<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osman Turan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/osman-turan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Oct 2020 14:05:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Osman Turan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osman Turan &#8211; Türkiye&#8217;de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2020 14:05:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[ruh ve madde]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Türklük]]></category>
		<category><![CDATA[vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24696</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24697 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg" alt="" width="240" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg 185w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8.jpg 400w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı olmadığı bir sırada 1947 yazında, Türkiye&#8217;yi ziyaret edince, kendisi resmî kabullere ve devletin teşrifatına nâil olmuştur ki, bu hüviyeti olduktan ve resmî bir sıfatı da kalmadıktan sonra böyle bir gaflet ve şuürsuzluğa başka hiçbir memlekette rastlanmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer, medeniyetimizin sadece âbideleri ve husüsiyle gök kubbeye meydan okuyan, insan ruhuna huzur ve ulvîlik bahşeden camileri hakkında derin ve şümüllü bir tefekküre dalarsak o kudretin kaynağını ve tarihî azametin sırlarını keşfeder oluruz. İlk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in: “Allah’ın evi yanında kendime muhteşem bir saray yapmaktan hicap duyarım&#8221; sözü bu ahlâk ve mefküre kudretinin veciz bir ifadesidir. Hemen bütün Selçuklu ve Osmanlı Sultanları, hüküm sürdükleri geniş ülkelerde, bu mefkürelerini medeniyet eserleriyle maddîleştirir ve sanat âbideleri halinde ifade ederlerken bu ruh ve feragatin tam bir mümessili olmuşlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih Türklük ve İslâmiyetin, şerefli mazileri&#8217;nde birbirlerine ne kadar bağlı ve borçlu olduğuna şahadet eylediği gibi istikbalde de bunların birbirlerinden ayrılamayacaklarını, aksi takdirde Türk milletinin bekasının da tehlikeye gireceğini ifadede bir müşkülât yoktur. Bugün Türkiye&#8217;de göze çarpan ideolojik ve zümrecı&#8217; temayüller de millî birlikte çimento vazifesini gören dinin sarsılması neticesidir.</p>
<p>Türk milletinin, tarihî hasletleri ve akl-ı selîrni sayeşinde kendisinden kopmuş bu türlü münevverlere ve onların köksüz fikirlerine itibar etmediğini şükranla kaydetmeliyiz. Zira başlıca kuvvetimiz ve son tesellimiz de budur. Öyle olmasa idi bunca bâdire ve kasırgalardan sonra dağılmak ve yok olmak mümkün idi. Bunu söylerken, bu zorlamaların tamamıyla tesirsiz kaldığını ifade etmiş olmuyoruz. Bilâkis milletlerin istikbalinde daima birinci derecede âmil münevverlerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tehlikeli zamanlarda, muharebe ve zafer günlerinde milletlerin maneviyatını yükseltmek, ümit ve şevklerini artırmak için radyo vasıtasiyle yapılan dinî vaaz ve ilâhilerin teshirkâr kudreti âşikârdır. Bu sebeple, İkinci Cihan Harbi&#8217;nde bu vasıtaya sık sık baş vurulmuş ve bizzat laik ve hattâ dinsiz devlet adamları bile bu suretle kitlelerin hislerini takviyeden müstağni kalmamışlardır. II. Cihan Harbi&#8217;nde Bolşeviklerin nisbî bir din hürriyeti tanımaları da bu zamana rastlar. Halbuki, laiklikle hiçbir münasebeti olmadığı halde, Türk milleti, o karanlık ve endişeli günlerde, böyle bir ümit ve teselliden mahrum bırakılmış; hasret ve iştiyakla beklediği bir Allah kelimesini radyodan işitmek saadetine erememişti.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten din tahsili yalnız itikad ve ibadet için değil, Türk milletine mensup bir münevver olabilmek için de zarurî idi. Zira milletinin tarihinde ve halinde bu kadar derin ve girift bir te&#8217;siri olan İslâmiyet hakkında umumî bir bilgiye sahip olmayan bir Türk münevverinin, tahsil derecesi ne olursa olsun, hakikatte kökünden kopmuş bulunduğu cihetle, aydın sayılması da imkânsızdır. Hakikaten islâmî bilgilere sahip olmayan gençler yalnız umümî kültürden mahrum kalmıyor; bu durum dolayısıyla Türk kültürüne, edebiyatına, sanatına, folkloruna, diline, şiir, hikâye ve atasözlerine de nüfuz etmek imkânlarını da kaybediyor; yani kendi cemiyeti ve muhiti icin zaruri olan milli harsı da elde edemiyor idi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>En küçük hücreden nebat, hayvan ve insanlara kadar hayatî sevk ve idare eden küllî aşk ve iradenin madde ile izah edilememesi kâinata şâmil bir şuür ve iradenin mevcudiyetini kabul ettirmekte ve iptidaî insanda olduğu gibi onun bugünkü ileri neslinde de kaadir-i mutlak bir Allah&#8217;ın varlığı fikrini, daha kuvvetli bir şekilde, kabule zorlamaktadır. Nitekim atomun keşfi üzerine İngiliz kilisesi reisi, Einstein&#8217;a: “Artık âlemin sırları keşfedilecek midir?” tarzında sorduğu suale bu büyük âlimin verdiği şu: “Biz ancak maddenin sırlarını keşifle meşgulüz. Bunun ötesi ise ebediyyen ilmin meçhulü kalacaktır.” cevap da ilmin son sözü mahiyetindedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Din ve mezheplerin, medeniyet ve kültür tarihindeki rolü yanında milletlerin tekâmül ve bekasında dinin ne kadar büyük bir âmil olduğuna dair birkaç misâl daha hatırlamak yerinde olur. Meselâ Arapların tarihte kazandığı büyük mevki münhasıran İslâm din ve mefküresinin bir eseri olduğu gibi, millî hasletler ne olursa olsun, Türklerin de cihan hâkimiyeti kudretini kazanmaları ve azametli bir tarih yaratmaları daha ziyade bu din sayesinde mümkün olmuştur.</p>
<p>Hattâ Türkler Anadolu&#8217;ya Müslüman olarak gelmemiş olsalardı Karadeniz&#8217;in şimalinde bin yıl zarfında hicret eden ırkdaşlarının akıbetlerine uğrayarak yok olur; tarihin istikametini değiştiren Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları, onların kurduğu dünya nizamı ve medeniyet bahis mevzuu olamaz ve bugünkü Türkiye de vücud bulamazdı. İslâv kavimlerinin dil ve edebiyatları ile birlikte millî kültür şuürları da Ortodoks Hıristiyanlığı ile başladığı gibi Balkan milletlerinin varlığı da bu mezheb ile korunmuştu. Luther ve Protestanlık düşünülmeksizin Şimal kavimlerinin kültürel tekâmülleri anlaşılamaz. Dinin tarihî, içtimaî bakımdan bu hayrete şayan ehemmiyeti hakkında ciltler dolduracak tafsilâta girişmek imkân ve ihtiyacı olmaksızın bu küçük tablo<br />
ile iktifa etmek mümkündür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Göktürkler oturduklari topraklarda bazı yerleri dınî kutsiyetle tâzim ederlerdi. Anadolu&#8217;nun fethine iştirak etmiş büyük kumandan ve beylerin türbeleri evliya ziyaretgâhlarından daha geniş bir kutsiyet hâlesi içinde dokuz asır ululanmıştır. Bunlara verilen kutsiyet din adamı olmaları ile değil fâtih, İslâm gazisi ve vatan kurucu bulunmaları neticesi idi. Şahsiyetleri dinî olsun, millî olsun Anadolu baştan başa bu kutsiyeti haiz ziyaretgâhlarla dolmuştur.</p>
<p>İşte vatan da kutsiyet kazanmış, tarihî eser ve hatıraları sinesinde toplayan bu gibi topraklara denir. Seydi Gazi, Danişment Gazi, Turasan, Selçuk Sultanları türbesi, Mevlâna, Hacı Bektaş, Eyyup&#8230; Türkiye&#8217;yi vatan yapan binlerce ziyaretgâhın en meşhurları idi. Millet de bu mefküreye bağlı insanlar topluluğu idi. Bunun dışında kalan zümreler devlete hizmet ettikçe asırlar boyunca hürriyete, adalete ve dinî müsamahaya hak kazanmıştı. Bunlar da millet mefhumu dışında Reâyâyı teşkil eder. Türk mefküresi veya mukaddesatının esası dört unsurdan mürekkep olduğu için Osmanlı devlet adamları, çok defa “din ü devlet mülk ü millet için” yemin ederlerdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten hayır, fazilet, hakikat ve feragat duygularını geliştiren bir mefkürenîn cazibesine kapılmadıkça, yüksek aşkların zevkini tatmadıkça insan oğlum has olan yaratıcı cevher paslanmaya, kabiliyetini kaybetmeye mahkümdur. Böylece millet ve medeniyetlerin en kıymetli sermayesi olan büyük ilim, fikir ve sanat adamlarını yetiştirecek esas âmil körlenmiş olur.</p>
<p>Diğer taraftan böyle manevî bir sukut insanı maddenin ve geçici kaba zevklerin esiri olarak mânen tatmin edilmemiş bir hale sürükler; bedbaht kitlelerin zuhuruna sebep olur. Bugün münevverler arasında hayır ve fedakârlık duygulan yerine hırs ve menfaat didişmelerinin gittikçe şiddet kazanması, materyalist unsurların kuvvetlenmesi ve büyük şehirlerde ahlâk ve zabıta vak&#8217;alarının korkunç bir şekilde çoğalması nasıl bir mefküre ve maneviyat buhram içersinde bulunduğumuzu göstermeye kâfidir. Halbuki İmparatorluk Türkiye&#8217;sinin azametinden, içtimaî nizam ve ahlâkî yüksekliğinden ve Hıristiyan seyyahların Türklerin üstünlüklerinden hayrete şayan tasvir ve misâller ile bahseden bir Avrupalı müellif, “Asayiş o kadar mükemıneldir ki, görmeyen ona inanamaz. Şehirleri muhafaza için geceleri elinde bir sopa ile bir fener bulunan tek bir bekçinı&#8217;n sokaklarda gezmesi kâfidir. Halbuki Paris&#8217;te bir kıt&#8217;a asker bu vazifeyi korku içinde yapar.” der. Bir başkası “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katil vak&#8217;ası olmadığını, ticarî emtia ile dolu çarşı ve hanları bir tek bekçinin koruduğunu&#8221; söyler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih şeklî ve mutlak taklit esasına dayanmış bir kültür ve cemiyetin hayatiyet gösterdiğine dair bir misâl kaydetmemiştir. Tersine, içtimaî kanunlar iktizası böyle bir hâdisenin cemiyetlerin inhilâline âmil olabileceği tarihte kaybolmuş kavimler misâliyle sabittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Basit bir misal ile ifadeye calisirsak sağlam bir dimağın ancak sağlam bir vücutta ve iyi işleyen bir kalpte bulunabileceğine dair fizyoloji kan&#8217;unu, inkılâp hareketlerinde itibar bulmadı veya anlaşılamadı. Bununla beraber İslâmiyet’in daha millî ve modern bir istikamet alması için bazı kımıldamalar olduğu ve meselâ Kur&#8217;an&#8217;ın ve ezanın Türkçe&#8217;ye tercüme faaliyetleri; inkılâbın husüle getireceği manevî boşluğu doldurmak maksadıyla da Türk milliyetçiliğini, ilmî temelden mahrum ve bu sebeple de ters bir netice veren bir tarih ve dil şuüru ile kuvvetlendirme gayretlerini de bu vesile ile hatırlatmak yerinde olur. Bununla beraber bu temayüllerin ve hakikî gayeleri de belli olmamış veya ciddî bir anlayış ve şuürun mevcudiyeti de meydana çıkamamıştır.</p>
<p>Cemiyet kanunlarına, ilme ve nihayet bu teşebbüslere rağmen, bir çok münevverler inkılâbı adetâ din ve milletten tecrit etmiş ve hattâ bunları ona engel sayan bir telâkki veya gayrete sürüklemiş olduğunu da bir vâkıa olarak tesbit etmek lâzımdır. Daha doğrusu fikrî kifayetsizlik ve yeni gelişen ideolojik temayüller böyle bir hataya sebep olmuştur. Halbuki tarih ve sosyoloji böyle bir cemiyet ve medeniyetin mümkün olamayacağına şahadet ettiği gibi inkılâbın da tabiatıyla bu türlü gayrı ilmî ve gayrı millî mahiyeti de olmamak gerekirdi.<br />
Unutmamak lâzımdır ki medeniyet hâdisemiz kendi kendine vukubulmamış, tabiî temas ve münasebetler neticesinde cereyan etmemiş, devlet veya münevverin arzu, iradesi ve hattâ zoru eseri olmuştur. Binaenaleyh irade ile başlayan bu faaliyetin ilim ve şuurun kontrolünde bulunması gerekir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu ruh ve madde gibi iki esas unsurdan müteşekkil olduğuna ve diğer yaratıklardan bu hüviyeti ile mümtaz bulunduğuna göre onun sıhhat ve saadeti ancak bu iki menşee bağlı kuvvet ve ihtiyaçlar arasındaki bir muvazene ile mümkündür. Beşeriyet ve medeniyetin bugüne kadar dayandığı din, milliyet ve insanlık mefkürelerinden, ilim, sanat, hakikat ve aile aşkından, şeref ve yükselme duygularından nasibini alamayan insan kendisini maddenin sürükleyici ve bayağılatıcı esaretinden, zekâsını da bir şer âleti olmaktan kurtaramaz. Manevî kıymetlerin sarsıldığı devir ve cemiyetlerde, ancak bu kıymetler manzumesinin hayatiyetini göstermesiyle kaim bulunan, ahlâkî ve içtimaî nizam da sarsılır; artık fert ve cemiyetlerin sukut ve inhilali de başlamış olur. Tarihte birçok kavim, kültür ve medeniyetlerin gerilemesi v&#8221;e yok olması da hep bu âmillerle vukubulmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî şuür ve birliğin yükselmesinde ve yaratıcı bir kültürün gelişmesinde Türk tarihinin müstesna bir hazîne teşkil ettiği âşikârdır. Bu da mazi ile istikbal arasındaki bağının kuvvetlenmesiyle ve daha sonra da bu büyük mirasın ilmî bir şekilde işlenmesiyle mümkündür. Mazi ile irtiba sağ-lamlaşmadıkça millî şuur ve mefkürenin kuvvetlenmesini, kültürün gelişmesini, edebiyat, sanat ve sahne hayatının yaratıcı eserler vermesini beklemek beyhudedir&#8217;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika bugün Türk ruhu, mefküresi, millî dil, edebiyat, sanat, din, ahlâk ve an&#8217;anelerimiz, yâni, bir kelime ile, milletimizi ayakta tutan bütün manevî kıymetler manzumesi, görünür-görünmez, şuürlu-şuürsuz, iç-dış, öyle birtakım kemirici ve yıkıcı tesirlere mâruzdur ki, hiçbir cemiyet ilmî ve kültürel bir müdafaa teşkilâtı kurmadıkça, bizzat hâiz olduğu insiyakî mukavemet kuvvetleriyle, bunlara karşı dayanacak bir kudrette değildir. Fakat yabana kültür unsurlarının müsbet ve yaratıcı tesirleriyle bu türlü tahribatı, asla, birbirine karıştırmamalıdır. Zira cemiyet, şuürla veya insiyakî olarak, şahsiyetini muhafaza ettikçe, bir ayıklama ameliyesiyle, yabana tesirleri yaratıcı bir unsur haline sokar; aksi takdirde tarih, rolün yıkıcı olduğunu meydana koymuştur. İşte kültür ve mefküre sahiplerine veya bu türlü müesseselere düşen vazife bu millî şahsiyeti korumak ve canlandırmaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de mahiyeti ve tedavisi meçhul, manevî bir istikrarsızlık ve huzursuzluğun mevcudiyeti ve hattâ bazen de bir nevi içtimaî doğum sancısı hissi müşahede edilmekte; fakat bu hususa dair birbirine zıd çeşitli fıkir ve temayüller henüz ilmî ve kurtarıcı bir hüviyet ve istikamet kazanamamaktadlr. Bununla beraber, fîkir adamları ve aydınların, manevî meseleler üzerinde birbirlerine zıt bir inanca sahip bulunmalarından daha fazla, birbirlerinin fikir ve temayülleyine. karşılıklı saygı ve müsamahadan gittikçe uzaklaşmaları endişe<br />
verecek bir manzara arz etmektedir. Halbuki inkılâp da taassup yerine fikir hüm&#8217;yeti kurmak emelindeydi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına, İslâm dünyasının rehberi olan Türkler, Avrupalı olmak hevesiyle, millî kültür, din, mefküre ve ahlâklarını sarsan tersine bir yolda hayli zorlanmış olmalarına rağmen, halk kitleleri ve bir kısım aydınlar arasında henüz tarihî şuür, nizâm ve hayatiyetlerini muhafaza etmekle bu yeni İslâm medeniyetinin doğuşunda liderlik yapabilirler</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî ve dinî karakter ve duyguların şuür altında bile asırlarca yaşadığını tarihî bir gerçek olarak bildiğimize göre, Rusya&#8217;da içtimaî şartların ve dış tesirlerin birleşmesi neticesinde, Bolşevik ihtilâlinin patlak vermesi ve tarihin kaydetmediği bir tedhiş makinası halinde hüküm sürmesi hangi içtimaî, ruhî ve ırkî hastalıkların rol oynadığını meydana koymuştur. Bolşevik ihtilâlinin ilk denemesindeki zulüm ve kıtallere şahit olan meşhur Rus beyin âlimi Pavlof, Bolşeviklerin bu icraatı karşısında fertler gibi bazan cemiyetlerin de kudurabileceklerini söylemekle azgınlaşan bir materyalizmin beşeriyet için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Tarihî ve içtimâî âmillerin rolü ne olursa olsun Bolşevik ihtilâlini Avrupa medeniyetinde madde-ruh muvazenesinin bozulması ve materyalizmin azgınlaşması neticesi saymak en umümî ve isabetli bir hüküm olmak gerekir. Marx&#8217;ın kehânetlerine aykırı olarak komünizmin Rusya ve istilâsı altında kalan peyk memleketlerinden sonra dahi, geri kalmış Asya, Afrika ve cenubî Amerika kıtalarında yayılmasında da görülmektedir ki içtimaî şartlar yanında, siyasî ve psikolojik unsurlar da rol oynamaktadır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Maddeye bağlı en küçük atom âlemi (Mikrokosmos) ile en büyük yıldızlar âlemi (Makrokosmos) içinde mevcüd bulunan cezb (çekme) ve defl‘ (itme) kuvvetlerinin muvazenesi nasıl kâinat nizam ve âhengini temin ediyorsa insanlar, cemiyet ve medeniyetler de öylece madde-ruh kuvvetlerinin muvâzenesi sayesinde sıhhat, hayatiyet ve saadete kavuşur. Şu farkla ki kâinat nizamında kanunlar ve âhenk mutlak olduğu halde madde-ruh muvâzenesi psikolojik ve içtimaî kanunlara tâbi olarak değişir. Bununla beraber madde ve ruhtan birinin aşırı gelişmesi diğerinin tepkisini doğurur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İslâm dünyası, X. asırda, materyalizme sürüklenerek içten dıştan inkıraz yoluna düşmüştü. Türklerin hâkimiyeti taze bir kan ve idealizm getirince İslâm medeniyeti ve kavimleri yeni bir hayatiyete kavuşmuştu. Lâkin Haçlı ve Moğol istilâlarının getirdiği sarsıntı, dâhilde de bâtınîlerin tahribatı bir manevî uyuşukluk getirmiş; Dünyada kaybolan ümidler kurtuluşu ahirette aramağa sebep olmuş; Tasavvuf da kitleler arasında yegâne çâre sayılmıştı. Fakat cemiyet ve medeniyet ilâhî ruhtan alması gereken mânevî kudret yerine tasavvuf ya Allah&#8217;a bağlılığı ferdî kurtuluş şekline sokmuş veyahut halk kitleleri arasında bozulmuştur. Kalenderî ve Haydarî tarikatları arasında, bugünkü Hippy&#8217;leri andıran İbahiyye Zümreleri. meydana çıkmıştı. Mevlevîlik gibi tasavvuf da en yüksek mevkiini Osmanlı devrinde bulmuştu. Zira İslâm ve Türk mefkürelerinin kudret kazanmasında, Osmanlı “Nizam-ı âlem” davası içinde tasavvuf dini ve insanlığı yüceltmiş; fetihler de memleketlerden önce insanların kalbinde vuku bulmuş; Osmanlı Cihan Hakimiyeti kurulmuştu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, ferd ve cemiyet olarak, madde-ruh gibi, iki kuvvet ve ihtiyacın tesiri altındadır; onun saadeti ve medeniyetin devami da bu iki unsur arasında muvâzeneye veya onun bozulmasına bağlıdır. İnsanlar Allah, millet, vatan, aile, insanlık, hayır, fazilet ve şeref duyguları ile yükselir; bu esaslara dayanan büyük aşk ve mefküreler motor vazifesini görür ve yaratıcı kuvvetleri, hayır ve sevgi hislerini harekete geçirir; maddenin ifsadına ve zekânın şer âleti olmasına engel olur. İnsanlık tarihinde maneviyat aleyhinde bozulma istidadı gösteren madde-ruh muvâzenesi peygamberler, evliya, mütefekkir ve mefküreciler sayesinde yaşar; terakki ve saadet yolu devam eder.</p>
<p>Hayır uğrunda daimî bir irşâd ve gayret gösterilmezse maddenin ve şer kuvvetlerinin ifsadı mukadder olur. Dinlerin, melek-şeytan, hayır-şer ile ifâde ettikleri ezelî mücâdele de aslında insanın yaratılışında mevcüd bulunan madde-ruh cidalinin bir tezahüründen ibarettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alman feylesofu E.Kant&#8221;Tanrı olmasa bile beşeriyet onu kendi saadeti için kabule mecburdur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Dînin tarihî ve içtimaî büyük mevkii hakkında hiç bir tereddüt caiz değil iken pozitivistler, marksistler ve daha umümî olarak materyalistler onun yalnız bu mevkiini ve lüzumunu inkâr etmemiş; kendi doktrinlerine göre zararlı olduğunu da ileri sürerek dîne karşı şiddetli bir mücadeleye de girişmişlerdir. İlim ve tekniğin harikulade keşiflerine ve pozitivistlerin ilmi dinin yerine oturtmak iddialarına rağmen onların bu ümid ve gururları tamâmıyla boşuna çıkmıştır. Zita ilim ve keşifler ilerledikçe, cihân-şümül kanunlar ve sırlar da hayret verici bir şekilde artmakta, bunların hepsi birbirlerine bağlanmakta ve âlemin nizâmını vücuda getiren sırlar gittikçe daha mu&#8217;dil (complique) bir mâhiyet almaktadır.</p>
<p>Bununla beraber bu keşifler insanın manevî ihtiyaçları, saadeti ve bu fâni hayatın sonunda kendi akıbeti hakkında hiç bir ümid ve destek getirmemiştir. Gerçekten, sanıldığının aksine, maddenin esrarına nüfuz edildikçe daha büyük meçhuller ve daha müthiş muammalar meydana çıkmakta; insan daha muğlak bir kâinat ve sırları ile karşılaşarak hayranlık veya şaşkınlıktan başka bir neticeye varamamaktadır. Bu sebeple de ilmî bir muhakeme yeni keşifler _ile dinî inanışların daha sağlam temellere dayandığını göstermiş ve materyalistlerin aksi iddiaları menü bir his ve davranıştan başka bir şey ifade etmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dinler cemiyet, medeniyet ve milletlerin teşekkülünde başlıca âmil olurken kavimler de dinler üzerinde kendi ruh ve karakterlerine göre bazı ta&#8217;dîller vücuda getirmiştir. Meselâ: İslâmiyetle birlikte yükselen ve onun uğrunda her şeyi feda eden Türkler hukukta, tarîkatlerde ve san&#8217;atlarda millî hususiyetlerini göstermişler fakat bu yenilikler yine İslâmiyet hudutları içinde ve onu kuvvetlendirmeleri gayesi ile vuku&#8217; bulmuştur. Nitekim Osmanlı Kanün-nâmelerı&#8217; “Nizâm-ı Alem” dâvasına ve İslâm adaletine hizmet sağlamış; tarikat âyinlerinde görülen zikir şekilleri, musiki ve semâ Türklere mahsüs dînî aşkı kuvvetlendirmeye yaradığı için faydalı sayılmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika tarih içtimaî ve siyasî nizâmın kuruluşunda, ahlâk ve fazilet duygularının yükselişinde, ilim, edebiyat, hukuk, felsefe ve san&#8217;atların gelişmesinde, kültür ve medeniyetlerin teşekkülünde, vatan ve milliyet duygularının doğuşu ve ilerlemesinde, iktisadî faaliyetlerde ve nihayet günlük hayatın her safhasında din kadar derin bir rol oynamış bir kuvvet ve müesseseye şâhid olmamıştır. Nitekim nerede bir din, bir mezhep ve bir tarikat zuhur etmiş ise orada mutlaka yeni bir medeniyet ve kültür doğmuş; yeni bir hayat ve dünya görüşü meydana çıkmıştır. Dinler medeniyet yarattığı halde kadim medeniyetlerin meydana getirdiği bir din görülmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, en ibtidâî cemiyetlerden en yükseğine kadar, akıl ve muhakemesi ile, vicdan ve duygularının yüceliği ile, başka yaratıklardan mümtaz bir varlıktır. Bununla beraber hayat ve kâinat muammaları karşısında kendi aczini kavramış ve yalnızlığı hissetmiştir. Bu idrâk onu Kaadir-i Mutlak bir Allah&#8217;ın mevcudiyetini kabule ve ona sığınmaya sevk etmiş; ferdî ve içtimaî saadeti de bu inançta bulmuştur. Bu dünyada Allah&#8217;ın varlığına duyulan bu ihtiyaç ile ruhun bekası veya yok olmamak arzusu dinin beşeriyetle birlikte mevcut olmasının tabiî ve psikolojik sebebidir. Bununla beraber insanın bu şuür ve sezişi de insanlığı mümtaz kılan ilâhî bir sır olduğundan Allah&#8217;ın varlığı fikrini yalnız bu sebep veya ihtiyaçlara bağlamak mümkün değildir. Zira, bu takdirde, ilmin tekâmülü ile Allah fikrinin zayıflaması icab ederdi. Halbuki bu şuür âleminden müstakil olarak Allah vardır. Gerçekten devrî buhranlara ve materyalist gelişmelere rağmen Allah fıkri ve din ihtiyacı beşeriyetin tekâmülü ile birlikte yükselmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 14:04:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı cihân hâkimiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İslâm mefküresi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20856</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem&#8217; adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/">Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-sancagi.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-20857 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-sancagi-300x196.jpg" alt="" width="311" height="203" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22303 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg" alt="" width="524" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a>Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem&#8217; adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu mefküre ile birlikte devlet mukaddes idi. Uğrunda hayat, evlât ve her şeyin feda edilmesi gerekirdi. Tarihimizi dolduran kahramanlık destanları, milletimize mahsus olan kanun ve nizâm şuuru bu inancın tabiî bir neticesi idi.</p>
<p>Osmanlıların yücelttiği cihan hâkimiyeti mefküresi, imparatorluğun geniş hudutları içinde yaşayan bütün ırk, millet, din, mezhep ve kültürlere hak ve hürriyet bahşederek dünyaya bir “Nizâm-ı âlem” örneği getirmişti. Zîrâ bu Türk nizâmı bütün eski imparatorluklardan farklı ve üstün olarak hiçbir millet, sınıf, zümre ve bizzat hanedana imtiyaz tanımıyor ve menfaat getirmiyordu. Nitekim Tanzimat’a kadar hânedanın ve pâdişâhların da hususi mülkü yoktu ve her şey devlete ait (mirî) idi. Devlet bütün millet ve sınıflara adalet, içtimaî ahenk ve insanlık duyguları getiriyor; barış, nizâm ve huzurun vasıtası oluyordu.</p>
<p>Bu hüviyeti ile Osmanlı cihân hâkimiyeti veya Nizâm-ı âlem dâvâsı yeryüzünde ilâhî nizâm ve adaletin gerçekleşmesinden başka bir şey değildi. Mevlânâ Celâleddin, Yunus Emre ile en yüksek mânâ kazanan ve tarikatlara hâkim olan insanlık ideali, imparatorluğun manevî temeli olmuş ve onun cihanşumul kudret ve hayatiyetini sağlamıştı. Türklerin, Hz. Peygamberin hâdisleri, evliyanın keşif ve kerâmetleri ile tebcil edilmesi daima bu ideali kuvvetlendirmiştir. Hattâ büyük velî Akşemseddin “Beldetün tayyibetün” âyetinin, (1453) tarihi ile İstanbul fethini gösterdiğini Fâtih Sultan Mehmet’e müjdelemekle bu tebcilin Kur’ân, yâni İlâhî emrin icabı bulunduğunu meydana koymuştur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, şeriata ve kendi kanunlarına dayanan bir milletler câmiası olup kuvvetini Türk İslâm mefküresinden alıyor; adâlet, insanlık ve barış onun “Nizâm-ı âlem” dâvâsının esasını teşkil ediyordu. Osmanlı imparatorluğu, bugün beşeriyete sulh getirmek isteyen, fakat materyalist dünyada bir türlü müessir olamayan Birleşmiş Milletler ideal ve teşkilâtından daha üstün ve gerçek bir siyasî ve içtimaî nizâmı temsil ediyordu.</p>
<p>İçtimaî adâletten uzak kalmış hilâfet ve Selçuklu İmparatorlukları da onunla kıyaslanamaz ve tarihte misline rastlanamaz. İmparatorluğun bu yüksek vasıfları artık ilim âlemince kabul edilmiştir. Bununla beraber Osmanlı, cihad ve “Nizâm-ı âlem” dâvâsını anlaya_mayan ve taassuptan kurtularnayanlara, hâlâ bu cihanşumul devleti ve nizâmını barbarlık sayanlara rastlanmaktadır. Fakat asıl garibi bu iftiraların Türk aydın ve siyasileri arasında revaç bulmasıdır. Gerçekten kültür ve mefküre kaynaklarının kurutulması neticesinde milli ruh ve şuurdan mahrum cüceler, yücelere saldırmaya yeltenmiş, en muhteşem tarihe ve ecdada karşı nankörlük ve terbiyesizlikler mubah sayılmıştır.</p>
<p>İslâm ve Hristiyan iki din ve medeniyet veya iki dünya nizâmı arasında sekiz asır süren mücadele cihan padişahı Kânuni devrinde nihai bir hesaplaşma mahiyetini alıyordu.</p>
<p>Muhteşem Süleyman orduları ile karadan Orta Avrupa&#8217;ya ve Almanya içlerine doğru ilerlerken Akdeniz’e hâkim Türk donanmaları da sahillerden Hristiyan dünyasını bir kıskaç içine alıyor; Haçlı taarruz merkezlerini susturmak istiyordu. Arapların XI. asırda bu denizde kaybettikleri hâkimiyet XVI. asırda Türklerin eline geçince Frenkler şimdi okyanuslarda üstünlügü muhafazaya çalışıyorlardı. Osmanlılar Basra Körfezi&#8217;nde ve Kızıldeniz&#8217;de üsler kurarak cihadı Hint Okyanusunda ve Uzak Şark sularında da yürütmek istiyorlardı. Fakat iç denizler dışında girişilen teşebbüsler başarılamamış, Avrupalıların bir kaç asırlık denizciliği Okyanuslarda hâkim kalmıştır. Nitekim Osmanlı mütefekkirleri XVI. ve XVII. asırlarda, Türk-İslâm dünyasının arkadan satılmakta olduğunu, bunun siyasî ve İktisadî tehlikelerini görmüşler; tedbir alınması lüzumunu belirtmişlerdir. Lâkin ne Süveyş ve Don-Volga kanalını açmak teşebbüsleri başarılabilmiş; ne de Akdeniz artık bir Türk gölü kalabilmiştir.</p>
<p>Bununla beraber Kanunî’ye gelen Alman İmparatorunun elçisi Busbecq iki dünyaya ait kuvvetleri mukayese ederken nihaî zaferin Türklerde olacagı hükmünü verir ve bu neticeyi düşündükçe titrediğini de belirtir. Fakat İslâm medeniyeti son sözünü söylemiş, ondan aldıgı aşılarla bir Avrupa medeniyeti yükselmeye başlamış; Osmanlılar dışında diğer Türk ve Müslüman milletleri de zaten derin bir uykuya dalmıştı. Mezhep ayrılıgı ve taassubu ile İran’a hâkim Şiî Safeviler de Osmanlılara daima çelme takarak onların nihâi zaferlerine engel oluyorlardı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu yalnız kalmış ve XVII. asırda husule gelen kuvvet müvazenesi müteakip asırlarda artık Türklerin aleyhinde bozulmuştur.</p>
<p>Osmanlı Nizam-ı Alem dâvası, nazariyatı ve tatbikatı ile insanlığın hayran oldugu,bu hüviyeti ile bir çok halkları cezbettiği ve asırlarca süren hayatiyeti de buradan geldigi tarihi bir hakikattir. Bununla beraber,bu kısa izahat,ulu hakanların,kendi keyif ve cihangirlik gururları uğrunda Türk milletini diyâr diyar cephelere sürdükleri iddialarının bir ciddiyeti olmadığını göstermeye kâfidir.Onlar yalnız yüksek tabakanın ve ulemanın değil bütün Türk Islam âleminin düşünce ve duygularına tercüman olmuşlardı. Çünkü mefkureleri millî, İslâmî ve insanî idi. Nitekim askerler ve halk kitleleri arasında yaygın bulunan “Kızıl elma&#8221; ideali de bunu isbat eder.</p>
<p>Zaten Osmanlı padişahları, müslüman ve Hıistiyan. butün çağdaş hükümdarlardan farklı olarak, kendi N izâm-ı âlem kanun ve müesseselerine dayanarak saltanat sürüyor; bu suretle de milli mefküre ve irâdeyi temsil ediyorlardı. İhtiyar yaşlarında cihada çıkamayan Kanunî Zigetvar seferini umumî efkârm baskısı ile yapmaya mecbur kalmış ve ordugâhta hayata vedâ etmişti. Ulu hakanlar millî, İslâmî ve İnsani mefkürenin başı olduğu için millet vicdanında “Yedi Evliyâ” kudretinde mevki almışlardı.</p>
<p>Bu tarihî durumu, Marksistler bile keyfî idâre ve cihangirlik arzuları ile izah edemez. Osmanlı sultanları arasmda II. Mahmud ve II. Abdülhâmid mutlakiyetin temsilcisi olmuşlardır. Fakat şartların ağırlığı ve çöküntü göz önüne getirilince onlar mutlak idâreleri sayesinde millet ve devletin bekâsını sağlamağa imkân bulmuşlardı. Sultan Abdülhamid’in otuz üç yıl muhafaza ettiği imparatorluğun İttihatçılar idaresinde dokuz senede yok olması karşısında tarih âdil, fakat acı hükmünü vermiş; safsatalar iflâs etmiştir.</p>
<p>Millî şuur ve insanlık haysiyetini kaybetmiş cüceler yüce atalarımıza ve şanlı tarihimize küstahlıkta bulundukça Türkiye’nin utanç verici buhranlara düşmesi mukadder idi ve devam ettikçe de kurtulması imkânsızdır. Unutmayalım ki, Türk milleti henüz tarihî hasletlerini kaybetmemiş; asırlarca kullanılan “aslını inkâr eden haramzadedir” atasözü de canlılığını muhafaza etmiştir. Türkiye elbette ilmi tarih tenkitleri ile yükselecek, fakat bir avuç haramzâdenin millî vicdanı incitmesine ve yeni nesilleri ifsad etmesine müsamaha olunmayacaktır.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Tarihi Akışın İçinde Din ve Medeniyet,s.52-58</p>
<p>Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.254,257</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/">Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 15:38:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[I. Alâaddin Keykûbad]]></category>
		<category><![CDATA[I. Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol İstilası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Buhran Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20360</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi Oğuzların, Çağrı-beg ile 1018’de, başlayan ve Selçuklu imparatorluğunun kuruluşuna, 1040 yılına kadar devam eden ilk akınları devri bir keşif hareketinden ileri tarihî bir mânâ taşımaz. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/">Türkiye Selçukluları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20428 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1-300x233.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></strong></p>
<p><strong>1-Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi</strong></p>
<p>Oğuzların, Çağrı-beg ile 1018’de, başlayan ve Selçuklu imparatorluğunun kuruluşuna, 1040 yılına kadar devam eden ilk akınları devri bir keşif hareketinden ileri tarihî bir mânâ taşımaz. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma bakımından büyük bir ehemmiyet arzeder. Gerçekten kuruluşundan beri Selçuklu imparatorluğu’nu uğraştıran en mühim meselelerden biri kendi beyleri idâresinde müstakil hareket eden, yurt bulmak ve sürülerini beslemek zorunda kalan Türkmen boyları idi.</p>
<p>Tuğrul-beg, Alp Arslan ve Melik-şâh gibi ilk büyük sultanlar Türkmen muhacirlerini Anadolu’ya sevk ederken hem İslâm ülkelerini onların akınlarından ve devleti âsâyişsizlikten kurtarıyor; hem urugdaşlarına yurt buluyor ve hem de Bizans’a karşı daimî bir kuvvet kazanıyorlardı. Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi bu siyaset ve zarûretlerin bir neticesi olarak gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu otuz sene Türk nüfûsu baskısına uğramış ve gazalarına sahne olmuştur. Bazan Selçuklu ordularının himâyesinde, bazan müstakil gruplar halinde sefer yapan ve her yıl biraz daha ilerleyen Türkmenler Azerbaycan’dan Şarkî Orta ve Garbî Anadolu’ya kadar yayılıyorlardı.</p>
<p>Bununla beraber Türkmenler Malazgirt zaferine kadar, henüz bu ülkede emniyetle oturamamışlardı. Zira yapılan bunca fetih ve ilerlemelere rağmen Anadolu’da pek çok müstahkem şehir ve kale arkada kalıyor; mahallî Bizans garnizonları veya imparatorluk orduları da sık sık Türkmenleri tâkip ediyordu. Bu sebeple Türkmenler fetih ve istilâlarını yaptıktan sonra sıkışınca Azerbaycan ve İran’a dönüyor; bazan da Irak ve Suriye taraflarına çekiliyorlardı.Malazgirt zaferi ile Bizans’ın mukavemeti kırılıp artık Türkler karşısında bir ordu kalmayınca Anadolu’da sür’atle bir yayılma ve yerleşme devri başlar. Gerçekten tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu’nun etnik siması, 1071’den sonra, öyle sür’atli bir değişikliğe uğradı, ki bu büyük muhâceret ve iskân hareketi araştırılmadığı ve anlaşılamadığı için Türkleşme hâdisesi bir muammâ halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan ihtida veya imhasına atfolunmuştur.</p>
<p>İhtidâ ve karşılıklı nüfus zâyiatı bahis mevzuu olmakla beraber büyük muhâcereti ve etnik değişmeleri itibara almayan bu tahminî görüşlere artık bir ehemmiyet verilemez(1). Kaynaklar Horasan’da Selçuklu devleti kurulduğu zaman Türkistan’dan İslâm ülkelerine vukûbulan muhâcereti nasıl sel gibi tasvir etmişlerse Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya akan insan dalgalarını da aynı şekilde aksettirirler. Bir anonim Bizans kroniği: “kara ve deniz sanki bütün dünya kâfir barbarlar (Türkler) tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar Şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini, evleri ve kiliseleriyle birlikte, yağma ve istilâ ettiler” ifâdesiyle durumu, açıkça ve biraz hissi olarak, tasvir eder(2).</p>
<p>Başka bir kronik Türklerin Anadolu’ya, eskisinden farklı olarak, artık bir yağmacı değil işgal ettikleri bölgelerin hakikî sahibi sıfatiyle girdiklerini beyan ederken daha isâbetli bir görüşü temsil eder(3). Türk fetihleri önünde kaçan Rumlardan veya ramlaşan yerli halklardan başka Anadolu’dan Balkanlara nüfus nakledildiğine dair bir haber de çok dikkate şâyândır.Filhakika Süryanî tarihçisi Mihael’e göre: “Türklere yenilen Rumlar bir daha onlara karşı duramadılar.</p>
<p>İmparator Mihael’i korku aldı. Korkak ve kadınlaşmış müşavirlerinin sözlerine bakarak sarayından ayrılıp Türklere karşı çıkmadı. Hıristiyanlara acıyarak adamlar gönderdi ve Pont’da kalmış halkın bakiyelerini, eşyalarını atlara ve arabalara yükletip denizin ötesine (Balkanlara) nakletti. Böylece ahâlisiz kalan bu bölgelerde Türklerin yerleşmesine yardım etti ve bu sebeple de o, herkesin tenkidine uğradı”(4).</p>
<p>Başka kaynaklarda rastlanmayan bu kayıt Anadolu’nun Türkleşmesi bakımından pek mühimdir.Azerbaycan Anadolu’ya akan bu nüfus hareketine bir köprü vazifesini görmekte ve bu husus kaynaklarda akis bulmaktadır. Bir Gürcü kaynağı: &#8220;Türkler Tiflis’ten Berdea’ya (Errân, yâni Karabağ’ın merkezi) kadar bu güzel yerlerde çadırlarını kurmuşlardı. At, katır, deve ve koyunları sayısızdı. Buralarda çok güzel bir hayat sürüyor; avlanıyor, eğleniyor, dinleniyorlar ve hiç bir mahrumiyet görmüyorlardı. Şehirler ile ticâret yapıyor, bu esnada bizim memleketimize de giriyor ve birçok esir ve ganimet elde ediyor; baharda Somhet ve Ararat (Ağrı) dağlarına çıkıyorlardı.</p>
<p>Sanki Türkler dünyanın her tarafından bu memlekette randevu vermişlerdi. Sultan dâhil kimse onları buradan koğamaz, çıkaramaz ve kendilerine zarar veremezdi.&#8221; tasviriyle Azerbaycan ve Kafkasya’da Oğuzların yığılması ve göçlerini çok güzel belirtmiştir(5). Aynı Gürcü müellifi Anadolu&#8217;ya vukûbulan Türkmen akınlarından birini de çok canlı bir şekilde tesbit eder: “Türklerin kudreti dolayısiyle Rumlar Şarktaki bütün şehir ve kalelerini bırakıp gidiyor; bu bölgeleri Türklere terk ediyor ve onların buralarda yerleşmelerine imkân veriyorlar. Hududlarda komşumuz olan Türkler her tarafı istilâ ediyorlar. Kudretli Emir Ahmed kumandasında Kars’ı aldıktan sonra Türkler, anî bir saldırışla, kıral Giorgi’yi kaçmaya mecbûr ettiler ve pek çok esir ve ganimet aldılar. Dönüşte Rum ülkelerine Türk kitleleri sevkeden İasi (A- yaz?) ve Bujgob (Mengücik?) adlı iki büyük emîre rastlayarak ganimetleri gösterdiler: ‘Neden Rum memleketlerine gidiyorsunuz?</p>
<p>İşte Gürcistan insandan hâli ve servetle dolu’ dediler. Bunun üzerine yollarını değiştirip, çekirgeler gibi, memlekete yayıldılar. Böylece, 1080 yılı Haziran’ında, Acara, Şavşat, Kartlı ve denize kadar bütün bölgeler Türklerle doldu&#8230; Rumların devleti çöküntü hâlinde idi. Zira Türkler denizin berisinde kalan bütün ülkeleri (Anadolu) işgal etmişti”(6). Bu metinler Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında en mühim vesikalar arasında büyük bir değer taşırlar.Ortodoks Bizanslılar Şarktan ve Orta Anadolu’dan Garbî Anadolu’ya ve Balkanlara doğru çekilirken Ermeniler de Türklerin önünden Torosların dağlık bölgeleri ve Kilikya istikametinde göçmekte ve evvelce Bizans’ın bu taraflara sürdüğü nüfuslarını kesifleştirmekte idiler.</p>
<p>Çağdaş bir Ermeni müellifi: “1080 yılı Martına doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu’da) bulunan bütün Hıristiyan memleketleri Türklerin istilâsına uğramış ve hiçbir vilâyet bundan kurtulamamıştı&#8230; Bir çok vilâyetler boşaldı; artık Şark milleti mevcut değildir” ifâdesiyle Türk istilâ ve göçlerini belirttikten sonra Ermeni halkın muhâceretine temasla da “Tarsus’a, Maraş’a ve Delûk’a (Halep yakınında) kadar civar bölgelerde kargaşalıklar hüküm sürüyordu. Zira bu havâlide halk kitleler halinde birbiri üzerine atılıyor; binlerce insan birbirinin yolunu tıkıyor; çekirgeler gibi yeryüzünü kaplıyor ve her taraf insan dalgaları ile doluyordu” cümleleri ile Erme- nilerin şarktan garba ve cenûba intikalini meydana koyar ve birinci Haçlı Seferinden sonra Kilikya’da kurulan Ermeni prensliği ve kırallığının menşeini de gösterir(7). Anadolu’nun ilk fetih devresinde Türkleşmesi hakkında burada verebildiğimiz bu kadar bilgi umûmî bir fikir edinmeye kâfidir.</p>
<p>Bir kaç asır süren muhâceret ve Türkleşmenin ikinci büyük safhasını Moğollar önünden kaçan türlü Türk kavimlerinin Anadolu’ya gelişleri ve XIII- XIV’üncü asırlarda Orta Anadolu’dan sahillere yayılması teşkil eder. Türk- lerin boğazlara kadar ilerleyişlerinden yedi yıl sonra, 1080 yılında, henüz Anadolu’da yerleşmemiş ve devlet kuramamış olduklarına ve bu sebeple de bu ülkeden atılmaları mümkün olduğuna dair ileri sürülen(8) ve bazı âlimlerce de benimsenen(9) bir fikrin isabetsizliğini meydana koyarken bu hatanın Türk tarihine, Selçuk devleti ve muhâceretinin mâhiyetine vukufsuzluktan doğduğuna da işaret etmeliyiz.</p>
<p><strong>2. Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu (1075)</strong></p>
<p>Türkiye Selçukluları devleti bu kesif nüfusun Anadolu’ya intikalinden sonra ve o sâyede kurulmuştur. Bu devletin kurucusu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman-şâh (Selçuk’un oğlu olan Arslan-yabgu’nun torunu) Malazgirt zaferini müteakip Anadolu fethine gönderilen şehzâdeler ve Türk beyleri arasında mevcûd değildi. Bu sırada Anadolu’ya gelen Artuk beg Kızıl-Irmak ve Yeşil-Irmak havzalarında mühim fetihler yaparak (Dânişmend-nâme’de Artuhî adiyle destânî bir hüviyet kazanır), 1072 yılında, Isak Komnenos kumandasında bir Bizans ordusunu mağlûp ve kumandanlarını esir ettikten sonra Sakarya boylarına kadar ilerledi.</p>
<p>Normand reisi Russel Bizans tahtına Yunannis Dukas’ı çıkarmak ve Anadolu’da ayrı bir devlet kurmak teşebbüsüne girişince imparator Mihael, daha tehlikeli bir durum karşısında, Artuk beg ile anlaşmaya ve onun yardımına başvurmaya mecbûr oldu. İmparatora karşı isyânları bastıran Artuk beg bu sâyede fetihlerini İzmit Körfezine kadar ilerletti(10). Alp Arslan’m ölümü üzerine saltanat mücâdelesi başlayınca Artuk beg merkeze çağırıldı ve 1073 Nisanında Melik-şâh’ın Kavurt’a karşı zaferine hizmet etti11. Artuk’un Anadolu’da 1076 yılına kadar fetihler yaptığına dair bir hüküm sâdece yanlış bir tahmine dayanmıştır12.</p>
<p>Artuk’un ayrılışını müteakip 100.000 kişinin başında bulunan Tutak da İzmit Körfezine kadar ilerledi.Türkiye devletinin kurucusu Süleyman’ın meydana çıkması ile Alp Ars- lan’ın ölümü ve bu sebeple de Artuk’un Anadolu’dan ayrılması arasında sıkı bir münâsebet vardır. Filhakika Alp Arslan’a karşı giriştiği saltanat mücâdelesinde Kutalmış, 1064 yılında, mağlûb ve maktül düşünce oğulları Bizans hududuna sürgün edildi13. Urfa havâlisinde kuvvetsiz ve sönük bir hayat geçiren bu şehzâdeler Sultanlık mücâdelesi esnasında ve Artuk’un dönüşü üzerine fırsat buldular; Anadolu Türkmenlerini etraflarında toplamağa başladılar.</p>
<p>Selçuk’un soyundan bir başa muhtaç bulunan bu Türkmenlerin bir kısmı da zaten Tuğrul-beg’e ve Alp Arslan’a karşı ayaklanmış ve bu sebeple Anadolu’ya kaçmış kendi mensupları olan Yabgulular idi. Kutalmış oğullarının tarih sahnesine çıkışlarına dair en mevsûk rivâyet, şüphesiz, 467 (1074)’de, Suriye’de, Melik-şâh&#8217;a tâbiiyeti kabul eden Yabgulu Türkmenleri reisi Atsız’a karşı Şökli’nin kendilerine müracaatı ve bu vesile ile de Şi’î Mısır halîfesi ile münâsebete girişilmesidir. Gerçekten bu mücâdelede Ku- talmış oğullarından biri esir edilip Melik-şâh’a gönderildikten sonra kardeşlerden diğeri Haleb’i ve Antakya’yı kuşattı; fakat fazla vakit kaybetmeden Anadolu’ya gitti14.</p>
<p>Böylece Anadolu’ya geçen Süleyman Konya ve havâlisini mahallî Rum hâkimlerinden aldıktan sonra yoluna devamla 467(1075)’de İznik’i fethedip kendisine payitaht yaptı15. Bu havâlide bulunan Tutak’ın veya ona mensup Oğuzların da kendisine iltihak eylediğini sanıyoruz. Bu sırada Bizans imparatorluğu öyle perişan bir durumda ve Anadolu ile münâsebetlerini o derece kesmiş vaziyettedir, ki Hıristiyanlık tarihinde mühim bir mevkii bulunan İzkin’in fethi Rum kaynaklarında hiçbir akis bırakmamış ve ancak 1078’de Botaniates’in tahta çıkarılışına yardımı münâsebetiyle bu şehrin Süleyman’ın elinde bulunduğu kaydedilmiştir. Bu son hâdise fethin daha evvel vukûbulduğunu ve İslâm kaynaklarını da teyid eylediğini göstermektedir16.</p>
<p>Böylece bugüne kadar bu fethin yılı ve Türkiye Selçuklu devletinin kuruluşu tarihinin 1075 yılı olduğunu, bugüne değin bu hâdise ve kuruluş için verilen 1077, 1078, 1080 ve 1081 tarihlerinin birer tahminden ibâret olduğunu meydana koymuş oluyoruz17. Selçuk’un küçük torunu Süleyman bu yeni devleti kurmakla hem Anadolu’ya göçmüş Türkmenleri birleştirdi; hem de göçebe Oğuzların daha büyük kitleler halinde bu ülkeye gelmelerine imkân verdi18. Bu kuruluş ile yukarıda belirtilen 1080 yılına ait büyük muhâceret arasında bir münâsebet düşünmek tabiidir.İmparator Mihael, 1074 Şubatında, Papa VII. Gregoire’a başvurarak Tü&#8217;rklere karşı yardım istemiş, buna mukabil de Ortodoks kilisesinin Katolik kilisesine iltihakını vaadetmişti.</p>
<p>Bu müracaatı memnûniyetle kabul eden Papa bazı Avrupa kırallarına ve bütün Hıristiyanlara hitap ederek Türklerin İstanbul surlarına kadar bütün Şark imparatorluğu ülkelerini istilâ eylediklerini beyanla onları bir Haçlı seferine çağırmış; fakat Papalık-İmparatorluk mücâdelesi bu dâvetin ancak yirmi yıl sonra netice vermesine imkân hazırlamıştır19. Katolik Avrupa’nın yardımından ümidi kesen İmparator, Melikşâh ile bir sulh muahedesi yapabilmek için, 1079 Haziranında, Halîfenin tavassutunu rica etmiş ve 1075’de hazineler değerinde hediyeleri, bir elçi ile, Azerbaycan’a gelmiş bulunan Sultana göndermiştir20.</p>
<p>Süleyman-şâh Bizans’ta başlayan taht kavgalarına karışmak ve 1078’de Botaniates’i imparator yapmak sûretiyle hâkimiyetini genişletti, devletini kuvvetlendirdi. Bu sâyede Türk ordusu Üsküdar{Chrysopolis) &#8216;a kadar ilerleyerek orada karargâh kurdu. Melik-şâh Kutalmış oğullarını tenkil maksadiy- le Anadolu’ya Porsuk bey kumandasında bir ordu gönderdiği zaman Bizans ile Süleyman arasında dostluk devam ediyordu. Vukûbulan muhârebede Porsuk Kutalmış oğlu ve Süleyman’ın kardeşi olan Mansûr’u bozguna uğrattı ve öldürdü21. Bazı Selçuk-nâmeler bu seferin Kutalmış oğullarına değil Bizans’a karşı yapıldığını kaydetmekle kadîm Türk feodalizmine ve meseleye nüfûz edememişlerdir22. Nitekim Zonaras’a göre halîfenin tavassutiyle iki hânedan arasındaki savaş durdurulmuştur.</p>
<p>Bu hâdise Melik-şâh’ın, 1075’de,Mihael ile bir anlaşmaya varılırını, Süleyman ile Botaniates arasındaki ittifaka karşı Porsuk’tın gönderilmiş olduğunu telkin eder. Fakat Porsuk’un dönüşünden sonra imparatorla Sülcyman-şâh’ın arası açıldı; bu sefer taht iddiasında bulunan N. Melissenos’u destekleyen Selçuk sultanı bu sâyede Frikya ve Garbî Anadolu’da henüz ele geçmeyen yerleri fethetti. Bu sebeple imparator 1080 senesinde İznik üzerine bir ordu gönderdi. Seferden dönen Süley- man-şâh bu orduyu bozdu ve Türkler boğazların Anadolu sahillerini işgal edip orada gümrük dairesi kurarak gemileri kontrole başladılar.</p>
<p>Türklerin donanması olmadığı için deniz İstanbul’u ve Bizans İmparatorluğu’nu korudu. 1081 senesinde Alexis Komnenos imparator olunca ilk iş olarak Süleyman ile bir anlaşma yapıp Balkanlardaki Türklerin istilâlarına karşı hareket etti. Zira İstanbul için Şâmânî Türkler daha büyük bir tehlike oldu; bu muahede sâyesinde Selçuk sultanı da hâkimiyetini Şarkta genişletme imkânlarını buldu. Zîra bu taraflarda mühim vak’alar cereyan etmiş; İçtimaî ve siyasî nizâm bozulmuştu23.Anadolu’da Bizans hâkimiyeti çökünce Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında bir takım Ermeni prenslikleri teşekküle başlamıştı. Bunların başında Filaretos geniş bir bölgeyi idâresine almış ve Malatya’ya hâkim olan Ermeni Gabriel de onun tabiiyetine geçmişti.</p>
<p>Böylece Selçuk Türkiyesinin Şark ve Cenubla münâsebetlerini tehlikeye sokan bir engel hâsıl olmuştu. Bu sebeple BizanslIlarla sulh yapan Süleyman, 1082 (475)’de, Kilikya’ya indi ve 1083’de Adana, Tarsus, Masisa ve Anazarba şehirleri ile birlikte bütün bu bölgeyi fethetti24. Tehlikeyi gören Filaretos Melik-şâh’a giderek İslâmiyeti kabul etti ve ondan hâkimiyeti için de bir ferman aldı. Urfa’ya döndüğü zaman onun din değiştirmesinden ve zulmünden şikâyetçi bulunan Antakya hıristiyanları ve hattâ bir rivâyete göre bizzat Filaretos’un oğlu da dâhil olarak Süleyman-şâh’ı dâvet edip şehri ona teslim ettiler25. Süleyman-şâh 17 Birinci Kânun 1084 (15 Şubat 477)’de Antakya fethi ile meşgûl iken Arap emîri Şeref üd-devle Müslim ile ihtilâfa düştü. Melik-şâh bu sırada Musul’a gelmiş; Müslim’i itaate almış; fakat Tökiş&#8217;in isyâniyle Horasan’a dönmek mecbûriyetinde kalmış bulunduğundan, Süleyman-şâh’ın bu ilerlemesi karşısında ses çıkarmamış ve hattâ resmen onun kendisine karşı itaatkâr davranmasını memnûniyetle karşılamıştır.</p>
<p>Vukûbulan savaşta Müslim mağlûb ve maktül oldu. Bu genişleme siyaseti Türkiye sultam Süleyman-şâh ile Me- lik-şâh’ın kardeşi Şam meliki Tutuş’un arasım da gerginleştirdi. Filhakika Haleb’in muhâsarası sırasında Artuk ile birlikte gelen Tutuş’un ordusuna mağlûp olan Süleyman-şâh, 6 Haziran 1086 senesinde, hayatını kaybetti. Böylece Süleyman az zaman zarfında kuvvetli bir devlet kurmuş ve “Bo ğazlardan Suriye’ye kadar, uzunluğu bir ay, genişliği on gün süren bir ülkeyi hâkimiyeti altına almış idi”26. Bizans’ın dinî tazyikinden ve temsil siyase tinden nefret eden Ermeniler, Süryâniler ve Pavlakîler (Pauliciens) gibi dinî zümreler aradıkları din hürriyetini Süleyman ve haleflerinin idâresinde bul dular27. Anadolu gibi henüz fethedilen bir memlekette Bizans ile husûmet ve Büyük Selçuklularla rekabet hâlinde kurulan Türkiye devleti sağlam esas lara dayandığı için onun ölümünden sonra ve halefleri zamanında husûle gelen sarsıntılara rağmen yaşayabilmiştir. Süleyman-şâh’ın bu devleti ile ilk defa biri İran’da ve diğeri Anadolu’da iki Selçuk sultanlığı meydana gelmiştir.</p>
<p>Abbasî Halîfesi Kaim bi-Emrillah menşûr, hil’at ve sancak gönder mek sûretiyle Süleyman’ın saltanatını tasdik ve ilân etti, ki onun bu sûretle nında Türkiye, s. 64. 30 Sibt, 62a. Süleyman-şâh olduğu28 rivâyet ediliyor. Zaten büyük sultanın iştiraki olmak sızın böyle bir hâdise müşküldü. Fakat buna rağmen Süleyman’ın sultanlığını ilân ettiği de şüphesizdir. Zira Fâtımî halîfesini tanımak mecbûriyetini duyan Süleyman’ı bu siyasetten ayırmak için Abbasî halîfesinin onun sultanlığını kabûl etmesi ve Melik-şâh’ın bir müddet buna susması tabii idi29. Bu sûretle İslâm dünyasının Uc bölgesinde kurulan bu Gazi devlet Şi’î siyasetinden ve tesirinden kurtulmuş; sultanlığı kabul edilen Süleyman’ın Fâtımî halîfesini ve Şi’îliği bir silah olarak kullanması lüzûmu kalmamış ve Sünnîlik muhafaza olunmuştur. Nitekim Süleyman-şâh Tarsus’u fethedince Şam Trablus’unun Şi’î hâkimi İbn Ammâr’a başvurarak buraya kadı ve hatip istemesi, İbrahim Yınal gibi, onun da Büyük Selçuklulara karşı mücâdele ve siyasetiyle ilgilidir30.</p>
<p>Artık bazı kaynakların, vaziyeti kavrayamıyarak, Melik- şâh’ın Süleyman’ı, Anadolu’yu kendisine iktâ eylemek sûretiyle, bu ülkeye gönderdiğine dair rivâyetlerini mevsûk sananların isâbetsizliği meydana çıkar’1. Lâkin eski Türk siyasi hukukunu veya töresini ve Arslan Yabgu’dan beri iki Selçuklu ailesi arasımla devam etmiş hâkimiyet ve saltanat mücâdeleleri veyahut sebeplerini anlayamayan muahhar müellifler ve modern tarihçiler Melik-şâh karşısında Süleyman-şâh’ın da Sultan olabileceğini düşünememişlerdir. Türkiye devletinin kuruluşuna dair kaynakların kifâyetsizliği de eski ve yeni tarihçileri, Melik-şâh’ın Süleyman’ı, kendi tâbii olarak, Anadolu’ya gönderdiği zannına düşürmüştür. Buna mukabil Rum müellifleri ve modern Avrupa tarihçileri de buna benzer bir garabeti göstermişlerdir.</p>
<p>Filhakika bu devirde Bizans imparatorlarını tahta çıkarıp indirmekle oyuncak gibi kullanan ve Alexis Komnen ile yapılan muahedeye göre fiilen olduğu gibi hukuken de Boğazlara kadar Anadolu’nun hâkimi ve sultanı tanınan Süleyman-şâh, çağdaş Rum ve modern Avrupalı tarihçilere göre hâlâ Bizans’ın bir tâbii sayılmış; Bizanslılara mahsus garip bir imparatorluk şuûr ve gurûru gerçekleri kabûle yanaşmaktan onları uzaklaşmıştır32.</p>
<p><strong>3. Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye</strong></p>
<p>Süleyman’ın ölümü esnasında küçük yaşta bulunan oğulları yakalanıp Melik-şâh’a gönderilince Selçuklu tahtı bir müddet boş kalmış ve siyasî birlik de sarsılmıştır. Orta Anadolu’da Dânişmend şöhretiyle tanınan Ali Tay- lu’nun oğlu ve Süleyman’ın dayısı Gümüş-tekin Ahmed Gâzî tarafından kurulan ve bir türlü kurucusu ve kuruluşu anlaşılamayan Dânişmendliler devleti de Süleyman’a tâbi gözükmektedir33.</p>
<p>Süleyman, Kilikya ve Antakya seferinde Filaretos’a karşı harekete geçerken Gümüş-tekin de Sultan ile muvazi olarak, 477(1084)’de, onun tâbii Malatya hâkimi Gabriel’e hücûm etmiş; yine Süleyman’ın tâbii sanılan emir Buldacı da, aynı harekete iştirakle; 1085 de, Filaretos’a aid Şimalî Ceyhan bölgesini ve Çankırı, Kastamonu fâtihi Kara-tekin de aynı yılda Sinop’u almıştır. Dânişmendlilerin şarkında Erzincan, Kemah ve Divriği bölgesinde Mengücik Gâzî tarafından kurulan bir beylik de onlarla birlikte Karadeniz Rumları ile mücâdelelere katılıyordu. Anadolu savaşlarının birinde esir düşüp İstanbul sarayında yetiştirilen emîr Çaka da 1081’de, İzmir taraflarına kaçıp bu bölgenin Türklerini topladı; sahil Rumlarını da hizmetine alarak bir donanma vücûda getirdi ve bir devlet kurdu.</p>
<p>Bu cesûr ve zeki Türk beyi, bu sâyede, adaları işgâ- le başladı. Anadolu Türkleri ve Balkanlardaki Peçeneklerle ittifak yaparak Bizans’ı düşürmeğe ve yerinde bir Türk imparatorluğu kurmağa teşebbüs etti. Onun devleti birinci Haçlı seferi sonLrına kadar yaşadı. Anadolu’da bu devirde teşekkül eden beyliklerden biri de Erzurum’da emîr Saltuk tarafından kuruldu. Bu devlet Büyük Selçuklulara tâbi idi. Van gölü havzası ve Diyarbekir havâlisi Büyük Selçuklulara mensup Türk beyleri idâresinde olup bu tarihlerde Artuklu ve Sökmenli (Ahlat-şâhlar) devletleri henüz teşekkül etmemişti. Fırat boyunda ve Toroslarda bulunan Ermeni reislerinden başka Trabzon havâlisi de Rumların elindedir.</p>
<p>Théodore Gabras bu havâliyi 1075’de Türklerin elinden istirdat etmiş ve bir Rum dukalığı kurmuştur; bazan Türklerle de ittifak eden halefleri bu sâyede de Bizans imparatorlarına karşı istiklâllerini korumuşlardır34.Süleyman-şâh Şark seferine çıkarken yerine vekil bıraktığı Ebülkasım İznik devletini korumuş ve hattâ Süleyman-şâh’dan sonra Boğazlara kadar da ilerlemiştir. Melik-şâh Türkiye Selçuklularını itaate almak için Bozan kumandasında İznik üzerine bir ordu gönderince Ebülkasım ve İmparator Alexis, aralarında bir ittifak yapmağa mecbûr kalmışlardı. Ebülkasım İznik muhâsarasına son verilmesi için veya talep üzerine Melik-şâh’a giderken yerine kardeşi Ebü’l Gâzî’yi bırakmış idi. Fakat kendisi yolda öldürülmüş; bir müddet sonra, 1092’de de Melik-şâh ölmüştür.</p>
<p>Melik-şâh’ın ölümü Büyük Selçuklularda saltanat mücâdelelerine sebep olmuş ve bu sâyede de onların İznik muhâsarasiyle birlikte Anadolu’ya müdâhaleleri de son bulmuştur. Filhakika, aynı sene serbest bırakılan Süleyman’ın oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan (Dâvud) İznik’e geldiler. Kılıç Arslan babasının tahtına çıktı. Devletine hayatiyet ve kuvvet verdi; BizanslIları Marmara sahillerinden uzaklaştırdı. İmparatorun teklifi üzerine, bu zamanda çok kuvvetlenen ve Çanakkale havâlisini de işgal ile Selçuklulara rakib bir hale gelen Çaka’ya karşı, bir ittifak yapıp onu bertaraf etti. Bu ittifak sâyesinde de serbest kalarak, babası gibi, Şark fetihlerine girişti. Malatya’yı, 1096’da, kuşattı; Gabriel’in zulmünden şikâyet eden Hıristiyanların ve bilhassa Süryanîle- rin yardımiyle şehri teslim alacağı sırada Haçlıların gelişi sür’atle dönmesine sebep oldu.</p>
<p>İznik Türkleri Keşiş Pierre ile birlikte gelen câhil ve disiplinsiz kitleleri, 1096 Eylülünde, imlin etmişti. Lâkin arkadan gelen ve şövalye, kont ve dük’lerin elinde bulunan büyük ve muntazam Haçlı ordusu İznik’i muhâsara etti. Kılıç Arslan İzııik’e yetiştiği halde muhâsarayı yaramadı. Şehir daha fazla dayanaınıyarak Bizanslılara teslim olurken geri çekilen Sultan da, Dânişmendli Gümüş-tekin ile birlikte, Eskişehir civarında, Haçlıların önüne çıktı. İki taraf arasında şiddetli bir savaş oldu; çok kan aktı ve neticede kâfir Haçlı ordusu karşısında, Türkler daha fazla zâyiata uğramamak için çekildi. Konya Ereğlisinde bir daha karşılarına çıktı ise dt yine de onların Kayseri’ye doğru ilerleyen bir kolunun geçişine mâni olamadığı gibi diğer kolu da Çukurova şehirlerini Türklerin elinden aldı. Bununla beraber Kılıç Arslan, Dânişmend ve diğer Türk beyleri Haçlılara karşı Anadolu’da o kadar çetin savaşlar yaptılar ki bir milyonu aşan bu istilâ ordusu Antakya’ya ancak300.000 kişi ile varabildi.Anadolu Türkleri için büyük bir sarsıntı yapan Haçlı seferinden sonra Kılıç Arslan payitahtını Konya’ya nakletti35.</p>
<p>İznik ve havilisi, yirmi beş sene Selçuklu hâkimiyeti altında kaldıktan sonra, tekrar BizanslIların eline geçti. Bununla beraber Türkler bu sarsıntıyı az zamanda atlatıp toparlandılar. Gümüş-tekin Suriye’den ilerleyen Haçlıları 1100 yılında, Malatya yakınında, bozguna uğratıp, başta Bohemond olmak üzere, bir kısım reislerini esir alarak Niksar’da hapse attı. Onları kurtarmak için 1101’de Anadolu’ya giren iki büyük Haçlı ordusundan biri Amasya civarında, öteki de Ereğli’de tamamiyle imha edildi. Bu zafer sâyesinde, Kılıç Arslan’la birlikte, Anadolu Türklerinin mâneviyatı yükseldi. Kılıç Arslan imparator Alexis ile bir anlaşma yaparak tekrar Şark fetihlerine girişti. Önce Dânişmendlileri mağlûb ve Gümüş-tekin tarafından fethedilmiş bulunan Malatya’yı, 1103’de ilhak etti.</p>
<p>Daha ileri giderek Şarkî Anadolu beylerinin Büyük Selçuklularla alâkalarını keserek onları da kendi hâkimiyeti altına aldı. Böylece Büyük Selçuklularla başlayan ailevî rekabet Musul’un zabtı ile bir muhârebeye müncer oldu. Kılıç Arslan babasının ölümünden ve Haçlı seferinden sonra husûle gelen sarsıntıları bertaraf edip Anadolu’da siyasî birliği kurmuş ve kudretli bir devlet vücûda getirmiş iken Sultan Mehmed’in Çavlı kumandasında gönderdiği büyük bir ordu ile giriştiği çetin bir savaşta, 1107’de, hayatını kaybetmekle Türkiye Selçukluları eskisinden daha şiddetli bir buhrana uğradı36.</p>
<p><strong>4. Buhran Devri ve Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi</strong></p>
<p>Kılıç Arslan’ın ölümünde Musul vâlisi bulunan büyük oğlu Şahin-şâh (İslâm kaynaklarında bazan yanlış olarak Melik-şâh) yakalanıp İsfahan’a gönderilince Konya Selçuk tahtı tekrar sahipsiz kaldı. Haçlı seferleri ve sultanın ölümü dolayısiyle BizanslIlar artık müdafaadan taarruza geçerek bütün sahilleri istirdat eylediler. Türkler her taraftan iç Anadolu’ya doğru göçmeğe başladılar. Bu çekilişte büyük zâyiata uğruyorlardı. Ulubat gölü civarında toplanıp Anadolu yaylasına dönmekte olan kalabalık bir Türkmen halkı BizanslIların şiddetli taarruzuna uğradı. Kadın, çocuk ayırmaksızın bir katliâm yaptılar; çağdaş bir Bizans müellifine (imparatorun kızı Anna) göre Bizanslılar “Türklere o kadar zâlim davrandılar, ki beşikteki çocukları da kaynar kazanlara attılar&#8221;. Ölümden kurtulanlar siyah mâtem elbiseleri ile Anadolu’yu dolaşıp feryâd ettiler ve Türkleri intikama çağırdılar.</p>
<p>Kayseri emîri Haşan bey’in ve 1110’dan sonra Konya’ya gelip babasının tahtını elde eden Şahin-şâh’ın mukabil hücumları bir takım muvaffakiyetli neticeler verdi. Türkler İznik ve Bursa taraflarına kadar akınlarda bulundular. Lâkin umûmî ric’at durduru- lamadı. İmparator Alexis Türkleri Garbî Anadolu’dan, Şimalden ve Cenup sahil bölgelerinden attı; Akşehir’e kadar ilerledi37.Kılıç Arslan’ın diğer oğlu Mes’ûd (1116-1155) kayın pederi Dâniş- mendli Emîr Gâzî’nin yardımı ile Şahin-şâh üzerine yürüdüğü zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasında savaşlar devam ediyor ve Bizanslılar Bolvadin havâlisinde yerleşiyordu.</p>
<p>Bu saltanat mücâdelesi ve Dânişmendlilerin araya girmesi dolayısiyle Şahin-şâh ile Alexis arasında bir anlaşma oldu. Bununla beraber bizzat Şahin-şâh’ın kumandanlarının da kendisine iltihakiyle Mes’ûd kardeşine muzaffer olarak Konya tahtını elde etti. Fakat artık Sultan Mes’ûd’un devleti Konya vilâyeti hudutlarına inhisar etmiş ve Selçukluların bu sarsıntıya uğraması dolayısiyle, Gümüş-tekin’in ölümünden (1105) sonra Anadolu’da yüksek hâkimiyet Dânişmendliler eline geçtiğinden, Selçuklu Sultanı, Emîr Gâzî’nin (1105-1134) himâyesine girmiş bulunuyordu. Yeni Bizans imparatoru Yuannis (1118-1143) taarruza devam ederek Denizli (Laodikea) ve Uluborlu (Sozopolis) şehirlerini işgal etti.</p>
<p>İmparatorun Balkanlarda meşgul olmasından faydalanan Emir Gâzî Artuklularla müttefik olarak Trabzon dukası T. Gabras’ı ve Mengücik oğlunu, 1120’de, mağlûbiyete uğrattı. Kılıç Arslan’ın başka bir oğlu olan ‘Arap Ankara ve Kastamonu taraflarında yerleşti ve o da, saltanatı elde etmek maksadiyle, 1126’da, Sultan Mes’ûd üzerine yürüdü. Bu durumda imparatorla ittifak yapan Mes’ûd kardeşini mağlûb ve Kilikya’ya firâra mecbûr ederken Bizanslılar da Kastamonu’yu işgal ettiler. Fakat imparatorun 1132’de Kilikya seferi, bir müddet sonra da İsak’ın onunla taht kavgasına girişmesi Emîr Gâzî’ye Karadeniz sahillerine çıkmağa ve Kastamonu’yu kurtarmaya fırsat verdi; Sultan Mes’ûd da Garbi Anadolu’da ilerlemeğe başladı. Emîr Gâzî Kilikya’ya girip orada yayılmaya çalışan Haçlıları da bozguna uğrattı. Böylece birçok zaferler kazanan Emîr Gâzî Sakarya-Fırat nehirleri arasında geniş bir ülkenin sahibi, kuvvetli bir hükümdar oldu.</p>
<p>Bu kudreti ve hizmeti dolayısiyle Bağdad halîfesi ve Sultan Sancar ona Melik unvaniyle birlikte, kapısında nöbet çalınmak, üzere davul ve sancak gibi hâkimiyet alâmet ve unvanları, altın gerdanlık ve asâ gönderdiler.Sultan, Mes’ûd, Melik Gâzî 1134’de öldükten sonra yerine geçen oğlu Melik Mehmed ile de müttefik kaldı. İmparator yeni bir Kilikya seferi ile Ermenileri tenkil eder ve Haçlılarla ihtilâfa düşerken Selçuklular ve Dâniş- mendliler de Bizanslılar aleyhinde genişleme imkânları buldular. Bizans imparatoru Yuannis Türkleri tamamiyle ezmek ve Anadolu’dan atmak maksadiyle, 1140 senesinde, büyük bir ordu ile bizzat Dânişmendlilerin merkezi Niksar üzerine yürüdü. Zaferinden emin olarak, oradan ileri gidip Trabzon dukalığını da ortadan kaldırmak, Theodore Gabras’ı yakalamak kararında idi. Niksar muhâsarası uzun sürdü ve şiddetli muharebeler cereyan etti. Bizans ordusunda bitkinlik ve sarsıntı başladı.</p>
<p>İsak’ın oğlu Yunannis Bizans ordusunu terk ederek Türklere sığındı; müslüman olduktan sonra da Sultan Mes’ûd’un kızıyla evlenerek Konya’da yerleşti. Onun ayrılması, Bizans ordusunda sarsıntılara sebep olacağı endişesiyle, İmparator ordusunu alarak Karadeniz yoluyla, 1141’de, İstanbul’a döndü. Böylece büyük bir iddia ile Anadolu hareketine başlanan bu seferin iflâsla nitecelenmesi Türklerin hem yeni vatanlarında yaşamalarına ve hem de ilerlemelerine imkân hazırladı.Filhakika, Sultan Mes’ûd, Antalya yakınlarına kadar akınlarda bulundu. Melik Mehmed’in, 1143’de, ölümü ile Dânişmendliler arasında mücâdele başlayınca Selçuklu sultanı artık teşebbüsü ele aldı. Sivas’a hâkim bulunan Yağı-basan’ı müthiş bir mağlûbiyete uğrattı, dağlara kaçırttı. Yukarı Ceyhan bölgesini feth ve Malatya’yı muhâsara etti. Bu sür’atli genişleme ile Sultan Mes’ûd Anadolu hâkimiyetini Dânişmendlilerden tekrar Selçuklulara intikal ettirdi.</p>
<p>O, Artuklular ve Musul Atabeği eri arasındaki ihtilâflardan da faydalanarak Şarkta genişleme, siyâsetine devam ederken Türkmenler de Menderes, Gediz vâdilerini tâkiben aşağılara doğru ilerliyorlardı. Lâkin şimdi İmparator Manuel Komnenos (1143-1180), Türkleri bütün Anadolu’dan çıkarmak için, daha büyük bir iddia ve ordu ile harekete geçti; Garbi Anadolu’yu Türkmenlerden kurtardıktan sonra, 1147 senesinde, bizzat Konya üzerine yürüdü. Akşehir civarında Selçuk kıtalarını bozarak bu şehri yaktı. Bizans istilâ haberini alan Sultan Mes’ûd Şarktan sür’atle döndü. Kuvvetlerini Aksaray’da toplayarak Bizans ordusuyla Konya önünde karşılaştı. Rumlar Konya havâlisinde çok tahribata ve zâyiata sebep oldular; hattâ Konya civarındaki mezarları bile açmış ve tahrip etmekten sakınmamışlardı. Fakat Sultan Mes’ûd kumandasında bulunan Selçuk ordusu pusular kurarak ve baskınlar yaparak Bizans ordusunu gittikçe bitkin bir hâle getiriyordu.</p>
<p>İmparator Manuel’in Konya seferi İmparator Yuannis’in Niksar seferine benziyor ve bu da aynı âkibete uğruyordu. Zamanın aleyhinde işlediğini gören İmparator ric’ate karar verdi ve ordusu yolda Türkmenler tarafından da hırpalandı. Bununla beraber büyük Haçlı ordularının gelişi bu çekilişte büyük bir rol oynadığı gibi iki hükümdar müşterek tehlike karşısında anlaşma lüzûmunu da takdir ettiler38.Filhakika İmâdeddin Zengî, 1144’de, Urfa kontluğunu ortadan kaldırınca bu hâdise Avrupa’da büyük bir heyecan uyandırdı ve bu sefer, ilk defa olarak, imparator ve kıralların başında bulunduğu büyük bir Haçlı seferi hazırlandı. Alman İmparatoru Konrad III. ve Fransa Kralı St. Louis VIII. kumandasında bulunan bu büyük ordulardan korkan Bizans İmparatorunun bunların imhâ edilmesi için Selçuk sultaniyle gizlice münâsebetlerde bulunduğu da rivâyet edilir.</p>
<p>Gerçekten Bizans rehberleri Alman ordusunu sapa yollardan Türklerin baskınına uğrayacak bir şekilde sevk ettiler. Nitekim bu ordu Eskişehir yakınlarında, 25 I. Teşrin 1147’de, Selçuklular tarafından perişan ve imha edildi, ordunun az bir kısmı dönebildi. Bunlar da Rumların yağma, kati ve tecâvüzlerine uğradı. Almanların Konya’yı işgal ettiklerini sanan St. Louis bu felâketi öğrenince Selçuklu ülkesinden geçmenin imkânsızlığını anlayarak Efes, Denizli ve Antalya istikametini tâkiple yolunu değiştirdi. Bununla beraber yine Türklerin hücûm ve baskınlarıyla bu ordu da çok zâyiata uğrayarak Antalya&#8217;ya vardı.</p>
<p>Gemilere binen zenginleri Suriye’ye gittiler. Kalanları da Türklerin ve Rumların taarruzları karşısında perişan oldu. Rumlar Haçlıları soydular; paralarını aldılar. Türkler Haçlıları bu perişan halde görünce merhamet ettiler; onlara para ve ekmek dağıttılar; hastalarını tedâvi ettiler. Rumlardan satın aldıkları Haçlı paralarını düşkünlerine verdiler. Türklerin bu iyiliklerini gören üç binden fazla Frank müslüman oldu. Rumların hiyânetini ve Türklerin şefkatini anlatan bir Haçlı müellifi: “Ey hıyanetten daha zâlim olan merhamet” feryâdiyle Türklerin iyilik ve merhametle Hıristiyanların dinlerini satın aldıklarını, bununla beraber din değiştirme hususunda hiçbir baskı yapmadıklarını da ilâve eder39.</p>
<p>Böylece başlangıçta BizanslIları dindaş diye kurtarmak maksadiyle gelen Haçlılar bu seferler sonunda Türklere takdirkâr ve Rumlara düşman olarak dönmüş bulunuyor lardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti,syf:277-291</p>
<p>Kaynaklar Yazının 2.bölümündedir.</p>
<p><strong>2.Bölüm için bakınız:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/">Türkiye Selçukluları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 15:37:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[I. Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol İstilası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Buhran Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20426</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri Sultan Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuklu devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerleme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halîfesi Selçuklu Sultanına, hil&#8217;at ve sancak gibi hâkimiyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">Türkiye Selçukluları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20427 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-300x233.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></strong></p>
<p><strong>5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri </strong></p>
<p>Sultan Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuklu devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerleme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halîfesi Selçuklu Sultanına, hil&#8217;at ve sancak gibi hâkimiyet alâmetleri göndererek, kendisini tebrik ve tebcîl etmiştir. Sultan Mes’ûd, 1149 ve 1150 seferlerinde Suriye Haçlılarını da mağlûp edip Maraş, Göksün, Ayıntap, Rabân ve Delûk gibi eski Halep eyâletinin pek çok belde, kasaba ve şehirlerini fethetti; Frankları buralardan sürdü.</p>
<p>Bu sırada Dâniş-mendli Yağı-basan da Karadeniz sahillerine kadar ilerliyerek Bafra(Pabra, Bavra)yi aldı. Sivas ve Malatya Dânişmendlilerini tâbiiyeti altında bulunduran Sultan Mes’ûd onlarla birlikte Kilikya’yı yâni Ermeni Kırallığını istilâya başladı. Bu bölgede fetihlerine devam ederken ordusunda ve hayvanlarında çıkan vebâ (Türkçe tabah) hastalığı sebebiyle 1054’de çekilmeye mecbûr kaldı ve 1155’de de öldü. Mes’ûd kırk yıla yakın bir saltanat ve mücâdele devrinde çok sabırlı ve ihtiyatlı bir siyasetle Selçuklu devletini yok olmaktan kurtardı ve tekrar Anadolu’ya hâkim bir duruma yükseltti. Zekâsı ve enerjisi sâye- sinde Bizans İmparatorluğu’nu ve Haçlıları mağlûb ederek Türkler için Ana dolu’yu emniyetli bir vatan haline getirdi. İlk defa, onun zamanında, Garp kaynaklarında Anadolu’nun “Turkia” adiyle kaydedilmesi de çok mânâlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Hıristiyan kroniğinin ifâde ettiği üzere, adaleti ve iyi idâresi dolayısiyle, Bizans’ın ağır vergilerle ve zulüm ile ezdiği Rumlar bile onun idâresine geçtiler. Selçuklu Türkiyesinde ilk imâr işleri ve medenî faaliyetler de onunla başlar40.Mes’ûd’un yerine, veliahd tâyin ettiği oğlu, Elbistan meliki, II. Kılıç Arslan (1155 &#8211; 1192) sultan oldu. Mes’ûd ile başlayan siyasî, askerî, medenî hamleler bu kudretli sultan ile çok ileri bir safhaya erişir ve Türkiye Selçukluları tarihinde yeni bir devir başlar. Fakat Kılıç Arslan ilk yıllarda tehlikeli ittifaklarla karşılaşır. İlk önce küçük kardeşi Şahin-şâh Ankara ve Çankırı taraflarına giderek Yağı-basan ile birleşip kendisiyle mücâdeleye girişirler. İmparator Manuel ile Musul Atabeği Nureddin Zengî de Kılıç Arslan’a karşı 1159’da ittifak yaparlar. Kilikya Ermeni prensi Thoros II. da fırsattan faydalanarak Selçuklu topraklarına tecâvüz eder.</p>
<p>Bütün siyasî tahrik ve faaliyetlerin merkezi İstanbul’a giden Kılıç Arslan imparatorla yaptığı ittifak sâye- sinde Yağı-basan’ı ve kardeşi Şahin-şâh’ı 1063’de bertaraf etti. Yağı-basan’ın ölümünden sonra Dânişmendlileri de tedricen ortadan kaldırdı. Atabeg Nureddin işgal ettiği yerlerden çekildi. Mengücik oğullarını da tâbiiyetine aldı. Böylece uzun bir mücâdele sonunda Sakarya’dan Fırat boylarına kadar Anadolu Kılıç Arslan idâresinde birleşti. Sultanın bu kadar kuvvetlenmesinden endişelenen ve Türkmenlerin Garbî Anadolu’yu istilâ eylediğini gören imparator Manuel Türkleri tamamiyle ezmek ve Bizans’ı tekrar Anadolu’ya hâkim kılmak karariyle, büyük bir ordu hazırlayarak, 1176’da, bizzat Konya üzerine yürüdü.</p>
<p>Bu hareket üzerine Kılıç Arslan Bizans ordusunu Eğridir gölü şimalinde dar ve sarp bir geçitte (Myriokefalon &#8211; Kundanlı) yakalayarak, bu yılın Eylülünde müthiş bir mağlûbiyete uğratmakla Bizans’ın Malazgirt’ten beri Anadolu’yu kurtarma ümitleri ve bu ülkeyi hâlâ kendi memleketleri sayan düşünceleri de artık tarihe karıştı. Bu sebeple bu zafer Türkiye ve Bizans tarihinde, Malazgirt’ten sonra, ikinci büyük bir dönüm noktası teşkil eder ve artık yıkılıncaya kadar Bizanslılar tedrici ve devamlı bir şekilde ric’at ederler. II. Kılıç Arslan 1177 ve 1182’de de Garbî Anadolu’da Kütahya ve Eskişehir havâlilerini kat’î olarak fetheder ve Türkleştirir41.Zaferlerle dolu uzun bir mücâdele hayatında yorulan ve ihtiyarlayan Kılıç Arslan, eski Türk hâkimiyet telâkkilerine göre, devletini onbir oğlu arasında taksim edip her birini, Melik sıfatiyle, bir eyâletin idâresine gönderirken kendisi de metini sultan olarak Konya’da oturuyordu. Muhtar idarelere sahip bu meliklerden bir kısmı artık zayıflayan Bizans aleyhinde fetihlere giriştiler. Lâkin bunlar arasında erken saltanat mücâdelesi başladı. Selâhaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü fethi üzerine Alman İmparatoru F. Barbe- ros kumandasında teşekkül eden Haçlı ordusu 1190 senesinde Türkiye topraklarına girdiği zaman Kılıç Arslan, Sultan olmakla beraber, fiilî bir iktidara sahip değildi. Alman İmparatoru ile Selçuklu Sultanı arasında dostluk mevcut olduğundan Kudüs’e gitmek isteyen Alman ordusunun Türk topraklarından serbest geçişten başka bir gayesi yoktu.</p>
<p>Bununla beraber önce Türk- menler, sonra da Sultanın bir kısım oğulları Almanların karşısına çıktılar. Lâkin siyasî bölünme dolayısiyle Selçuklular için büyük Alman ordusunu durdurmak mümkün değildi. Bu sebeple Almanlar Konya’ya girdiler ve Selçuklu Sultaniyle bir anlaşma yaptıktan sonra Kilikya’ya varmak üzere Türk arâzisinden ayrıldılar. Kılıç Arslan’ın ölümünden (1192) sonra oğulları arasında saltanat mücâdelesi yine de devam etti. Nihâyet Tokat meliki II. Sü- leyman-şâh, 1196’da, mücâdeleye karışarak bunlardan bir kısmını itaate mecbur etti;&#8217; bir kısmını da bertaraf ederek Keyhüsrev elinde bulunan saltanatı alıp Konya’da yerleşti42. Süratle Bizans İmparatorunu vergiye bağladı.</p>
<p>Dahilî mücâdelelerden faydalanan Ermeni Kıralı II. Leon’u tenkil etti. Men- gücikleri ve bazı Artukluları tâbiiyetine aldıktan sonra Erzurum’a geçerek 1201’de eski hânedan olan Saltukluları ortadan kaldırmak sûretiyle Gürcistan’la komşu oldu. İslâm memleketlerine istilâlarda bulunan ve bir defasında da Erzurum’u muhâsara eden Gürcüleri ezmek maksadiyle Gürcistan üzerine yürüdü. Lâkin Sarıkamış yakınlarında kendisinden çok emin bulunan Süleyman-şâh ordugâhında bulunur iken Gürcü-Kıpçak ordusunun anî bir baskınına uğradı ve hayatında mağlûbiyet görmemiş Sultan mühim esirler vermek sûretiyle ric’at etti. Kardeşler arasında memleketlerini ve payitahtı Ankara’yı kardeşi Muhyiddin Mes’ûd’dan kurtarıp, intikam almak üzere, Gürcistan’a giderken, 1204’de, yolda ölümü ile bu kudretli sultanın genişleme hareketi de durdu.</p>
<p>Bununla beraber az zaman içinde Selçuk birliğini kurduktan sonra devletin hududlarını babasından daha ilerilere götürdü.Konya’da tahtını ve saltanatını terk edip gurbetini geçirdiği İstanbul’dan dönen I. Keyhüsrev, 1205’de, saltanatı kardeşinin oğlu III. Kılıç Ars- lan’dan tekrar elde edince askerî hareketlerini İktisadî ve ticarî gayelere göre ayarladı. Gerçekten II. Kılıç Arslan zamanında emniyet ve âsâyişin tesisi, bu devirde artan milletlerarası ticâret yollarının Türkiye üzerinde toplanmasına yardım etmişti. 1204’de Lâtinlerin İstanbul’u işgali dolayısiyle Karadeniz ve Akdeniz limanlarına çıkan büyük kervan yolları emniyeti kaybetmiş ve tıkanmıştı.</p>
<p>Keyhusrev Karadeniz sahillerine yerleşmekte olan Komnenos’ları İznik’te yeni bir devlet kuran Laskaris ile dost olarak, tenkil etti ve 1206’da, Karadeniz yolunu açtı. 1207’de de Antalya’yı fethederek Türkiye için bir ihraç ve idhâl limanı vücûda getirdi. Milletlerarası ticâreti teşvik ve himâye maksadiyle de Venediklilerle ilk defa olarak, bir ticâret muâhedesi yaptı. Antalya’ya çıkmakla da Selçuklular ilk defa denizciliğe başladılar; burada bir donanma kurdular. I. Keyhusrev Denizli ve Alaşehir taraflarını da fethederek İznik İmparatoru ile mücâdeleye girişti. Fakat 1211’de zaferi müteakip, bir düşman fedâisinin kılıcı ile şehit oldu43. Yerine geçen oğlu I. Keykâvus (1211-1220)’de babasının siyasetine devam ile 1214’de Sinob’u fethetti. Birçok şehirlerden tüccar ve sermâyedar götürerek şehri bir ticâret, ithalat ve ihracat limanı haline getirdi.</p>
<p>Büyük surların inşasiyle şehrin emniyetini sağlamlaştırdı. Burada da yeni bir donanma kuruldu. Esir aldığı Trabzon İmparatoru Alexis’i, vergi ve tâbiiyeti kabul eden bir muahedeyi imzaladıktan sonra, serbest bıraktı. Kardeşi Keykûbad ile saltanat mücâdelesinde bulunurken bazı Selçuklu kalelerini işgal eden Ermeni kiralına karşı karadan ve Antalya sahillerinden ordular sevk ederek 1216’da Ermenileri de mağlûb etti. Keyhusrev ağır bir haraca bağlamak ve babası zamanında olduğu gibi, payitahtları Sis(Kozan)de Sultanın adına hutbe okutmak ve para bastırmak süreriyle kirala yeni bir tâbiiyet muahedesi imzalattı; hududlarda bazı değişiklikler yaptı.</p>
<p>Keykâvus Eyyûbîler arasındaki ihtilâflardan da faydalanıp 1218’de Şimalî Suriye taraflarında fetihlerde bulundu. Artuklu hükümdarı Mahmud ile Erbil hükümdarı Muzaffereddin Gök-böri’ye de metbûluğunu tanıttı44.I. Keykâvus’un ölümü üzerine tahta çıkan I. Alâaddin Keykûbad (1220 &#8211; 1237) Selçuklu sultanları arasında çok mümtaz bir mevkie sahip olup devrinde Türkiye çok mâmur ve müreffeh olmuş ve ileri bir medeniyet seviyesine erişmiştir. Zamanında Moğollar dünyayı alt-üst etmeye başladıkları için bu ileri görüşlü Sultan önce Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere birçok şehirleri muhteşem surlarla, kalelerle teçhiz ederek müdafaaya hazırlandı.</p>
<p>Cenup sahilinde küçük Kalonoros kalesini fethettikten sonra, kalesiyle, birlikte, yeniden inşa ederek nâmına nisbetle Alâiyye şehrini kurdu ve kendisine kışlık merkez yaptı. Orada bir de tersâne vücuda getirdi. Beyşehir gölü üzerinde Kubâd-âbâd, yazları oturduğu Kayseri yakınında da Keykubâdiye mâmûrelerini inşâ etti. Câmi, medrese, kervansaray ve hastahane gibi pekçok büyük binâ ve müesseseler yaparak unutulmaz eserler bıraktı. Deniz aşırı giriştiği Suğdak (Kırını sahilinde) seferi Selçuklu devletinin karalarda ve denizlerdeki kudretine güzel bir misal teşkil eder. Kilikya Ermeni kıral- lığını üç taraftan gönderdiği ordularla sıkıştırdı ve küçülttü. Fethettiği İçel bölgesine yerleştirdiği Türkmenler bilâhare Karamanlı Beyliğinin teşekkülüne sebep oldu.</p>
<p>Mogollar karşısında Celâleddin Hârizm-şâh’ın şark hududlarında görünmesi ve bu havâli hükümdarlarını itaate alması siyasî faaliyetlerin merkezini şarka kaydırdı. Eyyûbî ve Artuklu ittifakına karşı hareket ederek onları mağlûp, Hısn Mansûr (Adıyaman), Kâhta ve Çemişkezek kalelerini fethetti. 1128’de Erzincan’ı da ilhak ederek Mengücikler devletine son verdi. Bu sırada Selçuklu tâbiiyetini bırakıp Celâleddin Hârizm-şâh’a itaat eden Trabzon Komnenos’ları, bununla da kalmayarak, Sinop ve Samsun limanlarına baskın yaptılar. Selçuk ordusu ve donanması Samsun’dan ilerleyerek Ünye’ye kadar sahilleri fethettikten sonra Trabzon’a vardı. Erzincan’dan Maçka yolu ile gelen başka bir Türk ordusu da karadan harekete geçip Rumların payitahtını kuşattılar. Şiddetli hücûmların cereyan ettiği bir sırada tufan gibi yağmur ve sellerin başlaması Selçuklu kuvvetlerinin çekilmesine ve hattâ ormanlar içinde bir şehzâde ile birlikte bir miktar da esir vermelerine sebep oldu.</p>
<p>Bununla beraber Trabzon imparatoru bu esirleri teslim ettikten başka yıllık vergi ve askerî yardım da gönderme şartlarını ihtiva eden tâbiiyet muahedesini kabûle mecbûr kaldı.Sultan Alâaddin Keykubâd Mogollara karşı, din ve ırk bağlarını hatırlatarak ve İslâmın kaderi bakımından iki sultanın tarihî mes’uliyetlerini beyan ederek, Celâleddin Hârizm-şâh’a dostluk ve ittifak tekliflerinde bulundu. Lâkin iyi bir asker ve kötü bir siyaset adamı olan Hârizm sultanının ölçüsüz hareketleri iki hükümdar arasında çarpışmayı mukadder kıldı ve 1230’da Yassı-Çimen’de Hârizm-şâh’ın ordusu perişan edildi. Sultan Alâaddin, Hârizm-şâh’ın müttefiki olan amcazâdesi Erzurum meliki Cihân-şâh’ı da bertaraf ederek memleketini tekrar Selçuklu ülkesine kattı.</p>
<p>Gürcistan’a gönderdiği bir ordu ile kıraliçeyi tâbiiyetine sokarak amcası Süleyman-şâh’ın intikamını aldı. Van gölü havzasını da Eyyubîlerin elinden kurtardı. Büyük kireç fırınları yakdırıp şehir ve kaleleri tahkim ettirmek sûretiyle Mogollara karşı müdafaa tedbirleri alırken öte yandan da Moğol imparatoru Oktay Kaan’a da elçi gönderdi ve sulh yaptı; devrin hiçbir hükümdarına nasip olmayan bir itibarla karşılanarak Moğol tehlikesini uzaklaştırdı. Türkiye, böy- lece Keykubâd devrinde siyasî, İktisadî ve medenî bakımlardan en yüksek seviyeye erişti. Bu sebeple de Sultan halk arasında “Uluğ Keykubâd&#8221; adiyle anıldı45.</p>
<p><strong>6.İnhitatın Başlaması ve Moğol İstilâsı</strong></p>
<p>Keykubâd’ın henüz genç yaşta 1237’de, ölümü ve yerine iktidarsız ve anormal vasıflara sahip oğlu II. Keyhusrev&#8217;in geçişi bu kudretli devletin sarsılmasına bir başlangıç oldu. Bu hükümdarı tahta çıkarıp avucuna alan Sâdeddin Köpek46 isminde bir kimsenin, büyük hayâlleri için rakib saydığı mühim devlet adamlarını birer birer bertaraf etmesi bu inhitatta maddî bir rol oynar. Bununla beraber devletin kazanmış olduğu kudret yine de devam etmiş; Diyarbekir ve Tarsus fetihleri yapılmış, Trabzon Rum, Kilikya Ermeni kıralları, Eyyûbîlerin bir kısmı yine de Selçuklu devletinin tâbiîleri olarak kalmışlardır. Lâkin Moğol istilâsı önünde Anadolu’ya dolan Türkmenler bir buhran âmili olmuş ve müslüman şeyhinden ziyâde eski bir Türk şamanı 45 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, &#8220;I. Keykubâd&#8221;, İA. 46 M.’deki “II. Keyhusrev” makalemize bakınız. (kam) hüviyetiyle ortaya çıkan Baba İshak Keyhusrev idâresine karşı hareket emrini vermiş ve İktisadî zarûretler içinde bulunan Türkmenleri kendi ke rametine, hattâ peygamberliğine inandırarak ayaklandırmıştır.</p>
<p>Bu sebepledir, ki Baba İshak’a Baba Resûl (Fransız kaynaklarında Paperissole) de niliyordu. Gittikçe büyüyen Babaî hareketi, 1240’da, zorlukla bastırıldıktan sonra bu devletin zaafı anlaşılmış bulunuyordu. Nitekim Moğollar, 1241’de, Erzurum’u işgal ve tahrip ile bir yoklama yaptıktan sonra, 1243’de, Baycu Noyan kumandasında hareket eden 30.000 kişilik Moğol ordusu 80.000 kişi civarında bulunan Selçuklu ordusunu Köse-dağ’da, ciddi bir mukavemetle karşılaşmadan, mağlûb etti. Eski kuvvetli devlet adamları ve kumandan larından mahrûm bulunan bu ordu, başta korkak hükümdarın Antalya’ya kadar kaçmasiyle dağıldı. Kayseri’nin gösterdiği ciddi mukavemet de netice vermedi.</p>
<p>Moğollar bu şehri tahrip, yağma, mühim mikdarda da ahâlisini kat lettiler ve oradan döndüler. Amasya kadısı ile yola çıkan vezir Mühez- zibüddin Ali Anadolu’nun pek çok kale ve askerle dolu olduğunu mahâretle telkin ederek Moğol kumandanını yıllık bir vergi teklifiyle sulha râzı ettiler. Kösedağ mağlûbiyeti siyasî inhitatın başlangıcıdır. II. Keyhusrev’in ö- lümünden sonra (1246) üç küçük oğlu yanında devlet adamlarının toplanıp mevki ve ihtiras mücâdelelerine girişmeleri Moğolların müdahalelerin askerî işgallerine ve ağır vergilerle devleti ezmelerine fırsat verdi47. Saltanat mücâdeleleri Mu&#8217;ineddin Süleyman’ın zaferiyle 1261&#8217;de sona erer. Mo- ğolları iyi idâre eden ve onlara dayanan bu devlet adamı, bir sükûn ve istikrar devri tesis eder. Hattâ bu devir, bazı kaynaklarda, “Mu’ineddin Pervane devri&#8221; adiyle anılarak 1277 yılına kadar sürer. Bununla beraber Anadolu Türkleri putperest Moğol tahakkümünü daima ağır bulmuş ve kurtulma yollarını aramıştır. Filhakika Mogollan ilk defa mağlûbiyete uğratan Türk Memlûkleri sultanı Baybars Anadolu’ya dâvet olunmuş; o da 1277’de Kayseri&#8217;ye kadar gelip Selçuklu usûllerine göre ve merâsimle Türkiye tahtına o- turmuştur48.</p>
<p>Lâkin Anadolu’da kalamayacağı düşüncesi ve Moğol korkusu Selçukluların Baybars ile sağlam bir işbirliği yapmalarına imkân vermedi.Baybars’m sür’atle dönüşünü müteakip Anadolu’ya giren İlhan Abaga, bu hâdise ile ilgili olarak, bu memlekette çok insan öldürdü ve Mu’ineddin Pervâne’yi de idam etti. Bu devlet adamından sonra, Selçuklu hânedanı 1308’e kadar mevcût oldu ise de Moğollar Selçuklu devletini fiilen yıktılar; Anadolu’yu umûmî vâlileri ile idâre ettiler ve askerî işgal altına aldılar. Bay- bars’ın gelişi ve onu tâkip eden buhrandan faydalanan Karaman oğulları da Konya’yı işgal ve yağma ettikten sonra oradan atıldılar. Moğolların Selçuk ordusunu ve onunla birlikte iktâ idâresini yıkmaları yâni mîrî sistemin bozulması ve askerî sınıfın işsiz kalması da memlekette yeni bir huzursuzluk ve âsâyişsizlik âmili oldu.</p>
<p>Moğol mâliyecilerinin halkı vergilerle ezmeleri ve ara-sıra da Moğol vâlilerinin isyanları Anadolu’da İçtimaî sarsıntılara, ticarî faaliyetlerin ve kervanların duraklamasına, bu sebeple de bir İktisadî ve medenî sükûta âmil oldu. Halbuki Köse-dağ’dan Pervâne’nin ölümüne kadar (1243-1277) siyasî buhranlara ve Moğolların müdahalelerine rağmen, Selçuklu devleti ordusiyle, idâresiyle mevcût olduğu gibi İktisadî ve medenî yükselişte de mühim bir sarsıntı olmamış idi. Bu husus kaynaklardan anlaşılabileceği gibi bu devirde yapılmış büyük inşaat ve âbideler de buna delâlet eder. Gerçekten bu devirde milletlerarası ticâret yolları faaliyetlerine devam etmiş; ziraî ve sınaî istihsalde, ithalât ve ihracatta esaslı bir değişiklik olmamıştır. Anadolu Türklerinin Keykubâd devrini bir saadet devri olarak hatırlamaları ve bütün felâketlerin menşeini “Baycu yılı” adiyle Kösedağ mağlûbiyetine bağlamaları doğru olmakla beraber umûmî vasıfları ile Selçuklu devri 1277’ye kadar sürmüş, bu tarihte başlayan fiilî Moğol işgal ve idâresi siyasî olduğu kadar İktisadî ve İçtimaî buhranlara ve medenî sükûta da sebep olmuştur.</p>
<p>Bu devrin sultanları olan 111. Keyhusrev, II. Mes’ûd veIII. Keykubâd iktidarsız ve Moğolların âleti durumunda idiler. Bu devirde saltanat iddiasında bulunan II. Keykâvus’un bir oğlu Siyâvuş (Selçuk- nâme&#8217;lerde tezyif olarak Cimri) Karamanlılara ve diğeri Kılıç Arslan da Kastamonu Türkmenlerine dayanarak tahtı elde etmeye veyahut bizzat Türkmen beyleri şehzâdeler sâyesinde nüfûz ve kudretlerini halk arasında artırmaya çalışmışlar; fakat Selçuklu-İlhanlı kuvvetlerine mağlûb olmuşlardı49. Moğol umûmî vâlileri arasında Timür-taş noyan (1316 -1327) zamanı, iyi idâresi ve adaletiyle, nisbî bir huzûr ve sükûnu temsil etmekte ve bu sebeple de o halk arasında “Mehdi” sıfatını kazanmış bulunmaktadır. Onun da isyan ederek 1327’de Mısır’a ilticası bu devre nihâyet vermiştir.</p>
<p>Moğol hâkimiyeti altında Selçuklu devleti yıkılır ve Orta Anadolu İlhânîler idâresinde ezilirken uçlar ve dağlar tamamiyle Türkmenlerin eline geçmiş bulunuyordu50. Böylece Selçuklu devleti ve daha sonra, 1336’da, İlhanî hâkimiyeti, Orta Anadolu’da çökerken uçlarda yeni bir hayatiyet doğuyor, bir takım Türkmen beylikleri kuruluyordu. Hukûkan Selçuklu sultanlarına ve Moğol hanlarına tâbi bulunan bu beylikler onları resmen metbû tanıyor, hil’at, menşûr ve sancak gibi hâkimiyet sembolleri ve gâzilik unvanları alıyorlardı. Fakat büyükleri aslında tamamiyle müstakil olan bu beylikler çok defa metbûlariyle mücâdele halinde bulunur ve daha ziyâde İlhanlılara düşman olan Mısır Memlûk sultanlarından hâkimiyet fermanı ve yardım almaya teşebbüs ederlerdi. Bunların en eski ve kuvvetlisi Lârende havâlisinde ve Ermenilere karşı Kilikya taraflarında fetihler yapan Karaman oğulları beyliği idi.</p>
<p>1283’de teşekküle başlayan Germiyan oğulları beyliği de tarihî rolü itibariyle pek mühim olup Garbî Anadolu’da kurulan Aydın ve Saruhan beyliklerinin de atası idi. Aydın oğullan vücûda getirdikleri donanma ile adaları işgal etmişler; Balkanlara ve Yunanistan’a istilâlar yapıp Türk denizciliği tarihinde müstesna bir mevkî kazanmışlar; İtalyan Cumhuriyetleri ile de ticarî muahedeler akdeylemişlerdir. Göçebe Türk ve Selçuklu siyasî an’anelerine göre kurulan bu beylikler de, bütün Ortaçağ Türk devletlerinde olduğu gibi, memleket hânedan âzasının müşterek malı sayıldığından kardeşler arasında taksime uğrayarak parçalanıyordu. Bu beylikler Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini tamamlarken telif ve tercüme sûretiyle Türk yazı ve edebiyat dili ile birlikte Türk kültürüne de çok hizmet etmişlerdir. Kastamonu havâlisinde kurulan Çandar oğulları beyliğinin de bu hususta mühim bir mevkii vardır.</p>
<p>Bu devir Anadolusu al-&#8216;Omarî ve İbn Hatûta tarafından çok güzel tasvir edilmiş; beyliklerin siyasî askerî, İktisadî ve İçtimaî durumları meydana konmuştur. Bunların merkezlerinde vücûda getirdiklerin câmi, medrese, imâret, hastahâne ve sair eserler, onların medenî faaliyetlerinin maddî delili olarak, bugüne kadar kalmıştır.</p>
<p><strong>7. Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğol İstilâsı</strong></p>
<p>Tarihin en kudretli ve şiddetli istilâlarından birini teşkil eden Moğol istilâsı, Orta Asya Türklüğü ve medeniyeti için ağır neticeler ve Anadolu’da da bilhassa 1277&#8217;den sonra büyük sarsıntılar vücûda getirmesine mukabil bu ülkenin nihaî Türkleşmesinde mühim bir âmil olmuştur.</p>
<p>Gerçekten Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya nasıl sel halinde insan akını olmuş ise Moğol istilâsı önünde de aynı şekilde Türkmen kitleleri bu ülkeye kaçıyor ve Moğol kıtalinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Çağdaş bir müellif göçebelerin kalabalıktan Aras köprüsünü geçememiş olduğunu, “Türkmenlerin Errân (Karabağ)’da karınca ve çekirgeler gibi kitleler teşkil” ettiğini kaydeder51. “Geniş ovaları ve otlakları ile Mugan, Türkmenlerin yurdu idi. Bugün Tatarlar burasını kışlak yaptığından Türkmenler oradan hicret etmiştir”52. Bu Türkmen- lerden 60.000 hânelik bir grup Karahan idâresinde Valaşcert (Eleşkird), Sürmeli ve Aras havâlisinden Ahlat’a doğru çekildi.</p>
<p>Orhan idâresinde başka bir Türkmen grubu da Gürcistan’a girdikten sonra Anadolu’ya doğru ilerledi. Azad-Mûsa idâresinde bulunan 60.000 hânelik bir Türkmen halkı da bir müddet kışları İspir, Bayburt ve Pasinler’de, yazları da Şimalî Karadeniz (jParhar) dağlarında geçiriyor; Gürcistan’a, sık-sık, akın ve taarruzlarda bulunuyor; esir ve ganimetler ile dönüyor; bazan da çok kayıplara uğruyorlardı53. Bu Türkmenler daha sonraları Bayburt, Erzincan’dan Sinop’a ve Ayıntab’a kadar her tarafı istilâ ettiler. Trabzon dağları yine çoğunun yazlık yurtları (yaylası) idi. Bir müddet sonra Mehmed beg’in idâresinde bulunan bu Türkmenlerin, ihtiyaç halinde yerli halkı yağma etmeleri dolayısiyle, Mu’ineddin Pervâne onları Moğollara şikâyet etmiş, bunlar da Denizli taraflarına göçmüşlerdi54.</p>
<p>Bu havâlide büyük Uc beyi Mehmed beg, kardeşi İlyas beg, Dâ- mâdı Ali beg ve akrabası Sevinç beg idâresinde bulunan Türkmen Hülâgü’ye elçi gönderip vergi ödemek, nezdlerinde şahna bulundurmasına râzı olmak ve buna mukabil kendilerine ferman ve sancak verilmek sûretiyle tâbiiyetlerini arzettikleri ve 659’da bu hususta bir anlaşma yapıldığı halde ertesi yıl, 1162(660)’de, Moğol ve Selçuk ordusu bu Türkmenleri Talaman ovasında vukûbulan muhârebede bozguna uğratıp Mehmed beg esir edilmiş; Ali beg Türkmenlerin reisliğine getirilmiştir55. Babaî hareketinde 1243’de Malatya civarında bulunan Germiyanlı Türkmenlerinin Cimri isyanında artık Garbî Anadolu hududlarına varmış olması da Türkmen göçlerinin Şarktan Garba doğru ilerleyişi bakımından kayda şâyândır56.</p>
<p>Moğol istilâsından kaçıp Anadolu&#8217;ya sığınan bu Türkmenler burada da Selçuklu-İlhanlı devletinin tazyikiyle uçlarda yığılıyor ve buralardaki göçebe kesâfetini arttırarak Bizans topraklarını fethe başlıyorlardı. Nitekim henüz İznik Rum devletinin İstanbul&#8217;a naklinden (1261) önce Denizli bölgesinde 200.000, Kastamonu havâlisinde 100.000 ve Kütahya-Karahisar arasında da30.000 çadır, yâni takriben üç milyon göçebe Türkmen bulunduğuna dair haberler57 yalnız Garbî Anadolu uçlarında ne kadar bir nüfûsun yığıldığını gösterir. Bir Bizans müellifi: “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilâyetleri istilâ ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünde nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Kumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı.</p>
<p>Bu sebeple Moğol istilâsı onların felâketine değil saadetine sebep oluyor; kitleler halinde Paphlagonia (Çankırı ve Kastamonu havâlisi) ’dan ve Pamphylia (Antalya vilâ- yeti)dan akıp geliyor ve Bizans arazisini yağma ediyorlardı58 ifâdesiyle bu göçleri güzelce tasvir eder. Başka bir kronik de Bizans&#8217;ın nasıl bir çöküntü halinde bulunduğunu ve bu akmların ne şekilde ilerlediğini belirtir: “Menderes havzası yalnız halkları değil hücrelerine yerleşmiş rahipleri tarafından da terk edilerek ıssızlaştırıldı&#8230; Türkler zaferlerinin yemişlerini toplayarak müdafaasız yerleri istilâ ediyordu. O zaman bütün köylülerin, acınacak bir durumda, İzmir&#8217;e kaçtığı görülüyordu. Bu izdiham içinde anasını, babasını, karısını-kocasını ve çocuklarım kaybedip ağlamayan kimse yoktu&#8230; İstild İznik ve Bursa kapılarına kadar ilerledi&#8221;59.</p>
<p>XIIPüncü asrın sonlarına doğru Garbî Anadolu&#8217;nun Türkleşmesine ait bu tasvirler yanında Türklerin Ortodoks râhipleriyle de anlaşarak Rum beldelerine muhâcirler yerleştirdiklerine dair haberler Bizans&#8217;ın, maddî olduğu kadar, manevî bakımdan da ne derecede bir sükût içinde olduğunu göstermektedir60.Bu büyük Türkmen akınları sâyesinde XIII ve XIV’üncü asırlarda Garbî Anadolu Selçuklu Orta Anadolusuna nazaran daha kuvvetli ve kesif bir şekilde Türkleşmiştir, ki bu husus Osmanlı tahrir defterleriyle tafsilâtlı olarak teyid edilmiş ve Hıristiyan halkın çok az kaldığı meydana çıkmıştır61. Türkmenler buralarda, BizanslIların Balkanlardan naklettikleri, Peçenek ve Kumanlara da rastlamışlardı. Kilikya Ermeni kırallığı Selçuklular, Karamanlılar ve husûsiyle Memlûkler tarafından eritildikçe Türkmenler de bu bölgeyi iskâna devam ediyorlardı. Daha XII’inci asırda göçebe Türkmenlerin ve bizzat Ermenilerin idâresinde iken bu havâlide yurt edindikleri, sık-sık bu bölgeye girip çıktıkları hakkında pek çok kayıt vardır. XV’inci asırda Çukurova’yı ziyâret eden B. de la Broquiere her tarafın Ramazanoğullarına tâbi Türkmenler tarafından iskân edildiğini görmüştür62.</p>
<p>Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşıt vâdisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havâli daha ziyâde Samsun’dan itibaren sahili tâkip eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş; Canik bölgesine adını veren yerli Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’de Giresun’a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler kurmuşlardı63. Anadolu’da Türk nüfûsu o kadar kesâfet peydâ eylemiştir, ki OsmanlIların Rumeli’ye geçişleri o tarafa doğru devamlı bir nüfûs akınına sebep olmuş ve herhalde Balkanlarda kalan henüz Şamanî Türkler de müslüman olarak karışmış ve kaynaşmışlardır. Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında daha fazla tafsilâta girmeden böylece Selçuklu Türkiye&#8217;sinin etnik vaziyetine dair umûmî bir tablo çizmiş oluyoruz.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti,syf:291-301</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1 Bak. Osman Turan, “Islamisation dans la Turquie du Moyen-Âge”, Studia islamica, X (1959) s. 137-152.</p>
<p>2 Nçr. Sathas, Bibliotheca Graeca, VII (1894), s. 169; A. Vasilief, Histoire de l’Empire byzantin, Paris 1932,1, s. 468.</p>
<p>3-J. Skylitzes, Historia (Bonn), s. 708.</p>
<p>4 Chronique, III, s. 160, 172.</p>
<p>5 Brosset, I, s. 346-349.</p>
<p>6 Brosset, Histoire de la Géorgie, traduit du géorgien. Petersburg, 1849,1, s. 359.</p>
<p>7 Urfalı Mathieu, Chronique, Paris 1858, s. 181-132.</p>
<p>8-J. Laurent, Byzance et les Turcs Seldjoucides, Nancy, 1813, s. 97.</p>
<p>9 Vasilief, Histoire de l’Empire byzantin, I, 470.</p>
<p>10 Bryennios. fr trc. Cousin (Hist. Const.), Paris, 1672, II. s. 724, 727-738; I, Bu hususta bak. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1071. s. 50-52. Zonaras. fr. trc. İ.M. de St. Amour, Paris 1560, I08b; Anne Comnène, Alexiade, fr. trc. B. Leib, Paris 1937, ı, 5. 12-15; Attaliates, s. 189, 109; F. Chalandon, Alexis Comnène, Paris 1900, s. 29- 31; M. H. Yınanç, s. 82-86; Cl. Cahen, &#8220;Première pénétration Turque en Asie Mineur”, Byzantion, XVIII, s. 33.</p>
<p>11 Anonim Selçuk-nâme, s. 15. Kaynağın bu mühim kaydını tarih vak’aları te’yid eder.</p>
<p>12 Bak. M. H. Yınanç, s. 89.</p>
<p>13 Bak. UL, I.</p>
<p>14 Sibt, Mir’at uz-zamân, 26a-26b, 32a-32b; İbn ül-’Adîm, Ziibde, II, s. 42.</p>
<p>15 Anonim Selçuk-nâme, s. 36-37; Azîmî, s. 361; İbn Şeddâd, 34b; Süryânî Mihael, III, s. 172. Bu kaynaklar İznik’in fethi hakkında umûmî malûmat verirken yalnız ‘Azimî bu mühim hâdiseyi 467 (1075) yılı vak’aları arasında &#8220;ve fetehe Süleyman bin Kutalmış Nikıye” kaydı ile tesbit etmiştir.</p>
<p>16 Bryennios, s. 760-761; Zonaras, 109a.</p>
<p>17&#8242; Bak. J. Laurent, Byzance et les origines du Sultanat de Roum, Mélangés Ch. Diehl, I, s. 180- 181; Mükrimin Halil Y inanç, Anadolu’nun fethi, s. 109.</p>
<p>18 Bugüne kadar karanlıklar içinde kalan İznik’in fethi ve Türkiye Selçukluları devletinin kuruluşu &#8220;1. Süleyman-şâh”, (M, XI, 201-219) ve Selçuklular Zamanında Türkiye (s. 53- 54) adlı tedkiklerimizle aydınlanmıştır.</p>
<p>19 Migne, Patrologie Latine, CXLVIII, s. 239; S. Runciman, History of Crusades, I, s. 998.</p>
<p>20 Sibt, XIII, 17a; Sadreddin el-Huseynî, s. 63-64.</p>
<p>21 Abul-Farac, s. 227; Cennâbî, El-&#8216;Aylem üz-zâhir, Ayasofya, No. 3033, s. 470a.</p>
<p>22-‘İmâdeddîn, 70; Sadreddîn, 71-72.</p>
<p>23-Bryennios, s. 770-774; 794-796; Zonaras, s. 109a; Anne Comnène, I, s. 18, 21, 69, 71,131, 137, 138; Attaliates, s. 226, 207, 270; Chalandon, s. 66-72.</p>
<p>24 Sibt, 62b, 71a; ‘Azimî, s. 364; Süryânî Mihael, s. 179; Abu’l-Farac, s. 229.</p>
<p>25 ‘Azimî, s. 365; İbn Kalânisî, s. 117; İbn ül-Adîm, Zühde, II, Neşr. Sami Dahan, Şam1954, s. 88-89; İbn ül-Esîr, X, s. 47.</p>
<p>26 Anne Comnène, I, s. 18; Guillaume de Tyr, nşr. M. Paulin, Paris, 1879,1, s. 13, 19.</p>
<p>27 Attaliates, s. 306; C. Finlay, History of Greece, London 1851, s. 51; J. Laurent, Byzance et les Turcs, s. 51, 67, 76, 78-83.</p>
<p>28 Süryânî Mihael, 172; Zonaras, 109a; Anne Comnène, II, s. 64; Hayton RHCr, Documents arméniens, II, s. 143.</p>
<p>29 Süleyman-şâh’ın saltanatını ilân ve Halîfe’nin tasdik ettiğine dair bak. Selçuklular Zamanında Türkiye,s.64</p>
<p>30-Sibt,62a</p>
<p>31 Bu hususta, tafsilat Selçuklular Zamanında Türkiye (s. 62-63) adlı eserimizde verilmiştir.</p>
<p>32 Süleyman-şâh’ın Büyük Selçuklular ve Bizans’lılar karşısındaki siyasî mevkii hakkında mevcûd yanlış veya tersine anlayışlar için sâdece bir kaç misâl verelim: Mükrimin Halil Yınanç, Anadolunun fethi, s. 85-87; İ. Kafesoğlu, “Melik-şâh”, İA, VIII, s. 668; Laurent, Sultanat de Roum, s. 174, 181.</p>
<p>33 M. H. Yınanç, &#8220;Dânişmendliler” makalesinde bu devletin kurucusunu ve kuruluşunu anlayamamış ve hattâ Gümüş-tekin Ahmed gazi’yi iki isim ve oğul-baba sanmıştır, bak, İA, III, s. 468.</p>
<p>34 Anne Comnene, III, s. 154, 157, 158-, Zonaras, s. 111b, 114a; Chalandon, s. 264-265; Lebeau, XV, s. 443; Finlay, s. 152. Süleyman-şâh’m ölümünden sonra çıkan ilk buhran dolayısı ile Selçuklular Zamanında Türkiye adını alan kitabımızda tafsilat vardır (s. 83-95).</p>
<p>35 Türkiye Selçuklularının ilk payitahtını Konya zannedenler sâdece bir tahmine dayanıyor; başlıca düşman olduğu için Bizans’a yakın İznik’i seçmeleri sebebini düşünemiyor ve bu devrin tarihî vak’alarım da bilmiyorlardı. Nitekim Osmanlılar da Bursa ve Edirne’yi merkez yaparlarken karşılarında Bizans ve Avrupa olduğunu hesap ediyorlardı.</p>
<p>36 Tafsilât için bak. &#8220;Kılıç Arslan I.” İA, VII, s. 681-688; Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 95-111.</p>
<p>37 Anna Comnene, III, s. 142-146, 154. 159, 164-166, 168-171; Zonaras, s. 114a; Chalon- don, s. 254-255.</p>
<p>38-I. Kılıç Arslan’ın şehâdetinden sonra Anadolu’da hüküm süren ikinci buhran için Selçuklular Zamanında Türkiye’ye bak. (s. 148-167).</p>
<p>39 Bak. Osman Turan, “L’islamisation dans la Turquie du Moyen -Âge”, Studia Islamica, X. (1959), s. 139-140.</p>
<p>40 Mes’ûd hakkında Chalandon’un II. cildindeki kayıtlar dışında husûsî bir tetkik henüz yoktur. Bugün Selçuklular Zamanında Türkiye (s, 158-196) adlı eserimiz bu boşluğu doldurmuştur.41 Tafsilat için yukarıda zikredilen eserimize (s. 107-236) bakınız.</p>
<p>42-II. Süleyman-şâh hakkında IA.deki tedkîkimizde tafsilât vardır.</p>
<p>43 İA. “I. Keyhusrev” makalemize bakınız.</p>
<p>44 İA. “I. Keykâvus” makalemize ve adı geçen kitabımıza bakınız.</p>
<p>45 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, &#8220;I. Keykubâd&#8221;, İA. 46 M.’deki “II. Keyhusrev” makalemize bakınız.</p>
<p>47 M.’de. II. Keykâvus, &#8220;IV. Kılıç Arslan” makalemize bak.48 Bak. F. Köprülü, “Baybars”, İA.</p>
<p>49 Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, Ankara 1958, s. 9-12.50 Al-Omarî, Mesâlik ül-ebsâr, neşr. F. Taeschner, Leipzig, 1929, s. 30, 48.</p>
<p>51 Nesevî, Celâleddin Mengüberti, neşr. O. Houdas, s. 159, 223, 225, 226, 229.</p>
<p>52 Zekeriya Kazvinî, Asar ül-bilâd, neşr. Wüstenfeld, Leipzig 1848, s. 378.</p>
<p>53 Brosset, I, s. 532-3, 826-8.</p>
<p>54 Reşîdeddîn, Mükâtebât, neşr. Muhammed Safı’, Lahor 1948, s.273-278.</p>
<p>55 Aksarayî, s. 66, 71; Baybars Mansûrî, 53b, 55b; Eflâkî, Manâkıb al-ârifın, neşr. T. Yazıcı, Ankara 1959. I, s. 485-486; Cl. Cahen, “Notes pour l&#8217;his-toire des Turcomans”, JA (1951) s. 337.</p>
<p>56 İbn Bîbî, s. 501, 506. 698, 699.</p>
<p>57 İbn Said, Coğrafya, Bibi. Nationale, Ar. 2234, 98a, 98b. 106a.</p>
<p>58 N. Gregoras, I, s. 137; P. Wittek, Menteşe Beyliği, tr. trc. O. Ş. Gökyay, Ankara 1944, s. 16.</p>
<p>59 Pachymeres, tere. Cousin, Histoire du Constantinople, VI, s. 262, 725.</p>
<p>60 Bak. P. Wittek, Menteşe Beyliği, s. 15, 18, 25, 26.</p>
<p>61 Umûmî bir fikir için bak. Ömer Lütfı Barkan, &#8220;Tarihî demografi araştırmaları”, TM, X, s. 11.</p>
<p>62 Voyage d’Qutremere, neşr. Ch. Schefer, Paris 1892, s. 83-86, 94.</p>
<p>63 Resmî vesikalar, s. 164-167.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">Türkiye Selçukluları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-devleti-ve-turkiyenin-iktisadi-tekamulu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-devleti-ve-turkiyenin-iktisadi-tekamulu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:44:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13421</guid>

					<description><![CDATA[<p>11. Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü Selçuklular idaresinde Anadolu İslâm medeniyetinin hudutlarına dâhil olarak tedricen gelişirken öte yandan Akdeniz ticâretinde husule gelen bir inkılâp da bu gelişmeyi süratlendirmekte idi. İlk islâm devrinde Müslümanlar karalarda olduğu gibi Akdenizde de hâkimiyeti ellerine almışlardı. Avrupalı veya Bizanslı Hıristiyanlar üç asır müddetle bu denizden uzaklaşmışlardı. İbn Haldun’un, pek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuk-devleti-ve-turkiyenin-iktisadi-tekamulu/">Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/selcuk-devleti-ve-turkiyenin-iktisadi-tekamulu/selcuklularin-islam-medeniyetine-katkilari/" rel="attachment wp-att-13422"></a>11. Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü</strong></p>
<p>Selçuklular idaresinde Anadolu İslâm medeniyetinin hudutlarına dâhil olarak tedricen gelişirken öte yandan Akdeniz ticâretinde husule gelen bir inkılâp da bu gelişmeyi süratlendirmekte idi. İlk islâm devrinde Müslümanlar karalarda olduğu gibi Akdenizde de hâkimiyeti ellerine almışlardı. Avrupalı veya Bizanslı Hıristiyanlar üç asır müddetle bu denizden uzaklaşmışlardı. İbn Haldun’un, pek zarif ifadesiyle, Hıristiyanlar Akdeniz’de artık bir tahta parçası dahi yüzdüremiyorlardi(154)</p>
<p>Ortaçağ Avrupa tarihinin ileri mütehassıslarından H. Pirenne’in İslâm istilâsından sonra Garbî Avrupa’da ticarî faaliyetlerin ve şehir hayatının sukutuna, nakit mübadelesi yerine aynî mübadelenin yerleşmesiyle İstanbuîdan başka büyük şehirlerin ortadan kaybolarak fakirliğin hüküm sürmesine ve feodal bir cemiyet hayatının başlamasına dâir yeni fikirleri Türkiye’nin İktisadî yükselişi bakımından da bizi ilgilendirmekte ve bu sebeple de bu görüşün hatırlatılması lüzumu gerekmektedir(155). Bir yandan Akdeniz ticâretinin müslümanlar elinde bulunması, öte yandan İslâm &#8211; Bizans savaşları Anadolu’yu dünya ticâret yolları dışında bırakmış ve Bizans devrinde bu ülke İktisadî ve medenî bir sukut içinde yaşamış­tı.</p>
<p>Bu sukut ve harabî dolayısiyledir, ki bu devir Anadolusunda Helenistik, Roma ve Selçuk devirlerinin âbidelerine rastlanmamaktadır. Medenî inhitatın bu maddî delilleri o kadar belirlidir, ki İslâm hudutları içinde bulunan Şarkî Anadolu Bizans Anadolusuna nazaran, çok ileri bir manzara gösterir. Bizanslılar karşısında Türk askerleri ve gazilerle dolu olan Tarsus, Adana, Malatya şehirleri İslâmın Bizans karşısında Uçlarını (sugur) teşkil ettiği için buralarda, gazâ ruhunu kuvvetlendiren, kesif bir ilmî ve dinî faaliyet vardı. X . asırda Bizanslılar bu bölgeleri istilâ ve halkını imhâ ettikten sonra daha şarktaki uc şehirleri bu duruma gelmişti.</p>
<p>Fahrul-îslâm lâkabını alan ve Hilyet ul-ulema adlı eserile tanınan Ebû Bekir el-Şâşî Taşkent’ten Meyyâfârkin’e gelmiş bir Türk ailesine mensup olup Selçuklulardan önce burada doğmuş (1037) ve tahsilini yapmış; Bağdad Nizâmiyye’sinde müderris olmuş idi, ki Şarkî Anadolu’nun kültür seviyesi bakımından kayde değer bir misaldir. İslâm coğ­rafyacılarına göre Akdeniz’de Antalya ve Karadeniz’de Trabzon liman şehirleri İslâm dünyasiyle yapılan mevziî bir ticâret sâyesinde nisbî bir canlılık gösterirler. Nitekim Selçuklular zamanındaki medeni hamleler sayesindedir, ki X III üncü asırda, Orta Anadolu Şarkî Anadolu seviyesine yükselir. Bu sebepledir, ki Şarkî Anadolu hıristiyanları, husûsiyle Süryanîler Orta Anadolu’daki Bizanslılara nazaran medeniyetçe çok ileri bir durumda bulunuyorlardı.</p>
<p>İlk Arap istilâsiyle Müslümanlar Yakın Şark kavimleri, bilhassa hıristiyanlariyle temastan sonra yeni bir medeniyet sentezi, İslâm medeniyeti, vücuda getirdikleri halde Selçuklular Anadolu’da.„böyle bir imkânla karşılaşmamışlar ve bundan dolayı da bu ülkede doğan Selçuk medeniyeti, yerli kültürden pek az faydalanabilmiş ve bu medeniyet Türk-İslâm medeniyetinin bir devamı olmuştur. Anadolu’nun, Müslüman ve Hıristiyan kavimler arasında, bir m illetlerarası köprü vazifesi görerek dünya ticâret yollarına açılmasından sonra bu ülkenin İktisadî ve kültürel yükselişi ve zengin bir &#8216; memleket haline gelmesi Selçuk istilâsının mes’ûd neticelerinden biridir. Gerçekten Anadolu, Selçuk istilâsı sâyesinde, İslâm medeniyeti hudutları dahiline girdikten ve bu ülke için ticarî gelişmeyi önleyen engeller kalktıktan sonra, süratli bir İktisadî ve medenî yükselme devri açılmışıtr.</p>
<p>Daha X II inci asırda İstanbul ile Konya, Tebriz arasında bir ticâret yolu işliyordu. 1133 yılında dört yüz kişilik İranlı tüccarlardan mürekkep bir ticâret kervanı şiddetli bir kar içinde yolda ölmüştü(156). Bununla beraber Türkler ile Bizanslılar ve Haçlılar arasında vukubulan savaşlar Anadolu’nun sukutunu bir kat daha arttırır ve bu durum, buhranın sonu olan 1176 tarihine kadar devam eder. Filhakika, Kı­lıç Arslan’ın Bizanslılara karşı bu tarihte kazandığı büyük zafer, Malazgird’den sonra, ikinci bir dönüm noktası teşkil edip Selçuk devleti artık dış ve iç emniyeti kazanmış; siyasî birliğin temeli atılmak suretiyle dünya ticâret yolları Anadolu’da işlemeğe başlamıştır. Akdenizde vukua gelen inkilâp da bu inkişâfla alâkalıdır.</p>
<p>Gerçekten Akdeniz hâkimiyeti müslümanlardan Avrupalılara geçtiği, Haçlı seferleri ile Şark ticâreti geliştiği ve bu sayede Avrupa’da İktisadî ve medenî bir inkişâf başladığı için Anadolu Şark-Garp ticâret yolları ve kervanlarına bir köprü (transit) haline geldi. Kılıç Arslan’ın halefleri de hudutlara dayanan ticârî faaliyetlerin ehemmiyetini kavramış; siyâsetlerini ve askerî hareketlerini İktisadî gâyelere göre ayarlamışlardı. Filhakika Selçuk sultanlarının Karadeniz ve Akdeniz limanlarını fethi, buralara Türk tüccar ve sermâyedarları naklederek idhalât ve ihracat müesseseleri kurmaları, Lâtinlerle akdeyledikleri ticâret muahedeleri ve çok düşük bir gümrük târifesi tatbik etmeleri hep ticâreti teşvik gâyesine uygun idi.</p>
<p>Bu İktisadî ve ticarî siyâsetin daha dikkate şayan tezahürlerinden biri de karalarda eşkiyanın ve komşu hükümetlerin, denizlerde de korsanların tecâvüzlerine uğrayan tüccarın zararlarını hazîneden tazmin eden bir teamülün, bir nevi “devlet sigortas ı”nın mevcûdiyeti olup bu hâdise dünya ticâret tarihi bakımından çok mühimdir(157). Milletlerarası ticâret kervanlarının emniyeti ve istirahati için Selçuk devletinin kurduğu teşkilât İktisadî olduğu kadar İçtimaî ve medenî cepheleri ile de çok büyük bir ehemmiyet arzeder. Gerçekten devlet kervan kafileleri başına Kervânsâlâr adiyle bir idareci, Râhdâr veya Tutgavul kumandasında bir muhafız kıtası tâyin etmek suretiyle kervanları emniyet altında idare ediyordu.</p>
<p>Bu mühim tedbirler yanında da Anadolu’nun kervan yolları üzerinde dizilen ve her konak yerinde (menzilde) inşâ olunan kervansaraylar hâlâ ziyaretçileri hayran bırakmakta, hele onların iç teşkilâtı ve hizmetleri ise medeniyet tarihinde daha fazla hayranlık veren bir hususiyet göstermektedir. Filhakika her türlü ihtiyaç düşünülerek inşâ olunan bu muhteşem âbidelerde yolcular, hayvanlariyle birlikte, üç gün meccânen kalmak, yemek yemek imkânlarına sahip bulunuyor; hastalar tedâvi olunuyor ve hattâ fakir yolculara ayakkabı dahi veriliyordu.</p>
<p>Büyük kervansaraylarda hastahâne, mescit, tabip ve ilâç bulundurulması da bunların medenî ve İç­timaî teşkilâtını anlamak bakımından dikkate şayandır. Sultanlar ve vezirler tarafından yapılan ve zengin vakıfları bulunan bu kervansaraylarda zengin &#8211; fakir , hür &#8211; köle , Müslüman ve Hıristiyan farkı gözetilmeden bütün yolcuların müsavi muameleye tâbi tutulacağına dâir vakfiye şartları, yolcuların gıdası için vakıf koyun sürüleri ve geniş bir memur ve müstahdemler kadrosu bulunması Selçuk Türkiye’sinde dinî, İçtimaî ve İnsanî duyguların ne derece yüksek bir seviyede bulunduğuna güzel bir misaldir. Bu yüksek medeniyet eserleri kervanların emniyeti bakımından da çok mü­himdir.</p>
<p>Gerçekten büyük kervansaraylar, kale gibi, müstahkem duvarları, burçları ve demir kapıları&#8217; ile zengin emtea taşıyan kervanlara, aynı zamanda, emîn bir sığmak vazifesi görüyorlardı. Bir Moğol kumandanının Aksaray yakınında bulunan Sultan hanına sığınmış bir Türk beyini, orada, 20.000 asker ile, iki ay ku­şatıp teslim alamaması kervansarayların, istirahat için olduğu kadar, emniyet bakımından da ne derece müstahkem müesseseler bulunduğunu göstermeğe kâfidir(158). Horasan’da 1206 (60)2da ölen Fahreddin Mübarekşâh’ın misafirhâne (Dar uz-ziyâfe, han,) sinde âlimlerin okuması için kütüphâne ve câhillerin eğlenmesi için satranç konulması da dikkate şayandır(159).</p>
<p>Milletlerarası ticâretin bu inkişâfı, ziraî ve sınaî istihsalin artması sâyesinde Selçuk Türkiye’si çok yüksek bir İktisadî seviyeye ulaştı, ki bugün hâlâ heryerde ziyâretçileri memnun bırakan âbideler bu durumu meydana koyan en güzel maddî delillerdir. Bu inkişaf ile muvazi olarak Anadolu şehirleri çok büyümüş; Konya, Sivas, Kayseri gibi birinci sınıf merkezler çok genişlemiş; surlarını aşmış; Antalya, Sinop, Erzurum, Malatya, Diyarbekir, Mardin ve Ahlat şehirleri de onları takip etmişti. Aksaray, Akşehir, Beyşehir, Kırşehir, Gülşehir, Gümüş, Orta Anadolu’da bir kaç Karahisar ve Ilgın&#8230; gibi bir çok şehirler Türkler tarafından kurulduğu gibi tamamiyle harap olan şehirler de yeniden inşâ edildi. Harap bir hale gelmiş olan Kayseri, yıkılmış binaların taşlarını da kullanmak suretiyle, Dânişmendli Melik Mehmed tarafmdan, 1135 de, saray ve Ulu-câmi ile birlikte yeniden yapıldı(160).</p>
<p>Bir inhitat devri olan X IV inci asırda bile Sivas’ın 120.000 nüfusa sahip olduğu kaydedilmiştir(161). Büyük şehirlerde Lâtinlere, Yahudilere, îranlılara, Araplara ve yabancı Türklere (meselâ îdil Bulgarlarma) ait koloniler ve onlara mahsus hanlar ve mahalleler vardı. Lâtinlerin Konya, Sivas ve sahil şehirlerinde teşekkül eden konsoloslukları da bu kolonilerin işlerine ve dâvalarına bakarlardı. Bu şehirlerde ve hattâ yollar boyunca onlara ait kiliselere rastlanmıştır. Bu İktisadî ve &#8216;medenî yükseliş sayesinde Anadolu’nun her tarafı, şehirler ve yollar, pek çok câmi, medrese, hastahâne, kervansaray, imaret ve zâviyelerle dolmuştu. Zamanın tahriplerine ve ihmallerine rağmen bu âbidelerin hâlâ zerafet ve ihtişamlarını muhafaza etmeleri memleketin kazanmış olduğu İktisadî kudreti ve medenî seviyeyi göstermektedir.</p>
<p>Bu, ayın zamanda, Bizans devrinin Selçuk ve Roma devirlerine nazaran nasıl bir sukut içerisinde bulunduğuna da delâlet eder. Kervansaraylar nasıl yolcuları meccanen misafir ediyor ve kendilerine yemek veriyorsa memleketin her tarafında yapılan imâretler, misafirhâne (Dâr uz-ziyafe)ler ve çe­şitli adlar alan zâviyeler de öylece misafirlere, ilim ve tasavvuf mensuplarına, dervişlere, fakir ve gariplere kapılarını açıyor ve meccanen bakı­yorlardı. Bu müesseselerde her gün ne kadar koyun kesileceği, ne miktar pirinç, buğday, yağ, bal vesair gıda maddesi sarfedileceği bize kadar gelen vakfiyeleri sayesinde malûmumuzdur. Hattâ Kütahya’da Yakup Çelebi imâretinde ve Karatay kervansarayında hastalanan misafirlerin tedavisi için de, doktar ve ilâç masraflarına karşılık, vakfından tahsisat ayrılmıştır. Kuvvetli komşu devletler arasında sıkışan Artuklular, Sökmenliler (Ahlat şahları), Saltuldular ve Mengücikler de gayretlerini hep imâr ve kültür faaliyetlerine yöneltmişlerdi.</p>
<p>Orta çağ Türkiye’sinde dinî ve İçtimaî yardım müesseseleri o kadar yaygın ve hizmetleri o derece çeşitli idi, ki bu hususta Müslüman ve Hıristiyan seyyahlar hayranlıklarını ifâdede birleşirler. Bu sebeple meşhur seyyah İbn Batûta Anadolu’yu “Şefkat diyarı” olarak vasıflandırır; hiç bir memlekette görmediği cömertliğin burada mevcut olduğunu ve hususiyle sanat ve ticâret hayatını idare eden Ahi’lerin teşkilâtını, bu husustaki aşkın meziyetlerini canlı bir şekilde tasvir eder(162). el-‘Omarî de “Türk memleketi, Selçukluların son zamanlarına kadar, cennet gibi idi ve orada halk mesûd günler yaşıyor idi” ifâdesiyle başlayarak Anadolu’nun zenginliğinden, bolluğundan ve ticâretinin genişliğinden uzun boylu bahseder(163).</p>
<p>Bizzat Selçuk devri müellifleri de, Moğolların zulümleri münasebetiyle, “her ne kadar Anadolu gariplerin sığınağı, rahat ve huzur diyarı ise de talihsizlik yüzünden Azerbaycan, Irak ve Horasan taraflarında kafasına zulüm ve tamahkârlık koyan herkes bu ülkede makam almak sevdasına düşer(164) demek suretiyle bu görüşe iştirak ederler. Ger­ çekten bu sebeple Anadolu Türkleri uzun zaman Keybubâd devrini “Ulug Keyhubâd&#8221; adı ile bir saadet devri ve Moğol istilâsının başlangıcı olan Kösedağ mağlûbiyetini (1243) de “Baycu Yılı” adiyle bütün felâketlerin menşei sayarlar(165). X uncu asır Arap coğrafyacıları her memlekette zenginlerin servetlerini kendi zevk ve eğlenceleri için kullandıkları halde Türkistan (Maverâünnehir) halkının mallarını din ve hayır yolunda sarf ettiklerini ,bu ülkede gâzîler ve yolcular için binlerce ribât bulunduğunu ve bunlara çok zengin vakıflar yaptıklarını söylerler, ki bu da Selçuklularla gelen hayır ve insalık duygularının menşeini göstermektedir(166).</p>
<p>İslâmdan önce Türklerin, sevap kazanmak maksadiyle, yollarda yolcuların su içmeleri için Muyanlık (Muyan: sevap) adiyle hayrat yapmaları da kayde şayandır(167). îslâmdan önce Türkler dinî bir esasa dayanan ve misafiri uğur sayan bir inanışa da sahiptiler(168), ki bu hususta burada daha fazla bilgi veremiyeceğiz. Büyük Selçuklulardan bize kadar gelen muazzam câmi ve türbeler, Türkiye Selçuklularından kalan muhteşem Sultan hanları ve nihayet Osmanlı İmparatorluğunun azametli câmileri yanında bu devirlerden ciddî bir saray kalmamış olması da bu ruhla alâkalıdır ve Tuğrul beg’in “bir câmi inşâ etmeden kendime bir köşk yaptırmaktan hicab duyarım” düşünce ve duygusuyla beliren mefkûreye asırlarca sadakat gösterilmiştir.</p>
<p>&#8230;&#8230;.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Bak. II, 2.<br />
2 ÎA. Sultabakn maddesine<br />
3 Bak. Osman Turan, İktâ, ÎA, VI, s. 949-959 ve aşağıda, s. 254.</p>
<p>4 Bak. F. Köprülü, Ata, ÎA</p>
<p>5 Bak. Osman Turan, Selçuk vakfiyeleri, Belleten XLV (1948), s. 36.</p>
<p>6 W. Thomsen, Moğolislanda Türkçe kitabeler, TM, III, s. 100.</p>
<p>7 Vasâyâ, 71b. Türklerde kadın hukuku ve kadınların siyasî ve İçtimaî rollleri hakkında tafsilât için bak. Cihân hâkimiyeti mefkuresi tarihi, 1, s. 126-133.</p>
<p>8 îbn Funduk, s. 250, 269.</p>
<p>9 Bak, V, 1</p>
<p>10 Bak. Osman Turan, Terken unvanı hakkında, Türk Hukuk Tarihi dergisi, Ankar 1944, I, s. 67-73.</p>
<p>11 Siyâset-nâme, s. 156-164.</p>
<p>12 Bak. M. Şerefeddin, Selçuklular devrinde M ezâhib, TM, I, 101-108.</p>
<p>13 İbn ül-Cevzî, VIII, s. 305, 307, 312, 326; ibn ül-Esîr, X, s. 36, 37.</p>
<p>14 Atebet ül-ketebe, s. 52.</p>
<p>15 İbn ül-Cevzî, IX, s. 3-4; İbn ül-Esîr, X, s, 42-43; imâdeddin, s. 52; George Makdîsî, îbn ‘Aqîl, Damas 1963 s. 351-374</p>
<p>16« Tahran 1331, s. 47, 54, 81, 220, 473, 493.</p>
<p>17 Ali Sevim, Belleten XCIV (1960).</p>
<p>18 İbn Ül-Cevzî, IX , 53, 85; îbn ül-Esîr, X , 63; îbn Kesîr, XII, 137.</p>
<p>19 ibn ül-Cevzî, VIII, 326-327; ibn Kesîr, XII, 121.</p>
<p>20 İbn ül-Verdî, IL 128-129; İbn ül-Fuvatî, s. 257; Goldziher I. ZDMG, LXXIII (1919) s. 127. &#8216;</p>
<p>21 Henüz lâyikiyle tetkik edilmeyen bu mühim teşkilât hakkında şimdiilk Bak. F. Köprülü, İlk Mutasavvifler, İstanbul 1918, s. 237-242; Abdülbaki Gölpmarlı, îslâm ve Türk illerinde futuvoet teşkilâtı, İktisat Fakültesi mecmuası, 1-4, XI; G. Salinger, W as the Futuwa an oriental Chivalry, Proceedings of the American philosophical society, XCIV (1950), s. 480-493.</p>
<p>22 Bak. III, 14. Bâtınîler ve Mezdekilerin İslâm dünyasında yayılış ve tesirleri, Komünist hayat ve fikirleri hakkında da bak. Cilıân hâkimiyeti, I, s, 170-172</p>
<p>23 Siyâset-nâme, s. 164-165, yine s. 139-145; Barthold, Turkestan, s. 25.</p>
<p>24 İbn ül-Esîr, X , 308; Ibtı ül-Cevzî, IX, 120; Sibt (îbn Kalanisî), s. 128-129; Abd üi-Celil Kazvînî, s. 334-335; 511-512.</p>
<p>25 Çahâr nâme-i tarihî, neşr. N. Falsafî, îttila’at mecmuası, Tahran 1329, III, s. 12-13; M. Şerefeddin, îlâhiyat Fakültesi mecmuası, IV (1926), s. 23-31.</p>
<p>26 îbn ül-Cevzi, IX, s. 121.</p>
<p>27 Cuveynî, Cihân-güşâ, GM, II, s. 199-200; Tarih-i Güzide, s. 518-519; Abd ül-Celi! Kazvînî, s. 512-513; ibn ül-Esîr, X, s. 109-110; Târih-i Sîstan, s. 386; Mirhand, IV, s. 63-64</p>
<p>28 Râvendî, 155-161; Reşideddin, s. 69-74; İmâdeddin, s. ‘91-93; Ahbâr üd-devle, s. 79; İbn ül-Esîr, X , s. 151, 153; Tarih-i Güzide, s. 454; Anonim Selçuk-nâme, s. 23-24; Mirhand, IV, s. 92; &#8220;Azîmî, 378. Fahreddin Râzinin Bâtınîler aleyhinde susması düşmanları tarafından gizlice hu mezhebe mensup olduğu ithamlarına uğramasına fırsat vermiş ve bunun üzerine bu büyük âlim Rey’de kürsiye çıkarak aleyhlerinde şiddetli vaazlara başlamıştı. F. Râzı’ye talebe olarak işe başlayan bir Bâtınî onu bir gün mutalea odasında, yalnız bularak, hançeri göğsüne dayadı ve ona bir daha Bâtınîler aleyhinde konuşmamasına dair yemin yaptırdı (Dozy, Tarih-i İslâmiyet, trc. A. Cevdet, İstanbul 1908, s. 399-401). Yine bak. Kiragos, TM. II, s. 147; L. V. Stroeva, Bâz-pesin-i Hârizmşâh ve Ismâiliyân-i Alamût, Fars. trc. K. Keşâverz, Râhnumây-i kitab, XII (1342), s. 863-873. v</p>
<p>29 İbn Kalanisî, s. 151-156.</p>
<p>30 İbn ül-Cevzî, IX, s. 150; İbn ül-Esîr, X , s. 231.</p>
<p>31 îbn Kalanisî, s. 162; îbn üI-Esır„ X, 169; İbn ül-Cevzî, IX 163; Abhâr üddevle, s. 82,</p>
<p>32 Cüveynî, II, 212; îmâdeddin, s. 90-91, 117; İbn ül-Esîr, X, s. 186-188; Tarih-i Güzide, 456; Anonim, 25; Zekeriya Kazvini, 397; Yâkut, III, s. 451.</p>
<p>33 îbn ül-Esîr, X, s. 231.</p>
<p>34 Bak. Resmî vesikalar, s. 106-108.</p>
<p>35 Bunlar hakkında yine ÎA. deki Bâbek, BâUnîler, Haşan Sabbâh, Haşşâşîn, îsmâ’ilîler (B. Lewis, The Origins of Ismâ’ilisın, Cambridge 1940) maddelerine de bakılabilir. Melikşâh ile Haşan Sabbâh arasındaki mektupların uydurma olduğuna dair iddiaların ciddî bir tenkide dayanmadığım ve bu mühim: vesikaların bu sebeple kullanılmadığını tekrar belirtelim.</p>
<p>36 Bak. Osman Turan, Türkler ve İslâmiyet, s. 461-463; Cihân hâkimiyeti, I, s. 63-74</p>
<p>37 Mathieu, s. 196-197.</p>
<p>38 Brosset, I, s. 349. ’</p>
<p>39 îbn ül-Cevzî, IX, s. 56; îbn ül-Esîr, X , s. 64; imâdeddin, 78.</p>
<p>40 İbn ül-Cevzî, IX, 17, s. 63.</p>
<p>41 İbn ül-Cevzî, VIII, s. 325; îbn ül-Esîr, s. X, 39-40.</p>
<p>42 Bak. W. Fischel, Jews in the economic and political life of Mediaeval İslâm, London 1937, s. 33; L. Massignon, L’Influtmce de Vİslam au Moyen Age sur la fondation et l’essor des banques Jııives, Bull. Ecole Oriental I, (1931), s. 3-12.</p>
<p>43 Mücmel üt-Tevârih, s. 523; Yâkut, Mu’cem ül-Büldân, I, 208 .</p>
<p>44 A. Mazahery, La Vie quotidienne des musulmans au Moyen-âge, Paris 1951, s. 122; A. Mez, Renaissance, s. 33-35.</p>
<p>45 Mathieu, s. 201; Anili Samuel, s. 455.</p>
<p>46 Anili Samuel, trc. Brosset, St. Petersbourg 1876 s. 451, 455.</p>
<p>47 Mathieu, s. 204; S. Örbelian, Hîstoire de la Siounie, trc. Brosset, St. Petersbourg 1864, s. 182, 183.</p>
<p>48 Bak. Aşağıda bahis, 10, s. 254-260. Daha fazla bilgi edinmek ve Türk insanlık idealini anlamak için bak. Cihân hâkimiyeti, II, s. 131-197.</p>
<p>49 Usâme, Kitâb ul-itibâr, s. 175.</p>
<p>50 Bak. Bölüm VII, bahis 4. Melikşâh’ın mezhepler-arası geniş düşüncesi hakkında güzel bir fıkra da Siyâset-nâme zeylinde (s. 15) vardır.</p>
<p>51 Muntecib ud-din, ‘Atabet ubketebe, s. 35, 83; Bretschneider, I, s. 91.</p>
<p>52 Zekeriya Kazvînî, Asâr üd-bilâd, s. 377-379, 520; Barthold, Dersler, s. 130-132.</p>
<p>53 îbn Batuta, I, s. 406-413</p>
<p>54 ‘İmâdeddin, s. 2 7 ; İbn Hallikân, II, 59.</p>
<p>55 Tuhfet ül-mülûk, B. Mus. Or. 7863, s. 62b~64a; Bu eser hakkında bak. Said Neflsî, Mihr Mecmuası, I (1312), sayı 6, 7, 8.</p>
<p>56 Muhyiddin Kuraşî, Tabâkat ul-hanefiyye, Haydar-âbâd 1332, I, 375.</p>
<p>57 Ahbâr ud-devle, s. 125. 57a Bak. el-M unhz trk. trc., İstanbul 1948, s. 66.</p>
<p>58 Mekâtib-i fârisî-i Gazzâlî, nşr. A. İkbal, Tahran 1333, s. 3-12; nşr. M. Sâbitî Tahran 133, s. 9-28; ibn Hallikân, I, s. 587; M. Şerefeddin, Sultan Sancar ve Cazzâlî, İlahiyat F. Mec. I, s. 42-51; Kasım Kufralı, GazzâU, İA. IV, 749-750. Sancar’m Mu’izzi’ye bir beyti için 1000 dinar verdiği rivâyet edilir [Çahâr &#8211; Makale, s. 43].</p>
<p>59 Zekeriya Kazvini, s. 412.</p>
<p>60 Siyâset-nâme, s. 145; Ahbâr üd-devle, s. 67; ‘imâdeddin Îsfahânî, s. 59.</p>
<p>61 Ahbâr üd-devle, s. 125; ‘imâdeddin İsfahânî, s, 275; İbn Hallikân, I, s. 272.</p>
<p>62 Abd ül-Celil Kazvinî, s. 47, 106, 169, 280; Abdullah Kaşânî, Dk&gt;ân, s. 261.</p>
<p>63 Bak. Osman Turan, Türkler ve İslâmiyet, s. 461-465; Les Souveraim Seldjoukides et leurs sujets non-musulmans, s. 60-100.</p>
<p>64 Râvendî, s. 18.</p>
<p>65 Abd ül-Celil Kazvînî, s. 48.</p>
<p>66 ‘İmâdeddin, s. 95; Siyâset-nâme, s. 140.</p>
<p>67 Bayhakî zeyli III, s. 1464.</p>
<p>68 Bak. Bayhakî, s. 229, 242-243.</p>
<p>69 Cihân-guşâ. I, s. 76; Kâşgarlı Mahmud, I, s. 288; III, 60; Barthold D ersler, s. 52.</p>
<p>70 Asâr ul-bilâd, s. 412; Subki, Tabakat uş-Şâfiyye, Kahire 1966, IV, s; 313, 314.</p>
<p>71 Medreseler için yine bak. Mescid, İA, s. 50*52.</p>
<p>72 Siyâset-nâme, s. 154.</p>
<p>73 Efdaleddin Kirmanı, Vakayi4 Kirmân, s. 29.</p>
<p>74 Bak. îbn Şaddâd, 24b. Bölüm III, 7.</p>
<p>75 K. Ravzatayrı, Bulak 1287, I, s. 14. ı</p>
<p>76 İbn ul-Fuvatî, Havâdîs ul-Câmi’a, Bağdad 1351, s. 59, 62, 83, 181; ibn Kesîr, &#8221; XIII, s. 139-140; Bedriiddin ‘Aynî, ‘İkd ul-Cumân, Veliyeddin Ef. 2391 (X IX ), s. İJn&#8221; 162; Osman Turan, Celâleddin Kar a tay, Belleten XLV , s. 71-80.</p>
<p>77 îbn Ha cer, Durar ul-kâmine, YI, s. 339-340.</p>
<p>78 Mu’cem ul-Buldân, I, s. 10; IV, s. 144.</p>
<p>79 M. Nesevî, Sîretu Çelâluddin Mergiibiti, nşr. O. Houdas, Paris 1891, s. 50, fr. trc. 84.</p>
<p>80 îbn ul-Fuvatî, s. 350; îbn Şâkir, II, s. 149.</p>
<p>81 Vakayi-i Kirmân, s. 27.</p>
<p>82 îbn ül-Esîr, XII, s. 94.</p>
<p>83 Zekeriya Kâzvînî, Asûr ul-biîâd, s. .340, 387; Tacârıb us-selef, s. 270.</p>
<p>84 Bar Hebraeus, Chronography, s. 399, îbn Şâkir, I, s. 271.</p>
<p>85 îbn ul-Fuvatî, s. 67.</p>
<p>86 îbn Hallikân, II, s. 345.</p>
<p>87 İbn ul-Cevzî, IX, s. 60, 70; îbn ül-Esîr, X, s. 34; îbn Funduk, Tatimma Sııoân al-hikma, nşr. M. Shafî’, Lahore 1935, I, s. 115, 119, 163; Mîrhând, IV, s. 85; Osman Turan, Tarihî Kronolojinin Esasları, Ankara 1954, s, 66.</p>
<p>88 T. S. Hikma, s. 162-164; Tarıh-i Bayhak, s. 233.</p>
<p>89 İbn Hallikân, II, s. 244; İbn ul-Esîr, X,s. 237; İbn Ebi Usaybî’a, I, s. 283; İbn Şâkir el-Kütübî, el-Vâfî, II, 313; İbn Ha cer, Durar, III, s. 325; Aydm Sayılı, The Observatory in İslam, Ankara, 1960, s. 175. Atabeg Nureddin Mahmud’a aid mühim bir güneş saati üzerindeki 554 (1160) tarihli kitabede “zamanın saatlerini ve namaz vakitlerini öğrenmek için al-Kasım bin Hibetullâh’ın tilmizi Ebu’l-Farac ‘İsa’nın eseri” [P. Casanova, La Montre du Sultan Noûr ad-din, Syria (1923). s. 284] kaydı Bedî‘in şöhret ve tesirini gösterir. Memlûk emîri Mengli Buğa’ya aid güzel bir usturlab da, 1366 da, muvakkit Ali bin al-Şâtır tarafından yapılmış ve bize kadar gelmiştir [S. Reich et G. Wiet, Un astrolahe Syrien du XIV esiecle, Bull. İnst. Fr. d’Aıjcheologie Orientale, XXXVIII (19393, s. 195].</p>
<p>90 İbn Funduk, Tatimma, s. 161-162; Hamdullah Kazvînî, Nuzhet ul-Kulûb s. 26; Ziyc-i Sancarî, B. M. Or. 6669, Hamîdiyye, No. 869; M. Meyerhof, The Legacy of İslam, s. 342.</p>
<p>91 Yâkut, Mu’cem ul-buldân, III, s. 377; İrşad, nşr. D. S. Margoliouth, IV, s. 212, 410; Tatimma s. al-hikma, s. 140</p>
<p>92 Z. Kazvınî, Asâr ul-bilâd, s. 525, 533; Mucem ul-udebâ VII, s. 148; İbn Hallikân, II, 107-108; F . Köprülü, T. Edebiyatı Tarihi s. 238.</p>
<p>93 îbn Funduk, Tatimma, s. 124, 125, 133, 140, 141, 156, 160, 163-165, 170; aynı müellif, Târih-i Bayhak, s. 233; İbn uî-Kıftı, Târih ül-hukemâ, s. 343-346; İbn Hallikân, II, s. 252-256; îbn Usaybfa, II, s. 32; Yâkut, Mu’cem ul-udebâ, VII, s. 146; Ebu’l-Ferec, Muhtasar üd-düvel s. 363-365; İbn ul-Azrak, 197b; Ahbâr uddevle, s. 95; Cuveynî, II, s. 5-6. İbn ül-Esîr, XI, s. 34.</p>
<p>94 Râvendı, s. 18.</p>
<p>95 Cuveynî, I, s., 53-55,</p>
<p>96 Tatimma, s. 100.</p>
<p>97 Turkestan, s. 308; İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 100.</p>
<p>98 Barthold, Turkestan, I, s, 38; Said Nefisî, Bayhâkî zeyli III, s. 1467.</p>
<p>99a Bu mühim risâle Mehmed A. Köymen’in himmeti ile neşredilmiştir (Risâle-i Senceriyye, Dil, Tarih Fakültesi Doğu dilleri I, 3 (1969), s. 15-55). Bu âlim hakkında burada kaynaklar gösterilmiştir (s. 16).</p>
<p>99 Çahâr-makale, GM. s. 43; &#8216;Avfî, Lübâb ul-Elbâb, s. 35, 37, 40-47, 49, 53, 310.</p>
<p>100 Bâvendı, s. 283.</p>
<p>101 Efdaleddin Kirmani, s. 24. Yukarıda Alp Ârslan’ın da okur-yazar olduğunu kaydetmiştik (III. 14).</p>
<p>&#8211; 102 Selçuk devri Fars edebiyatı hakkında toplu bil için Nizâmî’i ‘Aruzî, Çahârmakale; ‘Avfî, Lubâb ul-Elbâb; Râvendî, s. 187-207; E. Browne, Uternry History of Persia, II, s. 186-190, 297-368.</p>
<p>103 Siyâset-nâme, s. 61, 62, 65.</p>
<p>103a İbn ul-Cevzî, IX, s. 72</p>
<p>104 Nuzhet ul-kulûb, s. 28; Târih-i Güzîde, s. 449.</p>
<p>105 İbn ul-Cevzî, IX, s. 70; Gaffârî, Nigâristân, 58a .</p>
<p>106 Medeniyet-i îslâmiyye Tarihi, II, s. 56-69.</p>
<p>107 İbn ul-Cevzî, IX, s. 69-74; İbn ul-Esîr, X, s. 73; İbn Hallikân, II, s. 161-164; Sibt,</p>
<p>102a; Râvendî, s. 131-132; Nüzhet ul-kulûb, s. 123, 190, 193-195, 197; Mîrhâııd, IV, 85; Hândmîr, Meâsir ül-mülûk, 94a.</p>
<p>108 Istahrî, s. 287-288; İbn Havkal, s. 481, 488; İbn ul-Fakîh, s. 316; Barthold, s. 235-236.</p>
<p>109 Chavannes, s. 111.</p>
<p>110 Gerdîzî, Zeyn ul-ahbâr, s. 3; Barthold, Türkistanın Suğanhş tarihi, Taşkent 1926, s. 45.</p>
<p>111 Rahat us-Sudûr, s. 171.</p>
<p>112 îbn ul-Esîr, XII, s. 151; Cuveynî, Cihân-guşâ, s. 128.</p>
<p>113 E. Bretschneider, Medieval Researches, I, s. 38, Sİ, Cihân-guşâ, I, s. 94.</p>
<p>114 The Travels of Marco Polo, trans. A. Ricci, London 1950, s. 63.</p>
<p>115 Seyâhat-nâme, I, s. 428-429.</p>
<p>116 Mucem ul-buldân, III, s. 122.</p>
<p>117 Corel Zeydân, Medeniyet-i îslâmiyye tarihi, tr. trc. İstanbul 1329, II, s, 210.</p>
<p>118 Bayhakî, s. 540. Bu münasebetle A. R. Guest’in Fustât (Kahire) m kuruluşu hakkındaki tedkikî (JRAS, 1907, s. 49-82) ve R. Brunschvig’in Urbanisme Medieval et droit musulman (R. E. Isl. 1947, s. 127-155) adlı makalesi de zikredilebilir..</p>
<p>119 Bak. aşağıda, bahis, 12.</p>
<p>120 Bundarî, s. 242; Z. Kazvînî, Asâr ül-bilâd, s. 387; İbn Funduk, Tatimma. s. 127-129.</p>
<p>121 îbn ul-Fuvatî, s. 64.</p>
<p>122 îbn Hallikân, II, s. 108. i 22a Subhi, Tabakat uş-Şâfiyye, Kahire 1966, IV, s. 314.</p>
<p>123 Nasreddin Münşi Nesâim Eshâr, nşr. Celâleddin Urmevî, s. 65.</p>
<p>124 İmâdeddin İsfahânî, s. 137. ‘</p>
<p>125 îbn Bîbi, s. 193.</p>
<p>126 Vakıflar Umum Müdürlüğü Arşivi, defter 584, s. 290.</p>
<p>127 Bak. Süheyl Ünver, Selçuk Tababeti, s. 40-82; Osman Turan, Resmi Vesikalar, s. 50-57.</p>
<p>128 Bak. Keşf uz-Zunûn, I, 826, II, 1771; Adnan Adı var, Osmanıl Türklerinde ilim, İstanbul 1942, s. 13; Süheyl Ünver, Cerrâhiye-i İlhaniye, İstanbul 1939</p>
<p>129 Resmî Vesikalar, s. 53; Zekeriya Kazvînî, s. 384.</p>
<p>130 îbn Cubayr, Rihle G U , 42, 51, 240, 283.</p>
<p>131 İbn ul-Esîr, Târih ul-Atabekiyye, s. 309-312; Ebu Şâme, K. Bavzatayn, I, s. 15-18, 262-268, 270; İbn Vâsıl, M uferric ul-kurûb, I, s. 283-284; îbn Cubayr, s. 42, 284-285.</p>
<p>132 Nüveyrî, Nihâyet ul-Ereb, Köprülü kütüph. No: 1188, s. 291a.</p>
<p>133 Ebu Şâme, K. Ravzatmjn I, s. 15. Mahkemelerde hüküm darın dâvâ edildiği ve avukat kullanıldığına dair bu mühim kayıt münasebetile bak. E. Tyan, Histoire de VOrganisation judiciaire en pays d’Islam, Paris 1938, I, s. 394-406.</p>
<p>134 İbn Hallikân, I, s. 550-555; İbn ul-İmâd, Sezer ât uz-zeheb, V, s. 138-140; Z, Kazvînî, Asâr. s. 290; İbn Kesîr, XIII, s. 137; A. Ateş, Mevlid, (mukaddime), Ankara) 1954.</p>
<p>135 İbn Batuta, I, s. 243; Herevi, s. 58.</p>
<p>136 el-Omarî, s. 42; Marco Polo, s. 21; V. cîe Beauvais, bahis 141, 143; İbn Sa’td, 98b.</p>
<p>137 İbn Hacer, IV, s. 61; Geza Feher, Türk kültürünün Avmpaya tesiri, II. Türk Tarih Kongresi zabıtları, s. 317.</p>
<p>138 İbn Bîbî, s. 387; M. Nesevî, S. C. Mengübirti, s. 20; Ebu Bekir Tahrani, Tarih Diyârbekriyye? s. 235.</p>
<p>139 Bak. Osman Turan, İktâ, İA, VI, s. 956-958.</p>
<p>140 Osman Turan, Droit terrien sous les Seldjoukides de Turquie, R. E. İslamiques (1 9 4 8 ), s. 25-49; Türkçesi, Belleten, XLV II, s. 75-559; Ch. Diehle, L es Grands problem es de Vhistoire Byzantine, Paris, 1947, s, 102-107; G. Roullard, La V ie rurale dans VEm pire byzantin, Paris, 1953, s, 103-117, G. Ostogorskij Feodalite Byzantine, Bruxelles 1954.</p>
<p>141 Selçuk kaynaklarında Zalifra şeklinde geçen kasaba olup, p. Wittek burasını Devrek ile birleştirmektedir. Bak. Toponymie, Byzantion (1935) s. 42.</p>
<p>142 Osman Turan, Les Souverains Seldjoukides et leurs sujets non-mosulmans, Studia Islamica, I, s. 88-91.</p>
<p>143 M. Şerefedıdin, Şeyh Bedreddin, İstanbul 1925; Ahmed Ateş, Muhyiddin Arabi, I A; L es Souverains Seldjoukides, s. 76-84; Cihân hâkimiyeti, I, s. 202-208; II, s. 145-154. Rumların Mevlânâ’ya E fendi, zevcesine Kyra (hatun) hitaplarını da hatırlatalım, ki bu kelimeler onun nasıl benimsendiğini gösterir.</p>
<p>144 Abu’l-Farac, s. 408</p>
<p>145 Baybars Mansûrî, 52a; W. Rubruck, tere. Rockhill, s. 166, 191.</p>
<p>146 Târih-i Mübârek-i Gazanî, s. 85, 92, 94, 120; Abu’l-Farac, s. 507.</p>
<p>147 Aksarayî, s. 327; Futâhat, IV. s. 604.</p>
<p>148 Aksarayî, s. 153.</p>
<p>149 y Gnımel, J^eon, metropolite cFAınasee, X lle siecle, Etudes byzantiüs, T, III, (1945), s. 168; yiııe bak. yukarıda, s. 214-216.</p>
<p>150 îslâm kaynaklan eski alışkanlıkla Anadolu’dan umumiyetle “Diyâr-i R ûm ” olarak bahsederler ve XIV üncü asırdan sonra bazan da Bilâd üt-Türk (el-’Oınarî) tabirini kullanırlar. Bu sebeple Rûmî tabiri Rum veya Anadolu türkü mânasına geliyordu. Garp kaynaklan Guillaume de Tyr (doğ. 1130) den beri artık Romania tâ­ birini tamamiyle terk edip hep Turquia admı kullanırlar. İkinci Haçlı vekayi-nâmecisi Odon de Deuil Antakya’ya kadar sahilleri Romania ve îç Anadolu’ya Turquia adiyle anar. X III. asırda ise seyyah Rubruck Tuna’dan Moğolistana kadar uzayan bozkırları “ Comania” (Koman, İslâm kaynaklarında Deşti-Kıpçak: Kıpçak-eli), Kı­ rımı ve havâlisini Hazar-eli (Gazaria) ve Türkistanı da “ Büyük Turkia” adiyle anarken Anadolu’yu sâdece Turkia (memleketi, sultanı, şehirleri ve tüccarları) adiyle kaydeder. Artık Marco Polo da Türkistan için Büyiik Türkiye der. Vincent de Beauvais, B. Pegolottı ve başkaları hep Turchia ve Turkia (bazan Turkomania} adını kullanırlar. Ermeni Hayton “Türkler Türkiye’nin hâkimi olduktan ve sultanın idaresinde burada yerleştikten sonra Lâtinler bu memleketi Turquia adiyle anıyorlar” demekle durumu açıkça belirtir (D oc. Arm enniens, II, s. 132) Urfalı Vahram da Türkistan admı kullanmıştır (D oc. A rm em ens, I, s. 53 ). Tanzimatçılar Avrupalıların kullandığı Tunqia’yı bazan Türkistan ile tercüme ediyorlardı. İşte bu esasa ve tarihî realiteye uygun olarak Selçuk devri için Türkiye ve Türkiye Selçukluları adlarını kullanmayı tabiî buluyoruz. Zaten eski kaynakların &#8220;R um Selçukluları” tâbiri iltibasa sebebiyet verdiğinden ve mânayı ifade etmiyeceğinclen, onun yerine kullanılan Anadolu Selçukluları adı da, Anadolu tâbiri eskiden çok dar bir mânaya geldiğinden ve tarihte hiç bir zaman Selçukluları göstermediğinden Selçuk devri için Türkiye isminin kullanılması İrem ilmî ve hem de amelî bir ihtiyaç idi. Bu sebeple bütün araştırmalarımızda daima Türk devri Anadolusu için Türkiye adını kullanmayı tabiî bulduk. Bu hakikate ve tarihî zarurete rağmen, gariptir, ki benim “Orta çağlarda Türkiye &#8211; Kıbrıs M ünasebetleri” adlı makalem hakkında bir yazı yazan Yunanlı meslekdaş E. A. Zachariadou’mm “Prof. Turan’m makalesi unvanı oldukça mânalıdır. Bildiğime göre Küçük Asya’da “Türkiye” mevcut değildir” ifadesiyle beliren endişeyi ve bilgi kifâyetsizliğini de gidermiş oluyoruz. (İstorikys kai Ethnologiky, Athena. 1963-1964).</p>
<p>151 Histoire anonyme de la Premiere Croisade, nşr. L. Brehier, Paris 1924, s. 95; Osman Turan, A ltun-aba vakfiyesi, Belleten XLII, s. 208-211.</p>
<p>152 F. Köprülü, Influence du chamanisme Turco-Mongol sur les Ordres mystiques musulmans, îstanbuî 1929, s. 1-19.</p>
<p>153 Souverains Seldjoukides, s. 86.</p>
<p>154 M ukaddime tercümesi, II, s. 100.</p>
<p>155 H. Pirenne, M edieoal Cities, Princeton 1948, s. 2-3-25, 27, 30, 35</p>
<p>156 Süryânî Mihael, III, s. 236; Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında Resmi Vesikalar, s. 121-123</p>
<p>157 Bak. Resmî vesikalar, s. 109-119; Orta çağda Türkiye Kıbrıs münasebetleri, Belleten CX.</p>
<p>158 Bak. Osman Turan, Selçuk kervansarayları, Belleten XXXIX (1946) s. 471­ 496; Celâleddin Karatay ve Vakfiyeleri, Belleten XLV (1948), s. 49-71.</p>
<p>159 îbn ul-Esîr, XII, s. 94.</p>
<p>160 Süryânî Mihael, III, s. 237.</p>
<p>161 Bak. L. Khalkokondylas, fr. trc. s. 47; Osman Turan, Selçuklular zamanında Sivas şehri, D. T. C. Fakültesi Dergisi, IX, 4, s. 447-457.</p>
<p>162 Seyâhat-nâme, İstanbul 1333, I, s. 210 ve dev. Akı türkçe Cömet demektir (D îvân, I, 84; K utodgu bilig).</p>
<p>163 Mesâlik ül-absar, nşr. Fr. Taeschner, s. 2, 16, 20.</p>
<p>164 Aksara3ri s. 190.</p>
<p>165 Celâleddin Karatay ve Vakfiyeleri, Belleten XLV, s. 26-27; II. Keyhusrev, IA, VII, s. 626.</p>
<p>166 Bak. Selçuk Kervansarayları, s. 489-49L</p>
<p>167 Kâşgarlı Mahmud, III, s. 129; Besim Atalay tercümesi, III. s. 172.</p>
<p>168 Kâşgarlı Mahmud I, 83, 92, 274, 384 tercüme.</p>
<p>169 el-Omarî, s. 20.</p>
<p>170 îbn Ül-Esîr, XII, s. 179; el-Omarî, s. 20.</p>
<p>171 ibn Batuta, Seyâhat-nâme, I, s. 328; V, de Beauvais, kitap X X X I, bahis 143; el-Omarî, s. 9 ,2 0 ,3 5 ; Kalkaşandî, Subh ul- aşâ, XIV, s. 151; İbn ul-Azrak, Târih M eyyâfârkîn, 172b; W . Rubruck, s. 277; Pegolotti, s. 43, 295; Marco Polo, nşr. YuleCordier, I, s. 43-44; W . Heyd, II, s. 366-367.</p>
<p>172 Chavannes, s. 203</p>
<p>173 îbn Bîbî, s. 155. Cam sanayi eski Yunan-Roma’dan İran yolu ile Fergana’da yerleşmiş ve Hicretin ilk asırlarında çok ileri olan bu san’at oradan da Çine geç­ miştir, ki Yunanca byrullos, Farsça billûr ve Çince Pi-lu-li kelimeleri bunu açıkça göstermektedir (Barthold, Fergana, I. A. IV. 559).</p>
<p>174 M. Nesevî, S. C elâleddin M engübirî, s. 186; Quatremere, Histoire des Mongols, s. 132, 136; Brosset. I. s. 458; D ustûr-nâm e-i Em evî, s. 60, 61, 64.</p>
<p>175 D ustûr-nâm e, s. 59. Barutlu topun Avrupa’da tekâmül ettiği kabûl edilmekte ise de en büyük toplar da yine Fatih tarafından dökülmüş ve İstanbul muhasarasında kullanılmıştır.</p>
<p>176 I, s. 325.</p>
<p>177 İbn Sa’îd, 106a</p>
<p>178 Ahmed Caferoğlu, Türk onomastiğinde at kültü, TM, X, s. 201-212.</p>
<p>179 F. Grenard, Grandeur et decandence de VAsie, s. 10-13; P. Pelliot, La Haute Asie, 7, 10; O. Turan, O. H. Türk Takvimi, s. 105.</p>
<p>180 Bursa Orhanıye kütüphanesi, 46a-48a; Zeki Velidi Togan, Giriş, s. 167. Bayhakî, s. 757; Chavannes, s. 168; Siyâset-nâme, s. 95; Z. Kazvînî, s. 523.</p>
<p>181 Usâme, Kitâb ul-itibâr, nşr, Hitti, s. 76; Nesâim ül-Eshâr ,s. 68.</p>
<p>182 Ortaçağ Türkiye iktisadi tarihin de ele aldığımız bu mevzuda burada kısa bir bibliyografya verelim: İbn Bîbî, s. 44, 49, 95, 96, 155, 216, 244, 272, 411, 448; el-Omarî, s. 15, 20-22, 31, 35, 36, 43; İbn Batuta, I, s. 328, 335; îbn Ül-Esîr, XII, s. 149, 150; Ebi’I-Fidâ, II, s. 134, 135; Aksaray!, s. 62; ‘Aynî, îk d ul-Cum ân, Câ- rullah ef. 1588, I, 68b; tbn Sa’îd, 86a, 97b, 99b; Şemseddin Gezeri, T uh fet ul-acâib, B. N. 2172, 77b; İbn Cubayr, s. 241-242; îbn Havkal, I, s. 224; İbn ul-Verdî, II. acâib, 51a; Zekeriya Kazvînî, s. 531; Şemseddin Dimaşkî, nşr. Mehren, Petersburg 1866, s. 228; Baybars tarihi, trc. Ş. Yaltkaya, s. 57; îbn Havkal, II, s. 245; Kalka- şandî, Subh ul-a’şâ, V, s. 343, 356; Marco Polo, s. 20, 21, 25; M. Heyd, I, s. 298, &#8211; 303; II, s. 109, 565-570, 623, 631, 643, 669, 674, 696, 697, 703, 706, 707; Mas Latrie, Relations de l’île de Chypre avec l’Asie Mineur au Moyen-âge, Paris 1879, s. 204-270; Bratianu, s. 140, 183, 203, 206; türlü vakfiye kayıdları. Anadolu, Erzincan, Mardin, Hısn Keyfâ ve Siird kumaşları için Mükâtebât, s. 177, 188, 199. îbn Haldûn Çin, Hind, Türk ve Hıristiyan memleketlerde sanayiin ileri olup başka ülkelere oralardan getirildiğini söyler (Mukaddime, II, :s. 320). R. B. Serjeant İslâm ülkelerinde dokuma sanayii hakkında bazı araştırmalar yapmıştır (Ars Islamica), IX (1942), X (1943) ve XI-XII (1946).</p>
<p>183 îbn Bîbî, s. 172-182</p>
<p>184 İbn ül-’Adîrn, Fr. trc. E. Blochet, Histoire d’Alep, s. 202.</p>
<p>185 İbn Bîbî, s. 120, 214-220, 233, 349, 370.</p>
<p>186 Bak. Osman Turan, Celâleddin Karatay ve Vakifiyeleri, s. 37.</p>
<p>187 el-‘Omarî, s. 15; Kalkaşandî, XIV, s. 157</p>
<p>188 îbn Bîbî, s. 653; Aksarayî, s. 92-95, 145, 146; Baybars tarihi, tere. Şerefeddin Yaltkaya, İstanbul 1941, s. 23, 57; el-‘Omarî, s. 15; Kalkaşandî XIV, s. 157.</p>
<p>189 Zehebî, Tarih ül-îslâm, No: 3014, 87a-90b.</p>
<p>190, Aksarayî, s. 248, 280, 307.</p>
<p>191 ibn uI-Furat, nşr. Zurayk, VII, s. 28.</p>
<p>192 Quatremere, Histoire S. Mamlouks, s. 36.</p>
<p>193 Abu’l-Farac, Chronography, s. 454; Aksarayî, s. 112; Menâkib ül-ârifin, nşr. Tahsin Yazıcı, I, s. 485</p>
<p>194 Aksarayi, s. 259.</p>
<p>195 Caca oğlu vakfiyesi, nşr. Ahmed Temir, Ankara 1959. s. 33, 36; Bezm u rezm, s. S27.</p>
<p>196 Karatay Vakfiyeleri, s. 55-56; Altun-aba Vakfiyesi, Belleten X L II (1947), s. 201-204; Vakıflar Umum Müdürlüğü Arşivi, defter 604, s. 67.</p>
<p>197 tâbi 197 Elimde bulunan vakfiyesine göre.</p>
<p>198 Vinç e r i t de Beauvair, V, kitap X X X I, bahis 143, 144, kitap X X II, bahis 28; Marco Polo, s. 20, 21, 25; Hayton, s. 132; Joinville, nşr. Natalis de Wailly, Paris 1872, s. 64; B. Pegolotti, s. 57, 58.</p>
<p>199 İbn Bibi, s. 411, 613, 624.</p>
<p>200 Nüzhet ul-kulûb, s. 109, 117, 120; Zeki Velidi (Togan), Moğollar devrinde Anadolu’nun İktisadî vaziyeti, THIT. Mec. I, s. 1-41</p>
<p>201 Bu hususa dair rakamlar ve kaynaklar Orta çağ Türkiye İktisadî Tarihi’nde tafsilâtiyle verilmiştir.</p>
<p>202 Kitâb surat al-&#8216;arz, s. 469.</p>
<p>203 M. D. Anadolu&#8217;nun iktisadi vaziyeti, s. 29-30.</p>
<p>204 Les Origines de VEmpire Ottoman, Paris 1935, s. 67; Türkçesi, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Ankara 1959, s. 55.</p>
<p>Türkiye’nin zenginliği, devrinde, isâbetli bir görüşle: “ticâretin geniş­ liği, gümrüklerin azlığı, istihsalin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu ve memleketin denizlerle çevrili” bulunmasiyle izah ediliyordu(169). Türkiye, İran, Suriye ve Irak’a mebzul hayvan ihraç ediyor; meşhur atlarım da ağır bir fiyatla satıyordu. 1226 da Erzurum’dan Tebriz’e giden bir kervana mensup bir tâcir, bir defasında 20.000 baş koyun sevketmişti(170). Memlekette bol buğday, pirinç ve pamuk ziraatı yapılıyor; Sivas yakı­ nında demir, Kastamonu ve Diyarbekir civarında bakır, Luluve (Ulukış­ la) da demir, Bayburt (Gümüş-hâne), Gümüş (Gümüşhacı-köy) ve Kü­ tahya havalisinde gümüş madenleri çıkarılıyor; Şarkî-Karahisar (Şebin Karahisar) ve Kütahya’nın zengin şapları İtalya’da inkişâfa başlayan dokuma sanâyiî için de ihraç ediliyordu. X III üncü asır ortalarında Sultandan bütün Türkiye şaplarının işletme imtiyazını alan biri Venedikli, diğeri Cenevizli iki tâcir Konya’da bulunuyor idi(171), V. de Beauvais Anadolu’da sekiz tuzla olduğunu da kaydeder, ki bunlardan bazılarına (Sivas) ait bir vakfiye elimizdedir. Türkiye’de sınaî istihsal ve ihracât da çok ileri bir derecede idi. Ço­ğu göçebeler tarafından yapılan ve Aksaray, Erzurum ve Uşak’a nisbet edilen nefis halılar yalnız Avrupaya değil îslâm ülkelerine de sevk ediliyordu. Gök-Türkler zamanında Türkistan halıları çok meşhur idi. 719 da Buhara Tuğşad’ının ve Hatunu’nun Çin imparatoriçesine gönderdiği hediyeler arasında işlemeli iki büyük halı da vardı(172). Eskiden İslâm dünyasında halıları meşhur olan Kalîkalâ (kalî, kaLîçe ve galiba halı kelimesi buradan gelir) yâni Erzurum Selçuklulardan sonra ehemmiyetini kaybetti. îran halıcılığı ise Selçuklulardan çok scnra ancak X V I. asırda, şöhret kazanır. Anadolu’da istihsal edilen pamuk, yün, Şark-Garp müelliflerinin hayranlıkla bahsettikleri tiftiklerden ve hattâ ipekten çeşitli kumaşlar yapılıyordu. Malatya’da kumaş (sûf) dokuyan 12.000 tezgâh (navl) vardı. îbn Havkal’m bahsettiği Meyyâfârkîn’in ipek tülleri, ve mendilleri daha X uncu asırda îslâm memleketlerinde rağbette idi. Keykubâd’ın Venediklilerle yaptığı ticârî muahedede ve B. Pegolotti’nin eserinde ham ve işlenmiş ipek de ihraç malları arasında zikrediliyor ve ticârette “Türkiye ipekleri (Seta Turchia) adiyle tanınıyordu. Aksaray’ın halıdan başka denizci örtüleri de çok meşhur olarak ihraç ediliyordu. Antalya kernhâ (ipekli) ları, Erzincan Buharinlen, Mardin ve Muş pamukluları, Karaman’m renkli kumaşları ve hamam takımları, Denizli’nin altın işlemeli (ak-&#8216;alemlü) bezleri, Ankara ve Sivas’ın yünlü kumaşları, Diyarbekir ve Kastamonu’nun sahtiyanları çok meşhur olup Avrupa’ya ve Şarkın sanayii ileri beldelerine ihraç ediliyordu. Osmanlılarm yerleştiği Bursa’da ve Karasi beyliğinde “hesapsız ipek istihsal edilir ve dokunan dîbâ (ipekli) lar Hıristiyan memleketlerine sevk edilir” idi. Orleans dukası Louis Türkiye’den on iki kadifeli hah getirtmişti. Alâaddin Keykubâd’a ait olduğu yazılarından anlaşılan ipek üzerine altın tel ile işlenmiş nefis bir hah bu münasebetle Fransaya gitmiş ve Sivas’ta satılmıştı. Konya, Sivas, Kırşehir boya-hâne, cendere-hâne, kârhâne ve sa~ bunhâneleri kumaşları boyuyor veya boya imâl ediyor; halkın evlerini aydınlatmak için kullandığı nebâti yağlar bezirhâne’lerde çıkarılıyor; sabun imalâtı da buralarda yapılıyordu. Zenginler ise evlerini, daha lüks madde olan balmumu ile aydınlatıyordu.</p>
<p>Dokuma sanâyiînde ve tababette kullanılan bir çok nebatlar da Anadolu’dan ihraç olunuyor idi. Konya, Antalya, Mardin, Ergani şehirlerinde şaraphaneler vardı. Denizli’nin nar şarabı meşhur idi. Anadolu’nun cenup sahilleri Mısır’a devamlı surette kereste ihraç ederdi. Selçuklu âbidelerinde gördüğümüz, zarif çiniler kâşi-hâne’lerde yapılmakta idi. (Vakfiye kayıtları). Köle ticâreti de çok ileri idi. Şimâldeıı gelen Kıpçak, Rus ve Çerkeş köleleri Anadolu’dan îslâm ülkelerine, bilhassa Mısır’a gidiyor ve Eyyûbî, Memlûk devletlerinin ordularını, saraylarını dolduruyordu. Sivas köle ticâretinin büyük merkezlerinden biri idi. Baybars Sivas’tan satın alınmış bir köle idi. Bu sebeple.Abaga han bu sultana, bu menşei dolayısı ile, hakaret mektupları gönderiyordu. Anadolu hükümdarları icâbında Mısır-Suriye sultanlarını kendilerine köle ihracını yasak etmekle tehdit ederlerdi. Selçuk sultanlarının Bizanslılara zaferleri neticesinde îslâm ülkeleri kölelerle, câriyelerle dolardı.Bu. köleler arasından yüksek emirlerden başka pek çok da ilim adamı yetişmişti. Selçuk Türkiye’si bu istihsal ve ihracatına karşılık İslâm ülkelerinden, şimalde Bulgar ve Kıpçak-eli (Deşt-i Kıpçak-Kumania), Bizans ve Avrupa’dan da geniş ölçüde ithalât yapıyordu.</p>
<p>O zaman için lüks bir gı­ da maddesi olan, şeker Mısır, Şam ve Irak’tan geliyor; yüksek ve zengin tabaka tarafından istihlâk ediliyor; halk da şekeri bal, pekmez ve meyvelerden alıyordu. Bununla beraber Pegolotti Antalya’dan ihraç edilen maddeler arasında şekeri de sayar. İbn Bîbî de Aiâiyye düzlüğünde bir “Şeker-hâne” olduğunu ve Alâaddin Keykubâd tarafından inşâ edildiğini bildirmektedir, ki bu o zamanda bu sâhillerde, limon ve portakal gibi, şeker kamışının da bulunmasiyle veya idhalâtla mümkündü. Memlekete Mısır, Bağdad, Şam, Tebriz’de imâl edilen çeşitli kumaşlar ve şimalin Türk halkları tarafından ticârete sevkedilen kürkleri, Rus ketenleri de geliyordu. Öte yandan gerek ham deri, gerekse mamûl deri maddeleri de ihraç ediyordu, ki bunlar arasında Kastamonu marokenleri meş­ hur idi. Irak’tan cam ve âvizeler geliyor; Erzincan’da kandiller yapılıyordu. Bizans’ın İstanbul ve başka şehirlerinde dokunan ve Rûmî adını alan dîbâ, atlas ve iskarlâfları yüksek muhitlerde pek rağbette idi. Bununla beraber Anadolu’da da iskarlât imâl ediliyor ve Türk kızları bu sanâyide maharetlerini gösteriyordu(173).</p>
<p>Sonraları da Avrupa’dan miğfer­ler, Mağribî mancınıklar, gümüş Venedik tulgaları, fenerleri, Frenk kalkanları, zırhlar, Şark ticâreti sâyesind&#8217;e İtalya’da kurulan sanayi dolayısiyle bazı kumaşlar, türlü memleketlerden sabun, kurşun, pamuklu (kutnî) lar ithal ediliyordu. Asker bir millet olarak Türkler silâhlarının çoğunu memleketlerinde yapıyorlardı. Şehirlerde ok yapan ustalar “okçular çarşısında” çalışıyorlardı. Germiyan’da çelikten süslü harp silâhları imâl ediliyordu. Bununla beraber Şaş (Taşkent), Hârizm ve Şam yayları, kılıçları üstün sayılıyordu. Türklerin muhasara aleti ve yangın vasıtası olarak kullandıkları neffâtelerin neftleri ve katran Erzurumda ve Arap coğrafyacılarının “Yanar goller” dediği Antalya şimalinde temin ediliyordu. Türkler Bozdoğan silâhını ve kalelerin muhasaralarında Kara-buğra veya Kara-buğa denilen büyük mancınıkları kullanıyorlardı. Erzurum meliki Cihânşâh da bu makineye sahipti. X II inci asrın sonlarında Sivas’ta harp makineleri imâl ediliyordu(174). Aydın oğullarının savaşlarında kullanıldığını gördüğümüz “tüfekler” zemberekle yağmur gibi mermi atı­yor ve “çat çat” sesleri çıkarıyordu, ki bunun modern tüfeğin ilk şekli olduğu muhakkaktır(175) Hakkında daha fazla bilgiye sahip bulunmadığı­ mız bu silâhın Türklerin çok eskiden beri kullandıkları küherçile ile alâ­ kası, ateşli bir silâh olduğu ve barutla birlikte bu silâhın Türkler tarafından keşfedildiği anlaşılıyor.</p>
<p>Nitekim Kâşgarlı Mahmûd da kuşlan vurmak için bunduk atan ve kuş avlayan iptidaî bir tüfekten bahsetmiştir(176). Selçuklular denizlere çıktıktan sonra Akdeniz ve Karadeniz’de donanmalara ve Sinop ile Alâiye’de tersân elere sahip bulunuyorlardı. Sinop’­ taki tersâne (Dâr us-sinâ’a) için gereken kereste ormanlardan kesilip Kı­zılırmak vasıtasıyle denize indiriliyordu(177). Sinop’ta Gâzî Çelebi’nin Cenevizlilerle deniz savaşlarında gösterdiği maharet dillere destan idi. Keykubâd tarafından kurulan Alâiyye tersânesi Akdeniz donanmasını vücuda getiren gemileri yapıyordu. Hakiki mânâsiyle büyük toplar da İstanbul fethinde kullanılmış olup herhalde Avrupa ve Türklerin eseri idi. Selçuklularm süvari olarak kullandıkları atlar Arap atlarından daha sür’atli koşmağa, sıçramağa kabiliyetli idi. Bunların nesebleri malûm idi. En iyileri Kastamonu’da ve Germiyan’da yetiştiriliyordu. Türkiye’de herşey ucuz olduğu halde Anadolu iğdişlen 1000 dinara satılıyor; başka ülkelere gönderiliyordu. Atlar bu kıymetleri dolayısiyle Selçuk sultanları­ nın ağır hediyeleri arasmda yer alıyorlardı. Türkler asker bir millet olarak ata çok kıymet vermişler; hayatları­nı at üzerinde geçirmişlerdi.</p>
<p>Bu sebeple at Türkler arasmda destânî bir varlık olmuş ve bir at kültü doğmuştu. Nitekim destanlarda ve Orhon kitâbelerinde at alelâde bir mahlûk değildir; hanların ve kahramanların atlarına âit isimler bize kadar gelmiş ve onların hayatlarına karış­ mıştır(178). Kabile (Alayondlu), şahıs adları (Toruntay) arasına ve On iki hayvanlı Türk takvimine de girmiştir. Çinliler ve Hindu-Avrupalılar atı arabaya koşmayı biliyor ve fakat ona binemiyorlardı. Türkler Han devrinden beri koşum takımlarını ve ata binmeyi keşfederek bu sayede savaşlarda komşu kavimlere zafer kazanmayı ve üstünlüğü temin etmiş­ lerdi. Çinliler ve Avrupalılaş koşum takımlarını, ata binmeyi, bunun için gereken dar pantalon ve çizme giymeyi Türklerden öğrendiler. Ger­çekten Yunanlılar, Romalılar, Galler ve Cermenler ata binip savaşmayı bilmiyorlardı. Hattâ Romalılar çamaşır kullanmadıkları zamanlarda Türkler gömlek giyiyordu. At için yonca ziraati de Türkler vasıtasiyle Çin’e geçmişti(179). Esasen yonca adı da eski Türkçe yond (at) dan gelmiş­ tir. îslâm devrinde de Türk atları meşhur idi. 1160 (555) da Mübarek Zengi tarafından yazılan Feres-nâme’ye göre eskiden Huttâlân padişahı Muhammed Yakûb’un Türk, Arap ve î ğ d i ş bin at sürüsü vardı.</p>
<p>Horasanlı on Türkmen ve on Arap üstadı onun hizmetinde cins atlar yetiştiriyorlardı. Arap atlarını Türk kısraklarına çekmek suretiyle meş­hur İğdiş at neslini meydana getiren odur. Huttal atları Gazneliler zamanında olduğu gibi Islâm’dan önce de çok meşhur idi ve bu ülkenin Sagun (Se-kin) unvanım taşıyan Türk hükümdarı Çin imparatoruna en kıymetli hediye olarak bu atlardan göndermişti. Sâmânıler zamanında da Türk atı (Esb-i Türk) çok kıymetli idi(180). Türk atlarının şöhreti dolayısiyle Türkçe yağız (cins at) ve aygır&#8230; kelimeleri Arapça ve Farsçada kullanılıyordu(181). Atla ilgili olarak iğdiş, ulak, yom, yamçı, yılkı (galiba arapçaya hayl olarak girmiş) hayil-taş kelimelerinin de bu dillere geçtiğini kaydedelim. Milletlerarası ticâret ve mübadelenin genişlemesi Anadolu’da bir takım milletlerarası pazar (panayır-foire) ların teşekkülüne sebep oldu. Bu pazarlar umumiyetle şehirlerin uzağında, yabanda kurulduğu için yabanlu(ğ) adını alıyorlardı. Kayseri-Elbistan arasmda, Anadolu ile Suriye ve Irak kervanlarının işlediği milletlerarası büyük bir kervan yolu üzerinde bu havalide, Karahisar ovasında kurulan Yabardu bazan çok meşhur idi.</p>
<p>Buraya “Şark-Garp, Şimal-Cenup uzak diyârlardan ecnebi tüccarlar büyük bir cehidle gelir; Şarktan gelenler Garbın, Avrupadan gelenler de Şarkın, kezâ Şimal ve Cenuptan gelenler de mallarını birbirlerine satıyorlardı. Bu pazarda başlıca Türk, Rum köle ve câriyeleri, gü­ zel at ve katırlar, atlas, saklâtun kumaşlar, kunduz ve samur kürkler satılırdı.” Bu büyük ticâret ve kalabalık doiayısiyle hanlar, dükkânlar, açı­ larak bu pazar yerleri şehir haline geliyordu. Mardin’in cenubunda Koçhisar (Dunaysar, Kızıltepe) böyle bir pazar olarak gelişmiş ve bir şehir haline gelmişti. Artuklular zamanında burada hanlar, hamamlar, çarşı­ lar, funduklar, medreseler inşâ edilerek çok mamûr olmuş idi. Dunayser pazarına Suriye, Anadolu ve Diyarbekir taraflarından çok insan geliyordu. Kırşehir-Kayseri yolu üzerinde kurulan Ziyâret pazarı da bu suretle bir kasaba haline gelmiş; Kırşehir Selçuklu valisi burada bir bezzâzlar hanı inşâ etmiş idi. Bugün mevcut olmıyan bu kasabanın vergileri Îlhanî devrinde 14.000 dinar tutuyordu. Ilgın (Âb-i germ ) kasabası da sıcak su banyoları ve pazar kurulan yer olması (Yügun bazar) sayesinde teşekkül etmişti. Amasya-Tokat arasmda Azîne pazarı (pazar günü kurulduğu için), Germiyan’da Alem ud-din pazarı Anadolu panayırları­ nın en meşhurları idi. Şehirlerin kapılarında da pazarlar kuruluyordu. Yakın Şarkta çok Türkmen göçebe yaşadığı için bunların bazıları Türkmenlerin hayvan mahsullerini sattıkları ve mamul madde aldıkları pazarlardı. Bu sebeple bunlara “Türkmen Pazarları” adı verilirdi. Kırşehir’de, Halep’te Musul’da meşhur Türkmen pazarları (Sûk utterâkime) vardı. Devletin vergilere dair emir ve yasakları bazan buralardaki cami duvarlarına hâk edilirdi(183).Bu iktisadi kudret zenginlerin çoğalmasına, debdebeli bir cemiyet hayatına imkân veriyordu. Sultanların sarayları, vezirlerin köşkleri ve zenginlerin konakları yüksek cemiyet hayatının merkezleri idi. Buralarda altın, gümüş yemek ve koşum takımları, ipekli ve mücevherli elbiseler, murassa silâh ve müzik âletleri, altın ve gümüş kandiller en kıymetli malzemeyi teşkil ediyordu. I. İzzeddin Keykâvus un düğünü devrin debdebesini göstermekte ve Melikşâh devrindeki düğünleri andırmaktadır. Filhakika Erzincan Mengücik hükümdarı Fahreddin Behrâm-şâh’ın kızı Selçuki Hatun için verdiği 100.000 dinar kızıl altın rnihrin yarısı m uaccel ve yarısı müeccel idi. Gelinin elbiselerini hazırlamak için memleketin her tarafından getirilen mahir sanatkârlar; terziler ve boyacılar üç ay çalıştılar; fâhir ve murassa elbise ve eşyaları hazırladılar; altın ko­şumlu at ve katırlara yükliyerek katarı yola çıkardılar. Gelin alayının başına tayin edilen din ve devlet adamlarına, derecelerine göre 1000, 500, 200, 100 ve 50 miskallık altınlar, murassa altın ve gümüş tabaklar içinde dağıtıldı. Böylece âlimler, beyler ve hatunlar ile gelinin altın, mü­ cevher ve gümüş eşyası, altın işlemeli elbiseleri ile birlikte katarın Sivas’tan Erzincan’a varmasiyle büyük düğün başladı. Şehrin ve Erzincan sarayının kadm-erkek her cins müzisyen (mutrip) leri, iki tarafın askerleri karşılaştı. Şehir muhteşem bir şenlik ve müzik ahengi içinde idi. Behrâm-şâh gelenlere 300 hil’at ve 300.000 dirhem para ihsan eyledi. Bu suretle gelin, alayla ve cihaziyle birlikte, Erzincan’dan hareket edip Sivas’a yaklaşınca sultan şehrin süslenmesini emretti. Bir hafta süren dü­ ğün müzik, yemek, çeşitli oyun ve eğlencelerle geçti. Sultan hâzineden 500 hil’at, 700.000 dirhem para, 400 at, katır ve elbiseler dağıttı(183). II. Giyaseddin Keyhusrev’in Halep Eyyûbî melikesi Gâzîye Hatun ile ve kendi hemşiresinin Halep hükümdarı ile evlenmeleri de aynı debdebe ile cereyan etti. Filhakika 1237 (635) de vukubulan bu nikâhlarda her birinin cihazı için 50.000 dinar harcandı. Kayseri sarayı görülmemiş altın, gümüş ve mefruşatla donatıldı. Altın, gümüş ve şeker dağıtıldı. Sadece gelin alayının başında bulunan meşbur tarihçi îbn ul-‘Adîm’in saç tığı para 1000 dinar (altın) miktarında idi(184.) Komşu hükümdarların Selçuk sultanlarını ziyâretleri, elçilerin kabûlleri, zafer dönüşleri ve bayramlar devletin ihtişamını göstermeğe vesile teşkil ederdi. Erzincan meliki Alâaddin Davud-şâh’ın Alâaddin Keykubâd’ı ziyareti Kayseri’nin Meşhediye ovasında günlerce şenliklere sebep olmuştu. Sultanın verdiği ziyafette 2000 koyun, 2000 yük buğday ve 200 yük şarap, şeker, hayvanlara 5000 yük arpa, mum ve şâir masraflar karşılığı olarak 20.000 dirhem para sarfedildi. Erzincan hükümdarına da 10.000 dinar harçlık, altın işlemeli cübbe, altın takım bir arap atı hediye eyledi. Keykubâd’ın Konya’ya gelişi ve tahta çıkışında şehir bayram şenliği yaptı. Alaylar tertip edildi; çalgılar çalındı, ziyâfetler verildi; kurbanlar kesildi, altınlar saçıldı. Devlet erkânı, kumandanlar ve U c beyleri derecelerine göre hediyeler getirdiler. I. Keykâvus’un cülusunda verilen hediyeler 100.000 dirhem gümüş, 6000 kızıl altın, 100 top kernhâ kumaş, 150 top atlas, 35 at, 20 katır ve 50 deve idi185. Devlet adamlarının maaşları ve iktâ gelirleri de onlara yüksek bir hayat bahşediyordu. Celâleddin Karatay Necmeddin Nahçivânîyi vezirliğe getirmek istediği zam(an )âlim ve dindar kadı Necmeddin, devletin geçirdiği sarsıntı doiayısiyle, maaşları azaltmağa girişeceğini ve bu sebeple kendisine de yıllık 720 dirhem yeteceğini bildiriyor; fakat devlet adamlarının bu kısıntıya katianamıyacakları kendisine bildirilince Selçuk vezirlerniin en mütevazilerinden bulunan Mühezzebüd-din Ali’nin aldığı 40.000 dirhemi kabûl ediyor; buna karşı iktâ gelirini almaya yanaşmıyordu. Bu meblâğ bugünkü paramızla takriben 600.000 lira eder ki, devlet adamlarının hayat seviyelerini anlamak için bize kâfi bir fikir verir(186). Türkiye’de pek çok ve büyük hayır müesseseleri ve vakıfları olan ve bu sebeple de Ebul-hayrât lâkabını alan Konyalı vezir Sahip Fahreddin Ali muazzam bir servete sahip idi. Kendisine, evlâdlarma ve mensuplarına ait iktâlar hâriç, günlük iradı 7000 dirhem tutuyordu. 200 hassa kö­lesi hizmetinde idi. Onu otağında ziyâret eden Abdullah bin Abdüzzahir büyük hükümdarlardan daha debdebeli bir hayat sürdüğünü, hayrat ve iyiliğinin çok olduğunu ve bununla şöhret bulduğunu söyler(187). 1285 (684) yılında Karahisar (Afyon) da bulunan hâzinesinden 400.000 dirhem nakid Moğol şehzâdesi Geyhatu’ya göndermişti. îlhanî hükümdarı Aba ga’dan müsadere edilen servetini, bütün iktâlarını ve eski vezirlik makamını geri aldıktan, emlâk ve evkâfı için gereken emniyeti sağladıktan sonra bu hükümdara, şahsî hesabına, yılda iki bin bâliş (120.000 dirhem) para ve her yıl Anadolu’dan gönderilecek malların nakli için de 700 at temin ediyordu(188). Beylerbeyi Şeyfeddin Toruntay hayatını kurtarabilmek için Abaga hana 400.000 dirhem para, 200 at, Moğol kumandanlarına kıymetli hediyeler ödemiş ve 1000 kişilik bir Moğol kıtasının bir kışlık masraflarını da üzerine almıştı(189). Bu misaller yüksek devlet erkânı­ nın ne âzim bir servete sahip olduğunu göstermeğe kâfidir. Zenginlerin servetleri de büyük devlet adamları gibi ve devrin umumî seviyesine uygundu. Bivâyete göre Çankırılı Nusretüddin Çelebi çok zengin, hayır-sever bir insan idi; Çankırı ve havalisinde hizmetleri dokunuyordu. Moğol kargaşalığı dolayısiyle, X III üncü asır sonlarında, müsadereye uğrayan serveti 10.000 koyun, 700 at ve 500.000 dirhem nakde baliğ oluyordu, ki gayrı menkuller buna dahil değildi. Aynı devrede Harput kadısı Seyyid Mecdeddin’den 500.000 dirhem müsadere edilmişti. Yine Moğollar Aksaray’da Şeyh Hacı Hâmuş’un da, diğer mallarından başka, 12.000 sultanî (altun) nakdini gasbettiler(190). Yine Moğol devrinde asayişsizlik dolayısiyle Konya taciri Hoca Mecdeddin’in Konya-Antalya yolunda soyguna uğrayan kumaş yükleri 50.000 dirhem kıymetinde idi. Moğollar 1252 de Harran’dan Bağdad’a giden büyük bir kervanı bastılar; 300 yük şeker ve 100.000 altun aldılar ve insanları öldürdüler(191). Memlûk ve İlhanî imparatorlukları arasmda devam eden düşmanlık Anadolu ticâretini çok sarstı. Ermeniler de putperest Moğollar nâmına Anadolu-Suriye büyük kervan yolunu basıyorlardı. 1274 (673) senesinde Anadolu’dan Suriye’ye, Türkmen at ve katırları götüren, bir kervan Ermeniler tarafından Göynük’de soyulmuş; fesat bir çok memleketlere yayılmış ve Sultan Baybars’ın Kilikya’ya girmesine sebep olmuştur(192). Karamanlı isyanı esnasında 1276 da Kilikya’dan Ereğli’ye gelirken soyulan 80 kişilik bir Frenk kervanına dahil bir Hıristiyan tâcirden alman yalnız nakit 120.000 dinar (takriben bir buçuk milyon lira) miktarında idi183. Tokat’ta ölen Kadı Sadreddin’in 20.000 dinarlık serveti . ve 200 kitabı kalmıştı, Sivas’ta Kızıl Sarraf 15.000 dinarlık havâleyi bir defasında ödeyebiliyordu(194). Anadolu şehirlerinde Yahudi tâcirlerinin bulunması tabiî ise de bunlara dair bir bilgimiz yoktur. Yalnız Yahudi mahallelerinin bulunduğuna dair kayıtlar şehirlerde ticâret yaptıklarını gösterir. İslâm dünyasında umumiyetle bankerlik ve sarraflık Yahudilerin elinde olduğu halde Sivas’ta Kızıl ve Bayezid, Kırşehir’de Cemal(195) adlı sarrafların bulunması Türklerin bu para ticâretini ellerinde tuttuğuna delâlet eder. Yüksek tabaka ve zenginler hakkında verdi­ ğimiz malûmatın kıymetlendirilmesi ve umumî hayat seviyesinin anlaşı­labilmesi için orta ve küçük derecedeki halk veya memurların gelirlerine dâir de bâzı misallere ihtiyaç vardır. Bu hususta bize en sağlam bilgileri vakfiyeler vermektedir. Gerçekten bu münasebetle X III üncü asır ortlarmda Karatay kervansarayı orta, küçük memur ve müstahdem olarak vakıfların müşrif (müfettiş) ine yılda 500, nazıra (müdüre) 360, mescidin imamına 200, havâyiç (anbar) memuruna 200, misafirleri ve hayvanları idare edenlere 150 şer dirhem para ve her birine yıllık 24 mud buğday ödemekte; Sivas’ta Sâhip Fahreddin medrese ve imâretinde müderrise ayda 150 (ve ekmek tayını), mu’îd ve mimâra 50 şer, tahsildara 40, mü­ ezzine 25, kapıcıya 20 ve talebeye 10 dirhem maaş vermekte idi(196). Şehir halkının maddî durumları ve emlâki hakkında vakfiyelerde dikkate şayan kayıtlar vardır. Ev, han, hamam, dükkân, bağ ve bahçe sahibi bulunan bu emlâk sahipleri, toprak mülkiyeti devlete ait (mîrî) olduğu için, başka memleketlerde olduğu gibi, bazı hususî ve mahdut Şartlar dışında, büyük arâzi elde edemiyorlardı. Bununla beraber şehir ve kasabalar civârmda kanal, sarnıç veya dolaplarla sulanan bir hayli arazi, bağ, bahçe ve meyvelikler de sermayedarlar için bir yatırım sahası teşkil ediyordu. İktisadî durumu ve hayat seviyesini iyi tâyin edebilmek için bu verdiğimiz malûmata paranın iştira gücü ve rayici hakkında da, yaptığımız hesaplara ve elde ettiğimiz kayıtlara göre, bir kaç maddeyi eklemek faydalı olacaktır, el-’Omarî’ye göre beylikler zamanında iyi bir koyun 12 dirhem, bir ntî bal (takriben bir kilogram) 1/3 dirhem, Germiyan’da bir mud buğday (100-120 kilogram) on beş dirhem fiyatla satılı­ yordu. Beylikler devri dirhemleri Selçuk dirhemlerine nazaran daha dü­ şük olduğu gözönüne getirilirse bu fiyatları Selçuk devrine nazaran bir az daha azaltmak icap eder. Sivas’ta Rahat oğlu Kemaleddin, XIV üncü asır başlarında, oğlu Ömer beye yıllık yemek masrafı 540, kışlık ve yazlık elbiseleri için 500 dirhem, Ömer’in kızı Dilşâd’ın beş yaşına kadar yemek ve elbisesine yılda 400 ve on beş yaşma kadar da 1200 dirhem maaş tayin etmektedir197. Esasen Necmeddin Nahçivanî’nin vezirliği yıllık 720 dirheme kabul etmek istemesi de bu hesaplara uygun gelmekte ve paranın iştira gücünü göstermektedir. Bazı yer ve zamanlar müstesna on gümüş dirhem bir dinar altına tekabül ediyordu. Bu resmî ve edebi tâbirlere rağmen Osmanlılar gibi Türkiye Selçukluları ve Büyük Selçuklular zamanında da halk arasında dirheme Türkçe akça dinara da altun adı veriyorlardı. Bizanslılarm kullandıkları aspe in mânası da bu kelimenin Türkçeden tercüme edildiğini gösterir. Akça tâbirinin Orta Asya’da îslâmdan önce de mevcut olması ve Bizans’ta Selçuklulardan sonra gözükmesi aksi iddiaları tekzib eder. Selçuk Türkiyesi’nin bu zenginliği, bütün tahriplere rağmen, bize kadar intikâl eden âbidelerin mevcûdiyeti sebebini izah eder. Türkiye’­ nin bu devir Avrupa kaynaklarında efsanevî servetler diyarı gözükmesi hem Türkiye’nin durumu ile hem de Ortaçağ Avrupa’sının içinde bulunduğu geri şartlarla alâkalıdır. Gerçekten, esas bilgisini X III üncü asır ortalarına doğru Anadolu’da bulunan rahip Simon’dan alan, bu asır Fransız tarihçisi Vincent de Beauvais’nin bildirdiğine göre “Turquia” o kadar serveti bol ve zengin bir memlekettir, ki bir emîr, otlaklarda kalanlar hariç, kışın ahırına 10.000 at koyar. Sultanın üzerinde hükümdarın resmi bulunan Sultanî {soudans) altınları gümüşten büyük 10.000 kapta bulunur, ki her birinde bunlardan 10.000 tane (100.000.000 altın) vardır. Bu sultanî­ lerin gümüş olduğunu da söyleyenler vardır. Gümüş madenlerinde çalı­ şan işçilere günde üç ritl (rotees) yâni 3000 sultanî ücret ödenir. Böylecc sultanın günlük irâdı 400.000 hyperpere (altın) olup 570.000 mark kıymetindedir. Sivas şehri yanında demir maden ocakları, üç pirinç (bronz) madeni, Karahisar (Hars.ar) yakınında şap madenleri, Konya toprağında şimdi işletilmeyen lâcivert taşı ve memlekette tuz çıkarılan sekiz tuzla vardır. Sultan yılda madenlerden 200.000, sabun ve at ticâretinden 120.000, sulardan günde 1000 sultani (deniz yoluyla yapılan ithalât ve ihracât resmi) irâda sahiptir. Sultanın müstahkem Alâiyye (Candalor) kalesinde bulunan hâzinesi, meskûk, külçe, saf altın, kıymetli taşlar ve mücevherâtla doludur. Giyaseddiıı, 1245 senesinde, öldüğü zaman Tatarlarla Türkler muahede yaptılar. Bu suretle Türkler Tatarlara ve haracgüzar oldular. Muahedeye göre Türkler Tatarlara yılda 1.250.000 hyperpere para, yarısı ipek işlemeli 500 top kumaş, at ve deve, 5000 koyun ödüyor ve bunu kendi vasıtalariyle Mugan’a kadar naklediyorlardı, îzzeddin (Keykâvus) bir defasında on dört at yükü altın ve gümüş, 300 at yükü de ipek, iskarlât, saten, kıymetli taşlar ve diğer hediyeler götürdü. Türklerin vereceği yıllık hediyeler de bu miktara baliğ oluyordu. Bundan başka Tatar elçilerine yapılan masraflar da, iki yılda, 600.000 sultanî (hyperpere) tutmuştu. Türkiye Sultanı her birine yılda 1000 Bezans (Sultanî) verdiği 50.000 kişilik bir süvari kuvvetine maliktir. Orada koyun yününden başka nefis keçi yünü vardır, ki tüccarlar bundan Ingiltere ve Fransaya götürürler. Bu tarihçiden başka Marco Polo, Hayton, Joinville ve B. Pegolotti de Turguidnın zengin, gümüş, demir ve şap madenlerinin iyi ve bol olduğunu, ipek, kumaş ve halıları­nın çok meşhur, hayvanları, cins atları, hububat, meyve ve şaraplarının mebzul, bir kalenin ortasında (Alâive) altın yığını bulunduğunu söylemek suretiyle onu teyit ederler(198). Dikkate şayandır, ki hususî mahiyette olan bazı rivâyetler Selçuk kaynaklarında da nakledilmiş ve efsânevî gö­ zükenlerin dahî hakîkî olduğunu meydana koymuştur. Nitekim XI. Keykâvus Moğol kumandanı Baycu’ya yenilip Antalya’ya çekildiği zaman sarayda, sandıklar içinde, dedesi Keykubâd namına basılmış ve onun tarafından gömülmüş 100.000 gümüş ‘Alâî dirhem ile 10.000 kızıl altın bulmuş ve maiyetinin masraflarım onunla karşılamıştı. Esasen uzun zaman “hazinelerinin sandıkları Keykubâd altınlariyle dolu idi”(199). Bu kayıtlar Orta çağ Avrypasmda efsanele­ şen Türkiye servetlerinin bir realite olduğunu gösterir. Selçuk Türkiye’sinin İktisadî yükselişini gösteren en sağlam maddî bir delil de şüphesiz, devletin varidatına (vergilerine) ait rakamlardır. Hamdullah Kazvînî’ye göre Selçuklular zamanında Anadolu (Rûm) vilâyetleri vergi yekûnu 15.000.000 dinar (altın), Şarkî Anadolu ve Musul vilâyeti yekûnu 10.000.000 dinar, Ahlat bölgesi (Ermeniye) 2.000.000 dinar tutarken Moğal istilâsından sonra, İran’da olduğu gibi, Türkiye’de de husûle gelen tahribat ve İktisadî inhitat doiayısiyle bu rakamlar sıra ile 3.300.000, 1.900.000 ve 390.000 dinara düşmüştür(200) Bu rakamlara göre Türkiye hudutları dışında kalan Musul Vilâyeti’-nin bir kısım ile birlikte Selçuklulara ait Anadolu vergileri yekûnu 27.000.000 dinar (altun)a baliğ oluyor ve İlhâniler zamanında 1336 yılı­ na ait vergi defterlerine göre de bu vergiler 5.530.000 dinara düşmüş bulunuyordu. Türkmen Beyleri elinde bulunan Ucların bir kısmı ile henüz Bizanslılar idaresinde kalan bazı sahil bölgeleri ve Şarkî Karadeniz havzası bu yekûnlara dahil değildir. Bu hususlar nazarı itibara alnı- dığı takdirde Ortaçağ Anadolusu vergi yekûnu 30.000.000 dinar civarında, İlhanı devrinde de 7.000.000 dinar raddesinde bulunduğu anlaşılır(201). İbn Havkal X uncu asırda, Samanîler zamanında Maverâünnehr ve Horasan’ın vergilerinin 40.000.000 dirhem olduğunu müşahede ettiğini yazar(202). Bu rakamlar dikkate şayan olup X III. asır Türkiyesinin X. asırda medeniyeti, sanayi ve ticareti en yüksek bir derecede olan Türkistan ile güzel bir mukayese teşkil eder. Bu durum Şark Türk-İslâm ülkeleri gibi Anadolu’nun da Selçuklular devrinde ne derece yüksek bir seviyede olduğunu ve Moğol istilâsından sonra ne kadar inhitata düştüğünü açıkça gösterir. Durumun bu sarahatine rağmen Zeki Velidi Togan bir yandan Selçuk devrini ve bu devre ait rakamları bir kenara bırakmakta, öte yandan da Anadolu Sel­ çukluları üzerinde Moğol tahakkümü arttığı nisbette İlhânî hâzinesine ayrılan harâcm çoğalmasını Anadolu’nun bu devirde iktisadi ilerilemesine bir delil sanmaktadır. Fakat o Anadolu’nun İlhânî hâzinesine türlü tarihlerde ödediği meblâğları son 1336 tarihli defter yekûnu ile mukayese ederken de bu soıı yekûnun îlhânîler’e verilen para değil bütün Anadolu vergilerini teşkil ettiğine dikkat edememiş ve böylece çok yanlış hükümlere varmıştır(203). Kaynakların tafsilâtına ve izahına baş vurmaksızm dahi bu durum rakamların mahiyetini meydana koyar. Zeki Velidi’ye dayanan Fuad Köprülü de bu hükümlere iştirak etmiştir(204). Esasen Zeki Velidi Togan diğer eserlerinde de Moğol devrini Türk-îslâm tarihinde çok ileri bir dereceye çıkarırken çok mübalâğa etmiştir, ki bu husus aşağıda daha umumî esaslariyle gösterilecektir. Selçuk Türkiye’sine ait bu bütçe rakamlarını bazı çağdaş Avrupa memleketleri ile «karşılaştırmak hem çok alâka çekicidir ve hem de devrin daha iyi anla­ şılmasına yarayacaktır. Gerçekten meşhur iktisatçı Sombart’ın hesaplarına göre XIV üncü asır başlarında Fransa kır allığı bütçesi de 4.000.000 altın franga baliğ oluyordu.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuk-devleti-ve-turkiyenin-iktisadi-tekamulu/">Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuk-devleti-ve-turkiyenin-iktisadi-tekamulu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:41:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Müslüman ve Hıristiyan Halk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13417</guid>

					<description><![CDATA[<p>10. Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk Gök-Türklerde, Karahanlılarda ve Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve Beyliklerde de, eski Türk siyasî hukuk ve anlayışına göre, devlet hanedanın müşterek malı sayılıyordu. Bu anlayış saltanat mücadelelerine..ve şehzâdelerin ayaklanmalarına sebep oluyordu. Devleti idaresinde birleştiren ve rakîblerini bertaraf eden kudretli bir hükümdarın ölümü, umumiyetle, evlâtları veya kardeşleri arasında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/">Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/osman-turan/" rel="attachment wp-att-13418"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13418" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osman-turan.png" alt="" width="307" height="452" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osman-turan.png 436w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osman-turan-204x300.png 204w" sizes="(max-width: 307px) 100vw, 307px" /></a></strong></p>
<p><strong>10. Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</strong></p>
<p>Gök-Türklerde, Karahanlılarda ve Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve Beyliklerde de, eski Türk siyasî hukuk ve anlayışına göre, devlet hanedanın müşterek malı sayılıyordu. Bu anlayış saltanat mücadelelerine..ve şehzâdelerin ayaklanmalarına sebep oluyordu. Devleti idaresinde birleştiren ve rakîblerini bertaraf eden kudretli bir hükümdarın ölümü, umumiyetle, evlâtları veya kardeşleri arasında bir taht kavgasına başlangıç oluyordu. Büyük evlâdın saltanat vârisi oldu­ğuna dair yaygın bir kanaat mevcut idiyse de bizzat hükümdarlar bile buna riâyet etmiyor; lâyık ve münasip görülen bir şehzâde veliahd ilân ediliyor ve merâsim yapılıyordu. Fakat, bu takdirde bile, onların irâdesi saltanat mücâdelelerini önlemeğe kâfi gelmiyordu.</p>
<p>Bununla beraber, Selçuklulara çağdaş veya onlardan sonra gelen Beyliklerden de ayrı olarak, Anadolu’da II. Kılıç Arslan’dan itibaren merkeziyetçi devlet anlayı­ şına doğru bir tekâmül göze çarpmaktadır. Esasen devleti hanedan azasınıiı müşterek malı sayan bu eski telâkkiye karşı husûle gelen bu tekâ­ mülden önce de Türkiye’nin, daha Selçuk devletinin kuruluşundan beri, feodal bünyesinde ciddî bir değişikliğin mevcut olduğunu ve Büyük Selçuklulardan farklı bir tekâmülün başladığım gösteren mühim bir hâ­ dise vardır. Gerçekten, Büyük Selçuklulardan ayrı olarak, Türkiye Sel­ çuklularında vilâyetler genişliğinde, hukukî ve İdarî muhtariyetle birlikte, siyasî hâkimiyeti parçalayan, büyük iktâlara aslâ müsaade edilmemiştir.</p>
<p>Bu sebeple Anadolu’da vilâyet ve mahallî askerlerin başında bulunan Sü-başı (Ser-leşker) lar büyük iktâlara ve kumanda ettikleri askerlere sahip değil âmir mevkiinde idiler. Onlar küçük iktâlara sahip ve o sâyede geçmen askerlerin sadece rütbece üstün ve kumandam olup ne bu askerlere ve ne de arazilerine temellük etmezlerdi. Türkmen kabilelerinin parçalanarak Anadolu’da dağılması feodal bünyenin bozulmasına ve küçük iktâ sisteminin yerleşmesine âmil oldu ve Osmanlı tımar idaresinin de esasını teşkil ederek X IX uncu asra kadar, tekâmül edip, yaşadı. Böylece Anadolu vilâyetlerine dağılan, toprak vergileri ile geçinen ve teçhiz edilen Selçuk askerleri vilâyet merkezlerinde oturan Subaşıların kumandasında Türkler (sipâhîîer) den terekküp ediyordu.</p>
<p>Alâaddin Keykubâd devrinde ve devletin en kudretli zamanında bu ordu 100.000 kişiye yükselmiş ve 12.000 ini merkezde (Melikşâh zamanında Büyük Selçuklu ordusu 400.000 ve merkez kuvveti 46.000 asker idi.) veya sultana bağlı muhafız kuvveti teşkil etmişti. Merkez ordusu sipahilerden farklı bir menşeden gelip küçük yaşta satın alınmış Türk veya esir edilmiş Hıristiyan çocuklarının payitahtda ve büyük şehirlerdeki köle mekteplerinde (gulâm-hâne) yetiştirilmesi ile vücuda geliyor ve bunlar arasında yüksek makamları işgal eden emirler çıkıyordu, ki Osmanlı devri Yeni-çeri teşkilâtının esası da bu idi. Bunlardan &#8216;başka Anadolu Selçuklu devleti merkezinde Türk, Frank ve Gürcü ücretli askerlerinden mürekkep bir askerî kıt’a daha vardı(139). Selçuklular zamanında Anadolu’da vuku-bulan inkılâplardan biri de hususî toprak mülkiyeti, yerine devlet mülkiyeti (Mîrî) sisteminin tatbiki idi.</p>
<p>Filhakika Bizanslılar idaresinde Anadolu’da geniş topraklara sahip bulunan bir arazi aristokrasisi teşekkül etmiş; halk da ya topraksız veya toprak esiri (serf) köylüler haline gelmişti. Türk idaresiyle bu topraksız köylüler hürriyete ve toprağa kavuşmuş; eski Türk göçebe teamülüne ve îslâmın fetih hukukuna dayanan Selçuk sultanları bütün memleketi devlet mülkiyeti haline soktuktan sonra çiftçilere ancak işleyebildikleri miktarda bir toprağa tasarruf hakkı tanımışlar ve babadan evlâda intikal eden bu idare sayesinde topraksız kimse bırakmamışlar; göçebelerin ve yerlilerin iskânını sağlamışlar ve bu suretle de ziraî istihsali arttırmışlar; İçtimaî nizâmı kurmuşlar ve Anadolu’nun Türkleşmesine hizmet etmişlerdi. Selçuklular tarafından kurulan ve Osmanlılar devrinde devam eden bu mîrî toprak sistemi sayesindedir, ki Avrupa’da ve Asya’da, X X . asra kadar, mevcut bulunan toprak aristokrasisi ve topraksız halk kitleleri Türk idaresinde vücut bulmamış ve Türkiye başka memleketlerden farklı bir İçtimaî ahenk ve nizâma sâhip olmuştur(140).</p>
<p>İlk Türk istilâsı, Bizanslılar ve Haçlılarla savaşlar, X I inci asır son­larından X II. asır ortalarında kadar, Anadolu’da büyük tahribata ve bir çok yerlerin boşalmasına, istihsal ve vergilerin müthiş bir şekilde düşmesine sebep oldu. Bu devrede Türklerin çoğu henüz göçebe olduğu için de Selçuk devleti yerli halka ve çiftçilere muhtaç bulunuyordu. Bu sebeple Selçuk hükümdarları bu halkları himayeden başka işgâl ettikleri bölgelerden kendi devlet hudutları içine hıristiyanları kitle halinde tehcir ve iskân edip istihsali arttırmağa ve memleketlerini imâra çalışıyorlardı. Gerçekten I. Mes’ûd, II. Kılıç Arslan, I. Gıyâseddin Keyhusrev, Dânişmendli Yağı-basan ve Artuklu hükümdarları 10.000 den 70,000 kişiye varan halkları kendi bölgelerine nakl ve iskân etmişlerdir. Kılıç Arslan’m bir oğlu Ankara meliki Muhiddin Mes’ûd Kastamonu havâlisinde fethettiği Dadybra’dan(141)</p>
<p>Hıristiyanları çıkarıp oraya Türkleri yerleştirirken diğer oğlu Gîyâseddin Keyhusrev de, 1196 da, işgâl ettiği Menderes havzasından Hıristiyan bir halkı Akşehir bölgesine sürüp iskân ediyordu. Selçukluların ziraat ve iskân siyâseti bakımından bu hâdiseler çok güzel bir misal olarak nakle değer. Filhakika Keyhusrev sürgün ettiği bu kalabalık halkı beşer bin kişilik gruplara ayırmış; bunları ailelerine ve memleketlerine göre defterlere yazdırmış; onlara Bizans ve Haçlı muharebelerinde ıssızlaşan Akşehir bölgesinde köyler, evler, çift âletleri, tohumluk dağıtarak iskân etmiş ve bu muhacırları bir kaç yıl da vergiden muaf tutmuştu.</p>
<p>Sultan bu köylülere memleketlerine dönmek hakkım da tanıdığı halde Hıristiyanlar bu yeni vatanlarından memnun kalmış ve hattâ onlara imrenen ve Bizans idaresinde ezilen başka köylüler de Sel­çuk hâkimiyetine girmişti. Böyle bir tehcir ve iskân münasebetiyle Artuklu hükümdarı Kara Arslan’ın: “Biz bu tehcir ettiğimiz insanları esir yapacak değiliz. Bunları köylere nakl ve iskân edeceğiz; onlar da çiftliklerinde bizim için çalışacaklar” yâni istihsal yapıp vergi ödeyecekler şeklindeki sözleri bu siyâsetin başka bir güzel örneğidir(142).</p>
<p>İlk istilâ devrinde Türkleri yağmacı ve yıkıcı olarak tasvir eden Hıristiyan müelliflerinin bu buhran devresi geçtikten sonra Hıristiyanlara karşı adaletleri, şefkatleri dolayısiyle Selçukluları ve diğer Anadolu hükümdarlarını hayrete şayan medhiyelerle tanıtmalarının sebebi dinî ve malî tazyiklerinden ve Selçukluların da dinî müsamaha ve iyi idarelerinden bahsederek daha ziyade Türklere mahsus bu anlayış ve siyâsetin Anadolu’da çok dikkate şayan misallerini de verirler. Meselâ XI. Kılıç Arslan bir yandan İslâmın büyük gâzîlerinden sayılırken öte yandan Malatya Süryanî patriği Mihaele gönderdiği bir mektupta Bizans’a karşı kazandığı zaferlerin patriğin duaları sayesinde olduğunu belirtecek kadar geniş bir anlayış ve dostluk göstermiştir.</p>
<p>II. Gıyâseddın Keyhusrev’in evlendiği Gürcü, melikesinin (prensesisin) Konya sarayına, kendisine mensup papaz ve mukaddes eşya ile gelmesi ve hattâ rivâyete göre Müslüman oluncaya kadar kendisine sarayda bir ibâdethâne (chapelle) ayrılması Selçuk Türkiyesinde din hürriyeti ve müsamaha hakkında tarihte görülmemiş misallerden biridir. Selçuk sultanlarının huzurlarında türlü dinlere mensup âlimler arasında dinî ve fikrî münakaşalar yapılıyordu.</p>
<p>Gerçekten Türkler Orta-Asya’da, Uygur ve Hazar devletleri hâkimiyetlerinde, Şamanî, Budist, Manihaist, Hıristiyan, Müslüman ve Musevi cemaatlerini nasıl birlik ve ahenk içerisinde yaşatmışlarsa yeni fethettikleri Anadolu’da da türlü din ve mezhep mensuplarını aynı müsâmaha ve huzûr içinde idare etmişlerdi. Mevlânâ Celâleddin Rûmî ve Yunus Emre gibi büyük mutasavviflerin geniş bir din anlayışı ve insanlık görüşü ile meydana çıkmaları ve türlü din ve mezhep mensuplarının Mevlânâ’nın etrafında toplanması ve yükselmesi Selçuk Türkiyesine mahsus bu İçtimaî ve kültürel muhitin tabiî bir neticesi idi. Muhiddin Arabî derin, geniş veya bazan vuzuhsuz fikirlerinden dolayı başka ülkelerde tekfire uğradığı halde Konya’da en yüksek itibarı görmüş ve fikirleri Türk mutasavvifleri üzerinde derin tesirler yapmış; Bedrüddin Simâvî de Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerden mürekkep müritleri toplamış ve sosyalist fikir ve hareketlere sebep olmuş­ tur, ki bunlar Selçuk Türkiye’sinin bünyesiyle ilgili idi(143).</p>
<p>Anadolu’da Müslüman Türkler ile Hıristiyan yerliler arasında mevcut bulunan âhenk Moğol istilâsiyle de bozulmamış ve meselâ bu sebeple bir ara hükümetsiz kalan Malatya’nın müslüman ve hıristiyan halkı, aralarında sadakat yemini yaparak, müşterek bir idare kurmuşlar ve şehrin patriğini başlarına geçirmişlerdi.(144)Bununla beraber Moğol devrinde, bir müddet, Anadolu Türkler Mısır-Suriye Türk sultanlarına ve bilhassa büyük mücâhid Baybars’a temayül eylediği ve Şamanı Moğollar da Hıristiyan halka imtiyazlı bir muamele yaptıkları için bu ahenkte bir sarsıntı başlamış ve Ermenilerin bazı taş­ kınlıkları olmuştur(145). Gazan Han’ın, îslâmiyeti kabulü üzerine, mukabele başlamış; Moğol puthâneleri ile birlikte Tebriz, Musul, Bağdad ve başka yerlerde bulunan kilise ve havralar tahribe uğramış ve nihayet Gazan şiddetli cezalarla bu hareketi durdurmuştur(146).</p>
<p>Bununla beraber Anadolu’da böyle bir tepki müşahede edilmemiş; bu suretle Moğalların Îslâmiyeti kabûl etmeleri ile bu siyâset ve hâdiseler de durmuş ve tekrar eski durum hüküm sürmüştür. Diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de, Hazreti Ömer’in koyduğu esaslara göre, gayri-müslimler (zimmîler)e mahsus ayırıcı kıyafet ve yasaklara rastlanmaması ve hattâ, geniş düşüncesine rağmen, Muhiddin Arabi’nin îzzeddin Keykâvus’a bu hususta yazdığı bir mektubun bile tesir etmemesi kayda şayandır(147). Anadulu’da böyle bir durum sâdece valiliği esnasında Mehdilik sıfatını kazanan İlhanı noyan (emır)ı Timür-taş zamanında (1317-1327) husule gelmiş ve zimmîlerin hususî kıyafetleri mecburî kılınmıştır. Bundan dolayı Sel­çuk Türkiyesinde hıristiyan halkın mevcudiyeti devam etmiştir.</p>
<p>Selçuk devri kaynakları ve hususiyle vakfiyeleri en fazla türkleşen Orta Anadolu’da, Konya ve Kayseri vilâyetlerinde, mühim bir hıristiyan nüfusun ya­şadığını göstermektedir. Nitekim bir Selçuk vekâyi-nâmesi “Rûm kanunlarının en büyük faslı cizyedir” ifadesiyle X III üncü asır sonlarında hı­ ristiyanlarca ödenen vergilerin büyük bir yekûn tuttuğunu belirtir(148). Bununla beraber Ankara, Kırşehir, Yozgat Çorum, Kastamonu, Çankırı ve Eskişehir vilâyetleri Türk muhaceretinin tekâsüf ettiği, ilk Türkmenlere yurt ve otlak vazifesi gördüğü ve esasen Bizans devrinde de az meskûn bulunan bu havâlinin yerli halkı, ilk istilâ önünde, yerlerini terk ederek garba doğru çekildikleri için bu vilâyetler kesif bir şekilde türkleşmişti. X II ve X III üncü asır vakıf kayıtları da bu hususu açıkça göstermekte ve yer adları tamamiyle türkleşmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Nitekim II. Kılıç Arslan zamanında, 1173 yılında, çok az hıristiyan bulunduğu ve bu sebeple de geçim sıkıntısı çektiği için, Ankara metrepolit’i İstanbul Synode meclisine başvurarak buradan Amasra piskoposluğu gibi küçük bir yere tâyinini istemesi bu durumu güzelce ifade eder(149). Orta-Anadolu dışında kalan bölgelerde daha fazla bir hıristiyan halk yaşamakta idi. Lâkin. X III üncü asır zarfında Uçlarda yığılan ve hususiyle Moğol istilâsı önünde dalgalar halinde kaçıp sahillere yayılan Türkmenler, Anadolu beylikleri zamanında, bu Uc bölglerini de çok sür’atli ve kesif bir şekilde türkleştirdi. Öyle ki bu sâhil bölgelerinde Orta-Anadolu’ya nisbetle dahi çok daha az bir hıristiyan halk kaldı.</p>
<p>Bu sebepledir, ki Anadolu X II inci asır ortasından beri Garb kaynaklarında hep “Turquia, Turkia” (Türk-eli) adiyle kaydedilir. Halbuki ilk haçlı kaynakları bu ülkeyi henüz “Romanla” (Roma ülkesi) ismiyle anıyorlardı(150). Türkler Anadolu’ya gelmeden bir asır önce İslâmiyeti kabûl etmekle beraber, ekseriyeti göçebe olduğu için, bu hayatın icabı bu dini sathı şekilde benimsemişler ve îslâm cilâsı altında bir çok eski Şamanî yaşayış ve inanışlarını devam ettirmişlerdi. Nitekim Haçllar zamanında henüz Şamanı an’anesine göre ölülerini silâhları ile gömen Türklere rastlanmış­tır. Hattâ Anadolu’da Selçuklu sultan ve vezirlerinin cesetlerinin, X III üncü asırda bile, mumyalı olarak gömüldükleri de kayda savandır(151).</p>
<p>X III üncü asır ortalarında peygamberlik iddiasiyle ortaya çıkan Baba İshak Resûl (V. de Beauvais’de bu isim Paperissole olmuştur), Barak Baba, Sarı-Saltuk gibi Türkmen babaları Müslüman şeyhlerinden fazla eski Şaman (Kam) ların hüviyetinde gözüküyorlardı. Bu sebeple de şehirli müslümanlarla göçebeler arasında tezat husûle gelmiş; Şaman îlik bazı Türk tarikatlerine girmiş; evvelce de mevcut olmakla beraber, müzik ve Semâ’ (raks) daha yaygın dinî bir vecd unsuru olmuştur(152).</p>
<p>Selçuk devleti, bir yandan eski bir hıristiyan ülkesinde kurulduğu, öte yandan da nüfusun ekseriyetini teşkil eden göçebe Türkmenler henüz sathî bir surette İslâmlaştığı için, Anadolu’da İslâm din ve kültürünü kuvvetlendirmek maksadiyle çok büyük gayretler sarfetmiş; sultanlar Şarktan âlimler, hukukçular, tabipler, şâirler ve sanatkârlar getirtmişler; onlara medreseler, zâviyeler ve hastahâneler tahsis etmişlerdi. II. Kılıç Arslan Aksaray şehrini inşa edip orasını kendisi için askerî bir üs haline getirirken Azerbaycan’dan celbettiği âlim, şeyh, sanatkâr ve tâcirlere, sarayının etrafında, câmi, medrese, zâviye, kervansaray ve çarşılar bina etmiş idi. Bu hüviyetini muhafaza etmesi maksadiyle de şehre hıristiyan ve kötü insanların girmesine müsaade etmemişti.</p>
<p>Bu hususiyeti dolayısiyle, bu devir Anadolu şehirlerinin kendilerine mahsus unvanları arasında, Aksaray’a da Dâr uz-zafer unvanı verilmiştir(153). Esasen Selçuk sultanlarının bu gayretleri yanında İslâm dünyasının Şark ülkelerinden, bu hudut bölgesinde îslâmiyeti kuvvetlendirmek gayesiyle, pek çok din adamı da kendiliğinden geliyordu. Hele Moğol istilâsı göçebe Türkmenlerden başka pek çok ilim ve din adamı, tüccar, çiftçi ve san’atkâr şehirli unsurların da Türkiye’ye gelmesine sebep oldu. Selçuk sultanları Anadalu’da yeni bir şehir ve bölgeyi fethettikleri zaman, ilk iş olarak, orada câmi, medrese ve zâviye inşa ediyor; tüccarları, din adamlarım ve Türk nüfusunu bu yerlerde yerleştiriyorlardı. Sofular ve dervişler uclarda toplanarak hem Türkmenleri daha sağlam İslâmlaştırıyor ve hem de gazâ ruhunu canlandırıyorlardı. Bu suretle Anadolu nüfusuyle ve kültürü ile İslâmlaşıyor, fetih hâdisesi mânen de ikmâl ediliyordu.</p>
<p>Bu inkisaf sâyesinde, X III ve X IV . asırlarda, artık Türkiye’de yetişen âlimler de başka îslâm ülkelerine gidip ilmî faaliyetlerde bulunuyorlardı. İslâm kaynaklan Konya, Akşehir, Ilgın, Aksaray, Ankara, Kayseri, Sivas, Divriği, Malatya, Harput, Amid, Erzen, Bayburt, Ahlat, Mardin, Dunaysar, Meyyâfarkın, Hms-Keyfa, Siird, Aym tâb&#8230; şehirlerine mensup bir çok Türk âlimlerine dair malûmat verirler. &#8216;</p>
<p>Osman Turan-Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/">Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu Devri İktisadî ve İçtimaî Yükseliş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devri-iktisadi-ve-ictimai-yukselis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devri-iktisadi-ve-ictimai-yukselis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:35:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Devri İktisadî ve İçtimaî Yükseliş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13413</guid>

					<description><![CDATA[<p>9.İktisadî ve İçtimaî Yükseliş Selçuklular siyasî birliği ve emniyeti kurmakla, mahallî gümrük ve ticaret vergilerini sık-sık ilga etmekle iktisdaî faaliyetlere büyük bir hız ve genişlik veriyorlardı. Kesif ticâret kervanları Türkistan, Hârizm, îran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Anadolu istikametinde emniyetle sefer yapı­yorlardı. Gazneliler devleti müesseselerinden bir çok iktibaslarda bulunan Selçuklular kervanları teşkilâtlandırmak, askerî muhafızlar idâresinde emniyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devri-iktisadi-ve-ictimai-yukselis/">Selçuklu Devri İktisadî ve İçtimaî Yükseliş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/selcuklu-devri-iktisadi-ve-ictimai-yukselis/osmanliselcukluyonek3/" rel="attachment wp-att-13414"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13414" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osmanliselcukluyonek3.jpg" alt="" width="446" height="202" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osmanliselcukluyonek3.jpg 333w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osmanliselcukluyonek3-300x136.jpg 300w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></a></strong></p>
<p><strong>9.İktisadî ve İçtimaî Yükseliş</strong></p>
<p>Selçuklular siyasî birliği ve emniyeti kurmakla, mahallî gümrük ve ticaret vergilerini sık-sık ilga etmekle iktisdaî faaliyetlere büyük bir hız ve genişlik veriyorlardı. Kesif ticâret kervanları Türkistan, Hârizm, îran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Anadolu istikametinde emniyetle sefer yapı­yorlardı. Gazneliler devleti müesseselerinden bir çok iktibaslarda bulunan Selçuklular kervanları teşkilâtlandırmak, askerî muhafızlar idâresinde emniyet altına almak ve hattâ tüccarların zararlarını tazmin etmek suretiyle onların an’anelerine bağlanmış ve bunları geliştirmişlerdi(103).</p>
<p>Selçukluların bu usulleri, bilhassa Anadolu’da çok tekâmül etmelerine, İktisadî faaliyetlerin ilerlemesine, ülkelerarası mübadelelerin çok artmasına yardım ediyordu. Kervan yollarının kesilmesi ve kervan kafilelerinin soyulması sultanların askeri seferlerine âmil oluyordu. Devletin bu ticarî görüş ve siyâseti icâbı Melikşâh’ın ilga ettiği ticarî vergi ve gümrükler (mukûs )in yekûnu 600.000 dinar (altın)a bâliğ oluyordu(103a). Hâzinenin bu zararı kendisine arzedildiği zaman Melikşâh ticâretin gelişmesi ve halkın menfaati gayesiyle bu kararından vaz geçmedi. Haleflerinin de sık-sık bu vergileri ilgası hükümdarların ihtiyaç hallerinde bu irâd kaynağına baş vurduklarına delâlet eder.</p>
<p>Esasen buna da lüzum vardı. Zira îslâm vergi sisteminin esasını ziraî gelir teşkil ediyor ve ticarî kazanç ve servetlerin artması karşısında umumiyetle toprak gelirine dayanan vergiler kifayetsiz kalıyor ve İçtimaî adaletsizliğe sebep oluyordu. Melikşâh ve Sancar tarafından Irak’ta, Horasan’da ve Hârizm-’de açılan veya imâr edilen sulama kanalları ve tesisleri sayesinde ziraî istihsal çok artmış; imparatorluğun her tarafında şehirler büyümüş; mamûr ve zengin bir hale gelmiş; yüksek bir cemiyet ve kültür kurulmuş; kaynakların tafsilâtla bildirdikleri üzere her şehirde beldeye mahsus sanâyi ve imalât çok ilerilemişti. Bu İktisadî inkişaf sayesinde büyük bir sermâyedar ve zenginler sınıfı meydana gelmiş; memleketler-arası ticâ­ ret ve mübadeleyi teşkilâtlandıran müesseseler vücut bulmuş idi.</p>
<p>İktisadî inkişaf ve sınaî imalât hakkında kaynakların verdiği bol malzemeyi toplamak gibi uzun ve ayrı bir işe girişmeden bu yükselişin maddî bir ifâdesi olan devlet vâridatına ait rakamları nakletmek devri aydınlatmak için kâfi gelecektir. Gerçekten Melikşâh zamanında merkezî eyâletlerin devlete ödediği vergilerin, Risâle-i Melikşâhiden nakledilen yekûna göre, miktarı 210,000,000 altın dinâra, yâni bugünkü Türk parasiyle, takriben 30 milyar liraya bâliğ oluyordu. Selçuk ve Moğol devri arasındaki rakamları mukayese eden Hamdullah Kazvînî “o zaman dünyanın ne kadar mamur ve bugün de ne derece harap bir halde bulunduğunun buna göre kıyaslanması gerektiğini de belirtir(104)-</p>
<p>Hamdullah Kazvîninin bir mâliye nazırı (müstavfî) olması bu rakamların kıymetini arttırmakta ve kaybolmuş bulunan Risâle-i Melik- şâhVnin ehemmiyetini göstermektedir. Esasen şehirlerin azameti, sanayi ve imalâtın çok ileri seviyesi bu durumu teyid eder. Melikşâh’ın sâdece sarayı bütçesi de 20.000,000 dinâra çıkıyordu(105). Abbasî Halifeliği imparatorluğunun vâridatı IX ve X uncu asırlarda, sıra ile, 396.155.000; 388.291.000 ve 299.265.000 dirhem olarak hesap edilmiştir(106), ki eğer bir hata yoksa Selçuk devrinin Abbasîler devrine nazaran bile ne derece ileri olduğu anlaşılıyor. Melikşâh’ın, İmparatorluğun her tarafında inşâ ettiği câmiler, medreseler, kütüphaneler, türbeler, saraylar, ribâtlar, hanekâhlar, hanlar ve köprüler, kaleler ve yeni kasabalar, açtığı kanallar ve kurduğu su tesisleri bu İktisadî kudret sayesinde mümkün oluyordu(107).</p>
<p>Sultan Sancar zamanı büyük ilim ve kültür faaliyetleri gibi iktisadi inkişaf bakımından da çok ileri bir ehemmiyet taşır. Murg&#8217;âb kanalının suladığı Merv ovaları, bu su tesisleri sayesinde, şehir ve kasabalarla dolmuş; çok kesif bir ziraat ve iskân sahası olmuştu. Burada toprağın bire yüz mahsul verdiği, pamuk ziraati ve şehirlerde pamuklu mamulâtının çok ileride bulunduğu belirtilmektedir. Türkistan şehirlerine aid pamuklu, yünlü ipekli mamulleri (Zarafşan, Hârizm), Fargana mâden sanayii, silâhları pek meşhûr olup Bağdad’a kadar sevk oluyordu. Semerkant’m gümüş işleri ve kumaşları, Buhara’nın dokumaları (Buharin’len) ve seccadeleri, Taşkent’in eğer takımları, Horasan’ın satenleri İslâm dünyasında çok makbul idi. îslâm dünyası, kâğıt gibi, Çini san’atını da Türkistan’dan (Çin menşeinden) öğrenmişti. Fargana, Ilak, Şalcı altun, gümüş, kıymetli taşlar, istihsal ediyor; neft ile maden kömürü de çıkarıp yakı­yorlardı(108).</p>
<p>Farsça pambah kelimesinin de eski bir devirde Türkçe pamukdan geldiğini tahmin etmek kolaydır. Türkistan, Hârizm ve Horasan’ın sulama tarihi ve tesisleri çok eskidir. Karaşar havalisi Gök-Türkler zamanında kanallarla geniş ölçüde sulanıyordu(109). Türkistan sulama tesisleri ve hukukunun eskiliği bakımından Tâhirîler zamanında vücuda getirilen Kitâb ul-knîy (kanallar kitabı) kayda şayan olup Selçuklular devrinde de kullanılıyordu. Gerçekten 839 (224) da Fergana ve Horasan’da vukubulan büyük bir zelzele evleri ve kanalları alt-üst etmişti. Bu sebeple baş gösteren dâvaları halletmek için İslâm hukukunda (Fıkıh kitaplarında) “karizlere ve ahkamına dair bir şey mevcut de­ğildi”.</p>
<p>Bu durum karşısında Horasan ve Irak âlimleri toplanarak mahallî örfleri îslâm hukuku esaslarına göre tedvin ettiler. Böylece bu kitap ile İslâm hukukunda mevcut bulunmıyan sulama hukuku meydana çıktı(110). Râvendîye göre Sultan Sancar zamanında “Horasan ülkesi dünyanın cazibesini kazanmış; onun âlimlere ve din adamlarına gösterdiği hürmet ve yakınlığı, zâhidlerle birlikte yaşaması dolayısiyle bu ülke âlimlerin men­şei, fazilet ve hünerlerin kaynağı olmuştu.”(111) Devrin büyük şehirleri umumiyetle üç kısımdan teşekkül ediyor ve kale, şehir ve varuşlara ayrılmış bulunuyordu. Bazen, Ulu câmi hükü­met dairelerini ve mahalleleri de ihtiva eden Kale, İç şehir (Medine- Şehristan) ortasında bulunurdu. Sûrlarla çevrili olan bu asıl şehir büyük kapılarla dışarı bağlanır. Şehir surları dışında genişleyerek Dış &#8211; şehir (Zâhir ul-medîne veya Rahaz, farsça Bîrûn)ı vücuda getiriyordu, ki bunun da etrafında bahçeler ve daha ötesinde bağlar ve tarlalar sıralanı­yordu.</p>
<p>Şehirler büyüdükçe merkezden muhite doğru bu tekâmül safhalarını takip ediyordu. Selçuklular devrinde şehirler o kadar büyümüştü, ki hemen hepsi bu şemaya göre surlar dışına taşmış; büyük ticâret ve sanayi merkezleri haline gelmiş; yüksek bir cemiyet ve kültür hayatı kurulmuş; her meslek ve sanat erbabı kendilerine mahsus çarşı ve mahallelerde yerleşmiş idi. Kaynaklar şehirlerin büyüklüğüne ve şehir hayatına dâir çok malûmat vermektedir. Oğuzların istilâsı ile bir sarsıntı geçirmekle beraber kaynakların Moğol katliâmları münasebetiyle Merv şehrinin 700.000 veya 1.300.000 nüfusa sahip olduğunu gösteren kayıtları Sultan Sancar zamanında bu büyük şehrin azameti hakkında bir fikir verir .</p>
<p>Moğol istilâsını müteakip 1222 de Semerkant’a gelen Ch’ang-Ctiun adlı Çin seyyahı şehrin istilâdan önce 100.000 hane olduğunu ve tahribat neticesinde dörtte bire düştüğünü, etrafında bahçe ve meyveliklerin yüz “li” uzadığını ve Çin bahçelerinin bile güzellikte Semerkant ile mukayese edilemiyeceğini söyler. Semerkant’ta şehrin kadısı sâyesinde 50.000 kişinin kurtarıldığına ve onun diğer Orta-Asya şehirlerine nazaran daha az-tahrip ve kıtale uğradığına dâir îslâm kaynakları­nın haberleri de bu durumu teyit eder(113).</p>
<p>İstilâdan takriben 50 yıl sonra Semerkant’ı gören Marco Polo şehrin ihtişamını ve bahçelerini tasvir eder(114). Bununla beraber istilâdan bir asır sonra bu şehre giden İbn Batûta şehrin cihânın en büyük ve güzel beldelerinden olduğunu söylerken ekseriyetle harap bulunduğunu da belirtir(115). Çok ileri bir medeniyet diyarı olan Hârizm’in merkezi Gurgenç’i (Ürgenç, Cürcâniye) 1219 (616) da, gören Yakut “bu kadar büyük, zengin ve ahvâli gü­zel bir şehir görmedim”, der(116). Bu ve diğer büyük şehirler hakkında kaynakların verdiği zengin malzemeyi burada daha fazla ço­ğaltmağa lüzum yoktur.</p>
<p>Abbasîler zamanında Bağdad’ın 1.500.000 nü­ fusa sahip olduğunun tahmin edildiğini, bir mukayese maksadiyle kaydedelim(117). XIII. asır’da Moğol tahribinden sonra sukut eden Bağdad yerine Ilhanî payitahtı Tebriz İslâm dünyasının en büyük şehri olmuştu. Vergileri İngiltere veya Fransa kırallıklarına muadil bulunuyordu. İngiliz seyyahı Maundeville’in müşahede ve tasvirlerine göre 1332 de dünyanın en zengin ve büyük şehri olan Tebriz’in yalnız ticârî vergileri en zengin bir Hıristiyan kiralının bütün memleketinden aldığı vergilerden daha fazladır. Tebriz’i 1318 de gören Fransız seyyahı keşiş Oderic de şehrin vergilerinin Fransa kırallığından daha ziyâde olduğunu söyler. Bir kay­nak Ceyhun nehri üzerinde bulunan Amul şehrinin Selçukluların zuhurunda bir milyon nüfusa sahip olduğunu kaydeder(118). Selçuk devrinde, münasebet düştükçe, sultanlara, beylere ve zenginlere ait düğün ve ziyafetler dolayısiyle verdiğimiz malûmat devrin İktisadî kudreti, İçtimaî hayat seviyesi bakımından bizi aydınlatıcı bir mahiyettedir. Kaynaklarda zenginlerin 100.000 den 1.000.000 dinara kadar nakit paraya sahip olduklarına dâir haberler sermâye birikmesi bakımından kayda şayandır(119).</p>
<p>Sultan Sancar devrinde filozof Mehmed Ilâkî’nin talebesi olan filozof kadı Zeyneddin Ömer bin Şehlân ilini yapmak için kendi emeği ile geçiniyor; îbn Sînâ’nın Kitab uş-şifâ’sim yüz dinara satıyor ve hattâ bir tüccar dostuna verdiği 300 dinarın kazancı kendisine kâfi geliyordu. Bu suretle memleketi Sâve’de kütüphâne kurmuş; Nişâpûr’da yerleşerek riyaziye ve mantık sahasındaki eserleri arasında meşhur “Başâir un-Nasîriyye” adlı kitabını Sancar’ın veziri Nasîreddin Mahmûd adına yazmıştı(120). Selçuklular devrinde kurulan İçtimaî yardım müesseseleri, hastahâneler, zâviyeler, hamamlar çok ileri bir derecede ve çok yaygın idi.</p>
<p>İslâmda ilk hastahâne Harun ür-Reşîd’in Cundişânûr’da Sâsânîlere ait Bimâristân (hastahâne) tabipleri ile birlikte Bağdad’a nakli ile başlar. Bağdad’da Büveyhî hükümdarı Adud ud-devle’ye ait hastahâne (bimâristân) de Moğollar zamanına kadar faaliyette idi(121). Selçuklulardan önce Rey’de de bir Bimâristân mevcut olup meşhur filozof, tabip ve kimyager Ebu Bekir Razı (ölümü 923/311) bu hastahânede çalışıyordu(122). Fakat bu müessese Selçuklular sâyesinde her tarafa yayıldı, ve tekâmül eyledi. Nizâm ül~mülk’ün Nişâpûr’da yaptığı bîmâristaıı ilk Seçuklu hastahânesini teşkil eder(122a) Sultan Sancar’ın, Kâşgarlı Yağan (Toğan) bey’den sonra veziri olan Ahmed Kâşînin Kâşan, Ebher, Zencâiı, Gence ve Errân’da Dârüş-şifâ ve medreseler inşâ ettiğini biliyoruz(123).</p>
<p>Selçuklular asker bir millet olarak ordularına bağlı ve onunla hareket eden seyyar bir hastahâne dahi vücuda getirdiler Gerçekten Sultan Mahmûd’un ordusunda tabipleri, müstahdemleri, ilâçları, tıbbı âletleri ve çadırlariyle birlikte seyyar bir bîmâristân (hastahâne) vardı ve iki yüz deve ile taşınmakta idi(124). Anadolu Selçuk ordularında da tabipler, cerrahlar ve herhalde seyyar hastahâneler bulunuyordu(125).</p>
<p>Büyük Selçukluların hastahâneleri hakkında malûmatımız çok azdır. Fakat Türkiye Selçukluları, Atabegler ve Selâhaddin Eyyûbî tarafından yapılan muazzam hastahâneler ve onların vakıfları, teşkilâtı cidden hayranlık verecek bir mahiyette idi. Anadolu’da bugün hâlâ ihtişamlarını muhafaza eden ve o zamanda&#8217;Bîmâristân, Dâr uş-şifâ, Dâr us-sıhha ve Dâr ul-‘âfiye adlarını alan bu hastahânelerin en eskisi Kayseri’de 1205te yapılmış Gevher Nesîbe Hatun’a aittir. Sivas’ta I. Keykâvus tarafından 1217 de inşâ edilen Dâr uş-şifâ da aynı ihtişamı muhafaza edip ona ait bir vakfiye sureti bize kadar gelmiştir. Yüzden fazla dükkân ve pek çok da arazi ve başka akarın vakfedildiği bu Dar uş-şifâ’da çeşitli mütehassıs tabipler, cerrâhlar ve göz doktorları, memur ve müstahdem bulunuyor; onların ve ilâç­ların tahsisatı ve hasta masrafları bu evkaf gelirinden temin ediliyordu(126).</p>
<p>Konya’da, daha eskisi bulunması gerekirken, ancak I. Keykubad’a ait Daruş &#8211; şifâ &#8211; i ‘Alâı hakkında bilgimiz vardır. Divriğ’de Rehram- şâh’ın kızı Turan Melek (1228), Çankırı’da Atabeg Ferrah (1235), Amasya’da Toruntay (1266), Kastamonu’da Pervâneoğlu Ali (1272), Tokat’ta Muîneddin Pervâne (1275), Amasya’da Sultan Olcaytu (1308) ve tarihi bilinmeyen Aksaray hastahâneleri Selçuk Türkiyesinin başlıca eserleri idi(127). Amasya hastahânesinde baştabiplik eden Sabuncu oğlu Şerefeddiıı (XV inci asır)in yazdığı Cerrâh-nâme-i Îlhânî adlı eser Endülüslü meşhur Halef bin Zehravî’den iktibas olmakla beraber pek çok ilâveleri ihtiva etmekte ve hususiyle cerrâhlıkda kullanılan bütün âletleri, Türkçe isimlerini ve her hastalığın tedavisine dâir pek çok resimleri göstermektedir.</p>
<p>Bundan önce de Sinoplu Mukbil oğlu Mü’min, Candar oğlu İsfendiyar bey (1392-1440) namına Miftâh un-nûr’dan başka Sultan II. Murad adına da, 841 (1437) de, Zcthîre-i Murâdiye adlı eserini takdim etmiştir, ki bunda da bir çok hastalıklar ve tedavi şekilleri resimlerle gösterilmiştir(128). Hükümdarlar sıhhatleri için doktorlara çok ehemmiyet verirler ve saraya en meşhûr tabipleri tayin ederlerdi. I. Keykâvus ve I. Keykubad yerli ve yabancı bir takım doktorları hizmetinde tutardı. Türkiye Selçukluları sarayına tabip tâyinine dâir bazı menşûrlar bize kadar gelmiştir. Atabeg Özbek Zencanlı tabip -Celâleddin’i yanından ayırmaz ve hayatını ona medyun bulunurdu. Celâleddin hastaya gitmez; uzaktan aldığı haberlere göre devasını emrederdi(129).</p>
<p>Selçuk devri hastahâııelerinin teşkilâtı hakkında bilgilerimiz atabeg Nureddin Mahmud’un Şam ve Nusaybin, Nureddin’den sonra onun eserine devam eden Selâhaddin Eyyûbî’nin Kahire ve İskenderiye hastahâneleri dolayısiyle çok daha zenginleşmektedir. Gerçekten bu büyük hastahânelerin başına geçirilen âlim bir kimse hastaları idare eder; eczâhâneyi emrinde tutar; her hastanın reçetesine göre ilâçları tevzi ettirir. Hastalar orada, Maksûr eler in de, yataklarında, yatar; onun emrinde bulunan müstahdemler, sabah-akşam, hastaların durumunu sorar; kendilerine tâyin edilen ilâç, yemek ve içkileri (şurupları) dağıtırdı. Kadın hastaların yerleri ayrılmıştır. Doktorlar sabahları erken hastaları ziyaret eder; kendilerine lâzım olan ilâç ve yemeklerini yazar. Deliler için de ayrı ve demir parmaklıklı bir bina olup orada tedavi edilirlerdi(130).</p>
<p>Atabeg Nureddin bir yandan Haçlılara karşı daimi cihâd yapar ve bu uğurda büyük meblâğlar sarf ederken öte yandan da bu cihâd mefkûresi îcâbı câmi, medrese, hastahâne, zâviye ve kervansaraylar inşasına ve bakımı­ na da çok para tahsis ediyordu. Gerçekten haştahâneler yanında kurdu­ğu yetim mektepleri, âcizler yurdu, sofulara zâviyeler, devamlı tahsisatla zenginleşen kütüphâneler cidden hayranlık verecek bir derecede idi. Selâhaddin Eyyûbî uzak diyarlardan gelen talebelere, istedikleri ilmi yapmak için, medreselerde vakıflar ve onların hastalarına bakan hekimler tâyin etmiş; hastahânelere gelmek istemeyen hastaları bulmak ve tedâvi eylemek için de memurlar bulundurmuştu(131).</p>
<p>Memlûk Sultam Kalavûn’un, 1284 (683) de, inşa eylediği Büyük bımâristan’da tabiiyatçı, gözcü, cerrâh, kırıkçı doktorlar, dört köşkte her hastalığa mahsus ayrı odalarda yatan erkek-kadın hastaları, yaralıları, sakatları, göz rahatsızlarını tedâvi ediyorlardı. Kadın ve erkek hademeler hastalara hizmet ediyor; temizlik yapıyor, elbiselerini yıkıyor, hamamlarını hazırlıyorlardı. Her hastanın yatağı, çarşafları, havluları tam idi. Hastahânede aşhane, meşrubat, ilâç ve macunlar için ayrı odalar ve ilâç yapan bir eczâhane bulunuyordu. Tabibler reisinin talebeye ders verdiği bir salon vardı. Bunların hepsinin maaşları ve tahsisatı zengin evkafından temin ediliyordu. Hastahâneyi ve vakıflarını idare eden bir dîvân (idarehane) ve pek çok da memur vardı(132). Rivâyete göre Nureddin bir tacirin kendisini dava etmesi dolayısiyle kadının mahkemeye davetini alınca “vekillini gönderdi. Fakat yemin için bizzat bulunması bildirilince atabeg davacıyı çağı­ rarak anlaştılar(133).</p>
<p>Bu da hükümdarların bile şeriat ve hukuk karşısında durumlarını ve adaletin infâzında bir istisna teşkil etmediklerini göstermek bakımından dikkate şayan bir hâdisedir. Erbil atabeği Muzaffereddin Gök-böri (1190-1233) ise ilmî, dinî ve hayrı müesseseleri.ile İslâm dünyasında destan olmuş bir şahsiyet idi. Gerçekten devletinin hudutları geniş olmadığı, küçük bir bölgeye inhisar etmiş bulunduğu halde çok çeşitli tesisat kurmuş idi. Kör ve sakatlara dört hânekâh yapmış; dul ve ihtiyarlara, yetim ve kimsesiz çocuklara yurtlar kurmuş; bunlara süt analar ve zengin vakıflar tahsis etmiş idi. Kendisi bizzat bu müesseselere uğrar, hasta ve düşkünlerle meşgul olurdu. Tesis ettiği misafirhanelerden ayrılan yolculara ve gariplere yol azığı da verirdi.</p>
<p>Vakıf eylediği para ile her yıl adam göndererek Haçlılardan müslüman esirlerini satın alıp hürriyete kavuştururdu. Hacılara vardım edip Arafat’da, ilk defa, sarnıçlar yaptırarak hacılara su dağıttıran Gök-böri idi. Gök-böri’nin bu büyük hizmetler arasında şöhretine daha fazla sebep olan faaliyeti Hazreti Peygamber için tertip eylediği Mevlid âyin ve merâsimleri idi. Gerçekten her yıl iki gün ve gece süren bu âyinlerde, pek çok hayvan kesilir ve ziyafetler verilir; geceleyin mumlar ile aydınlık yapılır; müzik âletleri ve muganniler ile ahenk ve semâ (raks) yapılırdı. Bu büyük mevlidlere her taraftan insan gelir ve halk da şenliklere katılırdı, Şehrin dışında otağlar kurulur; çalgılar çalınır, fener alayı tertip edilir, askerî merasim yapılır ve meydanlara konan kürsülerde vâizler verilirdi.</p>
<p>Gök-böri bizzat semâ yapar ve bu esnada bir kısım kıymetli elbiselerini mugannilere ihsan ederdi. Âlimlere, vaizlere, kurrâ ve şâirlere bohçalar içinde hil’atlar ve hediyeler dağıtır; misli görülmemiş bir âyin ve şenlik olurdu. Ebu’l-Hatâb bin Dahye’nin yazdığı ve kendisine ithaf eylediği “el-Tenvîr fî Mevlid el-Beşîr” adlı eser ilk Mevlid kitabı olup maalesef bize kadar gelmiş değildir. Bu hükümdar Türklerde Peygamber sevgisi ve Mevlid an’anesine bağlılığın en güzel ve meşhur bir mümessilidir. Kaynaklar onun hayır yolunda harcadığı meblâğın miktarını da bildirmektedir: Mevlid için 800.000, esirlerin kurtarılması için 200.000, hankâhlar için 100.000, misafirhâneler için 100.000, Mekke’de su tevzii için 30.000 dirfar yıllık tahsiat veriyordu(134).</p>
<p>Selçuklular zamanında çok gelişen eserler arasında hamamlar da mühim bir mevki alır. Umumiyetle vakıf olarak kurulan hayır müesseseler! yanında bir hamam yapılıyordu. Medreseler, imaretler, hastahâneler ve kervansaraylarda bulunan hamamlar bu müesseselerin mensuplarına ve misafirlerine ait olduğu gibi Anadolu’da umuma mahsus ve daha ziyade sultanlar, devlet adamları tarafından inşâ ve vakfedilmiş, erkek ve kadınlar için ayrı, hamamlar vardı, Bağdad hamamlarının zeminleri, kubbeleri ve yarıya kadar duvarları zift ile sıvanmış idi, ki Küfe ile Basra arasında çıkan bir kaynaktan getiriliyordu. Selçuk Türkiyesinde Ilgın, Eskişehir, Kütahya ve Erzurum sıcak-su banyoları ve kaplıcaları da çok rağbette idi.</p>
<p>Konya &#8211; Akşehir arasında Ilgın sıcak-su hamamı kasabanın teşekkülüne sebep olmuş idi. Selçuklular zamanında üzerinde güzel bir bina yapılmış olup Konya halkı ve Celâleddin Rûmî, dostları ile birlikte tedâvi için oraya giderdi. Eskişehir ılıcaları da X II. asırda meşhur idi(135). Anadolu’da “hasta ve felçlilerin şifa için gittikleri 300 sıcak-su hamamı” bulunduğu ve her memleketten fazla sıcak suyun bu ülkede toplanmasının arazinin kibrîtli bulunmasiyle alâkalı olduğu da rivâyet ediliyor(136).</p>
<p>X IV üncü asırda yaşayan Mehmed bin Ali’nin Adâb ul-hamâm adlı zarif bir eser yazmış olması da dikkate şayandır. Göçebe Türklerin de deriden yapılmış ve çerge denilen çadır hamamları olup burada yıkanıyorlardı. Bu hamam Bizans’a da geçmiş olup imparatorlar sefere çıktıkları zaman çadır-hamamda banyo yapı­yorlardı(137). Bu göçebe kültürünün Selçuklularla birlikte Yakın-Şarka gel-miş olması tabiî idi. Filhakika I. Alâaddin Keykubâd Anadolu’da Hamâm-i seferî denilen bu çadır-hamam ile birlikte sefere çıkıyor; altın, gümüş takımlar, anber kokular bu hamamın levazımatından bulunuyor idi. Hârizmşâhlar ordusunda da mevcut olan bu hamam eski adiyle Şerge ismini muhafaza ediyordu. Yarı göçebe olan Akkoyunluların da çerge’yi kullandıklarını biliyoruz(138).</p>
<p>Osman Turan-Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devri-iktisadi-ve-ictimai-yukselis/">Selçuklu Devri İktisadî ve İçtimaî Yükseliş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devri-iktisadi-ve-ictimai-yukselis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu Devrinde İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devrinde-ilim-ve-kulturun-yukselmesi-ve-yayilmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devrinde-ilim-ve-kulturun-yukselmesi-ve-yayilmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:30:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Devrinde İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13409</guid>

					<description><![CDATA[<p>8. İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması Selçukluların ve onlardan doğan devletlerin medeniyet tarihinde en büyük hizmetleri, şüphesiz, Tuğrul beg’den itibaren Islâm dünyasının her tarafını câmi, medrese, kütüphâne, tıp mektebi, hastahâne, imâret, zâviye ve kervansaraylar ile doldurmaları, bu müesseselere büyük vakıflar yapmaları idi. Filhakika, bir ilim ocağı olarak, medreselerin devlet eli ile teşkilâtlanması, tahsilin vakıf [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devrinde-ilim-ve-kulturun-yukselmesi-ve-yayilmasi/">Selçuklu Devrinde İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/selcuklu-devrinde-ilim-ve-kulturun-yukselmesi-ve-yayilmasi/mezhepler-nasil-ortaya-cikmistir/" rel="attachment wp-att-13410"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13410" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/mezhepler-nasil-ortaya-cikmistir.jpg" alt="" width="498" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/mezhepler-nasil-ortaya-cikmistir.jpg 700w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/mezhepler-nasil-ortaya-cikmistir-600x257.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/mezhepler-nasil-ortaya-cikmistir-300x129.jpg 300w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></strong></p>
<p><strong>8. İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması</strong></p>
<p>Selçukluların ve onlardan doğan devletlerin medeniyet tarihinde en büyük hizmetleri, şüphesiz, Tuğrul beg’den itibaren Islâm dünyasının her tarafını câmi, medrese, kütüphâne, tıp mektebi, hastahâne, imâret, zâviye ve kervansaraylar ile doldurmaları, bu müesseselere büyük vakıflar yapmaları idi. Filhakika, bir ilim ocağı olarak, medreselerin devlet eli ile teşkilâtlanması, tahsilin vakıf suretiyle meccânî olması ve Islâm dünyasına yayılması Selçukluların eseridir. Selçuklulardan önce devlet ile münasebeti olmadan Türkistan’da ve Horasan’da mevcut bulunan medreseler ve zâviyeler (ribâtlar) in X.uncu asırda îslâmiyetin Türkler arasında yayılmasında çok büyük hizmeti olmuştur(68). Esasen ilk medreselerin Belh ve Buhara’da mevcut eski Budist Vih aralarını taklit ile kurulduğu sanılmaktadır.</p>
<p>Nitekim Cuveynî de Buhara adının put-perestlerce ilmin toplandığı yer mânasında Buhâr’dan geldiğini ve Uygurların da putlarla dolu olan mâbedlerine bu adı verdiklerini söyler(69). Yukarıda belirttiğimiz üzere ilk Selçuk medresesi Tuğrul bey zamanında Nişâpûr’da kurulmuştu. Filhakika Zehebi’ye dayanan Subki Nışâpûr’da Nizâm ül-mülk’den önce Beyhakiyye ve Sa’diyye medreselerinin bulunduğunu, burada vali olan Sebüg-tekin’in oğlu ve Gazneli Mahmud’un kardeşi ve başkaları da burada medreseler inşâ ettiklerini söyler. Fakat imparatorluğun her tarafında medrese inşâsına girişilmesi Alp Arslan zamanında başlar. Zekeriya Kazvînî’ye göre Sultan Nizâm ül-mülk ile Nişâpûr’da, câmiin kapısında, elbiseleri perişan gençleri görünce sebebini sormuş; vezir de ona “bunlara insanların en şereflileri olup dünya zevki bulunmıyan ilim tâlipleridirler” cevabını vermiş ve bunun üzerine Sultan kendilerine bir yurt inşâsını ve maaş verilmesini emretmiştir”(70).</p>
<p>Selçuk devletinin âlimler ve talebe için, vakıf suretiyle meccânî, tahsillerini temin eden teşkilâtlı medreseleri, Alp Arslan zamanında, Bağdad’da 1067 (459) de, Nizamiye’nin inşâsiyle başlamış ve süratle bütün İslâm ülkelerine yayılmıştır. Artık sultanlar, vezirler, beyler ve hatunlar birbirini takip etmekle, bu faaliyet büyük bir hız kazandı. Nizâm ül-mülk zamanında Bağdad’dan sonra îsfahan, Rey, Nişâpûr, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul&#8230; gibi büyük merkezlerde kurulan ilk medreseler de Nizâmiyye adını almış ve sonradan diğer isimlerle başka medreseler vü­cut bulmuştur(71). Selçuklular zamanında medreseler vasıtasiyle ilmin himayesi ve yayılması, tahsilin meccânî ve kolay yapılması sebepleri de bizzat bu devrin yaratıcılarından Nizâm ül-mülk tarafından gösterilmiş­tir.</p>
<p>Gerçekten büyük vezîre göre eski pâdişahlar âlimlere maaş vermedikleri ve onları bir vazife ile bağlamadıkları için onlar hükümdarlara ve devlete karşı hareket ediyorlardı.(72).Selçuk devleti medreseler vasıtasiyle bir yandan ilmi koruyarak yükseltiyor ve yayıyor, öte yandan da vücuda getirdiği bu büyük irfan ordusu sayesinde Şi’î Fâtımîler idaresinde kurulan Sünnî aleyhdarı propagandalara karşı İslâm dünyasını ve devletin bünyesini kuvvetlendiriyordu. İlim ve tahsilin bu derece himayesi, yayılması da böylece Selçukluların eseri olup medeniyet tarihinde ilk defa vukubulmuş ve son demokratik ve sosyal gelişmelere kadar Avrupa medeniyetinin de meçhulü kalmıştı.</p>
<p>Böylece İslâm dünyası Çin hudutlarından Akdeniz kıyılarına kadar ilim, kültür, İçtimaî yardım müesseseleri ve sanat âbideleri ile dolmuştur. Medreselerde âlim ve talebelere maaş tahsisinden başka ilmi teşvik maksadiyle vakıf tahsisatından 100, 500 ve 1000 “dinar veya akça&#8217;’ mükâ­ fatlar da konuyordu(73). Selçuklular ile başlayan bu büyük harekete diğer müslüman kavimler de katılmış ise de kurulan müesseseler kahir bir ekseriyetle Türklerin eseri idi. Suriye gibi ileri bir medeniyet bölgesi olan ve diğer memleketlere nazaran Türk nüfusu az bulunan ülkede bu devirde saâdece, Şam şehrinde 21 câmi, 20 medrese, 9 hânkâh ve ribât, 7 hamam, 1 Dar ul-hadîs ve 1 büyük hastahâne (Atabeg Nureddin&#8217;e ait bîmaristan)nin Türklerin eseri olduğuna dair İbn Şaddâd tarafından verilen isimleri hatırlatmak kâfidir. Aynı müellif Halep’te Türklerin ismini taşıyan 77 câmi ve mescit, 7 hânkâh, 8 medrese ve 8 hamam da kaydeder. Bu büyük hizmete rağmen Sünnîliğin ocağı olan medreselerin tesisi, Şi’îlerin kuvvetli olduğu yerlerde, bir takım güçlüklerle karşılaşıyordu.</p>
<p>Nitekim Halep’te hutbenin Fâtımîler yerine Alp Arslan nâmına okunması ancak burada Selçuklulardan önce mevcut Türk askerlerinin himâyesinde mümkün olduğu gibi Halep’te ilk Selçuk medresesi de bundan takriben yarım asır sonra güçlükle kurulabilmişti. Filhakika Artuk bey’in torunu Süleyman, 1116 (510) yılında, &#8216;bir medrese inşâsına başladığı zaman henüz Şi’îler faaliyette bulunuyor ve her gün yapılan inşaat geceleri yıkılıyordu. Nihâyet Artuklu emîri Alevîlerin reisi Şerif Zuhre bin Ali’nin tavassutunu teminden sonra inşaat tamamlanabilmiş ve böylece Halep, Şam şehirleri tedricen Şi’îlikten kurtarılmıştır(74). Bu sebeple de ıivâyete göre Atabeg Nureddin’e kadar Suriye ilimden ve ilün adamlarından hâlî idi; onun zamanında ise âlimler, sofiler, medreseler ve ribâtlar ile doldu(75). Medreselerde İslâmî ilimler yanında riyâziye, hey’et, tıp ve felsefe gibi aklî ilimlerin okutulması mahallin kültür durumuna ve ilim adamlarının mevcûdiyetine bağlı bulunuyordu.</p>
<p>Büyük merkezlerde ve Nizâmiyyelerde umumiyetle müsbet ilimler de programlarda yer alıyordu. Bağdad’da 1234 de açılan Mustansiriyye medresesinde İslâmî ilimlerden başka tıp, riyâziye ve heyet tedrisatı da yapılıyor; gök biçirainde altın taslar ve bilyeler ile güneşin hareketi tetkik ediliyordu. Zengin vakıflara, büyük ve emsalsiz bir kütüphaneye sahip olan medresede bütün mezheplere mensup talebe ve müderrislere de yer veriliyordu. Bu sırada Basra’da bir tıp medresesi kurulmuştu(76). Sadreddin Konevî’den ve Nasîruddin Tûsî’den tahsil gören Kutbeddin Şîrâzî (1236-1311) İbn Sînâ’nın Kanûn ve Şifâ’sinı, Zamahşerî’nin Keşşâfını okutuyor; yılda 30.000 dirhem maaş alıyor ve çoğunu talebelerine dağıtıyordu(77).</p>
<p>Her medresenin bir kütüphânesi ve şehirlerin umumî kütüphaneleri vardı.Selçuk devletinin kuruluşundan beri meliklerin merkezi ve Sultan Sancar’ın altmış yıl payitahtı olan Merv devrin muazzam bir kültür ve medeniyet şehri haline gelmişti. Saraylar, köşkler, câmiler ve medreselerle &#8211; dolu olan bu büyük kültür merkezinde bir çok kütüphâne vardı. 12000 cilt kitap bulunan ve beheri 200 dinar kıymetinde olan kütüphâneler mevcut idi. XIII üncü asrın başlarında eserlerini bu kütüphanelerde hazırladığını söyleyen Yâkut şehirde Nizâm ül-mülk, Mustavfî Şeref ülmülk, vezir Mecd ül-mülk, ikisi Sem’ânî ailesine ait, Hatuniyye, Kemâliyye, ‘Amîdiyye ve Zamîriyye adlarını taşıyan on kütüphâne bulundu­ğunu ve çoğundan rehinsiz kitap alınabildiğini bildirir(78).</p>
<p>Türkistan ve Hârizm kütüphâneleri pek eski ve zengin idi. İbn Sînâ Buhara’da Samani hükümdarının, kimsenin görmediği, kitaplarla dolu bir kütüphânesinv de tetkiklerini yapmıştı. Şahabeddin Hayrakî’nin Hârizm (Ürgenç)’de, Şafiî câmii yanmda, tesis ettiği kütüphânenin ise, eskiden olduğu gibi istikbalde de, emsali görülmiyeceği rivâyet edilmektedir, ki bu çok yüksek medeniyet merkezinde bu şekilde tavsif edilen bu kütüphânenin cidden muazzam bir şey olması iktiza eder. Moğal istilâsı önünde kitapların ancak en kıymetlilerini götürebilen Şahabeddin ölünce onlar da zamanın kargaşalığında sokak takımı eline düşmüş ve mahvolmuştu(79). Hulagu ile birlikte Bağdad ve Suriye seferlerinde bulunan Nasîruddin Tûsî, bu istilâlar esnasında, yağma edilen kitaplardan Merâga’da büyük rasathanesi yanında, büyük bir kütüphâne vücuda getirdi, ki burada 400.000 cilt yazma toplamıştı(80).</p>
<p>Kirman hükümdarı Mehmed medrese, câmi, zaviye ve kendisine türbe inşa edip bir mamure vücuda getirirken burada kurduğu kütüphâne (Dâr ül-kütüb)ye her ilme ait 5000 kitap vakfeylemiş­ti(81). Kervansaray (dâr uz-ziyâfe) larda ilim ve kültürlü insanlar için kü­ tüphâne kurulması ve diğer yolcular için de satranç takımları bulundurulması devrin kültürü ve medeniyet seviyesi bakımından dikkate şayandır(82). Umumiyetle câmi, medrese ve kütüphâneler bir arada yapı­lıyor; kitapçı çarşıları, sahhâflar (Suk ul-kütüb), kâğıt, kalem ve mürekkep satan dükkânlar (Sûk ul-varrâkîn) da bunlara bitişik ve kültür merkezlerinde bulunuyordu. Esasen Orta-çağ şehirleri câmi, medrese, kü­tüphâne, hamam, imâret gibi külliyeler ile başlıyor; çarşı ve mahalleler bu külliyeler etrafında vücûd buluyordu, ki Türk-îslâm medeniyeti bu ana hususiyeti ile mümtaz idi. îbn Sînâ’nın Şifâ’sı 100 dinara satılıyor (istinsah ediliyor) idi.</p>
<p>Bağdad Nizâmiyye medresesi kütüphâne memuru (hâzin) nun ayda 10 dinar (altın) maaş alması(83), kitapların kıymetini ve devrin İktisadî ve kültürel seviyesini anlamak bakımından çok mânalıdır. Selçuk devrinde tıp tahsili medreselerden ziyade devrin büyük hastahâne (Bîmâristân, Dâr uş-şifâ) lerinde yapılıyordu. Bununla beraber hususî mahiyette de tıp tahsili oluyordu. Şamlı Muhaddeb adlı bir tabip pazar yerlerinde para ile hastalarını muayene ve tedâvi ederdi. 1232 de ölünce evini ve kitaplarını vakfederek burasının müslümanlar için bir Tıp mektebi olmasını vasiyet etmişti. Muhezzibuddin Abdurrahman (doğ.1170) Şam’da evini Tıb medresesi olarak vakfetti ve buradan çok tabîb yetişti. İhtişâr ul-hâvî, Makale fîl-istifrâğ gibi eserleri vardı. Melik Âdil’in hizmetinde 100 dinar maaş alıyordu. Melik Kâmil’i tedâvisi üzerine Reis ül-etıbba (Baş-tabib) tâyin olundu ve hükümdar ayrıca kendisine 12000 dinar para ve altın başlıklı 24 at hediye etti. Diyârbekirli Seyfeddin Amidî’ye mülâzemet ederdi(84).</p>
<p>XIII üncü asrın ilk yarılarında bir müderris halifeye verdiği bir muhtırada zenginlerin evlerine giden tabiplerin çok para kazandıklarını, halktan istihkaklarından fazla ücret aldıklarını, sokak köşelerine oturan tabip ve göz doktorlarının bozuk ilâç kullanarak bedenleri bozduklarını, akşam evlerine çantaları para dolu döndüklerini anlatıp şikâyet eder(85). Buna mukabil Yahya bin İsa (ölümü h. 493) gibi halkı mahallelerinde meccânen tedâvi eden ve onlara parasız ilâç gönderen tabipler de vardı(86). Tıp tahsili nasıl hastahanelerde oluyordu ise hey’et de medreselerden ziyade rasathânelerde öğreniliyordu. Melikşâh büyük paralar sarfiyle önce İsfahanda, sonra da Bağdad’da birer rasathâne kurmuştu ve devrin büyük riyâziye ve heyet (astronomi) âlimleri olan Ömer Hayyâm, Ebu’l-Muzaffer Îsfizârî, Meymûn en-Necîb el-Vâsıtî ve başkalarını rasat işlerini tetkike memur etmişti. Bu rasatlardan sonra Melikşâh’ın, Celâleddin lâkabına nisbetle, yeni bir Celâli takvimi vücuda getirildi. Bu takvime göre 21 Mart 471 (1079) den itibaren yeni bir tarih başlangıcı kabûl ediliyor ve Hicrî sene devlet işleri için kifayetsiz olduğundan ve Abbâsîler devrinde de sağlam bir malî takvim yapılmadığından güneş yılı esasına dayanan bir takvim meydana getiriliyordu.</p>
<p>İlmî bakımdan Gregorien sisteminden de daha sağlam ve hassas olan bu takvim islâmı eserlerde pek seyrek kullanılmıştır. Melikşâh Bağdad’da, “Tuğrul bey şehrı’nde, saraylar, köşkler, mahalleler, çarşılar, hamamlar ve hanlar inşa eder ve Irak’ta büyük kanallar ve sulama tesisleri yaparken sarayın yakınında bir de rasathâne kurup rasat işlerini de orada merkezleştirdi(87). Melikşâh’dan sonra başlayan siyasî buhran rasat işlerini de sarstı ise de durmadı. Filozof Muhammed bin Ahmed Beyhakî riyâziye ve hey’ette pek meşhûr ve devrin âlimlerince de üstünlüğü kabul edilmiş olup Sultan Mehmed Tapar zamanında İsfahan rasathânesinde çalışmalarına devam etti(88). Sultan Mehmed Tapar’dan sonra oğlu Sultan Mahmud da Bağdad rasathânesine Bedful-Usturlâbî şöhretiyle tanınan Ebu’l Kasım Hibetullah’ı memur etmişti, Bedî‘ hey’et ilminde ve hususiyle usturlâb ve şâir felekiyât âletleri imâlinde çok kudretli olup Sultan Mahmûd nâ­mına hazırladığı Zıyc’leri 1130 da ikmâl etti. Çok rağbette olan rasat imalâtı sayesinde büyük bir servete sahip olmuştu.</p>
<p>Ölümünden sonra onun kudretinde bir imalâtçı çıkmadı. Kendisinden takriben iki asır sonra Muhammed bin İbrahim isminde bir heyetşinas çeşitli ve görülmemiş usturlâblar ve ruhu’lar imâl ediyor; birincileri 10, İkincileri de 2 dinara satıyordu. O, bu tekniğe dair Keşf ur-reyb fi am el ul-ceyb adlı bir eser de telif etmişti(89). Devrinin pek çok âlim, filozof, tabip ve şâirlerini yanında toplayan Sultan Sancar ilmî faaliyetleri teşvik ve himâye ederken rasat işlerine de çok ehemmiyet verdi. Ebu Mansûr Abdıırrahman Hâzinî’nin idare ettiği rasatlar neticesinde Selçuk ülkelerinin tûl ve arz derecelerini ve kıblelerini gösteren Zîyc-i Sancarîyi vücuda getirmişti Hâzininin Mîzân ül-hikmet adlı eseri de fizikte “Arşînıedes”i esas alıyordu. O aynı zamanda kesafetler üzerinde de durmuş ve R. Bacon’dan önce arzın merkezine doğru suyun daha fazla kesifleştiği meselesiyle uğraş­ mıştır. Semerkantlı filozof Haşan onun talebesinden idi. Hâzini aynı zamanda çok idealist idi. Sultan Sancar bir defa kendisine 1000 altın ihsan etmiş; fakat o 10 dinarın kâfi geldiğini beyan ederek özür dilemişti(90).</p>
<p>Sultan Sancar medeniyet tarihinde çok büyük bir mevki sahibidir.! Altmış yıllık saltanatı esnasında devrin âlimlerini, ediplerini ve sanatkârlarını yetiştirmesi ve himâyesiyle çok hizmet etmişti. Devrin büyük âlimi Şahristânî (ölümü 1153) Sultan Sancar’ın yalan bir dostu idi. Hârizmli hemşehrileri gibi o da Mu’tezile mezhebine mensup olduğundan Kur’ân tefsirinde felsefeye çok ehemmiyet veriyordu. Çağdaşı meşhur âlim ve tarihçi Alin bin Zeyd Bayhakî (1100-1170) kendisine Tâhi’în ve Selef yolunda kalmasını; yâni felsefeye bağlanıp İslâm’dan uzaklaşmamasını ve Gazâlî’ye uymasını tavsiye ettiği zaman çok gazaba gelmişti. Hemşehrisi Mahmûd bin Arslan’ın kaybolmuş büyük Hârizm tarihinden yapılan iktibaslara göre Şahristânî deliller arasında felsefeyi ve hür düşünceyi nass (dogme) a üstün tuttuğundan onun ilhâd (küfr) ine kâil olanlar vardı(91). Onun hemşehrisi büyük tefsir sahibi Zamahşerî (1074-1134) de kendisi gibi Mu’tezile’den olup Sultan Sancar’ın dostlarından idi.</p>
<p>Türkçeye de tercüme ettiği kendi eseri Mukaddimet ül-Edeb’i Sultan Sancar’a it haf etmişti. Zamahşerı (Zamahşer Urgenç yakınındadır) haklı olarak memleketi Hârizm’le iftihar ediyordu. Hârizmlileri, dindar, vefakâr, emânete sâdık, yabancılara ihsan edici, zayıfları koruyucu, gazaya azimli olarak bir çok hasletleri ile başka halklardan daha faziletli görüyordu(92). Zamahşerî’nin ikinci Câhiz saydığı ‘‘Türk” filozu Mahmûd Hârizmî ve diğer Türk filozofu Mehmed îlâkî da Sultan Sancarın himaye ettiği dostları idi. Bu sonuncusu ile kadı ve filozof Abdürrezzak üt-Türkî ve Ömer Hayyâm arasında münazaralar ve ihtilâflar vardı. Abdürrezzak Belh vâlisi meşhur Kumaç’a intisap etmiş; aklî ilimlerde ve hendesede kudretiyle şöhret kazanmıştı Onun Sultân-nâme, Dost-nâme, Kitâb il-lhayvân ve Kitab ül-levâhik adlı eserleri meşhur idi.</p>
<p>Filozof Mehmed bin Ahmed Bayhakî Sultan Mehmed zamanında İsfahan rasathânesinde çalışıyor; riyâziye ve heyetle meşgul oluyordu. Zamanın âlimleri onun üstünlüğünü kabûl ediyordu. Riyâziyenin “gâyesi sayılan Mahrûfisii ilminde” yazdığı kitabı az bir kimse anlıyabiliyordu. Sultan Mehmed’in Bâtınîlere karşı cihâdı sırasında onlar tarafından öldürülmüştü. Mervli Haşan Kattan tıp, riyâziye ve edebiyat şubelerinde mühim eserler yazmıştı ve tedavide az yemek vermekle meşhur idi. Atsız’m 1141 de Merv’i işgâli esnasında kütüphânesi yağma edilmiş ve bunu meşhur edip Reşîduddin Vatvât’tan bildiği için aralarında sert mektuplaşmalar olmuştur. Sultan Sancar’ın hizmetinde bulunan tabiplerden biri de Hıristiyan îbn üt-Tilmîz olup bir çok eserleri arasında Kitâb üt-telhîs’i tabiplerin bir el-kitabı idi. Sancar’dan döndükten sonra Bağdad’da Halife Muktafî’nin hizmetinde yıllık 20000 dinar (altın) maaş alıyordu; 1165 de öldü. İbn ut-Tilmîz’ın meslekdaşı Yahûdi Hibet ullah Ebu’l-Berekât Bağ- dadlı olup Selçuklu sultanı Mahmûd’un ve hatunun hizmetinde bulunmuş meşhur bir tabîb idi.</p>
<p>Selçuklu sultanı hizmetlerinden dolayı kendisini ihsanlara boğdu; o da bu nimet ve itibardan dolayı müslüman oldu. Doktorların suallerine verdiği yazılı cevaplarını toplayanlar eser sâhibi oldu. Mu’teber adlı tıbba aid eseri çok meşhur idi. Sultan’ın kırmızı hiFatmı giymiş olarak ders verirdi. Ebu Zayd Navkânî de riyâziye ve mesâhalar üzerinde yazdığı eserlerle tanınıyordu. Belh’de yaşayan ve 1141 de ölen tabip Ebu Said Muhammed bin Ali’nin de basûr hakkında eseri vardı. Tıp ve hendesede meşhûr olan Mahmûd Sancar’ın aziz tabibi idi. Baheddin Mehmed bin Mahmûd da Sultanın tedavisinde gösterdiği maharet sayesinde Saray baş-tabibliğine yükselmişti. Sultan Sancar ömrünün sonlarında önce Karahıtaylara karşı Katvan&#8217;da, sonra da Oğuzlara mağlûb olunca bu âlimlerin bir kısmını kaybetmişti, ki filozof Mehmed Îlâkî ve filozof Semerkantlı Hasan şehitler arasında idi(93).</p>
<p>Sultan Sancar’ın Türkistan, Hârizm ve Horasan’da yetiştirdiği ve himaye ettiği devlet ve ilim adamları o kadar çok idi, ki “Karahıtay kâfirleri Türkistan’ı istilâ ettikten sonra bu memleketi onlarla idare etmek zorunda kaldılar”(94). Bununla beraber Karahıtayların hâkimiyetini eline ge­çiren Nayman’ların (Moğollaşmış Türklerin) reisi Küçlük, İslâm düşmanlığı dolayısiyle, bu âlimlere zulmediyordu. Kâşgar’da 3000 ilim adamını dinî bir münakaşaya davet ettiği zaman onun korkusundan kimse ses çıkaramıyordu. Nihayet Hotanlı Alâeddin Mehmed ona karşı Îslâmiyetin müdafaasını üzerine aldı. Fakat münakaşada ona ve müslüman âlimlerine mağlûb olan Küçlük Alâeddin Mehmed’e işkence yaptı ve sonunda da kendisini Hotan’daki medresesi kapısında idam etti(95)</p>
<p>Sultan Sancar devrine mensup bu âlimlere ait eserlerden çoğu bize kadar gelmemiş; bilhassa Moğol istilâsında, Orta Asya medeniyeti ile birlikte, bu eserler de yok olmuştur. Bu ilim ve âlimlerin hâmisi bulunan Sultan Sancar da ilim ve kültür âşıkı bir hükümdardı. Onun devrinde yaşayan büyük âlim îbn Funduk, fizik ve mahrutlar ilminde meşhur Ebû’l Feth Kûşek’in “kitaplarını en büyük Sultan Sancar&#8217;ın kütüphânesinde gördüm. Sultan bu kitapları mütalâaya çok düşkün idi ”(96) ifâdesiyle Sancar’ın kültür durumunu aydınlatan çok mühim bir bilgi vermektedir. Gerçekten Sancar’a ait bir mektuba dayanan Barthold, İslâm dünyasında hüküm süren, Selçukluların bir asır sonra bile mahallî kültüre yabancı kaldıklarını, yalnız Sultan Sancar de­ğil seleflerinin de daha iyi bir tahsile sahip olmadıklarını söylemek suretiyle Selçuklular hakkında kâfi derecede hazırlıklı bulunmadığını ve bu sebeple fâhiş bir hataya düştüğünü göstermiştir(97).</p>
<p>Vakıa Sultan Sancar Halifeye gönderdiği 1133 (527) tarihli mektubunda “okumak ve yazmak bilmiyorum” ifâdesini kullanmış(98) ise de bunu artık dar mânada anlamamak ve ağdalı Arapça inşâ uslubuna ve diline vâkıf olmadiği şeklinde izah etmek ve hele bu hususu umumileştirmemek icap eder. Sultan Sancar’ın himâyesinde bulunan filozof Ömer bin Sehlân elSavî (öl. 1145) sultanın adına ve onun kütüphanesi için yazdığı Risâle-i Sancariyye devrin müsbet ilimleri ve fizik sahasında çok mühim bir eserdir. Müellif burada tabiatta cereyan eden hâdiseleri hemen bugünkü fizik ilmine göre izah eder. Ona göre güneşin harareti ile sular tebahhur eder; soğuk havaya rastladığı zaman bu buharlar tekâsüf ederek su yani yağmur hâlinde tekrar yere düşer.</p>
<p>Havanın soğukluğu artarsa yağmur yerine kar olur. Ömer bin Şehlân bu hususu isbat için bir testinin içine buz konunca etrafındaki havanın soğuması ile temas ettiği havadaki buğunun su hâline geldiğini, sıcak olursa suyun bulıa&#8221; hâlinde kaybolduğunu söyler. O sıcak havanın, soğuk havadan hafif olmasını da buharın yükselmesi sebebi olarak gösterir. O hararet buhar, bulut, yağ­mur ve karın teşekkülünü izah ettikten sonra gok-gürültüsü, şimşek ve yıldırım hâdiselerini de havanın aynı fizikî değişikliklere maruz kalması­nın bir neticesi olarak meydana kor. Bu münasebetle sesin hava dalgaları ile kulağımıza çarparak nasıl vücud bulduğunu ve ziyanın sür’atinden dolayı şimşek çakmasını sesi duymadan Önce gördüğümüzü söylerken de sesin hava ile naklolunduğunu anlatır. Müellif risâlesinde rüzgârları, yer-altı suları, hükürt, zırnık, tuz, nişâdır ve zâcm teşekkülü üzerinde durur. Devrin bu mühim fizik âlimi ve filozofu mukaddimede “Âlemin pâdişâhı en büyük sultan, şark ve garp hükümdarlarının hü­kümdarı Şancar’m arzusu ile onun kütüphânesi için, hazırladığını söyler.” Bu da Sancar’ın ilim ve kültürün her şubesi ile nasıl uğraştığını gösterir(99a)&#8217;.</p>
<p>Selçuk sultan ve meliklerinin ne derece şiir ve edebiyata düşkün oldukları, Melikşâh ve bazı Selçuk beylerinin bizzat Farisî şiir ve Türkçe mektup yazdıkları, saraylarda şehzâdelerin tahsiline ne derece ehemmiyet verildiği hakkında, yukarıda, bazı bilgiler vermiştik. Semerkantlı Nizâmî-i ‘Arûzı’nin “Selçukoğullarının hepsi şiire düşkün” olduğuna dâir ifâdesi de bunu göstermektedir. Avfî Melik­şâh ve Toganşâh’dan başka Süleyman ve son Selçuk sultanı Tuğrul, Margmân meliki Yabgu, Atsız ve Tökiş’i de îran şâirleri arasında sayar ve şiirlerinden parçalar nakleder, ki bu bilgiler bile Barthold’u tekzip eder&#8221;. (99)</p>
<p>Sancar’ın yeğeni ve Mehmed Tapar’ın oğlu Sultan Mahmûd’un da, on üç yaşında tahta çıktığı zamaıı, yalnız Farsçaya değil Arapçaya ve edebiyata da vakıf olduğunu, iyi bir tarih kültürü ile yetiştirildiğini belirtmiştik. Bu sebeple aynı yaşlarda Horasan meliki olan Sultan Sancar’ın söylendiğinin aksine, tahsilden mahrum kaldığını sanmak nnkânsızdır. Sultan Mes‘ûd’un, yetim kalan amca-zâdeleri, Arslan ve Melikşâh’ı derhal yanma alarak “yetiştirip mektebe koyması” da bu an’ane icâbı idi(100). Henüz İslâm âlemine yeni geldikleri zamanda bile Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış ve daha sonra Kirman meliki Arslan-şâh da heyet ilminde ilerilemiş ve ikinci devrin Batlamiyus’u sayılmıştı. Onun ilmi himâyesi ve neşri sayesinde esnaf bile çocuklarını mekteplere göndererek ilimle uğ­raşmaya başlamışlardı(101). Esasen ilim ve kültürden behresi olmayan bir insanın bu kadar ilmi ve âlimleri himâyesi, bu ilim ve kültür muhitinin merkezi olması ve çağdaş bir âlimin ifâdesiyle de okumağa bu derece düşkün bulunması imkânsız idi.</p>
<p>Bu sebeple Sultan Sancar’ın yalnız ilim ve kültürün hâmisi olmadığına, bizzat yüksek bir kültüre sâhip bulundu­ğuna hükmetmekte aslâ tereddüt edilemez. Selçuk imparatorluğunun kurulması müslüman kavimler arasında yeni bir kültür kaynaşmasına imkân vermek suretiyle de medeniyet tarihinde büyük bir ehemmiyet taşır. Hattâ, aşağıda üzerinde duracağımız üzere (VIII, 3) onun bu ehemmiyeti İslâm kavimlerini de aşar ve Avrupa)a da tesir altına alır. Siyasî birlik yanında büyük Türk muhacereti, ticarî münasebetlerin genişlemesi Türkistan, Hârizm, Horasan ve başka ülkelerden diğer. İslâm ülkelerine ve hususiyle Anadolu’ya devamlı olarak pek çok ilim, din, mutasavvıf, edebiyat ve sanat erbabının göçmesine sebep oldu, ki kaynaklar bize sık-sık bu ülkelerden gelmiş kültür adamlarının isimlerini verir. Burada dikkati çeken bir husus da az zamanda göçebe Türkmenler arasında da türlü bölgelerde ilim, din, hukuk, tasavvuf ve tarih sahasında pek çok kimsenin yetiştiğine dâir kaynaklarda bol kayıtların bulunmasıdır.</p>
<p>Bu umumî medeniyet hamlesi içerisinde İran edebiyatının süratle gelişmesi de göze çarpar. Gerçekten Samanîler ve Gazneliler devrinde meydana çıkan Farsça yazı dili ve edebiyatı Selçuklular zamanında altın devrini idrak eder; Karahanlılar da bu edebiyatın gelişmesinde aynı rolü oynar. Bu sâyede İslâm dünyasında yegâne ilim dili Arapça yanında Farça da tedricen ilim dili seviyesine çıkmağa ve ilmî eserler vermeğe başlar(102). İslâm medeniyetinin üçüncü kültür dili olan Türkçe de Farsça kadar bir emekleme devresi ve bir kaç asır geçirdikten sonra yazı ve edebiyat dili hâline gelir; diğer edebiyatlar sukut ederken Türkçe bu medeniyetin birinci kültür dili olur.</p>
<p>Osman Turan-Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devrinde-ilim-ve-kulturun-yukselmesi-ve-yayilmasi/">Selçuklu Devrinde İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklu-devrinde-ilim-ve-kulturun-yukselmesi-ve-yayilmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi ve Fikir Hürriyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-devrinde-ilmin-himayesi-ve-fikir-hurriyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-devrinde-ilmin-himayesi-ve-fikir-hurriyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi ve Fikir Hürriyeti ']]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular ve İlim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13405</guid>

					<description><![CDATA[<p>7.Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi ve Fikir Hürriyeti &#8216; Selçukluların, Türklere mahsus bu hürriyet ve musamahalariyle, Hı­ristiyan ve Yahudilere karşı güttükleri bu siyasetin müslümanlara ve türlü mezheplere de tatbik edilmesi tabiî idi. Filhakika, îslâm dinini ve Sel­çuk İmparatorluğunu yıkmak için çeşitli teşkilât kuran Bâtınîler ve müfrit Şi’îler müstesna, Selçuk sultanları ve beyleri mezhepler arası farklara ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-devrinde-ilmin-himayesi-ve-fikir-hurriyeti/">Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi ve Fikir Hürriyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/selcuklular-devrinde-ilmin-himayesi-ve-fikir-hurriyeti/alim-resimleri/" rel="attachment wp-att-13406"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13406" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/alim-resimleri.jpg" alt="" width="499" height="361" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/alim-resimleri.jpg 823w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/alim-resimleri-600x434.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/alim-resimleri-300x217.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/alim-resimleri-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></a></strong></p>
<p><strong>7.Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi ve Fikir Hürriyeti &#8216;</strong></p>
<p>Selçukluların, Türklere mahsus bu hürriyet ve musamahalariyle, Hı­ristiyan ve Yahudilere karşı güttükleri bu siyasetin müslümanlara ve türlü mezheplere de tatbik edilmesi tabiî idi. Filhakika, îslâm dinini ve Sel­çuk İmparatorluğunu yıkmak için çeşitli teşkilât kuran Bâtınîler ve müfrit Şi’îler müstesna, Selçuk sultanları ve beyleri mezhepler arası farklara ve kavgalara aslâ müdahale etmemişler; ancak nâdir ahvalde İçtimaî nizâmı korumak ve mücadeleleri yatıştırmak maksadiyle uzlaştırıcı bir rol oynamışlardı. Melikşâh Nizâm ül-mülk’ün Aş’arîler ile Hanbeliler arasında, münakaşalardan sonra kavgalar başlayınca Bağ­ dad’a, Ebu îshak Şîrâzî’ye gönderdikleri mektupta Nizâmiyye medresesini bir mezhebi korumak için değil ilmi himaye etmek ve yükseltmek gayesiyle kurduklarını, mezhepler arası bir tefrik siyaseti gütmediklerini belirten ifadeleri din ve fikir hürriyeti hakkındaki sağlam görüş ve siyasetlerinin en güzel delillerinden biridir(50).</p>
<p>Hattâ mezhepler &#8211; arası mücâdeleleri önlemek maksadiyle vâizleri devletin ve kadıların murâkabesine koydukları hususî hallerde de, yine fikir hürriyetini temin gayesiyle, askerî muhafızları kullanmaktan da geri kalmamışlardı. Gerçekten bu tedbirler istisnaî idi ve ancak mezhepler &#8211; arası husumetin mevcut olduğu yerlerde ve hususiyle Irak taraflarında tatbik ediliyordu. Zira umumiyetle Sünnî mezhepler ve mutedil Şi’î- ler arasında ciddî bir taassup ve gerginlik mevcut olmamıştır. Bu sebeple muhite ve ihtiyaca göre bir çok medreselerde dört mezhebe mensup âlim ve talebeler bir arada tahsil ile meşgul oluyorlardı, ki bu hususta hem vekayi-nâmelerde ve hem de medreselerin vakfiyelerinde bol malûmat mevcuttur.</p>
<p>Sultan Sancar zamanında Merv, Belh ve başka kültür merkezlerinde umumî münazaralar, kökleşmiş bir anane halinde, rağbetle devam ediyor; kadınlar bile bu münazaralara katılıyor ve ara sıra kadınlar bu umumî toplantılardan men ediyorlardı. 1222 yılında Semerkanta gelen Çin seyyahı Ch’ang-çh’un ezan okununca kadm-&#8216;erkek herkesin câmie koştuğunu söyler(51). Yetiştirdiği büyük âlimlerile îslâm medeniyetinin doğuşunda, Türkistan gibi müstesna bir mevkii ve onun bir parçası bulunan Hârizm, Sel­çuklular devrinde de fikrî kemalin son derecesine yükselmişti. Gerçekten hür düşünceye dayanan Mu’tezile mezhebi Hârizm’de o kadar yaygın idi, ki avam halktan bile pek çok mütekellim’e rastlanıyordu.</p>
<p>Fahreddin Râzî (1149-1209) bile Hârizm’in merkezi Urgenç (Curcâniye) e gittiği, zaman ilmî münazaraların ve Mu’tezile mezhebinin bu derece yaygın bulunmasına hayret etmişti. Buhara’ya varınca da münazaralarda bulunmuş ve kalabalık halkın Kelâm’a âit suallerine cevaplar vermişti. Başka bir kaynağa göre “Ürgenç halkı tamamiyle Mu’ tezile’dir; kelâm ilmi ile mümareseleri o derece ileridir, ki çarşı ve pazarlarda hiç taassup göstermeden münazara yaparlar. Eğer bir kişi taassup gösterir veya kaba kelimeler kullanan olursa herkes ona cephe alır. Delilsiz konuştuğu için de itibar görmez ve sözü kesilir” idi(52).</p>
<p>Dikkate şayandır ki Hârizm halkı Moğol istilâsından sonra &#8216; yine de Mu’tezile mezhebine sâdık kalmış; müslüman olmuş Moğol vâli ve hâkimleri Sünni olduğu için, mezheplerim gizli olarak muhafaza etmişlerdi(53) Selçuk sultanları, melikleri, beyleri ve hatunlarının âlimlere, din adamlarına, şâir ve sanatkârlara gösterdikleri &#8216;saygı, onlara kurdukları müesseseler ve yaptıkları ihsanlar hayrete şayan bir derecede ve kendi kudretleri ile mütenasip bir seviyede idi. Tuğrul beg ve Alp Ârslan’ın âlimler ve din adamları karşısındaki tevazuları ve saygıları hakkında yukarıda bir hayli misal vermiş idik. Tuğrul beg: “kendime bir köşk yapıp da yanında bir câmi inşâ etmezsem Allah&#8217;tan utanırım”(54) derken bu saygının dayandığı imanı belirtiyordu. O fethettiği şehirlere girerken ilk işi âlimleri ve din adamlarını tevazûla ziyaret etmekti.</p>
<p>Selçuk devrinin azametini ve cihân hâkimiyeti şüûrunu daha fazla duyan Melikşâh ile İmam ul-Harameyn Abu’l-M a’âlî Cuvaynî arasında geçen bir hâdise, devletin ve sultanın haşmeti bahis mevzuu olduğu halde, âlimlerin ne derece yüksek bir mevkie sahip olduklarını gösteren güzel bir misaldir. Gerçekten, rivâyete göre, Melikşâh hilâlin gö­ zükmesi üzerine bayram gününü ilân eder. Fakat Cuveynî, aksine ertesi günün Ramazan olduğuna ve oruç tutulması gerektiğine dair bir fetvâ verir. Sultan bu nâzik durum karşısında İmâm ul-Haremeyn’i, nezaketle, saraya dâvet eder. Görüşme sırasında büyük âlim: “Sultana ait işlerde fermana itaat vazifemizdir; lâkin fetvâya taallûk eden meselelerde de sultanın bize sorması gerekir” cevabını verir. Bu cevabı haklı bulan sultan, haşmetini düşünmeden, fetvâya uyar ve onu hürmetle yolcu eder(55).</p>
<p>Nîşâpûrlu âlim Ali bin Haşan al-Sandalî, Tuğrul bey’in Bağdad seferinden sonra, zahidâne bir hayata başlamıştı. Bir Cuma namazında onunla karşılaşan Melikşah ona kendisini ziyaret etmediğini hatırlatır. Sandalı Sultana bunun sebebi olarak “Sizin hükümdarların en iyisi olmanız, benimde alimlerin en kötüsü olmamaklığım içindir” cevabını verir ve bunu da: “Zira hükümdarların en iyisi âlimleri ziyaret eden, âlimlerin en kö­tüsü de hükümdarların ziyaretine koşandır” şeklinde izah ederek devrin mükemmel zihniyetini meydana koyar(56).Nîşâpûr’da Şâfiîler ile Hanefîler arasında çıkan bir mücadele bir âsâyiş meselesi olduğu ve Sultan Sancarın da ordusuyla şehrin yakınında bulunduğu halde müdahalede bulunmaması, âlimleri vasıta kılarak hâ­diseyi yatıştırması ilim ve mezhepler arası münasebetlere karışmamak endişesini gösterir(57).</p>
<p>Gerçekten bu zamanda şehir halkının ekseriyetini Hanefîler teşkil ettiği ve onlardan bir miktar adam öldürüldüğü halde Sultan orduyu hâdiseye karıştırmaktan sakmmıştır. Bütün Selçuk sultanları ve Türklerin ekseriyeti gibi samimî bir Hanefî olan Sancar’ın Gazalî’nin İmâm-i A’zâm Ebu Hanife aleyhinde konuştuğu rivayeti münasebetiyle aralarında vukubulan mülâkat da cidden kayde şayandır. Bu rivâyet üzerine çok üzülen Sultan Sancar bizzat görüşmek üzere Gazalî’yi huzuruna dâvet etti. Dinî ve felsefî meseleler dolayısiyle buhranlı bir ruh haleti içinde Tûs’da inzivaya çekilen Gazali, Sultana yazdığı cevabında, hükümdarların huzûruna çıkmamağa ahd eylediğini bildirmekte, yeminini bozmamasını rica etmekte ve ancak emre uyarak Meşhed’e kadar gelebileceğini belirtmektedir.</p>
<p>Böylece, burada, ordugâhda vukubulan karşılaşmada. Sultan büyük âlimin gelişinde bütün emirleri ile birlikte ayağa kalkar ve onu tahtında yanında oturtur. Gazali âlimlerin hü­kümdarlar huzurunda dua, senâ ve tavsiyelerle söze başlamaları âdet olduğunu, fakat riyâ ile karışması ihtimali karşısında, kendisinin huzurda böyle hareket etmiyeceğini, duayı ancak Allah ile yalnız kaldığı zaman yaptığını beyandan sonra Tuğrul beg, Alp Arslan ve Melikşâh’dan bahisle mühim fikir ve nasihatlerde bulunmuş ve büyük İslâm hukukçusu , Imâm-i A’zâm aleyhinde konuşmasının imkânsız ve böyle bir rivâyetin yalan olduğunu bildirmiştir. Bu beyandan çok memnun kâlan “îslâmın hükümdarı” (Sancar bu zamanda henüz Horasan meliki idi) bütün Horasan ve Irak âlimlerinin hazır bulunup Gazalî’yi dinlemelerini arzu ettiğini, bu mümkün olmadığına göre büyük âlime bu konuşmaları yazmasını rica ediyor ve bir nüshasını o memleketlere gönderip âlimlere ne derece hürmet eylediğinin bilinmesini istediğini söylüyordu.</p>
<p>Bundan baş­ka, Sultan, Gazalî’nin inzivada kalmasına râzı olmayarak kendisine medreseler inşâ edeceğini, derslerine başlayıp âlimlerin müşküllerini halletmesini ve ilmi yaymasını da rica ediyordu. Gazali bizzat al-Munkız’inde söylediğine göre: “zamanın padişahı, Cenâb-ı Hakkın takdiri ile, derunî bir arzu duydu ve bu “Fetret”i (Bâtınîlerin ve filozofların îslâ­ miyeti sarsmalarını) kaldırmak için, itiraz kabûl etmiyecek bir surette, Nîşâpûr’a gidip derse başlamamı emretti” ifadesiyle hâdiseyi anlatır(57a).</p>
<p>Böylece Gazali, on iki yıllık bir fâsıladan sonra, 1105 (599) de Nîşâpûr Nizâmiyesinde tekrar derslerine başladı. Gazalî Nasihatül Mulûk adlı eserini de bu görüşme üzerine yazmıştı(58).Selçuk sultanları, emîr ve beyleri ilim, edebiyat ve sanatın hâmisi olarak büyük hizmetler yapmışlardır. Bunlar arasında ilk büyük Selçuklu sultanları ve hususiyle Melikşâh, Sancar ve Nizâm ül-mülk medeniyet tarihinde çok mümtaz bir mevki kazanmışlardır. Âlim, filozof, riyaziyeci, tabip, sanatkâr, edip ve şâirlerin çoğu Selçuklu saraylarına mensuptur veya onların himayelerini görmüşler veyahut onların vakfettikleri müeseselerde yetişmek imkânını bulmuşlardır.</p>
<p>Bu devir âlimlerinin mühim bir kısmının Türk olduğunu, bazan isimleri, hal tercümeleri ve bazan da memleketleri dolayısiyle bilinmektedir. Alp Arslan kendisine has irâdm bir kısmını fakirlere dağıtırken onda birini de ilim adamlarına sarf ediyordu(59), Melikşâh, kurduğu medreseler ve kültür müesseselerinden başka âlim ve mutasavviflere yılda 300.000 din âr (altın) ihsan ediyordu(60). Sarayı ve muhiti âlim, şâir, tabip ve filosoflar ile dolu olan Sultan Sancar’m, rivâyete göre bir defa beş gün zarfında onlara yaptığı ihsanlar 700.000, dinâr nakit, 1000 atlas elbise, pek çok at ve sair kıymetli eşya olup kendisinin ve devletinin haşmeti ile mütenasip idi. Hazinedarı kendisine hâzinenin boşalacağından bahsettiği zaman “benim hak ­ kımda mala meyletti denilmesi çirkin olur; bu atlas elbiseleri de emirlere dağıt” cevabını verdi(61).</p>
<p>Selçuk sultanları ve beyleri Şi’î imamların türbelerini inşâ ve ziyarette kusur etmiyor; Şi’î âlimlere ve seyyidlere ihsanlarda bulunuyor; kendilerine zâviyeler ve medreseler yapıyor ve bu miiesseselere vakıflar tahsis ediyorlardı. Nitekim o devirde İran’ın kahir ekseriyeti Sünnî olduğu halde Kum ve Kaşan şehirleri Şi’î idi ve buralarda medreseler inşâ etmişlerdi. Esasen mutedil Şi’îleri ayırmak için de bir sebep yoktu. Melikşâh’in, kızı Salkım Hatunu Şi’î Mâzenderân meliki Sipeh-bud Ali ile evlendirmesi Sünnîliğin zaferine çalışan Selçukluların mutedil Şi’îlere karşı farklı düşünmediklerine delâlet eder. Ali’nin kardeşi Karin’in de Sultan Mehmed Tapar’ın kızı ile evli olduğu rivâyet ediliyor. Buna mukabil mütefekkir Şi’îlerin de imanlı Sünnî ve Hanefî olan Türkler hakkında, Sünnîler gibi, medhiyeler yazmaları, “Gâzı v e Cihângir” tâ­ birlerini kullanmaları sebebi budur(62).</p>
<p>Böylece, Bâtınîler ve müfrit Şi’îler müstesna, Selçukluların türlü din ve mezheplere hürriyet bahşettikleri hususunda müslüman ve Hıristiyan müellifler birleşmekte ve bu manevî miras aynen Osmanlılara intikal etmiş bulunmaktadır. Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının cihânşumûl bir kudret ve mâna kazanmasında bu siyâset ve zihniyetin tesiri büyük olmuş; dinî zulüm ve kıtallere uğ­rayan Yeni çağ Avrupasında bile din hürriyetine kavuşmak için Osmanlı idaresi arzu edilmiştir(63). Nizâm ül-mülk’ün kendi mezhebdaşları Şafiîler için İsfahan ve Hemedan’da vakfeylediği câmilerin Sultan Mehmed Tapar tarafından alı­nıp Hanefîlere tahsis edilmesi bir istisna gibi gözükmektedir(64). Bununla beraber burada siyasî bir âmilin mevcûdiyeti kendini göstermektedir.</p>
<p>Filhakika Sultan Mehmed’in, ağabeyisi Berkyaruk ile saltanat mücâdelesinde, karşısında başlıca kuvvet olarak Nizâm ül-mülk fırkasını bulmuş olması böyle bir sebebin mevcûdiyetini gösterir. Nitekim Bâtınîlere kar­şı cihâdı ile meşhur olan Mehmed Tapar huzurunda Bâtınîlerle cereyan eden bir münazarada, gösterdiği kudret dolayısiyle, Şi’î imam Ebu îsmâ’il’e ihsanlar yapması bir mezhep taassubuna kapılmadığını ifade eder(65). Mehmed Tapar’ın Bâtınîler ile mücâdelelerde daha müessir olabilmek ve hiyanete uğramamak maksadiyle “ilhâd ve nifak unsuru İraklıları” (Arap ve Acem Irakı) devlet hizmetinden çıkarması da bu cihâd siyâsetiyle ilgili idi66. Yüksek makamlarda bazan gizli Bâtınîlerin meydana çıkması ve mücâdeleleri baltalamaları bu tedbirin zaruriliğini göstermiştir. Sultan Sancar da Halife’ye yazdığı bir mektubunda Irak’ın mülhidler ile dolu olduğunu belirtir ve devrin umumî kanaatine tercüman olur(67).</p>
<p>Osman Turan-Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-devrinde-ilmin-himayesi-ve-fikir-hurriyeti/">Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi ve Fikir Hürriyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-devrinde-ilmin-himayesi-ve-fikir-hurriyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklular ve Gayrı Müslimler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-gayri-muslimler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-gayri-muslimler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:21:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Melik­şâh]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular ve Gayrı Müslimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13401</guid>

					<description><![CDATA[<p>6 . Selçuklular ve Gayrı Müslimler Türkler Islâmdan önce, Gök-türk, Uygur ve Hazar hanları idaresinde kendilerine sığman yabancı din mensuplarını himâye ediyor; bizzat kendileri de bu dinlere giriyor ve bir çok dinlere bağlı olarak, bir arada cemaatler halinde, ahenk içerisinde yaşıyorlardı.(36). Selçuklular Yakın Şarkta karşılaştıkları Hıristiyan ve Yahudi gibi gayrı müslim unsurlara karşı da aynı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-gayri-muslimler/">Selçuklular ve Gayrı Müslimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/selcuklular-ve-gayri-muslimler/indir-141/" rel="attachment wp-att-13402"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13402" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/indir-4.jpg" alt="" width="422" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/indir-4.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/indir-4-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 422px) 100vw, 422px" /></a></strong></p>
<p><strong>6 . Selçuklular ve Gayrı Müslimler</strong></p>
<p>Türkler Islâmdan önce, Gök-türk, Uygur ve Hazar hanları idaresinde kendilerine sığman yabancı din mensuplarını himâye ediyor; bizzat kendileri de bu dinlere giriyor ve bir çok dinlere bağlı olarak, bir arada cemaatler halinde, ahenk içerisinde yaşıyorlardı.(36). Selçuklular Yakın Şarkta karşılaştıkları Hıristiyan ve Yahudi gibi gayrı müslim unsurlara karşı da aynı zihniyeti devam ettirmiş; görülmemiş bir müsamaha ve şefkati onlardan esirgememişlerdi. Hıristiyan memleketleri fethetmiş olmasına rağ­men Alp Arslan onların müellifleri tarafından da âdil, merhametli bir insan olarak tasvir edilir ve aleyhinde hiç bir şey söylenmez.</p>
<p>Melik­şâh: “kalbi Hristiyanlara karşı şefkatla dolu idi; geç­tiği memleketlerin halkına baba gibi davrandı, bu sebeple bir çok vilâyetler, 1086 da, kendiliğinden onun idaresine girdiler; Ermenistan ve Rum memleketleri onun kanunlarını tanıdılar”; “onun idaresinde&#8217; oniki millet yaşıyordu(37); Başka bir Hıristiyan kaynak: “Melik Şah insanların en mümtazı idi; iyiliği ve şefkati ile meşhur idi; Hıristiyanlara karşı adaleti ve hayrı ile tanınmış­tı(38)” demekte ve bu ifâdeler îslâm kaynaklarım teyid etmektedir. Bağdad’da halifenin veziri Ebu Şucâ’, Hazreti Ömer’e atfolunan kaidelere göre, diğer îslâm memleketlerinde olduğu gibi, sık-sık, Zimmilerin kıyafetlerine müdahale ediyor; onları kendilerine mahsus işaretleri taşı­maya zorluyor ve sert bir siyaset takip ediyordu. Bu baskı dolayısiyle gayri müslim görünmemek yüzünden devlet makamlarında bulunan bir çok yüksek Zimmî müslüman oldu. Melikşâh’ın ve Nizâm ül-mülk’ün vekili bulunan Yahudi îbn Samhâ bu sert tedbirler dolayısiyle Bağdad şahnesi Gevher Âyîn ile birlikte huzura çıkarak sultana ve vezirine şikâyette bulundular. Onlar da bu sebeple halifenin vezirini azlettiler.</p>
<p>Vezir Ebu Şucâ’ aleyhinde şikâyette bulunurlarken onun Melikşâh’ın Türkistan zaferlerini küçümsediğini, bu fetihlerin Rumlara karşı değil müslümanlara (Karahanlılara) karşı kazanıldığını ve bu sebeple ehemmiyet vermediğini söylemekte olduğunu da bildiriyorlardı(39). Yahudi sermayedarlar, Bağdad’­ da ve imparatorluğun büyük merkezlerinde büyük ticarî faaliyetlerde bulunuyor; Selçuk devleti üzerinde malî ve siyasî tesirler icra ediyordu. Nitekim îbn Samhâ Melikşâh’ın Bağdad’da giriştiği büyük imâr ve inşa iş­ lerinde de müteahhitlik ediyordu. Sultan ve vezirinin ölümünden sonra onun öldürülmesi çok mânalı olup bu, Melikşâh’ın gayrı müslimlere karşı takip ettiği himâye siyasetinin ne derece ileri olduğuna başka bir delildir(40). ‘ Bununla beraber daha evvel 1079 da bir Yahudi sermayedarının öldürülmesi hâdisesi de vardır.</p>
<p>Gerçekten sultan avlanmak maksadiyle Ahvaz’a gittiği zaman Nizâm ül-mülk’e dost olmayan Gevher Âyin ve Humâr-tekin Basra mültezimi (zâmin) olan İbn ‘Allân’m öldürülmesine mü­saade almışlardı. Bu Yahudi sermâyedarın nüfuzunu belirtmek maksadiyle, karısı öldüğü zaman, kadı müstesna, bütün Basra şehir halkının cenazesi arkasında yürüdüğünü kaydetmek kâfidir. Öldürüleceğini anlayan İbn Allân derhal servetine ait defteri denize attı. Fakat bu deftere ait bir vasiyetnâmesi (barmûz) sâyesinde mallarının çoğu bulundu.400.000 dinar nakdi ve eşyası arasında 1000 dinar değerinde bir süpürgesi çıkması bir fikir verir. Bu hâdise dolayısiyle çok üzülen Nizâm ül &#8211; mülk üç gün evinden çıkmamış ve sultana da teessüflerini bildirmiştir. Melikşâh bir kasdı olmadığını söylemiş ve özür beyan etmiştir(41).</p>
<p>Bu husus Yahudi sermâyedarlarının nüfuzunu ve devlet adanılan üzerindeki tesirlerini gösterir. İbn ‘Allân ailesi bir asır önce de Bağdad’da, bankerlik (cahbaz) yapıyor; iktisadı ve siyasî hayatta rol oynuyordu(42). Melikşâhının bu siyaseti ve devlet merkezini Rey’den İsfahan’a nakletmesi bu şehirde zaten mevcut olan Yahudi nüfusun çok artmasına sebep oldu. Kaynaklarda bu şehrin bir kısmının “Yahudi İsfahanı” adını alması bu hüviyeti dolayısiyledir(43). XII. asir İspanya Yahudilerinden Benjamin de Tudelle’in Türkleri Yahudi dostu göstermesi de bu münasebetledir. Bir Yahudi kaynağı bu devirde Mezopotamya’da, İsfahan, Hemedan, Semerkant ve sair büyük İslâm şehirlerinde Yahudilerin miktarını çok mübalâğalı bir şekilde kaydeder(44). Ermeni patriği Basile 1090 senesinde “Dünyanın Hakimi ” Sultan Melikşah’a giderek kiliselere, manastırlara ve râhiplere konmuş olan vergilerin affını diledi ve sultan taleplerini kabûl ederek ona bu hususta fermanlar verdi ve patrik oradan Antakya’ya gitti(45).</p>
<p>Melikşâh “her tarafta barış ve hakimane bir idare kurdu. Bütün hükümdarlardan daha akıllı ve kudretli idi ve bildiklerimizin hepsinden de âdil olduğundan kimseye keder vermedi. Yüksek fikirleri, asil ahlâkı ve şefkatiyle kendisini herkese sevdirdi. Böylece harp ve şiddetle değil, gönülleri kazanmak suretiyle hiç bir hükümdarın elde edemediği memleketlere sahip oldu. Eğer ömrü vefa etse idi, çok sür’atle artan kudreti dolayısiyle, Avrupa ’yı d a devletinin hudutları i çine alacaktı. îşte onun yirmi yıl süren saltanatı hakkında Sar- kavag’ın dedikleri bunlardır”(46). Melikşâh’ın ölümünden sonra Azerbaycan meliki olan amcası Yâkutî’nin oğlu îsmâ’il zamanında Ermenilerin çok himâye ve itibar gördüklerini, onları îranlıların manastırlardan vergi almak için yaptıkları tazyiklerden kurtardığım aynı kaynaklar yazar(47).</p>
<p>Hıristiyan halkın çok bulunduğu Anadolu’da Türkiye sultanları ve meliklerinin onlara karşı siyaset ve muameleleri ise tarihte görülmemiş bir derecede idi(48). Rivâyete göre Melikşâh Nizâm ül-mülk ile Hısn Keyfâ’ya gittiklerinde orada bir şeyh vezire Allah tarafından Melikşâh’a elçi olduğunu söylemiş ve bu garip söz üzerine sultana götürülmüştür. Sultana misvâk ve tarak hediye eden şeyh, kızlarını evlendirmek için ondan çehiz parası istemiş ve elçi olduğunu ispat için rüyada Hazreti Peygamber’in kendisini gönderdiğini, inandırmak için de Melikşâh’ın her gece Tebâreke okuduğunu bildirmesini ve bunu kimsenin bilmediğini söylemiş ve bu suretle çok ihsanlara kavuşmuştu(49).</p>
<p>Osman Turan-Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-gayri-muslimler/">Selçuklular ve Gayrı Müslimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-gayri-muslimler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
