<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kapitalizm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kapitalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Feb 2026 12:20:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kapitalizm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahremiyetin Dönüşümünün Dini Hayata Etkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 May 2022 06:41:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[aile hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyetin Dönüşümü...]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Derviş Dereli]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Derviş DERELİ1 “Mahremiyet bir görüş biçimi ve insan ilişkilerinde bir beklentidir. İnsan deneyiminin yerelleştirilmesidir; öyle ki, yaşamın dolaysız şartlarına yakın olan, en yüce olandır.” (R. Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü) Giriş Mahremiyet, insan olmaktan ve insani nitelikleri koruma çabasından kaynaklanan varoluşsal bir olgudur. İnsanın kendisine vakit ayırmak, kendi kendini dinlemek, kendisiyle halleşmek, gerektiğinde yüzleşmek istediği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/">Mahremiyetin Dönüşümünün Dini Hayata Etkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26026 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-300x156.webp" alt="" width="415" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-300x156.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-600x313.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-768x400.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2.webp 940w" sizes="(max-width: 415px) 100vw, 415px" /><br />
Mustafa Derviş DERELİ1</p>
<p>“Mahremiyet bir görüş biçimi ve insan ilişkilerinde bir beklentidir. İnsan deneyiminin yerelleştirilmesidir; öyle ki, yaşamın dolaysız şartlarına yakın olan, en yüce olandır.” (R. Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü) Giriş Mahremiyet, insan olmaktan ve insani nitelikleri koruma çabasından kaynaklanan varoluşsal bir olgudur. İnsanın kendisine vakit ayırmak, kendi kendini dinlemek, kendisiyle halleşmek, gerektiğinde yüzleşmek istediği özel bir alana tekabül eder. İnsanoğlunun dünyada arzı endam etmesinden bu yana hep var olan, her türlü teknolojikleşmeye rağmen varlığını bir şekilde korumaya devam edecek olan müstesna bir hususiyettir. Kişinin, içerisinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmasında ve kendisini konumlandırma biçiminde olduğu kadar hayatında mihenk taşı olarak kabul ettiği anlam ve değerler dünyasının öncülüğünde gerçekleştirdiği gündelik pratiklerini de önemli ölçüde etkiler. Bu eylemlerin ‘niçin’ine cevap verir, nasıl yapılması gerektiği konusuna mihmandarlık yapar.</p>
<p>Mahremiyetin bahse konu ettiğimiz nitelikleri, elbette zamandan zamana, çağdan çağa değişim ve dönüşümler yaşar. İnsanlığın belli bir döneminde geri planda kalan bir hususiyeti/bağlamı, başka bir dönemde tekrar ön plana çıkar. Mahremiyet, bir zaman diliminde hayatın bizatihi karşılığı olarak okunurken başka bir zaman diliminde önemsenmiyor gibi görülebilir. Bu yüzden insanlığın tarihsel serüveni gibi mahremin de bir serüveni vardır ve bu serüven, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılıklar arz eder. Söz gelimi, Batı dünyasında belli bir izleği takip eden mahremiyet anlayışı, Doğu’da daha farklı ve aslında daha sancılı bir güzergâhı takip eder. Bu yönüyle mahremiyet, insanlığın kadim dönemlerinden Orta Çağ’a, Orta Çağ’dan Aydınlanma’ya, Aydınlanma’dan bugüne kadar farklı hüviyetlere bürünmüş, kimi zaman o dönemin gerçekliklerine meydan okurken kimi zaman da koşulların getirdiği yeni durumlara boyun eğmiştir. Bu çalışma, sınırlılıkları gereği, mahremiyetin dikkat çekici bu uzun serüveninin yalnızca ana hatlarına değinecek ve söz konusu serüvendeki kırılmalardan dinî hayatın ne kadar etkilendiğine ve nihayetinde mahremiyet anlayışının nasıl dönüştüğüne odaklanacaktır. Her ne kadar literatür kısmında daha geniş bir bakış açısını ihtiva edecek olsa da çoğunlukla İslam özelindeki mahremiyet anlayışını ve yaklaşımlarını merkezine alacak ve buradaki dönüşümlerin izini sürmeye çalışacaktır. Konuyla ilgili yapılmış çalışmalara dair literatür taramasından ve yakın zamanlarda gerçekleştirilmiş saha araştırmalarından beslenecek olan bu çalışma, betimleyici bir karakter arz etmektedir.</p>
<p><strong>1. Mahremiyet: Kavramın Mahiyeti ve Farklı Bağlamları </strong></p>
<p>Arapça “haram” kökünden gelen mahrem, “mahrum”, “hürmet” gibi pek çok kelimeyle aynı etimolojik kökenden gelir. Bu kökenler bazı değerler ve inanç dünyasıyla bağlantılı olarak yasak, yasaklanan şey ve “kişiler arası bir sınır koyma” (Eken, 2020a: 42) gibi anlamları da hatırlatır. Kişinin başkasıyla ilişkisinin sınırlarını, mesafesini ve ilerleme ihtimalini belirler. Bu çerçevede “mahrem” kelimesi İslam hukukunda “kendileriyle evlenilmesi dinen yasaklanmış olan belli derecelerdeki akrabaları” (Öğüt, 2003: 388) ifade eder. Farsça bir terkip olan ve toplumumuzda sıkça kullanılan “namahrem” kelimesi ise bunun tam zıddına, yani “aralarında evlenme yasağı bulunmayan kişilere” karşılık gelir. Bunların yanı sıra “mahrem”; aile hayatı, kadın, yabancının bakışlarına yasak olan alan, bir erkeğin ailesi gibi anlamları da içererek, Müslüman dünyada gizlilik, cinsellik ve kamu ahlakı (Göle, 2010: 20) gibi pek çok konunun anlaşılmasında kilit bir rol üstlenir. Mahremiyet, sosyal bilimler literatüründe de kendisine farklı tanımlar bulmuştur. Bauman (2011b: 114) kişinin kendi nüfuzunu ve egemenliğini ilave ettiği ve başkalarının da kendisine saygı duyması gerektiğini düşündüğü alan şeklinde tanımlarken Giddens (2014: 54), bireyin kamuya açamayacağı duyguları ve eylemleri açması anlamında kullanır. Sennett (2013: 47) ise mahremiyeti, kamu sorununu kamusal olanın varlığını yadsıyarak çözme çabası şeklinde tanımlar. Bireysel ve toplumsal varoluşun merkezî temalarından biri olan mahremiyet, gündelik hayat içerisinde pek çok uzanımları bulunduğundan, farklı bağlamlarla ilişkili olabilmektedir.</p>
<p>Mahremiyetin kapsamını ve dinamiğini belirleyen en temel hususlardan birinin öncelikle din olduğunu, dinî söylem ve pratiklerin, mahremiyete yönelik bakış açısını başlı başına yönlendirdiğini söylemek gerekmektedir. Diğer taraftan mahremiyetin toplumsal ve kültürel veçhesi ise bir toplumu diğerlerinden farklı kılar ve kendisine özgü temel hususiyetler veren anlayışlar ve yaklaşımlar manzumesi oluşturur. Bu manzume, toplumun tamamına sirayet ederek insanların o toplumda hayatlarını idame ettirmelerinde ihtiyaç duyacakları normları ve değerleri meydana getirir. Söz konusu norm ve değerler de bireylerin gündelik hayatlarına öylesine yön verir ki, o toplumda problem ve sıkıntılardan uzak yaşayabilmek için bunlarla uyumlu bir yaşam pratiği geliştirmek gerekli olur. Bir insanın başka bir ülkeye göç ettiğinde ya da kısa süreli seyahat için gittiğinde dahi onu çarpan ilk husus bu norm ve değerlerdir. Bireysel, toplumsal ve kültürel mahremiyetten farklı olarak bunlarla ve yukarıda bahsini ettiğimiz değerler silsilesiyle doğrudan ilintili olan bir diğer mahremiyet türü, bedensel/cinsel mahremiyettir. Foucault ve Freud’un eserlerinde çerçevesini çizdikleri tarihsel serüvene bir şekilde şerh düşmek isteyen ve kimi noktalarda onlardan önemli farklılıklarla ayrılan Giddens, Mahremiyetin Dönüşümü adlı eserinde cinselliğin ve mahremiyet anlayışının Batı kültüründeki dönüşümünü serimler. Ona göre bu dönüşümün altında yatan en temel saik, modern-öncesi kültürlerde–gelenek ya da biyolojik faktörler– gibi bazı “dışsal” faktörlerin etkisinde kalan toplumsal hayatın, modern dönemde daha çok müdahaleye maruz kalmasıdır (Giddens, 2014: 170).</p>
<p>Giddens’ın bu eserinde de dikkat çektiği gibi beden, gerçekten de mahremiyet anlayışındaki tarihsel değişimin ve dönüşümün hep önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. Bedene yönelik bakış açısı farklılığı, mahremiyete yaklaşım farklılığını da beraberinde getirmiş ve bu durum toplumsal hayatı kuran temel saikleri de değiştirmiştir. Yavuz’un (2003: 29) ifade ettiği gibi mahremiyet, Batı kültüründe daha çok dokunma, Doğu kültüründe ise görmeyle ilişkilendirilmiş ve bunun sonucu olarak Batı toplumlarında bedenin dokunulmazlığına, Doğu toplumlarında ise bedenin görünmezliğine vurgu yapılmıştır. Bireysel olduğu kadar toplumsal hayatın nizamında da çok önemli bir rol üstlenen beden algısı, insanların içinde yaşadıkları evlerden inşa ettikleri şehirlere kadar yansımıştır. Dolayısıyla mahremiyet algısı, mekân ve mimari anlayışını da kuşatmaktadır. Evlerin aralarında ne kadar mesafe olacağı, kapı ve pencerelerin yerlerinin tespiti, pencerelerin birbirine bakıp bakmayacağı, sokakların hangi özellikleri taşıması gerektiği, daha geniş bir yaşam alanına tekabül eden mahallelerde ve dahası şehirlerde mimari anlamda hangi kurallara riayet edilmesi gerektiği gibi hususlarda mahremiyet anlayışının başat rolü bulunmaktadır.</p>
<p>Modern dönemlerde hemen bütün şehirlerin aşama aşama kendi kimliklerini kaybedip birbirine benzer hâle gelmesinden önce bu rol çok daha belirgin şekilde hayatiyetini sürdürmekte ve söz gelimi Doğu ve Batı şehirleri arasındaki kontrastı yansıtmaktaydı. Nitekim Sennett (2011: 173) Ten ve Taş adlı meşhur eserinde, Orta Çağ dönemi Paris ve Kahire’sinden hareketle Doğu ve Batı şehirlerini kıyaslarken, kapıların nereye yerleştirileceği, kapılarla pencereler arasında nasıl bir mekânsal ilişki olacağı, hangi araziye hangi talimatlara göre inşaatın yapılması gerektiği konularında İslam’ın mimari anlayışa doğrudan etki ettiğine vurgu yapar. Bu çerçevede dönemin Kahire’sinde mülkiyet mahremiyetinden dolayı örneğin bir komşunun kapı girişinin kapatılmasına izin verilmediğine; diğer taraftan Paris’te yapılar bina sahiplerinin ve müteahhitlerin isteklerine göre dizayn edildiğinden başka binaların girişlerinin umursamazca kapatılabildiğine dikkat çeker. Burada son dönemlerde çok daha önemli hâle gelen dijital mahremiyetten / kişisel iletişim mahremiyetinden de kısaca bahsetmek gerekmektedir. Kişisel iletişim mahremiyeti, literatürde göze çarpan mahremiyet çeşitlendirmelerinin çoğunluğunu kapsamakta2 ve günümüzde mahremiyet denildiğinde neredeyse akla ilk olarak bu tür gelmektedir. Gözetim, dikizleme, “big data” gibi sosyal bilimlerin geniş sayılabilecek çalışma alanlarını da ilgilendiren söz konusu mahremiyet türüne ilişkin sorunlar, devletler ve ülkeler nezdinde çeşitli çabalarla bertaraf edilmeye çalışılsa da önü alınamaz bir sel gibi bireyleri ve toplumları gittikçe daha fazla etkilemeye devam edecek gibi görünmektedir.</p>
<p><strong> 2. Mahremiyet Anlayışındaki Değişimlerin İzleri </strong></p>
<p>Hemen her kavramın, ortaya çıkışından günümüze dek bir serüveni söz konusudur. Bu serüveninde hayatiyet kazandığı coğrafyanın ve tarihsel dönemin etkisi oldukça fazladır. Söz konusu tarihsel dönemin varlığa, hayata, topluma ve bireye yönelik yaklaşımına sirayet eden kendisine özgü koşulları son derece önemlidir. Bunun yanı sıra ait oldukları dünyanın normları, değerleri, siyaset anlayışı ve sonraki süreçte yaşanan değişimlerle birlikte aldıkları yeni görünümler, kavramların bağlamının anlaşılmasında önemli açılımlar sağlar. Mahrem ve mahremiyet kavramları da tarihsel süreç içerisinde merak uyandıran bir değişim hikâyesine sahiptir. Bu hikâye aynı zamanda hangi dönemdeki kırılmaların mahremiyet anlayışında ne gibi dönüşümler meydana getirdiğini ve gündelik hayattan dinî pratiklere uzanan yaşam alanlarını nasıl etkilediğini de gözler önüne sermektedir. Modernliğe ilişkin tarihsel süreçteki ilk görünümleri bağlamında mahremiyet, bir telaffuz olarak 17. yüzyıla kadar ortaya çıkmamış olsa da en erken kullanımları Reform sonrası döneme tekabül eder. Katolik Kilisesi’ne başkaldırının sonucu olarak ortaya çıkan ve “dinde yenilik” olarak görülen Reform’la birlikte Avrupa’da ibadet tartışmaları ön plana çıkmış ve bu tartışmalar, ibadetin diğer insanları rahatsız etmeyecek şekilde onlardan mümkün olduğunca uzak bir yerde yapılması gerektiğine yönelik düşünceleri beraberinde getirmiştir. İbadetin ne kadar bireye özgü olduğu ve kamusal sınırların nerede başlayıp nerede bittiği ile ilgili tartışmalar, mahremiyetin ilk kez dillendirilmesine sebebiyet vermiştir (Vincent, 2016: 12, 31).</p>
<p>Mahremiyete yönelik ilk endişeler de büyük ölçüde yine aynı tarihlere demirlenmekteydi. 15. yüzyılda modern matbaanın icadı, o güne kadar yüz yüze ve doğrudan iletişim kuran insanların hayatına dolayımlı iletişimi de dâhil etmiş ve yüz yüze etkileşimin sağladığı eminlik ve kesinlik ortadan kalkmakla karşı karşıya kalmıştır. İnsanların yazılı metinlerle iletişime geçebilecek olması, kişinin, içinde yaşadığı toplumdan sıyrılarak kendine özel bir alan oluşturabilmesine imkân tanımıştır. Ekonomik gücü daha yüksek olan kişiler, kendilerine özel olarak yaptırdıkları çalışma alanlarında mektuplar yazmaya ve kendi mektuplarını artık kilitli odalarda ya da masalarda saklamaya başlamışlardı. Böylece artık mahrem kabul edilen odalar ya da alanlara ilişkin vurgular artış göstermişti. Mektup yazma ve almayla ilgili “yanlış yere götürülme, yanlış kişi tarafından açılma, hitap ettiği kişi dışındakiler tarafından görülmeden doğan yükümlülüğü unutmayın ve başkalarının aleyhine yazdığınız şeylere çok dikkat edin” (Vincent, 2016: 118) şeklinde uyarılar yaygınlaşmış ve mahremiyete dair kaygılar artmıştı. Mahremiyete yönelik o dönemlerdeki kaygılar, 17. yüzyıldan itibaren mimariye de yansıdı. 1666’da meydana gelen büyük Londra yangınını takiben yürürlüğe konan “şehri yeniden kurma kanunu”nda dış duvarlardan iç duvarlara kadar oldukça ayrıntılı bir şekilde inşaatların nasıl yapılacağıyla ilgili net kurallar koyuldu.</p>
<p>Yönetmeliklerle evin dış mekânı ile iç mekânı arasındaki fiziksel ayrım ön plana çıkarıldı, bunun yanı sıra evlerde daha fazla oranda cam ve perde kullanılıyor, evin giriş kapısı ile hane kapısı arasındaki aralıklar artıyor, genelde üç-dört katlı yapılan evlerin mutfak ve yatak odaları diğer odalardan ayrılıyordu. Bilhassa 18. yüzyıldan itibaren zengin aileler mobilyalar için çok daha fazla harcama yapıyordu. Böylece yüzyılın sonuna doğru iş yerlerinden ya da giriş kapılarının ötesinde başlayan kamusal alandan uzaklaşan yeni bir ev hayatı şekillenerek, “Herkesin evi, onun kalesidir” anlayışı kabul görmeye başladı (Vincent, 2016: 52-61). Diğer taraftan evlere yeni bir oda olarak salon eklendi. Evlerdeki özel alan ile kamusal alan arasındaki ayrım çizgisini temsil eden salonlar, oturma odasının samimiyetini içermese de insanların oturma odasının mahremiyetinden ayrılarak kamusallığa, cemiyete dâhil olduğu ve insanlarla iletişim kurdukları odalar olarak göze çarpmaktaydı (Habermas, 2015: 105).  Bu dönemde sokakta uyulması gereken görgü kurallarında da değişiklikler gözlemleniyordu. Sokakta karşılaşılan kişiye dikkatli bir şekilde bakmak, önceki dönemlerde yadırganmazken, artık kişisel mahremiyete bir saldırı olarak görülüyordu.</p>
<p>Hakikaten de takip eden süreçte Goffman’ın (2009: 216) “incelikli ilgisizlik” ya da “kibar yabancılaşma” şeklinde tanımladığı bir bakış türü yaygınlaştı ve insanlar modern dönemde artık dışarıda karşılaştıkları diğer kişilere bakmıyor ya da onlarla ilgilenmiyor gibi görünen bir davranış geliştirdi. “İncelikli ilgisizlik”, etkileşimin gerçekleştiği dış ortam ve mekânlarda, söz gelimi kafe ve restoranlarda, orada bulunan diğer insanların incelik göstererek sizin konuşmalarınıza ya da iletişiminize ilgisiz, kayıtsız ve her şeyden habersizmiş gibi bir davranış sergilemeleridir. Böylece duvarlarla ya da mesafeyle sağlanamayan soyutlanma, toplumsal bir uzlaşma yoluyla gerçekleştirilmektedir. “İncelikli ilgisizlik” konusundaki adabımuaşeret kuralları ve bunun kişilere sağladığı mahremiyet, Goffman’ın önemle vurguladığı gibi toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılıklar gösterir. Vincent’in aktardığına göre 19. yüzyılın ilk yarısı, mahrem hayatın Batı dünyasındaki altın çağı gibiydi; mahremiyet sözcüğü ve gerçekliği daha fazla şekillenmeye başlamıştı. Kavram toplumda öylesine yaygınlaşarak klişeleşmişti ki “kutsal peçe” ifadesiyle eşleştirilir hâle gelmiş ve yakın ilişkilerin sınırlarının nasıl korunacağına yönelik merak, gündelik yaşamın en önemli sorularından biri hâline gelmişti (Vincent, 2016: 91, 96). Fakat ilginç bir şekilde aynı yüzyılın ikinci yarısında mahremiyetin hikâyesi değişmeye başlamıştı. 1875 yılında Londra’nın ilk defa endüstriyel yolla aydınlatılması, şehir ve bölge planlamasındaki mantaliteyi sorgular nitelikteydi; artık karanlık ve dar sokaklara, gizli alanlara izin verilmemekteydi. Yüzyılın ilk yarısında icat edilen ve insanoğlunun o güne kadarki zaman-mekân algısını yerle bir ederek enformasyon fazlalığına sebebiyet veren telgrafı takiben yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan telefonla birlikte mahremiyet, derin ve büyük yaralarını almaktaydı.</p>
<p>Warren ve Brandies’in “The Right to Privacy” (1890) başlıklı yazısı, bu dönemdeki en dikkat çekici çalışmalardan biri olarak, gizliliği “yalnız kalma hakkı” şeklinde tanımlamış ve mevzuat ile hükûmetler arasında sıkışıp kalan bir mesele olan mahremiyetle ilgili yeni yasal yolların çerçevesini çizmişti.Bu çalışma, sonraki yüzyılda endişe seviyesi çok daha yükselecek olan mahremiyetle ilgili sınırları çizmeye yönelik bir teşebbüs hüviyetindeydi. Nitekim II. Dünya Savaşı’nı takiben, “hiç kimsenin özel yaşamına keyfî şekilde karışılamaz” ifadesini içeren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) ile birlikte mahremiyet, artık resmî hukukun bir konusu hâline gelmişti. Fakat ne var ki aynı dönemlerde yayınlanan dikkat çekici eserler, mahremiyete dair ne varsa hepsinin birer birer mahrem olmaktan çıkacağını öne sürmekteydi. Distopyalar içerisinde belki de en fazla popülerliğe sahip olan Orwell’in 1984 ve Bentham’ın panoptikon metaforunu modern hayatın kontrol ve denetleme biçimi olarak formüle eden Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu isimli eseri, mahremiyetin gelecekteki kaygı dolu fotoğrafına dair iki büyük anlatı olarak literatürde kalıcı hâle gelecekti. Bütün bunlar cinsellik ve beden algısındaki değişimden kamusal-özel alanların yeniden kurgulanmasına kadar aslında, Habermas’ın (2015) meşhur ifadesiyle “kamusallığın yapısal dönüşümüne” işaret etmekteydi. Kamusallığın yapısal dönüşümü, mahremiyetin toplumsal ve kültürel hayattaki konumu kadar, dinî pratiklerin gündelik hayattaki görünürlük alanını ve dinî hayatın sınırlarını da belirleyecekti.</p>
<p><strong>3. Mahremiyet Bağlamında Dinî Hayata Yansıyan Dönüşüm Fragmanları</strong></p>
<p>İnsanı bütünüyle kuşatan mahremiyet anlayışı, görüleceği üzere modernliğin kurumsallaşması sürecinde önemli yüzleşmelerle karşı karşıya kalmış ve bu durum, mekânda, mimaride, sanatta, ev ve aile hayatında farklı görünümleri beraberinde getirmiştir. Öncesiyle ve sonrasıyla dikkatli şekilde irdelenir ve arka planındaki motivasyonlarına odaklanılırsa, mahremiyetle ilgili söz konusu köklü değişimlerin ve kamusallığın dönüşümünün ardında içkin olan ana etkenin, dine ve dinî alana dair bakış açısındaki dönüşümler olduğu ortaya çıkacaktır. Bu başlık, her biri literatürde çok verimli tartışmalar meydana getiren çeşitli alt başlıklardan hareketle, mahremiyet algısındaki dönüşümün dinî yaşam pratiklerine ve dindarlık anlayışına nasıl etki ettiğini ana hatlarıyla soruşturacaktır.</p>
<p><strong>3.1. Kapitalizmin ve Seküler Kültürün Kamusallığı Dönüştürmesi</strong></p>
<p>Kamusal alan; gözlemlenebilen, izleyiciler önünde gerçekleştirilen, çoğunluğun görmesine ve işitmesine açık olan alana tekabül ederken; özel alan, tersine, bakışların çevrildiği, sınırlı sayıda insan arasında söylenen/yapılan  mahrem veya gizli alanları ifade eder. Kamusal-özel alan ikiliği bu bakımdan mahremiyete karşı kamusallıkla, gizliliğe karşı açıklıkla veya görünmezliğe karşı görünürlükle ilintilidir (Thompson, 2008: 188-189). Kamusal ve özel alanla ilgili en yaygın tanımlar bu şekilde olsa da bunlardan bazıları söz konusu alanların tarihsel süreçte hangi etkenlerle hangi farklı hüviyetlere büründüğünü göz ardı etmektedir. Bu değişim aslında Batı’daki sosyokültürel değişimin ipuçları hakkında da bize bilgi verir. Zira Sennett’ın (2013: 34) vurguladığı gibi, “kamu” sözcüğünün ilk kullanımları kamuoyunu, yani toplumun ortak çıkarını ön planda tutmaktadır. 15. ve 16. yüzyıllarda “özel” kelimesi, üst düzey devlet erkânını, yöneticileri ve bunlara ilave olarak ayrıcalıklı kişileri karşılamaktaydı. 17. yüzyıl sonlarında ise “kamusal”, herkesin denetimine açık anlamına gelirken; “özel”, kişinin ailesi ve arkadaşlarıyla sınırlı olan bir yaşam alanını ifade etmeye başladı. Dolayısıyla kamusal ve özel alanlar ilk kez bu yüzyılda günümüzdeki kullanımlara temel teşkil eden muhtevasına kavuşmuş oldu. 18. yüzyıldan itibaren kamusal ve özel alan kavramları, yeni bir evreye geçerek, farklı anlamlar elde etmeye başladı.</p>
<p>Sennett’ten hareketle bu evreyi “modern evre” olarak açıklamak mümkündür. Bu yüzyılda artık kamusal kelimesi, yalnızca aile ve yakın arkadaş çevresinden farklı olan bir toplumsal yaşam alanını değil; etnik, dinî, sosyokültürel pek çok açıdan birbirinden farklılık arz eden insanların, yani tanıdıkların yanında yabancıların da içerisinde olduğu daha geniş bir alanı, yani kozmopolit şehirleri işaret eder hâle geldi. Şehirlerin büyümesi, artık yöneticilerin denetiminden bağımsız park ya da kahvehane gibi sosyal mekânlarda insanların yeni sosyal ağ örüntülerine dâhil olabilmelerine imkân tanıdı. Öte yandan tiyatro ve opera gibi salonlar artık yalnızca aristokratların girebileceği yerler olmaktan çıkarak, şehrin nimetleri, dar bir elit kesimin elinden geniş halk katmanlarına yayılmış oldu. Bilhassa bu yüzyıldan itibaren kamusal-özel alanlar ve bunların sınırları, inançlar bağlamında da sorgulanır hâle geldi ve yaşanan içsel gerilimler, çocuk yetiştirmekten ahlaki yükümlülükleri yerine getirmeye kadar hayatın birçok sosyal alanına intikal etmiş oldu (Sennett, 2013: 33-35). Aynı yüzyılın son periyodunda yaşanan ve bütün dünyayı etkileyen devrimler, 19. yüzyıldaki kamusallık fotoğrafını değiştirdi. Kapitalizmin ortaya çıkarttığı seri üretimle birlikte insanlar neredeyse tek kalıptan çıkmış kıyafetler giymeye başladı ve böylece toplumsal farklılıkların görece azaldığı, maddi nesnelere mahrem özelliklerin ya da sıfatların yakıştırıldığı, -Marx’ın tabiriyle- bir tür “meta fetişizmi” ortaya çıktı (Sennett, 2013: 38).</p>
<p>Kapitalizmle birlikte ev, aşama aşama üretim mekânı ve merkezî olmaktan çıktı; hem erkek hem kadının yeni üretim mekanizmasına dâhil olmak zorunda kalışı “evin yıkılışı” (Berger vd., 2000: 96) söylemlerini beraberinde getirdi. Kamusal ve özel alan kavramlarının yeniden yapılanmasındaki en önemli etkenlerden bir diğeri ise kapitalizme eklemlenen seküler kültür oldu. Seküler kültür, Sennett’a göre, önceki dönemlerden miras kalan kamusal yaşamın, hâlihazırdaki dünyaya duyulan inanç açısından sorgulanmasını gerektirdi. O güne kadar aşkın bir “doğa düzeni” içerisinde anlam verilen nesneler ya da insanlar, 19. yüzyılda gelişen sekülerlikle birlikte “aşkın” yerine artık “içkin” bir mahiyet kazanmaya başlamış ve değişen bu görüş, yalnızca entelektüellerin dünyasına değil, çocuk disiplinine ve evlilik dışı ilişkilere kadar uzanan bir dizi meseleyle, sıradan insanların da zihinlerinde yer eder hâle gelmişti. “İçkin”, “ansal” ya da “olgusal” şeylerin bundan böyle önceden var olan bir tasarıma uyması gerekmiyordu; tam aksine artık kendi içinde ve kendi başına bir gerçeklik olarak kabul ediliyorlardı. Sennett’a (2013: 434) göre kapitalizm ve seküler varoluş, toplumu nazik bir dengede ayakta tutan kamusal ile özel alan arasındaki uyumun, başka bir deyişle mahremiyetin tarihinin yitirilişi anlamına gelmekteydi. Sennett’ın ısrarla ön plana çıkardığı sekülerlik kültürünün temelleri, aslına bakılırsa moderniteyi hazırlayan amillerden olan Rönesans ve Reform’a kadar geri götürülebilir. Mahremiyet kavramının Batı’da yaşamış olduğu belki de en ciddi kırılmalardan olan Rönesans döneminin önde gelen sanatçılarının eserleri, Orta Çağ dönemindeki sanat anlayışını yerle bir etmiş, dinî kaygıların yerini estetik kaygılar almıştır.</p>
<p>Michelangelo’nun Davut heykeli ve Kıyamet Günü tasviri bu değişimin en meşhur örnekleridir (Bağlı, 2011: 201-202). Anlatılmak istenen şeyi en yalın ve doğal şekilde tasvir etme arzusu, o güne kadar kutsal kabul edilen ya da dinî bir değer atfedilen kişiler/nesneler özelinde de kendisini göstermiş ve böylelikle heykeltıraştan mimariye, resimden süslemeye kadar yeni bir sanatsal anlayış hâkim olmaya başlamıştır.  Sanat alanını şekillendiren yeni bakış açısı; Batı’da ortaya çıkmakla birlikte Batı dışı toplumları da etkisi altına alan Reform, Sanayi İnkılabı, Fransız İhtilali ve Bilimsel Devrim gibi geniş çaplı toplumsal süreçlerle birlikte düşünce ve dinî alan da dâhil olmak üzere aşama aşama hayatın hemen tamamına nüfuz etmeye başlamıştır. Seküler anlayış ve bu anlayışın kamusal-özel alanları önceki bağlamından kopartarak yeniden yapılandırması, Habermas’ın ifadesiyle “toplumsal alanla mahremiyet alanını kutuplaştırmış” (2015: 28) ve dine de ancak bu kutuplaştırılan mahremiyet alanında sınırlı bir yer verilmiştir. Böylelikle din, kamusal hayattan kopan ve yalnızca Tanrı ile kul arasındaki bireysel tecrübeye hapsolan (Kirman ve Demir, 2016: 508) bir fenomene dönüşmüştür. Dinin gerek bireysel gerekse kurumsal anlamda görece ikincil bir konuma düşmesi, -Berger’in sıkça kullandığı gibi- “sorgulanmaksızın kabul edilen” (2015) alanların sorgulanmasına kapı aralamıştır. Bunun sonucunda, daha önceki dönemlerde verili olarak kabul edilen cinsiyet, beden ve kimlik gibi unsurların da bu sorgulamalara dâhil edilişi, neredeyse insanlığın tarihiyle eş değer bir tarihsel serüvene sahip olan mahremiyetin dönüşümünü hızlandırmıştır.</p>
<p><strong> 3.2. Cinsellik, Beden ve Kimlik Algısının Dönüşümü </strong></p>
<p>Modern zamanlarda mahremiyetin doğrudan eşleştirildiği ve bir sorunsal olarak tebarüz ettiği hususların en başında cinsellik gelmektedir. Cinselliğin, insanlığın tarihsel serüveninde nasıl algılandığı ve tam da mahremiyet bağlamında kamusal-özel alanlarda nasıl bir dönüşüm geçirdiğiyle alakalı ciddi tartışmalar göze çarpmaktadır. Örneğin Elias, cinselliğin modern dönemde şiddetli şekilde bastırıldığını ve kamusal-özel alan ayrımının bu yüzden ortaya çıktığını iddia eder. Ona göre diğer dürtülere dair uygarlık eğrisinin aksine cinsel dürtülerle ilgili modern dönemdeki kurallar gittikçe katılaşır ve cinsellik, utanma ve sıkılma duygusundan dolayı hakkında konuşulamayan bir mesele olarak kamusal yaşamın dışına itilir. Böylelikle ilerleyen uygarlık süreciyle birlikte insan yaşamında kamusal alanla özel alan, açıktan yapılanla gizli yapılan arasındaki mesafe büyür (Elias, 2004: 303-305). Yine Mumford da kamusal ve özel alan anlayışıyla irtibatlı olarak cinsellik konusundaki mahremiyet duygusunun 16. yüzyılın sonlarında, yani modern dönemde açığa çıktığını savunur (Mumford, 2007: 469). &#8211; Elias ve Mumford’un fikirlerine ciddi şekilde karşı çıkan Duerr ise, çıplaklığın ya da mahremiyete dair diğer unsurların Orta Çağ’da dahi doğal bir şey olmadığını ve o dönemde de mahrem kabul edildiğini, dolayısıyla kamusal ve özel alan arasındaki ayrımdan kaynaklanan modern mahrem fikrinin yalnızca bir mit olduğunu ve herhangi bir gerçekliğe tekabül etmediğini öne sürer (Duerr, 1999: 147). Cinselliğin tarihini yazan Foucault da Duerr’e katılarak, sıklıkla dillendirilen modern dönemde iktidarların cinselliği bastırdığı düşüncesine karşı çıkar. Ona göre cinselliğe dair önceki anlayışların tehlikeli bir engelleme mekanizmasıyla 19. yüzyılda her zamankinden daha katı bir şekilde devre dışı bırakıldığını düşünenler yanılmaktadır. Oysa cinsellik, modern dönemde tam aksine iktidarların aşırı yüklemelerine tâbi olmuş ve onunla ilgili söylemler aşırı şekilde çoğaltılmıştır (Foucault, 2007: 54).</p>
<p>Mahremiyete yönelik döneme özgü farklı bakış açısı da bundan kaynaklanmaktadır. Giddens ise meşhur eseri olan Mahremiyetin Dönüşümü’nde geleneksel dönemlerde doğrudan üremeyle irtibatlı şekilde bir aşkınlık aracı olarak görülen cinselliğin modern zamanlarda bu karşılığını kaybettiğine dikkat çeker. Ona göre Tanrı’nın iradesiyle irtibatlı olan biyolojik ve fiziksel faktörler, modern dönemde toplumsal müdahalelere maruz kalmıştır. Cinsiyet de bunlardan biri olup deneyimin tecrit edilmesi ve mahremiyetin dönüşümüyle ilintilidir. Deneyimin tecrit edilmesi, modern kurumların, toplumsal pratiklerin önceki “dışsal sınırlarını” işgal etmesiyle ortaya çıkmış ve bu da cinselliği, doğayla, üremeyle ve aşkın olanla ilişkilendiren ahlaki çerçevelerin çözülmesine yol açmıştır. Bunun sonucunda çoğunlukla ilahî ilkelerle belirlenen geleneksel rutinler, deneyimin tecridiyle “unutmaya” tâbi tutularak modernliğin göstergeleriyle yer değiştirmiş; fakat daha da kötüsü bu göstergeler varoluşsal sorulara cevap bulamamıştır (Giddens, 2014: 172, 176). Sennett da “aşkın doğa” fikrinin aşınmasının cinsellik ve beden algısındaki dönüşümün temel parametrelerinden olduğuna dikkat çeker. Kapitalizmin ve seküler inancın kamusal ve özel alanlar bağlamında ürettiği sarsıntılar, güçlü kamu yaşamını zayıflatmış ve mahrem ilişkileri alabildiğine deforme etmiştir.</p>
<p>Bu bozulmanın en canlı örneği ise fiziksel aşkta karşılık bulmuştur. Toplumsal yaşamdan alabildiğine kaçarak özel yaşam alanlarına sığınan ve kişiler arasındaki yakınlığı ahlaki bir değer olarak addeden bireyler, tanrısız modern toplumun insancıl maneviyatının kollarına kendilerini bırakmışlardır. Bakışların bütünüyle içkin dünyaya hasredilmesi ise bireyleri, yaşadıkları her bir olayın kendi kimlikleriyle ilişkili olduğuna ve böylece kendi karakterlerinin yazarları olduklarına inandırmıştır (Sennett, 2011: 333-334). Giddens ve Sennett’ın ciddi şekilde eleştiriye tâbi tuttuğu modern beden ve kimlik algısı, 1960’lardan itibaren yükselişe geçen postmodernite/modernsonrası evreyle birlikte çok daha tartışmalı hâle gelmiştir. Her türlü aşınmaya rağmen kendi içerisinde görece bir bütünlük arz eden modern kimlik anlayışı, çok daha parçalı bir hüviyete bürünmüş; böylece “ilahî varlık zincirinin bir ürünü olarak görülen” (Bauman, 2011a: 182, 188) kimlik de artık bireylerin üzerinde her türlü değişikliği yapabilecekleri fotoğraf karelerine dönüşmüştür. Dolayısıyla kimlik, bireyin içinde yaşadığı geleneksel, kültürel, ailevi ya da dinî kodlarla değil; içinde yaşanılan zamanın, hatta anın buyruklarıyla inşa edilir hâle gelmiştir. Nitekim son dönemlerde literatüre dâhil olan pek çok kimlik çeşidi, sosyokültürel, sosyo-politik ya da dinî hemen her anlamda hızlı salınımlar gösterebilen akışkan benlik/kimlik görünümlerini tanımlama çabasından kaynaklanmaktadır. Beden ise bireyin hemen her gün yeni inşalarla peşinden koştuğu zahmetli bir uğraşa dönüşen bu kimlik inşasının en önemli kısmını oluşturmakla kalmamış; zaman içerisinde gerektiğinden çok daha fazla ön plana çıkartılarak metalaştırılmış ve fetişleştirilmiştir.</p>
<p>Baudrillard, sabit ve değişmesi mümkün olmayan bir hayatta kişinin bütün dürtülerini bastırması gerektiğini vazeden Püritanizmin bin yıllık serüveninden sonra bedenin modern zamanlarda yeniden keşfedildiğini, reklamların ve modanın yanında diyet, gençlik, erillik/ dişilik gibi saplantılarla birlikte bedenin günümüzde kurtuluş nesnesine dönüştüğünü ve hatta ruhun da yerini aldığını önemle belirtir. Bu postmodern anlayışın yönlendirdiği güzellik etiği, bedenin tüm değerlerini arzu ve haz gibi unsurlara indirgeyerek tüketir, “yeniden keşif ” sürecini büyük ölçüde cinsellikle ilişkilendirir. Reklamlar ve kitle iletişim araçlarıyla sürekli göz önünde tutulan imgeler, “kendini keşfet”, “satın alırsanız kendinizle barışırsınız” gibi sloganlar eşliğinde kapitalist bir toplumun tam da merkezine yerleştirilir. Böylelikle beden, geleneksel anlamdaki emek süreciyle ya da doğayla irtibatlı olmaktan çıkartılıp gösterişsel algının, narsisizmin payandası hâline gelir (Baudrillard, 2012: 149-157). 202 &#8211; Modern dönemde en azından üretimin önemli bir parçası olarak görülen beden, postmodern dönemde tüketimin odak noktasında konumlandırılır (Özbolat, 2011: 332).</p>
<p>Bedenin yeniden inşasının bu süreçte bir keşif ve özgürleşme serüveni olarak okunması ve cinselliğe fazlaca yer ayrılması, bedenin ilahî dinlerdeki karşılığı olan “emanet”ten bir tüketim nesnesine dönüşmesini resmeder. Kutsal bilgiye muhatap olan ve kendisine varlık âleminde özel bir önem atfedilen insan bedeni, bir zamanlar ruh sahibi tabiat şeklinde (Nasr, 2001: 177) algılanırken artık parfümler, aksesuarlar, sağlıklı yaşam, fit kalma, vücut bakım ürünleri gibi fazlasıyla değer ve prestij gören tüketim nesnelerine ev sahipliği yapmaya başlamış ve hatta bizatihi kendisi “aksesuar beden” (Breton, 2014: 25) olarak tanımlanmıştır. Başka bir ifadeyle, Aydınlanma düşüncesi sonrasında beden, utanılması gereken bir yük olarak görülen nesneden incelenmesi gereken bir şeye dönüşmüştür (Kodak, 2018: 96). Bedenin kutsal anlam ve sembollerinden soyutlanan (Sungur, 2016: 162) yeni beden anlayışı, kadın ve erkeğin kamusal hayattaki görünürlüklerinde olduğu kadar, onların ev içindeki rollerinde de köklü farklılıklara sebebiyet vermiş ve bu farklılıklar, mahremiyetin ev ve aile hayatındaki temel kodlarının da değişime uğramasını bir şekilde mecbur bırakmıştır.</p>
<p><strong>3.3. Aile Hayatının ve Ev İçi Rollerin Dönüşümü </strong></p>
<p>Mahremiyetin etimolojik kökeni, bir şeye sınır çizmekle ve yasak koymakla doğrudan ilintilidir. Bu sınır, bir metafor yapmak gerekirse, aslında kişinin, mahrem addettiği insanlarla ya da eşyalarla “ötekiler” arasına çektiği açılıp kapanabilen bir kapı gibidir ve kişi bu kapıyı istediği zaman açmak, istediği zaman da kapatmak ister. Bu bakış açısı, mahremiyeti anlamlandırırken kaçınılmaz olarak “beşerin rahmi” (Arslan, 2013: 532) olan aile mefhumunu, yakın çevreyi ve içerisinde yaşanılan mekânları akla getirir. Aile ise eşlerin kendi aralarındaki ilişki biçimlerinden ev içi rollerine, onların çocuklarıyla ilişkilerinden çocukların kendi aralarındaki sosyalleşme şekillerine kadar bir dizi toplumsal formu karşımıza çıkarır. Kamusal ve özel alanların yeniden yapılandırılmasında kamusal alan, yalnızca belli ritüellerin gerçekleştirildiği bir sahaya dönüşmüş, özel alan doğrudan doğruya “ev”e hapsedilmiş ve böylece Sennett’ın kitabına isim olduğu şekliyle, “kamusal insanın çöküşü” gerçekleşmiştir. 19. yüzyıldan itibaren özel alanın evle sınırlandırılması; aşkın olandan uzaklaşan ve bu yüzden de hemen her türlü müdahaleye maruz kalan kamusal alan yerine, daha yüksek ahlaki değerler taşıyan “aileyi” ön plana çıkartmış ve onu ideal bir sığınak şeklinde kodlamıştır (Vincent, 2016: 37). Aile, bireylere şahsî sürekliliklerinin güvencesini tesis etmesinin yanı sıra misyonu gereği insanlarla toplumsal talepler arasında da aracılık rolü üstlenmiştir (Habermas, 2015: 121). Kapitalizm ve seküler kültür ise ortaya çıkardığı şiddetli etkilerle maddi ve manevi anlamdaki bütünlüğün, istikrarın limanı olan ailenin söz konusu temel hususiyetlerini ters yüz etmiş ve hem erkek hem de kadını gerek toplumsal hayatta gerekse de aile ortamında kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaktan çekinmemiştir.</p>
<p>Giddens, (2014: 174) modernliğin harekete geçirdiği mahremiyetin dönüşümünü de facto olarak üstlenen grubun kadınlar olduğunu söyler. Müslüman toplumlar irdelendiğinde de benzer durum görülür. Hem Türkiye’nin hem de diğer Müslüman ülkelerin modernleşme tecrübelerinde, kadınlar hep merkezî bir rol üstlenmişlerdir. Aslında Batı’ya özgü bir dönüşüm hikâyesi barındıran modernleşme ve sekülerleşme süreçleri, “muasır medeniyetler seviyesine erişmek” mottosuyla yönetici elitler tarafından diğer ülkelere de taşınmış ve bunun sonucunda örneğin Türkiye’de geleneksel yaşam, “epistemolojik bir kesinti”ye (Göle, 2010: 33; Akgül, 1999: 89) maruz kalmıştır. Kadınların hem bedensel hem de kamusal görünürlüklerinin ve rollerinin artması, Türkiye’deki toplumsal yaşamın dönüşümünde bir kilometre taşı vazifesi görmüştür. Kadınların kamusal görünürlükleri, onları, yabancı erkeklerin bakışına kapalı olan, kutsal/gizli olan şeklinde tanımlayan niteliklerin ve İslamiyet temelli kimliklenmenin odağında yer alan edep estetiği veya mahremiyete önem verme gibi hususiyetlerin geri plana itilmesini beraberinde getirmiş ve bu dönüşüm, kadınların seküler kamularda yer almalarının önünü açmıştır (Göle, 2012: 65). Böylelikle Türkiye özelinde 1960’lardan itibaren kamusal alana katılmayı arzulayan dindar kesim, 1980’li yıllarda kendisine az da olsa yer açmış, 1990’larda kendi kamusunu oluşturmaya başlamış (Aktaş, 2006) ve 2000’lerden sonra da artık kamusal hayatın en önemli aktörü ve yönlendiricisi olmuştur.</p>
<p>Dindarların bu sosyokültürel ve ekonomik dönüşümünde dindar Müslüman kimliğinin dönüşümünün etkisi başrolde yer almıştır. Önceki kuşakların itinayla kaçınmaya çalıştığı ve aslında “tesettürün ruhuna” nişanalan (Okutan, 2016: 238) kültür endüstrisi, artık yeni kuşakları çeperine almayı başarmıştır. Önceki kuşaklar söz gelimi bir davaya adanma, bir cemaate katılma gibi hedeflerin peşinde yürürken, 2000’lerden sonraki yeni kuşaklar daha bireyci, kişisel deneyimleri konusunda daha hassas, namaz, ibadetler ya da başörtüsü gibi Müslüman kimliğiyle özdeşleşen hususlarda daha sorgulayıcı bir görünüm arz etmişlerdir (Aktaş, 2006: 354). Bunun sonucunda Twenge’in (2013) “ben nesli” ya da Funk’un (2007) “postmodern ben-odaklı” tanımlarındaki yeni kuşak profiliyle görece uyumlu yeni nesil bir dindarlık kimliği3 yaygınlaşmıştır. Türkiye’deki bu dönüşümün arka planında diğer taraftan elbette “zamanın ruhu”na ait değişimlerin de çok büyük bir etkisi vardır. 1980’lerin kutuplaşmadan kaynaklanan siyasi çatışmaları görece azalmış, dünyada ön plana çıkan liberal politikalar ülkemizde de takip edilmeye başlanmış, önce özel televizyon sonra da uydu kanalları ortaya çıkmıştır. Teknolojik ev aletlerinin yaygın şekilde kullanılması, kadınlar için “artık vakitler” meydana getirmiştir (Tekin, 2016: 258). Bu artık vakitler, özellikle 1990’lardan sonra magazin, güzellik ya da yemek programları gibi medya içerikleriyle doldurulmuş ve bahsi geçen gündüz kuşağı programları kendisine hedef kitle olarak kadınları seçmiştir. Bu programların önemli bir kısmının büyük ölçüde evlilik ve aile mahremiyetlerini deşifre etmeye yönelik olması ise, “ailenin mahremiyet alanının içinin oyulmasına sebebiyet vermiş” (Habermas, 2015: 276) ve mahremiyet ihlallerini normalleştirmiştir.</p>
<p>Hemen hemen aynı dönemlere tekabül eden yıllarda, alışveriş merkezleri yavaş yavaş toplumsal hayatın odağına yerleşmiş; eğitime ve çalışma hayatına eskiyle kıyaslanamayacak derecede kadınların rağbet göstermesi, iş arkadaşı, okul arkadaşı gibi yeni kavramları dindar camiaya taşımış, ev içi mahremiyetin en bilinen karşılığı olan haremlik-selamlık uygulaması da görece ikincil plana itilmiştir. Yine doğum günü, evlilik günü, sevgililer günü gibi özel günleri kutlamaya yönelik dindar ailelerdeki çekince, 1990’ların sonlarından itibaren silikleşmeye başlamış ve artık bu günlere yönelik daha müsamahakâr bir tavır takınılır olmuştur (Tekin, 2016: 261-262). Modern zamanlarda farklı bağlamlarda karşımıza çıkan mahremiyetin dönüşümü, elbette her toplumda farklı ve biricik sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların Türkiye özelindeki en canlı karşılığı bize kalırsa kimlik pratiklerinin değişimiyle paralel bir şekilde ev ve aile hayatında görülmüştür. Ev hayatı ve aile içi pratiklerinin söz konusu dönüşümünde ise yaklaşık son on yıldır dijital ortamlar önemli bir rol oynamakta ve bu rolün etkisi önümüzdeki yıllarda giderek artacak gibi görünmektedir.</p>
<p><strong>3.4. Dijitalleşen Dünyada Alenileşen Yaşamlar</strong></p>
<p>Tarihsel süreçte önemli güçlüklerle yüzleşen mahremiyet alanı, yeni bin yılla birlikte dijitalliğin meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştır. Dijitalleşme, mahremiyet aşınmasını derinleştirmekle kalmamış, daha da önemlisi bu aşınmayı hemen tüm dünyada yeni mahremiyet vasatı olarak konumlandırmıştır. Yarım yüz yıl kadar geriye giden serüveninde geleneksel medyadan yeni medyaya, yeni medya içerisinde de Web 1.0’dan Web 3.0’a ve ötesine kadar gittikçe sofistike bir hâl alan, sağladığı kolaylıkların bedeli olarak gözetim ve dikizlemeyi sıradanlaştıran elektronik ortamlar, matbaanın icadıyla başlayan mahremiyete yönelik kaygıları en tepe noktasına çıkarmıştır. Dijital dünya ve mahremiyet ilişkisi bağlamında konuyla ilgili literatürde en fazla yer kaplayan alan, “privacy”nin karşılığı olarak kullanılan “kişisel gizlilik”tir. Kitle iletişimi araçlarının geleceği bugünkü seviye, yaklaşık yarım asır öncesinden öngörülmüş ve çalışmalara konu edilmiştir. Rosenberg The Death of Privacy (Mahremiyetin Ölümü) isimli 1969 tarihli eserinde, “şu anda bireyler ve örgütlerin birçok faaliyetini içeren bilgiyi, onlardan habersiz saklayacak, birleştirecek ve tek bir düğmeye dokunarak sınırsız erişim imkânına kavuşacak bir ulusal bilgisayar sistemi planlanıyor” ifadesiyle aslında o yıl kurulacak olan ve internetin ilk nüvesini teşkil edecek ARPANET’i işaret etmekteydi. 1991 yılında dünya çapında ağın (www) tüm dünyada yaygın bir kullanım sahasına kavuşması, Rosenberg’in öngördüğü “mahremiyetin ölümü” tanımlamasını oldukça haklı çıkardı. Zira o dönemlere kadar bizzat bedenle gidilmesi, gözlemlenmesi ve veri toplanması gerekirken, dijital ortamlar toplumların kılcal damarlarını keşfetmeyi ve gerekli olan enformasyona ulaşabilmeyi çok daha kolaylaştırdı. Dahası Foucault’nun “panoptikon”unda takip edilmekten ve izlenilmekten hoşlanmayan insanların yerini dijital ortamlardaki gözetim sarmalına gönüllü olarak dâhil olan kullanıcılar aldı.</p>
<p>Mahremiyetin “kişisel bilgiler” anlamındaki bağlamı elbette önemli olmakla birlikte, toplumumuzda daha fazla sorunsallaştırılan veçhesi, İslamî inanç ve değerlerle ilgilidir. Mahremiyetin İslamî terminolojideki karşılığının yanı sıra asırlar boyu bir gelenek hâlini alan bazı davranış formlarının değişmesi, mahremiyete yönelik hassasiyet taşıyan kişileri ciddi bir endişeye sevk etmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz cinsellik ve beden algısının dönüşümüyle irtibatlı bir şekilde, sosyal medyanın kişileri hemen her anı paylaşmaya sevk etmesi, gündelik ve toplumsal hayatın yanı sıra yakın zamanlara kadar “mahremiyetin kalesi” olarak kabul edilen ve kimseye mümkün olduğunca bahsi dahi edilmeyen evleri de diğer insanların beğenilerine açtı. Ritzer’in (2011: 220) ifade ettiği gibi kendi evimizde dahi gözetlenmekten ve tüketime dâhil olmaktan kurtulamıyorsak, aslında sığınacak bir limanımız kalmamış demektir. Dijital ortamlarla yeni meslek alanı hâline gelen kitle etkileyicilerinin, “şöhret toplumu” tanımlamasının tam da içini doldururcasına evliliklerinden ev içi pratiklerine, alışverişlerinden sıradan yapıp etmelerine kadar hayatlarının neredeyse her anını takipçileriyle paylaşmaları, mahremiyetin sosyal medya ortamlarında ne derece aşındığının en bariz göstergesidir. Öte yandan yeni doğmuş bir bebek veya fotoğraflanmaktan hiç de memnun kalmayan yaşlıca bir insan da bu görsel şova rahatlıkla dâhil edilebilmekte ve çocuk-ebeveyn-ihtiyar gibi hafızamızdaki geleneksel kabuller görmezden gelinebilmektedir. Dahası, hac ve umre gibi ibadetler, hatta ister bireysel ister kurumsal düzlemde olsun yapılan yardımlar, defin merasimleri ve cenaze ritüelleri dahi hesaplardan paylaşılarak, gösteri4 ve teşhir dünyasına kurban edilebilmektedir.5</p>
<p>Dijital medyada teşhir ve şov dünyasına kapı aralayan fotoğrafların, mahremiyetle ilgili ciddi sorunları ortaya çıkarmasının en önemli sebebi, yukarıda tarihsel serüvenlerine ve zaman içerisindeki kavramsal dönüşümlerine değindiğimiz kamusal ve özel alanlar arasındaki sınırları muğlaklaştırmasıdır. Nitekim söz konusu mecralarda kamusal alan ile özel alan arasında bugün tek taraflı bir aşındırmadan bahsetmek doğru olmaz. Dijital ortamların sağladığı gözetim teknikleriyle mahrem alan, kamusal alan tarafından aşındırılırken, diğer taraftan da ifşa ve teşhirlerle kamusal alan, mahrem alan tarafından işgal edilmektedir (Öztekin ve Öztekin, 2010: 539). Örnek vermek gerekirse, bir kullanıcının kendi fotoğrafı ilk anda özel alana aitken, sosyal medya hesabından paylaşıldığı anda o fotoğraf artık kamuya açılmaktadır. Medyanın gelişen teknik özellikleri ve genişleyen kültürel içerimleri, mahremiyete önem verdiğini düşünen ve gündelik hayatında hem insani hem de dinî gerekçelerle bu sınırı özenle korumaya gayret eden insanları dahi kendi büyülü dünyasına çekmekte ve kişiyi inandığı çizgilerle kendi çizgileri arasında arafta bırakmaktadır. Daha açık şekilde ifade edecek olursak, özel ve kamusal alanlar arasındaki geçişkenlik ve aradaki ayrım çizgisinin silikleşmesi, dinî konularda hassasiyet taşıyan ama öte yandan da sosyal medyanın atmosferinden kendisini kurtaramayan kullanıcıların ciddi gerilimler yaşamasına sebebiyet vermektedir. Nitekim sosyal medya ve dindarlık üzerine yapılan saha araştırmaları (Dereli, 2020; Eken, 2020b), bilhassa görsel içerikli paylaşımlardan hareketle kullanıcıların gerek birey gerekse grup/ cemaat düzeyinde birbirlerinin dindarlıklarını sorguladıklarını ve hatta bu anlamda birbirlerini ötekileştirdiklerini ortaya koymaktadır. Bu durumun en önemli sebebi, dijital ortamların özel-kamusal alanlar dilemmasının yanı sıra otorite tanımaz bir karakter sahip oluşu ve böylelikle aynı inancın ve kültürel değerlerin mensupları olan bireyler arasında dahi çok farklı anlayış ve yaklaşımları görünür kılmasıdır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Mahremiyetin en dikkat çekici veçhelerinden birisi, farklı sosyokültürel ve sosyo-politik arka planlara, inanç ve değerler dünyasına, geleneğe, kültürel mirasa ve hafızaya sahip olmalarına rağmen, hemen her birey ya da toplum için az ya da çok önem arz etmesidir. Mahremiyete dair alınan konum ve tavır ise bir toplumu ya da kültürü diğerlerinden ayırt edecek nosyondan kaynaklanır; bu nosyon, ait olduğu inanç ve değerler dünyasıyla harmanlanmış bir geleneğin inşasında önemli işlevler görür. Bu işlevler toplumda işlerlik kazanıp kuşaklar boyu sürdürüldüğü müddetçe o toplum ve kültürdeki beden algısını, zaman ve mekân algısını, ev ve aile hayatını, kamusal-özel alan anlayışını büyük ölçüde belirler fakat ne zaman ki bu aktarımlar kırılmalar yaşarsa, söz konusu perspektif de kaçınılmaz olarak farklılaşmaya başlar. Rönesans ve Reform’la başlayıp Aydınlanma’yla devam eden seküler kültür, bahsini ettiğimiz bireysel ve toplumsal kırılmaları yoğun şekilde beraberinde getirmiş ve mahremiyet anlayışı da bundan nasibini almıştır. Mahremiyetin değişim serüveni, onun gittikçe yara almasına sebebiyet vermiş, bir zamanlar mahremiyet ihlalleri olarak ayıplanan ya da hoş görülmeyen pratik ya da alışkanlıklar artık yeni mahremiyet vasatı olarak normalleş(tiril)miştir. Bu normalleşme mimaride, cinsiyet ve beden algısında değişikliklere nasıl sebebiyet vermişse, aile hayatını, eşlerin aile içi rollerini ve toplumsal hayatı da o denli etkilemiştir. Sosyolojik dönüşümün en görünen yüzü, hemen her çağda olduğu gibi, yeni kuşaklardır. Mahremiyet anlayışındaki değişim izleğini de yine genç kuşaklar üzerinden takip etmek mümkündür. Örnek vermek gerekirse, doğrudan fotoğraf/selfie çekmeye ve bunları paylaşmaya hasredilmiş sosyal medya uygulamaları genç kuşakları daha fazla cezbetmekte ve çeşitli filtreleme programlarıyla kendilerini başkalarına “istedikleri gibi” sunabilmelerine imkân tanımaktadır. Böylece kendi benlerini, bedenlerini ve görüntüsel/fiziki varoluşlarını toplumsal kabul ve değerlerin önüne koymaya daha meyyal olan genç kuşaklarla önceki kuşaklar arasındaki mahremiyet yaklaşımı farklılığı görece artmaktadır. Mahremiyet algısındaki sosyolojiyi değiştiren bu farklılaşma, kimi zaman dindarlığın toplumsal anlamda kabul gören diğer alanlarına da sirayet edebilmekte ve kuşaklar arası ayrışmayı derinleştirebilmektedir.</p>
<p>Mahremiyetin sınırlarının, tarihin önceki dönemlerinde dahi bütünüyle korunduğu öne sürülemez. Fakat bahsi geçen serüvene yeni bin yılda dijital ortamların da katılması, neyin kamusal ya da özel alana dâhil olduğu, hangisinin mahrem kabul edilip edilmeyeceği meselelerini birbiri içerisine geçirmiş, aradaki çizgiler ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Başka bir ifadeyle “korumacı mahremiyet” anlayışının yerini “teşhirci mahremiyet” almış ve mahremiyet algısındaki bu dönüşüm, dinî hayatı ve dindarlığı ciddi düzeyde etkilemiştir. Dijital ortamların yalnızca genç kuşaklara değil, her yaştan kesime hitap edecek düzeyde yaygınlık kazanmasıyla, teşhirci mahremiyetin boyutları genişlemiştir. Bunun sonucunda yakın zamana değin bireyin ve ailenin mahremi olarak görülen ve yabancı gözlere açılması asla beklenmeyen ev ortamlarından gündelik hayatın hemen bütün pratiklerine, bir bebeğin doğumundan dinî içerikli ritüellere kadar pek çok “özel an”, sosyal medya ortamlarında teşhir edilmektedir. Dahası, başkalarına söylendiğinde veya gösteriş olarak yapıldığında manevi anlamdaki karşılığında azalma olacağı düşünülen ibadetler dahi, beğeni ve takipçi sayısını arttırma ya da fenomen olma gibi cazibeler doğrultusunda bu mecralarda tüketilebilmektedir.</p>
<p>Dijital ortamların, fiziki dünyanın artık önemli bir parçası hâline geldiği ve her iki uzamdaki etkileşimlerin birbirini beslediği düşünüldüğünde, mahremiyet algısındaki söz konusu değişimlerin yalnızca bu mecralarla sınırlı kalmadığı, zihin düzeyinde de dönüştürücü etkide bulunarak bireysel, toplumsal ve dinî hayatın her alanında kendisini hissettirdiği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte mahremiyet algısıyla irtibatlı şekilde dindarlık ve dinî hayat bağlamında gerçekleşen dönüşümün faturasını bütünüyle sosyal medya ağlarına çıkarmak bize göre doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bu dönüşüm, coğrafya farklılığını büyük ölçüde önemsizleştiren küreselleşmeyi ortaya çıkartan modern dünyanın kendine özgü şartlarından ve bu şartları cari kılmaya devam eden mekanizmalarından bağımsız değildir. Dolayısıyla internet ve dijital ortamlar, aslında mahremiyetle ilgili en az iki asırdır devam eden ihlaller serüveninin bir devamı niteliğindedir. Temel farkı ve ön plana çıkan özelliği, değişim ve dönüşümün hızına ivme katarak bunları önceki dönemlere nazaran çok daha kısa bir süre içerisinde fiiliyata dökmesidir. Sonuç olarak insanın en mutena veçhesine karşılık gelen mahremiyetin sonuna gelmenin kolay kolay mümkün olamayacağını fakat ciddi tartışmaları beslemeye de devam edeceğini düşünmekteyiz.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Dr. Öğr. Üyesi, Erciyes Üniversitesi, Din Sosyolojisi Anabilim Dalı, ORCID: 0000-0003-0263-7606</p>
<p>2 Örneğin Lyon’un (2013: 50) mahremiyet tasnifinde yer alan beş mahremiyet türü (bedensel, iletişim, enformasyon, bölgesel ve görüntü) içerisinde farklı olarak yalnızca bedensel mahremiyet göze çarpmaktadır. Clarke’ın (Clarke, 2016) dörtlü tasnifinde de (kişisel mahremiyet, kişisel iletişim mahremiyeti, kişisel bilgi mahremiyeti, kişisel davranış mahremiyeti) kişisel iletişim mahremiyeti merkezde yer alır.</p>
<p>3 Amerika ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde göçmen olarak yaşayan, Müslümanları ve İslam’ı ötekileştiren söylemlerle ve bakış açılarıyla bilhassa internet ve sosyal medya ortamları aracılığıyla mücadele etmeye çalışan yeni bir Müslüman kimliği profilinden söz edilmektedir. Kendilerini hem Müslüman hem de modern şekilde tanımlamalarından hareketle “M Nesli” şeklinde adlandırılan bu kuşak tanımlamasına dair ayrıntılar için bkz. (Janmohamed, 2018; Eken, 2020b).</p>
<p>4 Debord’a göre gösteri, metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmesidir; dolayısıyla görülen dünya, bütünüyle metanın dünyasıdır (Debord, 2017: 50). Bu açıdan bakıldığında bütünüyle başkalarının beğenisine sunulan ibadetlerin ya da dinî içerikli pratiklerin metalaşma tehlikesi gün yüzüne çıkar.</p>
<p>5 Mahremiyete yönelik dile getirdiğimiz bu endişelere dikkat etmenin, içinde yaşadığımız dünyanın gerçeklikleriyle örtüşmediği de dillendirilmektedir. Bu bağlamda örneğin Chul-Han, sosyal ağların getirdiği şeffaflıklar dünyasından geriye dönüşün mümkün olmadığını, bu yüzden de “post-privacy”, yani “mahremiyet-sonrası” çağa girdiğimizi öne sürmektedir (Chul-Han, 2017: 17) .</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
Akgül, M. (1999). Türk modernleşmesi. Konya: Çizgi Kitabevi.<br />
Aktaş, C. (2006). Türbanın yeniden icadı. İstanbul: Kapı Yayınları.<br />
Arslan, A. (2013). Yeni bir anlam arayışı: Yorumlanmış bir dünyada müslümanca<br />
düşünmenin imkanı. Van: Bilge Adamlar Yayınları.<br />
Bağlı, M. (2011). Modern bilinç ve mahremiyet. İstanbul: Yarın Yayınları.<br />
Baudrillard, J. (2012). Tüketim toplumu. (F. Keskin-H. Deliceçaylı, Çev.) İstanbul: Ayrıntı<br />
Yayınları.<br />
Bauman, Z. (2011a). Bireyselleşmiş toplum. (Y. Alogan, Çev.) İstanbul: Ayrıntı.<br />
Bauman, Z. (2011b). Modernite, kapitalizm, sosyalizm: Küresel çağda sosyal eşitsizlik. (F. D.<br />
Ergun, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.<br />
Berger, P. L. ve Luckmann, T. (2015). Modernite, çoğulculuk ve anlam krizi: Modern insanın<br />
yönelimi. (M. D. Dereli, Çev.) Ankara: Heretik Yayınları.<br />
Berger, P., Berger, B. ve Kellner, H. (2000). Modernleşme ve bilinç. (C. Cerid, Çev.) İstanbul:<br />
Pınar Yayınlar.<br />
Breton, D. L. (2014). Bedene veda. (A. U. Kılıç, Çev.) İstanbul: Sel Yayınları.<br />
Chul-Han, B. (2017). Şeffaflık toplumu. (H. Barışcan, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Clarke, R. (2016). Roger Clarke’s web-site. http://www.rogerclarke.com/DV/Intro.html adresinden alındı<br />
Debord, G. (2017). Gösteri toplumu. (A. Ekmekçi-O. Taşkent, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Dereli, M. D. (2020). Sanala veda: Sosyal medya ve dönüşen dindarlık. Ankara: Nobel Yayınları.<br />
Duerr, H. P. (1999). Çıplaklık ve utanç: Uygarlaşma sürecinin miti. (T. Onur, Çev.) Ankara: Dost Yayınları.<br />
Eken, M. (2020a). Temel boyutlarıyla mahremiyet ve güncel dijital mahremiyet problemleri.<br />
Aydın, H. ve Yazıcı, F. (ed.) içinde, Yeni medya çağında popüler dijital sorunlar (s. 41-65). Ankara: Nobel Yayınları.<br />
Eken, M. (2020b). Modern görsel kültürde M Nesli’nin online inanç pratikleri.<br />
Bilimname(43), 31-71. doi:10.28949/bilimname.762744<br />
Elias, N. (2004). Uygarlık süreci. (E. Ateşman, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.</p>
<p>Foucault, M. (2007). Cinselliğin tarihi. (H. U. Tanrıöver, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Funk, R. (2007). Ben ve biz: Postmodern insanın psikanalizi. (Ç. Tanyeri, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.<br />
Giddens, A. (2014). Mahremiyetin dönüşümü. (İ. Şahin, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Goffman, E. (2009). Günlük yaşamda benliğin sunumu. (B. Cezar, Çev.) İstanbul: Metis.<br />
Göle, N. (2010). Modern mahrem. İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Göle, N. (2012). Seküler ve dinsel: Aşınan sınırlar. İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Habermas, J. (2015). Kamusallığın yapısal dönüşümü. (T. B.-M. Sancar, Çev.) İstanbul İletişim Yayınları.<br />
Janmohamed, S. (2018). M nesli: yeni müslüman gençlik. (E. Kızılelma, Çev.) İstanbul: Kaknüs Yayınları.<br />
Kirman, M. A. ve Demir, T. (2016). Sekülerleşme perspektifinden mahremiyetin dönüşümü. Ünal, Y. vd. (ed.) içinde, Din, gelenek ve ahlak bağlamında mahremiyet<br />
algıları sempozyumu (Cilt 2, s. 501-512). Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.<br />
Kodak, D. (2018). Düşünümsel modernitede mahremiyeti yeniden tanımlamak:Kuşaklararası bir araştırma. Connectist: Istanbul University Journal of<br />
Communication Sciences, 85-116.<br />
Lyon, D. (2013). Gözetim çalışmaları. (A. Toprak, Çev.) İstanbul: Kalkedon Yayınları.<br />
Mumford, L. (2007). Tarih boyunca kent: kökenleri, geçirdiği dönüşümler ve geleceği. (G. Koca-T. Tosun, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Nasr, S. H. (2001). Bilgi ve kutsal. (Y. Yazar, Çev.) İstanbul: İz Yayınları.<br />
Okutan, B. B. (2016). Popüler kültürden kültür endüstrisine: Dini kimlik ve kadın. Özbolat,A. ve Macit, M. (ed.) içinde, Kimlik ve Din (s. 215-240). Adana: Karahan Yayınları.<br />
Öğüt, S. (2003). Mahrem. Diyanet islam ansiklopedisi,içinde, c. 27, 388-389.<br />
Özbolat, A. (2011). Postmodern dönemde bedenin tüketim temelinde yeniden inşası.<br />
Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 10(38), 317-334.<br />
Öztekin, H. ve Öztekin, A. (2010). Modernleşme-mahremiyet ilişkisi ve siber mekanda mahremiyetin aleniyete dönüşmesi. e-Journal of New World Sciences Academy, 5(4),</p>
<p>Ritzer, G. (2011). Büyüsü bozulmuş dünyayı büyülemek. (Ş. S. Kaya, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Rosenberg, J. M. (1969). The death of privacy. Random House.<br />
Sennett, R. (2011). Ten ve taş: Batı uygarlığında beden ve şehir. (T. Birkan, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Sennett, R. (2013). Kamusal insanın çöküşü. (S. D. Yılmaz, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Sungur, E. (2016). Postmodern tüketim anlayışında dindar yaşam biçimleri. Ankara: Araştırma Yayınları.<br />
Tekin, M. (2016). Tüketim kültürü bağlamında dindar kadın kimliğinin dönüşümü. Ünal,Y. vd. (ed.) içinde, Din, gelenek ve ahlak bağlamında mahremiyet algıları sempozyumu<br />
(s. 255-266). Ordu: Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.<br />
Thompson, J. B. (2008). Medya ve modernite. (S. Öztürk, Çev.) İstanbul: Kırmızı Yayınları.<br />
Twenge, J. M. (2013). Ben nesli: bugünün gençleri niçin bu kadar özgüvenli ve iddialı fakat bir o kadar da depresif ve kaygılı. (E. Öztürk, Çev.) İstanbul: Kaknüs Yayınları.<br />
Vincent, D. (2016). Mahremiyet: kısa bir tarih. (D. C. Başaraner, Çev.) Ankara: Epos Yayınları.<br />
Warren, S. D. ve Brandeis, L. D. (1890). The right to privacy. Harvard Law Review, 4(5),<br />
193-220.<br />
Yavuz, H. (2003). Söz’ün gücü. İstanbul: Dünya Yayıncılık.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/">Mahremiyetin Dönüşümünün Dini Hayata Etkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Feb 2022 06:27:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Baba]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25986</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25987 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg" alt="" width="341" height="341" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U.jpg 1080w" sizes="(max-width: 341px) 100vw, 341px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin.</p>
<hr />
<p>Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir.</p>
<hr />
<p>Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.</p>
<hr />
<p>Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı kitabında evin “insanın düşünceleri, anıları ve düşleri&#8221; için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gösterir. “Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev, der, “Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.&#8221;</p>
<hr />
<p>Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir çocuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak istediği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Çocuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı. Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilecegimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.  s.19</p>
<hr />
<p>“Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,&#8221; demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmetle ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek.  s.20</p>
<hr />
<p>Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklıgı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.  s.24</p>
<hr />
<p>Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı” şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma “narsist” kişiliğin tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<hr />
<p>Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla yaşamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir ruh ikizi veya mükemmel uyumlu kişi olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Aşıklar adeta, “birbirleri için yaratıldıklarını” hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeniden kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlığa temel teşkil edemez. İlişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir.  s.27</p>
<hr />
<p>Evliligin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım, Dış dünyada ve iç âlemimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.  s.28</p>
<hr />
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirmesine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bulduğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.  s.29</p>
<hr />
<p>“Dünyanın çivisi çıkmışsa ve aileler çocuklarına göstermedikleri ilgi ve şefkati üst kalite şeyler alarak telafi ediyorlarsa, internette birden çok şeyle uğraşmak için kendileri bile tek başlarına durup düşünmeye zaman ayırmaz olmuşlarsa, sevginin zamana, şefkate ve esnekliğe ihtiyaç duyduğunu anlamak yerine, her gün bir çiçek gibi biraz sulayıp bakmak yerine beraberliklerini sona erdirmeyi seçiyorlarsa, yetişkinler sadece araçsal akla bel bağlıyorlarsa ve eleştirel düşünme kapasitelerini artık kaybetmişlerse&#8230; soludukları havanın ahlaken kirlendiği düşünüldüğünde ve etrafında gördükleri onca örnekle, çocuklar ve öğrenciler bunu nasıl yapabilecekler?” diye yazıyor Zygmunt Bauman.  s.31</p>
<hr />
<p>Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları adlı çok değerli eserinde, “Resim sanatında mâvi ile sarının birleşerek yeşil olması gibi, izdivaçta da renklerin ve şekillerin izdivacından bir &#8216;âile rengi&#8217;nin doğabilmesi güzeldir. Gün geçtikçe pişmanlığı artan izdivaçlar, yalnız evlenenler için değil, çevre için de azaptır. Asırların tâmâmiyle milli bir sanatla işleyip ahşap çizgiler, saçaklar, güzel çeşmeler, sıcak ağaçlar ve minârelerle inşâ ettiği bir Türk mahallesine, sefertası misâli, bir beton binâ yapılmış gibi, bu türlü âileler mahallede bir ur&#8217;dur. Böyle izdivaçların, ayaklarına zencir vurulmuş gibi evlenenleri bir arada tutması, her şeyden önce bir manzara çirkinliğidir,” diyor.   s.40</p>
<hr />
<p>Artık sert bir parmak işaretiyle hizaya getirebileceğimiz çocuklar yok. Soru soran, işin aslını öğrenmek isteyen çocuklarımıza makul cevaplar vermek zorundayız.  s.50</p>
<hr />
<p>Hayatı boyunca kucaklanmayan bir insan zamanla katılaşıyor. Katılaşan şey esneyemez. Esnemeyen şey ise fazla zorlandığında kırılır. Katı kurallarla büyüyen kişilerin hayatın zorlukları karşısında kırılması gibi&#8230;  s.52</p>
<hr />
<p>İnsanın ancak dışarıdan alınacak “takviye sevgi”yle mutlu olabileceğini sanmak saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar verebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden&#8217;in o enfes dizelerinde dile geldiği gibi: “Denk düşmeyecekse duygular birbirine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.” Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?  s.60</p>
<hr />
<p>Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağlıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarını daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yeni deneyimler elde etmek, üretmek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen tarafları insanların içinde var olan umutlarını yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.  s.61</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik öncesi flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma ihtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumlulukları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.   s.62</p>
<hr />
<p>İki kişinin birbirinde kaybolduğu, ikisinin de birbirini ayırt edemediği bir halden, “İkimiz ayrı varlığız, birbirimizin haklarını, ayrı varlığını tanıyoruz, senin ihtiyaçların olduğunu görüyorum, senin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın gerisine koymuyorum,” dediğimiz saygı ve sevgiye dayalı bir beraberliğe dönüştürebilmek. Bu yarenlik ve dostluk duygusudur işte: Uzun ömürlü ve buna rağmen huzurlu kalabilmiş evliliklerin sırrı.  s.64</p>
<hr />
<p>Her birimiz kendimizi olduğumuz gibi, olanca kusur ve sıradanlığımız içinde sevebilmeyi öğrenirsek kimse ötekini yaralamayı aklının ucuna getirmez. Evliliği çürüten şeylerden birisi de onu güç yarıştırdığımız bir arena haline getirmek. Benliklerimizi törpüleyebildiğimiz ölçüde ilişkilerimiz olgunlaşıyor.  s.65</p>
<hr />
<p>Oysa evlilikte doğru insan diye bir şey olduğunu kesinlikle söylemek çok zor. Çünkü modern ailede en temel problemlerden birisi anlam krizi, anlam buharlaşması, anlam boşalması. Saint-Exupery, “Hiç kimse başkalarıyla ortak ve çıkarsız bir ideali paylaşmadıkça rahat bir nefes alamaz. Hayat, bize sevginin birbirimize bakmak değil beraber aynı yöne bakmak olduğunu öğretti,” diyor İnsanların Dünyası kitabında. Senin ve benim hayatımı birleştiren bir ülkü var mı, bir anlam var mı, biz ne için yaşıyoruz? Sadece birbirimiz için mi, sadece çocuklarımıza hizmet etmek için mi yaşıyoruz? Niçin varız bu dünyada? Benim hayatımı ışıklandıran şey nedir? Aynı iyilik, aynı güzellik, aynı hakikat etrafında buluşabiliyor muyuz? Birbirimizle hakikati, güzelliği, iyiliği değiş tokuş edebiliyor muyuz? Ben bu konuda seni tamamlayabiliyor muyum? Sen beni tamamlıyor musun? Birbirimizi hayra, iyiliğe çağırabiliyor muyuz? Birbirimize bir basamak olabiliyor muyuz o konuda? İşte bu, tartışmamız gereken en temel meselelerden. Ancak bu “ideal birliği” dahi doğru insan olmak için yetmeyebiliyor.   s.67</p>
<hr />
<p>Yeni kurulan ailenin harcının baştan sağlam tutulması lazım. Burada da eşlerin olgunlaşmış kişilikler olması çok önemli. Olgunlaşmanın yaşla ilgisi yoktur; insanlar ileri yaşlarda da hatta anne baba olduklarında bile yeterince olgunlaşmamış kalabiliyor. Urfalı bir danışanım “Gelinlerin cefa gördüğü çağda gelindim, kaynanaların cefa gördüğü çağda da kaynana oldum,” demişti bana. Kaynanalar da bazen cefa görüyorlar. Gelin, kaynanaya surat asarak, onu evinde istemeyerek, evine buyur etmeyerek, eşinin “beraber annesine gitme arzusunu” geri çevirerek, onu hiçe sayarak, eşini manipüle ederek ona eza edebiliyor. Yani aslında onun saygınlığına halel getirerek yapıyor bunu. İnsanların farklı ihtiyaçlarına hürmet etmek lazım. Biz toplumumuzdaki bu olguyu kaldırıp bir kenara atamayız; Batılı el kitaplarından Evlilik Terapileri kısmını okuyup herkese “Bağımsızlaşın, yükünüzü atın, kimseye eyvallah etmeyin!” diyemeyiz. Biz sosyosentrik (toplum odaklı) bir toplumuz, ahengi önemseyen bir toplumuz, Batı gibi hiper-bireycilik (aşırı bireycilik) üzerine kurulu bir toplum değiliz. Ne karıkocanın yapışık olması ne de ana oğulun/kızın yapışık olması iyi; ikisinden de hayır gelmiyor.   s.71</p>
<hr />
<p>Evlilikte yoldaşlık, arkadaşlık duygusu çok önemli. İyi evlilik, iyi aile, iyi yuva hiç tartışmanın olmadığı bir yer değil, aksine fikir ayrılıklarının olduğu lakin bunların konuşularak bir uzlaşmayla neticelenebildiği, çatışmaların onarılabildiği bir yer veya durumdur. İyi evlilikler için bir formül: Beş takdir cümlesine bir tekdir cümlesi. Her şeyde eleştirilecek bir şey bulup karşı tarafın kusurlarını ve kötü sayılan yönlerini yüzüne vurmak o insanı bir süre sonra kendisiyle ilgili şaşkınlığa düşürüyor. “Bu kadar değersiz biri miyim ben?” diyor ve içten içe büyük bir öfke biriktirmeye başlıyor. O evlilikler zamanla bir güç yarışına, egoların ringe alındığı bir boks müsabakasına dönüşüyor.   s.73</p>
<hr />
<p>Olgunlaşmış ebeveyn mükemmel, hiçbir şey hissetmeyen, hiç öfkelenmeyen, hiç üzülmeyen ve her daim sakin kalabilen değil, kendi duygularının farkında olup duygularının faturasını başkalarına kesmeden duygu durumunu düzenleyebilen, duygusunu reddetmeden yaşayabilen, tetiklendiğini fark edip onarabilen, kriz anında çocuğunu yatıştırabilen ebeveyndir. Kimi anne babalar çocuklarına dertlerini boca ediyor ve onlardan terapistlik bekliyor. Bu çocuklar erken yaşlanıyor. Çocuklarınızın ıstıraplarınızdan öğrenebilmesi, “yaralardan değil yara izlerinden konuşmak”la mümkün, yani sizin acılarınızdan ne öğrendiğinizi anlatmanızla. Unutmamak gerekir ki, kimse ebeveynliğe okulundan mezun olarak başlamıyor. Bu, hem ebeveynin hem de çocuğun gelişmeye-öğrenmeye devam ettiği bir yolculuk.  s.81</p>
<hr />
<p>Kışın ortasında içimizde bekleyen o görünmez yazdır dayanıklılık.Zorluklarla karşılaşmadan ortaya çıkmaz.   s.84</p>
<hr />
<p>“Anneler çocuklarını anlamsız bir yolla severler. Anneler bu anlamsız yol haricinde başka türlü sevmeyi bilmezler. Çocuklarını dünyanın merkezine, dünyayı da kalplerinin merkezine koyarlar.” Christian Bobin  s.91</p>
<hr />
<p>21. yüzyılda anneliğe verilen anlam, kapitalizm tarafından değiştirilmiştir. Yeni kapitalizm, ebeveynlerden birinin çocuklarla evde kalabilmesi yerine “bütün ebeveynlerin çâlışmasına” karar verdi. Bu nedenle çocukların erken çocukluk döneminin önemli bir kısmı kurumsal ortamlarda ya da aile dışında bir bakıcıyla geçiyor artık. Hiçbir zemin, ticarileşme için bundan daha verimli olmadı. Bir annenin sevgisi kurumsal çocuk bakım zincirleri tarafından kâr temelli çocuk bakım hizmetlerine dönüştürüldü. Kitlesel zorunlu eğitimi uygulamaya koyan yeni kapitalizm, kurumsal yaşamın erken çocukluk dönemine yayılmasını sağladı. Yeni kapitalizm altında ebeveynden ayrı geçirilen uzun saatlerle çocukluk yeniden şekilleniyor. “Çocuk bakıcılığı” ise anne ile yaşanan yoğun aşk ilişkisinin ortasına giriyor.  s.95</p>
<hr />
<p>Ana akım feminizmin, neoliberalizmin çarkına kolayca kapıldığını görüyoruz. Feminizmin kadınlar için oluşturduğu “aynılık olarak eşitlik” terimi yeni değerler için en uygun terim olarak seçilmişti. “Aynılık olarak eşitlik”, kadının erkekle eşit eğitim ve çalışma şartları çizgisinde değerlendirilme talebiydi. Ancak gelinen noktada, feminizmin adalet ve özgürlük taleplerinin kısmen berhava edildiği, ana akım feminizmin gündeminin kadınların terimleriyle değil, mevcut yeni kapitalizm terimleriyle belirlendiği görülüyor. Yeni ekonomi sisteminde, annelik değersizleştiriliyor ve küçültülüyor. Tasarlanan sistem, anneliğe değil kreş sistemine ihtiyaç duyuyor. Bunun yanı sıra, savunmasız çocuk kavramı yeni kapitalizm sistemiyle revize edilerek “ailenin müşfik bakımına ve aileyle geçirilen zamana ihtiyaç duymayan” bağımsız ve dayanıklı çocuk icat edildi. Feminizm de bu yeni kapitalizmden nasibini aldı. İki gelirli ebeveyn zorunluluğu fikri kadının özgürleşmesi fikriyle yoğruldu. Çünkü kapitalizmin, piyasanın, özel alana, aile ilişkilerine kadar genişlemesini gerekçelendirmeye ihtiyacı vardı. Amerikalı sosyal teorisyen Philip Selznick&#8217;in dediği gibi, “Feminizm kapitalizmi kurtardı.&#8221;  s.97</p>
<hr />
<p>Sözlü kültür ve yazılı kültür üzerine kaleme aldığı Öküzün Ası eserinde anne-bebek arasındaki dili şöyle tarif ediyor Barry Sanders: “Her anne bu özel dili anlar, bebeğin agu&#8217;larını dinleyerek hemen hemen neye ihtiyacı olduğunu bilir. Soruları görüşlerden, gereksinimleri isteklerden ayırır ve gereken cümleyi söyleyerek doğru ve ilgiyle yanıt verir.Bu dil öğretilmez ve derslerle öğrenilmez. İşte sohbet dediğimiz şey en temel düzey ve biçimiyle budur: En derin, en duygusal ölüm kalım meseleleri bu masum dille halledilir. Bebek ne istediğini &#8216;anlatarak&#8217; anneyi &#8216;haberdar eder”; annenin cümlelerin ritmine, soluk alıp verişe —-kıkırdama ve kahkahalarla canlı ve ayakta tutulan, gevşek ve önceden tahmin edilemez bir yapıyaayak uydurmasını sağlar. Yani çocuk annenin “akışkan&#8217; olmasına yol açar ve ona kendini “akıntıya bırakmasını” öğretir&#8230; Eğer bebeğini anlamak istiyorsa anne, esnek olmalı, anında tepki verebilmeli, farklı çözümleri deneyebilmelidir.”  s.102</p>
<hr />
<p>Annenin yüzünün seyredilmediği bir dünya karanlık ve güvensizdir.Dünya annenin yüzüyle ışıldar.  s.103</p>
<hr />
<p>Annelerin, bakım misyonu kadar önemli bir diğer işlevi de çocuğu hayata hazırlama vazifesi. Bir annenin çocuğuna gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, onun isteklerinden bir kısmını reddetmesi, çocuğun da ileride kendini rahatsız eden durumlarda “hayır” demeyi öğrenmesini sağlar; ama daha ötesinde başkalarının sınırlarına saygı gösterme duygusunu geliştirir. Kişiliğin çekirdeğini oluşturan özdenetim duygusu böylece biçimlenir. Annenin çocuğunun gözünde kötü kişi olarak görünmemek için sınır koymaktan kaçınması ve bu işi mesela babanın sırtına yüklemesi, annenin ilişki değerleri konusunu çocuğa çok yanlış bir şekilde öğretmesine neden olur. Annenin çocuğu disipline etmesi çok önemlidir; bu yapılmadığı takdirde, çocuk ileride sevgi duyacağı insanlara saygı duymaz. |  s.111</p>
<hr />
<p>Henry Cloud ve John Townsend de Anne Faktörü adlı kitaplarında şöyle diyor: “Çocuklar özel olmadıkları zamanlarda bile özel olduklarını bilmek ihtiyacındadırlar. Her çocuk başarısız olur ya da her şeyi en iyi biçimde yapamaz. Bunun nedeni, çaba göstermemesi, yeteneksizliği ve şanssızlığı olduğu gibi hepsinin bir karışımı da olabilir. Başarılı oldukları zaman annelerinin kendileri için mutlu olduğunu bilmek ihtiyacındadır, ama başarılı olsalar da olmasalar da annelerinin sevgisinin sürekli olduğunu da bilmeye gereksinimleri vardır&#8230; Anne çocuğun başaramadığını başarmalıdır. Eğitim budur. Çocuğun taşıyamadıgı duyguları anlayıp kabul eder ve onları değiştirmeye kalkmadan kendinde saklar. Daha sonra çocuğu bunaltmadan onun sindirebileceği biçimde ona geri verir. Böylece, çocuk yeteri kadar olgunlaşıp duygularının sorumluluğunu al maya hazırlanır.&#8221; İyi anne, çocuğun yaşadığı olumsuzluğu sükünetle dinler, çocuğunun ıstırabının altında ezilmemesi için ona el verir, çocuğun kusurunu onun suratına çarpmaz.  s.112</p>
<hr />
<p>Çocuklarımız konusunda kaygılanmaya bayılıyoruz! Hatta bazı ebeveynler istiyorlar ki çocukları her şey olsun, hem piyano çalsın hem ata binsin&#8230; Meşhur adlandırmayla “proje çocuklar” yetiştiriyorlar. Bunu yaparken bazı anne ve babalar kendi narsistik ihtiyaçlarını karşılıyorlar. “Benim çocuğum başkalarının çocuklarını geçsin, ben de kendime buradan bir haz devşireyim” telaşı. Frank Furedi, kaygılı, aşırı korumacı ve takıntılı ebeveynlerin tutumlarının, “Sanayi Devrimi sonrası risk toplumlarında ortaya çıkan geleceği ve bilinmeyeni yönetme, uzmanların desteğine başvurma (ihtiyatın kurumsallaşması) ve her türlü beklenmedik meselede bir bilenden akıl sorma alışkanlığı&#8217;nın bu belirsizliği izale etme ihtiyacından kaynaklandığına dikkat çekiyor.  s.115</p>
<hr />
<p>Catherine Mathelin. Baba sadece yasayı ve buyruğu temsil etmez, aynı zamanda annenin sevdiği erkektir ve çocuk için bir özdeşleşme simgesidir. Hep yasaklayan, hep buyuran bir baba, çocuğunun kendisiyle özdeşleşmesine izin vermez. Çocuğuna her istediğini alan, ona her konuda müsamahakâr davranan bir baba ise adeta verdiği rüşvetle sevgi satın almak istemektedir. Baba, ancak davranışlarıyla kendisini saydırır. Yeri geldiğinde onu incitmeden çocuğuyla çatışmayı göze alır zira çocuğunun bu mukavemete ihtiyacı vardır. Sendeler çocuk, sonra babasına tutunur.  s.141</p>
<hr />
<p>Daha önceki kuşaklarla karşılaştırıldığında modern ailelerin, iş hayatı, televizyon, alışveriş ve benzeri etmenler dolayısıyla çocuklarıyla neredeyse yarı yarıya daha az zaman geçirdiğini söyleyebiliriz. İki ebeveynin de bulunduğu bazı ailelerde ise anne hâlâ çocukların bakımından s0rumlu olan tek kişi. Dolayısıyla daha çok annenin ön planda olduğu, babanın da çocuğuyla ilgilendiği ve anneye destek verdiği aileler, çocuklar için huzurlu bir ortamın sağlanacağı makbul aile formu olarak onaylanıyor. Erkeklerin çocuk yetiştirmeye iştiraki ve çocuklarının bakımını paylaştıkları kadınla kurdukları sağlıklı ve güçlü ilişki arasında doğrudan bir bağ bulunuyor. Erkek ve kadın arasındaki ilişki ne kadar olumlu ve güçlü ise, erkeğin çocukla ilişkisi de o derece olumlu ve yoğun oluyor. Babanın çocuklarına olan ilgisi, anneyle kurduğu ilişkinin kalitesi ile paralellik gösterirken, anne ve babanın aynı evi paylaşmasıyla da artış gösteriyor.  s.142</p>
<hr />
<p>Araştırma sonuçları, eşleri çalışan erkeklerin, eşleri çalışmayanlardan daha mutsuz olma eğilimi gösterdiğine ve daha yüksek oranda ruhsal sıkıntı yaşadığına işaret ediyor. Yapılan bazı araştırmalarda, erkeklerin ergen çocuklarındansa küçük çocuklarına, kız çocuklarındansa erkek çocuklarına, üvey çocuklarındansa öz çocuklarına babalık etmeyi yeğlediği gözlemlenmiş. Orta ya da yüksek pozisyonlu işlerde çalışan ya da kendi işinin patronu olan babalara kıyasla düşük pozisyonlu işlerde işçi olarak çalışan babaların ailesiyle daha çok zaman geçirdiği; anne bir işte çalışıyorsa veya erkek genç yaşta baba olduysa bu “babaların” da aileye atılımının daha yüksek olduğu görülmüştür.   s.144</p>
<hr />
<p>Çalışmalar, çocuk büyütmede daha etkili faktörün cinsiyet rolleri değil, aile içi samimiyet, sıcaklık, yakınlık ve destek olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra ebeveynlerin bireysel özelliklerinin daha önemsiz olduğu ve ailenin birlikte geçirdiği sürenin uzunluğundan çok niteliğinin önemli olduğu da araştırmaların gösterdiği bir başka sonuç.  s.146</p>
<hr />
<p>Araştırmalara göre, onlu yaşlarına gelen her iki cinsiyetten çocuklar için duyarlılık, güven ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda tercih edilen ebeveyn, bebeklikte olduğu gibi annedir. Buna mukabil, babaların sunduğu şakacı ve oyuncu tarz, çocukları babalarından uzaklaştırır. Bu tarz, ileri yaştaki çocuklarda, babalarının onların ihtiyaçlarını ve düşüncelerini ciddiye almadıkları gibi bir izlenim oluşmasına yol açabilir. Oğullar için babadan ayrılık, erkek kimliğinin oluşması bakımından elzem bir aşama, Babanın anahtar rollerinden birisi, oğlan çocuğunu erkeklik rolüne, erkeklerin dünyasına, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı yere hazırlamaktır.  s.149</p>
<hr />
<p>Kimi babalar vardır, en büyük aşkları kendileridir; böyle bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmek çileli bir ömür demektir. Onlar yarım kalmış bütün düşlerini oğullarının gerçekleştirmesini yani oğullarının kendi eksik hayatlarını tamamlamasını isterler. Ya da, eğer hayatta dikiş tutturmuş iseler, isterler ki oğulları kendi tahtlarına otursun; onların şöhret, iktidar ve mirasını devam ettirsin. Oğullarına farklı ve özgül bir hayatı çok gören babalar, istekleri yerine gelmezse küser ve bir ömür boyu onunla konuşmazlar. Benliğin bu abidevi yükselişi, yeryüzünün en güçlü kan bağını ezer geçer. Üstelik baba ve oğul arasında çatışma varsa, orada bir galip bulmak zordur. Çocuklarının gelişim evrelerinde “orada olan” babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyor! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve akademik başarı gösteriyorlar. Babalar çocuklarını bayal kırıklıklarına tahammül etme ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yandan “yok baba&#8221;ların çocukları, bağımlılık yapıcı madde kullanımı, depresyon ve intihara daha fazla meyledebiliyor, okuldaki başarıları daha düşük olabiliyor.  s.152</p>
<hr />
<p>Eğitmek, kaçınılmaz olarak iktidar kullanır. Bu eğitim müşfik bir babanın verdiği eğitim de olsa, Mesele, iktidarın, sadece gerçekten lüzumlu olan yerlerde ve görünmez şekil de kullanılmasıdır. Çocuklar duygusal olarak beslenmeden, sevilip okşanmadan, kucağa alınmadan büyütülemezler. Bu şekilde olursa hiç büyüyemeyeceklerdir. Eksiklikleri her de fasında onları çocukluğun çaresiz dünyasına savuracaktır, Bir baba, eğitimini çocuğuna sevgiyle ve şefkatle vermeyi öğrenmelidir. Ancak çocuğun davranışları, net kurallarla (ebeveynin de aynı şartlarda uyacağı, tutarlı, makul kurallar) tedbiren sınırlandırılmazsa, neyin aşırı olduğuna dair bir çizgi çekilmezse, babalık görevi gereğince yerine getirilmiş olmaz. Teknoloji kullanımında, ailece ortak davranış sergilemek, “yapma” derken, aynı davranıştan bizzat kaçınmak önemlidir. Sınır koymak, çocuğun ileride rastgele bir güdünün peşinde hayatını ziyan etmesine mani olur.  s.186</p>
<hr />
<p>Yaşlanırken çocuklaşacak olan ebeveynlerin, ileride kendilerine nasıl muamele edilmesini istiyorlarsa çocuklarına öyle davranmaları yerinde olacaktır. “Çocuk ne yaşıyorsa onu öğrenir, eğer bir çocuk, sürekli eleştirilmişse kınama ve ayıplamayı öğrenir. Eğer bir çocuk, alay edilip aşağılanmışsa, sıkılıp utanmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hoşgörü ile yetiştirilmişse, sabırlı olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, desteklenip yüreklendirilmişse, kendine güven duymayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, adil olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, bu dünyada mutlu olmayı öğrenir” demiş Dorothy Nolte. Sağlıklı bir iletişimin kazanılabilmesi için, öncelikle ebeveynlerin çocuklarına güvendiklerini hissettirmeleri önem taşıyor. Hemen suçlamak, kural koymak ve cezalandırmak yerine iletişime geçmek, bir sohbet içinde ona kulak vermek faydalı olacaktır.  s.188</p>
<hr />
<p>Günümüzde pek çok çocuğun belki düzinelerce oyuncağı var. Bu durum, onların kendilerini daha iyi ifade etmeleri açısından onlara çok daha ” geniş bir yelpaze sunuyor. Fakat aynı zamanda, oyuncaklar ekseriyetle artık “oynanabilir” prensibi yerine “satın alınabilir” olma prensibiyle üretiliyor. Durum böyleyken de çocuklar sahip oldukları şeylerden çok daha kolay sıkılıyor. Çünkü çocuk sahip olduklarına en ufak bir emek sarf etmeden sahip olabiliyor, piyasada daima ulaşabileceği daha yeni ve daha iyi seçenekler mevcut. Bu çocuklar daha küçük yaştan itibaren, “daha iyi” ve “daha fazla&#8221; prensibiyle büyüyorlar. Oysa çocuklara kendi başlarına öğrenebilecekleri, emek verecekleri ve keşif yapabilecekleri daha fazla alan yaratmamız gerekiyor. Aksi halde, gitgide daha doyumsuz çocuklar görüyoruz çevremizde. Hayatın erken döneminde çok sayıda ayrıcalıkla.   s.197</p>
<hr />
<p>Bir gün bir anne bana şu şikâyetle geldi: “Dört yaşındaki çocuğumu ne zaman kreşe bıraksam vaveylayı koparıyor, bağırıp çağırıp ağlamaya başlıyor, ben de yeniden kucağıma alıyorum eve dönüyorum mecburen. Çocuğumu okula alıştıramadım.” Biraz derinlemesine hikâyesini dinleyince şu ortaya çıktı: Anne çocuğunu kreşe bıraktığı anda gözleri nemleniyor, göz pınarlarında yaşlar birikmeye başlıyor. Çocuk da bunu görüyor, “Annem beni buraya bıraktı, kendini kötü hissediyor, burası tekin bir yer değil, en iyisi ben annemin kucağında durayım!” diye hissedip o da ağlamaya başlıyor. Çocuklar bizim ruh hallerimizi hassas antenleriyle hemen hisseder ve bizi kendilerince korumaya alırlar. Anne ve baba, çocuğu yatıştırmanın kendilerinin asli ödevleri olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır.   s.201</p>
<hr />
<p>Dinlemek belki de insanoğlunun sahip olduğu en önemli lütuflardan olmasına rağmen, nadiren dikkatimizi “tamamen” vererek karşımızdakini dinleriz. Oysa gerçek anlamda işitilmek ve anlaşılmak hepimizin doğal ihtiyacı. Çocuklar bayatlarında pek çok korku, kaygı, üzüntü ve hayal kırıklığı yaşarlar. Ebeveynlik ise çocuğun hayat boyu yoldaşı olmayı gerektirir; temeli güven üzerine kurulu olması gereken ve hayat boyu süren bir yolculuktur. Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin en iyi gelişme biçimi dinleme, anlama ve ifade etme üçgeninden geçer. Çocuğun, ebeveyni tarafından içtenlikle ve pürdikkat dinlenmesi iletişimin yoğunluğunu artırırken bir yandan da güven duygusunu besler. Ebeveyn, çocuğuna tam anlamıyla yöneldiğinde, kendi kaygı, korku ve kontrol ihtiyacı yerine çocuğunun yüreğindekilerle ve duygularıyla uyumlanma şansı yakalar. Bu o kadar büyük bir nimet ki&#8230;  s.217</p>
<hr />
<p>Çocuklar için en iyi öğrenme yolu ebeveynini model almaktır. Çocuklar, ebeveynin hayattaki zorlu durumlara karşı verdiği tepki ve duygularını dışa vurmalma) biçimlerini özümserler. Başkalarına merhametli, saygılı ya da kibar davranmayan kişilerin kendi çocuklarından da başkalarına karşı bu şekilde davranmalarını beklemeleri akla uygun olmayacaktır. Aynı ilke, ebeveynin, hayatındaki zorluklarla başa çıkabilme becerileriyle çocuğuna örnek teşkil etmesi durumunda da geçerlidir. Zorlayıcı durumlar hayatta hüküm sürerken çocuk, ebeveynini istikrarlı, sakin, dayanıklı ve mücadeleci olarak görebiliyorsa kendisine dünyadaki zorluklarla nasıl baş edebileceğine dair bir kılavuz oluşturabilir.  s.218</p>
<hr />
<p>Hiçbirimiz kendimizi suçlu hissetmeyelim. Çocukları için elinden geleni yapmakta olan hiçbir anne baba kendini suçlu hissetmemeli. Siz sevgiyi vermek istediğiniz sürece, siz onlara daha güzel bir dünya sunmak istediğiniz, yeterince iyiyi yapmaya gayret ettiğiniz sürece çocuk sevgiyi zaten yakalar.  s.223</p>
<hr />
<p>Anne baba olarak bizim de bazen düştüğümüz bir tuzak var; en çok yapılan hatalardan bir tanesi çocuğu başka bir çocukla kıyaslamak. Bir çocuğu potansiyeliyle, yapabilecekleriyle değil, yapamadıklarıyla yargılamak. O kadar kötürüm edici bir şey ki bir çocuk açısından bul Ondaki potansiyellere, ihtimallere işaret etmek yerine, “Şunları başaramadın ama bak o başardı,&#8221; dediğimiz anda çocuğu hayata eksik, kırgın ve mağlup başlatıyoruz. Dünyada gerçekten daha fazla başarılı insana ihtiyaç var mı? Bence daha fazla birbirini anlayan insana ihtiyaç var.  s.232</p>
<hr />
<p>On yedi yaşında bir delikanlıyla konuşmuştum, “Ben üniversiteyi kazandığım zaman babam bana en lüksünden bir araba almalı; çok çalıştım, kazandım!&#8221; diyordu. Hayata oradan başlamak istiyor çocuk, çünkü pamuklara sarılıp sarmalanmış, “Sen en iyisisin, en iyilere layıksın!” denmiş, “hormonlu çocuk&#8221; olarak büyütülmüş, organik değil. Hayatta hayal kırıklığı, öfke, reddedilme yaşamadan önüne ipek halılar serilerek büyütülmüş çocuklar bunlar. Sonra da gerçek hayatla karşılaştıkları anda duvara tosluyor ve tuzla buz oluyorlar. İşte hiper anne babanın koruyuculuğu orada iflas ediyor.   s.238</p>
<hr />
<p>Kusursuz anne ve baba yoktur. Çocuklarımızı prensler veya prensesler olarak yetiştirsek dahi, dünya onların önünde diz çökmeyecek. Çocuklar öncelikle “öteki&#8221;ne saygı duymayı öğrenmelidir. Ötekine ve kendine saygı. Kendine saygı duymanın bir yolu da dürtülerine gem vurabilmekten geçer. Sabaha kadar oyun oynamak istiyorum ama bunu yaparsam kendime zarar vermiş olacağım. Beni kızdıran arkadaşıma vurmak istiyorum ama onun canını acıtmaya hakkım yok. Dürtü kontrolü, kendisine hâkim olan ebeveynin çocuŞuna öğretebileceği bir şeydir. Yetişkinler ahlak kaidelerine ve yasalara uyduğu takdirde çocuklar da uyar. Bizim buyruklarımıza boyun eğdiği için yapmaz bunu, bizim sunduğumuz örneğe inandığı ve bizi sevdiği için yapar. Çocuğunu memnuniyetsizliğin her türlüsünden korumak isteyen ebeveynler her şeye “eyvallah” demeyi bir düstur olarak benimseyebiliyor. Oysa çocuğun gelişmesi biraz da her arzunun doyurulamayacağını öğrenmesi ile kaim.  s.239</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 06:15:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahab M. El-Messiri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalist felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülarizm]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararasılaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25692</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı&#8217;nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak laissez-faire&#8217;yi ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa&#8217;nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/">Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25708 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-300x165.png" alt="" width="398" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-300x165.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-600x330.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-768x422.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-1024x563.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-1536x845.png 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir.png 1538w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" />1</p>
<p>Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı&#8217;nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak <em>laissez-faire&#8217;yi</em> ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa&#8217;nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir medeniyet olma haliyle çeliştiği ileri sürülür. Biz ise bu felsefelerin emperyalizmin epistemolojik tasavvuruyla çelişme­diğini iddia ediyoruz. Aksine dikkatimizi epistemolo­jik düzleme yoğunlaştırdığımızda ortada bu felsefeler ile emperyalist tasavvur arasında çok güçlü bir bağın olduğunu görürüz. Böylesi bir bağın ayırdına varabil­mek için öncelikle tüm bu felsefelerin maddi olanın dışında herhangi farklı bir felsefi sistemi kabul etme­diklerinden, doğası gereği seküler felsefeler oldukları kabul edilmelidir.</p>
<p>Bize göre sekülarizm, Batı ve Arap yazınında öne sürülenin aksine, din ve devletin birbirinden ayrılma­sı değildir. Sekülarizm daha çok epistemolojik ve etik mutlak değerlerin yeryüzünden silinmesidir, öyle ki bütün dünya -hem insanlık hem de doğa- sömürülecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibarettir. Bu bakış açısından seküler epistemolojik tasavvur ile emperya­list epistemolojik tasavvur arasındaki yapısal benzer­liği görebiliriz. Dahası Emperyalizmin, ilk ortaya çıkış yeri olan Batı&#8217;dan dünyanın geri kalanına seküler epis­temolojik ve etik bir paradigmanın ihraç edilmesinden başka bir şey olmadığını da görebiliriz.</p>
<p><strong>1.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN<br />
ORTAYA ÇIKIŞININ ARDINDAKİ FAKTÖRLER</strong></p>
<p>Emperyalist epistemolojik tasavvurun ve etkilerinin altında yatan sebepler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p><strong>1.1.</strong>Rönesans&#8217;tan bu yana materyalist seküler fel­sefeler Batılı zihniyeti üzerindeki hegemonyalarını artırmışlardır. Batılı, Tanrı&#8217;nın var olmadığını ya da aslında öldüğünü iddia etmiştir. Tanrı var olsa bile onun epistemolojik süreçler ve etik sorgulamalarla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Batılı aynı zamanda doğa­nın; fizik yasalarına tabi, tanımlanabilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir, işgal edilebilir, kullanılabilir ve bo­yun eğdirilebilir bir maddeden fazlası olmadığını ilan etmiştir. Hümanist düşüncenin özü budur. Dahası, insanlığın kendisi bu doğanın, bu maddi dünyanın bir parçasıdır ve maddi bir nesne gibi insanlar taşınabi­lir, kullanılabilir ve üretim enerjisine dönüştürülene kadar baskı yapılabilir. Bu yaklaşıma göre insan üre­tici ve tüketici, alıcı ve satıcı, işgalci ve işgal edilen, yöneten ve yönetilen ya da fetheden ve fethedilen ola­rak tanımlanır. İnsanlığın hükmetme ve kontrol etme kabiliyetine sahip olması bakımından doğadan farklı olması son tahlilde onun bir parçası olmasındandır. Bu bağlamda &#8220;normalleşme&#8221; süreci olarak adlandırı­lan şey aslında insanlığın ayrıcalıklı bir konum veya statüye sahip olmadan doğanın organik bir parça­sı haline gelmesidir. İnsan arzuları da doğanın veya maddenin bir parçasıdır. Bu tür inanç veya kavram­lar, rasyonel faydacı felsefelerin on sekizinci yüzyıl­da hakimiyet alanlarını genişletmesiyle yaygınlık ka­zanmış ve kökleşmiştir.</p>
<p><strong>1.2.</strong>Materyalist felsefelerin hegemonyalarını güç­lendirmelerine paralel, maddi ve ölçülebilir olmadığı gerekçesiyle etiğe önem verilmemiştir. Etik kavramı fayda ve haz ile eşanlamlı hale gelmiş ve yaşamın amacı bu fayda ve hazzı yakalamanın yanı sıra üretim ve kârı artırmak olmuştur. Bu amaçlar maddi olarak ölçülebilir olmaları ve aşkın ya da manevi olanla bir alakalarının olmamasıyla tanımlanırlar. Dahası etik, tüm mutlaklığını yitirmiş ve yalnızca maddi temelle­re dayandırılan göreli toplumsal gerçekliğe indirgen­miştir. Faydacı felsefeler bilimsel yasalara ve kesin matematiksel hesaplamalara dayalı etik sistemleri oluşturmaya girişmişlerdir.</p>
<p><strong>1.3.</strong>Batı&#8217;da siyaset bilimi -bilhassa Machiavelli ve Hobbes örneklerinde olduğu gibi- siyaset teorisinin gittikçe sekülerleşmesine paralel olarak, insanoğlu­nun varlığının ne nihai bir amacının ne de mutlak he­deflerinin olduğunu vurgulamıştır. İyi olan <em>(the good), </em>devletin yüksek çıkarı neyi gerektiriyorsa odur. Bu durumda (faydacı etik teorinin tanımladığı şekliyle) bireysel varoluşunun temel hedefi hazza ulaşmak ve (siyaset teorisi tarafından tanımlandığı şekliyle) ko­lektif varoluşun nihai amacı devletin çıkarına hizmet etmek ise o zaman üretim artışı ve yaygınlaşması mutlak iyilik ve dünyada cennete ulaşmanın yoluna dönüşür. Bu çerçevede devletin silahlanmasını art­tırması insanlığın maddi kazanımı ya da hazzını ar­tırması anlamına gelir. Şüphesiz üretim, üretimi art­tırma ve pazar hakimiyeti üzerine kurulu kapitalist bir ekonomi, böyle bir görüşün, Avrupalı&#8217;nın açgözlü insan doğası kavramının bir parçası haline gelmesini ve iyice yerleşmesini sağladı.</p>
<p><strong>1.4.</strong>Arz, talep ve rekabet gibi mekanizmalar ile genişleyen pazar ekonomileriyle birlikte, mücadele ve çatışma üzerine kurulu bireyci bir bakış açısı top­luma hakim olmuş, bu da bireyler arasında karşılıklı sempati eksikliğine ve kişisel olmayan ilişkiler ve söz­leşmelerde çatışmaların artmasına yol açmış; aile ve kilise gibi tüm aracı kurumlar çökmüştü. Bu da her şey en önce kendi bireysel çıkarı ve başkalarından bağımsız dürtüleri için çalışan, hiçbir derin içsel de­ğere ya da içsel dengeye sahip olmayan bireyi orta­ya çıkarmıştır. Böylesi bir birey, tanımlandığı üzere doğanın bir parçasıdır ve ekonomik motivasyonları ile dinmek bilmez haz arayışının bir ürünü olarak görülebilir. İşte bu şekilde bireyin gücü, çatışmaların çözümlenmesinin temel mekanizması haline geldi­ğinden -mutlak değerlerin ve etik ya da manevi refe­rans çerçevesinin yokluğu göz önüne alındığında- bu tamamen anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p><strong>1.5.</strong>Tüm bunlara paralel, doğal kaynakların son­suz olduğu ve insanoğlunun doğayı kontrol etme, zapt etme ve bu kaynakları kullanma kabiliyetinin de son­suz olduğu inancından kaynaklanan sınırsız ilerle­meye olan sözde iman vardır. Sınırsız ilerlemeye olan imanla birlikte sonsuza kadar yayılma ve büyüme tartışmaya değer ve esaslı bir mesele haline gelmiştir.</p>
<p><strong>1.6.</strong>Bu seküler girişim doğanın istilasıyla ve tek başına maddi mutluluğun hakiki mutluluk olduğu iddiasıyla başladığı için Batılının ilerlemenin bedelin­den bihaber olmasını da bu faktörlere eklemek gere­kiyor. Bu bakış açısına saplantılı bir bağlılık gösteren Batılı, ilerlemenin faturası (maddi anlamda hava kir­liliği ya da ahlaki anlamda yabancılaşma veya top­lumsal erozyon gibi) ayan beyan ortadayken dahi onu görmezden gelmeye devam ediyor. Nihayetinde Batı­lı, insanoğlunun ve doğanın sınırlarını gözetmeksizin istilasına devam ediyor.</p>
<p>Bu faktörlerin -insanoğluna ve doğaya getirilen materyalist bakış açısı, gerçekliğin istila edilebilen ve ölçülebilen parçalara indirgenmesi, çatışma üzerine temellendirilen bireyci bir yaklaşım, ilerlemeye iman ve ilerlemenin bedelinin inkar edilmesi- bir araya gelmesiyle emperyalist epistemolojik tasavvur ortaya çıkmıştır. Bu görüşün çıkış noktası; dünyanın (hem insanoğlunun hem de doğanın) tümüyle maddeden ibaret olduğu, böylece insanoğlunun dünyadaki var­lık sebebinin -kendini evrenin merkezi olarak gören Batılıdan aldığı görüşle- insanoğlu ve doğa dahil her şeyi, meşruiyetinin kaynağı materyalist bilimsel epis­temoloji olan akıl ve nicelleştirmeye tabi kılana dek fi­zik yasaları ve insan doğasına dair bilgisini artırmaya ve nihayetsiz bir ilerlemeyle tahakküm etme fikridir.</p>
<p>Öte yandan gerçeklik üzerindeki artan kontrol, bir rasyonalizasyon ve sekülerleşme süreci olarak ifade edilebilir. Rasyonalizasyon amaçlara değil tümüyle araçlara odaklanır ve bu anlamda sürece odaklı pro- sedürel bir rasyonalizasyondur. Yine de maddi fayda kavramının bir parçası olarak rasyonalizasyon süre­cinin prosedürel olmadığı, daha çok dünyayı madde­ye ve bir bütün olarak gerçekliği de (doğayı ve insanı) maddi ekonomik çıkarlar ağından oluşan organik bir bütüne dönüştürmenin köklü bir mekanizması oldu­ğu iddia edilebilir. Böylelikle dünya her bir parçası hesaplanabilir bir fabrikaya veya kontrol edilebilir bir pazara benzer hale gelir ki maddi olmayan, ölçülüp kontrol edilemeyen mülahazalar; aşkın, mutlak ya da özel meseleler addedilerek dışlanır.</p>
<p>Batılının aşkın mutlaktan vazgeçmesi ile sınırsız yayılma kararlılığı ve güç kullanımını meşrulaştır­ması, artık kendini dizginleyecek hiçbir sınırlamayı tanımadığı ve kabul etmediği anlamına geliyordu. Dolayısıyla böylesi bir birey, sınırsız bir yayılmanın ve dünyayı tüketene kadar kendi tahakkümünü güçlen­dirmenin peşinde koşmaya hazırdır. Bunun sonucu ise dünyayı elde etme hırsı uğruna bireyci ideolojile­rin, istilanın, hegemonyanın ve tahakkümün zaferi­dir. Ve Batılı model, kendi kendini imhaya yol açsa bile var olan tüm bilgiyi elde etmek isteyen <em>Doktor Faust’a, </em>uykusuzluğa yol açsa bile tahtına kurulmaktan vaz­geçmeyen <em>Macbeth&#8217;e,</em> insani duygularını kaybetme pahasına tüm kadınları &#8216;elde etmek&#8217; isteyen <em>Don Juan </em>ya da <em>Casanova&#8217;ya.</em> dönüşmüştür. Bu emperyalist eği­lim, güç ve iktidara beslenen arzunun kabul edilebilir yegane metafizik ya da yegane epistemolojik ve etik mihenk taşı olduğu, Darwin&#8217;in ya da Nietzche&#8217;nin sos­yal felsefelerinde doruğa ulaşmıştır.</p>
<p>Ardından etnik teori ortaya çıktı; bu teoriler ka- lütası büyüklüğü, ten rengi ve üretkenlik derecesi hakkında tamamı &#8220;bilimsel&#8221; kuramlarca desteklen­mesinin yanı sıra, doymak bilmez AvrupalInın ırksal ve etnik üstünlüğüyle ilişkili, beyaz adamın yüküne dair etnik farklılıklar iddia ediyordu. Aslında bu te­oriler, Avrupalıya diğerlerini istila etme ve ortadan kaldırma sürecinde lazım olan psikolojik meşruiyeti sağladı.</p>
<p><strong>2.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN ULUSLARARASILAŞMASI</strong></p>
<p>Teoride <em>uluslararasılaşma</em> olarak adlandırılabilecek süreç eşlik etmemiş olsaydı, emperyalist epistemolojik tasavvurun bir sonucu olarak ortaya çıkan rasyona- lizasyon, sekülerleşme, yayılma ve istila yaklaşımları Batılı toplumlarla sınırlı kalabilirdi. Bu süreç dünyayı birbirinden ayrı kültürel ya da ekonomik oluşumlar- ca bölünmüş bir yapı olarak değil, tek bir bütün olarak görür; bu, sözde yeni dünya düzeninin ortaya çıkma­sının ardından önemi kabul edilmesi gereken bir fe­nomendir. Bu uluslararasılaştırıcı tasavvur, Batılının emperyalizme olan eğilimini besleyen ciddi bir katkı sunmuştur. Emperyalist epistemolojik tasavvurun uluslararasılaşma sürecine çeşitli faktörler katkıda bulunmuştur:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Uluslararasılaştırıcı (ya da uluslarara­sı) tasavvurun ortaya çıkmasına katkıda bulunan en önemli faktör, bizzat emperyalist epistemolojik tasav­vurun da ortaya çıkmasına yol açan, insanın ve doğa­nın materyalist yaklaşıma tabi tutulmasıdır. Bu ma­teryalist tasavvur, yukarıda da değindiğimiz üzere, her şeyi aynı materyalist bilimsel yasalar tarafından yönetilen maddeden ibaret sayar. Çinli ya da Mısırlı, Doğulu ya da Batılı insan, yıldızlar, ağaçlar ya da bö­cekler, her şey maddenin sadece bir birimidir. Maddi birimde ne özgünlük ne de kimlik bir anlam ifade eder, yalnızca fizik yasalarına tabiiyet önemlidir. Madde,bir medeniyetten diğerine farklılık gösterebilecek ta­rihî, dinî veya ahlakî kanunlara göre değil fizik yasa­larına göre hareket eder. Aydınlanma Çağı&#8217;nın mutlak bilimci epistemolojisi; rasyonel, uluslararası, doğanın bir parçası olan insanı ve onun doğal haklarını &#8220;vaaz&#8221; ediyordu. Fakat insanlığın bu türü medeniyet için bir anlam ifade etmiyordu çünkü ulusal ya da dinî tüm özgünlükleri aşan uluslararası bir materyalist tutum üzerine inşa edilmişti.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Sınırsız ilerlemeye olan inanç, sınırsız ya­yılmaya davet eder. Dahası rasyonalizasyon süreci, gerçekliği kontrol edici bir süreç olmasından dolayı dünyayı bütünüyle elde etme arzusuna yol açar.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Avrupa sorununun ortaya çıkışını şöyle özetleyebiliriz: a) Kapitalizm, bilindiği üzere, üretimi artırmayı hedefleyen bir sistemdir. Bu ise ham madde ithalatının ve bitmiş ürünlerin dünyanın farklı böl­gelerine ihracatının gerekliliğine yol açtı. Bu da niha­yetinde uluslararasılaşma sürecine katkı sağladı; b) Kolonyal emperyalizmle kazanılan ve sanayi devrimi ile katlanan servet, toplumsal sınıflar arasında adila­ne paylaştırılmadı. Bu ise Batı toplumlarında gerilim yaratan ve güvenliği tehdit eden sosyal dengesizliğe yol açtı. Bunun sonucunda toplum, üreten ancak yok­sulluktan dolayı çok az tüketen fakir bir çoğunluğa ve üretmeyen ve sayılarının azlığından dolayı çok az tüketebilen zengin bir azınlığa bölündü. Bu ise ekono­mik resesyon döngülerine yol açtı zira üretilen mallar işsizlerin (ya da yetersiz ücretlerle çalıştırılanların) düşük alım güçlerinden dolayı birikiyordu. &#8216;Aç gözlü Avrupalı&#8217;nın tüketim oranındaki artışı; c) Avrupa&#8217;da işsizlik oranlarının artmasında etkili olan muazzam bir nüfus fazlasının ortaya çıkmasına neden olan, Av­rupa&#8217;da eşi görülmemiş bir nüfus patlamasıyla atbaşı gitti.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> İletişim ve bilimsel devrimler de bu uluslararasılaşma sürecine katkıda bulunmuştur. Sa­nayi devrimi, etnik ya da kültürel orijinden bağımsız olarak insanların hareketliliğini kolaylaştırmış ve daha önemlisi mesajların, yazılı basının ve yeni hika­yelerin aynı gün tüm dünyaya dağılmasını mümkün kılmıştır.</p>
<p>Bu dört faktörün bir araya gelmesi emperyalist epistemolojik tasavvurun oluşumunda etkili olmuş ve -kendisi zaten Avrupa&#8217;nın açgözlülüğü, nüfus ve ürün fazlalığının bir sonucu olan- Avrupa sorununa bir çözüm olarak yayılmasına katkı sunmuştur. Bu­nunla birlikte emperyalist epistemolojik tasavvur bir tarihsel fenomene dönüşmemiş veya uluslararası boyuta taşınmamıştır; etkisini ancak merkezileşen seküler-ulusal devletlerde gösterebilmiştir. Böyle bir devlet, merkezi yapıları aracılığıyla her bireyin yanı sıra ülkenin en ücra köşelerine ulaşabilmiştir. Altının çizilmesi gereken önemli nokta şudur: Eğer varoluşun amacı doğanın ve insanın tam kontrolü ve verimli kullanımı ise o zaman toplumdaki tüm beşerî ve do­ğal kaynakların ölçülebilir kriterlere göre baştan sona mühendisliği gerekir. Aksi takdirde böylesi bir hedefe başarıyla ulaşılabilmesi için toplumu yönetmek zor olacaktır. Gerçekte ancak merkezi yapıya sahip bir devlet, böylesi büyük çaplı maddi ilerlemeyi gerçek­leştirebilecek kadar büyük çaph üretim kapasitesini oluşturabilirdi. Bu başarı, bireylerin ve kimliklerinin kendi tasavvur ve gereksinimleri doğrultusunda ye­niden şekillendirilmesiyle mümkün olmuştur.</p>
<p><strong>3.BATILI SEKÜLARİZMİN EMPERYALİST TEZAHÜRLERİ</strong></p>
<p>Batı&#8217;nın endüstriyel ve askerî alandaki gelişimi Avru­pa&#8217;nın birkaç yüzyıl boyunca tecrübe ettiği savaş hali ile doğrudan ilişkiliydi. Merkezileşmiş bir yönetim, kiliseden ya da feodal prenslerden herhangi bir onay ya da muhalefet olmaksızın ordularını doğrudan mo- bilize edebilirdi. Dolayısıyla askerî teknoloji sayesinde savaşlardan elde edilen kazanç, maliyetlerin çok öte­sine geçmeyi başarmıştı (öte yandan emperyalist gi­rişimlere muhalif olanlar, bir imparatorluk kurmanın maliyetinin beklenilen kazanımlarının çok ötesinde olduğunu iddia etmiştir). Ayrıca, Batı&#8217;nın askerî tek­nolojisi Doğu&#8217;daki rakibinin sahip olduğundan çok daha üstündü.</p>
<p>Emperyalizm, Batılı seküler etik ve epistemolojik paradigmasının yalnızca bir tezahürüdür. Temel teori sekülarizmdir ve en önemli pratiği emperyalizmdir. Gerçekten de emperyalizm, sekülarizmi uluslararası- laştıran çok büyük bir mekanizmadır. Sekülarizm ile emperyalizm arasındaki güçlü bağıntı, Asya ve Afri­ka&#8217;da milyonlarca insanın katledilmesi gibi acımasız eylemlerde görülebilir ki bu bizim görüşümüze göre bu pratikler Batı medeniyetinin seyrinden bir sapma oluşturmaz. Nitekim dünyanın faydalanılabilir, bas­kılanabilir ve taşınabilir bir maddeden ibaret olduğu materyalist, faydacı ve rasyonel bakış açısı temelin­de, milyonlarca insanın üretkenliklerinden fayda­lanmak üzere Avrupa&#8217;dan ve işe yarar hale getirmek adına Afrika&#8217;dan ABD&#8217;ye taşınması gerektiğine karar verilmiştir.</p>
<p>Prensip olarak böylesine yüksek maliyetli ve zorlu bir operasyonun gerçekleştirilmesi kararı, milyon­larca işe yaramaz insanın imha edilmesini zorunlu kılıyordu. Amerikan yerli halklarına yapılan işte tam olarak buydu. Beyazlar bir taraftan Amerikan yer­lilerini yok ederken diğer taraftan da yerlerine Af­rika&#8217;dan avladıkları siyahları getiriyorlardı. Böylesi bir operasyon, sömürü ve üretimin maksimizasyonu bağlamı dışında anlaşılamaz. Siyahi Afrikalıların, do­ğuştan gelen kas güçleri dışında kültürel dağınıklık­ları göz önüne alındığında sömürülmeleri daha kolay­dı, üstelik insan haklarına sahip değillerdi. Amerikalı yerli halklar ise kendi tarihsel hakları olan entegre bir kültürel bloku oluşturmaktaydı, üstelik beyaz Av­rupalıların getirdiği mikroplara karşı bağışıklık sis­temlerinin bir hayli zayıf olması nedeniyle onları ab- sorbe etmek çok zordu. Yeni kurulacak düzenin bunu kaldırması kolay olmadığından tümüyle yok edilme­leri gerekiyordu.</p>
<p>Nazi soykırımı ise Avrupa nüfusunun bazı kesim­lerine yönelik emperyalist tasavvurun sofistike bir uygulamasından başka bir şey değildi. Elbette Nazi- ler kuru kalabalık (Nazilerin ifadesiyle, işe yaramaz parazit) gruplar olarak değerlendirdikleri insanların (yani çingenelerin, çocukların, yaşlı ve engelli insan­ların, yaralanan Alman askerlerinin, Yahudilerin ve Slavların) değerini belirlerken &#8216;maddi fayda&#8217; ilkesini uygulamışlardır. Bu kategoriler, kullanılmaya uygun işe yarar unsurlar ile -Amerika&#8217;daki yerli halkların makus kaderiyle yüzleşecek olan- işe yaramaz unsur­lar olarak sınıflandırılıyordu. Bu işe yaramaz insan gruplarının ölü bedenleri de &#8216;fayda&#8217;ya dönüştürülü­yordu: Altın diş teli ve kaplamaları külçe altına dönüş­türülüyor, saç telleri ayakkabı fırçasında kullanılıyor ve kemikler yüksek kalite gübre işlevi görüyordu&#8230;</p>
<p>Nazi soykırımının emperyalist doğasına ışık tu­tabilmek için Hitler ile Arthur Balfour arasında kısa bir karşılaştırma yapılabilir. Bu iki Batılı siyasi figür, sınırları belirlenmiş bir azınlık algısının ürünleriy­di. Söz konusu anlayış, beşerî artıkların-azınlıkların ortadan kaldırılması ihtiyacını öngörür. Bu, özünde maddi fayda ilkesinin bir uygulamasıdır. Emperya­list çözüm, bu beşerî fazlalılığı ihraç ederek ortadan kaldırır. Balfour artıkları Filistin&#8217;e gönderirken, Hit­ler Polonya&#8217;ya ihraç etmiştir. Fakat Polonya bağımsız bir ülke olduğu için gelen Yahudileri geri yollamıştır. Dolayısıyla Hitler bu insanlardan kurtulmak için alı­şılmadık yöntemlere başvurmuştur. Başka bir deyişle iki vakada da emperyalist tasavvur aynıdır. Değişen ise tarihsel ve coğrafi ayrıntılardan kaynaklanan em­peryalist pratiklerdir. Hitler Balfour&#8217;dan farklı değildi fakat Asya&#8217;da ve Afrika&#8217;da insan fazlalığını yollayabi­leceği kolonileri bulunmuyordu.</p>
<p>Batı&#8217;nın sahip olduğu refahı ve demokrasisini onun emperyalizminden ayırmak mümkün değildir. Bu de­mokrasi; emperyalist çözüm yoluyla Batılı demokra­silerin kendi sosyal sorunlarını ihraç edebildikleri, refahın eşitsiz dağılımının üstesinden gelebilecekleri ve aynı zamanda azınlıklarıyla başa çıkabilecekleri emperyalist bir şemsiye altında gelişti. Batılı demok­rasiler aynı zamanda Üçüncü Dünya&#8217;yı tabii ve beşerî kaynaklarından ederek sermaye biriktirmişler, mu­azzam bir altyapı kurmuşlar ve kendi vatandaşları için toplumsal refah sağlamışlardır.</p>
<p><strong>4.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN BATILI YAŞAM MODELİNE ETKİSİ</strong></p>
<p>Seküler emperyalist epistemolojik tasavvur, Batılı birey üzerindeki mutlak gücünü korumaktadır. Bu kontrol, bireyin kendisi ve çevresindekilere ilişkisi için de geçerlidir. Batılı bir birey mesken inşa etme­ye kalktığında, rasyonalizasyon sürecine tamamen itaatkar bir tavırla hareket eder. Evini birkaç yıl son­ra çıkacakmışçasına kâr amaçlı bir girişim gibi inşa eder. Karşı cinsle ilişkilerde istikrar ya da huzuru değil hazzın maksimizasyonunu arar. Bu ise hassas ve duygusal bir ilişkiyi bir istila sürecine dönüştürür (birbirini seven insanların özel/kişisel ilişkilerinin azalıp, yerine istila ve çatışmaya içkin olan harici/ emperyalist bir iletişim biçimi belirir). Batılı bir bi­rey, kâr etmek ve yaşam standardını yükseltmek için sürekli hareket halindedir. Yaşlanıp üretkenliğini kaybettiğinde ise üretime katılamayan yaşlıların bir araya getirildiği mekanlara gönderilmeye, klimalı bir odada ölümünü beklemeye razı olur. Gerçekten de bu &#8216;tek kullanımlık kültür&#8217;, her şeyi tüketen, israf eden ve her şeyden kâr elde eden emperyalist faydacı bir kül­türdür: enerji, ham maddeler, şarkılar, kadın bedeni ve ozon tabakası. Tüm Batılı filozoflar için bir şikayet kaynağı haline gelen, yaşamın her alanına otomas­yonu dayatmaya yönelik eğilim; işgal, despotizm ve emperyalist rasyonalizasyon epistemolojisinin dışa vurumundan başka bir şey değildir.</p>
<p>Emperyalist rasyonalizasyon kültürü bireyi em- peryalizmin en habis biçimine maruz bırakır ki bunu &#8216;psikolojik emperyalizm&#8217; olarak adlandırabiliriz. Başka bir deyişle, insanoğlunun sonu gelmez hırs ve beklenti hali, onu -cinselliğin önemli bir rol oynadığı- reklam­lar, kurmaca anlatılar ve yaşam ritminin düzenlenme­sinde kendini gösteren hayal üretme endüstrisi aracı­lığıyla &#8220;sonsuza kadar&#8221; genişleyen birer pazar alanına dönüştürür. Bu süreç modern toplumlarda &#8220;duyusal haz&#8221; endüstrileri tarafından üretilir; bireyin tatmin edilmesi gereken bedensel dürtü ve ihtiyaçlardan iba­ret olması görüşünün bir neticesidir. Bu endüstriler bi­reyi tarihin yükünden bütünüyle kurtaracak bir dün­yevi cennet hazırlamaya devam ediyorlar. Gerçekten de Batılı şehirlerin inşa ediliş şekli rasyonel emperya­list tasavvuru yansıtır ve hızı yücelten otobanlarda ya da insanın enerjisini tüketen ve tabiatın havasını kir­leten günlük trafikte ya da dikkatleri vitrinlere odakla­yan alışveriş mağazalarında kendini gösterir.</p>
<p>Emperyalist epistemolojik tasavvur nispeten sabit bir bilişsel model olmasına rağmen tarihsel değişimler­den de etkilenmiştir. Seküler &#8220;&#8221;emperyalist&#8221;&#8216; programın uygulanmasındaki en güçlü mekanizmanın merkezi­leşmiş devlet olduğunu yukarıda belirtmiştik. Yanı sıra sekülarizm ve kapitalizm tarihinin iki aşamasına daha değinmemiz gerekir. Birincisi, seküler bireyin, sonraki nesillerin mutlu ve rahat bir şekilde yaşamasını sağla­mak adına, haz ve arzularının tatminini daha sonraki bir aşamaya ötelediği tasarrufçu <em>kemer sıkma aşaması­dır.</em> Bunu <em>coşkulu bir tüketim aşaması</em> izler: Seküler bi­reyin öteleme aşamasının sona erdiğine ve daha fazla gecikmeden anlık tatmin aşamasına geçilmesinin tam zamanı olduğuna karar verdiği aşamadır.</p>
<p>Öyle görünüyor ki emperyalist model şimdilerde coşkulu bir tüketim aşamasına girmiştir. Kemer sık­ma aşamasındaki emperyalist epistemolojik tasav­vur, bireyler ve uluslar arasındaki etnik eşitsizliği ve mutlak iktidar temelinde işgal hakkını vurgulayarak, beyaz adamın yükümlülüğünün tartışılmasına ve Batılı kimliği hakkında bir teori akışına yol açmıştı. Buna karşın yeni aşamada tartışma, doğanın bir par­çası olarak renksiz, tatsız, kokusuz, son derece esnek, üretken ve tüketici bir bireye odaklanıyor. Aslında tüm mutlak dinî, ahlakî ve epistemolojik değerleri terk eden insan düşüncesi için son bir referans çer­çevesini temsil eden insan doğasının kendisi şüphe götürmez şekilde saldırıya uğramıştır. Bu nedenle emperyalist epistemolojik tasavvurun Batılı yaşam üzerindeki etkilerini şu şekilde izlemek mümkündür:</p>
<p>İnsan doğasına yapılan atıfların beşeri bilim­lerde tamamen ortadan kalktığı görülmektedir. Bi­limsel tartışmalar artık yalnızca parametreler, sayı­lar ve istatistiksel tablolar aracılığıyla gerçekleşiyor.</p>
<p>İnsan ruhunun son sığınağı edebiyat bile lite­ratürünü mutlak insani değerlerden, yani insan do­ğasından arındırmaya çalışan <em>yapısal</em> ve <em>analitik</em> teo­rilerle ayrıştırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Şimdilerde dünyanın en emperyalist yöneti­mi (ABD) tarafından öncülüğü yapılan &#8216;insan hakla­rı&#8217; konusundaki ısrarcı retoriğin özünde insanlığa ve insan doğasına yönelik bir saldırı olduğunu görebili­riz. Hakları savunulduğu iddia edilen birey aileden, toplumdan veya devletten bağımsız değerlendirilen bir bütün haline gelmiştir. Bu bağlamda birey rek­lam, moda ve eğlence endüstrisi tekelleri tarafından tanımlanmış soyut ihtiyaçlar kümesi haline getirilir. Sonrasında birey, kamu kuramlarının sert kuralları­na tabi, aslında bireyselliği olmayan ve kâr artırma işlevinden başka değeri olmayan bir birime indirge­nir. Bu aracı kurumlar kendilerini mutlak güce sa­hip mutlak bir devlet gibi konumlandırarak, atfettiği rolleri ve işlevleri belirleyerek bireyin bunları yerine getirmesini sağlar. Dolayısıyla soyut bir insan hak­larından bahsetmek, ilk olarak Rönesans&#8217;ta başlayıp insanlığı devletin ve aracı kuramların karşısında sa­vunmasız bırakan saldırıyı devam ettirmek olur.</p>
<p>Cinsel anormalliğin yayılması da insan do­ğasına bir saldırıdır; çünkü insan cinselliği, neyin insan olduğu ve neyin olmadığı konusunda yargıya varabileceği nihai bir referans çerçevesidir. Bu bağ­lamda, emperyalizmin epistemolojik tasavvurunun savunduğu insan hakları arasında cinsel sapkınlığı seçme hakkı da vardır.</p>
<p>Bize göre Batı&#8217;da ahlaksızlığın yaygınlaşması sadece etik değil aynı zamanda epistemolojik bir so­rundur. Ahlaksızlık, insan doğasına ve insan onuruna yönelik saldırının bir parçasıdır. Emperyalist tasav­vur, yukarıda da bahsedildiği gibi, bireyi yalnızca do­ğal bir varlık ve bir madde olarak gördüğü için bireyi &#8220;doğallaştırmıştır&#8221;. Ahlaksızlık bu anlamda bir ifade­dir. însan bedeninden kıyafetlerini çıkarmak, şeref ve haysiyetini yok etmektir; bireysel insanı (dine göre Tanrı&#8217;nın yeryüzündeki vekili ve hümanist bakış açısı­na göre evrenin merkezi olan) sadece duyusal hazzın kaynağı olarak kullanılacak ve sömürülecek bir be­dene indirgemektir. Bu açıdan bakıldığında Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımı, yani insanları istihdam edilebilir ve kullanılabilir beden yığınlarına dönüş­türmesi, bu ahlaksızlığın formlarından sadece biridir.</p>
<p>Nihayet, Tanrı&#8217;nın ölümünden sonra insanın ölümünü ilan eden, herhangi bir &#8216;merkez&#8217;in varlığını reddeden ve her türlü referans çerçevesine karşı çı­kan postmodernizm ideolojisi (ya da tüketim emper­yalizmi ideolojisi) ortaya çıkar. Postmodernizm, <em>tam özgürlük ve rastlantı yasasına kesin itaat halidir.</em> Fel­sefeden, hümanizmden ve mutlakçılıktan tamamen arındırılmış felsefi bir sistemdir.</p>
<p>Bu felsefi gevşeklik <em>(laxity),</em> yeni dönemde emper­yalist epistemolojik tasavvurun temel özelliğini oluş­turur. Bu nedenle -dekoratif yönü dışında- kimliklerin silikleşmesine ve ülke sınırlarının tümüyle ortadan kaldırılmasına yönelik bir eğilim vardır. Seküler ulusal merkezî devlet de bu durumda silikleşmeye başlayacak ve yerini yavaş yavaş renksiz, dinsiz, tatsız, kokusuz bir karakteri olan çok uluslu şirketlere bırakacaktır. Yan evrensel bir kültür, gerçekten de duyusal haz­za takıntılı bir medeniyet ortaya çıkacaktır. Maxime Rodinson, epistemolojik emperyalist tasavvurun iki aşamasının farkını, ulusları kolonize etmekten, coca- lize<sup>[21</sup> etmek (ya da kolonyalizm yerine coca-colanism) şeklinde gösterir.</p>
<p>Emperyalizmin tarihi bazı açılardan sektiler ulus devletin tarihine benzer. Mutlaklaştığı birikim <em>(ac- cumulative)</em> aşamasında merkezileşmiş ulus devlet, milletleri doğa-maddenin bir parçası olmaya ve bu doğa-maddeyi işleyen bir enerji kaynağına dönüş* meye zorlamıştır. Demokratik (yani coşkulu <em>euphoric) </em>aşamada, Batılı ulusların birer üretici ve tüketiciden ibaret olmayı kabullenmesiyle bu durum değişmiştir. Günümüzde bu milletler bir zamanlar direndikleri epistemolojik ve etik paradigmayı besliyorlar. Batılı emperyalist fenomenin ya da eski dünya düzeninin bugünkü tezahürü olan yeni dünya düzeni, bugün dünyanın tüm uluslarını birer üretici ve tüketiciden yani kullanılabilir bir maddeden ibaret olduklarına inandırmaya çalışıyor ki böylece demirden kafese memnun ve hoşnut şekilde sokulabilsinler. Yeni dün­ya düzeninin en güçlü enstrümanı bilgi devrimi, burs­lar ve sözde bilimsel konferanslar aracılığıyla batılı­laşmış Üçüncü Dünya zihinleridir. Bu durumda yeni dünya düzeni, materyalist seküler modelin tamamen uluslararasılaşması ve her yere tam anlamıyla nüfuz etmesidir. Aynı zamanda emperyalist epistemolojik modelin evrensel tüketim çağındaki versiyonudur.</p>
<p><strong>5.SİYONİZM VE EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVUR</strong></p>
<p>Emperyalist epistemolojik modelin Yahudilik ve Ya­hudi halkları üzerindeki etkisi hakkında Siyonizmin seküler bir epistemolojik paradigma olduğu söylene­bilir. Nietzsche&#8217;nin ondokuzuncu yüzyıl Yahudi filo­zofları ve Siyonist düşünce yapısı üzerindeki etkisi Siyonist düşünce tarihini araştıranlar tarafından</p>
<p>[2] tüketim ve reklam endüstrisinin ikonlarından biri olan Coca Cola markasına ve sömürgeleştirmek anlamına gelen &#8216;colonize&#8217; kelimesi­nin ses benzerliğinden yola çıkan kelime oyununa işaret etmektedir. (ed.n.) bilinir. Ayrıca Siyonizm, beyaz adamın yükümlülü­ğüne inanan bir ideolojidir. Bu bağlamda beyaz adam, insan hakları adına Filistin topraklarını eline geçiren bir Yahudidir. Bu paradigmanın kökeninde Yahudi- nin Filistin topraklarını işgal etme ve halkını sınır dışı etme (ya da yok etme) ya da kendi hizmetinde kullanma hakkına sahip olduğu kanaati yatmakta­dır. Kökleşmiş bir ırkçılığın rehberliğinde, (Filistin&#8217;e göç etmeyi seçmeyecek) Sovyet Yahudilerini Filistin&#8217;e gönderirken, tüm çabalarına rağmen Filistinlilerin vatanlarına dönmesi engellenmektedir.</p>
<p>İsrail hem niyeti hem de pratiği açısından kendisi­ni Batı emperyalizminin bir maşasına dönüştürmeyi başarmıştır. İsrail&#8217;in, emperyalist epistemolojik ta­savvurdaki değişimler ve tüketim çağı ile uyum içeri­sinde bir kimlik değişimine gitmesini öngörüyorum. Bu açıdan İsrail, Yahudiliğinin bir kısmından feragat ederek yeni dünya düzeninde ekonomik iş birliğine hazır, barış yanlısı bir devlet olarak belirecektir. Bü­tün mesele üretim ve tüketimdir ve bunların episte­molojik ve etik mutlaklarla hiçbir ilgisi yoktur. Dola­yısıyla Türkiye&#8217;nin su kaynakları, Körfez sermayesi, Mısır&#8217;ın iş gücü ve İsrail&#8217;in <em>know-how&#8217;\ı</em> kimliksiz ve istikametsiz, tamamen maddi bir girişimde bir araya gelecektir. Sonuç olarak haysiyet kaybının neden ol­duğu hiçbir acı hissi olmayacaktır.</p>
<p>Prof. Dr. Abdulvahab M. El-Messiri &#8211; Kalemin Dansı, Göstergenin Oyunu Seküler Emperyalist Epistemoloji,syf:13-28</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> The Imperialist Epistemological Vision, Abdulwahab el-Messiri,</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a><em>The American Journal oflslamic Social Sciences,</em> Sayı 11, Güz 1994,3</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>Çeviri: Ahmet Arif Günaydın</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/">Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üst Orta Sınıf ve Yüksek Kültür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ust-orta-sinif-ve-yuksek-kultur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ust-orta-sinif-ve-yuksek-kultur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 14:07:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Üst Orta Sınıf]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<category><![CDATA[modern bürokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[modern sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı’nın Ölümü.]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksek Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25630</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anlam arayışının belli bir başarıyla sürdürüldüğü dört temel modern yaşam alanını gözden geçirmiş bulunuyoruz. Bu inceleme esnasında, mahiyetleri ayrıntılı olarak ele alınmamakla birlikte, zorlayıcı karşıt güçlerin varlığı netlik kazandı. Esas itiba­riyle bu anlamda iki güç mevcuttur. Bu güçler, saldırılarını, insan hayatının esas itibariyle anlamdan yoksun olduğu şeklindeki ni­hilist görüş ve dolayısıyla da modern medeniyetin ortaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ust-orta-sinif-ve-yuksek-kultur/">Üst Orta Sınıf ve Yüksek Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25650 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/sdvsczquar061-300x228.png" alt="" width="342" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/sdvsczquar061-300x228.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/sdvsczquar061-170x130.png 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/sdvsczquar061.png 512w" sizes="(max-width: 342px) 100vw, 342px" /></p>
<p>Anlam arayışının belli bir başarıyla sürdürüldüğü dört temel modern yaşam alanını gözden geçirmiş bulunuyoruz. Bu inceleme esnasında, mahiyetleri ayrıntılı olarak ele alınmamakla birlikte, zorlayıcı karşıt güçlerin varlığı netlik kazandı. Esas itiba­riyle bu anlamda iki güç mevcuttur. Bu güçler, saldırılarını, insan hayatının esas itibariyle anlamdan yoksun olduğu şeklindeki ni­hilist görüş ve dolayısıyla da modern medeniyetin ortaya çıkma­sını ve tatminini sağlama hususunda benzersiz bir başarı sergile­diği zevk ve konfordan başka peşinden koşulacak bir şeyin bu­lunmadığı şeklindeki tüketimci görüş vasıtasıyla gerçekleştir­mektedir. Elinizdeki kitabın bu ikinci kısmı, önce nihilist etki ve bu etkinin yol açtığı belli başlı gelişmeler, daha sonra ise tüketimcilik ve tüketimciliğin başta gelen iki tezahürünü oluşturan alış­veriş ve turizm üzerinde yoğunlaşmaktadır.</p>
<p>Öykünün ilk kısmı -üst orta sınıfta görülen- inanç kaybı ile ilgilidir. Hıristiyanlığın yaşantı olarak ortadan kalkışının, yani sekûlerleşmenin bunda önemli bir rol oynamış olmasına karşılık, sözkonusu durum, Calvinist terimlerle ifade etmek gerekirse, da­ha çok bireysel imanın yitirilişi ile ilgilidir. İzleyen iki bölümde, bireylerin kendilerine ve kaderlerine, kendilerinin hareket alanı­nı belirleyen bir düzenin varlığına olan inançlarını yitirmeleri du­rumunda nelerin olabileceğini gözden geçireceğiz. Hakiki iman,bir tür denge, bir tür rahatlık temin eder. Hakiki imana sahip ki­şinin isyankar olması, saldırganlık sergilemesi, yakınması daha az muhtemel olduğu gibi, olan bitenin felsefi açıdan olması gerekti­ği şekilde gerçekleştiğini kabul etmesi dolayısıyla zorluklara gö­ğüs germesi, hayatın karşısına çıkaracağı şeyleri neşe ve minnet­tarlıkla karşılaması da daha kolay olur. Böyle bir insanda benlik ve ruh arasında bir denge ve bir çok farklı kültür tarafından bir çok dönemde yüceltilen bilinçdışı güvenlik duygusu baskındır ki, bu halin ibadet ve kilise müdavimliği ile fazla alakası yoktur. Bu halin yitirilmesi durumunda <em>sekülerleşme</em> vehamet kazanır.</p>
<p>Nietzsche’nin ünlü Tanrı’nın Ölümü meseli, aşkın bir güce olan inancın yitirilmesiyle birlikte insanların dünyada ölçülerini de yitireceklerini ileri sürmekteydi. Özellikle de neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleyecek bir ölçüt kalmazdı. Ahlakta göreceli­lik, hiçbir ahlak anlayışının olmaması anlamına gelir. Aynı konu Dostoyevski’nin zihnini de meşgul etmiştir. Onun manidar değer­lendirmesi, Tanrı yoksa herşeyin mübah olacağı şeklindeydi.<sup>1</sup> Her şeyin mübah olması, hiçbir engelin bulunmadığı, en vahşice dav­ranışların hoş görüldüğü bir dünya anlamına gelmektedir. Böyle- si bir dünyada bir cinayeti bir öpücükten ayırt etmeye yarayacak bir ölçü yoktur. Nietzsche ve Dostoyevski’den daha önce eser ver­miş olmasına rağmen, Kierkegaard’ın eserinin Danimarka dışında da bilinir hale gelmesi daha sonra gerçekleşmiştir. Kierkegaard’ın temel tezine göre, hayat, bir sonraki bir öncekinden daha üstün olan bir düzeyler hiyerarşisi tarafından yönetilmektedir: bencillik ve hazzın alanı olan estetik düzey, ahlaki düzey ve dini düzey. Ki- erkegaard, moderniteye bu hiyerarşiyi tersine çevirdiği için sal­dırmaktadır. Dini düzeyi yitirmiş ve ahlaki düzeyi yitirme süre­cinde olan modernitede hayat büyük ölçüde tutkusuz ve önemsiz bir rahatlık arayışına indirgenmiş durumdadır.</p>
<p>Diğer bir deyişle, modern Batı toplumunun ondokuzuncu yüzyılda yaşamış olan bu üç büyük eleştirmeninin hepsi de dinin çöküşünün kaçınılmaz olarak ahlakın ve anlamın çöküşünü de getireceğine inanıyordu. Sekülerleşme, nihilizm anlamına gel­mektedir. Modern sosyolojinin üç kurucusundan ikisi -Durkhe- im ve Weber— eserlerinin sonuna geldiklerinde aynı yargıya var­mış, üçüncü isim olan Marx ise karşı görüşü benimsemişti. Bura­da önemli bir hususu belirtmek gerekir. Batı’nın sanayi devrimin- den beri gerçekleştirmekte olduğu gelişme ile ilgili değerlendir­meler, kişinin din-ahlak-anlam sorunu ile ilgili yaklaşımına bağ­lıdır. Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, Rönesans’taki kökü ve Aydınlanma doğrultusunda uzayan ana dalı ile birlikte hümanist gelenek bu yaklaşıma göre anlam kazanmaktadır. İnsa­nın her şeyin ölçüsü olduğu öncülüne dayalı olan hümanizm, din olmadan da ahlakın olabileceğini varsaymaktadır. Bireysel benli­ğin en büyük amaç olarak, varoluşun hedefi olarak görüldüğü bir metafizik ortamda insani bir medeni hayatın tesis edilebileceğini öngörmektedir. Gerçekten de, hümanizmin ana dalı, dinin bir hurafe olduğu, insanın mutluluk ve erdeme ulaşmasını engelledi­ği anlayışına sahiptir.<sup>2</sup></p>
<p>Kayda değer -Kafka, Simone Weil, Heidegger, Hannah Arendt ve Philip Rieff in de aralarında yer aldığı- birkaç istisnayı bir ya­na bırakacak olursak, Batılı düşünürler, 1920 yılından beri bu meseleyi gözardı edegeldi.<sup>3</sup> Bu görmezden geliş, hiçbir yerde sos­yoloji geleneğinde olduğu kadar bariz değildir. Durkheim ve We- ber’in bu disiplin üzerinde yönlendirici bir tesir icra etmiş olma­sına karşın, sosyolojinin temel meselelerinden birini oluşturan bu mesele geri plana atılmıştır.</p>
<p>Durkheim’ın temel ilgisini Batı toplumunda topluluğun çökü­şünün yıkıcı sonuçları oluşturuyordu. Onun en etkili kavramı olan ‘anomie’, halkı birbirine bağlayan gücün, kolektif bilincin veya grup akimın zayıflaması ile ortaya çıkan bir toplumsal çöküş hali­ni ifade etmektedir. Modernitede, kolektif bilincin zayıflaması ile kontrolsüz bireycilik el ele gerçekleşmiştir. Durkheim’ın hüma­nizm karşıtı yaklaşımına göre, bireycilik bir patolojidir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, toplumla bütünleşmeyen, toplu­mun üstün olan yasasına göre hareket etmeyen bireyler bencilce bir hayat anlayışına kendilerini kaptırıp hayatı saçma ve beyhude olarak görmeye ve anomik bir yaklaşımla kendi tabiatlarını karma­şık ve kontrol edilemez bir şey olarak değerlendirmeye başlarlar.</p>
<p>Kolektif vicdanın esasını Durkheim’a göre <em>kutsal olan</em> oluştur­maktadır. Dahası, kutsal olana biçim ve fiili güç kazandıran şey ise dindir. Durkheim, kendi kutsal kolektif ahlak anlayışlarını ge­liştiren meslek grupları gibi tipik modern birlik biçimlerinin mümkün olduğuna değinmişse<sup>4</sup> de, bu görüşten kısa sürede vaz­geçmiş ve bir toplumun kolektif vicdanı için dinin vazgeçilmez olduğu anlayışına geri dönmüştür. <em>Toplumda îş Bölümü<sup>5</sup></em> başlıklı eserinde, geleneksel toplumların kolektif bilincinin dine dayalı olduğunu ve bu bilincin uç derecede ve mutlak anlamda var ol­duğunu ileri sürmektedir. Dinden uzak olan modern toplumlarda ise ortak vicdan zayıftır. Bir sonraki önemli teorik eseri olan <em>Inti- </em>har’da ise zayıflayan ortak vicdanı modernitenin temel sorunu olarak değerlendirmektedir. Bu eseri tamamladıktan kısa bir süre sonra kendi kendine şunu söylemiştir: Toplumsal hayatta dinin oynadığı esaslı rolle ilgili olarak net bir görüşe ulaştım.’<sup>6</sup> Son ese­ri olan Dini <em>Hayatın İptidai Biçimleri</em> başlıklı çalışmasını dinin özünü, tüm dinlerin ortak noktasını araştırmaya ayırmıştır. Bul­duğu şey, ‘kutsal güç’tür; tüm toplumlarda tüm insanlar tarafın­dan tecrübe edilen vazgeçilmez bir unsurdur. Dinin besinini bu oluşturmaktadır. Dolayısıyla, bu güç, ortak vicdanın da besinidir. İma edilen şey, bu gücün belli bir kültürel temsilini, yani bir top­lumun dinini ortadan kaldırmanın sözkonusu toplumun ortak vicdanım besin kaynağından yoksun bırakmak anlamına gelece­ğidir.<sup>7</sup></p>
<p>Weber, temel eseri olan <em>Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu<sup>8 </sup></em>başlıklı eserinde, kapitalizmin salt kişisel çıkar, açgözlülük ve sö­mürüye dayalı olduğunu ileri süren Marx’a karşı kapitalizmi sa­vunur. Weber, zengin olma arzusunun yazılı tarihin başlangıcın­dan beri var olduğunu ileri sürüyordu. Kapitalizmin başarısının sırrı gerçekte bunun tam aksi oluşturuyordu: kapitalizm, tacir­lerin ve girişimcilerin o vakte kadarki insafsız usullerinin yerine ahlaki sakınmaları tesis etmişti. Tipik kapitalist, dürüst ve akılcı biri idi. Weber’in bu eserinin son bölümündeki yakmışı, ondoku- zuncu yüzyılda Protestanlığın çöküşüyle birlikte çalışma ahlakını —necatı (salvation)— yönlendiren dini hedefin ortadan kalkmış olmasından kaynaklanıyordu.<sup>9</sup> Modern işadamı, -bir başına ele alındığında bir saçmalıktan ibaret olan- kendi iş alanı için çalış­maya bırakılmıştı. Dahası, zamanla iş hayatını daha az tehlikeli ve daha etkin kılan akılcı teknikler kontrolü ele geçirmiş ve bizatihi birer hedef halini almıştı. Bu gelişmeyi, bir ‘demir kafes,’ bir ‘me­kanik taşlaşım<sup>40</sup> (petrifaction) halini alma tehlikesi arz eden mo­dern bürokrasi sembolize etmekteydi. Weber’in belirleyici yakış­tırmasına göre, rasyonelleştirim, dünyanın tılsımını bozma, ne ruha ne de hissiyata sahip olan profan bir dünya ortaya çıkarma anlamına gelmektedir. Rasyonelleştirim, esas itibariyle, bir Tan- rı&#8217;nın Ölümü teorisidir. Weber’in yaklaşımına göre, modern haya­tın beyhudeligi ve anlamsızlığı, dini kurtuluş hedefi ile olan ba­ğın yitirilişinin bir sonucuydu. Dinin Batı’daki son canlı temsilci­si olan Protestanlığın çöküşü ile birlikte bu bağ yitirilmişti.</p>
<p>Belli başlı kültürel savaş alanları ile ilgili olarak şu ana kadar yapmış olduğumuz değerlendirmeler, nihilizmin baskılarına kar­şı kararlı ve başarılı bir mukavemetin var olduğunu ve bu anlam­da bir aşama kaydedildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Tanrı’nın Ölümü tezini savunan güçlerin yıkıcı saldırıları yüksek orta sını­fa ve bu sınıfın manevi dayanağına -yüksek kültüre- yönelik ola­rak gerçekleşmiştir.</p>
<p>Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında, Batı’nın yüksek kültürü, evrensel hakikatleri aktarmak şeklindeki geleneksel rolünü terk etti. Modern sanat, edebiyat, felsefe ve müzik, geneli itibariyle, hayatı anlamsız ve saçma, ahlakı koşullara bağlı ve izafi, hakikati ise bir yanılsama olarak sunmaya başladı. Modern yorumcuların bakış açısına göre, hayat anlamsız ve ızdırap verici idi ve toprak üzerindeki insanlar hareket eden birer ölü gibiydi. Nihilizmin do­ğuşu bu şekilde gerçekleşti.</p>
<p>Resim alanında Manet’nin 1865 tarihli <em>Olypiası</em> bir dönüm noktası teşkil etti. Bu resim, Batı sanatının geleneksel konuların­dan birini oluşturan çıplak kadın konusunu işlemekteydi ve onu manevi ve ahlaki içeriğinden soyundurarak soğuk ve profan bir nesneye dönüştürmüştü. Manet, resim sanatının üstadlarına, özellikle de bu tür sınırı aşma olasılığı taşıyan konuları çizgi dışı­na çıkmamaya özen göstererek işleyen ve böylece insan ve özel­likle de kadın bedeninin kutsallığını korumuş olan Titian’a karşı duyduğu husumeti açıkça dile getirmekteydi.<sup>11</sup></p>
<p>Modern sanatta psikolojik gerçekçiliğin en büyük temsilcisi tartışmalı olarak Edward Munch’tur. Onun eserleri, her şeyin inti­bah olduğu fikrinin birer yorumudur. Muncha’a göre, aşk, kronik depresyona maruz bulunan erkekler ile histerik, soğuk ve bazen de yarasa gibi kan emen kadınlar anlamına gelmektedir. Tutku, daima küle, cazibe ise umutsuzluğa dönüşmeye mahkumdur. <em>Er­tesi Sabah</em> isimli eserindeki yere sere serpe uzanmış kadın hiçbir şeye ehemmiyet vermeyen havai bir kadın görünümü sergilemek­tedir. Munch&#8217;un <em>Madonna&#8217;sı,</em> çocuksuz olduğu gibi, kendi kendi­sine annelik etme yeteneğinden bile yoksun durumdadır ve ken­di kendisini takıntı haline getirme nevrozunun bir şehididir.</p>
<p>Modern sanatın en parlak ve en etkili kuramcısı Marcel Duc- hamp’tır. Onun eserlerinin ana konusunu, klasik geleneği -bu ge­leneğin teknik başarılarını ve en çok da metafizik boyutunu- ala­ya alış oluşturur. 1917 yılındaki bir New York sergisine eser diye bir pisuvar ile katılmak suretiyle, cesaret, merhamet ve trajedi portrelerine denk düşecek en profan eylemi gerçekleştirmiş oldu. Eski Üstadlar, insanlık durumu ile ilgili temel hakikatlerle boğuş­muş ve en büyük eserlerini modern bir kuşkucu hacmin bile kut­sal bir esinti hissetmeden, tanrıların mesken tuttuğu ebedi bir ta­pmakta bulunduğu duygusuna kapılmadan içinde dolaşamayaca­ğı Bourges ve Amiens’in Gotik katedralleri gibi mekanlar için ger­çekleştirmiştir. Duchamp, materyalist bir dünyada bu eski üstadların eserlerinin kendisinin —en azından bir işe yarayan— pisuvarından daha gerçekçi, daha güzel veya daha iyi olduğunu söyleye­bilecek birinin hâlâ bulunup bulunmadığını alaycı bir biçimde sormuştur. Artık bu ölçüler mevcut değildir. Bu müstehzi tutum, Batı’nın sanat galerilerinin Duchampvari eserlerle dolu hale gel­mesinden beri yüksek kültürün tutumu olagelmiştir.</p>
<p>Esas itibariyle, Duchamp eski tanrıların kendisine göre başarı­sızlığa uğradığını ifade etmektedir. Sahip olduğu Hıristiyanlık dogması, burjuva doğruluk anlayışı, şefkati, hakikat ve iyilik ile ilgili fantezileriyle birlikte geleneksel Avrupa düzeni ikiyüzlülük ve hurafe ile doludur. ‘En azından dürüst olalım/ diye meydan okur Duchamp. Size gerçeği —burada, pisuvarımda— göstereyim.</p>
<p>Hayat bir dışkıdır; ben sizi en azından hayatın bir bütün olarak beyhudeliği ile ilgili ince esprilerle ve şakalarla tanıştırabilirim’.</p>
<p>Fakat, Duchamp, o kadar da dürüst biri değildi. Alaycı mesa­feliliğin Ötesine geçmek zorunda kaldı. İnanç olmayınca garez ci­ni boy gösterir. Duchamp, bir inancın etkisi altındaydı. Tıpkı Ye- huda’nın İsa’yı, lago’nun Othello’yu kıskançlık nedeniyle mah­vetme isteği duymasında olduğu gibi, modernist haset de güzel, doğru ve iyi olan herşeyi ya da bu gibi şeylerin var olduğuna hâ­lâ inanan insanları alaya alır. Duchamp, gülünç görünmesi için <em>Mona Lisa’yı</em> bıyıklı olarak resmetmiştir.</p>
<p>Batı’nm yüksek kültürünün sanatsal açıdan çökertilmesi işin­de Duchamp’a -yirminci yüzyıl yüksek kültürünün eşsiz dehası ve peygamberi olarak yüceltilen- Picasso suç ortaklığı yaptı. Pi- casso’nun oyunbaz virtüözlüğünün ve olağandışı yeteneğinin ar­dında tam bir nihilizm mevcuttur. Picasso, bunu, kendisini deh­şete kapılmış bir palyaço olarak resmettiği portresinde olduğu gi­bi, hayatının sonlarına doğru kendisiyle yapılan bir söyleşide de dışavurmuştur:</p>
<p>Yalnız kaldığımda, kelimenin saygınlıkla haleli olan antik anla­mıyla bir sanatçı olduğumu düşünmeye cüret edemiyorum. Giot- to ve Titian, Rembrandt ve Goya gerçek ressamlardı. Bense, yaşa­dığı dönemin ruhunu kavramış olan ve çağdaşlarının ahmaklığı­nı, kibrini ve açgözlülüğünü bilen ve bunu alabildiğine kullanan bir halk eğlendiricisinden başka bir şey değilim.<sup>12</sup></p>
<p>Duchamp gibi, Picasso da en azından dürüsttü.</p>
<p>Edebiyatta da benzer bir gelişmenin varlığından söz edilebilir. Joseph Conrad’ın <em>Karanlığın Yüreği</em> başlıklı eseri, Nietzsche’nin modern bilinçle ilgili içgörüsünü, yani kültürel yanılsama perde­lerinin ardında hayatın ya saçma ya da korkunç olduğu gerçeği­nin yattığı şeklindeki görüşünü ete kemiğe büründürmüştür. Kafka, kaçınılmaz ve yıkıcı bir suçluluk duygusundan muzdarip olan, tahtakurularının, köstebeklerin, işkence kamplarının ve totaliter bürokrasilerin fantastik dünyasına mensup bireyleri tasvir etmiştir. Gide, ahlaksız bir kahraman üretmiş ve akıl almaz bir ci­nayetin övgüsüne yer vermiştir. Dada, saçmayı temel ve yegane değer haline getirmiştir. Bunu zulüm tiyatrosu takip etmiştir. Bec- kett’in <em>Godoyu Beklerken</em> başlıklı oyunu, her şeyin mübah oldu­ğu ahlaksız bir dünyada yaşamın mümkün olup olmayışı ile ilgi­lidir. Joyce&#8217;un <em>Ulysses ve</em> Musirin <em>Niteliksiz Adam</em> başlıklı eserle­ri, bağlayıcı inancın kendine yer bulamayacağı eserlerdir. Aynı şey, şevksiz bir depresif olan ve son derece masum bir yabancıyı öldürdüğü sırada psikotik bir çöküş yaşayan bir erkek kahrama­nı anlatan Camus’nün <em>Yabancı</em> adlı eseri için de geçerlidir. T. S. Eliot&#8217;ın güçlü ilk şiirleri ve <em>Çorak Ülke’si de</em> aynı ruhsuzluğu yan­sıtmaktadır.<sup>13</sup></p>
<p>Nietzsche başta olmak üzere filozofların da temel meselesi ni­hilizm olmuştur. Daha önce Kierkegaard tarafından dillendirilmiş bulunan ve sonraki felsefi ana akım tarafından tartışma konusu edilmeyen Nietzschevari bakış, modern insanın rahat dışında hiç­bir şeyin peşinde olmadığı düşüncesine dayalıdır. Bir tür nihilist sarhoşluk içerisindeki Nietzsche, diğer yanda güçlü bir karakte­rin ortaya çıkabileceği düşüncesi gibi saçma bir düşünceyle tüm ahlak anlayışlarını bertaraf etme lehine olarak tartışmayı sürdür­dü. Conrad o kadar da aykırı bir yola sapmamıştı—onun roman karakterlerinden biri olan ve şiddete dayalı fetih şenliğine kendi­ni kaptırarak dünyayı iplemediğini gösteren Kurtz, ölürken olan bitenle, tecrübe ettiği nihai gerçekle ilgili olarak şunu fısıldar: ‘Korkunç, korkunç!’<sup>14</sup> Aynı mesaj, Picasso’nun son <em>Kendi Portre­sindeki</em> gözlerinde de okunabilir.</p>
<p>Yirminci yüzyıl filozoflarının en popüleri olan Sartre, varoluş­çu eserini Heidegger’den esinlendiği ‘hiçlik’ kavramı üzerinde te­sis etti. Sartre’ın diğer belli başlı konularını ‘bulantı’ olarak hayal ve ‘kötü inanç’ olarak beşeri eylem oluşturuyor.<sup>15</sup> Russell&#8217;dan mantıksal pozitivizm yoluyla Wittgenstein’a ve ahlakı tartışmayı reddeden, kılı kırk yaran bir teknik uyumluluk peşinde olan Wittgenstien’ın Oxford’lu yamaklarına kadar yirminci yüzyıl fel­sefesi esas itibariyle nihilizmin amentüsüne bağlı kaldı. Nietzsche&#8217;nin belirttiği gibi, mantık, sadece kendi etrafında dolanıp du­ran ve kendi kuyruğunu ısıran bir yılana benzemektedir. Daha sonra, Duchampın daha da sıkıcı ve bezdirici tekrarlan olan, ‘bü­yük eserler den duydukları nefreti açıkça dile getiren, bir Mickey Mouse çizgi filmini Shakespeare kadar değerli bulan yapıbozumcu paradigmayı kullanan postmodernizm ve yapıbozumculuk or­taya çıktı.</p>
<p>Yirminci yüzyılda geliştirilen en özgün ve en etkili teori Fre- ud un teorisi oldu. Ardındaki girift ve güçlü yorumlayıcı psikolo­jiye karşın bu teori de entelektüel boyutu itibariyle nihilisttir. Freud, dinin bir yanılsama, daha doğrusu, baba sorununun bir yansıması olduğunu düşünüyordu. Ahlak da, iyi ve kötü kavram­ları da bir yansıma, psikolojik bir buhranın yansıması idi. Hatta Freud’un evrensel bir gerçek olarak kabul ettiği aile içi cinsel iliş­kinin bir tabu olması bile, önlem alınmadığı takdirde geriye hiç­bir insan topluluğunun kalmamasına yol açacak bir akraba ve kardeş katlinin ortaya çıkacağı hissi dolayısıyla benimsenen fay­dacı bir tutumdan ibaretti. Diğer bir deyişle, evrensel bir olgu olan ahlakın küçük alanının evrensel olmasını sağlayan şey mut­lak bir yasa değil fakat işlevsel gereklilik idi. Dahası, psikanalitik terapi uygulamasında suç ahlaki değil de psikolojik bir sorun ola­rak değerlendirilmektedir. Terapi, suça neden olan bu sorunu gi­dermek içindir. Kısacası, ahlakı bireye benimseten güç, ebeveyn­lerin içinde bulundukları ortamın oluşturduğu psikolojik bir güç­tür. Ahlak, sadece faydalı bir maskeden, sorun oluşturduğunda psikanalizci tarafından hassasiyet gösterilerek çıkarılacak olan bir maskeden ibarettir.</p>
<p>Psikanaliz, tılsımı bozulmuş göreceliliğe bir açıdan daha kat­kıda bulunmuştur. Bu katkıyı, cinayet, günah ve kötü terimlerini tıbbi terimlerle, yani birer hastalık ismiyle yeniden niteleme eği­limi temin etmiştir. O halde, uygun düşen toplumsal tepkiyi ceza değil fakat terapi oluşturmaktadır. Dostoyevski bunu öngörmüş bulunuyordu. <em>Karamazov Kardeşler</em> romanının belli başlı temala­rından birini, romanın baş kahramanının, psikolojik veya biyolojik nedenlerden dolayı cinayette kendisinin de payının bulunduğunu ileri sürmesi oluşturmaktadır. Yirminci yüzyıl, küçükken ailesinden kötü muamele görmüş, fakir bir aileden gelmiş, kötü koşullarda büyümüş ya da kimyasal bir farklılık dolayısıyla psikotik bir gelişmeye maruz kaldığı için suçluyu mazur görmeye mey- ledegelmiştir. Bu, -Clint Eastwood filmlerinde seçkinlerin tefes­sühünün bir belirtisi olarak işlenen- terapatik toplum modeli­dir.<sup>16</sup> Bu toplumda her şeye izin verilmektedir. Batı’nın kültürel seçkinleri giderek daha çok terapatik gözlükle gözemleme itiyadı edinmiştir. Kötü davranışları kötü diye nitelemekte zorlanmış, bunun yerine, rahatsız, uyumsuz veya sadece talihsiz terimlerini kullanmayı tercih etmiştir. Öyle ki, ‘iyi ve kötünün ötesi’ne gitme hususunda Nietzsche’nin hayal edebileceğinden çok daha ileri bir düzeye ulaşmış bulunmaktadır.</p>
<p>Jung’un hipotezi, tanrıların ölmeleri durumunda hastalıklar olarak yeniden doğdukları şeklindeydi. Bununla, inançsız birey­lerin kendi davranış ve yaşayışlarına şekil verirken yaşayacaklan iç çalkantıların, depresyonların endişelerin derecesini -modern bir hastalık biçimi olarak psikopatolojiyi- kast ediyordu. Gerçek­ten de, ‘psiko-patoloji’ terimi Yunanca kökeni itibariyle ruhun ız-dırabı anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, terimin modern kullanımında kişilik, daha doğrusu benlik lehine olarak ruha yer bırakılmamıştır. Ruhtan bağımsız hale getirilen benlik, sağaltıcı özlerle <em>(spirits)</em> irtibatını yitirip dengesizleşmekte, bundan dolayı da yanlış bir teşhisle bizatihi hasta diye nitelenmektedir.</p>
<p>Yüksek kültüre hakim olan nihilist dünya görüşü, gelişimini bilimin hegemonyasıyla el ele gerçekleştirdi. <em>Komünist Manifes- to’nun</em> ilk temel aksiyomunda Marx’ın ileri sürdüğü gibi, modernitenin büyük devrimci gücü kapitalizmin kendisidir. Bu iktisadi sistem ilerlemesini gerçekleştirirken tüm gelenekleri alt üst et­mektedir. Kapitalizm, ya da daha doğrusu sanayileşme sekülerleş- menin yükselişinde temel dinamik saik olarak ne ölçüde etkili ol­muşsa, bu iktisadi sistemin teknolojik yeniliğe bağımlılığı da o öl­çüde bilime itibar kazandırmıştır.</p>
<p>Bilimsel düşünme şeklinin kültürel sonuçlan şümullü oldu. Özellikle de Darwinyen bakış açısı, üniversite eğitimi görmüş seçkinlerin çoğunu üç kadim metafizik sorunun bütünüyle ma­teryalist cevaplarının var olduğuna ikna etti. ‘Kökenimiz ne?’—il­kel hücrelerin uzun bir evrim süreci içerisinde uğradığı mutas- yonlar sonucu oluşan mürekkep balığından, baykuştan, kediden ve maymundan gelmekteyiz. ‘Dünyada ne yapmalıyız?—yaşama­lı, üremeli, zevk peşinde koşmalı ve sıkıntıdan kaçınmalıyız. ‘Ölünce ne olacağız?’—hiçbir şey, sadece çürüyüp bozulacak, bi­rer leşe döneceğiz. Nobel ödüllü bir şair olan Francis Crick’in ifa­desiyle, ruh sadece sinir hücrelerinin bir demeşimidir.</p>
<p>Modern nihilizmin en otoriter, en şevk kinci kisvesi budur. Dahası, bir kez kendinizi kaptırdığınızda bu nihilizmin mantığın­dan yakanızı sıyırmanız kelimenin tam anlamıyla imkansızdır. Bir kez modern dünyada yapılması gereken doğru bir şey olarak bi­limsel tarzda muhakemede bulunmaya başladığınızda -ki bu mu­hakeme tarzı bizleri daha müreffeh ve daha konfor sahibi kılmak suretiyle kendini kanıtlamıştır- ahlaki değerlendirmeler yersizleşmektedir. Tüp bebek olayını gözden geçirelim. Bilim, kısır çift­lerin çocuk sahibi olmalarına yardımcı olabiliyor. Bu çiftlerin en büyük arzularının yerine getirilmesinin iyi bir şey olacağı ve ço­cuk sahibi olma arzusunun tabii bir arzu olduğu hususunda hiç­bir kuşku yoktur. Bunu gerçekleştirmek için deneylerin yapılma­sı gerekmektedir. Yumurtalar, yaşama sürecine geçmiş bulunan, canlı olan ve tam bir insanın oluşumu için gerekli tüm genetik materyali içinde barındıran yumurtalar, sanki birer bitki parçası imiş gibi test tüplerinde döllenmekte, dondurulmakta, şırıngalanmakta, teşrihe tabi tutulmakta ve öldürülmektedir. Daha iyi bir sonucun doğmasına yol açacaksa neden olmasın ki?</p>
<p><em>Australian Journal of Biological Sciences</em> dergisinin bir sayısında editör yoru­muna yer verilmeksizin şu başlığı taşıyan bir rapor yayınladı: ‘Ova İsimli Farenin Polietilen-glikol Uygulanmış İnsan Spermiyle Suni Olarak Döllenmesi’.<sup>17</sup> Deneyler -Batı dünyasında yer alabi­lecek ölçüde güzel, sivil ve soylu bir şehir olan- Adelaide’deki bir hastanede gerçekleştirildi. Tıp biliminin artık insanları farelerle çapraz döllemeye kadar işi ileri götürüşünü dile dolayan birkaç Katolik yorumcuyu bir yana bırakacak olursak, Avustralya medyası olaya belirgin bir ilgisizlik sergiledi. İnsanların cehennemde canavarlarla çapraz döllenişi ortaçağın bir kabus fantezisini oluş­turuyordu. Bosch’un resimlerinde bunun çizimler! yer almaktay­dı. Bu resimlerde çapraz döllemeyi iblis gerçekleştiriyordu. Bu­gün bu hususta o kadar da emin değiliz. Aklı kullanmaya, bilim­sel olarak düşünmeye başladığımızda, bunun yanlış olduğu şek­lindeki herhangi bir inanç o kadar güçsüz düşmekte ki, adeta ka­çınılmaz bir şeymiş gibi şu yargıya varmaktayız: ‘Neden olma­sın?’. Bu, Luther, Nietzsche ve Weber’in aklın büyüsünün bozul­ması diye niteledikleri şeyin gerçekleşmiş halidir.</p>
<p>İnancın çöküşünün ilk sonucu hasettir. İkinci sonuç ise kendi­ni düşünme, yani ‘ben’ -ben ve zevklerim- felsefesidir. İnancın çö­küşünün diğer etkilerini alışveriş ve turizmle ilgili sonraki bölüm­lerde ele alacağız. Üst orta sınıf tüketimciliğinin alt orta sınıfın tüketimciliği üzerinde farklı bir tesiri vardır. Gerçekten arzuladığı­mız yiyeceği, manevi besini elde edemiyorsak bu dünyanın güzel olan şeylerine büyük ölçekli olarak sahip olmamız gerektiği hesa­bında olan garezkar bir yaklaşım mevcuttur. Bununla birlikte, bu­nu izlemesi mümkün olan müsriflik ve züppelik benliğin aşırılığı­nın bir işareti değildir. Büyük benlikler, huzursuz ve güven duy­gusundan yoksun bencillikleri değil fakat genellikle güçlü bir du­ruşu, otoriter bir kişiliği yansıtırlar. Alt orta sınıf tüketimciligi ise, bunun aksine, daha çok Arendt’in iş mantığına sarılırlar.</p>
<p>Tanrı’nın Ölümü’nün yol açtığı şey, radikal liberalizmin haki­miyetidir. Yüksek orta sınıfın nihilizmini meşrulaştıran felsefe buradadır. Bu felsefenin yegane yönlendirici inancını özgür birey inancı oluşturur. Özgür irade ve akıl ikincil idealleştirimleridir. En iyi toplumu, üyeleri en mutlu olan toplumu bireylerin kendi çıkarlarının peşinde koştuğu toplumun oluşturduğu varsayımına dayalıdır. Bundan dolayı, liberal eğilim, bireyin üzerindeki tüm sınırlamaları kaldırmayı, hükümet ve yargıyı asgariye indirmeyi, sansürü ve bilimsel araştırmaları engelleyebilecek ahlaki sınırla­maları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Birey her zaman dile­diğini seçebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır.</p>
<p>Liberalizmin bireyle ilgili psikolojik varsayımı -bireyin kendi başına bırakıldığı takdirde serpilip gelişeceği düşüncesi-, insan benliğinin doğasında var olan açgözlülüğü, şiddeti ve kötülüğü yadsıması dolayısıyla naiftir. Liberalizm, bireyde kendi kendisini dizginleme yeteneğinin mevcut olduğunu varsaymaktadır ki, ta­rih boyunca böyle bir şey gözlenmemiştir. Uygulamada, kültürün sınırlamalarından masun olan üst orta sınıf, tek bir değerle, sar­hoş edici bir şey olan özgürlükle başbaşa bırakılmış ve liberalizm, bencilliğin kusursuz rasyonelleştirimini temin etmiştir.</p>
<p>Toplumların en iyi nasıl işlediği ile ilgili basit liberal yaklaşım da yanlıştır. Adam Smith’in ‘görünmez el’<sup>18</sup> kavramında örnekle­nen bu varsayıma göre, kendi başlarına bırakılması durumunda iktisadi piyasalar otomatik olarak etkili bir biçimde ve olması ge­rektiği şekilde işleyecektir. Oysa, gerçekliğe sıradan bir göz atış bile Smith’in iyimserliğini boşa çıkarmaya yeterlidir.</p>
<p>Büyük siyaset felsefecileri, her biri farklı ifadeler kullanmak­la birlikte, herhangi bir kurumun makul ölçüde iyi işleyebilme­si için özgürlük ve otorite arasında bir denge tesis etmesi gerek­tiğini söylemektedir. Denge koşulları kurumdan kuruma deği­şiklik gösterir. Örneğin, mahkemeler okullara oranla otoriteye daha fazla gereksinim duyduğu gibi, okulların otoriteye olan ge­reksinimi de spor kulüplerininkinden daha fazladır. Liberaliz­min toplumsal açıdan ne cihetle yararlı olduğu hususunda bura­da bir ipucu mevcuttur: aşırı otoritenin var olduğu kurumlan özgürleştiren kuşatıcı bir etki olarak. Medeniyetimiz liberal tu­tumdan muazzam ölçüde faydalanmışsa da, bu faydalanış, da­ima, özgürlüğün boyutlarının iyi belirlenmiş olması, güvenli bir kurumsal çevre düzeni sağlanması durumunda sözkonusu ol­muştur.</p>
<p>Bazı örnekleri gözden geçirelim. Elizabeth dönemi İngilte­re’sinde meydana gelen ekonomik kalkınma, ortaçağa hakim olan iki muazzam yekpare yapının, -monarşi de dahil olmak üzere- asiller sınıfının ve kilisenin etkisinin zayıflamasıyla mümkün ol­du. Sözkonusu gelişme, haddinden fazla sınırlamalara tabi tutul­makta olan bir piyasanın liberalleştirilmesi vakasıydı.<sup>19</sup></p>
<p>Harika bir dönem olan İngiliz Kamu Okulları dönemi ve bu dönemin diğer Anglo-Sakson ülkelerdeki türevleri aşağı yukarı 1920 ila 1960 yılları arasına denk düşmekteydi. Bu dönemden önce otoriter ataerkil rejim çok sıkı idi ve aşırı sıkı ritüeller öğ­renme şevkini kırmaktaydı, öğrencilere daha fazla özgürlük tanı­yan ve onların bireysel özelliklerine daha fazla önem veren söz- konusu dönemin liberalizmi daha iyi bir sonuç elde etti.<sup>20</sup> Bu­nunla birlikte, liberalizmle ilgili sorunu nerede durmayı asla bil­memesi oluşturuyor. Bir kez başladıktan sonra ortada hiçbir oto­rite kalmayıncaya kadar yoluna devam ediyor. Yapısında hiçbir sı­nırlama ilkesi bulunmuyor. 1960 yılından bu yana eğitimle ilgili tehdidi okulları disiplin tesis etmek için çırpınıp durmak zorun­da bırakan aşırı liberallik oluşturuyor.</p>
<p>Viktorya döneminin aileleri ve bu ailelerin tutumları çok sıkı idi. Freudyen terimlerle ifade edecek olursak, haddinden fazla en­gelleme mevcut idi, beşeri içgüdülerin engellenmesi birey üzerin­de aşın gerginlik oluşturuyordu. Fakat, yine, başlangıç aşamasın­daki bir liberalleştirimin yararlı olmasına karşın, süreç daha son­ra kontrolden çıktı. Yirminci yüzyıl, evlilik bağlarını zorlayan, ebeveyn otoritesini sarsan ve toplumun davranışı üzerindeki ha­yati öneme sahip bir çok ahlaki sınırlamayı silip süpüren ve zapt edilemeyen bir liberalizm cereyanına tanıklık etti.</p>
<p>Bir toplumun toplumsal ahlak ölçülerine bakılarak ahlaki du­rumu hakkında bir fikir sahibi olmak mümkündür. Nelerin ale­nen yapılmasına izin verilmektedir? Modern Batı’daki eğilim şe­hir caddelerinde herşeyin yapılmasına izin vermeye kadar işi iler­letmiştir. İngiltere’de 1950’lerde <em>Lady Chatterley</em> romanına sansür uygulanmasından bu yana edebiyat, filmler, video, uydu yayınla­rı ve şimdi de internetteki pornografi üzerindeki sınırlamalar hız­la buharlaşmıştır. Pornografi, liberalizm adına, hem daha geniş ölçüde ulaşılabilir bir hal almış hem de daha kötü bir içerik ka­zanmıştır. Bir yandan, her gazete bayiinde satılmakta olan <em>Play- boy</em> ve <em>Penthouse</em> gibi dergilerdeki çıplaklığın boyutu artmaktadır. Diğer yandan, cinsel sapkınlıkların filme alınmasına giderek da­ha hoşgörülü davranılmaktadır. 1989 tarihli bir İngiliz sanat filmi olan <em>The Cooh, The Thief. His Wife and Her Lover</em> adlı film, vücu­du dışkı ve sidikle kaplı çıplak bir adamın görüntülerinin yer al­masına. bir çocuğa yapılan işkenceleri karnının kesilmesi de da­hil olmak üzere göstermesine, bir adamın boğazına bir kitabın sayfalarının tıkılarak boğulmasının görüntülerini içermesine, uzunca ve açıkça yamyamlık sahnelerine yer vermesine karşın Batılı sansürcüleri harekete geçiremedi.</p>
<p>Liberalizmin ölümcül kusurunu itaat edeceği hiçbir şeyin bu­lunmaması oluşturuyor. Liberalizmin hiçbir tanrısı yoktur. Beşe­ri durumun yegane filozofu olarak özgür birey bir psikoz versiyo­nudur. Napoleon’un kendinden emin ve dizginlenemez bir şekil­de dünyayı fethetmeye kalkan büyük bir birey olarak idealleştiril­mesi bir Romantik liberal megalomoni vakasıdır ve Napoleon’un gerçekleştirdiği seferler esnasında yoktan yere ölen milyonlarca masum insanı dikkate almamakta bir beis görmemektedir. Radi­kal liberalizm, bazı korkunç iblislerin meydanı boş bulmasına yol açma tehlikesi taşımaktadır.</p>
<p>Büyük muhafazakar teorisyen Edmund Burke’ü anlamanın anahtarı burada yatmaktadır. Burke, modern liberalizmin sahip olduğu muazzam ölçüdeki tahrip gizilgücünü ilk sezen kişi oldu. Liberalizmin Burke’ün dönemindeki bariz tehdidini Fransız Dev­rimi kisvesinde siyasi tehdit oluşturuyordu. Burke, özgürlük ve eşitliğin üçüncü ideal olan dayanışmanın gerçekleşmesini sağla­mak yerine Terör’ü ve Napoleon’u getireceğini görmüştü. Dahası, bu zararı verecek olan şeyin dar bir siyasi anlayışın değil de mo- dernitenin yönlendirici felsefesi olan liberalizmin kendisinin ol­duğunu da fark etmişti. Bu yüzden, Burke, saldırısını liberal ilke­lere -özgürlük, akıl ve bireyin her şeye kadir oluşuna— yöneltti. Burke, sosyalizmin liberalizmin bir alt türünden ibaret olduğunu görmekteydi.<sup>21</sup></p>
<p>Sınır tanımayan liberalizm, üst orta sınıf nihilizminin kültü­rel öncü koludur ve hasetle belenik 1960’larda patlak vermiş­tir—ki bu onyılın ideolojik açıdan temsil ettiği şeyi, bireylerin, özellikle de gençlerin, ebeveynlerin, okulların, üniversitelerin ve <em>toplum</em> isimli soyut gulyabaninin sınırlamalarından kurtarılması oluşturuyordu. 1960’lardaki bu karşı kültüre kurban giden ku­ramların başında aile ve eğitim yer alıyordu. 1980’lerde yeniden saldırganlaşan ve bu sefer ekonomiyi, en azından Batı’nın Anglo­sakson ülkelerinin ekonomisini hedef alan liberalizm, uç derece­de bir laissez-faire felsefesi ile hükümetlerin piyasaya tüm müda­halelerinin kaldırılmasını talep etti. Yeni sıkıntının yükünü daha çok alt ve orta toplumsal sınıfların çekecek olmasına karşın, bu seferki kurbanları oluşturan hükümet ve sanayi kuramlarının yapısının gördüğü zarar hiç de öncekilerin gördüğü zarardan da­ha az olmadı.<sup>22</sup></p>
<p>Radikal liberalizmin siyasetteki yansıması 1789 ise, ekono­mideki yansıması nedir? Bütünüyle özgür bir piyasanın gerçek­leşmesi durumunda ne olacaktır? Ortaya çıkacak olan şey 1990’ların Almanya’sı veya Japonya’sı değil de Amerika’nın sınır- boyu koşullan, hiçbir hükümetin, hiçbir yasanın, hiçbir kolluk kuvvetinin -sınırın- bulunmadığı Vahşi Batı’sı olacaktır. Bu ku­ralsız dünyada kaçınılmaz bir tek kural vardır ki, o da silahın koyduğu kuraldır. Çağdaş radikal özgür piyasacılar, altın ma­denleri bulmayı ümit edebilecekleri Yeni Gine’de fiili bir cennet tecrübesi yaşayabilirler. Onlar için, valizlerinde yer alan ve Adam Smith tarafından yazılmış bulunan <em>Milletlerin Zenginliği </em>isimli esere nispetle silahlı korumalardan oluşan bir çete daha faydalıdır.</p>
<p>Her toplumun sıkı bir ayrımlar, müdahaleler ve kontroller ağı­na sahip olduğu veya buna ihtiyaç duyduğu genel kabul gören bir görüştür. Herhangi bir kökten özgürleştirme hareketi, öngörüle- meyen sonuçlara gebe olma tehlikesi taşımaktadır. 1980’lerdeki finansal denetimsizlik bu hususta öğretici bir örnek teşkil etmek­tedir: piyasaların denetiminin kaldırılması, iş dünyasının ahlakın­da bozulmaya, bu da bir dizi büyük finans kurumunun ve ano­nim şirketin iflasına yol açtı.</p>
<p>Yüksek kültürün nihilizmi ve radikal liberalizmin yayılması yüksek orta sınıfın gelenek halini almış toplumsal yükümlülük duygusunu aşındırdı. Bu aşınma da, kamunun genel çıkan doğ­rultusunda hareket etmekle yükümlü olan bu sınıfın ayrıcalıklı konumuna —servetine, statüsüne ve gücüne— zarar verdi. Seçkin­lere sorumluluklar yükleyen bir <em>noblesse oblige</em> düsturu vardır. Seçkinlerden &#8216;Adil ol!’ emrine itaat etmeleri beklenir.</p>
<p>Weber, kapitalizmin ahlakta yol açtığı devrimin tesir alanı ola­rak çalışma alanını göstermekteydi. 1980’li yıllar, Batılı toplumların büyük iş sektöründe dalaverelerin boy gösterişine tanıklık et­ti. Belli başlı uygulamaları, muhasebe işlemlerinde sahtekarlık ve rakip firmaların elemanlarından bilgi sızdırma oluşturuyordu. Düşüncesizce yaratıcı muhasebe <em>(creative accounting)</em> diye isim­lendirilerek rasyonelleştirilmiş de olan muhasebe sahtekarlıkları­nın yayılması, istedikleri takdirde tüm firmaların muhasebelerini diledikleri şekle büründürmeye hazır muhasebeci bulabilmesi an­lamına geliyordu. En itibarlı kaynaklardan gelen bilgilere bakılır­sa, böyle bir muhasebeci bulabilmesi için firmaların fazla uzakla­ra gitmelerine gerek kalmıyordu.</p>
<p>Bu gelişme, toplumsal vicdanın birbirinden oldukça farklı iki açıdan zayıfladığına işaret etmektedir. Birincisi, muhasebecilik mesleğini icra edenlerin bir çoğunun loncaya üyeliğin ihlal edile­mez koşullarıyla ilgili hiçbir vicdani endişelerinin olmadığı anla­şılmaktadır. Muhasebeciler, mesuliyetlerinin büyüklüğü nedeniy­le gerek para gerekse itibar açısından toplum tarafından ödüllen­dirilmelerine karşın kamunun kendilerine yönelik güvenlerini kötüye kul<u>landıla</u>r. Daha eski bir meslek olan ve modern zaman­larda en azından diğerlerine oranla daha bağlayıcı geleneklere sa­hip olacağı umulan hukuk mesleğinin sayısız üyesi de aynı tür­den işlere bulaştı.</p>
<p>İkincisi, Weber’e göre, kapitalist ahlakı, Batılı toplumların ço­ğunun iş dünyasının seçkinleri arasında yazılı olmayan bir dü­rüstlük yasasının varlığını ifade etmekteydi. Kişisel çıkar ne ka­dar ayama boyutta olursa olsun yapılmaması gereken belli şeyler vardı. Müeyyideleri yasa ya da hükümet düzenlemeleri yoluyla değil de yüksek orta sınıfın önde gelenleri tarafından belirlenen bu ahlak anlayışı belli centilmen kulüpleri tarafından gözetilmek­teydi. 1980 lerde bu ahlak anlayışının çözülmekte olduğuna <u>dai</u>r işareder belirdi.</p>
<p>Bu işaretlerden birini, Anglo-Sakson ülkelerindeki yüksek mevkili idarecilerin kendi maaşlarında astronomik artış gerçekleştirmeleri oluşturmaktaydı. Alt orta sınıfın ortalama reel geliri­nin düştüğü bir onyılın ardından, 1995 yılında, Amerika’nın General Electric şirketinin yönetim kurulu başkanı yıllık 22 milyon dolar maaş alıyordu. 1994 yılında, British Gas şirketinin yönetim kurulu başkanının maaşı bir yıl içerisinde %75 arttı. Ayrıca, yöneticilerin, soyup soğana çevirdikleri işçilere tahsis edilmiş ikra­miyeleri iç etmeleri de yaygın görülen bir durumdu. Yirminci yüzyıl boyunca süren eşitsizliklerin azalması süreci bu dönemde öylesine tersine döndü ki, Birleşik Devletlerdeki üst yüzde beş­lik kesimin geliri alt yüzde beşlik kesimin ortalama on misline çıktı.<sup>23</sup> Seçkinlerin Clint Eastvvood filmlerinde karikatürize edi­len çürümüşlüğünün halkın zihninde bundan daha çirkin bir ör­neği yoktu. Toplumun üst kesimi adeta toplumun geri kalan kıs­mına dil çıkarıyordu. Liberalist bakışla mazeretler ileri sürülü­yor, maaşların düzeyini serbest piyasanın belirlediği, ortaya çı­kan durumun ahlakla değil de serbest rekabetle ilgili olduğu söy­leniyordu. Hatta The Economist’in de aralarında yer aldığı en ak­lı başında ve ayağı yere basan süreli yayınlar bile aynı şeyleri söy­lüyordu. Savaş sonrasının Altın Çağı’nda belli başlı işadamları ta­rafından benimsenen ve onları hem kendilerine tahakkuk eden haklardan feragat etmeye hem de bir çoğunu onurlu kamusal gö­revlere vakit ayırmaya sevk eden güçlü sivil ahlak anlayışı orta­dan kalkmıştı.<sup>24</sup></p>
<p>Burada bir kayıt düşmek gerekiyor. İş dünyasında daha önce­leri de kötü uygulamalar zuhur etmiş ve bunlar kontrol altına alınmıştı. Mesela, 1960’ların sonlarında Avustralya’da bir hisse se­nedi patlaması ortaya çıkmış ve karanlık işlerin doğmasına yol aç­mıştı. Bununla birlikte, tahvil piyasaları, hükümet düzenlemele­rinin de yardımıyla kurumlarını hayli başarılı bir şekilde düzene koymayı başardı. Bu sonuç, eyleme geçebilecek kadar güçlü bir ortak vicdanın ürünüydü.</p>
<p>Anglo-Sakson hükümetlerin hareket tarzını 1980’lerden beri belirlemekte olan -ve klasik, <em>laissez faire ve</em> serbest piyasa gibi farklı isimlerle anılan- liberal iktisat teorilerinin kendileri, ün­iversite eğitimli yeni bir uzmanlar kuşağının bir ürünüydü. Bu kuşak kendilerinden önceki kuşakların doktrinlerin toplumsal sonuçları ile ilgili hassasiyetlerini taşımıyordu—artık yüksek işsizlik oranları kalıcı bir hal almakta, eşitsizlik artmakta, fakir kenar mahalleler ve kırsal bölgeler sefalet, suç ve kişisel sıkıntıların yay­gınlaştığı toplumsal çöplüklere dönmekteydi. Bu kuşak, bir son­raki bölümde inceleyeceğimiz anahtar seçkin kurumu olan üni-versitedeki azalan toplumsal sorumluluk duygusunun bir yanını temsil etmektedir. Bu özel durumda, itici gücü açgözlülük veya haset değil fakat bir yüksek memur, teknokrat öteki-dünyalılık oluşturuyordu.</p>
<p>Yirminci yüzyılın son çeyreğinde siyasi seçkinlere karşı insan­larda bir güvensizlik belirdi. Belki de bunun nedeni, Başkan Ni- xon’ın marifeti olan Watergate skandali, Clinton’a atfedilen seks ve para skandalları ya da Britanya Kraliçesinin sahip oldukları ay­rıcalıkların mütemmim bir cüzü olan <em>noblesse obligeın</em> sınırlama­larını kabule pek eğilimli görünmeyen çocuklarının davranışları gibi özel olaylardı. Belki de, buna, BBC’nin yüksek sivil memur­ları ve bakanları sadece kendi çıkarlarını düşünen insanlar olarak gösteren, gündelik politikanın alay konusu olmasına yol açacak bir ortamın doğmasını sağlayan <em>Emret Başbakanım</em> dizisi gibi te­levizyon dizileri yol açmıştı. Belki de, bunun nedeni, devlet gemi­sinin artık 1950’ler ve 1960’larda göründüğü gibi çoğunluğun çı­kartan doğrultusunda yönetilmediği duygusuydu. Sebep her ne olursa olsun, halk, kendileri için var olan liderleri artık kendi ke­selerini düşünen, önüne gelenle yatıp kalkan ve halkın gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen kişiler olarak görmekteydi.<sup>23</sup></p>
<p>Bazı isimler için bu değerlendirmenin haksız olması mümkün olmakla birlikte, Avustralya’nın en uzun süre başbakanlığını ya­pan Sir Robert Menzies’in 1966 yılında görevden ayrıldığında emekliliğini geçireceği bir ev satın alabilecek bir birikime sahip olmadığı için bir grup Melboume’lu iş adamının aralarında para topladıkları günlerin geride kaldığı açıktı. Menzies örneği her za­man için bir istisna teşkil edecek mahiyette olabilir. Ama onun temsil ettiği örnek, büyük ölçüde yitirilmiş bir dünyayı sembolize etmektedir.</p>
<p>Alt orta sınıfın popüler kültüründe, bu sınıfın, kendisine iha­net ettiğini düşündüğü seçkinlere yönelik husumetinin değişi dışavurumlarını gözden geçirmiş bulunuyoruz. Gerçekten de, ah- laksızlaşmış olan üst orta sınıf, yüksek kültür nihilizminden ve var kabul edilen bir radikal liberalizm felsefesinden etkilenerek daha da bencilleşmiş bulunuyor. Bu kültürel güçler kalabalığının işleyişini Sir Anthony Blunt olayında net bir şekilde gözlemlemek mümkündür. Blunt vakası, ayrıca, modern üniversite ile ilgili olan bir sonraki bölüm için yolu da açacaktır.</p>
<p>Bir sanat tarihçisi ve bir uzman olarak parlak bir kariyere sa­hip olan ve Birleşik Krallık’ın sarayının mensuplarıyla ünsiyet te­sis etmeyi başaran Blunt 1956 yılında şövalye unvanıyla taltif edildi. Sırasıyla Oxford ve Cambridge’e Güzel Sanatlar Slade Pro­fesörü olarak atandıktan sonra 1950 yılında British Academy’ye, 1960 yılında da Society of Antiquaries’e üye seçildi. 1952’den iti­baren Kraliçenin Resimlerinin nakliyecisi, 1972 yılından itibaren de Kraliçenin Resimlerinin danışmanı olarak atandı.<sup>26</sup> Dünya sa­nat tarihçileri dayanışma örgütü onu belki de eşi benzeri bulun­mayan bir üstad olarak görmekteydi. George Steiner’ın düştüğü nota bakılırsa, kraliyet ailesi tarafından kabul edilmiş olması, Blunt’ın mesleğinde en ileri düzeye ulaştığının, yani hem entelek­tüel hem de ahlaki temizliğinin en üst düzeyde olduğunun bir alameti olarak görülüyordu.</p>
<p>Blunt, 1920’li yılların sonları ile 1930’hı yılların başları arasın­da kalan bir vakitte (ki 1932 yılında Tirinity College’e üye olmuş­tu) kendisiyle temasa geçen Sovyetlerin istihbarat teşkilatı adına çalışmaya başladı. Temelde Cambridge ajanlar dairesinde bir ye­tenek gözleyici ve başcasus olarak görev yaptı. Daha sonra, Bri­tanya istihbarat teşkilatı MI5’te, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sta- lin ve Hitler’in müttefik oldukları evrede ise bir Rus ajanı olarak çalıştı. Diğer bir deyişle, yüksek ölçüde ihanet suçu işledi. Al­manların Rus şifrelerini deşifre ettiği bir sırada Almanların iletişimlerinin hayati önemdeki deşifrelerini sızdıran Blunt, Britan­ya’nın savaşı kaybetmesine yol açabilirdi. Çıkarma günü [D-Day] ile ilgili sim Moskova&#8217;ya aktardı ve böylece bir kez daha her şeyi tehlikeye attı. Stalin&#8217;e ölümüne düşman olan sayısız Doğu Avru­palı eylemcinin adını Moskova&#8217;ya bildirdi. 1951 yılında Rus ajan­ları Burgess ve Maclean’in Moskova’ya kaçışı olayını Blunt plan­ladı. Komünizme sempati duyduğu 1930’lardan beri bilinen bu Blunt&#8217;ın sadece M15’te göreve getirilmekle kalmayıp 1963 yılında­ki itirafına kadar tüm vartaları da atlatabilmesi yüksek mevkide- ki kişiler tarafından korunmuş olduğu izlenimini veriyor. Kısmen de bunda Blunt’ın bir centilmen olması etkili olmuştu. Blunt, ay­rıca, Britanya Krallığında cinsel şantaja da başvurduğu gibi geniş kapsamlı homoseksüel ilişkilerde de bulundu.<sup>27</sup></p>
<p>1979 yılında skandal patlak verdiği zaman, ortaya çıkıp olayı isimlendirme işini Londra’daki popüler basın gerçekleştirdi. <em>The Times,</em> olayı herhangi bir öfke ifadesi kullanmadan aktarmakla kalmayıp işi Sir Anthony’yi öğle yemeğine çağırmaya ve som ba­lığı sandviçi servisi yapmaya kadar ileri götürdü. ‘Yüksek mevki­li insanlar’ Blunt’a destek olmak için seferber oldu. Cambridge’in öğretim üyelerinden biri şu yorumu yaptı: ‘Kuşkusuz onu bir ar­kadaş olarak görmeyi engelleyebilecek hiçbir şey meydana gelmiş değil.’<sup>28</sup> Oxford, Blunt’tan kendisine ödül olarak vermiş olduğu fahri doktorluk unvanını geri istemedi. Londra’daki University College, derhal Blunt’a bir misafir profesör olarak bünyesinde gö­rev alma teklifi götürdü. Blunt’ın yayıncılarından biri, bir editör- yal toplantıda konu ile ilgili olarak iki dakikalık bir şakalaşmadan sonra konuyu kapattı. <em>The Times Literary Supplement,</em> Blunt’ın in­celemelerini yayınlamaya devam etti.<sup>29</sup></p>
<p>Blunt vakasının en azından bir kafa karıştırıcı yanı mevcut. Bir sanat tarihçisi olarak Blunt, belli başlı incelemelerini, resimlerin­de formel neo-klasik yapıyı derin manevi içerikle bütünleştirme konusunda benzersiz bir ressam olan Nicolas Poussin üzerine gerçekleştirmişti. Blunt’ın eseri, ne kılı kırk yaran akademisyen­ler ne de bir başkası tarafından ıskartaya çıkarılamadı. Gerçekten de, Blunt’ın 1958 Melon Dersleri, Poussin’in sanatı üzerine kaleme alınmış en felsefi ve en başarılı inceleme olma özelliğini koru­yor.<sup>30</sup> Verdiği derslerin de benzer bir canlılıkla izlendiği söyleni­yor. Blunt’ın bilimadamlığı boş bir bilimadamlığı olmamıştı ama bu adam aynı zamanda da siyasi bir kişilikti. Bir çok resminde si­vil sorumluluk ve sadakati yüceltmiş olan Poussin yaşıyor olsay­dı, kendisinin hayranı olan Blunt’ı sert bir dille yargılardı.</p>
<div class="pr_producers__manufacturer">
<div class="pr_producers__item">John Carroll &#8211; Benlik ve Ruh,syf:105-126</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div class="pr_producers__sep"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ust-orta-sinif-ve-yuksek-kultur/">Üst Orta Sınıf ve Yüksek Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ust-orta-sinif-ve-yuksek-kultur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anlamın Yitirilmesi Mekanın İncinmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anlamin-yitirilmesi-mekanin-incinmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anlamin-yitirilmesi-mekanin-incinmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 16:06:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal Can]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman İçinde Mekan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25465</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim Sezai Karakoç İçerisinde bulunduğumuz dünyanın bir dağın ardında saklı durduğuna çağırırsam sizi hayret eder misiniz? Hayret etmek; modern insanın unuttuğu bir yaklaşım olarak burada dursun. Çünkü modern insan hayretini, kendisiyle birlikte unutmak, unuturken de silme yolunu seçen bir yaklaşıma sahiptir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlamin-yitirilmesi-mekanin-incinmesi/">Anlamın Yitirilmesi Mekanın İncinmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25477 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-300x200.jpg" alt="" width="366" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Anlami-yitirilen-Kelimeler.jpg 600w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p>Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana</p>
<p>Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim<br />
Sezai Karakoç</p>
<p>İçerisinde bulunduğumuz dünyanın bir dağın ardında saklı durduğuna çağırırsam sizi hayret eder misiniz? Hayret etmek; modern insanın unuttuğu bir yaklaşım olarak burada dursun. Çünkü modern insan hayretini, kendisiyle birlikte unutmak, unuturken de silme yolunu seçen bir yaklaşıma sahiptir. Onun “kendilik bilincini” yitirmesi “kendine yabancılaşmasıyla” ortaya çıkmış, bu yabancılaşma daha sonra “merkezden çevreye” yayılarak büyümüştür. Modern insan artık hem kendine hem çevresine hem mekâna, hem de sahip olduğu sese yabancılaşmıştır. Yabancılaşma, unutmak ile eşdeğerdir.</p>
<p>Neyin doğru neyin yanlış olduğu ayrımına varamayan modern insan, kapitalizm sonrası artık son gemiyi de yakmıştır. Çünkü merkezden-kendinden çevreye-mekâna yayılan yabancılaşma onu bu dünyada yalnızlaştırmış bunu da sözde bireysellik adı altında yapmıştır, insanlar artık kalabalık yerlerde bile yalnızdır. Çok kadı binalarda tek başına kalmak onun kaderidir artık. Sonsuzluk algısını bu şekilde yitiren modern insan, artık “bir kendi” değildir. Bütün yalnızlıklarını, bütün bireyselliklerini toplasanız bir doğru yapamayacaktır. Çünkü “kendini inşa sürecinde” kendini yitirmiştir modern insan. Onun odalar dolusu bunalımları, krizleri, çıkmazları, saplantıları, büyük ve uzun emelleri vardır. Sürekli biriktirme güdüsüne sahip olduğu için görünürde olmasa da içerisinde büyük yanlışlıklar dağı mevcuttur. Bu yanlışlıklar dağı doğrulukları test edemediği için oluşmuş ve hayatı bir yalan üzerine temellendirmiştir. Doğruluklar bizim o doğrulukları test ettiğimiz bir sonsuzluk algısı, fikri ya da tahayyülümüz içerisinde anlamlıdır. Sonsuzluk algımız, fikrimiz ya da tahayyülümüz değiştikçe ve genişledikçe, doğruluk ve hakikat algımız da değişecektir. Dolayısıyla içerisinde olduğumuz gerçeklik, bir bakıma hakikat olarak tanımladığımız ya da algıladığımız bir sonsuzluk düşüncesi tarafindan belirlenir ve gerçekliğe dönüşür. (Aktaş, 2014:188)</p>
<p>Gerçek-hakikat ayrımında gün geçtikçe törpülenen insan bir savunma mekanizmasını devreye sokamadan ayakta kalamayacaktır. Bu savunma mekanizması da ancak kendine, mekana dönmekle gerçekleşecektir. Kendi kalabalıklığında kendini bulmasıyla bunu elde edecektir. Modernizm kişiyi mekânda yalnızlaştırırken geceleri sokakları aydınlatarak da kişiyi yalnızlar sürüsüne dahil etmeye çalışır. Bu durum sürü psikolojisiyle bağlantılıdır. Mekândan dışarıya çağıran modernizm kendi alanım mahrem-kamusal alan kavgasıyla ortaya koyar. Mekân-ha- ne mahremiyetin-gizliliğin yansımasıyken caddeler-bulvarlar geceleri aydınlatılarak vitrinlerin cazipliği arttırılmaya çalışılır ve insanın yalnızlığını tüketim yapması buyrularak giderilmesi emredilir.<br />
İnsan tüketim kültürünün trenine bindiği zaman başta da bahsettiğimiz üzere yabancılaşma serüvenini de başlatmış olur. Bu yabancılaşma kişinin kendini yitirmesine, artık yeni anlamlar üretememesine neden olur. Ki bir insanın yeryüzünde başına gelebilecek en büyük musibet anlamlandırma yetisini kaybetmesidir. Bu yetiyi kaybetmek, kişiyi bunalıma sokar; bir süre sonra da kendini imhaya sürükler. Nitekim intihar eden yani kendi varoluşunu imha eden insanların söylediği en önemli ifadenin “Artık yaşamanın bir anlamı kalmadı” olması boşuna değildir.<br />
(Fazlıoğlu, 2014:16) Anlam, hakikate ulaştıran ve kişiyi kendi olarak kalabilmesi için gerekli savunma mekanizmasını devreye sokan temel süreçtir. Anlamlandırmasını yitiren bir insanın psi- ko-sosyal olarak dünyadan alabileceği pek bir şey kalmamıştır.</p>
<p><strong>Evine Dön, Şarkına Dön, Kendine Dön</strong></p>
<p>Kapitalizmin sivri ve uzun vantuzları bugün tüm bedenlere sirayet ettiği gibi mekanlara ve kentlere de sirayet etti. İnsan değişip dönüşürken mekânlar da bu değişim ve dönüşümden nasibini aldı. Belki de Herakleitosun o çok bilinen cümlesinin anlamını tam bulduğu zamandayız artık: değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hızlı bir değişim sürecinden geçerken kimi zaman bu süreçte neyin değişime ve dönüşüme uğradığının da farkında olamıyoruz. Fakat bir şeylerin değiştiği muhakkak ve bu değişimler bizlerden çoğunlukla bir şeyler kopartarak oluşmuştur. Artık değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu ve bu değişimin farkına varamayan bizler anlayış kabiliyetini yitirerek çağdan habersiz bir biçimde yaşantılar sergilemekteyiz. Sergilediğimiz bu yaşantıların odağında duran mekân da bu değişimden nasibini almaktadır. Mekânı, mahrem alanımızı korumamız gerekirken onu sürekli bu değişimlere muhatap bırakarak acı bir sürecin başlangıcına da artık girmiş bulunmaktayız. Bu da tahmin ediyoruz ki kişileri mekânsız bırakacaktır.</p>
<p>İnsanlar değişim ve dönüşüme uğrarken mekânları da buna dâhil eder. “Mekân bir anlamda toplumsal değişmenin en belirgin olduğu fiziki yapılanmadır. Toplumsal organizasyonlar devamlı bir değişme içerisinde oldukları için sosyal süreçleri tetikler. Şehirleşme süreci de hem bir yer değiştirmeyi (mekânsal süreç) hem yer değiştiren ünitenin kültürel değişmesini (sosyal süreç) birlikte içermektedir” (Tekeli, 2010:22). Kapitalizm, kişileri mekân almak için mecburiyet duygusu içerisine sokarken bir taraftan da onu mekândan çıkartmak için elinden geleni yapar. Çünkü kişi mekânda kısmî de olsa harcama yapamaz ve kapitalizme hizmet edemez, kapitalizmin vitrinlerde boy gösteren plastik duygulanım temalarına muhatap olamaz. Bu yüzden&#8221;kapitalist düşünce öncelikle&#8221; bulvarları genişletti, caddeleri aydınlattı, vitrinlerle donatıp halkın gözlerinin önüne getirdi. Artık görsel bir bombardıman altında olan insan kapitalizmin bir neferi olarak bu caddelerde boy gösterebilir, vitrinlerde boyunun ölçüsünü alabilirdi.</p>
<p>Kapitalizm mekânı sadece bir meta olarak kişiye sunarken kişiyi ayrıca mekânsız yaparak onun sağlam temeller üzerinde bir “kendilik inşasından” uzaklaşmasına neden oldu. Çünkü ev mahrem alandı, kişinin dönebileceği bir “kendiliğiydi”. Kişiyi mekândan çekerken bir nevi kişi “kendiliğinden” çekiyordu. Bugünkü kentlerin ve onu oluşturan binaların (Gökdelenle- rin-Tokilerin) temel mantığı sadece mekâna sahiplik noktasında okunmalıdır. Mekâna sahip olan kişiyi kente daha rahat yayılır ve kentin imkânlarından daha fazla yararlanır. Bu yüzden kentleşme “kapitalist birey” felsefesinin temel neticesidir (Bergen, 2013:12) denilebilir.</p>
<p>Mekân kişinin “kendiliği” konusunda kendisini bulduğu yerdir. Kapitalizm ile birlikte değişime uğrattığımız mekânlar artık modern insana “kendiliği” noktasında pek bir şey vermemektedir. Çünkü modern insan kapitalizm ile birlikte mekânı incitti. Mekânın o kendine getirici havasını bozdu. Mekânın bozulması kişilerin anlam dünyasının da kaybolmasına neden oldu ve artık anlamlandırma yetisini kaybeden kişi ölümünü kendi eliyle gerçekleştirdi.</p>
<p>Bilal Can &#8211; Zaman İçinde Mekan,syf:</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlamin-yitirilmesi-mekanin-incinmesi/">Anlamın Yitirilmesi Mekanın İncinmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anlamin-yitirilmesi-mekanin-incinmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zygmunt Bauman &#8211; Kimlik   -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-kimlik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-kimlik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Jun 2021 15:36:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25138</guid>

					<description><![CDATA[<p>Genel anlamda “kimlik, özel anlamda &#8216;ulusal kimlik fikri insanlık deneyiminde “doğal yollarla döllenmemiş, tabii biçimde kuluçkaya yatırılmamıştır. Aynı şekilde, “hayatın apaçık gerçeği sayılabilecek bir deneyimden de türememiştir. Bu fikir, modern insanın Lebenswel&#8217;ine (canlılar âlemi, yaşam dünyası) zorla sokulmuş ve bir kurgu olarak ortaya çıkmıştır. Kimlik fikri, tam da kurgu olduğu için ve bu fikrin ima [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-kimlik-alintilar/">Zygmunt Bauman – Kimlik   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25139 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001736236001-1-194x300.jpg" alt="" width="238" height="368" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001736236001-1-194x300.jpg 194w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001736236001-1.jpg 259w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" /></p>
<p>Genel anlamda “kimlik, özel anlamda &#8216;ulusal kimlik fikri insanlık deneyiminde “doğal yollarla döllenmemiş, tabii biçimde kuluçkaya yatırılmamıştır. Aynı şekilde, “hayatın apaçık gerçeği sayılabilecek bir deneyimden de türememiştir. Bu fikir, modern insanın Lebenswel&#8217;ine (canlılar âlemi, yaşam dünyası) zorla sokulmuş ve bir kurgu olarak ortaya çıkmıştır. Kimlik fikri, tam da kurgu olduğu için ve bu fikrin ima ettikleri, hatırlattıkları veya harekete geçirdikleriyle status guo ante (insan müdahalesinden azade, mukaddem olgular bütünü) arasında uzandığı acıyla hissedilen boşluk sayesinde &#8216;gerçeğe dönüşüp &#8216;verili” hale gelmiştir. Kimlik fikri aidiyet krizinden ve bu krizin “olması gereken ile &#8216;olan&#8217; arasındaki uçurumu kapatmak ve gerçeği bu fikir tarafından oluşturulmuş standartlar seviyesine çekmek için tetiklediği çabadan doğmuştur. Bu, gerçeği zehabın suretinde yeniden yaratmaktır.</p>
<p>Sayfa 30</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ulusal kimlik”, en başından itibaren agonistik (kavgacı) bir nosyon ve savaş narası idi; uzun süre de öyle kaldı. Devlet reayasının kümelenmesiyle benzeşen birleştirici bir ulusal cemaat sadece sonsuza kadar başarısız olmaya değil, aynı zamanda ebediyen kırılgan olmaya da mahkümdur.</p>
<p>Sayfa 31</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ulusal kimlik, &#8216;biz ve “onlar” arasında sınır çizmek için tekelci bir hakkı amaç edinen devlet ve onun temsilcileri tarafından (veya uluslaşmayı amaçlayan &#8216;gölge hükümetler ve “sürgündeki hükümetler” örneğinde olduğu gibi -sadece kendi devletleri için haykıran petrol ülkelerinde yaşayan uluslar” tarafından-) titizlikle inşa edildi. Tekel oluşturmalarının yanında devletler, sınırları aşarak su götürmez biçimde yüksek mahkemenin pozisyonunu üstlendiler ve dava açan kimliklerin iddialarına dayanarak itirazı mümkün olmayan cezalar verdiler.</p>
<p>Sayfa 32</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>1994&#8217;te Berlin caddelerine asılan bir posterde, artık dünya gerçeklerini içermeyen referans çerçevelerine uyulan sadakatle şu şekilde dalga geçilmiştir: “Sizin İsa&#8217;nız bir Yahudi; arabanız Japon; pizzanız İtalyan; demokrasiniz Yunan; Kahveniz Brezilyadan; tatiliniz Türkiyede; sayılarınız Araplardan; harfleriniz Latin; tek komşunuz ise bir yabancı.”1? Polonya&#8217;nın ulus inşası döneminde çocuklara kimlik sorularına şu cevapları vermeleri salık verilirdi: Sen kimsin? Küçük bir Lehim. Simgen nedir? Beyaz kartal. Çağdaş kültürün yetkin bir sosyoloğu olan Monika Kostera&#8217;nın öne sürdüğüne göre bugünün cevapları oldukça farklı olurdu: “Kimsin? Kırklı yaşlarda, mizah anlayışına sahip yakışıklı bir erkeğim. Simgen nedir (burada “sign” kelimesinin burç anlamı kullanılıyor)? İkizler.”!3</p>
<p>Berlin&#8217;deki poster küreselleşmeyi ima ederken, “kimsin sorusuna verilen muhtemel cevaptaki değişiklik, kimliklerdeki (hakiki ve koyutlanmış) hiyerarşinin yıkılışına işaret eder. Bu iki olgu birbiriyle yakından alakalıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Emek-ve-sermaye yoğun görevlerinin büyük bölümünü küresel piyasalara devreden devletler, vatanperverce coşkunluklara dayalı arza çok daha az ihtiyaç duyarlar. Ulus devletlerin büyük bir kıskançlıkla korudukları varlıkları olan vatanperverlik duyguları bile piyasa güçlerine devredilmiş ve onlar tarafından spor, eğlence sektörü, yıllık festival ve anma programı endüstrisinin organizatörlerinin kârlarını maksimize etmek için yeniden düzenlenmiştir. Öte yandan, kimlik peşinde koşanlar, bir zamanların boğun eğmez ve bölünmez bölgesel egemenliğinden arta kalan kifayetsiz bakiyesiyle kalakalmış devlet güçlerinden tam garanti ümit etmek şöyle dursun, küçük bir teminat bile bekleyemezler.</p>
<p>Sayfa 40</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aidiyet hissinin geleneksel olarak hasredildiği yerler (meslek, aile, çevre ve komşuluk), birliktelik hasretini dindiremez veya yalnızlık ve terk edilmişlik hissini gideremez olduklarında artık ya kullanışlı değillerdir ya da güvenilmezlerdir.</p>
<p>Dolayısıyla, “vestiyer cemaatler” diye adlandırılabilecek birlikteliklere yönelik giderek artan bir talep peyda oldu -tıpkı tiyatroya gidenlerin kabanlarını astıkları vestiyerler gibi, insanların en azından görünürde bireysel gailelerini astıkları vestiyer cemaatler -. Herhangi bir abartılmış veya şok edici olay böyle yapmayı gerektirecek bir vesile yaratabilir: Birinci sıraya yükselen bir halk düşmanı, heyecan verici bir futbol maçı, bir ünlünün özel bir anını fotoğraflama imkânı, akıllıca veya vahşice bir suç, olabildiğince abartılmış bir filmin ilk gösterimi veya o dönemde gündemde olan bir ünlünün evlenmesi, boşanması veya yaşadığı bir talihsizlik. Vestiyer cemaatler gösteri için geçici olarak bir araya getirilir ve izleyiciler kabanlarını vestiyerdeki askılardan alır almaz dağıtılırlar.</p>
<p>Sayfa 42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Pierre Bourdieu ve Richard Sennett, daha önceki sabit düzen ve alışılmış çalışma biçimlerinin neden parçalandığını, yeni ortaya çıkmış, daha büyük ve görünürde daha sağlam katılıkların neden birleşik ve dayanışmaya dayalı bir duruşu desteklemediğini ve bireysel kaygılarla sıkıntıların bir sınıf çatışmasına dönüşmesini niçin engellemediğini açıklamışlardır. Boltanski ve Chipapello&#8217;nun ortaya koydukları gibi, işçiler kendilerini istihdam projelerinin hâlihazırda hazırlık aşamasında olan tek bir projeye indirgendiği bir ci4f par projets (proje toplumu) içinde bulmuşlardır. Dolayısıyla, hayat süreçleri ardışık kısa vadeli projeler halinde dilimlenmiş olup bir projeden diğerine koşan insanlar arasında hoşnutsuzluklardan kurtulup daha iyi bir dünya hayaline yoğunlaşmaya zaman yoktur. Bu tür insanlar herkes için daha iyi bir yarın üzerine ciddiyetle düşünmek yerine #er fert için farklı bir bugün dileyeceklerdir. Sadece hayat mücadelesinden ibaret olan bir gündelik hayatta, iyi toplum vizyonuna ne yer vardır ne de zaman.</p>
<p>Sözün özü, fabrika binaları ve avluları artık köklü toplumsal değişim umutlarının bağlanacağı bir yatırım güvenliğine sahip değillerdir.</p>
<p>Sayfa 47</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kimliğin tabakalaşmada da güçlü bir faktör olduğunu belirteyim. Kimlik, tabakalaşmanın en ayırıcı ve fark yaratıcı yönlerinden biridir. Bir anda belirmiş küresel hiyerarşinin bir kutbunda, kimliklerini görülmemiş büyüklükte ve dünya çapında bir teklif havuzundan çekip öyle ya da böyle kendi rızalarıyla oluşturup yine ondan vazgeçebilenler bulunur. Öteki kutupta ise, kendilerine tercih hakkı tanınmayan ve sonunda başkaları tarafından zorla dayatılmış bir kimlik yükünü sırtlanan, kimlik tercihinden men edilmiş kalabalıklar bulunur. O kimlikler ki, taşıyanların gücüne gider fakat ne atmalarına izin verilir ne de ondan kurtulabilirler. Tektipleştirici, aşağılayıcı, insandışılaştıran ve damgalayan kimlikler&#8230;</p>
<p>Sayfa 51</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sınıf-altının kötü kaderini paylaşmakla birlikte göçmenler, diğer tüm yoksunluklarının ötesinde, kendileri için özel olarak tasarlanmış, “yer olmayan yerler (non-places) dışında, egemenlik altındaki topraklarda gerçek anlamda bir fiziksel varoluştan bile mahrum bırakılırlar. Yer olmayan yerler”, geri kalan normal ve &#8216;tam&#8217; insanların yaşayıp hareket ettiği alanlardan ayırt edilmeleri için, mülteci veya sığınmacı kampları olarak etiketlenirler.</p>
<p>Sayfa 53</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kapitalist ekonominin genişlemesi nihayetinde Batı&#8217;nın küresel siyasi ve askeri egemenliğinin boyutlarına ulaştı ve böylelikle atık insan üretimi de küresel bir vaka haline geldi. Kapitalizm problemi”, kapitalist ekonominin en bariz ve her an patlamaya hazır arızası, hâlihazırdaki kendi küresel düzleminde sömürüden dışlamaya doğru kayıyor. Bugün toplumsal kutuplaşmanın, derinleşen eşitsizliğin, gitgide artan insan yoksulluğunun, sefaletinin ve zulmün en göze çarpan vakalarının altında yatan şey, 1,5 asır önce Marx tarafından öne sürüldüğü gibi bir sömürü olmaktan ziyade, dışlanmadır.</p>
<p>Sayfa 54</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Daha önce de belirttiğim gibi, ulus devler artık insanların güveni için doğal bir yed-i emin değildir. Güven modern tarihin büyük bölümü boyunca ikamet ettiği evinden kovulmuş durumdadır. Havada süzülüyor ve yeni cennet arayışlarıyla dalışlar yapıyor -fakat sunulan tekliflerin hiçbiri şu ana kadar bir uğrak limanı olarak ulus devletin katılığını ve görünen &#8216;doğallığını&#8217; yakalayabilmiş değil.</p>
<p>Sayfa 58</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bir şeyin değerini tam anlamıyla ancak o gözden kaybolunca anlar. O şey ya tamamen kaybolunca ya da bakıma muhtaç hale gelince&#8230;</p>
<p>Sayfa 59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern hayatın en öngörülü gözlemcileri, daha on dokuzuncu yüzyılda, söz konusu güvenin &#8220;resmi sürümünün -baskın; hatta belki de tek öğreti olmaya çalışan- ima ettiği kadar katı biçimde kök salmadığını belirtmişlerdi. Bu zeki gözlemcilerden biri, bireylerin “hayata dair bilginin zirvesine ulaştığı on dokuzuncu yüzyılın başlarında &#8216;toplumun artık düzgün işlemediğini! belirten Robert Musildir.</p>
<p>Sayfa 65</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sürekli olarak parçaları birbirine uydurmaya devam ettiğinizde, evet, yapabileceğiniz başka bir şey yoktur. Fakat onları birbirine uydurmak bu uydurma oyununa son verecek en uygun hale ulaşmak mıdır? Hayır, teşekkürler. Bu, kişinin onsuz daha iyisini yapabileceği bir haldir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakat şunu belirtmeliyim ki, günümüzde kendisi vasıtasıyla iki modelden birincisinin yaygın olarak tarif edildiği “kültürel kelimesi, “siyasal yerindeliğin&#8217; güncel standartları tarafından dikte edilen bir yanlış adlandırmadır. Neticede “kültür” kelimesi kelime hazinemize tamamen zıt bir anlam taşıyarak iki yüzyıl önce girdi: Yani “doğa&#8217;nın zıt anlamlısı olarak ve insan tercihlerinin sonucu olan ürünler, tortular ve yan etkiler gibi doğanın değişmez gerçeklerine tamamen zıt insan özelliklerine gönderme yaparak. İnsan yapımı şeyler aslında prensip olarak insan bozumu şeylerdir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Çoğumuz çoğu zaman “bağsız yaşamanın” getirdiği bu yeni hâlin &#8211; bağlarından kopmuş ilişkilerin &#8211; ikilemi içerisindeyiz. Aynı anda hem istiyor hem korkuyoruz. Geriye dönemeyiz, fakat bulunduğumuz yerden de memnun değiliz. Arzuladığımız ilişkileri nasıl kuracağımızdan emin değiliz; daha da kötüsü, ne tür ilişkiler istediğimizden de emin olamıyoruz.</p>
<p>Erich Fromm&#8217;un, bireylerin aşkında tatminin gerçek alçakgönüllülük, cesaret, inanç ve disiplin olmaksızın sağlanamayacağına dair gözlemiyle ikilemin özünü kavradığına inanıyorum. Fakat Fromm hemen ardından üzülerek şunu eklemiştir: bu niteliklerin nadiren görüldüğü bir toplumda sevme kapasitesine erişmek de ender bir başarı olmak zorundadır.</p>
<p>Sayfa 78</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eflatun&#8217;un Şölen&#8217;inde Mantinealı Diotima (Prophetville&#8217;in korkulan kadın peygamberi) Sokrat&#8217;a, Sokrat&#8217;ın da tüm kalbiyle onayladığı şu ifadeleri yöneltir: Aşk senin düşündüğün gibi güzele yönelmekle ilgili değildir; aşk güzeli doğurmak ve onda doğmaktır.” Sevmek doğurmayı ve hayat vermeyi” arzulamaktır ki, böylelikle âşık &#8216;doğurabildiği/hayat verebildiği güzelliği arar ve onun peşinden koşar&#8221;.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlişkiyi kesmenin güç mücadelesi ve kendini gerçekleştirmenin yaygın stratejisi olarak kullanıldığı bir dünyada, hayatta devam edeceği salimen öngörülebilen hiç değilse birkaç kesin nokta vardır. Haliyle “şimdiki zaman &#8216;geleceği&#8217; bağlamaz; şimdiki zamanda gelecek şeylerin şeklini resmetmek şöyle dursun, onların ne olduğunu tahmin etmemize imkân tanıyan bir şey dahi yoktur. Uzun vadeli düşünmek ve hatta uzun vadeli bağlılıklar ve yükümlülükler gerçekten anlamsız görünür. Daha da kötüsü, ters etkili, tamamen tehlikeli, atılması aptalca olan bir adım, denize atılması gereken, hatta en baştan güverteye hiç alınmaması daha isabetli olacak bir yük olarak algılanır.</p>
<p>Tüm bunlar endişe verici hatta korkutucu haberlerdir. Darbeler dünyada olmanın insani yanının tam kalbine iner. Hepsinden öte, benliği diğer insanlara rapteden bağlara ve bu bağların zamanla güvenilir ve istikrarlı hale geldiği varsayımlarına göndermede bulunulmadıkça kimliğin çekirdeği -&#8216;ben kimim?” sorusunun cevabı ve daha da önemlisi, bu soruya ne cevap verilmiş olursa olsun o cevabin suregelen güvenilirliği- olusturulamaz.</p>
<p>Sayfa 84</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kaliteden emin olunmadığında, acaba nicelik bir kurtuluş getirebilir mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sohbet etmek ve mesajlaşmak için cep telefonlarını tercih ediyoruz, çünkü böylelikle “gerçek temasın yanında getirdiği rahatsızlıklara maruz kalmadan temas halinde olmanın rahatlığını sürekli olarak hissediyoruz. Birkaç derin ilişkinin yerine onlarca zayıf ve sığ teması koyuyoruz.</p>
<p>Sayfa 86</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ezeli ve ebedi sonsuzluk tarafından emilen kısa hayat süremi, uzayda kapladığım küçücük alanı, hakkında hiçbir şey bilmediğim ve hakkımda hiçbir şey bilmeyen uzayın sonsuz büyüklüğünü düşündüğümde&#8230; Kendimi orada değil de burada, dünden ziyade bugünde görmekten korkuya ve şaşkınlığa kapılıyorum.” 30</p>
<p>***</p>
<p>30 Blaise Pascal, Pens&amp;es, buradaki alıntı A.J. Krailsheimer&#8217;in tercümesinden (Penguin, 1966), s. 48.</p>
<p>Sayfa 88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern akıl mutlak manada ateistik değildi. Tanrı ile savaş ve “Tanrı&#8217;nın olmadığına ya da öldüğüne” dair hummalı delil arayışı radikal anlayışlara bırakılmıştı. Bununla birlikte modern aklın yaptığı şey, Tanrı&#8217;ya insanın dünyadaki işlerinden el çektirmek oldu. Modern bilim, dünya hakkında öğrenilen her şeyin teolojik olmayan terimlerle, yani mesaj” içermeden ve ilahi hikmete göndermede bulunmadan terimlerle anlatılmasını mümkün kılan bir dil inşa edilince ortaya çıktı.</p>
<p>Sayfa 90</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern strateji, insan takatini aşan büyük meseleleri insanların halledebileceği küçük görevlere bölmeye dayalıdır (mesela kaçınılmaz olan ölüme karşı umutsuz savaşın yerine pek çok kaçınılabilir ve iyileştirilebilir hastalığın etkin tedavisini koymak). Büyük meseleler” halledilemese de ertelenir, ötelenir ve gündemden düşürülür; tamamen unutulmasa da nadiren hatırlanır. Şimdiye dair endişe sonsuz olana ne yer bırakır ne de onu düşünecek zaman. Akışkan ve sürekli değişen bir ortamda sonsuzluk fikrinin ve onun zamanın akışından muaf olan sonsuz sürekliliği ile kalıcı değerinin insanlık tecrübesinde yeri yoktur.</p>
<p>Değişimin hızı dayanıklılık ve süreklilik değerine kalıcı darbeyi vurur: “Eski” ve “dayanıklı” olan, eski moda, zamanı geçmiş ve “kullanım süresi dolmuş&#8217; olanla eşanlamlı hale gelir ve en kısa sürede çöplükteki yerini almaya mahkumdur.</p>
<p>Sayfa 90</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern birey için</p>
<p>Mutlak kırılganlıkları ve geçicilikleri düşünüldüğünde, bireysel beka dışındaki her şey kötü bir yatırım olarak görünmektedir. Şeylerin tek mantıklı kullanım şekli, bireyin hayatta kalmasına hizmet etmeleridir. Potansiyel hazlarına hemen şimdi varılmalı, tatlarına hemen burada bakılmalıdır; zira pek yakında solmaya başlayacakları kesindir.</p>
<p>Sayfa 91</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Senecadan Durkheim&#8217;e kadar pek çok bilge, dinlemeye meyilli olan herkese gerçek mutluluğun ancak insanın cismani hayatını aşan şeylere bağlanmakla sağlanabileceğini hatırlatıp durdular. Ortalama günümüz okuru için bu tür tavsiyeler anlaşılmaz ve lüzumsuz görünmektedir. Binyıllar içinde zahmetle inşa edilen ve fani hayatı sonsuzluğa bağlayan köprüler kullanım dışı bırakıldı.</p>
<p>Daha önce böylesi köprülerden mahrum bırakılmış bir dünyada yaşamamıştık. Böyle bir dünyada yaşamakla neyle karşılaşabileceğimizi ya da kendimizi ne tür şartların içinde bulabileceğimizi söylemek için çok erken.</p>
<p>Sayfa 93</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kendi tercihimiz olan alternatif bir kimliği elde edebilmek için gereken vasıtaları seçmemiz artık bir sorun olarak görülmüyor (onun için zorunlu olan teçhizatı almaya yetecek paramız varsa). Bizi bir çırpıda olmak istediğimiz, görünmek istediğimiz, tanınmak istediğimiz karaktere dönüştürecek donanım mağazalarda beklemektedir. Bunun en güncel örneğini vermem gerekirse: Londra&#8217;nın merkezinde sürücüler için &#8220;trafik yoğunluğu! vergisi uygulanmaya başlayınca, moda bilincine sahip Londralılar arasında “mobilet sürücüsü olmak bir anda zorunlu” hale geliverdi (her ne kadar pek uzun sürmese de). Zorunlu hale gelen sadece &#8216;mobiler” değildi; “mobilet sürücüsü kimliğini” halk içinde göstermek isteyen herkes için olmazsa olmaz birtakım özel tasarım kıyafetler de devreye girdi -Dolce&amp;Gabbana deri ceket, kırmızı ve yüksek tabanlı Adidas spor ayakkabılar, Gucci gümüş rengi kask, sarı çerçeveli Jill Sander güneş gözlükleri. ..</p>
<p>Sayfa 103</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sijepan Mestrovic&#8217;ten bir ipucu alan Hargeaves şunu öne sürüyor: “Günümüzde duygular daralan ilişkiler dünyasının &#8216;şu an&#8217; harmanında hasat edilip tüketilebilir şeyler halinde yeniden ekiliyor. Reklamcılık otomobilleri arzu ve ihtirasla, cep telefonlarını ise ilham ve şehvetle ilişkilendirir.” Fakat tacirler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gidermeye söz verdikleri açlığı gideremezler. İnsanlar tüketim maddelerine dönüştürülmüş olabilir fakat tüketim maddeleri tekrar insana dönüştürülemez. Yani umutsuzca köklerini, akrabalığı, arkadaşlığı ve aşkı arama ilhamını bize veren insanlara —birliktelikleriyle kendimizi tanımlayabildiğimiz insanlara-.</p>
<p>Sayfa 115</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-kimlik-alintilar/">Zygmunt Bauman – Kimlik   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-kimlik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselleşmenin Savaşları ve Buharlaşan Adil Savaş Kuramı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 May 2021 14:52:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Adil/Haklı Savaş Kuramı. *]]></category>
		<category><![CDATA[Afgan-Körfez Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25085</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adnan Bülent BALOĞLU* ÖZ Bugün, küçük bir zengin kapitalist ‘elit’ grubu, elindeki sınırsız güç ve devasa sermaye ile yeryüzü ekonomisine ve siyasetine hükmetmek ve tabii kaynaklarını tekeline almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Hedeflerine ulaşabilmek için ellerinde tasarım ve patenti kendilerinin olan bir proje var: küreselleşme! Bu projeyi, liberal serbest ekonomi, serbest pazar, demokrasi, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/">Küreselleşmenin Savaşları ve Buharlaşan Adil Savaş Kuramı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-25089 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-300x166.jpeg" alt="" width="390" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-300x166.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-600x332.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-768x425.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-1024x566.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1.jpeg 1443w" sizes="(max-width: 390px) 100vw, 390px" /></strong></p>
<p><strong>Adnan Bülent BALOĞLU*</strong></p>
<p><strong>ÖZ </strong></p>
<p>Bugün, küçük bir zengin kapitalist ‘elit’ grubu, elindeki sınırsız güç ve devasa sermaye ile yeryüzü ekonomisine ve siyasetine hükmetmek ve tabii kaynaklarını tekeline almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Hedeflerine ulaşabilmek için ellerinde tasarım ve patenti kendilerinin olan bir proje var: küreselleşme! Bu projeyi, liberal serbest ekonomi, serbest pazar, demokrasi, bireysel özgürlük ve insan hakları gibi içeriğini boşalttıkları kavramlarla ve politikalarla (neoliberalizm) dayatmaktadırlar. Ne var ki, bütün bunların Batı’nın sınırları dışındaki uygulamaları kâğıt üzerinde sunulanla ciddi tezat teşkil etmektedir. Bu kavramların kullanılmasının, küreselleşme ideolojisinin ardına gizlenen vahşi kapitalizmin bir tuzağı olduğu fikri giderek güçlenmektedir. Aynı bağlamda, tahakkümcü ve sömürgeci seçkinlerin bunları baskı, işgal, savaş ve sömürü aracı olarak kullandıkları fikri de siyaset ve ekonominin önde gelen uzmanlarınca daha güçlü bir biçimde seslendirilmektedir. Bu uzmanlara göre, küreselleşme, bir taraftan hadsiz hudutsuz ekonomik kâr ve kazanç peşinde olan seçkin sınıfın küfesini doldururken, diğer taraftan da zenginle fakir arasındaki makası açmtadır.</p>
<p>Küreselleşme projesinin yürümesinde siyaset de önemli bir rol ve fonksiyon üstlenmiş durumdadır. Bu rol daha ziyade işgal ve savaşlar üzerinden icra edilmektedir. Daha başka örnekleri de bulunmakla beraber, Afgan ve Körfez savaşları bunun tipik örnekleridir. Küreselleşmenin savaşlarıyla birlikte, yeryüzünde yıkım, tahrip, zulüm, sömürü, adaletsizlik ve haksızlık giderek kronik bir hal almaktadır. Neticede, küreselleşmenin keyfi savaşları Hıristiyan teolojisinin adil/haklı savaş kuramının temellerini ve gerekçelerini de yerle bir etmiştir.</p>
<p>*Prof. Dr., Diyanet İşleri Başkanlığı Müşaviri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;">“Eğer ölenler geri dönebilseydi savaşlar biterdi.” (Stanley Baldwin)</p>
<p style="text-align: center;">“Savaş cehennemdir. Uçan bir merminin fotoğrafını çekemezsiniz ama gerçek korkunun fotoğrafını çekebilirsiniz.” (Horst Faas)</p>
<p style="text-align: center;">“Esasen küreselleşmenin kurallarını yazan ve kurumlarını inşa eden Birleşik Devletler’dir.” (Joseph Stiglitz)</p>
<p><strong>Giriş: </strong></p>
<p><strong>Küreselleşmenin Savaşları </strong></p>
<p>Eric Hobsbawm’ın ‘aşırılıklar çağı’ adını verdiği yirminci yüzyıl, ikisi dünya savaşı olmak üzere, toplam ölü sayısı tahminen 136,5 ile 148,5 arasında değişen pek çok vahşi savaşa sahne olmuştu. (Miltenberg 2006:9). İki büyük dünya savaşının açtığı yaralar kapanmadan yeni yüzyılın ilk çeyreğinde yeni savaşlar patlak verdi. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yaklaşık yetmiş beş yıl geçti. O günden bugüne güçlü ile zayıf arasında sonucu daha baştan belli irili ufaklı pek çok savaş oldu. Aynı zamanda bu savaşlar, güçlünün, en son savaş teknolojisini zayıfın üzerinde denediği savaşlardı. Bu savaşlarda zayıflar, doğal olarak, ağır zayiat verdiler, derin sosyo-ekonomik yaralara düçar oldular. Bazıları ise işgal edildi, parçalandı, hatta yarı sömürge konumuna düştü. Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren, uluslararası siyaset ve ekonominin önemli kararları neredeyse tek egemen gücün gölgesinde alınıyor.</p>
<p>Emperyalist emellerin yeni kodlaması olan ‘tek’ kutuplu dünyanın gelecekte insanlık için ne gibi sürprizler hazırladığını zaman gösterecek. Ancak bu durumun, doğal kaynakların giderek azaldığı, pazar payların her geçen gün daraldığı dünyamızda, içinde büyüklerin de fiili taraf olduğu büyük bir kapışmaya yol açması halinde topyekûn insanlığı vahim ve yıkıcı sonuçların beklediğini söylemek bir kehanet olmayacaktır. Bu kapışma olur mu olmaz mı bilinmez ama kaotik güç merkezlerinin küresel güç ve denetimi ele geçirmek için amansız mücadele verdiklerini, birbirlerini köşeye kıstırmak için hiçbir fırsatı kaçırmadıklarını söyleyebiliriz. Belki bu tabloyu, Immanuel Wallerstein’ın ‘kaotik belirsizlik’ kavramı ile tanımlamak isabetli olacaktır. Bu kaotik belirsizlikle bezenmiş tablonun sorumluları, ‘küresel refah› aldatmacası ile işgal ve sömürüyü kurallaştıran, güç kullanarak girdiği coğrafyaları bir yangın yerine çevirenlerdir. Gerçekte savaşlar da onların savaşlarıdır.</p>
<p>Bugün dünyamız, ideolojilerin çarpıştığı Soğuk Savaş atmosferinden küreselleşmenin kaotik dünyasına savrulmuş vaziyettedir. Ardında keskin bir zekânın bulunduğu şüphe götürmeyen küreselleşme de, gerçekte, patenti onlara ait bir projedir. Bu proje ile hayata, topluma, ekonomiye, siyasete, devlete, velhasıl insanla ilgili olan her şeye sil baştan ayar çekilirken, hayatlar, alışkanlıklar, kültürler, inançlar, davranışlar ve yerleşik kurumlar geri dönülmez biçimde değişmekte ve dönüşmektedir. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değildir. Küreselleşme nedir sorusunun klişeleşmiş cevapları vardır: bir zaman ve mekân sıkışması; dünyanın küçülüp çekmesi ve bir köye dönüşmesi; uluslar ve ulusal ekonomiler arasında bağların, ticaretin artması; özgürlük, insan hakları ve demokrasinin yayılması; fikirlerin ve inançların hızlı ve serbest dolaşımı; yerel ekonomilerin sınır ötesine açılması; ulusal ve bölgesel ekonomilerin birbirine bağımlı hale gelmesi ve entegre bir dünya ekonomisinin doğması; enformasyon ve enformasyon teknolojilerinin yayılması; eşyanın, bilginin, fikirlerin ve insanların mobilizasyonu vb.</p>
<p>Kâğıt üzerinde bakıldığında bunlara itiraz etmek pek mümkün görünmüyor. Gerçek şu ki, yeryüzü toplumları küreselleşme ile birlikte daha önce aşina olmadıkları tarzda köklü bir dönüşüm ve değişim sürecine girdiler ve bu esnada bu sürece hükmeden büyük trendlerle de yüzleşmek zorunda kaldılar: devlet sınırlarında ve dışında ekonomik bütünleşme; devlet içinde siyasi bölünmeler; küresel ekonomik güç dengesinin hızla değişmesi; toplum bireylerinin üyesi olduğu ulusal, kültürel ve siyasi sınırları aşan fiili organizasyonların doğması. (Rabie 2013:175) Bunlara terörün küreselleşmesiyle birlikte, kargaşa ve keşmekeşten arınmış huzur adacıklarının (Norveç, Yeni Zelanda gibi) giderek azalması olgusunu da eklenmelidir.</p>
<p>Durum böyle olunca, küresel ekonomiye zaruri entegrasyon yüzünden içerde kendi ekonomisini kontrol etmekte zorlanan, küresel siyasetin müdahaleci dayatmaları yüzünden içerde siyaseten parçalanma riskiyle karşıya kalan ve dolayısıyla kendi sosyal yapısını güçlü tutmada, bütünlüğünü muhafaza etmede zorlanan devletlerin yeryüzü kaderinin küresel siyaset ve ekonominin nüfuz merkezleri ve güç dengeleri tarafından belirlenmesi kaçınılmaz görünmektedir. Neoliberal ekonomi politikalarıyla dayatılan küreselleşme ile birlikte servetin dünya nüfusunun yüzde birinin elinde toplanması, servetin eşitsiz paylaşımının kurallaşması, zengin ile fakir arasındaki makasın büyümesi, doğal kaynakların ve pazarların bir avuç tekelci küresel sermayedarın denetimine geçmesi gibi bir dizi sebebe demokrasi, özgürlük ve insan hakları idealini yayma bahanesiyle girişilen işgal ve savaşlar da eklendiğinde küreselleşme karşıtlığının niçin giderek yaygınlaştığını sormak anlamsız hale geliyor.</p>
<p>Kuralsız kapitalist rekabetin dünyasında “mevcut iki yüz devletin belli bir kısmı vergi cenneti ve gerçekte küresel ekonomiye sağladıkları yararın ötesinde herhangi bir varoluş nedenleri yok” (Hobsbawm 2007:54) diyen İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm küreselleşme karşıtlığında başı çekenlerden yalnızca biri. Benzer şekilde, Kanadalı siyaset bilimci Ellen Wood da küreselleşmenin, gerçekte bütünleşmiş bir dünya ekonomisi olmadığını, serbest ticaretle bir ilişkisinin bulunmadığını, tam aksine ticaretin imkânlarını emperyal sermayenin çıkarlarına göre denetleyen bir mekanizma olduğunu söyler. Ona göre küreselleşme, bağımlı ekonomileri dışa açarak onları ‘dünya çapında talancı bir spekülasyon’ harekâtını yürüten emperyal sermaye karşısında kırılgan hale getirir. (Wood 2012:147-54).</p>
<p>Wood, küreselleşmeyi, çoklu devlet sistemine yaslanan, kıtaları ve siyasi sınırları aşarak geniş kapsamlı bir hegemonya kurma peşinde koşan yeni bir emperyalizm olarak tanımlar. (Wood 2012:172). Bugün, kurallarını yazdığı küresel ekonomi projesini sonu, amacı ve zamanı olmayan savaşlarla dayatan, orantısız gücü, ezici ve münhasır üstünlüğü ile sahip olduğu refah ve teknolojisini kendi çıkarları için kullanan bir sermaye imparatorluğu var. (Wood 2012: 175-86). Aynı şekilde, küreselleşmenin genel refahı arttırdığı, hayat standardını yükselttiği, ortalama hayat süresini uzattığı iddia edilse de dünyadaki servetin % 60’ı gelişmiş ülkeler arasında gidip gelmekte, paylaşımda aslan payını bu ülkeler almaktadır. (Echevarria II 2003:1-2).</p>
<p>Ekonomi uzmanı Amerikalı gazeteci William Greider de küresel ekonominin yıkıcı özelliğine dikkat çeker: “Küresel ekonomi her toplumu çatışan iktisadi çıkarların oluşturduğu yeni kamplara bölmekte, her ulusun toplumsal birliğini koruma yeteneğini azaltmakta, üstelik ulus-devlet içindeki insanları birleştirdiği düşünülen ortak siyasal değerler varsayımıyla dalga geçmektedir.” (Greider 2003:19). Keskin küreselleşme karşıtlığı ile tanınanlardan biri de iktisatçı Samir Amin’dir. O, küreselleşmenin bir sürekli savaş ve Amerikanlaştırma projesi olduğunun altını çizer ve çağımızın temel sorununun sömürgecilik olduğunu söyler. (Amin 2018:18).</p>
<p>Ona göre, liberal değerlerin ardına gizlenen küreselleşme gittiği her yerde, kutuplaşmayı, yoksullaşmayı, yabancılaşmayı ve eşitsizliği derinleştirir, ekonomik sömürü adına serbest piyasa kurallarını küresel sermayedarların lehine belirler. Küreselleşme denen şey, ekonomik ve siyasi güç ilişkilerinin ‘tek elden’ denetlenmesidir; ABD’nin çıkarlarını koruyan ‘güvenli’ bir dünya oluşturma stratejisidir. Amin’in deyimiyle küreselleşme tam bir ‘liberal virüs’tür. Bu virüs, doğal kaynakları tarumar eder, kitlelerin elinde ne varsa (değerler dâhil) hepsini alır ve onları emperyalist sömürünün köleleri kılar. (Amin, 2016). Emperyalizmi kapitalizmin olmazsa olmaz yönelimi olarak gören Michel Collon da, mevcut sömürgeci ve tekelci ekonomi yasaları gereği rakipler arasında süregiden yeni bölgeleri ve ülkeleri zapt etme yarışının er ya da geç bir savaşla noktalanacağını söyler. ‘NATO: Medyanın Anlatmayacağı Bir Hikâye’ isimli makalesinde Collon, NATO’nun hiç güven telkin etmediğini açıkça ifade eder: “Dünyanın herhangi bir bölgesini elde etmeyi veya yıkıma uğratmayı becerebilecek bir donanması var. Ve bu donanma sağlam ellerde değil.” (Collon 2007:137).</p>
<p>Bugün Latin Amerika’dan Ortadoğu, Afrika, Asya Pasifik ve Avrasya’ya kadar ekonomi ve siyasetin can damarı mesabesindeki bölgeler üzerinde kıyasıya bir egemenlik, paylaşım ve hegemonya savaşı var. Bu hegemonya mücadelesi mevzi kapma yarışlarını, çok kutuplu kapışmaları ve sıcak çatışmaları kapsıyor. (Varlı 2018:13 vd.). Doğal olarak, hegemonya yarışının kıyasıya sürdüğü bölgelerin ülkeleri sürekli krizlerle yıpratılıyor, terör örgütleriyle taciz ediliyor. Bütün bunlar olup biterken, savaş terminolojisi zenginleşti, savaş çeşitleri arttı. Tarihte bilinen kara ve deniz savaşı çeşitlerine sırasıyla asimetrik savaş, gerilla savaşı, psikolojik savaş, siber savaş, nükleer savaş, vekâlet savaşı gibi savaş çeşitleri de eklendi. İlaveten, küresel sermayedarlar ile onların himayedarlarının (ABD, Çin, Rusya, Japonya vb.) yerkürenin doğal kaynakları ve pazarları üzerinde hâkimiyet kurabilmek için başvurdukları kirli yöntem ve mücadeleler de savaş kavramına dâhil edilmelidir. Ve yine, rakibi çökertmek amaçlı sermaye piyasaları üzerinden yürütülen ‘kur’ savaşları da unutulmamalıdır. Savaş kavramı artık her yerdedir.</p>
<p>Paranın tarihini yazan Jack Weatherford, bilgisayar şirketleri, bankalar, kredi kartı sistemleri, telefon şirketleri, kablolu televizyon şirketleri ve çeşitli perakende çıkar grupları gibi farklı sektörlerin önde gelen oyuncularının dünya nakit pazarını ele geçirme savaşından bahseder. Sıcak paraya hükmedebilmek için kendi aralarında şebekeler kuran bu aktörler, Weatherford’un tanımlamasıyla, kıyasıya bir ‘elektronik nakit savaşları’ içindedir. (Weatherford 2019:251). Gıda ve su savaşları, kıtlık savaşları, sınır savaşları, nüfuz savaşları (Attali 2018:258 vd.) ve hatta afyon ve tütün savaşları ile listeyi daha da uzatabiliriz. Ateşli silah yerine misilleme ticari hamlelerle pazar paydaşlarını ekonomik bakımdan zayıflatma veya çökertme amacı taşıyan bu yeni savaş türleri, hiç şüphesiz, arsız kapitalizmin yeni icatlarıdır. Özellikle bu savaşlar, Soğuk Savaş’ın nihayete erişini sembolize eden Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte ete kemiğe bürünmüş, güçlünün zayıfı ‘ezme’ veya ‘hizaya çekme’ stratejilerinin bir parçası olarak sıkça müracaat edilen yöntemler olmuştur.</p>
<p>ABD’nin 2003 yılında Irak’ı haklı bir gerekçe olmaksızın, gayrimeşru işgal eyleminin ardındaki ‘örtülü’ sebeplerden birisi de tekelci küresel sermayedarların ekonomik çıkarlarını koruma siyasetiydi. 1960’ta Ulusal Güvenlik Konseyi’nde “Ortadoğu petrolü karşılıklı güvenlik için nükleer savaş başlıkları kadar büyük öneme sahiptir,” diyen dönemin Hazine Bakanı Robert Anderson, bu siyasetin gerçek emellerini açıklamakta bir beis görmüyordu. Nitekim Ortadoğu petrolüne bağımlılığın küresel bir olgu olduğunu söyleyen Hint asıllı ABD’li tarih profesörü Vijay Prashad, oradaki üretimin küresel petrol fiyatlarını etkilediğini söyler ve sözlerine şöyle devam eder: “Önemli olan bölgedeki petrolün ABD’ye sevki değil, basitçe, petrol fiyatlarını düşük tutmak ve sanayi toplumunun yüksek temposunu sürdürmesini sağlamak için o petrolün akmaya devam etmesidir.</p>
<p>Bu, koruma maliyetlerinin kamu sektörü, yani ABD silahlı kuvvetleri tarafından üstlenilmesine ihtiyaç duyan özel çok uluslu petrol şirketleri için de bir zorunluluktur. İşte bu nedenle, 1920’lerden beri dünyanın en büyük ekonomisi ve 1990’lardan beri dünyanın en büyük askeri gücü olan Amerika Birleşik Devletleri dünya petrol rezervlerinin fiili jandarması olmuştur.” (Prashad 2012:58-9). Prashad’ın sözleri, tek başına bir ülkenin kendine vazife çıkararak dünyanın jandarmalığına soyunup bütün dünyanın gözü önünde, tahakkümcü bir arzu ve iradeyle yıkıcı sonuçları olan bir savaşa gerçekte hangi sebeplerle kalkıştığını izaha yeterlidir. Küresel sermayedarların yüce menfaatleri ile ‘jandarma’ devletin çıkarları buluştuğunda savaş için sudan bahaneler yeterli olabilmektedir. Ne var ki bu savaş, Irak için büyük bir yıkım olmanın ötesinde bölge ülkeleri için başta terörizm olmak üzere sürekli bir huzursuzluk ve istikrarsızlık kaynağı olacak derin yaralar açmıştır.</p>
<p>DEAŞ bu savaşın doğrudan sonuçlarından biriydi, keza bölgedeki alev Suriye Savaşı ile daha da büyüyünce bir başka terör örgütü daha türemiştir: YPG-PYD. Körfez Savaşı ve ardından gelen işgal, Adil Savaş Kuramı’nın en can alıcı sorusu olan ‘Adil bir savaş mümkün müdür?’ sorusunu da tartışmaya açmıştır. ‘Bir savaşın ahlâki sayılma ölçütleri neler olabilir? Bir ülkeyi işgal etmenin haklı gerekçeleri olabilir mi?’ gibi sorular tartışıladursun, savaşı önlemek üzere kurulan uluslararası organizasyonlar da olup bitenleri seyretmekle yetinmişlerdir. Terörü üreten ve besleyen küresel sömürgecilik, ‘terörle savaş’ idealini sulandırmakla kalmamış, ilhamını Hıristiyan teolojisinden alan adil savaş kuramını da bertaraf etmiştir. Yeryüzü kaynaklarına hükmetme, zayıf ve güçsüz olanı ezme, yoksullaştırma ve kolonileştirme projesi olarak küreselleşme, siyasi ve ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için savaşı meşrulaştıran gerekçeleri üretmesi için siyasete mühim bir rol yüklemiştir. Ekonominin küresel aktörlerinin  arazideki kaynaklara ve pazarlara tahakkümünü sağlamak için Irak özelinde siyasetin oynadığı rol bu minvalde hatırlanmalıdır.</p>
<p>George Bush iktidarının Savunma Bakanı David Rumsfeld, 9/11 saldırılarıyla Saddam’ın her halükârda ilişkilendirilmesi için basına verdiği talimatlarla hafızalardadır. Bu işgalci anlayışın izlerini sürenlere de David Rockefeller’ın 14 Eylül 1994’te Birleşmiş Milletler İş Konferansında sarf ettiği şu sözleri hatırlatalım: “Küresel dönüşümün eşiğindeyiz. İhtiyacımız olan yegâne şey, tam vaktinde büyük bir krizdir; böylece bütün uluslar Yeni Dünya Düzeni’ni kabul edeceklerdir.” (https://www.metabunk.org). Irak işgalinde görüldüğü üzere, insan hakları ve demokrasiyi ikame etme hedefi ile yola çıkılmış, güvenlik endişelerini sıkça dillendirme işi ihmal edilmemiştir. Neticede, Irak devleti hızlı bir bölünme süreci ile yüz yüze kalmanın yanı sıra işgalin onlarca yıl sürecek sosyal, siyasi ve ekonomik faturalarını ödemek gibi bir kaderle de baş başa bırakılmıştır.</p>
<p>Ortadoğu uzmanı Amerikalı tarihçi William R. Polk, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika’nın giriştiği 35 askeri savaş veya müdahalenin ardından söz konusu ülkelerin hiçbirisine (Guatemala, Kongo, Nikaragua, Irak, Somali, Afganistan vb.) demokrasinin gelmediğini net bir dille ifade eder. “Demokrasi” der Polk, “yerli güçlerce kurulur ya da hiç gerçekleşmez. Devletlere ya da uluslara süngü ucuyla asla benimsetilemez.” (Polk 2007:209). Aynı satırlarda Irak’la ilgili olarak da şu mülahazayı yapar: “Yeni muhafazakârlar olarak bilinen ideolojik yönelimli grupça tasarlanan Amerikan politikasına göre, Amerika’nın bütün dünyaya kendi yaşam tarzını dayatma hakkı ve hatta yükümlülüğü vardı. Irak esasen sonu gelmez ve her yeri kapsayıcı savaşla başarıya varacak yeni bir ‘haçlı seferi’nin ilk basamaklarından biriydi. Eğer dünyaya Amerika’nın hayal ettiği bir şekil vermek gerçekten yeni-muhafazakârların hedefi ve bunun için de öngördükleri araç da savaş ise, tarihten pek bir şey öğrenememişler demektir.” (Polk 2007:208-9).</p>
<p>“Batı’da siyasi şiddet hiçbir surette tamamen kovulamaz veya yasaklanamaz, bilakis çağdaş kavramlarla meşrulaştırılır” (Hafez 2018: 222) diyen siyaset bilimci Kai Hafez, Amerikan tahakküm siyasetinin geleneksel sömürgecilikle pek alakasının bulunmadığı tespitini yapar. Ona göre, Amerikan tahakkümcü dış siyaseti, dost devletlerin sömürgeci projelerine karma destek vermek, otoriter rejimlerle işbirliği yapmak, 1953 İran örneğindeki gibi gaddarca müdahalelerde bulunmak, Ortadoğu’yu istikrarsızlaştıran devletlere yüklü miktarlarda silah temin etmek ve nihayet, Afganistan ve Irak savaşları vb. savaşlarla yayılmak gibi emperyal hedefler üzerine kuruludur. (Hafez 2018:227-30). Bu tabloda, uluslararası şiddet yelpazesinde yer tutan Ortadoğu’daki Batı,  ‘dünya halklarına özgürlüğe kavuşma şansı tanıma’ gerekçesiyle giriştiği savaşlarla Kant’ın ‘ebedi barış’ vizyonundan rotasını ‘hümaniteryen emperyalizme’ çevirmiştir.</p>
<p>Batı, bu şiddet yanlısı tutumuyla, Kant’ın ‘demokrasiler demokratik olmayan siyasi rejimlere nispetle barışseverdirler’ tezini de çürütmüştür. (Hafez 2018:223-35) Şu halde, iddiamız şudur: küreselleşme ile birlikte savaşın tabiatı ve biçimi değişmiştir; insanla ilgili her şeyi dönüştüren küreselleşme, savaşın kavramsal çerçevesini ve sahadaki uygulamasını da dönüştürmüştür. Küreselleşme savaşın kurallarını belirleyen âmildir. Bu çerçevede, Hıristiyanlığın adil savaş kuramı, sömürgeci kapitalist küreselcilerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesi ile birlikte dönüşmenin ötesinde buharlaşmıştır.</p>
<p><strong>Adil/haklı Savaş Kuramı </strong></p>
<p>Paranın sağladığı güç, itibar ve imtiyazı siyasetin kirli ve keyfi manevralarıyla (masa başı oyunlar, ikiyüzlü siyaset, tehdit, ambargolar, terör örgütlerine destek, savaşlar vb.) koruma altına alan küresel sermayenin dünyasında insanın ve onun değerlerinin bir kıymeti harbiyesinin olmayacağını tahmin etmek zor değildir.</p>
<p>Michel Beaud’ün kaynakların, insanların, çevrenin ve toplumların yaratılması ve tahribinden sorumlu tuttuğu (Beaud 2018:353) yıkıcı kapitalizmin ardındaki güç de bu küresel sermayedir. Gittiği her yerde dayanışma, kardeşlik, dürüstlük, eşitlik, sosyal adalet, güvenlik, kalkınma, refah, mutlu bir gelecek, demokrasi gibi kavramları savunurmuş gibi yapmış ama gerçekte onları buharlaştırmak suretiyle toplumların içerden çürüme sürecini hızlandırmıştır. Toplumları bir arada tutan değerlerin itibar ve işlev kaybına uğraması ile küresel sermayenin nüfuz alanının genişlemesi ve kazancının katlanması arasında organik bir ilişki mevcuttur.</p>
<p>Küreselleşme, iddia edildiği gibi, her alandaki gelişme ve ilerlemeyle yan yana anılacaksa, bu manada onunla birlikte olağanüstü ivme kazanan bir diğer teknoloji kalemi de silah endüstrisidir. Ülkelerin harcama kalemlerinde önemli bir hacme sahip olan bu endüstrinin sürekli büyümesi ve gelişmesi, silahların çeşitlenmesi, imha ve tahrip gücünün de korkunç boyutlara ulaşması anlamına geliyor. Bugün silah fabrikalarında üretim hız kesmeden sürüyor, silah teknolojisi hem şaşırtıcı hem dehşet verici biçimde sürekli gelişiyor ve yenileniyor. Henüz üretime girmemiş silahların müşteri listesi oldukça kabarık ve üretilenler de müşteri bulmakta sıkıntı çekmiyor, hızla el değiştiriyor, hem de çok büyük paralar karşılığında. Pek çok ülke neredeyse yemiyor içmiyor borçla, krediyle silah alıyor.</p>
<p>‘Teknolojinin karanlık yüzü’ kavramı Stephen D. King’ten ödünç alıyorum– olan silah endüstrisinin bu atılımı ve cazip pazarı, savaşların çeşitlenmesinin, savaş konseptinin değişmesinin sebebidir. Artık bugün meydan savaşları yapılmıyor. Geçmişin savaşları at, ok, yay, kılıç, mızrak, kalkan, mancınık, barut ve top ile yapılırken, bugün ileri teknoloji ürünü araçlarla yapılıyor; düşmanı imha etmek için çoğu kez bir düğmeye basmanız yeterli oluyor. Bugünün savaşlarında sivil halka zarar verme, şehirleri toptan yok etme riskiniz yüksektir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı›nda Japon halkının üzerine bırakılan ve ikisi birlikte tek seferde yaklaşık 225 bin cana mal olan atom bombaları, gelecekteki silah teknolojisinin ulaşabileceği seviyeyi ima eden önemli ipuçları taşıyordu. Yirmi birinci yüzyılın nükleer savaş tehditlerinin ve senaryolarının gölgesinde bir yüzyıl olması kaçınılmazdı. Atom bombasından çok daha yüksek tahrip gücüne sahip bombaları imal edenler bunları deneyerek birbirlerine gözdağı vermeyi de ihmal etmiyorlar. Bugün 9 ülkenin elinde yaklaşık 15 bin kadar nükleer bomba bulunduğunu bunun 13.900 kadarının sadece iki süper gücün elinde olduğunu söylersek, bugün ‘yıkıcı teknolojisi’ –yine King’ten ödünç alıyorum– ile bir nükleer savaş ihtimalinin masadaki seçenekler arasında hep var olacağını söylemek abes olmasa gerektir. Bu birkaç örnek dahi İngiliz ekonomist Stephen D. King’in küreselleşme ile ilgili şu tespitini doğrular mahiyettedir.</p>
<p>Küreselleşme sadece ekonomik ve finansal serpilmeyi amaçlamaz, aynı zamanda siyasi genişleme hedefi de güder. Buna göre, kendi menfaatlerini siyasi güç ve nüfuzla başkalarının üzerinden temin edenlerin, dünyanın ‘ortak’ geleceğine tek başına karar verme yetkisini tekeline geçirmek isteyenlerin dünyaya verebilecekleri mesaj ancak bir ‘eşitsizlik ruhu’ mesajı olabilir. (King 2017: 17). Böyle bir dünya, siyasi vicdansızlığın elinde adaletsiz bir dünya olacaktır. Elindeki güç ve imtiyazla kendilerine ‘insani müdahale’ yetkisi tanıyanlar aslında sadece kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına boyun eğdirme peşinde olduklarına göre, böyle siyasi vicdansızların elindeki adaletsiz dünyanın savaşlarının haklı ve adil olma şansı yoktur.</p>
<p>Bugün savaş kavramı telaffuz edildiğinde akla gelen ilk ülkenin Birleşik Devletler olması şaşırtmamalıdır. Herhangi bir yerde savaş varsa, bu ülke, doğrudan veya dolaylı, aktif veya pasif söz konusu savaşın taraflarından biridir. Bize bunu düşündüren sebeplerden biri, ABD’nin kendi dev ulus ötesi şirketlerinin küresel planlarını yürürlüğe koyma ve pazardaki rakiplerini tasfiye etme işlerini ‘terör ve savaş dâhil her türlü sıcak çatışma senaryosu’ üzerinden icraata dökmede (Çeçen 2015:94) tereddüt göstermemesidir. Gerek  kendi içindeki etnik ve dinsel lobilerin gerekse sermaye merkezlerinin baskısı (Çeçen 2015:95) ve gerekse kendi küresel emperyal emelleri ve sahip olduğu orantısız askeri gücü, bu devleti savaş ve sıcak çatışmaların bir numaralı şüphelisi yapmaktadır. Dolayısıyla bu devletin içinde olduğu savaşların adil/haklı savaş olma ihtimalini fevkalâde zayıflatmaktadır. ABD Başkanı W. Bush 2002’de verdiği bir demeçte, ülkesinin savaşa başvurma nedenini şu gerekçelere dayandırır: insan özgürlüğünü önceleyen bir güç dengesini yaratmak; halkların kendi lehlerine veya aleyhlerine olan ekonomik ve siyasi tercihlerine saygı duyulmasını temin etmek; insanlığın iyiliğini sağlamak. (Linden 2007:62).</p>
<p>Bu hususlar, kâğıt üzerinde savaşın haklı, makul savaş gerekçeleri olarak sunulsa da sorulması gereken sorular vardır. Ortak iyiyi tesis etme yetkisi tek başına ABD’ye münhasır kılınabilir mi? Şayet amaç insanlığın iyiliğini gözetmekse, böyle bir kararı sahada uygulamak Birleşmiş Milletler’in oluşturacağı bir ortak askeri güce düşmez mi? İnsanlığın ortak menfaatini gözeten ABD’nin kullandığı orantısız güçle şehirleri yakıp yıkması, sivilleri hedef alması üstlendiği insani (!) misyonla örtüşmekte midir? İyiyi ikame ederken, toplumu, toplumun hayat tarzını, kültürünü yıkmak caiz midir? Ebu Gureyb hapishanesinde Iraklı esirlere yapılan gayriahlâki muamelenin, insanlık dışı işkencelerin izahı mümkün müdür? Güney Irak’ta seyreltilmiş uranyum başlıklı bombalar kullanan, yerli halkın tepesine bir günde 10 yıllık bomba yağdıran bir devletin savaşı adil olabilir mi?</p>
<p>Uluslararası hukuka göre Irak ve Afganistan’da yasadışı savaşlara girişen bir ülkenin hukuktan bahsetmesi ne kadar inandırıcıdır? Bu soruları çoğaltabiliriz. Irak savaşı, kendisini ahlâki otorite ve yanılmazlığın yeryüzü numunesi olarak tanıtan ABD’in haklı savaş iddiasını test etmek için önemli bir vakadır. Bu savaşta ABD, gerçek siyasi ve ekonomik menfaatlerini medya üzerinden yürüttüğü başarılı algı operasyonları ile gizlemiştir. Yine bu savaşta ABD, Linden’in dediği gibi, yeni silahlarını test etme imkânı bulmuştur; Irak savaşı gibi savaş, ülkenin teknolojik askeri üstünlüğünü arttırmasına da katkı sağlamıştır. (Linden 2007: 67). Barışı şiddet kullanarak korumak için ‘süresiz savaş’ doktrinini bir devlet felsefesi olarak benimseyen ABD, kendisine bu amaçla güç kullanma yetkisi tanımış ve nihayette tasarımını kendisinin yaptığı ‘terörizme karşı savaş’ın ‘haydut süper gücü’ olup çıkmıştır. (McNally 2013:69-71)</p>
<p>Adil/haklı savaş kuramı çerçevesinde Irak savaşı üzerinde fazlaca durmamızın gerekçesi, bu savaşta başta belirlenen hedeflerle sonda elde edilen faydalar veya savaşı başlatma gerekçeleriyle nihayetteki kayıplar kıyaslandığında arada derin bir orantısızlığın olmasıdır. Her şeyden önce adil bir savaşın başlatılabilmesi için masadaki muhtemel bütün seçeneklerin tüketilmesi gerekirken, burada savaş bir oldubitti ile başlatılmıştır. Barışçıl bir çözüm için masadaki tüm seçenekler tüketilmeksizin başlatılan savaş, Irak’ın nice yıllar sürecek bir kaos ortamına sürüklenmesinin esas sebebidir. Baştaki hedef ile sonda ulaşılan hedef arasındaki uçurum, bu savaşın adil savaş olma sıfatını yok etmiştir. Zira adil savaş, bir anlamda da, adaletsizliğin yayılmasını önlemek için yapılan savaştır.</p>
<p>Savaşın tarihini mercek altına alanlar, savaşın, Tanrı’nın kozmik düzeni ile uyum içinde olmayan toplumları hizaya getirme vasıtası olarak kabul edildiği çağlardan, bugün başta ABD olmak üzere, küreselleşmenin öncü ülkelerinin çıkarlarını korumanın aracına dönüştürüldüğünü de muhtemelen yazacaklardır. Batı’da adil savaş geleneğini yeniden diriltme çabaları varsa da küreselleşmenin gölgesinde bunların akim kalması kaçınılmaz görünmektedir. Adil savaş kuramının bel kemiğini oluşturan, savaşı ilan eden otoritenin savaşı ilan etme meşruiyetine sahip olması, savaşın gerekçesinin de haklı bir nedene dayanması şartı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bosna Savaşı hariç –o da son kertede, Boşnak soykırımının ardından– hiçbir savaşta karşılanmamıştır.</p>
<p>Vietnam Savaşı’ndan Irak Savaşı’na kadar vuku bulan savaşlara bakıldığında bunların ‘adil/haklı savaş’ kavramını çağrıştıracak ahlâki ve meşru gerekçelerden yoksun oldukları görülecektir. Nitekim bilhassa Irak Savaşı’nda görüldüğü üzere, adil savaş kuramı, Amerikan menfaatlerini korumak ve geliştirmek için savunmasız devletlere savaş açmayı meşrulaştıran bir araçtır. Bu çerçevede yeni dünya düzeni de Amerikan ekonomisinin ihtiyaçlarına boyun eğmiş, siyasi denetimine girmiştir. (Chomsky 2003:81; Linden 2007:54).</p>
<p>Adil savaş kuramına gelecek olursak, Hıristiyanlığın âdil savaş geleneğinin ahlâki çerçevesinin üç kavram etrafında oluştuğunu görürüz. Bunlar sırasıyla, jus ad bellum; jus in bello; jus post bellum olup ilk iki kavram, savaşa gitmenin ve savaş açmanın ahlâki gerekçelerini, üçüncü kavram ise savaşın nihayete ermesiyle uyulması gereken ahlâki esasları ifade eder. Savaş öncesinde, esnasında ve sonrasında savaşçıların riayet etmesi gereken emir ve yasakların tamamı olarak da görülebilecek bu kurallar beşinci asır Hıristiyan teoloğu St. Augustine ve akabinde on üçüncü asır teoloğu Thomas Aquinas tarafından işlenmiş ve formüle edilmiştir. St. Augustine’nin şu sözleri savaş ve adalet arasındaki ilişki ve de savaşla bağdaştırılması gereken kuralların  neler olabileceği hususunda ipucu sunar: “Biz savaşalım diye barış peşinde koşmayız, bilakis barışı elde edelim diye savaşırız. Dolayısıyla savaşırken barışçıl olun ki size karşı savaşanları mağlup edebilesiniz ve onları barışın feyzine iletebilesiniz.” (Carter 2017:1).</p>
<p>Jus ad bellum, savaşın başlatılmasındaki adil neden ve niyeti, savaşa karar veren siyasi otoritenin son, nihai ve kaçınılmaz çare olarak savaşma yetkisini ve meşruiyetini anlatır. Düşman tehdidi aşikârsa, düşman açıkça taciz ediyor ve saldırıyorsa savaş için şartlar oluşmuştur. İlaveten, savaşın sonunda açık bir zafer ihtimali de olmalıdır (Weeks 2010: 9). Her savaş için olmasa da savaşı özünde kötü kabul eden Hıristiyan teologlar gayrimeşru savaşları zaruri, meşru savaşlardan ayırt etmek için savaşları tasnif etmişler, gerçekleşme şartlarını da belirlemişlerdir.</p>
<p>Buna göre bazı savaşlar bir kötülüğü gidermek veya tamir etmek için zaruridir ancak bir savaşın ‘adil’ savaş olabilmesi için şu dört şartı karşılaması gerekir: 1) Savaşın açık ilanı tam egemen otorite tarafından mümkündür. 2) Savaşın geçerli bir sebebi (ortak iyinin müdafaası, büyük bir haksızlığa mukabelede bulunmak vb.) olmalıdır. 3) Savaşan devletin haklı amacı (menfaat amaçlı değil de adaleti tesis etmek gibi) olmalıdır. 4) Savaşın amacı adil bir barışın tesisi olmalıdır. Bunlara İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra üç şart daha eklenir: 1) Savaşı kazanma şansı olmalıdır (kazanamayacağın savaşı açmamalısın). 2) Güç kullanmak son çare olmalıdır. 3) Savaştan beklenen fayda, hesaplanan zarar ve maliyetinden fazla olmalıdır. (https://honvedelem.hu/files/files/64874/hsz_20171_030_057_angol.pdf).</p>
<p>Augustine’e göre, savaş, amacına, otoritesine ve yapılma tarzına göre tanımlanır. Ayrıca, savunma ve yanlışları düzeltme amaçlı başlatılan savaş, hedefe ulaşıldığında hemen sonlandırılmalı ve barışın tesisi sağlanmalıdır. Savaş, intikam almak, zarar vermek, dövüşme arzusunu tatmin etmek ve güç elde etmek gibi amaçlar için olmamalıdır. Kral, tebaasını kötülüklere karşı korumakla mükelleftir, dolayısıyla savaşı seçmesi bu sebepledir. (Weeks 2010:23). Augustine, yeryüzünde ‘adil’ sıfatını alacak yönetimin bütün dünyevi eylem ve icraatlarının adalet prensibi ile uyumlu olması gerektiğine inanmıştır. Bu çerçevede, adaletle yönetilen bir ülke, savaşa giderken de adil olmalı, savaşmak için geçerli sebepler bulmalı, savaş esnasında ve bitiminde de adalet ilkelerinden ayrılmamalıydı. Her ne kadar muayyen bir savaşı  emreden bilhassa Tanrı olmamışsa da, nihayette onun yeryüzü dizaynının bir parçası olan bu savaşı onun adına yürütme yetkisi adil yönetimdi. Augustine, “Bütün güç, bazen emreden, bazen izin veren Tanrı’dan neşet eder” demiştir. (Weeks 2010: 23).</p>
<p>Tanrı muayyen bir savaşı emrini bizzat vermemiş olabilir, ancak onun yeryüzü topluluğunun açtığı her savaş nihayette onun da savaşıdır. Adil Savaş kuramı ne derse desin, savaşmak için ‘haklı’ gerekçeler üretmek Batılı siyasetçiler için önemini yitirmiş gözükmektedir. Uluslar arasında barış ve istikrarın korunmasından sorumlu kurumların nihai karar organlarını başından beri elinde tutan devletlerin bu kurumları kendi küresel şirketlerinin menfaatlerinin bekçiliğini yapan yapılara dönüştürmesi savaşlara gerekçe bulma zahmetini de ortadan kaldırmıştır. Bu manada Hıristiyanlığın savaşla ilgili neler söylediğine pek kulak asan da yoktur.</p>
<p>Savaşın teolojik temelleri bugün küresel sermayenin kâr odaklı hedeflerini onaylayan seküler temeller ile yer değiştirmiştir. Nitekim 2003’te, “Irak’ta bir savaş ihtimali insanlık için bir mağlubiyet olacaktır… Son çare olması hariç, ortak iyiyi temin edecek olsa bile savaş kararı alınmamalıdır” (‘Threats and Responses’, The New York Times, 14.06.2003) tembihini yapan Papa II. Paul’ün uyarıları dahi kulak ardı edilmiştir. Dolayısıyla, savaşın ahlâki zemininden bahsetmenin neredeyse imkânsız olduğu günümüz dünyasında savaş ve işgallerin belli bazı bölgeler için kurallaşması neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir. Günümüz savaşları, başından beri izaha çalıştığımız üzere, emperyalist devletlerle onların hedef tahtasına oturttuğu zayıf, güçsüz devletler arasında cereyan etmektedir.</p>
<p>Teşbihte hata olmazsa, kurdun kuzuyu suyumu bulandırdın bahanesiyle yemesi kabilindendir. Güçlünün savaşı kazanma şansı kesindir ve güç kullanmak için çareler tüketilmiş de değildir. İlaveten, savaştan umulan faydanın savaş sonundaki devasa yıkımla kıyas edilmesi de mümkün değildir. Bunlar en basitinden Afgan ve Irak savaşlarında açıkça görülmüştür. Dahası bu savaşlarda meşru hedefler ayırt edilememiştir. Kullanılan güç daima orantısız olmuştur. Dolayısıyla, adil bir savaşın gerçekleşebilmesi için talep edilen ilkeler mevcut değildir.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine </strong></p>
<p>Gelecek yüzyılda asrımızın savaşlarını mercek altına alacak uzmanlar, öyle görünüyor ki, mevcut güç ve denetim savaşlarının sebep olduğu kasvet ortamını anlamak için standart bir araştırmaya gerekli mesainin çok ötesinde bir çaba sarf edecekler. Her şeyden önce kapitalizmin ‘sistemli ve devamlı sömürü’ mantığına göre kurgulanmış bir dizi gizli iktisadi, siyasi ve askeri ilişkinin çok bilinmeyenli denklemini çözmeden bu savaşların mantığını kavramak mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Günümüzde çeşitlenen savaşları, her alandaki güç ilişkilerinin kaba tezahürleri olarak görebiliriz. Bu savaşlar, Sinisa Maleisevic’in dediği gibi, ‘tür-içi’ öldürme olayından ve şiddet eylemlerinden farklıdır. Savaşların baskın özelliği, örgütlü yapılar arasında cereyan etmesi ve temelinde ideolojik savunmaların olmasıdır. Buna göre günümüzdeki savaşlar, insanların içindeki tabii saldırma ve yok etme arzularının depreşmesiyle açığa çıkan biyolojik bir olgu değildir, toplumsal bir olgudur. “Savaşlar,” Malesevic’in ifadesiyle, “toplumsal kurumlar, siyasi örgütler, modern-ulus-devlet, ideolojik doktrinler ve jeopolitikle çok fazla ilgilidir”. (Malešević 2018:93). Dolayısıyla bugünün savaşlarını küreselleşme olgusundan, onun dayatmacı karakterinden ve yayılmacı politikalarından ayrı düşünmek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>Mevcut manzara sofistike silahların yanı sıra nükleer silahlara da sahip küresel güçlerin hegemonik hesapları açısından da dikkate alındığında, muhtemel hiçbir savaşın ahlâki olma ihtimali yoktur. Bu ihtimal bulunmadığı gibi, güç ve imtiyaz sahibi olmanın, bir başka ülkeye müdahale hakkı tanıyıp tanımayacağı da sorulmalıdır. Her şeyden önce, böyle bir hakkı kendinde görmek uluslararası hukuku hiçe saymak demektir. Şu da var ki, böyle bir güç, her şeyden önce, insani müdahale bahanesiyle girdiği ülke üzerinde kendi varlığını pekiştirecek siyasi ve iktisadi projelerin peşinde olacaktır.</p>
<p>Irak ve Körfez Savaşlarında bariz biçimde görülen bu tutumun küresel barış için ciddi bir tehdit oluşturduğunu görmemiz gerekir. Aynı egemen gücün, Iraklı esirlere yaptığı işkence, reva gördüğü insanlık dışı muamele bile tek başına gerçek niyetin ‘insani’ bir amaç taşımadığını gösteren önemli bir delildir. İlaveten, şimdilerde bariz biçimde görüldüğü üzere burada gerçek niyetin, bölgedeki emel ve ideallerini üzerinden daha kolay gerçekleştirebileceği uydu bir Kürt devleti kurmak olduğunu görmek zor değildir. Nitekim bölücü terör örgütü PYD-YPG’ye Fırat’ın doğusunda özerk bir hareket alanı açma çabaları bu minvalde okunmalıdır. Aynı süper gücün Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Golan tepelerinin mülkiyetini İsrail’e vermesi de açıkça bölgede farklı ama uzun vadeli bir projenin yürüdüğünü göstermektedir.</p>
<p>Kapitalizmin zorunlu sonucu olan emperyalizm gerçek büyümesini savaşlara borçludur. Emperyalizm ile huzur ve istikrar yoksunluğu at başı gider. Onun gölgesindeki terör unsurları arazide savaşın başlamasından önce onun gelişini meşrulaştıracak ön hazırlıkları üstlenir. Bu örgütler  kapitalizmin emperyalist emellerine tehdit oluşturan ‘uyum’ toplumunun huzur ve istikrar dengesini bozar, kaynaklarını israf eder. Küreselleşmenin doğru anlaşılması dünyada son onlu yıllarda görülen köklü siyasi, ekonomik dönüşümün tabiatının anlaşılabilmesi için zaruridir. Demokrasinin, özgürlük ve insan haklarının tesisi; zenginliğin ve toplumsal refahın artması; ileri/üstün kültürün ve uygarlığın –gerçekte, Batılı değerlerin– yayılması; malların ve bilginin âdil ticareti ve paylaşımı; hammaddeye ve pazara kolay ve eşit erişim vb. gerekçelerle sunulan küreselleşme gerçekte sömürgeci kapitalizmi örten bir kılıf işlevi görür. İşgal, savaş ve terördeki artışla küreselleşme arasında sıkı bir organik bağ vardır.</p>
<p>Küreselleşmenin gerçek doğasını barış, demokrasi, özgürlük, insan hakları ile bağdaştırmak mümkün görünmemektedir. Her ne kadar küreselleşme savunucuları bu konularda kolay kolay itiraz edilemeyecek ağdalı ve cazip bir retorik üretmiş olsalar da, küreselleşmenin doğasında gerçekte yatan şey savaş ve emperyalizmdir yani sömürgeciliktir. (Savran 2011:13). Aklın sınırlarının uç limitinde dolaşan teknoloji insanı, yüksek zekâ ve emek mahsulü eserlerini ardı ardına vitrine sıralarken insani idealleri göz ardı ediyor. Bir diğer ifadeyle, teknoloji ilerlerken birçok insani ideal ve değer geriliyor. İlişkiler yozlaşıyor, toplumlar kutuplaşıyor, toplumu bir arada tutacak sosyal projeler akamete uğruyor. Demokrasi toplumlarına meşruiyet sağlayan önemli unsurlardan biri olan çoğulculuk yerini etnik ideolojilere ve yabancı düşmanlığına bırakıyor. Silah sanayiinin ve teknolojisinin gelişim hızına paralel olarak, şiddet sektörünün sınırları da sürekli genişliyor.</p>
<p>Şiddet sektörünün beslendiği bir başka kaynak ise refah, güç ve imtiyazın belli ve sınırlı ellerde toplanmasıdır. Ekonomik krizleri, sosyal çalkantıları, terör ve savaşları, sömürü üzerine kurulu çıkarcı ilişkileri ile gündemi küreselleşme üzerinden onun siyasi ve iktisadi ayakları belirlemektedir. Batı’nın siyasi ve ekonomik gücü kendi tekeline alma çabaları müspet sonuç verdiği takdirde savaşın kurallaşması kaçınılmazdır. Bu ise tepesinden savaş bulutlarının hiç eksik olmadığı bir dünyada kanunun yerine barbarlık hukukunun geçmesi, kan ve gözyaşının hiç bitmemesi anlamı taşır. Hak, hukuk, adalet ve insaf yoksunu, kuru, sahte bir adalet söyleminin hüküm ferma olması demektir.</p>
<p>Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Savaş ve Barış Sayısı, s.25-40.</p>
<p><strong> Kaynakça </strong></p>
<p>AMİN, Samir, (2016), Liberal Virüs, (Çev.) Fikret Başkaya, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>AMİN, Samir, (2018), Emperyalizm ve Eşitsiz Gelişme, (Çev.) Semih Lim, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>ATTALI, Jacques, (2018), Geleceğin Kısa Tarihi, (Çev.) Turhan Ilgaz, İmge Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>BEAUD, Michel, (2018), Kapitalizmin Tarihi 1500-2010, (Çev.) Fikret Başkaya, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>CARTER, Joe, (2017), “A Brief Introduction to the Just War Tradition”, The Ethics and Religious Liberty Commission, https://erlc.com/resource-library/articles/a-brief-introduction-tothe-just-war-tradition-jus-ad-bellum (erişim: 16.03.2019)</p>
<p>CHOMSKY, Noam, (2003), Hegemony and Survival: America’s Quest for Global Dominance, Metropolitan Books, New York.</p>
<p>COLLON, Michel, (2007), “Nato: Medyanın Anlatmayacağı Bir Hikâye”, Medya ve Savaş Yalanları (Ed.) Lenora Forerstel, Yordam Kitap, İstanbul</p>
<p>ÇEÇEN, Anıl, (2015), Kapitokrasi: Sermaye Egemenliği, Tarihçi Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>ECHEVARRIA II, Antulio J., (2003), Globalization and the Nature of War, Strategic Studies Institute, Carlisle.</p>
<p>GREIDER, William, (2003), Tek Dünya: Küresel Kapitalizmin Manik Mantığı, (Çev.) Yavuz Alogan, İmge Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>HAFEZ, Kai, (2018), Batı’da ve İslam Dünyasında Radikalizm ve Siyasi Reform, (Çev.) A. Bülent Baloğlu, Bilge Kültür Sanat Yay., İstanbul. H</p>
<p>OBSBAWM, Eric, (2007), Yeni Yüzyılın Eşiğinde, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>KING, Stephen D., (2017), Küreselleşmenin Sonu: Kasvetli Yeni Dünya, Profil Kitap, İstanbul.</p>
<p>LEITENBERG, Milton, (2006), ‘Death Wars and Conflicts in the 20th Century’, Cornell University Peace Study Program Occasional Paper 29, https://www.clingendael.org/sites/default/ files/pdfs/20060800_cdsp_occ_leitenberg.pdf (erişim: 14.03.2019)</p>
<p>LINDEN, Harry van der, (2007), “Just War Theory and U.S. Military Hegemony”, Rethinking the Just war Tradition (Ed.) Michael W. Brough, John W. Lango, Harry van der Linden, State University Press, New York, ss. 53-74.</p>
<p>MALEŠEVIĆ, Siniša, (2018), Savaşın ve Şiddetin Sosyolojisi, Hece Yay., İstanbul.</p>
<p>McNALLY, David, (2013), Bir Başka Dünya Mümkün: Küreselleşme ve Antikapitalizm, (Çev.) Oya Köymen, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>POLK, William R., (2007), Irak’ı Anlamak, (Çev.) Nurettin Elhüseyni, NTV Yay., İstanbul.</p>
<p>PRASHAD, Vijay, (2012), Arap Baharı, Libya Kışı, (Çev.) Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>RABIE, Mohamed, (2013), Global Economic and Cultural Transformation: The Making of History, Palgrave Macmillan, New York.</p>
<p>SAVRAN, Sungur, (2011), Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>WEATHERFORD, Jack, (2019), Para, (Çev.) İnönü Korkmaz, Maya Kitap, İstanbul.</p>
<p>WEEKS, Albert Loren, (2010), The Choice of War: the Iraq War and the Just War Tradition, California.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/">Küreselleşmenin Savaşları ve Buharlaşan Adil Savaş Kuramı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kasım Küçükalp &#8211; Zamansız Düşünceler 2 &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kasim-kucukalp-zamansiz-dusunceler-2-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kasim-kucukalp-zamansiz-dusunceler-2-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İlerleme Mithosu]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Akletme Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Bakmakla Görmek Zıtlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik İnşası Yanılsaması]]></category>
		<category><![CDATA[Deleuze]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek-Kadın Ayrımı]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm ve Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[hakiki düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm ve Kadın İmajı]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım Küçükalp]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm ve Yeni-Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Akademik Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Modern-Gelenek Açmazımız]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24518</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nihai Öğretmen Olarak Zaman Bir ömre değil birkaç ömre bile sığmayacak kadar çok ve büyük hayaller, umutlar ve beklentiler biriktirir de cahil insan, ansızın çat kapı gelen bir an içinde hepsini yitiriverir. “Allah’tan iyi şeyler iste.” demişti avam irfanı nasip buyurulmuş rahmetli nenem. Şimdi tüm isteklerin, İyi’ye raci olmadığı müddetçe boş ve anlamsız olduğunu haykırıyor, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kasim-kucukalp-zamansiz-dusunceler-2-alintilar/">Kasım Küçükalp – Zamansız Düşünceler 2 ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24519 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/KB9786058062825-190x300.jpg" alt="" width="243" height="384" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/KB9786058062825-190x300.jpg 190w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/KB9786058062825.jpg 320w" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" /></strong></p>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75772645">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><strong>Nihai Öğretmen Olarak Zaman</strong></p>
<p>Bir ömre değil birkaç ömre bile sığmayacak kadar çok ve büyük hayaller, umutlar ve beklentiler biriktirir de cahil insan, ansızın çat kapı gelen bir an içinde hepsini yitiriverir. “Allah’tan iyi şeyler iste.” demişti avam irfanı nasip buyurulmuş rahmetli nenem. Şimdi tüm isteklerin, İyi’ye raci olmadığı müddetçe boş ve anlamsız olduğunu haykırıyor, yaşanmış her şeyi bir an’a dönüştüren zaman. Anlatıyor insana İyi’den gayrı ideal, fani olandan gayrı gerçek olmadığını.</p>
<p>Sayfa 81<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Deleuze, Marksizm ve Yeni-Hümanizm</strong></p>
<p>Deleuze Marksizmin kapitalizmi meşrulaştıran bir ideoloji olduğunu söylerken devletin kodlarının, her şeyin temelinde ekonomik ilişkilerin olduğu düşüncesini savunan Marksizm dolayımıyla tam da kapitalist yaşam pratiğini meşrulaştıracak bir biçimde inşa edildiğini vurgular. Zira kapitalist olmanın imkânı ekonomik özneye imandır. Bu bağlamda kapitalist yaşam pratiğinin, öncelikle ekonomik özneyi yarattığı, daha sonra da söz konusu özneyi, arzularından kıskıvrak yakalamak suretiyle arzu-nesne diyalektiğine nesne kıldığı söylenebilir. Arzu felsefeleri her ne kadar insanın, söz konusu arzu nesne diyalektiğinden kurtulması yoluyla özgürleşeceğine itimat ediyor olsalar da tüm kodlarından koparılmış beşeri arzular, özgülüğe değil, gittikçe büyüyen çölün zuhura gelmesinin yol açtığı nihilizme duçar olmak durumundadır. Hümanistik olanların yanı sıra her türlü aşkınlık fikrine açık bir savaş açan çağdaş Fransız felsefeleri, gerçekte değer, anlam ve amacın mutlak kod bozumuna uğratılmış beşeri arzuların irrasyonalliğiyle tebarüz eden yeni-hümanizmine kurban edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.</p>
<p>Sayfa 72<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Benlik İnşası Yanılsaması Üzerine</strong></p>
<p>Benlik inşası diye bir şey yoktur, yalnızca insana kendi asli varlığını/benliğini gizleyen benlik yanılsamaları vardır. Zira benlik, inşa edilen değil, teorik ve pratik boyutları olan derin bir tefekkür ameliyesiyle keşfedilen bir mahiyet arz eder. Çağdaş dünyada kişisel gelişim adı altında, sözde kişileri kendileri olmaya davet eden söylem biçimleri de gerçekte hakiki benlikleri gizleme ve yok sayma formlarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Sayfa 69<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>İnsan Olusun Açmazı Üzerine</strong></p>
<p>Zavallı insanoğlu, insanı parçalayıp Hakikat’inden bihaber kıldıktan sonra atomu parçalamakla övünüp durmakta. En zor olanı başardıktan sonra, bir marifet yapmış gibi bununla övünmenin yersizliğinin bile farkında değil.</p>
<p>Sayfa 66<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>İlerleme Mithosu ve Müslümanlığımız</strong></p>
<p>İlerleme mitosu ekseninde Batıyı geçme veya batılı ilerleme standartlarına kavuşma idealiyle yanıp tutuşan Müslümanlara bir sormak lazım, zalimi zalimlikte, Allahsızı Allahsızlıkta, sömürgeciyi sömürgecilikte, pozitivisti pozitivizmde, hümanisti hümanizmde geçtikten sonra hala Müslüman Olarak kalabilecekler mi?</p>
<p>Sayfa 63<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tarihselcilik gibi tarih yüzyılı olarak bilinen 19. yüzyıl Batı dünyasında zuhur etmiş ve meşruiyetini içine doğduğu dünyaya borçlu olan bir kavramı alıp Kur’an ve Sünnete uyguladıktan sonra, “Ben onu şu veya bu anlamda kullandım, zaten Batıda da tek tip bir tarihselcilik yok, üstelik bizim geleneğimizde de benzer içerikli (makasıd, esbabı nüzul vb.) kavramlar var” demek, en hafif ifadesiyle episternik bir rölativizme davetiye çıkarmaktır.</p>
<p><strong>Tarihselcilik</strong></p>
<p>Tarih toplum ve kültür bilimlerindeki metodolojik tartışmalardan neşet etmiş bir yöntem olmanın yanı sıra varlık ve hakikatin zamansallığına işaret eden ontolojik içerimlere de sahip bir kavram olarak tarihselcilik, tarihsel bir bağlamda zuhur etmiş olup, özünde Avrupamerkezci bir dünya görüşüne aittir.</p>
<p>Sayfa 61<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Akıl ve Hakikate Açıklık</strong></p>
<p>Eleştirel bir düşünce içerisinde, Hakikat’e vasıl olmak bakımından aklın imkân ve sınırlarını tartışmak, aklı reddetmek değil, Hakikat’e açmak demektir, aksini iddia etmek ise hümanistik düşünceyi Hakikat’e sınır kılmaktan başka bir anlama gelmez.</p>
<p>Sayfa 58</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Bilerek Olmak mı, Olarak Bilmek mi?</strong></p>
<p>Bilerek var olmak ile var olarak bilmek arasındaki fark anlaşılmadan, enformasyon ile ilim arasındaki farkın anlaşılması mümkün değildir. Siz hiç ahlak felsefesi okuyarak ahlaklı olan birini duydunuz mu?</p>
<p>Sayfa 57<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Erkek-Kadın Ayrımı Yerine İnsan</strong></p>
<p>İnsanın küçülerek yok olmaya yüz tuttuğu çağımızda, erkeklik ve kadınlık üzerinden dışlayıcı söylemler geliştirmek yerine, “İnsan» olmanın anlam ve önemini, eşrefi mahlükat olarak İnsan’ı bir hayat memat meselesi kılmak gerekmektedir.</p>
<p>Sayfa 56<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>İnsanın Yegâne İmkânı Olarak İslam</strong></p>
<p>Sanki Müslüman olmak seçeneklerden bir seçeneği benimsemekmiş gibi İslam’ı başka metafizik düşünce pratikleriyle mukayese ederek değerlendirmek doğru değildir. İslam şeylerden bir şey olmadığı gibi çeşitli alternatifler arasında tercihe şayan herhangi bir alternatif de değildir. İslam mümin olsun kâfır olsun insan için yegâne imkândır.</p>
<p>Sayfa 53<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Günahın Estetizasyonu</strong></p>
<p>Ahlaksızlık ve günahı estetize eden modern-kapitalist yaşam dünyasında değer aramak, foseptik çukuru içinde hiçbir<br />
pisliğin bulaşmadığı temiz bir su kaynağı aramaya benzer. Bulana aşk olsun.</p>
<p>Sayfa 53<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Hakiki Düsünme Üzerine</strong></p>
<p>Ey Yolcu! Kafası kafatasından, göğsü ise göğüs kafesinden müteşekkil olup da içinde sakladıklarından bihaber olmaktan sakın.</p>
<p>Bil ki hakiki bir düşünme eylemi, akıl ve yüreğin birlikteliğiyle vicdan olur, insaf olur, feraset olur, basiret olur, iffet olur, ilim olur, irfan olur, farka yönelik ihtimam olur ve büyük bir teyakkuz içinde adalet kaygısı olur.</p>
<p>Ve anlatır Hakikat yolcusuna, öyle ki olmanın yaşamak ve ölmekten çok daha zor olduğunu.</p>
<p>Sayfa 51<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Kapitalizm ve Kadın İmajı</strong></p>
<p>Kapitalist yaşam pratiği, karizmatik zengin patronu tarafından aşağılanmak için adeta yarışa soktuğu kadınların kulağına, “siz eşit ve özgür bir bireysiniz” diye fısıldayarak daha önce eşine hiç rastlanmadık bir biçimde, kadının varlığına çeki düzen verirken, aynı zamanda insanın onurunu da rencide etmektedir aslında.</p>
<p>Sayfa 48<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Gülüm</strong></p>
<p>Yarın çok geç gülüm, vakit an içre olma vaktidir.</p>
<p>Birçok şey ertelenebilir hayatta, lakin ölüme bu denli yakınken olmayı ertelemek kayıpların en büyüğüdür.</p>
<p>Varsın insanların çoğu mal, mülk ve imaj biriktirsin faniliğinden bihaber olarak. Sen dürüstlük, adalet, vefa, hakkaniyet ve rıza biriktir.</p>
<p>Varsın herkes matematiksel hesaplarla ölçsün zamanı, sen takdir, mukadderat ve kaderle tan hesaba kitaba gelmez zamansız hakikatleri.</p>
<p>Varsın herkes bilinç, zekâ ve zihin diye bahsededursun insandan, senin varlığını akıl, kalp, basiret ve Fıraset tanımlasın.</p>
<p>Varsın herkes büyük bir ad koyma yarışı içerisinde her şeyi beşeri idrake indirgenmiş nesneler kılsın, sen tüm beşeri hesapların ötesinde olana hasret varlığını ve vazgeçerek adlandırmaktan sonsuza tanıklık et.</p>
<p>Varsın herkes akın akın dağıtılan ganimetlere koşsun, sen Kâbe’ye doğru kol kola yürüyen kırk kişiden biri ol.</p>
<p>Varsın herkesin yüreğini dünyayı kaybetme korkusu sanversin, sen kaybetme korkusunu kaybetmiş bir mümin olarak selamla ölümü gülüm.</p>
<p>Sayfa 48<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Hümanizm ve Hakikat</strong></p>
<p>Hakikat’in açıklığını gizleyen insanın hümanistik yorumlarıdır. Hümanistik yorumlarıyla insan Hakikat’in yalınlığını epistemik darbelerle yok ederek onu kendi sübjektif bilincinin soyut bir nesnesi haline getirir. Hümanizmin kaçınılmaz bir biçimde bilgi, varlık ve değer rölativizrniyle sonuçlanması bundan dolayıdır.</p>
<p>Sayfa 46</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Kapitalizm ve Dünyevi Imtihanımız</strong></p>
<p>Gerektiğinde ölmeyi göze alabilecek kadar Hakikat’e sadık olabilseydik ya da Hakka sadakati kendimiz için en önemli ve yegâne imkân olarak görebilseydik kapitalizm, dünyamızı elimizden almakla tehdit ederek sözde can evimizden vurabilir miydi bizi hiç?</p>
<p>Sayfa 46<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Cinsellik ve Haz</strong></p>
<p>Epiküros hazları değerlendirirken cinselliği doğal fakat zorunlu olmayan hazlar arasında zikreder. Buna karşın günümüz kapitalist ve liberal yaşam dünyasının ufku neredeyse yegâne haz olarak cinselliğe kilitlenmiş bir görünüm arz etmektedir. Epiküros düzeyinde bile düşünmekten aciz olan çağdaş insana İnsan oluşun ehemmiyetini anlatmak ne mümkün!</p>
<p>Sayfa 39<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Akletme Üzerine</strong></p>
<p>Akletme eyleminin, bırakın mahiyetini, nasıllığını dahi akletmeksizin; akletmenin öneminden bahsetmek ile akla gelen her şeyi konuşmak arasında herhangi bir fark yoktur. Bunu en çok da akletme iddiasında olanlar, pratiğe dökmekte ne yazık ki!</p>
<p>Sayfa 38<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>İstemenin Yorduğu Çağdaş İnsan</strong></p>
<p>Arzuların mutlak kod bozumuna uğratılması gerektiğini ileri süren çağdaş arzu felsefeleri, özgürlük kisvesi altında arzuları tarafından kuşatılmış olan insanın kendi hakikatine gafil bırakıldığı gerçeğini manipüle etmektedir aslında. İstemekten yorgun düşmüş de tıpkı deniz suyuyla susuzluğunu giderme telaşındaki bir insan gibi, hakikatine yönelik tam bir gaflet hali içinde, istekleriyle yorgunluğuna çare arama derdine düşmüş çağdaş zamanlarda insanlık. Zira şehevi duygular tıpkı deniz suyu gibidir, içtikçe daha fazla susatır ve nihayet bizatihi arzu edilen şeyin, arzulayan varlığı istila etmek suretiyle tüketmesine yol açar.</p>
<p>Sayfa 37<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Spekülatif Dini Rölativizm</strong></p>
<p>Çağımız Müslümanlarının en büyük imtihanı, pratik düzlemde kendisini bu denli basit ve anlaşılabilir kılan bir dini, hiçbir biçimde sonuçlandırılması mümkün olmayan spekülatif tartışmalar yoluyla rölativize etme sürecinde veriliyor olsa gerek.</p>
<p>Sayfa 36<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Kimliğin Gücü vs. Gücün Kimliği</strong></p>
<p>Kimliğimiz kendisini en bariz bir biçimde zorluklar karşısında takınacağımız tavırda ifşa eder. Birtakım zorlukların/ zaruretlerin haramları mubah kılarken zayıf karakterli kimlikleri de ifşa etmesi bundan dolayıdır aslında. Kimliğin gücü varoluşu dönüştüren bir karakter arz ederken gücün kimliği ise varoluşun gücünün zayıf karakterdeki insanların varoluşa dair algılarını belirleyip dönüştürmesiyle gösterir kendisini.</p>
<p>Sayfa 34<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Modern Akademik Kültür</strong></p>
<p>Adına ister kültür endüstrisi, ister entelektüel kültürleşme, isterse enformasyon kültürü diyelim, modern akademik kültür “Cehalet, mutluluktur” sözünü kanıtlarcasına üretmiş olduğu akademik bilgiler yoluyla sürekli bir biçimde insanı asıl meselesinden koparan karakteriyle adeta cehaleti meşrulaştıran bir mahiyet arz etmektedir.</p>
<p>Sayfa 33<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Bakmakla Görmek Zıtlığı</strong></p>
<p>Nazar etmenin unutulduğu bu çağa, bakmayı değil, görmeyi öğretmek gerekmektedir. Herkes bakıp duruyor lakin imajların gerçeği gizlediği bir çağda görme eylemi bir türlü gerçekleşemiyor ne yazık ki! Nazar etmeden görmek, görmeden de bilmek mümkün değilken sürekli bir biçimde bakma telaşındaki çağdaş insan görme imkânını da kaybetmek durumunda kalmıştır imaj dünyası içerisinde.</p>
<p>Sayfa 30<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Müslüman Oluşumuzun Paradoksu Üzerine</strong></p>
<p>Sanki canı gönülden Müslüman olmayı istedik de İslam nasip edilmedi bize. İslam üzerine konuşmayı bırakıp Müslüman olmayı denemeye ne dersiniz? Doğru söyleyelim bizler Müslüman olmayı gizleyen ve dünyayı mutlaklaştıran bir İslam imajını arzu ettik hep beraber.</p>
<p>Şimdi kalkmış sanki meselemiz entelektüel ve epistemolojik bir mevzuymuş gibi İslam’ın imkân ve geleceğini kılı kırk yararcasına tartışmaktayız. Oysa bu durum kapitalist bir yaşam pratiği içerisinde, liberal bir varoluşa müptela hale gelmiş Müslümanların biriken gazını almaktan gayrı bir anlam taşımamaktadır ne yazık ki!</p>
<p>Sayfa 29<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Insan Oluşun Anlamı</strong></p>
<p>Sanki insan dünyevi varoluşunda sahip olmadığı güç veya yetilerle insan oluş imtihanını veriyormuş gibi birileri eşcinsellik ve pedofilinin bilimsel dayanaklarına referansla onları meşrulaştırma çabası vermektedir. İnsan oluş, sahip olunan güç ve yetileri kimi zaman koruyarak kimi zaman geliştirerek kimi zaman aşarak kimi zaman da ortadan kaldıtarak varlığı süfli olandan ulvi olana doğru taşıma mücadelesinden başka bir şey değildir. Bundan dolayı insanın sahip olduğu hayvani yönler, hayvanca eylemeyi meşrulaştırmadığı gibi bilakis insanı hayvandan ayıran düşünme ve temyiz etme melekesi yoluyla insan oluş yönünde disipline edilip aşılması gereken bir mahiyet arz eder.</p>
<p>Sayfa 28<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Haz, Güzellik ve Hakikat Rölativizmi</strong></p>
<p>Hazzı arındıracak güzellikle irtibatını büsbütün kaybetmiş bir çağda, derinliğin imkânı da yitirildiği için hakikat fikrinin kaygan ve kırılgan bir yüzeye raptolmasının sonucunda, tam bir rölativizme duçar olmuştur insanlık.</p>
<p>Sayfa 27<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Epistemik Özne ve Terk Fikrinin Unutulması</strong></p>
<p>Hakikat’e vasıl olmak için hiçbir şeyi terk etmeye gerek olmadığını düşündüğümüz andan itibaren Hakikat’le sahih bir irtibat kurma imkânını da kaybettik modern zamanlarda.</p>
<p>Epistemik öznenin zuhuruyla birlikte Hakikat’le temasın ve insanî kemalin yegâne imkânı olan terk fikri, imgelemin, gerçekliğin yerine ikame edilmesiyle birlikte büsbütün zayıfladı. Artık epistemik Özne düşünce yoluyla hem imgelemindeki temsili gerçekliğin yerine ikame ettiği hem de varlık,hakikat, değer ve anlamın yegâne ontolojik referans noktası olarak görüldüğünden ötürü, hakikate ulaşmak da yalnızca öznenin gerçekleştireceği epistemik temsil eylemiyle ilgili bir mevzu olup çıkmıştır. Oysa epistemik bir temsil pratiğinde zuhura gelen şey, Hakikat’in soluk bir kopyası olmaktan bile çok uzak bir biçimde, hümanistik bir kurgudan başka bir şey değildir aslında! Tam da bu yüzden Hakikat’in kendi idrak düzlemimizde zuhura gelenlerden ibaret olduğunu sanmak, gerçekliği görünüşe kurban etmekten başka bir şey olmayacaktır.</p>
<p>Sayfa 26<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Hakikate Açılan Bir Imkân Olarak Ölüm</strong></p>
<p>En yakındaki, en olağan, en yalın ve sürekli bir biçimde tezahür eden Ölümü, olağandışı bir şey addedip yadsımak, olsa olsa bu dünyanın itibari varlığını mutlaklaştırmak suretiyle Ölümü kendine bir türlü yakıştırmayan gaflet içindeki bir beşerin yapabileceği bir şeydir. Dünya asıl anlam ve önemini Ölümle kazanırken gaflet ve nisyan varlığı olan insan, ölümü olağandışı addetmek suretiyle hakikatle kurması mümkün en hakiki imkân kapısını dahi kapamaktadır kendi yüzüne.</p>
<p>Sayfa 25<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Zamanımızın en büyük alametifarikalarından biri de artistik kavramlar, sözde entelektüalist bir tutum ve zamanın ruhunun açtığı düşünce ufkunun parametrelerine tam bir sadakat içerisinde son derece yalın olan hakikatlerin çarpıtılmasıdır. Zira modern entelektüel kültürleşme Hakikat’in yalınlığını bilgi/enformasyon yoluyla perdelemektedir ne yazık ki!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Zekâ mı, Akıl mı?</strong></p>
<p>Mutluluk kavramı niceliksel terimlere döküldüğünde insan varlığının kemal boyutu ortadan kalkar, düşünen ve temyiz eden insanın yerine ise problem çözmekte mahir ve sonuçlara endeksli bir düşünme pratiğine müptela olan zeki bir içgüdü varlığı ikame ediliverir.</p>
<p>Akıl mı? Zekâ sahibi bir beşer akla ihtiyaç duymaz. Zira akıl insana, zekâ ise içgüdü varlığı olarak beşere aittir. Aslına bakılırsa bütün kötülüklerin kaynağında, zekâ sahibi beşerin, aklını körelterek etkisiz kılmasının sonucunda, aklını dahi araçsallaştırması bulunmaktadır. Sokrates’in dediği gibi “İnsan bilerek kötülük yapmaz. ” Gerçekten de bilgi ve erdemin düşmanı olduğu gibi tüm ahlaki problemlerin kaynağı da zemininde bulunmaktadır.</p>
<p>Sayfa 22<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Sekülarizm Üzerine</strong></p>
<p>Batı düşüncesi açısından bakıldığında sekülerleşme İsa’nın çarmıha gerilmesi düşüncesiyle paralel bir iç mantığa sahiptir. Batı, önce Tanrı’sını ete kemiğe büründürüp Tanrı’ya dair ufkunu zamansal-mekânsal varlık âlemiyle sınırlandırdı sonra da bilimsel ve rasyonel gerekçelerle bu dünyadan gayrı bir dünya fıkrini kapı dışarı edecek şekilde göklere açılan kapılarını kendi yüzüne kapayıverdi.</p>
<p>Sayfa 22<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Mülksüzlüğümüzün Hakikati</strong></p>
<p>Gerçekte hiçbir şeyin sahibi olmadığımız halde “Benim bedenim, benim varlığım, benim mülküm, benim aklım ve idrâkim” diye diye insan olma imkânımızı gitgide zorlaşmıyoruz ne yazık ki.</p>
<p>Sayfa 19<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Modern-Gelenek Açmazımız</strong></p>
<p>Kuşkusuz tarihsel değişim ve dönüşümü bir çırpıda yok sayarak kaybedildiği düşünülen bir geçmişin nostaljik takipçileri olmak çözüm olmadığı gibi yeni olanın kayıtsız şartsız bir biçimde kutsandığı ve vücuda gelen yeninin varlık oluşsal anlam ufku bakımından hiçbir kritiğe tabi tutulmadığı bir meşrulaştırma pratiği içinde olmak da çözüm değildir.</p>
<p>Hele hele adeta şımarık bir çocuk gibi her şeyi “Ben keşfedip anlamlandıracağım” edasıyla varlığın, varoluşun, insanın, ahlakın, “Allah-insan-âlem” ilişkisinin anlamına ilişkin son derece kıymetli bir mahiyet arz eden kadim dini ve düşünsel birikimi yok saymak suretiyle her seferinde Amerika’yı yeniden keşfetmek çabasına koyulmak ise kelimenin en hafif anlamıyla düşüncesizlik ve aymazlık olacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Hakikat ve İnsan</strong></p>
<p>Nefislerin çarpıştığı bir diyalogda kazanan olmaz.</p>
<p>Hakikat, diyalog içinde kaybetme muradında olmayı salık verir insana. Zira hakiki bir diyalogda insan, hakikati konuşma cüretinde bulunmaz, bir kıvılcım misali çakan hakikat, hiç umulmadık bir anda konuşuverir, varlığını kendisine adayan insana. Tıpkı kaybedilen bir yolda, selamete kavuşma umudunu artıran yol işaretleri gibi düşünce ufkunun hakikat kaygısı tarafından belirlendiği bir diyalogda da insan, susar ve büyük bir teyakkuz içinde hakikatin, tüm sesleri kesen sessiz çığlığını duymaya koyulur. Tüm sesler kesilmeden hakikat konuşmadığı içindir ki hakikate perde olan varlığı çekmelidir aradan, işitip ait olmak için Hakikat ufkuna.</p>
<p>Sayfa 17<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Tatminsiz Bedenler, Acı Ceken Ruhlar</strong></p>
<p>Çağdaş kapitalist yaşam pratiği içerisinde mahremiyetin kaybedilmesiyle birlikte ortaya çıkan bedene ait imaj bolluğu, hakikatinden kopmuş insan bedenlerini tatminsizliğe, ruhlarını da ıstıraba duçar etmiştir. Çağdaş zamanlarda insanın bitmek bilmeyen iç sıkıntısının bir sebebi de bu olsa gerek. Platon&#8217;un yağız atı almış başını gitmiş de aklın haberi bile olmamış bu gidişten, şimdilerde ise akıl/ruh başına gelenleri anlamlandırma çabasına düşmüş bir telaş içinde. Tam da bu nedenle insan bedeninin kutsandığı bir çağda, akışkan karakteriyle kendinden gayrı hiçbir şeyi istemeyen bir arzunun esiri kılınmış olan tatminsiz bedenlere ilahi bir nefha olan ruh ne yapsın?</p>
<p>Sayfa 16<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dua belli bir yola gönüllü bir şekilde girmek ve o yolun bize açacağı yolları tereddütsüz olarak benimsemekle eş anlamlıdır. Bu yol ise her şeyden önce Allah’ın isteklerinin öncelikliliği esasına dayalıdır. Bizim isteklerimizin değerinin tayini de onların Allah’ın isteklerine tekabüliyetinden geçmektedir. Yani duadaki aslolan şey, yürekli ve açık bir biçimde duanın gereğince amel etmektir. Duanın gereğince amel ise hiçbir biçimde riyaya ve ikiyüzlülüğe başvurmaksızın dua edilmeye muktedir gördüğümüz Varlık’ın bizim dualarımızı kabulünün kendisinin rızasından geçtiği bilincine varmak ve o bilincin gereğince eylem alanlarımızı belirlemektir. Bu tespitin anlamı, duanın kesinlikle bir aktivite olduğu gerçeğinde kendisini bulmaktadır. Hem de Öyle bir aktivite ki bir yönü ile ne olacağımızı belirleyip bizi olmamız gerekenin yoluna sokarken diğer bir yönü ile de isteklerimizin mümkün ufkunu tayin ederek bizi onları elde etmenin meşru ve bazen de oldukça çetin yollarına sokmaktadır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şayet dünya bizim için salt bir özgürlük alanı şeklinde tecelli etmiyorsa özgürlüğümüz de sürekli bir biçimde bir şeylerle ilişkisi içerisinde anlam kazanıyorsa özgürlüğün yolu da Allah’ın bize biçmiş olduğu yaşama biçiminden geçmektedir. Tıpkı bir çiçek misali, nasıl ki çiçek kendisini en iyi şekilde kendisine en elverişli topraklarda gerçekleştirebiliyorsa ve o toprakların dışında çiçek için özgürlüğün ve kendini ifşa etmenin esamesi okunamıyorsa bizlerin özgürlüğü de Allah’ın bizim için biçmiş olduğu yaşama ve tefekkür biçiminden geçmektedir. Bu da olduğumuz hali sorgulamamızı ve onun ötesine geçmenin yollarını aramamızı gerekli kılar. İşte olduğumuz hali, ilahi olan yönünde dönüştürmenin yollarından birisi de duadır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Satır satır okurken hayat sayfalarını atlamak olmaz, özeti olmaz, her şey anlamlıdır hayat sayfaları arasında.</p>
<p>Ve şöyle yazar küçük puntolarla büyük yürekler için: Hiçbir şey anlamsız değildir bu sokaklarda.</p>
<p>Paradoksaldır anlamı çoğu kez, acı tatlı, tatlı acı oluverir buralarda. Bir anlamı vardır çekilenlerin, sabırla ölçülür ağırlıkları, bir örümcek edasıyla örülür ağları. Bir de uyarı vardır korkusuz yüreklere: “Sakın sabrı elden bırakmayın, sakın eldekinden şükür kesmeyin ve unutmayın, unutmayın ki beşer planı hep eksiktir, eksiktir bütün hesaplar, tamlığı olmayan bir dünyanın eksiklikleridir olup bitenler.” “İbnulvakt” derler bazıları “anlamlılar”a, bazıları “hesapsız” derler ve “deli” derler bazıları.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Niteliksel ayrımların belirleyici olduğu klasik dünya görüşü açısından bakıldığında, maddeden Tanrı’ya doğru gidildikçe “değer”, “anlam”, “doğruluk” ve “gerçeklik”in arttığı bir varlık hiyerarşisi söz konusu olup her varlığın aynı zamanda özünü de oluşturan bir telosu olduğu kabul edilmekteydi. Aslına bakılırsa insan varlığının küçültülmediği klasik zamanlarda, insan için geçerli olan varoluş düzlemi kemal kavramlar ekseninde şekillendiğinden ötürü, insan olmak ile alelade varlığın dürtü ve güdülerinin etkisi altında olmak birbirini dışlayan bir mahiyet arz etmekteydi. Foucault’nun da vurguladığı üzere klasik dünyanın düşünce parametreleri, insanın hakikatle temas kurabilmesinin imkânını ruhani bir dönüşüme bağlı bir mesele kılarken gerek Descartes gerekse Kant felsefelerinde müşahede edilebileceği şekliyle modern düşünceyle birlikte insan, herhangi bir ruhani dönüşüme gerek duymaksızın, hakikati bilmeye muktedir epistemik bir özne hüviyetine sahip olarak görülmeye başlanmıştır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her tezahür, tezahür edene bir işaretti lakin tezahür edenin varlığı aynı zamanda tezahürle perdelenmekteydi. Düşünmek perdeyi aralamak, kendisi de bir perde olan ben’i aradan kaldırmak, tezahür edende gizlenene odaklanmak demekti aynı zamanda. Bundan dolayı her ne kadar klasik dünyada bilme eylemi, modern zamanlarda karşılaşıldığı şekliyle kesinlik ideali ve keskinlik ufkunda belirlenmiş bir karakter arz etmese de hiçbir biçimde ele geçirilip tüketilmesi mümkün olmayan ulvi meselelere yönelmekle alakalıydı. Schumacher’in Thomas Aquinas’a referansla vurguladığı şekliyle klasik dünyada, “yüce şeylerden elde edilecek en zayıf bilgi,küçük şeylerden elde edilecek en emin bilgiden daha arzuya şayan” kabul edilmekteydi.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilhassa İslam düşüncesindeki Tevhid anlayışı bağlamında düşünüldüğünde; “Allah”, “insan” ve “evren” arasındaki ilişkinin merkezinde bütün varlıkları kendi varlığında mezceden Allah’ın bulunması, insanî düşünümün de mahiyetini köklü bir biçimde belirlemiş ve insanı, Allah ile olan ilişkisiyle bağlantılı bir biçimde, diğer insan varlıkları ve var olanlarla ilişkisinde sorumluluk sahibi bir varlık statüsüne taşımıştır. Zira insanın bütün yapıp etmelerinin ufkunu Allah, insan ve evren arasındaki hakiki bağlantı zemininden hareketle tayin eden bir düşünce tarzının nazarında, insanın ister insanla isterse bir bütün olarak varlık ve var olanlarla ilişkisi söz konusu olsun, kendini varlığın merkezine koymak ve diğer var olanları kendi tahakküm nesnesine dönüştürmek gibi bir tutum içerisinde olması mümkün değildir. Son derece “ekolojik” diye niteleyebileceğimiz böyle bir düşünme tarzında, insan da dahil olmak üzere bütün var olanlar birbirleriyle bağlantılı bir biçimde düşünüleceğinden ötürü düşünme de soyut zihinsel bir faaliyet değil, insanın varlık bütünlüğünün anlamına odaklanan kalbî bir etkinlik olarak anlaşılmak durumunda olacaktır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanı, kendi varoluşunun hakiki anlamından koparan ve varlığın merkezine koyan modern düşünce, bilimsel gelişmelerden almış olduğu güce bağlı olarak bütünüyle araçsal bir akıl yoluyla bir yandan eşya ve var olanlar, diğer yandan da insan üzerindeki tahakkümün zeminini hazırlamıştır. Zira en kamil biçimini “Aydınlama” düşüncesinde kazanan modern düşünce tarzı, “düşünen Özne”yi, dolayısıyla da “insan”ı varlığın merkezinde konumlandıran ve bilgiyi de daha başlangıçta egemen olmakla ilişkilendiren bir paradigma olarak hem dış dünyanın hem de insanın nihayetinde dönüştürülmelerine ve bir tahakküm nesnesi olacak şekilde teorileştirilmelerine yol açacak bir soru sorma veya düşünme mantığı tarafından şekillenmiştir.</p>
<p>Böyle bir düşünme mantığı için soruşturma konusu kılınacak olan her şey, en nihayetinde insanın tahakkümü altındaki bir düşünce nesnesi olmanın dışında herhangi bir anlama sahip değildir. Bu düşünce tarzına göre insanın dışındaki her şey, yer kaplayan mekanik bir varlık alanına gönderme yapmakta olup insanın söz konusu varlık alanını istediği gibi çekip çevirmesinin ve kendi hizmetinde pervasızca konumlandırmasının önünde, ne ahlâkî ne dinî ne de insanî herhangi bir engel söz konusu değildir. Çünkü Aydınlanma düşüncesi tarih, gelenek, din, kültür, değer, mit Vb. kavramları değersizleştirmenin yanı sıra her şeyden önemlisi de insanı varlık bütünlüğü içerisindeki yerinden etmiştir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kasim-kucukalp-zamansiz-dusunceler-2-alintilar/">Kasım Küçükalp – Zamansız Düşünceler 2 ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kasim-kucukalp-zamansiz-dusunceler-2-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin Klasik Çağı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 13:27:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Ellen Meiksins Wood’]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizmin Klasik Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24114</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ellen Meiksins Wood Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="entry-title"><strong><em><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-17826 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png" alt="" width="308" height="308" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250-100x100.png 100w" sizes="(max-width: 308px) 100vw, 308px" />Ellen Meiksins Wood</em></strong></p>
<div class="entry-content">
<p>Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge dünyasının paylaşılması için yoğun çekişmelere girdiler. Bu, emperyalizm düşüncesinin ve ondan çıkan olguyu analiz etmeye yönelik önemli teorilerin doğuşunun tarihsel anıydı.</p>
<p>Klasik emperyalizm teorileri, kapitalizmin dünyanın belirli kısımlarında gelişkin olduğu ama tam bir küresel sistem olmanın çok uzağındaki bir çağa aittir. Kuşkusuz emperyal güç dünyanın büyük bölümünü kuşatmıştı ama bunu iktisadi zorunlulukların evrensel olarak uygulanmasından çok, sömürgeci efendilerle tabi halklarının ilişkilerini her zaman belirleyen aynı baskıcı yöntemlerle gerçekleştirmişti.</p>
<p>Emperyalizm teorileri özellikle de Marksist Sol’dakiier bu gerçeği yansıtırlar. Marx gibi önemli Marksist teorisyenler de kapitalizmin hâlâ epeyce yerel bir olgu olduğu önermesinden başlayarak teorilerini kurdular. Marx olağandışı biçimde ileriyi görerek kapitalizmin bütün dünyaya yayılacağını öngördü. Ama o, büyük ölçüde var olan en olgun kapitalizmi. sanayi Britanya’sını keşfetmekle ilgileniyordu ve kapitalizmin mantığını açıklamak için onu çevresindeki büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyadan soyutlayarak içe dönük bir sistem olarak inceledi. Onun önemli izleyicilerinin farklı bir başlangıç noktası vardı. Onlar -çok somut tarihsel ve siyasi nedenlerle bütün olarak kapitalist olmayan koşullarla ilgilendiler. Bu sonraki Marksistler kapitalizmin olgunlaşmadan ya da evrensel ve bütünsel bir hale gelmeden önce dağılacağı önermesinden başladılar. Onların başlıca ilgi alanı kapitalist olmayan dünyada nasıl dümen tutulacağıydı.</p>
<p>20. yüzyılda dönüm noktası olan başlıca Marksist teorileri düşünelim. Lenin’den Mao’ya kadar ortaya konan en ünlü ve etkili devrim teorileri, kapitalizmin neredeyse var olmadığı ya da az gelişmiş olduğu ve kitlesel proletaryanın bulunmadığı, devrimin azınlıktaki işçilerle kapitalizm öncesi durumda olan köylü kitlesinin ittifakıyla mümkün olabileceği koşullarda kuruldu. Klasik Marksist emperyalizm teorileri de gelişkin kapitalist ekonomilerin iç işleyişinden kapitalizmin dış ilişkilerine doğru önemli bir odaklanma değişimi gösterir. Batı Avrupa’da bile başlıca Marksist teoriler, kapitalist ile kapitalist olmayan ilişkilerin karşılıklı etkileşimi ve kapitalist devletlerle kapitalist olmayan dünyanın arasındaki ilişkilerdeki çelişkilerle uğraşmaya başladılar.</p>
<p>Klasik Marksist emperyalizm teorileri aralarındaki bütün derin anlaşmazlıklara rağmen bir temel önermeyi paylaştıı lar: Emperyalizm, tam olarak hatta çoğunlukla kapitalist bile olmayan -ve muhtemelen hiç olmayacak olan-bir dünyada, kapitalizmin konumuyla ilgiliydi. Leninci düşüncenin altını da yatan temel, emperyalizmin “kapitalizmin en yüksek aşaması” olduğu ve kapitalizmin, emperyalist devletler arasındaki uluslararası çelişkilerin ve askerî karşı karşıya gelmelerin ana ekseni oluşturduğu bir aşamaya geldiği varsayımıdır.</p>
<p>Ama rekabet, tanım gereği, büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyanın bölünmesi ve yeniden bölünmesi üzerinedir. Kapitalizm yaygınlaştıkça (eşit olmayan hızlarda) emperyalist güçler arasındaki rekabet daha da şiddetli hale gelecek ve aynı zamanda artan bir direnişle karşılaşacaktır. Asıl nokta -ve emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olması nihai aşamada emperyalizmin kapitalist olmayan kurbanları tamamen kapitalizm tarafından yutulmadan önce kapitalizmin yok olacağıdır.</p>
<p>Bu noktayı en açık biçimde Rosa Luxemburg ifade etmiştir. Onun politik ekonomi alanındaki klasik eseri The Accumulation of Capital’da Marx’ın kapitalizm analizine -temelde kendi içine dönük bir sistem olarak tek bir ülkede bir alternatif ya da bir tamamlayıcı açıklama getirilmiştir. Ona göre kapitalist sistem, kapitalist olmayan oluşumlara açılma ihtiyacındadır; bu nedenle kapitalizm kaçınılmaz olarak askerîleşme ve emperyalizm anlamına gelir.</p>
<p>Kapitalist militarizm, doğrudan toprakların fethinden başlayarak çeşitli aşamalardan geçmiştir ve şimdi “nihai” aşamasında “kapitalist olmayan uygarlıklar için kapitalist ülkeler arasındaki rekabetçi mücadelede bir silah” haline gelmiştir. Ama kapitalizmin temel çelişkilerinden birisi “evrensel olmaya çalışırken ve gerçekten de bu eğilim adına yol alırken çökmek zorunda olmasıdır -çünkü içsel olarak evrensel bir üretim biçimi alma kabiliyeti yoktur”.</p>
<p>Bütün dünyayı içine çekmeye çalışan ilk ekonomi biçimidir ama aynı zamanda tek başına ayakta kalamayan bir ilktir, “çünkü bir vasıta ve zemin olarak diğer iktisadi sistemlere ihtiyacı vardır”.2</p>
<p>Bu emperyalizm teorilerinde tanım gereği kapitalizm kapitalist olmayan bir çevre varsayımında bulunulur. Gerçekten de kapitalizmin yaşaması için sadece kapitalizm öncesi oluşumların varlığı yeterli değildir; temel olarak kapitalizm öncesi araçlar olan “ekonomi dışı” güç, askerî ve jeopolitik baskılar ve geleneksel devletlerarası rekabet, sömürge savaşları ve toprak hâkimiyeti de gereklidir. Bu açıklamalar yapıldığı çağa ışık tutar ve bugüne kadar kapitalizmin başarılarını evrenselleştirememesi, çoğu ileri ekonominin refahının ve önemli kapitalist güçlerin her zaman tabi ekonomilerin sömürüsüne dayanmasına ilişkin varsayımın yanlışlığı gösterilememiştir. Ama hâlâ dünyada bütün uluslararası ilişkilerin kapitalizme içsel olduğu ve kapitalist zorunluluklarla yöneltildiklerini açıklayan sistematik bir emperyalizm teorisine ihtiyaç vardır. Ama en azından kısmen de olsa dünyada az ya da çok evrensel bir kapitalizmin ve kapitalist zorunlulukların emperyal egemenliğin evrensel araçları olması yakın zamandaki önemli bir gelişmedir.</p>
<p>Her hâlükârda Avrupa kapitalizmin ilerlemesini kısmen rakip jeopolitik ve askerî imparatorluklar kıtası olarak 1. Dünya Savaşı’na girerek sağladı. ABD’nin de bu eski emperyal sistemde bir rolü oldu. Monroe doktrininin ilk günlerinden itibaren ABD “etki alanını” Batı yarı küreye ve ötesine doğru her zaman için doğrudan sömürgeleştirme amacıyla olmasa da askeri araçlarla genişletti ve kuşkusuz itaatkâr rejimler kurdurdu. Savaştan bazı önemli emperyal güçler parçalanarak çıktı. Ama eğer klasik emperyalizm fiilen 1918’de son bulduysa ve  ABD dünyanın gerçekten birinci iktisadi imparatorluğu olma işaretleri verdiyse de (tabii pek çok ekonomi dışı gücü ve doğrudan emperyal şiddet kullanarak) yeni emperyal biçimin ortaya çıkması için birkaç on yıl daha geçmesi gerekecekti. Ve bu ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonundan önce gerçekleşmedi.</p>
<p>Bu savaş iktisadi amaçlar uğruna doğrudan toprak genişlemesini hedefleyen son savaş olabilirdi her şeyden önce Almanya iktisadi çıkarları doğrultusunda sadece Doğu AVrupa topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmeyi hedeflemedi, Hazar Denizi’ni ve Kafkasya’nın petrol yataklarına da göz dikmişti. Bu, muhtemelen kapitalist güçler arasında iktisadi çıkarlar için çıkarılan son kavgaydı; başlıca saldırganlar piyasa zorunlulukları yerine tamamen ekonomi dışı güce başvurdular; ekonomilerini baştan sona askerîleştirilmiş devletlerin kontrolüne soktular. Yenilgiye uğrayan iki güç olan Almanya ve Japonya, muzaffer olanların büyük yardımlarıyla ABD ekonomisinin başlıca rakipleri haline geldiler ve yeni bir çağ da gerçekten başladı.</p>
<p>Bu bir iktisadi rekabet çağı olacaktı -kapitalist devletlerarasındaki gergin işbirliği garantilenmiş pazarları gerektiriyordu- başlıca kapitalist güçlerin arasındaki askerî rekabet geride kaldı. Askeri ve jeopolitik çekişme ekseni artık kapitalist güçler arasında değil, kapitalist ve kapitalist olmayan dünya arasındaydı Soğuk Savaş sona erene kadar eski Sovyetler Birliği bile kapitalist yörüngeye çekildi. Bu çekişmenin rakip kapitalist güçler arasında olmasa da kuşkusuz küresel kapitalist düzen açısından uzun dönemli sonuçları oldu.</p>
<p>ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çelişki hiçbir zaman doğrudan askerî çatışmaya yol açmadı ama Soğuk Savaş emperyal askerî gücün rolünde önemli bir değişime neden oldu. Doğrudan tepraklarını genişletmeyi hedeflemeyen ABD gene de son derece gelişkin askerî ekonomisiyle dünyanın en  önemli askerî gücü haline geldi. Bu sırada askerî gücün amacı göreli iyi tanımlanmış emperyal yayılma ve emperyalistler arası rekabetten, dünyada ABD sermayesinin çıkarlarının polisliğini yapmaya doğru açık uçlu bir politikaya dönüştü. Bu askerî model ve hizmet ettiği ihtiyaçlar “Komünizmin çökmesiyle” değişmeyecekti ve Soğuk Savaş’ın yerine başka senaryolar geçecekti. Bush doktrini doğrudan, Soğuk Savaş’ta doğan stratejilerden çıkarıldı.</p>
<p>Azgelişmiş dünya ile ilişkiler de değişti. Soğuk Savaş’ın arifesinde, imparatorluklar çökerken ulus devletler çoğaldı. Bu sadece ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir sonucu değildi, aynı zamanda tipik bir emperyalist politikanın sonucuydu. Örneğin Ortadoğu’da Batılı güçler özellikle de Britanya ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını, doğrudan sömürgeci bir sahiplenmeyle değil yeni ve gelişigüzel devletler yaratarak, başlıca da petrol kaynaklarının kontrolünü hedefleyerek bölüştüler daha sonra bu kontrolü ABD üstlendi.</p>
<p>Eskinin enkazından doğan yeni emperyalizm, artık emperyal efendilerle sömürge tebaası arasındaki bir ilişki değil, az çok bağımsız devletler arasındaki daha karmaşık bir etkileşimi içermekteydi. Kapitalist emperyalizm kuşkusuz dünyayı iktisadi yörüngesinin içine aldı ama bu artık ulus devletler dünyasıydı. ABD 2. Dünya Savaşı’ndan en güçlü bir askerî ve iktisadi ülke olarak çıktı; iktisadi zorunluluklarla ve çok sayıda devletin idaresiyle yönetilen yeni emperyalizmin komutasını aldı bu bileşimin ortaya çıkardığı bütün çelişkilerle ve tehlikelerle birlikte. Bu iktisadi imparatorluk, karmaşık devlet sisteminin üstünde hegemonya kurarak ayakta kaldı; engellenmesi gereken düşmanlar ve kontrol altında tutulması gereken dostlar vardı ve Batılı sermaye Üçüncü Dünya’dan yararlanabilmeliydi.</p>
<p><strong>Küreselleşme</strong></p>
<p>Bu kitap yazılırken yeni bir ulus devlet daha doğdu. Uzun, acı dolu ve cesur bir mücadeleden sonra Doğu Timor, Endonezya’dan bağımsızlığını kazandı. Bu yeni devletin tarihi, emperyalizmin gelişiminin bir özetidir; kapitalist olmayan başlangıcından kapitalist “küreselleşmeye” doğru bir hat izlenir. Kaynaklara ve köle emeğine erişim gibi olağan nedenlerle Timor, 16. yüzyılda Portekiz tarafından sömürgeleştirildi. Portekiz ve Hollanda’nın sömürgeci çıkar çatışmasının sonucunda ada, 19. yüzyılda emperyal güçler arasında bölüşüldü; doğusu Portekiz’de kaldı; 20. yüzyılda doğrudan Avrupa sömürgeciliğinin yerini yerli bir diktatör aldı. Batı’ya yararlı olan ve Batılı devletler, özellikle de ABD tarafından desteklenen Endonezya’nın Suharto’su, Doğu Timor’un üstünde vahşi baskılar uyguladı ve nihayet kanlı mücadelelerin sonunda bağımsızlık kazanıldı ama ilk yıllarında hâlâ Batı’nın yeni baskılarına maruz kalmaktadır.</p>
<p>Emperyal gücün bu küçücük yeni devlete iktisadi zorunlulukları nasıl dayatacağı zamanla görülecek. Ama onun bu zorunluluklardan ve yeni emperyalizmin başlıca aracı olan borç tuzağından kısmen bağımsızlığını sağlayan koşullar aynı zamanda onu emperyal baskılar karşısında kolayca kırılgan hale getirmektedir: Ada ile Avustralya arasındaki denizin altında büyük petrol ve doğalgaz yatakları vardır. Avustralya’nın ABD’nin desteğiyle büyük petrol şirketlerine ve emperyal ekonomilere en yararlı koşulları sağlayacağından emin olabiliriz ve Doğu Timor’un borçsuz yaşama olasılığının bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.</p>
<p>Doğu Timor devlet olma yolundayken Birleşmiş Milletler onun adına yeni bir enerji anlaşması için müzakerelere başladı, Avustralya’dan ve başlıca enerji şirketlerinden yıllar önce Endonezya’ya sağlanan koşullardan daha iyisini elde etmeye çalıştı. ABD hükümeti kendisi de petrolcü olan başkan yardımcısı Dick Cheney’nin ağzından çok ileriye gidilmemesi uyarısında bulundu. Bu, ABD’nin muazzam iktisadi ve askerî gücünün egemenliği altındaki dünyada gelecekte olacakların bir işaretiydi ve Doğu Timor bu dünyada yol almakta zorlanacaktı. Yeni Timor hükümeti, Colin Powell’ın ABD yardımının kesilebileceği tehdidi karşısında insanlığa karşı suç işleyen ABD vatandaşları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dava açmayacağını taahhüt eden yazılı bir belge imzalamaya mecbur kaldı?</p>
<p>Doğu Timor, yeni emperyalizmin tercih ettiği stratejiyi gösteren sadece en son küçük bir örnektir. Şimdiki emperyal hegemonya 2. Dünya Savaşı’ndan özellikle de komünizmin çöküşünden beri kendi koşullarını askerî baskı uygulamadan ve elbette doğrudan sömürgeci yönetime başvurmadan dünyaya dikte ettirebilmektedir. ABD, görünüşte bağımsız devletlere karşı iktisadi zorunluluklarını dayatmakta çeşitli yeni yollar buldu.</p>
<p>Bu yeni emperyal düzenin resmî başlangıcı 2. Dünya Savaşı sırası ve sonrasıdır. ABD askeri üstünlüğünü Hiroşima ve Nagasaki’de atom bombalarıyla; iktisadi hegemonyasını Bretton Woods sistemini, daha sonra IMF ile Dünya Bankası’nı kurarak ve Genel Gümrükler ve Ticaret Anlaşması’nı (GATT) yürürlüğe sokarak gösterdi.</p>
<p>Bu anlaşmaların ve kurumların görünüşteki amacı dünya ekonomisinin istikrara kavuşturulması, para birimlerinin serbestçe ABD dolarına çevrilebilir hale getirilerek rasyonelleştirilmesi, yeniden iktisadi inşa ve kalkınma için bir çerçeve sağlanmasıydı. Ama bu amaçlar çok özel koşullarda gerçekleştirilecekti. Amaç diğer ekonomileri, kaynaklarını, işgücünü ve piyasalarını Batı özellikle de ABD sermayesine açmaktı. Bütün bunlar basit vasıtalarla gerçekleştirilecekti; ABD tarafından belirlenen koşullara uymak şartıyla Avrupa ekonomilerinin yeniden inşası ve “Üçüncü Dünyanın” kalkınması mümkün olabilecekti.</p>
<p>Kurumsal iktisadi yapıların yanında siyasi bir organizasyon olan Birleşmiş Milletler kuruldu. Dünya ekonomisine çok az etkisi olacak biçimde planlanan Birleşmiş Milletler görünüşte çok sayıda devletin arasında bir tür siyasi düzen sağlayacak ve varlığıyla egemen güçlere daha az uyumlu olabilecek uluslararası örgütlenme biçimlerini engelleyecekti.</p>
<p>Bu aşamada ABD bir emperyal güç olarak çok hızlı gelişen ekonomisiyle piyasalarını genişletmek için Üçüncü Dünya’da bir tür “kalkınma” ve “modernleşmeyi” teşvik etmekten yanaydı. Savaş sonrası büyük canlılık sona erince ihtiyaçlar da değişti ve piyasaları genişletme amacının yerini başkaları aldı. Savaş sonrası iktisadi düzenle ilgili genel amaç son “küreselleşme” aşamasına kadar temel olarak aynı kaldı; dünya ekonomisine ilişkin belirli kurallar ABD sermayesinin değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamak üzere dönüştürüldü. 1970’lerin başında, değişen emperyal ilkelere göre, yerine başka ilkeler geçirilerek Bretton Woods sistemi bırakıldı.</p>
<p>Bu, bütün Batılı ekonomileri etkileyen uzun gerileme döneminin başlangıcıydı ve özellikle ABD 1990’ların başına kadar etkilenmeyi sürdürdü (bugün bile sonuçları borsa balonları ve “gelir kazanımları” ile maskelense de olumsuz etkilenme sürmektedir). Bu gerilemenin yükünü küresel ekonomi çekti. On yıllardır süren uzun yükseliş dönemindeki çarpıcı büyüme ve üretkenlik artışından sonra ABD ekonomisi uzun bir durgunluk ve azalan kârlar dönemine girdi; bu karakteristik -ve özgün biçimde kapitalist aşırı kapasite ve üretim krizi özellikle eski düşmanları Japonya ve Almanya’nın son derece etkili iktisadi rakipler haline gelmesiyle de bağlantılıdır. Şimdi sorun bu krizin mekân ve zaman içinde nasıl yerinden söküleceğidir.</p>
<p>Bunu küreselleşme dediğimiz, sermayenin uluslararasılaştığı, serbestçe ve hızla hareket ettiği ve dünya çapında en talancı finansal spekülasyonun olduğu dönem izledi. Bu kapitalizmin başarılarına değil başarısızlığına bir yanıt olduğu kadar daha başka bir şeydi de. ABD kendi sermayesi için kıyamet gününü ertelemek üzere finansal ve ticari ağını kullandı ve yükü başka bir yere kaydırmaya çalıştı; çılgın bir finansal spekülasyon ortamı eşliğinde fazla sermayenin nerede kâr bulursa oraya girmesini kolaylaştırdı.</p>
<p>Bu ihtiyaçları karşılamak üzere gelişmekte olan ekonomilere koşullar dayatıldı. “Washington Anlaşması” diye adlandırılan, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan koşullara göre emperyal güç “yapısal uyum” ve çeşitli önlemler talep ederek bu ekonomileri ABD öncülüğündeki küresel sermaye karşısında daha da savunmasız bıraktı. Örneğin ihracata yönelik üretim ve ithalat kontrollerinin kaldırılması üreticileri yaşamları için daha da piyasa bağımlısı kılarken özellikle tarım alanında yüksek sübvansiyonlarla desteklenen Batılı üreticilerin rekabetine maruz bıraktı; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle büyük kapitalist güçlerin şirketlerinin bu alanda şirket satın almaları kolaylaştı; yüksek faiz hadleri ve finansal kuralsızlaşma ABD finansal çıkarlarına büyük kazanç sağlarken Üçüncü Dünya’da borç krizi yaratıldı (ve nihayetinde tekrarlanan kapitalist çelişkilerden birisinde emperyal merkezde de durgunluk oldu) vb.</p>
<p>Tabii bu hikâyenin sonu değildi ama kapitalizmin ani yükseliş ve düşüş krizlerini ya da uzun dönemli gerileme ve durgunluk dönemlerini incelemenin yeri burası değil. ABD’nin küresel ekonomiyi kontrol biçiminin “piyasa ekonomisinin” çelişkilerini çözemeyeceği, bunun diğer ekonomilerde, emperyal gücün kendi sermayesinin dalgalanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere -borçları, ticaretin kurallarını, yabancı yardımı ve bütün finansal sistemi idare ederekkullanılamayacağını ama kullanıldığını söylemek yeterlidir. Bir anda geçimlik çiftçileri ihracat piyasaları için tek bir ticari ürün yetiştirmeye zorlamakta; daha sonra ihtiyacına göre bu çiftçileri fiilen yok ederek Üçüncü Dünya piyasalarının dışa açılmasını talep ederken kendi tarımsal üreticilerini koruyup destekleyebilmektedir.</p>
<p>Gelişmekte olan ekonomilerde finansal spekülasyon yoluyla geçici olarak sanayi üretimini destekleyebilir sonra aniden spekülatif kârları nakde çevirerek ya da zararını azaltıp giderken bu ekonomilerden desteğini çekmiş olur. Bu uygulamalar er ya da geç emperyal ekonomiye geri dönerek korku salar ki bu emperyal sistemin pek çok çelişkisinden sadece biridir.</p>
<p>Fiilen var olan küreselleşmenin anlamı bağımlı ekonomileri dışa açarak emperyal sermaye karşısında kırılganlıklarının artırılmasıdır, bu arada emperyal ekonomi mümkün olduğunca ters etkilerden korunur. Küreselleşmenin serbest ticaretle hiçbir ilişkisi yoktur. Tam tersine ticaret koşullarının emperyal sermayenin çıkarları doğrultusunda dikkatli bir biçimde kontrolünü içerir. Bazı yorumcuların iddia ettiği gibi küreselleşmenin sorununun çok fazla değil ama yeterli olmayan serbest ticaret uygulamaları olduğu, yoksul ülkelerin ihtiyacı olan şeyin gerçekten serbest ticaret ve Batı piyasalarına erişim olduğu savı küreselleşme gerçeğini temel bir biçimde anlayamamaktır. Eğer küresel ekonomi iki yönlü açık bir yol olsaydı, başka ne başarırsa başarsın, planlandığı sistemin amaçlarına hizmet etmezdi ve her hâlükârda yoksul ülkeler için başlıca tehlike emperyal piyasaların onlara kapalılığından çok, emperyal sermaye karşısında savunmasızlıklarıdır.</p>
<p>Küreselleşmenin ne olduğu ve özellikle ne olmadığı konusunda net olalım. İlk olarak bu, gerçekten bütünleşmiş bir dünya ekonomisi değildir. Günümüzün küresel ekonomisinde sermayenin ulusal sınırlar arasındaki hızlı Ve nefes kesen hareketliliğini ya da bunu kolaylaştıran uluslar üstü kurumların varlığını kimse inkâr edemez. Ama bunun anlamının piyasaların küresel olarak hiç olmadığı kadar bütünleşip bütünleşmediği başka bir sorudur.</p>
<p>Birinci ve en temel nokta “uluslar Ötesi” denen şirketlerin genellikle tekil ülkelerde bir üssü, egemen bir hissedarlar grubu ve yönetim kurulu vardır ve pek çok önemli yollarla bu ulus devletlere dayanırlar. Bunun ötesinde bazı yorumcular için çeşitli bütünleşme önlemlerine göre küreselleşme ilerlemiş olmaktan çok uzaktır ve önemli açılardan önceki çağlara göre daha geri durumdadır örneğin uluslararası ticarette gayrisafi yurtiçi üretimin ya da küresel üretimde küresel ihracatın payı gibi.</p>
<p>Ama sermaye hareketlerinin hızının ve çapının özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinde yeni bir şey yarattığını kabul edelim. Hatta dünyanın daha “birbirine bağlı” hale geldiğini en azından sermayenin kalbindeki iktisadi hareketlerin bütün dünyada hissedildiği anlamında böyle olduğunu bile kabul edelim.</p>
<p>Küresel piyasanın hâlâ bütünsellikten uzak  olduğunun ağır basan bir göstergesi vardır: Bütün dünyada ücretlerin, fiyatların ve çalışma koşullarının son derece farklı olması gerçeği. Gerçekten bütünselleşmiş bir piyasada piyasa zorunlulukları kendilerini evrensel olarak dayatırlar, bütün rekabet edenleri, fiyat rekabeti koşullarında ayakta kalabilmek için ortak bir ortalama sosyal işgücü üretkenliği ve maliyetle çalışmaya mecbur bırakırlar.</p>
<p>Ama küresel bütünleşmenin bu görünür başarısızlığı küreselleşmenin başarısızlığından çok onun bir belirtisidir. Küreselleşme bütünselleşmeyi teşvik edici olduğu kadar onu engelleyicidir. Sermayenin serbestçe hareketleri sınırlar arası işgücüne, kaynaklara ve piyasalara erişimi gerektirmez aynı zamanda karşıtı hareketlerden korunmasını, maliyetlerin ve üretim koşullarının farklılaşmasıyla kârlılığı artıran türde iktisadi ve toplumsal parçalanmışlığın olduğu ekonomileri de gerektirir. Gene burada da ulus devlet sermayeye sınırları açmak ile bütün dünyada işçilerin toplumsal koşullarını eşitleyecek türde ve derecede bir bütünleşmenin engellenmesi arasındaki hassas dengeyi sağlamaya çalışır.</p>
<p>Küresel sermayenin işçi maliyetlerinin düşürülerek eşitlenmesinden, ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin, düşük işçi maliyetleri olan rejimlerin rekabetine tâbi olmasından tartışmasız biçimde en çok kazançlı çıkacağı söylenebilir. Bu bir noktaya kadar kesinlikle doğrudur. Ama anavatandaki toplumsal çalkantı tehlikesinin yanı sıra sermayenin sürekli olarak işçi maliyetini düşürme ihtiyacı ile insanların harcaması için parası olması ve tüketimin daima artırılması ihtiyacı arasında kaçınılmaz bir çelişki vardır. Bu da kapitalizmin çözümü olmayan çelişkilerinden birisidir. Ama her şey hesaba katıldığında küresel sermaye en azından kısa dönemde (ve kısa dönemcilik kapitalizme özgü bir hastalıktır) eşit olmayan gelişmeden kazançlı çıkar.</p>
<p>Dünyanın, her birinin kendi toplumsal rejimi ve çalışma koşulları olan, az çok bağımsız ulus devletlerin egemenliğinde ayrı ekonomilerle parçalanmış olması “küreselleşme” için serbest sermaye hareketi kadar elzemdir. Ulus devletin küreselleşmede başka bir önemli işlevi de milliyetçilik uygulamalarıyla işçilerin hareketini sıkı sınır kontrolleriyle ve göçmen politikalarıyla sermaye lehine idare etmektir.</p>
<p><em>Bu yazı Ellen Meiksins Wood’un Sermaye Imparatorluğu adlı kitabının’Kapitalist Zorunlulukların Uluslararasılaştırılması’ başlıklı bölümünden alınmıştır.</em></p>
<p><em>(2003)</em></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>2 Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (Londra: Routhledge ve Kegan Paul, 1963), s. 467.</p>
<p>3 Jonathan Steele. “East Timor is independent. So long as it does as it’s told”, The Guardian, 23 Mayıs 2002.</p>
<p>4 Uzun dönemli düşüşler için bkz. Robert Brenner, The Economics of Global T urbulance: Uneven Development and the Long Downturn, The Advanced Caspitalist Economies from Boom to Stagnation, özel baskı, New Lefi Review, no. 229 (Mayıs-Haziran 1968). Kapitalist krizin mekân ve  zaman içinde yerinden sökülmesi için bkz. David Harvey, The Limits to Capital (Londra: Verso, 1999). Aşırı sermaye birikiminin insanları yerinden etmesi ve Afrika’daki etkileri için bkz. Patrick Bond, Against Global Apathez’d: South Africa Meets the World Bank, IMF and International Finance (Cape Town: University of Cape Town Press, 2001), özellikle 5. 7-10.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
