<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rızık | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/rizik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:24:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Rızık | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:06:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ve Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[rızkın sağlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28048</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi</strong></p>
<p>Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p><strong>1.</strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ sana rızık vereceğini kitabında taahhut etmiş ve senin için bunu tekeffül etmiştir.Dünya hükümdarlarından birisi seni bu gece misafir edeceğini ve sana akşam yemeği vereceğini vadetse ve sen de hükümdar hakkında onun yalancı değil, doğru sözlü olduğu ve verdiği sözden asla caymadığı konusunda hüsnüzanna sabip olsan ne düşünürsün? Hatta hükümdar şöyle dursun, çarşı esnafından birisi ya da dış görünüşüyle hakikatini senden gizleyen ve seninle iyi ilişkiler kuran bir<sup> </sup>Yahudi, bir Hristiyan veya bir Mecusi sana bunu vadetse ne olur? Onun verdiği söze güvenir,sözüne itimat eder ve bu güveninden dolayı o gece akşam yemeğini kendin hazırlamakla uğraşmazsın.</p>
<p>Peki ne oluyor da Allah sana rızkı vadettiği, taahhüt edip senin için tekeffül ettiği, dahası birçok yerde rızkı vereceğine dair ye­min ettiği hâlde sen O’nun vaadine itimat etmiyor, sözüne ve ta­ahhüdüne güvenmiyor ve ettiği yemini dikkate almıyorsun! Hat­ta ve hatta kalbin rızık konusunda ızdırap çekiyor ve bunu dert ediniyor. Bu ne büyük bir perişanlıktır, keşke vebalini görseydin! Bu ne büyük bir musibettir, keşke cezasını bilseydin!</p>
<p>Ali b. Ebû Tâlib’den şu beyitler nakledilir:</p>
<p><em>Allah&#8217;ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun? Akıbetlerin korkusundan güvende mi oluyorsun?</em></p>
<p><em>Müşrik bile olsa sarrafin garantisini razı olup Rabbinin verdiği taahhüde razı olmuyor musun?</em></p>
<p><em>Sanki sen Onun kitabındakileri okumamış gibisin, İmanın zayıf yakînden uzak kalmışsın.</em></p>
<p>İşte bu yüzden bu davranış inşam şüpheye götürür ve -Allah muhafaza- böyle düşünen insanın marifet ve dinini kaybetme­sinden korkulur. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Eğer müminler iseniz ancak Allah a güvenin.’ (Mâide 5/23) ve “Müminler yalnız Allah a güvenip dayansınlar.’ (Tevbe 9/51) buyurur.</p>
<p>Dinine ihtimam gösteren mümine bir tek bu nükte dahi ye­ter. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p><strong>2.</strong>Bilmelisin ki rızık taksim edilmiş olup bu durum, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Resulullah’ın hadislerinde doğrulanmıştır. Yine bilmelisin ki Allah’ın taksimi değişmez. Rızkın taksim edil­diğini inkâr edersen ya da aksi olabileceğini düşünürsen -Allah korusun- küfür kapısını çalmış olursun. Buna mukabil Allah’ın taksiminin hak ve değişmez olduğunu bilirsen o zaman da rızık peşinde koşmanın ve bunu talep etmenin ne faydası olabilir! Böyle yapmakla eline geçecek olan tek şey dünyada zillet ve aşa­ğılanma, ahirette ise zorluk ve hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) &#8220;Balığın ve öküzün sırtına, bu falancanın rızkıdır diye yazılıdır. Rızık için hırslanan kişinin ancak çektiği zahmet artar.” buyurmuştur.<sup>12</sup></p>
<p>Bu anlamda şeyhimiz şöyle der: “Senin çiğnemen için takdir edilen şeyi senden başkası çiğneyemez. O hâlde rızkını zilletle değil, izzetle ye.” Bu gerçekten de ikna edici, güzel bir nüktedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeyhim imam Cüveynî’den, hocasının şu sözünü aktardı­ğını işittim: “Rızık konusunda beni ikna eden şeylerden biri de şudur: Bir düşündüm ve nefsime, ‘Bu rızık hayatın ve yaşamın de­vam etmesi için değil midir?’ dedim. Nefsim ‘Evet’ dedi. Ardın­dan ona, ‘Peki insan öldüğünde rızıkla ne yapar?’ diye sordum. Nefsim ‘Hiçbir şey’ dedi. Bunun üzerine, ‘Kulun yaşamı sadece Allah Teâlâ’nın hâzinelerinde ve O’nun elindeyse rızık da böyle- dir. İsterse bana verir, isterse vermez. Bu benim için gayb olup Al­lah Teâlâ’nın eline bırakılmıştır. Onu istediği gibi düzenler. Ben ise bu hususta sakin olmalıyım’ dedim.”</p>
<p>Bu izah hakikat ehli için gerçekten de ikna edici, hoş bir nük­tedir.</p>
<p><strong>4.</strong>Bu başlık altında daha önce zikrettiğimiz gibi Allah Teâlâ kulun rızkını taahhüt etmiştir fakat O yalnızca hayatın sürdürü­lebileceği kadarlık rızkı tekeffül etmiştir. Bu rızkın içerisinde be­denin ayakta kalıp ibadet için kuvvet bulacağı kısım vardır.</p>
<p>Yiyecek ve içecek için sebeplere tevessül etme konusuna ge­lirsek, şayet kul kendini Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye adar ve Oha tevekkül ederse belki rızık yollarından engellenebilir fakat bu ko­nuyu kafaya takıp endişelenmez. Zira kul meselenin hakikatini bilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ sadece insan bünyesinin ayakta kalabileceği kadarlık rızkı taahhüt etmiştir. Zaten Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekli olduğu ve O’ndan beklenen rızık da budur, başka bir şey değil. Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ kuluna ömür verip onu ibadetle sorumlu tuttuğu müddetçe kendisine hakkıyla ibadet ve hizmet etmesi için kulunu ayakta tutacak rızkı da verecektir. Maksadımız işte budur. Allah Teâlâ İstediği her şeye güç yetirendir. O isterse yiyecek ve içecekle, isterse çamur ve toprakla isterse melekler gibi teşbih ve zikirle, isterse de bunların hiçbiri olmaksızın kulunun bünyesini ayakta tutar.</p>
<p>Şu hâlde kulun talebi yemek, içmek, şehvet ve lezzet elde et­mek değil, ibadet için güç kazanıp ayağa kalkmaktır. Dolayısıyla sebeplere itibar edilmesinin manası yoktur, zahidler işte bu se­beple günler ve geceler boyunca yolculuk yapmaya güç yetirebil- mişlerdir.</p>
<p>Zahidlerden bir kısmı on gün boyunca bir şey yememiş, ba­zıları ise bir ay veya iki ay bir şey yemeden güçlü kalabilmiştir. Kimileri çöldeki kumu yemiştir de Allah Teâlâ kumu onun için gıdaya çevirmiştir. Sevrî’nin Mekke’de yiyeceği bitince on beş gün boyunca kum yiyerek yaşadığına dair nakledilen hadise de bu ka­bildendir.</p>
<p>Ebû Muaviye el-Esved der ki: “İbrahim b. Edhem’i yirmi gün boyunca çamur yerken gördüm.”</p>
<p>A’meş aktarıyor: “İbrahim et-Temyî bana, ‘Bir aydan beri bir şey yemedim.’ dedi. Ben ‘Bir aydan beridir mü’ deyince Aksine, iki aydır bir şey yemedim. Yalnız birisi bana bir salkım üzüm ver­mişti Ben de onu yedim ama şu an midemden rahatsızım.’ dedi.”</p>
<p>Bu gibi durumlara asla şaşırma! Zira Allah’ın, istediği her şeyi yapmaya gücü vardır. Bir hasta görürsün, bir ay boyunca bir şey yiyemez fakat yaşamaya devam eder. Hâlbuki hasta olan birisi her halükârda kuvveti yerinde olana nispetle daha zayıf, tabiat itiba­riyle daha dayanıksızdır.</p>
<p>Açlıktan ölenlerse tıpkı çok yemekten ve hazımsızlıktan ölenler gibi aslında ecelleri geldiği için hayata göz yumarlar. Ebû Said el-Harrâz’ın şöyle dediği bana ulaştı: “Allah Teâlâ üç günde bir bana yemek verirdi. Bir ara çöle girdim ve üç gün boyunca ağzıma lokma girmedi. Dördüncü güne gelince zayıf düştüğümü hissettim ve olduğum yere oturdum. O sırada hâriften, ‘Ey Ebû Said! Yemek mi yoksa kuvvet mi senin için daha sevimlidir?’ diye bir ses duydum. ‘Sadece kuvvet isterim’ dedim ve yerimden kalktim. Üç günlük açlığı az bulduğum hâlde hiçbir şey yemeden on iki gün daha yol gittim. Hiç acı da çekmedim.”</p>
<p>Kul, rızık elde edecek sebeplerin kendisinden engellendiğini görür ve Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini bilirse emin olsun ki Allah Teâlâ ona güç kuvvet verecektir. Bu hususu kul asla endi­şe etmesin. Aksine böylesine bir ikram ve ince tutum karşısında Allah Teâlaya çokça şükretmesi lazımdır. Zira Allah rızkı elde edecek sebepleri aramaktan kendisini kurtarmış ve ibadet etme­sine yardımcı olacak şeyi ona vermiştir. Bu sayede kulun isteği ve hedefi gerçekleşmiş, Allah Teâlâ rızık aramanın ağırlığı ile vasıta bulma derdini kuldan uzaklaştırmış, insanlarla olan bağlantısını kesmiş ve kendisine kudretinin yolunu göstermiştir. Allah bu ku­lun hâlini meleklerin hâline benzetmiş ve verdiği bu nimetle onu, hayvanların ve avamın mertebesinden daha yüksek bir yere yer­leştirmiştir. Bu temel meseleyi iyi düşünüp anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle büyük bir kazanç elde edesin.</p>
<p>Bu kitapta meseleleri kısa tutacağımızı söylememize rağmen tevekkül başlığında sözü uzattığımızı düşünebilirsin. Allah’a ye­min ederim ki insanların tevekküle duyduğu ihtiyacın yanında bizim söylediklerimiz az bile! Zira ibadete dair en mühim husus tevekküldür. Dahası, dünya ve ibadete dair ne varsa tevekkül et- rafında dönüp durur. Dolayısıyla bu hususta himmeti olan kişi tevekküle tutunsun ve meseleye gerektiği gibi riayet etsin. Aksi hâlde kul, hedefinden uzakta kalır.</p>
<p>Allah’ı tanıyan ahiret âlimlerinin işlerini Allaha tevekkül etmeleri, kendilerini Ona ibadete adamaları ve Onun dışındaki her şeyle alakalarını kesme üzerine bina etmeleri, sahip oldukları basireti sana gösteren delillerdir. Onlar bu konuda nice kitaplar yazıp nice tavsiyelerde bulundular. Allah Teâlâ da onlara yönetici­lerden yardımcılar ve dostlar gönderdi. Böylelikle Kerrâmiye’nin zahid imamlarından hiçbir gruba nasip olmayan hâlis hayra eriş­tiler. Kerrâmiye imamları mezheplerini doğru olmayan usuller üzere bina etmişlerdi. Biz ise imamlarımızın <em>minhâcı</em> (yöntemi) üzere devam ettiğimiz müddetçe aziz olacağız.</p>
<p>Camilerimizden ve medreselerimizden her zaman değerli insanlar çıkar. Bu insan­lar ya Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Hâmid el-lsferâyînî, Ebu t-Tayyib et-Taberî, İbn Fûrek ve üstadımız Cüveynî gibi ilimde önde olan şahsiyetler ya da Ebû İshak eş-Şîrâzî, Ebû Saîd es-Sûfî, Nasr el-Makdisî ve diğerleri gibi ibadette sadık olan ve ilim ve zühd bakımından ümmetin fevkinde olan kişilerdir. Daha sonra kalp­lerimiz zayıfladı ve zararı faydasından çok olan ilişkilerle kirlen­dik. İşler geriledi, insanların himmetleri azaldı. Bereketler uçup gitti, lezzeti ve zevki kaybolup gitti, öyle ki neredeyse hiç kim­se safiyane ibadetle, ilim ve hakikatle iştigal edemez hâle geldi. Şu an yüzümüze vuran aydınlık (elimizdeki ilim ve amel) Haris el-Muhâsibî, Muhammed b. îdris eş-Şâfıî, Müzeni ve Harmele gibi dinin önderleri olan selefimizin ve mütekaddim şeyhlerimi­zin <em>minhâa</em> (üslubu) üzere olanlardan kaynaklanmaktadır. Allah onlardan razı olsun. Onlar şu şiirde anlatılan kimseler gibidirler:</p>
<p><em>Allah kavimleri korudu, onlar da Rablerinin hakkını, Verdikleri sözden caymadılar, sözlerine aykırı davranmadılar.</em></p>
<p><em>Akıp giden günleri yalnızca iffetle geçirdiler. Efendilerinin sevgisinden başka bir şey görmediler.</em></p>
<p><em>Onlar en faziletliler, Allaha yakın olan doğru sözlü kimselerdir, Amaçları da efendilerin efendisine gitmektir.</em></p>
<p><em>Sabreden herkesin sabır düğümü çözülüp gitse de, Günler onların sabır düğümlerinden birini dahi çözemedi.</em></p>
<p>Biz ilk başlarda sultanlardık, sonradan sıradan ahali olduk; süvariydik, piyade olduk. Umulur ki doğru yoldan tamamen kop­mayız. Musibetlere karşı yardım edecek olan Allah’tır. [Elimizde kalan ilim ve ameli] bizden almamasını dileriz. Şüphesiz ki O çok cömerttir, bol bol veren ve merhameti çok olandır. Allah’tan baş­ka güç ve kuvvet de yoktur.</p>
<p>İşi Allah’a bırakma hususuna gelince bu noktada şu iki esası iyi düşün:</p>
<p><strong>1</strong>.Bilirsin ki bir işi seçmek sadece o işin içini, dışını, başını ve sonunu yani tüm yönlerini bilen kişi için mümkündür. Kişi bir işin tüm yönlerini bilmezse hayırlı ve doğru olanı seçmek yerine kötü ve helak edici olanı seçebilir. Mesela sen bir bedeviye ya da bir köylüye veyahut bir koyun çobanına, “Şu dirhemlerin iyisini kötüsünden benim için ayır.” desen bunu yerine getiremez. Aynı şekilde sarraf olmayan bir esnafa desen belki o da zorlanır.</p>
<p>O hâlde dirhemleri altın, gümüş ve özel şeyler hakkında bilgi sahibi olan tecrübeli sarrafa gösterirsin. İşleri her yönüyle kuşatıp bilmek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah için mümkün oldu­ğuna göre, ortağı olmayan Allah&#8217;tan başka hiçbir varlığın bir işi seçmeve düzenleme hakkı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O&#8217;nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur.&#8221; (Kasas 28/68) ve &#8220;Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.&#8221; (Nemi 27/74) buyurmaktadır.</p>
<p>Anlatılır ki salih bir zata Allah Teâlâ tarafindan, &#8220;Ne istersen verilecek&#8221; denilince şöyle demiş: &#8220;Her şeyi bütün yönleriyle bi­len birisi hiçbir şey bilmeyen birisine ne istersen verilecek diyor. Benim için neyin iyi olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim! Benim yerine sen seç.&#8221; Bu mesele de işte böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir adam sana gelse ve &#8220;Ben senin bütün işlerinle ilgilenir ve yararına olan bütün ihtiyaçlarım üstlenip yerine getiririm. Sen bütün işlerini bana bırak ve kendi işlerinle ilgilen.&#8221; dese ve bu adam senin nezdinde döneminin en bilgili, en hikmetli, en güçlü, en merhametli, en takvah, en doğru sözlü ve en vefalı kişisi olsa; bu teklifi değerlendirmez ve bunu sana verilen büyük nimet olarak görmez misin? Böylesi güzel bir teklif karşısında minnet duymaz, o kişiye en güzel şekilde şükranım sunmaz ve övgüde bulunmaz mısın?</p>
<p>Bu kişi yararlı olup olmadığım bilmediğin bir hususta senin adına bir seçim yapsa bundan dolayı huzursuzluk hissetmez, ak sine onun yapacağı seçime ve düzenlemeye güvenir ve mutmain olursun. Sen onu vekil olarak belirledikten ve o da sana en iyisini yapacağını taahhüt ettikten sonra bilirsin ki; mesele her ne olursa olsun senin adına yalnızca hayırlı olanı seçecek ve sadece senin iyiliğine olanları gözetip dikkate alacaktır.</p>
<p>O hâlde sana ne oluyor da işlerini gökyüzünden yeryüzüne ne yarsa her şeyi düzenleyen <em>(müdebbirü’l-emr)</em> ve âlemlerin Rab­bi olan Allah’a işlerini bırakmıyorsun! İşini bilginlerin en bilgili­si, kudretlilerin en kudretlisi, merhametlilerin en merhametlisi ve zenginlerin en zengini olan Allah a bırak ki ince bilgisi ve güzel düzeniyle senin bilgi seviyeni aşan ve aklının alamayacağı şeyleri senin adına seçsin, sen de akıbetini ilgilendiren işlerle ilgilen. Al­lah, sırrını bilemeyeceğin bir şeyi senin adına seçtiği zaman sonuç her ne olursa olsun buna razı ve mutmain ol. Doğru ve hayır işte budur. Bunu iyi düşün ve anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle doğru yola erişesin. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p>Kaza ve kadere razı olma hususuna gelirsek bu noktada ikna edici şu iki hususu dikkatli bir şekilde düşünüp anlarsan yeterli olur:</p>
<p><strong>1.</strong>Kadere rıza gösterirsen hem bu dünyada hem de ahirette fayda elde edersin.</p>
<p>Bu dünyada elde edeceğin fayda, kalbi gereksiz şeylerle dol­durmamak ve bu sayede daha az üzülmektir. Bazı zahidler bu an­lamda, “Mademki takdir haktır, o hâlde üzülmek boşuna&#8221; sözünü dile getirmiştir. Bu sözün aslı, Hz. Peygamber’in îbn Mesûd’a söylediği şu cümledir: “Çok fazla üzülme. Zira takdir edilen ger­çekleşir, senin rızkın olmayan şey de sana gelmez.’<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bu hadis, Efendimizin (sav) az lafızla çok mana dile getirdiği kapsamlı bir sözüdür.</p>
<p>Kadere rıza göstermen hâlinde ahirette elde edeceğin fayda ise Allah Teâlâ’nın sevabı ve rızasıdır. Nitekim O, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Onun rızasını kazanmaktan ötürü mut­ludurlar.” (Mâide 5/119) buyurmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla kadere rıza göstermemek bu dünyada yok yere dertlenmeye, üzülmeye ve rahatsızlığa sebebiyet verirken ahirette de günaha ve ceza görmeye neden olur. Zira kader her halükârda gerçekleşecek olup senin üzülmenle ya da kızgın olmanla değişe­cek değildir. Bu anlamda şöyle bir şiirde vardır:</p>
<p><em>Ey nefis! Takdir edilene sabret.</em></p>
<p><em>Takdir edilmeyenler hususunda ise güvendesin.</em></p>
<p><em>Bil ki takdir edilen kesinlikle gerçekleşecektir, Sen ona sabretsen de sabretmesen de.</em></p>
<p>Netice itibariyle akıllı kişi kalp huzurunu ve cennet sevabını boş yere üzülmeye, günaha girmeye ve en nihayetinde cezalandı­rılmaya tercih etmez.</p>
<p><strong>2.</strong>Kaza ve kadere razı olmayıp kızgınlık göstermek -Allah Teâlâ rahmetiyle korumazsa- kişinin tehlikeye, zarara, küfre ve nifaka düşmesine sebep olur. Allah Teâlâ’nın şu sözünü iyi dü­şün: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içle­rinde hiçbir sıkıntı duymaksızm onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65) Allah bu sözünde elçisinin takdirine nza göstermeyenlerin iman etmiş ol­malarını reddedip bu hususta yemin etmişken Allah’ın takdirine nza göstermeyenin hâli nice olur!</p>
<p>Rivayet edilir ki bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Kim benim takdirime razı olmaz, verdiğim musibete sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine başka bir ilâh edinsin.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Burada Allah Teâlâ sanki şöyle diyor: “[Takdir ettiğim şeyi beğenmeyip] kızgınlık gösteren bu kişi benden ilâh olarak razı değildir. O hâlde kendisine, razı olacağı başka bir ilâh edinsin.” Akleden kişi bu ifadenin tehdidin zirvesi olduğunu anlar. Ken­disine, “Kulluk ve rablik nedir?” diye sorulan sâlik, verdiği şu ce­vapta ne kadar doğru söylemiş: “Rab takdir eder, kul ise buna razı olur. Şayet Rab takdir eder de kul razı olmazsa ne Rablik kalır ne de kulluk.”</p>
<p>Bu meseleyi iyi düşün ve kendine bir bak! Umulur ki Allah Teâlâ’nın yardımı ve tevfîkiyle selamete erersin.</p>
<p>Sabır konusuna gelirsek, o acı bir ilaç ve hoş olmayan bir içe­cektir. Bununla birlikte sabır her türlü menfaati sana getiren ve zararlı ne varsa senden uzaklaştıran bereketli ve kıymetli bir şey­dir. Sabır böylesi bir ilaç olduğuna göre akıllı insan, “Bir anlık acı ama bir yıllık rahatlık” diyerek nefse kötü gelmesine rağmen onu içer ve yudumlar; acı ve keskin olsa da buna katlanır.</p>
<p>Sabrın sana getireceği menfâatlere değinmek gerekirse sabrın dört türü olduğunu bilmelisin:</p>
<p><strong>1.</strong>Taate sabretmek</p>
<p><strong>2.</strong>Masiyetten sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın gereksiz şeylerinden sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>4.</strong>Belalara ve musibetlere sabretmek.</p>
<p>Kul sabretmenin acısına katlanır ve yukarıda sayılan dört yerde sabır gösterebilirse taatlerini yerine getirir; istikâmet üzere yüksek mertebelere ve en nihayetinde büyük sevaba nail olur. Ayrıca dünyanın masiyetleriyle, belalarıyla ve bunun ahirette neden olacağı sonuçlarıyla karşılaşmaz. Sabreden kul, dünyalık talep etmekle sınanmaz. Zira dünyada bir şeyler elde etmekle meşgul olmayacağı için ahirette de bunun sonucundan kurtulmuş olur. Aynı şekilde kul, imtihan edildiği şeylere sabredeceği için elde et­tiği sevaplar boşa uçup gitmez. O hâlde sabır gösterilmesi hâlinde kul taatlerini yerine getirebilir, yüksek dereceler ve sevaplar elde edebilir. Bunların yanı sıra takva ve zühd hayatı hâsıl olur; Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin ayrıntısını bilmediği bir karşılık ve büyük sevap elde edilir.</p>
<p>Sabrın, zararları insandan uzak tutması şöyle gerçekleşir: Sab­retmek bu dünyada endişe çekmenin yükünden ve bu halin kas­vetinden, ahirette ise onların günahından ve cezasından kurtarır.</p>
<p>Buna mukabil insan sabretme konusunda zayıf kalır ve kay­gı yolunu tutarsa elde edeceği tüm menfaatleri kaçırdığı gibi her türlü zarara da müptela olur. Zira taatin meşakkatine sabret­meyen kul onları yerine getiremez. Getirse bile onu korumaya ve devam ettirmeye sabredemeyeceği için ameli hiç olup gider. Veyahut kul, masiyetten sakınmaya sabredemezse kendisini ma- siyetin içinde buluverir. Dünyanın gereksiz fazlalıklarından uzak durmaya sabredemezse bunlarla meşgul olmaya başlar. Aynı şekil­de başına gelen bir musibete sabretmeyen kul, sabretmesi hâlinde elde edeceği sevaptan mahrum kalır. Dahası sabretmek yerine o kadar çok kaygılanabilir ki kendisine verilecek karşılıktan mah­rum kalır.</p>
<p>En nihayetinde kulun başına iki musibet gelmiş olur: Birincisi, maksattan mahrum kalmak iken İkincisi, sabretmediği için sevabı ve ecri kaçırmaktır. Dolayısıyla hem hoşuna gitmeyen bir şeye maruz kalmış hem de sabretmekten mahrum kalmış olur. Bu manada “Bir musibete sabretmekten mahrum kalmak, musi­betin kendisinden daha şiddetlidir.” denir. O hâlde mevcut olanı yok edip götürdüğü gibi kaçıp gideni de geri getiremeyecek olan bir şey için üzülmenin ne faydası var! Bunlardan birini kaçırsan bile en azından diğerini kaybetme.</p>
<p>Hz. Ali’nin şu kelamı, az lafızla çok anlam ifade eden sözler­dendir: “Şayet başına gelenlere sabredersen Allah’ın takdir etmiş olduğu şey gerçekleşir ve sevap kazanırsın. Yok, sabretmez ve en­dişelenirsen Allah’ın takdiri yine gerçekleşir ama sen günahkâr olursun.”<sup>15</sup></p>
<p>Kanaatimce meselenin özü şudur: Kalbi alışılmış şeylerden uzak tutmak; Allah Teâla ya hâlisâne tevekkül etmek, işleri düzenlemeyi bırakmak ve iç yüzünü bilmediğin için işleri Allah Teâlaya havale etmek suretiyle nefsi [kalpte] yer edinmiş âdetler­den koparıp atmak; nefsi öfkeden ve kaygıdan alıkoymak -ki nefis bunları çok ister- ve nefsi rıza ile dizginlemeye zorlayıp her ne kadar nefret etse de ona sabır şerbetini içirmektir. Bütün bunlar gerçekten de aci bir iş, zor bir ilaç ve ağır bir yüktür ama aynı za­manda sağlam bir tedbir ve dosdoğru bir yoldur. Böyle yapılması durumunda övgüye layık bir akıbet ve mutlu mesut haller kulu beklemektedir.</p>
<p>Evladına karşı şefkatli davranan zengin bir baba düşün. Şayet bu baba yavrusunun yediği bir hurmayı ya da elmayı bozulmuş olduğu için elinden alsa, yavrusunu kendisine sert davranan bir öğretmene teslim etse, çocuğunu gün boyu yanında tutup onun canını sıksa veyahut onu bir hacamatçıya götürse ve hacamatçı evladının canını yakıp onu endişelendirse ne düşünürsün! Yaban­cılara dahi bol bol ikramda bulunan babasının, evladının elinden yiyeceği almasını bir cimrilik olarak mı görürsün! Yoksa elindeki her şeyi evladı için saklayıp biriktiren bu babanın hareketi sence çocuğunu zelil kılmak için midir? Ya da baba çocuğunu sevme­diği için böyle davranarak onu yormak ve ona eziyet etmek mi istemiştir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zira evlat babası için gözünün nuru, kalbinin meyvesidir. Evladının üzerine rüz­gâr esse bile babasına ağır gelir. Durum kesinlikle böyle değildir. Bir baba evladı adına iyi olanın bu olduğunu bildiği için böyle davranır ve yine baba bilir ki evladı bu şekilde az bir yorulmayla büyük bir hayra ve menfaate ulaşacaktır.</p>
<p>Peki işini seven, insanlara tavsiyelerde bulunan ve mesleğinde uzman olan bir doktora ne dersin? Eğer bu doktor susuzluktan artık ciğerleri yanan, bitkin düşmüş bir hastaya su vermek yerine, hastanın nefsinin ve tabiatının zorlandığı, tadı kötü olan bir ilaç içirse sence bunu hastaya düşman olduğundan ötürü ve ona ezi­yet etmek için mi yapmaktadır? Asla! Aksine hastanın iyiliği için böyle yapmaktadır. Zira doktor çok iyi bilmektedir ki hastanın bir anlık ihtiyacını karşılamak aslında onun hayatını tehlikeye sokacak ve belki de ölümüne neden olacaktır. Hastaya su verme­mesi aslında hastanın iyileşmesi ve hayatta kalması içindin</p>
<p>O hâlde şimdi Allah Teâlâ’nın senden bir ekmeği ya da bit miktar parayı esirgediğini düşün. İyi bilmelisin ki Cenab-ı Allah senin istediğin şeye sahiptir ve istediğin şeyi sana ulaştırmaya kâdirdir. Cömertlik ve ihsan O’nun sıfatlardır. Allah senin hâlini de bilmektedir, zira O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O&#8217;nun için ne yokluk ne acizlik ne bir şeyin gizli kalması ne de cimrilik söz ko­nusudur. Allah Teâlâ tüm bu eksikliklerden münezzehtir. O, zen­ginlerin en zengini, kudreti olanların en kudretlisi, bilginlerin en bilgini ve cömertlerin en cömerdidir. O hâlde hakiki olarak şunu bil ki Allah’ın senden bir şey esirgemesi senin iyiliğin içindir. O, senin için iyi olanı seçmiştir. Zaten Allah Teâlâ, “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 2/29) buyurmuş­ken aksi nasıl söz konusu olabilir ki!</p>
<p>Kendisini sana tanıtan (yani sana marifetullah nimetini ve­ren) Allah’ın senden bir şey esirgemesi nasıl mümkün olabilir ki! Dünyadaki bütün nimetler Onu tanımanın yanında yok hük­mündedir.</p>
<p>Meşhur bir hadiste geçtiği üzere Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şefkatli bir çobanın, uyuz hastalığı bulunan yerlerden develeri­ni koruduğu gibi ben de dostlarımı dünya nimetlerinden koru­rum.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>O hâlde Allah seni zorlu bir imtihana sokmuş ise iyi bil ki bunu seni sınamaya ve imtihana sokmaya muhtaç olduğu için yapmamaktadır. Allah senin hâlini bilmekte ve güçsüzlüğünü görmektedir. O, sana karşı son derece merhametli davranır. Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırla: “Allah’ın kuluna karşı merhame­ti, müşfik bir annenin evladına karşı olan merhametinden daha fazladır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Eğer bunu anlarsan bilirsin ki Allah, başına gelen bu kötü olayı senin iyiliğin için yaşatmıştır. Bu iyiliğin ne olduğunu sen bilmesen de Allah bilir. Bu anlamda insanlar arasında en fazla belaya maruz kalan kişilerin, Allah’ın sevdiği ve seçtiği dostlan olduğunu görürsün. Hz. Peygamber buyurur ki “Allah bir toplu­luğu severse onları belaya uğratır.’<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[18]</sup></a> Yine Efendimiz (sav) “İnsan­lar arasında en fazla belaya maruz kalanla peygamberlerdir. On­lardan sonra şehitler gelir. Ardından da derecelerine göre üstün olanlar sıralanır.’ buyurmaktadır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[19</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ’nın dünya nimetlerini senden esirgediğini ya da sana çok fazla musibet ve bela verdiğini görürsen bil ki O’nun nezdinde kıymetlisin ve O’nun katında üstün bir yere sahipsin. Böyle yapmakla Allah seni dostlarının yoluna girdirmektedir. Şüphesiz ki Allah senin hâlini görmekte olup dünya nimetlerini senden esirgemeye ihtiyacı yoktur. Zira &#8220;Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altında­sın.” (Tûr 52/48) buyuran O’dur. Dahası, iyiliğini gözettiği, ecrini ve sevabını artırdığı ve kendi katında değerli insanların konum­larına yükselttiği için Allah Teâlâ’nın sana lütufta bulunduğunu bilmelisin. Göreceksin ki senin için nice övülen sonuçlar ve nice kıymetli nimetler hasıl olacak Lütfü ve keremiyle muvaffak kıla­cak olan yalnızca Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:185-198</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>12.</sup>Bu hadisin aslı bulunamamıştır.</p>
<p>13.Ebubekir Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, <em>el-ÂhAd vel-mesAni,</em> dik Bâsim el Cevâbira (Arabistan: Dâru’r-râye, 1991), 2806; Beyhakî, <em>-Şu ‘ab,</em> 1144.</p>
<p>14.Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 22/320; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dimaşk, </em>21/59.</p>
<p>15.İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 9/139.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[16]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/10; İbn Ebud-Dünyâ, <em>et-Tevâzu vel- hamûl,</em> thk. Muhammed Abdülkadir Atâ (Lübnan: Dâru’l-kütübi’l-il- miyye, 1989), 9; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 61/59.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[17]</sup></a> Buhâri, <em>d-CAmius-sahîh,</em> 5999; Müslim, <em>el-Câmius-sahîh,</em> 2754.</p>
<p>18.Tirmizi,es Sünen,2396;İbn Mace,es Sünen,4031</p>
<p>19.Hakim,el Müstedrek,1/40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[</sup></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[gönül zenginliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Helâl]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27886</guid>

					<description><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl &#160; Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,[1] ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;[2] Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a> ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, değildir. Lâkin zenginlik, gönül tokluğudur,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> Yani kalbin kanaat ile zengin olmasıdır.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Zenginlik, mal ve paraya karşı ihtiyaçsız olmaktır; malı tutup saklamak değil. Bir şeye muhtaç olduğun vakit, bu dilenciliktir, zenginlik değil. Nitekim Allah&#8217;ın dışında her­kes fakirdir. &#8220;Zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a> Ancak kişi, kendisini O&#8217;nun varlığında (O&#8217;nda) gördüğünde, &#8216;O&#8217;ndan başkasına ihtiyaç duymaz. Kendi ihtiyaçlarını &#8221;O&#8217;nun hazînesinde gördüğünde, onları talep etmekten de müstağni olur. Zîra her şey vaktinde tahakkuk eder; yani her şey bir vakte bağlıdır. Eğer vakti gelmediyse, ne kadar talep ve istekte bulunursa bulunsun, arzusuna erişemez. Ama eğer vakti geldiyse, gök ve yer ehli onu def etmek için ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu dervişin boğazındaki tek bir nefesi bile erteleyemez.</p>
<p>Rızık mukadderdir, fazlasını isteyen sensin. Vakti mu­ayyendir; önce isteyen yine sensin.</p>
<p>Nitekim bu kimsede ihtiyaçsızlık hâli âşikâr oldu. Fakat malı olan bir kimse, mal talep ettiği vakit onun kulu olur ve malı bulduğu zaman onu ele geçirmek için zahmet ve acıya dûçâr olur. Onu elinde tutup sakladığında, elinden almamaları ve eksiltmemeleri için kaygı ve korku içinde kalarak titrer ve endişeye kapılır. Öte yandan, malı har­cayınca ağlayıp inler. Elinden gittiğinde, üzüntü ve hasret çeker ve âhirette de malının tutsağı olur. Eğer o mal helâl ise hesabı vardır; haram ise azâbı vardır. O malın her bir hissesini talep etmesinin neticesinde, kaç bin zarar ve ziyân meydana gelir. Zîra bu malı tahsil etmenin meşguliyeti sebebiyle zikir, fikir, gayb ve din makamlarının yolundan geri kalır. Şayet gönül zenginliğine ermiş olsaydı, bu kadar mahrumiyet ona nasip olmazdı ve bu kadar acı çekmezdi. Böylelikle, mal hırsının mihnetinden âzâde olurdu.</p>
<p>Bu hadîs, eğer seni mal toplama isteğinden müstağni kılıyorsa, bu senin kulaklarının gerçekten işittiğine delâlet eder. Eğer böyle değilse, bunun sebebi senin sağır oluşundur. Çünkü sağırlığın, bu hadîsi işitip amel etmene mânidir.</p>
<p>Ten kulağı, akıl kulağına gâlip gelen ve ona göre hare­ket eden bir kimsenin, &#8220;Eğer bu işi yaparsan seni sopayla döverim; eğer gereğince itaat edersen sana hil&#8217;at veririm&#8221; diyen bir zâlimin vaadine uymamasını bekleme. Zira ancak akıl kulağı, şeriatın beyanını kavrayıp tasdik edebilin Bu tasdikten rağbet (ümit) ve rehbet (korku) açığa çıkar. Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;da, rağbet eden ve korkanların amelleri üzerinde vaîd ve va&#8217;dler zikredilmiştir. &#8220;Kendilerine Allah&#8217;ın âyetleri okunduğunda, bu onların îmanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[5]</sup></a> Yani îmanın nişânı, Allah&#8217;ın âyetlerini işittiklerinde îmanlarının artmasıyla ortaya çıkar. Tevekkül ettikleri için malları her daim bereketlenir, asla eksilmez. Akıl kulağıyla işitenler, koyun kulağıyla işitenlerden daha isteklidir; daha isteksiz değildir.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah b. el-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî (ö. 243/857) -Allah ona rahmet etsin- bu dergâhın büyüklerinden ve mukarreblerindendi. Kendi devrinde ilim, verâ, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zâttı. Aslen Basralıydı. İmam Hasân-ı Basrî geleneğine<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[6]</sup></a> bağlıydı, ancak Bağdat&#8217;ta ikamet ederdi. Muhâsibî, 243 senesinde, Ahmed b. Hanbel&#8217;in vefatmdan iki yıl sonra, Bağdat&#8217;ta vefat etmişti.</p>
<p>Babası vefat ettiğinde ona yetmiş bin altın (kırmızı dinar), yani yedi yüz bin gümüş (dirhem) miras kalmıştı. Ancak Muhâsibî bu maldan bir kuruş dahi almadı. Zîra babasının mezhebi Kaderiyye idi. Muhâsibî, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) sahih bir rivâyete dayanarak şöyle dedi: &#8220;İki farklı dine (millete) mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ve ekledi: &#8220;Benim dinim başka, onun dini başka. Bu miras bana nasıl intikal eder?&#8221; Ardından şehrin yöneticisine şöyle dedi: &#8220;Bu mirası sen al. Zîra bu mal bana değil, sana geçer/&#8217;</p>
<p>Yine kendisi (Allah ona rahmet etsin) helâl olup olmadığı şüpheli bir yemeğe elini uzattığında, eli o yemeğe erişemez ve parmağındaki bir damar harekete geçerdi. Bu vesîleyle yemeğin şüpheli olduğunu anlar, onu yemekten kaçınırdı. Eğer bir kimse onun ağzına şüpheli bir lokma koyacak olsaydı, ne kadar çiğnerse çiğnesin, o lokma boğazından geçmezdi.</p>
<p>Büyük bir şeyh kabul edilen Ebû Abdullah Hafîf-i Şîrâzî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: &#8220;Bütün akval ve ahvâlde, meşâyihin beş şahsına uyunuz. Geriye kalanların hâllerini teslim ediniz.&#8221; Yani bu beş kişi dışındakilere ittibâ etmeyiniz. Bu beş kişi: El-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî, Çüneyd b. Muhammed, Ebû Muhammed Ruveym, Ebû Abbâs b. Atâ ve Amr b. Osmân el-Mekkfdir. Zîra onlar ilim ile hakîkati birleştirmiştir. Yani şeriat ilmi ile tarikat ilmini bir araya getirmişlerdir. Onlar hem ilim hem de muâmele ehlidirler.</p>
<p>Muhâsibî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bir kimse kendi bâtınını murakabe ve ihlâs ile sağlamlaştırırsa, Hak Teâlâ onun zâhirini mücâhede ve Seyyid&#8217;in (s.a.v.) sünnetine uymakla süsler.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>O asırda insanlar, bu beş kişiyi halkla zâhir ilmi diliyle konuştukları için tercih ediyorlardı. Onlar, dinleyenlerin seviyesini gözetip herkesin derecesine göre söz söylerlerdi. Böylece avam onların sözlerini yanlış anlayıp hataya düşmez. Bu şekilde herkesin seviye sine göre konuştuklarından dolayı, avam dinin gamından dışarı çıkmaz ve halk kendisini bu beş kişiyle kıyas etmez.</p>
<p>Bâtına riâyet etmekten dolayı zâhirdeki nâfileler eksik görülse bile, bu nâfilelerde kusur bulunmaz. Onlar işin so­nunu gördükleri için, ilk iş mücâhedeye ihtiyatlı bir şekilde başlarlar. Tâ ki onlara iktidâ eden müridler zarar görmesin ve sözlerinin avam için şeriata aykırı görünmemesi sağlansın.</p>
<p>Her asırda, o asrın ehli bu beş kişiye iktidâ etmeyi se­çer, Zira onların her nefesi ve her adımı hem avam hem de havâs için faydalıdır. Geri kalanı, zafer kazanmak için bir kelime söylerse onu iyi kalpli olanlar güzelce te&#8217;vil eder. Bu iyi kalpliler, geri kalanların nâfilelerinde bir gevşeklik görseler bile üzerinde durmazlar. Onları affederek, Allah&#8217;ın yüceliğinin güzelliğine Celle Celâluhû, hem şerîatte hem de tarîkatte her nefeste ve adımda daha müstakim olan diğerlerinin dinine uyar.</p>
<p>Neticede, eğer bir ulu zâtta hatâ görürsen onu görme. Eğer eksik bir kimsede doğru bir söz işitirsen, o sözü muh­kem tut. Eğer bir yerde bî-edeb bir günahkâr varsa, onun etrafında dolaşma ve kendi edebini muhâfaza et.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Senin iktidâ etmen gereken, Kitap ve Sünnettir. Her kim Kitap ve Sünnet üzere ise, sen onunla sohbet et. Sünnete muhalefet eden biriyle ne diye oturup kalkarsın!</p>
<p>Ey aziz! Bir cinsin kendi cinsiyle hemdem olması, başka bir cins ile aynı kafeste bulunmasından çok daha hayırlıdır. Zâhir düşmanla savaşmak kolaydır; asıl olan bâtın düşmanla mücadele etmektir. Zira onun maksadı îmandır.</p>
<p>Rüzgâr olma ki aşağılık kimseye doğru esme. Ateş olma ki her samanı yakma. Toprak gibi olma ki değersiz şeylerle karışma. Su gibi olma ki her bir cinsle karışma. Cömertlikte rüzgâr gibi ol ki herkese esebilesin. Şefkatte su gibi ol ki her nefse ulaşabilesin. Fakat sohbette yabanî ol ki herkesle kanşıp yüz göz olmayasın. Muhabbette ateş gibi ol ki yakabilesin.</p>
<p>Ama bu kavın in ehli, avamla hemkadem, havasla hem- demdir. Zâhidle önde beraber, ârifle hemnazardır. Ulemâ ile kal, âriflerle hâl bakımından birliktedir. Müridle talepte beraber, murâdla sevinçlidir. Şüphesiz, kimin yolu onlara düşerse öne çıkar; fakat kim onlara karşı gelirse helâk olur. Nitekim bütün ateşler, onların güneşinin yaranda soğuktur. Onların dostluğunun yokluğunda bütün nimetler acıdır. Onların gördükleri dışında bütün görülenler, tozdur. Bir kimse bir saatlik hizmetlerine nâil olsa, senelerce gayretle bulamayacağı nasibe kavuşur. Onların hâli ona akseder.</p>
<p>Onların hizmeti ve muhabbetinden azıcık nasip alan bir kimse, akranları arasında devlete nâil olur. Çünkü bu akranlar, onların hizmetinde bulunmamış ve hürmetlerinden mahrum kalmışlardır. Kâbe&#8217;ye hürmet, Kâbe&#8217;yi tâzim buyrulduğu içindir. Onların kalbindeki o hizmet gizli olduğundan dolayı Kâbe, onların gönlündeki bir zerreyi arzu eder.</p>
<p>Rûhlar âleminde mesafenin ne mânâsı olur? Zîra O&#8217;nun bahçesi olan sekiz cennet, dostlarının kalbinden akseder. Onların kalbindeki bu akse, Cebrail bile hayretle bakar. Bu azizlerin canı, letafetin kaynağıdır. Onların muhabbetine erişmek kifayetle değil, belki sırf inayet iledir. Onlara hiz­metin hil&#8217;âtmı bir kimsenin üzerinde görürsen ona hürmet et; büyük bir hazla ona hizmette bulun.</p>
<p>Bu hürmet ve hizmete erişebilmenin tevfîkini kendi adına bir inâyet say ki, Celle Celâluhû&#8217;nun fazlıyla sen de bu devletten tez zamanda feyzlenesin.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a> Herevî, bu iki râviyi tek bir kişi olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a> Buharı, <em>Sahih-i Buhârî,</em> Rikâk 15,2/569. HN: 23751.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a> Hadisin orjinalinde ve forsça metinde de “nefs” kelimesi kullanılmıştır. Türkçeye çevirirken mânâyı gönül karşıladıı için gönül şeklinde çevril­miştir.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a> “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsu­nuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” Muhammed 47/38.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a> “Müminler o kimselerdir ki, Allahın adı anıldığında yürekleri titrer, ken­dilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler,” Enfâl 8/2.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a> Kitapta Muhasibi’nin imam Haşan Basrî’nin dayısı olduğu yazılsada mu- temelen bir yazım hatasıdır. Zira Haşan Basrî Muhâsibî’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[7]</a> Hadis metni şu şekildedir: Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz. Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî</em> Ferâiz 26,2/623. HN: 25180.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[8]</a> Bu rubâyi elyazmasının haşiyesinde aynı el yazısı ile bulunmaktadır.</p>
<p>Hakk’ı felsefecilerin deliline sorma.</p>
<p>Dîni yalnızca hadîs ve Kur’ân’a sor,</p>
<p>Senin gemin şerîat, senin Nuh’un Kur’ân’dır.</p>
<p>Bu ikisi olmaksızın kurtuluşu tufanda arama.</p>
<p><em>Risâle-i Mufassala,</em> vr. 49a.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ey Ebu Zer, Çorba Pişirdiğinde&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ey-ebu-zer-corba-pisirdiginde/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ey-ebu-zer-corba-pisirdiginde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Dec 2019 13:15:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Bereket]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Zer]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdönören]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hadis: &#8220;Sizden biri, yapacağı en küçük iyiliği bile asla basit görmesin. Yapacak hiçbir şey bulamazsa kardeşini güler yüzle karşılasın. Bir et satın alırsan ya da bir tencere kaynatırsan suyunu çok katıp komşuna ondan ikram et.&#8221;(Rudani,Cem&#8217;ul Fevaid,c.6,s.124) Bu hadis-i şerifin bir başka versiyonu da şöyle, Ebu Zer hazretlerinin ağzından naklediliyor: &#8220;Dostum Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ey-ebu-zer-corba-pisirdiginde/">Ey Ebu Zer, Çorba Pişirdiğinde…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23688 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/images.jpg" alt="" width="358" height="216" /></p>
<p>Hadis:</p>
<p>&#8220;Sizden biri, yapacağı en küçük iyiliği bile asla basit görmesin. Yapacak hiçbir şey bulamazsa kardeşini güler yüzle karşılasın. Bir et satın alırsan ya da bir tencere kaynatırsan suyunu çok katıp komşuna ondan ikram et.&#8221;(Rudani,Cem&#8217;ul Fevaid,c.6,s.124)</p>
<p>Bu hadis-i şerifin bir başka versiyonu da şöyle, Ebu Zer hazretlerinin ağzından naklediliyor:</p>
<p>&#8220;Dostum Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em> bana şöyle vasiyet etti: &#8216;Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden geçir ve gerekli gördüklerine güzel bir şekilde sun!'(M.Yaşar Kandemir..,Riyazu&#8217;s Salihin Şerhi,c.2,s.396)</p>
<p>Bu hadis-i şerifi <em>Riyâzü&#8217;s-sâlihîn&#8217;de</em> okuduğumda etki­lendim, çok çarpıcı gelmişti. O tarihte <em>Mavera</em> dergisini yayınlıyorduk. Rahmetli Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören ve Akif İnanla beraber bulundu­ğumuz bir mekândı. Cahit&#8217;e bu hadis-i şerifi naklettim,</p>
<p>Hadisi o da sarsıcı buldu. &#8220;Cahit&#8221; dedim, &#8220;ben çorba pişirmesini bilmem, sen bilir misin?&#8221; &#8220;Bilirim.&#8221; dedi. O günden sonra aylar yıllar boyu, <em>Mavera</em> dergisinde öğle vakti çorba pişirdik; mıntıkanın esnafı, öğrencisi, me­murlarıyla paylaştık. Bereketli bir rızık olduğunu da göz­erimizle müşahede ettik, o sofradan aç kalkan olmazdı.Şimdi, &#8220;Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy&#8230;&#8221; sözünden maksat ne olabilir? Burada belki çorbayı bol suyla pişirmek gibi bir aşçılık marifeti de akla gelebilir. Suyunu bol koyma ifadesinin içinde zımnen belki böyle bir anlam da aranabilir. Ama birincil maksadın bu olma­klığı belli&#8230; Burada, &#8220;&#8230; suyunu çok koy ve komşularını gözet/komşularına sun!&#8221; fermanı ön alıyor. Cümle- nin mecazi derinliklerinde ufuk açıcı, insanlar arasında paylaşmayı, fedakârlığı, feragati öngören bir anlam ol- duğu fehmedilmelidir.</p>
<p>Biliyoruz ki sevgi kişiden kişiye akışan düz bir mu­habbet bağından ibaret değil. Bunun içinin doldurulma- sı lazım. Sevginin içi neyle doldurulur? Sevgi bir verme işlemidir. Sevgi insanın kendinden, zihin birikimi, mal birikimi üzerinden insandan insana bir akış hâlidir&#8230;</p>
<p>Zannetmeyelim ki, malımız verdiğimiz takdirde aza­lıyor. Bilakis, malımız verdiğimiz takdirde çoğalıyor. Ni- tekim yine hadis-i şerifi hatırlayalım: &#8220;Bir kişinin doy- duğu ile iki kişi, iki kişinin doyduğu ile dört kişi doyar.&#8221; Yeri geldikçe temas edeceğimiz hadis-i şeriflerden biridir bu&#8230; Verdikçe malımız azalmaz, çoğalır.</p>
<p>Vermediğimiz, kendimize sakladığımız mal bizi bencilliğe götürür. Bencillik hasede müncer olur. Haset, ben- de yoksa sende de olmasın demektir. Hâlbuki cömertlik ve sahavet, bende var, sende de olsun demeye varır. Ben- de var, sende de olsun diyebilmek için, çorbanın suyunu bol koymak lazım. Çorbanın suyu bol konulduğunda belki gıda değeri azalmış görünebilir. Ama bir başka hadis-i şerif bizi uyarıyor: &#8220;Bir kişinin doyduğu ile iki kişi de doyar.&#8221; Demek ki vermekten çekinmemek gerekiyor.</p>
<p>Bereket salt çokluktan ibaret bir olay değil. Bereket az da olsa elimizde bulunan nesnenin çok kişiye yetebilme özelliğidir. Mal çok olabilir, çorbamız çok olabilir fakat paylaşmadığımız takdirde o çorbanın bereketi ol­maz. Bereketi olmadığı zaman -buraya dikkat- çorbayı ne yapıyoruz? Çöpe atıyoruz. Orada bereket olur mu?</p>
<p>Hadis-i şerifin diğer bir veçhesi komşuluk hukukunun hatırlatılmasında ortaya çıkıyor. Peki, komşu kim? Bir gün Hz. Aişe validemiz Resulullah&#8217;a soruyor: &#8220;Komşu­larımdan birine bir hediye vermek istiyorum, hangisine vereyim?&#8221; Resulullah da, &#8220;Kapısı sana yakın olana ver.&#8221; diyor. Böylece komşunun yakın komşu ve uzak komşu olarak ayrılabileceğini görüyoruz. Yakın komşu, kapı­sı bize yakın olan, mahallemizin içinde bulunan; uzak komşularımız ise mahallemizin dışında, giderek kentimizin dışında, giderek ülkemizin dışında olan komşu­lar. Demek ki buradan, komşularımızı da yakın kom­şumuzdan başlamak suretiyle, halka halka genişleterek sınır ötesi komşularımıza kadar ulaşabiliyoruz. Onların Müslüman olup olmaması da önem taşımıyor. Salt kom­şu olmak yeterli sayılıyor.</p>
<p>Sonuçta şunu söyleyebiliriz: Bu hadis-i şerif, bize ya­pamayacağımız bir şey öngörmüyor. Ne diyor: &#8220;&#8230;çorba­nın suyunu çok koy&#8230;&#8221; Şunu söylemiyor: Çorba pişirdi­ğinde iki kap pişir, bir kabını da komşuna ver, demiyor. Resulullah&#8217;ın bütün sözleri gibi bu sözü de bir icaz ha­rikası. Bizi üstesinden gelemeyeceğimiz bir külfetin al­tında bırakmıyor. Çorbanın suyunu çok koymakla elde olanı nasıl paylaşabileceğimizi gösteriyor. Bir de kom­şu kavramının içeriğini&#8230;</p>
<p>Rasim Özdönören &#8211; Hadislerin Işığında Hz.Muhammed,syf.102-104</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ey-ebu-zer-corba-pisirdiginde/">Ey Ebu Zer, Çorba Pişirdiğinde…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ey-ebu-zer-corba-pisirdiginde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dini ve Ruhi Bağlamda &#8216;Borçlu Olma Kavramı&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dini-ve-ruhi-baglamda-borclu-olma-kavrami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dini-ve-ruhi-baglamda-borclu-olma-kavrami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 13:10:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dini ve Ruhi Bağlamda 'Borçlu Olma Kavramı ']]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[S. Muhammed Nakib El-Attas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Borçlu olma kavramı, dinî ve ruhî bağlamda nasıl açıklanabilir?; yani “Borcun mahiyeti nedir?&#8221; ve “Borç kimedir?” soruları nasıl cevaplanabilir? Cevabımız, kendisini varlık alanına çıkardığı ve varlığını idame ettirdigi için insan Allah&#8217;a, yani Yaratıcı’sına ve Rezzak’ına borçludur. Insan bir zamanlar hiçbir şeydi ve yoktu; şimdi ise mevcuttur. &#8220;Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dini-ve-ruhi-baglamda-borclu-olma-kavrami/">Dini ve Ruhi Bağlamda ‘Borçlu Olma Kavramı’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22054" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/sevgi.jpg" alt="" width="599" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/sevgi.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/sevgi-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/sevgi-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 599px) 100vw, 599px" /></p>
<p>Borçlu olma kavramı, dinî ve ruhî bağlamda nasıl açıklanabilir?; yani “Borcun mahiyeti nedir?&#8221; ve “Borç kimedir?” soruları nasıl cevaplanabilir? Cevabımız, kendisini varlık alanına çıkardığı ve varlığını idame ettirdigi için insan Allah&#8217;a, yani Yaratıcı’sına ve Rezzak’ına borçludur. Insan bir zamanlar hiçbir şeydi ve yoktu; şimdi ise mevcuttur.</p>
<p>&#8220;Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mü&#8217;minun,12,14)</p>
<p>Kökeni üzerinde ciddi olarak düşünen bir insan, hem kendisinin bir süre önce mevcut olmadığını hem de hâlihazırda mevcut tüm insanların bir zamanlar mevcut olmadıkları gibi şu anda mevcut olacaklarını önceden bilmediklerini fark edecektir. Aynı durum, insan varolan beri her asırdaki insanlar için geçerlidir. Bu yüzden, doğaldır ki bu şekilde samimi olarak düşünen kişi, kendi yaratılışı ve varlığı için hissettiği borçluluk duygusunun anne-babasına yöneltilemeyeceğini sezgisel olarak bilir.</p>
<p>Zira anne-babasını da aynı Yaratıcı ve Rezzak tarafından aynı sürece tâbi tutulduğunu pekâlâ idrak eder. Insanın bir kan pıhtısından şu anki olgun ve mükemmel duruma ulaşmasını sağlayan büyüme ve gelişimine kendisi sebep olmamıştır. Aciz bir cenin halindeyken bilinçli olarak büyümesini ve gelişimini sağlaması şöyle dursun, olgun ve mükemmel hale geldiğinde bile görme, işitme ya da başka duyularını yaratma gücü olmadıgını da bilir.</p>
<p>Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.“ (Araf,+72)</p>
<p>Sırât-ı müstakîm üzere olan insan, kendi özünün yani ruhunun henüz insan olarak varolmadan önce bile Allah’ı Rabbi olarak zaten kabul etmiş olduğunu idrak eder; bundan dolayı, böyle bir insan Yaratıcısını, Rızıklandırıcısını ve Koruyucusunu tanır.</p>
<p>Yaratılmaktan ve varlık alanına çıkarılmaktan doğan borcun mahiyeti o kadar muazzam bir meblağ tutmaktadır ki yaratıldığı ve varlık verildiği an insan, zaten tam bir hüsran halinde bulunur. Çünkü kendisi gerçekten de hiçbir şeye sahip değildir ve görür ki kendi hakkında, kendindeki ve kendinden meydana gelen her şey, Mâlikü’l-Mülk olan Yaratıcı’ya aittir. Kur an da bunu destekleyen ifadeler vardır: Insan gerçekten hüsran içindedir.&#8221;(Asr,2)</p>
<p>Insan, kendisinin bizatihi bu borcun aslı olduğu gerçeğini idrak etmesi hariç, borcunu &#8216;ödemek’ için kesin olarak hiçbir şeye malik olmadığına göre, borcunu kendisiyle &#8216;ödemeli’, yani kendisini mutlak olarak kendi ‘Malik’ine &#8216;döndürme’lidir. Insanın bizatihi kendisi, el-Malik’e geri verilecek olan borçtur. “Borcun geri verilmesi’nin anlamı, insanın kendisini Rabbi’nin ve Efendisi’nin hizmetine vermesi; yani kendisini O’nun önünde alçaltmasıdır. Bundan dolayı, doğru yol üzere olan insan, samimi ve bilinçli olarak Allah’ın emir ve yasaklarını, hükümlerini yerine getirmek ve O’nun şeriatının ilkelerini yaşamak için Allah yolunda kendisini kul yapar.</p>
<p>Yukarıda işaret edilen &#8216;geri döndürme&#8217; kavramı, dinin kavramsal yapısında dahi açıktır. Çünkü din, sırası geldiğinde ayrıntılı olarak ele alacağımız gibi aslında, “insanın aslî doğasına geri dönüş’ anlamına gelebilir ve gelmektedir. Burada ’doğa’ kavramı, insanın varlığının fizikî yönüne değil, tamamen ruhî yönüne işaret eder.“ Ayrıca, belirtmeliyiz ki, Kur’ân’daki “Dönüş sahibi olan (yagmur yağdıran) göge“(2) ayetinde yer alan ve “yağmur olarak tefsir edilen kelime, rec&#8217;kelimesidir ve kelime anlamı itibariyle &#8216;geri dönüş&#8217; anlamına gelir.&#8221;(3) Rec&#8217;kelimesinin yağmur olarak tefsir edilmesinin sebebi, Allah’ın yağmuru tekrar tekrar döndürerek göndermesidir. Rec&#8217;,hayır, fayda ve kazanç anlamında hayırlı geri dönüşe işaret eder. Dolayısıyla rec&#8217;, yukarıda işaret ettiğimiz hüsranın zıttı ya da karşıtı olan ve kazanç(4) anlamına gelen rebah ile bu yönüyle eş anlamlı olarak kullanılır.</p>
<p>Evvela, dinin yukarıda açıklamadığımız temel anlamlarından birinin mükerrer yağmur, yani tekrar tekrar dönüp duran yağmur olduğunu burada belirtmemiz gerekir. Dolayısıyla, burada dinin tıpkı bu tür bir yağmur gibi hayır ve kazanca (rebah) işaret ettiğini anlıyoruz. Insanın borcunu &#8216;geri ödemek’ için kendisini Allah’a, yani Malik’ine döndürmesi gerektiğini söylediğimizde, bu, insanın &#8216;kendini döndürmesi’nin tıpkı tekrar tekrar dönen yağmur gibi insan için bir kazanç olması dernektir.(5)</p>
<p>Kim kendisini kul yaparsa kazanır&#8221;(6)</p>
<p>“Kendisini kul yapar” (dâne nefsehu) ifadesi, “kendisini (hizmete) verir” ve dolayısıyla yukarıda açıklandığı gibi “kendisini (Malik’ine) geri döndürür” anlamına gelir.(7) Aynı şekilde, Hz. Peygamber’in şu sözleri de ayın anlama işaret etmektedir:</p>
<p>Akıllı kişi, kendisini kul yapan (dane nefsehu) ve ölümden sonra olacaklar için amelde bulunandır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ölümden sonra olacak şeyler”, mükâfat, yani kazanç şeklinde hayırlı geri dönüş anlamında hayır sayılacak şeylerdir. Bu hayırlı dönüş, toprağa can verip, topraktan neşv ü nema bulacak hayat için faydalı inkişafa sebep olmak suretiyle topraga bereket getiren tekrar tekrar yağan yağmur gibidir. Yağmur olmadığında ölü olacak topraga yağmurun hayat vermesi gibi, din de onsuz adeta &#8216;ölü olacak’ insana hayat verir. Aşağıdaki âyetler bu durumun çok güzel bir temsilidir:</p>
<p>&#8220;..Allah&#8217;ın gökyüzünden indirip, onunla ölü olan arzı dirilttiği yağmurda&#8230;“(Bakara,164)</p>
<p>Kendisini Rabbi&#8217;ne ve Efendisi’ne döndüren, Allah&#8217;ın emir ve yasaklarına, şeri hükümlerine boyun eğen ve bunlara uygun şekilde amelde bulunan insan mükâfatlandırılacak ve Allah&#8217;ın Kur’ân’da bildirdiği gibi kazanç şeklinde bir geri dönüş olan karşılığını misliyle alacaktır:</p>
<p>&#8220;Verdiginin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah&#8217;a güzel bir borç (karzan hasenen) verecek (yukrizu) yok mu?&#8221;(Bakara,245)</p>
<p>Burada dikkat etmemiz gerekir ki karazadan türetilen ve “borç verme’ (yukrizu) anlamında kullanılan karz fiili, &#8216;borç’ (deyn) olarak tabir edilen şeyle aynı çağrışımı taşımaz; zira borç (deyn) sadece insan için kullanılabilir. Buradaki borç, aslında, “Allah’ın mülkü olan ve O’na geri verilmesi gereken şeyin, Allah&#8217;ın şimdi bizden istemesi üzerine geri döndürülmesi” anlamına gelir. Insan, Allah’ın mülküdür ve insanın varlığı kendisine sadece geçici bir süre için “ödünç verilmiştir&#8217;. Diğer yandan, insan için kullanılan &#8216;güzel borç’ (karzen hasenen) ifadesi, mecâzî bir anlama sahiptir, bu yönüyle insanın “Allah’a kulluk yapması” Ve insanın hayırlı amelleri anlamına gelir&#8230;</p>
<p>S. Muhammed Nakib El-Attas &#8211; <em>İslam Metafiziğine Prolegomena,s.48,51</em></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Dönüş kavramı aynı zamanda geçmişe, yani geleneğe dönüş anlamında uvvı&#8217;de kelimesiyle de ifade edilir. Dolayısıyla, adet ya da örf olarak din anlamına da gelir. Bu anlamda din, Hz. Ibrahim’in geleneğine geri dönmek anlamına gelir. Bu bağlamda bkz., yukarıda s. 47 ve aşağıda 5. 53-57. Belirtmeliyiz ki &#8216;gelenek’ ile insanlık tarihinde ve kiütüründe ortaya çıkıp gelişmiş ve kaynağı insan zihninde olan türden bir gelenek kastedilmemektedir; bilakis Allah’ın Peygamberlerine ve Elçilerine vahyettiği ve emredip öğrettiği şey kastedilmektedir ki, bu Peygamberler, her ne kadar tarihte art arda fakat kesintili dönemlerde ortaya çıkmış olsalar bile aktardıkları ve tâbi oldukları şeyi sanki kesintiye uğramamış bir gelenek içinde tecessüm eden bir şeymiş gibi aktarırlar ve ona uygun bir şekilde davranırlar.</p>
<p>2 et-Târık (86): 11, IA, c. 8: 120/ sütun 2. 10<br />
3-Burada tanımlanan kavramla Kur&#8217;ân’da insanın Allah’a geri dönüşüne atfen reca fiilinin farklı biçimlerde kullanımı arasında yakın bir ilişki vardır.</p>
<p>4 LA, c. 2: 442/sütun 2-445/sütun l.</p>
<p>5 Hak din, ölü olan bir bedene hayat verir, tıpkı “Allah’ın gökyüzünden indirip, onunla ölü olan arzı dirilttiği yağmur” gibi. Bkz., el-Bakara (2): 164.</p>
<p>6 LA, c. 13: 167/ sütun 1. Bu hadiste kullanılan kelime, rebah mastarından türeyen rebihadır.</p>
<p>7 Burada açıkça işaret edilen kişi. Yaratıcısı, Rahmân ve Rahim olan Allah&#8217;a olan borca konu şeyin bizatihi kendisi olduğunu fark ettikten sonra, kendisini O&#8217;nun kulu yapan ve dolayısıyla kendisini hakiki Rabb’ine &#8216;döndüren’ insana işaret edilmektedir:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dini-ve-ruhi-baglamda-borclu-olma-kavrami/">Dini ve Ruhi Bağlamda ‘Borçlu Olma Kavramı’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dini-ve-ruhi-baglamda-borclu-olma-kavrami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Kullarına Lutufkârdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Dec 2018 12:17:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Kullarına Lutufkârdır]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Lütfü]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Rızık Vermesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şu'ra 19.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21047</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah kullarına lutufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.(Şu&#8217;ra 19.) “Allah kullarına” son derece “lutufkârdır,” onlara akıl ve havsalalarının ulaşamayacağı nisbette lutuf ve ihsanlarda bulunur, “dilediğini rızıklandırır.” Lutuf ve ihsanı bütün kullarına şamil olup yine de bazı kullarına bir takım özel lutuflarda bulunur. “O kuvvetlidir,” ezici güç sahibi olup her şeye üstün gelendir. “Güçlüdür” hiç yenilgiye uğramayan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/">Allah Kullarına Lutufkârdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/7830-ardali-rizik-8778-950px.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21068 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/7830-ardali-rizik-8778-950px-300x206.jpg" alt="" width="300" height="206" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22128 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg" alt="" width="393" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 393px) 100vw, 393px" /></a></p>
<p>Allah kullarına lutufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.(Şu&#8217;ra 19.)</p>
<p>“Allah kullarına” son derece “lutufkârdır,” onlara akıl ve havsalalarının ulaşamayacağı nisbette lutuf ve ihsanlarda bulunur, “dilediğini rızıklandırır.” Lutuf ve ihsanı bütün kullarına şamil olup yine de bazı kullarına bir takım özel lutuflarda bulunur. “O kuvvetlidir,” ezici güç sahibi olup her şeye üstün gelendir. “Güçlüdür” hiç yenilgiye uğramayan ulu ve yücedir.</p>
<p>Allah Teâlâ zâtı itibariyle iyi olup, kullarına son derece iyilik edendir. Her çeşit lutuf ve ihsanını onlara akıl, hayal ve havsalalarının ulaşıp idrak edemeyeceği şekilde akıtır.</p>
<p>Bu derin mânâ “latîf” kelimesinden alınmadır. Bu kelime mübâlağa kalıplarından olup nekre oluşu da ayrıca mânâyı zenginleştirmektedir. “Akıl ve havsalanın ulaşmayacağı lutuf ve ihsanlar” mânâsı ise bizzat “latîf” kelimesinin ihtiva ettiği lutuftan elde edilmiştir. Zîrâ “lutuf” derin ve derûnî bir tarzda iyilik ve faydayı ulaştırmaktır.</p>
<p>“Dilediğini rızıklandırır.” Rızıklandırmayı dilediğini dilediği gibi rızıklandırır.Bunun tabiî bir sonucu olarak lutuf, ihsan ve nimetlerle bezemenin yanısıra, onun yüce hikmetine mebni olarak irâdesinin gereği üzere ayrıca kullardan her birine ayrı bir çeşit lutuf ve ihsanda da bulunmaktadır. Bu ihsanların cinslerinin genel, çeşitlerinin özel oluşu arasında her hangi bir çelişki de yoktur.</p>
<p>Yani Allah’ın dilemesiyle tahsis edilen şey, iyilik çeşidi ve sınıfıdır. Bu durum, iyilik cinsinin bütün kulları kapsar mâhiyette oluşuna engel değildir. “İbâd” kelimesinin Allah’a râci olan zamire muzaf oluşu da bunu ifâde etmektedir. Bu lutuf ve ihsanların bir yönüyle umûmî, diğer bir yönüyle husûsî oluşu arasında bir çelişki yoktur. Allah Teâlâ bütün kullarına iylik etmektedir. Ancak bu, her çeşit ve her sınıf iyiliğin bütün kullara eşit seviyede ulaşacağı anlamına da gelmez.</p>
<p>Zîrâ iyiliklerin kullara ulaşması muhtelif seviyelerde ve değişik değişiktir. Bunda büyük ilâhi hikmetler vardır. Şâyet bütün kullara bütün nimetler aynı şekilde ulaşmış olsa, bu sefer üstün olanla düşük olan arasında bir fark kalmayacaktır. Bilakis Allah’ın iyilik ve lutfu kullara belli hikmetlere bağlı olarak farklı şekillerde dağıtılmaktadır. Bu da kullardan birine bir çeşit, diğerine başka bir çeşit nimet tahsis edilmekle gerçekleşmektedir. Bu sûretle kullardan her biri diğerine onda olan nimetten ötürü müracaat etmekte, bu şekilde durumları bir düzen içine girip maişet sebepleri de tamam olmakta, dünyaları düzelip mamur bir hayat oluşmaktadır. Bunun sonucu olarak da âhiret mutluluğunu kazanmak için zaman bulmaktadırlar. Bazıları bu bölüme “Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” şeklinde bir mânâ vermişlerdir. Çünkü Kur’an âyetleri birbirini tefsir etmektedir.</p>
<p>“O kuvvetlidir.” Kudreti zâhir olup her şeye hükümran olandır. Bu durum Allah’ın tüm kullarına olan lutuf ve ihsanına uygundur. Kuvvet aslında bünyenin sert, dayanıklı ve mukavemetli olması demektir. Allah hakkında böyle cismânîlikler muhal olduğundan bu durum Allah’ın kudretine hamledilmiştir. Çünkü kudret de kuvvetin bir sonucudur.</p>
<p>“Güçlüdür.” Hiç yenilgiye düşmeyen ulu ve yüce varlıktır. Bu durum, Allah’ın dilediklerine dilediği şeyleri tahsis etmesine uygun düşmektedir. Bazı büyükler şöyle demiştir: Allah’ın kullarına olan lutuf ve ihsanı, insanları vasıtasız olarak feyz-i ilahîyi kabûle müsaid olarak ahsen-i takvim ve selim fıtrat üzere yaratması ve onlara vuslat için cezbe lutfunda bulunmasıdır. Yine Yüce Allah, kullarına lutuf ve ihsanda bulunarak onları şeytana, nefsânî arzulara ve dünyaya değil de kendine kul yapmıştır.Allah Teâlâ, “O kullarına latiftir” buyruğuyla;</p>
<p>Âbidlere: “–Allah sizin riya ve tekellüflü olan ahvalinizin kapalı taraflarını ve iç yüzünü bilir. Artık sahip olduğunuz haller ve amellerle gururlanmayın” diye, nida etmektedir.</p>
<p>Asilere: “–Allah’ın rahmet ve ihsanından ümidsiz olmayın” diye söylemektedir.</p>
<p>Fakirlere: “Allah size de lutuf ve ihsanda bulunacak, sizi açlıktan öldürmeyecektir.</p>
<p>Allah kâfirlere bile lutuf ve ihsanda bulunuyor ki müminlere neden ihsanda bulunmasın” diye hitap etmektedir.</p>
<p>Şâir der ki:</p>
<p>Yeryüzü bütün genişliği ile onun sofrasıdır.</p>
<p>Bu hân-ı yağmadan dost da alır, düşman da.</p>
<p>Yine Cenâb-ı Hak zenginlere de:</p>
<p>“Biliniz ki Allah sizin mal toplamanızı da ve topladığınız tüm mallardaki muamelelerinizi de bilir” diye hitap etmektedir.</p>
<p>Allah’ın kullarına olan lutuflarından biri, onları lutuf sıfatına mazhar kılması ve latif olduğunu onlara bildirmesidir. Allah’ın lutuf ve keremi olmasaydı kullar Allah’ı bilemez ve tanıyamazlardı. Yine Allah lutuf ve keremiyle onların esrarını irfan nurlarıyla süslemiş, onlara ayan beyan keşif ve kerametler ihsan etmiştir.Fusûl’da gelmiştir ki; “latîf”in birkaç anlamı vardır. Birincisi şefkattir. İmam Kuşeyrî buyurmuştur ki: Lutuf yetecek kadar olandan fazlasını vermesi,yapabileceğinden daha azını emretmesi/istemesidir. İkincisi dengeli ve ölçülü olmaktır.</p>
<p>Üçüncüsü ise kişinin onun kaza ve kaderine ulaşmasını engellemek, ‘ne?’ ve‘nasıl?’ın onun dergâhına girmesini engellemek için örtücü/gizleyici olmaktır.</p>
<p>Şâirin ifâdesiyle:</p>
<p>Bir kimse “nasıl” ve “niçin”den söz edemez,<br />
Ki yaratılış hâdiseleri “nasıl” ve “niçin”in ötesindedir.<br />
“Niçin” deme, “niçin” kadere yenilmiştir.<br />
“Nasıl”dan da söz açma, “nasıl” da kaza okuyla yok olmuştur.</p>
<p>Muvazzah’ta şöyle gelmiştir: Latîf; kapalı ve anlaşılması zor işleri ilimle bilen,âşikâr günahlardan hilimle kaçınandır.Keşfü’l-esrâr’da denilir ki: Latîf; nimeti kendisine verir gibi vermek, şükrü ise köleden istediği kadar istemektir.</p>
<p>Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ öyle latif bir zâttır ki kulların kafaları karışmasın diye âhirette onlara günahlarını unutturur. Ebu Seyid el-Harraz (k.s.) şöyle demiştir.Allah kullarına çok latiftir lutufkardır. Zâhir ve bâtında mevcuddur. Bütün eşya onunla kaimdir. Ancak onun zikri kalbe bazen düşer bazen kaybolur ki kul bu sayede her an ona muhtaç olduğunun farkında olsun.</p>
<p>Cafer Sadık (r.a.) şöyle demiştir. Allah’ın kullarına lutufkâr oluşu onları helâlinden rızıklandırıp duruma göre bu rızkı taksim etmesidir. Yani Allah Teâlâ seni helâl ve temiz şeylerle peyderpey rızıklandırmış, bunu bir kerede takdim ederek: “Al ne hâlin varsa gör!” dememiştir.</p>
<p>Ali b. Mûsâ şöyle der: Allah’ın kullarına lutufkâr oluşu kulların amellerine kat kat ecir vermesidir.</p>
<p>Cüneyd (k.s.) der ki: Allah kendi dostlarına lutufta bulundu da onlar Allah’ı bildiler.Şâyet düşmanlarına da aynı lutufta bulunsaydı onu inkâr etmezlerdi. Allah’ın kullarına lutufkâr oluşu, kulların iyilik ve güzelliklerini yayıp günah, ayıp ve kötülüklerini örtmesi olarak da yorumlanmıştır.</p>
<p>Bazıları şöyle dediler: O lutuf sahibidir, senden belli ve sınırlı ibâdetler ister fakat sana ebedî mükâfatlar verir. Allah hem lutufkâr hem de kahredicidir. Onun lutfu ile Kâbe ve mescidler inşâ ederler, onun kahrı yüzünden kilise ve puthâneler yaparlar.</p>
<p>Bazıları onun tevfîki sebebiyle lutuf yolunda ilerler, bazılarıysa yardımını kesmesi muktezasınca kahır yolunda yürürler.</p>
<p>Yıllardır ezan okuyan bir müezzin vardı. Bir gün minâreye çıktı, gözü Hıristiyan bir kadına ilişti ve ona âşık oldu. Minâreden inerek evinin kapısına gitti ve durumunu ona anlattı. Kadın ona: “Eğer iddiân doğruysa ve eğer gerçekten âşıksan beline zünnâr bağlaman gerekir” dedi. O bedbaht, bu kadının ihtirasıyla Hıristiyan zünnârını bağladı,şarap içti. O kadın için kendinden geçti, fakat kadın kaçtı ve o evin kapısında kaldı. O bedbaht evin damına çıktı ve hîle yaparak evin içine atladı. Ezelî yardımdan mahrum bir şekilde damdan düşüp Hıristiyan olarak helâk oldu. Yıllarca müezzin olarak İslam’ın şartlarını yerine getirirken, sonuçta Hıristiyan olarak helâk oldu ve maksadına erişemedi.</p>
<p>Hafız şöyle demiştir:</p>
<p>İf etlinin de ayyaşın da hükmü gizlidir/mühürlüdür,<br />
Kimse sonunun ne olacağını bilmez.</p>
<p>İmam Gazali şöyle der: Latif; kulların maslahatlarına olan şeylerin incelik ve gizliliklerini, onların gizem ve sırlarını bilen sonra bu güzellikleri zorbalıkla değil de gâyet nazik, yumuşak ve müşfik bir yolla kullara ulaştırandır. İş ve muâmelede yumuşaklık, ilim ve idrakte letâfet bir araya gelince işte latifin mânâsı orada tecellî eder. Bu durum ilim ve fiilde kâmil mânâda yalnız Allah Teâlâ için tasavvur edilebilir.Allah’ın kullarına lutufkâr oluşunun gereğidir ki Allah cenini anne karnında/rahimde üç karanlık; ışık, ısı ve su geçirmez zarla sarılı bulunan üç doku içinde yaratıyor sonra onu orada koruyup ağızdan gıdâ alma safhasına kadar göbek bağıyla orada gıdâlandırıyor.</p>
<p>Dünyaya geldiği andan itibaren ona annesinin memesini ağzına almasını ve emmeyi ilham ediyor. Dışarıdan hiçbir eğitim ve müşâhede olmaksızın gece karanlığında bile yavru, annesinin memesini bulup emiyor. Hatta kuluçkaya bırakılan yumurta kırılıp civciv çıktığı anda Allah Teâlâ behemehal o civcive dane toplamayı ilham etmektedir.</p>
<p>Sonra ilk yaratılıştan itibaren süt dönemi devam ettiği sürece Allah diş bitirme işini ertelemektedir. Çünkü bu dönemde dişe ihtiyaç yoktur.Daha sonra artık aldığı gıdâları öğütmeye hâcet duyulduğu anda diş bitirilmektedir.</p>
<p>Sonra Allah bu dişleri öğütücü yan dişler, kırıcı azı dişleri ve kesici ön dişler olarak taksim etmiştir. Yine Allah evvelemirde kendisinin nutuk ve konuşma işini gördüğü ve belirgin görevinin bu olduğu bilinen dile kürek gibi bir görev yükleyerek yemeği öğütme mecrasına götürmektedir. Sonuçta insan da diğer varlıklar gibi ilk durumda cansızlar zümresindendir.</p>
<p>Allah’ın insan üzerinde olan ilk lutuf ve ihsanı, onu cansızlar âleminden bitkiler âlemine intikal ettirmesidir. Sonra insanın şânını daha da yücelterek bitkiler âleminden hayvanlar (canlılar) âlemine intikal ettirdi. Nihâyet insanı hassas ve irâdesiyle hareket eden bir canlı yaptı. Sonra insanlar âlemine naklederek onu nâtık ve müdrik yani konuşan ve düşünen canlı yaptı. Bu son durum, geride bahsedilenden çok farklı ve pek yüce bir nimettir.</p>
<p>Allah’ın kullarına olan bir başka lutuf ve ihsanı da şudur: Yüce Allah az bir ömürde kısa bir zamanda az bir çalışmayla kulların ebedî mutluluğa ulaşmalarını kolay yapmıştır. Allah’ın bir başka lutfu da şudur: Allah Teâlâ hayvanların karnından fışkı ile kan arasından kullara saf süt çıkarır. Sert kayalardan nefis cevherler çıkarır. Arıdan bal çıkarır. İpek böceğinden kozadan ibrişim ipek çıkarır. Sedeften inci çıkarır. Ve daha böyle nice nimetler lutuf ve ihsanlar hep Allah’ın kullarına ikramıdır.</p>
<p>Allah’ın kullarına latif ve lutufkâr olmasından ve o latif sıfatından kulun hissesi ise kulun da Allah’ın diğer kullarına yumuşak ve merhametli davranmasıdır. Bu nimetin gereği olarak kulları Allah’a nazikçe dâvet etmeli; insanları zorlamadan, taassup ve husûmet olmaksızın onları âhiret mutluluğuna sevk etmeye çalışmalıdır. Bu konuda yumuşaklık ve nezâket yollarının en güzeli, dâvet eden kişinin sâlih amellerle, tertemiz bir hayat tarzıyla ve güzel ahlâkla insanları hakkı kabule çekmesidir. Zîrâ böyle kendi şahsında İslâmı yaşayarak dâvet etmek, kuru ve yaldızlı sözlerden daha etkili ve daha nâziktir.</p>
<p>Bunun için Peygamberimiz (s.a.) “Siz, benim kıldığımı gördüğünüz gibi namaz kılınız”[Buhari] buyurmuş, “ben size söylediğim gibi namaz kılınız” buyurmamıştır. Çünkü bir husûsu yaşayarak tatbik etmek buna uyanların gönüllerinde daha bir kabul ve tercih sebebidir.</p>
<p>Mesnevi’de denilir ki:</p>
<p>Örnek olunarak verilen öğüt insanlara daha cazip gelir,<br />
Çünkü bu öğüt duyan duymayan herkese erişir.</p>
<p>Sonra rızıklar sûri (maddî) ve manevî olmak üzere iki kısımdır. Maddi olan herkesçe bilinen zâhirî nimetlerdir. Mânevî olan ise ruhların gıdâsı olan tevhid ve maârif-i ilâhiyedir. Tabiatın gıdâsı yemek-içmek, nefsin gıdâsı boş ve lüzumsuz şeyler konuşmak,kalbin gıdâsı tefekkür, ruhun gıdâsı ise fiilleri, sıfatları, zâtı, sonsuz ve sınırsız ilâhî mârifetler olan tevhid ilmidir. İnsan bedeninde Allah’ın nazargâhı kalptir. Şâyet kalp tevhid, zikir, îman ve irfan nûru ile düzgün ve sâlih olursa artık bütün haller iyi ve düzgün olur. Tabiî ki iyilik, lutuf, ihsan, nimet ve ikramlar hep Allah’tandır.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruhul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.168,173</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/">Allah Kullarına Lutufkârdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>er-Rezzâk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:15:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ’nın “Rezzâk”İsmi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın rızıkları]]></category>
		<category><![CDATA[er-Rezzâk]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20962</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şerhu’l-Esmâ adlı kitabında İmam Gazzali şöyle diyor: “er-Rezzâk” ismi, Allah’ın rızıkları ve rızık yollarını yaratıp mahlukata ulaştırmasını ve ondan mahrum bırakma sebeplerini yaratmasını anlatan bir ism-i şerifidir. Rızık iki kısımdır: Birincisi, zâhiri rızıktır ki bunlar azık ve yiyeceklerden ibârettir. Zâhirî olmasının sebebi, bedenlere müteveccih olması hasebiyledir. İkincisi ise bâtınî rızık olup mârifet ve keşiflerden müteşekkil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/">er-Rezzâk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Resim-Kopya-Kopya-312.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21016 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Resim-Kopya-Kopya-312-300x178.gif" alt="" width="300" height="178" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Er-Rezzak.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22165 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Er-Rezzak.gif" alt="" width="473" height="268" /></a></p>
<p>Şerhu’l-Esmâ adlı kitabında İmam Gazzali şöyle diyor: “er-Rezzâk” ismi, Allah’ın rızıkları ve rızık yollarını yaratıp mahlukata ulaştırmasını ve ondan mahrum bırakma sebeplerini yaratmasını anlatan bir ism-i şerifidir.</p>
<p>Rızık iki kısımdır: Birincisi, zâhiri rızıktır ki bunlar azık ve yiyeceklerden ibârettir. Zâhirî olmasının sebebi, bedenlere müteveccih olması hasebiyledir. İkincisi ise bâtınî rızık olup mârifet ve keşiflerden müteşekkil olup kalplerin ve sırların rızkıdır.Bâtınî olan rızık, iki rızıktan en yüce olanıdır. Çünkü onun meyvası ebedî hayattır.</p>
<p>Zâhirî olan rızkın meyvası da mesâfesi yakın bir müddete kadar olan bedenin takviyesidir. Bu iki rızkın yaratılmasını üzerine alan ve her iki fırkaya ulaştırma ihsânında bulunan ancak Allah Teâlâ’dır. Fakat O, rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de kısar. Allah Teâlâ’nın bu vasfından kulun alacağı iki ders şudur:</p>
<p><strong>1-</strong> Bu vasfın hakikatini kavrayarak onun ancak Allah’a lâyık olduğunu bilmesi ve bu sûretle rızkı ancak O’ndan taleb etmesi, bu hususta başka kimseye güvenmemesidir.Hâtim-i Esam’dan nakledilen şu hâdise buna misâldir: Bir adam Hâtim’e, “Nereden yersin” deyince, “O’nun hazinesinden” demiş. Bunun üzerine adam, “Sana ekmek gökten mi bırakılıyor?” demiş, Hâtim de ona, “Şâyet o ekmeğin atılacak bir yeri olsaydı, oraya bırakırdı” şeklinde cevap vermiş. Adam, “Siz bununla herhalde kelâm-i ilâhiyi; yâni Kur’ân-ı Kerim’i kasdediyorsunuz” deyince de o: “Evet, semâdan kelâm-ı kadîm’den başka hiçbir şey inmemiştir” demiş. Adamın, “Seninle tartışmayı kızıştırmayacağım” sözüne de: “Zâten bâtıl hakla boy ölçüşemez” diye cevap vererek onu susturmuş.</p>
<p><strong>2-</strong> Allah Teâlâ’nın “Rezzâk” vasfından alınacak ikinci ders şudur: Allah, insana doğruya ulaştırıcı ilmi, irşâd edici lisânı ve tasadduk edici elini vermek sûretiyle de onu rızıklandırmıştır. İşte bunlar, muazzez rızıkların kişinin söz ve amelleriyle kalbine ulaşması için de bir sebeptir. Allah Teâlâ bir kulunu severse, mahlûkatın ona olan ihtiyaçlarını artırır. İşte o zaman bu kişi, rızıkların insanlara ulaşmasında Allah ile kullar arasında bir vâsıta hâline gelir ve Allah’ın bu rızık verme sıfatından büyük bir haz duyar. Rasûlullah (s.a.), “Güvenilir hazine bekçisi, emrolunduğu şeyi gönül itmi’nânı ile tasadduka muhtaç birine verendir. Kulların elleri, Allah’ın hazineleridir.</p>
<p>Kimin eli Allah’ın kasası gibi kılınmışsa, onun lisanı da kalp rızıklarının hazinesi gibidir. Allah o kimseye bu sıfatı da katmıştır”[36] buyurmuştur.</p>
<p>“er-Rezzak” Allah’ın kulu, Allah’ın kendisine rızkı genişletmesi sebebiyle diğer insanlara tesirde bulunan ve O’nun direktifleri doğrultusunda insanlara rızkı bollaştıran kimsedir. Çünkü Allah O’nun makamını genişleme, rahatlama ve bereket karargâhı kılmıştır. Oraya her ne gelirse çoğalır, hayırla dolup taşar. Allah’ın bu Rezzâk isminin husûsiyetlerinden biri de kişinin rızkının bu ismi okumaya devamı ile artmasıdır. Şöyle ki; kişi bu ism-i celîli her sabah namazından sonra kıblenin sağından başlamak üzere imkânı ölçüsünde evin her tarafına onar defa okursa rızkı genişler. el Erbâinu’l- İdrîsiyye’de de bu okunanlara ilâveten, “Sübhâneke yâ rabbe külli şey’in ve vârisehû ve râzikahû; yâni “her şeyin rabbi, vârisi ve rızık vereni olan Allah, bütün noksan sıfatlardan pak ve uzaktır” zikrini de söylemenin iyi olacağı belirtilmiştir.</p>
<p>Sühreverdi şöyle demiştir: Bu ism-i şerifi devamlı okuyan kişi padişah ve vâlilerden olan talebine de kavuşur. Ancak bunun gerçekleşmesi için, kişinin talep ettiği o şeyin önünde ayakta durup on yedi defa bu ismi okuması icâb etmektedir. Yine her kim bunu sabah kalkar kalkmaz yirmi defa okursa, en zor meseleleri dahî kavrayacak bir zihin ile rızıklandırılır.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.20,syf.85,86</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/">er-Rezzâk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayra&#8217;r-razıkin&#8221; Ne Demektir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 18:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Vermiş Olduğu Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Hayra'r-razıkin" Ne Demektir?]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19130</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alimler, her türlü rızkın Allah katından olduğunu bilinmesinden ötürü, ayetteki &#8220;Rızık verenlerin en hayırlısı muhakkak ki Allah&#8217;dır&#8221; ifadesinin ne demek olduğu hususunda, şu değişik izahları yapmışlardır: 1) Bu, farklılık hiç kimsenin gücünün yetemeyeceği şeyleri ancak Cenâb-ı Allah&#8217;ın verebilmesinden ötürüdür. 2) Bununla, Hak Teâlâ&#8217;nın, rızık vermede esas ve temel olduğu, başkalarının ise ancak Allah&#8217;ın kendilerine verdiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/">Hayra’r-razıkin” Ne Demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/images-3-34/" rel="attachment wp-att-19237"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19237" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-3.jpeg" alt="" width="277" height="182" /></a></p>
<p>Alimler, her türlü rızkın Allah katından olduğunu bilinmesinden ötürü, ayetteki &#8220;Rızık verenlerin en hayırlısı muhakkak ki Allah&#8217;dır&#8221; ifadesinin ne demek olduğu hususunda, şu değişik izahları yapmışlardır:</p>
<p><strong>1)</strong> Bu, farklılık hiç kimsenin gücünün yetemeyeceği şeyleri ancak Cenâb-ı Allah&#8217;ın verebilmesinden ötürüdür.</p>
<p><strong> 2</strong>) Bununla, Hak Teâlâ&#8217;nın, rızık vermede esas ve temel olduğu, başkalarının ise ancak Allah&#8217;ın kendilerine verdiği rızıktan, başkalarına vererek rızıklandırabilecekleri manası kastedilmiştir.</p>
<p><strong>3</strong>) Başkaları, rızkın bizzat yaratıcısı ve meydana getiricisi manasında değil, bir elden başka ele nakleden manasında rızık vericidir.</p>
<p><strong>4)</strong> Başkaları rızık verdiğinde, verdiği sayesinde faydalanmak için bunu verir. Bu, ya bir görevi yerine getirmek için, yahut bununla bir medh-ü senaya müstehak olmak için, yahut da karakterinde bulunan merhamet duygusunu yatıştırmak için olur.</p>
<p>Binâenaleyh bir insan, birisine rızık verdiğinde (iyilik yaptığında), onun karşılığını umar. Ama Hak Teâlâ&#8217;ya gelince, kemâl (tamlık ve mükemmellik), O&#8217;nun zâti sıfatıdır. Dolayısıyla O, hiçbir şey ile yeni bir kemal elde etmez. Bu sebeble O&#8217;ndan kaynaklanan rızık, sırf bir ihsan (iyilik) olur.</p>
<p><strong>5</strong>) Başkaları bu rızkı, böyle bir işi yapma arzusu kalbinde doğunca verir. Bir istek se kalbine Allah&#8217;dan doğar. Binâenaleyh gerçekte o rızkı verici o değil, Allah olmuş olur.</p>
<p><strong> 6</strong>) Kendisine rızık verilmiş olan kimse rızık verenin minneti altındadır. Allah&#8217;ın minneti, tahammül bakımından başkalarının minnetinden çok kolaydır. Binâenaleyh O, rızık verenlerin en hayırlısı olmuş olur.</p>
<p><strong>7</strong>) Başkası rızık verdiğinde, eğer Allah Teâlâ rızık verilene çeşitli duyguları ve o rızıktan istifâde edebileceği sıhhati, gözü ve selâmeti vermemiş olsaydı, onun sundan istifadesi mümkün olmazdı. Dolayısıyla gerekli faydanın tahakkuk edebilmesi çın, Allah&#8217;ın verdiği rızık başkalarınkinden önce olmuş olur ve başkalarının rızkı, Allah&#8217;ın verdiklerine bağlı olmuş olur. Fakat Allah Teâlâ&#8217;nın rızkı, hiçkimsenin rızkına muhtaç ve bağlı değildir. Böylece Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, rızık verenlerin en hayırlısı (Hayru&#8217;r-râzıkîn) olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 16/351-352</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/">Hayra’r-razıkin” Ne Demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayrar-razikin-ne-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlana&#8217;ya Göre Hakk’a Güven/Tevekkül Bilinci</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 10:37:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hakk’a Güven]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül Bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkülsüzlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18375</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlânâ’ya göre, sâlikin sahip olması gereken bilinç unsurlarından biri, Hakk’a güven bilinci; dinî literatürdeki ifadesiyle tevekkülüdür.370 Genelde yanlış anlaşılarak eylem pasifliğini öngören bir kabule mesned yapılan ve kişi­nin, kendi gayretsizliğini örtmek için kullandığı bir savunma mekanizmasına dönüştürülmesinden dolayı, tevekkülü tanımlarken Mevlânâ, onun ne olmadı­ğına vurgu yaparak bu yanlış kanâati izaleye çalışmaktadır. Tevekkül, bir fiil ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/">Mevlana’ya Göre Hakk’a Güven/Tevekkül Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/images-10-6/" rel="attachment wp-att-18376"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18376" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10.jpg" alt="" width="443" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10.jpg 443w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-10-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Mevlânâ’ya göre, sâlikin sahip olması gereken bilinç unsurlarından biri, Hakk’a güven bilinci; dinî literatürdeki ifadesiyle tevekkülüdür.<sup>370</sup> Genelde yanlış anlaşılarak eylem pasifliğini öngören bir kabule mesned yapılan ve kişi­nin, kendi gayretsizliğini örtmek için kullandığı bir savunma mekanizmasına dönüştürülmesinden dolayı, tevekkülü tanımlarken Mevlânâ, onun ne olmadı­ğına vurgu yaparak bu yanlış kanâati izaleye çalışmaktadır. Tevekkül, bir fiil ve amel inkârı olmayıp insanın sonsuz bir kudretten beslendiğini aklından çıkar­mamasıdır.<sup>371</sup> Böylesine otantik bir tevekkül anlayışı, insanı eylem pasifliği ye­rine amellerinde kararlı ve istikrarlı olmaya yönlendirir. Hayatta karşılaşılan olumsuz koşullara karşı insanda bir iç direnç ve huzur meydana getirir.<sup>37</sup></p>
<p>Günümüzde olduğu gibi Mevlânâ döneminde de kavramın bir anlam kayması yaşadığını, tevekkülün tembellik ve pasifliğe mesned gösterilmesiy­le ilgili istidlâllerden anlıyoruz.<sup>373</sup> Av hayvanları ile aslan hikâyesindeki; av hayvanları cebrî düşünceyi, aslan ise çalışmayı ve cehdi tevekküle karşı sa­vunmaktadır. Mevlânâ, bunlar üzerinden her iki görüş mensublarımn görüş­lerini ve görüşlerine mesned olarak ileri sürülen delilleri dile getirir.<sup>374</sup> Hat-ta bunu o kadar mâhirâne yapar ki okuyucu, taraflardan birinin delillerini okuyunca o tarafın görüşünün diğerine üstün olduğu zannına kapılır. Daha sonra diğer görüşün delilleri okununca anlaşılır ki Mevlânâ, her iki görüşün delillerini de tarafların ağzından sanki o görüşü savunuyormuş gibi dile ge­tirir. Kendi görüşünü ise bağlamın tamamına yayar.<sup>375</sup> Bu nedenle Mevlânâ’nın bu görüşlerden hangisine sahip olduğunun anlaşılması, hikâyenin ve sonraki kısımların dikkatli bir şekilde okunmasını gerektirir. Tevekkül mü cehde ve çalışmaya üstündür, çalışma mı tevekküle? Mevlânâ her iki görü­şün delillerini de sıraladıktan sonra tevekkülün çalışmaya mani olmadığını, bu nedenle sâlikin cehdle birlikte tevekkül etmesi gerektiğini şöyle belirt­mektedir:</p>
<p><em>“Hz. Peygamber</em><em>, </em><em>yüksek sesle buyurmuştur ki: ‘Önce devenin ayağını bağla, sonra Allah’a tevekkül et.’<sup>376</sup></em></p>
<p><em>&#8216;“Tevekkül ediyorsan çalışarak tevekkül et; (önce) çalış da sonra Cebbâr olan Allah’a dayan!”<sup>377</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, kulda eylem pasifliği öngören bir anlayışın, çarpıtılmış bir te­vekkül anlayışı olduğunu, hikâyedeki aslanın lisânından şöyle ifade etmek­tedir:</p>
<p><em>“Aslan (çalışma ve kazanmaya karşı sadece pasif bir tevekkül anlayışını savunan av hayvanlarına karşı) dedi ki: &#8216;Evet, tevekkül gerçi (sâlik için) bir rehberdir, ama sebeblere riâyeti de Peygamber’in bir sünnetidir.</em></p>
<p>&#8230;.</p>
<p><em>&#8216;Çalışıp kazanan Allah’ın sevgilisidir (el-kâsibu habîbullah)’ hadisindeki remzi dinle ve anla. Tevekkül edeceğim diye sebebe riâyet hususunda tembellik etme. ”<sup>378</sup></em></p>
<p>Genel bağlam itibariyle bakıldığında, cehdi savunan aslanın, hikâyenin sonunda küçük bir tavşanın hilesiyle mağlûb oluşu;<sup>379</sup> anlatılan Süleyman- Azrâil ve eceli gelip Hindistan’a götürülen adam hikâyesi,<sup>380</sup> kulun gayret ve cehdini yok saymayan bir tevekkül anlayışını sâlike tavsiye eden anlatımlardır. Bu bakımdan Mevlânâ’ya göre tevekkül, sâlikin bir konuda üzerine düşenleri yerine getirdikten sonra amelinin sonuçları hususunda tevfîk-i İlâ­hîyi umması ve Allah’a yönelmesi bilincidir.<sup>381</sup></p>
<p>Mevlânâ, insanın kendi üzerine düşenleri yapmadan tevekkül ettiğini söylemesinin, içi boşaltılarak işlevsiz hâle getirilmiş bir tevekkül anlayışı ol­duğunu; bunun kişiye zarar vereceğini şu ifadeleriyle belirtir:</p>
<p><em>“Kısa görüşlü kişi&#8217;, gezip dolaşmayı bilmediğinden aşağılık kişiler gibi sü­rünüp gider&#8230; körler gibi Allah’a tevekkül edip adım atar.</em></p>
<p><em>Savaşta Allah’a (kuru kuruya) tevekkülden ne fayda çıkar ki? Bu tavla oynayan acemilerin Allah’a tevekkül ettik (demelerine) benzer.”<sup>382</sup></em></p>
<p>Gerçek tevekkülün, sâliki ümitli kılmasına atıfta bulunarak, tevekkül ve ümit ilişkisine işaret eden Mevlânâ, tevekkülün bir anlamda Hakk’a ümit bağ­lamak olduğunu ve böyle bir ümit olmadan sâlikin sülük yolunda ilerleyemeyeceğini belirtir. Bu tür bir tevekkül bilincinin sâliki, karşılaştığı herhangi bir sorun karşısında ümidini kaybetmeden çalışmaya iten bir motivasyon unsuru­na dönüşeceğini belirten Mevlânâ, bu konuda sâlike şunları tavsiye eder:</p>
<p><em>“Sabahleyin dükkânına giden, rızık elde etmek ümidiyle koşup gider. Rızık ümidi olmasa nasıl olur da gidersin? Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet bulursun?</em></p>
<p><em>Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir. Bu ezelî mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini</em><em>, </em><em>içeceğini elde etmek için çalışıp çabalaman­da, arayıp taramanda seni âciz, kuvvetsiz bir hâle sokmuyor? deseler; Dersin ki: ‘Çalıştığım hâlde bir şey elde edememe korkusu da var. Var ama, bu korku tembellikte daha fazla var. Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok; tembellikte daha fazla zarar var.</em></p>
<p><em>Peki, ey kötü zanna düşen! Ya neden din işinde bu ziyan korkusu eteği­ni tutuyor öyleyse?</em></p>
<p><em>Yoksa bu bizim pazarımızın tâcirleri olan peygamberlerle velîlerin ne kârlar elde ettiklerini görmedin mi?</em></p>
<p><em>Onlara bu (varlık) dükkânını terk etmekle neler </em>yüz <em>gösterdi; bu pazar­da nasıl kârlar ettiler, haberin yok mu ki?”<sup>383</sup></em></p>
<p><em>“(Bir fırka cennetliktir</em><em>,; </em><em>bir fırka cehennemlik). Bu iki fırkanın hangisin, densini</em><em> </em><em>bilemezsin ki. Ne olduğunu görünceye kadar çalış, çabala! (Meselâ) ticaret malını gemiye yükleyince, bu işi Allah’a tevekkül ederek yüklersin.</em></p>
<p><em>Yolda batacak mısın, kurtulup sağlıkla, selâmetle gideceğin yere mi va­racaksın? Bu ikisinden hangisi başına gelecek, bilemezsin.</em></p>
<p><em>Eğer ne olacağım, başıma ne gelecek? Bunu bilmedikçe gemiye binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım? Ne ola­cağımı bildir bana. Ben, başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmem dersen,</em></p>
<p><em>Hiçbir ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gaybdadır, sırdır.</em></p>
<p><em>Bir cam şişe gibi ruhu incecik olan, basit bir şeyden kırılıveren korkak ta­cir, ticaretinden ne fayda görür, ne ziyân eder.</em></p>
<p><em>Hattâ fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrûm kalır, hor olur. Kimde ya­nış varsa; nuru o bulur.</em></p>
<p><em>Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini üstün ve ön planda tut da kurtul.</em></p>
<p><em>Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok; Allah, doğrusunu da­ha iyi bilir.”<sup>384</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikteki tevekkül bilincinin gereklerinden birinin; sâlikin ba­şarısızlıklarını, kader vs. gibi kendi dışındaki sebeblere ircâ etmemesi oldu­ğunu belirtir. Bu tür bir tutumun, tevekkül ile bağdaşmadığını; tevekkülün cebrî anlayışın mazeretlerine sığınmak olmadığını, insanda bulunan ihtiyâr/tercih yapabilme kudretine atıfta bulunarak îzâh etmektedir.<sup>385</sup></p>
<p>Mevlânâ, gerçek tevekkül bilincinin, sâlikin dikkatini tevfîk-i İlâhîye yo­ğunlaştırdığını; bunun da sâliki, sebeblerin yaratıcısı ile iletişime geçirerek onu her türlü duruma karşı ihtiyâtlı kıldığını; <em>“Bir işte Allah izin verirse/in­şâ ilah demek, kat kat tedbir ve ihtiyâttır”</em> şeklinde vurgular.<sup>386</sup> Bu inancı sa­yesinde sâlikin, hayatta karşılaşacağı beklenmedik durumlara karşı dayanık­lılığı artar.</p>
<p>Mevlânâ, gerçek tevekkül bilincinin sâlike sağlayacağı faydalar üzerin­de durmaktadır. İnsanın gam ve kederleri tahlil edildiğinde; bunların çoğu­nun, bir şeye sahip olma veya onu kaybetme endişesinden kaynaklandığı fark edilecektir, Mevlânâ, insanın sahip olma arzusu ile kaybetme endişesi­ni, buhar ve rüzgâr metaforııyla îzâh eder. İnsanın sahip oldukları, net ve ebedî değildir, buhar gibidir. Rüzgâra benzetilen hayattaki herhangi bir olay ve musibetin, her an bu buharı dağıtma olasılığı vardır. Rüzgâr esmese dahi buhar, ilânihâye aynı hâl üzere bulunamaz. Sürekli bir varlığı yoktur. Hava­nın ısı derecesine göre, ya göğe yükselir ya suda kalır. Sahip oldukları, bu­har ve rüzgâr gibi değişken unsurlara bağlı olan insanın, gönül tablosunu ka­rartıp kederlendirecek birtakım şeyler, hayatta daima mevcut olacaktır.</p>
<p>Gönlünü, bu değişken şeylere rabteden kimsenin sıkıntı ve endişeleri de bit­meyecektir. Tevekkül bilincinin alt unsurlarından biri olarak kabul edilebi­lecek; bütün mahlûkâtı rızıklandıran bir Rezzâk’ın olduğu bilinci, Mevlâ­nâ’ya göre sâliki gam ve kederlere karşı zihnen adeta sigortalamaktadır. Bu bilinç, rızık endişesi ile girişilecek muhtemel kötülüklere, şeytanın hileleri­ne karşı sâliki güçlü kılmaktadır. Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’ı tüm mahlûkat ailesinin reisine benzeterek<sup>387</sup> şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat, Allah’ın ailesi­dir; Cenâb-ı Hakk da ne güzel bir aile reisi.</em></p>
<p><em>Gönüllerimizdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, (mevhum) var­lığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.</em></p>
<p><em>Bize kök söktüren bu gamlar ve endişeler, ömrümüzü (biçen) orak gibidir. Bu böyle oldu; şu şöyle oldu kuruntuları da (Şeytanın) vesveseleridir,,”<sup>388</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlike bu konuda şu tavsiyeleri yapar:</p>
<p><em>&#8220;Gönlüne geçim kaygısını az koy, sen bu kapı (dergâh)da oldukça, rız­kın azalmaz.</em></p>
<p><em>Bu beden, rûhun otağı gibidir. Yahut da Nûh’un gemisine benzer.</em></p>
<p><em>(Merak etme) Türk oldukça, mutlaka kendisine bir otağ bulur; hele de böyle bir dergâhın (yani Hakk kapısının) azizi olursa!”<sup>389</sup> “Can oldu mu gıda eksik olmaz elbette. Asker var mı, bayrak elbette bu­lunur!”<sup>390</sup></em></p>
<p><em>“Eşeğin oldukça, semer de mutlaka bulunur. Canın oldukça, ekmeğin mutlaka az çok gelir.</em></p>
<p><em>Eşeğin sırtı hem dükkândır</em><em>.; </em><em>hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbınin incisi, yüzlerce kalbe sermayedir, ”<sup>391</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, tevekkülsüzlüğün insanı, fakir düşeceği endişesine, bunun da emel ve hırsa sürükleyerek kötülüklere düşüreceğine işaret eder.<sup>392</sup> Tevek­külün olmayışının Allah’a olan güvensizlikten kaynaklandığını belirten Mevlânâ, kişinin, geçmiş yaşamına bakmasının, ona bu konuda rehberlik su­nabileceğini şöyle ifade etmektedir:</p>
<p><em>“Kötü kişinin rızık veren Allah&#8217;a güveni yoktur. Ona gaybden rızkının cömertçe saçıldığına inanmaz.</em></p>
<p><em>Gerçi zaman zaman ona bir açlık verdi; verdi ama, Allah&#8217;m ihsanı, şim­diye kadar onu rızıksız bırakmadı. ”<sup>393</sup></em></p>
<p>İnsanın hâlis tevekkülünün, Cenâb-ı Hakk tarafından zayi edilmeyeceği­nin bilinmesi, sâlikte Hakk’a güven bilincinin yerleşmesi bakımından gerek­li olduğundan Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’a nisbetle şöyle vurgular:</p>
<p><em>&#8221;Sizin hırsınız şunu yakînen bilmedimi ki, Rezzâk ve rızık verenlerin en hayırlısı benim!</em></p>
<p><em>Buğdaya güneşle rızık veren Allah, sizin tevekküllerinizi nasıl olur da za­yi eder?”<sup>394</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, İlâhî kudretin insan üzerindeki etkisine işaret etmek için iç gözlem metodu ile kendi yaşamına bakmasını sâlike tavsiye eder. Kendi ya­şamıyla ilgili birçok belirleyici şeyin, insanın kontrolünde gerçekleşmediğine işaret eden Mevlânâ, sâlikin tevekkül sayesinde hayatının bir parçası hâline gelen bu tür şeylerle yaşamasının daha kolaylaştığını belirtir ve tevekküle teş­vik eder.<sup>395</sup> Hayat sürecinde insanın karşısına çıkan sürprizleri; İlâhî kudre­tin insan yaşamı üzerinde tesirini hissettirdiği alanlar olarak yorumlayan Mevlânâ, bu tür olaylar vesilesiyle sâlikin, Allah’a olan tevekkülünün artma­sı gereğine işaret eder. Mevlânâ, bu hususla ilgili şunları söylemektedir:<em>   ,</em></p>
<p><em>“Cenâb-ı Hakk’ın lutfu ve ihsânı bir kuluna başka bir yerden, hiç bekle­mediği bir yerden, başka bir iş sebebiyle erişebilir! Kulun, bu İlâhî lutfu, vehmine bile getirmediğini bildiği hâlde, yine de çalışıp çabalamayı elin­den bırakmaması, bütün ümidini, vehmini belli bir yola bağlaması ve böylece çalışıp çabalaması gerekir! Kul, hâcet kapısını çalar durur. Belki de Cenâb-ı Hakk, o hâceti, o rızkı başka bir kapıdan ona ulaştırır. Hâl­buki kul, ona dair hiç bir tedbirde bulunmamıştır. Allah, kulunu hesap­lamadığı yerden rızıklandırır!’ Kul tedbirde bulunur, Allah takdîr eder! Olabilir ki kul, kulluğu, âcizliği yüzünden vehme düşer de, ‘Ben bu ka­pıyı çalıyorum; ama Hakk, bana bu kapıdan ihsânda bulunmuyor, baş­ka bir kapıdan lütufta bulunur&#8217; der. Cenâb-ı Hakk, o kulunu bu kapı­dan rızıklandırır. Zaten bütün kapılar, bir sarayın kapıları gibidir!”<sup>39</sup> “Ey umduğuna sıkıca bağlanan kişi! ‘Ben, bu yüce ümit ağacından mey­ve yiyeceğim!’ diyen!</em></p>
<p><em>Orada umduğundan sana bir fayda gelmez; ama o ihsân başka bir yer­den gelir, çatar!</em></p>
<p><em>Şaşılacak şey şudur ki; Cenâb-ı Hakk umduğunu o taraftan vermeyi di­lemiyordu da, o ümidi sana ne diye verdi?</em></p>
<p><em>Gönlün şaşırsın kalsın, hayrete düşsün diye, bir san’at göstermek, bir hikmeti belirtmek için verdi!</em></p>
<p><em>Ey fayda dileyen kişi! ‘Muradım acaba nereden olacak; muradıma nere­den, nasıl ulaşacağım?’ diye gönlünü hayrete düşürmen için verdi!</em></p>
<p><em>‘Kendi aczini, zavallılığını, kendi bilgisizliğini anlayasın da, gizli âleme inancın artsın’ diye verdi.</em></p>
<p><em>‘Bu ümitten ne meydana gelecek’ diye verdi!</em></p>
<p><em>Rızkını terzi olarak kazanmak istersin; ‘Terzilikle geçinir, yaşarım&#8217; diye düşünürsün,</em></p>
<p><em>Derken, kuyumcu olur çıkarsın; rızkını kuyumculuktan kazanırsın! Hâl­buki bu kuyumculuk, aklının ucundan bile geçmiyordu, vehminden çok uzaklarda idi.</em></p>
<p><em>Mademki o rızık, o taraftan gelmeyecekti, peki, neden terzi olmak istedin</em><em> ? </em><em>Bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın akıl ermez, nadir bir hikmeti yüzündendir; Al­lah, bu hâli ezelde yazmıştı!</em></p>
<p><em>Bir de; aklın fikrin şaşırsın diye, tamamıyla hikmetine hayran olup ka­lasın diye, bu böyle oldu!”<sup>397</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikin tevfîk-i İlâhîye erişerek hedefine nâil olmasının, ne sadece çalışmasıyla ne de çalışmaksızın mümkün olduğunu belirtir. Bu konuda saçaklı bir mantıkî işleyişin geçerli olduğuna işaret eder. Diğer bir ifadeyle sâlikin, bir konudaki çaba ve gayretleri, o şey için gerek şart olsa da yeter şart değildir. Mevlânâ bu hususu vurgulamak amacıyla gördüğü bir rüyâ üzerine Bağdâd’dan Mısır’a gidip orada define arayan, ancak sonunda defineyi Bağ- dâd’daki kendi evinde bulan kişinin hikâyesini anlatmaktadır.<sup>398</sup> Hikâyedeki defineyi arayan kahraman lisânından bu hususu ifade etmektedir.<sup>399</sup></p>
<p>Mevlânâ, tevekkül bilincinin sâlikte yerleşmesini sağlayan hususlardan birinin kanâat olduğunu belirterek, tevekkül ve kanâat ilişkisine dikkat çe­ker. Tevekkülün bu düzlemdeki boyutuna erişmenin sâlik için gizli bir hazi­ne olduğunu hadisten iktibâsla belirten Mevlânâ, böylesine bir nimete eriş­menin; ancak yüksek mertebedeki kâmil insanlara nasib olacağım, bir mürşîd ile müridin diyalogunda şöyle ifade etmektedir:</p>
<p><em>Peygamber (s.a.v.), kanâate, hazine demiştir. Gizli hâzineyi herkes, el­de edebilir mi?”<sup>400</sup></em></p>
<p><em>“Bir şeyh, müridiyle dara düşmüştü. Şehirde ekmek vardı, bulundukları yerde kıtlık.</em></p>
<p><em>Müridin gönlünde açlık ve kıtlık korkusu, gafletinden her an artmak­taydı.</em></p>
<p><em>Şeyh, müridin içinden geçenleri anlamıştı. Ona dedi ki: Ne vakte dek bu elem, bu ıstırap içinde kalacaksın</em><em>?</em></p>
<p><em>Ekmek derdinden yanıp yakılıyorsun. Adeta tevekkülün gözünü kapa­mışsın.</em></p>
<p><em>Sen o yüce nâzenînlerden değilsin ki sana ceviz ve kuru üzüm verme­sinler.</em></p>
<p><em>Açlık, Allah haslarının gıdasıdır. Senin gibi ahmak yoksul, nerden ona nâil olacak ?</em></p>
<p><em>Aldırış etme, sen onlardan değilsin ki bu mutfakta ekmeksiz bekleyesin. Şu aşağılık ve karnına düşkün kişilere daima kâse üstünde kâse sunarlar</em><em>; </em><em>ekmek üstüne ekmek.</em></p>
<p><em>Bu çeşit adam öldü mü ekmek</em><em>, </em><em>önünden giderek ey yoksulluk korkusuy­la, ümitsizlikle kendini öldüren der,</em></p>
<p><em>İşte sen öldün, ekmek kaldı. Hadi kalk da al ekmeğini bakalım ey ken­dini elemlerle öldüren!</em></p>
<p><em>Kendine gel de elin, ayağın titremesin. Rızkın, senin ona âşık olmandan daha ziyade sana âşıktır.</em></p>
<p><em>Aşıktır, senin sabırsızlığını bilir de emekliye emekliye sana gelir ey boş­boğaz!</em></p>
<p><em>Sabrın olsaydı rızkın gelir, âşıklar gibi kendini sana teslim ederdi.</em></p>
<p><em>Açlık korkusundan bu titreyiş nedir? Allah’a dayanmakla da tok yaşana</em><em>bilir pekâlâ.”<sup>401</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, kanâat bilinciyle tahkike erişmemiş sözde kalan bir tevekkül an­layışının, insanı, hırsına mağlûb olmaktan kurtaramayacağını; tevekkül ile bu­nun aksi görüşlerin savunulduğu tilki ile eşek hikâyesinde ifade eder. Hikâye­de her iki tarafın delilleri, ikna edici tarzda dile getirilmektedir.<sup>402</sup> Ancak hikâ­yedeki eşeğin tevekkülün savunusuna dair sözleri, kanâatle tahkike erişmiş ol­mayıp, zorunlu yokluktan ve sahip olamamadan dolayı söylenmiş sadece söz­de kalan ifadelerdir. Bu nedenle Mevlânâ, böylesine bir tevekkül anlayışının in­sanı hevâsına uymaktan alıkoyamayacağını; bu tür sözlerin ne kadar güzel ol­sa da taklidden öteye geçmeyeceğini hikâye vesilesiyle şöyle belirtmektedir:</p>
<p><em>“Eşek, tilkiye sırlar söyledi; ama serserice söyledi, mukallidce söyledi. Suyu övdü, fakat iştiyâkı yoktu. Yüzünü, elbisesini yırttı, fakat âşık de­ğildi.</em></p>
<p><em>Münâfıkın özrü kabul edilmez. Çünkü o özür, dudağındadır, kalbinde </em><em>değil.</em></p>
<p><em>Elma kokusuna sahiptir, ama elmaya değil. O koku, onda ancak ona za­rar vermek için vardır.</em></p>
<p><em>Korkak tabiatlılar, savaşta saf yaramazlar, feryâd u figân ederler.</em></p>
<p><em>Onu saf içinde aslan gibi görürsün; eline kılıcını almıştır, ama eli titrer durur. ”<sup>403</sup></em></p>
<p><em>“Eşek, tilkiyle iki üç kere bahiste bulundu. Fakat mukalliddi, tilkinin leşine kapıldı. Görgü ve anlayışı olmadığından tilkinin hilesi, onu kandırdı.</em></p>
<p><em>Yemek hırsı onu öyle bir alçalttı ki beş yüz delili olmakla beraber, tilki ye aldandı, zebûn oldu. ”<sup>404</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sadece gerekli mertebeye erişen ehil kimselerin tevekkülde bulunabileceğini; bu mertebede olmadıkları hâlde bunu yapmaya kalkışan­ların, daha kötü bir duruma düşerek bundan zarar göreceklerini belirtir. Bu nedenle Mevlânâ, gerekli alt bilinç unsurlarına amelen ve zihnen sahip ol­madan sâlikin mütevekkil olduğunu iddia etmesinin, fayda yerine zarar ge­tireceğini belirterek bu konuda sâliki şöyle uyarmaktadır.</p>
<p><em>“Sende, nerede Halil&#8217;cesine tevekkül; nerede, sende Kelim&#8217;deki kerâmet? Nerede o tevekkül ki kılıcın İsmail&#8217;i kesmesin, nerede o kerâmet ki Nil’in dibini ana cadde yapasın?</em></p>
<p><em>Mübarek bir adam, minareden düşse elbisesine rüzgâr dolar, onu yavaş­ça yere indirir de kurtulur.</em></p>
<p><em>Ey güzel adam, o bahta inanmıyorsan neden kendini yele veriyorsun </em></p>
<p><em>Bu minareden Ad gibi yüz binlercesi tepesi üstüne düştü, başlarını da ye­le verdiler, canlarını da.</em></p>
<p><em>Bu minareden tepesi üstüne düşen milyonlarca kişiye bak.</em></p>
<p><em>İp üstünde oynamayı bilmiyorsan, ayaklarına şükret, yeryüzünde yürü. Kendine kâğıttan kanat yapıp dağdan uçmaya kalkışma. Bu sevdayla ni­celeri başlarından oldular.&#8221;<sup>405</sup></em></p>
<p>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim,insan yay.,syf:405-414</p>
<p><strong>Dipnot Kaynakça:</strong></p>
<p><em>368-Mesnevi</em>, c. VI, b. 200-9.</p>
<p><em>369-Mesnevi</em>, c. VI, b. 210 vd.</p>
<p>370-Kelime olarak vekil edinmek, işinde Allah’a güvenip O’na itiraz etmemek gibi an­lamlara sahiptir. (Âsim Efendi, <em>Kâmûs Tercümesi</em>, c. III, s. 377; Cürcânî, <em>Ta’rifât</em>,s. 78; Tehânevî, <em>Keşşâf,</em> c. III, s. 1511).</p>
<p>371-Isfahânî, <em>Müfredât</em>, ss.882-3. Tevekkül kelimesinin Kur’ân’daki kullanımlarına ilişkin bkz. Muhammed Fuâd Abdulbâkî, <em>el-Mu’cemu’l-Mufehres lî Elfâzıl- Kur’âni’l-Kerîm</em>, Çağrı Yay., İstanbul 1990, s. 762. Kavramın, Kur’ân bütünlüğü içinde de eylem pasifliğini öngörmediğine ilişkin bir değerlendirme için bkz. Recep Ardoğan, <em>Kur’ân ve İnsan Psikolojisi</em>, İlkadım Yay., Ankara 1998, s. 165.</p>
<p>372-Y. Nuri Öztürk, <em>Kur’ân ve Sünnete Göre Tasavvuf\</em> Yeni Boyut Yay İstanbul 1997,s.169.</p>
<p>373- Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 915-28; 948-55.</p>
<p>374- Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 915-28; 948-55.</p>
<p>375-Bkz. <em>Mesnevi,</em> c. I, b. <em>900-97.</em></p>
<p><em>376-Mesnevi, c.</em><em> I, b. 913.</em></p>
<p><em>377-Mesnevi, c. I,</em><em> b. 947.</em></p>
<p><em>378-Mesnevi, c.</em> I, b. 912-4.</p>
<p>379-Bkz. <em>Mesnevi, c.</em> I, b. 1000 vd.</p>
<p><em>380-bkz. </em><em>Mesnevi, c.</em><em> I, b. </em><em>956-70.</em></p>
<p>381-Mevlânâ’nın irâde hürriyeti ile ilgili görüşleri hakkında bir değerlendirme için bkz.Mehmet S.Aydın,&#8221;Mevlana&#8217;da ifâde Hürriyeti”, <em>İslâm Felsefesi Yazıları </em>Kitapları, İstanbul 2000, ss. 95-106.</p>
<p><em>382-Mesnevi,</em> c. IV, b. 2899-2900.</p>
<p>383-<em>Mesnevi,</em> c. III, b. 3094-3101.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>384-Mesnevi</em>, c. III, b. 3082-92.</p>
<p>385-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. VI, b. 403-15.</p>
<p>386-Bkz. <em>Mesnevi,</em>c. VI, b. 3666. Ayrıca Âl-i İmrân 3/159 ayetinde de bu hususu vurgulanmaktadır.</p>
<p><em>387-Mevlânâ, bu teşbihinde &#8221;</em><em>en-Nâsu ‘ıyâlullah (İnsanlar, Allah’ın ailesidir)”</em><em> hadisi </em>telmihte bulunmaktadır.</p>
<p>388-<em>Mesnevi, c.</em>I b. 2295-7.</p>
<p>389-<em>Mesnevi,</em> c. II, b. 454-6.</p>
<p>390-<em>Mesnevi,</em> c.  III, b. 438.</p>
<p><em>391-Mesnevi</em><em>, </em><em>c. II, b. </em><em>725-6.</em></p>
<p>392-Bu meyanda Mevlânâ fakir düşme endişesini; ecel korkusundan; Hz. Süleyman’a gelerek, rüzgârın kendisini Hindistan’a götürmesini istemesiyle ilgili hikâyedeki adamın yersiz ve gereksiz endişesine benzeterek sâliki bundan sakındırmaktadır. (bkz. <em>Mesnevi</em>, c. I, b. 961-2).</p>
<p><em>393-Mesnevi</em>, c. <em>V,</em> b. 2827-8.</p>
<p><em>394-Mesnevi</em>, c. III, b. 429-30. Tevekkülünü denemek isteyen bir zahidin macerasını anlatarak gerçek tevekkül edenlere rızıklarının erişeceğini bu hikâye vesilesiyle belirtmektedir. (Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 2401-18).</p>
<p>395-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. VI, b. 3680-98.</p>
<p><em>396-Mesnevi</em>, c. VI, b. 4175’den önceki başlık.</p>
<p><em>397-Mesnevi</em>, c. VI, b. 4190-4201.</p>
<p>398-Özet olarak hikâye şöyledir: Bağdâdlı bir adam, rüyâsında kendisine Mısır’daki bir definenin yerinin mahalle ve ev olarak bildirilmesi üzerine, Bağdâd’dan Mı­sır’a gider. Belirtilen evi arayışı serencâmında başından birçok olay geçer. Sonun­da târif edilen yerin sahibini bulur. Oranın sahibi de kendine Bağdâd’da bir adres verir. Adam verilen adresin kendi evi olduğunu anladığında, bir yandan kendi ya­nı başındaki hâzineyi bu kadar uzakta aramasına şaşırır, diğer yandan bunu öğ­renmesinin bu süreci yaşamasına bağlı olduğunu anlayarak yaşadıklarının gerekli olduğunu da anlar, (bkz. <em>Mesnevi, c.</em> VI, b. 4206 vd.).</p>
<p><em>399-Mesnevi,</em> c. VI, b. 4322-5.</p>
<p><em>400-Mesnevi</em>, c. V, b. 2395.</p>
<p><em>401-Mesnevi,</em> c. V, b. 2841-54.</p>
<p>402-Hikâyedeki eşek, tevekkülü savunan tarafı sembolize ederken; tilki ise bunun ak­sine bu tür boş şeylere kulak vermemesi, rızkı için çalışma ve gayretin gerekli ol­duğu fikrini savunmaktadır. (Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 2326 vd.).</p>
<p>403-<em>Mesnevi</em>, c. V, b. 2455-60.</p>
<p><em>404-Mesnevi, c.</em> V, b. 2494*6.</p>
<p><em>405-Mesnevi,</em> c. VI, b. 1347-54.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/">Mevlana’ya Göre Hakk’a Güven/Tevekkül Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-hakka-guventevekkul-bilinci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdurrahman Arslan &#8211; Modern Dünyada Müslüman Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-modern-dunyada-musluman-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-modern-dunyada-musluman-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Oct 2016 14:56:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[“entellek­tüel]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Birey ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünüyorum o halde varım]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikate ilişkin bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Dünyada Müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kurgu/proje]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Süreç]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite ve Alt Kimlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernite]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum Kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[Tv]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern süreç, tabiatı gereği her şeyi göreceleştirdiğinden dolayı kendisini sürekli olarak değiştirip dönüştürür. Bu­nun neticesi olarak toplumsal yapıda meydana gelen değişim ve ürettiği sorunlara yeni teşhis ve tanım koyarken, Müslü­man da her defasında Islâm’ı buna bakarak yeniden tanımla­mış olur. Dolayısı ile dün Islâm’da medeniyet, ilim, hürriyet, cumhuriyet&#8230; vs. varken; bugün devlet, demokrasi, kadın hakları, çevre [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-modern-dunyada-musluman-adli-kitabindan-alintilar/">Abdurrahman Arslan – Modern Dünyada Müslüman Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="cstrn-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cstrn-0-0"></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cstrn-0-0"><span data-offset-key="cstrn-0-0"><span data-text="true"><a href="http://ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-modern-dunyada-musluman-adli-kitabindan-alintilar/0604-modmuslumanyeni-indd/" rel="attachment wp-att-12966"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12966" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/modern-dunyada-muslumanlar.jpg" alt="Abdurrahman Arslan - Modern Dünyada Müslüman Adlı Kitabından Alıntılar" width="229" height="343" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/modern-dunyada-muslumanlar.jpg 334w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/modern-dunyada-muslumanlar-200x300.jpg 200w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a></span></span></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cstrn-0-0"></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cstrn-0-0"><span data-offset-key="cstrn-0-0"><span data-text="true">Modern süreç, tabiatı gereği her şeyi göreceleştirdiğinden dolayı kendisini sürekli olarak değiştirip dönüştürür. Bu­nun neticesi olarak toplumsal yapıda meydana gelen değişim ve ürettiği sorunlara yeni teşhis ve tanım koyarken, Müslü­man da her defasında Islâm’ı buna bakarak yeniden tanımla­mış olur. Dolayısı ile dün Islâm’da medeniyet, ilim, hürriyet, cumhuriyet&#8230; vs. varken; bugün devlet, demokrasi, kadın hakları, çevre tüm bilimsel disiplinler, iktisat, kâr, marka, tüke­tim, moda ve elbette sivil toplum da&#8230; vardır. Burada gözlem­lenen Islâm/Islâm’da diyerek “form” korunurken, her defasın­da ortaya koyduğu, başkalarına ait, onlar tarafından yeniden tanımlanmış içeriktir. Fakat içeriğin bu şekilde her defasında yeniden tanımlanışı gözden kaçmaktadır. Ama muhalifin tek­nolojik ve bilimsel değişimler nedeni ile bunları her defasın­da yeniden tanımlamak mecburiyetinde olduğu da bir gerçek­tir. Bu süreç ve yöntem, meseleler için üretilen çözümlere ye­ni “İslâmî” kılıflar hazırlayarak muhalifini hep arkadan izle­yen bir anlayış olarak kabûl gördü, benimsendi, savunuldu; daha önemlisi, bunun gerçekten moderniteye bir cevap olaca­ğına inanılmış olunmasıydı.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="fd6m4-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fd6m4-0-0"><span data-offset-key="fd6m4-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="5n4cn-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5n4cn-0-0"><span data-offset-key="5n4cn-0-0"><span data-text="true">İzlenen süreçlerde muhalifin ürettiği ve sahip olduğu her ol­guya, muhalife bakılarak üretilen her muhalif tanım/kavram, aynı zamanda Müslüman zihinleri de sekülarizmin gizli tuza­ğına düşürdü. Şimdi artık Müslüman zihin, olgular karşısında İslâmî “form”u koruyacak, fakat içeriğini de sekülerleştirmeye başlayacaktır. Sekülerleştirmenin belki de ilk ve en güçlü çeşi­di olarak rastlanan bu olgu, hemen anlaşılması ve test edilmesi oldukça zor şeklidir. Son yıllarda haberleşme araçlarının yay­gınlaşması ile birlikte İslâm dünyasında rasyonelleşme ve pozitivist ilkeler hayata ilişkin değerlendirmelerde belirleyiciliği üstlenmeye başlarken; ilerlemeye duyulan derin arzu ve inanç, modernitenin ticaret ve kâr anlayışının sonucu var olmuş araç­larını toplumsal hayata davet etmiştir. Sonra da form olarak İs­lâmî kelimesi kullanılarak seküler/modern içerikleri özümsenmiştir. İslâmî banka, İslâmî borsa, İslâmî hisse senedi, Müslü­man işadamları, İslâm kredisi&#8230; vs.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="702v5-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="702v5-0-0"><span data-offset-key="702v5-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="4scrj-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="4scrj-0-0"><span data-offset-key="4scrj-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="4scrj-0-0"></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="5rup5-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5rup5-0-0">Aydın/entellektüel hiç kuşkusuz varlığını modern döneme borçludur ve bu dönemin sadece sözcüsü değil, ama aynı za­manda mimarı da sayılmaktadır. 18. yüzyılda kilise düzeninin ve hâkimiyetinin çökmesi ile toplumda meydana gelen boşlu­ğu dolduracak yeni çeşit bir kılavuz ortaya çıkar, artık insanla­ra karşılaştıkları sorunları nasıl çözeceklerini, neler yapmala­rı gerektiğini bu insanlar, aydınlar söylemeye başlar (Paul Joh­nson, 1990: 1). En azından iki yüzyıldan beri aydınların etkisi dünyamızda giderek artmıştır. Bu seküler kılavuzların -ay­dınların- dünyanın şekillenmesinde anahtar rol oynadıklarını hattâ dünyanın bir bakıma onların ellerinde günümüzdeki “ha­line&#8221; ulaşmış olduğunu söyleyebiliriz.</div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="18b7c-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="18b7c-0-0"><span data-offset-key="18b7c-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="9ci79-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9ci79-0-0"><span data-offset-key="9ci79-0-0"><span data-text="true">İnsanın tarihinde ilk kez toplumun karşılaştığı meseleleri salt kendi “aklının” (intellect) gücü ile çözebileceğini güvenle iddia etmeye başlayan bu kıla­vuzlar, geçmişin tüm tecrübe ve bilgeliğini işe yaramaz, safsa­ta ve kör gelenek kabûl ederek red etmişlerdir. Onları bu kadar kendinden emin yapan, temsilcisi oldukları yeni çeşit bilginin (modern) gücüdür. Aydınlar kendilerinden öncekiler gibi -din adamları- Tanrı’nın gönderdiklerini tefsir etmek görevi üstlen­mediler, aksine kendilerini Tanrı’nın yerine ikame ettiler (Pa­ul Johnson, 1990: 4).</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="416q5-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="416q5-0-0"><span data-offset-key="416q5-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="101c9-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="101c9-0-0"><span data-offset-key="101c9-0-0"><span data-text="true">Aydınların modernleşme ile birlikte Batı’da olduğu gibi İs­lâm, Hint ve diğer dinî geleneklerin hüküm sürdüğü kültür dünyalarında da önderliği ele almış oldukları görülür. Bu yeni dönemle birlikte I. Kolakowski’nin sözleri ile modern sivil top­lum üç direk üstüne kurulmuştur: para, siyasal güç ve söz; “sö­zü” aydınlar seküler paradigmaya sadık kalarak üretme görevi­ni sürdürdüler.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="617n2-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="617n2-0-0"><span data-offset-key="617n2-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="ainhh-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="ainhh-0-0"><span data-offset-key="ainhh-0-0"><span data-text="true">Aydınların otantik köklerinin modern toplum dışında kalanlar için yabancılığı, formda yerli tonlar taşıma­sı nedeni ile fazla göze batmamış olsa bile uzun süre toplumda güven bulmakta zorlanmışlardır.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="1leq1-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1leq1-0-0"><span data-offset-key="1leq1-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="1oepe-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1oepe-0-0"><span data-offset-key="1oepe-0-0"><span data-text="true">İslâm tarihine köken ve nitelik olarak bu kadar yabancılığına rağmen Aydın/münevver’in, son üç yüz yıldan bu yana içtihad kapısının açılmasını talep etmesi, ümmetin kendi iç dinamikle­rinin doğurduğu sorunlara cevap oluşturma sebebiyle değildir. Bu sorunlar farklı bir paradigma (modern/seküler) ile karşılaş­manın neticesiydi ve içtihad talepleri de büyük oranda bu dün­yanın içselleştirilmesinden dolayı gönül rahatlığına olmasa bi­le kafa rahatlığına ulaşmayı amaçlıyordu. Aydın modern dün­ya ile bazı yönlerden barışık yaşamak istemiştir. Kuşku yok ki, bu talepleri ile kendisini Alim’in yerine ikame etmek istediğini, sözde olmasa bile pratikte görmek mümkündür.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="4brbf-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="4brbf-0-0"><span data-offset-key="4brbf-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="a6ad0-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="a6ad0-0-0"><span data-offset-key="a6ad0-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="eguq3-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="eguq3-0-0"><span data-offset-key="eguq3-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="79imt-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="79imt-0-0"><span data-offset-key="79imt-0-0"><span data-text="true">Hayatın “karmaşaya” dönüştüğü böyle zamanlarda Peygam­ber, yeni bir başlangıç için, hayat için zorunlu koordinatları ge­tirir. Biz modernitenin etkisiyle dinin ikinci yönünü, entellektüel yönünü birinci sıraya çıkardık. Bunun bir sebebi de dün ha­yatımızın çok az yönü modernize olmuştu; fakat bugün modernize olmayan çok az parça kalmıştır. Dolayısı ile, yaşanmış bu tarihsel tecrübe sürecinde İslâm’ın hep entellektüel bir söylem düzeyinde ifade edilmiş olması, dini de o düzeye indirgemiş ol­du. Oysa din her zaman öncelikle bir yaşama biçimidir ve insa­nın sorunu da hep bu olmuştur. Diğer taraftan dini “entellek­tüel” olandan üstün kılan esas budur. Aynı zamanda Müslümanı modern dünyaya karşı güçlü kılan da budur. Çünkü bu pey­gamber! bir gelenektir ve eğer modern dünyaya cevap gereke­cekse; efendimiz Hz, Muhammed’in (s.a.v.) yaşayarak bize ör­nek olduğu o yalın ve “fakir” hayatına talip olarak işe başlayabi­liriz. Şüphe yok ki, böyle bir hayatın ödenmesi gereken “bedeli” çok yüksek olacaktır. Fakat yeni bir gelecek için ödenmesi gere­ken “pahalı” bir bedel kadar tabiî ne olabilir ki! </span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="7gf0g-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7gf0g-0-0"><span data-offset-key="7gf0g-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="7pst1-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7pst1-0-0"><span data-offset-key="7pst1-0-0"><span data-text="true">Hz. Peygamberin getirdiği ve varlığın tanınımında meşrûiyeti sağlayan (Hakikate ilişkin bilgi) esas kaynaktan her kopuş­ta, uzun süreçler neticesinde insan, bazen “boş bir amaç için yaratıldığını sanmakta” (Mü’minun 116), bazen “Allah’la kar­şılaşmayı ummadığından” (Yunus 7) bazen de “dünya hayatı­na razı olduğundan” ve neticede de “bütün gerçek bu dünyada yaşamakta olduklarımızdır” (Mü’minun 37) kanaatine var­maktadır. Böyle bir sonuca varmak kuşku yok ki farklı bir bil­gi ile mümkündür. Fakat bu bilginin “dünya&#8221; ile sınırlı kalaca­ğı açıktır; “dünya hayatından başkasını istemeyenlerin ilimden yana ulaşabilecekleri son sınır budur&#8221; (Necm 29-30). Dolayısı ile böyle bir sonuçtan hareket ederek yeryüzünde -kısa olması­na rağmen hiç bitmeyecekmiş gibi uzun görünen, (Enbiya 44)- bir hayatı “kurgulamak” için yine mecburen bu hedefi payla­şan bir bilgiyle işe koyulmak gerekmiştir. Bu dönüşümün tabii sonucu olarak -kanaatimize göre- her gelecek tasarımı sadece varlığın tabii düzenine bir müdahale değil, fakat aynı zamanda da uzun süreçler boyunca devam eden “iman”dan “bilgi&#8217; ye ge­çiştir. Fakat belirtmemiz gerekir ki burada, “iman&#8221; ve “bilgi” için farklı ontolojik statüler olduğu kastetmemekteyiz.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="fopd6-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fopd6-0-0"><span data-offset-key="fopd6-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="84vt9-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="84vt9-0-0"><span data-offset-key="84vt9-0-0"><span data-text="true">Şüphe yok ki insanlarda bir gelecek düşüncesi ve düzen fikri uyandıran ilk kaynak dinin kendisidir. Din, adını öbür dünya/ ahiret olarak tanımladığı bir gelecekten bahsederken, aynı za­manda bir “gelecek” düşüncesine de kaynaklık etmiştir. Dolayısı ile gelecek kavramı, çelişkili görünmesine rağmen tümüyle dinî ve kutsal bir kavramdır. Din bununla da kalmaz, dünyanın ve onun üstündeki hayatın sonluluğuna atıfta bulunarak bunu ısrarla hatırlatmaya çalışır (En’am 135).</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="75qpg-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="75qpg-0-0"><span data-offset-key="75qpg-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="b5s64-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="b5s64-0-0"><span data-offset-key="b5s64-0-0"><span data-text="true">Hayatın sonluluğunun ölümle tecrübe edilişine rağmen, in­san yine de bunu kabûlde zorlanmaktadır; ya dünya hayatına razı olmakta ya da onu ahirete göre sevimli bulmaktadır (Tevbe 38, Nahl 107). “Nefs” sahibi insanın kendinde taşıdığı dün­yaya eğilim ve sevgi, yani “hubbu dünya” kendisini sürekli dışa vurmak isteyecek ve bu tezahür insanı “el-hayatü’d-dünya”yı kurmaya teşvik edecektir. Bu yöneliş insanı, sahip olduğu ilahi ve kutsal referans kaynağından uzaklaştırarak kopmayı başla­tırken, insan da geleceğini “kurgulamaya” başlar.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="qalf-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="qalf-0-0"><span data-offset-key="qalf-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="3jmqc-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3jmqc-0-0"><span data-offset-key="3jmqc-0-0"><span data-text="true">Geleceğin kurgulanımındaki meşrûlaştırım farklı şekilde olabilir. İster Semud kavminin yaptığı gibi sanat eserleri, dağlarda evler oyma, isterse güvenlik arayışı olarak; yine Firavun’un görkemli mezarları veya eski Grekler&#8217;in kusursuz heykelleri; isterse Yahudiler’in “vaadedilmiş toprakları/seçilmiş kavim” olmaları; ya da günümüzdeki gibi modernitenin “düşünüyorum”u olsun; sonuçta farklı “araçlar” kullanmala­rına rağmen, “dünyayı” esas aldıkları görülür. Bu esas alışta, dünyanın geçici olmaktan çıkartılarak onu kalıcı yapma teşeb­büsleri yatmaktadır.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="m5qk-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="m5qk-0-0"><span data-offset-key="m5qk-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="eluf6-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="eluf6-0-0"><span data-offset-key="eluf6-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="c27du-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="c27du-0-0"><span data-offset-key="c27du-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="3k2ir-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3k2ir-0-0"><span data-offset-key="3k2ir-0-0"><span data-text="true">Modern dönem, insan ve onunla eşzamanlı olarak varlığın yeniden tanımı olduğundan, bu ta­nımlama mecburi olarak yeni bir meşrûiyet kaynağını da be­raberinde getirmiş olur; insan “düşünerek“ kendisini var eder. Kartezyen çözüm arayışları, yönünü kaybetmiş, artık ne belir­li ve hâkim bir merkezi (Roma’sı) ne de imtiyazlı bir hedefe sahip olan ve bir düzen arayışı içindeki bu kaos haline bir ce­vap sayılır. Kendisini “düşünerek” var eden insanın yaşayaca­ğı “dünyayı” da yine “düşünerek” yeniden yaratma ve yarattı­ğı -kurgulayacağı- bu dünyayı yine “düşünerek” yönetmek is­temesi, kendi içinde haklı ve tutarlı bir rasyonellik taşımakta­dır. Burada rasyonellik doğru ve kesinliğe ulaşmanın temina­tı kabûl edilirken, Tanrı ve din akim işlemlerinden çıkartıla­cak “unsura” dönüşür.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="547sh-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="547sh-0-0"><span data-offset-key="547sh-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="b8g9r-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="b8g9r-0-0"><span data-offset-key="b8g9r-0-0"><span data-text="true">Bu rasyonellik, bütün hakikatin duyuların nesnesi haline dönüşümünü sağlayarak bir “yeryüzü cen­neti” olarak modern tasarımı kurmaya yardım etmiştir. Kar­tezyen geleneğin düalist tabiatının doğal neticesi olarak, in­san ve tabiat (algılanan ile algılayan) tekrar birleşmeleri mümkün olamayacak şekilde birbirlerinden kesin olarak ayrılmış olur. Bu ontolojik kopuş insanın aynı zamanda cenneti kendi ontolojik kaynağından kopararak yeryüzüne taşıyıp getirebileceğine inanmasını sağlar. İnsan, “başkasının” yarattığı cennet yerine -“düşünerek” kendisini var ettiği gibi- kendi cennetini de kendi elleri ile kurmak ister.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6pc1i-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6pc1i-0-0"><span data-offset-key="6pc1i-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6giji-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6giji-0-0"><span data-offset-key="6giji-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="1qpj8-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1qpj8-0-0"><span data-offset-key="1qpj8-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="b4h42-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="b4h42-0-0"><span data-offset-key="b4h42-0-0"><span data-text="true">&#8221;Eğer şeytanı ve günahı -modern kurgunun yaptığı gibi- ontolojik kaynağından koparıp kendi dünyanıza katmak istemiyorsanız, gerçek çoğulculuk ancak dinde bulunabilir. Bundan dolayı İslâm, dünyayı aşan ilahi ve kutsal bir kaynağa referans yaptığından açık-uçlu bir toplumsallığı kurmaya çalışırken, ne şeytanın ne de günahın sekûlerleşmesine müsaade etmez. İslâm için inananlar gibi inanmayanlar da olacaktır ve onların da neye nasıl inanmışlarsa kendilerine has bir veya birden fazla, müşriklerde olduğu gibi hakikat tanımının olması kaçınılmazdır. Bundan dolayı İslâm çoğulculuğu farklı hakikat tanımı yapan ve ona göre de oluşmuş bir hayata din demektedir. Çünkü İslâm’a göre din hayattır, hayat ise Allah’a dönüştür (Al-i İmrân 83). </span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="7s4mn-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7s4mn-0-0"><span data-offset-key="7s4mn-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="96b2k-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="96b2k-0-0"><span data-offset-key="96b2k-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="ed69l-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="ed69l-0-0"><span data-offset-key="ed69l-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="1bg8k-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1bg8k-0-0"><span data-offset-key="1bg8k-0-0"><span data-text="true">Modern kurgu/proje, sonsuz bir barış vaadi içinde bir “yer­yüzü cenneti” olarak başladı ve birkaç yüzyıldan beri hayatım sürdürerek gelmektedir. Sadece geleceğe yönelik vaatlerle do­lu değil artık, fakat aynı zamanda kendi tarihi içinde ve kendi­sinden veya onun dışında düşünülmesi mümkün olmayan çok miktarda günahla da yüklüdür. Tarihte hiçbir proje ve güç, kü­resel düzeyde bu kadar istila edici olamamıştır; bugün nüfuz edemediği hiçbir toprak parçası ve hayat alanı kalmamış gibi­dir. Bu kurgunun bütün “sivilliğine”, “çoğulculuğuna” ve “öz­gürlüğüne” rağmen “totaliter” olanı da kendi içinde barındır­dığı görüldü; insanların -hattâ farklı dinden oldukları da sak­lanmadan- atom bombalarına yedirildiğinin canlı tanıkları ara­mızda gezmektedir.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="ccq1f-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="ccq1f-0-0"><span data-offset-key="ccq1f-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="fj8kv-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fj8kv-0-0"><span data-offset-key="fj8kv-0-0"><span data-text="true">Din hayattır; hayat ise Allah’a dönüştür; Allah’a dönmek is­teyen insanın kendi gelecek tasarımı için çaba sarf etmesi ka­dar haklı ne olabilir!..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="8avmh-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="8avmh-0-0"><span data-offset-key="8avmh-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="9dh5l-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9dh5l-0-0"><span data-offset-key="9dh5l-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="7i3rb-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7i3rb-0-0"><span data-offset-key="7i3rb-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="aeusc-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="aeusc-0-0"><span data-offset-key="aeusc-0-0"><span data-text="true">İslâm’da karşılığını bulamadığımız fakat moderniteden ödünç aldığımız, hattâ “mülkiyetimize” geçirdiğimiz “toplum” kavramı ile, İslâmî bir “toplumsallık” üzerinde düşünmek ve onu gerçekleştirmek arzusu, aslında oldukça modern bir çaba sayılmalıdır. Zira İslâm elbette inanan insanların biraraya gelmişliği/birlikteliği anlamında “cemaati” ihmal etmemekte; ne var ki, bu cemaati meydana getirenlerden biri olarak mümin’e öncelik vermektedir. İslâm’a göre cemaat, müminlerin meydana getirdiği birlikteliktir; halbuki modern toplum anlayışında “birey” toplumun bir “ürünü” ola­rak görülür; modern toplumda insan, birey/vatandaş olarak yeniden inşâ edilir.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="85ne8-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="85ne8-0-0"><span data-offset-key="85ne8-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="a24i4-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="a24i4-0-0"><span data-offset-key="a24i4-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="53b75-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="53b75-0-0"><span data-offset-key="53b75-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="1vquu-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1vquu-0-0"><span data-offset-key="1vquu-0-0"><span data-text="true">Düşünüyorum o halde varım”la insan sadece özerk bir ko­numa geçmemiştir; varlık dünyası ile yaratılmış olma anlamın­da paylaştığı ontolojik bütünlük ve birlikteliği de parçalamış olur. Dış dünyanın tüm gerçekliği “ben”e indirgendiğinden, diğer bir ifade ile nesneler dünyası varlığının özneye borç­lu hale getirildiğinden özne de efendi konumuna geçer. Bu­nun siyasal/toplumsal tezahürünün çok geçmeden ortaya çık­tığı görülür. Afrika’dan Amerika’ya yapılan köle sevkiyatında 19 milyon insan sadece yolda “telef’ olacaktır. Fakat diğer ta­raftan da ontolojik bağ koptuğundan dolayı özne için nesneler dünyası aynı zamanda bilinmezlikler dünyası olur. Bu neden­le bilinmezlikler dünyasını bilinir kılmak, ele geçirmek için savaş açılması, fethedilmesi gerekir. Bunun başlangıcı ise so­ru sormaktır; denebilir ki, modern dönem aynı zamanda soru­ları çok olan bir dönemdir. Bu sorular, nesneler dünyası hak­kında yeterli bilgiye sahip olunmadığından -“cahillik” ve “bil­gisizlikten”- dolayı değil, -elbette bu da vardı- fakat o dünya­ya yeni tasavvurun yardımı ile yeni bir anlam kazandırma çabasının sonucuydu. Şeytan Hz. Adem’e (insana) bakarak bü­yüklenmişti.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="3nvih-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3nvih-0-0"><span data-offset-key="3nvih-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="234p-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="234p-0-0"><span data-offset-key="234p-0-0"><span data-text="true">Şimdi insan da kendisi için yaratılmış ve kendisi­nin emri altına verilmiş varlık dünyasındakilere bakarak yer­yüzünde büyüklenmeyi tekrara düşecekti. Kendisinin de için­de bulunduğu ve âyetlerden başka bir şey içermeyen bu varlık dünyası, artık onun için sadece “nesneler” dünyasından başka bir şey değildir. Şüphe yok ki, bunu isteyen ve yaptıran onun heva ve hevesidir; fakat nefis her zamanki gibi bir aracı bağ &#8211; ki akıl Arapça’da bağ/bağlama anlamına da gelmektedir- ola­rak “aklı” kullanacaktır. İnsan “Akıl” ile kendi varoluşunu is­pat edecek, fakat iş burada bitmeyecektir; onun organik uzan­tısı olan “birey/bireycilik” de bu süreçte birlikte ortaya çıkma­ya başlamış olur.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6bqp6-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6bqp6-0-0"><span data-offset-key="6bqp6-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="9sd72-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9sd72-0-0"><span data-offset-key="9sd72-0-0"><span data-text="true">Sonuçta; insan tabiattan kopar; kendisine ye­teri kadar güven duyduğundan dolayı Descartes’la birlikte ki­lisenin “kurtarıcılığına” da son vermiş olur. Artık insan kurtu­luşa hem kendi aklı ile ulaşacak, fakat aynı zamanda da bu do­ğal bir kurtuluş olacaktır. İnsanın ve toplumun kusursuzluğa ulaşabileceği ümidini taşıyan bu düşünce izlediği süreçle bera­ber yoksulluğun, kötülüğün, zulmün, saldırganlığın bir Grek mirası olarak aldığı “korku” ve “kaygı”nın ve belki de bunlar­dan da önemlisi mutsuzluğun yeryüzünden kaldırılabileceği­ne inanır. Şimdi artık modern dönemle birlikte Avrupa’da ye­ni bir mutluluk ideası ortaya çıkar. Halbuki Hıristiyanlık bu­nun ölümden sonra olabileceğini söylemekteydi; cennet için yeni ve yabancı değildi bu idea, fakat yeryüzü için hem yeni hem de çok yabancıydı.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="epebl-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="epebl-0-0"><span data-offset-key="epebl-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="746d2-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="746d2-0-0"><span data-offset-key="746d2-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6kbrj-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6kbrj-0-0"><span data-offset-key="6kbrj-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6q25o-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6q25o-0-0"><span data-offset-key="6q25o-0-0"><span data-text="true">Yakın zamana kadar Müslüman “ekonomik faaliyetini rızık kavramı ile kavramsallaştırdığINdan dolayı is-raf tüketim faaliyetinde belirleyici işlev görüyordu; çünkü RIzık, Rezzak’ı şart koşar ve aynı kökten geldiği için de çağrışımı dolayımsızdır; israf ise Rezzak’ın haram kıldığı bir şeydi. 1980’lerle birlikte formda İslâmî çağrışımlar taşıyan yeni finans kurulula­rı ile Müslümanlar’ın ekonominin dinamik ve seküler süreçleri­ne katıldıkları gözlenir. Bunların sağladıkları kâr ve icra ettikleri ekonomik işlevlerden çok, bu sürece katılımı sağlamaları açısın­dan çok daha önemli iş gördükleri söylenebilir.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="9jbhd-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9jbhd-0-0"><span data-offset-key="9jbhd-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="78kqj-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="78kqj-0-0"><span data-offset-key="78kqj-0-0"><span data-text="true">Bu süreçle bir­likte Müslüman, modernitenin -kapitalizm, tüketim toplumunun- belirgin işleve sahip üç önemli kavramını keşfeder: Kâr, moda ve marka. Bunlardan moda ve marka, Müslümanın kültür evreni içinde bir meşruiyet temeline sahip olmadıkları gibi, kar­şılığı olmayan kökten yabancı kavramlar özelliği taşımaktaydı­lar. Fakat tüketime ilişkin kazanılan yeni davranış biçimleri ile bu iki yabancı kavram tercihlerimizde bir ihtiyaca atıfta bulu­nacak ve belirleyici unsur olacaktır. Dolayısı ile “moda tesettü­re bürünerek” podyumlarda arz-ı endam ederken; “Tekbir” ke­limesi içerik anlamını terk ederek patentlenecek ve ticari mül­kiyetin “metaı” olacaktır. Öte yandan metropolden başlayarak deniz kıyılarına uzanan modern hayat biçimlerinin özellikle de­nize dönük kültürü ve bu hayatın mevcut kurgusu göz ardı edi­lerek, “hakiki şeriat” mayo olup denize sokulmaya başlanır.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="cigg6-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cigg6-0-0"><span data-offset-key="cigg6-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="arpjg-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="arpjg-0-0"><span data-offset-key="arpjg-0-0"><span data-text="true">So­nuçta, modernitenin bu sekülerleştirme süreçlerinin istediği ka­tılımı sağlamak ve tüketim ile tapınmanın birbirinden zor ayırdedilebilindigi metaların dolu dünyasında, “bereketi” kalmadı­ğı için eski tanım ve ölçüsü ile yeterli olamayacağından, kârın modern biçimi ile tanışılır. </span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="735jh-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="735jh-0-0"><span data-offset-key="735jh-0-0"><span data-text="true">VI</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="s2v2-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="s2v2-0-0"><span data-offset-key="s2v2-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="s2v2-0-0"></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="brp7j-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="brp7j-0-0"><span data-offset-key="brp7j-0-0"><span data-text="true">Vurgulanması gereken bir husus “birey” ile insa­nı birbirinden ayırmak gerektiğidir; yaklaşık birkaç yüzyıldan beri birey, “insan-anlamı” üstünde hâkimiyet kurmuş durum­dadır. Dinin insana sunduğu kimliğin evrensel nitelik taşıması nedeniyle, aynı zamanda insana kaynağı farklı olan bir yorum­lama bilgisi imkânı sunar. İnsan bu yorumla kendisine bir ko­num kazanır ve —esas yurdu cennet olduğundan- bu dünyaya duyduğu yabancılığı üstünden atarak, mekânı ve şartları aşan —iman etme “eylemi” sonucu kazanıldığından— kesinliğinden kuşku duymadığı bir kimlik elde eder. Varlık dünyası ile yara­tılmış olma bağlamında da aynı ontolojik düzlemi paylaştığın­dan varlık dünyası, kendi (insan) adı ve kimliği arasında mut­lak bir uyuma ulaşır. Evrende kendisinin konumlanmasını sağ­layan bu kimlik, aynı zamanda bu insanın kim olduğunu, nere­den geldiğini, nereye gideceğini kozmik gerçeklik içinde algı­lamasını sağlar; Allah’ı bildikçe, bu kimlik sahibi insan başka­larınca “bilinmeye” ihtiyaç duymaz; ölüm, evren tasavvuru ve hayatın içinde bir “moment” olarak algılanır.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="5h3qa-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5h3qa-0-0"><span data-offset-key="5h3qa-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6fsjb-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6fsjb-0-0"><span data-offset-key="6fsjb-0-0"><span data-text="true">Bu kimlik sahibi insan için, dünya insan için yaratılmıştır. Varlık dünyasındaki bütün mevcutlar ilahi bir kaderin ellerin­de ve büyük bir amaç yüklenmişlerdir; her şey hayat sahibi var­lıklar olup Yaradan’ı teşbih etmekte; bütün bu varlık hiyerarşisi içinde bir statüye sahip ve bir diğerine ulaşan halkalardır. İnsan ise bu varlık zincirinin hem “en şerefli” hem de “en aşağı” hal- kasındadır. Bu kimlik sahibi insan evrendeki tüm olaylan canlı ve anlam dolu dünyada ilahi bir amaç ve bağlam içinde yorum­lar. Dolayısı ile diğer kimlikten farklı olan bir gerçeklik tanımı­na ve bilgisine ulaşır.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="dl6b7-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="dl6b7-0-0"><span data-offset-key="dl6b7-0-0"><span data-text="true">Olayların anlam dolu dünyasında yaşayan mü’min, sahip ol­duğu kimlik tarafından farklı bir toplumsal ilişkiye davet edi­lir.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="6lced-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6lced-0-0"><span data-offset-key="6lced-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="9f9q0-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9f9q0-0-0"><span data-offset-key="9f9q0-0-0"><span data-text="true">Bu ilişkinin sonucu kutsal olanın -bir ibadet olarak- hem üretilmesi, aynı zamanda da sekülerin hayat alanından ko­vulması demektir. İnsan bunu yaparken peygamberinin -ya- pıp-etme biçimini- sünnetini örnek alarak bir yandan “üm­met kültürü”nün (bir ümmet kültürü olarak sünnetin) yeni&#8217;den üretimini gerçekleştirir; fakat diğer yandan da bu, kimliğin ifade edilişi olarak tezahür eder. Dinin verdiği kimlik dışındaki tüm kimlikler -özellikle modernitenin sunduğu alt kimlikler; mesleki, ulusal- eğitim yolu ile yeniden üretilirken, dinin sun­duğu kimlikte ibadet ile yeniden üretilme sözkonusudur; çün­kü dine göre kimliğin üretimiyle ibadet -istisnalar hariç tutul­duğunda- bir ve aynı şeylerdir.'&#8221;</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="cdnnl-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cdnnl-0-0"><span data-offset-key="cdnnl-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="9852f-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9852f-0-0"><span data-offset-key="9852f-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="bebl-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="bebl-0-0"><span data-offset-key="bebl-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="5l13a-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5l13a-0-0"><span data-offset-key="5l13a-0-0"><span data-text="true">..Günümüzün ister ulusal isterse uluslararası po­litik dili ve onun kavramsal içeriği 17. yüzyıldan beri sekülerleştirilmiştir. Bu dilin İslâm bir yana, Hıristiyanlık’ın yönetime ilişkin dilinden herhangi bir kalıntıyı içeriğinde taşıdığı söyle­nemez. Politikanın “Islâmîzasyonu” dediğimiz bu durum, ken­disini daha çok seçimler döneminde kullanılan afişlerde orta­ya çıkartmaktadır. Postmodernitenin “spectacular culture” üne uygun düşen bir tarzda, İslâmi taleplerin tümü reklamcılığın malzemesi olmak üzere en küçük parçalarına bölünerek “sloganlaştırılacak”, böylece tüketicinin beğenisine sunulmuş ola­caktır. Kadınların seçimler için mobil hale getirilerek, “hizmet” için evlerini boşaltmaları, kamusal alanda görünür kılınmak is­tenen İslâmi “imaj’ için mahremiyetin önemsizleşmesini de be­raberinde getirmiş olur.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="7sq6s-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7sq6s-0-0"><span data-offset-key="7sq6s-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="fkd96-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fkd96-0-0"><span data-offset-key="fkd96-0-0"><span data-text="true">Müslümanlar’ın eğitim sürecine katılmalarını sağlayan İmam Hatip Okulları ise, Müslümanlar’ın kendi tarihlerinden hasıl ettikleri bir kurum ve miras olmaktan çok, moderniteye kar­şı verilen muhalefet süreçlerinin içinde ve bu mücadelenin be­lirledigi bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Müslümanların eğitime katılmaları bu okulların inşâsından, çocuklarını bu okullara öğrenci olarak göndermelerine kadar büyük bir özveri ve içtenlik taşımıştır. Cumhuriyet tarihinde bu kadar gönüllü ve topyekûn katılımın gerçekleştirildiği başka bir örnek olduğu söylenemez. </span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="5qbu2-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5qbu2-0-0"><span data-offset-key="5qbu2-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="uipd-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="uipd-0-0"><span data-offset-key="uipd-0-0">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="b3jbe-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="b3jbe-0-0"><span data-offset-key="b3jbe-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="buot3-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="buot3-0-0"><span data-offset-key="buot3-0-0"><span data-text="true">Ahlâkın anlam düzeyinde uğradığı mahiyete ilişkin değişim, Müslümanların giderek bir tüketici kitle olmalarını da kolay­laştırmaktadır. İslâm’ın israf olarak tanımladıklarından birço­ğunun bugün ihtiyaç olarak görülmesinin sebebi bu olmalı­dır. Bundan dolayı Müslüman modern dünyanın neredeyse bü­tün “meta”larının İslâmî kavramlar/isimler ile yeniden sembol­leştirerek tüketime hazır duruma getirmektedir. Toplumda hâ­kim durumda bulunan tüketim modelinin inşâ biçimine Müs­lümanların giderek eklemlenmesi, onların israf kavramını ge­leneksel bularak içerikte dönüştürmelerini meşrûlaştırmakta- dır. Azımsanmayacak bir kitleyi tüketici haline getirip reklam­larla yönlendirmek, artık bundan sonra “İslâmî reklamcılığın” imkânları ile mümkündür ve bunun istenen neticeleri verece­ğini söyleyebiliriz.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="entbd-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="entbd-0-0"><span data-offset-key="entbd-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="3h3q6-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3h3q6-0-0"><span data-offset-key="3h3q6-0-0"><span data-text="true">Meselâ bugün Müslüman kadının tesettürü, içerikte gele­neksel anlam düzeyinden kaymaya uğrayarak yeniden sembolleşirken, aynı zamanda Müslüman kadın gelenekten farklı bir tüketim ve bu tüketimin sekülerliği içeriklendirmiş semboller dünyasına girmektedir. Bunun neticesi olarak tesettür, ne ya­zık ki, bu dünyaya girişte araçsallaşmaktan kurulamamakta­dır. Kemalizm’in varsaydığının aksine; Müslüman kadının ka­musal alana katılımı -bundan kamusal alana katılmama netice­si çıkartılmamalıdır- kamusal alanı zenginleştirirken, kendisi “ fakirleşmektedir. ”</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="e7klc-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="e7klc-0-0"><span data-offset-key="e7klc-0-0"><span data-text="true">Buna ilave olanak kamusal alana katılım -erkek ve kadın olarak-, Müslümanın kendini orada sadece görünür kılması ile neticelenmemektedir. Bu katılım dindarlaşmayı aile içinde güçlendirerek mahremiyeti nitel bir dönüşüme uğratmaktadır. Özel hayat/privacy mahremiyetin yerini almaya başlamaktadır. Islâm’ın tanımladığı mahremiyet anlayışının yerine nefsin çok sevdiği ve yabancılaşmayı kışkırtan “privacy”nin geçmesi Müs­lüman için seküler temelli bir dokunulmazlık zırhının oluşma­sına ve bireyciliğe kapı aralamaktadır.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="7llvp-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7llvp-0-0"><span data-offset-key="7llvp-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="fuenl-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fuenl-0-0"><span data-offset-key="fuenl-0-0"><span data-text="true">Abdurrahman Arslan &#8211; Modern Dünyada Müslümanlar</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="f1gud-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-editor="6133q" data-offset-key="42dsr-0-0"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-modern-dunyada-musluman-adli-kitabindan-alintilar/">Abdurrahman Arslan – Modern Dünyada Müslüman Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-modern-dunyada-musluman-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rızık şükürle kaimdir, şükürle oluyor</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rizik-sukurle-kaimdir-sukurle-oluyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rizik-sukurle-kaimdir-sukurle-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2015 14:37:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık şükürle kaimdir şükürle oluyor]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9122</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, halen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. &#160; Çünkü, rızka iştiha ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizik-sukurle-kaimdir-sukurle-oluyor/">Rızık şükürle kaimdir, şükürle oluyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/ziya-osman-saba55.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9123" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/ziya-osman-saba55.jpg" alt="Rızık şükürle kaimdir, şükürle oluyor" width="509" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/ziya-osman-saba55.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/ziya-osman-saba55-300x211.jpg 300w" sizes="(max-width: 509px) 100vw, 509px" /></a></strong></em></div>
</div>
<div></div>
<div class="clear">
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, halen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü, rızka iştiha ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Yirmi Sekizinci Mektup)</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizik-sukurle-kaimdir-sukurle-oluyor/">Rızık şükürle kaimdir, şükürle oluyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rizik-sukurle-kaimdir-sukurle-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
