<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/osmanli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 12:44:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Osmanlı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şehir ve Medeniyet:&#8221;Ben&#8221;in İdrak Yolculuğu mudur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Aug 2023 14:39:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[ben idraki]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karagöz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26517</guid>

					<description><![CDATA[<p>“BİR DENEME” “Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân faresinde Bakıcak didâr görünür o şar m kenfaresinde Nâgehân ol şar a vardım anı ben yapılır gördüm Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında.” Hacı Bayram Veli Çalışmanın başlığının beni endişelendirdiğinin farkındayım. Şehir tarihi çalışmaları bir ilmi disiplin olarak soruları bitmiş bir alan değil, en azından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/">Şehir ve Medeniyet:”Ben”in İdrak Yolculuğu mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-17025 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti-300x203.jpg" alt="" width="367" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti-300x203.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti.jpg 400w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p><strong><em>“BİR DENEME”</em></strong></p>
<p>“Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân faresinde<br />
Bakıcak didâr görünür o şar m kenfaresinde</p>
<p>Nâgehân ol şar a vardım anı ben yapılır gördüm<br />
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında.”<br />
Hacı Bayram Veli</p>
<p>Çalışmanın başlığının beni endişelendirdiğinin farkındayım. Şehir tarihi çalışmaları bir ilmi disiplin olarak soruları bitmiş bir alan değil, en azından ülkemizde.1<sup><a href="#_ftn56" name="_ftnref56"></a></sup> Ancak bu husus bizin çalışmamızın hudutları içerisinde değil. Şehir ve medeniyet kavramlarını tartışmayı da konu edinmediğimi özellikle ifade edeyim. Geriye kalan başlık­taki, <em>“Ben ın</em> İdrak Yolculuğu kısmı ki, kanaatimizce çok tanıdık bir ifade değildir. Burada da biraz da mahcubum, daha alışıldık başlık konulabilirdi. Okuyucuyu, belki de editörü, hem başlık hem içindekiler yorabilir hatta okumaktan vazgeçebilirler, kabulümdür. Başlığın son kelimesi ise &#8216;deneme&#8217;dir. Bu sebeple konuya başlamadan birkaç hususu kısaca izah etmekte fayda görüyorum. Öncelikle tırnak içerisinde yazılan <em>“Ben”</em> ve bu kavramı anlamlandırmamıza katkı sağlayacak olan &#8216;idrak&#8217; kelime/kavramlarından neyi kastediyoruz, muradımız nedir? Açıklamakta fayda bulunmaktadır. Özellikle, anlamlandırmamıza katkı sağlayacak olan <em>“idrak”</em> kelime­sinden başlayalım. Bizim için &#8221;idrak”kelimesinin lügat anlamından ziyade, İslâm mütefekkirleri tarafından kabul edilen kelimenin resme­dilmiş anlam hudutları önemlidir. Arapça kök bir kelime olan derk, <em>“kavuşmak,yetişmek; olgunlaşmak, nihai sınırına ulaşmak; bir araya toplanmak; fark etmek, anlamak ve bilmek”</em>manalarını taşımaktadır.<sup>2 </sup>Ancak mütefekkirler kelimeye, algılama ve bilmenin her türünü içine alacak genişlikte mana ve mahiyet vermişlerdir.</p>
<p>Farkına varma, kavrama, tasavvur etme, bilme gibi zihnin çok çeşitli ve karmaşık faaliyetlerini ifade eden bir terim olarak kullanılmıştır. Kelimenin bu anlam zenginliği, bir tarafıyla <em>“tasavvur”</em> olarak zihnî, <em>“tutum, tavır ve davranış”</em> haline gelmesiyle fiili/inşa faaliyetlerini de ihata eden mahiyet arz etmektedir. Kelimenin bu anlam genişliği zemini, bir deneme mahiyetindeki çalışmamızda işimizi kolaylaştırmaktadır ki, bunu çalışmanın başında itiraf etmeliyim: İyi bir sığmak yeridir. Pekala, çalışmanın maksadı olan <em>“İdrak”</em> yolculuğunun <em>“Ben ini </em>nasıl anlamalıyız? Şöyle ki, buradaki “ben&#8221;den kastımız, özünde idrak sahibi bir varlık olarak <em>“mebde ve mead”, “varlık”</em> a ve <em>kâinat</em> a mana ve mahiyet verme hâli/durumudur: Bilgi, şuur ve hikmet “mahallidir. Beşerin, &#8216;nefis&#8217;den, <em>“nefs-i kâmile, safiye”ye, </em>ruhun, <em>“kalb” den</em> “ahfa” olma halidir.</p>
<p>İnsanın <em>“beni</em> şu veya bu şekilde bu <em>“mahal”de “hal”</em> üzere olmaktır. Ömür bu mahall/hâlin yolculuğunun adıdır. Ortaya çıkardığı bütün her /O bu yolculuk sürecinin mahsulüdür. İnsan, dünya hayatında; <em>“enjus”ye “afak”de </em>hem ilgilidir hem bilgilenir: Hem fail hem de mefuldür. Pekâlâ, şehir ve medeniyet insan/cemiyetin eseridir. Enfüs ve afâkın ahengi ve sanatın mahsulü/meyvesidir. Tasavvur ve inşa yani “Sanat tamamıyla <em>“ferdi bir çiğlik”</em> biçiminde doğsa bile, sanatkârın şahsiyeti içtimai değerlerden bağımsız değildir”3, milletin eseridir; Kültür/medeniyet insan/cemiyet şehir ve medeniyette, “aklı- selim” kalb-i selim” ve “zevk-i selim&#8221;e hem yapıcı hem de kendini bu yaptığı “cennet misali” içinde şekillendirendin Buraya kadar tanımladığımız farklı sembollerle tanımlayanlar da bulunmaktadır. Lewis Mumford, “Her nesil» inşa ettiği binalara biyografisini yazar*’<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[4</sup></a>diyor. Ya da insanı borçlu kul <em>“el~Medin ” veya.</em> “beden&#8221;tasavvuru kelimesiyle açıklayan Gencer<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[5]</sup></a> bulunmaktadır. Biz daha cüretkâr olup, “İnsan eliyle inşa ettiği her nesneye kendini yazmaz mı ?” dersek, başka söze ne hacet.</p>
<p>Tarihi süreçte anlama, algı ve zihni faaliyet olarak tasavvur ve tespitte kalan değil, <em>“tecessüm”</em> ettirilen ve “hayati/yeti sağlanmış hikmettir: Algılama, anlama, anlamlandırma ve inşa etme.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[6</sup></a> Bu tespiti bir süreç olarak değerlendirirsek, burada kısaca <em>eşya dünyası ve insan”</em> kavramları ve bunların arasındaki ilgi ve münasebetleri anlamaya çalışırsak <em>“ben idrakı’nin</em> teşekkül edişini ve mahiyeti hakkında -yazının hudutları içerisinde kalmak üzere- bir tespite ulaşabiliriz. İnsan zihni beş duyuya bağlı olarak müşahede ettiği âlemi parçalayarak öğrenmek istemektedir. Esasen içinde var olduğumuz dünya, bize, ilk önce bir <em>“eşya mahşeri”</em> gibi görünmektedir. Yani, bizim için dünyanın ilk görünüşü, parçalanmış ve üç boyutlu bir &#8221;madde kaosu<sup>,</sup>’dur. Psikologlar, bebekliğimizde, içinde yaşadığımız âlemi, bir renk, ışık ve ses kaosu/keşmekeş biçiminde idrak ettiği­mizi söylerler. O dönemde, sanki eşya ve madde dünyası, düzensiz bir biçimde tertemiz idrakimize, bir sağanak gibi boşalırlar. Henüz gelişmekte olan <em>beş duyumuz”,</em> her şeyden önce, bu kaotik eşya ve madde dünyasına takılır. Bu <em>&#8220;kesret dünyası”</em>bizim idrakimizi, kendisi ile meşgul etmeye başlar. Böylece <em>&#8220;idrakimiz eşyaya yönelir ve onun terbiyesine girer.</em> İdrakimiz, ihtimali veya katı, bir sebep-ne­tice zinciri içinde çalkalanarak ağır ağır da olsa mekanik bir şekil alır. Kaos zamanla idrakimizden çekilir ve yerini nizama bırakır. Böylece “insan idraki” aklın sebep-netice zinciri içinden süzerek elde eder. Böylece, eşya dünyası, akıl vasıtasıyla “insan idraki” ne yerleşir ve anlam kazanır.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[7</sup></a></p>
<p>Nihayetinde konu insan olunca <em>“insana ilişkin bütün sorular ve sorunlar, “dışarıdan değil, bizatihi insanın hem hayvaniyet [beşeriyet] hem de nutkiyet gibi iki ayrı unsurdan mürekkep mahiyetinden kaynaklanır. Başka bir deyişle sorunun kökleri yapılanda değil yapandadır; çizilende değil çizendedir; hayatta değil kafadadır.”8</em> Aslında yakın zamanda antropoloji/insanbiliminin <em>“Bizi insanın özündeki birliğinden haberdar eder ve dolayısıyla herkesin bir diğerini fark etmesine, hissetmesine imkân verir.”9</em> tespiti belirlediğimiz kanaatimizin genelgeçerliğine katkı sağlıyor denilebilir. Yazının bütününden anlaşılacağı gibi şehir ve medeniyet, insan ve tabiat arasında; uyumlu veya uyumsuz bir süreçte bazen insanın isabetli faaliyetleri ve elde ettiği muvaffakiyetler veya tabiatın galebesiyle biten hadiseler mevcuttur. Tabiatın galebesini alt etmek için yaklaşık iki yüz senedir insan <em>“her hâlükârda’lehine</em> çevirmek istiyor. İnsanlık bugün bunun <em>“bedelini çok ağır”</em> ödemektedir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[10]</sup></a></p>
<p><strong>İkinci olarak,</strong> şehir ve medeniyet birçok ilmi disiplinin doğrudan veya dolayısıyla konu ve ilgi alanına girmektedir. Bu sebeple, coğrafya, iktisat, mimarlık başta olmak üzere ilmî disiplinlerin çalışma alan­larında bu konu ve bahisleri görmek mümkündür. Ayrıca bağımsız bir disiplin olarak şehir tarihi yazımı çok geriye gitmez. Coğrafî keşifler ve aydınlanma düşüncesinin bir izdüşümü olarak XVIII. ve XIX» yüzyıllarda kendisini açıkça gösteren siyasî, İktisadî ve sosyal dönüşümler şehirleri de hareketlendirmiştir. Hatta bu dönüşümlerin meydana geldiği mekânlar olarak şehirler olağanüstü önem kazanmış­tın 1800lerden 1900’lara kadar şehir nüfusu oranının yaklaşık 10-15 kat artması ve günümüz dünyasında artık nüfusun çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olduğu gerçeği, sözünü ettiğimiz olağanüstülüğün göstergelerinden sadece biri sayılmalıdır.<sup>11</sup> Biz de burada konuyu bir tarihçi bakışıyla ele aldığımızdan şu hususa da dikkat çekmek yerinde olabilir. înalcık’m, <em>“Tarihî araştırmalarda tarihçi, konu olarak aldığı mevzunun mahiyet ve esas itibarıyla hadiselerle fikri kıymetlerden mürekkep iki unsuru ihtiva ettiğinin farkındadır. Hadiselerin, tek veya bir gurup insan tarafindan yaratılan psikolojik temeller üzerine kurulmuş vukuat kümeleri halinde tezahür etmelerine mukabil, fikri kıymetler daima bir oluş vetiresi içerisinde tek bir bütüne inkılap ve temerküz etmiş görünürler olduğunu da bilirler. Hadiselerle fikri kıymetler arasında tesir ve aksi tesir bulunur. Fikri değerin yarattığı “kültür” zamanla kütlenin malı, içtimai hayatın temeli haline geçe­rek “objektifleşir. Böylecefikri faktörle, mevcut tabii yani coğrafi ve etnografik şartlar ve tarihi tekâmülün neticeleri ile muvazene haline gelince menşedeki hususiyet ve safiyetlerden az veya çok kaybederek değişeceklerdir. Fikri unsurlar, hadiselere müessir olan hareket yaratan bir kudrete maliktirler. </em></p>
<p><em>Bu yaratıcı meknî ve muharrik kuvvetten tabii şartlarla aynı istikâmette olunca süratli hareketler, aksi halde çok defa <a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup><strong>[12]</strong></sup></a> fikrin bazen de tabiatın galebesiyle neticelenen mücadeleler doğar&#8217;<sup>1 </sup></em>tespiti bizim konu edindiğimiz bu başlık için dc tam isabetli görüş olarak kabul edilebilir. Yalnız bu çalışma salt bir şehir tarihi çalışması da değil, hatırlatmak gerekir. Çalışmada; şehir ve medeniyet inşasının aslı, esası bakımından <em>“mayalayıcı”,</em> biçimlendirici, ruh verici tarafı ele alınmıştır. Lâkin konu bir tarihçi edasıyla işlenmeye çalışılmış­tır. Burada İnalcık’m tespitinin son cümleleri çalışma için ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü çalışmada üzerinde durulacak zihnî/nazarî faaliyet olan tasavvur ile ve ameli/inşa olan tecessüm/ maddileştirme ve tahakkuk ettirmek her zaman gerçekleşmeyebilir. O zaman; <em>“hakikat”</em>değil <em>“emsal”, “cennet”</em>değil, <em>“cennetmisali</em> olur.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong>, çalışmanın başlığının “Şehir ve Medeniyet: BEN in idrâk Yolculuğu Mudur ?” cümlesi olarak seçilmesidir. Çalışmaya bu başlığı koymanın bir arka planı vardır. Osmanlı şehri çalışmalarımın hasılasına aklî ve zihnî ya da şöyle diyelim <em>“psiko-ruhî faaliyetler ve tecessüm”</em> olarak bakmayı istememdir. Zira şehir ve medeniyet hususunda hikmete ulaşmış bir zat&#8217;ın 13 şehri “<em>Ahlakın, sanatın, felsefenin ve tefekkürün geliştiği, insanın en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortam”</em> ve <em>“idrakin benini”</em> de <em>“bir yaratık olarak insan, çevreyi idrak ederek onun sorumluluğunu yüklendiği andan itibaren “gerçek insan” mertebesine yükselir”</em> şeklindeki tari­fidir. İlaveten <em>&#8220;çevre sorumluluğunu ise sonsuz hayatın bütünlüğünü kapsayan bir değerlendirme, çözümleme ve uygulama sürecinin sü­rekliliğini kaçınılmaz kılar”</em> tespitidir. Yine <em>“Varlığın eşsiz güzelliği ile çevrelenmiş insanın kendi hayatını biçimlendirmek için vücuda getirdiği her şeyin bu güzelliği korumak ve geliştirmekten başka amacı olamaz» Dolayısıyla insanın asli görevi yaşadığı dünyayı daha güzel </em><em>hale getirmek”le14</em> insan için bir tarafıyla bir hudut dahi belirlenmiş olur. Tabii ki &#8220;güzel&#8217;’bir estetik kavramıdır ve izafidir. Peki, nasıl oluyor da bu izafi kavram ortak bir değer olan şehir ve medeniyet için genelleştirilebiliyor? Burada sahanın uzmanı olmamız sebebiyle düşüncemizi bir görüşe dayandırmak, ya da bir görüşü tercih etmek durumundayız. Arvasi, <em>&#8220;Tecrübi estetiğin verilerine göre, insanların, renkler, sesler, formlar ve diğer estetik keyfiyetler karşısında “ortak tavır* alabildikleri savunulabilir. Bir bakıma, “estetik ilgili teknikler” buradan doğmaktadır. Gerçekten de usta bir sanatkâr, insanlığın bu ortak vaziyet alışlarından”faydalanarak eserini daha geniş kitlelere ulaştırabilir&#8221;1<sup>5</sup></em> veya bu ortak vaziyet alışın kendisidir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> insanın, bu süreci yürütürken öne çıkan üç temel özelliğine atıfta bulunmaktır: <em>“Şuur”, “İrade etme, seçme yeteneği”, “mevcut olanların dışında icat/yaratıcı olma özelliği”,</em> Muminun: (23/14),“&#8230; <em>Allahüahsenül hâlıkın”</em>,Saffat: (37/125) <em>“Ahsenul-Hâ- lıkın”</em> olarak kabul edebiliriz. Kısa bir tanımlama ile <em>“Fıtrat\</em> ta­mamlama kabiliyetine sahip bir işlem olarak <em>“O (VARLIK)”ve “nefs (KENDİSİ)nin</em> farkında olma hali tanımlayabiliriz.<sup>16</sup> Bu temel tanımlamalar üzerinden yapan ve yapılanları: <em>“şehir ve medeniyet” </em>tarifinde toplarsak olup bitenler insanın zatını/”Ben&#8217;”ini gerçekleş­tirmesidir<sup>17</sup> denilebilir. Hülasa gerçek insan olma faaliyetleri <em>“Ben İdrakinin</em> sürdürülmesinden başka nasıl bir başlıkla izah edilebilir?</p>
<p>Beşincisi, çalışmanın başlığında da görüleceği gibi &#8220;Şehir” ve “Medeniyet” kavramları birlikte kullanılmıştır. Başlık &#8220;Şehir-Me- deniyet” şeklinde de yazılabilirdi. Bilindiği gibi her iki kelime de aynı kökten türemiş kavramlardır.<sup>18</sup> Bizim kanaatimiz de bu iki kelimenin aynı olduğu anlama meyillidir. Lâkin bu iki kavramla ilgili bazı farklı görüş ve kanaatleri bütünüyle reddetmemek gerekir. Bu mülahazalar sebebiyle başlıktaki “Şehir”, “Medeniyet” kelimelerini &#8221;ve“ bağlacıyla ayırdık.</p>
<p>Konunun hususiyeti olarak lüzumlu gördüğümüz giriş için kısa açıklamalardan sonra şunları ifade edebiliriz: Yukarıda psikolojik olarak tek bir fert üzerinden tanımladığımız <em>“Ben”,</em> kimlik ve kişilik olarak şekillenirken aynı zamanda, aile ve cemiyet içerisinde teşekkül eder. Cemiyet hayatında herkes “Ben”in ortak paydaşındadır ve artık her şey <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;maşeri</span>”bir hâl almıştır. <em>“Ben”</em>yok olmadan <em>“Bİz”nwc </em>olmuştur. Bilindiği gibi yeryüzünde insan/insanlar bir araya gelip yaşamak ve hayatlarını devam ettirebilmek için, <em>“düşünce ve bilgilerini biriktirip”</em> teşekkül ettirdikleri <em>“Maşeri/ortak değerler: şehir, medeniyet </em>fikri etrafinda “hazır”bulduklarından azami seviye istifade etmekle birlikte <em>“hazır halegetirme”</em>ye yönelmeyi de ihmal etmezler. Bütün bunlar bir iş bölümü şeklinde düşünülebilirse de ve insan/insanlar için daha farklı bir birbirine bağlılık/bağımlılık ilişkisini ortaya çıkarır. Bu bağlılık ve bağımlılık; hazır etme yanında, hazır olma, başkalarının ihtiyaçlarmı karşılamak için mütehassıs olduğu alanda hazır bulunma halini de ifade eder. Toplumlarda bir arada yaşamanın zaruri ihtiyacı ve gereği olarak muhtelif mesleklerin ve zanaatların ortaya çıkması demektir. Bu meslek ve zanaat erbabı kadar, birlikte yaşayan insanların her birisinde bir şekilde tahakkuk eden ve herkes tarafindan, ilgili olduğu kadar üstlenilerek bilinen ve uygulanarak geliştirilen yol ve yordamlar ortaya çıkar ki, buna <em>“usul”</em> ve <em>“edeb” </em>denir.</p>
<p>Edebi, kısaca estetik inceliklerin dikkate alındığı <em>“ahlakî” </em>hayatın düzeni denilebilir. İşte bu noktada <em>“Şehir ve Medeniyet” </em>varlığını insan etkinliğine borçlu olan İçtimaî varoluş şeklidir. Şe­hirde her şey insan eliyle ve bir amaca matuf olarak edilmiş,ettirilmiştir ki, “Şehir ve Medeniyet” in varoluş esası budur. İnsan bu işi, yani “usûl ve cdeb”in en yüksek formunu, diğer her işinde olduğu haliyle Allah’ın huzurunda ve ona takdim etmek için, bilgi ve şuurla, gerçekleştirir. Bu tutum, tavır ve davranış haline, <em>“İhsan” </em>denilir ki,<sup>19</sup> <em>&#8220;Ben in idrak Yolculuğundan” nın</em> olarak kastımız da budur: <em>&#8220;Muhsin&#8217;in</em> yolculuğu. Diğer bir ifade ile insanın dünyaya gelişinden dünyadan göçüne kadar süreye <em>&#8220;ömür” denilir.</em> İnsan için bahşedilen bu sermaye, ikram olduğu kadar sorumluluktur. Tabii olarak sermayesini iradi tercihiyle kullanabilmekle beraber <em>&#8220;elest bezmi”ni</em> hep hatırlamak ve unutmamak durumundadır. Bu süreçte zihni kalbi ve bedeni faaliyetlerde bulunur. Söz veren, emaneti kabul eden <em>&#8220;Ben&#8221;</em>in faaliyetleri: <em>&#8220;enfüsî” ve”afâkî”dir.</em> Bir taraftan kendini tanırken bir taraftan da <em>“Varlık” “Kainat’ı</em> tanımak ve bunların emir ve esaslarına uygun yaşamak demektir. Yunusça: <em>“Kasdım budur şehre varam,feryad-ı figân koparam”,</em> Şehir ve medeniyet kurmak ve şehir ve medeniyet olmaktır kastımız.</p>
<p>Yukarıda tanımladığımız bilgi birikimi, idrak ve sürecin hâliha­zırda mevcut dünyadaki hakikat olmasa da görüntü karşılığı muğlak görünüyor. Şöyle ki, dünyada ve ülkemizde de genel anlamda ilmi/ teknoloji alanında, özel olarak da şehir ve medeniyet için <em>“kavram/ tanımlar&#8221;</em> Batı dillerinden alınmıştır. Bu durum Batı için <em>“gelecek dünyasını belirleme tasavvurunun bir parçası”</em> kabul edilebilir. Bu anlamda bütün kavram/tanımlar tılsımlı görünen <em>“modern&#8217;20&#8217;</em>keli­mesinin gölgesine sıkıştırılmıştır. Aslında modern kelimesi Roma döneminde kullanıldığı manasıyla sadece <em>“din” için</em> kullanılırken XVI. yüzyıldan itibaren de aklın hâkimiyetini vurgulamak mahiyetiy­le şehir, medeniyet alanındaki fikirler<sup>21</sup> de dâhil bütün bilgi alanında kullanılmıştır.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">22</span>Sanki her örnek kendi alışkanlıkları ve “kültüru’nü haddizatında otonom bir amaç olarak (yani başıboş olarak) yahut Batılı hâkimiyetine elverişli araçlar, Batının dini, kültürü yada mede­niyeti tarafından doldurulacak boşluklar olarak”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[23]</sup></a> Avrupa tarihinin zorunlulukları tarafından hapsedilmiş bir görüştür. Pekâlâ, Wcber’in görüşüne Batılı birçok bilim insanı dahi itiraz etmektedir. Weber’in görüşüne itirazda kullanılan “dar görüş” tanımı dikkat çekmektedir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Copemicusun (öl. 1543) “De Revolationibus Orbium Coelestium” eseriyle “doğru bilim üretmek?olarak başlatılan, “eskinin tasfiyesini ilan eden Newton’la devam edeni günümüze zikzaklarla gelen bilim tarihinin konu ettiği süreç dâhil<span style="font-size: 13.3333px;">25</span>, Yeni ve Yakın Çağ ela Avrupa’nın kendi merkezli dünya kurma anlayışını temsil eden Toynbee’nin “Bugün pratik maksat için Garp, tamamıyla dünyanın diğer bir adı ehemmiyetinde değil midir?26 kabulüne kadar uzanan zihni ve ameli bütün faaliyetleri belirler olmuştur. Nitekim algı-bilgi sürecinde Batı hemen her şeyde kavramları kendisi belirlemek iddiasındadır. Bu bir zihni meseledir ve Batı için gücü tanımlıyor diye değerlendirile­bilir. Halbuki, <em>“Bir kültürün, bir medeniyetin felsefe-bilim zihniyetini tespit edebilmek için, atılması gereken en önemli adım&#8230; Belli zaman ve mekanda hayat süren insanların Varlıkı, Tanrıyı, Evreni ve İnsanı nasıl ihsas ve idrak ettiklerini anlamaktır; nasıl ihsas ve idrak etmele­rini gerektiğini değil”<sup>127</sup></em> tespiti daha cazibeli ve isabetli değil midir? Bu sebeple Batının kendisinde vehmettiği ve yüklendiği bu idrak ve anlayış, sağlıklı bir algı ve bilgi olarak görünmüyor.</p>
<p>Diğer taraftan umumi manada Türkler ve Müslümanlar hakkında Batı’da teşekkül eden zihni anlayış ve fiili davranış ön yargılardan oluşmaktadır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[28]</sup></a> Türklerin bütününün <em>“göçebe”29</em> olarak tanıtılması ve onların fatih bir kavim olarak üzerlerinde hâkimiyet kurmaları Hristiyan dünyasını Türkler aleyhine aşırı duygulara itmiştir. Is­lâm öncesi ve İslâm sonrası Türkler hakkında ön yargılar meydana gelmiştir. Türklere ait değerler inkâr edildiği gibi başkalarına mal edilmiştir.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[30]</sup></a> En sade ifadeyle bu zihni ve fiili yapının bütün insanlık için kuşatıcı tarif/tanımlar yapması en azından temsil ettiğini iddia ettiği bilgi/ilme aykırıdır.</p>
<p>Bu çerçevede konunun izahına katkı sağlamak maksadıyla kültür l ve medeniyet kelimeleri hakkında kısa bilgiler vermek gerekir. Kültür ve medeniyet terimlerini 18. yüzyılda, önce Fransızlar <em>“culture”yz “civilisation”</em> şeklinde kullanmaya başlamışlar bilahare Almanlar <em>“Bildung”</em>ve <em>“Kültür”</em>veya <em>“Zivilisation”</em> geliştirmişlerdir.</p>
<p>Kelimeler önce <em>“Avrupa&#8217;nın</em> daha sonra Avrupalının dünyanın geri kalanına taşıdığı, bütün insanlığın benimseyip kullanmaya başla­dıkları mühim terimler haline gelmişlerdi. Hâlbuki 18. yüzyılda Batı Avrupa’da konuşulmaya başlanmış olan konular, Müslümanlar tarafindan asırlar öncesinde müzakere edilerek karara bağlanmış mevzular arasındaydı. İki kelime; hem &#8221;edeb&#8217;”hem de <em>“ümran”</em>hak­kında eserler telif edilmişti.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">31</span>Bu sebeplerden mütevellit bilgi ve kültür mirasımız bu kavramlarla ilgili yeterli düzeyde bilgi ve marifet ortaya çıkarılmasına en üst seviyede müsaittir.</p>
<p>Şehir ve medeniyet kurucu olarak insanın şehirlileşme ve me­denileşme süreci umumi anlamda evrim ve teoloji nazariyelerinin çerçevesini belirlediği zeminde gitmektedir. Burada avcı/toplayıcı dönem tartışma dışında bırakılırsa, <em>“yerleşme”</em> şehirleşme ve me­denileşmede esas dönemdir. Yerleşik hayata geçen insanın şehir ve medeniyet sürecinde <em>“tasavvur ve inşa”y\</em> üç unsur üzerine bina ettiği iddia edilebilir:</p>
<p><strong>a-</strong> Öncelikle, <em>“insan idrakinin ve sorumluluk duygusunun belirle­diği “ev” (kısıtlamalardan ve şeytani bozulmalardan arındırıldığı bir ortamda inşa edilen “Türk evi”32</em> ile “öz/cevher” oluşur,</p>
<p><strong>b-</strong> Cevherin etrafında <em>“mensubiyet ve mesuliyet”</em> duygusunun şekillendiği <em>“mahalle”</em> teşekkül eder,</p>
<p><strong><em>c-</em> </strong>Şehrin kalbi, iş bölümü ve meslekî yapılanmanın biçimlendiril- diği; pazar yeri ve idarenin bulunduğu mekânla inşa tamamlanmış olur. En sade bir ifadeyle bu üç unsurun terkibinin Batı ve diğer medeniyet muhitlerinde farklı değerlendirmeleri olsa da İslâm/ Türk şehrindeki karşılığı <em>“cennet tasavvurudur.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup><strong>[33]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yalnız burada bir hususu hatırlatmakta fayda vardır. Bu dünya zıtların, çelişkilerin dünyası&#8230; Birileri onu <em>“cennet”</em> yapmak, birileri <em>“cehennem”</em> yapmak için çalışıyor. Tarih boyunca bu böyle sürmüş. Şimdi de böyle. Burada sorulması gereken soru şu: Bu dünya cennet olabilir mi? Bu soruya farklı cevaplar verilebilir. Ancak diyelim ki, bu dünyanın cennet olma kabiliyeti yok, o zaman bu dünyayı cennet yapma &#8220;tasavvuru&#8221; yanlış veya ulaşılmaz bir hedef mi ? Bir diğer ifade ile Türk-îslâm toplumlarının şehir ve medeniyet anlayışları ham hayal mi? Tabii ki, hayır. Hem <em>“ideal”</em> de tasavvurun <em>“cennet misali”</em> inşası tarihi bir hakikattir. Nihayetinde <em>“cennet”</em> değil lâkin <em>“cennet misali”3<sup>4</sup></em></p>
<p>Yerleşmeyi, kısaca şehir ve medeniyet tasavvur ve inşasının bütün yapı malzemeleriyle temellendiği zemin olarak <em>yeryüzü/arz</em> da yapı­lan faaliyetler şeklinde tarif etmek mümkündür. Daha geniş anlamda ise yerleşme; en geniş anlamda dünyanın en ilkel ev kümelerinden, en yüce yapılara kadar bütün binaların tamamı olarak tanımlanabilir. Bu şekilde yerleşme, bir manada Dünya yüzeyi üzerinde insan eli ile yapılmış olan şekillerin tamamı demektir.<sup>35</sup> Gerçi yerleşmelerin ı kır ve şehir olarak iki şekilde tasnifi mümkün olmakla beraber her iki yerleşim yeri birbirini destekler ve tamamlar mahiyettedir. Bu­rada yerleşme olarak bu bütünü kastetmekteyiz. Zira ziraat yapan toplulukların meydana getirdiği kır yerleşme merkezleri, zamanla şehirlere dönüşmüştür.<sup>36</sup> Nitekim bir bölgede insanların toplanması ve şehirlerin meydana getirilmesi, çevrede bir topluluğun geçimini sağlayabilecek kadar bol gıda maddelerinin üretimine geçilmesi ve üretimin, ihtiyacın üzerine çıkarılması ile mümkündür. İnsanların şehirlerde toplanması neticesinde, toplumun yapması gereken iş­ler de taksim edilmiş ve bu suretle bir nevi ihtisaslaşma başlamış,neticede meslek kollan teşekkül etmiştir. Zamanla şehir merkezle­ri, din adamları ve din müesseselerinin bulunduğu yerler, bölgesel pazar yerleri, siyasî ve hukukî merkezler haline gelirken; insanların fizikî coğrafyaya hükmetmeleri şehirlerin fizikî yapılanmasında da etkili olmaya başlamıştır. Ancak unutulmaması gereken bir husus da kır ve şehir yerleşmelerinin topoğrafik mevkileridir ki, şehirlerin fonksiyon ve fizyonomileri üzerinde son derece etkili olmaktadır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yerleşme yerleri, <em>‘fizikifaktörler”, “insan” ve “kültür seviyesi”</em> gibi üç ayrı unsurun karşılıklı tesirleri ile meydana getirilmiştir. Bunun neticesi olarak şehirler, idari taksimatın bir parçası oldukları gibi aynı zamanda sosyo-ekonomik hayatın da organize olduğu yerler durumundadırlar. Bu hususiyetlerden olarak fizikî yapılarıyla da kendini çok zengin değerlerin bulunduğu yerler haline getirmiştir.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[38]</sup></a> Kendi <em>“has kültür ve medeniyetinim</em> yansıtırlar ve <em>“parçası”</em>olduk­ları ana yapmın bütünleyicisi özelliğini arz ederler. Bir şehrin ve medeniyetin teşekkülünde üç ana unsur bulunduğunu belirlemek mümkün olmaktadır; a-fiziki çevre, b-insan, c-kültür. Diğer taraftan bir şehir, sadece fiziki çevre olarak yapıların (kale, sanat ve ticaretin yapıldığı bedesten-han-dükkân, dini, sosyal, eğitim müesseseleri ve ev) taş ve toprak yığını değildir, içerisinde insanın yaşadığı ve insanın her türlü beşerî faaliyetlerini yürüttüğü yerlerdir. Üstelik zikredilen bütün mekânlar aynı zamanda insanın eseridir. Bütün bu fiziki taş veya kagir yapılar çevrenin tabii kanunlarının icaplarma uygun yapılacaktır. Fakat bu yapılar inşa edenin bio-sosyal bir varlık olması münasebetiyle insanın tabiî-ruhî âleminin terbiyeyle kazan­dığı yüksek ruhi kıymetlerini bu mekânlarda ifade etmek istediği unutulmamalıdır.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[39]</sup></a> Zira insan yeryüzünde var olduğu günden bu yana hem kendisi ve hem de çevresiyle meşgul olmuş, nazari-ameli bütün faaliyetlerini “manalı bütünlükler” şeklinde ortaya koymaya çalışmıştır. Bu süreç artan bir seviyede bugüne kadar gelmiş ve devam edecektir, insanın bu süreçte dünya görüşü teşekkül etmektedir.</p>
<p><strong>“BEN”In İdrâk yolculuğu mudur?</strong></p>
<p>Zihni yapının temellenmesi de denilen bu şekillenme ondan sonraki insan ve onun içerisinde yaşadığı cemiyetin bütün kültürel hareket­lerini tesiri altına alarak istikamet verir. Nitekim insanın <em>“akıllı ve müdrik&#8221;</em> olarak fiili üyesi olduğu cemiyetle beraber davranışları ve vasıtalarının toplamı kültürü meydana getirir.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[40]</sup></a> Bu bütünlük rastgele teşekkül etmez. Şehrin kanunlarına uymak durumundadır. Şehrin bio-sosyal yapısının bir düzeni ve aynı zamanda bir sınırı vardır. Bu yapı keyfi olarak tamir ve tadilata uğratılamaz.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[41</sup></a></p>
<p>Bu yapı/inşayı <em>“mimari&#8221;</em> kavramı üzerinden yürütebiliriz. Zira şehir ve medeniyet üzerine yazılarda konuların yoğunlaştığı başlık mimaridir. Mimari ise sadece eseri inşa etmek, ortaya çıkarmakla sınırlı değildir. İnsanın varlık-kâinat tasavvurunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gereği olarak eser-çevre/topoğrafya münasebeti­nin de dikkate alınmasıyla tamamlanır. Pekâlâ, mimariyi <em>“yaşayan </em>sanat&#8221;&#8221;kültürlerinin tezahürü kabul edersek, <em>“çağların insan-toplum telakkisinden kaynaklanan ve “yaşayan seyredilen&#8221; şeklinde isimlen- direbileceğimiz iki temel öğesi; “insan-sanat eseri&#8221; ilişki biçimi ve bu ilişkilere daha çok imkân veren sanat türlerinin, kültürlerin türlerini belirler.&#8221;42</em>olmasıdır. Buradan kültürün bütünüyle kuşattığı <em>şehir kim­liğine,</em> ulaşılabilir. Mimarinin yapı elemanlarını kullanarak <em>cisim/ maddî</em> deştirdiği binalar şehri inşa eden şuur ve idrakin maddede­ki tezahürüdür. Şekli veren ince ve derin anlamdır. Bu çalışmanın konusu salt mimari değildir. Mimarinin bu çalışmanın hudutları içerisindeki yeri, şehir ve medeniyet tasavvurunda <em>“ince ve derin anlamı&#8221; ile</em> şehrin ve medeniyetin kuruluşunda kendini somutlaştırır ve gerçeklik kazanmasını sağlar<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[</sup></a>43<sup><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a></sup> olmasıdır. Bu cümlelerin arkasından <em>“Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir disiplindir” </em><sup>44</sup> hükmünü koyalım.</p>
<p>Bu çerçevede <em>ben idraki</em> yolculuğunu tasavvur vc inşanın bir şehrin temel unsurları olarak düşündüğümüz ev, mahalle ve şehrin siyasi, idari ve ekonomik merkezi, idarenin ve çarşı/pazarın bulun­duğu yer olarak üç unsur üzerinden tek tek ele alabiliriz.</p>
<p><strong>a-</strong> Ev umumi bir tarif ile en küçük sosyal birim olan aileyi tabii afetlerden ve diğer canlılardan gelecek tehlikelere karşı koruyan yapıdır. Yapılar, insanlığın en eski zamanından beri tabii olan; mağara, ağaç kovukları veya insan eliyle ilk inşa edilenler olarak tarihi süreçten gelmişlerdir. Tabiatta hazır olan mağara, ağaç ko­vuğu vs. bir tarafa bırakılırsa, binalar: taş, kerpiç ve ahşap olmak üzere üç ayrı yapı malzemesi kullanılarak yapılır. Bazen bu yapı malzemelerinden ikisi aynı yapıda kullanılır, az da olsa üç yapı malzemesinin de aynı yapıda kullanıldığı görülebilir. Evler bütün toplumlarda aynı olmamakla beraber bitişik veya ayrı düzen ola­rak inşa edilirler.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[45]</sup></a> Binalardaki oda düzeni ise birinci katta, ikinci katta yapılır veya her iki katta da oda düzenlemeleri yapılabilir.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[46]</sup></a> Oda düzenlemeleri de toplumların kültür/medeniyet zihniyet­lerini aksettirir. Bu durum tarihi süreç içerisinde konar-göçer toplumlardan değişen dünya şardarına rağmen günümüze mühim bir miras bırakmıştır. Yapı elemanlarının ağırlaşması veya hafif­lemesinin değişmesi, sökülüp takılabilirliği ve taşınabilirliği ile günümüz insanının birçok ihtiyacını karşılayabilir görünmekte­dir. Toplumların farklı kültürel mirasları, mimarisinde ciddi yapı ve mahiyet farklılıklarına sebep olabilmektedir. Bir konar-göçer evi veya Batı ve Doğu medeniyet muhitlerindeki evler, odaların çok maksatlı kullanımı, ev eşyalarının düzeni, mevsim ve gece gündüz farklılaşmalarına karşı tedbirler alınabilmesine imkân veren bir niteliğe sahip olmaktadır.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[47]</sup></a> Tarih içerisinde Turklerin meydana getirdiği şehir ve medeniyetlerde <em>&#8220;Türk evi” beslendiği </em>kaynaklar bakımından hem Doğu kültürleri; Çin, Hint, Iran ve Batı kültürleri ile tarih içerisinde temas halinde olduğundan bu kültürlerin izlerini görmek, kendi ahlâk ve dünya görüşüne göre biçimlenmiş farklılıkları da göz ardı etmeden<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[48]</sup></a> mümkündür.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[49]</sup></a> Mesela Pekinde bütün evler imparatorluk sarayının istikâmetinde yer alırken<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[50]</sup></a> Klasik dönemde Atina’da <em>&#8220;&#8230; özel konutlar&#8230;”</em>diğer resmi ve dini yapılarla karışık bir vaziyettedir.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Türk evleri tabii şartlara uygun kendi merkezli yapılar olarak teşekkül etmektedir. Şuna dikkat çekmek gerekir ki, insanın tabiatın kanunlarına uya­rak kendi eliyle başlattığı inşa ve imar faaliyetleri; tabiata boyun eğmek ve insan aklının sınırlarını belirlemez. Tam anlamıyla <em>“bilgi ve</em> sezi/” kabiliyeti olan insanın güzellik, estetik, sanat, hu­zurlu yaşamak gibi dünya hayatını düzenlemekle ilgilidir, insan hayatını neşe ve huzur içinde sürdürmek için inşa ettiği evini hem tabiatın kanunlarına uygun yürütürken hem de kendisi gibi insan ve tabiatın diğer parçası bütün canlıları gözetmek mesuliyetini taşır.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[52]</sup></a> Evini inşa ederken komşusunu ihmal edemez, bir araya gelecek evlerin teşkil ettiği mahallenin kurallarını göz ardı ede­mez. Diğer taraftan insan çevrenin değişen şartlarını da hesaba katarak yeni şartlara göre çözümler üretmek durumundadır. Evler inşa edilirken dikkate alınması gereken bir husus da evde yaşayacak ailenin dünya görüşü ve hayat anlayışının yeni şartlarla beraber değerlendirilmesi idrakinden hareket edilmesidir. İnsanın çevresiyle olan ilişkisi, sadece o kişilerle görüştüğünde iyi dilekler temennisi ile bitmez. Bütün toplumlarda evlerin iç düzeni ve şekillenmesinde, evin bir aile için hayat çerçevesi olma­sından hareket edilir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[53]</sup></a> Aile fertlerinin söz hakkı olduğu evlerin yerleşme biçimleri için ferdiyet, mahremiyet, komşu hakları ve sorumlulukları biyo-sosyal varlık alanında bilgi, şuur, melekeler ve davranış şekilleri de göz ardı edilmemelidir.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[54 ]</sup></a> Bir bakıma her ev kendi mahalli şardara göre oluşturulur ve yönetilir.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[55]</sup></a> Neticede şehrin bir unsuru olan “ev”ile ilgili bütün olup bitenler sembolik olarak ferdin temsili üzerinden “maşeri&#8217;”hal almış olan toplum- lann zihnî/tasavvurunun icra/inşasıdır denilebilir.</p>
<p><strong>b-</strong>Şehrin fiziki-sosyal yapısının önemli ikinci unsuru <em>“mahalle’dir. </em>Arapça bir kelime olarak mahalle sözlükte “bir yere inmek, kon­mak, yerleşmek” anlamına gelen “hail (halel ve hulul)” kökünden türetilmiş bir isimdir. Mekân ismi olan mahalle kelimesi devamlı veya geçici olarak ikamet etmek için kurulan küçük yerleşim bi­rimlerini ifade eder.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[56]</sup></a> Bir mahalleye yerleşmiş olanların mekânla ve mekânı paylaşanlarla tabii ve insani münasebetleri olur.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[57]</sup></a> Bu sebeple her mahalle öncelik ve özellikle yerleşim yerinin tabii özellikleri ve sakinlerinin nitelik ve özelliklerini yansıtmaktadır. Bunlar: dinî, ırki vb. olabilir. İnsanlığın ilk zamanlarında en belirgin olan bu özellik 19. yüzyılın ortalarından itibaren nite­liğini kaybetmeye başlamıştır. Eski çağlarda şehirler hakkındaki bilgilerde mahallelerle ilgili yeterli bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bunun sebebi yapılan kazı çalışmalarıyla ilgili olabilir. Kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan fizikî durum<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[58]</sup></a> ço­ğunlukla yerleşim yerinin çok dar alanlarını tanımlar. Mahallenin özellikle fiziki sınırlarını belirlemek zor olabilir. Çalışmalar kale içlerinde veya höyüklerde fiziki sınırlara ulaşma imkânı olmayan zeminlerde yapılabilmektedir. Kazı çalışmalarının geniş alanlarda yapılabilme imkânının olduğu daha yakın çağlara ait yerleşme­lerde bu durum daha mümkün olabilir. Diğer taraftan mahalle, şehrin sadece fiziki kısmı ile sınırlandırılamaz. Bunun ötesinde yerleşme yerlerindeki yolların bazen mahalle sınırlarına tekabül ettiği de olmaktadır. Pekâlâ, mahallenin sosyo-kültürel mahiye­ti de bulunmaktadır. Bunlar ve benzeri sebeplerle şehirlerdeki mahalleler konusu bilgi bakımından zayıf kalmaktadır. Bugün hem Doğu hem Batı şehirlerindeki mahalle; sosyo-ekonomik sebeplerle farklı yapılara kavuşmuşlardır. Kan bağı yakınlıkları, hemşerilik, gelir düzeyi gibi sebeplerle göçmen ve ırk kolonileri gettolaşmış/kapalı mahalle mahiyeti almışlardır.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[59</sup></a></p>
<p>Mahallenin, kültürlerde mahiyeti fizikî, idari ve sosyal taraflarıyla farklı olmakla beraber şehrin önemli bir birimi olduğu tartışılmaz. Eski çağlarda <em>“barbarlık ve kaosun karşıtı olarak uygarlıkla eş anlamlı görülen kent”te60</em> düzenliliğin gereği olarak mahalle kavramına kar­şılık kavramların ne zamandan beri kullanılır olduğu bilinmemekle beraber, bulunma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Kadim öncelikli yerleşme yerleri olarak kale/sur içerisi mahalle olarak adlandırılmasa bile fiziki anlamda <em>“mahall/mahalle”dir.</em> Kale/sur dışı kadim zaman­lardan beri mahalle olarak adlandırılır: Roma- Yunan medeniyetle­rinde olduğu gibi.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[61]</sup></a> Mahalle birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Eski çağlardan günümü­ze bu yapılanma toplumların kültürel gelişmeleri ile benzerlik arz ederek devam edegelmiştir. Tarihi süreçte çoğunlukla dinî yapıların çevresinde<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[62]</sup></a> sayısı artan ev kümeleriyle teşekkül eden mahalleler de (Batı şehirleri dinî yapılarını her zaman mahallede bulundurmaz)<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[63]</sup></a> yüzyıldan biraz fazla bir müddetten beri bu özelliklerini çoğunlukla yitirmişlerdir. Ancak kadim şehirlerde bu düzeni takip etmek hâlâ mümkün görünmektedir. Ayrıca eski çağlarda şehirlerde içinde ya­şayan meslek sahiplerine göre de mahalle yapılanmalarına rastlamak da mümkündür: <em>“işçi mahalleleri”</em> gibi.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[64]</sup></a> Mahall/mahallelerin kim­liklerinin tespitlerinde <em>“mahalle adlarının</em> ehemmiyetine dikkat çekmek gerekir, loponimi ve onomastik olarak mahallelerin kültürel kimliklerine ulaşmak mümkün olduğu gibi kültürel mahiyetlerin tanımlanmasında da katkı sağlayabilir.</p>
<p>Mahalle, tarih içerisinde bazen idari yapının bir parçası da ol­muştur ancak her zaman sosyal ve fizikî yapının önemli bir kısmını teşkil eder. Mahalleli yaşadığı mekânın kendisine kazandırdıkları kadar üzerine yüklediği sorumluluklarına da katılmak durumundadır. Mahalleliyi bir büyük aile kabul edebilirsek, ailenin ferdi ve küçük ailesi <em>“mensubiyet ve mesuliyette”</em> önemli üyedir. Her türlü ihtiyaç hâlinde (iktisadı, sosyal, sağlık-muhtaç, kimsesiz ve hasta) mahalleli her vakit yardım ve desteğiyle üyelerin birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmasını zaruri kılar.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">65</span> Buna mukabil bütün sorumluluklarının ahlaki ve hukukî düzenlemeleri teamüllerle te­şekkül etmiş sözlü ve yazılı düzenlemeleri söz konusudur. Burada insan şahsiyet ve tüzel kişilik olarak her şeyin farkında ve idrakinde olmak durumundadır.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[66]</sup></a> Türk şehirlerinde gerek eski çağlarda gerek İslâmî dönem ve bugün için aynı şeyleri ifade etmek yanıltıcı olmaz, Osmanlı çağındaki tanımı ile aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleri ile birlikte ikamet ettikleri şehir kesimidir. Burada da görüle­ceği gibi mahalle, bitişik nizamın veya hür irade sahiplerinin düzenli serpiştirdiği mekânlar olmaktan daha muhtevalı şekillenmelerdir. Burada da bütün mekânlara mana ve mahiyet kazandıran <em>“fert temsili” </em>ancak <em>“maşeri</em> idrakidir.</p>
<p><strong>c-</strong>Şehrin bir bakıma merkezi; idarî, sosyal ve ekonomik yapı­ların bulunduğu yerlerdir. Gerek Batı ve gerek İslâm<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[67]</sup></a> ve Do­ğu/Çin’de<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[68]</sup></a> merkezi müesseseler; idarî binalar, pazar yerleridir. Kadim çağlarda ve modern zamanlarda Doğu ve Batı medeniyet muhitlerinde şehir tasavvurları ve planlamaları birbirlerinden ayrılmaz unsurlardır. Aynı zamanda karmaşık süreçlerdir deni­lebilir. Bütün şehir ve medeniyet kuranların farklılıkları olmakla beraber benzerlikleri de bulunmaktadır. Bütün olup-bitenler medeniyetlerin birbirleri ile münasebetleri ve bu münasebetle­rin <em>“şekli ve nispeti”</em> ile de doğrudan ilişkilidir. Bilgi akışları veya istilalar karşılıklı etkileşimlerde önemli yer tutarlar. Köklü şehir ve medeniyet muhiti olarak kadim Yunan ve Roma değerleri üzerine kurulmuş ve kendi içerisinde gelişimini tamamlayarak gelmiş coğrafyalarda<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[69]</sup></a> ve yine kadim Mısır, Mezopotamya, Iran ve Asya şehir/medeniyet muhitlerinin mirası ve kendine mahsus değerlerinin terkibi ile biçimlenmiş<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[70]</sup></a> Turk-îslâm coğrafyalarında<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[71] </sup></a>da belirttiğimiz seyri görmek mümkündür.</p>
<p>Bütün benzerliklere rağmen zihin ve tasavvurların belirlediği farklılıkları göz ardı etmiyoruz. Mesela Tiirklerin step kültürü aidiyetine rağmen, Orta Asya’dan batıya göç ettiklerinde, Anadolu’nun fütuhatı sonrasında burayı yeni bir yurt edinmişlerdir. Yaklaşık bin yıldır yaşadıkları üç kıtada geniş alanlarda egemen olan ve takriben altı yüz sene devam eden çok önemli bir imparatorluk/Devlet-i Aliye’yi kurmuşlardır. Avrupa, Asya ve Afrika’nın kültür ve siyasi tarihinde önemi gün geçtikçe daha da anlaşılan ve belirginleşen Turklerin kurduğu şehirlerin, yerleşim özellikleri neden farklı idi ? Her şeyden önce Turk-Osmanlı şehirleri, kadim Türk/Asya şehirlerinde olduğu gibi genellikle yamaçlarda kurulmuştu. Böylelikle hem ovalara <u>hâkim</u> bir mevkide hem de dağlara yakın yerde bulunuyordu. Şüphesiz bu coğrafi özellik, Türk-Osmanlı şehirlerinin her şeyden önce görünüm ve fonksiyon itibariyle Turk-Osmanlı şehirlerine, kurulduğu yeri çevreleyen ovalar ile dağların ihtiva ettikleri çeşitli tabii kaynakların yarattığı imkânları kolaylıkla kullanma üstün­lüğünü bahşediyordu. Bu coğrafi özellikleriyle çevrede mevcut imkânlardan Turk-Osmanlı şehirleri çok iyi ve bilinçli bir şekilde yararlanmışlardır. Dağın zengin su kaynakları şehirlerde çok iyi kullanılmış, ayrıca oluşturulan isale hatları, kanallar ve kehrizlerle hayli uzak mesafelerden nakledilen sularla, şehirlerin etrafındaki ovalardaki bağlar ve bahçeleri sulama suretiyle çok çeşitli mah­suller yetiştirilmiştir. İstisnasız bütün Turk-Osmanlı şehirleri, su kültürünün çok yüksek olduğu merkezlerdi. Her şehrin mimari özellikleri arasında çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, bentler, kemerler ve kuyular çok önem taşıyordu.</p>
<p>Her mahallede, mahallelinin kolayca ulaşabileceği yerlerde inşa edilmiş, fevkalade müzeyyen taş işçiliğine sahip çeşmeler, şehirlerimizin önemli hayrat veya vakıf eserleri olarak temayüz ediyordu. Dağlar ile ovalar kenannda kurulmuş Tîirk-Osmanlı şehirleri, yerleştikleri mevkiiler itibariyle klimatik şartlar bakımından da uygun ortamlar durumundaydı. Bu kenar yerler hava cereyanına elverişli, nispeten ılık ve ferah yerlerdi. Klimatik özellikler itibariyle, insanların yaşaması ve ça- lışmasma fevkalade uygun ortamlar seçilmiştir. Yaz ve kış, şehrin içinde bulunduğu coğrafyada nispeten uygun şartlar, insanların hayat ve faaliyetlerini rahat sürdürmeleri imkânını tanıyordu. Bu yaşama uygun ortamı, şehirlerin yerleşim düzeni de tamamlıyor, adeta beşerî ve tabii ortam birbiriyle bütünleşiyor, örtüşüyordu. Dolayısıyla yapılar gibi, cadde ve sokak sistemlerinde de hem beşer hem de tabiat şartlarına uyum ve uygunluk gözetiliyordu. Dola­yısıyla Turk-Osmanlı şehirlerinin her mimari unsuru, diğerleriyle tezat teşkil etmeyen bir ahenk içinde inşa ediliyor ve insanların yaşamına sunuluyordu. Hiç şüphesiz, tabii şartların beşerin iskân ve istifadesi için en iyi şekilde kullanmasını sağlamak, şehircilik açısından da yüksek bir kültürün ifadesi, tezahürü ve neticesi idi.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[72]</sup></a> Diğer bir ifade ile şehirlere mana / ruh kazandıran <em>“ben idraki</em> dir.</p>
<p>Hülasa, insan dünyaya geldiğinden itibaren kendisi ve çevresi arasındaki iradi ve gayri iradi münasebetlerin içinde olmuştur. Bu münasebetler insan akimın, bilgisinin ve tecrübesinin biçimlendir­diği bir süreçte olmuştur. İnsan kendini ve dış dünyayı tanıyarak, <u>akıl</u> ve tecrübeyle bilgi ve beceriye dönüştürmüştür. Bütün olup bitenler, farkında ve idrak sahibi şuurlu bir varlığın faaliyetlerinin toplamıdır. Nitekim insan eliyle inşa edilmiş en küçük yerleşim bi­riminden şehre kadar dikkatle seçilmiş usul <em>tabiata yani insan eliyle inşa edilen her şeyde var olan gerçeğe uymak’tır73</em> Bu idrakin uyumlu tercihi, komşusu ve kendi evi için manzarasını ve güneşini gözeten bir anlayışla başlamaktadır. Yapılandırma süreci “kırlık alanlardan şehre” uzanırken de komşularıyla, toplumun diğer birimleriyle fizikî mesafeyi sosyal mesafeler düzeninde kurup kendi evi ve evin inşası için seçilen parselden, ulaşıma vesile olacak yollara ve şehrin bütün merkez-taşra mahiyetine kadar genişleyerek devam etmektedir. Bu süreç; şehir ve medeniyetin kurucu/inşa eden yolcusu <em>“ben idrakimin </em>aidiyetidir. Bu aidiyetin iki ana noktası <em>“mebde ve mead”dır.74</em>Dünya denilen geçici/imtihan mekânında elde edilen hâsıla ebedi/ahiret âlemine <em>“azık</em>&#8220;tır.</p>
<p>Bu sebeple <em>“müdrik” bir</em> varlık olarak özü» cevheri <em>“ben\</em> taralından hazırlanır: <em>“Farkında ve şuur” eseridir. </em>Nitekim insan bütün istidat ve kabiliyetlerini <em>“emanet” ve “mesuli­yet”</em> sahibi olarak &#8220;beşer&#8217;den <em>“insan”a “yükselmek”</em> için her şeyin en <em>“güzelini</em> yapmakla ben&#8217;ini yükümlü hisseder ki<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[</sup></a>75<sup><a href="#_ftn119" name="_ftnref119"></a></sup> bu bütünüyle &#8220;idrâk” faaliyetidir. İnsan her yaratık gibi varlığını sürdürmek ister. Bu istek yaratılışın gaye, güç ve kanunlarına uymakla mümkün olur. Bu insan için tabii tavırdır. Bugün insanının teknolojinin kölesi, idari ve mali güçlerin kötü aleti olduğu yakın zamanlar bir tarafa bırakılırsa insanoğlu yaratıldığı günden itibaren bir parçası olduğu tabiatı kendi yaratılış maksadına uygun olarak düzenlemeyi <em>“şuurlu bir varlık”</em> olarak esas almıştır. Nitekim şehirli ve medeni olmak insanın hayatını kolaylaştıran vasıtaları değiştirmek ve geliştirmek değil, insanı belli bir aşamaya ulaştıran iç durum, ruhî bir meseledir.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[76]</sup></a> insan faaliyetleri; ilim ve irfanla <em>“kıymet”</em> derecesine ulaşacağı için yolculuğu <em>“enfiisî”</em> ve <em>“afâkî”</em> olarak yürümek hâli üzere olmalıdır.</p>
<p>Pekâlâ, <em>“eşref-i mahlûk” olandan</em> başka ne beklenir ki ? Bu sebeple insanın şehir ve medeniyete kavuşması, yerleşim yerinin seçilmesiyle başlar. Bir yerleşme yerinin büyüyerek şehir haline gelmesi ve varlığını sürdürebilmesi için bazı önemli şartların bulunması gerekir: a-şehrin yerleşim yerinin ulaşım bakımından iyi seçilmesi, b-ticaret yolları ve ulaşım vasıtalarına ayak uydurması gerekir.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[77]</sup></a> Bu şartlara uygun inşa edilen yerleşim yerinin iç ve dış güvenliğinin kolayca temin edilmesi şehrin varlığının devamı için önemlidir.<sup>78</sup> Pekâlâ, yeryüzünde şehirler kadim medeniyetler kadar eskidir. Bu sebeple kadim medeniyetlerin geliştiği sahalarda şehir kalıntılarına tesadüf edilmektedir.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[</sup></a>79</p>
<p>Netice olarak; tarih boyunca teşekkül eden ve tasavvur ve inşanın da mahiyetini belirleyici olan toplumların tefekkür anlayışlarıdır. Bu sebeple bu bahse dâhil etmemiz gereken bir husus da Türk <em>&#8220;tefekkür” </em>anlayışıdır. Çünkü bir toplumun medeniyet ve şehrine verdiği ve vereceği <em>“şuur ve ruh”bu</em> anlayış ve idrakin tezahürüdür.<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[80]</sup></a> Bu sebeple Türk tefekkürünün hususiyetlerini kısaca hatırlarsak sanırım çalış­maya ayrı bir mana ve mahiyet verecektir. Türk tefekkürü:</p>
<p><strong>a-</strong>Kaderci değildir. Dünyanın ötesinde “kâinat” ölçeğinde ma­hiyeti vardır,</p>
<p><strong>b-</strong>Nazarî ve amelî bütünlük arz eder. Söz ve davranışları bir terkip, bütündür. c-Kavramları ve lügatiyle, sade, basit ve anlaşılırdır, ilim ve irfanın terkibidir. d-Kendi dışındaki bütün tefekkürleri <em>“kendi </em>üz Tiyle yeniden düzenler. Farklılıkları zenginlik kabul eder diğer­lerini eritmez, yok etmez ve ötekileştirmez.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[81]</sup></a> Türk tefekkürünün tespit etmeye çalıştığımız bu özellikleri tarihi süresinde muhakkak ki, tek dize değildir. Bu esaslardan kaymalar olmuştur. Fakat umumi tespitler yapılmasına da mani değildir diye düşünüyoruz. Bu anlayış ve idrakle Turkler tarihte kadim medeniyet kuran milletler <em>arasında</em> eski çağlardan beri şehir hayatı yaşayan milletlerden birisidir. Nitekim Turklerin tarih sahnesine çıktıkları coğrafyalarda yapılan arkeoloji araştırmalarında elde edilen kalıntılar bu iddiayı doğrulamaktadır.<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[82]</sup></a> Türkçede <em>“balık”,</em> &#8221;kent&#8221; kelimeleri yerleşim yer­lerini adlandırmak üzere bazen şehir, bazen de köy kelimelerinin yerine kullanılmıştır.83 Turklcr tarih boyunca yerleşim yeri ve yer­leşme şekillerini yaşadıkları coğrafyanın icaplarına uygun ve kendi kültürlerinin özelliklerine göre şekillendirmişlerdir. Bir millet için gayet tabii olan müessis yapıların, kendi kültürel kimliklerini ifade etmek maksadıyla inşa edilmesi Türkler için de geçerli bir kaidedir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Türkler Asya’da iken veya Asya’dan Batıya göç ettiklerinde yeni bir yurt edinilen her yerde, üç kıtada, geniş alanlarda egemen olan bir millet olarak Avrupa, Asya ve Afrika’nın kültür ve siyasi tarihinde önemi gün geçtikçe daha da anlaşılan ve belirginleşen Türklerin kur­duğu şehirlerin, yerleşim Özelliklerinin belli bazı farklılıkları vardır. Her şeyden önce Türk şehirleri genellikle yamaçlarda kurulmuştu. Böylelikle hem ovalara hâkim bir mevkide hem de dağlara yakın yerde bulunuyordu. Şüphesiz bu coğrafi özellik, Türk şehirlerinin her şeyden önce görünüm ve fonksiyon itibariyle, kurulduğu yeri çevreleyen ovalar ile dağların ihtiva ettikleri çeşitli tabii kaynaklann yarattığı imkânları kolaylıkla kullanma üstünlüğünü bahşediyordu. Dağın zengin su kaynaklan şehirlerde çok iyi kullanılmış, aynca oluşturulan isale hatları, kanallar ve kehrizlerle hayli uzak mesafe­lerden nakledilen sularla, şehirlerin etrafındaki ovalardaki bağlar ve bahçelerde sulama suretiyle çok çeşitli mahsuller yetiştirilmiştir. İstisnasız bütün Türk-Osmanlı şehirleri, su kültürünün çok yüksek olduğu merkezlerdi. Her şehrin mimari özellikleri arasında çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, bentler, kemerler ve kuyular çok önem taşıyordu.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Ayrıca kullandıkları yapı malzemeleri de merkezi irade ve sivil iradenin de düzen anlamında emredici veya seçici olmak üzere yetki kullanmasını da değerlendirmek gerekir. Çin’den Yunan ve Roma ve Islâm medeniyet muhiti ki, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu gibi kadim medeniyet coğrafyalarına kadar durum çok değişmemektedir. Türk ve İslâm şehir ve medeniyet coğrafyasında <em>“sivil iradenin </em>diğer medeniyet anlayışlarına göre daha <em>“hür”</em>olduğunu belirtmek gerekin Bütün bu özellikler Türk medeniyet ve şehrinin genelinde hususi özellikler özelinde İslam/Tiirk insanının meydana getirdiği, &#8221;isla<em>m şehri” insanlık tarihinin en müstesna ürünüdür”86</em> Bütün bu olup bitenler, her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli ve muasır şartları ihmal etmemiş olmamalarının sonucudur. Bu yüksek intibak kabi­liyeti ve birikimi, daima bir <em>“inşa üslubu vücuda getirmek”</em> durumu ile karşı karşıya bulunduklarında, kendi kültürel değerlerine sadık kalmak şartıyla şuurlu hareket ederek yeni ve gelişmiş bir üslubu zorlanmadan meydana getirirler.<a href="#_ftn129" name="_ftnref129"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">87</span> Gerektiği zaman Gotik, Barok tarzı eserler verildiği gibi Türk-islâm mimarisi içerisinde Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde olduğu şekliyle tarz ve üslubu olan eserler de vücuda getirirler. Bu mimari üslubunda bir taraftan Hint-Islâm, bir taraftan Arap-İslâm üslup özelliklerinden örnekler bulunur. Mahalli örneklerin aşikâr görünmelerine rağmen umumi üslup da­ima dikkat çeker. Şuna da işaret etmek isterim ki, tasavvur etmeden inşa edilemez. Öncelikle zihninizde bitirmediğiniz, programlarını bütünüyle kavramadığınız her tecelli eksik ve noksandır.</p>
<p>Netice yerine şunları ilave ederek bitirmek istiyorum. Tıpkı bir sanatkar gibi milletler de şehir ve medeniyet kurarken tabiat ve coğrafya ile haşır neşirdirler. Bu karşılıklı ilişkinin coğrafyayı <em>“yurt/ vatan”</em> yaptığını daima hatırda tutmak gerekir. Ömürleri süresin­ce <em>“güzele” ve “güzelliğe”</em> ilham verecek her şeyi yaşadıkları yurt/ vatanlarından alırlar ve aldıkları ilham, tasavvurlarını ve inşa sa­natının zevk ve inceliklerini oluşturur. Sanata anlam kazandıran: ilhamdır, ilham, <em>“akıl”</em> mahsulü değil <em>“aşk”</em> mahsulüdür, ”kalbi&#8221;dir, <em>”zevkiselim”dir.88 </em>Diğer bir ifade ile şehir ve medeniyet bir milletin <em>“bütün değerlerinin</em> izlerini taşır. Nitekim şehir ve medeniyetlerin <em>“âlemşümul”</em> tarafları olduğu gibi <em>“millî”</em> tarafları daha kuvvetlidir.</p>
<p>Milli taraflarındaki kuvvetlerini o milletin yaşadığı tabiatı, coğrafyası şekillendirin İnsanlık, daima uğruna mücadele etmeyi göze aldığı bir <em>“dünyagörüşüne” ve &#8221;iman&#8221;a</em> bağlanmıştır. Bu daima böyle olmuştur ve istisnası da yoktur. Bu mücadelede herkes kendine uygun bir yer alın<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[89]</sup></a> İnsanlığın toplam şehir ve medeniyetlerindeki farklılıklar, dünya görüşlerinden ve inanç dünyalarından kaynaklanın Benzerlikler de aynı şekilde dünya görüşleri ve inanç dünyalarındaki benzerliklerle ilgilidir. İnsanlığın, gerek felsefi/ideolojik gerek beşerî ve semavi dinlerle olan bağları ve bağlılıkları eserlerini, şehir ve medeniyet­lerini biçimlendirir. Kuranın sıklıkla, topraklarda yetişen bitkileri, hayvanlan Örnek olarak vermesi, o zeminde oturan insanlan, <em>“yer”ve gök”e</em> bakmalarını ve <em>“ibret”</em>almalarım teşvik etmesi buna işaret değil midir? Hülasa-ı kelâm <em>“duyma” mn, “duygulanma”</em>nm düşünmenin ve <em>“ben&#8221;i</em> en derin manada <em>“idrak”</em>etmenin ve hayatta kaldığı sürece bu istikâmette yaşamanın kendisi değil midir?</p>
<p>Ey <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;Ben&#8221; </span>mazi-yi şehir ve medeniyet şendedir,</p>
<p>Heyhat! Ne mazi ne de şehir-medeniyet bendedir.</p>
<p>Ves-selâm.</p>
<p>Mehmet Karagöz &#8211; Osmanlı Şehri,sayfa:67-97</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"></a>*Karagöz, M, “Şehir ve Medeniyet (Medeniyet Tasavvurunda Bilgi ve Şuur)” Uluslararası Şehir ve Medeniyet Sempozyumu (7-8 Ekim 2016), Malatya, s. 73-84.</p>
<p>1Yunus Uğur, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konu­lar ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 3, S. 6, (2005), s. 9-26.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"></a>2Hayati Hökelekli, “İdrak”, <em>DÎA,</em> XXI, İstanbul 2000, s. 477-478.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"></a>3.Seyyid Ahmed Arvasî, <em>Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz,</em> İstanbul 1990, s. 131.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">4.</span>Uğur, <em>a.g.m.,</em> s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"></a>5.Bedri Gencer, “Medine’den Kente, Edepten Medeniyete”, <em>Şehirlerimizin Ge­leceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu,</em> 19 Kasım 2011, (Yayına Hazırla- yanlar: Mustafa Küçükkural, İsmail Şaşmaz, Nevzat Albayrak, Erkan Bakacı, Fatih Göksu) İstanbul 2011, s. 111-112.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"></a>6.Şehir plancıları genellikle, “Şehircilik” kavramı en genel anlamıyla bir kentte yaşayan kentlilerin o kentle olan etkileşimi anlamına gelmektedir. &#8230;şehirci­liğin hem şehirde yaşama kültürüne hem de şehri anlama, ele alma, kavrama ve müdahale etme biçimine işaret ettiği görülmektedir. Savaş Zafer Şahin, “Bir Kavram Olarak Şehircilik”, <em>Şehir ve Şehir Yönetimi,</em> (Editörler: Doç. Di. Rasim Akpınar &#8211; Kamil Taşçı &#8211; Volkan Idris Sarı), Ankara 2019, s. 81.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[7]</sup></a> Arvasî, <em>a.ge.,</em> s. 15-17.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"></a>8.İhsan Fazlıoğlu, “insan bir gelenektir?”, <em>Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergi­si,</em> Cilt XVII, Sayı 195, (Mayıs 2006), s. 19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"></a>9.Ekber Seyyid Ahmed, <em>İslâm ve Antropoloji,</em> (Türkçesi, Bedri Gencer), İstanbul 1995, s. 23-24.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[10]</sup></a> ikinci Dünya savaşı sonrasında bizzat Batıda medeniyeti sorgulayıcı birçok eser yazılmıştır. Bkz Fritjof Capra, <em>Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası,</em> (Çev. Mustafa Armağan), İstanbul 1992; Kenneth Boulding, <em>Yirminci Asrın Mana­sı,</em> (Çev. Erol Güngör), İstanbul 1980; Arnold Toynbee, <em>Medeniyet Yargılanı­yor,</em> (Çev. Ufuk Uyan), İstanbul 1980.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"></a>11.Yunus Uğur, &#8220;Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Ko­nular ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C 3 S 6 (2005), s. <em>9.</em></p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[12]</sup></a> Halil İnalcık, “Tanzimat”, <em>Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı imparatorlu-<br />
ğu</em> (Editörler: Halil İnalcık-Mehmet Seyitdanlıoğlu), Ankara 2006, s. 65.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"></a>13.Bu zat, Turgut Cansever’dir. Akademik olarak, doktora tezini, “Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinde Üslup Gelişmeleri: Türk Sütun Başlıkları”, doçentlik takdim tezini, “Modern Mimarinin Temel Meseleleri” başlıklarıyla hazırla­mıştır. Hem İslâm-Türk medeniyet mirasının hem de umumi anlamda mo­dern mimari sahalarındaki engin bilgisini, bir mütefekkir imbiğinden süzen biridir.</p>
<p><sup>14.</sup> Turgut Cansever, <em>Şehir ve Mimari,</em> İstanbul 1992, s. 91.</p>
<p><sup>15.</sup> Arvasi, <em>a.g.e.,</em> s. 113*</p>
<p>16.Mehmet Karagöz, “Şehir ve Medeniyet”, <em>Uluslararası Şehir re Medeniyet Sem­pozyumu,</em> (7-8 Ekim 2016 Malatya), Malatya 2016, s. 82.</p>
<p>17.İhsan Fazhoğlu, “Medeniyet mi? Temeddün mü?”, <em>îti bar,</em> Sayı 22, Temmuz 2013, s. 24.</p>
<p>18.Mahfuz Söylemez, Şehir ve Medeniyet Kavramlarının İlişkisi Üzerine”, <em>1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi,</em> (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 218.</p>
<p><sup>19.</sup> Tahsin Görgün, “Kültür ve Medeniyet Mekânı Olarak Şehir”, İSAM, 09 Mart 2012 Cuma tarihli konuşma.</p>
<p>20.Modern kavramıyla ilgili, modernleşme hakkında Ali Şeriati, “Günümüzün en nazik ve önemli konularından biri, biz Avrupalı olmayan ülkeler halkının ve İslâm toplumlarının karşı karşıya bulundukları modernleşme sorunudur. En Önemlisi de bu ‘empoze edilmiş modernleşme’ ile gerçek medeniyet&#8217; arasındaki ilişkidir.” diyerek ifade ettiklerimize yakın bir kaygıyı dile getiri­yor, Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, (ter. Ahmet YÜksekoğlu), İstanbul 1985, s. 7-8.</p>
<p>21.İslam coğrafyasındaki şehir ve medeniyet baklandaki fikirler, &#8220;&#8230; körleştiri­len Avrupacılıkları yüzünden ya da Max Weber’in güya değerlerden bağımsız sosyolojik görüşlerini ve genelleştirmelerini eleştirmeden kabul ederek hataya <a href="#_ftnref68" name="_ftn68"></a>düşen yazar ve bazı yorumcular” yüzünden tartışılmadan göz ardı edilmiştir. Müdessir Abdurrahim, “Hukukî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Seje- ant, <em>İslâm Şehri,</em> (Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 49-50.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[22]</sup></a> Modem kelimesinin kökeni ‘Modernus’tur. Bu kelimenin kullanılışı IV. Yüz­yıl Romasına dayanmaktadır. Latince ‘Modernus’ kelimesi, Hristiyanlık dö­neminin pagan döneminden farklı bir karaktere sahip olduğunu vurgulamak üzere kullanıldı. Ama asıl ilginç olan ise modernleşme bünyesinde “tek bir süreç, tek bir istikamet ve zorunlu bir son” bileşimini içermektedir (Therbom, 1996: 61) dolayısıyla, Batı, bu hususta önemli bir örnek, Max Weber in, oriji­nali <em>The City</em> isimli, <em>Şehir Modern Kentin Oluşumu</em> şeklinde Türkçeye çevrilen eseridir. Şehir isimli eser “modern kent”in teorik tanımlamalarından en etkili olanlarından biridir. Max Weber, <em>Şehir Modem Kentin Oluşumu,</em> (Çev. Musa Ceylan), Bakış Yayınları, İstanbul 2000.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[23]</sup></a> Bu tespit, İsmail el-Farukî’nin, Ekber Seyyid Ahmed’in <em>İslâm ve Antropoloji </em>isimli eserine yazdığı “Önsöz”de s. 20’de yapılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[24]</sup></a> Lewi&gt; Mumford, <em>Tarih Boyunca Kent: Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler Gelece­ği,</em> (çev. Gürol Koca-Tamer Tosun), İstanbul 2019, s. 84.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[25]</sup></a> İhsan Fazhoğlu, “İki Ucu Müphem Bir Köprü: “Bilim” ile “Tarih ya da “Bilim Tarihi”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 2, Sayı 4, (2004), s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[26]</sup></a> Arnold J. Toynbee, <em>Dünya ve Garp,</em> (Çev. Emin Bilgiç), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Basım tarihi yok), s. 8. Bu eser daha sonra Arnold J. Toyn­bee, <em>Dünya, Batı ve İslam,</em> (Çev. Abdullah Zerrar), Pınar Yayınları, İstanbul <a href="#_ftnref74" name="_ftn74"></a>2002 şeklinde yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"></a>27.İhsan Fazlıoğlu, “Türk Felsefe Bilim Tarihi’nin Seyir Defteri (Bir Önsöz), <em>Dİ- VÂNİlmi Araştırmalar,</em> Sayı 18 (2001/1), s. 17.</p>
<p>28.Oryantalizm veya Şark Meselesi başlığında birçok çalışma bulunmaktadır. Sembolik olarak Edvvard W. Saİd, <em>Oryantalizm,</em> (çev. Nezih Uzel), İstanbul 1998.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[29]</sup></a> Bkz. İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> ötüken Yayınları, İstanbul 2010, s. 34 vd.; Tunccr Baykara, <em>XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri,</em> Doktora Tezi, İstanbul 1970, s. 5-10.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[30]</sup></a> Mustafa Cezar, <em>Anadolu öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık,</em> İş Bankası Yayın­ları, İstanbul 1977, s. 1-3.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[31]</sup></a> Görgün, <em>a.g. konuşma.</em></p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[32]</sup></a> Türkçe yazılışlarında “ev”, “eb” şeklinde yazılan kelime eski zamanlardan beri bilinir. Adlandırma olarak sadece kişilerin mülkü anlamında “otağ/çadır”a denmez aynı zamanda, “11 Tahtı” denilen “Hakan’ın SarayTna da denilirdi. Emel Esîn, “Orduğ Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”. <em>Ta­rih Araştırmaları Dergisi^</em> S.10, (1968), s. 135-215.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[33]</sup></a> Turgut Cansever, <em>İslâm&#8217;da Şehir ve Mimari<sub>y</sub></em> İstanbul 2010, 103-111; Jean-Lu- is Michon, “Dinî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Sejeant, <em>İslâm Şehri,</em>(Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 14.</p>
<p>34.Arvasî, <em>g.e,</em> s. 39.</p>
<p>35.Necdet Tunçdilek, <em>Türkiye&#8217;de Yerleşmenin Evrimi,</em> İstanbul 1986, s. 9; Yerleşme konusunda bkz.Mumford, <em>g.e.,</em> 13-43</p>
<p>36.Ali Tanoğlu, <em>Nüfus ve Yerleşme,</em> İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayı­nı, İstanbul 1966, s. 211.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[37</sup></a> Süha öney, <em>Şehir Coğrafyası</em> Z, İstanbul 1954, s. 230-233.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[38]</sup></a> Firuzan Kınal, <em>Eski Anadolu Tarihi»</em> Ankara 1991, s. 1-5.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[39]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;» s. 7.</em></p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[40]</sup></a> Mümtaz Turhan, <em>Kültür Değişmeleri,</em> İstanbul 1977, s. 5-20.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[41]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 18-19.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[42]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve</em>&#8230;, s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"></a>43 Hakan Poyraz, “Şehir ve Felsefe”, <em>1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kong­resi,</em> (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 211.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"></a>44.Turgut Cansever, <em>Kubbeyi Yere Koymamak,</em> İstanbul 1997, s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[45]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[46]</sup></a> Maurice M. Cerasi, <em>Osmanlı Kenti,</em> İstanbul 1999, s. 155-182.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"></a>47.Türk evi için bkz. Şerafettin Turan, <em>Türk Kültür Tarihi,</em> (Ankara 2002) isimli eserde şöyle demektedir: “İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birini de barınma oluşturur. Turkler konargöçer yaşam biçiminin hâkim olduğu dö­nemlerde barınmak için çadır tipi evleri tercih etmişlerdir. En çok kullanılan çadır tipini yurt adı verilen keçeden yapılan çadırlar oluşturmuştur. Göçebe­likten yerleşik düzene geçilmiş olmasına rağmen geleneksel Türk mimarisinin şekillenmesinde yurt tipi çadırların birtakım özellikleri de belirleyici rol oyna­mıştır”; Cansever, <em>Şehir ve&#8230;,</em> s. 93; Cansever, <em>Kubbeyi</em>&#8230;, s. 71-72.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[48]</sup></a> Nihat Keklik, <em>Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü,</em> İstanbul 2001, s. 44.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[49]</sup></a> Cansever, <em>tslâmda Şehir.,.,</em> s. 147-157; Cansever, <em>Kubbeyi</em>&#8230;, s. 115-136.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[50]</sup></a> Cansever, <em>Kubbeyi</em> s. 116-117</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[51]</sup></a> E. J. Owens, <em>Yunan ve Roma Dünyasında Kent, (Çev.</em> Rânâ Bilsel), İstanbul 2000, s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"></a>52.” Umumi bilgi için bkz. Celal Esad Arseven, “Mimari”, <em>Sanat Ansiklopedisi</em> C III, MEB İstanbul 1983, s. 1352-1408; Cerasi, <em>a.g.e.,</em> s. 155-156; Cansever, <em>tslâmda Şehir ve</em>&#8230;» s. 91-92.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"></a><sup>53</sup> Cansever, <em>Şehir ve &#8230;»</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[54]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve </em>s. 60-61.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[55]</sup></a> Cerasi, <em>a.g.e.,</em> s. 157; Cansever, <em>Şehir ve</em>&#8230;, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"></a><sup>56</sup> Mustafa Sabri Küçüka$çı-Ali Murat Yel, “Mahalle” <em>DİA, XXVII, Ankaıı</em> 2003, s. 232-326.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"></a>57.Mehmet Karagöz, “Osmanhda Şehir ve Şehirli”, <em>Osmanlı, C.4,</em> Ankara 1999, s. 104-115.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"></a>58.Ayrıca yerleşim yerlerinde yapılan kazılar bütün şehri ortaya çıkarmak ba­kımından çok kolay olmamaktadır. Bilgi için bkz. Rudolf Naumann, Eski Anadolu Mimarlığı, (Çev. Beral Madra), Ankara 1991, s. 213 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[59]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[60]</sup></a> Owens, <em>a.g.e.,</em> s. 1.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[61]</sup></a> Owens, <em>a.ge.,</em> s. 151-165.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[62]</sup></a> Kadim Atina için, “Şehre gelen ana yollar agoraya ulaşırdı. Atina’da bütün yol mesafeleri agoradaki On iki Tanrı sunağından ölçülürdü.” Aşkıdil Akarca, <em>Şehir ve Savunma,</em> Ankara 1987, s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[63]</sup></a> Weber, s. 230-232.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[64]</sup></a> Akarca, <em>a.g.e.,</em> s. 30.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[65]</sup></a> Bkz. özer Ergenç, “Osmanlı Şehrindeki «Mahalle» nin İşlev Ve Nitelikleri Üzerine” <em>Osmanlı Araştırmaları IV,</em> (1984) İstanbul, s. 69-78; Ömer Düzba- kar, “Osmanlı Döneminde Mahalle Ve İşlevleri”, <em>Uludağ Ünivesitesi Fen-E- debiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi</em> Yıl: 4, Sayı: 5, 2003/2,(2002) Bursa, s. 97-108; Mehmet Bayattan, “Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, <a href="#_ftnref110" name="_ftn110"></a><em>İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi,</em> Sayı 13, (2005) İstan­bul, s. 93-107. <a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a><em>İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi,</em> Sayı 13, (2005) İstan­bul, s. 93-107.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"></a>66.Tahsin özcan, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, <em>Mari- </em>fo» Yıl.l, Sayı.l, (2001) İstanbul, s, 129-151.</p>
<p>67Jean-Luis, “Dinî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Sejeant, <em>İslâm Şehri, </em>(Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[68]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;» s.</em> 191.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[69]</sup></a> Owens, <em>a.g.e.»</em> s. 166-167.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"></a>70.Cansever, <em>İstanbul&#8217;u Anlamak,</em> İstanbul, 2008, s. 133-160; Owens <em>a.v.e.</em> s 95-167; Michon, <em>a.g.m.»</em> s. 14-16.               *</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[71]</sup></a> Sejeant, <em>a.g.e,,</em> s. 263-270.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"></a>72.Süha Goney, “Türk-Osmanlı Şehirlerinin Batıyı Etkileyen Bazı Özellikleri&#8221;, <em>Soyolop D&lt;g»,</em> 3. Dizi, Sayı 22, (2011), <sub>s</sub>. 2883-284 (281-293)</p>
<p>73.Cansever, <em>Şehir ve</em>s. 41-42. &#8211;</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[74]</sup></a> Mehmet Sait özvarlı, “Mebde ve Mead”, <em>DİA» XXVIII»</em> Ankara 2003» s. 211- 212.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[75]</sup></a> Merrli Wyn Davies, <em>Islami Antropolojinin Oluşturulması»</em> (Çev. Tayfun Doğu- kıran), İstanbul 1991, s. 193-257.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[76]</sup></a> Şeriatı, <em>a.g.e.»</em> s. 37-38.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[77]</sup></a> Cengiz Orhonlu, <em>Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar</em> (Der. Salih özbaran), İzmir 1984, s.5, ö. Ergenç, “XVIL Yüz­yılın Başlarında Ankara’ nın Yerleşim Durumu üzerine Bazı Bilgiler” <em>Osmanlı Araştırmaları I»</em> (1980), s. 85-101.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"></a>78.Tuncer Baykara, “Türklerde ve Anadolu’da Şehir Hayatı”, <em>Tarihte Türk Devlet­leri</em> /, Ankara 1987, s. 401.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[79]</sup></a> Süha öney, <em>Şehir Coğrafyası</em> /, İstanbul 1984, s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[80]</sup></a> Pekâlâ, Hilmi Ziya Ülken <em>Türk Tefekkür Tarihi</em> isimli eserine bu şekilde başla-maktadır. (Hilmi Ziya Ülken, <em>Türk Tefekkür Tarihi,</em> YKY, İstanbul 2007.)</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[81]</sup></a> Ülken, <em>a.g.e.,</em> s. 23-25.</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"></a>82. Bahaettin Ögel, <em>İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi,</em> Ankara 1984, s. 1-4.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"></a>83.Faruk Sümer, <em>Eski Türklerde Şehircilik,</em> İstanbul 1984, s. 1 -2; Bahaettin Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> İstanbul 1988, s. 149-152.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"></a>84.Jean-Luis Michon. “Dinî Kurumlar”, Robert Bcrtram Sejeant, (Editör), <em>İslâm Şehri,</em> (Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13.</p>
<p>85. Süha Göney, “Türk-Osmanlı Şehirlerinin Batıyı Etkileyen Bazı özellikleri”. <em>Sosyoloji Dergisi,</em> 3. Dizi, Sayı 22, (2011), s. 282 (281-293).</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[86]</sup></a> Cansever, <em>Kubbeyi&#8230;, s.</em> 115-117.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[87]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;,</em> s. 64.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[88]</sup></a> Arvasi, <em>a.g.e.»</em> s. 119-121.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"></a>89.Arvasi, <em>ag.e.,</em> s. 131-132.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p>AKARCA, Aşkıdil, Şehir ve Savunma, Ankara 1987.</p>
<p>ARSEVEN, Celal Esad, “Mimari”, Sanat Ansiklopedisi, C. III, MEB İstanbul 1981 s. 1352-1408.</p>
<p>ARVASİ, Seyyid Ahmed, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İstanbul 1990.</p>
<p>BAYARTAN, Mehmet, “Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, İstanbul Üni­versitesi Coğrafya bölümü Coğrafya dergisi, Sayı 13, (2005) İstanbul, s. 93-107.</p>
<p>BAYKARA, Tuncer, “lıirklerde ve Anadolu’da Şehir Hayatı”, Tarihte Türk Dev­letleri I, Ankara 1987.</p>
<p>BAYKARA, Tuncer, XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri, Doktora Tezi, İstanbul 1970.</p>
<p>BOULDING,Kenneth, Yirminci Asrın Manası, (Çev. Erol Güngör), İstanbul 1980.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, İslâmda Şehir ve Mimari, (6. Baskı) İstanbul 2010.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, İstanbul&#8217;u Anlamak, İstanbul 2008.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, Kubbeyi Yere Koymamak, İstanbul 1997, s. 116-117.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, Şehir ve Mimari, İstanbul 1992.</p>
<p>CAPRA, Fritjof, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, (Çev. Mustafa Armağan), İstanbul 1992.</p>
<p>CERASI, Maurice M., Osmanlı Kenti, İstanbul 1999.</p>
<p>CEZAR, Mustafa, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İş Bankası Ya­yınlan, İstanbul 1977.</p>
<p>DAVİES, Mertli Wyn, İslamiAntropolojinin Oluşturulması, (Çev. Tayfun Doğu- kıran), İstanbul 1991.</p>
<p>DÜZBAKAR, Ömer, “Osmanlı Döneminde Mahalle Ve İşlevleri”, Uludağ Ünivesi- tesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler DergisiYil: 4, Sayı: 5,2003/2,(2002) Buna, s. 97-108.</p>
<p>EKBER, Seyyid Ahmed, İslâm ve Antropoloji, (Turkçesi, Bedri Gencer), İstanbul 1995.</p>
<p>ERGENÇ, özer, “Osmanlı Şehrindeki «Mahalle» nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine” Osmanlı Araştırmaları IV, (1984) İstanbul, s. 69-78.</p>
<p>ERGENÇ, özer, “XVII. Yüzyılın Başlannda Ankara’nın Yerleşim Durumu üzerine Bazı Bilgiler* Osmanlı Araştırmaları I, (1980), s. 85-101.</p>
<p>ESİN, Emel, Orduğ Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”. Tarih Araştırmaları Dergisi, S. 10, (1968), s. 135-215.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>EWVES, E. J., Yunan ve Roma Dünyasında Kent, (Çcv. Rânâ Bilscl), İstanbul 2000.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, &#8220;Türk Felsefe Bilim Tarihi’nin Seyir Defteri (Bir Önsöz), DİVÂN İlmi Araştırmalar, Sayı 18 (2001/1), s. 1-57.</p>
<p>FAZLIOĞLU» İhsan, &#8220;İnsan bir gelenektir?” Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Cilt XVII, Sayı 195, (Mayıs 2006), s. 19-20.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, &#8220;Medeniyet mi? Temeddün mü?” İtibar, Sv/ı 22, Temmuz 2013» s. 22-24.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, “İki Ucu Müphem Bir Köprü: “Bilim” ile “Tarih ya da “Bilim Tarihi” lurkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 2, Sayı 4, (2004), s. 9-22.</p>
<p>GENCER, Bedri, “Medine’den Kente, Edepten Medeniyete”, Şehirlerimizin Gele­ceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu, 19 Kasım 2011, (Yayına Hazırlayanlar: Mustafa Küçükkural, İsmail Şaşmaz, Nevzat Albayrak, Erkan Baltacı, Fatih Göksu) İstanbul 2011, s. 11 Tl 15.</p>
<p>GÖNEY, Süha, Şehir Coğrafyası I, İstanbul 1954.</p>
<p>GÖRGÜN, Tahsin, “Kültür ve Medeniyet Mekânı Olarak Şehir”, ISAM, Cuma, 9 Mart 2012 tarihli konuşma.</p>
<p>HÖKELEKLİ, Hayati, “İdrak”, DİA, C. 21, İstanbul 2000, s. 477-478.</p>
<p>KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınlan, İstanbul 2010.</p>
<p>KARAGÖZ, Mehmet, “Şehir ve Medeniyet”, Uluslararası Şehir ve Medeniyet Sempozyumu, (7-8 Ekim 2016 Malatya), Malatya 2016, s. 73-84.</p>
<p>KEKLİK, Nihat, Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü, İstanbul 2001.</p>
<p>KINAL, Firuzan, Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1991.</p>
<p>KÜÇÜKAŞÇI, Mustafa Sabri-YEL, Ali Murat, “Mahalle” DİA, C. 27, Ankara 2003, s. 232-326.</p>
<p>MICHON, Jean-Luis, “Dinî Kurumlar”, Robert Bertram Sejeant (Editör), İslâm Şehri, (Çev. Elif Topçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13-47.</p>
<p>MUMFORD, Lewis, Tarih Boyunca Kent: Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler, Geleceği, (çev. Gürol Koca-Tamer Tosun), İstanbul 2019.</p>
<p>MÜDESSİR, ABDURRAHİM, “Hukukî Kurumlar”, Robert Bertram Sejeant (editör), İslâm Şehri, (Çev.Elif Topçuoğlu) İstanbul 1997, s. 49-62.</p>
<p>NAUMANN,   Eski Anadolu Mimarlığı, (Çev. Beral Madra), Ankara 1991.</p>
<p>ORHONLU, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar (Der. Salih Özbaran), İzmir 1984.</p>
<p>ÖGEL, Bahacttin, Türk Kültürünün Gelişme Çağlan, İstanbul 1988.</p>
<p>ÖGEL, Bahaettin, İslamiyet&#8217;ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984.</p>
<p>ÖZC AN, Tahsin, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, Marife, yıl.1, S. 1, (2001) İstanbul, s. 129-151.</p>
<p>ÖZVARLI, Mehmet Sait, “Mebde ve Mead”, DİA, C. 28, Ankara 2003, s. 211-212.</p>
<p>POYRAZ, Hakan. “Şehir ve Felsefe&#8221;, 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kong­resi, (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 210-217.</p>
<p>SAİD, Edward W., Oryantalizm, (çev. Nezih Uzel), İstanbul 1998.</p>
<p>SERJEANT, Robert Bertram, (editör), İslâm Şehri, (Çev. Elif Topçugil), İstanbul 1997, s. 263-270.</p>
<p>SÖYLEMEZ, Mahfuz, “Şehir ve Medeniyet Kavramlarının İlişkisi Üzerine&#8221;, 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi, (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 218-227.</p>
<p>SÜMER, Faruk, Eski Türklerde Şehircilik, İstanbul 1984.</p>
<p>ŞAHİN, Savaş Zafer, “Bir Kavram Olarak Şehircilik”, Şehir ve Şehir Yönetimi, (Editörler: Doç. Dr. Rasim Akpınar &#8211; Kamil Taşçı &#8211; Volkan İdris San), Ankara 2019, s. 80-94.</p>
<p>ŞERİATI, Ali, Medeniyet veModernizm, (Ter. Ahmet Yiiksekoğlu), İstanbul 1985.</p>
<p>TANOĞLU, Ali, Nüfus ve Yerleşme, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayını, İstanbul 1966.</p>
<p>TOYNBEE, Arnold J.I, Dünya ve Garp, (Çev. Emin Bilgiç), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Basım tarihi yok).</p>
<p>TOYNBEE, Arnold, Dünya, Batı ve İslam, (Çev. Abdullah Zerrar), İstanbul 2002.</p>
<p>TOYNBEE, Arnold, Medeniyet Yargılanıyor, (Çev. Ufuk Uyan), İstanbul 1980.</p>
<p>TUNÇDİLEK, Necdet, Türkiye&#8217;de Yerleşmenin Evrimi, İstanbul 1986.</p>
<p>TURHAN, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1977.</p>
<p>UĞUR, Yunus, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konular ve Kaynaklar”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, (2005), «.9-26.</p>
<p>ÜLKEN, Hilmi Ziya, Türk Tefekkür Tarihi, YKY, İstanbul 2007.</p>
<p>WEBER, Max, Şehir Modem Kentin Oluşumu, (Çev. Musa Ceylan), Bakış Ya­yınları, İstanbul 2000.</p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/">Şehir ve Medeniyet:”Ben”in İdrak Yolculuğu mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şaban Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Toplumunun Manevi ve Kültürel Yapısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2022 16:38:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Hayri Bolay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26138</guid>

					<description><![CDATA[<p>Efendim, hepinizi hürmetle selamlıyorum ve böyle bir Vakıf Haftası’nı tertip ettik­leri için, Vakıfların ilgililerine de teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Ben mevzua, benden önce konuşanlarla ilgili olarak bir hususla girmeyi uygun gördüm. Sayın Hüseyin Işık Paşamız, “Niye Osmanlılar, Balkanları Müslüman etmedi­ler?” diye bir soru sordular. Hocamız da ayete dayanarak cevap verdiler. Toplum yapısıyla ilgili olduğu için [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/">Osmanlı Toplumunun Manevi ve Kültürel Yapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-12481 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1.jpg" alt="" width="356" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 356px) 100vw, 356px" /></p>
<p>Efendim, hepinizi hürmetle selamlıyorum ve böyle bir Vakıf Haftası’nı tertip ettik­leri için, Vakıfların ilgililerine de teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.</p>
<p>Ben mevzua, benden önce konuşanlarla ilgili olarak bir hususla girmeyi uygun gördüm.</p>
<p>Sayın Hüseyin Işık Paşamız, “Niye Osmanlılar, Balkanları Müslüman etmedi­ler?” diye bir soru sordular. Hocamız da ayete dayanarak cevap verdiler. Toplum yapısıyla ilgili olduğu için konuya buradan girmek istiyorum.</p>
<p>Yavuz Bülent Bakiler dostumuzun, <em>Üsküp ’ten Kosova ’ya</em> diye bir seyahat no­tu, kitabı var; okumayanlar okuyabilir, okuyanlar bir daha okuyabilir. Orada şu hâdiseyi anlatıyor: Kültür Bakanlığını temsilen Yugoslavya’ya gittiğinde, resmî bir yemekte, bir Sırp tiyatro artisti, Yavuz Bülent’in Türk olduğunu öğrenince etrafın­dakilere, “Bu Türkler bizi 550 sene idare ettiler. Ben hesap ettim, eğer her gün Bal- kanlar’da bir Hıristiyan aileyi yok etselerdi, hiç kimsenin ruhu duymazdı ve bu 550 sene zarfında Balkanlar’da bir tek Hıristiyan kalmazdı. Onlar bunu yapmadılar fakat Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Birinci Dünya Harbi’nin kopmasıyla, onların 550 senede yapmadıklarını üç buçuk senede yaptı.” demiş. Ermeniler için de aynı şey söylenebilir. Yani Türkler, Osmanhlar, Selçuklular gayrimüslimleri böyle ko­rumuşlardır. İnanan inanmış, inanmayan inanmamıştır.</p>
<p>Değerli misafirler! Biraz evvel işaret ettiğim bu toplum yapısı, çok eskiden beri [ devam etmektedir. Neden böyledir? Birincisi, Türk düşüncesinde âlemdeki, kâinatta­ki, gökyüzündeki nizamın, intizamın yeryüzüne ve bilhassa kendi toplumlanna akset- tirilmesi fikridir. Bu, îslâmdan önce de vardır, Islâmdan sonra da vardır. Devlet, bu bakımdan, kâinatın bir numunesi, bir örneği, nizamın sağlayıcısı olarak görülmüş ve ona bu inançla bağlam İmiş tır. Yani cemiyet ve devlet, kâinatı algılama vasıtası olarak görülmüştür. Bu nokta çok mühimdir. Felsefe ile ilgilenenlere ben şahsen tavsiye ederim; bilhassa Hegel’in <em>Tarih Felsefesem</em> çok dikkatli okusunlar. Hegel, büyük bir filozoftur, belki filozofların en büyüğüdür. Ama bütün derdi, Hıristiyanlığın teslisini (üçlü Tanrı anlayışım) kurtarmak ve Prusya İmparatorluğu’nun yapmış olduğu her şeyi, akim sınırlan içinde yapılmış normal fiiller olarak meşrulaştırmak ve aklileştir- mekti (Çünkü kendisi, Prusya İmparatorluğu’nun resmî filozofu idi).</p>
<p>Selçukluların, ondan önceki Türk devletlerinin ve Osmanlı Devleti’nin yapmış olduğu, kâinatı yaratan ve idare eden Allah adma, yeryüzünde adaleti tesis etmektir, îbn Kemal’in <em>Tevârîh-i Âl~i Osmancının</em> birinci cildi yayınlandı. Orada Ibn Kemal, Nûh aleyhısselamdan, onun oğlundan başlayarak Türk hanedanlarım, “İlâhi emrin icrasına vazifelendirilmiş Idşiler” olarak görür ve gösterir. Dolayısıyla onlara karşı gelen, şehzade de olsa, padişahın kardeşi de olsa, karısı da olsa, nizamı bozacağı için katledilmesinin vacip olduğunu tarihçi olarak -fakat aslında fikıhçı olarak- tarih kita­bında izah eder.</p>
<p>Bu noktadan, Sinan’ın yetişmiş olduğu Kanuni Dönemi’nin toplum hayatına b<u>akmak</u> lâzım geliyor. Aslında konu çok mühim fakat bu dar z<u>aman</u>da onu tasvir etmek, anlatmak çok zor. Devrinin hâdiselerinin seyrinden, muhitinin çirkinlikleri­nin verdiği elemlerden bunalan, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmet Âkif Er- soy, zaman zaman bu bunaltıdan kendisini kurtarabilmek için, mazinin derinlikleri­ne kendisini atar ve der ki: “Gül devrini görseydim onun, bülbülü olurdum / Ya Rab! Beni 500 sene evvel getirseydin ne olurdu!” Onun, bülbülü olmak istediği devir, aşağı yukarı Fâtih Sultan Mehmed Devri’ne tekabül eder ama Kanuni Devri, Fâtih Devri’nin, Yavuz Devri’nin bir devamıdır ve Fâtih Devri de, Yavuz ve Kanu­ni Devirleri gibi, yerden ot biter gibi birdenbire bitmemiştir, daha önceki devirlerin mahsulüdür. Devamlı şekilde cemiyette, hem İlmî yönden hem fikrî yönden hem ahlâki yönden hem siyasi yönden hem de kültürel yönden büyük gelişmeler vardı. Sinan Dönemi’nde ve Kanuni Dönemi’nde artık ahlâki yaşayışın -nazari ahlâkın değil ama fiilî ahlâkın- zirvesine ulaşılmıştır.</p>
<p>Yine Mehmet Âkif, Batılıların “Muhteşem” dediği Süleyman’ın haşmetli dö­nemini ifade için: “Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri, / Özengi öpmeye hasretti Garb’ın elçileri” der.</p>
<p>Acaba Garp’ın elçilerinin, bir vezirin veya bir sadrazamın, bir padişahın üzen­gisini öpmek hasreti nereden gelir? Yani, zaferlerin dış parıltılarından mı, yoksa arka planı teşkil eden, ahlâki, kültürel ve ilmî-fikrî kudretten mi geliyor? Bu nokta­ya dikkat etmemiz lâzımdır. O devrin toplumunu kaynaştıran, ayakta tutan ve de­vamını sağlayan, manevi değerlerdi. O devirde manevi değerlerin başta geldiğini görüyoruz. Daha önce olduğu gibi, Osmanlı toplumunun yapısını da bunlar teşkil etmektedir.</p>
<p>Değerler, bilgiden önce inanca dayanmakta idi. Şu bakımdan: “Ben filanın ahlâklı olduğunu biliyorum.’* demek ayrıdır, “Ben filanın ahlâklı olduğuna inanıyo­rum.&#8221; demek ayrıdır veya “Falanın güzel olduğuna inanıyorum.” demek ayrıdır. İnanç, burada sübjektif bir husustur ve dolayısıyla değerler bilgi kadar kesin değil­dir. Bundan dolayı, değer olabilmesi için de kalıcı olması lâzımdır, tekrar edilmesi lâzımdır ve bu suretle benimsenebilmesi lâzımdır.</p>
<p>İşte, Osmanlı toplumunda birtakım değerlerin böylece benimsendiğini ve müş­terekleştiğini görüyoruz yani birtakım sanat değerlerinin, kültür değerlerinin, ahlâki değerlerin hatta iktisadi değerlerin ve hukukî değerlerin müşterekleştiğini görüyo­ruz. O zaman, ideallerde de davranışlarda da müştereklik ortaya çıkmaktadır yani ortak bir davranış ve birlik kendisini göstermektedir.</p>
<p>Biz, değerlerin her an değişebilen insana dayandırılmasını mümkün görmüyo­ruz. Bazı kimseler, bazı felsefeciler, insanı mutlak varlık kabul ediyorlar. Biz, mut­lak varlık diye Allah’a inanıyoruz, varlığı mutlak olan ve kendisini fiilleriyle bütün güçlerini her an tecelli ettirebilen bir varlık olarak görüyoruz. Bilgisi de mutlaktır, kudreti de mutlaktır, varlığı da mutlaktır. İnsanı, böyle mutlaklaştırmak taraftan değiliz ama mutlaklaştırmanın da fayda vermediğine kaniyiz. Şu bakımdan: Çünkü insan, psikolojik açıdan da devamlı değişken bir varlıktır, sosyolojik açıdan zaten değişkendir. Hatta Anadolu’da bir tabir vardır, bilirsiniz, kaba bir tabirdir, “İnsanın bir eşref saati vardır, bir de eşek saati vardır.” derler. Çünkü değişken varlıktır. Değişken varlık olmasından dolayı, ruhunun değişmesinden dolayı da onun eşref saatini beklemek mecburiyeti hissedilmiştir veya duyulmuştur. Bu bakımdan, deği­şen varlığa dayandırılan değişmeyen değerler türetilmemeli, türetilirse iyi netice alınamaz. Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğu’nda, değişmeyen değerlerin, değişmeyen kaynaktan çıkarıldığına veya oradan alındığına şahit oluyoruz. Psikolojik ve sosyo­lojik açıdan hatta sosyal psikolojik açıdan da tespit edilmiş bir vakıadır ki insanı kalben en fazla tatmin eden şey, değişmeyen, istikrarlı, sabit değerlerdir. Değişen şeyler, insanı tatmin etmez. Bundan dolayı bilimde de sabit esaslara dayanılarak araştırmalar yapılır.</p>
<p>Bu açıdan baktığımızda biz, Osmanlı toplumunda dünyevi olanla uhrevi ola­nın kaynaştırıldığını görüyoruz. Gerçi dünyevi ve uhrevi değerler diye ayırmak her zaman mümkün değildir. Meselâ, Müslümanlık bir dünya görüşü veriyor. Hıristi- yanlık bir dünya görüşü veriyor ama bunlar dinî menşeli olmakla beraber, birbirin­den farklı. Her ikisi de tabiata bakışta farklılık gösteriyor, ilme bakışta, insana ba­kışta, kültüre bakışta, vesairede farklılık gösteriyor; bunları ayrı ayn değerlendiriyor ve burada bir müştereklik hasıl ediyor. Ama ayn dünya görüşleri, suya muamelede farklılık gösteriyor. Meselâ Hıristiyanın suyu kullanışı farklıdır, Müslümanın suyu kullanışı farklıdır. Hıristiyan, ne gusül yapar ne abdest alır ne taharet alır ama Müs­lüman, hem gusül yapar hem abdest ahr hem taharet yapar. Hatta kendisinin ateist olduğunu söyleyen, Müslümanların içinde büyümüş birtakım kimseler de taharet alır. Bu, dünya görüşünün farklılığındandır. Dolayısıyla, dünyevi değerlerle uhrevi değerleri, her zaman aynı şekilde, kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Ho­camın affına sığınırım, zekât, maddi ve iktisadi bir değerdir ama nereye kadar uhre- vidir, nereye kadar dünyevidir, bunu tespit etmek mümkün değildir âcizane kanaa­time göre.</p>
<p>Bu bakımdan, bunların iç içe yaşandığını görüyoruz Osmanlı toplumunda. Yahya Kemal bunu çok güzel tespit etmiştir. Diyor ki;</p>
<p>Manevî çerçeve 500 senedir hep berrak</p>
<p>Yaşayanlar değil, Allah’a gidenlerden uzak.</p>
<p>Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,</p>
<p>O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada.</p>
<p>Geçer insan bir adım atsa birinden birine,</p>
<p>Kavuşur, karşıda kaybettiği en sevdiğine.</p>
<p>Yahya Kemal, Koca Mustafa Paşa şiirinde böyle diyor.</p>
<p>Günlük, dünya hayatıyla ahiret hayatının bu kadar iç içe olması, Islâmi inancın bir eseridir. Zira Müslüman, ölümün bir hayat değiştirmek olduğuna inanır. Bunun için Mevlânâ ölüm gününe, şeb-i arûs demiştir ve Yunus da tenlerin öldüğünü, can­ların ölmediğini söylemiştir bu inançla.</p>
<p>♦♦♦</p>
<p>İnsan, kendisine, ailesine, milletine, tabiata ve diğer varlıklara karşı vazifesini dikkatle ve sırf Allah rızası için yaparsa öteki dünyada, onun için korkacak bir şey yoktur. Bu bakımdan, Osmanlı toplumu kalıcı olanı aramak istemiştir. Hem toplum hem fert olarak İslâmi inancın kalıcı tezahürlerini de uzun asırlar boyunca, burada görüyoruz. Müminler, hayır yarışmasın<u>a</u> girmişlerdir. İster vakıflarla olsun, ister diğer kültürel eserlerle olsun, bunun en büyük örneğini, bir asrı aşan ömrüyle bil­hassa, Koca Sinan vermiştir. Ama insanın serbest davranabilmesi için fiillerinde hür ve mesuliyetinin idrakinde olabilmesi lâzımdır. Osmanlı Devleti’nin en büyük özel­liğinin, İslâmın getirdiği adalet anlayışını kesintisiz ve dirayetli bir şekilde tatbik e<u>tmiş</u> olduğu gerçeği, bugün, bir kısım Batılı tarihçiler tarafından da tespit ve kabul edilmektedir. Bunun için Osmanlı Devleti, daima bir hukuk devleti olmuştur ve bunun için Sultan Süleyman, cihan hükümdarı, “Kanuni” sıfatını aldığı gibi, toprağa defhedilirken şeyhülislâmın fetvaları ile gömülmeyi vasiyet etmiştir. Onun bu hare­keti, hem hukuka verdiği büyük değeri hem de İlâhi hesapta kendisine ve fiillerine ortak arama gayretini gösterir.</p>
<p>Kanuni Dönemi’nin, daha öncesinin veya daha sonrasının, Osmanlı toplum hayatındaki faziletli yaşayışı ve yüksek ahlâkı, seyyahlar, sefirler, sefireler hatırala­rında, mektuplarında vesair yazılarında belirtmişlerdir. Bunlar tarihe mal olmuştur. Bunların bir kısım vesikaları da bugün arşivlerimizde, yazmalarımızda vesairede vardır. Bu konuyu da geçiyorum.</p>
<p>Yalnız, “Muhteşem” diye isimlendirilen Süleyman Han’ın iki mektubundan bahsederek Osmanlı toplumunun ahlâki yapısını, dünyanın zirvesindeki insanın ağzından anlatmaya çalışacağım. Sultan Süleyman Han, halazadesi meşhur akıncı beyi Bâlî Bey’e iki mektup göndermiştir iki ayrı zamanda. Birinci mektupta şöyle diyor: “Her iyiliğin kaynağı adalettir. Adil olmayanın elinden çıkan iş, kötü iştir. Peygamberimiz, ‘Bir gün adalet yapmak, 70 gün nafile ibadet yapmaktan daha üs­tündür.’ buyurmuştur. Öyle insanlar vardır ki ellerinde fırsat yok iken salih, abit ve zahit görünürler, ellerine fırsat geçince Nemrut kesilirler. Hizmetinde kullandığın adamların dış görünüşlerine aldanma. Mala, aşın sevgi besleyenleri devlet <u>hizm</u>e- tinde kullanma çünkü onlar, Allah&#8217;ın bana emanet ettiği halkı ezerler, kıy<u>ame</u>t gü­nünde mesul olurum.”</p>
<p>Konuşmamın giriş kısmında söylediğim misali tekrar hatırlatıyorum. 550 sene sadece Müslümanlar değil, diğer gayrimüslimler de Allah&#8217;ın hükümdarlara emaneti olarak görülmüş ve bakılmıştır. Hocam defalarca belirtti, halkın ezilmemesine dik­kat göstermek de bu anlayıştan ileri gelmektedir. Hünkâr devam ediyor: “Ey Gazi Bâlî Bey! Gelirlerim masraflarıma yetmez diye gam çekme, ne dileğin varsa benden iste. Askerlerimin ve tebaamın gençlerini evlat, ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil. Bilhassa fakirlere şefkat ve sevgiyle (‘Şefkat’ kelimesini vurguluyorum; TRT’nin spikerleri ve yapımcıları, maalesef hep ‘şevkat’ diyorlar.) ihsan kapılarını aç.&#8221;</p>
<p>Burada bir hususa işaret etmek istiyorum. Meşhur İslâm eğitimcisi Zemûcî di­yor ki: “Hoca talebesini kendi çocuğu gibi sevmediği müddetçe, talebe de hocasını kendi babası veya anası gibi sevmediği müddetçe, talebeyle hoca arasında sıkı bir bağ kurulup sağlam bir eğitim meydana getirilemez.” Kanuni bunun sırrını keşfet­miş gibidir. Bakın “Tebaamın gençlerini evlat, ihtiyarlarını baba, yaşıtlarını da kar­deş bil. Bilhassa fakirlere, şefkat ve sevgiyle muamele et.” diyor.</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman Han’ın ikinci mektubu da yine söylediğimiz gibi Bâlî Bey&#8217;e. Tabiatıyla muhtevasında farklılık var. Bâlî Bey, bilhassa Kanuni’nin Belgrad’ı zapt ettiği sırada, Mohaç Meydan Muharebesi’nde büyük kahramanlıklar göstermiş olduğu için, Hakan’a bir mektup göndererek hizmetlerini sayıp dökmüş ve kendisine bir tuğ verilmesini istemiş. Hünkâr da Bâlî Bey’e verdiği cevapta şun­ları yazmış: “Dîn-i İslâm ve Devlet-i Âl-î Osmân için yaptığın hizmetler, indimizde zayi olmamıştır. Berhudar olasınız, Allah sizden razı olsun, iki cihanda yüzün ak ve pak olsun. Hizmetlerinize mukabil, tarafımızdan bir tuğ verilmesini istiyorsunuz. Biz size bir tuğ değil, emîrü’l-umerâlık da vermekte tereddüt etmeyiz. Lâkin bunlar ile gururlanma. Her şeyi Allah’tan, her şeyin Allah’ın olduğunu bil. Her şeyi, bizim rızamızı değil, Allah’ın rızasını tahsil için yap. Sakın hataya düşüp biz fani kullar­dan bir şey istemek hatasını irtikâp etme ve kendini yanımızda küçültme ve kimse­nin minneti altına girme.”</p>
<p>Şimdi, bu mektupları kısaca tahlil etmek istiyorum. İlk mektupta, her iyiliğin kaynağının adalet, kötülüğün de adaletsizlik olduğu ve dolayısıyla zulmün, vesaire- nin de buradan ortaya çıktığı; onun için, adaletin önem verilen en büyük esas olması lâzım geldiği gibi hususlar bilhassa vurgulanıyor. İnsanların, kudret ellerine geçtiği zaman nasıl Nemrutlaştıklarını da yine tecrübesine dayanarak ortaya koyuyor ki böyle sinsi kimselerin teşhis edilerek yüksek mevkilere getirilmemesi ifade ediliyor. Mal, mülk ve servete yahut maddeye esir düşmüş olanların, maddeyi putlaştıranla-rın devlet hizmetinde kullanılmamasını tavsiye ediyor. “Zulüm ve adaletsizlik bura­dan doğuyor. Zira onlar, halkı, menfaatleri uğruna ezmekte tereddüt etmezler.” diyor. Böyle bir şey olursa yani halk ezilirse, bunu kendisine yapılmış bir kötü mu­amele olarak görüyor Kanuni, daha doğrusu Allah’ın huzurunda hesap verecek olanın kendisi olduğunu düşünüyor. Otoritenin kaynağı olarak Allah’ı gören ve hesap gününden korkan bir idarede hükümdar, ne “Kanun benim!” ne de “Devlet benim!” diyebilir. Çünkü o idarede halk, bir taraftan, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” derken bir taraftan da, “Senin uyanık olduğunu zannetti­ğim için ben uyuyordum.” deyip yakasına yapışabiliyor. Dolayısıyla Allah, azame­tin, kudretin, cezanın kaynağı olduğu kadar şefkatin, merhametin, sevginin de kay­nağı olmaktadır. Kanuni gibi bir cihan padişahı, kendisinden bir şey istemeyi, insanı küçültme olarak görüyor; kimsenin minneti altına girmemesini söylerken de insanın hür, bağımsız ve minnetsiz, kimseye boyun eğmeden yaşamasını istiyor.</p>
<p>Demin işaret etmiştim, gençlerin sevilmesi, şefkatle bakılması ve kardeş ola­rak muamele edilmesi vesairenin, toplumdaki kaynaşmanın, sevgiyle bir bütün teşkil etmenin kaynağı da yine en üstten en aşağıya doğru kademeli bir şekilde ulaş­tırılmaktadır.</p>
<p>İkinci mektupta, devletin askerinin Allah rızası ve devlet için çarpıştığı ve bu­nun. Allah için yapılsa da hükümdar indinde zayi olmadığı, bir takdirsizliğin veya bir kadirbilmezliğin bulunmadığı ifade edilmektedir. Bir Müslümanın, Allah rızası ve devletin bekası için, menfaat karıştırmadan, halisane yaptığı hizmetlerin hepsi, hükümdarca bilinmekte ve çeşitli şekillerde mükâfatlandırılmaktadır. Hükümdar, bu takdirleri hak edenlere, hem kendisinin ve hem de Allah&#8217;ın rızasını temenni ederek, iki cihan saadetini temenni ederek hatırlatmaktadır. Padişah, hizmet ehline verilecek mükâfat ve iltifatların olmasına ama bunların onları gurura sevk etmemesine, ahlâki yönden bilhassa işaret etmektedir. Bunu temin için başarıların, zaferlerin, hakiki kaynağının, sahibinin Allah olduğunu da özellikle hatırlatmaktadır. Dolayısıyla insandan bir şey isteyip onun karşısında küçülmenin, insanın ahlâki davranışında hür ve serbest hareket etmesini engelleyeceğini de işaret etmiş olmaktadır. Çünkü minnet altında kaldığınız kimsenin karşısında serbest ve rahat hareket etmekte veya m her şeyi söylemekte tereddüt edebilirsiniz hatta böyle bir harekette bulunamayabi- lirsiniz de. Hele Kanuni gibi bir cihan padişahından bir şey istemenin insanı küçük düşüreceği fikri, Kanuni Süleyman gibi muhteşem bir fikirdir.</p>
<p>Bu bakımdan, Kanuni’nin bu mektuplarında ortaya koyduğu yüksek devlet ahlâkı, siyaset ahlâkı ve umumi ahlâk prensipleri, hem siyasi edebiyat b<u>akımından </u>hem siyasi tarih bakımından hem de hukuki bakımdan otoritenin kaynağını işaret etmesi itibarıyla ders kitaplarına geçecek değerdedir âcizane kanaatime göre.</p>
<p>♦ ♦♦</p>
<p>Kanuni gibi bir hükümdarın döneminde, herkes hayır yarışında bulunuyorsa, Koca Sinan, Koca Mimarbaşı, ondan geri mi kalır? Hayır! O da Tezkiretü’l- Bünyân’ında diyor ki: “Hayırla yâd edilmek, hayır dua almak, Allah rızasını ka­zanmak için ben bütün bu eserleri yaptım.” Bir bir sayıyor. “Çünkü bir dua muhta­cıdır bây ü gedâ.” Yani zengin, fakir kim olursa olsun, bir duaya muhtaçtır diyor. “Bu fani âlem, akıp giden selin üstünde bir puldur (yani köprüdür). Bu pulun, selin üzerinden karşıya geçebilecek olanı, ancak ehl-i tevekküldür. Cihanda hayra sa&#8217;y etmek (hayır için koşmak) en yüksek hedeftir.” Bunlar kendi ifadeleridir. Mimar | Sinan’a göre bu hayırda yarış, “Ölmez oğuldur.” Demek ki Koca Sinan, sonsuz Kudret sahibi olan Yaratıcı ile müminin rahat münasebet kurabilmesi için, sanatın bütün inceliklerini ve sanat dehasını ortaya koymuştur. Şunu da belirtmekte fayda vardır. Sinan’ın sanatında da “vahdet” fikri, çoklukta birlik hâkimdir. Allah’ın birl ği inancı, hâkim motiftir.</p>
<p>Bir hususa daha temas etmek istiyorum. O da, Kanuni’de veya diğerlerinde gördüğümüz gibi, Koca Sinan&#8217;da da büyük bir Müslümanlık şuuru ve bundan doğan bir üstünlük duygusunun varlığıdır. Bunu yine Tezkiretü’l-Bünyân’ın sonunda ifade etmektedir. Şöyle diyor: “Kefere-i fecerenin mimar geçinenleri, ‘Devlet-i îslâmiyyede Ayasofya kubbesi gibi bina olunmamıştır. Bu yüzden Müslümanlara galebemiz vardır? gibi iddialar ileri sürerlermiş ve halkın bir kısmı buna inanırlar­mış. Bu da hakirin kalbinde dert oldu.” işte, bu derdi atmak için, Ayasofya kubbe­sinden daha büyük bir kubbeyi bir Müslümanın kurabileceğini ispat için Selimiye Camii&#8217;ni yapıyor ve “Allah’ın izniyle, padişahınım da inayetiyle ondan daha büyük bir kubbe yaptım ve Müslümanları bu tezellülden kurtardım.” diyor.</p>
<p>Bir başka noktaya daha kısaca işaret etmek istiyorum. Kanuni Dönemi’nin, serbest ve hür düşünmenin rahatça icra edildiği bir dönem olduğunu da söylemek yerinde olur. Hepinizin bildiği, bir vakıa vardır, Molla Kâbiz hâdisesi. Molla Kâbız diye bir adam çıkıyor, Hazret-i İsa’nın Hazret-i Peygamber’den üstün olduğunu ileri sürüyor ve bu <u>fikir</u> yaygınlaşıyor; umumi efkâr rahatsız olacak şekilde, kargaşalık çıkacak şekilde yayılıyor. îş, idareye aksediyor; bu kişinin idamına karar veriyorlar. Fakat kimse onu alt edemiyor yani fikirlerini çürütemiyor. Kanuni, “Onun fikrini çürütmedikçe ona dokunamazsınız.” diyor. Onun üzerine, kazaskerlerin huzurunda münakaşa ettiriyor, diğerlerinin huzurunda münakaşa ettiriyor; onlar bu işi becere- meyince Şeyhülislâm İbn Kemal’i çağırıyor, onun huzurunda münakaşa ettiriyor. O, delillerini çürütüyor, mahkemede de çürütüyor. Ondan sonra içtimai huzursuzluğun kaynağını kurutmak için idam ediyorlar. Hatta Rahmetli Kaya Bilgegil’in bir kita­bında gördüm. <em>Rönesans Çağı Cihan Edebiyatında Türk Takdirkârlığı</em> adındaki bu kıymetli kitapta Protestanları ve Protestan hareketini, Kanuni açık bir şekilde des­teklemiş ve hatta bir kısım Protestanların İstanbul’a kadar gelip kendi inançlarını &#8211; Müslümanlığa ve Türklüğe hakaret etmemek şartıyla- yayabileceklerini de söylemiş ve buna müsaade etmiştir.</p>
<p>Böyle bir toplum düşünün, bu toplumda ahlâk bu seviyede. Ahlâksızlık yok mu? Her devirde vardır ama asgariye inmiştir. Kültür zirveye ulaşmıştır, ilim zirve­ye ulaşmıştır, sanat ve teknik zirveye ulaşmıştır. Biz, Leonardo da Vinci’ye hayra­nız çünkü adamlar filmleriyle tanıtıyorlar. Ama Leonardo da Vinci çapında, bizde bir Matrakçı Nasuh var. Adam mühendis, adam ressam, adam matematikçi, adam asker; askerî oyun icat ediyor. “Matrak” denilen oyunu icat ediyor ve talimini yapı­yor, silah icat ediyor, talimini yapıyor, talimnamesini yazıyor. O kadar çok yönlü adam ki biz bunu, bugün bile doğru dürüst tanımıyoruz. Yabancılar film yaptılar, TRT’de kısmen yayınladı. O da bu devirde yetişmiştir. Dolayısıyla, böyle bir vasat­ta, elbette ki büyük insanlar -daha önceki kurulan ortamdan meyve olarak geliyor bunlar tabii- ve çok yüksek bir kültür ortaya çıkmıştır. Bu kültür, sanatın her dalın­da kendisini göstermiştir.</p>
<p>Yalnız, şu hususu tebarüz ettirmek icap eder: Bu kültürün kaynağı Osmanlı’dır ve İslâmi inançlardır. Musikide, mimaride ve her sanatta, diğer alanlarda din, rengi­ni vurmuştur. Dolayısıyla Islâmiyeti bilmeden, Türk kültürünün rengini ve hususi­yetini ifade etmek veya tahlil etmek insanı yanıltabilir. Ben bunu söylerken Osman­lı&#8217;nın insana verdiği değeri de bilhassa belirtmek gerekiyor. Çünkü şu husus var Ben âcizane felsefeciyim, felsefe tarihi dersleri veriyorum. Meşhur Batılı filozof­ların hepsinde gördüm. Hıristiyanlığın esaslarından vazgeçememişler, asli günah fikrini atamamışlar. İslâmiyette asli günah diye bir şey yok. Cennetten çıkan Hz. Âdem, affedilmiş. Böyle bir psikozun tesirinden kurtarılmış olarak çıkıyor, azadedir ve karşısına çıkan güçlüklerle mücadele ede ede hayatı kazanıyor. Allah yardımcı­dır, yolu göstermektedir. Orada, nereye gideceği belli olmayan, rastgele adımını atan, oradan çıkıp oraya giden bir insan tipi yoktur. Bu şekilde, aydınlık bir insan tipi olduğu için de bu kültür meydana gelmiştir. Biz, o aydınlık insan tipini canlan- dırabilmeliyiz. Onu ihya edelim demiyorum ama bu aydınlık insan tipini verebilir­sek onları, o kültür değerlerini yenileyebiliriz, cihanşümul hâle getirebiliriz, o za­man olduğu gibi bugün de başkalarına mesaj verebiliriz.</p>
<p>Süleyman Hayri Bolay &#8211; Türk Düşüncesinde Gezintiler,syf:159-168</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bakara suresi, 2:148.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Tevbe suresi, 9:40.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Kasas suresi, 28: 88.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Of suresi, 50:16.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a>* Tam adı, <em>Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultan Süleyman Han</em> (Ankara 1976).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/">Osmanlı Toplumunun Manevi ve Kültürel Yapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>700.Yılında Osmanlı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/700-yilinda-osmanli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/700-yilinda-osmanli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2022 16:31:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Hayri Bolay]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvufi hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26116</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Nevzat Bey bir şey söyledi. “Tasavvufi hayat uyuşturmamıştır.” dedi, doğru tabii. Ben buna bir şey ilâve etmek istiyorum. Batıdaki tasavvufi hayatta yetişen mistikler umumiyetle manastırlara kapanarak kendi nefislerini terbiye edip kendilerini düşünmüş, halkın arasına katılmamışlardır. Meselâ bir Pascal. Adam 26 yaşında zaten pozitif bilimlerin hepsini hatmetmiş, ondan sonra bunların insanın manevi cephesine bir faydası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/700-yilinda-osmanli/">700.Yılında Osmanlı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22409 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi.jpg" alt="" width="439" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-600x392.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-300x196.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-768x502.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-1024x669.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-1536x1003.jpg 1536w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nevzat Bey bir şey söyledi. “Tasavvufi hayat uyuşturmamıştır.” dedi, doğru tabii. Ben buna bir şey ilâve etmek istiyorum.</p>
<p>Batıdaki tasavvufi hayatta yetişen mistikler umumiyetle manastırlara kapanarak kendi nefislerini terbiye edip kendilerini düşünmüş, halkın arasına katılmamışlardır.</p>
<p>Meselâ bir Pascal. Adam 26 yaşında zaten pozitif bilimlerin hepsini hatmetmiş, ondan sonra bunların insanın manevi cephesine bir faydası olmadığım düşünmüş, kendisini kiliseye vakfetmiş, kalan 13 senesini de tamamen kilisede geçirmiş. Yaz­mış, çizmiş vesaire yani sonraki dönemleri tescil etmiş bıraktıklarıyla ama onların, bizdeki bir mutasavvıfın cemiyetin içerisinde yaşaması tarzında bir yaşamaları yok. Hâlbuki bizde tasavvuf, hayatın içindedir. Bu, Selçuklu’da ve Osmanlı’da, İslâm dünyasında da böyle, Türk dünyasında da böyle. Mutasavvıf adam ömrünü nefis tez­kiyesiyle geçiriyor ama cemiyetten koparak değil, cemiyetin içinde yaşayarak, kötü­lüklerin içinde yaşayarak ve kötülükleri tedavi ederek. Kötüleri tedavi ederek, iyilik­leri yayarak, örnek olarak tasavvufi hayatı sürdürüyorlar. Ahmed Yesevî’den Yunus’a ve diğerlerine gelinceye kadar hiçbiri cemiyetten kaçmamış. Dolayısıyla, tasavvufi merkezler, bir taraftan kendi vazifeleri icabı nefis tezkiye merkezleri olurken bir taraf­tan yeni kültür icat merkezleri oluyor yani sanatta, edebiyatta, fikirde şunda bunda vesairede. Ve o diğer yönlerin istihbarat merkezi olması veya îslâmi ahlâkı tekkeler­de, gelen herkese yaşatmaya çalışması da bir tarafa. Şimdi, bir Yunus’u düşündüğümüz zaman, Yunus, Anadolu’yu, Orta Doğu’yu, Azerbaycan’dan bilmem nereye kadar dolaşmış ama keyif için dolaşmamış. Bizimki gibi bugün, seyahat edelim endi­şesiyle filan değil, bir misyon icabı olarak dolaşmış. Yahut işte, Horasan erleri kalk­mışlar, gelmişler ta İran’dan, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar irşat etmedikleri yer ve I bölge bırakmamışlar hemen hemen, bir de üstelik yeni şeyler getirmişler. Dolayısıyla bu yayılma, gelişme, ondan sonra işte, Balkanlar’a ve bezeri yerlere kadar uzanma ideali, aynı zamanda buna katılma ideali biraz da kendi inançlarının, yaşayışlarının gereğidir. Yani tasavvufı hayat bunu âdeta zorluyor.</p>
<p>Tasavvufı hayata girmesi de gerekmiyor birçok kimsenin. O hayatı zaten mü­ritler, dervişler yaşıyorlar, halkı örgütlüyorlar ama şeyhe hayran olan insanların çoğu ona manen bağlı olarak yani bir veliye bağlı olmak, bir ermişin sözünü dinle­mek, elini öpmek, onun tavsiyesi peşinde koşmak veya onu gerçekleştirmek gibi bir idealle bağlanıyorlar. Dolayısıyla, tasavvufı hayat, başlangıçtan itibaren son zaman­lara kadar da böyle devam etmiş. En baştan yani padişahtan en aşağıdaki kimseye kadar herkes tesir altında kalmış. Osmanlı padişahlarının büyük bir çoğunluğu ya Mevlevidir yahut Nakşîdir veya ikisine birden bağlıdır.</p>
<p>Meselâ “ehlisünnet” tarikatları denilen tarikatlar bilhassa 12 tarikat, Nakşî ta­rikatım pir biliyor, bir defa, birinci derecede, ona bir ayrı saygı gösteriyorlar. Sonra dört hukuk mezhebinden, fıkıh mezhebinden ilk üçü diyelim, Hanefî mezhebini baş mezhep olarak görüyor. Yani dört mezhepten birkaç adam biraraya geldiği zaman Hanefî mezhebinden birini imam olarak seçerler evvela, İmâm-ı Âzam’a hem yaş bakımından hem hukuki bakımından hem de kıdem yani devrinin önceliği bakımın­dan saygıları ve bağlılıkları vardır.</p>
<p>Bizim ilahiyat fakültelerinde veya birtakım yerlerde söylenen bir söz var: “Osmanlı, Eş’arî mektebinin fikirlerine kapıldığı için kaderci oldu.” Herkes “îtikat- te mezhebim imam Mâtürîdî.” diyor. Bugün biz de öyle öğretiyoruz çocuklarımıza, “Amelde mezhebim îmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe.” diyor. Benim 5-6 yaşında öğrendi­ğim şeydir bu. Osmanlı bunu, amelde mezhep olarak Hanefîliği benimsemiş, be­nimsetmiş yani resmi mezhep olarak kabul etmiş.</p>
<p>Hanefî mezhebi diğerlerinden daha akılcı bir mezheptir. Matürîdîlik diğerlerin­den daha akılcı bir mezheptir. Kelâm kitabı olarak medreselerde okutulan itikat kitabı, Nesefî’nin kitabıdır. Nesefî, Mâtürîdîliğe göre yazılmış bir kitaptır. Mâtürîdî’nin mu­akkibidir yani takipçisidir. Onu şerh eden Eş’arî olsa bile, Cürcânî veya Teftâzânî, Eş’arî olsa bile, temel kitap olarak okutulan şeydir yanı Mâtürîdî itikatıdır.</p>
<p>Nevzat Bey de işaret etti. Belki son zamanlardaki durgunluğu bir tarafa bıra­kırsak, 17. yüzyıla kadar fevkalade bir canlılık var. Yani sanat hayatında da edebiyat hayatında da askerî hayatta da günlük hayatta da herkes ekmeğini taştan çıkar­maya çalışıyor.</p>
<p>Bir de zaten Ahilik örgütü, futüvvet örgütü gibi Selçuklu’dan kalan birtakım örgütler var. 1925Tere kadar Ahilik Ankara’da ve benzeri yerlerde esnafı yönlen­dirmeye devam etmiş, ahlâki yönden tedibe, edeplendirmeye vesaireye devam etmiş bir teşkilat: 700 senelik böyle bir teşkilat.</p>
<p>Vakıftan oturum başkam bey daha iyi biliyor, vakıfların zaten getirmiş olduğu bir hayır anlayışı var. Yani vakıf, “Festebikul-hayrât” yani “İyilikte yarışın.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> ayetinden kaynağım alıyor, gücünü alıyor veya böyle bir idealden destek alıyor.</p>
<p>Ziya Gökalp bir söz nakleder yazılarından birinde. İmam Bahâeddin Nakşi- bend Hazretleri’ne sormuşlar, “Hazret-i İsa ölüleri diriltiyordu. Sizin kerametiniz nedir?” O da demiş ki: “O ölmüş cesetleri diriltiyordu, biz ölmüş ruhları diriltiyo­ruz ” Bunun prensibi de “Halk içinde Hakk ile beraber olmaktır.” Bunu Gökalp da zikrediyor. Demek ki halkın her kesiminin içerisinde olacaksın, kötülerle beraber de olacaksın icabında ama Hakk’ı unutmadan, Hak’la manevi bağlantını kesmeden, her an Hakk’ın huzurunda olduğunu düşünerek. Yani tasavvuf eri böyle düşünüyor. Ama oradan aldığı ilhamı veya kendisine yüklediği vazifeyi halkın en aşağı tabaka­sına, en uzak tabakasına da götürmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Şimdi, bu, ahlâki hayatta böyle olduğu gibi, içtiami hayatta, ticari hayatta veya । diğer siyasi, askerî hayatta, tefekkür hayatında da bu böyledir. Bir defa, mutasavvıf olarak zaten tefekkür var. Tarikatta kat ettiği merhalelerde, tarikata mensup kimse­nin katettiği merhalelerde, belli bir merhaleden sonra şeyh müridine, eğer o merha­leleri iyi katedebildiyse tefekkür etme vazifesi verir. Günde diyelim ki yarım saat tefekkür yapmak mecburiyetindedir tasavvuf eri.</p>
<p>Ne düşünecek tasavvuf eri? Belki o kadar, ayetleri okuyamayabilir ama Al­lah’ın huzurunda olduğunu diz çöküp düşünecek, ondan soma Allah’ın azametini düşünecek. Meselâ diyelim, “Innallâhe maanâ” ayeti “Allah bizimle beraberdir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> veya “Küllü şey’in hâlikün illâ veçhe = Allah’tan başka her şey helak olucudur, yok olucudur.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ayeti meali veya “Biz insana şah damarından daha yakınız.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> gibi ayet­lerin manasını düşünecek, Allah’ın kendisine yakın olduğunu, onun kudretiyle be­raber olduğunu düşünecek, âlemin bir taraftan azametini, büyüklüğünü ve onun içinde de kendisinin küçüklüğünü, aczini, ondan sonra da o aczine rağmen tabiata hâkim olma gücünün kendisine verildiğini ama buna rağmen kendisinin sonlu, âlemin sonlu, Allah’ın sonsuz ve ebedî olduğunu, ölümsüz olduğunu düşünecek.</p>
<p>Şimdi, böyle bir tefekkür vazifesi var. Ve bu tefekkür esnasında da böyle bir bağlantı içine giren kimse, eğer manevi yönden kalp gözü açılmışsa, her hâlde o âlemden de birtakım yeni bilgiler getiriyor demektir. Mutasavvıfların içinde bulun­dukları hâlin birbirine uymaması, “Ben şunu gördüm, bana şöyle denildi.” tarzında­ki düşüncelerin farklılığı buralardan kaynaklanıyor; bir.</p>
<p>Bir de tabii, meselâ hem mutasavvıf olup hem fıkıhçı olup hem de kelâmcı medrese ulemasıyla tekke şeyhlerinin birbiriyle çatıştığı, daima kavga ettikleri söy­lenir. Bunun doğru olduğu yerler de var. Ama çoğu yerde doğru değil.</p>
<p>Şimdi, Molla Gürânî’yi alalım, Molla Fenârî’yi alalım. Molla Fenârî, büyük bir fikıhçı, büyük bir usulcü, büyük bir mantıkçı; mantık kitapları da var. Ondan sonra, bir usul fikıh kitabı yazmış. 30 senede yazmış ama bir <em>Vahdet-i Vücûd</em> kitabı var aynı zamanda. Vahdet-i vücûdun <u>tahlilini</u> yapıyor yani onun varlık meselesini ontolojik yönden izah ediyor ama onu da yaşanması gereken bir tarikat olarak düşünüyor. Zaten Batı’nın panteizminden farklı olan tarafı da bu bizde. Esas olan vahdet-i vücûdun ahirete iman, günah-sevap, ceza-ikap esasına dayanan ve günlük hayatta yaşanabilen bir tarikat tarzı, bir hayat tarzı olarak düşünülmesidir, öyle inanılmasıdır.</p>
<p>Onun için meselâ Osmanlı’da ilk müderris Dâvûd-i Kayserî’den veya ondan sonraki Molla Fenârî’den son İsmail Fenni’ye gelinceye kadar, birçok vahdet-i vücûd kitabı yazılmış; risale olanlar var, koca koca kitap olanlar da var. Bunun içinde, Molla Fenârî gibi mantıkçı, matematikçi, fikıhçı olan kimselerin yazdığı eserler de var, İsmail Gelenbevî gibi doğrudan doğruya mantıkçı ve matematikçi olanlar da var veya İsmail Hakkı Bursevî gibi hem tarikat şeyhi, hem müfessir olan­lar da var yani iç içe olduğunu demek istiyorum. Şu medrese uleması, şuna karşı çıkmış; öteki tasavvuf ehli, ona karşı çıkmış değil, yaşamışlar bunlar.</p>
<p>Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri denen zat, uzun süre Bursa’da kadılık yap­mış. Daha sonra rüyasına girenler olmuş, ondan sonra o hayatı bırakmış tamamen tasavvuf! hayata geçmiş. Tasavvufi hayata geçmiş ama Birinci Ahmed’in akıl hoca­sı olmuş, tabiri caizse. Rüyalarını yorumluyor veya birtakım sıkıntılarını gideriyor, mektup gönderiyor, ona hemen ânında yorumlar yapıyor, harbe gideyim mi, gitme­yim mi derken harbe gitmesine vesile yorumlar yapıyor. Yani Saray üzerinde veya Saraydaki en yüksek şahsiyet üzerinde de âdeta manevi bir tesir sahası icra ediyor.</p>
<p>Şimdi, bu açıdan tefekkür hayatına baktığımız zaman tabii, şimdi bizdeki gibi, laik düşünce tarzında olduğu gibi, şu adam sadece şu sahada düşünüyor, şu adam sadece şu sahada akıl yürütüyor gibi orada bir ayrım yapmamız mümkün olmuyor.</p>
<p>&#8220;Meselâ Matrakçı Nasuh diyelim. Matrakçı Nasuh, bir mühendis, bir teknik adam, teknik düşünceye sahip bir adam, icat yapan bir adam. “Matrak” denen askerî oyu­nu icat etmiş, talimnamesini yazmış, askere öğretmiş, ondan sonra da oynatmış, daha doğrusu harp meydanlarında tatbik ettirmiş. Daha birçok böyle icatları olan bir teknik adam. Bunun yanında ressam, öyle sıradan bir ressam filan değil.</p>
<p>Biliyorsunuz. Tarih Kurumu bastı onun eserini, <em>Sefer-i Irakeyn<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em> değil mi? Mohaç Seferi&#8217;ne gidiyor, ordunun konakladığı menzillerde gördüğü kasabaların, şehirlerin hepsini tablo hâline getiriyor. Irak’a gidiyor, iki Irak seferine gidiyor ve Anadolu&#8217;daki ve Bağdat’a varıncaya kadar gördüğü meskûn alanların hepsini tablo hâline getiriyor.</p>
<p>Ben gördüm. Meselâ Eskişehir’i tablo hâline getirmiş ve bugünkü Eskişehir’e benziyor 500 sene önceki şehir.</p>
<p>Şimdi. Batılılar bunu Leonardo’yla mukayese ediyorlar. Biz bilmiyoruz. Okul­larımızda falan okutulmuyor. Leonardo’nun filmleri var. Leonardo, evet çok yönlü bir adam: mühendis, mütefekkir, filozof, icatçı bir adam. Onun yansı kadar değer vermiyoruz bu adama. Ve benim hatırladığım kadarıyla, 1979’da yabancılar bu konuda Matrakçı’yı tanıtıcı bir film çevirmişler, TRT’de oynadı bu film.</p>
<p>Öbür taraftan, bizzat Fâtih’i ele alalım. Fâtih meselâ bir mühendis, asker ol­masının yani büyük kumandan olmasının yanında bir mühendis. Topu döktürüyor ama topun projesini çizen, hesabını yapan kendisidir. Havan topunu icat eden odur. Şimdi, menzili görmeden veya hedefi görmeden tepenin arkasından, üstünden ge­çirmek suretiyle menzile ulaştırabilmek için çok ince balistik hesaplar yapmak lâzım. Bunu topçu, topu döken adam yapamaz, mühendis yapar.</p>
<p>Dolayısıyla teknik tefekkür var, tasavvufi tefekkür var, hukuki tefekkür var, ta­rihî tefekkür var; ondan sonra işte, iktisadi tefekkür var ama felsefi tefekkür de var.</p>
<p>Şimdi, bakıyoruz, meselâ bir sürü şeyler yazılıyor bu sahada. Osmanlı üzerine düşünen bazıları, felsefi tefekkür yok diyorlar.</p>
<p>Şimdi, ille Batı’nın ölçüsüyle mi değerlendireceğiz? Ama Osmanlı’nın yüksek olduğu, yüceldiği dönemlerde Avrupa’da hiçbir şey yok. Yani yükseliş döneminde Avrupa’da ne ilim var ne felsefe var. 1400’lü, 1500’lü yıllarda kim var filozof ola­rak? Hiç kimse yok. Descartes’ın ölümü 1650 ve Batı felsefesi, modem felsefe Descartes’la başlar. Ondan bir önce de Bacon, ölümü 1626, ondan 25 sene evvel. Ondan önce filozof yok. Hadi, Rönesans filozofu diye, o yakılan Bruno’yu kabul edin, ölümü 1600. 1600’de Osmanlı artık, şu klâsik sınıflamayı kabul edersek duraklama dönemine girmiş, yükselişi tamamlanmış. Ama tefekkürün yükselişi de adeta tamamlanmış orada, Osmanlı’da. Bir canlanma var ama büyük mütefekkirler, dediklerimizin dönemleri Batı’da başlarken bizde âdeta sona ermiş gibi bir şey var.</p>
<p>Yani Molla Gürânîler, Molla Fenârîler, işte Hocazâdeler, İbn Kemaller, Ebüssuûd- lar ve benzerleri, bunlar 16. yüzyılın ortalarında, sonlarında vefat etmişler. 1657’de vefat eden bir Kâtip Çelebi var. Hem klâsik dönemi temsil ediyor hem modem dö­nemi temsil ediyor, bir köprü arada. Hem klâsik kaynaklan biliyor, onlara göre yetişmiş hem Batılı kaynaklardan istifade ediyor. Onun için geçişi belki temsil edi­yor, değişik yeni bir uyanışı da belki temsil ediyor. Seleflerinden daha çok devrini sorgulayabiliyor. Diğerlerinde de var ama devrindeki kendi hocası Kadızâde’ye minnet duyuyor. O kitabında söylediğine göre yani <em>Mîzânü<sup>f</sup>l-Hak fi İhtiyari</em> l- <em>Ehak&#8217;te.</em> Kadızâde bunu ilme teşvik etmiş, onun için memnun. “Vaazı çok tatlıydı, çok zevkle dinliyordum.” diyor. “Ama felsefeye düşmandı.” diyor. Oradan kendisi­ni kurtarabiliyor ve onun gibi düşünenlerin hepsini orada tenkit ediyor. Ama Sivâsîlerle Kadızâdeliler arasındaki kavgada da orta yolu bulmaya çalışıyor. Çünkü ikisinin de değerli olduğunu söylüyor aynı zamanda. Birini bir tarafa atalım, şöyle yobazdı, gericiydi vesaire demiyor şimdiki gibi. Yani bir ayrımcılık da yok adamda. Çünkü Kâtip Çelebi, içtimai hayatın nizamının ancak kışkırtmalarla, kavgalarla, bölmelerle vesaireyle değil ama uzlaşmalarla mümkün olabileceğini biliyor,</p>
<p>Bir İbn Kemal’e bakıyorsunuz. İbn Kemal hakikaten dev gibi bir adam. Hangi sahaya el attıysa en iyisini yapmış. Edebiyatta, manzum <em>Yusuf u Züleyha&#8217;sı</em> var. Ata- sözlerinden müteşekkil manzum eseri var, Türkçe lügat yazmış veya neyse, ona ben­zer birtakım şeyleri var. Tarihte zaten büyük bir tarihçi ve tarihe bakış açısı da farklı. Yani kendi döneminde onunla yaşıt diyebileceğimiz adam Machiavelli. Machiavel- li’in tarihe bakış tarzı, olaylara bakış tarzı, Batı’da, ilk defa sebep-sonuç ilişkisine dayanarak tarihî olayları izah eden adam diye övülüyor. İbn Kemal’de <em>Tevârîh-i Âl-i Osmân&#8217;ın</em> önsözüne, giriş kısmına bakın, orada da sebep-sonuç ilişkisi ile izah var.</p>
<p>Şimdi, fıkıha bakıyorsunuz, İslâm hukukunun orada en büyük temsilcisi. Şey­hülislâmlık yapmış zaten senelerce. İran’a sefere çıkalım mı? “Çıkalım.” Fetvayı veren odur. Bilmem nereye çıkmayalım, “Çıkmayalım.” Fetvayı veren odur. Veya ondan önce Zenbilli Ali Efendi veya ondan sonra Ebüssuûd Efendi. Padişahın ken­disine Belgrad’dan, işte, “Yarım canım, yaşta yaşım, sinde sırdaşım.” diye büyük sevgi ve muhabbet bildirerek yazmış olduğu mektubundaki samimiyeti suistimal etmeyen ama mahkemede, bir cinayete şahitlik yapması gerekirken, “Sen cemaatle namaza gelmiyorsun.” diye Kanuni’nin şehadetini kabul etmeyecek kadar da Padi­şahın karşısında da dik durabilen bir adam. Nasıl durur bu adam? Tefekkürüyle durur, ilmiyle durur, şahsiyetiyle durur, imanıyla durur, ahlâkıyla durur.</p>
<p>Şimdi, ondan sonra, “Padişah istediğini yapardı; istediğini asar, istediğini ke­serdi, diyorlar. Zenbilli Ali Efendi’nin, biz biliyoruz, kitaplarda da var, Yavuz’un 150 devlet memurunun hata ettiklerinden dolayı katline ferman vermesini geri aldı­ran adamdır. Yavuz, “Sen bu işe karışma, bu dünya işidir.” dediği zaman, “Bizim vazifemiz, padişahların dünyasını da ahiretini de kurtarmaktır.” diye cevap veren adam. Veya Belgrad’ı fethettiği zaman halkın kılıçtan geçirilmesini isteyince karşı çıkan adam. “Bunlar, Allah’ın emanetidir, kılına dokunamazsın.” diyen adam.</p>
<p>Daha sonraki dönemde şeyhülislâm veya sadrazam bunlan diyemiyorsa o, kendi şahsiyetsizliğindendir. Demek ki bu gücü verebilen bir şey vardı orada; bir kültür hayatı vardı, bir tefekkür hayatı vardı, bir iman gücü vardı.</p>
<p>Dolayısıyla Osmanlı tefekkürü çok çeşitli ve renkli. Meselâ sadece İbn Kemal’e baksak, 220’ye yakın risalesi ve kitabı var. Bunların içerisinde meselâ şimdi bildiğimiz kadarıyla üç tanesi akıl risalesi, üç dört tanesi sırf, varlık risalesi, bir o kadarı imkân üzerine. Ayrıca değişik konularda küçük risaleleri var. Meselâ İbn Arabi’yi tekfir et­mek hususunda. Devrinin birtakım âlimleri “Şeyhülekber değil, Şeyhülekfer” diyorlar, en büyük kâfir manasına. Bu da orta yolu buluyor yani tekfir etmiyor, ettirmiyor, edil­memesini de istiyor. Çok taraftar görünmüyor ama. Bunların da hizmet ettiklerini söy­lüyor. Şimdi, toplumu böyle topluyorlar, insanımızı birbirine bağlayabiliyorlar.</p>
<p>Sonraki dönemlerde de var bu.</p>
<p>Meselâ, pek incelenmemiş, belki bundan sonra ortaya çıkacak, dil felsefesiyle ilgili risaleler var yahut mantık kitabının baş tarafında dil felsefesi, anlam felsefesi yapıyorlar.</p>
<p>Meselâ Muhyiddin Kâfiyeci diye bir adam var. 1474’te ölmüş. Bütün <u>İslâm</u> dün­yasında “Kâfiyeci” diye tanınıyor bu adam, <em>Kâfiye&#8217;yi</em> çok okuttuğu için. Yani adı da “- ci” ekiyle tanınıyor. Şimdi, “Zeydün kâimün.” “Zeyd ayaktadır.” haber cümlesinin irabını yap demiş talebesi Süyûtî’ye. O da demiş ki: “Yahu Hocam! Benimle alay mı ediyorsun? En basit iki kelimelik bir şeyi soruyorsun!” O da eline alıp vermiş, 113 tane önerme. Bunun nasıl tahlilinin yapılacağım göstermiş.</p>
<p>İşte, 1951’de ölen o meşhur Avusturya asıllı İngiliz Filozofu Wittgenstein’in, analitikçilerin başı olan bu zatm, <em>Traktatüs’imdeki</em> dil felsefesiyle ilgili hususlarla karşılaştırmak mümkündür o önermeleri. Ama demek ki <em>Traktatüs&#8217;te</em> o adam, o önermeleri söylemeseydi biz de o Kâfiyeci’nin değerini belki de hiç bilemeyecektik.</p>
<p>Dolayısıyla çok değişik, çok çeşitli, çok renkli birtakım âlimler tek bir sahada bir şey yapmamış, hepsini birden meczedebilmişler. Bu bir de kültürün gereği. Esas söylemek istediğim şuydu:</p>
<p>Bu <em>Kâfiye</em> kitabı okutuluyor ama hemen <em>Kâfiye&#8217;ten</em> önce veya sonra, şimdi sırasını hatırlamıyorum, mantık okunuyor. Mantık, Osmanlı’nın en çok önem verdiği şey. Bu, tenkit ediliyor bir bakıma. Hâlbuki klâsik mantık da olsa, önce doğru düşünmeyi öğreti­yor insana. Yani sen dili öğrenmeden evvel veya öğrenirken evvela önermeyi nasıl doğru kuracaksın, yanlış önermeden nasıl kurtulacaksın ve evet çelişkiye düşmeden nasıl tutarlı olabileceksin, bunu öğretiyor sana. Ve aynı zamanda, tabii, çünkü mantıkta önermelerin bir bilgisel yönü var, epistemolojik diyelim, bir de varlıksal yönü var, ontolojik yönü var, bir de metedolojik yönü var. Bunların hepsini öğretiyorlar, kullanıyorlar.</p>
<p>Cevdet Paşa Sempozyumu’nda dile getirildi, <em>Belâgat-ı Osmâniyye</em> diye bir ki­tabı var. Ahmed Cevdet Paşa, o <em>Osmanlı Belagati&#8217;nin</em> baş tarafına dört beş sayfa mantık yerleştirmiş. Ne ilgisi var diyeceksiniz. Adam belagatın bile, hitabetin bile mantıklı olmasını istiyor, mantıki esaslara göre yürümesini istiyor, sözün tutarlı olma­sını istiyor, doğru olmasını istiyor, doğru ifade edilmiş olmasını istiyor, süslü cümle değil ama aynı zamanda doğru bilgi ihtiva eden cümle olmasım istiyor.</p>
<p>Dolayısıyla Osmanlı tefekkürü çok çeşitli, çok renkli ve her yönüyle, âdeta sı­fırdan başlanarak çok büyük ekiplerle uzun seneler araştırılması gereken bir tefek­kür. Bizim bugünkü kısır tefekkür hayatımıza da büyük kaynak teşkil edebilecek bir tefekkür. Ama bu kaynağın bağlantısını iyi kurmamız lâzım. Evvela yazı bakımın­dan kurmamız lâzım. Ondan sonra dil bakımından, kavramlar bakımından ve muh­teva bakımından kurmamız lâzım. Ondan sonra zannediyorum ki oradan bize çok şey çıkacak. Çünkü hep Batı’yı nakletmekle, bakın, bir yere varamadık. 150 sene­dir, bizi İslâm geri bıraktı dedik, laik felsefe dedik, laik düşünce dedik, 150 senede bir filozof çıkaramadık. Yani Ziya Gökalp vesaire filan onlar, Osmanlı çocuğudur. Hilmi Ziya da Osmanlı çocuğudur. Mümtaz Turhan da Osmanlı çocuğudur. Fındı-oğlu da Osmanlı çocuğudur. Fındıkoğlu 1901 doğumludur yani Harf İnkılabı ol­duğu zaman 27 yaşında. Yaşını başını almış, hem de doktorasını bitirmiş adamdır. Harf İnkılabı’nda 1920 doğumlular, 1925 doğumlular yani Cumhuriyet kültürüyle yetişmiş olanlardan tanınmış bir filozof, bir mütefekkir çıkmadı.</p>
<p>Onun için, bu bağlantının iyi kurulması lâzım. Kopmuş olan geleneğin de iyi kurulması lâzım.</p>
<p>Bir de şunu da söylüyorum, ben sık sık söylüyorum, tekrarında fayda var: Bizim felsefemiz bize mahsustur. “Öyle felsefe olmaz.” deniliyor. Nietzsche’nin akılla hiç­bir ilgisi yoktur, irrasyonalist olarak bilinir, irrasyonalizmin babası olarak bilinir bu adam. Alman Filozofu Jaspers 1969’da öldü, <em>Nietzsche</em> diye bir kitabı var 500 sayfa­lık. Kitabının sonunda, 40 sayfa boyunca bunu tenkit ediyor metot bakımından, man­tık bakımından, muhteva bakımından. Mantık bakımından diyor ki: “Bir satın, bir satırına uymaz.” Böyle paragraf değil, aklına estiği gibi yazmış. Bu adam büyük filo­zof. Niye? “Ben bir bombayım. Patlamaya hazır bir bombayım.” dediği için. Niye? Bunlara bir eylem yolu gösterdiği için. Ona kalırsa bizde daha neler var yani bize has. Niye? Osmanlı’nın kendi ideali var. îşte, burada bahsedildi. Bir defa, o ideale göre adam yetiştiriyor, o ideale göre medrese kuruyor. Dünya hâkimiyetidir bu birinci derecede. Buna “nizâm-ı âlem” deyin, “devlet-i ebed-müddet” deyin, “ilâ-yı kelime- tullâh”deyin, “kızıl elma” deyin, ne derseniz deyin; herkesin içi bununla kaynıyor. Bu, bir dinamizm veriyor. Resmî ideoloji diye bunu küçük görmemeli.</p>
<p>Daha önce de söyledim: Şimdi, Hilmi Ziya Ülken, dinle doğrudan doğruya te­orik olarak ilgilenmiş bir adam, pratik olarak hiç ilgilenmemiş bir adam. Oruç tut­maz, namaz kılmaz, belki bunlara inanır. Ama şimdi, Osmanlı yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuş, Halk Partisi kurulmuş, iktidara gelmiş, onun sonuna gelinmiş; din, cemi­yet hayatından tardedilmiş. 1949’da destan yazıyor Hilmi Ziya. Destanı, “Roma fethedilecektir. Roma yıkılacaktır.” diye bitiyor. Yani, bugün bir söz var, “Dam başında saksağan, vur beline kazmayı.” “Nereden geldi bu da?..” denir. Ama demek ki Osmanlı’nın, Osmanlı çocuğunun ruhunda bu ideal var, bu ruh veriliyor. Ro- ma’nın fethedilmesi, Hilmi Ziya’nın öyle çok hoşuna gidecek bir şey değil belki ama ideal olarak yerleşmiş demek ki. O merkezin, Osmanlı’nın, Türk’ün ve İslâmın aleyhinde bir merkez olduğunun şuuruna veya şuuraltında bu var.</p>
<p>O bakımdan bu ideale göre esas yönlendirici dinamik. Yani 600 sene bu ideal­le yaşadıysa insanlar ve 1912’ye kadar da Balkanlar’ın öbür ucuna kadar orada ka- labildilerse bu, dünyaya örnek olarak bir devlet kurmuş, yaşamış ve yaşatmış, örnek olarak devam etmiş demektir.</p>
<p>Bakın işte, 76 sene oldu Cumhuriyet kurulalı, avuç içi kadar Anadolu’da dün­yanın sıkıntısını çekiyoruz.</p>
<p>Ve bugün biz, Anadolu’da yaşayabiliyorsak Osmanlı’nın Balkanlar’a, Viya- na’ya kadar gitmesi sebebiyle yaşayabiliyoruz. “Ne işi vardı Osmanlı’nın Viya- na’da, bilmem ne&#8230;” filan diyorlar. AvrupalIlar da diyor, bizimkilerden bazdan da diyor. İşte, Paris’te Port d’Orleans’a kadar gitmiş, Attila. Attila, Müslüman değildi. Mançurya’dan çıkmış gitmiş oraya, kendi dininin, kendi inancının gereği olarak gitmiş. Devlet de kurmuş. “Ne işi vardı?” Fransızlar öyle diyorlar, “Attila’nın ne işi vardı burada?” diyorlar. Ben de diyorum ki sizin Yeni Kalendonya’da ne işiniz var? Veya Fransız Guyanası’nda, Güney Amerika’da veya bilmem nerede ne işiniz var? Osmanlı, bir de sömürmemiştir üstelik, oraları huzura kavuşturmuştur. Ama Os­manlı oraları, Balkanlar’ı ele geçirip idare edip orada huzuru sağladıysa Anadolu da rahat ve ebedî kalabilmek için sağlamıştır, birinci derecede.</p>
<p>Süleyman Hayri Bolay &#8211; Türk Düşüncesinde Gezintiler,syf:108-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/700-yilinda-osmanli/">700.Yılında Osmanlı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/700-yilinda-osmanli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Türk Düşüncesini Dönemlendirmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-turk-dusuncesini-donemlendirmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-turk-dusuncesini-donemlendirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 19:01:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş türk düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Düşüncesini Dönemlendirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[II. Meşrutiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Sunar]]></category>
		<category><![CDATA[Meşruiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus İnşası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24811</guid>

					<description><![CDATA[<p>Lütfi Sunar Jacçues le Goff, “Tarihi dönemlere ayırmalı mıyız?’’ sorusuna “anlamak ve takip etmek için evet” yanıtını verir. Bu anlamda dönemselleştirme geliş­melerin izlenmesi ve anlaşılır kılınması için elzem gözükmektedir. Ancak ta­rihte dönemlerin değil, dönemselleştirmelerin olduğunu unutmadan bunu yapmak gerekmektedir. Hele söz konusu başlangıç ve bitişlerin, değişim ve dönüşümlerin çok da kolay ve açık bir biçimde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-turk-dusuncesini-donemlendirmek/">Çağdaş Türk Düşüncesini Dönemlendirmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24826 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/Musluman_dunyada_cagdas_dusunce-5ef9ef5418ada-300x263.jpg" alt="" width="362" height="317" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/Musluman_dunyada_cagdas_dusunce-5ef9ef5418ada-300x263.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/Musluman_dunyada_cagdas_dusunce-5ef9ef5418ada-600x526.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/Musluman_dunyada_cagdas_dusunce-5ef9ef5418ada-768x673.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/Musluman_dunyada_cagdas_dusunce-5ef9ef5418ada.jpg 774w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" />Lütfi Sunar</em></p>
<p>Jacçues le Goff, “Tarihi dönemlere ayırmalı mıyız?’’ sorusuna “anlamak ve takip etmek için evet” yanıtını verir. Bu anlamda dönemselleştirme geliş­melerin izlenmesi ve anlaşılır kılınması için elzem gözükmektedir. Ancak ta­rihte dönemlerin değil, dönemselleştirmelerin olduğunu unutmadan bunu yapmak gerekmektedir. Hele söz konusu başlangıç ve bitişlerin, değişim ve dönüşümlerin çok da kolay ve açık bir biçimde takip edilemediği dü­şünce tarihi söz konusuysa o zaman dönemselleştirme hususunda daha titiz olmak gerekir. Bazen anlaşılır kılmak üzere yapılan bir tercih, meselenin kavranmasını daha da zorlaştırabilir.</p>
<p>Türkiye’de siyasal gelişmelerin düşünce yaşamı üzerinde çok ciddi bir et­kisi vardır. Siyasal atmosfer ve kamusal tavırlar düşüncenin alacağı form- ları tayin etmesi bakımından entelektüel tarihle ilgili çalışmalarda dikkatle değerlendirilmelidir. Bu anlamda kritik bazı tarihsel dönemeçler etrafın­da değerlendirmeler yapılabilir. Çağdaş Türkiye tarihine dair klasik siyasi dönemlendirmeler üç kritik tarih etrafında yapılmaktadır: 1923, 1950 ve 1980. Ancak düşünce tarihi için yeterli olmayan bu dönemlendirme aslında siyasi tarihi açıklamak bakımından da yeterince işlevsel değildir. Düşünce yaşamı üzerinde çok önemli etkileri de olsa siyasi tarih eksenli dönemsel- leştirmelerin düşünceyi “salt siyasi ideolojilere” indirgeme gibi bir sorunu da mevcuttur. Halbuki bir Türkiye&#8217;de ele alınan düşünceler her zaman ilişkili olduktan siyasi ideolojiden daha geniş bir sınıra sahiptir. Bu sebeple dü­şünce yaşamını analiz etmek üzere yeni bir dönemselleştirmenin yapılması gerekmektedir.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">Türkiye&#8217;de düşünce </span>tarihini Osmanlı son dönemini de dikkate alarak geli- şim seyri, ana gündemleri, eser verme biçimleri ve tartışmaların içerik bakımından altı dönem çerçevesinde toparlamak mümkündür: (i) 1860’lar- dan 1923’e erken modernleşme dönemi, (ii) 1923-1945 arası ulus inşası dönemi, (iii) 1945-1960 arası farklılaşma dönemi, (IV) 1960-1980 arası fraksiyonel çeşitlenme dönemi, (v) 1980-2000 arası çoğulculaşma döne­mi ve (vı) 2000 sonrası küreselleşme ve neoliberalizasyon dönemi. Bu dönemselleştirme düşünce yaşamına yön veren temel fikri şekillenme ve tekil tartışmaların ardındaki ana etkenlerin bir analizi çerçevesinde yapıl­mıştır. Şimdi sırasıyla bu dönemlerin özelliklerini, gündemlerini ve temsil edici fikirlerini dönemler arasındaki geçişlerdeki dinamikler ve dönüşüm­lerle birlikte inceleyelim.</p>
<p><strong>(i)Erken Modernleşme Dönemi (1860’lardan 1923’e)</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti 1830’larda yeni bir teşkilat sistemine geçince yeni bir okumuş tipi de belirginleşmeye başladı. Medreseden yetişen bürokrat ve ulemanın temsil ettiği eski okumuş tipinin yanında Batılı eğitim alan, yeni türlerde eserler veren, Avrupa’yı takip ederek düşüncesine mesnet haline getiren bu yeni aydın tipi 1860’lardan itibaren daha belirgin bir biçimde kendisini göstermiştir. Özellikle gazete bu anlamda çok önemli bir etki sa­hibidir. Kendisini Genç Türkler ya da Yeni Osmanlılar olarak adlandıran bu aydınlar Avrupai kavramlarla düşünmektedir. İslam düşüncesinden fayda­lanma arayışı bazılarında öne çıksa da genellikle sentezci bir tavra sahip ol­dukları görülür. Bu dönemde geleneksel ulema ile yeni aydınlar arasında bir farklılaşma ve yer yer de bir çatışma söz konusudur. Ulemanın çok küçük bir kesimi başlangıçta bu kamusal aktivitelere meyletmiştir. Ancak zamanla düşüncenin ana gündeminin yeni unsurlar etrafına kayması ile ulemanın da özellikle İL Meşrutiyet ile birlikte tartışmaların içinde yer aldığı görülmüştür. Bu ikilik aslında düşünce yaşamının gelişimini sekteye uğratan bir etkiye sahiptir ve daha sonra kısmen aşılsa da Türk düşüncesinde hep varlığını korumuştur. Bu dönemde öne çıkan mesele ve tartışmalar devletin moder­nleşmesi etrafında seyretmektedir. Entelektüel gündemde Avrupa’da orta­ya çıkan yeni kavram, fikir ve sistemleri aktarma ve adapte etme arayışları belirleyicidir. Bu anlamda iki kavramın çok belirleyici olduğu görülür: Hürri­yet ve meşrutiyet. Bunlardan ilki olan hürriyet kavramı belki de başlı başına tüm Batılı moderniteyi temsil eden bir içeriğe sahiptir. Hürriyet kavramı bir taraftan siyasi olarak yeni bir sistem tasavvurunu beslerken bir taraftan da sosyal olarak farklı bir birey tipini ve sosyal ilişkiyi anlamlandırmaktadır. Do­layısıyla hürriyet kavramı yeni entelektüellerin düşünme biçimini ve yöneti­me katılma taleplerini karşılamaktadır. Nihayetinde devletin yerleşik elitleri tarafından tepkiyle karşılansa da nihayetinde bu yönde gelişmeler devam etmiş ve meşruiyet ilan edilmiştir.Meşruiyet, Osmanlı düzenleme ve düzeltme arayışlarının neticesi olarak Batıdan aktardıktan ve meşveret gibi İslami kavramsallaştırmalarla besledikleri bir sistem önerisi olarak karşımıza çıkar. Devletin ve toplumun yeniden tanzim edildiği bir dönemde meşrutiyet geçmişten kopmadan (hanedanlığı sürdü­rerek) yeni bir sistem oluşturma arayışını resmeder. Ancak bunun ne ente- lektüel ne de sosyal temelleri Osmanlı toplumunda mevcut değildir. Dola­yısıyla Osmanlı Devleti bu sistemi bir türlü tam olarak işletemeden ömrünü tamamlamıştır. Ancak yine de bu deneyim ve girişimler Modern Türkiye’de bir hafıza ve birikimin oluşumunu önemli bir düzeyde beslemiştir.</p>
<p>Özellikle II. Meşrutiyet dönemi her bakımdan çok canlı bir düşünce ya­şamına ev sahipliği yapmıştır. Belki de çağdaş dönemde bu zamanki kadar canlı, birbiriyle diyalog halinde ve kurucu bir düşünce yaşamı bir daha gerçekleşmemiştir. Muhalefet hareketinin başarıya ulaşıp, Meşrutiyet sistemi tekrar geri getirildiğinde imparatorluğun Kahire, Konya, İstanbul gibi önemli şehirlerinde gazeteler yayımlanmaya başlamış, matbaalar ardı ardına eserler basmaya girişmiştir. Bu canlanmada şüphesiz devletin ge­leceğine dair tartışmaların çok ciddi bir etkisi vardır. Bu ortamda üç ana fikri tavrın ortaya çıktığı ve gittikçe ekolleşerek kendi fikri çerçevelerini inşa ettikleri görülmektedir. Bunlardan ilki Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerin etkin olduğu Türk Yurdu çevresinde kümelenen Türkçü/Turancı görüştür. Başlangıçta Osmanlılıktan kopmasa da zamanla imparatorluğun da dağılması ile özellikle Balkan Harplerinin etkisiyle daha milliyetçi bir çizgiye doğru evrilmiştir. Bir diğer görüş ise Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza, Celal Nuri ve Tevfik Fikret gibi isimlerin temsil ettiği İçtihat Dergisi etrafında oluşan Batılılaşmacı-modernleşmeci görüştür. Bu görüş daha radikal ve kesin bir modernleşme taraftarıdır ve sadece devletin değil toplumun da dönüştürülmesini talep etmektedir. Bu ikisi daha sonra birle­nerek Cumhuriyet düşüncesini teşkil etmişlerdir. Üçüncü görüş ise devletin ve toplumun İslami prensiplere göre düzenlenmesi gerektiğini savunan İs­lamcılıktır. Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Eşref Edip, Babanzade Ahmet Naim gibi isimlerin Sebilürreşad/Sırat-ı Müstakim etrafında oluşturdukları bu görüşün ana gündemi İslam düşüncesinin yenilenmesidir.</p>
<p>Farklı toplumsal ve siyasal dinamikler üzerine kurulmuş bulunan devletin yıkılmakta oluşu, daha önce kurulmuş olan ilişkilerin sürdürelemeyişi gibi etkenler çerçevesinde şekillenen Meşruiyet düşüncesindeki ortak nokta, modernleşme ve yenilenme arayışlarıdır.Meşruiyet düşüncesi tüm problemlerine rağmen hem geçmişle hem de bugünle bir etkileşimi temsil eder. Bu etkileşim bir taraftan klasik İslam düşüncesinde eleştirel bir yenilenme arayışını temsil ederken bir taraftan da modern düşünce ile girilen bir diya­logu içermektedir. Dolayısıyla senteze! bir kabiliyet ve düzenlemeyi içerme­si bakımından bazen sentetik kalsa da içerisinde bir orjinallik de barındırır. Özellikle bu dönem fikir adamlarının en gelenekselinden en batıcısına ka­dar şu iki hususta hemfikir oldukları görülür: Fikri yenilenme ve toplumsal inşa. Bu dönemde farklı düşünceleri birbirinden ayıran ana etken ise bu yenilenmenin metodu ve dayanağına dairdir. Bir kesim eskiyi olabildiğin­ce terk ederek yeni bir düşünce inşa etmeye, bir başka kesim de eskiyi olabildiğince koruyarak bir düşünce inşa etmeye yönelmiştir. Bu iki ucun arasında farklı tonlara sahip geniş bir ıslahçı düşünce bulunmaktadır.</p>
<p>Ancak hem modern düşünceyi hem de İslam düşüncesini eleştirel bir göz­le değerlendirerek yeni bir düşünce oluşturma çabası Cumhuriyet son­rasında baskılanmayla kesintiye uğradığı için bütüncül anlamda başarıya ulaşamamıştır. Ancak ilerleyen zamanlarda Türkiye’de ıslahçı bir gündem ve yenilenme arayışını temsil eden entelektüel grupların oluşumuna temel teşkil etmesi bakımından kurucu bir önemi haizdir.</p>
<p><strong>(ii)Ulus İnşası Dönemi (1923-1945)</strong></p>
<p>Cumhuriyet, Türkiye tarihinde sadece yönetim modelinin dönüşümü anla­mına gelmez. Aynı zamanda Cumhuriyet ile birlikte gittikçe radikalleşen bir modernleşme ve batılılaşma yönelimi söz konusudur. Ziya Gökalp’in şah­sında temsil edilen Batıcı Türkçü sentez Cumhuriyetin kurucu fikri olmuş­tur. Cumhuriyetin bu fikri yönelimine zemin teşkil eden ana etken hiç şüp­hesiz Osmanlı’daki gibi çok çeşitli ilişkilerin azalmış olması ve etnik olarak iyice homojenleşmiş bir toplumun oluşmuş olmasıdır. Bu sebeple Cumhu­riyet düşüncesi son dönem Osmanlı düşüncesinde olduğu gibi farklılıkları hesaba katan ve sentezleyici bir düşünce olarak değil, daha monolitik bir yapıda kendisini kurmaya yönelmiştir. 1923 sonrası dönemde düşünceye yön veren esas etkenler Osmanlılıktan kopma çabası ve ulus inşasıdır. Ulus inşasının yeni devletin karakteri ile yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Bir dağılma sonrası kurtarılan bir toprak parçası üzerinde yoğun göçlerle oluş­muş bir toplumu homojen bir kimliğe kavuşturmak üzere Cumhuriyet eliti bir ulus inşasına girişmiştir. Cumhuriyet eliti, bunu Osmanlılıktan kopuşun bir fırsatı gibi görmüştür. Bu dönüşüm seküler kimlik etrafında inşa edilmiş ve böylesi büyük bir dönüşümü gerçekleştirmek için de aşırı baskıcı ve merkeziyetçi bir tavır benimsenmiştir. Bu sebeple 1923’ten sonraki dönemi giderek merkezıyetçıleşen bir siyasi yapı ile buna eklemlenen bir fikri yapının tesisi söz konusudur. Bu dönem çağdaş Türk düşüncesinin geçmişten koparılmaya ve yeni kurumsallaşmalar içerisinde çağdaş bir düşüncenin çalışıldığı bir dönemdir. Radikal modernleşme bir taraftan batılılaşmayı tek ve bütüncül bir yol olarak önerirken öte taraftan bir ulus inşası ve mil­li bir kimliğin oluşturulması arayışı çerçevesinde bir tarihsellik kurulmaya çabalamıştır. Osmanlı’yı ve İslami kimliği paranteze alarak ve İslam öncesi kimliğe dönerek kurulmaya çalışılan bu suni tarihsel kimlik bütüncül olarak kurulamayıp zamanla terkedilse de etkileri kalıcı olmuştur. Bu dönem Türk düşüncesinde resmi olarak batıcılık egemendir ve diğer görüşler yeterin­ce kamusallaşma imkanı bulamamaktadırlar. Batılılaşmacı siyaset içinde Türkçülük, Kemalizm, Liberalizm ve Sosyalizm şeklinde dört ana görüş birbiri ile rekabet halindedir. Daha sonra resmi ideolojinin bu görüşleri bir araya toparlayıcı etkisi ortadan kalkınca bu görüşler de birbirinden koparak ayrı düşünce ekollerine dönüşmüştür.</p>
<p>Ulusun etnik temellerde modern normlar etrafında inşası temelinde Os­manlı düşüncesinden kopuş arayışı ile şekillenen bu erken dönem Cum­huriyet düşüncesi zamanla bu hususta başarılı olamayacağını fark ederek Osmanlı modernleşme düşüncesine dönüş gerçekleştirmiştir. Bu anlamda 1939’da Tanzimat’ın yüzüncü yılı münasebetiyle Milli Eğitim Bakanlığı tara­fından çıkarılan iki ciltlik derleme eser Tanzimat düşüncesi ile bir süreklilik kurma arayışını gösterir. Genç Cumhuriyet her ne kadar kendisine yepyeni bir düşünce zemini kurmak istese de bu anlamda gerekli kadroları ve fikri çerçeveyi net bir şekilde oluşturamamıştır. Tedrisatın bütüncül olarak ye­nilenmesi, Medreseler gibi alternatif müesseselerin kapatılması, tarikatlar gibi farklı düşünce mecrası oluşturacak oluşumların bastırılması, üniversi­telerin modernleşmenin fikri altyapısını kuracak şekilde reforme edilmesi, matbuat ve neşriyatın sıkı bir sansüre ve kontrole tabi tutulması, yurtdışına öğrencilerin gönderilmesi, kamusal alandaki düşüncenin Halkevleri gibi müesseseler eliyle seküler bir formda inşa edilmesi yeni bir düşüncenin ku­rulması için yeterli olmamıştır. Bu dönemde yakın tarih ile bir hesaplaşma içerisinde dil, hukuk, eğitim alanındaki devrimler ve kamusal yaşamdaki pek çok sembolün yenilenmesi ile bir kopuş ideolojisi şekillenmiştir. Bu <span style="font-size: 13.3333px;">kopuş ideolojisi bir taraftan da yeni bir &#8216;tarih inşası&#8217;</span> arayışını beraberinde getirmiştir.Bu dönemin en temsil edici entelektüel gündemi &#8216;Cumhuriyet devrimine” bir ideoloji oluşturma ve Türk dil <span style="font-size: 13.3333px;">ve tarih tezleri etrafındaki kimlik oluşturma çabalarıdır.</span></p>
<p>Osmanlı son döneminde yetişmiş elitlerin önemli bir kısmı da Cumhuriyetin erken dönem düşüncesinin oluşturulmasında rol ve görevler üstlenmiştir. Bunlardan bir kısmı tamamıyla kendisini yeni ulusal kimliğin ve düşüncenin oluşumuna adaşa da önemli bir kısmı kendi düşüncesini korumaya devam etmiştir. Bu anlamda 1940’larda tek parti yönetiminin gevşemeye başla­dığı ve 1945 sonrasında artık çok partili hayata geçişle birlikte rahatlama­ya başlayan fikri kamuoyunda farklı fikir ve düşüncelerin belirginleşmeye başladığını görmekteyiz. 1945-1960 arasındaki bu dönem fikri açıdan her bakımdan bir farklılaşma dönemidir.</p>
<p><strong>(iii)Farklılaşma Dönemi (1945-1960)</strong></p>
<p>1945 sonrası dönem Çağdaş Türk Düşüncesinde bir farklılaşmayı temsil etmektedir. Daha önce kemalizmin şemsiyesi altında birbiri ile rekabet eden ve onun farklı kolları gibi görünen liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk, muha­fazakarlık yukarıdaki siyasi şemsiye zayıflayınca birbirinden farklılaşmaya başlamışlardır. Aslında bu dönem bir taraftan tek partili siyasal sistemden çok partili bir siyasal sisteme geçişin sarsıntıları, bir taraftan İkinci Dünya Savaşı’nın oluşturduğu ekonomik ve sosyal sarsıntılar, aynı zamanda dün­ya sisteminin değişmesi ve Türkiye’nin Sovyetlerle sürdürdüğü 25 yıllık iyi ilişki politikasını devam ettirememesi sebebiyle kapitalist Batı blokunda yer almaya başlaması gibi etkenlerle önceki dönemden radikal bir farklılaşmayı beraberinde getirmiştir. Aslında bir taraftan da bu dönem 1925’ten itibaren yer altına, kabına çekilmiş olan fikri akımların yeniden gün yüzüne çıkmaya başladıkları bir dönemdir. Dergi ve yayınevi sayıları yeniden artmış, edebi ortam canlanmaya başlamış, üniversite çevreleri hareketlenmiştir. Ancak Türkiye’de devletin bu tür geçiş zamanlarında verdiği tepki bir kez daha ortaya çıkmakta gecikmemiştir: Baskı ve sindirme yoluyla düşünce yaşa­mını denetim altına alma gayretlerinin öne çıktığını görmekteyiz. Bu dönem genellikle tek parti sonrası çok partili hayata geçilmesi sebebiyle demokra­tik bir görünüm arz etse de basına, düşünce yaşamına, üniversitelere ciddi baskıların devam ettiği bir zamandır.</p>
<p>1950’lerden itibaren Soğuk Savaş’ın, Türk entelektüel hayatı üzerinde çarpıcı etkilerini görürüz. Bu etki ile anti-komünizm çerçevesinde devlet ideolojisinin biçim değiştirerek sağ ve sol kemalizm olarak iki ayrı kola ayrıl­ması söz konusu olmuştur. Bu kopuş uzun vadede Türkiye’de Kemalizm’in toplumsal dinamiklerini kaybederek bürokratik bir ideolojiye dönüşümüne neden olmuştur.</p>
<p>1950 lerin Türk düşüncesinde bir kırılma oluşturduğu mesrutiyet dömındekı düşüncelerin çeşitlenerek ve tazelenerek siyasal ve fikri hayata döndüğü ancak aynı zamanda bu dönemin Türk düşünce tarih çalışmalarında kayıp halkaya tekabül ettiği hususunda bir konsensüs bulun­maktadır. Nedense bu dönem ile ilgili çalışmalar genellikle birkaç isim ve yayın etrafında gerçekleştirilmekte ve diğer çeşitlenmeler dikkatlerden kaç­maktadır. Halbuki 1950’ler her bakımdan çağdaş Türkiye’nin kurulduğu bir dönemdir. Dolayısıyla bu dönemde yeni bir düşünce ile ilgili dikkat çekici gelişmeler yaşanır. Bu dönemde iktisadi anlayış değişmiş, hızlı sanayileş­meye bağlı olarak hızlı bir kırdan kente göç ve şehirleşme gerçekleşmiş, devlet yeni işlevleri ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Ülkenin hızlı sanayileş­mesi ve kentleşmesi hem yeni sosyal problemlerin ortaya çıkmasına hem de bu problemler etrafında yeni düşüncelerin şekillenmesine yol açmıştır.</p>
<p>Bu açıdan özellikle uygulanan liberal kalkınma siyasetine bağlı olarak o zamana kadar Türkiye’yi yöneten bürokratlardan farklı toplumsal, politik ve iktisadi özellikleri ve yönelimleri olan yeni bir sınıf olarak burjuvazinin gelişimi önemlidir. Ayrıca demokratik seçimlerin yapılmaya başlanması ile birlikte önceki dönemde bastırılmış olan yerel eşraf ve esnafın da yeniden siyasal sahneye geri döndüğü görülür. Bu dönüş neticesinde çeşitli İslami grupların kamusal alanda görünürlük kazanması ile birlikte uzun vadeli bir fikri inşa çalışması da başlamıştır. Bugünkü pek çok dini grup ya eski bir dini grubun faklı bir formudur veya yeni toplumsal yapı içinde belirginleşen ihtiyaçlara yönelik olarak yeni bir yapı olarak şekillenmiştir. Bu dönemde Müslüman ülkelerin sömürgesizleşmesi ile birlikte farklı ilişkiler yeniden ku­rulmaya başlanmış ve bir fikri etkileşim yeniden oluşmuştur. Aynı zamanda sol ve liberal düşüncenin geliştirdiği yeni fikirler Türk düşünce yaşamında bir çeşitlenme ve canlanma meydana getirmiştir. Gündeme gelen bu yeni düşüncelerin daha sonraki fikri ve entelektüel yaşamın temeli olduğu husu­sunda geniş bir fikir birliği mevcuttur. 1960’ta bir askeri darbe ile sonlanan bu dönem dolayısıyla sonraki dönemdeki çeşitlenmeye temel teşkil ede­cek biçimde büyük bir farklılaşmayı da bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>(ıv)Fraksiyonel Çeşitlenme Dönemi (1960-1980)</strong></p>
<p>1960 sonrası Türk düşüncesinde yaşanan hızlı çeşitlenme II.Meşruiyet Dönemi&#8217;ni andırır.Bir darbe ile başlayan ve Kemalist bir resterasyonu bünyesinde barındıran bu dönemde hem yeni düşünceler daha hızlı bir biçimde kamusallaşmış hem de mevcut düşünceler kendi içinde çeşitlenmiştir.</p>
<p>Siyasal hareketliliğe paralel olarak yayın dünyasının gelişimi, şehirleşmeye bağlı olarak eğitime erişimin genişlemesi, üniversite sayısının artması ile birlikte fikri cereyanların yayılımı ile bu dönem canlı bir fikri hayatın ortaya çıkması söz konusu olmuştur. 1960’lar iki düşüncenin kamusallaşması açı­sından önem arz eder. 1920’lerde temelleri ortaya çıkan, 1940’lardan beri akademide mayalanan sol düşünce 1960’larda Türkiye İşçi Partisi eliyle siyasi bir parti ve doğmakta olan sendikalar eliyle sosyal bir hareket ve üni­versitelerde oluşan kulüpler, yayımlanan dergiler ve kurulan dernekler, yayı­nevleri eşliğinde entelektüel bir fikriyat olarak yükselişe geçmiştir. 1960’lar boyunca dünyadaki bağlama da uygun bir biçimde gelişim gösteren sol, 1970’lerde çeşitli fraksiyonlara ayrılmış ve bir çeşitlenme yaşamıştır. Ben­zer bir durum İslamcılık için de geçerlidir. 1908’den beri oluşum halinde olan İslamcılık, tek parti döneminde baskılandıktan sonra, 1950’lerde ya­vaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. 1960’larda ilahiyat fakülteleri, imam hatiplerin gelişimi ile bir entelektüel zemin bulan İslamcılık, gelişen geleneksel dini yapılar eliyle de topluma ulaşma imkanlarına erişmiştir. 1960’larda sayıca artan ve söylem alanı olarak genişleyen yayınlar vası­tasıyla İslamcılık bu dönemde kamusallaşmıştır. 1960’ların sonunda Milli Nizam Partisi’nin kurulması ile siyasal bir çehreye kavuşan İslamcılık, bu dönemde dini gruplar arasında yaşanan ayrışmalarla da bir çeşitlenme seyrine girmiştir. 1950’lerde Demokrat Parti’nin yerleşik siyasal ve bürok­ratik elite karşı soğuk savaş jargonunun da etkisiyle sağa yanaşmasına bir tepki olarak 27 Mayıs sonrasında solun yükselişine de zemin hazır­layacak şekilde Kemalizm sola yaklaşmıştır. Bu yakınlaşma, Milliyetçiliğin müstakil bir düşünce ve siyasi hareket olarak ortaya çıkmasına neden ol­muştur. Milliyetçiliğin kimlik arayışı ile geçen bu dönemde 1930lar boyunca üretilen ulus temelli milliyetçiliğin yanında dini de milletin bir unsuru olarak gören yaklaşımlar yeşermeye başlamıştır. Böylece bu dönem milliyetçiliğin de çeşitlendiği bir dönemdir. 1950’lerde demokrat parti eliyle sentezlenen liberalizm ve muhafazakarlık arasındaki ilişki 1960’larda Kemalist blokun farklılaşmasına bağlı olarak çözülmeye başlamıştır. Bu dönem gevşek bir birliktelikle birbirini besleyen bu iki eğilim İslamcılığın yükselişi ve muhafa­zakarlığı sorgulamaya başlaması ile birlikte iyice dar bir alanda sıkışmıştır. Gevşeyen ve çeşitlenen bu milliyetçi sentez 1980 sonrasında diğerlerinin bastırılmasına bağlı olarak yeniden mayalanarak bir yükseliş yaşayana ka­dar Türk düşüncesinde bir dip akıntısına dönüşmüştür.</p>
<p>1960’larda Türkiye’de İslamcılık yükselmiştir. Meşrutiyet dönemi kökenle­rine dayanan İslamcılığın bu yenilenmiş biçimi, İslam dünyasındaki fikri ve<br />
siyasi gelişmelerle yakından ilişkilidir. Bu dönemde Türk İslamcıları,Pakistan&#8217;dan Cemaati İslami&#8217;den ve Mısır&#8217;dan Müslüman Kardeşler&#8217;den ciddi bir etkilenme ile önemli bir fikri zemin oluşturmuşlardır .Bu dönemde Urduca ve Arapça dan çok sayida kitap çevrilmiş ve Islama dayan bir toplum^ sıyası ve iktisadı düzen anlayışı bir alternatif olarak sunulmaya başlanmıştır’ Kemalizm ve komünizm karşıtlığı ile şekillenen İslamcılık başlangıçta reddi- yeci bir fikriyat olarak şekillense de gittikçe tarihsel kökenlerin bir yorumu toplumsal olarak kökleşmeye başlamıştır. Bu anlamda yükselen siyasi İs- lamcılığın yanı sıra bünyesinde daha folklorik öğeler taşıyan dini grupların da bu dönemde kamusallık kazandığı görülmektedir. Özellikle Soğuk Sava­şın açmazları karşısında Batılılaşan seküler seçkinlerin ikilemi bu grupların siyasal alanda da bir alan bulmalarına yol açmıştır. Zira kırsal kesimin din­darlığına ayak uydurmaya istekli merkez sağ siyaset aslında aynı zamanda geleneksel dini gruplara da alan açmaktaydı. Kaynağını İslamlıktan alan bu iki akım zaman zaman birbirini desteklese de uzun vadede bir çatallanma- ya yol açmıştır. Özellikle 1980’lerden itibaren küçük İslamcı grupların bir “halk İslâmî” eleştirisi ile ortaya çıkmalarının arka planında bu geleneksel grupların devletle girdiği muhafazakar ittifak yatmaktadır. Dolayısıyla aslın­da Soğuk Savaş ikilemleri Türkiye’de sadece solun halktan kopmasına de­ğil İslamcılığın da bir alan bulamamasına neden olmuş, merkezde devletle uyumlu bir kitlenin ve düşüncenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.</p>
<p>Çağdaş Türk düşüncesinde 1970’ler her bakımdan hareketli bir dönemi teşkil eder. Öğrenci ve işçi hareketlenmelerine bağlı olarak gelişen yeni düşünceler siyasal yaşama da yansımaktadır. Siyasetin istikrarsızlaştığı ve sokak olaylarının formel siyasetin önüne geçtiği bu dönem tüm fikri hare­ketlerde bölünme ve dağılmalara şahitlik etmiştir. Bu dönem düşünce ya­şamını solda ve sağda “tarih tartışması” yönlendirmektedir. Uzak ve yakın tarihe eleştirel bir yönelimle güncelin arkasındaki süreç ve yapıları tespit etmeye yönelik girişimler canlı bir fikir ortamının şekillenmesine yol açmıştır. Özellikle Osmanlı toplum tipine dair yürüyen tartışmalar bir taraftan toplumsal yapının­ tarihten kopuk olamayacağına dair bir bakış üretirken bir taraftan da güncel siyasal oluşumların tarihle sentezlenerek yeniden şekillenmesine yol açmıştır.Aslında düşüncede süreklilik kurma çabalarının bu dönem için belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.Bu dönemde düşüncedeki çeşitlenmelere bağlı olarak sentezleme girişimlerinin de geliştiği görülmektedir.Bu dönemin belki de en temsil edici figürü Cemil Meriç&#8217;tir.Onun geleneğin ve geçmişin önemine yaptığı vurgu ve toplumsal bir dayanışma ve kimlik oluşturacak çağdaş bir düşünce arayışı bu dönemin görünümünün özel bir kesitini sunar. Bu arayışlar sonraki döneme devredileme- en 1980 de bütün bu çeşitlenmeleri boğacak bir darbe ile sonlanmıştır.</p>
<p>(<strong>v) Çoğulculaşma Dönemi (1980-2000)</strong></p>
<p>1980 darbesinin siyasal sonuçları kadar entelektüel sonuçları da önemlidir.</p>
<p>1960’larda başlayan ve gittikçe kendi içinde olgunlaşarak gelişen fikri tar­tışmalar büyük bir kırılma ile sona ermiştir. Askeri darbenin siyasal yaşamı tatil ederek bütün fikri hareketleri baskıladığı bu dönemde değişen iktisadi yapıya bağlı olarak düşünce dünyasının da “renklenmeye” başladığı gö­rülmektedir. Devletin yeniden organizasyonuna bağlı olarak yaşanan libe- ralizasyon kendisine muhafazakar-liberal söylemde bir temel bulmuştur. Köklü fikir hareketlerinin yayınlarının kapatılması ve temsilcilerinin yasaklan­ması ile birlikte 1980 sonrasında daha popüler yönelimli bir düşünce hayatı meydana çıkmıştır. Basının ve yayın dünyasının “renklenmesi” ile gösterişçi bir tüketimin beslediği bir düşünce kendini göstermiştir.</p>
<p>1980’lerin sonu 1990’ların başından itibaren kimlik ve kültür tartışmaları etkin olmaya başlamıştır. Bu tartışmalara etki eden en önemli unsur yeni bir konsensüs ve toplumsal uzlaşma arayışıdır. 1980’lerin “ütülenmiş dü­şüncesi” biraz da zeminin düzleşmesine bağlı olarak çoğulcu bir görünüm kazanmıştır. Soğuk Savaşın bitişinin oluşturduğu küresel gelişmelerin de etkisi ile kapsamlı siyasal ideolojilerin yavaş yavaş yumuşadığını ve femi­nizm, çevre hakları, kentsel hareketler, insan hakları gibi daha mikro sosyal hareketlerin yükseldiğini görmekteyiz. Bu dönemde yeni bir siyasal kon­sensüs arayışı benim “yeni sözleşmecilik” olarak adlandırdığım ikinci cum­huriyet tartışmalarına zemin oluşturmuştur. Biraz da 1980 sonrası darbe ortamında iyice baskıcı yüzünü gösteren Kemalizm’in bir eleştirisi üzerin­den ortaya çıkan bu kimlik tartışmaları muhalif kesimleri birleştiren geçici bir konsensüs oluşturmuştur.</p>
<p>1990’larda Türk düşüncesine yön veren diğer bir tartışma ise kültür etrafın­da gerçekleşir. Kültürün bütün anlamlarıyla ele alındığı bu tartışmalarda bir taraftan mevcut toplumsal evreni kuran ve kuşatan bir “geleneksel kültür” arayışı söz konusu iken bir taraftan da sosyal olarak inşa edilen ve değişi­min bir temeli olarak konumlandırılan bir “çağdaş kültür” inşa çabası öne çıkar. Dolayısıyla 1990’lardaki kimlik tartışmalarının art alanını teşkil eden bir iki kültür” çatışması da kendisini göstermektedir. Medeniyetçi söylemin yeniden harekete geçirdiği ve modern düşüncenin bir eleştirel yorumu ile kendisini yeniden kuran bir İslami kültür ile devlet merkezli modernleşme tarihinin bir eleştirisi ile yükselen piyasacılık içerisinde kendisini  bir çağdaş kültür&#8221; arasındaki mücadele önce devletin çağdaşlık lehine mü dahalesi ile bir kopuşa ve akabinde de küreselleşme ve neoliberalizasyo- nun oluşturduğu çekim kuvvetiyle bir senteze evrilmiştir. Genellikle iktisadi siyasi ve fikri bakımdan “kayıp bir on yıl” olarak adlandırılan 1990’lar aslın­da darbe ile siyasal zeminini, Soğuk Savaş bitişi ile de entelektüel iklimini kaybeden eski düşünce formlarının çoğullanması ile şekillenen bir dağılma ve yön arayışı dönemidir. Bu dağınıklık ve çoğulluk sonraki dönemin kuru­cu zeminini oluşturmuştur.</p>
<p><strong>(vi) Küreselleşme Dönemi (2000 sonrası)</strong></p>
<p>İçinde bulunduğumuz bu son dönemin başlangıcını aslında 1999 olarak belirlemek yerinde olacaktır. Binyılın dönüm noktası Türkiye açısından da yepyeni dönemeçlerin başladığı bir tarih olmuştur. Birbiri ardı sıra gelen sosyal, siyasal, iktisadi ve tabii olaylar bu yılı büyük bir kırılma anına dönüş­türmüştür. 28 Şubat süreciyle başlayan baskıcı bürokratik devlet modelinin artık daha fazla devam edemeyeceği ve Soğuk Savaş’ın bitimi ile bocala maya başlayan Türkiye’nin kendisine artık yeni bir yön çizmesi gerektiği hu­susu iyice belirginleşmiştir. Abdullah Öcalan’ın ele geçirilmesi ile başlayan askeri süreç; AB üyelik sürecinin başlaması ile bir siyasi sürece evrilmiştir. IMF ile stand by anlaşması ile neticelenecek iktisadi kriz ekonomik yapıda büyük sarsıntılar oluşturmuştur. Yine aynı yıl içinde 17 Ağustos Depremi ile devlet bürokrasisinin çöküp sivil alanın kendi kendine işlerin altından kalk­ması büyük dönüşümleri tetikleyen bir unsurdur. Pek çok açıdan bir kriz ile girilen 2000’ler aynı zamanda Türkiye’nin önünde büyük bir açılım ile başlamıştır. 2002’de AK Parti’nin büyük bir başarı ile iktidara gelişi ve aka­binde hızla başlayan siyasette ve bürokrasideki demokratikleşmeyi, eko­nominin küresel süreçlere uydurularak dönüştürülmesi takip etmiştir. 2010 yılına kadar devam eden bu değişim süreci Türkiye’de büyük bir ekonomik büyümenin ve aynı zamanda siyasal rahatlamanın yaşandığı bir dönemdir. Neredeyse 2000 sonrasının tamamını bir tek parti iktidarında istikrarlı bir şekilde geçiren Türkiye’de düşünce yaşamında bu dönemde öne çıkan yönelim bir taraftan küreselleşme ve <em>neoliberalizasyon olurken bir taraftan </em>da buna tepki&#8217; olarak yükselen milliyetçilikler) olmuştur. Değişen medya ve 2000 sonrasında düşünce hayatında belirginleşen iki ana temayül mevcut­tur. Bunlardan birisi liberalleşme temayülüdür. 1990’larda yavaş yavaş eski kapalı yapılarını (ve tabii olarak özel odaklarını) kaybeden hem İslamcı hem de sol düşünce 2000’lerde demokratikleşme arayışı çerçevesinde açılım ve yakınlaşma sürecine girmişlerdir. 28 Şubat’ta devletin Kemalist bir bakışla otoriterleşmesini dengelemek üzere birbirine yaklaşan bu düşünceler bir re- formasyon talebiyle demokratikleşmenin itici gücü olmuşlardır. Ancak biraz da iktisadi değişimin, AB sürecinin ve bürokratik değişim ihtiyacının sağla­dığı bu konsolidasyon 2010 sonrasında gittikçe dağılmış ve muhafazakarlar ile sekülerler arasında yaşanan kutuplaşma ile düşünce dünyası semboller etrafında yoğunlaşan kısır bir gündeme sahip olmaya başlamıştır.</p>
<p>Editör:Lütfi Sunar &#8211; Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce,c.1,syf:27-38</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-turk-dusuncesini-donemlendirmek/">Çağdaş Türk Düşüncesini Dönemlendirmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-turk-dusuncesini-donemlendirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Turan &#8211; Türkiye&#8217;de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2020 14:05:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[ruh ve madde]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Türklük]]></category>
		<category><![CDATA[vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24696</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24697 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg" alt="" width="240" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg 185w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8.jpg 400w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı olmadığı bir sırada 1947 yazında, Türkiye&#8217;yi ziyaret edince, kendisi resmî kabullere ve devletin teşrifatına nâil olmuştur ki, bu hüviyeti olduktan ve resmî bir sıfatı da kalmadıktan sonra böyle bir gaflet ve şuürsuzluğa başka hiçbir memlekette rastlanmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer, medeniyetimizin sadece âbideleri ve husüsiyle gök kubbeye meydan okuyan, insan ruhuna huzur ve ulvîlik bahşeden camileri hakkında derin ve şümüllü bir tefekküre dalarsak o kudretin kaynağını ve tarihî azametin sırlarını keşfeder oluruz. İlk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in: “Allah’ın evi yanında kendime muhteşem bir saray yapmaktan hicap duyarım&#8221; sözü bu ahlâk ve mefküre kudretinin veciz bir ifadesidir. Hemen bütün Selçuklu ve Osmanlı Sultanları, hüküm sürdükleri geniş ülkelerde, bu mefkürelerini medeniyet eserleriyle maddîleştirir ve sanat âbideleri halinde ifade ederlerken bu ruh ve feragatin tam bir mümessili olmuşlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih Türklük ve İslâmiyetin, şerefli mazileri&#8217;nde birbirlerine ne kadar bağlı ve borçlu olduğuna şahadet eylediği gibi istikbalde de bunların birbirlerinden ayrılamayacaklarını, aksi takdirde Türk milletinin bekasının da tehlikeye gireceğini ifadede bir müşkülât yoktur. Bugün Türkiye&#8217;de göze çarpan ideolojik ve zümrecı&#8217; temayüller de millî birlikte çimento vazifesini gören dinin sarsılması neticesidir.</p>
<p>Türk milletinin, tarihî hasletleri ve akl-ı selîrni sayeşinde kendisinden kopmuş bu türlü münevverlere ve onların köksüz fikirlerine itibar etmediğini şükranla kaydetmeliyiz. Zira başlıca kuvvetimiz ve son tesellimiz de budur. Öyle olmasa idi bunca bâdire ve kasırgalardan sonra dağılmak ve yok olmak mümkün idi. Bunu söylerken, bu zorlamaların tamamıyla tesirsiz kaldığını ifade etmiş olmuyoruz. Bilâkis milletlerin istikbalinde daima birinci derecede âmil münevverlerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tehlikeli zamanlarda, muharebe ve zafer günlerinde milletlerin maneviyatını yükseltmek, ümit ve şevklerini artırmak için radyo vasıtasiyle yapılan dinî vaaz ve ilâhilerin teshirkâr kudreti âşikârdır. Bu sebeple, İkinci Cihan Harbi&#8217;nde bu vasıtaya sık sık baş vurulmuş ve bizzat laik ve hattâ dinsiz devlet adamları bile bu suretle kitlelerin hislerini takviyeden müstağni kalmamışlardır. II. Cihan Harbi&#8217;nde Bolşeviklerin nisbî bir din hürriyeti tanımaları da bu zamana rastlar. Halbuki, laiklikle hiçbir münasebeti olmadığı halde, Türk milleti, o karanlık ve endişeli günlerde, böyle bir ümit ve teselliden mahrum bırakılmış; hasret ve iştiyakla beklediği bir Allah kelimesini radyodan işitmek saadetine erememişti.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten din tahsili yalnız itikad ve ibadet için değil, Türk milletine mensup bir münevver olabilmek için de zarurî idi. Zira milletinin tarihinde ve halinde bu kadar derin ve girift bir te&#8217;siri olan İslâmiyet hakkında umumî bir bilgiye sahip olmayan bir Türk münevverinin, tahsil derecesi ne olursa olsun, hakikatte kökünden kopmuş bulunduğu cihetle, aydın sayılması da imkânsızdır. Hakikaten islâmî bilgilere sahip olmayan gençler yalnız umümî kültürden mahrum kalmıyor; bu durum dolayısıyla Türk kültürüne, edebiyatına, sanatına, folkloruna, diline, şiir, hikâye ve atasözlerine de nüfuz etmek imkânlarını da kaybediyor; yani kendi cemiyeti ve muhiti icin zaruri olan milli harsı da elde edemiyor idi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>En küçük hücreden nebat, hayvan ve insanlara kadar hayatî sevk ve idare eden küllî aşk ve iradenin madde ile izah edilememesi kâinata şâmil bir şuür ve iradenin mevcudiyetini kabul ettirmekte ve iptidaî insanda olduğu gibi onun bugünkü ileri neslinde de kaadir-i mutlak bir Allah&#8217;ın varlığı fikrini, daha kuvvetli bir şekilde, kabule zorlamaktadır. Nitekim atomun keşfi üzerine İngiliz kilisesi reisi, Einstein&#8217;a: “Artık âlemin sırları keşfedilecek midir?” tarzında sorduğu suale bu büyük âlimin verdiği şu: “Biz ancak maddenin sırlarını keşifle meşgulüz. Bunun ötesi ise ebediyyen ilmin meçhulü kalacaktır.” cevap da ilmin son sözü mahiyetindedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Din ve mezheplerin, medeniyet ve kültür tarihindeki rolü yanında milletlerin tekâmül ve bekasında dinin ne kadar büyük bir âmil olduğuna dair birkaç misâl daha hatırlamak yerinde olur. Meselâ Arapların tarihte kazandığı büyük mevki münhasıran İslâm din ve mefküresinin bir eseri olduğu gibi, millî hasletler ne olursa olsun, Türklerin de cihan hâkimiyeti kudretini kazanmaları ve azametli bir tarih yaratmaları daha ziyade bu din sayesinde mümkün olmuştur.</p>
<p>Hattâ Türkler Anadolu&#8217;ya Müslüman olarak gelmemiş olsalardı Karadeniz&#8217;in şimalinde bin yıl zarfında hicret eden ırkdaşlarının akıbetlerine uğrayarak yok olur; tarihin istikametini değiştiren Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları, onların kurduğu dünya nizamı ve medeniyet bahis mevzuu olamaz ve bugünkü Türkiye de vücud bulamazdı. İslâv kavimlerinin dil ve edebiyatları ile birlikte millî kültür şuürları da Ortodoks Hıristiyanlığı ile başladığı gibi Balkan milletlerinin varlığı da bu mezheb ile korunmuştu. Luther ve Protestanlık düşünülmeksizin Şimal kavimlerinin kültürel tekâmülleri anlaşılamaz. Dinin tarihî, içtimaî bakımdan bu hayrete şayan ehemmiyeti hakkında ciltler dolduracak tafsilâta girişmek imkân ve ihtiyacı olmaksızın bu küçük tablo<br />
ile iktifa etmek mümkündür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Göktürkler oturduklari topraklarda bazı yerleri dınî kutsiyetle tâzim ederlerdi. Anadolu&#8217;nun fethine iştirak etmiş büyük kumandan ve beylerin türbeleri evliya ziyaretgâhlarından daha geniş bir kutsiyet hâlesi içinde dokuz asır ululanmıştır. Bunlara verilen kutsiyet din adamı olmaları ile değil fâtih, İslâm gazisi ve vatan kurucu bulunmaları neticesi idi. Şahsiyetleri dinî olsun, millî olsun Anadolu baştan başa bu kutsiyeti haiz ziyaretgâhlarla dolmuştur.</p>
<p>İşte vatan da kutsiyet kazanmış, tarihî eser ve hatıraları sinesinde toplayan bu gibi topraklara denir. Seydi Gazi, Danişment Gazi, Turasan, Selçuk Sultanları türbesi, Mevlâna, Hacı Bektaş, Eyyup&#8230; Türkiye&#8217;yi vatan yapan binlerce ziyaretgâhın en meşhurları idi. Millet de bu mefküreye bağlı insanlar topluluğu idi. Bunun dışında kalan zümreler devlete hizmet ettikçe asırlar boyunca hürriyete, adalete ve dinî müsamahaya hak kazanmıştı. Bunlar da millet mefhumu dışında Reâyâyı teşkil eder. Türk mefküresi veya mukaddesatının esası dört unsurdan mürekkep olduğu için Osmanlı devlet adamları, çok defa “din ü devlet mülk ü millet için” yemin ederlerdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten hayır, fazilet, hakikat ve feragat duygularını geliştiren bir mefkürenîn cazibesine kapılmadıkça, yüksek aşkların zevkini tatmadıkça insan oğlum has olan yaratıcı cevher paslanmaya, kabiliyetini kaybetmeye mahkümdur. Böylece millet ve medeniyetlerin en kıymetli sermayesi olan büyük ilim, fikir ve sanat adamlarını yetiştirecek esas âmil körlenmiş olur.</p>
<p>Diğer taraftan böyle manevî bir sukut insanı maddenin ve geçici kaba zevklerin esiri olarak mânen tatmin edilmemiş bir hale sürükler; bedbaht kitlelerin zuhuruna sebep olur. Bugün münevverler arasında hayır ve fedakârlık duygulan yerine hırs ve menfaat didişmelerinin gittikçe şiddet kazanması, materyalist unsurların kuvvetlenmesi ve büyük şehirlerde ahlâk ve zabıta vak&#8217;alarının korkunç bir şekilde çoğalması nasıl bir mefküre ve maneviyat buhram içersinde bulunduğumuzu göstermeye kâfidir. Halbuki İmparatorluk Türkiye&#8217;sinin azametinden, içtimaî nizam ve ahlâkî yüksekliğinden ve Hıristiyan seyyahların Türklerin üstünlüklerinden hayrete şayan tasvir ve misâller ile bahseden bir Avrupalı müellif, “Asayiş o kadar mükemıneldir ki, görmeyen ona inanamaz. Şehirleri muhafaza için geceleri elinde bir sopa ile bir fener bulunan tek bir bekçinı&#8217;n sokaklarda gezmesi kâfidir. Halbuki Paris&#8217;te bir kıt&#8217;a asker bu vazifeyi korku içinde yapar.” der. Bir başkası “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katil vak&#8217;ası olmadığını, ticarî emtia ile dolu çarşı ve hanları bir tek bekçinin koruduğunu&#8221; söyler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih şeklî ve mutlak taklit esasına dayanmış bir kültür ve cemiyetin hayatiyet gösterdiğine dair bir misâl kaydetmemiştir. Tersine, içtimaî kanunlar iktizası böyle bir hâdisenin cemiyetlerin inhilâline âmil olabileceği tarihte kaybolmuş kavimler misâliyle sabittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Basit bir misal ile ifadeye calisirsak sağlam bir dimağın ancak sağlam bir vücutta ve iyi işleyen bir kalpte bulunabileceğine dair fizyoloji kan&#8217;unu, inkılâp hareketlerinde itibar bulmadı veya anlaşılamadı. Bununla beraber İslâmiyet’in daha millî ve modern bir istikamet alması için bazı kımıldamalar olduğu ve meselâ Kur&#8217;an&#8217;ın ve ezanın Türkçe&#8217;ye tercüme faaliyetleri; inkılâbın husüle getireceği manevî boşluğu doldurmak maksadıyla da Türk milliyetçiliğini, ilmî temelden mahrum ve bu sebeple de ters bir netice veren bir tarih ve dil şuüru ile kuvvetlendirme gayretlerini de bu vesile ile hatırlatmak yerinde olur. Bununla beraber bu temayüllerin ve hakikî gayeleri de belli olmamış veya ciddî bir anlayış ve şuürun mevcudiyeti de meydana çıkamamıştır.</p>
<p>Cemiyet kanunlarına, ilme ve nihayet bu teşebbüslere rağmen, bir çok münevverler inkılâbı adetâ din ve milletten tecrit etmiş ve hattâ bunları ona engel sayan bir telâkki veya gayrete sürüklemiş olduğunu da bir vâkıa olarak tesbit etmek lâzımdır. Daha doğrusu fikrî kifayetsizlik ve yeni gelişen ideolojik temayüller böyle bir hataya sebep olmuştur. Halbuki tarih ve sosyoloji böyle bir cemiyet ve medeniyetin mümkün olamayacağına şahadet ettiği gibi inkılâbın da tabiatıyla bu türlü gayrı ilmî ve gayrı millî mahiyeti de olmamak gerekirdi.<br />
Unutmamak lâzımdır ki medeniyet hâdisemiz kendi kendine vukubulmamış, tabiî temas ve münasebetler neticesinde cereyan etmemiş, devlet veya münevverin arzu, iradesi ve hattâ zoru eseri olmuştur. Binaenaleyh irade ile başlayan bu faaliyetin ilim ve şuurun kontrolünde bulunması gerekir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu ruh ve madde gibi iki esas unsurdan müteşekkil olduğuna ve diğer yaratıklardan bu hüviyeti ile mümtaz bulunduğuna göre onun sıhhat ve saadeti ancak bu iki menşee bağlı kuvvet ve ihtiyaçlar arasındaki bir muvazene ile mümkündür. Beşeriyet ve medeniyetin bugüne kadar dayandığı din, milliyet ve insanlık mefkürelerinden, ilim, sanat, hakikat ve aile aşkından, şeref ve yükselme duygularından nasibini alamayan insan kendisini maddenin sürükleyici ve bayağılatıcı esaretinden, zekâsını da bir şer âleti olmaktan kurtaramaz. Manevî kıymetlerin sarsıldığı devir ve cemiyetlerde, ancak bu kıymetler manzumesinin hayatiyetini göstermesiyle kaim bulunan, ahlâkî ve içtimaî nizam da sarsılır; artık fert ve cemiyetlerin sukut ve inhilali de başlamış olur. Tarihte birçok kavim, kültür ve medeniyetlerin gerilemesi v&#8221;e yok olması da hep bu âmillerle vukubulmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî şuür ve birliğin yükselmesinde ve yaratıcı bir kültürün gelişmesinde Türk tarihinin müstesna bir hazîne teşkil ettiği âşikârdır. Bu da mazi ile istikbal arasındaki bağının kuvvetlenmesiyle ve daha sonra da bu büyük mirasın ilmî bir şekilde işlenmesiyle mümkündür. Mazi ile irtiba sağ-lamlaşmadıkça millî şuur ve mefkürenin kuvvetlenmesini, kültürün gelişmesini, edebiyat, sanat ve sahne hayatının yaratıcı eserler vermesini beklemek beyhudedir&#8217;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika bugün Türk ruhu, mefküresi, millî dil, edebiyat, sanat, din, ahlâk ve an&#8217;anelerimiz, yâni, bir kelime ile, milletimizi ayakta tutan bütün manevî kıymetler manzumesi, görünür-görünmez, şuürlu-şuürsuz, iç-dış, öyle birtakım kemirici ve yıkıcı tesirlere mâruzdur ki, hiçbir cemiyet ilmî ve kültürel bir müdafaa teşkilâtı kurmadıkça, bizzat hâiz olduğu insiyakî mukavemet kuvvetleriyle, bunlara karşı dayanacak bir kudrette değildir. Fakat yabana kültür unsurlarının müsbet ve yaratıcı tesirleriyle bu türlü tahribatı, asla, birbirine karıştırmamalıdır. Zira cemiyet, şuürla veya insiyakî olarak, şahsiyetini muhafaza ettikçe, bir ayıklama ameliyesiyle, yabana tesirleri yaratıcı bir unsur haline sokar; aksi takdirde tarih, rolün yıkıcı olduğunu meydana koymuştur. İşte kültür ve mefküre sahiplerine veya bu türlü müesseselere düşen vazife bu millî şahsiyeti korumak ve canlandırmaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de mahiyeti ve tedavisi meçhul, manevî bir istikrarsızlık ve huzursuzluğun mevcudiyeti ve hattâ bazen de bir nevi içtimaî doğum sancısı hissi müşahede edilmekte; fakat bu hususa dair birbirine zıd çeşitli fıkir ve temayüller henüz ilmî ve kurtarıcı bir hüviyet ve istikamet kazanamamaktadlr. Bununla beraber, fîkir adamları ve aydınların, manevî meseleler üzerinde birbirlerine zıt bir inanca sahip bulunmalarından daha fazla, birbirlerinin fikir ve temayülleyine. karşılıklı saygı ve müsamahadan gittikçe uzaklaşmaları endişe<br />
verecek bir manzara arz etmektedir. Halbuki inkılâp da taassup yerine fikir hüm&#8217;yeti kurmak emelindeydi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına, İslâm dünyasının rehberi olan Türkler, Avrupalı olmak hevesiyle, millî kültür, din, mefküre ve ahlâklarını sarsan tersine bir yolda hayli zorlanmış olmalarına rağmen, halk kitleleri ve bir kısım aydınlar arasında henüz tarihî şuür, nizâm ve hayatiyetlerini muhafaza etmekle bu yeni İslâm medeniyetinin doğuşunda liderlik yapabilirler</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî ve dinî karakter ve duyguların şuür altında bile asırlarca yaşadığını tarihî bir gerçek olarak bildiğimize göre, Rusya&#8217;da içtimaî şartların ve dış tesirlerin birleşmesi neticesinde, Bolşevik ihtilâlinin patlak vermesi ve tarihin kaydetmediği bir tedhiş makinası halinde hüküm sürmesi hangi içtimaî, ruhî ve ırkî hastalıkların rol oynadığını meydana koymuştur. Bolşevik ihtilâlinin ilk denemesindeki zulüm ve kıtallere şahit olan meşhur Rus beyin âlimi Pavlof, Bolşeviklerin bu icraatı karşısında fertler gibi bazan cemiyetlerin de kudurabileceklerini söylemekle azgınlaşan bir materyalizmin beşeriyet için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Tarihî ve içtimâî âmillerin rolü ne olursa olsun Bolşevik ihtilâlini Avrupa medeniyetinde madde-ruh muvazenesinin bozulması ve materyalizmin azgınlaşması neticesi saymak en umümî ve isabetli bir hüküm olmak gerekir. Marx&#8217;ın kehânetlerine aykırı olarak komünizmin Rusya ve istilâsı altında kalan peyk memleketlerinden sonra dahi, geri kalmış Asya, Afrika ve cenubî Amerika kıtalarında yayılmasında da görülmektedir ki içtimaî şartlar yanında, siyasî ve psikolojik unsurlar da rol oynamaktadır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Maddeye bağlı en küçük atom âlemi (Mikrokosmos) ile en büyük yıldızlar âlemi (Makrokosmos) içinde mevcüd bulunan cezb (çekme) ve defl‘ (itme) kuvvetlerinin muvazenesi nasıl kâinat nizam ve âhengini temin ediyorsa insanlar, cemiyet ve medeniyetler de öylece madde-ruh kuvvetlerinin muvâzenesi sayesinde sıhhat, hayatiyet ve saadete kavuşur. Şu farkla ki kâinat nizamında kanunlar ve âhenk mutlak olduğu halde madde-ruh muvâzenesi psikolojik ve içtimaî kanunlara tâbi olarak değişir. Bununla beraber madde ve ruhtan birinin aşırı gelişmesi diğerinin tepkisini doğurur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İslâm dünyası, X. asırda, materyalizme sürüklenerek içten dıştan inkıraz yoluna düşmüştü. Türklerin hâkimiyeti taze bir kan ve idealizm getirince İslâm medeniyeti ve kavimleri yeni bir hayatiyete kavuşmuştu. Lâkin Haçlı ve Moğol istilâlarının getirdiği sarsıntı, dâhilde de bâtınîlerin tahribatı bir manevî uyuşukluk getirmiş; Dünyada kaybolan ümidler kurtuluşu ahirette aramağa sebep olmuş; Tasavvuf da kitleler arasında yegâne çâre sayılmıştı. Fakat cemiyet ve medeniyet ilâhî ruhtan alması gereken mânevî kudret yerine tasavvuf ya Allah&#8217;a bağlılığı ferdî kurtuluş şekline sokmuş veyahut halk kitleleri arasında bozulmuştur. Kalenderî ve Haydarî tarikatları arasında, bugünkü Hippy&#8217;leri andıran İbahiyye Zümreleri. meydana çıkmıştı. Mevlevîlik gibi tasavvuf da en yüksek mevkiini Osmanlı devrinde bulmuştu. Zira İslâm ve Türk mefkürelerinin kudret kazanmasında, Osmanlı “Nizam-ı âlem” davası içinde tasavvuf dini ve insanlığı yüceltmiş; fetihler de memleketlerden önce insanların kalbinde vuku bulmuş; Osmanlı Cihan Hakimiyeti kurulmuştu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, ferd ve cemiyet olarak, madde-ruh gibi, iki kuvvet ve ihtiyacın tesiri altındadır; onun saadeti ve medeniyetin devami da bu iki unsur arasında muvâzeneye veya onun bozulmasına bağlıdır. İnsanlar Allah, millet, vatan, aile, insanlık, hayır, fazilet ve şeref duyguları ile yükselir; bu esaslara dayanan büyük aşk ve mefküreler motor vazifesini görür ve yaratıcı kuvvetleri, hayır ve sevgi hislerini harekete geçirir; maddenin ifsadına ve zekânın şer âleti olmasına engel olur. İnsanlık tarihinde maneviyat aleyhinde bozulma istidadı gösteren madde-ruh muvâzenesi peygamberler, evliya, mütefekkir ve mefküreciler sayesinde yaşar; terakki ve saadet yolu devam eder.</p>
<p>Hayır uğrunda daimî bir irşâd ve gayret gösterilmezse maddenin ve şer kuvvetlerinin ifsadı mukadder olur. Dinlerin, melek-şeytan, hayır-şer ile ifâde ettikleri ezelî mücâdele de aslında insanın yaratılışında mevcüd bulunan madde-ruh cidalinin bir tezahüründen ibarettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alman feylesofu E.Kant&#8221;Tanrı olmasa bile beşeriyet onu kendi saadeti için kabule mecburdur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Dînin tarihî ve içtimaî büyük mevkii hakkında hiç bir tereddüt caiz değil iken pozitivistler, marksistler ve daha umümî olarak materyalistler onun yalnız bu mevkiini ve lüzumunu inkâr etmemiş; kendi doktrinlerine göre zararlı olduğunu da ileri sürerek dîne karşı şiddetli bir mücadeleye de girişmişlerdir. İlim ve tekniğin harikulade keşiflerine ve pozitivistlerin ilmi dinin yerine oturtmak iddialarına rağmen onların bu ümid ve gururları tamâmıyla boşuna çıkmıştır. Zita ilim ve keşifler ilerledikçe, cihân-şümül kanunlar ve sırlar da hayret verici bir şekilde artmakta, bunların hepsi birbirlerine bağlanmakta ve âlemin nizâmını vücuda getiren sırlar gittikçe daha mu&#8217;dil (complique) bir mâhiyet almaktadır.</p>
<p>Bununla beraber bu keşifler insanın manevî ihtiyaçları, saadeti ve bu fâni hayatın sonunda kendi akıbeti hakkında hiç bir ümid ve destek getirmemiştir. Gerçekten, sanıldığının aksine, maddenin esrarına nüfuz edildikçe daha büyük meçhuller ve daha müthiş muammalar meydana çıkmakta; insan daha muğlak bir kâinat ve sırları ile karşılaşarak hayranlık veya şaşkınlıktan başka bir neticeye varamamaktadır. Bu sebeple de ilmî bir muhakeme yeni keşifler _ile dinî inanışların daha sağlam temellere dayandığını göstermiş ve materyalistlerin aksi iddiaları menü bir his ve davranıştan başka bir şey ifade etmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dinler cemiyet, medeniyet ve milletlerin teşekkülünde başlıca âmil olurken kavimler de dinler üzerinde kendi ruh ve karakterlerine göre bazı ta&#8217;dîller vücuda getirmiştir. Meselâ: İslâmiyetle birlikte yükselen ve onun uğrunda her şeyi feda eden Türkler hukukta, tarîkatlerde ve san&#8217;atlarda millî hususiyetlerini göstermişler fakat bu yenilikler yine İslâmiyet hudutları içinde ve onu kuvvetlendirmeleri gayesi ile vuku&#8217; bulmuştur. Nitekim Osmanlı Kanün-nâmelerı&#8217; “Nizâm-ı Alem” dâvasına ve İslâm adaletine hizmet sağlamış; tarikat âyinlerinde görülen zikir şekilleri, musiki ve semâ Türklere mahsüs dînî aşkı kuvvetlendirmeye yaradığı için faydalı sayılmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika tarih içtimaî ve siyasî nizâmın kuruluşunda, ahlâk ve fazilet duygularının yükselişinde, ilim, edebiyat, hukuk, felsefe ve san&#8217;atların gelişmesinde, kültür ve medeniyetlerin teşekkülünde, vatan ve milliyet duygularının doğuşu ve ilerlemesinde, iktisadî faaliyetlerde ve nihayet günlük hayatın her safhasında din kadar derin bir rol oynamış bir kuvvet ve müesseseye şâhid olmamıştır. Nitekim nerede bir din, bir mezhep ve bir tarikat zuhur etmiş ise orada mutlaka yeni bir medeniyet ve kültür doğmuş; yeni bir hayat ve dünya görüşü meydana çıkmıştır. Dinler medeniyet yarattığı halde kadim medeniyetlerin meydana getirdiği bir din görülmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, en ibtidâî cemiyetlerden en yükseğine kadar, akıl ve muhakemesi ile, vicdan ve duygularının yüceliği ile, başka yaratıklardan mümtaz bir varlıktır. Bununla beraber hayat ve kâinat muammaları karşısında kendi aczini kavramış ve yalnızlığı hissetmiştir. Bu idrâk onu Kaadir-i Mutlak bir Allah&#8217;ın mevcudiyetini kabule ve ona sığınmaya sevk etmiş; ferdî ve içtimaî saadeti de bu inançta bulmuştur. Bu dünyada Allah&#8217;ın varlığına duyulan bu ihtiyaç ile ruhun bekası veya yok olmamak arzusu dinin beşeriyetle birlikte mevcut olmasının tabiî ve psikolojik sebebidir. Bununla beraber insanın bu şuür ve sezişi de insanlığı mümtaz kılan ilâhî bir sır olduğundan Allah&#8217;ın varlığı fikrini yalnız bu sebep veya ihtiyaçlara bağlamak mümkün değildir. Zira, bu takdirde, ilmin tekâmülü ile Allah fikrinin zayıflaması icab ederdi. Halbuki bu şuür âleminden müstakil olarak Allah vardır. Gerçekten devrî buhranlara ve materyalist gelişmelere rağmen Allah fıkri ve din ihtiyacı beşeriyetin tekâmülü ile birlikte yükselmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:23:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA['şey'kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve iman sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[benzetme]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hidayeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakar]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24281</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dost ile ettiğin ahdi unutma Gel gönül dost illerine gidelim Sakın bu fanide sen vatan tutma Gel gönül dost illerine gidelim Aziz Mahmud Hüdayi(k.s) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24282 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D.jpg 1200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></div>
<div>Dost ile ettiğin ahdi unutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim<br />
Sakın bu fanide sen vatan tutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim</p>
<p>Aziz Mahmud Hüdayi(k.s)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o hayrı itiraf etmeli ve desteklemeliyiz. Düşmanımızda bile olsa&#8230; Dosttaki yanlışı ve düşmandaki doğruyu süzmek kemâlâttır. Bunu yapabilen çok azdır. Çoğumuz için dostlarımızın her işi toptan iyi, düşmanlarımızın her işi de toptan kötüdür. Akrabamıza, hemşerimize, soydaşımıza, aynı takımı tuttuğumuza, aynı partiye oy verdiğimize ise asla lâf söyletmeyiz. Bu maalesef bugün çok yaygın bir fıtnedir. Hak ehli olan Hakk’ın ölçüsüyie dostluk ve düşmanlık yapar. Ne dostluğu ne de düşmanlığı toptan yapar. Ayırdederek, düşmanına bile hakkını teslim ederek yapar. Dostunu sever, dostunun yanlışını sevmez. Düşmanını sevmez, düşmanının doğrusunu sever.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hazreti Ömer (ra) insanların ticarette, yolculukta ve komşulukta belli olacağını bildirmiştir. Özellikle bu üç işte tökezleyen kişiye karşı mesafeli durmak gerekir.</p>
<p>Dostu tanıyamamanın bir sebebi de kişileri yanlış yere koymaktır. Tanışa arkadaş, arkadaşa dost denmez. Hepsinin yeri ayrıdır. Her arkadaş dost değildir. Arkadaş yanındaki, dost canındakidir. Bir gün bir Hak dostu, dervişine sormuş: “Evlâdım senin hiç dostun var mı?” Derviş: “Var efendim, hem de pek çok!” demiş. Mürşid: “Evlâdım kimsenin o kadar çok dostu olmaz. İyi düşün&#8230;” deyince derviş biraz daha düşünüp cevap vermiş: “En az üç dostum var.” Mürşidi tebessüm etmiş, ona şöyle demiş: “Evlâdım üç dostun da yoktur. Bir dostun bile varsa Allah’a şükret. O dostunu da sık sık ziyaret edip canını sıkma!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kişinin gönlünde ne varsa, kişi odur. Gönlünde aşkı barındıran tepeden tırnağa aşk olur, nefreti barındıran tepeden tırnağa nefret olur. Gönlüne Firavun’u koyan Firavunlaşır. Gönlünü Müsâ’yı (as) koyan Müsâlaşır. Gönlüne Hazreti Ahmed’i (sav) koyan, Ahmedleşir. Kişilerin aslı mahşerde ortaya çıkar. Dünyadaki savaş meydanları gibi mahşerdeki hesap meydanı da dost ile düşmanm ayrıldığı yerdir. Temel fark şudur ki dünyadaki savaşlarda bazan hak ile bâtılın hangi taraf olduğu bılmemeyebilir. Mahşer meydanında ise hak ve bâtıl apaçık ortaya çıkar. Orada saflar bellidir. İnsan ya Allah’a dost olanların safına ayrılır, ya da Allah’a düşman olanların safına&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzel ahlâk vermek demek, çocuklara sadece güzel ahlâk üzerine konuşmak demek değildir. Çünkü çocuklar sözden çok davranışa bakarlar. Ana-baba istediği kadar dindarlık propagandası yapsın, samimi değillerse çocuk onu hemen anlar. Ama ana-baba güzel ahlâklı ise hiç konuşmasalar bile çocuklar güzel ahlâkı alır, Özümserler. Böyle yetişmiş çocukları alıp küfür ülkesınin ortasına koysanız bile ışıl ışıl parlamaya devam ederler. Hiç korkmanıza gerek yok. Yeter ki biz iyi ve doğru olalım, onları küçükken hayra, kulluğa alıştıralım. Onlara hem sevgi, hem saygı verelim. Onlar Rabbimizin hidâyetiyle yürür giderler.</p>
<p>Çocukların terbiye alması da Rabbimizin sünnetine, âdetine göredir. “Rabb&#8217; kelimesi ile &#8220;tcrbiyyc&#8217; ve &#8216;mürebbî&#8217; kelimesi aynı kökten gelir. Rabb, “terbiye eden’ demektir. Rasülullah Efendimiz (sav) buyurur: &#8220;Beni Rabbim edeblendirdi (terbiye etti) ve ne de güzel edeblendirdi (terbiye etti)!” O Şanlı Rasül’ün (sav) ahlâkına bakalım: Kalden ziyâde hâl, sözden ziyade öz, vaazdan ziyade sohbet vardır. Ya hayır söylemek ya susmak vardır. Nefret ettirmek değil sevdirmek, zorlaştırmak değil kolayiaştırmak vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Peygamberler dışında her insan hata işleyebilir. Mesele kendimizi ve herkesi artı ve eksi yönleriyle beraber değerlendirebilmektir. Nitekim Hazreti Ali Efendimiz (kv) şöyle der; “Öncekilerin ne dediğini biliyor musun? Sevdiğini, dostunu ölçülü sev. Çünkü bir gün gelir o dostun düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü buğz et. Çünkü düşmanın bir gün olur da dostun olabilir.” (Tirmizî)</p>
<p>Hayali olmayan kişinin hayal kırıklığı da olmaz. Yani insanlara abartılı bir şekilde, onları eksiğiyle-fazlasıyla tanımadan hemen güven duymanın sonu güven yıkımıdır. Tersi de doğrudur. Hoşumuza gitmeyen bir davranışıyla kesin hüküm verdiğimiz kişiler belki de bizim yakın dostumuz olabilecek kişilerdir. Bir türlü vasatı, yani orta yolu bulamıyoruz. Peki orta yolu nasıl buluruz? Yine aynı cevap: Hak ölçüsünü bilip tutmakla&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her insanın değerli bir yönü vardır. O yöne odaklanmakliyiz. Onu keşfetmeye çalışmalıyız. Kişilere kıymetlerine göre davranmalıyız. Hazreti Aişe (ra) vâlidemiz şöyle buyuruyor: “Rasülallah (sav), bize insanları lâyık oldukları yerlere koymamızı emretti.” Burada liyâkat ve ehliyet meselesi ortaya çıkıyor. Bugün genellikle akrabamız, arkadaşımız, hemşerimiz ve çevremizden olan, bize hep evet demiş kişileri iyi konumlara koyarız. Ama hiç düşünmeyiz, onların kıymeti ve karakteri belki o konuma değil, başka bir yere uygundur. Aslında bir kişiyi lâyık olmadığı derecede yüksek veya düşük bir konuma getirenler üç zulmü birden işliyorlar, haberleri yok. Birincisi, tuttukları adamın bilgisi, yeteneği ve becerisi o işe uygun olmadığı için sevdikleri kişiye zulmediyorlar. İkincisi, o konuma gerçekten lâyık olmasina rağmen kenarda kalanlara zulmediyorlar. Üçüncüsü, o işi yapamayacak birisini işbaşına getirince işlerin bozulmasına yol açıyorlar. Dolayısıyla o işe ve o işten</div>
<div>yararlanan belki milyonlarca insana da zulmetmiş oluyorlar.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana gençler okuma listesi sorduğunda genellikle “Ne okursanız okuyun ama özellikle kendisi olmuş insanların kitaplarını okuyun” derim. Bunlar yazdıklarını yaşamış, yaşadıklarını yazmış insanlardır. Arifler, samimi ve ahlâklı insanlar yani&#8230; Elbette benim de tavsiye ettiğim başka yazarlar, düşünürler var. Ama ilk yapılması gereken sağlam bir akâid ve fıkıh öğrenmektir. Dünyada da, ukbâda da işe yarayacak budur. Hayatımızda şunu düstur yapalım. Ne iş yaparsak yapalım önce düşünelim: “Bu iş Allah’a yarar bir iş mi?” Eğer Allah’a yarıyorsa ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yapalım. Çünkü Rabbimizin yardımı O’nun sevdiği iledir.</p>
<p>İmam Buhârî’yi, İmam Gazzalî’yi, Mevlânâ’yı, Hâlid-i Bağdâdî’yi (ks) düşünelim. Bu zâtlar “Evimden uzakta ne işim var?” demediler. İlim ve irfân için memleketlerini bırakıp çok uzak diyarlara gittiler. Bu bir İslâm geleneğidir. Milyonlarca İslâm âlimi bir hadîsi öğrenebilmek, bir kitabı elde etmek, bir âlimi görebilmek, bir mürşidden istifade etmek için binlerce kilometre seyahat ettiler. Çileler çektiler&#8230; Üstelik maddî getirisi olmadığını bilerek&#8230; Onların aileleri de yıllarca bu ayrılığa sabrettiler. Kolay bir şey değil.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her kitabın bir vakti vardır. Özellikle âriflerin kitapları hemen alınıp okunmaz. Çünkü onlar Rabbânî ilhâm ile yazılmıştır. O yüzden okunmazlar, okuturlar. Bir ârifîn kitabını daha gönül kapınız açılmadan okursanız hiçbir şey anlayamazsınız. Ama 0 kapı açıldı mı okumadan yapamazsınız. Pek çok ârif ve şair, &#8220;Bu kitabı ben yazmadım, bana yazdırıldı” derler. Bu sözü çoğu anlayamaz. Bunu anlayabilmek için ilhâm nedir, onu bilmek gerekir. Birileri için, bir şeyler için değil, Allah için ilim yapan, beste yapan, şiir yazan, tasarım yapan insanlar bu sözü anlarlar. Çünkü kişi çabayla, zaman harcayarak, kendini zorlayarak bunları vücuda getiremez. Zaten bir eserin ruhundan o eserin “üretim” mi, “aktarım” mı olduğu anlaşılır. Tasavvuf kitapları da, bilim, edebiyat, şiir kitapları da, mimarlık ve müzik eserleri hep böyledir. İnsana verdiği feyz de buradan gelir.</p>
<p>Bu kitaplar “Benim de bir kitabım olsun” diye yazılmamıştır. O zatların gönüllerine inen Rabbânî nisbetle yazılmıştır. Bir bağ kurulup öyle yazılmıştır. Benim de bu eserlere tevâfuk etmemi, yani denk gelmem için benim gönlümün de Hak nüruna ve ilhâmına açılması gerekir. Gönül açılmayınca zihin, zihin açılmayınca göz de açılmaz. Bu gibi ilhâm eseri kitaplar o yüzden yazılmaz, yazdırılır; okunmaz. okutulur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kitaplar insanlar gibidir. Aynen insanlar gibi onlar da çeşit çeşittir. Değerli kitap da vardır, değersizi de&#8230; Okunacak kitap da vardır, bakılacak kitap da&#8230; Elde tutulacak, tozu alınacak, göz hizasındaki veya alt taraftaki raflara konacak kitaplar vardır. Pırıl pırıl, daha kapağı açılmamış kitaplar vardır. Döne döne okunmaktan paramparça olmuş kitaplar da&#8230; Meselâ bendeki Mesnevî tercümesi ve Şeyh Gâlib Dede Divanı sürekli açılmaktan, okunmaktan, çizilmekten, sayfaların kulakları kwnlmaktan parça parçadır. Çünkü bu ikisi benim sırdaşım, dertdaşımdır. Sıkıntı anlarında onlarla hasbihal ederim.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68764663">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde Mütercim Asım Efendi’nin “Okyanus” diye bilinen, el-Muhît başlıklı Arapça-Türkçe sözlük tercümesini karıştırıyordum. “F-r-c” maddesine denk geldim. Orada Asım Efendi merhum aynı kökten gelen “fercet” kelimesini izah ederken çok hoş bir hikâye anlatıyor. İbni Hallikân Tarihi’nde geçen bir olaymış bu&#8230; Amr bin el-Alâ adlı bir âlim, Haccâc-ı Zâlim’in zulmünden kaçıp Yemen taraflarında on sene kadar inzivaya çekilmiş. Bir gün bir kişinin diğerine Haccâc-ı Zâlim’in öldüğünü müjdelediğini ve “Onun şerrinden âlem kurtuldu” anlamında bir Arapça beyit okuduğunu duymuş. Beytin içinde geçen “fercet” kelimesini işiten Amr diyor ki: “Hangisine daha çok sevineceğime şaşırdım. Zâlim Haccâc’ın ölmesine mi, yoksa uzun zamandır “fürcet” diye bildiğim kelimenin aslında “fercet” diye okunması gerektiğini öğrenmeme mi!”</p>
<p>İşte bu zevkin adı ilim zevkidir. Bu zevk, bu aşk, başka hiçbir şeyde bulunmaz. Bunu sadece ilim ehli, ilim tâliplileri ve ilmin kadrini birazcık anlamış olanlar bilir. Geri kalanına bunu anlatmak çok zordur. Hele bizde ilimle uğraşan, hayatını ilme ve öğretmeye adamış kişilere genelde dudak bükülür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68763078">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Son yirmi yıldır sinemada ve Netflix gibi mecrâlarda görülen en yaygın temalardan birisi de cinsel sapkınlık&#8230; Her ahlâksızlık gibi cinsel sapkınlıkların meşrulaştırması süreci genellikle şöyle işler: Önce sapkınlıklar filmlerde görünür hâle getirilir. Böylece insanlar gördüklerini gerçeklik saymaya başlarlar. Gerçeklik zamanla gerçek olur. Sonra sapkın kişiler mizahi karakterler olarak gösterilir, insanlar onlara gülerler. Gerçeklik çirkin olmaktan çıkar, eğlenceli hâle gelir. Sonra bu sapkınların yaşadığı trajik hikâyeler anlatılır. İnsanlar onlara acır, üzülür. Sonra onların ne kadar yetenekli oldukları gösterilir, insanlar hayran kalır. Bu şekilde bu sapkınlıklar halk nazarında normal sayılmaya başlar. Sonra o sapkınlıklar hukukî olarak normalleşir. Sapkınlar ve sapkınlıkların görünürlüğü arttıkça normal sayılmadan da öteye geçer. “Moda” ve “şık” telakki edilir. Yani normalleşen giderek normatifleşir. Sapkınlık “olması gereken” bir özellik olarak görülmeye başlanır. Lut kavminde de böyle oldu, Atina’da da, Roma’da da, bugünkü Batı&#8217;da da&#8230; Ona teslim olmuş Doğu’da da&#8230; Bu meşrulaştırma sürecine bakarsanız şu sıralarda hemen her Batılı dizide veya filmde bir şekilde bahsedilen veya ima. edilen çocuk istismarı sapkınlığının da yakında normallestirileceğinden emin olabilirsiniz.</p>
<p>Filmlerin bu meşrulaştırmadaki rolü çok belirgindir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68762264">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>La Casa de Papel diye bir dizi var. “Darphane” anlamında&#8230; Duymuşsunuzdur. Bayağı popüler. Netflix’te üç sezondur yayında&#8230; İlk sezonunu izlemiş, ikinci sezonunda sıkılıp bırakmıştım. Üçüncü sezon başladı diye duyunca dizinin başına dönüp tamamını birkaç gün içinde izledim. Hikâyesini burada anlatmanın lüzumu yok. Ben asıl bu dizi vesilesiyle Batı’nın geldiği noktayı yorumlamak istiyorum.</p>
<p>La Casa de Papel, önce İspanya Darphanesi’nin, sonra da Merkez Bankası’nın bir çete tarafından dâhiyâne bir şekilde soyulmasını anlatan bir dizi&#8230; Son dönemde Narcos, El Chapo vb. gibi suça, kanunsuzluğa, hatta vahşete güzelleme yapan pek çok film ve diziden birisi&#8230; İnsanlar elbette kanun dışı işlere ilgi duyarlar. Nasıl yapıldığını bilmedikleri için merak ederler. Bir de işin cesaret ve heyecan boyutu var. Batı’da bu tür dizi ve filmlerin çoğalmasının asıl sebebi bu. Çünkü Batı’da insanların genel ruh hâlleri usanç, bıkkınlık, depresyon, tatsızlık, renksizlik, heyecansızlık&#8230; Batılılar soğuk ve ıssız yaşarlar. Düşünün, bugün İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı var.</p>
<p>Hayatın yalnız yaşandığı Batı’da insanlar çok katı kurallarla çevrili bir hayat yaşarlar. Orada herhangi bir sokağa gidip bakın. Onlarca işaret levhası görürsünüz: “Şurdan şuraya park etme,” “Şu şu saatler arasında park etme,” “Buraya asla park etme,” “Mahallemiz gözetim altındadır, şüpheli şahıslar hemen polise ihbar edilir” gibi&#8230; “Düzen” adına insanların robotlaştığı bir toplum&#8230; Böyle aşırı disiplin içinde boğulmuş insanlar hayatta neyi özler? Biraz heyecan, hayatta olduğunu hissettiren güzel hisler&#8230; Peki bunları nereden bulacak? Bu yüzden içlerindeki uyuşukluğu aşmak için alkol, kokain ve türlü haplar gibi uyarıcılar kullanırlar. Biz genelde bunlara “uyuşturucu” diyoruz ama moda olan zararlı maddeler aslında uyuşturmaz, uyarır. Hoşluk, heyecan, cesaret hissi verir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68760973">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Temsil, genellikle teşbih ile yapılır. “Teşbih”in kök anlamı &#8220;benzemek”tir. “Şüphe” kelimesi ile aynı “ş-b-h” kökünden gelir. Peki “benzetmek” anlamındaki “teşbih” ile “gerçekliğinden emin olmamak” anlamındaki “şüphe” kelimesinin ne ilgisi var? Sevgili kardeşlerim böyle şeyleri boş geçmeyelim. Biraz duralım, düşünelim. Ama düşünme temelsiz olamaz. Düşünmek için önce araştırmak, öğrenmek ve bilmek gerekir. Biraz araştırınca anlarız ki “benzemek” anlamındaki “teşbih” zaten “tam aynısı olmak, tıpatıp aynı olmak, birebir olmak&#8221; demek değil. “Gibi olmak” demek&#8230; “Şüphe” de zaten “net olmak&#8221; değil, “gibi olmak, yaklaşık olmak, belirsiz olmak” anlamını ifade eder.</p>
<p>Peki, o zaman “Teşbihte hata olmaz” sözü ne demektir? “Bir şeyi bir şeye benzeteceksen veya bir şeyi bir şeyle temsil edeceksen, örnek vereceksen önce doğru dürüst düşün, dogru bir benzetme yap, yanlış anlamaya yol açacak bir benzetme sakın yapma” demektir. Hâlbuki biz bu sözü “Ben saçmalasam da mâzur gorunuz” mânâsında alıyoruz. İşte bu gibi sapmalar hep bizim kışilığımızdeki, imanımna olan bağlılığımızdaki eksiklerın dıle vurmuş yansımalarıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68755598">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer bugün izzetimizin ve vakarımızın kaybolduğundan şikâyet ediyorsak demek ki şahsiyetimizde, dolayısıyla ahlâkımızda bir mesele var. Eğer sadece bugünün geçici değerleriyle, diliyle, işleriyle, tarzıyla kendimizi târif ediyorsak bilelim ki biz Allah’ın adamı değiliz. Çünkü kulluğumuzun yönü şaşmış demektir. Yönü şaşıran yolu şaşırır. Yolu şaşıran ise kendini şaşırır.</p>
<p>Müslümanların iki asırdır süren izzet eksikliğinin bir sebebi de kendi tarihine, dünya tarihine, başka medeniyetlerin ahvâline hep Batı’da hâkim olan moda kavram ve modellerle bakmalarıdır. 1800’lerde başlayan bu hastalık hâlâ dönem dönem maske değiştirerek devam ediyor. O günden bugüne değin belki milyonlarca meşhur olan ve olmayan müminin hayatı İslâm’ın biricikliğini ve mümin olmanın hususiyetini bir kenara bırakıp, Batılı fılozof ve yazar-çizerlerin sözlerini tercüme ve şerhle geçti. Kendi dinlerini bile bir Batılının övücü bir lâfıyla anlamaya ve anlatmaya çalışanından tutun; Batı’daki laiklik, demokrasi, kapitalizm, evrim gibi kavramların aslında İslâm’da da mevcut olduğunu canla başla isbatlamaya çalışanların haddi-hesabı yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68754893">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Geçmiş toplumlar, devletler, medeniyetler, düzenler, olaylar, fikirler üzerine tefekkür etmek hikmetin bir yoludur. Yani tarih, hikmetin sahnesidir. Sünnetullahın, âdetullahın somut olarak göründüğü meydandır. Zaten tarihin yani olayların ve toplumların serencâmı üzerinde tefekkür etmek bize Rabbimizin bir emridir. Mevlâmız, Fâtır Süresi’nin 44. âyetinde buyurur: “Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kâdir olandır.”</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753648">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babalari böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini “dindar veya muhafazakâr” olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz.</p>
<p>Evet, velîmeden kokteyle düşüş hikâyesini iyi düşünmek gerek&#8230; Bugün hilâfetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç görme yerine gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana “Gücümüz olmadığı için zelil olduk” diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm’ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler. Bugün geldiğimiz bu acı aşama; Osmanlı’da başlayan iman ile yetinmemek, imanı güç ile eşitlemek ve kendisi olmaktan çıkmak sürecinin son aşamasıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753171">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Menfaat ve güç peşine düşen nice dindar insanın nasıl yolunu ve yönünü kaybettiğine her gün şahit oluyoruz. Cihâddan fesada, dâvâdan nemaya, imandan küfre kayan çok&#8230; Bu perişanlığın belki de en çarpıcı göstergesi “muhafazakâr” televizyon kanallarıdır. l980’lerde ve 90’larda dindar insanlar “Ah keşke bizim de bir televizyon kanalımız, bir gazetemiz olaydı” diye hayıflanırlardı. Bu TV kanallarının ilkinin kurulma aşamasında Anadolu’da pek çok yerde toplantılar yaptılar. Dindar insanlar büyük heyecan yaşadılar. Onlardan bunun için para topladılar. Bu “İslâmî” kanal böyle açıldı. Ama kısa sürede piyasa şarkıcılarının fink attığı bir kanal hâline geldi. Ezanın hoparlör ile okunup okumayacağını mesele eden, kadın spiker kullanmayan bu kesim şarkıcı hanımların ekranında müstehcen şekillerde arz-ı endâm etmesini caiz görmüştü. Bu “dindar” kanal sonra Yahudi Fox’a satıldı. Bugünlerde de “Amerika’nın Sesi” adlı Amerikan devletinin propaganda kurumunun gönüllü ve gururlu aktarıcısı durumunda.</p>
<p>İkinci “dindar” kanal daha enteldi. Başlarda kaliteli ve iyi niYetliydi. Entelektüel abilerimiz güzel programlar yapıyorlardı. Türküler, şarkılar, İstanbul gezintileri, şair abilerimizin sohbet programları, hele “Esmâü’l Hüsnâ” gibi küçük ama çok vurucu programlar bizleri mest etmişti. Bu kanal da işi sulandırmada gecikmedi. “Halk böyle istiyor kardeşim” dediler, “reyting” dediler. “Nabza göre şerbet” ve “köprüyü geçene kadar” mantığıyla hızla yozlaştılar. Bir zamanlar “İslâmî” içerikli programlar yayınlayan o kanal 28 Şubat’tan sonra hızla pespaye bir eğlence kanalı hâline geldi. Bir zamanlar Hazreti Yusuf gibi dinî dizileri yayınlarlardı. Şimdi ise Hindu aileleri ve gelenekleri konu alan Hint dizilerini yayınlıyorlar.</p>
<p>Bu örnekleri çoğaltabiliriz. “İslâm” ve “din” denildiği anda bir iddia ortaya çıkar. Mesele o iddiada bulunmak değildir. O iddiaya uygun yol tutmaktır. Her iddia isbat gerektirir. Bu düsturu biliriz ama sadece mahkemelerde geçerli olduğunu düşünürüz. İslâm dâvâsı da bir iddiadır. İşimizle, düşüncemizle, kişiliğimizle o iddiaya ve dâvâya lâyık olmak gerekir. Henüz lâyık olmasak bile haddimizi bilip bilmeye, kılmaya, olmaya gayret etmeliyiz. Fakat 1990’lardan itibaren “İslâmî” etiketli kişiler, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, halkalar, cemaatler böyle yozlaştıkça “İslâm” sadece etikette kaldı. Bunları “İslâm” sananlar hayal kırıklığıyla imanlarına bile zarar vermeye başladılar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750938">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bizim medeniyetimizin adı aslında “tevhid medeniyeti”dir. Endülüs’ü, Buhara’yı, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu kuşatan eksen tevhiddir. Bu medeniyetin esas farkı şu veya bu coğrafya veya zamanda olması değildir. Tevhide, imana, ihlâsa dayanmasıdır. Sadaka taşının benzerini başka medeniyetlerde bulamamamızın sebebi bu kulluktur. Savaşa bile zikir ile gidilmesinin, hayatın her alanını kuşatan vakıfların, müslim-gayri müslim diye şehirlerin bölünmemesinin, tek sesli müziğimizin olmasının, hemen her yerde, sofradan zikir halkasına, kubbeden ders halkasına kadar kullanılan şekil olan dairenin dayandığı ilke tevhiddir. Başka medeniyetlerle benzeşen veya onlardan aldığımız unsurları bile tevhid rengine boyayarak alırız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750052">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizde bilgi, teknoloji ve servete vurgu daha fazladır. Çünkü bunlar güç olarak görülen şeylerdir, biz güç ile kafayı bozmuş durumdayız. 1970’lerden beri postmodernizmin türlü versiyonlarıyla kendi kibrinden şüpheye düşen Batı’yı bile hâlâ biz yüceltiyoruz. Bu da bizim güç ile olan, varlık ve madde ile olan çarpık ilişkimizin yansıdığı bir konu.</p>
<p>Meselâ “teknoloji” deyince aklımıza hemen akıllı telefonlar, roketler, uçaklar geliyor. Ama kuş evini, sadaka taşını, leylekleri tedavi etmek için 19. asırda Bursa’da kurulmuş hastaneyi bir teknoloji olarak saymayız. Süleymaniye’yi “Medeniyetimiz duygu medeniyetidir, işte müthiş bir sanat eseri” diyerek gösteririz. Ama o caminin onlarca bilim dalından yararlanmadan yapılamayacağını görmezden geliriz.</p>
<p>Sorunumuz yine aynı: Değeri olmak ayrı, abartmak ayrı. Batı’nin bilimi ve teknolojisinin değeri var ama o kadar da değil. Çünkü bir şeyin değeri Allah katındaki değeridir. Niyet, yöntem ve hedefler ilişkilidir. Batı’nın üçünde de ölçüsü Hak değildir. Dayandığı temel ilke çıkardır, bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68748863">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Endeks dediğimiz şey istatistik bilimine dayanır. İstatistik ise yanıltma ve yalanın güçlü bir aracıdır. Çünkü size farklılığı değil ayniliği dayanir. Bu hususta hidâyete erip Abdülvâhid Yahyâ ismini almış Fransız düşünür René Guénon’un dilimize “Niceliğin Egemenliği” başlığıyla çevrilen kitabını okumanızı salık veririm. Meselâ bu İslâmîlik Endeksi’nde kullanılan “kişi başına düşen gelir” rakamları genel zenginliği yüksek olan Batılı ülkelerde bile size gerçeği göstermez. Sanki orada herkes bu ortalama rakamları alıyormuş gibi bir his verir. Kaldı ki “kişi başına” diye çevirdiğimiz tabir aslında “per capita”dır ki “kelle başına” demektir. Evet, istatistik kelleye bakar, kişisel özelliklerinize, aklınıza ve kalbinize bakmaz. Farkınızı, insanlığınızı hiçe sayar. İstatistiki her araştırma; tasarımı, yöntemi, veri toplanması, tasnifi, analiz edilmesi ve ilan edilmesi aşamalarında manipülasyona açıktır. İktidarlar kendi aleyhlerine olan şeyleri halktan gizlemek için istatistiklerle oynarlar. Kişilerin, ülkelerin, devletlerin belirli endekslerin üst sıralarında yer almak için yaptıkları sahtekârlıklar çoktur. Hatta Yunanistan’ın iflas bayrağı çekmesinin altında da istatistik sahtekârlığı var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68747746">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Size somut bir örnek vereyim&#8230; Bir zamanlar benden lngilizler’in yapacağı Mevlânâ filmi için senaryo danışmanlığı yapmam istenmişti. lngiliz senarist ilk taslak senaryoyu yazmış. Bana gönderdi. Okudum, notlarımı aldım. Sonra lngiliz yapımcı ve senarist ve birkaç ilahiyatçı Türk akademisyen ile beraber toplandık. Bizim ilahiyatçılar metinde çok yanlış görmemişlerdi. Ben ise Mevlânâ hazretlerinin meyhanede gösterildiği, ırmakta çıplak yıkanan bir Rum kızını görüp âşık olduğu gibi sahnelere şiddetle itiraz ettim. Gerçekte olmamış bir şeyi oraya koymanın yanlışlığını belirttim. Yapımcı ve se. narist bana çok şaşırdılar. Yapımcı bana dedi ki “ama bu &#8216;artistic license,’ yani kurgu özgürlüğüdür. Her sanatta vardır.”</p>
<p>Bu işte seküler anlayışın ahlâkı, yani varlığı, yani ötekine karşı sorumluluğu nasıl böldüğüne çok güzel bir örnektir. Ben de cevap verdim: “Kurgu, gerçek olmayan şahıslarla ilgili yapılabilir. Gerçek olan şahıslarla ilgili bilmediğiniz, hele dinimize göre günah olan bir şeyi yakıştıramazsınız. Velev ki o kişi gerçekte de bu haramları işlemiş olsa onu aktarmak yine câiz değildir. Çünkü başkasının günahını ifşâ etmek de haramdır. Böyle bir şey yok iken eğer kurgu diyerek o kötü fiilleri Mevlânâ’ya veya herhangi bir müslim-gayrimüslim insana yamarsanız o zaman da bu iftirâ olur, o da haramdır. Bunlara senaryoda da olsa müsaade etmek vebaldir. Bu da benim müminlik mesuliyetimdir. Eğer ben bu vebâle ses çıkarmazsam bu benim için ahlâksızlık olur.” Sonuçta o kısımları uzun tartışmalar ile çıkarttırdım.</p>
<p>Ama daha acı olanı söyleyeyim. Oradaki ilâhiyatçı kardeşlerimiz, o Ingilizler kadar benim söylediklerimi şaşkınlıkla dinlediler. Çünkü onlar da bu ahlâkî kötülüğü öyle algılamıyorlardı. Günlük, sınıfta, yazılarında anlattıkları tasavvuf, felsefe, din olabilirdi ama kendileri aynen skeüler bir insan gibi dini ayrı, sanatı ayrı görüyorlardı. İşte bizim asıl meselemiz budur. Müslümanlar kendi dinlerine aynen bir seküler, bir inanmayan gibi bakmayı kanıksamış durumdalar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68742522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müminin bir şeyi meşrü, makbül ve matlüb görmesi yine imân iledir. İmân eden kalp ve akıl iledir. Mümin kişinin bir şeyi meşru görmesi; sadece 0 şey elverişli ve işlevsel olduğu için olamaz. Bütün dünya bir işi yapıyor diye o işi hemen meşrü kabul edemez. Asıl ölçü, o şeyin Rabbimizin kelâmındaki, Rasülallah Efendimizin sünnetindeki ve bu iki kaynaktan neş’et eden yorumlardaki ilkelerdir. Mümin bunlara mutabaat sağlamalıdır. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyler ve hâdiseler, işlevlerine ve sonuçlarına göre değil, Allah’ın ölçülerine uyduğu için doğru, iyi ve güzel kabul edilir. Bu düşünce için de, somut işler için de böyledir.</p>
<p>Yani namaz veya oruç beden sağlığına çok faydalı, yani işlevsel olduğu için makbül ve matlüb addedilmez. En önce ve en başta Rabbimizin emri olduğu için yapılır. Böyle yapmak kişiyi “müslim”, yani “teslim olmuş” yapar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68740627">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İrfân aslında “ben”in tanınması ile başlar, sonra “sen,” en son da “O” gelir. Yani irfân yolculuğu “ene”den “huve”ye veya &#8220;hü”ya gitmektir. Tarikatlerdekj seyr u sülük da böyledir. Derviş evvelâ kendisinin aslını görmeye başlar, sonra diğer insanlarda da aynı aslı görür, yani “sen”e erişir. Kişi, “sen”e doğru sefer ettiğinde her insandaki güzelliği ve doğruyu görmeye başlar. Onlara talip olur ve alır. Eğer bakışı böyle doğrulursa, dünyası da doğrulur. Kendi dışındaki hiç kimseyi hor göremez. Herkeste bir kıymet olduğunu bilir. Ona göre kendine en uzak düşüncede, tarzda, sürette, dinde olan; hatta düşmanlık eden kişiye bile ibret ve hikmet nazarıyla bakar. Dışlamaz, aşağılamaz, kendinden ayrı görmez, ötekileştirmez. Hataları kendinde, güzellikleri canlı-cansız her şeyde görmeye başlar. Kişi en son da Allah’ı hakîkatiyle tanımaya başlar. O’na erer.</p>
<p>Kişi kendi gerçek “ben”ini ancak “ben”den, “benlik”ten, “bencillik”ten kurtularak anlayabilir. Demek ki irfân “benlikten kopmak,” “kendinden ayrı düşmek” ve nihayetinde “kendini Hakk’ta bulmak” demektir. Bu sefer; sadece ben, sen, o denilen kelimelerden ibaret değildir. Kişi ben ile sen, sen ile o arasındaki farkları ve yabancılığı aslına bağlanarak giderir. Insanın ve tüm varlığın aslı Allah’tır (cc). İnsanın aslı da Hâlık olan Mevlâmızın yarattığı hilkattir, fıtrattır, tabiattır, tıynettir. Kişi kendi aslında Rabbimizi görünce diğer kişi ve varlıklarda da aynı aslı görmeye başlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68738123">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Genellikle benzetme yaparken hemen ekleriz: “teşbihte hata olmaz.” Çoğumuz bu ifadenin “benim bu teşbihimde, benzetmemde hata yoktur” anlamında olduğunu sanırız. Oysa bu, “teşbih hata kaldırmaz, aman dikkat et” demektir. Çünkü benzetmelerdeki yanlışlar kalıcı olur. Benzetmeler bu bakımdan çok tehlikelidir. Benzetme edatı olan “gibi” kelimesi bir cümleden düşerse her şey alt-üst olur. Zaten kutsal kitaplar da bu şekilde tahrif edilmiştir. Meselâ Hıristiyanlık’ta “Tanrı kullarina şefkatte karşı baba gibidir” cümlesindeki “gibi” gitmiş, hâşâ “Tanrı babadır” kalmıştır.</p>
<p>Bu tür yanlış ve yamuk benzetmeler dilimizi ve düşüncemizi de yamultmuş durumda. .. Çünkü dil, düşüncenin penceresidir. Zihindeki ve kalpteki yamulma hemen dile yansır.</p>
<p>Şunu artık anlayalım: Kendisi olamayanın kendi dili olamaz. Başka dünyaları ve dilleri de asla hakkıyla anlayamaz. Bu kopuş içinde olanlar gerçek Batı’yı da bilmezler. O yüzden ABD’de zencilerin kölelikten kalan zararlarını giderme anlamı olan “positive discrimination” kelimesini, geçmişinde böyle bir lekesi olmayan şu memlekette “pozitif ayrımcılık” olarak tercüme edip rahatlıkla kullanabilirler. Batı’da bizdeki “dindarlık” kavramı ile ilgisi olmayan “muhafazakârlık” kavramını da öyle&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68730607">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68728438">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>İki asırdır Müslümanlar fikir sahasında çorak, doğru&#8230; Fakat bunun sebebini konuşanlar hemen &#8216;bir ifrat-tefrite düşüyorlar. Ya “Bizde düşünceyi İmam Gazali öldürdü, felsefemiz yok ondan bu hâlde” diyenler çıkıyor ya da “düşünmek” fiilini Batılı, dünyevî ve tek boyutlu olarak algılayıp “eleştirel, sorgulayıcı, araştırıcı kafa kalmadı” diye cevap verenler&#8230; Oysa İslâm’da felsefe yoktur, tefekkür vardır. Felsefe bilinmeyeni bilmeye çalışmak; tefekkür bilineni tanımaya çalışmaktır. Mümin yokluk içinde arayış hâlinde değildir. Varlığın içinde kavrayış hâlindedir.</p>
<p>Düşüncesi yokluk içinde olanlar sadece bencil, yıkıcı, zulmedici işler üretir. Zira kendini taniyamayanın yaptığı bilim ilim değildir. Gerçek ilim ancak gerçek iman sahiplerinin elindedir.</p>
<p>Hidâyete nâil olan kalp; güzel niyetin şevkiyle fikrini, zikrini ve şükrünü güzelleştirmeye başlar. Zihin, dimağ ve muhakeme kalbin “amel” menziline olan seferindeki binekleridir. Bunların her biri kendi başına iş yaparsa da netice her zaman hayır olmayabilir. Ancak selîm, Sâlim bir kalp hayır üretebilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68727992">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kulun üç işi var: fikir, zikir, şükür.</p>
<p>İman eden fikreder, bu fikir ile Rabbini zikreder, bu zikir ile de şükreder.</p>
<p>Kişi fikretmezse ne tam anlamıyla zikredebilir ne de kâmilen şükredebilir. Akıl sahibi olmayana, yani fikredemeyene mesuliyet yoktur. Ancak ükredebilen iman sahibi olur. Müminin düşüncesi de hayırdır, güzel ameldir. O fıkrederek bir eser ortaya koyduğunda, bir bina yaptığında, bir eser yazdığında, bir vakıf kurduğunda, bir yazı yazdığında, bir alışveriş yaptığında, bir insana tebessüm ettiğinde, bir yetimin elinden tuttuğunda bütün bu hayırları ve güzellikleri yaratan Rabbimizi zikretmiş olur. Kişi fikredebildiği ve zikredebildiği için âlemde Mevlâmızın halifesi olmak şerefine nâil olur. Bu nimet için de şükreder. İman nimetini hayata, talebeliğe, yazarlığa, sanata, düşünceye, ticarete, medeniyete yansıtan kul, bu amelleriyle şükreden kul olur. Şükretmeden gerçek kul olunmaz. Nitekim Rabbimiz buyurur: “Öyleyse artık Allah’a kul ol! Ve şükredenlerden ol!” (Zümer Süresi, 66. âyet)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68725181">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>1960’lara kadar taşrada yaşayan ve mektep görmemiş ana-babalarımızın, nine-dedelerimizin dinî bir sâfîyetleri vardı. Entelektüel tartışmaları bilmezlerdi ama Allah’a, Rasül’üne, ashaba ve âriflere itikadları ve hürmetleri tamdı. Onların şehirlere gelip üniversite okuyan çocukları ise onları beğenmemeye başladılar. Onların “körü körüne” inançlarını, Kur’ân’a olan hürmetlerini, evliyâya olan muhabbetlerini beğenmiyorlardı. Haklı oldukları şeyler vardı elbette. Kur’ân’ın öğrenilmemesi, bazı âdetlerin İslâm ile bağdaşmaması gibi konularda haklıydılar. Fakat İslâm’a “akıl dini” dedikçe, “Hurafeleri yok edelim” diye haykırdıkça külü ile beraber közü de çöpe atmaya başladılar. Kur’ân’ı bir “metin” olarak görme, hadîsleri kendi kafalarına göre kabul veya reddetme, mezhepleri, tarikatleri, âlimleri inkâr etme aldı yürüdü.</p>
<p>Bu gidişât maalesef muhabbetsiz imana, usülsüz mâlumata, edebsiz muamelâta dönüştü. “Dincilik”, dindarlığın yerini aldı. Son yirmi yılda maddî güç elde edildikçe takvâmız, yakînimiz, ihlâsımız artmadı. Aksine güç için, kâr için, makâm için haramları hafife almaya, nefsimizi din gibi görmeye başladık. Bu süreçte en çok yamulanlarımız en çok okuyanlarımızdan çıktı. İnançsız Batılı yazarları, filozofları önce eleştirmek için okumaya başlayanlar giderek onların fikirlerini esas almaya başladılar. Üzerine dinî söylem kılıfı giydirerek&#8230; Nitekim yazının başında bahsettiğim dindar arkadaş gibi pek çoğu için Vefâ hazretleri gibi meşhur sâlihleri yermek çok kolay iken, herhangi bir inançsız Batılı filozofa lâf söyletmek kolay değil.</p>
<p>Kısacası üniversite okumuş, “entelektüel” sıfatı taşıyan yazar-çizerlerimiz bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa savruldu. Bilgisiz inançtan, inançsız bilgiye doğru&#8230; Mânevivatın gücüden,gücün maneviyatina doğru..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68724840">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde felsefe hocası bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir şey söyledi: “Fatih Sultan Mehmed derviş olmak istediğinde Vefâ hazretleri onu reddetti.” Buraya kadar doğru. . . Ama bakın bu erdemli davranışı getirip nereye bağladı: “Vefâ hazretleri aslında kibir göstermiş oldu. Fatih’e şunu demeye getirdi: “Asıl iktidar senin değil, benimdir.’”</p>
<p>Bunu işitince donakaldım. Her şeyi güçle, çıkarla, makamla, parayla, pulla açıklamaya ne kadar yatkınız. Bu dindar arkadaş bile böyle bir fazileti dalâlet gibi görüyordu. Bu davranışı örnek alacağına, Vefâ hazretlerinin maddi gücü esas görmemesinin arkasındaki imânı ve ihlâsı, Allah ve Rasülullah’a olan sadakâti takdir edeceğine, hakkı bâtıl gibi görüyordu. Dehşetengiz bir şey. Bunu da duyacaktık demek ki. Ona elbette gereken cevabı verdim. Ama bu sözler içimdeki derin bir endişeyi tekrar harekete geçirdi: “Nereye gidiyoruz?”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68723075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yaptığımız, öğrendiğimiz, anlattığımız her şeyi Allah için yapalım. Her şeyden önce itikâdımızı, helâl ve haramları çok iyi öğrenelim. Her işimizi âhirete yarayacak şekilde niyetlenip yapalım. Her bilginin kıymeti onun gereğini yapmaktan geçer. Kulun bilmesi, anlaması ve anlatmaya gayret etmesi hep ameldir. Hepsi her amel gibi mahşerde Rabbimizin mîzânına konulacaktır. Aman o dehşetli günde kaybedenlerden olmayalım.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68722672">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir şeyin haddi, o şeyin hakkıdır. Kişinin ilmi genişledikçe hürmeti ve tevâzuu artmalıdır. Çünkü bildiğinin ne kadar az olduğunu fark ettikçe konuşmaktan ve hüküm vermekten ar eder. Bu, sadece ilim ve irfân erbâbında değil, gerçek sanat erbâbında da böyledir. Meselâ büyük bestekâr İsmâil Dede Efendi irtihâlinden Önce “Ben müsikîyi biraz bilirim zannederdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben daha o denizin kenarında ayağımı bile ıslatamamışım” demişti.</p>
<p>Eslâfın ilim ve sanat alanındaki büyüklerinin hepsi bu tevâzua sahiptir. Bu tevâzuun sebebi el-Alîm olan Mevlâmız’a hürmetlerinden ve edeblerinden gelir. Büyüklerin bu engin tevâzuları ve mahviyetleri imânlarının göstergesidir. İrfânlarının göstergesidir. Zîrâ Rabb’ini bilen, kendini ve haddini bilir.</p>
<p>Evet, bilmek, anlamak ve anlatmakta çok sorunumuz var. İzâh sorunu hepimizin sorunudur. Çünkü bir şeyi tam anlayamayan onu anlatamaz. Bir şeyin anlamına ulaşamayan, o anlamı karşıdakine nasıl aktarsın ki? Anlatma sorunu bizde çok yaygın bir marazdır. O yüzden uzun uzun konuşuruz, ne kadar çok gereksiz ayrıntı bildiğimizi göstererek aslında köksüzlüğümüzü gizlemeye çalışırız.</p>
<p>Panellerde, konferanslarda, televizyon programlarında söz verilen kişiler genellikle “Efendim, bu geniş konuyu 20 dakikada anlatmak elbette mümkün değil” diye başlarlar. Oysa her ilim engin olsa da, gerçekten bilen kısa bir sürede de işin özünü bildirmeye kâdir olur. O vakit içinde muhataba, zaman ve zemine göre en faydalı ve özlü şekilde bildiğimizi aktarmamız gerekir.</p>
<p>Aslında anlatamayanlar dörde ayrılıyor:</p>
<p>Birincisi, hiç anlamamış olanlar. Onların zâten anlatma ihtimâli sıfırdır.<br />
İkincisi, anladığını düşünen ama onu aktaramayanlar. Bunlar belki dile hâkim olamayanlardır.</p>
<p>Üçüncüsü, anlamadığını anlayamamış olanlar. Bunlar boş klişeleri tekrarlayarak ömürlerini geçirirler.</p>
<p>Dördüncüsü ise anlasa da anlaşılmaz olmayı tercih edenler. Niçin? Çünkü muhatabın anlayamadığı şekilde konuşmak bizde kişiye “itibar” kazandıran bir şeydir. “Entelce” konuşmak dâima karşıdakini “câhil” yerine koyar ve bu aradaki açık, entele yeterli statüyü temin eder. Halbuki gerçek arıdır, durudur, anlaşılırdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68721213">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Matematık derslerinde uzun uzun uğraşıp çözmeye çalıştığımız “x+y=z” türünden denklemleri hatırlayın. Buradakı &#8220;x&#8221; aynen “y ve z’&#8217; ’gibi bilinmeyen rakamları göstermekte kullanılır.Git gide dilimizde de“&#8217;iks şahıs”, “&#8217;iks araba” gibi kullanımı yaygınlaştı. Peki,‘ &#8216;x’ ’harfinin“ şey’ ’den geldiğini biliyor musunuz?</p>
<p>Hikâyesi ilginç. Endülüs’te her ilimde olduğu gibi matematikte de ileri olan Müslümanlar bilinmeyen rakamı ifade etmek için Arapça “şey’un” derlerdi. Bizim “şey” kelimesi yani. . . Fakat İspanyolcada “ş” sesi yoktur. Bu sesi ancak “x” sesi ile ifade ederler. Onu da “kh” diye, yani hırıltılı “h” olarak okurlar. İspanyollar Arapça bu kelimeyi “xey’un” olarak okudular. Bilinmeyen bir şeyi ifade etmek için “xey&#8217;un” kelimesinin ilk harfi olan “x”i kullandılar. Dolayısıyla tâ 1OOO’lerden bu yana bilinmeyene “x” denmesinin temelinde de “şey’ ’ var.&#8217;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Sistem”, “strateji”, “fınans” gibi kelimelerin nereden, nasıl alındığı, kök anlamlarının ne olduğu hepimizin dikkatini çeker. Ama asıl dikkatimizi çekmesi gereken en önemsemediğimiz, en olağan, en çok kullandığımız kelimelerdir. Meselâ “şey”&#8230; Bizim günde yüzlerce kez kullandığımız bir kelimedir.</p>
<p>“Şey” kelimesinin dilimize geldiği yer Arapçadır. Bu dilde “şey”, bizim bugün Türkçede kullandığımız anlamda olduğu gibi “istemek, irâde etmek” anlamına da gelir. “İnşallah” da “Allah dilerse”, “maşallah” ise “Allah’ın dilediği olur” demektir. Şimdi düşünelim, “nesne” mânâsında kullandığımız “şey” nasıl oluyor da “istemek, irâde etmek” anlamına gelebiliyor? Demek ki nesne olarak, olay olarak ismini koyamayacağımız kadar çok ve sürekli olan her şey Mevlâ’nın irâdesi, yani emri ile yaratılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720010">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İslâm geleneğinde her ilim aynı zamanda bir ahlâk alanıdır. Hatta her meslek de öyledir. Çünkü neyin ne olduğunu bilen kişi, neyin ne olması gerektiğini de bilir. Bilmekle de kalamaz. Bilen aynı zamanda kılan, kıldığıyla da olan kişidir. O yüzden gerçek bilenler adam olanlardır. En çok hürmete lâyık olanlar da işte bunlardır. Alimler ve ârifler insan gibi insan, adam gibi adamdır. Bilmek ve kılmak arasında, kılmak ve olmak arasında mesafe yoktur. Olmaması gerekir. Çünkü hakkıyla bilen, Allah’ın ve Habibi’nin ahlâkına yakın demektir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Olunca tekrar farklı bir seviyede, farklı bir kalp aklıyla bilmek, tekrar o yeni bilişle yeni kılmak, yeni kılmak sonucunda bu kez bambaşka bir kemalât basamağında tekrar olmak&#8230;Ahlak bizce budur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68719544">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim olmadan amel, amel olmadan irfân elde edilemez. Gerçek akıl-fıkir Hakk’a râm olmuş akıl-âkirdir. Akılda-fıkirde Batı’ya benzeyerek onun üç asırdır sürdürdüğü zulüm çarkını kıramayız.</p>
<p>Kendimiz olmak demek, kendi aklımız-fıkrimize yaslanmak demektir. Aklı-fikri doğru anlayalım. Şikâyet ve suçlu aramak yerine kendimize, işimize bakalım. Nitekim Mevlâmız buyurur. “Ey imân edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Süresi, 105. âyet)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718631">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde genç bir arkadaşımın sözü beni çok etkiledi. Bilirsiniz, Rasülullah Efendimiz bir kişiye muhatap olduğunda bütün vücuduyla ona dönerdi. O kardeşimiz bu sünnetten başka bir ibret daha aldığını söyledi: “Mümin bir konuya, bir işe, bir meseleye kenarından tutarak, üstünkörü bakamaz. Bütün kalbi ve zihniyle ona yönelmeli ve onu fethetmelidir.”<br />
Ben bu mânâyı pek sevdim.</p>
<p>Bu bahis bana dört kavramı hatırlattı: vücûd, vücûh, vuzûh, vukûf.</p>
<p>Bir kişiye, konuya, işe, meseleye bütün vücûduyla, varlığıyla yönelmek gerekir. Vücûh, yüzünü dönmek, odaklanmak demektir. O hâlde Vücûd Vücüh etmeli. Vücûh ise kişiye vuzûh kazandırır. Vuzûh, bir meselenin tam açıklığa kavuşması demektir. Yani kişi bir şeye odaklandığında 0 şey ona tamamen açılır. Bu Yaradan’ın biz kullarına verdiği büyük bir kuvvet ve nimettir. Vuzûh ise vukûf getirir. Yani kişi vuzûh kazandıkça vukûf da kazanır. Vuküf bir şeyin bütün yönlerine tam anlamıyla hâkim olmak demektir. Bir şeye hâkim olan kişi ise o şeyin hikmetini anlar. Ayrıca onun hakkında hüküm verme yetkisi kazanır.</p>
<p>Vücûd, vücûh, vuzûh ve vukûf bir araya geldiğinde gerçek varlık bilgisi ortaya çıkar. Kısacası bir şeye yönelmek, kapalı ve eksik bir yön bırakmadan tam olarak bilip anlamak, ona uygun amelin şartıdır.</p>
<p>Mevlâ O’nun rızâsına uygun bilenlerden, kılanlardan ve olanlardan eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718061">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde sevdiğim bir büyüğüm anlattı. Dekanı olduğu İslâm İlimleri Fakültesi’nin önüne ısrarla mescid yapmak isteyen yetkililere, hemen yanındaki Eğitim Fakültesi’nin yerinin daha uygun olduğunu söyleyince “dindar” mimar şöyle söylemiş: “Ama mescid ilâhiyata uyar, eğitim fakültesine uymaz.” Evet dinimizi böyle “bahisleştirmek”, “mevzü hâle getirmek,” ondan uzaklaşmak demektir. Bugün yapı, öğretmen-Öğrenci ilişkisi, ders verme tarzı, edeb ve usül olarak dinimizi öğreten okullar ile diğerleri arasında ne fark var? Böyle bir eğitimden geçen birisi tahsilli olur, ama acaba terbiyeli, maarifli olabilir mi?</p>
<p>İslâm’ın çok önemli bir farkı da budur. Bilmek de, yapmak da, olmak da Allah için yapılırsa makbuldür. Yoksa kimsenin sırf bilim yapmak için bilim yapması, sadece para kazanmak için ticaret, sadece oyum çoğalsın diye siyaset yapması ne onu ne dr yaptıği işi hayırlı kılmaz.Hem niyetin hem işin kendisinin hem de yapılma usûlünün Allah ve Resulü&#8217;nün hükümlerine uyması gerekir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68717577">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Okuyalım, tamam ama önce en gerekli şeyleri okuyalım. Mühendis mühendisliği okuyacak ama Önce akaidi, ilmihâli, tefsiri, Siyeri, hadîsi usülüyle, sağlam kaynaklardan ve kişilerden öğrenecek. Ancak o zaman mühendisliğimiz, sosyologluğumuz, işçiliğimiz bir işe yarar. Kulluğu bilmeden sadece &#8220;Ben müminim” diyerek hayatımızı kulca yaşayamayız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68636077">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div></div>
<div class="">Bilene ve bilgiye saygı Allah’ın, Rasülallah’ın, âlimlerin ve âriflerin hep emrettikleri temel bir edebdir. Biz bu edebden uzak olduğumuz için ne bilebiliyoruz ne de bilmeye çalışıyoruz.</p>
<p>“Osmanlı çok büyüktü” diye konuşup duranlarımız bile aslinda Osmanlı’yı pek bilmiyorlar. Aynı olayları, aynı sloganlan tekrarlayıp duruyorlar. “Osmanlı neden büyük?” diye sorduğumda cevap veremiyorlar. “Sınırları büyüktü, hazinesi büyüktü, sarayları büyüktü, nüfusu büyüktü” gibi saçma cevaplara sapıyorlar. Oysa Osmanlı büyüktü, çünkü sanattan siyasete, ticaretten eğitime kadar her alanda hayatın merkezine imani ve kulluğu yerleştirmişti. Osmanlı kıymetli, çünkü bize kulluğun neler yapabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Fakat bunu söylerken de Osmanlı’nın hiç hatâsı yoktu diyemeyiz. Hata ve yanlış her yerde, her devirde, her toplumda olur. Ama Osmanlı’da sistemin özü kulluk olduğu için yönü de genellikle hayra, adâlete, şefkate ve insaniyete doğrudur. Bunu bilmek lâzım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68635807">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Paris’te 40 senedir yaşayan bir ağabeyim var. Şu sıralarda bizim evde misafir ediyoruz. Dün şehir dışına gitti. Gece yarısı döndü .Bu sabah ben “Abi neler gördün anlat” dedim. Bir kafeye gittiğinden bahsetti. Otururken yan masadaki gençlerin Batı’yı övdüklerine, sık sık Paris’ten hayranlıkla bahsettiklerine kulak misafiri olmuş. Dayanamamış -zaten benim gibi o da hiç dayanamaz- gençlere dönmüş: “Yavrum, oralar sizin bahsettiğiniz gibi hiç değil. Sizin şu oturduğunuz kafelere ancak merkezi yerlerde rastlarsınız. Öyle sandığınız gibi parıltılı bir hayat yoktur orada” demiş. Gençlerden birisi: “Hiç olur mu? Sen nereden biliyorsun, hiç orayı gördün mü?” diye cevap vermiş. Ağabeyim de “Yavrum, ben 40 seneden beridir oradayım. Batı sizin sandığım gibi değil” demiş ama bizim gençleri yine de iknâ edememiş.</p>
<p>Edemez, zira bu zanlar, sözler, alkışlamalar bilgisizlik kadarı hattâ ondan da fazla aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Bunun üzerine ben de ağabeyime dedim ki: “Eskiden “Komünistler Moskova’ya!’ diye bağıranlar vardı. Şimdi de bizim gençlere &#8216;Batıcılar Batı’ya’ diye bağırmak lâzım. Gitsin görsünler, ne olduğunu da anlasınlar.” Ağabeyim ise “Vallahi kardeşim, gıtseler de göremezler” dedi. Ne kadar doğru! Kişi aklıyla, gözüyle değıl kalbıyle, niyetiyle görür çünkü&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68634789">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nasıl Kur’ân herhangi bir kitap değilse, onu okumak da başa sözleri okumaya benzemez. Kur’ân’a hürmet Rabbimize hürmettir. Kur’ân’ı anlamada da hürmet esas olmalıdır. Diğer kitaplar gibi okuyup, kendimize göre anlamlar çıkaramayız.Rasülallah Efendimiz’e (sav) ilim ve irfân yoluyla bağlı olan, ahlâkıyla sünnete ittibâ etmiş âlimlerin yazdıkları tefsirleri okumak gerekir. “Ben üniversite okudum, aklım var, zaten Allah ‘akletmeyi’ bize emretmiyor mu?” diyerek Kelâmullah’ı kendi kafasına göre yorumlamaya kalkanlar, onu herhangi bir “metin” gibi görenler o Kitâb’dan nasib alamazlar. Kur’ân bir mihenktir, yani Hak ehli ile bâtıl ehlini birbirinden ayırır. Müminler okudukça inşirah bulur, ferahlar, haşyete kavuşur, Allah’a olan muhabbet ve bağlılıkları artar. Fakat kâfirler ve münâfıklar ise aynı âyetleri okudukça daha çok saparlar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir Ramazan’da bir yerel televizyona misafîrdim. Sunucu bir ara mushafı eline aldı. Mushafın aralarına renkli ayraçlar yerleştirmişti. Bana dönerek sordu: “Yıldız âyetiniz nedir?” diye&#8230; Şaşırdım&#8230; “O ne demek?” diye sordum. Bana “Sizi en çok etkileyen âyet, her konuğumuza soruyoruz” diye cevap verdi. O zaman anladım ki İngilizce “meşhur, muteber, rağbet gören” anlamındaki “star” kelimesinin tercümesi olarak “yıldız” kelimesini kullanıyor. Ben ise “Allahu Teâlâ’nın her kelâmı bizim için güneştir” deyip konuyu kapattım. Bu gibi hürmetsizlikler maalesef yaygınlaşıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633276">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğitimin sağlıktan, ulaşımdan, iktisattan çok önemli bir farkı var. Sağlık, ulaşım vb. gibi alanlar insanı inşâ etmez, onun hayatını kolaylaştırır. Eğitim ise insanı inşâ eder. Yani toplumu istenen düzeye, vasfa, seviyeye ulaştırmak için eğitime ağırlık vermek gerekir. Bina inşâsına verdiğimiz değerin onlarca katını insan inşâsına vermedikçe bu şikâyetlerimiz bitmez. O hâlde hedeflediğimiz medeniyet ihyâsının yolu insan inşâsından geçer. Onun için önce bilmenin, bilincin ve bilgeliğin değerli olduğunu anlamak ve yaşatmak gerekir.</p>
<p>Öyle anlatırlar&#8230; Bir gün Fâtih Sultan Mehmed, vezirleriyle devlet bütçesini görüşüyormuş. Bir ara maliyeye bakan vezirine “Medreselere ne kadar para ayırdınız?” diye sormuş. 0 da bir rakam söylemiş. Fâtih, “Olmaz, 0 bütçeyi en az iki katına çıkarın” demiş. Bunun üzerine veziri: “Ama efendim, bır medresede kırk talebe varsa onlardan belki on tanesi başarılı olur. Bu kadar düşük bir başarı oranı için bu kadar para ayırmak israf olmaz mı?” diye itiraz etmiş. Fâtih ona şu ibretli cevâbı vermiş: “Sen kırk kişiden on kişi yetişir diyorsun. Oysa ben sana iki katına çıkar derken kırkta bir kişi hesabına göre soylemiştim.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68632461">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Artık Batı’nın başarısından, ilerlemesinden, kalkınmasından, biliminden, felsefesinden, tankından, uçağından övgüyle bahsederken şu temel soruları sormaya alışalım: Bir, bu başarı hangi niyet ve hedefe göre, hangi yöntem ile elde edilmiştir? Iki, bu başarı Allah katında makbul müdür? İki soruya da Batı sözkonusu olunca hak üzere bir cevap bulmak mümkün değil. Faydalı gördüklerinizin arkasında bile mutlaka bir insanları soyma tezgâhı vardır. Spordan felsefeye, bilimden teknolojiye kadar bu böyle&#8230; Elbette Hakk’ı hakkıyla tanımayanın işi hak olmaz. 0 hâlde bunlar başarılıdır, ama asla Rabbimizin “muvaffakiyete ulaşanlar” diye vasfettikleri değildir. Çünkü ne niyetinde, ne gayretinde, ne yönteminde, ne de hedefinde hak yoktur.</p>
<p>Biz yıllardır bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Batı olsun, Doğu olsun küfrün siyasetteki, ticaretteki, teknolojideki bâtıl başarısına öykünenleri uyandıramadık Hatta bu konuda kendini dindar sayanlar, birçok bakımdan Batıcıları bile geçtiler. O kadar kendilerinden, Rablerinden kopmuş, ümidi kesmiş, şaşkın vaziyetteler.</p>
<p>Bu gibiler acaba eski devirlerde yaşasaydılar firavunları, Nemrudları, Neronları, Ebu Cehilleri mi; yoksa çilekeş İbrâhimleri, mütevâzı Mûsaları, fakir İsâları, yetim Ahmedleri mi “başarılı” görürlerdi? Kendilerine hangilerini “rol model” olarak alırlardı? Bu soruyu sormak ne kadar dehşetli ise, verilecek cevabı tahmin etmek daha da dehşetli maalesef&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631614">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İki asırdır Müslümanlar olarak Batılıların “başarıları”nın dedikodusunu yapıyoruz. Onları “başarılı” buluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz. Ama neye göre? Görünüşte güçlü olmak, bir şeyleri icat etmek, dünyada söz sahibi olmak kendiliğinden haklı, iyi ve doğru olmak demek değildir. İyi, doğru ve haklı olabilmek için bağlanılan ilkelerin de iyilik, doğruluk ve hak olması gerekir. Yoksa insanlık tarihinde ürettikleri düşünce, sistem, devlet, ordu, bilim ile insanlığı yozlaştıran, yok eden, aşağılayan pek çok medeniyet geldi geçti. Piramitler az buz bir başarı değil. Ama onları kendilerine mezar olarak yaptıranlar kendilerini ilah ilan etmiş sapık firavunlardı. Demek ki başarıdır, beceridir ama tevfik değildir. Roma da büyük bir medeniyetti ama insanları aslanlara parçalatıp bunu eğlence olarak on binlerce kişiye seyrettirmeyi spor addetmişti.</p>
<p>Hak ehli olanın ortaya konan “başarılar”a olan bakışı da hak üzre olur. Yani Allah’ın ve O’nun Rasül’ünün (sav) ölçüsü üzerine&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631002">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfik” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Muvafakat, muvaffak, tevâfuk, ittifâk vb. hep aynı köktendir. Tevfik de “bir kişinin işinin râst gitmesi” anlamına gelir. Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O hâlde âyette geçen “tevfik,” kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’in takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani birileri için değil, birilerine göre değil, modanın gerektirdiği gibi değil. Bu herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi teviîk kavramı da bizi Hakk’a ulaştırıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68630281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bazı Amerikalı markaların reklâmlarında şöyle sloganlar var. &#8220;You can do it,&#8221; “lust do it.” “Yapabilirsin, hadi!” ve “Hadi yapsana!” gibi güya teşvik edici sözler bunlar&#8230; Güya 0 spor ayakkabısını giyen zıplayacak hoplayacak, elli kilometre koşacak, ipince, dalyan gibi hanımlar ve beyler olacak. Aslında şu saydığım şeylerin hiçbirini demeden bunları ve daha başka pek çok şeyi demiş oluyor bu sloganlar&#8230;</p>
<p>Batı’nın bu “başarı” sözleri, bugün bir etik, hatta neredeyse bır din hâline geldi. Din nâmına bir şey kalmayınca yerini boyle zırvalarla dolduruyorlar. “Başarılı insan” denince akla meselâ iyi insanlar, bağış yapan, fakirler için çalışanlar gelmiyor. Kariyerinin zirvesine ulaşan, çok para kazanan, iyi kötü meşhurlar anlaşılıyor. Yani şöhretin iyisi kötüsü yok. Oysa İngilizcede iyi şöhretliler için “famous”, kötü şöhretliler içinse “infamous” derler. Fransızcada da aynı fark var. Dilimizde maalesef bu farkı tek kelimeyle ifade edemiyoruz. Ama biz de “şohret” dediğimizde daha çok kötü şöhretliler önde.</p>
<p>Oysa başarmak, Allah’ın izniyle, takdiriyle, lütfuyla olur. Hüd Suresi’nde Hazreti Şuayb’in (as) dilinden olan o duayı öğrenelim ve sık sık söyleyelim: “Ve mâ tevfiki illâ billâh. Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629778">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kişi kadrini bildiğine hürmet eder. Biz Allah’ın, imanın, dinin kadrini unuttuğumuz için Rabbimize ve O’nun elçisine hürmetimiz de çok eksik. Çoğu okumuş yazmış gencimiz küfür içinde debelenip gitmiş Batılı filozoflara gösterdiği saygıyı Rabbânî âlimlere ve âriflere göstermiyor, âyetten veya hadisten “malzeme” diye bahseden ilâhiyatçılar var. İngiliıce iki kelime öğrenip okuduğu kitaplardaki bâtıl modelleri alıp Kur’ân’a ve itikâdımıza yamamaya çalışanlar var. Aristo ve Eflâtun bir şeyler mi söylüyor? Bizimkiler hemen “İşte hikmet söylüyorlar” deyip, iman ölçüsünü terk edip onlara tilmiz oluverirler.</p>
<p>Batılılar rasyonalizmi mi övüyorlar? Hemen bizde “Dinimiz akıl dinidir” diyenler türer. Daha “akıl” ve “rasyonalite” kavramlarının farkını bile bilmeden&#8230; Batılı fîlozoflar tarihselcilikten mi bahsediyorlar? Hemen bizde birileri Kur’ân’ın tarihsel bir metin olduğunu -hâşâ-iddia etmeye başlar. Onlar yorumsamacı felsefeyi mi icâd ettiler, bizdekiler de hemen aynı yöne dönüverirler. Bu şekilde bir asırdır sünnete yapılan saldırınin hiç utanmadan-sıkılmadan Kur an a da yapılmaya başlandığına şâhit oluyoruz. Ne acı!</p>
<p>Evet, hikmet her şeydedir, herkestedir, her yerdedir. Ama bu hikmete sahip olanlar içindir. Yani iman nüru ile her şeyin ve oluşun özünü görebilenler için&#8230; O öz, o asıl da sadece Rabbimizdir. Müslüman her güzele ve doğruya açıktır. Fakat Müslüman olmayanlardan örnek almaz, ibret alır. Hikmet de kadir-kıymet ölçüsü içinde elde edilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629033">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ın kadrini unuttuğumuz, yani ona yakîn olamadığımız için en önemli konuları ayrıntı, en basit konuları ise çok büyük işler gibi görüyoruz. Zaten kişinin kalbinin ahvâli hemen neye, ne kadar kıymet verdiğiyle anlaşılır. Kişi kime kıymet veriyorsa onun dostudur. Kimin kadrini biliyorsa onun ehlindendir. “Kadir” kelimesi ile “takdir,” “kader” ve “mikdar” kelimeleri aynı kökten gelir. Demek ki kişi Rabbi’nin ona takdir ettiği kader içinde, neye ne ölçüde muhabbet, değer, üstünlük verdiğine göre kadir sahibi olur.</p>
<p>Bir kişinin kadrini bilmek aynı zamanda o kişinin ölçülerine uymak demektir. Biz ise Mevlâmızın ve Rasülullah Efendimizin (sav) ölçüsü elimizde olmadığı için karşılaştığımız olaylarda, bilgilerde, düşüncelerde kafamıza göre karar veriyoruz.Okuduğumuz okulların, mesleklerin, mensup olduğumuz grupların esiri oluyoruz. Şu kusurlu eğitimden aldığımız eksik bilgileri, kuru bir diplomayı başka her ölçüden üstün tutıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68628512">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz tevhidin diline karşı da özensiz, dikkatsiz ve meraksızız. Yabancı kökenli ve yaban köklü “empati” demeyi hemen öğrenip, “takvâ” demeyi unutuyoruz. “Etik” dediğimiz şeyin “ahlâk”tan apayrı olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü birisi Batılı bir kelime, o daha moda ve şık duruyor. Oysa Hazreti Mevlânâ (ks) buyurur: “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile giren dile de girer. Yani kişinin dili neye alışırsa, kalbi de ona alışır. Tevhid kalptedir. O hâlde o ummânın kıyısı olan lisâna da tevhid dalgaları vurmalıdır. Yani tevhidin de bir dili vardır. “Tevhid” kavramının kendisi bile öyledir. Cami mimarisinden hat sanatina, müzikten zikir halkasına, şiirden halı dokumaya kadar tevhid her şeyimizi belirler.</p>
<p>Allah’a ve dinine, imana kıymet vermemek demek, onu önem sırasında başka şeylerin arkasına almak demektir. Cep telefonunun ıcığını cıcığını bilenler, bir pop yıldızının her gününü takip edenler, bir futbol kulübünün bütün kadrosunu ezbere bilenler bir akâid kitabını eline alıp, “Biz neye inanıyoruz? Allah kimdir, Rasülullah kimdir, Kur’ân nedir, melekler nedir, kazâ ve kader ne demektir, âhiret nedir?” sorularının cevaplarını doğruca öğrenmiyor. Akşama kadar siyaset, spor, para dedikodusu yapanlar Mevlâmızın ve Nebî-i Zîşân Efendimizin sohbetini yapmıyor. Sosyal medya saçmalıklarıyla saatlerini geçirenler günde bir âyet, bir hadîs, bir kelâm-ı kibâr öğrenmiyor. İlmihâlde bilmediklerini merak edip sormuyor, okumuyor.</p>
<p>Ağzımızdan Allah kelimesi, âyetler, hadisler çıkıyor ama bereketi olmuyor. Çünkü o güzel ismi ve yüce fermânları kalpten kastetmiyoruz. Bildiğimizi yapmıyoruz. Samimiyetimiz yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627937">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet&#8230; Müslümanlar, son bir asırdır Müslümanlıktan çok bahsediyorlar ama günbegün ondan uzaklaşıyorlar. Bunu William Chittick adlndaki bir Amerikalı Müslüman akademisyen şöyle özetlemiş: “Bir asır evvel Müslümanlar ‘Allah’ diyorlardı. Bugün ise &#8216;İslâm’ diyorlar.” Bu söz üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kastettiği şu: Müslümanlar Allah’ın kulu oldukları bilincini kaybettiler. Allah ile, Yaradan ile bir kul olarak bağ kurmak yerine, sanki bir “konu” imiş gibi ilgileniyorlar. Dini bir kelimeye, bir kavrama, bir slogana indirgiyorlar. Yani “Allah” diyorlar ama aslında Allah’ı kastetmiyorlar. Amellerinde, hayatlarmda, yazılarında O’ndan eser yok.</p>
<p>Amel dedik&#8230; Kulun ameli sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibâdetler değildir. Dinden, mühendislikten, sanattan, siyasetten, ticaretten, kısacası neden bahsedersek edelim söylediğimiz, yazdığımız, tartıştığımız, yaptığımız her şey de bir ameldir. Müminin yaptığı her şey gibi yazdığı yazı da bir ameldir. Yaratmak fiili üzerine fetva veren yazar arkadaş bu bilinçle yazsaydı böyle densizlik edemezdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627237">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üniversiye diploması alan başımıza allame kesiliyor. “Ben koskoca üniversite bitirdim, demek ki akıllıyım. O zaman her konuda hüküm verebilirim” mantığıyla saçmalamaya başlıyor. Meselâ bir hadîs-i şerîfte kafasına yatmayan bir şeye rastlarsa ona hemen “mevzü,” yani “uydurma” diyor. “Zayıf” hadîsin bile ne olduğunu bilmiyor, “mevzü” sanıyor. Kafasına göre hüküm vermenin ne dehşetli bir şey olduğundan habersiz. En temel inanç ilkelerini bile bilmiyor, bilse de umursamıyor. Dine kafasına göre bakıyor. O zaman onun dini İslâm olmuyor, “kafa dini” oluyor. Oysa bu gibileri Rasülullah Efendimiz (sav) uyarıyor: “Kim bilgisi olmadığı hâlde Kur’ân ile ilgili söz söylerse, ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizî)</p>
<p>Aslında hiç kimse bırakın dinî ilimleri, başka bilimlerde bile üniversite diplomam var diye söz söyleme yetkisine sahip olmaz. Hangi mühendis dört yılda okuduklarıyla mühendislikte büyük sözler söylemeye kalkışabilir? Hangi hukukçu diplomam var diye hukuk allâmesi kesilebilir? Müsaade ederler mi? Ama mevzu din olunca müsaade sonsuz.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68626679">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde bir köşe yazısı okudum. Yazarı dindar bir edebiyatçı&#8230; “Yaratmak” fiili insanın yaptıkları için kullanılabilir mi, onu tartışıyor. Yazıyı okurken bu konudaki dinî hükmü ne zaman nakledecek, onu bekledim. Maalesef yazar, bir akaid meselesi olan bu konuda hiçbir dinî hükmü zikretmeden yazıyı bitiriyor. Bunun yerine “yaratmak” fiilinin Türkçe sözlüklerdeki anlamlarına bakarak fetvâ vermeye çalışıyor. Hatta “halk, hilkat, Hâlık” gibi kelimelerin bile anlamlarına bakma zahmetine girmiyor. Yazısının sonunda da fetvâyı veriyor: “Yaratmak” Bili insanlar için de kullanılabilirmiş.</p>
<p>Peki, dindar bir yazarın dinî bir meseleyi ele alan bu yazısinda din nerede? Yok. Allah, Rasül, ashâb, ulemâ, urefâ nerede? Yok. Ayet, hadîs, icmâ, kıyas nerede? 0 da yok. Tefsir, hadis, siret, akaid, fıkıh, irfân nerede? Hiç yok Yani yazar dinî hiçbir atıfta bulunmadan dinî bir meseleyi çözmeye cüret ediyor. Dinî bir hükmü iki üç sözlüğe bakarak kafasına göre vermeye çalışıyor.</p>
<p>Bu aymazlığın benzerlerini çevremizde gittikçe daha çok görüyoruz. “Dindarlık” siyasete ve çeşitli komplekslere kurban edilince böyle oluyor. Bu aymazlık bir değil, birden fazla yanlışa dayanıyor. Birincisi, haddimizi bilmiyoruz. Oysa ilmin esası edebdir. Yani haddini bilmektir. Kişi haddini bilen degılse bile öğrenen olmalıdır. Bilmediği konularda hukum vermemelidir. Hele dini konularda asla&#8230; Azıcık bilmek bilmek değildir. Hele usülüyle ilim tahsîl etmeyenler, yani klasik ilim geleneğine bağlanmayanlar, rüzgârda uçuşan yapraklar gibidir. Bizim gibi okumuş ama dinî ilimleri usülüyie tahsîl etmemiş kimselerin en az sokaktaki insanlar kadar bu konuda çenemizi, kalemimizi, nefsimizi tutmamız gerekir. Bu Rabbimizin emridir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8217;</p>
<p>İkincisi, bilmediği hususları gerçek bilenlere sormalıdır. Mümkünse yaşayan bir âlime sormak en güzelidir. Çünkü konuyu birebir açımlamak, sorulara cevap vermek, etkileşmek mümkün olur. Fetvâ zaten esasen kişisel olarak sorulan bir soruya bilen, yani âlim tarafından verilen cevaba denir. Eğer gerçek bir âlim, yani bilen, bildiğiyle amel eden, ahlâkı yerinde bir kişi tanımıyorsak o zaman bu tür gerçek âlimlerin yazdığı muteber kitaplara bakılır. Ama onları da kavramak için belirli bir ilim gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü, asla sözlüğe bakılarak dinî hüküm verilmez. Bu sözlükçülük de yeni âdet&#8230; Nasıl olsa artık internette diller üzerine pek çok kaynak var. O zaman âyette geçen kelimeye sözlükten bakıp hemen hükmü veriyorlar. Oysa meselâ Elmalılı gibi muteber bir tefsire baksalar, orada âlimlerin lugat mânâsını zikrettikten hemen sonra o âyetin nüzül sebebi, başka âyetlerle olan ilişkisi, muhtevâsı vb. gibi gerçek anlamı ortaya koyan bilgilerle netleştirdiklerini görecekler. Hayatımda çok değişik insanlar tanıdım. Arapça ana lisanı olduğu için, Arapçayı kursta öğrendiği için, hatta hiç Arapça bilmeden mealden bakıp âyetleri yorumlamaya cüret eden gâfîller gördüm. Böyle câhillerden meal yazanları bile oldu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625889">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Her yolun eşkıyası vardır, bu yolun da eşkıyaları vardır. Ama eşkıyayı evliyâdan ayırt etmek kolaydır. Kişilerin sözüne, görüntüsüne, ağlamasına, gülmesine değil, ahlâkına bakan hemen farkı görür. Sünneti ölçü yapan evliyâyı eşkıyadan ayırır. Günlük hayatta hesaplarımızda pek uyanığız. Keşke dinde de o kadarcık uyanık olsak. Ama bu zordur çünkü Şeriat’i bilmek ve yapmak gerekir.</p>
<p>Sürekli kendime ve gençlere hatırlatıyorum: “Allah’ın ve imanın kıymetini bilelim.” Bunu özellilde “dindar” görünümlülere, dini bir gösteriş ve güç aracı, bir moda gibi görenlere anlatmak çok zor.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625417">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Birisi geçenlerde “Gençlerde dindarlık azalıyor diyorlar, ne dersin?” diye sordu. Ben de “Büyüklerde dindarlık çoğalıyor mu ki?” diye cevap verdim.</p>
<p>“Dindar” görünümlü doktor, modern laik tıbbın en büyük savunucusu ve geleneksel tıbbın en büyük düşmanı olabiliyor. “Dindar” görünümlü öğretmen hiç düşünmeden “kişisel gelişim” veya “değerler eğitimi” gibi tercüme ve içinde tevhid değil, ikiyüzlülük olan kavramları çocuklarımıza aktarabiliyor. “Dindar” görünümlü bürokrat, Amerikan ve Avrupalı uygulamaları hiç sorgulamadan kopyalayarak toplumumuzu tahrip edecek işlere imza atabiliyor. “Dindar” görünümlü genç feminist olmaktan, birey olmaktan, laiklikten hoş şeylermiş gibi bahsedebiliyor.</p>
<p>Gençliğimden beri haykırıp duruyorum: “Gerçek güç, insan olmak ve insan yetiştirmektir” diye&#8230; Yetişmek ve yetiştirmek.. Bu bizim İslâm, imân, ihsân vazifemizdir. İnsan olmak, adam olmak ve yetiştirmek şunun bunun için değil, Hak içindir. Medeniyet, siyaset, felsefe, hemşehrilerimiz için değil, ecdadımıza lâyık olmak için değil; Allah için, Allah’a yaraşır kul olmak ve böyle kulların yetişmesinde çile çekmek içindir. Bu adamlık okulda okutulmaz, kullanım kılavuzu, bitirme sertiükası yoktur, bir hobi değildir. Adamlık, adam olanlardan öğrenilir. Uzun uzun konuşarak değil, hâlleşilerek öğrenilir. İnsanlara bağıra bağıra “siz şöyle şöyle kötüsünüz” diye parmak sallayanlardan değil, adamlığı kalbine nakşedenlerin süküt sohbetlerinden öğrenilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir yazar ismine rastlayamadım. Zaten “dindar” görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihâli, sîreti, sünneti, irfânı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım.</p>
<p>Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok “dindar” görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar&#8230; Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler.</p>
<p>Şimdiki moda da bu&#8230; Eskiden Batıcılara yamananlarin yerini bu gibi şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâdar Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kerre Rasülullah’tan, ashâbdan, imâmlardan, ehl-i beytten, âlimler<br />
den ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Bukowski. Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar&#8230; Hattâ bu “dindar” görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan “ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi” diyorlar. Referans yine Batı&#8230; Bunlara İmâm Gazzâlî, İbn Haldün, hattâ Yunus’u bile sormayın, çok alınıyorlar. “Onlarla ne işim olabilir ki” gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624466">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Maalesef ahlâksızlîk, kişiliksizlik, zulüm ve fitne mübah görülüyor. Haramı helâl, helâli haram sayan da epey var. Dini bile kâfirlerden öğrenmeye kalkışıyorlar. Örnek vereyim. Bir ilâhiyat fakültesi dergisinde yayınlanan bir makale gördüm. Bir akademisyen, Hacc Süresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi nâzil olduğuna dair makale yazmış. “İlmî” değil ama “bilimsel” makale olduğu için elbette üslübu Batılı&#8230; Yazma tarzı, yazının yapısı, kullanılan argümanlar hep öyle&#8230; Hemen dipnotlarına bakıyoruz. Yazar Kur’ân’ın tefsiri hususunda danışılması gereken yaklaşık yetmiş kaynak zikretmiş. İnanmayacaksınız ama bunların içinde bir tane bile Müslüman âlime ait eser yok Hepsi gayrimüslim isimler&#8230; Yani, bu kişi bize şunu demek istiyor: “Kur’ân’ı, Rabbimizin kastinı bile Batılı kâfirlerden öğrenmeliyiz.”</p>
<p>İkinci örnek bir ilâhiyat fakültesinde tefsir bölümü başkanlığı yapmış bir akademisyenin yazdığı makale&#8230; Konusu hâşâ “Kur’ân’ı efsânelerden arındırmak” Bu adam da kalkmış, Alman bir Hıristiyan teologun İncil’deki kıssaların gerçekliğini eleştirmesini örnek almış. Bunu Kur’ân’a uygulamaktan bahsediyor. Rabbimizin Kur’ân’da zikrettiği Hazreti Adem’den tutun Hazreti Ibrâhim’e, Hazreti Yüsuf, Hazreti Nüh, Hazreti İsâ ve Hazreti Meryem (as) gibi pek çok kıssaların “tarihsel gerçekliği olmak zorunda olmadığını” söylüyor. Yani kısacası hâşâ “Allah uydurur” diyor. Bu adam yıllarca bir televizyon kanalında güya tefsir dersleri yaptı. Kendisine bu imkân, “dindar” görünümlülerce verildi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623596">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bağ sadece zaptetmek için değil, mensubiyet için de geçerlidir. “Mensubiyet” kelimesi “bağ” anlamı taşıyan başka bir kelime olan “nisbet” ile aynı kökten gelir. Nisbet, neseb, intisab ve münâsebet hep aynı kökten türemiştir. Allah’a bağlanmak asıl nisbettir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münâsebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diğer bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah’in bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O hâlde bizim müminler, kâârler, okuduğumuz kitap, gittiğimiz okul, ilgilendiğimiz soyut konular, yaptığımız ticaret, çiçek, ağaç, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ hürmet, ikram, hukuk, sorumluluk getirir. Kısacası, kul Allah’a bağlanan her şeye, her şeyin hakikatine bağlanır. Zira Tek Gerçek olan Mevlâmızdır.</p>
<p>Bu bağın farkına varan anlar ki her şeyin her şey ile bir bağı vardır. Çünkü her şeyin her şeyi yaratan Allah ile bağı vardır. Buna “tevhid” denir. Evet, tevhid Hakk’a bağlanmak ve her şeyi Hakk’a bağlamak demektir.</p>
<p>Rabbimiz bizi O’na hakkıyla bağlanan ve bu bağın üzerine titreyenlerden eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623050">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz Rabbimize yaradılış bağıyla bağlıyız. Bu, bağı gören için olsun, görmeyen için olsun böyledir. Rabbimizle ahdimizi kalû belâda yaptık O ahde vefâ gösteren mümin olur. Söz, ahid, akid, vefâ bunlar da hep bağ bildiren kelimelerdir. Yaradan’ın Rasül’üne de bağlıyız. O Rasül’ün “vârisim” dediği Rabbânî âlimlere de bağlıyız. Ilim vârislerine olduğu kadar, irfân vârislerine de&#8230; Çünkü bilenler asla bilmeyenler ile bir tutulamaz. Ancak gerçek bilenlere bağlanarak gerçek bilmek, yani irfân yolunda adım atabiliriz. Onlara bağlanmak demek, onlarla nisbet kurmak anlamında “intisab” demektir.</p>
<p>Kişi, neyi sevip ittibâ ederse ona bağlanır. Demek ki muhabbet ve aşktan daha kuvvetli bir bağ yoktur. Allah ile olan bağımız sadece mecburiyet bağı değildir, muhabbet bağıdır. Kendini Yaradan’a, O’nun sevgilisi Rasül’üne ve O Rasül’e bağlanmış olanlara muhabbetle bağlayanlarin mensubiyeti tam olur. Bu Hak zincirine bağlanınca mümin kendini zamanın, nefsin, şerli insanların, şeytanın iğvasına kapılıp yokluğa savrulup uçup gitmekten kurtarır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622674">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Aklın işi şeyler, olaylar ve olgular arasında ilişki kurmaktır. Bunun için sebep ve sonuçlara bakar. Her yeni gördüğünü, bildiğini, yaşadığını kendindeki bilgi ile bağdaştırmak ister. Yani “bağdaştırmak” da “bağ”ı gerektirir. Zaten “sebep” kelimesinin bir kök anlamı da “ip”tir. Demek ki sebepler de birer bağdır. Onlar ise şeyler, olayları ve olguları bir zincir gibi dizer. Sebepler neticelere bağlanır. “Netîce” kelimesi ise kök anlamında “döl, hayvanın yavru doğurması” demektir. Bu kavram da bir bağ, dolayısıyla bağlayan, bağlanan ve bağ ilişkisi içerir. Veya sebep, sonuç ve araç ilişkisi&#8230;</p>
<p>Kişi aklıyla bağlayarak ve bağlanarak yaşar. Bildiği ve bilmediğini bağdaştırarak anlamlar kurar. Bu bağlama ve bağlanma Hak için ve O’nun emrettiği biçimde olduğunda elde edilen bilgi “hikmet”tir. “Hikmet” kelimesinin kök anlamlarından birisi “ata vurulan gem”dir. Bu da bir bağı ifade eder. İnsanın düşünce, irade ve kuvvetini bir ata benzetebiliriz. Bu üç nimet bir binittir, araçtır, imkândır. Hikmet bu üç gücü Hak yolunda dosdoğru götürmek, ata da zarar vermeden, onu emanet gibi görerek hakkını gözeterek onu kullanmak, ondan istifade etmek, onu kontrol etmek demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622336">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ı inkâr edenlerde de akıl vardır ama o akıl bir tür akıldır. Ona “hesapçı akıl” denir. Hesapçı akıl Hakk’ı tasdike değil, nefsi tasdike çalışır. Zaten Kur’ân’da pek çok yerde geçen “Akletmez misiniz?” türünden uyarılara maruz kalanlar genellikle kâfirlerdir. Çünkü onların aklı hidâyete ermediği için, yani kendini Yaradan’ı tasdik etmediği için “kalbin aklı” olamaz. Meselâ Ebu Cehil’in işini görecek, okuma yazma öğrenip kitaplar okuyacak, diller öğrenecek, edebiyat ve tarih konusunda bilgi biriktirecek kadar aklı vardı. Ama ona hidâyet lutfedilmediği için fıtrî aklı, yani kalbin aklı açılmadı. Nefsânî akılda kaldı. Nüranî akla, yani iman eden herkeste ânında bir gonca gibi açılan, insanı insan yapan kalbin aklına erişemedi. 0 kuru aklı benliğinin, bencilliğinin, giderek “ben”e tapmasının aracı hâline geldi. Hâlık’a, hulka, hilkate ve dolayısıyla ahlâka ihanet etti. Yani Yaradan’a, yaradılışa, kendine&#8230; Bu her kâfir için böyledir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68586311">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kulluk bir ayrıntı, aksesuar veya hobi değildir. Her sıfat, meslek, iş, yol kulluğa tâbidir. Artık kendimize gelelim. “Kendimiz” dediğimiz “Allah’ın kulu”dur. Bizim unvânımız da, şânımız da, farkımız da budur.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasi Kesreti Toplamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siyasi-kesreti-toplamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siyasi-kesreti-toplamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2019 15:05:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Kesreti Toplamak]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23268</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özkan Öztürk* Türklerin İslam’la tanışma süreçlerinde bi’l-kuvve olarak taşıdıkları imkânlar ile vahdet-i vücut metafizik-kozmolojik yorumunu benimsemeleri sonucunda tarih sahnesinde önlerine açılan sayfalar üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kendini ilâhî olan ile irtibatlı gören ve özellikle de eylediklerini Tanrı adına eyleyen bir inancın, göçebe ölçekten âleme kıvam verici, operatif, inşacı, icracı kudret ve zihniyete nasıl ulaştığı, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siyasi-kesreti-toplamak/">Siyasi Kesreti Toplamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/tevhid.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23285 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/tevhid-300x222.jpg" alt="" width="335" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/tevhid-300x222.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/tevhid.jpg 499w" sizes="(max-width: 335px) 100vw, 335px" /></a>Özkan Öztürk*</em></p>
<p>Türklerin İslam’la tanışma süreçlerinde bi’l-kuvve olarak taşıdıkları imkânlar ile vahdet-i vücut metafizik-kozmolojik yorumunu benimsemeleri sonucunda tarih sahnesinde önlerine açılan sayfalar üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kendini ilâhî olan ile irtibatlı gören ve özellikle de eylediklerini Tanrı adına eyleyen bir inancın, göçebe ölçekten âleme kıvam verici, operatif, inşacı, icracı kudret ve zihniyete nasıl ulaştığı, cevabı aranılacak sorulardandır. Aşıkpaşazâde’nin “göçer evli” olarak tanımlandığını aktardığı ve Acem hükümdarlarının stratejik oyuncular olarak kullandığı Oğuz boylarının,1 devlet kurucu aktöre nasıl dönüştüğünün cevabı öncelikle Türklerin pastoral iktidar biçimlerine yönelik tecrübelerinde ve düzen fikri merkezli varlık kavrayışlarında aranmalıdır. Türkler nizamın hayat, niza ve çatışmanın ölüm ve yok oluş olduğunu tabiatta tecrübe edip, tarihsel birikimleriyle de onaylamışlardı.</p>
<p>Bu sebeple hem İslamlaşma öncesi dönemde hem de inşa ettikleri İslam yorumunda tedavülde olan ana kavramlar, hep birlik/vahdet fikrinin yörüngesinde dolaşıp durmuştur. Türkler bir örgütlenme biçimi olarak bilfiil icra ettikleri birlik pratiğini, İslam’la buluştuktan sonra yeni bir temelde teorize etme imkânını da yakaladılar. Özellikle Osmanlı siyasi organizasyonu için tasavvuf, buna nazari olanaklar sunmuştur. Öte yandan şunu da belirtmeliyiz ki, Türklerin zihniyet dünyası daha çok pratik merkezlidir. Yani Türk düşüncesi karakteri açısından teorik ve verili bir bütünün pratiğe aktarılmasından çok, yaşam pratiklerinden teori çıkartmış bir millet olarak değerlendirilebilecek bir topluluktur. Teorinin pratiğinden çok, pratiğin teorisini yapmışlardır. Oğuz Türkmenlerinin İslam yorumu kendi yaşam pratiklerinin tesirleri ile doludur. Kurdukları devletlere bunu taşımışlar, girdikleri yeni dünyadaki tercihlerine de bunu yansıtmışlardır. Örneğin Hanefiliğin dahi bahsedilen bu pratiklikle ilişkili bir tercih olarak seçildiği düşünülebilir.</p>
<p>Türklerin geçirdikleri uzun tarih aralığını ve tecrübelerini atlayıp Osmanoğulları’na geldiğimizde devlet geleneği ve siyaset anlayışında kurucu gücün ve meşruiyet sağlayıcı argümanların büyük bir kısmının tasavvuf geleneğinden beslendiği, hatta vahdet-i vücut düşüncesi üzerinden devşirildiği söylenebilir. Türklerin Tanrı-âlem tasavvurundan hareketle, Allah adına ve insan için siyaset yapan bir millet oluşları göz önünde bulundurulduğunda kozmoloji (nizam-ı âlem) ve antropolojiden beslenen (nizam-ı insan) yaklaşımlarının ele alınması zaruret teşkil eder. Türkler, âlem ve siyaset algıları ile tasavvuf yorumunun zahir ve bâtın âlemleri telifçi kudretini birleştirerek yeni bir iktidar modeli ortaya çıkartmışlardır. Öte yandan Osmanlı Devleti özellikle 13. yüzyılda telif edilmeye başlanan yeni bir paradigmanın inşasının bir başarısı olarak da görülebilir.</p>
<p>İbn Sînâ felsefesinin Gazzâlî elinden geçmiş birikimi, Fahreddin er-Râzî kelamı ve İbnü’l-Arabî teosofisini harmanlayan bu paradigmada nazari-amelî ve akli-kalbî yönelişler birbiri ile çatışmadan ve birbirini çoğaltacak şekilde sistemleşmişti. Farklı bilgi ufuklarının dahi vahdet içerisinde birbirini yok etmeden var olacakları, ortak bir nazari dil inşa edilmişti. Osmanlı’nın kuruluş döneminden itibaren kuvvetli irtibatlar kurduğu İbnü’l-Arabî, Sadreddîn Konevî üzerinden gelerek Dâvûd-ı Kayserî gibi öncülerle intikal eden nazari tasavvuf birikimi de bu bütünün en önemli ayağı idi. Ekberî tasavvufi birikim, Osmanlı Devleti’nin tesisi, varlığı ve bekası ile ilişkili düşünülmüştür. Aynı zamanda devlet yorumunun teorik dayanakları açısından da Ekberî gelenek kurucu ve besleyici bir fikir kaynağı olmuştur. İbnü’l-Arabî’ye atfedilen eş-Şeceretü’n-Numaniyye adlı eser ve yine başta Sadreddin Konevî’ye atfedilen olmak üzere buna yapılan şerhler, Osmanlı Devleti’nin manevi silsilesinin Şeyhu’l-Ekber ile ilişkili görüldüğünün göstergeleridir. Daha sonra bu bakış açısı üzerinden yürüyen Sarı Abdullah Efendi ve İsmail Hakkı Bursevî’nin yorumları da Ekberî külliyattan tevarüs edecektir.</p>
<p>Osmanlı’nın kuruluş dönemi ile ilgili sufilerin yazdığı siyaset içerikli eserlerde Osmanlı’nın siyasi meşruiyetini sağlayan nazari ve hukuki düzen ekseninin yanında, tasavvufi ve manevi temelli bir kozmoloji devreye girer. Bu yaklaşıma göre, âlem bir vahdet çekirdeğinden türemiş, bir birlikten oluşmuştur. Çokluk/kesret ancak bu birliğin/vahdet mertebelerdeki görünümünden ibarettir. Mertebeler ise mutlak birliğin tecellileri, ilâhî isimlerin yansımalarıdır. İlâhî isim ve fiillerin mevcutlar üzerinde kendilerini yetkin olarak ancak insanda izhar eder. İnsan, Hak ile âlem arasında varlık mertebelerini kuşatan bir vasıtadır. İlâhî isimlerin tezahürü açısından nizamın ilk kurulacağı yer de insani gerçeklik alanıdır. Bu alanda, insan öncelikle kendi mülkünde halife olarak ruhuyla beden mülkünde devletini ikame eder. Bu yetkinlik eğer ilâhî isimlerin külli ve âlemin cüzi tüm hakikatlerini kendinde toplamak şeklinde tekamül ederse bu insan, halifetullah, insan-ı kâmil, kutub gibi adlarla anılır ve bütün âlemler onun devleti olur. Bütün ilâhî isimlerle saltanat sürer ve Hakk’ın mutlak halifesi olmakla âlemde mutlak tasarrufa yetkili olur. Maddi mülkteki yöneticilere de hükümdarlık bahsi geçen manevi yöneticiler (ricâlul-gayb) eliyle verilir.</p>
<p>Devlet-i Âl-i Osmân’ın menşeine dair menkıbeler incelendiğinde sufilerin teorik çerçevesini çizdikleri ve kozmolojik hiyerarşinin belirlediği bu yönetim sistemi anlayışı daha net belirginleşir. Bu menkıbeler tarihî, dinî, epik kodları devreye sokarak hafıza, şuur ve tasavvur dünyasına vurgu yaparak yeni bir devlet yorumu inşa etmişlerdir. Bu menkıbeler temelde iki şeye vurgu yapar. İlki siyasi gücün maşeri muhayyilede meşruiyetini sağlayan seçilmişlik ve ilâhî bir hak edişe işaret eden kuvvetli kodlara sahip bir soy kütüğüdür. İkincisi ise manevi bir vazife ile yetkilendirilmiş ve bu anlamda nefes-i evliyâ ile desteklenmiş ve mutlak olarak değil, ancak vekaleten icra edilen egemenlik anlayışıdır. Sufilere göre, Osmanlı Devleti sadece tarihin maddi şartları çerçevesinde değil, Hakk’ın âlemin tedbirine yetkili kıldığı bir insan-ı kâmilin veya peygamber soyundan gelen bir seyyid ya da şerifin işareti/izni ile kurulmuştur.</p>
<p>Yani devlet, âlemin gerçek yöneticileri olan kutbiyyet makamının tedbiri üzere, bir anlamda yerde değil, gökte kurulmuş olup bütün devlet de akıl ve kalp yetkinliğine sahip rical ile (tedbîr-ı hükemâ-ı ilâhiyye) düzenlenmiş ve devlet işleri onlara danışılarak (müşâvere-i ulü’l-elbâb) görülmektedir. Dolayısıyla devlet öncelikli olarak maddi bir kudretin neticesi değil, ilâhî bir tecellinin tercihi sonucudur. Devletin hem kuruluşu (erkân-ı devlet) hem de bekasını sağlayan durum (ahvâl-ı saltanat) bu tecelliye mazhar olmaya bağlıdır. Padişahlar da bu şekilde zahir ve bâtından kuvvetlerle desteklenmişlerdir. Yani devletin bekasının garantisi olan nefes-i evliya onlarla birlikte olmuş ve onlar da bu nefesin varlık tecellisine tabi olmuşlardır.2</p>
<p>Köklerini Hacı Bektaş Veli velayetnamelerinde bulan ve Bursevî’nin Tuhfe-i Hasekiyye’sinden ve Üsküdarlı Haşim Baba’nın Ankâ-yı Maşrık’ına kadar birçok sufi metinde yer alan bu yaklaşıma göre, devletin kuruluş ve bekasını sağlayan iktidar tevdi edici menşe ve kaynaklar kutbiyyet düşüncesi ile ilişkilidir. Osman Gazi’ye devlet bazen Hacı Bektaş Velî elinden, bazen Şeyh Edebali ve Ahi Evran tarafından âlem-i misaldeki bir mecliste verilirken,3 bazen de Osman Gazi’nin “Hz. Seyyid’in (Ebu’l-Vefâ) silsile-i şerîfesine teşebbüs edip ol âlî dergâhdan inâyet-i samedânî yetişmek sebebiyle serîr-i saltanata ve tâc-ı kerâmete vâsıl olduğu”4 beyan edilir. Bazen de Kumral Bâbâ gazaya giderken, Hızır kendisine kıyamete kadar devam edecek bir devlet ihsan edildiğini Osman Gazi’ye müjdelemesini emreder.5 Osman Gazi’den sonra da devletin bekasının manevi rical eliyle sağlandığına işaret eden yorumlara rastlanmaktadır. Mesela Orhan Gazi, Vefâiyye ile irtibatı olan Geyikli Baba’nın ruhaniyyeti ile ve nişan olarak Bursa sarayının Bâbüs-saâde’si önüne diktiği bir kavak ağacının işareti ile devlet bulmuştur.6</p>
<p>Osmanlı tarihi boyunca yenilenen bu tür yorumlar şaşırtıcı derecede çoktur. Bu bakış açıları belki sosyolojik bir okuma ile sufilerin kendilerini iktidarın kaynağı olarak görmeleri ve iktidara kendi konumlarını hatırlatarak maddi otoritenin gönlünü almak ve iktidarında sufi zümreler eliyle halk tabanında kendi meşruiyetlerini sağlamaları şeklinde veya siyasi ve manevi iktidar alanlarının, yani maddi sultanlar ile manevi sultanların karşılıklı olarak birbirini meşrulaştırması olarak da görülebilir. Fakat belirtmek gerekir ki, bu tür yorumlara olanak veren doğrudan farklı iktidar alanlarının çatışmasından çok, vahdet-i vücut metafizik sisteminin sunduğu imkânlardır.</p>
<p>Vahdet-i vücut merkezli siyaset yorumuna göre, varlığın ilkeleri ilâhî isimlerdir. Bu ilkeler, siyasi varlık alanını da koşullayan temel ilkeler olarak belirlenmiştir. Bu yaklaşım metafizik ve siyaset alanları arasındaki ilişkiyi göstermekten çok, enteresan bir şekilde siyasi alanın ilâhî isimlerin tecellileri üzerinden nasıl ontolojikleştirildiğini de gösterir. Vahdet-i vücutun bu konudaki kurucu vurgusu, her ilimin en üst ve kuşatıcı ilkesinin ilâhî isimler olduğu şeklindedir. Siyaseti ortaya çıkaran fiiller alanı ve bu alanın ilkeleri olan şeyler de ilâhî/fiilî isimlerin varlık ve zuhurları olarak değerlendirilmiştir. Klasik tasnifteki amelî felsefenin konusu olan siyaset ilmi için siyasetin mevzusu insanın fiilleridir. Oysa ki, sufi siyaset yaklaşımında siyaset ilâhî isimlerin fiillerinin konusu olarak insanın fiiller alanını ele alır. Bu yönüyle siyaset doğrudan ontolojinin bir görünümüdür. Siyaset ilmi, insanın medeni tabiatı gereği ortaya çıkan ilişkileri konu edinirken “siyasi varlık alanının Tanrı’ya ilişkin nisbetlerini bilmek” gayesi ile siyaseti ilm-i ilâhînin/metafiziğin içinde değerlendirir.</p>
<p>Sufiler, ilâhî isimler ve onların tecellisinden ibaret olan âlem hakkındaki değerlendirmelerin siyaset alanı için de geçerli olduğunu düşünmüşlerdir. Özellikle İbnü’l-Arabî’nin et-Tedbirâtü’l-İlâhiyye ve Sarı Abdullah Efendi’nin et-Tedbîrün-Neş’eteyn’inde inşa edilen bu yaklaşımı, İsmail Hakkı Bursevî muhtelif birçok eseri ile zirveye çıkarmıştır. Buna göre devlet ve toplum da ilâhî isimlerin yansıdığı bir alandır. Vahdetin yansıması olan ilâhî isimler dört varlık alanında, dört hiyerarşik düzen inşa ederler. Her varlık alanının taşıdığı hükümler de varlıkta zuhur edenin tek bir hakikat oluşu sebebiyle aynıdır. Bu varlık alanlarından ilki ilâhî isimlerdir. Bu isimler arasında kuşatıcılık ve toplayıcılık nispeti hangisinde ise o isim bütün diğer isimlerin sultanı kabul edilmiştir. Bu isme ism-i azam adı verilir.</p>
<p>Bu ismin ne olduğu hakkındaki tartışmaları bir kenara bırakarak, Allah isminin toplayıcılığı ve sultanlığının taşıdığı değere işaret etmemiz gerekir. Allah ismi diğer isimlerdeki kesreti toplayan bir vahdet noktası olarak değerlendirilmiştir. Tıpkı bunun gibi ikinci âlem olan âlem-i misal de kutup bütün sair velayet mertebelerinin hakikatini kendinde toplar. Üçüncüsü olan âlem-i mülkte toplayıcı hakikat, sultan veya padişahtır. Devletin vahdet noktasıdır, devlet denen varlık alanında zati hakikati temsil eder. Sonuncu varlık alanı olan âlem-i insanda ise bu vahdet noktası ruhtur. Yani ilâhî isimlerde Allah, zahir ve bâtın bütün âlemde kutup, âlem-i mülkte padişah, âlem-i insanda ise ruh; toplayıcı hakikattir. Bu öznelerin her biri kendi mertebesinde sultanlık hükmünü taşırlar ve ancak bu tecelli ile sultanlık, kapsayıcılık, kuşatıcılık ve tabi olunan olma gibi nispetler varlığa ilişir.</p>
<p>Bu noktada diğer mertebelerdeki durumu bir tarafa bırakıp, devlet mertebesinde kendini açan vahdet kriteri olarak padişahın konumuna bakmamız gerekir. Maddi âlemde siyasi ilişkiler ağının en üstünde padişah/sultan bulunmaktadır. Mertebesinin hükmü ism-i a‘zâm mertebesinin nispetlerini kendinde barındırır. Siyasi alanda tüm zıtlıkları, muhtelif makam ve mansıpları kendinde barındıran da sultandır. Allah isminin diğer isimleri toplaması gibi bütün devlet mertebelerini ve siyasi bütün münasebetleri kendinde toplar. Bütün mertebelerin varlığı, sultanla gerçekleşir. İlâhî isimlerin (esma), uluhiyetle (müsemma) varlık bulması gibi tebaanın (raiyye) bütün ilişkileri de sultan mertebesiyle münasebetlerine göre belirlenir.7 Yani sultan, aslında maddi âlemdeki kurucu özne olarak bir tertip kriteridir.</p>
<p>Öte yandan devlet görevlilerine dair her bir mertebe sultana dair bir bilgi taşır ve sultan o hakikat üzere ancak o mertebenin verdiği bilgi ile bilinir. Dolayısı ile vezir, şeyhülislam, kadı vs. bütün mertebeler sultanın birer ismi gibi düşünülmüştür. Onların bulundukları bütün mertebeler sultanın mertebesinin ve isimlerinin zuhurundan ibarettirler. Her mertebe kendi bulunduğu konum itibarı ile sultana has bir niteliğin hükmünü icra eder. Bu yaklaşımın bir gereği olarak muhakkik bir sufi, ism-i a‘zâm ile sair isimler arasındaki ilişkiye dair marifeti sebebiyle bütün devlet mertebelerinin padişahın bir zuhuru olduğunu bilir ve her bir mertebeye padişaha ettiği tazimi gösterir.8 Bu bakış açısı, âlemdeki kesrete yönelik vahdet müşahedesinin, devlet hiyerarşisinde görülen benzer bir tavrıdır.</p>
<p>Vahdet-i vücut merkezli bir yaklaşımla her bir devlet mertebesi bir ilâhî ismin yansıması ve zuhuru olarak değerlendirilmiştir. Vezaret kendi içinde el-Müdebbir ismi ile tezahür ederken, vezirin kethüdası el-Mufassıl ismi ile vezaret mertebesindeki tedbiri tafsil eder. Böylece cüzi işler kethüda ile çözümlenirken külli işleri vezir tedbir eder.9 Kadılık ise ilâhî isimlerin fiillerinden kabul edilmiştir. Nitekim kaza doğrudan Hakk’a nispet edilen bir fiildir.10 Rumeli ve Anadolu Emîrü’l-ümerâları ilâhî isimlerden el-Kavî ve el-Metîn isimlerinin mazharıdırlar.11 Yeniçerilik makamı ise vezaret mertebesinden zuhur eden hususi bir tecelli taşır. Yeniçeri ağası özel bir yönden vekil-i mutlak olan vezirin el-Celîl ismine mazhardır.12 Enderun ehli uluhiyette zatı müşahede eden ve O’nu tespih ve takdis eden melekleri temsil eder. Darusaaade ağasının ilâhî isimlerden mertebesi er-Râzî ismidir.13 Nakību’l-eşrâflık mertebesi ise melikler, vezirler ve vekiller gibi ilâhî isimlerin külli mazharı değildir. Bu yüzden devlet mertebesinde bir ilâhî ismin küllî tezahürü olarak yer almazlar. İrtibatlarının nesep ve ırk üzerinden olması sebebiyle onlarda Muhammed ismi zahir olmuştur.14</p>
<p>Osmanlı devlet ve toplum yapısı hakkında vahdet ve kesret merkezli yorumun zirvesi Bursevî’nin zikrettiğimiz yaklaşımlarında görülmektedir. Ona göre padişahtan en küçük ferdine kadar herkes vahdet ve kesretin ilâhî isimler düzenindeki görünümünün bir yansımasıdır. Buna göre fırıncı el-Nâfî‘ isminin, koku satan (attar) terazi ehli olduğu için el-Adl isminin mazharıdır. Müftüler, âlimler el-Alîm isminin mazharıdır ve tedris ve talim fiilleri Hakk’ın “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.”15 ayetinde geçekleşen fiilinin yansımasıdır. Kadılar “Şüphesiz Rabbin aralarında hüküm verecektir.”16 ayetindeki kaza fiilinin tahakkukudur. Müezzinler “Allah, esenlik yurduna çağırır.”17 ayetinin, imamlar ise hadiste geçen, “Allah kulunun dilinden Allah kendisine hamt edeni işitti, dedi.”18 ifadesinin, şeyhler ise “Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır.”19 ayetinin tezahüründen ibarettir. Pazarlardaki alıcı ve satıcılar ise “Şüphesiz Allah, müminlerden satın almıştır.”20 ayetindeki Hakk’ın satın alma fiilinin yeryüzündeki yansımasıdır.21 Nitekim Osmanlı şehirlerinin her biri de bir ilâhî ismin tecellisi olarak değerlendirilmiştir.22</p>
<p>İlâhî isimlerdeki düzenin Osmanlı devlet ve toplumuna yansımasına bir başka örnek olarak ise devlet adamlarının isimlerinin, resmî ve diplomatik yazışma metinlerinde kendilerinde zuhur eden ilâhî isimlere göre zikredilmesini verebiliriz. Bu yazışmaların nasıl yapılacağı ve hangi devlet mertebesi için hangi lakap ve sıfatların kullanılacağı, hangi ifadelerle devlet ricaline dua edileceği bizzat devlet tarafından kanunnamelerle belirlenmesi benzer bir yaklaşımdan kaynaklansa gerektir. Özellikle elkâb kanunnamelerinde devlet ricalinin sıfatlarının zikredildiği yerlerde sıklıkla Allah’ın el-Melik ismine vurgu yapılması ve buna ek olarak el-Melikü’l-A‘lâ, el-Melikü’l-Allâm, el-Melikü’l-Mennân, el-Melikü’l-Müte‘âl, el-Melikü’l-Mu‘în, el-Melikü’l-Velî, el-Melikü’l-İbâd, el-Melikü’s-Samed, el-Melikü’l-Alîm, el-Melikü’l-Melikât, el-Melikü’l-Latîf gibi sıfatların kullanılması devlet mertebelerinin istinat ettikleri ilâhî isimler hakkında bilgi vermektedir. Öte yandan elkâb nizamnamelerinde bu bakış açısı nedeniyle bazı devlet ricali hakkında kullanılacak lakaplar ve sıfatlar zikredildikten sonra “ismine muvafık esmaulllah yazıla…” ifadesinin kullanılması bahsettiğimiz yaklaşımları göstermesi bakımından dikkate şayandır.23</p>
<p>Osmanlı siyaset ve toplum algısında siyaseti ontolojiye bağlayan dikişleri sökmek gerçekten zordur. Bu bağlar görmezden gelindiğinde Osmanlı siyaset teorisini ve buradaki sufi düşünüşün izlerini anlamak neredeyse imkânsız gözükmektedir. Sonuç olarak denilebilir ki, Türklerin İslam öncesi devlet yorumu bir tarafa bırakılırsa vahdet-i vücut düşüncesi merkezli yaklaşımların, özellikle ontolojik bakış açısını merkeze alan yorumların İbnü’l-Arabî ile devreye girdiği, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna yönelik menkıbe geleneğinde geliştiği, üretilip yaygın bir kabule dönüştüğü, Sarı Abdullah Efendi ve İsmail Hakkı Bursevî ile ilmî düzeyde izah edilip sistemleştirildiği söylenebilir. Belli ki bu konuda kat edilmesi gereken epey yolumuz daha vardır. Nitekim vahdet-i vücut merkezli devlet ve siyaset yorumlarının nüfuz ettiği mimariden usul ve erkâna, teşrifattan kılık kıyafete birçok sair alanlar hâlâ görünür kılınmayı beklemektedir.</p>
<p>sabahülkesi dergisi,sayı:51</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>* Yrd. Doç. Dr. , Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri<br />
1 Âşık Paşazade, Osmanoğulları’nın Tarihi, çev. Kemal Yavuz, M. A. Yekta Saraç, İstanbul: Koç Kültür Sanat Tanıtım, 2003, s. 321-322<br />
2 Bursevî, Tuhfe-i Hasekiyye, s. 638. Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, vr. 67b-68a. Sufi yaklaşımda kutb-sultan ilişkilerine hakkındaki yaklaşıma örnek olarak “Kanûnî’nin gayp erenleri ile arkadaş olduğu” yorumu için bkz. Eyyubî, Menâkıb-ı Sultan Süleymân: (Risâle-i Pâdişâhnâme), yay. haz. Mehmet Akkuş, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1991, s. 82<br />
3 Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, vr. 80a-80b., Şeyh Hâşim Baba el-Üsküdârî, Ankâ-yı Maşrık, Süleymâniye Kütüphanesi, Tercüman, nr. 104, vr. 10b-13a. Menâkıb-ı Tâcü’l-Ârifîn, Beyazıt Devlet Kütüphânesi, Veliyyüddîn Efendi, nr. 3695, s. 2a-4a<br />
4 Menâkıb-ı Tâcü’l-Ârifîn, Beyazıt Devlet Kütüphânesi, Veliyyüddîn Efendi, nr. 3695, s. 2a-4a<br />
5 Müneccimbaşı Ahmed bin Lütfullah, Sahâifü’l-Ahbâr fî Vekâyiü’l-A’sâr, İstanbul: Matbaa-i Âmire, III, 1283, s. 267.; Müneccimbaşı Ahmed bin Lütfullah. Câmiu’d-Düvel, 1299-1481 Osmanlı Devri Kısmı, yay. Ahmet Ağırakça. İstanbul: İnsan Yay., 1995, s. 56-57.;Kemal Paşazâde, Tevârih-i Âl-i Osmân, I, nşr. Şerafettin Turan. 2. bs, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay., 1970, 1991, s. 88-89<br />
6 Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osmân’dan Âşıkpaşazâde Târihi, s. 46<br />
7 Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, Süleymâniye Kütüphanesi, Esad Efendi Bölümü, nr. 1374, vr. 39b, 83b<br />
8 Bkz. Mustafa Rakım Efendi, Tasavvuf Sözlüğü: Istılâhât-ı İnsân-ı Kâmil, haz: İhsan Kara, İstanbul: İnsan Yayınları, 2008, s. 176-178<br />
9 Bkz. Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, s.94b, 95b<br />
10 “Onlar buluttan gölgeler içinde Allah’ın gelmesini mi bekliyorlar?” Bakara suresi, 2:210., “Bu, ayırım günüdür.” Mürselât suresi, 77/38, bkz. Bursevî, Tuhfe-i Hasekiyye, s. 839<br />
11 Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, s. 91b<br />
12 Bursevî, Tuhfe-i Hasekiyye, s. 878. Tuhfe-i İsmâiliyye, İstanbul: Basîret Gazetesi Matbaası, 1292, s. 101<br />
13 Bursevî, Tuhfe-i Hasekiyye, s. 636, 904–906<br />
14 Bursevî, Tuhfe-i Recebiyye, vr. 93a<br />
15 Bakara suresi, 2:31<br />
16 Yûnus suresi, 10:93<br />
17 Yûnus suresi, 10:25<br />
18 Buhârî, Ezan, 83<br />
19 Nîsâ suresi, 4:49<br />
20 Tevbe suresi, 9:111<br />
21 Bursevî, Şerhü’l-Usûli’l-Âşere, s. 8-10<br />
22 Konu hakkında daha geniş bir değerlendirme için bkz. Özkan Öztürk, Siyaset ve Tasavvuf: Osmanlı Siyasi Düşüncesinde Tasavvufun Tezahürleri, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015, s. 539-549<br />
23 Bkz. Elkâb-ı Ber Haseb-i Mekâdîr-i Nâs, Süleymâniye Kütüphanesi, Esat Efendi, nr. 2363, vr. 70b-77b</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siyasi-kesreti-toplamak/">Siyasi Kesreti Toplamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siyasi-kesreti-toplamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ziya Nur Aksun;&#8217;Dündar Taşer&#8217;in Büyük Türkiyesi&#8217; Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ziya-nur-aksundundar-taserin-buyuk-turkiyesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ziya-nur-aksundundar-taserin-buyuk-turkiyesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Mar 2019 14:45:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Dündar Taşer]]></category>
		<category><![CDATA[Dündar Taşerin Büyük Türkiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Nur Aksun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21459</guid>

					<description><![CDATA[<p>Millet yapma bir varlık değildir. Ne kahramanlar, ne âlimler, ne san’atkârlar bir millet imal edemezler. Millet, binlerce yıl içinde, kanın, iman&#8217;ın, duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş; ortak değer yargıları halinde billurlaşmış ortak davranışlar halinde görünmekte olan, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de birbiri gibi olan bir varlıktır. Atillâ’nın misafirlerine altın kaplar içinde yemek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ziya-nur-aksundundar-taserin-buyuk-turkiyesi-alintilar/">Ziya Nur Aksun;’Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22062 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/dundar-taserin-buyuk-turkiyesi.jpg" alt="" width="249" height="404" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/dundar-taserin-buyuk-turkiyesi.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/dundar-taserin-buyuk-turkiyesi-185x300.jpg 185w" sizes="(max-width: 249px) 100vw, 249px" /></p>
<p>Millet yapma bir varlık değildir. Ne kahramanlar, ne âlimler, ne san’atkârlar bir millet imal edemezler. Millet, binlerce yıl içinde, kanın, iman&#8217;ın, duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş; ortak değer yargıları halinde billurlaşmış ortak davranışlar halinde görünmekte olan, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de birbiri gibi olan bir varlıktır. Atillâ’nın misafirlerine altın kaplar içinde yemek ikram ederken, tahta çanaktan tek türlü yemeğini yemesi ne ise, Yavuz Sultan Selim’in yemek usülü de aynıdır. Atillâ’nın Bizans hükümdarına gönderdiği mektubun edâsı, üslübu, hitap tarzı ne ise, Kanunî’nin Prançois’ ya gönderdiği mektubunki de öyledir. İşte millet, bu ayniyet ve devamlılıktır.”</p>
<hr />
<p>“Şunu söyleyeyim ki, Osmanlı Devleti, kudret itibariyle bugüne kadar tarihin kaydettiği en büyük devlettir. Bu açıdan Roma’dan da, İngiltere İmparatorluğu’ndan da çok üstündür. Hükmettiği arazinin genişliği bakımından ise Cengizoğulları Devleti’nden sonra gelmektedir. Kudretinin azameti, bu kudretin tarih içindeki devamı ve devletin idare ettiği kavimler bakımından görünüşü ile bunların hiçbiri ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir kuruluş mahiyetinde&#8230; Kısa bir mukayese yapabiliriz. Söz gelimi, Roma’nın karşısında, zengin bir tüccar hükümeti şeklinde olan Kartaca’dan başka hasım yok&#8230;</p>
<p>Bu da bir site hükümeti&#8230; Roma, parça parça olan, ufak site devletlerini birer birer ele geçirerek, büyük imparatorluğunu kuruyor. Yakın zamana kadar üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk sayılan İngiltere ise, yalnız koloni savaşlarıyla ün salıyor ve bir Avrupa devletine karşı hiçbir zaman müttefîksiz savaşa girmiyor. Rusya ise, Asya genişlemesini, daima küçük devletlere karşı yapıyor.</p>
<p>Bize ve Almanlar’a karşı, daha sonra kazandığı başarıları ise, dâima müttefiklerle elde ediyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki başarılarını ise, büyük Anglo-Amerikan yardımı ile elde bulundurduğu geniş kara ordusu sayesinde elde edebiliyor. Avrupa’ nın ortasına gelmesini, Almanya’yı ikiye bölmesini, Romanya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Çekoslavakya, Bulgaristan ve Macaristam yutmasını ise, mütteklerinin yardımı kadar büyük olan gafletlerine borçlu. ..&#8221;</p>
<p>“İşte bugüne kadar gelen, bütün bu istilâ hareketleri dikkate alındığı, Osmanlılar’ın tarih sahnesine çıkışından sonuna kadar cereyan eden olaylarla mukayese edildiğinde. Devlet-i Aliyye&#8217;nin, tarihin şimdiye kadar kaydettiği en kudretli devlet olduğu sonucuna varılır.</p>
<hr />
<p>&#8220;Burada birçoklarımızın garip bir kanaatine de değinmek isterim. Bu da: &#8216;Canım efendim, bizim Yemen&#8217; de, Mısır&#8217;da, Selânik&#8217;te, Manastır’da, Sofya’da ne işimiz vardı?’ şeklinde dile getirilen acınacak sorudur. Buna karşı: “İngiltere’nin Yemen’de ne işi var? Rusya&#8217;nın Almanya&#8217;da, Çekoslovakya’ da, Türkistan&#8217;da, Buhara’da, Semerkant’ta ne işi var? Amerika&#8217;nın Vietnam’da ne işi var?&#8217; diye sormak herhalde en kestirmesi. Bu devletlerin vatandaşları, kendi hükümetlerine bu soruyu sormuyorlar.</p>
<p>Soranlar ise, tabii ki, &#8216;büyük devlet’ olma vasfını hemen kaybeder. Birisi bana bunu sordu, ben de ‘Neden?’ diye karşıladım. O, ‘Tabii efendim, Selânik, Sofya, Manastır zaten bizim değildi.’ dedi. Ben de ‘Yahu, buralar, yani Anadolu neden senin oluyor?! Burada neden duruyorsan orada da onun için vardın. Buralar ne kadar seninse, oralar da o kadar senindi ve hâlâ da senin.</p>
<p>Biz Selânik’i İstanbul’dan yüz sene önce aldık. İstanbul’daki oturuşumuz daha Selânik’teki kalışımıza varmadı. &#8216;Anadolu’ ismi bile Rumcadan geliyor, doğu memleketi demek. Bu senin görüşün bize ait bir koku taşımıyor. Kilise günnüğü kokuyor. Çünkü Avrupa “Buralar senin değil, sen bir nomadsın (göçebesin). Orta Asya’dan geldin, yine oraya git!’ deyip duruyor.</p>
<p>Malazgirt’ten beri yaptığı yüzlerce Haçlı Seferi’yle hep bunu söyledi. Buna, bir de bilir bilmez ve idraksizce sen katılma birader.’ dedim. Bir şey diyemedi. Biz bu zihniyetteki heriflerin kanaatine takılıp kalsaydık, tarihin en büyük ve kudretli devletini kurup,üç yüzyıl dünya hâkimi olmaktan vazgeçtim, buralarda bile kalamazdık.”</p>
<p>“Büyük milletler, ufku ve idealleri geniş milletlerdir. Bizim milletimiz halen bu niteliği taşımaktadır. Onun belini büken, kendi aydınının ondan uzaklaşmış ve ona zıt düşmüş olmasıdır.Bu uzaklaşışa son vermeğe,milletimizdeki büyük görüş ve anlayışa dönmeye mecburuz.Bunun başka bir yolu yoktur.</p>
<hr />
<p>“Burada bir an duralım ve ‘Bizim aydının, 17. asra, yahut geçmişimize bakışı nasıl?’ sorusunu soralım&#8230; Bu soruya, onun kafasıyla cevap verelim:&#8217;’Astığı astık, kestiği kestik bir padişah; keyfî bir idare, hırsızlık ve rüşvetle haşır neşir olmuş idareciler; zulüm altında bir halk&#8230;vs. vs.’ Oysa, kantarın topuzunu kendi tarafımıza aktarmadan, yani mümkün olduğu kadar tarafsız kalarak, Batı’yla bir mukayese yapalım. Meselâ, Saignebos’un Avrupa Kavimlerinin Mukayeseli Tarihi’ne bir bakalım. Fransa’da doğru dürüst bir devlet göremeyiz&#8230; Almanya zaten sahnede yok&#8230; Diğerleri küçük kontluklar gibi&#8230;</p>
<p>Buna karşılık bizde, dışişleri, maliyesi, askeriyesi, mülkiyesi, adliyesi ile maddî manevi etkiye sahip geleneksel hükümranlığın etrafında çok mükemmel bir devlet makinesiyle karşılaşırız. Onların anladığı ve iddia ettikleri şekilde bir keyfi devlet, 600 sene değil, 60 sene devam eder mi?</p>
<p>Bizim ilericilerin anladığı anlamda bir geçmişe sahip olana ne derler? ’Sen zaten adam değilsin, tarihin zulüm ve gaddarlıktan ibaret, yaşamaya hakkın yok; yıkıl git!’ derler. Zaten gâvurların iddiası da aynı. Kuvvetimizi yitirmeye başladığımız andan itibaren de bu gerekçe ile elimizden toprak aldılar. Yani bizdeki bu zihniyet sahipleri, âdeta yabancı ajanı&#8230; Başka bir şey söylemeğe lüzum yok&#8230; İnsan deştikçe ve düşündükçe/fenalaşıyor, asâbı bozuluyor. .”</p>
<p>“Bizi öven yalnız bu papazdan da ibaret değildir. Meselâ pozitivizmin’in kurucusu Auguste Comte da, III. Selim’e yazdığı bir mektupta, kurduğu “sevgi dini’ne onu davet etmiş, &#8216;Siz, çeşitli din ve mezheplere her türlü hoşgörüyü gösteren bir âdil devletin başkanısınız’ mealinde &#8216;lâflar etmiştir. Marx bile, zamanındaki Türkiye’nin, Rusya ile kıyas edilemeyecek kadar âdil ve insanî bir rejime sahip olduğunu söylemiştir”.Bütün bunlar bizi asla sevmeyen,pek garip vahşi bir düşmanlık gösteren,bundan hala da dönmeyen Avrupa&#8217;da,Türk&#8217;ün hasletlerini nisbeten takdir eden adamların da bulunduğunu ortaya koymaktadır.&#8221;</p>
<hr />
<p>“Bizde Avrupa’daki gibi bir derebeylik ve feodalite hiç olmamıştı. Aristokrasi ise bize tamamen yabancıdır. Osmanlı Hanedanı için bile aristokrattır demek mümkün değil. Avrupa’nın parlamenter rejimi ve demokrasisi bile daha evvel geçirdiği, feodaliteyle ve aristokratik devirle alâkalı&#8230; Bizim tarihimizde halkı ezen, ona eşya gibi bakan bir rejim asla olmamıştır. İşin garibi, bizim halk tabakası yukarıya, yani idareciye daima saygılı şekilde bakmıştır. Buna karşılık idareci de halkı, hattâ reâyâyı (Hristiyan tebea) “vediatullah” (Allah’ın emaneti) olarak görmüş; ona ne kadar hizmet ederse o kadar yükseleceğine inanmıştır.</p>
<p>Esasen bizim idareciler, halkın içinden çıkmışlar; hattâ ve çok defa sosyal bakımdan, toplumun tabanından yükselip gelmişlerdir. Bu yükselişte en büyük unsur da, kişisel yetenekleri, zekâları ve yüksek ahlâkları olmuştur. Meselâ, şeyhülislâmların birçoğu köylü çocuklarıdır. Vezirlerin büyük kısmı da öyle. Belli başlı ailelerden gelenler ise parmakla gösterilecek kadar azdır.”</p>
<p>“Eski Osmanlı düzeni ve millî eğitimi, toplumun en aşağısında da olsa, üstün yetenekleri daima yukarıya, en yukarıya iten bir mekanizmaya sahiptir. Böyle bir toplumda halk ve idareciler zıtlığı esasen olamaz, sınıf zıtlığı ise görülmemekte.”</p>
<hr />
<p>“Hiç olmayacak şeylerin peşinde koşmakla, bizi biz yapan büyüklüklerimizi yıkmakla vakit geçirdik. “Giyim kuşamımız ilerlememize engeldir’ dedik, onu değiştirdik. 72 milleti idare ettiğimiz, âdil hukukumuz geridir dedik, onu değiştirdik.</p>
<p>&#8220;Başımızdaki serpuş geriliğimizîn sebebidir&#8217; dedik, değiştirdik. “Geriliğimiz, anayasamız olmamasındandır’ dedik, 100 sene onunla uğraŞtık; hâlâ da uğraşıyoruz. Şu tabla veya eşya “kişiye aittir’, “devlete aittir’ davasıyla meşgul olduk. &#8216;Yazımız ilerlememize engeldir, dilimiz gelişmemize ket vurmaktadır’ dedik, onları değiştirdik.</p>
<p>“İlerleme için bu haltları karıştıran, dünyada bir millet yoktur ve olmamıştır. Bunları yapan bir milletin ilerlediğini de tarih kaydetmemektedir. Japonlar bugün çok ileri bir düzeye eriştiler. 30 bin hiyeroğliften meydana gelen alfabelerini &#8216;değiştirelim’ demediler. &#8216;Şintoizm’ diye anılan dinlerinin ilerlemeye engel olduğunu söylemediler.”</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ziya-nur-aksundundar-taserin-buyuk-turkiyesi-alintilar/">Ziya Nur Aksun;’Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ziya-nur-aksundundar-taserin-buyuk-turkiyesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç ile Söyleşi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Mar 2017 10:12:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizler]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî toplum]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Batı' da tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Burjuvazi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Meriç ile Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız İhtilali]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[I. Cihan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Komunizm]]></category>
		<category><![CDATA[Lonca teşkilatları]]></category>
		<category><![CDATA[Millet mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[peyami safa]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Yurdu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyat]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14226</guid>

					<description><![CDATA[<p>cogito, Sayı: 32, 2002 &#8220;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür&#8221; Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye&#8217;ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/">Cemil Meriç ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/7-1/" rel="attachment wp-att-14228"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14228" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1.jpg" alt="" width="416" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1.jpg 491w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a></p>
<p><b>cogito, Sayı: 32, 2002</b></p>
<p><em>&#8220;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür&#8221;</em></p>
<p><strong>Safa Mürsel: </strong>Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye&#8217;ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte bunların her birinin kendine has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet&#8217;ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıtaları ikiye bölmüştür: Darü&#8217;l-Harp, Darü&#8217;l-iman diye. Darü&#8217;l-iman hidayete eren, vahdaniyyete inanan, İslamiyet&#8217;i kabul etmiş insanların ülkesidir. Bu insanların arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahil olduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlarına aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk, kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp, tek vicdan halinde birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş.</p>
<p>Barbar istilalarından sonra Avrupa&#8217;da dilleri ayrı, menfaatleri ayrı birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar, her an birbirleriyle kavga etmişler. Yalnız birbirleriyle değil, aynı memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş. Avrupa&#8217;nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir, mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukarı menşe birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam&#8217;a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere girişmiş.</p>
<p>Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı Hakk&#8217;ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı&#8217;nın yani İslamiyet&#8217;in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı&#8217;yı. Bu parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş.</p>
<p>Avrupa&#8217;ya teveccüh ettikten sonra Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir kökü yoktur. Osmanlı&#8217;da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz. Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı&#8217;nın çocukluk devridir. Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyet’in mitolojisini benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam&#8217;ın eseridir.</p>
<p>Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş İslamiyet&#8217;in içinde. Zaten Avrupa&#8217;da şuurlu olarak milliyet fikirleri, kendi içlerinde 1789&#8217;dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.</p>
<p>1789&#8217;dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa&#8217;ya karşı mücadele vermek zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti, kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa&#8217;yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.</p>
<p>İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sınıfları yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder. Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı&#8217;nda bu çok görüldü. Alman kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli tarafımız, imanımız yok edilmek istendi.</p>
<p>Bu imanı yok etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa&#8217;dan ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet&#8217;te olamaz milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramız bozuldu, düşman olduk. Onlar ayrıldılar bizden. Bazı savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık. Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. Elbette Türk insanı kendini korumak zorundadır.</p>
<p>Kendini korumak için de belli bayrak altında, pren­sipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı&#8217;ya karşı, Rusya&#8217;ya karşı, İslam oldukları halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle, düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var. Almanların Alsace Lorraine&#8217;i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bi­zim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu:</p>
<p>Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istikbalde aynı çatı altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır, aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır. Madem ki, kafasına ışık veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör imandır, inançtır. Sosyalizm İslamiyet&#8217;ten haberi olmayanların İslamiyet’idir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler.</p>
<p>Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada burjuvazi bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek, alın teri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar, istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i Nursi Hazretleri &#8220;bugün unsuriyet çağı geçmiştir&#8221; derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.</p>
<p>O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün Avrupa prolateryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya&#8217;da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek düşmana, faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletler  üstüdür. Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler vardır. Sömürenler de bir bütündür.  Sosyalizm insanlığı ikiye böler: Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.</p>
<p>Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir. İddiası budur. Vaktiyle 1789&#8217;da milliyet hisleri bir taraftan kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi istismar etmeyeceğini ileri sürer.</p>
<p>Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim o zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir. Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayrı mesele. Fakat Batı&#8217;da bir ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler.</p>
<p>Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet&#8217;e benzeyen gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak. Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı&#8217;nın bulduğu en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik. İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri&#8217;nin söylediklerine ben de katılırım.</p>
<p>Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalrın işaret etmek gerekiyor. Bir kere İslamiyet&#8217;le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini &#8220;millet&#8221; olarak anlatmışlar. Bunların karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetlere uğramış, bütün efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına karşı kendi varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek zorundayız.</p>
<p>Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir şekilde, yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakimizden ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet&#8217;in en büyük hatası bu olmuştur.</p>
<p>Yani bizi Osmanlı&#8217;dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki&#8217;nin de- Türk milletini dinin dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda, vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır.</p>
<p>Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir. Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır, mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir. Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla oynamaktır.</p>
<p>Said-i Nursi 930&#8217;da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan, anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.</p>
<p>İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez, merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet&#8217;tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı&#8217; dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin, Mısır&#8217;dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet&#8217;e, Osmanlı&#8217;ya düşmandır.</p>
<p>Güya bizi Osmanlı&#8217;dan ve İslamiyet&#8217;ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış. Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan &#8220;medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar&#8221; diye bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder. De Guignes&#8217;den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes&#8217;den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes&#8217;yi nereden tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes&#8217;yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp&#8217;in tavsiyesi ile Hüşeyin Cahit tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa münasebetlerimizi De Guignes&#8217; den öğrendik.</p>
<p>Bir diğeri de Leon Cahun&#8217;dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş diye bir kitabı var. Türkiye&#8217;de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap. Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki &#8220;Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır&#8221;. Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim&#8217;i oluyor. Bütün Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asır sonu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya casustu zaten.</p>
<p>Şimdi bir de Rusya&#8217; dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu hakikat. Rusya&#8217;dan gelen Türkler, Osmanlı&#8217;ya hem dostturlar, hem düşman. Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler. Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım&#8217; dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış, Türk Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, ayrıca Ağaoğlu Ahmet -garip bir milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet&#8217;i anlatmak bütün Rusya&#8217;dan gelen Türkleri anlatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. Çünkü Rus terbiyesi görmüşler, Rusya&#8217;da yetişmişler. Orada Türklük gururları kırılmış.</p>
<p>Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kurumu&#8217;nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Kemal&#8217;in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osmanlı&#8217;nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. Ziya Gökalp budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı. Son derece ümmiydi. Evvela Selanik&#8217;te pohpohladılar; İttihad Terakki, emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver&#8217;e, Talat&#8217;a, Mustafa Kemal&#8217;e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı. Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.</p>
<p>Said-i Nursi&#8217;nin büyük bir ihtimalle bid&#8217;at erbabı diye yad ettikleri arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı&#8217;yı, parçalandı ülke. Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sarılmak mecburiyetti. Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız, cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten &#8220;cihanda sulh, yurtta sulh&#8221; formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi. İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.</p>
<p>Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet&#8217;i tahkim etmek, tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanların hepsi bizim. Yani insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup birleşmek lazım.</p>
<p>Said-i Nursi Hazretleri&#8217;nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indekslemeli. Biri, bütün külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar. Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500&#8242; de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştırır. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştırır. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha mufassalı da olur.  O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.</p>
<p>Münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor. Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor. Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlerle ve vesikalarla ispat ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiç kimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyurun canım hata etmiş olabilirim. İnşallah hata etmişimdir.</p>
<p>Abdulluh Cevdet&#8217;e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet&#8217;ten. Dil Best-i Mevlana&#8217;sı çok güzeldir, Gazali&#8217;nin azeliyat&#8217;ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.</p>
<p>Devlet-i Aliyye&#8217;nin çöküş tarihi, yok oluş tarihi 1826&#8217;dır. Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı&#8217; dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana el açıyoruz, &#8220;gel bizi yetiştir&#8221; diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır, malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunları da getirtmeye başlıyorlar Avrupa&#8217; dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler getirtiliyor Batı&#8217;dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor. Mekteb-i harbiye açılıyor.</p>
<p>Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da geliyor, misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz başlıyor. Avrupa&#8217;yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık Avrupa&#8217;yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz. Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz, yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil, anlamak mecburiyetinde de değil.</p>
<p>Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, mahrem dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca, bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana&#8217;ya giden ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir. İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı&#8217;ya ihanet etmek için dışarıdan kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin yazdığı kitaplar var. Orada &#8220;En büyük düşmanımız İslamiyet’tir. İslamiyet’i kaldırırsak Osmanlı toz yığını haline gelir&#8221; diyorlar, açıkça söylüyorlar.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin ifade ettiği bir şey var; İngiliz müstemlekat nazırı Gladston Kur&#8217;an&#8217;ı kaldırmalıyız diyormuş.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini biliyorlar. Batı&#8217;da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej&#8217;den çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye&#8217;de Batı dilini bilen adam yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı&#8217;dan kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rast gele adam, sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa kadar çıkacak adam, ne diye Batı&#8217;yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep yok. Menfaatlerine aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam? Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir. İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh dünyasına kök salar.</p>
<p>Rusya&#8217; da nüfusun yüzde 80&#8217;i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.</p>
<p>Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur. Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yoktur komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir. Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu palavradan ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya&#8217;da, sosyalizm, kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve Allah&#8217;a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin hatalarını taşır sosyalizm.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler midir?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin düşünceleri var. Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.</p>
<p>Kapitalizm Asya&#8217;yı yemektedir ve Asya&#8217;yı yok etmektedir. Asya için bir felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur, hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir mücadeleyi değil sınıflar arası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir. İslamiyet&#8217;in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya&#8217;yı, esir Asya&#8217;yı, mazlum Asya&#8217;yı yine İslamiyet&#8217;in rehberliğinde fakat sosyalist bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.</p>
<p>Hakikatte Marx&#8217;ın komünizm dediği şey de Bediüzzama’nın 5. devriyle uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir. Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her türlü istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Fakat Marksizm’de, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya düşünülmüyor.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşanan realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx&#8217;ın söylediği bu 5. merhale şu şekil­de tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. Çünkü devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir. Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.</p>
<p>Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.</p>
<p>Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her şey, herkesindir. &#8220;Her şey herkesindir&#8221; ne demek? Şimdi şu formül düşünülüyor. Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy 100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine girince kimse kimseyi istismar etmeyecek.</p>
<p>Hiçbir alın teri boşa harcanmadıkça, yapı­lan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boldur. Irmaktan herkes tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtaları zaten bütün cemiyetin olduğuna göre herkes her şeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre müşterek hasıladan faydalanacaktır.</p>
<p>Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.</p>
<p>Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini, nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong>  Bediüzzaman&#8217;la, Marx&#8217;ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak mütalaa etmek mümkün mü?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi olmadığı için bunu söylemiştir. Marx&#8217;ın bütün eserlerinde bir defa geçer proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu: Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir, istediğini yapmaya ve istediğinden başka bir şey yapılmamasına kadirdir. Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir ameliyat-ı cerrahiye­dir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx&#8217;ta. Nasıl bütün insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bu şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx&#8217;ın yaşadığı dünyada burjuvazi yırtıcı bir kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sınıf yavaş yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve gerek İtalya&#8217;da, gerek Fransa&#8217;da, gerek İspanya&#8217;da, Avrupa&#8217;nın sosyalist ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya iktatoryasına ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx&#8217;ın sadece zamanın icabı olarak kullandığı proleterya diktatoryası lüzumsuz bir gevezelikten ibarettir bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir. Değişmiş bir hükümdür diyorlar.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel&#8217;ifte, nasıl davranacağız?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Serbestlik anlayışı şu: Hattı zatında, insanın bütün melekelerini geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak etme­si ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet. Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabilmek de iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin kimşeye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbette ki herkes hür olacaktır.</p>
<p>Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatleri çerçevesi içinde. Elbette kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. &#8220;Cümlenin maksadı bir amma rivayet muhtelif&#8221; gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunları İslamiyet&#8217;e dayanarak,Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse insanın kendisi yok olacak.</p>
<p>Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle, Marx&#8217;ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir fark yoktur.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul edebilir miyiz?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü hareket noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar önemli tutmak icap  etmez mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Burada bir şeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz vardır: &#8220;Vasıtalar gayeyi meşru kılar&#8221;. Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz. Machiavelli&#8217;nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün. Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı? Kılmaz mı? İgnacio De Loyola&#8217;nın gaye dediği i&#8217;la-yı Kelimetullahdır. Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis mevzuudur.</p>
<p>Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor. Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye yazıyorlar. Böyle bir şey yok. Gaye cihan şümuldür, dinidir, imana dayanır, kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor. Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış, bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık ba­his mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne yapacağız?</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait olmayabilir.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed&#8217;e atfedilen &#8220;el harbu hud&#8217;atün&#8221; sözü, Hud&#8217;a ayıp birşey değil mi? Ama &#8220;el harbu hud&#8217;anın&#8221; diyor. İ&#8217;lâ-yı Kelimetullah için hud&#8217;a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola&#8217;nın &#8220;gaye vasıtaları meşru kılar&#8221; hikayesine gelip dayanıyoruz.</p>
<p>Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya&#8217;nın en büyük felaketi budur.</p>
<p>Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen, çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir&#8217;in.</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;de Anadolu vardır. Peyami Safa&#8217;da yalnız İstanbul vardır, İstanbul&#8217;un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir. Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlarına çevrilmiştir.</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih vardır. Osmanlı vardır. Peyami&#8217;de yoktur. Peyami&#8217;de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>   Peyami&#8217;nin üstünlüğü nerden geliyor?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Peyami&#8217;nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak usta bir yazardır, teknik olarak. O da Opperman&#8217;ın taklitçisidir hattızatında.</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğruya tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt Kanunu&#8217;nda girmiştir.</p>
<p>Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir. Peyami&#8217;nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir&#8217;in romanları bütün Türkiye&#8217;de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir&#8217;e göre.</p>
<p>Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp&#8217;in dışına bir adım atmamıştır.</p>
<p>Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezillikleri görmüştür. Hapishaneyi, yapılan rezilliği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla, etinde yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye&#8217;de nasıl bir oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.</p>
<p>Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır. Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa&#8217;nın oğludur. İsmail Safa, devrinde, ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da hastaydı. Peyami&#8217;nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas&#8217;ta ölmesi. Bunun için Abdülhamid Han&#8217;ı daima tel&#8217;in eder. Abdülhamid Han ile beraber, Osman­lı&#8217;ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadişeyi anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşları son derece mühim insanlık tarihinde.</p>
<p>Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert Spencer -İngiliz filozofu- Londra&#8217;da müreffeh, hayatından memnun yaşamaktadır ve Kraliçenin nişanına mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam sıkılıyor Spencer&#8217;ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil, müteessirler. &#8220;Ne oldu&#8221; diyor Spencer. &#8220;Boerler bir İngiliz subay grubunu pusuya düşürüp öldürdüler&#8221; diye cevaplıyor birisi. &#8220;Çok iyi olmuş&#8221; diyor Spencer. &#8220;İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ&#8217;layı Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler, gayet iyi olmuş.&#8221; Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben istemem diye reddetmiştir.</p>
<p>Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidiyor. &#8220;Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel&#8217;unları&#8221; diyor, &#8220;Allah zaferinizi müzdad eylesin&#8221;, İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır İsmail Safa.</p>
<p>Peyami&#8217;nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih, İsmail Safa&#8217;nın akıbetiyle meşgul, Peyami&#8217;nin aile faciasıyla meşgul. Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa&#8217;nın nefy hikayesiyle beraber gitmektedir.</p>
<p>Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendisinden çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hep­si milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârı vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü. Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami&#8217;yi kullanabilirdi. İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak mecburiyetinde idi. Ben, Peyami&#8217;yi çok severim ve acırım. O devirde yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri yapmayabilirdi diye.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936&#8217;da genç bir adamdı. Dergi çıkardılar, mahkum oldu. On üç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi&#8217;nde, Malatya Hapishanesi&#8217;nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı. 1953&#8217;te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. On üç sene hapishanede yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında kalması mukadderdi. Eski arkadaşları terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu. Zaten hapishaneye girmeden önce de avukat katipliği yapıyordu. Galatasaray&#8217;ı bitirememişti, tahsili yoktu.</p>
<p>Bir ara ye&#8217;se düştü ve Mayk Hammer tercü­meleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir&#8217;in. Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve yolunu bul­du. Tabii birçok tavizler vermek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu verme­ye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.&#8217;den ödül aldı. Yunus Nadi&#8217;den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin şeylerdir. Kemal Tahir&#8217;e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül almasaydı, öteki romanlarını bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu. Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı hattı zatında. Asgarisini yaptı.</p>
<p>Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün değildir.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyetler yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıfların kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi, müsadere müessesesi büyük servetlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir. Fakat artık İslamiyet&#8217;in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla bugünkü cemiyette de, Avrupa&#8217;da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül etmiştir. Avrupa&#8217;da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden ayrılmış sınıflar olmasalar da, vardır.</p>
<p>İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı&#8217; dan getirilmiş bir mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar mevcuttu. Bilhassa 23&#8217;ten sonra.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır. Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakaları, köylüler vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Lonca teşkilatları içtimaı tabakalara misal olabilir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Olabilir tabii. Evet, tabalar şeyyaldir, katı hudutları yoktur. Belli işleri görmek için belli insanların bir araya gelmesi, servet durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, yaşayış durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder. Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi yakıştırma kelime­lerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve iktidarın emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi&#8217;nin içinde yaşadı ve daima Halk Partisi&#8217;nin menfaatlerine uygun bir platformda kaldı.</p>
<p>Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı. Bürokrasiden çok, çalışanların yanındaydı.</p>
<p>Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü, kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi ırgalayacağım. 1848&#8217;de, Fransa&#8217;da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder. 1789&#8217;a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848&#8242; de şimdiki ifadeyle sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine&#8217;e sorarlar &#8220;siz sağda mısınız, solda mısınız?&#8221;&#8221;Ben tavandayım&#8221; der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Bu kaçamak olan cevabınızdı.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar, gaflet içinde olanlar, hakikati arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma güvenebilirler. Ben hakikati arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye&#8217;deki bütün tabakaların üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu hakikatleri arayan, bu hakikatleri yaymaya çalışan bir adamım.</p>
<p>Eğer bu hakikatler, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren hakikatlerse, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk için çalışıyorum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin şöyle bir sözü var; &#8220;Fikren ve meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam.&#8221; Böyle bir şey.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrudların yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud&#8217;un ve Firavun&#8217;un yanında olamaz.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye  gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına gelen bir adam, tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan, en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler, beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim vazifem, hayatını düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak. Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok. Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim kendimi. Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramışsa, kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan tarafım, ezilenlerden tarafım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafım. Tarafsız olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir. Yalandır tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir? Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı öldürdüğü dünyada tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi ne olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İslam&#8217;da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır ve eşref-i mahlukattır. Cenab-ı Hakk&#8217;ın halifesidir. Adeta haklarının bir kısmını ona devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı&#8217;da böyle bir şey yok. Batı&#8217; da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı&#8217; da bir ümmet yoktur. Batı&#8217;da insan, insan için kurttur. Batı&#8217;da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yad ederler. Ama hep aynıdır. Darwin &#8220;hayat kavgası&#8221; der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar, balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan ibarettir. En iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan tabiatın bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan için de caridir. Halbuki, İslamiyet&#8217;te insanın imtiyazlı bir yeri vardır, insan herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana ait olan her şey mukaddestir.</p>
<p>Batı&#8217; da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu&#8217; da tarih, sınıfların taammümüdür, tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır. Batı&#8217;da, fert ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir. Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin, diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde doğmuştur kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.</p>
<p>Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti, bir haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle süslemiştir insanı. Yani Batı&#8217; da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon, insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes değildir Batı insanı için.</p>
<p>Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için muharebe bir i&#8217;la-yı Kelimetullah&#8217;dır. Batı için muharebe bir kazanç vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir. Batı&#8217;da, insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur. Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.</p>
<p>Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir kurt iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare vasıtası haline getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire temas ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü. Birisi için hile, huda, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet eder, insana ait her şeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.</p>
<p>Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor bu iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir, Batının bize karşı galebesi.</p>
<p>Ben Ziya Gökalp&#8217;in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> *</strong> Bu söyleşi 11 Şubat 1977&#8217;de Rüşdü Onduk tarafından kasede alınmıştır. Eski bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma sırasında Safa Mürsel, Haluk İma­moğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz&#8217;ün bulunduğu bilinmektedir.</p>
<p><strong>Lügatçe:</strong></p>
<p>farika: ayırmaç</p>
<p>hazer etmek: çekinmek</p>
<p>lçtimai sınıflar. toplumsal sınıflar</p>
<p>Iddihar etmek: biriktirmek</p>
<p>Istirdat: geri alma</p>
<p>mufassal: ayrıntılı</p>
<p>mülhid: dinsiz</p>
<p>mütearrız: saldırgan</p>
<p>rasin: sağlam</p>
<p>şamil: kapsayan</p>
<p>tahkim etmek: pekiştirmek</p>
<p>teali: yücelme, yükselme</p>
<p>tebcil etmek: yüceltmek</p>
<p>tecessüs: bilseme</p>
<p>tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme</p>
<p>tesanüd: dayanışma</p>
<p>vahdet: birlik</p>
<table width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="350"></td>
</tr>
</tbody>
</table>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/">Cemil Meriç ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
