> </sup>buyurur.</p>
<p>Bu hadis hakkında Hz. Peygamber’in eşlerinden birisi kendisine şöyle sormuş: ‘Ey Allah’ın Peygamberi! Yoksa sen de mi korkuyorsun?’ Hz. Peygamber cevap vermiş: ‘Müminin kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmak arasındadır.’ Böylece kalbin imandan inançsızlığa ve bu iki­sinin altında bulunan şeylere süratle geçtiğine işaret etmiştir. Allah şöy­le buyurur: <em>‘Ona günah</em> ve <em>takvasını ilham etmiştir.</em><em>‘</em> Bu ilham, değiştir­medir. Parmaklar hızı ifade eder. Hadiste zikredilen parmakların çift olması ise iyi ve kötü düşüncedir.</p>
<p>Parmaklar hakkında zikrettiğimiz şey bilinip parmak, uzuv, nimet ve iyi eser anlamına geldiğine göre, acaba bu tenzih yorumları kendisini talep ettiği halde, onu hangi anlamda uzuv diye yorumlayabilirsin ki? Bu ifade karşısında ya susup bilgisini Allah’a ve Allah’ın bildirdiği gön­derilmiş peygamber veya ilham alan veliye havale ederiz. Fakat bu du­rumda, uzuv anlamının ondan kesinlikle nefyetmeliyiz ki bu zorunludur. Ya da vazifemiz olmayan bir işin bize gelip bize egemen olması gerekir. Şu var ki, biz bidatçi-cisimleştiren ve teşbih yapana karşı bunu ortaya koymalıydık. Dolayısıyla bu anlatılan gereksiz değildir. Aksine, bilen ki­şinin bu esnada söz konusu lâfızdaki tenzih yorumunu açıklaması şart­tır. Böylece bu açıklamayla cisimleştirmeyi kabul edenin delili çürütü­lür.</p>
<p>Allah bize ve ona (cisimleştiren mücessimeye) tövbe nasip eylesin, onu (bu gibi ifadedeki anlamının) kabul etmekle rızıklandırsın! Şu halde teşbih zannı veren böyle bir kelimeyi söylediğimizde, onu Allah’a yakışır bir anlamda açıklamamız şarttır. İşte bu, aklın dilde kelimenin kulla­nımı hakkındaki payıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>İbn’i Arabi’nin İtikadı</strong></p>
<p>Allah Teâlâ tek ilâhtır, Ulûhiyetinde İkincisi yoktur.</p>
<p>O, eşten ve çocuktan münezzehtir.</p>
<p>Her şeyin sahibidir, ortağı yoktur, hükümdardır, veziri yoktur.</p>
<p>Yaratan’dır, O’nunla beraber idareci yoktur.</p>
<p>Özü gereği vardır, kendisini var edecek bir Yaratana muhtaç de­ğildir. Aksine kendisinin dışındaki her mevcut, var olmada O’na muh­taçtır. Dolayısıyla bütün âlem O’nun vasıtasıyla mevcut olmuştur. Sa­dece O, özü gereği varlık ile nitelenmiştir.</p>
<p>Varlığının başlangıcı yoktur, bekâsının sona ermesi mümkün de­ğildir. O sırf varlıktır, sınırlanmaz.</p>
<p>Kendi kendine vardır. Mekân bir cevher değildir ki O’nun adına bir mekân takdir edilebilsin; araz değildir ki bekası imkânsız olsun; ci­sim değildir ki hakkında cihet ve yönde bulunmak düşünülebilsin.</p>
<p>O, yönlerden ve boyutlardan münezzehtir.</p>
<p>Dilerse kalplerle ve gözlerle görülür.</p>
<p>Ayette buyurduğu gibi ve kendi kast ettiği anlamda Arş’ı üzerinde istiva etmiştir. Nitekim Arş ve onun dışındaki her şey de, Allah vasıta­sıyla denge bulmuştur. İşin başı ve sonu O’na aittir.</p>
<p>O’nun akledilir bir benzeri olmadığı gibi, akıllar da Ona delil ola­maz. Zaman O’nu sınırlayamaz, herhangi bir mekan O’nu taşıyamaz. Aksine Allah var idi ve hiçbir mekân yoktu, şimdi de öyledir.</p>
<p>Allah mekânı ve mekânlıyı yaratmış, zamanı inşa etmiş ve <sup>‘</sup>Ben Tek, Diriyim‘ demiş. Yaratıkları korumak kendisine güç gelmez. Yara­tılmışları yaratmaktan dolayı daha önce sahip olmadığı bir nitelik ken­disine dönmez.</p>
<p>Allah, sonradan var olanların O’na veya O’nun onlara yerleşmesi veya onların O’ndan önce veya O’nun onlardan sonra olmasından mü­nezzehtir. Bilakis şöyle denilir: ‘Allah var idi ve O’nunla beraber başka bir şey yoktu. Çünkü önce ve sonra’ Allah’ın yaratmış olduğu za-manın kiplerindendir. Allah, uyumayan el-Kayyûm, karşı kodlamayan el-Kahhâr’dır. ‘O’nun benzeri yoktur.’</p>
<p>Allah Arşı yaratmış ve onu istiva sınırı yapmıştır. Kürsü’yü var etmiş ve ona gök ve yerleri sığdırmıştır.</p>
<p>Allah el-Aliy’dir. Levha’yı ve Yüce Kalem’i örneksiz bir şekilde ya­ratmış, ayırım ve hüküm gününe kadar yaratıkları hakkındaki bilgisine göre katip diye görevlendirmiştir.</p>
<p>Allah bütün âlemi daha önceki bir örnek olmaksızın yaratmıştır. Yar atıklar mı yaratmış, ibda etmiş ve yaratanların yaratanıdır.</p>
<p>Ruhları bedenlere eminler olarak indirmiş, ruhların indirildiği bu bedenleri yeryüzünde (ruhlar adına) halife yapmıştır.</p>
<p>Göklerde ve yeryüzünde bulunan <sup>‘</sup>her şeyi kendisinden bize amade kılmıştır.‘ Dolayısıyla her bir zerre, O’ndan ve Oha doğru hareket eder.</p>
<p>Allah her şeyi kendilerine ihtiyaç duymadan ve onu yaratması için zorlayıcı bir neden olmaksızın yaratmıştır. Allah’ın ilmi yarattığı şeyleri yaratacağım belirlemiştir.</p>
<p>Dolayısıyla Allah ‘<em>îlk, Son</em>, <em>Zâhir</em> ve <em>Bâtın’dır</em>.’<sup> </sup><sup>‘</sup>O <em>her şeye güç yetirendir.</em> <sup>‘</sup></p>
<p><em>‘</em><em>Allah her şeyi bilgi olarak kuşatmış’ ‘her şeyi sayıca saymıştır.’ ‘O, gizliyi</em> ve <em>açığı bilendir.</em><em>‘</em><em> ‘Gözlerin hain bakışım</em> ve <em>gönüllerin sakladığını bilir.’ ‘Her</em> şeyi yaratmışken, nasıl olur da her şeyi bilmesin?‘<em>Yaratan bilmez mi? O latif ve her şeyden haberdardır.’</em></p>
<p>Allah şeyleri var olmadan önce bilmiş, bilgisine göre yaratmış, do­layısıyla Allah şeyleri sürekli bilicidir. Yaratma yenilendiğinde Allah’ın bilgisi yenilenmez. O, bilgisiyle şeyleri sağlamca yaratmış ve tahkim etmiş. Dilediğini bilgisiyle şeyler üzerinde hükümran yapar.</p>
<p><u>Allah</u> mutlak anlamda tümelleri bildiği gibi sahih akıl sahiplerinin görüş birliği ve ittifakıyla tikelleri de bilir. Allah, <em>“gaybı ve şahadeti bilen­dir.’ “Allah onların koştuğu ortaklardan münezzehtir.’</em></p>
<p>Allah <em><sup>c</sup></em><em>dilediğini yapandır.’</em><em>‘</em>O yeryüzü âleminde ve göklerde var olanları irade etmiş. İrade edinceye kadar kudreti herhangi bir şeye ilişmediği gibi bir şeyi bilmeden o şeyi irade etmez.’Çünkü Allah’ın bilmediği bir şeyi dilemesi ya da yapmama gücüne sahip Muhtar Al­lah’ın dilemediği bir şeyi yapması aklen imkânsız olduğu gibi bu haki­katlerin nispetlerinin başka bir diride bulunması ya da niteliklerin ken­dileriyle nitelenenden başkasında bulunması imkânsızdır.</p>
<p>Varlıkta  bulunan isyan-itaat, kazanç-hüsran, kök-hür, soğuk-sıcak, diri-ölü, gerçekleşme-kaybolma, gündüz-gece, itkidal-sapma, kara-derya, çift-tek, cevher-araz, iyilik-hastalık, sevinç-keder, ruh-beden, karanlık- aydınlık, yer-gök, bileşme-ayrışma, çok-az, dal-kök, beyaz-siyah, uyku- uykusuzluk, zâhir-bâtın, hareketli-durağan, kuru-yaş, kabuk-öz; kısaca birbiriyle çelişen ya da zıt veya benzer bütün bu bağıntılar, Allah tara­fından irade edilmiştir.</p>
<p>Nasıl olur da kendisini yarattığı halde, bir şey Hakkın muradı ol­masın? Nasıl olur da el-Muhtar (Seçen) dilemediği bir şeyi yaratır? 0nun emrini geri çevirecek kimse olmadığı gibi hükmünü engelleyecek kimse de yoktur.</p>
<p>.‘Allah mülkü <em>dilediğine verir</em> ve <em>dilediğinden çeker alır. Dilediğini</em><em> </em><em>aziz</em><em> </em><em>eder,</em> dilediğini <em>zelil eder.’</em>‘Allah dilediğini saptırır ve dilediğini hidaye­te erdirir.’ Allah ne dilerse o olur ve neyin olmasını dilemezse o olmaz.Bütün yaratıklar Allah’ın dikmediği bir şeyi dikmek üzere toplansaydı, onu dileyemez, yaratmak istemediği bir şeyi yapmak için toplan- savdı, onu yapamazlardı. Onlar, sadece Allah dilemelerini istediğinde onu dileyebilir. Aksi halde, onu yapamaz, ona güç yetıremez ve Allah onlara bu gücü vermezdi.</p>
<p>O halde küfür ve iman, itaat ve isyankârlık, Allah’ın meşiyeti, hik­meti ve iradesinden kaynaklanır. Allah ezelden beri daima bu iradeyle nitelenmiştir. ‘</p>
<p>Âlem (İlâhî) ilimde kendi hakikatinde sabit olsa bile yoktur, mev­cut değildir. Sonra, Allah onu yaratmıştır. Allah’ın âlemi yaratmasında bir düşünce veya bilgisizlik veya bilginin olmayışından kaynaklanan bir düşünme (tedebbür) bulunup o düşünce ve inceleme bilmediğinin bil­gisini Allah’a vermiş değildir. Allah böyle bir şeyden pek yüce ve mü­nezzehtir. Allah ezelî bir ilme göre ve âlem hakkında hüküm sahibi münezzeh-ezeli bir iradenin belirlemesiyle âlemi zaman, mekân, olgular ve renklere sahip bir şey olarak var etmiştir. Binaenaleyh varlıkta Al­lah’tan başka gerçek anlamda irade sahibi yoktur. Nitekim Allah,<em>Siz ‘Alllah dilerse dileyebilirsiniz</em><em><sup>’</sup></em> diye buyurandır.</p>
<p>O Allah bilip (ilmine göre) sağlamca yarattığı, dileyip dileğine gö­re özelleştirdiği ve takdir edip var ettiği ulvî ve süfli âlemden hareket eden ve etmeyen her şeyi işitir, görür. Uzaklık onun duymasını engellemez; çünkü O, çok yakındır. Yakınlık görmesini engellemez. Aynı zamanda O, çok uzaktır. O netsin iç konuşmasını veya dokunuş anın­daki gizli temas sesini duyar. Kapkaranlık içindeki siyahı veya suyu suda görür. Karışma veya karanlıklar veya ışık O’nu perdelemez. <sup>‘</sup>O her şeyi duyan ve görendir.’</p>
<p>Önceki bir .suskunluktan veya mevhum bir sükûttan olmaksızın, Allah, tıpkı bilgisi, iradesi ve kudreti ve benzeri diğer niteliklerinde ol­duğu gibi, ezelî-kadîm bir kelâm ile konuşmuştum Allah Musa ile ko­nuşmuş, konuşmasını Tenzil (Kur’an), Zebûr, Tevrat ve İncil diye isim­lendirmiştir. Konuşmada harfler, sesler, nağmeler, diller yoktu. Çünkü Allah seslerin, harflerin ve dillerin yaratıcısıdır.’</p>
<p>Allah’ın konuşması dilsiz ve damaksız olduğu gibi işitmesi de ku­laksız ve duyma kanalı olmaksızın, görmesi de göz bebeği ve kirpiksiz, irade etmesi kalp ve uzuvsuz, bilgisi de zorunluluk veya kanıtı inceleme olmaksızın vardır. Allah’ın hayatı, unsurların karışımından meydana ge­len kalbin teneffüs etmesine bağlı değildir. O’nun zatı, artma ve eksiklik kabul etmez.</p>
<p>Münezzehtir, münezzeh! Uzaktan yakındır, otoritesi güçlüdür, ih­sanı yaygın, lutfu boldur. O’nun dışındaki her şey cömertliğinden taş­mıştır. O’nun ihsan ve adaleti kendisi için açar ve daraltır.</p>
<p>Âlemi örneksiz yaratıp var ettiğinde, onu en güzel ve mükemmel şekilde gerçekleştirdi. Mülkünde ortağı yoktur ve yönetiminde O’nunla beraber bir idareci yoktur.</p>
<p>‘Bir nimet verir de nimetlendirirse bu O’nun ihsanıdır. Şayet sıkıntı verir ve azap ederse bu da O’nun adaletidir.’ Allah başkasının mülkünde tasarruf etmemiştir ki, haksızlık ve zulüm yaptığı söylenebilsin. Başkası nedeniyle bir hüküm kendisine yönelmez ki, bu nedenle korkmak ve çekinmekle nitelensin. O’nun dışındaki her şey, kahrının otoritesi altın­dadır. Allah kendi irade ve emrine göre tasarruf eder.</p>
<p>Allah sorumluların nefislerine takva duygusunu ve taşkınlığı ilham edendir. O dilediklerinin günahlarını siler, dilediklerininkini dünyada ve diriliş günü cezalandırır.O’nun adaleti ihsanında hükümran olmadığı gibi, ihsanı da adaletinde hükümran değildir.</p>
<p>Allah âlemi iki kabza olarak ortaya çıkartmış, âlemdekiler için iki mertebe yaratmış ve şöyle buyurmuş: ‘Şunlar cennete, onlarla ilgilenmem ve şunlar cehenneme, onlarla da ilgilenmem.’ Burada hiç kime itiraz etmez,çünkü orda Hakk’ın dışında kimse yoktur.Dolayısıyla her şey Allah’ın isimlerinin tasarrufu altındadır. Binaenaleyh birisi azap isimlerinin, diğeri ise nimet isimlerinin altında bulunur.</p>
<p>Allah bütün âlemin mutlu olmasını dilemiş olsaydı, mutlu olur, bütün âlemin bedbaht olmasını dileseydi hiç birisi mutlu olamazdı. Fa­kat Allah öyle bir şey dikmemiştir. Dolayısıyla her şey O’nun istediği gibi olmuş, dünyada ve kıyamet gününde bir kısmı mutlu, bir kısmı bedbaht olmuştur. el-Kadîm’in verdiği hükmün değiştirilmesi imkânsızdır.</p>
<p>Allah elli vakit mesabesindeki beş vakit olan namaz hakkında şöyle buyurmuş: <sup>‘</sup><em>Benim katımda söz değişmez</em> ve <em>ben kullarıma zulmedici deği­lim.</em><em>‘</em> Çünkü ben kendi mülkümde tasarruf etmekteyim ve kendi ira­demi mülkümde uygulamaktayım.</p>
<p>Bunun nedeni, baş gözü ve iç gözün körleştiği, düşünce ve gönül­lerin kavrayamadığı bir gerçektir. Söz konusu gerçek, Allah’ın ilgi gösterdiği ve bildirme mertebesinde takdir edildiği kullarına yönelik İlâhî bir vergi ve rahmanı bir cömertlik sayesinde bilinebilir. Böylece o kul, bildirildiğinde, Ulûhiyetin bu taksimi verdiğini ve onun el- Kadîm’in ince sırlarından birisi olduğunu öğrenir.</p>
<p>Kendisinden başka fail olmayan Allah münezzehtir. O’nun dışın­daki hiçbir şeyin varlığının kaynağı kendisi değildir.‘<em>Allah sizi ve yaptık­larınızı yaratmıştır.</em><em><sup>’</sup></em><em><sup> </sup></em><em>‘O yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu olacaktır</em><em><sup>’ ‘</sup></em><em>Kesin kanıt Allah’a aittir, şayet dileseydi, onların hepsine hida­yet ederdi.</em><em><sup>’</sup></em></p>
<p><strong> ikinci Tanıklık</strong></p>
<p>Allah’ı, meleklerini, bütün yaratıklarını ve sizleri Allah’ın birliği konusunda kendime tanık tuttuğum gibi, aynı şekilde Allah’ı, melekle­rini, bütün yaratıklarını ve sizleri seçtiği, ayırdığı ve bütün yaratıkları içinden temyiz ettiği kişiye iman ettiğime de tanık tutuyorum. O Efen­dimiz Muhammed’dir (sav). Allah onu bütün insanlara <em>‘müjdeleyen, korkutucu</em><em><sup>’</sup></em> ve <sup>‘</sup><em>izniyle Allah’a çağıran ve aydınlatıcı bir kandil olarak’</em><em> </em>göndermiştir.<br />
Hz. Peygamber Rabbinden kentlisine indirilen şeyleri tebliğ etmiş verilmiş sorumluluğu yerine getirmiş, ümmetine nasihatler etmiş ve kendisine uyan herkesin bulunduğu Veda Haccı’nda vakfe yapmış, hut­be okumuş ve hatırlatmış, korkutmuş ve sakındırmış, müjdelemiş uyarmış, ödül vaat etmiş, tehditle korkutmuş, yağmış ve gürlemiştir. Bu hatırlatmayı bir kişiyi dışlayıp diğerine tahsis etmemiş, tebliğini Bir ve es-Samed’in izniyle yapmış, sonra şöyle buyurmuştur: ‘Dikkat edi­niz, tebliğ ettim mi?’ Orada hazır bulunanlar Tebliğ ettin, Ey Allah’ın peygamberi!’ diye karşılık verince Hz. Peygamber ‘Allah’ım Tanık ol’ demiştir.</p>
<p>Ben, Hz. Peygamber’in getirdiği her şeye bildiklerim ve bilmedik­lerimle beraber iman ediyorum. Onun getirdiği hususlardan birisi, ölümün Allah katında belirlenmiş bir süreden sonra gerçekleşeceğidir. Ölüm geldiğinde artık ertelenmez. Ben de buna hiçbir kuşku ve tered­düt olmaksızın inanıyorum.</p>
<p>Kabirdeki iki sorgu meleğinin sorgusunun gerçek olduğuna inanı­yor ve bunu kabul ediyorum. Kabir azabı ve bedenlerin kabirlerden di­riltilmesi haktır. Allah’a (amel defterinin) sunulacağı haktır, havuz hak­tır, terazi haktır, defterlerin açılması haktır, sırat haktır, cennet haktır, cehennem haktır. ‘Bir <em>grup cennete</em> ve <em>bir grup cehenneme</em><em><sup>’</sup></em> ifadesi hak­tır. Bir grup hakkında o günün güçlükleri haktır, başka bir grup için ise ‘En <em>büyük korku kendilerini</em><em> </em><em>üzmez</em><em><sup>’</sup></em> denilmesi haktır.</p>
<p>Meleklerin, peygamberlerin, müminlerin şefaat etmesi ve Merha­metlilerin Merhametlisinin şefaatten sonra dilediklerini ateşten çıkart­ması haktır. Müminlerden büyük günah işleyen bir grubun cehenneme gireceği ve ardından şefaat ve ihsan sayesinde oradan çıkacağı haktır. Müminlerin ve birleyenlerin cennetlerde ebedî nimette kalacakları hak­tır. Cehennemliklerin de ateşte ebedî kalacağı haktır.Peygamberlerin ve kitapların Allah katından getirdiği her şey -anlamı bilinse de bilinmese de- haktır.</p>
<p>İşte bu, kendi nefsim hakkındaki tanıklığımdır. Bu tanıklık, her ne­rede bulunursa bulunsun, kime ulaşırsa sorulduğunda yerine getirmesi gereken bir emanettir.</p>
<p>Allah bizleri ve size bu imanla fayda versin ve bu dünyadan ebedî hayat diyarına göçerken onun üzerinde kalmayı nasip etsin! Allah bizi orada ikram ve hoşnutluk diyarına yerleştirsin ve bizim ile ‘içecekleri katran’ olanların bulunduğu yer arasına perde koysun!</p>
<p>Allah bizleri kitaplarını sağ elle alan ve içeceği <em>reyyan</em> olan Havuz’a perilerden ve terazisi ağır gelen ve sırat köprüsünde ayakları kayma­dan kimselerden eylesin. O nimet veren ve ihsan edendir. ‘Bizi <em>buna ulaştıran Allah münezzehtir. Bize hidayet etmemiş olsaydı, biz ona ulaşa­mazdık. Kuşkusuz ki Rabbimizin elçileri doğruyu getirmiştir.’</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Beden Şehri</strong></p>
<p>Bilmelisin ki: Allah beden şehrinin düzenlenişinde insanı iki kısım yaratmış, kalbi de tıpkı iki şey arasındaki ayraç gibi, iki kısım arasındaki ayraç yapmıştır. Üst kısma-ki o baştır- bütün duyusal ve ruhsal güçleri yerleştirdi. Diğer yarımda ise sadece dokunma duyusunu yerleştirdi. Böylece insan, bütün bedenine yayılan bu özel güç yönünden duyumsayan ruhuyla serti, yumuşağı, sıcağı, soğuğu, yaşı, kuruyu algılar. Bedenin yönetimi ile ilgili doğal güçleri bakımından ise Allah insanın diğer yarısına çekim gücünü yerleştirdi. O güç vasıtasıyla hayvani nefs, karaciğer ve kalb gibi organların düzgün kalmasını sağlayacak şeyi kendine çeker.Allah ona tutma gücünüde yerleştirdi. Bu güç ile hayvani nefs, çekim gücünün organa çektiği şeyi tutup yararının bulunduğu şeyi alır.</p>
<p>Şöylede iddia edilebilir. Maksat yarar ise hastalık bedene nereden girdi?</p>
<p>Bilmelisin ki hastalık, bir organın hak ettiğinden fazlasının bedene girmesi yada hak ettiği şeyin eksikliğinden kaynaklanır. Çekim gücünde hak ediş ölçütü bulunmaz. Dolayısıyla bedenin gereksinim duyduğundan fazlasını yada eksiğini organa çektiğinde hastalık oluşur. Çünkü onun hakikati, çekmedir, ölçüm değildir. Çekim gücü organın yararının bulunduğu şeyleri doğru bir ölçüye göre alırsa bu durum kasıtla değil, tesadüfen olmuştur yada başka bir güçten kaynaklanır. Böyle olmasının sebebi, sonradan yaratılmışın kendi eksikliğini ve Allah’ın dilediği şeyi yaptığını öğrenmesini temindir.</p>
<p>Bedenin diğer yarısında ise itme gücü bulunur. Bu güçle beden terler. Çünkü doğa öel bir miktarı kendinden uzaklaştıramaz. Çünkü oda ölçüyü bilmez. O mizaca ilişen fazlalıktan başka bir durum nedeniyle hükme konu olur. Bütün bunlar üst ve alt bölümleriyle bedene yayılmıştır. Diğer güçlerin bulunduğu yer ise üst yarımdır. Söz konusu yarım değerli yarım, iki hayatın bulunduğu yarımdır. Bu iki yarım kan ve nefsin hayatıdır. Bu organlardan hangisi ölürse kendisinde bulunan güçlerde kaybolur. Onların varlığı hayatın bulunmasına bağlıdır. Organ ölmeyip kuvvetin mahalline bozukluk iliştiğinde o gücün hükmü bozulur geçersizleşir ve doğru bilgi vermez. Buna örnek olarak hastalığın iliştiği hayal mahallini verebiliriz. O halde hayal geçersiz olmaz. Sadece bilgi olarak gördüğü şeyde doğruyu kabul etmek geçersizleşir. Akıl ve bütün ruhsal güçlerde böyledir.</p>
<p>Duyusal güçlere gelince, onlarda mevcuttur. Fakat bulundukları organlardaki bu duyularla algıladıkları şeylerin arasına göze inen su yada başka perdeler girer. Güçlere gelince, onlar sürekli kendi yerlerinde perdeyi gözler ve onu görür.Bu, körün bulunduğu karanlıktır. Başka bir ifadeyle o, perde karanlığıdır. Dolayısıyla onun gördüğü şey, perdedir. Aynı şey bal ve şekeri acı olarak duyumsayan için söylenebilir. Tatma gücünün kendisinde bulunduğu organ için temas eden kısım, acı safradır. Bu nedenle acılığı algılamıştır. Böylece duyu acılık algıladım der. Hüküm veren yanıldığında şöyle der; Bu şeker acıdır. İsabet ederse acılığın nedenini bilir ve şeker hakkında acılık hükmü vermez ve algı gücünün neyi algıladığını bilir. Ayrıca tanık olan duyunun her halükarda isabet ettiğini, hüküm verenin ise bazen yanıldığını bazen ise isabet etiğini öğrenir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Alemler Dörttür</strong></p>
<p><strong>1</strong> – En yüce alem, O, Beka alemidir.</p>
<p><strong>2 –</strong> Sonra dönüşme alemidir. – ki yok oluş alemidir.-</p>
<p><strong>3 –</strong> Sonra imar etme alemi- ki o beka ve yok oluş alemidir.-</p>
<p><strong>4 –</strong> Sonrada nispetler alemi .</p>
<p>Bu alemler iki yerde de sabittir. İnsanın dışındaki her şey olan büyük alemde ve insandan ibaret olan küçük alemde sabittir.</p>
<p><strong>1 –</strong> En yüce alem dediğimiz beka alemi, Tümel- Hakikat-ı Muhammediyyedir. Onun feleği hayattır. İnsandaki benzeri, insanın ruhu, ve mukaddes ruhtur.</p>
<p>Bu alemden bir şey, kuşatıcı olan ihata eden   arştır.</p>
<p>İnsanda onun benzeri olan bedendir.</p>
<p>Bu alemden bir şey, Kürsüdür.</p>
<p>İnsanda benzeri ise nefistir.</p>
<p>O alemden bir şey, Beyt-i Mamurdur.(İmar edilen şey)</p>
<p>İnsanda benzeri ise Kalp’tir.</p>
<p>O alemden bir şey meleklerdir.</p>
<p>İnsandan benzeri kendisindeki ruhlar ve güçlerdir.</p>
<p>Bunlardan birisi Zuhal ve feleğidir (Satürn gezegeni)</p>
<p>İnsandan benzeri ise bilgi gücü ve nefstir.</p>
<p>Bunlardan birisi de müşteri ve feleğidir. (Jübiter gezegeni)</p>
<p>İnsandaki benzeri ise Hatırlama gücü ve dimağın sonudur.</p>
<p>Bunlardan birisi Merih ve feleğidir.</p>
<p>İnsandaki benzeri akletme gücü ve başın üst kısmıdır.</p>
<p>Bunlardan birisi Güneş ve feleğidir.</p>
<p>İnsandaki benzeri Müfekkire(Düşünce gücü) ve dimağın(beyin) ortasıdır.</p>
<p>Bunlardan birisi Zühre ve onun feleğidir.(Venüs gezegeni.)</p>
<p>İnsandaki benzeri ise vehim gücü ve hayvani ruhtur.</p>
<p>Bunlardan birisi  Utarit ve feleğidir. (Merkür gezegeni.)</p>
<p>İnsandaki benzeri ise Hayal gücü ve beynin önüdür.</p>
<p>Bunlardan birisi Ay ve feleğidir.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise duyu kuvveti, duyu organlarıdır.</p>
<p>İşte bunlar en yüce alemin tabakaları ve insandaki benzerleridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2 –</strong> Dönüşme alemine gelince; Birbirlerine bitişik iç içe geçmiş şekildedir. Ruhunun özelliği sıcaklık ve kuruluktur.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise madde olarak safra, ruhsal olarak hazmetme gücüdür.</p>
<p>Dönüşme aleminden birisi  hava feleği, ve onun ruhunun özelliği sıcaklık ve yaşlıktır.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise madde olarak kan, ruhsal olarak çekme gücüdür.</p>
<p>Dönüşme aleminden birisi de ”su” dur. Ruhunun feleği soğukluk ve yaşlıktır.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise madde olarak balgam, ruhsal olarak ise itme gücüdür.</p>
<p>Dönüşme aleminden birisi de” topraktır.” Ruhu soğukluk ve kuruluktur.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise madde olarak karaciğer, ruhsal özelliği ise tutma gücüdür.</p>
<p>Dönüşme aleminden birisi yeryüzüdür. Yedi tabakadan oluşmuştur.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise bedeni ve bedenindeki deri, yağ, et, sinirler, damarlar, adale ve kemiklerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> 3 –</strong> Üçüncü alem olan imar etme alemi.</p>
<p>Bu alemde bulunanlardan birisi ruhanilerdir.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise içindeki güçlerdir.</p>
<p>Bu alemde bulunanlardan birisi canlılar alemidir.</p>
<p>İnsandaki benzeri duyumsanan şeydir.</p>
<p>Bu alemdekilerden birisi bitkilerdir.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise onda büyüyen gelişen şeylerdir.</p>
<p>Bu alemdekilerden birisi cansızlar alemidir.</p>
<p>İnsandaki benzeri ise duyumsamayan kısımlarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4 –</strong> Nispetler (Bağıntılar) alemi.</p>
<p>Bu alemde bulunanlardan birisi “araz” dır.(İşaret, alamet)</p>
<p>Benzeri ise siyah, beyaz, gibi renkler, olgulardır.</p>
<p>Bu alemde bulunanlardan birisi “nitelik” tir.</p>
<p>Benzeri ise hastalıklı ve sağlıklı hallerdir.</p>
<p>Bu alemden birisi “nicelik” tir.</p>
<p>Benzeri ise ölçülü, rakamsal ölçülebilen hallerdir.</p>
<p>Bu alemden birisi “neredelik” tir.</p>
<p>Benzeri ise her birimin işaret edilebilen bir mekanının olmasıdır.</p>
<p>Bu alemden birisi “zaman” dır.</p>
<p>Benzeri ise bir şeyin meydana geldiği süreçtir.</p>
<p>Bu alemden birisi “görelilik” tir.</p>
<p>Benzeri ise Her birimin kimliğinin ayrılabilmesi, tanınabilmesidir.</p>
<p>Bu alemden birisi “konum” dur.</p>
<p>Benzeri ise birimin kendisini fark ettirdiği kişisel ve çevresel özellikleridir.</p>
<p>Bu alemden birisi ”fiil” dir.</p>
<p>Benzeri ise bir eylemi gerçekleştirmektir.</p>
<p>Bu alemden birisi edilgenliktir.</p>
<p>Benzeri ise doyuma ulaşmak tatmin olmaktır.</p>
<p>Bu alemdekilerden birisi suretlerdeki farklılıklardır.</p>
<p>Benzeri ise övülen ve yerilen davranış suretlerini kabul eden insanlık gücüdür. Örnek vermek gerekirse; Falanca zekidir, başka bir ifadeyle fildir. Falanca ahmaktır, yani eşektir. Falanca cesurdur, yani aslandır. Falanca ödlektir yani cırcır böceğidir denilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Musa asasını atıp <span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">&#8216;</span>koşan bir yılan’ olduğunda, önce içinden <em>doğal akışa göre (insan</em> yılandan korkar) korkmuştu. Hâlbuki asanın <em>koşan bir yılan</em> haline gelmesinin Allah katından bir mucize olduğuna <em>tam olarak inanması için</em>, sihirbazlar toplanmazdan önce bu durumu ve <em>kendisine zarar</em> vermeyeceğini öğrensin diye Allah bu mucizeyi ona <em>göstermişti</em>. Sihirbazların attığı asa ve iplerin orada bulunanların gözle­rinde <em>yılana</em> dönüştüklerindeki ikinci korku ise ümmeti adına duyduğu <em>korkuydu.</em> Çünkü Hz. Musa ümmetinin gerçeği karıştırıp yanılsama ile <em>gerçeği, ya da</em> Allah katından olan ile olmayanı ayırt edemez hale gel­mesinden korkmuştu. Böylelikle iki korkunun bağlamı değişir: Çünkü Hz. Musa Rabbinden açık bir kanıta sahipti ve daha önce kendisine <em>gösterilen mucize</em> nedeniyle metanetliydi.</p>
<p>Birinci kez asasını attığında <em>kendisine <sup>c</sup>Onu al, korkma, onu eski haline döndüreceğiz&#8217;</em>denilmişti. Başka <em>bir ifâdeyle</em>, daha önce kendisini gördüğün gibi asaya dönüşecek­tir. Allah, asayı yılanın ara âlemdeki ruhaniliğinde gizlemiş, yılan (hali­ne gelen asası) orada bulunanların yılan zannettiği sihirbazların &#8216;yılanlarını’ yalayıp yutmuştur. Bu sayede, sihirbazların yılan ve asalarının in­sanların gördüğü bir dış varlığı kalmamıştır. İşte bu, ip ve asa suretlerinde, sihirbazların kanıtlarına karşı Musa’nın kanıtının üstünlüğüydü.</p>
<p>Sihirbazlar ve insanlar, sihirbazların ip ve asa olarak yere attığı ip ve asalarını görmüş, Musa’nın yılana dönüşen asası ise onları yalayıp yutmuştu. Yoksa ip ve asalar yok olmamıştı. Çünkü onlar yok olsaydı, insanlar Musa’nın asası hakkında da gerçeği karıştırır, hiç kuşkusuz, kalplerine kuşku girerdi. İnsanlar ipleri ip olarak gördüğünde, onun ruhsal hilekârlık gücünün desteklediği doğal bir hile olduğunu anlamış­tır. Hz. Musa’nın asası ise ip ve asadan meydana gelen yılan suretlerini yuttu. Nitekim hasmın sözü doğru olmadığında, delil olma özelliğini kaybeder. Yoksa onun getirdiği şey yok olmaz. Bilakis duyanlarda akledilmiş ve duyulmuş olarak kalır. Sadece o sözün dinleyenlerde kanıt olması ortadan kalkar. Sihirbazlar Musa’nın getirdiği şeyin (tanıdığı) delâlet gücünü ve onun kendi yaptıkları sihrin dışındaki bir şey oldu­ğunu anlayıp getirdiği şeyin kendi getirdiklerine (sihir) üstünlüğünü kavramış, (fakat) Musa’nın korktuğunu da görmüşlerdir. Böylelikle, Musa’nın yaptığı işin Allah katından olduğunu anlamışlardır. Şayet kendiliğinden kaynaklansaydı, gerçekleşen olayı bildiği için Musa korkmayacaktı.</p>
<p>O halde sihirbazlar nezdinde Musa’nın mucizesinin belirtisi), korkması, insanların nezdindeki mucizesi ise asasının (sihirbazların asa­larını) yutmasıydı.</p>
<p>Rivayete göre Musa’nın karşısındaki sihirbazlar, seksen bin kişiydi. Onlar, bu mekânda en büyük mucizenin insanların gözlerinin önünde bu suretlerin yutulması ve onların gözlerinde sadece Musa’nın asasının suretinin kalması olduğunu anlamışlardı. Halleri ise bir idi. Böylelikle sihirbazlar, kendilerini çağırdığı konuda Musa’nın doğru söylediğini ve Musa’nın getirdiği bu şeyin sihirdeki yöntemler ve bilinen hilelerin dı­şında olduğunu anladılar. Şu halde Musa’nın getirdiği şey, Allah katın­dan gelen bir işti ve Musa’nın onda bir katkısı yoku. Böylelikle gerçeği görerek Musa’nın peygamberliğini tasdik edip Firavun’un vereceği aza­bı Allah ın azabına, ahıreti dünyaya tercih ettiler. Sihirbazlık bilgilerin- den, ‘Allah’ın her şeye güç yetiren’, ‘her şeyi bilgi olarak kuşatan’ oldu­ğunu, hakikatlerin değişmeyeceğini, Musa’nın asasının yılan suretinde <em>insanların</em> gözlerinden olduğu gibi kendisini atanın gözünden de gizlendiğini anl<span style="text-decoration: line-through;">am</span>ı<span style="text-decoration: line-through;">ş</span>l<span style="text-decoration: line-through;">a</span>rdır. Nitekim Musa’nın korkması buna tanıktır, işte bilginin faydası budur.</p>
<p>İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:1</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Rızık</strong></p>
<p>“Allah ‘İşin bütünü O’na döner’buyurdu. Öyleyse illet tevhidinin de O’na ait olması gerekir. Bu ise, kulun bu tevhide göre bir sebeple ibadet etmesidir. Bir sebeple ibadet etmek, kulun asılda sebebe muhtaç olmasından kaynaklanır. Böyle yapmakla kul, kendi hakikatinin dışına çıkmamış olur. İbadet sebebi ise varlığının bekasının kendisine bağlı olduğu rızkıdır. Hâlbuki perdeli insan, rızkının sebeplerde bulun­duğunu zanneder ve bu zan, sebeplerde rızkın bulunması anlamında doğru bir tahayyüldür. Fakat rızık, sebeplerde özü gereği değil, yara­tılma yoluyla bulunur. Onları rızık olarak yaratan, ‘Gökten sizi rızıklandıran’ Allah’tır.</p>
<p>Gökten rızıklandırmak, ruhların rızıklarını in­dirmesidir. ‘Ve yerden.’ Yerden ise bedenlerin rızıklarını çıkartır. Allah bu rızkı dinde tutan er-Rezzâk’tır. Allah, kullarının bir kısmının gözle­rine perde çekmiştir. Onlar, er-Rezzâk diye isimlendirileni değil, rızık denilen şeyi anlamış ve bu sözü söylemişlerdir. Bunun üzerine onlara şöyle denildi: Bazik, sizin rızık sandığınız değildir. Rızık o sebepte ya­ratılan şeydir ve sizi yaratan onu yaratmıştır. Allah nasıl ki sizi yaram, aynı şekilde sizi rızıklandırdı. Artık O’na ait ve O’ndan olan bir şeyle kendisini bir tutmayın! Siz ve bel bağladığınız şeyler, eşittir. Kendiniz gibi olanlara bel bağlamayın, yoksa çokluğa itimat etmiş olursunuz.</p>
<p>Çokluğa itimat, itimat konusunun gerçekleşmemesine yol açar, çünkü onlardan her biri, ‘benden başkası onu yapar.’ diyerek (işi başkasına ha­vale eder). Sonuçta herhangi biri onu var etmez. Doğru hal, insanı (se­beplerden) ve O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirmeye ve -Bir hakkındaki doğru bilgisine göre- Bir’e yönelmeye çağırır. Bir de onun rız­kını verir. Bu durum, bir grup için perdenin ardından başka bir grup hakkında müşahede ve keşfe göre maksadın gerçekleşmesini sağlar. On­lar, Allah’ın ehli ve seçkinleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Kısa Notlar</strong></p>
<p>Ruhları görmüyor musun? Onların hayatları kendilerinden kaynaklandığı için, ölmeleri kesinlikle mümkün değildir. Cisimlerde canlılık dolaylı olduğu için onlar ölümlüdür ve yok olmaları söz konusudur. Çünkü cismin görünen canlılığı, ruhun canlılığının bir eseridir. Bu durum, yeryüzüne yansıyan güneş ışığının güneşten olmasına benzer. Güneş battığında, ışığı da kendisini takip eder ve yeryüzün karanlık kalır. Ruh da bedenden ayrılıp geldiği aleme gittiğinde, ruhtan canlı bedene yayılmış hayat kendisini takip eder ve beden görünüşte cansız olarak kalır. Böylece falanca ölmüştür denilir. Hakikat ise aslına dönmüştür der.<br />
Sizi ondan halk ettik! Tekrar sizi oraya iade edeceğiz! Sizi ondan bir kez daha çıkaracağız (bâ’s). (Ta-ha:55)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilgi, kalbin herhangi bir şeyi ya da durumu o şeyin kendiliğinde bulunduğu hale göre elde etmesidir. Söz konusu şey, yok da olabilir mevcutta olabilir. Buna göre bilgi, kalbin bir şeyi elde etmesini zorunlu kılan bir niteliktir.Bilen kalp,bilinen ise elde edilen o şeydir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Keşif ve bilgi bakımından şundan kuşku duymuyorum : Bilgi ve mertebede derece derece olmalarına rağmen melekler bütün yeryüzünü imar etseler bile , en üst mertebede bulunup bilgi ve marifetleri en çok olanları, Mescid-i Haram’ı imar eden meleklerdir. (Yine kuşku duymuyorum ki ) Seninle oturan kim ise vecdin ona göre gerçekleşir. Çünki insanların himmetleri kendileriyle oturanın kalbine etki eder. İnsanların himmetleri ise mertebeleri ölçüsündedir. Üstünlük himmetler bakımındansa kuşkusuz bu evi ( Kabe’yi ) velilerin dışında yüz yirmi dört bin (124,000) peygamber tavaf etmiştir. Binaaleyh her peygamber ve velinin bu eve ilişmiş bir himmeti vardır.</p>
<p>Bu şehir,haram şehridir:Çünkü o Allah’ın diğer evlere karşı seçtiği evdir ve bütün mabetlere karşı öncelik sırrına sahibidir.Nitekim Allah şöyle buyurur;’İnsanlar için yapılmış ilk ev mübarek Mekke’de yapılmış olandır.Oalemlere hidayettir ve onda apaçık ayetler ve İbrahim’in makamı vardır.Oraya giren kişi (korkulan her şeyden)emindir.’Bu gibi başka ayetler zikredilebilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nitekim ruh yeniden diriliş ve toplanma gününe kadar kendi aslına döner. Orada ruhtan cisme aşk yoluyla bir tecelli gerçekleşir. Bu sayede cismin parçaları kaynaşır, uzuvlarını bir aradalığa doğru hareketlendiren oldukça latif bir hayat ile uzuvları birleşir. Beden bunu ruhun kendisine yönelmesinden kazanmıştı. Bünye tamamlanıp topraktan olan yaratılış gerçekleştiğinde ise ruh kendisine <sup>‘</sup>kuşatıcı suretlerde<sup>’</sup> İsrafil bağı vasıta­sıyla tecelli eder. Böylece canlılık, uzuvlarına sirayet eder ve ilk defasın­da olduğu gibi düzgün bir şahıs olarak ayağa kalkar. Allah şöyle buyu­rur:<em>‘Ona bir kez daha üfler, bir anda ayağa kalkar, yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanır</em><em><sup>.’</sup></em><em> </em><em>‘Sizi yarattığımız gibi tekrar döneceksiniz ”‘De ki: Onları ilk olarak yaratan yaratacaktır.’ ‘0 ya bedbahttır, ya</em> mutlu.<sup>’</sup></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong> (Besmele ve Fatiha’nın Girişi)</strong></p>
<p>Daha önce belirttiğimiz gibi, ilâhı isimler âlemin varlık sebebi ve âlemde egemen ve etkin şeyler oldukları için, Bismillâhirrahmanirrahım (besmele, Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla) bize göre gizli bir mübtedanın (başlangıçtaki isim) haberi olmuştur.Söz konusu başla­ma, âlemin varlığının başlaması ve ortaya çıkmasından ibarettir. Buna göre Allah Teâlâ âdeta şöyle demek istemiştir: Alemin ortaya çıkışı, Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Başka bir ifadeyle, Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla âlem ortaya çıkmıştır.</p>
<p><em>Besmele</em>, üç ilâhı isme tahsis edilmiştir, çünkü hakikatler bunu ge­rektirmiştir. Allah ismi bütün isimleri toplayan isimdir. er-Rahman, genel bir niteliktir. Binaenaleyh Allah, dünya ve ahiretin Rahmanadır. Bu genel rahmet ile Allah âlemdeki her şeye dünyada rahmet eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>el-Mevâkıf kitabının yazarı (Nifferî) şöyle demiş: ‘Bilginin bir tesiri yoktur.’ Başka bir sözünde ise şöyle demiştir: Helakinin kaynağı sensin.</p>
<p>‘Nimet verdiklerinin yolu’ istisnaî bir kıraatte, kutsî ruha işaret ede­rek, ‘Sırâte men ename aleyh (nimet verdiğinin yoluna)’ diye okun­muştur. Her ikisinin yorumu, Allah’ın nimet verdiği peygamber ve veli­lerin yolu demektir. ‘Gazap edilenler’ onlara benzemediği gibi ‘sapkınlar da’ onlar gibi değildir.</p>
<p>Allah şöyle der: ‘Bunlar kulum içindir ve kuluma istediği verilecek.’Bu vaat gereği, Hak nefse karşılık vermiş ve eğriliğini doğrultmuş, gi­deceği yolu açıkça belirtmiştir. Duasını bitirdikten sonra âmin (kabul et) diyerek kulun yaygısını kaldırmıştır. Böylelikle emân ile karşılık ger­çekleşmiştir. Bu meleklerin ‘âmin’ demeleridir. Ruhun ‘âmin demesi de asker gibi hatta daha istekli olarak nefse uymuştur. Çünkü irade bir ol­muş ve nefs için konuşma (nutk) meydana gelmiştir. Bu nedenle ruh onu nefs-i natıka diye isimlendirmiştir. O Ruhhın Arşıdır. Akıl ise isti­vanın suretidir.Anla! Aksi halde teslim ol ve selâmete er! ‘Allah doğruyu söyler ve doğru yola ulaştırır</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>(Alemin Varlık Gayesi)</strong></p>
<p><em> </em>‘Alem niçin var olmuştur ve gayesi nedir?’ sorumuza gelince, buna yanıt olarak Allah şöyle buyurur: ‘ <em>Be</em><em> </em><em>insanları</em> ve <em>cinleri bana</em> ibadet et­sinler <em>diye yarattım.’</em>Böylelikle Allah, bizi yaratma sebebini açıklamış­tır. Bu sebep, aynı zamanda bütün âlemin var olmasının nedenidir. Bu­rada<em>Allah,</em>bizi ve cinleri özel olarak zikretmiştir ki cin, gizli olan melek ve benzeri her şey anlamına gelir. Allah gökler ve yerler hakkında şöyle buyurur: <em>‘İsteyerek veya zorla geliniz. Onlar isteyerek geldik demişlerdir.’</em>Başka bir ayette ise <em>‘Onlar emaneti taşımaktan</em> çekindiler’ buyurur. Bu­rada söz konusu olan, emanetin sunulmasıdır. Bu bir sunum değil de, <em>emir</em>olsaydı, hepsi itaat eder ve onu taşırdı. Çünkü söz konusu varlık­lardan günahın meydana gelmesi düşünülemez ve onlar itaat etmek üzere yaratılmıştır. Ateşten yaratılmış cinler ve insan ise bu özellikte var olmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild1-notlarim/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:1 Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiye,cild:13 Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild13-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild13-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Aug 2015 14:06:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Futuhat-ı Mekkiye cild:13]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12579</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sebepler Perdesi ‘Âllah Teâlâ eşyayı yaratıp emir ve yaratmanın âlemlerin rabbi olan münezzeh Hakka ait olduğunu söylemiştir. Bu­nun için Allah sebepleri yerleştirmiş, onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler kendilerini perde olarak görenleri O’na ulaştı­rırken onları rab edinenleri O’ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi merte­belerinde artlarında Hakkın bulunduğunu ve yaratıcılarına bitişik ol­madıklarını bildirirler. Çünkü sanat yapıcısını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild13-notlarim/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:13 Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild13-notlarim/pr_01_217-3/" rel="attachment wp-att-12613"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12613" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/pr_01_217-2.png" alt="İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiye,cild:13 Notlarım" width="424" height="309" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/pr_01_217-2.png 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/pr_01_217-2-600x437.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/pr_01_217-2-300x219.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/pr_01_217-2-768x560.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/pr_01_217-2-1024x746.png 1024w" sizes="(max-width: 424px) 100vw, 424px" /></a>Sebepler Perdesi</strong></p>
<p>‘Âllah Teâlâ eşyayı yaratıp emir ve yaratmanın âlemlerin rabbi olan münezzeh Hakka ait olduğunu söylemiştir. Bu­nun için Allah sebepleri yerleştirmiş, onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler kendilerini perde olarak görenleri O’na ulaştı­rırken onları rab edinenleri O’ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi merte­belerinde artlarında Hakkın bulunduğunu ve yaratıcılarına bitişik ol­madıklarını bildirirler. Çünkü sanat yapıcısını bilmediği gibi kendisini besleyenden ayrı da değildir. Yapılan şey zarar ve menfaatlerini ondan alır. Allah ruhları ve melekleri yaratmış, gökleri üst üste kubbe olarak insan direği üzerinde yükseltilmiş, felekleri döndürmüş, yeryüzünü yu­varlaklaştırmış, onun yükseklik alçaklık olarak ayrışmasını sağlamıştır. Allah dünyayı ahiretin yolu yapmış, bunun için resullerini peş peşe göndermiştir.</p>
<p>Resulleri göndermesinin nedeni,akılların O’nun âlemde yarattığı cisimleri, ruhları ve latif ve kesif şeyleri öğrenmedeki eksikliği ve acizliğidir. Çünkü vaz ve tertip fikir gücünün kendiliğinden bilebi­leceği bir şey değildir. Onu bilmek kendilerini yapan ve suretlerini inşa edenin bildirmesine bağlıdır. Fikir gücü yönünden akim bilgisi özellik­le âlemin mümkün olduğunu bilmekle sınırlıdır, yoksa tertibini bile­mez. Bu tertip şahısları görmekle mümkün olabilir. Bu durumda akıl şöyle der: ‘Şu bunun üzerindedir, bu şunun altındadır, bu şundan ön­cedir, bu şundan sonradır.<sup>’</sup> Akıl ise bütün bu hususlarda imkân, yani olabilirlik hükmünü verir.</p>
<p>İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:13</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Herşey Allah’a Muhtaçtır</strong></p>
<p>İnsanın eli veya uzuvlarından birisi hakkında imanın aynı olduğu veya insandan başka olduğu söylenemez.Aynı şekilde Alemdeki varlıkların Hakkın aynı olduğu söylenemeyeceği gibi Haktan başka oldukları söylenemez. Bütün varlık Haktır. Fakat yaratılmışlıkla nitelenen ile yaratılmamış olmakla nitele­nen O’nun yönüdür. Bütün var olanlar hakkında belirli bir şekilde hü­küm verilmiştir. Bu bağlamda Allah hakkında ‘âlemlerden müstağnidir’ diye hüküm veririz. Allah hakkında bu nitelikle hüküm vermiş­ken O’nun dışındakiler hakkında ‘Allah’a muhtaç’ diye hüküm veririz. Öyleyse her şey hükme konu olmuştur. Her şeyin helak olacağı hük­münü vermişken vechinin helak olmayacağı hükmünü de verdik. Öy­leyse Allah kendi hüviyetinden olmak üzere hakkında hüküm verilen ilk varlıktır. Allah Teâlâ kendisi hakkında hüküm verirken önce nefes sahibi olduğunu bildirmiş, nefesini Rahman’a izafe etmiştir. Bunun gayesi var olduğumuzda elçileri bize bu durumu tebliğ ettiğinde rah­metin kapsayıcılığını ve genelliğini, her şeyin sonunda rahmete ulaşa­cağını ve bütün yaratıkların ona varacağını öğrenmemizdir. Çünkü Rahman’dan ancak merhum, yani merhamet edilen ortaya çıkabilir. Bunu anlamalısın!</p>
<p>Hak güzeldir ve güzellik özü gere­ği sevilen olduğu kadar ona bakanların kalplerinde zorunlu heybet uyandırır. Başka bir ifadeyle güzellik bir sevgi ve heybet oluşturur kalplerde. Çünkü Allah’ın bizim için âlemdeki ve nefislerimizdeki – çünkü biz de âlemin parçasıyız- ayetleri çoğaltmasının nedeni, zikrimi­zi, fikrimizi, aklımızı, imanımızı, bilgimizi, kulağımızı, gözümüzü, zihnimizi ve sırrımızı kendisine yönlendirmemizi istemesidir. Binaena­leyh Allah bizi kendisini bilelim ve O’na ibadet edelim diye yarattı. Al­lah bizi bu hususta herhangi bir şeye yönlendirirken sadece âlemi araş­tıralım diye yönlendirmiştir. Çünkü Allah, müşahede ve akla göre, âlemi bilinmesine ayetin ve delilin ta kendisi yapmıştır. Aleme bakar­sak O’na bakarız, duyarsak O’nu duyarız, görürsek O’nu görürüz, akledersek O’ndan aklederiz, düşünürsek O’nun hakkında düşünürüz, bilirsek O’nu biliriz, iman edersek O’na iman ederiz. Hak her yönde tecelli eden, her ayetten talep edilen, her gözle bakılandır. Allah ibadet edilen herkeste ibadet edilen, gayb ve şehadette yönelinendir. Herhan­gi bir yaratılmış fıtraten O’nu yitirmez. Bütün âlem Allah’a ibadet eder, O’na secde eder, O’nun hamdini söyler. Diller O’nu söylerken kalpler O’nunla kendilerinden geçer ve O’na bağlanır. İnce akıllar O’nda hayrete düşer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Allah’a Verdiği Sözü Yerine Getiren Kimseyi Allah Saadete Ulaştırır</strong></p>
<p>Hayvan ‘hayvan’ olması bakımından acıyı ve hazzı hissederken akıllı olması bakımından -ki o insandır- acı veren ve mutluluk veren sebebi doğal olarak “zevk’ ederek bilir. Bir grup bu konuda yanılmış ve acının sebebe zati olarak ait olduğunu zannetmişlerdir; hâlbuki gerçek öyle değildir. İnsanın haz almasını veya acı çekmesini sağlayan şey, ak­la göre, acının veya hazzın onda bulunmasıdır, yoksa onun sebebi değildir. Bu durum doğal haz ve acılarda böyledir. Başka bazı sebepler daha vardır ki, akıl kendi başına onları idrak edemez. Allah peygamberinin diliyle vahiy yoluyla o sebepleri bildirir ve akıl onları öğrenir;sonra da Allahın yapmasını istediklerini yerine getirir,kaçınmasını istediği şeylerden kaçınır. Bu durumda insan,aklıyla acı ve hazzı bilmiş olur ve her ikisini gerektiren şeri sebepleri öğrendiğinde de onları hatırlar.</p>
<p>Kim itaat ederse,yaptığı iş hakkında basiret üzre Allaha itaat ederken kim asi olur ve asi olduğunu bilirse,günah hakkında basirete sahip olarak günahkar olur.Bununla birlikte itaate verilcek ödül hakkında basirete sahip iken günaha verilccek ceza hakkında basireti yoktur.Başka bir ifadeyle insana takdir edildiği kadarıyla günah işleme cü­reti veren şey onun cezası hakkındaki basiretsizliğidir. Bir müminin günahın cezası hakkında basirete sahip olması uygun olmak bir yana doğrıı değildir, çünkü rahmet ve mağfiret intikam değildir. (Cezalan­dırmanın bağışlamadan daha öncelikli olması Allah’ın belirlemiş oldu­ğu özel bir nitelik halinde söz konusudur. Bir insan ölüp söz konusu Özel nitelik kendisinde bulunursa, o nitelik cezalandırılmayı hak eder ve bunun böyle olması zorunludur. Bu özel nitelik Allah’a ortak koş­mak, yani şirktir.</p>
<p>Şirkin dışındaki günahları ise Allah meşiyetine havale etmiştir. Dolayısıyla bir insanın cezalandırma hakkında basirete sahip olması mümkün değildir. İşte bu basiretsizlik nefisleri Allah’ın yasakla­rını ihlale götüren ve günahlara düşüren temel sebeptir. Fakat Allah ın korku veya umut veya hayâ duygusuyla korudukları veya bu üç sebe­bin dışında kaderinde ve bilgisinde masum kıldıkları (ceza hakkında basiret sahibi olmasalar bile) günahlara düşmezler. Günahın işlenmesi­ni ve azaba maruz kalmayı engelleyen bu dört sebebin bir beşincisi yoktur. Mümkün Allah’a karşı mümkün olan her şeyi kabul edeceği hakkında söz vermiştir. Allah’a verdiği sözü yerine getiren kimseyi ise Allah kendiliğinden saadete ulaştırır. Allah’a verdiği sözü bozup veri­len sözden farklı olarak mümkünü imkânsıza veya varsayıma dönüştü­ren ve kendisine isabet etmeyeceğini zannederek zatı gereği cezaya ma­ruz kalan kimse, peygamberin Allah katından getirmiş olduğu Hakkın davetini reddetmiş demektir. Böyle insanlara misal olarak Berahime ve onların görüşlerini benimseyenleri verebiliriz</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Bütün Şeriatların Hükmü Hz. Muhammed’in Şeriatına İntikal Eder…</strong></p>
<p>Bütün şeriatların hükmü Hz. Muhammed’in şeriatına intikal eder. Onun şeriatı bütün yolları içerirken onlar Hz. Muhammed’in şeriatını içeremez.</p>
<p>Bu bağlamda yolların biri Allah’ın yoludur. O yol bütün işlerin kendisine göre yürüdüğü genel yoldur ve bu nedenle herkesi Allah’a ulaştırır. Allah tarafından konulmuş tüm şeriatlar kadar insanlar tarafindan konulmuş bütün yollar o şeriata dahildir. Öyleyse bu yol Allah’a ulaştırarak bedbahtı ve mutluyu içerir. Sonra bu yol üzerinde yürüyen kimse ya ilahi bir müşahede sahibidir veya perdelidir.</p>
<p>İlahi müşahede sahibiyse, O’nunla birlikte sülük ettiğini görür. Böyle bir insan cebren ve zorla sülük edendir ve kendisiyle sülük eden onun rabbidir ve onun rabbi doğru yol üzerindedir. Nitekim Allah Teâlâ Hud’dan -ki o Al­lah’ın peygamberlerindendir- aktarırken onun böyle söylediğini bil­dirmiştir. Bu nedenle kulun varacağı yer rahmettir. Yolda güçlükler or­taya çıksa bile, bunlar Hakkın her gün kendilerinde bulunduğu şe’nlerden ona ilişen arazlardır. Bu husus ‘Rabbin her gün bir iştedir<sup>’</sup> ayetinde belirtilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Peygamberlerin Getirdikleri Din Tektir</strong></p>
<p>Allah peygamber ve nebileri zikrederek şöyle der: ‘Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir, sen de onların hidaye­tine uy!’Bu, bütün nebi ve resullerin yolunu içeren yoldur. Başka bir ifadeyle bu yol, dini hakkıyla uygulamak ve dinde ayrılığa düşmemek, onda birleşmek demektir. Bu husus İmam Buhari’nin ‘Peygamberlerin getirdikleri din tektir’ şeklinde kitabında bölüm başlığı yaptığı bir me­seledir. Ayette Allah dini belirli getirmiştir, bunun nedeni bütün dinle­rin Allah katından olmasıdır.</p>
<p>Hükümlerinden bir kısmı farklılaşsa bile, hepsine dini uygulamak ve dinde toplanmaları emredilmiştir. Bu, pey­gamberlerin üzerinde ittifak ettikleri yöntem demektir. Farklı hüküm­ler getirdikleri hususlar, Allah’ın peygamberlerden her birisi için din­den belirlemiş olduğu şeriattır. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Her birisi için bir şeriat ve yöntem belirledik. Allah dileseydi hepsini tek ümmet yapardı.’Böyle olsaydı, peygamberlere emredilmiş olan dinde ittifak ve dini uy­gulamak hususlarında olduğu kadar, şeriatlarınız da farklı olmazdı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Şükretmek</strong></p>
<p>Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar sebeplerin farkında olsalar bile ‘Bu ihsan Allah’tandır, sebebin onda etkisi yoktur’ derler. Allah’ın bazı kulları daha vardır ki, onlar da ‘bu iyilik falanın bereketiyle ve himme-tiyledir’ derler. Onun himmeti olmasaydı, bu nimet olmaz ve Allah kö­tülüğü bizden uzaklaştırmazdı. Bir kısmı bunu inanarak ve bağlanarak,söylerken, bir kısmı zannı galibiyle söyler. Böyle biri Hakkın kendisini iki halde kulların kalplerine kendi makamında yerleştirdiği kuldur. İn­sanlar da bunu söylerler fakat kaynağını bilmezler.</p>
<p>Sahih bir hadiste aktarıldığına göre, Hz. Peygamber Huneyn sa­vaşında Mekke’nin fethinde gerçekleşen bir hadise nedeniyle Ensar’a şöyle demişti: ‘Siz dalaletteydiniz, Allah benim vasıtamla size hidayet etmemiş miydi?’ Hz. Peygamber kendisini zikretmiş. ‘Sizi ateşe düşe­cek bir tehlikede bulmuş ve benim vasıtamla sizi kurtarmış değil mi­dir?’ Hadiste belirtilen şey insanların ‘falanın bereketiyledir’ sözlerinin ta kendisidir. Bazen de ‘beni hatırında tut, beni himmetinde tut, beni unutma’ derler.</p>
<p>‘Ya şükreder’.Şükrederse nimetlerini artırır, çünkü biz Allah’ın kula kendinden olan şeyi verdiğini yoksa kayıtsız anlamda bir şey vermediğini belirttik. ‘Ya da nankör olur’ Yani nimete nankörlük yapar. Bıı durumda, Allah nimeti ondan çekip alır ve bu davranışına karşılık ona azap eder. Öyleyse insan hangi yolda yürüdüğünü görmek üzere, ken­dini kontrol etmelidir! Allah’ın beyanının ardında bir beyan olamaz.</p>
<p>Hz Musa İsrailoğullarına şöyle der: ‘Siz ve yeryûzündeki herkes inkar etseniz Allah müstağni ve hamiddir,’<sup>’</sup> Yani Hz. Musa Allah’ın âlemi (kendisi için değil) âlem için yarattığına dikkat çekmektedir. Allah’a ibadet etmesinin maksadı ise kendisini tanımasıdır. Çünkü insan ken­dini tanığında, rabbini de tanır ve Rabbi hakkındaki bilgisinin karşılığı en büyük karşılık olur, Bu nedenle şöyle der: ‘Ancak bana ibadet etsinler diye…’  İnsanlar Allah’ı tanımadan kendisine ibadet edemez. Öte yandan O’nu tanıdıklarında kendisine zatî bir şekilde ibadet ederler. Onlara ibadeti emrettiğinde ise zatî ve genel ibadet de olmakla birlikte, özel olarak ibadet ederler ve Allah da davranışlarına karşı onları ödül­lendirir. Öyleyse Allah onları ancak kendileri için yaratmış ve bu ne­denle kendinden bildirirken ‘alemlerden müstağnidir’ buyurmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Müşriklerin Allah’a Ortak Koşması</strong></p>
<p>Allah’ın müşrikler lehinde Peygamberine karşı şahitliğine bakınız! Allah, “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, ‘Allah’ diyecek­lerdir” buyurıır. Bu garip bir uyarıdır. Onlara ‘Rahman’a secde edin’ denildiğinde, onun varlığını görmemişler ve O’nu ‘Allah’ diye isimlen­dirilen olarak görmüşler, O’nun Rahman denilenin aynı olduğunu anlamamışlardı. Müşrikler Rahman’ı da Allah’a ortak zannetmiş, buna tepki göstererek inkâr etmişler, fakat daha önce ifade ettiğimiz gibi ilah edinenler hakkında bu durumu inkâr etmemişlerdi. Çünkü – Allah’ın dışında- ilah saydıkları şeylerin adlarını biliyor, bu adlarıyla birlikte gerçekte ilahlıkta O’nun benzeri olmadığını biliyorlardı. Onla­ra göre Allah biricik büyük ve azametli olandı.</p>
<p>Kendisini görmeksizin Rahman’a secdeye çağrıldıklarında şöyle demişlerdi: ‘Rahman da nedir? Bize emrettiği şeye secde mi edeceğiz. Bu onların kaçmalarım artırdı.’ Çünkü onlar gaybte bir ilah bulunduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Al­lah peygamberine şöyle demiştir: ‘İster Allah’a dua edin ister Rahman’a dua edin, hangisine dua ederseniz en güzel isimler O’nundur.’ Bu ayet üzerine müşrikler büsbütün şaşırmışlardı, çünkü onlar, her birisinin güzel isimleri olsa bile Rahman dcnilcnin Allah denilen olduğunu zan­netmiyorlardı. Çünkü Allah basiret gözlerini köreltip perdelerini kalın­laştırdığında, haklarında indirilen şeyle neyi kastettiğini bizzat Al­lah’tan öğrenmemişlerdi. Allah bir isimlendirilen talep eden bir isim kendilerine getirdiğinde bu durumu onlar adına bir dayanak ve maze­ret yapmıştır. Allah ehli ve seçkinleri söz konusu isimlendirilene ait alameti tanımış, fakat müşrikler onu tanımamıştı.</p>
<p>Allah ve Rab ve Rahman ve melik</p>
<p>Hepsinin hakikati zatta ortak</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>İhsan Nedir ?</strong></p>
<p>Cebrail (a.s.) Hz. Peygamberce ve sahabesine kendili­ğinde gerçeği öğretmek üzere bedevi kılığında gelmiştir. Gittikten son­ra Hz. Peygamber sahabesine ‘Bu adamın kim olduğunu biliyor mu­sunuz?’ diye sormuş. Başka bir rivayette ise şöyle demiş: ‘Onu geri döndürün’ Aramışlar, fakat bulamayınca Hz. Peygamber şöyle demiş­tir: ‘O, Cebraildi, insanlara dinlerini öğretmek üzere gelmişti. Cebra­il’in sorduğu sorulardan birisi ‘ihsan nedir? şeklindeydi. Hz. Peygam­ber bu soruya cevap olarak şöyle demiş: ‘Allaha 0nu görür gibi iba­det etmendir. Çünkü Hz. Peygamber biliyordu ki, görmeden ibadet etmek, nefse ağır gelir. Sonra sözünü tamamlayarak şöyle demiş: ‘Sen Allah’ı görmesen bile, O seni görmektedir. Yani Allah’ın seni gördü­ğünü aklında tutmalısın! Bu, perde ardından müşahede ve görmenin başka bir türüdür: Bilirsin ki ibadet ettiğin varlık 0nu görmediği yönden seni görüyor ve duyuyor.</p>
<p>Cebrail (a.s.) Hz. Peygamberce ve sahabesine kendili­ğinde gerçeği öğretmek üzere bedevi kılığında gelmiştir. Gittikten son­ra Hz. Peygamber sahabesine ‘Bu adamın kim olduğunu biliyor mu­sunuz?’ diye sormuş. Başka bir rivayette ise şöyle demiş: ‘Onu geri döndürün’ Aramışlar, fakat bulamayınca Hz. Peygamber şöyle demiş­tir: ‘O, Cebraildi, insanlara dinlerini öğretmek üzere gelmişti.<sup>’</sup> Cebra­il’in sorduğu sorulardan birisi ‘ihsan nedir?<sup>’</sup> şeklindeydi. Hz. Peygam­ber bu soruya cevap olarak şöyle demiş: ‘Allaha 0nu görür gibi iba­det etmendir. Çünkü Hz. Peygamber biliyordu ki, görmeden ibadet etmek, nefse ağır gelir. Sonra sözünü tamamlayarak şöyle demiş: ‘Sen Allah’ı görmesen bile, O seni görmektedir.<sup>’</sup> Yani Allah’ın seni gördü­ğünü aklında tutmalısın! Bu, perde ardından müşahede ve görmenin başka bir türüdür: Bilirsin ki ibadet ettiğin varlık 0nu görmediği yönden seni görüyor ve duyuyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Allah’a Yaklaştırsın Diye İbadet Etmek</strong></p>
<p>Bütün âlem içinde sadece insan, bazı varlıkları Hakka ortak koşmuştur. Hakka ortak koşan bu insanlar doğa perdesinin baskın geldiği kimselerdir. Bunun nedeni ise asıl itibarıyla insanın gördüğü bir rabbin sözünü dinlemek, O’na itaat etmek ve ibadet etmek alışkan­lığında olmasıdır. Hâlbuki doğa perdesi bu ibadet edilen mabudu in­sana görünmez hale getirmiştir. Bu durumda doğanın hakim olduğu insan, gördüğü ve müşahede ettiği varlıklardan bir kısmını ilah edinir. Bunlar ya göksel âlemden -yıldızlar gibi- ya da aşağı âlemden -unsurlar gibi- veya onlardan türeyen şeylerden ibarettir. Böylece insan (asıl iti­barıyla) itiyadı olduğu üzere görerek ve nefsinin dinginleşmesiyle ona ibadet eder ve ilah edinilen o şeyin Hakkı gördüğünü ve kendisinden Hakka daha yakın olduğunu zannederek kendisini de Allah’a yaklaştır­sın diye ona hizmet ve ibadet eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Şefaat</strong></p>
<p>Bir şahıs için bir hükümdar nezdinde şefaatçi olmuştum. Adam öyle bir suç işlemişti ki hükümdara göre böyle bir suçun sahibi mutla­ka öldürülmeliydi. Çünkü hükümdarlar pek çok suçu bağışlasa bile üç şeyi bağışlamaz ve bunlar affedilmeyecek suçlardır. Hükümdarlar bu suçlarda sadece cezalandırmanın tarzında derecelenirler. Bu üç suç şun­lardır: Haremine saldırmak, sırrının açıklanması ve mülküne zarar vermek- Bu adam hükümdarın mülküne zarar verecek bir suç işlemiş, hükümdar onun kadine ferman vermişti. Adamın hikâyesi bana ulaşınca, onu öldürmesin diye ricacı olmak üzere, hükümdara gittim. Hükümdarın beti benzi attı ve bana şöyle dedi: ‘Yaptığı bağışlanamayacak bir suçtur ve öldürülmesi gerekir.’ Tebessüm ettim ve şöyle dedim: Hükümdarım ! Vallahi senin affını aşan bir suç bulunduğunu ve bağış­lamana galebe çaldığını bilseydim, senden ricacı olmadığım gibi senin hükümdar olduğuna da inanmazdım. Sıradan bir Müslüman olan bana göre, bütün âlem suç ve günah olsaydı yine de benim affıma galip ge­lemezdi.’</p>
<p>Hükümdar söylediklerim karşısında hayrete düştü ve ricam üzeri­ne adamı affetti. Ben de kendisine şöyle dedim: ‘Onun cezası hüküm­darın sırlarını öğrenip devlete karşı suç işlemesine yol açan mertebeden uzaklaştırılması olmalıdır.’ Çünkü her ne kadar adamın ölüm cezasını engellemek istesem de, yönetimine zarar verecek bir hususa karşı hü­kümdarın yardımcısı olmak isterim. Bu sözüm üzerine hükümdar se­vinerek ve memnuniyede şöyle dedi: ‘Allah bana yaptığına karşılık ola­rak seni hayırla ödüllendirsin.’ Sonra yanımdan ayrıldı ve sarayına gitti. Adamı hapisten çıkartıp bana gönderdi, ben de adama uygun şekil­de tavsiyede bulundum. Bu meselede hükümdarın aklını ve edebini beğendim, yaptığı işe karşılık olarak kendisine teşekkür ettim.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Hakkın Kendi Suretini İnsan Aynasında Görmesinin Anlamı</strong></p>
<p>Hakkın kendi suretini insan aynasında görmesinin anlamı, bir ri­vayette belirtildiği gibi, bütün ilahi isimleri ona vermek demektir. Ri­vayette ‘Onlar vasıtasıyla size yardım edilir, yardım eden Allah’tır, on­lar vasıtasıyla rızıklanırsımz, gerçekte rızkı veren Allah’tır, onlar vasıta­sıyla merhamet görürsünüz, gerçekte merhamet eden Allah’tır<sup>5</sup> denilir. Kemalini bildiğimiz ve bu kemaline inandığımız kimse hakkında Kuran’da şöyle denilmiştir: ‘0 müminlere karşı rauf ve rahimdir.’</p>
<p>Başka bir ayette ‘Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik’denilir. Bu, Ra’l, Zekvan ve Asiyye’ye davetiyle ilgilidir. İnsanın Allah’a ayna olmasının başka bir anlamı ise bütün ilahi isimlerle ahlaklanabilmesidir ki bütün alimler bu görüştedir. İnsan el-Hay, el-Alim, el-Mürid, el-Basir, el- Mütekellim, el-Kadir ve bütün ilahi isimlerle isimlenmiş ve nitelenmiş­tir. Bunlar, tenzih isimleridir. Aynı zamanda insan zikrettiğimiz yedi ismin altındaki fiil isimleriyle isimlenmiş ve onlarla nitelenmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Doğru Kul, Rabbinin Yolunda Bulunandır…</strong></p>
<p>İnsanın cezası İblis’in cezasına baskın gelmiştir. Çünkü Allah o ikisinin cezasını da cehennem yapmıştır ve İblis orada azap görür. Çünkü cehennem bütünüyle so­ğuktur ve onda ateş bulunmaz. Öyleyse cehennem kendisine uyan in­sandan daha çok şeytan için bir azaptır.</p>
<p>Durum böyledir, çünkü İblis başkasını bedbaht yapmak istemiş, onu saptırma vebali -maksadı nedeniyle- kendisine dönmüştür. Bu, Hakkın bize dönük bir uyarısıdır: Herhangi bir kimsenin bedbahtlığı­na yol açacak bir şeyin gerçekleşmesini istememiz gerekir. Çünkü öyle bir şeyi ilahi bir niteliktir, bu nedenle Allah hidayet yolunu dalalet yolu karşısında açıklamıştır. Doğru kul, Rabbinin yolunda bulunandır. Bu­nunla birlikte şeytan rabbinin emrindedir. ‘Git’, ‘saptır’, ‘onlara ortak ol’, ‘onlara vaatte bulun’ gibi bütün bu ifadeler ilahi emirlerdir. Fakat bunlar Allah’tan kendiliğinden gelmiş olsaydı, İblis bedbaht olmazdı.</p>
<p>Fakat bu emirler şeytanın dileğinin karşılığıdır.Çünkü şeytan ‘Senin izzetine yemine olsun ki,hepsini saptırırım’ve ‘Onların zürriyetini kendime bağlayacağım’der.Bu nedenle iblis bedbaht olmuştur. Nitekim yü­kümlü insan da Allah’tan talep ettiği yükümlülük nedeniyle yorulur. Çünkü şeriatın bir kısmı kendiliğinden inmişken bir kısmı isteğe bağlı inmiştir. Rahmet kuşatıcı olmasaydı, iş genelde ortaya çıktığı gibi ortaya çıkardı.</p>
<p>Bu bölümü yazarken hafif bir uyku tuttu. Sadık bir rüyada bana şu ayetin okunduğunu gördüm: ‘Sizin için dinde Nuh’a ve sana vasiyet ettiğimiz şeyi şeriat yaptı. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya daha vasiyet etmiş­tik ki dini doğruca uygulayın, ayrılığa düşmeyin. Müşriklere çağrıldıkları şey ağır geldi.’ Kastedilen birliktir. O hükümleri itibarıyla çoktur, çünkü Güzel İsimler O’na aittir. Her isim makul bir hakikat üzerindeki alamettir ve her hakikat ötekinden farklıdır. Alemin yokluktan varlığa çıkışında pek çok yönü vardır ve o yönler isimleri, yani isimlendirileni talep eder. Bununla birlikte hakikat birdir. Nitekim alem alem oluşu bakımından bir iken hüküm ve şahısları itibarıyla çoktur. Sonra bana <sup>‘</sup>Allah dilediğini kendine çeker ve yönelenlere hidayet verir<sup>’</sup> ayeti okun­du.</p>
<p>Burada bedbaht için bir nitelik veya hal zikredilmeden iş seçim ve hidayet arasında belirsiz bırakıldı. Sonra bana seçilme ve hidayet bilgi­sinden, peygamberlerin getirdiği bilgi verildi: Seçilme ve hidayetin her ikisi de O’na döner. Allah kimi kendine seçmişse, onu nefsine bırak­maz. Allah hidayet ettiği kimseye kendisine ulaştıran yolu açıklayarak onu mutlu yapar ve o kimse kendi görüşünü bırakır: ‘Ya şükreder veya kâfir olur, yolu gösterdik ona.<sup>,</sup></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Allah dilediğini yapandır<sup>’</sup> </strong></p>
<p>Allah dilediğini yapandır<sup>’</sup> ayetini iyi dü­şünmelisin. Burada Allah hüküm verirken kendisini ‘sınırlanmayan’ di­ye nitelemişken alemi sınırlanma özelliğiyle nitelemiştir. Bu nedenle de âlem dilediği her şeyi yamamakla yükümlü tutulmuştur. Aksine alemdekiler ancak şeriata göre hareket edebilirler. ‘İnsanlar arasında hak ile hüküm ver, hevaya uyma’buyrulur. Yani aklına gelen her düşünceye göre hüküm verme veya her hangi birinizin arzusuna ve hevasına göre hüküm verme, Allah’ın vahyine göre hüküm ver.</p>
<p>Allah Teâlâ halifele­rinin kalplerini onarmak üzere şöyle der: Ey Muhammed, de ki! Rabbim, hak ile hüküm ver! Yani dilediğini yapma! Senin kıyamet günü ümmetlerin hakkındaki hükmün, onlar için belirlediğin ve bizim kendilerine götürdüğümüz şeriatına göre olsun, çünkü irade edilen budur. Çünkü Sen bizi irade ettiğin şeyle gönderdin ve bizim doğruluğumuz bu sayede onlarca kabul edildi. Onlara karşı delil böyle ortaya çıktı. Bu delil, Hakkın her ümmet hakkında nebilerinin getirdiği şeye göre hü­küm vermesidir. Bu sayede kesin delil Allah’a ait olmuştur. Öyleyse yaratılmışlara arzuya uymanın yasaklamış olması, kendiliğinde onların serbest olduklarını gösterir. Yasaklama ve sınırlama hüküm verirken ve yönetirken ortaya çıkar. Buna mukabil Allah ‘Dilediğini yapandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Allah Göklerin ve Yerin Nurudur</strong></p>
<p>Allah göklerin ve yerin nurudur, O’nun nuru­nun misali’ yani niteliği ‘İçinde lamba olan bir mişkattir. Misbah, zücace içindedir. O parlak bir incidir, mübarek bir ağaçtan tutuşur, ne doğuya ne batıya aittir, yağı ateş değmese bile tutuşur, nur üstüne nurdur, Allah dile­diğini nuruna ulaştırır.’ Yani nuru benzettiği lambayla dilediği kulla­rını misale konu olan nuruna ulaştırır. ‘Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilendir.’ Bu herhangi bir lamba değil, belli bir lamba­dır.</p>
<p>Bu ayetten hareketle şöyle bir sonuca ulaşamayız: Lamba ışığının vurduğu her şeyi göze göstermesi nedeniyle, Allah’ın nuru bir lamba gibidir. Böyle bir benzetme yapılamaz. Çünkü Allah lambanın özellik­leri, şartları ve benzetildiği şeyin nitelikleri hakkında söylediklerini boşa söylememiştir İşte ancak böyle bir lambayla Allah’ın nuruna misal verilebilir, Allah misalleri nasıl vereceğini bilir ve misalleri sadece insanlara vereceğini bildirmiş, bize O’nun için misal vermemizi yasaklamıştır, Allah bilir, biz bilmeyiz. Misal verirsek bakmalıyız! Allah o ko­nuda imanlara bir misal vermişse, o misalin sınırında durmalıyız, çün­kü Allah karşısında saygı ve edep bu demektir.’</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Duyulur Alemde Bir Şeyin Kendisini İki Yapması</strong></p>
<p>Duyulur âlemde bir şeyin kendisini iki yapmasına misal olarak, Hz. Adem’i verebiliriz. Adem sol kaburgasın­dan Havva’nın yaratılması yoluyla (infitah) çift olmuş, daha önce bir iken Havva sayesinde iki olmuştur. Havva kendisine ‘bir’ denilmesini nefsinden başkası değildi. Akli âlemdekine gelirsek, ilahlık Allahın zatından başka değilken ilahlığın anlamı 0nun zat olmasından başkadır. Böylelikle ilahlık Ondan başkası değilken Hakkın zannı (akılda) iki yapmıştır.</p>
<p>Öyleyse duyu âleminde Adem’den ve kendisini iki yapan Havva’dan pek çok erkek ve kadın ebeveynin suretinde mey­dana geldiği gibi Hakkın zatı ile O’nun ilah olmasından bu iki aklî şe­yin suretinde âlem ortaya çıkmıştır. Bu nedenle âlem çoğalmak, başka bir ifadeyle parçalarının birbirini doğurması için etkin-edilgen suretin­de ve tarzında ortaya çıkmıştır. Çünkü ilahlık zata ait bir hükümdür ve âlemi yaratmak şeklinde hüküm vermiştir. İlahlık âlemin yaratılması hükmünü vermekle müessir olunca, âlem kendisini var edenden etkin ve edilgen olarak ortaya çıka. Nitekim duyu âleminde de böyle gerçek­leşmiştir. Çünkü Allah, Adem ve Havva’dan göğü veya arzı veya dağı veya kendi türünden olmayan bir şeyi yaratmamış, onlara benzer ve hemcinsleri olan şeyi yaratmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kısa Notlar</strong></p>
<p>Dostum! Allah’ın adaletine ve ihsanına bak! Her durumda hamd Allah’adır. Bu hamd, sahih bir hadiste geçtiği üzere, Hz. Peygamberin yaptığı hamddir. Müşrik olsun veya olmasın herkes bu hamdi yapar. Çünkü müşrik, daha önce belirttiğimiz gibi, azamet ve büyüklüğü Allah’a tahsis etmiş, ilahları perde ve siper edinmişti. Başka bir ifadeyle müşrikler ilahlara sadece Allah uğruna ibadet etmişlerdi. Allah hakkında yanılmış olsalar bile, yanılma sadece mudlak birlikle ilgilidir. Öyleyse onlar da Allah’a hamd eden kimselerdir. Çünkü onlar azametini birleyerek ve kendisini bu perdelere tercih etmekle Allah’ı överler. Aklını Allah’ın bol ve geniş rahmetine ver! Allah o rahmeti bütün yaratıklarına yaymıştır. Böyle yaparsan Allah’ın izniyle doğruya ulaşırsın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah’ın hüviyet ve hakikatine gelirsek, aklın bu hususta bir etkisi ve babalık hakkı yoktur. Allah bu ihtimali ‘Doğrulmamıştır’ ayetiyle ortadan kaldırmıştır. Buradan öğrenilir ki, akıl sahibi herkesin Allah’ın zatı hakkında bir sözü vardır. Herkes aklının doğurduğuna ibadet eder, insan iman sahibiyse, bu durum imanında bir eksikliğe yol açarken mümin değilse -bilhassa Hz. Muhammed’in gönderilmesi ve tebliğinin bütün bölgelere ulaşmasından sonra- imansızlık ona yeter!Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar iman üzere ibadet eder ve hallerinde Allah karşısında sadık davranırlar. Allah onların kalp gözlerini açarak, sırlarında kendilerine tecelli eder, onlar da müşahede ederek Hakkı tanırlar Onlar Allah hakkındaki bu bilgi ve marifetlerinde içlerinden olan bir şahit nedeniyle beyyine ve basirete sahiptirler. Söz konusu şahit kendilerine gönderilmiş Allah’ın peygamberidir. Çünkü Allah peygamberlerini ümmetlerine karşı ve onların lehinde şahitler yapmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. İsa şöyle der: İnsanın kalbi malının bulunduğu yerdedir. Mallarınız gökte olsun ki, kalpleriniz gökte bulunsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>‘Bir şeyi nahoş bulursunuz, o şey sizin için iyi olur, bir şeyi seversiniz, o şey sizin için kötü olur, Allah bilir, siz bilmezsi­niz<sup>’</sup> ayetinde belirtilir. Hz. Peygamberin peygamberlik görevinden önceki hayatı hakkında aktarılan bir rivayet de bu konuyla ilgilidir. Hz. Peygamber çölde koyun güdüyordu, gençlerin eğlencesine katılmak üzere Mekke’ye gitmek istemiş. Bir arkadaşını kendilerini gözetsin diye sürünün başına bırakıp Mekke’ye girdiğinde, Allah kendisine bir uyku göndermiş ve bu uyku onun Mekke’ye girmesine yol açan maksadına ulaşmasını engellemişti. Uyanınca hemen sürüsünün başına dönmek istemiş ve Mekke’ye gitme maksadına ulaşamadan şehirden ayrılmış. Bu uyku vesilesiyle Peygamber farkında olmadan korunmuş ve sakınılmıştı. Bu bağlamda darb-ı mesel yoluyla şöyle denilir: Yitirmek de bir korunma türüdür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kim sebepleri Allah yarattığı için kabul ederse, iba­det sahibidir; kim onları Allah’ın emri nedeniyle kabul ederse, sebep­lerle ilişkisinde ibadet sahibidir; kim sebepleri aklıyla kabul ederse, mümin olsa bile, (gizli) şirk içindedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Alemin bekası Allah’a bağlı ve ilahi niteliğin bekası da âlemle mümkündür. Bu nedenle her biri ötekinin rızkıdır: Her biri varlığının sürmesi için ötekiyle beslenir. Hüküm böyle verilmiştir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>”Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.”(Ayet Meali)</p>
<p>Böylece şeytan Allah’tan korkmakla nitelenmiştir, fakat kendisi hakkında değil, insan hakkında korkar. Öyleyse şeytanın korkusu kendisi adına değil, saptırdığı kimse hakkındadır. Nebiler de kıyamette kendileri adına değil ümmetleri adına korku du­yar..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şeriat çokluk vasıtasıyla tek ha­kikate veya birlikle hakikatlere davet etmektedir. Manayı değiştirme­dikten sonra, bunlardan hangisini istersen onu diyebilirsin!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Peygamber ‘Kötü­lük Sana ulaşamaz’ buyururken kötülüğü (bir yandan) var kabul etmiş, fakat Hakka izafesini olumsuzlamıştır. Bu durum kötülüğün gerçek bir şey olmadığına ve yokluk olduğuna delildir, çünkü ‘şey<sup>’</sup>olsaydı Hakkın elinde bulunurdu.Çünkü herşeyin melekutu Allahın elindedir ve Allah her şeyin yaradanıdır.Vasıtasıyla yaratılan ile vasıtasız yaradılan arasındaki fark,belli olmuştur.Ayrıca ‘ol’emriyle,elle,iki elle,ellerle yaradılan belli olmuştur.(Yaratma fiilinin anlatmak üzre kullanılan) fasele(ayırdı),alime(bildi),evcede(var etti),kadere,(takdir etti),cemaa(topladı),vehhade(birledi) fiilleriyle yaradılan şeyler belli olmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kendisi idrak edilmediği gibi idraki sağlamayan şey karanlıktır.Işık gözün ışığından daha güçlüyse, idraki mümkün kılmaz. Bu nedenle Hz. Peygamber Allah’ın perdesinin nur olduğunu söylemiştir. Bu durumda keşif ancak gözün ışığına denk bir ışık ile gerçekleşebilir, Yarasalar gözlerinin ışğına denk bir ışıkta ortaya çıkarlar ki, o da şafağın ışığıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Peygamber namaz kılanı gözlerini namazı esnasında göğe kaldırmasını yasaklamıştır, çünkü Allah onun kıblesindedir ve ayakta dururken ufkun karşısında bulunur. Başka bir ifadeyle Allah kendisine yönelen kulun kıblesidir. Hz. Peygamber secde yerine bakan kulu ise övmüştür, çünkü bu sayede Allah kulun dikkatini kendini ve kulluğunu bilmeye çekmiştir. Allah namazdaki yakınlığı secde hali saymıştır ve insan namazda sadece secdedeyken şeytandan korunmuştur. Secde edince, şeytan onu bırakır ve ağlamaya başlar, şöyle der: ‘Âdemoğluna secde emredildi, o secde etti, ona cennet var! Bana secde emredildi, direndim, benim için cehennem var!’.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dünya işi ahiret işinin ta kendisidir. Şu var ki ahiret yeri dünyanın yerine benzemez. Bunun ne­deni ahirette iki diyarın varlığına bağlı olan ayrışma ve saflaşmanın bu­lunmasıdır. Böylece bulunulan yer nedeniyle ayrım gerçekleşir. Hepsi ahirettir. Böylece dünya işi ahiret işine bağlanmıştır, yoksa dünyanın kendisi ahirete bağlanmayacağı gibi dünya da ahiretin kendisine bağ­lanmaz. Her yerin ehli ve bir cemaati vardır. İş ve emir, herkesin üze­rinde bulunduğu durumdur. Haller başkalaşsa bile, insanlar ahirette halleriyle intikal ettikleri gibi dünyada da halleriyle yer değiştirirler. Onların cevherleri ise sabittir, çünkü Rab onları korur ve himaye eder. O halde intikal ve yer değiştirme toplayıcıdır. Peki neye intikal edecek­lerdir? Bu husus başka bir yönden bilinen başka bir bilgidir. Ahiret bir ceza yeri olduğu gibi dünya da hayır ve şerlere karşı bir ceza yeridir. Bu nedenle ahirette ortaya çıkan mutluluk ve bedbahtlık ortaya çıkar. Bedbahtlık ilahi gazaba ait iken mutluluk ilahi rızaya aittir. Rıza bir sona varmaksızın rahmetin yayılmasıdır. Gazap ise peygamberin verdi­ği haberle sona erer ve hükmü biter. Buna mukabil rızanın hükmü bitmez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rab ıslah eden demektir. Allah kıyamette insanların arasını bulur ve düzeltir. Nitekim Peygamberden gelen bir hadiste böyle denilir: ‘Davalı iki adamdan birisinin ötekinden alacağı vardır. Allah’ın huzurunda dururlar ve alacaklı şöyle der: ‘Be­nim hakkımı şundan al.’ Allah ona şöyle der: ‘Başım kaldır.’ Başını kaldırınca pek çok hayır ve iyilik görür ve şöyle der: ‘Rabbim! Bunlar kimindir?’ Allah şöyle der: ‘Bedelini verenin.’ Mazlum şöyle der: ‘Bu­nun bedelini ödemeye kim güç yetirebilir ki?’ Allah şöyle der: ‘Sen kardeşini affedersen o bedeli ödemiş olursun.’ Mazlum ‘onu bağışla­dım’ der ve kardeşinin elinden tutarak birlikte cennete girerler. Hz. Peygamber bunu söyledikten sonra şu ayeti okumuş: ‘Allah’tan korkun ve birinizin arasını düzeltin.’ Allah kıyamet günü kıllarının arasını dü­zeltir ve ıslah eder. Çünkü O’nun özelliği, mazlumun hakkının düşme­si ve kardeşini bağışlaması gibi, kulların arasında barışı temindir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah besleyen ve terbiye edendir. O kullarını terbiye eder. Mü- rebbinin özelliği, terbiye ettiklerinin ahvalini ıslahtır. Terbiyenin bir gereği de elemin kendisiyle gerçekleştiği şeyle terbiyedir. Misal olarak kendisine edep öğretmek üzere çocuğunu döven insanı verebiliriz. Dövmek çocuğu terbiyenin bir yönü ve ilgili yerde kendisine fayda sağlasın diye onun yararına olan bir şeydir. Allah’ın cezaları ilgili yer­lerde kulları terbiye amacı taşır. Allah farkında olmadıkları yönden mutluluklarını içerdiği için bu hadlerle ve cezalarla kullarını terbiye eder. Nitekim çocuk babasının kendisini dövmesindeki yararın farkın­da değildir. Rab ve efendi de öyledir. Efendi kölesine karşı onun ken­disine merhametinden daha şefkatlidir, çünkü efendi kölenin maslahat­larını daha bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rablerinden onlara hadis bir söz geldiğin­de…’ buyurur. Burada Allah hadisliği kelamına izafe etmiştir. Her kim kelamla konuşulan şeyi ayırt ederse, bir tür marifete ulaşmış de­mektir. Rahman vasıtaları kaldırmakla sözünü duyurmak ister, bunun gayesi, sözün güzelliğini görünce dinleyende konuşanı görme özlemini yerleştirmektir. Dinleyici dinlediği kelamın güzelliğini duyunca, sözü söyleyeni görmeyi arzular ve bu özlem pekişir. Bilhassa Hz. Peygam­ber şöyle der: ‘Allah güzeldir ve güzeli sever.’ Cemal ve güzellik, özü gereği sevilir. Hak kendisini güzellikle nitelemiş, nefisler kendisini görmeye özlem duymuştur</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Musa Allah onunla konuştuğunda, kendisini görmeye sevkedecek bir şeyi anlama­mış olsaydı, böyle bir talepte bulunmazdı. Çünkü vasıtaların kalkma­sıyla Allah’ın kelamını doğrudan duymak, O’ndan anlamanın ta kendi­sidir. Dolayısıyla bu esnada tevile veya düşünmeye gerek yoktur. Buna karşılık Allah’ın peygamber ve kitap gibi bir vasıtayla konuştuğu kimseyse, tevile ihtiyaç duyar. Bu makamda duymak anlamanın kendisi olunca, Hz. Musa kendisine uyup bu yüce menzilin sahibi olmayanlara Allah’ı görmenin imkânsız olmadığını öğretmek amacıyla O’nu gör­mek istemiştir. Allah peygamberlik görevini verip konuşmak üzere seçmesiyle Hz. Musa’yı insanlardan üstün yaptığına şahitlik etmiştir. Allah ona şöyle der: <sup>‘</sup>Sana verdiğimizi al ve şükredenlerden ol’ bir ayette söyle der: ‘Şükrederseniz artırırız ’</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bilmelisin ki, gerçekte öğreten ve muallim olan Allah’tır.Bütün alem bilgi alan ve ihtiyaç sahibi bir talebedir. Onun kemali budur. Bu nitelikte olmayan kimse, hiç kuşkusuz, kendisini bilmemiş demektir. Kendini bilmeyen ise, hiç kuşkusuz, rabbini de bitmemiştir, Bir şeyi bilmeyen o şeye hakkını veremez. Bir şeye hakkını vermeyen ise, hiç kuşkusuz, hüküm bakımından bilgi elbisesinden soyutlanmış demektir. Öyleyse üstünlük ve şerefin bilgide olduğu açıktır. Onu bilen ise bilgi­sine göre davranır: Bilgisi Hakka karşı bir şeyi yapmayı gerektiriyorsa, onu yapar; yaratıklara karşı bir amel yapmasını gerektiriyorsa, onu ya­par. Öyleyse bilen insan, bir eğrilik ve engebenin görülmediği beyaz ve düz bir alanda yürüyen kimsedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bilgiye zatı gereği sahip olmadan, öğrenerek bilgiyi kabul eden ilk varlık, ilk akıldır, İlk akıl Allah’tan bilgiyi almış, anlamış, Allah da ona Hz, Muhammed henüz Âdem su ile toprak arasındayken nebiliğini bilendir. Burada su çocuklarının var­lığının sebebiyken toprak Âdem’in varlık sebebidir. Âdem’e bütün isimler verildiği gibi Hz. Muhammed’e de cevamiü’l-kelim verilmiş, sonra Allah Adem’e öğrettiği isimleri ona öğretmiş, böylelikle Hz. Muhammed öncekilerin ve sonrakilerin bilgilerini öğrenerek en yüce halife ve en büyük imam olmuştur. Onun ümmeti de ‘İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet<sup>’</sup> olmuş, Allah onun varislerini önceki nebi ve resullerin konumuna yerleştirmiş, bu nedenle onlara hükümlerde iç­tihat yetkisi tanımıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah her şeye yaratılışını vermiş, her şey (yaratılma yönüyle) tamamlanmış, sonra ona kemali elde etmesi için yolu göstermiştir. Kim hidayete uyarsa, kemale erer; kim tamlıkla birlikte kalırsa, mahrum kalır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan özü gereği fakirdir, bu nedenle Allah onun için sebeplerle perdelenmiş, kulunu onlara baktır­mış, kendisi ise perdelerin ardında bulunmuştur. Böylelikle Allah se­bepleri varlık bakımından ortaya koymuşken, hükümlerini reddetmiş­tir. Bu hususu belirten ayetlere misal olarak ‘Attığında sen atmadın, fa­kat Allah attı’ ayetini verebiliriz. Ardından şöyle demiştir: ‘Allah müminleri iyi bir şekilde imtihan eder.’ Öyleyse Allah bu durumu bir bela ve imtihan yapmıştır.Başka bir ifadeyle onunla kullarını sınamıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nimetin izharı şükrün ve onun hakkının verilmesinin kendisi­dir. Böyle bir şükür sayesinde artış gerçekleşirken nimete nankörlük nedeniyle nimet kaybolur. Nimete nankörlük onun gizlenmesidir, çünkü küfran-ı nimet terkibindeki küfran örtmek demektir. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Allah bir köyü misal verir, o köy emin ve mutmaindi, rızıkları her mekândan kendilerine gelirdi.’ Böyle bir durum nimetlerin ge­lebileceği en iyi tarzdır. ‘Nankörlük ettiler.’ Yani nimet verilen toplu­luk nankörlük etti. ‘Allah’ın nimetlerine, Allah da onlara açlık elbisesini giydirdi.’ Yani rızıklarını kaldırdı. Güveni ortadan kaldırmakla da ve korku elbisesini giydirdi, yaptıklarına karşılık olarak.’ Onlar nimetleri gizlemiş, inkâr etmiş ve onlar nedeniyle kötü ve taşkınlık yapmışlardır. Allah Tealâ şöyle der: ‘Şükrederseniz, artırırız.’ Başka bir ayette ‘Bana şükredin, nankör olmayın’ buyurur. Bununla birlikte Allah âlemlerden müstağnidir. Böyleyken muhtaç ve fakir bir varlık Allah’ın nimetlerin- dişi gibi birisine ikramda bulunur ve verir. Böyle bir insan,âlemlere muhtaç olmayan mutlak zengin değildir ama o şükre muhtaç­tır ve onunla sevinir.</p>
<p>İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:13</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild13-notlarim/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:13 Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyecild13-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
