<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kabir Azabı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kabir-azabi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 02 May 2020 17:02:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kabir Azabı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kitabu Kavaid’il-Akaid</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 12:08:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Kelamı]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şehadet]]></category>
		<category><![CDATA[Fiiller]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat ve Kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kevser Havuzu]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Nekir ve Münker’in Sualleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe-i Kiram]]></category>
		<category><![CDATA[Sem’ ve Basar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24318</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Ebû Hamid Muhammed el-Gazzâlî  BİRİNCİ BOLUM Ehli Sünnet’in İslâm’ın Şartlarından Olan Kelime-i Şehâdet Hakkındaki İnancı Yıratan, ölümden sonra tekrar hayat veren, dilediğini en güzel şekilde yapan, övülen, Arş’ıon sahibi olan, şiddetli gazabı bulunan, kullarının en seçkinlerini doğru yola ileten ve onlara bu yolda sebat veren; kendilerine Tevhid inancını nasip ettiği bu kullarına, inançlarını şüphe [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/">Kitabu Kavaid’il-Akaid</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24328 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/4-2833-300x168.jpg" alt="" width="380" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/4-2833-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/4-2833.jpg 500w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ebû Hamid Muhammed el-Gazzâlî </em></p>
<p><strong>BİRİNCİ BOLUM</strong></p>
<p><strong>Ehli Sünnet’in İslâm’ın Şartlarından Olan </strong><strong>Kelime-i Şehâdet </strong><strong>Hakkındaki İnancı</strong></p>
<p>Yıratan, ölümden sonra tekrar hayat veren, dilediğini en güzel şekilde yapan, övülen, Arş’ıon sahibi olan, şiddetli gazabı bulunan, kullarının en seçkinlerini doğru yola ileten ve onlara bu yolda sebat veren; kendilerine <em>Tevhid</em> inancını nasip ettiği bu kullarına, inançlarını şüphe ve tereddütlerden korumak suretiyle nimet ihsan eden, onları seçkin kulu ve rasûlü Muhammed i Mustafa’nın (sav) yolunda yürümeye muvaffak kılıp kendilerine onun şerefli  ashabının izinden gitmeyi lütfeden, zâtında ve fiillerinde kullarına sıfatların, ancak can kulağıyla dinleyenlerin anlayabileceği en iyileriyle tecelli eden; zâtında bir, ortaksız ve benzersiz olup, bütün mahlûkâtın her çeşit ihtiyaçlarını verdiğini, zıddı olmayan biricik zat ve eşi bulunmayan bir varlık, evveli olmayan bir Vâhid, sonu bulunmayan ve varlığı, ebediyyen devam eden nihayetsiz t bir Kayyûm, kesintisiz bir varlık, ezel ve ebedde celâl sıfatlarıyla mut-tasıf ve zamanın aşımıyla sonuçlanmayan bir zat olduğunu kullarına bildiren Allah(cc)’a hamd ü senâlar olsun!</p>
<p>Zamanın akıp gitmesiyle Allah (cc) zeval bulmaz!</p>
<p><em>O, (herşeyden önce mevcut olan) Evveldir, (herşey helâk olduktan sonra ge­riye kalacak) Âhir’dir. (O’nun varlığı sayısız delillerle) Zâhir’dir. (Akılların idrâk edemeyeceği zâtı ise) Bâtındır. O herşeyi bilendir. (Hadîd/3)</em></p>
<p><strong>Tenzih</strong></p>
<p>Allah (cc) suretlenmiş bir cisim olmadığı gibi takdir ve tahdid edilmiş bir cevher de değildir. O ne takdirde ve ne de taksimde hiçbir cisme benzemez. Cevher olmadığı gibi, cevherlerin merkezi de değildir. Âraz olmadığı gibi arazların bulunacağı yer de değildir. O hiçbir mevcuda, hiçbir mevcud da Ona benzemez.</p>
<p>O, <em>göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden eşler kılmıştır. Davarlardan da çiftler&#8230; Sizi bu tarzda yaratıp üretiyor. Onun benzeri yoktur.</em></p>
<p>O, <em>Semidir (bütün söylenenleri işitir), Basîr’dir (bütün yapılanları görür). </em><em>(Şûrâ/11)</em></p>
<p>Hiçbir şey O’nun benzeri olamaz. O da hiçbir şeyin benzeri değildir. Hiç­bir şey O’nu sınırlandırmaz ve kıt’alar kapsamaz. Cihetleri yoktur. Yer ve gök­ler O’nu istiab etmez. O, söylediği veçhile ‘istiva etmek’ten hangi mânâyı kas­tetmişse o mânâ ile arş’ın üzerine istivâ etmiştir. O, arş ile temas etmek, onun üzerine yerleşmek, oraya vâkî olmak ve başka yere intikal etmek gibi sonradan yaratılanların vasıflarından münezzeh ve uzaktır. Zira arş, yaratılmış olmak hasebiyle O’nun azametini taşıyamaz. Aksine arşı da, arşı taşıyan melekleri de kudretinin lûtfuyla O taşımaktadır. Bütün bunlar O’nun kudret elinde bulun­maktadır, O, arşın, göğün en üst noktasından tâ yerin en alt tabakasına kadar herşeyin üstündedir. Fakat bu durum onu yerden ve yerin en alt tabakasından uzaklaştırmadığı gibi, arşa ve göklere de yaklaştırmaz. Bu üstünlüğün yakınlık ve uzaklık açısından her hangi bir tesiri yoktur. O’nun derecesi hem arştan ve göklerin en üst noktasından ve hem de yerden ve yerin en alt tabakasından daha yücedir. Buna rağmen O, her varlığın yakınındadır; kullarına da şah da­marından daha yakındır.</p>
<p><em>O, herşeye (bütün yaptıklarınıza) sahicidir. (Sebe/47)</em></p>
<p>Onun yakınlığı cisimlerin yakınlığına benzemez. Nitekim zâtı da cisimle­rin kendilerine benzemez. O, hiçbir zarfa girmediği gibi hiçbir şeye de zarf olamaz. O, zaman hududlarının dışında olduğu gibi mekân kapsamının da dı­şındadır. O, zaman ve mekânı yaratmazdan evvel ne idiyse, şimdi de aynı şey­dir. O, sıfatlarıyla da yarattıklarından ayrılır. Zâtı, kendisinden başkası olmadı­ğı gibi, başkasında da olamaz. O, tağyir ve tebdilden münezzehtir-. Sonradan meydana gelenler O’nda yer alamazlar. O’nda arız şeyler de yoktur. O, celâl sı­fatlarıyla daimî bir şekilde zeval, ve yokluktan münezzehtir. O, kâmil sıfat­larında daha gelişip kemâle ermekten müstağnidir. (O’nun sıfatları zâtına ya­raşacak derecede kemâlin zirvesindedir. Eksiklik yoktur ki sonradan gideril­sin&#8230;) O’nun varlığı akılla bilindiği gibi, zâtı da lûtfu gereği ve nimetini ta­mamlamak üzere <em>Dâr’ul Karar</em> olan cennette ebrâra (iyilere) görünecektir.</p>
<p><strong>Hayat ve Kudret</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc) diridir, <em>Kadir&#8217;</em>dir, <em>Cebbar&#8217;</em>dır, <em>Kahhâr&#8217;</em>dır. O’nun hiçbir ku­suru, aczi olamaz. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Fânilik ve ölüm O’nun hakkında mevzu bahis değildir. O, mülkün, melekûtun, izzet ve ceberûtun sâbibidir. Hâkimiyet, güç, yaratmak ve emretmek yalnızca O’na aittir. Kıyâmet- te gökler, O’nun sağında, dürülü olarak duracaktır. Bütün yaratıklar O’nun emri altında ve kudret elinde bulunmaktadır. Bütün varlıkları O var etmiştir ve onların yaptıklarını da kendisi yaratmıştır. Rızık ve ecelleri takdir eden O’dur. Takdir olunanlar ve emirlerin evrilip çevrilmesi kudreti dahilindedir. Takdir buyurdukları saymakla bitmez ve malûmatının (ilminin) de nihayet ve sınırı yoktur.</p>
<p><strong>İlim</strong></p>
<p>O, herşeyi bilen; ilmi, yerlerin en alt kısmıyla göklerin en üst noktası ara­sında cereyan eden hâdiseleri kapsayan, zerreciklerin dahi ilmi hâricinde kala­madığı bir âlimdir. O, zifiri karanlıkta kapkara bir taş üzerinde yürüyen sim­siyah bir karıncayı ve onun ayak izlerini dahi bilir. Atmosferdeki zerreciklerin hareketlerim, tüm sırları ve en gizli şeyleri bilir. Kalplerin düşüncelerine, ha­tıraların kıpırdanışına, sırların gizliliğine vakıftır. Bütün bunları kadîm ve eze­lî ilmiyle bilmektedir. Bu ilini asla değişmeyecek, hiçbir zaman kaybolmaya­cak bir ilimledir. Zâtında sonradan var olup da bir zamânâ kadar devam ede­cek bir ilim değildir.</p>
<p><strong>İrade</strong></p>
<p>Allah.Teâlâ (cc) bütün kâinatın varlığını irade ve bütün hâdiseleri düzen­leyen ve idare eden bir zattır. Kâinatta az veya çok, küçük veya büyük, hayır veya şer, menfaat veya zarar, iman veya küfür, irfan veya cehalet, zafer veya ye­nilgi, fazlalık veya noksanlık, itaat veya isyan, görünür-görünmez her ne cere­yan ediyorsa mutlaka O’nun kaza, kader, hikmet ve isteğinin hududları dâhi- lindedir. Bu bakımdan O’nun diledikleri olur; dilemedikleri olmaz. Hiçbir bakış ya da hiçbir düşünüş O’nun dilemesinin dışında değildir. O yoktan var edici, yok olduktan sonra tekrar iade edici ve isteğini en kuvvetli bir şekilde de emrinin önünde hiçbir engelin duramadığı ve hiçbir kuvvetin, kaza ve kade­rini reddetmediği Allah (cc)’tır.</p>
<p>Eğer O’nun tevfık ve rahmeti olmasa, hiçbir kul isyandan kaçamaz. Yine O’nun dileme ve iradesi olmasa hiçbir kul itaata güç yetiremez. Eğer tüm in­sanlar, cinler, melek ve şeytanlar bir araya gelip de kâinattaki bir zerreciği ye­rinden oynatmak veya hareketine mâni olmak isteseler, O’nun irade ve dile­mesi olmadan bu hususta kesinlikle âciz kalacaklardır.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc)’nın iradesi, diğer sıfatları gibi zâtı ile kaimdir. O, daima bu sıfatlarla muttasıfdır. Olacak olan herşeyin kendisi için belirlenen zamanda ol­masını ezelde irâde buyurmuştur. Böylece herşey bu ezelî irâde doğrultusun­da ne bir saniye önce ve ne de bir saniye sonra olmamak şartıyla kendileri için belirlenmiş zamanlarda gerçekleşir. Varlığında irade dışı bir değişme, bir bo­zulma olamaz. Bütün bunları yaparken de Allah Teâlâ (cc) için düşünme ve zaman harcama sözkonusu değildir. İşte bu sırra binaen hiçbir durum Allah (cc)’ı meşgul edip başka şeylerden gafil kılamaz.</p>
<p><strong>Sem’ ve Basar (Duyma ve Görme)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc), <em>Semt</em> ve <em>Basîr</em> dir (işitir ve görür). İşitilmek durumunda olan nesneler, ne kadar gizli olursa olsunlar O’nun işitme sıfatından hariç ka­lamaz. Aynı şekilde, görülmek durumunda olan şeyler de ne kadar ince olur­larsa olsunlar, görme sıfatından hariç olamaz. Uzaklık, işitmesini engelleyemediği gibi, karanlık da görmesine mâni olamaz. O, göz bebeği ve göz kapak­lan olmaksızın gördüğü gibi, kulak kepçesi ve kulak zarı olmaksızın da işitir. Nitekim kalp ve dimağsız bilir, âzasız çalışır ve aletsiz yaratır. Çünkü O’nun ne zâtı ve ne de sıfatları yarattıklarının zât ve sıfatlarına benzemez.</p>
<p><strong>Kelâm</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc) konuşur ve bununla emreder, nehyeder, vaat ve tehditler­de bulunur. Ancak O’nun konuşması zâtı ile kaim, kadîm ve ezelî olup yara­tıkların konuşmasına benzemez. Bu bakımdan O’nun konuşması hava titreşimlerinden veya cisimlerin çarpışmasından meydana gelen ses ile ol­madığı gibi dudakların kapanmasıyla veya dilin hareket etmesiyle meydana ge­len harflerle de değildir. <em>Kur’an, Tevrat, İncil</em> ve <em>Zebur,</em> Peygamberlerine gön­derdiği semavî kitaplardır.<sup>1</sup></p>
<p>Kur’an, dille okunur, mushaflarda yazılır ve kalplerde korunur. Fakat bu­nunla beRaber kadîmdir; Allah (cc)’ın zâtıyla kaimdir. Kalplere ve sayfalara nakledilmesi onu Allah (cc)’ın zâtından ayırmaz ve böyle bir ayırımı da kabul etmez.</p>
<p>Hz. Musa (as), Allah (cc)’ın kelâmını sessiz ve harfsiz olarak dinledi. Ni­tekim, iyiler (ebrâr) de O’nun zâtını âhirette cevhersiz ve araçsız olarak göre­cektir. İşte bütün bu sıfatlarda muttasıf olan Allah (cc) diridir, âlimdir, kudret ve irâde sahibidir O işitir, görür ve konuşur. Fakat diriliği, kudreti, ilmi, irade-</p>
<p><strong>Fiiller</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc)’dan başka ne varsa, cümlesi O’nun fiiliyle meydana gel­miştir ve adâletinden feyizlenmiştir, O varlıkları en güzel ve en gelişmiş şekil­de var etmiştir. Allah Teâlâ (cc) fiillerinde hikmet sahibidir. Kaza ve kaderle­rinde âdildir. O’nun adâleti, kullarının adâletiyle kıyas edilemez.’. Çünkü kul, başkasının mülkünde tasarruf ettiği zaman, kendisinden zulüm sâdır olur. Bu­na göre Allah (cc)’tan zulmün sudûru tasavvur olunamaz. Çünkü Allah Teâlâ (cc) başkasının mülkünde tasarruf etmez ki, bu zulüm olsun. Allah (cc)’tan başka, insan, cin, melek, şeytan, gök, arz, hayvan, bitki, cansız şeyler, cevher, âraz, bilinen ve görünen her ne varsa hepsi, sonradan, Allah (cc)’ın kudretiy­le yaratılmıştır. Bütün bunlar yoktan var edilmiştir.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) ezel’de tek başına idi ve kendisinden başka hiçbir varlık yoktu. Bundan sonra kudretini göstermek ve geçmiş iradesini uygulama saha­sına çıkarmak için mahlûkatı yarattı. Bunları muhtaç olduğu için değil, ezelî iradesinin tahakkuku için yaratmıştı. Yaratmak ve icad etmekle mükellef ol­mak, O’nun için vâcib ve zarurî bir vazife telâkki edilemez. O bunları ancak fazilet ve insanıyla yapmıştır. Nimet vermek ve ıslah etmek de onun için za­ruri ve yapılması gereken bir vazife değildir. Bu bir lûlf-u İlâhîdir. Bu bakım­dan fazilet, ihsan, nimet ve minnet O’na aittir. Çünkü O, kullarının üzerine çeşit çeşit azaplar göndermeye ve onları birçok elemlere ve hastalıklara müp­telâ etmeye kadirdir. Eğer böyle yapacak olsa bu çirkin bir fiil ve zulüm değil, aksine adâletin tâ kendisi olurdu.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) mü’min kullarının ibâdet ve tâatlarını lütuf ve keremiyle mükafatlandırır. Yoksa bu, Allah (cc) için zorunlu ve zaruri bir vazife değildir. Çünkü hiçbir kimsenin ve hiçbir varlığın Allah (cc)’a herhangi bir ödevi yük­letmesi düşünülemez. Allah (cc)’tan herhangi bir zulmün sudûr etmesi tasav­vur olunamadığı gibi, herhangi bir varlığın Allah (cc) üzerinde bir hakkının bulunması da vacip olamaz. Tâat ve ibâdetlerde kulları üzerindeki hakkı sade­ce akıl yoluyla değil Peygamberlerinin bildirmesiyle de vacip olmuştur. Allah Teâlâ (cc) Peygamberler gönderdi ve onların doğruluklarını apaçık mucizeler­le tey’id ve takviye etti. Onlar da Allah (cc)’ın emrini, yasağını, va’dini ve vaî- dini halka tebliğ buyurdular. Böylece halka da getirmiş oldukları İlâhî hüküm­lerde Peygamberleri doğrulamak ve tasdik etmek vazifesi düştü.</p>
<p><strong>Şehâdet’in İkinci Kelimesinin Anlamı</strong></p>
<p>Peygamberin Peygamberliğini tasdik edip buna şahidlik etmektir. Allah Teâlâ (cc) mektep ve medrese görmeyen Peygamberi Hz. Muhammed’i (sav), Kureyş kabilesinde görevlendirdi. Onu Arap, Acem, cin ve insanların tamamı­na gönderdi. Onun şeriatıyla -bu şeriat tarafından kabul olunan kısımları hâ­riç- daha önceki tüm şeriatları yürürlükten kaldırdı. Onu, bütün Peygamber­lerden üstün kılarak insanlığın efendisi yaptı.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) kendisinden başka mâbud olmadığına inanmaktan ibaret bulunan imanın ancak ‘Muhammed, Allah’ın Rasûlu’dür’ şehâdetiyle kemâle erebileceğine hükmetmiştir. O bütün insanları, Peygamberleri Hz. Muham­med (sav)’in gerek dünya ve gerekse de âhiret konusunda getirmiş olduğu şey­lerin hepsini tasdikle mecbur tutmuştur. Diğer taraftan Hz. Muhammed (sav)’in ölümden sonraki hayata dair söylediklerini kabul etmeyen hiçbir ku­lun imanının kabul olunmayacağını da ilân etmiştir.</p>
<p><strong>Nekir ve Münker’in Sualleri</strong></p>
<p>Ölümden sonraki hâdiselerin birincisi <em>Nekir ve Münker’in</em> kabirdeki sual­leridir. <em>Nekir</em> ve <em>Münker,</em> korkutucu ve heybetli iki melektir. Bu iki melek; ku­lu, ruh ve cesetle birlikte kabirde oturturlar. Sonrada ona <em>Tevhid</em> ve <em>Risalet’i</em> sorarak ‘Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir?’ derler.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bu iki melek, kabrin mihenk taşıdır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[3]</sup></a> Onların sualleri ölümden sonraki, ilk fitne ve denemedir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[4]</sup></a></p>
<p><strong>Kabir Azâbı</strong></p>
<p>İmanın kabul olunması için kabir azâbına da inanmak gerekir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[5]</sup></a> Kabir azâbı haktır. Hem cisme ve hem de ruha uygulanacak ve Allah (cc)’ın dilediği bir zamana kadar sürecek olan bu azap adâletin tâ kendisidir.</p>
<p><strong>Mizan</strong></p>
<p>Bu terazi, büyüklük bakımından göklerin ve yer küresinin büyüklüğüne eşittir. Onunla (Allah (cc)’ın kudretiyle) ameller tartılır. Bu terazinin gramla­rı, zerreler ve hardal taneleridir. Gramların bu kadar küçük olması, adâletin tam tecelli etmesi içindir. İyilik sayfaları bir hasene şeklinde nûr kefesine ko­nur ve mizan Allah (cc)’m faziletiyle ve O’nun nezdindeki derecelerine göre ağırlaşır. Günah sayfaları ise bir günah suretinde zulmet (karanlıklar) kefesine konur ve böylece mizan Allah (cc)’ın adâleti hükmünce bunlarla hafifleşir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[6]</sup></a></p>
<p><strong>Sırat</strong></p>
<p>Sırat, cehennem üzerine kurulmuş, kılıçtan keskin ve kıldan ince bir köp­rüdür. Allah (cc)’ın hükmüyle, kâfirler, bu köprü üzerinden kayarak cehenne­min dibini boylayacaklardır. Yme Allah (cc)’m fazlıyla mü’minlerin ayaklan bu köprü üzerinde sabitleşir ve böylece karar evi (Dâr’ul-Karâr) olan cennete varılır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>Kevser Havuzu</strong></p>
<p>Sıratı geçen mü’minler cennete girmezden önce Hz. Muhammed’in (sav) kevser havuzundan kana kana su içerler, Bu öyle bir içiştir ki, artık bir daha su­samazlar. Bu havuzun eni, bir aylık mesafedir. Suyu, sütten daha beyaz, bal­dan da daha tatlıdır. Kenarında, gökteki yıldızlar adedince bardak vardır. Ha­vuza açılan iki oluktan devamlı olarak kevser suyu akmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[8]</sup></a></p>
<p><strong>Hesap</strong></p>
<p>Mahlûkâtın hesabı çeşitli durumlar arzetmektedir: Kiminin hesabı şiddet­li ve münakaşalıdır. Kimilerine de hesapta müsamaha gösterilir. Bazılan ise hesaba çekilmeksizin cennete girer ki, bunlar mukarrebîndir. Bu bakımdan Allah Teâlâ (cc), dilediği Peygambere ‘Peygamberlik vazifeni yerine getirdin mi?’ ve dilediği kafire de ‘Sen Peygamberleri yalanladın mı?’ diye sual sorabilir. Fakat herkesi sorguya çekmeye mecbur değildir. Sualsiz cennete ya da ce­henneme gönderebilir. Sünnet’ten ayrılan bid’atçılardan bu konuda sual sor­duğu gibi, Müslümanları da amellerinden dolayı sorguya tâbi tutar.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[9]</sup></a></p>
<p><strong>Tevhid Ehli’nin Cehennemden Çıkması</strong></p>
<p>Tevhid ehlinin ceza gördükten sonra ateşten çıkacağına iman etmek gere­kir. Allah (cc)’m fazlı ile hiçbir muvahhit (Allah (cc)’m birliğine inanan hiçbir kimse) cehennemde ebedî kalmayacaktır. Müslümanm bu inanca sahip olma­sı gerekir.’<sup>0</sup></p>
<p><strong>Şefaat</strong></p>
<p>Peygamberlerin, sonra âlimlerin, onlardan sonra da şehidlerin ve Allah (cc) nezdindeki derecelerime göre sair müzminlerin şefaatına inanmak gere- kir. Şefaatçisi bulunmayan mü’minler de, Allah (cc)’ın fazlıyla ateşte ebedî olarak kalmayacak, sonunda çıkartılacaklardır. Kalbinde zerre miktarı iman bulunan herkes, cehennemden mutlaka çıkartılacaktır.”</p>
<p>Sahabe-ı kiramın faziletine inanmak, tertiplerini bilmek, yani Peygamber­lerden sonra insanların en faziletlisinin Hz. Ebubekir (ra), ondan sonra Hz Ömer (ra), sonra Hz. Osman (ra) ve ondan sonra da Hz. Ali (ra) olduğuna inanmak gerekir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[10]</sup></a><sup> <a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[11]</a> <a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[12]</a></sup></p>
<p><strong>Sahabe-i Kiram Hakkında Hüsn-û Zan Gerekir</strong></p>
<p>Bu inançların hepsi hakkında hadisler vardır. Bütün bunlara inanıp bağla­nan bir kimse, hak ehlinden ve sünnet cemaatinden olur; dalâlet ve bid’at fır­kalarından ayrılır. Îlahî rahmetine sığınarak Allah Teâlâ (cc)’dan bizlere ve bü­tün Müslümanlara yakînin kemâlini ve elinde güzel sebat vermesini isteriz. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) İlâhî rahmetini sevgili Peygamberi Muhammed Mustafa (sav) ya ve her seçtiği kuluna inzal buyursun. Amin!</p>
<p>İmam el-Gazzali &#8211; İhyau Ulumuddin,c.1,syf.301,308</p>
<p>Terc:Ali Arslan</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Burada tahrif edilmezden önceki <em>Tevrat, İncil</em> ve <em>Zebur</em> Sözkonusu olan, günümüzdeki muharref <em>Tevrat, İncil</em> ve <em>Zebur</em> değildir. si, işitmesi, görmesi ve konuşması sadece (Mu’tezile’nin inandığı gibi) zâtı ile değildir. (Aksine bu sıfatlar zâtın gayrisi ve ondan ayrılmaz birer hakikattir.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a>   Tîrmizî, İbn Hibban, (Ebu Hüreyre’den); Tirmizî sahih olduğunu söylemiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[3]</a>   Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban, (Abdullah b. Amr’dan)</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[4]</a>   Irakî bu hadîse rastlamadığını söylemiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[5]</a>   Buhârî, Müslim, (Hz. Âişe’den)</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[6]</a>  Beyhakî, (Hz. Ömer’den)</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[7]</a>  Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre’den)</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[8]</a>  Müslim, (Enes’ten)</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[9]</a>  Beyhakî, el-Ba’s, (Hz. Ömer’den)</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[10]</a>  Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre’den)</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[11]</a>  İbn Mâce, (Hz. Osman (ra)’dan)</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[12]</a>  İbn Mâce, (Hz. Ömer’den); Ebu Dâvud ve Taberânî</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/">Kitabu Kavaid’il-Akaid</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 12:34:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA["Ben" Dediğimiz Şey Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid]]></category>
		<category><![CDATA[Şehitlere Ölü Denmez Onlar Diridir]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara Suresi 154. Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara Suresi 154.Ayet Sebeb-i Nüzulu]]></category>
		<category><![CDATA[Beden-Ruh Münasebeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabının Ruhanî Olması Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14274</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Allah yolunda öldürülmüş olanlar için &#8220;Ölü&#8221;ler demeyin, bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkına varmazsınız &#8220;(Bakara, 154). Bu Ayetin Mâkabliyle Münasebeti Ve Nüzul Kıssası Bil ki bu ayet, Al-i İmran süresindeki, &#8220;Aksine onlar diridirler, Hableri yanında rızıklandırılıyorlar&#8221; (Al-i imran, 169) ayetinin bir benzeridir. Bu ayetin, bir önceki ayetle olan irtibatının izahı şöyledir: Sanki şöyle denilmektedir: Dinimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/">Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/indir-147/" rel="attachment wp-att-14319"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-14319" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/indir.jpg" alt="" width="186" height="269" /></a><br />
&#8220;Allah yolunda öldürülmüş olanlar için &#8220;Ölü&#8221;ler demeyin, bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkına varmazsınız &#8220;(Bakara, 154).</p>
<p><strong>Bu Ayetin Mâkabliyle Münasebeti Ve Nüzul Kıssası</strong></p>
<p>Bil ki bu ayet, Al-i İmran süresindeki, &#8220;Aksine onlar diridirler, Hableri yanında<br />
rızıklandırılıyorlar&#8221; (Al-i imran, 169) ayetinin bir benzeridir. Bu ayetin, bir önceki ayetle olan irtibatının izahı şöyledir: Sanki şöyle denilmektedir: Dinimi yerine getirmekte sabır ve namaz ile yardım isteyiniz. Bu yerine getirmede, benim düşmanlarıma karşı mallarınız ve canlarınızla cihâd etmeye mecbur otur, bunu yapar ve bu yolda canlarınız giderse, canlarınızı boşuboşuna harcadığınızı (verdiğinizi) zannetmeyin. Aksine biliniz ki sizden öldürülenler  benim katımda diridirler.&#8221;Bu ayetle ilgili bazı meseleler vardır: 101[101]</p>
<p><strong>Birinci Mesele</strong></p>
<p>İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: &#8220;Bu ayet Bedir şehidleri hakkında nazil olmuştur. O gün müslümanlardan ondört kişi şehid edilmişti. Bunlardan altısı muhacirlerden, sekizi ise ensardandı. Muhacirlerden olan; &#8220;Ubâde b.el-Hars b. Abdul-Müttalib, Ömer b. Ebî Vakkas, Zü&#8217;ş-Ştmâleyn, Amrb. Nufeyle, Âmir b. Bekr ve Mihca b. Abdullah idi. Ensardan olanlar; Sa&#8217;id b. Hayseme, Kays b. Abdu&#8217;l-Münzlr, Zeyd b. el-Hars, Temim b. el-Hümâm, Râü b. el-Muallâ,Hâlise b. Surâka, Muavviz b. Afra veAvf b. Afra.,.Sahabe-i Kiram,&#8221;Falanca öldü, falanca öldü&#8221;diyorlardı. Cenâb-ı Allah, o şehidler hakkında, &#8220;öldüler&#8221; denilmesini nehyetti.&#8221;</p>
<p>Diğer müfessirlerden ise şu görüş rivayet edilmişir: &#8220;Kâfirler ile münafıklar, &#8220;İnsanlar, hiçbir fâidesi olmaksızın sırf Muhammed&#8217;in rızasını kazanmak için kendilerini öldürüyorlar&#8221; demişlerdi de bu ayet bunun üzerine nazil olmuştur.&#8221; 102[102]</p>
<p><strong>İkinci Mesele</strong></p>
<p>Kelimesi, mahzuf bir mübtedânın haberi olduğu için merfudur. Bunun takdiri şöyledir&#8221;Onlar ölülerdir demeyin.&#8217;103[103]</p>
<p><strong>Şehitlere Ölü Denmez, Onlar Diridir</strong></p>
<p><strong>Üçüncü Mesele</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu ayetle ilgili çeşitli görüşler vardır:</span></strong></p>
<p><strong>1)</strong> &#8220;Onlar şuanda diridirler.&#8221; AllahuTeâlâ sanki onları, sevabını onlara ulaştırmak için<br />
diriltmiştir.Bu görüş, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bu, kendileri kabirlerinde bulundukları halde, itaat edenlere, nail oldukları sevabın ulaştığına delildir.Şayet, &#8220;Biz onların bedenlerinin kabirlerde ölü olduğunu müşahede ettiğimiz halde, sizin bu görüşünüz onlar hakkında nasıl doğru olabilir?&#8221; denilirse, deriz ki:&#8221;Bize göre, hayâtın var olması için bünye şart değildir. Allahu Teâlâ&#8217;nın, bütün unsur ve zerreleri bir araya getirmeye ve birleştirmeye ihtiyaç duymaksızın, bu zerrelerden herbirinde hayatı tekrar yaratması imkânsız değildir.&#8221;</p>
<p>Mu&#8217;tezile&#8217;ye göre ise, Allahu Teâlâ&#8217;nın hayat sahibi varlığın mahiyeti için zorunlu olan cüzlere, unsurlara hayatı iade etmesi, onları tekrar diriltmesi ve diğer uzuvların gerekli olmaması garip görülemez.. Yine Allah&#8217;ın onları, artık görülmez, müşahede edilmez olduklarında da diriltmesi imkân dahilindedir.</p>
<p><strong>2)</strong> Esamm şöyle demiştir: Yani, &#8220;Onları ölüler olarak isimlendirmeyiniz, onlar hakkında, &#8220;diri şehitler&#8221; deyiniz.&#8221;</p>
<p>Yine müşriklerin, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;&#8230;kimse gibi midir?&#8221; (Enam, 122) ayetinde belirttiği gibi, &#8220;onlar, din hususunda ölmüşlerdir&#8221; deyip de,bunun üzerine de Allah&#8217;ın, &#8220;Ey müslümanlar, Allah yolunda şehid olanlara müşriklerin dediğini söylemeyiniz; fakat siz, onlar dinde diridirler, fakat onlar, yani müşrikler, Hz. Muhammed&#8217;in dini üzere öldürülenlerin, dînî bakımdan diri olduklarını Rablerinden olan bir hidâyet ve ömür üzere olduklarını bilemezler&#8221; demesi mümkündür. Nitekim anlatılan bir hikayede şöyle rivayet edilmiştir: Adamın birisi birisine şöyle der: &#8220;Senin gibi bir kimseyi halef bırakan kimse ölmez.&#8221;</p>
<p>Hipokrat&#8217;ın ise öğrencilerine, &#8220;İradenizle ölünüz ki, ruhunuzla diriltilesiniz&#8221; dediği<br />
anlatılmaktadır.</p>
<p><strong><span style="color: #000000;">3</span></strong>) Müşrikler şöyle diyorlardı: &#8220;Muhammed&#8217;in arkadaşları kendilerini öldürüyor, hayatlarını heba ederek, bu dünyadan hiç bir şey elde edemeden çıkıyor ve bir hiç uğruna ömürlerini tüketiyorlar&#8230;&#8221; Bunu söyleyenler, işte müşriklerdir. Onların, âhireti inkâr eden &#8220;Dehriyye&#8221; itikadına bağlı olmaları veya, ahirete inanıp da Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in nübüvvetini inkâr etmeleri muhtemel olduğu için, onlar bu sözü söylemişlerdir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,&#8221;Müşriklerin, onlar ölüdürler, diriltilmeyecekler, dünyada katlandıkları sıkıntıların faydasını da göremiyecekler, demesi gibi demeyin; fakat ancak biliniz ki onlar diridirler, yani onlar diriltilecekler ve cennette kendilerine mükâfatlar verilecek, nimetlendirileceklerdir deyiniz&#8221;<br />
buyurmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, (!) sözünü, &#8220;onlar diriltilecektir&#8221; şeklinde tefsir etmek tuhaf değildir.</p>
<p>Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8221; Muhakkak ki iyi kullar naîm cennetindedirler; günahkârlar ise, çılgın bir ateş içindedirler.(İnfitar, 13-14); &#8220;O ateşin duvarları onları kuşatmıştır &#8221; (Kehf,29):</p>
<p>Muhakkak ki münafıklar, ateşin en alt tabakasındadırlar&#8221; (Nisa. 145) ve.&#8221;İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar nimetler cenneti fçfndedfrter&#8221;(Hacc.56) buyurmuştur. Yani onlar, &#8220;böyle olacaklar&#8221; demektir. Bu görüş Ha&#8217;bî ve Ebu Müslim el-İsfehaninin tercihidir. 104[104]</p>
<p><strong>Kabir Azabının Delilleri</strong></p>
<p>Bil ki ulemânın ekserisi, birinci görüşü tercih etmişlerdir. Buna şu hususlar da delâlet etmektedir:</p>
<p><strong> a)</strong> Kabir azabına delâlet eden ayetler. Nitekim Cenâb-ı Hak,&#8221;Dediler ki&#8221;Ya Rabbi bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin&#8221; (Mümin, 11) buyurmuştur. Ayette zikredilen iki ölüm, ancak kabirde de hayatın meydana gelmesiyle mümkün olur. &#8220;Boğuldular ve bir ateşe sokuldular&#8221;(Nûh, 25) &#8230; (Fâ harfi ta&#8217;kibiyye içindir) ve, &#8220;Sabah akşam ateşe tutulurlar. Kıyametin koptuğu gün, (şöyle seslenilir): &#8220;Firavunun hanedanını azabın en çetinine sokunuz!&#8221; (Mümin,46)&#8230;Kabir azabının varlığı sübut kazanınca, kabirde mükâfaatın olabileceğine hükmetmek de gerekir. Çünkü azab, Allah&#8217;ın kulun üzerindeki hakkıdır; se-/âb ise, kulun Allah üzerinde olan hakkıdır. Buna göre azabı düşürmek, mu-kâfaatı düşürmekten daha güzeldir. Cenâbı Hak azabı kıyamete erteleyip, hatta bazan onu kabirde gerçekleştirdiği gibi, aynı şekilde O&#8217;nun<br />
kabirde sevabı vermesi daha uygun olur.</p>
<p><strong>b)</strong> Eğer ayetin mânası, 1. ve 2. maddelerdeki gibi olursa, Allahu Teâlâ&#8217;-nın,&#8221;Fakat siz,<br />
hissedemezsiniz&#8221; ifâdesinin bir anlamı kalmaz. Çünkü mü&#8217;minler, şehidlerin kıyamette diriltileceklerini ve onların Allah&#8217;tan olan bir nûr ve hidayet üzere ölmüş olduklarını bilmeseler bile, hitap onlaradır. Böylece durumun, bizim dediğimiz gibi, Allah&#8217;ın onları kabirde dirilteceği hususu bilinmiş olur.</p>
<p><strong>c)</strong> Allahu Teâlâ&#8217;nın,&#8221;Ve onlar, henüz kendilerine yetişmemiş olanlar hakkında müjde vermek isterler&#8221; (Al-i. İmrân. 170) ayeti, öldükten sonra dirilme vâki olmadan önce, Berzah âleminde bir hayatın bulunduğuna bir delildir.</p>
<p><strong>d)</strong> Hz. Peygamber&#8217;in şu [Tirmizi,Kıyame 26]sözü: &#8220;Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabirdeki azâb ve mükâfaat hususundaki haberler,mütevâtir derecesinde gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s) namazının sonunda, azabından sana sığınırım derdi.[Ebu Davud,Edeb 105]</p>
<p><strong>e)</strong> Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;onlar diridirler&#8221; sözünden maksadı, &#8220;onların diriltilecekler)&#8221; manası olsaydı, bu hususta sadece onların zikredilmesinin bir manası olmazdı. Ebu Müslim, buna şu şekilde cevap vermiştir: &#8220;Allah Teâlâ onları özellikle zikretmiştir, zira onların cennetteki dereceleri daha yüce, menzilleri daha şereflidir. Çünkü Cenâb-ı Hak,&#8221;Kîm(ler) Allah&#8217;a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar Allah&#8217;ın kendilerine inamda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihler ile beraberdir&#8221; (Nisa, 69) buyurmuştur. Allah onları yüceltmek için bilhassa zikretmiştir.&#8221;Bil ki bu cevap zayıftır. Çünkü peygamberlerin ve sıddîklerin derecesi, Cenâb-ı Allah onları zikretmemiş olsa da, daha büyüktür.</p>
<p><strong>f)</strong> İnsanlar, şehidlerin kabirlerini ziyaret eder ve onlara saygı duyarlar. Du da bazı<br />
bakımlardan bizim söylediklerimize delildir. Ebu Müslim kendi görüşüne tercihe sebeb olarak,Al-i İmran süresindeki, Aksine onlar Rableri katında diridirler&#8221; (Al-i İmran, 169) ayetini zikretmiş ve &#8220;Ayette belirtilen, &#8220;Allah&#8217;ın katında oluş,&#8221; mekân bakımından bir oluş değil,cennette bulunuş manasınadır. Halbuki cennetliklerin ancak kıyametin kopmasından sonra cennete girecekleri malumdur&#8221; demiştir.</p>
<p>Ona şöyle cevap veririz: &#8220;Bahsedilen, &#8220;Allah&#8217;ın katında oluş&#8221;un ancak cennette olmakla olacağını kabul etmiyor, aksine onlar kabirde veya bir başka yerde oldukları halde, bunun derecelerinin yükseltilmesi ve ilâhi müjdelerin kendilerine ulaştırılması manasında olduğunu söylüyoruz.&#8221; [107]</p>
<p><strong>Beden-Ruh Münasebeti, Kabir Azabının Ruhanî Olması Meselesi</strong></p>
<p>Bil ki ayet hakkında bir başka görüş daha vardır. O da, &#8220;Kabir azabının veya mükâfaatının bedenlere değil ruhlara verildiği görüşüdür. Bu görüş, ruhu bilmeye bina edilmiştir. Bu görüşte olanların sözünün özüne işaret ederek diyoruz ki: Onlar şöyle demişlerdir:&#8221;İnsanın şu görülen heykelden (bedenden) ibaret olması mümkün değildir. Bu mümkün olmayışın iki sebebi vardır:</p>
<p><strong> 1)</strong> Bu bedenin cüzleri devamlı büyür, gelişir, serpilir, noksanlaşır, mükemmelleşir ve erir,zayıflar.. İnsan, İnsan olması bakımından, hayatının başından beri hep devam eder. Bakî olan, bakî olmayandan başkadır. Herkesçe &#8220;ene-ben&#8221; lafzıyla kendisine işaret edilenin, bu heykelden başka olması gerekir. [108]</p>
<p><strong>&#8220;Ben&#8221; Dediğimiz Şey Nedir?</strong></p>
<p><strong>2)</strong> Ben, benim, bütün parçalarımdan ve cüzlerimden habersiz olduğum halde de, &#8220;ben&#8221;olduğumu bilirim. Bilinen, bilinmeyenden başkadır. Kendisine, uî &#8220;Ben&#8221; diye işaret ettiğim, bu âza ve cüzlerden başkadır. &#8220;İnsan hissedilemez.çünkü hissedilen şeyler, o şeylerin yüzeyi ve rengidir. Fakat şüphe yok ki insan sadece görünen rengi ve yüzeyinden ibaret değildir.</p>
<p>Âlimler bu noktada kendisine &#8220;Ben&#8221; diye işarette bulunulan şeyin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu husustaki görüşler çoktur. Ancak bunların en özlüsü şu iki görüştür:</p>
<p><strong>A)</strong> Maddi cüzler, bu heykelde (bedende), ateşin kömürde, yağın susamda ve gülsuyunun gülde hareket edip (sirayet etmesi) gibi hareket ederler. Bu görüşte olanlar iki grupturlar:</p>
<p><strong>1)</strong> Cisimlerin heykellerine (sadece görünen maddelerine) inanan kimseler. Bunlar şöyle derler: &#8220;Bu cisimler, insanın heykelinin meydana geldiği diğer cüzlere denktir. Fakat irâde ve ihtiyar sahibi olan Kadir Allah, kişinin ömrünün başından sonuna kadar, bazı cüzleri ibkâ eder.</p>
<p>İşte o cüzler herkesin &#8220;Ben&#8221; sözüyle işaret ettiği cüzlerdir. Sonra o cüzler, Allah&#8217;ın onlara verdiği bir hayat ile diridirler. Bu hayat zail olduğu zaman o cüzler ölür.&#8221; Bu çoğu kelâmcıların görüşüdür.</p>
<p><strong>2)</strong> Cisimlerin çeşit çeşit olduğuna inanan kimselerdir. Bunlar insanın ömrünün başından sonuna kadar devam eden cisimlerinin mahiyet ve hakikat itibarıyla şu heykeli meydana getiren cisimden farklı olduğunu, o cisimlerin zatları gereği diri olduklarını, zatları gereği idrâk olunduklarını; bu bedenle (heykel ile) birleşip, ateşin kömürde sirayet edişi gibi onda hareket ettiği zaman, şu heykelin o ruhun nurlarıyla nurlanıp onun hareketiyle hareket edeceğini iddia etmişlerdir. Sonra şu heykel devamlı zayıflama, çözülme ve değişmededir. Ne varki o cüzler olduğu gibi devam eder ve mahiyet itibariyle çürüyen heykelden farklı olduğu için kendisine çözülme arız olmaz. Bu beden bozulunca, o nûrânî lâtîf olan o cisimler, eğer saîdler cümlesinden ise, bedenden ayrılarak, göklere, mukaddes ve mutahhar âlemlere giderler. Eğer şakiler cümlesinden iseler cehennem ve belâlar âlemine giderler.</p>
<p><strong>B)</strong> Herkesin &#8220;Ben mevcudum&#8221; diye işaret ettiği şey mekân tutan bir şey olmadığı gibi, bir mekânda bulunan şey ile de bulunmaz. O, ne bu âlemin içindedir, ne de dışındadır. Onun bu şekilde olması, Allah gibi sayılmasını gerektirmez. Çünkü selbî (menfî, negatif) hususlarda müşterek (benzer) olmak, mahiyet itibarıyla aynı olmayı gerektirmez. Bu görüşte olanlar, şu şekilde delilgetirmişlerdir: Malumatta gerçek manada tek başına müstakil olan şey vardır. Binaenaleyh onu bilmenin tek hak olması gerekir. Bu sebeple böyle bir ilimle nitelendirilmiş olanın da tek gerçek olması gerekir. Halbuki cisimlerin her parçası veya cisme giren her şey gerçek ferd (müstakil bir şey)değildir. Buna göre, işte bitarafımızdan &#8220;O, bu tek tek şeyleri bilir&#8221; diyebileceğimiz şeyin ne cisim, ne de cismânî olmaması gerekir.</p>
<p>Malumatta (bilinmede) gerçek tek olan şeye gelince şüphesiz bu, birşeyin varlığında bulunan bir şeydir. Bu mevcud eğer gerçek ferd ise, bizim varmak istediğimiz sonuç da budur.Eğer mürekkeb ise, bu durumda mürekkeb olan,ferd terden meydana gelmiştir. Binaenaleyh her halükârda ferdin bulunması gerekir. O, malûmatta ferd (tek) olduğu zaman malumda da ferd olur. Çünkü o ferde (tek&#8217;e) taalluk eden bilgi, eğer bölünürse onun cüzlerinden herbiri veya bazısı,yâ o malumla bilinmiş olur ki bu imkânsızdır. Çünkü o zaman cüzün (parçanın) bütüne denk olması gerekir. Bu da imkânsızdır. Ya da o şey, ilim bakımından o malumun cüzlerinden olmaz. Buna<br />
göre bu cüzler biraraya geldiği zaman, ya bir fazlalık ortaya çıkar ki bu,o tek ferdi bilmektir.</p>
<p>Bu durumda o malumu bilmek, bundan Önce takdir ettiğimiz o şeyler değil de, ortaya çıkan şu yeni durum olmuş olur. Sonra bu yeni durum eğer bölünebilirse, mesele geri dönmüş olur.</p>
<p>Eğer bölünmezse, zaten elde edilmek istenen netice de budur.Malumda bölünmeyi kabul etmeyen bir ilmin bulunması durumunda, bu ilimle mevsuf olan da aynı olması durumuna gelince.mevsûf eğer taksimden önce mevcud ise, bu, cüzlerden herbiri veya bir kısmı olur.</p>
<p>Yok eğer o ilmin tamamıyla mevsuf olursa, bu takdirde o bir tek şey bir çok eşyaya birden dahil olmuş (nüfuz etmiş) olur ki bu imkânsızdır. Veya o dahil olan şeyin cüzleri mahallin (yani girdiği yerin) cüzlerine taksim edilmiş olur ki bu takdirde de o dahil olan.taksim edilmiş olur. Halbuki biz o dahil olan şeyin bölünmeye kabil olmadığını farzetmiştik. Yahut, o mahallin cüzlerinden herbiri, dahil olanın (hallin) bir kısmı ila değil de tamamı ile muttasıf olması durumu olabilir. Bu takdirde de bu mahal, o dahil olandan (hailden) boş (hâlî) olmuş olur.</p>
<p>Halbuki biz onunla mevsuf olduğunu varsaymıştık. İşte bu da bir tenakuzdur.Her mekân tutan şeyin bölünebilir olmasına gelince, bu, atomu yok sayma hususunda zikredilen delillerle isbat edilir. Onlar sözlerine şöyle devam ederler: &#8220;Böylece herkesin, &#8220;Ben varım&#8221; diye işaret ettiği şeyin bir mekânda olmadığı ve bir mekânda bulunan şeyle bulunmadığı (mütehayyizle kâim olmadığı) ortaya çıkmış olur. Sonra deriz ki: Bu mevcudun, mutlaka cüz&#8217;iyyâ-ti.idrâk etmesi gerekir. Zira aksi halde karşımda duran cismin, meselâ at değil de bir insan olduğuna hükmetmem mümkün olmaz. Bir mevcudu bir sıfatla niteleyenin, haklarında hüküm verdiği (nitelediği) şeyleri müşahede etmesi, cüz&#8217;îyi ve külliyi idrâk etmesi gerekir; tâ ki o külliyi esas alarak o cüz&#8217;î hakkında hüküm verebilsin. Külliyatı idrak eden nefsin bizzat kendisidir.</p>
<p>Cüz&#8217;iyyâtı idrâk eden de odur. O halde buna göre cüz&#8217;iyyâtı idrâk eden herkesin lezzet<br />
duyması ve acı duyması imkânsız değildir.&#8221; Bu görüşte olanlar şöyle devam ettiler: &#8220;Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bedenden ayrılan bu ruhlar, kıyamet günü Allah onları bedenlerine döndürünceye kadar, elem veya lezzet duyarlar. Orada da bedenler için lezzetler ve acılar meydana gelir.&#8221; İşte bu, insanlardan bir grubun söylediği bir sözdür.Bunlar sözlerine devamla şöyle dediler: &#8220;Bu görüşün çok güçlü bir delili olmadığını farzetsen bile, yanlışlığına dair de bir delil yoktur. O halde bu, şeriatın te&#8217;yid ettiği, Kur&#8217;an&#8217;ın zahirinin desteklediği ve Allah&#8217;ın kitabında kabir azabının ve mükâfaatının olduğuna dâir şek ve şüpheleri izâle eden bir<br />
izah şeklidir. Bu sebeble bu görüşe varmak gerekir. &#8221;</p>
<p>İşte bu görüşün izahı hususunda özetle anlatılan husustur. Allah işlerin hakikatini bilendir.Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: &#8220;Bu görüşü şu husus da te&#8217;yid eder: Kabir azabı veya mükâfaatı ya şu bünyeye, ya da onun bir parçasına gelir. Birincisi mükâbere (delilsiz iddia) dir. Çünkü biz bu bünyenin paramparça olduğunu ve dağıldığını görüyoruz. Öyle ise sevab ve azabın bu bünyeye geldiğini söylemek nasıl mümkün olur? O zaman ancak şöyle denebilir: Allah Teâlâ, o küçük cüzlerden birini diriltir, azab ve ikâbı ona verir. Bu mümkün olursa, şöyle de denebilir: İnsan, sadece ruhtur.</p>
<p>Çünkü ruh dağılıp parçalanmaz. Binaenaleyh şüphe yok ki azab ve mükâfaat ona gelir, sonra Allah Teâlâ, kıyamette ruhları bedenlere döndürür ve böylece cismânî haller, ruhanî hallerle birleşmiş olur. 109[109]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/74-81</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/">Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-yolunda-oldurulenler-diridirler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 13:20:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali]]></category>
		<category><![CDATA[Münker-Nekir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kabir azabına gelince; şer&#8217;î hükümler onun vatlığına delâlet etmektedir. Zira Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) ve sahâbenin (a.s.) dualarında bun­dan sakınmaları, tevâtür derecesine ulaşmıştır. Peygamberin (s.a.s.) iki kabrin yanından geçerken içinde yatanların azap gördüğüne dair sözü de meşhurdur.(Buhârî, “Vudu&#8221;, 55;) Yüce Allah’ın “Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/">Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/ahiret_hayati2/" rel="attachment wp-att-11843"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11843" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2.jpg" alt="Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali" width="516" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ahiret_hayati2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 516px) 100vw, 516px" /></a>Kabir azabına gelince;</strong> şer&#8217;î hükümler onun vatlığına delâlet etmektedir. Zira Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) ve sahâbenin (a.s.) dualarında bun­dan sakınmaları, tevâtür derecesine ulaşmıştır. Peygamberin (s.a.s.) iki kabrin yanından geçerken içinde yatanların azap gördüğüne dair sözü de meşhurdur.(Buhârî, “Vudu&#8221;, 55;) Yüce Allah’ın “Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir” (el-Mümin 40/45-46} sözü de buna delâlet eder. Kabir azabı mümkündür ve bunu tasdik etmek zorunludur. Onun mümkün olma şekli ise ortadadır. Mu&#8217;tezile ise ölünün bedenine baktıklarında onun acı çekmediğini gör­düklerini ve yırtıcı hayvanların ölüyü parçalamasının ve yemesinin mümkün olduğunu söyleyerek kabir azabını inkâr etmektedir. [Onların] bu sözü hayalcilikten başka bir şey değildir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir kimse insan bedeninin ancak dış kısmını görebilir. Cezayı çeken kısım ise kalpte ya da iç kısımda bulunan bir bölgedir, insanın azap çektiğinin anlaşılması için bedenin dışında bir hareketin görülmesine gerek yoktur. Aksine uyuyan birinin dış görünüşüne bakan kimse, onun ihtilâm anında idrâk ettiği lezzeti ve darbe ile diğer fiilleri hayal etmesinden kaynaklanan acıyı fark edemez. Bu kişi uyandığında ve tüm bu gördüklerini, acıları ve lezzetleri anlattı­ğında, uykuda böyle şeyler görmeyen bir kimse, Mu&#8217;tezile’nin kabir aza­bını inkâr etmesinde olduğu gibi, cismin dış görünüşündeki sakinliğe aldanarak bunları inkâra kalkışacaktır. Yırtıcı hayvanların yediği kimseye gelince, işin özü, yırtıcı hayvanların midesinin ona kabir olmasıdır. Bedenin kabir azabını idrâk edecek kadar kısmına hayat vermek de mümkündür. Zira acı çeken herkes, bu acıyı bedeninin tamamında his­setmeyebilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Münker ve Nekir meleklerinin sorularına gelince,</strong> bunlar da hak­tır. Şeriat bunun mümkün olduğunu bildirdiği için bunları tasdik etmek zorunludur. Çünkü bunun için, bu iki meleğin sorularını sesli ya da sessiz olarak anlatmaları, ölünün de bunu sesli ya da sessiz olarak anlaması gerekir, ölü bu soruları anlamak zorundadır, bunun için de hayat özelliği gerekir. İnsan tüm bedeniyle anlamaz, kalbin iç tarafında bulunan bir bölgeyle anlar. Allah’ın bu soruyu anlayacak olan bir bölgeyi diriltmesi ve böylece ölünün bu sorulara cevap vermesi mümkün olduğu gibi, bu, O’nun kudreti dâhilindedir. Bu durumda geriye bir kimsenin çıkıp “Biz ölüyü görüyoruz ancak Münker ve Nekir’i görmüyoruz ve ne sorgu sıra­sında onların sesini ne de cevap verirken ölünün sesini işitiyoruz” deme­si kalır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu sözün sahibi, Resûlullah’ın (s.a.s.) Cebrâil’i (a.s.) gördüğünü, onun sesini duyduğunu, Cebrâil’in de onun cevabını işittiğini reddetme­lidir. Halbuki şeriatı tasdik eden bir kimse bunu inkâr edemez. Zira bu durum, yüce Allah’ın Hz. Muhammed’de Cebrâil’in sesini duyma ve onun şahsını görme [yeteneği] yaratması, ancak yanında bulunanlarda, hatta vahyin sıkça geldiği dönemde onun yanında olan Hz. Âişe’de (r.ah.) bunu yaratmamasından başka bir şey değildir. Bunları inkâr etmenin nedeni dinsizlik (ilhâd) ve İlâhî kudretin genişliğini reddetmekten başka­sı olamaz ki, bunun yanlışlığını göstermiştik. Bu söz, uyuyan bir kimsenin gördüklerinin ve işittiği korku verici ve rahatsız edici seslerin inkârını da gerektirir. Şayet yaşayarak elde edilen deneyimler (tecribe) olmasaydı, uyuyan bir kimsenin uykudaki hallerine dair anlattıkları da inkâr edilebi­lirdi. Yeri, gökleri ve bu ikisi arasındaki hayret uyandıran varlıkları yarat­masına nisbetle, bu kadar değersiz işler karşısında [İlâhî] kudretin geniş­liğini takdir etmeyi aklına sığdıramayan kimseye yazıklar olsun!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Doğru yoldan ayrılanların tabiatının bu hususları tasdikten uzaklaşması­na sebep olan şey, aynı şekilde, içinde nice delilleri ve harikulade özellik­leri barındıran insanın pis bir nutfeden yaratılmasını tasdik etmekten de kaçınmasına yol açar. Ancak gözlem yöntemi bu hususları kabule mec­bur bırakmaktadır. O halde imkânsız olduğuna dair kesin bir delil olma­yan bir şeyin, sırf uzak bir ihtimal olarak görüldüğü için reddedilmesi gerekmez.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">
<p style="line-height: 18.0pt;">İmam el Gazzali- İtikadda Orta Yol(Klasik yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/">Kabir Azabı ve Münker-Nekir Meleklerinin Suali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir-meleklerinin-suali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin Hoca&#8217;dan, Mehmet Okuyan&#8217;a Reddiye&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 19:05:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Hoca'dan Mehmet Okuyan'a Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Yazıları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11350</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi diyor ki; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221; Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230; Öncelikle ifade etmem gerekir; &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/" rel="attachment wp-att-11351"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11351" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg" alt="Yasin Pişgin Hoca'dan, Mehmet Okuyan'a Reddiye..." width="404" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></a></p>
<div class="text_exposed_show">
<p><strong>Şimdi diyor ki;</strong></p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221;</p>
<p>Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230;</p>
<p><strong>Öncelikle ifade etmem gerekir;</strong> &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya da bulunmasın insanın ölümünden, kıyamet için dirileceği zamana kadarki metafizik hayatını ifade eder. yani öldün mü geriye dönemezsin. dünya yaşamı ile senin ruhun arasında artık aşılması imkânsız bir perde var demektir. bu perdenin adı &#8220;berzah&#8221;tır. bu perdenin ardındaki hayat ise kıyametle başlayacak ahiret hayatından başka bir şey olup &#8220;berzah âlemi&#8221; diye isimlendirilir. ayetle sabit inanmazsan/inanırsan bak&#8230;</p>
<p>&#8220;Nihayet onlardan birine ölüm gelince, &#8220;Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım&#8221; der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.&#8221;</p>
<p><strong>Diyor ki;</strong> &#8220;berzah hayatı diye bir şey yok.&#8221;<br />
ama ayet &#8220;var&#8221; diyor. üstelik ayet; Allah&#8217;ın, berzahta bulunan ve dünyaya geri dönmek isteyen bir insanla konuştuğunu bize haber veriyor.yani adam ölmüş, ama şuuru, muhasebesi, temennileri halen dipdiri. Allah&#8217;a yalvarıyor; &#8220;ne olur Allah&#8217;ım beni geri döndür&#8221; diye.</p>
<p>Hadisleri şimdilik bir kenara bırakalım desem de bir hadise atıf yapmadan geçemeyeceğim. bu bahsettiğim berzah hayatı ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; ya da cehennem çukurlarından bir çukur. böyle buyuruyor efendimiz&#8230;</p>
<p>Her ne kadar biz hissedemesek de şehitler diridirler ve Allah&#8217;ın katında rızıklandırılırlar (Âl-i İmrân, 3/129). yani sen bir şehide &#8220;ölü&#8221; dediğin an, yani şu an o, diri ve nimetlendiriliyor&#8230; işte cennet bahçelerinden bir bahçe&#8230;</p>
<p>Allah buyuruyor ki; Firavunu ve ailesini çok kötü bir azap kuşattı (Mü&#8217;min, 40/46). nedir bu kötü azap???</p>
<p>şimdi Allah&#8217;a kulak ver: &#8220;(O azap öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, &#8220;Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun&#8221; denilecektir&#8221; (Mü&#8217;min, 40/47). işte cehennem çukurlarından bir çukur&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi azizim!</strong></p>
<p>ayette iki azaptan bahsediliyor: birincisi; kıyametin kopuşundan önce firavun ve avanesinin sabah akşam maruz kaldıkları azap&#8230; işte bu bildiğimiz ve itikat ettiğimiz kabir azabı&#8230;<br />
ayetin ikinci cümlesi ise ayette &#8221; <strong>اَشَدَّ الْعَذَابِ</strong>&#8221; &#8220;en şiddetli azap&#8221; olarak ifade edilen cehennem azabı. o, zaten malum&#8230;<br />
şimdi elini vicdanına koy da karar ver&#8230;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;a göre kabirde bir sevap, bir azap ve bir hayat nasıl oluyor da olmuyor???</p>
<p>el-insaf&#8230;</p>
<p>Şimdi mesele &#8220;basit bir kabir azabı inkarı&#8221; meselesi değil. mesele bir çırpıda; Kur&#8217;an, sünnet ve sebîlu&#8217;l-mü&#8217;minîn potasında vücut bulan on dört asırlık birikimi alaşağı edip yok saymak. mesele yeni bir din restorasyonu&#8230;</p>
<p>Acı olan ise konuyla ilgili ayetlere eklektik, parçacı, samimiyetsiz ve bütünsellikten uzak bir şekilde yaklaşmak ve milletin gözünün içine baka baka asırların akidesini inkar etmek&#8230;</p>
<p>Vâkıa suresinin son sayfasında Aziz ve Celil olan Allah; can gelip de boğaza dayandığı zaman, ölünün yakınlarının bakıp kalacağını, o an kendisinin (ve ruh kabzeden meleklerin) ölüye, dostlarından daha yakın olacağını ifade ediyor (Vâkıa, 56/83-88) ve üç ölüm şeklinden bahsediyor:</p>
<p><strong>bunların ilki;</strong> <strong>فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Allah&#8217;a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır&#8221; (Vâkıa 56/88-89). Ayetin metninde ilginç olan husus, ölümden sonra başlayan rahatlık ve nimet sürecinin &#8220;hemen meydana gelmek&#8221;i anlamını içeren &#8220;tâkibiye fâsı&#8221; ile gelmesidir. buradaki rahatlık ruh kabzının kolaylığına; güzel rızık olarak meallendirilen &#8220;reyhan&#8221; ise cennete girmeden mazhar olunan nimete delalet ediyor. cennet ise &#8220;takibiye vav&#8221;ı ile üçüncü sırada zikrediliyor.</p>
<p><strong>ikincisi;</strong> <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, &#8220;Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!&#8221; denir&#8221; (Vâkıa, 56/90-91). bu ölü ortalama bir mümin ki; selamete erdi. bunun için; ilkinde kullanılan övgü ve nimetler zikredilmedi ama bu da selamete erdi.</p>
<p><strong>üçüncüsü ise</strong>; <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِي</strong>مٍ &#8220;Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet; bir de cehenneme atılma vardır&#8221; (Vâkıa, 56/92-94). bu ölü için &#8220;takibiye fâsı&#8221; ile zikredilen &#8220;kaynar sudan ziyafet&#8221;; cehennemin dışında gerçekleşen bir cezadır. cehenneme girmek &#8220;tasliyetü cahîm&#8221; ifadesiyle geliyor. yani cehenneme girmek kaynar sudan sonra; kaynar su ise cehennemden önce&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi zikredeceğim iki ayet Vâkıa 92-94&#8217;ün adeta tefsiridir:</strong> <strong>وَلَوْ تَرٰى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذٖينَ كَفَرُوا الْمَلٰئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ</strong> &#8220;Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; diyerek canlarını alırken bir görseydin&#8221; (Enfâl, 8/50; Bkz. Muhammed, 47/27). lütfen meleklerin; &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; ifadesindeki azaba ve bu sözün ölüm esnasında söylendiğine dikkat edelim. yani azap ölümle birlikte başlıyor&#8230;bir tutam arapça bilgisi, bir parça insafı olan herkes ayetlerin açık bir şekilde cennet ve cehennemden önce ödül ve cezanın olduğunu anlamakta zorlanmaz.</p>
<p>Önceki yazımızda şehitlere &#8220;ölü&#8221; denmemesi gerektiğini, onların diri bir şekilde Allah&#8217;ın katında rızıklandırıldıklarını ifade eden ayetlerden bahsetmiştik. &#8220;onların diriliği ve nimetlendirmeleri kıyamet koptuktan sonradır&#8221; diye yorumlar yapılmış.</p>
<p><strong>azizim!</strong> kıyamet &#8220;ba&#8217;s&#8221; ile (yani ölümden sonra dirilişle) başlıyor. o zaman herkes diri, yalnız şehitler değil. o zaman pek çok mümin rızıklandırılıyor, yalnız şehitler değil&#8230; &#8220;onlara ölüler demeyin&#8221; hitabı bize dünyada yöneltiliyor, ahirette değil. hasılı biz burada; onlar da orada diriler&#8230; ya da biz burada ölüyüz; onlar orada diriler&#8230;</p>
<p>Allah yolunda can veren kişinin böyle mükâfatı olur da; onun canını alan zalim (ve her türlü zulmü icra eden), ruhlar âleminde mışıl mışıl uyur mu???</p>
<p><strong>el-Cevap:</strong> <strong>اِذِ الظَّالِمُونَ فٖى غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰئِكَةُ بَاسِطُوا اَيْدٖيهِمْ اَخْرِجُوا اَنْفُسَكُمْ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ</strong> &#8220;Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, &#8220;Haydi canlarınızı çıkarın! Bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız&#8221; diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!&#8221; (En&#8217;âm, 6/93). daha azap ölüm anında başlıyor ve melekler &#8220;bugün&#8221; derken ölüm ile başlayan zaman dilimini zikrediyorlar. &#8220;aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız&#8221; derken de acaba hangi azabı kastediyorlar?</p>
<p><strong>Şimdi soralım;</strong> nasıl oluyor da Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabı olmuyor???</p>
<p><strong>Bir de dedi ki;</strong><br />
&#8220;Öyle kabrin başında telkinmiş, Kur&#8217;an okumakmış&#8230;<br />
bunlar boş şeyler&#8230;&#8221;<br />
Ölüler bunları duymazmış&#8230;</p>
<p><strong>O halde</strong> niçin Hz. Peygamber Bakî&#8217; kabristanlığına her girdiğinde;<strong> السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ، وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ</strong> &#8220;Ey mü&#8217;minler topluluğunun yurdu! Allah&#8217;ın selamı üzerinize olsun. (yakında) biz de size katılacağız&#8221; (Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İmam Mâlik) diye onlarla muhatap sigasıyla selamlaştı.</p>
<p>Ya da Bedir savaşından sonra müşriklerin cesetlerini bir çukurun içine doldurup da onlara;<strong> فَإِنَّا قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا</strong> &#8220;Biz Rabbimizin bize vaadettiğini (zaferi) hak olarak bulduk; siz de Rabbinizin size vaadettiğini (azabı) hak olarak buldunuz mu?&#8221; diye sordu. Hz. Ömer<strong> مَا تُكَلِّمُ مِنْ أَجْسَادٍ لاَ أَرْوَاحَ لَهَا؟</strong> &#8220;ruhu olmayan cesetlerle ne konuşuyorsun&#8221; dediğinde, Allah Rasulü;<strong> وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ</strong> &#8220;Muhammed&#8217;in canını elinde bulunduran Allah&#8217;a yemin olsun ki; onlar sizden daha iyi duyarlar (siz onlardan daha iyi duyamazsınız) (Buhârî, İbn Mâce)&#8221; buyurmadı mı?&#8230;</p>
<p>İstifini bozmadı; hadisleri duymadı<br />
Besbelli paradigmasına uymadı&#8230;</p>
<p>Doç. Dr. Yasin PİŞGİN Hoca</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2016 20:11:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İki Diriltme]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mevakıf]]></category>
		<category><![CDATA[Mevakıf Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Şerîf Cürcânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11098</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kabir azabını inkar edenler ise şu âyeti delil getirmiştir: “ilk ölümden başka ölüm tatmayacaklar dır”(Duhan,56). Eğer kabirde diriltilselerdi iki ölüm tatmış olacaklardı. Cevap: Bu, cennet ehlinin vasfıdır ve “orada / lafzındaki zamir cennete gitmektedir. Buna göre âyetin manası şudur: Cennetlikler cennette ölüm tatmayacaklardır. Dolayısıyla onlara verilen nimetler dünyadakilere verilen nimetlerin ölümle kesildiği gibi kesilmeyecektir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/">Kabir Azabı Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/images-3-21/" rel="attachment wp-att-11101"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11101" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-3.jpg" alt="Kabir Azabı Hakkında" width="377" height="236" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kabir azabını inkar edenler ise şu âyeti delil getirmiştir: “ilk ölümden başka ölüm tatmayacaklar dır”(Duhan,56). Eğer kabirde diriltilselerdi iki ölüm tatmış olacaklardı.</p>
<p><strong>Cevap</strong>: Bu, cennet ehlinin vasfıdır ve “orada / lafzındaki zamir cennete gitmektedir. Buna göre âyetin manası şudur: Cennetlikler cennette ölüm tatmayacaklardır. Dolayısıyla onlara verilen nimetler dünyadakilere verilen nimetlerin ölümle kesildiği gibi kesilmeyecektir. Şu halde âyette kabir sorgusundan sonra ve cennete girmeden önce başka bir ölüm olmadığına herhangi bir delalet yoktur.</p>
<p>“İlk ölümden başka” sözüne gelince bu, imkânsıza bağlamak yoluyla onların cennette ölmeyeceklerini teyittir. Sanki şöyle denilmiştir: Eğer onların ilk ölümü tatması mümkün olsaydı cennette ölüm tadarlardı. Fakat bu hiç şüphesiz mümkün değildir. Dolayısıyla onların cennette ölmeleri düşünülemez.</p>
<p>Bazen şöyle denir: “ilk ölümden başka” sözü, “insan hüsrandadır” âyeti gibi her ne kadar tekil sigada ise de tekillik değil cins bildirir. Âyette ölümün birden çok olduğu reddedilmemektedir. Çünkü cins çokluğu da içerir.</p>
<p>Onların zikrettiği bu âyet ve bizim verdiğimiz cevap, bizim delil getirdiğimiz iki âyetin muârazasıdır. Sonra onlar muârazadan sonra şöyle demişlerdir: Sizin tutunduğunuz zahirlerle amel ancak bunlar, makûle aykırı olmadığında olur. Çünkü makûle aykırı olduğu takdirde zâhirlerin tevil edilmesi ve zahirinden sarfedilmesi gerekir. Şu halde sizin bunlarla delil getirmenizin imkânı kalmamıştır.</p>
<p>Bunların makûle aykırı olduğunun delili şudur: Biz çarmıha gerilmiş bir şahıs görürüz ve onun parçaları yok oluncaya dek çarmıhta olarak kalır. Onda ne diriltme ne de sorgulama söz konusudur. Görmediğimiz halde diriltme ve sorgunun olduğunu söylemek açık bir safsatadır.</p>
<p>Bundan daha çarpıcı bir örnek, yırtıcı hayvanların ve kuşların yediği, parçalan bu hayvanlann mide ve kursaklannda dağılan kişidir. Bundan da daha çarpıcı olanı, yanıp dağılan ve dağılmış parçaları şiddetli rüzgarlarda kuzeye güneye doğuya batıya savrulan kişidir. Zira biz bu şahsın diriltilmediğini, sorguya çekilmediğini ve azaba uğramadığını zorunlu olarak biliyoruz.</p>
<p>Ashabımız bu olayların incelenmesinde hayrete düşmüş ve Kâdî Ebû Bekir ve takipçileri çarmıha gerilen kişi hakkında şöyle demiştir: Biz görmediğimiz halde diriltme ve sorgu, olmayacak bir şey değildir. Nitekim felçli kimsede durum böyledir. O canlıdır ama biz onun canlılığını göremeyiz. Yine Hz. Peygamber’in (s.a.) ashabı arasında otururken Cebrail’i (a.s.) görmesi ama Cebrail’in ashaptan gizlenmesi de böyledir. Bazıları demiştir ki hayatın bedenin bir kısım parçalarına indirgenmesi ve biz görmesek bile o parçanın diriltilmesi, sorgulanması ve azaba uğraması mümkündür.</p>
<p>Diğer duruma gelince, -“diğer durum” sözüyle ikinci ve üçüncü vakıaları kuşatan durum kastedilmiştir, çünkü bu ikisi, aynı minvaldedir-. Buna tutunmak, hayat için bünyenin şart olduğu görüşüne dayalıdır. Oysa daha önce geçtiği gibi biz bunu reddediyoruz.Bu bakımdan her ne kadar alıştığımız algılara ters olsa bile hayatın dağılmış parçalara ve parçaların bir kısmına dönmesi olmayacak bir şey değildir. Çünkü olağan dışı durumlar, daha önce de belirtildiği gibi yüce Allah’ın kudreti açısından imkânsız değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize göre bütün kafir ve fâsıklar için kabir azabı haktır. Ümmetin selefi bu hususta ihtilaf çıkmadan önce görüş birliğine vardığı gibi ihtilaf çık­tıktan sonra da çoğunluk görüş birliği etmiştir. Dırâr b. Amr, Bişr el-Merisî ve Mu‘tezfle’nin müteahhirîni kabir azabını mutlak olarak inkar etmiştir. Ebu Ali el-Cübbâî ve oğlu Ebû Hâşim el-Cübbâî ile Ebû Zeyd el-Belhî iki mele­ğin münker ve nekir olarak adlandırılmasını inkar etmiş ve şöyle demiştir. Münker, kâfirin sorguya tabi tutulduğundan bocaladığı esnada yaptığı şey iken nekir iki meleğin kâfiri paylamasıdır.</p>
<p><strong>Bize göre hak olan görüşün ispatı hususunda iki delilimiz vardır.</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlar sabah akşam ateşe maruz kalıyor lor ve kıyamet günü &#8216;Ey Firavun ehli girin en şiddetli azaba’ denecektir&#8221;(Mümin,46)âyette kıyamet azabı, sabah akşam ateşe maruz kalmaktan ibaret olan azaba atfedilmiştir. Böylece bu azabın kıyamet azabından başka olduğu bilinir. Şüp­hesiz birinci azap, kabirlerden kalkıştan öncedir. Nitekim âyetin akışı da açıkça buna delalet etmektedir. Bu azap ise görüş birliğiyle kabir azabından başkası değildir. Çünkü âyet ölülerden bahsetmektedir. Dolayısıyla bu azap, o azaptır. Bu âyette söylenenlerden dolayı Ebû Hüzeyl el-Allâf ve Bişr b. Mu‘temir kafirin iki üfleme arasında da azap göreceğini söylemiştir. Azap edileceği sabit olduğuna göre diriltme ve sorgu da sabit olmuştur. Zira kabir azabını kabul eden herkes, bunları da kabul etmektedir.</p>
<p>İbn Cerîr et-Taberi, Mu&#8217;tezile’den Sâlihî ve Kerrâmiyye’den bir grubun ölülerin diriltilmeden azap görebileceği görüşüne gelince bu, akla aykırıdır. Çünkü cansızın duyusu yoktur. Onun azap gördüğü nasıl düşünüle­bilir. Kelâmcılardan birinin “ölülerin hissetmesi söz konusu olmaksızın acılar ölülerin cesetlerinde toplanır ve katmerleşir, haşredildiklerinde bir anda bütün adlan hissederler” görüşü ise haşirden önce azabın inkar edilmesi de­mektir. Dolayısıyla haşirden önce azabın bulunduğuna dair anlattıklarıyla geçersizleşmiştir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> tasdik etme tarzında aktarımla gelen şu âyettir: “Rabbimiz bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin”(Mümin,11) Bu âyette iki kez öldürme ve iki kez diriltmeden kasıt, kabirleri ziyaretten önceki öldürme, sonra kabir­deki diriltme, ardından münker ve nekirin sorusundan sonra kabirdeki öldürme, sonra haşir için diriltmeden ibarettir. Tefsirciler arasında yayın açıklama budur. Müfessirler demiştir ki, iki diriltmenin zikredilmesinin gaye­si şudur: Onlar bu iki diriltmede Allah’ın diriltmeye kudretini bildiler ve bundan dolayı “günahlarımızı” yani haşri inkar sebebiyle oluşan günahları “itiraf ettik” dediler. Dünyadaki diriltmeden bahsedilmemiştir, çünkü onlar bu diriltmede günahlarını itiraf etmedirler.</p>
<p><strong>Bazıları şu görüşe varmıştır</strong>:İki öldürmeden kasıt, yukarıda zikredilen iken iki diriltmeden kasıt da dünyadaki diriltme ve kabirdeki diriltmedir. Zira onların maksatlar, geçmiş olayları dile getirmektir. Üçüncü hayata yani haşir hayatına gelince onlar bu hayatta olduğundan onun zikredilmesine gerek kalmamıştır. Bu tefsire göre kabirde diriltme olduğu sübut bulmaktadır. Kabirde diriltme olacağını düşünenler kabir sorgusu ve azabını da kabul etmiştir. Böylece hep­sinin hak olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Birinci öldürmenin onların nutfenin aşamalarında ölüler olarak yaratılmalarına, ikinci öldürmenin bilinen ölüme, iki diriltmenin de dünya­daki diriltme ile haşirdeki diriltmeye yorulmasına —ki bu takdirde kabirdeki diriltme âyetle sabit olmamaktadır- gelince bu şöyle cevaplanmıştır: Öldür­me ancak hayattan sonra olur. Oysa nutfenin aşamalarında hayat yoktur. Bir diğer cevap da şöyledir: Bu, istisnai müfessirlerin görüşüdür, güvenilir olan, çoğunluğun görüşüdür.</p>
<p>Bu ve kabir azabına delalet eden sahih hadisler, sayılamayacak kadar çoktur, öyle ki her ne kadar her biri tek başına ahad haber kabilinden ise de bunların ortak paydası tevatür oluşturmaktadır. Hadislerde biri şudur: Hz. Peygamber (s.a.) iki kabre uğradı ve “Bu ikisi azap görmektedir, azapları ise büyük günahtan değil, aksine biri idrardan sakınmaması diğeri laf taşıma­sı nedeniyledir” dedi. Bir diğer hadis Hz. Peygamber’in (s.a.) şu sözüdür: “İdrardan sakınınız, çünkü kabir azabının çoğu idrardan kaynaklanır”. Bir diğer hadis Hz. Peygamber’in Sa’d b. Muâz hakkındaki şu sözüdür: “Toprak onu öyle sıkıştırdı ki kemikleri birbirine girdi”. Bir diğer hadis şudur: “Hz. Peygamber kabir azabından çokça Allah’a sığınırdı.” Bunların dışında bir kısmı iki meleğin sorgusunu ve bu meleklerin münker ve nekir olarak adlandırılmasını da içeren ve selefin icmaından alınmış başka hadisler ile Hz. Peygamber’den rivayet edilen haberler vardır.</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani &#8211; Mevakıf Şerhi,cilt:3,syf:602-610</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/">Kabir Azabı Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda-bir-hadis-ve-degerlendirmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda-bir-hadis-ve-degerlendirmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2015 09:04:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9626</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Aişe anlatıyor: Yahudi bir kadın kendisinden dilenmek için gelmiş ve kabir azabından bahsettikten sonra “Allah seni kabir azabından korusun” de­mişti. Hz. Aişe Allah Resûlü’ne (s.a.v.) “İnsanlara kabirlerinde azap olunur mu?” diye sordu. Allah Resulü (s.a.v.) “Evet, kabir azabı (vardır)” buyurdu. Ardından Hz. Aişe şöyle demiştir: Bundan sonra Allah Resûlü’nün (s.a.v.), sonunda kabir azabından Allah’a [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda-bir-hadis-ve-degerlendirmesi/">Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9627" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images4.jpg" alt="Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi" width="415" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images4.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images4-300x149.jpg 300w" sizes="(max-width: 415px) 100vw, 415px" /></a></p>
<p>Hz. Aişe anlatıyor: Yahudi bir kadın kendisinden dilenmek için gelmiş ve kabir azabından bahsettikten sonra “Allah seni kabir azabından korusun” de­mişti. Hz. Aişe Allah Resûlü’ne (s.a.v.) “İnsanlara kabirlerinde azap olunur mu?” diye sordu. Allah Resulü (s.a.v.) “Evet, kabir azabı (vardır)” buyurdu. Ardından Hz. Aişe şöyle demiştir: Bundan sonra Allah Resûlü’nün (s.a.v.), sonunda kabir azabından Allah’a sığınmadığı hiçbir namazını görmedim.(Buhari,Cum’a,hd.no.986,988 999,991,996,998,Cenaiz,1283,Bed’ulhalk,2964;Müslim,Kusuf,499,1501,1502;Tirmizi,Cum’a,514)</p>
<p>Bu rivayet hakkında şu yorumlar yapılmıştır: “Yahudi bir kadın” ifadesi, baş­ka bir rivayette ‘iki Yahudi kadın’ olarak geçmektedir. Bu kadınların isimleri tes­pit edilememiştir. Bu kadın veya kadınlar ona kabir azabından bahsetmişlerdi. Rivâyetlerdeki farklılıklara rağmen, Âişe söylediklerine inanmamış, ancak Allah Resulü (s.a.v.) -bir rivayete göre vahiy inmesi sonucu-, başka bir rivayete göre doğ­rudan doğruya kadının söylediğini teyit ederek kabir azabından Allah’a sığınmıştır.</p>
<p>Kıssanın başka bir rivayetinde, Yahudi bir kadın Hz. Aişe’den (r.anhâ) gör­düğü iyiliğe karşılık kendisine “Allah seni kabir azabından korusun” diye dua etmişti. Bunun üzerine Hz. Âişe (r.anhâ) efendimize “Ey Allah Resulü! Kabir­de azap var mıdır?” diye sormuş, O da “Kıyamet gününün azabı dışında azap yoktur” diye cevap vermişti. Bu olaydan bir zaman sonra günün ortasında çık­mış ve cemaata olanca sesiyle şöyle nida etmişti: “Ey insanlar! Kabir azabın­dan Allah’a sığının. Çünkü kabir azabı haktır!” Bu rivayetlerin hepsinde Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabir azabının hükmünü Medine’de iken öğrendiği yönünde bir bilgi mevcuttur. Ancak bu su götürür bir bilgidir. Çünkü kabir azabıyla ilgiliolarak zikredilen “Sabah akşam azaba arzedilirler”(Mümin,46) ayet-i kerimesi Mekke döneminde nazil olmuş ayetlerdendir. Bunun tevili ancak şöyle yapılabilir ki,Allah Resulü (s.a.v.) inkar edenlerin ve müşriklerin kabir azabına maruz kalacakl arı konusunu bilmesine rağmen, tevhid ehlinin bu azaptan nasipdâr olacaklarını bilmemekteydi. Bilâhare vahiy yoluyla kendisine bildirildi. Hadiste ayrıca kabir azabının bu ümmete mahsus olmadığına dair de delâlet söz konusudur.</p>
<p>Bütün bunların yanında kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayetler de vardır. Bunların delaleti kat’i olmasa da hadislerle birlikte düşündüğümüzde kabir azab veya nimetine işaret olabileceğini söylemek mümkündür. Bir ayette “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı günde denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun.” buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendi­miz (s.a.v.) “Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.”(İbrahim,27) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır.(Buhari,Tefsir,14)<br />
Bütün bu deliller kabir azabını isbat etmektedir. Ehl-i Sünnete göre kabir azabı haktır. Bu hususta Kitab ve Sünnetten birçok delil olduğu anlaşılmaktadır. Allah Teâla’nın cesedin bir kısmına bir nevî hayat iade ederek ona azab vermesi aklen imkânsız değildir. Şeriat da bunu haber verdiğine göre kabul etmek gere­kir. Hâricilerle Mu’tezile’nin büyük bir kısmı ve Mûrcie taifesinden bazıları kabir azabını inkâr etmişlerdir. Ehl-i Sünnete göre azabı ölen kimsenin ya bütün ce­sedi yahut cesedinin bir kısmı görecektir. Allah her şeye kâdirdir. Ölen kimseye yerinin gösterilmesi mü’min için in’am ve ikram, kâfir için azabdır.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, kabir azabı haktır. Kur’an’da kabir azabını ifade eden açık ve kesin bir ayet yoktur. Aynen bunun gibi kabir azabının olmayacağını belirten bir ayet de bulunmamaktadır. Kabir azabı pek çok hadiste sarahaten ortaya konulmuştur. Bir gerekçe veya te’vil ile bunu inkar eden dinden çıkmaz. Ama bu kişinin kendi kültürüne yabancılaşacağı açıktır.</p>
<p>Neden böyle bir inanç Kur’an’da vurgulanmamıştır veya milyarlarca yıl önce ölen ile şimdi ölen açısından adl-i ilahi gerçekleşmiş olur mu, şeklinde aklen kabir azabına yöneltilen tenkitler vardır. Bunun yanında kabir azabının ruha mı bedene mi yapılacağı, bedene de yapılacaksa, onun çürüyüp yok olacağı şeklin­de itirazlar da var. Kur’an’da vurgulanmamasını bir kenara koyarsak -ki, çok şey sünnetle sabittir- diğerlerine şu şekilde cevaplar verilmiştir:</p>
<p><strong>a-</strong>İster mümin ister kafir olsun, başına ne gelirse günahlarının affına sebep olacaktır. Bela, musibet, hastalık, sıkıntı gibi şeyler insanların günahları­nın hafiflemesine sebep olmaktadır. Bir mümin bu dünyada günahkar olarak yaşar, fakat başına gelen musibetler onun günahlarının azalmasına sebep ola­caktır. Kabir de çektiği azaplar da yine günahlarına kefaret olup onları siler. Aynen bunun gibi Allah adili mutlak olduğu için kafir kullarının başına gelen musibetler de cehennemdeki azaplarının azalmasına sebep saymaktadır. Aynı günahı işleyen ve kafir olan iki kişiden biri musibete uğrasa diğeri uğramasa, musibete uğrayanın azabı diğerine göre hafifleyecektir. Kafir cehennemde sonsuza dek kalacağı için cennete giremeyecek, ama ister bu dünyada isterse kabir de çektiği sıkıntı ve azaplardan dolayı cehennemdeki azabının şiddeti hafifleyecektir. Bu sebeple kabir de çok kalıp çok azap çeken, az kalıp az azap çekene göre daha kötü olmayacaktır. Belki de ahirette bu durumunu öğrenin­ce çok memnun olacaktır.</p>
<p><strong>b-</strong>İnsanların hayatı ve geçirdiği zaman birimleri aynı değildir. Mesela, birkaç dakikalık rüyada günler, aylar ve yıllar geçmiş gibi geliyor. Bazen de yeni yatıp kalkmış gibi bir gecenin nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Bunun gibi kabre erken giren bir insan, Ahirette yeni kalkmış gibi olabilir. Bir diğeri ise birkaç sene kabir de kalır, ama binler sene kalmış gibi azap çekebilir. İşte kabre erken veya geç gitmek kişiye, günahına ve durumuna göre değişebilir. Allah orada da uyku ve rüyada olduğu gibi bir durum yaratabilir.</p>
<p><strong>c-</strong>Azabın şiddeti değişik olabilir. Bir volt ile milyon voltun derecesi bir olmadığı gibi, mum ateşiyle güneş ateşi de bir değildir. Kabirde de herkesin durumuna göre ayrı ve çeşitli azaplar olabilir. Kabire geç giden birisi çok kısa zamanda şiddetli azap ile, erken giden birisi kadar ceza çekebilir.</p>
<p>d-<strong>Ölüm yokluk değildir.</strong> Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.</p>
<p>Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.</p>
<p>Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.</p>
<p>Bu sebeple Peygamberimiz (asm),</p>
<blockquote><p><strong>“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”</strong><em>(Tirmizî, Kıyamet, 26)</em></p></blockquote>
<p>buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.</p>
<p>İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Nitekim Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur:</p>
<blockquote><p><strong>“Şehit ölüm acısını hissetmez.”</strong><em>(bk. Tirmizî, Cihâd, 6; Nesâî, Cihâd, 35; İbni Mâce, Cihâd, 16; Dârimî, Cihâd, 7)</em></p></blockquote>
<p>Kur’an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.</p>
<p>İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.(sorularlaislamiyet.com)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Günümüz Hadis Tartışmaları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda-bir-hadis-ve-degerlendirmesi/">Kabir Azabı Hakkında Bir Hadis ve Değerlendirmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-hakkinda-bir-hadis-ve-degerlendirmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı Olmadığını İddia Edenlere Cevaplar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-olmadigini-iddia-edenlere-cevaplar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-olmadigini-iddia-edenlere-cevaplar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2015 16:24:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA['Sen ölülere işittiremezsin' ne demektir?]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı Olmadığını İddia Edenlere Cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8495</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duyular ve akıl yürütme vasıtasıyla bilinemeyip vahiy yoluyla sabit olan gaybî konulardan biri de kabir azabıdır. Bu hususta bazı âyetlerin işareti ve çeşitli hadislerin açık beyanları mevcuttur. Kabir azabının olmadığını söyleyenlerin iddialarını yazıp her iddiaya yerinde cevap vermeye çalışacağız: İddia: Araf suresi 33. ayet; De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-olmadigini-iddia-edenlere-cevaplar/">Kabir Azabı Olmadığını İddia Edenlere Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="okudetay" class="okublok"></div>
<div id="okugovde" class="okublok">
<div class="okuic">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images19.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8496" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images19.jpg" alt="Kabir Azabı Olmadığını İddia Edenlere Cevaplar" width="332" height="249" /></a></p>
<p>Duyular ve akıl yürütme vasıtasıyla bilinemeyip vahiy yoluyla sabit olan gaybî konulardan biri de kabir azabıdır. Bu hususta bazı âyetlerin işareti ve çeşitli hadislerin açık beyanları mevcuttur.</p>
<p>Kabir azabının olmadığını söyleyenlerin iddialarını yazıp her iddiaya yerinde cevap vermeye çalışacağız:</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Araf suresi 33. ayet; De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.<br />
Rahmanın kulları, lütfen ayeti iyice okuyunuz. Ne diyor Yaratan, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şey hakkında, yine Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylememizi HARAM kıldığını yasakladığını çok açık bir şekilde belirtiyor. Bu ayeti yazının devamı sürecince lütfen unutmayalım. Önce hemen ifade edelim ki, kabir suali ve kabir azabı ile ilgili Kur’an-ı<br />
Kerim’de hiçbir beyan yoktur. Burası çok önemlidir.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Kur’an’ın açık ifadeleri yanında işaret, delalet yoluyla yaptığı ifadeleri de vardır. Firavun ailesinin ahiret azabından önce sabah-akşam ateşe atılacağını ifade eden Mümin suresinin <strong>“Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir)” </strong>mealindeki 46.ayeti bu delalet yoluyla kabir azabına işaret etmektedir. Çünkü burada cehennem azabından önce bir diğer azaptan bahsedilmektedir.</p>
<p>Ayrıca <strong>Nûh kavminin suda boğulmasının ardından ateşe atıldığını</strong> (Nûh 71/25) bildiren âyetler de Ehl-i sünnet âlimlerine göre kabir azabına ilişkin delillerdendir.</p>
<p>Bunların dışında, <strong>iyilerle kötülere dünyada ve âhirette yapılacak muamelenin aynı olmayacağını</strong> (Câsiye 45/21-22), <strong>münafıkların iki defa azap gördükten sonra büyük bir azaba mâruz bırakılacağını </strong>(Tevbe 9/101), <strong>kâfir ve münafık olanlara cehennemdeki büyük azaptan önce yakın bir azabın tattırılacağını</strong> (Secde 32/21; Tûr 52/47) belirten âyetler de kabir azabına işaret eden deliller arasında zikredilir.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
İki melek gelip kabirdeki ölüye sual soracakmış. Peki ölü bir şey işitir mi? Kur’anı Kerim’deki ayet, ölülerin bir şey işitmeyeceklerini söylüyor. Biz de biliyoruz ki Kur’anı Kerim’de beyan ediyor ki, ölüler bir şey duymazlar. Öyle ise o sözde karayüzlü melek ne diye gelip de ölüye sorular soracakmış? “Kuşkusuz sen ölülere bir şey işittiremezsin…” (Neml Suresi: 80, Rum Suresi: 52)</p>
<p><strong>Cevap:<br />
“Sen ölülere işittiremezsin” </strong>demek, <strong>“Sen kâfirleri imana kavuşturamazsın”</strong> demektir. Bu bir mecaz ifadedir. Kâfirler idrak noktasında akıllarını kullanmadıkları için ölülere benzetilmiştir.</p>
<p>Örneğin bir ayette “Onlar/kâfirler sağırdır, kördür, dilişizdir.” (Bakara, 2/171) denilmiştir. Bu ifadeden bütün kâfirlerin sağır, kör, dilsiz olduğunu söyleyebilir miyiz?</p>
<p>Demek bu bir mecaz ifadedir.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
&#8211; Dirilme kıyametten sonradır.<br />
&#8211; Ölülerin dirilmesine ait Kur’an-ı Kerim’de çok sayıda ayet-i kerime vardır. Bu ayetlerin hemen tamamı ölülerin kıyametten sonra diriltileceğini açıklamaktadır. Hiçbir ayet de ölülerin kabirde dirileceğini beyan etmemektedir. Evet, altını çizerek tekrar edelim, ölülerin diriltilmesi kıyametten sonradır.<br />
&#8211; Azap hesaptan sonradır.<br />
Müşriklerin, kafirlerin ve diğer zalimlerin azaba uğrayacağını Kur’an-ı Kerim yüzlerce ayetinde beyan etmektedir. Ancak bütün bunlar kıyametten ve insanlar hesaba çekildikten sonradır. Ayetler böyle açıklıyor. Hiçbir ayette, kıyametten ve hesaba çekilmeden önce insanların cehenneme atılacağına dair hiçbir beyan yok. Dolayısıyla kabir azabı da yoktur. Kabirin bir cehennem çukuru olduğu da yanlış ve yalandır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Kur’an’da dünya ve ahiret âleminin muvazenesi yapılmaktadır. Ahiretin tarlası olan dünyada ekin ekilecek orada mahsulat biçilecektir. Dolayısıyla bu dünyanın hesap günü öbür dünyadır. Ancak öbür dünyaya varıncaya kadar uzun bir yol vardır. Bu yolun ilk basamağı kabir hayatıdır. <strong>Kur’an’da şehitlerin ölü olmadıkları (kabirlerinde diri olduklarını) beyan etmektedir.</strong></p>
<p>Demek ki ahiretten önce de bir kabir, berzah hayatı vardır.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
&#8211; Uyduruk hadislerde var.<br />
&#8211;  Kabir azabı Peygamberimizin göçünden yüzlerce yıl sonra ortaya çıkan uyduruk hadislerde vardır. O hadisler tamamen tek kişi haberidir ve hiçbir suretle hüküm ifade etmezler. Dini açıdan, ilmi açıdan o hadislerin hiçbir değeri yoktur.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
&#8211; Hadislerin yüzlerce yıl sonra ortaya çıktığı iddiası tamamen yalandır. <strong>Hz. Peygamber daha hayatta iken hadislerin yazıldığına dair sahih haberler</strong> vardır. Hadislerin ilk resmi devlet tarafından yazıya dökülmesi bile Hz. Peygamberin vefatından yaklaşık 90 yıl sonradır. Çünkü bu hizmet, Ömer b. Abdulaziz tarafından yaptırılmıştır. Bu zat, hiçi 99 yılında halife olmuş ve hicri 101’de vefat etmiştir. Bu da Hz. Peygamberin vefatından sonra yaklaşık 90 yıla tekabül eder.</p>
<p>Demek ki “hadislerin yazılması Hz. Peygamberin vefatından yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış” iddiası tevil ve telafisi kabil olmayan açık bir yalan ve iftiradır.</p>
<p>&#8211; İslam Literatüründe olduğu gibi bütün akılların kabul ettiği gerçek şudur ki, kesin bilgi yollarından biri de sağlam haberdir. Sağlam haber mütevatir haberdir.</p>
<p>Mütevatir haber lafzi ve manevi mütevatir olmak üzere iki çeşittir. Hadislerin bir kısmı lafzi mütevatirdir. Bu konuda hususi eserler yazılmıştır. Bir kısmı da manevi mütevatirdir.</p>
<p>Bunlar lafzen “âhad/tekil” haberler olsa da şartlerı itibariyle tevatür derecesinde kuvvetlidir. Bu husus hadis uzmanları tarafından kabul edilmiştir.</p>
<p>Binlerce hadisi yazan otoritelerin bu davranışı bile, onların bu âhad/tekil hadislerin de sağlam olduğunu belirtiyor. Örneğin, Buhari ve Müslim kendi kitaplarına “sahih” kaydını koymuşlardır.</p>
<p>Verilen bilgilere göre, hadisleri ilk defa toptan inkâr eden Gulam Ahmet adındaki şahıs o günkü âlimler tarafından tekfir edilmiştir. Onun için bu konuda dikkatli olmak akl-ı selimin zorunlu işidir.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Kabir azabının olduğuyla ilgili hadisler uydurmadır:<br />
Peygamberimiz mezarlıktan geçerken: “Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz. Çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir” demiştir.<br />
– İdrardan sakınınız, zira kabir azabının çoğu ondandır.<br />
– Şüphesiz kabir ahiret konaklarının ilkidir. Eğer ölü bu konaktan kurtulursa ondan sonrası daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa sonrası daha zordur.<br />
– Hz. Peygamber Hz. Ayşe’ye sordu: “Kabirde halin nedir.” Kendisi cevap verdi: Ya Hümeyra şüphesiz kabrin mü’mini sıkıştırması, ananın çocuğunun ayağını sıkması gibidir. Münker-Nekir meleklerinin soru sorması da; göz kamaştığı zaman ona sürme çekmek gibidir.<br />
– Hz. Peygamber, Hz. Ömer’e: “Kabirde halin nicedir?” demiş. Hz. Ömer de- “Aklım başımda mı olacak ?’ demiş. Resulullah ‘Evet’ demiş. Hz. Ömer de ‘O takdirde hiç aldırmam’ cevabını vermiş.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Bu hadislerin önemli bir kısmı sitemizde kaynaklarıyla verilmiştir. Bunların sahih olup olmaması bu noktada bir şey ifade etmez. Çünkü kabir hayatını inkâr eden adam sahih hadisleri de kabul etmiyor.</p>
<p><strong>Hadislerde belirtildiğine göre, Resûlullah (asm) Efendimiz:</strong></p>
<p><strong>kabirde azap gören bazı kimselerin sesini işitmiş </strong>(Müsned, III, 103, 104; Müslim, Cennet, 67-69),</p>
<p><strong>kabir azabından Allah’a sığınmış ve ashaba da Allah’a sığınmalarını söylemiş</strong> (Müsned, III, 296; Müslim, Cennet, 67),</p>
<p><strong>cenaze namazını kıldırdığı ölüyü kabir azabından koruması için Allah’a dua etmiş </strong>(Müslim, Cenâiz, 86),</p>
<p>ayrıca <strong>azap görenlerin sesini hayvanların işittiğini</strong> haber vermiştir (Nesâî, Cenâiz, 115).</p>
<p><strong>Gıybet ve koğuculuk yapmak</strong> (Müsned, I, 225; Buhârî, Cenâiz, 88, Vudu, 57),</p>
<p><strong>ölüye ağıtlar yakarak ağlamak</strong> (Buhârî, Cenâiz, 33; Müslim, Cenâiz, 16-28),</p>
<p><strong>borçlu olarak ölmek</strong> (İbn Mâce, Sadakat, 12),</p>
<p><strong>yalan söylemek, zina etmek, faiz yemek, içki içmek</strong> (Buhârî, Cenâiz, 92; Tabîrü’r-rüyâ, 48) gibi fiillerin <strong>kabir azabına sebep teşkil ettiği</strong> yine hadislerde bildirilmektedir.</p>
<p>Hadislerde <strong>kabrin sıkması</strong> (Tirmizî, Cenâiz, 70) <strong>kişiye sabah akşam cehennemdeki yerinin gösterilmesi</strong> (Buhârî, Cenâiz, 88; Müslim, Cennet, 65-66) gibi azap şekillerinin bulunduğu da haber verilmiştir.</p>
<p>Kabir azabının kâfirler ve günahı çok olan müminler için kıyamete kadar devam edeceği, günahı az olan müminler içinse geçici olacağı kabul edilir. (Kabir azabının isbatı için bkz. Nevevi, Müslim Şerhi, (Müslim, Cennet, 17) 11:7088-7091, 1996 Beyrut, Da-ru&#8217;l-Fikr Yay.)</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Enam 38:Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde hasredilirler.<br />
İsra 89; Yemin olsun, biz bu Kuran’da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.<br />
Enam 114: Allah size Kitap’ı ayrıntılı kılınmış bir halde indirmişken, Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım?)<br />
Zühruf 44 Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız.<br />
Demek ki Rabbimiz bu kitapta hiçbir eksik bırakmadığını ve her benzetmeden, konudan nice örnekler verdiğini ayrıca kur’anı ayrıntılı kıldığını ve işin ilginci sizleri bu kitaptan sorumlu tutacağını bizlere açıkça söylüyor. Peki, tüm söylenenler sorumlu olduğumuz kitapta neden yok dersiniz? Önce kabir azabının, Kur’an ayetlerine baktığınızda asla olamayacağını gösteren ayetleri sizlere hatırlatmak istiyorum.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Bu ayetlerin ifadesinden anlaşılıyor ki, Kur’an’da her şey vardır. Fakat her şey çok açık değildir. Eğer öyle olsaydı, <strong>namazın kaç rekat olduğu, tavafın kaç şavt olduğu, zekatın kaçta kaçı olduğunu da Kur’an’da bulmamız gerekecekti.</strong></p>
<p>Bunlar ve bunlar gibi yüzlerce İslam meselesi var ki, Kur’an’da açık olarak ifade edilmemiştir.</p>
<p>Demek ki, bu ayetlerde <strong>“kabir hayatından, nekir-münker suallerinden bahsedilmemiş” diye bunları inkâr etmek Kur’an’ı bilmemek manasına</strong> gelir. Bu mantıkla hareket edenler, dinin üçte birini (ki bunlar ancak hadislerden öğrenilmiş) inkâr etmeleri gerekir.</p>
<p>Üstelik bu mantığa göre hareket edilirse, Hz. Peygamberin hadislerini kabul eden başta sahabe ve tabiin olmak üzere hak mezhep imamlarını ve milyonlarca İslam âlimlerini geri zekâlı ve cahil olarak kabul etmek gerekir. Bunu şeytan bile kimseye kabul ettirmeye yeltenmez.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Nahl 2: Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.<br />
Demek ki bu ayete göre öldükten sonra yalnız mahşer günü diriliş var. Kabirde tekrar dirilip hesaba çekilmiş olsak mahşerde dirileceğimizi bilmemiz gerekir.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Bu ayette hayatta olan kâfirlerin gerçek manada hayatta olmadıkları, ölü gibi oldukları, mecaz olarak ifade edilmiştir. Buradaki “ölü” ifadesi, normal dünya şartlarına göredir. Çünkü muhatap olanlar dünyadadır.</p>
<p>Şimdi hangi akıllı ve mantıklı insan var ki, hayatta olanlarla ölü olanları aynı kefeye koysun.</p>
<p>Bu konuda şehitler de ölü değil mi? Onlar da kabre konulmuyor mu? Halbuki <strong>Kur’an’da “onların ölü olmadıklarına” vurgu</strong> yapılmıştır.</p>
<p>Demek ki, dünyadaki normal şartlara göre ölü sayılanlar kabirde/berzahta diri olmaları buna aykırı değildir. Her mümin ruhların ölmezliğine iman etmek zorundadır. Fakat ölenin ruhu da –dünya hayatı standartlarına göre- ölüp gidiyor.</p>
<p>Demek ki, Kur’an’da misal olarak verilen <strong>“ölüler”</strong> ifadesi dünya bakış açısına göredir. Yoksa gerçekte ölenlerin kıyamete kadar <strong>“bir daha hayat yüzünü görmeyecekleri” </strong>manasına gelmez.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Duhan 56:Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar.<br />
Bu ayetten de anlaşılıyor, bizler öldükten sonra eğer kabirde dirilip hesaba çekildikten sonra yine öldürülecek, daha sonra mahşer günü diriltileceksek, iki kez ölüm tatmış oluruz. Buda bu ayete ters düşer.</p>
<p><strong>Cevap:<br />
Onlar: “Rabbimiz!” derler “ Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin&#8230;”</strong> (Mümin, 40/11) mealindeki ayetin ifadesi, yukarıdaki iddiayı kökünden çürütmektedir. Bu ayetin gerçek anlamı ve detaylı bilgi için Sitemize bakılabilir.</p>
<p>Bununla beraber, daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’an’da iman-küfür; cennet-cehennem nazara verildiği gibi, dünya ve ahiret hayatına dikkat çekilmektedir. Dünyadan ahirete gidinceye kadarki yolda neler var neler yok, onu peygamberimiz açıklamıştır. Evet, peygamberimiz, Kur’an’da açıkça olmayan bir çok ibadet konusunu detaylarını açıkladığı gibi,  bu uzun ahiret yolculuğuyla ilgili bilginin detayların da o vermiştir.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
İsra 52 :Sizi çağıracağı gün, onu hamt ederek çağrısına derhal uyacaksınız. Ve sadece az bir süre kaldığınızı düşüneceksiniz.<br />
Yüce Rabbimiz bu olayı da uykuya benzetir. Nasıl saatlerce uyuduğumuz halde, zaman kavramını yitirip bir göz kırpması kadar uyuduğumuzu sanırsak, benzer şekilde öldükten sonra diriltilinceye kadar bir yokluk yaşarız. Eğer mahşer gününden önce bir hesap olsaydı kabirde, önce yapılanlar hatırlanacaktır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Bugün tıpta hastalara verilen şok tedavisiyle insanın hafızası bir anda silindiği bilinmektedir. Bir trafik kazasını geçiren bazı kimselerin bile geçirdiği travmalar sonucu uzun bir süre kendine gelmediği de bilinmektedir.</p>
<p>Acaba o uzun zaman zarfında bunca şoklara ve travmalara karşılık hafızalarını kaybetmeleri için başka sebep aramaya gerek var mı?</p>
<p>Kaldı ki dünya hayatının faniliğini ve kısalığını ifade eden bu gibi ayetleri bahane ederek sahih hadislerde açıkça belirtilen ve ehl-i sünnetin milyonlarca âlimi tarafından kabul edilen kabir ve berzah hayatını inkâr etmek bir cehaletten kaynaklanan bir cüret değil de nedir?</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Enam 60: O, odur ki, geceleyin sizi öldürür. Gün boyunca neler yapıp neler kazandığınızı bilir. Sonra, belirlenmiş süre işletilip tamamlansın diye, gün içinde sizi diriltir. Nihayet O’nadır dönüşünüz. Sonra, yapıp ettiklerinizi size haber verecektir.<br />
Bu ayete de lütfen dikkat ediniz. Ömür bittikten sonra dönüşümüzde yaptıklarımızın hesabı sorulacağını söylüyor. Hiçbir suçtan iki kez hesap sorulup iki kez ceza alınamayacağına göre, demek ki hesap mahşer günü sorulacak olduğu anlaşılıyor.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
Öncelikle şunu iyi bilmek gerekir ki, kabirdeki sorgulama imanla alakalıdır. Mahşerdeki hesap ise amelle alakalıdır. Her mahkemenin safahatı olduğu gibi, dünyada yapılan işlerin de değişik safahatının olmasında -dini, akli, hukuki- ne sakınca vardır?</p>
<p>Yeni bir ülkeye gidildiği zaman önce pasaport sorulur. Daha sonra –icap ederse- kişinin sabıkasına bakılır. Kabir hayatı, Ahiret ülkesinin ilk “iman-pasaport” kontrol noktasıdır. Mahşerdeki mahkemede ise, insanların sicillerine, sabıkalarına bakılır.</p>
<p>Yukarıdaki ayette yer alan “Nihayet O’nadır dönüşünüz. Sonra, yapıp ettiklerinizi size haber verecektir” mealindeki ifadeden kabir sorgusunun olmayacağını nasıl çıkarabiliriz?</p>
<p>Bu haber verme işinin kabirden başlamayacağında dair bir açıklama var mı bu ayette?</p>
<p>Kaldı ki, yukarıda defalarca ifade ettiğimiz gibi, Kur’an’da “dünya-ahiret” eksenli ifadelere yer verilir ve prensip olarak dünya-ahiret ikilisine dikkat çekilir. Kabrin de ahiretten sayıldığını sahih hadislerden ve ümmetin icmaından öğreniyoruz.</p>
<p><strong>İddia:</strong><br />
Yasin 51: Nihayet Sur’a üfürülecek(Kalk borusu çaldığında). Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.<br />
Yasin 52 :Ve demişlerdir ki: Yazıklar olsun bize, kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden; bu, rahmanın bize vaadettiği şey ve peygamberler gerçek söylemişler.</p>
<p><strong>Cevap:</strong><br />
İslam alimlerinin bildirdiğine göre, “Kim bizi kaldırdı uyuduğumuz yerden” mealindeki ifadenin manası şudur:</p>
<p>Bunu İkinci sura üflendikten sonra kalkan kâfirler söylerler.Kabir/berzah azabı onlar için aralıksız devam eder. Ancak iki sur arasında bütün insanlar uyurlar (bazılarına göre kendilerini uyumuş gibi hissederler). Bunun için “kim bizi, kaldırdı uykumuzdan “derler(bk. Taberi, Beğavî,  Zemahşeri, Maverdi, İbnu’l-Cevzi, İbn Atiye,  Nesefi, Kurtubî, ed-Durru’l-Mensur, İlgili ayetin tefsiri).</p>
<p>Diğer bazı alimlere göre, gerçekten orada onlar için bir uyku söz konusu olmamıştır. Ancak kıyametin şoku karşısında akılları karıştığı için uyduklarını zannederler(bk. Beydavî, ilgili ayetin tefsiri)</p>
</div>
<p>sorularlaislamiyet.com sitesinden alıntılanmıştır&#8230;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-olmadigini-iddia-edenlere-cevaplar/">Kabir Azabı Olmadığını İddia Edenlere Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-olmadigini-iddia-edenlere-cevaplar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir alemi nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2015 22:19:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölümden Sonraki Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir alemi nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh ve Beden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8440</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.(Sözler,35)” sırrınca kabir alemi, insan için ebet yolculuğunda mutlaka ki uğranılması gereken bir istasyon, bir duraktır. Bir başka ifade ile bir salondur, bilhassa bir bekleme salonu. Ruhlar aleminden bu aleme gelen insan, ömrünü tamamladığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/">Kabir alemi nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="justify"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8441" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360.jpg" alt="Kabir alemi nedir?" width="409" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></a><br />
“Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.(Sözler,35)”</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">sırrınca kabir alemi, insan için ebet yolculuğunda mutlaka ki uğranılması gereken bir istasyon, bir duraktır. Bir başka ifade ile bir salondur, bilhassa bir bekleme salonu.</div>
<p>Ruhlar aleminden bu aleme gelen insan, ömrünü tamamladığı zaman ilk olarak berzah alemi dediğimiz kabir alemine intikal eder. Haşir meydanına çıkmadan önceki ilk durak kabir alemidir.</p>
<div align="justify">“İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor,” sırrınca kabir alemi bir ara hayat tarzıdır.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Ruh yaşamaya devam ediyor, ancak ceset çürümüş. Ceset çürüdüğü için bu dünya hayatının şartlarına sahip değiliz. Yani kabirde bu dünyadaki gibi bir hayat sürmemiz mümkün değil. Ruh bu dünyayı hem biliyor, hem de berzah aleminden görebiliyor, ama bu dünyadaki gibi yaşama sahip olamıyor. Aynı şekilde ceset çürümüş ve haşir meydanındaki cesedimiz de inşa edilmemiş olduğundan, yani haşir meydanına çıkmadığımız için ruh süratine ve hayal hareketine sahip olan yeni cesedimizi de giymemişiz. O zaman kabir hayatı tam olarak haşir sonrası hayatımızın şartlarını da taşımıyor demektir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Bu noktada, ruh bir ölçüde akıbetini görüyor, ahiret şartlarını idrak ediyor, nereye gideceğini biliyor, ama o hayat gibi yaşayamıyor. Çünkü ahiret şartlarına uygun cesedi yok. Zaten ahiret şartları da tam olarak oluşmamış. Haşir meydanına çıkmamış, ahiretteki ebedi hayatında kendisine eşlik edecek olan yeni cesedi ile bir araya gelmemiş.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Demek ki kabir hayatı ruh için bu dünya cesedinin kaybedildiği, ahiretteki cismin de eline geçmediği tam bir ara hayat tarzı. Zaten berzah alemi denmesi de buna işaret ediyor.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Bir misal ile açıklarsak:</strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Diyelim ki bir süreliğine Almanya&#8217;ya misafirliğe  gittiniz. Orada size verilen vize süresince gezdiniz ve ziyaretlerde bulundunuz. Sonra memlekete geri dönüyorsunuz. Asıl vatanınız olan ülkenize avdet ediyorsunuz. Köln hava alanına gittiniz ve gümrükten geçtiniz, dış hatlar servisinde ülkenize dönmek için uçağınızı beklemeye başladınız. İşte sizin asli vatanınıza dönmek için beklediğiniz salon bir ölçüde kabir alemine işaret eder. Gümrükten geçmeniz ise ölüme. Ölüm yolu ile ahiretin ilk salonuna giriyorsunuz. Nasıl ki o hava alanı veya istasyon o ülkenin bir parçası, siz daha uçağa binmediniz. İşte onun gibi kabir alemi de bu dünya şartlarının bir parçası. Evet gümrükten geri dönüş olmadığı gibi, kabir alemindeki gümrük salonundan da dönüş söz konusu değil. Uçağınız geldiği zaman asli vatanınıza doğru yola çıkacaksınız. Elbette ki bu bekleme salonunda da bir süre bekleyeceksiniz.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Sual: </strong>Kabir alemi “Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukur” olarak tanımlanmış. Bu ne demektir?</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Cevap:</strong> Ölümden sonraki hayatımız izafi bir mahiyet taşır. Kişi kabirde ameline göre bir yaşam sürer. Ömrünü küfür ve isyan ile geçirmiş bir kişi elbette ki, kabir alemine girdiği zaman hayatının neticesini görür. Yani Cehennemde ebedi bir zahmet ve sıkıntıyı haber alır. Bir ölçüde Cehenneme uzanan hayatı ile karşı karşıya gelir. Ve bu akibetin neticesi bulunduğu berzah hayatını Cehennem çukuruna çevirir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Öte yandan ömrünü itaat ve ibadetle geçirmiş, musibetlere sabretmiş, daima Allah&#8217;a şükretmiş bir mümin insan da, Rahmet-i İlahiyenin ihsanı ile kabre girdiği zaman Allah&#8217;ın ebedi rahmetini görür ve tüm hissiyatı ile Cennete müştak olur. Bir ölçüde gideceği yer olan Cenneti müşahede eder. Veya hazret-i Üstadın tabiri ile, müminler “Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.” İşte bir mümin kulun bu müşahededen aldığı lezzet de hiç kuşkusuz kabri bir Cennet bahçesine çevirir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Bu dünyada bile Abdülkadir-i Geylani gibi büyük evliyalar Cennet ve Cehennemi müşahede ettikleri gibi, imtihan dünyasından ayrılmış bir kul da ebedi alemlerin ilk durağı olan kabirden ebedi alemleri müşahede edebilir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Sual:</strong>Kabir hayatı bir ölçüde ruhi bir hayat gibi gözüküyor. Yani dünya cismi çürüyor, ahiret cismi de haşirden sonra insana verilecek. Bu nedenle kabirde tam olarak cismani olmayan  bir hayat yaşanacak. Kabirde insan azaba uğrayacak deniliyor. Peki cisme sahip olmayan ruh nasıl azap çeker? Ruhu dövmek, ruhu parçalamak, ruhu yakmak mümkün olmadığına göre bu nasıl bir azap türü olacak?</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Cevap:</strong> Kabir azabı haktır.Çünkü bu konuda birçok sahih rivayet var. Ancak bu azabın mahiyeti bizce meçhuldür. Yani orada nasıl bir azap var olduğunu bilmiyoruz. Bu azabın  dünyada ve ahirette çekilecek azap tarzında olmadığı açık. Çünkü insan bu dünyada cism-i dünyevisi ile birlikte sıkıntıya maruz kalır. Cehennemde ise cism-i uhreviyesiyle birlikte sıkıntı çekecek. Kabirde ise ruhi veya yarı cismani bir hayat yaşandığına göre çektiği sıkıntı ve azap da bir ölçüde ruhi olacaktır. Azabın bizzat kendisinden çok, azabın haberi ile azaba uğrayacaktır.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Şöyle ki:</strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Şimdi bir insana “Üç gün sonra öleceksin veya üç gün sonra başına büyük bir musibet gelecek” dense bu kişi aldığı haberin tesiri ile çok büyük bir sıkıntı çeker. Bir ölçüde azabın haberi azabın kendisinden daha fazla sıkıntı verir. Ya da musibetin  mukaddimesi musibetten daha beterdir.  Bu noktada kabre giren bir inançsız kişi ebedi cehennem azabına uğrayacağını haber alsa ve tam olarak öğrense. Bu bilginin insana vereceği sıkıntı belki de azabın kendisinden daha çok tesir eder. İşte kabir azabı böyle bir azaptır.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Belki de kabir azabı ekseriyetle müminler içindir. Nasıl ki dünyevi musibet ve belalar mümin insanın günahlarını temizler, öyle de kabirde çekeceği sıkıntı, günahları nedeniyle duyacağı utanç ve nedamet ölümden sonra kalan günahlarını temizler de, haşir meydanına günahsız çıkar. Bu yönde sahih rivayetler ve haberler olduğu unutulmasın.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Hadislerde kabir alemi ile ilgili bazı hususlar yaşayan insanları ikaz etmek için söylenmiş. Ölümü hatırlatmak, insanları iman ve itaat konusunda ikaz etmek için Resul-u Ekrem kabir alemine ait bazı hallerden bahsetmiş. Yoksa dünya cihetine bakarak yorum yapmak, sanki kabirde yaşanan  bazı haller dünya şartlarında görülecek ve bilinecek diye bir fikre kapılmak meselenin yanlış anlaşılmasına yol açar.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Sual:</strong> ölüm sonrası insan defnediliyor. Ruh tekrar ölmüş olan cesede iade ediliyor mu?</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Cevap:</strong> Bu konuda bazı İslam alimleri ruhun tekrar cesede döndüğünü ifade ediyorlar. Bu durum daha çok kabir azabı ile ilgili. Zira bazı alimler kabir azabının ruh ve cesedin her ikisine birden tatbik edildiğini söylüyorlar. Ancak Risale-i Nurdaki ifadelere baktığımızda durumun böyle olmadığını görüyoruz. “İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor&#8230;” ifadesi bu hakikate işaret eder. Bu nedenle çürüyen cesede ruhun dönmesi söz konusu değil. Şayet kabirde “Cesetle birlikte bir hayat olduğu fikri ortaya atılırsa”, “O zaman tam olarak itaat etmiş, imanla kabre girmiş bir mümin de cesedi ile birlikte zevk yaşar” gibi bir sonuç ortaya çıkar ki, bu durum pek de hikmete uygun gözükmüyor.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Kabir alemindeki hayat, “Belki, cesed ruhun hânesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası, bir derece sabit ve letâfetçe ruha münâsip bir gılâf-ı latîfi ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer.(Sözler, 478 )” ifadesi doğrultusunda ne tam maddi, ne de tam ruhi olmayan tamı tamına bir ara hayattır. Ruhun misali bedenle yaşadığı, dünya hayatından uzak ama tam kopmuş değil, ahiret hayatına yakın ama tam elde etmiş değil. Bir ara hayat, bir berzah hayatı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Aynı şekilde “hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya</div>
<div align="justify">gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl,” ifadesi de misali bir hayata işaret eder.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Son söz Hazret-i Üstad&#8217;ın(Bediüzzaman):</strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">“Hem, mevt ve eceli âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekàda olan ahbablara visâl ve mülâkàt mukaddimesi olarak gösterir. Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk-ı ebedî telâkkî ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likà olduğunu ispat eder.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Hem, kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bâğistân-ı Cinâna ve nuristân-ı Rahmâna açılan bir kapı olduğunu ispat etmekle, beşerin en müthiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani, kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bâğistân-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.(Sözler, 580)”</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">www.saidnursi.de</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/">Kabir alemi nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âhiret Ahvali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 22:45:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[Amellerin Tartılması]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet ve Cehennem]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8357</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mu&#8217;tezile ve Cehmiyye&#8217;nin hilafına, bize göre kabir azabı vardır.Onlar bunu kabul etmiyorlar ve şahidde de gaibde de görüp müşahede ettiğimize göre, ölü bizim kendisine verdiğimiz acıları hissetmemektedir, diyorlar; Onlara göre ölünün karnına bir tutam saç konsa ve bir süre bırakılsa, yerinden kıpırdamayacaktır. Azab veya başka bir şey sebebiyle kımıldamış olsa yeri değişmiş olacaktı. Bu anlayışlarından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/">Âhiret Ahvali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8358" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161.jpg" alt="Âhiret Ahvali" width="590" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/161-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mu&#8217;tezile ve Cehmiyye&#8217;nin hilafına, bize göre <strong>kabir azabı vardır.</strong>Onlar bunu kabul etmiyorlar ve şahidde de gaibde de görüp müşahede ettiğimize göre, ölü bizim kendisine verdiğimiz acıları hissetmemektedir, diyorlar; Onlara göre ölünün karnına bir tutam saç konsa ve bir süre bırakılsa, yerinden kıpırdamayacaktır. Azab veya başka bir şey sebebiyle kımıldamış olsa yeri değişmiş olacaktı. Bu anlayışlarından dolayı onlar, cansız varlıkların teşbihini, mizanı, sıratı, mü&#8217;minlerin ergeç cehennemden çıkacaklarını ve mi&#8217;racı inkâr etmektedirler. Biz mahiyetleri itibariyle aklın bunları kavramaktan aciz olduğunu söylüyoruz.</p>
<p>Peygamber (s. a.) &#8220;Allah&#8217;ın yaratıkları üzerinde düşününüz, yaratan (inzâtı) üzerinde düşünmeyiniz&#8221; buyurmuştur. Ya bu aklımızın aczi sebebiyle, demektir. Bana göre bu hadisin Peygamber&#8217;e ulaştığı sabit değildir. Bu İbn Abbas&#8217;ın (r.a.) sözlerindendir. Keza Hafız Ebu&#8217;l-Kasım el-Lalekaî ve diğerleri de bunu rivayet etmişlerdir.(Keşfu&#8217;/-hafa, 1/371-372.)</p>
<p>Akıl bu konuda aciz ise kişinin aklının idrakinden aciz olduğu şeyleri inkâra kalkışması yakışık almaz.</p>
<p>Siz ey Mu&#8217;tezile ve Cehmiyye topluluğu, aklımızın idrakinde kısır kaldığı bu gibi şeyleri inkâr etmeyiniz. Bunlar hakkında varid olan sahih rivayetleri tasdik ediniz. Kabir azabının varlığına delil Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;onlara iki kere azab edeceğiz&#8221;(Tevbe,101)sözüdür. Yani bir kere kabirde, bir kere de kıyamette demektir. Keza &#8220;bundan başka bir azab olarak&#8221;(Tur,47) yani kabir azabından başka bir azab olarak, ayrı &#8220;biz onlara en büyük azabın ötesinde yakın azabtan tattıracağız&#8221;(Secde,21) yani onlara yakın olan kabir azabından tattıracağız, âyetleri de vardır. Bunlar kabir azabının varlığına delalet eden şeylerdir. Sahih hadiste, kabir azabından Allah&#8217;a sığınma  vardır ki kabir azabının varlığı konusunda nastır.(Buhari, &#8220;Küsuf&#8221; 7, &#8220;Cenaiz&#8221; 88. )</p>
<p>Keza &#8220;Onu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur&#8221;(Isra,44)yani herşey onu tesbih eder. Burada &#8220;in&#8221; kelimesi &#8220;mâ&#8221; kelimesi mânasına gelen olumsuzluk edadıdır. Tıpkı &#8220;anneleri ancak onları doğuranlardır&#8221;(Mücadele,2)&#8221;sizden cehenneme uğramayacak yoktur&#8230; &#8220;(Meryem,71)) &#8221;biz sadece iyilik yapmak istedik&#8221;(Tevbe,107) &#8220;onlar Allah&#8217;ı bırakıp tanrıçalara taparlar&#8230; &#8220;(Nisa,117) &#8220;onlar sadece yalan söylerler&#8221;(Kehf,5)âyeti erindeki &#8220;in&#8221; gibidir. Bu âyet cansız varlıkların teşbih eder. Küçük taş parçalarının Mustafa&#8217;nın (s.a.) elinde tesbih ettiği sabittir.(el-Heysemi. Mecmau&#8217;z-zevaid, 8/299; el-Bezzar bu hadisi iki senedie rivayet etmiştir. Birinin ricali sikadır, diğerinindeki ricalin bazıları ise zayıftır.)</p>
<p>Herkes, bütün âlemin lisân-ı hâl ile tesbih ettiği konusunda ittifak etmiştir.</p>
<p>Herşeyde onun tek olduğunu gösteren bir delil vardır.Cansız varlıkların Allah&#8217;ı konuşma diliyle teşbih ettikleri konusunda ihtilaf vardır. Tercih edilen görüş herşeyin Allah&#8217;ı nutuk (düşünce) olarak teşbih ettiğidir. Çünkü aklen buna mani bir durum yoktur.</p>
<p>Bu âyet buna delalet eder. Keza şu âyetler de böyledir: &#8220;Doğrusu biz akşam-sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik&#8221; (Sa&#8217;d,18)&#8221;Rahman&#8217;a çocuk isnad etmelerinden ötürü nerdeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar göçecekti.&#8221;(Meryem,90-91)</p>
<p>îbnMâce Peygamber&#8217;in (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir;</p>
<p>&#8220;Hiçbir cin, ins, ağaç, taş, kerpiç yoktur ki müezzinin sesini işitmesin de kıyamet gününde onun lehine şehadet etmesin&#8221;.(İbn Mace, &#8220;Ezan&#8221; 5; benzeri Buhari, &#8220;Ezan&#8221; 5, &#8220;Tevhid&#8221; 5, &#8220;Bed&#8217;ü&#8217;l-halk&#8221; 12.)</p>
<p>Buhâri&#8217;de,Peygamberin huzurunda yemek yenirken o sırada onların, yemeklerin tesbihini işittikleri rivayeti vardır. (Buhari,Menakıb 25)Müslim&#8217;deki bir hadiste de Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur. &#8220;Ben Mekke&#8217;de bir taş tanıyorum ki peygamber olmadan önce bana selam veriyordu&#8221;.(Buhari,Fedail 2) Hurma ağacının haberi de sabit ve meşhurdur.(Buhari, &#8220;Menakib&#8221; 25; İbn Mace, &#8220;İkamet&#8221; 199; Darimi, &#8220;Mukaddime&#8221; 6, Salat 202.)</p>
<p>Bu konudaki hadisler çoktur. Bu eşyanın konuştuğu sabit olunca tesbih etmelerinin imkanı da sabit olur. Âyet buna delalet eder, yeter ki zahirine hamlolunsun.</p>
<p>Bizim âlimlerimizden imam Fahreddin er-Râzî ve Mu&#8217;tezile&#8217;nin çoğunluğu ise cansız varlıklar ile canlılar içinde mükellef olmayanların ancak lisanı hal ile teşbih edebileceklerine kaildirler. Bize göre bu reddedilmiş bir görüştür. Bir gurup ilim adamı tafsile gitmiş ve demişlerdir ki, başkaları dışında her canlı olan ve gelişen varlık teşbih eder. Onlar bu görüşü ibn Abbas&#8217;ın Peygamber&#8217;den rivayet ettiği şu hadisten istidlal etmektedirler. &#8220;Peygamber (s.a.) iki kabre uğramıştı şu söze kadar: &#8220;yaş bir çubuk istedi, onu ikiye böldü, her birini bir kabrin üzerine dikti,umulur ki bunlar kuruyana kadar Allah onların azabını hafifletir, buyurdu&#8221;.&#8221;(Buhari, &#8220;Vudu&#8221; 55, &#8220;Cenaiz&#8221; 89, 92, &#8220;Edeb&#8221; 46, 49; Müslim, &#8220;Taharet&#8221; 111)</p>
<p>Bunda o çubukların kurumayıp yaş kaldıkları sürece tesbih edeceklerine işaret vardır. Bu görüş Ebu&#8217;l-Hasen ve İkrime&#8217;den naklolunan görüştür.</p>
<p>Mizanın varlığına şu âyet delalet eder: &#8220;Kıyamet günü doğru teraziler kurarız&#8221;(Enbiya,47) Onun tartısının mânası, ya sahifelerinin tartışıdır, ya Allah Teâlâ amelleri cisim haline sokacak sonra onları tartacak demektir yahut da a&#8217;razlar hakikaten tartılırlar demektir. Gayb âleminde öyle işler vardır ki akla mani değildir. Lakin bunlar duyular âleminde bilinmezler ve kısır akıllar bunları muhal görür olurlar, halbuki bunlar aslında mümkin şeylerdir.</p>
<p>Sonra, hadise göre Ehl-i bid&#8217;at ve Ehl-i ehva&#8217; cehenneme gideceklerdir. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözü şöyledir: &#8220;İsrailoğulları yetmiş iki fır-kaya ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan, benim ve ashabımın yolunda olan biri müstesna diğerlerinin hepsi de cehennemdedir&#8221;.(Tirmizi, &#8220;İman&#8221; 18; İbn Mace, &#8220;Fiten&#8221; 17.)</p>
<p>Biz Ehl-i bid&#8217;atı tekfir etmeyiz. Tahâvî&#8217;nin Akide&#8217;sinde şöyle bir ifade vardır: &#8220;Ehl-i kıbleden hiçbirini işlediği bir günah sebebiyle tekfir etmeyiz&#8221;(bk. Akidetü&#8217;t-Tahavi, s. 55.)</p>
<p>Şunu iyi bilmelisin ki günahkar olmalarını gerektiren bid&#8217;atları yüzünden Allah onları cehenneme koysa bile bizim kabul ettiğimiz prensiplere göre ebedî kalmayacaklardır.</p>
<p>Cennet ve cehennem yaratılmış durumdadırlar ve bugün mevcutturlar. Bu görüş Mu&#8217;tezile&#8217;nin aksinedir. Çünkü onlar el&#8217;an yaratılmamış olduğu görüşündedirler. Kaderiyye ve Cehmiyye&#8217;nin de aksinedir. Onlar da cennet ve cehennemin ehli ile beraber fani olduğuna kaildirler.</p>
<p><strong>Mu&#8217;tezile şöyle demiştir:</strong> Bizim onların şu anda yaratılmış olduğunu inkârımız, Allah Teâlâ&#8217;nın cennet-cehennemi dilediği zaman yaratmaktan aciz olmaması sebebiyledir. Gerektiği zaman yaratır. Aksi takdirde ihtiyaçtan önce onların yaratılmasının bir mânâsı yoktur.</p>
<p><strong>Biz buna karşı şöyle deriz:</strong> Onların hazırlanmış olmalarının hikmeti şudur: Sana itaat eden kuluna ikram edeceğin şeyi, sana isyan edeni de korkutacağın şeyi görmesi için hazır bulundurman iyidir. Nitekim en beliğ korkutma şekli hazırlanmış olanın karşısındakidir. Günlük hayatta bile şu tarz konuşmaları müşahede etmez misin? Biri diğerine, &#8220;şunu şöyle yap, elimin altındaki bu kurulu güzel ev senin içindir, yahut da, şu elimde gördüğün ve karşı geleni cezalandıracağım sopanın korkusuyla, şöyle yapma&#8221; der. Bu söyleyiş tarzı, &#8220;şöyle yap, ben de sana güzel bir ikram yapacağım, yahut da hazırlayıp cezalandıracağım sopanın korkusuyla şöyle yapma&#8221; şeklindeki söyleyiş tarzından daha beliğdir. Bu aklî delil olarak cennet ve cehenneme giriş vaktinin gelme- sinden önce onların yaratılmış olmasının iyi bir şey olduğunu gösterir.</p>
<p>Cennet ve cehennemin yaratılmış oldukları konusunda bir başka delilimiz de şu âyettir: &#8220;&#8230;sakınanlar için hazırlanmıştır &#8220;(Al-i Imran,131-133)Onların görüşleri Allahın verdiği bu haberi yalanlama sonucuna götürür. Çünkü yaratılmamış olsalar hazırlanmış olmazlar. Cennet ve cehennem bir &#8220;şey&#8221; dir. Yani mevcuttur. Kıyamet ise şey diye isimlendirilemez. Çünkü o henüz mevcut değildir. Bu,Mu&#8217;tezile&#8217;nin görüşü hilafmadır. Onlar kıyametin yaratılmış ve fakat henüz ortaya çıkmamış olduğu, insan öldüğü zaman ortaya çıkacağı ve o kişiye malum olacağı görüşünddirler. Çünkü Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kira ölürse onun kıyameti kopmuştur&#8221;.(bk. el-Acluni, Keşfu&#8217;I-Hafa, 2/386)</p>
<p>Keza Akide &#8216;nin sahibi de bu hadisi merfu olarak zikretmiştir, ama ben öyle görmüyorum. Bize göre, ölenin kıyametinin kopması demek onun saadet veya şekavet halinin ortaya çıkması demektir.</p>
<p>Sonra, cennet ve cehennem onlara göre, yani Cehmiyye ve Kaderiyye&#8217;ye göre, fanidir. Çünkü her ikisi de bir maksad için konulmuşlardır. Bunlardan maksad ise, amellerin sevabıdır. Bu da sonludur. O halde cennet ve cehennem de sonludurlar. Nitekim her ikisi de amellerin mükafatı veya cezasıdır. O halde amellerin ölçüsündedirler.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın .şu âyetlerindeki ifadeler ise bizi destekler. &#8220;Onlara kesintisiz ecir vardır&#8221;(Tin,3) &#8220;&#8230;bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen&#8230; &#8220;. (Vakıa,33)Onların &#8220;amellerin sevabıdır&#8221; sözü de doğru değildir.Doğru söyleyen ve doğruluğu da tasdik edilmiş olan Peygamber&#8217;in (s.a.) de ifade buyurduğu gibi hiçbir kimse (sadece) ameliyle cennete girmeyecektir.(Buhari, &#8220;Rikak&#8221; 18, &#8220;Merda&#8221; 19; Müslim, &#8220;Münafikin&#8221; 72, 7&#8217;5;77, 78.)</p>
<p>Eğer, cennet ve cehennemin fani olmadığı görüşünün Allah&#8217;a beka konusunda ortaklık sonucuna götüreceği, yani sonsuz olan ebedî bekada cennet ve cehennemin Allah&#8217;a şerik olacağı sonucunu doğuracağı ifade edilirse şöyle deriz:</p>
<p>Bu sonucu doğurmaz. Bilakis cennet ve cehennem ile Allahın bekası arasında bariz bir fark vardır. Çünkü her ikisi de yok iken var ol-muşlardır. Allah&#8217;ın bekası ise ezelîdir, daimîdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>M.Said Yeprem,Maturidi&#8217;nin Akide Risalesi ve Şerhi,syf.105-109</p>
<pre></pre>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/">Âhiret Ahvali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-ahvali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebu Hanife Fıkhu-l Ebsat&#8217;dan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ebsatdan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ebsatdan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2015 14:07:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Mekan Tahsis Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife Fıkhu-l Ebsat'dan Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Had Cezası]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7244</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;&#8230;&#8230; Ebû Hanife şöyle dedi: -Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Âdil zümre ve zâlim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zâlimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah &#8220;Allah&#8217;ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ebsatdan-alintilar/">Ebu Hanife Fıkhu-l Ebsat’dan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/imamabese_big.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7245" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/imamabese_big.jpg" alt="Ebu Hanife Fıkhu-l Ebsat'dan Alıntılar" width="231" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/imamabese_big.jpg 458w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/imamabese_big-206x300.jpg 206w" sizes="(max-width: 231px) 100vw, 231px" /></a>&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p><strong>Ebû Hanife şöyle dedi:</strong></p>
<p>-Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Âdil zümre ve zâlim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zâlimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah &#8220;Allah&#8217;ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz.&#8221;(en-Nisa,97), &#8220;Ey mü&#8217;min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin,&#8221;(el-Ankebut,56)buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Ebû Hanife şöyle dedi:</strong></p>
<p>-Bize Hammad&#8217;ın İbrahim&#8217;den, onun da İbnuMes&#8217;ud&#8217;dan rivayet ettiğine göre (Allah hepsinden razı olsun) Hz. Peygamber şöyle buyurdu: &#8220;Bir yerde ma&#8217;siyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada Rabbine kulluk et.&#8221; Ebû Hanife şöyle devam etti: Bana ilim ehlinden birinin Hz. Peygamber&#8217;in ashabından birisinden verdiği habere göre, Hz. Peygamber &#8220;Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddîk ecri yazar.&#8221; (Bk. el-Buharî, el-Iman, 12; İbnuMace, el-Fiten, 16.)buyurdu.</p>
<p><strong>Ebû Hanife şöyle dedi:</strong></p>
<p>-&#8220;Bilmiyorum, Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır?&#8221; diyen kimse kâfir olur. Keza &#8220;Allah arş üzerindedir&#8221; diyen de; &#8220;Bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır?&#8221; diyen de böyledir.</p>
<p>Allah&#8217;a dua ederken yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyet vasfı ile ilgisi yoktur. Nitekim hadiste şöyle rivayet edilir: Bir adam Hz. Peygamber&#8217;e siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mü&#8217;min bir köle azad etmek vacip oldu. Bu kâfi midir? diye sordu. Hz. Peygamber de cariyeye &#8220;Sen mü&#8217;min misin?&#8221; diye sordu. Câriye de &#8220;Evet,&#8221; diye cevap verdi. Hz. Peygamber &#8220;Allah nerede?&#8221; diye sorunca, câriye semaya işaret etti. Bunun üzerine Peygamberimiz: &#8220;Bu câriyemü&#8217;mindir, azat et.&#8221; Buyurdu. (. Bk. Müslim, el-Mesacid, 33; Ebû Davud, es-Salat, 167.)</p>
<p><strong>Ebû Hanife şöyle dedi:</strong></p>
<p>-&#8220;Kabir azabını bilmem&#8221; diyen kimse, helake uğrayan Cehmiyye&#8217;dendir. Çünkü o, Allah&#8217;ın &#8220;Biz onları iki defa azaplandıracağız.&#8221;(et-Tevbe,101)-ki burada kabir azabı kastolunmaktadır- ve &#8220;Zâlimler, bundan başka azabauğrayacaklar.&#8221; (et-Tur,47)-Yani kabir azabına çarptırılacaklardır- âyetlerini inkâr etmiş olur. Eğer &#8216;Ben âyete inanıyorum, fakat tefsir ve te&#8217;viline inanmıyorum.&#8221; derse kâfir olur. Çünkü Kur&#8217;ân&#8217;da, te&#8217;vili tenzilinin aynı olan âyetler vardır. Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p><strong>Ebu Hanifeye dediler;</strong> &#8220;Allah bütün insanları melekler gibi itaatkâr yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu? Bunu haber ver.&#8221; Eğer &#8220;Hayır,&#8221; diye cevap verirse, Allahı kendisini tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zîra Allah Kur&#8217;ân&#8217;da: &#8220;Kullarının üzerine yegâne mutasarrıf O&#8217;dur.&#8221;(el-En’am,18), &#8220;O kullarının küfrüne razı olmaz.&#8221;(ez-Zümer,7) ve &#8220;O sizin üzerinizden size azap göndermeğe kadirdir.&#8221;(el-En’am,65.) buyurmaktadır. Eğer &#8220;kadirdir.&#8221; derse &#8220;Allah İblis&#8217;in itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı?&#8221; de. Eğer &#8220;Hayır,&#8221; derse kendi sözünü terketmiş ve Allah&#8217;ı sıfatlarından başkası ile vasıflandırmış olur. Eğer &#8220;Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah&#8217;ın izni ile değil midir?&#8221; diye söylerse &#8220;Evet,&#8221; denir. Eğer &#8220;O halde o kimseye niçin had cezası tatbik edilir?&#8221; derse: &#8220;Allah&#8217;ın emrettiği şey terkolunmaz,&#8221; denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah&#8217;ın dilemesi ile olur, insanlar da o kimseyi kötülerler.</p>
<p>Eğer kölesini azad ederse, insanlar da yaptığından dolayı onu öğerler. Bunların her ikisi de Allah&#8217;ın dilemesi ile vücuda gelir, o kimse bu fiilleri Allah&#8217;ın dilemesi ile işlemiş olur. Fakat kul Allah&#8217;ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kimsenin fiilinde ilâhî rıza ve doğruluk yoktur. &#8220;Niçin ona had cezası tatbik edilir?&#8221; sözü, onların prensiplerine göre fasit bir sualdir. Çünkü onlar bir çokmasiyetlerde de Allah&#8217;ın dilemesini kabul etmiyorlar. Ona göre içki içmek gibi bir fiilin haricinde had cezası gerekmiyor. Oysaki yaptığı bütün işleri Allah&#8217;ın dilemesi ile yapmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ebsatdan-alintilar/">Ebu Hanife Fıkhu-l Ebsat’dan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ebsatdan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
