<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sabır | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sabir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:24:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sabır | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:06:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ve Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[rızkın sağlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28048</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi</strong></p>
<p>Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p><strong>1.</strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ sana rızık vereceğini kitabında taahhut etmiş ve senin için bunu tekeffül etmiştir.Dünya hükümdarlarından birisi seni bu gece misafir edeceğini ve sana akşam yemeği vereceğini vadetse ve sen de hükümdar hakkında onun yalancı değil, doğru sözlü olduğu ve verdiği sözden asla caymadığı konusunda hüsnüzanna sabip olsan ne düşünürsün? Hatta hükümdar şöyle dursun, çarşı esnafından birisi ya da dış görünüşüyle hakikatini senden gizleyen ve seninle iyi ilişkiler kuran bir<sup> </sup>Yahudi, bir Hristiyan veya bir Mecusi sana bunu vadetse ne olur? Onun verdiği söze güvenir,sözüne itimat eder ve bu güveninden dolayı o gece akşam yemeğini kendin hazırlamakla uğraşmazsın.</p>
<p>Peki ne oluyor da Allah sana rızkı vadettiği, taahhüt edip senin için tekeffül ettiği, dahası birçok yerde rızkı vereceğine dair ye­min ettiği hâlde sen O’nun vaadine itimat etmiyor, sözüne ve ta­ahhüdüne güvenmiyor ve ettiği yemini dikkate almıyorsun! Hat­ta ve hatta kalbin rızık konusunda ızdırap çekiyor ve bunu dert ediniyor. Bu ne büyük bir perişanlıktır, keşke vebalini görseydin! Bu ne büyük bir musibettir, keşke cezasını bilseydin!</p>
<p>Ali b. Ebû Tâlib’den şu beyitler nakledilir:</p>
<p><em>Allah&#8217;ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun? Akıbetlerin korkusundan güvende mi oluyorsun?</em></p>
<p><em>Müşrik bile olsa sarrafin garantisini razı olup Rabbinin verdiği taahhüde razı olmuyor musun?</em></p>
<p><em>Sanki sen Onun kitabındakileri okumamış gibisin, İmanın zayıf yakînden uzak kalmışsın.</em></p>
<p>İşte bu yüzden bu davranış inşam şüpheye götürür ve -Allah muhafaza- böyle düşünen insanın marifet ve dinini kaybetme­sinden korkulur. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Eğer müminler iseniz ancak Allah a güvenin.’ (Mâide 5/23) ve “Müminler yalnız Allah a güvenip dayansınlar.’ (Tevbe 9/51) buyurur.</p>
<p>Dinine ihtimam gösteren mümine bir tek bu nükte dahi ye­ter. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p><strong>2.</strong>Bilmelisin ki rızık taksim edilmiş olup bu durum, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Resulullah’ın hadislerinde doğrulanmıştır. Yine bilmelisin ki Allah’ın taksimi değişmez. Rızkın taksim edil­diğini inkâr edersen ya da aksi olabileceğini düşünürsen -Allah korusun- küfür kapısını çalmış olursun. Buna mukabil Allah’ın taksiminin hak ve değişmez olduğunu bilirsen o zaman da rızık peşinde koşmanın ve bunu talep etmenin ne faydası olabilir! Böyle yapmakla eline geçecek olan tek şey dünyada zillet ve aşa­ğılanma, ahirette ise zorluk ve hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) &#8220;Balığın ve öküzün sırtına, bu falancanın rızkıdır diye yazılıdır. Rızık için hırslanan kişinin ancak çektiği zahmet artar.” buyurmuştur.<sup>12</sup></p>
<p>Bu anlamda şeyhimiz şöyle der: “Senin çiğnemen için takdir edilen şeyi senden başkası çiğneyemez. O hâlde rızkını zilletle değil, izzetle ye.” Bu gerçekten de ikna edici, güzel bir nüktedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeyhim imam Cüveynî’den, hocasının şu sözünü aktardı­ğını işittim: “Rızık konusunda beni ikna eden şeylerden biri de şudur: Bir düşündüm ve nefsime, ‘Bu rızık hayatın ve yaşamın de­vam etmesi için değil midir?’ dedim. Nefsim ‘Evet’ dedi. Ardın­dan ona, ‘Peki insan öldüğünde rızıkla ne yapar?’ diye sordum. Nefsim ‘Hiçbir şey’ dedi. Bunun üzerine, ‘Kulun yaşamı sadece Allah Teâlâ’nın hâzinelerinde ve O’nun elindeyse rızık da böyle- dir. İsterse bana verir, isterse vermez. Bu benim için gayb olup Al­lah Teâlâ’nın eline bırakılmıştır. Onu istediği gibi düzenler. Ben ise bu hususta sakin olmalıyım’ dedim.”</p>
<p>Bu izah hakikat ehli için gerçekten de ikna edici, hoş bir nük­tedir.</p>
<p><strong>4.</strong>Bu başlık altında daha önce zikrettiğimiz gibi Allah Teâlâ kulun rızkını taahhüt etmiştir fakat O yalnızca hayatın sürdürü­lebileceği kadarlık rızkı tekeffül etmiştir. Bu rızkın içerisinde be­denin ayakta kalıp ibadet için kuvvet bulacağı kısım vardır.</p>
<p>Yiyecek ve içecek için sebeplere tevessül etme konusuna ge­lirsek, şayet kul kendini Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye adar ve Oha tevekkül ederse belki rızık yollarından engellenebilir fakat bu ko­nuyu kafaya takıp endişelenmez. Zira kul meselenin hakikatini bilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ sadece insan bünyesinin ayakta kalabileceği kadarlık rızkı taahhüt etmiştir. Zaten Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekli olduğu ve O’ndan beklenen rızık da budur, başka bir şey değil. Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ kuluna ömür verip onu ibadetle sorumlu tuttuğu müddetçe kendisine hakkıyla ibadet ve hizmet etmesi için kulunu ayakta tutacak rızkı da verecektir. Maksadımız işte budur. Allah Teâlâ İstediği her şeye güç yetirendir. O isterse yiyecek ve içecekle, isterse çamur ve toprakla isterse melekler gibi teşbih ve zikirle, isterse de bunların hiçbiri olmaksızın kulunun bünyesini ayakta tutar.</p>
<p>Şu hâlde kulun talebi yemek, içmek, şehvet ve lezzet elde et­mek değil, ibadet için güç kazanıp ayağa kalkmaktır. Dolayısıyla sebeplere itibar edilmesinin manası yoktur, zahidler işte bu se­beple günler ve geceler boyunca yolculuk yapmaya güç yetirebil- mişlerdir.</p>
<p>Zahidlerden bir kısmı on gün boyunca bir şey yememiş, ba­zıları ise bir ay veya iki ay bir şey yemeden güçlü kalabilmiştir. Kimileri çöldeki kumu yemiştir de Allah Teâlâ kumu onun için gıdaya çevirmiştir. Sevrî’nin Mekke’de yiyeceği bitince on beş gün boyunca kum yiyerek yaşadığına dair nakledilen hadise de bu ka­bildendir.</p>
<p>Ebû Muaviye el-Esved der ki: “İbrahim b. Edhem’i yirmi gün boyunca çamur yerken gördüm.”</p>
<p>A’meş aktarıyor: “İbrahim et-Temyî bana, ‘Bir aydan beri bir şey yemedim.’ dedi. Ben ‘Bir aydan beridir mü’ deyince Aksine, iki aydır bir şey yemedim. Yalnız birisi bana bir salkım üzüm ver­mişti Ben de onu yedim ama şu an midemden rahatsızım.’ dedi.”</p>
<p>Bu gibi durumlara asla şaşırma! Zira Allah’ın, istediği her şeyi yapmaya gücü vardır. Bir hasta görürsün, bir ay boyunca bir şey yiyemez fakat yaşamaya devam eder. Hâlbuki hasta olan birisi her halükârda kuvveti yerinde olana nispetle daha zayıf, tabiat itiba­riyle daha dayanıksızdır.</p>
<p>Açlıktan ölenlerse tıpkı çok yemekten ve hazımsızlıktan ölenler gibi aslında ecelleri geldiği için hayata göz yumarlar. Ebû Said el-Harrâz’ın şöyle dediği bana ulaştı: “Allah Teâlâ üç günde bir bana yemek verirdi. Bir ara çöle girdim ve üç gün boyunca ağzıma lokma girmedi. Dördüncü güne gelince zayıf düştüğümü hissettim ve olduğum yere oturdum. O sırada hâriften, ‘Ey Ebû Said! Yemek mi yoksa kuvvet mi senin için daha sevimlidir?’ diye bir ses duydum. ‘Sadece kuvvet isterim’ dedim ve yerimden kalktim. Üç günlük açlığı az bulduğum hâlde hiçbir şey yemeden on iki gün daha yol gittim. Hiç acı da çekmedim.”</p>
<p>Kul, rızık elde edecek sebeplerin kendisinden engellendiğini görür ve Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini bilirse emin olsun ki Allah Teâlâ ona güç kuvvet verecektir. Bu hususu kul asla endi­şe etmesin. Aksine böylesine bir ikram ve ince tutum karşısında Allah Teâlaya çokça şükretmesi lazımdır. Zira Allah rızkı elde edecek sebepleri aramaktan kendisini kurtarmış ve ibadet etme­sine yardımcı olacak şeyi ona vermiştir. Bu sayede kulun isteği ve hedefi gerçekleşmiş, Allah Teâlâ rızık aramanın ağırlığı ile vasıta bulma derdini kuldan uzaklaştırmış, insanlarla olan bağlantısını kesmiş ve kendisine kudretinin yolunu göstermiştir. Allah bu ku­lun hâlini meleklerin hâline benzetmiş ve verdiği bu nimetle onu, hayvanların ve avamın mertebesinden daha yüksek bir yere yer­leştirmiştir. Bu temel meseleyi iyi düşünüp anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle büyük bir kazanç elde edesin.</p>
<p>Bu kitapta meseleleri kısa tutacağımızı söylememize rağmen tevekkül başlığında sözü uzattığımızı düşünebilirsin. Allah’a ye­min ederim ki insanların tevekküle duyduğu ihtiyacın yanında bizim söylediklerimiz az bile! Zira ibadete dair en mühim husus tevekküldür. Dahası, dünya ve ibadete dair ne varsa tevekkül et- rafında dönüp durur. Dolayısıyla bu hususta himmeti olan kişi tevekküle tutunsun ve meseleye gerektiği gibi riayet etsin. Aksi hâlde kul, hedefinden uzakta kalır.</p>
<p>Allah’ı tanıyan ahiret âlimlerinin işlerini Allaha tevekkül etmeleri, kendilerini Ona ibadete adamaları ve Onun dışındaki her şeyle alakalarını kesme üzerine bina etmeleri, sahip oldukları basireti sana gösteren delillerdir. Onlar bu konuda nice kitaplar yazıp nice tavsiyelerde bulundular. Allah Teâlâ da onlara yönetici­lerden yardımcılar ve dostlar gönderdi. Böylelikle Kerrâmiye’nin zahid imamlarından hiçbir gruba nasip olmayan hâlis hayra eriş­tiler. Kerrâmiye imamları mezheplerini doğru olmayan usuller üzere bina etmişlerdi. Biz ise imamlarımızın <em>minhâcı</em> (yöntemi) üzere devam ettiğimiz müddetçe aziz olacağız.</p>
<p>Camilerimizden ve medreselerimizden her zaman değerli insanlar çıkar. Bu insan­lar ya Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Hâmid el-lsferâyînî, Ebu t-Tayyib et-Taberî, İbn Fûrek ve üstadımız Cüveynî gibi ilimde önde olan şahsiyetler ya da Ebû İshak eş-Şîrâzî, Ebû Saîd es-Sûfî, Nasr el-Makdisî ve diğerleri gibi ibadette sadık olan ve ilim ve zühd bakımından ümmetin fevkinde olan kişilerdir. Daha sonra kalp­lerimiz zayıfladı ve zararı faydasından çok olan ilişkilerle kirlen­dik. İşler geriledi, insanların himmetleri azaldı. Bereketler uçup gitti, lezzeti ve zevki kaybolup gitti, öyle ki neredeyse hiç kim­se safiyane ibadetle, ilim ve hakikatle iştigal edemez hâle geldi. Şu an yüzümüze vuran aydınlık (elimizdeki ilim ve amel) Haris el-Muhâsibî, Muhammed b. îdris eş-Şâfıî, Müzeni ve Harmele gibi dinin önderleri olan selefimizin ve mütekaddim şeyhlerimi­zin <em>minhâa</em> (üslubu) üzere olanlardan kaynaklanmaktadır. Allah onlardan razı olsun. Onlar şu şiirde anlatılan kimseler gibidirler:</p>
<p><em>Allah kavimleri korudu, onlar da Rablerinin hakkını, Verdikleri sözden caymadılar, sözlerine aykırı davranmadılar.</em></p>
<p><em>Akıp giden günleri yalnızca iffetle geçirdiler. Efendilerinin sevgisinden başka bir şey görmediler.</em></p>
<p><em>Onlar en faziletliler, Allaha yakın olan doğru sözlü kimselerdir, Amaçları da efendilerin efendisine gitmektir.</em></p>
<p><em>Sabreden herkesin sabır düğümü çözülüp gitse de, Günler onların sabır düğümlerinden birini dahi çözemedi.</em></p>
<p>Biz ilk başlarda sultanlardık, sonradan sıradan ahali olduk; süvariydik, piyade olduk. Umulur ki doğru yoldan tamamen kop­mayız. Musibetlere karşı yardım edecek olan Allah’tır. [Elimizde kalan ilim ve ameli] bizden almamasını dileriz. Şüphesiz ki O çok cömerttir, bol bol veren ve merhameti çok olandır. Allah’tan baş­ka güç ve kuvvet de yoktur.</p>
<p>İşi Allah’a bırakma hususuna gelince bu noktada şu iki esası iyi düşün:</p>
<p><strong>1</strong>.Bilirsin ki bir işi seçmek sadece o işin içini, dışını, başını ve sonunu yani tüm yönlerini bilen kişi için mümkündür. Kişi bir işin tüm yönlerini bilmezse hayırlı ve doğru olanı seçmek yerine kötü ve helak edici olanı seçebilir. Mesela sen bir bedeviye ya da bir köylüye veyahut bir koyun çobanına, “Şu dirhemlerin iyisini kötüsünden benim için ayır.” desen bunu yerine getiremez. Aynı şekilde sarraf olmayan bir esnafa desen belki o da zorlanır.</p>
<p>O hâlde dirhemleri altın, gümüş ve özel şeyler hakkında bilgi sahibi olan tecrübeli sarrafa gösterirsin. İşleri her yönüyle kuşatıp bilmek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah için mümkün oldu­ğuna göre, ortağı olmayan Allah&#8217;tan başka hiçbir varlığın bir işi seçmeve düzenleme hakkı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O&#8217;nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur.&#8221; (Kasas 28/68) ve &#8220;Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.&#8221; (Nemi 27/74) buyurmaktadır.</p>
<p>Anlatılır ki salih bir zata Allah Teâlâ tarafindan, &#8220;Ne istersen verilecek&#8221; denilince şöyle demiş: &#8220;Her şeyi bütün yönleriyle bi­len birisi hiçbir şey bilmeyen birisine ne istersen verilecek diyor. Benim için neyin iyi olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim! Benim yerine sen seç.&#8221; Bu mesele de işte böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir adam sana gelse ve &#8220;Ben senin bütün işlerinle ilgilenir ve yararına olan bütün ihtiyaçlarım üstlenip yerine getiririm. Sen bütün işlerini bana bırak ve kendi işlerinle ilgilen.&#8221; dese ve bu adam senin nezdinde döneminin en bilgili, en hikmetli, en güçlü, en merhametli, en takvah, en doğru sözlü ve en vefalı kişisi olsa; bu teklifi değerlendirmez ve bunu sana verilen büyük nimet olarak görmez misin? Böylesi güzel bir teklif karşısında minnet duymaz, o kişiye en güzel şekilde şükranım sunmaz ve övgüde bulunmaz mısın?</p>
<p>Bu kişi yararlı olup olmadığım bilmediğin bir hususta senin adına bir seçim yapsa bundan dolayı huzursuzluk hissetmez, ak sine onun yapacağı seçime ve düzenlemeye güvenir ve mutmain olursun. Sen onu vekil olarak belirledikten ve o da sana en iyisini yapacağını taahhüt ettikten sonra bilirsin ki; mesele her ne olursa olsun senin adına yalnızca hayırlı olanı seçecek ve sadece senin iyiliğine olanları gözetip dikkate alacaktır.</p>
<p>O hâlde sana ne oluyor da işlerini gökyüzünden yeryüzüne ne yarsa her şeyi düzenleyen <em>(müdebbirü’l-emr)</em> ve âlemlerin Rab­bi olan Allah’a işlerini bırakmıyorsun! İşini bilginlerin en bilgili­si, kudretlilerin en kudretlisi, merhametlilerin en merhametlisi ve zenginlerin en zengini olan Allah a bırak ki ince bilgisi ve güzel düzeniyle senin bilgi seviyeni aşan ve aklının alamayacağı şeyleri senin adına seçsin, sen de akıbetini ilgilendiren işlerle ilgilen. Al­lah, sırrını bilemeyeceğin bir şeyi senin adına seçtiği zaman sonuç her ne olursa olsun buna razı ve mutmain ol. Doğru ve hayır işte budur. Bunu iyi düşün ve anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle doğru yola erişesin. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p>Kaza ve kadere razı olma hususuna gelirsek bu noktada ikna edici şu iki hususu dikkatli bir şekilde düşünüp anlarsan yeterli olur:</p>
<p><strong>1.</strong>Kadere rıza gösterirsen hem bu dünyada hem de ahirette fayda elde edersin.</p>
<p>Bu dünyada elde edeceğin fayda, kalbi gereksiz şeylerle dol­durmamak ve bu sayede daha az üzülmektir. Bazı zahidler bu an­lamda, “Mademki takdir haktır, o hâlde üzülmek boşuna&#8221; sözünü dile getirmiştir. Bu sözün aslı, Hz. Peygamber’in îbn Mesûd’a söylediği şu cümledir: “Çok fazla üzülme. Zira takdir edilen ger­çekleşir, senin rızkın olmayan şey de sana gelmez.’<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bu hadis, Efendimizin (sav) az lafızla çok mana dile getirdiği kapsamlı bir sözüdür.</p>
<p>Kadere rıza göstermen hâlinde ahirette elde edeceğin fayda ise Allah Teâlâ’nın sevabı ve rızasıdır. Nitekim O, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Onun rızasını kazanmaktan ötürü mut­ludurlar.” (Mâide 5/119) buyurmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla kadere rıza göstermemek bu dünyada yok yere dertlenmeye, üzülmeye ve rahatsızlığa sebebiyet verirken ahirette de günaha ve ceza görmeye neden olur. Zira kader her halükârda gerçekleşecek olup senin üzülmenle ya da kızgın olmanla değişe­cek değildir. Bu anlamda şöyle bir şiirde vardır:</p>
<p><em>Ey nefis! Takdir edilene sabret.</em></p>
<p><em>Takdir edilmeyenler hususunda ise güvendesin.</em></p>
<p><em>Bil ki takdir edilen kesinlikle gerçekleşecektir, Sen ona sabretsen de sabretmesen de.</em></p>
<p>Netice itibariyle akıllı kişi kalp huzurunu ve cennet sevabını boş yere üzülmeye, günaha girmeye ve en nihayetinde cezalandı­rılmaya tercih etmez.</p>
<p><strong>2.</strong>Kaza ve kadere razı olmayıp kızgınlık göstermek -Allah Teâlâ rahmetiyle korumazsa- kişinin tehlikeye, zarara, küfre ve nifaka düşmesine sebep olur. Allah Teâlâ’nın şu sözünü iyi dü­şün: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içle­rinde hiçbir sıkıntı duymaksızm onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65) Allah bu sözünde elçisinin takdirine nza göstermeyenlerin iman etmiş ol­malarını reddedip bu hususta yemin etmişken Allah’ın takdirine nza göstermeyenin hâli nice olur!</p>
<p>Rivayet edilir ki bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Kim benim takdirime razı olmaz, verdiğim musibete sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine başka bir ilâh edinsin.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Burada Allah Teâlâ sanki şöyle diyor: “[Takdir ettiğim şeyi beğenmeyip] kızgınlık gösteren bu kişi benden ilâh olarak razı değildir. O hâlde kendisine, razı olacağı başka bir ilâh edinsin.” Akleden kişi bu ifadenin tehdidin zirvesi olduğunu anlar. Ken­disine, “Kulluk ve rablik nedir?” diye sorulan sâlik, verdiği şu ce­vapta ne kadar doğru söylemiş: “Rab takdir eder, kul ise buna razı olur. Şayet Rab takdir eder de kul razı olmazsa ne Rablik kalır ne de kulluk.”</p>
<p>Bu meseleyi iyi düşün ve kendine bir bak! Umulur ki Allah Teâlâ’nın yardımı ve tevfîkiyle selamete erersin.</p>
<p>Sabır konusuna gelirsek, o acı bir ilaç ve hoş olmayan bir içe­cektir. Bununla birlikte sabır her türlü menfaati sana getiren ve zararlı ne varsa senden uzaklaştıran bereketli ve kıymetli bir şey­dir. Sabır böylesi bir ilaç olduğuna göre akıllı insan, “Bir anlık acı ama bir yıllık rahatlık” diyerek nefse kötü gelmesine rağmen onu içer ve yudumlar; acı ve keskin olsa da buna katlanır.</p>
<p>Sabrın sana getireceği menfâatlere değinmek gerekirse sabrın dört türü olduğunu bilmelisin:</p>
<p><strong>1.</strong>Taate sabretmek</p>
<p><strong>2.</strong>Masiyetten sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın gereksiz şeylerinden sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>4.</strong>Belalara ve musibetlere sabretmek.</p>
<p>Kul sabretmenin acısına katlanır ve yukarıda sayılan dört yerde sabır gösterebilirse taatlerini yerine getirir; istikâmet üzere yüksek mertebelere ve en nihayetinde büyük sevaba nail olur. Ayrıca dünyanın masiyetleriyle, belalarıyla ve bunun ahirette neden olacağı sonuçlarıyla karşılaşmaz. Sabreden kul, dünyalık talep etmekle sınanmaz. Zira dünyada bir şeyler elde etmekle meşgul olmayacağı için ahirette de bunun sonucundan kurtulmuş olur. Aynı şekilde kul, imtihan edildiği şeylere sabredeceği için elde et­tiği sevaplar boşa uçup gitmez. O hâlde sabır gösterilmesi hâlinde kul taatlerini yerine getirebilir, yüksek dereceler ve sevaplar elde edebilir. Bunların yanı sıra takva ve zühd hayatı hâsıl olur; Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin ayrıntısını bilmediği bir karşılık ve büyük sevap elde edilir.</p>
<p>Sabrın, zararları insandan uzak tutması şöyle gerçekleşir: Sab­retmek bu dünyada endişe çekmenin yükünden ve bu halin kas­vetinden, ahirette ise onların günahından ve cezasından kurtarır.</p>
<p>Buna mukabil insan sabretme konusunda zayıf kalır ve kay­gı yolunu tutarsa elde edeceği tüm menfaatleri kaçırdığı gibi her türlü zarara da müptela olur. Zira taatin meşakkatine sabret­meyen kul onları yerine getiremez. Getirse bile onu korumaya ve devam ettirmeye sabredemeyeceği için ameli hiç olup gider. Veyahut kul, masiyetten sakınmaya sabredemezse kendisini ma- siyetin içinde buluverir. Dünyanın gereksiz fazlalıklarından uzak durmaya sabredemezse bunlarla meşgul olmaya başlar. Aynı şekil­de başına gelen bir musibete sabretmeyen kul, sabretmesi hâlinde elde edeceği sevaptan mahrum kalır. Dahası sabretmek yerine o kadar çok kaygılanabilir ki kendisine verilecek karşılıktan mah­rum kalır.</p>
<p>En nihayetinde kulun başına iki musibet gelmiş olur: Birincisi, maksattan mahrum kalmak iken İkincisi, sabretmediği için sevabı ve ecri kaçırmaktır. Dolayısıyla hem hoşuna gitmeyen bir şeye maruz kalmış hem de sabretmekten mahrum kalmış olur. Bu manada “Bir musibete sabretmekten mahrum kalmak, musi­betin kendisinden daha şiddetlidir.” denir. O hâlde mevcut olanı yok edip götürdüğü gibi kaçıp gideni de geri getiremeyecek olan bir şey için üzülmenin ne faydası var! Bunlardan birini kaçırsan bile en azından diğerini kaybetme.</p>
<p>Hz. Ali’nin şu kelamı, az lafızla çok anlam ifade eden sözler­dendir: “Şayet başına gelenlere sabredersen Allah’ın takdir etmiş olduğu şey gerçekleşir ve sevap kazanırsın. Yok, sabretmez ve en­dişelenirsen Allah’ın takdiri yine gerçekleşir ama sen günahkâr olursun.”<sup>15</sup></p>
<p>Kanaatimce meselenin özü şudur: Kalbi alışılmış şeylerden uzak tutmak; Allah Teâla ya hâlisâne tevekkül etmek, işleri düzenlemeyi bırakmak ve iç yüzünü bilmediğin için işleri Allah Teâlaya havale etmek suretiyle nefsi [kalpte] yer edinmiş âdetler­den koparıp atmak; nefsi öfkeden ve kaygıdan alıkoymak -ki nefis bunları çok ister- ve nefsi rıza ile dizginlemeye zorlayıp her ne kadar nefret etse de ona sabır şerbetini içirmektir. Bütün bunlar gerçekten de aci bir iş, zor bir ilaç ve ağır bir yüktür ama aynı za­manda sağlam bir tedbir ve dosdoğru bir yoldur. Böyle yapılması durumunda övgüye layık bir akıbet ve mutlu mesut haller kulu beklemektedir.</p>
<p>Evladına karşı şefkatli davranan zengin bir baba düşün. Şayet bu baba yavrusunun yediği bir hurmayı ya da elmayı bozulmuş olduğu için elinden alsa, yavrusunu kendisine sert davranan bir öğretmene teslim etse, çocuğunu gün boyu yanında tutup onun canını sıksa veyahut onu bir hacamatçıya götürse ve hacamatçı evladının canını yakıp onu endişelendirse ne düşünürsün! Yaban­cılara dahi bol bol ikramda bulunan babasının, evladının elinden yiyeceği almasını bir cimrilik olarak mı görürsün! Yoksa elindeki her şeyi evladı için saklayıp biriktiren bu babanın hareketi sence çocuğunu zelil kılmak için midir? Ya da baba çocuğunu sevme­diği için böyle davranarak onu yormak ve ona eziyet etmek mi istemiştir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zira evlat babası için gözünün nuru, kalbinin meyvesidir. Evladının üzerine rüz­gâr esse bile babasına ağır gelir. Durum kesinlikle böyle değildir. Bir baba evladı adına iyi olanın bu olduğunu bildiği için böyle davranır ve yine baba bilir ki evladı bu şekilde az bir yorulmayla büyük bir hayra ve menfaate ulaşacaktır.</p>
<p>Peki işini seven, insanlara tavsiyelerde bulunan ve mesleğinde uzman olan bir doktora ne dersin? Eğer bu doktor susuzluktan artık ciğerleri yanan, bitkin düşmüş bir hastaya su vermek yerine, hastanın nefsinin ve tabiatının zorlandığı, tadı kötü olan bir ilaç içirse sence bunu hastaya düşman olduğundan ötürü ve ona ezi­yet etmek için mi yapmaktadır? Asla! Aksine hastanın iyiliği için böyle yapmaktadır. Zira doktor çok iyi bilmektedir ki hastanın bir anlık ihtiyacını karşılamak aslında onun hayatını tehlikeye sokacak ve belki de ölümüne neden olacaktır. Hastaya su verme­mesi aslında hastanın iyileşmesi ve hayatta kalması içindin</p>
<p>O hâlde şimdi Allah Teâlâ’nın senden bir ekmeği ya da bit miktar parayı esirgediğini düşün. İyi bilmelisin ki Cenab-ı Allah senin istediğin şeye sahiptir ve istediğin şeyi sana ulaştırmaya kâdirdir. Cömertlik ve ihsan O’nun sıfatlardır. Allah senin hâlini de bilmektedir, zira O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O&#8217;nun için ne yokluk ne acizlik ne bir şeyin gizli kalması ne de cimrilik söz ko­nusudur. Allah Teâlâ tüm bu eksikliklerden münezzehtir. O, zen­ginlerin en zengini, kudreti olanların en kudretlisi, bilginlerin en bilgini ve cömertlerin en cömerdidir. O hâlde hakiki olarak şunu bil ki Allah’ın senden bir şey esirgemesi senin iyiliğin içindir. O, senin için iyi olanı seçmiştir. Zaten Allah Teâlâ, “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 2/29) buyurmuş­ken aksi nasıl söz konusu olabilir ki!</p>
<p>Kendisini sana tanıtan (yani sana marifetullah nimetini ve­ren) Allah’ın senden bir şey esirgemesi nasıl mümkün olabilir ki! Dünyadaki bütün nimetler Onu tanımanın yanında yok hük­mündedir.</p>
<p>Meşhur bir hadiste geçtiği üzere Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şefkatli bir çobanın, uyuz hastalığı bulunan yerlerden develeri­ni koruduğu gibi ben de dostlarımı dünya nimetlerinden koru­rum.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>O hâlde Allah seni zorlu bir imtihana sokmuş ise iyi bil ki bunu seni sınamaya ve imtihana sokmaya muhtaç olduğu için yapmamaktadır. Allah senin hâlini bilmekte ve güçsüzlüğünü görmektedir. O, sana karşı son derece merhametli davranır. Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırla: “Allah’ın kuluna karşı merhame­ti, müşfik bir annenin evladına karşı olan merhametinden daha fazladır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Eğer bunu anlarsan bilirsin ki Allah, başına gelen bu kötü olayı senin iyiliğin için yaşatmıştır. Bu iyiliğin ne olduğunu sen bilmesen de Allah bilir. Bu anlamda insanlar arasında en fazla belaya maruz kalan kişilerin, Allah’ın sevdiği ve seçtiği dostlan olduğunu görürsün. Hz. Peygamber buyurur ki “Allah bir toplu­luğu severse onları belaya uğratır.’<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[18]</sup></a> Yine Efendimiz (sav) “İnsan­lar arasında en fazla belaya maruz kalanla peygamberlerdir. On­lardan sonra şehitler gelir. Ardından da derecelerine göre üstün olanlar sıralanır.’ buyurmaktadır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[19</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ’nın dünya nimetlerini senden esirgediğini ya da sana çok fazla musibet ve bela verdiğini görürsen bil ki O’nun nezdinde kıymetlisin ve O’nun katında üstün bir yere sahipsin. Böyle yapmakla Allah seni dostlarının yoluna girdirmektedir. Şüphesiz ki Allah senin hâlini görmekte olup dünya nimetlerini senden esirgemeye ihtiyacı yoktur. Zira &#8220;Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altında­sın.” (Tûr 52/48) buyuran O’dur. Dahası, iyiliğini gözettiği, ecrini ve sevabını artırdığı ve kendi katında değerli insanların konum­larına yükselttiği için Allah Teâlâ’nın sana lütufta bulunduğunu bilmelisin. Göreceksin ki senin için nice övülen sonuçlar ve nice kıymetli nimetler hasıl olacak Lütfü ve keremiyle muvaffak kıla­cak olan yalnızca Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:185-198</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>12.</sup>Bu hadisin aslı bulunamamıştır.</p>
<p>13.Ebubekir Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, <em>el-ÂhAd vel-mesAni,</em> dik Bâsim el Cevâbira (Arabistan: Dâru’r-râye, 1991), 2806; Beyhakî, <em>-Şu ‘ab,</em> 1144.</p>
<p>14.Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 22/320; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dimaşk, </em>21/59.</p>
<p>15.İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 9/139.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[16]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/10; İbn Ebud-Dünyâ, <em>et-Tevâzu vel- hamûl,</em> thk. Muhammed Abdülkadir Atâ (Lübnan: Dâru’l-kütübi’l-il- miyye, 1989), 9; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 61/59.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[17]</sup></a> Buhâri, <em>d-CAmius-sahîh,</em> 5999; Müslim, <em>el-Câmius-sahîh,</em> 2754.</p>
<p>18.Tirmizi,es Sünen,2396;İbn Mace,es Sünen,4031</p>
<p>19.Hakim,el Müstedrek,1/40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[</sup></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tıb ve Ebû Alî Sakafî&#8217;nin  Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[tıb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27889</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;[1] Bize Muhammed b. Abdurrahîm,[2] ona Süreye[3] b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl</p>
<p>Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Abdurrahîm,<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[2]</sup></a> ona Süreye<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[3]</sup></a> b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, ona Sâlim el-Aftas, ona Sâîd b. Cübeyr, ona da İbn Abbâs&#8217;ın (r.a.), Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamatla kan alma, bal şerbeti ve ateşle dağlama. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221;<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bize Ayyâş b. el-Velîd anlattı, ona Abdü&#8217;l-A&#8217;lâ, ona Sâîd, ona Katâde, ona Ebû Mütevekkil, ona da Ebû Saîd&#8217;in anlattığına göre:</p>
<p>Bir adam Peygamber&#8217;e (s.a.v.) gelerek, &#8220;Kardeşim kar­nından şikâyet ediyor,&#8221; dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): &#8220;Ona bal şerbeti içir!&#8221; buyurdu. Adam sonra üçüncü defa<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[5</sup></a> geldi. (Hastalığın geçmediğini söyledi) ve Resûl, &#8220;Bal (şerbeti) içir.&#8221; diye buyurdu. Sonra dördüncü defa<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[6]</sup></a> geldi ve Yine Hz- Peygamber ona: &#8220;Bal şerbeti içir diye buyurdu.&#8221; Adam: İçirdim/&#8217; dedi. Bunun üzerine Peygamber: &#8220;Allah sözünde doğrudur. Kardeşinin karnı yalancıdır buyurdu.&#8221; Sonra bir kere daha içirdi ve bu sefer kardeşi hastalıktan kurtuldu.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivâyet ettiğine göre, Allah şifâsını, yani derman ve ilacını göndermediği bir dert göndermemiştir.</p>
<p>Ardından, başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamat yapmak, bal şerbeti veya ateşle dağlamaktır. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221; Üçüncüsü nehyedilmiştir, yani dağlamak.</p>
<p>Diğer hadiste, bir adam Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) yanma ge­lerek, &#8220;Kardeşimin karnı ağrıyor,&#8221; dedi. Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Adam gitti ve tekrar geri döndü. Hz. Peygamber bir kez daha: &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Ve bir kez daha geldi: &#8220;Yedirdim ama iyileşmedi,&#8221; dedi. Dör­düncü kez gelişinde Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Allah Teâlâ doğru söylüyor, ama senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona bal ver.&#8221; buyurdu. Bu sefer ona bal yedirdi ve o da iyileşti.</p>
<p>Nitekim balın şifâsı yakîn olduğu için, o yakînlik derdi alıp götürdü. Şundan ötürü bilmelisin ki, bir işin çabucak bertaraf olması için yakîn gerekir.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Balın şifâ vermediğine dair sahip olunan kötü düşünce neticesinde baldan şifâ alınmaz. Bil ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sebep verdiği bir şeye dair kötü bir zanna sahipsen, Hak seni o şeyin fütûhundan perdeleyip gizler. O şeyin hayrı, yakîn ile şüpheden arınmadıkça, şifâsı şana yüz göstermez. Nitekim illet yalancıdır. Bilmelisin ki, işin çabucak hallolması için yakîn gerekir. Nazarını O&#8217;na kıl, sebebe değil.</p>
<p>Bu hadiste, emrin yüceliğine ve sebebin de zillet olu­şuna işâret vardır. Adam &#8220;Bal yedi ama şifâlanmadı,&#8221; dedi. Peygamber: &#8220;O (bala) şifâ koymuştur.&#8221; Buyurdu. Ona yakîn olunca şifâ buldu.</p>
<p>Ey bizim kulumuz! Gözünü sebebe dikme, sebepteki Müsebbib&#8217;e bak. Allah bir şeyi sebep kıldığında sen onu nehyetme, sebeplerden geçip tevekkülle adım at ve sebep­lerden kurtulmak için tembellik yolunu düşünme. Allah, hicâp ehline sebep ile şifâ verir, ama visâl ehline sebepsiz verir. Bazen de tersi olur; biri itimat etmesin ve diğeri de ümidini kaybetmesin diye, birine sebepsiz, diğerine sebebe bağlı olarak verir. Hakk&#8217;ın huzuruna [kademgâh&#8217;a] geri gelindiği vakit, şayet sebep ehlindense, sebeple uğraşır; ya da şayet Müsebbib&#8217;i tanıyanlardan ise sebebe itimat etmez. Bir kimse sebep makamından geçirilince, Hak&#8217;tan izinsiz tekrar sebebe rücu edemez. Zîra sebebi görmemek cehâlet iken, sebepte kalıp Müsebbib&#8217;i görmemek şirktir.</p>
<p>Dert, yolcuların eczânesidir (ilâç deposudur) ve bu ec- zânenin anahtarı sabırdır. Derdin kapısını sabır anahtarı ile açan bir kimse, her derdine öyle bir devâ bulur ki, bu devânm en küçüğü havada uçmak ve su üzerinde yürü­mektir. Bu dert eczânesinde kalbin ölümsüzlük ilacı ve îman zevklerinden tadılan zevkin ilacı vardır. Ayrıca bu diyârın her yerinde, yanık kokusu ile O&#8217;nun kokusunu duyuran bir devâ vardır. &#8220;Muhakkak ki ben Rahmân&#8217;ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum.&#8221;<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[8]</sup></a> Zîra nutkun devâsı şu âyette zikredilmiştir: &#8220;Allah, hakkı Ömer&#8217;in diline ve kalbine yerleştirmiştir.&#8221;<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[9]</sup></a> Her bir uzvun ilacı bütün eşyanın üzerinde olan zikir ve teşbihtir.</p>
<p>Sözün kısası, dert eczanesini sabır anahtarı ile kim açarsa bu ilaçlan bulur. Eğer rızâ anahtarı ile açarsa, âlâ ilaçlar bulur. Eğer muhabbet eli ve anahtarıyla kapıyı açarsa, ondan daha da âlâsını bulur. Eğer niyâz ve ağlama eliyle ve sır anahtarı ile açarsa, en büyük simyâyı bulur ki böylece bütün zehirler panzehire dönüşür, bütün dertler ilaç, bütün bakırlar altm ve bütün taşlar lâl<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[10]</sup></a> olur. Ne güzel ilaç, ne iyi eczâne, ne hoş ip ve ne güzel anahtar! Yüzlerce senedir gelirler ve anahtar getirirler. Anahtarların dişi kadar devâ alıp yaparlar. Bir kilit ve binlerce anahtar. Müptelâ olunan bir hastalık ve binlerce çeşit ilaç! Herkesin eli kadar farklı çeşitte ilaç gelir. Ne hoş, ilginç bir eczâne! &#8220;Biz Kur&#8217;ân&#8217;dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o (müminler için) bir şifâdır.&#8221;<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[11]</sup></a> Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Ama eğer bir mahrem yoksa, nâmahreme sırrı söy­lememek daha iyidir. İncinin sedefin içinde kalması ve sırların sinede gizlenmesi daha iyidir. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Alî Muhammed b. Abdülvehhâb es-Sakafî (ö. 328/939) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin imamı olup Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman Hîrî&#8217;nin sohb etinde bulunmuştu. Tasavvuf, Nişabur&#8217;da onun ve arkadaşlarının sâyesinde ortaya çıkmıştı. Ebû Alî, dinî ilimlerde ve her alanda âlim bir zâttı. Ancak bu ilimleri bir kenara bırakarak sûfîlerin ilmiyle meşgul olmuştur. Ebû Osman Hîrî, onu övgüyle anmış ve onun faziletlerinden bahsetmiştir. Ebû Alî, nefsin kusurları ve amellerin âfetlerine dair çok güzel sözler söylemiş ve 328 senesinde vefat etmiştir.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse, her çeşit tâîfenin sohbetinde bulunarak bü­tün ilimleri kendinde toplasa bile, bir pirden veya bir edeb sahibinden veya hir imamdan riyâzet yolu ile eğitilmedikçe erenlerin menzillerine ulaşamaz. Bu yol, sünnete tâbi olmak ve selefe muvâfakat etmek üzeredir. Bir kimsenin, müeddeb ve nasihat veren bir üstâddan tarîkat âdâbı öğrenmek yerine, amellerin kusurları yani muâmele ve ahlâkın tashihinde amellerin noksanlığı ve nefsin ahmaklığı hâkim olan bir kimseye iktidâ etmesi münâsip değildir.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle buyurmuştur (Allah ona rahmet etsin): Bir kimsenin, hürmet ve edep olmaksızın büyüklerin sohbe­tinde bulunması haramdır. Zîra, onlardan gelecek faydadan, nazarlarının bereketinden ve nurlarından mahrum kalıp hiçbir şekilde istifâde edemez.</p>
<p>Ebû Alî şöyle dedi: &#8220;Bizden sonra bu ümmet için öyle bir devir gelecek ki bir mümin, bir münâfıka dayanıp sı­ğınmadan hoş bir hayat yaşayamayacak.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle dedi: &#8220;Güler yüz gösterdiği vakit dünya meşgûliyetlerine yuh olsun!&#8221;</p>
<p>Ve dedi ki: &#8220;Dünya bir kimseden yüz çevirdiği vakit, dünyadan ötürü duyulan kayıp ve hasrete yuh olsun! Azîz ömrü, dünya meşgûliyetleri ve hasretle boşa gider ve geriye sadece günah ve vebâl [azap] kalır. Ve o da gider. Şu hâlde akıllı kimse, dünya ona yüz gösterip yaklaştığında onu meşgûl eden şeylere gönlünü kaptırmaz. Dünya ondan yüz çevirip gittiğinde ise hasrete kapılmaz. Zîra, ömrü zâyi eden böyle bir şeye karşı rahat hissetmeyerek kalbi meyi etmez.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Seni senden huzura erdiren, senin dünyandır. Büyük kusuru senin gözünde küçük göstermesi, onun gururudur. İlim öğrenmek ve tahsil etmek için ilim gerekir ki ilimle ilim tahsil edilsin. Zîra tuz madeninin bulunduğu yere ne atarsan tuz olur. Cehaletle öğrenilen bir ilim, cehâlete hizmet eder. Onun faydası zarara dönüşür. &#8220;Faydasız ilimden Sana sığınırım.&#8221;<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[12]</sup></a> Ancak senin bâtınında bir kusur doğarsa, üstadın hemen onu görüp işe girişir. Çünkü ilim tâlibi, ilmi hâsıl ettiği zaman yüzünü kendisine ve dünyaya çevirmeyip evliyâmn sözlerine ve âhiret yoluna arkasını döner. Selmân&#8217;ın yolunu bırakıp sultanın yolundan gider. Enbiyânın ahlâkını bırakıp şeytanlann ahlâkını alır. Ayrıca ilmi cehâletle öğrenen, ilmi hep cehâlete harcar ve illetleri hep daha çok çoğaltır. Öyle olur ki nasihat edildiği vakit artık dinlemez. O hâlde ilk başta nefsini kendi içinde çok büyütme. Çünkü gücünün ona yetmesi gerekir. Civânmertlerin işâret ettikleri yoldan git ki her zaman mansûr olasm.</p>
<p>Bir kimse on yıl ilim öğrenir, ama bir çerâğ bile yan­mazken, bir derviş bir harf söyler ve bir sürü insan bu sözden yanar. Bu iş, gayret ve çabadan ötürü değil, aksine ihsân ve lütufdandır. Bu iş, tâatten değil, tersine tevfîk ve inâyettendir. Bu iş, deri ve renkten ötürü değil, aksine dostun inâyetindendir.</p>
<p>Bir hoca güneş istedi, ama bulamadı. Öte yandan güneş bir köleyi uyurken aydınlattı. İşte biri koşar ama yetişemez, biri de uyurken ona erişir.</p>
<p>İlâhî, âcizim ve ne yapacağımı bilemiyorum. Ne bildiğim şeye sâhibim ne de sâhip olduğum şeyi biliyorum. İlimle ilim tahsil eden bu tâîfe, nefsini bağladı ve kalbi nefse musallat ederek öğrendiği bütün ilimleri kalbin silâhı kıldı.</p>
<p>Nefsi her bir ilim ile yeni bir bağ ile bağladı. Her ilimden kalpte bir mum daha yaktı. Bundan ötürü nûr, nûr üzerine artarak nefsin cehâletini azaltır. Böylece tamamen nûr kalır ve zulmetin tabiatı kaybolur ki: &#8220;(Rabbimiz!) Nûrumuzu artır, eksiltme.&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[13]</sup></a> Vaadi yerine getirmek vefâdandır. İlmin sözünden ilme geldi ve ilimden ilmin lüb buna ulaştı. Okuyun ve öğrenin ey ülü&#8217;l-elbâb!</p>
<p>İlâhî, yapabilecekken bilmiyordum ve bildiğim zamanda yapamadım. Ah olsun bu öğrenilmemiş ilme. Bazen bu öğrenilmemiş ilme gark oluyorum, bazen de ondan ötürü yanıyorum.</p>
<p>İlâhî, iş kavis, büklüm ve kıvrımdan başka bir şey değil. Ama kabul et ki elifin hiçbir kıvrımı, kavisi ve büklümü yoktur.</p>
<p>Sözün kısası, şükredilmeyen her bir nîmet, her iki cihanda da eksikliktir. Sabredilmeyen her bir şiddet ve mihnet, ebedî ziyân ve helâktir. İlim ve ihlâs olmayan her bir tâat, hayatı zâyî etmektir.</p>
<p>Halktan bî-niyâz olmayı tâc edip başının üstüne koy.</p>
<p>İşin serencâmı için ilim çerâğını yanına al.</p>
<p>İşarette bu kâfidir. Zîra derviş için her şeyden maksat tek bir şeydir. Dervişin maksadı, Allah&#8217;ın keremiyle dervişe mâlum olur. Hiçbir şey onu bu maksattan uzaklaştıramaz. Hiçbir şey dervişin yolunu kendisinden uzaklaştıramaz. Böylece onu bu saâdetten kimse azledemez. Kendinde bu çabanın düşüncesini bulmadan önce bu remizden bir şey öğrenmeye çalış.</p>
<p>Lâ ilâhe illallâh. Vahdehû lâ şerîke leh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211;  Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:184-190</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 1,2/441. HN: 17783.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[2]</a> Herevî râviyi sadece Abdurrahman şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[3]</a> Herevî râviyi Şüreyh olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[4]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 3,2/441. HN: 17786.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[5]</a> Buhârî’nin rivâyetinde ikinci defa demektedir. Nitekim metinde birinci kez sorduktan sonra ikinci demesi gerekirdi. Muhtemelen bir satır atlaya­rak yazılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[6]</a> Buhârî rivâyetinde kaçıncı defa olduğunu belirtmiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[7]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 4,2/442. HN: 17789.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[8]</a> Aclûnî, <em>Keşfu&#8217;l-Hafâ,</em> C. 1,2019, 535.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[9]</a> Ebû Dâvûd, 19. Haraç, 18, 3/365. HN: 2962; Tirmizî, 46. Menâkib, 17, 5/617. HN: 3682; İbn Mâce, Mukaddime, 11,1/40. HN: 108.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[10]</a> Lâl taşı, parlak kırmızı renkli kıymetli bir taştır.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[11]</a> “Biz Kur ’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” İsrâ 17/82.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[12]</a> Ebû Davud, <em>Sünen-i Ebu Davud,</em> Vitr 368, /360. HN: 10408.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[13]</a> “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umu­lur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennet­lerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yolları­nı aydınlatırken şöyle derler: ‘Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.&#8217;” Tahrîm 66/8.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 15:46:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Anda Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27120</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçinde yaşadığımız dünya, bedensel varlığımız ve duygu­larımız zamanın eliyle şekillenir. Sabretmeyi, şükretme- yi, iyiliğin ve kötülüğün gerçek yüzlerini, savaşmayı ve barışmayı zamanla öğreniriz. Zaman, her şeyin mutlak sınırı ve ilacıdır. Dünyada sayılı nefesler süresince bulunuruz ve vademiz dolduğu an tek gerçeklik olan ölümle tanışırız. İnsan olarak en büyük sınavımız, zamanın biteceği bilgisiyle zama­nın içinde yaşamaktır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/">Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/362_240720131604_414356282.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-11972 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/362_240720131604_414356282.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>İçinde yaşadığımız dünya, bedensel varlığımız ve duygu­larımız zamanın eliyle şekillenir. Sabretmeyi, şükretme- yi, iyiliğin ve kötülüğün gerçek yüzlerini, savaşmayı ve barışmayı zamanla öğreniriz. Zaman, her şeyin mutlak sınırı ve ilacıdır. Dünyada sayılı nefesler süresince bulunuruz ve vademiz dolduğu an tek gerçeklik olan ölümle tanışırız. İnsan olarak en büyük sınavımız, zamanın biteceği bilgisiyle zama­nın içinde yaşamaktır. Canlılar dünyasında öleceği bilgisine sahip tek canlı olmamız hem hayatımıza büyük bir anlam at­fetmemize hem de büyük bir çaresizliğe yol açar. Her nefesin bizi sona yaklaştırdığı gerçeğiyle mücadele etmek için çeşitli bağımlılıklara sığınırız; uyuşturucu maddeler, alkol, kumar, sigara, alışveriş, sosyal medya, temizlik, çok çalışma ya da iliş­ki bağımlılığı fark etmez, zararları bakımından birbirlerinden ayrıtsalar da hepsinin tek ortak noktası vardır; bizi mevcut anı yaşamaktan uzaklaştırırlar ki acılarımızla yüzleşmeyelim. Peki uğruna bunca şeyi yapmayı göze aldığımız, kendimizi uyuşturmak ve unutmak için sürekli çırpındığımız ve var gücümüzle kaçındığımız an nedir? Anda olduğumuzda ne olur ve andan kaçtığımızda neleri kaçırırız?</p>
<p>Zihnimiz; tamamlanmamış olanı tamamlama esasıyla çalı­şır. Geçmişte bir şekilde yapamadığımız ne varsa bir yanımız hâlâ onu yerine koymakla meşgul olur. Söylenmemiş bir söz, alınmamış bir karar, yapılmamış bir eylem zihin dünyasında tekrar tekrar yaşanmaya devam eder. Aynı davranışın bir de gelecek versiyonu vardır; orada da ihtimaller tartılır, konuş­malar ve pazarlıklar sürüp gider. Zihnimiz bizi olası tehlike­lerden korumak için durmaksızın bir savaş verir. Fakat bu davranış bir süre sonra durdurulamaz bir “düşünme hastalı­ğı” na dönüşür. Daima geçmiş ve gelecek arasında geziniriz, gün içinde belki sadece birkaç kez içinde bulunduğumuz ana temas ederiz. Anda olmadığımızda, yaşadığımız her ne ise olanı kabullenmediğimiz için düşünce düzeyinde direni­şimizi sürdürürüz ve konuları tekrar tekrar bir geçmişte bir gelecekte canlandırırız. Korkumuz bizi senaryolara mahkûm eder, durmaksızın devam eden bu zihinsel girdabın ağır bir bedeli vardır; asla içinde bulunduğumuz anda mutlu ve rahat olamayız. Bu yola girdiğimizde artık kendimizi iki şekilde algılarız, geçmişteki ben ve gelecekteki ben. Ne yazık ki ikisi de etki alanımız dışındadır ve bu düşünce biçimi aslında oyalanmanın ta kendisidir.</p>
<p><strong>ŞİMDİ’YE BİR AN UĞRAMAK</strong></p>
<p>Peki gerçekte yaşanan nedir? Tehlikede miyiz? Yoksa bir alışkanlık örüntüsünü sürdürmeye devam mı ediyoruz? Avcı ve toplayıcı dönemlerdeki atalarımız için bu sorunun cevabı evetti. Binlerce yıl önce tehlikenin nereden geleceğini ön­görmek, hangi alanlarda saldırıya uğradığını hatırlamak ve öncesinde önlemler almak zorunluydu. Her an bir yırtıcı gelip bizi parçalayabilir, eğer ne olduğunu hatırlamazsak ağ­zımıza attığımız bir yemiş bizi zehirleyebilirdi. Şu an böyle tehlikelerle yaşamıyoruz, sokakta yırtıcı hayvanlar yok, bütün yemişler pakette. Ama sistemimiz otomatik pilotta binlerce yıl öncesinin davranışını sürdürmeye devam ediyor; önlem alıyor, geçmişi düşünüyor, geleceğe gidip strateji geliştiri­yor. Bahsettiğimiz şey kültürel kodlarla gelen öğrenmeden farklıdır. Zihni susturamadığımızda başkalarının öğrendiği şeylerden de ders alamayız çünkü o daima kendini referans alır. Kendi olumsuz tecrübesini tekrar tekrar öne çeker ve bizi sürekli panik odasında tutar ki hayatta kalabilelim.</p>
<p>Eğer zihnimizi kontrol etmeyi öğrenemezsek, bedenimizin tüm kontrolünü de ona kaptırırız. Yaşadığımız kronik stres eninde sonunda bizi hasta eder; çünkü zihindeki ihtimallerin asla sonu yoktur. O çok beklediğimiz gelecek geldiğinde -ki böylece şimdi olur- yine rahatlayamadığımızı üzüntüyle gö­rürüz. Hani her şey bu kez çok farklı olacaktı? O terfii alınca, o adamla/kadınla bir araya gelince, o eve taşınınca, o çok istediğiniz şeyi satın alınca çok farklı olacaktı? Bu düşünüş biçiminde bir yanlışlık olduğunu hayatta istediklerimizi elde ettikçe daha da iyi anlarız. Geçmiş ya da gelecek bizi uyuş­turmaktan başka bir işe yaramaz. Yaşamdan kaçmak, anda olmamak ve aşırı düşünmek kimse tarafından da kınanmaz; çünkü bu kolektif bir hastalıktır, sadece çocuklar belli bir yaşa kadar kendilerini bu hastalıktan korurlar. Zaten bu yaşlar da en yaratıcı, neşeli ve oyuncu oldukları çağlardır. Sonrasında onlar da bizim gibi düşünme girdabına girerler. Anın içinde olmayı bırakıp geçmiş ve gelecek arasında seferler yapan ker­vana katılırlar. Eğer geçmişten ders almak ve geleceği buna göre şekillendirmek için düşündüğümüzü iddia ediyorsak bu zihnimizin düşünme hastalığına uydurduğu kılıflardan biridir çünkü bugün dünkü insan değiliz, yarın olacağımız kişiyi de yine bugünün şartlarıyla düşünürüz. Yani bu da beyhude bir çabadır, çünkü yarınki insanı yarının şartları şekillendirecek­tir. Otomatik pilotta kaldığımız sürece tek seçeneğimiz olur: <em>“Geçmişe bak, geleceği öngör ama bunu hep korkuyla yap, böylece aslında yeni olan hiçbir şey yapma, tanıdık olan yoldan sapma ki başın belaya girmesin”</em> Eğer farkındalığımız uyanır ve tekrar ettiğimiz bu yolun ne olduğunu görebilirsek tek olan opsi- yonun çoğaldığını da görürüz. Anda olmaya başladığımızda şunu fark ederiz: <em>“Her seferinde aslında yeni bir şey oluyor ve sıfırdan bir seçim yapabilme şansımız var.”.</em></p>
<p>Pek tabii bilgi düzeyinde bunu biliriz, her gün yeni bir gündür, her an yeni bir andır, her seçim yeni bir seçimdir. Fakat bu bilgimiz tek başına hiçbir işimize yaramaz. Tam tersine bilerek aynı şeyleri yapmak bize daha çaresiz hisset­tirir. <em>Içselleşmediği ve eyleme dönüşmediği sürece farkındalığa sahip olmak da bir yüktür.</em> Farkında olmak; içinde bulundu­ğumuz deneyimin, yaşadığımız anın, içimizde ve dışımızda neler oluşturduğunu görmek ve önemseyen bir dikkatle ona yönelmek anlamına gelir. Fakat bunu bir şeyleri değiştirmek için yapmamalıyız, çünkü kendimize ve işleyen sistemimize “bozuk” muamelesi yaparsak bir mücadele başlatmış oluruz. Eğer varlığımızla küstahça bir mücadeleye girersek birkaç “fazlalığı” atıp ortaya bir eser çıkmasını umarız. Halbuki eli­mizde yıllar içerisinde yavaş yavaş oluşmuş ve çok hassas bir yapı vardır. Züccaciyeye girmiş bir fil gibi davranmak sadece kendimizle ilgili hayal kırıklıklarımızı artırmaya yarar. Acele etmemeliyiz. Çağımızın bir diğer hastalığı olan hız; yavaşla­mamızı ve kendimize dönük sakin bir içgörü geliştirmemizi engeller. Yapılan bütün içe dönüş çalışmaları — yoga, medi- tasyon, mindfulness ya da nefes egzersizleri, terapi bile- bu engele takılır. Uçuşup duran zihnimizi sakince, kabul ederek bu an a davet etmek ve onu orada tutabilmek çok zordur.</p>
<p><strong>NE KADAR SAVAŞ O KADAR ÇIKMAZ</strong></p>
<p>Belki yola şu gerçeği kabul ederek çıkabiliriz; olduğumuz halde olmamızda bir problem yok, olduğumuz kişi olma­mızda da bir problem yok. <em>Yanlış olan şey varlığımız değil, zihnimizin çalışma biçimidir. İstediğimiz şey, düşünme biçimi­mizi farkındalığımızın odağı haline getirebilmektir.</em> Bunu ya­pabilirsek zihnimiz kendi hızında değişip dönüşmeye başlar. Hayatta göstermek istediğimiz tüm gelişmeler için mücadele etmemiz gerektiğini öğrendik. Fakat zihnimiz ve ruhumuz söz konusu olduğunda bu mücadele dirençle karşılaşır. Çünkü onlar dışarıdan etkilerle şekillenmiştir ve bunun sonunda kendilerini dışarıdan gelenden korumaya odaklanmışlardır. Öncelikle, bizi anda olmaktan koparan, sürekli geçmişe ve geleceğe götüren ne ise onun farkına varmakla başlayabiliriz. Bu kontrol edemediğimiz öfkemiz olabilir, kaygımız ya da ilişki problemi olabilir. Ne olduğunun hiçbir önemi yok. Tek yapmamız gereken şey düşünme döngüsü başlayıp andan kop­tuğumuzda bunu fark etmek ve kendimize bu farkındalıkla kalabilecek bir alan yaratmaktır. Olduğumuz kişi olmamızda bir problem yok demek, aslında anda olmak, mevcut olmak, bütünüyle anın içerisinde kalabilmek demektir. Eğer kim ol­duğumuzla problemimiz varsa nasıl mevcut anda kalabiliriz?</p>
<p>Olduğumuz kişi olmayı bir problem olarak algıladığımızda zihnimiz geçmişi deşmeye başlar: <em>Bana ne oldu da bu kişi oldum? Beni kim <sup>ve</sup> ne ku hale getirdi? Başka biri olabilir miydim?</em> Ya da gelecekte bir projeksiyon başlar: <em>Ne yapma­lıyım ki bu durum değişsin? Aynı şeylerin başıma gelmemesi için hangi önlemleri almalıyım?</em> Bu sorular ilk bakışta çok aklı başında görünebilir ama hepsi geçmişte ya da gelecekte yazılan bir senaryonun parçalarıdır, halbuki değişim anda mümkündür. Debimin anda mümkün olması yalnızca anın bizim kontrolümüzde olması ile ilgilidir. Bir şeyi geçmişte olduğundan başka türlü yapacaksam bunu ancak bu anın içinde yapabilirim ya da geleceğe dair bir arzum, isteğim ya da kaygım varsa bu konuya dair yapabileceğim tek şey, bu anın içinde gerçekleştireceğim eylemi belirlemektir. <em>Eğer zihnin ürettiği vesvese ve soruların sonunda bir cevaba ulaşabilseydik yıllardır aynı şeyleri sormaya ya da düşünmeye devam eder miy- dik?</em> Benliğimizi bütün yönleriyle kabul etmediğimizde onu dönüştürmek üzere müdahalelerde bulunuruz, o da kendini bize kapatır ve böylece katılaşır. Ama var oluşumuza bütü­nüyle açık bir halde durmayı başarabilirsek o da esner, bütün değişim ve dönüşümlere hazır hale gelir. Patoloji katılık, sağlık esnekliktir. Bir şeye ne kadar baskı uygularsanız, o şey de aynı düzeyde baskıyla size karşılık verir.</p>
<p>Anda olmadığımızda zihnimizin içindeki kavramsal bir dünyada yaşamaya başlarız. Bu dünya hikâyelerle doludur, gerçekliği test edilemez bu hikâyeler dünyasında her şey ol­duğundan büyük ya da küçüktür. Referansımız dış dünyadır, ruh halimizde değişimler yaşamak için dış dünyada değişimler yaşanmasını bekleriz. Andan kopuk olduğumuzda otomatik tepkiler veririz ki bunların kökü genelde geçmiştedir. Geçmiş­teki bir anın referansıyla gelecek için önlem alabileceğimizi düşünürüz. Ama bu düşünce biçimi aslında bize örtük bir biçimde şu kabulü dayatır: “Ben <em>tamamıyla aynı insanını, hiç değişmedim ve aynı tepkileri vereceğim”</em> Anda olmadığımızda spontanitemiz kaybolur. <em>“Kendimiz hakkmdaki hükmümüz değişmez”</em> ve dolayısıyla Allah’ın da hakkımızdaki hükmü değişmez. (Rad suresi; 11) Aynı şeyleri yaşayıp durmamızın sebebi işte bu kısır döngüdür.</p>
<p><strong>AN’LA İLGİLİ YANILGILARIMIZ</strong></p>
<p>Bizler içinde yaşadığımız an’ı genellikle bir atlama tah­tası ya da geçmişle gelecek arasında bir köprü gibi algılarız. Köprüler de doğası gereği geçilip gidilen, üstünde durulma­yan yerlerdir. An’ı bu şekilde algılamaya devam ettiğimizde o daima yolumuzdan çekilmesi gereken bir şey, hafta sonunu, tatili, emekliliği beklemeye ya da gelecekle ilgili tahayyülü­müz neyse ona varmaya hizmet eden bir ara durak olarak kalır. Beklediğimiz durum gerçekleştiğinde de başka bir du­rumu beklemek şeklinde tekrar eden döngünün önemsiz bir bileşenine dönüşür. Düşünmeye devam ettikçe sürekli yeni geçmişler ve gelecekler yaratmaya devam ederiz. Andan kaça­rak sürekli düşünmek, bizde <em>“eylem illüzyonu”</em> yaratır. Bir şey yapmış gibi hissederiz halbuki sadece zihnimizde dolanmaya devam ediyoruzdur. Halbuki eyleme sadece anda geçilebi­lir. Anın içinde hareket ettiğimizde bunu korkunun bizde yarattığı baskıya rağmen yaparız. Bu yönüyle anda olmak cesaret gerektiren bir eylemdir. Hayatımızın sorumluluğunu alıp geçmişe ya da geleceğe bir şeyleri bırakma konforundan vazgeçtiğimizde eyleme geçeriz. Böylelikle kurban olmaktan çıkar, hayatımızın aktörü haline geliriz.</p>
<p><em>“Sizce bu doğru mu? Sizce bu normal mi?</em> sorularını terapi seansları esnasında sıkça duyarım. Kıyası çok içselleştirmiş, <em>doğru ve ideal yaşam</em> diye bir şey olduğunu varsayan danışan­larımın zihninin ürettiği bir hikâyedir bu. Referanslarımız hep dışarıda olursa, bir şeyin doğrusunun ya da yanlışının, normalinin ya da anormalin bir öteki tarafından bilineceğini varsayarız. Eğer bir inancımız varsa o sistemin kuralları çok nettir, inancımız yoksa bunların muğlak olması yani bizim kendi kendimize karar vereceğimiz şeyler olması kaçınılmaz­dır. Referanslarımızı dışarıdan alıyorsak ipi bizim boynumuza uzun bir çubukla bağlanmış şekere durmaksızın koşan bir ata benzeriz; ideal bir iş, eş, hayat kurgularız. Bunlar olunca iyi ve mutlu olacağımızı varsayarak muhayyel bir geleceğe doğru ilerleriz. Pek tabii bu çabanın itici gücü mevcut andaki hayatımızın “yetersiz, kötü, eksik” olduğu inancına dayanır. Peki bunu andan kaçmak için mi yapıyoruz yoksa sağlıklı bir insanın yapacağı gibi yarınımızı mı planlıyoruz? Bunu anlayabilmemizin net bir yolu vardır; <em>andan kaçmak için yaptığımız eylemlerde ulaştığımız yer bizi memnun etmez, o sadece bir sonraki basamağın öncesidir. Vardığımız yerde çok kısa bir mutluluk sonrası yine yetersizlik hissetmeye başlarız. </em>Önümüzde bu kez yeni bir şeker sallanmaktadır. Anı yaşa­yarak ilerlediğimizde ise vardığımız yerden mutluluk duya­rız, çünkü yolculuğun kendisi de bizim için güzel bir şeydir, hedefimize giderken de kendimizi mutlu hissederiz. îçinde bulunduğumuz an zaten geleceğin kendisidir. Anda olarak hedefimize ilerlediğimizde bunu kendimize sevgi dolu bir ilgi duyarak yaparız, yıkıcı bir güç ve kıyasla değil. Anda olmaya başladığımızda referansımız iç dünyamız olur. Dikkatimizi anda olmaya davet ettikçe dışarıda olanlar -kontrolümüzün olmadığı alan- artık dengemizi sarsamaz. <em>Kendi içimize doğru köklendikçe ruhsal olarak gücümüz artar. Tepki vermek yerine gözlemlemeye başlarız. Bu da uyaranlarla dolu bir dünyada çok büyük bir güçtür; sakince kendi merkezinde kalabilmek ve hemen argüman üretme zorunluluğu hissetmemek.</em></p>
<p><strong>FARKINDALIKLA AN’IN İÇİNE YERLEŞMEK</strong></p>
<p>Düşünme bağımlılığından kurtulmak ve eyleme geçebil­mek için geçmişle gelecek arasında mekik dokumayı bırakıp içinde bulunduğumuz ana gelmek ve farkındalık kazanmak zorundayız, ancak bu şekilde zihnimizde dönen senaryolarla gerçeklik arasındaki farkı görebiliriz. <em>Terapinin de yaptığı şey bodur; bizi kendi gerçeğimizle temas ettirir.</em> Farkındalığın iki boyutu vardır; ilki an içerisinde bütünüyle ne olup bittiği­nin farkında olmak”tır, diğeri de tek bir kavrama -şefkat, gü­ven, para, ikili ilişkiler vb.- odaklanma halidir. <em>Zihnimiz neye odaklanıyorsa onu büyütür; sonrasında da “o şey” olmaya başlar. </em>örneğin merkezinizde kaygınız var ve anda olmama sebebiniz kaygılarınız diyelim. Bundan kaçınmayı sürdürdükçe bir süre sonra kaygıdan ibaret olmaya başlarsınız. Hatta düşünme hastalığının bir sonucu olarak bazı kişiler varlıklarını bunlarla tanımlarlar: <em>“Ben çok kaygılı bir insanım, ben çok güvensiz biriyim, ben çok yalnız bir insanım.”</em> Bu tanımlarda, merkezde olan duygunun bütün kişiliğe nasıl yayıldığını görebiliriz. Çünkü kaygıya, güvensizliğe o kadar çok yatırım yapılmıştır ki o artık varlığın tamamına dönüşmüştür. Farkındalığımız artar ve içinde bulunduğumuz anda yaşamaya başlarsak ilk olarak dilimiz değişir: <em>“Şu an çok kaygılı hissediyorum, hu yaşadığım şey güvenimi sarstı, bugün çok yalnız hissediyorum. </em>Anda olduğumuzda, yaşadıklarımız artık varlığımızın tama­mını değil, sadece bir parçasını temsil eder. Farkındalığımız arttıkça duygularımızı o anın içinde tutup aramıza bir mesafe koymaya başlarız ve ayrışmayı ne kadar başarırsak hayatı­mız o kadar kolaylaşır. Bu pratiği hayatımıza kattıkça yoğun ve zorlayıcı duyguları o anın içinde değerlendirebiliriz ve duygusal yatırımımızın tamamını orada harcamak zorunda olmayız. Neden kaygıdan, korkudan, güvensizlikten ibaret olalım? Anda kalmayı öğrendikçe zorlayıcı deneyimler bile eskisi kadar yıkıcı etkiler bırakmaz, çünkü artık yeni anda yeni çözümler düşüneceğimize dair bir inancımız oluşmuş- tur. Çaresizlik <em>hissi yeni olaylara geçmişten çözümler arayıp durmakla da ilişkilidir.</em>Anda olmayı deneyimlere şunu anlarız; biz artık dünkü insan değiliz, dün mümkün olmayan şeyler bugün olabilir.</p>
<p>Neye duygusal olarak yatırım yaparsak onda uzmanlaşı­rız. Senelerdir kaygımızdan kaçıyorsak uzmanlık alanımız kaygıdır, ilişkiden kaçıyorsak ilişkidir, öfkeden kaçıyorsak öfkedir. Hayatımızın Önemli bir bölümünü bir insanla ya da duyguyla geçirdiysek bunun üzerimizde yıkıcı etkileri olsa dahi vazgeçmemiz çok zor olur. Biri gelip size <em>“senden bu kaygıyı alacağım ve iyileşeceksin”</em> dese bunun yaratacağı boş­luğu düşünebiliyor musunuz? Tıpkı senelerdir hapiste olan birinin tahliye edilmesi gibi, dışarıda gürül gürül bir hayat var, ama o nasıl yaşanacak bilmiyor. İşte andan geçmişe ya da geleceğe kaçarak kendimize bunu yaparız. <em>Bilinçli tarafımız bunu inkâr etse de bilinçdışı bir şekilde acılarımıza bağımlıyız. </em>Huzursuzluk, endişe, mutsuzluk ve gerginlik hali neredeyse tek harekete geçme yakıtımız olmuş durumda. Halbuki içinde bulunduğumuz anda güzel şeyler olabilir; ağlıyorken birden yerimizden kalkıp bir kahve koyabiliriz, öfke nöbeti geçiri- yorken elimizi yüzümüzü yıkayıp bir dostumuzla buluşma kararı alabiliriz. Bir anda duygusal yatırımımızın ve düşünme biçimimizin yönünü değiştirebiliriz.</p>
<p><strong>ANDA KALMAYI ÖĞRENMEK VE</strong><br />
<strong>SÜRDÜRMEK</strong></p>
<p>Uçuşup duran zihnimize anda kalmayı öğretebiliriz, nasıl geçmiş ve gelecek üzerine düşünmede uzmanlaştıysak aynı şeyi şu an için de yapabiliriz. Atacağımız ilk adım mevcut du­rumumuzu kabul etmektir; evet aşırı düşünme bağımlılığına sahibiz ve düşünmeden duramıyoruz. <em>Düşüncelerimizin yüzde sekseni yaşadığımız anla ilgili değil, tekrar eden ve genellikle olumsuz düşünceler. Burada devam eden döngüyü fark edelim,</em><em>düşündükçe yaşamıyoruz, yaşamadıkça düşünüyoruz.</em> Durma­dan devam eden zihinsel faaliyetin ve hesapların bizi nasıl eylemden alıkoyduğunu görelim. Şimdiki an bize ne veriyor­sa onu kabul etmekle işe başlayalım. îyi-kötü, güzel-çirkin demeden şu an bize ne veriyorsa onu alalım ve kendimize katalım. Bunu yaptığımızda zamanla birlikte akma gücüne sahip oluruz. Akıntıya karşı kürek çekmek yerine akıntıyla birlikte dümeni idare etmek bizi istediğimiz kıyıya daha az çabayla ulaştırır. <em>“Olacak olan oldu ve şu an ne yapabilirim?” </em>Anda olduğumuzda zamanla müttefik oluruz ve yaşadıkları­mızdan dersimizi alıp çekilebiliriz. Böylece tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamamıza gerek kalmaz.</p>
<p>İçimizde acı, öfke, hayal kırıklığı, kaygı vb. uyandığında ve andan koptuğumuzda sakince gözlemlemeye başlayabiliriz. Düşmanca, yok etmeye çalışan ya da küstah ve aşağılayan bir tavırla değil, sakince ve kabul ederek o parçamızı izleyelim. Geçmişte olan ya da gelecekte olabilecek ihtimaller üzerine konuşup duran o sese tanık olalım: Neler diyor? Bizi nelerle korkutuyor? Bizde nasıl yıkıcı etkilere yol açıyor? Yalnızlıkla mı, rezil olmakla mı, parasızlıkla mı, sevgisizlikle mi? Hangi zayıf karnımızla ilgili en çok düşünce üretiyor, sakince onu izleyelim. Zihnimizdeki düşüncelerin etkisini anlamak için bedenimize odaklanalım, düşüncemiz bedenimizde nasıl bir tepkiye yol açıyor? Kalbimiz şükranla mı doluyor? Bedenimiz gevşeyip rahatlıyor mu? Yoksa nefesimiz daralıyor ve karnımız taş gibi mi oluyor? Geçmiş ve gelecek arasında dolaşan zihni­mizin, bedenimiz üzerindeki etkilerini izleyelim. Analiz etme­den ve yargılamadan sevgiyle dikkatimizi an’a davet edelim ve şu soruyu alışkanlık haline getirelim; ju <em>an içimde ne olup bitiyor?</em> Zihnimiz her uçup gittiğinde, düşünme girdabına her kapıldığında bunu sormaya devam edelim. <em>Acılarımızın nasıl geçmişten beslenerek içimize kök saldığını hissedelim, anda o kadar da</em> güçlü <em>olmadıklarına, geçmişi sürekli düşünerek onları nasıl çoğalttığımıza şahit olalım.</em> Geçmişteki hatalarımız hak­kında sürekli konuşan zihnimizin onları nasıl benliğimizin bir parçası haline getirdiğini görelim. Huzursuzluk, endişe, gerilim, üzüntü ve korkunun sürekli gelecekte gezinen; suç­luluk, acı, yakınma, bağışlamama halinin de sürekli geçmişte gezinen zihnimizin bir düşüncesi olduğunu fark edelim.</p>
<p>Beş duyumuzu kullanarak da anda kalma alışkanlığını kazanabiliriz. Etrafımızda akıp giden canlılığa şahit olalım, yargılamadan, yorumlamadan sadece izleyelim. Renkleri, do­kuları&#8230; Sevdiğimiz bir kokuyu içimize çekelim ve içimizde yarattığı duyguları fark edelim. Odamıza dolan ışığa, çevre­mizdeki seslere aynı dikkatle yönelip sadece orada duralım. Zihnimiz konuşmaya devam edecek; onu tekrar odaklandı­ğımız şeye nazikçe çağıralım. Bu egzersizleri yapmaya devam ettikçe dikkat süremiz uzayacak ve iç seslerimiz azalacaktır. Önemli olan sürdürmek konusunda kararlı olmamızdır çün­kü bu tür çalışmalarda genelde şu çıkmaza girilir; <em>asla odak­lanamıyorum/ çok az odaklanabiliyorum, ya ben bunu becere­miyorum ya da burada bir saçmalık var.</em> Emin olabilirsiniz ki hiçbiri değil, alışık olmadığı bir davranışın içinde zihninizin huzursuz olması ve sizi sık sık rahatsız etmesi çok normaldir. Zihnimizin daima tanıdık olanı güvenli bulduğunu ve bizi oraya çekmeye çalıştığını unutmayalım. Bunu kabul edersek hemen pes etmemizin de önüne geçmiş oluruz. Nasıl kıpır kıpır bir bebeğe bir şey gösterirken defalarca tek ra ılıyorsak aynısı zihnimiz için de geçerlidir; <em>Hadi canım, bir kez daha deneyelim, gel şimdi seninle şu sese, gel bu limonun kokusuna odaklanalım.</em> Sakince tekrar kendimizi odaklanmaya davet edeceğiz Akan bir suyun altına elimizi tutarak derimizdeki duyumları gözlemleyelim. Ağzımıza bir üzüm tanesi alarak dilimizin üzerinde tutalım ve bir müddet sadece üzüm ta­nesine odaklanalım. Beş duyumuzu kattığımız egzersizleri çeşitlendirerek anda kalma sürenizi artırabilirsiniz.</p>
<p>Sessiz bir şekilde durmak da bir yoldur. Bütün dikkatinizi sessizliğe verin, bazen kendinizle baş başayken, bazen bir ko­nuşma esnasında sessizliğin ne kadar çok yer kapladığını gö­rün. Eğer konuşmalarda aralara sessizlik girmeseydi ne kadar anlamsız olacağını&#8230; <em>Geçmiş ve gelecek üzerine sürekli konuşun zihnin sizden aldığı sessizliği fark edin.</em> Anda hiç olmayarak durmadan konuşan, sessizliğe tahammülü olmayan parçanızı görün. İçinizdeki sesleri sessizliğe davet edin, dışınızdaki sesler de buna uyumlanacaktır. Anda kalmaya alıştıkça daha dostça bir ilişkiniz olacak ve sessizlik giderek daha az korkutucu hale gelecek.</p>
<p>Nefes egzersizleri de etkili bir yoldur. Dört-sekiz nefesi gibi kolay uygulanan bir nefesle başlayabilirsiniz. İçinizden dörde kadar sayın ve nefes alın, sekize kadar sayarak nefesinizi ve­rin. Her seferinde sadece o an aldığınız nefesinize odaklanın. Düşünceler zihninizde uçuşmaya başladıkça sakince saymaya devam edin, eğer bu sizi o anda tutmaya yetmiyorsa içiniz­den telkinler verebilirsiniz: <em>“Şimdi derin bir nefes alıyorum, burnumdan geçiyor, şimdi nefesim ciğerlerime doldu, bütün bedenim gevşiyor.”</em> Bu telkinler zihne kaymamanıza yardımcı olabilir. Bu egzersizler sırasında kendinize içinizden <em>“sakin ve rahat, sakin ve rahat”</em> şeklinde telkin de verebilirsiniz. Bir sure sonra bu yumuşak telkinleri konuşup duran zihninizin sesinden daha çok duymaya başlayacaksınız.</p>
<p>Tüm bu egzersizlere başlamak ve sürdürebilmek için adanmıştık gereklidir; günlük yaşamımızın içine bunları nasıl adapte edebileceğimizi düşünelim. Her gün birkaç dakikayla başlasak bile sistemli bir şekilde sürdürdüğümüzde bunlar egzersiz olmaktan çıkıp iç sesimizin bir parçası haline gelecektir. Yargısızca ve her gün zihnimizi anda olmaya davet ettikçe geçmişle ya da gelecekle çok daha az meşgul olduğu­muzu göreceğiz. Bu egzersizleri hayatımıza oturtana kadar bir hatırlatıcı çapa oluşturmak da işimizi kolaylaştırabilir, örneğin, telefonunuza her SMS geldiğinde seçtiğiniz bir eg­zersizi beş dakika yapmakla başlayabilirsiniz. Son olarak da bu süreçte <em>yarkındalıgımızı yitirdiğimiz yerlerini zamanların farkına varmak”</em> bize yardımcı olacaktır. Çünkü bunlar te- tikleyici anlardır. Ne oluyor da andan çıkıyoruz, düşünme girdabına giriyoruz ve dürtüsel hareket etmeye başlıyoruz? Dengemizi bozan şey ne? Bunun farkına vardığımızda bizi güvenli halimizden neyin uzaklaştırdığını keşfetmeye başlarız ve böylece o şeyden uzak durmayı deneyebilir ya da ona karşı başka stratejiler geliştirebiliriz. Fırtınaya hazırlıksız yakalan­madığımızda başka türlü davranma şansımız olur.</p>
<p>Anda olmayı öğrenmenin pek çok hediyesi vardır; mut­luluğun ve mutsuzluğun ötesinde bir huzur olduğunu ve bu­nun zaten kalbimizde olduğunu anlarız. <em>Zihnimizden ibaret olmadığımızı ve onu kontrol edebileceğimizi görürüz.</em> Geçmiş ve gelecekle ilgili kaynakları ihtiyaç duyduğumuz kadar ve ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda kullanma özgürlüğüne sahip oluruz. Gerçeği sürekli başka yerde aramamız gerekmez, anda olmayı öğrendikçe onun geçmişe ya da geleceğe gömülü ol­madığını fark ederiz. Böylece canlılığın ve spontanitenin yani gerçek doğamızın bize verdiği gücü kullanmaya başlayabiliriz.</p>
<p>Ayşe Melek &#8211; Sevmek Cesurların İşidir,syf:151-160</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/">Anda Olmak -Geçmiş ve Gelecek Arasında Bir Yer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anda-olmak-gecmis-ve-gelecek-arasinda-bir-yer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emine Öğük &#8211; Mâtürîdî&#8217;nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2024 07:09:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Münazara]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26944</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Delillerin çokluğu (her zaman) gerçeği tüm yönlerden layıkıyla bilme imkânı vermez. (Mâturidi, Kitâbu&#8217;t-Tevhid, 195) Mâtüridi, delilleri en isabetli şekilde kullanarak düşünceleri temellendirmek gerektiğini, bunun için geçerli delillere ihtiyaç olduğunu söyler. Deliller bir fikri ispatlamada oldukça önemli olduğundan vazgeçilmez bir mahiyet arz ederler. Ancak Mâtüridi, bir iddiayı her açıdan destekleyen deliller olsa bile, her zaman [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/">Emine Öğük – Mâtürîdî’nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-26945 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-198x300.jpg" alt="" width="198" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-198x300.jpg 198w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-600x911.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-768x1166.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-674x1024.jpg 674w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800.jpg 800w" sizes="(max-width: 198px) 100vw, 198px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Delillerin çokluğu (her zaman) gerçeği tüm yönlerden layıkıyla bilme imkânı vermez.</p>
<p>(Mâturidi, Kitâbu&#8217;t-Tevhid, 195)</p>
<p>Mâtüridi, delilleri en isabetli şekilde kullanarak düşünceleri temellendirmek gerektiğini, bunun için geçerli delillere ihtiyaç olduğunu söyler. Deliller bir fikri ispatlamada oldukça önemli olduğundan vazgeçilmez bir mahiyet arz ederler. Ancak Mâtüridi, bir iddiayı her açıdan destekleyen deliller olsa bile, her zaman gerçekliklerin bütün çıplaklığıyla bilinmesinin mümkün olamayacağına vurgu yapar.</p>
<p>İstidlâli ve müşahedeye dayalı bilgi türü arasında ayrım yapan Mâtüridi bazı gerçekliklerin istidlâli yolla bilinmesinin söz konusu olamayacağını vurgular ve rü&#8217;yetullahın bu kapsamda olduğuna işaret eder. Diğer taraftan delillerin çokluğu her zaman bir fikrin doğru olduğunu ispat için yeterli değildir. Bazen batıl bir düşünce için de çeşitli deliller ortaya sürülebilmektedir. Aslolan delillerin çokluğu değil, delillerin sağlam oluşu ve geçerliliğidir. Bu nedenle sayısal çokluk tek başına yeterli bir değer taşımaz.</p>
<p>Matüridi&#8217;nin bu açıklamaları, hakikatin keşfinde delilleri ikinci plana ittiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Zira o pek çok yerde delillerin önemine dikkat çekmekte ve ikna edici delillere rağmen inanmamakta direnen ve ispatlanan hakikatleri kabul etmeyen insanların kendilerine yazık ettiklerine işaret etmektedir.</p>
<p>Mâtüridi geçerli delillere rağmen insanların gerçekleri kabul noktasındaki zaaflarının nedenlerine ilişkin görüşlerini de paylaşır. Buna göre insanlar arasında inatçı olanlarla, körü körüne bir başkasına tabi olanlar her türlü bilgiye ve doğruluğunu kanıtlayan delillere karşı çıkarak kendi iddialarını tasdik etmeye devam etmektedir.</p>
<p>İnatçı kişiler, tam aksi yönünde deliller olmasına rağmen kulaklarını hakka tıkayarak kendi görüşlerindeki inatları yüzünden gerçeğe sırt çevirirler. Sırf başkalarını taklit eden kişi ise alternatif görüşleri kulak ardı edecektir. Çünkü onun nezdinde kendi taklit ettiği kişi dışında bir hakikat yoktur. Hakikat tamamen taklit ettiği kişinin söylediğinden ibarettir.”(Maturidi,Kitabu&#8217;t Tevhid,4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Her işin ve fiilin bir oluş hakikati vardır, dünyada olmuşsa görülecektir, ahirette olmuşsa bilinecektir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/298)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Nefiy olumsuzlanan şeyi zihinden ve akıldan kaldırır, bu gerçekleşince de zihin ve akıl olumsuzlanan şeyi artık takdir edemez.</p>
<p>(Mâtüridi, Kıtâbü&#8217;t-Tevhid, 194)</p>
<p>İnsan olumsuz olarak kodladığı şeylere karşı mesafe koyar, o şeyler artık onun ilgi alanının dışına çıkar. Kişi olumsuz olarak algıladığı şeyi yok sayar ve zihninden siler/silmek ister. Bunu yaptığı durumda da olumsuzlanan şeyin gerçek değerini takdir edemez. Mesela insan bir başka kişiye karşı negatif bir kodlama yaptıysa, onun hakkında olumsuz düşüncelere sahipse, bu durumda o kişinin olumlu yönlerine karşı da kendisini kilitler. Artık onun meziyetlerini göremez hâle gelir. Bu durumda toptan kabul veya toptan ret gibi bir tavır çıkar ortaya. Bu tavır aslında doğru bir tavır değildir. İnsan gerçeğiyle de bağdaşmaz. Zira insan aslında hata ile malul bir varlıktır. Hatalarını en aza indirip onlardan uzaklaşmakla mükellef olmakla birlikte zaman zaman hata yapmaktan da tumüyle korunmuş değildir. Dolayısıyla hata yapan bir kişinin başkalarının hatalarına karşı da daha mütehammil olması beklenir. Hata ve kusurları fark edilen bir insana karşı gösterilmesi gereken tavır şöyle olmalıdır: Bu kişiye hatalarından uzaklaşması yönünde tavsiyelerde bulunmak, hataların aslında en çok da hata sahibıne zarar verdiğıni hatırlatmak, o kişiyi daha iyi insan olmanın yöntemleri hakkında düşünmeye davet etmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Münazaranın (fikri tartışma) usulu, gizli kalmış hususların ortaya çıkması ve hikmetin boyutlarının anlaşılması için araştırma yapmaktır.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü t-Tevhid, 233)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Zarar vermek, başkası için bir güzellik sebebi olsa bile, özünde kötüdür.<br />
(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/204)</p>
<p>Toplumda bir veya birkaç kişiye faydalı olan bir şey, eğer pek çok kişiye zarar veriyorsa, o şeyden uzak kalmak, her durumda umumun menfaatini gözetmek gerekir. Yine bir kişiye veya bir canlıya yahut da doğaya zarar vermek, bir başkası için güzellik sebebi olsa da kendi özünde iyi değildir. Özünde kötü olan bir şeyden insanlara iyilik gelmesini beklemek beyhude bir çaba olur. Bir şey zahirde iyi görünebilir. Aslolan o şeyin gerçekte ne olduğudur&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Delil, kendi özünde delil olsa bile onu dikkate alıp kullanan kişi için geçerli olur, onu benimseyip kullanmayan için delil niteliği taşımaz, bilakis bir körlük ve şaşkınlık vesilesidir.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 1/31)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Benzeşme iki şeyin cevherleri, sıfatları ve hacimleri (had) açısından bir noktada birleşmesi demektir.</p>
<p>(Mâturidi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 194)</p>
<p>İki şey arasında bir benzerlik kurulabilmek için bu iki şey arasında çok yönlü bir mukayeseye ihtiyaç olduğunun altını çizen Mâtüridi, bütün yönlerden benzer olmayanın birbiriyle kıyas edilmemesi gerektiğini vurgular. Özellikle duyular âlem ve gayb âlemi arasında kurulan irtibatta bu farklılıklara dikkat edilmesi gerekır. Mâtüridi mevcut âlemin fizik ötesi âlemin varlığının delihi olduğunu ve tabiattaki mevcut varlıkların Yaratıcı&#8217;nın varlığına ve sıfatlarına kılavuzluk ettiğini söylemektedir.56 Ancak bu âlemler arasındaki ilişki bir benzerlik olarak değerlendirilmemelidir.</p>
<p>Mâtüridi burada söz konusu olan kılavuzluğu kâinatta bulunan atlık, uyum, acziyet ve noksanlık gibi unsurların kendi kendine meydana gelmemenin ve kendisi dışında bir yaratıcıya ihtiyaç duymanın belgeleri olarak değerlendirir. Dolayısıyla âlem Yaratıcı&#8217;nın mahiyeti hakkında değil, âlemin kendi kendine meydana gelmesinin mümkün olmadığı, bir yaratıcıya ihtiyaç duyduğu ve bu yaratıcının âlemin taşıdığı özelliklerin fevkinde bır varlık olduğu hakkında bilgi verir.”57 Şahid ile gayb arasındaki ilişkinin “kıyas” kavramı üzerinden değil “istidlâl” sözcuğü üzerinden yapılandırılması ve “kıyâsu&#8217;l-gaıb ale&#8217;ş-şahid” ifadesi yerine “ıstıdlal bı&#8217;ş-şâhıd ale&#8217;l-galb” nıtelemesinin tercih edilmesinin hikmeti de budur.</p>
<p>56 Maturidi, Kıtdbü&#8217;t-Tevhid, 26, 50, 51.</p>
<p>57 Matüridi, Kıtabüt-Tevhid, 50.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bir şeyin mukayesesi benzeriyle olur/ Bir şey benzeriyle kıyas edilir. (Mâturidi, Kıtâbu&#8217;t-Tevhid, 47)</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre her şey benzeriyle mukayese edilmelidir. Birbiriyle kıyas edilecek olan şeylerin benzer özellikler taşıması gerekir. Kıyas için zaten fıkıh usulünde illet benzerliği şartı gerekli görülmüştür. İki şey arasında ortak illet olmadan kıyas yapılamaz. Kadınla erkeği, elma ile armudu kıyas etmek doğru olmaz. Birbinne benzer özellikler taşıyan iki şey arasında kıyasta bulunmak esas olmalıdır. Mâtüridi&#8217;ye göre özellikle Allah ile insanları birbirlerıyle mukayese ederek bazı sonuçlar çıkarmak isabetli olmaz. Allah yaratıcı, kullar ise yaratılmış olma vasıflarını taşır. İnsanlar bir filli gerçekleştirirken belli amaçlara binaen bunu gerçekleştirirler. Mâtüridi&#8217;ye göre bunun sebebi ya bir zaran defetmek ya bır fayda temin etmek ya da herhangi bir ayıptan uzak kalmaktır. Oysa Allah hem bu vasıflardan munezzeh, hem de kâinatı bu gayeleri gerçekleştirmek için yaratmış değildir. Söz konusu fayda ve zarar durumu, muhtaç durumda olup derecesini yükseltmek ve değerini artırmak isteyen kimseler içindir.</p>
<p>İnsanlar bu gayeleri dikkate almadan iş yapsalar, fiillerinden dolayı ya bir dunyevi zarara ya da uhrevi mutsuzluğa maruz kalırlar. Oysa butün söz ve fiilleri isabetli ve bizatihi her şeyden müstağni olan Allah, fülini herhangi bir faydanın temini ya da bir zararın defi için gerçekleştirmez. Emri ve yasağı da bir menfaat temini veya bır zararın bertaraf edilmesi için değildir. Şu hâlde Allah ile diğer yaratılmışlar müstağni olma ve hikmet açısından çok farklı konumda olduklarından bunları birbirleriyle mukayese etmek doğru değildir * 58</p>
<p>58.Matüridi, Kitabü&#8217;t-Tevhid, 273.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dininiz tek bir din, milletiniz tek bir millettir ki o da Islam&#8217;dır.</p>
<p>(Maturidi, Te&#8217;viltu&#8217;-Kur&#8217;ân, 10/35)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Eğer Allah&#8217;ı sever ve O&#8217;na boyun eğip itaat ederseniz, Allah yardımıyla ve düşmanlarınıza karşı desteğiyle sizin yanınızda olur. Ama eğer O&#8217;ndan yüz çevirir ve inatla karşı durursanız, hükümranlığı ve intikam almasıyla yanınızda olur.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/336)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Güzellikler, ancak iman ve tevhid inancı ile birlikte gelirse kalıcı olur ve mükâfat kazandırır, fakat imanla gelmezse o güzelliklerden yararlanmak ve mükâfat elde etmek söz konusu olamaz.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 13/1928)</p>
<p>Fiillerin en güzelini Allah&#8217;ın nzasına en layık olanı olarak kabul eden, imanı ve ibadetleri iyılık ve güzelliklerin elde edilme vesilesi gören ve imanı bütün iyilık ve güzelliklerden daha hayırlı bir amel olarak değerlendiren Mâtüridi84 için iman ve ibadetlerin iyi bir insan ve iyi bir kul olmada vazgeçilmez bır fonksıyonu vardır. Mâtüridi Allah&#8217;ın koyduğu sınırları aşanların veya aklın ve dinin kabul etmediğini yapmayı tercih edenlerin bu yaptıklarının çirkin bir fiil olduğunu ve bu nedenle akıl ve dın tarafından yasaklandığını ifade eder.“ 85</p>
<p>85.Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 5/373,608<br />
86.Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 2/428</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dinin esası fiiller/davranışlar olmayıp inançlardan ibarettir. Şu sebeple ki inançlar, baskı ve hâkimiyetin kurulamayacağı değerlerdir; hiç kimse başkasının inancına hükmetme veya ona engel teşkil etme gücüne sahip değildir. Çünkü inançlar kalplerin fiilleridir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 593)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>İyiliklerin en üstün olanı imandır.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 620)</p>
<p>Mâtüridi imana büyük bir kıymet atfetmiştir. İyiliklerin en üstünü olarak vasfettiği iman için ayrıca “en büyük hayır” nitelemesinde bulunmuştur.'(Kitabu&#8217;t Tevhid,544) İmanın en büyük hayır (iyilik) olarak zikredilmesi, iman-ahlak bağına dikkat çekmesi açısından önem arz eder. İmanın iyilik olarak vasfedilmesi iman sahibi kişilerin de iyilik sahibi kişiler olduğu gerçeğini beraberinde getirir. Dolayısıyla Allah&#8217;ın insanlardan istediği en temel dini vecibe, aslında onların iyilik ve güzellik sahibi bir insan olmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Herhangi bir şey, bir sebep olmadan bulunduğu yerden ne düşer ne aşağıya iner ne de yukarı çıkar. Allah&#8217;ı ise herhangi bir şeyin aciz bırakması yahut O&#8217;ndan gizlenmesi yahut da O&#8217;nun isteğine engel olması ihtimali yoktur.</p>
<p>(Mâturidi, Te &#8216;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/24)</p>
<hr />
<p>İnsanlar peygamberlere tabi olup onların getirdikleriyle amel etselerdi, aralarında ayrılık, bölünme ve karışıklık doğma ihtimali olmazdı.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 79)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Hiç kimse, Allah Teâlâ&#8217;nın dünyadaki iyiliklerinin karşılığını ahirette mükâfat görecek şekilde hak etmiş değildir. Insanlara verilen mükâfat onlar bunu hak ettikleri için değil, Allah&#8217;ın lütfu ve ihsanı (ikram) sayesindedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/284)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah insanları ahireti hatırlamaya teşvik eder. Çünkü ahiretin unutulması yaşama hırsı doğurur, yaşama hırsı mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğü de cimriliğe neden olup kişiyi ibadetleri ve itaatleri yerine getirmekten alıkoyar.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 2/203)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dinde kulun kurtuluşunun esası fiili sayesinde gerçekleşir. Allah&#8217;ın kulunun doğru olan fiili yapmasına vesile olan sebepleri yaratması, onun üzerinde engin lütuf ve ihsanının olduğunu gösterir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 199)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>İnsan sonucu fayda sağlamayan veya zarardan sakındırmayan bir fiili işlemeyi manasız bulur.</p>
<p>(Mâtüridi, Kıtâbü&#8217;t-Tevhid, 158)</p>
<p>İnsan fiillerini gerçekleştirirken fayda-zarar ilkesini göz önünde bulundurur. Sonucunun kendisine fayda sağlayacağını düşündüğü fiilleri yapar, zararlı olduğunu düşündüğü fiillerden ise sakınır. Kendisine zarar vereceğini bildiği kötülüklerden uzak kalmaya gayret eder. Bile bile zarara doğru sürüklenmek istemez. Mâtüridi insanların kendi inisiyatifleriyle baş başa kaldıkları durumda fayda sağlamayan işlere girişmediklerini, bunu yapan kişilerin ise ahmak ve cahil olmakla itham edildiklerini söyler.&#8221;151</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre bu, aslında insanca bir tutumdur. İnsanlar uzak veya yakın bir menfaat elde etmek için güçlüklere göğüs gerip gayret gösterirler. Allah da insanlara faydalı olan şeyleri emretmekte, zararlı olan şeylerden de onları sakındırmaktadır. Akıllı kişi de kendi yarar ve zararını bilen ve ona göre davranan kişidir. Ancak, küçük bir fayda için büyük kayıplar vermeyi göze alması isabetli olmaz. Bu nedenle küçük ve geçici çıkarlar elde etmek , için olması gerekenden taviz vermek, batıl ve yanlış yollara tevessül etmek isabetli bir tutum olmaz. Daha uzun vadeli, daha kalıcı faydalar elde etmek için çabalanmalıdır. Bu noktada en kalıcı fayda ahirete dönük olan ve Allah rızasına nail olmaya vesile olan faydadır.</p>
<p>151. Matüridi. Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 253.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Sizden alınan servet hakikatte sizin değil başkasınındır, elinde başkasının malı bulunan birinin, sahibi gelip onu aldığında üzülmesi gerekmez.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/366)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bir şeyi başka bir şey için değil de sadece bozmak için yapıp kuran kimse abesle iştigal eden (boş iş yapmak) ve hikmetten uzak kalan kimsedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 157)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Şahsi inançtan başka herhangi bir bilginin olmadığını benimseyen kimse, söylediği ve inandığı her şeyin gerçek olduğunu zanneder, kendi görüşüne muhalif olan fikirleri de inkâr eder.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 934)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bilgiye göre değil de kendi şahsi telakkisine göre düşünen kimse ile fikir tartışmasında bulunmanın bir anlamı yoktur.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 234)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Kaybettiklerinize üzülmeyiniz, fakat neden kaybettiğinizi anlamak için günahlarınıza bakınız&#8230; Sahip kılındıklarınıza da sevinmeyiniz, Allah&#8217;ın size karşı olan ihsanını fark ediniz.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vlâtu&#8217;-Kur&#8217;ân, 14/365)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bütün iyilikler Allah&#8217;ın kulu üzerinde bir hakkı olduğu hâlde, Cenab-ı Hak, onlar üzerindeki nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatan bu iyilikleri kendisine verilmiş olan bir borç olarak isimlendirmekte ve onları değerli kabul edip ödüllendirmektedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 29/135)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah&#8217;ın namaz, zekât ve diğer ibadetleri farz kılmasının hikmeti şudur ki: Allah üstün kıldığı kullarına nimetlerini yaymış ve yeryüzündeki her şeyi onların emrine amade kılmıştır. Mesela namaz bedenindeki bütün yetenekleri son noktasına kadar kullanma imkânını bir araya toplar. Zorunlu olduğu bir ibadeti kendi irade ve tercihiyle yerine getirirken aynı anda şükrünü de eda etmiş olur.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtü&#8221;l-Kur&#8217;ân, 1/208-909)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Her kim başkasını içinde olgunluk ve iyilik bulunan bir şeye davet etmek isterse, yapması gereken önce onu şefkatle (rıfk) ve yumuşaklıkla davet etmesidir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 17/33-34)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Sabır, kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanların tamamı Allah&#8217;a aittir ve insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin bir anlamı yoktur.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 1/283)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah&#8217;tan batıl hak suretinde, hakkı da batıl suretinde görmekten bizi korumasını niyaz ederiz; zira O, güçlüdür, kâinatı yönetendir, kudretlidir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 356)</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/">Emine Öğük – Mâtürîdî’nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soren Kierkegaard &#8211; Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 16:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26460</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hazzı yoktan bihakkın var etmek üzere, Ne çok da şey birleşmeli yeryüzünde! Önce birbirini anlayan iki yürek, Sonra onlara yoldaşlık eden letafet; Sonra ay, ışıkları kayın dallarının arasından, Baharın içine yayılan, Kuytularda buluşabilsinler diye, Sonra buse &#8211; ve sonra masumiyet.&#8221; Küçük bir akarsuyun kenarına oturmu şumdur sık sık. Daima aynıdır, aynı yumuşak melodidir, dipte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/">Soren Kierkegaard – Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26461 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-300x270.jpg" alt="" width="357" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-300x270.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-600x539.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512.jpg 690w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hazzı yoktan bihakkın var etmek üzere,<br />
Ne çok da şey birleşmeli yeryüzünde!<br />
Önce birbirini anlayan iki yürek,<br />
Sonra onlara yoldaşlık eden letafet;<br />
Sonra ay, ışıkları kayın dallarının arasından, Baharın içine yayılan,<br />
Kuytularda buluşabilsinler diye,<br />
Sonra buse &#8211; ve sonra masumiyet.&#8221;</p>
<hr />
<p>Küçük bir akarsuyun kenarına oturmu şumdur sık sık. Daima aynıdır, aynı yumuşak melodidir, dipte aynı yeşil örtüsüdür sakin dalgaları altında bel veren, aynı hayvancıklardır aşağılarda dolanan, küçük bir balık çiçeklerin altına saklanır, solungaçlarını açar akıntıya karşı, bir taşın altına saklanır. Ne kadar tekdüze olsa da, nasıl da zengin bir çeşitliliktir! Evlilik hayatı da böyledir, sessiz sakin, gösterişsiz, vızır vızır; fazla bir changement&#8217; yoktur ve yine de o su gibidir, akar durur ve yine de o su gibidir, bir melodisi vardır, ona aşina olan için .değerlidir, erkek için değerlidir, zira ona tastamam aşinadır; şatafatlı değildir ve yine de ara sıra üzerine bir parıltı yayılır, ama onun alışıldık seyrine sekte vurmaz, tıpkı ay ışığının o akarsuyun üzerine vurup, melodisini çaldığı enstrümanı göz önüne serdiğinde olduğu gibi.</p>
<hr />
<p>Yüce olan doğuştan değil, sonradan kazanılandır;&#8221; zira bir insanın fetihçi tabiatı ve fetih yapması aslında doğuştandır, ama sahip olduğu ve sahip olmak istediği şey sonradan kazanılandır. Fethetmek övünçle, sahip olmak alçakgönüllülükle ilgilidir, fethetmek fevrilikle, sahip olmak sabırla ilgilidir, fethetmek tamahkarlıkla; sahip olmak kanaatkarlıkla; fethetmek yemek ve içmekle, sahip olmak dua ve oruçla ilgilidir.</p>
<hr />
<p>Kadın zayıftır, denir, keder ve endişe kaldıramaz, zayıf ve kırılgan olana sevgiyle davranılmalıdır. Yalan! Yalan! Kadın da erkek kadar, belki daha da güçlüdür. Ve sen onu bu denli aşağılarken, ona sahiden sevgi mi göstermiş oluyorsun? Ya da onu aşağılama iznini sana kim verdi ya da ruhun nasıl olur da kendini ondan daha mükemmel bir canlı addedecek kadar kararmış olabilir? Çekinme, ona her şeyini aç. Acizse, bunu kaldıramıyorsa, o zaman tabii sana yaslanabilir, sen ne de olsa yeterince güçlüsün. Bak, bunu hazmedemiyorsun, buna gücün yok. Şu halde, güçten yoksun olan sensin, o değil.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı işin doğrusunu bilir, onun devinimleri dışa doğru değil, içe doğrudur ve burada kendine has geniş bir dünyası olduğunu ve aynı zamanda, kendine her bir küçük gem vuruşun kendiliğin den, aşkın sonsuzluğuna kıyasla bambaşka bir ölçülebilirliği olduğunu kısa sürede algılar ve mücadele edecek o kadar çok şey olduğu için acı duysa bile, bu mücadele için cesaret de duyar, evet, günahın dünyaya girmiş olduğuna neredeyse bayram edebildiğinde, sana bir başka anlam da paradokslarda baskın çıkacak kadar cüretkardır; zira onları çözecek cesarete sahiptir.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Bir insanın ev bark fikrine her şeyden önce, bunun bir görev olduğu sanısıyla ilişkilendirmesi gerekir, o yapmacık ve küçümseyici rehavet fikrini ancak bu suretle giderir.</p>
<hr />
<p>&#8220;Evlenen erkek bir servet kazanmış gibidir. Kendisine uygun bir yardımcı edinmiştir, bir dayanağı vardır. Bir mülkün çevresinde parmaklık yoksa yağma edilir. Bir erkeğin karısı yoksa yaşamda onun bir amacı yoktur, her zaman yakınır.</p>
<hr />
<p>Ve yine de çocuklar bir nimettir. Bir insanın derin bir içtenlikle çocukları için en iyisini düşünmesi güzel ve iyi bir şeydir, ama bunun sadece onun üzeri ne yüklenmiş bir vazife, bir sorumluluk değil, bir nimet de olduğunu ve göklerdeki Tanrı&#8217;nın, insanların bir kere bile unutmadığı şeyi, beşiğe bir hediye bırakmayı unutmamış olduğunu ara sıra hatırına getirmezse, o zaman gönlünü ne estetik ne de dini duygulara açmış demektir.</p>
<hr />
<p>Ve yine de çocuklar bir nimettir. Bir insanın derin bir içtenlikle çocukları için en iyisini düşünmesi güzel ve iyi bir şeydir, ama bunun sadece onun üzeri ne yüklenmiş bir vazife, bir sorumluluk değil, bir nimet de olduğunu ve göklerdeki Tanrı&#8217;nın, insanların bir kere bile unutmadığı şeyi, beşiğe bir hediye bırakmayı unutmamış olduğunu ara sıra hatırına getirmezse, o zaman gönlünü ne estetik ne de dini duygulara açmış demektir.</p>
<hr />
<p>Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün çetelesini tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.&#8221;&#8216; Hz. İsa&#8217;nın havarilerinden birinin bu harikulade sözlerini bir düşün, bu sözlerin bütün bir ömre uygulandığını bir düşün, ama buna insanın bunları çok kez kolaylıkla yaptığı, çok kez hata ettiği, çok kez unuttuğu, ama yine de onlara yeniden geri döndüğü düşüncesiyle birleştir;</p>
<hr />
<p>Evlilik bir karakter okuludur, insan karakterini yüceltmek ve eğitmek için evlenir.</p>
<hr />
<p>Dünyevi aşk birçoğunu sevmekle başlıyor, bunlar geçici hevesler ve bir tekini sevmekle son buluyor; tinsel aşksa gitgide açılıyor, giderek birçoğunu ve daha da çoğunu seviyor, ondaki hakikat hepsini sevmekte yatıyor. Dolayısıyla evlilik hem duyumsal hem de tinsel, özgür ve aynı zamanda zorunlu, kendinde mutlak ve kendinden ötede kendini dışavuruyor.</p>
<hr />
<p>Evet, uzaklara, çok uzaklara, ruhum yeniden sıhhate kavuşabilsin, göğsüm yeniden derin nefes alabilsin, bu basık havada boğulmayayım diye &#8211; uzaklara.&#8221;</p>
<hr />
<p>Henüz gençsin, sahip olduğun o zihinsel kıvraklık gençliğe çok yakışıyor ve gözü bir süre oyalıyor. İnsan bir soytarı seyreder gibi şaşkınlıkla bakıyor, eklemleri öyle yumuşak ki, insana has tüm yürüyüş ve duruş şekilleri yok olmuş; sen işte zihinsel anlamda böylesin, ayaklarının üzerinde olduğu gibi başının üzerinde de durabilirsin, senin için her şey olası ve sen bu olasılıkla diğerlerini ve kendini hayrete düşürebilirsin; ancak bu sağlıksız ve huzurun için sana yalvarıyorum, gözlerini dört aç ki, senin için avantaj olan şey başına bela olmasın. İnanç sahibi bir insan kendini ve her şeyi allak bullak edip canının istediği gibi değişti remez. Bu yüzden seni uyarıyorum, dünyaya karşı değil, kendine karşı ve dünyayı sana karşı uyarıyorum</p>
<hr />
<p>Sen ilahi ve beşeri yasalarla tesis edilmiş olan her şeyi hor görüyorsun ve ondan kurtulmak için de tesadüfiliğe sarılıyorsun, ki o bu durumda, sana yabancı fakir bir kadın. Ve duygudaşlığına gelince, bu belki sadece bir duygudaşlıktı; deneyin için. Bu dünyadaki varoluşunun sadece tesadüf üzerine hesaplanabilmesinin muhtemel olmadığını bütünüyle unutuyorsun ve bunu birincil etmen haline getirdiğin anda, en yakınlarına ne borçlu olduğunu da tamamen unutuyorsun.</p>
<hr />
<p>Sen ilahi ve beşeri yasalarla tesis edilmiş olan her şeyi hor görüyorsun ve ondan kurtulmak için de tesadüfiliğe sarılıyorsun, ki o bu durumda, sana yabancı fakir bir kadın. Ve duygudaşlığına gelince, bu belki sadece bir duygudaşlıktı; deneyin için. Bu dünyadaki varoluşunun sadece tesadüf üzerine hesaplanabilmesinin muhtemel olmadığını bütünüyle unutuyorsun ve bunu birincil etmen haline getirdiğin anda, en yakınlarına ne borçlu olduğunu da tamamen unutuyorsun.</p>
<hr />
<p>Bütün iyilikler için Tanrı&#8217;ya şükrediyorum ve zaafları unu tuyorum. Ancak bu o kadar önemli değil; ama bir şey var ki bunun için Tanrı&#8217;ya tüm ruhumla şükrediyorum; o sevmiş olduğum tek ve ilk kişi ve Tanrı&#8217;ya tüm kalbimle yalvardığım bir şey var ki o da bana asla başka birini sevecek gücü bahşetmemesi. Bu bir aile duası, yani zevcem de paylaşıyor; ancak onu buna ortak etmekle benim için her duygu, her ruh durumu daha üst bir anlam kazanıyor.</p>
<hr />
<p>Ah! Evet sen tuhaf bir varlıksın, bir bakarsın bir çocuk, bir bakarsın bir ihtiyar, bir bakarsın yüksek ilmi sorular üzerinde, hayatını onlara nasıl adayacağı üzerinde müthiş bir ciddiyet ve ısrarla fikir yoran bir kimse, bir bakarsın aşk hastası bir budala oluvermişsin. Ama sen evliliğin çok uzağındasın ve umarım koruyucu meleğin seni yanlış yollara sapmaktan alıkoyar; çünkü bana bazen öyle geliyor ki sen küçük Zeus&#8217;u oynamak istiyorsun.</p>
<hr />
<p>Evet, evlilik hayatın estetiğidir;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/">Soren Kierkegaard – Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Carl Gustav Jung &#8211; Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:58:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Carl Gustav Jung]]></category>
		<category><![CDATA[Kırmızı Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26456</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir gece ve bir gün geçti ve yine gece olunca çevreme bakındım ve ruhumun duraksadığını, beklediğini gördüm. O zaman ona seslendim:70 &#8220;Nasıl, hala burada mısın? Bulamadın mı bana ait olan sözleri ya da yolları? İnsanoğlunu, yeryüzündeki ruhunu nasıl onurlandırıyorsun? Senin için neyi taşıdığımı ve çektiğim eziyeti, kendimi nasıl harcadığımı, nasıl önüne serilip kıvrandığımı, sana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/">Carl Gustav Jung – Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26458 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-240x300.webp" alt="" width="240" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-240x300.webp 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-600x749.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap.webp 640w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir gece ve bir gün geçti ve yine gece olunca çevreme bakındım ve ruhumun duraksadığını, beklediğini gördüm. O zaman ona seslendim:70 &#8220;Nasıl, hala burada mısın? Bulamadın mı bana ait olan sözleri ya da yolları? İnsanoğlunu, yeryüzündeki ruhunu nasıl onurlandırıyorsun? Senin için neyi taşıdığımı ve çektiğim eziyeti, kendimi nasıl harcadığımı, nasıl önüne serilip kıvrandığımı, sana kanımı verdiğimi anımsa! Sana bir yükümlülük vereceğim:</p>
<p>İnsanoğlunu onurlandırmayı öğren çünkü insana vaat edilen, süt ve balın aktığı ülkeyi gördüm.71</p>
<p>&#8220;Vaat edilen sevginin ülkesini gördüm.<br />
&#8220;O ülkedeki güneşin görkemini gördüm.<br />
&#8220;Yeşil ormanları, altın bağları ve insanların köylerini gördüm.<br />
&#8220;Sonsuz karlı asma tarlaları olan yükselen dağları gördüm.<br />
&#8220;Yeryüzünün bolluğunu ve zenginliğini gördüm. &#8220;Gördüğüm insanın zenginliğinden başkası değildi.</p>
<p>&#8220;Sen, ruhum, insanları kurtuluşun için çalışmaya ve eziyet çekmeye zorluyorsun. Bense senin aynı şeyi insanoğlunun yeryüzündeki zen ginliği için yapmanı istiyorum. Kulak ver! Hem kendi adıma hem de insanlık adına konuşuyorum çünkü bizim gücümüz ve zaferimiz senin, krallık ve vaat edilmiş ülkemiz senin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>&#8220;insafsızlık yapmayacağım ama bana ait olanı bana ver&#8221; dedim, &#8220;ve ondan gereksinim duyduğun için dilen. Nedir o? Söyle!&#8221;</p>
<p>&#8220;Eyvah, onu ne saklayabilirim ne de gizleyebilirim! O sevgidir, sıcak insan sevgisi, kan, sıcak kırmızı kan, yaşamın kutsal kaynağı, ayrılmış ve özlem duyulan her şeyin birleşmesi.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sabır ve suskunluk postunu geçir başına, otur ve bırak işini görsün. Bir şeyler ortaya çıkarırsa harikalar yaratır. O zaman meyve veren ağaçların altında oturursun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Henüz günlerin akşamı olmadı.<br />
En kötü en son gelir.<br />
İlk vuran yelkovan en iyi vurur.<br />
En derin kuyulardan anlamsızlık boşanır, Nil gibi bereketli.<br />
Çiçekler solana dek kokar.<br />
Olgunluk baharın en son deminde gelmeli, yoksa hedefini ıskalar:&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: &#8220;Hissediyorum. Yeryüzünün ağırlığı içime işliyor, ıslak soğuk kefen gibi sarıyor beni, geçmiş acıların kasvetli üzüntüsüyle eziliyorum:&#8217;</p>
<p>B: &#8220;Yeryüzünün dumanlarına, karanlığına inme. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum ve güneş gibi kalmanı isterim. Yoksa aşağıda, yeryüzünün karanlığında yaşama yürekliliğini yitiririm. Sesini işiteyim yeter. Seni bir daha ete kemiğe bürünmüş görmek istemiyorum. Bir şey söyle! Derinliklerden, belki de korkunun içime aktığı yerden:·</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Anlaşılmak mı istiyorsun? Bize de tek bu gerek zaten! Kendini anla, o zaman yeterince anlaşılmış olursun. O iş seni yeterince oyalar. Anasının kuzusu olan anlaşılmak ister. Sen kendini anla.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yeryüzünün kralı olmak mı istiyorsun? Gururlu özgür erkekleri sürgün etmek, güzel kadınlara büyü yapmak, kaleleri parçalamak, eski katedrallerin karnını mı deşmek istiyorsun? Sersem şey, kafa sına su otu geçirmiş miskin, böcek gözlü kurbağa! Bir de benim oğlum olduğunu mu söylüyorsun? Sen benim oğlum değil, şeytanın dölüsün. Şeytanın babası ruhumun rahmine girdi ve sende ete kemiğe büründü.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Her şeyin başlangıcı sevgidir ama şeylerin varlığı yaşamdır.&#8221; Ne müthiş bir ayrım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan sevgiyi güzel sözlerle anlatabilir. Ya yaşamı? Yaşam sevginin üzerinde duruyor. Sevgiyse yaşamın kaçınılmaz anası. Sevgi yaşama dayatılmalı, asla yaşam sevgiye değil. Sevgi ızdıraba konu olsun, yaşam değil. Sevgi yaşama gebe olduğu sürece, ona saygı duyulmalı ama yaşamı kendi içinden doğurduysa, boş bir kılıfa dönmüştür ve geçicilikte tükenir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göksel sevgi bütünüyle güzel olacaktır. Oysa biz insanız ve işte insan olduğumuz için tam da bütün ve bütünüyle olgunlaşmış bir insan olmayı koydum ben de aklıma,&#8221;</p>
<p>Ku: &#8220;Sen bir ideologsun:&#8217;</p>
<p>B: &#8220;Ahmak kuzgun, çekil git!&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>&#8220;Sevgi asla bitmez:&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kalk öyleyse, karanlığın ve kokuşmuşluğun oğlu! Döküntülere ve sonrasız lağım çukuruna nasıl da sıkı tutunuyorsun! Senden korkmuyorum ama senden nefret ediyorum. Sen içimde suçlanacak her şeyin kardeşisin. Bugün ağır çekiçler seni dövecek ki tanrıların altınları bedelinden fışkırsın. Zamanın doldu, yılların sayılı ve bugün kıyamet günün tuzla buz oldu. Kabuğun paramparça olsun, ey Altın, tohumunu elleri mizle tutmak istiyoruz ve onu kaygan çamurdan kurtarmak istiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Gün ancak en karanlık geceden sonra gelecek. O zaman ışıkları kapayın ve sessizliğini koruyun ki gece karanlık ve sessiz olsun. Güneş bizim yardımımız olmadan doğar. Ancak en karanlık hatayı bilen ışığın ne olduğunu bilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Veren kendini güçlü sanıyor. Vermenin erdemi zorbanın gök mavisi yeleği. Sen bilgesin, Ey Lahmonn sen vermiyorsun. Sen bahçenin çiçek açmasını ve her şeyin kendi içinden büyümesini istiyorsun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Senin bir seven olduğunu göremedim. Şimdi gözlerim açıldı ve ruhunun sevgilisi olduğunu, hazinesini kaygıyla ve kıskançlıkla koruduğunu görebiliyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: Bekle, gözlerini ve kulaklarını açık tut.&#8221;<br />
B: &#8220;Ürperiyorum ama nedenini bilmiyorum.&#8221;<br />
R: &#8220;Bazen insanın ürpermesi gerekir önce, en büyüğü beklerken.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Çekingen ol sözlere, onlara değer ver, güvenli sözleri, aldatmacasız sözleri al, onları birbirine dolandırma ki ağ olmasın çünkü tuzağına düşen ilk sen olursun.&#8217;97 Sözlerin anlamı vardır çünkü. Sözlerle alt-dünyayı yukarı çekersin. Söz, en değersiz ve en görkemli. Sözlerde boşluk ve doluluk birlikte akar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ham güç bir kez peşine düştü mü hiçbir şeyin yardımı olmaz. Kötülük bir kez seni acımasızca ele geçirdi mi hiçbir baba, hiçbir ana, hiçbir hak, hiçbir duvar ve kule, hiçbir zırh ve koruyucu güç yardımına gelmez. Güçsüz ve perişan olur, kötülüğün üstün gücünün eline düşersin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seviyoruz ve sevileni yaşıyoruz yasana sadık kalarak. Bize gel, biz ki kendi istemimizle istiyoruz. Bize gel, biz ki seni kendi tinimizden anlıyoruz. Bize gel, biz ki seni kendi ateşimizle ısıtacağız. Bize gel, biz ki seni kendi sanatımızla iyileştireceğiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnızca keyfime bakarsam, bu başkalarına hak edilmemiş sıkıntı verir. Yalnızca yaşarsam insanlardan çok uzaklaşırım. Beni artık göremezler ve gördüklerinde de şaşırır, donakalırlar. Oysa ben kendim aslında sadece yaşıyorum, yeşilleniyorum, çiçek açıyorum, soluyorum, hep aynı noktada duruyorum bir ağaç gibi ve bırakıyorum üzerimden sakince geçip gitsin insanların acıları ve neşeleri. Yine de kendini insan yüreğindeki uyuşmazlığın dışında tutamayacak bir insanım ben.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Denge aynı anda yaşam ve ölümdür. Yaşamın tamamlanması için ölümle denge uygundur. Ölümü kabul edersem ağacım yeşillenir çünkü ölen yaşamı arttırır. Dünyayı saran ölüme dalar sam tomurcukların açılır. Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnızca keyfime bakarsam, bu başkalarına hak edilmemiş sıkıntı verir. Yalnızca yaşarsam insanlardan çok uzaklaşırım. Beni artık göremezler ve gördüklerinde de şaşırır, donakalırlar. Oysa ben kendim aslında sadece yaşıyorum, yeşilleniyorum, çiçek açıyorum, soluyorum, hep aynı noktada duruyorum bir ağaç gibi ve bırakıyorum üzerimden sakince geçip gitsin insanların acıları ve neşeleri. Yine de kendini insan yüreğindeki uyuşmazlığın dışında tutamayacak bir insanım ben.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Denge aynı anda yaşam ve ölümdür. Yaşamın tamamlanması için ölümle denge uygundur. Ölümü kabul edersem ağacım yeşillenir çünkü ölen yaşamı arttırır. Dünyayı saran ölüme dalar sam tomurcukların açılır. Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Susamış çöl bizi çevreliyor olsa da senin yaşayan suyla akan görünmez deren var burada.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir ağacın altında oturup duran için akıp giden zaman nedir ki?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>O: &#8220;Yanılıyorsun. Ben çok sıradanım.&#8221;<br />
B: &#8220;Buna inanamam. Ruhunun gözündeki ifadesi ne kadar güzel ve hayran olunası. Seni özgür bırakacak adama ne mutlu, kıskanılacak biri o.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Düşünmeye gidiyorsan yüreğini de yanına al. Sevgiye gidiyorsan başını da yanında götür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir insan olarak insanlığın bir parçasısın ve dolayısıyla, insanlığın bütünüymüşsün gibi bütün insanlıkta payın var. Sana karşıt olan insa nı alt edip öldürdüğünde içindeki o insanı da öldürürsün ve yaşamının bir parçasını katledersin. Bu ölünün tini peşini bırakmaz ve yaşamının neşe bulmasına izin vermez. Yaşamaya devam etmek için bütünlüğüne gereksinimin var.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Geçmişi bir anahtarla kilitliyorum ve bir diğeriyle geleceği açıyorum. Bu da dönüşmem yoluyla gerçekleşiyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın özlemini kabullenmesi küçük bir şey değil. Bunun için birçoklarının dürüst olmaya özel bir çaba harcaması gerekir. Bir çokları özlemlerinin nerede olduğunu bilmek istemez çünkü bu onlara olanaksız ya da çok sıkıntılı görünür. Yine de özlem yaşama giden yoldur. Özleminizi kabul etmezseniz kendinizi izleyemez, başkalarının size gösterdiği yabancı yollara girersiniz. O zaman da kendi hayatınızı değil, yabancı bir hayatı yaşarsınız. Oysa sizin hayatınızı sizden başka kim yaşayabilir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yetersizliği ile yaşamayı öğrenen çok şey öğrenmiştir. Bu bizi daha büyük yükseklerin dilediği en küçük şeylere ve bilge eksikliğe değer vermeye yöneltecek. Bütün kahramanlık silinirse insanlığın sefaletine, hatta daha beterine düşeriz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Olan olaylar hep aynıdır. Oysa insanın yaratıcı derinlikleri her zaman aynı değildir. Olaylar hiçbir şey göstermez, yalnızca bizi gösterir. Olayların anlamını biz yaratırız.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İsteğin yaratıcı gücü neredeyse orada toprağın kendi tohumu filiz verir ama beklemeyi unutma. Yaratıcı gücün dünyaya döndüğünde ölü şeylerin altında ve içinde nasıl hareketlendiğini, nasıl büyüyüp serpildiklerini ve düşüncelerinin zengin ırmaklara aktığını görmedin mi? Yaratıcı gücün şimdi ruhun yerine dönerse ruhunun nasıl yeşerdiğini ve tarlasının harika meyveyi verdiğini göreceksin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın kendiyle olması yalnızlık mı? Yalnızlık ancak benlik bir çöl olduğunda gerçek. Çölü bir bahçe çevirmem de mi gerekiyor? Terk edilmiş topraklarda mı oturmalıyım? Vahanın esintili büyülü bahçesini mi açmalıyım? Beni çöle yönelten ne ve orada ne orada ne yapmam gerekiyor? Ruhum benimle konuştu ve şöyle dedi: &#8220;Bekle:&#8217; Acımasız sözü duydum. Azap çöle ait.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seni sevmeyi öğrenmeliyim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İçimde yükselen telaşı affet. Yine de benden bunu yapmamı istiyorsun. Ne tuhaf şeyler oluyor bana? Sallanan köprülere gittiğimi yadsıyamayacak kadar çok şey biliyorum. Beni nereye götürüyorsun? Bilgiyle tepeleme dolmuş aşırı endişemi bağışla. Ayağım seni izlemekten çekiniyor. Yolun hangi pusa ve karanlığa çıkıyor?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Şu ana dek yaşanmamış kalanı yaşamak zorunda olmamak için kendinden kaçar gibisin.56 Oysa kendinden kaçamazsın. O hep seninle ve tamamlanmak istiyor. Bu isteğe karşı kör ve sağır taklidi yaparsan kendi kendine kör ve sağırmış gibi yapmış olursun. Bu şekilde yüreğin bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacaksın.</p>
<p>Yüreğinin bilgisi yüreğinin nasıl olduğudur. Kurnaz bir yürekten kurnazlığı bilirsin.<br />
İyi bir yürekten iyiliği bilirsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kalbin bilgisi kitaplarda değildir ve hiçbir öğretmenin ağzında bulunmaz, karanlık topraktan biten yeşil tohum insanın içinden büyür. Bilginlik bu çağın tinine aittir ama bu tin düşü hiçbir açıdan kavrayamaz çünkü ruh bilginliğin olmadığı her yerdedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dostlarım, ruhu beslemek bilgeliktir, yoksa yüreğinizde ejderler ve şeytanlar beslersiniz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Elini ver bana, benim neredeyse unutulmuş ruhum. Hayat beni sana geri getirdi. Yaşadığım tum mutlu ve tüm üzgün saatler için, her neşe ve her keder için hayata teşekkür edelim. Ruhum, yolculuğum seninle devam edecek. Seninle dolaşacağım ve ıssızlığıma yükseleceğim.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Konuşmam kusurlu. Sözlerle ışıldamak istediğimden değil, o sözleri bulmak olanaksız olduğu için imgelerle konuşuyorum. Derinlerden gelen sözleri başka hiçbir şeyle ifade edemem.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sevgiye sadık kalmak zor çünkü sevgi bütün günahların üzerinde duruyor. Sevgiye sadık kalmak isteyen günahı da alt etmek zorunda. İnsan günah işlediğini o kadar kolay gözden kaçırır ki &#8230; Sevgiye sadık kalmak için günahı alt etmek zordur, o kadar zor ki ayaklarım çekiniyor harekete geçmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sevgiye sadık kalmak zor çünkü sevgi bütün günahların üzerinde duruyor. Sevgiye sadık kalmak isteyen günahı da alt etmek zorunda. İnsan günah işlediğini o kadar kolay gözden kaçırır ki &#8230; Sevgiye sadık kalmak için günahı alt etmek zordur, o kadar zor ki ayaklarım çekiniyor harekete geçmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>B: &#8220;Sevgin için sana minnettarım. Sevgiden söz ettiğini duymak ne güzel. Bir müzik ve eski, uzak bir sıla. Bak güzel sözlerin gözlerimi ya şarttı. Önünde diz çökmek ve ellerini yüzlerce kez öpmek istiyorum çünkü bana sevgi vermek istiyorlar. Aşktan ne güzel bahsediyorsun. Sevgi üzerine ne kadar konuşulsa insan daha fazlasını duymak istiyor.&#8221;</p>
<p>S: &#8220;Neden sadece sözler? Ben senin olmak istiyorum, bütünüyle, tamamen senin.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: &#8220;Hoşnut ol ve bahçeni alçakgönüllülükle işle.&#8221;</p>
<p>B: &#8220;Öyle yapacağım. Ölçülemez olanın büyük değil, küçük bir parçasını fethetmeye değdiğini görüyorum. Bakımlı küçük bir bahçe bakımsız büyük bir bahçeden yeğdir. Ölçülemezle karşılaştırıldığında iki bahçe de eşit derecede küçüklük, ama bakımları eşit değil.&#8221;</p>
<p>R: &#8220;Makasını al ve ağaçlarını buda.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yardım et bana ki kendi bilgimle boğulmayayım. Bilgimin doluluğu beni üzerime çökmekle tehdit ediyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>B: &#8220;Söylediklerinden sonra sessiz kalmam gerekiyor sanırım ama yapamam; benden gittiğini görmek yüreğimi kanatıyor.&#8221;</p>
<p>O: &#8220;Bırak gideyim. Sana yenilenmiş bir biçimde döneceğim. Güneşi görüyor musun, nasıl da batıyor dağların ardında kıpkızıl. Bugünün işi yapıldı ve yeni bir güneş dönüyor. Neden bugünün güneşine ağıt yakıyorsun?&#8221;</p>
<p>B: &#8220;Gece çökmek zorunda mı?&#8221;</p>
<p>O: &#8220;Günün anası o değil mi?&#8221;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/">Carl Gustav Jung – Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şikayeti Bırak, İşine Bak!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 13:39:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şikâyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şikayet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26343</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu devirde yaşamış bir Allah dostu doktora gider. Doktor so­rar: “Şikâyetiniz nedir efendim?” O büyük zât cevap verir: “Şikâ­yetimiz yoktur, derdimiz vardır.” Bu sözdeki mânâyı kavrayan kulluğunu kavramış demektir. Tabii ki bu, acı tatlı her şeyi Rab- binden bilen râzı olmuş bir kulun sözleridir. Bir de kendimize bakalım. Nereye baksak, neden bahsetsek, nereye gitsek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/">Şikayeti Bırak, İşine Bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23289 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-300x154.jpg" alt="" width="378" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-300x154.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/136887.jpg 680w" sizes="(max-width: 378px) 100vw, 378px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu devirde yaşamış bir Allah dostu doktora gider. Doktor so­rar: “Şikâyetiniz nedir efendim?” O büyük zât cevap verir: “Şikâ­yetimiz yoktur, derdimiz vardır.” Bu sözdeki mânâyı kavrayan kulluğunu kavramış demektir. Tabii ki bu, acı tatlı her şeyi Rab- binden bilen râzı olmuş bir kulun sözleridir. Bir de kendimize bakalım. Nereye baksak, neden bahsetsek, nereye gitsek ya ken­dimiz şikâyet ediyoruz ya da başkalarının şikâyetini dinliyoruz. Evde şikâyet, sokakta, çarşıda, taziyede, mescidde, okulda şikâ­yet&#8230; Gelirimizin azlığından, arabamızın eskiliğinden, mobilya­mızın demodeliğinden, televizyon kanallarının saçmalığından&#8230; Hayattaki hemen her şey şikâyet konusu.</p>
<p>İş kendimizden çıkıp toplum ölçeğine gelince şikâyetin ölçeği de değişiyor. Eğitim sisteminden, hastanelerden, trafikten, mahke­melerden, ekonomiden şikâyet ediyoruz. Herkes ediyor, her yer­de ediyor. Hatta günlük konuşmalarımız neredeyse tamamen bu şikâyetlerden oluşuyor. Kendimizden şikâyete başlarsak hemen sistemden şikâyete geçiyoruz. Sistemden şikâyet edince de he­men mevzuyu kendimize getiriyoruz.</p>
<p>Şimdi öyle de geçmişte farklı mıydı? Meselâ Fuzûlî divanına ba­kalım. Bakın Fuzûlî’de kaç çeşit şikâyet var? Aşktan, sevgiliden, gönülden, gamdan, ayrılıktan, yalnızlıktan şikâyet&#8230; Bahttan, dünyadan, hâlinden şikâyet. Âhtan bile şikâyet var. Gözyaşın­dan, akıldan, kendisinden, başkasından, halktan şikâyet var. Hatta gözden, saçtan, kandan bile şikâyet var.</p>
<p>Evet, büyük ârif Fuzûlî birçok şeyden şikâyet eder ama dermanın da ne olduğunu çok iyi bilir. Her şikâyetten sonra işi yine Allah’a bağlar. Şu beytine bakalım:</p>
<p><em>Ey dil ki hecre düzmeyib istersin ol mehi </em></p>
<p><em>Şükr et bu hâle yoksa gelir bir belâ sana.</em></p>
<p>Yani: “Ey gönül, ayrılığa dayanamayıp o ay gibi sevgiliye kavuş­mayı dilersin. Hâline şükret yoksa başına bir belâ gelir.”</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed de “Avnî” mahlâsıyla yazdığı bir şiirinde şöyle der:</p>
<p><em>Cevr-i dilber tan-ı düşmen sûz-ı firkat zaf-ı dil </em></p>
<p><em>Türlü türlü derd içün yaratmış Allahım beni.</em></p>
<p>Şunu diyor: “Ne çok derdim yar: Sevgilinin yaptığı eziyetler, düş­manın ayıplaması, ayrılığın acısı, gönlümün zayıflığı. Kısacası Allahım beni türlü dertlere uğratmak için yaratmış.”</p>
<p>“Şikâyet” kelimesi, “yakınmak” anlamına geliyor. Bu ise “yak­mak” fiilinden gelir. “Kendi kendini yakmak” demek. Demek ki “yakınmak” bizim dilimizde “içi beni, dışı seni yakar” deyimin­deki anlama yakın bir şey. Ama bu yanmak aşk ateşiyle yanmak gibi bir şey değil. îçten içe hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, hu­zursuzluk, tatminsizlik duygusu&#8230; İstediğimiz, hak gördüğümüz, ihtiyaç duyduğumuz şeylerden mahrum kalmaktan doğan bir sı­kıntılı hâl&#8230; Kimi için de bir hedeften, bir idealden, bir hayalden uzak kalmaktan doğan hoşnutsuzluk.</p>
<p>Şikâyet sorunlardan edilir. Biz bugün her can sıkıcı, olumsuz şeye “sorun” deyip geçiyoruz. Oysa “mesele, dert, endişe” gibi birçok kelime var. “Dert” kelimesi sözlükte “üzüntü, hastalık, ağrı, sorun, kaygı” anlamlarına geliyor. Farsça kökeninde “elem, keder, hastalık” demek Şikâyet ile irtibatlı pek çok kavram var: Endişe, nedamet, hüsrân, hicrân, kâbus, hafakan, gam, cevr, gussa, teessüf, teessür, ve­him, buhran, mâtem, gaile, melâl, ıztırap, ye’s, efgân, mihnet, kahr, sitem, keder, tasa, kaygı, üzüntü, kasvet, inkisar, hüzün, elem, enduh, kudûret, sıkıntı, dilhûn, cefâ, belâ, düşvâr, âh, zahm, illet, feryâd&#8230;</p>
<p>Dert çok, şikâyet de&#8230;</p>
<p><strong><em>Şikâyetçilik Hastalığı</em></strong></p>
<p>Peki, günümüzde evimizde, sokakta, iş yerinde, okulda, ticarette, siyasette şikâyet edilecek şeyler yok mu? Elbette var. Hem de çok.. Çevremizdeki bu kadar sorunu görmezden mi gelelim? Elbette ha­yır. Ama sorunu görmek bir şeydir, soruna takılıp kalmak ayrı bir şey. Görmek halletmenin yarısıdır. Ama takılmak insanı çaresiz bı­rakır. Şikâyeti dert olarak görüp çözüm aramak bir şeydir, şikâyeti âdet edinmek bambaşka bir şey. Bir sorundan sürekli bahsetmek onun çözümünü kolaylaştırmaz, aksine olduğundan daha da bü­yük gösterir. Hele bizim gibi çok konuşup az iş yapılan bir toplum­da. Daha doğrusu konuşmanın bizatihi iş sayıldığı bir toplumda&#8230;</p>
<p>Memnun olmadığımız pek çok şey var elbette. Kendimizden, ai­lemizden, çevremizden, işimizden, toplumdan, sistemden, dün­yadan kaynaklı o kadar çok mesele var ki şikâyet etmemek elde değil. Ama şikâyet ile beraber ve şikâyetten sonra ne yapıyoruz? Asıl mesele bu. Eğer eğitimden siyasete, sanattan çocukların ter­biyesine kadar şikâyet ettiğimiz birçok konuda hiçbir şey yapma­dan sadece konuşuyorsak burada bir sıkıntı var. Bu şikâyetçilik denen hastalığa giriyor.</p>
<p>Şikâyetçilik en yaygın hastalıklarımızdan birisi. Zamanımızı, ömrümüzü, enerjimizi şikâyetlere harcayıp duruyoruz. Bu şe­kilde toplumun ağıt korosuna katılıyoruz. Çünkü herkes şikâ­yet ediyor. Biz aslında çocukluğumuzdan itibaren evde, okulda, sokakta, çarşıda, işyerinde bir nevi şikâyetçilik eğitimi alıyoruz. Hâlbuki bu boş işe verdiğimiz saatleri kendimizi geliştirmeye, bilmediklerimizi öğrenmeye, eksiklerimizi tamamlamaya harca- saydık bu olumsuz ortamda en azından kendimiz adam olurduk.</p>
<p>Aslında şikâyeçilik, diğer pek çok başka sorunu büyük bir kılıf­tır. En başta kendine düşen işi başkalarına yükleme eğilimi gelir. Eğitimin iyi değil mi? Senin değil, sistemin kabahatidir. Trafikte saçma hareketler yapanlar mı var? Sen doğrusun ama düzen ya­muktur. Sistem, düzen gibi kelimeleri kullanarak üzerimizdeki sorumluluğu da başkalarına atıyoruz. Böylece şikâyet ettiğin ku­surun sende olmasını normal gösterirsin.</p>
<p>Şikâyetçilik, emeksizlik demektir. Konuşup durduğun sorunlar­la ilgili iş yapmak zorunda kalmazsın. Üstüne üstlük bu şekilde senin o meselede kabahatinin olmadığını ispatlarsın. Çünkü bir ayıbı işleyen herhâlde o ayıptan bahsedilmesini istemez. Bu şekilde şikâyetçilik insanın kendini temize çıkarmasının da kestirme bir yoludur. Şikâyet edersen kimse senden onu düzeltmeni istemez.</p>
<p>Şikâyetin imâ ettiği “yandık bittik” mantığı herkesin bir kurtarıcı beklemesinin ön şartıdır. Yani ben bir şey yapmayayım, şikâyet ettiğim kusur bende de var iken başkalarını suçlayayım, sonra da “bizi ancak filanca kurtarır” diyerek yükü başka birisinin sırtına bindireyim. Bu apaçık bir kolaycılık ve bedavacılıktır. Kişi gayret ettiği kadar kuldur. Allah&#8217;ın takdiri içinde binlerinin gelip genel işleri düzeltmesi, kulun kendini düzeltme mecburiyetini boşa çı­karmaz.</p>
<p>Şikâyetçiliğin bir başka önemli sebebi ise boş beklentiler veya tûl-i emeldir. Yani hakkı olmayan, haddi olmayan, gerçek olmayan hevesler ve hayallerle hayatı geçirmek Dünya sonuçta bir sıkın­tı yeridir, bir mihnethâne, bir çilehânedir. Rabbimiz buyuruyor: “Behemehal sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mah­sul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2:155). Dolayısıyla bu dünyada bitmeyen bir rahatlık ve hoşluk aramak abestir. Böyle başlayanlar için hayatın her anı insana batar. Beklentiler ile gerçekler arasında uçurum olunca insanda tatminsizlik ortaya çıkıyor. O zaman da veryansın&#8230; Elindekinin kıymetini bilmeden ötede kurduğu bir hayal ile kıyaslayarak öm­rünü geçirenler asla tatmin olamazlar, mutluluğu bulamazlar.</p>
<p>Şikâyetçilerin çoğu gayretsiz olanlardır. Bunlar hem iş yapmaz­lar, hem sorunları çözmeye çalışmazlar hem de sabırsızlık gös­terirler. Kendileri için hayırlı mı, şerli mi olup olmadığını bil­meden sürekli nefislerinin arzu ettiğini isterler hem de bir an önce olsun isterler. Hâşâ sanki Allah onların emrindeymiş gibi. Uyanık bir kul, Allah’ın o sabırla gayret ettiği müddetçe nimetini artıracağını bilir.</p>
<p>Ebû Hureyre’nin [ra] rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber [sav] buyurdu: “Mümin, sürekli olarak rüzgârın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mümin, devamlı belâlarla baş başadır. Mü- nafıkın misali de çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz?&#8217; (Buhârî). Bir gün Hz. Âişe validemiz [ra] bir omuz örtüsü ile kalın bir peştemal çıkardı ve: “Resûlullah [sav] bu ikisi arasında vefat etti.&#8221; dedi (Buhârî). Hep Resûlullah Efendimiz (sav] ve ashabının hayatının zorluklarından bahsederiz. Ama biz en ufak bir sıkıntıda hemen şikâyete, hatta isyana başlarız.</p>
<p>Demek ki dünya gerçeğini unutmamak lazım. Dertler bu dün­yanın hamurunda vardır. Güzel bir söz var: “Derdin içinden çıkamıyorsan derdi içinden çıkar” diye. Gerçekten Allah derdi adamına göre verir. Dağına göre kar, adamına göre imtihan ve­rir. Bir kere bize verilen sıkıntı bizim hak ettiğimiz sıkıntıdır. Biz de o sıkıntıya tahammül ederek, sabrederek, gayretle üstesinden gelmeye çalışarak kulluğumuzu çoğaltırız. Allah’a yakınlaşırız. Dert aynı zamanda Allah’ı hatırlatıcıdır. Dertler olmasa Allah’ı zor hatırlarız. Dua, niyâz aklımıza bile gelmez. O yüzden aslında dertler insanın öğretmenidir. Şükrü, sabrı ve sebatı öğretirler.</p>
<p>Bir gün şeker hastası birisi bir dükkâna gitmiş. Orada esnafla soh­bet ederken şeker hastası olduğunu söylemiş. Esnaf: “Aa, çok kötü bir hastalık.” deyince o kimse: “Öyle deme abi. Hastalığı da veren Allah’tır. Allah’ın verdiği şey kötü olmaz. Aksine her hastalık in­sanın bir eksiğini gidermek üzere verilir. Meselâ ben şeker hastası olmadan evvel çok sabırsızdım. Ama bu hastalık sabır gerektirdi­ği için ben de yavaş yavaş sabrı öğrendim.” demiş. Doğru sözdür.</p>
<p>Dünyada insan ancak çile çekerek olgunlaşabilir. Hep söylerim: “Dertli insan iyi insandır.” Ama neyin derdi? “Niye zengin deği­lim, meşhur, makâmlı, güçlü değilim” diyerek dertlenen değil. “Ben niye hâlâ iyi bir kul olamadım, hâlâ çok eksiğim var.” diye kendini sigaya çeken insan&#8230; Tarihte büyük adam dediklerimiz hep çile çekmiş adamlardır. Çile tarlayı süren saban gibidir. O tarla sürüldükten sonra gayret tohumu ekilirse Allah oraya bere­ket ve rahmet verir.</p>
<p>Dertsiz bir insan yoktur. Arayan boşuna arar. Eski zamanlarda bir sultan hastalanmış. Ölecek raddeye gelmiş. Hikmet ehli, “Dertsiz bir adamın gömleğini getirip sultana giydirin. Ancak böylece bu hastalıktan kurtulabilir?* demişler. Onun üzerine padişahın adam­ları bütün memleketi gezmişler, aramışlar, sormuşlar ama dertsiz bir insan bulamamışlar. En son bir ağacın altında neşeyle kaval çalan bir çoban görmüşler. “Bu adam dertsiz birine benziyor” deyip yanma gitmişler. Sormuşlar: “Hiç derdin var mı?” Çoban: “Yok, Allah’a şükür” demiş. Onun üzerine padişahın adamları se­vinmişler. “Hadi o zaman çıkar da gömleğini bize ver” demişler. Çoban: “Benim gömleğim yok ki. Hiç de olmadı” demiş.</p>
<p>Demek ki dünya dert, sıkıntı, çile yeridir. Hep rahatlık aramak boşunadır. Elindekiyle, takdir edilenle mutlu olmayı bilmek ge­rekir. <em>“Elhamdülillah ala külli hâl”</em> yani “her halde Allah’a ham- dolsun” demeyi öğrenmek gerekir.</p>
<p>Şikâyetçilikte tehlikeli başka bir yön var. Sürekli şikâyet eden kişi başma gelenlerin, elinde olanların, yaşadıklarının sonuçta Rab- bimizin takdirinin sonucu olduğunu unutmuştur. Oysa Allah’ın hayrı ve şerri verdiğini, hepsinde bizimle ilgili hayırlı bir yön olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden veliler şikâyet değil şükür insanlarıdır. Belâya da şükrederler çünkü beterin beteri, imtihanın imtihanı vardır. Her mihnet, her sıkıntı onları uçuru­mun kenarından çekip alan bir iptir. Allah’ın ipidir. Yunus Emre bunu ne güzel ifade etmiş:</p>
<blockquote><p><em>Câna cefâ kıl ya vefa</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ya derd gönder ya deva</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Hoştur bana senden gelen</em></p>
<p><em>Ya hilat ü yâhûd kefen</em></p>
<p><em>Ya tâze gül, yâhûd diken</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Gelse celâlinden cefâ</em></p>
<p><em>Yâhûd cemâlinden vefâ</em></p>
<p><em>İkisi de câna safâ</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ger bağ u ger bostân ola</em></p>
<p><em>Ger bend ü ger zindân ola</em></p>
<p><em>Ger vasi ü ger hicrân ola</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ey pâdişâh-ı lemyezel</em></p>
<p><em>Zât-ı ebed, Hayy-ı ezel</em></p>
<p><em>Ey lütfü bol, kahrı güzel</em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p>
<p><em>Ağlatırsın zarı zârı</em></p>
<p><em>Verirsen cennet ü huri</em></p>
<p><em>Lâyık görür isen nârı </em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş. </em></p>
<p><em>Gerek ağlat, gerek güldür </em></p>
<p><em>Gerek yaşat, gerek öldür </em></p>
<p><em>Âşık Yûnus Sana kuldur </em></p>
<p><em>Kahrın da hoş, lütfün da hoş.</em></p></blockquote>
<p>Şikâyetçiliğin bir sebebi de sabırsızlıktır. Sabır, zaman ile ilgili bir kavram. Arzu ettiğin ile elde ettiğin arasındaki mesafedir. Bu arayı, beklemeyi, ummayı Allah’a bağlayan sabretmiş olur. Sabır Allah’tan başkası için yapılan bekleme değildir. Çıkarı için, nefsi için sabreden olmaz mı? Vardır, hem de çoktur ama bunun o kişiye ne dünyada ne de âhirette bir faydası olmaz. Kişi ancak Allah için çile çeker, sabreder. Ama unutmayalım ki sabır sebat ile beraberdir.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz [sav] buyurdu: “Sabır ışıktır.” Demek ki sı­kıntılı anların karanlığına aydınlığı getiren sabırdır. Üç çeşit sa­bır vardır: Allah’a taatte sabretmek, Allah’ın yasakladığı şeyleri işlememekte sabretmek, musibetlere sabretmek&#8230;</p>
<p>Elindekiyle yetinmeme, yani kanaatsizlik şikâyetçiliğin başka bir sebebidir. Hâlbuki kanaat en büyük hazinedir. Eldekinin kıyme­tini bilmeyen elindekini de kaybeder. Dünya yoklukla ve varlıkla imtihan edildiğimiz yerdir. Çalışıp çabalayıp elde ettiğimiz şey bizim hakkımızdır. Bununla yetinmeyip, hep fazlasını, hem ço­ğunu istemek şımarıklıktır. Böylesinin sonu zarar ve ziyandır.</p>
<p>Dolayısıyla şikâyetçiliğin bir sebebi de rızasızlıktır. Allah’a ka­naat etmemek, O’na yaslanmamak, güvenmemektir. Allah’ın rızasının önşartı ise kulun O’na olan rızasıdır. Kul Rabbimizin acı tatlı verdiklerine “eyvallah” deyip yine Rabbine şükür ve sabır ile sığınırsa Rabbimiz ondan râzı olur. Râzı olduğu kullar ise insan­lar arasında yüceltilir.</p>
<p>Rızâ olmayınca şükür olur mu? Şükür olmayınca rıza olur mu? Ne hamd ne de şükür şikâyetçilikle bağdaşmaz. Sadece gözünün gördüğünü düşünen birisi bile sonsuz şükreder. Bunun üstüne insanın geçici heveslerini durmaksızın şımarık bir çocuk gibi isteyip durması şükürsüzlüktür. Önce Rabbinin verdiklerine te­şekkür etmelidir. Her anında, hâlinde Allah’a şükreden kişi şikâ­yete vakit bulamaz.</p>
<p>Biraz düşünürsek şikâyetçiliğin bir sebebinin de kibir olduğunu anlanz. Kişinin kendi dışındaki herkes ve her şey ile ilgili sızlan­ması, aslında “ben daha yücelere, iyilere lâyıkım” duygusunun bir eseridir. Diğer insanları, elindekileri, başma gelenleri yetersiz ve küçük görmek tekebbür olur. Bunun şifâsı da elbette tevbe etmek ve ne kadar âciz olduğunu unutmamaktır. İnsan gözüyle bile göremeyeceği kadar küçük bir varlık olan virüsün kendini öldürebileceğini hatırlarsa acziyetini iyi anlar.</p>
<p><strong><em>Şikâyetçilik Ne İşe Yarar?</em></strong></p>
<p>Şikâyeti iş edinen insanda olumsuz düşünceler çoğalır. Sorunu çözecek şevkini, enerjisini kendi eliyle bitirir. Motivasyonu dü­şer, iş yapacak gücü kalmaz. Fakat eleştiri, tahkik, tartışma ayrı­dır. Bunlar işe yönelik fiillerdir. Şikâyet ise iş ve teşebbüs gerek­tirmeyen lâkırdılardır. Çözüme doğru yürümek varken sürekli yakınmak ne doğru, ne de verimli bir davranıştır.</p>
<p>Şikâyetçilik insanda sorunu çözme gücü bırakmaz. Yapılan araş­tırmalara göre olumsuzluklara odaklanmış beyin, olumlu algılan da engellemeye başlıyor. Böyle bir zihin yapısını değiştirmek çok zor oluyor. O yüzden en güzeli en baştan, en genç günlerimizden başlayarak sorunları görmek, onları tanımlamak ama kendi eli­mizde çözümü olanlara odaklanıp, geri kalanlarına takılmamak&#8230;</p>
<p>Bunun için arkadaşlık yaptıklarımıza da dikkat etmek gerekiyor. Çünkü yine araştırmalara göre yanımızdaki insanlar her şeyden şikâyet ediyor ve olumsuz duygularını dile getiriyorsa biz de o yönde etkileniyoruz.</p>
<p>Şikâyet etmek bedeni de olumsuz etkiliyor. Çünkü beyinde olumsuz düşünceler doğduğunda bağışıklık sistemi zayıflıyor ve beden tüm hastalık ve enfeksiyonlara açık hale geliyor. Yine kan basıncı, kolesterol ve kalp krizi riskinde de artış ihtimali ortaya çıkıyor. Çünkü olumsuzluğa takılıp kalmak stresi doğuruyor ve stres hem bedeni hem de ruhu çok kötü etkiliyor. Stres bildiği­niz gibi “baskı” demek Müzmin yani sürekli stres, kortizol adlı bir hormon salgılanmasına yol açıyor. Bu hormon beynin hipo- kampüsünün üzerini bir asit gibi kaplıyor. Hipokampüs insanın görsel mekânsal hafızasını barındıran, yani olayları yerli yerinde değerlendiresine imkân veren merkez. Bu merkez kortizol ile felç olunca insanın çözüm yolları tasavvur etmesi engellenmiş olu­yor. Kısacası şikâyet çözümsüzlüğü doğuruyor.</p>
<p>Araştırmalara göre her insanın bir şikâyet eşiği var. Aynı olum­suz durum karşısında kimi dillerini tutup şikâyet etmezken, ki­misi hemen şikâyete başlıyor. Bu eşik, kişinin o durumu ne kadar kontrol edebileceği algısına dayanıyor. Eğer şikâyet işe yaraya­caksa hemen yapılıyor. Meselâ bir eşyanız uçakta kaybolduysa hemen havayolu ofisine gidip form dolduruyorsunuz. Çünkü bu şekilde sorunun giderileceğine dair inancınız yüksek&#8230; Demek ki şikâyet etmeyenler de iki çeşit: gerçekten sabredenler ve şikâye­tinden sonuç alamayacağından emin olanlar&#8230;</p>
<p>Dinimizde “şikâyet” diye bir amel yoktur. Aksine Rabbimiz ve Resûlullah Efendimiz [sav] rızayı, sabrı, sebatı, çalışmayı, olum­suzluklara, rahatsızlıklara karşı gayretiyle ve niyaziyle Allah’tan çare aramayı emreder. Rabbimiz ana babamıza bakarken “öf!” bile demememiz gerektiğini bize bildiriyor. Yakınmak, kahret­mek, suçlamak hoş şeyler değil. Hele bu sitem ve kahır hâşâ Rab- bimize, takdirine, kaderimize yönelirse&#8230; Çünkü Allah a inan­dığımız anda her şeyin O’nun elinde olduğunu, her şeyi ve her olayı O’nun yarattığım kabul etmiş oluyoruz.</p>
<p>Başımıza gelen kötü veya sevimsiz bir şey bir insan eliyle olmuş olabilir. Bize birileri zulmetmiş, haksızlık yapmış, soymuş, yalan söylemiş, aldatmış, ihanet etmiş olabilir. Bu, o insanın o işte nef­sine yenik düştüğünü gösterir. Çünkü kötülüklerin kaynağı insa­nın nefsidir. Onun nefsi varsa benim de nefsim var. Ama onun nefsinin ortaya çıkardığı bu iş, beni yaraladı. O hâlde suçlu kim? Elbette bana bu zararı veren insan. Ama ona kahretmektense, önce ben neden aldandım ona bakmak gerekir. Beni aldatan da neftimdir. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki onun bu kö­tülüğü yapmasına müsaade eden Allah’tır. O hâlde bu iş de her şey gibi takdirin içindedir. Ama benim kendimi korumam da, aldanmamam da, tedbîr almam da takdirin içindedir. O zaman başkasından bir şikâyet edersek, kendimizden bin etmeliyiz.</p>
<p>Başkalarının kötü fiillerine kızmak, onlara lânet etmek, kah­retmek onları düzeltmez. Hatta şikâyetle gıybete de düşebiliriz. Oysa dertleşmek ayrı, gıybet ayrıdır. Elbette topluma mâl olmuş kişiler, hele kötü işleriyle insanlara zarar veriyorsa onlardan şikâyet edebiliriz. Ama bir insandan her şikâyetimizin sonuna en azından “Allah ıslah etsin” veya “Allah hidâyet versin” duasım da eklesek iyi olur.</p>
<p>İnsan kendini düzeltemezken başkasını hem de şikâyet ederek nasıl düzeltebilir? Hele şikâyetimizi, gördüğümüz yanlışı ona söylemiyorsak&#8230; Maalesef gördüğümüz yanlışları düzeltmede edebimiz yok. İnsanları herkesin ortasında, aşırı sözler söyle­yerek, suçlayarak eleştirdiğimizde nefisleri hemen kendini ko­rumaya geçer. Oysa insanlara emr-i mâruf yapmanın ilk şartı gönüllerini kollamaktır. Güzelce, alttan alarak, baş başa kalınca konuştuğumuzda sözlerimiz ve uyarılarımız daha etkili olur.</p>
<p>Belki karşımızdakinin nefsini düzeltemeyiz ama kendi nefsimiz­le uğraşıp daha iyi bir insan olabiliriz. Bunu bir âdet hâline ge­tirirsek her başımıza gelen olumsuz hâlden bir ibret ve çözmek için bir gayret çıkar. Kaldı ki, haksızlığa haksızlıkla, kötülüğe kö­tülükle cevap vermek caiz olmadığı için sabır ve sebatla Allahu Teâla yı yanımıza alırız. Çünkü Rabbimiz sabredenlerle beraber­dir. Bu haksızlığa sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Ama şer işte mücadele ile» hayırlı işte de şükürle tevekkül etmek gerekir.</p>
<p>Fuzûlî’nin dediği gibi:</p>
<p><em>Felek devr etmeği ahvâline vâkıf olan ârif</em></p>
<p><em>Tarîk-i sabr u teslim ü tevekkül ihtiyâr eyler.</em></p>
<p>Yani, &#8220;Feleğin devretmesindeki ahvâle vâkıf olan ârif kişi; sabır, teslimiyet ve tevekkül yolunu ihtiyar eder.</p>
<p>Hele insanın, nefsini tanımış ve kendini düzelterek doğrulmuş olan bir mürşidi varsa o zaman sabrı, tevekkülü ve teslimiyeti öğ­renmesi daha da kolay olur. Yine Fuzûlî’nin bir nihâisine bakalım:</p>
<p><em>Ey sâlik-ı râh-ı Hak sana kat’-ı tarîk</em></p>
<p><em>Düşvârdır olmazsa refikin tevfik</em></p>
<p><em>Tut dâmen-i mürşîd-i tevekkül ki sana</em></p>
<p><em>Maksûd müyesser ola tevfik refik.</em></p>
<p>Ne diyor? “Ey Hak yoluna giren sâlik. Allah’ın tevfîki sana yar­dımcı olmazsa tuttuğun yol zorluklarla dolar. Tevekkül mürşi­dinin eteğinden tut ki, maksadına ulaşman için Allah’ın tevfîki sana yardımcı olsun.”</p>
<p><strong><em>Çare Ne?</em></strong></p>
<p>Unutmayalım ki çare de, dert gibi kendimizden başlıyor. Kendi başımıza bulabileceğimiz bazı hâl çarelerini sıralayalım&#8230;</p>
<p>Şikâyeti bırak, şükre bak. Mevlânâ Hazretlerinin <em>Mesnevi</em> sinin ilk beyti bize üzerinde durup kendimize örnek alacağımız bir usûlü de hatırlatıyor:</p>
<p><em>Dinle neyden ki hikâyet etmekte</em></p>
<p><em>Ayrılıklardan şikâyet etmekte.</em></p>
<p>Burada şikâyet ve hikâyet arasında bir ilişki var. Kişi derdinden şikâyet eder ama mutlaka çözüm bulması, yani hikâyet etmesi de gerekir. Tek başına şikâyetin bir faydası yoktur. Kişinin faydasız ve boş işlerden uzak durması gerekir.</p>
<p>İnsanın yıkıcı şikâyetçilikten kurtulması için deniz gibi engin olması lazım. Yani geleni Hakk’tan bilmek, aceleyle tepki ver- inekten kaçınmak, her şeyin bir yerinin olduğunu bilmek, bir çarenin olacağını unutmamak&#8230; Kısacası “bu da geçer yâ Hû!” diyebilmek.</p>
<p>Yine, insanın sürekli kendindekileri eksikleri tamamlamaya gay­ret etmesi gerekir. Dünya sorunla dolsa, yansa bile kulun işi de­ğişmez. Yapması gerekenler değişmez. Meselâ son nefese kadar ilmini hep artırması lazım. Yaptığı mesleğin, işin hep daha iyi­sini yapması lazım. Bildiğini insanlara aktarması lazım. Bunun kolaylaştığı, zorlaştığı yerler ve zamanlar ve şartlar olabilir ama görevin kendisi değişmez.</p>
<p>Dert kelimesinin zıddı derman. Peki, “şikâyet”in zıddı ne? O da “şükür.” Şükür, kişinin kendisine yapılan bir iyiliği bilip sahibini övmesidir. Bir de “hamd” var. Hamd ise o anda bir iylik görmese bile bir kimsenin mutlak mânâda lütufkârlığını ve iyilikseverli­ğini övmesidir. Allah’a şükrederiz zira Allah bize nimetler ve lü- tuflar vermiştir. Allah’a hamdederiz zira Allahu Teâlâ biz bilsek de bilmesek de sonsuz lütuflar verendir. Bunun için insanlara hamdedilmez ama şükredilir, yani teşekkür edilir. Çünkü insa­nın iyiliğine verilecek cevap ona teşekkürdür.</p>
<p>Rabbimizin el-Hâmid ism-i şerifi vardır. “Hamdedilen” demek­tir. Aynı zamanda eş-Şekûr ism-i şerifi vardır. “Çokça şükreden” demektir. Kul şükreder ama Rabbimiz neden şükrediyor? Kulla­rın O’na yaptıkları şükre lütuf ve mağfiret ile cevap verdiği için O da kullara teşekkür etmiş oluyor. Çünkü “şükür” esas itibariyle bir iyi davranışa verilen cevap demektir. Buradan da anlıyoruz ki “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî). Bu hadis-i şerifi duyanımız çoktur. Ama günlük hayatta bu em­rin gereğini yapan, bu sünneti yaşatan kaç kişi var? Maalesef toplumumuzda kabalık güç, nezaket zaaf sayıldığı için dindar görünümlü olanlarımızda bile teşekkür nadir görülen bir şeydir. Oysa en ufak bir iyi davranışta insanlara teşekkür etmeyi bilmeli ve evlatlarımıza öğretmeliyiz. Birisi size yol verdi, teşekkür et. Birisi konuşurken size söz verdi, teşekkür et. Bir dükkândan bir şey aldınız, satıcıya teşekkür et. Birisine bir şey sattınız, teşekkür et. Birisinden bir şey öğrendiniz, teşekkür et.</p>
<p>O hâlde Allah’a hamdin içinde O’nu övmek, şükür, rıza, muhab­bet ve tâzim yani hürmet vardır. Peki hamd ile şikâyetin ilişkisi ne? Şikâyet kişinin olumsuz gördüğü olaylardan, fiillerden, sahip olduğu veya olmadıklarından dolayı dile getirdiği hoşnutsuzluk­tur. Şikâyet eden bu hâliyle Allah’a hamdden uzak kalır. Çünkü hâşâ Allah’ın her istediğini vermesi gerektiği gibi bir imâ demek­tir bu&#8230; Bu şikâyetin içinde hamdin içinde olan övgü, şükür, rıza, muhabbet ve tâzim var mı? Pek yok. Hâlbuki hamd, Allah kulun istediğini verse de vermese de Rabbimizin en büyük hakkıdır. Sadece bizi var ettiği, insan olarak yarattığı, iman ile şereflen­dirdiği ve Resûlullah Efendimizin [sav] ümmetine kattığı için bile olsa ve başka hiçbir nimeti olmasa bile Rabbimize sonsuz hamd gerekir. Bunun için namazlarda okuduğumuz Fâtiha-i şerife <em>“el-hamdü li’llah”</em> yani “hamd yalnızca Allah”a mahsustur” diye başlar. Ardınca gelen âyetlerinde de bu hamdi neden etmemiz gerektiği teker teker bize öğretilir.</p>
<p>Şükür kulluğun nişânesidir. Şükür nimeti çoğaltır: “Hani rab- biniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” (İbrahim, 14:7)</p>
<p>“Beterin beteri vardır” deriz. Çok doğrudur. Özellikle mevcut hâline şükretmeyen için daha büyük imtihanlar gelebilir. Yine Fuzûlî’den öğüdü alalım:</p>
<p><em>Cüzi hasâret ile melûl olma, şükr kıl</em></p>
<p><em>Yeğ hâk-i dergehinefedâ böyle sâd hezâr.</em></p>
<p>Ne diyor? “Küçük bir sarsıntıyla hemen üzülme. Buna da şükret. Böyle yüz binlerce sıkıntı senin dergâhının toprağına fedâdır.”</p>
<p>Şikâyeti en aza indir. Kâr etmeyeceğini, aksine zarar edeceği­ni bildiğin şeylere nasıl paranı yatırmıyorsan, sonucu olmayan şikâyetlere ne duygunu ne düşünceni ne de zamanını harca. Böyle bir sızlanmaya başladığın anda hemen kendine susma­yı öğütle, önce şükretmen gereken onca nimeti hatırla. Sonra da o şikâyet ettiğin derdin çözümü senin elinde değilse, kendi elinde olana odaklan. Onları çözmek için ne gerekiyorsa sabırla günbegün gereken donanımı elde et. Bilgi gerekiyorsa bilgi­lenmeye, ilgi gerekiyorsa ilgilenmeye vakit ver. Buna alışırsan, bir süre sonra bir bakarsın ki toplumda şikâyet edilen şey sende azalmıştır. Meselâ toplumda kabalık yaygınsa sende azalmıştır. Bilgisizlik yaygınsa sende azalmıştır. Yine söz gelimi “bize tarihi­mizi öğretmediler” diye sızlanıp duracağına kendi imkânlarınla tarihimizi öğrenmeye başla. Birkaç yıl sonra bir bakarsın belirli bir seviyeye gelmişsin. En azından hiç bilmediğin zamana göre çok daha ileriye gitmişsin.</p>
<p><strong><em>Sürekli şikâyet edenlerden uzak dur.</em></strong> Üç çeşit şikâyetçi insan tipi var. Birincisi ne olursa olsun sürekli şikâyet edenler. Bunlar dur­madan sorunlardan bahseder, sorunu çözmeye dair her girişimi de küçümserler. İkincisi, yakınanlardır. Bunlar içlerindeki sıkın­tıyı konuşarak, sağa sola koşup dert yanarak boşaltırlar. Kızgın­lıklarını, hayal kırıklıklarını başka insanların dikkatini çekerek azaltmaya çalışırlar. İlgi ve yakınlık beklerler. Ama kendilerine yapılan tavsiye ve nasihatlere de pek kulak asmazlar. Bunların derdi çözüm aramak değildir, sadece mutsuzluklarının onaylan­masıdır. Üçüncü tür şikâyetçiler ise çözüme odaklı şikâyetçiler­dir. Bunlar şikâyet ederler ama bir yandan da çözüm yolları arar­lar. Maalesef bu tür insanlar bütün şikâyet edenlerin toplamının dörtte biri bile değildir.</p>
<p>Hem kronik şikâyetçiler hem de yakınanlar maalesef kendilerin­deki olumsuz duyguları çevrelerindeki insanlara da bulaştırıyor­lar. Şevk kırmada bir numaralar. İşte asıl uzak durmak gereken bu iki tip insandır. Aslında şikâyeti alışkanlık hâline getirenler bir süre sonra yakınacak insan da bulamıyorlar. Çünkü artık <u>insanlar</u> sürekli olumsuzluk saçan bu insanları görünce çekinip kaçıyorlar. Arkadaşları terk ediyor, eşleri bunalıyor, akrabaları görüşmemeye başlıyor.</p>
<p>Araştırmalara göre şikâyet edenler ve şikâyet dinleyen <u>insanlar </u>daha olumsuz bir ruh hâline giriyorlar. Mutlu insanlar daha az şikâyet ediyorlar. Bu insanlar aynı zamanda sorunlara karşı daha duyarlı olan insanlar oluyor. Çünkü içlerindeki güç ve şevk onla­rı yakınmaktan uzaklaştırıp çözüme doğru sevk ediyor.</p>
<p><strong><em>Sorunları ve sorumlulukları önceliktendir.</em></strong> Şikâyetçilik hastalı­ğından kurtulmanın önemli bir adımı kendi sorumluluk alanla­rımızı iyi belirlemektir. Memleketteki eğitim sorununu şikâyet ederek çözemezsin. Hatta Millî Eğitim Bakanı olsan bile tek ba­şına çözemezsin. Çünkü her bir sorun birçok başka sorun ile iç içedir. O hâlde ne yapmalı? Memleketin eğitim sorunundan sen sorumlu değilsin. Sen kendi eğitim sorunundan sorumlusun. O hâlde çare yollarını da buna göre belirleyecesin. Sistemle kesiş­tiğin yerlerde en az zarar ve en fazla yarar almaya bakacaksın. Kendi başına da yapacağın şeyleri düşünüp, onları hâl yoluna koyacaksın.</p>
<p>Elbette “toplumdan bana ne?” diyemeyiz. Hem kişisel hem de toplumsal görevlerimiz var. Zaten kişisel sorunlar ile toplum­sal sorunlar da iç içedir. Ama sorunlardan doğrudan sorumlu olanları iyice belirle. Müslümanlara dünyanın pek çok yerinde yapılan katliamlara sen tek başına gidip son veremezsin. Ama katliam yapanlara karşı mazlumlara bağış yaparak, paran yoksa da kalben destek verebilirsin. En azından zâlimden nefret eder, mazluma merhamet edersin.</p>
<p>Dünyadaki sorunlar senden sorulmayacak ama o sorunların sana isabet eden miktarı kadarı senden sorulacak. Bu miktara göre dertlen ve derman ara.</p>
<p>Sorumluluk hattını iyi çizersen iş yapma hattın da belli olur. Âhiretteki sorumlu tutulacağın işler dünyada en önemli işlerin­dir. Kısacası mahşerde sana sorulmayacak işlere en çok emeğini, enerjini, kafanı harcama. Sana senden sorulacak işlere öncelik ver. Bu diğer işlere boş ver demek değildir. Ama onları daha alt sıralara koy.</p>
<p>Önceliklendirme yapabilmen için mahşerde bizzat sorumlu tutu­lacağın işleri ve konuları bilmem gerekir. Bunları bilmek için ise Allah’ın ve Resûlullah Efendimizin [sav] murâdını ve emirlerini iyi bilmek gerekir. Yani farz, vâcip, sünnet, mekruh ve müstehapları iyi öğreneceksin. İlkin farzlara öncelik vereceksin, sonra vâcip, sonra sünnet, sonra da müstehaplara&#8230; Bu sıralama aynı zamanda üzerine düşen işlerin de öncelik sırasıdır. Bu sıralamayı bilmeyen işleri birbirine karıştırır. Hem dünya hem de âhiret işlerini&#8230;</p>
<p>Burada bir arkadaşımın bizzat yaşadığı bir olayı anlatayım. 701i yıllardaki iç kargaşa sıralarında içinde o arkadaşımın da olduğu bir grup gençlik önderi vardı. Gittikleri her yerde hürmet gör­mekteydiler. Bir gün bunlar Seyyid Muhammed Râşid el-Hü- seynt Hazretlerini [ks] ziyarete giderler. Seydâ Hazretleri onlara ne ile meşgul olduklarını sorar. Onlar da memleketi komünist yapmaya çalışanlarla cihad ettiklerini söylerler. Seydâ Hazretleri onlara namaz kılıp kılmadıklarını sorar. Gençler şaşırırlar, zira kendilerini cihad gibi büyük bir işin başında görürken onlara namazın sorulması gariplerine gider. “Bazımız kılıyor, bazımız kılmıyor” derler. Seydâ Hazretleri: “Allah râzı olsun. İnsan daha Allah’ın ilk emri olan namazı kılmıyorsa nasıl cihad edebilir?” diye sorar. Bu soru üzerine arkadaşım ve bir kısmı silkinip ken­dilerine gelirler. Hemen o mübârek veliye intisab ederler.</p>
<p><strong><em>Başkasında şikâyet ettiğin şey sende var mı, ona bak.</em></strong> Her so­runda topu hemen soyut, görünmez bir “sistem”e atmayalım. Şunu bilelim ki en büyük sistem kendimiziz. Eğer işimizi iyi ya­pıyorsak “sistem”in düzelmesine katkı yapıyoruz demektir.</p>
<p>Sen kendini düzeltirsen âlem de düzelir. Çevrende, toplumda gördüğün yanlışı, şikâyet ettiğin şeyleri bari sen yapma. Çocuk­larına, çevrene öğret, onlar da yapmasm. Ancak bu şekilde bir iki nesil içinde şikâyet ettiğimiz konularda düzelmeler olur. O zaman eleştirmeye de hakkın olur. Ama eleştirmeden önce işinle örnek olmalısın. Meselâ kendi dükkânında müşteriye kaba davranıyor­sun. Sana gittiğin bir dükkânda öyle davransalar ne dersin? Mev- lânâ Hazretleri der ki: “Karşındaki insanın kusurunu gördüysen onu kınama. Zira o kusur sende olmasaydı onu başkasında göre­mezdin.” Evet, “ele verir talimi, kendi yutar salkımı” sözü en çok korkmamız gereken şeydir. Bende olan eksikleri en iyi ben bilirim. Başkasının gördüğüm bir eksiğini çekiştirip duracağıma, içimdeki binlerce eksikten birkaçını düzeltmeye bakayım.</p>
<p>Farkını işte göster, lâfta değil. Bir arkadaşımın İstanbul’da doğ­muş büyümüş yaşlı bir annesi var. Kadıncağız gençken bir gün annesiyle beraber manifaturacıya gitmişler. Adam kasada so­murtkan oturuyormuş. Ona raftaki bir top kumaşı göstermişler: “Affedersiniz, şu kumaşa bir bakabilir miyiz?” Esnaf yerinden hiç kalkmadan: “Hanım, alacaksan indireyim, yoksa bana bo­şuna zahmet çektirmeyin” demiş. Oradan çıkmışlar, bu kez bir Musevi manifaturacıya girmişler. Adam onları güler yüzle bu­yur etmiş. Beş on top kumaşı indirmesini rica etmişler. Adam her seferinde “hay hay” diyerek kumaşları indirip onlara göster­miş. Sonunda hiçbirini beğenmemişler. Musevi esnafa: “Kusura bakmayın size de zahmet verdik.” deyince adam ne cevap vermiş biliyor musunuz? “Ne zahmeti efendim. Sayenizde kumaşların tozunu almış olduk!”</p>
<p><em>Halkın değil, Hakk’ın takdirine bak&#8230;</em> Şikâyetten kurtulmanın bir yolu da takdir veya tenkide bakmadan, bıkmadan usanma­dan iyi ve doğru olan davranışa devam etmektir. Kimse sana selâm vermiyor mu, sen yine selâm vermeye devam et. Kimse senin çok çalışmanı takdir etmese de işleri salma. Daha çok çalış. Zira bunları Allah için yapıyorsun. Sevabı da ecri de sana kuvveti verecek de O’dur. Bunu unutmazsan kulların teşekkürüne muh­taç hissetmezsin.</p>
<p>“Benim değerimi bilmediler” türünden boş şikâyetleri de bıra­kalım. Kişinin değeri görmezden gelinince yok olmaz. Zaten yüksek makâm, yüksek maaş bir kişinin değerini göstermez. Her yaptığını Allah için yapan kişi, insanların takdirinden de, tek­dirinden de etkilenmez. Biz Allah’ın râzı olacağı şekilde işimi­zi yapmaya bakalım. Allah için yapılan hiçbir iş zâyi olmaz. Biz halkın değil, Hakkın takdirini kazanmaya bakalım. Dünyada da, âhirette de işe yarayacak budur.</p>
<p>Bizde iş yapmak dindarlığın dışında görülür maalesef. Oysa ki­şinin ahlâkı asıl ticaretinde, siyasetinde, insan ilişkilerinde, işin- de-gücünde belli olur.</p>
<p><em>Duayı unutma.</em> Hangi dertten sıkılırsan sıkıl, hangi çareyi arar­san ara Rabbinin yardımı dile. O dertleri ve dermanı veren Mev- lâmızı unutma. Dua bir aksesuar değildir. Her şeydir. Kulluğun kendisidir. Sadece sözle değil amelle de dua edilir. Rabbimiz buyurur: “De ki: ‘Kulluğunuz ve niyâzınız olmasa Allah size ne diye değer versin?’” (Furkan, 25:77). Dua ile Rabbimizi yanımıza alırız. Böyle bir güç bizim olunca karşımızda hangi insan, hangi sorun durabilir ki?</p>
<p>Başımıza gelenler Hakk’ın takdiridir. Ama musibetler bizim hak ettiğimiz ve Hakk’tan geldiğini unutmayıp O’na iltica edersek bizi temizleyecek şeylerdir. Takdiri unutma, takdirin içinde ted­bîre bak..</p>
<p>Evet, hayatımızda ve dünyada şikâyet edilecek çok şey var. Ama gelin şu şikâyet hastalığımızı bırakalım. Şikâyet ederek şu sınırlı ömrümüzü harcamayalım, içimizi karartmayalım, iş yapma şev­kimizi kırmayalım. Şikâyete değil, işimize bakalım. Kendimizi, bilgimizi, ahlâkımızı ve işimizi düzeltelim. Bugünümüz dünden iyi olsun. Bugün yaptığımız iş dünkünden daha iyi, daha güzel olsun. Zira kulun vazifesi iyi niyet ve iyi gayrettir. Gerisi her şey gibi Allah’a aittir.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:234-251</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/">Şikayeti Bırak, İşine Bak!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sikayeti-birak-isine-bak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebû Zeyd el-Belhî&#8217;nin Beden ve Ruh Sağlığı İsimli Eserininin -Ruh Sağlığı- Bölümü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2022 06:49:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Beden ve Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Zeyd el-Belhî]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[panik]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[tasa]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25845</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ESER VE MÜELLİFİ HAKKINDA Kitabın içeriğinde zaman zaman kendisinden nakiller yaptığımız ve 9 &#8211; 1 0 . Yüzyıllarda yaşayan filozof- tabip Ebu Zeyd el-Belhi&#8217;nin Türkçe&#8217;ye Beden ve Ruh Sağlığı olarak tercüme edilen eserinin Ruh Sağlığına ayrılan ikinci bö­lümünü buraya alıntılıyoruz. Zira kitapta şu ana kadar nakledilen ve verilen bilgiler genellikle beden sağlığı ile ilgiliydi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/">Ebû Zeyd el-Belhî’nin Beden ve Ruh Sağlığı İsimli Eserininin -Ruh Sağlığı- Bölümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25876 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/indir-300x164.jpg" alt="" width="446" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/indir-300x164.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/indir.jpg 303w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ESER VE MÜELLİFİ HAKKINDA</strong></p>
<p>Kitabın içeriğinde zaman zaman kendisinden nakiller yaptığımız ve 9 &#8211; 1 0 . Yüzyıllarda yaşayan filozof- tabip Ebu Zeyd el-Belhi&#8217;nin Türkçe&#8217;ye Beden ve Ruh Sağlığı olarak tercüme edilen eserinin Ruh Sağlığına ayrılan ikinci bö­lümünü buraya alıntılıyoruz. Zira kitapta şu ana kadar nakledilen ve verilen bilgiler genellikle beden sağlığı ile ilgiliydi. Ebu Zeyd el-Belhi&#8217;nin ruh sağlığı hakkında yazdıklarının nakledilmesiyle okuyucu İslam medeni­ yetinde gerek beden sağlığı gerekse ruh sağlığı ile ilgili üretilmiş bilgileri bir bütün olarak görme imkanına ka­vuşacaktır. Ebu Zeyd el-Belhi pek konuda öncü bir he­ kimdir. Ruh sağlığı ile ilgili yazdıklarının kendi zama­nında bir ilk olması itibariyle bu konuda öncü olması bir tarafa ortaya koyduğu görüşlerin bugünkü psikoloji/psi­kiyatri bilgileriyle şaşırtıcı benzerlikleri olduğunu tanın­mış psikiyatrist Prof. Dr. Medaim Yanık dile getirmiştir.84 Bu öncü fikirleri sebebiyle el-Belhi&#8217;nin kitabının burada okuyucuların dikaktine sunduğumuz ruh sağlığı ile ilgili olan bölümü İngilizce, Norveççe ve Rusça gibi dillere de çevrilmiştir.</p>
<p><strong>RUHUN MASLAHATLARININ DÜZENLENMESİNE OLAN İHTİYAÇ</strong></p>
<p>Kitabın birinci kısmında bedenin maslahatlarının düzen­lenmesi hususunda bilinmesi ve yapılması gerekenleri, eğer sağlıklı ise bu sağlığın korunmasının nasıl olacağını ve maruz kaldığı hastalıklar sebebiyle sağlığını kaybet­mişse de tekrar nasıl kazanacağını genel bir şekilde ifade ettik. O kısmı okuyan kimse bedenin sıhhatini korumak ve selametini sürdürmek için gıda ve ilaçlar hususunda yapması gerekenleri bilir.</p>
<p>Bu kısımda ise ruhun maslahatlarının düzenlenme­sinin nasıl yapılacağı, doğru ve dengeli bir şekilde ruhi güçlerin nasıl korunacağı ve insan ruhuna arız olan ruh­sal rahatsızlıklardan85 kurtulmanın nasıl olacağı hakkın­ da bilgiler vermeyi hedefliyoruz.</p>
<p>İnsan beden ve ruhtan müteşekkil olmasından dolayı her ikisinde de sağlık ve hastalık, düzenlilik ve bozukluk gibi haller bulunmakta ve bunların her birisinin ona nis­bet edilen rahatsızlıklar sebebiyle sağlığı bozulmaktadır.</p>
<p>Bedenin maruz kaldığı ve sağlığını bozan rahatsızlık­lar, humma, baş ağrısı ve bedenin her bir organında mey­ dana gelen ağrılardır. Ruhsal rahatsızlıklar ise öfke, gam, korku ve aşırı üzüntü ve bunların benzerleridir.</p>
<p>Ruhsal rahatsızlıklar insanın başına bedensel ra­hatsızlıklardan daha çok gelir. Çünkü bedenin maruz kaldığı hastalıklardan insan tek tek kurtulabilir, hatta ömrünün çoğunda bedensel hastalıklara veya geneline nerdeyse hiç yakalanmaz. Fakat bütün hallerinde üzün­tü, öfke veya tasa hissetmediği bir durum olmadığı için insan çoğu zaman ruhsal rahatsızlıklardan acı çeker. Ancak bunlardan etkilenme derecesi herkeste aynı de­ğildir. İnsanlar bu hallere maruz kalma hususunda farklı farklıdırlar. Çünkü her insan, yaratılışındaki zayıflık ve kuvvetlilik durumuna ve mizacına göre bunlardan etki­lenir. Kimileri hızlı öfkelenir kimileri yavaş, yine kimile­ri korkunç bir şeyle karşılaşınca aşırı bir şekilde korkar, kimileri ise sabırlı ve soğukkanlıdır. Benzer şekilde, bu problemlere maruz kalma hususunda kadınlar, çocuklar ve zayıf tabiatlı kimselerin durumları güçlü tabiata sahip erkeklerden farklıdır. Ancak bu hallerden az veya çok, zayıf veya güçlü, herkes bir şekilde nasibini alır.</p>
<p>Bu yüzden hiç kimse ruhun maslahatları ile ilgilen­mekten ve başına geldiğinde kendisini endişeye iten ve hayatı çekilmez kılan bu hallerden kurtulmak için çalış­ maktan uzak duramaz. Bahsedilen ruhi rahatsızlıklar, insana acı verip hastalandıran ve onu sıkıntılı durumlara sokan bedensel hastalıkların benzeri olurlar.</p>
<p>Tabiplerin tıp, bedenin maslahatları ve yakalandığı hastalıkların tedavisi konusunda yazdıkları kitaplarda ruhi problemlerden bahsetmeleri adet olan işlerden de­ğildir. Çünkü ruhsal rahatsızlıklar tabiplerin sanatının cinsinden değildir ve ruhsal hastalıkların tedavisi onla­rın hastalara uyguladıkları kan alma veya ilaç içirme gibi yollarla olmaz. Ancak, tabipler bunları kitaplarında açık­lamasalar ve onların adetinde böyle bir şey olmasa da bedenin maslahatlarının düzenlenmesine, ruhun masla­ hatlarının düzenlenmesini de ilave etmek doğru bir iştir. Hatta ruhun sağlık/hastalık sebeplerinin bedenin sağlık/ hastalık sebepleriyle ile iç içe olmasından dolayı buna şiddetli bir ihtiyaç vardır ve faydası da büyüktür. İnsanın hayatının devamı ruhu ve bedeni iledir. İnsani fiillerin meydana gelmesi için bu ikisi bir arada olmadan insanın bekası düşünülemez. Dolayısıyla beden ve ruh meydana gelen musibetler ve maruz kaldıkları acılarda ortaktırlar. Nasıl ki, beden hastalanıp acı ve elem duyduğunda bu, anlamak, bilmek ve bunun dışındaki ruhi güçlerin işleri­ni olması gerektiği gibi yapmasını ve bu acılarla insanın ruha eziyet veren ve endişelendiren şeyleri yok edecek işleri yapmaya kendisini vermesini engelliyorsa, ruhtaki bu durum da insanın bedeni lezzetlerden zevk almasını ve bunları olması gerektiği şekilde yapmasını engeller. Bu şekilde insan yaşamının huzuru bozulur, hayatı zehir olur, hatta bazen bu ruhi acıların ağır yükü bedeni hasta­lalıklara sebep olur.</p>
<p>Durum bu şekildeyse her insanın, özellikle de rahat­ sız edici ruhsal problemlere sık sık maruz kalan kimse­lerin, ruhi rahatsızlıklarla karşılaştığında bunları nasıl yok edeceği veya etkilerini azaltacığı hakkında yapılacak düzenlemeleri bilmeye ihtiyacı vardır. İnsan eğer bede­nin maslahatlarına ilave olarak bir de ruhi maslahatlar hakkındaki bilgileri tek bir kitapta toplanmış bulur ve bu bilgiler, bu konularda ihtiyaç duyduklarını öğrenme imkanı verirse, ruhsal rahatsızlıklardan başına bir şey geldiğinde bu bilgilerle kendisini tedavi eder. Öğüt ve­ren ve doğruları gösteren bilgelerin kitaplarında bu ko­nulardaki dağınık olan bilgileri aramaya ihtiyaç duymaz. Belki de insan bu konuda ihtiyacı olan bilgilerin hepsini bir arada bulabileceği ve ihtiyaç duyduğunda müracaat edeceği bir kitap bulamayabilir. Bu tür bilgilerin olduğu kitapları bulmanın zor olduğu ve bedenin maslahatları­nın düzenlenmesi, sağlığının korunması ve hastalanınca tekrar sağlığının kazanılması konularının işlendiği kitap­ları bulmak kadar kolay olmadığı bilinmektedir. Çünkü beden sağlığı hususunda tabiplerin yazdıkları kitaplar çoktur. Bizim kitabımızda yaptığımız gibi hem özet hem de tavsiyeler ve hatırlatmalar şeklinde kolay bir yol be­nimsemeseler de, açıklamalı olarak çok şey yazılmıştır. Fakat ruhun maslahatları hakkında bizden önce konuyu yeterli miktarda ve tam olarak açıklamış bir kimse bil­miyoruz. Dolayısıyla bu konuda bilgimiz çerçevesinde konuşacağız. Başarı Allah&#8217;tandır.</p>
<p><strong>RUH SAGLIGININ KORUNMASI</strong></p>
<p>İnsan bedeninin sağlıklı ve hasta olması gibi ruhunun da sağlıklı ve hasta olması vardır. İnsan ruhunun sağlık­lı hali onun güçlerinin sakin olması; öfke, endişe, tasa, korku ve bizim yeri gelince zikredeceğimiz diğer ruh­sal rahatsızlıklardan birisinin alevlenmemesi ve üzerin­ de baskın olmamasıdır. Ruhun bu tür rahatsızlıklardan sükunette olması onun sıhhat ve selametidir. Bedenin sıhhat ve selametinin kan, sevda, safra ve balgam hıltla­rının (hümorlar) her birinin sakin bir durumda olması, dengenin bozulup birinin diğer hıltlara baskın olmaması olduğu gibi. Bedenin maslahatı bölümünde önce beden sağlığının korunmasıyla başlanıp, eğer hasta olursa sağ­lığın tekrar kazanılmasıyla devam edilmesi gerektiği gibi ruhun maslahatında da önce sağlığının korunmasıyla başlamak gerekir. Ruh sağlığının korunması ruhun güç­lerinin sükunu ile olduğundan ruhsal sağlığını korumak isteyen kimse ruhi güçlerinin sakin halini sürdürmeye ve bunların birisinin alevlenip dengeli halinin bozulmama­ sına çalışmalıdır.</p>
<p>Bedenin sağlığı iki yönden korunur. Birincisi: Bedeni dışarıdan arız olan soğuk, sıcak ve acı veren sıkıntılardan korumak. İkincisi: Bedeni içeriden oluşan musibetlerden korumak. Bu da vücuttaki bir hıltın diğerine baskın ol­mayıp bütün hıltların dengeli bir halde olmalarıyla gerçekleşir. Bu ise gıdaların dengeli alınması, faydalı olanla­rın yenilmesi, zararlı olanlarından kaçınılması ve kitabın birinci kısmında beden sağlığını koruma hususunda bahsettiklerimizin yapılmasıyla olur.</p>
<p>Aynı şekilde ruh sağlığının korunması da iki yönle olur.</p>
<p>Birincisi: Ruhun dış arazlardan korunmasıyla, yani insanın işittiğinde ve gördüğünde öfke, gam, aşırı üzün­tü, korku veya bunlara benzer ruhi güçlerini harekete geçirip ruhu endişelendiren ve tasalandıran şeylerden uzak durularak olur. İkincisi: Yukarıda bahsedilen öfke, gam, aşırı üzüntü, korku gibi sonuçları doğuracak şeyler hakkında düşünmek olan iç arazlardan korunarak olur. İnsan bunları düşündüğünde kalbi onlarla meşgul olur ve zihni dağılır/bölünür.</p>
<p>Bunları yapmak ancak iki şekilde mümkün olur.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> İnsan, ruhunun selamette olduğu ve ruhi güçlerinin sakin olduğu zamanda kalbine şunu anlatma­lıdır ki, dünya hallerinin tabiatı ve dünyadaki temel esas şudur: Hiç kimse dünyadaki istekleri ve arzularına her­ hangi bir bir sıkıntı ve zorluğa maruz kalmadan temenni ettiği ve arzuladığı şekilde ulaşamaz. Dünyanın tabiatı­nın bu şekilde devam ettiğini, adet olanın bu olduğunu kalbine bildirmeli ve dünyadan onun yapısının aslında olmayan şeyleri istememelidir. Bu bilgisinden dolayı in­ sanlarla olan ilişkilerinde her şeyi detaylarıyla inceleme­meli, sevdiği ve isteği şekilde gerçekleşmeyen olaylardan göz yumulması mümkün olanları görmezlikten gelme­lidir. Ruhunu her işittiği ve gördüğü küçük şeylere ve sevmediği basit şeylere kızmaya ve memnuniyetsizliğe alıştırmamalıdır. Çünkü ruh bu küçük problemlere ta­hammül etmeye ve sakin bir şekilde karşılamaya alışırsa,aniden ortaya çıkan daha büyük ve daha önemli sıkıntı­lara tahammül etmek onun adeti olur.</p>
<p>Onun bu hali, küçük sıkintılara katlanmanın başına geldiğinde daha büyük sıkıntılara katlanmasına bir vesile olması için kendisini soğuk, sıcağın küçük sıkıntıları ve musibetlerin acılarına tahammül etmeye ve bunlardan aşırı üzüntü göstermeyi terk etmeye alıştıran kimse gibi olur. Bu, bedenlerin eğitilme yolu, diğeri de ruhların eği­tilme yoludur.</p>
<p><strong>İkincisi ise:</strong> Ruhunun yapısını ve başına gelen acı ve­rici şeylere tahammül derecesini bilmelidir. Her insanın kalbinin zayıflık ve güçlülük, gönlünün genişlik ve dar­lık miktarı vardır. Bazı ruhlar vardır ki büyük olaylar ve şartlara dayanıklı olup başına bir şey gelince ona etki edip gücünü zayıflatmaz. Önemli birçok işlere gönlü ge­ niş/tahammüllü olup hepsine zaman ayırıp ilgilenebilir ve bunların etki ve acılarını azaltacak çareler bulabilir. Kimi ruhlar ise başına aniden bir felaket geldiğinde di­renç gösteremez/teslim olur, bu problemler onu dehşete uğratır, şaşırtır, onlarla ilgilenmesini ve bu problemler­ den çıkış yolu bulmasını engelleyecek şekilde dayanma güç ve kuvvetini yok etme derecesine getirir. Hatta onu, arkasından bedeninde zararlı bir hastalık oluşacak bir hale götürür.</p>
<p>İnsan, tabiatını, onun dayanma gücünün sınırlarını ve başına gelen işleri tek başına halledebilme gücünü bilir­ se, ister sultan isterse yönetilen sınıfından olsun hayat­taki istekleri ve hedeflerinde düzenlemeleri ona göre ya­ par. Kendisini büyük işlere tahammüllü ve başına gelen büyük talihsizliklere karşı güçlü görürse bu işlere girişir. Eğer hedef ve isteklerinde ruhsal bünye ve yapısını nazik ve terkibini zayıf görüyorsa, ruhları güçlü, gönülleri ge­ niş ve tabiatları sağlam olan kişilerin yapacağı ve üstlene­ceği tehlikeli işlerden kaçınır.</p>
<p>Bu hususta yapacağı tercih, hayattaki hedefleri ve isteklerinden birçok şeyi kaçırmakla birlikte ruhunun selameti, kalbin rahatı ve huzurunu daha çok seven ve bu kalp rahatlığı ve huzurunu, kendisini tehlikeye ata­rak arzu ve beklentilerinden büyük paylar almaya tercih eden kimse gibi olmalıdır. Çünkü bu kimse ruhsal ya­pısının zayıflığından dolayı isteklerini elde edemeyince veya sevdiğinin aksi bir durum oluşunca canı sıkılır ve bu durum için üzülür, endişelenir. Dolayısıyla bu halin bedeni ve ruhunda büyük zararlara yol açmasından gü­vende olmaz.</p>
<p>Kim açıkladığımız iki bölümde -istekleri ve hedefle­rinde- bu yola uyarsa hayatı güzelleşir, rahatı devam eder, ruh sağlığından en büyük payı alır ve ruh sağlığını korur. Böylece dünyadaki mutluluğu tam olur. Çünkü dünya­daki mutluluğun kemali ancak beden ve ruhun sağlığı, rahatlığı ve insan dünyada yaşadığı sürece bu ikisinin sıkıntı ve hastalıklardan uzak olmasıyla gerçekleşir. İn­san istekleri ve hedeflerinde bu yola aykırı davrandığı za­man, kendisini endişelendirecek ve tasalandıracak ruh­sal problemlere maruz kalır, hayatı çekilmez, yaşantısı mutsuz olur. Tıpkı kendisini dış etkenlerin zararlarından korumayan, yeme-içme ve diğer bedensel ihtiyaçlarda bedenin gücünün kaldırabileceğinden fazlasını alanların bedensel hastalıklara maruz kalmaları gibi.</p>
<p><strong>&#8220;&#8216; KAYBEDİLDİĞİNDE RUH SAGLIĞINI TEKRAR KAZANMA YOLU</strong></p>
<p>İnsan tabiatının öfke, tasa, korku vb. ruhsal arazlardan biri harekete geçmeksizin ruh güçlerini sakin bir şekil­ de koruması mümkün olmadığından, ruh sağlığının korunması hakkında söylediklerimiz her zaman ve her durumda gerçekleşmeyebilir. Çünkü dünya, keder ve hü­zün dünyası, iniş çıkışların, felaketlerin mekanıdır. İnsan dünyada yaşadığı sürece ruh, isteklerinin tersi, sevdik­lerinin karşıtı olan talihsizlikler ve kötü olaylarla karşı­laşmaya devam eder. Diğer taraftan bedeni olarak da or­ganlarına acı ve eziyet verecek bedensel rahatsızlıklardan kurtulamaz. Çoğu zaman bu rahatsızlıkların büyüklerin­ den güvende olsa bile küçüklerinden selamette olmaz.</p>
<p>Hatta insan ardarda ruhsal rahatsızlıklara bedensel rahatsızlıklardan daha fazla maruz kalır. Çünkü insan bazen uzun süre hiçbir organında acı ve ağrı olmadan hayatını sürdürür. Fakat onun kızmadığı, hüzünlenme­diği, gam ve kederi olmadığı bir gün neredeyse yoktur. Bunun sebebi; ruhun cevherinin nazil olması, durumu­nun hızlı bir şekilde değişimi ve bir halden diğerine dö­nüşümünün çok olmasıdır.</p>
<p>Daha önce açıkladıklarımızdan dolayı insan, ruh sağ­lığı hususunda, ruhun güçlerinden bir gücün harekete geçmemesi için onu gözetmesi ve eğer onlardan biri­ si alevlenirse de onu sakinleştirmesi ve en üstün haline döndürmesi gerekir.</p>
<p>Ve nasıl ki; bedene bir ağrı ve acı isabet edince bunun tedavisi bu bozukluğu düzeltecek ve acıyı alacak bedene benzer, aynı cinsten olan cismani gıda ve ilaçlarla oluyor­sa, aynı şekilde ruha bir rahatsızlık isabet ederse bunun tedavisi de ona benzer ruhani bir ilaçla olur.</p>
<p>Vücudun tedavisinin, ya beden için uygun olmayan yiyecek ve içeceklerden kaçınılarak içeriden veya daha önce açıkladığımız gibi gıda ve ilaçlar kullanılarak dışa­rıdan olduğu gibi, aynı şekilde ruhun tedavisi de ya insa­nın kendisine arız olan problemi yok etmek ve harekete geçmiş olan duyguyu sakinleştirmek için kendi ruhun­ dan harekete geçirdiği bir düşünce ile içeriden, ya da baş­ kası tarafından yapılan ve ruhun güçlerinden alevlenmiş olanların sakinleştirilmesi ve sağlığı/dengesi bozulmuş olanların düzeltilmesinde etkili olacak öğütlerle dışarı­ dan olur.</p>
<p>Ruh sağlığı ile ilgilenen kimsenin, hayatını çekilmez yapacak, aşırı olması halinde ve yiyecekler ve içecekler­ den bunu tetikleyecek dış etkenler de olursa bazen be­densel rahatsızlıklara götürecek kötü ruhi rahatsızlıklar kendisine musallat olmaması için bu iki yolla sürekli ru­hunu koruyup gözetmelidir.</p>
<p>İnsanın bedeni hastalıklarının tedavisini yapacak bir doktorun bulunması, kendisinin perhiz yaparak ve bede­nini kontrol altına alarak içeriden verdiği destekten çoğu zaman daha faydalı ve getirileri daha fazladır.</p>
<p>Aynı şekilde ruhi problemlerde de insanın dışarıdan aldığı öğütler iki yönden daha faydalı ve daha etkindir.</p>
<p>İnsan dışarıdan yapılan telkinleri kendi ruhundan ge­lenlerden daha çok kabul eder. Çünkü kendi görüşü çoğu geçmiştir.</p>
<p>İnsan ruhi rahatsızlıklardan bir rahatsızlığın alevlen­diği vakitte onun verdiği sıkıntılarla meşguldür. Bu ra­hatsızlık onun düşüncesi ve azmine galip gelmiştir. Bu yüzden onun işlerini düzenleyecek, bozulmuş olanları düzeltecek birisine muhtaç haldedir. İnsanın bu durum­daki hali, hastalanan ve bu hastalığın onu meşgul etme­ sinden dolayı kendisini tedavi edemeyip başka bir doktora ihtiyaç duyan doktorun hali gibidir.</p>
<p>Yukarıda açıkladıkladığımız sebeplerden dolayı basi­retli sultanların, kendilerinde öfke, endişe ve aşırı üzüntü gibi ruhi arazlar heyecanlandığında, onları öğüt ve na­sihatlerle tedavi edecek hakimler ve bilge kimseleri hu­zurlarında bulundurmak adetlerindendi. Bu nasihatleri dinleyip gereklerini yaparak faydalanıyorlardı. Sarayda, bedensel hastalıklara yakalandıklarında onları gözeten uzman tabipler olduğu gibi hakimler ve bilgeler de olu­yordu. Çünkü onlar bu iki gruba da ihtiyaç olduğunu ve bu iki gruptan her birine olan ihtiyacın, kendi sahalarıyla ilgili hastalıkların özüne uygun ve onun cinsinden ilaç ve gıda vermekte diğerine olan ihtiyaca eşit olduğunu bili­yorlardı.</p>
<p>İnsanın başına ruhsal bir rahatsızlık geldiğinde dışa­rıdan aldığı psikolojik destek kendisi için daha faydalı ve kazançlı olsa da, bu rahatsızlıklardan birisi alevlendi­ğinde onu yok etmek için kendi düşünceleriyle yaptığı telkinlerle iç destek sağlamaktan da geri durmamalıdır. Bunları ruhunun sağlıklı olduğu, onun güçlerinin sükun­ da olduğu zamanda toplar ve hafızasında saklar ki, dışa­rıdan kendisine öğüt veren bir vaiz olmadığı zamanlarda bunları hatırlasın ve kendi ruhuna öğüt versin. Bu kimse, bedensel hastalıklar konusunda ihtiyatlı olup sağlıklı ol­duğu vakitte bazı ilaçları toplayıp evde bulunduran ve bir hastalığa maruz kalıp doktor bulamayınca faydalanmak ve hastalığı yok etmek için bu ilaçları kullanan gibidir. Bu yüzden kitabın bu kısmında, bir sonraki bölümde tek tek sayacağımız ruhi hastalıkların tedavisinde ihtiyaç ha­linde kullanılması gereken tavsiyeleri toplamamız gere­kir. İnşaallahu Teala bunlardan istifade edilir.</p>
<p>Biz daha önce ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde nasıl bir düzenleme yapılacağını açıklamıştık. Bundan sonra yapmamız gereken bu hastalıkların neler olduklarını tek tek açıklamaktır. Tabipler de kitaplarının başında beden­ sel hastalıkları tek tek sayıp mahiyetlerini açıkladıktan sonra dönüp bunların her birisinin nasıl tedavi edilece­ğini açıklarlar.</p>
<p>Ruha nispet edilen şeyler çoktur. Bunlardan kimileri akıl, anlama ve ezberleme gibi üstün güçlerdir, diğerle­ri ise bu saydıklarımızın zıddı olan hakir/düşük görülen güçlerdir. Bunlardan kimileri de iffet, cömertlik, kerem gibi övülmüş ahlaki vasıflar diğerleri ise bunların zıddı olan kötü ahlaki vasıflardır. Bazıları da ruha sonradan arız olan kızgınlık, korku vb. hızlı bir şekilde ortaya çıkıp sonra da kaybolan şeylerdir.</p>
<p>Bizim ruha nisbet edilen şeylerden bahsetmeyi he­ deflediklerimiz son kısım olan korku, öfke vb. meydana gelip sonra kaybolan arazlardır. Çünkü nedenleri bedene rahatsızlık veren nedenlerle bağlı/ilişkili olanlar bunlar­dır. Dolayısıyla bunlar bedeni rahatsız eder ve değiştirir veya bedene zarar olarak dönecek etkiler yapar. Bu ruhi rahatsızlıkların her birinin bedenin halini değiştirecek kadar güçlü ve açık tesirleri olduğu bilinmektedir. Mese­la çok kızmanın bazen bedende titreme ve rengin sarar­masına yol açması gibi. Korku ve paniğin de buna benzer sonuçları vardır. Hatta bu hallerin kimilerinden dolayı vücut soğur, kimilerinden dolayı ısınır ve bedende gö­rüntüsü korkunç belirtiler ortaya çıkar.</p>
<p>Bu şekilde gerçekleşen ruhsal rahatsızlıklardan biri bulunması halinde beden sağlığı ile ilgilenen kimsenin, bu heyecanlanan rahatsızlığı sakinleştirme ve ruhundan uzaklaştırma hususunda, kendisini onun vereceği zarar­ dan koruyacak ve ihtiyacını karşılayacak düzenlemeler yapması gerekir.</p>
<p>Bütün bu acı veren rahatsızlıkların başı olan ve on­ların kaynağı gibi olan problem tasadır. Tasa, ruhsal ra­hatsızlıkların hepsinin başlangıcıdır ve onların hepsiyle birlikte bulunur. Mesela öfkeli kimse önce bir şeye tasa­lanır sonra bunun yüzünden sinirlenir. Aşırı üzülen ve korkanın durumu da aynı bu şekildedir.</p>
<p>Tasanın zıddı ise sevinçtir. Sevinç, insana rahatlık ve mutluluk veren her şeyin aslıdır. Ruhun arazlarından olan tasa insanın başına gelen her sıkıntı ve musibetle birlikte bulunur. Sevinç ise insanın sevdiklerinden elde ettiği her şeyle birlikte olur. Tasa, ruh hastalığının en güçlü nedenlerinden, sevinç ise ruh sağlığının en güç­lü sebeplerindendir. Bu yüzden bedeninin maslahatı ile ilgilenen kimselerin vücudunu hastalıklardan kurtarma­ ya ve sıhhatli olmaya çalışması gerektiği gibi, ruhunun maslahatı ile ilgilenen herkesin de tasadan kurtulması ve sevinçli olması gerekir.</p>
<p>Ruhun güçlerinde tasadan doğan rahatsızlıklardan birisi öfkedir. Öfke, insanın sükunetini bozmak, endişe­lendirmek, vücudunda kanı harekete geçirmek, rengini değiştirmek ve bedeninde düzensiz hareketler meydana getirmek hususunda diğer ruhsal rahatsızlıkların yapa­mayacağı etkiler yapar, hatta insanı deli suretine sokar. Bazen -öfkeden çılgına döndüğü zaman- bedeni öyle ısıtır ki, arkasından kalbi kaplayıp ona hakim olan bir hararet, yani humma hastalığı meydana getirir.</p>
<p>Ruha arız olan problemlerden bir diğeri feza&#8217;dır.86 Bu, insan bir şeyden korktuğu zaman başına gelir. Korku pa­niğin başlangıcıdır, panik ise onun aşırı halidir ve panik güçlendiğinde çoğunlukla insanda endişe oluşur ve ka­nın bedenin dış yüzünden iç taraflara gitmesinden dolayı rengi sararır. Elleri ve ayakları, kontrol edemeyecek ve işlerini yapamayacak şekilde titrer. Öyle dehşete düşü­rür ve şaşkınlığa uğratır ki insan kendisini panikleten bu şeyden kurtulmak için bir şey yapmaktan dahi aciz olur. Böyle bir durumda vücudundaki ahlatın (hümorların) düzensizleşmesi ve dengeden çıkmasıyla bazen başına güçlü bir bedensel rahatsızlık gelir.</p>
<p>Başlangıcı korku olan panik, insanın düşündüğü ve bu düşündüğü şeyi hayal etmek onu korkutan veya gör­ düğünde manzarası onu dehşete düşüren bir şeyden ya da şiddeti ve gürültüsünden dolayı tahammül edemeyip kalbi ürperen bir sesten veyahut arkasında sıkıntılı ve korkutan bir sonucun olduğu bir haberden kaynaklanır. İnsan bunlardan panikler, ruhunun hali değişir, hatta yu­karıda bahsettiğimiz ve ona benzer bir hale sebep olur.</p>
<p>Ruhsal rahatsızlıklardan bir diğeri ceza&#8217;dır.87 Bunun sebebi insanın sevdiklerinden; ailesinden birisini veya malını mülkünü yahut bunların yerini tutan sevdiği ve kıymet verdiği başka bir şeyi kaybetmesidir. Onu kaybetmekle ruhu acı duyar ve bu sebeple üzülür, sonra bu üzüntü iyice artınca hüzün olur. Hüznün üzüntü ile olan durumu paniğin korkuyla olan durumu gibidir. Paniğin korkunun şiddetli hali olması gibi hüzün de üzüntünün şiddetli halidir.</p>
<p>Hüzün insan üzerinde onu telaşlandıran ve sabrını yok eden korkunç etkiler yapar. Hatta bu kimse yüzüne tokat atmak, saçını başını yolmak, bağırıp çağırmak, el­biselerini parçalamak gibi, delilikle birlikte bulunan ha­reketler ve ondan akıl ve utanmanın kaybolup gittiğini gösteren bir benzeri olmayan işler yapar. Bu, çoğu zaman insan bu haldeyken alevlenen ve düzelmesi zor ve tedavi­ si yorucu bedensel hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.</p>
<p>Ruhi rahatsızlıklardan bir diğeri ise insanı telaşlandı­ran vesvesedir.88 Vesveseden kötü düşünceler doğar ve bunlar insanın hayatını zehir eder. Bu kötü düşünceler­den dolayı insanın, bedenin zevk aldığı bir şeyi olması gerektiği gibi yapması neredeyse mümkün olmaz. İşte bu, iç konuşmalar denilen rahatsızlıktır.</p>
<p>Bu saydıklarımız bedene zarar veren şeylerle bağlı/ ilişkili olan ve bazen bedensel hastalıklara sebep oldu­ğunu söylediğimiz ruhsal rahatsızlıklardır. Bunlar insa­nın organlarında alevlenen, dolayısıyla bedene acı veren, rahatsız eden, onun gıdaları ve bedensel ihtiyaçlarını al­masını ve bunlardan zevk duymasını engelleyen ağrıla­rın benzeridir.</p>
<p>Bedeni maslahatlarda, ağrıları yok eden ilaçlar ve şifa veren şuruplarla bedenden bunları uzaklaştırmaya ihti­yaç duyulduğu gibi, benzer şekilde ruhun ağrıları ve acı­ları olan bu rahatsızlıkları da daha önceki bölümde tarifini verdiğimiz ve nasıl olacağını açıkladığımız ilaçlarla tedavi etmek ve sıkıntılarından kurtarmak gerekir.</p>
<p>Gelecek bölümde inşallah biz bu rahatsızlıkların her­ birinin tedavisi için neler yapılması gerektiğini açıklaya­ cağız.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>ÖFKENİN KONTROL EDİLMESİ VE UZAKLAŞTIRILMASI</strong></p>
<p>Bahsettiğimiz ruhsal rahatsızlıklardan ilk önce başlama­mız gereken öfkedir. Çünkü o, insanın başına çok gelen ve sıkıntısını çektiği bir rahatsızlıktır. Hatta eğer bu kim­se yüksek yöneticilerden ve idarecilerdense; hizmetçileri, tebası ve etrafındaki yakın olan insanlarla muaşeretin­ den, eğer sultan ise; etrafındaki kimselerin itaatsizliği ve edepsizliklerine maruz kalmasından dolayı sık sık öfke­lenir. Özellikle de bu insan tabiat olarak sinirli, taham­mülsüz, öfkesi hızlı bir şekilde alevlenen birisiyse. İyice öfkelenen kimse eğer insanlara her şeyi yapmaya gücü olan bir sultan veya bazı insanlar hakkında karar verme yetkisinde olan bir idareci ise, öfkelendiği kimseyi ceza­landırdıktan sonra pişman olacağı olaylar çoğalmaması ve hayatının zehir olmaması için öfkeden uzak durmalı ve kurtulmalıdır. Açıkladığımız sebebe binaen, öfkenin sonucunda düşünmeden yapılacak hareketlerden kaçın­ maya, öfkeyi ruhundan uzaklaştırmaya ve bu konuda ru­hunu eğitmeye en çok ihtiyaç duyanlar sultanlardır.</p>
<p>Öfkenin zararlarını yok etmek isteyen kimse bu ko­nuda hem dışarıdan bir desteğe hem de içeriden bir yardımcıya ihtiyaç duyar. Bu konuda dışarıdan alacağı destek, kendisine kızgınlık geldiğinde onlardan aldığı öğütlerle öfkesini yatıştırmak için etrafındaki kimseler­ den özel bir grup oluşturur. Bunlar kendisine bu hususta nasihat eder, doğruları gösterir, affetmenin üstünlüğün­den ve bunu yaptığında dünyada yapılacak övgülerden ve ahirette alacağı sevaptan bahsederler. Sultan onlara kendisinin ceza vermesinden korkan kimseler için ara­cılık yapmalarına da izin verir. Bu, çok öfkelendiği ve kendisine hakim olamayıp öfkenin tahrikine direnmek­ten aciz olduğu zamanlarda faydalanacağı bir yoldur. Alevlenmiş öfkenin aracılarla yatıştırılması, tencerenin fokurdamasının üzerine soğuk su dökülerek sakinleşti­rilmesi gibidir.</p>
<p>Faziletli sultanların genel ve özel meclislerine bu işi yapacak kimseler getirmeleri adetlerindendir ve bundan büyük faydalar elde ederler.</p>
<p>Öfkelenen kimsenin alacağı iç yardım ise yeri gelince hatırlaması ve ders çıkarması için aklında önceden ha­ zırlayacağı düşüncelerdir.</p>
<p>Bunlardan birisi: Öfkenin kuvvetli olmadığı ve ruhu­nun sükunette olduğu zaman, öfkeyi ilk ortaya çıktığında kontrol altına almaz da öfkenin kendisine hakim olması­na izin verirse, daha sonra bunu yok etmeye gücü yetme­yeceği ve fırsatı kaçırıp işin kendi kontrolünden çıkaca­ğını düşünmesidir. Bu konuda onun örneği, yangın yeni başladığında kolayca kontrol altına alınırken, büyümesi­ ne izin verilirse söndürülmesinin zor olduğu hatta belki de söndürülemeyip içindeki her şeyi yaktığıdır. Yine asi atlara binen kimse ilk başta dizginleri çekerse onu kont­rol altına alması mümkün olur, fakat asilikte direninceye kadar bırakırsa onu durdurmaktan aciz kalır. Bu düşün­ ce insanın zihninde olursa öfkenin harekete geçtiğini hissettiği zaman, çok fazla öfkelenmeden bunu hatırlar ve kendisini kontrol altına alma hususunda bu düşünce zihninde olmadığı zaman yapma imkanı olmayan şeyleri yapar.</p>
<p>Başka bir düşünce: İnsan, şiddetli öfkeden dolayı in­ sanların vücutlarına verdikleri zararları ve bazen bunun ardından hararet cinsinden tedavisi zor olan hastalıkları harekete geçiren sıcaklık, titreme, endişe gibi kötü be­lirtileri düşünmelidir. Dolayısıyla başkalarını cezalan­dırarak ve onlara acı vererek intikamı almak ve kötülük yapmak isterken önce kendisine zarar vermekle başlayıp bunun sonucunda başkasına vermek istediği acıdan, zor­luk ve şiddet bakımından daha fazla olan bir hastalığa yakalanmaya razı olmamalıdır. Eğer bunu öfkenin ilk olarak hareket geçtiği zaman düşünürse nefsini kontrol altına almakta kendisine açık bir fayda verir.</p>
<p>Yine sonuçlarını düşünmeden öfkenin hiddetiyle akıl­larına gelen şeyleri yapan sultanlar ve diğer kimselerin dini ve dünyevi işlerinde gördükleri büyük zararları dü­şünmelidir. Kendilerine verdikleri bu zararlardan dolayı kaçırdıkları şeyleri telafi etme imkanları da yoktur. Do­layısıyla bunun ardından kendilerine faydasız pişmanlık­lar ve üzüntüler gelir. İnsan bunları düşünerek başkaları hakkında anlatılan kötü şeyleri yapmaya razı olmamalı­dır. Öfke gücünün çağırdığı şeyleri yapma hususunda; iş­lerinde acele etmeyen, yaptığı ve kaçındığı işler hakkında bilgili olan ve pişman olacağı şeyler yapmaya girişmeyen kimse gibi olmak için ruhunu öfkenin gücünü kontrol altına almaya sevkeder. İnsan bu konuları öfkelenmeye başladığını hissedince düşünürse nefsini kontrol altına almak için bundan faydalanmayı hak eder.</p>
<p>Başka bir düşünce: Hilmin89 fazileti ve onun insani fa­ziletlerin arasındaki yerini düşünmelidir. Hilm sıfatının sultanların, insanların önde gelenlerinin ve büyüklerinin övüldüğü en şerefli övgülerden birisi olduğunu, kıymet olarak en yüksek olduğunu, bilimle öfkenin hiddetini söndüren ve insanları affedenlerin arkasından baki kalan güzel hatıralar ve övgüleri düşünmelidir. Ve yine öfkenin arzusuyla yaptığı ve aldığı intikamla, hilm ve sükunet­le davranarak kendisine kazandıracağı övgüler ve nail olacağı o üstünlükleri düşünmelidir. Bunları düşünür­se, kendisini unutulmaz yapacak olan hilmin, öfkesini dindirmek için yaptığı ve kendisine hiçbir fazilet ka­zandırmayacak, bilakis kötülükler kazandırıp ardından pişmanlık doğuracak olan işlerden daha değerli ve daha fazla kazanç getireceğini anlar. Eğer bu düşünce, öfkenin alevlenmeye başladığında aklına gelirse, ondan faydalan­ maktan mahrum olmaz.</p>
<p>Bir diğeri: Şiddetli intikam ve hızlı bir şekilde caza­landırmanın görevliler ve hizmetçilerin kalplerini idare­cilerden, halkı da sultandan nefret ettiren bir şey oldu­ğunu düşünmelidir. Bu cezalar onları ilk başta görünüşte boyun eğmeye ve itaat etmeye götürse bile içlerinde kin ve gizli nefret oluşturur. Fakat affetmek ve bazı hataları görmemek halka sultanı, hizmetçi ve görevlilere idareciyi sevdirir ve onların kalplerine sevgi ve şefkat yerleştirir. Dolayısıyla onların itaati içerden gelir ve isteyerek olur. Fakat diğerlerinin itaati sadece dışarıdan olur. İdareciye içten itaat edenler, bunu bilsin veya bilmesin onun bekçi­leri ve korumalarıdır. Sadece görünüşte itaat edenlerden ise idarecinin kendisini koruması gerekir. Bu iki durum arasındaki fark açıktır. Düşünenler için bu iki menzile arasında gizli olmayan bir üstünlük olduğu görülür. Bu hususu düşünmenin öfkenin yok edilmesinde açık bir faydası vardır.</p>
<p>Bir diğeri ise insan şunu düşünmelidir: Emri altında­ kiler veya malik olduğu ve onlar hakkında karar verme­ si mümkün olanlardan birisine kızan kimse, eğer bunu yapabilecek güçteyse onları istediği zaman cezalandırması mümkündür. O halde onun aşırı öfkelenmesi ve bu öfkeyle kendisine acı vermesinin bir manası yoktur. Bilakis yapması gereken ruhundaki aşırı öfke ve endişe­yi sakinleştirmesi ve yapmak istediğini öfkesi yatışınca yapmasıdır. Öfkesi yatıştıktan sonra da onu öfkelendiren kimsenin yaptığı işi düşünmeli, ona sadece hak ettiği ve gerektiği kadar ceza vererek insaflı davranmalıdır. Bu şe­kilde hareket ederse iki özelliği kendisinde toplar: Hilim ve işlerinde aceleci olmama rütbesi kazanmak, diğeri ise değiştirmek ve engellemek istediği şeyleri kendisinin ter­cih ettiği zaman yapmak. Bu yüzden soylu ve asil sultan­lardan birisi bu konuda zikrettiklerimizin hepsini içine alan bir söz söylemiştir: Sözüm geçenlere neden öfkele­neyim ki! Ve sözüm geçmeyenlere neden öfkeleneyim ki!90 Bu düşünce eğer akılda tutulursa öfkenin şiddetini yok etmekte yardımcı olur.</p>
<p>Bir diğeri: Görevliler ve hizmetçilerden birisi beğen­mediği bir iş yaparsa bunun gayesinin onun gücünü küçümsemek ve düşmanlık yapmak olmadığını düşün­mesidir. Çünkü görevlilerin idarecilere, küçüklerin bü­yüklere böyle bir şey yapması mümkün olan şeylerden değildir. Bilakis tebasından birisini hata yapmaya iten, ya kontrol edemediği bir arzunun nefsine galip gelip kötü görülen bir iş yapması, ya da arzusunun yapmaya ittiği bir ihmalkarlıktır. Bu tür hatalar, ne olağandışı ne de kı­nanan bir hata değildir. Çünkü gerek sultanlar gerekse halkın veya gerek idareciler gerekse onların altında ça­lışanların böyle hatalardan beri olanı neredeyse yoktur. Bu kimse cezalandırılma yerine, nefsinin zayıflığı ve ar­zularının baskın olmasından dolayı acınmalı ve merhamet edilip affedilmelidir. Eğer öfkelenen kimse bu ma­nayı düşünürse kalbi yumuşar, öfkesi yatışır ve intikam almak istediği kişiye merhametle davranır. Bu düşünce de, öfkenin heyecanını teskin etmeye ve öfkeden dolayı yapılacak kötülükleri engellemeye yardımcı olur.</p>
<p>Yine şunu düşünmelidir: Cezalandırılmak istenen bir kötülük, ihmalkarlık, nefsin arzusuna uyma ve görevi yerine getirmeme yoktur ki, cezalandırmak isteyen kişi düşündüğünde, karşı çıktığı işleri kendisinin de yaptığı­nı görmesin. Eğer onun üstünde kendisini gözetleyen ve teftiş eden birisi olsaydı, emri altındakilere yapmak iste­ diklerini o da ona yapardı. Dolayısıyla bu düşünce zih­nindeyken, başkalarıyla ortak olduğu ve eğer kendisinin üstünde bir idareci olursa, diğerlerine vermek istediği cezayı kendisinin de hak ettiği bir işten dolayı öfkesinin artmasına razı olmamalıdır. Çünkü bu, adalet ve insafın sınırlarının dışına çıkmak olur. Eğer insan öfkenin ha­reketlenmeye başladığını hissettiğinde bu manayı düşü­nürse, onu kontrol etmeye ve güçlenmesini engellemeye yardımcı olur.</p>
<p>Öfkenin şiddetini yok etmek için çarelerden birisi: Eğer kızdığı kimse ona yakın olan, hizmet eden birisiyse ikisinin arasında geçmişteki halleri ve eğer varsa hatıra­ları hatırlaması gerekir. Bunlar, o kimseye karşı yumuşa­ masanı sağlar ve öfkesinin şiddetini sakinleştirir. Çünkü özellikle kızdığı kimse bu yakınlıkla birlikte bir de güzel tabiatlı ve saygın kişilikli bir kimseyse, geçmişte yaptığı güzel işlerden dolayı yapılan kötülüğü affetmesi gerekir.</p>
<p>Öfkenin kötü sonuçlarını engellemek için diğer bir yol öfkelendiği kişiyi görmemektir. Çünkü onu görmesi ona olan kızgınlığını artırır. Bilakis onu öfkelendiren se­bebi engellemek için kızdığı kimseyi yanından uzaklaş­tırıp, cezalandırmak için bir müddet beklemesi daha iyi­dir. Çünkü bir şeyin üzerinden günler geçerse, bu onun gücünü zayıflatır ve ağır ağır yok eder. Eğer öfkenin üze­rinden günler geçerse onu azaltır, eğer üzüntünün üze­rinden günler geçerse onu unutturur ve acısını hafifletir.</p>
<p>Daha önce açıkladığımız öğütleri insan kalbine yer­leştirir ve öfkelenmeye başladığını hissettiğinde hatırlar­sa öfkesini bastırır ve İnşaallahu Teala kendisini öfkeye teslim eden kimsenin işlediği suçlardan onu kurtaran bir ilaç olur.</p>
<p>Bedene verdiği acılar ve aşırı olması halinde bedene ve­receği zararlardan korkulan ruhi rahatsızlıklardan korku ve paniğin yerini daha önce zikretmiş ve şöyle demiştik: Panik korkunun aşırı halidir; çünkü insan her korktuğu şeyden paniklemez, fakat korkutan şeylerden gördüğü, duyduğu veya düşündüğü bir şey korkusunu daha da ar­tırırsa onu paniklemeye iter.</p>
<p>Üstelik panik ancak yakın bir zamanda olmasını bek­lediği veya düşündüğü şeylerden olur. İnsan uzun bir müddet sonra olacak şeyleri düşünürse sadece üzülür, fa­ kat nefsini meşgul edecek şekilde şiddetli bir korku duy­maz. Bunun örneği insanın yaşlanacağını ve sonra öle­ceğini düşünmesidir. Bu iki konu insanın aklına gelirse üzülür, fakat bu onu kaygılandıracak veya panikletecek dereceye ulaşmaz. Aynı şekilde insan kendisinden uzak bir yerde korkunç bir şeyin olduğunu işitirse bu, yakı­nında ve göreceği bir yerde olmadıkça fazla korkmaz.</p>
<p>İnsanın korktuğu şeyler çoktur ve cinsleri farklıdır. Mesela makam sahibi birisinin görevinden azl edilmek, zengin birisinin fakir olmak vb. insanın başına gelme­ sinden korktuğu durumlar bunlara örnektir. Fakat insa­nı, ölmek ve şiddetli elem gibi yakında başına gelmesini beklediği bir olay gibi hiçbir şey korkutmaz. İşte insanı kaygılandıran, panikleten ve açıkça görülecek şekilde şeklini değiştiren korku budur. Aynı şekilde ağır bir şe­yin düşmesiyle çıkan ses, şimşek çakması, zelzele vb. ses­ler, ölmüş ve yaralanmış insanlar vb. manzaralar görmek, yakın bir zamanda başına geleceğini vehmettiği sıkıntılar insanı aşırı şekilde korkutur. Bunların hepsi insanı endi­şelendirir ve dehşete düşürür.</p>
<p>İnsanların tabiatları korku ve panikten etkilenme hu­susunda farklı farklıdır. Çünkü insanlardan bazıları an­sızın böyle bir şeyle karşılaştıklarında, bünyelerinin güç­lülüğünden dolayı kalpleri etkilenmez. Bazıları da, böyle bir şeyle karşılaşırsa aniden aşırı bir şekilde korkar. Bu, o insanın tabiatının zayıf ve ruhunun hızlı bir şekilde dö­nüşüme uğramasından dolayıdır. Bu durum insanlarda olduğu gibi atlarda vd. birçok hayvanda da görülür. Biz, birçok hayvanın gördüğü ve duyduğu şeyden tabii olarak korktuğunu görürüz, hatta bazen ondan ürker ve titrer, bazen de kaçar.</p>
<p>Bu hususta insanın aniden hissettiği korkuların bir çaresi yoktur. Çünkü bu, insanın tabiatındandır. Ruhun eğitilmesi ve terbiye edilmesiyle çaresi bulunacak olan korkular ise teskin edilmesi için çarelerinin açıklanması gereken korkulardır.</p>
<p>Bu çarelerden birisi: İnsanın, hoşlanılmayan şeylerin olmasını beklemenin, bazen onların meydana gelmesin­ den daha zararlı olduğunu düşünmesidir. Çünkü korku­ lan şeylerin çoğu zararsızdır. Bu yüzden, &#8220;Korktuklarının çoğu sana zarar vermez:&#8217; demişlerdir. Yine &#8220;Korkuların çoğu gerçek olmayanlardır:&#8217; denilmiştir. Bilge kimseler insanın başına gelmesinden çekindiği korkunç şeyleri toprağın üstünde oluşan sise benzetirler. İnsan onu karşı­ dan, içinde nefes alınamayan ve içindeki insanları gözün göremeyeceği yoğun bir cisim zanneder. Fakat yaklaşıp içine girince bunun geride bıraktığı ve içinde nefes al­manın mümkün olduğu havaya benzediğini görür. Onla­rın açıkladıkları bu durum tecrübeyle var olan birşeydir. Şöyle ki; herkesin başından ıstırabına katlandığı sıkıntılı haller geçmiştir. Bu kimse o hal başına geldiğinde bunun daha önceden korktuğu ve çekindiği şekilde olmadığını görmüştür. Böylece başına gelmesini beklediği yeni kor­kuların halinin de başından geçenlere benzediğini bilir. Aynı şekilde başlarına sevilmeyen şeyler gelip bunlara tahammül eden ve çektikleri acıları umursamayan kim­selerin hallerinden de ders alır. Bu hususta hükmün aynı yönde devam ettiğini görür. Dolayısıyla insanın bu hu­susları düşünmesi ruhundan korkunun zararlarını uzak­laştırmasına yardımcı olur.</p>
<p>Bu çarelerden bir diğeri: Eğer korkulan şey ondan kurtulmak için çarelerin olduğu bir şeyse, korktuğu ve kaçındığı duruma düşmesine sebep olmaması için kor­kunun ruhuna yerleşmesini engellemek için çalışmalı­dır. Çünkü insan bir şeyden çok korkarsa bu korku onu dehşete düşürür, şaşırtır ve ondan kurtulmak için çareler aramasını engeller.</p>
<p>Bir diğer çare ise: Korkunun zararını uzaklaştırmak için öfke gücünün yardımını almalıdır. Bu da şöyle olur: İnsanın korkması ve paniklemesi ruhun zayıflığı ve kor­kaklığının göstergesidir. Bu durum kadınlar, çocuklar ve onlar gibi zayıf kimselere has bir şeydir. Böylece insan kendisine kızar ve korkularla karşılaştığında, sıkıntılar, meşakkatler ve zorluklara tahammül gösteremeyen, bun­larla baş edecek gücü, sabrı ve mücadele azmi olmayan kimselerin durumunda olmayı kabul etmez. Dolayısıyla bu konuda insanın gurur ve kibirden yardım almasından daha büyük bir silahı yoktur. Suç işleyen kimseleri, sul­tanların ve kralların cezalarına tahammül etmeye iten, kalplerine cesaret veren, şiddetli işkence ve acılara karşı onlara ilginç bir sabır veren, acılar içinde kıvrandırma­ yan ve bunlardan şikayet etmeyi terk ettiren şeyin, insan­daki bu gurur ve kibrin olduğu bilinmektedir.</p>
<p>Bir diğer çare: Aşırı korku hissetmenin eşyayı haki­ katiyle bilmeyen, korkunç şeyler görerek görme ve duy­maktan korktuğu şeyleri çok dinleyerek işitme tecrübesi olgunluğa erişmemiş tecrübesiz kimselerin işi olduğunu düşünmesi gerekir. Ne zaman ki onun bilgisi genişler, tecrübeleri çoğalırsa, deneyimsiz çocukların korktuğu şeylerden korkması ve kaçması azalır.</p>
<p>Bu, insanlarda ve hayvanların çoğunda var olan bir şeydir. Biz, temyiz etme güçleri tam olarak sağlamlaşma­mış çocukların korkulmaması gereken bazı sesler, renk­ler vb. şeylerden korktuklarını görürüz. Bunun nedeni çocukların bunları tanımamaları ve zararsız olduklarını bilmemeleridir. Eğer çocuk onların ne olduğunu tam olarak bilseydi, büyüklerin onları bildiklerinden dolayı umursamadıkları gibi o da umursamazdı.</p>
<p>Yetişkin insanlardan savaş ve savaşlarda ölenleri daha görmemiş olanlar bunları ilk defa görünce çok korkarlar ve paniklerler. Fakat savaşçılardan birisi olup savaşlara gidip geldikçe böyle şeylerden daha az korkarlar, hatta bunlardan neredeyse etkilenmezler. Bu yüzden sultanlar ve diğer kimseler savaş sanatına yönlendirecekleri ço­cuklarını, ölü ve yaralıları görüp buna alışarak yetişmele­ri ve daha sonra savaşlarda gördüklerinden korkmamaları için daha küçük yaşta savaşlara götürüyorlardı.</p>
<p>Yaralar ve cerahatlara pansuman yapmak, yaraların içindekileri çıkarmak ve dağlama yapmak gibi işleri ya­pan doktorların hali de bu türdendir. Onlar ne zaman bunlara dokunup temas etmeye alışır, gözleri de bunları görmeye alışırsa, bu meslekte tecrübesiz olup bu şekilde korkunç ve iğrenç manzaralar görmeye alışmamış kim­seleri korkutan şeylerden korkmazlar.</p>
<p>Aynı şekilde denizin korkunç halleri ve dalgalarını görmeye alışkın olan denizciler ve gemiye binenlerin durumu da bu türdendir. Onlar bu görüntüleri sürekli gördüklerinden ve duyularının alışkın olmasından dola­yı bunları ilk görenler gibi korkmazlar. Yine zelzelelerin çok olduğu yerlerde yaşayanlar bununla sık sık karşıla­şınca aldırmazlar ve yaşadıkları yerlerde zelzele olma­ yanların veya uzun aralıklardan sonra olanların deprem­ le karşılaşınca korktukları gibi korkmazlar.</p>
<p>Kendisine sık sık gelen hastalık türlerine alışan kim­senin durumu da anlattıklarımıza benzemektedir. Bu kimse hastalık ilk geldiğinde şiddetli bir şekilde acı du­yar ve korkar. Fakat hastalık defalarca başına gelip sonra bundan kurtulduğunu tecrübe ettiğinde, onu fazla dik­kate almaz ve neredeyse hiç umursamaz. Bu, tecrübeler ve duyuların alışkanlığıyla alakalı bir şeydir.</p>
<p>İnsanın mahiyetini bilmediği şeyden korktuğu ve bildiği şeyden korkmadığı aynı bu temel kural gibidir. Çünkü biz gördüğü veya duyduğu bir şeyin mahiyeti­ni bilmeyen kimsenin, bunların mahiyetini bilenlerden daha fazla korktuğunu biliyoruz. Mesela Ay ve Güneş tu­tulması ve zelzelelerin sebeplerini bilenler, bilmeyenler kadar bunlardan korkmaz. Bu, daha önce bahsettiğimiz çocukların asıl olarak zararsız olan şeylerden korkmaları türündendir.</p>
<p>Bu açıkladıklarımız insanlarda olduğu gibi hayvan­ların genelinde de vardır. Biz hayvanların korkuları­nın, gördükleri şeylerin mahiyetini bilmediklerinden kaynaklandığını biliyoruz. Atların ve diğer hayvanla­rın aslan maketlerinden çekinmesi, bazı kuşların onları korkutmak için konulmuş korkuluklardan korkması ve zarar vereceğinden korktukları şeylere yaklaşmamaları gibi. Eğer onlar bu maketler ve korkulukların zarar ver­meyeceğini bilselerdi çekinmezlerdi.</p>
<p>Bu konuda tecrübelerin etkisi vardır. Hayvan korktu­ğu bir şeye yaklaştırılır ve tekrar tekrar gösterilirse ona alışır, korkusu gider ve artık onu dikkate almadan yak­laşır.</p>
<p>Fakat çocukların temyiz ve anlama gücü sağlamlaştı­ğında korkularının yok olduğu gibi, hayvanların bir şeyi bilmemekten kaynaklanan korkuları yok olmaz. Çünkü hayvanların tabiatında insanlar gibi cahilken bilgili bir hale gelmek yoktur.</p>
<p>Bu açıkladıklarımız şunu göstermektedir: Korku ve panikten kurtulmak için en etkili çare insanın eşyalar/ varlıklar hakkında bilgi ve marifetini çoğaltması, sonra gözünü onu korkutan şeyleri görmeye, kulağını da sev­mediği şeyleri duymaya alıştırmasıdır. Ruhunu, alışın­ caya kadar tekrar tekrar bunları yapmaya zorlamalıdır. Alıştıktan sonra onları umursaması azalır. Bu zorluğa tahammül etmek ruhu için bir egzersiz ve eğitim olur. Hayvanların korktukları şeylere zorla yaklaştırılarak eği­tilmesi de bu gibidir. Korktukları şeyleri defalarca görür­lerse alışırlar ve onlardaki korkma huyu ve bunun zarar­ları gider.</p>
<p><strong> ÜZÜNTÜ VE HÜZNÜN UZAKLAŞTIRILMASI</strong></p>
<p>Üzüntü ve hüznün, insanın kalbine yerleşmeleri halinde insana verdikleri zararlar hususunda ruhsal rahatsızlık­lar içinde önemli bir yeri vardır. Bu, hüzünlü kimsenin halinden, onun en kötü şekle dönüşmesinden ve hüznün ruhunu ele geçirip sabretmenin mümkün olmadığı za­man, ruhunda meydana getirdiği birçok olaydan açıkça gözlenmektedir.</p>
<p>Hüznün üzüntünün şiddetli ve aşırı hali olduğunu söylemiştik. Hüzün alevlenmiş bir ateş, üzüntü ise ale­vin bitmesinden sonra ondan arta kalan köz menzilesin­ dedir. Üzüntü, insan bedenini bitkin düşürmek, ruhun şehvet güçlerini değiştirmek, onun güzellik ve canlılığını gidermekte en çok olumsuz etki yapan bir problemdir. Bedenin nuru ve ışığı olan ruh, gam ve üzüntüyü his­settiğinde; ışık vermeyen, parlaklığı gitmiş, tutulmuş bir güneş gibi olur. Genel olarak söylersek üzüntü sevincin yaptıklarının zıddını yapar. Biz sevinçli kimsenin yüzü­nü; güleç, ümitli, güzel ve parlak, üzüntülü kimsenin yü­zünü ise bunun aksi olarak görürüz.</p>
<p>Korkunun, insanın başına bir musibet gelmesini bek­lemek sebebiyle meydana gelmesi gibi, üzüntü de geç­mişte başına gelen musibetlerden kaynaklanır.</p>
<p>Korku ve üzüntü ruhsal sorunların en güçlüleridir. Bir insanda ikisi birden toplanırsa ne hayat zevki ne de güzel bir yaşam bırakır. Eğer insan bunlardan kurtulursa güzel bir yaşamla mutlu olur ve hayattan zevk alır. Fakat insanın bu dünyada olduğu müddetçe bunlardan tama­ men ve bütün yönlerden kurtulması mümkün değildir. Çünkü dünya, üzüntü ve korkunun her zaman olacağı bir yerdir. Bunların yok olması ahiret ve cennet nimeti­nin gerekli olan şartlarından birisidir. Allah (cc.) oranın halkını &#8220;Korku ve üzüntünün olmadığı kimseler olarak&#8221; vasfetmiş ve sevdikleri her şeyin var olacağını ve sevil­meyen her şeyin zevalini bu iki kelimenin içine katmıştır.</p>
<p>Bununla beraber, bizim burada bahsetmek istediğimiz korku ve üzüntü, insanla direk ilgili olan ve onu endişe­lendirip sabrını yok edenlerdir. Dünyanın asıl tabiatında ve yapısında olan üzüntü ve korkuyu uzaklaştırmak için ise bir çare yoktur.</p>
<p>Üzüntü iki çeşittir: Birisi; sebebi bilinen üzüntüdür. İnsanın malını, ailesini veya kendisinde özel bir yeri olan sevdiği bir şeyi kaybetmesinden kaynaklanan üzüntü bu türdendir. Diğeri ise; sebebi bilinmeyen üzüntüdür. Bu, insanın kalbinde hissettiği ve çoğu zaman onu; günlük faaliyetlerinden, neşelenmekten ve dünyadaki lezzetler­ den tam bir şekilde zevk almaktan engelleyen bir sıkıntı­ dır. İnsan kendisinde hissettiği bu durgunluk ve kırgınlı­ğın sebebini de bilmez.</p>
<p>İşte sebebi bilinmeyen bu üzüntünün kaynağı beden­ sel problemlerdir. Kanın soğukluğu, temizliğinin azlığı ve asli halinin değişime uğramasından kaynaklanmakta­dır. Bundan kurtulmak için bedensel ilaç olarak alınacak gıda ve ilaçlarla kanın temizlenmesi, ısıtılması ve incel­tilmesi gerekir.91 Ruhi ilaç olarak ise, yalnız kalmayıp insanlarla konuşarak ruha sevinç veren yollar ve insanın ferahladığı ve ruhundaki sıkıntıyı uzaklaştırdığı güzel sema dinlemek vb. ruhu hoş tutan ve sevinç veren diğer vesilelerden faydalanarak çare bulunur.</p>
<p>Sebebi bilinen üzüntü ise, sevilen bir şeyin kaybedil­mesi ve istenilen bir şeye ulaşamama nedeniyle oluşan düşünceden kaynaklanır. Burada tedavisinden bahset­ meyi hedeflediğimiz üzüntünün bu çeşididir. Bu tür üzüntüden kurtulmak için biri dışarıdan diğeri içeriden olmak üzere iki çare kullanılır.</p>
<p>Dışarıdan olanı, öğüt verenlerin nasihatleri ve hatır­latmalarıyla gerçekleşir. Daha önce söylediğimiz gibi bu, ruhi rahatsızlıkların tıbbıdır ve tabiplerin bedeni hasta­lıkların tedavisinde kullandıkları ilaçların benzeridir ve onun yerine geçer.</p>
<p>İçeriden olan ise insanın ruhunu eğittiği düşünce yol­ları olup, bunları sevdiği bir şeyi kaybettiği ve istediği bir şeyi elde edemediğinde başına gelen tasa ve üzüntüyü uzaklaştırmak için bir silah olarak kullanmalıdır.</p>
<p>Bu düşüncelerden birisi: Aşırı üzüntünün arkasından gelmesi mümkün olan ve kendisine en büyük zararı ve­recek olan bedensel hastalıkları düşünmektir. Bunu bi­lirken en değerli sevgili olan ruhunun, onun dışında kay­betmekle zarar göreceği aile, mal ya da başka bir sevdiği şey olduğuna inanmasına razı olmamalıdır. İnsan belki de bütün sevdiği şeyleri, bu en büyük sevgili olan ruhu için istemektedir. Aşırı bir şekilde üzülerek ise ruhunu yok etmekte ve onun yanında diğer kaybettiklerinin furu&#8217; olduğu asıl sevgiliyi kaybetmektedir. Bunun duru­ mu kendisine sermayesinin tamamını kaybettirecek karlı bir satış yapan kimse gibi olur. Bu da en açık bir kayıp ve en büyük aldanmadır.</p>
<p>Bir diğeri: Dünyanın yapısı ve üzerine bina edildiği temeli düşünmelidir ki, bu dünyada hiç kimse sevdiği bir şeyi kaybetmeden ve elde etmek istediği her şeyi ko­layca elde ederek tam istediği ve sevdiği şekilde bir ha­ yat süremez. Eğer dünyanın hali buysa, dünyada sevdiği şeylerden ve güzel bir yaşamdan elde ettikleri onun için bir fayda ve ganimettir. İnsanın ruhunda dünyanın de­ğeri bu kadar olursa sahip olduğu her lezzetten güzel bir şekilde faydalanır ve istediği şeylerden ulaşamadıklarına fazla üzülmez. Bu dünyada yaşadığı sürece güzel bir ha­ yat sürer.</p>
<p>Bir diğeri ise şunu düşünmelidir: Eğer bir felaketle karşılaştığında buna sabretmezse bu iki felaketin en bü­yük olanıdır. Çünkü dünya istenmeyen olaylar ve fela­ketlerle doludur. İnsan, bunlara tahammül etme gücünü azımsayacak olursa peşpeşe gelen felaketler bu taham­mülsüzlüğü artırır. Eğer ruhunu aşırı üzüntüyü terk et­ meye alıştırır bu konuda onu eğitirse, ruhuna gelecekteki musibetlerin inmesi engeller. Dolayısıyla sabrının az ol­masıyla tek bir felaketi birçok felakete dönüştürmeye razı olmaz, bilakis mutluluğunu tamamlamak için karşılaştı­ğı birçok felaketi, tek bir felaket yapan kimse olmak ister.</p>
<p>Bunlardan bir diğeri şunu düşünmesidir: Kişinin ba­şına gelen hadiseler karşısında kendisini üzüntü ve hüz­ne teslim etmek çocuklar ve kadınlar gibi zayıf ve korkak kimselerin yaptığı bir şeydir. Başlarına gelen felaket ve çilelere sabretmek ise, kendilerinden sonra nakledile­ gelen haberler bırakan kararlı ve kemal ehli kimselerin seçtiği bir yoldur. Böylelikle onların arkasından güzel sözler ve övgüler kalır. Dolayısıyla insan kemal, üstünlük ve sabır ehlinin bu şerefli yolu yerine aciz ve noksanların kötülenen yolunu seçmeye razı olmamalıdır.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmelidir: Eğer daha önce zikret­tiğimiz gibi asi olan insanın kendi canı ise ve sevdiği her şeyi onun için istiyorsa ve onun bekası için gerekli her türlü zorluğa katlanıyorsa, ruh selamette ve hayatta ol­duktan sonra onun dışındakilerin -yani kayıpların- hepsi küçüktür. Bu yüzden başına gelenlerden dolayı çöküntü­ ye uğramak ve şiddetli üzüntü hissetmek gerekmez.</p>
<p>Bunlardan bir diğeri şunu düşünmesidir: Bu dünya­ da başına gelen felaketler kendisinden önce gelenlerin ve kendi asrındakilerin de başına gelmiştir. Onlar bu ko­nuda kendisine ortaktırlar, bu felaketlerden onun aldığı kadar veya daha fazla nasip almışlardır. Eğer üzüldüğü husus insanlar arasında ortak bir şeyse, o konuda şiddetli bir şekilde üzülmemelidir. Çünkü insan sevmediği şeyle­ rin başkalarının da başına geldiğini gördüğü zaman bu konuda kendisine ortaklar bulduğu için onu fazla umur­samaz. Bu duygu insanın tabiatındandır.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmelidir: Can bedende olduğu sürece şu anda başına gelen felaketten daha büyüğü de gelebilirdi. Bu küçük musibet ile büyüğünden kurtulduy­sa onun başına gelen kötü durum, şükredilmesi gereken bir nimetin yerini alır. Dolayısıyla başına gelen bu küçük musibet büyüğüne kıyasla üzülmek yerine sevinilmesi gereken bir kazanç olur.</p>
<p>Bir diğeri: Kaybettiklerinden sonra kendisine kalan başta nefsi (canı) olmak üzere diğer nimetleri düşünme­ si gerekir. Şimdi sahip olduğu nimetleri de, daha önce kaybettikleri gibi kaybedebilirdi. Dolayısıyla kendisine kalan sevilen fıtneleri92 düşünür ve kalan bu nimetleri ruhuna sık sık gösterirse, kendisini teselli eden bir sevinç elde eder ve kaybettiklerinin üzüntüsünü yok eder. Bu düşünceyle tasa mutluluğa, üzüntü sevince dönüşür.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmelidir: Başına gelen bir fela­ketten ortaya çıkan üzüntüyü, gelecek günlerin teselli etmesi ve bu üzüntüden onu kurtarması gerekir. Üzüntünün en zor vakti meydana geldiği vakittir, bundan son­raki vakitler daha kolay geçer ve felaketin sıkıntıları daha hafif olur. Sıkıntı veren şeylerin yok olacağını düşünmek insana hızlı bir mutluluk verir.</p>
<p>İnsanın başına felaketler geldiğinde onlardan mey­ dana gelen üzüntü ve kederi uzaklaştırmak için insanın faydalanacağı bu fikirler, onlardan kurtuluş çareleridir ve İnşaallah bunların kullanılmasında açık bir fayda vardır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>İÇ KONUŞMALAR VE VESVESEDEN KURTULMAK İÇİN ÇARELER</strong></p>
<p>Daha önce zikrettiğimiz gibi iç konuşmalar ve vesvese ruhsal rahatsızlıklardandır. Vesvese, ruhi rahatsızlıkların içinde insana en çok acı veren ve etkisi en güçlü olandır.</p>
<p>Vesvese, daha önce söylediğimiz gibi ruhsal arazlar­ dan birisi olsa bile tamamen ruhsal bir rahatsızlık değil­dir. Bilakis onun oluşmasında bedensel rahatsızlıkların da ortaklığı vardır. Bunun sebebi ise tasa, öfke, korku ve hüzün gibi ruhi rahatsızlıklara zaman zaman, hatta çoğu zaman maruz kalmayan bir insan yoktur. Fakat iç konuş­ma dediğimiz bu rahatsızlık özel bir rahatsızlıktır. Birçok kimse belki de ömrü boyunca bunun sıkıntısıyla hiç kar­şılaşmaz. Ancak bu, vesvese ve iç konuşmanın bu kim­selerde hiç olmayacağı manasında değildir. Çünkü diğer saydığımız ruhi arazlar gibi vesvese de bütün insanlarda ortaktır. Bilakis bunun manası, insanı korkmaması gere­ken şeylerden korkutan, hayatını zehir eden şeyler dü­şünmesine sebep olan, zihnini meşgul eden ve acı veren rahatsızlıklarının herkeste olmamasıdır. Bu yüzden bu öyle bir rahatsızlıktır ki bedenler de buna ortaktır dedik. Ancak vesveseden, bedensel rahatsızlıkların bedene ver­diği zarardan korkulduğu gibi korkulmaz. Çünkü beden­ sel rahatsızlıklar insanı vesveseye itmesi muhtemel ağrı ve acılardır, fakat vesvesenin bu yönden bedensel ağrıla­rın verdiği gibi bir sıkıntısı yoktur.</p>
<p>Bu rahatsızlık bazen insanın tabiatından kaynaklanır ve doğumda meydana gelen deliller bunu gösterir. Başka bir zaman da ise bilmediği bir şeyin başına gelmesi gibi olur ve alışılmamış bir şekilde meydana gelir.</p>
<p>İnsanın yaratılışı ve tabiatından olan vesvese ömrü boyunca onunla birlikte olsa da, tabiatına yabancı olan­ dan daha güvenlidir. Çünkü tabiatına yabancı bir şekilde gelen zorlukla ve güçlü bir şekilde gelir. Tahammül edil­meyecek kadar şiddetlenmesi ve artmasından da güven­ de olunmaz. Fakat tabiatından olan vesvesenin artması mümkün değildir, bilakis her zaman alıştığı bir şey gibi­dir. Bu tür vesvese insan başka önemli meselelerle meş­gul olunca vicdanından gider, sonra meşgul olduğu işi bitirince tekrar döner.</p>
<p>Bu rahatsızlık hakkında söylediklerimiz ve onun insa­nın başına bazen tabiatından bazen de tabiatına yabancı bir şekilde gelmesi, insanın bedenine arız olan bedensel hastalıklara benzemektedir. Hastalıklardan kimileri in­ sanın mizacından, bedeninin terkibi ve yaratılışının as­lından kaynaklanır ve zaman zaman kendisine gelmesi ve çokça başına gelmesinden dolayı alıştığından insanın tabiatı gibi olur. Mesela insanın doğuştan gelen tabiatı sebebiyle sıkıntı çektiği baş ağrısı, mide ağrısı, kulak ağ­rısı veya diğer ağrılar gibi. İnsana sıkıntı veren bu ağrı­lar gelmeye devam eder, sonra ilaçla yok olur veya kendi kendine sakinleşir. İnsanın başına sık sık gelen bu türden ağrılar, alışık olmadığı ve ona yabancı olan ağrılardan daha güvenlidir.</p>
<p>İnsanın tabiatından meydana gelen ve huyu olan ves­vese sevda mirrasının tabiatından kaynaklanır. Çünkü insana sıkıntı veren iç konuşmaları ve kötü düşünceleri doğuran, insandaki çeşitli havatır ve vesveseleri uyandı­rıp tahrik eden odur. Sevda mirrası insanın üzerine iki şekilde baskın olur: Sevda, insanın ilk yaratılışında toprak tabiatına sahip kuru ve soğuk olan bu hıltın, beden ve ahlak özellikleri üzerindeki etkisinin diğer hıltlardan daha fazla olmasından dolayı onun mizacı olur.</p>
<p>İkinci şekilde ise sevda, insanın yaratılışının başlan­gıcındaki tabiatı olmayıp, sevdaya dönüşen balgam dola­yısıyla baskın olur. Bu durum insanın ilk yaratılışındaki mizacının safra ve balgamdan mürekkep olması halinde gerçekleşir. Safra, balgam üzerinde sıcaklığıyla etki ya­parak kuruluk meydana getirir ve balgam sevda hıltına dönüşür. Çünkü balgamın asıl tabiatı soğuk ve nemdir, fakat safra mirrası ona etki yapar ve kurutursa sevda ta­biatına dönüşür ve insanda kötü düşünceler ve iç konuş­malar meydana getirir.</p>
<p>Ancak bu şekilde oluşmuş sevdanın sebep olduğu ves­veselerin kuvveti ve şiddeti halis (saf) sevda tabiatının oluşturduğu vesveselerin derecesine ulaşmaz. Çünkü o türden olan sevda, cevheri ve insanın yaratılışının aslın­dandır. İkinci tür ise cevheri değil, sonradan oluşmuştur.</p>
<p>İnsandaki asli sevda mizacı bunu gösteren alametlerle bilinir. Bunlar, bedenin yaratılışındaki yapısının şu özel­likleridir: Kemikler dolgun, sinir sistemi güçlü, kuru bir cilt, kan koyu, saçı az, vücut yapısı düzgün, soluk renkli, ahlakı sert, asık suratlı, sürekli düşünceli, fazla konuş­ mayan, ağır hareket eden, hızlı öfkelenmeyen fakat öf­kelenince öfkesi kolay kolay geçmeyen, hatta kin tutan, bir kimseyle arası açıldığında razı edilmesi ve eski haline dönmesi kolay olmayan, merhametsiz, birisine kızdığın­ da tekrar samimi olması zor olan.</p>
<p>Vesvesenin arız olduğu kimsede bu sıfatların aksi özellikler olursa; yani bedeni gevşek, sinirler zayıf/gev­ şek, yumuşak tenli, güleryüzlü, konuşmayı seven, insan­larla dostluğu ve sevgiyi tercih eden, öfkeden rızaya, rı­zadan öfkeye hızlı bir şekilde dönen, işlerinde sebatsızlık, katı kalpli ve kaba olmayıp yumuşak kalplilik gibi özel­likler, balgam ve safradan oluşmuş tabiatın özellikleridir. Bu kimsede meydana gelen vesvesenin sebebi asli sevda değil, bilakis sonradan oluşmuş sevdadır. Bu durumda onun vesvese ve iç konuşmadan duyacağı acılardan daha az korkulur. Çünkü kötü düşünceler ancak safra ve sevda mirrasının tabiatlarından oluşan ve vesvesenin ana un­ suru olan kurulukla güçlenir.</p>
<p>Bu tabiata sahip kimsenin asıl mizacı balgami nem­dir. Bu nem ise insanda kötü düşüncelerin aşırı bir şekle dönüşmesini ve giderek kötüleşmesini engeller. Ancak şu da bilinmelidir ki, bu tür vesvesede iş daha kolay olsa da yine de bununla imtihan olunan kimseye verdiği sıkıntı şiddetlidir. Çünkü vesvese ruhta, daha önce bahsettiği­miz diğer ruhi rahatsızlıklardan daha fazla meydana ge­lir.</p>
<p>Vesvesenin zorluklarından bir diğeri, öfke, korku, pa­nik ve keder gibi bilinen bir sebepten dolayı alevlenip, buna neden olan şey ortadan kalktığı vakit giden bir ra­hatsızlık değildir. Mesela öfkelendiği kimseden intikamı­nı alınca veya onu kızdıran şeyin üzerinden uzun zaman geçince; öfkesi geçen, ruhu sakinleşen ve ondan bir sıkın­tı görmeyen kimsenin durumu gibi değildir. Aynı şekilde korkan kimse, onu korkutan şey kalbinden yok oldu mu korkusu geçer ve ruhi huzur ve güven hissine geri dö­ner. Bazen meydana gelip bazen yok olan açıklanan diğer ruhi rahatsızlıkların hükmü de bu şekildedir. Bunların her biri insana uzun zaman sonra ancak bir defa gelir ve bazen ömrünün büyük bir kısmında bunların çoğundan güvende olur. Nitekim her zaman insanın başına, ne onu huzursuz edecek şekilde öfkelendiren, ne de aşırı bir şe­kilde korkutan olaylar gelir. Bu yönden o rahatsızlıklarda iş daha kolaydır.</p>
<p>Fakat şimdi bahsettiğimiz iç konuşmalar ve vesvese­nin sebebi bilinmemektedir ve onu gerektiren gerçek bir sebep de yoktur. Bu ancak, daha önce bahsettiğimiz gibi insanların bazısının tabiatında doğuştan olan bir şeydir. Bundan muzdarip olan kimsenin çektiği sıkıntıların, ha­kikati olmayan kötü bir düşünceden olduğunu gösteren belirti vardır. Bu rahatsızlığın iç konuşma diye isimlendi­rilmesinin sebebi de insana ruhunun, kalbin vesveseleri olan şeyleri konuşmaya sürekli devam etmesidir.</p>
<p>Bu düşünceler ve vesveseler de bazen insanın sevdiği ve temenni ettiği şeyler cinsinden olur bazen de korktu­ğu şeyler cinsinden olur. Sevdiği ve temenni ettiği şeyler cinsinden olanların birisi; insanın arzuladığı bir şeyi aşırı sevmesi, kalbini ona bağlaması, her zaman onu düşün­mekle meşgul olması ve her an aklına onun gelmesidir. Dolayısıyla bu, insanı başka bir şey düşünmekten, işleri­nin çoğunu yapmaktan ve hayatın zevklerinden ihtiyaç­larını almaktan engeller.</p>
<p>Korktuğu cinsten olan vesveseler ise; insana ruhunun, yakında belki de korktuğu bir şeyin başına geleceğini ve bundan daha kötü olanı ise, hayatına ve bedenine bir sı­kıntının isabet edebileceğini söylemesidir. Bu tür korku­lar, korkuların en zoru ve en şiddetli şekilde kalbe yerle­şip ona hakim olanıdır. Çünkü insan için hayatı ve kendi canından daha kıymetli bir şey yoktur. Dolayısıyla haya­ tına bir şey olmasından korktuğunda bu korku, kalbini her şeyden çok meşgul eder ve düşüncesine hakim olur.</p>
<p>Bu yüzden bu tür iç konuşmalar insanın sevdiği şeyler cinsinden olan iç konuşmalardan daha zor olur. Çünkü sevilen bir şeyin temenni edilmesinde büyük bir zevk vardır. Fakat insanın sevilmeyen bir şeyin başına gelme­ sinden korkması ise ruha acı ve sıkıntı verir. Bu yüzden bu tür iç konuşmalar daha zordur dedik.</p>
<p>Bu tür vesvesenin insana verdiği zararlardan bir diğe­ri, insan korktuğu şeyi, bunun olması uzakken yakında olacak şey yerine koymasıdır. Dolayısıyla insan her za­man sanki onu gözlemliyor ve olmasını bekliyor gibi dü­şünür. Bu da onu diğer insanların aldığı şekliyle lezzetler­ den ve iştah duyduğu şeylerden zevk almaktan ve doğal ihtiyaçlarını karşılamaktan alıkoyar. Bu sebeple yapması gereken bir işle her meşgul olmak istediğinde veya ne­şeleneceği bir konuşma dinlemek istediğinde, ruhu onu korkutan iç konuşmalara sıçrar, aklı oraya kayar. Bu tür vesveselerin başına gelmesi insanı zevk aldığı şeylerden olması gerektiği gibi tam bir zevk almaktan ve bir ko­nuşmayı sonuna kadar anlamaktan alıkoyar. Bu yüzden çoğu zaman zevkleri berbat olur ve bunlardan hiçbir şeyi gerektiği gibi tamamlama ve gerçek manada faydalanma imkanı olmaz. Onun bu sıkıntıları çekerkenki hali, uy­kusunda korkulu rüyalardan acı çekenin hali gibi olur. Vesveseler de korkulu rüya cinsindendir.</p>
<p>Ancak insanların kimisi bu rahatsızlıktan uykuda iken acı çeker. İnsana uykusunda onu korkmuş ve pa­niklemiş veya endişeli halde uyandıran korkunç rüyalar gösterilir. Rahat, sakin bir şekilde tam olarak uykusunu almak neredeyse hiç mümkün olmaz.</p>
<p>Kimileri de, bizim özelliklerini saydığımız kimse­ler gibi, sıkıntıyı uyanıklık halinde çekerler. Vesveseli­ler diğerlerine uyurken tahayyül edilen iç konuşmaları uyanıklık halinde tahayyül ederler. Akıllarına gelen bu düşüncelerden korkarlar. Kötü düşüncelere &#8211; olumsuz düşünceler- sahip kimsenin başına gelenler uyanıklık konuşmaları olurken, korkunç rüyalar görenlerin başına gelenler ise uyku konuşmaları olur.</p>
<p>Bu rahatsızlığa yakalanmış olanlara has diğer bir özel­lik ise; bunlar nefisleri/hayatları hakkında olumsuz dü­şüncelere sahip olup, korkulmaması gereken şeylerden korktukları gibi, aynı şekilde bütün işlerine de olumsuz tarafından yaklaşırlar. Bunların başına iki iki şekilde muamele edilebilmesi mümkün olan bir şey geldiğinde düşünceleri ve evhamları bu iki yönden daha kolay ve umutlu olan yerine hemen, daha korkunç ve daha zor olana kayar. Başlarına gelen talihsizlikler ve özellikle de bedenlerine isabet eden hastalıklar hakkında düşüncele­ri olumlu değil olumsuz olur ve en kötüsünü düşünürler. Herşeyde kalplerini daha çok meşgul eden, daha çok sı­kıntı veren, sağlık ve selamet düşüncesi ve güzel beklen­ tilerden en uzak şeylere meylederler.</p>
<p>Eğer bu rahatsızlık, kendisine bu tür vesveseler gelen kimseye bu kadar büyük bir zarar veriyorsa, o kimsenin ruhundan bu hastalığın acı ve sıkıntılarını uzaklaştır­manın çaresini bulmak için ciddi bir şekilde gayret et­mesi ve imkanlar nispetinde bütün gücüyle çabalaması gerekir. Aynı bedenindeki bir hastalıktan şikayet edenin bundan kurtulmak ve sağlığına kavuşmak için ciddi bir şekilde çalışması ve bunun için birçok çeşit ilaçlar ara­ması gerektiği gibi.</p>
<p>İnsanın, vesvesenin bazı insanlarda tabiatlarından kaynaklandığı ve bunu yok etmenin bir yolu olmadığı düşüncesine kapılması bunun çaresini aramaya engel olmamalıdır. Çünkü bu düşünce doğru değildir. Bilakis şuna kesin olarak inanmalıdır ki, Allah ( cc.) bedenler­ de ve ruhlarda meydana gelen her hastalığın ilacını da yaratmıştır ve onlarda oluşan her acının bir şifası vardır. Nitekim bir ilaç hastalıkla karşılaşınca şu iki neticeden birisini verir: Bu hastalık ruhi veya bedensel olsun ya onu tamamen yok eder ve insan ondan kurtulur ya da onun gailesini ve sıkıntısını azaltır ve bu azaltma hastalı­ğın bir kısmının izalesini sağlar. Sıkıntı veren şeylerin bir kısmının yok olması, tamamen var olmasından daha hayırlıdır. İlaç kullanılmaması halinde ise hastalık devam eder ve daha da artar.</p>
<p>Daha önce söylediğimiz gibi bedensel hastalıkların bedensel ilaçlarla iyileştirilmesinin gerekliliği gibi, ruh­sal rahatsızlıkların da ruhsal ilaçlarla tedavi edilmesi gerekir. Ruhsal tedavi ise ya öğütler ve hatırlatmalarla olur veya insanın ruhunu eğittiği ve bunu korkuların ve üzüntülerin zararlarını nefsinden uzaklaştırmak için bir silah olarak kullandığı düşüncelerle olur. Vesvese ve iç konuşmalar da ruhi bir problem olduğu için bizim üze­rimize düşen bu rahatsızlıklardan kurtulmak için gerekli çareleri açıklamaktır.</p>
<p>Bunları yok etmek ve azaltmak için çarelerin bazı­ları insan ruhunun içinden, bazıları ise dışarıdan olur. Vesveseyi yok etmek için dışarıdan alınan yardımlardan birisi, bu kimsenin yalnız kalmaktan kaçınması gerekir. Çünkü yalnızlık insanın aklında birçok düşünceyi ve iç konuşmaları uyandırır ve harekete geçirir. Çünkü ruhun güçlerinin ya dışarıdan ya içeriden işini yapması gerekir. Dışarıdan olan işi insanın diğer insanlarla bir araya gel­mesi, konuşması, onlarla görüşmesi ve diğer gerekli olan konuşma bölümleridir. İçeriden olan işi ise ruhunda meydana gelen ve aklına gelen fikirlere yönelip bu şeyler hakkında düşünmektir. Dolayısıyla ruhun eğer dışarıda yapacak bir iş olmazsa düşünmekle meşgul olması gere­ kir, özellikle de ruh zeki ve nazik tabiatlı ise.</p>
<p>Eğer insan yalnız kalıp düşünceleriyle baş başa kalırsa ruhu onu vesveselere götürür ve bunlardan duyduğu acı yalnızlık halinde daha fazla olur. Fakat insanlarla konu­şarak kendisini meşgul ederse vesveseler azalır ve vicda­nında güçlü bir etkisi olmaz. Bu yüzden yalnızlık kötü­lenmiş ve insanın toplum içinde yaşaması, konuşarak ve güzel sohbetler yaparak insanlarla beraber olması güzel bulunmuştur.</p>
<p>İnfırad ve yalnızlık ancak, ya sultan ve devlet başkanı­nın devletin yararına olan düzenlemeleri düşünmesi için, ya da bilgelerin çeşitli ilimlerden yeni bir ilim üretmeleri ve telif etmeleri için, ya da nüsk ve ibadet ehli kimsele­rin Allah&#8217;a münacat ve ibadet etmeleri için iyi görülür. Bu yönlerin dışındaki bir yalnızlık kötülenmiştir. Çünkü bu, insanı hiçbir faydası ve getirisi olmayan düşüncelere götürür.</p>
<p>Allah (cc.) insanda kendi cinsleriyle olan sosyallik yaratmış olduğundan insana toplu yaşamı sevdirmiş ve onun azmini bununla sınırlamıştır. Ve toplu yaşamı onu sevindiren, tasa ve üzüntülerini teselli eden bir vesile kılmıştır. Dolayısıyla sosyal yaşamı terkedip yalnızlığa meyledenlerde bu ancak hemcislerindeki sosyal yaşama meyilli olmaktan ayrıldıkları, insan tabiatındaki bir tür noksanlıktan ve terkip bozukluğundan kaynaklanır.</p>
<p>Bu ahlak, yani hemcinsleriyle bir arada yaşamayı sev­mek, tabiatları daha iyi, daha üstün ve daha sakin olan hayvanlar ve kuşlarda da vardır. Fakat kaplan gibi yalnız­ lığı seven hayvanların tabiatları ise vahşi ve serttir.</p>
<p>Sosyallikte olan fayda ve başarıdan dolayı insana iş­lerinde ve yolculuklarında yalnızlık kötü gösterilmiştir, hatta &#8220;Tek olan şeytandır:&#8217; denilmiştir. Arkadaş ve dost­ları olmadan yalnız başlarına yola çıkıp çöllere giren kim­selerin başına gelen afetler; kimilerinin yolu kaybetmesi, kimilerinin öldürülmesi, kimilerinin başına büyük bir musibet geldiği onlardan gelen haberlerde zikredilmiştir. Bu yüzden vesveseli kimsenin kendisine kötü düşünceler ve kötü kuşkular musallat olmaması için tek kalmaktan ve yalnızlıktan kaçınması gerekir.</p>
<p>Vesveseden uzak durmak için bir diğer çare boş kal­ maktan kaçınmaktır. Çünkü boş kalmak, aklına kötü ve olumsuz düşünceler gelen kimsenin bu düşüncelerden acı duymasını artıran yalnızlığın benzeridir. Dolayısıy­la insanın meşgul olacağı ve günlerini geçireceği bir işi olması lazımdır. İnsan ruhu dışarıda uğraşacağı bir iş ol­madığı zaman kendi içinden bir şeylerle meşgul olmaya yönelir. O da düşünmektir. Nitekim bu kimse boş kalırsa kendisine acı veren düşüncelere döner.</p>
<p>Yine, bu rahatsızlıktan şikayetçi olan kimsenin her­ hangi bir işle devamlı meşgul olması gerekir. Eğer halk­ tan birisiyse işlerine devam etmesi ve hayatını kazanma­ ya önem vermesi, eğer sultansa ülkesinin yararına olan şeylere yönelmesi, bunları düşünmesi, sağlam bir düzenleme yapması, kararlar alması gerekir. Bu tür işlerden bıkarsa gece ve gündüzden artan vakitlerini yeme içme, cinsellik, ruhun güçlerini harekete geçiren sema, güzel ve hoş suretlere bakmak gibi zevklerden arzuladıklarıyla vaktini geçirir. Çünkü bunların her birisinin insana acı veren, onu rahatsız eden vesvese ve havatırı düşünmek­ ten uzaklaştırmada bir payı vardır.</p>
<p>Bu zevklerle duyularını meşgul etme hususunda ise bunların kalbini daha çok meşgul etmesi ve onlara olan arzusunun daha güçlü olması için insan her zaman bun­ları yenilemelidir. Çünkü vesvese rahatsızlığı olan kim­senin tabiatında, bir işten çabuk bıkmak ve ruhun arzu­larından yaptıklarından hızlı bir şekilde yüz çevirmek vardır. İnsan keyif aldığı çeşitli zevklerden bıkarsa ruhu bundan hızlı bir şekilde yüz çevirir, terk eder ve alıştığı olumsuz düşüncelerle meşgul olmaya döner. Bu zevkleri sürekli yenilerse bunlardan her yeni lezzetin onu bıktı­ran sıkıntıları yok etmekte bir payı olur. Böylece günleri­ni geçirmiş, düşünmeyle acı çekmeye alışmış olan kalbi­ni teskin etmiş olur.</p>
<p>Vesveseden kurtulmak için başvurulan çarelerden bir diğeri; insan etrafındaki kimselerin içinden sevgi ve şefkatine güvendiği kimselerden kendisine özel bir dost grubu seçmeli ve nefsine gelen düşünceleri bunlara an­latmalı ki, onlar ruhunun vesveselerinin gerçek olmadı­ğını ve hayaline getirdiği kötü düşüncelerin boş olduğu­ nu ona bildirsinler. Bu nasihatlarla, olumsuz düşünceleri kontrol altına alma noktasında elde ettiği fayda, bedensel rahatsızlığa düçar olan kimsenin, hastalığıyla mücadele eden tabibe güvenmesi gibidir. Doktor o kimseye bu has­talıktan kurtulma ve sağlığına kavuşma ümidi vermekte ve hastalığı hafifletmektedir.</p>
<p>Buraya kadar bahsettiklerimiz bu hastalığa maruz kalmış kimsenin iyileştirilmesinde uygulanması gereken vesilelerin, dışarıdan alınan destek kısmıdır. İnsan olum­suz düşüncelerini kontrol etmek ve bunların meydana getirdiği etkileri azaltmak ve yok etmek için bu dış des­tekten yardım alır.</p>
<p>İçeriden yardım alması gereken çareler ise: Bu ves­veseler ve havatırlar kendisine geldiğinde onları yatıştı­racak düşünceler hazırlamaktır. Bu, iddia ettiği bir şey hususunda muhalif görüşe sahip kimseyle tartışanın du­rumu gibi olur. Bu kimse hasmının geçersiz bir görüşe tutunduğunu görünce o sözü asılsız çıkaracak ve iddiası­nı geçersiz kılacak bir delil sunar. Aynı şekilde vesveseye karşı düşünceler hazırladığında, kendi ruhuna karşı, yine kendi ruhundan onun söylediklerine karşı çıkan ve has­mının söylediklerini çürüten bir tartışmacı tayin etmiş olur.</p>
<p>Bu düşünceler de iki çeşittir: Birisi, bedeninde has­talıklar ve ağrılar olmadığı sağlıklı zamanında ruhuna hatırlatmalar yapmak için hazırladığı düşünceler. İkin­ cisi ise, kötü düşüncelerinden dolayı büyüyen küçük bir rahatsızlık gibi, bedenine isabet eden bir hastalığa maruz kaldığında ruhuna sunmak için hazırlayacağı düşünce­lerdir. Bu hastalık hususunda düşüncesi en kötü evham­ lar ve kuşkulara gidip hastalığının daha da artmaması ve onun verdiği sıkıntıdan dolayı tasa ve endişesinin şiddet­lenmemesi için bu düşünceleri kullanır.</p>
<p>Sağlıklı olduğu vakitte hazırlaması gereken fikirlerden biri insanın şunu düşünmesidir: Eğer zor hastalıklar, sal­gın hastalıklar, korkunç savaşlar ve bunlar gibi arasında kalıp kendisine bir sıkıntı vermeyeceğinden güvende ol­madığı nedenler gibi, yakın bir zamanda bunların olm­asını gerektirecek sebepler olmadıkça, aklına gelip kendisi hakkında olumsuz düşünmesine sebep olan ve korkutan şeyler, insanın ruhunda bilinen bir sebep olmaksızın ha­rekete geçen ve sıkıntı çektiği bir çeşit vesvesedir.</p>
<p>İnsanlardan gelen bilgiler vesvesenin batıl ve boş ol­duğuna tanıklık etmektedir. İnsanın bu vesvese ile ha­ yatını zehir etmemesi ve bunun onu düşünmesi daha gerekli olan konuları düşünmekten alıkoymaması için vesveseyi dikkate almaması, ona vicdanına yerleşme ve kökleşme imkanı vermemesi gerekir.</p>
<p>Vesvese, bazen bir mirranın93 insanda baskın ve çok olmasından kaynaklanır, bazen de insanın dünya ve ahi­ rette elde edeceği şeylere zarar vermeyi üstlenen şeytan tarafından olur. Hangi yönden olursa olsun, vesvesenin herhangi bir getirisi ve ürünü olmayan bir şey olduğu gerçeği bilinirse insanın yapması gereken şey, vicdanında harekete geçtiği vakitte ona dönüp bakmaması, dikkate almamasıdır. Bu düşünceyi vesvese ile mücadele ettiği si­lahlardan birisi yapmalıdır.</p>
<p>Vesvese ile mücadele yollarından bir diğeri, onu vic­danından atmak için akıl gücüyle mücadele etmektir. Eğer insanın kalbine kendi canı ve hayattaki ihtiyaçları hakkında olumsuz bir düşünce gelir ve sonra da kendi kalbini meşgul eden şeyin, farklı -sosyal- tabakalarıyla diğer insanların kalbini meşgul etmediğini, kendisinin dikkate aldığı şeyi umursamadıklarını ve onu korkutan şeyden korkmadıkları görürse, aklına gelen bu olumsuz düşüncenin bir aslı, esası yoktur. Bu, daha önce bahsedi­len vesvesenin bir çeşididir. Çünkü insanlar, daha önce saydığımız belalar gibi, yakın bir zamanda başlarına gele­cek gerçek korkulardan doğal olarak rahatsız olur ve en­dişelenirler. Dolayısıyla insan eğer kendi ilgilendikleriyle diğer insanların ilgilenmediklerini görürse bu düşünce onun aklına gelen olumsuz düşünceler ve kötü şüphelere karşı getirdiği akli delillerden bir delil olur.</p>
<p>Bunlardan bir diğeri şunu düşünmesidir: Eğer apaçık bir şekilde bunu gerektirecek bilinen bir sebep yokken insanın ruhuna kötü şüpheler ve olumsuz düşüncelerden birisi gelir ve sonra çoğu zaman tekrar tekrar gelip git­ meye devam ederse bu, tabiatından ve bedeninin miza­cından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla insanın, tabiatıy­la iç içe olan ruhsal rahatsızlıklardan korkmaması ve onu dikkate almaması gerekir. Aynı bedensel rahatsızlıklarda adet olduğu üzere, insan alışkın olduğu ve tabiatından kaynaklandığını bildiği bedensel rahatsızlıklarla nere­deyse hiç ilgilenmez. Çünkü mizacından ve doğuşundan gelen bedensel bir rahatsızlıkla imtihan olunmayan kim­se çok az bulunur. Dolayısıyla insan bir rahatsızlığın ken­disine genel hallerinde çok geldiğini ve sonra da ondan, insanı tahammül etmekten aciz bırakan büyük bir zarar gelmediğini görüp zararlarından güvende olduğunu tec­rübe edince kalbine bundan zarar görmeyeceğini hisset­tirir, buna fazla önem vermez ve acısına tahammül eder. Aynı şekilde insan bu vesveselerin, tabiatı ve mizacın­ dan kaynaklandığını ve gailesinin hafif olduğunu bilir­ se, tabiatından kaynaklanan bedensel rahatsızlıklardaki gibi, ondan korkmamalıdır. Bu durum, kötü tabirlerin­ den korktuğu korkunç rüyalardan acı çekenlerin haline benzemektedir. Bu tür rüyalar görmeye alışkın olmayan birisinin böyle bir rüya görünce bundan korkması ve kalbinin bununla meşgul olması kötü görülmez. Fakat korkunç rüyalar görmek adeti olan, bu konuda tecrübesi çok olan ve bunların ardından kötü bir tabir ortaya çık­ mayan kimse, bunun mizacı ve tabiatından kaynaklan­dığını bildikten sonra bu korkulu rüyaları fazla dikkate almamalıdır. İşte bu da insanın kötü düşüncelerine karşı koyduğu fikirlerin bir diğeridir.</p>
<p>Bir diğer düşünmesi gereken husus; Allah (cc.) bu dünyada yarattığı nebatat, hayvanlar ve bunların dışın­daki her şeyin oluşumu ve bozulması, büyüyüp yetişmesi ve eriyip yok olması için sebepler yaratmıştır. Bu saydık­larımızdan hiçbirisi onun sağlam olması için daha önce bir neden olmadan sağlam kalmaz ve bozulan hiç bir şey de onun bozulması için önceden bir neden olmadan bozulmaz. Dünyanın düzeni bu temel esas üzerine bina edilmiştir ve bu hala da devam eden bir kuraldır. Bunun doğruluğu cemadat, nebatat ve hayvanlar itibara alındı­ğında müşahede ile sabittir.</p>
<p>Bunun örneği; biz, bir temel üzerine bina edilmiş olup kendi zatından onu çatlatan, yıkan bir şey olmadan veya yıkılmadan önce çok zayıf bir duruma gelip de dışarıdan birisi tarafından yıkılmadıkça aniden yıkılan bir yapıyı kesinlikle görmedik.</p>
<p>Yine aynı şekilde, fitili yanmamış, gazyağı bitmemiş, fitilini yağa boğacak kadar çok veya onu kurutacak kadar az konulmayıp fitilin ihtiyaç duyduğu miktar kadar gaz­ yağı konulan ve dışarıdan su dökülerek veya rüzgarla ya da üflemeyle veyahut bunun dışındaki bir yolla söndü­rülmedikçe, yanmakta olan bir lambanın kendi kendine sebepsiz söndüğünü görmedik.</p>
<p>Ömrünün sonunda insanın başına mutlaka gelecek yaşlılık ve ölüm vakti gelmedikçe, ona dışarıdan veya içerden bir problem isabet etmeden bir insanın hayatının aniden son bulması mümkün değildir. Yukarıda ver­diğimiz örnekteki lamba hayattır, lambanın fitili beden, gazyağı gıda, lambayı söndüren şeyler insana dışarıdan isabet eden soğuk, sıcak, vurma, çarpma, yaralama vb. afetlerdir. Eğer insan kendisini dışarıdan gelen bu afetlerden korur, bedeninin gıdasını, içececeğini ve hayatın doğal ihtiyaçlarını en güzel şekilde düzenlerse ve lam­badaki fitilin benzeri olan vücudu aşırı ihtiyarlıktan son bulmazsa, hayatının yarıda kesilmesi için bir neden yok­ tur ve bu akli olarak da mümkün değildir. Tıpkı lamba­nın ışığının, onun sönmesini gerektirecek açıkladığımız sebepler olmadıkça sönmediği gibi. Bu düşünce de insa­nın yaşamı ve hayatının devamı hakkında aklına gelen kötü düşüncelere karşı koyacağı bir fikir olur.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmesidir: Sebepler ve illetlerle oluşmuş her şey, onun tabiatının üzerine bina edildiği temel, üstün bir teşhisle tesbit edilerek, yaşam süresinin uzun veya kısa olacağı, onu yok edecek olayların etki­sinin hızlı mı yoksa yavaş yavaş mı olacağı bilinebilir. Kendi terkip ve oluşumunda bunun gösterge ve işaretleri vardır.</p>
<p>Bunun örneği şudur: Direkleri güçlü, temelleri sağ­lam, duvarları kalın, tuzlu ve kumlu olmayan katıksız saf çamur/topraktan yapılmış bir bina gördüğümüzde, dışarıdan yapısını bozacak nedenler olmadığı sürece bu­nun yapılışından, zayıflama ve yıkılma nedenlerinin ona yavaş yavaş etki edeceği ve ömrünün uzun olacağı so­nucunu çıkarırız. Aynı şekilde insanın bekası hakkındaki beklentiler veya hayatı hususunda korkulacak şeyler bu tür alametlerle bilinebilir. Bu alametler de ya bedensel ya da ruhsal olur.</p>
<p>Tabibin, insanın fiziki yapısı ve oluşumundan zayıf veya güçlü olduğunu veya ömrünün uzun veya kısa ola­ cağını bilmesi, bedenden anlaşılan göstergelerin örneğidir. Tabip, bir insanın sindirim organlarının zayıf oldu­ğunu, iyi bir şekilde işini yapmadığını, organlarının zayıf bir terkipte olduğunu ve çok hastalandığını gördüğü za­man, o kimsenin ömrünün uzun olmayacağı sonucunu çıkarır. Vücut yapısının özelliklerinin bunların zıddı ol­duğunu gördüğü zaman ise; yani güçlü kuvvetli, sindirim organlarının güçlü ve besinleri iyi hazmettiğini görürse bundan, bu bünyenin gerektirdiği uzun ömürlü olacağı görüşüne varır.</p>
<p>Ruhsal yönden anlaşılmasına ise; müneccimlerin, krallar ve diğer kimselerin doğum tarihlerinden onların ömürlerinin uzun veya kısa olacağını çıkarmaları örnek­ tir. Bu sanat kıymeti yüksek, fakat tehlikesi büyük bir sanattır. Farklı ülkeler ve milletlerden insanlar bu ilimle ilgilendiler ve uyguladılar. Onlar bu ilmin temel esasla­rında ittifak halindedirler, bu esasların doğruluğuna dair delil getirdiler sonra bu esaslardan alt dallar istihrac etti­ler.94 Ülkelelerinin bu farklılığıyla birlikte, onların aslı ve esası olmayan bir ilim üretmekte ittifak ettikleri zannına kapılmamak gerekir.</p>
<p>Bunların yıldızlara dayanarak verdikleri hükümlerin birçoğunda hata yapmaları mümkünken en üstün yerle­ rinde hata yapmaları mümkün değildir. Çünkü onlar bu haberleri, ya yalan ve hatanın mümkün olmadığı vahiy­ den alınmış usullere veya üzerinde ittifak edilmiş akli çı­karımlara -aynı şekilde batıl üzerine ittifakları mümkün değildir- dayanan usullere döndürürler. Eğer bu sanatın durumu bahsettiğimiz gibi ise ve bunun hükümlerinden bir kimsenin ömrünün uzunluğunu veya elde edeceği farklı mutlulukları gösteren bir anlam çıkarılmışsa; insan bu konuda mutmain olmalı ve ona olan güveni sağlam olmalıdır.</p>
<p>İnsanın, bedeni ve ruhundaki deliller uzun ömürlü olacağını gösterir ve bedeni asli bünyesinde hastalıklı değil, bedeni güçleri yeme, içme ve cinsellik ihtiyaçları­nı karşılamaktan uzak değilse, ruhundaki delillerden ise ömrünün kısa olduğuna işaret eden bir talihsizlik yoksa, bunu gerektirecek bir sebep ve buna işaret edecek manalar olmayan bir şey için korkmasına ve olumsuz düşün­mesine gerek yoktur. İşte bu düşünce sıkıntı veren ves­veseler ve insanı korkutan düşüncelere karşı koymakta yardımcı olan bir fikir olur.</p>
<p>Hastalandığında hazırlaması gereken düşünceler ise şunlardır: Vesveseye mübtela olan kimsenin, kötü ve olumsuz düşüncelere sahip olmasından dolayı, az bir hastalığı çok gördüğünü, küçük hastalığı büyüttüğünü söylemiştik.</p>
<p>Bu kimsenin tabiat ve onun gücü hakkında düşünme­ si gerekir. Allah (cc.), mahlukatından her şahsın takdir ettiği vakte kadar bu dünyada kalmasını planladığı için insanların ruhlarını bedenlerine mükemmel bir şekilde yerleştirmiş ve daha güçlü olmayacak şekilde birbirine kenetlemiştir.</p>
<p>Bu yüzden her canlının ruhunun, daha fazla olmayacak bir şekilde içinde bulunduğu bedeni sevdiğini görür­ sün. Hatta bu sevgiden dolayı insan vücuduna; dövülme, kırık, yara bere, parçalanma gibi ağır felaketler, olağan­ dışı acılar ve ağrılar isabet eder de, ruh yine bunların hepsine tahammül eder ve o bedenle yaşamını sürdürür. Aynı şekilde şiddetli açlık, susuzluk ve insanın aklını ba­şından alan, duyu organlarının çalışmasını engelleyen ve yaşamının kaynağı olan gıdaları almaktan alıkoyan uzun süreli hastalıklar isabet eder. Fakat yine de ruh, bedene olan sevgisinin güçlülüğü ve onunla olan bağının sağ­lamlığından bedenle kalır, onunla yaşar.</p>
<p>İnan tabiatı, hayata güçlü bir şekilde tutunmasından dolayı bütün bu zorluklara tahammül eder. Bedenden hastalıkları uzaklaştırma konusunda çabalayan da işte bu tabiattır. Hatta eğer insanlara isabet eden ve tabiple­rin muayene için gittikleri zor hastalıkların iyileşme ne­denlerine bakılsa, bu insanların hastalıktan, ancak birkaç istisna dışında, doktorun ilacıyla değil bilakis doktorun tabiata ve tabiatın bu acıdan kurtulmak için gösterdiği çabaya verdiği destek ve yardımla iyileştiği görülür.</p>
<p>Bunun delili ise; tabiplerin bulundukları yerlerden uzak olan ve hastalık esnasında ya da hastalıklar gel­meden perhiz yapmayıp yiyecek ve içeceklerin güzel olanlarından iştah duydukları her şeyi yiyip içenlerin durumlarıdır. Bunların büyük bir kısmı aşırı bir şekilde yaşlanmadıkça ve onları yok edecek kapsamlı bir sal­gın hastalık olmadığı sürece hastalıklarından iyileşirler. Bunda, tabiatın yaptığı işin ne kadar güçlü olduğu ve be­denle ruh arasında ince bir kenetlenme olduğunun delili vardır. Bu yüzden insanın kalbinin, başına gelen her has­talığın uzun süre kalıp kendisini bırakmayacağına veya onu yok edeceğine meyletmemesi gerekir. Göğsündeki vesveselerden acı çeken kimsenin bu düşünceyi vesve­selere karşı yardım aldığı bir silah edinmesi ve hastalığa yakalandığında bunu kullanması gerekir.</p>
<p>Bir diğeri de bu bahsettiğimize benzer bir şeyi düşün­mektir. O da; Allah (cc.) bu dünyanın imareti ve takdir ettiği vakte kadar dünya ehlinin orada kalmasını istedi­ğinde genel olarak oradaki sağlık ve selamet sebeplerini ölüm ve yok olma sebeplerinden daha fazla kıldı. Eğer durum böyle olmasaydı ne halkın işlerinin bir kıvamı olur ne de onların maslahatları için bir düzen olurdu.</p>
<p>Bu, insanların halleri itibara alındığında varlığı müşa­hede ile bilinen bir şeydir. Nitekim biz ruhları, bedenleri ve organları sağlık ve selamette olanların müzmin has­talıklı, sağır, dilsiz ve kör ve yatalak, kötürüm gibi sakat ve özürlülerden daha çok olduğunu görmekteyiz. Hatta bu engellilerin adedi sayılsa engelli olmayanların içinde neredeyse fazla görülmeyecek bir orandadırlar.</p>
<p>Aynı şekilde yaşamlarını sürdürmek için gerekli yiye­cekleri olmayan fakirler ve ihtiyaç sahiplerinin sayıları, yeterli besinleri olanlara nispetle çok azdır.</p>
<p>Aynı şekilde uzun zaman sonra gelmesinden dolayı ona kıyas yapılmayacak ve itibara alınmayacak şekilde dünyadaki nadir olaylardan olan kapsamlı bir veba gibi bir şey olmadıkça, hastalıklardan ölenlerin sayısı iyile­şenlere nispetle çok azdır. Bu yüzden iyice yaşlanmamış bir kimse hastalığa yakalanırsa ruhu, dünyadaki daha çok olan şeye ve dünyanın onlar üzerine bina edildiği ge­nel kurallara meyletmelidir. Bu düşünce insanın sıkıntı veren vesveseler ve kötü şüphelere karşı çıktığı fikirler­ den birisi olur.</p>
<p>Bir diğer düşünmesi gereken husus: Allah (cc.) insanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki, bu yaratılışla beden ve ru­huna arız olan hastalıklardan selamette olması mümkün değildir. Fakat lütfu ve merhametiyle de her hastalığa bir deva verdi ve bu ilaçları bitki çeşitleri, hayvan bedenleri­nin kısımları ve bu dünyanın altında ve üstünde yarattığı diğer şeylere dağıttı. Sonra kullarından bazılarını, ilaç­ların satıcılarda toplanması için bu ilaçları takip etmesi, arayıp bulması, uzak yerlerden, karadan, denizlerdeki adalardan, deniz kıyılarından, dağların tepelerinden, de­nizlerin ve nehirlerin altından, yerleşim yerleri ve çarşı­lara getirmesi için görevlendirdi.</p>
<p>Sonra başka birilerine tıp sanatının üretilmesine önem vermeyi ilham etti. Zira konu hakkında düşünen kimse,tıp sanatının ilk bilgilerinin semadan gelen vahiyden ya da vahiy konumunda olan ilhamdan alındığından şüphe etmez. Onlar bu sanatın gücüyle, korunmuş ilginç ağır­lıkları ve ölçüleri ince/hassas miktarlarıyla ilaçları terkip etmişler ve sonradan gelenler için kitaplarında yazarak ölümsüzleştirmişlerdir.</p>
<p>İnsan, bu iki grubun; ilaçların ham maddelerini top­layanlar ve terkip edenler, yaptıklarının hiçbir faydası olmayan boş veya anlamsız işler olduğu zannetmemeli­dir. Bilakis bu işler Allah (cc.)&#8217;ın, onlara gösterdikleri ve ilham ettikleriyle insanlara faydalı olmaları için yaptığı bir görevlendirmedir. Eğer durum bu şekildeyse ilacıyla karşılaşan her hastalığın şifa bulması ve ilacın hastalığı iyileştirmedeki konumu yemeğin açlığı, suyun susuzluğu gidermedeki konumu gibi olması gerekir. Çünkü gıdayı yaratan, ilacı yaratandır. Bu ikisi insanın selamet ve var­ lığını sağlayan iki nedendir.</p>
<p>Şunun bilinmesi gerekir ki, insan iyice yaşlanmamış ve şu üç yönden birisiyle salgın bir hastalığa itilmemişse hastalıktan şifa bulmak onu güçlendirir:</p>
<p>Ya sıhhatli olduğu vakitte yiyip içtiklerini ne olduk­larına, ne zaman ve ne kadar aldığına dikkat etmeden alıyordur. Dolayısıyla vücudunda, yanlış beslenme ve te­davinin ihmal edilmesiyle, zor ve tedavisi güç hastalıkla­ra sebep olan artıklar toplanır.</p>
<p>Ya da bir hastalığa yakalandığında onu hemen tedavi etmez ve hastalığın üzerinden uzun süre geçince de bu­nun telafisi mümkün olmaz ve kişiyi ölüme götürür.</p>
<p>Veya kendisine verilen perhizleri yapma konusunda nefsini kontrol altına alamaz ve zararlı şeyleri yer. Bu gı­dalardan dolayı hastalığı artar ve bu şekilde yaparak ta­biata ve doktora karşı, hastalığı desteklemiş olur. Sonuç olarak da şifa bulmayı ve sağlıklı olma fırsatını kaçırır.</p>
<p>Eğer insanın durumu bunun zıddı olur, sağlıklı olduğu zamanlarda bedeninde katı ve yapışkan artıkların oluş­ maması için yeme içmesini güzel bir şekilde düzenler, bu artıklardan az bir miktar toplanıp hasta olduğunda ise hastalık iyice ciddileşip kötüleşinceye kadar beklemeyip hızlı bir şekilde tedavi olur, doktorun ona söylediklerini yapar, kendisine zararlı olan ve hastalıklarını artıran yiyecek ve içeceklerden kaçınırsa, eğer iyice yaşlanmadıysa ve dışarıdan bir hastalık kendisine bulaşmadıysa bu kim­senin şifa bulacağına hükmedilir.</p>
<p>Aklına olumsuz düşünceler ve kötü şüpheler gelen kimse bunların sıkıntılarını uzaklaştırmak için bu bah­settiğimiz vesileleri düşünmelidir. Bunlar kötü düşün­celerin verdiği sıkıntılara karşı yardım alması gereken çarelerdir. Bunları sağlıklı ve hasta olduğu zamanlarda aklında bulundurur ve yardım alırsa, vicdanından bu ruhsal hastalığı uzaklaştırmak veya gücünü zayıflatmak hususunda İnşaallahu Teala fayda görür.</p>
<p>Hamdolsun Allah&#8217;ın ihsanı, gücü, hükmü, kazası ve isteği ile bu kısım ve aynı zamanda kitap tamamlandı. Ve sallallahu ale seyyidine Muhammedin nebiyyi&#8217;l üm­ miyyi ve alihi ve ıtratihi ve sahabetihi el-muhtarin min beriyyetihi. . .</p>
<p>Muhammet Uysal &#8211; İslam ve Osmanlı Tıbbına giriş,syf:222-279</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>84 Bkz.el-Belhi,BedenveRuhSağlığı,s. 13-24. 222</p>
<p>85 Müslüman alimler tarihte nefsin mahiyeti, nefis ve ruhun aynı olup olmadı­ ğını konusunu tartışmışlardır. Bu tartışmalar bizim konumuz olmadığı için nak­ letmenin gereği yoktur. Burada müellifin bazen &#8220;el-emrazu&#8217;n-nefsaniyye&#8217;: bazen &#8220;el-a&#8217;razu&#8217;n-nefsaniyye&#8221; olarak ifade ettiği problemlerden kasıt ve açıklamaya çalıştığı meseleler, bizim bugün psikoloji, psikiyatri ve psikosomati tarafından incelenen ruhi rahatsızlıklardır. Bu sebeple bu kelimenin geçtiği yerlerde nefsi rahatsızlıklar olarak değil ruhi rahatsızlıklar olarak ifade edilecektir.</p>
<p>86 Feza&#8217; aşırı korkuyu ifade etmektedir. Bundan sonra metinde panik olarak kar­şılanacaktır.</p>
<p>87 Ceza&#8217; aşırı üzüntüyü ifade etmektedir. Fakat müellifin açıklamalarından bu­nun bir sabırsızlık hali olup feryat figan etmek manasında, üzüntülü olayla ilk karşılaşıldığında verilen bir ilk tepki olduğu anlaşılmaktadır. Arapça kelimeyi tam karşılamasa da normal üzüntüden ayrılması için hüzün olarak tercüme edil­miştir.</p>
<p>88 Vesvese psikolojide saplantı, takıntı ve obsesyon gibi kelimelerle ifade edil­mektedir. Metinde geçen vesvese okuyucunun zihninde anlamı bilinen bir kelime olduğundan olduğu gibi bırakılacaktır.</p>
<p>89 Yapılan hataları cezalandırmayıp affetmek.</p>
<p>90 Burada kitabın orjinalindeki asıl ifade &#8220;Ma.lik olduklarıma neden ötkeleneyim ki!&#8221; şeklindedir. Bu da, insanın o zamanın toplumsal şartlarındaki konumuna göre, elinin altında olan ve onlar haknda kararlar verdiği köleler, hizmetçiler, aile, emri altındaki idareciler vb. birçok kimseyi kapsamaktadır. Müellifin öfke bölümünde özellikle sultanlara ve idarecilere hitap etmesi, öfkelendiklerinde et­ rafındaki insanlara büyük zararlar verme gücünde olmaları sebebiyledir.</p>
<p>91 Eğer Ebu Zeyd&#8217;in bu tür üzüntünün kaynağı hakkında yaptığı tesbit doğruysa, bu rahatsızlığın daha da artmaması için geleneksel tıpta kanı kirleten gıdalardan kabul edilen patlıcan, mercimek ve dana eti gibi gıdaların mümkünse tamamen terk edilmesi, alışkanlıklardan dolayı terk edilemiyorsa tüketiminin en aza indi­ rilmesi gerekir. Ayrıca zeytinyağı en etkili kan temizleyici gıdalardandır.</p>
<p>92 Mallar,çolukçocukvb.nimetler.</p>
<p>93 Daha önce bahsettiği sevda mirrası. 270</p>
<p>94 Yıldız biliminden bu tür sonuçlar çıkarılıp çıkarılamayacağı tartışmalı bir ko­ nudur. Müellifin de belirttiği gibi bu bilime dayanılarak ortaya konan haberlerin çoğu hatalıdır. Çoğu hata olan bir bilime bu konularda itibar edilmesi mümkün değildir. Özellikle de tıpkı geleneksel tedavi konusunda olduğu gibi, günümüzde bu bilgilerin doğrusunu yanlışından ayırabilecek gerçek uzmanlarının olup ol­ madığının bilinemezken bu bilgilerin itibara alınması insana daha fazla vesvese verir. Müellif hakkında araştırma yapanlar kendisinin de yıldızbilimine ait dü­ şüncelerinin bir kısmından döndüğünü nakletmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/">Ebû Zeyd el-Belhî’nin Beden ve Ruh Sağlığı İsimli Eserininin -Ruh Sağlığı- Bölümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sabır: Bekleme sanatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 05:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tahammül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24510</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Kemal Sayar Hayatlarımızı zaman yönetir; onun içine doğar, onunla yaşar, onda ölürüz.  Ne ki  hayatta her zaman istediğimizi alamayız. Sabır işte bunu öğrenmektir. Beklemeyi bilmelisin. Beklemeyi bilirsen, güzellikler seni bulacaktır. Oysa çağımızda keyif almadan geçirdiğimiz her anı kayıp sayıyor, çabuk tatmin ve keyfi vazgeçilmez buluyoruz.  ‘Musibet, Allah’a şikâyet edildiğinde ibadete, başkasına yanıp yakıla anlatılıp bir sızlanmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/">Sabır: Bekleme sanatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22482 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg" alt="" width="496" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" /></p>
<p><em>Prof.Dr.Kemal Sayar</em></p>
<p>Hayatlarımızı zaman yönetir; onun içine doğar, onunla yaşar, onda ölürüz.  Ne ki  hayatta her zaman istediğimizi alamayız. Sabır işte bunu öğrenmektir. Beklemeyi bilmelisin. Beklemeyi bilirsen, güzellikler seni bulacaktır. Oysa çağımızda keyif almadan geçirdiğimiz her anı kayıp sayıyor, çabuk tatmin ve keyfi vazgeçilmez buluyoruz.  <em>‘Musibet, Allah’a şikâyet edildiğinde ibadete, başkasına yanıp yakıla anlatılıp bir sızlanmaya dönüştüğünde isyana vesile olur’ </em>diye söyler arifler. Zuhurata tabi olmayı nice zamandır unuttuk; zamanı hemen eğip bükmek, onu çabuklaştırmak, ani tatminimize payanda kılmak arzusundayız. Sabır; insana kendi kudretinin işareti silinmiş sınır taşlarını hatırlatan, şeyleri olduğu gibi serbest bırakmanın, kapıların zorlanmaması gereken yerlerde durmanın, eşikte oturup beklemeyi bilmenin, ruhu sükuna erdiren  teslimiyetin, umutla ve inançla bekleyişin adıdır. Sabır edilgenlik veya vazgeçiş değil, <em>‘bekleme sanatı’</em>dır. Ne zaman harekete geçeceğinin idraki. Zamanı telaşla kovalamak yerine, ani tatmine direnerek, onun bize sunabileceği yeni imkanları gözlemek sanatı. Rilke’nin <strong>Genç Bir Şaire Öğütler</strong>’de söylediği gibi : <em>“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi o an yaşama meselesidir. Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın.”</em></p>
<h4><strong>Sabır ve uygarlık</strong></h4>
<p>İnsan uygarlığı sabra büyük bir önem atfetmiştir. Dürtülerin kısıtlanması, arzunun gerçeklik doğrultusunda ertelenmesi, insanlar arasındaki farklara tahammül ve nihayet, duygularla eylem arasına düşüncenin yerleştirilmesi, bütün bunlar, uygarlığın gelişmesi ve devamı için elzem nitelikler olarak görülmüştür. Semavi dinler sabrı yüceltmiş, Hz. Eyüp’ü zorluklara bütün haysiyetiyle direnen ve sonunda mükafatını gören bir sabır timsali olarak simgeleştirmişlerdir. Kur’an, <em>‘Allah sabredenlerle beraberdir’</em> buyruğuyla, sabra müstesna bir değer biçmiştir. Kadim öğretilerin aksine günümüz dünyası hızın kutsandığı, hızlı olanın yavaş olanı yuttuğu bir dünya olmaya doğru pürtelaş yol alıyor.  Ani tatmin doğuştan hakkımız zannediyoruz. Halbuki çabasız ödül, insanı sadece şımartır. Bekleyebilen, alın teri döken, didinen kişinin mükafatı gayretini sevmesidir. Sabır, öfkenin de ilacıdır. <em>‘</em><em>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir’.</em> der Kınalızade. Hayatı nasıl yaşadığımız, hayat hakkında ne söylediğimiz geleceğin bugüne nasıl akacağını da belirler. Kader duygusu, hayatımızı tayin eden olayların idaresinde bizim elimizden daha büyük bir elin varlığını kabullenmektir. Kaderle birlikte imkan ve kusurlarımızı fark eder, yolda bizi bekleyen ve kaçınamayacağımız bir şeyler olduğunu hissederiz. Karakterimizde saklı, çözülmemiş ve dile getirilmemiş yanlarımızın daha iyi taraflarımıza gün gelip baskın çıkabileceği ihtimalini tanırız.  Geleceğe birbirinden köklü bir biçimde farklı bakan iki insan, hangi eylemde bulunurlarsa bulunsunlar, farklı bir gelecekle karşılaşır. Geleceği biz çağırırız.  Dünyayı biçimlendirme tarzımız bizi biçimlendirir ve biz nasıl biçimlendiysek, sırasıyla, dünyayı da öyle biçimlendiririz. Dünyayla yüzleşme biçimimiz dünyadaki yüzümüzü de değiştirir. Herkes kendi kaderini yaşar, kimi zaman harikulade bir ömür, kimileyin de tam bir hayal kırıklığı olur yaşadığımız, kimileyin eve dönüşün kutlamalarına katılırız kimileyin de sürgün ediliriz yurdumuzdan. Kader bizimdir, hayat bizimdir, bize sunduğu vaat ona cesurca katılıp katılmayacağımızda saklıdır. Bu vahşi ormanda, yolumuzu yitirmek pahasına, yürümeye talip miyiz? Yolda kendi uçurumlarımızla karşılaşmaktan, kendimize rastlamaktan korkuyor muyuz? Hayal kırıklığını, varlığın o her şeyden ağır yükünü üstlenmeye talip miyiz? İncinmeyi göze alabiliyor muyuz?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14351" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab%C4%B1rr.jpg" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr.jpg 500w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr-300x300.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr-150x150.jpg 150w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sabırr-65x65.jpg 65w" alt="" width="591" height="591" /></p>
<h4><strong>Dolu dolu yaşamak</strong></h4>
<p>Hayal kırıklığı her yerde, zira tahammül eşiğimiz çok düşük. Kolayca inciniyor ve incitiyoruz. Duygusal zeitgeist, yolunda gitmeyen bir şeyi çöpe atarak onun yerine yenisini koymayı öneriyor bize. İnsan ilişkileri dahi bu <em>kullan-at</em> mantığından nasipleniyor, bir ilişki dikkat ve merhametle yeşerebilecek iken, yeterince sabır gösterilmediğinde, kurumaya terk ediliyor. Emek vereceğine yenisini denersin, olur biter. Zamanı içimizde genişletip büyütmeyi unuttuk. Bir meslekte ustalaşmak sabır ister, iyi anne baba olabilmek ancak sabırla mümkündür. Hızlandırılmış zaman bize yoğunluk hissi veremiyor. Hayat adeta yanı başımızdan geçip gidiyor. <em>Gerçekten yaşamadığımız hissi</em>ne mağlup oluyoruz. Deneyimler anlamdan boşalıyor, kaderin sillesini yediğimizde, şaşkınlıkla hayatlarımızı neden dolu dolu yaşamadığımızı kendimize soruyoruz. Yaşarken kıymetini bilmediğimiz bir hayat, döşeğimizde ölürken bize bir ümitsizlik hissi olarak geri dönüyor. Her anın yoğun bir biçimde yaşanması ve zamanın genişlemesi ancak her dakikanın kıymetini bilebilmekle, bir nefes ayıklığıyla mümkün. Bunun için de bütün dikkatimizi vererek şimdi ve burada olmayı başarabilmemiz gerekiyor. Odaklanılmış bir yoğunlukta kaybolup gidebilmek. Yaşamaya cesaret etmek. Sabır, dirençli ve cesur insanların süsüdür.</p>
<h4><strong>Bekleme sanatı</strong></h4>
<p>Sabır bir bekleme sanatı, zamanı nakışlandırma pratiği. İç ve dış gerçekliği verili bir anda olduğu gibi kabullenebilmek. Dilinde pişmanlığın kekre tadı olmaksızın her şeyin daha iyiye gidebileceğine dair ümidini korumak. Telaşa kapılmaksızın daha güzel zamanları bekleyebilmek. Olgunluğun bir alameti, bir karakter gücü, bir erdem. Ham yetenek tek başına sizi nadiren hedefe taşır, oysa sabırla işlenen bir yetenek olgunlaşır ve meyveye durur. Bir çocuk ancak sabırla büyütülebilir. Sevgi ötekini dinlemeyi, onun hayatını anlamak için emek vermeyi ve dolayısıyla sabrı gereksinir. Evlilik sabır ister: Ayrı geçmişlerin kuyusundan çıkan iki insanın birbirini anlaması, birbirine imtizaç etmesi ancak sabırla mümkündür.</p>
<p>İnsan zamanın dokusunda yaşayan, öleceğini bilen ve kendi ölümünün idrakinde olan yegâne varlık. Kısacık hayatlarımız sonsuz bir enginlik tarafından yutuluyor ve biz ölümlü olduğumuz bilgisinin gölgesinde yaşıyoruz. <em>‘Aynı adımla hem ölüme hem de geleceğe yürüyoruz’ </em>demişti Minkovski.  Hayatımızı anlamlandırmaya, bu anlamla beraber onu yaşanılabilir ve katlanılabilir kılmaya gayret ediyoruz. Hayatımızın zaman boyutunu çok az tefekkür ediyoruz ama hepimiz zamanın çocuklarıyız. Mitlerde daima hakikatten bir behre vardır; Antik Yunan, diğer soyut kavramları olduğu gibi zamanı da bir Tanrı, bir titan olarak ifade ediyordu; çocuklarını yiyen Kronos. Baudelaire’in dizeleriyle “-<em>Ey acı! ey acı! ‘Varlığı’ yer ‘Zaman’/ Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir/ Bağrımızı kemiren o sinsi düşman</em>”. Hayatımızı hikâye ederken geçmişi, bugünü, geleceği birleştirerek bir hikâye kuruyoruz. Acının, bizi tüketmesinin, ruhumuzu ufalamasının asli nedeni de bu; onun süren bir şey oluşu. “<em>Acılarının dineceği umudu, ıstırabına katlanma metaneti verir hastaya</em>.” demişti Marcel Proust. Sabrın tükenmesi bu anlamda, bekleyişi feshetmek. İçimizin zamanı olmaksızın ne bekleyiş ne de umut vardır. Melankolik kişi yavaşlamış bir zamanda yaşar, zaman aralıkları uzamıştır, bilge kişinin dediği gibi ‘hüzün çok uzun bir nefestir’. Bekleyiş, ümidin göğündeki yıldızı söndüğünde kendi karanlık sularında yalpa vura vura ışıksız ve şarkısız köhnemeye durmuştur artık.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14352" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-1024x1024.jpg" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-1024x1024.jpg 1024w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-300x300.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-150x150.jpg 150w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-768x768.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-65x65.jpg 65w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab-990x990.jpg 990w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/sab.jpg 1200w" alt="" width="591" height="592" /></p>
<h4><strong>Asra andolsun</strong></h4>
<p>Terry Eagleton’ın ifadesiyle <strong>“iyimser olmayan ümit”</strong> kavramı kitabi dinlerdeki sabır ve tevekkül tavsiyelerinden farklı olmayan bir şekilde, dîvana kalan davaları veya işlerin hesabını dîvana bırakmadan burada gören, tarihin akışına müdahale eden bir “iyi Tanrı” fikrini öncüler. Biz sona ersek bile Tanrı/ tarih devam eder, işleri adil bir sonuca bağlar. Ümitsizlik geleceğin kaybedildiği hissidir, kişinin kendisini mevcut ve iyi bir gelecekte tasarlayabilmesi yeteneğidir umut etmek. Gelecek muhayyilesi, mağduriyetini gidermek için adalete kavuşmayı, varlığına, özgürlüğüne yönelen tehditleri savuşturma yolları aramayı, hesap sormayı, tüm bunlar için de umudu gereksinir. Eagleton “<em>Bir muhafazakarın ille iyimser olması gerekmese de, kanımca bir iyimserin muhafazakar olması hayli muhtemeldir. İyimserler muhafazakardır çünkü iyi bir geleceğe duydukları inanç, şimdinin, özünde iyi olduğuna duydukları güvenden kaynağını alır</em>” diyor. Tanrı hep iyiyi yarattığına göre, olanda hayır vardır ve olacakta hayır olacaktır. Sabrın temelinde yatan ethos, mevcut duruma intibak sağlamak değil, <em>El- Mü’min</em> olan bir yaratıcıya duyulan bu inançtır işte.</p>
<p>Sabrı besleyen bir başka memba da, dünya üzerinde her şeyin tabii bir zamanı olduğu idrakine dayanıyor. Güneş, yıldızlar ve ay, bahar çiçeği, doğacak çocuk her şey vaktini bekler. Bu beklenen zaman, bir kader yani ölçüdür. “<em>Acele şeytandandır ve teenni Rahmân’dandır</em>” sözü zamanın bu serin kanlı akışına teslimiyeti anlatır. Çoğumuzun zannettiği gibi miskinlik, atalet, yokluk karşısındaki hissizlik ve lakayt kalmak, sabrı işaret etmiyor. <em>Asr</em> suresindeki salih amellerde bulunmak, hakkı tavsiye etmek gibi dinamik erdemlerden sonra, sabretmek buyruğu da eş nitelikli olarak, ancak engel ve zorluk önünde vakar ve sükûneti muhafaza etmek anlamında ele alınabilir. Mehmet Akif ne büyük basiretle tefsir eder  <em>sûre-i Asr</em>’ı, “<em>Halikın namütenahi adı var en başı Hakk/ Ne büyük şey kul için Hakk’ı tutup kaldırmak/Hani ashâb-ı kirâm ayrılalım derlerken/ Mutlaka sûre-i ve’l-Asr’ı okurmuş bu neden ?/ Çünkü meknun o büyük sûrede esrârı felâh/ Başta iman-ı hakikî geliyor sonra salâh/ Sonra Hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık/ Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık</em>”. Takatimizin erişmediği şeyin vaktini beklemeliyiz. Bu bir mayalanma sürecidir ve asla pasif değildir, bir oluşumu ve bir dönüşümü takip etmeyi şart koşar. Bu manada, sabır insanın kendini, beklediğine yaraşacak şekilde yetiştirmek için kendine tanıdığı vakittir. İzleriz, öğreniriz ve istikametimizi doğrulturuz o esnada. Acıdan ziyade, hayret ve heyecan gereksinen bir süreçtir. Eugenio Borgna’nın ifadeleriyle, ‘<em>Dalgınlığa ve anlamsızlığa batmayan ve her anın, her anın değerinin ve değer kaynağının kavranışıyla derlenip toparlanan bir zaman’.</em> Derlenip toparlanan sadece zaman değil, aynı zamanda insandır bu süreçte. Umutsuzlukta çözülmeyen ancak anlam ufkunu gün be gün yeniden oluşturan zaman/insan.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14353" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/%C3%B6nce.jpg" sizes="(max-width: 615px) 100vw, 615px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce.jpg 1024w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-300x200.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-768x512.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-414x276.jpg 414w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-470x313.jpg 470w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-640x426.jpg 640w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-130x86.jpg 130w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-187x124.jpg 187w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/önce-990x659.jpg 990w" alt="" width="615" height="410" /></p>
<h4><strong>Önce ve sonra</strong></h4>
<p>“<em>Önce ve sonra aynı yere birlikte varır</em>” demiş Lao Tzu. Şeyler, aynı büyük kadere doğru akıyor. Halk arasında, ‘Sarı sabır’ diye adlandırılan bir bitki vardır. Ortalama ömrü 20-25 yıl olan bu çiçeksiz bodur bitki, yaşamının sonunda birden metrelerce boy atar ve tüm yaşam enerjisini sadece bir kez açtırabildiği sarı çiçeklerine sarf eder. Bu çiçeklenme, bitkinin ölüm sarhoşluğu dönemidir aynı zamanda. Biz insanlar, sabrı bu şekilde deneyimlemeyiz. Hem insanlık tarihi hem de insanın kişisel tarihi bir dizi tökezlemeler, solup yaprak dökme ve tekrar çiçeklenmeler ile yol alır. Halden hale çevriliriz, hem dayanır hem yeşeririz. Nurettin Topçu, <strong>Varolmak</strong>’ta “<em>Tırmanacağın yer, hem senden çok uzak , hem de sendedir. Oraya gitmek için çile çekmek, yaş akıtmak da yetmiyor. Bekle ki büyük kapı kendiliğinden açılsın. Ama toprağa konan ölü gibi sabretme sakın; toprağa süzülen su gibi sabret</em> ” diyor. İnsanda taşan ruh, en çok suya benziyor. Su, evrendeki her canlı şeyin tetikleyici unsuru. Toprak, suyu emmeden önceki toprak olarak kalamaz artık, suyun boyun eğdiği nerede görülmüş? İnsanın su gibi sabretmeyi öğrenmesi gerek. Sabır, bu manada, ‘hakikate açılan yol’dur.</p>
<h4><strong>Sabır ve tevekkül</strong></h4>
<p>Sabır sadece tahammül anlamında bir bekleyiş değil, ne vakit ve ne şekilde harekete geçeceğini tasarlamak, kendini gayeye hazırlamaktır. Gayenin ve umudun mayaladığı bir zamandır. ‘Şimdiki zamana sonsuz olarak geri akan bir gelecek’tir. Sezai Karakoç, <strong>Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi adlı </strong>kitabında bu aksiyoner sabrı, tevekkül düşüncesinden şu şekilde ayırır: “<em>Doğu düşüncesinde, kımıltısızlığın, nirvananın, hiçlik ve boşluğun en büyük değer olarak görülmesi gibi aşırı yorumlar, zaman içinde, kimi zamanlarda ve kimi topluluklarda, bizim, Tanrıya güvenme ilkemiz olan “tevekkül” düşüncemizin içine sızmayı bildi. Bu sızış, en büyük hareket ve canlılık kaynağı olan tevekkülü, tersine, meskenet ve durma felsefesi haline getirdi. Bu yetmezmiş gibi baştan sona bir yanlış olarak da bu yorum, kaderin değişmezliğiyle açıklanmaya çalışıldı… Levh-i mahfuz, kaderin değişmezliği konuları, hep bu yanlış yorumlardan nasibini aldı. Adeta, yanlış, tümüyle, gerçeğin simetriği bir sistem oldu… Tevekkül, kaderle dolaylı, fakat Allah’a inanmayla doğrudan bağlantılı bir ilkedir. Onu kaderle doğrudan bağlantılamak, yanlışlıkların kaynağıdır. İnsanın kaderinin detayını önceden bilmediği halde biliyormuş gibi davranıp, hiç çalışmamanın kendi kaderi olduğunu söylemesi ve buna dayanıp oturup beklemesi, iyi niyetlilik düşüncesiyle bağdaşlaştırılamaz</em>.” Sabır aksiyoner bir gerilimdir, onu bir zembereği kurmak gibi düşünürsek, o hamlenin eli tetikteki cereyanını hissedebiliriz. İçinde potansiyel kuvvetin yeri geldiğinde kendini izhar etmesi, faş etmesi de var. Doğru sözü, doğru eylemi doğru zamanda yapmayı beklemek de sabrın bir unsuru. Tevekkül ise, niyetimiz gibi, eylemimizin akıbetinin de hayr olacağına dair Allah’a duyduğumuz itimadın adıdır.</p>
<p>Çok tatlı bir Habeş hikâyesi vardır; Habeşistan’da, zamanın birinde birbirlerini çok seven bir adam ve bir kadın yaşıyor, evlenmek isteseler de adamın daha önceki evliliğinden olan evladı yeni bir anneyi hiç istemiyor. Ne yapalım diye köyün bilge kişine danışıyorlar. “Ne yaptıysam, ne kadar yanaştıysam, aman dilediysem, ne kadar kendimi ona sevdirmeye çalıştıysam yaklaşamadım ve kendimi sevdiremedim, delikanlı beni istemiyor’’ diyor, kadın. Bilge kişi, “Git bir kaplanın bıyıklarından üç tel kopar getir bana. O zaman senin müşkülatın hallolacak” diyor. Kadın “Bu kolay iş mi, nasıl yapayım?” diye düşünüyor. Önce kaplana ne mesafede yaklaşırsa problem yaşamayacağını öğreniyor, sonra yavaş yavaş ona yiyecek götürmeye başlıyor, kendisini sevdiriyor, bir süre sonra kaplan onun kötü niyetli olmadığını, kendisini beslemeye geldiğini anlıyor. Yakınlaşıyorlar nihayetinde. O kadar uzun zaman geçiyor ki bu süreçte. Nihayet bir gün kaplan uyurken üç tel almaya muvaffak oluyor kadın. Fakat o zaman içinde bir şeyi öğreniyor; her şey yavaş yavaş ve sabırla olur. Bu süre içinde oğlu olacak o delikanlıyla zaten yakınlaşmış oluyor. Zaman ona beklemeyi öğretiyor. O beklemeyi bildiği ve hamlelerini yavaş yavaş yaptığı zaman, aynı kaplana yaklaşır gibi, çocuğa yaklaşarak aralarındaki buzları çözebileceğini görüyor. Hikâyenin bize anlattığı şey, iyi olan her şeyin zahmet ve emekle var olabileceğidir. Zahmetsiz pişmiş aşın lezzeti olmaz. Sabır işte o zahmete ve çileye, sarp yokuşu tırmanmaya veya dar kapıdan geçmeye talip olmaktır.</p>
<p>Ahmet Haşim, <strong>Müslüman Saati</strong> isimli makalesinde “geçmiş zamanlar, hayatı etrafımızda lâkayd bırakan dostlardı” diyor. Bu ifadeye bayılıyorum, ‘lâkayd’ yani serbest bırakan. Dakiklik değil buradaki, zamana arkadaşlık. Her şeyi saniyesinde yapmıyorsunuz fakat belli bir zaman diliminin içinde yapıyorsunuz. Seher vakti var, fecr vakti, asr vakti var. Zamanı on iki yerinden ve sonra tekrar tekrar küçük parçalara bölmeden, yekpâre algılama hali. Sabreden insan hemen elde edeceği küçük mükafatların değil, daha uzun vadeli büyük mükafatların peşinde olan insandır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14354" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/kemal-sayar.png" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/kemal-sayar.png 702w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/kemal-sayar-300x144.png 300w" alt="" width="614" height="293" /></p>
<h4><strong>Ani tatmin çağı</strong></h4>
<p>Modern medeniyet, ani tatmini adeta kutsallaştırıyor. Biz hızlanan iletişim araçlarıyla, hızlanan ulaşımla, her yerde hazır ve nazır olabilme teknolojileriyle beraber hızlı bir tatmini de istiyoruz. Bir tuşa basmakla hayatımızın değişmesini, hazzı hemen şimdi ve burada istiyoruz. Haz bir buyruk artık, ertelemeye gelmez! Şunun şurasında kısacık bir ömrümüz var, değil mi? Ani tatminin doğuştan hakkımız olduğunu düşünmeye meyyaliz. Bencillik, insanın sadece kendini düşünmesi ve  diğerkâmlıktan vaz geçmesi, kendi ihtiyaçlarını başka insanların önüne almasıyla at başı giden bir şey bu aslında. Geleneksel kültürlerde erdem olarak kabul ettiğimiz sabır, modern dünyada bir hastalık gibi adeta, bir eblehlik, bir enayilik gibi algılanabiliyor. Niye öne geçmek dururken sıranı bekleyesin? Neden daha hızlı gitmek dururken yürüyerek gidesin, neden e-posta dururken mektup yazasın, neden çoğaltmak dururken azla yetinesin? Bütün bunlar birbiriyle çok alakalı şeyler. Hayatın hızlandırılmasının, insanın nefsani tarafını da çoğaltan bir mahiyeti var. Hızlandıkça aslında kendi ölümümüzden kaçıyoruz. Unutmak istediğimiz için hızlanıyoruz. Metafizik anlamda, sabırlı insan kendi ölümü üzerine de düşünebilen insandır. Zamanı daha uzun bir şimdi olarak yaşayan insandır. Saint Augustin’in bir sözü var, “<em>İnsan üç zamana yaşar; şimdiki zamanın geçmişinde, şimdiki zamanın şimdisinde ve şimdiki zamanın geleceğinde</em>”. Şimdiki zamanın geçmişi bugün farklı olabilir, yarın çok depresif, çok mutsuz, çok keyifsizsem, şimdiki zamanın geçmişi çok daha farklı olabilir. Kendimizi kötü hissettiğimiz zaman geçmişi daha kötü hatırlıyoruz, kendimizi daha iyi hissettiğimiz zaman ise geçmişi daha iyi hatırlıyoruz. Hayatın uzun bir şimdi olduğunu, hepimizin anın evlatları olduğumuzu unutmazsak sabır duygusunu içimize daha çok yerleştirebiliriz. Çünkü, “Allah sabredenlerle beraberdir.” Bunu Allah’ın sabrederken kulunda tecellisinin parlaması olarak değerlendirmeliyiz.</p>
<p>Acelecilik, anda oyalanamayan dikkat ve muhayyile, kuluçka süresini bekleyemediğinden can’ı çürüten bir nakısa.  Teenni, derin düşünce, huzurda olmak Rahman’dan, acelecilik ise şeytandandır, çünkü iblis çok fevri davranmıştır. Antik felsefe hikmet gereği olarak sabrı öğretirdi, din ise bu kıssadaki şekilde sabrı pratik olarak öğretir; çünkü sabrı yalnızca insanlardan öğrenebiliriz. Şimdilerde yaygınlaşan bir tür var kitaplar arasında, ‘Yüz büyük felsefe fikri’ mesela. Üç sayfada size bir fikri özetliyor. Aynı şekilde özet romanlar okuyarak, o romanın sayfalarında kaybolmadan, karakterlerle özdeşleşmeden ana fikrinin ne olduğunu öğrenmiş oluyorsunuz. Woody Allen’ın meşhur bir esprisi vardır, mealen <em>“Bu hızlı okuma kurslarına ben de gittim. Savaş ve Barışı iki saatte okuduk. Olay Rusya’da geçiyor”</em> diyordu. Çocuklar bile bilgisayar oyunlarında onları geliştirecek merhaleleri oynayarak geçmek yerine, bir an önce sonuca ulaşmak için ilave silah ve puan satın alıyor. Oyunu tasarlayanlar da hızlı ve kolay yoldan başarma ihtiyacını sömürüyorlar. Ama çocukların dürtüsellik artışında, sabırsızlığında maalesef bu video oyunlarının, video teknolojilerinin ve görsel ekranların yaygınlaşmasının çok büyük bir payı var. Üç saniyede bir görüntü değişiyor oyunlarda. Çünkü bu hızın altında kalınırsa, genç sıkılıyor. Hızlı, aksiyona dayalı oyunlar bunlar, ne kadar çok adam, ne kadar çok düşman karakter öldürürseniz puan alıyorsunuz, dolayısıyla saniye bile kaybetmemek gerekiyor. Genci istim üzerinde tutabilmek için ekranda da imgeler sürekli değişiyor. Sonuçta günümüz toplumunda, bir çocuğun zihni o oyunların hızına ayarlandığı zaman dikkat eksikliği patlaması oluyor. Çocuklar artık sıralarında rahat oturamamaya başlıyor, bir kitabı alıp saatlerce göz gezdiremiyorlar. Oyunların bizi hızlandırdığı gibi ani mesajlaşma teknolojileri de sabrımızı törpülüyor. Bir mektup yazmak için sabır lazımdır, onun cevabını beklemek daha büyük sabır ister. Günümüzde ani mesajlaşma ve hızlı e-posta trafiği, sabır duygusunu öldürüyor. Eğer bütün cevaplar şimdi ve burada ve gelecek de sadece bir kaç dakika uzakta ise, neden sabırlı olasınız ki?</p>
<p>Çocuklarımızı sabır duygusuyla büyütemiyoruz, onları da hızlandırarak büyütmek, bir an önce yetişkinlerin safına katmak istiyoruz. Günümüz anne babalarına baktığımızda “çocuğum şunu da öğrensin bunu da, şunda da behresi olsun, bundan da eksik kalmasın” diye büyük bir telaş görüyoruz. Telaşla oradan oraya koşuşturulan çocuklar, çocukluklarını yaşamaya, oyun oynamaya ve hayal kurmaya zaman bulamıyorlar. Hayal kuran çocuk, tıpkı bir bitkinin su ve güneş alıp büyümesi gibi olgunlaşarak  büyüyen çocuktur. Hayal kurmasına izin verilmeyen çocuk, ruhsal gelişimi eksik bırakılan, olgunlaşmayı tamamlayamayan çocuktur. Büyümek için çocuğun en çok hayale ve oyuna ihtiyacı var. Sabırsız olduğumuzda, çocuklardan en temel şeyi bu şekilde esirgemiş oluyoruz. Hayal kurma özgürlüğünü, tek başına bir odada sıkılabilme, oyun kurabilme özgürlüğünü de onların elinden almış oluyoruz. Biz de yavaşlığa katlanamıyoruz, hâlbuki iyi anne babalık dediğimiz şeyin bir kısmı, sıkılsanız dahi çocuğunuzla beraber olabilmek, onun sıkıntısını içinizde yumuşatıp ona eğlence olarak gönderebilmekle mukayyet. Bu idealden hepimiz çok uzağız. Her konuda çok hızlanmak istiyoruz ama zihin hızlansa da duygular o kadar hızlanmıyor, duygular yerinde kalıyor. Çocukları bir takım televizyon ve video imgeleriyle çok hızlı büyüttüğümüzde, ruhları çocuk kalıyor fakat zihin başka türlü işliyor. Zihin ve duygu arasındaki yarık büyüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14355" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/m%C3%BCcerret_kemal-sayar.jpg" sizes="(max-width: 601px) 100vw, 601px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar.jpg 751w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar-297x300.jpg 297w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar-150x150.jpg 150w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal-sayar-65x65.jpg 65w" alt="" width="601" height="607" /></p>
<h4><strong>Başka zaman algıları</strong></h4>
<p>Tanpınar’ın çok sevdiğim bir sözü var, “Şark oturup beklemenin yeridir” diyerek, pasifizmi, atâleti, bekleyişi aksiyona dönüştürmemeyi eleştiriyor. Ama toplumların zaman tasavvurları faklı, aynı toplumun modernlik öncesi ile sonrasındaki zaman tasavvuru da birbirinden farklı. Modernlik yalnızca kasılmayı ve kaygıyı bilir, zamanı değil. Jay Griffith, <strong>Tik Tak Zamana Kaçamak Bir Bakış</strong> adlı kitabında “<em>Hindistan’ın Andaman ormanlarında insanlar, koku takvimi kullanır; yılın dönemlerini, çiçeklerin ve ağaçların kokularına göre tarif ederler</em>… <em>Zamanın, doğadan o denli kopuk, dünyanın ritminden de o denli daha kesin olduğu Batı’daki zaman modelinden farklı olarak, birçok kültür için zaman, yalnız doğal dünyada ve doğanın işleyişinde beden bulur. Kuzey Amerika Kızılderilileri’nin dillerinde “dünya” sözcüğü, yıl anlamına da gelir; birinin dönüşü, diğerinin de dönüşüdür. Dakota Kızılderilileri, “Yıl, dünya etrafında bir dönüştür” der, ya da kutsal kulübe etrafında; çünkü kulübe de dünyayı temsil eden bir imgedir. Yakutlar da “dünya geçti” derler, ki bunu, “bir yıl bitti” diye tercüme edebiliriz. Brezilya’daki Mato Grosso do Sul’da yaşayan Guarani-Kaiovva Kızılderilileri, “Kaç yaşındasın?” anlamında, “Guavira, yaşamında kaç kez çiçeklendi?” diye sorarlar… Burundi’de zaman tarif edilir (yani saymak yerine bir özellik atfederek ifade edilir); karanlık bir geceye sen-kimsin-gecesi denir</em>” sözleriyle tarif ediyor bu tabii zamanın yansımalarını. Çok hızlandırılmış bir zamanda yaşıyoruz şu anda. Olaylar da çok hızlı, her şeyden gereğinden çok haberdar oluyoruz. Malumatın bilgiyi, bilgi fazlasının bilgeliği ezdiği çağlar. Samanlıkta iğne aramak gibi hayata aktarılabilir bilgiyi aramak. Olayların birbirinin arkasından sökün ettiği ve bütün bunları içimize aldığımız, bir olayı hazmetmeden diğerine geçtiğimiz, içimizde bir sürü zaman nüvesinin kaldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bu da insanın dikkatini çok dağıtıyor. “<em>İnce bir buzun üzerinde kayarken, bizi güvende tutan şey hızımızdır</em>.” diyordu Emerson. Hız, bir şeyde derinleşebilmemizi zorlaştırıyor, tefekkür ve murakabe o yüzden çok önemli. Hiç yapamasa bile insanın her gün yarım saati bir odada yalnız kalarak tefekkür etmeye, muhasebe etmeye ayırması lazım. “Bugün ben ne yaptım, hangi davranışımla kimi kırdım, kimi üzdüm, hangi sözüm nereye vardı, neyi daha iyi yapabilirdim, bugün beni ne mutlu etti ne mutsuz etti?” diye. Başımızı yastığa koyduğumuz anı beklememeliyiz bunun için, hayat ertelenmeye gelmez. Özel bir zaman ayırarak bunları tefekkür etmek bizi hem içsel olarak olgunlaştırır, hem de sabır yönünde eğitir.</p>
<h4><strong>Sabır tasavvurları</strong></h4>
<p>Toplumların farklı zamanlardaki sabır tasavvurları da değişiyor. Cemil Meriç, tarihte yükselişte olan toplumların kader inancı ile düşüşteki toplumların kader inancının birbirine tam zıt davranış kalıplarını tarif ettiğini söylüyordu. Gerçekten de toplumlar siyasi, ekonomik, ilmi ve sosyal dinamikler açısından düşüşe geçtiklerinde tahammül temelli pasif sabır anlayışı zamanın inanç ve felsefesine girer; bu bizim tarihimizde olduğu kadar (Emevi dönemi, Moğol istilası, 18. yy sonrası), sinizmin, sineye çekmenin, hesabı ertelemenin ekolleri domine ettiği Antik Yunan’da da, Ortaçağ Skolastiğinde de böyleydi. Yükselişte olan toplumlar ise kaderin eli olurlar, böylelikle sabır algıları da aksiyonerdir. Sanayileşme, soyut zamana göre kendisini ayarlayan toplumları olay zamana göre biçimlenen toplumların önüne çıkardı. Sabah tam sekizde işbaşı yapan toplumlar, dakikliği paraya tahvil ettiler. Ne de olsa, vakit nakittir! Saat zamanının icadı iş verimliliği için olmazsa olmazdı. Zamanın hızlı, verimli, sayılabilir ve tahmin edilebilir bir hale büründürülmesi onun insanın tecrübesinden ve doğanın ritimlerinden koparmış, bizi yapay bir zaman ortamına mahkum etmiştir. Artık çerçevesini bilgisayarların  çizdiği bilgizamanda (computime) yaşıyor gibiyiz.  Robert Levine <strong>Zamanın Coğrafyası</strong>’nda genel olarak sanayileşmiş toplumların zamanı farklı bir şekilde piyasada dolaşıma sokulabilir bir kaynak olarak gördüklerini belirterek, zaman kültürleri temel olarak ikiye ayırmıştır. <em>“Bunların ilki olay-zamanına göre, ikincisiyse saatin soyut zamanına göre işler. İlk durumda insanlar bir olayın süresini dikkate alırlar. Bir görüşme ancak daha önceki bir aktivite (örneğin bir sohbet ya da yemek) tamamlandığında gerçekleşebilir. Tersine, saatin soyut zamanını dikkate alan insanlar bir randevuya gitmek için halihazırda yaptıkları şeyi yarıda keserler. Sanayileşme, başka nedenlerin yanı sıra, insanlar zamana dakik bir şekilde uymaya ikna edilebildiği için başarılı oldu. Saatler, iş dizilerini verimli biçimde senkronize etmeyi mümkün kıldı.”</em> Levine’ın ayrımındaki olay- zamanının, Ahmet Hâşim’in <em>“Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir gün…”</em> diye tanımladığı Müslüman saati ile benzerliği gözden kaçırılacak gibi değil.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14356" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/h%C4%B1z-%C3%A7ark%C4%B1.jpg" alt="" width="537" height="384" /></p>
<h4><strong>Hız çarkı</strong></h4>
<p>Hepimizin işi başından aşkın, hepimiz kendimizi ziyadesiyle meşgul ediyoruz. Bir çarkın dişlisine kapılmışız, baş döndüren soluksuz bırakan bir tempoda dönüyoruz. “<em>Hız tutarsızlığın maskesidir… Felsefe bir yavaşlatma işlemi önermelidir. Hızlanma buyruğu karşısında düşünceye ait bir zaman inşa etmelidir. Felsefenin bir hususiyeti bence bu; felsefenin düşünüşü ahestedir, çünkü bugün isyan, hızı değil ahesteliği gerektirir. Felsefenin arzusunu ayakta tutmak için muhtaç olduğumuz sabit noktayı (bu nokta ne olursa olsun, adı ne olursa olsun) ancak bu yavaş ve dolayısıyla asi düşünüş kurabilir</em>. ” diyor <strong>Sonsuz Düşünce</strong> adlı kitabında Alain Badiou. Günümüzün statükosu, küçük burjuva değerlerini can siperâne savunabilmek için durağanlığı değil, durmadan koşmayı buyuruyor. Lewis Carroll’un ünlü ‘Alis Harikalar Diyarında’ kitabı, hızla ilgili şu alıntıdan da görüleceği üzere temelde bir felsefi eserdir : “<em>Kraliçe sürekli ‘Daha hızlı! Daha hızlı!’ diye bağırıyordu. Oysa Alice daha hızlı koşamayacağını hissediyordu ama bunu söyleyebilmek için nefesi yetmiyordu. Bu arada tuhaf olan, etraftaki ağaçlar ve diğer varlıklar asla konumlarını değiştirmiyorlardı. Ne kadar hızlı hareket ederlerse etsinler hiçbir şeyi geride bırakamıyorlarmış gibiydi. ‘Acaba her şey bizimle birlikte mi hareket ediyor’ diye aklından geçirdi kafası iyice karışmış olan Alice… ‘Burada’ dedi kızıl kraliçe ‘Aynı yerde kalabilmek için koşabildiğin kadar hızlı koşmalısın. Başka bir yere varmak istiyorsan iki kat hızlı koşmalısın.</em>“ Bu çılgınca koşuya ayak uydurabilenler, diğerlerinin de geride kalmalarına izin vermiyor, onları da kendileriyle birlikte bir anafora katıp sürüklüyorlar. Herkes, herkesle rekabette. Hayatı bitimsiz bir koşu, bir yarış olarak kurguladığınızda yeterince hızlı davranamayanları kaybedenler kulübüne dahil etmiş oluruz. Onlar miskindir, depresiftir, tutunamayandır. Atılabilir, itlaf edilebilir varlıklardır. Pek ama neden herkes birbiriyle rekabet ve yarış içinde olmalı ki? Neden herkes birinci olmayı, ipi önde göğüslemeyi düşlesin? Kol kola yürüyemez miyiz?</p>
<p>Çok meşgul olmak, modern dünyada insanın kendinden kaçma, ölümden ve hayattan saklanma  stratejilerinden bir tanesi. Kendi ölümlülüğümüzle yüzleşmekten kaçıyoruz. Modern insanın en temel vasıflarından bir tanesi ölüme doğrudan bakamayışı. Cetlerimiz ölüm duygusuyla beraber yaşayan insanlardı, mezarlıklarımız, hazirelerimiz, şehrin ortasındaydı. Çok garip bir şey değildi ölümden bahsetmek, ölümle haşır neşir olmak. Daha yakın zamana kadar, kefen bezini hazırlayan bir iki nesil önceki insanların arasında büyüyorduk bizler. Kefen bezini bir tarafa hazır eden insan ölüm duygusuyla barışıktır. Şimdi o hız sarhoşluğu içinde kendi kırılganlımızla ve incinebilirliğimizle karşılaşacağımız her mahalden kaçmaya gayret ediyoruz. “Sabırsızlık öfkeyle aynı mahallede oturur” denir. Sabırsızlık biraz da buradan, kendimizden kaçma isteğimizden, kendimizi sürekli bir afyonla uyuşturma isteğimizden neşet ediyor. Peki ne yapacağız? Bu dijital çağda yapmamız gereken şeylerden bir tanesi kendimizi zaman zaman fişten çekmeyi başarmak. Nasıl ki bedenlerimize perhiz uyguluyorsak, dijital bir perhiz de uygulayabiliriz. Ara sıra online alemde hep hâzır ve nâzır hale getirmekten uzaklaştığımız, kendi içimize dönüp hesaplaştığımız dönemlere geçebiliriz. Bir tür elektronik itikaf yapabiliriz. Ramazan ayının son on günü dünyaya kapanarak, mâsivâdan uzak, Allah’la baş başa hasbıhal etmek için tesis edilmiş itikaf diye bir ibadetimiz var. Maalesef modern sonrası insan, itikafa bile girse orada da selfi çekebilecek bir tür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14357" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah.jpg" sizes="(max-width: 610px) 100vw, 610px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah.jpg 736w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-300x225.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-74x55.jpg 74w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-111x83.jpg 111w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/tah-215x161.jpg 215w" alt="" width="610" height="458" /></p>
<h4><strong>Tahammülün faydaları</strong></h4>
<p>Bazı zamanlar olur, sabır beklemekten ziyade dayanmayı vazife olarak yükler bize. Ümidin kandili sönmüştür, buhran zamanlarıdır. O zaman işte, derdin ve sızının içimizde bir vakit oturmasına, ağlamasına izin vermek gerekir. “<em>Büyük insanın iki kalbi vardır, biri kanar öbürü dayanır</em>” demişti Halil Cibran. Ümidi kesmenin başka hiçbir yerde bulunmayacak o huzuruna vardığımızda, Didem Madak’ın şiirindeki gibi dua etmenin vakti gelmiştir “<em>Olanlar oldu Tanrım/ Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla</em>!” Tahammül etmek, başlangıçta zehir gibi acı gelecektir, ancak benliğine yerleşince, acıyı bal eylemek deyişinin bir hakikate işaret ettiği fark edilir. Sürekli ümit etmek, sürekli gayret ve çaba sarf etmek, çırpınmak ve bitap düşmek bir açıdan da huzursuz, azapta bir ruhun, bir obsesyonun tezahürüdür. Kesilmiş ümit, insanın çırpındıkça dolandığı bir ağdan azâd edilmesi gibidir. Perçinlendiği mekanizmadan uzaklaşarak, başka bir manzara kazanır insan, “<em>Bugün tabiat ne kadar güzel. Kuşkusuz her gün böyle bu. Ama güzelliği görmek her zaman mümkün değil. Bakmasını bilmek gerek. Acılara, hastalığa ve yorgunluğa rağmen bakılabilir. O zaman güzelliğin içinde bütün bunlara da iyi gelen bir düşünce olduğu görülür. O “düşünce”yi bir kere ellerine geçirmiş olanlar başlarına gelen bütün sevinçlerin ve acıların külfetine daha kolay katlanabilirler: Mutluluk da tahammül ister. Onu da iyi anlamalı</em>.”diyordu Cahit Zarifoğlu. Unamuno’nun da ifade ettiği gibi, mucize bir kez görüldükten sonra hep mucize görülür.</p>
<p><strong>Çalıkuşu</strong>’nda “…<em>ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikâyet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar.</em>” diye yazan Reşat Nuri’ye katılırcasına “<em>Dünyaya almak için değil, yalnız vermek ve feda etmek için geldiğini düşün. Her şeyden vazgeçen her şeye malik olur.”</em> diye yankılıyor onu Peyami Safa. Oysa bir başka eseri, <strong>Yalnızız</strong>’da başka bir tür sabrı, isyanın tekniğini tarif ediyor “<em>Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o anlarda. Menfî, miskin , âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme. Bu dünyada ölümden başka hemen her şeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların çoğunu kendi ruhumuzun içinde halledebiliriz</em>.” Ancak kesin bir vâkıa var ki, sabrın her türünde, kişi vakarını, metanetini korumalı, feryâd figân şikâyetten berî olmalıdır. <strong>Tezkiret’ül Evliya</strong>’sında Attâr’ın, Muhammed bin Semmâk’a isnad ettiği sözde söylendiği şekilde : “<em>Musibet birdir, ama kişi sızlandı mı iki olur</em>.” Hazreti Ömer’in bir adama söylediği, <strong>Hikem-i Atâiyye’</strong>de nakledilen şu sözler değiştirilemeyen şeyler karşısındaki duruşumuzda bize istikamet verecektir, “<em>Eğer sabredersen hakkındaki kader hükmü gelir ve geçer. Fakat mükâfata hak kazanırsın. Şikâyet edersen ilâhi emir yine yerini bulur. Şu kadar ki, me’zûr (Haktan perdeli) olursun.</em>”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14358" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/m%C3%BCcerret_kemal_sayar.jpg" sizes="(max-width: 615px) 100vw, 615px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar.jpg 1024w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar-300x186.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar-768x476.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/mücerret_kemal_sayar-990x613.jpg 990w" alt="" width="615" height="381" /></p>
<h4><strong>Üretken ıstırap</strong></h4>
<p><em>“Sabr edelim gönül ne gelir elden/ Sabırlı kulunu sevmez mi sultan/ Yusuf’u kurtardı kuyudan gölden/ Biri sabır, biri şükür, bir dua” </em>demiş Pir Sultan Abdal’ımız da. Hep diyoruz ki “Bu niye benim başıma geldi?” Niye şöyle sormuyoruz, “Bu benim başıma niye gelmesin ki?” Benim özelliğim, diğer insanlardan farklılığım ne? Bir sürü dert sahibi insandan daha üstün bir varlık değilim ki. Bu soruyu sormamız çok önemli. <strong>Üretken ıstırap</strong> diye bir tanım var; hayatımıza dokunduğu anda bizi büyüten, içimizi genişleten, ondan öğrendiğimiz bir ıstırap. Hz. Eyüp’ün ıstırabı gibi. Eğer siz sabırla beklerseniz, sabırla mukavemet ederseniz, ıstırabından size bir öğretici olmasına izin verirseniz – ondan ne öğrenebilirim? Bu ıstırap bana geldi, bana ne anlatıyor?- oraya kulak verebilirseniz, hayrın ve şerrin kaynağının aynı ilahi güç olduğunu teslim edebilir ve orayı dinleyebilirseniz, o zaman ıstıraptan bir şey öğrenir ve onu üretken bir ıstırap kılabilirsiniz. Onu dönüştürerek kendiniz için bir büyümeye, bir gelişmeye, inkişafa dönüştürebilirsiniz. Hastalığı kendine şifa olan, hastalıkla bazı yüksek şeyleri keşfeden bir takım insanlar vardır, bir tanesi Allah gani gani rahmet eylesin Ayşe Şasa hanımefendi idi. O kendi ruhsal alt üst oluşunda hayatın bambaşka bir penceresini bulup keşfetti ve o pencereden bulduklarıyla da pek çok insana faydası dokundu.</p>
<p>“<em>Ulaşamadığına tevekkül, ulaştığına rıza, kaybettiğine sabır gösteren kişi takvâ ehlidir</em>.” diyordu İmam-ı Gazzâli. Sabır, her durumda farklı bir kisveye bürünerek, başka bir dersin müderrisi olarak bize öğretir. Musibetler, farklı bir bekleme, dayanma, dönüşme pratiği gerektirdiği gibi, ille de bunlardan birisini seçmemiz gerekmeyen durumlar da vardır. İnsan elinden çıkma bir kötülüğe maruz kaldığımız zaman buna alışmak zorunda değiliz. Nisa Sûresi’nin, 97. ayeti, hicret etmekten imtina edenlere olduğu gibi tüm mustazaflara bir yol gösterendir:</p>
<p><em>“Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken ne haldeydiniz derler. Onlar da, yeryüzünde derler, aciz kişilerdik biz. Melekler, Allah’ın yeri geniş değil miydi derler, siz de hicret edeydiniz…”</em></p>
<h4><strong>Sabır edilgenlik değildir</strong></h4>
<p>Kocası kendisine karşı fiziksel şiddet uygulayan bir kadını düşünelim, buna sabır göstermesi, alışması bütün bunlara tahammül göstermesi anlamına gelmez. Hadis-i Şerif <em>“Bir kötülük gören onu önce eliyle, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, ona da güç yetiremezse kalbiyle buğz etsin”</em> diye buyuruyor, kötülüğe karşı aksiyoner olmakla mükellefiz. Evvelemirde de en yakınımızdaki kötülüklere karşı. Bunlara karşı pasif kalmak, kötülüğü büyütüp besler, ona cüret kazandırır. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak ile yükümlüyüz. Bir kötülük gördüğümüzde onun devam etmesine rıza göstermememiz lazım. Ona kalben onay vermememiz, itiraz etmemiz gerekir. Zaten bunu yapabildiğimiz için bu ülkede çok şükür hür, müstakil, özgür vatandaşlar olarak yaşamaya devam ediyoruz. “<em>Allah’a dayandım!’ diye sen çıkma yataktan./ Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!/ Ecdâdını zannetme asırlarca uyurdu;/ Nerden bulacakdın o zaman eldeki yurdu</em>?” diye feryad ediyordu Mehmet Akif <strong>Safahat</strong>’ında.  Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmek bir nebze önerilebilir ama bu kabullenişte bile yine de bir çabasızlık olmamalı. İnsan eliyle gelen bir şey, değiştirilebilir niteliktedir. Şiddete, zulme maruz kalmak değiştirilebilir bir şeydir ve insanın bunun için gayret göstermesi gerekir. Bir başkasına kötülük yapılırken sessiz kalırsam, o kötülük benim sessizliğimle tamamlanmış olur, kötülüğün altına imzayı biz atarız. Ayetlerde de hakkı ve sabrı tavsiye etmek beraber zikrediliyor. Mevlana da Mesnevi’nin bir yerinde diyor ki “<em>A kişi “Vel asr” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Allah o surede sabrı hakla beraber andı, sabrı hakka eş etti. Allah, yüz binlerce kimya yarattı ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi</em>.” Sabır, ‘kibrit-i ahmer’dir, onunla bir sürü olumsuz, değersiz şeyi olumluya çevirebiliriz. Eskiler “Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur.” demişler.</p>
<p>Sabır kendi ritmimize ve başkasının ritmine saygı göstermektir. Çocuklarımızı, dostlarımızı, öğretmensek öğrencilerimizi, yöneticiysek çalışanlarımızı kendi ritmimize uymaya zorlamamaktır, ona kendi tabiatınca işlev kazandırmaktır. Ay acele etmez, bulutlar acele etmez, kâinatta hiçbir şey acele etmez. Her şey sırası geldiğinde, zamanı geldiğinde, vakti eriştiğinde hareketini, çevrimini tamamlar. Her şeyin vakti kendi ölçüsüyledir, civcivi, yumurtaları kırarak değil kuluçkaya yatırarak elde ederiz. İnsan aceleci bir varlık, doğal çevrimlerle hareket etmek istemiyor, kendini hızlandırmak istiyor. 7/24 yaşıyoruz artık, neon ışıkları gecemizi de aydınlatıyor. Dolayısıyla seher vaktine yakılan türküleri de anlayamaz hale geldik. Kendimizi biraz zamanın doğal çevrimlerine bırakabilmemiz lazım. Batı’da bununla ilgili yeni arayışlar başladı. İnsanlar cep telefonlarını, bırakıp bir dağ köyüne gidiyorlar, orada detoks seansları yapıyorlar. Her şeyden detoks; dijital dünyadan, dedikodudan, yıpratıcı insan ilişkilerinden. Gece çıkıp çimlerin üzerinde uzanarak yıldızları seyretmek, yayla köylerimizde halen daha yapılabilecek bir şey. Zaman zaman hepimizin kendimize yavaşlama imkanları sunmamız lazım, bu sabırsızlık ikliminden kaçmak için. Sabır talimi. Çocuklarımızı büyütürken onların hızına, onların doğal çevrimlerine dikkat ederek, saygı göstererek büyütelim. Onların can sıkıntısı içinde olmalarına da rıza gösterelim. Canı sıkılan çocuk iyidir, hayal kurmayı, hayal ile kendini avutmayı öğrenir, hayal de ruhsal dünyamızın gelişmesi için çok önemli bir şey.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14359" src="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-ge%C3%A7er.jpg" sizes="(max-width: 616px) 100vw, 616px" srcset="http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer.jpg 800w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-300x200.jpg 300w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-768x510.jpg 768w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-414x276.jpg 414w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-470x313.jpg 470w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-640x426.jpg 640w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-130x86.jpg 130w, http://www.mucerret.com/wp-content/uploads/2020/01/bu-da-geçer-187x124.jpg 187w" alt="" width="616" height="409" /></p>
<h4><strong>Bu da geçer ya Hû!</strong></h4>
<p>Sadra şifa anahtar bir cümlemiz var: <em>“Bu da geçer ya hu!”</em> . Onu dediğimiz zaman, hayatın o ana asılı kalmadığını söylemiş oluyoruz. Onu tekkede asılı bir levha olmaktan çıkarıp hayatı kuşatan, yaşayan bir ruh haline getirmek lazım. Fethi Gemuhluoğlu, “ <em>Gelecek iyi olur, mazi bitmiştir. Gelecek bize ait bir endişe ve bekleyiş değildir. Hale razıyım. “Dem bu dem” deriz. Allah deriz. Peygamber-i Ekber deriz. Meded ü inâyet Ya Şah-ı Velayet deriz</em>” diyordu. Sabır bir zikirdir.</p>
<p>Mesleğim gereği insanları hayatlarının değişik dönemlerinde görüyorum; uzun seneler boyunca bir genç hanım danışanımı takip etmiştim, bir sürü ıstırabın koynunda bir çıkış yolu bulamıyordu. Sonra kendi kendine işlerini hal yoluna koymaya çalışacağını söyleyerek ayrıldı. Bir zaman önce onu sokakta gördüm.  Sanki eski bir dostumu görmüş gibi sevindim ve  “Nasılsın, iyi misin, neler oldu?” diye sordum hemen. Adeta sonunu göremeden ayrıldığım bir filmin devamını merak eder gibi.  Aradan kaç sene geçmiş, her şeyi halletmiş, kendi gayretiyle pek çok sorununun üstesinden gelmiş, o çözülmez zannedilen problemler hallolmuş. Zaman ilaç olmuş gerçekten. <em>‘’Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer’’.</em> Bazen çiftler görürsünüz, birbirleriyle gırtlak gırtlağa gelirler, o kadar birbirlerinden nefret ederler. Sonra bir gün bir başka zaman birbirlerindeki iyi tarafları keşfetmişlerdir, o iyi tarafları bir mücevher kuyumcusu gibi işlemişlerdir, büyütmüşlerdir, el ele tutuşarak birbirlerinden çok memnun bir halde gelirler. İnsan eliyle gelen yanlışlıklar her zaman düzeltilmeye açıktır. Kahramanın tekallübatı diyor Samiha Ayverdi buna, felek bizi yaraladığı kadar iyileştirir de. Zamanın bereketi lafını unutuyoruz. Bereket de bizim medeniyetimizin anahtar kelimelerinden bir tanesi; bir şeyin doğru zaman ve zeminde çoğalabilmesi, hayrının sirayeti. Zamanı acele ettirmemiz, kendi doğasının dışına zorlamamız onun bereketini kaçırıyor.</p>
<p>Günler yürür, önce ve sonra akıp aynı yerde birleşir. Her şey geçer. Kaygı da, bekleyiş de sonsuza dek sürmez, zamanın dalgası kıyıları döver, izler silinip kaybolur. “<em>Ve gönül Tanrısına der ki / -Pervam yok verdiğin elemden/Her mihnet kabulüm, yeter ki/ Gün eksilmesin penceremden</em>” diyordu Tarancı. Zuhurâta tabi olalım, felek bizi döndürür, halden hale çevirir. Her döndüğümüz yerde bizim için bir başka hazine vardır, kaybettiğimize yazıklanmayalım, bizi bekleyen heyecan verici yeni hazineye hayret edelim. Nasıl söylemiş Yunus, “<em>Miskin Yunus sana kuldur/ İster ağlat, ister güldür/ İster şad et, ister öldür/ Narın da hoş, nurun da hoş’</em>‘.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="0l6zqwHiKv"><p><a href="https://www.mucerret.com/yazarlar/sabir-bekleme-sanati/">Sabır: Bekleme sanatı</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Sabır: Bekleme sanatı&#8221; &#8212; M&uuml;cerret" src="https://www.mucerret.com/yazarlar/sabir-bekleme-sanati/embed/#?secret=30cddi9IfS#?secret=0l6zqwHiKv" data-secret="0l6zqwHiKv" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/">Sabır: Bekleme sanatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sabir-bekleme-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaraları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[narsist kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="458" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></p>
<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah programlarından da kesinlikle uzak durulmalı. İnsanı çok fazla kötülükle tanıştıran ve çok kötü bir dünyada yaşadığımız hissini uyandıran, adeta insanın iradesini felç eden yapımlar bizi umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürükleyebiliyor.</p>
<p>İlle de televizyon seyredeceksek insana umut veren, insanın içini insani duygularla ışıtan, ısıtan yapımlara ağırlık verelim. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı yapımlar bir süre sonra adaletli bir dünyaya duyduğumuz inancı zedeliyor ve bizi her an teyakkuzda her an kötülük bekleyen endişeli, vehimli insanlara dönüştürüyor. Bu konuda yapılan sayısız çalışmanın gösterdiği bir gerçek var; televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran karşısındaysanız o kadar depresyona girersiniz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İroniktir; en çok onay alan insanlar genellikle başkasının onayını aramayan insanlardır. Mutluluk, onay arama ihtiyacının yokluğudur. Wayne W. Dyer, Hatalı Alanlarınız kitabında buna ilişkin bir fabl aktarır; “Büyük bir kedi, kendi kuyruğunu kovalayan küçük bir kediye sormuş: ‘Neden kuyruğunu kovalıyorsun?’ Yavru kedi yanıt vermiş: ‘Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa ulaşacağım.’ Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: ‘Gençken ben de evrenin sorunlarına ilgi duymuş ve mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu fark ettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam hep peşimden geliyor.”</p>
<p>Buna rağmen, tek başına bir mutluluk da en olmayacak şeydir. Üç şey var ki vermeden alamazsınız, size dönmesi için önce onu başkasına vermeniz lazım: Mutluluk, huzur, özgürlük. Bunları bir başkasına verirseniz size misliyle döner. Esirger ve o konuda cimrilik ederseniz siz de ondan mahrum kalırsınız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adorno “Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.” demişti. Ün insanın elinden biricik sermayesini, kendi özgün hayatını çekip alır. Herkesin bir başkası tarafından doyurulmayı, ihtimam görmeyi beklediği bir çağda yaşıyoruz. Narsistik benliklerimize o kadar sevdalıyız ki herkes bize bakıp özen göstermeli diye düşünüyoruz. Çünkü zamanında yeterince özen görmedik, yeterince başkasının gözlerinde aynalanmadık, sevilmeye layık bir kendiliğin yansımasını göremedik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir gün bir hanımefendi bana şöyle demişti : “Hayatımda iyi giden hiçbir şey yok. Bir sürü şey berbat, fakat ben falanca ilacı aldığım için kendimi berbat bir neşede hissediyorum ve kendime çok öfkeleniyorum. Neşe duyacak hiçbir şey yok.” Bu sahte neşe, yani olmamışlığın neşesi, alkolle, maddelerle, uyuşturucularla, sahte yaşantılarla, çok güzel yemekler yiyerek, harika yerlere giderek onun fotoğraflarını insanların gözüne dayayacak şekilde paylaşarak.. Bütün bunlar bize, gerçek yaşanmışlığın verdiği, eziyetin sonrasında gelen rahatlamanın, mutluluğun tadını vermiyor. Mutluluk dediğimiz şey gelir, gider.</p>
<p>Bazen bir haber alırız, üzülürüz, karalar bağlarız, içimiz kan ağlar. Bazen bir haber alırız, içimiz içimize sığmaz. Sürekli bir hal olarak belki bir itminan halinden bahsedersek, sadece insan ilişkileriyle sınırlı olmayan, insanın bu dünyadaki macerasını metafizik bir bakış açısından da anlamlandıracak bir bakışa ihtiyaç var.”Mutluluk, bizatihi kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyiliktir. Onun ötesinde insanın elde edebileceği hiçbir şey yoktur.” Diye tanımlamıştı mutluluğu Fârâbî.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Selfie Sendromu&#8221; ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşırı meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etkileşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükülen ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz.</p>
<p>Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ”ahlaki sığlaşma varsayımı” diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimlerimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapılmış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde öncekilere oranla çok daha yüksek puanlar aldığını gösteriyor. Dünyanın yeni veba salgını; bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Titus Burckhardt Aklın Aynası&#8217;nda İslam&#8217;ın güzellik algısına “&#8230; güzellik rasyonel düşünce süzgecinden geçmeksizin nefse işler ve birçok inanan kişi açısından katıksız bir doktrin olmaktan çok doğrudan bir anlatıdır. Güzellik dinin canı, eti; teoloji, yasa ve etik ise iskeletidir. İhsan sözcüğü aynı zamanda &#8216;güzellik&#8217; ve &#8216;erdem’ anlamlarına da gelir; tam olarak bu sözcük zorunlu olarak dışa vuran, her insan eylemini sanata ve her sanatı da Allah&#8217;ın selamına dönüştüren kalbin ve ruhun güzelliği, iç güzellik anlamına gelir,&#8221; sözleriyle işaret ediyor. Tüm bir tasavvuf dünyasını şekillendiren “ihsan” kavramı, bizde güzel olana (hüsn&#8217;e), Cemal&#8217;e duyulan iştiyak ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak bu güzellik, cismin insicamından aşkın bir mizacı gereksinir. Güzel, daima ileriye atılmakta olan, akan, yükselen bir imkânı çağrıştırır. Güzel biçimlerin ışığında yüzer, ebedi dilin gramerini oluşturan sözcükleri mırıldanırız onu temaşa ettikçe, engin ve yüce bir şeylerin adı gelir dilimizin ucuna: Zaman gibi, adalet gibi, ölüm gibi, rahmet gibi. Güzelin vaat ettiği o henüz belirmemiş olan şeye karşı hasret çekeriz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzelin bizlere kendi hikâyemizi nasıl anlattığına dair en temel metinlerden biri halen daha Plotinos&#8217;un Enneadlar&#8217;ıdır. “Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltıraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende (&#8230;) Öyleyse, haydi kaynağa geri dönelim ve güzelliği maddi şeylere yerleştiren ilkeyi gösteriverelim. Şüphesiz bu ilke vardır; bu ilk bakışta görülen bir şeydir. Ruhun kadim bir bilgisindenmişçesine adlandırdığı ve fark edince bağrına basıp birlikteliğe girdiği bir şey. Ama ruh bir de çirkinle karşılaşırsa birdenbire kendi içine siner, onu reddeder, ondan yüz çevirir, uyumsuz olduğu için gücenir. Yorumumuz odur ki ruh -doğasının bütün doğruluğuyla, oluşun hiyerarşisindeki en yüce varlıklarla yakın ilişkisiyle- o soydan bir şey ya da o soya ait en ufak bir iz gördüğünde, ani bir zevkle titrer, kendisine döner ve böylece yeniden doğasının bilincine, kendi yurduna katılır.. .&#8221; Ruh güzellik terbiyesi ile yücelirken, çirkinlikle ağılanır, aşağılanır ve kırılır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm mevcudat Yaradan&#8217;ın esmasının tecellisiyle her an kevn ve fesad aralığında yeni bir yaratılışta elbette ancak insanın farkı mahlükatın içerisindeki en parlak aynaya,yani &#8220;gönül&#8221;e sahip olması. Gönlün cilasının gözün menfezinden aksetmesi de güzelin vacipliğine bir karine sayılmalıdır; nasıl ki yumurtasının içinde uyuyan bir yavru kartalın kanadı gökyüzünün varlığını zorunlu kılıyorsa, gözün gönül ışığıyla parlaması da güzeli zorunlu kılar. İnsan, cehennemini buradan köz köz oraya taşıdığı gibi cennetini de kendindeki hüsn ile inşa ediyor. İbn Hazm, ”Seni bana anlattılar da seni görünce anladım; anlattıkları şey sadece hezeyanmış,’ diyordu. . . Cenneti kulaktan dolma bilgiyle mamur edecek bir özü yok insanın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana sorarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tutunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor zamanda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarımızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız, zayıf bir ilişki söz konusudur.</p>
<p>Karamsar kehanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek bitirelim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikayelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kimi araştırmalar Internet’in yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerinde bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranışları da tetiklediğini gösteriyor. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır, bu yokluğun doğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, Internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür. Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane tekst mesajı da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p>Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75491063">
<div class="ust">
<div class="govde">Çocuklarımıza ancak iyi örneklikler teşkil ederek ahlaki rehberler haline gelebiliriz. Çocuklarımızın analitik zekalarını önemsediğimiz kadar ahlaki ve manevi zekalarını da önemseyelim. Ahlaki ve manevi zeka aynı zamanda paylaşabilmeyi, verebilmeyi başarmak demektir</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75490740">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor.</p>
<p>İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu. İyilik, zamanında ve mümkün olduğunca muhatabına sergilenmeden yapılmalı, veren verdiğini hemen unutmalı ancak alan, iyiliği daima hatırında tutmalı, vakti geldiğinde bu iyiliği varlığa iade etme sorumluluğunu taşımalıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489546">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendisini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor. Bu hayatı boşa yaşamadığı hissini kazanıyor. Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında, insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur. Siz o dönüşü bazen hemen görüp hissedemeseniz de, sevgi size geri döner, hayatınızı kuşatır. İyilik ‘eylem halinde sevgi’dir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489330">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Cemil Meriç’in “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” sözü ne kadar derin bir hakikate işaret ediyor. Marcus Aurelius’un “Birisine iyilik etmişsen, daha fazla ne istiyorsun? Doğana uygun davranmış olmak yeterli değil mi senin için? Yaptığının karşılığını görmeyi mi arıyorsun daha?Gözün görmek, ayakların yürümek için ödül istemeleri gibidir bu.” sözü de aynı hususa işaret ediyor.</p>
<p>Kuran’da, beni okuduğum zaman çarpan, sarhoş eden bir dizi ayet var Fussilet suresinde; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.” Bundan daha temel, bu kadar güzel bir etik, ahlaki kaide olabilir mi? Din ahlaktır, bizi yüce gönüllü olmaya çağırır. Bize düşmanlık etmek isteyenlerin dahi hayrı ve ıslahı için bir duruş ve dua sahibi olmalıyız. Sahili amansızca dövmek, hırçın dalgaların âdetinden olsa da, sahil topraklığından ötürü karşılık vermez, müşfik bir mukavemet gösterir ve gün olur deniz de bıkar, vazgeçip durulur.</p>
<p>Sufyan-ı Sevri der ki, “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkar olmasıdır. Mutasavvıflar, bundan dolayı tasavvufu, Allah’ın emrine saygı, yarattıklarına ise ihsan göstermek olarak tarif ederler. ‘Varlığın çobanı’ olarak tanımlıyordu insanı Heidegger; dünyaya ihtimam gösteren, genişletilmiş bilinç- vicdan sahibi bir canlı olarak.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75488094">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.” Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zihinde dalgınlık bazen, temaşa yahut tefekkür halinde iken iyidir ya, göğüsteki dalgınlığın ihmale gelir yanı yok. Peter Singer “Bir gölün yanından geçiyoruz, gözümüzün önünde bir çocuk boğuluyor. Gördüğümüz zaman başımızı çeviremeyiz vicdanımız bizi rahat bırakmaz ve o çocuğa yardım etmek için koşarız.” diyor. Dünyada gözümüzün önünde Afrika’da, Myanmar’da, Asya’da, onbinlerce yüzbinlerce insan açlıktan, sefaletten kırılıyor. Uzak bir mesafeden, izliyoruz acıyı; “başımızı çevirme hakkımız yok” diyor. Ekranın her sahici şeyi yapaylaştıran efsununa teslim olamayız, acının simüle edilmesine rıza gösteremeyiz. Singer, ihtiyacın üstünde gerçekleşen, artan maddi zenginliğin ihtiyacı olanlara dağıtılmamasını boğulan bir çocuğu görmezsen gelmekle eşdeğer buluyor, onun önerdiği model “etkin diğerkamlık”. Üzülmek bir fayda sağlamaz, insanlara aktif şekilde destek olmak, gelirinden her ay hatırı sayılır bir miktarı dünyanın muhtaçlarına, yoksullarına göndermek gerekir. Aldırış, insan varlığının ağrıyı cevaplaması, kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de sahih bir yaşama geçmesi anlamına gelir. Kendimizle gerçekleştirdiğimiz o sessiz diyalog.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Anne ve baba çocuğa iyi ahlak vermek istiyorlarsa, yüksek seciyeli ve karakter sahibi bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa kendileri de öyle olacaklar. Biz anne babalar olarak ahlaklı, sevgi dolu, empatik, merhamet dolu bireyler olursak, vicdanlı bireyler olursak çocuk da o değerleri alıp içselleştiriyor</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75485357">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan kendine çok kolay yalan söyleyebilen bir varlık. Külli niyetini çok hayırhah bir niyet olarak izhar edebilir, duyurabilir fakat bilinç dışında, daha karanlık kuvvetler aslında bambaşka bir şey istemektedir. Benim külli niyetim “Allah’ın rızasını kazanmak” diyebilir fakat kendine bile itiraf etmekte zorlandığı külli niyeti şöhret olmaktır, para kazanmaktır, güç sahibi olmaktır, insanları yönetmektir vs. Psikoloji insanın kendini kandırabilme potansiyelini gördüğü için insana bakarken biraz daha karamsar bakıyor, buradaki ayrımı nasıl yapacağız? Kur’an-ı Kerim de bizi defalarca, insanın kendini aldatma potansiyeli konusunda uyarıyor. Bilinçaltında inler cinler ifritler top oynuyor. Bir Zen hikâyesi anlatılır: Bir okçuluk ustası yanında manevi eğitimini vererek bir çırak yetiştiriyor. Zaman sonra çırak başka ustalardan da bir şeyler öğrenmek için izin istiyor. Birkaç sene sonra dönüyor. Ustasına meziyetleriyle böbürleniyor “Ben seni fersah fersah geçtim usta, benim artık ok atmama gerek kalmadı, bir bakışımla bir kuzgunu yere indirebiliyorum. Artık oksuz avlıyorum” diye. Ustası “Evladım sen daha olmamışsın, okçuluğun en yüksek mertebesi hiç ok atmamaktır.” diyor. En ufak kibir belirtisi kalmasın diye o makamı da terk etmektir terk-i terk.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75484687">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Peygamberimiz, “Mümin, müminin aynasıdır” derken, müminlerin birbirlerini sevenler olarak birbirinin göstereni ve inşa edeni olduğunu mu anlatıyordu? Hadîse İbn-i Arâbî’nin getirdiği yorum ise olağan üstüdür. Mümin, yüksek seciyeye sahip bir tür inanan insanın vasfı olduğu gibi, inanılan ve güvenilen Allah’ın da esmasındandır. El’Mümin. İşte, Arâbî bu iki Mümin’in birbirini aynaladığını ifade ediyor. Her halükarda bizler O’nun sayesinde ve O’nunla birbirimizin halinden anlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483495">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dünyanın işleri, dehrin halleri; bizleri söğüt gibi savuran, çözüp birbirine dolayan bir rüzgar. Bir rüzgar esiyor aramızda, bizim kımıltılarımızdan, inildeyişlerimizden yapılma bir rüzgar ve en çok da fısıltılarımızdan. Bir söğüt dalının hışırtısıyla konuşuyor insanlık. ‘Korku içinde olana her şey hışırdar’ demişti birisi, ekleyeyim ben de, sevgi içinde olana her şey fısıldar. Dağ fısıldar, ay fısıldar, gök fısıldar. Japon Haiku şiirinin büyük ozanı Başo “kalbindeki bütün arzu/ bütün nefret/söğüde emanet” diye yazarken, aklındaki insanlık ailesi miydi, yoksa gerçekten hallerini bir bir söğüde dökmekten mi bahsediyordu bilmiyorum. Bazen insan, anlatamamaktan da önce anlatamayacağını bilmenin derdiyle bîzârdır. Konuşan kişi kendi yalnızlığında, kendi kırılgan titreşiminde, hatta kendi yokluğunda söylenir. “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” demişti Âkif</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483257">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İki mahkum hücre duvarına tıklayarak haberleşir. Onları ayıran duvar, haberleşme vasıtalarıdır da. Her ayrılık, bir bağdır’ demişti Simone Weil.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482841">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hakikat sadece bende ve benim cemaatimde konuşuyor, diğer insanlar dalalet içinde’ düşüncesi, bütün toplumsal yapıları avlama istidadında bir yanılsamadır. Hangi toplumsal grup buna ram olursa oradan bir hayır çıkmaz. Biz ve onlar arasına duvar örmek ve sonra tahkim edilmiş bir kaleden diğer insanların kusurlarını sayıp dökmek bir konuşma ahlâkının tesisine izin vermez. Tam aksine kendi kusurlarıyla açık bir biçimde yüzleşebilen ve söylemlerini başkasının ne olduğu üzerine değil de kendinin nasıl daha hayırhah olabileceği üzerine kuran yapılar, toplumu ileriye taşır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır.</p>
<p>Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.</p>
<p>İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, &#8216;çiçek dirilticileri&#8217;dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481686">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481583">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli ünlüyor ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75480985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75476804">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yalnızın bir insana, bir insanın sıcak yakınlığına susuzluğu vardır. Susuzluk hissettiğimiz zaman suya yöneliriz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, “Nasıl susamış bir dudak suyu ararsa, su da susuzluğunu dindireceği bir dudak arar.” diyor. Yalnızlığın yarattığı yoksunluk ağrısı, aynı fizyolojik ağrı gibi, beyinde ağrıyla ilgili merkezleri aktive ediyor. Bir tür ruh ağrısı yaşıyoruz. Ve bize “git insan bul, çünkü sen insan olarak insanı arayan bir varlıksın” diyor. Hepimiz sosyal varlıklarız, insana ihtiyaç duyuyoruz. İnsanla var oluyoruz. “Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.</p>
<p>Kapımızı bir sabah rüzgarı çalsın istiyoruz, bir insan sesi bizi onaylasın, bizi dinlesin, bize bu dünyada varlığımızın bir işe yaradığını hissettirsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75391141">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yalnızlık mı?<br />
İçi kalabalık olanlara<br />
Bahşedilen krallığın adı bu!</p>
<p>Yolunu, katar katar sevdalarla uzatan<br />
Talihli yolculara bahşedilen</p>
<p>Görüş uzaklığı, kanat genişliği bu.<br />
Göğün derinliği, enginliği, maviliği,<br />
Yerin çoksesliliği, çokdilliliği,<br />
Çokçekmişliği, çokgörmüşlüğü bu&#8230;</p>
<p>Cahit Koytak</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390820">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mahremiyet insan olmanın özüdür. Arkadaşımla şakalaşabilirim, eşimle paylaşmayı uygun görmediğim kendimce çok mahrem bir konuyu konuşabilirim. Dolayısıyla eşlerin özel alana, birbirlerinin mahremiyetine karşılıklı olarak saygı göstermesi lazım. Sadece kendi mahremiyetimize değil, çocuklarımızın mahremiyetine de bu saygıyı göstermeliyiz. Çocuğumuzla ilgili yanlış bir şeyler olduğu hissini duyuyorsak; okulunda problemler yaşamaya başlamışsa, eve üzgün geliyorsa, o zaman çocuğun mahrem alanına daha fazla müdahil olmamız gerekebilir. Eşimizle ilgili olarak da, bir istisnası olabilir; aramızda güven sarsıcı problemler oluşmuşsa, o zaman “eksiksiz dürüstlük&#8221; dediğimiz bir yöntemi devreye sokabiliriz. Eksiksiz dürüstlük, her şeyin açık olduğu, gizleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir karşılıklı kontrol izni verilmesi durumudur. Güveni onarmanın yollarından birisi bu olabilir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390299">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı&#8217;nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar,&#8221; tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381509">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan ıstırabına korkuyla yaklaştığımız her seferinde onun bize öğreteceklerinden mahrum kalıyoruz. Istırap duyulmak, işitilmek, anlaşılmak istiyor. Tuhaf olan şu ki, Batılı endüstri kültürü ideolojisi bize şöyle fısıldıyor: Yeterince gayret gösterirsen kendi kaderinin efendisi olabilirsin. Zayıflık ve ıstırap bu kültürde tiksinç bulunuyor. Yenilgiden korkuyor ve yenilme ihtimalinden kaçıyoruz. Böylece hayattan kaçıyor, uyuşturucularla kendimizi felç ederek yaşayan ölülere dönüşüyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381350">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Beni gör ey dünya, görünmez bir hayalet değilim ben, anlatabileceğim bir hikayem var! Köre yol gösteren kör dediğimizde kaderimizin ortaklığına atıfta bulunuyoruz, tabiatımız birbirine bağımlı, her birimiz görülmek ve anlaşılmak arzusundayız. Varoluşsal kırılganlığımızın üstünü örtmek yerine onu sahiplenebiliriz. Karanlıktan kaçmak yerine ona tahammül edebilmek için birbirimize yardımcı olmaya çalışabiliriz. Belki böylece bir gün ışık yaralarımızdan sızar ve birbirine bağlı ve bağımlı ama sonlu varlıklar olduğumuzu hatırlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380965">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380939">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. “Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınlan, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380397">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379337">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>”Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; “Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379244">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. İki ruhun birbirine değdiği ”karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister, Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379162">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Varlığın mucizesi, küçük “anlam anları”nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğimizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize “Niçin?” sorusunun cevabını verir. İnsan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli insan.Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378946">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi. onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek, o izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamani: Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç sâvaşmamış olanlardır. Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, “Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü “sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221;.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378612">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p>Seneca</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var. İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez. bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378180">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. “Özü istiyorsan kabuğu kır,&#8221; demişti bir bilge; kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme-gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım. Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır.</p>
<p>Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak ”olmuş olan”ın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75377453">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sürekli virüs haberleri izlemek kaygıyı besliyor ve tehdidin olduğundan çok daha büyük algılanmasına yol açıyor. Endişe bizi muhtemel tehditleri fark etmeye yöneltir. Ancak artmış endişe durumunda beynin rasyonel kısımlari âdeta şalter indirir. Endişeli insanlar çevrelerinde zaten olumsuz sinyalleri taradıklarından daha da endişeli hale gelebilirler. Bunun için kara haber getiren insanlardan uzak durmamız, kaygıyı tırmandıran her türlü davranıştan uzaklaşmamız gerek. Google veya TV başında uzun zamanlar geçirerek daha çok şey bileceğimizi ve böylece hayatı daha iyi kontrol edebileceğimizi düşünmek bir yanılsamadan ibaret. Geleceği kontrol edemeyiz, o halde geleceğe değil bugüne odaklanmamız lazım.</p>
<p>İnsan zihni, göz önünde olan tehlikeyi daha acil ve büyük olarak görme eğiliminde.Hele o tehlike bir de yeni ve bilmediğimiz bir durumsa, o zaman beyinlerimiz onu çok daha abartılı bir biçimde algılıyor. Kaygı zamanlarında zihnimiz suçlayacak bir nesne arar. Burada tehdidin kaynağını gözümüzle göremediğimiz için daha somut bir düşman bulmak istiyoruz, bulamasak da onu zihnimizde icat ediyoruz. Zihnimizde pek çok kısa devre var, görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Duygusal yoğunluk uyandıran, daha sık karşılaştığımız veya önyargılarımızı besleyen haberlere çabuk inanıyoruz. Az bilinen bir tehdidi daha fazla abartma eğiliminde oluyoruz. İnsan beyni özellikle yeni tehditlere daha fazla tepki veriyor. Sosyal medya, umacı gibi sıklıkla en kötü haberleri en yoğun bir biçimde dikkatimize getiriyor. Orada fazla kalmak, çok yoğun bir tehlike altında olduğumuz yanılsaması yaratarak bizi daha fazla kaygılandirıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376823">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Frans de Waal Empati Çağı adlı kitabında şöyle yazar: “Bencil güdülere ve piyasa güçlerine dayalı bir toplum zenginlik üretebilir, ima hayatı daha değerli kılacak birliği ve karşılıklı güveni kesinlikle üretemez. Bu yüzden, mutluluğun ölçüldüğü araştırmalarda ilk sıralarda en zengin ülkeler değil, vatandaşlarının birbirine en fazla güvendiği ülkeler bulunuyor.&#8221; Yaşadığımız Virüs salgını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kendimizi değerlendirmemiz için imkânlar sunuyor. Evimizde geçireceğimiz uzun saatler, aile içi yakınlığı yeniden tesis etmek ve evlerimizi birer yuvaya dönüştürebilmek için fırsat. Çok güçlü olduğunu varsaydığımız modern yapıların birer kumdan kale olduğunu gördüğümüz bugünlerde, önümüze çıkan toplumsal fırsatları da değerlendirmeliyiz. Birbirimize hoşça bakacağımız yeni bir birlikte varoluş türküsüne, bir güven inşasına ihtiyacımız var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376428">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div style="text-align: left;"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
