<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Marifetullah | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/marifetullah/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:47:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Marifetullah | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hak Teala&#8217;yı Bilmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 12:57:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Hak Teala'yı Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ibahilik]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[tabiatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[tenzih ve takdis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kendini Bilmek, Hakk&#8217;ı Bilmenin Anahtarıdır Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur: &#8220;Kendini bil ki Rabbini bilesin.&#8221; Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de &#8220;Kendini bilen, Rabbini bilir.&#8221; sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk&#8217;ı görür. Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk&#8217;ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/">Hak Teala’yı Bilmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kendini Bilmek, Hakk&#8217;ı Bilmenin Anahtarıdır</strong></p>
<p>Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur:</p>
<p>&#8220;Kendini bil ki Rabbini bilesin.&#8221;</p>
<p>Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de &#8220;Kendini bilen, Rabbini bilir.&#8221; sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk&#8217;ı görür.</p>
<p>Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk&#8217;ı tanımaz. Şu halde O&#8217;nu tanımak, marifet aynası olmak itibariyladır. Bu da iki şekilde gerçekleşir:</p>
<p><em>Birincisi,</em> daha derin olup pek çok idrak onu taşıyamaz. Bu, avama şerh edilemez, zaten anlatmak da doğru değildir.</p>
<p><em>İkincisi,</em> yani herkesin anlayabileceği yön ise şöyledir:</p>
<p>İnsan kendi zatından hareketle Hakk&#8217;ın zatının varlığını, kendi sıfatlarından ilhamla Hakk&#8217;ın sıfatlarını, kendi bedeni ve azalan olan mülkündeki tasarrufundan yola çıkarak Allah&#8217;ın tüm âlemdeki tasarrufunu idrak eder.</p>
<p>Bunun açıklaması şudur:</p>
<p>İnsan, önce kendi varlığını tanır ve böylece bilir ki, birkaç yıl önce yoktu, ne namı ne de nişanı vardı. Nitekim Hak Teâlâ buna dair şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Anılmaya değer bir şey değilken, insanın üzerinden<br />
&#8220;dehr&#8221; den bir zaman gelip geçmedi mi?&#8221;<sup>1</sup></em></p>
<p>insan, kendi yaratılışının aslını ise şöyle anlar:</p>
<p>Bilir ki, var olmadan önce bir nutfe ve kötü kokan bir su damlasıydı; onda ne akıl vardı ne kulak ne göz ne baş ne e] ne ayak ne dil ne göz ne damar ne sinir ne kemik ne et ne de deri. Bir başka ifadeyle sadece tek bir nitelik üzere beyaz biı su damlasıydı. Fakat daha sonra tüm bu harikulade şeyle] kendisinde belirmeye başladı. Peki, kendi kendini o mu ya rattı yoksa bir başkası mı? Öyleyse insan, şimdi neredeyse mükemmel düzeyde bir varlık olduğu halde, bir saç telin bile yaratmaktan aciz olduğunu bilir. Bir su damlası olduğı zaman daha aciz ve noksan olduğunu da bilir. Nihayet, kene! zatının varlığının Hakk&#8217;ın zatının varlığından kaynaklandığır zorunlu olarak idrak eder.</p>
<p>Daha önce açıklandığı üzere insan, kendi bedeninin hc rikalarma zahir ve bâtından bakınca yaratıcısının kudretti görür ve bu gücün dilediği her şeyi istediği şekilde yaratab lecek mükemmellikte bir kudret olduğunu anlar. Böylesir küçücük ve değersiz bir su damlasından böyle mükemmel güzel ve eşsiz harikalarla dolu bir insanı yaratan kudrette daha mükemmel ne olabilir?</p>
<p>insan, kendi sıfatlarının eşsizliklerini ve uzuvlarının fa’ dalarını düşündüğünde -mesela el, ayak, göz, dil ve diş gi zahiri azalarla; karaciğer, dalak, safra kesesi ve benzeri bâtı azalardan her birinin hangi hikmet için yaratıldığı- yaratıcısın ilminin sonsuz derece mükemmellikte olduğunu ve her şe kuşattığını idrak eder.</p>
<p>Bununla da kalmaz, böyle bir Âlimden hiçbir şeyin gizli kalamayacağım da bilir. Çünkü bütün akıl sahiplerinin akıllan bir araya gelse onlara uzun bir ömür verilse ve düşünüp taşınıp bu organlardan herhangi birini başka bir şekilde yaratmayı tasarlasalar, mevcut olandan daha iyisini yapamazlar.</p>
<p>Örneğin, dişleri farklı bir şekilde tasarlamak isteseler&#8230; Yiye­cekleri kesmesi için ön dişlerin uçlan keskin; yiyeceği öğütmesi için de diğer dişlerin uçlan yassı şekilde yaratılmıştır. Bunlan yapmak dışmda başka bir çözüm düşünemezler.</p>
<p>Dil, kendi üzerindeki yiyeceği değirmene yönlendiren de­ğirmenci küreğine benzer. Dilin altında gerektiği zaman yiye­cekleri ıslatıp boğazda daha kolay kaysın ve orada kalmasın diye pınar gibi su döken bir kuvve vardır. Âlemdeki tüm akıl sahipleri, bundan daha mükemmel ve daha güzel başka bir tasarım düşünemezler.</p>
<p>Benzer şekilde, elin beş parmağı vardır; dördü aynı sırada, başparmak ise onlardan uzakta, yukarıda ve daha kısadır. Böylece başparmak, diğer parmakların her biriyle uyum içinde çalışır ve hepsini yönlendirir. Ayrıca her parmak için üç dış boğum, başparmak için ise iki dış boğum yaratılmıştır. Bu şekilde o el isterse kavrar, onu kepçe veya kaşık gibi kullanır, yuvarlak hale getirip silah yapar, genişçe açıp tepsi ve tabak diye istifade eder yani pek çok bakımdan faydalanır. Kâinattaki bütün akıl sahipleri bu parmakların dizilimini tek bir safta veya üçü bir tarafta ikisi ise diğer tarafta yahut dört, beş, altı parmak ya da mevcut üç boğumun iki veya dört gibi başka bir şekilde yapmayı düşünseler bunların tamamı eksik kalır. Bütün bu seçenekler içerisinde en mükemmeli Allah Teâlâ&#8217;nın yaratmış olduğu şekildir.</p>
<p>İşte bu açıklamayla yaratıcının ilminin insanı kuşattığı ve her şeye vakıf olduğu, insanın her bir parçasında böyle hik­metler bulunduğu anlaşılır. Bir kişi bu hikmetleri ne kadar bilirse Allah Teâlâ&#8217;nın ilminin büyüklüğüne olan hayranlığı da o ölçüde artar.</p>
<p>İnsan önce uzuvlarına sonra da yiyecek, giyecek ve barın­ma gibi ihtiyaçlarına bakmca yiyeceğinin yağmura, rüzgâra, buluta, soğuğa, sıcağa ve onları ortaya çıkarabilecek harika sanatlara bağlı olduğunu görür. Ayrıca, bu sanatlar da ihtiyaç­larını karşılamak için demire, ağaca, bakıra, pirince ve benzeri aletlere ihtiyaç duyar. Bu aletlerin yapımı için ise rehberliğe ve bilgiye gereksinimi vardır. Bunun üzerine insan bakar ve anlar ki, bütün bunların en mükemmel ve güzel şekilde ya­ratılmış olduğunu görür. Sonra da onların her birinin pek çok çeşitliliğe sahip olduğunu, yaratılmamış olması halinde, kimsenin hayaline bile gelemeyeceğini, dolayısıyla hepsinin istenmeksizin ve bilinmeksizin yalnızca Allah&#8217;ın lütfü ve rah­metiyle yaratıldığını fark eder.</p>
<p>Buradan, tüm velilerin hayat kaynağı olan başka bir sıfat ona açılır. Bu sıfat ise Allah&#8217;ın tüm yaratılmışlara yönelik lütfü, merhameti ve inayetidir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Rahmetim gazabımı geçmiştir.&#8221;<sup>2</sup></em></p>
<p>Hz. Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve selleni)</em> de bu durumu bir hadiste şöyle ifade etmiştir: <em>&#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın kullarına olan şefkati, annenin süt emen çocuğuna olan şefkatinden daha çoktur. &#8220;<sup>3</sup></em></p>
<p>Öyleyse insan, kendi zatının vücuda gelmesinden, Allah Teâlâ&#8217;nın zatının varlığını idrak eder. Kendi uzuvlarındaki hikmetlerin harikulade ve faydalı hallerinde O&#8217;nun ilminin mükemmelliğini görür.</p>
<p>Zorunluluk, ihtiyaç, güzellik ve süs amacıyla gerekli şeyle­rin bir araya getirilmesinde Allah Teâlâ&#8217;nın lütfunu ve merha­metini fark eder. îşte bu bakımdan kişinin kendisini bilmesi, Hak Teâlâ&#8217;yı tanımanın aynası ve anahtarıdır.</p>
<p><strong>2.Hakk&#8217;ı Tenzih ve Takdis</strong></p>
<p>I İnsan kendi sıfatlarından hareketle Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını anlayıp kendi zatından yola çıkarak O&#8217;nun zatını tanıdığı gibi, O&#8217;nu tenzih ve takdisi de yine kendi tenzih ve takdisinden an­layabilir. Zira Hak hususunda tenzih ve takdisin anlamı şudur: jO, vehme gelen ve hayalde ortaya çıkan her şeyden beri ve mukaddestir. Hiçbir yer O&#8217;nun tasarrufundan uzak olmamakla birlikte O, bir mekâna ait olmaktan da münezzehtir. İnsan, bi­zim kalp dediğimiz, vehim ve hayalin kendisine erişemeyeceği hakikatinin bir numunesini kendi varlığında görür. Çünkü daha önce söylediğimiz üzere bu ruh, bir miktar ve ölçü sahibi olmayıp bölünemez. Böyle olduğu için de herhangi bir rengi yoktur. Renksiz ve ölçüsüz olan bir şey asla hayalde canlana- maz. Esasen hayalde yalnızca gözün kendisini ya da cinsini gördüğü bir şey ortaya çıkabilir. Gözün ve hayalin kapsama alanında yalnızca şekiller ve renkler yer alır.</p>
<p>İnsanın doğası bir şeyin &#8220;nasıl olduğunu&#8221; sorduğunda, aslında bunun anlamı &#8220;onun nasıl bir şekle sahip bulunduğu/ ebatları bakımından küçük mü yoksa büyük mü olduğu&#8221;dur. Dolayısıyla, bu tür niteliklerin kendisi için geçerli olmayan bir varlığın, &#8220;nasıl olduğu&#8221; sorusu anlamsızdır. Eğer &#8220;nasıl oldu­ğu&#8221; sorusunun kendisi hakkında geçerli olmadığı bir varlığın bulunup bulunmadığını bilmek istersen, kendi hakikatine bak; çünkü marifetin merkezi olan hakikatin bölünemezdir, dolayı­sıyla onun için miktar, nicelik ve nitelik söz konusu değildir.</p>
<p>Biri &#8220;Ruh nasıl bir şeydir?&#8221; diye sorarsa cevabı şudur: &#8220;Na­sıl&#8221; sorusu onun hakkında geçerli bir soru değildir. Eğer ken­dini bu sıfatlarla tanırsan Allah Teâlâ&#8217;nın böylesi bir takdis ve tenzihe daha layık olduğunu anlarsın. İnsanlar &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; sorularının kendisi için geçerli olmadığı bir varlığa hayret ederler; halbuki kendileri de böyledir fakat kendilerini bile tanımazlar. Hatta insan kendi bedeninde arayacak olsa onda &#8220;nasılsız&#8221; ve &#8220;niçinsiz/ne şekildesiz&#8221; milyonlarca şey bulunduğunu idrak eder. Örneğin, kendinde öfke, aşk, dert ve lezzetin var olduğunu görür. Bunların nasıl ve niçin mey­dana geldiğini anlamak için çabalar fakat buna güç yetiremez. Çünkü bu tür şeylerin şekli ve rengi yoktur; dolayısıyla öyle bir soru anlamlı değildir.</p>
<p>Hatta bir kimse sesin, kokunun ya da bir tadm hakikatini yani nasıl ve niçin olduğunu anlamak istese aciz kalır. Bunun sebebi, &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; gibi soruların görme duyusun­dan kaynaklanan hayale dayalı olmasıdır. Böyle olduğu için insan her şeyde gözün payını arar. Ancak, ses gibi kulağa ait olan şeylerde, gözün alabileceği hiçbir payı yoktur. Hatta sesin &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; ligini idrak etmeye çalışmak da anlamsızdır. Tıpkı renk ve şeklin kulağın payından münezzeh olması gibi, ses de gözün nasibi olmaktan münezzehtir.</p>
<p>Benzer şekilde, kalp duyusuyla anlaşılan ve akılla bilinen şey, diğer bütün duyuların nasibi olmaktan münezzehdir, yani diğer duyular onların idrak edebileceği manaları kavrayamazlar. Zira &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221; duyularda gerçekleşir. Bu konu derin bir araştırma ve incelemeyi gerektirir; biz bunu &#8220;Kütüb-i Makulat&#8221;ta açıklamış bulunuyoruz, bu kitapta bu kadarı yeterlidir.</p>
<p>Bütün bunları anlatmamızın amacı şudur:</p>
<p>İnsan kendi &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221;inden hareket­le Allah&#8217;ın &#8220;nasılsızlık&#8221; ve &#8220;ne şekildesizlik&#8221;ini tanıyabilir. Ayrıca ruhun mevcut olup bedenin hükümdarı konumunda bulunduğunu bilir. Bedende &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221;liğe sahip olan her şey, onun hükümranlık alanıdır. Bununla birlikte ruh ise &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; sorularından münezzehtir. Benzer şekilde âlemin hükümdarı da böyledir yani bilinemez. Duyular gibi &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; ile tanımlanabilecek her şey, O&#8217;nun hükümranlık alanıdır.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;yı tenzihin bir diğer türü, O&#8217;nu hiçbir mekâna izafe etmemektir. Nitekim ruh da hiçbir uzva izafe edilemez. Çünkü ruhim elde, ayakta, başta ya da herhangi başka bir yerde olduğu söylenemez. Bilakis bedenin tüm uzuvları bölünebilir oldukları halde, ruh bölünemez. Bölünemeyen bir şeyin bölünebilende bulunması zaten imkânsızdır aksi takdirde onun da bölünebilir hale gelmesi gerekirdi.</p>
<p>Ruh hiçbir uzva isnat edilmediği halde, hiçbir uzuv onun tasarrufundan bağımsız değildir. Bilakis, hepsi onun tasar­rufu ve emri altındadır. O, tüm bedenin hükümdarıdır. Tıpkı âlemin, âlemin hükümdarının tasarrufunda olması gibi. O, özel bir mekâna izafe edilmekten münezzehtir.</p>
<p>Takdisin bu türü, ruhun özelliğini ve sırrım açıkça ifade etmek suretiyle tamamen açığa çıkar. Ancak ruhun özelliğim ve sırrım söylemeye izin yoktur. <em>Allah Teâlâ insanı kendi suretinde yarattı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[4]</strong></sup></a></em> ifadesinin tüm anlamı, bununla ortaya çıkar.</p>
<p><strong>3.Hakk&#8217;ın Hüküm Sürmesinin Bilinmesi</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın zatının varlığı; sıfatlan, &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221;ten mukaddes ve pak oluşu, mekâna izafe edil­mekten münezzehiyeti ve tüm bu bilgilerin anahtan olarak insanın kendi nefsini tanıması anlaşılınca bir diğer marifet kapısı kalır. Şöyle ki:</p>
<p>O&#8217;nun kendi mülkü üzerindeki hükümranlığının nasıl ol­duğu ve ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisi,</p>
<p>O&#8217;nun meleklere emir vermesi ve meleklerin de O&#8217;na itaat etmesi,</p>
<p>İşlerin melekler aracılığıyla yürütülmesi,</p>
<p>Vahyin gökten yeryüzüne indirilmesi,</p>
<p>Göklerin ve yıldızların hareket ettirilişi,</p>
<p>Yeryüzündekilerin işlerinin göklere bağlanmış olması, Rızkın anahtarının göklere havale edildiği bilgisi, Bir başka ifadeyle, bütün bunların nasıl olduğunun bilgisi. Bu, Allah Teâlâ&#8217;yı tanımanın büyük bir kapısıdır. Tıpkı öncekilere &#8220;marifet-i zât&#8221; ve &#8220;marifet-i sıfât&#8221; denildiği gibi bu da &#8220;marifet-i efâl&#8221; olarak isimlendirildi. Bu bilgilerin anahtan da &#8220;marifet-i nefs&#8221; yani insanın kendini tanımasıdır. Şayet sen kendi mülkünde hükümranlığını nasıl icra ettiğini bilmezsen, âlemin hükümdarının nasıl hükmettiğini nereden bileceksin?</p>
<p>Önce kendini tanı ve söz gelişi &#8220;yazmak&#8221; gibi bir fiilinin ne anlama geldiğini öğren. Örneğin, bir kâğıda &#8220;Bismillah&#8221; yazmak istediğinde, önce içinde bir istek ve irade ortaya çıkar. Sonra, kalbinde hareket ve kıpırdanma meydana gelir. Sol tarafına konulmuş etten bir organ olan zahirî kalbinde değil, kalbinden latif bir varlık hareket eder ve beyne ulaşır. Doktorlar duyu ve hareket kuvvelerinin taşıyıcısı olan bu latif varlığa, &#8220;ruh&#8221; derler. Fakat bu ruh, hayvanlarmkinden farklı olarak ölümün kendisi hakkında geçersiz olduğu başka bir ruhtur.</p>
<p>Bizim &#8220;kalp&#8221; dediğimiz diğer ruh, hayvanlarda bulunmaz ve asla ölmez; çünkü o, Allah&#8217;ı bilmenin mahallidir. Bu ruh beyne ulaştığında, &#8220;Bismillah&#8221;ın sureti beynin hayalin bulun­duğu yer olan ilk odacığında ortaya çıkar. Akabinde beyinden bir etki sinirlere bağlanır ve beyinden çıkarak bütün uzuvlara ulaşır, parmak uçlarında iplikler gibi düğümlenir. Hatta bu durum, zayıf bir insanın kolunda görülebilir. Sonra sinirler hareketlenir, ardından da parmak uçlarım harekete geçirir. Böylelikle parmaklar kalemi, kalem ise mürekkebi hareket ettirir. Böylece &#8220;Bismillah&#8221;in sureti, hayal hazinesindekine uygun olarak, duyuların -bilhassa yazarken kendisine ihtiyaç duyulan gözün- yardımıyla kâğıda aktarılmış olur.</p>
<p>Tıpkı bu işin başında sende bir istek doğduğu gibi, her işin başında da Hakk&#8217;ın sıfatlarından biri olan &#8220;irade&#8221; sıfatı bulunur.</p>
<p>Nasıl ki bu iradenin ilk etkisi senin kalbinde ortaya çıkar ve daha sonra onun aracılığıyla diğer yerlere yayılırsa, aynı şekilde Hak Teâlâ&#8217;nın iradesinin ilk etkisi öncelikle Arş&#8217;ta ortaya çıkar, ardından diğerlerine dağılır.</p>
<p>Nasıl ki ruh denen ve latif buhar gibi olan varlık, kalp da­madan aracılığıyla bu etkisini beyne ulaştırırsa, benzer şekilde Allah&#8217;ın da latif bir cevheri de etkisini Arş&#8217;tan Kürsî&#8217;ye taşır. İşte bu cevhere melek, ruh veya Ruhul-kudüs denir.</p>
<p>Nasıl ki söz konusu etki, kalpten beyne ulaşır -beyin, kal­bin hükmü, yetkisi ve tasarrufu altındadır- iradenin etkisi de Hakk&#8217;ın Arşından Kürsî&#8217;ye ulaşır. Kürsî, Arş&#8217;ın tasarrufu altındadır.</p>
<p>Nasıl ki senin fiil ve muradın olarak ortaya çıkan &#8220;Bismillah&#8221;in sureti, beynin ilk odacığında ortaya çıkar, fiil de ona uygun şekilde meydana gelirse, aynı şekilde bu âlemde zuhur edecek olan her şeyin görüntüsü önce Levh-i Mahfuz&#8217;da belirir.</p>
<p>Nasıl ki beyindeki latif bir güç, sinirleri harekete geçirir, sinirler eli ve parmaklan, parmaklar ise kalemi hareket ettirir ise, benzer şekilde Arş ve Kürsî&#8217;ye müvekkel olan latif cevherler de gökleri yıldızlarla birlikte harekete geçirir.</p>
<p>Nasıl ki beyin gücü, sinirler ve damarlar aracılığıyla par­makları hareket ettirirse, melek denen o latif cevherler de ge­zegenler ve onların ışınlarının daha aşağıda bulunan âlemle irtibatları sayesinde o âlemin temel unsurlarına hareket kazan­dırır. İşte yeryüzündeki bu dört temel unsur sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktur.</p>
<p>Nasıl ki kalem, Bismillah&#8217;ın suretinin oluşması için mü­rekkebi yayar ve toplarsa, bu sıcaklık ve soğukluk da suyu, toprağı ve bu bileşenlerin temel unsurlarını harekete geçirir.</p>
<p>Nasıl ki kâğıt mürekkebi tutar, yayar veya toplarsa; nem bu bileşenleri şekillenebilir duruma getirir, kuruluk da o şekilleri korunup dağılmaması için muhafaza eder. Çünkü nem olma­saydı, şekil alamazdı; kuruluk olmasaydı, o şekil korunamazdı.</p>
<p>Nasıl ki kalem işini tamamlayıp hareketini sona erdirince &#8220;Bismillah&#8221;ın sureti, göz duyusunun yardımıyla hayal hâzine­sindeki şekle uygun olarak ortaya çıkar; sıcaklık ve soğukluk da bileşenlerin bu temel unsurlarını meleklerin yardımıyla hareketlendirir. Böylece bitkilerin, hayvanların ve diğer var­lıkların suretleri Levh-i Mahfuz&#8217;daki surete uygun bir şekilde bu âlemde ortaya çıkar.</p>
<p>Nasıl ki bedenin bütününde işler öncelikle kalpten peyda olur ve daha sonra tüm uzuvlara yayılırsa, cisimler âlemindeki işlerin başlangıcı da Arş&#8217;ta meydana gelir ve oradan tüm ci­simler âlemine yayılır.</p>
<p>Nasıl ki bu özelliği ilk kabul eden kalp, diğerleri de onun tasarrufu altında kalbe bağlı ve bundan dolayı da kalpte bu­lunduğu zannediliyorsa aynı şekilde, Allah&#8217;ın tüm âlem üze­rindeki hükmü Arş aracılığıyla olduğu için, insanlar CYnun Arş&#8217;ta oturduğunu zannederler</p>
<p>Nasıl ki sen kalbe hükmettiğinde ve kalp düzgün çalıştı­ğında, tüm beden memleketinin idaresini sağlayabiliyorsan, aynı şekilde, Allah <em>(celle celâlühü)</em> Arşı yaratarak ona hükmetti, Arş yerli yerinde durdu ve âlemin düzeni sağlanmış oldu. Bu durum,<em>&#8220;Arşa istiva etti ve işleri düzene</em><em>koydu.&#8221;<sup>5</sup></em> şeklinde ifade edilmiştir.</p>
<p>Bil ki, tüm bunlar hakikat olup basiret ehline apaçık bir mükâşefe ile malum olmuştur. Böylece onlar bu manayı &#8220;Allah inşam kendi suretinde yarattı&#8221; hakikatiyle bilmişlerdir.</p>
<p>Şunu hakikat olarak bil ki, hükümdarı ve hükümdarlı­ğı, yalnızca hükümdarlar bilebilir. Eğer sana kendi mülkün üzerinde bir hükümdarlık, Allah&#8217;ın mülkünden ve hüküm­darlığından muhtasar bir numune sana verilmemiş olsaydı, âlemlerin Rabbini asla tanıyamazdın. Bu yüzden, seni yaratan, sana hükmetme yetkisi ve kendi saltanatının bir göstergesi olarak sana mülk veren Allah&#8217;a şükret. Zira O, kalpten senin arşım inşa etti, kaynağı kalp olan hayvanı ruhu senin İsrafil&#8217;in, beyni kürsün, hayal hâzinelerini levh-i mahfuzun; göz, kulak ve tüm duyularını senin meleklerin; kalp sinirlerinin kaynağı olan beyin kubbem, senin gökyüzün ve yıldızların; parmaklan, kalemi ve mürekkebi senin hizmetkârın yaptı; seni de eşsiz, &#8220;nasılsız&#8221; ve &#8220;ne şekildesiz&#8221; yarattı; seni her şeye hükümdar kıldı. Sonra sana &#8220;Dikkat et! Kendinden ve hükümdarlığın­dan gafil olma. Aksi halde, kendi Yaratıcından da gafil olmuş olursun. Zira Allah inşam kendi suretinde yarattı. Öyleyse ey insan, nefsini tam ki Rabbin&#8217;i tanıyabilesin.</p>
<p><strong>4.İnsanın Hükümdarlığı ile Hakk&#8217;ın Hükümdarlığı Ara­sındaki Denge</strong></p>
<p>Bu dengeyi açıklamanın ardından, insanın hükümdarlığı ile Hakk&#8217;ın hükümdarlığı arasındaki iki büyük ilme işaret edilmiştir.</p>
<p>Bunlardan biri, insanın, kendini tanıması, insan azasının bu kuvve ve sıfatlarla ilişkisinin nasıl olduğu, bu kuvve ve sıfatların kalple olan bağlantısıdır. Bu, uzun bir <u>ilim</u> olup böyle bir kitapta detaylı bir şekilde açıklamak mümkün değildir.</p>
<p>Diğeri ise, âlemin hükümdarının mülkünün meleklerle, meleklerin birbiriyle, göklerin, Arş&#8217;ın, Kürsî&#8217;nin de meleklerle olan ilişkisinin ayrıntısıdır. Bu, daha uzun bir ilimdir.</p>
<p>Bu işaretin amacı, zeki olanın bunlara inanması ve Allah&#8217;ın azametini bu açıklamalarla tanıması; akılsız olanın ise, en azından bütün bu güzellik sahibini düşünmekten nasıl gaflet ettiğini ve ne kadar büyük bir kayıpta olduğunu anlamasıdır.</p>
<p>Bütün bunlardan mahrum kalan kimsenin uluhiyet merte­besinin güzelliğinden ne kadar haberi olabilir ki?</p>
<p>Şimdiye kadar yapılan açıklamalar, insanların &#8220;kendilerinin ne olduğunu&#8221; bilebilecekleri cümlesindendir.</p>
<p><strong>5.Tabiatçılar ve Müneccimler</strong></p>
<p>Şu zavallı tabiatçı ve nasipsiz astrolog, işleri tabiatlara ve yıldızlara dayandırırlar. Böylelerinin durumu, kâğıt üzerinde yürüyen ve kâğıdın karardığını, üzerinde bir şeklin oluştuğunu gören bir karınca gibidir. Bu karmca bakar ve kalemin ucunu görür. Sevinçle &#8220;Bu işin hakikatini anladım. Bu çizimi kalem yapıyor.&#8221; der. Bu, âlemdeki hareketlerden en alt dereceleri dışında hiçbir şey anlamayan tabiatçıların durumuna benzer.</p>
<p>Sonra görüşü daha geniş ve görme mesafesi daha uzun olan başka bir karınca geldi ve &#8220;Hata ettin. Çünkü ben bu kalemin hizmetkâr olduğunu ve arkasında da bu çizimi yapan başka bir şeyin bulunduğunu görüyorum.&#8221; dedi. Bu sebeple sevindi ve &#8220;Hakikat şu ki, çizenin kalem değil parmak olduğunu, kalemin yalnızca parmağın hizmetkârlığını yaptığını anladım.&#8221; dedi. İşte bu, görüşünü daha ileri götüren ve tabiatların yıldızların hükmü altında olduğunu bilen, fakat yıldızların da meleklerin hükmü altında bulunduğunu ve bunun ötesindeki mertebelere ulaşmanın mümkün olmadığım düşünen müneccimlerdir.</p>
<p>Nasıl ki cisimler âleminde tabiatçı ile astrolog arasında böyle bir farklılık varsa ve bu farklılıktan dolayı da bir ihtilaf meydana geldiyse, aynı şekilde ruhlar âlemine terakki edenler arasında da böylesi farklılıklar vardır. Pek çok insan, cisimler âleminden terakki edip onun ötesinde bir şeylere erişince, ilk mertebede kalakaldı. Böylelikle ruhlar âlemine yükselme yolu da onlara kapanmış oldu.</p>
<p>Nurlar âleminden olan ruhlar âleminde, yani nurlar âleminde de mertebe mertebe birçok engel ve perde vardır. Bazılarının derecesi yıldız, bazılarının ay ve bazılarınınki ise güneş gibidir. Bu, göklerin melekutu kendilerine gösterilen kimselerin yükseliş basamaklarıdır. Nitekim Allah, Halil İb­rahim <em>(aleyhi&#8217;s-selâm)</em> hakkında şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Böylece İbrahim&#8217;e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.Derken gece kaplayınca bir yıldız gördü: &#8216;İşte rabbim&#8217; dedi. Yıldız kaybolup gidince de &#8216;Ben batıp gidenleri sevmem.&#8217;dedi. Sonra doğmakta olan ayı görünce: &#8216;Bu </em><em>benim Rabbim, öyle mi?&#8217; dedi. O batıp kaybolunca: &#8216;Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşenlerden olurdum&#8217; dedi. Bir gün de güneşi doğarken gördü ve hemen: &#8216;Bu benim Rabbim, öyle mi? Bu hepsinden de büyük!&#8217; dedi. O da batıp kaybolunca asıl gerçeği haber verdi: &#8216;Ey kavmim, şüphesiz ben, sizin Allah&#8217;a koştuğunuz ortaklardan beriyim.'&#8221;<sup>6</sup></em></p>
<p>Bunun üzerine Hz. İbrahim şöyle mukabelede bulundu:</p>
<p><em>&#8220;Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim.<sup>,7</sup></em></p>
<p>İşte bundan dolayı Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem) </em>şöyle demiştir: <em>&#8220;Allah&#8217;ın nurdan yetmiş perdesi vardır; eğer onları kaldırsaydı, O&#8217;nun cemalinin nurları, görebilen her şeyi yakardı.&#8221;</em></p>
<p>Bu konunun detaylarını <em>Mişkatü &#8216;l-Envar ve Musaffâtü &#8216;l-Esrar </em>adlı kitapta açıkladık; dileyen o esere müracaat edebilir.</p>
<p>Amaç şudur:</p>
<p>Bir şeyi sıcaklık, nem, soğukluk ve kuruluğa havale eden zavallı tabiatçılar bütünüyle yanlış söylememiştir. Çünkü bu unsurlar İlahî sebepler arasında yer almasaydı tıp ilminin bir anlamı olmazdı. Bununla birlikte tabiatçıların yanılgısı, görüşlerinin dar olması bakımındandır. Onlar ilk basamakta takılıp kalmışlar ve onu bir hizmetkâr değil, asıl zannetmişler. Bir bende değil, efendi olduğu zannına kapılmışlar. Halbuki tabiat, ayak hizasında duran en aşağı mertebedeki hizmetçiler sınıfmdandır.</p>
<p>Astrolog ise, yıldızları sebepler arasında saydığı için doğru söylemiştir Zira böyle olmasaydı, gece ile gündüz eşit olurdu. Güneş, âlemdeki sıcaklığın ve ışığın kendisinden kaynaklan­dığı bir yıldızdır. Yazm sıcaklığı da ondandır. Bu sebeple yaz ve kış da eşit olurdu. Zira güneş yazm gökyüzünün ortasına yaklaşır, kışm ise uzaklaşır. Güneşi sıcak ve parlak yaratma kudretinde olan Allah Satürn&#8217;ü soğuk ve kuru, Venüs&#8217;ü sıcak ve nemli yaratmışsa, bunda şaşılacak ne var? Bu, İslam&#8217;a aykırı görülen bir durum değildir.</p>
<p>Astrologun yanıldığı noktaya gelince o, yıldızları bir araç de­ğil, bir asıl ve dayanılacak merci yaptığı, yıldızların hizmetkâr olduklarını görmediği ve Güneş,ay ve yıldızlar O&#8217;nun emrinin hizmetindedir<em>.&#8221;8 </em>ayetini anlamadı­ğı için yanıldı. Hizmetkâr olan, işe koşulan kimse demektir. Dolayısıyla yıldızlar, kendi hesabına değil, meleklerin emriyle çalışan işçiler konumundadır. Tıpkı sinirlerin, beyindeki güç­le organların hareket etmesi hususunda kullanıldıkları gibi yıldızlar da en alt seviyedeki hizmetkârlardır; her ne kadar nakibler derecesinde olup ayakkabıların bulunduğu safta yer almasalar da. Nitekim dört unsur kalemin yazı yazmadaki tasarrufu misali en alt düzeydeki hizmetçilerdir.</p>
<p><strong>6.İnsanlar Arasındaki İhtilafın Sebebi</strong></p>
<p>İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların çoğu, herkesin bir açıdan doğru söylemelerinden, diğer yönleri görmedikleri halde her şeyi gördüklerini zannetmelerinden kaynaklanır. Onların hali, şehrine bir fil geldiğini duyan bir grup kör insanın durumuna benzer. Bu güruh fili el yordamıyla tanıyabilecek­lerini zannederler. Bu amaçla ellerini file uzatırlar; birinin eli filin kulağına, birininki ayağına, birininki bacağına, bir diğerininki ise dişine denk gelir. Daha sonra öteki körlerle bir araya gelip kendilerine filin vasıflan sorulduğunda, elini <u>filin</u> ayağına koyan, &#8220;O bir sütuna benzer&#8221; dedi. Kulağına dokunan, &#8220;O bir kilim gibidir&#8221; dedi. Dişine dokunan ise, &#8220;O bir taş şeklindedir&#8221; dedi. Bunların hepsi doğru söyledi, fakat aynı zamanda hepsi de yanıldı. Çünkü fili bütünüyle tanımış olduklarını zannettiler, oysa anlamamışlardı.</p>
<p>İşte astrolog ve tabibin gözü de Allah&#8217;ın hizmetkârlarından bir kıvılcıma takılıp kaldı. Onun saltanatına ve hakimiyetine hayran kalarak &#8220;Hükümdar bunun bizzat kendisidir. İşte be­nim Rabbim&#8221; dediler. Akabinde, doğru yola yönlendirilmiş biri, hepsinin eksikliğini fark edip daha ötesini gördü ve şöyle dedi:</p>
<p>Bu, başka birinin tasarrufu altındadır. Başkasının tasarrufu altında olan bir şey, Rab olmaya layık değildir.  <em>&#8220;Ben batıp gidenleri sevmem.&#8221;<sup>9</sup></em></p>
<p><strong>7.Yıldızların ve Burçların Hükümdarlık Düzenine Ben­zetilmesi</strong></p>
<p>Yıldızlar, tabiatlar, on iki bölüme ayrılmış olan yıldızlar kü­mesi yani burçlar ve bütün bunların ötesindeki Arş bir yönüyle bir saltanata benzer. Hükümdarın vezirinin oturduğu özel bir odası vardır ve bu odanın etrafında on iki küçük kapısı bulunan revaklı bir sofa bulunur. Her kapıda vezirin bir vekili oturur ve bu kapıların dışında, yedi süvari nakib sürekli bu on iki kapının etrafında dolaşırlar ve vezirin vekilleri vezirden kendilerine gelen fermam dinlerler. Dört piyade bu yedi nakibin altında durmuş, gözlerini bu nakiplere dikmiş vaziyette padişahtan kendilerine gelecek emirleri gözlerler. Fermana uyarak bazı insanları hükümdarın huzuruna götürmek için ellerinde de birer kement konmuştur. Bazılarım hükümdardan uzaklaştı­rırlar, bazılarına ödül verirler, bazılarım ise cezalandırırlar.</p>
<p>Arş, özel oda ve ülkenin vezirinin yani Allah&#8217;a en yakın meleğin makamıdır. Yıldızlar küresi, o revak; on iki burç ise on iki kapıdır. Vezirin vekilleri, Allah&#8217;a yakın olan melekten daha düşük derecede olup her birine farklı bir görev verilen diğer meleklerdir. Yedi gezegen, bu kapıların etrafmda sürekli dönen yedi süvaridir. Onlara farklı türden bir emir ulaşır. Dört unsur denen ateş, su, hava ve toprak kendi vatanından <em>göç</em> eden dört hizmetkâr piyadeye benzer. Sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktan ibaret olan dört tabiat ise onların elindeki dört kement gibidir.</p>
<p>Örneğin, birinin durumu değişir de dünyadan yüz çevirir, keder ve korku onun kalbini kuşatırsa, dünya nimetleri onun gönlüne nahoş gelir ve işin sonunun ne olacağı endişesine kapılırsa, tabip, &#8220;Bu hastadır, bu hastalığa melankoli denir; tedavisi ise kaynatılmış eftimondur.&#8221; der. Tabiatçı ise, &#8220;Bu has­talık, beyne hâkim olan kuruluğun tabiatından kaynaklanır.&#8221; der. Bu kuruluğun nedeni kışın havasının kuruluğudur; bahar gelip nem havaya baskın olmadıkça, kişi iyileşemez. Astrolog ise, &#8220;Bu, onun başma gelen bir sevdadır. Sevda ise Utarit&#8217;in Merih ile benzeşmesinden kaynaklanır. Utarit iki yahut üç uğurlu yıldıza yani Zühre ve Müşteri&#8217;ye ulaşmadıkça bu du­rum düzelmez.&#8221; der. Hepsi de doğru söylüyor, fakat &#8220;İşte onların ilimlerinin ulaşabildikleri bu kadarıdır.&#8221;<sup>10</sup></p>
<p>Ancak rububiyet makamında, kendisi hakkında saadet hükmü verilmiş olan insan için Merkür ve Mars denen iki hızlı ve becerikli vekil görevlendirilmiştir. Bu vekiller, dergâhın pi­yadelerinden biri olan havayı kullanarak, kuruluk kemendini atar, onun başını ve beynini yakalar, yüzünü dünya lezzetle­rinden çevirir, onu korku ve keder kamçısıyla, irade ve arzu dizginleriyle uluhiyet mertebesine davet eder. Bu ilim ne tıp ne tabiat ne de astroloji ilminde bulunur; yalnızca peygamberlik ilminin denizinden gelir. Bu ilim, memleketin her tarafını, tüm çalışanları, vekilleri ve huzurda bulunan hizmetkârların tamamını kuşatır. Her birinin hangi iş için orada bulundukla­rını, hangi emirle hareket ettiklerini, insanları nereye çağırıp nereden alıkoyduklarını bilir.</p>
<p>İş bütün bu sebeplerden ötürü, onların her biri ne söyle­diyse doğrudur, ancak onlar memleketin padişahının ve bü­tün başkumandanlarının sırrından haberdar değildiler. Allah Teâlâ bela, hastalık ve dert vermek suretiyle insanları kendi huzuruna çağırır ve &#8220;Bu bir hastalık değildir; onun aracılığıyla dostlarımı kendi huzuruma çağırdığım lütuf kemendimdir.&#8221; buyurur. İşte bundan dolayı hadis-i şerifte şöyle haber veril­miştir: <em>&#8220;Şüphesiz ki bela, önce peygamberlere, sonra velilere, sonra da onlar gibi olanlara gelir.&#8221;</em></p>
<p>Yani onlara hasta gözüyle bakmayın, çünkü onlar bizden- dir. <em>&#8220;Hastalandım ama beni ziyaret etmedin.&#8221;</em> hadisi de onlar hakkında olup bu manaya gelir. Önceki örnek, insanın kendi bedenindeki hakimiyetini ifade ediyordu, bu örnek ise onun bedeni dışmdaki memleketinin hakimiyet biçimini gösterir. Söz konusu bu bilgiye kişinin kendisini bilmesinden hareketle ulaşılır. İşte bu sebeple, &#8220;kendini bilme&#8221;yi öncelikle ele aldık.</p>
<p><strong>8.Dört Teşbihin Manası</strong></p>
<p>Şimdi şu teşbihin anlamını bilmenin vaktidir. Çünkü bu dört kelime muhtasar olsa da İlahî marifeti içerir:</p>
<p><em>&#8220;Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Bütün övgüler Allah&#8217;a mahsustur. Allah&#8217;tan başka ilah yoktur.</em><em>Allah her şeyden daha yücedir.&#8221;</em></p>
<p>Kendi tenzihinden, O&#8217;nu tenzihi anladıysan, <em>&#8220;Sübhanallah&#8221;ın </em>manasını da anlamışsındır. Kendi hükümdarlığından, O&#8217;nun hükümdarlığına intikal ettiysen O&#8217;nun hükümdarlığının de­taylarını da öğrenmişsin demektir.</p>
<p>Nitekim tüm sebepler ve vasıtalar, tıpkı yazarm elindeki kalem örneğinde olduğu üzere O&#8217;nun emrindedir.</p>
<p>Ayrıca &#8220;Elhamdülillah&#8221;m da anlamını öğrenmişsindir; çünkü O&#8217;ndan başka gerçek nimet verici olmadığı için hamd ve şükür yalnızca O&#8217;na mahsustur.</p>
<p>Ve hiçbir varlığın kendi başına buyruk olmadığını anladıy- san, <em>&#8220;Lâ ilahe illallah&#8221;ın</em> anlamını da bilmişsindir.</p>
<p>Şimdi ise <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221;</em> ifadesinin ne anlama geldiğini bil­menin vaktidir. Bil ki, şimdiye kadar öğrendiklerinden Allah Teâlâ hakkında hâlâ bir şey bilmiyorsun. <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221; in</em> ma­nası, <em>&#8220;Allah en yücedir&#8221;</em> demektir. Bu ise, Allah&#8217;ın yaratılmışların O&#8217;nu kendi ölçüleriyle kavradıklarından daha yüce ve büyük olması anlamına gelir. Yoksa, Allah&#8217;ın kendisi dışındaki her şeyden daha büyük olduğu anlamına gelmez. Çünkü Onun zatı karşısında başka hiçbir şey yoktur ki O, ondan daha büyük olsun. Zira bütün mahlukat, O&#8217;nun varlığının nurundandır. Nitekim güneş ışığı, güneşin kendisinden başka bir şey değildir ki &#8220;Güneş, kendi ışığından daha büyüktür.&#8221; denilebilsin. İşte bundan dolayı <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221;</em> in anlamı, Allah&#8217;ın insan aklının kıyaslayarak idrak ettiğinden daha büyük olduğudur.</p>
<p>Maazallah, O&#8217;nu takdis ve tenzih, insanın kendi takdis ve tenzihiyle nasıl eş değer olsun? Allah, insan da dahil yarat­tığı mahlukata benzemekten münezzehtir. Maazallah Onun hükümranlığı, nasıl insanın kendi bedenindeki hükümranlığı gibi olsun? Onun ilim ve kudret gibi sıfatlan nasıl insanın sıfatlarma benzesin?</p>
<p>Bilakis bütün bunlar insanın, uluhiyet makamının cema­linden kendi sınırlı kapasitesince bir şeyler anlayabileceğine dair sadece birer simgedir.</p>
<p>Bu simgenin durumu, bir çocuğun bize &#8220;Önderliğin, hü- kümdarlığın ve ülke sahibi olmanın tadı nasıl bir şeydir?&#8221; diye sormasına; bizim de ona, &#8220;Tıpkı topa vurmak ve cirit oynamak gibidir&#8221; dememize benzer. Çünkü o çocuk bundan başka bir zevk bilmez. Çocuk, sahip olmadığı bir şeyi ancak sahip olduğu başka bir şeye kıyasla anlayabilir. Oysa hüküm­darlığın zevkinin cirit atma ve topa vurma zevkiyle hiçbir ilgisi yoktur, Bununla birlikte genel anlamda her ikisi de &#8220;zevk&#8221; ve &#8220;mutluluk&#8221; şeklinde isimlendirilir. Şu halde bir yönü itibarıyla isimlendirmede ikisi de aynıdır. İşte bu sebeple, böylesi benzet­meler çocukların anlayışı için uygun olabilir. Bu benzetmelerin ve örneklerin işlevinin bu olduğunu bil. Binaenaleyh Allah&#8217;ın kemalini ve hakikatini Kendisinden başkası bilemez.</p>
<p><strong>9.Şeriata Tabi Olmak Saadet Yoludur</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;yı bilmenin ne demek olduğunu etraflıca açık­lamak oldukça uzundur, ayrıca böyle bir kitapta doğru ol­mayacağı için anlatılmaz. İnsanın gücü yettiğince söz konusu bilginin tamamını araması için bir teşvik ve uyan olarak bu kadar açıklama yeterlidir. Çünkü saadetin tamamı bununla gerçekleşir hatta insanın mutluluğu Allah&#8217;ı tanımakta, O&#8217;na kulluk ve ibadet etmektedir.</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin insanın saadet sebebi olduğu daha önce açıklanmıştı. Kulluk ve ibadetin insanın saadetine sebep ol­ması ise şöyledir:</p>
<p>İnsan öldüğünde, Allah ile olacaktır.</p>
<p><em>&#8220;Nihai dönüş yalnızca O&#8217;nadır.&#8221;<sup>11</sup></em></p>
<p>İnsanın son durağı kiminle olacaksa, saadeti de o kişiyi sevmesine bağlıdır. Onu ne kadar çok severse, saadeti o kadar artar. Zira rahat ve huzur sevgiliyi görmekten dolayı ziyade­leşir. Hak Teâlâ&#8217;nın sevgisi, ancak O&#8217;nu tanımak ve daha çok anmakla kalbe hâkim olur. Nitekim kişi kimi seviyorsa, onu çokça anar; zikretmesi arttıkça sevgisi daha da artar. Bundan dolayı, Hz. Davud&#8217;a <em>(aleyhi&#8217;s-selâm)</em> şöyle vahiy geldi:</p>
<p><em>&#8220;Senin muvaffakiyetinin sırrı, benimle olan irtibatına bağlıdır; o halde beni zikretmeyi asla bırakma.&#8221;</em> Yani senin çaren benim, dönüşün banadır; bir an bile beni zikretmekten gafil olma.</p>
<p>Zikrin kalbe hâkim olması ibadete devamlılıkla gerçekleşir. Kişinin kendisini ibadete verebilmesi kalpten şehvet bağlarını çözmekle mümkündür. Bu bağların çözülmesi ise, günahlar­dan el çekilmesine bağlıdır. Öyleyse günahlardan el çekmek kalbin huzuruna, gerekli ibadetleri yerine getirmek ise zikrin kalbe hâkim olmasına yol açar. Bu ikisi de saadet tohumu olan sevgiyi doğurur. İşte bu durum &#8220;felah/kurtuluş&#8221; olarak ifade edilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur.</p>
<p><em>&#8220;Kendini arındıran, Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir.&#8221;<sup>12</sup></em></p>
<p>Öte yandan her amel ibadet olmaya layık değildir; bazısı ibadettir, bazısı ise değildir. Ayrıca tüm dünyevî arzuları terk etmek mümkün olmaz zaten bunların tümünü terk etmek doğru da değildir. Çünkü insan yemek yemezse ölür, eşine yaklaşmazsa nesli tükenir. O halde bazı arzular terk edilmeli, bazıları ise yerine getirilmelidir. Dolayısıyla onlan birbirinden ayıracak bir sınır olmalıdır.</p>
<p>Bu sınır ya insanın akima, nefsine ve kendi çabasına daya­nır ve kendi görüşüne göre tercih eder; ya da bir başkasından alınır. Söz konusu sınırın insanın kendi iradesine bırakılması mümkün değildir. Çünkü heva, insana hâkim olduğu süre­ce doğru yol ona gizli kalır, neyi dilerse o, kendisine doğru görünür. Binaenaleyh irade dizgini kişinin kendi elinde de­ğil, bir başkasının elinde olmalıdır. Fakat herkes buna layık değildir; hal böyleyken insanların en basiretlisi gerekir. Bu basiret sahibi kimseler ise peygamberlerdir. <em>(Allah&#8217;ın salatı onların üzerine olsun)</em></p>
<p>O halde şeriata tabi olmak ve onun hükümlerinin sınırlarını gözetmek saadet yolunun gereklerindendir. Zaten kulluğun gerçek anlamı da budur. Kim şeriatın sınırlarını aşarsa, kendi iradesine uyarak helak olma tehlikesine düşer. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Kim Allah&#8217;ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. &#8220;<sup>13</sup></em></p>
<p><strong>10.İbahilerin Sapkınlığı ve Cehaleti</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hükümlerinin sınırlarını hiçe sayan İbahi­lerin hataları ve cehaletleri şu yedi açıdandır:</p>
<p><em>Birinci sebep,</em> Allah&#8217;a iman etmeyenlerin cehaletidir. Çünkü onlar Allah&#8217;ı hayal ve tasavvurda arayıp &#8220;O&#8217;nun nasıl ve ne şekilde olduğu&#8221; sorularının peşine düşmüşler; cevap bula­mayınca da O&#8217;nu inkâr ederek her işi yıldızlara ve tabiata dayandırmışlardır. Aynca insanlar, diğer canlıların ve bütün bu hikmet ve düzenle dolu âlemin kendi kendine ortaya çıktığını zannederler. Ya hep bizzat var olduğunu ya da doğanın eseri olduğu zannına kapılırlar. Oysa doğa kendinden dahi bihaber iken başka bir şeye nasıl yetişsin? Böylelerinin durumu, güzel yazılmış bir yazı gören ve onun kudret, ilim ve irade sahibi bir kâtip olmaksızın kendi kendine yazıldığını zanneden kimseye benzer. Körlüğü bu dereceye ulaşmış olan biri saadet yolunu nasıl görsün? Tabiatçıların ve münecciminlerin hatası işte bu zikredilen sebepten ileri gelir.</p>
<p><em>İkinci sebep,</em> ahirete iman etmeyenlerin cehaletidir. Onlar, insanı öldüğü zaman tamamen yok olacak bir bitki veya başka bir hayvan olarak kabul ederler. Bunun sonucunda, insan için ne bir azap ne ceza ne de sevap olacağına inanırlar. Böyle bir zanna kapılmalarının sebebi, kendilerini gerçekten tanımamış olmalarıdır. Zira böyleleri kendilerini bir eşek, inek ya da bitkiden farklı görmemekte, insanın hakikati olan ruhu tanımamaktadırlar. Halbuki onların söylediklerinin aksine ruh ebedidir, asla ölmez; yalnızca bedeni ondan alınır. İşte buna &#8220;ölüm&#8221; denir. İnşallah bunun hakikati dördüncü bölümde açıklanacaktır.</p>
<p><em>Üçüncü sebep,</em> Allah&#8217;a ve ahirete zayıf bir imanla inananların cehaletidir. Böyleleri şeriatın manasını bilmez ve &#8220;Allah&#8217;ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var? &#8220;Bizim günahlarımız O&#8217;na ne zarar verir ki? O, sultandır, insanların ibadetinden müstağ­nidir. Ona karşı isyan da günah da eşit düzeydedir.&#8221; derler.</p>
<p>Üstelik bu cahiller, Kufan&#8217;daki şu ayetleri de görürler:</p>
<p><em>&#8220;Kim arınırsa, kendisi için annır.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup><strong>[14]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Kim mücahede ederse, kendisi için mücahede etmiş olur.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[15]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Kim iyi bir iş yaparsa bu, kendi lehinedir.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><strong>[16]</strong></sup></a></em></p>
<p>Şeriatı yanlış anlayan bu bedbaht cahil, şeriatın manası­nın &#8220;ameli kendisi için değil de Allah için yapmak gerektiği&#8221; şeklinde olduğunu zannederler. Böyle birinin durumu, perhiz yapmayıp &#8220;Onun tavsiyelerine uysam da uymasam da doktora ne?&#8221; diyen bir hastaya benzer. Bu söz doğrudur fakat hastanın sonunu getirir. Doktorun hastanın perhiz yapmasına ihtiyaç duyması değil, hastanın perhiz yapmaması kendi sonunu getirecektir. Doktor ona kılavuzluk etmiş ve yol göstermiştir. Kılavuz bundan ne zarar görür ki onun sonu olsun? Nasıl ki bedenin hastalığı bu dünyanın yok olmasının sebebi ise, kalbin hastalıklı oluşu da o dünyanın bedbaht olmasına sebebiyet verir. Nasıl ki ilaç ve perhiz bedenin sağlıklı kalmasını sağlıyor ise; itaat, marifet ve günahlardan sakınmak da kalbin sıhhatini temin eder. Bu durumu Allah Teâlâ şöyle bildirmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Yalnızca selim bir kalple Allah&#8217;a gelen kimse kurtuluşa erer.&#8221;<sup>17</sup></em></p>
<p><em>Dördüncü sebep,</em> şeriatı başka bir açıdan yanlış anlayan ki­şilerin cehaletidir. Böyle kimseler derler ki:</p>
<p>Şeriat, kalbi öfkeden, şehvetten ve riyadan temizleyin diyor; bu ise mümkün değildir. Çünkü insan bunlarla yaratılmıştır. Böyle bir talep, bir kimsenin siyah bir kilimin beyaza çevril­mesini istemesiyle aynı anlama gelir. Sonuç olarak, öyle bir işle meşgul olmak imkânsızı talep etmek demektir.</p>
<p>Gelgeldim bu ahmaklar şeriatın böyle emretmediğini bi­lememişler. Bilakis şeriat, öfke ve şehveti terbiye etmeyi ve onları öyle bir halde tutmayı emretmiştir ki ne şeriata ne de akla üstün gelmesin, azgınlaşmasın, şeriatın sınırlarını ko­rusun. Büyük günahlardan uzak dursun ki küçük günahları affedilsin ve bağışlansın. Bu mümkündür ve pek çok kimse bunu yapmak hususunda muvaffak olmuştur.</p>
<p>Nitekim Hz. Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)</em> de <em>&#8220;Öfke ve şehvet kesinlikle olmamalıdır.&#8221;</em> demedi. Kendisinin dokuz hanımı vardı ve &#8220;Ben bir insanım; insanlar nasıl öfkelenirse, ben de öyle öfkelenirim&#8221; demiştir. Hak Teâlâ da bu hususta şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Onlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.&#8221;<sup>18</sup></em></p>
<p>Böyle buyurmak suretiyle öfkesini yutan kişiyi övmüştür; Öfkesi olmayan kimseyi değil.</p>
<p><em>Beşinci sebep,</em> Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını anlayamayan kimse­lerin cehaletidir. Böyleleri derler ki:</p>
<p>Allah Teâlâ Rahim&#8217;dir, Kerîm&#8217;dir. O, sahip olduğu her sıfatla bize karşı merhametlidir.</p>
<p>Oysa onlar Allah Teâlâ&#8217;nın Kerîm olduğu gibi aynı zamanda da azabının şiddetli olduğunu bilmezler. Bunlar, Allah Kerîm ve Rahîm olduğu halde bu dünyada birçok insanı bela, hastalık ve açlık içinde tuttuğunu görmezler. Yine bilmezler ki, insan­lar ekip biçmeden, ticaret yapmadan bir şey elde edemezler; çaba göstermeksizin ilim sahibi olamazlar. Öte yandan bu kimseler, dünyalık elde etmek hususunda hiç kusur etmeyip &#8220;Allah Kerîm&#8217;dir, Rahim&#8217;dir; ticaret yapmadan, ekip biçmeden bize rızık verir.&#8221; de demezler. Oysa Allah bu hususta şöyle buyurmak suretiyle rızık vereceğini garanti etmiştir.</p>
<p><em>&#8220;Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;a ait olmasın. &#8220;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[19]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurarak ahiret işlerini insanın ameline bağlamıştır:</p>
<p><em>&#8220;İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em></p>
<p>Dolayısıyla bu durumda olanlar Allah&#8217;ın keremine ger­çekten iman etmedikleri için dünya ve dünyalık peşinden koşmaktan el çekmezler. Ahirete dair &#8220;Allah Kerim&#8217;dir&#8221; şeklindeki sözleri ise sadece dillerinde kalır. Bu tür sözleri, şeytanın telkini olup hiçbir temele dayanmaz.</p>
<p><em>Altıncı sebep,</em> kendisiyle gurur duyup aldanan kimsele­rin cehaletidir. Bunların aldanış ve kendini beğenmişlikleri şöyledir:</p>
<p>Biz öyle bir makama ulaştık ki artık günah bize zarar vermez; dinimiz o kadar geniştir ki kirlenmez ve necaset kabul etmez.&#8221; derler. Bu ahmakların çoğu, öyle zayıftırlar ki biri onların haşmetini bir sözle zedelese yahut bencillik­lerini kıracak olsa, ömür boyu o kişiye düşmanlık ederler. Arzuladıkları bir lokma onlara verilmese, dünya kendileri­ne dar ve karanlık gelir. Erlikte henüz iki külle olgunluğa erişmemiş olan bu eblehler, böyle sözler söylemekten nasıl korkmazlar? Onların bu tür iddialarının doğru olduğu nasıl kabul edilebilir?</p>
<p>Faraza biri düşmanlık, şehvet, riya ve öfkenin semtine uğ­ramadığı bir kimse haline gelse, yine de bu iddiası sebebiyle gurura kapılmış demektir. Çünkü onun mertebesi peygam­berlerin mertebesini aşmış değildir. Peygamberler bir hata ve kusur sebebiyle ağlayıp inler ve tövbe ile meşgul olurlardı.</p>
<p>Sıddık olan sahabeler küçük günahlardan bile sakınır, hatta birtakım helal şeylerde şüphe duyacak olsalar onlardan dahi kaçınırlardı. Peki, bu eksik akıllılar neye dayanarak şeytanın tuzaklarına düşmediklerini ve kendi mertebelerinin peygamberlerin ve sıddıklarm mertebesinden üstün olduğu­nu zannediyorlar?</p>
<p>Eğer &#8220;Peygamberler de böyleydi; ancak yaptıkları, in­sanların menfaati içindi.&#8221; derlerse, o halde neden kendileri de insanların menfaati için aynı şeyleri yapmıyorlar? Zira böylelerine bakıp da onlar gibi gururlanan kimse helak olur.</p>
<p>&#8220;Başkasının helak olması bana zarar vermez&#8221; diyorlarsa, o halde neden bu durum, Peygamber&#8217;i <em>(sallallâhu aleyhi ve s</em><em>ellem)</em> rahatsız ediyordu? Eğer zarar vermiyorsa, Peygamber neden kendini takva eziyetine maruz bıraktı ve sadaka olan bir hurmayı bile ağzından çıkarıp attı? O hurmayı atmayıp yeseydi, bunun insanlara ne zararı olurdu? Nitekim onu yemek herkese mübahtı. Şayet bu bir zarar teşkil ediyorsa, neden o kıt akıllılar, nebiz kadehlerinin kendilerine zarar vermeyeceğini düşünüyorlar?</p>
<p>Sonuç olarak böyle düşünenlerin mertebeleri Hz. Peygamber&#8217;in mertebesinden daha üstün değildir. Aradaki fark yüz kadeh içkinin verdiği zararm bir hurmanınkinden daha fazla değildir.</p>
<p>Böyleleri kendilerini yüz kadeh şarabm kirletmediği bir derya; Peygamberi <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)</em> de bir hurmayla kirlenen küçük bir kâse su mesabesinde görürler. Madem durum budur, öyleyse şeytan onlarm sakallarıyla oynar ve dünyanın aptalları da onları maskara eder. Akıl sahiplerinin bu tür kimseler hakkında herhangi bir söz sarfetmesi veya onlara gülmesi bile beyhude bir uğraştır.</p>
<p>Din büyükleri ise, kişinin hevasına boyun eğmemesi ve onu kontrol altına alması gerektiğini bilen kimselerdir. Çünkü nefsinin esiri olan ve onun hükmü altına giren kimse, aslında insan olarak nitelenmeye layık değildir; hatta o, bir hayvan­dan farksızdır. Bu nedenle din büyükleri nefsin kurnaz ve aldatıcı olduğunu, sürekli yalan yere iddiada bulunduğunu, &#8220;Heva benim hükmüm altındadır, hâkim olan benim&#8221; şeklin­de asılsız sözler söylediğini bilirler. Bundan dolayı hevadan delil isterler. Elbette söylediği sözlerin doğruluğunun tek delili kendi başına buyruk olmayıp şeriatın hükmü altına girmesidir,</p>
<p>Şayet her zaman gönüllü olarak şeriata boyun eğiyor ise, doğru söylüyor demektir. Ancak sürekli ruhsat (dini kolay­laştırıcı hükümler) isteyip çeşitli tevil ve hilelere başvuruyorsa, velayet iddiasında bulunsa bile şeytanın kölesi olmuş demektir.</p>
<p>Böylelerinden söz konusu delili, son nefese kadar istemek gerekir; aksi halde kişi gurura kapılır, aldanır ve farkına var­madan helak olur. Nefsi bütünüyle şeriatın emrine vermek ise, Müslümanlığın henüz ilk mertebesidir.</p>
<p><em>Yedinci sebep,</em> cehaletten değil, gaflet ve şehvetten kaynak­lanır. Bu ise, daha önceki şüphelerden hiçbirini duymamış bir grubun ibahatinden yani her şeyi mübah görmelerinden ibarettir. Zira bunlar, ibahat yolunda giden, fesat çıkaran ve yaldızlı anlamsız sözler söyleyen, tasavvuf ve velilik iddiasın­da bulunup sufi kisvesine bürünen başka bir grubu görürler. Bunların tabiatında da şehvet ve tembellik baskın olduğu için gördükleri bu durum tabiatlarma hoş gelir ve tembellik galebe çalar. Ancak, fesat çıkardıktan sonra &#8220;Bu yaptığımız­dan ötürü bir ceza göreceğiz&#8221; demeye rıza göstermezler ki o fesatları gönüllerine acı gelsin. Bilakis &#8220;Bu bir fesat değildir; bize iftira ve boş bir sözdür.&#8221; derler.</p>
<p>Hal böyleyken onlar, ne &#8220;iftira&#8221;nın ne de &#8220;söz&#8221;ün anlamını bilirler. Böyleleri gafilveşehvet dolu kimseler olup şeytan onlar üzerinde dilediğini yapar. Şüpheleri yalnızca &#8220;söz&#8221;den kaynaklanmadığı için sözle ıslah edilmeleri de mümkün değildir. Bu tür insanların çoğu, Hak Teâlâ&#8217;nın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdir:</p>
<p><em>&#8220;Biz onların kalplerine perde koyduk ki anlamasınlar, kulaklarına ağırlık koyduk ki duymasınlar. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.&#8221;21</em></p>
<p><em>&#8220;Sen Kur&#8217;an&#8217;da Rabbinin birliğini anınca onlar, canları sıkılmış vaziyette arkalarını dönüp nefretle kaçarlar.&#8221;22</em></p>
<p>Madem durum bundan ibarettir, öyleyse böylelerine kılıçla muamele etmek delille konuşmaktan daha evladır.</p>
<p>Buraya kadar anlatılanlar ibahat ehlinin rezilliklerini an­latmak için kafidir. Hâsılı bu bölüm altında dile getirilen hataların sebepleri ya insanın kendi nefsini ya Allah&#8217;ı ya da kendisinden Allah&#8217;a uzanan yolu yani şeriatı bilmemekten kaynaklanır.</p>
<p>Cehalet, insanın tabiatıyla uyumlu bir hususta ortaya çık­mışsa giderilmesi daha güç olur. Bu nedenle, bazı insanlar hiçbir şüphe taşımadan ibahat yolunu seçerler ve &#8220;Biz şaşkm ve kararsız kimseleriz&#8221; derler. Onlara &#8220;Hangi konuda ka­rarsızsınız?&#8221; diye sorulsa, cevap veremezler. Çünkü onların ne bir arayışı ne de şüphesi vardır. Böylelerinin durumu, bir doktora gidip &#8220;Hastayım&#8221; diyen ama rahatsızlığının ne olduğunu söylemeyen kimseye benzer. Hastalığın ne olduğu tespit edilmeden tedavi de mümkün olmaz. İyisi mi böyle kimselere &#8220;Hangi konuda tereddüt edersen et, ancak senin yaratılmış olman ve yaratıcının her şeye kadir, alim ve her istediğini yapabilen biri olduğu hususunda şüphe duyma.&#8221; demektir.</p>
<p>Burada ifade edilen mana, daha önce detaylı bir şekilde açıkladığımız deliller vasıtasıyla onlara gösterilmelidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kimyâ-yı Saadet Serisi 1 ,Hakiki Mutluluk Sırrı,syf:59-87</p>
<p>1 insan, 76/1.</p>
<p>2 Buhârî, Tevhid, 55 (nr. 7553).</p>
<p>3 Buhârî, Edeb, 18 (nr. 5999).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[4]</a> Buhârî, Isti&#8217;zân, 1 (nr. 6227).</p>
<p>5.Yunus,10/3</p>
<p>6.En&#8217;am,6/75-78</p>
<p>7.En&#8217;am,6/75</p>
<p>8.A&#8217;raf,7/54</p>
<p>9.En&#8217;am,6/76</p>
<p>10.Necm, 53/30.</p>
<p>11.Maide,5/18.</p>
<p>12.A&#8217;la,87/14-15</p>
<p>13.Talak,65/1</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[14]</a> Fâtır, 45/18.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[15]</a> Ankebut, 29/6.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[16]</a> Fussılet, 41/46.</p>
<p>17.Şuarâ, 26/89.</p>
<p>18.Âl-i Imrân, 3/134.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[19]</a> Hûd, 11/6.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[20]</a> Necm, 53/39.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/">Hak Teala’yı Bilmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarık Velioğlu &#8211; Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 13:29:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali'nin Hz.Hasan'a Vasiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Velioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24683</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24684 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg" alt="" width="274" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044.jpg 600w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" />Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden</strong></p>
<p>Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir kınayanın kınaması alıkoymasın. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan. Din bilgilerini derinliğine öğren. Bütün işlerde Allah’a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun&#8230;..Her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeblerle muttasıf olmam istiyorum. Daha gençsin, ömrün uzun; iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rüha sahip olmanı diliyorum. Öncelikle yüce Allah’ın kitabını öğrenmeni, te’vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlini, haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum, bunlardan başka bir şeyle değil.</p>
<p>Sonra, insanların, hevâlarına ve kendi görüşlerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylere düşmenden korkuyorum. Bu gibi hususların sana tembih edilmesinden hoşlanmadığını biliyorum, ama böyle meseleler hakkında tekrar tekrar ve sağlam bir uyarıda bulunmak, seni helakete götürmesinden endişe ettiğim bir şeyin içine sürüklenmenden daha sevimli geliyor bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir, bu vasiyeti yarmayı sana bırakıyorum&#8230;..Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla bâtılı birbirine karıştırması caiz olamaz. Bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur. Oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.</p>
<p>Bir de bil ki ölümün sahibi, yaşayışın da sahibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir; dert veren, derdi giderendir. Dünya, Allah’ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz; daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkı&#8217;le düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın, sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hâle getirene yapış, kulluğun O’na olsun; rağbetin O’na yönelsin, korkun O’ndan olsun&#8230;&#8230;</p>
<p>Oğulcağızım! Nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı hâline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti&#8230;..Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir.</p>
<p>Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin.</p>
<p>İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır.q Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın&#8230;.Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah&#8217;la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah&#8217;tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır.</p>
<p>Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir&#8230;..Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O<br />
kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Hasan-ı Basri</strong></p>
<p>Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir&#8230;..Dünya dediğin üç gündür. Dün, bugün, yarın. Dünü geçtin, yaydan fırlayan oktan ne hayır umulur? Bugün ise her şeyindir. Kazanmak, faydalanmak, kaybetmek ve tüm işlerin bugün de gizlidir. Yarın ise sadece amellerin ve kuruntularından ibarettir.O halde guzel ve doğru işlere yapış&#8230;..Kulu mahveden, kuruntu ve emel deryasında amel etmektir.</p>
<hr />
<p><strong>İbn Sina</strong></p>
<p>Nefs, kîlükâle, münakaşa ve cidâle iltifat ettikçe, kavil ve fiilden, ahvâlden herhangi bir hâl ile münfail ve müteessir oldukça hiçbir zaman bedenden halâs bulamaz ve kurtulamaz. Şunu da bilmelidir ki harekâtın efdali namaz, sekenâtın efdali ise oruçtur. İyiliklerin en menfaatlisi sadaka, gidişlerin en temizi insanların eziyetlerine tahammül, gayretlerin en bâtıl ve yanlışı ise riyakârlıktır. Amellerin en iyisi sâdık niyetten hâsıl olan, niyetin hayırlısı da ilmin kalbinden açılandır. Hikmet faziletlerin anasıdır. Marifetullah evvellerin evvelidir. Güzel kelime Allah’a yükselir, iyi amel de onu yüceltir.</p>
<hr />
<p><strong>Gazzali</strong></p>
<p>Kâinat, kâinatın aynasıdır ve Allah’ı bilirseniz insanın kalbi kâinatın aynasıdır, öyleyse kendi kalbinize bakmalisınız. Orada sizi “kötülükten sakınmaya ve doğruyu seçmeye davet eden ve size yol gösterecek rehber “küçük bir sestir.” Acele karar vermekten sakınmaya, insanları sevmeye, Allah’a itaat etmeye söz veren kalptir. O sizi kesinlikle ebedî saadete götürecektir. Kendi nefsinizin en derinindeki şuurunuza yöneldiğiniz zaman, yüreğinizde Allah’a nüfuz etme idrakine sahip olursunuz&#8230;..İnsanlar canlı göründükleri hâlde, hakikatte ölüdürler. Çünkü Allah’ın kitabı ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Şüphesiz Kur’ân’ı dilleriyle okurlar, ancak hakikatte dilsizdirler. O’nun kendilerine okunduğunu da duyarlar, ancak hakikatte sağırdırlar. Kur’ân’ı pahalı ipek kumaşlara sarılı muhafaza içinde görürler, fakat onun mânasına ve esrarına karşı kördürler. Allah’ın Kitabı’nı kendilerine göre tefsir ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’in emirlerini yerine getirmedikleri için çok cahildirler. Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bilirler, ancak onunla yeteri kadar mücadele etmezler. Doğru yoldan sapmış ve dinî vecibelerini yerine getirmeyen bu insanların grubuna dahil olup aldanmamanız için sizi ikaz ediyorum.Nefislerinin bayağı arzuları ve ihtirasları onlara galebe çalmış ve onlara Allah’ın yardımı kesilmiştir. Tevbe etmeden Ölüm onlara ulaşırsa, hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de mübarek insanlara hakiki bir ışık ve rehber olan bir âyet-i kerime vardır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münâfıkün. 9)</p>
<hr />
<p><strong>Abdulkadir-i Geylani</strong></p>
<p>Ey azîz! “Allah nüruyla dilediği kimseleri hidayet eder” (Nur, 35) feyzinin bulutlarından şuhüd şimşekleri çaktığı zaman, ve “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder” (Al-i İmrân, 74) kelâm-ı şerifinin inayeti sayesinde vuslat rüzgârları estiğinde, kalplerin gülistanında ünsiyet reyhanları çiçeklenir; “Ey Yusuf’ a olan hasretim!” (Yusuf, 84) nağmelerinin bostanlarında, şevk bülbülleri terennüm eder, iştiyak ateşleri sırlı bölgelerde alevlenir. Fikir kuşlarının kanatları, azamet fezasında uçarken hayran ve şaşkın kalakalır. Marifet sahralarında en parlak, en âteşîn akıllar yolunu şaşırır. Anlayışların temelleri, heybet darbesiyle sarsılır da sarsılır. Azimet gemileri, “Allah&#8221;ı hakkıyla takdir edemediler” (En“âm, 91) ummanlarının derinliklerinde; “Dağlar gibi bir dalga içinde onlarla beraber gidiyordu” (Had, 42) rüzgârları sayesinde yol alır. “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” (Mâide, 54) ayetinin aşk denizinin dalgaları çarpıştığında, herbiri lisan-ı hâl ile şöyle nida ederler: “Ya Rabbi beni mübarek bir menzile indir; menzil sahiplerinin en hayırlısı ancak Sensin.” (Mü‘mınun, 29)</p>
<hr />
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Fahruddin er Razi&#8217;ye Mektubundan</strong></p>
<p>Bilmiş ol ki dostum, Allah seni muvaffak etsin, her varlığın bir sebebi vardır ki 0 şey o sebeple vücuda gelir. Her şeyin de iki ciheti bulunur, birisi sebebine, diğeri kendisini vücuda getirene -ki 0 Allah Teâlâ’dır-yöneliktir. Bütün insanlar, hukemâ ve filozoflar, yani muhakkiklerin dışındaki herkes, varlıkların sebeplerine yönelik cihetlerine nazar ederler. Muhakkikler -ehlullah arasında olan peygamberler, veliler ve melekler-ise, sebebi bilmekle birlikte, başka bir cihetten onu var edene nazar ederler.</p>
<p>Kimileri vardır ki Rabbine, onun cihetiyle değil de sebebi cihetiyle nazar eder ve der ki: “Kalbim Rabbimden bana haber verdi.” Diğer bazıları da -ki bunlar kâmildir“Bana Rabbim haber verdi” der; ki buna sahibimiz, ârif zat [Ebu Yezid Bistâmî] şu sözüyle işaret eder: “Siz ilminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi hiç ölmeyen Diri’den (Hayy lâyemut) aldık.” Varlığı başkasından alınmış olanın hükmü, bizim nazarımızda hiçbir şeyin hükmüdür. Arif asla Allah’tan başkasına dayanmaz.</p>
<hr />
<p><strong>Akşemseddinden Fatih Sultan Mehmete Mektubundan</strong></p>
<p>Dünyevî rahat, uhrevî rahatlığa nispetle yok hükmündedir, Cismânî lezzet, rühânî lezzete nisbeten hiçbir şeydir. Hiçbir şey olan şeye iltifat etmeyesiniz. En şiddetli imtihan/belâ peygamberlere, sonra evliyalara ve sonra da halifeleredir. Peygamberler ve veliler silkinde yol tutmuş olduğunuzu büyük nimet bilip hiçbir belâdan üzüntü duymayasınız, bilakis mütelezziz olasınız ki, Allah’ın kelamında bir zorluk, iki kolaylık arasında zikredilmiştir.</p>
<hr />
<p><strong>Ahmet Edirnevi</strong></p>
<p>Mehmedim, ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu üzere ol. Fıkıh ve hadisi iyice öğren ve câhil sufilerden olma. Meşhur olmamaya bak, zira şöhret afettir. Fânî makamlara sarılma. Bu makam sahiplerinin dünyevî istekleri için aracı olma. İdareciler ve onların etrafında bulunanlarla iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanların haklarını korumak, Allah’in hadlerini ikame etmek gibi bir amaç dışında sohbet etme. Hankah kurup orada oturma. Zira bazı cüz’i menfaatler sülüke mani olur. Çok semâ etme ki, semâ kalbe nifak getirir. Semâ’ı inkar yoluna da gitme. Zira onun ehli ve ashabı vardır. Semâ’ın yüzbin lezzetinden yalnız bir lezzeti, bin yıllık marifete hükmeder. Sakın semâ’ı, halk arasında cereyan eden eğlence gibi görme.</p>
<hr />
<p><strong>Aziz Mahmud Hüdayi&#8217;den Belgratli Müniri Efendiye Mektub</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Azîm, kerem sahibi insanın mertebeleri üzerinedir. İnsan, beden ve kalb ve ruh ve sır cümlesidir. Sırrın sırrı Sübhan’dır. Sırr-ı Sübhânî, insanın sırrını muhafaza eder. İnsanın sırrını ruhun duası himaye eder ve hatta kalbi kaplar ve hıfzeder. Kalbi beden ve ten besler ve terbiye tekmil eder. Tıpkı meyveleri yaprakların, yaprakları dalların, dalları ağaçların, ağaçları da kabukların korumasi gibi. Mesela ağacın kabuğu soyulsa, tamamen bozulup çürür. Ne ağaç, ne dal, yaprak, ne de meyve kalmaz, cümlesi kurur. İnsanın cismi ile kainatın cismi zarf ve kap gibidir ve kabuk ise koruyucudur&#8230;.Nefsi ıslah etmek en önemli husustur. Kişinin kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına yönelmesi gafletin ta kendisidir .</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Muhammed Nasuhi</strong></div>
<div></div>
<div>
<p>Benim oğlum,</p>
<p>İnsanın yaratılış sebebi marifetullahtır. Ubudiyet kalıbında “Vema halaktül inse ve’l-cinne illa liya’budün [Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım] (Zâriyât, 56) bu makam i’tisam billah ile olur.</p>
<p>İki cihan saadetinin alâmeti Allah’ın gayrisinden kaçınmak, gafletten uzak durmak ve günahlardan sakınmaktır. Bu takvaya nail olmayan padişah dahi olursa nikmettir; imtihan için kendisine süre verilmiş, geçici zaman için salıverilmiş demektir. Bu yoksa keramet ve âfıyet değildir. Takvanın alâmeti namazda huşüdur. Huşünun alâmeti, tadil-i erkâna riayettir. Allah indinde namazın makbul olduğunun, kalbin Allah Teâlâ’ya teveccühünün alâmetleri şevk ü aşk, niyaz ve tazarrü’dur. Kim Allah’a ait olursa, Allah da ona ait olur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div><strong>Hasan Sezai</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<p>Şeriat, tarikat bağının hısn-i hasînidir.Şeriata muhalif zındıkane kelâm mahza küfürdür.O makule kişilerden şeytandan ziyade firar etmek lazımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Mehmed Emin Tokadi</strong></p>
<p>Bir nefeste iki nimet bulunur, bunun için iki şükür gerekir. Yirmi dört saatte, her saatte bin nefes, her nefese iki şükürden yirmi dört saatte kırk sekiz bin şükür eder. Bir insan her işini terk etse de “şükür şükür” diye dergâh-ı Hudâ’ya hamd ü şükr eylese yine kırk sekiz bin defa şükür diyemez. İmdi acziyet zâhir oldu. Malum oldu ki Hakk’ın (celle ve alâ) şükrünün binde birini eda edemeyiz. Hakkıyla şükrü edaya kim kâdirdir? “Ey Davud ailesi! Allah’ın nimetlerine şükretmek için çalışm. Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır.” (Sebe, 13)</p>
<hr />
<p><strong>Musa Topbaş</strong></p>
<p>Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerinin bir kula en büyük nimeti, aczini bildirmesidir.Her şeyin Cenab-i Hak&#8217;tan olduğunu bilen kul, olmayacak şeylerle zihnini bulandirmaz,kulluğuna devam eder ve yol alır&#8230;..Son derece âcizim, kusurlarla doluyum. Yegâne tesellim şudur ki, Allah’ın sevgililerini canımdan, varlığımdan, her şeyden daha fazla seviyorum. Öyle bir sevgi ki, sevdiğimi de bilemez haldeyim ki lisan ile yazı ile ifade edilemez. Allah Teâlâ Hazretleri’nden niyazımız ihlâslı, teslimiyet sahibi ve kulluğunda sabitkadem olan sizin gibi pek kıymetli yavrularımızı kendisinde ibkâ eylesin. Amin.87</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsi Tanımaya Dair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jan 2020 16:04:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsi Tanımaya Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsini Bilen Rabbini Bilir]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23880</guid>

					<description><![CDATA[<p>el-Kavlü ’l-Eşbeh fî Hadîsi men Arefe Nefseh fe-kad Arefe Rabbeh İmam Suyuti (r.a) Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla! Allah’a hamdolsun. O her şeye kâfidir. Selâm O ’nun seçilmiş kulları üzerine olsun. Dillerde şöhret bulmuş olan &#8221;Nefsini bilen Rabbini bilir&#8221; hadisinin manası hakkında sorulan soruların sayısı oldukça arttı. Bu hadisten bazan sıhhatli olmayan birtakım manalar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/">Nefsi Tanımaya Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-22034 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg" alt="" width="407" height="305" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 407px) 100vw, 407px" /></p>
<p>el-Kavlü ’l-Eşbeh fî Hadîsi men Arefe Nefseh fe-kad Arefe Rabbeh</p>
<p><em>İmam Suyuti (r.a)</em></p>
<p>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla! Allah’a hamdolsun. O her şeye kâfidir. Selâm O ’nun seçilmiş kulları üzerine olsun.</p>
<p>Dillerde şöhret bulmuş olan &#8221;Nefsini bilen Rabbini bilir&#8221; hadisinin manası hakkında sorulan soruların sayısı oldukça arttı. Bu hadisten bazan sıhhatli olmayan birtakım manalar anlaşılmış; bazan da büyüklere nisbet edilmiştir. Bunun üzerine ben de durumu açıklayan ve (konuyla ilgili) müşkilleri gideren açıklamaları derleyip bu risalede topladım. Bu hadisle ilgili iki farklı görüş vardır.</p>
<p><strong>Birinci görüşe göre,</strong> bu hadis sahih değildir. Bu hadis İmam Nevevî’ye Fetvâlar ’ında soruldu da o, böyle bir hadisin sabit olmadığını söyledi. İbn Teymiyye (mevzû olduğunu) zikretti. Zerkeşî de el-Ehâdîsü&#8217;l Müştehire adlı kitabında, İbn Sem‘ânî’nin bunun, Yahya b. Muâz er-Râzî’nin sözü olduğunu zikrettiğini aktardı.</p>
<p><strong> İkinci görüş:</strong> Bu hadisin manasıyla ilgilidir. İmam Nevevî Fetvalar&#8217;ında şöyle demiştir: “Bunun manası şudur: Her kim ki Allah’a karşı nefsini zayıflık, fakirlik ve ona kulluk yapmakla tanımlarsa, Rabb’ini, kuvvet, mutlak kemal ve yüce sıfatlar sahibi olarak tanır.”</p>
<p>Şeyh Tâceddin b. Atâullah, Letâifü’l-Minen isimli eserinde şöyle demiştir: “Şeyhimiz Ebül-Abbas el-Mürsî’nin şöyle dediğini işittim: Bu hadis hakkında iki tevil vardır. Birincisi şudur: Yani kim nefsini, zelil, aciz ve fakir olarak bilirse, yüce Allah’ı izzet, kudret ve zengin olarak bilir. Böylece nefsi tanıma önce, marifetullah (Allah’ı tanıma) sonra olmuş olur. İkincisi: Kim nefsini tanırsa bu (bilgisi), onun bundan önce Allah’ı tanıdığına delalet eder. Dolayısıyla birincisi sâliklerin, İkincisi de meczupların hali olmuş olur.”</p>
<p>Ebû Tâlib el-Mekkî, Kütü ’l-Kulûb isimli eserinde şöyle demiştir: “Bu hadisin manası şudur: İnsanlarla muamelende nefsinin sıfatlarını tanıdığında, işlerinde sana itiraz edilmesinden, yaptığın şeylerden dolayı kınanmaktan hoşlanmadığını anladığın zaman, bunlardan seni yaratanın sıfatlarını, yani onun da bunlardan (kendisine itiraz edilmesinden) hoşlanmadığını anlarsın. O halde onun kazâsına (hükmüne) rıza göster ve sana nasıl muamele edilmesinden hoşlanıyorsan (Allah’ın hükümlerine de) öyle muamelede bulun.”</p>
<p>Şeyh İzzeddin de şöyle demiştir: Bu hadisin sırrından bana, hadisi keşfetmeyi ve onu güzel vasıflandırmayı gerekli kılacak birtakım hususlar zâhir oldu. O da şudur: Şüphesiz ki yüce Allah, bu ruhanî ruhu, şu cismanî cesede, latif (ince) ve lâhûtî (İlâhî) olarak, nâsûtî (İnsanî) kaburgalar içerisine, onun vahdâniyyet ve rabbâniyyetine delalet edecek şekilde yerleştirmiştir. Bunun açıklaması ise şu on vecihle olur:</p>
<p><strong>Birinci Vecih:</strong> Bu İnsanî heykel (beden), bir müdebbir (onu evirip çevirecek yönetici) ve hareket ettiriciye muhtaç olduğunda ve bu ruhun da müdebbir ve hareket ettirici bir unsur olduğunu anladığımızda, bu âlemin de bir müdebbir ve muharrike (hareket ettirici) ihtiyacı olduğunu anlarız.</p>
<p><strong>İkinci Vecih:</strong> Bedenin müdebbiri (yöneticisi) bir ve o da ruh olunca, bu âlemin de müdebbirinin bir olduğunu, yönetmesinde ve takdir etmesinde ortağı bulunmadığını ve mülkünde ona ortak koşacak hiçbir varlığın bulunmasının câiz olmadığını anlamış oluruz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:  “Eğer ikisinde de (semada ve arzda), Allah&#8217;tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de (yer de gök de) mutlaka fesada uğrardı. ”365 Başka bir âyette ise şöyle buyrulmaktadır:  “De ki: Eğer dedikleri gibi Allah ’la beraber tanrılar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibiyle savaşmaya bir yol ararlardı. O, onların söylediklerinden münezzehtir, yücedir, uludur. ”366 Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: O ’nun yanında hiçbir tanrı yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. ”367</p>
<p><strong>Üçüncü Vecih:</strong> Beden; ruhun iradesi ve muharriki olmadan hareket edemediği gibi, bu oluşumun da bir irade edici olmadan, onun takdiri, iradesi ve hükmü dışında, hayır veya şerle hareket edemeyeceğini anlarız.</p>
<p><strong>Dördüncü Vecih:</strong> Cesetteki her şey, ruhun bilgisi ve şuuruyla hareket ettiğine, cesedin hareket ve sükûnu ile ilgili ruha hiçbir şey gizli kalmadığına göre; yerde ve göklerde zerre kadar hiçbir şeyin Allah’a gizli kalamayacağını anlarız.</p>
<p><strong>Beşinci Vecih:</strong> Bu cesette bulunan hiçbir şey, ruha diğer şeylerden daha yakın olmadığına, bilakis ruh, cesette bulunan her şeye yakın olduğuna göre; Allah’ın her şeye en yakın olduğunu, hiçbir şeyin diğer hiçbir şeyden ona daha yakın ve daha uzak olmadığını anlarız. Allah’ın yakın olması, mesafe yakınlığı değildir. Zira o, böyle bir şeyden (mesafeden) münezzehtir. Altıncı Vecih: Ruh, daha ceset yaratılmadan mevcut olduğuna ve ceset yok olduktan sonra da var olacağına göre; yüce Allah’ın da mahlûkatm varlığından önce var olduğunu ve mahlûkat silinip gittikten sonra da mevcut olacağım anlarız. O dâim olandır, zeval bulmaz ve zevalden münezzehtir.</p>
<p><strong>Yedinci Vecih:</strong> Ruh, cesette olduğu halde keyfiyeti (nasıllığı) anlaşılmadığına göre; Allah’ın da keyfiyetten münezzeh olduğunu anlarız. &#8216;</p>
<p><strong>Sekizinci Vecih:</strong> Cesette bulunan ruhun nerede olduğunu bilemediğimiz gibi, onun keyfiyetten ve eyniyetten (nerede olduğu sorusundan) münezzeh olduğunu anlarız. Ruh, “nerede” ve “nasıl” soruları ile vasıflandırılamaz. Bilakis ruh, hiçbir şey istisna kalmamak kaydıyla tüm cesette mevcuttur. İşte bu şekilde Allah Teâlâ da mekân ve zamandan münezzeh olduğu halde istisnasız her yerde mevcuttur.</p>
<p><strong>Dokuzuncu Vecih</strong>: Ruh cesette olduğu halde, gözle idrak edilmediğine ve resim ile tasvir edilemediğine göre; Allah’ı hiçbir gözün idrak edemeyeceğini, resim ve bir rumuz ile tasvir edilemeyeceğini, güneş ve aya benzemediğini anlarız. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurmaktadır:  ‘‘O ’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. ”368</p>
<p><strong>Onuncu Vecih:</strong> Ruh hissedilmediğine ve kendisine temas edinilmediğine göre, Allah’ın da (elle dokunularak) hissedilmekten, cisim olmaktan, münezzeh olduğunu anlarız.</p>
<p>İşte “Nefsini tanıyan Rabb’ini tanır” sözünün manası budur. (Nefsini) tanıyan ve günahlarım itiraf edenlere müjdeler olsun!</p>
<p>Bu hadisle ilgili başka bir tefsir (yorum) daha vardır. O da şudur: Bilirsin ki senin nefsine ait sıfatlar, Rabb’ine ait sıfatların zıddı üzere bulunur. Buna göre nefsini fenâda bilen, Rabb’ini bekâda bilir. Nefsini cefada ve hatalı bilen, Rabb’ini vefa ve atâ (bağış) sahibi bilir. Nefsini (ne ise öylece) olduğu gibi bilen, Rabb’ini de olduğu gibi bilir.</p>
<p>Şunu bil ki daha kendini olduğun gibi (her yönünle) tanımıyorsun. Dolayısıyla Allah’ı olduğu gibi bilmen nasıl mümkün olsun? Sanki  “Nefsini tanıyan Rabb ’ini tanır” sözünde, imkânsız olan bir şey, başka bir imkânsıza bağlı kılınmış gibi. Zira nefsini, onun keyfiyetini, ke­ miyetini (tam hakkıyla) bilmen imkânsızdır. Dolayısıyla iki yanın arasında bulunan nefsini; keyfiyeti, nerede olduğu, özelliği ve şekli bakımından tavsif etmeye gücün yetmezken ve o, görünmezken; nasıl olur da (aciz bir) kul olarak, rubûbiyyeti, nasıllık, nerede olduğu bakımından tavsif edersin (bu imkansızdır)? Kaldı ki o, keyfe (nasıl) ve eyne (nerede) sorularından münezzehtir.</p>
<p>Bu hususta ben şöyle diyorum:</p>
<p><em>Ne söylediğimi anlayana de ki, sözü kısa tut, bu uzun bir şerhtir. </em></p>
<p><em>O gizli bir sırdır ki, onsuz, Allah’a yemin olsun ki büyüklerin boyunları vurulur. </em></p>
<p><em>Sen kendini tam olarak tanımıyorsun, kim olduğunu ve vuslatın nasıl olacağını bilmiyorsun. </em></p>
<p><em>Hayır, içinde terkip edilmiş sıfatları bilmiyorsun, akıllar onun gizli oluşundan tedirgindir. </em></p>
<p><em>Nerede sende bulunan cevheri içerisindeki ruh? Onu gördün mü? Nasıl hareket ettiğini hiç gördün mü?</em></p>
<p><em> Bu nefesler, onu kuşatır mı? Hayır, senden ne zaman zâil olacağını bilmiyorsun. </em></p>
<p><em>Aklın ve anlayışın nerede bulunur? Uyku hâkim olduğunda. Söyle bana ey câhil! </em></p>
<p><em>Sen ekmek yemeği bilmezsin, (yediğin) vücudunda nasıl akar veya nasıl (bevl olup) çıkar? Bilmezsin. </em></p>
<p><em>İki yanın arasında bulunan iç âlemin (nefsin) bu şekilde bozuk (şüpheli) iken, arşa kimin istivâ ettiğini nasıl bileceksin? (O halde) nasıl istivâ etti? Nüzûl nasıl oldu da deme. </em></p>
<p><em>Allah nasıl tecelli eder? Veya nasıl görülür (deme). Ömrüme yemin olsun ki bu (sualler), sadece fuzuli sorulardır? </em></p>
<p><em>Onun hakkında keyfe (nasıl), eyne (nerede)yoktur. O, keyfenin Rabb’idir, keyfe değiştiği halde. </em></p>
<p><em>O, üstün de üstündedir. Onun için hiçbir üst yoktur. O her zaman her yerdedir, zail olmâz.</em></p>
<p><em> Zat, sıfat ve isim olarak O yücedir. Her ne söylersem O, söylediklerimden yücedir. ” </em></p>
<p>Konevî, Taarruf un şerhinde şöyle demiştir: Bazı âlimler; bu hadisin sanki olmayan bir şeyle alakalı bir hadis olduğunu söylemişlerdir. Bu da (şu demektir): Yüce Allah’ın “De ki, ruh Rabbim’in emrindendir ”m âyeti ile şâri (Allah), nefsi tanıma yolunu kapatmıştır. Bununla da şunu tembihte bulunmuştur: Yani insan, nefsini tam olarak idrak etmekten aciz olunca -ki o yaratılanların cümlesindendir ve kendisine en yakın olan şeydir- kendisini yaratanı hakkıyla tanıma hususunda daha da aciz kalır. Hatta o, sözünün; işitmesi, görmesi, koklaması, konuşması vb. duyularının hakikatini idrakten dahi acizdir. Zira insanların bu meselelerin hepsinde de ihtilafları ve farklı mezhepleri vardır. Görmenin; tabii yoldan veya ışığın çıkmasıyla gerçekleştiğini; koklamanın, havanın hareket etmesi ve kokulu şeyden bir cüzün yayılmasıyla oluştuğu vb. meşhur konulardaki ihtilaflarında olduğu gibi, düşünen kimse bunda da fazla bir şey elde edemez. Bu görünen, insanın dokunabildiği zâhir şeyler hakkında bile durum böyleyken (insanlar gerçeğe tam hâkim değilken), büyük müteâl olan (Allah)’ı tanıma hususunda durum nasıl olur (var sen düşün).</p>
<p>Şüphesiz bu hadisin manası hakkında aktardıklarımızdan, birtakım görüşler anlaşılır. En iyisini Allah bilir. Dönüş O’nadır.</p>
<p>Âlemlerin Rabb’ine hamdolsun. Allah’ın salâtı Efendimiz Muhammed’in (s.a.v), onun âli, ashabı, ona tâbi olanlar, zevceleri üzerine olsun. Ona çok çok selâm olsun.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz:Ferzende İdiz,syf:182-187</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>364 Zerkeşî, et-Tezkire, I, 129; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafâ, II, 262.</p>
<p>365 Enbiyâ 21/22.</p>
<p>366 İsrâ 17/42-43.</p>
<p>367 Mü’minûn 23/91.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/">Nefsi Tanımaya Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsi-tanimaya-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ı Tanımanın Yolu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahi-tanimanin-yolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahi-tanimanin-yolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 13:20:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Alla]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı Tanımanın Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Sıfatları Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23214</guid>

					<description><![CDATA[<p>( Gazzali ) [Tanrı’nın sıfatları meselesi, din felsefesinin diğer konularında olduğu gibi, ontolojinin ve epistemolojinin kesiştiği bir noktada yer alır. Bu her iki meseledeki kavrayış, bu konudaki eğilimleri de belirler mahiyettedir. Meselenin bu boyutunu çok iyi fark etmiş olan Gazzali, aşağıda yer alan metinde, marifetullah konusunda taklit ve tahkik yolunun nasıl birbirinden ayrı olduğunu anlamlı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-tanimanin-yolu/">Allah’ı Tanımanın Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23218 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-300x152.jpg" alt="" width="375" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images.jpg 316w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p dir="ltr"><em>( Gazzali )</em></p>
<p dir="ltr">[Tanrı’nın sıfatları meselesi, din felsefesinin diğer konularında olduğu gibi, ontolojinin ve epistemolojinin kesiştiği bir noktada yer alır. Bu her iki meseledeki kavrayış, bu konudaki eğilimleri de belirler mahiyettedir. Meselenin bu boyutunu çok iyi fark etmiş olan Gazzali, aşağıda yer alan metinde, marifetullah konusunda taklit ve tahkik yolunun nasıl birbirinden ayrı olduğunu anlamlı bir örnek üzerinden ifade etmekte, ancak yine de, konunun metafizik doğası nedeniyle, her şeye rağmen, insanın bilme yetilerinin belli bir noktadan sonra bu sahada yetersiz kaldığını vurgulamaktadır.]</p>
<p dir="ltr">O halde ”O’nu tanımanın yolu nedir?” diye sorarsan cevaben derim ki:</p>
<p dir="ltr">Bir çocuk veya bir iktidarsız, bize çiftleşmenin tadını duyma ve hakikatini idrâk etme yolunu sorsa, bu meselede iki yolun bulunduğunu söyleriz. Ya onu kendisine vasfederek tanıtacağız veya ”şehvet garizesine ulaşıncaya kadar sabret; o zaman çiftleşmeyi kendin yapar ve tadım öğrenirsin!” diyeceğiz. Gerçek marifete ulaştıran tahkik yolu bu ikinci yoldur. Birinci yol ise bir tevehhüm yaratmaktan ileri geçmez. Çiftleşmeyi, tad diye adlandırılan bir nesneye benzetmekten ibaret kalır. Fakat kendisinde şehvet meydan gelir ve tadarsa, onun şekerin tadına benzemediğini ve gerçek tadın, tevehhüm ettiği şekilde olmadığını kesin olarak anlayacaktır. İsmi ve sıfatı hakkında bütün duydukları ve onun lezzetli ve güzel olduğu doğru olmakla beraber.</p>
<p dir="ltr">Böylece Allah-ü Teâlâ’yı tanımanın da iki yolu vardır: Biri kaasır (kusurlu) ve öbürü mesdüd (kapalı)dır. Kaasır, isim ve sıfatların zikredilmesidir ki; bunun yolu, nefislerimizden öğrenip bildiklerimize benzetmektir. Biz kendimizi kaadir, âmil, hayy ve mütekellim olarak biliyoruz. Sonra bunların, Allah-ü Teâlâ’nm vasıflarından olduğunu işittik; delil ile öğrendik; kaasır (kusurlu) olarak da fehmettik.</p>
<p dir="ltr">Tıpkı iktidarsız’ın, şekerin tadına benzetmek suretiyle çiftleşmenin tadmı anlaması gibi. Oysa bizim hayatımız, kudretimiz ve ilmimiz, Allah’m hayat, kudret ve ilminden alabildiğine uzaktır; hatta iki uzaklık arasında, münasebet yoktur.</p>
<p dir="ltr">Allah-ü Teâlâ’yı bu evsaf ile tarif etmenin faidesi ise îhâm, teşbih, kendisine benzemediği halde isimde müşarekettir. Gayemiz, çiftleşmenin tadını iktidarsız’a anlatmak olunca, onu kendisine, duyduğu tatlardan biri, meselâ tatlı bir yemeğin lezzeti ile temsil ederek, ona &#8220;şekerin tatlı olduğunu, şeker yediğin zaman ağzında ’tatlılık ve içinde hoş bir raiha hissettiğini biliyor musun?” deriz ve 0, ”evet!&#8221; der. Bunun üzerine ”cima (cinsî münasebet) de işte böyledir!” deriz. Fakat ona çiftleşmenin gerçek tadını hakikatine uygun şekilde anlatmış olduğumuza ve iktidarsız’ın bu tadı filen zevkeden ve duyan kişinin durumunda olacağına kani misin? Heyhat! Gerçek şu ki bu vasıf bir îhâm, yanlış bir teşbih ve tefhim ve isimde müşareket olmaktan ileri geçmez. İhâmdır; çünkü umumiyetle güzel bir iş olduğu vehmini uyandırır. Teşbihdir; çünkü çiftleşmenin tadı sadece isimde şekerin tadına benzetilmiştir.</p>
<p>Fakat «hiç bir şey O&#8217;nun misli gibi değildir; diridir, diğer diriler gibi değil, kaadirdir, diğer kaadirler gibi değil» diyerek teşbihi keseriz. Nitekim «çiftleşme,. şeker gibi tatlıdır, fakat o lezzet elbette bu lezzete benzemez ve aralarında yalnız isimde müşareket vardır!» deriz. Sanki biz, Allah-ü Teâlâ&#8217;nın hayy, âlim ve kaadir olduğunu bilince önce kendi sözümüzün mânasını bilmekte ve O&#8217;nu ancak kendimizle tanımaktayız. Şöyle ki kulağı işitmeyen insanın, «Allah-ü Teâlâ semi&#8217;dir!» sözümüzün mânasını anlaması tasavvur edilemez. Anadan doğma kör de, «O basîr&#8217;dir!» sözümüzün mânasını anlayamaz. Nitekim bize, «Allah eşyayı nasıl bilir?» diye sorulsa, «senin eşyayı bilmen gibi!» deriz. «Nasıl kaadir oluyor?» diye sorsa, «senin kaadir olmaklığın gibi!» deriz. Bizim bu cevabımızdan bir şey anlayamaz. Ancak, kendisine münasib olan bir vasıf ise önce onunla kendisinin muttasıf olduğunu ve sonra kendisine mukayese etmek suretiyle başkasını bilir. Allah-ü Teâlâ&#8217;nın, bizde münasibi bulunmayan bir vasıf ve hususiyeti olursa bu durumda bizdeki vasıf sadece isimde ona ortak olur. Şekerin tadının çiftleşmenin lezzetine müşareketi olmasaydı anlaşılması elbette imkânsız olurdu.</p>
<p>Her insan önce kendini tanımakta ve sonra Allah-ü Teâla&#8217;iyn sıfatları ile kendi sıfatları arasında mukayese yapmaktadır. Oysa Allah-ü Teâlâ&#8217;nm sıfatlan yücedir ve bizim sıfatlarımıza benzemekten münezzehdir. İşte bu marifet kaasır (kusurlu) ve kendisinde îhârh ve teşbih ciheti galibdir. Bu itibarla müşabehetin aslen menfî olduğunu ve isimde müşareket olmakla beraber ikisi arasında münasebet bulunmadığını bilmek gerekir.Mesdûd (kapalı) olan ikinci yola gelince, bu, kulun tanrılık sıfatlarının tamamını elde edinceye kadar beklemesi ve nihayette tanrı olması yoludur. Tıpkı Sübyanın çiftleşmenin tadını duymak için bulûğ çağını. beklemesi gibi.</p>
<p dir="ltr">Ne var ki bu yol kapalı ve yasaktır. Çünkü tanrılık hakikatinin Allah’dan başkası için hasıl olması müstahildir. Bu yol, tahkiki marifetin yegâne yoludur ama o, Allah’dan başkasına mutlak ve kati surette kapalıdır. O halde Allah’ı, hakikati üzere Allah’dan başkasının bilmesi muhal (imkânsız)dır. Hatta diyebilirim ki, Peygamber’i bile ancak Peygamberin kendisi bilir. Nübüvvet mertebesine ermemiş olan nübüvvetin sadece adını ve onun insanda Peygamber’i Peygamber olmayandan ayırdeden bir hususiyet olduğunu bilir. Fakat o hususiyetin mahiyetini ancak o hususiyete sahib olan peygamberin kendi bilir. Peygamber olmayan asla bilemez. Ancak kendindeki sıfatlara benzetmek suretiyle anlar. Hatta daha ileri gidecek ve diyeceğim ki: Hiç kimse ölümün hakikatini, cennetin hakikatini ve cehennemin hakikatini bilemez. Bu hususlar ancak Ölümden sonra, cennet ve cehenneme girdikten sonra bilinir. Çünkü cennet esbabı melezzettir. Ömründe lezzet duymayan bir insan farzedelim, cenneti ona çekici ve cazib bir şekilde anlatabilmemize imkân yoktur.</p>
<p dir="ltr">Cehennem de acı veren sebeblerden ibarettir ki, ömründe acı çekmeyen bir insan farzedelim, cehennemi ona anlatabilmemiz mümkin değildir. Ancak acı çektiği en büyük acıya benzetmek suretiyle cehennemi kendisine anlatabiliriz ve lezzetlerden bir kısmını tatdığı vakit de yemek, cinsî münasebet, manzara ve benzeri lezâi’zden tatdığı en büyük lezzete benzetmek suretiyle cenneti kendisine anlatmaya çalışırız. Şayet cennette dünyadaki lezzetlere benzemen bir lezzet varsa onu anlatmaya aslen imkân yoktur. Ancak teşbih yolu ile anlatılabilir. Tıpkı çiftleşmenin lezzetinin şekerin tadına benzetilmesi gibi. Şübhe yok ki cennetin lezzetleri, dünyada tatdığımız her çeşit lezzetten, cima lezzetinden, şeker lezzetinden çok uzak ve başkadır. Nitekim cennet lezzetlerinin en doğru tabiri göz görmemiş, kulak işitmemiş ve insan hayalinden geçmemiş lezzetler olarak tavsif edilmesidir. Eğer, dünya yiyeceklerinden birinin tadına benzetirsek, onun dünya yiyecekleri gibi olmadığını ve meselâ cinsî münasebetin lezzetine benzetecek olursak, onun dünyada bildiğimiz cinsî münasebet gibi olmadığını söylemek zorundayız.</p>
<p dir="ltr">Bütün bunlardan sonra artık yer ve gök halkının, Allah’ı ancak isim ve sıfatları ile tanıdıklarını söylememizin hayreti mucip olacak tarafı var mıdır?Nitekim cennet hakkındaki bilgilerin de isim ve sıfatlardan ibaret olduğunu söylemekteyiz. İşte insanın isim ve sıfatını işitip de tanımadığı, idrâk edemediği, zatına erişemediği, hali ile hallanamadığı her şey de böyledir.</p>
<p dir="ltr">”Ariflerin Allah’ı tanımalarının neticesi nedir?” diye sorarsan deriz ki: Allah’l (gerçek mânada) tanımaktan aciz olduklarını bilmeleridir. Işte O’nu tanıyamıyacaklarını ve tanımanın zinhar mümkün olamayacağını bildikleri zaman hakikati bilmiş olurlar. Zira Tanrılık Sıfatlarının künhüne vakıf olarak hakikî marifetle Allah’ı bilmek, Allah’dan başkası için muhaldir. Marifet, yukarıda zikrettiğimiz gibi keşif ve burhan tarikiyle olursa, bir mahluk için mümkin olan marifetin son haddine erişilmiş olur. Nitekim Sıddîk’ı Ekber (R.A.), ”derk-i idrâkden acziyet idrâktir!” sözü ile bu gerçeği işaret etmiştir. Hatta kâinatın efendisi Rasülül-lah (S.A.V.) de, ”sen kendini övdüğün gibi ben seni övmeye muktedir değilim!&#8221; sözü ile bu hakikati kasdediyor. Bu sözün mânası şudur: Ey Allahım! Sana mahsus olan övgüleri ve Tanrılık sıfatlarını ihata edebilecek gücde değilim; onları ancak ve ancak sen ihata edersin. Yoksa bu sözden, dil ile tabiri mümkün olmayan hakikatlere erdiğini kasdetmiş değildir.</p>
<p dir="ltr">Marifetin genişlemesi meselesine gelince bu genişleme, O&#8217;nun isim ve sıfatlarına dair olan marifette olur. Eğer O’nu bilmek mümkin değilse o halde melekler, nebiler ve velilerin marifet babındaki derecelerinin ne ile birbirinden farklı olacağını sorarsan cevaben derim ki: Marifetin iki yolu olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun. Birisi hakikî olan yoldur ki, bu yol, Allah’dan başkasına kapalıdır. Bu yolu kazanmak ve idrâk etmek isteyen bir mahluku celâl tecellileri hayrete düşürür ve başını kaldırıp bakmak istediği an, duyduğu dehşetten gözleri kapanır. Sadece isim ve sıfatları tanımaktan ibaret olan ikinci yol ise halka açıktır. Mahlukların meratibi işte bu yolda değişmektedir. Allah-ü Teâlâ’nın âlim ve kaadir olduğunu icmali olarak bilenle O’nun yer ve gök alemlerinde, ruhların ve cesedlerin yaratılışında akıllara hayret veren eserlerini müşahede eden, memleketinin eşsiz ve emsalsiz güzelliklerine ve harika sanatlarına vakıf olan, bunları bütün ayrıntıları ile inceleyen, herbirinde gizli olan hikmeti arayan, letâif-i tedbiri müstevfî ve Allah-ü Teâlâ’ya yaklaştıran melekiyet sıfatlarının tamamı ile muttasıf olan, 0 sıfatları bilfiil yaşayan bir olur mu? Hatta bu iki kişi arasında erişilemiyecek derecede uzaklık vardır.</p>
<p dir="ltr">(&#8230;)</p>
<p dir="ltr">Eğer ”zatın hakikatini bilmediklerine ve bunun müstakil olduğuna göre isimleri ve sıfatları gerçek ve tam marifetle bilmişler midir?&#8221; diye soracak olursan, deriz ki: ”Heyhat! . Bunu da ancak tam ve hakikî olarak Allah-ü Teâlâ bilir. Çünkü bir zatın alim olduğunu bildiğimiz vakit, hakikatini anlayamadığımız mübhem bir varlığı tanımış olmaktayız. Sadece o zatın ilim sıfatına sahip olduğunu biliriz. Sonra ilim sıfatını gerçekten ve hakikatine uygun şekilde bilirsek, o zatın alim olduğuna dair bilgimiz tamdır; yoksa değildir. Allah-ü Teâlâ’nın ilminin hakikatini ancak o ilme sahib olan bilir ve o ilme Allah’dan başkası sahip olamayacağına göre O’ndan başkası bilemez. Ne var ki, kendi ilmine teşbih yolu ile anlar. Yukarıda irad ettiğimiz şeker misalinde olduğu gibi.</p>
<p dir="ltr">(&#8230;)</p>
<p dir="ltr">Recep Alpyağıl &#8211; Din Felsefesine Dair Okumalar 1,syf.728,731</p>
<p dir="ltr">1 Metnin alındığı yer: Gazzali, Esma-i Hüsna Şerhi, çev. M. Ferşat (Istanbul: Ferşat Yayınları, 1972), s. 60-66. [Alternatif çeviri için bkz. Gazzali, Ilahi Ahlak ( Esmaülhusna), çev. Yaman Arıkan (Istanbul: Uyanış Yayınevi, 2007).]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-tanimanin-yolu/">Allah’ı Tanımanın Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahi-tanimanin-yolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahi Nur Güneşten Üstündür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-nur-gunesten-ustundur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-nur-gunesten-ustundur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2017 20:12:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Nur Güneşten Üstündür]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb Genişliği Kavramındaki Bazı İncelikler]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19124</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sonra biz deriz ki: Göğsün genişletilmesi demek olan bu manevi nûr, şu sebeblerden ötürü güneşin nûrdan daha üstündür: 1) Güneşin nurunu bulut engelleyebilir. Halbuki marifet güneşinin nurunu yedi kat pek bile engelleyemez. Çünkü Hak Teâlâ, &#8220;Güzel kelimeler ancak O&#8217;na yükselir&#8221; (Fatır. 1o) buyurmuştur. 2) Güneş geceleri batar, gündüzleri çıkar. Nitekim Hz. İbrahim (a.s), &#8220;Ben batanları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-nur-gunesten-ustundur/">İlahi Nur Güneşten Üstündür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilahi-nur-gunesten-ustundur/images-34-2/" rel="attachment wp-att-19125"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19125" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-34.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a></p>
<p>Sonra biz deriz ki: Göğsün genişletilmesi demek olan bu manevi nûr, şu sebeblerden ötürü güneşin nûrdan daha üstündür:</p>
<p><strong>1</strong>) Güneşin nurunu bulut engelleyebilir. Halbuki marifet güneşinin nurunu yedi kat pek bile engelleyemez. Çünkü Hak Teâlâ, &#8220;Güzel kelimeler ancak O&#8217;na yükselir&#8221; (Fatır. 1o) buyurmuştur.</p>
<p><strong>2)</strong> Güneş geceleri batar, gündüzleri çıkar. Nitekim Hz. İbrahim (a.s), &#8220;Ben batanları sevmem&#8221; (En&#8217;am, 74) demiştir. Fakat marifet güneşi geceleri de batmaz. Çünkü Allah Teâlâ, &#8220;Gerçekten gece kalkan nefs, uygunluk itibarıyla daha kuvvetlidir&#8221; (Müzemmil,6) ve &#8220;(Onlar) seherlerde istiğfar ederler&#8221; (al-i Imran, 17) buyurmuştur. Hatta ruhani lutufiarın en mükemmeli, geceleri gerçekleşir. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Kulu (Muhammed&#8217;i) bir gece yürüten (Allah&#8217;ın şâm ne yücedir!&#8221; (isra,1) buyurmuştur.</p>
<p><strong>3)</strong> Güneş fânidir. Nitekim Allah Teâlâ, &#8220;Güneş dürülüp sarıldığında&#8230;&#8221;(Tekvir, 1) buyurur. Marifet güneşi ise fâni değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;(Sizlere) Rahim Rabbiniz tarafından sözlü selâm olsun&#8221;(Yâsin, 58) buyurur.</p>
<p><strong>4</strong>) Ay güneşin tam önüne geldiğinde güneş tutulur. Fakat marifet nuru, yani &#8220;Eşhedü enlâ ilahe illallah&#8221; marifetidir, buna &#8220;Eşhedü enne Muhammeden Resulullah&#8221; ayının nuru onun tam karşısında (yanında) yer almadıkça, bunun nuru uzuvlar alemine ulaşamaz.</p>
<p><strong>5)</strong> Güneş yüzleri karartır, marifetullah ise onları parlatır. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;O gün kimi yüzler ağarır kimi yüzler mosmor kesilir&#8221; (al-i Imran, 106) buyurmuştur.</p>
<p><strong>6</strong>) Güneş yakar, marifetullahın nuru ise kişiyi yanmaktan kurtarır. Nitekim cehennemin şöyle dediği rivayet edilmiştir: &#8220;Ey mü&#8217;min çabuk geç. Çünkü nurun ateşimi söndürüyor&#8221;</p>
<p><strong>7)</strong> Güneş baş ağrısı yapar. Marifetullah ise, yüceltir. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Güzel kelimeler ancak O&#8217;na yükselir&#8221; (Fâtır, 10) buyurmuştur.</p>
<p><strong>8)</strong> Güneşin faydası dünyevidir. Marifetulullah&#8217;ın faydası ise uhrevidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Baki olan salih ameller ise Rabb&#8217;min nezdinde mükâfat olarak daha hayırlıdır&#8221; (Kehf, 46) buyurur.</p>
<p><strong>9)</strong> Gökteki güneş, yeryüzündekilerin; yeryüzündeki marifetullah ise gökyüzündekilerin zînetidir.</p>
<p><strong>10)</strong> Güneş şekil itibarı ile üstte, mana ve değer bakımından ise alttadır Bu, tekebbür ile hasede delâlet eder. Marifetullah ise, şekil itibarı ile altta, mana ve değerce üsttedir. Bu da, şeref ve tevâma delâlet eder.</p>
<p><strong>11)</strong> Güneş, mahlûkatın hallerini ortaya çıkarır, gösterir. Marifetullah sayesinde ise kalb yaratıcısına ulaşır.</p>
<p><strong>12)</strong> Güneş, dost-düşman herkes üzerine doğar. Marifetullah ise ancak Allah&#8217;ın dostları için doğar. Binâenaleyh marifetullah böyte güzel sıfatlara sahib olduğu için, Hı. Musa (a.s) &#8220;Va Rabbi. göğsüme genişlik ver&#8221; demiştir. Bundaki nükteler şunlardır:</p>
<p><strong>Kalb Genişliği Kavramındaki Bazı İncelikler</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Güneş Allah&#8217;ın, sonunda yok olmak üzere tutuşturduğu bir kandildir. Nitekim Cenabı Hak, &#8221;Onun üzerinde olan herşey fanidir&#8221; (Rahman, 26) buyurur. Marifetullah ateşini ise, hiç sönmemek üzere (baki olsun diye) yakmıştır. Binâenaleyh fâni olmak üzere yarattığına, şeytan bile yaklaşsa yanar. Nitekim o, &#8220;karşısında gözetip duran) bir şihâb (ateş parçası) bulur&#8221;(cin, 9). Sönmemek üzere yaratılan Marifetullah&#8217;a ise şeytan nasıl yaklaşabilir? İşte bundan ötürü Hz. Musa (a.s) &#8220;Rabbim göğsüme genişlik ver&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>2)</strong> Allah Teâlâ, güneşi gökyüzünde yakmış ve tutuşturmuştur ki o, bunca uzak olmasına rağmen evindeki karanlığı giderir. Allah marifet güneşini ise, kalbinde tutuşturmuştur. Bu güneş sana bunca yakın olması ile, mâsiyet ve küfür zulmetini oradan silip atamaz mı hiç?&#8230;</p>
<p><strong>3)</strong> Bir lamba yakan, onu garanti eder ve ona destek olur. Marifet lambasını tutuşturmuş olan da Allah&#8217;tır. Çünkü &#8220;Fakat Allah imanı size sevdirdi&#8221; (Hücurat,7) buyurmuştur. Binâenaleyh hiç O, bu lambayı sürdürüp, desteklemez olur mu? İşte, &#8220;Rabbim göğsüme genişlik ver&#8221;, bu manayadır.</p>
<p><strong>4)</strong> Hırsız evde bir lambanın yandığını gördüğünde oraya yaklaşmaz. Allah senin kalbinde marifet kandilini yakınca, şeytan oraya nasıl yaklaşabilir? İşte bundan dolay; Hz. Musa (a.s) &#8220;Rabbim göğsüme genişlik ver&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>5)</strong> Mecusiler, bir ateş yakmışlardır. Binâenaleyh, onlar onu söndürmek istemezler, el-Meliku&#8217;l Kuddüs olan Allah da, iman kandilini senin kalbinde yakmıştır, artık onun sönmesine nasıl razı olur?</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/486-488</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-nur-gunesten-ustundur/">İlahi Nur Güneşten Üstündür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-nur-gunesten-ustundur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2017 11:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Eşya'ların Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eşya dört kısımdır. 1) Hem faydalı hem zarurî olan; 2) Faydalı olup, fakat zarurî olmayan; 3) Zarurî olup faydalı olmayan ve 4) Ne faydalı ne de zarurî olan. Birinci kısım: Hem faydalı hem de zarurî olan kısımdır; bu, ya, sadece bu dünyada böyle olur. Meselâ nefes gibi; zira bu nefes bir an kesilirse, ölüm tahakkuk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/">Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/quran/" rel="attachment wp-att-19012"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-19012" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran.jpg" alt="" width="368" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-1024x576.jpg 1024w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></a></p>
<p><strong>Eşya dört kısımdır. </strong></p>
<p><strong>1)</strong> Hem faydalı hem zarurî olan;</p>
<p><strong>2)</strong> Faydalı olup, fakat zarurî olmayan;</p>
<p><strong>3)</strong> Zarurî olup faydalı olmayan ve</p>
<p><strong>4)</strong> Ne faydalı ne de zarurî olan.</p>
<p><strong>Birinci kısım:</strong> Hem faydalı hem de zarurî olan kısımdır; bu, ya, sadece bu dünyada böyle olur. Meselâ nefes gibi; zira bu nefes bir an kesilirse, ölüm tahakkuk eder. Veya bu, ahırete dair olur ki, bu da Marifetullah&#8217;tır. Zira, marifetullah bir an kalbten çıksa, kalb ölür ve ebedî azabı hak etmiş olur.</p>
<p><strong>İkinci kısım:</strong> Faydalı olup, zarurî olmayan kısım, Bu, dünya hususundaki mal, ahiret hususunda da diğer bilgi ve ilimler gibidir</p>
<p><strong>Üçüncü kısım:</strong> Zarurî olup, faydalı olmayan kısım. Bu, dünya hususunda kaçı-nılamayan zararlar, meselâ hastalıklar, ölüm, fakirlik ve ihtiyarlık gibi. Ahiret hususunda, bu kısmın bir nazîrı yoktur. Zira, ahiretin faydalarına mukabil olarak zarar yoktur.</p>
<p><strong>Dördüncü kısım</strong>: Ne faydalı ne de zarurî olan kısım. Bu, dünya hususunda fakirlik, ahiret hususunda da azab gibidir.</p>
<p>Sen bu hususu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Nefes dünya hususunda faydalı ve zarurî olduğundan, insandan biran kesiliverse, insanın o anda öleceğinden söz etmiştik! Marifetullah da, ahiret hususunda zarurî olan bir iştir. Şayet o, kalbten bir an ayrılsa, kalb kesinlikle ölür. Ancak, bedenin ölümü kalbin ölümünden daha kolaydır. Zira, birinci ölümde sadece bir saat acı duyulur. Ama ikinci ölümde, acı ebediyyen devam eder. Aynı şekilde teneffüsde de iki durum söz konusudur.</p>
<p><em>Birincisi,</em> temiz ve güzel havanın içe çekilip, kalbin dengesinin ve sıhhatinin devamını temin etmektir. İkincisi ise, kirlenen, sıcak ve yakıcı havayı dışarı atmaktır. Aynı şekilde tefekkürün de, iki durumu bulunmaktadır. Birincisi, aklî ve naklî delillerin tatlı esintisini kalbe ulaştırıp, kalbdeki marifet ve iman dengesinin devamını temin etmektir.</p>
<p><em>İkincisi,</em> şüphelerden doğan fesada uğramış havayı, içimizden çıkarıp atmaktır. Bu ancak, bu hissedilen şeylerin sonlu olup ahiret âleminin başlamasıyla tükeneceklerini bilmekle olur. Bütün bu hallere vakıf olan kimse, belâlardan emin ve nihayetsiz hayır ve sevinçlere ulaşmış olur. Elde ettiğin her şeyin,Allah&#8217;ın rahmet deryalarından bir damla ve ihsan nurlarından bir zerre olduğunu bilmen suretiyle, bu iki şeyin kemâli aklına doğar.</p>
<p>Böylece, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın Rahman ve Rahîm olduğu bilgisi kalbine doğmuş olur. Bu manayı etraflıca bilmek istersen, bil ki sen, nefs ve bedenden, ruh ve cesetten meydana gelmiş bir cevhersin (varlıksın).</p>
<p><strong>Nefsine gelince:</strong> Onun,başlangıçta cahil olarak yaratıldığında şüphe yoktur. Nitekim Cenâb-ı Allah, &#8220;Cenâb-ı Allah, sizi annelerinizin karnından, hiçbir şey bilmez bir vaziyette çıkarttı. Ve sizin için, kulaklar, gözler ve kalbler yarattı. Umulur ki, şükredersiniz,&#8221; (Nahl, 76) buyurmuştur. Bundan sonra sen, hisseden, harekete geçiren, idrak eden ve düşünen kuvvetlerin mertebelerini tefekkür et ve aklî konuların mertebeleri ile çeşitli yönlerini düşün.</p>
<p>Bil ki, bunların kesinlikle sınırı yoktur. Eğer akıllı bir insan &#8220;makûlat&#8221; (aklî konuların bilgisini kazanmaya başlasa ve bu konuda şimşek hızıyla ve rüzgâr süratiyle ilerleme kaydetse, bu hareketinde de, hiç ölmeden sonsuza kadar devam etse, elde edeceği bilgi ve ilimler, yine sonlu; henüz öğrenemediği ve erişemediği bilgiler ise sonsuz, nihayetsiz olacaktır. Sonsuzun yanında sonlu, çoğun yanında az gibidir. Buna göre, ona, Cenâb-ı Allah&#8217;ın şu ayetinde belirtmiş olduğu hakikat, tecellî eder: &#8220;Size, onun ilminden pek azı verilmiştir.&#8221; (İsrâ, 85) Bu, hak-dır,doğrudur.</p>
<p><strong>Bedenine gelince:</strong> Bil ki o,dört unsurdan meydana gelen bir cevher (zât)dir. Bedenin nasıl oluştuğunu ve anatomisini düşün; her uzuvdaki ve bedenin her cüz&#8217;ündeki faydaları ve değerli fonksiyonları iyice anla.İşte o zaman, Cenâb-ı Allah&#8217;ın &#8220;Eğer Allah&#8217;ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız.&#8221; (Nahl 18) ayetinin doğruluğunu anlarsın. O vakit de, Cenâb-ı Allah&#8217;ın seni yaratıp doğruya ulaştırması ndaki rahmetinin mükemmelliğinin azametlerinden birisi, tarafından müşahede edilir de, o anda sözünün manasını bir parça anlamış olursun.</p>
<p>Eğer,&#8221;Allah&#8217;dan başkasının merhameti var mıdır, yok mudur?&#8221; diye sorulursa, deriz ki,doğrusu rahmet ancak Allah&#8217;a aittir Hem sonra, Allah&#8217;dan başkasının da merhametli olacağı düşünülse bile. Allah&#8217;ın rahmeti başkalarının merhametinden daha mükemmeldir. Burada iki makam vardır.</p>
<p><strong>Birinci makam,</strong> rahmetin ancak Allah&#8217;a ait olduğunun izahı hususundadır Biz deriz ki, birçok şey buna delâlet eder.</p>
<p><em>Birincisi:</em> Cömertlik, karşılıksız olarak ve gerektiği kadar vermektir. Cenâb-ı Allah&#8217;ın dışındaki herkes, bir karşılık almak üzere verir Şu kadar var ki, karşılıklar çok çeşitlidir. Bunlardan bir kısmı, maddîdir. Meselâ, bir parça bez almak için bir dinar vermek gibi..Bir kısmı ise, manevîdir ki, bunlar da kendi içlerinde kısımlara ayrılırlar. <em>Birincisi,</em> hizmet karşılığında mal vermek. <em>İkincisi,</em> yardım karşılığında mal vermek, <em>Üçüncüsü,</em> övülmek için mal vermek. <em>Dördüncüsü,</em> çok sevap kazanmak için mal vermek. <em>Beşincisi,</em> kalbten mal sevgisini silmek için mal vermek. Altıncısı insanî olan acıma duygusunu tatmin etmek için mal vermek. Bütün bu kısımlar,manevî karşılıklardır.</p>
<p>Velhasıl, her veren ancak verdiği bu şey vasıtasıyla kemâl nevilerinden birisine ulaşmak için verir. Bu da gerçekte, bir karşılık umarak vermek manasına gelir de, dolayısıyla cömertlik, lütuf ve bağış olmamış olur. Ama Hakk Teâlâ, zatı gereği kâmildir. Dolayısıyla kemâl elde etmek için vermesi imkânsızdır. Mutlak manada cömert ve rahîm olan, ancak Allahu Teâlâ olmuş olur.</p>
<p><em>İkincisi:</em> Cenâb-ı Allah&#8217;ın dışında her varlık zatı gereği mümkündür. Zatı gereği mümkün olan da, ancak zatı gereği Vâcib-ül-vücûd olanın yaratmasıyla var olur O halde. Allah&#8217;dan başkalarından sudur eden her rahmet, o varlıkda, Allah&#8217;ın ya-ratmasıyla meydana gelmiştir. Binâenaleyh, gerçekte rahîm olan, Allahu Teâlâ&#8217;dır.</p>
<p><em>Üçüncüsü: </em>İnsanın bir şey yapması ya da yapmaması mümkündür. Böylece, yapmasını yapmamaya tercih etmek, kalbte kesin bir sebebin meydana gelmesinin dışında imkânsızdır Bu sebep kalbte hasıl olmadığında ondan merhamet sadır olması imkânsız olur. Ama, o sebep kalbte meydana gelince rahmetin ondan sadır olması zorunlu olur. Buna göre de, gerçek manada rahîm, kalbte bu sebebi var eden zat olur. Bu zat da,ancak Allahdır. O halde, gerçek manada merhametli olan yegane varlık,Allah olmuş olur.</p>
<p><em>Dördüncüsü:</em> Farzet ki, falanca, yemesi için birisine buğday veriyor. Fakat, o kimsenin bunu hazmedecek midesi olmazsa, bu buğday ile amaçlanan fayda elde edilmiş olmaz. Yine farzet ki, falanca, birisine bir bahçe hibe ediyor. Gözde görme kuvveti olmadığı müddetçe, bu bahçeden düşünülen, amaçlanan fayda temin edilmiş olmaz. Halbuki, doğrusu bu buğdayı ve o bahçeyi yaratan ve onlardan istifadeyi mümkün kılan, onları her türlü afetler ve belâlardan koruyarak, onlardan istifadenin meydana gelmesini temin eden ancak Allah&#8217;dır. Bundan dolayı da, gerçek manada nimet veren ve merhametli olan, Allahu Teâlâ&#8217;dır, demek vacip olur.</p>
<p><strong>İkinci makam</strong>, Allah&#8217;dan başkalarının da merhametli olabileceğim farzetsek bıle, Allah&#8217;ın rahmetinin daha mükemmel ve daha geniş olduğunu beyan husu-sundadır. Bunun, birçok yönden izahı yapılabilir.</p>
<p><em>Birincisi:</em> Nimet vermek, nimet verenin makamının yüceliğini ve nimete mazhar olanın, ona göre küçük mevkide olmasını gerektirir. İnsanın Cenâb-ı Allah&#8217;a medyun olması, her hangi bir mahlûka medyun olmasından elbette daha iyidir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Cenâb-ı Allah, sana bir nimet verdiğinde, buna karşılık senden, sayesinde başka bir nimete ereceğin bir amel ister. Sanki Allah Teâlâ, sana, kendin için ebedî saadeti kazanmanı emrediyor. Amma Allah&#8217;dan başkası, sana bir nimet verse, kendisine hizmet etmeni ve onun gayesinin meydana gelmesi için çalışmanı emreder. Şüphesiz birinci hal daha iyidir.</p>
<p><em>Üçüncüsü:</em> Kendisine nimet verilen, nimet verenin kulu kölesi gibi olur. Allah&#8217;a kul köle olmak ise Allah&#8217;tan başkasına kul-köle olmaktan evlâdır.</p>
<p><em>Dördüncüsü:</em> Sultan sana bir lûtufta bulunduğunda, hallerini iyice bilemez. Bundan dolayı onun ihsanına ihtiyacın yok iken sana in&#8217;amda bulunur da buna muhtaç olduğun zaman, yardımını senden keser. Aynı şekilde, O sultan, her zaman ve her istenileni sana in&#8217;am etmeye kadir de değildir. Fakat Cenâb-ı Allah her şeyi bilir ve mümkün olan her şeye kadirdir Bir ihtiyacın ortaya çıksa onu bilir. O&#8217;ndan bir şey istesen, onu yaratmaya kadirdir. Binâenaleyh böyle olan daha üstündür, tündür.</p>
<p><em>Beşincisi:</em> Nimet vermek minneti gerektirir. Cenâb-ı Allah&#8217;a karşı minnet duymaya razı olmak, insanlara karşı minnet duymaya razı olmaktan daha üstündür. Buraya kadar ani anlattıklarımızdan, gerçek Rahman ve Rahîm&#8217;in Allah Teâlâ olduğu; başka merhametti varlıkların olduğunu farzetsek, bıle,Allahın rahmetinin daha mükemmel, daha üstün, daha yüce ve daha geniş olduğu sabit olmuştur, En iyi Allah bilir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/231-234.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/">Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İyi ve Kötüler Hakkında Darb-ı Mesel</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iyi-ve-kotuler-hakkinda-darb-i-mesel/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iyi-ve-kotuler-hakkinda-darb-i-mesel/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Apr 2017 11:11:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim 24-26.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[İyi ve Kötüler Hakkında Darb-ı Mesel]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı Tanımadaki Lezzet]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Söz Verimli Ağaç Gibidir]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullahın Meyveleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14617</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8221;Görmedin mi Allah sana nasıl bir mesel getirmiştir: Güzel bir kelime, kökü sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ki o, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir durur. Allah insanlara meseller getirir. Olur ki onlar çok iyi düşünüp, ibret alırlar. Kötü bir kelimenin meseli (hali) de, toprağın üstünden koparılıvermiş kötü bir ağaç gibidir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iyi-ve-kotuler-hakkinda-darb-i-mesel/">İyi ve Kötüler Hakkında Darb-ı Mesel</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/iyi-ve-kotuler-hakkinda-darb-i-mesel/musluman/" rel="attachment wp-att-14767"></a></p>
<p>&#8221;Görmedin mi Allah sana nasıl bir mesel getirmiştir: Güzel bir kelime, kökü sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ki o, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir durur. Allah insanlara meseller getirir. Olur ki onlar çok iyi düşünüp, ibret alırlar. Kötü bir kelimenin meseli (hali) de, toprağın üstünden koparılıvermiş kötü bir ağaç gibidir ki. onun hiçbir sebatı yoktur&#8221; (İbrahim, 24-26).</p>
<p>Bil ki Cenâb-ı Hak, bedbahtların halleri ile sa&#8217;îd (mutlu) kullarının hallerini açıklayınca, her iki topluluğa âit hükmün durumunu beyan eden bir misal zikretmiştir. İşte bu da, getirilmiş bu mesellerdir.</p>
<p><strong>Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:</strong></p>
<p><strong>Birinci Mesele:</strong>Bil ki Cenâb-ı Hak, dört sıfatla nitelenmiş olan bir ağaç zikretmiş, sonra da güzel kelimeyi (sözü) bu ağaca benzetmiştir.</p>
<p><strong>Güzel Söz, Verimli Ağaç Gibidir</strong></p>
<p><strong>Birinci Sıfat,</strong> bu ağacın &#8216;güzel&#8221; olmasıdır. Bu birkaç manaya gelebilir: <em>1)</em> Ağacın görünüşünün, biçiminin ve şeklinin güzel olması. <em>2)</em> Kokusunun güzel olması. <em>3)</em> Meyvesinin güzel olması, yani, ondan elde edilen meyvelerin son derece lezzetli ve hoş olması. <em>4)</em> Bu ağacın, fayda bakımından güzel olması, yani, meyvelerinin yenilmesinden nasıl lezzet ve tat alınıyorsa, aynı şekilde ağacın kendisinden de çok faydalanılması&#8230;</p>
<p>Ayetteki &#8220;şecere-i tayyibe&#8221; tabirini, bütün bu izahlara, birlikte hamletmek gerekir. Çünkü bu hususların birlikte bulunması, lezzetin mükemmel olmasını sağlar.</p>
<p><strong>İkinci Sıfat,</strong> ayetteki &#8220;Kökü sabit&#8221; ifadesidir. Bu, &#8220;Kökü sağlamlaşmış. bakî, sökülmekten, kesilmekten, yıkılmaktan ve yok olmaktan emin&#8221; demektir. Bu böyledir, çünkü boş olan bir şey, yıkılma ve sona erme durumunda olursa, onu elde etmeden dolayı bir mutluluk hâsıl olsa bile, hep yok olup sona erecek diye korkulması dolayısı ile, meydana gelecek olan hüzün (endişe) son derece büyük olur. Ama hâlinden, onun bakî, dâim, yıkılmaz ve sona ermez olduğu bilinince, onu elde etmekten duyulan sevinç son derece büyük, onu bulmaktan ötürü duyulan sürür son derece mükemmel olur.</p>
<p><strong>Üçüncü Sıfat,</strong> ayetteki &#8220;Dalları gökte olan&#8221; ifadesidir. Bu sıfat, o ağacın durumunun, şu iki yönden mükemmel olduğunu gösterir:<em> 1)</em> Ağacın dallarının yüksekliği ve boy atmadaki gücü, kökünün sağlamlığına ve toprak altındaki köklerinin sebatına delalet eder. <em>2)</em> Ne zaman ağacın boyu yüksek ve çok boylu olsa, yeryüzündeki pisliklerden ve evlerin çöp ve atıklarından uzak olur. O zaman da onun meyveleri bütün şaibelerden temizlenmiş, son derece güzel ve hoş olur.</p>
<p><strong>Dördüncü Sıfat,</strong> ayetteki &#8220;O, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir&#8221; ifadesidir. Bundan murad şudur&#8221;Bahsedilen ağaç, bu sıfatla muttasıftır; Bu sıfat da, onun meyvelerinin dâima ve her zaman mevcut olması, meyveleri bazan bulunan bazan bulunmayan diğer ağaçlar gibi olmamasıdır.&#8221; İşte Allah Teâlâ&#8217;nın bu Kitab-ı Kerim&#8217;de bahsettiği ağacın izahı budur.</p>
<p>Kesin olarak bilinir ki, böyle bir ağacı elde etme arzusu son derece büyük olur. Akıllı olan bir kimsenin onu elde etme ve ona sahip olma imkanını bulduğunda, ondan gafil olması ve onu elde etme hususunda gevşeklik göstermesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ı Tanımadaki Lezzet</strong></p>
<p><strong>Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki:</strong> Marifetullah ve rnuhabbetullah&#8217;a, Allah&#8217;a hizmete, O&#8217;na itaate dalmak, bu dört sıfat bakımından bu ağaca benzemektedir:</p>
<p><strong>Birinci Sıfat,</strong> ağacın güzel olmasıdır ki bu tahakkuk etmiştir. Hatta biz deriz ki, hakikatte güzel ve leziz olan, marifetullah (Allah&#8217;ı bilmek)tir. Çünkü, belli bir meyveyi elde etmekle (yemekle) meydana gelen lezzet, meydana gelmiştir. Çünkü bu meyveyi yemek, bedenin yapısına uygun birşeydir. İşte bu uygunluk ve uyumun söz konusu olmasından dolayı, bu büyük lezzet meydana gelmiştir. Beri tarafta ise, nefs-i natıka ve kutsî ruh cevherine uygun düşen şey, ancak marifetullah, muhabbetullah ve bunlardan huzur ve itminan duymaya dalmadır. Böylece bu marifetin (bilginin) gerçekten leziz olması gerekmiştir.</p>
<p>Hatta deriz ki, meyveyi yemekten dolayı alınan lezzetin, nefs cehverinin (ruhun), marifetullah ile aydınlanmasından elde edilen lezzetten çok değersiz olması gerekir.</p>
<p><strong>Bu fark ise, birkaç yönden izah edilebilir:</strong></p>
<p><strong>Birinci İzah:</strong> Maddi olarak hissedilen ve idrâk edilen şeyler ancak, hissedenin, hissolunan şeyin yüzeyi ile temas etmesi neticesinde idrâk edilirler. Ama &#8220;Hissedilenin cevheri hissedenin cevherine nüfuz etmiştir&#8221; denilmesine gelince, durum böyle değildir. Çünkü cisimlerin birbirlerine hulul etmeleri imkansızdır. Beri tarafa gelince, marifetullah, marifetullahın nuru ve bununla aydınlanma, nefis cevherine (ruha) sirayet eder ve onunla birleşir. Sanki nefis, bu aydınlanma hâsıl olduğu zaman, bu aydınlanmanın olmasından önceki nefisden başka bir nefis haline gelir. İşte bu iki durum arasında bulunan pek büyük bir farktır.</p>
<p><strong>İkinci İzah:</strong> Yenen meyveden duyulan lezzette olan şey, bir tadma kuvvetidir. Hissolunan, idrâk edilen şey ise, belli bir taddır, Beri tarafta ise, idrâk eden, hisseden şey, kutsî nefis cevheridir. Bu nefis (ruh) ile bilinen ve hissedilen şey de, Allah Teâlâ&#8217;nın zâtı, onun celâl ve ikram sıfatlarıdır. Binâenaleyh bu iki lezzetten, birisinin diğerine nisbetle durumu, idrâk edilen bu iki şeyden birisinin diğerine nisbetle durumu gibidir.</p>
<p><strong>Üçüncü İzah:</strong> Güzel bir meyveyi yemeden doğan lezzetler, meydana gelir gelmez, hemen yok olurlar. Çünkü lezzet öyle birşeydir ki, çabucak kaybolur ve süratte değişir. Cenâb-ı Hakkın, kemâl ve celaline gelince,bunların değişmesi ve değişikliğe uğraması imkansızdır. Nefis cevherinin bu mutluluğu kabul etme kabiliyetinin değişmesi de imkansızdır. Binâenaleyh bu açıdan da, iki durum arasında büyük bir fark olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bil ki bu iki şey arasındaki fark, nerede ise sonsuz bakımlardan olabilecek kadar çoktur. Fakat akl-ı selim sahibi olan bir kimse, diğerlerine dikkatini çekmek üzere zikredilen bu üç izah ile yetinebilir. İkinci Sıfat, ağacın kökünün sabit olmalıydı- İşte bu sıfat, marifetullah ağacında daha kuvvetli, daha mükemmel olarak mevcuddur. Bu böyledir. Çünkü bu marifetullah ağacı kutsî nefis cevheri içinde kök salmıştır. Bu cevher, var olma ve bozulma (kevn-u fesâd)dan uzak, değişmekten ve yok olmaktan beri bir cevherdir. Yine bu kök salmanın, yardımı ve meded-ü inayeti, Cenâb-&#8216; Hakk&#8217;ın celâlinin tecellisinden gelmektedir. Bu tecelli ise, Allah Teâlâ&#8217;nın, zâtında .nurun nuru ve zuhur ile tecellinin mebdei olmasının zarurî neticelerindendir.</p>
<p>Bu ise, Kaybolması ve yok olması aklen imkansız olan şeylerdendir. Çünkü Allah Teâlâ, zâtından dolayı vâcibu&#8217;l-vücûddur, aynı zamanda bütün sıfatlarında da yine vâcibu&#8217;l-vücûddur.</p>
<p>Binâenaleyh değişme, yok olma, zeval, cimrilik ve vermeme gibi sıfatlar O&#8217;nun hakkında düşünülemez. Böylece kökü sabit olarak vasfedilen ağacın, ancak (marifetullah) ağacı olduğu kesinlik kazanır.</p>
<p><strong>Marifetullahın Meyveleri</strong></p>
<p>Bil ki Marifetullah ağacının da, ilahî âlemin göklerinde y &#8216;ükselen dalları ve cismâni alemin göklerinde yükselen dalları vardır.</p>
<p>Birincisi, pek çok kısım olup, Hz. Peygamber (s.a.s.)&#8217;in &#8220;Allah&#8217;ın emrine ta&#8217;zim göstermek&#8221; ifâdesi, bütün bu kısımları içine alır. Marifetullahin ruhlar alemindeki, cisimler alemindeki delillerini, felekler ve yıldızlar âleminin hallerini ve süflî âlemin (dünyanın) hallerini iyice tefekkür etmek ile, muhabbetullah, zevkullah, zikrullah&#8217;a devam, bütünüyle Allah&#8217;a itimad (tevekkül) ve Allah&#8217;ın dışındaki ,herşeyden kesilmek, su kısımlara dâhildir. Bu kısımları iyiden iyiye araştırıp zikretmek, şu anda istenilen birşey değildir.</p>
<p>Çünkü bunlar, sonsuz denecek kadar çok olan muhtelif hallerdir. İkinicisine gelince, bunlar da pekçok kısımdır. Hz. Allah&#8217;ın mahlûklarına şefkat duymak&#8221; ifâdesi, bütün bunları kendisinde toplamaktadır. Rahmet, re&#8217;fet, müsamaha, günahlard an geri durma, insanlara iyilik yapmaya ve onlardan kötülüğü uzaklaştırmaya gay ret etme ve kötülüğe iyilikte -mukabele etmek, bunlara dehildir. Bu kısımlar da sonsuzdur. Bunlar, Marifetullah ağacının; sabit olan dallarıdır. Çünkü insan, Marifetullah&#8217;a ne kadar çok dalarsa, ondaki bu haller de, o nisbette daha mükemmel, dal la güçlü ve daha üstün olur.</p>
<p><strong>Dördüncü Sıfat,</strong> bu ağacın, Rabbinin izniyle her za man yemişini verip durmasıdır. Binâenaleyh bu Marifetullah ağacı, bu sıfata, maddi ağaçlardan daha layık ve müstehaktır, Çünkü Marifetullah ağacı, bu halleri iktizâ ettirmektedir ve bunların meydana gelmesinde de müessirdir. Sebep, müsebbepten (sonuçtan) ayrılmaz Dolayısıyla, Marifetullah ağacının kalb toprağında kök salmasının tesiri, kalbin, nazarının ibretle bakar hale gelmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, &#8220;işte ey akıl ve basiret sahiplen, siz ibret alın&#8221; (Haşr 2) buyurmuştur.</p>
<p>Yine bunun tesiri, Allah Teâlâ&#8217;nın, &#8221;O kullarım ki) onlar söze kulak verirler de onun en güzeline uyarlar&#8221; (Zumer. 18) şeklinde de beyan ettiği gibi, onun işitmesinin hikmetle olması; &#8220;adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. Velev kendinizin (&#8230;) aleyhinde olsun&#8221;(Nisa, 135) buyruğunda da belirtildiği gibi, konuşmasının doğruluk ve sıdk olmasıdır. Nitekim, Hz. Peygamber de &#8220;Aleyhinize de olsa, doğruyu söyleyin&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Marifetullah ağacının, insanın kalb toprağında kök salması ne kadar kuvvetli ve mükemmel olursa, bu tesirlerin ondaki zuhuru da, o nisbette fazla olur. Çoğu zaman, insan bu meseleye dalar da gördüğü her şeyde Hak Teâlâ&#8217;yı görecek bir hale gelir ve çoğu zaman, bundaki terakkisi artar da, gördüğü herhangi birşeyde, ondan önce Allah&#8217;ı görür bir hale gelir. İşte Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Rabbinin izniyle her zaman yemişini verip durur&#8221; buyruğu ile kastedilen budur. Yine zikrettiğimiz bu şeyler, nefsanî ilhamlara ve rûh cevherlerinde bulunan ruhanî melekelere bir işarettir.</p>
<p>Sonra nefisten her an, her lahza ve her saniye, bu ağacın meyveleri gibi güzel söz, salih amel, huzû, huşu, ağlama ve tevâzû yükselir Ayetteki &#8220;Rabbinin izniyle&#8221; kaydında dikkate şayan bir incelik var. Çünkü bu yüce hallerin ve yüksek derecelerin meydana gelmesi esnasında bazan, insan bunlar, bunlar olduğu için, bunlardan dolayı sevinir; bazan da yükselir ama. bunlar bunlar olduğu için, bunlardan dolayı sevinmez, ancak bunlar Allah&#8217;dan olduğu için sevinir.</p>
<p>İşte o zaman sevinci aslında, bu hallerden dolayı değil de, mevlâsından dolayı (mevlası için) olmuş olur. Bundan ötürü muhakkiklerden birisi şöyle demiştir: &#8220;Kim irfanı, irfan olduğu için seçerse (alırsa), fâni olanı kabul etmiş olur, Kim de irfanı, irfan olduğu için değil, onunla bilinenden dolayı tercih eder (alırsa), vuslat (Allah&#8217;a kavuşma) denizine dalmış olur.&#8221;</p>
<p>Yaptığımız bu izah ve tafsilatlandırdığımız bu açıklama ile, Allah Teâlâ&#8217;nın bu kitabında zikretmiş olduğu şu misâl, kudsiyyet alemine, Allah&#8217;ın Celâlinin huzuruna ve O&#8217;nun kibriyasının saraylarına ulaştıran bir misaldir. Binâenaleyh biz, Allah Teâlâ&#8217;dan daha çok rahmet ve hidayet talep ediyoruz. O, semîdir, icabet edendir. Alimlerden birisi, bu meseli izah için, zikredilmesinde sakınca olmayan şöyle bir söz söylemiştir: Allah Teâlâ,imanı ağaca benzetti. Çünkü ağaç, ancak üç şey olursa ağaç diye isimlendirilmeyi hak eder: Derin kök, ayakta duran bir gövde ve yüksek dallar. İman da böyledir; ancak üç şeyle tamam olur: Kalbdeki marifetullah, dildeki ikrar ve bedenlerle amel etme&#8230; Allah en iyisini bilendir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/545-551</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iyi-ve-kotuler-hakkinda-darb-i-mesel/">İyi ve Kötüler Hakkında Darb-ı Mesel</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iyi-ve-kotuler-hakkinda-darb-i-mesel/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Nov 2016 15:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı Bilmek Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ayet-ül Kübra]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13222</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmek… ALLAH’I BİLMEK… “…diyorlar ki: ‘Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok’ diye mukabele etmek istiyorlar. Hâlbuki Allah’ı bilmek, *bütün kâinata ihata eden rububiyetine *ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/">Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/652_320_0b878ea9/" rel="attachment wp-att-13224"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13224" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/652_320_0b878ea9.jpg" alt="Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi! (Allah’ı Tanıma Sanatı" width="494" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/652_320_0b878ea9.jpg 494w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/652_320_0b878ea9-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" /></a></p>
<div class="entry-content">
<p><strong><em>Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak</em></strong></p>
<p><strong><em>ve O’na iman edip ibadet etmek…</em></strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>ALLAH’I BİLMEK…</strong></span></p>
<p>“…diyorlar ki: <strong>‘Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok’</strong> diye mukabele etmek istiyorlar.</p>
<p><strong>Hâlbuki Allah’ı bilmek</strong>,</p>
<p>*bütün kâinata ihata eden rububiyetine</p>
<p>*ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek;</p>
<p>*ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve <strong>Lâ ilâhe illallah</strong> kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur.</p>
<p>Yoksa, <strong>‘Bir Allah var’</strong> deyip,</p>
<p>*bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek</p>
<p>*ve onlara isnat etmek-hâşâ-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak</p>
<p>*ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur.</p>
<p>Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.</p>
<p>Evet, <strong>inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.</strong></p>
<p>Evet, <strong>kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lakayt kalır.</strong></p>
<p><strong>Fakat O’na iman etmek</strong>, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, <strong>büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.</strong> Her neyse…</p>
<p>Evlâtlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun meseleyi kısaca beyan etmeye sebep oldu…” (RNK-Emirdağ Lâhikası-I)</p>
<p>51/56. Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.</p>
<p><strong>“Fakat nur-u imân gözlüğüyle bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek için Sultan-ı Ezeli tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mucizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelinin azametine derece-i delâletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra, yine Sultan-ı Ezelinin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden İmân nimetine “Elhamdü lillâh” diyecektir.”</strong></p>
<p><strong>“</strong><strong>Yirmi Dokuzuncu Lem´adan İkinci Bâb”</strong></p>
<p><strong>Kur’ân’ın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri…</strong></p>
<p>(Şualar: On İkinci Şuâ s.256)</p>
<p><strong>Kur’ân’ın bir tefsiri ve Kur’ân’dan mülhem bir tercüman-ı hakikîsi ve imanın hüccetleri…</strong></p>
<p>( Sikke-i Tasdik-i Gaybi: Sekizinci Şuâ s.101)</p>
<p>Bu asırda Resâili’n-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübîndeki âyetlerin âyetleridir. <strong>Yani, hakaikinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-ı imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir</strong>.</p>
<p>(Sikke-i Tasdik-i Gaybi : Birinci Şuâ s. 85)</p>
<p><strong>“….mânevî İ’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risâle-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risâleleri, âyât-ı Furkâniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. “</strong></p>
<p>(Şualar :Yedinci Şuâ s.123)</p>
<p>“<strong>Risâle</strong><strong>-i Nur’un yüz otuz kitabının herbiri Kur’ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini katî bürhanlarla ispat etmesi …”</strong></p>
<p>(Sözler: Yirmi Beşinci Söz s.414)</p>
<p><strong>“Kur’ân’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’ân-ı Hakîmin bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imâniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan, o risaleler ve sözlere gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’ân’a ve hakaik-i imâna aittir.”</strong></p>
<p>( Lemalar : Sekizinci Lem´a  s. 65)</p>
<p>“Güya nasılki Asr-ı Saadette Kur’ân’daki imân hakikatlerine alâmetler, deliller ve o Kitab-ı Mübînin dâvâlarına bürhanları ve hüccetleri gözlere de göstermek mânâsında tekrarla  fermanlarıyla Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân ilânat yapıyor.</p>
<p>Öyle de, bu dehşetli asırda dahi bir mânâ-yı işârîsiyle <strong>o Âyât-ı Furkaniyenin bürhanları ve hakkaniyetinin alâmetleri ve hakikatlerinin hüccetleri ve hak kelâmullah olduğuna delilleri olan Resaili’n-Nur’a</strong>mânâ-yı işârîsiyle alâmet ve bürhan ve emare ve delil mânâsıyla âyâtın âyetleri diye tekrarla ferman ederek <strong>nazar-ı dikkati Kur’ân hesabına bu asra ve bu asırdaki Resâili’n-Nur’a çeviriyor, itikad ediyorum.”</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><span style="color: #000000;">(Sikke-i Tasdik-i Gaybi: Birinci Şu</span>â<span style="color: #000000;"> s.84)</span></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>ÂYET-ÜL KÜBRA</strong></span></p>
<p><strong>[Bu İkinci Makam,</strong> bu âyet-i muazzamayı tefsir etmekle beraber,<strong> tayyedilen Arabî Birinci Makamın bürhanlarını ve hüccetlerini ve tercümesini ve kısa bir mealini beyan eder.]</strong></p>
<p><strong>Kâinattan hâlıkını soran</strong> bir seyyahın <strong>müşahedatıdır.</strong></p>
<p>“Rahman, Rahîm olan Allah’ın adıyla…”  “Yedi gökle yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki O’nu övüp O’nu tesbih etmesin; Şüphesiz ki O Halîmdir, cezâ vermekte acele etmez; Gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.</p>
<p><strong>Ya İlahî ve ya Rabbî !</strong></p>
<p><strong>Ben imanın gözüyle ve Kur’anın talimiyle ve nuruyla</strong></p>
<p><strong>ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle</strong></p>
<p><strong>ve İsm-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki:</strong></p>
<p><strong>Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.</strong></p>
<p><strong>Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.</strong></p>
<p><strong>Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!..</strong></p>
<p><strong>Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelali! Senin Kur’an-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle iman ettim ve bildim ki:</strong></p>
<p><strong>Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar.</strong></p>
<p><strong>Öyle de: Arz bütün mahlûkatıyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.</strong></p>
<p><strong>Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz’î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.</strong></p>
<p><strong>Hem hiçbir hayvan yoktur ki, za’fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatının hakîmane verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.</strong></p>
<p><strong>Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acibesiyle ve latif zînetleriyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin.</strong></p>
<p><strong>Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mu’cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı</strong><strong>olarak yaratılışları, Sâni’-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.</strong></p>
<p><strong>Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki,</strong></p>
<p><strong>şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle,</strong></p>
<p><strong>basit ve istilâ edici, intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle,</strong></p>
<p><strong>Sen’in birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN BİRİNCİ BASAMAĞI</strong></span></p>
<p><strong>—En parlak bir sahife-i tevhid olan semavat…</strong></p>
<p>Şöyle ki: <strong>Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’aniye,</strong> bu kâinat Hâlıkını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütalâa ettiği <strong>en parlak bir sahife-i tevhid olan semavatı en başta zikretmelerinden, </strong>en başta ona başlamak muvafıktır.</p>
<p><strong>Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki:</strong></p>
<p>Gayet keremkârane bir ziyafetgâh</p>
<p>ve gayet san’atkârane bir teşhirgâh</p>
<p>ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh</p>
<p>ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşagâh</p>
<p>ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan</p>
<p>bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: “Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der. O da bakar görür ki:</p>
<p>Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüzbinler ecram-ı semaviyeyi direksiz düşürmeden durduran</p>
<p>ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren,</p>
<p>yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran</p>
<p>ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden</p>
<p>ve Güneş ve Kamer’in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran</p>
<p>ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden</p>
<p>ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren</p>
<p>ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren</p>
<p>ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren</p>
<p>ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi <strong>seyirci mahlûkatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet</strong></p>
<p><strong>ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat,</strong></p>
<p>bu azameti ve ihatatı ile o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder manasıyla <strong>Birinci Makam’ın birinci basamağında</strong>:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur.</p>
<p>O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen</p>
<p>teshir ve tedbir ve tedvir ve tanzim ve tanzif ve tavzif hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle,</p>
<p>semâvât bütün içindekilerle beraber Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN İKİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong> </strong><strong>—Cevv-i sema,</strong></p>
<p><strong>—Cevvdeki rüzgâr,</strong></p>
<p><strong>—Yağmur,</strong></p>
<p><strong>—Şimşek ve ra’d.</strong></p>
<p><strong>Cevvde bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitmek…</strong></p>
<p><strong>Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema</strong> denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:</p>
<p><strong>Zemin ile âsuman ortasında muallâkta</strong> durdurulan bulut,</p>
<p>gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular</p>
<p>ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta’dil eder</p>
<p>ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir.</p>
<p>Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.</p>
<p><strong>Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki:</strong>Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki, güya o camid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, <strong>bir dest-i gaybî tarafından </strong>gayet <strong>şuurkârane ve alîmane ve hayatperverane</strong> istihdam olunuyor.</p>
<p><strong>Sonra yağmura bakıyor, görür ki</strong>: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya <strong>rahmet tecessüm ederek</strong>katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura “rahmet” namı verilmiştir.</p>
<p><strong>Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki;</strong> pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.</p>
<p><strong>Sonra gözünü çeker, aklına bakar,</strong> kendi kendine der ki: “Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadir ve Rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet fa’al ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir.</p>
<p>Güya onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”</p>
<p><strong>Hem o meraklı yolcu kendi aklına der:</strong></p>
<p>Bu camid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve rahîmane ve san’atkârane işler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedahe isbat eder ki:</p>
<p>Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerim bir âmirin emriyle hareket eder.<strong> Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki;</strong> bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ü idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ve seyahatına ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbanî san’atlarda kemal-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.</p>
<p>Demek (Ve rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda…” Bakara Sûresi, 2:164.) âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle hadsiz Rahmanî işlerde istihdam ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcib-ül Vücud ve Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey, bir Rabb-i Zülcelali Vel İkram’dır der, hükmeder.</p>
<p><strong>Sonra yağmura bakar</strong>, görür ki: <strong>Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor.</strong> Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor.</p>
<p><strong>Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor</strong> ve nüzulüyle “İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan da Odur. O, kullarını gözetip koruyan ve her türlü övgüye lâyık olandır.” Şûrâ Sûresi, 42:28. âyetini maddeten tefsir ediyor.</p>
<p><strong>Sonra ra’dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki:</strong> Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye tamtamına “Gök gürültüsü Onu hamd ederek, tesbih eder.” Ra’d Sûresi, 13:13.ve “Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir.” Nur Sûresi, 24:43. <strong>âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.</strong></p>
<p>Evet, hiçten, birden, hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle başaşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.</p>
</div>
<div class="entry-content">
<p><strong>         Kâinatın tanzimâtındaki hikmet-i âmme,</strong></p>
</div>
<blockquote>
<div class="entry-content">
<p><strong>tezyinâtındaki inâyet-i tâmme,</strong></p>
<p><strong>taltifâtındaki rahmet-i vâsia,</strong></p>
<p><strong>terbiyesindeki erzak ve iâşe-i şâmile,</strong></p>
<p><strong>Fâtırının şuûnât-ı zâtiyesine mazhariyetiyle acip bir san’at izhar eden hayatı,</strong></p>
<p><strong>tahsinâtındaki mehâsin-i kasdiye,</strong></p>
<p><strong>mevcudatının zevâliyle beraber onlarda in’ikâs eden tecelliyât-ı cemâliyenin devam etmesi,</strong></p>
<p><strong>kâinatın kalbinde, Mâbuduna karşı sadık aşk,</strong></p>
<p><strong>cezbelerinde zâhir olan incizap,</strong></p>
<p><strong>kâinattaki bütün kâmillerin, onun Fâtırının vahdetine dair ittifakları,</strong></p>
<p><strong>eczâsında fayda ve maslahatları gözeten tasarrufat,</strong></p>
<p><strong>nebâtâtındaki hakîmâne tedbir,</strong></p>
<p><strong>hayvânâtındaki kerîmâne terbiye,</strong></p>
<p><strong>erkânının tagayyürâtındaki mükemmel intizam,</strong></p>
<p><strong>külliyetinin intizamında gözetilen cesîm gayeler,</strong></p>
<p><strong>maddeye ve zamana muhtaç olmayarak ve gayet kemaldeki bir hüsn-ü san’atla def’aten icad edilmesi,</strong></p>
<p><strong>sınırsız imkânat içinde mütereddit mevcudatına verilen hakîmâne teşahhusat,</strong></p>
<p><strong>gayet kesretli ve mütenevvi hâcetlerinin, ellerinin yetişmediği en küçük matlaplarına kadar, umulmadık tarzda ve hesapsız bir şekilde, lâyık ve münasip vakitte kaza edilmesi,</strong></p>
<p><strong>zaafında tecellî eden kuvvet-i mutlaka,</strong></p>
<p><strong>aczinde tecellî eden kudret-i mutlaka,</strong></p>
<p><strong>cumudunda tezahür eden hayat; cehline rağmen herşeyi her şe’niyle ihata eden küllî şuur,</strong></p>
<p><strong>tagayyürden münezzeh bir tağyir edicinin vücudunu istilzam eden tagayyüratındaki intizam-ı mükemmel,</strong></p>
<p><strong>bir merkez etrafındaki mütedahil daireler gibi müttefik tesbihatları,</strong></p>
<p><strong>istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla edilen üç nevi duaların makbuliyeti.</strong></p>
<p><strong>mevcudatın münacatları ve ibadetleriyle mazhar oldukları şuhudat ve füyuzatları,</strong></p>
<p><strong>mukadderatındaki intizam,</strong></p>
<p><strong>Fâtırını zikretmekle mutmain oluşları,</strong></p>
<p><strong>mevcudatın mebde ile müntehâlarını birleştiren hayt-ı vuslatın ibadet oluşu ve ibadet vasıtasıyla kemâlâtlarının zuhur edişi ve Sâniinin o mevcudu halk etmekteki makasıdının tahakkuk etmesi,</strong></p>
</div>
</blockquote>
<div class="entry-content">
<blockquote><p><strong>Ve hâkezâ, kâinatın sair şuûnat ve ahval ve keyfiyâtı şehadet eder ki, bütün bunlar birtek Müdebbir-i Hakîmin tedbirinde ve Ehad-i Samed olan bir Mürebbî-i Kerîmin terbiyesi altındadır. Ve bunların hepsi, birtek Seyyidin hizmetinde ve birtek Mutasarrıfın tasarrufundadırlar. Ve hepsinin de masdarı öyle bir Vâhidin kudretidir ki, mektubatından herbir mektup üzerinde ve sahâif-i mevcudatından herbir sayfa üzerinde vahdet hâtemleri kesretle tezahür etmiştir.</strong></p></blockquote>
<p>İşte bu meraklı yolcu, <strong>bu cevvde</strong></p>
<p><strong>bulutu teshirden,</strong></p>
<p><strong>rüzgârı tasriften,</strong></p>
<p><strong>yağmuru tenzilden</strong></p>
<p><strong>ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitir, “Âmentü billâh” der.</strong></p>
<p><strong>Birinci Makam’ın ikinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tasrif ve tenzil ve tedbir hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, cevv-i semâ bütün içindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.”</p>
<p>fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşahedatını ifade eder.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ÜÇÜNCÜ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Küre-i arz,</strong></p>
<p><strong>—Zîhayatın bahar faslında icad ve idaresi.</strong></p>
<p><strong>Sonra o seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafire,</strong> küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki: “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar görür ki: Arz meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haşr-i âzamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin enva’ını bütün erzak ve levazımatlarıyla içine alıp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.</p>
<p><strong>Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki her bir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız birtek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:</strong></p>
<p>Yüzbin enva’ın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor</p>
<p>ve gayet rahîmane terbiye ediliyor</p>
<p>ve gayet mu’cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor</p>
<p>ve gayet müdebbirane idare olunuyor</p>
<p>ve gayet müşfikane iaşe ve it’am ediliyor</p>
<p>ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor.</p>
<p>Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nev’i et’ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahman-ı Rahîm’in gayet müşfikane ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.</p>
<p><strong>Kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, mütenâhi ve gayr-ı mütenâhi, herşey müsâvidir.</strong> O Sâni-i Hakîmin mucizâtı olan mâzinin bütün vukuat ve garâibi şehadet eder ki, o Sâni, Hallâk-ı Alîm ve Azîz-i Hakîm olduğundan, istikbalin bütün imkânât ve acâibine kadirdir.</p>
<p><strong>Her türlü noksandan ve kusurdan münezzehtir o Zat ki,</strong></p>
</div>
<blockquote><p><strong>ilminin mucizeleri, san’atının harikaları, cûd ve sehâsının hediyeleri ve lûtfunun burhanları olan</strong></p>
<p><strong>müzeyyen hayvânâtı, münakkaş kuşları, meyveli ağaçları ve çiçekli nebâtâtı ile,</strong></p>
<p><strong>yeryüzü bahçesini san’atının meşheri, mahlûkatının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekliği, Cennetinin tarlası, mahlûkatının resmi geçit meydanı, mevcudatının seyelângâhı, masnuatının ölçeği yapmıştır.</strong></p></blockquote>
<p><strong>Bu yeryüzü bahçelerinde</strong></p>
<blockquote><p><strong>meyvelerin ziynetiyle gülen çiçeklerin tebessümü, seher yeliyle şakıyan kuşların sec’aları, çiçeklerin yaprakçıklarındaki damlaların şıpıltısı ve validelerin küçük yavrulara olan terahhumu</strong></p></blockquote>
<p><strong>Cin ve insana ve hayvânat ve ruhaniyat ve melâikeye bir Vedûd’un kendisini tanıttırması, bir Rahmân’ın kendini sevdirmesi, bir Hannân’ın terahhumu, bir Mennân’ın en lâtif rahmet cilvelerini izhar etmesidir</strong>.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Elhasıl</span>: Bu</strong> sahife-i hayatiye-i bahariye, haşr-i âzamın yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rûm Sûresi, 30:50. âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin manalarını mu’cizane ifade eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde <strong>لاَ</strong> <strong>اِلهَ</strong> <strong>اِلاَّ</strong> <strong>اللّهُ</strong> dediğini anladı.</p>
<p><strong>Sen her kusurdan ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzehsin. Sen öyle bir Zât-ı Zülcelâlsin ki,</strong></p>
<blockquote><p><strong>semâ, yıldızlarının ve güneşlerinin ve aylarının kelimeleriyle ve bütün bunlardaki hikmet remizleriyle,</strong></p>
<p><strong>dünya semâsı, bulutlarının ve gök gürültüsünün ve şimşeklerin ve yağmurların kelimeleriyle ve bütün bunlardaki faydaların işaretiyle,</strong></p>
<p><strong>yeryüzü, madenlerinin ve nebatlarının ve ağaçlarının ve hayvanatının kelimeleriyle ve bütün bunlardaki intizamatın delâletiyle,</strong></p>
<p><strong>nebat ve ağaçlar ise, yapraklar ve çiçekler ve meyveler kelimatıyla ve bütün bunların muhtaç zevilhayata menfaatlerinin tasrihatıyla,</strong></p>
<p><strong>çiçekler ve meyveler ise, tohumlarının ve kanatçıklarının ve çekirdeklerinin ve onlardaki acaib-i san’atın kelimatıyla,</strong></p>
<p><strong>çekirdekler ve tohumlar ise, bilmüşahede sümbüllerinin lisanıyla ve habbeciklerinin kelimeleriyle,</strong></p></blockquote>
<p><strong>her bir nebat ise</strong></p>
<p><strong>-tomurcuklarının inkişafı sırasında, müzeyyen çiçeklerinin ve muntazam sümbüllerinin ağzıyla yavrularının tebessümü hengâmında gayet vazıh ve zahir bir surette görüldüğü gibi-</strong></p>
<p><strong>ölçülü tohumlarının ve intizamlı habbeciklerinin kelimeleriyle,</strong></p>
<p><strong>şekillerinin ve o şekiller içindeki renklerinin</strong></p>
<p><strong>ve o renkler içindeki tadlarının</strong></p>
<p><strong>ve o tatmaklar içindeki güzel kokularının</strong></p>
<p><strong>ve o güzel kokular ( On iki perde perde üstünde, burhan burhan içinde, delil delil içinde, bir çiçekten muhtelif nağamat ve mütenevvi lemeatla Nakkaş-ı Ezelîyi kalbe gösteriyor, aklın gözünü baktırıyor.)  içindeki nakışlarının</strong></p>
<p><strong>ve o nakış içindeki ziynetinin</strong></p>
<p><strong>ve o ziynet içindeki boyasının</strong></p>
<p><strong>ve o boya içindeki san’atın</strong></p>
<p><strong>ve o san’at içindeki tevzinin</strong></p>
<p><strong>ve o tevzin içindeki tanzimin</strong></p>
<p><strong>ve o tanzim içindeki mizanın</strong></p>
<p><strong>ve o mizan içindeki nizamın lisanıyla</strong>, <strong>Seni hamdinle tesbih ederler.</strong></p>
<p><strong>O nebatlardan her biri, çiçeklerinin zarif gözlerinden</strong></p>
<p><strong>ve sümbüllerinin tazecik dişlerinden takattur eden ve Senin kendini kullarına tanıtıp sevdiren taarrüf ve teveddüdünün cilvelerindeki lemeattan tereşşuh eden bir tarifle, Senin tecelliyât-ı sıfâtını tavsif, cilve-i esmânı tarif ve teveddüdünü tefsir eder.</strong></p>
<p>İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden birtek sahifenin yirmi vechinden birtek vechinin muhtasar şehadeti ile o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı manasında olarak ve o müşahedatları ifade için, <strong>Birinci Makam’ın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki,</p>
<p>umumiyet ve şümul ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen,</p>
<p>bütün zevilhayatın iaşesi için tohumların teshir ve tedbir ve terbiye ve feth ve tevzi ve muhafaza ve idaresi ve Rahmâniyet ve Rahîmiyet hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle,</p>
<p>arz, bütün içindekiler ve üzerindekilerle Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.”</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN DÖRDÜNCÜ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Denizlerin ve büyük nehirlerin</strong> <strong>cezbekârane cûş u huruşla zikirleri…</strong></p>
<p><strong>Sonra</strong> <strong>o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan îmanı kuvvetlenip ve manevî terakkiyatın miftahı olan marifeti ziyadeleşip ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan îman-ı billah hakikatı bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe</strong> onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; <strong>sema, cevv ve arzın</strong>mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde “Hel min mezîd” deyip dururken, <strong>denizlerin ve büyük nehirlerin</strong> cezbekârane cûş u huruşla zikirlerini ve hazîn ve leziz seslerini işitir. <strong>Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile:</strong> “Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:</p>
<p>Hayatdarane mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür’atli bir surette bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.</p>
<p><strong>Sonra denizlerin içlerine bakar</strong>, görür ki:</p>
<p>Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelal’in, bir Rahîm-i Zülcemal’in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.</p>
<p><strong>Sonra o misafir, nehirlere bakar,</strong> görür ki:</p>
<p><strong>Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmane ve rahîmanedir; bilbedahe isbat eder ki,</strong> bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelali Vel İkram’ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, “Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivayet edilmiş. Yani; zâhirî esbabın pek fevkinde olduklarından, manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenub tarafından, “Cebel-i Kamer” denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Varidatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vasiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i Mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet manidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor. <strong>İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve şehadetlerinin binden birisini gördü. </strong>Ve umumu bil’icma’ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ der ve bu şehadete denizler mahlûkatı adedince şahidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek manasında, <strong>Birinci Makam’ın dördüncü mertebesinde:</strong> “Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve intizamı bilmüşahede görünen teshir ve muhafaza ve iddihar ve idare hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, denizler ve nehirler bütün içindekilerle beraber Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.”  denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN BEŞİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Dağlar ve sahralar…</strong></p>
<p><strong>Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar,</strong> <strong>“Sahifelerimizi de oku!”</strong> diyorlar. O da bakar, görür ki:</p>
<p><strong>Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır.</strong></p>
<p>Meselâ  : Dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve muvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan  “Dağları direk (yapmadık mı?)” Nebe Sûresi, 78:7.”Yeryüzünde sâbit dağlar diktik.” Hicr Sûresi, 15:19. “Dağları sapa sağlam dikti.” Nâziât Sûresi, 79:32. gibi çok âyetlerle ferman ediyor.</p>
<p>Hem meselâ, <strong>dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menba’lar, sular, mâdenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerîmane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe kudreti nihayetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve ambarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler</strong>, diye anlar.</p>
<p>Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, “Âmentü Billah” der.</p>
<p>İşte bu manayı ifade için <strong>Birinci Makam’ın beşinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, Rabbânî ihtiyat maddelerinin bilmüşahede vâsi ve âmm ve muntazam ve mükemmel iddihar ve idare ve muhafaza ve tedbiri ve tohumların neşri hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle,</p>
<p>bütün dağlar ve sahrâlar bütün içindekiler ve üzerindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ALTINCI MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Eşcar ve nebatat âleminin kapısı…</strong></p>
<p>Sonra, o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, <strong>eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı.</strong> Onu içeriye çağırdılar. “Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki: Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın enva’ları bil’icma’ beraber  اِلهَ اِلاَّ  هُوَ <strong> </strong>لاَ<strong>  diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatlı yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve </strong>لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ  <strong> dediklerine delalet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikatı gördü:</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Birincisi:</strong> </span>Pek zâhir bir surette kasdî bir in’am ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan <strong>manası ve hakikatı</strong> her birisinde hissedildiği gibi; mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>İkincisi:</strong></span> Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir manası ve hakikatı, o hadsiz enva’ ve efradda gündüz gibi aşikâre görünüyor ve bir Sâni’-i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Üçüncüsü:</strong></span> O hadsiz masnuatın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlı, zînetli olarak, mâhdud ve madud ve birbirinin misli ve basit ve camid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlışsız, hatasız bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattır ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı isbat eden şahidler var diye, bildi. “Elhamdû lillâhi alâ nimeti’l-îman” dedi.</p>
<p>İşte bu <strong>mezkûr hakikatları ve şehadetleri </strong>ifade manasıyla, <strong>Birinci Makam’ın altıncı mertebesinde</strong> :</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mizanlı ve fesahatli yapraklarının ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin ve intizamlı ve belâgatli meyvelerinin kelimeleriyle konuşan ve tesbih eden bütün ağaç ve nebat nevilerinin icmâı, birbirinin misli ve benzeri olan mahdut çekirdek ve habbeciklerden süslü ve birbirinden farklı ve mütenevvi, gayr-ı mahdut suretlerinin hepsinin birden fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, kasdî ve rahmetli in’âm ve ikram ve ihsan hakikatinin ve iradeli ve hikmetli temyiz ve tezyin ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, icmâ ile Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. “ denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN YEDİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Hayvanat ve tuyur âleminin kapısı…</strong></p>
<p><strong>Sonra, seyahat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve îman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapısı hakikat-bîn olan aklına ve marifet-aşina olan fikrine açıldı.</strong> <strong>Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle</strong> onu içeriye çağırdılar, “Buyurun” dediler. O da girdi ve gördü ki: Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil’ittifak lisan-ı kal ve lisan-ı halleriyleلاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; herbiri bizzât birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhanî ve manidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâni’lerini tavsif edip hamd ü sena ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvaları ve cihazları ve a’zaları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallak ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyetine şehadet getirdiklerine kat’î delalet eden <strong>üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede etti.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi:</span><span style="color: #000080;"> </span>Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmane icad ve san’at-perverane ibda’ ve ihtiyarkârane ve alîmane halk ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya etmek hakikatıdır ki; zîruhlar adedince şahidleri bulunan bir bürhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>İkincisi</strong></span>:<strong> O hadsiz masnu’larda birbirinden sîmaca farikalı ve şekilce zînetli ve miktarca mizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki: Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey’den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü:</span> Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir heyette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatı tenvir eder.</strong></p>
<p><strong>İşte bu üç hakikatın ittifakıyla,</strong> hayvanların bütün enva’ı, beraber öyle bir لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip şehadet getiriyorlar ki; güya zemin büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   diyerek semavat ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. <strong>Birinci Makam’ın yedinci mertebesinde</strong> bu mezkûr hakikatları ifade manasıyla :</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mevzun ve muntazam ve fasih hasselerinin ve kuvvelerinin ve hissiyat ve lâtifelerinin kelimeleriyle ve mükemmel ve beliğ cihazat ve cevarih ve âlât ve âzâlarının kelimeleriyle hamd ve şehadet eden bütün hayvanat ve tuyur nevilerinin ittifakı, birbirinin misli ve benzeri, mahsur ve mahdut sayıda yumurta ve katrelerden muntazam, muhtelif, mütenevvi ve gayr-ı mahsur suretlerinin fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, iradeli icad ve sun’ ve ibdâ’ hakikatinin ve kasdî temyiz ve tezyin hakikatinin ve hikmetli takdir ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN SEKİZİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—İnsanlar âlemi ve beşer dünyası;</strong></p>
<p><strong>—Nev’-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler…</strong></p>
<p><strong>Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için,</strong> <strong>insanlar âlemine ve beşer dünyasına</strong> girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki: Nev’-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil’icma’ beraber لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu’cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve <strong>beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îman-ı billaha davet ile ders veriyorlar</strong> gördü. O da, o nurani medresede diz çöküp derse oturdu.</p>
<p>Gördü ki: <strong>Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu’cizeler bulunduğundan,</strong> herbirinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip îmana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zâtların icma’ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsiz mu’cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip îman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; îman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.</p>
<p>Evet, enbiyayı (Aleyhimüsselâm), Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan</p>
<p>hadsiz mu’cizatlarından</p>
<p>ve hakkaniyetlerini gösteren muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından</p>
<p>ve hak olduklarına delalet eden şahsî kemalâtlarından</p>
<p>ve hakikatlı talimatlarından</p>
<p>ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i îmanlarından</p>
<p>ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından</p>
<p>ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından</p>
<p>ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba’larıyla hakikate, kemalâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka,</p>
<p>onların ve o pek ciddî muhbirlerin <strong>müsbet mes’elelerde icmâı ve ittifakı ve tevatürü ve isbatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku</strong> öyle bir <strong>hüccettir ve öyle bir kuvvettir</strong> ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz.</p>
<p>Ve îmanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i îmanî aldı.</p>
<p>İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade manasında <strong>Birinci Makam’ın sekizinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün enbiyanın, tasdik edici ve tasdike mazhar mucizât-ı bâhirelerinin kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN DOKUZUNCU MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Enbiyaların</strong><strong> (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler…</strong></p>
<p><strong>Sonra îmanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı tâlib, Enbiya Aleyhimüsselâm’ın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar.</strong> O da girdi, gördü ki:</p>
<p>Binlerle dâhî ve yüzbinlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i îmaniyeyi isbat ediyorlar.</p>
<p>Evet, istidadları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı îmaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir.</p>
<p>Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî mes’elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler.</p>
<p>-Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.- Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.</p>
<p>İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın dokuzuncu mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün asfiyanın, muhakkak ve müttefik ve parlak burhanlarının kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONUNCU MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Cadde-i kübra-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mi’rac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan</strong> ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler…</p>
<p><strong>Sonra, îmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan</strong> o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyle tevessü’ eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve <strong>cadde-i kübra-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mi’rac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan</strong> ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar.</p>
<p>O da girdi, gördü ki:</p>
<p>O ehl-i keşf ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bil’icma’ müttefikan  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilân ediyorlar.</p>
<p><strong>Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler</strong></p>
<p><strong>ve çeşit çeşit ziyalı levnler</strong></p>
<p><strong>ve başka başka hakikatlı tarîkatlar</strong></p>
<p><strong>ve muhtelif doğru meslekler</strong></p>
<p><strong>ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma’ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti</strong> ve <strong>enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku</strong> ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.</p>
<p>İşte bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın onuncu mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, bütün evliyanın, muhakkak ve musaddak ve zahir keşif ve kerametlerinin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONBİRİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurları…</strong></p>
<p><strong>Sonra kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, îman-ı billahtan ve marifetullahtan neş’et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, îmanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:</strong></p>
<p><strong>“Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır</strong></p>
<p><strong>ve kâinatın mevcudatı hayata musahhardır</strong></p>
<p><strong>ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur</strong></p>
<p><strong>ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur</strong></p>
<p><strong>ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır.</strong></p>
<p><strong>Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (a.s.m.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail’in (a.s.) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor.</strong></p>
<p><strong>Öyle ise keşke ben semavat ehli ile dahi görüşseydim; onlar ne fikirde olduklarını bilseydim; Çünkü “Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır” diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti: “Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i îmaniyeye en evvel biz îman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bil’ittifak, bu kâinat hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir.” dediklerini bildi ve onun nur-u îmanı parladı, zeminden göklere çıktı.</strong></p>
<p>İşte bu yolcunun melaikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın on birinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, <strong>insanların nazarına temessül eden ve beşerin havâs kısmıyla konuşan melâikenin ittifakı, birbirine tetabuk ve tevafuk eden ihbaratıyla</strong>, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONÜÇÜNCÜ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı…</strong></p>
<p><strong>Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismanî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından,</strong> âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen <strong>müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı açıldı. </strong>Baktı ki; onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında <strong>insanî berzahlardır</strong> ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: “Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. <strong>Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız ile istifade etmeliyiz,</strong> dedi, mütalaaya başladı. Gördü ki:</p>
<p>İstidadları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akılların îman ve tevhiddeki ittisafkârane ve râsihane itikadları tevafuk ve sebatkârane ve mutmainane kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor.</p>
<p>Demek tebeddül etmeyen bir hakikata dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metin bir hakikata girmiş, kopmuyor.</p>
<p>Öyle ise bunların nokta-i îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma’ları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranidir ve hakikata açılan ışıklı bir penceredir.</p>
<p>Hem gördü ki: <strong>Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübayin olan o umum selim ve nurani kalblerin erkân-ı îmaniyedeki müttefikane ve itminankârane ve müncezibane keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor. Demek, hakikata mukabil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbaniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedaniye olan nurani kalbler, şems-i hakikata karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icma’ları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir.</strong></p>
<p><strong>Çünkü hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrane ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü Billah” dediler.</strong></p>
<p>İşte bu yolcunun müstakim akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği marifet-i îmaniyeye kısa bir işaret olarak <strong>Birinci Makam’ın onüçüncü mertebesinde</strong>     :</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. <strong>Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de</strong>, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><strong>Celâli yüce olan Allah, ilmi ve kudretiyle herşeyden nihayet derecede büyüktür. Zira O öyle bir Hallâk, Fettah, Faal, Allâm, Vehhab ve Feyyazdır ve öyle bir Şems-i Ezelîdir ki, şu kâinat, bütün envâ ve mevcudatıyla beraber, Onun envârının gölgeleri, Onun ef’âlinin eserleri, Onun esmâsının çeşit çeşit tecelliyâtının renk renk nakışları, Onun kaza ve kader kaleminin hatları, Onun sıfâtının ve cemal ve celâl ve kemâlinin tecelliyâtının aynalarıdır.</strong></p>
<blockquote><p><strong>Bütün kütüb ve suhufuyla ve tekvinî ve Kur’ânî âyetleriyle Şâhid-i Ezelînin icmâı,</strong></p>
<p><strong>zâtında ve zerrâtındaki iftikar ve ihtiyacatıyla beraber üzerinde tezahür eden gınâ-yı mutlak ve servet-i mutlaka ile arz ve âlemin icmâı,</strong></p>
<p><strong>zevil’ervahtan ervâh-ı neyyire ve kulûb-u münevvere ve ukul-ü nuraniye sahibi olan bütün ehl-i şuhud enbiya ve evliya ve asfiyanın, bütün tahkikat ve keşfiyat ve füyuzat ve münacatlarının icmâı ile,</strong></p>
<p><strong>arzdan ecrâm-ı ulviye ve süfliyeye kadar bütün bunlar, had ve hesaba gelmez kat’î şehadetleri ve yakîne dayanan tasdikleriyle,</strong><strong>tekvinî ve Kur’ânî âyetlerin şehadetlerini ve Vâcibü’l-Vücudun bizzat şehadeti demek olan suhuf ve kütüb-ü semâviyenin şehadetlerini kabul ile ittifak etmişlerdir ki, bu mevcudat Onun kudretinin âsârı ve kaderinin mektubatı esmâsının aynaları ve envârının temessülâtıdır.</strong></p></blockquote>
<p><strong>Onun celâli herşeyden yücedir ve Ondan başka ilâh yoktur.</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN </strong></span><span style="color: #000080;"><strong>ONDÖRDÜNCÜ VE ONBEŞİNCİ MERTEBELERİ</strong></span></p>
<p><strong>—Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub’dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor…</strong></p>
<p>Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, madem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli ve san’atlı hadsiz masnu’larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu’cizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. <strong>Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir</strong>. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratından bilmeliyiz dedi; <strong>kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:</strong></p>
<p><strong>Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub’dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor.</strong> Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu’larının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu sıfâtıyla bildiriyor.</p>
<p>Evet, yüz bin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlahîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev’-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mu’cizatlarıyla, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve <strong>vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlahîdir. Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştanbaşa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü</span>:</strong> Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nazenini ve en müştakı olan hakikî insanların münacatlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe’nidir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dördüncüsü</span>:</strong> İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Beşincisi</span>:</strong> En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve mâlikini bulmağa en müştak; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zât, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş’ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır.</p>
<p>İşte, <strong>tenezzül-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî ve mukabele-i Rahmanî ve mükâleme-i Sübhanî ve iş’ar-ı Samedanî hakikatlarını tazammun eden, umumî semavî vahiylerin icma’ ile Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine delaletleri öyle bir hüccettir</strong> ki; gündüzdeki güneşin şuaatının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.</p>
<p>Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir, fakat iki fark vardır:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.</p>
<p>Meselâ:</p>
<p>Nasıl ki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birisi</span>:</strong> Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> Sultanlık ünvanı ile ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsı ile hususî bir münasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonu ile hususî konuşmasıdır.</p>
<p>Öyle de Padişah-ı Ezelî’nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanı ile vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi, her bir ferdin ve her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle hususî bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>İkinci fark:</strong> </span>Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. <strong>Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi</strong> çeşit çeşit hem pekçok enva’larıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.</p>
<p>De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109. âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.</p>
<p>Sonra; <strong>ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı</strong>, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> Teveddüd-ü İlahî denilen, kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin ve rahmaniyetin muktezasıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> İbadının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü:</span></strong> Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdadlarına ve feryadlarına ve tazarruatlarına fiilen imdad ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dördüncüsü</span>:</strong> Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfızını bulmağa pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbaniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rububiyetin zarurî ve vâcib bir muktezasıdır diye anladı.</p>
<p><strong>Sonra ilhamın şehadetine baktı,</strong> gördü: Nasılki güneşin -faraza- şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde ziyasındaki yedi rengi yedi sıfatı olsaydı, o cihette ışığında bulunan şuaları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hacatına cevab vermesi ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahamet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi…</p>
<p>aynen öyle de: Ezel ve ebedin zülcelal sultanı ve bütün mevcudatın zülcemal hâlık-ı zîşanı olan Şems-i Sermedî’nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak herşeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iş bir işe, bir hitab bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil’ittifak o Şems-i Ezelî’nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi.</p>
<p>İşte, bu meraklı <strong>misafirin âlem-i gaybdan aldığı</strong>ders-i marifetine kısa bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, tenezzülât-ı İlâhiyeyi ve mükâlemât-ı Sübhâniyeyi ve taarrüfât-ı Rabbâniyeyi ve kullarının münâcâtına mukabelât-ı Rahmâniyeyi ve mahlûkatına vücudunu ihsas eden iş’ârât-ı Samedâniyeyi mutazammın bütün hak vahiylerin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, teveddüd-ü İlâhiyeyi ve mahlûkatının duâlarına icâbât-ı Rahmâniyeyi ve kullarının istiğaselerine imdadat-ı Rabbâniyeyi ve masnuatına vücudunu bildiren ihsasat-ı Sübhâniyeyi mutazammın sadık ilhamların ittifakı, O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONALTINCI MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Bu mevcudatın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve Kur’anıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm…</strong></p>
<p><strong>Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki</strong>: Madem bu kâinatın mevcudatıyla mâlikimi ve hâlıkımı arıyorum.</p>
<p>Elbette her şeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve Kur’anıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi. Gördü ki: O asır, hakikaten o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.</p>
<p>Hem kendi aklına dedi: <strong>Biz, en evvel bu fevkalâde zâtın (a.s.m.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz, sonra hâlıkımızı ondan sormalıyız diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> Bu zâtta (a.s.m.) -hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi- bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve  “Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1. “Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” Enfâl Sûresi, 8:17. âyetlerinin sarahatıyla: bir parmağının işaretiyle Kamer iki parça olması; ve bir avucu ile, a’dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat’î ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mu’cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan üçyüzden ziyade bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub olan Mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m.) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları ona havale ederek dedi ki: Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu’cizat-ı bahiresi bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> Elinde bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın yedi vecihle hârika olmasıdır. Ve bu Kur’anın kırk vecihle mu’cize olduğu ve kâinat hâlıkının sözü bulunduğu kuvvetli delilleriyle beraber, “Yirmi beşinci Söz  ve  Mu’cizat-ı Kur’aniye” namlarındaki  Risâle-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden; onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (a.s.m.) fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü </span>:</strong> O zât (a.s.m.), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir îman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat; ondört asrı ve nev’-i beşerin humsunu, âdilane, hakkaniyet üzere ve müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.</p>
<p>Hem ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve mâden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.</p>
<p>Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün enva’ında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde, tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasıyla ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.</p>
<p><strong>Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşen-ül Kebir ile öyle bir marifet-i Rabbaniye ile öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münâcât’ın başında, Cevşen-ül Kebir’in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur diyecek.</strong></p>
<p>Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.</p>
<p><strong>Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu’cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki;</strong> o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüd, hiçbir za’f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i îmaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i îmanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; îmanı dahi emsalsizdir.</p>
<p><strong>İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan pesendane bir davet ve mu’cizane bir îman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dördüncüsü</span>:</strong> Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) icma’ı, nasılki vücud ve vahdaniyet-i İlahiyyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtın (a.s.m.) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünkü Enbiya Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa; o zâtta (a.s.m.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasılki lisan-ı kal ile; Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zâtın (a.s.m.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işaratından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub’da güzelce beyan ve isbat edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip, davasını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kal ve icma’ ile vahdaniyete delalet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Beşincisi</span>:</strong> Bu zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikata, kemalâta, keramata, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdaniyete delalet ettikleri gibi; üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine, icma’ ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velayetle müşahede etmeleri ve umumunu nur-u îman ile ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Altıncısı</span>:</strong> Bu zâtın ümmiliğiyle beraber getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği marifet-i İlahiyyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü’minîn, bu zâtın üss-ül esas davası olan vahdaniyeti, kuvvetli bürhanlarıyla bil’ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı azamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ: Risâle-i Nur, yüz parçasıyla, bu zâtın sadakatının bir tek bürhanıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yedincisi</span>:</strong> Âl ve ashab namında ve nev’-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meşhuru ve en muhterem ve namdarı ve en dindar ve en keskin nazarlı taife-i azîmesi; kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle, bu Zâtın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma’ ile ve sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmanları, güneşin ziyasına delalet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sekizincisi</span>:</strong> Bu kâinat, nasılki kendini icad ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve nakkaşına delalet eder. Öylede; kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlahiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbanî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebirin manalarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zâtın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dokuzuncusu</span>:</strong> Madem bu san’atlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve san’atkârlığının kemalâtını teşhir etmek ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev’ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbanî it’amlar ve ziyafetlerle, kendi rububiyetine karşı minnetdarane ve müteşekkirane ve perestişkârane ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece ve gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı îman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavî tokatlar ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve ondan istimdaT eden ve muvaffakıyet isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu Zât olacak. (a.s.m.)</p>
<p>Hem aklına dedi: Madem bu mezkûr dokuz hakikatlar bu zâtın sıdkına şehadet ederler; elbette bu âdem, benî-âdem’in medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır. Ve O’na “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i Benî-Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın haşmet-i saltanat-ı maneviyesinin nısf-ı arzı istilası ve şahsî kemalâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim zât budur, Hâlıkımız hakkında en mühim söz onundur.</p>
<p>İşte gel bak! Bu hârika Zât’ın yüzer zâhir ve bâhir kat’î mu’cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler âlî ve esaslı hakikatlarına istinaden, bütün davalarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delalet ve şehadet ve o Vâcib-ül Vücud’u isbat ve ilân ve i’lam etmektir.</p>
<p>Demek bu kâinatın manevî güneşi ve Hâlıkımızın en parlak bir bürhanı bu Habibullah denilen zâttır ki; onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma’ var:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> “Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek” diyen İmam-ı Ali (Radıyallahü Anh) ve yerde iken arş-ı azamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı Azam (k.s.) gibi keskin nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi’ ve Âl-i Muhammed namıyla şöhretşiar-ı âlem olan cemaat-ı nuraniyenin icma’ ile tasdikleridir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi:</span></strong> Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitabsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak, şarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve “Sahabe” namıyla dünyada namdar olan cemaat-ı meşhurenin ittifakla can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli îmanla tasdikleridir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü</span>:</strong> Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-ı uzmasının tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu zâtın vahdaniyete şehadeti şahsî ve cüz’î değil, belki umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti. İşte Asr-ı Saadete aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun, o medrese-i nuraniyeden aldığı derse bir kısa işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın onaltıncı mertebesinde</strong> <strong>böyle</strong>:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, Kur’ân’ının azamet-i saltanatı ve dininin haşmet-i vüs’ati ve kemâlâtının kesreti ve hattâ düsmanlarının tasdikiyle dahi ahlâkının ulviyetiyle, fahr-i âlem ve şeref-i nev-i benî Âdem olan Zât (a.s.m.), O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, o Zât (a.s.m.), zâhir ve bâhir ve musaddık ve musaddak yüzlerce mucizâtının kuvvetiyle ve dininin sâti’ ve kàti’ binlerce hakaik-i diniyesinin kuvvetiyle ve Ehl-i Beytinin icmâıyla ve basar sahibi Ashabının ittifakıyla ve ümmetinden burhan ve nuranî basiret sahibi muhakkiklerin tevafukuyla, O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.” denilmiştir.</p>
<p><strong>Yine yukarıda geçenlerin hepsini şahit tutarak ve onların hepsiyle beraber şehadet ederiz ki,</strong></p>
<p>Muhammed Senin kulun, peygamberin, âlemlerde seçkin kıldığın kulun, halilin, mülkünün cemâli, san’atının melîki, inayetinin pınarı, hidayetinin güneşi, muhabbetinin lisanı, rahmetinin misali, mahlûkatının nuru, mevcudatının şerefi, kâinatının tılsımının keşşafı, saltanat-ı rububiyetinin dellâlı, isimlerinin hazinelerinin tarif edicisi, kullarına Senin emirlerini talim edici, kitab-ı kâinatının âyâtının müfessiri, mahlûkatındaki tecelliyatını görmek ve zîşuur kullarına göstermek için medar yaptığın zat, kendi cemâline ve esmâna olan muhabbetinin ve san’atına ve masnuatına mahlûkatının mehasinine olan muhabbetinin mir’âtı; âlemlere rahmet olarak ve bu âlem sarayının nakışlarındaki renk ve san’atların hikmetleriyle saltanat-ı rububiyetinin kemâlâtındaki güzellikleri beyan etmek ve âlem kitabının kelimelerindeki, âyetlerindeki ve satırlarındaki hikmetlerin işaretiyle Senin isimlerinin hazinelerini tarif etmek ve marziyatını bildirmek üzere gönderdiğin habibin ve resulündür, ey Göklerin ve Yerlerin Rabbi!</p>
<p>O’na ve âline ve ashabına ve ihvanına, her anda ve her zamanda milyonlar salât ve selâm olsun.</p>
<p><strong>Ey Hafîz, ey Hâfız, ey Hayru’l-Hâfızîn olan Allahım,</strong></p>
<p><strong>Bize ihsan ettiğin bu şehadetleri Senin hıfz ve himayene ve Senin rahmetine tevdi ediyoruz. Haşir ve mizan gününe kadar onları hıfzeyle. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.</strong></p>
<p><strong>Ezelden ebede her türlü hamd, Allah’a mahsustur. Onun vücub-u vücuduna öyle bir zat delâlet eder, insanlara Onun evsaf-ı celâl ve cemal ve kemalini öyle bir zat ilân eder ve Onun Vâhid ve Ferd ve Samed olduğuna öyle bir zat şahitlik eder ki, o</strong></p>
<blockquote><p><strong>bütün kâinatın ve bütün enbiya ve evliyanın tasdikiyle musaddak şahid-i sadık ve bütün ehl-i tahkikin tahkikatıyla müeyyed burhan-ı nâtık,</strong></p>
<p><strong>bütün enbiya ve mürselînin icmâ ve tasdik ve mucizelerinin sırrına mazhar olan efendisi,</strong></p>
<p><strong>bütün evliya ve sıddıkînin ittifak ve tahkikat ve kerametlerini hâvi olan imamı,</strong></p>
<p><strong>harika irhasat ve bâhir mucizat ve kat’î ve vazıh burhanlar sahibi,</strong></p>
<p><strong>zâtında güzel hasletlerin en nihayet merâtibini, vazifesinde ahlâk-ı ulviyeyi, şeriatinde en yüksek seciyeleri câmi,</strong></p>
<p><strong>Kur’ân’ı indiren Zât-ı Zülcelâlin tevfiki ve Kur’ân’ın i’câzı ve kendisine Kur’ân inen zâtın ona kuvvet-i imanı ve Kur’ân’ın</strong><strong>muhatabı olan ümmetinin keşif ve tahkikatının icmâıyla, vahy-i Rabbânînin mazharı,</strong></p>
<p><strong>âlem-i gayb ve âlem-i melekûtu seyir ve temâşâ eden,</strong></p>
<p><strong>ervâhı müşahede ve melâikeye refakat eden ve cin ve insin mürşidi olan,</strong></p>
<p><strong>şecere-i hilkatin en münevver meyvesi,</strong></p>
<p><strong>hakkın sirâcı, hakikatin burhanı, muhabbetin lisanı, rahmetin timsali, kâinat tılsımının keşşâfı, muammâ-yı hilkatin halledicisi, saltanat-ı Rububiyetin dellâlı,</strong></p>
<p><strong>Hâlık-ı Kâinatın, bu mevcudatın hilkatindeki makasıdının medar-ı zuhuru,</strong></p>
<p><strong>kâinatın kemâlâtının vasıta-i tezahürü,</strong></p>
<p><strong>şahsiyet-i mâneviyesinin remz-i ulviyetiyle, Fâtır-ı Âlemin bu kâinatı onu nazara alarak halk ettiği anlaşılan (öyle ki, Sâni-i Âlem ona bakmış, onun ve emsâlinin hürmetine bu âlemi yaratmış),</strong></p>
<p><strong>düsturlarıyla, saadet-i dâreynin desatirine bir enmuzec olan din ve şeriat ve İslâmiyetin sahibidir. Öyle ki, o din, âdetâ kitab-ı kâinattan süzülmüş bir fihriste, Kur’ân ise bu kâinat âyâtını okumak için ona inmiş gibidir. Onun getirdiği din-i hak şu vaziyetiyle, Kâinat Nâzımının nizamı olduğuna işaret eder. Çünkü şu nizam-ı etem ve ekmel olan kâinatın nâzımı kim ise, bu nizam-ı ahsen ve ecmel olan dinin nâzımı da O’dur.</strong></p></blockquote>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONYEDİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan…</strong></p>
<p>Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim hâlıkımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye başladı.</p>
<p>Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risâle-i Nur’a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risâle-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki; onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Risâle-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’aniyesi olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektub’un âhiri, Kur’anın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş. Kur’anın vech-i i’cazını ve hak Kelâmullah olduğunu isbat etmek cihetini Risâle-i Nur’a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.</p>
<p><span style="color: #000080;">  </span><strong><span style="color: #000080;">Birinci Nokta</span>:</strong> Nasılki Kur’an bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu’cizesidir. Öyle de Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delail-i nübüvvetiyle ve kemalât-ı ilmiyesiyle Kur’anın bir mu’cizesidir ve Kur’an kelâmullah olduğuna bir hüccet-i katıasıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkinci Nokta</span>:</strong> Kur’an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılab yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncü Nokta</span> :</strong> Kur’an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâ’be’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediblerin “Muallakat-ı Seb’a” namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâ’be’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”</p>
<p>Hem bedevî bir edib: “Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94. âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim.”</p>
<p>Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma’ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur’an’ın belâgatı, takat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez.”</p>
<p>Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz.” diye ilân ettiği halde o asrın muannid belîğleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.</p>
<p>Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâğatı umumun fevkindedir. Hattâ bir adam  “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’i tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1. âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” <strong>O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; Mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak; hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar.</strong></p>
<p>Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede et.</p>
<p>Ve bu âyetin derece-i belâgatını zevkederek, sair âyetleri buna kıyasla, Kur’ân’ın zemzeme-i belâğatı arzın nısfını ve nev’-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.</p>
<p><span style="color: #000080;">  <strong>Dördüncü Nokta:</strong></span> Kur’ân, öyle hakikatlı bir halâvet göstermiş ki, en tatlı birşeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilavet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilaveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebabet ve garabet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Beşincisi </span>:</strong> Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatları olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdar tekemmülleriyle, şecere-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delalet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.</p>
<p><span style="color: #000080;">  </span><strong><span style="color: #000080;">Altıncısı</span>:</strong> Kur’ân’ın altı ciheti nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatları, sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itmi’nanları ve samimî incizabları ve teslimleri; Kur’ân’ın fevkalâde, hârika, metin, hücum edilmez bir kal’a-i semaviye-i arziye olduğunu isbat ettikleri gibi, altı makamdan dahi O’nun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden, başta bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın mutasarrıfı, o Kur’ân’a âlemde en makbul, en yüksek, en hâkîmane bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi, İslâmiyetin menbaı ve Kur’ân’ın tercümanı olan zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve nüzulü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i naîmanede bulunması ve sair kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisat-ı kevniyeyi, gaybiyane Kur’an ile tereddüdsüz ve itmi’nan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın, bütün kuvvetiyle Kur’ân’ın herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur’ân semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.</p>
<p>Hem nev’-i insanın humsu, belki kısm-ı azamı, göz önünde ona müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikatperestane ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîlerin dahi, tilaveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, Kur’ân’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.</p>
<p>Hem nev’-i beşerin umum tabakaları, en gabi ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi, Kur’ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatları fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm-u islâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübra’nın büyük müçtehidleri ve usûl-üd din ve İlm-i Kelâm’ın dâhî muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hacatını ve cevablarını Kur’ân’dan istihraç etmeleri, Kur’ân’ın menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.</p>
<p>Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -İslâmiyete girmeyenler- şimdiye kadar muarazaya pekçok muhtaç oldukları halde Kur’ân’ın i’cazından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâgatının, (tek bir surenin) mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur belîğlerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i’cazına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût etmeleri; Kur’ân mu’cize ve takat-ı beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.</p>
<p>Evet, bir kelâm “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâgatı tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve O’na yetişilemez. Çünkü Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkının hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın namına meb’us ve nev’-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i îmanı, koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyeye mazhariyetle nüzul eden ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-ı kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbanî maksadlara ait mesaili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmanını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip çevirip, onları yapan san’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’cazına yetişilmez.</p>
<p>Hem, Kur’anı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ülemanın, senedleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risâle-i Nur’un yüzotuz kitabının herbiri Kur’anın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi; şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur’andan istihrac eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risâle-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur’aniye namındaki Birinci Şua ve huruf-u Kur’aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risâle-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’anın bir hakikatını, bir nurunu izhar etmesi; Kur’anın misli olmadığına ve mu’cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül Guyub’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.</p>
<p><strong>İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen, Kur’anın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki;</strong> haşmetli hâkimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemal-i ihtiram ile devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’anın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış, diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’an; sûrelerinin icmaıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar u envarının tevafukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla birtek Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmasına deliller ile isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i îmanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.</p>
<p>İşte bu yolcunun Kur’andan aldığı ders-i tevhid ve îmana kısa bir işaret olarak <strong>Birinci Makam’ın onyedinci mertebesinde</strong> <strong>böyle</strong>:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin ecnâsının makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.</p>
<p>Kezâ, Kur’ân, müşahede ve ayân ile kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONSEKİZİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Kâinatın heyet-i mecmuası…</strong></p>
<p>Sonra, bir fakir insana değil fâni ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi, belki koca kâinatı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandıran ve bir fâni adama ebedî bir hayatın levazımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçareyi idam-ı ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdar sermaye-i insaniyenin îman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: “Haydi, ileri! İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatın heyet-i mecmuasına müracaat edip, o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz.” diye, Kur’andan aldığı geniş ve ihatalı bir dürbün ile baktı, gördü:</p>
<p><strong>Bu kâinat, o kadar manidar ve muntazamdır ki;</strong></p>
<p><strong>mücessem bir kitab-ı Sübhanî</strong></p>
<p><strong>ve cismanî bir Kur’an-ı Rabbanî</strong></p>
<p><strong>ve müzeyyen bir saray-ı Samedanî</strong></p>
<p><strong>ve muntazam bir şehr-i Rahmanî suretinde görünüyor.</strong></p>
<p><strong>O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatları, hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve satırları…</strong></p>
<p><strong>umumunun, her vakit manidarane mahv u isbatları ve hakîmane tağyir ve tahvilleri; icma’ ile, bir Alîm-i Külli Şey’in ve bir Kadîr-i Külli Şey’in ve bir musannıfın, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin her şeyi ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaş-ı Zülcelal’in ve bir Kâtib-i Zülkemal’in vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi,</strong></p>
<p><strong>bütün erkân ve enva’ıyla ve ecza ve cüz’iyatıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve varidat ve masarifatıyla ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane tecdidleriyle, bil’ittifak hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören âlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar.</strong></p>
<p><strong>Ve kâinatın azametine münasib iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini isbat ediyorlar.</strong></p>
<p><strong>Birinci Hakikat:</strong><strong> Usûlü’d-din ve ilm-i Kelâm’ın dâhî ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri “hudûs” ve “imkân” hakikatlarıdır.</strong></p>
<p><strong>Onlar demişler ki: “Madem âlemde ve herşeyde tegayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadim olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni’ var. Ve madem herşeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsavidir; elbette vâcib ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkin olmadığı kat’î bürhanlarla isbat edilmiş; elbette öyle bir Vâcib-ül Vücud’un mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni’, misli muhal ve bütün maadası mümkün ve masivası mahlûku olacak.”</strong></p>
<p><strong>Evet, hudûs hakikatı kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler.</strong></p>
<p><strong>Fakat o kadar intizam ile bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu’cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a’mallerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz-i Zülcelal’in himayesi altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler.</strong></p>
<p><strong>Ve bahar mevsiminde, haşr-i azamın yüzbin misali ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar.</strong></p>
<p><strong>Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor.</strong></p>
<p><strong>Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip, </strong><strong>“Amel</strong><strong>defterleri açıldığında,” Tekvir Sûresi, 81:10. </strong><strong>âyetinin bir misalini gösteriyorlar.</strong></p>
<p><strong>Hem heyet-i mecmua cihetinde,</strong> her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir.</p>
<p>Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudûsları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.</p>
<p>İşte, bu dünyada böyle hayatdar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksadlarda ve İlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal ve rahîmane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücudu ve hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe güneş gibi, akıllara görünüyor. “Hudûs” mesailini Risâle-i Nur’a ve muhakkikîn-i Kelâmiyenin kitablarına havale ile o bahsi kapıyoruz.</p>
<p><strong>Amma “imkân” ciheti ise; o da kâinatı istilâ ve ihata etmiş. </strong>Çünkü görüyoruz ki; herşey, küllî ve cüz’î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrattan seyyarata kadar her mevcud; mahsus bir zât ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor.</p>
<p>Halbuki o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek…</p>
<p>hem suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve farikalı ve münasib o muayyen sureti giydirmek…</p>
<p>hem hemcinsinden olan eşhasın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek…</p>
<p>hem sıfatların nevileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık, maslahatlı sıfatları yerleştirmek…</p>
<p>hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkin olması noktasında hadsiz imkânat</p>
<p>ve ihtimalat içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazları takmak</p>
<p>ve teçhiz etmek; elbette küllî ve cüz’î bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sıfat ve vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcib-ül Vücud’un vücub-u vücuduna</p>
<p>ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiç bir şe’n ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey ona ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delaletler ve şehadetler, imkân hakikatından çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.</p>
<p>Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatıyla Risâle-i Nur eczaları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektublar tamamıyla isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.</p>
<p><strong>Kâinatın heyet-i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehadetin ikinci kanadını isbat eden:</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkinci Hakikat</span>:</strong> Bu mütemadiyen çalkanan inkılablar ve tahavvülâtlar içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise hayatını muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeye çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikatı görünüyor.</p>
<p>Meselâ: Unsurları zîhayatın imdadına, hususan bulutları nebatatın mededine</p>
<p>ve nebatatı dahi hayvanatın yardımına</p>
<p>ve hayvanat ise insanların muavenetine</p>
<p>ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine</p>
<p>ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hacetleri ve erzakları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi,</p>
<p>hattâ zerrat-ı taamiye dahi hüceyrat-ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshir-i Rabbanî ile ve istihdam-ı Rahmanî ile hakikat-ı teavünün pek çok misalleri doğrudan doğruya, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden bir Rabb-ül Âlemîn’in umumî ve rahîmane rububiyetini gösteriyorlar.</p>
<p>Evet, camid ve şuursuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârane, şuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-i Zülcelal’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.</p>
<p>İşte kâinatta câri olan teavün-ü umumî, seyyarattan ta zîhayatın a’za ve cihazat ve zerrat-ı bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i şamile ve semavatın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin ve Kehkeşan’dan ve manzume-i şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve Güneş ve Kamer’den ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatların büyüklükleri nisbetindeki şehadetleri, kâinatın şehadetinin ikinci kanadını isbat ve teşkil ederler. Madem Risâle-i Nur bu büyük şehadeti isbat ve izah etmiş, biz burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz.</p>
<p>İşte dünya seyyahının kâinattan aldığı ders-i îmanîye kısa bir işaret olarak <strong>Birinci Makam’ın onsekizinci mertebesinde</strong> <strong>böyle:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur.</p>
<p>Nazîri mümteni ve Ondan başka herşey mümkin ve Vâhid-i Ehad olan o Vâcibü’l-Vücud ki, mücessem bir kitab-i kebîr, muazzam bir kur’ân-i cismânî, muazzam ve müzeyyen bir kasr ve muntazam ve muhteşem bir memleket olan bu kâinat, sûrelerinin ve âyetlerinin ve kelimelerinin ve harflerinin ve bablarının ve fasıllarının ve sayfalarının ve satırlarının icmâıyla ve erkânının ve envâının ve eczasının ve cüz’iyatının ve sekene ve müştemilâtının ve varidat ve masarifinin ittifakıyla, bütün ulema-i ilm-i kelâmın icmâına müstenit hudus ve tagayyür ve imkân hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle ve suret ve müştemilâtının hikmet ve intizamla tebdili ve huruf ve kelimatının nizam ve mizanla tecdidi hakikatinin şehadetiyle ve mevcudatında müşahede ve ayân ile görünen teâvün ve tecavüb ve tesanüd ve tedahül ve muvazene ve muhafaza hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. “ denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONDOKUZUNCU MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Hâlıkımızın</strong><strong> esma-i hüsnasıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle onu kabiliyetimizin</strong></p>
<p><strong>  </strong><strong>nisbetinde tanımaya çalışabiliriz…</strong></p>
<p>Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mi’rac-ı îmanî ile gaibane marifetten hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fatiha-i Şerife’de başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh ü sena ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitabına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gaibane aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir.</p>
<p>Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyade gösterir. <strong>Öyle ise şemsin şuaatı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlıkımızın esma-i hüsnasıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle onu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.</strong></p>
<p>Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarından ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikatı icmal ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceğiz.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birinci Hakikat</span>:</strong> Bilmüşahede gözümüzle görünen ve muhit ve daimî ve muntazam ve dehşetli ve semavî ve arzî olan bütün mevcudatı çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatı kaplayan faaliyet-i müstevliye hakikatı görünmesi ve o her cihetle hikmet-medar faaliyet hakikatının içinde tezahür-ü rububiyet hakikatının bilbedahe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşan tezahür-ü rububiyet hakikatının içinde, tebarüz-ü ulûhiyet hakikatı bizzarure bilinmiş olmasıdır.</p>
<p><strong>İşte bu hâkîmane ve hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadîr ve Alîm’in ef’ali, görünür gibi hissedilir.</strong> Ve bu mürebbiyane ve müdebbirane Ef’al-i Rabbaniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan Esma-i İlahiye, hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celaldarane ve cemalperverane cilvelenen esma-i hüsnadan ve perdesinin arkasında sıfât-ı seb’a-i kudsiyenin ilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır.</p>
<p>Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnuatın şehadetiyle hem hayatdarane, hem kadîrane, hem alîmane, hem semîane, hem basîrane, hem mürîdane, hem mütekellîmane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir Mevsuf-u Vâcib-ül Vücud’un ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad’in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed’in mevcudiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda kalbdeki îman gözüne görünür gibi kat’î bilinir. Çünkü güzel ve manidar bir kitab ve muntazam bir hane, bedahetle yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi bedahetle yazıcı ve dülger namlarını, yazıcı ve dülger ünvanları ise bedahetle kitabet ve dülgerlik san’atlarını ve sıfatlarını ve bu san’at ve sıfatlar bedahetle herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni’ ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san’atkârsız bir san’at dahi mümkün değildir.</p>
<p>İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat bütün mevcudatıyla beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış manidar hadsiz kitablar, mektublar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile- Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe’leri olan binbir esma-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaı olan yedi sıfât-ı Sübhaniyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların madeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi, ef’al-i Rabbaniyenin ve esma-i İlahiyenin ve sıfât-ı Samedaniyenin ve şuunat-ı Sübhaniyenin kendilerine lâyık ve muvafık kudsî cemallerine ve kemallerine ve hepsi birden Zât-ı Akdes’in kudsî cemaline ve kemaline bedahetle şehadet ederler.</p>
<p><strong>İşte faaliyet hakikati içinde tezahür eden rububiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icad ve sun’ ve ibda’, nizam ve mizan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir, kasd ve irade ile tahvil ve tebdil ve tenzil ve tekmil, şefkat ve rahmetle it’am ve in’am ve ikram ve ihsan gibi şuunatıyla ve tasarrufatıyla kendini gösterir ve tanıttırır.</strong></p>
<p>Ve tezahür-ü rububiyet hakikatı içinde bedahetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebarüz hakikatı dahi; esma-i hüsnanın rahîmane ve kerîmane cilveleriyle ve <strong>yedi sıfât-ı sübutiye olan Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem’, Basar ve Kelâm </strong>sıfatlarının celalli ve cemalli tecellileriyle kendini tanıttırır, bildirir.</p>
<p>Evet, nasılki <strong>kelâm sıfatı,</strong> vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de; kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san’atlı eserleriyle o Zât-ı Akdes’i bildirir ve kâinatı baştanbaşa bir Furkan-ı Cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelal’i tavsif ve tarif eder.</p>
<p>Ve <strong>ilim sıfatı dahi;</strong> hikmetli, intizamlı, mizanlı olan bütün masnuat mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan birtek Zât-ı Akdes’i bildirir.</p>
<p>Ve <strong>hayat sıfatı ise</strong>; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mizanlı ve zînetli suretler, haller ve sair sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delalet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şahid göstererek Zât-ı Hayy-ı Kayyum’u bildirir.</p>
<p>Ve kâinatı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine-i ekber suretine çevirir.</p>
<p>Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinat kadar Zât-ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.</p>
<p>Hem o sıfatlar, Zât-ı Zülcelal’in vücuduna delalet ettikleri gibi, hayatın vücuduna ve tahakkukuna ve o zâtın hayatdar ve diri olduğuna dahi bedahetle delalet ederler. Çünkü bilmek hayatın alâmeti, işitmek dirilik emaresi, görmek dirilere mahsus, irade hayat ile olabilir, ihtiyarî iktidar zîhayatlarda bulunur, tekellüm ise bilen dirilerin işidir.</p>
<p>İşte bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinat kadar delilleri ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanları vardır ki, bütün sıfatların esası ve menbaı ve ism-i azamın masdarı ve medarı olmuştur. Risâle-i Nur, bu birinci hakikatı kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir derece izah ettiğinden, bu denizden bu mezkûr katre ile şimdilik iktifa ediyoruz.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkinci Hakikat</span>:</strong> <strong>Sıfat-ı kelâmdan gelen tekellüm-ü İlahîdir.</strong> “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109. âyetinin sırrıyla:</p>
<p>Kelâm-ı İlahî, nihayetsizdir. Bir zâtın vücudunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır.</p>
<p><strong>Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelî’nin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder.</strong></p>
<p>Bu hakikatın iki kuvvetli şehadeti, bu risalenin <strong>ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde</strong> beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle ve geniş bir şehadeti dahi, onuncu mertebesinde işaret edilen kütüb-ü mukaddese-i semaviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi’ bir diğer şehadeti dahi, <strong>onyedinci mertebesinde </strong>Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatın beyan ve şehadetini o mertebelere havale edip o hakikatı mu’cizane ilân eden ve şehadetini sair hakikatların şehadetleriyle beraber ifade eden “Bütün kâinatı adâletle tedbir ve idare etmekte olan Allah, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını apaçık delillerle bildirdi.</p>
<p>Buna melekler ve ilim sahipleri de şâhitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur; Onun kudreti herşeye galiptir ve O’nun her işi hikmet iledir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:18 âyet-i muazzamanın envarı ve esrarı, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiş ki, daha ileri gidememiş.</p>
<p>İşte bu yolcunun, bu makam-ı kudsîden aldığı dersin kısa bir mealine bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın ondokuzuncu mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O öyle bir Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehaddir ki, bütün güzel isimler, bütün yüce sıfatlar ve en yüce vasıflar Ona aittir.</p>
<p>İrade ve kudretle icad ve halk ve sun’ ve ibdâ’ fiillerini, ihtiyar ve hikmetle takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir fiillerini, kasd ve rahmetle ve kemâl-i intizam ve muvazene ile tasrif ve tanzim ve muhafaza ve idare ve iaşe fiillerini tazammun eden faaliyet-i müstevliyenin devamı içinde görünen tezahür-ü rububiyet ve onun içinde görünen tebarüz-ü ulûhiyet hakikatinin azametinin şehadetiyle;</p>
<p>ve “Bütün kâinatı adaletle tedbir ve idare etmekte olan Allah, Ondan başka ilâh bulunmadığını ap açık delillerle bildirdi. Buna melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur; Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:18.) meâlindeki âyet-i kerimenin hakikat-i esrarının azamet-i ihatasının şehadetiyle;</p>
<p><strong>bütün kudsî ve muhît sıfatlarının ve kâinatta tecellî eden bütün Esmâ-i Hüsnâsının icmâı ve kâinatta tasarruf eden bütün şuunat ve ef’âlinin ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.”</strong> denilmiştir.</p>
<p><strong>Derleyen</strong>: Zafer Karlı</p>
<p>http://www.kastamonur.com/index.php/rsale-nurdan/3019-risale-i-nur-dan-genis-bir-marifet-dersi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/">Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam el-Gazzâlî- Ülfet Terazisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-ulfet-terazisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-ulfet-terazisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 May 2016 14:33:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Saadeti]]></category>
		<category><![CDATA[Bütün İnsanlarla Sohbetin Yolları]]></category>
		<category><![CDATA[Beşerin Mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk Kurabilmenin Yolları]]></category>
		<category><![CDATA[Dostlukta Aranılacak Vasıflar]]></category>
		<category><![CDATA[Hak İlmini Yaymanın Adabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kişinin Kendini Bilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Değeri]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10911</guid>

					<description><![CDATA[<p> HAK İLMİNİ YAYMANIN ADABI 1-Her iş Allah rızası için yapılır. İlimde O&#8217;nun rızası için yayılır. Bunun için karşılanacak zorluk ve sıkıntılara göğüs germek lâzım­dır. 2-Her yerde sâkin oturmalı, kaynaşma içinde olmamalıdır. 3-Ağır başlı olmalı, hafiflik yapmamalıdır. 4-Kibirden ve gururdan kaçmalıdır. Mümin ancak, Hakk’a karşı kibirli olana &#8216;kibirli ola­bilir. 5-İlim meclislerinde bilgili insanlara karşı tevâzu içinde olunmalıdır. Onlara büyüklük taslamamalıdır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-ulfet-terazisi/">İmam el-Gazzâlî- Ülfet Terazisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> <a href="http://ilimcephesi.com/imam-gazzali-ulfet-terazisi/ilminfazileti_1385671167165-3/" rel="attachment wp-att-10912"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10912" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/ilminfazileti_1385671167165.jpg" alt="İmam Gazzali - Ülfet Terazisi" width="320" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/ilminfazileti_1385671167165.jpg 320w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/ilminfazileti_1385671167165-240x300.jpg 240w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a>HAK İLMİNİ YAYMANIN ADABI</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Her iş Allah rızası için yapılır. İlimde O&#8217;nun rızası için yayılır. Bunun için karşılanacak zorluk ve sıkıntılara göğüs germek lâzım­dır.</p>
<p><strong>2-</strong>Her yerde sâkin oturmalı, kaynaşma içinde olmamalıdır.</p>
<p><strong>3-</strong>Ağır başlı olmalı, hafiflik yapmamalıdır.</p>
<p><strong>4-</strong>Kibirden ve gururdan kaçmalıdır. Mümin ancak, Hakk’a karşı kibirli olana &#8216;kibirli ola­bilir.</p>
<p><strong>5-</strong>İlim meclislerinde bilgili insanlara karşı tevâzu içinde olunmalıdır. Onlara büyüklük taslamamalıdır.</p>
<p><strong>6-</strong>Sonunda pişmanlık doğuracak hareketler­den, dargınlıklardan bilhassa kalp kırıcı hal­lerden ve sözlerden uzaklaşmalıdır.</p>
<p><strong>7-</strong>İlme hevesli kimselere, elden gelen yardım yapılmalıdır.</p>
<p><strong>8-</strong>Kaba ve çirkin konuştu diye kimseye şid­det ve kötü sözle mukabelede bulunmama­lıdır.</p>
<p><strong>9-</strong>Ahlâkı bozuk olanları ve çabuk darılanları tatlı sözlerle yola getirmeye gayret edil­melidir.</p>
<p><strong>10</strong>-Bizi anlamayanlara ve zor kavrayanlara darılmamalıdır.</p>
<p><strong>11-</strong>Bilinmeyenler için «Bilmiyorum» demekten kaçınmamalıdır.</p>
<p><strong>12-</strong>Herhangi bir mesele için başvuracak kim­selerin şüpheleri gerektiği şekilde gideril­meli, o kimseler memnun edilmelidir.</p>
<p><strong>13-</strong>Suallere verilecek cevaplar mukabilinde bir hak iddia edilmemelidir.</p>
<p><strong>14-</strong>Düşülecek aklî ve naklî hatalarda ısrar edil­memelidir. Devamlı böyle bir hal olursa Allah’a sığınmalıdır.</p>
<p><strong>15-</strong>İlmî öğrenmek isteyen kimselere, faydalı olanı bildirmeli, zararlı ilimlerden uzaklaş­tırmalı, bütün bunlar Allah rızası için ya­pılmalıdır.</p>
<p><strong>16-</strong>İlim öğrenmek İsteyenlere önce farzı ayın, sonra farzı kifâye ilimler öğretilmelidir. İlim arayana farz-ı ayın olan ilim, içini ve dışını Allah korkusu ile doldurmaktır. İlim arayan nefsini İlâhî azaba sevkedecek işlerden ve sözlerden uzaklaştırmak, önce kendini Allah’ın emirleri ile İslah edip, on­dan sonra kendisinden istifade edecek kimselere bu vazifeleri öğretmeli, anlat­malıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>BÜTÜN İNSANLARLA SOHBETİN YOLLARI</strong></p>
<p>İnsanlar, dostluk bakımından birbirleri ile olan münasebetlerinde üç kısımda mütalâa edilmektedir­ler :</p>
<p><strong>1-</strong>Özlü ve esaslı dost olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Birbirlerinin yüzlerine dost görünüp, arka­larından düşmanlık güdenler.</p>
<p><strong>3-</strong>Hiç dostları bulunmayan insanlar.</p>
<p><strong>Bu üçüncü sıradaki insanlarla «dostluk kurabil­menin» yolları hakkında şunları söyliyebiliriz :</strong></p>
<p>-Bunlarla münakaşaya girmemeli. Bunlara karşı tercihimiz daima sükût olmalı. Kurtu­luş bundadır.</p>
<p>-Sarf ettikleri kötü sözlere kulak aşılmama­lı onlarla aynı dereceye düşülmemeli.</p>
<p>-Söze kötü ifadelerle başladıklarında sözle­rini duymuyormuş tavrı takınılmalı.</p>
<p>-Mümkün mertebe bunlarla konuşmaktan kaçınılmalı, ihtiyacımız olsa dahi bu ihti­yaçlarımızı bunlara açmamalı.</p>
<p>-Yapacağımız nasihatları dinleyecek yapıda ve ders alabilecek kabiliyette iseler, bu yo­lu denemek, aksi halde bundanda vazgeç­mek lâzımdır.</p>
<p>-Dostlara ve dostluk kuracaklarımıza iki vazifeyi yapmak durumundayız:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> sohbet edilecek kişilerin önce, sohbe­tin şartlarına riayet edip etmiyeceklerini anlamak için onları konuşturmak, İkincisi aralarında dostluğa lâyık görülenlerle sıkı bir işbirliğine gitmek, bu ni­telikte olmayanlarla dostluk ve işbirliğinden kaçın­mak gerekecektir. Fahri Âlem Efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:</p>
<p>«Kişi İçendi dostunun dinî üzerindedir. Siz­den biriniz baksın, kimlerle dostluk yapı­yor.»</p>
<p>Bu Hadis-i Şeriften de anlaşılıyor ki, insan dost­luk kuracağı şahsı çok iyi tetkik etmelidir, iyice araş­tırmalıdır. «Dost» diyebileceğimiz insanlarda mühim vasıflar aranmalıdır. Aksi halde ince elenip, sık dokunulmadan kurulacak dostluklar ,çok geçmeden düş­manlıklar doğurur.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dostlukta Aranılacak Vasıflar Şunlardır :</strong></p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Akıllı dost aramak gerekir. Ahmakların dostluğundan hayır yoktur. Ahmaklarla sohbet piş­manlık getirir. Ahmak dostun en acınacak tarafı, bi­ze fayda sağlamak isterken zarar vermesidir. Zaten ahmağın en mühim özelliği budur. Fayda sağlıyayım niyetindeyken bir sürü zarar verir. Bunun içindir ki, «Akıllı düşman, cahil dosttan hayırlıdır» demiştir.</p>
<p>Hz. Ali Efendimiz de «Sakın cahillerle arkadaş olma. Çok cahiller vardır ki, arkadaşlarını hüsrana uğratmışlardır» buyurmuştur.</p>
<p><strong>2-</strong>Arkadaş seçeceğimiz şahıs düzgün hal ve hareket içinde, doğru bir ahlâk çizgisinde bulunma­lıdır. Arkadaş seçiminde ahlâk gözetmeyen insanla­rın daha sonra uğrayacakları zararları hesap etmek zordur. Nice insanlar arkadaşlarını iyi seçemedikleri için başları belâdan kurtulmamıştır. Yanlış seçilmiş bir arkadaşın acısını senelerce çekmişlerdir.</p>
<p><strong>Mütefekkir Al Kametul Attar’ın öleceği sıra oğ­luna verdiği öğüt:</strong></p>
<p>«Oğlum ..Bir insanla dost olmak istersen şu hu­susları iyi gözet: Yaptığın iyilik karşısında seni tak­dir edebilsin. Onunla dost kaldığın müddetçe, ne za­man bir araya gelseniz, güzel ahlâkı ile seni sevindirsin. Başın dara girdiği zamanlarda da sana yardımcı olabilsin.</p>
<p><strong>Oğlum..</strong></p>
<p>Dostun, söylediğin sözlerin samimi ol­duğuna inanmalı. Çalıştığın İşte durumunu kolaylaş­tıracak bir meselede yanında olmalı. Bir fikir hak­kında başkaları ve O&#8217;nunla münakaşa edersen, o se­ni tercih etmeli.»</p>
<p>Hz Ali Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Seçece­ğin arkadaş, her zaman sana sahip çıkmalı, senin menfaatin İçinde çalışabilmen, Allah’tan korkmalı. Senin vakarını sarsan, seninle alay eden ve seni her yerde küçük düşürüp, her zaman küçümseyen kimse ile dostluk etme.»</p>
<p><strong>3-</strong>Arkadaş seçeceğimiz kimse asîl bir ruhun sahibi olmalıdır. O’nun arkadaşlığının teminatı, asîl bir ruh ve İlâhî kaynaklı bir terbiyedir.</p>
<p>O halde, Ey insan&#8230;</p>
<p>Günahlara bulanmış bir fâsıkla dostluk kurma. Yanına yaklaşma. Çünkü Allah&#8217;tan korkup, yasakla­rından kaçınanlar büyük günahlara koşmazlar.</p>
<p>Allah’dan korkmayan insanların hangi haline ne zaman güvenebilirsin?</p>
<p>Allah&#8217;la dost olmayanla, sen nasıl dost olabilir­sin?</p>
<p>Allah’dan korkmayanların dostluğundan aslandan kaçar gibi kaçmaksın. Bu esası açıklamak üzere Ce- nab-ı Hak, Peygamberimize şöyle buyurur:</p>
<p>«Gönlünü bizden ayıran, arzularına uyan, halı harap olmuş kimselere uyma. İtaat etme» (Kehf Sr A. 28).</p>
<p><strong> </strong>Şu halde bu gibilerin kalpleri hiç bir zaman Is­lah olmaz. Onlar görünüşte dost, hakikatte düşman olanlardır.</p>
<p>Peygamberimiz bir duasında Cenab-ı Allah&#8217;a şöyle yalvarır:</p>
<p>«Ey Allahım.. Gözü İle bana bakıp, kalbiyle beni horlayan dostumdan sana sığınırım. Benim bir İyili­ğimi görse üstünü örter, bir kötülüğümü duysa Ifşâ eder. Kötü hallerimi herkese duyurmak isteyen dos­tumdan sana sığınırım.»</p>
<p>Arkadaş da aranacak iyi vâsıflar çok önemlidir. Kötü arkadaş öyle zararlıdır ki, Yüce Peygamberimiz, kötü dosttan ancak Allah&#8217;a sığınmaktadır.</p>
<p>Nice insanlar dünyada İncelemeden seçtikleri arkadaşlarının günahlarını, hem bu dünyada hemde ahirette omuzlarında taşımışlar, ahlarla vahlarla dol­muşlar, pişman olmuşlar ama neticede fayda bula­mamışlardır. Pişmanlığın faydası olur mu?</p>
<p>Dünyada her cins arkadaşlar nasıl beraber gezi­yorsa, ahirette de beraber gezecekler. Cezâya ve mükâfata beraber kavuşacaklardır.</p>
<p><strong>4-</strong>Arkadaşda arayacağımız dördüncü vasıf O&#8217;nun kanaatkâr olmasıdır. Hâris adamın sohbeti ze­hir gibidir. Zehirli bir sohbetten fayda ummak da ah­maklığın ta kendisidir.</p>
<p><strong>5-</strong>Arkadaş sadık olmalıdır. Yalancılarla dostluk akılsızlıktır. Yalancı İnsanı daima yoldan çıkarır. Yalancının her hali insana serâp gibi, yakını uzak, uzağı yakın gösterir.</p>
<p><strong>Bu yapılan izahatlardan İnsanın şu iki halden bi­rini seçmek durumunda olduğunu anlıyoruz :</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Mümkün olduğu kadar, kötü kimselerden uzaklaşmak, yalnız yaşamak. Selâmet bun­dadır.</p>
<p><strong>2-</strong>İyi hallerde olanlarla arkadaşlık yapıp, on­ların iyi hallerini alabilmek.</p>
<p><strong>Bu Çeşit Arkadaşlık Üç Kısma Ayrılır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Arkadaşlığın güzeli ahiret yolunda arkadaş­lıktır. Bu çeşit arkadaşlıkta, dini faydalar­dan başka bir şey aranmamalı, dini sahada arkadaştan mümkün merbete faydalanma­lıdır.</p>
<p><strong>2-</strong>Dünya için lâzım olan arkadaşlık münase­betinde de<sub>f</sub> güzel ahlâkdan başka bir hu­sus aranmamalıdır.</p>
<p><strong>3-</strong>Hiç tanımadık, bilinmeyen kimselerle arka­daşlık yapılmamalıdır. Yabancıdan ne gele­ceği belli olmaz.</p>
<p>Bunlardan uzak kalınırsa selâmete erilebilir.</p>
<p><strong>Bu üç arkadaşlık, üç şeye benzer :</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Gıda gibidir. Yenen ve içilen maddelerden İnsan vücudu vitamin temin eder. İnsan on­suz yaşayamaz, bunsuz yapamaz.</p>
<p><strong>2-</strong>İlâç gibidir. İnsan sağlıklı iken aramadığı ilâca, hastalandığında muhtaç olur.</p>
<p><strong>3-</strong>Diken gibidir. Dikene benzeyen dostluklar,insanın beynine, ruhuna, vicdanına diken gibi batar. Diken bulaşınca insanın elbise­sini yırtar. Param parça eder. Elini ayağını kanatır.</p>
<p>Diken misâli kimselerle arkadaşlık yapıldığında, hemen onlardan ayrılmanın yolunu aramak ve bu «dostluğu» bozmanın çaresini bulmak yapılacak tek ve en iyi harekettir.</p>
<p><strong>Ey İnsan&#8230;</strong></p>
<p>Eğer şu hakikatları anlamış, ilim, irfan sahibi olabilmişsen, seçkin kimseleri dost edinir, onlarla hem hal olursun.</p>
<p>Kötülerden kurtulmanın çaresi iyi kimselerle dostluk kurmaktır. Kötülerden uzaklaşmanın yolu, iyi­lere yakınlaşmaktır. Böylece senin için «ibret ve nu­mune» iyiler olmuş olur. Peygamberimiz «mü’min mü­minin aynasıdır» buyurur. İşte bu hadis-i şerif bizim için hakikat tablosudur. Mü’mine yakışan bu tablo­dan ibret almak, gereğine uyabilmektir.</p>
<p>Hz. İsa (A.S.)’ya «Terbiyeyi kimlerden aldın?» di­ye sorulduğunda, «Terbiyesizlerden ve cahillerden aldım» demiştir.</p>
<p>İnsan, birinde kötü bir hal görüpde O’ndan uzak­laşırsa, o kötüden «iyilik» dersi almış olur. Terbiye­siz sayesinde terbiyelenmiş olur. İnsan, ders alacak bir yapıda ve düşüncede olursa, bazen terbiyesizlik­lerde O’na eğiticilik yapmış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DOSTLUĞA DAİR İKİNCİ SÖZ</strong></p>
<p>İki insan, dostluk bağları ile birbirlerine kenetlendiklerinde, haklarına sonuna kadar hürmet gös­termelidir. Birbirlerine zarar vermekten, haksızlık yapmaktan kaçmalı, gönüllerini kırmamalıdırlar. Pey­gamberimiz karşılıklı dostluğu bir insanın iki eline benzetmiştir. Nasıl ki bir el öbürüne yardım ediyor; onu temizliyor yıkıyorsa, bir dostta arkadaşının zor anlarında yanına koşmalı, derdine derman olmalı, üzüntüsü ile üzülüp, sevinciyle sevinmelidir.</p>
<p>İki el birbirine nasıl bağlıysa, iki mü’min dost da o denli bağlıdır. Hakiki dostlar birbirlerini iki el gibi yakın hissederler.</p>
<p>Peygamberimiz bir gün ormana girmiş; biri eğri biri doğru iki misvak kesmiş. Doğru misvağı yanında­ki sahabeye uzatırken, kendisine eğri misvağı alıko­yunca sahabe sormuş: Bunu siz alın ya Resulullah. Doğru misvağa benden çok lâyık değil misiniz? Ce­vap olarak Hz. Peygamberimiz şunları buyurmuş: «Bir insan, birisiyle bir saat bile sohbet etse, o es­nada Cenab-ı Hakk’ın nimetini şükrünü ödeyip öde­mediğini düşünmelidir. Şükrü edâ etme, mes’uliyetini yerine getirdim mi diye sormalıdır. İki dosttan biri eğri misvak diğeri doğru misvak gibi olursa, Allah ka­tında doğru olan tabii daha makbul olacaktır. Allah o’nu daha çok beğenecektir.</p>
<p>Resulullah bu ifadesi ile doğruluğun hakikatini ve ahpaplığın nasıl olacağını anlatmış oldu.</p>
<p>Sohbetin bir çok önemli şartları vardır. En lü­zumlularına maddeler halinde değinirsek şunları söyliyebiliriz:</p>
<p><strong>1-</strong>İnsan servetinin bir kısmını hakikî dostları için ayırabilmelidir, Çoluk çocuğunun yiyeceğinden fazla olan kısmını dostları İle yi­yip içmeli bu şekilde de onlara yardımcı olmalıdır. Fakat bu yardım, dost,bize İhti­yacını açmadan yardım talep etmeden yerine getirilmelidir. İnsan dostunun halinden anlamalıdır.</p>
<p><strong>2-</strong>Dost, dostunun sırrını korur, onu ifşa et­mez.</p>
<p><strong>3-</strong>İnsan dostu hakkında söylenen kötü sözle­ri hemen o’na haber vermez. Söyleyenleri İkaz eder. Dostu hakkında duyduğu kötü sözler) kendisine aktaran kimsenin dostlu­ğunun kıymeti yoktur. Çünkü, kötü sözü aktaran, söyleyenden fazla vebâl altında­dır. Dostlar bu hallerden sakınmalıdır.</p>
<p><strong>4-</strong>Dost hakkında yapılan övücü konuşmalar hemen ulaştırılır.</p>
<p><strong>5-</strong>Dostun söylediği sözler can kulağı ile din­lenilir. Söylenen sözlerden ötürü kavga ve karşılık çıkarılmaz; araya dargınlık kırgın­lık sokulmaz.</p>
<p><strong>6-</strong>Dost, lâkapla değil, en sevdiği bir İsimle çağrılır.</p>
<p><strong>7-</strong>Dostumuzu, tanınmış sanatı üzerinde övmeli, methetmeliyiz.</p>
<p><strong>8-</strong>Dosttan görülen, öğrenilen sanata karşı dalma teşekkür eder bir halde olunmalıdır. Nimete küfürle karşılık verilmez.</p>
<p><strong>9-</strong>Dostun başka yerlerde olduğu anlarda o’nun aile efradını kendi aile efradı bilmek, ona söylenmiş kötü sözleri kendisine sar- fedilmiş saymak insanın görevidir.</p>
<p><strong>10-</strong>Dostumuzda gördüğümüz noksanlıkları hid­detle değil, tatlılıkla anlatmalıyız. O’nu gü­cendirmemek için elden gelen gayreti gös­termeliyiz.</p>
<p><strong>11-</strong>Dostun bir kabahatini görürsek azarlamadan evvel kendisini affetmeyi düşünmeli­yiz. O’nu bağışlamalıyız. Allah, affedeni ve suç bağışlıyanı methetmiştir.</p>
<p><strong>12-</strong>Hayatta da ölümünden sonra da dostun üzerinden hayır dualarımızı eksik tutmama­lıyız. Öldükten sonra, yakınlarına da dostça muamele etmeliyiz.</p>
<p><strong>13-</strong>Dostumuz için katlandığımız zahmetlerin Allah rızası için olduğu inancında ve niye­tinde bulunmalıyız. O zahmetlerden dostu­muza bahis bile açmamalıyız.</p>
<p><strong>14-</strong>Dostluk uğruna çekilen zahmetlerden, kar­şılık ummamalıdır. Bir mükâfat beklenme­melidir.</p>
<p><strong>15-</strong>Dost kederli olduğunda ona sevinç verecek kederini dağıtacak telkinlerde bulunmalıyız. Sevinçli olduğu anlarda da sevincine işti­rak etmeliyiz.</p>
<p><strong>16-</strong>Dostun sevdiğini sevmeliyiz, sevmediğini sevmemeliyiz. Bütün dertli anlarında yanı- başında olmalıyız.</p>
<p><strong>17-</strong>Dosta açıklıkla muamele edilmeli. Dostu­muza karşı ya olduğumuz gibi görünelim, yada göründüğümüz gibi olalım. İçimiz baş­ka, dışımız başka renk olmasın.</p>
<p><strong>18-</strong>Dost misafirimiz olduğunda, o’na her tür­lü ihtimam, hürmet gösterilmeli, büyük bir misafirperverlik içinde olunmalıdır.</p>
<p><strong>19-</strong>Dost konuşmaya başladığında asla sözü kesilmeme ildir.Fikirlerine de müdahale edil­memeli konuşması serbest bırakılarak so­nuna kadar dinlenilmeli, yanlışları en so­nunda gösterilmelidir.</p>
<p>Kısaca insan nefsi için hayırlı ve helâl olarak ne istiyorsa, dostu ve başkaları için de isteyecektir.</p>
<p>Başkasından beklediğini kendisi göstermeyen adamın dostluğu münâfıklığa dayanmaktadır. Dostluğu tehlikelidir.</p>
<p>Yukarda işaret ettiğimiz hususlar normal bir dost­luğun oluşması ve sürmesi için şart olan hususlar­dır. Bunlara riayet edilirse o dostluk lezzet verir. Aksi halde zararlı çıkarız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DOSTLUĞA AİT ÜÇÜNCÜ SÖZ</strong></p>
<p>Dostluk yapacakları kimseleri önceden inceleyip, ancak arkadaşlık vasfı gördüklerini seçenleri ayrıca zikretmek lâzım. Bunlar, dostluk bağlarını kurmadan önce ince eleyip sık dokurlar. Doğru olan da tabii ki budur.</p>
<p>Şahsiyetleri meçhul kimselerle dostluk kurma­nın sakıncalarını yukarda anlatmıştık.</p>
<p>Tanımadığımız ahlâki durumu hakkında yeterli bil­giye sahip olmadığımız, hiç kimseyle dost olmama­lıyız. Bunlardan daima uzak kalmalıyız. Şayet bu tip insanları, camilerde ve diğer toplantılarda görürsek bakmamalıyız. Alaycı bir tavır takınmamalıyız.</p>
<p>Çünkü onların hakiki cepheleri bizce meçhuldür. Üs­telik, bazı halleri bizimkinden üstün de olabilir.</p>
<p>Kişileri, kıyafetlerine göre değerlendirmekten dikkatle kaçınmalıyız. Hele hele kıyafeti bozuk diye asla horlamamalıyız.</p>
<p>İş kıyafetde değil, hakikatdadır. Kıyafete aldananlar helâk olmuşlardır. Zenginliğe de aldanmamak lâzımdır. Zenginliği ölçü alıp dostluk kuran nice in­sanlar büyük pişmanlıklar duymuşlardır. Dostu zen­gin olup, o’nun yediğini yiyemeyen, gördüğünü gö­remeyen nice insan isyan etmiştir. Şayet bu çeşit insanlar kendi arzuları ile seninle dostluk kurarlar­sa, onlara düşmanlık etmiyesin. Düşmanlığın neticesi takatin yetmiyeceği belâlardır. Bu düşmanlıkla ken­dini bir sürü maddî ve manevî cezalara çarptırmış olursun.</p>
<p>Şayet insaflı düşünüp de nefsini ağır bir sorguya çekersen iyi ile kötüyü ayırt edebilirsin. Kendi nef­sini böylesine ağır bir sorgulamadan geçiremeyen­ler başkalarında görmeye alıştıkları kusur ve hata­ları kendilerinde asla görmezler. O bahtiyar insan ki başkasından evvel kendindeki hataları görüp düzel­tir. Bu anlayışa yükselmemiş insanlardan ana baba ve sevdiklerine hürmet etmeleri nasıl beklenir? Hakikat böyleyken artık kim yalancı ve dolandırıcı­lardan vefâ bekleyebilir?</p>
<p>Bütün bu anlattıklarımız, dostların, ancak İnce bir elemeden sonra seçilmesi gerektiğini tekrar tek­rar ortaya koymuştur.</p>
<p>Fakat, asla, en esaslı dostun -Allah- olduğu unutulmamalıdır. Bizler en küçük bir iyiliği için dost­larımıza teşekkürü unutmayacağız. Ama bütün nimet ve iyilikleri karşılıksız emrimize vermiş Allaha da daima şükredici olacağız. Onun dostluğunu nerde, kimde, nasıl bulabiliriz?</p>
<p>Arzunu yerine getirmeyen yada buna gücü yet­meyen dostuna kızmamalısın. Çünkü, o&#8217;nun bu halini kötülemen sana karşı bir kırgınlığı varsa düşmanlığa çevirmesine sebep olur</p>
<p><strong>Ey İnsan&#8230;</strong></p>
<p>Dostluğun aksayan tarafları için öne sürülen ge­çerli mazeretleri olgunca kabul etmelisin. Münafık­lar gibi, insanların ayıplarını ortaya atmamalısın. Başkalarım suçlamadan önce, kabahati nefsinde ara­malısın. «Suç belkide benim nefsimde. Acaba ben mi göremiyorum?» sorusunu kendine defalarca sor­malısın. Seni anlayamıyacak insanlara sırrını açma­malısın. Böyle bir hataya düştüğünde de «Bunlardan fayda görmedim» diye sızlanma. Ne seni, nede kendi kabahatlerini anlayamayan insanlar sırrına vakıf ol­duklarında, senin aleyhinde konuşmaktan ve sana düşmanlık yapmaktan geri durmazlar.</p>
<p>Bu gibiler noksanlarını tamamlama yoluna git­mezler ve hataları İçin özür dilemezler. Onlara doğ­ruyu öğreteceğim diye çırpınma, onların gururu ve kibiri gözlerine mil çekmiştir. Onlar senin ilminden faydalandıktan sonra kendilerini âlim, seni câhil ta­nıtırlar. Cehâletleri yüzünden sana düşmanlık bes­lerler. Hasetle bakarlar.</p>
<p>Bunların hataları,dine zarar verecekse onlar,ikaz et. Zararları sadece kendilerine ise sesini çı­karma. Bunu yaparken onlardan teşekkür bekleme. Onlar bunu anlayabilir mi? İyiliğin mükâfatını yalnız Cenab-ı Allah’dan beklemelisin. Şayet bunların kö­tülüklerine maruz kalırsan Allah’a havale et. Kimse­ye şikâyette bulunma. Onlara lânet de etme.</p>
<p>İlminle ve soyunla ne onlara nede başkalarına üstünlük taşlama. «Benim İlmim yüksek, niye bana inanmıyorsun?» gibi sözler ahmaklara yakışır. Bu söz­ler, nefsini hatasız sanan cahillere ait olmalıdır.</p>
<p><strong>Ey insan&#8230;</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk böyle insanları sana musallat eder­se, bilki günahlarının manevî bir tesiridir. Hemen gü­nahlarına tövbe edip, af dilemelisin. Bütün musibet­ler gibi, buda af dilemen ve tövbe etmen için bir ve­siledir.</p>
<p>Böyle hayırsız insanlar içinde yaşaman kaçınıl­maz olabilir. O zaman hak olarak söyleyebilecekleri sözleri kabul etmekle beraber sana özellikle işittire­cekleri hak dışı sözlere sağır görün. Sabırlı ve taham­müllü ol&#8230;</p>
<p>Ne iyiliklerinde ne kötülüklerinde onlara hiç bir şey söylememelisin. Ne iyiliklerine teşekkür etme­lisin, ne de kötülüklerini yüzlerine vurmalısın.</p>
<p>İnsanı zillete ve meskenete düşürmeyecek, ken­dilerinden korkulmayacak kadar dostluk gösterenlere hırsla mukabele etme. Tevâzu içinde bulun. Her işin­de mutlaka orta yolu seç ifrat ve tefritten kaçın.</p>
<p>Peygamberimiz <strong>«</strong>İşlerin hayırlısı ortasıdır. Sende ortayı seç» buyurmamış mı? Yürürken yada bir toplulukta otururken sık sık sağına soluna bakma. Kimseye lüzumundan fazla iltifat etme, tanımadığın bir topluluğa sokulma. Oturduğun mecliste âdâba ay­kırı hareket etme. Hiç bir yerde kendinden bıktıra­cak kadar çok kalma.</p>
<p>İki elinin parmaklarını birbirine geçirip kalma.</p>
<p>Bazı riyâkârların teşbihleri ile oynadıkları gibi saka­lınla oynayıp durma. Ziynet eşyalarını ona buna gös­terme küçüklüğüne düşme. Daima tevâzu içinde ol. Başkalarının yanında burnunu, kulağını karıştırıp, ye­re tükürüp, balgam atıp kimsenin midesini bulandır­ma.</p>
<p>Konuşurken devamlı öksürüp dinleyenlerini sık­ma. Yüzüme sinek kondurmam deyip ellerini oraya buraya sallama. Meclisin huzurunu bozacak şekilde gerinme. Sarımsak yiyip yanındakileri rahatsız etme. Birisinden bir şey isteyeceğin zaman kalabalıkta ve namaz vaktinde isteme.</p>
<p><strong>Ey İnsan&#8230;</strong></p>
<p>Toplu halde yaşanılan her yerde bütün hareket­lerin nazik olmalıdır. Konuştuğun insanları dikkatle dinlemen gerekir. Fakat işi riyaya götürmemelisin. Ama senin dikkatsizliğinden, ama konuşan adamın kapalı sözlerinden söylenilenleri anlamamış olabilir­sin. O zaman muhatabına sözlerini tekrar ettirme.</p>
<p>Gülünecek hikâyelere girişmemelisin. Devamlı olarak da oğlunun üstün zekâsından ve anlayışlılı­ğından bahsetme. Sevinç ve neşe içinde <strong>bulunursan</strong> durumunu başkalarına da fark ettirmek için kadınlar gibi ve yapmacık davranma. Ne gösterişli ol nede başkalarına alay konusu yada üzüntü kaynağı olacak kirli paslı elbise giy. Kimseye maskara olma, lüzu­mundan fazla sürme çekme, gereksiz yere koku sür­me, arzu ve isteklerinin yerine gelmesi için ısrarlı olma. Kazancını ve servetini bırak dostlarını, ailene bile söyleme. Çünkü bunlar malını az bulurlarsa göz­lerinde küçük görünürsün. Çok görürlerse bu defa düşmanlık hissi beslerler.</p>
<p>Çoluk çocuğun noksanlarını daima tamamlamaya çalış, onlara şiddet ve baskı He değil hoşgörü İle davran. Adilâne bir tavırla onların eğitimi İle meşgul ol. Aşırı derecede lâtife yapmaktan ve mizahçılıktan kaçın. Herhangi bir hususta münazaraya giriştiğinde vakarını düşünmekten gafil olma. Bulunduğun meclis­te cahil gibi durma. Gaflete düşme.</p>
<p>Her tartışmada ortaya atacağın deliller sağlam ve münakaşa kaldırmaz cinsinden olmalıdır. Münaza­ra esnasında çok fazla el hareketleri yapma. Daha önceden bir olaya veya birisine sinirlenmişsen, kız­gınlığın geçmedikçe münazaraya girişme.</p>
<p>Sadece bolluk ve sağlık zamanlarında sana dost görünenlere yüz verme. Bu tip dostların en büyük düşman olduğunu unutma. Malını ırz ve namusundan üstün tutma. Namus ve ırz her şeyden üstün bir mef­humdur.</p>
<p>Mecliste konuşulacak sözler ve takınılacak tavır, hakkında yukarda vermeye çalıştığımız bilgileri uygu­layanlar mesut bir hayat sürerler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8216;KİŞİNİN KENDİNİ BİLMESİ</strong></p>
<p>Kendini bilme, Allah&#8217;ı bilmenin yoludur. Kişi, ken­di nefsinin ve ruhunun ne demek olduğunu bilme­dikçe rab’bini bilemez. Bunun içindir ki, «Kendini bi­len, mevlâsını bilir,» denilmiştir.</p>
<p>Cenab-ı Hak Secde Sûresinin 53. âyetinde şöyle buyuruyor:</p>
<p>«Biz Kur’an-ın doğru olduğunu belli etmek için kendilerine hem herbir tarafta, hem öz nefislerinde kudretimize ait olan nişanları göstereceğiz. Rab’binin herşeye hakkıyla şahid olması kâfi gelmiyor mu?»</p>
<p>Oysa biz, kendimize çok yakın olduğumuzu san­dığımız anda bile nefsimizi bilmiyoruz. Kendi nefsi­mizi anlıyamıyorsak. Haliki Zülcelâl’i nasıl anlıyacağız.</p>
<p><strong> </strong>Bu durumda o’nu hakkıyla anlamak ve kavramak bi­zim için mümkün değildir.</p>
<p>İnsanın bildiği göz, el, ayakdır. Karnı açsa ye­mek ister, üşümüşse elbise ister. Bu ihtiyaçları hay­vanlarda hisseder. İnsanı Allah&#8217;a bu bilgiler götür­mez.</p>
<p>Kişi Hakka ulaşabilmek için şu sorulara cevap aramalıdır:</p>
<p>Aslım nedir? Nasıl yaratıldım? Nereye ve ne yap­maya geldim? Nereye gideceğim? İyiliğime neler, kimler nasıl yardım eder? Kötülüğüm nedendir? Ne­ye sebep olur? İçimde şeytanlık, hayvanlık, yırtıcılık mı var, yoksa melek hasletleri mi? Bunlardan hangi­sine hizmet ediyorum?</p>
<p>Hayvani arzulara mağlup olanlar, yemek, içmek, çiftleşmekten başka bir şey düşünmezler. Bundan başka gayeleri yoktur. Eğer sende bu hayvanların halleriyle hallenirsen senin gayende bu üç şey olur.</p>
<p>Yırtıcılık vasfına mağlup olmuşsan, yakıp, yık­maktan paralamak ve yok etmekten başka bir şey dü­şünmezsin.</p>
<p>Şayet şeytan sıfatlı isen, işin ve gidişin hileli olur. Ve eğer melek tabiatlı isen Allah&#8217;ı ararsın. Ga­yen ona kavuşmaktır. O’na itaat edersin.</p>
<p>İnsan Allah&#8217;a kulluk için yaratılmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak Zâriyet Sûresi&#8217;nin 57. âyetinde «Ben pe­riyi ve insanı, yalnız bana ibâdet etsin diye yarat­tım» buyurur.</p>
<p>İnsan, iradesini binek yaparak bütün gücü ve ru­hu ile mevlâsını arıyabilir. Bu irade o&#8217;na verilmiştir. İnsanın sıfatları Allah’ı bulabilmesi içindir. Bunu ya­pabilirse «selâmetle cennete girin» sırrına erebilir. Bu buyruğa ulaşamayan insan hak yolunda pişmemiş ve çiğ kalmış demektir. O’nun hali tehlikedir.</p>
<p>İnsanın nefsini- bilmesi: İnsan beden ve ruhdan oluşmuştur. Ruh, fâni âleme garip gelmiştir, garip gidecektir. Vücut ise, ruhun bineğidir. Mevlâyı bilmek ruhun sıfatıdır. Her teklif ve emir ruhadır. Nefsi bil­mek, Allah’ı bilmenin anahtarıdır.</p>
<p>Ey insan,bunu anlamaya çalış. Çünkü bunu bile­bilmek mühim, bu bilgide çok kutsaldır.</p>
<p>Ruh, Hakkın kudret sembolüdür. Ondandır.. Ona dönecektir. Ruh, bu dünyaya ticaret yapmak için gelmiştir.</p>
<p>Ruh da var,beden de. Beden hem insanda, hem de hayvanda var. Gözümüzü etrafa bakıp kapattığı­mızda kendimiz dahil, herşey görünmez olur. Fakat ruhun varlığı ve duygusu yok olmaz. Beden toprak olacak ama, ruh fâni değildir. Bununla beraber ruhu tam mânâsıyla bilmemize de imkân yoktur.</p>
<p>Cenab-ı Hak Isrâ Sûresi 5. âyette şöyle buyu­ruyor.</p>
<p>«Sana ruhu soruyorlar. Onlara deki ruh rabbının fermanındadır. Size az bir ilim verilmiştir.»</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VARLIK İKİ KISIMDIR</strong></p>
<p><strong>1</strong><strong> </strong>&#8211;<strong>Alem-i Emir:</strong>Bunda mesafe ve kemiyet yoktur.</p>
<p><strong>2-Âlem-i halk</strong>: Bunda kemiyet ve ölçü vardır.</p>
<p>«Haberiniz olsun ki,O&#8217;nun yaratması da vardır buyurması da vardır. Âlemin rabbı olan Allah pek şanlıdır.» Araf sûresi 56. âyetindeki halk kelimesi ya­ratık mânâsında değil, takdir mânâsındadır. Bu ifade­ye göre «ruh mahlûk ve kadimdir» diyenler hataya düşmüşlerdir. Çünkü kadim ancak Allah&#8217;ın kendisi ve sıfatlarıdır.</p>
<p>Ruh «arazî»dir diyenler de yanılır. Çünkü ruh, bedende kaimdir. Arazî başkası ile kaim olana denir. Ruha «cisim» diyenlerde aldanmışlardır. Zira cisim taksim edilebilir. Ruhu taksim edebilir misiniz? An­cak hayvanlardaki ruh taksim edilebilir. Allah bilgi­sini kavrayan ruh, hayvanlarda bulunmaz. O ruh ne cisimdir, ne arazî&#8217;dir. Melek sıfatı üzerine yaratılmış bir cevherdir.</p>
<p>İnsana düşen görev önce mücadeledir. Nefisle yapılacak büyük mücadelede başarı sağladığı an, mev- lâ ona ruhun künhünü kavratır. Mücadelesi tamamlan­mayan ruhun künhünü açıklamak gerekmez. Ancak ruhun yardımlarını bildirmek kâfidir.</p>
<p><strong>Ey insan !</strong></p>
<p>İyi düşün ki vücut, ruhun bir amacı ve memleketidir. Ruhun, ten içinde çeşitli askerleri var­dır. Ruh, yaratanı bilmek için yaratıldı. Hâlik’i zâtın­dan değil, eserlerinden tanıyabiliriz. Beş duyu eser­lerini görmemize kâfidir.</p>
<p>Beden su, toprak, hava ve ateşten yapılmıştır. Vücut içten ve dıştan çeşitli tehlikelere maruzdur. Kendisini&#8217; korumak İçin bir takım askerlere muhtaçtır, Bu askerler el, aylak, kulak gibi askerlerdir.Bunları yerinde kullanmak için iç duyumlar lazımdır.Hayal, tefekkür, hıfz, tefekkür,vehim gibi iç duyumların merkezi dimâğdır Bunlarında ayrı ayri Vazifeleri vardır.</p>
<p>Bunların hangisinde bir aksaklık olursa olsun insan makinası arızalanır Hayat felce uğrar.</p>
<p>«Askerler« ruhun etkisi  altındadır, Kulak ruh İzin verirse duyar, Ayak ruh İzin verirse yürür.Ruh, vücudu işte böyle binek gibi kullanıp ahret kazan­cını sağlamaya çalışır, Melekler nasıl Allah&#8217;a karşı âsi olmazlarsa bu âzalarda ruha karşı asi olmayacaklar, olamıyacaklardır.</p>
<p><strong>Azizim,</strong></p>
<p>bilmiş ol ki, vücut ruhun tarlasıdır. Aynı zamanda onun büyük şehridir, Elin, ayağın, gözün, kulağın hepsinin bu şehirde ayrı ayrı vazifeleri vardır. Şehvet bayrak tutandır, Gazap kışkırtıcıdır. Akıl ve­zir, ruh hükümdardır, Hükümdarın bunların hepsine İhtiyacı vardır. Şer yolunda bayrak açmış şehvet ki­birli, gururlu ve haristir, Dalma vezirin aksine hareket etmek İster. Arzusu beden şehrindeki bütün askerle­ri kendisine çekmektir.</p>
<p>Gazap kötü, bozguncu, gönül kırıcıdır. Dalma kan dökmek ve kötülük yapmak İster. Eğer hükümdar makamında olan ruh, aklı vezir kabul edip onunla dalma işbirliği içinde olursa, şehveti aklın emri al­tına almayı başarırsa o zaman vücut memleketi dü­zen İçinde yaşar. Azâlar ne maksatla yaratılmışlarsa, o maksada hizmet etmiş olur. Bu vesile İle de ebedi saadete kavuşurlar.</p>
<p>Şayet hükümdar, veziri, yani aklı şehvet ve ga­zabın emri altına verirse vücut memleketi harap olur Hükümdar da memleketinde asayişi koruyup, adaleti gözetemediği için büyük mes’uliyet altına girer.</p>
<p>Sevgili dost, şunu bil ki şehvet ve gazap sıfat­ları bize yemek, İçmek gibi işler için verilmişlerdir. «Yeme içme» vücudun gıdası başka bir söyleyişle hizmetçisidir. Akıl, ruhun ziyasıdır. Akıllı kişi odur ki akıl ziyası ile vücut karanlıklarından sıyrılıp yüce mevlânın cemâline ulaşır.</p>
<p>Demek ki halik, ruhu; kendini bildirmek ve sev­gisini tattırmak için yaratmıştır. Vücut memleket­lerini de bu sebeple ruha teslim etmiştir. Ancak bu sayede ruh bedeni binek yapıp aslına yükselebi­lecektir.</p>
<p>Ruhun aslına yükselebilmesi, askerlerin ona itaatine bağlıdır. Hangi âza kendi arzusuna düşerse derhal ona savaş açılmalı mağlup edilmelidir. Fakat bu âzaların herbirinin bir vazifesi olduğu düşünüle­rek, hepten helâk edilmemelidir. Aksi halde mem­leket yine zayıf düşmüş olur.</p>
<p>Şahsın vücudundaki bu askerlerle İlgisi son de­rece dikkatli olmalıdır. Vücut sahibi-asker münasebetlerini dört noktada toplayabiliriz.</p>
<p><strong>1-Hayvan ahlâkı</strong>: Yeme-içme, çiftleşme ve hırs.</p>
<p><strong>2-Yırtıcı hayvanlar ahlâkı</strong>: İnsanda dövme,sövme fiillerinin galip olması.</p>
<p><strong>3-Şeytan huylu:</strong><strong> </strong>Hileci, aldatıcı bir huy</p>
<p><strong>4-Melek ahlâklı:</strong> Halim selim bir halde,insanların arasını bulmaya çalışmak, kötülerden kaçma, kalbindeki kirleri tasviye etme hali.</p>
<p>Peygamberimiz şöyle buyurdu :</p>
<p>«Herkesin elbette bir şeytanı vardır. Benimde vardır. Fakat Rabbimin yardımıyla ben şeytanımı yen­dim. Şu anda beni zerrece bozmaya kaadir değildir.»</p>
<p>Mükellef olan insana «hırs ve şehvet hınzırını gazap köpeğini aklının emrine ver. Kendi hallerine bı­rakma» diye bildirilmiştir.</p>
<p>Eğer insanın iç gözü açık olsaydı, hangi kötülük­lere hizmet ettiğini, şeytanî arzuları nasıl melekî his­lere bağladığını görürdü. Bu yüzden insan çok defa rüyalarında vahşî hayvanlarla uğraşır. Rüya ise, bu fâni âlemin aynasıdır.</p>
<p>İnsan kıyâmette, dünyada kazanmış olduğu âmel­le haşrolunacaktır. Zalimler canavar şeklinde görüne­cektir.</p>
<p><strong>Sevgili dostum;</strong></p>
<p>Hal ve hareketinin, konuşmanın âmelinin hangi tesir altında olduğunu ince ince düşün.</p>
<p><strong>Şayet şehvete bağlı isen,</strong> hareketlerin ırza sal­dırma, ırz noksanlığı ve hırs şeklinde olacaktır. Ken­dini islâh edersen iffet ve kanaat meydana gelir.</p>
<p><strong>Gazaba tâbi isen,</strong> şehvetin ve gazabın artmış ola­rak türlü kötülük ve desiselerin içine yuvarlanırsın. Şayet kendini düzeltirsen, gönül alıcılık sabır, tevâzu ve sükûnet başlar.</p>
<p><strong>Fena huylara bulanmışsan,</strong> içinde akan şehvet ve gazap coşarak seni hilelere sürükler. Kendini düzeltirsen, ilim,hikmet ve iyi huyların ortaya çıkar.</p>
<p>Bütün bu kötü huylara –günah- iyi huylara «İtaat» derler. İnsanın hal ve harekatları bu İki şeyden başka bir şey değildir,</p>
<p>Fena Huylar ruhu ne hale götürür? Ruh, berrak bir ayna gibidir. Fena huylar İse dumanın karanlığına benzer. İnsandan fenalık zuhur edince, ruh aynası bu­lanır, paslanır. Hakkin nûrunu aksettiremez. Bu se­beple de insan mânevî yükselişten mahrum olur.</p>
<p>Güzel hareketler nûr gibidir. Bu pası siler. Ve ayna, mevlânın nurunu almaya başlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BEŞERİN MAHİYETİ</strong></p>
<p>İnsan, «İyi» olarak halkedilmiştir. O&#8217;nun fena huy­ları gelip geçicidir.</p>
<p>Çünkü dünyada, insandan üstün mahlûk yoktur. Her mahlûkun şeref ve hakiki varlığı da, yaratılış ga­yesine uygun olarak ver olmaktır. Eşek yükünü taşı­yor öküz tarlayı sürüyorsa görevini yapmış demek­tir.</p>
<p>O halde İnsan ne İçin yaratılmıştır? Yiyip içmek İçin olsaydı, hayvanları geçebilir miydi? Vurmak, kır­mak için yaratılmış desek, hangi yırtıcı hayvan on­dan aşağı kalır?</p>
<p>Sahip olduğu akıl ve anlayış şunu gösteriyor ki, insan; aklını olgunlaştırarak bu âleme ibret gözüyle</p>
<p>bakması ve hakka ulaşması İçin yaratılmıştır. İnsa­nın, bu âlemde, çok dikkat etmesi gereken vazifele­ri vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>RUHUN DEĞERİ</strong></p>
<p>Ruhun değeri hem ilimle hem kudretle ortaya çıkar. ilimde<sub>f</sub> gizli ve açık olmak üzere İkiye ayrılır:</p>
<p><strong>Açık (aşikâre) ilimler:</strong>Matematik,  tıp, kozmoğrafya, astronomi ve din ilimleri gibi &#8230; Bununla be­raber, ruh parçalanamayacağından bütün kâinatın il­mi onda toplanmıştır. Dünya, ruhun yanında zerre gibidir. Ruh, bir düşünce ile bir anda doğudan batıya, batıdan doğuya ulaşır. Yıldırımı, yağmuru bilir; tabi­atı kendine hizmetçi eder. Şurası, dikkate değerdir ki, kâinatın içinden açılan bir pencereden gayb ve ruhanî âlemleri seyreder. Buna rağmen insanların ço­ğu cismânî mahsusat âlemini görebilir.</p>
<p>Ruhtaki bu iki pencereye delil, rüyalardır. Rüya­da açılan pencerelerden bu âlemler ya asılları ile ya benzer olarak görünürler. «Benzeri olanlar» göründü­ğünde rüyayı, ehlinin yorumlaması gerekir.</p>
<p>Ruh temiz bir aynadır. İnsan uykuda iken duyum yolları kapalıdır. Ruhu temiz olursa, levhî mahfuza mukabil bulunur ve oradan ruha mânevî suretler, işa­retler düşer.</p>
<p>Temiz olmayan ruh, levhî mahfuzu seyredemez. Uykuda duyum organları çalışmassa da hayal kuvveti faaliyettedir. Ruh, cevherine temas eden suretleri muhafaza eder. Duyumlar olmana da bunları hayal meyal farkeder.</p>
<p><strong>Ancak; ölüm sonrasında duyumlar ortadan kalk­tığı için vücut perdesi aradan çekilir ve ruh, melekût âlemini seyredip, gayb âlemine şahit olabilir.</strong></p>
<p>Bu pencere, yalnız ölüm halinde veya uykuda olan kişiye açılmaz. Kötülüklerle yaptığı savaşı kaza­nıp kalbini temizleyen bir İnsan da derin bir murakebe ile duyum organları dışında melekût âlemi ile temasa geçebilir. Başkalarının rüyada gördüğünü o, uyanık halde görür. Kâinatın sırrı ona açılır. Melek ve peygamberlerin ruhlarını görür onlardan faydalar sağlar. Bütün peygamberlerin bilgileri bu çeşittir.</p>
<p><strong>Ey İnsan&#8230;</strong></p>
<p>Bu durum sanmak! yalnızca peygamberlere mah­sustur. İnsan&#8217;da bu sıfat üzere yaratılmıştır. Hazreti Peygamberin «Her insan Islâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anne babası onu, yahudi, nasranî, mecusî ya­par» metindeki sözleri, bu hususu açıklar.</p>
<p>Kişinin ruhu, ruhlar âleminde meleklerle bera­berdir. Ve hizmet için yaratılmış olduğunu biliyordu. Ancak rubânî âlemden cismâni âleme gelince, dün­yevî lezzetler üstün geldi. Gaflet içindeki ruh, dün­yayı daimi sandı. Bununla beraber bazılarına, Cenab-ı Hak sonsuz yardımını ulaştırarak gözlerinden gaflet perdesini sıyırdı ve melekût âlemini gösterdi.</p>
<p>Basiret gözü açılmış olup bir din ile insanları islaha memur edilenlere <strong>NEBİ</strong><strong> </strong>denir. Nebilerden<strong> </strong>zu­hur eden olağanüstü hallere de mucize, diyoruz.</p>
<p>İnsanları bir peygamberin tebliğ ettiği dinle i<sub>s</sub>laha çalışanlara da «velî» denir. Velilerden zuhur eden olağanüstü hallere de «keramet» denir. Ve as­la kerâmeti inkâr doğru değildir.</p>
<p>Kerâmet sahibi olmanın yolu nefisle yapılacak korkunç mücadeledir. Bu, her mücadele sahibinin başarabileceği birşey değildir. Eğer ki, Allah’ın son­suz yardımı ulaşmış olmazsa.</p>
<p><strong>RUHUN, KUVVETİ BAKIMINDAN MAKAMI</strong></p>
<p>Ruh da melâike, cinsinden bir kudret vardır. Me­lekler Allah’ın izni ile cismâni âleme hâkimdirler. O’nun izni ile yağmur yağdırırlar, türlü kılıklara gi­rerler ve çeşit çeşit işleri yapmaya muvaffak olur­lar.</p>
<p>İnsan ruhu da melek cevherinden yaratıldığı için, cisim âleminde çeşitli işler yapmaya kadirdir. Kendi vücudundaki tasarrufu ise meydandadır. Me­selâ el, ruhun emri olmadan yazı yazamaz. Üstü gü­nah dumanları ile kaplanmamış bir ruh birçok kud­rete sahiptir.</p>
<p>O ruh sahibi ki, heybetli bir bakışla arslanları munisleştirir. Hikmetli bakışları ile hastalar iyileşir. Hışımla baktığı gürbüzler hastalanıverir.</p>
<p>Kötü ruhlu birisi güzel bir şeye hasretle baksa ve bakarken onun yok olmasını şiddetle arzu etse o anda veya bir zaman sonra onun helâk olduğu görülür.</p>
<p>Söyleşine tesir gücüne sahip biri, yeni bir dini tebliğ ile vazifelendirilmiş ise peygamberdir. Yalnız İbadete memur ise veli, kötü ruhlu biriyse sihircidir.</p>
<p>Mucize, kerâmet ve sihirli ruhun birbirinden fark­lı kudretlerindendir. Ruhun kuvveti üç esasla kaim­dir.</p>
<p><strong>A-Rüya</strong>: Rüya yoluyla bütün insanlara keşif vâki olabilir.</p>
<p><strong>B-Ruhun, kendi, bedenindeki tasarrufu:</strong>Bu tasarruf bütün vücutlarda vardır. Yazı yazma misâ­lini önceden vermiş, ruh &#8216;istemezse, el yazamaz de­miştik. Ancak nebî ve velîler ki, insanların kurtulu­şu gayesi ile başka vücutlara tasarruf edebilirler.</p>
<p><strong>C-İlim:</strong>İlim  okumak  ve  okutmakla   meydana gelir. Lâkin Peygamber ve velilerin ilmi böyle olmaz. Onların kalbine Allah tarafından «ilham» yoluyla ve­rilir ki buna LEDÛNNÎ ilmi denir.</p>
<p>Ruhun bu üç çeşit kudretinden bazı insanlarda biri, ikisi, bazısında hepsi bulunur. Kendilerine üç kudretinde var olanlar ancak velîler ve nebilerdir.</p>
<p>Hazreti Peygamberimizde ise bu üç hasletin en üstünü mevcut idi. Cenab-ı Hak, bu üç hassayi dilediğine verir ve insanları O’nunla doğru yola da­vet eder.</p>
<p>Allah, bunlardan birer nebze, her insana vermiş­tir. İnsan, kendisinde olmayan hali anlıyamaz. Bunun içindir ki peygamberleri onlardan başka kimse anla­maz. insan, üstünü anlayamaz ve bilemez. Çünkü,onu ölçecek teraziden mahrumdur.</p>
<p>Anlıyamadığımızı, inkâr doğru değildir. Peygamberlerde ki yüksek halleri uzak ve imkânsız görmemeli. Anadan doğma, körler görmez ama, ağaçlar, çiçekler,türlü dünya nimetleri mevcuttur.</p>
<p>Tasavvufçuların -Zahiri ilim hak yoluna engeldir.- yolundaki fikirlerini boş sayma. Çünkü zahiri ilim zahiri hasselerledir. Beş duyum dış âleme yönelmiştir. Hak yolunun yolcusu ise bütün kuvvetlerini hak yoluna harcayacak, oraya teksif edecektir.</p>
<p><strong>Ey okuyucu&#8230;.</strong></p>
<p>Ruh, kendisine beş ırmaktan su akan bir havuz­dur. Sular bazan berrâk akar, ama bazan da kirli akar ve havuz dibinde çamur birikir. Havuzu çamur­dan kurtarmak isteyen, ilk önce bulanık suların yo­lunu kesmeli, sonra da birikmiş çamuru kova kova havuzdan boşaltılmalıdır.</p>
<p>Duyum organlarının ruha getirdikleri çeşitli bil­giler. düşünceler ve zanların kimi iyi, kimi kötüdür. Bunların kötü olanları atılmadıkça Allah’a yaklaşıl­maz. Onu görmemiz için pencere kanatları açılmaz. Bunlar için gerekli mânevi ilimler de gelmez.</p>
<p>Fakat, Zahiri ilimlerde İlerlemiş kimseler ilim­lerini Allah yoluna verip, bu yolda kullanırlarsa çok güzel hareket etmiş olurlar.</p>
<p>Niyeti bu olan insan zahiri  İlmini rabbânî ilme de çevirir. Şu var ki; yediğinin, içtiğinin, giyindiği­nin, kuşandığının ibâdetini iyiliğini, kötülüğünü, yetip yetmiyeceğini, ahlâkının aslını, ahlâkının nasıl düze­lebileceğini bilmeyen ve düşünmeyen insana mânevî ilim tamamen kapalıdır.</p>
<p><strong> </strong>Ona hiçbir taraftan pencere açılmaz ve hakkın lezzetli «leddünnî İlmi» bahşedilmez.</p>
<p>Zahiri ilim kabukta kalır, içe nüfuz etmez. Çün­kü bütün ilimlerin özü MARİFETULLAH’dır. Allah&#8217;ı bilme ilmi bütün ilimlerin üstündedir. Onun İçin dış­la ilgilenip içini ihmal edenlere <strong>«leddünnî İlim»</strong><strong> </strong>ve­rilmez.</p>
<p>Bir de sofu kılığında ibaheciler vardır ki,bir kaç tasavvuf kaidesini kavrayıp taç ve hırka giyerek ta­savvuf ehli olduk sanırlar, ilmi ve bilginleri düş­man bilip kötülerler. Bunlar rahmânî değil, şeytânî- dirler. Çünkü, Allah ilmi ve İlim sahiplerini Kur’an da övmüştür. Herkesi de İlim öğrenmekle vazifelendirmiştir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın Peygamberlere gönderdiği din ilmi zahir üzeredir. Bu sofu kılıklı kişilerin ne ba­tın irfanları vardır ne de zahiri ilimleri.</p>
<p>Bunlar şuna benzerler:</p>
<p>Bir şahsa, «Kimyayı neye vursan altına çevirir» demişler. O da kimyayı daha üstün bilip, onun sev­dasına düşmüş. Bu adama bir kese altın verilse, «Kimyayı bırakıp da altına mı yaslanayım?» der ve altından da olur.</p>
<p>Zira o, altının yalnız ismini duymuş ve kulaktan aşık olmuştur. Böylesi bir aşkla tabii ki ebedî müflis ve ebedî hüsranda kalır. Kimya lâfını tekrar ede ede ömrünü tüketir.</p>
<p>Leddünî ilim kimya makamındadır. İlim ve bilginler ise altın mesabesindedir. Binde bir insanın ulaşamadığı kimya sevdâsı ile altını kabul etmemek akıllı işi değildir.</p>
<p>Onbin altın sahibi, bin altınlık kimya, sahibinden üstündür. Sofunun hali de böyledir.</p>
<p>Eğer, sulüku ile bir miktar zuhurata erişse âlimlerle faziletle bir olmaz.</p>
<p>Nitekim kimya kitapları ve kimya talebeleri pek çok, fakat arzuya kavuşan pek azdır. Sofilerin arzu­ları da herkesin arzuladığıdır. Fakat arzusuna erişen pek azdır. Belki tasavvufunda kimya gibi, ismi gidip, resmi kalmıştır. Sofuların çoğunun keşif ve kerâmet zannettikleri şeyler bir takım vehim ve hayalettir. Hakiki rüya vardır. Fakat rüyaların da bir çoğu evham ve hayalettir. Manevî yol yolcularının bunlara çok dik­kat etmeleri lâzımdır.</p>
<p>Hiç kimse tarikata intisap etmekle, birkaç gün­lük teşbih çekmekle birkaç büyük evliyânın menkîbe- sini okumakla «tasavvuf» oldu bitti sanmamalı, gurur ve kibire kapılmamalıdır.</p>
<p><strong>Asıl olan, herşeyden önce şeriatı iyi bilmek ve onun mihveri etrafında dönmektir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İNSAN SAADETİ ALLAH’I BİLMEKTE VE SEVMEKTE BULUR</strong></p>
<p><strong>Ey İnsan&#8230;</strong></p>
<p>Bilmiş oiki, herşeyin saadeti ve lezzeti meşgul olduğu şeydedir. Şehvet lezzeti yeme, içme ve çift­leşmede, öfke intikam almada, kahretmede, göz, gü­zel şeyleri seyretmede, kulak, güzel sesleri dinle­mede bulur. Ruh da lezzeti, ne için yaratılmış ise on­da bulur. Ruhun bulacağı lezzet, herşeyi hakikati bilmekle ve kudreti yettiği kadar rabbini anlamaya ça­lışmadadır. Çünkü Allah, varlıkların en yücesidir. O’nun bilgisinden daha tatlı hiç birşey yoktur. Zira kâinat içinde mevcut bütün mahlûkat, en acaibinden en garaibine O’nun eseridir. Ruh, hâlik’in müşahe­desi için yaratılmıştır. Ruha bu müşahededen daha tatlı ne gelebilir?</p>
<p>Allah sevgisinden yüz çeviren ruh, hasta demek­tir. İyi edilmişse ahiret saadeti elinden çıkar ve ebedî hüsranda kalır.</p>
<p><strong>Ey müslüman..</strong></p>
<p>Bilki, dünya lezzetleri ölümle yok olur. Fakat Al­lah sevgisi ve bilgisi ruha ait olduğu için bâkidir&#8230; Beden aradan kalkınca ruhun ziyası kuvvetleşir, Hakkın nûrunun görünme yolları açılır.</p>
<p>Bilki, insan büyük bir âlemdir. Bütün eşyanın benzeri onda mevcuttur. Bununla beraber onda, aynı zamanda hayvani hisler de vardır. Yani insan, hay­vanları da temsil eder. Meselâ kimi domuz gibi haris-dir. Kimi köpek gibi yırtıcı, kimi karga gibi mal top­layıcı, kimi horoz gibi şehvet peresttir. Kimi de örümcek gibi avcı, tilki gibi kurnazdır.</p>
<p>Kâinatta bütün varlıklar Allah’ın emri ile insana hizmetkârdır ve faydalıdır.</p>
<p>Bu kadar hesapsız nimetleri ayağının altına ser­miş olan Allah’ın değil de kendi nefsinin emrini din­lersen ne yapmış olursun?</p>
<p>Kendi nefsinin emrine uymanın zararını, bu dün- yad. Farkatmezsin ama âhirette çok <sub>iyi anlıyacaksın..</sub></p>
<p>Ruhun böylece üstün bir varlık olduğunu anla­dıktan sonra, vazifemizin onu kendi ulvî yolunda yük­seltmek olduğunu görmüş oluruz.</p>
<p>Nefsanî lezzetlere meyleden insandan daha ze­lil bir mahlûk var mıdır? Ve nefsânî zevklerin hep­sinin sonunda sonsuz pişmanlıklar vardır.</p>
<p><strong>MARİFETULLAH (Allah Bilgisi)</strong></p>
<p>Yüce Allah, İki yol ile İmkân derecesinde anlaşı­labilir.</p>
<p>1-İlmi ile âmil riyazada dikkat etmek ki-bu enderdir.</p>
<p>2-Kendi varlığından, vücudundan, tasavvuf­larından, kâinatı hakkıyla temâşâsından hak­kın varlığına olan deliller.</p>
<p>İnsan, hakkıyla tefekkür ederse, bir damla me- niden bütün azalarının ve mânevî kuvvetlerinin nasıl meydana geldiğini anlar ve Hâlikın kudretini kabul eder. Bu yol ile mevlâsını bulur.</p>
<p><strong>Bir iş nasıl meydana geliyor?</strong></p>
<p>Meselâ bir besmele yazmak istesek, şu safha­ları geçirdiğimizi görürüz</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong>Ruhta, onu yazmaya meyil ve irade oluşur.</li>
<li><strong>b)</strong>Bu meyil, dimağa ulaşır.</li>
<li><strong>c)</strong>Dimağ hayâlinde, besmele sureti zahir olur.</li>
<li><strong>d)</strong>Merkez kas sinir sistemi yoluyla irade, par­maklara gelir.</li>
<li><strong>e)</strong>Ruh İradesi İle parmaklar yazar.</li>
</ol>
<p><strong>Mevlâmızın emri nasıl tecelli eder:</strong></p>
<ol>
<li><strong>a)</strong>Rabbimizin murad ettiği şey, arşta zahir olur.</li>
<li><strong>b)</strong>Ruhu melek, ruhukuds vasıtası ile kürsiye ge­lir.</li>
</ol>
<p><strong>c}</strong> Allah&#8217;ın muradı, levhi mahfuzda zahir olur.</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong>Arşa ve kürsüye müvekkel melekler aşağı âleme indirirler.</li>
<li><strong>e)</strong>Ümmehatı tebayide zâhir olur.</li>
</ol>
<p><strong>Ümmehatta, dörttür:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Hararet,</p>
<p><strong>2-</strong>Burudet,</p>
<p><strong>3</strong>-Rutubet,</p>
<p><strong>4-</strong>Yebuset.</p>
<p>Allah&#8217;ı Allah&#8217;dan başka kimse hakkıyla bilemez. Ancak biraz sezebilir ve sıfatları ile kendi varlığı hakkında malûmat sahibi olabilir.</p>
<p>İnsan kendi vücudunun hükümdarıdır. İnsanın kalbi arşdır. Dimağı kürsüdür. Ruhun menba-ı olan ru­hu hayvanı israfildir. Hayal hâzinesi, levhi mahfuz­dur.</p>
<p>Böylece insan Alem-i kübrânın özel bir nüshası­dır. Allah&#8217;a benzememesi de bundandır.</p>
<p>Müneccimler hadiseleri yıldızlara bağlarlar. Ka­rınca yazı yazan adamı görse, parmak yazıyor sanır. Müneccimin ki de buna benzer. Oysa parmak sade­ce dimağdan gelen emri uygular.</p>
<p>Ervâh âleminde seyredenler de çeşit çeşittir. Bir kısmı melekût âlemine ulaşanlarda İse, çeşit çeşit -nur örtüsü- vardır. Her biri vardığı dairenin ör­tünün« bürünmüştür. Bazılarına da melekût âlemi ta­mamen açılır.</p>
<p>Tabiatçı kuvvet ve kudreti tabiata verir. Bu doğ­ru değildir. Tablb şifa dağıtsa bile kuvveti Allah’dan alır. O tabib kİ, bunu görmemezlikten gelir. Münec­cimlerin ve tabiblerin halleri şu körlerin hallerine benzer kİ, fiilin neresini yoklamışlarsa, fiil budur de­diler.</p>
<p><strong>Âlemi şöyle düşünebiliriz:</strong></p>
<p>Hükümdar köşk yaptırmış vezire mahsus bir oda çevresinde avlu. Avluda oniki oda, her odada vezi­rin vekilleri, vekillerin vazifeleri, verilen emirleri dı­şarıya nakletmek. Borçların kapılarında yedî süvari emri bekliyorlar. Dört de piyade var. Ellerinde birer kement; vazifeleri, hükümdarın istediği İnsanları tu­tup köşke getirmek istemediklerini de köşkten çı­karmak.</p>
<p>Burada arş vezirin odası, avlu, gökler, oniki oda, oniki burç, vekiller, birer melek, süvariler; yedi sey­yare yıldızı, dört piyade, su, ateş, toprak, hava.</p>
<p>Dört piyade; dört unsur, kendiliğinden hareket etmez. Hararet, burudet, rutubet, yebuset, birer ke­ment gibi o dört piyadenin elindedir.</p>
<p>Faraza:Bir insan hasta olsa. Doktor ona, «sevda hasta­lığına tutulmuşsun ilâcın şudur» der.</p>
<p>Tabiatçı ise «tabiatında rutubet artmış, bahar ge­lip kuruluk çoğalmadıkça iyi olmaz der. Müneccim de«hastalığı savdadır. Savda,merkûr ila merih arasındaki hadiseden olur. Merkür, sesi arzuladığı yere ka­vuşturmayınca iyi olamaz» der.</p>
<p>Bunların her üçüde kendi sahaları dahilinde ko­nuşuyorlar. Kendilerine göre de doğrudur. Hakiki se­bep ise hakkın muradıdır. Allah bazen mihnet ve be­lâ ile bazan hastalık ile kulunu ikaz eder. Bunlar doğ­ru yol için işaretlerdir.</p>
<p>Allah&#8217;ı sevmenin yolları mahlûkatın sayısı kadar çoktur. Arayan bulur ve sezer. Yollar çoktur ama var­dığı yer haktır.</p>
<p><strong>Ey insan&#8230;</strong></p>
<p>Kişide Allah aşkının alâmeti Allah’ın buyrukları­nı yerine getirmesi,O’nu tefekkür etmesi, durmadan ismini anmasıdır.</p>
<p>Esas, kötü hareketlerden çekinmek, şehevî arzu­lardan uzaklaşmak, Hakk’ın buyruğuna boyun eğmek­tir. Sevgi, ancak bu şekilde insanda tecellî eder.</p>
<p><strong>Hakk’ın kelâmına kulak asmayanların kabahatle­ri şu yedi maddededir:</strong></p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Allah’ı inkâr «Kâinat kendiliğinden olmuş­tur. Tabiatın eseridir. Yaratıcı yoktur» der­ler.</p>
<p><strong>2-</strong>Ölümden sonraki hayatı ve sorgu suali in­kâr ederler.</p>
<p><strong>3-</strong>Allah’a ve ahirete inanırlar, ibâdet etmez­ler. «Eğer ibâdet edersek ahirette bize fay­dası vardır. Etmezsek zararı yoktur.</p>
<p>Allah Kur’an’da &#8221;-Kim zikrederse kendi nefsi için zikreder-Kim güzel âmel ya­parsa kendi nefsi için yapmış olur.&#8221; buyur­muştur. İbâdet evlâdır. Fakat Allah’ın bizim ibâdetimize ihtiyacı yoktur, ibâdet etmesek de olur» derler.</p>
<p>Bu durum, hastasına «perhiz edersen hasta­lığın geçer» diyen doktorun, «perhiz etmi­şim etmemişim, sana ne faydası var?., şek­linde aldığı cevaba benzer. Doğrudur. Per­hizin doktora faydası yoktur. Fakat perhiz etmese kendisi helâk olur.</p>
<p><strong>4-</strong>«İnsan için, kibir, hased, buğz, gazap ve gösterişten uzaklaşmak imkânsızdır. Zira nefis bu sıfatlarla yaratılmıştır, değişmez» derler.</p>
<p>Ne kadar yanlış. Çünkü din, bu kötü sıfat­ları tamamen yok etmeyi emretmemiştir. Ama aklın ve vicdanın emri altına verilme­sini emreder. Buradaki mânâ «Kimse bü­yük günah irtikap etmesin, onlara yaklaş­masın» yolundadır.</p>
<p><strong>5-</strong>«Allah rahimdir,» derler. Allah rahimdir de­yip tamamen güvenmek hatadır. İnsan Al­lah’ın emirlerini yerine getirdikten sonra rahmet isteyecektir.</p>
<p><strong>6-</strong>«Biz erdik» derler. Denize necâset karış­makla murdar olmaz. Bu ahmaklar bilmez­ler ki, deniz gibi olmak demek, öyle bir sü­kûna erişmektir ki, hiçbir hava ile hareket etmez ve bulanmaz.</p>
<p><strong>7-</strong>«İnanmak cehalet ve aptallıktandır. İyi gö­rünüp her türlü fenalığı gizlice yaparız» derler. Dediklerini de yaparlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İmam Gazzali &#8211; Vasiyetler (Ülfet Terazisi)</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tercüme:Ahmet Faik Arslantürkoğlu</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Not:Tam Metin Değildir&#8230;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-ulfet-terazisi/">İmam el-Gazzâlî- Ülfet Terazisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-ulfet-terazisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>O&#8217;nu görmek istemezsen hayvan ol kurtul!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/onu-gormek-istemezsen-hayvan-ol-kurtul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/onu-gormek-istemezsen-hayvan-ol-kurtul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2015 10:27:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[O'nu görmek istemezsen hayvan ol kurtul!]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9894</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; Yedinci Pencere &#160; Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizamları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i ziynetleri ve icadlarının suhuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasıl ki bir Sâni-i Hakîmin vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de, &#160; câmid ve basit unsurlardan hadsiz ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/onu-gormek-istemezsen-hayvan-ol-kurtul/">O’nu görmek istemezsen hayvan ol kurtul!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/images-12.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9895" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/images-12.jpg" alt="O'nu görmek istemezsen hayvan ol kurtul!" width="415" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/images-12.jpg 279w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/images-12-277x181.jpg 277w" sizes="(max-width: 415px) 100vw, 415px" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yedinci Pencere</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizamları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i ziynetleri ve icadlarının suhuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasıl ki bir Sâni-i Hakîmin vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de,</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>câmid ve basit unsurlardan hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebâtın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber,</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>heyet-i mecmuasıyla, gayet parlak bir tarzda, kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi,</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>terkibât-ı mevcudat tabir edilen terkip ve tahlil hengâmındaki teceddütte, nihayet derecede ihtilât ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak, bir surette sünbüllenmelerini ve vücutlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrât-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlakın vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi,</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip, biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o câmide, âcize, cahile olan zerrâta gayet şuurkârâne ve gayet hakîmâne ve muktedirâne hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâlin ve o Sâni-i Zülkemâlin vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte, bu dört yolla büyük bir pencere marifetullaha açılır ve büyük bir mikyasta, bir Sâni-i Hakîmi akla gösterir. Şimdi, ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen, aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sözler-33. Söz)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/onu-gormek-istemezsen-hayvan-ol-kurtul/">O’nu görmek istemezsen hayvan ol kurtul!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/onu-gormek-istemezsen-hayvan-ol-kurtul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
