<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kabir/Ahiret/Haşir | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/kabirahiret/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Dec 2021 14:43:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kabir/Ahiret/Haşir | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Dec 2021 14:40:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İzz b. Abdisselâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Pekcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[insanın halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[varlıkların dreceleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25831</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzz B. Abdisselam v.660 Çev: Ali PEKCAN*** SUNUŞ MÜELLİF HAKKINDA Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" />İzz B. Abdisselam v.660</strong></p>
<div><strong>Çev: Ali PEKCAN***</strong></div>
<div></div>
<p><strong>SUNUŞ</strong></p>
<p><strong>MÜELLİF HAKKINDA</strong></p>
<p>Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları arasında Şihâbüddîn Sühreverdî (v. 632) ve Seyfüddîn Âmidî (v. 631) gibi önde gelen bilginler yer alırken, öğrencileri arasında ise, Şihâbüddîn Karâfî (v. 684), Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665) ve İbn Halef Dimyâtî (v. 705) gibi otorite âlimler bulunmaktadır. Dımeşk&#8217;te (Şimdiki Şam kentinde) uzun müddet medrese hocalığı yapmıştır. Daha sonra Mısır&#8217;a gitmişaynı yönde çalışma ve faaliyetlerine devam etmiştir. Hem sıradan halk hem de ilmiye sınıfı nezdinde haklı bir şöhrete ulaşan İzz b. Abdisselâm, hayatı boyunca hakkı dile getirmekten sakınmamış, ulemânın taşıması gereken misyonu başarıy-la yerine getirmiştir. Özellikle fıkıh hükümlerinin hikmetleri ve gayelerine vukûfiyetiyle öne çıkmıştır. Onun bu sahada kaleme aldığı Kavâidü&#8217;l-Ahkâm fî Mesâlihi&#8217;l-Enâm adlı eser, onun bu yönünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Bunun dışında birçok eseri de bulunan müellif, cihad, mücâhede ve içtihâd dolu hayatını h. 660 (m. 1262) Kâhire&#8217;de tamamlamıştır. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin. Âmin.</p>
<p><strong>RİSÂLENİN ÇEVİRİSİ1</strong></p>
<p><strong>İNSANLARIN HALLERİ HAKKINDA</strong></p>
<p>&#8216;Âlimlerin Sultanı&#8217; lakabıyla meşhur büyük İslam bilgini İzz b. Abdisselâm (v. 660) şöyle der: Bu dünyada insanların çoğu zararda iken, geri kalanları kârdadır. Buna göre kârlı mı ya da zararlı mı olduğunu bilmek isteyen kimse, kendini Kur&#8217;ân ve Sünne-te arz etsin. Eğer kendinin, bu iki esasa uygun durumda olduğu kanaatinde hisse-derse kazançlı, değilse hüsrandadır.</p>
<p><strong>[ASR SÛRESİNİN FAZİLETİ] </strong></p>
<p>Nitekim Allah kazançlı çıkanları ve kaybedenleri haber vermiş, bunun bir ifadesi olarak &#8216;asr&#8217;a yemin etmiş, dört niteliği kendilerinde toplayan kimselerin dışında kalanların mutlak hüsranda olduklarını belirtmiştir.2</p>
<p><strong>Bu vasıflar şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>İman</p>
<p><strong>2-</strong>Sâlih amel</p>
<p><strong>3-</strong>Hakkı tavsiye etmek</p>
<p><strong>4-</strong>Sabrı tavsiye etmek.</p>
<p>Rivayete göre Sahâbîler, bir araya geldiklerinde Asr sûresini okumadan da-ğılmazlardı.3Sûredeki &#8216;el-Asr&#8217; dan ne murat edildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunun &#8216;salât-ı vustâ&#8217; (günün orta namazı) demek olan ikindi namazı olduğu söylendiği gibi, bilinen yüzyıl manasına olduğu da söylenmiştir.4</p>
<p>Yine aynı sûredeki &#8216;sâlihât&#8217; (sâlih amellerden)tan ne kastedildiği hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Kimi bilginler, bundan kastın farz olan emirler ol-duğunu savunurken, kimileri de sâlih ameller olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Sûredeki &#8216;hakk&#8217; kelimesine gelince, bunun Yüce Allah&#8217;ın kendisi olduğu be-lirtilmiştir. Buna göre mana: &#8216;hakk&#8217;ı (Yani; Allâh&#8217;a) taatte bulunmayı tavsiye ederler.&#8217;şeklinde olur. Bu sözcükten kastedilenin İslâm ve Kur&#8217;ân olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mana şöyle olur: &#8220;Onlar birbirlerine hakk&#8217;a ittibayı yani ona uymayıtavsiye ederler&#8217; Şu ayetlerde bu mana kastedilmiştir. &#8220;Rabbinizden size indirilen şeye ittiba edin!&#8221;5;&#8221;Rabbinden sana indirilene ittiba et!&#8221;6</p>
<p>Sûrede geçen &#8216;sabır&#8217; kelimesinin kapsamına, &#8216;taatlara sabır&#8217;, –ki bu sabra, masiyetlere karşı sabır da girer- girdiği gibi, &#8216;bela ve musibetlere sabır&#8217; da girebilir.</p>
<p>İşte bu dört esas ve özelliğin bir kimsede toplanması, oldukça önemli ancak zamanımızda az rastlanır bir durumdur.7İnsan, -yaptığı amellerin, söylediği sözlerin kötü ve çirkin olduğunu bildiği halde-, Allah&#8217;ın, sözü edilen nitelikleri taşımayan kimselerin hüsranda olduklarına dair üzerine yemin ettiği bu (dört) özelliği ken-disinde nasıl toplayacaktır! Zira nice isyankâr kimseler vardır ki, kendilerini ita-atkâr; nice haktan uzak kimseler vardır ki kendilerini hakka yakın zannederler.</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, (şer-i şerife) muhalif olduğu halde kendisini muvafık; nice itaatten çıkmış kimse, kendisini hakka son derece bağlı olduğunu zanneder. Nice hakka sırt çevirmiş kimse vardır ki, kendisini hakka yöneldiğini düşünür, nice haktan kaçan kimse vardır ki, hakkı aradığını iddia eder. Kimi cahiller kendilerini âlim, kimi korkaklar kendisini cesaretli, kimi mürailer kendilerini ihlaslı, kimi yoldan çıkmışlar, kendilerini doğru yolda, kimi körler kendilerinin gördüğünü, kimi dünyalık peşinde koşanlar da kendilerinin zahit olduğunu düşünürler! Bazı ameller vardır ki, mürailer, –kendi aleyhlerine olduğu halde- bu tür amel-leri kendilerine dayanak yaparlar.</p>
<p>Kimi taatler de vardır ki, -yasak olmasına rağ-men- başkalarına duyurup işittirtmek isteyenleri helake sürükler. İşte bütün bu durumların değerlendirilmesinde tek ölçü ve mihenk taşı şer-i şeriftir. Bu ölçü sayesinde kar ve zarar ortaya çıkar. Şeriat mizanında karlı çıkanlar, Yüce Allah&#8217;ın velisi ve dostudurlar. Bu sınıftaki kimseler de kendi aralarında dere-ce derecedirler. Bunların içerisinde en üst mertebede olanlar, peygamberler olup, daha sonra sırasıyla diğerleri gelirler. Dereceler yukarıdan aşağıya doğru azalarak belirlenir. Bu mizanda tartıları eksik çıkanlar ise, hüsranda olanlardır. Onların tartı-daki hafiflikleri birbirinden farklıdır. En hafif gelenler kâfirlerdir. Mizanda tartıları hafif gelenler de daha üst düşük dereceden daha az düşük dereceye doğru bir sıra-lamaya girerler. Bunların en üst düşüğünü ise küçük günahların en küçüğünü işleyenler oluşturur. Eğer sen, havada uçan, su üzerinde yürüyen, gaybden haber veren, sonra da –helal kılıcı bir sebep yokken- şer-i şerife muhalif amelleri işleyen, mubah kılacak bir neden olmadığı halde vacip olan amelleri terk eden birisini görürsen, bil ki o kim-se, Yüce Allah&#8217;ın cahilleri imtihan için tayin ettiği bir şeytandır. Bu, Allah’ın, dalalette kalanlar için sapıtma vasıtası yaptığışeylerden uzak değildir. Nitekim Deccâl de –sapıkları denemek amacıyla- insanları öldürüp diriltmektedir. O harap bir yere gelecek, hazinesi de arı beyinin takibi gibi ardından gelecek. Deccalın yanında, insanların görmesi için cennet ve cehennem bile hazır edilmiştir. Halbuki, onun cenneti, cehennem; cehennemi de cennettir. Öte yan-dan o, yılan çıyan yer, sapkınlığı konusunda cahillerin kendisine uymaları için kendini ateşe bile atar.8</p>
<p><strong>VARLIKLARIN DERECELERİ</strong></p>
<p>Cevherler ve cisimlerin tamamı zatları bakımından eşit iken, aralarındaki üstünlük; sıfatları, özellikleri, üstün ve faziletli niteliklere nispetleri itibariyledir.</p>
<p><strong>VARLIKLAR ARASINDAKİ DEĞER VE ÜSTÜNLÜK İKİ TÜRLÜDÜR </strong></p>
<p><strong>A-</strong>Cansız varlıklar arasındaki üstünlük Buna göre mücevher, altından; altın, gümüşten; gümüş, demirden üstün olduğu gibi, ışık, karanlıklardan; saydam olanlar, olmayanlardan; ince ve latif olan şeyler, kalın ve yoğun olan şeylerden; aydınlatıcı olan karanlık oluşturandan, güzel çirkinden daha üstündür.</p>
<p><strong>B-</strong>Canlılar arasında üstünlük Bunlarda aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:</p>
<p><strong>1</strong>-Şekil ve görünüş bakımından güzel olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Beden ve cisim bakımından güçlü olanlar. [Bu güçler, çekme, tutma, itme, mücadele edebilme (çekişme), cihada, kıtale ve ağır şeyleri taşımaya güç yetirme, gibi nitelikte olurlar]</p>
<p><strong>3-</strong>Hayra götüren, şerden uzaklaştıran sıfatlar. [Mesela, gayretli olma, haya (utanma), şecaat (cesaret), hilim (ağırbaşlılık/yumuşaklık), teennî ile hareket etme ve cömertlik gibi.]</p>
<p><strong>4-</strong>Akıl ve (zekâ).</p>
<p><strong>5-</strong>Duyular.</p>
<p><strong>6-</strong>Sonradan öğrenilen bilgiler:</p>
<p><strong>a-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın varlığı; onun zati, selbî (sübûtî) ve sıfatları hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>b-</strong>Peygamberlerin gönderilişi, onların verdikleri haberler ile kitapların indi-rilişi hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>c-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın beş temel esas -ki bunlar; vaciplik-haramlık-mekruhluk-mendupluk ve mübahlıktır- ile bu beş esasın şart ve manilerine dair koyduğu hü-kümleri bilmek.9</p>
<p><strong>7</strong>-Yukarıdaki bilgi kaynaklarından meydana gelen haller. Mesela, korku, ümit, utanma, tevekkül, yüceltme ve büyük sayma gibi.</p>
<p><strong>8-</strong>Emir ve nehiy konusunda Yüce Allah&#8217;a itaat etmek.</p>
<p><strong>9-</strong>Yine Yüce Allah&#8217;ın, bu bilgi, hal ve taatlere karşı verdiği uhrevî lezzet ve sevinçler, cismânî ve rûhânî hazları oluştururlar. Örneğin, Allah&#8217;ın olası azabın-dan güvende olmak, ona yakınlık ve ünsiyette bulunmak, onun selâmını ve kela-mını işitmek, daimî hoşnutluk ile müjdelenmek ve elem verici azaptan kurtularak Rab Teâlânın kerîm cemâlini seyretmek gibi.10Bu sözü edilen faziletlerin bazıları diğerlerine göre daha üstündür. Bu ne-denle, kim bu faziletlerle donanmış ve bezenmiş ise, işte o kimse yaratıkların en hayırlısı konumuna yükselmiştir. Bu faziletli sıfatların içerisinde en değerli olanı marifetullah denilen bilgiyi elde etmek, (ahirette) Yüce yaratıcının cemalini gör-mektir.</p>
<p>Melekler arası fazilet sıralaması da, onların yapısında bu sıfatların bulu-nup-bulunmamasına bağlıdır. Bu konuda iki melek aynı seviyede iseler, o zaman bunlardan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu olmaz. Yine aynı şekilde, insan ile melek, bu belirtilen husus konusunda eşit sevi-yedeler ise, önceki durumla aynı niteliği taşırlar. Ancak, insan bu üstün vasıflar-dan bir nitelikle ötekinden daha önde ise bu durumda o, daha üstün bir düzeye gelmiş demektir. Bunun tersi de aynı hükmü alır.</p>
<p><strong>FAZİLET VE ÜSTÜNLÜK, SADECE KEMÂL (İDEAL) VASIFLAR İLE SINIRLIDIR </strong></p>
<p>Kemâl (olgunluk/tamlık), ya meârif (bilgiler), hâl ve taatler şeklinde, ya da haz ve lezzet alma biçiminde meydana gelebilir. Bunun bir sonucu olarak Yüce Allah, velî ve nebîlerin bedenlerine, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir gönle ve zihne gelmeyen (bilinmedik) bir ihsanda bulunduğunda; bunun yanı sıra onların ruhlarını da kâmil manada bilgiyle donattığı, peş peşe gelen gü-zel hallerle onları bezediği, kendisine bakmayı ve kendisinden hoşnut olmayı bir lütuf olarak verdiği zaman, meleklere nereden bu tip nitelikler ihsan edilecektir?</p>
<p><strong>[RUH VE BEDENİN BİRBİRLERİNE KARŞI KONUMLARI]</strong></p>
<p>Şu hususu da bilmelisin ki, cesetler ve bedenler, ruhların meskeni duru-mundadırlar. Bu yüzden mesken ile onda ikamet edende çeşitli nitelikler bulunur. Meskende yaşayan kimse, içinde yaşadığı bu meskenden daha değerli olabildiği gibi, bunun tersi de mümkündür. Ya da bu iki şey değer bakımından eşit seviye-dedirler. Eğer bu şeref meskende yaşayan kimseye ait ise, meskenin değersizliğine önem verilmez. Şayet bu değer, yaşayan kimseye değil de meskene ait ise, ikamet edene bunun hiçbir yararı dokunmaz. Bir daha söylemek gerekirse, bedenler ruh-ların yaşadığı ve iskân ettiği bir mesken konumundadır.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ DAHA DEĞERLİDİR?]</strong></p>
<p>Öteden beri insanlar bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Eğer, bir kimse, değer bakımından ruhları taşıyan bedenleri ölçü alırsa o zaman meleklerin beden-lerinin, -yapılarında kötü ve değersiz karışımlar bulunduğundan dolayı- insanların bedenlerinden kesinlikle daha değerli ve daha üstün olduğu sonucuna varabilir. Bir başkası da, bedenlerin ruhların barınağı olduğu hususunu bir an için göz ardı ederek, sadece ruhları bakımından insanları ve melekleri bir değerlendir-meye tabi tutarsa, o zaman nebîlerin ruhları meleklerin ruhlarından daha değerli-dir, diyebilir.</p>
<p><strong>[PEYGAMBERLER MELEKLERDEN ÜSTÜNDÜR] </strong></p>
<p>Peygamberlerin ruhları meleklerin ruhlarından şu açılardan üstün tutul-muştur:</p>
<p><strong>1-</strong>Peygamberlik (görevi). Elçi Meleklerin sayısı son derece az olduğu gibi, bunlar bir tek nebiye elçi olarak gelirler. İnsan peygamberler ise, tek bir topluluğa geldiği gibi bütün insan-lığı irşat için de gönderilebilir. Yüce Allah o toplumlara, bu peygamberler aracılı-ğıyla hidayet etmiştir. Yaptıkları tebliğin ecrini aldıkları gibi, hidayetine aracıolduğu kimselerin ecrinin bir mislini de alırlar. Bütün bunlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Allah yolunda cihat etmek.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünya hayatının sıkıntı ve musibetlerine karşı sabretmek. [İşte bu husu-su, şu ayet dile getirir. &#8220;&#8230;Allah sabredenleri sever&#8230;&#8221;]11</p>
<p><strong>4</strong>-Acısıyla tatlısıyla kadere rıza göstermek.</p>
<p><strong> 5-</strong>Bir de, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek suretiyle Allah’ın kulla-rına fayda sağlamak. Bütün bu hususlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>6-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı, gözün görmediği kula-ğın işitmediği nimetlerdir ki, bunlar özü itibariyle önceden bilinmeyen üstün değerleri içinde barındırırlar. Bu da melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>7-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı ünsiyet, rıza ve Allâh&#8217;ın cemâlini görmek gibi rûhânî nimetlerdir ki, bunlar melekler için söz konusu de-ğildir. Eğer, &#8216;Melekler gece gündüz hiç aralık vermeden hep tesbihatta bulunur-ken, peygamberler zikirlerine bazı zamanlar ara veriyorlar, örneğin uyuyorlar&#8217; denilirse, Ben de derim ki: Peygamberlerin tesbihatlarına bazen ara verdikleri hususu doğrudur. An-cak, onlar, bu dönemde de (boş durmaz) mutlaka rablerini senâ ederler. Tesbihat-tan daha önemli ibadet ve taatlerle meşgul olurlar. Uyku onların bedenlerine has bir durum iken onların kalpleri ise hiç uyumaz daima uyanıklık halinde olur. Ahirette de peygamberler, nefes alır gibi tesbihte bulunma konusunda meleklere eşit olacaktır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bilgi edinme yolları adem oğluna hastır. Zira Yüce Allah eşya ve varlıkla-rın isimlerini (Âdem aleyhisselâm&#8217;a) ilham yoluyla öğretmiştir. Aynı zaman da (kendisi ile ilgili) daha önceden bilmediği birçok faydalı konuyu da bu yolla ken-disine öğretmiştir.</p>
<p><strong>9-</strong>Öte yandan Yüce Allah, meleklere, Âdem&#8217;e (saygı) secdesinde bulunma-larını emretmesi de insanoğluna özgü bir fazilettir. Zira kendisine secde edilen, secde edenden daha üstün ve değerli konumdadır. Kısaca Melekler, asla peygamberlerden üstün değildirler. Ancak birisi haya-len ve vehme dayalı bir kuruntu ile bunun tersi bir sonuca varırsa o başka!&#8230; Zira nice hayal ve vehme dayalı yerleşik bazı ön kabuller vardır ki, aslında durum bu-nun tam tersinedir. Örneğin birisi, iki şahsı bir takım taatlerde bulunduğunu zahiren bunlardan birinin diğerinden üstün olduğunu zanneder, ancak diğer şa-hıs, marifetleri ve bir takım (güzel) halleri içeren az ama kaliteli ibadetlerde bulu-nur, işte bu şahıs birçok bakımdan diğerinden üstün durumdadır. Daha arif olan kişinin az ameli, daha az arif olan kişinin çok amelinden daha hayırlıdır. Yüce ve kemâl vasıfları düşünerek senada bulunan birisi ile gaflet içerisin-deki bir kalple sadece diliyle senada bulunan arasında çok fark vardır. Nitekim şöyle söylenmiştir.</p>
<p>Yüce Allâh&#8217;ın celal ve cemal sıfatlarını aklında tutarak O&#8217;nu öven bir kim-senin durumu ile kalpleri gafil olduğu halde dilleriyle Allâh&#8217;ı zikredenlerin duru-mu bir olur mu? Şiir: Sürme çekilen göz, doğuştan sürmeli göz gibi değildir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, üstün hallerin, hiçbir gayret gös-termeden sadece sözde marifeti anmakla, dile getirmekle kazanılması da müm-kün olmaz. Eğer, &#8216;Tamam, diyelim ki, faziletlerin çoğunun da meârif ve hallerin değe-rinden kaynaklanmasına karşın, yine de sözünü ettiğiniz sebeplerden dolayınebîlerin meleklerden daha üstün olduğunu, onların bedenlerinin de meleklerin-kinden daha değerli olduğunu, kabul ettik. Peki, durum böyle iken yine siz, niçin nebîlerin bu hususta da meleklerden daha üstün olduğunu söylersiniz?&#8217; denilirse, Biz de cevaben şöyle deriz: Sözünü ettiğiniz durumların şu hususları da ihtiva ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p><strong>1-</strong>Melekler ve nebîler, meârif ve ahvâl bakımından eşit olsalar bile, nebîler cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi hususlardan dolayı meleklerden daha üstündürler.12</p>
<p><strong>2-</strong>Nebîler, meârif ve ahvâl bakımından meleklerden üstün olabilir. Buna cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi üç husus daha eklenebilir. İşte bu üç şey bakımından peygamberler meleklerden üstündür-ler.</p>
<p><strong>3-</strong>Sözü edilen meârif ve ahvâl gibi artı nedenlerden dolayı melek, nebîden üstün olabilir. Ancak nebî, her ne kadar melekler, beden bakımından kendilerin-den daha üstün olsalar da sözü edilen üç nimet ve kendine özgü ibadetleri nede-niyle onlardan daha faziletli olurlar. Çünkü bedenler (ruhların) meskenleridir. Hâlbuki asıl şeref, meskene değil, o meskende ikamet eden kimseye aittir. Bir başka deyişle itibar meskene değil, onda kalan kimseyedir. Nitekim peygamberler, annelerinden üstün olmalarına karşın (dünyaya gelmeden önce zorunlu olarak) onların karnında iskân etmişlerdir.13</p>
<p><strong>Şiir:</strong> ‘Isâm&#8217;ın kendisi, ‘Isam&#8217;ı (bele takılan kayışı) şereflendirdi.14</p>
<p>Mesîh (Îsâ)&#8217;in ruhu Meryem&#8217;in bedeninden daha üstün ve değerlidir. İbrâhim&#8217;in ruhu annesinin cesedinden daha üstündür. Yine, Rasûlullâh &#8216;ın ruhu, annesinin bedeninden daha faziletlidir.</p>
<p>Müminlerin çocuklarından kâfir olanlar, yaratıkların en kötüleridir. Bu tip kimselerin ceninlerinin kaldığı anne karnı onların şahıslarından daha değerlidir. Örneğin bir mümin kadın bir kâfir çocuğa gebe olsa, o annenin bedeni, olacak çocuktan daha faziletlidir. Çünkü ruh olarak o, en aşağılık sıfat olan göklerin ve yerin rabbini inkârı kabul etmiştir.</p>
<p><strong>[RÛHUN BEDENDEKİ YERİ HAKKINDA] </strong></p>
<p>Eğer, &#8216;Rûh, bedenin neresinde bulunur?&#8217; diye sorulursa, cevaben şöyle de-riz: İnsan bedeninde iki rûh bulunur. Bunlardan birincisi &#8216;Yakaza rûh&#8217;u olup, Allah Teâlâ&#8217;nın adeten üzerinde hü-küm icra ettiği &#8216;uyanık olma&#8217; vasfı taşıyan ruh budur. Bu ruh bedende bulunduğu zaman insan uyanıklık halinde demektir. Bu ruh bedenden ayrıldığı zaman in-sanda &#8216;uyku&#8217; denen olgu meydana gelir ki, işte cesetten ayrıldığı zaman çeşit çeşit rüyaları gören ruh ta bu ruhtur. Eğer insan rüyasında kendini göklere çıkmış görürse, bu görülen rüyanın sâlih bir rüya olduğunu gösterir. Çünkü şeytanlar bu yüksek semalara çıkamazlar. Eğer insan kendini göklerde (gezinip dolaşırken) görmez de aşağılarda bir yerlerde görürse, bu rüyanın, şeytanlar tarafından ilkâ edilen bir nitelik taşıdığını gösterir. Daha sonra bu ruh tekrar önceden bulunduğu bedenine dönerse, insan hemen eski hali olan uyanıklığa geçer. Sözü edilen ikinci ruh, (yaşama ve diriliği gösteren)&#8217;hayat ruhu&#8217;dur. Bu ruh bedende bulunduğunda insan hayatta olur. Ondan ayrıldığında ise ölüm denilen olgu meydana gelir. Bu ruh tekrar bedene dönerse hayat yeniden başlamış olur. İşte sözünü ettiğimiz ruhların bedendeki yerini –Yüce Allah&#8217;ın kendilerine il-ham ederek bildirdiği kimselerin dışında- hiçbir kimse bilemez. Bu ruhlar, anne kar-nındaki iki cenin gibidir. Bazen de insanın içinde üçüncü bir ruh bulunur ki, buna &#8216;şeytan ruhu&#8217; demek mümkündür. Bu ruhun bulunduğu yer göğüstür. (sadır) İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;&#8230;ki o, insanların göğüslerinde, onlara vesvese verir&#8230;&#8221;15Öte yandan bununla ilgili olarak sahih bir hadiste de şöyle bir ifade yer alır. &#8220;Bir kimse &#8216;hâ&#8217; &#8216;hâ&#8217; diye esnediği sırada Şeytan onun içinde/karnında ona güler.&#8221;16 Bir başka hadiste geldiği üzere, &#8220;&#8230;İnsana bir meleğin dürtmesi17 olduğu gibi bir de şeytanın dürtmesi vardır&#8230;&#8221;18</p>
<p>Kelamcılardan biri şöyle demiştir: “Görünen o ki, ruh kalbin yakınındadır. Buna göre ruhun kalpte olması uzak bir ihtimal değildir.” Benim düşünceme uy-gun düşen de bu görüştür. Dolayısıyla, meleğin, iki ruhun bulunduğu yere girmesi mümkün olduğu gibi, şeytanın da buraya girmesi pekâlâ mümkündür. Ayrıca bu sözü edilen ruhların, aslında, değerli ve değersiz sıfatlardan kendisine uygun olan-ları üzerinde barındıran tek bir cevher olmaları da söz konusu olabilir. Yine, bu ruhlardan her birinin gören, duyan, isteyen, güç yetiren, bilen, konuşan ve diri olan bir beden olması da mümkündür. Bu durumda bu ruhlar, diri bir karında az diri bir canlı (cismin) içinde bulunan tam bir varlık halinde demek-tir.</p>
<p>Yani işiten bir varlığın içinde işiten, gören bir varlığın içinde gören, bilen bir varlığın içinde bilen, güç yetiren bir varlığın içerisinde güç yetiren, isteyen bir varlığın içinde isteyen, konuşan bir varlık içerisinde konuşan bir başka canlışek-linde olabilir. [Ruhun bir canlı bir varlığın içerisindeki durumu gibi olur.] Böylece yüce Allah âdetini şöyle icra eder: Beden bir şeyi gördüğü zaman ruhu da görür. Beden bir şeyi işittiği zaman ruhu da hemen işitir. Beden bir şeyi idrak ettiğinde ruhu da hemen o şeyi idrak ediverir. Ruhların tamamının nûrânî, latîf ve şeffâf varlıklar olması da mümkündür. Şeytan ve cinlerin dışında özelikle meleklerin ve müminlerin ruhlarının bu şekilde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Ruhların bedende olduğunu ifade eden ayetlerden biri de şudur. &#8220;Hele can boğaza dayandığı zaman, işte o vakit siz bakar durursunuz.&#8221;19Hayat ruhunun varlığına şu ayet delalet eder. &#8220;Deki; Sizin canınızı, görevli ölüm meleği alır.&#8221; 20</p>
<p>Bir başka ayette şöyledir: &#8220;Eğer görüşünüzde sadık iseniz (çıkan) ruhu geri döndürün!&#8221;21 Bu hususa işaret eden bir hadis-i şerif şöyledir: &#8220;Ruh bedenden ayrıldığında, onu gözler takip eder.&#8221;22Müfessirler, âyetteki &#8220;Can boğaza ulaştığında&#8221; bölümünde kastedilen bedendeki ruh olduğunda ittifak etmiş-lerdir. Konuya ilişkin diğer âyetler de şunlardır: İnsanın yaratılışı bağlamında Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Onu düzenleyip şekle soktuktan sonra ruhumdan üfledim!&#8221;23 &#8220;Ona ruhu-muzdan üfledik!&#8221;24 Bunun takdirî anlamı; &#8220;Onun bedenine/cesedine ruhumuzdan üfledik!&#8221; demektir. Hayat ve yakaza ruhlarına işaret eden bir ayette şudur: &#8220;Allah, insanın ruhunu onun ölümü anında alır.&#8221;25</p>
<p>Bu ayetin bu bölümü-nün takdiri anlamı; &#8220;&#8230;Bedenlerinin ölümü sırasında&#8230;&#8221; şeklindedir. &#8220;&#8230;Ölmeyenin de uykusunda iken canını alır.&#8221; Bu bölümün takdiri manası ise,&#8221;Uykudaki iken ölmeyen bedenin ruhunu alır.&#8221; şeklinde olur. Bu âyetinin deva-mının takdiri de şöyle belirlenmiş olur. &#8220;Ölümüne hükmettiği ruhları tutarak onların bedenlere girmesini engeller. Diğer ruhları da (almadan) onları salıverir. [İşte sözü edilen bu ruh, yakaza ruh denilen ruh çeşididir.] Tâ ki, onlar için belirlenmiş ölüm anına varıncaya kadar&#8230;&#8221; İşte bu sırada hayat ve yakaza ruhları cesetlerden alınıp kabzedilir. Hayat ruhları asla ölmezler. Diri ve canlı olarak semâya yükseltilirler. Bunlar içerisinde bulunan kâfirlerin ruhları yukarıdan aşağı atılır. Bu ruhlara sema kapıları açılmaz. Göklerin kapıları, –Yüce Allah&#8217;a arz edilinceye kadar- sadece mümin ruhlara açılır. Ne mutlu bu ruhlara!</p>
<p><strong>[KABİR HAYATI SIRASINDA RUH NEREDE BULUNUR?]26</strong></p>
<p>Kabirde iken ruhlar, (önceden içinde bulundukları) bedenden ayrı olarak sevaplarla nimetlendirilmiş ya da ceza ile azaplandırılmış bir şekilde bulunurlar. Bu şekildeki durumları birinci sûra üfürülünceye kadar sürer. Ölen müşrikler ise, burada, sûra üfürülünceye kadar azap görmezler. Ancak onlar: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir&#8221;27 di-yerek hayıflanırlar. Sonra, ölü kabirde iken yakaza ve hayat ruhları, Münker ve Nekir&#8217;in sorgu-laması için onun cesedine geri iade edilir. Diriliş (ba&#8217;s) ve toplanma (nüşûr) zamanıyaklaşınca yakaza ruhu tekrar kabzedilir. Böylece kırk yıl kadar uyurlar. Sûr&#8217;a üfürülünce yakaza rûhu tekrar bedenlere geri döner. İşte kâfir olan kimseler, bu sırada: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir?&#8221; 28diye sorarlar. [Yani, yattığımız yerden bizi kim uyandırdı? diye.] Melekler (ya da müminler) kendilerine şöyle derler: &#8220;İşte Rahmân olan Allâh&#8217;ın size olacağını vaat ettiği, onun elçilerinin de olacağından haber verdikleri ba&#8217;s (diriliş) budur!&#8221; derler. İslâm âlimleri rûh&#8217;un berzâh29 âleminde kabrin neresinde bulunduğu konu-sunda farklı görüşlere sahiptirler. Şehitlerin ruhlarına gelince, Allah Teâlâ bu ruhla-rı yeşil renkli (cennet) kuşların(ın) karnında iskân ettirir.30 Bu kuşlar, cennet meyvelerinden yer, onun nehirlerinden içerler. Sonra da Arş&#8217;ın altında asılı kandi-limsi (ışık saçan) yerlere giderek oraya tünerler. Âlimlerden bir grup, ruhların kabirlerin etrafında bulunduğunu söyler.</p>
<p>Bu-na delil ve dayanak olarak ta Hz. Peygamber &#8216;in, kabirleri ziyarete gitti-ğinde onlara selam verdiğini, ashabına da bunu emrettiğini gösterirler. Nitekim Efendimiz kabir ziyaretinde, &#8220;Mü&#8217;min ve Müslüman diyarın sâkinleri selâm size!&#8221; 31 diyerek, orada bulunanları selamlamıştır. İnsanlar arası örfte ehl-i dâr, bir evde veya o evin etrafında konaklayan kimselere verilen bir isimdir. Bu âlimler, Rasûlullah&#8217;ın kabir azabından Allah&#8217;a sığınmayı emredişi ile bir defasında iki kişinin kabrine uğrayıp: &#8220;Bu iki adam, çok ta büyük sayılmayan bir davranıştan32 dolayı azap görmekte-dirler&#8230;”33demesini bu hususa ikinci delil olarak gösterirler. Bu hadis de gösteriyor ki, ruhlar, kabirlerin çevresinde değil, bizzat onun içinde bulunmaktadırlar. En sağlam görüş de budur. İşte bu yüzden Hz. Peygamber şöyle buyurmuş-tur: &#8220;(Mü&#8217;min bir kul kabre konulduğu zaman), kabir, (onun) rahat etmesi için genişletilir. Ba&#8217;s (yeniden diriliş) gününe kadar kabri yeşillikle doldurulur.&#8221;34Peygamberlerin bedenlerinin göğe yükseltildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu sabit değildir. Bir grup ta, kâfirlerin ruhları Yemen&#8217;de bulunan Ber(a)hût adı veri-len35 bir kuyuda olduklarını söyler. Ancak, Sünnet ve hadis onların bu görüşlerini reddetmektedir. Zira Hz. Peygamber , (mü&#8217;minlere) kabir azabından Al-lah&#8217;a sığınmayı emretmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Birbirinizi gömmeyi bırakacağınızı bilmeseydim, ölülerin kabirlerinde gör-dükleri azabı size duyurması için Allah&#8217;a dua ederdim!&#8221;36Kabirde iken Mü&#8217;minlerin cesetleri, Âdem &#8216;in şeklinde, yani, göğe doğru altmış zira&#8217; boyunda olur. Nitekim şair şöyle demiştir: O diyar bildik bir diyar değil, o çadır da bildik bir çadır değil.</p>
<p><strong> [DÜNYA VE AHİRETTEKİ YARARLAR VE ZARARLAR]</strong></p>
<p>İnsanların en mutlu olanları, ahirete ilişkin maslahatlarını dünyaya ait maslahatlara tercih edenlerdir. Çünkü ahiret daha kalıcı ve da değerlidir. Bunun yanı sıra onlar, âhirete ait mefsedetleri ortadan kaldırmayı, dünyevî mefsedetlerin giderilmesine de tercih ederler. Çünkü ahirete ait mefsedetler, dünyaya ilişkin mefsedetlere göre daha kötü ve daha süreklidirler. Bir de şu hususu belirmek gerekir ki, ahirete ilişkin maslahatlar ve mefse-detleri, dünyevî maslahat ve mefsedetlerle karşılaştırarak (benzer ya da aynı say-mak) mümkün değildir. Kim maslahatların celbi, mefsedetlerin def&#8217;i hususunda dünyayı, ahirete tercih ederse, aldanıp kaybetmiş olur. Çünkü ahiretin maslahatları saf ve katışık-sız olup, ona hiçbir mefsedet bulaşmamıştır. Oranın mefsedetleri de o kadar saf ve katışıksızdır ki, ona hiçbir maslahat karışmamıştır.</p>
<p>Dünyaya gelince, oradaki maslahatların, mefsedetlerden tamamen ayrıl-ması oldukça güçtür. Zira burası gam, keder ve hüzün yurdudur. Ayrıca bize, varlıkların ahiretteki şaki olmaları durumunda onların halleri-nin, insan ve cin şakilerinin durumu gibi olduğuna dair hiçbir bilgi ulaşmamıştır. [Yani ahiret deki kötü durumlar, dünyaya göre daha da ileri derecededir.] Durum, ahiretteki mutluluk bakımından da aynen geçerlidir. [Oranın mutluluğu dünyadakine asla benzemez.] Öyleyse, amel edenler, işte bu sonsuz nimet ve mutluluğu elde etmek için çalışsınlar, onu elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar! Şöyle bir soru yöneltilebilir: Cebrâil , Hz. Peygamber &#8216;e Sahâbeden Dihyetü&#8217;l-Kelbî&#8217;nin su-retinde geldiğinde onun ruhu nerede olur? Dihye&#8217;nin bedenine benzeyen bir be-dende mi yoksa kendisi için yaratılan altı yüz kanadı bulunan bedende mi? Eğer ruh büyük olan bedende ise, o zaman Hz peygambere gelen ne ruh ne de beden bakımından Cibrîl değildir. Eğer ruh, Dihye&#8217;ye benzeyen beden de ise, bu durumda altı yüz kanadı olan beden, insanlardan birinin ruhu bedenden ayrıldığı zaman bedenin ölmesi gibi ölür mü? Yoksa ruhsuz olarak yaşamaya devam eder mi? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İlk bedenden ayrılması o bedenin ölmesini gerektirmez. Zaten bu, uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü ruhların ayrılmasıyla bedenlerin ölmesi aklî bir zorun-luluk değildir.</p>
<p>Bu, yalnızca, Allâh&#8217;ın insanların ruhunda uyguladığı genel-geçer bir âdetidir. Cibril&#8217;in bedeni hayatta kalır. Bu durumda onun bilgi ve taatlerinden bir şey de eksilmez. Onun ruhunun ikinci bir bedene intikali, şehitlerin ruhlarının yeşil kuşların bedenlerine intikali gibidir. Şehitlerin ruhlarının intikali, tenâsüh37ehlinin görüşlerine benzer. Eğer, &#8216;İnsana, güzel sûretinden dolayı sevap verilmez. Çünkü sûret, biçim ve şekil, insanın kendisinin belirlediği bir özelliği ve kazanımı değildir. Bütün bunları belirlemek kendi elinde değildir. İnsana, yine aynı şekilde aklından, hayra çağıran, kötülükten sakınan erdemli doğasından dolayı da sevap verilmez. Sevap ve ecir, sadece kazanılmış fiillerden dolayı insana verilmiştir. İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;Gerçekten siz, sadece yaptıklarınızın kaşlılığını göreceksiniz.&#8221;38 Hâlbuki yuka-rıda sözü edilen sıfatlar, insanın bizatihi amelleri olmadığı gibi, teklif (dini ve ahlâkî sorumluluk) de bunlarla ilgili değildir. Zira buna da gücü yetmez zaten. Bütün bunları belirttikten sonra şöyle bir soru yöneltebilir miyiz? &#8220;Peki, bir pey-gamber, nübüvvet ve risâlet görevinden dolayı sevap elde eder mi?&#8221; Buna şöyle cevap veririz.</p>
<p>Rasullük (sadece elçilik) değerli bir sıfat olup, bundan dolayı kendisine se-vap verilmez. Sevap, sadece risalet görevini eda etmekten dolayı verilir. Nübüvve-te sevap verilir mi? Bu konuda âlimler farklı görüşlere sahiptirler. &#8216;Nebî Allah&#8217;tan aldığı şeyleri insanlara bildirendir&#8217; görüşünde olanlara göre nebî, bundan dolayısevap alır. Çünkü bu, onun fiilidir. Eş&#8217;arî mezhebinin görüşünde olup, &#8216;Nebî, Allâh&#8217;ın kendisine bazı şeyleri bildirdiği kişidir&#8217; diyenlere göre nebî, Allâh&#8217;ın kendi-sine bir şeyler bildirmesinden dolayı sevap almaz. Çünkü bu, nebî&#8217;nin kendi fiili değildir. Nice şerefli nitelikler vardır ki, kişi bundan dolayı sevap almaz. Örneğin, kişinin kendi çabasının sonucu olamayan ilhamlar ve sıfatların en yücesi olan, Yüce Allâh&#8217;ın cemâline bakmak gibi ki, kişi bunlardan dolayı herhangi bir sevap ve ecir almaz. Eğer, &#8216;nübüvvet mi yoksa risalet mi? daha üstündür?&#8217; diye sorulursa, ceva-ben şöyle deriz: Nübüvvet, risâletten üstündür. Çünkü nübüvvet, sadece Yüce Allah&#8217;a has ve ait olan şeylerden yani; celal ve kemal sıfatlarından haber vermektir. Zira bu olgu iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilintilidir. Risalet ise, bir hususu sadece kullara bildirmekten ibarettir. Dolayısıyla nübüvvet görevinden daha düşük düzeydedir. Bir de sadece bir yönüyle Yüce Allah&#8217;la ilişkilidir. Diğer yönüyle kullarla ilgilidir.</p>
<p>Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür. O da, &#8216;iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilgili olan, sadece bir yönüyle ilgili olandan efdaldir.&#8217; Dolayısıyla nübüvvet, risâletten daha üstündür. Nitekim yüce Allâh&#8217;ın Hz. Musâ&#8217; ya söylediği; &#8220;Ben âlemlerin rabbi olan Allâh&#8217;ım!&#8221;39 sözü, &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221;40 sözünden önce gelmektedir. Yüce Allah &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221; sözünden önce söylediklerinin tümü nübüvvettir. Bundan sonra emrettiği tebliğ ise, risâlettir. Nübüvvet, son tahlilde &#8216;ilâh&#8217; ve ona vacip olan sıfatları tanıtma ile ilintili iken, (yani sadece Yüce Allah&#8217;la ilgili iken) risâlet; Allah Teâlâ&#8217;nın Rasûlüne, kulla-rına iletmesi için bir takım emir ve nehiyleri bildirmesi olgusuyla ilintilidir. İşte bu yüzden Yüce Allah, Cebrâil aracılığıyla Rasûlullah&#8217;a, &#8220;Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! Şüphesiz dönüş rabbinedir&#8221;41 diye söylediğinde bu sözler nübüvvet ol-muştur. Allah ona okumayı emretmiş; rubûbiyyeti, her şeyi kendisinin yarattığı-nı, insanı da &#8216;alak&#8217;tan yarattığını, kalemle yazı yazmayı öğrettiğini, kulların tü-münün dönüşünün kendisine olduğunu bildirmiştir. Bunların tamamı nübüvvet-tir. Aslında risâlet (peygamberlik) görevi, Cebrail&#8217;in, Hz. Peygamber’e gelip, &#8220;Ey Örtüsüne bürünen kalk ve uyar!&#8221; dediği andan itibaren başlamıştır.42Yüce Allah&#8217;ın, Mûsâ (a.s.)’ya; &#8220;Ben senin Rabbinim!&#8221; diyerek, ona rubûbiyeti, bulunduğu yeri temizlemesini gerektiğini öğretmesi; huzurunda edepli olmasınısağlamak için ayakkabılarını çıkarmasını ve vahyedilenlere kulak vermesini em-retmesi; kendisini risâlet ve nübüvvet görevi için seçtiğini bildirmesinden sonra;</p>
<p>&#8220;Benden başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni hatırlamak (zikir) için na-maz kıl&#8221;43 buyurması da böyledir. Ayrıca, herkesin yaptığının karşılığını göreceği kıyamet vaktinin geleceğini bildirmiştir. Nitekim bunu da Peygamber Efendimi-ze: &#8220;Şüphesiz dönüş rabbinedir.&#8221; ayetiyle bildirmiştir. Yüce Allâh&#8217;ın, Hz. Mûsâ&#8217;ya bu ayetlerden sonra buyurdukları ise nübüvvettir. O&#8217;nun (c.c.) &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o azdı&#8221; sözü risâlet (görevin)in başlangıcıolmaktadır. Hiçbir kimse üstün tutma ya da eşit sayma ölçütlerine vakıf olmadan bir kimseyi başka birinden üstün tutamadığı gibi eşit olduklarını da ileri süremez. Peygamberlerin ve meleklerin ruhlarının sahip olduklarımeârif ve ahvâli bilmeden, şer&#8217;î bir dayanağı esas almadan üstünsayma ya da eşit tutma işlemine girişmesi caiz değildir. Zaten bunu yapmaya da ancak Allahtan sakınmayan, yalancı ve gözü pek kimseler yeltenebilir.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ ÜSTÜNDÜR?]</strong></p>
<p>İnsanın meleklerden daha üstün olduğunu gösteren ayetlerden biri de şu-dur: &#8220;İman edip, sâlih amel işleyenler yaratıkların en hayırlısıdırlar!&#8221;44Âyetteki &#8216;beriyye&#8217;den maksat, meleklerin de içinde bulunduğu tüm yaratı-lanlardır. Yine Cenâb-ı hak, En’âm suresinde bir kısım nebî&#8217;den bahisle, &#8220;Onların hepsini, bütün âlemlere üstün kıldık&#8221;45 buyurmuştur. Melekler de ayette sözü edilen âlemler zümresindendir. Bu ayetteki &#8216;âlem&#8217; kelimesine gelince; Eğer, bu sözcüğün türemesini &#8216;ilim&#8217; (bilgi) kelimesine dayandırırsan, o zaman melekler de ulemâdan sayılır. Yok, eğer, &#8216;alâmet&#8217; (belirti/gösterge) sözcüğünden türediğini söylersen, melekler ve Allah&#8217;ın dışındaki tüm varlıklar bu kavramın kapsamına girer. Zira bunların hepsinde Yüce Allah&#8217;ın varlığına, sonsuz kudretine, irâde ve ilmine, ha-yat ve hikmetine işaret eden bir işaret vardır. Ek bir bilgi: İki kişi hallerin herhangi birinde eşit olursa, bu durumda onlar fazilette eşit olmuşlardır. Haller aynı olduğunda, bu hale sahip olma zamanının uzunluk ve kısalığı bakımından birbirinden farklı olurlarsa, uzun zaman bu hale sahip olan kısa zaman sahip olandan daha üstün olur. İki kişi hallerde birbirinden farklı olurlarsa, hallerden biri daha şerefli ve zaman bakımından daha uzun ise, bu hal sahibinin daha şerefli ve daha faziletli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.</p>
<p>Bunun örneği, korkan ve saygı gösteren kimsenin durumu gibidir. Saygı, korkudan daha üstündür. Saygı halinin zamanı, korku halinin zamanından daha uzun olursa, saygı korkuya iki yönden üstün gelmiş olur. Zamanlar eşit olursa, saygı haline sahip olan üstün olur. Saygı hali-nin zamanı, korku halinin zamanından kısa olursa, rütbe ve şerefi üstün olduğu için saygı haline sahip olan yine daha üstün ve faziletli olur. Nitekim bir dinar ağırlığındaki bir mücevher, bir dinardan daha üstündür. Dinar ise, vasfının gümüş vasfından üstün olması sebebiyle iki dirhemden de, on dirhemden de daha üstündür. Kuyumculara göre taşıdığı üstün niteliklerden do-layı bazı dirhemler diğerlerine göre daha değerli olabilir.</p>
<p>İnsanların birbirlerinden farklı oluşları da bu ölçü ile bilinir. Korkan kişi, üzerinde korku izlerinin görülme-siyle; saygı duyan kimse de, üzerinde saygı izlerinin zuhuruyla bilinir. Muhabbet, rıza, tevekkül, ümit ve diğer haller konusunda da durum böyledir. Bir insanda saygının izleri, bir başkasında da korkunun izleri görüldüğün-de, saygı izlerinin görüldüğü kişinin diğerinden daha üstün olduğunu anlarız. Yine iki kişiden birinde nimet ve lütuf sebebiyle yaratıcısına muhabbetin izlerini, diğerinde ise, celal ve cemal sıfatlarından kaynaklanan sevginin belirtileri tezahür eder. Üzerinde celal ve cemal muhabbeti bulunan kimse, üzeride nimet ve lütuf mu-habbeti bulunan kimseden daha üstündür. Zira celal ve cemal muhabbeti, doğru-dan Allâh&#8217;ın zâtına ve sıfatlarıyla ilintili olduğu halde, nimet ve lütuf muhabbeti Allah&#8217;tan başkası varlıklarla ilintilidir. İnsanlar arasındaki dereceler de işte bu minval üzere bilinir.</p>
<p><strong> [TAAT VE İBADET BAKIMINDAN İNSANLARIN DERECELERİ]</strong></p>
<p>İtaat edenlerin mertebe ve dereceleri, onlardan hangisinin daha faziletli hangisinin daha düşük dereceli oldukları, onların taatle meşgul oluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Eğer taatte bulunanlar taat konusunda eşitlerse, o zaman birbirine üstünlükleri olduğundan söz edilemez. Eğer, onlardan biri, taat bakı-mından diğerinden daha iyi durumda olmakla beraber meârif ve ahvâl bakımından daha düşük durumda ise, meârif ve ahvâlin değeri, ameller ve sözlerin değerine üstün tutulup öncelenir. İşte bu husus hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir. &#8220;Ebû Bekir sizi, çok namaz kılmakla çok oruç tutmakla değil, içinde taşıdığıbir tür vakarla46geçti!&#8221;47Yine Hz. Peygamber , kendisinin yaptığı ibadetleri azımsayanlara karşı: &#8220;Ben kendimi, sizin Allah&#8217;ı en iyi bileniniz, ondan en çok çekineniz olmamı ümit ediyorum&#8221; buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), marifet (yüce Allah hakkında edinilen bilgi) ve çok çekinmeyi (haşyet), çok amel işlemekten daha değerli ve üstün görmüştür.</p>
<p><strong>İNSANLARIN BERZAHTAKİ48 DURUMLARI HAKKINDA</strong></p>
<p>İster sâlih ister fâcir, ister mü&#8217;min ister kâfir olsun tüm insanlar, berzâhta (kabirde) iken, sabah akşam ahirette bulunacakları makamlarını seyrederler. Eğer cehennem ehlinden ise, cehennemdeki yerini; eğer cennet ehlinden ise, cennetteki yerini seyreder durur. Berzâh âlemine özgü nimetler, (dünyada işlenen) amellerin kalitesine ve değerine göre verilir. Orada görülecek azap da (dünyada işlenen) amellerin kötülük derecesine ve çokluğuna göre verilir.</p>
<p><strong>[İNSANLARIN BULUNDUĞU MAKAMLAR]</strong></p>
<div>İnsanın ilk yaratılıştan itibaren kaldığı makamlar dörttür.</div>
<div></div>
<div><strong>1-</strong>Anne karnı.</div>
<div><strong>2</strong>-Dünya.</div>
<div><strong> 3-</strong>Berzâh âlemi: Ölülerin diriltileceği zamana kadar.</div>
<div><strong>4-</strong>Sonu olmayan dâru&#8217;l-karâr (ahiret yurdu). İnsan eğer cennet ehlinden ise, ebedî ve ölümsüz olarak cennet nimetlerin-den yararlanacak (Allah Teâlâ bizleri de bu sınıftan kılsın!), cehennem ehlinden ise (Allah hepimizi muhafaza buyursun!) ebedî ve ölümsüz olarak azap görecek-tir.</div>
<div></div>
<div><strong>CENNET LEZZETLERİ VE SEVİNÇLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cennet, gam ve elemlerden uzak olarak, sevinç ve ona götüren sebeplerle, lezzet ve ona ulaştıran sebeplerle doludur. Oranın sevinci ve mutluluğu, mutlu-lukların en güzelidir. Lezzetleri de hazların en zevklisidir. Cennette tadılan lezzetlerin en üstünü Yüce Allah&#8217;ın rızasını elde etmek, onun cemâlini seyretmek, sözünü ve selamını işitmek, onun yakınlığıyla ünsiyet peyda etmektir. İşte bu lezzetlerden, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akla hayale gelmedik birçok sevinçler zuhûr edecektir. Bu nedenle, âhiretteki meârif (özel bilgiler) dünyadaki meâriften daha faziletlidir. Âhiretteki bu meâriflerden kaynaklanan haller (güzel davranışlar), dünya-daki benzerlerinden daha faziletlidirler. Çünkü âhiret hayatı ve nimetleri, dünya-dakilere göre daha tam, daha üstün, daha değerli ve daha süreklidir. Dünya yaşamında âhiretle ilgili oluşan (güzel) haller, sadece insana acı ve elem veren &#8216;korku&#8217; duygusuyla kesintiye uğrarlar. Yüce Allah&#8217;ın dünyada iken insanları korku ile minnet altında tutması, onları günahlardan alıkoymak, emirle-rine muhalefetten uzaklaştırmak ve ölümleri sırasında (üzerlerindeki) teklifi kal-dırmak amacına yöneliktir. Yine, yeme içme, giyme, binme, konaklama gibi diğer haz ve lezzetlerde de durum böyledir. Yani dünyadaki benzer haz ve zevklere göre daha üstün bir durum arz ederler. Bütün bu sayılanlar meâriften elde edilen haz ve lezzetlerden daha düşük değerdedirler.</div>
<div></div>
<div><strong>CEHENNEM ELEMLERİ VE KEDERLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cehennem de, gam ve keder ile ona yol açan şeylerle dopdoludur. (Allah bizi korusun!) Bunların en kötü ve şedit olanı, Allah Teâlâ&#8217;nın (kula) gazabı ve kini, onu (rahmetinden) tart edip uzaklaştırması ve onun şu sözüne muhatap olmaktır. &#8220;Alçaldıkça alçalın orada! Artık benimle konuşmayın!&#8221;49Oradaki eziyet ve elemler, zakkûm ağacından ve dikenli bitkilerden yemek; irinli, acı ve kaynar sudan içmek; bukağılara ve zincirlere vurulmak; sürekli aşağı-lanıp, rezil edilerek zillete duçar kılınmak şeklindedir. Cehennem, her türlü sevinç ve neşeden halidir.</div>
<p><strong>DÜNYADAKİ HAZ VE ELEMLER </strong></p>
<p>Dünya da, tümüyle kulların maslahat ve mefsedetleri ile onlara sebep olan şeylerle doludur. Ancak oranın şerleri hayırlarından, zarar veren şeyleri yarar sağ-layan şeylerinden, çirkinlik ve kötülükleri güzellik ve iyiliklerinden daha çoktur. İnsanların orada ulaşmak istedikleri maksatlarının ekserisi, haz ve lezzetleri elde etmek, acı ve elemden uzaklaşmak şeklindedir. İnsanların dünyada en önde olan-ları, gaye ve maksatları, âhiret meârif ve hallerine ait lezzet ve hazlarını elde et-mek olanlardır. Daha sonra, maksatları, âhiretin lezzetlerini ve hazlarını dünya ve onda bulunan haz ve lezzetlerinden daha fazla isteyen kimseler gelir. Bundan sonra, dünya ve ahiret konusundaki niyet ve maksatları eşit olanlar gelir. Daha sonra kendisinde, dünya haz ve lezzetlerini elde etme amacı ağır basanlar yer alır. Bu hususlarda en kötü durumda olanlar ise, âhiret zevk ve lezzetlerine ulaşmak için bırak çalışmayı, onları hiç hatırları getirmeyenlerdir. Cennet ve cehennem, kalıcı ve sürekli, dünya ise, geçici ve sonlu bir yerdir. O halde, kalıcı nefis şeyleri geçici değersiz şeylerle değişenlere, (manevî) ticaret ve alış-verişinde kâr değil, zarar edenlere yazıklar olsun! İşte bu hususa işaret eden ayet: &#8220;Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yok-tur!&#8221;50Zira onun şakî (kötü) kıldığını kimse iyi (saîd) edemediği gibi onun mutlu kıldığını da kimse şakî (mutsuz) edemez. Onun uzaklaştırdığını kimse yakın edemediği gibi onun yakın kıldığını da kimse uzaklaştıramaz.</p>
<p><strong>MUTLULUKLAR HAKKINDA </strong></p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti taatleri yapmakla elde edilir. Mutsuzluğu ise, gü-nah işlemek ve emirlere muhalefet etmekle olur. İnsanlardan kimisi mutlu kimisi daha mutlu, kimisi mutsuz kimisi daha mutsuzdur. Böylece insanlar dört sınıftır-lar.</p>
<p><strong>1-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutlu olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünyada mutlu, ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong> 4-</strong>Dünyada mutsuz, ahirette mutlu olanlar. Mutluluk ve saadetin tamamı, marifet ve hallerle ve her halükârda Allâh&#8217;ın kitabına ve Resûlünün sünnetine sımsıkı tutunmakla kazanılır.</p>
<p><strong>FAZİLETLERİN SEBEPLERİ HAKKINDA </strong></p>
<p>Faziletler; İslâm (Müslüman olmak), iman, takva, meârif (bilgiler), ahval (güzel haller), hürriyet, emanet, candan davranma, güzel ahlak, nübüvvet (pey-gamberlik), risâlet (elçilik), güzel âdâb, iffetli; bağışlayıcı, hoşgörülü, sabır, hilm (ağırbaşlı ve yumuşak huylu olmak), öfkeyi yenmek gibi Kur&#8217;ânî ahlâk(lar) ile bezenmekle olur.</p>
<p>Dünya ve onun metaında, onun görkem ve makamında, mal ve mülkün-deki çokluğunda hiçbir fazilet yoktur. Çünkü bütün bunlar, ya fitne ya da fitne sebebidirler.</p>
<p><strong> [KARŞILIKSIZ VERİLEN NİMETLER NELERDİR?]</strong></p>
<p>Yüce Allah bazı nimetleri bahşedebilir. Örneğin, cennet hurileri gibi bazı kullarına, önceden hiçbir amel yapmamalarına karşın ihsanda bulunması, onları cennet köşklerinde barındırması gibi&#8230; Yine, boğularak, yanarak, karın ağrısından, hamile iken ölen kimselerin şehit olarak kabul edip kendilerine karşılıksız ihsan-larda bulunması da böyledir. Zira bu tür olaylar, onların iradesi ve isteği dışında meydana gelmiştir. Yine aynı şekilde, dünyada iken bazı kullarına ileri düzeyde akıl ve zekâ vermesi, yakışıklı ve güzel ahlaklı olarak yaratması, onları güzel ka-rakter, kişilik ve duygularla donatması da onun karşılıksız ihsanlarından sayılır. Allah Teâlâ, bazı insanlara, hiçbir suç ve günah işlememelerine rağmen azap edebilir. Mesela bazı kullarını, çirkin, ahmak, duyuları ve yetileri zayıf ya-ratması, bazılarına da çeşitli hastalıklar, üzüntüler ve sıkıntılar vermesi gibi. Ni-tekim cehennemde de bazı varlıklar yaratıp, onlara, önceden işledikleri küfür, isyânkârlık gibi bir suçları olmamasına rağmen azap etmesi de mümkündür. Zira (kâinattaki) bütün yaratma ve işleri düzenleme gücü ve yetkisi sadece ve sadece ona aittir. O, yaratıklarından kimini mutlu ve huzurlu, kimilerini de huzursuz ve mutsuz yapma, kimilerini kendine yakın kimilerini uzak kılma gibi fiillerinden dolayı sorguya çekilemez. Hâlbuki diğer varlıklar, bütün yaptıklarından sorguya çekileceklerdir.51 Sadece kendisine sığınılan ve güvenilen Allah, bütün kusurlardan ve hatalardan münezzehtir!</p>
<p><strong>SADECE AMEL İŞLEYENE YÖNELİK İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Bir kimse, ister farz ve mendup olan bir şeyi yapmak, isterse haram ve mekruh olan bir şeyi terk etmek şeklinde bir amelle Allah&#8217;a itaatte bulunursa, sevap kazanılacak bir iş yaptığından dolayı sanki kendi kendisine ihsanda bulun-muş, kendinin ve rabbinin haklarını yerine getirmiş demektir. Alacağı ecir de, yaptığı bu amellerin ve davranışların durumuna ve kalitesine göre değişiklik gös-terir. Şu ayetler bu hususa işret ederler. &#8220;Siz bir (başkasına) iyilikte bulunduğunuzda, aslında kendinize iyilik et-mişsiniz demektir.&#8221;52&#8243;Kim sâlih bir amel işlerse, bunu kendisi için yapmış demektir.&#8221;53&#8243;Her kim bir sâlih amel işlerse, bunu kendileri için yapmış olurlar.&#8221;54Yine, bir kimsenin alacağı ecir ve sevap, terk ettiği mefsedetlerin çeşidine ve türüne göre değişir. Mübah bir şeyi işleyen kimse, kendisine iyilikte bulunmuş demektir. Ancak bundan elde edeceği bir sevap ecir yoktur. Çünkü mübahlar, yapılması emredilen şeyler cümlesinden değildir.</p>
<p><strong>BAŞKALARINA YARAR SAĞLAYAN İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Herkim, başkalarına yönelik olarak, vacip veya mendup nitelikli bir fiilde bulunur, haram veya mekruh içerikli bir takım davranışlardan kaçınırsa, kendi-nin, rabbinin ve kendisine iyilikte bulunduğu kimsenin haklarını yerine getirmişolur. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim, tümüyle bu nitelikteki özendirilmiş tavsiye ve öğütlerle doludur!</p>
<p><strong> [KONUYLA İLGİLİ GÜZEL BAHİSLER] </strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;a itaatte bulunan bir kimse, aslında kendisine iyilikte bulunmuşolur. Eğer yaptığı iyi davranış, başkalarına yönelik ise, o zaman elde edeceği ecir ve sevap iyiliği dokunduğu kimse sayısınca artar. Bir başka deyişle, bu kimsenin alacağı ecir, (iyilik yaptığı konuda) maslahatın elde edilmesi, mefsedetin defedil-mesi şeklindeki durumların varlığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Eğer iyilik ve ihsanda bulunan kişi bir devlet yöneticisi ise, onun iyiliği, yönettiği kişilere, etrafında hizmet edenlere, yardımcılarına, ekibine ve halkına yönelik olur. Eğer bu kimse bir hâkim (yargıç) ise, o, (bu işi yapmak suretiyle) rabbine itaat ederek (öncelikle) kendine iyilikte bulunmuş olur. Eğer bir davada, davacı haklı ise, elde edeceği hakkı kendisine ulaştırdığı için ona ihsanda bulunmuş olur. Aksine davalı haksız, davacı zulme maruz kal-mışsa, ona da (davalının) zulmünden kurtarmak suretiyle iyilikte bulunmuş de-mektir. Eğer iyilikte bulunan, bir davada (taraf değil de) şâhit durumunda ise, bu kimse, şahitliğini yerine getirerek, hem kendine, hem taraflara yardım etmiş olur. Böylece, zalimin zulmüne engel olmuş, mazlumun da hakkını korumuş olur. Şayet, iyilikte bulunan kimse bir müftî ise, bu hem kendine, hem de fetva soranlara ihsanda bulunmuş demektir.</p>
<p><strong>[CENNETE GİDEN YOLLAR ÇOK ÇEŞİTLİDİR] </strong></p>
<p>Allah Teâlâ, kullarının girmesi için onlara, cennete giden pek çok kapılar açmıştır. Örneğin, kullarının, bir çelimsiz davarı/koyunu, bir parça hurmayı (in-fak etmelerini), güzel bir söz (söylemelerini) saf ve katışıksız niyet ve maksatlar (taşımalarına) sevap verir. Bir kimse, -imkânları ölçüsünde- başkalarına iyilikte bulunmaya karar ver-se, -maksadını gerçekleştiremese bile- sırf bu iyi maksadı nedeniyle ecir ve sevap alır. Bu kasıt ve niyetinden elde edeceği ecir ve mükâfat, kastının yöneldiği şeyin (yani maksûdun) durumuna göre değişiklik gösterir. Mesela, bir kimse, adaletle ve hak-kaniyete uygun hükmetmeyi amaçlarsa, bu niyetinden dolayı iki sevapla ödüllen-dirilir. Birisi, taşıdığı niyetine, diğeri ise, bu güzel davranışa niyet ve azimli olma-sına karşılık verilir. İsterse, kendisine (çözümlenmesi için) herhangi bir dava ko-nusu gelmesin. Eğer böyle davalar kendisine arz edilirse, her bir dava için on hasene55 sevap alır. Bu sevap alma işi, bakılan davaların içeriğine göre de (yani maslahat-mefsedet dengeleri bakımından) değişiklik arz eder.</p>
<p>Fetvâ verme (iftâ) işini üstlenen kimse de iki ecir alır. Ecirlerden birisi, için-de taşıdığı iyi niyetinden, diğeri de, bu işe giriştiğinden dolayı kendisine verilir. İsterse, kendisine hiçbir fetvâ danışılmasın. Kendisine bir takım fetvalar sorulur da, o da bunları cevaplandırırsa, her bir verdiği cevap için kendisine on hasene ecir verilir. Verilen ecirler, konunun içerdiği maslahata göre değişiklik gösterir. Yine, devlet başkanı, Müslüman halkının maslahatlarını elde etme, onlara yönelik mefsedetleri giderme işine girişirse, (yukarıda sözü edilen sevap-ecir du-rumları) aynısıyla onun için de geçerlidir. Hal böyle olunca Allah katında ancak iyi olmayanlar helak olur. Şayet, &#8220;İki maslahattan biri diğerine, bir miskal ağırlığınca ağır basar, mas-lahatın celbi ve mefsedetin defi aynı anda gerçekleşmesi imkânsız olursa, bu du-rumda maslahata en uygun olan alınıp mefsedeti en ağır olanı da giderilir mi?&#8221; denilirse, &#8216;Evet, işte şu ayet buna işaret eder.&#8221; deriz. &#8220;Kim zerre miktarınca hayır yaparsa, (ahirette) mutlaka onu görür. Kim de zerre miktarınca kötülük yaparsa, mutlaka onu görür.&#8221;56</p>
<p><strong>ETKİSİ SADECE YAPANDA KALAN KÖTÜLÜKLER </strong></p>
<p>Bir kimse, haram veya mekruh işler ya da vacip olan bir şeyin yapılmasına engel olursa bununla sadece kendisine kötülük etmiş olur. Ayrıca kendi hakkınıve Rabbinin hakkını zayi etmiş olur. İşte deliller: Yüce Allah buyurur: &#8220;Kim bir kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir.&#8221;57&#8243;Eğer bir kötülük yaparsanız, kendinize kötülük etmiş olursunuz.&#8221;58&#8243;Kim bir günahı kazanırsa, sadece kendi aleyhine kazanmış olur.&#8221;59</p>
<p><strong>SADECE YAPANLA KALMAYIP BAŞKASINI DA İLGİLENDİREN KÖ-TÜLÜKLER </strong></p>
<p>Kim, başkasına yönelik bir kötülük yaparak Allah&#8217;a isyan ederse, önce ken-dine zar vermiş ve zulmetmiş olduğu gibi, bir de kendinin, rabbinin ve günahları-nı kendilerine yönelik işlediği insan ve hayvanların haklarını zayi etmiş olur.</p>
<p><strong>KONUYLA İLGİLİ DİĞER BAHİSLER60</strong></p>
<p><strong>A-Kur&#8217;ân’a (mushafa) SaygıKur&#8217;ân mushafına gösterilen saygı çeşitlidir. </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Bunların en faziletlisi, Kur&#8217;ânla amel etmektir. Diğerleri şunlardır:</p>
<p><strong> 2-</strong>Görünür pisliklerden (necâsetten) uzak tutmak.</p>
<p><strong>3-</strong>Tükürük, balgam gibi pis şeylerden uzak tutmak.</p>
<p><strong>4-</strong>Abdestsiz, cünüp ve hayızlı kimselerin ona dokunmamaları.</p>
<p><strong>5-</strong>Kılıfsız taşımamak.</p>
<p><strong>6-</strong>Diğer eşyalarla birlikte taşımamak. Mushaf getirilince ayağa kalkmak bidattir. Zira Sahabe döneminde böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Ben –yukarıda- zikrettiğim saygışekillerini sadece Allah&#8217;ı büyükleme ve onun kitabını yüceltme amacıyla açıkladım.</p>
<p><strong>B-Mescitlere Saygı Mescitlere saygıya gelince, bunun göstergeleri şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Necaset, tükürük, balgam vb. pis nesnelerden mescidi korumak.</p>
<p><strong>2-</strong>Cünüp ve hayızlı kimselerin orada kalmasını engellemek.</p>
<p><strong>3-</strong>Alış-veriş gibi dünya işlerinden korumak.</p>
<p><strong>4-</strong>Orada sesi yükseltmemek, yitik ilanı yapmamak.</p>
<p><strong> 5-</strong>Çocukların ve akıl hastalarının oralara girmesini engellemek.</p>
<p><strong>6-</strong>Devlet yöneticilerinin ve hâkimlerin sıkça oralarda toplantı düzenlemele-rine engel olmak. Zira bir davada taraflardan biri çoğu defa yalan söyler, davayıbozar. Dolayısıyla oraların bu tip yanlış uygulamalardan korunması gerekir. Mescitlerin yapılış amacı sadece ve sadece, orada namaz kılmak, (zikir, Kur&#8217;ân kıraati ve ilim müzakeresi gibi) diğer ibadet ve faaliyetleri yapmaktır. Dünyadaki mescitlerin en faziletlisi, Mescid-i Haram, sonra Mescid-i Nebi, sonra da Mescid-i Aksâdır. Bu mescitleri ziyaret için yolculuğa çıkmak meşru olup, bu mescitleri diğer mescitlerden ayıran bazı özel ahkâm da bulunmaktadır.</p>
<p><strong>C-Namaz Vakitlerinin Taşıdığı Hikmetler </strong></p>
<p>Namaz vakitleri, güneşin hareketlerine ve belli mekânlara ulaşmasına bağlı olarak belirlenmiştir. Bu yerlere ulaşması ise, o mekânlara varıp ulaştığını göste-ren emarelerle bilinir. Buna göre, güneş (üzerimizde) tam tepe noktasında ise, bu vakitte artık nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneş (tam tepe noktasını geçip) batıya doğru biraz meyletmesi öğle namazının farz olmasının sebebidir. Öğle vaktinin sonu, bir kimsenin gölgesinin kendi boyunun iki misline ulaşmasıyla gerçekleşir. Bu andan itibaren ikindi vakti girer, bu nedenle bu vaktin namazı ve ona bağlı nafile-ler kılınır. Güneş sararmış bir renge ulaşınca, bu vakitte nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneşin batmasıyla akşam namazı ve ona bağlı sünnetleri kılmak gerekir. Akşam vaktinden sonra güneş ışıklarının etkileri tamamen kaybolduğunda (yani şafak sona erdiğinde) yatsı namazı ve ona bağlı namazların kılınma vakti başlamış demektir. Gecenin son üçte birine ulaşıldığında ise, abidlerin istiğfar, (teheccüd) namaz(ı), zikir etme, dua ve yalvarışta bulunma vakti başlar. Fecr-i sâdık (gerçek şafak) doğduğunda sabah namazı ve ona bağlı diğer namazların kılınma vakti girer. Sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar ki sürede nafile kılmak yine mekruhtur. Güneş doğup, bir mızrak boyu yükselince, duha ve diğer nafile namazlar kılınabilir. Gecenin tam ortasında bir farz namaz kılınması zorunlu kılınmamıştır. Bunun nedeni kullara getireceği meşakkat ve eziyettir. Allah&#8217;a yaklaşmaya sebep olacak bir takım nafile ibadet ve taatler de bulunulabilir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlara göre, en uzun vakit, yatsı iken; en kısa olanı akşa-mın vaktidir. [Bu namaz vakitlerinin neden uzun ve neden kısa olarak belirlendiği konusunda sağlam/güvenilir bir bilgiye ulaşamadım.] Namazlar vakitlere ayrılmış, tüm namazlar, insanlara güç geleceği ve onları usançlığa sevk edeceği endişesinden dolayı, tek bir vakte toplanmamıştır. Zira huşû ve hudû, (yani, kendini bütünüyle namaza vererek yoğunlaşmak) zaman bakımından çok kısa süren bir hal olup, onların sürekli olarak yaşanması oldukça zordur. İşte bu nedenle namazlar, ayrı ayrı zamanlara dağıtılmıştır. Bu vakitler-den bazılarının birbirine oldukça yakın olarak belirlenmesi, kulun, uzun aralıklar-dan sonra rabbini unutmasının önlenmesi amacına matuftur. Bu hususu beyan sadedinde Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Beni anmak için namaz kıl!&#8221;61 Yani beni hatırlamak için namaz kıl! Zira Al-lah, kendisini zikredip ananı kendisi de zikredip anar. Kendisine yapılan şükre, daha fazlasıyla karşılık verir. İşte namaz ibadeti de böyle bir zikri ve şükrü içine almaktadır. Eğer kul, taatleri yerine getirerek, günahlardan kaçınarak ona teşek-kürde bulunuyorsa, Yüce Allah da ona keremi ve fazlıyla karşılık verecektir. Şu ayet bu hususa işaret eder: &#8220;Kim gönülden bir hayırda bulunursa, şüphesiz ki Allah buna karşılık veren ve her şeyi bilendir.&#8221;62</p>
<p>Yani, kulun yaptığı hayra, sevapla karşılık verir. Onun az çok ne iyilik yaptığını bilir. Kulun yaptığı taatin azlığı ya da çokluğuna göre karşılığı-nı belirler demektir. Sözünü ettiğimiz beş vakitte namaz kılmanın neden mekruh sayıldığını tespit edemedim! Aynı şekilde güneşin, şeytanın iki boynuzu arasından doğduğu şeklindeki bir bilginin de ne anlama geldiğini (ta&#8217;lilini/gerekçesini) çözemedim! Bazıları buna, &#8216;bu zamanlarda güneşe tapanların ibadet ettiklerini bu yüz-den onlara benzememek için bu vakitlerde namaz kılmanın mekruh kılındığını&#8221; gerekçe olarak ileri sürmüşlerse de, bu doğru değildir. Çünkü içinde Yüce Allah&#8217;ın dışındaki varlıklara secde edilen vakitlerde O’nu tazim etmek, Allah düşmanı kâfirleri yenip rezil etmek evladır. Bilmediğim konuda zorlama yorumlar yapmak, anlamadığım şeylere cevap vermek istemem. Sadece Yüce Allâh&#8217;ın, peygamberimizin kastettiği şeyi bana ilhâm etmesini umarım!63Şu da var ki, yukarıda belirtilen gerekçe doğru olsa bile sebebi olan bir na-mazla olmayan bir namaz arasında fark nedir? Bu hususta başvurulacak yöntem, müşkül (sorunlu) olanı müşkül, açık olan durumu da açık olarak kabul etmektir. Bunu dışında zorlamalara girenler cehalet ve yalandan kaçınamazlar. Eğer güneş, bazılarının zannettiği gibi rabbine itaat eden bir canlı varlık ise, onun bu taat hareketine bizim de muvafakat etmemiz emredilmiştir. Zaten hayırda bir başka-sına uymak meşru bir tavırdır.</p>
<p><strong>[EHL-İ HARB&#8217;64İN MALLARI] </strong></p>
<p>Ehl-i Harbin malları dört kısımdır.</p>
<p><strong>1-</strong>Hırsızlık yoluyla alınanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hukûkî bir işlem yoluyla alınanlar. Bu durumda bedellerinin kendilerine verilmesi gerekir. Çünkü vedîa, emânetler ve hukûkî (diğer) muâmeleler konusunda onlara hıyanette bulunmak caiz değildir. Zira Allah Teâlâ hainlik edenleri sevmez.</p>
<p><strong>3-</strong>Savaşta Ehli harpten birini öldüren kişinin onun üzerinde bulunan malla-rı alması. Bu tür malların da beşte biri devlete verilmez. Dolayısıyla bu mallar tü-müyle öldürene ait olur. Çünkü öldüren, (bu işi yapmakla) öldürdüğü kişinin müslümanlara vermesi muhtemel zararları önlemiştir. Aynı şekilde bir Müslüman bir kâfirin elini veya ayağını keserse, o kimsenin üzerinden çıkan mallarda hak sahibi olur. Çünkü o, böyle yapmakla müslümanlara yönelecek olası zararları önlemiş olmaktadır. Onun bu şekilde davranması öldürmeye benzemiştir.</p>
<p><strong>4</strong>-Herhangi bir savaş olmaksızın kendilerinden alınan fey&#8217;.</p>
<p>Hz. Peygamber hayatta iken bu pay onun idi. Zira müşrikleri kor-kutma gücüne sahip, bir aylık (yol) mesafesinden onların yüreklerine korku sal-maya muktedir kılınmıştı. Onun vefatından sonra ise, -en doğru görüşe göre- bu fey&#8217; (ganimet), beşe ayrılır. Bunun beşte biri devletindir. Geri kalan beşte dördü-nün ne yapılacağı konusunda iki görüş bulunmaktadır. a-Birinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman ordularına aittir. Çünkü on-lar, (İslâm düşmanı olan) kâfirleri korkutma konusunda Hz. Peygamber &#8216;in yerini almıştır. b-İkinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman toplumun yararı için harcanır. Çünkü bu şekilde davranmak, daha genel ve daha faydalı bir yöntemdir. İslâm ordularının düşmanları korkutup caydırması, Hz. Peygamber &#8216;in korkutmasının, bir aylık (yol) mesafesinden korku salmasının yerini alamaz. Diğer bir görüşe göre, fey&#8217;in tamamı, ganimetin 1/5 inin harcandığı yerlere harcanır. Kur&#8217;ân&#8217;ın zâhirine en uygun olan görüş de budur. 5-Ganimetin beş parçaya ayrılıp, bunlardan birinin ayette belirtilen yerlere harcanmasında birçok maslahatın bulunduğu açıktır. Beşte dördü ise, ganimeti alanlara aittir. Çünkü at sürüp savaşmak, ordunun sayısını çoğaltmak suretiyle bu ganimetin kazanılmasına onlar sebep olmuşlardır. Peygamber Efendimiz &#8216;in beşte dört içerisindeki payı, bir süvarinin alacağı pay kadardı. Bu da 1/5 in içindeki beşte bire ek olarak üç paydır. Şöyle sorulabilir:</p>
<p>&#8220;Düşmana karşı koymak konusunda süvarilerin birbirinden farklı oldukları halde niçin ganimetten eşit pay alırlar?&#8221; Buna cevap olarak şöyle deriz: Savaşa katılanların her birinin savaşta ne ölçüde yararlı olduğunu tespit etmek imkânsız olduğundan düşmana karşı daha sert savunma yapan ile daha hafif savunma yapanı eşit kabul ettik. Nitekim orduya katılarak kalabalık eden kimseler ile bizzat savaşanları eşit yaptık. Savaşma ve düşmana karşı koyma ko-nusunda yayalar arasında da fark olduğu halde onlar da eşit pay alırlar.</p>
<p><strong>ÜSTÜN GELMEYİİÇEREN BAZI EYLEMLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Gâlip gelmek, mağlup için kuşatıcı, gam ve acı verici; galip olan için sevin-dirici, mağlup olanı alaya alıp onu rezil etmeyi sağlayan bir durumdur. Bu tür fiilleri işlemek caizdir. Hatta kâfirlere karşı böyle davranmak vacip, öldürülmeleri gerekli olanlara galip gelindiğinde ise caiz olur. Gâlip olma maslahatı baskın oldu-ğundan dolayı öldürülmeleri caiz olanlara da böyle davranmak caizdir. Kumarda galip gelmek ise haramdır. Kumar yoluyla mal alındığında, kay-beden kişinin düşmanlık ve öfkesi, kazananın ise yenileni alaya alması artar. Bu ise haramdır. Kumarda kaybedilen mal, kaybedenin zimmetinde kalır. Yarış ve mücadelede galip gelmek ve bunun için konulan ödülü almakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu tür etkinlikler, savaşa bir hazırlık sayılır. Savaşa hazır-lanma maslahatları, mefsedetlerine üstün geldiği için maslahat tarafı tercih edilir.</p>
<p>Üstelik bunda galip gelen, galip gelme ve yarış için konulan ödülü kazanmanın sevincini elde eder. Mağlup olanlar ise, yalnızca kaybetme ve ödülü kaçırma üzüntüsünü duyar. Satranç oyunu, galip gelenin mağlup olana zarar verme, onunla alay etme sonucunu doğurur. Bununla birlikte bir de bedel alınacak olursa, mefsedetlerinin katlanması sebebiyle haram olur. Âlimler, bir bedel alma söz konusu olmadığında kumar oynamanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tavla oyunu, bir bedel karşılığında olursa haramdır. –En doğru görüşe göre- bedelsiz oynansa da haram olur. Tavlanın niteliğini tam olarak bilmediğim için bu hükmün gerekçesini bilemiyorum. Bu sebepten dolayı tavla ile satrancın içer-diği kötülükleri de birbirinden ayırma imkânına sahip değilim. Hakkı bildiği halde batıl bir sebeple cedel&#8217; (tartışma)de galip gelen kimse, cedel yapması ve hasmını yenmesi sebebiyle günahkâr olur. Toplumun önünde son derece müşkül ve zor soruların ortaya atılması caiz değildir. Çünkü bu, onla-rın yoldan sapmasına ve şüpheye düşmesine neden olur. Yine anlayışı kıt kişiler önünde, onların yoldan sapmaması için ihtisas isteyen ilimlerden bahsedilmez. Her sır ifşa edilmez, her haber yayılmaz.</p>
<p><strong>BİR KONU: </strong></p>
<p>Şöyle bir soru sorulabilir: &#8216;Hz. Peygamber : &#8220;İmân yetmiş küsur şubedir. Bunların en üstünü &#8216;Lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur.) sözünü söylemek, en düşüğü,yoldan (insanlara) eziyet veren şeyleri kaldırmaktır&#8221;65 buyurmuş, Yüce Allah da ayette, &#8220;Zerre miktarı hayır yapan (kıyamette) onu mutlaka görür&#8221;66şeklinde beyan etmiştir. Bu iki nassın arasını nasıl telif edebilirsiniz? Buna iki açıdan cevap verilebilir. Birincisine göre, hadiste belirtilen şey, mefsedetleri def etmek, ayette sözü edilen &#8216;zerre miktarı&#8217; ise, maslahatların elde edilmesidir. İkinci yaklaşım diğerine göre daha uygun ve yerindedir.</p>
<p>Buna göre, imanın mecâzî olarak şubeleri, en son olarak, yoldan, gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri kaldırmaya kadar iner ve son bulur. Çünkü imânın şubeleri, diğer ihsân türlerin-den daha faziletlidir. Bildiğimiz üzere yoldan eziyet veren şeyleri kaldıran kişi, aslında yoldan gelip-geçenlerin tamamına iyilikte bulunmaktadır. Bu, faydanın katlanmasına bağlı olarak sevabı da katlanan tek bir fiildir. Müezzin ve hatibin sevabı da seslerini duyanların sayısına bağlı olarak katlanır. Tek bir sözle bir top-luluğa iyiliği emredip kötülükten alıkoymak da böyledir. Bir konuda müjde veya uyarıda bulunmada da durum aynı bu şekildedir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir.</p>
<div><strong>marife dergisi, yıl. 7, sayı. 2, güz 2007, s. 265-289</strong></div>
<p>*Risâlenin orijinal adı, ‘Beyânü Ahvâli’n-nâs’tır. Ancak bu isim ile –eser okunduğunda da görüleceği üzere- risalenin içeriği ile tam da örtüşmemektedir. Bu yüzden biz, içerikle de uyum sağlamak ve okuyucu-yu daha iyi bilgilendirmek amacıyla böyle bir başlık verdik.</p>
<p>**Beyânü Ahvâli&#8217;n-Nâs Yevme&#8217;l-Kıyâme, İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217; tarafından tahkik edilerek yayımlanmış-tır. Girişle birlikte 52 sayfadan müteşekkildir. [Dâru’l-fikr, Beyrut 1998]</p>
<p>***Dr., DİB. Konya/Selçuk Eğitim Merkezi. pekalisait@mynet.com</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Eserin çevirinde şu hususları belirtmekte yarar görüyoruz:Küçük bazı tasarruflar bulunmakla birlikte metne bağlı kalınmıştır. Yazara ait biyografik bilgi tarafımızdan eklenmiş olup, metindeki bazı baş-lıklar konuyu daha iyi anlatması amacıyla tarafımızdan konulmuştur. Bize ait konu başlıkları [ ] şeklinde paranteze alınmıştır. Dipnotların konuyla doğrudan bağlantılı olanları çevrilerek, kimi açık-layıcı bilgiler tarafımızdan eklenmiş ve (ç.) sembolüyle ifade edilmiştir.</p>
<p>2 Asr sûresi 1-3.</p>
<p>3Bunu Taberânî, el-Evsat adlı eserinde, Beyhakî, Şuabü&#8217;l-Îmân&#8217;ında Ebû Müleyke ed-Dârimî kanalıyla rivayet etmişlerdir.</p>
<p>4Bu tefsirler için bkz. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu&#8217;l-Beyân, XXX/290; Süyûtî, ed-Dürru&#8217;l-Mensûr, I/537.</p>
<p>5Arâf, 3.</p>
<p>6Ahzâb, 2.</p>
<p>7Yazar burada, kendi yaşadığı dönemi yani hicrî yedinci asrı kastetmektedir.(ç.)</p>
<p>8Deccâl&#8217;in vasıfları ve yapacakları hakkındaki rivayetler için bkz. Müslim, Fiten, Hd. No:2936; Ayrıca kıyamete yakın zuhur edecek fitneler ile İsâ aleyhisselam&#8217;ın gökten inişine dair bilgilerin güzel bir derlemesi ve değerlendirmesi için Keşmîrî&#8217;nin et-Tasrîh bimâ Tevâtera fî Nüzûli&#8217;l-Mesîh adlı eserine bakılabilir. (ç.)</p>
<p>9Bu beş unsur ya da niteliğin işlendiği bilim dalı fıkıh usûlü ilmidir. Bunlara usulde teklifi ve vaz&#8217;îhükümler adı verilmektedir ki, bu hususlar, usul ilminin çok önemli bir bölümünü teşkil ederler. (ç.)</p>
<p>10Bu konularda daha fazla bilgi edinmek için müellifin Şeceratü&#8217;l-meârif ve el-Fevâid adlı eserlerine bakılabilir.</p>
<p>11 Âl-i İmrân, 146.</p>
<div>12Konunun daha iyi anlaşılması için bu kısımlardaki bazı tekrarları kaldırdık.</div>
<div>13Konu ile ilgili olarak müellifin şu eseri önemlidir. Bidâyetü&#8217;s-Sûl fî Tafdîli&#8217;r-Rasûl [thk. İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217;]</div>
<div>14Bu beyit, yeni yeni şöhrete ulaşanlar hakkında söylenen bir atasözüdür. Bu beyitteki ilk &#8216;İsâm&#8217; dan kasıt; İbn Şehber Hâcip Nu&#8217;mân İbnü&#8217;l-Münzir&#8217;dir. İkinci &#8216;İsâm&#8217; ise, bele takılan kayış anlamına gelmek-tedir.</div>
<div>15 Nâs sûresi, 5.</div>
<div>16İbn Hanbel, el-Müsned, II/242. Ayrıca bkz. Buhârî, 6223; 6226 Ebû Hüreyre&#8217; den.</div>
<div>17 Hadiste geçen &#8220;lemme&#8221; kelimesi, dürtü, bir şeyi atmak, uğramak, denk getirmek gibi anlamlara gelir. Bundan kasıt ise, kalpte şeytan ya da melek aracılığıyla aniden oluşan hareketlenmedir. Bu hareket Şeytandan kaynaklanırsa vesvese, melek tarafından gelirse ilham denilmektedir. Daha fazla bilgi için bkz. Mübârekfûrî, Tuhfetü&#8217;l-Ahvezî bi şerhi Sahîhi&#8217;t-Tirmizî, VIII/265.</div>
<div>18Hadisi Tirmizî rivayet etmiş, hadisin hasen-ğarîb olduğunu söylemiştir. Hd.no: 2991.</div>
<div>19Vâkıa, 83, 84.</div>
<div>20Secde, 11.</div>
<div>21Vâkıa, 87.</div>
<div>22Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/297; Müslim, Cenâiz, hd.no: 920.</div>
<div>23Hıcr, 29.</div>
<div>24Tahrîm, 12.</div>
<div>25Zümer, 42.</div>
<div>26Rûh&#8217;un mahiyeti, özellikleri, yeri, ölümsüzlüğü konusunda en güzel eserlerden birisi İbn Kayyım el-Cevziyye&#8217;nin Kitâbü&#8217;r-Rûh&#8217;udur. Eser Türkçeye de çevrilmiştir. (İstanbul 1993, İz yy.) 27Yâsîn, 52.</div>
<div>28Yâsîn, 52.</div>
<div>29Aralık, perde, engel anlamlarına gelen bu kelime, kabir hayatına verilen bir nitelemedir.</div>
<div>30Bkz. Müslim, İmâre, hd.no: 1887.</div>
<div>31Müslim, Cenâiz, Hd. no: 974; İbn Hanbel, Müsned, VI/221.</div>
<div>32Hadiste Rasûlullah , bu amelleri idrardan sakınmamak ve dedikoduculuk yapmak olarak belirlemiştir.</div>
<div>33Buhârî, Cenâiz, 1378; Müslim, Îmân, 292; İbn Hanbel, Müsned, I/225.</div>
<div>34Buhârî, Cenâiz, 1374; Müslim, Cennet, 2870; İbn Hanbel, Müsned, III/126.</div>
<div>35Ber(a)hût, Arap yarımadasında bulunan bir kuyu ya da vadi adıdır. Bkz. el-Kâmûsu&#8217;l-Muhît. Ayrıca şu esere bakılabilir. Süyûtî, Müfhemâtü&#8217;l-Akrân fî Mübhemâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, s. 192. [thk İyâd Hâlid Tabbâ&#8217;]</div>
<div>36Müslim, Cennet, hd. No: 2868; İbn Hanbel, Müsned, III/114, 175.</div>
<div>37Tenasüh inancı:İnsan ruhunun, insan ölünce bir başka bedende yeniden hayata geldiği inancına dayanır. Bu inanç bazı yakın ve uzak doğu dinlerinde bulunmakta olup, İslâmiyet bu tür inancı ke-sinlikle reddeder. Bu konuda daha fazla ve ayrıntılı bilgi için Mehmet Görmez editörlüğünde bir heyet tarafından hazırlanmışYaşayan Dünya Dinleri adlı esere bakılabilir. [Diyanet İşleri BaşkanlığıAnkara 2007, s. 275 vd.] (ç.)</div>
<div>38Tûr, 16.</div>
<div>39Kasas, 30.</div>
<div>40Nâziât, 17.</div>
<div>41&#8217;Alak, 1, vd.</div>
<div>42Müddessir, 1-2.</div>
<div>43Tâhâ, 14.</div>
<div>44Beyyine, 7.</div>
<div>45En&#8217;âm, 86.</div>
<div>46Müellife göre hadiste vurgulanan üstünlük, ibadet ve taatin çok olması ile değil, onun kaliteli olmasıile elde edilir.</div>
<div>47Sehâvî, el-Makâsıdü&#8217;l-Hasene adlı eserinde (970. hd.) &#8220;Bu rivayeti Gazzâlî İhyâsında zikretmiş, Irâkî ise, bu hadisi Rasûlullah&#8217;a nispetiyle (merfû&#8217;) bulamadığını, rivayetin sadece Hakîmü&#8217;t-Tirmizî&#8217;nin Nevâdiru&#8217;l-Usûlünde Ebûbekir b. Abdillâh&#8217;ın bir sözü olarak bulunduğunu söylemiştir. Aliyyü&#8217;l-Kârî de el-Esrâru&#8217;l-Mer&#8217;fûasın&#8217;da Ebûbekir b. Ayyâş&#8217;ın sözü olarak nakletmiştir. 48Berzah, ölüm sonrası kabir hayatıdır. (ç.)</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="16" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>49Mü&#8217;minûn, 108.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>50 Hacc, 18.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>51Enbiyâ suresi 23. âyete gönderme yapılıyor.</div>
<div>52İsrâ, 7.</div>
<div>53Füssılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>54Rûm, 44.</div>
<div>55.Hasene&#8217;nin ne miktarda olduğunu yalnızca Yüce Allah bilir. (ç.)</div>
<div>56Zilzâl, 7, 8.</div>
<div>57Fussılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>58İsrâ, 7.</div>
<div>59Nisâ, 111.</div>
<div>60Bu bölümde önemli sayılmayan bazı bilgiler bulunduğundan bu tür yerleri çevirmekte fayda gör-medik. (ç.)</div>
<div>61Tâhâ, 14.</div>
<div>62Bakara, 158.</div>
<div>63İşte bu sözüyle İzz b. Abdisselâm (r.a.), ilmin de bir sınırı olduğunu zarif bir şekilde ifade etmiş olu-yor. Yani, o, bilmediği bir konuda zoraki konuşmaya, görüş serdetmeye kendini yükümlü hissetmi-yor. Sınırlarını ve sorumluklarını gayet iyi biliyor. Onun bu erdemli tavrı, günümüz ilim erbabına da mesaj yüklü bir göndermeyi ihtiva etmektedir. (ç.)</div>
<div class="endOfContent">64İslâm ülkesinin dışındaki ülkelerde yaşayan kimseler. Onların yaşadığı yerlere dâru&#8217;l-harb denir. Bkz. Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Ülke kavramı, İstanbul 1988, s.49 vd. (ç.)</div>
<div>65Buhârî, İmân, I/51; Müslim, İmân, I/63.</div>
<div>66Zilzâl, 7</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="19" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="page" data-page-number="6" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="7" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 20:32:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah(a.s)Kabrinde Diri Olması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19513</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnbau’l-Ezkiya Bi Hayati’I-Enbiya (Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler) Te&#8217;lif: İmam Suyuti (Rahmetullahi Aleyh) Hamd, Allah’a mahsustur. Selam, O’nun seçilmiş kulları­nın üzerine olsun. Bize şu sual soruldu; &#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabrinde diridir. O’nun şöyle buyurduğu varid olmuştur; 1&#8211; &#8220;Her hangi bir kimse bana selam verirse, Allah Teala, onun selamını cevaplayıncaya kadar ruhumu bana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/">Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/indir-168/" rel="attachment wp-att-19516"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19516" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/indir-1.jpeg" alt="" width="269" height="187" /></a>İnbau’l-Ezkiya Bi Hayati’I-Enbiya (Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler)</p>
<p><strong>Te&#8217;lif</strong>: İmam Suyuti (Rahmetullahi Aleyh)</p>
<p>Hamd, Allah’a mahsustur. Selam, O’nun seçilmiş kulları­nın üzerine olsun. Bize şu sual soruldu;</p>
<p>&#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabrinde diridir. O’nun şöyle buyurduğu varid olmuştur;</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; &#8220;Her hangi bir kimse bana selam verirse, Allah Teala, onun selamını cevaplayıncaya kadar ruhumu bana döndürür.”262</p>
<p>Bunun zahiri, O’nun ruhunun bazı vakitlerde ayrıldığını gösterir. Şu halde, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrinde diri oluşu ile ruhunun bazı vakitler kendisinden ayrılması,nasıl izah edilebilir?&#8221;</p>
<p>Bu güzel bir sualdir. İyi bir bakış, güzelce düşünme gerektiren bir sorudur.</p>
<p>Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oluşuna dair, indimizde kesin bir ilim, tevatüre ulaşmış haberlerden deliller vardır. Beyhaki, Peygamberlerin (aleyhimüs-salatu ves-selam) kabirlerinde diri olması ile ilgili bir cüz te&#8217;lif etmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong> Bu konudaki delillerden biri, Müslim&#8217;in Enes radıyallahu anh&#8217;den merfuan rivayetidir;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, İsra gecesi, Musa aleyhisselam&#8217;a uğradığında, o, kabrinde namaz kılıyordu.&#8221;263</p>
<p><strong>3</strong>-Ebu Nuaym, Hilye&#8217;de İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Musa aleyhisselam&#8217;ın kabrine uğradığında, o, orada namaz kılıyordu&#8221;264</p>
<p><strong>4</strong> &#8211; Ebu Ya’la, Müsned’inde ve Beyhaki, Hayatu&#8217;l-Enbiya’da, Enes radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Peygamberler kabirlerinde diridirler ve namaz kılarlar&#8221;264</p>
<p><strong>5-</strong> Ebu Nuaym, Hilye&#8217;de, Yusuf Bin Atiyye’den rivayet ediyor; &#8220;Sabit el-Bünani’den işittim, 0, Humeyd et-Tavil’e dedi ki;</p>
<p>&#8220;Peygamberler dışında bir kimsenin kabrinde namaz kıldığı sana ulaştı mı?&#8221; dedi ki; &#8220;Hayır”266</p>
<p><strong>6</strong>&#8211; Ebu Davud ve Beyhaki, Evs Bin Evs es Sakafi&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Cuma günü, en faziletli günlerinizdendir. O günde bana çokça salat ediniz. Zira salâtlarınız bana arz edilir.&#8221;</p>
<p>Dediler ki;</p>
<p>&#8220;Cesedin toprak olmuşken, salâtlarımız sana nasıl arz edilir?&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki; &#8220;Şüphesiz Allah Teala yeryüzüne peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kılmıştır.&#8221;267</p>
<p><strong>7</strong> &#8211; Beyhaki, Kitabul İman&#8217;da ve Asbahani, Tergib’de, Ebu Hüreyre radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim kabrimin yanında bana salât ederse onu işitirim, kim de uzaktan bana salat okursa, o bana tebliğ edilir.”268</p>
<p><strong>8</strong>&#8211; Buhari, Tarih’inde, Ammar radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;i şöyle buyururken işittim; &#8220;Şüphesiz Allah’ın bir meleği vardır ki, ona,mahlûkatı işitme gücü verilmiş olup, kabrimin üzerinde kıyam halinde durur. Herhangi bir kimse bana salât okuduğunda, onu bana ulaştırır.&#8221;269</p>
<p><strong>9</strong> &#8211; Beyhaki, Hayatül Enbiya&#8217;da ve Asbahani Tergib’de, Enes radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim Cuma gününde bana yüz defa salât ederse, Allah onun,otuzu dünyada, yetmişi ahirette olmak üzere yüz ihtiyacını giderir. Allah Teala bir melek görevlendirir ve hediyelerin size arz edilişi gibi, o melek kabrime girerek salâtlarınızı arz eder. Şüphesiz ölümümden sonraki ilmim, hayatımdaki ilmim gibidir.&#8221;270</p>
<p>Beyhaki&#8217;nin lafzında; &#8220;Bana salât okuyanın ismi ve nesebini bana haber verir, bunlar benim yanımda beyaz bir sahifede muhafaza edilir&#8221; diye geçer.</p>
<p><strong>10-</strong> Beyhaki, Enes Radıyallahu anh’den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Şüphesiz peygamberler kabirlerinde kırk günden fazla bekletilmezler. Sur&#8217;a üfleninceye kadar Huzuru İlahi&#8217;de namaz kılarlar.”271</p>
<p><strong>11-</strong> Süfyan es Sevri, El-Cami&#8217;de rivayet ediyor; &#8220;Bir şeyh bize Said Bin Müseyyeb’in şöyle dediğini söyledi; &#8220;Bir Peygamber, kabrinde kırk günden fazla bekletilmez, yükseltilir.&#8221;272</p>
<p>Beyhaki dedi ki; &#8220;Dirilerin, Allah’ın kendilerini bulundurduğu yerlerde bulunmaları gibi, peygamberler de varacakları yere varırlar.&#8221;273</p>
<p>Sonra Beyhaki dedi ki; &#8220;Peygamberlerin ölümlerinden sonraki hayatlarına, İsra kıssasında geçen; &#8220;Peygamberlerden bir cemaatle görüşüp konuşması&#8221; şahittir;</p>
<p><strong>12-</strong> Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den gelen rivayette;</p>
<p>&#8220;Peygamberlerden bir cemaat gördüm. Musa aleyhisselam kıyam halinde namaz kılıyordu. Sonra başından su damlar gibi ve kıvırcık saçlı birisi olan Meryem oğlu İsa aleyhisselam&#8217;ı gördüm. O da kıyam halinde namaz kılıyordu. İbrahim aleyhisselamı da gördüğümde kıyam halinde namaz kılıyordu. İnsanlar içinde ona en çok benzeyeniniz arkadaşınızdır. (Kendi Zat-ı şeriflerini kastediyorlar.) Vakti gelince ben onlara namazlarında imam olurum.&#8221;274</p>
<p><strong>13-</strong> Yine Beyhaki şu rivayeti de veriyor;</p>
<p>&#8220;İnsanlar bayıldığı zaman ilk ayılan ben olurum.”275</p>
<p>Beyhaki dedi ki; &#8220;Bu rivayet, Allah Tealanın peygamberlere ruhlarını döndürmesini ve onların şehitler gibi rableri katında diri olmalarını doğrulamaktadır. Sur’un ilk üfürülüşünde bayılacak olanlar bayılır ve sonra şuur sahibi hiçbir ölü kalmaz&#8230;&#8221;276</p>
<p><strong>14-</strong> Ebu Ya’la, Ebu Hüreyre radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;den şöyle buyurduğunu işittim; &#8220;Nefsim elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, şüphesiz, Meryem oğlu İsa aleyhisselam nüzul edecek,sonra kabrime gelecek ve; &#8220;Ya Muhammedi” Diyecek, bende ona cevap vereceğim.&#8221;277</p>
<p><strong>15</strong>&#8211; Ebu Nuaym, Delailün Nübüvve&#8217;de Said Bin Müseyyeb radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor; &#8220;Harre vakasını gördüm.Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in mescidinde benden başka kimse yoktu. Namaz vaktinin geldiğini ancak Kabir&#8217;den gelen ezan sesi ile anlardım.”278</p>
<p><strong>16-</strong> Zübeyr Bin Bekkar, Ahbaru&#8217;l-Medine’de Said Bin Müseyyeb’den rivayet ediyor; &#8220;Harre günlerinde insanlar geri dönünceye kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kabrinden ezanları ve ikametleri işittim.&#8221;279</p>
<p><strong>17-</strong> İbni Sa&#8217;d, Tabakat&#8217;ında naklettiğine göre; Said Bin Müseyyeb, Harre günlerinde insanlar harb ederlerken mescide devam etmiş ve demiştir ki; &#8220;Namaz vakti geldiği zaman Kabri Şeriften gelen ezanı işitirdim.&#8221;280</p>
<p><strong>18-</strong> Darimi, Müsned&#8217;inde, Mervan bin Muhammed tariki ile Said Bin Abdülaziz’den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Harre günleri başlayınca üç gün Mescid-i Nebi [sallallahu aleyhi ve selem)&#8217;de ezan okunmadı, namaz kılınmadı. Said Bin Müseyyeb ise, Mescid&#8217;i terk etmedi. Namaz vaktini de an­cak peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kabrinden gelen fısıltıları işitmek suretiyle biliyordu.’’281</p>
<p>Bu haberler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in ve diğer peygamberler (aleyhimüs selam)’in diri olduklarını gösteriyor. Nitekim Allah Teala;</p>
<p>&#8220;Allah yolunda öldürülenleri ölüler saymayınız. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler ve rızıklanmaktadırlar.” (Al-i İmran,169)</p>
<p>Bu hususta peygamberler buna daha layıktırlar ve (makamca) daha büyüktürler. Nübüvvet ve şehadet vasıflarını kendisinde toplamayan ve bu ayetin kapsamına girmeyen peygamber yoktur.282</p>
<p><strong>19-</strong> Ahmed, Ebu Ya’la, Taberani, Müstedrek&#8217;te Hakim ve Delailü&#8217;n-Nübüvve’de Beyhaki, İbni Mes’ud radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in (şehiden) öldü­rülmüş olduğuna bir değil, dokuz defa yemin etmek isterim.Böylece Allah Teala, O’na, peygamberlik rütbesi vermiş oldu­ğu gibi, şehitlik rütbesi de vermiştir.’’283</p>
<p><strong>20-</strong> Buhari ve Beyhaki, Aişe radıyallahu anha’dan rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, vefat hastalığında diyordu ki; &#8220;Hayber&#8217;de yediğim yiyecekteki zehrin acısını hala göğsümde hissediyorum.&#8221;284</p>
<p>Böylece Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinde diri oluşu, gerek lafzın umumiliğinden, gerekse mefhumul muvafakat’ten, Kur&#8217;an&#8217;dan delil ile sabit olmuştur.</p>
<p>Beyhaki, Kitabul İtikad&#8217;da der ki;</p>
<p>&#8220;Peygamberler kabzedildikten sonra ruhları kendilerine iade edilir ve onlar, şehitler gibi Rableri katında yaşarlar.&#8221;285</p>
<p>Kurtubi, Tezkire&#8217;de, Şeyhinden naklen der ki; &#8220;Ölüm yokluk değil, bir halden diğer bir hale intikal etmektir. Buna şehitlerin katledilip, ölümlerinden sonra diri olmaları,rızıklanmaları, ferahlanmaları, müjdelenmeleri delildir. Bütün bu sı­fatlar, dünyadaki hayat sahiplerinin sıfatlarıdır. Şehitler böyle olunca, peygamberler, evla tarikiyle buna daha hak sahibidirler. Nitekim yeryüzüne, peygamberlerin cesedini yemek haram kılınmış, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, İsra gecesi Beytül Makdis’te ve semada peygamberler ile bir araya gelmiş,Musa aleyhis selam&#8217;ı kabrinde kıyam halinde namaz kılarken görmüş, kendisine selam verenlerin selamını cevaplayacağı­nı haber vermiştir.</p>
<p>Bu ve başka deliller ile, peygamberlerin ölümleriyle, bizim idrak edemediğimiz yere kaybolmaları,meleklerin mevcut ve diri olmalarına rağmen görülemediği gibi, onların da mevcut ve diri olduğu kesin bir surette sabit olmaktadır. Allah, kerametini velilerinden dilediğine tahsis eder.&#8221;286</p>
<p>El-Barizi’ye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra diri olup olmadığı soruldu. Şöyle dedi;&#8221;Şüphesiz O diridir.</p>
<p>Fakih, Usul alimi, Şafiiler’in şeyhi, Üstaz Ebu Mansur Abdulkahir Bin Tahir el-Bağdadi, &#8220;Ecvibetu’l Mesailil Cacermiyyin&#8221;287 adlı eserinde der ki;</p>
<p>&#8220;Arkadaşları­mızdan muhakkik kelamcılar dediler ki; &#8220;Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, vefatından sonra diridir, ümmetin hayırlı amelleri ile sevinir, isyankârların isyanı ile mahzun olur. O’na salât edenin salatı ulaştırılır.”</p>
<p>Şüphesiz peygamberler toprak olmaz, yeryüzü onlardan bir şey yiyemez. Nitekim Musa aleyhis selam, kendi zamanında vefat etmiş olmasına rağmen, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, onu kabrinde namaz kılarken gördüğünü haber vermiştir. Mi’rac hadisinde; &#8220;Şüphesiz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, O&#8217;nu dördüncü semada, Adem aleyhis selam’ı dünya semasında görmüş, İbrahim aleyhis selam O&#8217;na; &#8220;Merhaba salih evlad ve salih peygamber.” demiştir.</p>
<p>Bu bizim için sağlam bir delildir. Deriz ki;</p>
<p>Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetiyle, vefatından sonra da hayat sahibidir.&#8221;</p>
<p>&#8211; Üstad&#8217;ın sözü bitti. &#8211;</p>
<p>Hafız, Şeyhus-Sünne el-Beyhaki, Kitabul-İtikad&#8217;da der ki; &#8220;Peygamberler (aleyhi selam)’in ruhları kabzedildikten sonra tekrar kendilerine iade edilir, Rableri katında şehitler gibi diridirler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sel-lem, peygamberlerden bir cemaat görmüş ve onlara namazda imamlık etmiştir.</p>
<p>Doğru sözlü haberci sallallahu aleyhi ve sellem, salâtlarımızın kendisine arz edildiğini, selamlarımızın tebliğ edildiğini, Allah’ın yeryüzüne peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kıldığını haber vermiştir.&#8221; Nitekim onların hayat sahibi oluşunu ispat için bir kitap yazdık ve ismini şöyle verdik;. &#8220;Allah&#8217;ın Peygamberi, Rasulü, Seçilmişi, Mahlûkatının En Hayırlısı Sallallahu Aleyhi Ve Sellem&#8217;in Vefatından Sonra Hayatı&#8221;288</p>
<p>Allah&#8217;ım! Bizi, O’nun sünneti üzere yaşat, Ümmetimizi onun milletinden kıl, Onunla bizi dünyada bir araya getir.Şüphesiz sen her şeye kadirsin.&#8221; &#8211; Barizi’nin cevabı bitti. &#8211;</p>
<p>Şeyh Afifüddin el-Yafii dedi ki; &#8220;Velilere halleri iade edilir,göklerin ve yerin melekûtunu müşahede ederler. Peygamberlerin ölü değil, diri olduğunu görürler. Tıpkı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, Musa aleyhis selam’ı kabrinde seyretmesi gibi. Nitekim peygamberlere mucize olarak caiz olan şeyin, veliler için keramet olmasının caiz olduğu ikrar edilmiştir. Bunu ancak cahil inkâr eder. Peygamberlerin hayatı hakkında âlimlerin pek çok delilleri vardır. Biz bu kadarıyla yetiniyoruz.&#8221;289</p>
<p><strong>BİR BÖLÜM</strong></p>
<p><strong>21-</strong> Diğer hadise gelince, onu Ahmed, Müsned&#8217;inde, Ebu Davud, Sünen&#8217;inde, Beyhaki, Şuabul İman&#8217;da;Ebu Abdurrahman el Mukri &#8211; Hayve Bin Şüreyh &#8211; Ebu Sahr- Yezid Bin Abdullah Bin Kusayt- Ebu Hüreyre radıyallahu anh senedi ile merfuan rivayet ettiler;</p>
<p>Kim bana selam verirse, onun selamını cevaplayıncaya kadar, Allah ruhum u bana iade eder.”290</p>
<p>Bu hadisin zahirinden şüphesiz, önceki hadislere muhalif olarak, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhunun, bazı zamanlar, bedeninden ayrıldığı anlaşılıyor. Bunun üzerinde dü­şündüm ve bana birkaç açıdan cevap açıldı;</p>
<p><strong>Birincisi</strong> &#8211; ki bu en zayıf ihtimaldir-; &#8220;Ravinin hadisin lafzında vehmetmesi ve bu sebeple işi karmakarışık hale getirmiş olması muhtemeldir.&#8221; Diye iddia edilir. Nitekim âlimlere pek çok hadis hakkında bunu iddia etmişlerdir. Ancak işin aslı böyle değildir ve bu iddiaya itibar edilmez.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> &#8211; ki en kuvvetli ihtimaldir &#8211; ’ &#8220;Allah iade eder&#8221; cümlesi, ancak Arabcası çok kuvvetli olanın idrak edebileceği &#8220;hal (yani şimdiki zaman) cümlesi&#8221;dir. Arabca dil kaidelerine göre, hal cümlesi, mazi (geçmiş zaman) fiili olarak geldiğinde, bunda takdir edilir. Allah Teala’nın şu kavli şerifinde olduğu gibi;</p>
<p>’ &#8220;Göğüsleri daralmış halde gelenler&#8230;&#8221; (Nisa; 90) Bu ayette ” (daralmış) diye fazladan bir “gad” kelimesi takdir edilerek mazi cümlesi yapılır.291</p>
<p>Böyle takdir edilerek önceden, herkesten gelen selamı kapsar. Hatta illetsiz olarak, sadece atıf harfiyle vav manası takdir edilir ve hadis şu manaya gelir; &#8220;Her kim bana selam verirse, ona cevap vermeden önce, Allah bana ruhumu iade etmiştir.”Şayet, &#8220;Allah ruhumu iade eder” cümlesi, şimdiki zaman olarak veya gelecek zaman olarak takdir edileceği zannedilip illetlendirilmesi söz konusu olursa, böyle değildir.</p>
<p>Biz onda hadisin manasına göre kuvvet alarak karar verir, karışıklığı kaldırırız. Eğer burada şimdiki zaman veya gelecek zaman takdir edilecek olsaydı, Müslümanların her selam verişinde, ruhunun kendisine iade edilmesi, sonra ayrılıp, sürekli tekrar etmesi gerekirdi. Bunda ise bazı mahzurlar vardır;</p>
<p><strong>Birisi</strong>; Cesedi şeriften ruhunun çıkışının tekrar etmesinde bir elem vardır. Elem olmasa bile, tekrime, (saygınlığına) muhaliftir.</p>
<p><strong>Diğer mahzur;</strong> şehid olan diğer insanların ve başkalarının durumlarına muhaliftir. Zira onlardan hiçbiri için Berzah&#8217;ta, ruhlarının ayrılıp, tekrar kendilerine iade edilmesi sabit olmamıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise, mertebe olarak onlardan daha üstündür.</p>
<p><strong>Üçüncü mahzur</strong>; Kur&#8217;an’a muhalif oluşudur. Şüphesiz Kur&#8217;an, ancak iki hayat ve iki ölüme delalet eder. Pek çok ölüm ve bunun tekrarı batıldır.</p>
<p><strong>Dördüncü mahzur;</strong> yukarıda geçen mütevatir hadislere muhalif oluşudur. Kur&#8217;an&#8217;a ve mütevatir sünnete muhalif olan şeyin te&#8217;vili gerekir. Eğer te&#8217;vil kabul etmiyorsa batıldır.Bu sebeplerle bu hadis, anlattığımız manaya hamledilir.</p>
<p>Denildi ki; ‘* ’ lafzı, mufarakat (ayrılma) manasına değil,mutlak sayruret (bir halden, diğer bir hale intikal) manasına gelen bir kinayedir. Allah Teala’nın kavlinde, Şuayb aleyhisselam anlatılırken olduğu gibi; &#8220;Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize dönersek, şüphesiz Allah&#8217;a yalan iftira etmiş oluruz.&#8221; (A&#8217;raf, 89)</p>
<p>Bu ayette “*” (dönmek) lafzı ile, mutlak sayruret murad edilmiştir. Buradaki &#8220;dönüş&#8221;, intikalden sonra değildir. Şuayb aleyhis selam, hiçbir zaman onların dininde olmamıştır.</p>
<p>İşte bu hadisin ortasındaki &#8220;iade etmek&#8221; lafzı ile hadisin~sonundaki &#8220;selamını cevaplarım&#8221; lafzının arasındaki uygunluk da güzel değerlendirilip, aradaki münasebete riayet edilmiş olur.Diğer bir vecih -ki bu gerçekten kuvvetli ihtimaldir-;</p>
<p>&#8220;Şüphesiz ruhun iade edilerek O’na dönmesi ile, bedenden ayrıldıktan sonra dönmesi kastedilmemiştir. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, berzah âleminde Melekût&#8217;un halleri ile meşgul ve Rabbini müşahede ile istiğrak halindedir. Bu tıpkı dünyada kendisine vahiy geldiği zaman ve son zamanlarında içerisinde bulunduğu hali gibidir. Müşahededen hâsıl olan hayret halinden kendine gelmesi, istiğrak halinden ayılması, ruhunun iade edilmesi demektir.</p>
<p>Bu izah, âlimlerin, İsra hadisinin bazı rivayetlerinde gelen; &#8220;Uyandığımda Mescidi Haram’da idim&#8221;292 cümlesi hakkındaki kavlidir. Buradaki &#8220;uyanma&#8221;, uykudan uyanma değildir.Şüphesiz Mi’rac, uykuda vaki olmamıştır.</p>
<p>Bundan kastedilen; Melekût’un acaib hallerinden hâsıl olan, bir nevi sarhoşluktan ayılmadır. İşte bu cevap, indimizde en kuvvetli cevaptır.</p>
<p><strong>Beşinci vecih</strong>;denildi ki; &#8220;Ruhunun döndürülmesi (yukarıda anlatıldığı gibi) tekrar gerektirse bile, yeryüzünün her tarafında daima O&#8217;na salat edilmekte, böylece ruhu, bedeninden hiç ayrılmamaktadır.&#8221;</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>; &#8220;Şüphesiz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem,kendisine (bu konuda) vahiy gelmeden önce böyle buyurmuş,kendisine vahiy geldikten sonra Kabrinde daima diri oldu­ğunu haber vermiştir. Sonradan verdiği haber, önceki ile çelişmez. Bu cevap, Allah’ın bana açtığı bir cevaptır, daha önce kimseden nakledilmemiştir.</p>
<p>Ben bunu kitabıma yazdıktan sonra, Şeyh Taceddin Bin el-Fakihani el-Maliki&#8217;nin &#8220;Fecru’l-Münir Fîma Fadli Bihi&#8217;l Beşiri’n-Nezir” adlı kitabında da gördüm. Orada der ki;</p>
<p>&#8220;Tirmizi’de bize rivayet edilen; &#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;</p>
<p>&#8220;Her kim bana selam verirse, onun selamını cevaplaymcaya kadar, Allah ruhumu bana iade eder&#8221; hadisi şerifi Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in daima diri olduğunu gösterir. Zira ister gece, ister gündüz olsun, dünyanın O’na selam verenlerden boş kalması düşünülemez.</p>
<p>Eğer;&#8221;Nebi sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kavlinde; &#8220;Allah ruhumu bana iade eder&#8221; lafzı, devamlı olarak diri olmasını değil, defalarca ölüp dirilmesini gerektirir. Bir saatten az da olsa, dünyanın O’na selam verenlerden boş kalması mümkündür.&#8221; dersen,bunun cevabı;</p>
<p>&#8220;Allahu a’lem, burada ruh kelimesi, konuşma sıfatından mecazdır. Sanki şöyle buyurmuştur; &#8220;Allah, nutkumu (konuş­ma sıfatımı) bana iade eder.&#8221; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem,daima diridir.</p>
<p>Noksanlardan münezzeh olan Allah&#8217;ın, her selam verenin selamında, O&#8217;na nutkunu iade etmesi, O’nun hayat sıfatı­nı alıp, iade etmesini gerektirmez. Tıpkı ruh&#8217;un, fiil ve kuvve olarak konuşma sıfatının varlığını gerektirmesi gibi, konuşma sıfatı da, ruhun varlığını gerektirir. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ilzam eden bu iki kelimeden birini, diğeri ile tabir etmiştir. Yoksa bu ruhun iadesi, hakiki manada değildir.</p>
<p>Ruh, Allah Teala’nın şu kavlinde belirtildiği gibi, ancak iki defa verilir; &#8220;Dediler ki; &#8220;Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün,iki defa dirilttin.&#8221; (Gafir, 11) İşte bunlar Şeyh Taceddin&#8217;in cümleleridir. Onun zikrettiği bu cevaplar, benim zikrettiğim altı cihetten biri değildir.</p>
<p><strong>Yedinci cevap;</strong> Durakladığım husus, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Berzah’ta diri olması ile beraber, O’ndan bazı vakitler konuşma sıfatının men edilmesi ve kendisine verilen selamı cevaplamasıdır ki, bu cidden uzak bir ihtimaldir. Şüphesiz akıl ve nakil bunun hilafına şehadet eder.</p>
<p>Nakile gelince, Peygamber sâllallahu aleyhi ve sellem&#8217;in ve diğer peygamberlerin hali hakkında varid olan haberler, onları, Berzah&#8217;ta diledikleri zaman konuşmaktan men eden bir şey olmadığını tasrih etmektedir. Hatta şehitler ve başka mü&#8217;minlerin de Berzah’ta diledikleri zaman konuşmalarına mani olacak bir şey yoktur.</p>
<p>Vasiyet etmeden ölenler dışında Berzah&#8217;ta konuşmaya mani olacak bir şey varid olmamıştır;</p>
<p><strong>22</strong>&#8211; Ebuş Şeyh Bin Hayyan, Kitabu&#8217;l-Vesaya&#8217;da, Kays Bin Kubeysa radıyallahu anh’tan rivayet ediyor;</p>
<p>“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim vasiyet etmeden ölürse, ölülerle konuşmasına izin verilmez.” Denildi ki; &#8220;Ya Rasulullah! Ölüler konuşur mu?” Buyurdu ki; &#8220;Evet. Onlar ziyaretleşirler de.”293</p>
<p>Şeyh Takıyüddin es-Sübki dedi ki;</p>
<p>“Peygamberlerin ve şehitlerin kabirlerindeki hayatları, dünyadaki hayatları gibidir.Buna Musa aleyhisselam’ın kabrinde namaz kılması şahiddir.</p>
<p>Şüphesiz namaz, ceset ile diri olmayı gerektirir. İsra gecesinde peygamberler hakkında zikredilen bu sıfatlar, cisimlerin sıfatıdır ve hayatın hakikatinin varlığı, beraberinde dünyadaki gibi yeme ve içmeye ihtiyaç hisseden bedenlerin bulunmasını gerektirmez. Bilmek ve işitmek gibi idraklere gelince, bunun onlar için ve diğer ölüler için sabit olmasında şüphe yoktur.”</p>
<p>Akla gelince, şüphesiz bazı vakitlerde konuşmaktan alı­konulmak, bir çeşit hapislik ve azabdır. Vasiyet etmeden ölen böyle cezalandırılacaktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve selIem ise, bundan münezzehtir. O, vefatından sonra asla sıkıntı görmez. Vefat hastalığı esnasında Fatıma radıyallahu anha&#8217;ya buyurduğu gibi;</p>
<p><strong>23</strong>&#8211; &#8220;Baban için bugünden sonra sıkıntı yoktur.”294</p>
<p>Şehitler ve O’nun ümmetinden diğer mü’minler, azablandırılacak olan istisnalar haricinde, konuşmaktan alıkonulmazlar ise, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in hali nasıl olur?</p>
<p>Evet, Şeyh Taceddin’in kelamından alman cevap, bunun mümkün olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Diğer bir cevapta (Sekizinci Cevap)</strong>; &#8220;ruh” kelimesi ile murad edilen &#8220;nutk&#8221; yani konuşma sıfatıdır ve her selam verilişinde ruhun bedenden ayrılması gerekmez diye geçmişti.</p>
<p><strong>Üçüncü vecihte</strong> kabul ettiği şey; &#8220;Hadisi şerifte iki mecaz vardır; mecazın biri &#8220;iade&#8221; lafzında, diğeri, &#8220;ruh&#8221; lafzındadır. Birincisi istiare tabiridir. İkincisi ise mecaz-ı mürseldir.</p>
<p>Bu cevaptan anlaşılan diğer bir cevap(dokuzuncu cevap),ruh ile kastedilen; işitmekten kinayedir. Allah O&#8217;na harikulade bir işitme gücü vererek, kendisine selam vereni işitir ve arada bir vasıtaya gerek olmadan süratle cevap verir. Kastedilen, alı­şageldiğimiz bir işitme değildir. Nitekim Kitabu&#8217;l-Mucizat&#8217;ta beyan ettiğim gibi, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, dünyadaki halinde de harikulade bir şekilde göklerin sesini işitiyordu.295</p>
<p>Bazı vakitlerde O’nun işitmesinin ve cevap verme sıfatının iade edilmesi, dünyada bu gibi hallerin mani olmadığı gibi, O’nun Berzah&#8217;taki hallerine de mani olmaz.</p>
<p>Bu cevaptan çıkan diğer bir cevap (onuncu cevap) alışageldiğimiz işitmenin kastedilmiş olduğu ve iadesinin; Melekuti istiğrak&#8217;tan kendine gelmesi, halinin ona iade edilmesi,O&#8217;na dünyada selam vereni cevaplamasının kastedilmiş oldu­ğudur. O’na bu iade edilen halden ayrılınca, önceki bulunduğu hale döner.</p>
<p>Bundan çıkan diğer cevap: Ruh&#8217;un iade edilmesi demek; Berzah&#8217;ta meşgul bulunduğu; ümmetinin amellerine bakması,kötü amelleri için istiğfar etmesi, onlardan belanın kalkması için dua etmesi, yeryüzünün çeşitli yerlerine bereketin inmesi için dua etmesi, ümmetinden salih birisi vefat ettiğinde hazır bulunması ve bunun gibi, hadislerde ve eserlerde varid olan,Berzah meşguliyetlerinden ayrılması demektir.</p>
<p>O’na selam vermek, amellerin en faziletlilerinden oldu­ğundan ve O’na selam verenin, O’na yakınlık sağlaması bakımından büyük bir değeri olduğundan, verilen selama cevap vermek için bu mühim meşgalelerinden o an ayrılır. Bu da onuncu cevaptır. Bunlar, benim çıkardığım delillerdir.</p>
<p>Cahız der ki; &#8220;Fikir ezberlenerek bağlanırsa, acaiblikler doğar.&#8221;</p>
<p>Sonra bana on birinci cevap zahir oldu; Burada ruh kelimesi ile murad edilen hayat ruhu değil, irtiyah (rahatlama)dır. Allah Teala’nın şu kavlindeki gibi; &#8220;Artık ona bir rahatlık ve güzel koku vardır.&#8221; (Vakıa, 89) Şüphesiz bu ayette ruh kelimesi “feruh&#8221; diye ra’nın zammesi ile okunmuştur.</p>
<p>Bu durumda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, ruh ile kastettiği şey, O’na selam verenin selamı ile rahatlaması ve onu sevmesine hamledilir.</p>
<p>Sonra bana on ikinci cevap zahir oldu; burada ruh kelimesi ile murad edilen; salat ve selamın sevabından hasıl olan rahmettir. İbnül Esir dedi ki; &#8220;Hadiste ruh’un zikrinin tekrar etmesi, tıpkı Kur&#8217;an&#8217;da tekerrür etmesi gibidir. Kur&#8217;an’da ruh kelimesi, cesedi ayakta tutan şeye, vahye, rahmete ve Cebrail aleyhis selam’a ıtlak edilmiştir.”296</p>
<p><strong>24</strong>&#8211; İbnül Münzir, Tefsir’inde, Hasen el Basri radıyallahu anh’den rivayet ediyor; &#8220;Hasen el Basri, &#8220;Artık ona bir rahatlık ve güzel koku vardır&#8221; ayetini &#8220;feruhu ve reyhan&#8221; diye zammeli okumuş, &#8220;er Ruh”= rahmettir&#8221; diye tefsir etmiştir.297</p>
<p>Enes radıyallahu anh&#8217;ın hadisinde; &#8220;Okunan salât, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinde, hediyelerin sunulması gibi sunulur&#8221; diye geçmişti. Bunda murad edilen, okunan salâtın sevabıdır. Bu da Allah’ın rahmeti ve nimetleridir.</p>
<p>Sonra bana on üçüncü cevap zahir oldu; ruh ile murad edilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e tebliğ eden melektir. Ruh kelimesi, Cebrail aleyhis selam dışındaki meleklere de ıtlak edilmiştir.</p>
<p>Ragıb (el İsfehani) dedi ki; &#8220;Meleklerin en şereflileri &#8220;ervah” diye isimlendirilmiştir.”298</p>
<p>Yani &#8220;Allah ruhumu bana döndürür&#8221; cümlesinin manası; &#8220;Selamları bana ulaştırmakla görevli olan meleği gönderir&#8221; demektir. Bu gayet açıktır. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p><strong>UYARI</strong></p>
<p>Şeyh Taceddin’in kelamında iki tenbihe ihtiyaç vardır;</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, Hadisi şerif, Tirmizi&#8217;ye nispet edildiği halde bu hadisi, Kütübü Sitte ashabından, Ebu Davud dışında biri rivayet etmemiştir. Hafız Cemaleddin el-Mizzi de, Atraf’ında böyle demiştir.</p>
<p><strong>İkinci tenbih</strong>; hadis, “*&#8221; = Allah bana ruhumud öndürür&#8221; lafzı ile Süneni Ebu Davud&#8217;da varid olmuştur.</p>
<p>Beyhaki’nin rivayetinde ise ,)&#8221;*’ diye latif bir fark ile gelmiştir. “*’ kelimesi edatı ile müteaddi (geçişli) olursa, hafife almak, “*” edatı ile de; ikram manasında olur.</p>
<p>Sıhah’ta denilir ki;&#8221;*&#8221; &#8220;bir şeyi geri çevirmek; eğer kabul edilmemişse bu kullanılır. Bu ise hatadır.&#8221;yerine döndürmek&#8221; şeklinde (ila edatı ile) kullanılırsa kabul ederek cevaplamak manasına gelir. Birinciye örnek olarak, Allah Teala’nın kavlinde;&#8221;&#8230;Sizi ökçeleriniz üzerinde geriye döndürürler&#8230;”(Al-i İmran, 149)“Onları bana geri getirin.&#8221; (Sad, 33)</p>
<p>&#8220;Ökçelerimiz üzerinde geriye mi döndürülelim?&#8221;(En’am 71) buyrulmuştur.</p>
<p>İkinciye örnek olarak ise şu ayetlere bakınız;</p>
<p>&#8220;Onu annesine geri verdik&#8221; (Kasas, 13)</p>
<p>&#8220;Eğer gerçekten Rabbime döndürülürsem elbette bundan daha hayırlı bir dönüş yeri bulurum.&#8221; (Kehf, 36)</p>
<p><strong>BİR BÖLÜM</strong></p>
<p>Ragıb dedi ki; &#8220;Tefviz (havale), redd&#8217;in manalarından biridir. Denilir ki; &#8220;Hükmü falancaya reddettim&#8221;, yani; &#8220;tasarruf ve idaresini ona havale ettim&#8221; demektir.</p>
<p>Allah Teala buyurur ki;</p>
<p>&#8220;Bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah&#8217;a ve Rasulüne döndürün&#8221; (Nisa, 59)</p>
<p>&#8220;Hâlbuki onu, Rasul’e ve kendilerinden olan Ulül emr&#8217;e döndürse(arz etse)lerdi&#8230;&#8221; (Nisa, 83)299</p>
<p>Bu, hadisten çıkarılan on dördüncü cevaptır. Yani kastedilen; &#8220;Selamı cevaplama tasarrufunu Allah bana verir” demektir. er Ruh kelimesi ile murad edilen de; Allah&#8217;ın rahmetinden salat ve rahmettir. Selam veren kimse, selamı ile Allah’tan bir salât talep etmektedir. Bu kavlin hakikati;</p>
<p><strong>25</strong>&#8211; &#8220;Kim. bana bir kere salat ederse, Allah ona on defa salat eder.&#8221;300 Hadisi şerifidir.</p>
<p>&#8220;Sonra gizli olanı ve görüneni hakkıyla bilene( Allah&#8217;a) döndürüleceksiniz.&#8221; (Tevbe, 94)</p>
<p>&#8220;Sonra (hepsi) hak Mevlaları olan (Allah&#8217;a) döndürü­lürler.&#8221; (En&#8217;am, 62)</p>
<div>
<p>Allah’ın salâtı, O&#8217;nun rahmetidir ve Allah Teala, bu rahmeti talep ederek selam veren kişiye verme işini, Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem’e havale etmiştir. Bu rahmet,Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e duasının bereketiyle,selam veren kişi için hasıl olmaktadır. Bundan dolayı selam verenin selamını kabul için, şefaat menziline nüzul eder. Burada izafet ruh&#8217;adır.</p>
<p>Bu kavlinin benzeri Şefaat hadisindedir;</p>
<p><strong>26</strong>&#8211; &#8220;Ondan ona, ondan ona havale edilir, ta ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;de son bulur.’’301</p>
<p><strong>27</strong>&#8211; ve Mi&#8217;rac hadisinde buyrulur; &#8220;İsra gecesi İbrahim,Musa ve İsa aleyhimüs selam ile karşılaştım. Kıyametin ne zaman kopacağını müzakere ediyorlardı. Sözü İbrahim Aleyhisselam&#8217;a havale ettiler;</p>
<p>&#8220;Onu bilmiyorum&#8221; dedi. İşi Musa aleyhis selam&#8217;a döndürdüler;“Onu bilmiyorum&#8221; dedi. İsa aleyhis selam&#8217;a havale ettiler&#8230;&#8221;302</p>
<p>Hadisten çıkan mana; selam verenin okuduğu dua sebebiyle hâsıl olan rahmeti Allah, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e havale eder. Selam lafzının reddi (cevabı), onun selamına karşılık vermek ve dua etmektir.</p>
<p>Sonra bana on beşinci cevap zahir oldu; ruh ile murad edilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbindeki ümmetine bağlılıktan dolayı mevcut olan şefkattir. Bazı vakitlerde Allah&#8217;ın yasaklarının irtikab edilmesi ile gazablanır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e salât etmek, şu hadiste geçti­ği gibi, bağışlanma sebebidir;</p>
<p><strong>28</strong>&#8211; &#8220;&#8230;o zaman sana kâfi gelir ve bağışlanırsın.&#8221;303</p>
<p>Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir kimsenin kendisine selam vermesi halinde, kendisine selam veren ki­şinin günahı tebliğ edilmiş olsun veya olmasın, selama bağlı olan rahmet, selamı cevaplaması ile o kişiye döndürülür. O kimseye bu rahmetin ulaşmasına, daha önce işlediği günahı mani olmaz. İşte bu nefis bir fayda ve büyük bir müjdedir. Sü­rekli salavat okumaya devam etmek, belirli bir süre salavat ile meşgul olmaktan daha faydalı olur. O kimse faydanın artmasından önce zahiren meşgul olur, onu tayin eder, devam etmesi sebebiyle fayda artar. Bu, özel ile murad edilen genel ifade olmasındandır.Şu ana kadar Allah’ın bana fethettiği son cevap budur.</p>
<p>Bundan sonra bir cevap fetholunursa Allah’ın tevfik ve kere­ mi ile onu da ekleriz.</p>
<p>Daha sonra sual olunan hadisi, Beyhaki’nin, &#8220;Hayatül Enbiya” adlı kitabında mazi edatı kullanılmış olarak;&#8221;Allah ruhumu bana iade etmiştir”304 lafzı ile buldum ve Allah’a çokça hamd ettim.</p>
<p>Bu, hadisi rivayet eden kimsenin hadiste tasarrufta bulunarak o mazi edatını düşürmüş olması ihtimalini kuvvetlendiriyor. Ben bunu verdiğim cevaplar içinde ikinci vecih olarak belirtmiştim. Şu an bu rivayet ile o cevap, en kuvvetli cevap olarak tercihe şayan oldu.</p>
<p>Hadiste murad edilen mana şudur; Allah, vefatından sonra ruhunu O&#8217;na iade eder, daimi bir hayatla diri olur, birisi ona selam verirse diri olduğu için selamına karşılık verir. Hadis, O’nun kabrinde diri oluşu hakkında varid olan hadislere muvafık hale gelmiştir. Şu halde rivayetlerde çelişki yoktur.</p>
<p>Hamd ve minnet Allah’adır. Bazı hadis hafızları dediler ki;</p>
<p>&#8220;Hadisleri altmış vecihten yazmasaydık, bazı tariklerde geçen ziyadeleri, metin lafızlarına bağlayamazdık ve bazı tariklerdeki ziyade ve noksanlar gizli kalırdı.” Vallahu Teala a’lem.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Kainatın Sırları,syf.169-193</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>262-Hasendir. Ebu Davud (2041) Ahmed (2 /5 2 7 ) Beyhaki (5 /2 4 5 ) Taberani Evsat (3/2 6 2 ,9 /1 3 0 ) Beyhaki Şuabu&#8217;l-İm an (2 /2 1 7 ,3 /4 9 1 ) Mecmau’z-Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Fethu’l-Bari (6 /4 8 8 ) Beyhaki Hayatu’l Enbiya (no;15) Elbani Sahihu’l-Cami (5679) es-Sahiha (2266)</p>
<p>263- S ah ih Müslim (4 /1 8 4 5 ) İbni Hibban (1 /2 4 1 , 242, 244) Nesai(3 /2 1 5 , 216) Ahmed (3 /1 2 0 ,1 4 8 , 248, 5 /5 9 , 365) Ebu Ya’la (6 /7 1 , 7 /1 1 7 , 126) İbni Ebi Şeybe (7 /3 3 5 ) Abdurrazzak (3 /5 7 7 ) Taberani M üsnedu Şamiyyin (2 /4 2 0 ) Abd Bin Humeyd (1 /3 6 2 ) İbni Ebi Asım Zühd (s.74) Deylemi (6529) Ebu Nuaym Hilye (6 /2 5 3 ) Tarihu Cürcan (1 /2 7 3 ) D arekutni Ilei (7 /2 6 2 ) İbni Adiy (5 /3 8 ) Beyhaki H ayatu’l-Enbiya (s.78 no;6) , __</p>
<p>264 İsn a d ı zayıftır. Ebu Nuaym Hilye (3 /3 5 2 ) Taberani (1 1 /1 1 1 ) M ecmauz Zevaid (8 /2 0 5 )</p>
</div>
<p>265 S ah ih tir. Ebu Ya&#8217;Ia (6 /1 4 7 ) Beyhaki Hayatu&#8217;l-Enbiya (s.70, 72 n o ;l,2) Deylemi (403) Mecmauz Zevaid (8 /2 1 1 ) Fethul Bari (6 /4 8 7 ) Suyuti Z ehrur Ruba (4 /1 1 0 ) İbni Adiy (2 /3 2 7 ) Bezzar (256) Temmam Fevaid (56) İbni A sakir (4 /2 8 5 ) Ebu Nuaym A hbaru Esbehan (2 /8 3 )<br />
Elbani Sahiha (621) Elbani Daife (202)</p>
<p>266 Ebu Nuaym Hilye (2 /3 1 9 )</p>
<p>267 S ahih. Ebu Davud (1531) Beyhaki Hayatul-Enbiya (s.88 no;10) İbni Mace (1085) Darimi (1 /4 4 5 ) Nesai (3 /7 5 ) Bezzar (8 /4 1 1 ) İbni Ebi Şeybe (2 /2 5 3 ) İbni Ebi Asım el-Ahad vel Mesani (3 /2 1 7 ) Taberani (1 /2 1 6 ) Ahmed (4 /8 ) Hakim (1 /2 7 8 ) İbni Hibban (2 /1 3 2 ) İbni Huzeym e (3 /1 1 8 ) Hüseyni el-Beyan (1 /1 7 7 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Hakiym Tirmizi N evadir(4/110) Sahihul Cami (2212)</p>
<p>268- Z ayıftır. Beyhaki Şuabul İm an (1 5 8 3 ,4 1 5 6 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (s.104 no;18) Hatib Tarihu Bağdat (3 /2 9 1 ) ibni A sakir (5 6 /3 0 2 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Kadı lyaz Şifa (2 /6 3 ) Suyuti M enahilus Safa (s.70) İbn Cevzi el Vefa (1554) İbni Adiy Kamil (6 /3 5 1 ) Ebuş Şeyh KitabusbSalati Alen Nebi, İbni Kayyım Cilaul Efham (s.46, 54) Elbani Daife (203) İbni Şem&#8217;un Emali (2 /1 9 3 ) Suyuti Lealiul M asnua (1 /1 4 6 ) Sehavi Kavlul Bedi (s.l 16) Ukayli Duafa (4 /1 3 6 )</p>
<p>269 Ş a h itle riy le h a se n d ir. Buhari Tarihul Kebir (6 /4 1 6 ) Bezzar (4 /2 5 5 )Suyuti Z ehrur Ruba (4 /1 1 0 ) Ebuş Şeyh A zam et (2 /7 6 3 ) Mecmauz Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Ukayli Duafa (3 /2 4 8 ) Camiüs Sağir (2365). İsnadında hakkında ihtilaf edilen bir ravi olan Nuaym BinbDamdam_vardır. Elbani Sahihul Cami (2176) Sahiha (1530) Suyuti zayıf dedi. Elbani şahitleriyle hasen demiştir.</p>
<p>270- U y d u rm a b ir riv a y e ttir. İbni M ende el-Fevaid (s.82) Beyhaki Hayatul Enbiya (s.94 no;13) el-Asbahani et-Tergib (2 /6 8 4 ) Suyuti Dürrül M ensur (6 /6 5 4 ) Elbani ed-Daife (5857) Zehebi, Ukayli ve Elbani ravilerinden Osman b. Dinar sebebiyle hadisin uydurma olduğunu söylem işlerdir.</p>
<p>271- U ydurm a. Beyhaki Hayatul Enbiya (s.75 no;4) Deylemi (852) Suyuti Lealiül Masnua (1 /2 8 5 ) Zürkani Şerhul M uvatta (4 /3 5 7 ) Elbani Daife (202) Feyzul Kadir (5 /5 0 1 ) Cemül Cevami (5397) Kenzul Ummal (35530) isnadında hadis uydurm akla itham edilen raviler vardır.</p>
<p>272-M aktu. Beyhaki Hayatul Enbiya (s.76 no;5) ismi belirtilm eyen ravi başka bir tarikinde belirtilm iştir. İsnadı kuvvetlidir, ancak tabiinden birine ait b ir söz olup israiliyat kaynaklı olm ası ihtim ali vardır, bkz: Ebu Nuaym [8 /3 3 3 ] Daiful-Cami (5224) ed-Daife (1/3 6 4 )</p>
<p>273 Beyhaki Hayatul Enbiya (s.77) Feyzul Kadir (5 /5 0 1 )</p>
<p>274- S âhih. Müslim (1 /1 5 6 ) Ebu Nuaym M üsnedül M üstahrac (1 /2 3 9 )Nesai Sünenül Kübra (6 /4 5 5 )l Ebu Avane (1 /1 1 7 ) İbni Sa’d (1 /2 1 5 )Fethul Bari (6 /4 8 7 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (9)</p>
<p>275- Sahih. Buhari (2 /8 4 9 ) Müslim (4 /1 8 4 4 ) Taberi Tefsiri (2 4 /3 1 ) İbnibHibban (1 6 /3 0 1 ) Ebu Davud (4671) Tirm izi (3245) Nesai Sünenül Kübra (4 /4 1 8 ) İbni Ebi Şeybe (6 /3 1 0 ) Tahavi Şerhu Meanil Asar (4 /3 1 5 ) Ahmed (2/450)^E bu Ya’la (1 1 /5 2 0 ) Beyhaki Şuabul İm an (1 /3 1 0 ) Deylemi (7319) D arekutniİlel (8 /6 8 )</p>
<p>276 -Beyhaki Hayatul Enbiya(20)</p>
<p>277- Sahih. Ebu Ya’la (1 1 /4 6 2 ) Hakim (2 /6 5 1 ) Heysemi M aksadu Ali(1240) MecmaUz Zevaid (8 /2 1 1 ) İbni Hacer Metalibu Aliye (3853, 4574) Suyuti el Havi (2 /1 7 9 ) Busayri İthaf (7170, 7295) İbni Asakir (4 7 /4 9 6 ) Ali Bin Burhaneddin Halebi Siyretül Halebiye (2 /4 3 2 ) Avnul Mabud (1 1 /3 1 0 ) Suyuti Hasais (3 /1 1 4 6 ) Hakim, Heysemi, Busayri ve Elbani sahih dem işlerdir. Bkz.: Elbani Sahiha (2733)</p>
<p>278- Zayıf. İbni Sa’d (5 /1 3 2 ) Ebu Nuaym Delail (510) Lalkai Keramatil Evliya (s.166) Zehebi Siyeri A&#8217;lamin Nübela (4 /2 2 8 ) Suyuti Hasais (2 /4 9 0 tercem esi; 2 /5 5 1 ) Şerhus Sudur (s.209) isnadında bulunan A bdulham id b. Süleym an zayıftır.</p>
<p>279 -Suyuti Hasisul Kübra (2 /4 1 8 ) Suyuti Şerhus Sudur (s.209)</p>
<p>280- B atıl. İbni Sa&#8217;d (5 /1 3 2 ) Zehebi Siyeri A&#8217;lamin Nübela (4 /2 2 9 ) Suyuti Şerhus Sudur (s.2096) isnadımda M uham m ed b. Ömer el-Vakidi vardır.</p>
<p>281- Z ayıftır. Said bin Abdulaziz öm rünün sonlarına doğru hafıza karışıklığına uğram ıştır. Tlarim i (1 /5 6 no;94) Abdulgani Dehlevi Encahul Hace (1 /2 9 1 no;4029) K astalani Mevahibu Ledüniye (2 /4 8 1 ) İbn Cevzi el Vefa (1535) Rudani Cem’ül Fevaid (2447)</p>
<p>282 -Peygam berlik şeh ad etten üstün bir m ertebe olm akla beraber, bütün peygam berlerin şehid olduğuna d air bir delil yoktur.</p>
<p>283 SahihU r. Ahmed (1 /3 8 1 , 408, 434) Taberani (10119) Ebu Ya&#8217;la (9 /1 3 2 ) Hakim (3 /6 0 ) İbni Sa’d (2 /2 0 1 ) Mecmauz Zevaid (4 /8 , 9 /3 4 ) A bdurrazzak (5 /2 6 9 ) Ebul M ehasin Mu’tasaru l M uhtasar(2 /2 1 6 ) Heysemi Maksadu Ali (1867)</p>
<p>-284 S ahih. Buhari (4 /1 6 1 1 ) Ahmed (6 /1 8 ) Darimi (3291, 32) Hakim (3 /6 0 ) Beyhaki (1 0 /1 1 ) Fethul Bari-(1 0 /2 4 5 ) Feyzül Kadir (5/4.48) İbni H acer Tağlikut Ta&#8217;lik (4 /1 6 2 )</p>
<p>285- Beyhaki el İtikad (s.305)</p>
<p>286- Kurtubi Tezkira (s. 169) İbni Kayyım er-Ruh (s.49)</p>
<p>287- C acerm ; İran&#8217;ın kuzey doğusunda bir şehirdir. Tahran -N işabur Meşhed tren yolu üzerinde yer alır. Bkz.: Rıza Kurtuluş T. D. V. 1. A. (6 /5 4 2 )</p>
<p>288 -Beyhaki el İtikad (s.305)</p>
<p>289- Yafii Ravzur-Rayahin (s.205),Bunlar Yafii&#8217;nin delilsiz olarak ortaya attığı iddialardan ibarettir!</p>
<p>290- H adis h a se n d ir. Ebu Davud (2041) Ahmed (2 /5 2 7 ) Beyhaki (5 /2 4 5 )<br />
Taberani Evsat (3 /2 6 2 ,9 /1 3 0 ) Beyhaki Şuabui İm an (2 /2 1 7 ,3 /4 9 1 ) Mecmauz Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (no; 15).</p>
<p>291 “ Ji “ edatı, fiili m azi’nin önüne geldiği zam an fiile kesinlik kazandırır. Bu edat, işin geçm iş zam anda tamamlandığını vurgulamak için kullanılır.</p>
<p>292- Bkz.: Buhari (7517)</p>
<p>293- Zayıftır. Deylemi [5945] lbni Hacer el-lsabe [5 /4 9 6 ] Şa&#8217;rani B edrü’l M ünir [1942] Camius Sağir [9032] Elbani Daife [4658].Daiful Cami (5846) Suyuti de zayıf olduğunu Camius Sagir&#8217;de ifade etm iştir. Bu anlam da diğer bir rivayeti Deylemi isnadsız olarak, Enes radıyallahu anh&#8217;den m erfuan naklediyor; &#8220;R üyam da ik i k a d ın g ö rd ü m . Birisi ko n u şu y o r, d iğ e ri k o n u şa m ıy o rd u . H e r ik isi d e c e n n e tlik ti.<br />
K o n u şan a so rd u m ; &#8220;Sen k o n u şu y o rsu n d a b u n e d e n k o n u ş a m ıy o r?” d ed i ki; “B en v asiy et e ttim , o ise v asiy et e tm e d e n ö ld ü .Bu y ü z d e n k ıy a m e te k a d a r k o n u şam ıy acak tır.&#8221; (Deylemi (3202)Tenzihuş Şeria (2 /3 7 4 )</p>
<p>294- Sahih. Enes b. Malik radıyallahu anh&#8217;den: Buhari (4462) Tirmizi Şemail (379) Nesai (4/12-13) lbn Mace (1629) Darimi (1/4Ö) Beyhaki (4/71) Ahmed (6/141,196) İbn Hibban (14/592) Ebu Ya&#8217;la (6/111) Hatibul Bağdadi Tarihu Bağdat (6/261)</p>
<p>295 Bkz.: Hasaisul Kübra ( Naim Erdoğan Tercemesi s.643 v.d.)</p>
<p>296- İbnül Esir en-Nihaye Fi Garibil Hadis(2/271)</p>
<p>297-Kürtubi (17/232) Taberi (27/21?) Suyuti Dürrül Mensur (8/37) Avnul Ma’bud (11/17)</p>
<p>298-bkz. El Müfredat(s.205)</p>
<p>299 -Müfredat (s.192)</p>
<p>300- Sahih. Müslim (1/306) Buhari Edebul Müfred (1/224) Ebu Nuaym Müsnedül Müstahrac (2/31) İbni Hibban (3/187) İbni Huzeyme(1/218) Ziyaul Makdisiel-Muhtare (4/397) Tirmizi (485) Ebu Davud (1530) Nesai Kübra (1/384) Ahmed (2/375) Bezzar (97268) Taberani (5/99) Mucemul Evsad; (4/285, 5/162) Mucemus Sağir (2/126) Ebu Ya&#8217;la (7/75) Ebu Avane (1/546) Mecmauz Zevaid (10/163) Hilyetul Evliya (4/347) Hatib (10/335) Darekutni İlel (6/9)</p>
<p>301 Sahih. Buhari (4/163, 6/605) Müslim (iman, 327) Ahmed (2/435, 436, 3/144) Tirmizi (2431) İbni Cevzi el Vefa (1590)</p>
<p>302 -sahihtir. Hakim (2/416, 4/534) Ahmed (1/375) İbni Mace (4081) İbni Ebi Şeybe (7/498) Heysem Bin Küleyb Müsnedu Şaşi (2/271, 273) Ebu Ya&#8217;la (9/196) Allame ed-Dani Sünenül Varide (5/988) Fethul Bari (13/89)</p>
<p>303-hasendir Ziyaul Makdisi el Muhtare (3/390) Hakim (2/457, 558) Tirmizi (2457) Ahmed (5/136) Abdurrazzak (2/215) Beyhaki Şuab (2/187, 188, 217, 7/359) Abd Bin Humeyd (1/89) İbni Ebi Şeybe (2/253, 6/325) İbni Ebi Asım el Ahadu vel Mesani (4/142) Deylemi (8160) Ebu Nuaym Hilye (8/377) İbni Adiy el Kamil (5/14) Mecmauz Zevaid (10/160) Fethul Bari (11/168) İbni Hibban Mecruhin (2/82). Bu Hadisin tam metni şöyledir; &#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Sarsıntı gelir, peşinden bir başkası onu izler ve onunla beraber ölüm gelir.” Adamın biri dedi ki; &#8220;Ya Rasulullah! Ben senin üzerine salâvat getirecek olursam?&#8221; buyurdu ki; “O zaman Allah sana dünyan ve ahiretin ile seni meşgul edecek konularda kâfi gelir ve günahını bağışlar.”</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/">Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Oct 2017 18:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Haşr]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike'nin ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh'un İspatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Bekası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Dokuzuncu Söz &#160; اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir. Mukaddime Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/">Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/images-1-72/" rel="attachment wp-att-18025"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18025" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-1.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a></h2>
<h2>Yirmi Dokuzuncu Söz</h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ</strong></p>
<p><strong>تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى</strong></p>
<p>Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.</p>
<h3>Mukaddime</h3>
<p>Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: Hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki zemin gibi semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semavata münasip bulunsun. Şeriatın lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir.</p>
<p>Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz, semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder belki tasrih eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misali olan semavat dahi nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevi’l-idrak mahluklarla elbette doludur. O mahluklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleri ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.</p>
<p>Evet, şu kâinatın keyfiyatı, onların vücudlarını gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen dakik sanatlı tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmettar nukuş ile süslendirip tezyin etmesi; bilbedahe ona göre mütefekkir ve istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzarını ister, vücudlarını talep eder.</p>
<p>Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister, taam ise aç olana verilir. Öyle ise şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-i ervah ve kut-u kulûb; elbette melaike ve ruhanîlere bakar, gösterir. Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubudiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubudiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.</p>
<p>Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezaif ve ibadete, nihayetsiz melaike envaları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki şu mescid-i kebir-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.</p>
<p>Evet, şu kâinatın her bir cihetinde, her bir dairesinde, ruhaniyat ve melaikelerden birer taife, birer vazife-i ubudiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivayat-ı ehadîsiyenin işaratıyla ve şu intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki: Bir kısım ecsam-ı camide-i seyyare –yıldızlar seyyaratından tut tâ yağmur kataratına kadar– bir kısım melaikenin sefine ve merakibidirler. O melaikeler, bu seyyarelere izn-i İlahî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler.</p>
<p>Hem denilebilir: Bir kısım hayattar ecsam –bir hadîs-i şerifte “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler.” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar– bir cins ervahın tayyareleridir. Onlar bunların içine emr-i Hak’la girerler, âlem-i cismaniyatı seyredip o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile âlem-i cismanîdeki mu’cizat-ı fıtratı temaşa ediyorlar. Tesbihat-ı mahsusalarını eda ediyorlar.</p>
<p>İşte nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü şu kesafetli ve ruha münasebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur-u hayata münasebeti pek cüz’î olan sudan, mütemadiyen hummalı bir faaliyetle, letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık ve hayata çok münasip, şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sair madde-i latîfeden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.</p>
<h3>Birinci Maksat</h3>
<p>Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksatta dört nükte-i esasiye vardır.</p>
<h4>Birinci Esas</h4>
<p>Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziya ecsamın görülmesine sebeptir ve renklerin –bir kavle göre– sebeb-i vücududur. Öyle de hayat dahi mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebeptir. Hem cüz’î bir cüzü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüze sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihat ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi kemalât-ı vücudun umumuna sebeptir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir.</p>
<p>Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa o dağa nisbeten ma’dumdur. Çünkü ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun, ne şuuru var ki taalluk etsin.</p>
<p>Şimdi bak küçücük bir cisme, mesela bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”</p>
<p>İşte zîhayattaki meşhur havass-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envaıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur.</p>
<p>İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki hayatın ziyası olan şuur ile akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.</p>
<p>Hayat, Zat-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i sanatıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünkü enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.</p>
<p>Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.</p>
<p><em>Elhasıl</em>, denilebilir ki hayat olmazsa vücud, vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.</p>
<p>Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervah ile ve zevi’l-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.</p>
<p>Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi esîr gibi ruha yakın ve münasip olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları gibi pek çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.</p>
<p>Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:</p>
<p>İki adam; biri bedevî, vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususi şerait-i hayatiyeleri vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki zîruh ile amelelerle doldurulmuş ve biri var ki bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur.</p>
<p>Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu sanatlı sarayların onlara münasip âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.</p>
<p>Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz.</p>
<p>İşte şu temsil gibi ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bi’t-tarîkı’l-evlâ ve bi’l-hadsi’s-sadık ve bi’l-yakîni’l-kat’î delâlet eder, şehadet eyler, ilan eder ki:</p>
<p>Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, şeriat-ı garra-yı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır.” der, tesmiye eder.</p>
<p>Melaikenin ise ecsamın muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.</p>
<p><strong>Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:</strong></p>
<p>Bi’t-tecrübe, madde asıl değil ki vücud ona münhasır kalsın ve tabi olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.</p>
<p>Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki her şey ona ircâ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.</p>
<p>Bilbedahe madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.</p>
<p>Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.</p>
<p>Görülmüyor mu ki gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.</p>
<p>İşte hiç mümkün müdür ki bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.</p>
<h4>İkinci Esas</h4>
<p>Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma-ı manevî ile –tabirde ihtilaflarıyla beraber– bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.</p>
<p>Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın meşaiyyun kısmı, melaikenin manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır.” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar.</p>
<p>Eski hükemanın işrakiyyun kısmı dahi melaikenin manasında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere ve Erbabü’l-Enva” diye isim vermişler.</p>
<p>Bütün ehl-i edyan “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadı ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla tesmiye ediyorlar.</p>
<p>Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat derecesine manen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi melaikenin manasını inkâr edemeyerek (Hâşiye<a href="http://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/yirmi-dokuzuncu-soz/#_ftn1" name="_ftnref1"><u>[1]</u></a>) “Kuva-yı Sâriye” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar.</p>
<p>Ey melaike ve ruhaniyatın kabulünde tereddüt gösteren bîçare adam! Neye istinad ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki bütün ehl-i akıl, bilerek bilmeyerek melaikenin manasının sübutuna ve tahakkukuna ve ruhanîlerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta ispat edildiği gibi hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin kabulünde manen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Şu halde hiç mümkün olur mu ki şu feza-yı vesîa sekenelerden, şu semavat-ı latîfe mutavattinînden hâlî kalsın?</p>
<p>Hiç hatırına gelmesin ki şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayattar olmasına kâfi gelir. Çünkü o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.</p>
<p><strong><em>Elhasıl</em></strong>, madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil manen ittifak etmişler ki mevcudat, şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid ve teşekkül-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücud ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud vardır ki âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti gibi ervaha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mana, ervahlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet ederler.</p>
<p>Elbette bilâ-şek velâ şüphe, melaike vücudlarının ve ruhanî hakikatlerinin en güzel sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki Kur’an, şerh ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.”</p>
<p>Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki olan kudret-i Fâtıranın ve irade-i Ezeliyenin emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar ki ecram-ı ulviyenin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.</p>
<h4>Üçüncü Esas</h4>
<p>Mesele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki tek bir cüzün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yeti ile umum nev’in vücudu malûm olur. Çünkü kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev’in umumunu kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın taifeleri, birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivayeti gibi melaikelerle muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma etmişlerdir.</p>
<p>Acaba hiçbir fert melaikelerden bilbedahe görünmezse hem bilmüşahede bir şahsın veya müteaddid eşhasın vücudu kat’î bilinmezse hem onların bilbedahe, bilmüşahede vücudları hissedilmezse hiç mümkün müdür ki böyle bir icma ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücudî bir emirde ve şuhuda istinad eden bir halde müstemirren ve tevatüren o ittifak devam etsin.</p>
<p>Hem hiç mümkün müdür ki şu itikad-ı umumînin menşei, mebâdi-i zaruriye ve bedihî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki hakikatsiz bir vehim; bütün inkılabat-ı beşeriyede, bütün akaid-i insaniyede istimrar etsin, beka bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki şu ehl-i edyanın, bu icma-ı azîmin senedi; bir hads-i kat’î olmasın, bir yakîn-i şuhudî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki o hads-i kat’î, o yakîn-i şuhudî, hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vakıalarından ve o müşahedat vakıaları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melaike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rü’yetlerinden hasıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat’iyedir.</p>
<p>Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen âlem-i hakikatin Şemsü’ş-şümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.</p>
<p>Madem tek bir ruhaniyatın vücudu, bir zamanda tahakkuk etse şu nev’in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev’in vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun en ahseni en makulü en makbulü; şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur’an’ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi’rac’ın gördüğü gibidir.</p>
<h4>Dördüncü Esas</h4>
<p>Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor.</p>
<p>Mesela bir çiçek, kendince bir nakş-ı sanatı gösterip lisan-ı haliyle esma-i Fâtır’ı zikrettiği gibi küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilanatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı ile bir tesbihatı var. Öyle de koca semavat denizi dahi kelimatı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine hamdeder ve hâkeza…</p>
<p>Mevcudat-ı hariciyenin her biri, sureten camid, şuursuz iken gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melaikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.</p>
<p>Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi şu saray-ı âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi: Melaike ve ruhanîlerdir. Madem nebatat ve cemadat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde bilmeyerek gayet küllî maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve her şeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.</p>
<p>Hem insana benzer ki o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı ile emri ile teveccühü ile hesabı ile namı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisap ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal ve zevk ve saadeti kâfi görüp hâlisen muhlisen çalışıyorlar.</p>
<p>Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın envaına göre vazife-i ibadetleri tenevvü ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde, muhtelif vazifedarları gibi saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezaif-i ubudiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü ediyor. Mesela Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. Tabir caiz ise umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.</p>
<p>İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın rivayet ettiği, melaikeler hakkındaki suretler gayet münasiptir ve makuldür.</p>
<p>Mesela, ferman etmiş ki: “Bazı melaikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var.</p>
<p>Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir hem gayet küllîdir, geniştir.</p>
<p>Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Mesela, sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.</p>
<p>Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki her biri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor.</p>
<p>İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?</p>
<p>Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise melaikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cennet<strong>i مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ </strong>dır<strong>;</strong> gir bak. Melaikeyi o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil, birer menzildir. İşte şu menzillerden bak:</p>
<p><strong>وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ۞ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ۞ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ۞ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ۞ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا ۞</strong></p>
<p><strong>وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ۞ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ۞ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ۞ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ۞ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا ۞</strong></p>
<p><strong>تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ</strong></p>
<p>Hem dinle:<strong> سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ۞ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ </strong>senalarını işit.</p>
<p>Eğer cinnîlerle görüşmek istersen<strong> قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ </strong>surlu sureye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:</p>
<p><strong>اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ۞ يَهْدٖٓى اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi &#8211; Sözler/Yirmidokuzuncu Söz</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/">Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Berzah Hayatları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15502</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ALLÂME SUBKÎ’NİN ŞİFÂÜ’S-SEKAM KİTABININ DOKUZUNCU BABI BERZAH ÂLEMİNDEKİ ENBİYÂNIN HAYATLARI HAKKINDA OLUP, DEDİKLERİNİ BEŞ FASILDA TERTİP ETMESİ VE KONUYU DOĞRU ŞEKİLDE ANLATMASI İmam Allâme Ebu’l-Hasan Es-Subkî, «Dokuzuncu bab: Peygam­berlerin hayatları hakkındadır. Hiç şüphe yok ki, bu eserde geçen hadisler, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin ruh-ı (şerifi) dünyadan ayrıldıktan sonra, kendisine iade edildiği, ken­disinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/">Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2/" rel="attachment wp-att-15503"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15503" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2.jpg" alt="" width="460" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 460px) 100vw, 460px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ALLÂME SUBKÎ’NİN ŞİFÂÜ’S-SEKAM KİTABININ DOKUZUNCU BABI BERZAH ÂLEMİNDEKİ ENBİYÂNIN HAYATLARI HAKKINDA OLUP, DEDİKLERİNİ BEŞ FASILDA TERTİP ETMESİ VE KONUYU DOĞRU ŞEKİLDE ANLATMASI</strong></p>
<p>İmam Allâme Ebu’l-Hasan Es-Subkî, «Dokuzuncu bab: Peygam­berlerin hayatları hakkındadır. Hiç şüphe yok ki, bu eserde geçen hadisler, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin ruh-ı (şerifi) dünyadan ayrıldıktan sonra, kendisine iade edildiği, ken­disinin sesleri işittiğini ve selâmlara cevap verdiği bahislerini şâmil bulunmaktadır. Bu hususların, peygamberlere, şehidlere ve diğer ölülere de şâmil oldukları söylendiği için, düşünüp onlardan da bah setmemiz ihtiyacı oldu», deyip kitabının bu babını beş fasıl üzerine tertip eyledi:</p>
<p>Birinci fasılda, Peygamberlerin (a.s.) dünyadan intikal ettikten sonra hayatta oldukları hakkındadır, diyerek Hâfız Ebû Bekir el- Beyhaki bu konuda bir cüz te’lif etmiştir, demiş ve o konuya ait ha­disleri ve tahkikin beyanını on sayfada açıklamıştır.</p>
<p>İkinci fasılda, şehidlerin hayatta olduklarını tahkik etmiştir.</p>
<p>Üçüncü fasılda, diğer ölülerin halkın seslerini ve kelâmlarını işittiklerini ve anladıklarını, ruhların cesetlere dönüşü ile ilgili ko­nularını sekiz sahifede tesbit etmiştir.</p>
<p>Dördüncü fasılda, der ki: Peygamberlerden başka ölüler ve şe- hidler hakkında halkın dedikleri sözlerini anladın ve ruhun cesede dönüşü ve kıyamete kadar cesette baki kalmasına dair kavlin akıl­dan uzak olup hadis-i sahihteki «Ruhun, kıyamet günü cesede dö­necektir», beyanına muhalif olduğunu anladın. Şehidlerin ve daha başka mutlu olanların ruhlarına nimet, şakilere azap hâsıl oldu­ğunu da anladın. Ama acaba şehidler ile başkaları arasında ne fark vardır, diye aklına bir soru gelmesi umulur. Aklına gelecek bu sua­lin iki vecihle cevabı vardır*.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Şehidlere hayat isbat edilmesi, başkalarına kabirde hayat olmadığına dair bir delil değildir. Allahü Teâlâ, Kelâmı’nda varid olan «Allah yolunda Öldürülen kimseleri, ölü zannetmeyin. Bilâkis onlar diridir. Rabları yanında rızıklandırılıyorlar, Allah’ın iyiliğinden kendilerine verdiği şeylerle sevinç içindedirler. Arkala­rında kalıp kendilerine erişemeyen kişilerin hâlini düşünerek ne korkumuz, ne kederimiz var diyorlar». (Âl-i İmran, 169-170). Bu iki âyet-i kerimede de, bu hükmün şehidlerden başkasına olmadığına delâleti yoktur. Belki bu iki âyet-i kerime, şehidlerin hayatta olma­dıklarını itikad edenleri reddeder ve iddialarına karşı bir nastır. Zi­ra o zamandaki münakaşaları şehidler hakkında idi.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Hayatın nev’ileri, birbirlerinden ayrı şeylerdir. Meselâ: Şakilerin hayatları azaptır. Allah bizleri ondan korusun! Bazı mü’- minlerin, ni’mettir. Şehidlerin hayatları daha tamam ve âlâdır. İş­te şehidlerin bu nev’i hayatları ve rızıkları, onların mertebelerinde olmayan kimselerde hâsıl olamaz.</p>
<p>Nebilerin hayatları ise, bu kitapta ulemâ cemaatinden nakli geçtiği üzere, dünyada olduğu gibi Berzah âlemindede, hayatları hem ruhlarında, hem de cesetlerinde devamlı sabit olduğu için, bü­tün insanların hayatlarından daha kâmil ve daha üstündürler. Şüp­hesiz yine onların hayatları, şehidlerin ve daha başkaların hayat­larından daha kâmildir. Hayatlarının ruha nisbeten üstünlüğünün sebebi: Huzur-ı İlâhî ile ilişkileri, ni’met ve manevî huzurun kemâ- lindendir.</p>
<p>Ruhları, bu durumlarıyla beraber bu âleme yönelip onda tasarruf edicidirler. Hayatlarının cesede nisbeten kemâliyeti ise, ha­dis-i şerifte sabit olmuştur. Hulâsa! ölümden sonra, herkese, haya­tında kendisine yapılan muamele gibi muamele edilir. İşte, bu ne­denle, Peygamber sallallahü teâlâ aleyhi ve selleme, hayatmda ken­disine karşı yapılan terbiye ve edeb gibi vefatından sonra da terbi­ye ve edebde bulunmak vâciptir.</p>
<p>Hz. Ebû Bekiri’s-Sıddık’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, şöyle dedi: Herhangi bir peygamber hayatta olsun, vefatından sonra ol­sun, ona karşı sesin yükseltilmesi lâyık değildir. Rivâyet ediliyor ki, Hz. Âişe (r.a.) Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mesci­dine bitişik olup uzanan bazı evlerde çakılan kazık ve çivinin çıkar- çıkardığı sesten dolayı ev sahiplerine, «Resûlullah sallallahü aley­hi ve sellemi incitmeyin! »diye haber gönderiyordu. Ali b. Ebû Ta- lib (r.a.) de Hz. Peygamber&#8217;e eziyet vermekten sakınmak için, ka­pısının iki kanadını beyaz bez (veya beyaz deriden) başka bir şey­den yapmamıştır. El-Hüseynî, «Ahbarü’l-Medine» eserinde böyle ri­vayet etmiştir.</p>
<p>İşte böyle yapanların bu durumları, kendileri Hz. Peygamber, vefatından sonra da diri olduğunu itikad ettiklerine delâlet eden delillerden biridir. Hz. Urve anlatıyor: Adamın biri, Ömer b. el-Hat- tab’ın nezdinde Hz. Ali’ye dil uzatınca, Ömer (r.a.) ona «muhakkak ki sen Resûlullah’ı mezarında incittin. Allah seni çirkinleştirsin!» dedi. Salih seleflerin, sahabe ve tabiînin siyerlerini tetkik eden kim­se, kendilerinin, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, hayatta iken ona karşı yaptıkları edeb gibi, vefatından sonra, yine ona karşı ga­yet terbiyeli olup kabr-i şerifine karşı da öyle olduklarını anlaya­caktır.</p>
<p>Daha sonra Subkî dedi ki: İşte sahabîler, bu nedenle, Hz. Pey- gamber’in (s.a.v.) tazimini kastederek onun mescidinde yüksek ses­le konuşmuyorlardı.</p>
<p>Buharî, Ömer b. el-Hattab’tan şöyle rivâyet eder: Hz. Ömer, Tâ-if ten gelip Mescid-i Nebevı&#8217;de yanında bulunan iki adama, «Siz eğer misafir olmayıp bu beldenin yerlisi olsaydınız, sizi incitecektim. Zi­ra Resûlullah’ın mescidinde sesinizi yükseltiyorsunuz», diye buyur­du. Eğer, sahabilerin Resûlullah’a yaptıkları tazimleri hakkındaki terbiyelerinden bahseden hadîsleri toplasak birçok kitap ciltleri mey­dana gelecektir.</p>
<p>Daha sonra Allâme Subkî şöyle der:</p>
<p>Beşinci fasıl: Bundan önceki dokuzuncu babta geçen bütün fasıl­lardan maksat, ölümden sonra insanın işitme ve ona benzeyen araz- kısmından olan şeylerin tesbit ve tahkiki idi. Zira, bu arazın (işitme idrak gibi duygular) mevcudiyetlerinin şartı hayattır, öyle ise, bun­lar insanın ölümünden sonra nasıl hâsıl ve sâbit olabilirler? Husul­leri zayıf bir hayaldir, denilebilir.</p>
<p>Buna cevap olarak, evet mevcut­turlar. Çünkü bizler, ölen kimsenin işitme gibi vasıfla muttasıf oldu­ğunu iddia ediyoruz. Bu durumda olan şey, cesedin ölümü halinde, ya yalnız ruhtur veya cesede hayatın ölümden sonra dönerek bedenle birleşmesidir. İnsanda ceset ve nefis (ruh) diye iki şey mevcuttur. Ceset ölür ve hayat bir daha kendisine dönmezse, mevcudiyetleri hayat şartına bağlı olan arazların kaim olacaklarını iddia etmiyoruz.</p>
<p>Eğer hakikatta hayat tekrar cesede dönüverirse, o zaman, cesedin işitme ve başka duygular ile muttasıf olması sahihtir. Nefs, Müslü­manların ittifakıyla bedenin ölümünden sonra, bakidir. Hattâ Aişe (r.a.) bile ehl-i kalib (köyündeki ölü kâfirlerin) ses işittiklerini in­kâr etti ise de, idrak ettiklerine muvafakat etti Hz. Peygamber, «Şüp­hesiz onlar, şimdilik daha önce (dünyada) kendilerine dediklerim şey hak olduğunu biliyorlar», diye onlarda idrak vasfı olduğunu kçıbul etmiştir.</p>
<p>Hattâ Müslüman olmayan filozoflar ve daha başkaları, yâ­ni nefislerin bâki olduklarını söyleyenler de ölümden sonra, nefis için, idrak, ilim vardır diyor. Nefislerin, cesedin ölümden sonra baki kalması görüşüne önem vermeyen kimseden başka muhalefet vaki olmamıştır. Şüphesiz, Allahü Teâlâ onları, bu âlemi yok ettikten son­ra tekrar iade edecektir.</p>
<p>Bekadan maksadımız, nefisler bedenin ölü­münden sonra bir zaman kalıp daha sonra fâni olursa, kıyamet gü­nü bedenle birlikte iade edilecektir. Fâni olmazlarsa, bedenin yapılı­şı iade edilir ve nefis (ruh) tekrar bedene rücu edecektir. Var olduk­ları müddet zarfında, müşkülâtsız olarak mâkulatı (akıl yolu ile id­rak olunan şeyleri) idrak ediyorlar. Ruhun işitme ve benzeri hissi duyguları idrak etmesi ise bedene taallûkları halindedir. Fakat ke­lâm âlimleri, acaba müdrik (idrak eden) yalnız ruh mudur? İnsanın beş duyguları ruhun enerjisi mesabesindedirler. Yoksa havas (duy­gular) mı? Bizzat idrak edipte sonra, kralların kapıcıları gibi, dışar­dan işittiklerini kendisine iletiyorlar, diye ihtilâfta bulunmuşlardır.</p>
<p>Bu her iki ihtimale binaen, demek ki, ruh işitilen şeyleri idrak edici­dir. Ve bu idrak için, ruhun bedene bitişik olması şart olduğuna da­ir hiçbir delil bulunmamıştır. Belki zahire göre, ruhun mâkulatı id­rak etmesi için, bedenle bitişik olması şart olmadığı gibi, bunların idraki için de şart değildir. Bunun aklen mümkün oluşu, bizim için yeterli bir delildir. Bu hususta naklen bir şey vârid ise, o nakle tâ­bi olunur. Mücerred akıl ile bunun isbat edilmesi makamına ermiş değiliz. Belki muhal olmadığı makamını idrak ediyoruz. Ve sâilin (soran kimsenin) vehm ettikleri gibi değildir. Sâilin, hayat işitme kuvvetinin şartıdır demesi doğrudur. Ruh hayat ile muttasıftır. Bu­rada Subkî’nin kitabındaki beşinci faslın ibaresi sona erdi.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:364-367,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/">Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Salihlerin,Şehidlerin Bulunduğu Kabristan&#8217;a Defnedilerek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:07:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölülerin Kabirlerindeki Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Salihlerin Şehidlerin Bulunduğu Kabristan'a Defnedilerek Bereketlenmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15495</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖLÜYE, BEREKETLENMESİ İÇİN, İÇİNDE BİRÇOK SÂLİHLERİN, ŞEHİDLERİN BULUNDUĞU MEZARLIKTA DEFNEDİLMESİNİN MÜSTEHAB OLDUĞU Hanbelî mezhebinden İbn Kudame, «Muğni» kitabında der ki: «İçinde bir çok sâlih ve şehidlerin türbelerinin bulunduğu mezar­lıkta ölüyü defnetmek müstehabtır ki, onların bereketleri kendisi­ne ulaşsın. Diğer şerefli mekânlar da böyledir». Bağdatlılardan son­ra, Müslümanlar da Mârufun (salih bir kul) olduğunda ittifak et­mişlerdir. Gerçekten Allahü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/">Salihlerin,Şehidlerin Bulunduğu Kabristan’a Defnedilerek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/51503786__tzb5ilmlzv7q6a274jlvlasxjvctdeuovaxcz5yksm/" rel="attachment wp-att-15499"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15499" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM.jpg" alt="" width="526" height="202" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM.jpg 699w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM-600x230.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM-300x115.jpg 300w" sizes="(max-width: 526px) 100vw, 526px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÖLÜYE, BEREKETLENMESİ İÇİN, İÇİNDE BİRÇOK SÂLİHLERİN, ŞEHİDLERİN BULUNDUĞU MEZARLIKTA DEFNEDİLMESİNİN MÜSTEHAB OLDUĞU</strong></p>
<p>Hanbelî mezhebinden İbn Kudame, «Muğni» kitabında der ki: «İçinde bir çok sâlih ve şehidlerin türbelerinin bulunduğu mezar­lıkta ölüyü defnetmek müstehabtır ki, onların bereketleri kendisi­ne ulaşsın. Diğer şerefli mekânlar da böyledir». Bağdatlılardan son­ra, Müslümanlar da Mârufun (salih bir kul) olduğunda ittifak et­mişlerdir. Gerçekten Allahü Teâlâ merhamet eylediği bu ümmetin velilerinin ruhlarına, kerem ve faziletiyle, dünyadan nakil olduk­tan sonra, dünyadaki manevî güçlerinden daha kuvvetli bir güç vermiştir. İbn Teymiyye’nin talebesi ve onun havasına âşık olanın (İbn Kayyım’ın) «Er-Ruh» adlı eseri de buna şahittir. Onda çok taaccüb edilecek şeyler vardır.</p>
<p><strong>İBN KAYYIM’IN KİTABI OLAN «KİTABÜ’R-RUH»UN BİR PARÇASI, İBN TEYMİYYE’NİN BÂTIL İTİKADINI YOK EDİCİ BİR TÂBİRDİR</strong></p>
<p>İşte mezkûr kitaptan okuyuculara bir parça sunuyorum: İbn Kayyım, Haydarabad’ta basılan «Kitabü’r-Ruh» adlı eserinin 3&#8217;üncu baskısının 127’nci sahifesinde der ki: «Bilinmesi lâzım gelen mese­lelerden bazısı: Zikrettiğimiz ruhun kuvvet, zaaf, büyüklük ve kü­çüklük itibariyle durumu muhteliftir. Bu vasıflardan büyük ruha olan pay, vasıfça kendisinden aşağı olan ruha yoktur. Dünyadaki ruhların hükümlerini, yani yekdiğerine nazaran kuvvet, bati (ağır­lık) ve sür’ât (çabukluk) hareketlerini ve birbiriyle yardımlaşma­larını, birbirlerinden en b,üyük ayrıntılı keyfiyetle ayrıldıklarını bi­liyorsun.</p>
<p>Bedenin esaretinden, ilgisinden ve engellemesinden kur­tulan ruhta öyle bir-tasarruf, güç, nüfuz, himmet ve Allah ile ala­ka vardır ki, bedenin alakalarında ve engellerinde tutuklu hakir ruh için yoktur. Yukarıda sayılan vasıflar, bedenden müfarekat ve tecerrüd edip bütün kuvvetleri kendisinde toplanan ve zatın aslın­da da temiz, büyük himmetli olan ruhun tasarrufunun nasıl olaca­ğını artık düşün!</p>
<p>İşte bu, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, ayrı bir durumu ve ayrı bir fiilidir. Ruhlar, beden öldükten sonra, beden­de oldukları vakit hezimetlerine güçleri olmayan savaş askerlerinin çoğunu sayıca bir, iki kat olanların hezimete uğrattıkları ve buna benzer fiillerin insan oğulları tarafından müşahede edildiği teva­türle rivayet edilmiştir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ve beraberinde Ebû Bekir ve Ömer olup Müslüman askerleriyle sava­şanların sayı ve teçhizatları Müslüman ordusunun teçhizat ve as­kerlerinden daha çok olduğu halde, onların ruhları küfür ve zulüm ordusunu mağlûb edip hezimete uğrattıkları nice defa rüyada gö­rülmüştür.</p>
<p>Acayip şeylerdendir ki, aralarında en uzak bir mesafe olduğu halde, birbirlerini sevip tanışan mü’minlerin ruhları, birbiri­ne rastlayıp müsafaha edip tanışıyorlar, arkadaş ve aynı aşiretten olanlar gibi birbirlerini biliyorlar. Hattâ rüyadan ayrıldıktan sonra, o kimseleri görünce, ruhu rüyada gördüğü kimsenin aynı zat oldu­ğunu anlıyor». (Burada «Kitabü’r-Ruh»un ibaresi sona erdi).</p>
<p><strong>İBN KESİR’İN RUM SÛRESİNİN TEFSİRİNİN SONUNDA BELİRTTİĞİ GÖRÜŞ</strong></p>
<p>Şüphesiz bu mevzuda (ruhların birbirlerine rastlamaları ve ta­nışmaları hakkında) İbn Kesir tefsir kitabında Rûm sûresinin so­nunda tafsilâtlı bilgi vermiştir. Allâme Hâfız Celâlüddin es-Suyuti de «Şerhu’s-Sudûr fi şerhi halli’l-mevtâ fi’l-kubur» adlı kitabında bunu iyice ifade etmiştir.</p>
<p>Adı geçen kitabın nefis bablarından «Ölülerin kabirlerindeki halleri ve ünsiyetleri (alışkanlıkları) babı: Ölüler, kabirlerinde na­maz kılıp okurlar, birbirlerini ziyaret eder, nimetlenip giyinirler», dediği kavlidir. Suyu ti bu babtaki beş büyük sahif esinde bu husus­ta birçok hadîsleri, ulemanın kavillerini ve hikâyelerini zikretmiştir Yine aynı kitabındaki nefis kavlinden biri de*. «Kabirlerin ziyaret ve ölülerin ziyaretçileri tanıdıkları ve onları gördüklerinin babı» diye yazdığı bölümdür.</p>
<p>Bu babta da on iki büyük sahifede bu konu hakkında hadisleri, eserleri, İslâm ulemasının kavillerini ve hikâ­yelerini zikretmiştir. Hâfız İbn Abdülberr, «İstiab» kitabında, meş­hur sahabi Büreyde b. el-Hasîb el-Eslemî radiyallahü anhün hal ter­cümesinde, Hz. Büreyde’nin oğlu- Abdullah’tan rivayetle der ki, pe derim Merve’de vefat etti. Türbesi Hasîn’dedir. Kendisi meşrik ehli­nin önderi ve nurudur. Zira Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, «Ashabımdan her kim bir beldede vefat ederse, kıyamet günü o bel­de halkının önderi ve nurudur», diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>SAHABEDEN MEŞHUR ŞEHİD ABDÜRRAHMAN B. RABİA’NIN MEZARI BAŞINDA YAĞMUR DUASI EDİLMESİ</strong></p>
<p>«El-İsâbe fi Temyizi’s-Sahabe» kitabında meşhur sahabi Abdür- rahman b. Rabiatü’I-Bahili adlı ve zinnû’r-lakablı zatın hal tercü­mesinde (Allah ondan razı olsun) deniliyor ki: Kendisi Türk topra­ğının Belencer ülkesinin Rabü’l-Ebvab nahiyesinde şehid olup orada defnedilmiştir. Şimdiye kadar oranın ahalisi onu şefaatçi edinerek Allah’tan yağmur talep etmektedirler.</p>
<p><strong>ULU BİR TÂBİÎ OLAN UKBE B. NAFÎİ’L-FİHRÎ’NİN BÜYÜK BİR KERAMETİ</strong></p>
<p>«İstiab» ile «El-İsâbe» kitaplarında, ulu tâbiî olan Ukbe b. Nafî el-Fihrî’nin hal tercümesinde şöyle yazılıdır: Afrika kitasını feth ettiğinde, Kayravan denilen yerde bir vâdi olup içinde birçok ağaç­lar bulunuyordu. Ormanlık, vahşi hayvanların ve yılanların yatağı idi. Ukbe orada ordusunu yerleştirmek için, bir şehir yapmak iste­di. Vadinin üzerinde durarak şöyle seslendi: «Ey bu vâdi ahalisi!.. Biz inşaallah buraya gireceğiz. Buradan gidiniz!» diye üç kere ses­lendi. Beraberinde olanlar anlattılar ki, bu seslenişinden sonra de­redeki her taşın ve ağacın altından bir vahşi hayvan veya bir sü­rüngen çıkıp tâ vâdinin derinliğine gittiklerini gördük. Daha son­ra Ukbe ordusuna, «Allah’ın ismiyle dereye inip konaklayın!» dedi. Bunu Halife b. Hayyat, hasen bir isnadla rivayet etmiştir.</p>
<p>Medine-i Münevvere’de ikamet eden Belhli Seyyid Hamidi’l-Be- dehşanî, bana şöyle haber verdi: Kendisi, bu asrın başında ilim ta­lebi için Buhara şehrine giderken, İmam Muhammed b. İsmail el- Buhârî’nin Hartenk yakınında bulunan kabrini ziyaret etmiş. Kab­rinin toprağından halis misk kokusu geliyormuş. Bu, oradaki aha­linin nezdinde tevâtürle rivayet olunuyormuş.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:312-314,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/">Salihlerin,Şehidlerin Bulunduğu Kabristan’a Defnedilerek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ın Kıyamette Mahlukları Hesaba Çekmesinin Mahiyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kiyamette-mahluklari-hesaba-cekmesinin-mahiyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kiyamette-mahluklari-hesaba-cekmesinin-mahiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2017 09:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kıyamette Mahlukları Hesaba Çekmesinin Mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14424</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alimler, bu hesaba çekilmenin nasıl olacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, &#8220;Allah Teâlâ bizzat kendisi, tek bir defada mahlûkatı hesaba çeker ve O&#8217;nu, bir söz, diğer sözleri duymaktan alıkoymaz..&#8221; derlerken, bazıları da &#8220;Hayır, aksine Cenâb-ı Hak, meleklere emreder, bunun üzerine de her bir melek, O&#8217;nun kullarından her birini hesaba çeker.. Çünkü, Allah&#8217;ın bizzat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-kiyamette-mahluklari-hesaba-cekmesinin-mahiyeti/">Allah’ın Kıyamette Mahlukları Hesaba Çekmesinin Mahiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allahin-kiyamette-mahluklari-hesaba-cekmesinin-mahiyeti/652_320_60334762-insanlar-ahirette-teker-teker-mi-hesaba-cekilecek/" rel="attachment wp-att-14502"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14502" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_60334762-insanlar-ahirette-teker-teker-mi-hesaba-cekilecek.jpg" alt="" width="376" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_60334762-insanlar-ahirette-teker-teker-mi-hesaba-cekilecek.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_60334762-insanlar-ahirette-teker-teker-mi-hesaba-cekilecek-600x294.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_60334762-insanlar-ahirette-teker-teker-mi-hesaba-cekilecek-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 376px) 100vw, 376px" /></a></p>
<p>Alimler, bu hesaba çekilmenin nasıl olacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, &#8220;Allah Teâlâ bizzat kendisi, tek bir defada mahlûkatı hesaba çeker ve O&#8217;nu, bir söz, diğer sözleri duymaktan alıkoymaz..&#8221; derlerken, bazıları da &#8220;Hayır, aksine Cenâb-ı Hak, meleklere emreder, bunun üzerine de her bir melek, O&#8217;nun kullarından her birini hesaba çeker.. Çünkü, Allah&#8217;ın bizzat kendisi, kâfirleri hesaba çekmiş olsaydı, onlarla konuşmuş olurdu. Halbuki, bu bâtıldır. Zira Cenâb-ı Hak, kâfirlerin durumu hakkında &#8220;Allah onlarla konuşmaz&#8230;&#8221; (Al-i İmran. 77)buyurmuştur.&#8221;</p>
<p>Bu muhasebenin izahı hususunda, hükemânın da görüşü vardır ki, bu da, şu iki mukaddimeyi sunmakla ancak ortaya çıkar:</p>
<p><strong>Birinci Mukaddime:</strong> Fiillerin çok olması ve tekrarı, kuvvetli, köklü ve sabit melekenin hâdis (mahluk) olmasını gerektirir. Yapılacak tam bir &#8220;istikra&#8221;, söylediğimiz şeyin doğruluğunu ortaya çıkaracaktır. Baksana, amellerden bir amele (işe) devamı ve onu yapışı daha çok olan kimsede, bu amel hususundaki melekenin kök salısı daha kuvvetli olur.</p>
<p><strong>İkinci Mukaddime:</strong> Bir amelin tekrar tekrar yapılışı, köklü bir melekenin meydana gelmesini sağladığına göre, bu amellerden herbirinin, bu melekenin meydana gelmesinde bir tesiri olması gerekir. Hatta herbir amelin herbir parçasının, bu melekenin meydana gelmesinde herhangi bir şekilde tesiri olması gerekir. Akıllı kimseler, bu konuda birçok misaller getimişlerdir:</p>
<p><strong>Birinci Misal:</strong> Meselâ, yüzbin men (ölçek) bir şey yüklenmiş büyük bir geminin olduğunu farzetsek. Bu gemi suya bir karış batar. Eğer sadece bir buğday tanesi daha konulacak olsa geminin bu buğdayın ağırlığı nisbetinde batmasını gerektirir. Bu miktar, insan hissinin farkedemeyeceği kadar az olsa bile&#8230;</p>
<p><strong>İkinci Misal:</strong> Hükemâya göre, &#8220;basit&#8221; varlıkların tabiî şekillerinin küre olduğu sabittir. Binâenaleyh suyun yüzeyinin de küre şeklinde olması gerekir. Tek bir merkez etrafındaki dâirelere benzeyen yaylar, birbirinden farklıdırlar. Çünkü büyük dairenin yayının kamburu, küçük dairenin yayının kamburundan daha az olur. Durum böyle olunca mesela su kabı su ile doldurulup, dağın altına konulduğunda; bu suyun yüzeyinin kavsi (kamburu), su kabının, dağın üzerine konulduğu zaman meydana gelecek kavsinden daha büyük olur.</p>
<p>Bu kavis, her ne zaman daha büyük olursa, kabın içinde suyun bulunma ihtimali de o nisbette çok olur. İşte bu da, su kabının dağın altında olması halinde, içinde su bulunma ihtimalinin, dağın üstünde olması halinde içinde su bulunma ihtimalinden daha fazla olmasını gerektirir. Fakat aradaki fark çok az olduğu için, insanın duyuları onu tam olarak farkedemez.</p>
<p><strong>Üçüncü Misal:</strong> Biri diğerine yakın olan iki insanın her birinin ayakları, dünyanın merkezine başlarından daha yakındır. Çünkü ağır kütleler, fezadaki çevreden, dünyanın merkezine daralarak inerler. Fakat bu kadarcık farkı da, insanın duyuları anlayamaz. Sen bunları iyice anlayıp, fiillerin çok yapılışının, melekelerin hasıl olması neticesini verdiğini gördüğünde biz diyeceğiz ki: Hayır ve şer, az veya çok her fiil insanın üzerinde bir tesir meydana getirirler. Bu tesir ya saadet, ya şekavet babından olur.</p>
<p>İşte bu durumda, bu kesin aklî delil ile, Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onun (karşılığını) görecek; kim de zerre ağırlığınca şer yapar ise onun (karşılığını) görecek&#8221; (Zilzal, 7-8) âyetinin, gerçeğin ta kendisi olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Fiillerin, melekelerin meydana gelmesini sağladığı ve elin işlediği fiillerin, o belli melekelerin meydana gelmesinde tesirli olduğu sabit olup, yine ayaktan çıkan fiillerin de aynı durumda olduğu bilinince, eller ve ayaklar Kıyamet günü insanın aleyhine şâhidlik ederler. Bunun mânası şudur: &#8220;Şüphesiz bu nefsânî tesirler, o uzuvlardan çıkan fiiller vasıtasıyla, nefsin cevherinde meydana gelir. Böylece de bu belli organlardan o fiillerin çıkışının, nefis cevherinde belli eserlerin (tesirlerin) meydana geldiğine şâhidlik ederler.</p>
<p>Hesaba gelince, bundan maksad, toplanan ve çıkarılandan geriye ne kaldığını bilmektir. Biz hayır ve şer olan her bir zerrenin, nefis (ruh) cevherindeki bu şekillerden birinin meydana gelişinde bir tesiri olduğunu beyan ettik. Bu şekiller, ya temiz ve pâk, ya da değersiz ve adî olur. Şüphesiz insanın amelleri farklı farklıdır. Binâenaleyh onların bazısı bazısının karşılığı olur. Bu karşılık oluşdan sonra geriye nefiste, güzel huya veya kötü huya dair bir miktar kalır.</p>
<p>Beden öldüğü zaman güzel huyun ve kötü huyun nisbeti ortaya çıkar. Bu da, bölünemeyecek kadar az bir anda meydana çıkar. Bu an, ruhun beden ile ilgisinin kesildiği andır. İşte bu hal, &#8220;en hızlı bir hesap&#8221; olarak ifâde edilmiştir. Bunlar, nebevi hikmetin, felsefî hikmete uygunluğu hususunda yapılmış izahlardır. İşlerin hakikatlerini tam manasıyla bilen ancak Allah&#8217;dır.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 9/479-481</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-kiyamette-mahluklari-hesaba-cekmesinin-mahiyeti/">Allah’ın Kıyamette Mahlukları Hesaba Çekmesinin Mahiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kiyamette-mahluklari-hesaba-cekmesinin-mahiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 12:34:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA["Ben" Dediğimiz Şey Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid]]></category>
		<category><![CDATA[Şehitlere Ölü Denmez Onlar Diridir]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara Suresi 154. Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara Suresi 154.Ayet Sebeb-i Nüzulu]]></category>
		<category><![CDATA[Beden-Ruh Münasebeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabının Ruhanî Olması Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14274</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Allah yolunda öldürülmüş olanlar için &#8220;Ölü&#8221;ler demeyin, bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkına varmazsınız &#8220;(Bakara, 154). Bu Ayetin Mâkabliyle Münasebeti Ve Nüzul Kıssası Bil ki bu ayet, Al-i İmran süresindeki, &#8220;Aksine onlar diridirler, Hableri yanında rızıklandırılıyorlar&#8221; (Al-i imran, 169) ayetinin bir benzeridir. Bu ayetin, bir önceki ayetle olan irtibatının izahı şöyledir: Sanki şöyle denilmektedir: Dinimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/">Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/indir-147/" rel="attachment wp-att-14319"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14319" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/indir.jpg" alt="" width="186" height="269" /></a><br />
&#8220;Allah yolunda öldürülmüş olanlar için &#8220;Ölü&#8221;ler demeyin, bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkına varmazsınız &#8220;(Bakara, 154).</p>
<p><strong>Bu Ayetin Mâkabliyle Münasebeti Ve Nüzul Kıssası</strong></p>
<p>Bil ki bu ayet, Al-i İmran süresindeki, &#8220;Aksine onlar diridirler, Hableri yanında<br />
rızıklandırılıyorlar&#8221; (Al-i imran, 169) ayetinin bir benzeridir. Bu ayetin, bir önceki ayetle olan irtibatının izahı şöyledir: Sanki şöyle denilmektedir: Dinimi yerine getirmekte sabır ve namaz ile yardım isteyiniz. Bu yerine getirmede, benim düşmanlarıma karşı mallarınız ve canlarınızla cihâd etmeye mecbur otur, bunu yapar ve bu yolda canlarınız giderse, canlarınızı boşuboşuna harcadığınızı (verdiğinizi) zannetmeyin. Aksine biliniz ki sizden öldürülenler  benim katımda diridirler.&#8221;Bu ayetle ilgili bazı meseleler vardır: 101[101]</p>
<p><strong>Birinci Mesele</strong></p>
<p>İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: &#8220;Bu ayet Bedir şehidleri hakkında nazil olmuştur. O gün müslümanlardan ondört kişi şehid edilmişti. Bunlardan altısı muhacirlerden, sekizi ise ensardandı. Muhacirlerden olan; &#8220;Ubâde b.el-Hars b. Abdul-Müttalib, Ömer b. Ebî Vakkas, Zü&#8217;ş-Ştmâleyn, Amrb. Nufeyle, Âmir b. Bekr ve Mihca b. Abdullah idi. Ensardan olanlar; Sa&#8217;id b. Hayseme, Kays b. Abdu&#8217;l-Münzlr, Zeyd b. el-Hars, Temim b. el-Hümâm, Râü b. el-Muallâ,Hâlise b. Surâka, Muavviz b. Afra veAvf b. Afra.,.Sahabe-i Kiram,&#8221;Falanca öldü, falanca öldü&#8221;diyorlardı. Cenâb-ı Allah, o şehidler hakkında, &#8220;öldüler&#8221; denilmesini nehyetti.&#8221;</p>
<p>Diğer müfessirlerden ise şu görüş rivayet edilmişir: &#8220;Kâfirler ile münafıklar, &#8220;İnsanlar, hiçbir fâidesi olmaksızın sırf Muhammed&#8217;in rızasını kazanmak için kendilerini öldürüyorlar&#8221; demişlerdi de bu ayet bunun üzerine nazil olmuştur.&#8221; 102[102]</p>
<p><strong>İkinci Mesele</strong></p>
<p>Kelimesi, mahzuf bir mübtedânın haberi olduğu için merfudur. Bunun takdiri şöyledir&#8221;Onlar ölülerdir demeyin.&#8217;103[103]</p>
<p><strong>Şehitlere Ölü Denmez, Onlar Diridir</strong></p>
<p><strong>Üçüncü Mesele</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu ayetle ilgili çeşitli görüşler vardır:</span></strong></p>
<p><strong>1)</strong> &#8220;Onlar şuanda diridirler.&#8221; AllahuTeâlâ sanki onları, sevabını onlara ulaştırmak için<br />
diriltmiştir.Bu görüş, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bu, kendileri kabirlerinde bulundukları halde, itaat edenlere, nail oldukları sevabın ulaştığına delildir.Şayet, &#8220;Biz onların bedenlerinin kabirlerde ölü olduğunu müşahede ettiğimiz halde, sizin bu görüşünüz onlar hakkında nasıl doğru olabilir?&#8221; denilirse, deriz ki:&#8221;Bize göre, hayâtın var olması için bünye şart değildir. Allahu Teâlâ&#8217;nın, bütün unsur ve zerreleri bir araya getirmeye ve birleştirmeye ihtiyaç duymaksızın, bu zerrelerden herbirinde hayatı tekrar yaratması imkânsız değildir.&#8221;</p>
<p>Mu&#8217;tezile&#8217;ye göre ise, Allahu Teâlâ&#8217;nın hayat sahibi varlığın mahiyeti için zorunlu olan cüzlere, unsurlara hayatı iade etmesi, onları tekrar diriltmesi ve diğer uzuvların gerekli olmaması garip görülemez.. Yine Allah&#8217;ın onları, artık görülmez, müşahede edilmez olduklarında da diriltmesi imkân dahilindedir.</p>
<p><strong>2)</strong> Esamm şöyle demiştir: Yani, &#8220;Onları ölüler olarak isimlendirmeyiniz, onlar hakkında, &#8220;diri şehitler&#8221; deyiniz.&#8221;</p>
<p>Yine müşriklerin, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;&#8230;kimse gibi midir?&#8221; (Enam, 122) ayetinde belirttiği gibi, &#8220;onlar, din hususunda ölmüşlerdir&#8221; deyip de,bunun üzerine de Allah&#8217;ın, &#8220;Ey müslümanlar, Allah yolunda şehid olanlara müşriklerin dediğini söylemeyiniz; fakat siz, onlar dinde diridirler, fakat onlar, yani müşrikler, Hz. Muhammed&#8217;in dini üzere öldürülenlerin, dînî bakımdan diri olduklarını Rablerinden olan bir hidâyet ve ömür üzere olduklarını bilemezler&#8221; demesi mümkündür. Nitekim anlatılan bir hikayede şöyle rivayet edilmiştir: Adamın birisi birisine şöyle der: &#8220;Senin gibi bir kimseyi halef bırakan kimse ölmez.&#8221;</p>
<p>Hipokrat&#8217;ın ise öğrencilerine, &#8220;İradenizle ölünüz ki, ruhunuzla diriltilesiniz&#8221; dediği<br />
anlatılmaktadır.</p>
<p><strong><span style="color: #000000;">3</span></strong>) Müşrikler şöyle diyorlardı: &#8220;Muhammed&#8217;in arkadaşları kendilerini öldürüyor, hayatlarını heba ederek, bu dünyadan hiç bir şey elde edemeden çıkıyor ve bir hiç uğruna ömürlerini tüketiyorlar&#8230;&#8221; Bunu söyleyenler, işte müşriklerdir. Onların, âhireti inkâr eden &#8220;Dehriyye&#8221; itikadına bağlı olmaları veya, ahirete inanıp da Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in nübüvvetini inkâr etmeleri muhtemel olduğu için, onlar bu sözü söylemişlerdir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,&#8221;Müşriklerin, onlar ölüdürler, diriltilmeyecekler, dünyada katlandıkları sıkıntıların faydasını da göremiyecekler, demesi gibi demeyin; fakat ancak biliniz ki onlar diridirler, yani onlar diriltilecekler ve cennette kendilerine mükâfatlar verilecek, nimetlendirileceklerdir deyiniz&#8221;<br />
buyurmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, (!) sözünü, &#8220;onlar diriltilecektir&#8221; şeklinde tefsir etmek tuhaf değildir.</p>
<p>Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8221; Muhakkak ki iyi kullar naîm cennetindedirler; günahkârlar ise, çılgın bir ateş içindedirler.(İnfitar, 13-14); &#8220;O ateşin duvarları onları kuşatmıştır &#8221; (Kehf,29):</p>
<p>Muhakkak ki münafıklar, ateşin en alt tabakasındadırlar&#8221; (Nisa. 145) ve.&#8221;İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar nimetler cenneti fçfndedfrter&#8221;(Hacc.56) buyurmuştur. Yani onlar, &#8220;böyle olacaklar&#8221; demektir. Bu görüş Ha&#8217;bî ve Ebu Müslim el-İsfehaninin tercihidir. 104[104]</p>
<p><strong>Kabir Azabının Delilleri</strong></p>
<p>Bil ki ulemânın ekserisi, birinci görüşü tercih etmişlerdir. Buna şu hususlar da delâlet etmektedir:</p>
<p><strong> a)</strong> Kabir azabına delâlet eden ayetler. Nitekim Cenâb-ı Hak,&#8221;Dediler ki&#8221;Ya Rabbi bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin&#8221; (Mümin, 11) buyurmuştur. Ayette zikredilen iki ölüm, ancak kabirde de hayatın meydana gelmesiyle mümkün olur. &#8220;Boğuldular ve bir ateşe sokuldular&#8221;(Nûh, 25) &#8230; (Fâ harfi ta&#8217;kibiyye içindir) ve, &#8220;Sabah akşam ateşe tutulurlar. Kıyametin koptuğu gün, (şöyle seslenilir): &#8220;Firavunun hanedanını azabın en çetinine sokunuz!&#8221; (Mümin,46)&#8230;Kabir azabının varlığı sübut kazanınca, kabirde mükâfaatın olabileceğine hükmetmek de gerekir. Çünkü azab, Allah&#8217;ın kulun üzerindeki hakkıdır; se-/âb ise, kulun Allah üzerinde olan hakkıdır. Buna göre azabı düşürmek, mu-kâfaatı düşürmekten daha güzeldir. Cenâbı Hak azabı kıyamete erteleyip, hatta bazan onu kabirde gerçekleştirdiği gibi, aynı şekilde O&#8217;nun<br />
kabirde sevabı vermesi daha uygun olur.</p>
<p><strong>b)</strong> Eğer ayetin mânası, 1. ve 2. maddelerdeki gibi olursa, Allahu Teâlâ&#8217;-nın,&#8221;Fakat siz,<br />
hissedemezsiniz&#8221; ifâdesinin bir anlamı kalmaz. Çünkü mü&#8217;minler, şehidlerin kıyamette diriltileceklerini ve onların Allah&#8217;tan olan bir nûr ve hidayet üzere ölmüş olduklarını bilmeseler bile, hitap onlaradır. Böylece durumun, bizim dediğimiz gibi, Allah&#8217;ın onları kabirde dirilteceği hususu bilinmiş olur.</p>
<p><strong>c)</strong> Allahu Teâlâ&#8217;nın,&#8221;Ve onlar, henüz kendilerine yetişmemiş olanlar hakkında müjde vermek isterler&#8221; (Al-i. İmrân. 170) ayeti, öldükten sonra dirilme vâki olmadan önce, Berzah âleminde bir hayatın bulunduğuna bir delildir.</p>
<p><strong>d)</strong> Hz. Peygamber&#8217;in şu [Tirmizi,Kıyame 26]sözü: &#8220;Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabirdeki azâb ve mükâfaat hususundaki haberler,mütevâtir derecesinde gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s) namazının sonunda, azabından sana sığınırım derdi.[Ebu Davud,Edeb 105]</p>
<p><strong>e)</strong> Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;onlar diridirler&#8221; sözünden maksadı, &#8220;onların diriltilecekler)&#8221; manası olsaydı, bu hususta sadece onların zikredilmesinin bir manası olmazdı. Ebu Müslim, buna şu şekilde cevap vermiştir: &#8220;Allah Teâlâ onları özellikle zikretmiştir, zira onların cennetteki dereceleri daha yüce, menzilleri daha şereflidir. Çünkü Cenâb-ı Hak,&#8221;Kîm(ler) Allah&#8217;a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar Allah&#8217;ın kendilerine inamda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihler ile beraberdir&#8221; (Nisa, 69) buyurmuştur. Allah onları yüceltmek için bilhassa zikretmiştir.&#8221;Bil ki bu cevap zayıftır. Çünkü peygamberlerin ve sıddîklerin derecesi, Cenâb-ı Allah onları zikretmemiş olsa da, daha büyüktür.</p>
<p><strong>f)</strong> İnsanlar, şehidlerin kabirlerini ziyaret eder ve onlara saygı duyarlar. Du da bazı<br />
bakımlardan bizim söylediklerimize delildir. Ebu Müslim kendi görüşüne tercihe sebeb olarak,Al-i İmran süresindeki, Aksine onlar Rableri katında diridirler&#8221; (Al-i İmran, 169) ayetini zikretmiş ve &#8220;Ayette belirtilen, &#8220;Allah&#8217;ın katında oluş,&#8221; mekân bakımından bir oluş değil,cennette bulunuş manasınadır. Halbuki cennetliklerin ancak kıyametin kopmasından sonra cennete girecekleri malumdur&#8221; demiştir.</p>
<p>Ona şöyle cevap veririz: &#8220;Bahsedilen, &#8220;Allah&#8217;ın katında oluş&#8221;un ancak cennette olmakla olacağını kabul etmiyor, aksine onlar kabirde veya bir başka yerde oldukları halde, bunun derecelerinin yükseltilmesi ve ilâhi müjdelerin kendilerine ulaştırılması manasında olduğunu söylüyoruz.&#8221; [107]</p>
<p><strong>Beden-Ruh Münasebeti, Kabir Azabının Ruhanî Olması Meselesi</strong></p>
<p>Bil ki ayet hakkında bir başka görüş daha vardır. O da, &#8220;Kabir azabının veya mükâfaatının bedenlere değil ruhlara verildiği görüşüdür. Bu görüş, ruhu bilmeye bina edilmiştir. Bu görüşte olanların sözünün özüne işaret ederek diyoruz ki: Onlar şöyle demişlerdir:&#8221;İnsanın şu görülen heykelden (bedenden) ibaret olması mümkün değildir. Bu mümkün olmayışın iki sebebi vardır:</p>
<p><strong> 1)</strong> Bu bedenin cüzleri devamlı büyür, gelişir, serpilir, noksanlaşır, mükemmelleşir ve erir,zayıflar.. İnsan, İnsan olması bakımından, hayatının başından beri hep devam eder. Bakî olan, bakî olmayandan başkadır. Herkesçe &#8220;ene-ben&#8221; lafzıyla kendisine işaret edilenin, bu heykelden başka olması gerekir. [108]</p>
<p><strong>&#8220;Ben&#8221; Dediğimiz Şey Nedir?</strong></p>
<p><strong>2)</strong> Ben, benim, bütün parçalarımdan ve cüzlerimden habersiz olduğum halde de, &#8220;ben&#8221;olduğumu bilirim. Bilinen, bilinmeyenden başkadır. Kendisine, uî &#8220;Ben&#8221; diye işaret ettiğim, bu âza ve cüzlerden başkadır. &#8220;İnsan hissedilemez.çünkü hissedilen şeyler, o şeylerin yüzeyi ve rengidir. Fakat şüphe yok ki insan sadece görünen rengi ve yüzeyinden ibaret değildir.</p>
<p>Âlimler bu noktada kendisine &#8220;Ben&#8221; diye işarette bulunulan şeyin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu husustaki görüşler çoktur. Ancak bunların en özlüsü şu iki görüştür:</p>
<p><strong>A)</strong> Maddi cüzler, bu heykelde (bedende), ateşin kömürde, yağın susamda ve gülsuyunun gülde hareket edip (sirayet etmesi) gibi hareket ederler. Bu görüşte olanlar iki grupturlar:</p>
<p><strong>1)</strong> Cisimlerin heykellerine (sadece görünen maddelerine) inanan kimseler. Bunlar şöyle derler: &#8220;Bu cisimler, insanın heykelinin meydana geldiği diğer cüzlere denktir. Fakat irâde ve ihtiyar sahibi olan Kadir Allah, kişinin ömrünün başından sonuna kadar, bazı cüzleri ibkâ eder.</p>
<p>İşte o cüzler herkesin &#8220;Ben&#8221; sözüyle işaret ettiği cüzlerdir. Sonra o cüzler, Allah&#8217;ın onlara verdiği bir hayat ile diridirler. Bu hayat zail olduğu zaman o cüzler ölür.&#8221; Bu çoğu kelâmcıların görüşüdür.</p>
<p><strong>2)</strong> Cisimlerin çeşit çeşit olduğuna inanan kimselerdir. Bunlar insanın ömrünün başından sonuna kadar devam eden cisimlerinin mahiyet ve hakikat itibarıyla şu heykeli meydana getiren cisimden farklı olduğunu, o cisimlerin zatları gereği diri olduklarını, zatları gereği idrâk olunduklarını; bu bedenle (heykel ile) birleşip, ateşin kömürde sirayet edişi gibi onda hareket ettiği zaman, şu heykelin o ruhun nurlarıyla nurlanıp onun hareketiyle hareket edeceğini iddia etmişlerdir. Sonra şu heykel devamlı zayıflama, çözülme ve değişmededir. Ne varki o cüzler olduğu gibi devam eder ve mahiyet itibariyle çürüyen heykelden farklı olduğu için kendisine çözülme arız olmaz. Bu beden bozulunca, o nûrânî lâtîf olan o cisimler, eğer saîdler cümlesinden ise, bedenden ayrılarak, göklere, mukaddes ve mutahhar âlemlere giderler. Eğer şakiler cümlesinden iseler cehennem ve belâlar âlemine giderler.</p>
<p><strong>B)</strong> Herkesin &#8220;Ben mevcudum&#8221; diye işaret ettiği şey mekân tutan bir şey olmadığı gibi, bir mekânda bulunan şey ile de bulunmaz. O, ne bu âlemin içindedir, ne de dışındadır. Onun bu şekilde olması, Allah gibi sayılmasını gerektirmez. Çünkü selbî (menfî, negatif) hususlarda müşterek (benzer) olmak, mahiyet itibarıyla aynı olmayı gerektirmez. Bu görüşte olanlar, şu şekilde delilgetirmişlerdir: Malumatta gerçek manada tek başına müstakil olan şey vardır. Binaenaleyh onu bilmenin tek hak olması gerekir. Bu sebeple böyle bir ilimle nitelendirilmiş olanın da tek gerçek olması gerekir. Halbuki cisimlerin her parçası veya cisme giren her şey gerçek ferd (müstakil bir şey)değildir. Buna göre, işte bitarafımızdan &#8220;O, bu tek tek şeyleri bilir&#8221; diyebileceğimiz şeyin ne cisim, ne de cismânî olmaması gerekir.</p>
<p>Malumatta (bilinmede) gerçek tek olan şeye gelince şüphesiz bu, birşeyin varlığında bulunan bir şeydir. Bu mevcud eğer gerçek ferd ise, bizim varmak istediğimiz sonuç da budur.Eğer mürekkeb ise, bu durumda mürekkeb olan,ferd terden meydana gelmiştir. Binaenaleyh her halükârda ferdin bulunması gerekir. O, malûmatta ferd (tek) olduğu zaman malumda da ferd olur. Çünkü o ferde (tek&#8217;e) taalluk eden bilgi, eğer bölünürse onun cüzlerinden herbiri veya bazısı,yâ o malumla bilinmiş olur ki bu imkânsızdır. Çünkü o zaman cüzün (parçanın) bütüne denk olması gerekir. Bu da imkânsızdır. Ya da o şey, ilim bakımından o malumun cüzlerinden olmaz. Buna<br />
göre bu cüzler biraraya geldiği zaman, ya bir fazlalık ortaya çıkar ki bu,o tek ferdi bilmektir.</p>
<p>Bu durumda o malumu bilmek, bundan Önce takdir ettiğimiz o şeyler değil de, ortaya çıkan şu yeni durum olmuş olur. Sonra bu yeni durum eğer bölünebilirse, mesele geri dönmüş olur.</p>
<p>Eğer bölünmezse, zaten elde edilmek istenen netice de budur.Malumda bölünmeyi kabul etmeyen bir ilmin bulunması durumunda, bu ilimle mevsuf olan da aynı olması durumuna gelince.mevsûf eğer taksimden önce mevcud ise, bu, cüzlerden herbiri veya bir kısmı olur.</p>
<p>Yok eğer o ilmin tamamıyla mevsuf olursa, bu takdirde o bir tek şey bir çok eşyaya birden dahil olmuş (nüfuz etmiş) olur ki bu imkânsızdır. Veya o dahil olan şeyin cüzleri mahallin (yani girdiği yerin) cüzlerine taksim edilmiş olur ki bu takdirde de o dahil olan.taksim edilmiş olur. Halbuki biz o dahil olan şeyin bölünmeye kabil olmadığını farzetmiştik. Yahut, o mahallin cüzlerinden herbiri, dahil olanın (hallin) bir kısmı ila değil de tamamı ile muttasıf olması durumu olabilir. Bu takdirde de bu mahal, o dahil olandan (hailden) boş (hâlî) olmuş olur.</p>
<p>Halbuki biz onunla mevsuf olduğunu varsaymıştık. İşte bu da bir tenakuzdur.Her mekân tutan şeyin bölünebilir olmasına gelince, bu, atomu yok sayma hususunda zikredilen delillerle isbat edilir. Onlar sözlerine şöyle devam ederler: &#8220;Böylece herkesin, &#8220;Ben varım&#8221; diye işaret ettiği şeyin bir mekânda olmadığı ve bir mekânda bulunan şeyle bulunmadığı (mütehayyizle kâim olmadığı) ortaya çıkmış olur. Sonra deriz ki: Bu mevcudun, mutlaka cüz&#8217;iyyâ-ti.idrâk etmesi gerekir. Zira aksi halde karşımda duran cismin, meselâ at değil de bir insan olduğuna hükmetmem mümkün olmaz. Bir mevcudu bir sıfatla niteleyenin, haklarında hüküm verdiği (nitelediği) şeyleri müşahede etmesi, cüz&#8217;îyi ve külliyi idrâk etmesi gerekir; tâ ki o külliyi esas alarak o cüz&#8217;î hakkında hüküm verebilsin. Külliyatı idrak eden nefsin bizzat kendisidir.</p>
<p>Cüz&#8217;iyyâtı idrâk eden de odur. O halde buna göre cüz&#8217;iyyâtı idrâk eden herkesin lezzet<br />
duyması ve acı duyması imkânsız değildir.&#8221; Bu görüşte olanlar şöyle devam ettiler: &#8220;Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bedenden ayrılan bu ruhlar, kıyamet günü Allah onları bedenlerine döndürünceye kadar, elem veya lezzet duyarlar. Orada da bedenler için lezzetler ve acılar meydana gelir.&#8221; İşte bu, insanlardan bir grubun söylediği bir sözdür.Bunlar sözlerine devamla şöyle dediler: &#8220;Bu görüşün çok güçlü bir delili olmadığını farzetsen bile, yanlışlığına dair de bir delil yoktur. O halde bu, şeriatın te&#8217;yid ettiği, Kur&#8217;an&#8217;ın zahirinin desteklediği ve Allah&#8217;ın kitabında kabir azabının ve mükâfaatının olduğuna dâir şek ve şüpheleri izâle eden bir<br />
izah şeklidir. Bu sebeble bu görüşe varmak gerekir. &#8221;</p>
<p>İşte bu görüşün izahı hususunda özetle anlatılan husustur. Allah işlerin hakikatini bilendir.Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: &#8220;Bu görüşü şu husus da te&#8217;yid eder: Kabir azabı veya mükâfaatı ya şu bünyeye, ya da onun bir parçasına gelir. Birincisi mükâbere (delilsiz iddia) dir. Çünkü biz bu bünyenin paramparça olduğunu ve dağıldığını görüyoruz. Öyle ise sevab ve azabın bu bünyeye geldiğini söylemek nasıl mümkün olur? O zaman ancak şöyle denebilir: Allah Teâlâ, o küçük cüzlerden birini diriltir, azab ve ikâbı ona verir. Bu mümkün olursa, şöyle de denebilir: İnsan, sadece ruhtur.</p>
<p>Çünkü ruh dağılıp parçalanmaz. Binaenaleyh şüphe yok ki azab ve mükâfaat ona gelir, sonra Allah Teâlâ, kıyamette ruhları bedenlere döndürür ve böylece cismânî haller, ruhanî hallerle birleşmiş olur. 109[109]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/74-81</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/">Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 13:20:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali]]></category>
		<category><![CDATA[Münker-Nekir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kabir azabına gelince; şer&#8217;î hükümler onun vatlığına delâlet etmektedir. Zira Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) ve sahâbenin (a.s.) dualarında bun­dan sakınmaları, tevâtür derecesine ulaşmıştır. Peygamberin (s.a.s.) iki kabrin yanından geçerken içinde yatanların azap gördüğüne dair sözü de meşhurdur.(Buhârî, “Vudu&#8221;, 55;) Yüce Allah’ın “Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/">Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/ahiret_hayati2/" rel="attachment wp-att-11843"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11843" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2.jpg" alt="Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali" width="516" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 516px) 100vw, 516px" /></a>Kabir azabına gelince;</strong> şer&#8217;î hükümler onun vatlığına delâlet etmektedir. Zira Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) ve sahâbenin (a.s.) dualarında bun­dan sakınmaları, tevâtür derecesine ulaşmıştır. Peygamberin (s.a.s.) iki kabrin yanından geçerken içinde yatanların azap gördüğüne dair sözü de meşhurdur.(Buhârî, “Vudu&#8221;, 55;) Yüce Allah’ın “Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir” (el-Mümin 40/45-46} sözü de buna delâlet eder. Kabir azabı mümkündür ve bunu tasdik etmek zorunludur. Onun mümkün olma şekli ise ortadadır. Mu&#8217;tezile ise ölünün bedenine baktıklarında onun acı çekmediğini gör­düklerini ve yırtıcı hayvanların ölüyü parçalamasının ve yemesinin mümkün olduğunu söyleyerek kabir azabını inkâr etmektedir. [Onların] bu sözü hayalcilikten başka bir şey değildir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir kimse insan bedeninin ancak dış kısmını görebilir. Cezayı çeken kısım ise kalpte ya da iç kısımda bulunan bir bölgedir, insanın azap çektiğinin anlaşılması için bedenin dışında bir hareketin görülmesine gerek yoktur. Aksine uyuyan birinin dış görünüşüne bakan kimse, onun ihtilâm anında idrâk ettiği lezzeti ve darbe ile diğer fiilleri hayal etmesinden kaynaklanan acıyı fark edemez. Bu kişi uyandığında ve tüm bu gördüklerini, acıları ve lezzetleri anlattı­ğında, uykuda böyle şeyler görmeyen bir kimse, Mu&#8217;tezile’nin kabir aza­bını inkâr etmesinde olduğu gibi, cismin dış görünüşündeki sakinliğe aldanarak bunları inkâra kalkışacaktır. Yırtıcı hayvanların yediği kimseye gelince, işin özü, yırtıcı hayvanların midesinin ona kabir olmasıdır. Bedenin kabir azabını idrâk edecek kadar kısmına hayat vermek de mümkündür. Zira acı çeken herkes, bu acıyı bedeninin tamamında his­setmeyebilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Münker ve Nekir meleklerinin sorularına gelince,</strong> bunlar da hak­tır. Şeriat bunun mümkün olduğunu bildirdiği için bunları tasdik etmek zorunludur. Çünkü bunun için, bu iki meleğin sorularını sesli ya da sessiz olarak anlatmaları, ölünün de bunu sesli ya da sessiz olarak anlaması gerekir, ölü bu soruları anlamak zorundadır, bunun için de hayat özelliği gerekir. İnsan tüm bedeniyle anlamaz, kalbin iç tarafında bulunan bir bölgeyle anlar. Allah’ın bu soruyu anlayacak olan bir bölgeyi diriltmesi ve böylece ölünün bu sorulara cevap vermesi mümkün olduğu gibi, bu, O’nun kudreti dâhilindedir. Bu durumda geriye bir kimsenin çıkıp “Biz ölüyü görüyoruz ancak Münker ve Nekir’i görmüyoruz ve ne sorgu sıra­sında onların sesini ne de cevap verirken ölünün sesini işitiyoruz” deme­si kalır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu sözün sahibi, Resûlullah’ın (s.a.s.) Cebrâil’i (a.s.) gördüğünü, onun sesini duyduğunu, Cebrâil’in de onun cevabını işittiğini reddetme­lidir. Halbuki şeriatı tasdik eden bir kimse bunu inkâr edemez. Zira bu durum, yüce Allah’ın Hz. Muhammed’de Cebrâil’in sesini duyma ve onun şahsını görme [yeteneği] yaratması, ancak yanında bulunanlarda, hatta vahyin sıkça geldiği dönemde onun yanında olan Hz. Âişe’de (r.ah.) bunu yaratmamasından başka bir şey değildir. Bunları inkâr etmenin nedeni dinsizlik (ilhâd) ve İlâhî kudretin genişliğini reddetmekten başka­sı olamaz ki, bunun yanlışlığını göstermiştik. Bu söz, uyuyan bir kimsenin gördüklerinin ve işittiği korku verici ve rahatsız edici seslerin inkârını da gerektirir. Şayet yaşayarak elde edilen deneyimler (tecribe) olmasaydı, uyuyan bir kimsenin uykudaki hallerine dair anlattıkları da inkâr edilebi­lirdi. Yeri, gökleri ve bu ikisi arasındaki hayret uyandıran varlıkları yarat­masına nisbetle, bu kadar değersiz işler karşısında [İlâhî] kudretin geniş­liğini takdir etmeyi aklına sığdıramayan kimseye yazıklar olsun!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Doğru yoldan ayrılanların tabiatının bu hususları tasdikten uzaklaşması­na sebep olan şey, aynı şekilde, içinde nice delilleri ve harikulade özellik­leri barındıran insanın pis bir nutfeden yaratılmasını tasdik etmekten de kaçınmasına yol açar. Ancak gözlem yöntemi bu hususları kabule mec­bur bırakmaktadır. O halde imkânsız olduğuna dair kesin bir delil olma­yan bir şeyin, sırf uzak bir ihtimal olarak görüldüğü için reddedilmesi gerekmez.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">
<p style="line-height: 18.0pt;">İmam el Gazzali- İtikadda Orta Yol(Klasik yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/">Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin Hoca&#8217;dan, Mehmet Okuyan&#8217;a Reddiye&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 19:05:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Hoca'dan Mehmet Okuyan'a Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Yazıları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11350</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi diyor ki; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221; Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230; Öncelikle ifade etmem gerekir; &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/" rel="attachment wp-att-11351"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11351" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg" alt="Yasin Pişgin Hoca'dan, Mehmet Okuyan'a Reddiye..." width="404" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></a></p>
<div class="text_exposed_show">
<p><strong>Şimdi diyor ki;</strong></p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221;</p>
<p>Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230;</p>
<p><strong>Öncelikle ifade etmem gerekir;</strong> &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya da bulunmasın insanın ölümünden, kıyamet için dirileceği zamana kadarki metafizik hayatını ifade eder. yani öldün mü geriye dönemezsin. dünya yaşamı ile senin ruhun arasında artık aşılması imkânsız bir perde var demektir. bu perdenin adı &#8220;berzah&#8221;tır. bu perdenin ardındaki hayat ise kıyametle başlayacak ahiret hayatından başka bir şey olup &#8220;berzah âlemi&#8221; diye isimlendirilir. ayetle sabit inanmazsan/inanırsan bak&#8230;</p>
<p>&#8220;Nihayet onlardan birine ölüm gelince, &#8220;Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım&#8221; der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.&#8221;</p>
<p><strong>Diyor ki;</strong> &#8220;berzah hayatı diye bir şey yok.&#8221;<br />
ama ayet &#8220;var&#8221; diyor. üstelik ayet; Allah&#8217;ın, berzahta bulunan ve dünyaya geri dönmek isteyen bir insanla konuştuğunu bize haber veriyor.yani adam ölmüş, ama şuuru, muhasebesi, temennileri halen dipdiri. Allah&#8217;a yalvarıyor; &#8220;ne olur Allah&#8217;ım beni geri döndür&#8221; diye.</p>
<p>Hadisleri şimdilik bir kenara bırakalım desem de bir hadise atıf yapmadan geçemeyeceğim. bu bahsettiğim berzah hayatı ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; ya da cehennem çukurlarından bir çukur. böyle buyuruyor efendimiz&#8230;</p>
<p>Her ne kadar biz hissedemesek de şehitler diridirler ve Allah&#8217;ın katında rızıklandırılırlar (Âl-i İmrân, 3/129). yani sen bir şehide &#8220;ölü&#8221; dediğin an, yani şu an o, diri ve nimetlendiriliyor&#8230; işte cennet bahçelerinden bir bahçe&#8230;</p>
<p>Allah buyuruyor ki; Firavunu ve ailesini çok kötü bir azap kuşattı (Mü&#8217;min, 40/46). nedir bu kötü azap???</p>
<p>şimdi Allah&#8217;a kulak ver: &#8220;(O azap öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, &#8220;Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun&#8221; denilecektir&#8221; (Mü&#8217;min, 40/47). işte cehennem çukurlarından bir çukur&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi azizim!</strong></p>
<p>ayette iki azaptan bahsediliyor: birincisi; kıyametin kopuşundan önce firavun ve avanesinin sabah akşam maruz kaldıkları azap&#8230; işte bu bildiğimiz ve itikat ettiğimiz kabir azabı&#8230;<br />
ayetin ikinci cümlesi ise ayette &#8221; <strong>اَشَدَّ الْعَذَابِ</strong>&#8221; &#8220;en şiddetli azap&#8221; olarak ifade edilen cehennem azabı. o, zaten malum&#8230;<br />
şimdi elini vicdanına koy da karar ver&#8230;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;a göre kabirde bir sevap, bir azap ve bir hayat nasıl oluyor da olmuyor???</p>
<p>el-insaf&#8230;</p>
<p>Şimdi mesele &#8220;basit bir kabir azabı inkarı&#8221; meselesi değil. mesele bir çırpıda; Kur&#8217;an, sünnet ve sebîlu&#8217;l-mü&#8217;minîn potasında vücut bulan on dört asırlık birikimi alaşağı edip yok saymak. mesele yeni bir din restorasyonu&#8230;</p>
<p>Acı olan ise konuyla ilgili ayetlere eklektik, parçacı, samimiyetsiz ve bütünsellikten uzak bir şekilde yaklaşmak ve milletin gözünün içine baka baka asırların akidesini inkar etmek&#8230;</p>
<p>Vâkıa suresinin son sayfasında Aziz ve Celil olan Allah; can gelip de boğaza dayandığı zaman, ölünün yakınlarının bakıp kalacağını, o an kendisinin (ve ruh kabzeden meleklerin) ölüye, dostlarından daha yakın olacağını ifade ediyor (Vâkıa, 56/83-88) ve üç ölüm şeklinden bahsediyor:</p>
<p><strong>bunların ilki;</strong> <strong>فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Allah&#8217;a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır&#8221; (Vâkıa 56/88-89). Ayetin metninde ilginç olan husus, ölümden sonra başlayan rahatlık ve nimet sürecinin &#8220;hemen meydana gelmek&#8221;i anlamını içeren &#8220;tâkibiye fâsı&#8221; ile gelmesidir. buradaki rahatlık ruh kabzının kolaylığına; güzel rızık olarak meallendirilen &#8220;reyhan&#8221; ise cennete girmeden mazhar olunan nimete delalet ediyor. cennet ise &#8220;takibiye vav&#8221;ı ile üçüncü sırada zikrediliyor.</p>
<p><strong>ikincisi;</strong> <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, &#8220;Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!&#8221; denir&#8221; (Vâkıa, 56/90-91). bu ölü ortalama bir mümin ki; selamete erdi. bunun için; ilkinde kullanılan övgü ve nimetler zikredilmedi ama bu da selamete erdi.</p>
<p><strong>üçüncüsü ise</strong>; <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِي</strong>مٍ &#8220;Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet; bir de cehenneme atılma vardır&#8221; (Vâkıa, 56/92-94). bu ölü için &#8220;takibiye fâsı&#8221; ile zikredilen &#8220;kaynar sudan ziyafet&#8221;; cehennemin dışında gerçekleşen bir cezadır. cehenneme girmek &#8220;tasliyetü cahîm&#8221; ifadesiyle geliyor. yani cehenneme girmek kaynar sudan sonra; kaynar su ise cehennemden önce&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi zikredeceğim iki ayet Vâkıa 92-94&#8217;ün adeta tefsiridir:</strong> <strong>وَلَوْ تَرٰى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذٖينَ كَفَرُوا الْمَلٰئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ</strong> &#8220;Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; diyerek canlarını alırken bir görseydin&#8221; (Enfâl, 8/50; Bkz. Muhammed, 47/27). lütfen meleklerin; &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; ifadesindeki azaba ve bu sözün ölüm esnasında söylendiğine dikkat edelim. yani azap ölümle birlikte başlıyor&#8230;bir tutam arapça bilgisi, bir parça insafı olan herkes ayetlerin açık bir şekilde cennet ve cehennemden önce ödül ve cezanın olduğunu anlamakta zorlanmaz.</p>
<p>Önceki yazımızda şehitlere &#8220;ölü&#8221; denmemesi gerektiğini, onların diri bir şekilde Allah&#8217;ın katında rızıklandırıldıklarını ifade eden ayetlerden bahsetmiştik. &#8220;onların diriliği ve nimetlendirmeleri kıyamet koptuktan sonradır&#8221; diye yorumlar yapılmış.</p>
<p><strong>azizim!</strong> kıyamet &#8220;ba&#8217;s&#8221; ile (yani ölümden sonra dirilişle) başlıyor. o zaman herkes diri, yalnız şehitler değil. o zaman pek çok mümin rızıklandırılıyor, yalnız şehitler değil&#8230; &#8220;onlara ölüler demeyin&#8221; hitabı bize dünyada yöneltiliyor, ahirette değil. hasılı biz burada; onlar da orada diriler&#8230; ya da biz burada ölüyüz; onlar orada diriler&#8230;</p>
<p>Allah yolunda can veren kişinin böyle mükâfatı olur da; onun canını alan zalim (ve her türlü zulmü icra eden), ruhlar âleminde mışıl mışıl uyur mu???</p>
<p><strong>el-Cevap:</strong> <strong>اِذِ الظَّالِمُونَ فٖى غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰئِكَةُ بَاسِطُوا اَيْدٖيهِمْ اَخْرِجُوا اَنْفُسَكُمْ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ</strong> &#8220;Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, &#8220;Haydi canlarınızı çıkarın! Bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız&#8221; diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!&#8221; (En&#8217;âm, 6/93). daha azap ölüm anında başlıyor ve melekler &#8220;bugün&#8221; derken ölüm ile başlayan zaman dilimini zikrediyorlar. &#8220;aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız&#8221; derken de acaba hangi azabı kastediyorlar?</p>
<p><strong>Şimdi soralım;</strong> nasıl oluyor da Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabı olmuyor???</p>
<p><strong>Bir de dedi ki;</strong><br />
&#8220;Öyle kabrin başında telkinmiş, Kur&#8217;an okumakmış&#8230;<br />
bunlar boş şeyler&#8230;&#8221;<br />
Ölüler bunları duymazmış&#8230;</p>
<p><strong>O halde</strong> niçin Hz. Peygamber Bakî&#8217; kabristanlığına her girdiğinde;<strong> السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ، وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ</strong> &#8220;Ey mü&#8217;minler topluluğunun yurdu! Allah&#8217;ın selamı üzerinize olsun. (yakında) biz de size katılacağız&#8221; (Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İmam Mâlik) diye onlarla muhatap sigasıyla selamlaştı.</p>
<p>Ya da Bedir savaşından sonra müşriklerin cesetlerini bir çukurun içine doldurup da onlara;<strong> فَإِنَّا قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا</strong> &#8220;Biz Rabbimizin bize vaadettiğini (zaferi) hak olarak bulduk; siz de Rabbinizin size vaadettiğini (azabı) hak olarak buldunuz mu?&#8221; diye sordu. Hz. Ömer<strong> مَا تُكَلِّمُ مِنْ أَجْسَادٍ لاَ أَرْوَاحَ لَهَا؟</strong> &#8220;ruhu olmayan cesetlerle ne konuşuyorsun&#8221; dediğinde, Allah Rasulü;<strong> وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ</strong> &#8220;Muhammed&#8217;in canını elinde bulunduran Allah&#8217;a yemin olsun ki; onlar sizden daha iyi duyarlar (siz onlardan daha iyi duyamazsınız) (Buhârî, İbn Mâce)&#8221; buyurmadı mı?&#8230;</p>
<p>İstifini bozmadı; hadisleri duymadı<br />
Besbelli paradigmasına uymadı&#8230;</p>
<p>Doç. Dr. Yasin PİŞGİN Hoca</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2016 20:11:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İki Diriltme]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mevakıf]]></category>
		<category><![CDATA[Mevakıf Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Şerîf Cürcânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11098</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kabir azabını inkar edenler ise şu âyeti delil getirmiştir: “ilk ölümden başka ölüm tatmayacaklar dır”(Duhan,56). Eğer kabirde diriltilselerdi iki ölüm tatmış olacaklardı. Cevap: Bu, cennet ehlinin vasfıdır ve “orada / lafzındaki zamir cennete gitmektedir. Buna göre âyetin manası şudur: Cennetlikler cennette ölüm tatmayacaklardır. Dolayısıyla onlara verilen nimetler dünyadakilere verilen nimetlerin ölümle kesildiği gibi kesilmeyecektir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/">Kabir Azabı Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/images-3-21/" rel="attachment wp-att-11101"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11101" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-3.jpg" alt="Kabir Azabı Hakkında" width="377" height="236" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kabir azabını inkar edenler ise şu âyeti delil getirmiştir: “ilk ölümden başka ölüm tatmayacaklar dır”(Duhan,56). Eğer kabirde diriltilselerdi iki ölüm tatmış olacaklardı.</p>
<p><strong>Cevap</strong>: Bu, cennet ehlinin vasfıdır ve “orada / lafzındaki zamir cennete gitmektedir. Buna göre âyetin manası şudur: Cennetlikler cennette ölüm tatmayacaklardır. Dolayısıyla onlara verilen nimetler dünyadakilere verilen nimetlerin ölümle kesildiği gibi kesilmeyecektir. Şu halde âyette kabir sorgusundan sonra ve cennete girmeden önce başka bir ölüm olmadığına herhangi bir delalet yoktur.</p>
<p>“İlk ölümden başka” sözüne gelince bu, imkânsıza bağlamak yoluyla onların cennette ölmeyeceklerini teyittir. Sanki şöyle denilmiştir: Eğer onların ilk ölümü tatması mümkün olsaydı cennette ölüm tadarlardı. Fakat bu hiç şüphesiz mümkün değildir. Dolayısıyla onların cennette ölmeleri düşünülemez.</p>
<p>Bazen şöyle denir: “ilk ölümden başka” sözü, “insan hüsrandadır” âyeti gibi her ne kadar tekil sigada ise de tekillik değil cins bildirir. Âyette ölümün birden çok olduğu reddedilmemektedir. Çünkü cins çokluğu da içerir.</p>
<p>Onların zikrettiği bu âyet ve bizim verdiğimiz cevap, bizim delil getirdiğimiz iki âyetin muârazasıdır. Sonra onlar muârazadan sonra şöyle demişlerdir: Sizin tutunduğunuz zahirlerle amel ancak bunlar, makûle aykırı olmadığında olur. Çünkü makûle aykırı olduğu takdirde zâhirlerin tevil edilmesi ve zahirinden sarfedilmesi gerekir. Şu halde sizin bunlarla delil getirmenizin imkânı kalmamıştır.</p>
<p>Bunların makûle aykırı olduğunun delili şudur: Biz çarmıha gerilmiş bir şahıs görürüz ve onun parçaları yok oluncaya dek çarmıhta olarak kalır. Onda ne diriltme ne de sorgulama söz konusudur. Görmediğimiz halde diriltme ve sorgunun olduğunu söylemek açık bir safsatadır.</p>
<p>Bundan daha çarpıcı bir örnek, yırtıcı hayvanların ve kuşların yediği, parçalan bu hayvanlann mide ve kursaklannda dağılan kişidir. Bundan da daha çarpıcı olanı, yanıp dağılan ve dağılmış parçaları şiddetli rüzgarlarda kuzeye güneye doğuya batıya savrulan kişidir. Zira biz bu şahsın diriltilmediğini, sorguya çekilmediğini ve azaba uğramadığını zorunlu olarak biliyoruz.</p>
<p>Ashabımız bu olayların incelenmesinde hayrete düşmüş ve Kâdî Ebû Bekir ve takipçileri çarmıha gerilen kişi hakkında şöyle demiştir: Biz görmediğimiz halde diriltme ve sorgu, olmayacak bir şey değildir. Nitekim felçli kimsede durum böyledir. O canlıdır ama biz onun canlılığını göremeyiz. Yine Hz. Peygamber’in (s.a.) ashabı arasında otururken Cebrail’i (a.s.) görmesi ama Cebrail’in ashaptan gizlenmesi de böyledir. Bazıları demiştir ki hayatın bedenin bir kısım parçalarına indirgenmesi ve biz görmesek bile o parçanın diriltilmesi, sorgulanması ve azaba uğraması mümkündür.</p>
<p>Diğer duruma gelince, -“diğer durum” sözüyle ikinci ve üçüncü vakıaları kuşatan durum kastedilmiştir, çünkü bu ikisi, aynı minvaldedir-. Buna tutunmak, hayat için bünyenin şart olduğu görüşüne dayalıdır. Oysa daha önce geçtiği gibi biz bunu reddediyoruz.Bu bakımdan her ne kadar alıştığımız algılara ters olsa bile hayatın dağılmış parçalara ve parçaların bir kısmına dönmesi olmayacak bir şey değildir. Çünkü olağan dışı durumlar, daha önce de belirtildiği gibi yüce Allah’ın kudreti açısından imkânsız değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize göre bütün kafir ve fâsıklar için kabir azabı haktır. Ümmetin selefi bu hususta ihtilaf çıkmadan önce görüş birliğine vardığı gibi ihtilaf çık­tıktan sonra da çoğunluk görüş birliği etmiştir. Dırâr b. Amr, Bişr el-Merisî ve Mu‘tezfle’nin müteahhirîni kabir azabını mutlak olarak inkar etmiştir. Ebu Ali el-Cübbâî ve oğlu Ebû Hâşim el-Cübbâî ile Ebû Zeyd el-Belhî iki mele­ğin münker ve nekir olarak adlandırılmasını inkar etmiş ve şöyle demiştir. Münker, kâfirin sorguya tabi tutulduğundan bocaladığı esnada yaptığı şey iken nekir iki meleğin kâfiri paylamasıdır.</p>
<p><strong>Bize göre hak olan görüşün ispatı hususunda iki delilimiz vardır.</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlar sabah akşam ateşe maruz kalıyor lor ve kıyamet günü &#8216;Ey Firavun ehli girin en şiddetli azaba’ denecektir&#8221;(Mümin,46)âyette kıyamet azabı, sabah akşam ateşe maruz kalmaktan ibaret olan azaba atfedilmiştir. Böylece bu azabın kıyamet azabından başka olduğu bilinir. Şüp­hesiz birinci azap, kabirlerden kalkıştan öncedir. Nitekim âyetin akışı da açıkça buna delalet etmektedir. Bu azap ise görüş birliğiyle kabir azabından başkası değildir. Çünkü âyet ölülerden bahsetmektedir. Dolayısıyla bu azap, o azaptır. Bu âyette söylenenlerden dolayı Ebû Hüzeyl el-Allâf ve Bişr b. Mu‘temir kafirin iki üfleme arasında da azap göreceğini söylemiştir. Azap edileceği sabit olduğuna göre diriltme ve sorgu da sabit olmuştur. Zira kabir azabını kabul eden herkes, bunları da kabul etmektedir.</p>
<p>İbn Cerîr et-Taberi, Mu&#8217;tezile’den Sâlihî ve Kerrâmiyye’den bir grubun ölülerin diriltilmeden azap görebileceği görüşüne gelince bu, akla aykırıdır. Çünkü cansızın duyusu yoktur. Onun azap gördüğü nasıl düşünüle­bilir. Kelâmcılardan birinin “ölülerin hissetmesi söz konusu olmaksızın acılar ölülerin cesetlerinde toplanır ve katmerleşir, haşredildiklerinde bir anda bütün adlan hissederler” görüşü ise haşirden önce azabın inkar edilmesi de­mektir. Dolayısıyla haşirden önce azabın bulunduğuna dair anlattıklarıyla geçersizleşmiştir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> tasdik etme tarzında aktarımla gelen şu âyettir: “Rabbimiz bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin”(Mümin,11) Bu âyette iki kez öldürme ve iki kez diriltmeden kasıt, kabirleri ziyaretten önceki öldürme, sonra kabir­deki diriltme, ardından münker ve nekirin sorusundan sonra kabirdeki öldürme, sonra haşir için diriltmeden ibarettir. Tefsirciler arasında yayın açıklama budur. Müfessirler demiştir ki, iki diriltmenin zikredilmesinin gaye­si şudur: Onlar bu iki diriltmede Allah’ın diriltmeye kudretini bildiler ve bundan dolayı “günahlarımızı” yani haşri inkar sebebiyle oluşan günahları “itiraf ettik” dediler. Dünyadaki diriltmeden bahsedilmemiştir, çünkü onlar bu diriltmede günahlarını itiraf etmedirler.</p>
<p><strong>Bazıları şu görüşe varmıştır</strong>:İki öldürmeden kasıt, yukarıda zikredilen iken iki diriltmeden kasıt da dünyadaki diriltme ve kabirdeki diriltmedir. Zira onların maksatlar, geçmiş olayları dile getirmektir. Üçüncü hayata yani haşir hayatına gelince onlar bu hayatta olduğundan onun zikredilmesine gerek kalmamıştır. Bu tefsire göre kabirde diriltme olduğu sübut bulmaktadır. Kabirde diriltme olacağını düşünenler kabir sorgusu ve azabını da kabul etmiştir. Böylece hep­sinin hak olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Birinci öldürmenin onların nutfenin aşamalarında ölüler olarak yaratılmalarına, ikinci öldürmenin bilinen ölüme, iki diriltmenin de dünya­daki diriltme ile haşirdeki diriltmeye yorulmasına —ki bu takdirde kabirdeki diriltme âyetle sabit olmamaktadır- gelince bu şöyle cevaplanmıştır: Öldür­me ancak hayattan sonra olur. Oysa nutfenin aşamalarında hayat yoktur. Bir diğer cevap da şöyledir: Bu, istisnai müfessirlerin görüşüdür, güvenilir olan, çoğunluğun görüşüdür.</p>
<p>Bu ve kabir azabına delalet eden sahih hadisler, sayılamayacak kadar çoktur, öyle ki her ne kadar her biri tek başına ahad haber kabilinden ise de bunların ortak paydası tevatür oluşturmaktadır. Hadislerde biri şudur: Hz. Peygamber (s.a.) iki kabre uğradı ve “Bu ikisi azap görmektedir, azapları ise büyük günahtan değil, aksine biri idrardan sakınmaması diğeri laf taşıma­sı nedeniyledir” dedi. Bir diğer hadis Hz. Peygamber’in (s.a.) şu sözüdür: “İdrardan sakınınız, çünkü kabir azabının çoğu idrardan kaynaklanır”. Bir diğer hadis Hz. Peygamber’in Sa’d b. Muâz hakkındaki şu sözüdür: “Toprak onu öyle sıkıştırdı ki kemikleri birbirine girdi”. Bir diğer hadis şudur: “Hz. Peygamber kabir azabından çokça Allah’a sığınırdı.” Bunların dışında bir kısmı iki meleğin sorgusunu ve bu meleklerin münker ve nekir olarak adlandırılmasını da içeren ve selefin icmaından alınmış başka hadisler ile Hz. Peygamber’den rivayet edilen haberler vardır.</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani &#8211; Mevakıf Şerhi,cilt:3,syf:602-610</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/">Kabir Azabı Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
