<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zülüm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/zulum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Feb 2025 19:36:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Zülüm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>La İlahe İllallah Penceresinden Şer Konusu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Feb 2025 19:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsün-Kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[kötülük problemi]]></category>
		<category><![CDATA[kaos]]></category>
		<category><![CDATA[kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27603</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ALİ MERMER -Varlık gerçeğimizi tanıyalım- Konuya başlarken bazı prensipleri tespit etmeliyiz: 1.Bir eşyanın varlığa gelişi yönüyle baktığımızda onun varlık kaynağını tanımak için o eşya ile ilişkiye geçmek zorundayız. Yani, bir taraftan eşya ile ilişki kuruyoruz diğer taraftan o eşyanın Varlık Kaynağı ile tanışma teşebbüsünde bulunuyoruz. İnsan kendi var­lığında bulduğu özelliklerin zorunlu sonucu olarak bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/">La İlahe İllallah Penceresinden Şer Konusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>ALİ MERMER</p>
<p><strong><em>-Varlık gerçeğimizi tanıyalım-</em></strong></p>
<p>Konuya başlarken bazı prensipleri tespit etmeliyiz:</p>
<p><strong>1.</strong>Bir eşyanın varlığa gelişi yönüyle baktığımızda onun varlık kaynağını tanımak için o eşya ile ilişkiye geçmek zorundayız. Yani, bir taraftan eşya ile ilişki kuruyoruz diğer taraftan o eşyanın Varlık Kaynağı ile tanışma teşebbüsünde bulunuyoruz. İnsan kendi var­lığında bulduğu özelliklerin zorunlu sonucu olarak bu ikili ilişkiyi kurmak için bu âleme gönderilmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>İnsan hayatı boyunca hep seçimler yaparak yaşar. Bir ânı­mız yoktur ki (uyku ve ^baygınlık hali dışında) bir tercih yapmadan hayatımızı sürdürebilelim. Bazı tercihlerimiz sürekli tekrardan dolayı otomatikleştiği için sanki bir tercihte bulunmadan yaşıyo­rum zannedebiliriz. Sürekli yürüdüğümüz evimizde yürürken se­çim yapmıyormuşuz gibi yaşarız. Fakat yürümeyi oturmaya tercih eden biziz, yürürken aniden arkamızdan gelen bir çığlık duysak hemen dururuz ve döneriz. Yani bu yürümemiz bir tercihmiş ve şimdi yürümeyi durdurma tercihi yaptık demektir. Şu sonuca ulaşmak insanın gerçeğidir: İnsanda irade-i cüziye vardır, irade-i cüziye de insanın tercih yapma özelliğini ifade eder. İnsanın tercih yapabilmesi için iki alternatifin olması gerekir. Bu iki alternatifi birbiri ile kıyaslayarak bir tercih yaparız. “Ben bunu değil de di­ğerinin yaratılmasını istiyorum.” demektir tercihimiz. Sürekli A’yı değil de B’yi seçiyorum diyerek yaşıyoruz her ânımızda.</p>
<p><strong>3.</strong>Bu tercihi yapabilmemiz için, kişi; insanın eşya ile kurduğu ilişkide, insanın kendine verilen duygular doğrultusunda bir de­ğerlendirmeye tabi tutarak birini faydalı, diğerini ise daha az fay­dalı veya zararlı diye görür ve o kendisine göre faydalı olanı seçer. Fakat bu seçiş, insanın özgür iradesi ile yaptığı kendi tanımlama­larıyla bazı şeyleri daha “faydalı” ve diğerlerini daha az faydalı veya “zararlı” diye ulaştığı anlayışına dayanır. Yani insan merkezli bir karardır, gerçeği yansıtıp yansıtmaması bir başka aşama de­ğerlendirmeyi gerektirir.</p>
<p><strong>4.</strong>İnsanların genel olarak ihtiyacı gece karanlık, gündüz ay­dınlık olsun isterler. Aydınlığın yaratılması kötü mü, hayır, gündüz kullanılacak; karanlık içinde kalınacak şekildeki bir yaratılış kötü mü, hayır, gece kullanılacak. Gece çalışmak durumunda olan bir kişinin gece vaktinin karanlık olacak şekilde yaratılmasından ken­disinin aydınlığa ihtiyacı olduğu için şikâyet etmeye hakkı var mı? Şikâyetçi olursa bu şikâyet ne anlama gelir? İnsan duygularında kendisinin beğenmediği bir şekilde yaratılış gerçekleşirse bu ya­ratılışın bizzat kendisinin iyi veya kötü olduğunu anlamamıza yar­dım edecek ölçümüz kendimiz mi olmalı, değilse başka bir ölçüye ihtiyacımız var mı, sorusunun cevabını araştırmalıyız.</p>
<p><strong>5.</strong>Yaratılışın iyi veya kötü olduğuna karar verme yetkisi biz insanların mı olmalı, yoksa yaratılışı gerçekleştirenin mi olmalı? Veya bir başka ölçü olacak alternatifimiz var mı?</p>
<p><strong>6.</strong>İnsan, eşya ile kurduğu ilişkide bilinçli tercihler yapabilme özelliğine sahip kılınmıştır. İnsan, eşyanın özelliklerini ancak zıt­tı ile anlayabilecek kapasitede yaratılmıştır. Eğer zıttı olmasaydı eşyanın özelliklerini anlayamazdık. Işığın yokluğunu anlamamıza yarayan karanlık olmasa ışığın varlığını anlayamayacağımız gibi.</p>
<p><strong>7.</strong>Yaratılanların farklı olması onların insan tarafından tercih edilerek seçilmesine veya seçilmemesine imkân verir. Yani, onu mu bunu mu seçeceğim, hangisi bana göre daha iyidir diyeceğim ve kendi durumuma göre bir seçim yapacağım. Benim yapacağım tercihlere göre bir yaratılışın gerçekleşmesini garanti edebilir mi­yim? Değilse ben seçim yapmakla ne yapıyorum dersiniz? Mesela, bir çiftçi tohumu ekmekle bir seçim yapıyor, arpa tohumu değil de buğday tohumu seçiyor ve ekmeyip ambarda tutmak yerine toprağa ekiyor. Sonra ne yapıyor? Bekliyor ta ki buğday bitkisi büyüsün. Garantisi var mı? Yok. Buğday bitkisi büyürken, başak verirken, olgunlaşırken ne yapıyor? Bekliyor ki büyüsün. Demek ki seçim yapmak yaptığımız seçimin sonucunun varlık âlemine gelmesini garantilemek değilmiş. Bu gerçeği her anımızda yaşadı­ğımızın bilincinde olmamız gerekir.</p>
<p><strong>8.</strong>İnsan, yalnız halen var edilenler içinden bir tercih yapar. Eğer bir şey var edilmemişse, o şeyin varlığına karar veren bir ko­numa sahip olmadığı insanın gerçeği değil midir? Yani, insan var edilenler arasında seçim yapıp, yine kendisine tanınan alan içinde yaptığı seçimleri yeni bir kompozisyona sokabilecek tercihler de yapar. Fakat bu tercihlerin ancak yine yaratılıştaki düzen içerisin­de gerçekleşmesi gerekir. Demek ki, Yaratan eğer izin vermiş ise ancak o takdirde insan yeni bir kompozisyon kurar. Yani iki veya daha fazla elementi birleştirir ve yaratılış düzeni içerisinde yeni bir sonucun yaratılmasını isteyebilir. Mesela bir badem çekirde­ğini alır ya onu yer veya toprağa gömer. Yerse midesinde kendi iradesi olmadan hazmedilir ve bedenine besin olur. Eğer toprağa gömer ve yaratılış kurallarına uyarak bakımı yaparsa yine kendi iradesi karışmadan badem ağacı olur.</p>
<p>Demek ki biz ancak irade­mizle yaptığımız tercihlerden ibaret bir hayat yaşıyoruz ve bu hali sürekli deneyimliyoruz. Değilse insan badem ağacını var eden, ona varlık veren değil de, ancak o ağacın var edilmesini uyduğu düzeni kurarak evrenin tümünde geçerli olan düzeniyle birlikte Yaradana havale eder. Yani, insan yaratamıyorsa, evrenin bir par­çası olan ve hiçbir özelliği kendinden kaynaklanmayan cansız, şu­ursuz maddenin varlık verme, yani yaratma özelliğinden bahset­menin mantığı var mıdır? Düşünmek gerekir, insan dâhil herşey, hiçbir şey yaratamaz; ancak Yaratana müracaat ederler. Teknoloji ürünleri de böyle bir işlemler sonucudur. Yaratma değildir, an­cak yaratılmasını evrene değişmeyen bir düzen içerisinde Varlık Verenden (Yaratandan) istemesidir, hatta yaratılması için yalvar­masıdır denmelidir, madem insan hiçbir şey yaratamıyorsa.</p>
<p><strong>9.</strong>İnsanın yaptığı her tercih, ister Yaratıcıya inansın ister inan­madığını iddia etsin, bir insanın her yaptığı tercih bilincinde olsun olmasın, yalnızca Yaratıcının yaptığı tercihin sonucunu yaratması için bir yalvarıştan ibarettir. Bu nedenledir ki, yeni bir kompozis­yon ile bir makina yapmak isteyen kişiler laboratuvarda yıllarca araştırma yapmak zorundadır. Araştırmaları sonucu yaratılış dü­zeninin Kurucusunun neyi nasıltercih ederse sonuçta ne yarataca­ğını vadetti diye öğrenmek için çalışırlar. Demek ki, her halükârda Yaratana müracaat eden varlıklarız biz. Bu gerçeğimizi kabul et­mek veya etmemek tercihini yapmada serbestiz. Fakat yaptığımız tercihlerimize göre duygu dünyamız öyle yaratılmış ki aklımız, bi­lincimiz, duygularımız bu seçimin sonucundan etkilenecek şekil­de yaratılmışız.</p>
<p>Bu etkileşimden kurtulmak için ancak aklımızı, bi­lincimizi ve duygularımı çalışmaz hale getirecek tercihler yapmak zorundayız. Bu da bize verilmiş bir tercih özelliğidir. Uyuşturucu alabiliriz, kendimizi böyle bir etkileşimi hissetmeyecek tercihler yaparak dikkatimizi başka alanlara çevirebiliriz. Bunların hepsi bize yaratılış düzeni içerisinde seçim hakkı tanınan alanlarda ger­çekleşir. İşkolik olabiliriz; oyunlar, eğlenceler peşinde olabiliriz; bizi ilgilendirmeyen dedikodu mahiyetinde yapılan konuşmalara dalabiliriz; ta ki kendi gerçeğimizin etkisini dikkat dağıtımı ile ge­çici olarak azaltabilelim. Bütün bu çareler ancak geçici sonuçlar verir. Biz gerçeğimizi varlık düzeyinde değiştiremeyiz.</p>
<p><strong>10.</strong>Eğer bir insan “Bana göre bu daha iyidir.” derse ve Yaratandan kendisinin arzularına uymasını beklerse sonuç ne olur? Eğer Yaratıcının yaratma düzenine koyduğu kurallara uy­gun bîr beklenti ise zaten yaratılacaktır. Yaratılışın düzenini onun Yaratıcısı kurmuştur. Yaratıcının benim arzumu gerçekleştirmesi için benim tek yapabileceğim tercih O’nun koyduğu düzene uy­gun tercih yapıp yaratılması için beklemektir. &#8220;Ben bunu beğen­miyorum o halde benim beğeneceğim şekilde bir yaratılış gerçek­leştir.&#8221; demeye hakkı var mıdır? Bu önemli sorunun dikkatli bir şekilde analizinin yapılması gerekir.</p>
<p><strong>11-</strong>Her insanın kendi şartlarına ve beklentilerine göre bir ya­ratılış gerçekleştirmesi için Yaratan’dan yaratmasını istediğini düşünelim. Evrenin yaratılması tamamen bir kaosa dönüşmez mi? Çünkü her insanın beklentisi bir diğerinden tamamen farklı olacaktır.</p>
<p><strong>12.</strong>Bu konu daha incelikli düşünmeyi gerektirir. Eğer bir kişi her zaman kendi beklentilerine göre bir yaratılmayı istese ve bu isteği hemen gerçekleşseydi o takdirde bu kişi tercih yapmak du­rumunda olmazdı, zaten yaratılan herşey onun istediği şekliyle gerçekleşmiştir. Bu durum neyi gösterir? İsteği anında gerçekle­şen kişinin tercih yapması söz konusu olmazdı. İsteğini anında gerçekleştiren bir Yaratıcı olmuş olurdu. O takdirde yarattığı her­şey O’nun varlıklar arasından seçmek zorunda kalmadan istediği şekilde var olması demek olurdu. Bu da insanın gerçeğiyle doğ­rudan çelişir. Bu özellik ancak evrenin Yaratıcısına ait olabilir. Ne dilerse o var olur, O’nun dilediği O’nun kararıdır ve dolayısıyla O’nun seçimidir. Fakat O’nun seçimi mevcutlar arasından değil, var etmeyi var etmemeye tercih etme seçimidir.</p>
<p>Bu özelliği ile neyi yaratmaya karar verirse o kararın sonucunun sonsuz mükemmel bir seçim olduğuna, yaratmayı tercih ettiği şu evrendeki her bir varlık şahitlik etmektedir. Görüyoruz ki her bir varlık diğerinden farklı özelliklerle seçilerek yaratılmıştır. Her bir varlık kendi varlı­ğında mükemmeldir. Demek ki O’nun Seçme özelliği sonsuz mü­kemmelliktedir sonucuna ulaşılır. Bu sonuç bizi O’nun tercihine tabi olmaya davet eder. Yoksa bizim arzumuza göre bir yaratma gerçekleştirmesini beklememiz, O’nun bize tabi olmasını bekle­memiz anlamına gelir. Herkesin arzusu farklı olacağına göre, ev­renin düzenli yaratılışı anında kaosa dönüşür. Bizim böylesi bir dünyada yaşamadığımızı kabul edip O’nun tercihindeki mükem­melliği görme tercihi yapıp yaratılanların yaratılışındaki hikmeti düşünmemiz ve O’nun yarattığına razı olmamız gerekir. Bu durum insanlığa yakışan bir tercih olur. Değilse kendimizi boş yere yor­maktan ve istediğim olmuyor diye şikâyetler ile yaşamak zorunda kalırız.</p>
<p><strong>13</strong>.Her insan tercih yapma özelliğinden kurtulamayacak şe­kilde yaratılmıştır. Ancak tembelliği tercih eden kişi ilk bakışta ra­hat ediyor gibi zanneder fakat kendini kandırır. Neden?</p>
<p>Eğer insana verilen özellikler bir tercih yapmaz ise, mesela yediği yemeğin kendisinin isteğine göre yaratılmasını beklemesi için önünde seçeneklerden daha lezzetli olanın yaratılmasını is­teyecektir. O takdir bu insanın elinde bir başka alternatifin yara­tılmasını istemediği için tercih yapamaz, tercih yapamadığı için daha az lezzetlileri değil de, daha lezzetli olanının yaratılmasını istemesi diye bir durum vaki olmazdı. Yani, lezzetin ne olduğunu dahi bilemezdi. Dolayısıyle yediğinden lezzet de alamazdı. Böyle birçelişkiye düşmemek için kendi gerçeğimizi anlamamız gerekir: Önce insan bir tercih yapıyor ve sonra o tercihe göre bir yaratılış gerçekleşmesini istiyor. İşte bu aşamada insan yine bir tercihler yapan kişi olmaktan kendini kurtaramıyor. Demek ki böyle bir is­tek insanın kendisi ile çelişkiden ibarettir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebilir miyiz? İnşan, kendi yaratılış gerçeğini kabul etmeli, fantazi görüşlere kapılmamalı. İnsan bir yaratıktır, yaratıldığı şekil onun için en iyisidir. Yaratma kararı insana ait değil, onu en iyi şekilde yaradana aittir. İnsanın yara­tılmaya muhtaç olduğu gerçeği, Yaratanın ise her şeyi ve dolayı­sıyla kendisini en iyi şekilde yarattığını itiraf etmek zorundadır. İnsana en uygun, akla en uygun, bilince en uygun, duygulara en uygun bir sonuç, insanın Yaratıcısını kendi emellerine hizmet et­meye çağırması veya beklentisi içine girmesi yerine; her şeyi en hikmetli, en uygun şekilde Yaratanın yaratılış kurallarına uymak ile ancak yaşantısından zevk alabileceğini bilmesi gerekir. Yani, O</p>
<p>Yaratıcının verdiği kararlan, yarattıklarındaki güzelliği görme ter­cih yaptığı takdirde varlık gerçeği ile örtüşen bir tercih olur ve ha­yatından mutluluk duyar. Yaratılana itiraz ettiği müddetçe kendisi ile çelişir, duygu âleminde sürekli anlamsızlık ve zevksizlik yaşar, ne kadar bu durumdan kurtulmak için yapay yollara başvursa da.</p>
<p>Bana verilen duygularımla çelişen bir yaratılış gerçekleşirse ne yapmalıyım?</p>
<p>Yukarıdan beri sayılan ve temel varlık gerçeğimizi sergileyen prensipler içerisinde düşünmek zorundayız, değilse kendimizle çelişmenin acılarından kurtulmamız mümkün olmayacak şekil­de yaratıldığımızı konuştuk. Böyle bir acı çeken insan durumuna düşmemek için duygularımızın varlık kaynağını sorgulamalıyız.</p>
<p>Eğer biz var isek, bizim Varlık Kaynağımız duygularımızın da Varlık Kaynağı olmak zorundadır. İnsanın en önemli zafiyeti, kendisine verilen duyguları kendisine ait zannedip onları kendi merkezli kullanmasıdır. Yaratıcıdan kendi duygularına göre bir yaratılış gerçekleştirmesini istemesinin acılı sonuçlarını yukarı­da sayılan temel prensiplerde tartışırdık. Eğer ben, bendeki duy­guların beklentilerine göre bir yaratılış gerçekleşsin diyorsam temelde birçok hatalar yapıyorum demektir. Bu yanlışları şöyle özetleyebiliriz:</p>
<p>Kendi gerçeğim olan yaratılmışlığımı kabul etmiyorum. Bu takdirde kendimin varlığını nasıl izah edeceğim? Rastlantılar veya doğallık sonucu ise, beğenmediğim yaratılışlar da bir rastlantı ve doğallık sonucudur. Dolayısıyla rastlantıyı, doğayı şikâyet ede­mem, şansızmışım der geçerim. O takdirde ne “Allah”tan bahset­meye ve ne de “Allah”tan şikâyet etmeye hakkım var. Zaten var­lığım rastlantı; bir amacı yok, yani anlamı yok. Anlamı olmayan bir varlığın var olan eşyada da anlam araması anlamsızlık olur, çekilen acıların da bir anlamı olmaz. Böylece bir insan kendini acı çekmekten kurtaramaz. Acı çekmek üzere doğal olarak oluşmuş bir varlığın çektiği acılardan şikâyetçi olmasına hakkı yoktur. Bu sonuç ise insan gerçeği ile taban tabana çelişir. Çünkü insanda acı çekmekten kurtulmak isteyen bir duygu da vardır. Acı çekmemeyi tercih ede ede yaşıyoruz bu dünyada. Bu biz insanların varoluşsal bir gerçeğidir. Bundan kaçamayız.</p>
<p>Çare nedir? Varlığımızın gerçeğini dikkate alarak acılardan kurtulmanın yollarını aramamız gerekir. Varlığımız anlamlıdır, seçim özelliğimizi acı çekmemek üzere kullanmamız bize verilen bir özelliktir. Gerçeğimiz de budur, hep en iyisini, en mutluluk ve­recek olanı seçerek yaşayıp geliyoruz. Hayatımız bu seçeneklerle doludur; hastalık, uyku gibi özel durumlar dışında hiçbir seçenek­sizlik hali yaşamıyoruz. Bu özelliğimiz ile bizi Yaratanı tanımak zorundayız. Eğer bizi Yaratan şu evrende neyi yaratıyorsa, bizi de o yarattıkları içinden en mutluluk verenleri seçecek duygular ile donatarak yaratıyor demektir. Yani bu duygularımızı da yaratan O’dur.</p>
<p>Bir duygumuz bir yaratılışı sevmiyorsa bu ne demektir?</p>
<p>Benim sevmediğim bir şeyin yaratılması bana beni o duygu ile yaratıp arkasından da o duygunun sevmeyeceği ve dolayısıyla tercih etmeyeceği bir yaratılış gerçekleşiyor demektir. Bu yüzey­de çelişkili olan iki tür yaratılış şeklini şu evreni kusursuz yaratan niçin böyle yaratıyor diye düşünmemiz gerekiyor. Bu noktada ev­rene dikkat etmemiz gerekir. Evrenin tabi tutulduğu yaratılış dü­zeninin evren çapında işleyişinde bir kusur, hata var mı? Düzen bazı yerlerde tutmuyor diye bir gözlemimiz oluyor mu? Evren ça­pında düşününce evren mükemmel çalışıyor fakat bazı yaradılış­lar “bana göre” kusurlu görünüyor. Nedir onlar? Ölüm olmasın, hastalık olmasın, adaletsizlik olmasın, fakirlik olmasın, savaşlar olmasın, yer sarsıntısı, zelzele olmasın, hırsızlık olmasın, anlam­sızlık olmasın&#8230; Ne olsun ya? Tam benim duygularımın sevdiği, istediği şeyler olsun. Çok doğru düşünüyoruz. Bu sonuca ulaş­mak için böyle yaratıldığımızı anlıyoruz bütün bir insanlık olarak. Fakat dikkat! Bir noktayı kaçırıyoruz.</p>
<p>Hatırlayalım; Bizi yaratan kim ise bize bunların olmamasını isteyen duyguları da O’nun yaratmış olması zorunlu değil midir?</p>
<p>Ahh! Dikkat, bize bu duyguları veren bize bu duyguları vermek suretiyle bunlar olmasın diye istettiren değil midir? Yani, ne oldu şimdi? İşler kanştı gibi görünüyor, değil mi? Hayır, gerçeğimizin eteğinden yapışmaya başladık bu aşamada, fakat daha tam tanı­madık gerçeğimizi.</p>
<p>Basit bir örnek ile yaklaşalım konuya. Bir çekirdek ölmeden filiz vermiyor. Bu ne demektir? Filizi ve sonunda ağacın yaratılı­şını gerçekleştiren çekirdek olamaz, çekirdeğin içindeki hücreler veya DNA olamaz. Çünkü DNA, yaratılacak olan ağacın bir planı gibidir; yaratanın “Ben ne yarattığımı ve ne yaratacağımı biliyor ve sana gösteriyorum ey insan!” diye bize güven veren bir ilanıdır. Eğer çekirdek ve çekirdek içindekiler çekirdeğin yaratıcısı değiller ise niçin çekirdeğin ölümüyle filizi çıkarıyor ya? Her yaratılış türü insan için bir örnektir, bu tür yaratılış da bir örnektir, bize önemli bir haber daha veriyor. Yaratıcım böyle bir yaratılış düzenini kura­rak yaratmasıyla bana diyor ki, “sakın seni yarattığım kapasitene göre yanıltıcı bir sonuca ulaşmamalısın.” diye, çekirdeğin ağaç ol­masının planını (DNA) içerecek şekilde o çekirdeği yaratıyorum, o plana bakıp da çekirdeği o yarattı zannediverme. Ben onu, Benim neyi yaratacağımı önceden bildiğimi, geleceği bildiğimi, her şeyi planlı yaratan olduğumu bildirmek için yerleştirdim o çekirdeğin içine. Beni iyi tanı, doğru tanı!”</p>
<p>Şimdi bu örneği kendi yaratılış biçimimize uygulayalım. Bize verilen duygular da bizim yaratılış planımızdır. Bizi Yaratanın bize bu duygularla birlikte seçim özgürlüğü verdiğini görüyoruz. “Bu duyguların ile sana sevdirtmediğim yaratılışları Ben sana sevdirt- miyorum. Bunu anlayabilecek şekilde yarattım seni, bu yaratılış ile ne kastettiğimi düşünüp anlamalısın ki bir amacım olmalı.” Nedir o? “Ölüm olmasın istetiyorum, hastalıklar, senin felaket­ler dediklerin, savaşlar, haksızlıklar, açlıklar olmasın diye isteti­yorum sana verdiğim duygular ile” diye bizi Yaratan dikkatimizi çekiyor, düşünmemizi istiyor. O halde, anlamalıyız ki bu yaratılış türlerini şikâyet konusu yapmak yerine acaba ne kastediyor böyle görünüşte çelişkili bir yaratılış türü gerçekleştiriyor. Şimdi de bu görünüşteki çelişkinin anlamını çözmeye çalışalım.</p>
<p><strong>Yaratılışta Görülen “Çelişkilerin” Yaratılışındaki Güzellik</strong></p>
<p>Bir öğretmen, öğrencilerine çoktan seçmeli test yapıyor. Teste verilen diyelim 5 seçenekten bir tanesi doğru, diğerleri yanlış. Peki, öğretmen hata mı yapıyor bu yanlışları öğrencilere sunarak? Unutmayalım bu bir temsildir; öğrenci biziz, Öğretmen bizim ve dolayısıyla tüm evrenin Yaratıcısı. Tüm evren onu yara­tan Öğretmenin öğrencilere ders anlatmasıdır. Öğrenciler ise bu dersleri (evrenin yaratılışını) dinleyecek ve öğrenerek kendilerine verilen yetenekleri geliştirecekler. Sanki çekirdeğin yaratılışında­ki DNA gibi insanın yaratılışıyla kendisine verilen yetenekleri de filiz verecek, ağaç olacak, meyve verecek. Yaratılışta her ne var edilmiş ise insan için bir derstir, yani öğrenme, yeteneklerini ge­liştirme aracıdır.</p>
<p>Öğretmen nasıl ki dersi anlatır ve her öğrenci derse gelip gelmemekte, dersi dikkatli veya dikkatsiz dinlemekte, gerekli ödevlerini yapıp yapmamakta özgür yaratılmıştır. Evrenin Yaratıcısı da insana hem öğrenme yetenekleri vermiş ve hem de özgürlük vermiş. Ta ki, insan öğrenerek yeteneklerini geliştir­sin, öğrensin, yaratılıştaki gerçekleşen varlıkların yaratılışlarıyla Yaratıcılarını tanısın. Fakat Yaratıcı insanı böylesi bir eğitime tabi tutarken bazen, ara sıra insanlara çoktan seçme test uygulama­sı yapıyor. Tecrübelerimiz gösteriyor ki bu dünya hayatında 100 doğru seçenek veriliyor bize, fakat 20 yılda bir Sınırlı bir bölgede 2 veya 3 dakika süren bir zelzele ile bize göre yanlış görünen, ka­çınılması, tedbir alınması gereken, yanlış diye değerlendirdiğimiz ve fakat sevmediğimiz 1 seçenek ile eğitiliyoruz.</p>
<p>Diğer tüm za­manlarda çok rahat ettiğimiz ve güvendiğimiz bu yerküre üzerin­de hayatımızı sürdürüp gidiyoruz. 20 yılda bir daracık bir bölgede yaratılan zelzele sayesinde ne kadar Hikmetli, Rahmetli yaratılmış bir mekâna yerleştirildiğimizi unutup sanki dünya “doğal” ola­rak böyle sabit olmuş gidiyor zannına kapılmamız çok mümkün olduğu da bir gerçektir. Nitekim herkes kendisinde bu hali tecrübe eder. Yerküreyi öyle yaratıyor kİ, &#8220;Dikkat edin, sizin zannettiğiniz gibi kendiliğinden böyle oluşmamış, onun bir Sahibi var, sizi rahat ettirip şükretsinler diye hizmetinize verdi, hatırlayın!&#8221; anlamında alışılmadığı için çeldirici gibi görülen ve fakat dikkatimizi çeken bir &#8220;soru&#8221; şeklinde ara sıra yerküreyi küçük bir alanda zelzele ola­cak şekilde yaratarak yine bizi Rahmeti gereği ikaz ediyor, eğitiyor.</p>
<p>Öğretmenlerin uyguladığı testlerde ise genellikle 4 yanlış ve 1 doğru seçenek vardır diye konuşmuştuk. Hepimiz biliriz ki “kötü öğretmen” (olmaması gerek fakat bazen oluyor, onlar da insan nitekim) seçenekleri yalnızca öğrencileri sınıfta bırakıp intikam almak için rastgele koyar ve birtanesi doğru olur. Fakat başarılı ve hikmetli öğretmenler yanlış seçenekleri de bir öğretim aracı ola­rak seçer. Dikkat edilmesi gereken incelikleri öğrencilere göster­mek için, o incelikleri içerecek ve dolayısıyla öğrenci konuyu tam kavrayacak şekilde bir test uygulaması yapar. Dikkatli öğrenciler yanlış seçeneklerdeki incelikleri görür ve tebessüm eder, “Burada böyle bir hata var, ben bunu seçmemeliyim.” der ve o yanlış seçe­neği seçmez. O yanlış gibi görünen seçeneğin öğrettiği doğruları daha detaylı bir şekilde öğrenmesini sağladığı için, böyle bir test veren öğretmenin maharetini takdir eder ve doğru olan inceliği fark edip pekiştirir.</p>
<p>Bu evren, bir okuldur. Biz insanlar öğrencileriz. Sonunu getire­mediğimiz incelikleri içeren bir yaratılış gerçekleşmektedir. Atom altı dünyaya giriyoruz ve hala sonunu konunun uzmanları getire­mediler ve getiremeyeceklerini de biliyorlar. Her bir bilim dalı ev­renin bir parçasının yaratılışını inceliyor ve hiçbir departman artık bu bilimin sonuna ulaştık, daha öğrenilecek bir şey kalmadı diye kapanmıyor. Tam aksine daha alt bölümler açılarak, incelemelerin daha detaylı yapılabilmesine imkân veren bir tercih yapılıyor. Bir insan, hayatı boyunca bir atomu veya bir DNA’yı incelemesinin so­nunu getiremez daha da çok öğrenmeye ihtiyaç vardır. Bütün bu çalışmalar, evrenin düzenli bir şekilde yaratılmasının sonucunda gerçekleşebiliyor. Eğer düzenli bir yaratılış olmasaydı biz insanlar hiçbir şey öğrenemez ve yeteneklerimizi geliştiremezdik. Bu du­rumda da bizim yaratılışımız, çelişkili olurdu. Yaratılıştaki incelik­lerin sınırına ulaşmak mümkün değilse yeteneklerimizin sınırına ulaşmak da mümkün görünmüyor. Bu ne demektir?</p>
<p>Yaratıcı bize diyor ki: “Nasıl bu evren ile seni aynı niteliklerle donatarak yarattım, fakat senin niteliklerin evrenin niteliklerinin kapasitesini aşar. Sana öyle özellikler verdim ki, yaratılışta senin duygularına ters gelecek incelikli seçenekler sunarak seni eğitime tabi tutuyorum. Dikkat et, yeteneklerini israf etme, yani her biri içerisinde sınırsız bilgi taşıma kabiliyetinde olan DNAlarını an­lamsız bir şekilde kullanma! Bazen bir seçenek vereceğim sana ve sen eğer dikkat edersen hemen anlayacaksın ki bu seçeneği senin seçmemen lazım. Çünkü senin duygularına ters düşüyor, seçer­sen yanlışı seçmiş olursun. Yeteneklerini geliştirmemiş ve dolayı­sıyla o yetenekleri israf ederek yaratılış maksadına ters düşersin. Dersine dikkat etmeyen öğrenci gibi sen de okul eğitimi sonunda sınıfta kalırsın. Okuldaki eğitim süresini doldurman senin bu dün­ya koşullarında yaratılışının sonu, yani ölümün demektir.”</p>
<p>Şimdi en başta sorduğumuz “Neden ara sıra da olsa çelişkili yaratılışlar gerçekleştiriliyor?” sorumuza dönelim ve bir örnek ile anlayalım:</p>
<p><strong>Yaratılıştaki “Çelişkinin” Güzel ve Tatlı Meyveleri</strong></p>
<p><strong>Birinci Meyve: </strong>Bakıyoruz ki, insanlar kaprislere kapılıp dün­yayı bölmüşler. Herkes, kendisini en güçlü gösterme çabasına girmiş. Kendilerinin yaratıldıkları bölgeleri “Bizim toprağımız, bizi vatanımız.” adı altında kendilerine ait görmüşler. Unutmuşlar ki onlar bu dünyaya gönderilmeden önce de o topraklar, o nehirler, göller, madenler vardı. Kendileri öldükten sonra da var olacak gibi görünüyor. Bu sahiplik ve güçlülük iddiasıyla birbirlerini öl­dürüyorlar, Senin duyguların da bu tabloyu görünce isyan ediyor: “Olmamalıydı! Neden oluyor?” diye çığlık atıyor. İşte yukarıda konu edindiğimiz incelikli öğretim aracı senin için yaratıldı. Bazı insanlar özgür seçim özelliklerini kullanarak kendilerine emanet edilen &#8220;Haksızlığa karşı çıkacaksın.” duygusunu kullanmıyorlar.</p>
<p>&#8220;Duygular benim&#8221; iddiasıyla şimdi de “Haksızlığa karşı çıkma duygusunu kullanmamayı seçtim, özgürüm.” diyebiliyor. Sen ise yaratılışın gerçeğini inkâr etmeyerek emanete ihanet etmemeyi seçtiğin için isyan eden duygularınla Yaratıcın sana: “Doğru seçim yapıyorsun, sen seçmeyeceksin, bunu öğretmek için bu çeldirici gibi görünen fakat eğitici olan seçeneği gösteriyorum. İnsanların yaratılışlarına ters düşmemeleri için, yaratılıştaki incelikleri öğret­mek için hazırladığım çeldirici yaratılış ile insanları eğiticeğim bir okul kurdum. Bazı inceliklere dikkatini toplamak ve iyice anlamak için ara sıra da çeldirici gibi olan yaratılış ile sana tam mükemmel bir eğitim veriyorum. Sakın çeldiricilere bakıp da Beni merhamet­siz, neyi niçin yaptığını bilmeyen bir Yaratıcı olarak tanıma. Sen sınıfını geçeceksin, fakat insanları öldürme özgürlüğünü yanlış yerde kullananlar sınıfta kalacaklar. Onlar sınıfta kalmanın acısını çekmeleri gerekir, değil mi? Sana verdiğim yeteneklerinle bunu anlarsın,” diyor. Bu kadar mı?</p>
<p><strong>İkinci Meyve: </strong>Hayır, bu duygularla bizi Yaratan bizi eğitiyor: “Sana bu duyguları verdim ki sen de böyle yapma, öğreniyorsun, anlıyorsun ki bu insanlar yanlış seçim yaparak büyük haksızlık­ların yaratılmasını seçiyorlar, yani yaratmamı istiyorlar. Ben de yaratılış kurallarımı değiştirmeyerek insanların eğitimlerini kendi seçenekleriyle gerçekleştirmelerine ve seçimlerinin sonuçları­nın meyvelerini hak etmelerine imkân veriyorum. Ben onları da böylece eğitiyorum. O seçimleriyle duygularına ters düştükleri için bu dünyada iken bile duygusal olarak acı çeken özelliklerle donattım. O acıyı çekmek zorundalar her ne kadar uyuşturmaya çalışsalar bile ta ki yanlış yaptıklarını anlasınlar ve vazgeçsinler, özür dilesinler haksızlık yaptıkları kişilerden. Nasıl ki sen bu duy­gu ile yapılanlar karşısında kendin yapmadığın halde üzülüyorsun ve öğreniyorsun ki yapmamalısın, onlar da bu yarattığım üzüntü duygusu ile acı çekiyorlar, ta ki öğrenip vazgeçsinler. Vazgeçmek veya geçmemek de insana verilmiş bir özgürlüktür. Bu da Benim Rahmetimdir. Değilse, Benim Rahmetim bu insanları ihmal edip kendi hallerine bırakmaz, ölüm anına kadar vazgeçme imkânı ve­ririm. Vazgeçerlerse affederim.”</p>
<p><strong>Üçüncü Meyve: </strong>Demek ki, bu dünyada iken böylesi bir eği­time tabi tutularak kendimizin duygularımızı yanlış yönde kul­lanmamızı öğreniyoruz. Değilse, cezalandırıp intikam almak için değildir. Bilakis öğrenme ve yanlış seçimlerimizden vazgeçmemiz ve doğru seçim yaparak dünyadaki eğitimimizi daha da mükem- melleştirmemiz içindir.</p>
<p><strong>Dördüncü Meyve: </strong>Kendi yaratılışlarına yerleştirilen duygulara ters düşüp yanlış seçim yapanları desteklememek, elimizden gel­diği kadar engel olmaya çalışmak gerektiğini anlıyoruz. Eğer yet­kimiz varsa bu dünyada cezalandırmanın adalet, hak olduğunu onaylıyoruz. Böylece de Yaratıcımızın neden bu dünyada zalimle­rin vazgeçmeleri için peygamberleri aracılığı ile kurallar önerdiği­ni anlıyor ve takdir ediyoruz. İnsana adaleti sevdiren, haksızlıkları sevdirmeyen duyguların yanı sıra bu dünya şartlarında da adale­tin gerçekleşmesini isteyen duygular ile gerekli cezalarının veril­mesini öğreten Rabbimize de teşekkür ediyoruz. Bu cezaların ön­leyici ve caydırıcı, eğitici özelliklere sahip olması gerekir ki bunu da ancak bizi Yaratan bilir diye O’ndan bildirmesini istiyoruz. O da peygamberleri aracılığı ile bildiriyor.</p>
<p><strong>Beşinci Meyve: </strong>Bu insanlar ölüp bu dünyadan ayrılıyorlar, acı duyarak neyin yanlış seçenek olduğunu anlayıp ve değerlen­dirip ona göre o yanlışı hayatında seçmeyenler de ölüp gidiyor. İlk bakışta yine bir çelişki var görünüyor. Okul kapandıktan sonra herkes aynı işleme tabi tutuluyor gibi görünüyor. Bu anlamsız so­nucu görünce isyanları dile getiriyor bana verilen duygular. Peki, anlamıyor muyuz bu isyan eden duygumu bana veren o duy­gunun Yaratıcısı bana bir haber veriyor? Bu haber gereği bütün duygularım çığlık atıyor “O gün ne zaman gelecek?” diye. Demek ki, bu duygu ile beni var eden bana bir haber sunuyor. Nedir o?</p>
<p>Bu dünyaya sığmayan duygularımın karşılanması gerekmez mi? Mutlaka her şeyi çok güzel amaçlar güderek yaratan bana diyor ki, &#8220;Bu duyguları sende yaratarak böylesi zalimlerin hak ettikle­rinin karşılığını vereceğimi sana haber veriyorum. Senin gibi bu kötülükler olmasın tercihini yapanlara da bu duygularını yerin­de kullanmayı seçip zulümlere, haksızlıklara taraftar olmamayı öğretiyorum.&#8221;</p>
<p>Bütün bu uyarılara rağmen zulmü seçenler sınıfta kalacaklar, cezalarını kendi seçimleri nedeniyle, yani kendi elleriyle seçecek­ler. Bu zalimlerin yanlışlarından ders alıp onların yaptıkları yanlış seçimi seçmeyecekler ve böylece sınıflarını geçecekler ve hak et­tikleri mükâfatı alacaklar. Özetlersek, çok meyveleri olan bir eği­tim alanında yaratılıyoruz.</p>
<p><em>Bu meyvelerin sonucu ulaşacağımız hedefler:</em></p>
<p>Bu hedefleri maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:</p>
<p><strong>1.</strong>Böylesi bir yaratılış türünden “Ne yaratılıyorsa mutlak ha­yırdır, güzeldir.” diye özetlenebilecek İslam dininin bize öğrettiği gerçeği onaylayabiliyoruz.</p>
<p><strong>2.</strong>Yaratıcımız yalnızca yaratıcımız değil, Mutlak Hikmet Sahibi bir Öğretmenimizdir.</p>
<p><strong>3.</strong>Yaratılışa dikkat ettiğimizde yaratılışın bizim isteklerimize göre gerçekleşmesi evrenin tamamen kaos, anlamsız bir şekil al­ması sonucunu verir. Bu ise evrenin yaratılmasını istememek anla­mına gelir. Böylesi bir yaratılış bize hiçbir fayda sağlamaz. Demek ki biz, Yaratıcıyı kendimize tabi olmaya çağırmayacağız. Tam tersi O’nun yarattıklarına biz tabi olarak eğitimimizi tamamlayacağız.</p>
<p><strong>4</strong>.Özellikle çeldirici görevi yapan seçeneği temsil eden yaratı­lış türü ile biz de yanlış seçeneği seçersek, anlıyoruz ki aynı kötü­lüğü biz kendimize yapmış oluruz. Seçmemeliyiz.</p>
<p><strong>5.</strong>Yalnız seçmemekle kalmamalıyız, aynı zamanda seçen­leri desteklememeliyiz, elimizden geldiği kadar engel olmaya çalışmalıyız.</p>
<p><strong>6.</strong>Kendi duygularının şahitliği altına yanlış seçeneği seçme­nin, insanı nasıl kendi yaratılışı ile çelişkili hale getirdiğini göste­rip, onları vazgeçirmek için yardımcı olmalıyız. Yaptıkları seçim­lerin sonuçlarını kendi duygularının şahitliği ile anlamaları için çalışmalıyız. Yani insanlara kendi gerçeklerinin gereğini yapmaları için kendilerini tanımalarına yardımcı olmalıyız.</p>
<p><strong>7.</strong>Böyle çelişkili gibi görünen bir dünyayı yaratarak Yaratıcımız, bize sonsuz mutluluğu isteyen duygularımızı tatmin edeceği bir diğer yaratılışın mutlaka olması gerektiğine kalbimizi, aklımızı tatmin etmektedir. Biz de Yaratıcımıza güvenmekteyiz. Böyle bir seçim yaparak kendimizle çelişmeyip, ümit ve mutluluk içinde eğitimimizi tamamlayıp bu evren okulundan mezun olduğumuz­da, sonsuz mutluluğu arzulayan duygularımızın sevdasını çektiği yepyeni bir yaratılışta kendimizi bulacağız.</p>
<p><strong>8.</strong>Bu dünyada zulmü, adaletsizlikleri, haksızlıkları seçenle­rin ise hak ettikleri sonucu yani cezalarını çekeceklerinden emin olduğumuz için kalbimiz huzur içerisinde Yaratıcımızın sonsuz Hikmetine ve Adaletine güvenerek yaşamımızı sürdüreceğiz me­zun oluncaya kadar.</p>
<p><strong>9.</strong>Yaratıcımız evreni yaratmada bizi değil de, kendi sonsuz Hikmetli ve Adaletli iradesini ölçü alıyor oluşuna kalbî ve aklî hu­zur ile razı olacağız.</p>
<p><strong>10.</strong>Yaratıcımızın Merhametinden yardımcı olması için bize gönderdiği rehberlik Konuşması olan Kur’an ile verdiği haberle­rin gerçekten doğru olduğunu anlayarak onaylayacağız. Bizimle yaptığı bu Konuşmanın (Kur’an’ın) içerisindeki diğer anlatılanları da kendimize rehber edinmek için Kur’an’ı daha detaylarına ine­rek inceleyeceğiz. Fark edeceğiz ki, O’nun yaratması olan evren ne kadar incelikli bir düzen içerisinde bize eğitim veriyor, Konuşması olan Kur’an da o kadar incelikli eğitim verdiğini görüp faydalan­mak için onu daha çok çalışacağız, eğitimine gireceğiz.</p>
<p><strong>11</strong>.O ne yaratırsa o yaratılıştaki hikmeti anlamaya çalışacağız. Bu eğitimi de Resulleri aracılığı ile bize bildirdiği “Din”i ile daha mükemmel bir şekilde yapacağız. O Resulleri kendimize rehber edineceğiz. Resullerin bizim irademize tabi olacak bir eğitim ver­melerini beklemeyeceğiz.</p>
<p><em>&#8220;Şunu da bilin ki, aranızda Allah’ın Resulü vardır. Eğer işlerin birçoğunda o size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size ima­nı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; inkâri, günahı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”</em> (Hucurat, 49:7)</p>
<p><strong>12.</strong>Görünüşte de olsa bize sevdirtilmeyen yaratılışlara karşı takınacağımız tavrı, Kur’an ve Resul öğretilerinden anladığımıza göre duyarsızlık, ilgisizlik, “Yanlış seçenektir, beni ilgilendirmez ben gerekeni yaparım, o kadar.” deyip geçemeyiz. Madem üzül­mek duygusu verilmiş bu duygumuzu inkâr etmeyeceğiz, onu bastırmaya çalışmayacağız, yaratılış gerçeğimiz ile birlikte olaca­ğız. Bu demek değildir yaratılışa karşı olumsuz birtepki vereceğiz. Bilakis olumlu bir tepki vereceğiz ve üzülme, acıma duygumuzu teskin etmek için yine Yaratıcımızın Sonsuz Hikmet ve Adaletine sığınacağız. O’na teslim olacağız. Bu sükûnetin yolunu da yine Yaratıcımız gösterecek:</p>
<p><em>&#8220;Biz sizi biraz korku ve açlıkla, biraz mal, can ve ürün eksik­liğiyle sınayarak (eğiteceğiz). Müjdele o sabredenleri! Onlar, bir musibete uğrayınca: Biz (ve bu eğitim için görünüşteki çeldiriciler)</em></p>
<p><em>Allah’a aitiz ve elbette O’na döneceğiz derler.’’</em> Bakara Suresi, 2: 155-156)</p>
<p><strong>13.</strong>Ebedi cennet hayatı, doğru seçeneğin doğruluğunu ve yanlış seçeneğin de yanlışlığını anlayıp seçmemeyi tercih edenle­ri bekliyor. Ne mutlu o cennetin ümidiyle Rabbinin İradesine tabi olacak şekilde, kendi iradesini O’nun sonsuz Hikmetli İradesine teslim edenlere!</p>
<p>Ey Rabbim, bizi Senin İradene cüz’i iradesini teslim edebilen- lerden eyle! Senin genellikle doğrusuyla ve az da olsa görünüşte çeldiricileri içeren eğitimine ihtiyacımız her an var. Bu ihtiyacımızı hissedip ona göre Sana yönelenlerden eyle!</p>
<p><em>Yanlış seçeneklerin yaratılışına karşı takınılması gereken tavır:</em></p>
<p>“İnsanların işledikleri cinayetler, giriştikleri savaşlar sonucun­da yaratılanlara karşı insanın yüreği sızlıyor ve dayanamayıp isyan ediyor: “Neden Merhametli Yaratıcı bu zavallı günahsız insanları bu zalimlerin elinden kurtarmıyor? Yavrular, çocuklar inanılmaz zulümlere uğruyor ve Merhameti her şeyi kapsadığını söyleyen Yaratıcı bunlar karşısında sessiz kalıyor, dilediklerini yaratıp sanki onları destekliyor gibi görünüyor? Bir türlü inanamıyorum Yaratıcı Allah’ın Merhametli ve Rahmetinin sonsuz oluşuna!”</p>
<p>Bu duyguyu ve bu sitemi yaşamayan insan yok gibi. Nedir bu­nun sırrı?</p>
<p>Evet, yaşanan bu tür hallere karşı insanın tepki veren duygula­rının galeyana gelmesinin doğru olduğunu ve bu doğru kullanılan duyguların niçin yaratıldığını ve ne maksatla kullanılması gerekti­ğini daha önce konuştuk, Fakat şimdi böyle yanlış seçimler yapan insanların yaptıkları seçimler neticesinde masum insanların çok zarar gördüğünü görüyoruz.</p>
<p>Sorulması kaçınılmaz olan bir soru: Allah böyle bir zulme ne­den müsade ediyor ve üstelik sonucunu da yaratıyor? Bu zulme izin vermek değil midir?</p>
<p>Daha önce açıklandığı gibi, insan iradesinin hürce seçim yapmasına izin veren bir eğitime tabi tutuluyoruz. Yaratıcımızın kötü seçimler yaptığımız zaman sonucunu yaratmamasını is­temek irademizin olmamasını tercih etmek anlamına geldiği izah edildi. Dolayısıyla yaptığımız her türlü tercihin sonucunun yaratılması, bizim robot değil insan olmamızın zorunlu sonucu­dur. Hiçbirimiz bir hastalık neticesinde irademizi kaybetmemizi istemeyiz. Hapishaneye gönderilip irademizi bütünüyle olma­sa da büyük oranda kullanamaz halde bulunmamızı istemeyiz. Yaratılışımız böyle bir tercihi yapmamak isteğiyle gerçekleştirili­yor ve biz bundan memnunuz.</p>
<p>Sorumuzun ikinci bölümünü oluşturan “Zulme müsaade eden Yaratıcı zulme izin vermiş mi oluyor?” sorusu üzerinde düşünme­yi gerektiriyor. Üniversite eğitimi düzeyine ulaşmış öğrencilerin öğrenme niyetinde olanları dersleri kaçırmaz ve ödevlerini za­manında yapar. Sonuçta öğrenmiş ve öğrendikleriyle kabiliyetle­rini geliştirmiş bir şekilde hayatında başarılı olur. Diğer taraftan, öğrenmenin kıymetini anlayacak ve onun zevkini takdir edecek kapasitede yaratıldıkları halde, öğrenmeyi tercih etmeyen öğ­renciler ise öğrenemeyecek, hayatta da mesleklerini başarı ile uygulayamayacaklardır.</p>
<p>Okul yöneticilerinin zorla bu öğrencileri de derse katılmaya, öğretmenlerini ciddi dinlemeye, ödevlerini zamanında yapmaya zorlarsa, böylece iradelerini öğrenme yönünde kullanmayı tercih etmeyenlerin iradelerini ellerinden almış olur. Böylece öğrenciler, yine iradesi olmayan robotlar haline dönüşür ki bu durumu hiç kimse kabul etmez. Nitekim okulda eğitim tamamlanınca da öğ­renmemeyi seçen öğrencilere diploma verilmez. Bütün okul ha­yatını öğrenmeden geçirmenin cezasını görmüş olur bu öğrenci­ler. Demek ki, öğretim kurumu öğrenmemeyi tercih edenlerin bu halini onaylamıyor. Yani razı değil. Zaten ara sınavlarda da öğren­ciye devamlı başarısız notu verilerek sürekli yaptığı tercihin yanlış olduğu kendisine uyarı olarak bildiriliyor idi.</p>
<p>Yaratılış öyle gerçekleştiriliyor ki öğrenmeyi isteyecek,sevecek, takdir edecek duygularla donatılıyor ve böylece de Yaratıcımız tarafından teşvik ediliyoruz. Cahilliği, başarısızlığı da sevmeyecek, hatta utanılacak bir hal olarak algılayan duygular­la da donatılmışız. Başarı diploması alanların başarılarıyla iftihar etmelerine karşın, başaramayanların başarısızlıklarıyla iftihar etmek değil, utanarak konu bile edinmemeyi tercih etmeleri gösterir ki, bu duygular onları sürekli ikaz etmek için Rahmetli Yaratıcımız Hikmetiyle veriyor. Yanlışı, insan fıtratına aykırı dav­ranışları ve özellikle başkalarının hakkına tecavüz edenlerin ceza­landırılması gerektiğini tüm insanlık fıtratı kabul eder. Bir katilin veya hırsızın şu veya bu şekilde cezalandırılmamasını isteyen bir duygu bize verilmemiş. Mazlumların haklarının korunması gerek­tiğini de hepimiz onaylarız. Elimizden gelse biz korumak için te­şebbüs ederiz. Yaratılışımızın gerçeği budur. Sonradan öğrenilen bir duygu değildir. Bütün insanlığın ortak özelliğidir bu.</p>
<p>Demek ki, insanlara iradelerini hürce kullanma imkânı ver­mek, onların yaptıkları ve yapacakları yanlış tercihlerinin sonu­cunu Allah’ın “Seçerseniz Ben Yaratırım.” diye insanlığa verdiği söze göre yaratması, onaylamak veya razı olmak demek değildir. Bilakis insanlara önceden haber veriyor ki insanlar özgür irade­lerini kullanırken seçimlerinin sonucunun sorumluluğunu da bilsinler.</p>
<p>Dünyanın her yerinde hangi tür bir yönetim biçimi uygulanır­sa uygulansın yanlış seçim yapan insanlar cezalandırılır. Onların yanlış yapmalarını engelleyecek tedbirler alınır. Bir insan uygula­ması olan bu yönetimlerin adaletsizlikleri konumuz dışıdır. Fakat hala azınlıkta olan bir kısım insanlar bu tercihi yapabilirler diye onların iradelerini ellerinden almayı uygulayan hiçbir yönetim biçimi görmüyoruz. İnsanlığın bu ortak özelliği, hiçbir surette in­sanlık zulmü onaylıyor diye yorumlanamaz. Diktatörlükleri ancak onlardan faydalananlar onaylar. Böyle bir durum olmasaydı ce­vaplamaya çalıştığımız sorumuz da olmazdı,</p>
<p>Demek ki insan irade özgürlüğünü tanımak yanlış tercih yapanların tercihlerinin sonucunu onaylamak anlamına asla gel­mez. Bilakis, yanlış tercihi yapan kişinin kendisinin duyguları dâhil herkesin yanlışa yanlış deme özelliği vardır. Fakat insanlar hürriyetlerini bu özelliklerine rağmen çok değişik bahanelere da­yandırıp hala yanlışı, zulmü tercih edebiliyor. Fakat unutmamak lazımdır ki, zulmü tercih edenleri af da etmiyor. Bu dünyada ruhî üzüntüler, ızdıraplar ile mutlaka olması gerektiğini yukarıda izah ettiğimiz şekilde anladığımız gelecek bir yaratılışta hak ettikleri cezalarının verileceğini biliyoruz. Çünkü cezanın verilmesinin ge­rektiğini anlayacak duygularla yaratılmışız.</p>
<p>Bir konu var ki karıştı almamasına dikkat etmemiz zorunludur, insanların zulme karşı duyarsız veya razı olmaları tercih edilmez. Onun için “Zulme rıza zulümdür.” sözü insanlar arasında yaygın­dır. Fakat insan iradesinin özgürlüğü nedeniyle zulmü seçenlerin seçimlerinin sonucunu yaratmak bu seçime rıza göstermek de­mek olmadığını konuştuk. Bilakis Yaratıcımızın verdiği sözü tut­ması ve böylece de insan iradesinin hür olması gerektiğini, insan olmanın bu hürriyete sahip olmayı zorunlu kıldığını gösterdik. Değilse, zulmü seçenlerin seçimlerinin sonuçlarının yaratılma- masını istemek kâinat çapındaki düzenin bazı durumlarda bek­lenmedik bir şekilde değiştirilmesi anlamına gelirdi. Sonuçta yine insan iradesinin kaldırılmasını, insanların robot haline dönüştü­rülmesi istemek demek olur diye anlamıştık. Kâinatın değişme­yen düzeninin değiştirilmesi de kâinatın Yaratıcısının verdiği sözü tutmaması anlamına gelir ki, bu da Mutlak Mükemmelliğine ters düşer. Kâinat mükemmel olmayan bir Yaratıcı tarafından yaratıl­mış olamaz olduğunu bütün haliyle sergilemektedir.</p>
<p>Sonuç: Bir insanın zulme razı olması o insanın zulmü onayla­ması anlamına gelir. Fakat zulmü tercih eden hür iradeli insanların yaptıkları tercihlerin sonuçlarını yaratmak, Yaratıcının verdiği sözü tutması ve Mutlak Mükemmel olduğunu bize bildirmesi anlamına gelir. Zulme razı olmadığını bize verdiği duygularla gösteren, pey­gamberlerine gönderdiği mesajla şiddetli bir lisan ile ifade eden,sonuçlarına katlanılması İmkânsız olan bir ikinci yaratılıştan, yani ahiret hayatından haber veren Şefkatli yaratıcı mutlaka ki yanlış seçimleri onaylamamaktadır. Her insanın özgürce yaptığı tercihin sonuçlarını mutlaka göreceği bir ikinci yaratılışın gerçekleşmesi gerektiği haberini de böylece anlıyoruz ve ruhumuzda da bu ha­berle huzur buluyoruz. Düşünelim ki zalim ile mazlum ölümleriyle eşitlendi, herkesin yaptığı yanında kaldı. “Bu bir adaletsizliktir” diye çığlık atmaz mıyız? Bu zulmün size yapıldığını düşünün, an­layacaksınız ki bir haksızlık karşısında niçin mahkemeye başvur­duğumuzu ve zalimlerin cezalandırılmasını tercih ettiğimizi ken­di hayatımızda zaten uyguluyoruz; böyle yaratılmışız. Bu insani sonucun hak olduğunu da Yaratıcımızın peygamberler aracılığı bize gönderdiği Rehberlik kitabı olan Kur’an’ı onaylıyor ve “Ahiret Hayatı”nın zorunlu gerekliliğinden emin oluyoruz.</p>
<p><em>Haksızlığa uğrayan mazlumların hakkı ödenmelidir ki adalet gerçekleşsin.</em></p>
<p>Zalimlerin zulmettiklerini ve sonucunda mutlaka bu dünyada ve aynı zamanda ahirette cezalarının şu veya bu şekilde verilme­sinin zorunlu olduğunu anlıyoruz ve verileceğinden emin olduk. Fakat bu zulmün sonucunda mazlumların çektikleri ızdirabı nasıl anlayacağız? Neden Allah mazlumları zalimlerin zulmüne bırakı­yor da haksız yere canlarını ve mallarını kaybediyorlar? Haksız yere öldürülen bir kişi zaten ölmüş, onu hayata döndürmek müm­kün görünmüyor. Nasıl hakkı geri verilecek?</p>
<p>Mazlumların haklarının ellerinden alınmaması gerektiğini, alınırsa mutlaka haklarının iade edilmesini isteyen duygumuzun varlık kaynağını düşünelim. Bu duygu bize bedenimizin madde­sinin ürettiği bir özellik olabilir mi? Bütün insanların insan olma özelliklerinde böyle bir duygunun bulunması, bu özelliğin sonra­dan çevrenin etkisiyle kazanılmış, aslı esası olmayan bir şey diyen varmı? Bazı kendini bilmez peşin hükümlü &#8220;bilim adamı” adıyla piyasaya kendini lanse eden bir avuç insan dışında böyle bir iddi­ayı kendisini şartlandırmamış bir kişi olarak onaylamak mümkün mü?</p>
<p>Bu insanların da eğer ellerinindeki malı mülkü bir başkası gasp etse, çalsa veya zarar verse bu iddiayı utanmadan savunan o kişi hakkının geri verilmesi ve çalanların cezalandırılmasını is­tememesi söz konusu olabilir mi? “Zaten bu duygu bana toplu­mun empoze ettiği bir duygudur, aslı esası yoktur, demek ki ben şanssızım malımı mülkümü kaybettim razı olayım.” der mi? Böyle iddialarda bulunup da hakkının geri alınması için polise, mahke­meye müracaat etmeden, devlet gücüne dayanmadan kaybettiği evinin dışında, rahatlıkla sokakta kalmaya razı olur mu? Değilse bağırır, çağırır, hatta eğer hakkı geri verilmezse isyan etmez mi, şikâyet etmez mi? Sosyal medyayı ayağa kaldırmaz mı? Aynı kişi nasıl olur da “Bu duygu toplumun tarihsel süreç içinde birbirle­rini etkileyerek oluştu.” iddiası ile evrimleştik tezini savunan ve sonuçta Yaratıcıyı inkâr eden kişilerin saçmalığını anlamak hiç de zor değil.</p>
<p>Bu gerçeğimizi görerek, saplantılara kapılmadan yaratılışın nasıl gerçekleştirildiğine dikkat edip de kesinlikle bu geçici dünya hayatından sonra tam bir adaletin gerçekleştiği bir yaratılışın öz­lemini çekmeyen var mı?</p>
<p>[Bu arada hemen pratik bir konuya kısaca değiniverdim. Hatalı tercihlerimizden dolayı cezalandırılacağımızı bildiren duy­guyu yanlış kullanıp ölümden korkmak ikinci bir yanlışa düşme­nin başlangıcı olur. Cezalandırılmaktan korkma duygusunu doğru yerde kullanmalıyız. Ölümden korkmak yerine bu duyguyu hata­larımızdan vazgeçmek ve özür dilemek için kullanmalıyız. İtiraf (tövbe etme, vaz geçme, geri dönme) ve sonucunda istiğfar (özür dileyip affedilmeyi isteme) özelliğimizin bize böyle bir seçim yap­mak için verilmiş olduğunu anlıyoruz.]</p>
<p>İkinci yaratılışın gerçekleşmesini beklemeyenler için bu so­runun cevabı yoktur. Bu nedenledir ki, bilinen insanlık tarihi bo­yunca Allah’a inanmayanlar ve, inandığı halde ahiretin zorunlu olarak yaratılması gerektiğini haber veren insani duygulara ve ayrıca peygamber mesajlarına dikkat etmeyen filozoflar ve bu filozofların düşünmeyen takipçileri &#8220;Şer Problemi” diye bir slogan geliştirmişler ve bu problemin çözülemeyeceği sonucuna ulaş­mışlar. Hâlbuki “Şer Problemi” diye bir problem yoktur. Bu dünya bayatının bir eğitim, terbiye yeri olarak yaratıldığını, Yaratan’ın Hikmetinin sonsuzluğuna bütün yaratılan şeylerin tanıklık yaptı­ğını görmeyip veya görmemezlikten gelip, sanki bu evrenin sahi­bi yokmuş veya varsa bile kendisiyle çelişen bir yaratıcı imiş gibi algılayanlar, kaçınılmaz olarak “Kendi yanlışlarını görmemenin problemi.” ile karşılaşıyorlar.</p>
<p>Yani, ahiretin mutlaka yaratılması gerektine, hem evrenin tümü yaratılış biçimi ile hem insan duygularının yaratılmış biçi­miyle ve hem de Yaratıcının tayin ettiği peygamberleri aracılığıyla bildirdiği bir gerçeği inkâr edenlerin “Şer Problemi” diye bir prob­lemleri kaçınılmaz olarak var olacaktır. Yaratıcıyı tanımama ko­nusundaki peşin hükümlerinden dolayı çözümsüzlükle başbaşa kalacaklardır.</p>
<p>Yaratıcının zulmü seçenlerin bu seçiminin sonucunu yaratma­sı, yani Yaratıcının verdiği sözü tutması, insan özgürlüğüne say­gının bir gereğidir diye anladık. Şimdi mazlumların durumunu konuşacağız. Tekrar etmek gerekirse, eğer ahiret hayatı diye bir yaratılış gerçekleşmeyecekse bu soru için cevap bulamayız ve bu durum da insan duygularıyla çelişir. Mutlaka ahiret hayatı yaratıl­malıdır. Mazlumların haklan bu sonsuz hayatın yaşandığı ahiret yaratılışında mutlaka verilmelidir. Bu duygumuzun Yaratıcısı bize böyle bir duygu vererek ahiretteki sonsuz hayatı vadediyor. Bu geçici, ölümlü dünya hayatında insanın özgür iradesi nedeniyle, zulme uğramış kişilerin hakkının verilmesi gerektiğini kendimize verilen duygulardan anlıyoruz. Ayrıca yaratılış prensipleri de buna tanıklık yapıyor.</p>
<p>İnsana verilen mazlumun hakkının verilmesi gerektiğini bildiren duygumuzun gereği, dünyadaki tüm idare sistemleri, mazlumların haklarını almak, zalimleri cezalandırmak için mah­kemeler kuruyorlar. Bu dünyada insanlar mazlumun hakkının korunmasını ve mümkünse geri alınmasını istiyor ve bu nedenle de birçok masrafları gerektiren polis, jandarma, adalet sistemi, hapishaneler gibi kurumlan zorunlu görüyorlar. Fakat yine de öl­dürülen bir kişinin hakkını o kişi öldükten sonra ne kadar geri alıp kendisine iade edebilirsin, adam zaten ölmüş.</p>
<p>Zalimleri cezalandırmak ile mazlum olarak öldürülen veya malı zarar görmüş olanların hakkını tam ödemiş oluyor muyuz? Hayır, öldürülenin hayatını geri veremiyoruz. İşte bu durum bizi ahiret hayatının yaratılmasının zorunluluğuna iletiyor. Bu neden­ledir ki Allah, peygamberleriyle gönderdiği mesaj olan Kur’an’ında mutlaka herkesin hak ettiği ile muamele edeceği bir yaratılışın ha­berini veriyor. Dünyadaki cezalandırmalar ve kişilerin duyguların­da hissettikleri ancak dünyadaki gerçekleşmesi gereken adaletin uygulanmasıdır. Şimdi Kur’an’ın haberini dinleyelim ahirette nasıl bir karşılık var:</p>
<p><em>“Allah’ın huzuruna bir iyilikle gelene, onun on katı sevap vardır. Kötülükle gelen ise, sadece onun misliyle ceza görür; hiç kimseye haksızlık edilmez.”</em> (En’am, 6:160) Dikkat edersek zulmün karşılığı yaptığı kötülük kadar iken, mazlumun hakkının kat kat verilmesi­ne işaret ediliyor. Ahiret sonsuz hayat olması gerektiğine göre bu cezanın karşılığı sonsuz yaşanacaktır. Ayrıca haksız yere öldürüle­nin veya malına mülküne zarar verilenlerin mükâfatı, Ahiret haya­tının sonsuzluğu dikkate alınırsa geçici bir hayat olan dünyadaki geçici faydalanmanın karşılığı sonsuza dek kat kat mükâfatlan­dırılacağım anlıyoruz. Bu durumda insan vicdanı “Tam da böyle olması gerekir.” diyor. Yaratılıştan edindiğimiz haber ile Kur’an’ın haberinin böylece örtüştüğünü görüyoruz.</p>
<p><strong>İsyan duygunu Yaratıcıya değil, özgürlüğünü, “Hayır, seç­memeksin!&#8221; diyen duygularının ikazına rağmen, iradelerini yanlış kullananlara yönelt!</strong></p>
<p>Şimdi rahatlıkla anlıyoruz ki, bizim bu dünyada elimizden gelenleri bize Yaratıcımızın verdiği imkânlar içerisinde yaptıktan sonra; gördüğümüz zulüm içeren yaratılışlara karşı gelen duy­gumuzu Yaratıcıya değil, yaratılmasını yanlış tercihte bulunarak Allah’tan isteyenlere yönelteceğiz. Bundan kendimiz için de ders alıp, bizim de böyle bir tercih yapmamamız gerekiyor diye anla­yacağız. Ayrıca böyle yapanları desteklemeyip, aksine engel ol­manın yollarına başvuracağız. Böylesi zulüm işleme özgürlüğünü yanlış kullananları eğitmeye çalışıp, bu yanlışlarının önüne geçe­cek anlayışlarının eğitimine katkıda bulunacağız.</p>
<p><strong>Peki, insanların seçmedikleri yaratılışlar olan “felaketler” veya “doğal afetler” niçin yaratılıyor?</strong></p>
<p>“Felaketler” diye tanımlanan yaratılışlarda ise tablo tamamen değişiyor. Bu olayların Yaratıcısı Allah olduğu için, görünen bu tür yaratılışlar ilk bakışta sanki zalim olanın Allah olduğunu zannet­memize yol açıyor. Bu tür yaratılışların gerçek nedenini anlamak için önce evrenin ve dolayısıyla insanın yaratılış maksadını dikka­te almak gerekiyor.</p>
<p>Gerçekten yaratılışın maksadı ne olabilir? Bu evrenin ve insa­nın varlıkları “rastlantı eseri” veya “doğal oluşum” olsaydı, varlı­ğın kaynağı, bilinçsizliği, anlamsızlığı ifade eden bu “kavramlar” olduğu için, insan duygularının isyanı karşısında anlamsız bir tavır içinde kalır ve çaresizliğimizi “şans” veya “doğallık” gibi an­lamsız kavramlar ile geçiştirebilirdik. Fakat duygularımız hiç de geçiştirmeye izin vermeyecek şekilde donatılmış. “Olur, böyle işte” deyip geçiştirince tatmin olmuyorlar ki. “Olmasın, olmama­lıydı.” diye haykıran duyguma “Sen sus!” sen de rastlantı sonu­cusun veya çevrenin etkisinde kalmışsın da etkilendiğini hayal ediyorsun, “isyan etme!” diyemiyorum, üzülüyorum, hatta göz­lerimin yaşını durduramıyorum. “Doğal afet, oluyor işte.” deyip geçiştiremiyorum.</p>
<p>Evrenin varlık nedenini ancak onun varlığında gerçekleşen özelliklere dikkat etmekle anlayabiliriz. Evrene dikkat ettiğimizde onun var olabilmesi için onu yok iken var edecek bir güce ihtiyaç var. Dahası bu güç, o kadar kendi içerisinde en ince detayda atom altı dünyasında dahi hiçbir hata yapmadan tam mükemmel bir düzen gerçekleştiren bilinçli bir planlama, ve planı gerçekleştiren öyle bir güce ve bilgiye ihtiyaç var ki bu bilgi hem evrenin geçmişi­ni ve hem de geleceğini daha evren yok iken bilmesi gerekiyor. Bir binanın mimarının plan yapması için bina var olmadan önce ön bilgilere sahip olması gerektiğini hep biliyoruz. Bu bina mesken olarak insanların yaşadığı bir yer mi olacak, yoksa samanlık mı olacak, ahır mı olacak, köprü mü olacak, yol mu olacak ve daha başka alternatiflerin hepsini bilmesi gerekiyor.</p>
<p>Dahası var, her şeyin en mükemmel şekilde gerçekleşme­si gerekiyor ki, burada yaşayacak canlı varlıklar hayatlarından memnun olsunlar. Bu varlık nedeninin mutlaka en hikmetli, var edilecek olanın en kullanışlı olanını tercih etme özelliği olmalı ki, yaratacağı her şeyin en mükemmel çalışmasını tercih etsin, en­gelleri kaldırsın, maksada en uygun özelliklerle donatsın, kendi içinde uyumlu olsun&#8230;</p>
<p>Daha başka burada saymakla bitmeyen özelliklere sahip ol­sun. Bu özellikler üstelik sınırsız olsun ki içerisinde en küçük biri­minden, yani atom altı parçacıklardan bütün evrenin bütünlüğü­nü kapsayan sürekli bir değişikliğe de tabi olduğunu gördüğümüz bu evrenin düzenini bozmadan her an o düzeni korusun. Böyle bir özelliğin milyarda birini bile taşıyan bu evrenin içerisinden bir varlığı İnsan hayali bile kavrayamaz.</p>
<p>Bu evrenin varlığı ancak, “Evren cinsinden olmayan, kendisi­nin varlığı şu içinde yaratıldığımız evren gibi bir başka var ediciye ihtiyacı olmayan olmalıdır.&#8221; sonucuna götürüyor bizi. Böyle bir var ediciyi biz ancak, “Sonsuz olan, mutlak olan, tanımlanamaz olan ve fakat mutlaka var olması gereken, onun var ediciliğine dayandırılmayan her türlü açıklama insan aklı için onaylanması imkânsız olan” gibi kavramlarla izah edebiliriz. Bu mutlak var ol­ması zorunlu olanı, yani Vacibu’l-Vücud olanı, insanların günlük hayatında konuşulan dile göre değişik isimlerle anarız. Türkçede “Allah” diye bilinir. Bazıları “Tanrı” der, Allah kelimesinin orijinali Arapça ve Kur’anca olduğu için Arapçaya ve Kur’an’a alerjisi veya dikkatsizlikleri nedeniyle. Her hâlükârda böyle bir kavram insan duygusunda vardır.</p>
<p>Bu Mutlak Özelliklere sahip Yaratıcı, yani Allah, böyle akılları hayrette bırakan ve insanların asırlar boyudur incelemekle bitiri­lemedikleri ve incelemeler devam ettikçe daha harika özellikleri ortaya çıkan bu muhteşem evreni acaba neden yaratmış olabilir? Neden insanı bu yaratılışın maksadını sorgulama özelliği ile yarat­mış olabilir? Neden insanlara anlamsızlığı sevmeyecek duygular vermiş olabilir? Neden insanı anlamsız gibi gördüğü yaratılışla­ra karşı tepki verecek duygular ile donatmış olabilir? Eğer insa­niyetimizi tam kullanırsak böylesi soruların sonu gelmez. İnsan yeteneklerinin sınırı olmadığını biliyoruz. Demek ki evrende ger­çekleştiğini gözlemlediğimiz özelliklerin sınırı olmadığı gibi insan yeteneklerinin ve sorularının da sınırı yoktur. Tam da birbirine uyumluluk sağlar. Ancak evreni yaratandır insanın yaratıcısı sonu­cuna ulaşmamak mümkün değildir, eğer kendimizi “Ben Allah’a inanmayacağım.” diye şartlandırmadaysak.</p>
<p>Şimdi bizim sorumuza gelelim: Evrenin varlık nedeni ne ola­bilir? Yaratan niçin yaratmış olabilir? Anlıyoruz ki,. insan ile evren arasında öyle bir ilişki var ki rahatlıkla evren insan için içine mir safir olduğumuz bir “ev” gibidir deriz. Fakat evrenin varlığı sü­rekli olarak değiştirilerek devam ediyor, insan ise bir süre sonra bu yaratılış türünden çıkarılıyor. Sınırı olmayan duyguları tam doyuma ulaşmadan. Bir çelişki var gibi görünüyor. Hem bu duy­guları verdin hem evrende Kendinin Sonsuz özellikleri olduğunu sergileyip bana gösterdin ve hem de benim yaratılışımda sonsu­za dek doyum gereksinimi verdin ve hem de doyurmadan bana ölüm vererek beni bu varlığımdan uzaklaştırıyorsun. Olacak iş de­ğil bu çelişkili gibi görünen yaratılış! Kâinatta amaçsız hiçbir şey yaratmayarak Kendinin her şeyi bir amaca göre Yaratan olduğunu tanıttığına göre bu işlerde de bir başka amacın olmalı. Nedir O?</p>
<p>Evet, bir amaç olmalı ve bu amaç evrenin gözlemcisi insan için bir anlam taşımalı, değilse insan anlamsız varlığı ile başbaşa ka­lırsa çıldırır.</p>
<p>Madem evrenin varlığının gerçeği insanın bedeni itibariyle ör- tüşüyor. Anlamlı varlığı ile de insan duygularına sanki “Sen benim muhatabımsın” diyor. Öyleyse insan anlamalı ki kendisine verilen duygular ile evrenle ilişki kurup, evrenin varlığının nedenini anla­yıp ona göre özgür iradesini kullanması gerekiyor.</p>
<p>Şimdi bir başka gerçeğe dikkat edelim: İnsana verilen tüm duygular birbirine zıt iki türlü amaçla kullanılabiliyor. Zaten in­sanın hür iradesinin kullanabilmesi için de böyle bir seçim alanı­na ihtiyacı olduğunu çok konuştuk bu makalenin başından beri. İlginç bir sonuca ulaştık: İrademiz hür, duygularımız sonsuza açılıyor ve sonsuz mutluluk istiyor. Sonsuz özelliklere sahip bir Yaratıcının beni yaratırken bana verdiği sonsuz mutluluğu nasıl elde edeceğim bu dünyada?</p>
<p>Bakıyoruz önümüze iki seçenek verilmiş. Birisi bu duygular geliştirilmeye elverişli bir potansiyele sahip. Sanki bize bu duygu­larını geliştir, diyor Yaratıcımız. Nasıl geliştireceğim? “Ben evreni Benim özelliklerimi sana tanıtacak şekilde yarattım ve sana da onları tanıyacak bilinç, akıl, duygu ve irade verdim ki bu özellikle­rini Beni tanımada kullanmayı seçebileceksin. Fakat onları geliş­tirip Beni tanımayı seçmek veya seçmeyip Beni tanımamazlıktan gelmek, kendini başka şeyleri seçme özgürlüğü de verdim ki, Beni tanıyanı Benim sonsuz özelliklerimle takdir edeyim, tanımayanı da bu takdirimden kendilerini mahrum etmeyi seçtikleri için seç­tikleri ile başbaşa bırakayım.” diyor</p>
<p>Yaratıcımız bize. Dünyadaki deneyimlerimizle biliyoruz ki, öğ­retmen sınıfta anlatır, bilgisini paylaşır. İsteyen dinler o bilgiden faydalanır, öğrenir ve diplomayı almaya hak kazanır. Derse katıl­mayarak bilgiye ve öğretmene ihtiyacı olduğunu tercih etmeyen­ler de bilgiden faydalanamaz, cahilliği ile başbaşa kalır. Sonunda da diploma alamaz, başarısız olur. Dünyada bütün eğitim sistem­leri böyle bir özgürlük esasına göre çalışır. Dünyanın düzeni böyle kurulmuştur.</p>
<p>Demek ki, bu evrenin varlık amacı eğitim alanı olarak insanın gerçekleri tanımasına ve ona göre tercih yapmasına izin verme­sinden anlaşılıyor ki, doğru tercih edenler başarı diploması al­sın, yanlışı tercih edenler de başarısızlıkla bu evren okulundan aynisin.</p>
<p><em>Çok önemli bir sonuca ulaşıyoruz bu gerçeklerden:</em></p>
<p>Demek ki, bizim “felaket” veya “doğal afet” dediğimiz olayla­rın rastlantıya veya yine bir rastlantılar sonucu “oluşan” “doğallık” ile açıklanmaya gidilmesi bizi anlamsızlığa götürüyor. Anlamsızlık ise bizi insan olarak hiçbir surette dayanamayacağımız bir haya­tın içine atıyor. “Madem hayat anlamsız neden yaşıyorum?” deyip anlamsızlığını iddia eden bir avuç insan da hayatlarından vaz geç­miyorlar. 90 yaşına gelmiş annemizin rahatsızlığını gördüğümüz­de ölebilir korkusuyla hastane hastane dolaşıyoruz. Demek ki ha­yattan beklediklerimiz var, hayat devam etsin istiyoruz. Seviyoruz mutlu mutlu yaşamayı. Anlamsız mutluluk ise mutluluk değildir, insan gerçeğiyle çelişir.</p>
<p>Öyleyse bu “felaket” dediğimiz olayların yaratılışında da bir anlam olmalıdır. Her şey insan eğitimine malzeme olsun diye varsa bu “felaket” denilen olayların da insan eğitimi ile ilgisi ol­malıdır. Makalemizin başında başarılı öğretmenin öğretme aracı olarak kullandığı çeldiriciler gibi olduğunu anlıyoruz biz bu “fela- ket”leri. Yani bunlarda bir eğitim aracı olmalıdır.</p>
<p>Bu tür yaratılışlar bize neyi öğretiyor? Önemli bir soru. İnsan gerçeğini unutmamak gerekir. İnsanda öyle bir özellik var ki, bu dünyadaki hayatında rahat etsin diye insana verilen özelliklerden birisi de sürekli yaptığı işi o kadar alışkanlık haline getirebiliyor ki, artık düşünmeden yapabiliyor, biz bu duruma refleks haline gelme deriz. Mesela, yeryüzünde yaşarken dünya bizim için sa­bit, sağlam, dönmüyor gibi geliyor. Zamanla insan yeryüzünün kendisi için hazırlanmış bir ev olduğunu unutuveriyor, hazırlayan Yaratıcısı aklına gelmiyor ve dolayısıyla teşekkür etmeyi düşün­müyor bile.</p>
<p>Bazı insanlar susadıklarında şu içtikleri zaman bir ihtiyaçları­nın karşılandığını algılayanlar, suyu yaratanın Rahmetini tanıyıp O’na teşekkür ediyor. Fakat bu insanlar dahi çoğu kez dünyanın rahat etmesi için hazırlandığını, dönmesiyle mevsimlerin yara­tıldığını, mevsimler ile insan yiyeceklerinin hazırlandığını, bun­ları gerçekleştirecek şekilde dünyayı yaratıp Yönetenin insana Rahmetinden bir ikramı olduğunu unutuyor, hep böyle kendi kendine olup bitiyor zannediveriyor. Eğitim gereği bir şeyler ya­pan Öğretmenimiz yeryüzünün küçük bir bölgesinde çok nadir de olsa birkaç saniyeliğine bu alışılmışın dışında hafifçe bir sal- layıveriyor. Dünyayı böyle bir özellikle yaratmasının bir maksadı olmalıdır. Bunun sonucu çok masum insanın canı, malı ellerinden alınıveriyor olsa da.</p>
<p>Böyle bir yaratılışın sorumlusu eğitim vermeyi amaçlayan Yaratıcıdır. Bazı öğrencilerin suçu olmasa bile bir ayrım yapma­dan sanki onları gerçeğin insanlara hatırlatılması ve dolayısıyla öğretilmesi için tanık yapıyor. Bu insanları kendisine verdiği im­kânlardan bir müddet için ayırıyor. Bu yaratılış karşısında insanlar soruyorlar “Bu kişilerin ne günahı vardı da Allah bunları seçti?”</p>
<p>Seçen Allah ise bu kişilerin günahı olduğu için kararını vere­meyiz bu dünyada. Çünkü Allah bu dünyada herkesin hür iradesi­ni kullanmasına engel olmuyor, herkese aynı şekilde kim yaratılış kuralına uyarsa ona göre seçiminin sonucunu eşit düzeyde karşı­lığını yaratıyor. Test sınavını hazırlayan öğretmenin çalışkan veya tembel öğrenci ayırmadan teste eşit düzeyde tabi kılması gibi. İnananlara, günahsızlara yarattığı düzen içerisinde daha ayrıca­lıklı bir işlem yapmıyor. (Yapmayı tercih etse de alışılmış düzeni bozmadan yapabilir olduğunu Onun sonsuz özelliklerinden an­lıyoruz. Bu konu ayrıca değerlendirilmelidir,) Demek ki bir yerde zelzele yaratıldı ise mutlaka zarar görenler hak ettikleri için de­ğil fakat seçildikleri içindir. Dünyayı böyle zelzele olacak şekilde yaratan Yaratıcı onları seçiyor. Bu seçimin sonucunu da Kendisi karşılaması gerekir.</p>
<p>Nitekim hem insan duygusunun ve hem de peygamberleriy­le bildirdiği ahiret hayatının yaratılmasını gerektirdiği adaleti bu yeni yaratılışta gerçekleştirmesi gerekir. Hem de sonsuz bi­çimde mükâfatlandırarak gerçekleştirmesi gerektiğini öğreniyo­ruz görevlendirdiği peygamberlere gönderdiği haberden, yani Kur’an’dan. Hem yaratılış kuralları bunu gerektiriyor ve hem de Vahiy haberi bunu içeriyor ve bize bildiriyor.</p>
<p>Hiçbir yaratılışın anlamsız ve adaletsiz gerçekleşmediğini gör­düğümüz şu âlemde bu yaratılışın da anlamlı ve adaletli olması zorunludur. Yaratıcı hem her şeyi adaletle yaratarak Kendisinin Âdil olduğunu bildirsin, hem de adalete ters düşen bir olay yarat­sın. Bu sonucu Mutlak Âdil olduğunu anladığımız Yaratıcıya yakış­tıramayız, mutlaka adaleti ile bu zarar görmüş, yüreğimizi yakan ve ara sıra gerçekleşen ve “felaketler” dediğimiz olaylarda zarar görenlerin şu geçici dünyada kısa bir süre mahrumiyetlerine kar­şılık sonsuz yeni yaratılışta, yani ahirette mutlaka mükâfatlandır­ması gerektiğini rahatlıkla anlıyoruz. Ahiretin mutlaka yaratılması gerektiğini bildiren bir başka gerekçesini de bu duygumuz bize&#8217; bildiriyor.</p>
<p>Sonuç, bir zarar bir insan tercihi sonucunda yaratılmışsa so­rumlusu insandır ve cezasını, mazlumun da mükâfatını Allah’ın vereceğini konuşmuştuk. Eğer Allah’ın Kendi tercihi ile yarattığı bir olayın sonucunda bir mağduriyet varsa, onun da mükâfatını verecek olan Allah’tır. Hem insan anlayışı hem Peygamber ile gön­derilen haber olan Kur’an ve hem de peygamberlerin kendileri bu kişilerin bir hakikatin insanlar tarafından anlaşılması, onların öğrenmeleri için seçilen mazlumların hakikatin şahidi anlamında&#8221;şehit&#8221;, malları ise hakikati göstermek anlamında “sadaka” (sadık olma, Türkçede hakkı tasdik etme anlamlarını içerir) olarak de­ğerlendirileceği bildirilmektedir. Bu haberi insan öğrenince “Tam böyle olması gerektiğini zaten benim duygularım haykırıyordu.” demekten kendini alamıyor. Vahiyle gelen haberin hak olduğunu tasdik ediyor.</p>
<p>Demek ki, Allah böyle olayları yaratıyor ki, bazı kullarına Kereminden, ihsanından sonsuz mükâfat vermek için bir bahane yaratıyor. Bu genel düzenin işleyişinin dışında gibi yaratılışlar da düzen içerisindedir. Dünya zelzele olacak, sel olacak bir düzen içerisinde yaratılmıştır. Eğitimin hikmeti böyle bir yaratılışı ge­rektiriyor. Zarar görenler “mazlum” değil, tam tersi “seçilmiş” ki­şilerdir. Evet, onların ölümlerine ve mallarının zarar görmelerine üzülecek duygular verilmiş bize, ta ki şikâyet edelim değil, biz in­sanlar diğer insanlara zarar vermeyelim d iyedir. Çünkü zarar ver­diğimiz kişilerin hakkını sonsuz mükâfat ile verecek bir gücümüz yoktur. Acımak haktır, fakat acınacak insanlar olarak görmek değil mükâfat görecek insanlar olarak görmeliyiz.</p>
<p>Madem bu dünyada bulunmamızın amacı, Rabbimizi tanımak ve Ona teşekkürlerimizi sunarak ibadet etmek ve böylece mükâfat yeri olan ahirette ebedî mutluluğu O’ndan istemeye hak kazan­maktır. İşte bu insanlar çok az bir süre ellerinden Yaratıcının kendi tercihi ile bu dünyadaki geçici hayatlarının karşılığında o ebedi mutluluk ile, yani cennet ile mükâfatlandırarak kolay bir şekilde Rabbimiz onlara bir imkân vermiş diye onlara gıpta edeceğiz. Göz göre göre evimi sağlam yapmayıp ben de “şehit” olayım bir zelze­le yaratılırsa diye vazifemizi yapmazsak vazifemizi yapmadığımız için mükâfat değil cezasına da katlanacağız.</p>
<p>Bu eğitim amaçlı çok seyrek gerçekleşen yaratılışlar ile ayrıca diğer bütün insanların eğitimi için gerekli olan alışılmışı bozarak, onların doğru olanı anlamalarına katkıda bulunuyor. Yani her du­rumda bütün insanlık evrenin yaratılış maksadı doğrultusunda eğitiliyor ve sonsuz hayata hazırlanıyor. Bize verilen duyguları yer­li yerince kullandığımızda “felaket” yaratılışları yoktur, “mükâfat”yaratılışları vardır, diye anlıyoruz.</p>
<p>Şu noktayı tekrar hatırlayalım: Varlık âlemini anlamsızdır diye­rek Yaratıcıya inanmayanlar ve dolayısıyla ahiretin yaratılması ge­rektiğini inkâr ederek hem evren gerçeğine ve hem de kendi bilin­cinin, aklının duygularının gerçeği ile çelişen bu anlayışlarından dolayı böylesi yaratılışlarda Hikmeti, Rahmeti görmeleri mümkün olmadığı için &#8220;felaketler var diyorlar; “şer problemi” diye çözüm­süz bir problem var demek zorunda kalıyorlar. Kendilerini de an­lamsız bir yaşantıya mahkûm ediyorlar. Onlarda insan, onların da özgür iradeleri var; yaptıkları seçimlerin sonucunu yaratmaya söz veren Allah sözünden dönmez ve onlar bu seçimlerinin sonucu­na bu âlemde duygu dünyalarında, bu âlemden sonra yaratılacak olan ahirette de layık oldukları âlemde sınıfta kalanlar bölümün­de yer alacaklar. Adalet-i İlahi bunu gerektirir.</p>
<p>Bu tür yaratılışlara maruz kalıp bu dünyada geçici menfaatle­rinden mahrum edilenler, onları mahrum eden şu evrenin Sahibi mutlaka onları Kendisinin sonsuz Rahmeti ve Hikmetiyle katla­yarak ve ebedî olarak mükâfatlandıracaktır. Bu yaratılışları görüp veya duyup da üzülenler ise, eğer bu üzüntülerinden faydalana­rak doğru olan anlayışlara ulaşıp, onları pekiştirme aracı olarak kullanıp, sabır ile şükre dönüştürürlerse hem bu dünyada mutlu bir hayat ve hem de ahirette ebedî olarak mükâfatlandırılacakları- nı Allah insanlığa gönderdiği mesajında garanti vermektedir.</p>
<p>Testte sayısız doğru seçeneklerin yanı sıra, çok nadiren de olsa aralara serpiştirilmiş öğretim aracı olan seçenekler karşısında, O’nun sonsuz Rahmet ve Hikmetli Öğreticiliğine karşı sabır ve gü­ven ile karşılık verenlere ne mutlu!</p>
<p>Editör:Levent Bilgi &#8211; Şer ve Kötülük Probleminde Tevhid Merkezli Yaklaşımlar,syf:41-75</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/">La İlahe İllallah Penceresinden Şer Konusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Bana Sormadan Beni Niçin Yarattı? Bana Sorulmadan Yaratılmış Olmam Zulüm Değil midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2022 15:55:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26121</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu soru yaratılış bilincine sahip olma yerine hayatı dilediğince, arzularının yönlendirdiği minvalde yaşa­mayı tercih edenlerin sorusudur. Onlar bu gibi sorularla yaşadıkları, her türlü nimetlerinden istifade ettikleri bu hayatın bir bedelinin olmasını istemedikleri ve istifade ettikleri her tür nimetin bir gün faturasıyla karşılaşmak­tan pek ziyade korktukları için bu gibi sorulara sığınmak­tadırlar. Kendilerince bu soruyla tüm sorumluluklarını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/">Allah Bana Sormadan Beni Niçin Yarattı? Bana Sorulmadan Yaratılmış Olmam Zulüm Değil midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26126 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/indir-1.jpg" alt="" width="348" height="199" /></p>
<p>Bu soru yaratılış bilincine sahip olma yerine hayatı dilediğince, arzularının yönlendirdiği minvalde yaşa­mayı tercih edenlerin sorusudur. Onlar bu gibi sorularla yaşadıkları, her türlü nimetlerinden istifade ettikleri bu hayatın bir bedelinin olmasını istemedikleri ve istifade ettikleri her tür nimetin bir gün faturasıyla karşılaşmak­tan pek ziyade korktukları için bu gibi sorulara sığınmak­tadırlar. Kendilerince bu soruyla tüm sorumluluklarını üzerlerinden attıklarım düşünmekte, er ya da geç hesaba çekildiklerinde “ben istemediğim bir hayata gönderildim, bana bu hayatı yaşamak isteyip istemediğim yönünde bir tercih hakkı tanınmadı” mazeretiyle işin içinden çıkabi­leceklerini sanmaktadırlar.</p>
<p>Oysa sorumluluk kısmından bu gibi sorularla kur­tulabileceklerini sanan bu tür bazı kişiler, gönderilirken tercih hakkına sahip olmadıklarından dem vurdukları bu hayatta her türlü nimetten istifade etmekten de geri durmamaktadırlar. En güzel yemekleri yemekte, en nezih mekanları ziyaret etmekte, en lüks evlerde günlerini gün etmekte ve hayatlarını birçoklarının sadece hayal ede­bildikleri kalitede yaşamaktadırlar. Dünyevi imkânları bu seviyelerde olmayanların da en azından niyeti farklı değildir. Onlar da kendi imkânlarının el verdiği ölçüde hayatın her türlü nefse hitap eden zevklerinden istifade etmekten geri durmamaktadırlar. O halde sormalıyız: Her türlü güzelliğinden istifade ettiğiniz, asla ölmek is­temediğiniz bu hayatta sıra bazı sorumluluklara gelince mi “ben buraya kendi tercihimle gönderilmedim” diyor­sunuz? Bu ne kadar dürüstçe bir tavırdır?</p>
<p>Esasen anlattığımız bu noktada bir hikmet de vardır: O da şudur ki, yokluk mahza şerdir, varlık ise hayırdır. Dolayısıyla esmâsından biri “el-Bârî/yaratıcı” olan Allah-’ın niçin yarattığı, neden var ettiği sorulabilir mi? Her türlü nimetlerinden istifade ettiğimiz ve dünyaları ver­seler feda etmek istemeyeceğimiz “canımız/varlığımız” bunun en net delili değil mi? Doğum tarihimizden ön­ceki yılları düşünelim. Neydik? Bir hiç&#8230; Sonra merhale merhale bu hayata geldik. Peki, insanoğlu ben bir hiçtim, tercihsiz şekilde bu hayata gönderildim, olmasam da olur diyerek canını hiçe sayabiliyor mu? Büyük ölçüde hayır. Bu durum bize varlığımızın algıladığımız şekilde bir &#8216;kül­fet’ değil aksine bir ‘nimet’ olduğunu gösteriyor. O halde biz niçin tercihsiz şekilde bu hayata geldiğimizi sorgu­lamak yerine ‘bu hayata niçin gönderildiğimizi, burada bulunma gayemizin ne olduğunu’ araştırmalıyız. Zaten</p>
<p>Islâm da bu noktada insana yorulmayıp doğru olan yolu bulsun diye vardır. Dinin görevi budur.</p>
<p>Aksi takdirde zaten var olan bir şeyin varlığının sor­gulanması hem anlamsız hem de faydasızdır. Öyle ya, mecburi olarak bu dünyaya gönderildik. Ve gönderilip gönderilmememiz bizim tercihimize bağlı değil. Bizim elimizde bir şey yok bu konuda. O halde zaten varız. Bu noktayı artık sorgulamanın ne mantığı ne de faydası var. Bu aşamadan sonra sorgulamamız gereken esas nokta ‘varlık amacımızın ne olduğu’ dur.</p>
<p><strong>Mantıksız Bir Soru</strong></p>
<p>Zaten var olan bir insanın *ben bu dünyaya kendi is­teğimle gelmedim, bu hayata gönderilirken bana sorul­madı’ demesi kendi içinde tutarsız bir sorudur. Zira insa­nın ‘ben’ diyerek ifade ettiği şahsı sonradan yaratılmıştır. Yani ezeli değildir. O halde ona bir şeyin sorutabilmesi için önce var edilmesi gerekir. Var edildikten sonra ise ona “sen var olmak istiyor musun” diye nasıl sorulacak? Böyle anlamsız bir soru olabilir mi? Yani bu soruyu so­ran insan yüzeysel düşünceden kurtularak kendine şunu sorması gerekir: Eğer ben var olmak istemiyor olsaydım bile “var” olmam gerekirdi. Var olmadan tercih etmem söz konusu olamaz ki. O halde benim varlık sahasına çık­mam nasıl benim tercihime bağlı olacak ki?</p>
<p>Anlaşılan o ki bu soru kendi bünyesinde tutarsız ve anlamsız bir sorudur. Halbuki insan hiçbir emeği, mari­feti olmaksızın var olmak gibi şerefli bir mertebeye ulaş­tırılmıştır. Bugünlerde dinlediğim bir ateist aynen şunları söylüyordu: “ölüp gitmek, yok olup unutulmak istemiyo­rum. Yaşamanın tadı varken hayattan alabildiğimce fazla zevk almak istiyorum.” Bakınız, kendisi ölümden sonra bir hayatın olmayacağına, yokluğa gideceğine inanma­sına rağmen elindeki mevcut varlığa inandığı &#8220;yokluğu” tercih edemiyor. Neden? Çünkü varlık onların bile ikra­rıyla büyük bir nimettir. O halde şunu sormalı insan ken­dine: ben bu varlığı hak edecek ne yaptım ki Allah bana bu nimeti verdi? Asıl sorgulanması ve üzerinde kafa yo­rulması gereken nokta burasıdır. Fayda sağlayacak soru budur.</p>
<p>İnsan varlığını bir nimet bilip, bu nimeti elde edebil­mek için hiçbir şey yapmadığı halde kendisine bağışlanan bu lütuf karşılığında şükredecekken “ben var olmak iste­miyordum ki” gibi anlamsız şüphelere nasıl kapılır? İna­nın bu şüpheler nefsinin ve şeytanın ona yaşama amacım unutturmak için telkin ettiği şüphelerdir.</p>
<p><strong>Benlik Vurgulu Cümleler</strong></p>
<p>Soran kişi farkında olmasa bile bu soruda zımnen bir “benlik” vurgusu yatmaktadır. Yani varlık gibi büyük bir nimete layık kılınmış insanoğlu, ‘ben’ diyebilmesini borç­lu olduğu varlığını sorgulamaktadır. Oysa kendisi de bu sorgulamanın hiçbir fayda getirmeyeceğini, benliğini tat­min etmekten başka hiçbir şeye yaramayacağını pekâlâ bilmektedir. Esasen mecburi olan varlığını sorgulamak yerine insana lazım olan şey, varlığını anlamlandıracak şeylerin peşinde koşması ve ne için var edilmişse onu ye­rine getirmeye çalışmasıdır. İnsan bunu yapsa, çok daha büyük nimetlere gark edilecek ve bir imtihan icabı gön­derildiği bu âlemden başarıya ulaşarak göçecektir. Var olmayı bu kadar büyük bir kazançla taçlandırmak varken, varlık amacını saptırarak imtihanı kaybetmek niyedir? insan, kendisinden istenilen hayatı yaşamak ve talep edi­len vazifeleri yerine getirmek dururken neden hayatını zayi ettirecek taraflara yönelir? Ve sonunda cenneti ka­zandıran bir hayata; var edilmiş olmaya dair Allah şükretmek varken, hayatının sonunu cehennem edecek şekilde yaşayarak suçu var edilmiş olmaya bağlamaya ni­çin çalışır? Niçin sadece bu hayata cehenneme atılmak için gönderilmişiz ve iradelerimiz elimizden alınmış gibi bir tablo çizmeye gayret eder ve başlıktaki soruyu sorarak aslî vazifesinden sıyrılmaya çalışır? Bu soruların cevabı açıktır: Nefis ve Şeytan’ın ağma takıldığı için&#8230; O halde insan bu ağdan çıkarak elinde olmayan şeylere merak sal­mayı bırakıp elinde olan şeylerle hayatını ebedi mutlulu­ğa çevirmeye çalışmalıdır. İnsanın yaşama gayesi budur, bu olmalıdır. Tıpkı bir ailenin çocuğu olarak dünya gelen bir insanın “neden benim babam şu kişi de bir başkası değil” diye hayıflanması yerine mutluluğu o babayla ya­kalamaya çalışmasının daha makul bir tavır olması gibi..</p>
<p><strong>Zulüm Nedir?</strong></p>
<p>Zulüm başkasına ait olan bir şeyde tasarruf yapmaktır. Misalen, bir kişinin bir başkasına ait tarlaya ekin ekmesi, başkasına ait bir arabayı gasp ederek kullanması gibi şey­ler zulümdür. Gökyüzünden yeryüzüne kadar hemen her şey Allah-’a ait olduğuna göre Allah’ın zulmetmesi düşünülemez.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[78]</sup></a> Zira her şeyi o yaratmıştır, yoktan var et­miştir ve her şey ona aittir. Bir zat kendisine ait olan bir şeyde dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir ve bu zulüm olmaz.</p>
<p>Bu söylediğimiz şey, mecâzi anlamda bir şeylere sahip olan bizler için bile geçerlidir. Mesela biz, bir başkasına ait bir telefonu zor kullanarak elde eden ve ateşe atıp ya­kan birinin o kişiye zulmettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat kendisine ait bir telefonu ateşe atan birine “zalim” diyemeyiz. Bu misal, zulüm konusunun anlaşılabilmesi için basit bir misaldir.</p>
<p>Soruda yer alan “bana sorulmadan var edilmiş olmam zulüm değil midir?” ifadesinin cevabı bu yaptığımız kısa izah ile anlaşılmış olmaktadır. Yani insan var olması da yok olması da mümkün olan bir varlıktır. Cenab-ı Hak, onun varlığını yokluğuna tercih ederek onu yaratmıştır. Yani insan Allah’a ait bir varlıktır. Dolayısıyla ne onu var etmesi ne de onu imtihan etmesi insana zulüm olmaz. Nitekim zulüm başkasına ait bir şeyde tasarruf yapmak­tır. Allah için başkasına ait bir şey olamayacağı için bu durum asla zulüm olmayacaktır. Aksine insan bunu -yukarıda da dikkat çektiğimiz üzere- lütuf bilip varlığını vesile kılarak daha büyük lütuflara ulaşmaya çalışmalıdır. Bu, tamamen insanın elindedir, öyleyse elinde olan im­kânı en güzel şekilde değerlendirmeye gayret etmelidir.</p>
<p><strong>Sözün Özü</strong></p>
<p>Meseleyi bitirirken şu noktaya da dikkat çekmemiz gerekmektedir: Başlıktaki soruyu soran kişi ya ateisttir ya da bir yaratıcının var olduğuna inanan biridir. Şayet ateist ise, var olmadığına inandığı bir yaratıcının onu var etmeden önce kendisine sormasını beklemesi mantıksızdır. öyleyse onun böyle bir soru sormasının hiçbir anla­mı yoktur.</p>
<p>Şayet inanan biri ise, ilah olarak itikat ettiği zatın ken­disinden daha iyi bildiğine, kendi bilgisinin sınırlı onun ise ilminin sonsuz olduğuna inanmalıdır. Buna inanan biri, hikmetini kendisinin kavrayamayacağı bu gibi nok­talar üzerinde değil de varlık amacının ne olduğu gibi aklının idrak edebileceği konular üzerine yoğunlaşmalıdır. Nitekim, insan dünya hayatındaki durumuna bile baktığında var olan her şeyi göremediğini, duyamadığım, anlayamadığım, kendisine ait duyuların sınırlı olduğunu görecektir. İnsanoğlu bu sınırlılıkla varlığının niçin yok­luğuna tercih edilmiş olduğunu nasıl anlasın? İnanan bir insana düşen kendi yeti ve yetkisini aşan bu tarz noktala­rı Allah’ın ilmine ısmarlaması ve teslimiyet göstererek kendisine bahşedilen hayatı ebedi kurtuluşuna vesile kıl­maya çalışmasıdır. Yoksa kendi içinde tutarsız ve anlam­sız bu türden sorularla vesvese deryasına dalması değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz- Sorun Kalmasın,syf:109-115</p>
<p>78.Ebu Hamid el-Gazzâlî, <em>İhyâu Ulûmi’d-Dîn,</em> Daru’l-Ma&#8217;rife, Bevrut 1/91.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/">Allah Bana Sormadan Beni Niçin Yarattı? Bana Sorulmadan Yaratılmış Olmam Zulüm Değil midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nakib El-Attas:&#8217;İslam Metafiziğine Prolegomena&#8217; Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nakib-el-attasislam-metafizigine-prolegomena-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nakib-el-attasislam-metafizigine-prolegomena-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 13:56:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Metafiziğine Prolegomena]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[değişme]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[gelişme ve ilerleme]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[ritüeller]]></category>
		<category><![CDATA[S. Muhammed Nakib El-Attas]]></category>
		<category><![CDATA[südur metafiziği]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21465</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm, bir kültür formu değildir. Islâm’ın gerçeklik ve doğruluk tasavvurunu yansıtan düşünce sistemi ve ondan elde edilen değer sistemi, yalnızca bilim tarafından desteklenen kültürel ve felsefî unsurlardan oluşturulmamıştır; bilakis onun temel kaynağı, dinin tasdik ettiği aklın ve keşf yoluyla ulaşılan ilkelerin kabul ettiği Vahiydir. Islâm kendisini, başlangıcından itibaren mükemmel oluşu sebebiyle gelişim sürecinde işgal ettiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nakib-el-attasislam-metafizigine-prolegomena-alintilar/">Nakib El-Attas:’İslam Metafiziğine Prolegomena’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-22048 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/islam_metafizigine_prolegomena.jpg" alt="" width="317" height="521" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/islam_metafizigine_prolegomena.jpg 609w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/islam_metafizigine_prolegomena-600x985.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/islam_metafizigine_prolegomena-183x300.jpg 183w" sizes="(max-width: 317px) 100vw, 317px" /></p>
<p>İslâm, bir kültür formu değildir. Islâm’ın gerçeklik ve doğruluk tasavvurunu yansıtan düşünce sistemi ve ondan elde edilen değer sistemi, yalnızca bilim tarafından desteklenen kültürel ve felsefî unsurlardan oluşturulmamıştır; bilakis onun temel kaynağı, dinin tasdik ettiği aklın ve keşf yoluyla ulaşılan ilkelerin kabul ettiği Vahiydir. Islâm kendisini, başlangıcından itibaren mükemmel oluşu sebebiyle gelişim sürecinde işgal ettiği yer ve oynadığı rol bakımından hiçbir açıklama ve değerlendirme gerektirmeksizin hakikaten vahyedilmiş bir din olması gerçeğine dayandırır.</p>
<p>Dinin tüm esasları; yani isim, imân, ibadet, ritüeller, inanç ve akide sistemi, zorunlu olarak tarihselciliğin nehrinde akan kültürel gelenekten elde edilmeyip vahiy tarafından verilmiş, Peygamberin kavli ve takrirî sünneti vasıtasıyla da açıklanmış ve gösterilmiştir. Islâm dini, vahyedildiği andan itibaren kendi kimliğinin bilincindeydi. O dünya tarih sahnesine çıktığında, zaten kemâle ulaşmak için herhangi bir “gelişme” sürecine ihtiyaç duymayacak biçimde “kâmil” idi. Sadece Vahyedilen din, en başından itibaren kendisini bilebilir ve bu kendilik-bilgisi de tarihten değil ancak Vahiyden gelmiş olabilir.</p>
<p>Ayrıca, insanoğlunun dinî geleneklerinde “gelişme” diye ifade edilen şey İslâm’a atfedilemez; zira Islâm örneğinde gelişme süreci olarak varsayılan şey, yalnızca farklı toplumların inanç sahiplerinin değişken kuşakları arasında ortaya çıkması zorunlu olabilecek yorum ve detaylandırmayla değişmesi söz konusu olmayan kaynağa atıfta bulunma sürecidir.(s.15)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kur’ân&#8217;ın yeni bir Arapça yapı içinde vahyedilmiş Allah hitabı oldugunu tasdik ettigimiz için, Allah’ın Kur&#8217;ân&#8217;daki mahiyetinin tanımı da bu dil yapısına göre O’nun Kendi sözleriyle Kendisi tarafından Kendisinin tanımıdır. Buradan da anlaşıldığı üzere, Kur’ân ve onun Sünnet içinde tefsiri sayesinde asırlar boyunca Arapçanın doğru ve muteber bir şekilde kullanılması, bu dilin gerçeklik ve doğruluğun tanımına hizmet eden yüksek bir konuma sahip olduğunu kanıtlar.“</p>
<p>Bu anlamda ve modernist ve postmodernist düşüncedeki egemen durumun aksine, genelde dil felsefecilerinin problematik gördükleri dillerin semantikler&#8217;inin hakikî gerçekliğe mütekabiliyeti yahut ona yakınlığı konusunda yeterli olup olmadıkları sorunuyla gereğinden fazla ilgilenilmesinin Islâm’la alakalı olmadığını iddia ediyoruz.(s.17)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O’nun(Allah&#8217;ın) rabb olarak kabul edilmesi, tasdik edilen hakikatin doğru anlaşılmasında tekliği ve benzersizliği zorunlu olarak ima etmez. Zira İblis de Allah’ı rabb olarak tanımıştı, fakat O&#8217;nu doğru biçimde kabul etmemişti. Aslında her Ademoğlu, O’nu bu seviyede rabb olarak kabul etmiştir. Fakat Allah’ın Ilâh olarak bilindiği bu seviyeyi doğru bir tanıma takip etmediğinde, insanoğlunun O’nu bu seviyede rabb olarak kabul etmesi, hiçbir doğruluk ifade etmemektedir. Allah’ın ilâh olarak bilindiği bu seviyedeki doğru anlayış, herhangi bir ortak, rakip ya da benzeri bir varlığın O’na ortak koşulmasına değil, O’nun razı olacağı biçimde O’na ve O’nun göndermiş olduğu Peygamberlerin gösterdiği şeye itaat edilmesine dayanır.(s.18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Din, hem Allah’ın Birliği&#8217;nin (et-tevhîd) tasdik edilmesinden hem de daha önceki Peygamberlerin tasdik ettikleri ve doğruladıkları tutum ve davranışı onaylayan, kemâle erdiren ve pekiştiren O’nun son Peygamberi tarafından gösterildiği şekliyle kabul ettiğimiz tutum ve davranıştan müteşekkildir. Bu onaylama tutum ve davranışı, Allah’a teslim olmayı ifade eden tutum ve davranıştır. O halde, Allah’ın Birliği’nin gerçekten tasdik edilip edilmediği Allah’a teslim olmayı gerektiren davranışın yapılıp yapılmadığı ile ölçülür. Zira Allah’ın Birliği&#8217;ni tasdik eden bu dinin onayladığı teslimiyet davranışı, ancak Islâm adı verilen bu dinin bu şekilde tasdik edilmesinin doğruluğunu kanıtlar.</p>
<p>O halde Islâm sadece &#8216;teslimiyet’e işaret eden isimfiil değil, ayrıca gerçek teslimiyeti tarif eden belirli bir dinin adı olduğu gibi dinin tanımıdır da: Allah’a teslimiyet. Dinde onaylanmış olan teslimiyete yönelik tutum ve davranış, dindeki Allah anlayışından etkilenmiştir. Dindeki Allah anlayışı sebebiyle gerçek teslimiyete yönelik olan davranışı doğru ifade etmek çok önemlidir .(s.21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kur&#8217;ân’a göre, Allah’ın mahiyetine ilişkin İslâmî anlayış, Peygamberlere vahyedilmiş olan şeyin kemâl noktasıdır. 0, tek Tanrı’dır, diridir, varlığı kendindendir, ezelî ve ebedidir. O, zorunlu varlıktır. Varlığı zorunlu olan tek varlıktır; Akli, fiilî ya da zannî olup olmamasının bir önemi olmaksızın Allah’ın varlığında hiçbir bölünme söz konusu değildir.</p>
<p>0, sıfatların mahali olmadığı gibi, ne parçalara ayrılabilen ve bölünebilen bir varlık ne de bütünü oluşturan parçaların bileşiminden ortaya çıkmış bir varlıktır. Allah&#8217;ın tekliği, doğal küllînin/tümelin mutlaklığından farklı bir tarzda mutlaklık ifade eder; zira böylece, varlığı mutlak olduğunda O, yine de Kendi mutlaklığının özüne ya da tekliginin kutsiyetine halel getirmeyen ferdîlik anlamında bir ferdîyete sahiptir.</p>
<p>Allah, her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olmasının Kendisi için hiçbir çelişki ifade etmemesi yönüyle aşkındır; bundan dolayı O, aynı zamanda içkindir de. Fakat O’nun içkinliği, panteist paradigmalardan herhangi birine ait olarak anlaşılan anlamda bir içkinlik değildir.</p>
<p>Allah, yalnız Kendisinin sahip olduğu gerçek, ezelî ve ebedî mükemmelliklere ve sıfatlara sahiptir. Bu sıfatlar, O&#8217;nun zâtının gayrısı değildir. Fakat onlar, tasavvur edilemeyecek bir birlik olarak O’nun zâtıyla yekvücut olmaktan ziyade, onların hakikati ve ayrılığı, kadîmlerin artması anlamında Allah’ın zâtından ayrı olarak varolan ferdî varlıklar şeklinde olmaksızın O’nun zâtından ve birbirlerinden ayrıdır.</p>
<p>O halde, O’nun birliği, zâtının, sıfatlarının ve fiillerinin birliğidir, zira Allah, hayat, kudret, ilim, irade, semi, hasar ve kelâm sıfatları vasıtasıyla hayy’dır; kudret, ilim ve irade sahibidir, işitmekte, görmekte ve hitap etmektedir. Tüm bu sıfatların zıtları olan şeylerin O&#8217;na isnat edilmesi mümkün değildir.(s.22)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah, Aristotelesçi ilk Muharrik’e benzememektedir, zira 0, Kendisinde herhangi bir değişme, oluş ya da bozuluş söz konusu olmaksızın sürekli yaratma eylemi içinde hür bir fâil olarak daima faaldir. Allah, Aristotelesçi ve Platoncu madde ve süret düalizminin O’nun yaratma eylemiyle mukayese edilemeyecek kadar yücedir. Allah&#8217;ın yaratması ve yararatılış, Plotinuscu südur metafiziği açısından tanımlanamaz.</p>
<p>O’nun yaratması, O&#8217;nun ilminde önceden varolan küllî hakikatlerin O’nun kudret ve iradesi vasıtasıyla haricî varlık alanında vücüd bulmasıdır, bu hakikatler, Allah’ın varlığındaki dâhili bir keyfiyetle varolacak tarzda O&#8217;nun sebep olduğu varlıklardır. O’nun yaratması,Allah diledigi müddetçe varoluşun munfasıl sürekliliği içerisinde yeni fakat benzer bir tarzda meydana geldiği ve yaratma sürecinin muhtevası sonlu olduğu için, sonsuz bir süreçte sürekli tekrarlanan tekli bir fiil biçimindedir.(s.22,23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sekülerleşme, hayatın siyasî ve toplumsal yönü kadar kaçınılmaz olarak kültürel yönünü de kuşatır. Zira o, “kültürel bütünleşmeye ilişkin sembollerin dinî belirleyiciliğinin ortadan kalkışma” işaret eder. Bu kavram, kültür ve toplumun “dinî kontrolün ve anlaşılmaz metafizik dünya-görüşlerinin vesayetinden kurtulduğu” geri dönüşü olmayan tarihsel süreci gösterir. “Özgürleştirici gelişimi” dikkate alınması gereken sekülerleşmenin son ürünü, tarihsel rölativizmdir.</p>
<p>Bu yüzden, onlara göre tarih sekülerleşme sürecidir. “Doğanın büyüden arınması&#8217; siyasetin kutsallıktan arınması” ve “değerlerin kutsanmaması&#8221;, sekülerliğin boyutlarının ayrılmaz unsurlarıdır. Alınan sosyolog Max Weber’den ödünç alınan &#8216;doğanın büyüden arınması’ kavramıyla“ onlar, Weber&#8217;in kastettiği şekliyle insanın doğaya karşı diledigi gibi davranabilmesi, onu kendi ihtiyaçları ve amaçlarına uygun olarak kullanabilmesi ve böylece tarihsel değişim ve &#8216;gelişim’in ortaya çıkabilmesi için doğanın manevî anlamdan yoksun kalışmı ifade eden “doğanın kendisine atfedilen dinî anlamlardan kurtulmasını” kasteder.</p>
<p>Siyasetin kutsallıktan arınması ifadesinden, onlar, siyasî değişimin ve bundan dolayı tarihsel sürecin doğuşunu hesaba katan sosyal değişimin önşartı olan “siyasî güç ve otoritenin kutsiyet atfedilen meşruiyetinin ortadan kalkışını” anlamaktadır. Değerlerin kutsanmaması ifadesinden ise, aslî ve nihaî öneme sahip dünya-görüşlerini ve dini ihtiva ettiğini düşündükleri “her değer sisteminin ve kültürel yaratımların tümünün gelip geçici ve izafi oluşunu” anlamaktadır.</p>
<p>Öyle ki böyle bir tarih anlayışı içinde gelecek, değişmeye açık olduğu gibi insan da değişimi gerçekleştirme ve kendisini ‘evrim’ sürecine dâhil etme konusunda özgürdür. Değerler hakkındaki bu hüküm, seküler insanın kendi izafi görüşlerine ve inançlarına dair bir farkındalığı gerektirir.</p>
<p>Seküler insan, zamanın ve kuşakların gelip geçmesiyle kendi hayatına yön veren ahlâkî kuralların ve ilkelerin de değişeceği anlayışıyla yaşamalıdır. Bu yargı onların ‘olgunluk’ adını verdikleri şeyi gerekli kılar. Bundan dolayı sekülerleşme, insan idrakinin &#8216;çocukluktan’ olgunluk’ evresine doğru gelişim sürecini ifade etmektedir ve ayrıca, “toplumun her seviyesinden çocuksu anlayışın sökülüp çıkarılması”; “olgunlaşma ve sorumluluk alına” süreci ve “dinlerin ve metafizik dayanakların ortadan kaldırılıp insanın kendi kendisinden sorumlu olması” şeklinde tanımlanmaktadır.(s.32)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslüman halkların dillerindeki temel İslâmî kelime hazinesine ait önemli anahtar terimlerin çoğu, günümüzde yerlerinden edildi ve anlamsız bir biçimde Islâm-dışı dünya-görüşleriyle ilişkili bir şekilde yabancı anlam alanlarına;yani dilin Islâmdan-koparılışı (delslamisation) adını verdiğim olguya hizmet eder hale getirildi. Ayrıca, yabancı kavramların nüfüz edişini mümkün kılan cehalet ve karışıklık yok denecek kadar az olan ulusal duyarlılık güçlerini, etnik ve kültürel gelenekleri başıboş bıraktı. Aralarında “bilgi’ (ilm) , ‘adalet’ (adl), “doğru davranış’ (edeb) ve &#8216;eğitim’ (tedîb) gibi İslâm’a özgü temel hakikatlere delâlet eden anlamları ihtiva eden kelimeler,bozulur hale geldi.</p>
<p>Bundan dolayı “bilgi’, ‘hukuk’la yahut aklın belirli ilkelen&#8217;ne ve duyusal/mahsus tecrübeye dayanan şeyle sınırlandırıldı; ‘adalet’, muğlâk bir eşitliğe veya sadece hukukî bir kurala dönüştü; “dogru davranış&#8217;tan, riyakâr bir davranış anlaşılır oldu; &#8216;eğitim’ ise, felselî ya da seküler rasyonalizmden kaynaklanan gayelere götüren bir egitim türüyle sınırlandırıldı.</p>
<p>Hatta bu tür merkezî öneme sahip kelimelerden birkaçı kendi anlamlarıyla sınırlandırılsa veya sahici ve güvenilir olmayan anlamlar ihtiva etse -bu anlamlarla kastettiğim, bunların delâlet ettiği şeylerin erken dönem Müslümanlar arasındaki otoritelerce anlaşılan şeyleri asla yansıtmamasıdır-o zaman kaçınılmaz olarak bu durum Müslümanlar arasında karışıklığa ve yanlışlığa yol açacağı gibi, onlar arasındaki aklî ve ruhî birliği de ortadan kaldıracaktır.(s.37)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslâm, hakikat iddiasının kaynağını kendi içinde barındırır ve bu iddiayı meşrulaştırmak için bilimsel ve felsefi teorilere ihtiyaç duymaz. Bunun yanında İslâm,bilimsel keşiflerin onun hakikatini geçersiz kılabileceğinden endişe duymaz. Hiçbir bilimin değerden bağımsız olmadığını biliyoruz.</p>
<p>Aynı şekilde, geçerliliklerine,anlamlı oluşlarına veya hayatımıza ve dünya-görüşümüze yabancı olan şeye uygun olarak yaşam biçimimizin degişmesine yol açacak degişime ilişkin doğru yargıları ortaya koymamızı sağlayacak, tarihimizi,düşüncemizi, medeniyetimizi ve kimliğimizi bilmeyi gerektiren, dünya-görüşümüzün aslî bilgisinin yol göstericiligi olmadan bilimin ön koşullarını ve genel yargılarını kabul etmenin mümkün olmadığını bilmekteyiz.(s.43)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dine itaat etme ve teslim olma davranışına ilişkin olarak, sadece bir kimsenin diğerlerini teslim olma konusunda zorlayamayacağı anlamında değil ilaveten bizatihi o kimsenin kendisinin gönülden ve isteyerek itaat etmesi ve teslim olması yine bu teslimiyetten hoşlanması ve zevk duyması gerektiği anlamında.İsteksiz teslimiyet, kibri, itaatsizliğı&#8217; ve isyanı gösterir ve bu teslimiyet, inançsızlık (küfr) biçimlerinden biri olan bâtıl inanca eşittir. Tek Tanrı’ya sadece inanmanın hak dinde yeterli olacağını ve bu inancın selameti ve kurtuluşu garanti edeceğini düşünmek yanlıştır.</p>
<p>Tek hak Tanrı’ya inanan ve O’nu Yaratıcı, Rızıklandırıcı, Esirgeyici ve kendisinin Rabbi olarak bilen ve kabul eden İblis (Satan), yine de bir kâfirdir. İblisin Allah’a teslimiyeti gönülsüzce ve küstahçadır. Onun küfrüne sebep, kibir, itaatsizlik ve isyandır. İblis, isteksiz teslimiyetin bilinen en meşhur örneğidir.</p>
<p>O halde isteksiz teslimiyet doğru inancın göstergesi değildir; bundan dolayı bir kâfir, Tek Tanrı’ya inandığını iddia ettiği halde, gerçek anlamda teslim olmayan ve aslında kendi inatçı yoluna -yani ne Allah’ın onayladığı ve vahyettiği ne de emredilmiş bir yola, tavra veya biçime-teslim olmayı tercih eden kimse de olabilir.</p>
<p>Gerçek teslimiyet, Hz. Peygamber tarafından insanoğluna model olarak tamamlanmış şeydir; zira bu, kendisinden önceki bütün Peygamberlerin ve Elçilerin teslimiyet tarzı oldugu gibi, Allah tarafından onaylanmış, vahyedilmiş ve emredilmiş teslimiyet biçimidir. Dolayısıyla, demek ki hak dinin esas özü inançtan ziyade temel olarak teslimiyettir; çünkü teslimiyet, inancın doğruluğunu ve samimiyetini onaylar, ispat eder.(s.55)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Toplumsal düzenin açıkça belirlenmiş esaslarına ve ahlâk kurallarına uygun bir şekilde medeni bir hayat yaşayan bir şehir sakini, bir kozmopolisli olarak Müslüman İlâhi Kanun’a itaat etmenin, hakikî adaleti gerçekleştirme ve hakiki bilginin peşinde koşma yönünde gayret göstermenin kendisi için temel değerler olduğunu bilen kimsedir. Böyle bir insanın davranışının itici gücü, ebedî saadettir yani belki burada bile tadabilecegi, fakat asıl öteki Dünya’nın eşiğine adım atıp nihaî mutluluğu el-Mâlik’în Muhteşem Cemâli&#8217;ni seyretmek olacağı öteki Mülk&#8217;ün bir sakini, bir vatandaşı olduğunda kendisine ihsân edilecek olan mutlak selâmet yurduna giriştir.(s.58)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Islâm’ın dünyevî ve uhrevî görüşüne göre, bir insan Allah’a inanmadığında ya da O’nu inkâr ettiğinde yahut bir başkasına haksızlık yaptığında aslında kendi nefsine haksızlık yapmış olur. Adaletin zıttı olan zulüm, bir şeyi kendisine ait olmayan bir yere koymaktır; yani yanlış yere yerleştirmek, yanlış kullanmak veya haksızlık yapmaktır; ifrat ya da tefrite düşmektir; ziyana ugramaktır; doğru olan şeye inanmamak ya da doğru olduğu bilinen şeyin doğruluğunu reddetmektir.</p>
<p>Bundan dolayı bir insan adaletsiz bir fiil yaptığında bu, kendi nefsine haksızlık yapması anlamına gelir. Zira bu kimse nefsini kendisine ait olmayan bir yere yerleştirmiştir; nefsini yanlış kullanmıştır; nefsinin gerçek doğasının karşısında ifrat ya da tefrite düşmüştür; nefsinin doğru olan şeyden sapmasına yol açmıştır; hakikati inkâr etmiş ve ziyana uğramıştır. Bundan dolayı öyle veya böyle yapmış olduğu tüm bu şeyler, Allah ile yapmış olduğu sözleşmenin ihlalini gerektirir.(d.65)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilinenin bilende uyuma yol açacak şekilde her bilgi verisini,bilene nispetle uygun yerine yerleştirmelidir. Hangi bilginin nereye ve nasıl yerleştirileceğini bilmek hikmettir. Aksi takdirde, düzensiz bilgi ve belli bir disiplin olmadan bilgiyi arayış, kafa karışıklığına, dolayısıyla kişinin kendi nefsine zulmetmesine yol açar.“(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sonuç olarak, Batı medeniyeti için en alt seviyeden en üst seviyeye kadar bilgiyi aramanın amacı, araştırmayı yapan kimseyi iyi bir vatandaş haline getimektir. Islâm ise aksine bu noktada ayrılır. Zira Islâm için bilgiyi aramanın gayesi araştıran kimseyi iyi bir insan haline getirmektir. Biz, iyi bir insan meydana getirmenin iyi bir vatandaş ortaya çıkarmaktan dahı aslî olduğunu iddia ediyoruz çünkü iyi bir insanın aynı zamanda iyi bir vatandaş olacağında şüphe yoktur; fakat iyi bir vatandaşın aynı zamanda iyi bir insan olacağı kesin değildir.</p>
<p>Bir yönüyle biz, Islâm’in da bilgiyi aramanın amacının, arayan kimseyi iyi bir vatandaş haline getirmek olduğunu iddia ettiğini söyleyebiliriz; bir farkla ki biz, “vatandaş’ ile diğer Alem&#8217;in Vatandaş’ını kastederiz, yani bu yönüyle o insan, bu dünyada iyi bir insan olarak davranışta bulunur. lslâm&#8217;da &#8216;iyi insan’ kavramı, genel olarak anlaşıldığı şekliyle, sadece toplumsal anlamda &#8216;iyi&#8217; olma gerekliliğine işaret etmez, aynı zamanda ve evvelemirde kendi nefsine karşı iyi olma gerekliliğine delâlet eder.</p>
<p>Daha önce açıklamış olduğumuz üzere insan, kendi nefsine karşı zulmetmemelidir,“5 zira insan kendi nefsine zulmettiginde başkalarına karşı nasıl gerçekten adaletli olabilir ki? Bu yüzden biz, hayattaki en temel kavram -bilgi kavramı-hususunda bile İslâm’ın Batı medeniyetiyle çeliştiğini görüyoruz.</p>
<p>Çünkü İslâm’a göre (a) bilgi, inancı ve hakikî imânı içerir ve (b) bilgiyi aramanın gayesi, sadece vatandaş ya da toplumun uyumlu bir parçası olarak değil bireysel bir şahsiyet olarak insana iyilik ve adalet aşılamaktır. Burada vurgulanan insanın gerçek bir insan, ruh olarak değeridir; yoksa insanın, pragmatik açıdan yahut devlete, topluma ve dünyaya sağladığı faydalılık anlamı bakımından ölçülebilen fızikî bir varlık olarak taşıdığı değer değildir.(s.69,70)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Islâmi anlayışa göre değişme, gelişme ve ilerleme, Hz. Peygamber, ehl-i beyt, ashab-ı kiram ve tâbiîn tarafından açıklanmış ve tatbik edilmiş olan İslâm&#8217;ın özüne dönmeyi, onlardan sonra gelen ihlâslı Müslümanların inanç ve tatbikini ve nefsi ifade edip nefsin aslî doğasına ve dine (Islâm) dönmesi anlamına gelir.</p>
<p>Bu kavramlar, Müslümanların kendilerini İslâm&#8217;dan habersiz olarak dalalet ve sapkınlık içinde buldukları, kafalarının karıştığı ve kendi nefslerine zulmettikleri varsayılan durumlarla ilişkilidir. Bu gibi durumlarda onların gayreti,<br />
nefslerini doğrudan Sırat-ı Müstakîme yönlendirmek ve hakikî İslâm&#8217;a dönmek olmalıdır. Değişime yol açan böyle bir çabaya, ancak gelişme denebilir; ilerleme ise, yalnızca gelişmeye dayanan böyle bir dönüşle mümkün olabilir.<br />
Öyleyse, İslâm&#8217;dan uzaklaşmış olan Müslümanların hakiki İslâm&#8217;a yönelme süreci, gelişmedir; doğrusu, ancak böylesi bir gelişme gerçek ilerleme olarak adlandırılabilir.</p>
<p>İlerleme, ne “oluş&#8221; yahut “varlığa-geliş&#8217; ne de ona doğru bir hareket ve hedeflenmiş bir şeyin “varlık” halini alış tarzıdır. ‘İlerleme&#8217; kavramında mündemiç olan &#8216;gaye&#8217;, sadece bedihî, sürekli sabit ve zaten varolana delâlet ettiğinde,gerçek anlamını ifade edebilir. Bundan dolayı, zaten bedihi, sabit ve varlık halinde olan şey, değişime uğrayamayacağı gibi, ne gelişim anlayışından sürekli uzaklaşmaya konudur ne de sürekli olarak öte dünya idrakinin ortadan kalkması söz konusudur.</p>
<p>‘İlerleme&#8217; kavramı, hayatta ulaşılması gereken şeyin ifadesi olan nihaî gayeye yönelik kesin istikamet anlamına gelir;aranan istikamet adeta hâlâ belirsiz, hâlâ varlığa-geliş halindeyse ve ona yönelmiş olan amaç nihaî bir gaye değilse, bu durumda ona iştirak, nasıl olurda gerçek anlamda bir ilerleme olabilir?</p>
<p>Karanlıkta el yordamıyla yolunu arayanların ilerlemesinden bahsedilemez. Bu türden insanlar için ilerliyor ifadesini kullananlar, ilerlemenin gerçek anlamı ve gayesi hakkında adeta yalan söylemektedir ve aslında onlar, bizatihi kendi nefslerini aldatmaktadır!(s.73)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Daha önce insanın kendisini tefekkür etmesiyle ilgili olarak her insanın karanlık tarafından kuşatılmış uçsuz bucaksız bir okyanusta nasıl yalnız başına olan bir adaya benzediğini; bizatihi kendi nefsinin idrak ettiği yalnızlığın tamamen mutlak olduğunu; öyle ki onun bile kendi nefsini tam olarak bilemeyeceğini ifade etmiştim. Böylesi tam bir yalnızlığın, temelde insanın hiçbir eskime söz konusu olmaksızın sürekli olarak kendisine sorduğu “Ben kimim?” ve “Nihaî gayem nedir?” şeklindeki derunî sorulara cevap vermekten aciz kalmasmdan kaynaklandığını da ilave etmeliyim.</p>
<p>Böylesi tam bir yalnızlık tecrübesi, aksine sadece Allah’ı inkâr eden, O’ndan şüphe duyan veya Allah ile yapmış olduğu ahdi reddeden kimsenin kalbini kaplar. Çünkü insanın kimliğini Varlık ve Varoluş hiyerarşisinde yerine oturtacak olan yine aynı ahdin kabulü ve tasdîkidir, yani bu ahdi kabul ve tasdik eden kimse asla yalnız değildir.</p>
<p>Zira kendisini düşündüğünde dahi insan, Kur’ân-ı Kerim’deki Allah’ın ayetlerini sürekli okuma ve tefekkür etme şeklindeki ibadetleri vasıtasıyla zikir ile sürekli tefekkür ettiği ve ihlâslı bir biçimde münâcâtta bulunduğu Allah&#8217;a, Yaratıcısına ve Rabbine nasıl yaklaştığını sezgisel olarak idrak eder. Böyle bir insan, nefsini bizatihi kendisiyle özdeş hale getirir,nihaî gayesini bilir; mutlak yalnızlığın dehşet verici çığlıklarından, korku ve endişenin boyunduruğundan uzaklaşır(s.76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı medeniyetine göre, tüm yönleriyle &#8216;değişme&#8217;, “gelişme’ ve &#8216;ilerleme&#8217; denen şey, tatminsiz arayışla şüphe ve iç-gerilim tarafından kışkırtılan sürekli yolculuğun sonucudur. Algılandığı biçimiyle değişme, gelişme ve ilerleme anlayışlarının bağlamı, daima bu dünyaya ilişkindir ve hümanist varoluşçuluğun bir türü olarak tammlanabilecek şekilde devamlı olarak materyalist dünya görüşüne işaret etmektedir.</p>
<p>Kendisini Prometeci olarak tanımlayan Batı kültürünün ruhu, her şeyin iyi olduguna dair çaresiz bir beklenti içinde olan Camus’nun Sisyphus’una benzemektedir. Her şeyin iyi olabileceğinden emin olmadığım için her şeyin iyi olduğuna dair çaresiz bir beklenti içinde olma ifadesini kullanmaktayım; zira onun, bu anlamda asla gerçekten hakikî mutlulugu elde edemeyeceğine inanmaktayım.</p>
<p>Taşı ovadan tekrar aşağıya yuvarlanacağı mukadder olan Dağ&#8217;ın zirvesine dogru itme çabasına benzeyen bilgi peşinde arayışı, sanki nefsin dikkatini başarısızlık trajedisinden başka bir yöne çemek hiç durmadan sürüp giden bir tür tehlikeli oyuna benzer. 0 halde, Batı kültüründe trajedi&#8217;nin insanın varoluş dramındaki soylu değerler arasında sayılarak yüceltilmesine şaşmamak gerekir!(s.82)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Islâmi perspektiften bakıldığında saâdet terimiyle ifade edilmekte olan mutluluk, uhrevî ve dünyevî olmak üzere iki varoluş boyutuyla ilişkilidir. Saâdetin zıttı, genelde büyük bir talihsizlik ve mutsuzluk anlamına gelen şekâvettir. Uhrevî açıdan saâdet nihaî mutluluk anlamına gelir; bu da ebedî mutluluk ve huzura işaret eder ki, bunun da en yüksek noktası dünya hayatında gönüllü teslimiyet içinde Allah’ın emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde bilerek ve boyun eğerek yaşayanlara vaat edilmiş olan Rü’yetullah’a mazhar olmaktır. Böylece saâdetin âhiretle olan ilişkisinin, onun bu dünyayla olan ilişkisiyle çok yakından alakalı olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Bu yakın alaka şu üç şey itibarıyladır: (i) Bilgiye ve iyi ahlâka dayanan nefsiye, (ii) bedenin sağlıklı ve güven içinde olduğu bedeniye&#8217;, (iii) nefs ve bedenin dışındaki şeyleri yani nefsin ve bedenin sağlığını destekleyen refah ve diğer sebeplerle haricî şeyleri ve bunlarla ilgili durumları ifade eden hâriciye.Dolayısıyla bu dünyadaki mutluluk, sadece sekiller hayatla değil, Vahiy kaynaklı din tarafından yorumlanan ve yönlendirilen hayatla da ilişkilidir.(s.85)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>‘Korku’ terimi iki psikolojik hal ile ilişkilidir. Allah&#8217;tan yüz çeviren ve O’nun yol göstericiliğini reddeden birine nispet edildiginde korku, yukarıda açıklandığı biçimiyle bir korkuya delâlet eder. Aksine, Allah&#8217;a itaat eden ve O’nun yol göstericiliğine sadık kalan kimseye nispet edildiğinde ise korku, ihtiramdan kaynaklanan veya Allah’ı bilmek anlamında O’nun kudreti karşısında duyulan huşu anlamına gelir. Çünkü bir kimsenin Allah&#8217;tan bu şekilde korkması, itaatsizlikten, günah işlemekten, Allah’ın yasakladığı, O&#8217;nu inkâra yol açacak ve O’na yakınlaşmaktan uzaklaştıracak fiillere teslim olmaktan duyulan korkuyu ifade eder.</p>
<p>Allah’ı, O’nun dilediğini yapma hürriyetine sahip olduğunu, insanı günaha düşürecek fiilleri ve bunların dehşet verici sonuçlarını bilmekten kaynaklanan bu tür bir korku, iffet, vera, takvâ ve sıdk gibi faziletleri elde etmeye yardımcı olur.(İhya,c.4,s.153) “(s.95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah’a itaat ediyor olmak, özgürlük denilen şeyin bizatihi kendisidir. Özgürlük, insanın, varlığa gelmeden önce Allah ile ahitleştiğinde(A&#8217;raf,172) tasdik ettiği hakikî doğasına dönmesidir. Allah’a boyun eğmek, Allah’ın kalpte her an hâzır ve nâzır oluşunun zikredilmesini ifade eder.(s.96)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İmânın, nefste tatmin halinin oluşmasını sağlayan Allah’ı zikretmek anlamına geldiğini; bu ve diğer faziletli amellerin ilâhî vahiyden kaynaklanan hakikatin nefste apaçık idrakine işaret ettiğini ifade ediyoruz. Bu idrak, yakini ortaya çıkarır. O halde, Allah’ı unutan bir kimse, kalp ve akıl huzuruna nasıl kavuşabilir ve gerçekte ruhun kendisine karşı kayıtsızlığını ifade eden Allah’a karşı kayıtsız kaldığında, o insanın ruhu nasıl sükün bulabilir? Ruh kendisini unuttuğunda, nefste hakikate ilişkin yakîn bir idrak ortaya çıkmayabilir.</p>
<p>Bu, nefsin hayvanî yönünün nâtık/aklî yönüne galip gelmesi durumunda söz konusudur. Öyleki böyle bir durumda bir idrakten söz edilse bile bu idrak, bedenî güçlerle, dünya hayatının oyun ve eğlenceleriyle, dünyevî bazlarla, seküler bilim ve felsefenin peşinden koşulmasıyla veya onlara dayanan hadiselerin tefekkürüyle karışmış bir idraktir. Bu durum, Allah’ı unutanların kendi ruhlarını ya da nefslerini unutmuş olacakları konusunda Kur’ân’ın niçin uyardığını açıklamaktadır.(Haşr,19)</p>
<p>Diğer mümkün anlamlar arasında, burada nefsin unutulması, bizatihi nâtık nefsin değil, bedenin arzularını tatmin etmeye yönelen hayvanî nefsin idrak edilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu anlamda nefsine karşı kayıtsız kalan bir insan, hüsran içindedir ve bu insanın, “esfeli safilîn” mertebesinde olduğu kabul edilmektedir.(Tin,4) (s.97)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Manaya, sezgi vasıtasıyla ulaşılmaktadır; zira akıl ve tecrübeden her birinin tutarlı bir bütün içinde bir araya getirmeden ayrı ayrı gördükleri şeyleri sentez halinde ortaya koyan da sezgidir. Sezgi, insanın kendisini hazır hale getirmesi; akıl ve tecrübesinin sezgiyi alıp yorumlamak için çaba harcaması ve disipline etmesi durumunda meydana gelir. Fakat rasyonel ve empirik yöntemlerle elde edilen sezgi seviyeleri bir bütün olarak değil, gerçekliğin sadece belirli yönlerinin elde edilmesine sevk ederken, nebi ve velilerin vasıl oldukları insan idrakinin daha üst seviyelerindeki sezginin seviyeleri de bir bütün olarak hakikatin mahiyetine ilişkin doğrudan bir keşf sağlar.</p>
<p>Ayrıca nebiler ve velilerin onu alıp yorumlamaları, hazırlık gerektirir. Onların hazırlanması, sadece akıl kuvvetleri ve duyusal tecrübe kabiliyetlerinin talim, terbiye, geliştirilmesinden değil, ayrıca doğruluk-gerçeklik idrakiyle alakalı olarak nefslerinin ve nefs melekelerinin talim, terbiye ve gelişimlerinden oluşmaktadır.(s.108)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanı &#8216;nâtık nefs’ olarak tanımlarken, nâtıkla tümellerin anlamını idrak eden aklî yetiyi veya dilsel ifade gücünü yani hüküm vermeyi, ayırt etmeyi, idraki, anlamlandırmayı ve sembolik formları anlamlı yapılar içinde ifade etmeyi ihtiva eden anlamın oluşumundan sorumlu olan gücü kastederiz. Bu kastettiğimiz şeyle ilgili olarak ‘anlamın‘ anlamı, herhangi bir şeyin bir sistem içindeki yerinin bilinmesini ifade etmektedir. Bilme, bir sistem içindeki bir şeyin diğer şeylerle olan ilişkisi anlaşılıp açıklığa kavuştuğunda oluşur.</p>
<p>Bu ilişki, öncelik ve sonralık kadar zaman-mekân ve hal terimlerindeki belirli bir düzene de işaret eder. Anlam, bir kelime, ifade ya da bir sembolün kendisini göstermesi için başvurulduğu akledilir bir sürettir. Bu kelime, ifade ya da sembol akılda (akl: nutk) bir kavram haline geldiğinde ona, &#8216;mefhüm’ adı verilmektedir. ‘O nedir?’ sorusunun cevabında ortaya çıkan akledilir sürete &#8216;mâhiyet’ adı verilmektedir.</p>
<p>Bir şeyin zihin dışındaki ya da nesnel olarak varlığı dikkate alındığında ona “hakikat’ denilmektedir. Diğerlerinden ayrılan belirli bir gerçeklik olarak görüldüğünde, ona “hüviyet” adı verilmektedir. Bundan dolayı anlamı oluşturan şey ya da anlamın tanımı, bir sistem içindeki bir şeyin diğerleriyle olan ilişkisi anlaşıldığında ve o ilişki açıklığa kavuştuğunda ortaya çıkan şeyin bir sistem içindeki yerinin bilinmesidir.(bkz.,The Concept of Education in İslam adlı eserim,s.15) (s.110)</p>
<hr />
<p>Hikmet, bir şeyin hak ettiği yer ya da bilginin konusu olarak alıcının bilmesini yahut doğru yargıda bulunmayı mümkün kılmak için Allah tarafından verilen bilgidir. Adalet de şeylerin ya da bilgi nesnelerinin kendi hak ettikleri yerlerinde olmalarını sağlayan bir koşuldur. Bundan dolayı doğru olan, mutabakatın ve tutarlılığın hak edilen yerle örtüşmesi gerektiğidir.</p>
<p>Doğru veya hak edilen yer kavramı, varlık hiyerarşisindeki her şey için bu koşulu yerine getirme zorunluluğunu ihtiva eder. Bu da, öncelik ve sonralık kadar mekân ve hal terimleriyle de belirli bir düzen içine yerleştirilmesi ve çeşitli mertebelere ve derecelere göre sıraya konulmasıdır. Zaten ontolojik olarak yaratılmış olan şeyler, hâlihazırda buna göre düzenlenmiştir. Fakat mahlükata hâkim olan adil düzene ilişkin bilgisizliği nedeniyle insan, şeylerin yerlerini tahrif edip bozmaktadır öyleki, bunun sonucunda zulmün doğmasına sebep olmaktadır.</p>
<p>Zulüm, bir şeyin hak ettiği yere konulmamasıdır. Zulüm, hak edilen yerin ifrat ve tefrit sınırlarıdır. Öyle ki, zulüm şeylerin genel düzenindeki uyumsuzluktur. Aslında &#8216;hak edilen’in tam anlamı, bir şeyin hakka dâhil edilmesidir. Zira hakk, bir şeyin kendisine ait olan şeye işaret eder. Yani hakk, bir şeyin doğal ya da aslî yapısına, yani bizatihi kendisine mutabık olan şeyle özdeş veya o şeyin belirli bir parçasıdır.(s.115)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hakikat bunalımı, belki de günümüzdeki kadar çok vahim hale gelmemişti. Modern felsefe ve bilim,hakikat hakkındaki ezelî probleme ikna edici bir cevap vermeyi başaramamaktadır. Onların temsilcileri yalnızca, hakikat bunalımını doğuran dönemin nesnellikten uzak “hakikat perspektifi’ni açıklamak teşebbüste bulunmaktadır. Insan hakikati ne değiştirebilir, ne çoğaltabilir, ne de azaltabilir. Öyleyse hakikat ne daha fazla, ne de daha az hakikî hale getirilebilir.</p>
<p>Her iki durumda da hakikat, gerçeklik olmayıp yanlış olacaktır. Bizatihi hakikatin kendisi fazla ya da eksik olmaksızın tam anlamıyla hakikati ifade eder. Her hakikatin kendisi için doğru olan bir sınırı vardır. Bu sınırın bilgisi hikmettir. Hikmet vasıtasıyla her hakikat, ifrat ya da tefritten uzak sadece hak ettiği anlama delâlet etmektedir.</p>
<p>Her bilgi nesnesinin bir hakikat sınırı vardır ve her bilgi nesnesi için bazılarını keşfedilmesi diğerlerine oranla daha anlaşılmaz ve güç olan farklı bir sınır söz konusudur. Öyle ki onları sürekli keşfetme teşebbüsümüz içinde, hikmet tarafından yönlendirilen ve gayesi bu sınırları bilmek olan bu araştırma için bir kısıtlama söz konusu değildir. Bundan dolayı, hakikî bilgi her bilgi nesnesinin hakikat sınırını bilen bilgidir.(s.120)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sınırlılık bir eksiklik değildir. İç ve dış duyularımızla tahayyül ve idrak melekelerimizin hepsi sınırlı güçlere ve kuvvelere sahiptir. Onlardan her biri hizmet ettiği şeyle ilgili bilgiyi korumak ve taşımak için yaratılmıştır. Sınırlılıkta pragmatik bir gaye vardır. Zira bu sınırlandırma vasıtasıyla bilgi nesnelerini, onlar hakkındaki düşünceleri ve onların ilişkilerini algılar ve idrak ederiz. Böylece şeylerin bilgisini faydalı bir kullanıma tahsis ederiz. Bazı canlıların sahip olduğu duyular gıbi daha az sınırlı güçleri olan duyulara sahip olmuş olsaydık, gündelik hayattaki şeylere dair algımız farklı olmuş olurdu.</p>
<p>Zira şeylerin sureti,özü, rengi ve diğer özellikleri bizim onları algıladığımız şeyden farklı olacağı gibi, ayrıca insanın kültür ve medeniyetini tam anlamıyla etkilemesi sebebiyle şeylerin bir kısmı bizim için, bir kısmı da hiçbir sürette varolmamış olacaktı. Bunun yanında, bazı canlılardan çok daha az sınırlı güçlere ya da zâhirî dünyanın temelindeki olgu ve süreçleri görebilecek biçimde zâhirî olanın bâtınına nüfuz edebilecek gözlere sahip olsaydık, o zaman şeylerin süretleri görüşümüzden uzaklaşmış olurdu.</p>
<p>Tümellere yol açan tikellerin bilgisini onlardan elde edememiş olurduk ve şeylerin anlamları tamamıyla kaybolmuş olurdu. Bundan dolayı sınırlan, bilgiyi elde ettiğimiz kanallara ve kaynaklara hasretmek, bilgi nesnelerinin anlamlarını anlamamız ve Yaratıcısını tanımamız için Allah&#8217;ın bahşettiği bir lütuf ve rahmettir.(s.122)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kalp sürekli farklı yönlere dönen bir ayna gibidir. Suretler aynanın önünde göründüklerinde, bu suretlerin hayalleri aynanın içine yansıtılmaktadır. Suretlerin bizatihi kendileri ise daima aynanın dışında kendi yerlerinde kalır. Dolayısıyla, aynanın onları ihtiva etmesi halinde bu suretler aynanın içine nakledilmez. Sadece onların hayalleri aynaya yansıtılmaktadır. Aynı şekilde, kalbin yansıtıcı gücünün yetersiz olmaması ve açık bir hale gelmesi şartıyla kalp aynası, başka bir şeyle meşgul olmaksızın yalnızca doğru yöne çevrildiğinde insan nefsi, aklî ve ruhî alana ait gerçek ve doğru suretlerini açık bir biçimde idrak edebilecektir.&#8221;(Gazzali,Mearic,s.93) (s.147)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nakib-el-attasislam-metafizigine-prolegomena-alintilar/">Nakib El-Attas:’İslam Metafiziğine Prolegomena’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nakib-el-attasislam-metafizigine-prolegomena-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2017 11:35:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın İnsana Girdiği Yollar]]></category>
		<category><![CDATA[gazap]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Heva]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve hevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder&#8221; (Ankebut, 45). Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/">Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/2858164-duslerim-2/" rel="attachment wp-att-19015"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19015" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim.jpg" alt="" width="280" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim.jpg 280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></p>
<p>Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve hevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder&#8221; (Ankebut, 45).</p>
<p>Bu ayetteki &#8220;fahşâ&#8221;dan murad, şehvet eserleridir, Ayetin devamında gelen &#8220;münker&#8221;den maksad, gazab eserleridir, &#8220;bağy&#8221; dan maksat ise hevâ eserleridir. Buna göre insan, şehvet ile nefsine, gazap ile başkasına zulmetmiş olur, hevâ ile de zulmü Cenâb-ı Allah&#8217;ın celâline taşmış olur. Bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.),</p>
<p>&#8220;Zulüm üç kısımdır: Affolunmayan zulüm, peşi bırakılmayan zulüm, Cenâb-ı Allah&#8217;ın peşini bırakması (affetmesi) umulan zulüm. Affolunmayan zulüm, Allah&#8217;a şirk koşmaktır. Peşi bırakılmayan zulüm kulların birbirlerine yapmış oldukları zulümdür. Allah&#8217;ın, peşini bırakması umulan zulüm ise, insanın kendine yapmış olduğu zulümdür&#8221;(Benzeri bir hadis için bkz Müsned, 6/240: Aynı metinle, el-Camiu&#8217;s-sağîr Suyûtî, (2157).)</p>
<p>Bu hadîse göre affolunmayan zulmün kaynağı hevâ, peşi bırakılmayacak olan zulmün menşei gazap ve Cenâb-ı Allah&#8217;ın, peşini bırakması (affetmesi) umulan zulmün kaynağı ise şehvettir. Sonra bunların her birinin bir neticesi vardır. Buna göre hırs ve cimrilik, şehvetin; kendini beğenme ve kibir, gazabın; küfür ve bidat da hevânın neticesidir. Bu altı şey insanda bulunduğu zaman, bir yedinci şey daha meydana gelir ki, o da hasettir. Haset ise, kötü ahlâkın zirvesidir. Şeytan, kınanmışların en ilerisi olduğu gibi&#8230;</p>
<p>İşte bu sebebten dolayı,Cenâb-ı Hakk, insana ait şerlerin hepsinin,</p>
<p>&#8220;Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden sığınırım.&#8221; (Felâk, 5) diyerek, &#8220;ha-sed ile&#8221;, zirvesini göstermiştir. Nitekim şeytana ait bütün kötülüklerin zirvesinde Vesvese&#8221; olduğunu;</p>
<p>&#8220;Gerek cinden gerek insandan olsun, o şeytan insanların göğsüne daima vesvese verendir&#8221; (Nâs, 5-6) diyerek göstermiştir.</p>
<p>Şeytan da vesveseden daha şerli bir şey olmadığı gibi, insanda da hasedden daha kötü bir şey yoktur Hatta bundan öteye, &#8220;Hased eden, iblisten daha şerlidir&#8221; denilmiştir. Çünkü, anlatıldığına göre iblis Firavun&#8217;un kapısına varmış ve kapıyı çalmış. Firavun: &#8220;Kim O?&#8221; deyince de, iblis: &#8220;Eğer sen tanrı olsaydın beni bilirdin&#8221; demiş. İblis eve girince de Firavun; &#8220;Yer yüzünde seninle benden daha şerli bir kimse tanıyor musun?&#8221; diye sormuş. Buna cevaben iblis: &#8220;Evet, bu hased eden kimsedir. Çünkü hasedimden ötürü ben bu belâya düştüm&#8221; demiş.</p>
<p><strong>Bunu iyice kavradığında deriz ki:</strong> Kötü huyların temeli şehvet, gazab ve nevadır. Bu üçünden doğan şeyler ise şu zikredilen yedi şeydir (Hırs. cimrilik, ucub, kibr, küfür, bidat ve haset). İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah yedi ayet olan Fatiha Sûresi&#8217;ni indirmiştir. Bu yedi ayet, geçen yedi belayı defetmek içindir.</p>
<p>Fatiha Sûresi&#8217;nin kökü besmeledir. Bu besmelede de üç isim vardır Bu üç isim ise temel üç bozguncu ahlâka karşılıktır (şehvet, gazab ve hevânın). Buna göre şu temel olan üç isim, kötü ahlâkın üç esasının; Fatiha Sûresi&#8217;nin yedi ayeti de, yedi kötü huyun mukâbilindedir. Sonra Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı sanki Fatiha Sûresi&#8217;nden çıkmış dallar budaklar gibidir. Aynı şekilde bütün kötü huylar da, bu yedi kötü huydan çıkan dallar ve budaklar gibidir.</p>
<p>Üç esas isim karşılığında olan üç temel kötü huyun izahına gelince, deriz ki, Allah&#8217;ı tanıyıp, O&#8217;ndan başka mâbud bulunmadığını bilen herkesten, şeytan ve hevânın tesiri uzaklaşır Çünkü hevâ, Allah&#8217;ın dışında ibadet olunan bir ilâhtır. Zira Cenâb-ı Hakk,</p>
<p>&#8220;Hevâsını ilâh edineni gördün mü?&#8221; (Câsıye, 23) buyurmuştur.</p>
<p>Ve yine Allah Hz. Musa&#8217;ya- &#8220;Ey Mûsâ,hevâna muhalefet et. Çünkü ben hevadan başka benim mülkümde bana karşı koyan bir mahlûk yaratmadım&#8221; demiştir. Allah&#8217;ın Rahman olduğunu bilen kimse kızmaz, çünkü kızgınlığın kaynağı hükümran olma ve yönetme isteğidir. Halbuki &#8220;velayet&#8221;. Rahmân&#8217;a aittir. Zira Cenâb-ı Hakk,</p>
<p>&#8220;O gün gerçek mülk, Rahmân&#8217;indır.&#8221; (Furkân, 26) buyurmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahîm olduğunu bilen kimsenin. O&#8217;nun rahim olması hususunda O&#8217;na benzemeye çalışması gerekir. Rahîm olunca da. nefsine zulmetmez, böylece de nefsini hayvanlara ait işlere bulaştırmaz. Fâtiha&#8217;nın yedi ayeti mukabilinde olan bu yedi kötü huya gelince, bu karşılıklı olma durumunu açıklamadan önce, başka bir incelikten bahsedelim.</p>
<p>Bu incelik şudur: Cenâb-ı Hakk, besmelede zikretmiş olduğu bu üç ismi Fatihada da zikredip, burada bu üç isimle beraber &#8220;Rabb&#8221; ve &#8220;Mâlik&#8221; isimlerini de zikredince deriz ki, &#8220;Rabb&#8221; ismi Rahîm&#8217;e yakındır. Çünkü Cenâb-ı Hakk</p>
<p>&#8220;Rahîm olan Rabb&#8217;den sözlü bir selâm vardır&#8221; (Yâsin, 58) buyurmuştur.</p>
<p>&#8220;Mâlik&#8221; de Rahmân&#8217;a yakındır. Nitekim, Cenab-ı Hak,</p>
<p>&#8220;O gün gerçek mülk, Rahmân&#8217;mdır&#8221; (Furkân, 26) buyurmuştur Böylece bu üç isim &#8220;Rabb&#8221;, &#8220;Melik&#8221; ve &#8220;İlâh&#8221; olarak ortaya çıkmış olur. İşte bu sebeple de, Cenâb-ı Hakk Kur&#8217;an sûrelerinin sonuncusunu bu üç isimle bağladı. Buna göre takdir, sanki şöyle denilmiş olmasıdır: Şayet sana şeytan şehvet tarafından gelmek isterse,</p>
<p>&#8220;İnsanların Rabbine sığınırım&#8221; (Nas. 1) de!</p>
<p>Eğer gazab tarafından yaklaşmak isterse, &#8220;İnsanların Melikine&#8221; de; hevâ cihetinden gelmek isterse, &#8220;İnsanların ilâhına&#8221; de!</p>
<p>Bu yedi şeyin yedi ayete karşılık olmasını izaha başlıyor ve şöyle diyoruz: Kim &#8221; derse, Allah&#8217;a şükretmiş ve eldekiyle yetinmiş olur. Böylece de, şehveti yok olur. Kim O&#8217;nun âlemlerin Rabbi olduğunu bilirse, bulamadığı ve elde edemediği şeyler hususundaki hırsı; elde ettiği şeyler hususundaki cimriliği zail olmuş olur. Böylece de ondan şehvet ve onun lezzetlerinin belâsı savuşmuş bulur. Kim Allah&#8217;ın Rahman ve Rahîm olduğunu bildikten sonra, O&#8217;nun din gününün sahibi de olduğunu bilirse, gazab ve öfkesi zail olur.</p>
<p>Kim, &#8221;إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ&#8221; derse, birincisiyle (Yalnız sana ibâdet ederiz) kibri; ikincisiyle de (Yalnız senden yardım isteriz) kendini beğenmesi yok olmuş olur. Böylece de ondan, gazab ile ondan meydana gelmiş olan kibir ve kendini beğenme afeti savuşmuştur.</p>
<p>&#8220;Bizi dosdoğru yola ilet!&#8221; deyince de ondan hevâ şeytanı bertaraf olmuş olur,</p>
<p>&#8220;Kendilerine nimetler verdiklerinin yoluna..&#8221; deyince ise, kendisinden küfür ve şüphe gitmiş olur.</p>
<p>&#8220;Kendilerine gazab olunmuşların ve sapılmışların yoluna değil&#8221; dediği zamansa, ondaki bidatler savuşmuş olur. Böylece, Fâtiha&#8217;nın bu yedi ayetinin bu yedi kötü ahlâkı defetmiş olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/372-374.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/">Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fennî&#8217;nin Şiiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Nov 2017 15:23:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aç gözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Şikayet]]></category>
		<category><![CDATA[Fennî'nin Şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Hiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Kin ve Garez]]></category>
		<category><![CDATA[Masivayı terk]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen [Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi: &#8220;Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur&#8221;(Rahmî) (Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)] Yetiş imdâd-ı mazlûmâna [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/">Fennî’nin Şiiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/fenninin-siiri/images-22-5/" rel="attachment wp-att-18842"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18842" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-22.jpg" alt="" width="549" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-22.jpg 549w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-22-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 549px) 100vw, 549px" /></a></p>
<p><strong>Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen<br />
</strong></p>
<p>[Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi:</p>
<p>&#8220;<em>Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi</em></p>
<p><em>Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur&#8221;</em>(Rahmî)</p>
<p>(Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)]</p>
<p><strong>Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen</strong></p>
<p>[Sana ‘arslan gibidir’ denilmesi için zulme uğrayanların yardımına yetişmelisin.]</p>
<p><strong>Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen</strong></p>
<p>[Olgun bir kimsenin eteğine yapışmadan iyi insan olamazsın. Kendi başına kalan nefsinin esiri olur; hayvandan aşağı olur da farkına varmaz.]</p>
<p><strong>Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen</strong></p>
<p>[Meşhur şair Hassan bin Sâbit, Hazreti Peygamberi (aleyhisselâm) medh eden şiirleriyle o mertebeyi kazandı. Malûm O’nu övmek bizâtihî ibadettir, fazilettir. O’nu öven ancak kendisi yücelir ve esasen O’nu övmeye güç yetirebilecek kimse yoktur.]</p>
<p><strong>Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen</strong></p>
<p>[Rıza kapsında bekle ki; merhamete kavuşabilesin. Sen razı olmazsan senden kim razı olur?]</p>
<p><strong>Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen</strong></p>
<p>[Kimseyi ağlatma ki gülebilesin. Başkalarının felâketi üzerine saadet bina edemezsin. “Acımayana acınmaz” duymadın mı?]</p>
<p><strong>Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen</strong></p>
<p>[Karıncayı incitmezsen ancak, Hazreti Süleymana benzeyebilirsin.]</p>
<header>
<div id="headerwrap"> <strong>Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek</strong></div>
</header>
<div class="mainwrap single-default sidebar">
<div class="main clearfix">
<div class="content singledefult">
<div id="post-" class="postcontent singledefult">
<div class="blogpost">
<div class="posttext">
<div class="sentry">
<div>
<p>[Sana kötülük yapan düşmanından intikam almak, içini rahatlatır; bu doğru…]</p>
<p><strong>Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek</strong></p>
<p>[Fakat yerinde olan davranış bu değildir. Sıkıntılara tahammül gösterme yolunu seçmelisin. Evliyânın vasıflarından biri ‘hamul’ imiş; insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak yani…]</p>
<p><strong>Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek</strong></p>
<p>[Geç tahammül etmekten; kırıklık göstermen, yüzünü ekşitmen bile yersizdir…]</p>
<p><strong>Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek</strong></p>
<p>[Sana kötülük yapana iyilikle, yumuşaklıkla karşılık verip utandırman ne büyük erdemdir…] [Bu noktada hatırlamalıdır; harp ettiği hasmını mağlup edip tam kılıcını kaldırdığı anda, yerdeki Hazreti Alinin yüzüne tükürünce, O, Allahın arslanı kılıcını indirivermişti. Adamcağız da şaşkınlık ve sevinçle sebebini sorunca şu cevabı almış ve insafa gelerek Müslüman olmuştu: “Bana hakaretinden sonra seni öldürüp katil olmaklığımdan korktum.”]</p>
<p>Şu da hatırlanmalıdır: Malazgirt Meydan Muharebesinin galibi Alp Aslan, mağlup ordunun başındaki Romen Diyojen’i affedip memleketine salimen ulaşmasını temin etmişti. Halbuki kendisine “sen beni esir alsan ne yapardın” sualine “kafes içinde memleket memleket teşhir eder, sonra bedenini köpeklere parçalatırdım” cevabını almıştı.</p>
<p>Not: Gel gör ki Diyojen, kendisini affeden Alp Aslan’ a reva gördüğü muameleye kendi adamları eliyle maruz kalmış. İbret işte</p>
<p><strong>Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek</strong></p>
<p>[Kim olursa olsun, insanı incitmek büyük suçtur. İnsana muamele insanca olmalı; dini, milleti farklı olsa da, hasmın olsa da… Zalime dahî zulmetme!]</p>
</div>
</div>
<div>
<div id="post-" class="postcontent singledefult">
<div class="blogpost">
<div class="posttext">
<div class="sentry">
<div>
<p><strong>Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk</strong></p>
<p>[Bu dünyaya gelişinin sebebini merak etmişsindir herhalde, etmelisin; insanın taştan, hayvandan farkı bu değil mi?]</p>
<p><strong>Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk</strong></p>
<p>[Allah insanı kendine kulluk etmesi için yarattı, bildiğin gibi…]</p>
<p><strong>Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk</strong></p>
<p>[Kimsenin gönlünü yıkma; bilakis gönül yapıcı ol. Hem de insanlar arasında ayrım gözetmeden…</p>
<p>Hani demedi mi Yunus Emre: (Ben gelmedim da`vi için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim)]</p>
<p><strong>Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk</strong></p>
<p>[Söyleyeceğim sözü melek de doğru bulur, insan da; dikkat et:]</p>
<p><strong>Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk</strong></p>
<p>[Zulüm, insanlıkla bir araya getirilemeyecek bir yüz karasıdır.]</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun</strong></p>
<p>[Hurde-bîn, mikroskop demek; küçük şeyleri de gösteren gibi yani… Çeşm ise göz demek bilindiği gibi. Hakkın rızasını gözetme işinde küçük ayrıntıları da dikkatten uzak tutma! Bu küçük bir sevap falan deme; ahiret yolcususun, sevabın azında çoğuna da ihtiyacın var. Yarın pişman olmamak için iyiliğin büyüğüne olduğu gibi küçüğüne de dikkat et; kazancını çoğatmaya bak. Malûm ya ömrün kazası yok. Cennetlikler de pişman olur o günde; daha fazlasını niye kazanmadım diye…]</p>
<p><strong>Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun</strong></p>
<p>[En çok önem vereceğin işin, faaliyetin din hizmeti olsun. Bir kimseye para versen, bir iyiliktir, ihtiyacını görür, sevap kazanırsın. Karnını doyursan da öyle; iş sağlasan da, evlendirsen de ve saire… bütün bunlar iyidir, güzeldir, sana sevap kazandırır, tamam da, eğer onun dinine hizmetin olursa; onun doğru yolda olmasını sağlarsan, imanını kurtarmasına hizmert edersen meselâ, sonsuz felâketten kurtulup sonsuz saadete kavuşmasına sebep olmuş olursun ki, bundan âlâ iş mi olur? Hepsi önemli ama, bu en önemli.</p>
</div>
<div>Işte ehemm ve mühim kelimeleri kullanımımızda olursa, önemli, daha önemli ve en önemli kavramlarını idrak etmemiz de kolayca mümkün hale gelir. Lisan meselesi bundan dolayı mühim değil, ehemm cümlesinden işte!<span id="more-429"></span></div>
<div></div>
<div>İrfan ehli tasavvufu şöylece tarif etmiş: “Ehemmi mühimme tercih”. Şimdi bunu iyice anlayabilmek için kelimelerin gücüne ihtiyacımız ortada değil mi?]</div>
<div></div>
<div><strong>Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun</strong></div>
<div>
<p>[ne güzel söylemiş şair ve ne güzel nükte yapmış. Gözüne kestiremediğin ve “ilişmeyelim şimdi, başımıza belâ olur” diyeceğin bir kabadayıya belki saldırmazsın, hatırlatmaya gerek yok ta; sen sen ol, korkak olan, zayıf olan, vurunca yatıracağını düşündüğün kimseye de saldırma.]</p>
<p><strong>Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun<br />
</strong><br />
[İnsanları üzmek yerinde bir davranış mıdır? Hele mümin ise.]</p>
<p><strong>‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun<br />
</strong><br />
[Sözün aslı şu; iyi ve kötü herkes senin zararından, hile yapmandan falan korkmasın. Senden kötülük beklemesin kimse. İyi insan şöyledir ki, yapanı bilinmeyen bir iyilik söz konusu olduğunda derler ki “bunu filân kimse yapmıştır, ona yakışır böyle bir iyilik”. Kötü kimse de odur ki, yapmadığı kötülüğü bile ondan bilirler.]</p>
<p><strong>Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne</strong></p>
<p>[Mert insanların tabiatına hiç yakışmayan bir sıfattır gönül kırıcı olmak. Mert adam gerektiğinde sert olur. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi yani. Yoksa, katıra cilve et demişler, çifte atmış.]</p>
<p><strong>Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne<br />
</strong><br />
[Gül bahçesinde gül, bülbül ve diken vardır malûm; sen bülbülün gözüne batan diken gibi olma da, onu hayrân eden gül gibi ol. İyi insan aranan insandır, özlenen insandır. Derler ki “Ah! Nerede? Görsek, sohbet etsek de içimiz açılsa, kasvetimiz dağılsa…”]</p>
<p><strong>Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne</strong></p>
<p>[Eğer bu dünyada arzun iç rahalığı ve huzur ile geçinip gitmekse, arkanda güzel bir isim bırakmaksa…]</p>
<p><strong>Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne<br />
</strong><br />
[Elinden geldiğince ve saymadan iyilik yap; serveti biriktirme kaygısında olma! Ne olacak biriktiğinde? Mirasçılar kavga edecek, seni de hayırla anan olmayacak; değil mi? Akıllı ol akıllı! Duacılarını arttır.]</p>
<p><strong>Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne<br />
</strong><br />
[Ana yolun yolcusuna yaraşan ancak bu davranış biçimidir.]</p>
<p><strong>Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et</strong></p>
<p>[Düşmanının peşine düşmekte ne fayda var? Kafayı değiştirsene!]</p>
<p><strong>Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et</strong></p>
<p>[Hiddetin seni mağlup edecek gibi olduğu zaman Allahü teâlânın büyüklüğünü düşün.]</p>
<p><strong>Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et<br />
</strong></p>
<p>[Benliğini yok et ve kullukta ısrar et.</p>
<p><strong>Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et</strong></p>
<p>[Gecelerde inci tanesi gibi gözyaşlarını hesapsızca saç! Gülmekten ne buldun, ağla biraz, ağla!]</p>
<p><strong>Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et</strong></p>
<p>[Kin ve garez tutma yolunu bırak da, arif kişi ol!]</p>
<p><strong>Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster</strong></p>
<p>[Üzerinde bulunan hakları korumak, gereğini yerine getirmek, vefalı olmak hususunda azami derecede özen göster!]</p>
<p><strong>Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster</strong></p>
<p>[Allah’tan başka kimseden bir şey bekleme, tok gözlü ol. En kötü şey (bir) el açmak; en iyi şey de (iki) el açmak. Uyanık ol!]</p>
<p><strong>Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster</strong></p>
<p>[İnsanlara karşı halinden şikâyetçi olmak, dikkatle bakarsan ne kadar çirkin bir iştir; Allah’ını kullarına şikâyet etmiş oluyorsun, öyle değil mi? Bu ne densizliktir; dikkat et!]</p>
<p><strong>Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster<br />
</strong></p>
<p>[Açgözlülükten uzak dur; kendi ihtiyacın varken bile başkalarına vermekte tereddüt etme; cömert ol!</p>
<p><strong>Şuracıkta da Hâzık Mehmed’den bir beyt kayd etmeli:<br />
</strong></p>
<p><strong>&#8220;Yeten ancak gürisne-çeşme müşt-i hâk-i lahdidir</strong></p>
<p><strong>Halâs olmaz hezârân gence mâlik olsa zilletten&#8221;</strong></p>
<p>(Aç gözlü dünyanın hazinelerine sahip olsa da zelil ve tatminsiz olmaktan kurtulamaz; onu gözünü ancak kabrinin bir avuç toprağı doyurur)]</p>
<p><strong>Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster</strong></p>
<p>[Düşmüş kimsesizlere acı; yücelik göster. Acımayana acınmaz bilirsin.]</p>
<p><strong>Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde</strong></p>
<p>[İnsanoğullarından bir fakire rastladığında…]</p>
<p><strong>Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda</strong></p>
<p>[Gönlünü al, işini gör; üzüntü koridorunda bırakma onu. Desin ki “iyi insanlar hâlâ var”]</p>
<p><strong>Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde<br />
</strong></p>
<p>[Parayı pulu biriktirip saklamakta ne gibi bir fayda olabilir? Ölüp gideceksin; arkandan bir sürü dava, dedikodu ve saire…]</p>
<p><strong>Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde</strong></p>
<p>[Nerede olursa olsun; gerek Kâ’be-i Şerîf’in civarında, gerek kilisenin avlusunda…]</p>
<p><strong>Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde</strong></p>
<p>[Hüzünlü bir kalbi sevindirmektir hüner.]</p>
<p><strong>Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç</strong></p>
<p>[Hilesi de bozuklukları da çoktur; dünya ile alışveriş yapma!]</p>
<p><strong>Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç</strong></p>
<p>[Çer-çöp ile doldurma kalbini; ma-sivayı terk et. Ma-siva Allah’dan gayrı her şey demektir. Kalp Allah evidir; başka sevgiye yer vermek doğru değildir; hane sahibine hıyanet olur.]<span id="more-436"></span></p>
<p><strong>Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç</strong></p>
<p>[Tam bir ihlas (samimiyet, duruluk; daha doğrusu yalnız Allah için yapmak) üzere ol; gösterişi terk et. Ne ‘desinler’ için iş tut ne ‘demesinler’ için! Hesabını insanlara vermeyeceksin ki… Seni yoktan var eden insanlar değil ki… Rızkın insanlardan gelmiyor ki… Veren de O, alan da O nedir senden gidecek/Telâşını görenler can senin zannedecek.]</p>
<p><strong>Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç</strong></p>
<p>[İlim-irfan sahipleri ile beraber olmak için edebi gözetmelisin; hatalarından dönmelisin.]</p>
<p><strong>Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç</strong></p>
<p>[Garaz bir yüktür, ona hamal olma. Kin zehirdir, kendini zehirleme. “Olan oldu” güzel sözdür; kendine şiâr edin.]</p>
<p><strong>Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta</strong></p>
<p>[İyilik yaparsan hiç tereddüt etme, karşına çıkar. Balık bilmezse Hâlık bilir.]</p>
<p><strong>Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta</strong></p>
<p>[Kötülük yapınca da görürsün karşılığını. İnsan ektiğini biçer. “Eden kendine eder” unutma!]</p>
<p><strong>Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta</strong></p>
<p>[Sonuç itibariyle dosdoğru ol. Zevklere aldanma. İki zevk [(tegaddî (gıdalanma) ve tenâsül (üreme)]’e dikkat. Bunlardan ilki olmasa insan çalışıp kazanmaya üşenir, ikincisi olmasa nesil devam etmez. İşte bu lezzetlerin, işbu varlık gayesini unutup ahmakça kapılma! İnsanlığını kaybedersin.]</p>
<p><strong>Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta</strong></p>
<p>[Kesende, kasanda paran varsa da akıllı ol, hayra sarf et. Yoksa ya yersin, kanalizasyona gider; ya da bırakırsın, başında mirasçıların kavga eder; ikisi de akıl kârı değil.]</p>
<p><strong>Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta</strong></p>
<p>[Dediğimi ve diyeceğimi dinlemezsen çok belâlara düşersin; pişman olursun. (Dediği hemen yukarıda, diyeceği birinci kıt’anın sonunda. Yani ‘Sakın bir dîdeyi ağlatma… diye başlayan mütekerrir beyt’)]</p>
<p><strong>Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol</strong></p>
<p>[Büyüklerle oturup kalkmaya gayret et; sırları da saklamasını bil.]</p>
<p><strong>Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol</strong></p>
<p>[Azla yetin. Kanaat hazinedir.]</p>
<p><strong>Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol</strong></p>
<p>[Çer-çöple uğraşma. Sen armudun sapı, üzümün çöpü derdinde olursan kaybedersin, himmet kuşunu kapamazsın.]</p>
<p><strong>Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol</strong></p>
<p>[Gönül okşama bir sanattır. Akıllı ol da fırsatı kaçırma. Aramanı bekleyen annen veya baban, belki komşun filan vardır; arayıversen gönüllerini fethedersin. Sana da lazım olan odur. Akıllı ol.]</p>
<p><strong>Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol</strong></p>
<p>[Servet veya makam gibi bir imkâna sahipsen eğer dertlilere deva olmaya çalış. Kabir karanlıktır.]</p>
<p>Hayati Inanç &#8211; Can Veren Pervaneler,syf.201-211</p>
<p>hayatiinanc.com</p>
</div>
<div class="posttext"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/">Fennî’nin Şiiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fenninin-siiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merhamet Ruhu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 16:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet Ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11291</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Merhamet, bu yüce duygu, başkasını küçük gör­mekten doğan acımayla, ya da başkasının acısından zevk alışla karıştırılmamalıdır. Uzak olsun böyle bir merhamet! Tanrı uzak etsin! Kapitalistin, sosyal hizmet adı altında kârından ayırıp, masrafına kaydettiği ve böylece vergisini azal­tarak devlet kesesinden ödediği, dolaylı reklâm, mer­hamet değil, merhamet kalpazanlığıdır. Uzak olsun- böyle merhamet! Tanrı uzak etsin! [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/">Merhamet Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/images-1-54/" rel="attachment wp-att-11292"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11292" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-2.jpg" alt="Merhamet Ruhu" width="423" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-2.jpg 316w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Merhamet, bu yüce duygu, başkasını küçük gör­mekten doğan acımayla, ya da başkasının acısından zevk alışla karıştırılmamalıdır. Uzak olsun böyle bir merhamet! Tanrı uzak etsin!<br />
Kapitalistin, sosyal hizmet adı altında kârından ayırıp, masrafına kaydettiği ve böylece vergisini azal­tarak devlet kesesinden ödediği, dolaylı reklâm, mer­hamet değil, merhamet kalpazanlığıdır. Uzak olsun- böyle merhamet! Tanrı uzak etsin!<br />
Marksizmin kin ve öç, terör ve şiddet, özgürlük­lere kan kusturucu demir pençesini, uzatacağını vâdettiği (uzattığı bile değil), ekmeğin yaldızı olan, yok­sulun yoksulluğunu politika sömürüsüne kapital ya­pan yalancı işçi koruyuculuğunu, merhamet kavra­mıyla barıştırmak ne mümkün? Merhamet buysa,, uzak olsun bu merhamet! Tanrı uzak etsin.<br />
Yürek katılığından, katı yüreklerden merhamet doğmaz. Merhamet, kalbin yumuşamasıdır.</p>
<p>Merhamet, kalbin üzerinden kara mührün kalk­masıdır. Kalb kararışından kurtuluştur.</p>
<p>İnançtan doğar Merhamet. Tanrı&#8217;ya inançtan.</p>
<p>Kendini putunu ve bütün putları önce gönülde kırmaktan doğar.</p>
<p>Nefslere değil, ruhların açılımına yardım elini uzatıştır merhamet. Şüphesiz, nefslere de o ruhlara yataklık yapmak için merhamet edilir.</p>
<p>İnsanın gücü yettikçe, kaldırabildiği kadarıyla, sı­nır tanımaz merhamet.</p>
<p>Halis niyetin verimidir merhamet. İki yüzlülük ve ard niyet kokan hiçbir fiil, merhametin repertuvarında yer alamaz.</p>
<p>Birkaç saf kızı bulup hastahanelerde hastalarına hizmet ettirmekle göz boyadıktan sonra Asyalıyı, Afrikayı gömleğine kadar soymak, Kapitalist Batı&#8217;nın ustalıklı merhamet ticaretinden bir tekniktir, başka bir şey değil.</p>
<p>Tankla ezen, halkları tankların paletlerine taka­rak kurtaran (!) merhamet, komünizmin siyaset mer­hametinden parlak bir levhadır.</p>
<p>Merhamet, başkasının cebinden aşırı kârla sağ­lanandan lütfen sunulan birkaç kuruşla uzaktan ya­kından alâkalı bir şey değil.</p>
<p>Merhamet, bütün varlığını Hak ve hakikat için adamaktır. Hem canını, hem mal varlığını. Hakikat için insanlık uğruna bütünüyle koşmayı en doğal bir insanlık özelliği bilmektir merhamet.</p>
<p>Merhamet, hakikat için, insanlık için, zulümle, sömürüyle, cinayetle savaşmaktır. Yalnız biriyle de­ğil, hepsiyle.</p>
<p>O, insanların insana tapmasına izin vermeyen yü­ce bir duygudur.</p>
<p>O, &#8216;Tanrı verdiğini her an bütünüyle geri alır&#8217;, korkusuyla titreyenlerin ruh halidir.</p>
<p>O, Tanrı armağanını başka kardeşlerine armağan etmekle en büyük mutluluğa erecek gün gibi aydın­lık gönüllerin eşsiz sevincidir.</p>
<p>O, kendi cehenneminden başkalarını koruma ti­tizliği, başkalarının ruh bahçesine gül fidanı taşıma arzu ve hareketidir.</p>
<p>Merhamet, verirken kendisinin vermediğini bil­mektir.</p>
<p>Aşktan doğar O: Ezel ve ebed aşkından.</p>
<p>Her yaratığa yaygın sevgi hâlesidir o.</p>
<p>Hasedle barışamaz. Cimrilikle bağdaşamaz. Onun yarısı, hilm, yarısı cömertliktir.</p>
<p>Sabır, tevekkül, rıza ve tevazuyla akrabadır. Tek başına, soyut bir merhamet olamaz.</p>
<p>Merhamet, somuttur. Kanla birlikte vücudda do­laşmadıkça, kâğıt üstünde kalmaya mahkûmdur.</p>
<p>Ruhta çakan diriliş şimşeğidir merhamet. Ondan yoksunluk, ölümden beter ölümdür.</p>
<p>Namaz ve oruçla süt kardeştir o. Aynı ana emzirmiştir onları öz memesinden.</p>
<p>Ne gizliyken değişir, ne açıkta gerçeğiyle.</p>
<p>Sessizce oluşur, gürültü patırtıyla değil.</p>
<p>Mevsim mevsim gelişir, iklim iklim zenginleşir.</p>
<p>Hamuru, öksüzün göz yaşından yoğrulmuştur.</p>
<p>Mayası, mazlumun ahıdır.</p>
<p>Merhamet, insanın kendini hesaba çekişinden doğan bir özdeğişim davranışıdır.</p>
<p>Kendini değiştirerek başkasının değişimine yol açmaktır.</p>
<p>Merhamet, bîr yandan ruhlara kök salmalı, bir yandan toplumda sistemleşmeli.</p>
<p>Geçmişte olduğu gibi, İslâm Medeniyetinin tam açılımı vakitlerindeki gibi.</p>
<p>Yeniden merhamet ruhu doğmalı insanlıkta. Kör­leşmiş, kötürümleşmiş, felce uğramış merhamet ru­hu dirilişini bütünlemeli bir kez daha.</p>
<p>Bir kez daha zulmün çelik ağı, kırılmalı merha­met ebabillerinin gagalarıyla.</p>
<p>Eziş fili, terör sırtlanı duraksamalı merhamet Kâbesinin önünde.</p>
<p>Balığı avlamak için oltanın ucuna takılan yeme merhamet azığı denemez. O zulüm azığıdır ancak.</p>
<p>«Politikada merhamet, aptallıktır.» İşte, insanlık tarihinin alnına yazılan yüz karası merhamet düşma­nı slogan!</p>
<p>Zulüm sloganlarını parçalamalı merhamet kılıcı. Kendisi de bir slogandan ibaret kalmamalı.</p>
<p>Merhamet, insan kardeşliğini, yani inanç kardeş­liğini ihya etmeli ruhlarda.</p>
<p>Tarih leş kokuyor. Çağ, veba ruhuyla titreşiyor. Cevher, akşamını haykırıyor. Bu basit daireyi söküp atacak olan merhamet ilhamı olacaktır.</p>
<p>Kimse, başkalarının kendisinin merhametine muhtaç olduğunu sanmamalı. Tam tersine, hepimiz merhamete muhtacız. Topumuz birden, merhamet ru­huna muhtacız.</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Çağ ve İlham 2</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/">Merhamet Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulüm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zulum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zulum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2015 15:41:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Galile]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5652</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zulüm, başkalarının hürriyetlerini, yaşama hürriyetine varıncaya kadar, kendi üstün kuvvetine dayanarak ellerinden alma iradesidir. Hiç kimse hürriyetinden karşılıksız vazgeçmez. İste­meyerek verilen karşılık da zulmü ortadan kaldırmaz. Galile, &#8220;Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için zamanın hâkimleri onu ölüm cezasına çarptırdılar. Bu, düşünme hürriyetine karşı en büyük zulümdü. Sonradan Galile’nin, hayatını kurtarmak için bu sözünü geri alması, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum/">Zulüm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zulüm, başkalarının hürriyetlerini, yaşama hürriyetine varıncaya kadar, kendi üstün kuvvetine dayanarak ellerinden alma iradesidir. Hiç kimse hürriyetinden karşılıksız vazgeçmez. İste­meyerek verilen karşılık da zulmü ortadan kaldırmaz. Galile, &#8220;Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için zamanın hâkimleri onu ölüm cezasına çarptırdılar. Bu, düşünme hürriyetine karşı en büyük zulümdü. Sonradan Galile’nin, hayatını kurtarmak için bu sözünü geri alması, zâlim mahkemeye sunulmuş bir karşılıktı Hakikat adamı, hayatı uğruna hürriyetini feda etti. Lâkin buna sebep de zâlimintehdidi idi. Zulüm ortadan kalkmış olmadı belki ikileşti. Bu hal gösteriyor ki toplum içinde hiçbir insan mutlak hürriyete, yani her istediğini yapma hürriyetine sahip değildir. Her ferdin hürriyeti başkalarının hürriyetiyle çatışabilir. Vatandaş  ve insan olarak herbirimizin başta gelen ödevi, vatandaşlarımızın  ve başka insanların hürriyetlerini yaşatabilmeleri için çalışmak  ve bunun için gerekirse kendi hürriyetimizden feda etmektir;  onların hür olması için, kendi hürriyetimizi yine kendi irademizle kısıtlamaktır.</p>
<p>İrademizin hür isteklerine karşı koyan kuvvetler birtakım engellerdir. Bu engeller bizde korku doğurarak irademiz tarafın­dan aşılamaz olunca insan bu engellerin esiri oluyor ve onlara yaranmaya çalışıyor. Cemiyet içinde hür iradesini kullanamayan korkakların bu yaranma davranışına dalkavukluk ve riyakârlık denir. Bu engelleri aşarak onlara esir olmayan cesur insanlar, hazlarıyla menfaatlerinden fedakârlık yapmış olsalar bile, daima insanlık tarafından takdir ve hayranlıkla karşılanmışlardır. Bede­ne ve maddî varlıklara ait engeller önünde eğilmeyip onları aşan­lar madde alanında cesaretleriyle tanınmıştırlar. Harpte kahra­manlık gösterenler bunların başında gelmektedir. Ruhî ve mânevi alanda engelleri aşabilenlerse medenî cesarete sahip olarak tanı­nırlar ki, bunun değeri maddî cesaretin değerinden çok büyüktür. İnsanlığın tarihinde zâlimlere karşı başkaldıran kahraman ruhlar bunların örneğidir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu &#8211; Ahlak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum/">Zulüm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zulum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adalet Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/adalet-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/adalet-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2015 14:15:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adil olmak yasaklardan şiddetle kaçınmak demektir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd Sûresi, 112) âyeti adaletin zirvesi olarak kabul edilmiştir. Adil insan gidişatı düzgün, kendisinden hoşnut olunmuş kimse demektir. Adl, “doğru hüküm vermek” ve “her şeye hakkını vermektir”. Bir şey, başka bir şeye denk olduğunda onun dengidir denilir. Adl, “bir şeyin değeri ve karşılığı” anlamında da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adalet-hakkinda/">Adalet Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5-delil_fmt.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8032" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5-delil_fmt.jpeg" alt="Adalet Hakkında" width="451" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5-delil_fmt.jpeg 815w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5-delil_fmt-600x442.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5-delil_fmt-300x221.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/5-delil_fmt-768x565.jpeg 768w" sizes="(max-width: 451px) 100vw, 451px" /></a></p>
<p>Adil olmak yasaklardan şiddetle kaçınmak demektir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd Sûresi, 112) âyeti adaletin zirvesi olarak kabul edilmiştir. Adil insan gidişatı düzgün, kendisinden hoşnut olunmuş kimse demektir. Adl, “doğru hüküm vermek” ve “her şeye hakkını vermektir”. Bir şey, başka bir şeye denk olduğunda onun dengidir denilir. Adl, “bir şeyin değeri ve karşılığı” anlamında da kullanılır. Bütün bu tanımlar “eşitlik” anlamından gelir. Adl haksızlığın zıddıdır. İbnu’l-Arabî, adl kavramını “benzer” ve “meyil” olarak tanımlar. Meyil istikamete meyletmek olan bir işte, istikametin ta kendisidir. Sözgelimi ağacın dalları birbirine girmiş olsa da, gerçekte eğik ve meyilli oluşlarında doğru ve düzgündür, çünkü onlar adaletin gereği olarak, doğal akışlarına göre yayılmıştır.</p>
<p>Adalet düşünce tarihinde büyük erdemlerden biri olarak kabul görmüştür. Çünkü o, hiçbirinin yerini tutmadan bütün erdemleri içeren bir erdemdir ve bütün erdemlerin mihenk taşı konumundadır. O diğer erdemler gibi bir erdem değil, hepsinin ufku ve diğer erdemlerin birlikte var olmalarının yasasıdır. Örneğin cesaret erdemi adaletle yerine getirilmezse o ya korkaklık, yada gözü karalık; cömertik erdemi ise israf halini alır. İnsanlık, mutluluk, sevgi gibi değerler de adalet olmadan mutlak olarak değer taşımazlar. Çünkü sevgide adaletsiz olmak insanları kayırmak ya da taraflı davranmak anlamlarına geleceğinden adaletsizliktir, insanın hem kendisi hem de diğer insanların mutluluğu konusunda adaletsizlik göstermesi bencillik ve rahat düşkünlüğü olarak ortaya çıkar. Çünkü adaletin yokluğunda değerler değer olmaktan çıkarlar.</p>
<p>Pascal a göre “Ben (ego) kendini her şeyin merkezi yaptığı için adaletsizdir. Kendi dışındakileri köleleştirmek istediği için “ben” düşmandır ve tüm değerlerin tiranı olmak ister. Adalet bu tiranlığın karşıtıdır, dolaysıyla bencilliğin, benmerkezciliğin ya da bunlara teslim olmanın reddidir.” Adalet gerçekte başkasını düşünmenin tek hâli ve sevgiye yakın olanıdır. Aristoteles’e göre, “Adaletin zirvesi “hakkaniyettir. Hakkaniyet sahibi insan adildir. Çünkü o bir yasanın zorunluluğu ve yükümlülüğü dolayısıyla değil, bir değer ve gereklilik olduğu için adaletle davranır. Bu da hakkaniyettir. Çünkü hakkaniyet yazılı yasadan bağımsız olarak ele alınan “Doğru’dur. Adalet erdemlerin en kusursuzudur, ne akşam yıldızı ne de sabah yıldızı böylesine harika bir şeydir.” Kant’a göre “Eğer adalet yok olursa, insanların yeryüzünde yaşıyor olmasının bir değeri yoktur.”<br />
İbn Hazma’a göre adalet, üzerine düşeni vermek, hakkın olanı almaktır. Zulüm ise hakkın olmayanı almak, borcunu vermemektir. Lütufkârlık (kerem) ise sana ait olan bir hakkı gönüllü olarak bir başkasına vermen, yine sana ait olan bir hakkı, geri almaya gücün yettiği halde onu başkasına bağışlamandır. Bu aynı zamanda fazilettir.<br />
Eksiksiz bir adalet, nefis terbiyesi ve her çeşit davranışta hakikate bağlılık ancak kusurları itiraf etmekle gerçekleşir. Yüce Allah’ın bir insan üzerindeki en değerli nimeti, onu, hak ve adaleti gözeten, hakkı seçen ve adaleti seven bir karakterde yaratmasıdır. Adalet, her korkulu olanın sığındığı bir kaledir. Öyle ki, zalim olan olmayan herkes, bir başkasının kendisine kötülük etmek istediğini görünce hemen adalete sığınır, zulmü kötülemeye ve kınamaya başlar. Karakterinde adalet olanlar, bu muhkem kalenin sakinleridir.</p>
<p>Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’nın  “<strong><em>İnsana Tutulan Ayna” </em></strong>adlı eserinden alıntıdır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adalet-hakkinda/">Adalet Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/adalet-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulüm ve Düşman</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zulum-ve-dusman-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zulum-ve-dusman-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 19:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu-Kültür ve Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgisizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<category><![CDATA[Zulüm ve Düşman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5644</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zulüm, insanın bilerek, isteyerek başkasının ruh ve bedenine acı yapmasıdır. Merhametsiz kalplerde gelişir. Kaynağı ise hırs, ha­set, kin ve menfaat duygusu gibi bütün hayvanî ihtiraslardır İnsan­lığın tarihi, büyük zalimlerin binlerce ürpertici tablosunu ortaya ko­yuyor. Ancak zulüm denen canavarı büyük kuvvet ve devlet sahip­lerinin varlığında tanımak, kendimizi aldatmak olur. Gerçekte hepi­mizin etrafı halka halka zalimlerle çevrilmiş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum-ve-dusman-2/">Zulüm ve Düşman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zulüm, insanın bilerek, isteyerek başkasının ruh ve bedenine acı yapmasıdır. Merhametsiz kalplerde gelişir. Kaynağı ise hırs, ha­set, kin ve menfaat duygusu gibi bütün hayvanî ihtiraslardır İnsan­lığın tarihi, büyük zalimlerin binlerce ürpertici tablosunu ortaya ko­yuyor. Ancak zulüm denen canavarı büyük kuvvet ve devlet sahip­lerinin varlığında tanımak, kendimizi aldatmak olur. Gerçekte hepi­mizin etrafı halka halka zalimlerle çevrilmiş bulunuyor.</p>
<p>Sade Neron zalim değil, baba mirasının bütününü eline geçirmek için tuzak kuran kardeş de zalimdir. Yalnız devlet zalim değil, hayatı karartan kadın da zalimdir. İsa peygambere ihanet edip Romalılara bildiren Yehuda kadar, belki ondan fazla günahsız gönülleri her gün zehir­leyen yayınlar, gazeteler ve radyolarla televizyonlar da zalimdir. Bizi yakından kuşatan bu zalimler, insanlığın tarihini çerçeveleyen ünlü ve büyük zalimlerden yüz defa daha tehlikeli, çok daha zarar­lıdırlar. Bedene duyurulan acılara vahşet ve işkence denilse bile, asıl ruha yapılan baskılarla, onu karartıp çökerten ve ondaki sevgi ile huzuru yokeden şiddetlere zulüm demek doğru olur. Bizi en ya­kından çevirip ruhumuzun derinlerine saplanan zulümler, dostun, evlâdın ve kardeşin yaptıklarıdır. Ruhumuzun derinlerinde bizim de farkında olmadan kendimize yaptığımız zulümse, kurtulamadı­ğımız hasetten, kalbimizi parça parça bölen fitneden, aklımızı san­ki zehirli bir rüzgârla bizden uzaklaştıran harslardan doğmuş olanı­dır</p>
<p>Zulmü yaratan, sevgisizliktir. Sevmeyen insan, her zaman ca­navarlığını yapabilen zalim bir varlıktır. Aşkın meyvesi ise, âlemleri doldurup taşmak isteyen merhamettir. Aşkı olmayan, varlığa düşmandır. Dünyamızı huzursuz, hayatı çekilmez yapanlar, bu düş- inanlardır. Düşman her yerde bulunur. Evimizde, etrafımızda, bü­yüklerimizin olduğu kadar küçüklerimizin arasında, hattâ mabetle bile düşmanlar doludur. Medeniyet, kılıcın düşmanlığını menfaat alışverişiyle maskelemiş bulunuyor. Bu sonuncusu, evvelkinden farklı olarak riyakârlıkla, sahtekârlıkla örtülüdür. Sevgiye dayan­mayan aile bir musibet olduğu gibi, sevgisiz çalışma çekilmez bir belâdır. Büyük sanayi işçisiyle işvereni arasındaki münasebet, mer­hamet ve sevginin temellerine dayanmadıkça bu iki sınıfın birbiri­ne düşmanlığı, her türlü refah imkânlarına rağmen daima artacak ve her zaman sınıf düşmanlığı dâvası olan komünizm kuvvet kaza­nacaktın Bu kuvvet, sonunda düşmanlığın en şiddetli yarışması olan harbi mutlaka doğuracaktır.</p>
<p>Sevgiyle idare etmeyen âmir ve idareci de, idare ettiği insanla­rın hayatına zehirler saçarak er geç nefretin çukurunda boğulmaya mahkûmdur. Yeryüzünün gerçek fatihleri kalpleri kazananlardır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu-Kültür ve Medeniyet</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum-ve-dusman-2/">Zulüm ve Düşman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zulum-ve-dusman-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hürriyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hurriyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hurriyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 23:04:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Hür İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5397</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçek hürriyete sahip insanoğlunun yanına gidiyorsunuz ve ona bir başka insanı gösteriyorsunuz. Bu ikincinin elleri, kolları bağlanmıştır. Hür insana diyorsunuz ki: “Bu kolları bağlı hemcinsine vur, onu döv, onu ez, ona karşı istediğin gibi davran!” Hür insan geriliyor; “Ben bunu yapamam, hürriyetim manidir” diyor, insanlığının cevherinde bir şeyler var ki dediklerinizi yapmak isterken bana karşı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyet/">Hürriyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hurriyet/benligi-yok-etmek-250x250/" rel="attachment wp-att-18240"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18240" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/benligi-yok-etmek-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/benligi-yok-etmek-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/benligi-yok-etmek-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Gerçek hürriyete sahip insanoğlunun yanına gidiyorsunuz ve ona bir başka insanı gösteriyorsunuz. Bu ikincinin elleri, kolları bağlanmıştır. Hür insana diyorsunuz ki: “Bu kolları bağlı hemcinsine vur, onu döv, onu ez, ona karşı istediğin gibi davran!” Hür insan geriliyor; “Ben bunu yapamam, hürriyetim manidir” diyor, insanlığının cevherinde bir şeyler var ki dediklerinizi yapmak isterken bana karşı geliyor, “ben zalim olamıyorum.” Yine hür insana bir başkasının mülkü olan toprağı gösteriyorsunuz ve “Bu toprağın sahibi kuvvetsizdir diyorsunuz, burasını sen kullan, bu mülk senin olsun.” Hür insan bu teklifi şiddetle reddediyor: “Ben bunu yapamam diyor, zira bu mülk benim değil, hürriyetim onu işgal etmeme müsaade etmiyor.”</p>
<p>Aynı hür insana: “Sen hür değil misin? şu fikre hakaret et. Bu mazlumu tehdit et” diyorsunuz. Onun cevabı şöyle oluyor: “İçimde bir ilahi güç, bir ilahi kuvvet var ki yine ilahi cevher olan ruh meyvesine hakaretime izin vermiyor; mazlumu tehdit etmek isterken ağzımı kapatıyor. “Hür insanın şaşırtıcı hali karşısında son bir ümide bağlanan gerçek esir ona şu dilekle yaklaşıyor: “Yalan söyle bari, aldat, iftira et, izzetinefisler çiğne, namussuzu olsun teşhir et, nasıl olsa namuslu da ona karıştırılacaktır. Şu bedbaht ömrün intikamını insanlardan böyle al!”</p>
<p>Hür insan, bu yeryüzünde kendisini inim inim inleten esir ve zalim fitnenin mutlaka kahretmek isteyen, insanlığı mutlaka çökertmek isteyen sesi karşısında: “Sefil diyor, hür olmasaydım belki sana uyardım. Tavsiye ettiğin zilletler ne seni, ne de insanlığı kurtaracak. Sen kendinle beraber her şeyi batırmak istiyorsun. Ben kendimle beraber herkesi kurtarmak istiyorum. Zira hürüm. Hürriyetim bana bunu emrediyor. Her türlü hesaplar, kurnazlıklar bu emrin karşısında aciz kalıyor. Senin yıkmak, devirmek istediğini ben kurtarmak isterken bu halime sen aciz diyeceksin.</p>
<p>Evet hür olduğum için senin istediklerini yapmaktan acizim, yıkamam, iftira edemem, yalan söyleyemem, zulmedemem. İşte bende ki bu muhteşem aczin ilâhi adı hürriyettir.”Gerçek hürriyete sahip İnsan, görülüyor ki, birçok hareketleri yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır. Her şeyi yapabilen bir şaki, her türlü suçu işlemeye kabiliyetli bir psikopat hür değildir. Bilakis pek çok hareketleri yapmak kudretsizliğine irade ile sahip olan kimse hür olabilir. Zira hür olan irade, yalnız harekete sürükleyici kuvvetin harekete geçmesinden ibaret değildir. Onda iki kuvvet hakimdir: Biri harekete geçme kuvveti, yani itici kuvvet, öbürü yasak edici kuvvet, yani frenleme kuvveti. Bu iki kuvvetin tam ve mükemmel bir ahenk halinde işleyişi ancak insanı hür yapabiliyor. Harekete geçirici kuvvet her sahadan gelebilir.</p>
<p>Hayati hazlardan, iştahalardan, menfaat endişesinden, sempatiden ve alışkanlıktan, aşktan ve şöhretten, ilim ve sanat ideallerinden, hasta bir şuurun iptilalarından, cemiyetten, tahrikten, zafer sevgisinden, nihayet hayati otomatizmin ne şekilde olursa olsun hareket etme ihtiyacından. İnsan bu itici kuvvetlerden herhangi birisiyle harekete sürüklenebilir. Eğer itici kuvvet ulvi bir ideal, bir insani dava ise, hareket iyi meyve verebilir. Kötü ise ondan bir felâket veya sefâlet doğacaktır. Lâkin her iki halde de insan hür sayılmaz. Zira yalnız itici kuvvet, insanın iradesini temsil edemez. Onun karşısında bir de yasak edici kuvvet vardır ki, itici kuvvet harekete geçer geçmez, onu her adımda kontrol eder, yanılma anında frenler, doğru yolda freni gevşetir.</p>
<p>Bir engel atlanacağı yerde durur, hesaplarını yapar, sonra kararını verir ve her adımda kararlarına kendi şahsiyetinin markasını vurur. İtici kuvvetin hareketi gibi mukavelesiz, kontrolsüz, yani şuursuz, kör bir yürüyüş değildir. Kalabalığı bağırtırken veya bir masum linç ettirirken, hayatın kör ve şuursuz akışından istifade edenler, hürriyetin asıl düşmanlarıdır. Onlar insanın kendi kendisiyle baş başa kalmasından korkarlar. İnsanın kendi ruhuna sığınmasına fırsat vermeden şaşırttıkları ruhun derinlerinde gözleri kör edici bir dumanlı yangın çıkartırlar. Kendi evimizi bize yaktırırlar. Hürriyetimizi gafletimize kurban ettirirler.</p>
<p>İktisadi, ahlâki, ilmi ve siyasi, çeşitli olaylar arasında yaşayan fert, bütün bunlardan kendi hissine ve menfaatlerine uygun olanları benimsiyor. Telkinlerle menfaatlerin, içtimai şartların kendi his aleminde bir örgüsünü yapıyor. Hükümlerini önce bir hisle veriyor. Hüküm verdikten sonra hükmüne deliller araştırıyor. Sebepler, bahaneler mahşeri olan dünyamızda kendi hükmüne uygun gelen destekler buluyor. Şu veya bu kanaatin mensubu oluyor, şu veya bu zümreye bağlanıyor, şu veya bu hareketlerin güya hür tercihçisi kesiliyor.</p>
<p>Hakikatte o, telkinlerle menfaatlerin, içtimai şartların ve bütün bunların bir örgüsünden başka bir şey olmayan hislerinin esiridir. Onun hür sandığı kendi hareketlerinin hepsi de esaret eseridir. Nefsinin arzın, cemiyetin, herkesin ve her şeyin esiri olan insan, bütün bu şeylerin üstünde duran esaretinin esiridir. Zira üstelik onu takdis eder: Gururu ile nefsine itimadı bunun delilidir. Şu halde insan daima esir olabiliyor ve her şeyin esiri oluyor. Bu esaretlerden onu nasıl kurtarmalı?</p>
<p>İyi veya kötü, itici, harekete sürükleyici kuvvetlerin ferdi harekete geçirmesi anından başlayarak yasak edici frenleyici kuvveti de harekete geçirmesini bilen insan, hürriyetin sırrını yakalamış demektir. Şu halde hürriyet, ferdi harekete geçirici çok ve çeşitli kuvvetlerin karşısına frenleyici kuvveti çıkarmak demektir. Bu ikinci kuvvet, hareketi durdurmuyor, düzenliyor, kontrol ediyor; harekete kâfi şiddet, kâh hafiflik kazandırıyor; kendi kendisini tenkit ettiriyor; kendi hükümlerini kendine verdiriyor. Böylelikle hür hareketimiz, harekete sürükleyici kuvvetlerle frenleyici kuvvetlerin tam bir ahenginden ibaret oluyor.</p>
<p>Harekete geçirici kuvvetler çok ve çeşitlidir, dedik, frenleyici kuvvet de acaba öyle midir? Hayır. Zira o, insanın şahsiyetinden ibaret tek bir kuvvettir. Bu şahsiyetin örgüsünde ise merhamet ve adalet duyguları, şeref ve haysiyet hissi, hakikat aşkı ve insan sevgisi gibi yüksek ruhi unsurların hissesi vardır ve o, hepsinin birleşmesinden meydana gelen bir bütün kudrettir. Vicdan adını alır. İnsan olan ferdi başka fertlerden ayırt eder; insanları sürü olmaktan çıkarır. Sürü ile bağırmaktan, sürü halinde saldırmaktan kurtarır.</p>
<p>Hür vatandaş yetiştirmek isteyen, nesilleri sürü haline getirmekten korksun. Her sürü esir sürüsüdür. Ancak fert halinde hür olabiliyoruz. Kültür ve tecrübe ile, duygu ve bilgi ile yüklü olan vicdan, filozof Kant’ın pek iyi anlattığı gibi, bir Mutlak’tan emir aldığı, Mutlak Varlık tarafından hareket ettirildiği zaman ancak hür olabiliyor.</p>
<p>Hürriyetimizi yok edici düşmanlar, kinlerimiz, korkularımız, fani hesaplarımız ve etrafımızdan gelen sinsi tesirlerdir. Hürriyetini arayan fert, önce bütün bunlardan sıyrılabilmelidir. Her zaman kin ile korku, hakikatten uzaklaştırır. Sefaletimizin idraki nispetinde hür olabiliyoruz. Nelerin esiri olduğunu bilen fert, hangi kuvvetlerin esiri olduğunu idrak eden cemiyet, hürriyetinin eşiğinde demektir, ona pek yaklaşmıştır.</p>
<p>Nurettin Topçu, Var Olmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyet/">Hürriyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hurriyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
