<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Wael B.Hallaq | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/wael-b-hallaq/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:06:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Wael B.Hallaq | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlerleme Teolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilerleme-teolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilerleme-teolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 14:58:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27822</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Wael Hallaq Arap mütefekkirlerin çoğunu Batı “mukallitleri&#8221; diye tanımlıyorsunuz. Bunun bir bakıma kültürel özgüllüğün yüceltilmesi anlamına geldiğini söyleyen münekkitleri­nize nasıl cevap verirsiniz? Bildiğiniz üzere modernist tahayyülümüzde ilerleme fikrinin baskınlığı, geleneğin donuk olduğu ve geri kaldığı yönündeki modernist inan­cımız sebebiyle bu itham, aslında modern şeyler hak­kında eleştirel düşünen herkes için bir ön kabuldür. Bu bağlamda, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilerleme-teolojisi/">İlerleme Teolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Wael Hallaq</p>
<p><em>Arap mütefekkirlerin çoğunu Batı “mukallitleri&#8221; diye tanımlıyorsunuz. Bunun bir bakıma kültürel özgüllüğün yüceltilmesi anlamına geldiğini söyleyen münekkitleri­nize nasıl cevap verirsiniz? Bildiğiniz üzere modernist tahayyülümüzde ilerleme fikrinin baskınlığı, geleneğin donuk olduğu ve geri kaldığı yönündeki modernist inan­cımız sebebiyle bu itham, aslında modern şeyler hak­kında eleştirel düşünen herkes için bir ön kabuldür. Bu bağlamda, özgüllük ve evrensellik ikilemine ışık tutabilir misiniz? Avrupa tarafindan üretilen her şey evrenselken, Avrupalı olmayan her şeyi özgül olarak tanımlayan öz­güllük iddiaları Avrupalılaşmanın merkezinde nasıl yer alıyor?</em></p>
<p>Sorunuzun son derece nokta atışı olduğunu ve mese­leyi çok güzel bir şekilde soru kalıbına döktüğünüzü ifade etmeliyim. Avrupa&#8217;nın emperyalist-kolonyalist projesi­nin yapısal olarak onu üreten Aydınlanma ile bağlantılı olduğuna inanıyorum. Çünkü Aydınlanma, tam da Av­rupa&#8217;nın kolonyal projesiyle diyalektik bir ilişki içerisin­de geliştirildiği için emperyalizminin ruhunu ve özünü tanımlayan bir kozmopolit üretmiştir. Başka deyişle Batı modernitesinin; ilerlemeci, evrensel ve Aydınlanma söy­leminin kolonyal projesinin merkezinde yer aldığı, onun ayrılmaz bir parçası olduğu ve bu ikisi arasında gerçek bir ayrımın yapılamayacağı pek anlaşılan bir husus değil­dir. Bu projenin başarısı yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. Çok derin olmasa da belli bir dereceye kadar sömürülen ülkelere de nüfuz etti. Esasında bu, sömürülmüş millet­lerin zihnini yeniden yapılandırmayı başaran bir Avrupa mühendisliğidir.</p>
<p>Asyalılar ve Afrikalılarda her gün bizzat şahit olduğu­muz, sorgulanamaz ve tartışılamaz kabul edilen ilerleme dogması, bu başarının önemli bir misalidir. Bununla be­raber devlet mefhumu Müslümanlar tarafından nadiren anlaşıldığı için ilerleme teolojisinin de -bu tabirin altını çiziyorum- yanlış anlaşıldığına inanıyorum.</p>
<p>Ben ilerleme inancını teoloji diye isimlendiriyorum. Çünkü âdeta çocukların öğretileri doğrultusunda yetiş­tirildiği bir din görevi görüyor. Ancak daha da önemlisi, müntesipleri ve inananları tarafından bu teoloji sorgu­lanmıyor. Pek çok teolojinin aksine ilerleme, kardeşlik ve eşitlik adına son derece yıkıcı olmuş, yarım yüzyıl içinde dünyaya, Hristiyanlığın Avrupa’ya bin yıl boyunca ver­diğinden daha fazla zarar vermiştir. Pek çok önde gelen akademisyen ve mütefekkir de dâhil olmak üzere, insan­ların büyük çoğunluğunun, bu ilerleme teolojisi ya da bu­nun düşünce tarzları üzerindeki derin etkileri hakkında düşünmedikleri müsellem bir hakikattir.</p>
<p>İlerleme inancı ikinci bir doğa hâline geldi, sıratı müs­takim addedildi. İlerleme kavramı ideolojik bir tutum­dur ve kendi menfaati için kuralları önceden belirleyerek farklı bakış açılarının ve söylemlerin dikkate alınmasını engeller. İlerleme karşıtı bir anlatıya başvurulmasının, bir tür dalalet olarak görülmesinin, hâlihazırdan ya da (ge­lecekten) daha iyi olduğu için saldırıya uğramasının ve nostalji sevdalısı, muhafazakâr, Orta Çağ’dan kalma ve sapkın olarak etiketlenmesinin sebebi budur.</p>
<p>İlerleme, sadece tarih hakkında düşünce ve araştırma­yı askıya almak demek değildir. Çünkü tarih her döne­meçte herkes tarafından gündem edilir. İlerleme olarak tarih, sadece dilimizde var olmakla kalmaz, bilakis dili­mizi şekillendirir. Bununla birlikte tarih, ilerleme teolo­jisinin bir parçası olduğuna göre bu durum, tarihin her zaman arka planda olduğunu göstermek anlamına da gelmekte. Aslında bu ideolojik tutum, tarihteki ilerleme­ci ufukla çelişen herhangi bir iddianın kabile tarafından dışlanmasıyla az çok önceden belirlenmişti. Bu ufuk, stratejik inancında ilerlemeyi retorik bir savunma silahı olarak kullanmakta. Bu teolojinin tarih tasavvurunda da bir çelişki yatmakta. Zira kendisi de tarihsel bir dünya görüşünün <em>(welta.nschauu.ng)</em> ürünüdür. Kendisini haklı göstermek ve meşrulaştırmak için tarihi kullanır. Ancak aynı zamanda kendi görüşüne aykırı bir yorum için kul­lanıldığında tarihi reddeder.</p>
<p>Başka deyişle, modernist tarih, ırk teorileri gibidir, sadece ikiyüzlü olmakla kalmaz, aynı zamanda geçmişi, bir geçmişi diğerinden üstün kılan hiyerarşiler hâlinde kategorize etmek için özel olarak tasarlanmıştır. İşin ni­hayetinde bugün tüm geçmişten üstündür. Hatta meçhul gelecek bile belirsiz bir şekilde, bugünden üstündür. Bu inanç, tarihin bağnazca sınırlandırılması yoluyla şimdi­nin uygulamalarını meşrulaştırır ve rasyonel bir zemine oturtur. Ona kendi standartlarının dışında olduğunu dü­şündüğü her şey hakkında konuşmak için üstün otorite tacını giydirir.</p>
<p>Şimdi daha iyi olsun ya da olmasın, hiç kimsenin ağır bir bedel ödemeden bu varsayımı sorgulaması mümkün değildir. Binaenaleyh, örneğin modern projenin doğayı tahribata girişmesini yeniden değerlendirmede bize reh­berlik etmesi için tarihî bir gelenekteki -belirli toplumla- rın dünyada yaşama şekli gibi- bir adap kuralına başvur­mak, genellikle nostalji kabul edilir. Çünkü modernitenin teknolojik hünerinde mücessem “ileri” araçların bu yıkıcı etkilerinin iyileştirme gücüne sahip olduğu söylenir. Eğer bu tiranlık değilse tiranlığın ne olduğunu bilmiyorum.</p>
<p>Özünde ilerlemeci olan modernite, her zaman kendi başının çaresine bakabilir ve artık emreden ve yol göste­ren “eski” bir akıl hocasına ihtiyacı yoktur. İlerleme teo­lojisi güçlü bir egemenlik türüdür. Modernite kendi oluş­turduğu şartlarla, kendisine ve başkalarına hükmedebilir. Ancak heyecan verici, benzersiz bilgisi ve teknik ustalı­ğına rağmen insanların kendileri de dâhil olmak üzere doğal düzenin yıkımı kontrolünün dışında hız kesmeden devam etmekte.</p>
<p>“Biz neyin en iyi olduğunu her zaman biliriz.” Hatta çok eski zamanlardan beri kendimizi bildiğimizden daha iyi biliyoruz. İlerleme fikri ebedi etiyolojik hakikatlere değil, teknik bilime dayanır. Böylece hakikatin nihai re­ferans kaynağı yine bizzat kendisi olur. Biz her zaman neyin en iyi olduğunu biliriz. Çünkü rasyonalite, bilim ve teknikçilik <em>(techmcalism),</em> hakikatin temellerini atmış ve kurallarını belirlemiştir. Zamanın herhangi bir dönemi hakkında da bilim ve rasyonalite ne derse hakikat odur. Bir hastalığın bilimsel panzehri, başlangıçta sağlama­sı beklenen faydadan daha fazla zarar verene, başka bir panzehir icat edilene ve bu da ilerlemenin bir sonucu ola­na kadar, hakikatin kendisidir.</p>
<p>İlerleme inancı hiçbir zaman hastalığın neden var ol­duğunu sormadığı gibi bu tür hastalıkları üreten düzen, onun yapıları ve üretim biçimleri hakkında derin etik ve varoluşsa! sorular da sormaz. Bu düzen külli düzlemde sorgulandığında, tedaviyi üreten bilim de kendisine rağ­men sorgulanacak ve nihayetinde çökecektir. Bundan dolayı ilerleme inancı, kafasını kuma gömen devekuşu misali anda yaşar. Belirsiz bir anda, hakikati geçici ol­duğu kadar, üretilecek diğer hakikate susamış bir anda&#8230; İlerleme inancı geçmişten rehberlik isteyemez çünkü geçmiş, “basitliğine” rağmen ona, ele almak ve tartışmak için yeterli donanıma sahip olmadığı o büyük [varoluşsal]soruları sorma görevini yükler. Her zaman mutlak iptal ve ilga gücüne sahip olan geleceğe karşı kendi hakikatini de güvence altına alamaz. İlerleme dünyasında yaşamak bir rüyada yaşamaktır yani bir işin hakkını veremeden, sürekli bir özlem ve iş durumunda yaşamak&#8230;</p>
<p>Binaenaleyh ilerleme teolojisinin ne temeli ne de re­feransı vardır. Bu şekliyle daha önce de ifade ettiğim gibi egemen bir tanrıdır. Hepimizin varsaydığı gibi bu tanrı­nın rasyonel olarak bağımsız olduğu düşünüldüğünden bu tanrı, bilim ve akla istinaden geçmişin büyük sorula­rının dinlenemeyeceğine karar vermiştir. Çünkü bunlar fosilleşmiştir ve modern uygarlığın, bilimin ve modern aklın ilerlemesiyle alakasızdır -ki bu sonuncusu elbette evrenseldir. Hakikaten de geçmişin soruları duyulmaz. Zira ilerleme teolojisindeki hiçbir şey onu modernite- nin temel yapılarını rahatsız eden derin ahlaki sorular üzerinde düşünmeye zorlamaz. Bu acziyet, sadece teo­lojinin içerisine yerleşmiş değildir. Buna ilaveten kendisi de bu yapıların istikrarsız konumunun bir sonucu olan, teolojinin bizzat kendisinin bir sonucudur. Sorunları her zaman bu yapıların içinden çözülür ancak bu çözümler kesinlikle tamamen uhrevi değildir. Bu çözümler etiyo- lojik bir temele sahipmiş gibi görünüyorsa da esasında muktezayı hâle göre dayatılan araçsal bir düşüncedir. İşte tam da bu sebeple ilerleme ideolojisi, etik soruları nostalji olarak nitelemek suretiyle bu meseleleri sümen altı ediyor. İlaveten “ahlak despotizminin” yeniden can­landırılması diye yaftalaması sebebiyle mezkûr sorularla mücadeleden kaçıyor. Bütün bunları yaparken de ilerle­me teolojisinin savunduğu itikadi tavrın işin nihayetinde entelektüel açıdan baskıcı ve despot olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.</p>
<p>İlerleme teolojisi, tanımı gereği, zamanın homojen bir ideolojik yapıya sahip olduğu ve bu yapının kaçınılmazlığı fikri üzerine kuruludur. Dolayısıyla tarihin ön­ceki aşamaları sonraki aşamalara hazırlık niteliğindedir. Geçmiş aşamalar, hakiki terakkinin doruk noktasına, yani Batı modernitesine ulaşmak için sadece bir araçtı. Zamanın Batı’da ama özellikle Arap ve Müslüman dün­yasında ciddi şekilde yanlış anlaşılan bu yapısı, sadece ilerleme teolojisinin mantıksal bir sonucu değildi. Bilakis günümüzdeki hadise ve gelişmelerini onaylamış ve zor­la meşrulaştırmıştı. Çünkü günümüzdeki bu gelişmeler, zorunlu bir kader, dolayısıyla da kaçınılmaz olarak kabul edilmişti.</p>
<p>Ancak ön belirlenim <em>(predetermination)</em> fikrine göre başka bir boyut daha vardır: Kendisini modernitenin yükselişine hazırlayan bütün tarih, yeterli düzeyde geliş­tirilemez. Dolayısıyla henüz olgunlaşamamıştır. Böylesi bir düşünce tarzından şöyle bir sonuç çıkar: Modern Av­rupa dışında ya da öncesindeki hiçbir kültür ya da “me­deniyet” aynı geçerliliğe, yetkinliğe, ahlaki ve entelektüel gelişmişliğe sahip olamayacaktır.</p>
<p>Bu medeniyetler kültürel veya başka açılardan ne ka­dar değerli olursa olsun kendilerinin dışında ve ötesin­de daha yüksek bir amaca hazırlık olarak tüketmişlerdir. Bu medeniyetlerin tarihin seyrinde sığır yemi olmaktan kurtulmalarının tek yolu, “hakiki” ve “olgun” medeniyete yetişmekti ve hâlen daha böyledir.</p>
<p>Bazı filozofların “Batı düşüncesinin hegemonik yapısı” diye adlandırdığı şeye nüfuz eden ilerleme teolojisi, tüm şekilleriyle, tarihi özellikle Avrupa merkezci yöntemlerle inşa eder oldu. Bu yöntemlerin içeriğini, Arap ve Müslü­man bilginler ve mütefekkirler de dâhil olmak üzere pek çok Batılı ve Batılı olmayan kişi idrak edemedi.</p>
<p>Sözgelimi Fransız filozof Nicolas de Condorcet, tarih- teki gerilemeleri, deyim yerindeyse medeniyetlerin zirvesi olan Avrupa’nın yapmaması gereken hususları öğreten yol gösterici “hatalar” olduğunu düşünüyordu. Ve elbette hatalar da her zaman Avrupa dışında bir yerlerde vuku bulmaktadır. Görünen o ki yer ve zamana bakmaksızın geçmişteki tüm toplumlar, modern Avrupa’ya ve onun dünya görüşüne hazırlık olması için yaşayıp öldüler.</p>
<p>Aynı düşünceyi, tarihe yön veren güdülerin, tüm dün­ya tarihini Aydınlanma’nın hizmetinde kullanmak için var olduğunu savunan Voltaire’de de görüyoruz. Öte yandan Hegel, kişisel özgürlüğü ruhun tarihi teorisi üze­rine inşa etmiştir. Tarihteki savaşlar, yaşanan şiddetler ve vahşetler aslında ruhu terbiye etmiş ve iyileşmesine yar­dımcı olmuştur. Hegel’in modernite dönemi teorisinde ayırt edici ve üstün bir hususiyet bulunur. Bu modernite, önceki tüm zamanların kendisi için bir nevi hazırlık me­sabesinde olduğu bir dönemdir.</p>
<p>Bu anlayış ve bu teoloji, 21. yüzyılda hiçbir zamanda olmadığı kadar güçlüdür. özellikle son yarım yüzyılda İslami entelektüel çalışmaların temeline dahi nüfuz etti. Ne yazık ki çok az kimse bu dogmatik teolojinin etki ve sonuçlarının farkında. O sebeple çoğunluk, korkunç bir saflık ve sersemlikle “İslam düşüncesinin modernleştiril­mesi” yolunda koşmaya devam etmekte.</p>
<p>Anarşist ilerleme teorisi, daha önce izah ettiğimiz üzere sadece tarihi şekillendirmekle kalmaz. Aynı za­manda modern dilin yapısına da şekil verir. Bu teori; dil, doğa ve insan üzerinde hegemonya kuran bir dünya gö­rüşünü yansıtır, aynı zamanda hegemonyanın kendisini de şekillendirir ve aktarır. Belki de hiçbir fikir ya da aki­de, modern zihinler üzerinde bu teori kadar güçlü bir yer edinmedi. Bu teori, bir tarihsel gelişim yasası, bir tarih felsefesi ve bunun neticesinde de bir siyaset felsefesi inşa etti.</p>
<p>Pek çok kez ifade ettiğimiz gibi modern ve mevcut Batı medeniyetinde hiçbir fikir bundan daha önemli ol­madı. Buna ilaveten [ilerleme] Araplar ve Müslümanlar olarak kendi tarihimiz de dâhil olmak üzere, tarihi görme ve yazma metotlarımıza hükmeden Avrupalı fikirler veya değerler arasında en güçlü teoridir. Bu fikrin, son iki yüz­yılda gerek kamusal gerekse özel ilişkiler sahasına büyük tesirleri oldu. Hiçbir fikir, entelektüel sahaya bu teoloji kadar damgasını vurmadı.</p>
<p>Bir ideolojiler kabı olarak ilerleme ideolojisi, kendi­lerinin kesinlikle haklı olduğuna inanan ve her zaman, hatalı addettikleri diğerleriyle çatışma hâlinde olan kesin inançlı takipçiler yaratır. Bu en iyi hâliyle, bağnazlık ve püritenliktir. İlerleme teolojisini bu kadar baştan çıkarıcı yapan şey, geleneksel tarzdaki diğer teolojilerin aksine, kendisinin bir teoloji olduğunu kabul etmemesidir. Daha da trajik olanı, Arap ve Müslüman düşünürlerin, bu te­olojinin benimsedikleri tarih anlayışındaki kökenlerini fark etmemeleridir.</p>
<p>Böylesi kör bir benimseme, onları sadece özgür dü­şünceden değil, aynı zamanda kendi tarihlerinden ve kimliklerinden de mahrum bıraktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Wael B. Hallaq &#8211; Direniş Olarak İlim / Tarih, Şeriat ve Modernite,SYF:122-129</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilerleme-teolojisi/">İlerleme Teolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilerleme-teolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazze&#8217;nin Yıkımı, Modernitenin Gerçek Yüzünü Açığa Çıkardı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazzenin-yikimi-modernitenin-gercek-yuzunu-aciga-cikardi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazzenin-yikimi-modernitenin-gercek-yuzunu-aciga-cikardi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 14:56:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27816</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Malumunuz olduğu üzere ABD üniversitelerindeki sloganları engelleme girişimine tanık oluyoruz. Mese­la Columbia Üniversitesi rektörü; profesör ve öğrenciler tarafından kullanılan intifada ve &#8220;denizden nehre&#8221;gibi sloganları antisemitik olarak görmekte ve bunların kul­lanımını engelleyen birtakım kısıtlamalar getirmektedir. Bunun anlamı nedir? Antisemitizm, Siyonizm’i eleştiren herkese karşı bir silah hâline mi gelmiştir? Sorunuz, soykütüksel bakış açısıyla (yani meselenin kökenini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazzenin-yikimi-modernitenin-gercek-yuzunu-aciga-cikardi/">Gazze’nin Yıkımı, Modernitenin Gerçek Yüzünü Açığa Çıkardı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><em>Malumunuz olduğu üzere ABD üniversitelerindeki sloganları engelleme girişimine tanık oluyoruz. Mese­la Columbia Üniversitesi rektörü; profesör ve öğrenciler tarafından kullanılan intifada ve &#8220;denizden nehre&#8221;gibi sloganları antisemitik olarak görmekte ve bunların kul­lanımını engelleyen birtakım kısıtlamalar getirmektedir. Bunun anlamı nedir? Antisemitizm, Siyonizm’i eleştiren herkese karşı bir silah hâline mi gelmiştir?</em></p>
<p>Sorunuz, soykütüksel bakış açısıyla (yani meselenin kökenini inceleyerek) anlaşılması gereken önemli bir me­seleyi ortaya koymaktadır, ister doğal ister yapay olsun dünyadaki her sistemin merkezi ve periferik alanları var­dır. Merkezi alanlar sistemi oluşturur ve sistemin çalışma ve devamlılığını sağlar. Periferik alanlar ise daha zayıftır ve temelde merkezi alandan farklılık gösterir. Buna örnek olarak kapitalist şirketlere mukabil kooperatif ve sosya­list tarım topluluklarım düşünebiliriz. Periferik alanlar genellikle merkezi alanın öncelik ve değerlerini daha az kabul etme eğilimindedir, ne var ki zayıflıkları sebebiyle merkezi alanın isteklerine boyun eğmek zorunda kalırlar</p>
<p>Periferik alanlar, merkezi alanların belirlediği şart ve kurallar çerçevesinde ele alınacağından dolayı onlara ba­ğımlı hâle gelme eğilimindedirler. Örneğin, günümüzde periferik bir alan kabul edilen güzel sanatlar dünyası, merkezi bir alan sayılan kapitalizmin sularında yüzmek­tedir. Nitekim sanat eserlerinin değeri artık büyük ölçüde satış rakamları ve kendilerine biçilen maddi değerler üze­rinden belirlenmektedir. Bu sebeple eserlerini satmayan bir sanatçı başarılı sayılmamakta ve dolayısıyla “gerçek” bir sanatçı kabul görmemektedir.</p>
<p>Konumuzla alakalı daha önemli bir örnek olarak üni­versiteyi verebiliriz. Üniversite, Batının Haçlı Seferleri sırasında Suriye ve Filistin medreselerinden ödünç aldığı bir modeldir. Medrese gibi üniversite de 16 ve 17. yüzyıl­lara kadar sadece eğitimle ilgilenen bir kurumdu. Ne var ki kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte üniversiteler fi- nansa yönelmeye başladı. Üniversitelerin temel görevinin yeni nesilleri eğitmek olduğu yönündeki yaygın inanışın son derece sınırlı bir doğruluk payı bulunmaktadır. As­lında eğitim sadece vatandaşı ve devletin öznelliğini şe­killendirmekle kalmaz, aynı zamanda başka amaçlar için de bir kılıf görevi görür. Bugün ABD’de bulunan Colum- bia, Yale, Harvard ve Princeton gibi büyük üniversitelerin öncelikli amacı öğrenci eğitimi ve formasyonu değildir, aksine bu üniversiteler serbest kapitalist piyasada büyük servetler kazanan finansal yatırım şirketleridir.</p>
<p>Mesela, Harvard Üniversitesinin 50 milyar dolar­lık devasa bir serveti bulunmakta ve son iki yılda kârı 5 milyar doların üzerine çıkmıştır. Bu üniversiteler, birçok sektörde milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmaktadır ki Afrika ve Asya’daki halkların sömürüsünde kullanılan askerî teknoloji de bu yatırımlara dâhildir, öte taraftan bu büyük üniversiteler kendilerini eğitim kurumu olarak tanımladığı için tıpkı kilise ve sinagog gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlar olarak kabul edilirler ve vergi muafiyeti uygulanan hayır kurumları gibi muamele görürler. Yani üniversiteler diğer şirket ve ticari kuruluşlar gibi devlete vergi ödemekle mükellef değildir. Başka deyişle, üniversi­teler artık bir eğitim kurumu olmaktan çok kapitalist bir proje hâline gelmiştir. Üniversiteler, istihdam ettiği bü­yük bilim insanlarının isimlerini kullanarak daha sonra üniversiteye bağışçı olacak zengin öğrencileri çekmeye çalışır ve bu yolla servetini sürekli olarak artırır. Böyle­likle büyük akademisyenler üniversitenin sermaye ve kâ­rını artırmak için birer araca dönüşür. Bu durum, bugün kampüslerde yaşananları anlamak açısından son derece önemlidir; zira kampüslerdeki öğrenci protestolarını bastıran, sermaye ve siyasi güçten başka bir şey değildir.</p>
<p>Tüm bunlar, paranın en yüce değer olduğu anlamına gelmektedir ki bu da İnsan hayatı dâhil olmak üzere her şeyin parasal değerle ölçüldüğü modernite projesinin temel hususiyetlerinden biridir. Bu durum hayatın her alanında açıkça görülebilir. Öte yandan son iki yüzyılda­ki sermaye birikiminin artış oranı yükselme eğiliminde olmuşsa da bu sermayenin el değiştirmesi görece cılız kalmıştır; dünya nüfusunun yalnızca yüzde 10’u küresel sermayenin yüzde 85’inden fazlasına sahipken, nüfusun yüzde l’i küresel servetin yaklaşık yüzde 40’ına sahiptir.</p>
<p>Üniversite, kapitalizm ve materyalist felsefeye dayalı mevcut ekonomik sistemin ayrılmaz bir parçasını oluş­turur ki burası gücün faaliyet gösterdiği alanlardan biri kabul edilir. Ne var ki gücün bir işleyiş mantığı vardır. Burada kadim bir hikmeti anımsıyoruz: “Güç yozlaştırır, mutlak güç ise mutlaka yozlaştırır.” Geç modernite ça­ğında sermaye ve zenginlik mutlak bir güç kazanmış, do­layısıyla yozlaştırıcı etkisi de mutlak hâle gelmiştir.</p>
<p>Filistin yanlısı gruplar, ABD üniversitelerinde taciz ve yıldırmalara maruz kalmasına rağmen İsrail yanlısı öğ­renciler kendilerinin mağdur olduğunu iddia ediyor. Bu durum hakikati alt üst edip yalan yanlış şekilde durumu tersine çevirmekten başka bir şey değildir. Bunun sebebi, artık sınırsız hâle gelmiş olan gücün dilediğini yapabil­mesidir. Karşımızda “mutlak güç” var; bu güç, bir atı as­lan olarak adlandırabilir, güç ve otoritesini kullanarak bu ismin kullanımını diğerlerine dayatabilir, kendisine karşı çıkan muhaliflerini ise yok edebilir. Neticede mahviyet ve hayâ dönemi artık sona ermiştir diyebiliriz.</p>
<p>Güç ve sermayenin muti bir hizmetkârı olan Shafıq, diğer pek çok dalkavuk gibi Columbia Üniversitesi bağış­çılarının isteklerine itaat etmekte ve onların emirlerini harfiyen yerine getirmektedir. Bir üniversite rektörünün üzerine düşenleri yapması büyük bir ahlaki cesaret ge­rektirir. Shafıq ise öğrencilerimize/çocuklarımıza acıma­sızca davranması için polis çağırdı, akademik özgürlüğü boğdu ve nihayetinde kampüsümüzü askerî kışlaya çevir­di. Ne var ki tüm olan bitene rağmen Shafiq astronomik maaşını alıp sahip olduğu ayrıcalıklarını korumaktadır.</p>
<p>Yaşanan hadiseler sebebiyle rektörümüzün medyada küçümsendiği, alay konusu olduğu ve gülünç duruma düştüğü, tüm dünyada tiksinilen değersiz bir eşya olarak algılandığım görmek esef verici. Mevcut duruma bakıldı­ğında, çoğu insan onu Columbia Üniversitesi tarihindeki en kötü rektör konumunda görüyor. Kendi milletimden olan Mısırlı bir kadının Columbia gibi büyük bir üniver­sitenin başına ilk kadın rektör olarak geçmesine rağmen ismini tarihin en utanç verici sayfalarına yazdırması şah­sen benim için de çok üzücü.</p>
<p><em>Batılı güçler tarafından desteklenen İsrail&#8217;in Filistin­lilere karşı uyguladığı şiddet ve soykırım, Batı ve modern devletin çirkin ve &#8220;gerçek&#8221;yüzünü açığa çıkarabilir mi?</em></p>
<p>&#8220;Batı’nın gerçek yüzü” tabirinizi tercihe şayan buluyo­rum: Bugün şahit olduğumuz tablo, Batı’nın dünya gene­linde en az iki yüzyıldır süregelen uygulamalarıyla tutar­lılık arz etmektedir. Bu durum Batı’nın sadece olumsuz bir yanı değil tam da gerçekliğine tekabül etmektedir. İn­sanların, kültürel özelliklerin olumlu ve olumsuz yönleri arasındaki ilişkiyi tam anlamıyla kavrayabildiğin! san­mıyorum. Merkezi alanlarca yönlendirilen bir kültürün; şiddet yanlısı, açgözlü ya da bazı derin menfi özelliklere sahip bir kültür olduğu kolaylıkla fark edilebilir. Bu kül­türün sadece tek bir yüzü olabilir, bu ise şiddet, açgözlü­lük ya da başka herhangi bir olumsuz çehreden başkası değildir.</p>
<p>Sömürgecilik yoluyla küresel bir hâl alan Batı kültürü­nü ve son üç yüzyıllık tarihini incelediğimizde, oldukça az sayıda merkezi alanın bu kültüre hâkim olduğunu gö­rüyoruz. Bu alanların ekseriyeti yapıcı olmadığı gibi hü­manizmi de desteklemez. Bu alanlar şunlardır: Birincisi, benzersiz bir yapıya sahip ve muayyen bir tarihsel dene­yim olarak <em>modern devlet}</em> İkincisi <em>materyalizm,</em> üçüncü- sü <em>milliyetçilikle</em> dördüncüsü <em>bürokratik yönetim aygıtı. </em>Tüm bu alanlar, tabiata dönük müşterek bir bakış açısın­dan kaynaklansa da kozmik bir boyuttan yoksundur.</p>
<p>17.yüzyıldan bu yana Avrupa’da tabiatın tanımı tedri­cen rölativizme kaymış, ilahi alan giderek beşerî sahanın aleyhine ikame edilmiş ve tabiat; insan hayatının gerçek­lerini dikte etmenin, içinde yaşanılan hayatın doğasını tanımlamanın ve beşerî anlayışına göre nasıl kategori- ze edilip düzenlenebileceğini belirlemenin yeni bir yolu olan bilimin alanı hâline gelmiştir. “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” ifadesi, “insan âlemde kozmik bir olay sonucu oluştu” ifadesine dönüşmüştür. Ancak bu “insan” yaratıcısıyla eşit bir ilişki içinde değildir. Çünkü her şey Allah’ın yaratımıdır. Binaenaleyh, bu yeni anlayışa göre, bizzat yaratılış fikri yerini teleolojik olmayan soğuk bir evrimsel biyolojiye bırakmıştır.</p>
<p>Bilim, sınıflandırma ve kategorize etme amacıyla or­taya çıkmıştır. Beyaz [teni] sarı ve kahverenginin, [diğer ten renklerini] siyahın, tümünü ise kimliği meçhul “yerli­lerin” üzerinde konumlandırmıştır. Bu bağlamda modern devlet, materyalizm/kapitalizm, milliyetçilik ve bürokra­si birbirleriyle uyum içinde çalışarak, modern bilim ile birlikte bir orkestra oluşturur. Bu dört temel alan, mo­dern projenin bütününü teşkil eder.</p>
<p>Bazı insanlar başlangıçtaki niyetin kötü olabileceğini, ancak daha sonraki medeni amaçlı kullanımın başlan­gıçtaki suçtan beri olduğunu savunmaktadır. Ne var ki bu çıkarım birkaç sebepten ötürü sahiplerinin entelek­tüel körlüğünü yansıtmaktadır: Evvela bu çıkarım, ahlaki bir çelişki içermektedir. Şöyle düşünün: Birisi sana keyif sürüp eğlenmen için mebzul miktarda para veriyor, ama aynı zamanda sana verilen paranın, asıl sahibini gayri meşru şekilde terörize eden ve öldüren bir grup insan tarafından çalındığının da farkındasın. Bu sebeple mese­leye ahlaki açıdan yaklaşacak olursak, eğer parayı kendin için harcarsan, hırsızlık cürmüne ve parası gasp edilen kişilere karşı işlenen terörizm suçuna tam anlamıyla or­tak olursun.</p>
<p>İkinci olarak; şiddet, yıkım ve tehcirin netice ve se­merelerinden faydalanmanın mühim maddi sonuçları vardır. Örneğin günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline gelen bilgisayar ve akıllı telefonlarımızı ele alalım. Bilindiği üzere bu aletler ikinci Dünya Savaşı sırasında müttefik devletler ile Naziler arasındaki şiddetli rekabe­tin bir ürünüdür. Peki, bu aletler ile bu “kadim&#8221; tarihsel olgu arasında hâlen devam eder) bir ilişki nasıl mevcut olabiliyor ve bu tarihsel olgu nasıl oluyor da son dere­ce yıkıcı olan İkinci Dünya Savaşı’ndan üç çeyrek yüzyıl sonra dahi, bugün bu araçlara yönelik algımızı etkile­yebiliyor? Aslında bu teknoloji İkinci Dünya Savaşı’nın maddi açgözlülük, kontrol ve şiddetle irtibatlı temel se­beplerinden hiçbir zaman kopmamıştır. Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı, Avrupa güçlerinin dünya üzerinde hâkimiyet kurma, nüfuz alanlarını bölme ve sömürdük­leri kolonilerden daha fazla pay alma mücadelesinin ya­şandığı bir savaş alanıydı.</p>
<p>Zamanın geçmesine rağmen ne açgözlülük ne de he­gemonya arzusu ve şiddet eğiliminin teknolojiyle olan irtibatında bir değişiklik yaşanmıştır. Bu sebeple mezkûr teknolojiyi sınıflarımızda hayatımızı kolaylaştırmak için kullanmamız ile askerî-endüstriyel tesis ve güvenlik sis­temlerinin aynı teknolojiyi tüm insanlığı terörize edip mahvetmek için kullanılan silahlarda ve gözetleme sis­temlerinde kullanmasıyla aynı zamana denk gelmesine pek de şaşırmamak gerek. Gazze ve Batı Şeria bu duru­ma canlı bir örnek teşkil etmektedir. İsrail, ABD’de son teknoloji ile üretilen silahlarla şiddet ve terörizmini ger­çekleştirmek uğruna bomba, füze ve son derece sofistike teknolojik ekipmanlar kullanıyor. Bu silahlar ise sadece bir avuç insanı zengin etmek üzere fahiş fiyatlarla satı­lıyor. Bu sayede silah üreticileri, Kongre üyeleri de dâhil olmak üzere politikacıları satın alarak kazançlarını artı­rıyor ve dünyanın dört bir yanındaki çatışma bölgeleri­ne daha fazla silah satarak güçlerine güç katıyorlar. Bu kişiler, milyonlarca masum insanın kanının dökülmesi pahasına da olsa bu işi yapmaktan geri durmuyorlar. Dolayısıyla günlük hayatta kullandığımız teknoloji, masum insanların kanına bulanmış durumda.</p>
<p>Burada şu temel noktaya değinmek istiyorum: De­mokrasi ve halk iradesinin temsili gibi efsanelere inan­madığımız sürece modern devletin olumlu bir tarafı yok­tur. Modern devlet, son derece tehlikeli ve şiddet içeren bir kavram olan milliyetçilik mefhumuna dayanan bir ulus devlettir. Gazze, modernitenin gerçek “yıkıcı” yüzü­nü açık seçik gösteren canlı bir örnek olarak bir kez daha karşımızda durmaktadır. Modernitenin bize sunduğu herhangi bir menfaatin bedeli o kadar yüksektir ki bunu ifa edebilecek güce sahip değiliz.</p>
<p><em>İsrail, Gazze&#8217;ye yönelik başlattığı saldırıların ilk gü­nünden itibaren &#8220;İsrail Batılı değerleri savunuyor&#8217; söyle­mini kullanıyor. Batılı değerlerin savunulması için böy- lesi bir şiddete ihtiyaç mı var, yoksa bu değerler özünde aşırı bir şiddete mi dayanmaktadır?</em></p>
<p>İsrail elbette Batılı değerleri savunmuyor, ancak onla­rın ne olduğunu gözler önüne seriyor. Çoğu Batılı ülkenin İsrail’i desteklemesi ya da Gazze&#8217;deki acımasız saldırgan­lığını durdurmak için ciddi bir çaba sarf etmeden olan bitene göz yumması, liberal demokratik hükümetlerin Filistin halkına karşı İsrail ile benzer tutumu sergilediği­ni açıkça göstermektedir. Pek çok insan (ki buna birçok Arap ve Müslüman entelektüel de dâhil) şu hususu göz­den kaçırmaktadır: Liberalizmin dili, kasıtlı ve sistematik bir şekilde elinin yaptıklarım gizlemektedir. Bu dil, elin; icra, kontrol ve manipüle etmeye ve çoğunlukla da taru­mar etmeye çalıştığı realiteyi çarpıtarak aktarmakta. Bu noktada, Aydınlanma Çağı ile liberal düşünce ve sömür­gecilik arasında yapısal bağlantılar olduğunu gösteren birçok üst düzey akademik çalışmaya dikkat çekmek ge­rekir. Buna göre Aydınlanma köken itibarıyla sömürgecidir ve bu gerçeği anlamayan herkesin (özellikle Arap ve Müslüman entelektüellerin) okula tekrar dönüp baştan eğitim almaları gerekir. İsrail’in yaptığı şey, liberal şiddet mantığını pekiştirmekten ibarettir. Dolayısıyla İsrail, Ba­tılı değerleri savunmuyor, aksine intikam ve acımasızlık dozunu artırarak onları bilfiil tatbik ediyor.</p>
<p><em>Bugün Batinın dünyanın dört bir tarafında Filistin davasına duyduğu sempatiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gerçekten güçlü bir ahlaki sisteme dayanan insani bir sempati mi? Yoksa her şartta azınlıkları savunan bir an­layışa mı dayanıyor? “Hepimiz Filistinliyiz” sloganının bilişsel yansımaları nelerdir?</em></p>
<p>Şüphesiz her iki ifadeniz de doğru. İnsanlar Gazze’de olup bitenleri gördüklerinde, Gazze ve Batı Şeria’daki Fi­listinlilerin maruz kaldığı şiddet ve acıdan ister istemez etkileniyorlar, bu his -bazılarında görülmese bile- genel İnsanî bir eğilimdir. Ancak sorunuza cevap vermek için belki de ilk sorunuza verdiğim yanıta atıfta bulunmalı­yım. Genç neslin modernitenin krizleri konusunda yeni bir farkındalığa ulaştığına ve Gazze’nin de bu krizleri so­mutlaştırdığına inanıyorum. Gençlerin bu bilince ulaş­maları; çevresel, toplumsal ve psikolojik açıdan yıkımın eşiğindeki bir dünyayı miras almalarından kaynaklan­maktadır.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar; faşist milliyetçilik, devlet şidde­ti, tekno-bilimsel zorbalık, doğal kaynaklara ve toprağa yönelik açgözlülük, sermaye birikimi ve kapitalizmin yayılması ile modern demokrasilerin anayasal ve siyasi yapıları (ki bu durum AIPAC’ın ABD Kongresini satın aldığı Amerika’da aşikâr şekilde görülmekte) ekseninde cereyan etmektedir.</p>
<p>Gazzedeki trajedinin sadece Batının ikiyüzlülüğünü değil, aynı zamanda Amerika&#8217;nın anayasal yapılarındaki derin krizleri de ortaya çıkardığını idrak etmeliyiz. Gaz- ze’deki trajedi, aşırı gücü haiz birkaç kişinin elinde biriken sermaye ve bunun ABD dış politikasının adaletsizliğine (ki buna Gazze’deki savaşa karşı çıkan sıradan Amerika­lıların paralarının İsrail’e ölümcül silahlar sağlamak için harcanması da dâhildir) sebep olmasıyla ilgilidir. Tüm bunlar ve daha fazlası pek çok insanın hayal kırıklığına uğramasına, öfkelenmesine ve Filistin davasını şiddetli bir şekilde desteklemesine sebep oluyor. Bu sebeple de &#8220;Hepimiz Filistinliyiz” ifadesi sadece bir slogan değil aynı zamanda içinde yaşadığımız problemli dünyanın somut bir timsali hâline geldi.</p>
<p><em>İçinde yaşadığımız sorunları doğru ve derinlikli bir şe­kilde anlamak isteyen gençlere ne gibi tavsiyeler vermek istersiniz?</em></p>
<p>Öncelikle sosyal medya ve haber kaynaklarındaki ana­lizlerin şu anda dünya genelinde, özellikle de Gazze’de yaşanan hadiselere ilişkin sağlıklı bir bakış açısı sunma­dığının farkına varmak gerek. Bunlar bilgi kaynağı de­ğildir, olsa olsa zayıf kaynaklardır. Çünkü büyük medya bize gerçekler hakkında yalan söylemekle kalmaz, aynı zamanda güçlülerin entrika ve dalaverelerini de bizden gizler. Dolayısıyla büyük medya, tüm bu yıkıma sebep olan gücün ayrılmaz bir parçasıdır.</p>
<p><em>Şarkiyatçılığı Yeniden Düşünmek</em> isimli kitabımda tafsilatlı bir şekilde açıkladığım gibi yukarıda bahsetti­ğim tüm sorunlarla karşı karşıyayız çünkü bizatihi bilgi biçimlerimiz büyük problemlerden mustarip, düşünce ve rasyonel modelimizin yetersizliği artık aşikâr bir hâl aldı. Bu yüzden bilgi alanlarının tamamını yeniden dü­şünmeli, varsayımlarını ve kabullerini sorgulamalıyız. Li­beralizm, özgürlük, demokrasi, kapitalizm, materyalizm, tabiat ve toplum gibi önümüze konulan tüm kavramları yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Tüm temel ve önemli kavramları inceleyip tekrar düşünmeliyiz. Dola­yısıyla elimizden geldiğince önemli literatürleri okumalı ve temel varsayımlarını sorgulamaya tabi tutmalıyız.</p>
<p>[Osman Emakûr, 15 Kasım 2024, <a href="https://www.aljazeera.net">https://www.aljazeera.net</a>, çev. Esra Özekin Kütükcü &amp; Tuğrul Kütükcü]</p>
<p>Wael B. Hallaq &#8211; Direniş Olarak İlim / Tarih, Şeriat ve Modernite,SYF:215-224</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazzenin-yikimi-modernitenin-gercek-yuzunu-aciga-cikardi/">Gazze’nin Yıkımı, Modernitenin Gerçek Yüzünü Açığa Çıkardı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazzenin-yikimi-modernitenin-gercek-yuzunu-aciga-cikardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Hukuku ve İslami İlimler Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-ve-islami-ilimler-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-ve-islami-ilimler-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 14:53:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27824</guid>

					<description><![CDATA[<p>Wael Hallaq Öncelikle röportaj ricamızı kabul ettiğiniz için çok te­şekkür ederiz. İlk olarak hayat hikâyeniz üzerinde dur­mak istiyorum. İslam ve İslam hukukuna olan ilginiz ne zaman başladı? Geçmiş yaşantınız bu alanı seçmenizde etkili oldu mu? Oldu ise ne yönden etkili oldu? İslam hukukuna ilgim aslında tamamen bir rastlantı ile başladı. Hukuka ilgim vardı ve avukat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-ve-islami-ilimler-uzerine/">İslam Hukuku ve İslami İlimler Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Wael Hallaq</p>
<p><em>Öncelikle röportaj ricamızı kabul ettiğiniz için çok te­şekkür ederiz. İlk olarak hayat hikâyeniz üzerinde dur­mak istiyorum. İslam ve İslam hukukuna olan ilginiz ne zaman başladı? Geçmiş yaşantınız bu alanı seçmenizde etkili oldu mu? Oldu ise ne yönden etkili oldu?</em></p>
<p>İslam hukukuna ilgim aslında tamamen bir rastlantı ile başladı. Hukuka ilgim vardı ve avukat olmayı istiyor­dum. İsrail’deki belli politik şartlar ve 1973 Savaşı sebe­biyle ilgimin olduğu bu alanda devam edemedim. Eko­nomik şartlardan dolayı da memleketime daha yakın, hukuk bölümünün olmadığı fakat çalışıp para kazanma imkânı bulabileceğim bir üniversiteye gitmeye karar ver­dim. Zira ne zengin bir ailem vardı ne de kurumsal bir desteğim. Hiçbir ekonomik desteğim yoktu. Okumak için çalıştım. Mesleğim inşaatçılıktı, binalar yapıyordum. Bu şekilde para kazandım. Bu şekilde Hayfa Üniversite­sinin yakınında memleketim Nasıra’ya <em>(Nazareth)</em> yakın bir üniversiteye gittim ve orada siyasal bilimler ve Orta­doğu tarihi okudum. Bu iki alan da aslında bana hukuk kadar olmasa da hitap eden, gönlüme yatan alanlardı. Fakat dediğim gibi hukuka olan bu ilgimi devam ettire- medim. Bu şekilde başladım ve mezun oldum. Yüksek lisansımın yarısını da siyasal bilimler ve Ortadoğu tarihi üzerine yaptım. Daha sonra ABD’ye geldim ve doktoramı siyasal bilimlerde yaptım.</p>
<p><em>Yani Amerika’ya gelişiniz doktora döneminizde oldu.</em></p>
<p>Evet. Doktoramı Washington Üniversitesinde yaptım. Orada, tesadüfen Filistinli bir profesörle tanıştım. Ken­disi bölümün başkanıydı ve İngiliz mandası altındaki Fi­listin’de kadı olarak çalışmıştı. Princeton Üniversitesinde hocalık yapmak üzere Filistin’den gelmişti. Daha sonra ise Ortadoğu Araştırmaları Bölümünü kurmak üzere Washington Üniversitesine geçmişti. Kendisi iyi bir avu­kat ve hâkimdi. Bana niye siyasal bilimler çalıştığımı sor­du. Birçok siyasal bilimcinin bulunduğunu fakat İslam hukukunun ilgiye ihtiyacı olduğunu ve ileriki dönemde çok önemli hâle geleceğini söyledi. Bunu söylediğinde tarih 1978’di. 1979da İran Devrimi patlak verdi ve de­diği gibi İslam hukuku çok ilgi gören bir konuma geldi. Herkes İslam hukuku hakkında konuşmaya başladı. Ben de İslam hukukunu araştırmaya karar verdim. Aslında ilk etapta çok ilgimi çekmemişti. Hukuku seviyordum ama hukukun bazı yönleri ilgimi çekmiyordu. Teorik kısmıy­la uğraşmak istiyordum ve danışmanımın da etkisiyle bu alanla ilgilenmeye başladım.</p>
<p><em>Bahsettiğiniz danışmanınız hâlâ yaşıyor mu?</em></p>
<p>Evet yaşıyor. Emekli oldu. Şimdi 86-87 yaşlarında: Fer- had Ziyad. Kendisi de İslam hukuku üzerine bazı araş­tırmalar yapmış ve tahkik çalışmalarında bulunmuştur. Bana “Mademki siyasal bilimler ve tarihi seviyorsun, ni­çin Kadılar üzerine bir şeyler yazmıyorsun?” dedi. Yüksek lisans tezimde kadılarla ilgili bir çalışma yaptım. Çok zor bir çalışma değildi. Üzerinde çalışabilecek mükemmel bir konu olduğunu da düşünmüyordum. Fakat bunu yapar­ken Nicholas Heer adlı başka bir profesör sayesinde fıkıh usulünü keşfettim. Bu benim için âdeta bir aşk hikâyesi oldu ve fıkıh usulünün müptelası oldum. Sonraki yirmi yıl boyunca, daha doğrusu şu ana kadar hep ilgimi çekti. Her ne kadar şu anda başka konularla uğraşıyor olsam da fıkıh usulü her zaman gündemimde.</p>
<p><em>Peki, avukat değil de İslam araştırmaları üzerine ça­lışan bir profesör olmaktan şu anda memnun musunuz?</em></p>
<p>Kesinlikle evet. ABD’ye geldikten sonra avukat olma­nın bana göre olmadığım fark ettim. İyi ki hukuk fakül­tesine gitmemişim diye düşündüm. Aslında benim fıkıh­la uğraşmaya başlamam daha sonraki aşamada oldu. İlk başlarda ilgimi çeken şey, İslam hukukunun en entelek­tüel parçasını oluşturan fıkıh usulüydü. Bu ilgimin baş­lamasından ancak yirmi yıl sonra füru fıkıhla ilgili çalış­malar yapmaya başladım. Çünkü fıkhı farklı bir şekilde, entelektüel bir şekilde görmeye başladım. Bundan kastım İslam hukukuna avukat gibi bir yaklaşım tarzı değil tabi. Nikâh hukuku, boşanma hukuku ne yapar, nedir tarzın­da değil. Ben hukuku, hukukun doğasına, felsefesine, ta­rihine ve dünyayı görüş yöntemine yönelik argümanlar kurmak için kullandım. Hem teori hem de hukuka karşı başından beri bir ilgim vardı.</p>
<p>Ferhad Ziyad İslam hukuku üzerine çalışmamı öner­diğinde verdiğim ilk tepki “İslam hukukuyla neyi kast ediyorsunuz, şeriatı mı? Şeriat öldü!” dedim. Ziyad “Ha­yır hayır, geri gelecek!” dedi. Şeriatla ilgilendiğimi kime söylesem, niçin böyle bir ilgimin olduğunu soruyorlardı. Bu konunun çok eski, modası geçmiş bir mevzu olduğu­nu düşünüyorlardı. Böyle bir konuyla niçin ilgileniyorsun ki diyorlardı, yani anlayamıyorlardı.</p>
<p>İlk başlarda, konunun önemini anlamam birkaç ayı buldu. İçine girip, üzerindeki perdeyi araladığımda ise tabi ki durum çok farklı oldu. Kariyerimi bu alan üzerine yaptım.</p>
<p><em>Modern öncesi dönemdeki metinleri ve İslam huku­kunun kaynaklarını modern bağlamda nasıl okuyup yo­rumlayabiliriz sizce?</em></p>
<p>Bu çok geniş bir konu. Ama bu alanda geçirdiğim otuz yıldan sonra şunu söyleyebilirim ki, bu soru İslam huku­kunda doktoramı yapmaya başlamamdan itibaren zih­nimde her daim var olan nadir birkaç sorudan biridir. Bu konu zihnimden kısa bir süre dahi çıkmadı, hep benim- leydi. Şimdi ise üzerine çalıştığım bir kitabın konusunu oluşturuyor. Hem bu konu, hem de cihad ile ilgili iki ki­tap üzerinde çalışıyorum. Hangisine öncelik vereceğimi bilmiyorum. Bu konu öncelikli olarak özellikle Kur’an ve diğer kaynaklar ile ilgili. Fakat bana göre en önemli kay­nak Kur’an. Çünkü içinde yaşadığımız dünya kolayca de­ğişebilecek bir dünya değil. Geçmişe geri dönemiyoruz, geçen geçiyor. Tarih, geçmiş demek yani. Bunun gibi, var olan kuruluşları da değiştiremiyoruz. Fakat şimdilik Ba- tı’nın bizzat kendisinin katıldığı bir projeye katılabiliriz. Bu konudaki fevkalade husus, Müslümanların doğru dili konuşuyor olmaları. Çünkü güçlünün zayıfın dilini anla­ması imkânsızdır. Güçlü sadece bir tek dilde konuşur. Ba­sit bir örnekle açıklamak gerekirse, ABD’de 300 milyon insan var ve çok az insan İngilizce dışında bir dil biliyor. Hatta İngilizce, anadili İngilizce olanlar için bile problem teşkil ediyor.</p>
<p>Bu sadece dille ilgili bir durum değil, kültü­rel bir fenomen. Avrupa’nın ve ABD’nin yani Avro-Ame- rikan dünyanın İslam dünyasıyla meşgul olması hakkın­da umudumuz çok az. Çünkü güçlü olan yalnızca bir dil bilir ki, o da güç ve şiddettir. Fakat Müslümanlar şimdi Batılı entelektüellerle ve Batı’nın akademik kurumlarıyla ilişki kuracak konumdalar. Müslümanlar artık dünyadaki diğer tüm kişilerden daha donanımlı olduklarını ortaya koyuyorlar. Bu Müslümanların bugünkü gücü. İslam ge­leneği -doğru okunduğu takdirde- Batı’nın bizzat ken­disinin problem olarak tanımladığı sorunlara inanılmaz çözümler sağlıyor. Mesela Charles Larmore, Maclntyre yahut Taylor yahut Beila gibi kişilerin tanımlamaya ça­lıştıkları problemler ve sunmaya çalıştıkları çözümler, Müslümanların kendi geleneklerinde hazır buldukları çözümlere birçok yönden benzemektedir. Müslümanlar bu açıdan çok elverişli bir konumdalar. Benim “ahlaki kaynaklar” şeklinde adlandırdığım kaynaklardan sade­ce kendilerine değil dünyadaki (kapitalizm/modernizm kaynaklı) ahlaki projeye çözümler sunabilecek konum­dalar. Fakat güçlü bir dille konuşmaları gerekiyor ki şu andaki problem de bu. Şu ana kadar Batılı entelektüel­lere karşı nasıl konuşacaklarını öğrenebilmiş konumda değillerdi. Güçlü bir şekilden kastım şu: “Biz eşitiz, siz de benim karşı karşıya kaldığım sorunların aynısıyla kar­şılaşıyorsunuz. Çünkü aynı modern projenin içerisinde yaşıyoruz. Ben size şimdi sizin sorununuzu anlatacağım ve benim problemim ile sizin probleminizin aslında aynı olduğunu göstereceğim ve geleneğimden gelen ve sizin probleminizi de çözmenize yardım edecek bir yöntem önereceğim” demeyi başaramadılar.</p>
<p><em>Bu aynı zamanda son zamanlarda çokça görülen İs­lam’a karşı olumsuz yaklaşım ve korkuların da yok olma­sına yardımcı olacaktır, öyle değil mi?</em></p>
<p>Evet öyle. Bu sorunun cevabı aynı zamanda modern zamanda kaynakların nasıl okunup yorumlanacağı konu­suna da bir cevap teşkil ediyor. İslam’ın Kuran ve sünnet gibi kaynaklarının bugün anlaşılması gerekiyor. Ama be­nim için asıl olan Kur’an. Çünkü Kuran her şeyin kay­nağı, sünnet ise Kur’an’ı yorumlama konumunda. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Kuranla çelişen bir pey­gamber düşünülebilir mi? Tabi ki olmaz. Peygamberin sünneti, Tanrı’nın Kur’an vasıtasıyla yapılmasını istediği şeylerin açık bir şekilde sergilenmiş hâlidir. Bu yüzden asıl paradigma Kur’an’dır. Kur’an’a baktığınızda aslında onun tek bir şey hakkında olduğunu görürsünüz. Bu şey, her şeyi harekete geçiren nihai güçtür: Ahlaklı insan&#8230; Kur’an’ın ortaya çıkarmaya çalıştığı şey budur gerisi de­taylardır. Üzerinde çalıştığım kitabımda Kur’an’ı tema­lara göre analitik olarak parçalara ayırıp Kur’an’ın asıl üzerinde durduğu şeyin ahlak olduğunu ortaya koymaya çalışıyorum. Kur’an’ın merkezi nüfuz/ilgi alanı ahlaktır. Bu aslında Schmidt tarzı bir açıklamadır; daha doğrusu benim Schmidt’in yöntemini bu konuya uyarlamamdir. Bu karşılaştığınız her mesele için gereklidir; her toplum, her toplumun birimi, her yer için mutlaka diğerlerinden daha büyük, geride kalan her şeyin kendisine göre ikincil olduğu, her şeyin ona tabi olduğu, tüm prensiplerin hiz­metinde olduğu ana prensipler olmalıdır. Kur’an için bu ana prensip ahlaktır.</p>
<p><em>Derslerinizde azap vadeden ayetlerin hukuki kural­larla ilgili değil, ahlaki konularla ilgili olduğunu söyle­miştiniz, bu da yine bu konuyla ilgili bir görüştü.</em></p>
<p>Evet. İster recm ister kırbaç cezası olsun, emredilmiş olan bu gibi şeyler Kur’an’daki ana konular değildirler. Bunlar ana prensipleri destekleyen detaylardır bence. Yani bunlar ana prensibe tabi olan konulardır. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın amacının cezalandırma olduğunu söy­lemenin imkânı yoktur. Zaten bunu ispat edemezsiniz. Eğer Kur’an doğru bir şekilde incelenirse aslında bu söy­lediğim teorinin çok da yeni bir teori olmadığı görülür. Yeni olan şey, ona ulaşma yöntemidir. Fazlur Rahman ve onun gibi düşünenler için mesela [metinle bağlam ara­sında bağ kurmayı içeren] çifte hareket teorisiydi bu. Eş deyişle bugün yaşadığınız olayı-durumu görürsünüz sonra Kur’an, sünnet yani erken dönem İslam’da bu ko­nunun mantığını ve hikmetini görürsünüz. Sonra bu hikmeti, işin mantığını bugüne uygularsınız. Bence bu çok mekanik ve yorucu bir metot. Buradaki temel amaç, kesin ve aşılamayacak asgari standartlar koymak olmalı bence. Yani bu sınırların altına inemezsiniz. Standardı belirlediğiniz zaman işlem tamamdır.</p>
<p>Ahlaki bakımdan yaşamak ne demektir? Mesela toplumdaki fakirlerin ko­runması bunlardan mıdır değil midir? Bu gibi sorular asıl önemli sorulardır bence. Buna karar verirseniz insanların insanca toplum içinde birlikte yaşadıklarını görürsünüz, birbirlerine merhametli olduklarım görürsünüz. Hatta yalnız birbirlerine değil her şeye merhametle yaklaştıkla­rını görürsünüz. Ağaçlara, taşlara, çevreye bile. Aslında bu çok önemli bir nokta. Bunu fark etmeyi başarırsak çok şey değişir. Modern projenin endüstrileşme adı altında yaptığı şeylerin ne kadar yanlış olduğunu görürsünüz. Tanrı bize ağaçların, dağların, derelerin, doğanın varlı­ğıyla ilgili sınırı aşmamayı emretmiştir. Çünkü onlar da Tanrı’nın yarattığı şeylerdir. Bizden parçalardır. Biz on­larla birlikte hayat içerisinde bulunuruz. Bunu çözersek aslında birçok şey çözülür.</p>
<p><em>Sizce modern öncesi İslam toplumunda şeriat -ahlaki bir buyruk olması açısından- ne gibi bir fonksiyon görü­yordu?</em></p>
<p>En basitinden ifade edersek, o dönemdeki öncelikler materyalist değildi, kâr ve verimlilik ön planda değil­di. Bu durum aslında o dönemde her yerde geçerliydi. Çin’de, Hindistan’da. Çin’de Hindistan’dan daha fazla ve muhtemelen bazı zamanlarda da Çin’den çok İslam ülke­lerinde. Fakat bunlar paradigmatik başka deyişle örnek oluşturabilecek tarzda değillerdi. O gün söz sahibi de­ğildi bu öncelikler, kural değildiler; her şeyin kendisi ile ölçüldüğü yüksek standartlar değildiler. Devlet üzerine yazdığım kitabımda da dediğim gibi, İslam’ın en merkezi etkinlik alanı ve en yüksek örneği şeriattı ve şeriat ahlaki bir paradigmaydı.</p>
<p><em>Bu durumda şeriat ve İslam hukukunun en önemli parçasının ahlak olduğunu söylüyorsunuz.</em></p>
<p>Aynen öyle, şeriat Müslümanların Kur’an’ın kendile­rinden istediği şeyleri yansıttıkları en iyi girişimdir. Gerçi şeriat bazı ayrıntılarda Kur’an’dan ayrılır. Bunda şüphe yoktur. Sonuçta fakihler farklı dönemlerde yaşamışlardır ve zaman zaman kendilerini döneme uygun hâle getir­meleri gerekmiştir. Fakat Kur’an’ın paradigma tasavvu­ru fakihler de dâhil, Müslümanların her zaman zihnin­dedir. Fakihler binlerinin dediği gibi İslam’ı istedikleri yöne çevirmemişlerdir. Fakihler Avrupa’nın kilisesi gibi bir konumda değildirler çünkü. Sosyal açıdan toplumun bir parçasıydılar. Bugün birileri çıkıp geçmişteki fakihleri İslam&#8217;ı istedikleri gibi yönlendirmekle suçluyorlar. Müs- lümanlar ve İslamcılar eğer ulemanın &#8220;sosyolojisini, yani nereden geldiklerini, toplumla nasıl bağlantılı oldukları­nı bilseler; bu iddiada bulunanların aslında bugüne ka­dar yaşamış bütün Müslümanların özlerini kaybettikle­rini söylediklerini anlarlar. Bu iddia, Müslümanların ne yapacaklarını bilmedikleri ve aslında aptal olduklarını iddia etmek, fakihlerin kendilerini kandırdıklarını ve saptırdıklarım söylemek demektir. Biz Avrupa’da manas­tırlarda yaşayan, çevrelerinde açlıktan kıvranan insanlar varken yiyeceğin en iyisini yiyip şaraplarım içen ve halka karşı duvarlarla korunan hukukçulardan bahsetmiyoruz. Onlar ve kral Avrupa’daki en zengin insanlardı</p>
<p><em>Aslında tam da zıttıdır.</em></p>
<p>Evet, kesinlikle, Müslüman fakihler toplumda yaşıyor­lardı ve orta sınıftandılar. Sadece Osmanlı İmparatorlu- ğu’nun son zamanlarında aristokratik ailelerin bulunma­sı söz konusuydu. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nda bile fakihlerin çoğu, yüzde 98’i değilse bile yüzde 95’i sıradan insanlar gibi yaşıyorlardı.</p>
<p><em>Peki, yine bu bağlamda, şeriatı tatbikleri açısından Osmanlı devleti hakkındaki genel değerlendirmeleriniz nelerdir? Onların uygulamaları ile erken dönem İslam toplumunun uygulamaları karşılaştırıldığında neler söy­lenebilir?</em></p>
<p>öncelikle şunu söylemem gerekir ki Osmanlı İmpa­ratorluğu bana göre emsalsiz bir imparatorluktur. Hem İslam dünyası hem Avrupa açısından. Osmanlı, Avru­pa&#8217;da olup bitenden haberdar olan tek İslam imparator­luğuydu. Sadece bu değil tabi, 15 ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu önde olan bir Avrupa imparatorluğuydu aynı zamanda. Osmanlı İmparatorluğu İslami olduğu ka­dar Avrupai’ydi aynı zamanda. Bunu, Avrupa mantığı ile işlediği manasında değil, Avrupa’da olup bitenden haber­dar olması anlamında kullanıyorum. Osmanlı Avrupa’yla ilişki içindeydi. İtalyanların kuzeyleriyle ve İspanya’nın Avrupa ile meşgul olduğu kadar.</p>
<p>Bu arada şunu da söyleyelim ki 16. yüzyıl için Osmanlı İmparatorluğu ile İtalya ve Ispanya’nın çok büyük ben­zerlikleri vardır. Neredeyse üçü birlikte işliyor gibi. Daha sonra Atlantik ve Avrupa, koloniler sayesinde moderni- teyi, modern projeyi ele geçirdiğinde, aslında modernite bu yerlerde ilk aşamalarım yaşıyordu. Nihayetinde sö­mürgeleştirmenin manası değişti ve bütün altın ve gü­müş Avrupa’ya akmaya başladı. Bu kısım Osmanlı împa- ratorluğu’nun içinde yer aldığı bir kısım değildi. Aslında İtalya ve İspanya da geri çekildi. Arka plana geçtiler. Şim­diki Hollanda, İngiltere ve Fransa öne geçti. İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun da İtalya ve İspanya gibi arka plana geçişi bu zamanda olmuştur. Bana göre Osmanlı İmpara­torluğu ilk başlarda modern projeyi geliştirmeye başlayıp daha sonra belli bir noktada durduran bir özelliğe sahip­tir. Durdurmasının sebebi ise İslam’ın ruhundan vazgeç­mek istememesiydi. Başka bir ifade ile belli bir noktaya kadar moderniteyi kabul etti sonra da “Bu noktadan öte­ye geçmek istemiyorum!” dedi. Çünkü bu noktadan son­ra “ahlaksız” <em>(immoral)</em> denemese de, ahlak alanı dışında <em>(amoral)</em> bir kısma giriliyor. Hiç değilse amoral şeylerdi bunlar. Mesela pazarların korunmasını örnek olarak dü­şünelim.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu “Bu politikayı asla de­ğiştirmeyeceğim, pazarın ve fiyatların korunması gereki­yor.” dedi. Tekel, malı elde tutmak gibi şeylerin denetim altında tutulması gerekiyordu ve öyle de oldu. Avrupa’da ise böyle bir şey yoktu. Avrupa’da para kazandırdığı sü­rece herkes birbirini yiyip tüketebiliyordu. Başka deyişle sermaye birikimi için toplumsal düzeni kurban etmek Avrupa’daki kuraldı ve modernitenin de esası olmaya de­vam ediyor. Bu, anonim şirketlerin günümüzde devasa oranda büyümesinin sebebidir. Bence ahlaki açıdan ba­kıldığında, dev anonim şirketler şu anda başımızda olan en ahlaksız kuruluşlardır. Modern devlete göre, daha da <em>immoraldir.</em> Fakat Osmanlı İmparatorluğu bunu yapmayı istemedi. Her ne olursa olsun bu güçlü ahlaki unsur her zaman için var oldu. 19. yüzyılda Osmanlı’da değişiklik­lerin başlamasının sebebi, artık o zaman kendi prensiple­ri üzerinde ısrar edemeyecek kadar zayıf hâle gelmesidir. Bu noktada Osmanlı, pazarlarım açmaya başladı ve pa­zarlarını açmaya başladığı zaman, her şey kötüye gitmeye başladı. Çünkü bu koruyabileceği en son kaleydi. Ekono­minizi koruduğunuz sürece toplumu da onunla birlikte korursunuz. Eğer ekonomiyi değiştirirseniz sosyal düze­ni değiştirmiş olursunuz.</p>
<p><em>Sık sık modernite ve olumsuz etkileri üzerinde konuşu­yoruz. Bu etkiler üzerinde biraz derinlemesine durabilir </em><em>miyiz? Bir de modernitenin bu olumsuz yönleriyle birlikte olumlu sayılabilecek etkileri de olmuş mudur?</em></p>
<p>Bu çok geniş bir konu. Modernitenin iki yönünü ele alalım ve modernitenin en büyük iki projesi üzerinde duralım. Bu projelerden hangisi önceliklidir, bunun tar­tışmasını başka bir konuşmaya bırakalım. Bu iki proje kapitalizm ve devlettir. Bu ikisi de birbiriyle ilişki içeri­sindedir zaten. Her ikisi de hem ayrı ayrı hem de birlikte modern projeyi tanımlayan kapitalizm ve modern devlet, İslam üzerinde en olumsuz etkileri bırakmışlardır. Devlet ve kapitalizm 19. yüzyılda da öncelikle İslam’ın bütün ku­rumsal yapılarını tahrip etmiştir. Yani Osmanlı İmpara- torluğu’nun son yüzyılında. Bana göre bir yüzyıl boyunca devlet, destekçisi olan kapitalizm ile bir araya getirilmiş­tir. Kapitalizm her zaman için devlete, devlet de her za­man kapitalizme destek vermiştir. Az önce söylediğimiz gibi bu ikisi İslam’ın eğitiminden tutun ekonomisine, örneğin vakıf müessesesi gibi bütün kurumsal yapıları­nı tahrip etmiştir. Bu ise Müslüman yaşam tarzına aykırı olan yaşam tarzlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çünkü devlet ve kapitalizm toplumu ekonomik, sosyal, psikolojik birimler şeklinde parçalar. Bu bile aslında başlı başına yeterlidir. Kapitalizmin yalnız İslam’a değil bütün dünyaya yaptıklarına ise burada hiç girmeyelim.</p>
<p>İslam dünyasında bizler, rekabete dayalı bir ekonomi geliştirir­sek, yani Batıyla rekabet edecek bir yöntem geliştirirsek sonunda güçleneceğimizi ve bu şekilde de güçlü hâle ge­lip bu dünyada, kapitalizm dünyasında kendi mükemmel ekonomimizi inşa edeceğimizi ve daha sonra da dünyaya kendi İslami değerlerimizi dayatabileceğimiz! düşünü­yoruz. Şunu unutmamak gerekir ki bir şeye aşırı şekilde inanmayı gerektiren bir sistem, o şey olmadan varlığını sürdüremez. Başka deyişle, eğer geleceğin toplumunu re­kabet ekonomisine ya da kapitalizme dayalı olarak kuru­yorsanız, gelecekte bir gün gelip de “Şimdi güçlüyüm ve şimdi benim güçlü olmamı sağlayan şeyi bırakacağım!” diyemezsiniz. Böyle bir şey olmaz. Başka deyişle bir defa bu gerçekleşti mi, şeytanla el sıkışıp anlaşmışsınız de­mektir ve şeytan sizin elinizi bir daha bırakmayacaktır. Yani buna inandığınız sürece, bu el sıkışma ve anlaşma­nız devam edecektir. Bunu başarmanın tek yolu, hem ekonomik hem de ahlaki açıdan gelişimi sağlayacak yeni ve değişik bir model ortaya koymaktır.</p>
<p><em>Konuşmamız esnasında şeriatın artık var olmayan bir gerçeklik olduğundan bahsettik. Şeriatın yeniden canlan­ması ve eski hâline gelmesi mümkün mü?</em></p>
<p>Eğer şeriatı ahlaki bir proje şeklinde ele alırsak kurtarı- labilir tabi. Şeriatı sadece ahlaki yönüyle değil de modern projeyi yeniden gözden geçirmek için bir yol olarak da kullanabiliriz, örneğin şeriat bize eğer birbirimize saygılı olmayı emrediyorsa bu önemli bir prensiptir. Peki, bu ne demektir? Bunu düşünürken önce insan yaşamındaki ke­sitlere bakarsınız ve dersiniz ki ilk önce öğretmekten baş­lamamız gerekiyor, çünkü öncelikle insanların zihinlerini değiştirmemiz gerekir. Böylece önce okullardan başlarsı­nız. Ve yavaş yavaş her alana uygulamaya geçersiniz. Me­sela okullarda coğrafya kitaplarından başlayabilirsiniz, örneğin öğrencilere hep ülkelerin örneğin Türkiye’nin ne kadar bakır demir gibi doğal kaynaklara sahip oldu­ğu öğretilir. Ben “doğal kaynaklar” kelimesini duyduğum zaman tüylerim diken diken oluyor. Zira biz bu şekilde çocuklarımıza doğanın kaynaklarım istediğimiz gibi kul­lanabileceğimizi öğretmiş oluyoruz. Bu açıdan kullandı­ğımız ders kitaplarını gözden geçirmemiz gerekir. Ya da mesela bu kadar çok araba üretmenin yukarıda söyledi­ğimiz ana prensibimize aykırı olduğunu düşünüyorsak, ki prensibimiz doğaya saygı duyup tahrip etmemeyi de içeren “saygılı olmak&#8221; ise, arabaları, arabalardan çıkan zararlı maddeleri vs. hepsini de azaltmak için çabalamalı- yız.</p>
<p>Pratiğe yansırken mesela atıkları kontrol altında tut­mak vs. Bu sadece bilimsel açıdan yapılması gereken bir şey olmaktan çıkıp bir prensip hâline gelir. Başka deyişle bu kadar çok araba üretip bu kadar çok arabaya sahip olmamız doğru değildir, çocuklarımıza arabaların yavaş yavaş ölümümüz olacağım öğretmeliyiz. Çocuk bunu beş yaş ile on yaş arasında milyonlarca kere duyarsa prensip artık uygulanabilir hâle gelir. Benim çocuklarım mesela fazla su kullandığım için beni uyarabiliyorlar, bu bilinçli- liktir. Bu okulda su israf ettiğimizin öğretilmesi ve bunu azaltmak gerektiğinin anlatılmasının yansımasıdır. Bu­nun gibi prensipler niçin yaygınlaşmasın? Her şey böyle başlar, yeni nesle öğretmekle. Bununla birlikte tabi ka­nunları da kullanmamız gerekir. Kanun az önceki araba mevzusundan örnek vermeye devam edersek yeri geldi­ğinde araba motorlarının boyutlarını küçültmeyi kanun olarak koymalıdır. Çünkü mesele arabanın ne kadar hızlı gitmesi meselesinden daha mühimdir. Mesele para me­selesinden daha önemlidir. Bunları yapmak zorundayız çünkü aksi hâlde bunlar insanların yavaş yavaş yok olma­sına yol açacak.</p>
<p><em>Fakat bu bilinç çoğu ülkede çok az bulunmakta.</em></p>
<p>Evet, çünkü insanlar para kazanmakla meşgul. Para hırsından kör olmuşlar. Lüks içinde, rahat içinde yaşı­yorlar. Milyon dolarlara sahipler. Niye bu rahatlarını terk etsinler ki. Kendileri öldükten sonra ne olduğu umurla­rında değil, bu kadar bencil ve vurdumduymaz olabiliyor insanlar.</p>
<p><em>Wael Hallaq ismi söz konusu olduğunda oryantalizm akla ilk gelen konulardandır. Bir bütün olarak oryanta­lizm hakkındaki görüşünüz nedir? Batı, İslami ilimlere, özelde İse İslam hukuku ile ilgili çalışmalara ne gibi bir </em><em>katkıda bulunmuştur? Üzerinde çokça konuşulabilecek bir soru olduğunu biliyorum ama özetle bu konu hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?</em></p>
<p>Özetle aslında diyebiliriz ki birçok yönden hatta her yönden her birimiz birer oryantalistiz. Çünkü modern dünyada yaşıyor olmak, oryantalist tecrübeyi yaşamak demektir. Problem şu ki, bu konu aslında Avrupa ve Amerika’da yaşayan, İslam hukuku üzerine yazan, İslam hukukunu zaman zaman İslam hukukuyla hiç alakası ol­mayan bir şekilde gören -söz konusu olan bu İslam hu­kuku her ne ise ya da idiyse- akademisyenlerden ibaret değil. Oryantalizm aynı zamanda, bu bahsettiklerimizle birlikte İslam dünyasında bulunanları da içeren bilim adamlarını üreten veya üretmiş olan bir kültürdür. Or­yantalizm aslında temelde modern şartlarda yaşamamız- dır. Başka ifadeyle, düşünme tarzı, zaman gibi yönlerden modernite tarafından şekillendiriliyorsak, yine eş deyiş­le kavramsal ve zamansal olarak İslam hukuku diye ta­bir ettiğimiz şeyden çok uzakta isek, İslam hukukunun ne olduğunu bilmeyiz. Bilmemekle kalmıyoruz, bize ar­tık yabancı hâline gelmiş oluyor. Çünkü modern dünya Aydınlanma’nın kavram ve şartlarına uygun şekillenmiş durumdadır.</p>
<p>Bu şartlar ise büyük ölçüde din karşıtıdır ve bireyin otonomist rasyonelliğine yaptığı vurgu açısından büyük ölçüde otonomdur. Yine toplumsal olana karşıdır, aileye topluma karşı olması yönüyle toplum karşıtıdır. Bu durum anayasaya ve devletin çalışma düzenine de yansımıştır. Devlet sürekli toplumu parçalamakta, son­ra yeniden yapılandırmaktadır. Bu yeniden yapılanmayı da kendi isteğine uygun şekilde gerçekleştirmektedir. Bu durumda devletin ve Aydınlanma’nın iş birliği yapıp birlikte çalıştıklarım söyleyebiliriz. Aslında başlangıçtan beri birlikte çalışıyorlardı. Yani son üç yüz yıldır. Bu ma­nada, Aydınlanma Çağı’ın yaşadığımız bu dönemde her ne kadar Batı karşıtıymış gibi ve Batı değerlerini, Batı liberalizmini eleştiriyor gibi görünseler de İslamcıların çoğunun savundukları şeylere dikkat edersek fark ederiz ki aslında İslamcıların çoğu da oryantalisttir. Zira onlar, modern Batı’nın savunduklarının aynılarını farklı keli­melerle farklı ifadelerle savunmaktadırlar.</p>
<p><em>David Powers sizi eleştirdiği makalesinde* sizin için “anti oryantalist” nitelemesinde bulunuyor. Sizin için kul­lanılan bu ifade hakkında ne düşünüyorsunuz? Power s’ın bu ifadesi ve makalesine cevaben bir makalenizin bugün­lerde yayımlanacak olduğunu biliyoruz ama bu konu ile ilgili görüşlerinizi kısaca alabilir miyiz?</em></p>
<p>Tabi ki “anti-oryantalist”im. Eğer ben moderniteyi eleştiriyorsam, liberalizmi eleştiriyorsam ki eleştiriyo­rum, oryantalist karşıtı olmak zorundayım. Anti-oryan- talizm benim açımdan modernite çağında, hâkim/bas- kın düşünme biçimleri hakkında eleştirel olmak demek. Çünkü modernitede hâkim düşünme biçimlerinin hepsi oryantalisttir. Bunu ister Batılı kişiler yapsın ister bizzat Müslümanlar yapsın, bu böyledir. Bir Müslüman ente­lektüel bana gelip de “Biz demokrasi istiyoruz, biz Fran­sa’daki gibi bir devlet ve toplum istiyoruz!” dediğinde işte bu oryantalizmin bizzat kendisidir. Çünkü bu bana göre, modern terim ve şartlara tamamen bağlanmak demek­tir. İşte bu gerçek taklittir. Taklidin en kötü şeklidir. Bu, başka toplumların, sırf onlar kendilerinin daha iyi oldu­ğunu düşündükleri için taklit edilmesidir. Fakat modern projenin sağlıklı ve makul bir proje olduğuna dair hiçbir delil yoktur.</p>
<p>Demeye çalıştığım Müslümanların modern projenin geçerliliğini hiçbir şekilde sorgulamamış olma­larıdır. Örneğin modern şartları oluşturan gerçek malze­menin üzerinde durmamışlardır. Mesela Müslümanların kapitalizm ve işleme biçimleri hakkında söyleyecek söz­leri var mı? Sonuçta ekonomik sistemler az veya çok ka­pitalisttir, kapitalizmin bizzat Amerika gibi olması gerek­mez. Eğer İtalyan ya da İsveç modelini kabul ediyorsanız, hâlâ kapitalist olan ekonomik bir sistemle çalışıyorsunuz demektir. Bu Müslümanların arzu ettiği bir şey midir? Bu ülkeler bunu benimseyip güç sahibi oldukları için bu makul bir şey mi kabul edilmelidir? Bu, eğer onları ta­kip etmezsek güç noktasında eksik olacağımız manasına mı gelmektedir? Bu taklit için sunulan gerekçeler, bun­dan yüz-yüz elli hatta neredeyse iki yüz yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gerekçelerdir.</p>
<p>Başka deyişle “Eğer Batı gibi modernleşmezsek, Batı ile asla rekabet edeme­yiz” anlayışı. Şu anda ise artık farklı alternatif bir yakla­şım tarzı var. Modernitenin kendi içerisinden eleştiril­mesi ve bazı insanların hoşuna gidecek yeni bir model oluşturulması. Eğer bu model ilgi toplamayı başarırsa ve güçlenirse, yeni bir örnek model elde etmiş olacaksınız. Fakat maalesef Müslümanları çoğu, hatta İslamcılar bile Batı’nın yaptığını yapıp ismini İslami olarak koymayı ter­cih ediyorlar. Ve işte bu bana göre birçok yönden oryan­talizmin bir çeşididir. Eş deyişle bu manada oryantalizm sadece Avrupa ya da Kuzey Amerika’da değil, dünyanın birçok yerinde var. Ve eğer Aydınlanma projesine ve mo­dernleşme projesine eleştirel olarak yaklaşmıyorsanız, öyle ya da böyle oryantalizmle uğraşıyorsunuz demektir. Yani bizzat bir oryantalist olmayabilirsiniz ama bu du­rum, oryantalizmle çok fazla ilişki içerisinde olduğunuz ve ona çok fazla itibar ettiğiniz manasına gelir.</p>
<p><em>Amerika’daki İslam hukuku çalışmaları üzerinde du­rabilir miyiz biraz? Görüldüğü kadarıyla İslam hukuku, İslam araştırmaları içerisinde gelişmeyi en çok başaran alan. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz İslam hukuku­nun bu gelişimi yeterli seviyede mi?</em></p>
<p>Burada iki şeye vurgu yapmak istiyorum. Birincisi, Ba­tıda İslam çalışmaları İslam’ı yaşayan bir gelenek olarak ele almaktan uzak. Buradaki akademik bir çalışma, “öte- ki”nin çalışılması şeklinde ve her zaman için de “öteki­nin çalışılması olarak devam edip gidecek. Bunun basit gerekçeleri var: öncelikle eğer bir şeyi uygulandığı, amel edildiği yerden çıkarırsanız, konu hakkında uzak bir me­safeden yazıyorsunuz demektir. Hatta benim gibi haya­tı ve tahsili, hayatın tüm gerçeklerinin içerisinde geçen ve toplumsal düzenin alt tabakalarından gelen biri için bile bu böyle. Ben orada hayatı bir başkasının tadama- yacağı şekilde tecrübe ettim. Lüks bir evde yaşamadım, kimse beni gideceğim yere arabayla götürmedi. Bir pa­zar ortamında yaşadım, pazarda çalıştım. Böyle olması­na rağmen benim gibi Batı’ya gelenler bile belli zaman­larda bir uzaklık hissederler. Her ne kadar Doğu’da her ne yayınlansa okusam da buldozer gibi okuyorum tabiri caizse; gözden geçiriyorum. Endonezya’dan Fas’a kadar İslam dünyasından birçok insanı tanıyorum ve kendile­rini sıklıkla ziyaret ediyorum; buralarda aylarca kalıyo­rum. Fakat bu yine de orada yaşamak gibi değil. Demek istediğim şu ki, Kuzey Amerika’da İslam’la ilgili üretilen bilgi, İslami bilgiye yapılmış bir katkı değildir. Bu bilgi, İslam’ı Batı’ya iyi veya kötü şekilde anlatmaktır. Daniel Pipes veya Bernard Lewis kötü anlatırken, Wael Hallaq ve diğerleri iyi anlatıyor. Fakat bütün bu açıklamalar İs­lam’ın ne olduğu üzerine. Eğer İslami ilimler geliştirile­cek ve zamanla detaylandırılacaksa, bu İslam dünyasında olmalı, burada değil.</p>
<p><em>Hâlbuki İslam ülkelerindeki birçok kişi tarafından tam tersi düşünülür. Genellikle insanlar Batinın çalışma tarzım görmek üzere gelir ve Batida çalışmaya başlar.</em></p>
<p>Bu İslam’ın İslam ülkelerinde bile salt bir akademik dal hâline dönüşmesinden kaynaklanıyor. Ancak şu 10-15 yıldır bir hayat tarzı olarak algılanmaya başlandı. Fakat tarihte uzun süre bu böyle değildi. Aslında Ortadoğu’nun 1980’lere kadar İslam’la hiçbir alakası yoktu. Milliyetçi­lik, sosyalizm vs. birçok şey denendi, İslam’a bu manada şans verilmemişti. Şimdi ise bir yaşama stili olarak gelişi­yor. Mesela bugün şahsen görmek istediğim şey, binleri­nin Bestami, İbn Arabi ya da Hallac’ın ne söylediğini bir araştırma konusu olarak sunmakla yetinmeyip, o ülkeler­de yaşayan bir Müslüman olarak tasavvuf ve mistisizmin bugün nasıl yaşanabileceğini orijinal ve canlı bir örnek olarak açıklamaları. İşte İslam’ın gelişimi budur. İslam’ın akademik manada çalışılması, gerçek manada İslam’ın çalışılması demek değildir. Bu ikisi farklıdır.</p>
<p><em>Evet, aslında çok haklısınız. İslam’ı akademik bir nes­ne olarak çalışıyoruz ve çalıştığımız şey de orda kalıyor. Kâğıt parçacıkları olmaktan öteye geçmiyor bu yüzden çalışmalar.</em></p>
<p>Sonra da çalıştıklarımızın İslam olduğunu düşünüyor ve iddia ediyoruz. En azından bazı şeyleri İslam’ı açık­larken detaylandırırken kullanmak normaldir, zira man­tık her zaman var olan bir şeydir. Fakat sufızm üzerine Edinburgh Üniversitesi ya da Columbia Üniversitesinden çıkacak bir kitap yazmakla, mesela Gazzali’nin yazdıkla­rını nasıl yaşarım, doğru hayatı nasıl yaşayacağımıza dair bir kitap yazmak aynı değildir. Bu İkincisini, kendisi ve kendisi gibi Müslüman olan kişiler için ömrünü Konya’da geçirmiş ve ömrü boyunca orada İslam’ı uygulayarak ya­şamış bir kimsenin yazması gerekir. Yaşadığı şeyin ne olduğunu değil nasıl yaşadığını anlatmalı. Başka deyişle analitik akademik bir yaklaşımdan öte uygulama temelli bir yaklaşım olmalı. Zira analiz her şey değildir. Ben bü­tün hayatım boyunca analiz edip buna rağmen ölümcül projelere katılabilirim. Yine en rasyonel ve teknik açıdan uzman bir kimse olup katliam gerçekleştirebilir ya da milyonlarca insanı gaz odalarına koyabilirim. Mantığın, akıl yürütmenin ahlakla alakası yoktur.</p>
<p><em>İslam’la</em> ve <em>İslam hukuku ile ilgilenmeye başladığınız­dan bu yana fikirlerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?</em></p>
<p>Oldu tabi ki, olmaya da devam ediyor. Fakat bazı se­beplerden dolayı 1998 ve 2000 yılları arasında farklı bir şeyler oldu. Bunu nasıl ifade edebileceğimi tam bilmiyo­rum. Bu iki yılda bir nevi devrim yaşadım kendi içimde. Bende bu iki yılda düşünme noktasında en büyük değişik­liklerin olduğunu hissettim. Bu beni konulara daha farklı bakmaya itti. Bu sebeple de on yıldır yayınlarım nitelik itibarıyla öncekilerden daha farklı. Bir değişim sürekli vardı. Fakat bu organik bir değişimdi; yavaştı, içten içey- di. Fakat bu yıllarda bir anda değişimden öte bir sıçra­ma vuku buldu ve bu öncekilerden daha büyük çaplıydı. Olaylar, konular daha açık şekilde görünmeye başladı. Bu değişimin zirveye çıkması ise henüz gerçekleşmedi zan- nımca, hâlâ devam ediyor. Bunu kamuoyuyla paylaşmaya henüz fırsat bulamadım. Belki çok az bir şekilde şeriat hakkındaki kitabıma yansıdı. Bitirmeye çalıştığım devlet üzerine olan kitapta biraz daha fazla görünür olacak. Çi- had ve Kur’an’daki ahlaki paradigma üzerine olan diğer iki kitabımda da daha belirgin olacağını düşünüyorum.</p>
<p><em>Eserlerinizi görmekte sabırsızlanıyoruz.</em></p>
<p>Ben de bitirmek için sabırsızlanıyorum. Bir de şunu söyleyebilirim ki, ne kadar farklı konu üzerinde çalı­şırsam, her seferinde İslam’a dair konularda Avrupa’yı gündeme getirme ihtiyacı hissediyorum. Başka deyişle, modern dönem için, Avrupa’yı anlamadan İslam’ı anla­mak mümkün değil. Aslında yalnızca modern dönemde de değil. Çünkü bugün İslam hakkında bildiklerimiz Batı bilgisinin ürünü durumunda. Bu yüzden de İslam’ı düzgün anlamak için Aydınlanmanın ve Avrupa’nın genel olarak anlayışımızı nasıl etkilediği üzerinde durmamız gerekecek. Başka deyişle Avrupa tarihi, ekonomisi, aske- riyesi, mantalitesi, her türlü yönü İslam’ı anlamak açısın­dan önem ifade ediyor. Ve bunlar önceliği temsil ediyor, yani Kur’an’ın ne dediğini anlamak için bile bunu önce anlamak gerekiyor. Çünkü Kur’an’ın yorumlanmasından ve anlaşılmasından önce, tabiri caizse nefes aldığınız ze­hirli havanın farkında olmaz iseniz Kur’an’a müracaatın bir manası kalmaz. Zira öncelikle nefes almanız gerekir, metni okuyabilmeniz için yaşayan bir insan olmanız ge­rekir. Nefes aldığınız havadaki bir kimyasal sizi kuruntu­lu hâle getiriyor, beyninizin düzgün şekilde çalışmasını engelliyorsa, yaptığınızın anlamı yoktur. Bence Aydın- lanma’nın zihin üzerinde önemli bir etkisi vardır. Kur’an’ı okumadan önce ve İslam ile ilgili herhangi bir şey yapma­dan önce içinde yaşadığımız ve benim “modern durum” diye isimlendirdiğim bu havanın nasıl olduğunu anlamak gerekir. Bu benzetmemdeki hava, modern durumu tem­sil etmektedir. Diğer bir deyişle modern şartların İslam’ı anlayışımızı nasıl etkilediğini görmemiz gerekir ki İslam anlayışımız netleşebilsin.</p>
<p><em>Yeni çalışmalarınızın neler olduğunu soracaktım fakat siz zaten üzerinde durdunuz. Üzerinde çalıştığınız kitap­larınızdan birinin de konusunu oluşturan cihad hakkın­da ne düşünüyorsunuz. Özellikle Amerika bağlamında cihad hakkında neler söyleyebilirsiniz?</em></p>
<p>Öncelikle şunu söylemeliyim ki 1900’lere kadar Müs­lümanların anladığı ve uyguladığı cihad ile bugünkü ci­hadın çok az ortak noktası vardır. Sadece Müslümanlar arasında değil, cihad hakkında çok şey iddia eden Batık­lar arasında da. Bugünkü cihad tasavvuru Schmittçe bir tasavvurdur. Yani Cari Schmitt’in çok güzel analiz ettiği politik konseptin etkisi altında kalmıştır. Yani İslam hukuku her şey gibi siyasallaştırılmıştır. Modern dönem öncesi İslam, politikanın hâkimiyeti altında kalmamıştı, aksine siyaset şeriatın hâkimiyeti altındaydı. Şimdi ise si­yaset ve politik hususlar merkezi paradigmayı oluşturu­yor. Politika bugün her şeyi belirliyor. Dolayısıyla cihadı tarihte(ki olumsuz manasında)n kurtarmak demek onu politik şartlardan kurtarmak demektir. Bugün yaptığımız şey, cihadı alıp onu yeniden bugün batıdaki politik uy­gulamanın temelini oluşturan Schmittçe bir fikre uygun olarak biçimlendirip şekillendirmekten ibarettir. Müslü­manların yaptığı şeyi, daha önce Avrupalılar da yapmış­lardı. Mesela fundamentalizm, tarihi bir fenomen olarak Amerikan fenomenidir. Müslümanlara ait değildir, hatta Avrupa’ya bile ait değildir. Fundamentalizm ve dinî poli­tikanın bizzat kendisi Batılı ise, tabii ki İslami de olacak­tır. Başka deyişle özetle cihadın iki yaşantısı vardır. Biri moderniteden önce, diğeri moderniteden sonradır. Bana göre cihad algısındaki bu değişim, modernitenin doğal gelişimini yansıtıyor.</p>
<p>Cihad kitabımda bunun üzerinde duruyorum. Modern dönemde nasıl anlaşıldığı üzerinde durmadan önce modern öncesi dönemde nasıl anlaşıl­dığına dair birkaç bölüm ayıracağım. Yani gerçekte nasıl görülüyordu, fıkıh kitaplarındaki bilgiler nasıl yorumla­nıyordu, cihad yapmak ne demekti ve cihad nasıl dinin temeliydi&#8230; Bu askerî manada değil. Aslında devlet üzeri­ne yazdığım kitap, devletten çok cihad üzerinde duruyor. Çünkü cihad birçok yerde herkesin bildiğinden öte nefis­le başa çıkmak manasında kullanılmıştır. Eğer cihad me­selesini gerçekten iyi çözümleyip bağlamı içinde okuma­yı başarırsanız, nefisle mücadele manasındaki cihad bile size “Cihad büyük ve küçük olarak ikiye ayrılır. Büyük cihad kişinin kendi nefsiyle yaptığı mücadeledir.” şeklin­deki basit önermeden daha farklı şekillerde görünecektir. Bu benim devlet üzerine yazdığım kitapta yapmaya çalış­tığım şeydi. Yani nefisle cihad etmek ne demektir. Çünkü bu İslam toplumunda ahlakla ilgili konuların temelidir. Ben bu yapı ve ortam içindeki Müslümanları, modern devlete konu olan vatandaşlarla karşılaştırıyorum. İşte bu kavramların devletle ilgili oluşu bu açıdan. Cihadın süjesi, modern dünyadaki vatandaşa tekabül etmektedir.</p>
<p><em>Kitaplarınızın yayınlanmasını sabırsızlıkla bekliyo­ruz.</em></p>
<p>Ben de mümkün olduğunca çabuk bitirmek için sabır­sızlanıyorum.</p>
<p><em>Röportaj istediğimizi kabul ettiğiniz ve bize bütün bu konular üzerinde konuşma imkânı sunduğunuz için çok teşekkür ederim.</em></p>
<p>Asıl ben teşekkür ederim.</p>
<p>[Konuşan ve çeviren: Fatma Betül Altıntaş, <em>İslam Hukuku Araştırmaları,</em> 2011, sayı: 18, s.143-155]</p>
<p>Wael B. Hallaq &#8211; Direniş Olarak İlim / Tarih, Şeriat ve Modernite,SYF:61-82</p>
<p>1 David Powers, “Wael B. Hallaq on the Origins of Islamic Law: A Revievv Essav” <em>Islamic Law and</em> Sodety, 2010, dit: 17, sayı: 1, s. 126-157). [der]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-ve-islami-ilimler-uzerine/">İslam Hukuku ve İslami İlimler Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-ve-islami-ilimler-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Wael B. Hallaq &#8211; Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 07:11:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Taha]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakdışı davranış]]></category>
		<category><![CDATA[aklileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[gazali]]></category>
		<category><![CDATA[islam geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernistler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abid Câbiri]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr Hamid Ebu Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[sadıklık]]></category>
		<category><![CDATA[seküler hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[seküler ontoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24791</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; (Abdurrahman Taha’nın Felsefesinde Ahlak ve Yeni İnsan) Öz-yasama da özerklik için zorunlu ya da yeterli bir şart değildir, çünkü vatandaşları kendilerinin hiç arzulamadığı yasaları benimsemeye mecbur bırakan özel şartlar, mümkün durumlar ve dış baskılar olabilir, ki bu sıklıkla söz konusudur. Bunlar vatandaşların bu yasama eylemleriyle özerkliklerini artırdıklarını hissetmeyebildikleri durumlardır. Bilakis böylesi yasalar vatandaşların uzun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/">Wael B. Hallaq – Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<h3><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24803 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-300x300.jpg" alt="" width="362" height="362" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-scaled-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-scaled-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-1536x1536.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-2048x2048.jpg 2048w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></h3>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="93435366">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(Abdurrahman Taha’nın Felsefesinde Ahlak ve Yeni İnsan)</strong></p>
<p>Öz-yasama da özerklik için zorunlu ya da yeterli bir şart değildir, çünkü vatandaşları kendilerinin hiç arzulamadığı yasaları benimsemeye mecbur bırakan özel şartlar, mümkün durumlar ve dış baskılar olabilir, ki bu sıklıkla söz konusudur. Bunlar vatandaşların bu yasama eylemleriyle özerkliklerini artırdıklarını hissetmeyebildikleri durumlardır. Bilakis böylesi yasalar vatandaşların uzun uğraşlar sonucu kazanmış oldukları özgürlüklerine daha ileri sınırlamalar getirirler. Dolayısıyla sekülerizmin baskıları altında, bazı önemli düşünürler (Rousseau, Montesguicu ve başkaları) özgürlüğü yasa ile eşitlemişlerdir.</p>
<p>Şöyle ki özgürlüğün yasaya uymakla elde edilebileceği, yasaya ne kadar çok uyulursa, o kadar çok özgürlük kazanılacağı söylenmiştir. Nasıl ki ahlak yasasına tam olarak uymadan ahlaki özgürlüğe sahip olunamazsa, insani siyasi yasaya kesin bir teslimiyet olmadan da siyasi özgürlük olamaz. Buradaki sorunsal, özgürlüğün temelinin yasaya itaat etmekte yattığı ilkesi değildir, her ne kadar bu paradoksal olsa da; bilakis sorunsal, ilahi yasaya uymanın bir kölelik (“ubüdiyye) biçimi iken insani yasaya uymanın özgürlüğü ürettiği önermesidir. Yasanın insan iradesinden çıkması kesinlikle, onun Jinsani yasanın| gerektirdiği uyma niteliğinin ilahi yasanın gerektirdiği nitelikten farklı olduğu anlamına gelemez (AD, 193). Bu yüzden öz-yasama özerklik için yeterli bir şart değildir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seküler ontoloji (siyasi teoloji, ilerleme teolojisi vs. adını verdiğimiz şey) de dâhil olmak üzere, aşkınlığın insan zihni için vazgeçilmezliğine dayanan Taha, İç-aşkınlığın üç ilkeye dayandığını öne sürer. Bunlardan birincisi fıtrat, yani insanların gayb âlemine bağlı arketipsel hallerini kavrama kabililiyetidir. Bu, sözde seküler Batı da dâhil olmak üzere bütün dünyadaki toplumlarda şahit olunan bir olgudur. İnsanların çoğunluğunun şu anda, baskıcı seküler söyleme rağmen, binlerce yıldır olduğu gibi, maneviyatçılığa ve şu veya bu aşkınlık biçimi inancına niçin bağlı kaldığını açıklamanın çok yolu yoktur. “İnsanın ruhu özel bir güce (kuvve hâssa) sahiptir ve bu güç daha ziyade arketipsel bir hafızaya benzer ve kendisinin bu dünyadaki hafızasından önce vardır” (AD, 50-51); bu, İslam ilahiyatının asırlar boyu geliştirdiği bir fıtrat kavramıdır.”482</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bireyin mutluluğu, mutluluğunun dayandığı ruhun dışındaki şeylerle bağlantılı değildir, bilakis ruhunun içindedir. “Bu, gizli bir mutluluktur, zira kaynağı, manevi bir bakıcı, asla geçici değildir.” (SA, 87)</p>
<p>Son olarak ve soyut akla ve konuşma medeniyetine hâkim olan yanlış anlamalara karşı, desteklenmiş ahlak estetik değilse, başka hiçbir şeydir. Batılı anlayışta ahlak estetiğe ve sanata müdahil olmamalıdır, çünkü ahlaki değer bir dayatma, bir zorlayıcı fenomen oluşturur. Bu fenomen, sanat ve estetiğin varlığı sanatçının duygu hallerine bağlıysa sınırlayan ve baskılayan çeşitli caydırıcılık araçlarını dayatır. Buna karşılık desteklenmiş ahlakta, güzellik ve estetik değerler birinci dereceden ahlakidir, zira bu ahlak biçimi ile estetik arasındaki ilişki ne otoritercedir ne de baskıcı. Zira böylesi bir yanlış anlayış dışarıdan dayatılan zorlayıcı bir kontrol sistemi varsayar, oysa desteklenmiş ahlak düşünüldüğünde böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>Taha&#8217;nın demek istediği husus, zorlama ve baskıcılığın ahlaki oluşuma nispet edilmesinin ideolojik bir silah olduğu ve özgürlük ahlakı adına gerçek ahlakı ve ahlaki oluşumu baskılamayı amaçladığıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kişi ahlakdışı bir davranışta bulunursa bu davranışı ona çok pahalıya mal olabilir. Şöyle ki bu davranışı kusurlu davranışları kaydeden ve sonraki nesiller ve asırlar için bir miras olarak kalan tabakat kitaplarına kaydedilir.* Yazar-hocanın eseri normalde, böylesi anlatılar sayesinde otorite kazanacak veya kaybedecektir. Hoca olmak itibarıyla tipik bir hoca, şu hâlde, ahlaken örnek bir kişiliktir; tıpkı kendisi kendi hocalarına benzemek istediği gibi, öğrencileri de ona benzemek ister. Bu Hz. Peygamber&#8217;e (sav) kadar geri gider. Onun öğrencilerinin öğrencileri de aynı şeyi yapacaktır.</p>
<p>Bunu modern bir üniversite hocasıyla karşılaştıracak olursak, bu hocanın sınıf dışındaki kişisel davranışı öğrettiği şeyle bağlantılı görülmez, ahlaki bir inceleme ve değerlendirme konusu ise hiç yapılmaz. Bir hoca Platon&#8217;dan Kant&#8217;a ve Macintyre&#8217;a ahlak felsefesini başarılı şekilde okutabilir, ama yine de “başarılı bir psikopat” olabilir, alçağın biri olabilir. Bir suç fiili işlemediği müddetçe, mesleğin “normal” bir üyesi olarak hareket etmeye devam edecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sadıklık bir şeydir, bir yoğunluk düzeyidir, buna karşılık sadakate dair farkındalık ise başka bir şeydir. Buna karşılık sadakate ilişkin farkındalığı aşmak, tamamen başka bir şeydir, ilk iki safhayı geride bırakan bir yoğunluk derecesidir. Burada niyetin samimiyeti, failin sözünün doğruluğu ile uyumlu, eyleminin doğruluğu da samimi niyetiyle uyumludur. Dolayısıyla tek bir ahlaki eylemin pek çok ve çok-katmanlı yapısı vardır, her parça ve katman özel bir ahlaki hâl yansıtmaktadır (SA, 82).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Maddecilik öylesine yaygınlaşmıştır ki ekonomik kazancı aşıp bizzat insanın alanına geçmiştir. Bir zamanlar manevi ve manevi olarak ahlaki olan şeyler, cisimsel ve somut kâr ve zarar, haz ve acı biçimlerine dönüştürülmüştür. Bu yüzden soyut aklın sınırlılıkları neredeyse, burada ve şimdi olduğu gibi, sadece cisme odaklanma (mi&#8217;yârü&#8217;t-takvimil-bedeni) tarafından ifade edilmeye başlamıştır. Kısaca modern Batı medeniyeti, söyleminde baskıcı, epistemolojisinde krizde ve tekniğinde tahakkümcü akıl tarafından kısıtlanmıştır (SA, 145). Bu yüzden bütüncül hâkimiyet dünyayı düzenlemekle (nazm) kalmayan, aynı zamanda onu yeniden örgütleyen (tanzim) ve disipline eden (intizâm) bir sistem geliştirmiştir. Birincisi dini ve manevi değerleri, metafizik denilen şeyi dışlamış; ikincisi ona hükmetmiş ve ayrıca ona kendi alternatifini yaratmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bununla beraber, “konuşma medeniyeti” Taha&#8217;nın genel düşünce sisteminde iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Batı medeniyetinin kendisinin uygulamadığı idealleri vaaz ettiği veya fikirlerin («“konuşma”nın) ne kadar yüce ve iyi niyetli de olsa, bir pratik mantığı aracılığıyla ilan edilen veya çıkarsanan asıl amaçlarından farklı veya onlara ters sonuçlarla zirveye ulaşmasıdır. Bu, Taha&#8217;nın şimdiye kadar söylediklerinin çoğu ile uyumludur. İnsanı kölelikten kurtarma adına, Avrupa modernitesi gezegenin her yerinde insanları bilakis köleleştirmiş ve çok zaman yok etmiş, insanın fiziksel şartlarını iyileştirmeyi amaçlayan teknik de kendi yaratıcılarını köleleştirmekten daha fazlasını yapmıştır. İkinci anlaşılma biçimi şudur: Batı, bir “konuşma medeniyeti”dir, zira pratiğin bir ifadesi olarak gerçeklik ile onun ruhun teknolojileri adını verebileceği şey arasında köklü bir kopukluk vardır. Bu durum, pazar günü yapılan kilise ayini ile temelde paradigmatik olarak hâkim gerçekliklere teslim olan pazartesi günkü her zamanki iş hayatı arasındaki uyumsuzlukta tezahür eder. Ancak bu iddianın geçerli olabilmesi için, ayrımın “konuşma” ile -nötr bir terim olan fiil anlamındapratik arasında yapılmaması, bilakis konuşma ile -Taha&#8217;nın kavram dağarcığında alışkanlık ve ahlaki somutlaştırma teknolojileri anlamına gelen-amel arasında yapılması gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Konuşma medeniyetini, iki paralel cephedeki eylemleri karakterize eder: bilgi ve teknik. Teknik mantıksal ve varlıksal olarak bilgiden önce olmasına rağmen, ikisi birbirini tamamlar ve birbirine bağımlıdır. Bunların ikisi de hayranlık konusu olmuştur (iftitân), öyle ki bilgi arayışı sadece teknik tarafından tanımlanmış ve sınırlandırılmıştır. Bu iki biçimin on yedinci yüzyıldan itibaren yaşadığı evrilme sürecinin zirvesi, mevcut bilgi biçimlerinde krizlere yol açan ve tekniğin hâkimiyetine teslim olan bir zirvedir. İkisi toplu etkilerinde büyük bir zarara sebep olmuştur (SA, 91).</p>
<p>Teknik, bilginin yaratılması ve biriktirilmesinde duyusal gözleme dayanan pratik bir yöntemdir. Deney, bulguları doğrular veya yanlışlar, bu bulgulardan doğru olduğu ispatlananlar bütün insanların benimsemesi ve kendisine göre yaşaması gereken evrensel yasalar konumuna yükseltilir. Bu yöntem aynı zamanda, çalışma konusunu yöneten yapısal biçimlerin ve nicel ilişkilerin türetilmesine dayanır. Böylece bu biçim ve ilişkiler, hisli ve hissiz varlıklar hakkında kesinliğe sahip olduğu iddia edilen daha ileri çıkarımlar verecek şekilde düzenlenirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı modernitesinin ve artık genel olarak modernitenin belirgin bir özelliği “konuşma / söz medeniyeti (hadâratü&#8217;l-kavl) olmasıdır446 ve bu, bir “amel medeniyetinin (hadâratül-&#8216;amel) tam karşısında yer alır. Söz medeniyetinde sözcükler, konuşma ve söylem ile fiiller, eylemler ve amel arasında temel bir boşluk vardır. Bu, sözün fiile hâkim olduğu ve onu ezdiği bir medeniyettir (SA, 59). Bu, filozofumuzun “bilgi seli” adını verdiği şeyde temessül eder. Bilgi selinde teknoloji, iletişim devrimi ve bilginin küreselleşmesi toplumsal ve siyasi hayatın bütün biçimlerine sızmıştır. Bu “sözlü artış&#8217;ın ahlaki yaşam biçimleri üzerindeki etkisi, özellikle ahlakın hayatın farklı alanlarından ayrılması ve soyutlanması ışığında, yıkıcı olagelmiştir. Böylesi başka daralmalar arasında, ahlak bireylerin özel hayatına indirgenmiştir. Bu, devletin hâkim gücü altında gittikçe hem çekilip büzülen hem de incelen bir alandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İnsanın varlığı ahlaktan önce değil, onunla beraberdir.”** (SA, 54) Kesin olarak diyebiliriz ki bu asıl ilke düşünürümüzün en ısrarcı / sürekli ve temel tezidir ve onun insanlığın özü akıllılık değil, ahlaklılıktır tezi ile uyumludur. Geç modernitede, bu açıkçası yeni bir felsefi konumdur ve Taha bunun tamamen farkındadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modernitenin ahlak okullarina ilişkin bir soruşturma(Sezgicilik,Dogaçılik,Mutlakçılık,Görecelilik, vs.) Taha&#8217;nın “fikri karmaşa (favda fikriyye)” adını verdiği ve Batılı ahlak felsefesini vuran şeyi ortaya çıkarır. Her okul sadece akli yöntemlerle kendi ahlak öğretisine ulaşmış olduğunu iddia eder, ancak bizzat bu birden fazla aklilik iddiası onların tutarsızlığının ikna edici delilidir. Tutarsızlık, aynı modern mekân ve zamanın ürünleri olarak, bu okulların çeşitli öğretileri ile birlikte hepsinin birden doğru olamayacağından ibaret değildir; bilakis onların bir bütün olarak da bir çelişkiler yığını olmalarıdır. Ancak çelişki ve tutarsızlık, bu modernistlerin kendi kabulü ve ısrarı nedeniyle, bizatihi akıldışılığın temelidir. Bu ikilemden kaçınmak için, onların her birinin kendi aklilik biçiminin pek çok biçimden sadece biri olduğunu ve bu akliliklerin kesinlikle tüketici olmadığını kabul etmesi, kendisinin değerlendirmediği başka-dünyayıaklileştirme biçimlerinin var olma imkânını açık tutması gerekir (SA, 16).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilimsel akılcılık ayrıca pek çok olumsuz özellikten olumsuz etkilenmiştir. Birinci olarak, bilimsel akılcılık kendi söylemini yöntemlerini öznel değer ve öznel anlamdan temizleme arzusuyla meşbu hâle getirerek nesnellik iddiasında bulunur. O, kendisinin tarafsız bir gözlem ve duyum tecrübesi ile sınırlandığını iddia eder. Bu ikisinde ise dini anlam ve ahlaki değerler saf nesnellik yolunda duran engeller olarak görülürler. Oysa gerçekte bu akli pratiğin bütün yaptığı dini anlamı yerinden ederek oraya nesnellik de dâhil olmak üzere kendi seküler ve ahlakla ilgisiz fikirlerini yerleştirmektir. İkinci olarak, bilimsel akılcılık dışsallık üzerine (el-cümüd “âlâ&#8217;z-zâhir) inatçı bir ısrarda bulunur, böylece bir şey kendisinin temsiline ve görünüşüne eşit kılınır. Ne var ki eşya, ancak mekân ve zamana yerleştirilmek suretiyle fenomenlere dönüştürülebilir. Bu demek oluyor ki modern bilimsel akılcılık nicelleştirilmeye, ölçüme ve deneysel analize indirgenemeyen eşyanın iç hakikatlerini (e/-hakâiku”1-bâtına) ihmal etmektedir. Bu kısmi dünya görüşü kesinlikle, iyi hayata ulaştıran gerçek faydaya ulaşmayı sağlayamaz ve sağlamaz. Bu da bu akılcılığın niçin insanlığın kaderini iyileştirmeyi hedeflerken pratikte çok daha fazla zarara sebep olduğunu açıklamaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aristo aklı insanlığın mahiyeti, insanı hayvandan ayıran özsel / vazgeçilmez bir niteliği olarak görmüştür. Dolayısıyla Aristo&#8217;nun insan tanımı, birinci ve üçüncü ölçütü (eylemcilik ve ayrılmaz tamamlayıcılık) bariz şekilde karşılamamaktadır, her ne kadar sınırlı bir ölçüde ikincisine uysa da. Aklın öz olarak tanımlanması onu benliğin (244) bir tür bedeli / yedeği hâline getirir, oysa akıl bir eylemdir ve davranış biçimidir*9 Akıl, bütün insani eylemlere nispetle vazgeçilmezdir: Bir kimse görme duyusu ile düşünür, yine işitme duyusunu kullanırken de düşünür. Dolayısıyla aklın iyi veya kötü olduğuna hükmedilir: Akıl, iyi eylemlerde kullanılırsa iyidir, kötü eylemlerde kullanılırsa kötüdür. Bu yüzden akıl, içinde yer aldığı davranış biçimlerinin değişmesiyle değişir ve kendini bir düşünce niteliğinden bir başkasına dönüştürebilir.</p>
<p>Aristo&#8217;nun akıl tanımının insanı ayrı ve özerk bileşenlere bölmek gibi ilave etkisi vardır, çünkü akliliği insanlığın bir özü yapmak, diğerleri arasında, eylem ve tecrübi bilgi özsel niteliklerine sahip olan insan öznesine ilişkin parçalı bir görüşe götürür. Diğer taraftan, Aristocu gelenek değerlendirmeci asilleştirmeye önem verirken bunu doğru yönde almamıştır, çünkü insanın kemali için zorunlu gördüğü değerlerin zıtlarına dönüşmeyeceğinin garanti olduğu, iyiyi gerçekleştirmeyi amaçlarken zararla sonuçlanmayacağı söylenemez. “Bunun delili onların tanrılar statüsü verilen On Akıl öğretisidir” (SA, 63, 65).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Altıncı Bölüm&#8217;de, Taha&#8217;nın siyasal İslamcıları keskin şekilde eleştireceğini ve böylesi bir ahlaki selefi somutlaştırmayı onların siyaset ve “din” anlayışlarının karşısına yerleştireceğini göreceğiz. Taha, modern selefi tezahürü, hakiki bir ahlaki veya ahlakileştirici (tahliki) olmadığını, bilakis hem metinselci / zâhiri hem de siyasallaşmaya (fesyis) meyyal olduğunu söyleyerek reddeder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci olarak, her fikri proje ya da araştırma alanı tam ve olgun olmak için, yer aldığı alan içinde amacının hakikatleri tesis etmek olması nispetinde Tanrı&#8217;yı bilmeye götüren bir yolu aramalıdır. Zira bütün araştırma alanları son tahlilde Allah&#8217;ın yaratmasının bir cüzüdür ve O&#8217;nun yaratıcı işlerinin bir ifadesidir. Soyut akıl taraftarları, başlarına çok zarar ve yıkım gelmesi pahasına bu bağlantıdan kaçınmıştır. Taha bu zararı tam olarak belirtmez, ancak onun kastı kesinlikle doğal yaşam alanının modern dönemde tahrip edilmesi, toplumsal düzenin parçalanması, anlam yitimi ve bunun psişeye zararı, soykırım, hegemonya ve daha başkalarıdır.*!5</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Falanca kişiden falanca mesele hakkında bir şeyler biliyorum, çünkü onun hakkında bunu işittim.” Bu, görünen niteliklere ilişkin teorik bilgidir. Ancak bu kimse, “Falanca ile ilgileniyorum, çünkü ondan X konusunda faydalanıyorum” derse, bu ifade fayda sağlamak ve zarardan kaçınmak için amaçlanmış dışsal eylemlere ilişkin pratik, tecrübi bilgiyi temsil eder. Diğer taraftan bu kişi, “Falancadan hoşlanıyorum / seviyorum, çünkü o da benim hakkında aynı duygulara sahiptir” derse, bu kişi içsel, canlı bir bilgi (ma&#8217;rife hayye) tercrübe eder. Bu bilgi ona, içsel nitelikler ve içsel eylemler ve haller aracılığıyla dışsal niteliklerin ve eylemlerin bilgisine ulaşmakta yardımcı olabilir.</p>
<p>Taha bu üçüncü tip bilgiye “canlı pratik bilgi (en-nazarü”&#8217;âmeliyyü&#8217;l-hayy)”, el-mülâmese adını verir. Bu, görünüşe göre Ebü&#8217;l-Hasen el-“Âmiri&#8217;nin el-İ&#8217;Tâm bi Menâkıbi&#8217;l-İslâm adlı eserinden alınmış bir terimdir (AD, 122).4</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern öncesi İslam geleneği içindeki -Gazâli&#8217;nin dikkat çekici İhyâu “Ulümiddin&#8217;i5 de dâhil olmak üzere yarı hukuki eserlerdeki geniş bir geleneği yansıtan Taha, gösteriş (tezâhür) ve taklit gibi yozlaştırıcı unsurlardan bahseder. Gösteriş, bir dizi temizleyici ve silici pratiği içerir, ki eylem ve amelin içsel “ruh”una hakiki bağlılık olmadan aşırı icrayı da kapsar. Bu da çifte kırılmadır, zira samimiyetten yoksundur ve ayrıca yalana varan bir aşırılık içerir. Sahte aşırı sadece sahtekârlığı gerektirmez, aynı zamanda toplumsal faydalar elde etmeyi de amaçlar ki ikisi de eylemi gerekli samimiyet eyleminden yoksun kılmaya varır. Samimiyet eksikliği ve toplumsal olarak ilgili, ama aşırı olan amel de faili kendi dindarlığını ve tutumunu gözünde büyütmesine ve aynı zamanda başkalarınınkini küçümsemesine sebep olur. Bu kendini beğenmişlik sağlıksız bir tutumun sadece başlangıcıdır ve bu tutum, başkalarını daha az dindar olarak yargılamakta, hatta onları inançsızlık / küfürle suçlamakta zirveye ulaşır. Bu da dinin emrettiği her şeye aykırı bir harekettir (AD, 79-83) .*</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Teknik, kendine ait bir hayat benimser ve insan iradesinden bağımsız hâle gelen kendi mantığını geliştirir ve tekniğin iç mantığı iki derinden zararlı ilkeye dayanır: Birincisi, “Her şey mümkündür” akıldışı ilkesidir. Bu ilke ahlaki, doğal veya baş. ka türden bütün bağlılıkları, caydırıcıları veya sınırlamaları ortadan kaldırır. Ve insan bu mekanik-araçsal ilkeyi bir kez kabul ederse, teknik insani çaba sınırları içindeki her şeyi ele geçirir, bu da tanık olunan zararlı sonuçlar doğurur. İkincisi, şu ahlakı hiçe sayan ilkedir: “Mümkün olan şey, yapılmalıdır. veya “Yapılabilen yapılacaktır.” Bu ilke, kişinin kendisini bütün ahlaki kısıtlamalardan sıyırmasını gerektirir ve ahlaki kısıtlamalar bazı ahlak dışı eylemleri işleme yolunda bir engeldir. Bu eylemlere örnek olarak tabiatı yok etmek veya değiştirmek, kimyasal, biyolojik ve radyolojik silahlar yapmak zikredilebilir. Burada temel mesele sadece tekniğin yıkıcı etkileri değil, akılcılığın, kendisinde eylemin ahlaki etkilerini yitirdiği cehalete dönüş biçimidir. “Sanki soyut akıl paradigması, uygulama ve etkilerinde, kendi yıkımının tohumlarını taşımaktadır.” (AD, 45; ama ayrıca SA, 66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Bu yüzden kureselleşmenin mantıgı maddecidir ve sınırlandırna olmaksızın, zenginlik için maddi zenginliği artırmaya çalışır. Kârın sınırı olmadığı gibi, rekabetin de sınırı yoktur, bu uğurda toplumsal, bireysel ve başka türlü her çıkarı feda eder. Şirketler ulusal devletin her türlü yasal sınırlamalarının aleyhinde olmakta asla tereddüt etmez ve sıklıkla (tamamen suç faaliyetlerine değilse) rüşvet ve baskı gibi yasadışı faaliyetlere müracaat ederler.“ Daha da önemlisi, bu şirketler dünyanın bütün toplumlarında maddeci değerlerin propagandasını yapmak ve serbest piyasanın ve tüketimciliğin mantığına müdahele eden bütün değerleri küçültmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Sonuçlar yıkıcıdır ve bu sonuçlar arasında şiddetin, yolsuzluğun, uyuşturucunun, sapkınlığın ve toplumsal dayanışmadaki bütün düşüşlerin yaygınlaşması da yer alır (RH, 80). (Burada Taha&#8217;nın çokuluslu şirketler ile devlet arasında gördüğü ayrılığa dikkat ediniz. Bu ayrılıkta çokuluslu şirketler ulusal devletin normatif hukukuna muhalif yapılar olarak görülmektedir. Ancak her iki yapının da, arada rekabet olmakla beraber, tek bir düşünce yapısının harekete geçirdiği,aynı büyük tahakküm projesinin farklı organları olduğu fazlasıyla iddia edilebilir)”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Küreselleşme fenomeninin karmaşıklığının farkında olan Taha, kavramın işletilebilir bir tanımını sağlamaya çalışır, Ona göre, küreselleşme “üç alanı kontrol etmek yoluyla dün. yayı toplumlar ve bireyler arasındaki tek bir ilişkiler alanına dönüştürecek şekilde dünyanın aklileştirilmesini temsil eder, Söz konusu üç alan şunlardır: gelişme alanında ekonomiyi kontrol, bilgi alanında tekniği kontrol (teknoloji) ve iletişim alanında Dünya Çapında Ağ&#8217;ı kontrol.” (RH, 78)</p>
<p>O hâlde küreselleşme dünya için doğal bir hâl veya durum değil, bütün dünyayı etkileyen inşa edilmiş bir eylemdir. Nesnesi olarak dünyada işlemde bulunmaya devam eden genişleyici bir aklileştirme eylemidir. Bu da aynı zamanda onun, üç kontrol alanı aracılığıyla dünyayı tek bir toplumsal, kültürel ve siyasal birim olarak yeniden yaratmaya çalışan sürekli ve asla tamamlanmamış bir eylem olduğu demektir. Taha devamında der ki: Bu yüzden sadece bu üç gücün hareket şeklini ve yarattıkları ilişkilerin doğasını anlamak yetmez, bu ilişkilerin sistemdeki oyuncuların karakteri üzerindeki ahlaki anlamdaki etkilerini de anlamak gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ahlaki irade, gördüğü her şeyde ahlaki içerik görmeye çalışır. Dolayısıyla Kur&#8217;ân&#8217;ın zikredeceği tarihsel anlatılar dar, çizgisel ve olgusal anlamda tarihle ilgili değil, o olayın ahlaki zaman içinde ahlaki bir meselenin yorumlayıcı alanı olarak ifade ettiği şeyle ilgilidir. Kur&#8217;ân&#8217;ın amacı bize Batılı tarih anlatıcılığı ve tarih yazımcılığı anlamında tarih öğretmek değil, özel ahlaki amaçlar ve belli değerler gerçekleştirmektir. Kur&#8217;ân&#8217;ın tasvir ettiği olaylar dar olarak anlaşılan olaylardan ibaret değildir. Muhtemelen günün sonunda, bu olaylar hiç olay dahi değildir; bilakis insan davranışına rehberlik etmeyi ve düzeltmeyi amaçlayan, anlambilimsel bir türe sahip ahlaki yol işaretleridir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslami modernistler hiçbir yaratıcılık biçimine katılmamış, kendi tarihlerinin ve şartlarının özel bağlamından hareket etmeyi gerektiren kendi hermenötik görevlerini yapmamışlar; bunun yerine “bir başkasının (yani Avrupalının) tarihinde gerçekleştiği şekliyle modern eylemi yeniden üretmişlerdir.”38 Stratejilerinin ifşa ettiği üzere, onlar en küçük ayrıntıya varıncaya kadar Batıyı taklit etmiştir, çünkü stratejiler tamamen özel ve yerel bir tarihsel tecrübeye tepki değilse, o tecrübenin bir ürünüdür. Bu tecrübe de özü itibarıyla Avrupa ya aittir ve kesinlikle hakiki evrensellik düşüncelerinden yoksundur. Stratejiler asıl itibarıyla Aydınlanma insanlarının kilise adamlarına karşı giriştiği mücadelenin türevleridir.</p>
<p>Bu, fikri olarak, modernitenin “Avrupa gerçekliği (&lt;uygulaması)”nin temelini teşkil eden üç ilkenin doğuşuna sebep olmuş bir mücadeledir. Bu ilkeler şunlardır:</p>
<p>(1) İnsani çaba tanrılara değil, bizzat insana yoğunlaşmalıdır. Bu, kilisenin manevi otoritesine karşı kazanılacak bir rekabete imkân verir.</p>
<p>(2) Eylemin aracı vahiy değil, akıldır. Bu, kilisenin eğitim üzerindeki denetimine yönelik bir saldırıya imkân verir.</p>
<p>(3) Dünyaya bağlılık veya dünyevilik ahiretle meşgul olmanın yerini almalıdır. Bu, kilisenin siyasi otoritesi ile başarılı bir karşılaşma ve hesaplaşmanın temelini oluşturur &gt;</p>
<p>Dolayısıyla İslami modernistlerin Kur&#8217;ân&#8217;a yaklaşımları hem eleştirel nitelikten hem de inandırıcılıktan yoksundur:</p>
<p>1) Eleştiriye girişememek. Belli bir yöntemi belli bir konuya uygulamak meşruiyet gerektirir; bu meşruiyet de yöntem ile konu veya mesele arasında uygunluk (münâsebe) testine dayanır. Uygunluğun gerçekleşmesi için, yöntemin bir başka analiz bağlamına aktarıldığında uygulanabilirliğini koruması, buna karşılık konunun kendisine bu yöntem uygulandıktan sonra özellik ve karakterini koruması gerekir. Müslüman modernistler, uygunluk testi dikkate alındığında, ithal ettikleri yöntemleri eleştiremeyeceklerini ispatladıkları için, (bu eleştiri onların moderniteye katılmalarının bir önşartıdır), bu eleştiri yeteneğini geliştirmeden önce, bu uğraşıya ilk planda dâhil olamamışlardır (RH, 190).</p>
<p>İkincisi, modernistler açıkça, ithal ettikleri teoriler ve eleştiri yöntemleri üzerinde hâkimiyet sahibi değildir ve bu teori ve yöntemlerin dayandığı temellere ve metodolojik katmanlara dair sadece yüzeysel bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla eserlerinde belli kavram ve meselelere ilişkin sıkça karıştırmalar söz konusudur. Modernist Müslüman yorumcular alıntılar alanında dahi yeterince dikkatli değildir ve yeterince düşünülmemiş, pek çoğu eskimiş teori ve fikirlere rastgele bağlanmışlardır. Bu fikir ve teoriler kendi asli Avrupalı bağlamlarında dahi tam ve yeterli görülmez ve tam olarak sürekli bir inceJeme ve deneme-yanılma belirsizliği altında kalmaya devam etmektedir. Bir başka deyişle modernistler sıklıkla, “sağlam bilimsel? başarılar” yerine pespaye ve uyduruk fikirler dizisini benimsemişlerdir.</p>
<p>Üçüncüsü, Batı&#8217;dan ithal ettikleri teorilerin ve araştırma biçimlerinin yenilmez ve üstün olduğunu düşünerek pek çok Müslüman dindaşlarını “gerici”, “geleneksel”, “muhafazakâr” ve “katı” olarak kötülemişlerdir. Bu teorilerin ve analiz biçimlerinin geçerliliğini yitirdiğini ve neredeyse gözden düştüğünü keşfettiklerinde, kendi düşünce biçimlerini yeniden değerlendirmemiş ve geleneğe yönelik kötüleyici ve üstünlükçü yaklaşımlarını sürdürmüşlerdir. Onlar kesinlikle kendilerinden şüphe etmekle suçlanamazlar, bu yüzden bir sonraki teoriler vagonuna biner ve aynı eleştirel suçlamaları yöneltir, bunu da bu teorilerin içsel yapılarını ve içinde inşa edildikleri yerli tarihsel bağlamları incelemeksizin yaparlar. İncelendiğinde, onların iddialarının ya Batılı ilim adamlarının ya da klasik Müslüman düşünürlerin bulgularının yaratıcı olmayan bir tekrarı olduğu kolaylıkla gösterilebilir; durum bu değilse, onların iddiası bu ikisinden de aşağıdır (RH, 191).</p>
<p>Dördüncüsü, Kur&#8217;ân eleştirilerinde, klasik Kur&#8217;ân ilimleri geleneğinde farklı otorite sahiplerine hangi ağırlığın verileceğini oldukça keyfi şekilde belirlemiş ve keyiflerine göre bazı otoriteleri yüceltip diğerlerini alçaltmışlardır. Ana ve otoriter sayılan öğreti ve düşünceler artık çoğu zaman lehteki deliller zikredilmeksizin bir kenara atılmakta, buna karşılık azınlığı veya zayıf görüşü temsil edenler artık yüksek konumlara getirilmektedir (RH, 191).*!</p>
<p>Beşincisi, onlar eleştirel şüphe yöntemlerine metni sadece acımasız bir analize tâbi tutma izni vermemiş, aynı zamanda süreç içinde Kur&#8217;ân&#8217;ın kutsal ve kâmil karakterine ilave olarak genel yararını da şüpheli hâle getirmişlerdir. Onların genelleştirilmiş şüphe yöntemi ciddi şekilde incelendiğinde kaçınılmaz olarak, sözde keşiflerinin değerler (k:yem) âlemiyle değil, fenomenler (zavâhir) âlemiyle ilişkili olduğu sonucuna varılır. Ancak gerçekliğin -ki burada yanlış şekilde degerlerle karıştırılmaktadır- bilgisini elde etmek için şüphe ve şuphecilik faydasızdır. Bilakis inanç ve kesinlik, gerçek değer bilgisine ulaştırır; inanan ne kadar emin olursa, değer ona o kadar yoğun görünür, tersi de doğrudur. Taha burada Kant&#8217;ın fenomen-numen (görünen-görünmeyen) kategorilerine daya. nıyormuş ve numene Arapça kıyemi (değerler) nispet ediyor. muş görünür.”</p>
<p>Taha&#8217;ya göre bütün bunlar Kur&#8217;ân araştırmalarını benimseyen Müslüman “modernistler”in moderniteye değil, modernite öncesine ait olduğunu gösterir, çünkü modern olanı bizzat taklitlerinde kendilerini vesayet altında olarak görmüşlerdir ki bir başkasının iradesine son derece bağımlı olma hâlidir. Bu da bu hâlin, -Kantın Aydınlama&#8217;ya götüren muharriki olanrüşt asıl ilkesinin zıddı olduğunu söylemektir.?*</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Avrupa&#8217;ya özgü bir kavramsal çerçeve benimseyen modernist Müslüman müfessirler (kurrâ”) Kur&#8217;ân&#8217;ın hukuki içeriğini seksen kadar ayete indirmeye çalışmışlardır (RH, 185-86). Taha bu fenomenin kökleri hakkında daha fazlasını söylemez, oysa bu fenomen Avrupai ve İslami hukuk anlayışları arasındaki farkları araştırmaya dair verimli bir tartışma başlatabilir. Bu farklar İslami modernistlerin girişimini eleştirmeye imkân verecek araçları sunmaktadır.” Böyle olsa da, modernistlerin eleştirisi genelde aşağıdaki hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlar:</p>
<p>(1) Kur&#8217;ân&#8217;daki hukuki içeriğin genel ölçüsünü azaltmak ve “hukuki” olarak görülebilecek unsurları bağlayıcı etkiden mahrum konumuna indirmese dahi, zorunlu olmayan ve mümkün olan konumuna indirecek müphemlik ve muğlaklık suçlamalarına maruz bırakmak; bu bakışa göre Kur&#8217;ân vahyi tam veya eksiksiz olarak görülemez, çünkü böyle olsaydı, geleneksel fakihler onu kendi hükümleriyle tamamlamazlardı.</p>
<p>(2) Kur&#8217;ân&#8217;ın hukuki emirlerini tavsiyeler ve manevi rehberlik konumuna indirgemek, bunu da onlardan bağlayıcı hukuki sonuçlarını ve etkili toplumsal hayat ve örgütlenme düzenlemesini soyutlamak suretiyle yapmak.</p>
<p>(3) Önceki mülahazalardan şunu da yapmaya çalıştıkları sonucu çıkar: Kur&#8217;ân&#8217;ı özel vicdan alanına ya da fiili, hukuki eylem değil “kalbin işleri” alanına indirgemek.</p>
<p>(4) Metni ve inananın onunla ilişkisini özel alan sınırlarına indirgemek, böyle bir yorumun gerçekte nihai hedefidir (RH, 187-88). Burada seküler olanın dışında hiçbir şey kalmamaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Tarih veya Tarihselcilik Stratejisi (Hittatu&#8217;t-Târih veya el-Erhane)</strong></p>
<p>Bu stratejinin nihai amacı Kur&#8217;ân ayetlerinin hukuki etkilerini dağıtmak ve metnin onları sabit ve değişmez kurallar olarak getirmediğini veya kastetmediğini göstermektir. Bu işi başarmak için genelde takip edilen yol bu ayetler ile ayetlerin doğrudan şartları arasındaki yakın bağlantıyı göstermektir. Bu işi nüzul sebepleri, nâsih ve mensüh, muhkem ve müteşabih, Mekki ve Medeni kategorileri gibi İslami araştırma alanlarının varlığı kolaylaştırmaktadır. Modernistler bu gidimli alanları son sınırına kadar istismar etmiş ve onları hermenötik çabaya dâhil edilmiş etkili tarihsel araçlara dönüştürmüşlerdir. Onların bununla amaçladıkları Kur&#8217;ân&#8217;ın hukukiliğini geçmişte kalmış ve köhnemiş olarak gördükleri şey içine yerleştirmektir. Tarihte zamanın belli bir noktasında uygun ve yerinde olan şey artık uygun değildir; bu, metne ilişkin modern bir okumaya yönelik mutlakçı bir iddiayı bertaraf eden bir argümandır.</p>
<p>Bu tarihselci konumlandırma hukuk normu ile tarihsel alan arasında izafi bağlantılar oluşturur ve modernistlerin hukuk normlarının gücü ve bağlayıcılığı ile ilgili müphemlik üretmelerine imkân verir, böylece meşru hukuk kaynakları olarak o normları şüpheli hâle getirirler (RH, 186). Bu yaklaşım sözde ritüellere (ibâdâ) de genişletilir ve ibadetlerin bugünün insanlarından daha az akılcı veya eleştirel zihinler için vazgeçilmez olduğu iddia edilir. Bu demek oluyor ki Kur&#8217;ân&#8217;da belirtilen hadler (yani zina, içki içip sarhoş olma, yol kesicilik, vs. gibi suçlar için belirlenmiş cezalar) ve muamelata ait hukuki alanlar gibi, artık “ritüeller” de hem zamani geçmiş hem de efsaneci (ustüriyye) olarak görülebilir.3</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seküler hümanizm kutsalı silmeye çalışırken, rasyonalizm aşkınlığı (ğayb)333 yok etmeye çalışır, böylece “Kur&#8217;ân&#8217;ın duyuüstü bir âlemden inen bir vahiy olduğu inancında temessül eden engeli kaldırmaya çalışır.” (RH, 181) Bu vahiy anlayışını yenmek için kullanılan yöntemlerden biri, saf akılcılığın gelişimini güya engelleyen katılık ve durağanlıkla suçlanan modern öncesi âlimlere-müfessirlere saldırmaktır. Bu inançla, belli bir grup bu geleneksel âlimlere saldırmaya *koşmuş&#8221;tur. Bu tartışmanın dipnotlarında, Taha bu stratejiyi alenen Nasr Hâmid Ebü Zeyd ve Muhammed Arkün ile ilişkilendirir (RH, 181-82, dipnot no: 16-17).</p>
<p>İncil metinlerini incelemek için Avrupa&#8217;da geliştirilmiş eleştirel dilbilimi yöntemlerini izleyen bu Müslüman eleştirmenler Kur&#8217;ân&#8217;ı aynı incelemeye tâbi tutmuş, bu yöntemle Kur&#8217;ân sadece bu beşerileştirilmiş metinler konumuna değil, kutsaldışı dilin konumuna da indirgenmiştir. Buna göre İncil kritiğindeki, karşılaştırmalı dinlerdeki, dinler tarihindeki, din bilimlerindeki, işaretbilimdeki, dilbilimdeki ve psikanalizdeki ilmi ilke ve eleştiriler Kur&#8217;ân&#8217;ı analiz etmek için kullanılmıştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Taha ya göre, modernist hümanizm324 ” sekülerizm ile bağlantılı olduğu için nihai amacı kutsalı (kudsiyye) insan hayatından, en azından kamusal alanda çıkarıp uzaklaştırmaktır. Asırlardır “kutsal konuşma (kelâm-ı mukaddes)” olarak görülen Kur&#8217;ân böyle bir eleştirinin hedefi hâline gelmiştir. Bu demek oluyor ki nihai amaç Kur&#8217;ân metnini ilahi olanın -hatta “mitolojik olan”ın””alanından beşeri olanın alanına nakletmektir ve bu modern eleştiri aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Sonuç, ki vurguya neredeyse hiç gerek yoktur, metnin kutsalı tanıyıp kabul etmeyen bir araştırma sistemine açılması olmuştur (RH, 178-79),.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslüman ilim adamları”319 geçmişle olan olumsuz ilişkisinde Avrupayı taklitte ısrarcıdır. Oysa İslam&#8217;ın geçmişi Avrupa&#8217;nın geçmişinden oldukça farklıdır. Bu ısrarın sonucu bir kopuştur ve bu kopuş sebebiyle mevcut Kur&#8217;ân yorumları, yenilik getirme çabalarında, önceki yorumlarla olan bağlarını kaybetmişlerdir. Taha “önceki yorumlarla” klasik tefsir literatürünü kasteder.” Bu bağları kesme onların yenilikçiliğini daha az hakiki kılar, çünkü, Taha&#8217;ya göre, gerçek yaratıcılık biçimleri bağlantıdan kaynaklanmalı ve bağlantıyı öngörmelidir. Son tahlilde, bağları kesme, Batılı yolların düşüncesiz bir taklidi meselesidir, “bağımsız içtihat” meselesi değildir;321 ki bu da “Kur&#8217;ân metninin özel karakteristiklerini silen” bidatlere / gayr-i meşru yeniliklere yol açar (RH, 176).</p>
<p>*****</p>
<p>319.Taha eleştirisini genelleştirirken veya eleştirdiği kimselerin adını zikrederken çoğu zaman çok dikkatlidir. Böylesi bağlamlarda genelde “bazı Müslüman ilim adamları” veya benzeri bir ılımlı tartışma yaklaşımı sergiler (özellikle “bazı” sözcüğünün Arapçada klasik anlamda “bir” anlamına geldiğini hatırlayacak olursak). Ancak şu dikkat çekicidir ki Taha Kur&#8217;ân bahsinde farklı bir yöntem izler ve eserlerinin diğer bağlamlarında olduğundan daha özgür biçimde bazı belli Müslüman düşünürlerin adını zikreder. Burada şu kişilere doğrudan işaretler ve onlarla tartışmalar görüyoruz:</p>
<p>Muhammed Arkün, Muhammed “Abid Câbiri, Mustafâ Mahmüd, Abdülkerim Surüş, Hasan Hanefi, Nasr Hâmid Ebü Zeyd, Tayyib Tizini, Sâdık Bil&#8217;id ve diğerleri.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modernitenin ruhuna göre, birey daima kendi haklarına, özgürlüklerine ve özgürlüğüne ehildir. Kişi, toplumsal düzenin bir parçası olarak hayatının çeşitli yönlerini yöneten ve karara bağlayan çeşitli kurumlara katılmaya ehildir. Bununla beraber bunlardan hiçbiri bireye sadece kendi çıkarlarıyla meşgul olma ve kolektif çıkarları veya başka bireylerin çıkarlarını bir kenara atma hakkını vermez. Batılı uygulamada bireyin seçkin bir kategori olarak ayrılması sadece bencillik ve benmerkezcilik getirmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı&#8217;nın ekonomizmi”* modernitenin insan onurunu en merkeze alan asli ruhundan ayrılmıştır. Bu tür bir ekonomik büyüme en nihai amaç olur ve -eğitim ve demokrasiden çevreye-insan haklarını sadece bu amaca araç yapar. Bu ekonomizm aynı zamanda bireyde yoğun tüketicilik biçimleri ve hazcı özne oluşturur. Buna göre, zevk âlemdeki her şeyin ve bütün fillerin ölçüsü olur ve meşhur ters davranışsal etkilere sebep olur. Zevk altın ölçü olunca, bütün ahlaki kayıtlar dayanak noktalarını yitirirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şüphesiz ki Müslümanlar uzun zamandır siyasi, hukuki ve toplumsal kurumlar da dâhil olmak üzere kendi miras, tarih ve geleneklerini tam bir eleştiri ve aklileştirme çabası içindedirler. Ancak onların aklileştirme pratikleri kendi eleştiri ilkelerine dayanmaz, modernitenin ruhunun ilkelerinden de sudür etmez. Ödünç aldıkları eleştiri araç ve yöntemlerini de hâlâ incelemiş değildirler. Bunun yerine onlar kendilerine söyleneni kabul etmişlerdir; onlara söylenen ise bu yöntemlerin yegâne makul ve makbul yöntemler olduğudur. Bağımsız eleştirinin yokluğu ve Batılı eleştirinin hegemonyacı etkisi Müslümanları kendi tarih ve gelenekleri üzerinde ayrım gözetmeden tahripte bulunmaya götürmüştür ki bu hakikati, onların kendi gelenekleri hakkındaki yanlış ve şüpheli iddiaları göstermektedir (RH, 42).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İbn Rüşd&#8217;ün genel olarak parçalamayı savunduğu ve uyguladığı, bilimleri bölüp ayırdığı ve çoğunlukla Aristocu felsefeye ayrıcalık verdiği açıktır. Ancak İbn Rüşd&#8217;ün geleneği ayrı alanlara nasıl ayırdığını göstermek muhtemelen Câbiri&#8217;nin ve pek çok Arap ve Müslüman düşünürün Parçalayıcı İbn Rüşd&#8217;ü niçin bu kadar çekici bulduğunu göstermekten daha önemli değildir.</p>
<p>Bu düşünürlerin savunduğu şey, Batı akademyasındaki, “İslam nedir?” sorusuna cevap olarak benzer düşünceler benimseyen bir dizi başka Müslüman ilim adamının konumundan / yaklaşımından pek az farklılık arz eder. Bu ilim adamlarının, tıpkı Câbiri ve benzeri başka pek çok ilim adamı gibi, İslam&#8217;ın liberalizm içine (bilinçli veya bilinçsiz şekilde) uydurmaya çalıştıklarını söylemek malumun ilamıdır.215</p>
<p>Onların anlatılarında, İslam geleneği, tıpkı liberalizmin olduğu gibi, pek çok şeydir; İslam geleneği, aslında, liberalizmin olmak istediği her şeydir! İslam geleneği evanjelizmin püritanist itkilerine olduğu kadar kapitalizme de uygundur. O, aynı zamanda müzmin şekilde çelişkilidir, pek çok bağdaştırılamaz şekil alır, büyük oranda, belirgin şekilde muğlak ve müphemdir.&#8217;“ O, kısmen panteist kısmen hukuki, bazen felsefi bazen bilimsel, kelami ve edebi, nefret dolu ve sevgi dolu. Dolayısıyla bugün İslam geleneğini nasıl istersek öyle yapabiliriz!: liberal bir yeniden bedenlenme.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İçsel iç içe girme yerli İslami ilimler arasinda gerceklesirken dışsal mukabili, yerli ilimlerin “alıntı” veya “ithal” ilimler -ki “Yunan, Fars veya Hintli olabilir” ile etkileşmesi neticesinde meydana gelir. “İçsel iç içe girmenin en mükemmel eski örneği” Ebü İshâk Şâtıbi&#8217;nin fıkıh usulünde bulunurken dışsal mukabili İbn Rüşd&#8217;ün metafiziğinde bulunur (TM, 92). Bu iki düşünürün kendi alanlarında geliştirdikleri “içsel metodolojik mekanizmalara (el-âliyyâtü&#8217;d-dâhiliyye)” ilişkin doğru bir analiz Taha ya aşağıdaki hipotezi üretmeye imkân verir: “Müslüman bir düşünürün veya bilgenin ortaya koyduğu bir ürünü doğru şekilde değerlendirebilmek için, onun ürününün ana İslami ilimlerle olan iç içe girmişliğinin bu ilimlere yakınlığı daha zayıf olan ilimlerle olan iç içe geçmişliğinden çok daha güçlü (akvâ) olduğu doğru sayılmalıdır” (TM, 92).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Klasik İslam geleneğinde ansiklopedicilik bir lüks veya sadece bir eğilim değildi. O, gerçekten yetkin kimse için bir zorunluluk idi. İyi bilinen tefsir ilmini örnek alalım. Bu alana ilişkin uzmanlık bilgisinin en azından şu on beş ilmi bilmeyi gerektirdiği yaygın biçimde kabul edilmektedir: dilbilim, nahiv, iştikak, belağat (ki şu alt dalları içerir: me&#8217;âni, beyân ve bedi), kelam, fıkıh usulü, esbâb-ı nüzul, kıraat, nâsih-mensüh, fıkıh ve hadis. Felsefi ilimlerde çok yönlü bilginler için de benzer bir uzmanlık kümesi gerekliydi. Seçkin Müslüman filozofların ilki olan Kindi, felsefi başarılarına ulaşmak için farklı disiplinlerde uzmanlaşmayı ve eser telif etmeyi zorunlu görür. Bu disiplinler arasında mantık, matematik, tıp, geometri, astronomi, müzik teorisi, coğrafya, diyalektik / cedel, psikoloji, siyaset ve ahlak da yer alır. Bir bütün olarak, İslam düşünce tarihinde ansiklopediciliği ve dakik, ama velut akli üretimi tanınıp kabul edilen pek çok parlak isim vardır: Kindi, Fârâbi, İbn Sinâ, İbn Rüşd, Gazâli, Fahreddin Râzi, İbn Haldün ve Suyüti. Taha bu listeye benzer bir akli güç ve derinliğe sahip daha başka isimlerden oluşan uzun bir liste daha ekleyebilirdi.</p>
<p>Dolayısıyla, iç içe girmenin ve karşılıklı bağımlılığın en belirgin özellikleri arasında yer aldığı bir takdir ve tanıma olmaksızın, geleneği değerlendirmenin gerçek ve doğru bir yolu yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birbirine bağlılık ve iç içe girme İslam geleneğinin en belirgin özellikleridir. Nitekim bu durumu geleneksel ilimleri sınıflandıran ve aralarındaki bağlantıya ve karşılıklı bağımlılığa anahatlarıyla işaret eden klasik eserler açıkça göstermektedir. Fârâbi&#8217;nin İhsân&#8217;i-“Ulüm (İlimlerin Sayımı) ve İhvân-ı Safâ&#8217;nın Resalinden (Risaleler) İbnü”l-Nedim&#8217;in Fihrist&#8217;ine ve İbn Hazm&#8217;ın Merâtibü”l“Ulüm&#8217;una (İlimlerin Merbeleri), Taşköprüzade&#8217;nin Miftâhü s-Se&#8217;âde&#8217;sinden (Mutluluğun Anahtarı) Hacı Halife&#8217;nin Keşfu z-Zunün&#8217;una (Yanlış Zanları Açığa Çıkarmak) varıncaya kadar, pek çok eser farklı yönelişlerine rağmen geleneği oluşturan ilimleri birbirini tamamlayıcı ve birbirine bağımlı unsurlar olarak ele alırlar (TM, 89-90).</p>
<p>Örneğin İbn Hazm Merâtibü&#8217;l-“Ulüm&#8217;da, “İlimlerin hepsinin birbiriyle bağlantılı ve birbirine muhtaç olduğunu” ilan eder.! Benzer şekilde Gazâli Mizânü&#8217;l-&#8216;Amel&#8217;de (Davranış Ölçüsü) öğrenciye şu aşağıdaki tavsiyede bulunur:</p>
<p>&#8220;Öğrenci bütün ilimlere bir kerede dalmamalı, |ilimlerin| düzenine uymaya özen göstermeli, önemliden daha önemliye olmak üzere tahsile başlamalıdır. Daha önceki bir ilmi iyice öğrenmeden sonraki ilme geçmemelidir, çünkü ilimler sistematik (darüriyyen) olarak düzenlenmiştir, bazısı bazısına araçtır. Başarılı öğrenci bu yapılandırılmış sıralamaya dikkat eden öğrencidir.”92</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;..Ancak Câbiri akli akledilmezleri burhani akledilmezlerle eşitler; bu, ciddi sorunlara yol açan bir eşitlemedir çünkü Cabiri dini akledilirler ile akli akledilmezler arasında diyalektik bir ilişki olduğunu iddia eder, böylece dini akledilirlerin akli akledilmezler üzerinde belli bir etkisi olduğunu dile getirir (TM, 46).</p>
<p>Taha etkili şekilde şunu iddia eder: Bütün bunlar Câbiri&#8217;nin düşüncesinde büyük bir karışıklık olduğunu gösterir. Bu karışıklık ise herhangi bir doğru delil ikame etmek için temel bir gereklilik olan tanıma (hadd) dair kusurlu bir anlayıştan kaynaklanır. Tanımın temel bir şartı tanımlayan sözcükler ile tanımlanan sözcük arasında bir uyumun (ittirâd) olmasıdır, çünkü uyuma sıkı şekilde riayet edilmezse, tanımlayan sözcükler ağyarını mâni olmaz. Uyuma riayet etmemek mantıksal öncüllerin formülasyonu için ölümcüldür ve bu öncüller kusurlu olursa, problemli bir delil yapısına ve hatalı sonuçlara sebep olur, ki bu tam da Câbiri&#8217;nin eserinin eksiklikleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Câbiri&#8217;nin sorgulamadan savunduğu ithal akılcılık soyuttur, şu anlamda ki; birinci olarak cemaatsel ve topluluksal katılım bileşeninden, ikincisi, teorik olarak ifade edilmiş ve pratik olarak zenginleştirilmiş bir ahlaka bağlı amel ve eylemler unsurundan yoksundur. Bu son bağlamda, pratiğin ve fiilin nazari bilgiyi incelttiği, geliştirdiği ve derinleştirdiği tekrarlanmaya değerdir.</p>
<p>Kısaca Câbiri, çelişkilere düşmek ve vaaz ettiği şeyi uygulamamakla kalmamış, çalışıp araştırmak istediği geleneğin özünü de anlayamamıştır. Hepsi bu da değil. Câbiri&#8217;nin dayandığı ithal yöntemlere ilişkin yüzeysel anlayışı,“ bu yöntemleri kendileriyle geleneği çalışmaya uygun olup olmadıkları bakımından değerlendirme ve eleştirme eksikliği ile birleşmiştir. Kullandığı nazariyeye hâkim olamayışı onu bağdaştırılamaz metodolojik yaklaşımlar benimsemeye götürmüş, bu da onu tutarsız ve çelişkili sonuçlara sevk etmiştir.</p>
<p>Uygun bir örnek onun akli ve dini akledilirler dediği şeye ilişkin tavrıdır. Taha bu ikisinin birbiriyle nasıl ilişkili olduğundan emin değildir, çünkü Câbiri akli akledilemezler (el-lâ-ma külü &#8216;T-&#8216;akli) ile dini akledilemezleri eşit saymaktadır. Bu da akli ve dini akledilirlerin çelişkisiz olduğunu ve aynı aklilik anlayışına ait olduğunu kabul etmeye varmaktadır.!8?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aslinda Câbiri&#8217;nin bakışı, seküler olmayan değeri kesinlikle ciddi şekilde değerlendirmeye izin vermeyen sekülerist eğilimlerle yüklüdür. Sekülerizmin siyasi ilkesi siyasi ve dini güçleri birincisini ikincisine hâkim kılmak amacıyla ayırmaktır. Bu da Câbiri&#8217;nin niçin irfaniyi sürüp uzaklaştırdığını ve beyaninin seviyesini düşürdüğünü, bu ikisinin aleyhine olacak şekilde burhaniyi yücelttiğini açıklamaktadır. Bütün bir ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız kılma işlemi ve geleneği mertebelendirilmiş böİümlere ayırma arzusu aslında Câbiri&#8217;nin sekülerizm lehindeki önyargısının işlevinden başka bir şey değildir (TM, 37).</p>
<p>Ancak Taha&#8217;ya göre, bu bakımdan dahi Câbiri bağlılıklarından, neyi savunup neyi reddedeceğinden emin değildir. Sonraki dönem eserlerinde, kendisini sekülerizmden uzaklaştırıyor görünür ve akılcılık ve demokrasi gibi başka kategorileri tercih ettiğini ima eder.&#8217;9 “Ancak bu geri çekilme onu kurtaramaz, çünkü geleneği bu sekülerizm ilkesine tâbi kılmak onun genel eserlerinde olmuş bitmiş bir durumdur. Bu geri çekilme çok az şeyi çok geç sunmaktadır” (TM, 38).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zira Kuşeyri meşhur Letâifü&#8217;-İşârât&#8217;ında “akıl, ilim / bilgi ve irfan”dan akli tecrübenin sıralı aşamaları olarak bahseder. Kuşeyri şöyle demiştir:</p>
<p>“Başlangıçta ışık, aklın ışığıdır; ortada ışık, ilmin / bilginin ışığıdır; sonunda (en yüksek merhalede)| ise ışık, irfanın ışığıdır. Dolayısıyla aklın sahibi burhanla ayakta durur, bilginin sahibi beyan ile ayakta durur, irfana (ma&#8217;rifet) sahip olan ise &#8216;iyân&#8217;a / açık seçik görmeye tâbidir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Soyut akılcılık savunucuları gibi, “siyasallaştırıcılar” da geleneğin kendilerinin siyasal projeleriyle çelişen kısımlarından uzak durmuş ve gerici olarak kategorize etmiştir. Benzer şekilde ve ayırt edici ve dar şekilde siyasal olan yönelimlerine rağmen, kendi aralarında ihtilaf etmişler ve ister devrimci ister reformcu veya temelci (foundationalist) olsun, esasta birbirinden farklı siyasal formlar üretmişlerdir. Bu çeşitlilikler de geleneksel metne ilişkin uzlaştırılamaz okumalar üretmiştir: Örneğin selefiler, başkalarının metinlerini dışlayarak sadece selefin metinlerine odaklanmalarında “katılaşmışlar”dır.</p>
<p>Diğer taraftan, bu seçiciliklerinde, ulusalcılar geleneğin tarihi, dili ve ırkı yücelten yönlerini sahiplenme eğilimi göstermiş, buna karşılık sosyalistler kurtuluşu ve devrimi destekleyen bir yoruma imkân veren metinlere ayrıcalık sağlamışlardır. Bu arada liberaller de özgürlüğe, demokrasiye ve bilimsel düşünceye çağırıyor olarak yorumlanan metinleri kendi kullanımları ve faydaları için yığmışlar (TM, 27), bunu yaparken rakip metinsel ve başka zorunlulukları hiç itibara almamışlardır. Bu modernist yaklaşımlar dayandıklarını iddia ettikleri eleştiri ilkelerinin ta kendisini ihlal etmiştir, çünkü bu ilkelerin savunucuları geleneğin asli içeriklerini ağır eleştiriye tâbi tutmuş, ama aynı şeyi kendi işleri için en temel unsur olan şey için, yani benimsedikleri eleştirel yöntem için yapmamışlardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;..Yunan ahlakı dışındaki her şeyi küçültme tavrı, Câbiri&#8217;nin projesinin özü ve cevheridir. O, tahmin edilebileceği üzere, bize der ki: Yunan ahlakı, “şekilde Yunan, ama içerikte insanidir.” “Bu yüzden” diye devam eder, “bu kitabın başlığı şu şekilde okunabilir: Yunan&#8217;da Hâkim Olan ve Yunan&#8217;dan Gelen Ahlak İlmini İslami Bir İlim Nasıl Yaparız?”</p>
<p>Câbiri Arap Ahlaki Aklı&#8217;nda bu anahtar soruyu soruncaya kadar, toplamda 630 sayfa olan kitabın 570 sayfasını Yunan dışındaki bütün söylemleri ahlaki teoriler olarak görmeye uygun olmadığını söyleyerek reddetmek için harcar. Fars, tasavvufi ve “Arap” unsurları reddettiği gibi, bilhassa Gazâli&#8217;yi ve fıkhi söylemi de reddeder.” Böylece o, fıkhi söylemi sadece şekilci olarak görür”! ve Gazâli&#8217;nin eserlerini “Arap kültüründeki değerler sistemi üzerinde aşırı bir uyuşturucu (fahdir) etkisi olan” bir afyon olarak görür.” Bu eleştirilerin eğilimini dikkate alarak, Câbiri&#8217;nin eserinin geri kalanında Yunan ahlakının nasıl İslamileştirilebileceğini bize göstermesini bekleyebiliriz.</p>
<p>Bunun yerine, Câbiri ahlakın en gerçek tezahürü olan Kur&#8217;ân hakkında nispeten uzun bir bahse koyulur, çünkü bu kutsal kitap asli olarak “iyi fiiller (amel-i sâlih)” ve “kamusal iyi (maslahat)” ile ilgilidir. Sünnetle birlikte Kur&#8217;ân “Müslümana hayatta her zaman kılavuzluk eden değerleri” belirlemiştir.” “İyi fiiller”e dayandırılmazsa, İslam ahlakı hiçbir şeydir.” (Burada ahlaki geriye dönüş olarak isimlendirdiğim şeyin çekiciliğini açıkça gözlemleyebiliyoruz. Bu, sonunda Câbiri&#8217;yi pek çok paradoks ve çelişkiye düşüren bir çekiciliktir. Demek istediğim şu ki, Câbiri&#8217;nin çalışması hâkim olgu-değer ayrımı” sebebiyle on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren var olan Arap-İslam düşüncesini yansıtmaktadır.)</p>
<p>Câbiri daha sonra, eseri gerçek “İslam ahlakı” niteliğini taşıyan bir yazarı sonunda bulduğunu ilan ederek okuyucuyu daha da şaşırtır.”..&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/">Wael B. Hallaq – Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karşılaşmalar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/karsilasmalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/karsilasmalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 10:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel karşılaşmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Karşılaşmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23429</guid>

					<description><![CDATA[<p>Wael B.Hallaq Bizi kuran karşılaşmalardır; karşılaşmalardır bizi biz yapan. Dünyayı olduğu şey yapan da onlardır. Karşılaşma olmadan hiçbir şey mümkün olamaz. Karşılaşmalar olmaksızın yaşam da mümkün olmazdı. Bütün yaşamın kaynağı, yani su bile karşılaşmayla meydana gelir; oksijen ve hidrojenin karşılaşmasıyla. Bu karşılaşma olmadan primitif organizmalar önceden ve şimdi oldukları gibi kalırlardı; tıpkı karşılaşmasalardı oksijen ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/karsilasmalar/">Karşılaşmalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/d67e76246a00ebc468a56d05e30e5075.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23430 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/d67e76246a00ebc468a56d05e30e5075-300x153.jpg" alt="" width="357" height="182" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/d67e76246a00ebc468a56d05e30e5075-300x153.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/d67e76246a00ebc468a56d05e30e5075-600x306.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/d67e76246a00ebc468a56d05e30e5075.jpg 720w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a>Wael B.Hallaq</em></p>
<p>Bizi kuran karşılaşmalardır; karşılaşmalardır bizi biz yapan. Dünyayı olduğu şey yapan da onlardır. Karşılaşma olmadan hiçbir şey mümkün olamaz. Karşılaşmalar olmaksızın yaşam da mümkün olmazdı. Bütün yaşamın kaynağı, yani su bile karşılaşmayla meydana gelir; oksijen ve hidrojenin karşılaşmasıyla. Bu karşılaşma olmadan primitif organizmalar önceden ve şimdi oldukları gibi kalırlardı; tıpkı karşılaşmasalardı oksijen ve hidrojen moleküllerinin de sonsuza kadar, oldukları şeyden farklı bir şey olamayacakları gibi. Bunların karşılaşmasından su doğar ve böylece o görkemli terkibiyle yaşam meydana gelir.</p>
<p>Ama suyun oksijen de hidrojen de olmaması gibi tüm karşılaşmalar kaynaklarını ve başlangıç noktalarını aşarak ayrı hüviyetler yaratırlar. Şeyler arasında ne kadar çok karşılaşma gerçekleşirse o kadar çok yeni hüviyet ortaya çıkar. Karşılaşma ne kadar çok bileşenli ve zenginse ortaya çıkacak sonuç o denli gelişmiş ve zarif olacaktır. Yaşam baştan sona büyük bir karşılaşmadır ve aynı anda trilyonlarca küçük karşılaşmalar.</p>
<p>Biz, insanlar da karşılaşmalarla şekilleniriz. İnsanlığımız, bireyselliğimiz, toplumsallığımız, psikolojimiz ve dünya görüşümüz, ne eksik ne fazla, bizzat karşılaşmalarımızın sonucudur. Çocuk oyunlarımız ötekilerle bir tür karşılaşmadan başka bir şey değildir. Diğerlerinden öğrenmelerimiz de öyle, karşılaşmadan başka bir şey değildir. Hüviyetlerimizi karşılaşmalar aracılığıyla, karşılaşmalarda, karşılaşmalar dolayısıyla biçimlendiririz.Karşılaşmalar sentezler veya antitezler üreten tezlerdir. Taklit etmek, öğrenmek veya karşı tepki vermek için karşılaşırız. Karşılaşmalar pozitif de negatif de olabilir; her ikisinden pay alan bir şey de.</p>
<p>Karşılaşmalar alt başlık mahiyetindeki şeyler, olaylar, oluşumlar ve süreçlerdir. Bazılarını gözlemler ve anlarız, ama birçoğu da gözümüzden kaçar ve anlayışımıza direnir. Bir meslektaşımla veya arkadaşımla sohbet ettiğimde bunun benim somut bir meseleye dair anlayışımı nasıl etkileyebileceğini bilebilirim belki; ama bu konuşmanın derin psikolojik etkileri benim teşhis edebileceğim şeyler değildir. Karşılaşmalar soluduğumuz hava gibidir. Onun sayesinde ve ona dayanarak yaşadığımızı biliriz ancak soluduğumuz her nefesin ayrıntılarının ayırdında değilizdir. Soluduğumuz havanın temizliğine ve kirliliğine göre sağlığımızı biçimlendirmesi gibi ve tıpkı bu küçük soluma eylemlerinin sağlığımız üzerindeki etkilerinin ne olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi karşılaşmaların da toplumsal, kültürel veya başka türden etkilerini belirleyemeyiz.Dolayısıyla çözümleyebildiklerimiz, akli olarak kavrayabildiklerimiz karşılaşmaların, bu buzdağının görünen kısmıdır. Yine bundan dolayı bu meselede yalnızca kısmi bir anlayışa mahkûmuz. Budur, ortaya atılabilecek tek iddia.</p>
<p>Her bir karşılaşma türü kendi anlaşılma yöntemini gerektirir. Mesela çocuklar, aile üyeleri veya toplumun bireyleri arasındaki karşılaşmalar daha çok psikoloji ve sosyolojinin alanına aittir. Devletler arası karşılaşmalar siyaset, siyasal bilimler ve uluslararası hukuk dairesindedir. Kültürler arası karşılaşmalar kültürel araştırmaların ve tarihin bölgesindedir.</p>
<p>Bu sonuncu türden karşılaşmalara kültürel karşılaşmalar demek istiyorum. “Medeniyet” kelimesini bilerek kullanmadım çünkü o, siyasal bir kelimedir ve önyargılarla tıka basa doludur. “Kültür” kelimesinin de kendine ait birtakım sorunları vardır, ancak bu kelime daha anlamlı bir kategori olacaktır. Kültür, toplumu veya belirli bir tarzda davranan, belirli ortak fikirlere inanan, az veya çok ortak olan paydayı; ortak ethosu benimseyen birbirine bağlı toplulukların birliğini meydana getiren şeydir. Bunların hepsi “kültür”dür ama bu, kültürün her daim türdeş olduğu anlamında alınmamalıdır.</p>
<p>Mesela İslam örneğini alalım; karşılaşmalar üzerine çalışacak biri için mükemmel bir vaka. Başlangıcından bugüne İslam tarihi karşılaşmalar meselesinin tüm menzillerini sunar. İslam, ortak bir bakış, yaşayış tarzı geliştirmiştir, dersek abartmış olmayız. Ama öte yandan İslam’ın ürettiği alt-kültürler birbirlerinden oldukça farklıdır. İki Müslüman kültürün, eski dönemlerde bile özdeş olmadığını kimse inkâr edemez. İspanya’daki Müslüman topluluğu Kuzey Doğu Afrika’dakinden, özellikle Mısır’dakinden farklıdır ve bunlar da Bereketli Hilal bölgesindeki kültürlerden farklıdır. Anadolu İslam’ı İran İslam’ından ve İran İslam’ı da Hint ve Malay İslam’ından başkadır. Her bölge, her diyar farklı karşılaşmalardan kurulu çeşitli gerçekliklerin sonucudur. Bu karmaşık gerçekliklerin her biri de İslam’ın değerleri ve kurallarıyla daima karşılıklı etkileşim, diyalog içerisindedir. Tüm bu karşılıklı etkileşimler, karşılaşmalar, çatışmalar, tavizler, diyalektik evrimler muazzam bir çeşitliliği; hepsi tek kökten, İslam kökünden türemiş çeşitliliği meydana getirir.</p>
<p>Tüm bu çeşitliliğiyle birlikte İslam’ın ümmet kelimesiyle adlandırılabilecek ortak bir ethosu, ortak inançlar dizisi ve kısmen ortak muamelatı vardır. İbn Battûta İslam memleketlerinde (ve dışında) yıllar boyunca seyahat ederken kendisini tamamen bir yabancı gibi hissetmemişti. Bir dereceye kadar misafirperverlikle karşılaşacağını ummuş ve umduğunu bulmuştu, eğer bu umut olmasaydı seyahatleri de imkânsız olurdu. Gittiği her yerde girebileceği, yemek yiyip kalabileceği, hatta gezisinin bir sonraki ayağı için para bulabileceği hanlar, medreseler, cami ve zaviyeler vardı. Misafirperverlik yapısı mevcut ve işler olduğu için tüm bunları umabilmişti.</p>
<p>Yine, İslam kültürünün temel taşlarından biri olan vakıf olmasaydı bunların hiçbiri mümkün olamazdı. Doğrudur, vakıflar çoğunlukla ücretli çalışanları, hastaneleri, aş evlerini, sufi tarikatlarını, öğrenci ve hocaları barındıran binalardı, ancak bunların tamamı kültürle bütünleşmişti. Bunların hepsi kültürün şekillenmesine katkı sağlamıştı. İbn Battûta yoluna bu kültürde; her daim işleyen sadaka, misafirperverlik, cömertlik ve âlimlere hürmet kültüründe devam edebilmişti. İlm (etik bilgi olarak çevirebiliriz) yalnızca bir bilim veya öğrenim değildir, en az bunlar kadar bir ibadet türüdür. Âlim olmak Tanrı’ya hizmet etmektir ve bir âlim olan İbn Battûta her adımında buna güveniyordu.</p>
<p>Büyük Fas’ın sınırlarındaki Tancalı İbn Battûta Hicaz’da, İran ve Hindistan’da, hatta Çin’in batısında kendini evinde hissetmişti; tıpkı Müslüman kültürünün diğer mensuplarının hissedeceği gibi. Kazakistanlı bir teolog veya hukukçu Müslüman dünyadaki herhangi bir büyük kültür merkezine yolculuk edebilir, burada müzakerelere girebilir, araştırıp eğitim alabilirdi. Bu esnada her zaman kendisine yemek ve kalacak yer verecek, misafirperverlik gösterecek insanlar bulacak ve entelektüel müzakerelerde, araştırma yaptığı çevrede sıcak karşılandığını hissedecektir. Bu alışıldık, bilindik bir şeydir, hiç şaşmaz. Ama fikirler daha önemlidir elbette.</p>
<p>Böylece fikirlerin ve kültürel uygulamaların değiş tokuşunun İslam dünyasında oldukça olağan olduğu söylenebilir. Âlimler kendi derneklerini, birliklerini kurarlar ve bir yandan da bunların ateşli bir taraftarı olurlar. Yine bir yandan rakip derneklerin, okulların aleyhinde çalışabilir hatta bunlara saldırabilirler. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, bu durum İslam dünyasında da olmuştur. Ancak değiş tokuşun seviyesi oldukça yoğun ve canlıydı. Öğrenciler ve araştırmacılar seçkin âlime çalışmak, onların fikirlerini müzakere etmek için binlerce kilometrelik yolculuklar yapmışlardır ki bu durum, İslam yazının doğasını da gayet açık biçimde gösterir.</p>
<p>Her ciddi İslam felsefesi araştırmacısı, bu felsefenin teolojiden ne kadar etkilendiğini ve bu ikisinin de hukuku ve daha birçok disiplini ne denli etkilediğini bilir. Ama tasavvufun tüm İslami disiplinler üzerindeki etkisini unutmayalım. Tasavvuf felsefede, teolojide, hukukta ve hatta gramerle dilde bile kendini gösterir. Meşhur bir Müslüman dilbilimci Arapça grameri sufi kavramlarıyla işleyen bir kitap yazmıştı. Özne ve yüklem, nesne ve tamlama burada yalnızca birer gramer unsuru olarak kalmaz, tanrısal bağlantılarla dolu olurlar. İnsan grameri böylece tanrısallığın grameri ve Tanrı’nın her yerde olduğu bu dünyada tarihe karışan hicranın dizeleri olurlar. Tasavvuf ayrıca bir toplumsal yaşam tarzıdır. Yalnızca tarikat ve zaviyelerini yaratmakla kalmaz tasavvuf, ayrıca mesleki, ekonomik ve siyasal loncaların da temelidir. Tasavvuf böylesine ortada, herkesin içinde olduğu gibi Hallac ve İbnü’l-Arabî gibilerin karmaşık ve soyut yazılarında da yerini alır.</p>
<p>İşte bunların hepsi Müslümanlar arasındaki karşılaşmalardır. Bu karşılaşmalar, dünya tarihindeki en çok bileşenli ve entelektüel, kültürel açıdan en zengin medeniyetlerden birinin doğumuna yol açtı. Bunu olanaklı kılan da oldukça farklı fikirlerin karşılaşmasıydı.</p>
<p>Peki, tüm bu fikirlerin İslami olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da şöyle farklı bir soru sorabilir miyiz; erken ve orta dönemlerinde (yani 19. yüzyıldan önce) İslami kültür entelektüel açıdan kendi kendine yeter miydi? Elbette bir “hayır” yankısı yanıt verecek soruya. İslami kültür başka birçok kültürü; zaman bakımından kendisini önceleyen veya çağdaşı olan, Müslüman olmayan imparatorluklara ve Müslüman olmayan memleketlere ait diğer birçok kültürü biliyordu, aslında bunlarla karşılaşmıştı. İslami kültür 11. yüzyıla (Hicri 5. yüzyıla) kadar, Müslüman olmayan muazzam bir nüfusla yaşıyordu ki bu nüfusa ehlü’z-zimme denir. İlk dört asırda Müslümanların kendi diyarlarında çoğunluk olmadıkları pek bilinmeyen bir olgudur. Onların “öteki”yle karşılaşması hem derin hem de geniş olmuştur. Müslümanlar Grek filozoflarla karşılaştılar; Yunan bilgeliğiyle, Yahudi düşüncesiyle, Roma ve Bizans fikirleriyle, Pers teorileriyle ve başka birçok şeyle. O hâlde şöyle sormak yerinde olacaktır; bu karşılaşmanın doğası nasıldır? Aynı derecede önemli bir soru daha; bu karşılaşmaların, İslam’ın modern karşılaşmalarından -özellikle Batı’yla karşılaşmasından- farkı nedir? Belki de daha önemli bir soru; bu iki karşılaşma türünden, benzerlikleri ve farklılıklarına bakarak ne öğrenebiliriz?</p>
<p>Meseleyi aydınlatmak için, Müslümanların erken ve orta dönemlerde Grek felsefesine nasıl yaklaştığı örneğini ele alalım. İ.S. 9. ve 10. asırlardan itibaren Grek filozofların neredeyse tüm önemli yapıtları, Süryanice veya Arapça çevirileri üzerinden, Müslümanlarca biliniyordu. Müslümanlar bu yapıtlar üzerinde çalıştılar ve onlara şerhler yazdılar. Birçok filozof ömürlerini, Grek bilgeliğinden esinlenmiş fikirleri dostlarına sunmakla geçirdi. Ancak İslam’ın ne olduğunu tanımlayan ana akım çalışmalara (hukuki, teolojik ve felsefi eserler) bakıldığında Grek fikirlerine doğrudan bağlantı nadiren görülebilir. Müslüman entelektüeller bu fikirler üzerine çalışmış ve onlar içinden kendilerine yararlı olacakları almışlardır. Böylece o fikirleri kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmiş ve düzenlemişlerdir. Hukuk üzerine yazılmış nerdeyse tüm kuramsal kitaplarda bir “tanım yapma” kuramına ve bir mantık kavramına rastlarız, ama bu fikirlerin hangisinin Greklere hangisinin doğrudan Müslümanlara ait olduğu kesin olarak seçilemez.</p>
<p>Tek bir kavramı yekpare bir fenomen yapan bu karışım ve katışım oldukça yaratıcı ve zarifti. Yine bu çalışmalarda, özgün İslami söylem tarafından yeniden şekillendirilmiş ve kıvrılmış olmaksızın, herhangi birine -mesela Aristoteles’e- doğrudan yüklenebilecek bir fikre de bir ölçüde nadiren rastlanır. “Borç alma” -eğer bu kaba kelime kullanılacaksa- belirli bir özerklikle, bağımsız düşünceyle, seçici bir sahiplenmeyle gerçekleştirilmiştir. Başka deyişle burada karşılaşma bir direnç alametiyle işler; yani bir kimsenin beğenip kendisine yararlı gördüğünü alma, öte yandan kendi ilgi ve kaygılarına uymadığını düşündüklerini göz ardı etme ve bırakma özgüveni ve direnciyle. O hâlde bu karşılaşma entelektüel özgüven ve bağımsız düşünme tarafından belirlenir. Bu, açık fikirliliğin nişanesidir, yani bir yandan ağırlanmaları hatta benimsenmeleri için “yabancı” fikirlere kapıyı açık bırakma alçakgönüllüğü, ama öte yandan Müslümanların uygunsuz, değersiz ve inançlarına büsbütün ters olarak gördüklerini reddetme özgüveni. Başka deyişle, karşılaşma Müslümanların belirlediği şartlara göre, ardına kadar açık ama bir o kadar da denetim ve disiplin altındaki bir diyalog mahallinde gerçekleşmiştir.</p>
<p>Şimdi bunu İslam’ın Batı’yla günümüzdeki karşılaşmasıyla kıyaslayın. Sömürgecilik 19. yüzyılda birçok İslami kurumu ve bu kurumları doğuran kültürleri yıktı. Yaklaşık 1850’den başlayarak İslam’da bilgi, Batı’ya ait bilgi olarak görülür hâle geldi. Bilgi Batı’ya ne kadar aitse o kadar bilgi olarak, par excellence bilgi olarak kabul edildi. Bu tarihten sonra söz konusu bilginin geçerliliği çok az sorgulandı. Bu bilgiyi yaratan modernite tasarısının meşruluğu ise daha da az sorgulama konusu yapıldı. 1850-2000 tarihleri arasında yerli veya İslami fikirlerden esinlenerek bir düşünce sistemi kurmuş tek bir Müslüman entelektüelin olmadığı rahatlıkla ifade edilebilir. Karşılaşma burada Avrupalı şartlara göre işletilmiş, Avrupalı araçlarla gerçekleştirilmiş ve Avrupalı tarzda yerine getirilmiştir. İslami söylem unsurları yalnızca, Avrupalı fikirlere, yaşama ve görme tarzına sıkı sıkıya bağlanmış birer yaldız, birer cila hâline geldi.</p>
<p>Şayet modernite insanın hâlini geliştirmiş olsaydı bu durum oldukça iyi kabul edilebilir ve kendisinde bir sorun görülmeyebilirdi. Ancak modernitenin türettiği sorunların (hastalıklar, çevre tahribatı, soykırımlar, eşitsiz refah seviyesi, siyasal karmaşa, aile ve toplumun parçalanması, psikolojik sorunlar ve niceleri) ışığında Batılı entelektüeller bile şimdi modern tasarıyı sorguluyor. Postmodern yaklaşım dediğimiz şey moderniteden memnuniyetsizliğin ifadesinden başka bir şey değildir. Ama bu yaklaşım da başarısızdır. Derinden bakılırsa Batı’nın bile kendi modernitesinden kökten hoşnutsuz olduğu görülür. Ama Müslümanlar, genel olarak, herhangi bir özerklik söz konusu olmadan, – modern olan, her açıdan tam tamına modern olan – bu sorunları doğuran şartları anlamadan [Batı’yı] takip ve taklit etmeye devam ediyorlar.Dolayısıyla modern karşılaşma eşit olmayan, özerk bir konumdan ve dirençle gelmeyen; aksine zayıflıkla – hatta denilebilir ki – kölelikle gelen bir karşılaşmadır.</p>
<p>Karşılaşmalar hem zorunludur hem kaçınılmaz. Zayıflıkla da olabilir dirençle de. Ama bazen zayıflık direncin kaynağı olabilir. Bu, son tahlilde mantıksız değildir. Haksız yere suçlanmış biri idam mangasının karşısında vakur ve dirençle dikilebilir. Ona zulmedenlere kendi gerçeğini haykırabilir; ölümüyle sonuçlansa bile. Hakikat direnci fiziksel bir direnç değildir. Daha çok ahlaki ve etik bir dirençtir. Eğer bir kişinin yaşamı yerle bir olacaksa, aşağılanmış ve sefilken değil vakur ve dikken olsa daha iyi olur. Zihin ve ruh dünyadaki tüm silahlardan daha fazla güç sağlar ve dirençtir tüm karşılaşmaları yönetmesi gereken.</p>
<p>* Columbia Üniversitesi</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı:54</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/karsilasmalar/">Karşılaşmalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/karsilasmalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
