<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tevessül | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tevessul/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 17 Jul 2017 16:24:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tevessül | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tevessül ve İstiğase Konuları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:13:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül ve İstiğase Konuları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bize Mekkeli bir Müslümandan uzun bir yazı geldi. Sahibi beni herhalde keskin bir kılıç zannederek, uzun uzadıya konuşup, söz­lerini tekrarlayıp, ısrar ediyor ve hattâ yazının sonunda diyor.- Ey faziletli hocam! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, tevessül ve istiğâse meselelerinin insafla tahkikini senden rica ederim, diyor ve sorular yöneltiyor. Biz, Vehhabîlerin o suallerini özetleyip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/">Tevessül ve İstiğase Konuları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/tevessul/" rel="attachment wp-att-15507"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15507" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul.jpg" alt="" width="382" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul-300x194.jpg 300w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></p>
<p>Bize Mekkeli bir Müslümandan uzun bir yazı geldi. Sahibi beni herhalde keskin bir kılıç zannederek, uzun uzadıya konuşup, söz­lerini tekrarlayıp, ısrar ediyor ve hattâ yazının sonunda diyor.- Ey faziletli hocam! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, tevessül ve istiğâse meselelerinin insafla tahkikini senden rica ederim, diyor ve sorular yöneltiyor.</p>
<p>Biz, Vehhabîlerin o suallerini özetleyip ondaki târiz ve yakış­mayan şeylerden yüz çevirip, başarı Allah’dandır diyerek sual ve cevaplara başlıyoruz.</p>
<p><strong>S</strong> — Resûlullah (s a.v.) salih ölülerden hacet ve dua talep edil­mesi hakkında velev bir hadis-i şerif bile buyurmuş ise, zikretmeni­zi rica ederim.</p>
<p><strong>C</strong> — Evvelâ biz bu sorunun tersini onlardan soralım ve diyelim ki: Hadîs-i şerifte Resûlullah’dan (s.a.v.), insanları salih kimseler­den dua etmek, onlardan haced talep etmekten nehy hakkında bir şey varit oldu mu? Bu hususta velev bir hadîs bile olsa zikretmeni senden rica ederim.</p>
<p>İkincisi: Soru sahibine diyoruz ki: Usûl-i fıkıh ilminde sabit olup bilindiği üzere, bütün şeylerin cevazı, hakkında emir olmasına bağ­lı değil, belki ondan nehy edilmemesine bağlıdır. Şeriat’ta ondan nehy edilmeyen şey câizdir. Herhangi bir şeyin haram olması hak­kında şer’î bir nass olmadığı takdirde o şey mubahtır.</p>
<p>Şüphesiz Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sahih hadîsinde bizlere yap­mayı emrettiği şeyi terk etmeyerek yaptık, ondan nehy ettiği şey­den kendimizi koruduk.</p>
<p>İşte âlimlerin bildikleri ilim kuralları budur.</p>
<p>Tevessül ve istiğâsenin ölülerden yapılmaması meselesi ise, za­yıf bir fikirdir. Zira bu hususta durumunuzun şu iki ihtimâli var­dır:</p>
<p>Ya ölülerin idrak etmelerini, ilim sahibi olmalarını, dua etmele­rini, işitmelerini inkâr edip kabul etmezsiniz veya kabul edersiniz. Şayet inkâr ederseniz, isbatı için Âdem ile diğer peygamberlerin (a.s.), sahih hadis kitapları olan Buharî ve Müslim ile diğer ha­dîs kitaplarının rivâyetlerine göre Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Mi&#8217;rac gecesi yaptıkları dualarını ve Peygamber Efendimizin, «Si­zin amelleriniz bana gösteriliyor, onda hayır bulsam Allah’a hamd- ederim, ondan başkasını bulsam, Allah&#8217;dan size af dilerim» buyur­duğu hadîs-i şerifi ile dirilerin yaptıkları amellerin Peygamber’e gösterildiğini beyan eden bu hadîs-i şerif gibi dünyayı dolduracak kadar kesin deliller getirebiliriz.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, îbn Teymiyye bizatihi «Fetava» kitabında bu­nu zikretmiş ve îbn Kayyım dahi bunun tamamiyle sabit olduğunu itiraf etmiştir.</p>
<p>Ölülerin böyle hususiyetleri olduğunu, bu çağın (ruhçu) Avru­palılarının da itiraf etmeleri, tesadüf eden güzel delillerdendir. On­lardan on asır önce Eflâtun ile diğer feylozoflar dahi bunu kabul et­mişlerdir. Demek ki, bu mesele din ve dünya ilimlerinin âlimle­ri; müslim ve gayrimüslim, eser ve nakil ehli olanlar ile fel­sefe ve akılcılar arasında ittifak edilmiş bir konudur. Lâkin Vehhabîler, hadîs-i şerifte varit olduğu gibi ölülerin, ilim, idrak, işitme duygusu olduğunu, dua edip kendilerine selâm verilirken selâm al­dıklarını itiraf ve kabul ettikten sonra, ölülerden bu hususların ta­lep edilmesini kabul etmezlerse tenakuza düşeceklerdir. Veya mü­nakaşanın mukaddimelerini kabul edip, neticesini inkâr ettikleri veya mantık kuralına göre lâzımları melzumlarından kestiklerini söyleyebiliriz. Lâzımı melzumlardan ayırmayı akıllı kimse yapmaz.</p>
<p>Kaldı ki, faziletli (üstün) kimse yapabilsin! Hele bu münakaşayı kökünden izale edecek öyle şeyler zikrettik ki, meselâ Peygamberd­in (s.a.v.) hayatında ve vefatında kendisine tevessül edilmesi hak­kında Osman b. Hanîfden rivayet ettiğimiz sahih hadîs-i şerif, on­da, «Ey Muhammed! Rabbinin katında bana şefaat et!» cümlesini kullanmıştır. Adamın ondan talep ettiği şefaattan maksadın, Peygam­berim (s.a.v.) kendisine dua etmesini istemekten başka bir mânâ­sı yoktur.</p>
<p>«Allah’ım! Bana, Senden istemem için dilekte bulunanların hür­metine Senden hacet diliyorum», diye sahih hadîs de vardır. Di­ğer bir hadis-i şerifde, «Peygamberin ile ondan önceki peygamber­lerin hakkı için» diye geçmektedir, öyle ise, salih zatlara tevessül edilmesi sabittir.</p>
<p>Yazdığımız bazı makalelerde, Vehhabîlerin iddia ettikleri gibi, tevessül asla şirk sayılamaz, dedik. Çünkü diri kimse, ruhu ile diri olan ve Berzah hayatının özelliklerinden faydalanan ölüden, bir şey talebinde bulunduğunda, icad ve yaratma yolu ile değil, sebebiyet ve kesb cihetiyle ondan talep eder. Zira onu, diri kimsenin rütbe­sinden üstün tutmaz. Hattâ o kimse, diri kimseden bir şey isterse, icad ve yaratmasını talep etmez. Mahlûktan bir şeyi kesb yolu ile talep etmek, ne şirk, ne de küfürdür.</p>
<p>Ölünün hiçbir tasarrufu olmadığını farzetsek bile, onu çağıran veya ondan yardım isteyen kimse ulûhiyyet değil, sebebiyetin itika­dında hata etmiş olur. Allah’dan başka zahirî sebebiyet olduğunun itikad edilmesi câhillerin itikad ettikleri gibi ulûhiyyet itikadı de­ğildir. Gerçekten yukarıdaki beyanımızdan anladığın üzere Allah’­dan başkasına sebebiyet itikadı yanlış bir şey değildir. Ancak Vehhabilerce yanlıştır. Şayet tevessül, ölünün Allah katındaki rütbesi­ne olursa işin câiz olduğu açıktır. Çünkü ölüm, insanın dünyada iken Allah katındaki makamını değiştirmez.</p>
<p><strong>S</strong> — Peygamber (s.a.v.), Allahü Teâlâ’ya tevessülün bir türü­nü veya Allah’a yaklaştıran bir şeyin beyanını terk etti mi?</p>
<p><strong>C</strong> — Hayır, Resûlullah (s.a.v.) insanı Allah’a yaklaştıran veya tevessülün çeşitlerinden hiçbirisinin beyanını terk etmemiştir.</p>
<p>Yukarıda geçen Osman b. Hanîf hakkında rivayet edilen hadis­teki tevessülü anladın. Hattâ Peygamber Efendimiz kendi yüzüsuyu hürmeti ile, ondan önceki peygamberlerin hürmeti ile tevessül etmiştir. Âdem (a.s.), Peygamber Efendimiz dünyaya gelmeden ön­ce onunla tevessül etmiştir. Bunların hepsi bundan önceki makale­lerimizde yazılmıştır. Bundan sonra, soranlara rehber olacağı umu­lur. Resûlullah’ın (s.a.v.) makamı diğer insanlarınkinden üstündür. Şunu da ekleyelim ki, Efendimiz (s.a.v.) ubûdiyetin kemalindeydi. Kendisi, Allah’ın rububiyyetini ve sonsuz kudretini; herkesin O’nun kulu olduğunu; Allah’ın geniş fazl ve kereminin şümûlünü iyi biliyor­du. Yine Efendimiz (s.a.v.) mutlak Efendinin (Allah’ın) katında kul­ları için manevî makamlar olup, her birinin bir meziyeti olduğunu, Allah’ın verdiği nimetler için ancak Aziz ve Çelil olan O’na kulluk yapmak gerektiğini biliyordu. Kullar arasında irtibat ve menfaat tebâdülü olması da gerekir. Peygamber (s.a.v.) bu inceliklerin tü­münü herkesten daha ziyade bilirdi ki, Hz. Ömer’den dua talep etmiş ve Uveysü’l-Karanî’den de talep etmesi için Hz. Ömer’e em­retmiştir.</p>
<p>Fatıma binti Esed hakkında geçen hadîse göre, kendisi de önceki peygamberlerin hürmetine tevessül ederek Allah’tan dilekte bulunmuştur. Bir ihtiyacımız olunca, bize tevessül etmemizi emret­miştir. Hattâ hikâyesi geçen âmâya, «Şayet öyle bir ihtiyacın olur­sa bunun gibi yap!» diye buyurdu. Hz. Osman&#8217;ın hilâfeti zamanın­da bir iş için kendisine gidip gelen adam da Hz. Peygamberin bu­yurduğu gibi yapmıştır. Bu olayı daha önce beyan ettik. İşte Veh- habîler hiçbir mahzur olmayan bu tevessül işinde Müslümanları tekfir etmektedirler.</p>
<p><strong>S</strong> — Peygamber’den (s.a.v.) rivayet edilen, «Sizi Allah&#8217;a yak­laştıracak hiçbir şeyi terk etmeden hepsini size beyan etmişimdir», hadîs-i şerifi sabit midir? Bu doğru ve sabit ise, dirilerin ölülerden dua talebinde bulunmaları, Resûlullah’ın (s.a.v.) buyurduğu emir­lerden olup bunu yapmak câiz mi olmaktadır?</p>
<p><strong>C</strong> — Evet Peygamber’in (s.a.v.) böyle buyurduğu sâbittir. ölü­lerin dirilere yaptıkları dua bir kardeşin kardeşine duası kabilin- dendir. Gerçekten, sahih hadis bize bildirmiş ki, dua hususunda di­ri kişi ile ölü kimse arasmda hiçbir fark yoktur. Yukarıda geçtiği üzere ölü kimse, diri kimse gibi dua eder. Zira ölüm câhillerin zan­nettikleri gibi fânilik veya yokluk ve bitiş ve hiç oluş değildir. Ölüm, ancak bir yurttan başka bir yurda intikâl etmekten ibarettir.</p>
<p><strong>Şiir:</strong></p>
<p>ölümü ölüm zannetmeyin çünkü o,<br />
Gerçek bir hayattır, emelin sonudur.<br />
ölümün hücumu sizi korkutmasın çünkü o, bu dünyadan bir intikaldir.</p>
<p>Devamla tekrar ediyoruz ki, şüphesiz Âdem (a.s.) ve diğer pey­gamberler, Peygamberimiz’e (s.a.v.) dua etmiş ve o da, Berzah âle­minde ümmetine dua etmektedir. Hattâ izahımızdan anladığın ve ilerde de anlayacağın üzere, vefat etmiş babalarımız da bize dua ediyorlar. Şunu diyelim ki, bizler sîzlerden, tevessüle mübahdır de­menizi, Müslümanları, önderiniz Muhammed b. Abdulvehhab gibi tekfir etmemenizi istiyoruz.</p>
<p>Vehhabîlerin Müslümanları küfürle suçlamalarının hiçbir ge­çerli delili yoktur. Vefat etmiş ve ruhu âhiret âlemine gitmiş sâlih bir kişiden dua istemek niçin küfür olsun? Farz edelim ki ölülerin, Vehhabîlerin dediği gibi duymaları, anlamaları, bir şey yapmaları mümkün değildir. Bu faraziyeye göre bile -haşa- onda uluhiyet vas­fı tasavvur edilmiş değildir ki?.. Vehhabîlerin görüşüne göre Müs­lümanların yanıldıkları farz edilse bile, bu hatâ ölmüş kimseyi bir sebep, bir vesile kabul etmekten ileri gelmektedir ki, ehl-i İslâmın tekfir edilmesi için sebep teşkil edemez.</p>
<p>Müslümanların bu davra­nışları aklın, vicdanın, mantığın ışığında; din kurallarının aydınlı­ğında hiçbir vecihle küfüre yorulamaz. Bir kimse aslında sebep teş­kil etmeyen bir şeyi sebep edinirse o adam cahil olabilir-, ama asla kâfir olamaz. Bu sorunun cevabı bu kadar yeterlidir.</p>
<p><strong>S</strong> — Resûlullah (s.a.v.) Allahü Teâlâ’nın, «Ey Resûl! Sana Rab- binden gönderilen şeyleri tamamıyla bildir» (Maide, 67) meâlinde buyurduğu âyet-i celile ile amel ederek, yine Mâide sûresinin, «Ey iman eden kimseler! Allah’ın azabından sakınıp ona vesileye (yak­laşmaya) yol arayınız» (âyet, 35) âyetinde buyurulan vesileyi hal­ka bildirdi mi?</p>
<p><strong>C</strong> — Bu doğru bir soru değildir. Doğrusu şöyledir: Maide sûre­sinde, mü’minlere, onunla emir olundukları vesileyi halka beyan et ti mi, diye sorulmalıdır. Zira bu âyette bilfiil mü’minler emr olun­muştur. Gerçi âyet-i celilenin hitabına Peygamber de (s.a.v.) dahil­dir.</p>
<p>Soru sahibinin sualinin tamamında, Allahü Teâlâ’nın meâlen buyurduğu, «Ey Resûlüm! Sana Rabbinden gönderilen şeyleri tama­mıyla bildir» (Mâide, 67) âyet-i celilesini delil olarak zikretmesi cehâlet eseridir ve bir şaşırtmacadır. Çünkü bu âyetteki emir ve hitab, Allah’ın risâletini ve vahyini bütün halka bildirmesi ile ilgili olarak yalnız Peygamber’e (s.a.v.) mahsustur, öyle ise soranın bu sözü fazladır, tekrardır. Zira Efendimiz (s.a.v.) emir olunduğu ve­sileyi ümmetine bildirmiş ve onu hadis-i şerifinde yeterli bir ifade ile yorumlamıştır.</p>
<p>Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: Bir kimse sana Resûlullah (s.a.v.), Al­lah’ın kendisine indirdiği şeylerden bir şey ketmettiğini (sakladı­ğını) bildiğini haber verse, şüphesiz yalan söyler, diyerek sonra şu âyet-i celileyi okudu: «Ey Resûlüm! Rabbinden sana indirilen şey­leri bildir!» Müslim ve Buharî bu hadîs-i şerifi rivayet etmişlerdir.<br />
Kur’ân-ı Kerim Arapça’dır ve Arap lügatiyle nâzil olmuştur. Ve­sile kelimesinden yalnız bir mânâ (diri kimse) kastetmenizin hiçbir mânâsı yoktur. Delilsiz bir iddiadır. Bunu gerektiren bir şey de yok­tur. Şüphesiz Osman b. Hanîf ile başkasının hakkında rivâyet edi­len hadîslerde mutlak tevessül sarahaten bildirilmiştir. Hele hadî­sin sonunda, «Şayet bir ihtiyacın olsa, yaptığın gibi yap», buyruğu ile açıkça tevessüle işaret etmiş ve diğer makalelerimizde beyan et­tiğimiz üzere Hz. Osman b. Affan’ın (r.a.) hilâfeti zamanında onun­la amel edilmiştir.</p>
<p><strong>S</strong> — ölülerin dua etmemesi ve meşrû olmayan şeylerle onlara hitab etmemek itikadından, onların kerametlerinin inkân lâzım ge­liyor mu? Evet, lâzım gelir, dediğiniz zaman, bize kesin delillerini beyan edip bu nev’i tevessülün (ölüye tevessül) cevazı hakkında sa­habeden, tabiînden veya onlara tâbi olan imamlardan bir nakil zik­rediniz.</p>
<p><strong>C</strong> — Evet Enbiya ve salih zatların Allahü Teâlâ katındaki ke­rametlerini inkâr eden sizin gibilerin, ölülerin kerâmetlerini de in­kâr etmeleri lâzım gelmektedir. Çünkü Allahü Teâlâ katında hiçbir makamları olmayıp bize dua etmeleri mümkün olmaz şeklindeki iti­kadınıza göre ruhların hiçbir şey yapmaya güçleri olmazsa, onların ne gibi bir kerametleri olacaktır? Sizin de onlara keramet isbat et­menizin ne mânâsı olacak ve bununla beraber sizler onlar için hiç­bir fiil olmadığını ve onların Allahü Teâlâ nezdindeki makamlarıyla tevessül etmek küfür olduğunu iddia ettiniz.</p>
<p>Şu halde onlar için ne gibi bir şey olabilir?</p>
<p>Mezkûr tevessül için (ölülere) sahabe, tâbiîn ve onlara iktida eden imamlardan caizdir, diyen kimseler hakkında bizden açıklama istemenize gelince, şunu deriz ki;îbn Teymiyye’den önce ve sonra gelen bütün ümmet câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Sorduğunuz bu suali çevirip sizden soralım: Acaba sizin de sahabe, tabiîn ve on­lara uyan imamlardan bu nev’i tevessülün men’ini .ve şirktir diyen kimseyi bize zikretmeniz mümkün müdür? Bütün hak mezheblerde Peygamber’in (s.av.) türbesini ziyaret edenlerin ona tevessül etme­lerinin câiz olduğunda ittifak etmediler mi? Bu husus için size Han- belilerin, kezâ bütün imamların nasslarını zikrettik. Fakat inkârcı iddianız için ne selef, ne de sened hiçbir isnad yoktur. Hattâ âlim­lerin tümü Kabr-i Şerifi ziyaret eden her kişinin tevessül etmesi yalnız câiz değil, belki ondan matluptur dediler.</p>
<p>İşte ümmetin icmâı budur. Kâfi ve kalblere şifa veren akli ve nakli deliller kitabı­mızda geçmişti. Sonra size şunu da diyelim ki, ölümden sonra ruh­larda öyle bir güç vardır ki, hayatta, dünyada oldukları zaman o kadar iş göremezlerdi, diye imamınız İbn Kayyım bunu itiraf et­medi mi?</p>
<p>Bu konu tâ imamlarınıza kadar ulaşmıştır. Sizler ise, enbiyânın mucizeleri ve evliyanın kerâmetleri hakkında arasıra hevânıza tâ­bi oluyor, arasıra da hakkı kabul ediyorsunuz. «Ibtalci, inkarcı ki­şi, ister istemez illâ tenakuza (çelişkiye) düşer» diyene Allah rah­met eylesin. Bizim sizi dalâletle vasıflandırdığımızın sebebi ise, sizin Müslümanları tekfir edip kendilerini, mallarını helâl etmekle Ce­hennemin köpekleri olan selefiniz Haruriye tâifesinin yoluna sülük ettiğinizdendir.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, Haruriye tâifesinin kınanması hakkında Peygamber’den (s.a.v.) tevatür yolu ile birçok hadîs-i şerifler rivayet edilegelmiştir. Şayet diyecek olsaydınız ki: İnsanların bütün işlerin­de vasıtasız olarak Allah’a müracaat etmeleri evlâdır. Allah katın­da, sebeblerin, vasıtaların sona erdiği bir makam vardır. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) (ateşe atılırken) Cebrail (a.s.) ona, «Bir ihtiya­cın var mı?» diye sorunca İbrahim (a.s.), «Ama senden yoktur», de­miştir, diyecek olsanız ve bu yolda gidip itikad ederseniz, bizler si­ze itiraz etmeyip, sizinle şiddetle münakaşa etmeyecektik. Eğer, te­vessül hakkında tekfir’den başka bir fikriniz olsaydı, biz sizin için bunlar kendi kafalarına müctehidtirler ve böyle zannetmişlerdir, iş­lerin sonucu Allah&#8217;a havale edilir.</p>
<p>Birçok müctehidler ictihadlarında hata etmişlerdir, diyecektik. Ama size böyle diyemeyiz. Çünkü ictihadlarında hatâ eden âlimler; kendilerini sizin yaptığınız gibi takdis etmeyip halka zorla, kılıçla kendi fikirlerini beğendirmedi­ler. Belki doğru, başkalarının fikrinin daha doğru olduğu ihtimali­ni câiz kılar. Peygamber’den (s.a.v.) rivâyet edilen, «Müslümana sövmek fâsıklıktır, onunla dövüşmek küfürdür (küfre benzer büyük bir günahtır)» ve (Taberâni İbn Mesud’dan) «Birisi Müslüman kar­deşine «Ey kâfir» deyip de o adam hakikat kâfir ise (mahzuru yok); değilse, söylediği söz kendisine döner», hadîsi mâlumdur. îmam Mâ­lik te lif eylediği «Muvatta» kitabı için Abbasîler’den El-Mansur’un halkı o kitabı esas olarak kabule zorlamasına razı olmadı. İslâm ümmetini, âlimlerin hürmetini, hidâyet imamlarını ve Resûlullah’-ın vârislerinin hukukunu ve nefsini küçültmeyi düşünerek «Muvatta» ile amel edilmesi için Harun er-Reşid’in teklifini reddetti. Fakat câhil kimse, kendi nefsini tâzim etmekten başka bir şey bilmez. Âlim kimse ise, Rabbini tâzim etmekten başka bir şey bilmez. Alla­hü Teâlâ’nın makamını yükselttiği kimseyi tâzim etmek Allah’ı tâzim etmek demektir. Nitekim Allahü Teâlâ, «Kişinin Allah’ın ni­şanlarına hürmet göstermesi, kalbleri Allah’a karşı gelmekten sa­kındırır» (Hac, 32), diye buyurmuştur.</p>
<p>Daha sonra soru sahibi der ki: Rabbini bilen ve zikrine özenen bir Müslüman, Allah’ın hitab ve münâcatından zevk aldıktan son­ra bu âlemden diğer bir âleme naklolmuş, Allah’dan başka kimse­nin onun hâlini bilmediği ölü kullardan birine teveccüh ederek on­dan hacet dileyip ona hitab etmesi caizdir, dememiz bizim için mümkün değildir. Buharî’nin «Sahih» kitabında zikredilen Ümmü’l- Â’lâ’nın hadisi sizce malûmdur ki, ondan şöyle rivâyet edilir: Sa­habenin muhacir kısmından Ebu’s-Saib, Ümmü’l-Â’lâ’nın yanında vefat ederken, ona şöyle der: «Benim sana şehâdetim budur ki, ger­çekten Allah sana ikram etmiştir» deyince, Resûlullah (s.a.v.) Ümmü’l-Â’lâ’ya, «Allah ona ikram ve ihsan eylediği hangi şeyi sana haber verdi?» diye buyurmuştur. Buna benzer çok hadîsler vardır. Hepsi de, ölülerin dünyada yaptıkları amellerine göre Berzah âlemine göç ettikleri yolundadır. Bedir savaşında şehid olan veya Ukkâşe ve Muhsan gibi, haklarında Cennet ehli olduklarına dair hadîs nassı olanlardan başka ölen hiçbir kimse hakkında Cennetlik veya Ce­hennemliktir, diye kesin hüküm vermemiz câiz değildir.</p>
<p>Ben derim ki: Soru soran hazretin, söylediği bu vaaz şeklinde­ki cümlelerin içine dercettiği bazı şeyleri kaçırmadan eleştirip he­sabını yapacağız. «Rabbine teveccüh edip manevî zevk alarak onun zikrine özen gösteren&#8230;» ifadesiyle sözünün zâhirini süslediği cüm­lesine evet deriz. Allah’ın zikri o kadar zevklidir ki, kalblerinin tü­müne tesir ediyor. Fakat ancak tevessül meselesi ilmî, tahkiki bir konu olup hakkında kapalı konuşma ve dedikodunun faydası yok­tur.</p>
<p>Bu şekilde reddedilmez.</p>
<p>Yukarıda dedik ki: Şayet Vehhabîlerin fikirleri, sualde zikret­tikleri mânevi kemâl makamı olsaydı, bunu eleştirmeyecektik. Fa­kat onlar Müslümanlardan, Resûlullah’a (s.a.v.) ve ümmetinden sâlih zatlara tevessül eden kimseyi tekfir ettiler. Bu konu nerede, sual­deki konu nerede? Bunlar, biribirlerinden uzak mânâlardır. Şayet soru soranın maksadı, Allah’ı zikredip ona münâcaatta bulunmak tevessülden evlâdır demek ise, evleviyyet hususunda bizimle onla­rın aramızda muhalefet yoktur. Fakat insanların manevi derecele­ri ayrı ayn olup, bazılarının diğerlerine nazaran dereceleri daha üs­tündür. Bazıları, her hususta Evvel ve Âhir olan Allahü Teâlâ dan medet umar. Her şeyin O’ndan geldiğini yine O’na döndüğünü bil­diği halde, kendisine sebep ve vasıtalar edinmesinde hiçbir mahzur yoktur. Kezâ müsebbib olan Allah’a itimat eden kimsenin, Allah’­ın kudretini düşünüp, hikmetine bakıp sebepleri terk ederek hace­tini doğrudan doğruya Allah’dan istemesinde hiçbir mahzur yok­tur. öyle ise, ne bu kimse ve ne de öteki kimse günahkârdır.</p>
<p>Bazı insanların faziletçe bazılarından üstün olduğu sözünü ka­bul etsek bile, soruyu soranın dediği gibi ölülere hitap etmek Al­lah’ın zikrinden gelen zevk ve ünsiyeti keser demesi doğru mudur? Yoksa tevessül konusunu vaaz ve edebiyat üslubuyla kendi lehine mi çevirmek istiyor? Niçin bunu bir diriye yapılan talep ve tevessül hakkında demiyor? Ondan hacet talep edip tevessül edilen bir vezir veya kral veya bir halife bile olsa, mütevessil kimsenin Allah’a münacaatı ve talebi ve O’nunla ünsiyeti daha iyi değil midir?</p>
<p>Soru sahibi sorusunda «Birçok câhillerin, ölülerin halini ve han­gi durumda öldüklerini bilmiyoruz» diye câhillerin dedikleri sözle­ri sualine dercetmiş; bu ise Müslümanlar hatta Allah hakkında bes­lenen kötü bir zandır.<br />
Soru soranın dikkatini şuna çevirelim: Hadîs-i şerifte, «Hayatı ne şekilde (hayır veya şer) geçmişse kişi o hâlet üzere ölecektir.» Bu Allah’ın bir âdetidir. Bu âdet ve kaidenin dışmda kalan ölünün hükmü şazzdır, istisnadır.<br />
Daha sonra deriz ki: Bu âlemde (dünyada) bazı işler hattâ Şe­riat işleri ve fıkıh hükümleri bile, zannî bilgiler üzerinde tesis edil­miştir. Buna göre, ölülerimizi yıkamamız, kefenlememiz, üzerinde namazları kılıp Müslümanların mezarlıklarında gömmemiz, malla­rını vereselerine vermemiz ve daha başka şeyler yapmamız vâcibtir. ölülerin durumları hakkında, tahkiki bir bilgi sahibi değiliz. (Lâkin o tahkiki bilgiyi zaten hiçbir kimse şart koşmamıştır).</p>
<p>Öyle ise, hayatta iken hayırlı ve iyi durumda olan kimseyi ölümünden sonra, hayırlı ve salih kişilerden saymamız vâcibdir. Sâilin sorusun­da geçen vesveselere uyup da, ölüler hakkında bundan başka ko­nuşmamız caiz değildir.<br />
Biz Vehhabîlerden birisine, ölü babasının durumu nedir, Müs­lüman mıdır, kâfir midir? desek, kendisi öfkelenecek mi, yoksa öf­kelenmeyecek mi? Pederi hakkında cezm ve yakîn bilgiden başka bir şeyle (zanla) amel etmememizi ister mi? Yine sâil, müteveffa pederi hakkında cezm ve yakin bilgiden başka, bir şeyle (zan, şek) ile amel etmememizi ister mi?</p>
<p>Sâilin işaret ettiği Osman b. Mazun’un hadîsine gelince, o ha­dîs-i şeriften maksat, Allah’ın geniş tasarrufunu anlatmak ve ubu- diyyet rütbesi, Allah’a yapılan rica ve yalvarma makamından öte­ye geçmez, demektir.</p>
<p>Ümmü’l-Â’lâ’nın söylediği sözüne gelince, Saib’e yaptığı dua­sında, Allahü Teâlâ’nın kesin olarak Ebu Saib’e ihsan edeceğine ka­naat getirerek cezm etmiş ve bu kesin kanaatinin şâhidlik olduğu­nu nitelemiştir. Zannederim ki, Ümmü’l-Â’lâ, adama dindarlık ve sâlihlikle tanıklık etseydi Resûlullah’ın cevabı da, ona göre olacak­tı. Hazret-i Peygamber, bu mezkûr hadisin sonunda, «Şüphesiz ben ona hayr ümit ediyorum» diye buyurmuştur. Acaba soru sahibi hayr ricasıyla, hayr zannedilmesinin arasındaki farkı biliyor mu? Niçin kendisi Buhari’nin Enes b. Mâlik’den (r.a.) rivayet ettiği şu hadîsi zikretmedi? Halk bir cenazeyi götürürken onu iyilikle övdü­ler. Peygamber de (s.av.), «vacip oldu» diye buyurdu. Diğer bir ce­nazeyi götürürken, ondan kötülükle bahsettiler. Efendimiz buna da «vacip oldu» diye buyururken, Ömer b. Hattab (r.a.), «Ne vacip ol­du», diye sordu? Resûlullah, «Evvelki hakkında iyilikle konuştunuz, ona Cennet vacip oldu. Bundan da kötülükle bahsettiniz, ona Ce­hennem vacip oldu. Sizler yeryüzünde Allah&#8217;ın şahitlerisiniz», di­ye buyurdu.</p>
<p>Veya sâil niçin Buharî’nin Hz. Ömer’den rivayet etti­ği şu hadisi de zikretmedi(1). Hz. Ömer Peygamber’den (s.a.v) şöyle anlattı: «Herhangi bir Müslümana dört adam iyilikle tanıklık ederse, Allah onu Cennete dahil edecektir.» Biz sahabiler ve «üç adam da olsa», dedik. Kendisi «Ve üç de olsa», «Ve iki de olsa» diye buyur­du. Hz. Ömer, «Sonra şahidin bir adam olmasının kendisinden sor­madık», demiştir.</p>
<p>Ya sâil, yine Hz. Ömer’in Peygamber’in (s.a.v.) Uhud şehidleri- hakkında «Ben bunların şâhidiyim» buyurduğunu neden söylemedi?</p>
<p>Sonra Vehhabîlerin hepsine deriz ki: Sizler, Buhari’nin rivayet ettiği Peygamber’in (s.a.v.), «Allah&#8217;a yemin ederim ki, şirkten (sîz­lerin Allah’a ortak yapacağınızdan) korkmuyorum. Lâkin dünyada zengin olup ona rağbet etmenizden korkuyorum» buyurduğu kav­lini niçin zikretmediniz? Veya ona inanmadınız mı? Sizler, ancak heva ve hevesinize göre konuşmayanın (Peygamberimizin) kavlini yalanlıyor, ona düşmanlık ediyorsunuz. Peygamber (s.a.v.) ümmeti hakkında şirk korkusundan emin olduğu halde siz onlara müşrik­tir deyip kan ve mallarını mübah kıldınız.<br />
Yine sual edene deriz ki: Müslümanlar hakkında iyi zannımız bi­ze kâfidir. Zaten Şeriate göre Müslümanlar hakkında güzel zan et­mek bizden talep edilmiştir. Kaldı ki, has kullar salihler&#8230; Ama Müs-lümanlar hakkında, iyi sayılmaları için kesin bilgi olması gerekir de­diğin şeyi ulemadan hiçbirisi dememiştir.</p>
<p>Sâil daha sonra der ki: Hakkında iyilik rivayet edilmeyen o ma­sum kimse hakkında hüsn-i zan (güzel zan) etmekten ziyade, tah­mini bir kanaattir. Biz ona deriz ki: Hakkında yerme vârid olmayan masum bir kimseye karşı kötü zan etmen de tahminidir. Hele bil­hassa üzerinde hayır ve salâh alameti zâhir olan veya hayatında veya vefatından sonra kendisinden kerametler zâhir olan kimseler hakkında kötü zan, daha beterdir, öyle bir kimsenin halinin değiş­tiğine itikad etmek de Müslümanlara, Allah’a karşı kötü zandır. Ni­tekim insanın anne ve babasına karşı tahmini de böyledir. Hüsn-i zandan bir şey tahminidir şeklindeki bu cümleden maksadınız ne­dir? Zaten hüsn-i zan etmenin ötesi ne olursa olsun hepsi hüsn-i zannın eseridir.. Meselâ, bir zattan dua talep etmek de yine buna binâendir.<br />
Sonra sâil der ki: ölüleri vesile etmemenin cevazı hakkında açık bir nassı bize bildirdiğinden dolayı cidden çok seviniyorum.</p>
<p>Ben de derim kis Akli ve nakli delillerin çoğunu zikrettik. Hal­buki söylediğimiz delillerden tek bir hadîs bile kâfi idi.Ruhlara hayat, idrak ile ilim olduğunu isbat edip de, sonra on­lara tevessül ve istiğâseyi men eden kimse, son derece tenâkuza düşmüş, melzumu lâzımlarından kesmiş bir kimsedir. Peygamber’in (s.a.v.) kabri ziyaret edilirken ona tevessül edilmesine dair ümme­tin icmaı olduğunu zikrettik. Bu konuda Osman b. Hanif’in hadîsin­den başka bir delil olmasa bile, o tek başına kâfi ve şâfi bir delildir. Hulâsa, bütün şeriatlar, ilk çağ filozofları, Müslümanlar, Avrupalı, Amerikalı ve Hindliler ruhlara hayat ve hayatla ilgili şeyler oldu­ğunu, bedenden ayrıldıktan sonra bu âlemde kendileri için geniş tasarruflar olduğunun isbatında ittifak etmişlerdir. Bu, İbn Kayyım’ın «Kitabu’r-Ruh» adlı eserinde beyan ettiğinin aynısıdır. Mad­dî perde ve tabiat yoğunluğu ile bedenimizin karanlığını bizden kal dırmasını Allah’dan dilerim.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:616-625,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1) Buharı, Ömer’den (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet et­miştir: «Hangi bir Müslüman ki, onun hakkında dört (mü’min) hayır ile senâ ile şe­hâdet eder, Cenab-ı Hak o Müslümanı Cennete dâhil eder.» Biz dedik ki, «Üç kişi şehâ- det ederse de böyle midir?» Resûl-i Ekrem:</p>
<p>«Üç kişi şehâdet ederse de böyledir», buyurdu. Sonra, «İki kişi şehâdet ederse e böyle midir?» dedik. Resûl-i Ekrem, «İki kişi şehâdet ederse de böyledir», buyurdu. Bundan aonra biz, Resûl-i Ekrem’den bir şâhidden sormadık.» (Tecrid-i Sarih c. 4, s. 571.)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/">Tevessül ve İstiğase Konuları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi&#8217;nin(1)Makalesi(2)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:57:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Teymiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Uluhiyet Tevhidi ve Rububiyet Tevhidi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15486</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın tevfikiyle kitabımın bu faslında, rubûbiyyet, ulûhiyyet tevhidleri, ibadet ile mülhakatı hakkında İbn Teymiyye ile îbn Kayyım’ın birçok sözlerinin ve İbn Abdülvehhab’ın bâzı görüşlerinin iptalini yazdım. Ve merhum Allâme Şeyh Yûsuf ed-Dicvi’nin (1365, öl.) rubûbiyyet ile ulûhiyyet tevhidi hakkında yazdığı makalesiyle bu konuya son veriyorum. Allah ona rahmet eylesin! Bu makale­sinde şöyle dedi*. ULÛHİYYET TEVHİDİ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/">Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi’nin(1)Makalesi(2)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/3051193-2/" rel="attachment wp-att-15488"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15488" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1.jpg" alt="" width="352" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1.jpg 633w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></p>
<p>Allah’ın tevfikiyle kitabımın bu faslında, rubûbiyyet, ulûhiyyet tevhidleri, ibadet ile mülhakatı hakkında İbn Teymiyye ile îbn Kayyım’ın birçok sözlerinin ve İbn Abdülvehhab’ın bâzı görüşlerinin iptalini yazdım. Ve merhum Allâme Şeyh Yûsuf ed-Dicvi’nin (1365, öl.) rubûbiyyet ile ulûhiyyet tevhidi hakkında yazdığı makalesiyle bu konuya son veriyorum. Allah ona rahmet eylesin! Bu makale­sinde şöyle dedi*.</p>
<p><strong>ULÛHİYYET TEVHİDİ VE RUBÛBİYYET TEVHİDİ</strong></p>
<p>«Ulûhiyyet tevhidi ile rubûbiyyet tevhidinin mânâları nedir ve mânâca aralarındaki farkı kim tefrik etmiştir, sahih veya bâtıl ol­duğuna dair delil nedir?» diye bize gelen birçok mektupta soruyor­lar. Dolayısiyle biz de Allah’tan başarı dileyip deriz ki: Bu fikir</p>
<p>İbn Teymiyye’nin saplantısıdır. Demiş ki: Şüphesiz, Peygamber­ler, yalmz Allah’a ibadet etmek mânâsına olan ulûhiyyet tevhidini bildirmek için gönderilmişlerdir. Allahü Teâlâ kâinatın Rabbidir. Onların işlerinde tasarruf edici olduğunu itikat etmek mânâsına olan rubûbiyyet tevhidi hususunda ne müşrik ne de Müslümanlardan hiçbir kimse, mualefet etmiştir. Nitekim Allahü Teâlâ: «Andolsun ki onlara (müşriklere) “gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye soracak olursan hiç şüp­he yok ki, “Allah’tır!” derler.» (Ankebût sûresi, âyet: 61) diye bu­yurdu.</p>
<p>Daha sonra, İbn Teymiyye ile Vehhabîler demişler ki: Peygam­berlere ve velilere tevessül edip onlardan şefaat dileyenler, sıkıntı zamanında onları yardıma çağıranlar, tıpkı sıkıntı anlarında put­lara, meleklere ve Mesih’e (İsa’ya) rubûbiyyet itikat ettikleri için kâ­fir olanlara benzerler. Zira onlar,Vehhabiler, putlar, melekler ve Mesih (îsâ) hakkında rubûbiyyet vasfını itikat ettiklerinden dolayı kâfir olma­dılar. Belki, onlara ibadet ettikleri için ulûhiyyet tevhidinin terkin­den ötürü kâfir oldular. Mezarları ziyaret edip evliyâya tevessül edip, onlardan yardım talep eden ve Allahü Teâlâ’dan başka hiçbir kimsenin gücü yetmediği şeyi kendilerinden isteyenlere de bu hü­küm şâmildir. Hattâ Muhammed b. Abdülvehhab, bunların küfrü­nün, putlara ibadet edenlerin küfründen daha çirkin olduğunu söy­lemiştir. Arzu edersen onun üzücü ve korkutucu ibaresini sana zik­redeyim. îbn Teymiyye ile Vehhabîler mezheblerinin izahiyle birlikte -ki, hulâsası şudur- ve içinde birçok dâvâları da vardır. Kısal­tarak ondan bahsedip sözlerini evvelâ akıl ve nakil yolu ile muha­keme edelim. Ve deriz ki:</p>
<p>İbn Teymiyye taraftarları ile Vehhabilerin; «Tevhid, rubûbiy yet tevhidi ve ulûhiyyet tevhidi şeklinde iki kısma ayrılır.» diyerek yaptıkları bu taksim İbn Teymiyye’den önce, hiçbir kimse tarafın­dan ortaya atılmamıştır. İlerde görüleceği üzere akla yatacak bir şev de değildir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem dahi, İslâmi­yet’e dahil olan hiçbir kimseye, «İslâmiyet’te iki tevhid var; sen ulû­hiyyet tevhidine itikad etmedikçe Müslüman olamazsın» diye bu yurmadı, buna tek bir kelime ile de işaret etmedi. İbn Teymiyyecilerin, her şeyde onlara uyduklarını ve onlarla iftihar eylediklerini söyledikleri selef âlimlerinden olan hiçbir kimseden de böyle bir taksim duyulmamıştır ve tevhidin bu taksiminde hiçbir fayda yok­tur. Zira, şüphesiz hak ilâh, hak Rab, bâtıl, ilâh da bâtıl Rab demek­tir. İbadete, ilâhlaştırılmaya, ancak gerçek olan Rab müstehaktır.</p>
<p>Bir şeyin menfaat ve zarar verecek bir Rab olduğuna itikad etme­diğimiz takdirde, kendisine ibadet etmemizin hiçbir mânâsı yoktur. Bir şeye ibadet edilmesi o. şeyin menfaat ve zarar verecek bir Rab olduğuna inanılmasına terettüp eder. Nitekim, Allahü Teâlâ; «Gök­lerde, yerde ve ikisinin arasındaki şeylerin Rabbi O’dur. O’na kul­luk et ve ibadetinde güçlüğe katlan!..» (Meryem sûresi, âyet: 65) diye meâlen buyurmuştur.</p>
<p>İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ, bu âyet-i celilenin mealinde ibadeti, rubûbiyyet vasfına bağlamıştır. Çünkü biz, Allahü Teâlâ’yı menfaat ile zarar, kudreti altında bir Rab olarak itikad etmediğimiz zaman kendisine ibadet etmemizin hiçbir mânâsı yoktur. Yine Allahü Te­âlâ; «Ayılın! Göklerde ve yerde gizli şeyleri çıkaran Allah’a, secde edin&#8230;» (Nemi sûresi, âyet: 25). Allahü Teâlâ, bu âyetin mealiyle kendisinde tam bir kudret sabit olan zattan başkasına secde edil­mesinin câiz olmadığına işaret eder. Ve başkasına secde edilmesi­nin bir mânâsı yoktur. Aklın kabul ettiği şey de budur. Kur’ân-ı Kerim ile Peygamber (s.a.v.)’in hadîsi de buna delâlet etmektedir.</p>
<p>Nitekim Allahü Teâlâ, Kur’ân’da; «Size melekleri ve peygam­berleri rablar olarak benimsemenizi emretmesi yaraşmaz&#8230;» (Âl-i îmran sûresi, âyet: 80). îşte Allahü Teâlâ, müşriklerin tek bir Rab değil, müteaddit rablar edindiklerini açıkça belirtmiştir. Kur’ân-ı Kerim, müşriklerin melekleri kendilerine Rab edindiklerini saraha­ten bildirdiği hâlde, İbn Teymiyye ile Muhammed b. Abdülvehhab, «Müşrikler rubûbiyyet tevhidine itikad etmiş olup muvahhittirler! itikadlarına göre, bir Rabtan başka rab yoktur. Ancak ulûhiyyet tevhidi hususunda Allaha şerik koşmuşlardır.» demişlerdir. Halbu­ki Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Yûsuf (a.s.)’un, iki hapis arka­daşını rubûbiyyet tevhidine davet ettiğini belirterek şöyle buyurur:</p>
<p>«&#8230;Ayın ayn birçok rablar mı daha iyidir, yoksa üstün olan bir Ailalı mı?» (Yûsuf sûresi, âyet: 39). Yine Allahü Teâlâ;</p>
<p>«&#8230;Onlar, (ümmetinden önceki ümmetler) kendilerine çok acıyıcı (Rahman) olan Allah’ı inkâr ettiler. (Onlara), O, benim Rabbimdir, de&#8230;» (Ra’d sûresi, âyet: 30).</p>
<p>İşte bu âyetlerden de anlaşılıyor ki, müşrikler kendilerine bir değil, birçok rablar edinip onlara ibadet ederlerdi. Allahü Teâlâ’nın rubûbiyyetini inkâr eden müşrik bir kimseye hitaben; arkadaşın­dan hikâyetle; «Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: “Seni toprak­tan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allahtır&#8230;’’ dedi.» (Kehf sûresi, âyet 37 &#8211; 38). Bu âyet-i celile de mânâca öncekine benzer. Cenâb-ı Hak kıyamet günü diyecekleri sözleri hikâyetle buyurduğu; «Allah’a and içeriz ki biz apaçık azgınlık içinde idik; çünkü biz si­zi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk.» (Şuarâ sûresi, âyet: 97 &#8211; 98).</p>
<p>Bu âyet-i celilelerin mânâsına dikkat edildiğinde, zahire göre biz sizi kendimize rablar edindiğimiz için, demektir. Yine; «Bir de onlara, “bağışlayıcıya (Rahman’a) secde edin!” denildiğinde, “bağış­layıcı (Rahman) nedir? Senin emrettiğine secde eder miyiz?” der­ler&#8230;» (Furkan sûresi, âyet: 60) meâlen buyurduğu bu âyetin mâ­nâsına bak! Acaba bu sözün sahibi olan kimse, muvahhid mi (tek bir Allah’ın varlığına inanan mı) dır? Veya bunu itiraf ettiğini bi­liyor musun?Daha sonra, Allah’ın; «&#8230;Onlar (insanlar) ise, Allah hakkında mücadele ederler (çene yarışı yaparlar)&#8230;» (Ra’d sûresi, âyet: 13) buyurduğu bu ve buna benzer âyetlerin mânâsına bak ki, hepsini zikretmekle sözü uzatmıyoruz.</p>
<p>Demek ki hakikat, îbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi değildir; aksine müşrik olan bu kâfirlerde rubûbiyyet tevhidinin inancı yok-tur. Yûsuf (a.s.) zindandaki iki arkadaşını rubûbiyyet tevhidinden başka bir şeye davet etmiyordu. Zira Yûsuf (a.s.)’un itikadında, bir şeye rubûbiyyet tevhidi, diğer başkasına ulûhiyyet tevhidi denilir,diye bir şey yoktu. Yoksa Hz. Yûsuf (a.s.) &#8216;un, tevhide davet eyledi­ği iki arkadaşı, tevhidi kendisinden daha iyi biliyorlardı da onu ilahlar diye tâbir etmeyip, «Birçok rablar mı iyi?» diye buyurduğu sözünde yanıltıyorlar mı idi?</p>
<p>Allahü Teâlâ (insanlar, ruh âleminde iken) onlardan rubûbiyyetin ikrarı için aldığı ahdi hakkında; «&#8230;Rabbiniz değil miyim?» di­ye sordu “Evet Rabbimizsin” dediler&#8230;» (A’raf sûresi, âyet: 172) di­ye buyurur. Şayet, «Müşrikler nezdinde rubûbiyyet tevhidi tahak­kuk etmiş, fakat bu iman hususunda yeterli olmayıp kıyamet günü Allah’ın azabından onların kurtulmalarına yetmez.» diyen İbn Teymiyye’nin dediği gibi olsaydı, bu âyette buyurduğu üzere rubûbiyyeti için, onlardan söz alması, âyetin devamında onlardan hikâyetle; «&#8230;Gerçekten biz bu ahidden gafil idik&#8230;» (A’raf sûresi, âyet: 172) diye müşriklerin kıyamet günü ileri sürecekleri böyle bir mazeretleri de sahih değildir. Rubûbiyyet tevhidi itikadı imanlarına yeterli ol­saydı (îbn Teymiyyecilerin dediği gibi) Allahü Teâlâ’nın, misak (ahid) tâbirini, ulûhiyyet tevhidini itiraflarını icab ettirecek tâbirle değiştirmesi vacip olacaktı.</p>
<p>Bu dâvâlarının iptaline dair uzun uzadıya konuşmak imkânı­mız olmasa dahi bu husus açık bir gerçektir. Her hal ü kârda bu âyetten anlaşıldığına göre, Cenâb-ı Hak Teâlâ, şüphesiz olarak in­sanlardan, yalnız rubûbiyyet tevhidinin ikrarıyla iktifa etmiştir. Eğer, rubûbiyyet tevhidi ile ulûhiyyet tevhidi birbirlerinden ayrı hakikatler olsalardı, Allahü Teâlâ, ulûhiyyet tevhidinin ikrarını da onlardan talep edecekti.</p>
<p>Akaid ilminin teriminde Allah ile Rab kelimeleri bir mânâda olduklarına, Cenâb-ı Hakk’ın meâlen; «&#8230;Göklerin yerin ve ikisi ara­sında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yüce­dir.» (Zühruf sûresi, âyet: 84) buyurduğu âyeti de delâlet eden de­lillerdendir. Çünkü, âhirzamanda O’na ibadet edecek hiçbir kimse olmasa da yine yeryüzünün ilâhıdır.</p>
<p>Şayet İbn Teymiyyeciler, bu âyette geçen ilâh kelimesinin mâ­nâsı, «O, yeryüzünde mabuddur. Yâni, ibadete müstehaktır» diye­cek olsalar, cevabında; «Öyle ise, ilâh ile Rab arasında mânâca hiç­bir fark yoktur. Zira ibâdete müstehak olan Zât, Rab olandan baş­ka bir şey değildir,» deriz.</p>
<p>Firavun’un Musâ (aleyhissalâtü vesselam) ile yaptığı mücade­le ancak rubûbiyyet sıfatı hakkındadır. Kur’ân-ı Kerim ondan hikâyetle; «Ben sizin en yüce rabbinizim, dedi.» (Nâziât sûresi, âyet:24) , yine ondan hikâyetle; «(Firavun), “İnan ki benden başka tann tanırsan seni zindanlıklar içine atarım.” dedi.» (Şuarâ sûresi, âyet: 29). Bu konunun uzatılmasına artık hiçbir sebep yoktur.</p>
<p>İbn Teymiyye’nin, «Müşrikler rubûbiyyet tevhidini bilir.» diye iddiasının iptaline dair hadîs-i şerif ise, mezarda iki sual meleğinin ölüden ilâhın demeyip «Rabbin kimdir?» diye sual ettikleri hakkın­da varid olan hadistir. Çünkü melekler, Rab ile ilâh arasında tefrik etmezler. Zira onlar ne İbn Teymiyyeci, ne de doğru yoldan sapmış kimselerdir. İbn Teymiyyecilerin mezhebine göre, sual meleklerinin ölüden «Rabbin kimdir?» değil, «Allah’ın kimdir?» diye veya her ikisinden sual açmaları vacip idi.</p>
<p>Allahü Teâlâ nın, «Andolsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Allah&#8230;” diyecekler.» (Lokman sûresi, âyet:25) meâlen buyurduğu âyet-i celile İbn Teymiyye’nin dâvasına de­lil olamaz. Çünkü, kesin deliller ve mânâları açık olan âyet-i keri­meler delâlet ediyorlar ki, müşrikler, zamanın hükmüne icabet et­meye zorunlu olduklarından gönüllerinde olmayan şeyi söylerler. Onların kalplerinde istikrar etmeyen veya akıllarına yatmayan şey­leri de söylemiş olabilirler. Çünkü müşrikler, böyle cevap vermekle beraber böylece itikad etmeyip yalan söylediklerine delâlet eder, şeyler, kendilerinden sadır olmuştur. Zarar ve menfaati Allah&#8217;tan başkasına isnat ediyorlar. Koyu cehaletleri yüzünden Allah’ı bil­mez, hattâ küçük işlerin husulünde bile başkasını O’nun üzerine takdim ederler.</p>
<p>Allahü Teâlâ’nın müşriklerden hikâyet eylediği; «Ne diyelim, sana mabutlarımızdan bazısının kötülüğü dokunmuş olacak.» de­diler&#8230; (Hûd sûresi, âyet: 54) sözlerini düşünerek bak! öyle ise, İbn Teymiyye, «Müşrikler, putlar, ne ziyan ne de menfaat veriyorlar di­ye itikad ederler&#8230;» şeklinde sonuna kadar devam eden sözü nasıl diyebilir?<br />
Daha sonra müşrikler, ekin ve davarları hakkında Cenâb-ı Hakk’ın onlardan hikâyet eylediği; «Kendi zanlarına göre, “Bu Al­lah’ındır, bu da putlarımızmdır.” diyerek Allah’ın yarattığı hayvan­lardan ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıklarını Allah için vermez, ama Allah için ayırdıklarını putları için verebilirlerdi&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 136) sözlerini düşün ki, onlar en küçük ve hakir şeylerin hâsıl olmasında Allah’a ortak koştukları şeyleri Allah’tan önce tutmuşlardır.</p>
<p>Allahü Teâlâ müşriklerin putları hakkındaki itikadlarına dair buyurdu ki: «&#8230;Ortak koştuğunuz, yardımlarını umduğunuz şeyleri sizinle birlikte görmüyoruz&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 94). Allahü Te­âlâ bu âyet-i celilede müşriklerin, putların Allah’a ortak oldukla­rına itikad ettiklerini bildirmiştir. Ebû Süfyan’ın Uhud gazvesi gü­nü:<br />
— «Ey Hübel (bir putun ismidir) yüksel!» deyince, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin:<br />
— «Allah her şeyden daha üstün, daha yücedir.» diye verdiği cevabı da müşriklerin itikadına delâlet eden delillerdendir.</p>
<p>İşte bunu iyi düşün! Sonra İbn Teymiyye’nin müşriklere isnat ettiği «tevhidde müşrikler, Müslümanlar gibi olup müşrikler ancak ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için onlardan ayrılmışlardır,» de­diği kavlinden ne anladığını bana söyle!</p>
<p>Yukarıda geçen delillerden başka Allahü Teâlâ’nın; «Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşın gidip Allah’a sövmesinler&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 108) buyurduğu âyet-i celile ile izahı uzun sürecek daha açık deliller dâvamıza delâlet edi­yorlar.</p>
<p>Zikredilen bu delillerden sonra, müşriklerde bir nevi tevhid olup bunun akaid’deıi bir mesele olduğunu düşünebilir misin? Lâkin Teymiyyeciler, -bütün bunlara rağmen- müşrikler rubûbiyyet tev­hidini bildiklerinden dolayı, muvahhittirler. Peygamberler, müşrik­lerin onunla kâfir oldukları ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için onlarla savaşmışlardır, diyorlar. îbn Teymiyyecilerin, peygamberle­rin, müşriklerle yaptıkları savaşların sebebini sadece buna hasret­melerinin mânâsını anlamıyorum. Halbuki müşrikler, peygamber­leri tekzib ederek, kendilerine Allah’tan nâzil olan âyetleri inkâr edip haram şeyleri helâl kılmış, haşr ve kıyameti de inkâr etmiş, Allah&#8217;ın eşi, çocuğu olduğuna ve meleklerin, Allah’ın kızları olduğu­na dair bâtıl bir itikatta bulunmuşlardır.</p>
<p>Nitekim Allahü Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: «Dikkat edi­niz! Onlar, yalan uydurup söylüyorlar; “Allah’ın çocuğu var” diyor­lar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.» (Saffat sûresi, âyet: 151, 152). Müşriklerin bu durumlarına rağmen îbn Teymiyyecilerin görüşü­ne göre, peygamberler onlarla bu itikadlarından dolayı savaşma­mış, ancak ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için savaşmış. Kendi­leri itikatta (Ehl-i sünnetten olan) Müslümanlara eşittirler. îbn Abdülvehhab’ın görüşüne göre ise, kendi zümresinden olmayan Müslümanlar, müşriklerden daha kâfirdirler.<br />
îtikad ettikleri bütün bu şeylerden dolayı gelecek zarar kendi­leri içindir.</p>
<p>Bize hiçbir şey yoktur. Lâkin zikrettiğimiz bu deliller­den sonra, onlara deriz ki, bâtıl itikadınıza göre, haydi ulûhiyyet tevhidi ile rubûbiyyet tevhidi arasında fark olduğunu farzedelim. Ama tevessül, ulûhiyyet tevhidine muhalif değildir. Zira tevessül, lügat, Şeriat ve örf itibariyle ibadet değildir. Salih kişilere tevessül etmek veya onlardan yardım talep etmek için onlara nida etmenir. ibadet olduğunu hiçbir kimse söylememiş ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de böyle bir şeyden haber vermemiştir. Eğer teves­sül, ibadet veya ibadetin benzeri bir şey olsaydı, ne diri ne de ölü kişiden tevessül edilmesi câiz olmazdı.</p>
<p>Tevessül eden kimsenin, bir peygamber veya velinin Allah nez- dindeki manevî makamının vesilesiyle, Allah’tan emelinin husulün den başka bir şey talep etmediği malûmdur. Şüphesiz hayatta ol­sun, öldükten sonra olsun, her iki zatın da Allah nezdinde manevi şerefleri vardır.</p>
<p>Şayet birisi, «Allahü Teâlâ bize köprücük kemiğimizden daha yakındır, öyle ise hiçbir vasıtaya ihtiyaç yoktur.» dese, cevabında şu şiirin mısraını deriz:</p>
<p>«Bir şeyi hıfzettin Halbuki birçok şeyi unuttun.»</p>
<p>Zira bu görüşüne göre her şeyi Allah’a havale edip her şeyde sebep ve vasıtaların düşünülmesi terkedilmelidir. Halbuki, bu kâi­nat, Allah’ın koyduğu sebep ve müsebbeplerin üzerine bina edil­miştir. Yine bu görüşe göre, kıyamet günü şefaatin olmaması da gerekir. Zira bu görüşe göre, Allah subhanehû ve teâlâ insana her vasıtadan daha yakın olduğu için şefaata ihtiyacı yoktur. Halbuki şefaatin kıyamette oluşu bedihî olan din meselelerindendir.</p>
<p>Hem de Hz. Ömer b. Hattab’ın, «Bizler (ey Allah’ım) Peygam­berin amcası olan Abbas’a tevessül ederek sana dua ederiz.»(3)dediği sözünde hatâ etmesi lâzım gelir. Hulasâ îbıı Teymiyyecilerin itikadlarına göre, sebep ve müsebbep, vesile ve vasıtaların kapılarının ka­patılması gerekir. Bu düşünce ise, kâinatın evvelinden sonuna ka­dar üzerine inşa edildiği İlâhi kanuna muhaliftir. Bu takdire gö­re, onların Müslümanlar hakkında verdikleri hüküm onlara da şâ­mildir. Çünkü sebep ve vasıtaları terketmeleri mümkün değildir. Hattâ onlar halktan daha şiddetli sebeplere, vasıtalara, ilgi ve iti­mat göstermektedirler.</p>
<p>Şunu da diyelim ki, tevessül hususunda diri ile ölü kişinin ara­sında ayırım yapmakta hiçbir mânâ yoktur. Zira tevessül eden kim­se, ölüden hiçbir şey talep etmemiş, ancak Allah nezdindeki bu ölü­nün şerefini veya sevgisini veya başka özelliklerini vesile ederek Allah’tan hacetini dilemiştir. Acaba, mütevessilin (tevessül eden kimsenin) bütün bu düşünceleri ölüyü ilâh edinmek midir? Yoksa bunda şüphe götürmeyen sakınca mı vardır? îbn Teymiyyeciler ise, işi tahkik etmeden tahmine dayanarak söyleyen bir kavimdir. İşin hakikati nasıl böyle olmasın ki, bütün Müslümanlarca tevessülün cevazı, hattâ güzelliği malûmdur.</p>
<p>Dört mezhep kitaplarına, hattâ Hanbelilerin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemi ziyaretin âdabı hakkındaki mezheplerine bak ki, Allah’tan bir şey dilemek için Peygambere tevessülü müstahap kılmışlardır. Bu İbn Teymiyye’nin meydana çıkıp ümmetin icmai hükmünden dışarı çıkarak akla ve nakle muhalefet edip Müs­lümanların fıtratlarında yerleşen tevessül hakkında mücadele et­mesine kadar böyle devam etmiştir.</p>
<p>Yûsuf ed-Dicvi’nin tevhid hakkındaki makalesi burada sona erdi.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:217-224,Bedir yay.</p>
<p>1) Yûsuf ed-Dicvî, Dicveli olup Dicve Mısır&#8217;da Dimyat yakınındadır. Yûsuf, fıkıh Alimi olup Muhammed Abduh’un itikadı konulardaki birçok görüşünü reddetmiştir. «Tütün içmek haram değildir.» demiştir. Saadet-i Ebediye&#8217;ye bakınız,</p>
<p>2)Makalesi, 224’üncü sahifede bitiyor.</p>
<p>3) Resûlullah (s.a.v.) efendimizi vesile edip Allahü Teâlâ’ya yapılan duâlar kabul olunduğundan. Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında Medine’de kıtlık olunca. Hz. Ab-bas b. Abdülmuttalib’i vesile edinerek yağmur duâsına çıkmış ve «Yâ Rabbi sevgili Peygamberini vesile yaparak duâ ederiz&#8217;. Resûllullah’ın muhterem amcası hürmetine, senden yağmur isteriz. Duamızı kabul buyur. Bize yağmur ihsan eyle» demiş, hemen yağmur yağmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/">Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi’nin(1)Makalesi(2)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zümer Suresi 3.Ayet&#8217;in Tahkiki</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:50:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer Suresi 3.Ayet'in Tahkiki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15478</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN MÜŞRİKLERDEN HİKÂYETLE «BİZ ONLARA (PUTLARA) ANCAK BİZİ TANRIYA İYİDEN İYİYE YAKLAŞTIR­SINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ» MEÂLİNDE BUYURDUĞU ÂYETİN TAHKİKİ Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Onlar ki Allah’tan başka dostlar (gö­zeticiler) edindiler (ilâh edindiler)&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3), diye âyet-i celilenin başında belirttiği husus, ihlâsın terkinden ibaret olan şirkin iptalini beyan etmekle tevhitten ibaret olan dindeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/">Zümer Suresi 3.Ayet’in Tahkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/kurani_kerim-4-2/" rel="attachment wp-att-15479"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15479" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4.jpg" alt="" width="392" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN MÜŞRİKLERDEN HİKÂYETLE «BİZ ONLARA (PUTLARA) ANCAK BİZİ TANRIYA İYİDEN İYİYE YAKLAŞTIR­SINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ» MEÂLİNDE BUYURDUĞU ÂYETİN TAHKİKİ</strong></p>
<p>Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Onlar ki Allah’tan başka dostlar (gö­zeticiler) edindiler (ilâh edindiler)&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3), diye âyet-i celilenin başında belirttiği husus, ihlâsın terkinden ibaret olan şirkin iptalini beyan etmekle tevhitten ibaret olan dindeki ih­lâsın doğruluğuna dair bir tahkiktir. Ayette geçen mevsûl ellezîne (Onlar ki mânâsına) kelimesi, müşriklerden ibarettir. Müpteda (öz­ne) olup haberi (yüklemi) aynı âyetin devamında gelen-, «&#8230; Şüphe­siz Allah onların çekiştikleri şeyler hakkında hükmedecektir.» (Zü­mer sûresi, âyet: 3) cümlesidir.</p>
<p>Âyette, Allahü Teâlâ’dan başka ma­butları (tapındıkları) ise melekler, îsâ Peygamber, Üzeyr ve put­lar ile daha başka şeylerdir. Allahü Teâlâ’nın onlardan hikâyet ey­lediği; «Biz onlara, ancak bizi tanrıya iyiden iyiye yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.» meâlindeki cümle, kavi kelimesinin takdiriy­le edindiler mânâsına olan «ittehazû» kelimesinde çoğul zamiri olan (vav), müşriklerin Allah’a ortak edindiklerinin keyfiyetini ve din­lerinin Allah için hâlis olmadığını beyan eder.</p>
<p>Âyetteki istisna, istisna-i müferrağdır. Yaptıkları ibadet akla gelen bütün illet ve sebeplere şâmildir. İyiden iyiye yaklaştırmak mânâsına olan (zülfâ), mânâ itibariyle önceden geçen «liyukarri- bûnâ» kelimesinin masdarı (kökü) için bir mef&#8217;ûl-ü mutlaktır. Bu­na göre, âyetin meâl-i şerifi: «Allahü Teâlâ’ya ihlâs ile ibadet etme­den, belki yaptıkları şeyi, Allah’tan başkasına yapılan ibadete ben­zetenler, «herhangi bir şey için değil, ancak bizi Allah’a yaklaştır­mak için putlara ibadet ediyoruz.» derler.» Allahü Teâlâ yine bu âyette onlardan hikâyet eylediği bu sözlerinden sonra şöyle buyu­rur:</p>
<p>«&#8230;Gerçekten Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında (ha­sından olan dinde ihlâslı kimselerin arasında) hükmedecektir&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3). Karine-i haliyye hasımlarına delâlet ettiğin­den açıkça zikredilmeyip tâbirden hazfedilmiş (atılmış)tir. Sonra âyette, din hususunda aralarındaki tevhid ile işrak konusunun ih­tilaflı ve her taifenin kendi dininin doğru olduğunu iddiasına işa­ret edilerek «&#8230; Uyuşmadıkları şeyleri Allah’ın hükmü bildirecek­tir&#8230;» ve âyetin sonunda, «&#8230;Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kim­seyi hidâyet etmez.» Yâni kurtuluş yolu olan doğru yola yalancı ve inkarcı müşrikleri ulaştırmaz; diye buyurur. Bundan maksat, Allah’a inanma hususunda yalan söylemekte aşırı giden ve küfür üze­rine devam edip tevbe etmeyen kimse, hidayetten mahrum kalaçaktır. Yalanlarından murad, tapınmaya lâyık olmayan putları, iba­dete müstehaktırlar diye söylemiş ve itikad etmiş olmalarıdır.</p>
<p>Tapındıkları şeyleri uluhiyyetle tavsif etmeleri, apaçık bir ya­lan olduğu malûmdur. Ayette bahsi geçen küfürleri ise, itikada ait olan küfür olduğu muhtemeldir. Gerçeği de budur. Çünkü bâtıl mabudlarına uluhiyyet atfetmeleri düpedüz yalandır, haklarında uluhiyyet itikat etmeleri de hem cehalet hem de küfürdür. Küfürden maksat, niyet inkârı olduğu da muhtemeldir. Sebebi şudur:</p>
<p><em> </em>İbadet, tazimin son derecesidir. Tazimin son derecesi ancak in’- amın son derecesi kendisinden sâdır olana lâyık olup öyle nimet verici ancak Allah subhanehü ve teâlâdır. Mezkûr bâtıl mabutların nimet vermede hiçbir ilişki ve müdahaleleri yoktur. Öyle ise, onla­ra ibadet etmekle doğru nimet vericinin nimetini inkâr etmek icab- eder. Hiç şüphe yok ki, doğru yoldan sapanlar, Allah’tan başka mez­kûr şeylere taptıklarını açıklayıp onlara yaptıkları ibadetlerinin se­bebine dair fasid bir illet ileri sürmüşlerdir ki, o da şu görüştür: Onlara, yaptıkları ibadet kendilerini Allah’a yaklaştıracaktır&#8230;</p>
<p>Şer’i kıyasın illeti, fiil için değil, ancak bir şeyin haram veya haram olmaması içindir. Meselâ: İkisinin içilmesinde de iskâr (sar­hoşluk) hasıl olduğundan dolayı nebiz içilmesinin haram olduğu hük­mü, rakının içilmesine kıyas edilmiştir. Bu mesele fıkıh usulü ulema­sının nezdinde güneşten daha açık olup üzerinde ittifak etmişler­dir.</p>
<p>Şayet Allahü Teâlâ, meselâ; putlardan bir rütbe sağlamak mak­sadıyla onlara ibadet edilmesi haram edilmiş diye buyurmuş olsa veya buna işaret etse, veya şer’î illetlerin nev’inden bir nev’ini uyar­mış olsaydı, ancak o zaman müşriklerin yaptıkları fiillerine dair ge­tirdikleri illet, şer’î bir illet (sebep) olacaktı. Halbuki Allahü Teâlâ bunu buyurmadı ve asla ona işaret bile etmedi. Belki Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde Allah’tan başkasına yapılan ibadetin haram olmasının ve fâilinin tekfir edilmesinin asıl sebebi, ibadeti, müstehak olan Yaradan’dan başkası için olduğu ve yaptıkları işin yerinde ol­madığı için haram olduğuna işaret edilmiştir.</p>
<p>Böylece, iki defa müşriklerin fasit delillerine binaen fasit bir kı­yas sahasına aşırıca gitmiştir. Fâsit (bozuk) temelin üzerine kuru­lan herhangi bir şey de fâsittir. Kendisi, Müslümanların, «Biz hali­feyi veya bir âlimi veya bir mürşidi Allah için seviyoruz.» dedikleri sözlerine inanmayıp hattâ onları tekfir etmiştir. Ve bundan önce ip­tal ettiğim ve kâfirler hakkında nâzil olan âyetleri Müslümanlara hamleden selefleri Haruriyye tâifesinin görüşünü teyit ve tesbit eden kelâmında, Allahü Teâlâ’nın; «İnsanlardan öyleleri var ki, Allah’a ortak edinirler? onu Allah’ı sever gibi severler&#8230;» (Bakara sûresi, âyet: 165) buyurduğu âyet-i celileyi Müslümanlara hamletmiştir. Halbuki herhangi akıllı bir kimse nezdinde, tevessül ile ibadetin ayrı ayrı işler oldukları malumdur. Her ikisinin hakkındaki beyanımız açık olarak geçmiştir.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:211-213,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/">Zümer Suresi 3.Ayet’in Tahkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 20:53:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül Mes'elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Akli ve Nakli Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'e Şirke Diyenlere Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessülü İnkar Edenlere Reddiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli] Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h) MÜTERCİM:Hüseyin Avni Hoca Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun. Bundan sonra… Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="r"><a href="http://ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/haz2/" rel="attachment wp-att-14650"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14650" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/haz2.jpg" alt="" width="270" height="357" /></a></p>
<p class="r" style="text-align: center;"><strong>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]</strong></p>
<p class="r"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h)</strong></span></p>
<p class="r"><strong>MÜTERCİM:</strong>Hüseyin Avni Hoca</p>
<p>Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun.</p>
<p>Bundan sonra…</p>
<p>Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya yeltenmektedir. Sanki Ümmet bununla (kabir ziyâreti ve tevessül ile) -hâşâ- putperestler olmaktadır. Bu yüzden Usûluddîn (akâid) imâmlarının tevessül hakkındaki görüşlerini zikretmek istedim. Çünki, tevhid ile putlara ibadet ederek şirke girmek arasını ayıracak salâhiyyet sahibi kimseler sadece onlardır. Bununla beraber, hakkı yerine geri çevirmek ve câhilleri engellemek içün, ilim ehline göre Kitâb ve Sünnet’teki değişik delâletleri serdetmeyi diledim.</p>
<p>Kullarını muvaffak kılacak olan sadece Allah Sübhânehû ve teâlâdır.</p>
<p>Allah celle celâlühû’dan yardım isteyerek şöyle diyorum: Şübhesiz ki ben burada, (Haşeviyye’nin) da’vetçilerini Ümmet-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı şirke girmekle ithâm etmeye vesîle olan tevessül mes’elesi hakkında konuşmayı münâsib görüyorum. Ben bu bahsin kapısını çalmak istemezdim. Çünki hüccet ve delîl apaçık ortadayken bunun etrafında sonu gelmeyecek bir munâkaşa çıkardılar. Bu fitneyi ilk çıkaranın maksadı, Müslümanların malları hakkında verdiği hükmü, ‘müşriklerdir’ yaftasıyla onların kanları(nı akıtmak) temeline oturtması içün, mallarını(n alınmasını) mübâh kılmaktan başka bir şey değildir. Haşevîlerin tevhîde da’vetleri nasıl doğru olabilir?!.. Hâlbuki onlar, tevessül’ü inkâr etmelerinde Kitâb, Sünnet, Ümmet’in kuşaktan kuşağa intikâl eden ameli ve aklın hücceti/delîli karşısında mağlûb olan kimselerdir.</p>
<p><strong>Kitâb’a gelince…</strong></p>
<p>Onlardan (Kitâb’da geçen âyetlerden) birisi Allah teâlâ’nın ‘O’na varmaya vesîle arayınız’ âyetidir. Vesîle, ma’nâsının umûmuyla, şahıslarla ve amellerle tevessül etmeyi de içine almaktadır. Hatta Şeriat’ta, tevessülden ilk akla gelen -iftirâcıların gevezeliğine rağmen- her ikisidir Bu husûsta diri ile ölü arasındaki fark, ancak, öldükten sonra dirilmeyi inkâra götüren “rûhların (ölmekle) yok olması” i’tikâdı ve bu husûstaki Şer’î delîlleri inkâr etmeyi lâzım getiren “nefisten (rûhdân), bedenlerden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâklerin yok olduğu” iddiâsı üzerinde tabîatlaşan kimseden sâdır olabilir. Sözü edilen âyetteki vesîlenin şahıslarla tevessülü de içine almasına gelince…</p>
<p>Bu, ne mücerred bir re’y iledir, ne de sadece lügat umûmundan alınma bir şeydir. Aksine o, Ömerü’l-Faruk radıyellâhu anhu’dan rivâyet edilmiştir ki, O, Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur duâsında tevessül ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Bu -vallâhi- Allah azze ve celle’ye bir vesîledir…’” Nitekim İbnu Abdi’l-Berr’in el- İstîâb’ında böyle gelmiştir.</p>
<p><strong>Sünnet’e gelince… </strong></p>
<p>Sünnet delîllerinden birisi, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun hadîsidir. O hadîste şöyle geçmektedir: “Ey Muhammed!.. Şübhesiz ki ben seninle Rabbime yöneldim.” Resûl sallellâhu aleyhi ve sellem a’mâya duâyı işte böyle öğretmiştir. Onda şahıs ile tevessül vardır. Onu zâhirinden çevirmek, sözleri nefsânî arzular ile yerlerinden tahrîf etmektir. A’mânın duâsının, Resûl salavâtullâhi aleyhi efendimizin duâsı ile kabûl edilmesi yahud da a’mânın (kendi) duâsıyla kabûl edilmesi ise rivâyette zikredilmemiştir. O yüzden bizim bununla işimiz yoktur. Aksine hüccet, Resûl aleyhisselâm’dan rivâyet edilen duânın ibâresidir. Bu hadîsin sahîh olduğuna dâir hadîs hâfızlarından bir topluluk açıkça ifâdeler kullanmışlardır. Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Yine, Fâtımâ bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsinde şöyle gelmiştir: “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla (senden istiyorum).”</p>
<p>Bu hadîsin Ravh İbnu Salâh’ın dışındaki râvîleri sağlam kimselerdir. Onun hakkında da Hâkim sağlam ve emniyet edilen bir kimsedir demiş, İbnu Hibbân O’nu es-Sikât isimli eserinde zikretmiştir. Bu hadîs de, dirilerle tevessül bâbında, dirilerle ölüler arasında hiçbir farkın bulunmadığına dâir bir nasstır. Bu, peygamberlerin rütbesiyle açık bir tevessüldür.</p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu hadîsinde; “Ey Allah’ım!.. Şübhesiz ki ben senden, senden isteyenlerin hakkı içün istiyorum” ifâdesi geçmektedir.</p>
<p>Bu da ölü ve diri Müslümanların tamamıyla bir tevessüldür. Senedindeki İbnu’l-Muvaffak, (şeyhi) İbnu Merzûk’tan yaptığı rivâyette tek kalmamıştır. İbnu Merzûk ise Müslim’in râvîlerindendir. Tirmizî, senedinde Atıyye’nin bulunduğu birçok hadîsin hasen olduğuna hükmetmiştir. Nitekim ileride gelecektir. Ümmet’in, -diri olsun, ölü olsun- nebîler ve sâlihlerle tevessül etmek hususundaki âdeti, kuşaklar boyu devam edegelmiştir.</p>
<p>Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında “şübhe yoktur ki biz, Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz” sözü, Sahâbe’nin Sahâbe’yle tevessül etmesine dâir (açık) bir nasstır. Bunda Abbâs radıyellâhu anhu’nun şahsıyla tevessül inşâsı(2) vardır. Bu cümlede haberin fâidesi (3) yoktur. Çünki Allah sübhânehû ve teâlâ tevessül edenlerin tevessülünü bilir. (Bu cümlede) -yine- haberin fâidesinin lâzımı (4) da yoktur. Zîrâ Allah teâlâ, tevessül edenlerin, tevessül etmelerini, kendilerinin bildiklerini de bilir. Böylece cümle, sadece şahıs ile tevessül inşâsı (5) içün olmaktadır.</p>
<p>“Biz tevessül ederdik’” sözünde yine birinci cümlede olan vardır.(6) Üstelik Sahâbî’nin “biz şöyle yapardık” sözü, o ifâdeden evvelki vakit içün kabûl edilir.</p>
<p>Böylece ma’nâ şu olmaktadır: Sahâbe radıyellâhu anhum Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’le hayatında ve refîk-i a’lâya kavuşmasından sonra, kıtlık senesine kadar tevessül ederlerdi. Bunu, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ölümünden evveliyle sınırlandırmak, nefsin arzusundan kaynaklanan bir sınırlandırmaktır ve delîlsiz bir şekilde hadîsin nassını tahrîb ve te’vîl etmektir.</p>
<p>Kim ki, peygamberlerle ölümlerinden sonra tevessül etmenin câiz olduğunu, Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessül etmeye dönmesi sebebiyle inkâr etmeye kalkışırsa, muhâl olan bir şeye yeltenmiş, Ömer radıyellâhu anhu’ya, -söylemesi şöyle dursun- aklına bile gelmeyen bir şeyi nisbet etmiştir.</p>
<p>Bu yüzden şu yapılan, sahîh ve açık bir sünneti re’y ile iptal etmeye teşebbüs etmekten başka bir şey değildir. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu işi, başka bir şeyi değil, sadece ve sadece şunu göstermektedir: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek câiz olduğu gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in diri olan akrabalarıyla da tevessül etmek câizdir.. Hatta İbnu Abdi’l-Berr’in el-İstîâb’ında Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessülünün sebebi vardır.</p>
<p>Orada şöyle denilmektedir: “Şübhe yoktur ki yeryüzü, Ömer zamanında kıtlık senesinde şiddetli bir şekilde kurak olmuştu. Bu on beşinci sene idi. Ka’b dedi ki; ey mü’minlerin emîri! İsrâîloğullarına böyle bir şey isâbet ettiği zaman Nebîlerin yakınlarıyla yağmur duâsı yaparlardı. Bunun üzerine Ömer radıyellâhu anhu işte bu (Abbâs), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in amcası ve babasının kardeşi ve Hâşimoğullarının efendisidir, dedi ve ona doğru yürüdü ve hâli ona şikâyet etti…”</p>
<p>Şimdi Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur istemesinin Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in ölü olup, söylenileni duymamasından ve Allah teâlâ katında onun bir rütbesinin bulunmamasından olmadığı açığa çıkmış oldu mu?! Hâşâ… Bu sadece atılan bir iftirâdır.</p>
<p>Sahâbî Bilâl İbnu Hâris radıyellâhu anhu’nun Hazreti Ömer radıyellâhu anhu zamanında kıtlık günlerinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine gelmesi hakkındaki Mâlikü’d-Dâr hadîsi (ve ondaki) ‘Ya Resûlellâh!.. Ümmetin içün yağmur iste, zîrâ şübhesiz ki onlar helâk oldular’ demesi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in rü’yâda ona gelip de, ‘Ömer’e git ve O’na selâm söyle ve haber ver ki, onlara yağmur yağdırılacak’ sözü, hiçbir inkâr bulunmaksızın Sahâbe radıyellâhu anhum’un Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm ile ölümünden sonra tevessül ettiği hakkında açık bir nasstır. Hadîs, -Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi- İbnu Ebî Şeybe’nin sahîh bir senedle rivâyet ettiği hadîslerdendir.(7)</p>
<p>Bu, refîk-i a’lâya kavuştuktan (ölüp cennete gittikten) sonra Nebi sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi câiz görmeyenlerin belini kıran bir rivâyettir.</p>
<p>Aynı şekilde, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun zikri geçen hâcet duâsını Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu’nun yanındaki ihtiyâc sâhibi birisine öğretmek hakkındaki hadîsi de böyledir. Onda, -hiçbir kimsenin inkârı olmaksızın- Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le, vefâtından sonra tevessül etmek vardır. Hadîsi Taberânî sahîh bulmuş ve O’nu (Taberânî’yi) Ebû’l-Hasen el-Heysemî Mecmâu’z-Zevâid’de ikrâr etmiştir (doğrulamıştır). Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Büyük muhaddis Muhammed Âbid es-Sindî, husûsî (olarak tevessül mes’elesi hakkında yazdığı) bir cüzde, bu mevzû’da gelen hadîsleri ve eserleri (Sahâbî söz ve fiillerini) toplamış, (hasta gönüllere) şifâ vermiş ve yeterli olmuştur.</p>
<p><strong>Ümmet’in bu husûstaki kuşaklar boyu birbirine intikal eden ameline gelince…</strong></p>
<p>Onu sayıp dökmek (çok olmaları yüzünden) zor olan şeylerdendir. Bu mes’elede husûsî kitâblar vardır.</p>
<p>Ahmed İbnu Hanbel’in Ebû Bekir el-Mervezî’nin rivâyeti olan el-Menâsik’inde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le tevessül etme(si) vardır.</p>
<p>Hanbelî âlimlerinin büyüklerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire’sinde yer alan aleyhissalâtü vesselâm ile tevessül etmek hakkındaki ifâdeleri anlatmak uzun sürer. Bu ibâreyi, es-Seyfü’s-Sakîl’e yazdığımız Tekmîle’mizde zikrettik.</p>
<p>İmâm Şafiî’nin Ebû Hanîfe ile tevessül etmesi, Hatîb’in Târîh’inin başlarında sahîh bir senedle zikredilmiştir.(8 )</p>
<p>Hâfız Abdülğanî el-Makdisî el-Hanbelî’nin doktorları âciz bırakan bir hastalık içün şifâ bulmak maksadıyla Ahmed İbnu Hanbel’in kabrine dokunması, Hâfız Ziyâ el-Makdisî el-Hanbelî’nin mezkûr şeyhinden işiterek yazdığı el-Hikâyâtü’lMensûre’sinde anlatılmaktadır.(9 )Kitâb, Zâhiriyyetü’dDımeşk’de müellifin hattıyla korunmaktadır. Bunlar (-Hâşâ-) kabre ibâdet eden kimseler midirler?!..</p>
<p><strong>(Tevessül’ün câiz olduğunun) akıl cihetine/ tarafına gelince</strong>…</p>
<p>İmâm Fahrüddîn er-Râzî, Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî ve başkaları gibi akâid âlimlerinin büyüklerinden olan kimseler -ki akâid mes’elelerindeki müşkilâtların hâllinde onlara müracaat edilmektedir- diri olsun, ölü olsun, peygamberler ve sâlihlerle tevessül etmenin câiz olduğunu açıkça ifâde etmişlerdir. Ümmet’in, îmân, küfür, tevhîd, şirk ve hâlis ibâdet husûslarında onlara koşuşturmasına rağmen, onlara, kabirlere ibâdet etmek ve Allah’a şirk koşmaya da’vet etmek iftirâsı atmaya hangi utanmazın gücü yeter?!.. Herkese göre, mededin (yardım eli uzatmanın) tamamı, sebeblerin sâhibi ve yaratanı olan Allah celle celâlühû’dandır.</p>
<p>İşte sana imâmların bu mes’eledeki sözlerinden bir takım ifâdeler: (Fahruddîn) er-Râzî, Tefsîr’inde şöyle diyor:</p>
<p>“Cismânî alâkalardan (bedenlerle ilgili olan bağlantılardan) kurtulan ve ulvî (yksek) âleme kavuş- mağa şiddetli arzulu olan beşerî rûhlar, cesedlerin karanlıklarından çıkmalarından (öldükten) sonra, melekler âlemine ve mukaddes yerlere giderler ve onlardan (rûhlardan) bu âlemin hâllerinde eserler ortaya çıkar. O yüzden, işte onlardır ‘iş(ler)i tedbîr edenler.’ (10) İnsân bazen üstâdını rü’yâda görür de, ona, içinden çıkılması zor bir mes’ele sorar ve üstâdı kendisine o mes’eleden çıkışın yolunu gösterir; değil mi?” (11)</p>
<p>Fahruddîn er-Râzî yine el-Metâlibu’l-Âliye’de -ki o Kelâm İlmi hakkındaki kitâblarının en kıymetlilerindendir- 7. kitâb’ın 3. makâlesinin 10. faslında şöyle der: “İnsan, bazen babasını ve anasını rü’yâda görür ve onlara bir takım şeyleri sorar, onlar da doğru cevâblar verirler. Bazen de onu hiç kimsenin bilmediği bir yerdeki defîneye yönlendirirler.”</p>
<p>Râzî sonra şöyle dedi: <em>“</em>Ben ilk ilim öğrenmeye başladığımda çocuktum ve ‘Başlangıcı Bulunmayan Hâdisler/ Sonradan Olma Şeyler’ bahsini okuyordum. Rü’yâmda babamı gördüm. Babam bana şöyle dedi: (Bu mes’elede), delîllerin en güzeli şöyle denilmesidir: Hareket bir hâlden bir hâle intikâl etmektir. O da mâhiyyeti îcâbı başka şeyden sonra olmasını gerektirir. Ezel/kıdem ise başka şeyden sonra olmamayı gerektirir. O yüzden bu iki şeyin (başka şeyden sonra olmak ve başka şeyden sonra olmamanın) bir araya getirilmesinin imkânsız olması gerekir.”</p>
<p>Fahruddîn el-Râzî sonra şöyle dedi: “Açık olan odur ki, bu tarz bir cevâb, bu mes’elede söylenen her şeyden daha güzeldir.(12) Yine işittim ki, Şâir Firdevsî, Sultân Mahmûd İbnü Sübüktekin nâmına te’lîf ettiği Şâhnâme isimli kitâbı yazdığı, (Sultân kendisine) gerektiği gibi hakkını vermediği ve bu kitâba yakışır şekilde O’nu gözetmediği zaman canı sıkıldı ve rü’yâsında Rüstem’i gördü. Rüstem, O’na, ‘bu kitâbta beni çok övdün. Oysa ben ölüler arasındayım; hakkını ödemeye gücüm yetmez; ancak sen falanca yere git ve orayı kaz; zîrâ şübhen olmasın ki, orada bir defîne bulacaksın; onu al,’ dedi. Bu yüzden Firdevsî, ölümünden sonraki Rüstem, yaşayan Mahmûd’dan daha cömerttir, derdi.”(13)</p>
<p>(Râzî) yine bu Makâle’den On Beşinci Fasıl’da da delîlleri serdettikten sonra şöyle dedi: “İşte bunlardan dolayı nefsin (rûhun) bedenden ayrıldıktan sonra, cüz’îleri (14) bilebileceğine kesin inanmak lâzımdır. Bu, âhiret mes’elelerinde faydalanılacak kıymetli bir temel kâidedir.”(15)</p>
<p>(Râzî), yine bu makâlenin on sekizinci faslında şöyle dedi: “Pâdişâhların büyüklerinden birisi -ki O, Melik Muhammed İbnu Sâm İbnu’l-Huseyn el-Ğavrî olup gidişâtı güzel, yolu makbûl, âlimlere meyli çok, dindâr ve akıllıların meclîslerine rağbeti kuvvetli olan bir zât idi- bu mes’ele hakkında bana suâl sordu. Ben de bu husûsta bir risâle yazdım. Şimdi de burada o risâlenin hulâsasını anlatıyorum ve şöyle diyorum: Bu meselede konuşmak içün bir takım mukaddimeler/ önceden anlatılması gereken husûslar vardır:</p>
<p><strong>Birinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Biz, insan nefislerinin, bedenlerin ölümünden sonra bâkî olduğunu ve bedenlerinden ayrılan o nefislerin (rûhlar’ın), bedenlerine bağlı olan nefislerden bazı yanları ile daha güçlü olduğunu göstermiştik. O nefisler bedenlerinden ayrılınca, perde yok olup ğayb âlemi ve âhiret konaklarının sırları onlara açılır. Bedenlerdeyken bürhânlarla/kesin delîllerle bilinen bilgiler, bedenlerden ayrıldıktan sonra, zarûrî (delîle muhtaç olmadan herkesin bilebileceği) hâle gelirler. Zîrâ bedenlerdeki nefisler, meşakkat ve örtü altında idiler. Bedenler yok olunca ve kalmayınca o nefisler açıldı, ışığa çıktı ve parıldamağa başladı; bedenlerden ayrılan nefisler için bir çeşit üstünlük hâsıl oldu. Bedenlerdeki nefislerin de başka bir yönden bedenlerden ayrılan nefislerden üstün oluşları ise şundandır: Çünkü kesb/kazanmak ve taleb etmek âletleri, birbirine eklenen fikirler, birbirini ta’kîb eden görüşler vâsıtasıyla kalıcıdırlar. Bu nefisler de (henüz) bâkıdirler ve her bir gün yeni bir ilim elde etmektedirler.Bu hâl ise bedenlerden ayrılan nefislerde yoktur.</p>
<p><strong>İkinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Nefislerin bedenlere bağlı oluşu şiddetli bir aşk ve tastamam bir sevgiye benzer. Bu sebeble bu dünyada elde etmeyi istedikleri her şeyi, hayır ve rahatı bu bedene ulaştırmak için isterler. O halde -Nefs-i Nâtıkaların(16) olup biten teferruâtı bilebileceklerine ve ölümlerinden sonra da bu idrâk ile sıfatlanmış olarak kalacaklarına dâir görüşü müdâfaa ettiğimize göre- insan ölüp nefis bedenden ayrılınca (onun) bu meyil (gene de) kalır ve bu aşk yok olmaz. Bu nefisler, o bedenlere büyük bir meyil ve büyük bir incizâb/ çekilmek ve kapılmak hâlinde kalırlar.</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu mukaddimelerden (anlatılmak isteneni) anladıysan, şöyle deriz: İnsan, nefsi kuvvetli, cevheri kâmil ve te’sîri şiddetli bir kişinin kabrine gider, orada bir zaman durur ve nefsi o türbeden te’sîrlenirse -ki sen, ölünün nefsinin (rûhunun) o türbeyle bir bağlantısı olduğunu bilmiştin- işte o zaman, diri ziyâretçinin nefsi ile ölünün nefsi için o türbe üzerinde bir araya gelmek sebebiyle bir karşılaşmak meydana gelir. </span></p>
<p><span style="color: #000080;">Böylece o iki nefis, her birisinin ışığı diğerine aksedecek şekilde yerleştirilen, net gösteren iki aynaya benzer hâle gelirler. Dolayısıyla, o diri ziyâretçinin elde ettiği delîllerle kazanılan ma’rifetlerden, kazanmakla elde edilen ilimlerden ve Allah celle celâlühû’nun önünde eğilmek ve Allah celle celâlühû’nun hükmüne razı olmak türünden olan üstün ahlâktan o ölünün rûhuna akseder/yansır. O ölen kimsenin nefsine hâsıl olan, kâmil ve parlak ilimlerin tamâmından bir nûr da, diri ziyâretçinin rûhuna akseder. Bu yolla da, şu ziyâret, ziyâret eden ile ziyâret edilene en büyük bir menfaatin ve en yüce bir parlaklığın hâsıl olmasının sebebi olur. Kabir ziyâretinin meşrû’ olmasındaki aslî sebeb(lerden birisi) işte budur. Bu ziyârette, bahsettiğimizden daha ince ve gizli daha başka sırların da hâsıl olması ihtimâlden uzak değildir. Eşyânın hakîkatlerini tamamen bilmek sadece Allah katındadır.</span>”(17) (Râzî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İşte, Fahrüddîn er-Râzî’nin, ziyâret esnâsında ziyâret edenle ziyâret edilenin rütbelerine göre, almak, vermek, istifâde etmek ve faydalandırmak husûslarındaki fikir ve kanaatini gördün.</p>
<p>Allâme et-Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd’da -ki bu kitâb temel Usûlüddîn (kelâm) kitâblarındandır ikinci cüz, otuz üçüncü sahîfede felsefecilere cevâb verirken şöyle dedi:</p>
<p>“Felsefecilere göre, cüz’îlerin(18) idrâk edilmesi (kavranması), sûret(lerin)in âletlerde (göz ve kulak gibi uzuvlarda) hâsıl olmasına bağlı bir şart olunca, nefsin (bedenden) ayrılması ve âletlerin kalmaması anında, şartın yok olması ile meşrûtun (şarta bağlı olarak var olanın) da yok olması zarûreti/ kaçınılmazlığı sebebiyle, cüz’îleri idrâk ede(bile)cek hiçbir şey de kalmaz.</p>
<p>Bize göre ise, cüz’îlerin (tek tek varlıkların ve olayların) idrâkinde -ya bu (idrâkin) ne nefiste ne de histe sûretin meydana gelmesi ile olmadığından veya cüz’înin sûretinin nefiste şekillenmesi imkânsız olmaması sebebiyle- uzuvların bulunması şart değildir. Hattâ İslâm’ın kâidelerinden açık olan budur. O yüzden, nefis (rûh) bedenden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâkleri, diri olanların -bilhassa (onlardan) dünyada kendileri ile ölü arasında tanışıklık olanlarınınhâllerinin cüz’îlerinden bazısını bilir.</p>
<p>Kabir ziyâreti ve hayırların inmesi, musîbetlerin de savulması isteklerinde, hayırlı ölülerin nefisleriyle olan istiâne (yardım istemek) ile işte bundan dolayı faydalanılır. Zîrâ nefsin (bedenden) ayrılmasından sonra beden ve bedenin gömüldüğü türbe (kabir) ile bir tür alâkası, bağlantısı vardır. O yüzden diri olan o kabri ziyâret ettiği vakit, iki nefis arasında buluşmalar ve feyz alıp vermeler olur&#8230;”(19)</p>
<p>Şu büyük imâmın mes’ele hakkındaki tahkîki işte budur. Bu da tevhîd ile şirkin arasını ayıramayacak olan kimselerden sâdır olan bir söz müdür?! Yazıklar olsun böyle düşünenlere!..”</p>
<p>Teftâzânî sözü edilen cüz’ün 150. sayfasında şöyle dedi:</p>
<p>“Kısacası, velilerin kerametleri, neredeyse nebilerin mucizelerine katılmışdır.(20) Kerâmetlerin inkâr edilmesi bid’atçiler ve hevâların sâhibleri için şaşılacak bir şey değildir. Zîrâ bunu, ibâdet işlerinde çaba sarf etmelerine ve kötülükler(in bazısın)dan kaçmalarına rağmen, kendilerinde aslâ görmediler; bir şey üzere olduklarını iddiâ eden önderlerinden de işitmediler. Bu yüzden, kerâmet sâhibi Allah dostlarının derilerini parçalayarak ve etlerini ısırarak aleyhlerine düştüler. Ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar develeri aldılar götürdüler (malı götürdüler) (21) meşhûr atasözünün altında oturarak, Onları ancak câhil mutasavvıflar olarak isimlendirmekte ve sadece bid’atçilerin arasında saymaktadırlar. Hâlbuki bilmediler ki, bu işin binası, akîde berraklığı, sır pâklığı, tarîkat izince gitmek ve hakîkati seçmek üzerinde kuruludur.”(22) (Teftâzânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Bu büyük İmâmın, kerâmet sâhibi Ehlüllâh hakkındaki sözü işte budur. Bununla beraber O’nun (Teftâzânî’nin) tasavvufla herhangi bir bağı ve bağlantısı da yoktur. Bunda, Ümmet’in seçkin kişilerinin kanını içmeyi âdet edinenler için bir ibret vardır&#8230;</p>
<p>Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî, el-Metâli’ üzerine yazdığı Hâşiye’sinin başlarında, bu kitâbı şerhedenin(23) kitâbının(24) başlarında,(25) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âline salât etmenin yönünü (ve îzâhını) ve feyz elde etmekde onlarla tevessül etmeye olan ihtiyâcın şeklini açıklarken şöyle dedi:</p>
<p>“Eğer, ‘Bu tevessül, ancak rûhlar bedenlere bağlı olduklarında tasavvur edilebilir, onlardan ayrıldıklarında ise düşünülemez; zîrâ (öldükten sonra) artık münâsebeti gerektiren hiçbir şey yoktur’ dense, (şöyle) deriz: Onlar, (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âli’nin rûhları dünyadayken) yüksek bir himmetle, gayretle yönlerini, nâkıs nefisleri kâmil hâle getirmeye çeviren kimseler olarak bedenlere bağlıydılar. Şübhe yoktur ki, bunun eseri onlarda durmaktadır. İşte bu yüzden, kabirlerini ziyâret etmek, birçok nûrların onlardan ziyâretçilere akmasını hazırlayan(bir sebeb)dir. Nitekim gönül gözü görenler bunu müşâhede etmektedirler.”(26) (Cürcânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Böylece bu mes’elede Kitâb, Sünnet, kuşaktan kuşağa intikâl ede gelen amel ve akâid imâmlarının sözleri birbirine uymuş oldu. Bundan sonra kim inâd ederse artık o, yoldan kaymış bir kimsedir.</p>
<p>Şimdi Allah’ın izni ile kısaca getirdiğimiz delîlleri etrâflıca ortaya koymak içün -bu husûstaki âyetlere işâret ettikten sonra- mevzû’ hakkında rivâyet edilen hâdîsler ve eserlerden bahsedeceğim.</p>
<p><strong>Diyorum ki;</strong> Önceden, Allah teâlâ’nın ‘Ey îmân edenler, O’na (Allah’a ulaşmaya) vesîleyi arayın”(27) sözünü, onunla, zâtlarla ve amellerle tevessül etmenin Şer’an istenen bir şey olduğuna delîl getirmek içün okuduk. Çünki, tevessül etmek onu da bunu da (amellerle ve şahıslarla tevessül etmenin her ikisini de) içine alır. Bu âyetin, şahıslarla da tevessül etmeyi içine aldığını söylemek, ne sırf rey iledir, ne de lügatın umûmu/genelliği iledir.(28)</p>
<p>Aksine bu, İbnu Abdi’lBerr’in el-İstîâb’ındaki Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’dan yaptığı bir rivâyette vardır: Hz. Ömer radıyellâhu anhu, Hz. Abbas radıyellâhu anhu ile istiska ettikten ve kendilerine yağmur yağdırıldıktan sonra şöyle demişti: ‘Vallâhi bu Allah azze ve celle’ye (varmak içün aranan ve tutulan) bir vesîledir ve O’nun katından bir rütbedir.’(29)</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de(30) bulunduğuna göre, Zübeyr İbnu Bekkâr’ın el-Ensâb’ında geçen, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘O’nu -yani Abbâs’ı- Allah(celle celâluhû’y)a vesîle edininiz’ sözünü de buna ekleyebilirsiniz.</p>
<p>Bu sözden, ondan duâ isteyiniz ma’nâsı düşünülemez. Zîrâ Hz. Ömer radıyellâhu anhu ondan duâ istemiş, O da duâ etmek içün öne geçmişti. Mü’minlerin Emîri’nin O’ndan duâ istemesi, O’nun da Ömer’in isteğini yerine getirerek duâ içün öne geçmesinden sonra, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu sözü ancak, O’nunla Allah celle celâluhû’ya tevessül ediniz(31) ma’nâsında olur. Nitekim Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun kendisi de öyle yaptı. Lâkin nefsin arzusu (kişiyi) kör ve sağır yapar.</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de şöyle denilmektedir: “Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘Abbâs’la tevessül ettikleri’ne dâir olan sözünde, onların, Ömer radı- yellâhu anhu’dan, kendileri için Abbâs radıyellâhu anhu’dan yağmur duâsı yapmasını istemeleri ma’nâsının bulunduğunu göstermez. Zîrâ iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyenler olarak, Allah celle celâlühû’dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.</p>
<p>İbnu Rüşeyd şöyle demiştir: (İmâm Buhârî), insanların ‘imâmdan yağmur duâsı yapmasını istemeleri bâbı’ başlığıyla, evlâ yolla delîl getirmeyi murâd etmiştir. Çünki onlar, O’nunla Allah celle celâluhû’dan istiyorlar, Allah celle celâluhû da onlara yağmur yağdırıyorsa, (Allah celle celâluhû’dan) istemek içün O’nu öne geçirmeleri daha münâsibdir.” (Fethu’l-Bârî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İki hadîs Hâfızı İbnu Hacer ve İbnu Rüşeyd’in şu sözleri, ‘Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek demek, O’ndan duâ istemektir’ diyerek vehimlere dalanların vehimleri(nin asılsız oldukları) hakkında hükmünü vermektedir. Tevessül ile duânın ne alâkası vardır?!.. Evet, bazen vesîle edinilen kimse, tevessül eden için duâ da eder. Ancak bu, tevessülün ne lügat olarak, ne de Şer’an gösterdiği bir ma’nâ değildir.(32)</p>
<p>Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek içün ‘Hâlbuki onlar (Yehûdîler), kâfirlere karşı, (O’nunla Allah’dan yardım ve) fetih istiyorlardı’ (33) âyeti ile de istînâs edilebilir/yalnızlık giderilebilir.(34)</p>
<p>Rivâyet tefsîrcilerinden Beğâvî ve diğerleri (İbnu Ebî Hâtim, İbnu Cerîr, Kurtubî ve Âlûsî) bu âyet-i celîlenin tefsîrinde, şu rivâyeti getiriyorlar: “Yehûdîler’e bir musîbet geldiği, bir düşman ansızın saldırdığı zaman, ‘Ey Allah’ım! Onlara karşı âhir zamanda gönderilecek olan, sıfatını Tevrât’ta bulmakta olduğumuz Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile (O’nun hâtırına) bize yardım et’ diye duâ ederler ve yardım görürlerdi.”(35)</p>
<p>Bu husûstaki rivâyetler derli toplu olarak (Hafız) Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’unda zikredilmektedir.(36) “Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde, sana gelseler ve Allah celle celâlühû’dan mağfiret isteseler ve Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem de onlar için mağfiret dilese, elbette Allah celle celâlühû’yu tevbeleri çok fazla kabûl edici ve çok ziyâde merhâmet edici olarak bulurlardı”(37)âyetini ölümden öncesi ile sınırlandırmak, hevâ îcâbı olan, hiçbir delîl bulunmaksızın yapılan bir sınırlandırmadır.</p>
<p>Mutlak’ı mutlaklığı üzere bırakmak(38) (kâidesi) Ehl-i Hakk(olan Ehl-i Sünnet)’in ittifak ettiği husûslardandır. Sınırlandırmak da ancak bir delîl ile olur. Hâlbuki burada âyeti sınırlandırıcı hiçbir delîl yoktur. Aksine, mezheblerin fakîhleri -Hanbelîlere varıncaya kadar- bu âyetin ölümden sonrasını da içine aldığı görüşündedirler. ُّ</p>
<p>َون{ ُ َصل ْ ي ُ ِورِهم ٌ ِ ف ُى قب َاء َ ْحي ُ أ َاء بيِنْلْ َاأ’/ }َNebîler kabirlerinde diridirler; namaz kılarlar.’(39)</p>
<p>Hanbelîlere göre Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret vaktindeki tevessül kalıbını, İbnu’l-Kayyim’in Nûniyye’sine (Takıyyuddîn esSübkî tarafından) yapılan (es-Seyfu’s-sakîl isimli) reddiyenin Tekmîle’sinde(40) Hanbelî âlimlerinin öncekilerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire isimli kitâbından naklederek anlatmıştık. Onda tevessül ve bu (yukarıda zikretmiş olduğumuz Nisâ:64.) âyet geçmektedir.</p>
<p>Utbî’nin haberi(41) bir kalem çekmekle reddedilecek rivâyetlerden değildir.</p>
<p><strong>[Hadîsler ve Eserler] </strong></p>
<p>Şimdi de önceden kısaca zikrettiğimiz tevessül hakkındaki hadîs ve eserler üzerinde konuşmaya dönelim…</p>
<p><strong>(Birinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi İmâm Buhârî’nin el-İstiskâ(Bâbı’n)’da rivâyet etmiş olduğu hadîstir. Öyle ki, Sahîh’inde şöyle demiştir:</p>
<p>‘Bana Hasan İbnu Muhammed rivâyet etti (dedi). (O), bize Muhammed el-Ensârî rivâyet etti, dedi. (O), bana babam Abdullah İbnu Müsennâ, Sümâme İbnu Abdillâh İbni Enes’den, (O), Enes’den şöyle rivâyet etti (dedi): Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu kıtlığa ma’rûz kaldıkları zaman Abbâs İbnu Abdilmuttalib ile istiskâ etti ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım!&#8230; Şübhe yoktur ki, biz Sana Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül eder ve sen bize yağmur yağdırırdın. Ve şübhe yoktur ki, (şimdi) biz sana Nebîmizin amcasıyla tevessül ediyoruz. Bize yağmur yağdır. (Râvî Enes) onlara derhal yağmur yağdırıldı, dedi.”(42)</p>
<p>Bu rivâyette zât ile tevessül vardır.</p>
<p>Burada hazf edilen bir muzâf’ın bulunduğunu, yani sözün ‘Nebîmizin amcası(nın duâsı) ile…’ demek olduğunu iddiâ etmek, herhangi bir delîl bulunmaksızın söylenen katıksız bir asılsız sözdür. Nitekim Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in öldü diye Abbâs radıyellâhu anhu’ya dönüldüğünü var saymak, Ömer radıyellâhu anhu’nun hiçbir şekilde aklına gelmeyen bir şeyi O’na söyletmektir (yakıştırmaktır.) Aksine onda, ‘daha üstün bir kimse bulunmasına rağmen daha aşağıdaki bir kimseyle tevessül etmenin câiz olduğu’ vardır. Hatta ‘Nebîmizin amcasıyla’ lafzıyla tevessül etmek, Abbâs’ın Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in yanındaki yakınlığı ve onun katındaki rütbesiyle tevessül etmektir. Böylece bu tevessül Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le de olmuş olur.</p>
<p>“(Tevessül eder) idik” sözü de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem zamanına hâs değildir. Aksine, o zamanı ve kıtlık senesine kadar olan ondan sonraki vakti içine almaktadır. (Burada tevessülü Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin yaşadığı zamanla) sınırlandırmak, herhangi bir sınırlandırıcı bulunmadan yapılan bir sınırlandırmaktır.</p>
<p>Buhârî’de de yer aldığı gibi, İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ, Ebû Tâlib’in, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i öven şu şiirini okur ve şöyle derdi: “Ve (hiçbir kavim), yüzüyle (veya zâtıyla) bulutlardan (insanlar tarafından Allah’ın) yağmur (yağdırması) istenen hiçbir beyaz(zât)ı (geriye bırakmadı(43)”(44)</p>
<p>Hatta Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in bu şiiri okuttuğu da rivâyet edilmiştir. (45) Hassân radıyellâhu anhu’nun şiirinde şöyle gelmiştir:“Bulutlar Abbâs’ın yüz akı ile yağmur yağdırdı.” Nitekim el-İstîâb’da böyle geçmektedir.(46)</p>
<p>Bütün bunlarda Allah’dan, Abbâs’ın zâtı ve Allah katındaki rütbesi ile yağmur istemek vardır.</p>
<p><strong>(İkinci Hadîs)</strong>: Onlardan biri de İmâm Beyhakî’nin,47 O’nun yoluyla da Takıyy es-Sübkî’nin(48) Şifâu’s-Sikâm’da ve başkalarının (başka eserlerde) rivâyet etmiş oldukları Mâlikü’d-Dâr hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs, Ömer radıyellâhu anhu zamanında Bilâl İbnu Hâris el-Müzenî radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le yağmur istemesi hakkındadır. Mâlikü’d-Dâr, Hazreti Ömer’in âzâdlı kölesi olan Mâlik İbnu İyâz’dır. O’nun hazîne bekçisiydi. O’nu Ömer, çoluk çocuğuna vekâlet vazîfesiyle vazîfelendirmişti. O’nu sonradan Osman radıyellâhu anhu (halka dağıtılacak malların) taksîmiyle vazîfelendirdi.Bu yüzden ona Mâlikü’dDâr ismi verilmişti. Nitekim İbnu Sa’d’ın Tabakât’ında ve (İbnu Hacer’in) el-İsâbe(sin)’de böyle denilmiştir.</p>
<p>İbnu Kuteybe’nin Maarif’inde şöyle yazılıdır: Ömer İbnu’l-Hattâb’ın âzâdlı kölelerinden birisi de Mâlikü’d-Dâr’dır. Ömer, O’nu içinde insanlara bir şey dağıtacağı evde vazîfelendirmişti. (İbnu Kuteybe’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Hadîsin ibâresi(nin tercümesi) şöyledir: “Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu’nun halîfeliği zamanında insanlara kıtlık isâbet etti de, bir adam Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve ‘Yâ Resûlellâh!.. Ümmet’in için (Allah celle celâlühû’dan) yağmur iste, zîrâ onlar helâk oldular’ dedi. Sonra hemen Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem o adama rü’yâsında geldi ve ‘Ömer’e git selâm söyle ve onlara yağmur yağdırılacağını haber ver&#8230;’ buyurdu.”</p>
<p><span style="color: #000080;">(Hadîsden) delîl getirilecek yer,</span> Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem kabirdeyken ondan yağmur duâsı yapması istenilmesi, O’nun Rabbine duâ etmesi, kendisinden bir şey isteyenin suâlini bilmesi, bu yaptığına Sahâbe’den hiçbir kimsenin inkârda bulunmamasıdır.</p>
<p>Bu hadîsi, İmâm Buhârî Târîh’inde,(49) Ebû Sâlih Zekvân yoluyla kısa olarak rivâyet etmiştir. Onu İbnu Ebî Hayseme bu şekilden uzunca olarak rivâyet etmiştir. Nitekim el-İsâbe’de böyle denilmektedir.(50) Onu, yine İbnu Ebî Şeybe, (51) Ebû Sâlih es-Semmân’dan, O da Mâlikü’d-Dâr’dan olmak üzere sahîh bir isnâdla rivâyet etmiştir. Nitekim bunu İbnu Hacer Fethu’lBârî’de(52) açıkça ifâde etmiştir.</p>
<p>(Fethu’l-Bârî’de) }ى’/}yâ’ ile (}ارى ِالد’} َّ ed-Dârî’ şeklindeki) yazılışı matbaa hatâsıdır.</p>
<p>İbnu Hacer, “rü’yâyı gören, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’den biri olan Bilâl İbnu Hâris elMüzenî’dir; nitekim Seyf, el-Fütûh’da böyle rivâyet etti,” dedi.</p>
<p>Bu rivâyet, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in, Resûlüllâh sallâhu aleyhi ve sellem ile ölümünden sonra istiskâ etmekteki amelleri husûsunda bir nassdır. Öyle ki, içlerinden hiçbirisi bu haber kendilerine ulaşmasına rağmen onu inkâr etmemiştir. Mü’minlerin Emîrine götürülen haber yayılır.</p>
<p>İşte bu yüzden, bu rivâyet birilerine yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır.</p>
<p><strong>(Üçüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’ya öğrettiği bir duâ hakkındaki hadîstir ki, onda (şu ifâdeler) vardır:</p>
<p>“(Bir a’mâ adam Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve ‘bana (gözümün açılması husûsunda) âfiyet vermesi içün Allah celle celâluhu’ya duâ et’ dedi. Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem de, ‘İstersen duâ edeyim, dilersen sabret; bu senin içün en hayırlısı olur’ buyurdu. Adam, duâ et, dedi. (Râvî), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem, güzelce abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti, dedi): ‘Ey Allah’ım! Ben rahmet Nebîsi, Nebîn sallellâhu aleyhi ve sellem ile senden istiyorum ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed!.. sallellâhu aleyhi ve sellem. Şübhesiz ki ben seninle, hâcetim yerine gelsin diye, hâcetim husûsunda Rabbime yöneldim. Ey Allah’ım!.. O’nu hakkımda şefâatçi yap…’ ”</p>
<p>Bu hadîste, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ve rütbesiyle tevessül ve de ğıyâbında ona seslenmek vardır. Bu da yine (imâmlara) yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır; (sesini soluğunu keser).</p>
<p>Bu hadîsi, Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr’inde,(53) Tirmizî Câmi’inin ed-Deavât bâbı sonlarında,(54) İbnu Mâce, Sünen’inin, Salâtül-Hâce’sinde (55) -ki onda sahîh olduğuna dâir da açık bir ibâre(si) vardır- Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de,(56) Ebû Nuaym, Ma’rifetü’sSahâbe’de, Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve’de(57) ve başkaları (başka yerlerde), şâhid getirildiği yerlerin dışında, aralarındaki bir takım küçük farklılıklarla berâber rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Sayıları on beşe yaklaşan hadîs hâfızı, bu rivâyetin sahîh olduğuna hükmetmiştir. Sonrakilerin birçoğu hâric, Tirmizî, (58)İbnu Hibbân, Hâkim, Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhakî(59) ve Münzirî onlardandır.</p>
<p>Tirmizî’nin senedi şöyledir: Bize Mahmûd İbnu Ğaylan rivâyet etti: (O), bize Osman İbnu Ömer haber verdi (dedi). (O), bize Şu’be, Ebû Ca’fer’den, (O), Umâre İbnu Huzeyme İbni Sâbit’den, (O), Osman İbnu Huneyf’den haber verdi, dedi.</p>
<p>Sonra Tirmizî hadîsi getirdi ve şöyle söyledi: ‘Bu hadîs, hasen, sahîh ve ğarîbdir. Bunu ancak Ebû Ca’fer yoluyla bilmekteyiz -ki O el-Hatmîdir-.’</p>
<p>Bazı matbû’ nüshâlarda ‘O Hatmî’den başka birisidir’, bazılarında da ‘O, Hatmî değildir’ şeklinde ifâdeler yer almaktadır. Her ikisi de nüshâ sâhiblerinin tasarruflarından kaynaklanmıştır. Tirmizî’nin ‘O, falancı değildir’ deyip de açıklama yapmaması âdeti yoktur. Üstelik Umâre’den rivâyet eden Ebû Ca’fer, Şu’be’nin şeyhleri arasındadır. O, sadece Medîne asıllı, sonra da Basra’lı Umeyr İbnu Yezîd el-Hatmî’dir. Nitekim bilinen basılı ve yazma ricâl kitâblarından bu ortaya çıkmaktadır. 160 senesinde ölen Ebû Ca’fer er Râzî, Şu’be’nin şeyhlerinden olup, 105’te vefât eden Umâre’ye aslâ yetişmemiştir. Çünki onun Hicaz’a gitmesi Umâre’nin ölümünden dokuz sene kadar sonradır. Şu’be de -yapmakta olduğu rivâyetlerde sağlam olmakta- Şu’be’dir. Üstelik hadîsin Taberânî ve başkalarının yanında başka tarîkleri de vardır ki, şu tarîkler senedin başındaki râvînin ittifakla sika olan hatmî olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Taberânî’nin bu hadîsteki senedi Takıyy elSübkî’nin Şifâu’s-Sikâm’ında geçmektedir.</p>
<p>Tirmizî’nin senedinin râvîlerinin tamamı sağlam kimselerdir. Rivâyeti ğarîb diye isimlendirmesi, sadece Osman İbnu Ömer’in Şu’be’den rivâyet etmekte tek kalması, Ebû Ca’fer’in de Umâre’den rivâyet etmekte yalnız kalmasıdır ki, bu iki râvî ittifakla sağlam kimselerdir. Ameller sadece niyetlerledir’ (60) hadîsinde olduğu gibi, nice sahîh hadîsler vardır ki, râvîlerden birisi onda tek kalır. Bunu hasen diye isimlendirmesinin sebebi de, Ebû Ca’fer ve Osman İbnu Ömer’den sonraki tarîklerinin birden fazla oluşudur. Onu sahîh diye isimlendirmesinin sebebi ise, râvîlerindeki sıhhat vasıflarının tekâmülüdür.</p>
<p><strong>(Dördüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Osman İbnu Huneyf hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs zikri geçen hâcet namazı duâsının Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu yanında bir hâceti olan kimseye öğretilmesi ve o kişinin duâyı yapıp hâcetinin yerine gelmesi hakkındadır.</p>
<p>“[Bir adam, Osman radıyellâhu anhu’ya, -halîfeliği zamanında- bir ihtiyacı için gidip geliyordu. Osman radıyellâhu anhu O’na iltifât etmiyor, hâcetine bakmıyordu. Adam bunu Osman İbnu Huneyf’e şikâyet etti. Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu da şöyle dedi: Abdest yerine git, abdest al ve namaz kıl; sonra da ‘Ey Allah’ım!.. Ben rahmet Nebîsi olan Nebîn Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum ve senden istiyorum. Ey Muhammed!.. Ben ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneliyorum’ şeklinde duâ et ve hâcetini söyle.</p>
<p>Adam gitti ve bunu yaptı. Sonra da Hz. Osman radıyellâhu anhu’ya geldi. Kapıcı O’na gitti, elinden tuttu; O’nu Hz. Osman radıyellâhu anhu’nun yanına soktu. Onunla oturttu ve O’na hâcetini söyle dedi. O da, hacetini söyledi. Hz. Osman radıyellâhu anhu da hâcetini yerine getirdi. Sonra da (O’na), ‘şu vakıt oluncaya kadar hâcetini hatırlamadım’ dedi (ve devâmla) ‘hâcetin olursa bize gel’ diye söyledi. Sonra adam, O’nun yanından çıktı ve Osmân İbnu Huneyf’le karşılaştı. O’na, ‘Allah hayırlı mükâfaatını versin, hâcetime bakmıyordu ve bana iltifât etmiyordu.</p>
<p>Nihâyet sen O’na benim hakkımda konuştun (ve böylece işimi gördü)’ dedi. Bunun üzerine Osmân İbnu Huneyf şöyle dedi: ‘Vallâhi O’nunla konuşmadım. Lâkin Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’i gördüm. O’na bir ama adam gelmiş ve gözlerinin görmediğinden şikâyet etmiş (ve gözlerinin açılması içün düâ etmesini istemişti.) Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, yâhud sabredersin buyurdu. (Adam), yâ Resûlellah!.. Beni çekip götürecek kimse yok; (görmemek) bana doğrusu ağır geldi. Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, Abdesthâneye git, abdest al. Sonra iki rek’at namaz kıl; sonra da bu düâyı yap buyurdu. Osmân İbnu Huneyf, vallâhi ayrılmadık,sözümüz uzadı ve nihâyet, adam onda hiçbir (görmeme) kederi olmaksızın yanımıza girdi (gözleri artık görüyordu.), dedi.]”(61)</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu hadîsteki (tevessülün câizliğine) şâhid getirilen yer,</span> sözü edilen Sahâbî’nin hâcet duâsı hadîsinden,onun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zamanına mahsûs olmadığını anlamasıdır. Bu da, O’nunla salavâtüllâhi aleyhi vefâtından sonra tevessül etmek ve O’na seslenmek ve Sahâbe rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain arasında tevârüs eden bir ameldir.</p>
<p>Bu hadîsi Taberânî, el-Kebîr’de (ve es-Sağîr’de) (62) rivâyet etmiş ve onu birçok tarîklerle getirdikten sonra<br />
sahîh olduğunu söylemiştir. Nitekim bunu Ebu’lHasen el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid’de zikretmiş ve O’nu sahîh bulmakta takrîr (tasdîk) etmiştir.(63)Nitekim O’ndan evvel Münzirî et-Terğib’de,(64) ondan da evvel Ebu’l-Hasen el-Makdisî takrîr etmişlerdir.Bu hadîsi aynı zamanda Ebû Nuaym el-Ma’rife’de ve Beyhakî (Delâil’de) birisi sahîh olan iki isnâdla(65) rivâyet etmişlerdir.(66)</p>
<p><strong>(Beşinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Fatıme Bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsidir ki, bu hadîste Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla/ hürmetine (anam Esed kızı Fâtıme’yi bağışla, O’na hüccetini telkîn eyle ve gireceği yeri kabrini O’na geniş eyle) (67)’” ifâdeleri vardır.</p>
<p>Bu hadîsi İbnu Hibbân ve Hâkim sahîh bulmuşlar, Taberânî de el-Kebîr’de ve el-Evsat’da İbnu Hibbân’ın ve Hâkim’in sika kabûl ettiği Ravh İbnu Salâh’ın bulunduğu bir senedle rivâyet etmişdir. Diğer râvîleri de el-Heysemî’nin el-Mecmâ’da ifâde ettiği gibi, Sahîh’in râvîleridir. (68)</p>
<p>Bu hadîste âhirete intikâl eden Nebîler(imiz) aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât efendilerimizin zâtlarıyla tevessül bulunmaktadır.</p>
<p><strong>(Altıncı Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Ömer radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den rivâyet etmiş olduğu hadîstir:</p>
<p>Âdem aleyhisselâm hatâyı işlediği zaman ‘Muhammed’in hakkıyla senden beni bağışlamanı istiyorum’ dedi.</p>
<p>Bu hadîsi, Hâkim el-Müstedrek’te rivâyet etmiş ve ‘bu, isnâdı sahîh bir hadîstir ve o, Abdurrahman İbnu Zeyd’e âid zikrettiğim ilk hadîstir’ demiştir. (Hâkim’in Sözü Bitti.)</p>
<p>Bunun senedini, Takıyy es-Sübkî, Şifâu’sSikâm’da getirmiştir. Bu hadîsi Taberânî, el-Evsat’ta ve es-Sağîr’de rivâyet etmiş olup, senedlerinde elHeysemî’nin tanımadığı kimseler vardır.</p>
<p>Abdurrahmân İbnu Zeyd’e gelince; Mâlik O’nu zayıf kabûl etmiş ve bu hükümde diğer bir takım kimseler O’na tâbi’ olmuşlardır. Ancak O (İbnu Zeyd), yalan ile ithâm edilmemiş, aksine, yanılmakla ithâm edilmiştir. O’nun gibi birinin rivâyetleri elenir, bazıları seçilir. Bu rivâyetin Mâlik’in kabûl ettiği rivâyetlerden olduğunu gördüğünde, Hâkim’in yaptığı da budur.</p>
<p>İmam Mâlik, İbnu -Humeyd’in O’ndan rivâyet ettiğine göre- (Halîfe) Ebû Ca’fer el-Mensûr’a şöyle demiştir: ‘O, senin ve baban Âdem aleyhisselâm’ın vesîlesidir.’</p>
<p>İmâm Mâlik radıyellâhu anhu, (Abdurrahman’dan gelen) haberin doğruluğunu kabûl ettikten ve onu delîl olarak ileri sürdükten sonra, Abdurrahman’dan (şu rivâyette) ‘yanılma’ ve ‘zabt azlığı’ töhmeti kalkar. Ki, bu töhmetlerleO’nu ithâm edenler, sadece Mâlik’e uyuyorlardı, O’na dayanıyorlardı. Abdurrahman İbnu Zeyd, her bir haberi reddedilecek kimselerden değildir.</p>
<p>İşte size, İmâm Şâfiî… El-Ümm’de ve Müsned’inde Allah’ın dîni(nin mes’eleler)inde O’nun bazı hadîslerini delîl getirmektedir.(69) Bu sebeble, bu hadîsi sahîh kabûl etmesinde, Hâkim kınanamaz. Aksine, doğru olan, bu(isnâdı sahîhtir hükmü) dür. Ancak, Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’in fazîletlerini işittiğinde göğsü daralanlara göre doğru olmayabilir.</p>
<p>Mâlik’in Ebû Ca’fer’e söylediği mezkûr söze gelince; onu Kadı İyâz eş-Şifâ bi Ta’rîfi Hukuki’lMustafâ’da ceyyid/güzel bir senedle rivâyet etmiştir. Seneddeki İbnu Humeyd et-Takıyy es-Sübkî’nin zannettiğinin hilâfına tercîh edilecek görüşe göre Muhammed İbnu Humeyd er-Râzî’dir.</p>
<p>Lâkin bu Râzî’nin hâli, eş-Şems İbnu Abdi’lHâdî’nin tasvîr etmek istediği gibi değildir. Öyle ki, hakkında (kınama yoluyla) konuşanların tamamının sözlerini toplamış, onu övenlerin sözlerini ihmâl etmiştir. O (İbnu Abdi’l-Hâdî) gençliğinde İbnu Teymiyye ile buluşup ona kanan ve doğru yoldan çıkan üç kişiden birisidir. Şeyhinin yalnız kaldığı yanlışlarının zıddına getirilen delîllerde cerhi zikreder, ta’dil’i ise görmezden gelir.</p>
<p>Bu Muhammed İbnu Humeyd’den, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce, Ahmed İbnu Hanbel ve Yahyâ İbnu Maîn rivâyet etmiştir. İbnu Ebî Hayseme ‘İbnu Maîn’e o sorulmuş, İbnu Maîn’de sağlamdır, onda bir beis yoktur, Râzî zekîdir, demiştir’ dedi. Ahmed İbnu Hanbel, ‘Muhammed İbnu Humeyd durdukça Rey şehrinde ilim devam edecektir’ demiştir. Sâğânî ve Zuhelî Onu övenlerdendir. Halîlî, el-İrşâd’da ‘hâfızdı ve bu işi (hadîs ilmini) bilenlerden birisiydi, Ahmed ve Yahyâ ondan râzı olmuştur’ dedi. Buhârî’de ‘hakkında nazar vardır’ demiştir.</p>
<p>Böylesi bir kimse, böyle bir haberde ithâm edilemez. Hicrî 248’de yüksek bir yaşta vefât etmiştir. İmâm Mâlik öldüğünde (Râzî’nin) yaşı 15’ten aşağı değildi. Hâlbuki onlar (Hanbelî mezhebine mensûb olduğunu söyleyen ve tevessülü inkâr edenler), imâmları(olduğunu iddiâ ettikleri Ahmed İbnu Hanbel)in Müsned’inde 5 yaşında olan kimsenin rivâyetini kabûl etmektedirler.</p>
<p>Ya’kûb İbnu İshâk’ta hiçbir beis yoktur. Nitekim Hatîb, Târîh’inde böyle dedi.</p>
<p>Ebu’l-Hasen Abdullah İbnu Muhammed İbnu’l-Müntâb, Kadı İsmail’in en büyük talebelerindendir. Muktedir, bu İbnu’l-Müntâb’ı, üç yüz senesi civarlarında Medine-i Münevvere kadılığına getirmişti. O zamanda ilim sâhiblerinden ileri gelen sağlam kişilerden başkası Medine-i Münevvere kadılığına getirilmezdi. İbnu’l-Müntâb’ın isminde birçokları yanlışa düşmüştür. Talebesi Muhammed İbnu Ahmed İbni’l-Ferec’i, Sem’ânî, el-Ensâb(isimli kitâbın)da Cezâirî’yi anlatırken güvenilir bulmuş ve İbnu’l-Esîr, el-Lübâb’da O’nu tasdîk etmiştir. Ebû’l-Hasen (İbnu Alî) el-Fihrî(70) güvenilir ve sağlam kimselerden olup, Zehebî’nin el-’İber’inde tanıtılmıştır. İbnu Dilhâs, İbnu Abdi’l-Berr’in şeyhlerinin sağlamlarındandır ve İbnu Büşküvâl’ın es-Sıle(isimli eserin)’de tanıtılmıştır. Bu kitâb Madrid’de basılmıştır…(71) Sübkî onların hâllerini Şifâu’s-Sikâm isimli eserinde bizim zikrettiğimizin dışına çıkmayacak bir şekilde anlatmıştır.</p>
<p>İbnu Abdi’l-Hâdî bu haberi kabûl etmekten kaçınmaktadır. Çünki O, çâresiz, şeyhi (İbnu Teymiyye)’nin yanlışlıklarına dokunmaktadır. İbnu’l-Müntâb bu haberi rivâyet etmekle, şeyhi  Kadı İsmâîl’in, el-Mebsût’undaki, İbnu Vehb’in Mâlik’den yaptığı rivâyete zıd olarak yaptığı rivâyeti reddetmesini murâd etti. İsmâîl Irak’lı âlimlerdendir. Mısır’lı ve Medîne’li âlimler Mâlik’in me’selelerini (söz ve ictihâdlarını) onlardan (Irak’lı âlimlerden) daha iyi bilirler. Üstelik İsmâîl, (Mâlik’den) zikrettiğini Mâlik’e isnâd etmedi, irsâl etti.(72)</p>
<p>Lâkin bu, İbnu Abdi’lHâdî’nin nefsinin arzusuna uyduğundan, bunu, İbnu Müntâb’ın rivâyetinin aksine, senedini araştırıp sormadan kabûl etmektedir. Fikrince senedini anmaya ihtiyâc bırakmayacak ölçüde (İsmâîl’i) aşırı bir şekilde medhetmektedir. Dâvûd el-Isfehânî’nin Onun hakkında söylediğini sanki görmedi. Allah teâlâ’nın, yarattıklarında birçok şeyler (hikmetler) vardır.</p>
<p>Üstelik Âdem aleyhisselâm’ın tevessülü hakkında birbirini kuvvetlendiren başka rivâyetler de gelmiştir ki, yazdıklarımızla yetinerek onları zikretmeye hâcet duymadık. Çünki geçen hadîsler, -ne olursa olsunhasmını alt etmek istemekte zorâkiliklere girmeyen her bir kimseye yeter.</p>
<p><strong>(Yedinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de İbnu Mâce’deki ‘namaza yürüme(nin âdâbı) bâbı’ndaki Ebû Saîd elHudrî radıyellâhu anhu’nun hadîsidir: َُل َك ِ ب َح ِّق َّ الس ِائِل َني َ ْسأ َّ ُله َّم ِ إِّنى أ َ َج ِ إَل َّ ى الصلاَِة َال َ ْن َ ق َال ِ إ َذ َ ا خر } م ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار { َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ْ َك َ وِب َح ِّق مَْ م َش َاى َ هَذا أ َعَلي “Kim evinden namaza çıktığında, ‘Senden, Senden isteyenlerin sendeki hakkı ve bu yürüyüşüm hakkı ile (hakkı için) istiyorum…. Senden, beni ateşten kurtarmanı istiyorum, (73) derse&#8230;’(74)</p>
<p>Şihâb el-Bûsîrî, Misbâhu’z-Zücâce fi Zevâidi İbni Mâce’de(75) şöyle dedi:</p>
<p>İbnu Mâce’nin bu isnâdında peşpeşe zayıf râvîler vardır: Atıyye -ki Avfîdir-, Fudayl İbnu Merzûk ve Fadl İbnu’l-Muvaffak’ın hepsi zayıf râvîlerdir.</p>
<p>[Lâkin Fadl İbnu Muvaffak, İbnu Uyeyne’nin dayıoğludur. Hakkında Ebû Hâtim, sâlih bir kimse olup, hadîsi zayıftır, demiştir. O’nun dışında bu râvînin zayıf olduğunu söyleyen de yoktur. Zayıflıkla suçlanmasının sebebi de açıklanmamıştır.76 Belli de değildir. Hattâ Büstî (İbnu Hibbân), bunun sağlam olduğunu söylemiştir.](77) Ancak, İbnu Huzeyme, bu hadîsi, Sahîh’inde Fudayl İbnu Merzûk yoluyla rivâyet etmiştir ki, bu rivâyet O’na göre sahîhtir.(78)</p>
<p>Onu Rezîn de zikretmiştir.</p>
<p>Onu Ahmed İbnu Menî’ de, Müsned’inde, rivâyet etmiştir ve (şöyle demiştir): Bize Yezîd rivâyet etti, (O), bize Fudayl İbnu Merzûk rivâyet etti (dedi). Böylece onu isnâdı ve metni ile zikretmiştir. (El-Bûsîrî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce’de şöyle dedi: Bu hadîsi Ebû Nuaym el-Fadl -ki o İbnu Dükeyn’dir- Kitâbu’s-Salât’da Fudayl İbnu Merzûk’tan, (O) Atiyye’den, (O) Ebû Saîd-i Hudrî radıyellâhu anhu’dan mevkûf olarak rivâyet etti.(79) (Muğlatay’ın Sözü Bitti.)</p>
<p>Atıyye, (hadîsi) Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan rivâyet etmekte yalnız değildir. Aksine, Abdulhakem İbnu Zekvân’ın rivâyetinde, Ebu’sSıddîk, (onu) Ebû Saîd’den rivâyette, Atıyye’ye mutâbeat etmiştir.(80)</p>
<p>Bu zât da, her ne kadar Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, hadîsi, el-’İlel(ü’l-Mutenâhiyye)’de onunla illetli kabûl ettiyse de, İbnu Hibbân’a göre sağlam bir râvîdir&#8230;</p>
<p>İbnu’s-Sünnî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de Vâzi’in bulunduğu bir senedle Bilâl’den rivâyet etmiştir ki, onda (senedde) ne Atıyye, ne İbnu Merzûk ve ne de İbnu’l-Muvaffak bulunmamaktadır. (Rivâyette geçen duâ şudur):</p>
<p>“Ey Allah’ım!.. (Ben senden, senden) isteyenlerin sendeki hakkıyla istiyorum.”</p>
<p>Böylece ortaya çıkmıştır ki, ne Atıyye, ne İbnu Merzûk, ne de İbnu’l-Muvaffak bu tarîklere nazarla -üç tanesinin zayıflığı farz edilse bile- yalnız kalmamışlardır. Bununla beraber Ahmed İbnu Menî’in şeyhi Yezîd İbnu Hârûn, İbnu Merzûk’tan rivâyet etmekte İbnu’l-Muvaffak’a ortak olmuştur. Kezâ, el-Fadl İbnu Dükeyn, İbnu Fudayl, Süleymân İbnu Hayyân ve diğerleri de böyledir.</p>
<p>Atıyye şiileşmekle kınanmıştır; lâkin Tirmizî birçok hadîste O’nun rivâyetini hasen kabûl etmiştir. İbnu Maîn’den O’nun sâlih bir kimse olduğu rivâyet edilmiştir. İbnu Sa’d’ın ‘inşâallâh O sikadır, sağlamdır’ dediği anlatılmıştır. İbnu Adiyy, ‘O’nun sâlih (işe yarar) hadîsleri vardır’ demiştir. Hudrî’yi açıkça ifâde ettikten sonra bilhassa mutâbeatlerle beraber tedlîs ihtimâli kalmamıştır. İbnu Merzûk’un sika kabûl edilmesi Müslim’e göre ağırlık kazanmış ve O’ndan Sahîh’inde rivâyet etmiştir.</p>
<p>Üstelik hadîs, Bilâl radıyellâhu anhu’nun tarîkiyle de rivâyet edilmiş olup,(81) sağlamlık derecesi ne kadar düşse, delîl olmak mertebesinden aşağı düşmez. (82) Hattâ mütâbi’ ve şâhidlerinin(83) çokluğu sebebi ile, sahîhlik ile hasenlik arasındadır. (84)Nitekim biz onlara (mütâbi’ ve şâhidlerine) işâret ettik.</p>
<p>‘Cerh, ta’dilden önce gelir’ diyenlerin sözü -zayıf (bir kanaat ve ictihâd) olmasına rağmen- (cerh ve tâ’dîl’in) terâzideki denklikleriyle (aynı ağırlıkta olup) teâruz ettikleri (çeliştikleri) zamandadır. Bunun isbâtının önünde ise birçok uçurumlar vardır. (İsbâtı zor, hattâ neredeyse imkânsız bir şeydir.) İşte bu yüzden bid’atçilerin, ehl-i hadîs’in, sağlamlığın kendi katlarında ağırlık kazanmasıyla sağlam bulduğu râvîlerin rivâyetiyle sâbit olan hadîsleri reddetmek içün bu (‘cerh,ta’dilden önce gelir’) sözü(nü) mesned edinmelerinin imkânı yoktur.</p>
<p>Bu hadîsi, iki hadîs hafızı, Irâkî, İhyâ Tahrîci’nde,(85) İbnu Hacer de Emâli’l-Ezkar’da(86) hasen bulmuşlardır.(87)</p>
<p>Hadîste, Müslümanların umûmu/geneli ve ileri gelenleriyle tevessül vardır.</p>
<p>Suâlin iki mef’ûlünden birisine }ب/}bâ harfini dâhil etmek, sadece isti’lâmî (bilgi edinmek içün olan) suâllerdedir. َ ْل ِ ب ِه َ خِب ً يرا{ ,ın’Allah Nitekim haberi, onuَ{/ ‘ف ْاسأ olana sor’ (88) ve }عٍ س ِآئ ٌل ِ ب َعَذ ٍ اب َ و ِاق َ َل َ سأ’/} َbir soran vuku bulacak olan azâbı sordu’ (89) âyeti celîlelerinde böyledir. İsti’tâî (‘birinin vermesini istemek’ manasındaki) suâle gelince… Onda }ب/}bâ harfi ancak kendisiyle tevessül edilen (aracı kılınan) kimseye girer. İşte sana hadîs rivâyetleriyle gelen duâlar…(90)</p>
<p>O hâlde burada ikinci mef’ûle }ب/}bâ’nın girmesini tasavvur etmek, sözü hevâ ile çığırından çıkarmaktır ve kulakların duymak istemediği bâtıl bir na’radır.</p>
<p>‘Hak’ kelimesinin ma’nâsı (mecbûrî) icâbet değil, aksine yalvararak isteyen kimselerin Allah sübhânehû ve teâlâ’nın fazlından hakettikleri şey demektir. Bu yüzden, ‘isteyenlerin hakkıyla’ sözünü bu duâ eden içün bir suâl/“sorup öğrenmek” saymak -bilhassa hadîste ona atfedilen şeyler düşünülürse- katıksız bir hezeyandır…</p>
<p>Hadîsin siyâkında bundan başka suâl olmaya elverişli bir şey bulunmadığını iddiâ etmekse, fevkalade gülünçtür. Bu iddiâ sahibinden, “beni cehennemden korumanı’”(91) sözü nereye gitti?.. Te’kid içün fiilin nice kez tekrâr edildiği olur&#8230;</p>
<p>Öyleyse ْ ْقَذِن ِى م َن َّ الن ِار{ ,fiildeki son َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ أ ‘}daki istenen ْ ِقَذِن ِ ى م َ �ن ِّ النارِ{ َ ْن ُ تن أ’)/}beni ateşten kurtarman’, bundan), önce geçen iki }ك َلَُ َ ْسأ أ }fiilindeki suâlin/ istenenin tâ kendisidir. Hatta bu fiiller, te’kid bâbından olmasaydılar, o zaman tenazu’ bâbına gireceklerdi.(92) ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ الن ِار{] kayıd bu takdîrde her Dolayısıyla َ ْن ُ تن }أ َُل َك{ birinci nin’ َ ْسأ أ }ile de alâkalı olduğu kaydı] mu&#8217;teber olmaktadır.</p>
<p>‘Falancı ile’ veya ‘falancının hakkı içün’ veya ‘falancanın hürmetine’ gibi ifâdelerle, ‘Allah’tan başkasına yemîn edilmiş olur’ düşüncesi ile tevessül’ü reddetmeye yeltenenler, sadece Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’e redde kalkışmaktadırlar. Zîrâ tevessül siğalarını/kalıplarını, öğreten odur. O ifâde biçimleri içerisinde şahıslarla tevessül de vardır. Tevessül nerede, yemîn nerede?</p>
<p>(Tevessülle beraber) burada ‘istiğâse’/(birinden ğavs yani yardıma koşmasını istemek), ve ‘istiâne’/ (birinden yardım istemek)’ kelimelerini ilâve etmemizde hiçbir beis yoktur. Hepsi aynı vâdidendir:</p>
<p>Buhârî’deki şefaat hadîsinde; “(İnsanlar) Âdem aleyhisselâm’dan, sonra Mûsâ aleyhisselâm’dan, sonra da Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’den ğavs (medet ve yardım) isteyecekler” (ifâdesi vardır.)</p>
<p>Bu (rivâyet), tevessül ederken ‘istiğâse’ lafzının (da) kullanılmasının câiz olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Taberânî’deki “bana istiğâse edilmez (benden meded etmem istenmez)” (93) hadîsine gelince…</p>
<p>Onun senedinde, (Abdullâh) İbnu Lehîa (isimli bir râvî) bulunmaktadır ki, O’nun hâlini biz el-İşfâk isimli kitâbımızda açıklamıştık. Dolayısıyla (bu rivâyet sâlihlerle tevessül yapılabileceğine dâir olan) sahîh hadîs(ler)le boy ölçüşemez.</p>
<p>“Yardım istediğinde Allah’dan iste” hadîsine gelince… O, “Her hangi bir yardım istenilecek kimseden yardım istediğin zaman, Allah’dan yardım iste’” ma’nâsındadır. Üstelik tarîklerinin tamamında bir yumuşaklık/hafiflik vardır.</p>
<p>Hadîs, bu şekilde anlaşılmakla, hakîkat ma’nâsına yorulmuştur. Dolayısıyla Müslüman, sebeblerden herhangi bir sebeble yardım istediği zaman sebeblerin sâhibi olan Allah’ı aslâ unutmayacaktır.</p>
<p>İşte size Ömer radıyellâhu anhu. Abbâs ile istiskâ ettiği zaman, istiskâsında, ‘ey Allah’ım, bize yağmur yağdır’ demeyi unutmamıştır. İslâmi edeb işte budur. Eğer hadîsi bu ma’nâya yormazsak, o zaman mecâz zorâkiliklerine gireceğiz ve elbette birçok âyetler ve hadîsler ona muârız olacaktır ki, onları sayıp dökmekte sözü uzatmak vardır.</p>
<p>Üstelik hadîsteki }ذا َا/}ِizâ kelimesi }ماَّ َ küllemâُ {/كل (her ne zaman ki) ma’nâsını ifâde etmekten çok uzaktır. Aksine o, mantıkçılara göre ihmâl sigalarındandır.(94)O yüzden hasmın buna tutunmaya aslâ gücü olmaz. Sen buna, zamîrin müfred getirilmesini (95) de ilâve et.</p>
<p>İleri gelen zâtların -ki İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ da onlardan birisidir- istiânelerinin (sebeblerle değil) müsebbibu’l-esbâb (sebebleri sebeb yapan Allah) ile olması, onlar içün güzel bir şeydir.</p>
<p>‘(Allah teâlâ’nın) Sadece senden yardım isteriz’ sözüne gelince; bu sibâk ve siyâk (başı ve sonu) karînesi (alâmet ve ipucu) ile hidâyet husûsundadır. Nitekim bu, münacaat (Allah’a yalvarıp yakarmak) hâline en lâyık olandır. O yüzden onda sıradan olan dünyevî sebebleri iptal etmek yoktur.</p>
<p>Birçok kıymetli eserlerin sâhibi arkadaşımız, muhakkık, allâme, büyük üstâd şeyh Muhammed Haseneyn el-Adevî el-Mâlikî rahimehullâh, Teymiyye’cilerin tevessül etrâfında uydurdukları birçok şübheleri savmak içün nice kitâblar te’lîf etmiş ve tatlı açıklamaları, kıymetdâr tahkîkleriyle (incelemeleriyle) onların karanlıklarını gidermiş olmakla çok güzel yapmıştır. Onun ilimdeki makamı, şunların şeyhlerinin şeyhlerinin rütbesinden ehl-i ilmin arasındaki ittifakla derecelerce üstündür.</p>
<p>Kabirdeki kimselerin işitmeleri ve idrâk etmeleri mes’elesine gelince… Bu husûstaki delîlleri en geniş bir şekilde sayıp dökenlerden birisi muhaddis Abdülhayy el-Leknevî olup, Tezkiretü’r-Râşid’de bunu yapmıştır.(96)</p>
<p>“Sen kabirdekilere işittiremezsin”(97) âyeti celîlesine gelince… O muhakkıklara göre müşrikler hakkındadır. Orada (Tezkiretü’r-Râşid’de) bunun da tahkîki vardır. O hâlde muğâlatacıların muğâlatalarına (demagogların demagojilerine) iltifât etme!.</p>
<p>Bu hadîslerle (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ve eserlerle (Sahâbe’nin söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ortaya çıkmaktadır ki, Nebîler, velîler ve sâlihlerle, diriler olsun, ölüler olsun tevessül etmeyi inkâr edenlerin yanında en küçük bir hüccet yoktur. Ve Müslümanlara, tevessül sebebiyle şirke girmek iftirâsını atmak, zararı bu iftirâyı atana dönecek olan sonu düşünülmeden bir işe saldırmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Allah teâlâ’dan (bu ve benzeri musîbetlerden) selâmet (kurtulmayı) isteriz.</p>
<p>Sıradan insanlar arasında ziyâret ve tevessül âdâbına riâyette hatâ eden kimseler varsa; o zaman ilim sâhiblerine mutlak gerekli olan, onları rıfk ve mülâyemetle (yumuşak bir şekilde) doğruya irşâd etmektir. Tevessül ve ziyârete dâir olan Ümmet’in amelî, şu Harran’lının (İbni Teymiye’nin, onu) inkâr etmek bid’atine gelinceye kadar devâm etmiştir. Ehl-i ilim onun hîle ve tuzağını göğsüne çevirmiş ve onun fitnesi, belâlarını bilmeyen kimseler yanında devâm etmiştir. Âlûsî ve onun tefsîrinde tasarrufta bulunan oğlu, birtakım hatâlar yapmışlardır ki, bu delîller onlara cevâb vermektedir. Bu ikisi birtakım mes’elelerde, komşuları (Sıddîk Hasan Han elKannûcî) ve bazı şeyhlerinden onlara sirâyet eden şeyden (hastalıklardan) dolayı muzdarib (fikirleri oturmamış) kimselerdi. Burası, bunun genişçe anlatılmasının yeri değildir.</p>
<p>Ümmet’in, yaratılanların en hayırlısı ile tevessül hakkındaki amelini öğrenmek isteyenler imâm ve önder Ebû Abdillâh el-Numan Muhammed İbnu Mûsâ et-Tilimsânî el-Mâlikî’nin Mısbâhu’z-Zalâm fi’l-Müstağîsîne bi Hayri’l-En’am(98) isimli kitâbına müracaat etsinler. Bu zât hicri 683’de vefât etmiştir ki, kitâbı Dâru Kütübi’l-Mısriyye mahfûzâtındandır. Bu yazılanlarda, sırf ötekinin berikinin hatasını bulmaya ve hasmını -ne olursa olsun- yenmeye çalışmayan herkes içün yetecek bilgi ve delil vardır.</p>
<p><strong>Yazıyı Aldığım yer:</strong></p>
<p>https://www.academia.edu/7929563/Mahku_t-Tekavvul_f%C3%AE_Meseleti_t-Tevess%C3%BCl._%C4%B0mam_Zahid_el-Kevseri</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>1</strong> Haşeviyye: Nassların zâhirlerini, Hâricî bedevîliği, câhilliği ve ahmaklığı ile teşbîhe ve tecsîme, yani Allah’a şekil ve cisim yakıştırmaya basamak yapan sapıklar sürüsü. Bu ‘Haşevîlik’ sıfatını, Allah’ın sıfatlarını inkâr edenlerin de şunlar içün kullanması, onları ma’sûm kılmaz. Çoğu zaman bu iki kullanmayı -aralarındaki büyük farka rağmen- kasden karıştırırlar ve câhilleri kandırmakta basamak yaparlar. Oysa bu ve bu gibi husûslarda, Ehl-i Sünnet, bazı nassların zâhirini, başka bazı nasslar yüzünden, göründüğü gibi değil de -hakîkatine îmân etmekle beraber- nasslar çerçevesinde te’vîl ederek Şâri’in kasdettiği ma’nâyı yakalarlar; Sıfatları inkâr edenler ise, mücerred aklî ve mantıkî mülâhazalarla ölçüsüz ve asılsız te’vîllere saparlar ve asıl ma’nâyı ortadan kaldırırlar veya ondan uzaklaşırlar.</p>
<p><strong>َ2 ِ</strong>ح َمُه اهلل}  ر’/{rahimehullâh’ cümlesindeki { َ َ ِحم ر’/{rahime’ kelimesi aslında mâzî bir fiil ve ‘rahmet etti’ ma’nâsında ‘haber’ olmakla beraber, ‘rahmet etsin’ ma’nâsında ‘inşâ’/‘kurmak’/ ‘yapmak’ talebidir. Dolayısıyla ma’nâsı ‘Allah ona rahmet etti’ haberi değil, ‘Allah ona rahmet etsin’ inşâsıdır. Burada da ‘Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz’ ifâdesi Allah’a bir ‘haber vermek’ değil, ‘tevessülümüzü kabûl et’ inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>3</strong> Haberin fâidesi (faydası), ‘muhâtaba bir hüküm kazandırmak, yani haber verenin, verdiği haberi, onu bilmeyene bildirmesi’dir. (Muhtasaru’l-Meânî: 37-38)</p>
<p><strong>4</strong> Haberin fâidesinin lâzımı (haberin faydasından hiç ayrılmayan şey), ‘haber verenin, verdiği haberi kendisinin bildiğini, haber verdiği kimseye bildirmesi’dir. (Muhtasaru’lMeânî:37-38 )</p>
<p><strong>5</strong> Allah celle celâlühû’ya düâ edip O’ndan bir şey istemek.</p>
<p><strong>6</strong> Yani bu bir haber vermek değil, tevessül inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>7</strong> Tahrîci ileride gelecektir.</p>
<p><strong>8</strong> Hatîb, Târîhu Bağdat (1/123)</p>
<p><strong>9</strong> İmam Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ’sında Selef’ın tevessül amelini hiçbir zaman elden bırakmadığına dâir, birçok misâl var. Mağribli bir mü’mine bacımız üşenmemiş ondan bu husûstaki misâlleri derlemiş koca bir eser meydana getirmiş. İnşâellah ondan bir takımlarını ayrı bir yazıda aktaracağız.</p>
<p><strong>10</strong> Burada asıl mühim olan nokta böyle bir zâtın böyle bir inanışı şirk kabûl etmediği gibi bizzat ona sâhib olmasıdır; tercîh edilen görüşün “işleri tedbîr edenler”in ölmüş sâlih kişilerin olup-olmaması ise ayrı bir husûstur.</p>
<p><strong>11</strong> Fahruddîn el-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Nâziât sûresi, 5. âyetin tefsîri (11/31) Râzî aynı yerde şunları da söylemektedir: “Câlinos (isimli eski bir hekîm/doktor), ‘ben hastaydım; kendimi tedâvî etmekten âciz kaldım da, rü’yâda tedâvînin nasıl olacağını bana öğreten birini gördüm’, dememiş miydi”?!&#8230;</p>
<p><strong>12</strong> Bazı felsefeciler ile onları bazı noktalarda taklîd eden İbnu Teymiyye, İbnu’l-Kayyım ve diğer gölgeleri, “bazı hâdislerin/“sonradan yaratılan varlıklar”ın aynı zamanda kadîm/ezelî olduğunu”, yani onların hem “yaratılmış” hem de “kadîm” ve “ezelî” olduğunu iddia etmişlerdir. Allah celle celâlühû’yu hâşâ hiçbir zaman koltuksuz bırakmamak için Arş’ın aynı zamanda hem yaratılmış hem de kadîm olduğunu iddia etmişlerdir. Bir yandan felsefecilere karşı nasslardan yana mücâdele ettiklerini iddiâ edip mü’minleri yanıltırlarken diğer yanda felsefecilerin kuyruklarına takılmışlardır. Hâlbuki böyle bir iddiâ saçma bir iddiadır. Bir şeyin, hem ‘hâdis’/‘sonradan olma’ olması hem de ‘Kadîm’/‘evveli olmayan’ olması imkânsızdır. Geniş bilgi için, İmâm Sübkî’nin ‘es-Seyfu’s-Sakîl’ine ve ona İmâm Kevserî tarafından yazılan hâşiyesi ‘Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim’e bakılsın.</p>
<p><strong>13</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/228)</p>
<p><strong>14</strong> Cüzîler: Bu âlemde bulunan varlıklardan ve hâdiselerden/ olan şeylerden, teker teker her biri.</p>
<p><strong>15</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/261-262)</p>
<p><strong>16</strong> Nefs-i Nâtıka: Zâtında maddeden mücerred olan/soyulan ama yaptıklarında onunla beraber olan cevher (Seyyid Şerîf Cürcânî, et-Ta’rîfât, 157)</p>
<p><strong>17</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/275-277)</p>
<p><strong>18</strong> Âlemde var olan şeylerin ayrı ayrı olarak her biri.</p>
<p><strong>19</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (3/338)Kitâbın tahkîkını yapan edebsiz câhil ise, bu işin Allah teâlâ tarafından yasaklanan bir şirk olduğunu söylerken Allah’dan korkmamanın yanında kullardan da utanmıyor. Öyle ya, ona göre -hâşâ- bir müşrik olan Teftâzânî’nin kitâbını tahkîk edip neşretmekle maddî menfaati ön plâna çıkarıyor.</p>
<p><strong>20</strong> Hattâ “neredeyse”si yok, İmâm Nesefî ve birçoklarına göre “velîlerin kerâmetleri bağlı oldukları nebîlerin mu’cizeleridir.” [İmam Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl (4/1312), Dâru’l-Edâ, Cin Sûresinin 26. âyetinin tefsîri.]</p>
<p>ً<strong>21</strong> َ ا و َ ا ْوَدْو ِ ا ب اْ ِ ال ِ بل}  ّ سب َ ْ هم ُتُعْس َو ْا”/{َEvsa’tühüm sebben ve evdev bî’libili”/“ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar da develeri (malı) aldılar götürdüler” sözü, bir Arab atasözü olup hikâyesi kısaca şöyledir: Arablardan bir adamın develerine baskın yapılmış ve develer alınıp götürülmüş. Gözden kaybolduklarında bir tepeye çıkmış ve onlara sövmeye başlamış. Kavmine döndüğü zaman, ona malını, develerini bulup bulmadığını sormuşlar; o da bunun üzerine yukarıda geçen sözü söylemiş. (Meydânî, Mecma’u’l-Emsâl: 3/426, md.4360)</p>
<p><strong>22</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (5/75) Âlemü’l-Kütüb</p>
<p><strong>23</strong> Kudbuddîn er-Râzî</p>
<p><strong>24</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr</p>
<p><strong>25</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr: Bir baskısında (5), başka bir baskısında (6-7) Kudbuddîn er-Râzî, bu eserinde hem tevessül’ü hem de isti’âne’yi zikredip müdâfaa ediyor.</p>
<p><strong>26</strong> Seyyid Alâ Şerhi’l-Metâli’: Bir baskısında (17), başka bir baskısında (19) Yukarıdaki üç büyük İmâm, Râzî, Teftâzânî ve Cürcânî’den aktarılan ifâdeler, İmâm Kevserî’nin Makâlât’ından (382) hareketle asıl me’hazlara/kaynaklara varılmıştır. Onun verdiği me’hazların kimileri yazma, kimileri de eski baskı olduğu ve kimi yerleri rakamla vermediği için me’hazları zamânımızda basılan kitâblardan gösterdik. Burada ayrıca istedik ki, şu büyük imâmlara i’tirâz edebilecek ‘tevhîdçiler’e (!) -onlara göre- ‘tevhîd imâmlarından’(!) biri, hattâ ikincisi olan İbnu’l-Kayyim’den de bir hediyye takdîm edelim: İbnu’l-Kayyim, şöyle diyor: “Bedenin esîrliğinden, bağlarından ve engellerinden kurtulan rûhun, zelîl bedenin bağlarında ve engellerinde hapsolunan rûhta olmayan, tasarruf, güç, nüfuz, himmet, hızla Mevlâ’ya yükselmek ve Allah’la alâkası vardır. Bedeninde mahbûs iken (rü’yâdayken) bu olursa, ya ondan sıyrılıp ayrılınca, güçleri kendinde bir araya toplanınca ve de (bedene girmeden evvel rûhlar âlemindeki) ilk vaziyetinde de yüce, pak, büyük ve yüksek himmet sâhibi olunca nasıl olur? İşte bu rûhların bedenden ayrılınca başka bir hâli, başka bir işi vardır. Rûhların, bedenlerindeyken benzerlerine güç yetiremeyecekleri şeyleri ölümlerinden sonra yaptıklarına dâir insanoğlunun çeşitli sınıflarında görülen rü’yâlar tevatür edegelmiştir. Bir, iki, az bir sayı ve benzeri ile çok sayıda askerleri bozguna uğratmak gibi&#8230; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebûbekir ve Ömer radıyellahu anhumâ, nice kez rü’yâda görülmüştür ki, rûhları küfür ve zulüm ordularını hezîmete uğratmışlardır. Bir de bakılmıştır ki, küfür orduları -sayılarının çokluğuna ve mü’minlerin zayıflığına ve azlığına rağmen- mağlub olmuşlar ve kırılmışlardır.” (İbnu’lKayyim, er-Rûh:237)</p>
<p><strong>27</strong> Mâide: 35</p>
<p><strong>28</strong> Ma’lûmdur ki, vesîle kendisiyle başka bir şeye yaklaşılacak her bir (gayr-ı meşrû’ olmayan) şey, vâsıta; tevessül de bu vâsıtayı elde etmek ve ona tutunmak idi. Bu, sâdece lügatın umûmu/geneli ile olsaydı, yine de istidlâle/delîl getirmeye yeterdi; ma’nâyı, delâletiyle gösteren bir delîl olurdu ki bu delîl getirmede üçüncü mertebede bir kuvvete sâhibdir..</p>
<p><strong>29</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/519)], Kevserî, Makâlât (379)</p>
<p><strong>30</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/398-399)], Kevserî, Makâlât (Aynı sahîfe)</p>
<p><strong>31</strong> Yani, Allah celle celâluhû’ya; ‘bu zâtın hâtırı için, bu ihtiyâcımızı yerine getir,’ diye yalvarınız, demek olur.</p>
<p><strong>32</strong> Yani, duâ etmek ne lügatın ne de Şerîat’ın tevessüle yüklediği ma’nâ değildir.</p>
<p><strong>33</strong> Bakara: 89</p>
<p><strong>34</strong> Tek başına delîl olarak kebûl edilmese bile, diğer delîllerin yanında onları takviyeye yarayabilir.</p>
<p><strong>35</strong> İbnu Ebî Hâtim (1/171), İbnu Cerîr (2/333-336), Beğâvî (1/93), Kurtubî (2/21), Rûhu’l-Meânî (1/320)</p>
<p><strong>36</strong> Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr (1/215-217) Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>37</strong> Nisâ: 64</p>
<p><strong>38</strong> Bir sınırlandırma getirmeden genel ve her bir şeyi içine alabilecek bir ifâde ile söylenilen söz.</p>
<p><strong>39</strong> Ebû Ya’lâ (6/147), Temmâm (1/33,H:58), İbnu Asâkir (13/326), Deylemî (1/119), İbnu Adiyy (2/327, Tercüme:460, el-Hasen İbnu Kuteybe el-Medâinî), İbnu Adiyy, ‘onda bir beis olmadığını umuyorum’ dedi. İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî’de, ‘Bunu Beyhakî, Hayâtü’lEnbiyâ fî Kubûrihim isimli kitabında rivâyet etmiş ve sahîh bulmuştur’ dedi. (7/160-161), Dâru’l-Fikir,1411 İbnu Hacer aynı yerde bunun Bezzâr tarafından da rivâyet edildiğini, ayrıca Beyhakî tarafından başka bir lafızla da rivâyet edildiğini ama senedinde hıfzı kötü olan bir râvî bulunduğunu, Müslim rivâyetinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Mûsâ alehisselâmı kabrinde namaz kılarken gördüğünün, yine Müslim rivâyetinde ‘Îsâ ve İbrâhîm aleyhimesselâm efendilerimizi de namaz kılarken gördüğünün bulunduğunu söylemektedir. Münâvî, ‘bunu Ebû Ya’lâ, Enes İbnu Mâlik’den rivâyet etmiştir ki sahîh bir hadîsdir’ dedi.</p>
<p><strong>40</strong> Kevserî tarafından yazılan Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim nâmındaki eserde.</p>
<p><strong>41</strong> İmâm Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nü’mân el-Mezâlî el Merrâküşî (607- 683) şöyle diyor: Bize rivâyet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî Ali radıyellâhu anhu ve kerremellâhu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi: Söyledin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allah’tan anladın. Sana indirilen âyetler arasında, şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler, hemen Allahtan af isteseler ve onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı âyeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim. Bunun üzerine kabirden hemen,bağışlandın diye ses geldi. [Mısbâhu’z-Zalâm (21) Ayrıca benzeri bir lâfızlarla: İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân [3/495, (4187), İmâm İbnu Kesîr, Tefsîr (2/306), İmâm Kurtubî, Tefsîr (5/265), İmâm Nesefî, Tefsîr (1/234), İmâm İbnu Kudâme, el-Muğnî (3/557), İmâm İzz İbnu Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik (3/1383), İmâm İbnu’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin (2/301), İmâm Sâlihî Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd (12/380), İmâm Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ (4/1361), İmâm Ebu’l-Yümn İbnu Asâkir, İthâfu’z-Zâir (68-69), İmâm İbnu’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne (224), İmâm İbnu Hacer el-Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr (55)], Mısbâhu’z-Zalâm’ı tahkık edip neşreden kişi. (Aynı sahîfe)] İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nu’mân el- Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhammed İbnu Nu’mân İbni Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti: Medîneye girdim ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir duâ yaptı.</p>
<p>Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı içün yâ Resûlelleh sallellâhu naleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitâb indirdi ve kitâbında, ‘şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler ve hemen Allah’dan af isteselerdi, Resûl de onlar için af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı’ buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları i’tirâf ederek, seni Rabbine şefaatçı yapmaya geldim. O da (Allah’ın, şu âyetinde) va’dettiğidir. Sonra kabre döndü ve şöyle dedi: -Ey en hayırlısı, düzlükte kemikleri gömülenlerin!.. / Ve güzel koktuğu onların güzel kokusundan düzlüğün ve yüksek tepelerin. -Sensin o Nebî ki, umulur şefâati/Sıratta, kaydığı zamanda ayaklar. -Canımdır fedâ o kabre ki, sensin sâkini/ Ondadır afâf, ondadır cömertlik, ondadır kerem. Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşâellah. Muhammed İbnu Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı: “Derken uyuya kaldım ve hemen Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda gördüm, bana şöyle dedi: ‘Ey Utbî!.. Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nün onu bağışladığını müjdele.’ ” Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî bu haberin kaynaklarını veriyor: İmâm Nevevî, (El-Îzâh: 498, el-Mecmû’: 8/276) Ebû’l-Vefâ İbnu Ukayl, İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kurani’lAzîm (1/520-521), Ebû Muhammed İbnu Kudâme, (ElMuğnî, 3:556), Ebû’l-Ferec İbnu Kudâme, (Şerh-i Kebîr, 3: 495),Mensûr İbnu Yûnus, (Keşşafu’l-Kınâ, 5:30), İmâm Kurtubî (El-Câmi’, 5:265). İmâm Nevevi, (El-Mecmû’, 8:274) İmâm Nevevi, Utbî’nin bedeviden naklettiği bu beytleri, Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir</p>
<p><strong>42</strong> Buhârî (1010,3710), İbnu Hibbân (2561)</p>
<p><strong>43</strong> Bu i’râb ve ona dayanarak verilen ma’nâ, İbnu Hacer’in َ ْسَق ْى ال َغَم ُام } ,O. tercîhidir ُ ْست َ َض ي ْي اب َ و)/{َve ebyada yüsteskâ…) ibâresini önceki beyitte geçen {داِّ ً سي َ َك َ ق ْوٌم َ َ َ ا تر م’ /{mâ tereke kavmun seyyiden’deki {داِّ ً ْبَي َض} atfederek e’seyyidenَ } /‘سي َ {ا /&#8217;ebyeda’da mef’ûliyyet üzere nasbı râcih buluyor. [Fethu&#8217;lBârî (Dârü’l-Fikir baskısı):3/184-185] {ه ِه ِج ْو َب ِ ام ُمَغ َال ى ْ قَسَ ْ ُ ْست / {ي ‘Yüsteskâ›l-ğamâmu bi vechîhî’deki {جهْو)/{َvech)/yüz, Arab dilinde, (zât)’tan kinâye olarak da kullanılır. Buna göre, “zâtıyla bulutlardan yağmur istenen her bakımdan ak ve pâk bir insan”dan söz ediliyor.… İsteyen, te’vîle gitmeyip, “ ‘zâtı’ ile değil, ‘yüzü’ iledir” de diyebilir(!)</p>
<p><strong>44</strong> Ahmed İbnu Hanbel: (2/93), Buhârî (Muallak olarak) (1009), İbnu Mâce: (1272) Rivâyet sahîhtir.</p>
<p><strong>45</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183), Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>46</strong> İbnu Abdi’l-Berr, el-İstîâb, el-İsâbe kenarı (3/98-99), Dâru’lFikir, 1398</p>
<p><strong>47</strong> İbnu Kesîr, el-Bidâye (8/93-94), İbnu Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>48</strong> İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm (144-145)</p>
<p><strong>49</strong> İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr (7/304, Md:1295) Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>50</strong> Bu ihâle, el-İsâbe’de bulunamamıştır.</p>
<p><strong>51</strong> İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef (6/356-357, H: 32002)</p>
<p><strong>52</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183-185), Dâru’l-Fikir</p>
<p><strong>53</strong> İmâm Buharî, Et-Tarîhu’l-Kebîr (6/209-210), Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>54</strong> Tirmizî, Sünen (H:3578) 55 İbnu Mâce, Sünen (1/157), (H:1385), Dârü’l-Ma’rife.</p>
<p><strong>56</strong> Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle (204, H:663), Müessesetü’lKütübi’s-Sekafiyye,1406</p>
<p><strong>57</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/166, 167,168), İlmiyye, 1405</p>
<p><strong>58</strong> Tirmizî, es-Sünen (5/569)</p>
<p><strong>59</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/167), İlmiyye,1405</p>
<p><strong>60</strong> Ebû Dâvud et-Tayâlisî (9, H:37), Humeydî (1/16, H:28), Buhârî (6553), Müslim (1907), Ebû Dâvûd (2201), Tirmizî (1647), Nesâî (7/13, H:3794), İbnu Mâce (4227)</p>
<p><strong>61</strong> İmam Kevserî sözü uzatmamak içün rivâyeti bütünüyle getirmediyse de biz meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak içün onu hemen hemen tamamıyle almayı münâsib gördük.</p>
<p><strong>62</strong> Taberânî, el-Kebîr (9/30-31), es-Sağîr, (er-Ravdu’dDânî:1/306-307)</p>
<p><strong>63</strong> El-Heysemi, Mecmauz-Zevâid (2/279) 64 El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb (129 H:1008) 65 Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvveh, biri sahîh olan iki isnâd ile (6/167-168)</p>
<p><strong>66</strong> İbnu Teymiyye de bu rivâyetin sahîh olduğunu (Kâidetün Celîle:98)’de i’tirâf etmektedir.</p>
<p><strong>67</strong> Bu ibâre, rivâyetin aslındandır. İmâm Kevserî sözü uzatmamış olmak içün onu hazfetmiştir. Biz daha anlaşılır olması içün ilâve ettik.</p>
<p><strong>68</strong> Taberâni, el-Kebîr (24/351-352) ve [Taberânî, el-Evsat, (356- 357- Mecma’u’l-bahreyn), Ebû Nüaym, Hilye:3/121], el-Kebîr Tâ’lîk’ı: 24/351, [Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvve…]</p>
<p><strong>69</strong> İmam Şafiî, el-Müsned (2/173, H:607)</p>
<p><strong>70</strong> İmâm Kevserî, bu râvîyi ‘el-Fihrî’ şeklinde zabt etmiş, Tabakât ve Ricâl kitâblarında da görebildiğimiz kadarıyla böyledir. Ancak Şifâ ve şerhlerinde, ‘el-Fihr’ şeklindedir. Allahu a’lem.</p>
<p><strong>71</strong> İmâm Kevserî, İyâd’ın haberi kendilerinden aldığı şeyhlerinin sağlam olup olmadıkları hakkında bir şey dememiştir. Ancak aşağıda da geleceği üzere, Hâfız Muhaddis Hafâcî onların güvenilir ve sağlam kimseler olduğunu söylemiştir.</p>
<p><strong>72</strong> Kesintisiz senedle Mâlik’e dayandırmayıp, Ondan rivâyet edeni atlayarak kesik bir senedle O’ndan rivâyet etti.</p>
<p><strong>73</strong> ‘O’nun senin yanındaki hâtırı ve rütbesi hürmetine senden istiyorum’, derse…</p>
<p><strong>74</strong> Ahmed İbnu Hanbel (3/21), İbnu Ebî Şeybe (15/106-107, H:29812, Muhammed Avvâme tahkîkı. Metindeki lafız, İbnu Ebî Şeybe’nindir.), İbnu Mâce (778), İbnu’s-Sunnî (84-85) ve [İbnu Huzeyme, (Sahîh’inin bir cüzü olan) et-Tevhîd (1/41- 42, M. Avvâme, Musannef hâmişi:15/106-107) Taberânî, ed-Düâ (2032, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107), İbnu Menî’, Ebû Nuaym Fazl İbnu Dükeyn, Kitâbu’s-Salât (İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr:1/273, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107)]</p>
<p><strong>75</strong> El-Bûsîrî, Mısbâhu’z-Zücâce (132-133, H:263), Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, 1414</p>
<p><strong>76</strong> Cerh, müfesser değildir, kınamanın sebebi açıklanmamıştır; dolayısıyla mu’teber değildir.</p>
<p><strong>77</strong> Bu köşeli parantez arası makâlenin dipnotunda yer aldıysa da onu içinde zikretmeyi münâsib gördük.</p>
<p><strong>78</strong> El-Bûsîrî, İbnu Mâce Zevâidi el-Mısbâh’ında (132-133, H:263) ve ona tâbi’ olarak es-Sindî de İbnu Mâce Hâşiyesinde (Dârü’lMa’rifeh) böyle demektedir. (1/429)</p>
<p><strong>79</strong> Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce (Mektebetü Nezzâr Mustafa Bâz) (4/1316-1317)</p>
<p><strong>80</strong> Ayni hadîsi aynî Sahâbî’den rivâyet etmekte O’na uymuştur.</p>
<p><strong>81</strong> Yani, Ebû Saî el-Hudrînin yaptığı rivâyetin, bir başka Sahâbî olan Bilâl’den de gelen şâhid’i de vardır. 82 Yani hasen olmaktan aşağı düşmez.</p>
<p><strong>83</strong> Mütâbi’: Bir kişi bir râvîden bir isnâdla bir Sahâbî’den bir hadîs rivâyet eder ve bir başka kişi, aynı râvîden veya onun üstündeki râvîden aynı isnâd ile aynı hadîsi aynı Sahâbî’den aynı lafızla veya aynı ma’nâ ile rivâyet ederse, ikinci hadîse (veya râvîye) ‘mütâbi’ ismi verilir. Şâhid: Tercîh edilen meşhûr görüşe göre bir Sahâbî’den yapılan rivâyetin başka bir Sahâbî’den yapılması hâlinde ikinci rivâyet birincinin Şâhidi olur. Bazıları da “bir rivâyet, -ister bir Sahâbî’den, ister iki ayrı Sahâbîden olsun- diğerine lafızda uyarsa, mütâbi’, manada uyarsa şâhid olur” demişlerdir. Kimileri de “Mütâbi’ ve Şâhid’in ikisi de aynı manadadır” demişlerdir. [Mukaddimetü’d-Dihlevî (biraz tasarruf ile):63- 64 Dâru İbni Kesîr,1426)]</p>
<p><strong>84</strong> Allahu a’lem sahîh liğayrihî.</p>
<p><strong>85</strong> [Hafız Irâkî, İhyâ Tahrîci (1/323)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>86</strong> [İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr (1/272)], M. Avvâme, elMusannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>87</strong> Ayrıca, şu Hadîs Hâfızları da bu rivâyeti hasen kabûl etmişlerdir: [Hafız Abdu’l-Ğanî el-Makdisî, en-Nasîha fi’lEdiyeti’s-Sahîha, Münzirî’nin şeyhi Ebû’l-Hasen el-Makdisî, -ki bunu ondan Münzirî nakletmiştir- (et-Terğîb:2/458-459), Dümyâtî, el-Metceru’r-Râbih (1325)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>88</strong> Furkan: 59 Bu cümledeki, ‘onu haberdâr olana sor’ derken, ‘sor’ fiil (yüklem), ‘sor’daki gizli ‘sen’ fâil (özne), ‘o’ ve ‘haberdâr’ kelimeleri de iki mef’ûldürler (nesnedir.) Söylenmek istenen َ َل} :şudur سأ’/ { َseele’ fiili ‘sorup bilgi öğrenmek’ ve ‘bir şey istemek’ gibi değişik manalara gelir ve her ikisi de iki mef’ûl alır. Bunlardan bilgi edinmek içün olan ‘suâl’in mef’ûl’üne {ب’/{ ِbâ’ harf-i cerri girer. Metindeki iki misâlde olduğu gibi. Ancak ‘haber öğrenmek’ içün değil de ‘bir şey istemek ve almak’ manasında olan, ‘suâl’in iki mefûl-i bih’inden hiçbirine {ِب’/{bâ’ harfi girmez. {ةَ َ َ ِ ب ِه ْ ال َع ِافي َ َل اهلل سأ’/ { َseelellâhe bihî’l- âfiyete’/ ‘Allah’dan onu istedi’ manasında değil, ‘Allah’dan onun ile (hâtırına) âfiyet istedi’ demek olur. ‘İstedi’ fiil, ‘Allah’dan’ mef’ûl, ‘âfiyeti’ kelimesi diğer mef’ûl-i bih,{هِب {ِ ‘bihî’ kelimesi ise vâsıta edinilen mef’ûl/nesne olur. Yani, ‘bihî’ lafzı ‘suâl’in iki mef’ûl-i bihinden biri olamaz; ikinci mefrûlün bih “el-âfiyete’ kelimesidir.</p>
<p><strong>89</strong> Meâric: 1</p>
<p><strong>90</strong> Meselâ, hadîsde gelen {اً ً َ ا خ ِاشع َ ِّلل ُه َّم ِ اِّن َ ى ا ْسَاُل َك َ &#8230;قْلب Ey}/‘أ Allahım!&#8230; Şübhesiz ki ben, Sen’den korkan bir kalb suâl ediyorum (istiyorum)’ şeklindeki duâda olduğu gibi. Burada ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘korkan bir kalb’ de ikinci mef’ûl-i bih. İkisinde de ‘bâ’ harfi yok. Bunların dışında bir mef’ûl’e ‘bâ’ girecek olsaydı, ‘vasıtasıyla’ veya ‘aracılığıyla’ manasında olurdu. Cümleye meselâ {كِّ َ َ ِبي biِ}/‘بن nebiyyike’ kelimesini ekleseydik, ondaki ‘bâ’ ile ‘Nebin (vâsıtası) ile’ demiş olacaktık.</p>
<p><strong>91</strong> ‘Nebin ile Senden beni cehennemden korumanı istiyorum’ cümlesinde, ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘beni korumanı’ ikinci mef’ûl-i bih, ‘Nebin ile’ de tevessül edilen, vesîle edinilen, ‘Nebin hâtırına’ ma’nâsında. Yoksa ‘Senden Nebîni istiyorum’ veya ‘Sana nebîni soruyorum’ gibi ‘şiddetli güldürecek’ ve ‘uzun uzun eğlendirecek’ olan manalar değil…</p>
<p><strong>92</strong> İki fiilden her biri, bir lafzı kendine bir fâil veya her biri mef’ûl veya biri fâil diğeri de mef’ûl olarak almak isterse, buna ‘tenâzu’ yani iki fiilin bir lafız üzerinde çekişmesi denir ki, teferruatı uzundur. İşin daha fazla olan nahiv inceliklerini ehline bırakıyor, ziyâde îzâha dalmayı lüzûmsuz görüyoruz. Burada şöyle denilir: {كْ َ َُل َك ِ ب َ �ح ِّ �ق َّ ال�س ِ �ائ ِ �ل� َ ين َ عَلي َ ْسأ ,deki}’أ َلُ} َ ْسأ أ’/{istiyorum’, iki mef’ûlün bih istiyor: Birincisi, şu fiilin sonundaki {ك’/{ َsen(den)’ ikincisi ise burada açıkta yok; ancak ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ilerideki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını ْ ْقَذِن ِ ى م َ �ن َّ الن ِار} ,istiyor almak olarak mefûl َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ,deki}’ أ َُل َك} َ ْسأ َلُ}’ nin}’أ َ ْسأ أ‘/{itiyorum’ fiili de sonuna takılan birinci mef’ûl {َك’/{sen(den)’ başka bir ikinci mefûl olarak yine hemen ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} dibindeki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını mefûl olarak almak istiyor. Dolayısıyla iki {لَ ُ َ ْسأ أَنْ} bir lafzı} أ ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ النارِ تن {ُlafzını kendilerine ikinci mef’ûl olarak almak istiyor ve çekişiyorlar. Nahiv mezheblerinden hangisini kabûl ederseniz edin, birinin ikinci mef’ûlü kalmıyor; birinde zamir ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ,o ki zorundasınız etmek takdîr َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzına dönecektir. Şâz olan nahiv görüşleri ise meselemiz dışındadır.</p>
<p><strong>93</strong> Taberânî, (Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid:10/159)</p>
<p><strong>94</strong> “Her zaman” ve “bazen’” ma’nâsındaki lafızlardan boş bırakılan ve “bazan” manasına gelen kalıplardandır.</p>
<p><strong>95</strong> Yani cemi/çoğul olarak “istâne edin” denilmeyip müfred/ tekil olarak “istiâne et” denilmiştir.</p>
<p><strong>96</strong> Abdülhayy el-Leknevî, Tezkiretü’r-Râşid, Mecmûatü Resâili’l-Leknevî (6/428-435) İdâretü’l-Kur’ân,1419, 1. baskı.</p>
<p><strong>97</strong> Fâtır: 22</p>
<p><strong>98</strong> Bu kitâb, yakınlarda Hüseyin Muhammed Ali Şükrî’nin gayret ve çalışmasıyla Dârü’l-Medîneti’l-Münevvere ve Dârü’s-Seyyid Abbâs Sakar el-Hüseynî tarafından müştereken basılmıştır. Trhsz.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emredilen Nurani Tevessül</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2015 22:06:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Ebdal]]></category>
		<category><![CDATA[Emredilen Nurani Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Evliyalarla İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerle İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Velilerden Medet Dilemek]]></category>
		<category><![CDATA[Yetiş Ya Geylani demek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9956</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vesile tutmak iki kısımdır: 1- Emredilmiş nurânî vasıta, 2- Yasaklanmış zulmânî vasıtalardır. Nurânî vasıtalar: Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de: &#8220;Ey İman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O&#8217;nun yolunda savaşın. Tâ ki muradınıza eresiniz.” [Maide,35] diye em- rolunmuştur. İnsanları Allah&#8217;a yaklaştıracak her ne var ise nurânî vesile­dir. Namaz vesiledir, namaz kılmakta da Ka&#8217;be-i Muazzama vesiledir. Âlimlerin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/">Emredilen Nurani Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9959" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir.jpg" alt="Emredilen Nurani Tevessül" width="443" height="286" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir.jpg 279w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/indir-277x180.jpg 277w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Vesile tutmak iki kısımdır:</p>
<p>1- Emredilmiş nurânî vasıta,</p>
<p>2- Yasaklanmış zulmânî vasıtalardır.</p>
<p><strong>Nurânî vasıtalar: </strong>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:</p>
<p><strong>&#8220;Ey İman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na </strong>(yaklaşmaya) <strong>vesile arayın </strong>ve <strong>O&#8217;nun yolunda savaşın. Tâ ki muradınıza eresiniz.” </strong>[Maide,35] diye em- <strong>rolunmuştur. </strong>İnsanları Allah&#8217;a yaklaştıracak her ne var ise nurânî vesile­dir. Namaz vesiledir, namaz kılmakta da Ka&#8217;be-i Muazzama vesiledir.</p>
<p>Âlimlerin ilmi, Allah&#8217;a kavuşmaya vesiledir. Nihayet vesileler çoktur. Menfî ve müsbet vesilelerin arasında fark etmeyen Avrupa&#8217;dan İslam âlemine geçmiş, milletin ağzında şu kelime dolaşıyor: &#8220;Kul ile Allah ara­sına kimse giremez.&#8221; Halbuki bu kelime ile Yunan feylesofları, peygam­berlik vazifesini inkar ediyorlar. Saf Mü’minler de, bu kelimenin nereden geldiğini bilmeden, hatta manasını da bilmeden bol bol tekrar ederler.</p>
<p>Bu sözlerinden maksadları, rabıta yoktur, peygamberlerden meded beklenmez, diye zannetmektir. Fakat asıl olan öyle değildir. Bu ayet-i kerîmedeki «vesîte» kelimesi birkaç vecih üzere mana edilmiştir. Kâdı Beydâvî, Medârik, Celâleyn ve daha pek çok tefsirlerde denilmiştir ki: &#8220;Kulu Allah Teâlâ&#8217;ya kavuşturacak her ne olursa olsun, ismi vesiledir.” Ibnu Kesîr Tefsîri’nde: “Vesile demek, taat ve Allah Teâlâ’nın razı olduğu ameldir. Kulu maksadına kavuşturacak nesnenin ismi vesiledir. Bir de Rasûl-u Zîşân’a mahsus cennette bir makamdır ki, ezandan sonra oku­nan dua onun için okunur.&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Rabıta ve mürşidlere bağ­lanmak, onların ruhlarından meded beklemek de vesilelerden birisidir. Âlimin ilmi vesiledir, âlimin sözleri vesiledir. Böylece onları hayale getir­mek ve hayalde olarak onlarla beraber yaşamak da vesiledir. Hayal ile onlarla yaşamak dolayısıyla onların ahlaklarıyla ahlaklanmak ve onların ardınca gitmek de vesiledir. Her Müslümana malumdur ki, bu şekilde ve­sile aramak yasaklanmamıştır.</p>
<p>Aynı zamanda salih kimselerden dua beklemek de vesiledir. Mesela, &#8220;Ey filan, bana da dua et.&#8221; demekte hiç­bir beis yoktur. Çünkü dua vesiledir. Muhabbet, hak üzerine toplanmak, rızâ-i ilâhiyye&#8217;yi kazanmak için vesiledir. Hülâsa kulu Allah Teâlâ&#8217;ya ka­vuşturacak herhangi bir amel nurânî vesiledir. Doktor şifayı bulmaya ve­sile olduğu gibi, salih âlimlerin ilmi ruhânî tıb, sözleri ilacdır, hidayete kavuşmak sıhhattir. Doktor şifa verici olmadığı gibi, salih âlimler de hida­yet verici değildir. Ebû Suud Tefsîri&#8217;nde beyan olduğu gibi, günahları terk etmek ve farzları yerine getirmek çok meşakkatli ve çok zor oldu­ğundan Cenâb-ı Hakk Kur&#8217;ân-ı Kerimde &#8220;Allah&#8217;ın gazabından korkun ve itaat edin.&#8221; emrinden sonra vesileyi taleb etmeyi emr buyurmuştur. Çünkü iç ve dış düşmanlara karşı tedbir almayı, bilgi sahihleri bilir.</p>
<p>Onun için bilgisiyle âmil olan kimseleri vesile edinmek ve ona rabıta kurmak emrolunmuştur. Ibnu Abbas&#8217;tan rivayet edilir ki: &#8220;Allah Teâlâ&#8217;dan İhti­yacınızın İfasını İsterken, vasıta arayın.&#8221; [Fizilalil Kuran,c.2,syf,714] Mesela: Bir mühendis nazari olarak motorun bütün aletlerini teferruatıyla bildiği halde, amelî olarak motorun üzerine gelince şaşırıp kalır. Bir usta motorun aletlerini amelî olarak birbirine takmakta hiçbir güçlük çekmeden muvaffak olur.</p>
<p>Denilebilir mi ki, bu ustaya veyahud mühendise ihtiyaç yoktur? İşte ilmiyle amel eden, hem nazarî hem ilmî olarak milleti maksadlarına ka­vuşturmaya ve muvaffakiyetin kolay olmasına vesiledir. Bu ayet-i kerî­medeki vesile kelimesinin manası yakınlık ise, insanı Allah Teâlâ’ya yakın eden; ilmiyle amel edenin sözleri, nasihatleri, fiilî yaşantısı ve duası demektir. El-Vâdıh Tefsirinde beyan olduğu gibi, Hazreti Ömer radıyallâhu Teâlâ anhu’dan rivayet olunur ki; Hazreti Ömer radıyallâhu Teâlâ anhu:</p>
<p><strong>&#8220;</strong>Ya Rabb, ey Rabb’imiz! Bizler kuraklığa ve kıtlığa tutulduğumuz vakit, Peygamberimizin vasıtasıyla Sana yalvarırdık; bize yağmur yağdırırdın. Şu halde şimdi de biz Hazreti Peygamberimizin am­casını (Hazreti Abbas&#8217;ı) duamızın kabul oluşuna vesile ediyoruz; onun vasıtasıyla bizleri sulandır.” derken, diğer sahabede: &#8220;Âmîn.&#8221; derdi. , [..Buhârî c.4 s.413,hd.no.958..] İşte gördüğünüz gibi Hazreti Ömer radıyallahu anhu, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i duasına vasıta ederdi. Şimdi ise Ra- sûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e en yakın olan amcasını vasıta kılı­yor. Elbette kıyamet gününde Onun şefaati ile kurtuluruz.</p>
<p>Vesilenin birinci manası, taat ve salih amel; ikinci manası, bir şahsı vasıta kılmak ki, «kurbâ» manasındadır. Yani «kurb» aramaya sebeb olan -Hazreti Abbas gibi zatlar (radıyallahu anhu)- nurânî vesiledir. Üçüncü bir manası da vardır ki, mukarribîn evliya ile Allah Teâlâ&#8217;ya ye­min ettirmektir. İşte eski âlimlerin bu manaya karşı ihtilafları olmuştur. Halbuki bu manada vesile, yemin ettirmek demek değildir. Naz geçir­mek, naz etmek, naz sahihlerinin hatırı demektir. Mesela bir kişi dese ki: &#8220;Ya Rabb’i Peygamberin hatırı için beni affet.&#8221;;bundan beis yoktur. Çünkü manası şöyledir: &#8220;Ey Rabb&#8217;im, Sen&#8217;in indinde benim yüzüm yok­tur. Fakat benim Efendimin kadri, Sen’in indinde vardır. Beni benim için değil -çünkü ben en ağır azablara müstehakım- Rasûl-u Zîşân&#8217;a, Ehli Beyte, âlimlere, salihlere, mürşidlere yahud ümmete mensub olduğum için yarlığa. Bu meyanda şairin birisi şöyle der:</p>
<p>Ey Muhammed&#8217;in Rabb&#8217;lsi, beni affet, bana rahmet kıl. Her ne ka­dar ben ona ehil değil isem de (esirgemek şamndandır) Sen ona ehil­sin.</p>
<p>Şâfiî mezhebinde Şemseddîn Muhammed Bin et-Alkâme bin Şihâbeddîn Ahmed bin Hamza er-Remlî’ye şöylece bir soru tevcih edilmiştir: «&#8221;Ey şeyh filan!” yahud &#8220;Ya Rasûlallah&#8221; gibi sözlere ne dersiniz? Pey­gamberlere yalvarmak, onlara mededkâr inanmak yahud evliyâyı, âlim­leri, salihleri vesile tutmak caiz midir, değil midir? Evliyâya, salihlere bağlanıp onları ölümlerinden sonra vesile tutmak ve onlardan meded ummak hakkında herhangi bir zarar var mıdır?» diye sorular sorulmuş­tur. Adı geçen müctehid şöyle cevab vermiştir: «Peygamberler, rasûller, evliya, ulemâ ve salihlere istiğâset = meded ummak caizdir. Peygam­berlerin, evliyânın ve salihlerin ölümünden sonra da caizdir. Çünkü pey­gamberlerin mucizeleri ve evliyânın kerametleri, ölümleri ile kesilmez. Onlar kendi kabirlerinde diridirler. Namaz kılarlar ve hacca giderler. Peygamberlerin mucizelerinin devamı, evliyâya keramettir. Hatta aklen de bu mümkündür ve nakille de sabittir.</p>
<p>İşte evliyânın kerametinden Meryem&#8217;in kıssası ve rızk bulunması; Ebu Bekr Sıddîk radıyallahu anhu&#8217;nun misafirlerinin kıssası; Nil nehrinin, Hazreti Ömer radıyallahu an- hu&#8217;nun mektubuyla akması; yine Hazreti Ömer radıyallahu anhu’nun minberin üzerinde Sâriye isimli kumandana komut vermesi ve Sâri- ye&#8217;nin Onun sesini işitmesi; ve Hazreti Hâlid bin Velîd&#8217;in zehir içmesi gi­bi pek çok kerametler sabit olmuştur.»</p>
<p>Keramet, sahabelerden ve tâbiînden o kadar görülmüştür ki, tevâtür derecesine gelmiştir. İnkarı mümkün değildir. Bilcümle peygamberlere mucize olan her ne olursa olsun, evliyâya keramet olarak vuku bulması mümkündür. İkisi arasındaki fark şudur: Peygamberler kendilerine iman etmeye davet eder, evliya ise peygamberlere iman etmeye davet eder.</p>
<p>&#8220;Sîzler dînî veyahud dünyevi bir işte şaşırdığınız takdirde kabir eh­linden yardım isteyiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sizden biriniz sahrada olup arkadaş bulamadığı halde bir şeyini kaybederse yahud yardımı dilerse: &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulları, İmdadıma yetişin. Ey Allah&#8217;ın kulları İmdadıma yetişin. Ey Allah&#8217;ın kulları, imdadıma yetişin.&#8221; desin. Çünkü muhakkak, kendisinin görmediği Allah&#8217;ın yardımcı kulları vardır.” [Keşf-ul-Hafâ c.1 s.85, Levâmiu-I-Ukûl c.1 s.215,] buyrulmuştur.</p>
<p>Hanefî ulemâsı ve Şâfiî ulemâsından hiçbir kimse, salih kimselerden meded beklemeyi reddetmemişlerdir. Çünkü Âdetullah’tan biri de, birtakım insanlardan, diğer birtakım Mü&#8217;minlerİ vasıtasıyla belayı kaldırmasıdır. Nitekim“&#8230;Eğer Allah insanlardan bir kısmını bir kısmı sebebiyle koruma-saydı, elbette yer yüzünde nizam bozulurdu&#8230;” buyrulmaktadır. Nite­kim Ibnu Abbas radıyallahu anhu:</p>
<p>“Yani namaz kılan kimsenin hatırı için namaz kılmayandan,haccedenin hatırı için haccetmeyenden, zekat verenin hatırı için zekat vermeyenden belayı kaldırır.” diye tefsir buyurdu. Bazan da kavmin içindeki Ebdal, kavmine beddua yapar, bundan dolayı fitne ve fesad çoğalır.Ve kavminin ma&#8217;siyeti sebebiyle bu sefer büyük belalar gelmeye başlar. Fakat bela gören, maksadı üzerine ölür. [El-Bakara Sûresi ayet 251, ed-Durr-ul-Mensûr c.1 s.764,, Şuab-ul-îmân c.6 s.97 h.n.7597]</p>
<p>Ib-nu Cerîr&#8217;in ve Ibnu Adr&#8217;nin tahric ettikleri bir hadîs-i şerifte şöyle buyrul- maktadır:</p>
<p>“Gerçekte Allah Teâlâ, salâhiyetti Müslüman bir adam sebebiyle s vesilesiyle çocuğunu, torununu, hane halkını ve etrafındaki hane­lerin halkını ıslah eder. Artık bu zat, onların içinde olduğu müddet­çe onlar Allah&#8217;ın koruması içinde devam ederler.” [274] Bu itibarla “Eğer Allah insanlardan bir kısmını bir kısmı sebebiyle korumasaydı, elbette yer yüzünde nizam bozulurdu.” mealindeki ayete iki mana verildi:</p>
<p><strong>a</strong>-Mücahidlerin cihadı sebebiyle Allah Teâlâ Müslümanları Kendi koruması altına alır ve cihadları sebebiyle kendilerinden belayı bertaraf eder, yok eder.</p>
<p><strong>b-</strong>Salih Müslümanların duaları, Müslümanlara hayr istemeleri ve cömerdiikteri sebebiyle, ammeye gelen büyük ve küçük belaları kaldırır ve bunların sayesinden kendilerine salâhiyet verir. [Tefsiri Taberi,cüz.2,syf,282,İbnu Kesir,c.1,syf,447…] Nitekim Ibnu Ceririn tahrıc ettiği Ebî Müslim&#8217;den gelen rivayette Ali radıyallahu anhu şöyle buyurur: ‘içinizde Müslümanlardan kalıntılar olmasaydı helak olurdunuz.” Nitekim hadîs-i şerifte;</p>
<p>“Yer yüzü Halîl-ur-Rahmân&#8217;ın benzeri olarak kırk adam (yahud kadın) dan hiçbir zaman boşalmaz. Artık sizler, onların vesilesiyle yağ­murlanıyorsunuz ve onların vesilesiyle yardımlanıyorsunuz.Onlar­dan ölen hiçbir kişi yoktur ki, Allah yerine başkayı geçirmemiş ol­sun.” buyrulmuştur. Yani zikir vasıtasıyla ruh latîfesi yükselip aslına ka­vuşan, İbrahim aleyhisselâm&#8217;ın meşrebinde en az kırk zevat daimi bir surette yaşamaktadır. Allah Teâlâ onların bereketiyle ve sebebleriyle ve berhayat olmaları sebebiyle, şiddetli azabı Müslümanlardan kaldırır.</p>
<p>Mü- nâvî, Ebdal hadîsini zayıf sayarak Ebdalin varlığını inkar eden Ibnu Teymiye&#8217;ye ta&#8217;rîzde bulunarak diyor ki: «Faraza, Ebdal hakkında vârid olan hadislerin hepsi zayıf sayılsa dahi, amma zayıf hadîsin çeşitli senedlerte vârid olması ve müteaddid mahreci sebebiyle kuvvet bulduğunu hiçbir akıl sahibi inkar edemez. İnkar eden, ya hadis ilminin sanatını bilmez, cahildir, ya da mutaassıb inadcıdır. Herhalde tahmine göre Ebdal ha­dîsinin münkiri ikinci kabildendir.» Ibnu Hacer Heytemî diyor ki: «Kutub, Evtat, Nücebâ, Ebdal ve sofilerin zikrettiği isimler, sahih rivayetlerle vâ­rid olmaktadır.»(1)</p>
<p>Netice-i meram, tevessül, kişi bizzat kendi işini görmeye muktedir olduğu halde, işinin görülmesi için başkasını vasıta edinmesidir. Doğ­rusu tevessül, sebeblere sarılmakla işin görülmesinin talebidir. Nitekim Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî&#8217;nin halîfesi Seyyid Mahmud el-Âlûsî tefsirinde «vesile» lafzın», rağbet etmek ve manen meyletmektir, diye tefsir et­miştir.</p>
<p>İnsanın Allah&#8217;a kavuşmasına, taatleri yapmasına, günahları terk et­mesine sebeb olan ne olursa olsun, yani şahsın kendi ameli olsun ya­hud o salih ameli işleyen zevat olsun, o vesiledir.</p>
<p>Bazı kimseler salihlerden meded beklemek hususunda, “Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O&#8217;nun yolunda savaşın. Tâ ki muradınıza eresiniz.” mealindeki El-Mâide 35. ayetten delil almışlardır. Demişler ki: Kuldan meded beklemek, duayı taleb etmek caizdir. Yani kul vasıtasıyla Allah&#8217;tan yahud kuldan meded dilemek caizdir.</p>
<p>Burada büyüğün küçükten taleb etmesi de caizdir. Mesela, Hazreti Ömer, Rasûl-u Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’den umreye gitmek için izin alırken Rasûl-u Zîşân ona hitaben şöyle demiştir:</p>
<p>“Ey kardeşim dualarında bizleri de unutma. (Yahud:) Dualarında bi­zi ortak et.” Hem de Hazreti Ömer radıyallahu anhu&#8217;ya:</p>
<p>“Şübhesîz (itikad ve ahlakta peşinize gelen) tâbiınin en hayrlısı, kendi­sine Üveys denilen bir adam vardır. Onun bir vâiidesi vardır ve kendisinde beyazlık var. (Bu iki vasıfla tanırsınız.) Karşılaştığınız za­man kendisine, size istiğfarda bulunmasını Benden taraf emredin.” buyurmuştur. Bu iş, elbette tevessüle teşviktir.</p>
<p>Ya Rabb&#8217;i, filanın hakkı için bana şu hacetimi ver.&#8221; gibi sözlerin caiz olup olmaması hususunda Ibnu Abdisselam sorulunca dedi ki: &#8220;Soru­nuzda filan&#8217;dan murad, Rasûl-u Zîşân ise caizdir. Hayır, sair peygam­berler, melekler, evliya ise caiz değildir.”</p>
<p>Âlûsî bu husustaki ulemânın sözlerini naklettikten sonra diyor ki: «Ibnu Teymiye, İmam Hanefî&#8217;den ve Ebû Yûsuf&#8217;tan ve diğer âlimlerden bu manada vesilenin caiz olmamasını rivayet etmiş ise de, lmâm-ı Subkî -âdeti üzere- Ibnu Teymiye&#8217;yi reddetmiş ve demiştir ki: &#8220;Salih Peygam­berler ve salihlerle de tevessül ve istiğâse caizdir. Selef-i sâlihînden hiç­birisi bunu inkar etmemiştir. Haleflerinden de inkar eden görülme­mektedir.&#8221;</p>
<p>Şu kadar ki lmâm-ı Kuşeyrinin, Şeyh Ma&#8217;rûf-ul-Kerhî&#8217;den naklettiği,</p>
<p>“Eğer sizin Allah Teâla’ya bir ihtiyacınız olursa, Benim kadrimle Alfan Teâla&#8217;dan isteyiniz.” mealindeki sözünün senedi yoktur. [..Ebû Dâvûd h.n.1498, Tirmizî h.n.3562..]»Ulemanın sözünü nakilden sonra Âlûsî şöyle der: «Bunların hepsin­den sonra» peygamberlerin hayatında ve hayatından sonra da peygam­berleri vesile edinmekte hiçbir beis görmüyorum.</p>
<p>Sonra «iksam» yemin ettirmektir; onda dahi beis görmüyorum.</p>
<p>Çünkü  «cah» da. Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarından bir sıfatına dayana-cak mana ile murad olunur. &#8220;Peygamberin&#8217;in hakkı için&#8221; deme­nin manası: &#8220;Ey Rabb’im! Rasûlün&#8217;ün sevgisini, hacetimin ifasına vesile kıl.” demektir. Lâkin sahabe-i kiramdan, &#8220;filanın hakkı için&#8221; gibi dualar, hafızlardan naklolunmamıştır.</p>
<p>Sebebine gelince de, o zamanda putları vesile tutmak halkın kalbin­den silinmemişti. Burada iki şey daha vardır:</p>
<p><strong>1</strong> -Peygamber’den başkasına hürmet için Allah Teâlâ&#8217;dan istektir. Eğer hakîkaten o başkasının hürmeti, Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde belirtili­yorsa, bunda da beis görmüyorum. Amma Allah Teâlâ&#8217;nın yanında hür­meti yahud kesinlikle velî olması bilinmeyen kimsenin hakkı için denil­mez.</p>
<p><strong>2</strong>-”Ey filan efendim, bana yardım et&#8221; manalarındaki kelimeler caiz değildir. Yani kuldan bizzat tesir inanmak caiz değildir, demek istiyo­rum.» { Alûsi c.6 1.126,128]</p>
<p>Evet, tevessülle tevekkülü birbirinden ayırt eden avam: &#8220;Ya Şeyh Abduikâdir Geylânî! Dua et, Allah Teâlâ benim borcumu ödesin.&#8221; diye­ceği yerine hatâen: &#8220;Ya Abdulkâdir Geylânî  Borcumu ver.” demekte ha­talıdırlar. Fakat hatalı olmakla beraber şirke düşmez ve günah da işle­memiştir.</p>
<p>Bu zevatı şirkle ittiham etmek, onların düştüğü vartadan daha büyük hatadır. Şirke düşen, tevessülle tevekkülü birbirinden ayırt etmeyen ve sebeblerde tesiri inanan avam tabakasıdır. Bu vartadan kurtuluşun tek çaresi, Hâk Teâlâ&#8217;ya mahsus sıfatların bilinmesidir. Bunu bildikten sonra deriz ki: Allah’ın kullarından öylesi vardır ki, şöyle olacak diye yemin etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir.”<strong> </strong>(Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1186) mealindeki hadisi şerifte Müminlerin imdadına koşan Ebdal taifesinin var olmaları,Allahu Tealadan istirhamlarının kabul olması bildirilmektedir.Ayrıca,</p>
<p>“Kim evinden namaza doğru çıkar ve: &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenle­rin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim. Ve şu yürüyüşümün hakkı için de Sen&#8217;den dilerim. Çünkü şübhesiz nimetin inkarı ya- hud vermiş olduğun nimetle tuğyan yahud bir gösteriş yahud şöh­ret arzusu için (evimden) çıkmadım. Gerçekte azabından korktuğum ve rızanı taieb ettiğim halde çıktım. Ateşten korunmamı ve günah­larımın mağfiretini Sen&#8217;den dilerim. Gerçek şu ki, Sen&#8217;den başkası günahları mağfiret etmez.” duasını okursa, Allah Teâlâ Zât&#8217;ıyla ona yönelir ve yetmiş bin melek de oha İstiğfar ederler.” mealindeki hadîsin başında&#8221;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dile­yenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim.” cümlesinde, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizzat, bu zevatların vasıtasıyla Allah Teâiâ&#8217;dan dilemenin keyfiyetini ve Allah&#8217;ın seçtiği velî kulları, hâ- lisâne kalble Allah&#8217;a bağlı oldukları için, şu iş olacaktır, diye kesin hü­küm verdikleri takdirde, Allah Teâlâ&#8217;nın aslâ onları mahlukun nezdinde yalancı çıkarmayacağı, mahcub etmeyeceği ve yemin ettikleri söze mu­vafık işi yaratacağını açıklamaktadır.</p>
<p>Bunun için Şeyh Yûsuf Nebehânî Hazretleri bu konuda Cilâu-l-Ayneyn sahibi Seyyid Nu&#8217;mân Mahmud Şükrü el-Âlûsî&#8217;yi ve Seyyid Mahmud&#8217;un dedesi Şahabeddîn Seyyid Mahmud&#8217;u tenkid etmiştir. Nebehânî diyor ki: “Kul ile istek, mesela: “Allah’ım! Şâh-ı Nakşibend&#8217;in hürmeti için borcumu öde.” ve kuldan biz­zat istemek, mesela: “Yâ Şâh-ı Nakşibend, borcumu ver.” arasında fark yoktur. Çünkü hakîkî müessirin Allah Teâlâ olduğunu her Mü&#8217;min bilir « inanır. Binaenaleyh Mahmud Şükrü Âlûsî, babasının bu konuda yanıldığını da teşhir eder.&#8221; {Mirkât-ul*Mefâtîh c.7 s.20 h.n.3460…<span style="text-decoration: line-through;">} </span></p>
<p>Hak olan, tefsirin sahibi Şahabeddîn Seyyid Mahmud Âlûsî’nin elindedir. Mahmud Şükrü el-Âlüsi ise, Cilâu-l-Ay-neyn kitabında Ibnu Teymiye&#8217;yi tutuşu sebebiyle ve bu mevzu’nun açık­lanmasında İmam Subkî&#8217;ye hakaret etmiştir. Onun için Vahâbîlik He ittiham olunmuştur. Alâ külli hal eserini karşı karşıya getirdikten sonra şu­nu anladım ki, &#8220;Ya Şeyh filan&#8221; demesinde eğer bu sözü söyleyen kimse, ihtiyacını temin etmesini bizzat o filandan inansa caiz değildir. Allah Te­âlâ&#8217;dan başka kimseden hakîkî tesire inansa, küfre kadar sirayet edebi­lir. Amma ihtiyacının teminini Allah Teâlâ&#8217;dan inanmış, fakat filanın du­asıyla yahud şefaatiyle isterse, hiçbir beis yoktur.</p>
<p>Hülâsa her şeyin ya­ratılmasını diğer ifadeyle hakîkî tesirini Allah Teâlâ&#8217;dan inandığı halde, filanın duası yahud şefaatiyle Allah Teâlâ&#8217;dan istemek güzel şeydir. Her­kesçe malumdur ki, bulut yağmurun yağmasına vesiledir, bizzat yağmur yağdırıcı değil; yağmuru yağdıran Allah Teâlâ&#8217;dır. Böylece enbiya, evli­ya, hidayete vasıtadırlar, sebebdirler, filhakika hidayet edici Allah Teâ- lâ&#8217;dır. Binaenaleyh bunlardan meded beklemek ve bunları çağırmak da yukarıdaki şartlarla caizdir.</p>
<p>Ve bu zevatlar, halkın imdadına yetişirler. Bunlarla tevessül caiz olduğu gibi, istiğâse, yani himmetle bereketlerine, imdada koşmalarına inanmakta da hiçbir beis yoktur. Nitekim Şâfiî ule­mâsından H.919&#8217;da doğan ve 1004&#8217;te vefat eden Allâme Şemseddîn Muhammed bin Şihâbeddîn Ahmed bin Ahmed bin Hamza er-Remlînin, el-Fetâve-l-Kübra-l-Fıkhıyye = Fetâve-r-Remlî adlı kitabında şöyle kay­dedilmektedir:</p>
<p>«Soru: Avamın, şiddet ve meşakkatlere dûçar olmaları anında: “Ya Şeyh Filan!” yahud “Ya Rasûlallah!” ve benzer sözlerle çağırıp enbiya ve rasullere, evliya, ulemâ ve salihlere istiğâse etmeleri = yardımlarına çağırmaları caiz midir, değil midir? Evet dediğiniz takdirde, rusul, enbi­ya, evliya, salihler ve meşâyıhın vefatlarından sonra dahi yardıma koş­malarının imkanı var mıdır? Burada ne tercih edilecek?</p>
<p>Cevab: Enbiya, rasuller,evliya, ulemâ ve salihlere istiğâse caizdir; rasullerin, enbiyânın, evliyânın, salihlerin ölümlerinden sonra dahi yar­dıma koşmaları, kurtarmaları imkanı vardır. Çünkü enbiyânın mucizesi ve evliyânın kerametleri, ölümleri sebebiyle kesilmez.</p>
<p>Enbiyâya gelince, onlar kabirlerinde namaz kılarlar, haccederler. Bu hususta hadisler vârid olmaktadır. Ve onların yardıma koşmaları, kendi­leri için mucizedir. Onlar gibi şehidler de, kabirlerinde diridirler. Gündüz aşikâre küffarla çarpışmaları müşahede edilmiştir.</p>
<p>Evliyâya gelince, haklarında iğâse » imdada yetişme imkanları, kendileri için keramettir. Çünkü ehli Hakk&#8217;a göre, evliyâdan keramet, kasıtlı kasıdsız meydana gelir. Keramet de, tabiî kanunların ötesinde olan şey­dir. Allah Azze ve Celle, bunlar sebebiyle olayları o kanunla icra eder.</p>
<p>Şeyh Yûsuf Nebehânî, Şevâhid-ul-Hakk adlı eserinde, özellikte Peygamberle istiğâse konusunu çok geniş bir sûrette almıştır. Muhasebeli bir sûrette, istiğâseyi inkar eden ve isbat edenlerin delillerini karşı karşıya getirmiştir. Daha geniş bilgi isteyen oraya müracaat etsin.</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>(1)-[Levâmiu-l-Ukûl c.3 s.695, Feyz-ul-Kadîr c.3 s.170 h.n.3037, c.5 s.300 h.n.7380… Ibnu Cevzî, Ebdal Hakkında vârid olan hadisleri Mevdûât c.3 s.151, 152‘de serdettikten sonra hepsinin mevdû&#8217; oldu­ğunu demek cüretinde bulunmuştur, imam Suyûtî, el-Leâl-il-Masnûa fîl&#8217;Ehâdîs-il-Mevdûa adlı eseri c.2 s.178&#8217;de Ibnu Cevzî’yi eleştirerek diyor ki: «Ebdal hakkında vârid olan hadis sahihtir. İstersem, mütevâtirdir derim ve tevâtürünü isbat ederim. Çünkü vârid olan Ebdal hadisleri, o kadar manevi tevâtür haddine ulaşmıştır ki, bizzarüre Ebdalin varlığına ve ha­dislerinin sahih olduğuna kesin hüküm verilir.» El-Firdevs c.1 s.119 dipnot ve h.n.405, Fetavâ-i Hadîsiyye s.324,325]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin-Mü&#8217;minin İstikameti Velinin Kerametidir</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/">Emredilen Nurani Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emredilen-nurani-tevessul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 13:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İstiane]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğaze]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya'y Vesile Edinmek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9435</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Daha evvelden dediğimiz gibi, enbiya, evliya ve salihlerin şefaati haktır. Teşeffu&#8217;, tevessül, teveccüh kelimelerinin manaları aslında birdir. Şefaat: suçluyu kurtarmak için yalvarmak; vesile: zararlardan kurtarmak, faydalara ulaştırmaktır. Teveccüh ise, kulunun kadir ve kıymetiyle Allah Teâlâ&#8217;dan faydalara, nimetlere ulaşmayı ve zarardan kurtuluşu istemek­tir. &#8220;Ya Rabbi Rasûl-ü Ekrem&#8217;in kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider”; &#8220;Ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/">Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9436" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg" alt="Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır" width="336" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg 545w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>Daha evvelden dediğimiz gibi, enbiya, evliya ve salihlerin şefaati haktır. Teşeffu&#8217;, tevessül, teveccüh kelimelerinin manaları aslında birdir. Şefaat: suçluyu kurtarmak için yalvarmak; vesile: zararlardan kurtarmak, faydalara ulaştırmaktır. Teveccüh ise, kulunun kadir ve kıymetiyle Allah Teâlâ&#8217;dan faydalara, nimetlere ulaşmayı ve zarardan kurtuluşu istemek­tir. &#8220;Ya Rabbi Rasûl-ü Ekrem&#8217;in kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider”; &#8220;Ya Rasûlallah benim ihtiyacımı gider”; “Allâh&#8217;ım Onunla ihtiya­cımı gider” sözleri arasında fark yoktur. Doğrusu, Peygamber&#8217;in zâtından istemekle zâtıyla Allah&#8217;tan istemek arasında fark yoktur. Peygamber&#8217;in şefaatinin peşin ücreti salavât-ı şerifedir.</p>
<p><strong>Bu hususta ümmet dört kelimeyi kullanmıştır, istiâne, istiğâse, vesi­le, teveccüh..</strong></p>
<p><strong>1-</strong>İstiâne, birinden yardım dilemektir. Buna taleb de denilir.</p>
<p><strong>2</strong>-istiğâse, imdadına yetişmesi için, hürmetli yahud kıymetli olandan kurtuluşu dilemektir, yani sığınış..</p>
<p><strong>3</strong>-Vesile, bir zararı defetme yahud bir menfeati celbetmeye gayrı vasıta kılmaktır.</p>
<p><strong>4-</strong>Teveccüh, maddî ve manevi olarak başkasına yönelmektir.</p>
<p>İşte şefaat bu dört manayı kuşatan bir kelimedir. Allah Teâlâ bazı kullarına, dileklerini kabul etmek yetkisini vermiştir. Yani şefaate izin vermiştir. Tabiî ki kendilerine yetki verilenlerin en büyüğü Hazreti Mus­tafa sallallâhu aleyhi ve sellemdir.</p>
<p>Bunlarla beraber bir de &#8220;iksâm&#8221; kelimesi var.. İksam; ya Rabbi, enbi­ya evliya hakkı için şunu bana ver demek gibi.. Bunun caiz olup olmadığı hakkında ulemâ ihtilaf etmiştir. Ehli Sünnetten kısm-ı a&#8217;zamîsi, bunun dahi meşrû ve caiz olduğunu söylemiştir. Fakat Hafız Zebîdî ithaf adlı eserinde diyor ki: «Ebû Hanîfe ve arkadaşları, adamın filanın hakkı için, enbiyanın hakkı için, beyt-i haram hakkı için, meş&#8217;ir-ul-haram hakkı için şunu Sen&#8217;den dilerim demesini kerih görmüşlerdir.» Zira hiç kim­senin Allah üzerinde hakkı yoktur.</p>
<p>Demek oluyor ki avamın bu kelime­lerden, kulun Allah üzerinde gerekli bir hakkı olduğunu zannetmesini defetmek için, bu kelimeleri kullanmayı kerih gördüler. Yoksa buna benzer ifadeler kullanılmıştır. Mesela;</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim, cümlesiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, camiye giderken dua eder ve ashabına öğretirdi. Hatta Fâtime binti Esed&#8217;i def­nettiği zamanda da: “Allah&#8217;ım Fâtime binti Eaed&#8217;i, annemi mağfiret et; hüccetini ona telkin et; girdiği yeri ona genişlet; Nebîn&#8217;in hakkı için; ve Benden önceki nebilerin hakkı için.&#8221; diye duada bulunmuş­tur; aşağıda nakledeceğiz. Demek &#8220;filanın hakkı için&#8221; sözü caizdir.</p>
<p>Kim evinden namaza doğru çıkar ve: &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dile­yenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim. Ve şu (hâlisâne) yürüyüşümün hakkı için de Sen&#8217;den dilerim. Çünkü şübhesiz nime­tin inkarı yahud «vermiş olduğun nimetle tuğyan yahud bir gösteriş yahud şöhret arzusu için (evimden) çıkmadım. Gerçekte azabından korktuğum ve rızanı taleb ettiğim halde çıktım. Ateşten korunmamı ve günahlarımın mağfiretini Sen&#8217;den dilerim. Gerçek şu ki, Sen&#8217; den başkası günahları mağfiret etmez.&#8221; duasını okursa, Allah Teâlâ Zât&#8217;ıyla ona .yönelir ve yetmişbin melek de ona istiğfar ederler.&#8221;</p>
<p>Hafız Münzerî der ki: “Şeyhimiz Ebu-l-Hasen. Bu hadîs hasendir, dedi.”</p>
<p>Tevessül, Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde dua ve niyazları geçerli olan­ların zatlarıyla tekarrübdür.. Bu ise &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hakkı için&#8221; cümlesiyle beyan olunmuştur.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;ya istihkak -yani mecburiyet ve borç- olarak kulun bir hakkı vâcib değildir. Bilakis Allah Teâlâ Kendisi lütuf ve ihsanıyla kulla­rının ilticalarını, dileklerini kabul eder. Ve kabul etmeyi va&#8217;d etmiştir. İşte bu va&#8217;d-i İlâhî, &#8220;üzerindeki hak&#8221; sözüyle ifade edilmiştir. Binaenaleyh kulun Allah Teâlâ&#8217;ya icbar etmesi söz konusu değildir. Ebû Hanîfenin de mezhebi budur. Nitekim Tabarânî ve Esfehânî&#8217;nin tahric ettikleri Enes ve Hazreti Ali radıyallâhu anhumâ&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Fâtıme binti Üseyd yani Hazreti Ali’nin annesi vefat ettiğinde şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Diriltir, öldürür; Kendisi daim diridir ve ölmez olan (ya) Allah(ım), Esed kızı Fâtime annemi mağfiret et; hüccetini ona telkin et; girdiği yeri genişlet; Nebîn&#8217;in (Kendisini kasdetmiştir ); ve önceki enbiyânın hakkı için. Ey esirgeyenlerin esirgeyicisi.”</p>
<p>Malum olduğu üzere “Nebîn&#8217;in; ve önceki enbiyânın hakkı için” ve bir önceki hadiste &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hak­kı için&#8221; ifadeleri, konuda açık hükmü beyan etmektedir, yani denilme­sinde zarar yoktur. Zira zevatlarla tevessüle dahildir. Herkesçe malumdur kî “üzerindeki hak&#8221; sözünün manası, Allah Teâlâ&#8217;nın üzerine vacib bîr hak olmayıp, şefaate izin ve sevabı vermesi gibi va&#8217;d-i İlâhîlerdir ki Yûnus suresinin 103&#8217;ûncü &#8220;Nihayet Biz rasûllerimizi ve iman edenleri selâmete erdiririz. Ve böylece mü&#8217;minleri de üzerimize bir hak olarak her felaketten kur­taracağız.&#8221; ve Er-Rûm suresinin 47&#8217;nci&#8221;..Mü minlere yardım etmek de üzerimize bir hak olmuştur.&#8221; mea­lindeki ayetlerinde beyan edilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh zatlarla tevessül, haki­katte, Allah Teâlâ’nın va&#8217;d ve hükmüyle tevessüldür. Ebû Hanîfe, bu te­vessülü değil, sadece iksâmı kerih görmüştür.Mecmau-z-Zevâid&#8217;in müellifi Hâfız Nureddîn el-Heysemî, Hazreti Ali&#8217;den gelen ikinci senedin sahih olduğunu tasrih ederek: “Tabarânî&#8217;nin de Eneslen tahric ettiği senedin ricâli sahih ricalidir. Ancak Tabarânî&#8217;nin senedinde olan Ravah bin Salah zayıf sayılmıştır. Fakat bununla bera­ber İbnu Habban ve Hâkim onu mutemet saymışlardır.” demiştir.</p>
<p>Binaenaleyh Hazreti Ali ve Ebî Saîd-il-Hudrî&#8217;nin hadîsi zayıf değil, sahih veyahud hasendir. Nitekim Şevâhid-ul-Hak‘ın müellifi Şeyh Yûsuf Nebahânî; İbnu Ebî Şeybe&#8217;nin de Fâtıme binti Esed&#8217;in hakkındaki hadîsi tahric ettiğini; ve İbnu Ebî Şeybe&#8217;nin Câbiriden tahric ettiği bu hadîsin sahih olduğunu söylemektedir. Bu hadisi, İbnu Abbas&#8217;tan, Enes&#8217;ten, Câ­hilden, Hazreti Ali&#8217;den radıyallâhu anhum, sahih ve hasen senedlerie Tabarânî, İbnu Habban, Hâkim Amel-ul-Leyli venNehar&#8217;da, İbnu Sünnî Amel-ul-Leyti venNehâr&#8217;da tahric etmişlerdir. İbnu Abdilber ve Hafız Suyûtî dahi hadîsin sahih olduğunu tasrih etmişlerdir.</p>
<p>&#8220;&#8230;Şu yürüyüşümün hakkı için&#8230;&#8221; cümlesi de, salih amellerle te­vessülün ifadesidir. Salih amellerle tevessül ittifâkîdir. Yani müslümanlardan hiçbiri bunu inkar etmemiştir. Özellikle başkasının dua ve istiğfarını almak da tevessüldür. Doğrusu meded beklemektir. Bunu inkar etmek sapıklıktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Tevessül, El-Mâide sûresinin,“Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” mealindeki 35&#8217;inci aye­tiyle emredilmiştir.</p>
<p>Kulu Allah’a yaklaştıran vesilelerin en önemlilerinden birisi, ayette zikredilen cihaddır. Bunun dışında sırf Allah rızası için yapılan her ibadet ve kaçınılan her yasak insanı Allah&#8217;a yaklaştıran vesilelerdir. Şefaat de bu vesilelerdendir. İster buna şefaat, ister teveccüh, İster istiğâse, ister istiâne de.. Bu kelimeler eş anlamda kullanılmıştır. Amelle tevessül, Hafız Münzerî, Neseî, Ibnu Mâce, Buhârî ve Müslim&#8217;in de tahriç ettikleri, Ibni Ömer ve Ebî Hureyre&#8217;nln hadisinden de anlaşılmıştır;</p>
<p>“Sizden üç nefer giderlerken uyku onları bir mağarada barın­dırdı; girdiler. Dağdan bir kaya parçası yuvarlanıp, üzerlerine ma­ğarayı kapattı. Dediler ki: ‘Gerçek şu ki, bu kaya parçasından salih amelinizi vesile ederek Allah&#8217;a yalvarmaktan başka bir şey kurta­ramaz.’ Onlardan bir adam şöyle dedi: &#8216;Allah&#8217;ım, benim, ihtiyar yaşlı anam babam vardı. Onlardan Önce, ehlime ve malıma dönmez ve kahvaltı yapmazdım. Birgün bir ağacın işi beni geri bıraktı da, onlar uyuduktan sonra kendilerine vardım. Onların kahvaltıları için süt sağmıştım. (Yanlarına varınca) Uykuda buldum. Onlardan önce ço­cuklarıma, iyâlime kahvaltı vermekten tiksindim. Süt bardağı elim­de olduğu halde durdum. Çocuklar ayağımın altında mırıldandıkları halde, sabah aydınlanıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim.</p>
<p>Nihayet uyandılar; onlara kahvaltılarını verdim. Allah&#8217;ım, eğer ben bunu rızanı taleb etmek için yaptımsa, bize şu taştan içinde bulun­muş olduğumuz darlıktan genişlik ver.&#8217; Taş biraz açıldı. Fakat ora­dan çıkarılıyorlardı. Diğeri: &#8216;Allah&#8217;ım, benim bir amca kızım vardı. İnsanlardan bana en sevimliydi. (Kendisine aşıktım.) Onu taleb ettim; o benden kaçtı. Nihayet kıtlık senelerinden bir sene onu mecbur etti de bana geldi. Benimle kendisi arasını tahliye etmek için ona yüzyirmi dinar verdim. (Zavallı) Kabul etti. Nihayet üzerine düşmeye fırsat bulduğum zaman: ‘Sana hakkından (nikahlı olmaktan) başka bir sûretle mühürü bozmak helal değildir’ dedi. Ben de onunla temas yapmaktan çekindim; üzerinden yuvarlandım.</p>
<p>Bana insanlardan en sevimlisi olduğu halde, ben onu bıraktım. (O fuhuşu terkettim.) Ve altını da kendisinde bırakarak verdim. Allah&#8217;ım eğer Sen&#8217;in rızanı taleb etmek için bunu yapmışsam, içinde bulunmuş olduğumuz şu darlıktan bize açıklık ver.’ dedi. Binaenaleyh kaya biraz daha açıl­dı; şu kadar ki onlar çıkmaya güç bulamadılar. Uçüncüsü: &#8216;Allah&#8217;ım gerçekte ben ameleler tutmuştum. Ücretlerini verdim. Onlardan bir adam ücretini bırakarak gitti. Ben onun ücretini çalıştırdım, çoğalt­tım; nihayet ondan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana geldi: &#8216;Ey Allah&#8217;ın kulu, ücretimi bana öde.’ dedi. Ben de: &#8216;Şu gördüğün develer, inekler, koyunlar, köleler, hepsi senin ücretin- dendir.’ dedim. O da bana: ‘Ey Allah&#8217;ın kulu benimle alay etmiyor­sun.&#8217; dedi. Ben: ‘Gerçekte seninle alay etmiyorum.’ dedim. Bunun üzerine o hepsini aldı götürdü ve ondan bir şey bırakmadı. Allah&#8217;ım eğer ben bunu Sen&#8217;in rızanı kazanmak için yapmışsam, bize içinde bulunmuş olduğumuzdan ferec ver.’ dedi. Bunun üze­rine kaya açıldı; içinden çıkıp yürüdüler.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerifte, bir insanın yapmış olduğu hâlisâne ameliyle, hem kendisine hem başkasına tevessül etmesinin meşrû olduğu beyan edil­miştir. Görülüyor mu ki, “Allah&#8217;ım eğer ben bunu Sen&#8217;in rızanı kazan­mak için yapmışsam bize içinde bulunmuş olduğumuzdan ferec ver.” ifadesiyle üç şahıs da yapmış oldukları salih amellerini hem kendi­lerine, hem arkadaşlarına vesile edinmişlerdir. Bu mikdardaki tevessül ve sığınışta ümmet ittifak etmiştir. Şu kadar ki bazıları: &#8220;Bir insan başka­sının ameliyle tevessül edemez.” dediler. Amma bu söz zayıftır. Bir zâtın amelinden dolayı o zâtı vesile edinmek de vardır. Bu da Osman bin Huneyf radıyallâhu anh&#8217;ın hadîsinde beyan edilmiştir:</p>
<p>“Allah&#8217;ım, gerçekten ben Sen&#8217;den isterim. Rehmet nebîsi olan Peygamberin(vesilesi ve şefâatiy)le Sen&#8217;a yöneliyorum. Ey Ailâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu ihtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim. Allah&#8217;ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerîfte, Tevhîd, teveccüh, şefaat dilemek beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>1-</strong>Teveccüh = yönelme; ibadet olarak Allah&#8217;a mahsustur. Buna Tevhîd denilir. Yani Rubûbiyet Allah Teâlâ&#8217;ya tahsis edildiği gibi, zarar­ları kaldırmak, menfeatleri celbetmekte hakîkî müessirin yine Allah Teâlâ olduğuna inanmaya Tevhîd denilir. Nebî olsun, velî olsun, doktor olsun, zehirli yılan olsun; bizzat bir faydayı dokunduramadıkları gibi, bir zararı da defedemezler. Hâsılı fâil-i hakîkînin Allah Teâlâ olduğunu bilmek ve inanmak Tevhîddir.</p>
<p><strong>2</strong>-Allah Teâlâ&#8217;dan bir menfeati istemekte, bir zararı defetmekte baş­kayı vasıta, vesile edinmek de meşrûdur. Nitekim Osman bin Huneyf&#8217;in hadîsinde Peygamber&#8217;e gelen a&#8217;mâ gözünün şifâyap olmasında Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;i vesile edinerek “Ey Ailâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu ihtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yönel­dim.” demiştir. Sonra bunu Peygamber bizâtihi ona öğretmiştir.</p>
<p>Binaen aleyh bu, Peygamber&#8217;in bu sığınışı tavsiyesi etmesinin hayatına mah­sus değil, hayatından sonra da aynı sığınışın yani meded beklemenin meşru olmasının ifadesidir. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatından sonra da ümmetine istiğfarda bulunması, hem ayet hem de hadisle sabittir. Nitekim En-Nisâ&#8217; 64&#8217;üncü ayette,“&#8230;Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde Sana gelerek Allah&#8217;tan mağfireti dileseler, (inanmış ve kendisine bağlanmış oldukları) Rasul de onlar için istiğfar etse, Allah&#8217;ı ziyadesiyle tövbelerini kabul edici ve esirgeyici bulacaklardır.” buyrulmuştur.</p>
<p>Malum olduğu üzere, ken­dine zulmedenin, tevbeden sonra Peygamber&#8217;e gelmesi emredilmedi, “Sana gelerek Allah&#8217;tan mağfireti dileseler” buyrulduktan sonra; “(inanmış ve kendisine bağlanmış oldukları) “Rasul de onlar için istiğ­far etse” buyruldu.</p>
<p>Nasıl ki doktoru ve ilacını şifâya vesile kıydıysa, böylece Allah Teâlâ Peygamberi ve Peygamberin ardınca giden salâhiyetti evliyayı ve ule­mâyı da tevbelerin kabul edilmesinde, hidayete eritmesinde ve Allah&#8217;ın mağfiretine mazhar olunmasında vesile kılmıştır. Bu Peygamberin ha­yatına mahsus değildir. Peygamberin ümmetine istiğfarı, vefatından son­ra da bu ayet-i kerîmeyle sabittir. Artık bu hükmü Peygamberin hayatına tahsis etmek, Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;e ilave etmektir. Zira usul ilmine göre, umu­mu ifade eden bir hükmün, delilsiz ferde tahsisi caiz değildir.</p>
<p>Ibnu Sa&#8217;d ve Bezzâr&#8217;ın tahric ettikleri İbni Abbas ve Abdullah bin Mesûddan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Benim hayatım sizin için hayırlıdır; çünkü siz onunla doğrudan konuşabiliyorsunuz, o da (sorularınıza cevap vermek, bilmediğiniz yeni problemlerinizi çözmek için) sizinle konuşuyor. Ölümüm de sizin için hayırlıdır; çünkü ammeleriniz bana arzedilir; iyi, güzel amellerinizi gördüğümde Allah’a hamd ederim. Kötü amellerinizi gördüğümde ise, Allah’tan bağışlanmanızı isterim”(Aclunî, 1/368).</p>
<p>Peygamber&#8217;in, vefatından sonraki ümmetine faydası, istiğfarı, haya* tından fazladır. Zira İstiğfarının manası, büyük günahların cezalarının tahfifi, küçük günahların mağfiretinin taleb edilmesidir. Bir anda melek­ler, ümmetinin işledikleri hesab edilmeyecek kadar hayr ve şer amelleri ona arzederler, bildirirler. Hayatta iken, bildirilen bu kadar olaylara vukûfu zor olduğu halde, vefatından sonra zor değildir. Çünkü ruh âlemin­de. beşeriyet kaydı ve hududlandırma, sınırlandırma yoktur.(Heysemî Mecmau-z-Zevâid&#8217;de diyor ki: &#8220;Bezzâr&#8217;ın ricâli sahih ricâlıdir,” Böylece Hafız Zehebî de: ibnu Sa&#8217;d&#8217;ın tahrîcinin dışında, bu hadis maktu&#8217; değil, mevsufdür demiştir.)</p>
<p>Şu halde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in, vefatından son­ra da ümmetinden belaların kaldırılması, faydanın ulaşması hakkında vesile oluşu, hem ayet hem de hadisle sabittir. İşte Vahabîler, yukardaki ayeti hayatına tahsis ederek, Bezzâr&#8217;ın hadîsini inkar edemedikleri hal­de tevil ederler.</p>
<p>Şimdi Osman bin Huneyfin hadîsine tekrar dönelim:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, gerçekten ben Sen&#8217;den isterim. Rahmet nebîsi olan Peygamberin(vesilesi ve şefâatiy)le San&#8217;a yöneliyorum. Ey Allâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu İhtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim. AllAh&#8217;ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.” diye meal yazdığımız Osman bin Huneyfin hadîsinin şerhinde Tîbî diyor ki: «’bike’ ke­limesindeki &#8220;bâ&#8221; harfi istiâne içindir. ‘binebiyyeke’ deki &#8220;bâ&#8221; harfi ta&#8217;diyet içindir.</p>
<p>Bu takdirde manası şöyle olur: &#8220;Allah&#8217;ım, Peygamber&#8217;in yardımı ve Ona verdiğin yetkiyle Sen&#8217;den isterim.&#8221; Bu Tevhîdin ifadesidir, ikinci bir kez &#8220;Ya Rasûlallah, Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim; benden haberdar ol, yardıma yetiş&#8221; demektir.»</p>
<p>ibnu Abdisselam dedi ki: «Bu sığınış ve meded beklemek, Peygam­ber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e mahsus olması gerekir. Çünkü O, Âdem oğullarının hepsinin efendisidir. Allah Teâlâ Ona bu makamı tah­sis etmiştir. Vefatından sonra da ümmetine istiğfar eder, yardımına yeti­şir. Bu Onun yüceliğinin, kendisine şefaat izni verileceğinin izahıdır. Binaenaleyh Ondan başka, enbiya, evliya ile iksâmın olmaması gerekir. Çünkü kimse Onun rütbesine erişmez.»</p>
<p>İmam Subkî diyor ki: «Tevessül yani Peygamberi vasıta edinmek;istiâne yani Peygamberden meded beklemek; teşeffu&#8217; yani belaların kaldırılmasında, menfeatlerin celbedilmesinde Peygamber’i ricacı kıl­mak, meşrû ve güzeldir. Ibnu Teymiye gelmeden evvel, selef ve haleften hiçbir kimse tevessülü, istiâneyi, teşeffuu ve teveccühü inkar etmemiştir. Ibnu Teymiye gelince bu inkar bld&#8217;atini çıkardı, bu işi inkar etti; doğru yoldan saptı.»</p>
<p>Ibnu Abdisselam, Peygamberin hayatından sonra da, kendisiyle Allah’a iksam( yani “Ya Rabbi, Habîb-i Ekrem&#8217;in hakkı için, hürmeti İçin şu belayı benden kaldır“ yahud “bir evlad bana ver“)ın Peygamberin şahs-ı şerifine mahsus olduğunu söylemiştir. Fakat İmam Kuşeyrî, Ma&#8217;rûf-u Kerhî kuddise sırruh&#8217;un, müridlerine: &#8220;Sizin Allah&#8217;a bir ihtiyacı­nız olduğunda benim vasıtamla ona iksam verin. Gerçekte ben şu anda Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den veraset hükmüyle sizinle Allah arasında vasıtayım.“ dediğini nakletmektedir. Bu gösteriyor ki, Peygam­bere mirasçı olanlara da sığınmak ve ondan meded beklemek vardır.</p>
<p>Buhârî ve Müslim&#8217;in de tahric ettikleri Ebî Saîd-el-Hudrî&#8217;den gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurmuş olduğu,</p>
<p>“Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’dan, Benim bu mescidimden başkasına semere bağlanılmaz (yola çıkılmaz).” mealindeki hadiste dahi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kabr-i şerifinin ziyareti, ilmi taleb etmek için bir yere gitmek üzere semerenin bağlanması men edilmemiştir. Binaenaleyh bu hadisle, salihlerin ziyareti için yola çıkmak yasaklanmamıştır.</p>
<p>Hafız İbnu Hacer diyor ki: «Şeyhimiz Ibnu Teymiye&#8217;nin bu hususta cumhûra muhalefet etmesi, ondan menkul olan en beter sözüdür. İmam Mâlik, “Peygamberin kabrini ziyaret ettim&#8221; sözünü kerih görmüştür, ziyareti değil. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kabr-i şerifini ziyaret etmek, üstün amellerdendir; azamet ve celal sahibi olan Allah Teâlâ&#8217;ya en yaklaştırıcıdır.»</p>
<p>Peygamberin sevgisi vesile olduğu gibi, Peygamberi sevenleri de vesile edinmek meşrûdur. Nitekim Tirmizî&#8217;nin tahric ettiği, Ebî Derdâ&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</p>
<p>“Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den sevgini; Sen&#8217;i seven kimselerin sevgisini ve beni sevgine ulaştırıcı ameli dilerim. Allah&#8217;ım bana (Zâtinin) sevgi(si)ni, nefsimden, malımdan, ehlimden daha sevimli kıl.” Eğer pey­gamberlerin mirasçılarının sevgileri de vesile olmasaydı, Fahr-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem bu duayı öğretmezdi. Binaenaleyh Ibnu Teymiye nin, et-Tevessül vel Vesîle adlı eserinde, şahıslarla tevessülün caiz olmadığını, dualarıyla tevessülün caiz olduğunu söylemesi de doğ­ru değildir. Zira zâtın duasıyla tevessül ile zatıyla tevessül arasında hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Vahabîlerin, şefaati, tevessülü, teveccühü reddetmekte ibnu Teymiye&#8217;yi kendilerine siper etmeleri, kafirlerin hakkında şefaatin kabul olunmayacağını beyan eden ayet ve hadisleri müslümanların da hakkında icra etmeleri, sapıklıktan başka bir şey değildir. İnşâallah Cenâb-ı Hakk nasîb-i müyesser ederse, bu hususta bir risâle yazarız. Şimdilik bu kadarla iktifa edelim.</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/">Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 14:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Çeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8403</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATİH KUT: Hocam “…Hakkı için…” veya “…Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek hakkında ne diyeceğiz ? PROF. DR. ORHAN ÇEKER : Evet bu konuda aynı kapıya çıkan iki tane problem kaldı. O problemlerden bir tanesi “… Hakkı için” diye dua etmek, diğeri de “Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek. Caiz mi, değil mi ? Tasavvufî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/">Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24.jpg" alt="Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek" width="381" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24.jpg 323w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir24-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 381px) 100vw, 381px" /></a></p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Hocam “…Hakkı için…” veya “…Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek hakkında ne diyeceğiz ?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong> : Evet bu konuda aynı kapıya çıkan iki tane problem kaldı. O problemlerden bir tanesi “… Hakkı için” diye dua etmek, diğeri de “Yüzü suyu hürmetine…” diye dua etmek. Caiz mi, değil mi ? Tasavvufî çevrelerde konu çok gündemde. Bu aslında doğrudan tevessül örneğidir. Dolayısıyla tevessülle ilgili delil ve izahlar aynı zamanda ‘hakkı için’, ‘yüzü suyu hürmetine… istiyorum’ konusu için de aynen zikredilebilir. Ama biz yine de konuyla doğrudan ilgili delilleri vererek konuyu açıklayalım:</p>
<p>Dua ederken “Ya Rabbi falan salih kulun yüzü suyu hürmetine”, veya “Falan kişilerin hakkı için”, diye dua edildiğinde caiz olur mu? İnsanı şirke götürür mü? Yoksa bir sakıncası yok mudur ? Diyorlar ki “falan kişin hakkı için dua edildiği zaman, sanki filan kişinin Allah üzerinde hakkı varmış da, o kişi haşa Allah’tan alacaklı imiş, gibi olur, halbuki Allah hiç kimseye borçlu olmayacağı için böyle demek yanlış olur” iddiaları bu.<br />
Birisi “Yarabbi filan salih kulunun hakkı için, onun yüzü suyu hürmetine duamı kabul et “, dediğinde o salih kulun Allah’tan hâşâ alacaklı olduğunu mu söylemek istiyor. Yoksa o salih kişinin Allah katında bir değeri, hürmeti var da o değer ve hürmet hatırına duamı kabul et demek mi istiyor ? Hangisi acaba. Gayet bellidir ki hiçbir insan Allah’tan haşa alacaklı olamaz. Bunun böyle olduğunu o duayı eden de bilir, zır cahil de bilir. Herkes bilir. Dolayısıyla falan kişi hakkı için, diye dua ederken hiç kimse o dua eden kişi kendisini Allah’tan alacaklı görüyor şeklinde bir yorum ve itirazda bulunamaz.</p>
<p>Bu şekilde bozuk bir yorum ancak peşin fikir ve kasden yanlış anlama sonucu yapılmış olabilir. Eski kaynaklarımızda da yer yer bu şekilde yorumlar yapılmıştır. Ama bu şekildeki duadan maksad ikinci yorum olur ki doğrusu budur : Yani o salih kişi Allah katında değer ifade ediyor, makam, mevki sahibidir. Bunun hatırına duamı kabul et, demek istiyor o şekilde dua eden kişi. Bunu îzâh etmeye gerek yok aslında. Çünkü gayet açık. Buna rağmen zamanımızda birileri hala böyle yanlış anlıyorsa bu kişinin anlama konusunda özrü var demektir. Peki filanın hakkı için yada filanın yüzü suyu hürmetine diye dua etmenin caiz olduğuna delil nedir?</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Evet esas soru bu.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER:</strong> Aslında bu, tevessülün de bir çeşididir ama biz işi kökten halletmek için şöyle bir rivayet nakledelim ve işi noktalıyalım : Vereceğim hadis-i şerîf Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i, İbn Mace’nin Sünen’i gibi eserlerde geçiyor. ( İbn Hanbel, Müsned, 3 / 304, 915 no’lu hadis, Konya, 2003 ; İbn Mace, Mesacid : 14 ) Müsned’in dipnotunda hadis-i şerîfin, değerlendirmesi yapılırken ‘hasen’ kaydı konulmuştur.</p>
<p>Hadis-i şerîf şöyle : Ebu Said Hudri’den geliyor, Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm şöyle buyurdu:</p>
<p>“ Kim namaz için evinden (camiye) çıkarken,:</p>
<p><strong>اللهم أني أسألك بحق السائلين عليك، وأسألك بحق ممشاي هذا فإني لم أخرج أشرا ولا بطرا، ولا رياء، ولا سمعة خرجت اتقاء سخطك، وابتغاء مرضاتك، فأسألك أن تعيذني من النار، وأن تغفر لي ذنوبي إنه لا يغفر الذنوب إلا أنت وكل الله به سبعين ألف ملك يستغفرون له. أقبل الله عليه بوجهه حتى يفرغ من صلاته .</strong></p>
<p>“Ya Rabbi ben senden isteyenlerin HAKKI İÇİN ve benim şu gidişim HAKKI İÇİN senden istiyorum. Çünkü ben ne şer, ne kibir, ne riya ve ne de süm’a için çıkmış değilim. Senin gazabından sana sığınmak ve rızanı elde etmek için çıktım. Senden beni ateşten korumanı, günahlarımı mağfiret etmeni istiyorum. Çünkü günahları ancak sen afvedersin” diye dua ederse, ALLAH yetmiş bin meleği onun için görevlendirir (Ve bu yetmiş bin melek) ona istiğfarda bulunur, o kişi namazını bitirinceye kadar ALLAH onu kendi (mübarek) yüzüyle karşılar”.</p>
<p>“Hakkı için” dua etmek caiz değil, diyorlar ya hadis-i şerîf’te bu kelimeyi bizzat Peygamber Efendimiz kullanarak, (Yarabbi senden isteyenlerin hakkı için ve benim şu –camiye- yürüyüşüm hakkı için) ifadelerini kullanarak dua ediyor. Yani caiz değildir dedikleri kelimeleri Peygamberimiz bizzat söyleyerek dua ediyor. Bir örnek daha vereyim ve işi bitireyim. Herkes Süleyman Çelebi’nin mevlidini bilir. Onun bir dua bahsi var. Kabe, Merve, Zemzem hakkı için filan diye biter. “Hakkı için” kelimesini Süleyman Çelebi o bahiste çok fazla kullanmaktadır.</p>
<p>Ve bu mevlid asırlardır okunduğu halde hiçbir âlim çıkıp bu mevlid şirktir, diye bir beyanda bulunmamıştır. Netice-yi kelam, biz dualarımızda Allah katında değeri olan bir şahsı anarak ya da bir ameli söyleyerek “Ya Rabbi, bunun hakkı için senden istiyorum”, diye dua ettiğimizde bu caizdir ve şirk değildir. Bunu şirk olarak takdim edenler, kendi mantık ve bilgilerini hesaba çekmelidirler. Kendi mantıklarında yanlışlık var ki doğruyu yanlış olarak görüyorlar.</p>
<p><strong>Türbelerle Tevessül (İstimdad, İstiğase) :</strong></p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Evet. Sayın Hocam bir de özelikle türbelerle tevessül var. Yani türbe ziyaretlerinde insanların, hani tevessülle değil de, “beni kurtar, ben sınavı kazanayım” gibi, türbedeki yatan insanın, direkt kendisinden isteklerde bulunanlar oluyor. Hatta duvarlarına yazılar yazılıyor. Çaputlar bağlanıyor, falan. Bunlara ne diyorsunuz ?</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER :</strong> Hatta ben daha da ilerisini gördüm. O türbeyi kıble edinerek secde edinenleri gördüm.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Daha ileri boyutu tabii.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER :</strong> Türbedekilerle tevessül ayrı, onlardan istimdad ayrıdır. İkisini karıştırmayalım. Tevessül meselesini daha önce işlemiştik. Şimdi türbedekilerden istimdad konusunu ele alalım : O türbelere yönelik ibadet etmek, secde etmek, çaput bağlamak, şu bu…caiz değildir. Bu, sadece müslümanların yaptığı bir şey de değildir. Ben hristiyanları da gördüm. Mesela Efes’te Meryem Ana Kilisesini ya da o makamı ziyaret edin. Orada şunu göreceksiniz : O makam denilen yerde öyle tefekküre dalmış, saçını başını örtmüş, yani tesettüre girmiş, gözü yumuk, böylece sessiz hareketsizce tefekküre dalan rahipleri, rahibeleri ya da dindar hristiyanları göreceksiniz. Oranın pencerelerinin çaput bağlana bağlana örtüldüğünü, camının kapandığını göreceksiniz.</p>
<p>İster hristiyanlarda olsun, ister bizimkilerde olsun bunun İslam ile bağdaşır hiç bir tarafı yoktur. Dolayısıyla üniversite sınavlarından önce “Hadi filan türbeyi ziyaret edelim, çaput bağlayalım, mum yakalım, nazar boncuğu takalım” vs. şu bu… Bunlar dinimizde yoktur. Yani türbelerden bu şekilde herhangi bir medette bulunmak (istimdad, istiğase) yanlıştır.</p>
<p>Her ne kadar bazı salih insanlardan bazı rivayetleri delil getirerek istimdad (istiğase)da bulunduklarına örnekler görüyorsak (mesela Nevevi, el-Ezkar,s.201,İst.l955, ‘Birinizin kırda hayvanı boşalır kaçarsa’ babı) da halkımız hakkıyla onu yerine getiremeyeceğinden, o inceliği uygulayamayacağından onu özellikle gündeme getirmiyoruz, söylemiyoruz. O konuya girmiyoruz ve şunu diyoruz : Halkımız böyle şeylerden uzak dursun, yapmasınlar. Hatta herhangi bir türbeye gelen ziyaretçilerin türbeye yönelerek secde etmesine engel olunamıyor ise, o türbe ziyarete kapatılmalıdır, diyoruz.</p>
<p><strong>FATİH KUT</strong>: Bu kadar net bir ifade kullanalım burada.</p>
<p><strong>PROF. DR. ORHAN ÇEKER</strong> : Çünkü ben türbeye doğru secde eden birine müdahale ettim, oradaki görevliye de söyledim. Niye engel olmuyorsunuz, dedim. Dedi ki “Biz bununla baş edemedik, hakkından gelemedik.” Gerçekten engel olunamıyorsa, uyarılar fayda vermiyorsa o ziyaret yasaklanabilir. Çünkü Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm geçici bir süre ile kabir ziyaretini yasaklamıştır.</p>
<p>Ortalıkta herhangi bir endişe kalmayınca, tekrar ziyareti serbest bırakmıştır. Oradakiler uyarırlar, levhalar yazarlar, buna doğru namaz kılmayın, secde etmeyin, diye. Fayda vermiyorsa ziyarete kapatılabilir. Çünkü aynen bu doğrultuda Peygamberimizin uygulamaları vardır. Kısacası doğrudan, Allah’tan gayrısından bir şey istemek yerine, Allah katında kıymeti, değeri olan bir insan, bir melek, bir amel, bir zaman, bir mekan…vesile edinilerek Allah’a yalvarılabilir. Bu şirk değildir.</p>
<p><strong>FATİH KUT:</strong> Tasavvuf programı gerçekten güzel oldu. Zihninde, aklında istifhamlar olan kişiler bu program ile İnşallah bunları gidermiş olduK</p>
<p>Orhan Çeker &#8211; Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/">Hakkı İçin veya Yüzü Suyu Hürmetine Diye Dua Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakki-icin-veya-yuzu-suyu-hurmetine-diye-dua-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;tan Başkasından Yardım İstemek..</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2013 21:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Vasıta]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya vesile yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=684</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah&#8217;tan Başkasından Yardım İstemek, Dua Ederken Vesile Kılmak, Evliyalardan Medet İstemek Hakkında Bilgi Verir Misiniz? Değerli kardeşimiz; İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir. Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka&#8217;be ve Hacerü&#8217;l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/">Allah’tan Başkasından Yardım İstemek..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div><strong><a href="http://ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/h1475601367-b593b9/" rel="attachment wp-att-15842"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15842" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9.jpg" alt="" width="400" height="201" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/h1475601367-b593b9-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></strong></div>
<div></div>
<div><strong>Allah&#8217;tan Başkasından Yardım İstemek, Dua Ederken Vesile Kılmak, Evliyalardan Medet İstemek Hakkında Bilgi Verir Misiniz?</strong></div>
<div></div>
<div>Değerli kardeşimiz;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div id="govde">
<div>
<p>İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.</p>
<p>Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka&#8217;be ve Hacerü&#8217;l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.</p>
<p>Zevilukul olan kimseden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır, kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü&#8217;min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.</p>
<p>Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: &#8220;Peygamberler kabirlerinde diridirler&#8221; (İbn Mâce, Cenâiz 65) Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: &#8220;Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler.&#8221;</p>
<p>Ehli tasavvufa göre makam sahibi olan bir veli ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir. O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.</p>
<p>Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanıları şeydir.</p>
<p><strong>Bunların çeşitleri vardır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Cenab-ı Allah&#8217;ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbni Mace, Hz. Aişe&#8217;den şunu rivayet etmiştir: Hz Peygamber bir duasında şöyle buyurdular: &#8220;Allah&#8217;ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum.”</p>
<p><strong>2-</strong> Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.</p>
<p><strong>3-</strong> Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, Allah&#8217;ım şu dileğim yerine gelmesi için Peygamberi veya Ebubekir&#8217;i vesile vesile kılıyorum demek gibi, Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas&#8217;ı (Peygamberimizin amcası) vesile kılarak şöyle dua etti: &#8220;Allah&#8217;ım, biz Peygamber&#8217;in amcasını sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır” (Buhari).</p>
<p><strong>4-</strong> İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: mesela, Allah&#8217;ım, senin için eda ettiğim şu hacc veya şu ibadet sana vesile kılıyorum; şu musibetten veya şu beladan beni kurtar demek gibi.</p>
<p>Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam&#8217;da mevcuttur. Bunu İnkar etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (sav) Umre&#8217;ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer&#8217;e: ”kardeşim bizi duadan unutma” dedi. Hem de Veysel-Karani&#8217;nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer&#8217;e emir verdi. Yalnız peygamberi veya herhangi bir zatı bağımsız olarak tasavvur edip istiğase etmek, küfre kadar götürebilir. Buna dikkat etmek lazımdır. Yani Allah’ın sevgili kulu ve Allah’ın izniyle bu işleri yapıyor diye bilmek ve istemek caizdir.Ehl-i sünnet alimlerine göre, vesilelikten öteye geçmemek şartıyla, tevessül etmek caizdir.</p>
<p>Tevessülü tamamen haram sayanlar, haricîler ve onları taklit eden zihniyetlerdir.</p>
<p>Meleklerin insanları koruduğu bilgisi bizzat Kur’an’da vardır: <strong>“O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar”</strong>(Rad, 13/11) mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.</p>
<p>Meleklerin koruması şirk olmadığı gibi, başka mahlukların yardımları da, korumaları da şirk olmaması gerekir. Yeter ki, bunları vesilelikten, sebeplikten, yaratıcılık vasfına çıkarmayalım. Çünkü, <strong>“kâinatta Allah’tan başka hakikî müessirin olmadığı” </strong>gerçeği, imanımızın gereğidir.</p>
<p><strong>Dinde vasıta, vesile var mıdır?</strong></p>
<p>Hikmet; hayatta ve başarıda vazgeçilmez unsurlardan biri olduğu gibi, bütün varlıkların sevk ve idaresinde de bir maya ve önemli bir kanundur.</p>
<p>İnsanlar; varlıklarını ve başarılarını, bu hikmet denen kaide ve kurala, riayet ve itibarla paralel olarak elde ederler ve koruyabilirler.</p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Yaratıcı ve yaratılanlar arasında; sebebi, vesileyi ve vasıtayı zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Zira yaratıcının izzet ve büyüklüğü, kendisi ile varlıklar arasındaki münasebet ve denge, hikmetle ilgilidir. Ayrıca varlıkların, yaratıcısına delil ve burhan olması ve onların bir kitap gibi ehil insanlarca mütalaa edilip araştırılması ve en önemlisi de, insanların kendilerinin imtihan ve test edilerek dünyada ve ahirette başarılarının  esası, temeli ve alt yapısı; hikmettir ve hikmetle ciddi münasebettir.</p>
<p>Hikmetin nasip olduğu insanlar ise, varlıkların en şereflisi ve kıymetlisidir.</p>
<p>Bu esasa binaen varlıklar, eşya ve insan ile, yaratıcı arasındaki münasebet olgusunun genel adı, hikmettir.</p>
<p>Cansızlar ve canlılar arasındaki irtibatlar,</p>
<p>Yaratılma ve yaratma arasındaki perdeler,</p>
<p>Hastalık ve afiyet arasındaki sebepler,</p>
<p>Kulluk ve ona bağlı neticeler,</p>
<p>Tebligat ve hidayet arasındaki ilişkiler,</p>
<p>Ziraat, ticaret, sanat ve ibadetlerin, neticeleri ile münasebetlerinde hikmet esas olup, onun gereği olan sebepler, vesileler ve vasıtalar, işin mahiyeti icabı olacaktır ve vardır.</p>
<p>Burada vasıtaların olması, hikmet açısından kudret ve izzeti ilahiyece lüzumlu olmakla beraber, Cenab-ı Hakk’ın birliği ve celali de, bu vasıtaları müessiriyetten azletmektedir. Sadece ve sadece vesile olarak kalmasını, hikmet icap ettirmektedir.</p>
<p>Demek ki vasıtalar, Allah’ın hakim ismi iktizasınca yaratılışın bir esasıdır.</p>
<p>İşte bu manadaki vasıtalar; mahiyeti icabı dinimizde de vardır ve gereklidir.</p>
<p>Mesela: Hidayetin vasıtası, peygamberlerdir.</p>
<p>Allah’ın peygamberlerine emirlerinin vasıtaları, meleklerdir.</p>
<p>Kelam-ı ezelinin  vasıtaları, kitaplar ve suhuflardır.</p>
<p>Tecelliyatın ve tezahüratın vasıtaları, mucizeler ve sanatlardır.</p>
<p>Affın ve mükafatın vasıtası, ikramlar ve cennettir.</p>
<p>Kahrın ve cezanın vasıtası, hadler ve cehennemdir.</p>
<p>Ubudiyetin ve kulluğun vasıtası, ibadetlerdir.</p>
<p>Allah’a yaklaşmanın vasıtası ise, marifet ve takvadır.</p>
<p>O halde; vasıtanın olmadığı hiçbir yer, durum ve zaman yoktur.</p>
<p>Vasıtasız olan şeylerin idraki, anlaşılması ve münasebetleri bilinmez.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımızda önemli olan nokta şudur: Bu vasıtaların; sadece vesileden ileri geçmemesi, şeffaf ve nezih olması, hakikatleri perdelememesi ve örtmemesi, özellikle de, kul ile Allah arasındaki münasebete kuvvet vermesi ve kesmemesidir.</p>
<p>Hakikatler ile, muhatapları arasındaki, hikmet icabı olan vasıtalar; kesif olup irtibatı keser ise, o zaman hikmet ortadan kalkar ve mahsurlar meydana gelir. O vasıta, vasıta olma özelliğini kaybeder.</p>
<p>Mesela; bir matematik kitabı ile, talebelerin arasına öğretmenlerin girmesi, talebe ile kitabı kaynaştırır. Muhabbeti artırır. İlme de kuvvet verir. Öğretmenler bu anlamda vasıta olarak bir yekun teşkil etmektedirler.</p>
<p>Sanatkârlar; sanatlarla çıraklar arasında, maharetin intikalinde vasıtadırlar. Aksi halde sanatların ve maharetlerin nesli kesilir ve güdük kalır.</p>
<p>Aynen öyle de; maneviyat büyükleri de Allah ile kul arasında, kulun rabbi ile münasebetini teminde ve muhafazasında şeffaf vasıtadırlar. Bunların aradan çekilmesi kul ile Allah münasebetini bozar ve irtibatı keser.</p>
<p>Ancak, vasıta olmak da kolay bir şey değildir. Bu işe ehil olmak ve erbabı olmak meselenin önemli noktasıdır.</p>
<p>Yani matematik kitabı ile öğrenci arasına vasıta olarak, öğretmen girmelidir. Ancak bu, müzik öğretmeni olursa, o işten hayır gelmez.</p>
<p>Hasta ile hastalık arasına hikmet icabı şeffaf vasıta olan doktor girmelidir. Ancak, doktor yerine mühendis girer ise, ölüm meleğine hizmetten başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>Nasıl ki göz ile eşya arasına, gözlükler giriyor. Kulak ile seslerin arasına duyma cihazları giriyor. Ve bunlar vasıta olarak, gözleri ve kulakları avam olanların, daha iyi görmesini ve işitmesini temin ediyor ise;</p>
<p>Aynen öylede, aklı ve kalbi avam olanların, hakikatlerle aralarına vasıflı ve ehil insanların girmeleri onların marifetlerini ve faziletlerini artırır ve inkişaf ettirir. Manevi hayatlar nizam ve intizam altına girer. Çünkü avam-ı nas çıplak hakikatleri göremezler ve idrak edemezler. Ancak vasıtalarla hakikatleri algılayabilirler</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’deki teşbihler, temsiller ve alışıla gelmiş misaller ve örnekler; insanlar ile, zorlanacakları hakikatler arasında bir çeşit numaralı gözlük ve dürbün gibi kutsi ve şeffaf vasıtalardır.</p>
<p>Buna binaen vasıtayı inkar; hikmeti, yardımı, faydayı, nizamı, iyiliği ve maslahatı inkar ve yalanlama demektir. Fıtrata ve hakikate zıt bir davranıştır.</p>
<p>Fakat her şeyin istisnası ve su-i istimali olduğu gibi; vasıtalar da zamanla  deforme olmuş, yanlış kullanılmış ve çirkin örnekleri maalesef zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların düzeltilmesi ve nizama sokulması veya tadil edilmesi icab ederken vasıtalık müessesesini toptan ve kotken yıpratmak ve inkâr etmek vicdana sığmaz.</p>
<p>Islahı mümkün iken, ifnasını tercih etmek  azim bir hata olur.</p>
<p>Demek ki vasıtalık; şeffaf cam gibi,  hakikatle irtibatı sağlayan, münasebetleri nizam ve intizam altına alan bir tensib-i İlahî’dir.</p>
<p>Her yerde olduğu gibi, dinimizde de vasıta vardır ve olacaktır. Ancak ruhbanlık tarzında kesif olan; ilgiyi, alakayı ve hürmeti sadece kendine hasredip, hakikatler ve Cenab-ı Hak’la münasebeti kıracak ve kesecek tarzda olan vasıtalar, bir nevi gizli şirktir. Bu anlamda vasıta, fıtratta ve yaratılışta olmadığı gibi, dinimizde de yoktur ve olamaz.</p>
<p>İşte vasıtalara yukarıdaki değerlendirmeler açısından bakmak, bizleri hem fikir hem de muamelat açısından ifrat ve tefritten korur, bütün duygu ve düşüncelerimizi sırat-ı müstakim olan orta yola çeker, hayata istikamet, huzur ve saadet verir.</p>
<div><i>Selam ve dua ile&#8230;<br />
Sorularla İslamiyet</i></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/">Allah’tan Başkasından Yardım İstemek..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahtan-baskasindan-yardim-istemek-dua-ederken-vesile-kilmak-evliyalardan-medet-istemek-hakkinda-bilgi-verir-misiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2013 18:42:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[abdulvehhab]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[kitabül tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[sayın dalkıran]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=681</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu itilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Bu yazımızda bunlardan söz edecek değiliz. Ancak Hz. Ali’nin zamanında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/">Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><a href="http://ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/gun_batimi-2/" rel="attachment wp-att-16424"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16424" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi.jpg" alt="" width="412" height="309" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-1024x768.jpg 1024w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></p>
<p align="left">Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu itilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Bu yazımızda bunlardan söz edecek değiliz. Ancak Hz. Ali’nin zamanında zuhur eden ve ileride işi iyice olumsuz olarak ileri götüren Haricilik cereyanı ve düşüncesi, aradan uzun zaman geçtikten sonra farklı isimler altında tekrar canlandığı söylenilebilir.</p>
<p align="left">Kaldı ki, pek çok İslam mezhebi bir müddet yaşayıp kaybolduktan sonra, ileride ya farklı isimler altında ya da en kötü ihtimalle şahıslar bazında fikirlerini bir şekilde devam ettirmiştir. Haricilik düşüncesi de böyledir ve Vehhabilik genel görünüm olarak Hariciliğin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Mezhep çalışmalarında önemli olan mezhebin görüşlerini artısı ve eksisi ile yansıtmaktır.</p>
<p align="left">Ne taraf olup sadece iyi taraflarını ne de muhalif olup tamamen olumsuz taraflarını aktarmaktır. Vehhabilik ile ilgili bu yazıda da yapılan budur.</p>
<p align="left">İki asır kadar önce Arap Yarımadası’nda Necd dolayların­da Muhammed b. Abdilvehhâb (1115-1206) tarafından kurulan Vehhâbîlik, bugün Suûdi Arabistan’ın resmî mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslâm ülkelerinde taraftarları vardır.</p>
<p align="left">Pek çok İslam mezhebinde olduğu gibi, “Vehhâbî” ismi de kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından ve­rilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadırlar. Vehhâbîliğe, Türk tarihinde “Hâricîlik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir1. Zira, davranışlarındaki sertlik, gösterdikleri taassub ve kendî inanışlarında olmayanları küfürle suçlamak bakımlarından Vehhâbîlik ile Hâricilik arasında benzerlik bulmak, tabiî karşılanmaktadır.</p>
<p align="left">Bununla birlikte Vehhâbîler, kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbn Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hanbel’in mez­hebini devam ettiren Sünnîler olarak görürler. Nitekim onlar, “Biz, îtikâdda Selef, amelde de Hanbelî mezhebindeniz. Esasen Ahmed b. Hanbel, îtikâd hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz; Vehhâbî diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdilvehhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislâm olmaktan başka bir şey değildir” derler. Ancak bunların amelde ve îtikâdda yeni birtakım esaslar kabul ettiklerini, taassuptan kan dökecek derecede ifrata vardıkla­rını, fikir ve vicdan hürriyeti tanımadıklarını, birçok konuda Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiye&#8217;den ayrıldıklarını ileri sürenler de vardır. Bu ba­kımdan Vehhâbîliği müstakil olarak ele alınmak durumunda­dır.</p>
<p align="left">Neşet Çağatay, Vehhâbilerin akıl, nakil ve amel konularında kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri Selefiyye’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve İbn Teymiyye’nin görüşlerini karşılaştırarak sonuçta Vehhâbiliğin ayrı bir mezhep sayılması gerektiğini söyler. Çağatay, Vehhâbilerin temel prensiplerini sayıp açıkladıktan sonra, bunların dışında bazı ferî meselelerde de Ehl-i Sünnet’ten ayrıldıklarını dile getirir bunlar şunlardır: 1- Namazın cemaatla kılınması farzdır ve her müslüman beş vakit namazda camiye gelmek zorundadır. 2- Müslümanlığı ameli tevhid inancına göre yerine getirmeyenlere harp ilan edilir ve bu gibilerin kestikleri kurbanlar yenmez. 3- Zekat vergidir. Hükümetin vergi almadığı kazançlardan da zekat alınmalıdır. 4- Sigara ve nargile içenlere, içki içenlere olduğu gibi kırk değnek vurulur (Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 264).</p>
<p align="left"><strong>Tarihçe:</strong></p>
<p align="left">Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhâb, 1115/1703 tari­hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne&#8217;de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine&#8217;de okumuştur. Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhîd konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’ân ve Sünnet&#8217;ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.</p>
<p align="left">Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad’ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiştir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada “el-Emru bî&#8217;1-Ma&#8217;rûf ve’n-Nehyu ani&#8217;l-Munker” (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) prensibini ilân ederek bu fikri Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir. Hureymila&#8217;dan tekrar Uyeyne’ye göçmüş; ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hatta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlâsla Allah’ın dinine yardım ettiği takdirde Allah’ın onu Necd bölgesinin hâkimi kılacağını söylemiştir.</p>
<p align="left">Daha sonra Emîr Osman’a Der’iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebîle&#8217;de bulunan Zeyd b. el-Hattâb (12/634)’ın mezarını, Allah ve Resûlü’nün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği; dolayısıyla türbelerin insanların dinden çıkmalarına sebep olduğu için yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir11. Böylece İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir.</p>
<p align="left">Ancak onun fikirlerim zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevk eder ve Necd’in kuvvetli kabilelerinden biri olan Hâlid oğullarının reisi Süleyman b. Urey’ir’e müracaatla, duruma çare bulmasını isterler. O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bunun üzerine İbn Abdilvehhab, Riyad’a çok yakın bir yer olan Der’iyye’ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suûd&#8217;la anlaşır ve böylece Vehhâbî devletinin temelleri atılmış olur (1157/1744). Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddî güç ve destek, Muhammed b. Suûd da bu fikirlerin doğuracağı imkânla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hâkimiyetini arttırarak Arap Yarımadası’na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhab, Der’iyye&#8217;de “Kitâbu&#8217;t-Tevhîd” adlı kitabındaki gö­rüşleri yaymaya, insanları şirk ve bid’atlerden kurtularak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu. O, insanların dalale­te düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve malların kendine inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti.</p>
<p align="left">Bütün bu tedbirler zaten bu nevi işlere müsait olan Necd bölgesi halkına pek cazip gelmişti. Nitekim Necd bölgesi, Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam’ın tesiri altında çeşit­li akidelere sahne olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;den sonra Müseylemetü&#8217;l-Kezzâb, Secâh, Tuleyha ve Esvedu&#8217;1-Ansî gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhalif is­yancı gruplar burada görülmüştü. Kısaca isyankâr ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi.</p>
<p align="left">İşte bu anlayıştaki bölge halkına, İbn Abdilvehhâb’ın ganimet vaadeden fikirleri câzib gelmişti. Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhâb’ın “Tevhîd dinini” yaymak için cihâd adına kudsiyet kazanıyor ve meşrûlaşıyordu. Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu. Bize göre bu husus, İbn Abdilvehhâb’ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.</p>
<p align="left">Konuyla ilgili işin şu yönüne de dikkat etmek gerekiyor: <strong>Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Sahabe dönemine kadar gider. Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve çoğunluğu Necid halkından olan Hâricîlerle savaşmıştı. Nehrivan&#8217;da onlardan pek çoğunu öldürmüştü. Bu durum onları derinden derine yaralamış ve Hz. Ali&#8217;nin faziletlerini inkarla ona düşman olmuşlardı. Hazret-i Ali (r.a.) “Şâh-ı Velâyet &#8211; Velilerin şahı”  ünvânını kazandığı ve tarikatların çoğunluğu ona bağlanması cihetinden, tarihte Hâricîler ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktarı olan Vehhâbiler, ileride söz edileceği gibi velâyeti inkar etmişlerdi.</strong></p>
<p align="left"><strong>Müseylime-i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid yöresi, Hazret-i Ebû Bekir&#8217;in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid&#8217;in kılıncıyla darmadağan edildi. Bu yüzden Necid ahalisi Hulefa-i Raşidîn&#8217;e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e gücenmişlerdi. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlardı. İran’daki eski devlet Hazret-i Ömer&#8217;in (r.a.) darbesiyle yıkıldığı ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şiîler Âl-i Beyt sevgisi perdesi altında Hazret-i Ömer&#8217;e ve Hazret-i Ebû Bekir&#8217;e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate sürekli intikam niyetiyle saldırmışlardır.</strong></p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suûd tarafından zaten başlatılmış bulunan siyâsî cephesi, daha bir ağırlık kazanır. Daha İbn Suûd zamanında başlayan toprak ka­zanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra (1179/1766), oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd&#8217;e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mec­buriyeti iyi bir fırsattı.</p>
<p align="left">Osmanlı Devleti’nin bu zayıf hâlinden istifade ile cür’etlerini alabildiğine artıran Vehhâbîler, Basra Körfezi civarında hâki­miyet kurdukları gibi, Necef’te Şiîlerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbîlerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suûd, 10 Muhar­rem 1802&#8217;de Kerbelâ törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirtir ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalanır.</p>
<p align="left">Taif Vehhâbîlerce işgal edilir (18 Şubat 1803). Cevdet Paşa, Vehhâbîlerin Taif’e girince yaptıklarını şu sözleriyle dile getirir:</p>
<p align="left">“Vehhâbîler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim’in Sahîheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu&#8230; Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler” (Târih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263).</p>
<p align="left">Tâif, Mekke ve Medine’yi 1803-1806 yılları arasında ele geçiren İbn Suûd, bu illerin halkına, “&#8230;Sizin dininiz bugün kemâl derecesine erişti, İslâm’ın nimetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden râzı ve hoşnud kıldınız. Artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler&#8230; Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât-u selâm getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur&#8230; Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selâmu âlâ Muhammed” diye selâm vermelidir&#8230;” (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 175), gibi gerçekten çılgınca ve fevkalâde cür’etkâr şekilde hitap ermekten çe­kinmez.</p>
<p align="left">İbn Suud, yukarıdaki ifadelerinin yanında Medine halkına şu uyarılarda da bulunmuştur: 1- Allah’a Vehhâbilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek. 2- Hz. Muhammed’e Vehhâbi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek. 3- Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balık sırtı toprak yığılmış hale getirmek. 4- Muhammed b. Abdilvehhâb’ı Allah’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak. 5- Vehhâbi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dahil, şiddetli takibata uğratmak. 6- Vehhâbilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek. 7- Dinî ve siyasî her türlü emir ve yasaklara uymak. (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Târihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.)</p>
<p align="left">Artık Vehhâbî devleti, 1811 yılında kuzeyde Haleb&#8217;den Hind Okyanusu’na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz&#8217;e kadar yayılmış bulunuyordu.<br />
Vehhâbîliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını farkeden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arsında Medine, Mekke ve Tâif’i Vehhâbîler’den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suûd’un üstüne yürür. İbn Suûd direnirse de 1814&#8217;de ani ölü­mü üzerine Vehhâbîler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818&#8217;de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul’a gönderir ve 17.12.1819&#8217;da asılırlar. Böyle­ce Vehhâbîliğin ilk dönemi kapanır.</p>
<p align="left">Ancak Suûd hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türkî b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişir ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821&#8217;den 1891&#8217;e kadar sürecek ikinci Vehhâbî devletini kurmayı başarır. Daha sonraları birtakım hanedan tartışması olursa da, Suûd ha­nedanından Abdülaziz b. Suûd, 1901’de Vehhâbî devletini ihya eder. Ay­rıca Hindistan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdülaziz b. Suûd, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nınır. Bu anlaşmaya göre İbn Suûd&#8217;un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra mîras yoluyla oğul ve haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahdın, her hususta İngiliz Hükümetinin aleyhtarı olamayacağı, İngiliz Hükümetinin öğütlerine uyacağı ve daha birtakım hususlar tespit edilmiş bulunmaktadır. (Anlaşma için bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Ankara 1957, III, 120-121.)</p>
<p align="left">İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi’nin hezimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine&#8217;den çekilir. Böylece Vehhâbîler, 1921-1925 yılları arasında Hâil, Tâif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Abdülaziz b. Suûd, Ocak 1926&#8217;da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir. 20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması sonunda da tam istiklâlini ilân eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur. 18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suûd, unvanını “Arap Suûdiyye Krallığı” şeklinde değiştirir. Abdülaziz b. Suûd, 4 Kasım 1953 tarihindeki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyâsî ve askerî teşkilâtının temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhâbi zihniyetini canlandırmayı başarır.</p>
<p align="left"><strong>Görüşleri:</strong></p>
<p align="left"><strong>1. Tevhîd</strong></p>
<p align="left">Vehhâbîlik inancını tesis eden Muhammed b. Abdilvehhâb’ın gö­rüşlerinin temelini tevhîd anlayışı teşkil eder. Şirk, bid’at, şefaat ve benzeri görüşlerinin hepsi de tevhide dayanmaktadır.</p>
<p align="left">Ehl-i Sünnet kelâmcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri yönünden birlenmesi; O’nun her hususta eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması demektir.</p>
<p align="left">Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de şöyle buyurur: “Allah, Kendisine ortak koşmayı ebette bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. “ (Nisa: 4/48). “Muhammed’e, yüzünü doğuya yöneltmiş alarak dîne çevir, sakın puta tapanlardan olma; Allah’tan başkasına fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun, denildi, Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur&#8230;” (Yunus: 10/105-107).</p>
<p align="left">Ayrıca Resûlullah (s.a.s.), bir hadîslerinde, “Lâilâheillallah diyen ve Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri inkâr eden kimsenin malı ve kanı haramdır; onun hesabı da Allah’a aittir” buyurur”.</p>
<p align="left">Bu âyet ve hadîsler, tevhidin, Allah’ın birliğini tanımak, inanmak ve ikrar demek olduğunu göstermektedir. Oysa Muhammed b. Abdilvehhâb, “Lâilâheillallâh&#8221;ı yalnızca telâffuz etmeyi kişinin mal ve kanı için yeterli bir koruyucu olarak görmemekte, aksine lâfzı ile birlikte anlamını bilme­nin, ikrar etmenin, ortağı bulunmayan tek Allah’a ibâdet etmenin, Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri tanımadıkça, bu hadîsin insanın malı ve kanı için koruyucu olamayacağını söyler(1). Ona göre tevhîd, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz.(2)&#8221;</p>
<p align="left">O, bu hususta Câhiliyye devri Arapları’nın davranışlarını misâl gös­terir ve “Resûlullah (s.a.s.)’ın kendileriyle savaştığı müşrikler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı&#8230; Bunlardan bazılarının gece gündüz Allah’a dua ettiklerini ve bazılarının Allah’a yakınlık veya şefaat niyetiyle meleklere, Lât gibi iyi insanlara veya Hz. İsa gibi peygamberlere dua edip onlardan bir şeyler istediklerini” söyler(3). İbn Abdilvehhâb için, Câhiliyye devri Arapları’nın şirki, bugünkülerin şirkinden daha hafiftir. Bu konuda der ki: “İlk müşrikler, yalnız boş ve kaygısız oldukları zaman şirk koşarlar; me­leklere, evliyaya ve putlara iltica ederlerdi. Şiddet ve sıkıntı anında ise, yalnız Allah’a ihlâsla yönelirler; içreklerini O’ndan isterlerdi. Allah buyu­rur:</p>
<p align="left">&#8220;Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah’tan başka yalvardıklarınız, kaybolup gider; fakat O, sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz; Zaten insan pek nankördür.” (İsrâ, 67).</p>
<p align="left">&#8220;De ki: Üzerinize Allah’ın azabı gelse veya kıyamet saati size gelip çatsa, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz Bana bildirin. Hayır, sadece Allah’a yalvarırsınız. 0 dilerse, yalvardığınız şeyi giderir; siz de O’na koştuğunuz ortakları unutursunuz.” (En’am, 40-41).</p>
<p align="left">Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de açıkladığı bu mes&#8217;eleyi, yani Resûlullah’ın harp ilân ettiği müşriklerin boş zamanlarında Allah’tan baş­kasına iltica ettiklerini, şiddet ve sıkıntı anlarında ise efendilerini unutarak yalnız Allah’a yöneldiklerini ve O’na şirk koşmadıklarını anlayan kimse, zamanımızdaki şirkle eskilerin şirki arasındaki farkı da anlamış olur&#8230; İlk zaman müşrikleri Allah’la beraber Allah’a itaat eden, O’nun emrine bo­yun eğen peygamberlere, evliyaya, meleklere ya da taşlara ve ağaçlara iltica ederlerdi.</p>
<p align="left">Bunların hiçbirisi Allah’a karşı gelmez. Zamanımız İnsanları ise, Allah’la beraber fâsıkların en şiddetlilerine iltica ederler, onları yücel­tirler. Bunlar, haddi aşanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler, namazı kıl­mayanlar ve benzeri kimselerdir. Salih insana yahut taş ve ağaç gibi Allah’a karşı gelmeyene iltica etmek, fâsıklığı, bozgunculuğu apaçık görülen kimseye iltica etmekten daha hafiftir.(4)”</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’a göre tevhîd üçe ayrılır: “İlki Tanrı’nın isim ve sı­fatlarında birliktir; diğeri Rabblıkta tevhîd (Tevhîdu&#8217;r-Rubûbiyet)&#8217;dir ki, Allah’ın her şeyin Rabbi ve mâliki olduğunu bilmek ve ikrar etmekten ibarettir. Diğer üçüncüsü ise, “Tevhîdu&#8217;l-Ulûhiyettir.” Muhammed b. Abdüvehhâb’ın anlattığına göre bu çeşit tevhîdden maksat, kulların fiilleri ile Allah’ın birlenmesidir. Bu, kulun açık ve gizli söz ve eylemlerine taal­lûk eder. Tevhîdu&#8217;l-Ulûhiyet, ortağı olmayan Allah’tan başkasına dua ve recada bulunmamak, başkasından medet ummamak, büyük bir melek ve bir Peygamber için bile kurban kesmemektir. Allah’tan başkasından yar­dım isteyen, Allah’tan başkası için kurban kesen ve nezreden kimse kâfir­dir.”</p>
<p align="left">Buna göre Allah’ın emirleri ve Peygamberi’nin Sünnet’i dışında emir ve yasak tanımayarak, Peygamber devrinde olmayan her şeyi (bid’at) ve tevessülü terk ederek Allah’ı birlemeye Tevhid-i Amelî denir. İman ile küfrü ayırt eden amelî tevhîddir. Bu tevhidi yerine getirmeyen, yani Allah’a ortak koşan, tazim ve ibâdeti yalnızca Allah’a tahsis etmeyen, yardım ve mededi Allah’tan istemeyen, O’nun haram kıldığından sakınmayan kimse kâfir ve bu gibilerin malları ve canları helâldir ve “hakiki muvahhidlerin, bu müşriklerin üzerine hücum ile bunları katil ve mallarını yağ­ma etmeleri helâldir.”</p>
<p align="left">Böylece İbn Abdilvehhâb, bu mes&#8217;eledeki sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklîd etmiş olmaktadır19. Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhâbîler gibi, amel’i îmâna dâhil sayarak namaz, oruç, hac ve benzeri emirleri yeri­ne getirmemeyi küfür kabul ederler. 20 Mayıs 1802 (17 Muharrem 1217) tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhâbîler amelin îmânın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkar için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir20. Nitekim Vehhâbîler, amelin îmânın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak görmüşler ve kendilerinden olmayan kendileri gibi davranmayan Müslümanları müşrik saymışlar, dolayısıyla malları ve canlarının kendileri için helâl olduğunu kabul etmişlerdir21.</p>
<p align="left">Ehl-i Sünnet, “tevhîd&#8221;i, İbn Abdilvehhâb’ın anladığı şekilde fevka­lâde dar kalıplar içinde ele almamış ve onun gibi keyfî yorumlara gitme­miştir. Bu anlayışıyla o, Ehl-i Sünnet&#8217;ten uzaklaşmış olmaktadır. O kadar ki, “&#8230;amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz&#8230;” dedikleri halde, Ahmed İbn Hanbel&#8217;den de ileri gitmişlerdir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel&#8217;e göre îmân, hem söz hem de ameldir, îmân iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle îmândan çıkar; ama tövbe edince yine îmâna döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslâm&#8217;dan çıkar.</p>
<p align="left">Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terkeden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azab eder22. İbn Hanbel&#8217;e göre, îmân, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. İslâm ise, tasdik ve ikrardan ibarettir. Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’ân ve Sünnet&#8217;te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslâm&#8217;dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır(5). Oysa İbn Abdilvehhâb ve dolayısıyla Vehhâbiler, ameli yerine getirmeyeni imansızlıkla vasıflandırmakta ve böylece Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşmış olmaktadırlar.</p>
<p align="left"><strong>2. Şefaat</strong></p>
<p align="left">Şefaat, birinin bağışlanmasına delâlet etme anlamına gelir. İbn Abdilvehhâb, şefaat konusundaki görüşlerinde İbn Teymiye’yi takib eder ve delil olarak Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini gösterir:</p>
<p align="left">&#8220;Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’ân’la uyar. O’ndan başka bir dost ve aracı (şefî&#8217;) yoktur..” (En’am, 51).</p>
<p align="left">&#8220;O’nun izni olmadan katında şefaat edecek olan kimdir?” (Bakara, 255).<br />
&#8220;Allah katında, kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez&#8230;” (Sebe&#8217;, 23). &#8220;De ki: Bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır&#8230;” (Zümer, 44).<br />
&#8220;Allah dilediğine ve hoşnud olduğuna izin vermedikçe göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yaramaz.” (Necm, 26).</p>
<p align="left">Ehl-i Sünnet mezheplerinin hepsi de, şefaatin Allah’a ait ve Allah’ın izniyle olacağını söylerler. Bunun böyle olması da tabiîdir; çünkü O, her şeyin Sahibidir, Mâlikidir, Dileyenidir. Ancak yine Ehl-i Sünnet, Hz. Pey­gamber ve sâlih kulların şefaat haklarının bulunduğunu da kabul eder. Gerçi İbn Abdilvehhâb da, Hz. Peygamberin şefaatinin bulunduğunu kabul eder ve O’nun şefaatini beklediğini söyledikten sonra, “Fakat şefaa­tin hepsi aslında Allah’ındır” der ve şöyle devam eder: “Şu halde, şefaati Allah’tan iste ve şöyle de ‘allahım beni onun şefaatinden mahrum et­me&#8230; Allahım, onu bana şefaatçi kıl&#8230;’ Eğer, Hz. Peygamber’e şefaat izni verilmiştir; ben de ondan Allah’ın kendisine verdiğinden istiyorum, derse şu cevabı ver: “Allah ona şefaati vermiş ve seni bundan nehyetmiştir. Zira buyurmuştur ki: Allah’la beraber kimseyi çağırmayım&#8230;” (Cin, 18).</p>
<p align="left">Şayet Peygamberi’ni sana şefaatçi kılmasını istiyorsan, O’na itaat et ve emrine uy. Yine peygamberlerden başka, meselâ meleklere, velilere, küçük iken vefat eden çocuklara şefaat izni verilmiştir. Bu durumda sen, Allah onlara şefaat izni vermiştir; ben onu onlardan isterim, diyebilir misin? Şayet evet dersen; Allah’ın Kitâbı’nda zikrettiği iyi insanlara ibâdet mefhûmuna dönmüş olursun. Hayır, dersen, Allah, şefaat iznini (asıl metinde izin ke­limesi yoktur) ona vermiştir; ben de Allah’ın kendisine verdiğinden istiyorum, şeklindeki sözünü çürütmüş olursun.(6)&#8221;</p>
<p align="left">Ona göre, “Cenab-ı Allah da müşriklerin Allah’ın varlığına inandık­larını; fakat meleklere, peygamberlere, velîlelere sarılıp, işte bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçimiz, diyerek küfre gittiklerini beyan eder&#8230; Şayet derlerse ki, kâfirler doğrudan doğruya onlardan istiyorlar; halbuki biz, fayda ve zarar temin edenin, işleri idare edenin yalnız Allah olduğuna inanıyor, şahadet ediyoruz. Ve biz her şeyi yalnız kendisinden istiyoruz. Salih İnsanlar, hiçbir şey yapamazlar; fakat biz onlara yöneliyor ve şefaat­lerini Allah’tan bekliyoruz. Onlara de ki, bu, tıpatıp kâfirlerin sözüdür.(7)”</p>
<p align="left">Bu noktadan itibaren, İbn Abdilvehhâb’a göre şefâatla bir arada mütâlâa edilen tevessül konusu ortaya çıkar.</p>
<p align="left"><strong>Tevessül</strong></p>
<p align="left">Tevessül, bir şeyi vesile, aracı kılmak demektir. Vesile ise, kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına gelir. Oysa “Bu zamanda İslâm ve sün­nete mensub olanlar bilsin ki, birçok sebeplerden dolayı İslâm&#8217;dan çık­maktadırlar. Bunlar bazı şeyhler, Ali b. Ebî Tâlib, Mesîh hususundaki aşırılıklardır&#8230; Meselâ, ey filân efendim bana yardım et, benim elimden tut, bana rızk ver&#8230; ve benzeri sözler. Bunların hepsi de şirktir ve sahibi­nin tövbe etmesini gerektirecek sapıklıktır. Tövbe ederse ne âlâ; aksı hal­de öldürülür&#8230; Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevessül edeceği, onla­ra yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, icmâen küfre girmiştir.(8)”</p>
<p align="left">Vehhâbîlerin, bu görüşleriyle sâlih kişiler ve evliyayı kastettikleri açıktır. Onlara göre, “tasavvuf İslâmi olmayan bir bidattir&#8230; Tarikat ise, başkalarını istismar etmek için bir vasıta ve mürşidin kendisini vesile itti­haz ettirmesine bir yoldur&#8230; Mutasavvıfanın mükâşefe dedikleri şey ta­mamen asılsızdır. Başkalarının kendi yoluna intisab etmelerini istemesi ise, din içinde din ihdas etmektir.(9)“ Onlara göre, “Müslümanlar arasında, velilerin hayatta iken de, ölümlerinden sonra da tasarruf sahibi oldukları­na inanıp himmetlerini dilemekte ve onlara tevessül etmekte olanlar var­dır. Kabirlerine gidip, kerametlerini delil göstererek dilekleri için yalvar­maktadırlar. Onların gavs, kutup, abdal, kırklar, yediler, üçler gibi merte­belere ayrıldıklarını ve bunlara nezretmek ve kurban kesmenin caiz oldu­ğunu söylemektedirler. Bu sözler tam anlamıyla ifrattır. Bu söylerde ebedî helak oluş ve azab vardır&#8230; Bunlar Kitâb, imamların akideleri ve ümmetin icmâina muhaliftir. Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de, “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra Peygamber’den ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nîsâ, 115) buyurulur.</p>
<p align="left">Evliyanın hayatlarında ve Ölümlerinden sonra ta­sarruflarının bulunduğu hakkındaki sözleri de, Yüce Allah’ın “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah her şeye. kadirdir.” (Âl-i İmrân, 189) âye­tini reddeder; çünkü Allah, yaratma, tedbir, tasarruf, takdir hususunda, tekdir&#8230; O halde Allah’tan başkasına yalvarmak küfürdür, şirktir ve sapıklıktır(10).</p>
<p align="left"><strong>Vehhâbilerin büyük imamlarından meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme&#8217;l-Cevzî gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabî gibi büyük evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya Ehl-i Sünnetin mezhebini Şiilere karşı Hazret-i Ebû Bekir&#8217;in Hazret-i Ali&#8217;den faziletini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali&#8217;nin kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.</strong></p>
<p align="left">Muhammed b. Abdilvehhâb’in şefaat ve tevessül konusunda da, Ehl-i Sünnet’in anlayışından farklı bir anlayışa sahip olduğu açıktır. Şöyle ki, Ehl-i Sünnet, şefaatin elbette Allah’a ait ve ancak O’nun izni ile olaca­ğına Hz. Peygamber’in büyük ve küçük günah işlemiş mü&#8217;minlere şefaa­tinin hak olduğuna inanır ve şefaat, Kitâb, Sünnet ve icmâ ile sabittir, der.</p>
<p align="left">Ayrıca Vehâbîlerin, tevessülü ibâdet şeklinde anlayarak karşı çık­maları da yanlıştır; çünkü ibâdet, Allah’a tarifsiz bir inanç ile boyun eğ­mek, kulluk etmektir. Tevessül ise, bir şeye yaklaşmak, aracı kılmaktır. Görülüyor ki tevessülde, kesinlikle ubûdiyyet, yani kulluk bulunmamakta ve belki samimi bir hürmet söz konusudur. Bu hususta ashabın Resûlullah’a tevessülü, bizzat O’nun başkaları için Allah’a tevessülü ve vefatlarından sonra da O’nun ve sâlih kişilerin aracı kılınması, Ehl-i Sünnet’in tamamen benimsediği ve üstelik bütünüyle Kur’ân’ın ruhuna uygun bir davranıştır(11).</p>
<p align="left">Tasavvuf hakkındaki gayr-i ciddî ve mesnetsiz iddialarına gelince&#8230; Tasavvuf için burada uzun açıklamalara ihtiyaç hissetmiyoruz; çünkü tasavvuf, her şeyden önce İslâm’ın özü ve ruhu demektir, özsüz ve ruh­suz dîn olmayacağına göre, İslâm&#8217;da tasavvufun olması fevkalâde tabiîdir. Kaldı ki mutasavvıflar, bu öz ve ruhun izahını yapmaktan başka bir gaye­yi benimsememişlerdir. Onların bütün hedefi Kur’ân ve Sünnet’in, nefsânî arzulara göre değil, ilâhî irâdeye göre izahı ve yaşanmasıdır. Allah’ı görüyormuşçasına ibâdet etmek ve O’na bağlanmak, aslında, İslâm’ın tam anlamıyla içinde olmak demektir.</p>
<p align="left">Bu bakımdan, Vehhâbîlerin, tasavvufun İslâmî olmadığı yolundaki sözleri, baştan sona bâtıldır. Tasavvufun İslâmî olmadığını söyleyebilmek, her şeyden önce İslâm’ın, yani Kur’ân ve Sün­netin “künhüne” nüfuz edememek ve bunları, vazgeçilmez hayat unsurla­rı olarak bünyeleştiremeyip iğreti mal gibi görmek demektir. Tasavvuf, insanı Kur’ân ve Sünnet’in temet hedefi içinde en iyi, en güzel ve en mü­kemmel şekilde anlamış ve böylece onun, Allah’la, kendi kendisi ve diğer insanlara münasebetini fevkalâde yüksek bir seviyeye yükseltmiştir.</p>
<p align="left">İlim­lerin medresesiz düşünülemeyişi gibi, tasavvufun da tekkesiz düşünülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan dinin yayılışında ve özellikle bizim tari­himiz açısından, Anadolu’nun İslâmlaşmasında mutasavvıfların ve tekke­lerin gördükleri büyük hizmeti hiç kimse görmezlikten gelemez. San’at, musikî, edebiyat, ahlâk, cesaret, doğruluk hususunda en mükemmel ör­nekleri sunan tekke, aynı zamanda “halka hizmet Hakka hizmet demek­tir” anlayışını kitlelere cömertçe sunmuş ve İslâm’ı yaşanan ve yaşayan bir ahlâk ve nizam hâlinde teşahhus ettirmiştir. Bütün müesseselerimiz gibi, tasavvuf ve tekkenin de, içinde yaşadığı cemiyetin şartlarından tecrit edilmesi elbette düşünülemezdi.</p>
<p align="left">Cemiyetin diğer müesseselerinde görülen duraklama, gerileme ve hatta çöküş, tekkelerde de görülmüş; bir zamanla­rın bu canlı ve şuurlu kuruluşları, cehalet ve atâletin pençesine düşmüş­tür. Bir müessesenin belli bir devresindeki hatalı tatbikata takılarak, onu bütünüyle kötülemeye kalkışmak, ancak cehaletin ve hatta bu muhteşem kuruluştan korkunun bir tezahürü değil de nedir? Aslolan İnsanın dâim Allah’ın huzurunda olduğunun şuuruna ermesidir; bunun pratiğini veren de tasavvuftur, tekkedir.</p>
<p align="left">Burada tasavvuf, tekkeler ve velîlerin, Vehhâbîler karşısında savun­malarını yapacak değiliz; çünkü onların, büyük geçmişleri ile buna kesin­likle ihtiyaçları yoktur. Onlar, başkaları ne derlerse desinler, “Sen de sabah-aksam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvarmakla beraber sakın (onlarla birlikte bulunmağa candan sabret). Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Kalbine bizi anmayı unutturduğumuz ve işinde aşın giderek hevâ ve hevesine uyan kimseye uyma” (Kehf, 28) emrince, kendilerini Allah’a, şeklen değil, asıllarıyla, yani kalben bağlamanın yüceliğine ermiş bahtiyarlar kafilesidir.</p>
<p align="left"><strong>3. Bid’at:</strong></p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb, bid’at konusunda tamamen İbn Teymiye’ye uyar ve hatta ondan da aşırı gider. Ona göre, “Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at) ortaya koyan kimse mel&#8217;undur ve ortaya koyduğu şey de reddedilir.” Nitekim “Sahîh hadîslere göre Resûlullah (s.a.s.) da, ‘Her yenilik bid’attir ve her bid’at sapıklıktır’ bu­yurmuştur” diyen Muhammed İbn Abdilvehhâb, bu hususta Ahmed b. Hanbel’in şöyle söylediğini nakleder: “(Hadîsleri) Senetlerini ve sıhhatini bildikleri halde Sufyân es-Sevrî (v. 161/777)’nin görüşlerine uyan topluluklara doğrusu şaşıyorum. Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “&#8230;O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar” (Nur, 63). Muhammed İbn Abdilvehhâb devamla, “Fitnenin ne olduğunu biliyor musun? Fitne, şirktir” der(12).</p>
<p align="left">İbn Abdilvdıhâb’ın torunu Abdurrahman b. Hasan, Ahmed ibn Hanbel’den rivayet olunan bu görüşün açıklamasında ayrıca, İbn Abbâs’ı delil göstererek, “Allah’ın sözüne uymayan ve Nebî (s.a.s.)&#8217;den başkasını ileri süren bizden değildir” der. Onlara göre Kitâb ve Sünnet&#8217;te olmayan her şey, yani bid’atler, sa­pıklık alâmetidir. Ayrıca “akâid konusunda kelâmcıların, helâl ve haram konusunda fakîhlerin sözleri delîl olamaz.”</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’ın en korkunç ve hattâ şîrk olarak gördüğü bid’atlerin başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Onların bu hususta ne derece haşin oldukları, daha Uyeyne&#8217;de Zeyd b. el-Hattab’ın mezarını yıkışlarında görülmektedir. Bu yüzdendir ki onlara, bir kısım yazarlarca “Mâbed Yıkıcıları” adı bile verilmiştir(13). Nitekim Dr. A. Vehbi Ecer, Vehhâbîlik cereyanına hayranlık duyan Ahmed Emin&#8217;den bu konuda şu nakilde bulunur(14): “Müslümanların Vehhâbîlere nefretini ge­rektiren bir husus vardır. O da Vehhâbîlerin istilâ ettikleri bir ülkede fikir­lerini zorla yerleştirmeye çalışmaları.</p>
<p align="left">İnsanların davetlerine inanmalarını beklemeleridir. Mekke’ye girdiklerinde eserle ilgili birçok kubbeler (türbe­ler) yıktılar: Hz. Hatice’nin türbesi, Peygamberimizin ve Hz. Ebû Bekir’in doğduğu evlerin kubbeleri, bunların yıktığı kubbelerin başında gelir. Me­dine’ye girdiklerinde ise, Allah Rasûlü’nün kabri üzerinde bulunan birçok ziynet ve süsleri kaldırdılar. Bütün bu davranışlar, Müslümanların gazabı­na ve onların şefkatlerinin yaralanmasına sebep oldu. İnsanlardan bazısı, tarihî eserlerin kaybolmasına üzüldü&#8230; Bazıları İslâmî şefkatin sembolü olan Peygamber’in mezarının süslerinin yok oluşu için üzüldü. Böylece Müslümanların gazabını gerektiren sebepler değişti.”</p>
<p align="left">İbn Abdülvehhâb’ın mezarlarla ilgili görüşleri, tamamen İbn Teymiye&#8217;den gelmektedir. Onlar, Hz. Peygamber’in, “Şu üç mescidden başkası için (sevap umarak) yolculuğa çıkılmaz: Mescid-i Haram, şu be­nim mescidim ve Mescid-i Aksa”; “Allah, Yahudilere ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin mezarlarını mâbed yaptılar.”; “Allahım! Mezarımı ibâdet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabirleri­ni mescid ittihaz edenlere, Allah’ın azabı çok şiddetli olur” mealindeki daha birçok hadîsini delil getirerek, mezarlarda ibâdet edilmesini şirkle aynı seviyede görmüşlerdir. Hatta onlara göre, İbn Teymiye’nin görüşleri istikametinde, şirk koşmak için olmasa bile, mezarda namaz kılmak, Allah ve Resûlü’ne isyan etmek, dine karşı gelmektir ve bunlar en büyük şirk, en korkunç bid’attir(15).</p>
<p align="left">Ayrıca Hz. Peygamber’in “Evlerinizi mezarlık haline getirmeyin; kabrimi bayram yeri kılmayın. Bana salâvat getirin; çünkü salâvatınız nerede olursanız olunuz bana erişir” hadîsine göre, sevab umarak Hz. Peygamber’in kabrini daha ziyaret edip orada ibâdette bulunmak yasaktır; şirke vesile olur. Mezar ziyareti, aynı zamanda puta tapıcılığa da vesîle olabilir; çünkü puta tapıcılık mezar ziyaretinden çıktığı gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar da sırf bu yüzden sapılmışlardır. Mezarlar üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak ve saire de şirk ve ilhâda vesîle olan en kötü fiillerdir. Bu sebepten mezar ziyareti ve türbe yapımı, ne şekilde olursa olsun, kesinlikle yasaklanmalıdır. Böylece ölülere niyaz, tevessül, müneccimlere, kabirlere ve falcılara inanmak tamamen bid’attir.</p>
<p align="left">Peygamber’in hâtırasını ta&#8217;zîz, hırka-i şerif, sakal-ı şerif ziyaretleri, bir bakıma Allah’tan başkasına tapmaktır; dolayı­sıyla şirktir. Delâil-i Hayrat okumak yasaktır; çünkü bu, Peygamber’e ibâ­det mahiyetindedir. Hz. Peygamber’e salâtü selâm getirilir; ancak bunu bir ibâdet hâline getirmemek, “Seyyidunâ ve Mevlâna” dememek şarttır. Bu sebepten makam ile ezan okumak, Ramazan, Cuma ve kandil gecele­rinde, ezandan önce veya sonra tesbîh çekmek ve dua etmek de bid’attir.<br />
Vehhâbîler, bid’attir diye birçok mübah olan şeylere hücum etmiş­ler, yasaklamışlardır. Meselâ mevlîd toplantıları bunlardan biridir. Buna göre mevlîd okumak, okutmak, sünnet ve nafile namazları kılmak da Vehhâbîlerin yasakladıkları şeyler arasındadır(16).</p>
<p align="left">Nazar değmemesi için nazar boncuğa taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzer şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belanın, hastalığın yok ol­ması, güzel görünmek vesaire için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, sihir, büyü, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, sâlih kişi­lere, evliyaya saygı gösterip Allah’tan başkasından niyaz, dua ve yardım dilemek bid’attir, şirktir.</p>
<p align="left">Vehhâbîlere göre, Allah’a şirk koşmanın gizli ve manevî olanı da vardır. Riya olarak namaz kılmak, sofuluk etmek bu nevîdendir; çünkü bu işler, Allah’tan başkasına gösteriş için yapılmaktadır. Bir kimsenin sâlih adam gibi görünerek menfaat sağlaması da şirktir. Dehre, havaya, rüzgâ­ra sövmek şirktir.</p>
<p align="left">Camilerin süslenmesi kubbe ve minare yapılması, Hz. Peygamber zamanında olmadığı için bîd’attır. Ayrıca namazların yalnız kılınması da yasaklanmıştır. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. “Namazı terk eden kimse kâfirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürted) hük­mü verilir.(17)” Namazın cemaatle kılınması mecburîdir. “Meşru bir özrü olmaksızın cemaatle namaz kılmayıp münferiden namaz kılanların Ehl-i Sünnet ve&#8217;1-Cemâat&#8217;ten hariç Şiîlere teşbih olunması, şiddetle kötülenme­si ve suçlanması” ve cami imamlarının, namazların sonunda cemaatın teker teker yoklamasını yapıp ihmalde bulunanlara, üçüncü defa tekerrürü halinde ta&#8217;zîr cezasının verilmesi, Vehhâbîlerin davranışları arasındadır.</p>
<p align="left">Tütün ve kahve içmek İbn Abdüvehhâb’a göre çirkin ve kötü şey­lerdendir. Sigara ağzın tadını bozar, çirkin koku sebebiyle soğan ve sarım­sağa benzer, üstelik insana da zararlıdır ve hiçbir faydası yoktur. Bu sebepten sigara veya nargile içenlere, sarhoşluk için olduğu gibi kırk değ­nek vurulur. Ancak Vehhâbîlerin bugün tütün ve nargile konusundaki yasağı sürdüremedikleri görülmektedir.</p>
<p align="left">Vehhâbîlere göre, bir başka bid’at de delillerle ilgilidir. Onlara göre kesin delil Kur’ân&#8217;dır. Kütüb-ü Sitte denen altı hadîs kitabındaki dirayet ve rivayet yönünden sabit olan hadisler de delil olur. Şiîlerin, kelâmcıların, mutasavvıfların, ahlâkçıların dayandıkları hadîsler mutlak surette mevzu­dur, delil olamaz. Kur’ân ve hadîse dayanan icmâ ve ictihad muteberdir; başkası geçerli olmaz. Aklın delil olması söz konusu değildir. Kur’ân ve Sünnet zahirî anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu mânâda müteşâbihler de delildir; ancak zahiri ile ele alınır, ona göre mânâlandırılır. Bu işte aklı ve te&#8217;vîli işe karıştırmak bid’attir, küfürdür”.</p>
<p align="left">Allah’ın zâtı ve sıfatlan ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de geçen âyetler, Vehhâbîlere göre, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister müteşabih olsun, zahirlerine göre mânâlandırılmalıdır. Ümmet’in selefi, Allah’ın zât ve sıfatlarını bildiren müteşâbihleri te&#8217;vîle yanaşmamışlar ve onlar Allah’ın Kendini vasfettiği ve Resulü’nün de O’nu sıfatlandırdığı vasıfların varlığını temsil ve ta&#8217;tîle yanaşmaksızın kabul etmişlerdir. Te&#8217;vîl bid’at ehlinin işidir.</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’ın, Allah’ın zâtı ve sıfatları konusunda Ahmed İbn Hanbel’i taklîd ettiği aşikârdır. Müteşâbihlerin ve Allah’ın sıfatlarının, zahir mânâlarıyla olduğu gibi kabul edilmesi, Allah’ı cisimlen­dirmek demektir. Ehl-i Sünnet bilginleri, bu hususta Allah’ın sonradan olanlara benzemediğini ve dolayısıyla Allah’ın sıfatlarıyla ilgili müteşabih hükümlerin te&#8217;vîl edilmesinin, Allah’ı teşbih, tecsîm ve ta&#8217;tîlden tenzih için caiz ve hatta zarurî olduğunda birleşmişlerdir(18).</p>
<p align="left">Görüldüğü gibi, Vehhâbîlerîn şirk olarak gördükleri bid’atlerden çoğu, aslında göreneklerden kaynaklanan ve dinin aslı ile ilgileri bulun­mayan davranışlardır. Bunların, insanların psikolojik dünyalarının tabiî bir tezahürü olarak görülmeleri gerekir. Öte yandan Vehhâbîlerin mezar zi­yaretine karşı çıkmaları, tamamen dayanaksızdır; çünkü Resülullah (s.a.s.), kabir ziyaretlerinde bulunduğu gibi, ashâb ve selef de, İslâm’ın başlangı­cından günümüze kadar kabirleri ziyaret etmişler ve ta&#8217;zimde bulunmuş­lardır. Elbette kabirleri tapınılacak makam hâline getirmek haramdır.</p>
<p align="left">An­cak unutulmamalıdır ki, İslâm&#8217;da “ameller niyetlere göredir.” Hiç kimsenin bir kabri ziyareti sırasında duyduğu huşu ve ta&#8217;zîmi, şirk olarak değerlendir­meye hakkı olmaması gerekir; çünkü ziyaret, İslâm&#8217;da, Allah adına yapılan bir iştir ve mü&#8217;minler de kime taptıklarını bilirler, vasıta ile gayeyi birbiri­ne karıştırmayacak derecede îmân salâbetine sahiptirler. Hâsılı dîne ve imâna, mü&#8217;minlerin masum davranışlarına onların gözüyle bakmak, her şeyden önce Kur’ân ve Sünnet’in esas aldığı gayeyi anlamamak ve insanlı­ğın dini olan İslâm’ı basit bir kabile dini haline sokmaktan başka ne ile izah olunabilir?</p>
<p align="left"><strong>4. el-Emru bi&#8217;l-Ma&#8217;rûf ve’n-Nehyu ani&#8217;l-Münker:</strong></p>
<p align="left">“İyiliği emredip kötülüğü yasaklama”, bütün İslâm mezheplerinin benimsediği bir Kur’ân emridir. Ancak bunun anlaşılma tarzı, mezhepler arasında farklılık arz etmiştir. Ehl-i Sünnet, bu hususta, insanlar arasında nifak doğurmamak, karışıklığa sebep olmamak için makul olan yolu be­nimsemiş ve bu işi, her Müslümanın şartlarına uyarak yerine getirmesini istemiştir. Ayrıca Ehl-i Sünnet bu hususta, “Allah’ın Resulü üzerine düşen, ancak tebliğ etmektir&#8230;” (Mâide, 99) emrini esas almış ve zora başvurmadan yumuşaklık ve gönül hoşluğu ile, haram ve vâcib olan emir ve yasakları yerine getirmeye; mükellefe hatırlatmaya çalışmıştır”.</p>
<p align="left">Haricîler ve günümüzde yaşayan kolu İbâdiyye ise, bu görüşü, İs­lâm’a davet adı altında Müslümanlarla savaşmak şeklinde ele almışlar ve bu anlayışlarıyla, Vehhâbîlere tam bir örnek olmuşlardır. Öyle ki, Vehhâbîler, Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her yeni şeyi Bid’at saydıkları ve bid’atlere kapılmış olanlarla savaşmanın Kur’ân-ı Kerim’in, “Siz, insan­lar için ortaya çıkarılan doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz” (Al-i İmrân, 110) âyetine göre zarurî olduğuna inan­dıkları için, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara karşı kılıç kullan­maktan çekinmemişlerdir(19).</p>
<p align="left">Nitekim Suûd&#8217;un daha önce sözünü ettiğimiz, Medine’yi zaptedişi üzerine yaptığı “İslâm’ın nîmetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden razı ve hoşnut kıldınız; artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyl ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden kaçının; ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler&#8230; Hocaların derslerine devam ve her ne mev’iza ve mesele takrir ve tasvir ederler ise, mucib ve muktezâları üzere amel ve harekete gayret ve sebat ederler; şayet içinizden biri muhalefet gösterir ve itiraz ederse, cümlenizin malları, eşya ve hayatı askerim için mubahtır” şeklindeki konuşmasında, “emr-u bi&#8217;l-ma&#8217;rûf’ anlayışının izleri görülebilir.</p>
<p align="left">&#8220;İyiliği emir, kötülüğü yasaklama” anlayışının, her türlü bid’ati içine alır şeklinde tatbiki, Vehhâbîleri fevkalâde katı ve zorbaca tedbirlere sevk etmiş; Müslümanları, son asırda, Harici zihniyetinin tipik tezahürleri ile bunaltmıştır. Nitekim bu hususta Kâtib Çelebi (v.1659) şunları söyler: “Bid’atler, halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bid’at, bir hal­kın arasında yerleşip oturduktan sonra, artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak (el-Emru bi&#8217;l-Ma&#8217;rûf ve’n-Nehyu ani&#8217;l-Münker) işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk, alışıp âdet edindiği işi, eğer (ister) sünnet, eğer (ister) bid’attir, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikâdda olan bid’atler için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bid’atler hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vaizler nice yıllar kendini verip halkı bir bid’atten döndüremediler.”</p>
<p align="left">&#8220;İmdi, halk âdetini bırakmaz, her ne ise, Allah’ın istediğine göre sü­rülür gider. Ancak, başta bulunanlara, İslamların düzenini korumak ve İslâmlığın şartlarını ve esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vaizler, genel olarak halkı Sünnete rağbetlendirmek ve onları bid’atten uzaklaş­tırmak yolunda yumuşaklıkla va&#8217;z ve nasihatla yerinince üzerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Allah’ın elçisi üzerine düşen ancak bildirmektir (Mâide, 99). Tutmak halka kalır, güçle tutturmak olmaz. Kısacası, bu yol­da derinleşmek ve incelemek faydalı değildir.</p>
<p align="left">Zira, Peygamberimizin zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini Sünnete uydursalar ve araştırsalar, Sünnetten çok uzak­laşmış bulunurlar. İnsaf edip herkes kendini yoklasa, Sünnete uymakla hiç ilgisi bulunmaz. Çoğu zamanlarda çıkan istek ve sözler hiçbir yolda bid’attan sıyrılmış değildir.”</p>
<p align="left">&#8220;İmdi, ümmetin şefaatçisi -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun- olan Hazret&#8217;ten (Muhammed Mustafa) niyaz ederiz ki, bu zayıf ve çaresiz ümmetin bid’at suçlarının çokluğuna bakmayıp Allah’a îmân etmiş ve O’nun birliğini kabul etmiş olduklarından dolayı şefaati gerektirsin ve suçlarının bağışlanmasına sebep kılsın. Yoksa Sünnete tam tamına riâyet edip uymak istenirse hal müşkildir. Bu aykırılık, zamanın ve mekânın başkalığından lâzım gelir. Aslı şehir hayatı ve toplu halde yaşamak kaide­sine dayanır.(20)”</p>
<p align="left"><strong>5. Vehhabiliğin Dini Anlayış Şekilleri:</strong></p>
<p align="left">Vehhâbîlik, doğuşundan bugüne kadar, çok değişik şekillerde tavsif edilmiştir. Bir kısım yazarlar, onun “modernist” bir hareket olduğunu “İslâm reformunu”, “Yenilik ve hürriyeti” temsil ettiğini söylemişlerdir. Bu arada çoğunluk da Vehhâbîliğin Hanbelilik ile Hâricîlik karışımı bir mezhep olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Maamafih “Vehhâbîlik, Zâhiriyye, yani âyetleri mecazî anlamlarına göre yorumlamayıp olduğu gibi kabul eden bir mezhepten doğmuştur&#8221; diyenler de vardır.</p>
<p align="left">Ancak Vehhâbîlik, ne şekilde görülürse görülsün, aşikâr olan cihet şudur: Vehhâbîler, diğer bütün İslâm mezhepleri gibi Kur’ân ve Hadîsi temel kaynaklar olarak görmekle beraber, onları anlayıp tatbik etme husu­sunda onlardan ayrılmış ve yalnızca İbn Abdilvehhâb ve kendilerince muteber sayılan kimselerin görüşlerine bağlı kalmışlardır. Ancak bu hu­susta da, kendilerinin itimat ettiği kimselere tam bir bağlılık söz konusu değildir. Çünkü dinde onların sözleri de görüşleri de kesin bir delil ola­maz. Kesin delil, ancak Kur’ân ve Hadîsin, te&#8217;vîlden uzak zahirî hükümle­ridir. Bu bakımdan Allah ve Resûlü’nden başka, haramı haram, helâli helâl kılacak yoktur; çünkü Kur’ân ve Sünnet, uyulması gerekli bütün kanunları koymuştur. Kanun koyma ve ahkâm çıkarmada akla ve te&#8217;vîle yer yoktur.</p>
<p align="left">Kur’ân ve Sünnet&#8217;te belirtilen hususların zahirine sımsıkı yapışılır ve hiçbir mezhebe bağlanmadan her şey Kur’ân’ın zahirinden çıkardır. Kur’ân-ı Kerîm kesin delildir. Rivayet ve dirayet yönünden sabit olan hadîsler de delil olur. Müteşâbih âyetler de delildir; ancak bun­lar te&#8217;vîl edilmeksizin zahirlerine göre hükmolunur. Bunları te&#8217;vîl ederek tefsirde bulunmak küfürdür. Bu yüzden Allah’ın sıfatları hakiki sıfatlardır. Gerek zât, gerek sıfatlar hakkındaki âyetler, olduğu gibi kabul edilir. Bunlardan teşbih mânâları çıkacak diye zahiriyle anlam vermekten kaçınmak doğru değildir. Eğer böyle olsaydı Allah’ın Resulü bildirirdi”.</p>
<p align="left">Kur’ân-ı Kerîm ve hadîsleri, Allah’ın sıfatlarını ve müteşâbihleri bu anlayışla ele almak, kaçınılmaz bir şekilde insanı teşbih ve tecsîme götüre­cektir. Bunun içindir ki, Vehhâbîler ağır, fakat haklı tenkid ve hücumlara uğramışlardır.</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’a göre, ictihâd kapısı her zaman ve herkese açıktır. Başkalarını taklîd etmek dinden çıkmaktır. Vehhâbîler ictihâd kapısını herkese açmış olmalarına ve bir mezhebe bağlanıp ictihâd kapısını kapalı tutmanın felâket ve taassub getirdiğini söylemelerine rağmen, bizzat ken­dileri taassub ve kısır görüşlülükten kurtulamamışlardır.</p>
<p align="left">Öte yandan Vehhâbîler, amelî yönden olduğu gibi, îmân noktasın­dan da zahire bağlı kalmışlardır.</p>
<p align="left">Onlara göre îmân, daha önce de söylenildiği gibi, söz ve ameldir; artar ve eksilir, “İman, kalple tasdik, amel, dil ile söylemek ve rükünleri ile yerine getirmektir.” Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse, Vehhâbîlere göre imansızdır. Bu ise, Müslümanların cumhurunun görüş­lerinden uzaklaşıp, doğrudan doğruya Haricîlerin anlayışını benimsemek demektir. Kısaca Vehhâbîler, Kur’ân ve Sünnet&#8217;e dönüş gibi, gerçekten her münevver Müslümanın samimiyetle benimseyip gerçekleşmesi için gayret göstereceği masum bir anlayışı, neticede bir zulüm ve taassub vası­tası kılmış ve böylece, açık dedikleri ictihâd kapısını, daha da sıkı bir şe­kilde kapatmışlardır; çünkü dinin açıklanmasında yalnızca şekle, birtakım dar kalıplara ve görünüşe takılıp kalmak, aslında taassubdur ve dini kısır­laştırmak demektir.</p>
<p align="left"><strong>Sonuç olarak şunları beyan etmekte yarar bulunmaktadır: Meslekler, mezhepler ne kadar bâtıl da olsa, içinde mutlaka bir hak ve hakikat tarafı bulunabilir. Kaldı ki, her bir mezhebin içinde veya mensuplarının efkarında doğru ve yanlış tarafları bulunmaktadır. Vehhabiliğin de içinde bütün aşırılıklar ve yanlış itikat ve davranışların yanında bir takım doğrular bulunmaktadır. Yanlışlarını bu büyük İslam cemaatinin içinde azınlıkta olduklarından dolayı tashih edeceklerinde ve zamanla diğerlerinin içinde eriyip gideceklerinde şüphe bulunmamaktadır.  Tarihte gerçekten büyük hatalar yapmışlardır. Ümit edilir ki, bu yanlışlar tekerrür etmez. Hz. Ali’nin ifadesi ile “Hakkı arayıp da batılı bulan, batılı arayan gibi değildir.” Onlar, kısır görüşleri ile hakkı aramak üzere yola çıkmışlar ve İslam ümmetinden bir kısmının aşırılıklarına tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Ancak onlar büyük İslam kitlesinin gösterdiği itidali gösterememişler ve aşırılığa adeta aşırılıkla karşılık vermişlerdir.</strong></p>
<p align="left"><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p align="left">* Bu yazı Prof. Dr. Sayın DALKIRAN tarafından ekseriyet itibariyle, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’ya ait olan “Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri” adlı kitabın “Vehhabilik” başlığını taşıyan kısmına bir takım ilaveler ve konunun bütünlüğünü bozmayacak şekilde bazı kısımların çıkartılması ile hazırlanmıştır. Önemli bir kısım dipnotları verildi ise de bazılarını kitabın kendisine havale ile terk edildi. Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir2004, s.89-111.</p>
<p align="left"><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p align="left">(1) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 115.</p>
<p align="left">(2) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 43.</p>
<p align="left">(3) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 4-5.</p>
<p align="left">(4) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 27-29.</p>
<p align="left">(5) Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Fıkbi Mezhepler Tarihi, çev. Doç. Dr. Abdülkadir<br />
Şener (Ankara 1968), 3/221.</p>
<p align="left">(6) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 20-21.</p>
<p align="left">(7) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 13-17.</p>
<p align="left">(8) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 167.</p>
<p align="left">(9) Vehhâbîler böyle söylemelerine rağmen, kendileri tam zıddı bir davranışı sergilemişlerdir. Nitekim &#8220;İbn Vehhâb, ‘bir kimse Peygamber&#8217;e tevessül ederse kâfir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhâb, âlim bir adamdı. Birgün kardeşine sordu: “Erkân-i İslâm kaçtır?” O da, “beştir”, cevabını verdi. O da, “sen bunlara altıncısını ilâve ediyorsun, sana tâbi olmayı din erkânından sayıyorsun”, dedi. Bir diğeri ona “İslâm&#8217;ın şartı müslümanları tekfir etmek değildir”, demişti. Bkz. Yusuf Ziya Yörukan, &#8220;Vehhâbilik&#8221;, İFD., 1953-1/61-63.</p>
<p align="left">(10) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 168-172.</p>
<p align="left">(11) Örnekler için bkz. Abdülkerim Polat, Teymiyyecilik-Vehhâbilik, İstanbul 1977, 56 vd., 109 vd..</p>
<p align="left">(12) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 385-387.</p>
<p align="left">(13) Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.</p>
<p align="left">(14) Ahmet Emin, Zu’amâu’l-Islâh fî Asrı’l-Hadîs, Beyrut ts., s. 19-20; A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 81.</p>
<p align="left">(15) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, 299 vd..</p>
<p align="left">(16) A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 88.</p>
<p align="left">(17) Ahmed b. Nâsır en-Necdî, el-Fevâkihu’l-Azâb fi’r-Reddi alâ men lem Yahkum bi’s-Sünneti ve’l-Kitâb (el-Hediyyetu’s-Sunniyye içinde), s. 66’dan naklen A. Vehbi Ecer, a.e., s. 86.</p>
<p align="left">(18) Örnekleri için bkz. Sayın Dalkıran, Aklın Büyük Yanılgısı Tanrılaştırma, İstanbul 1995.</p>
<p align="left">(19) Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.</p>
<p align="left">(20) Katip Çelebi, Mizanu’l-Hak, 65-67</p>
<p align="left">Sayın Dalkıran (Prof. Dr.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/">Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
