<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmet İnönü | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ismet-inonu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 10 Oct 2019 08:48:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İsmet İnönü | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:46:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İnkılaplar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22205</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllara kadar üzerinde konuşulması, yazılması düşünülmesi mümkün olmayan bazı tabu hükmündeki konular yavaş yavaş günlük basın da dahil olmak üzere tartışmaya açıldı. Türkiye’nin siyasî, sosyal,eğitim ve kültür kurumları üzerinde bir noktadan sonra bir Örtünün veya bir zırhın varlığı herkesçe bilinmektedir. Bunun “resmî ideoloji” veya gerçek adlandırmasıyla “atatürkçülük” olduğu da malumdur. Burada Mustafa Kemal’i yargılamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/">Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22213 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d.jpg" alt="" width="272" height="322" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d.jpg 1355w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-600x708.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-254x300.jpg 254w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-768x907.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-867x1024.jpg 867w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-1301x1536.jpg 1301w" sizes="(max-width: 272px) 100vw, 272px" /></a></p>
<p dir="ltr">Son yıllara kadar üzerinde konuşulması, yazılması düşünülmesi mümkün olmayan bazı tabu hükmündeki konular yavaş yavaş günlük basın da dahil olmak üzere tartışmaya açıldı. Türkiye’nin siyasî, sosyal,eğitim ve kültür kurumları üzerinde bir noktadan sonra bir Örtünün veya bir zırhın varlığı herkesçe bilinmektedir. Bunun “resmî ideoloji” veya gerçek adlandırmasıyla “atatürkçülük” olduğu da malumdur. Burada Mustafa Kemal’i yargılamak veya kötülemek gibi bir düşünceye sahip olmadığımızı hemen belirtmek istiyoruz. Asıl üzerinde durmak istediğimiz, ona isnad edilen ideolojinin bügün Türkiye’nin problemlerine akılcı çözümler getirip getirmeyeceğidir.</p>
<p dir="ltr">Bizim tarihlerimizde “Osmanlı Devleti’nin Ömrünü tamamladığı için yıkıldığı” bir mütearife (aksiyom) olarak yazılmaktadır. Meseleye farklı bir bakış ise bize şunu söylemek imkânını vermektedir: Osmanlı Devleti emperyalizmin önünde en azından manevî bir engel teşkil ettiğinden yıkılmıştır: Onun merkez topraklarında kurulan devletin bu yüzden tamamen farklı -hatta ona zıd-olması gerekiyordu. Türk devrimi ideolojisinin omurgasını bu farklı  zıd olma mecburiyeti oluşturmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Hilafetin ilgası, tekke ve zaviyelerin kapatılması, laiklik prensibi, yazı-dil ve tarih inkılabı vs. bütün bunlar üzerinde bir de bu açıdan düşünülmesi gerekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Hilafet en çok hangi güçlerin önünde engel teşkil ediyordu edebilirdi? Tekke ve zaviyeler Sultan Abdülhamid tarafından anti emperyalist bir tepki oluşumunda rol oynar hâle getirildikleri için de hedef seçilmiş-kapatılmış olamaz mı?</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de “bağımsız” Devlet’in yaptığı yazı ve dil devrimlerini Sovyet kontrolündeki Türk toplulukları üzerinde hangi güç uyguladı? Acaba Hıristiyan olamayacağımız için mi laik olduk?</p>
<p dir="ltr">Kavim esasına dayanan “Türk Devleti” neden Türkiye dışındaki Türklerle hiç olmazsa kültürel ilişki kuramadı? Osmanlı Devleti’ni “Türk Devleti” ortadan kaldırdığına göre, Osmanlı Devleti’nin sahası üzerinde kurulmuş diğer devletlerle neden kalıcı ilişkiler kurulamadı da ancak dünyanın patronluğunu yürüten devletlerin istediği tarzda münasebetler kurulabildi?</p>
<p dir="ltr">Türkiye çevresiyle en geniş ilişkileri kurabilecek konumdayken neden dünyayla irtibatı kesik bir ada haline getirildi?</p>
<p dir="ltr">Bu soruların ancak şöyle bir cevabı olabilir: Türkiye’nin sahip kılındığı “savaş sonrası ideolojisi” ancak böyle bir harekat alanı öngörüyordu&#8230;.”</p>
<p dir="ltr">Savaş sonrası ideolojilerinin, “emperyalistlerin savaşla yapamadıklarını barış ortamında gerçekleştirmek durumunda oldukları” gerçeğini unutmamak lâzımdır&#8230;</p>
<p dir="ltr">Kemalizmi belirleyen “Atatürk devrimi” ya da “devrimleri” pratiği Mustafa Kemal’in, hukukçulara, yaptıkları ile ilgili hukuki dayanak sorduklarında, “ben yapayım, siz kaide haline getirip kitaba yazarsınız” dediği rivayet edilir. Mustafa Kemal’in yaptığı ve kemalizmin gerekçe olarak ortaya çıkmasına yol açan değişiklik, devrim (ya da devrimler)i şöylece gruplandırabilir ve sıralayabiliriz:</p>
<p dir="ltr">1. Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar</p>
<p dir="ltr">* Saltanatın kaldırılması (<a href="tel:1111922">1.11.1922</a>)</p>
<p dir="ltr">* Ankara’nın başkent yapılması (13.10.1923) * Cumhuriyetin ilanı (29.10.1923)</p>
<p>* Soyadı Kanunu (<a href="tel:2161934">21.6.1934</a>)</p>
<p dir="ltr">* Efendi, bey, paşa gibi lakapların ve Unvanların ilgası (26.11.1934)</p>
<p dir="ltr">* Ayasofya camiinin müze haline getirilmesi (1.2.1935)</p>
<p dir="ltr">2. Dine, dini kurumları, dini sayılan unsurlara karşı uygulamalar</p>
<p dir="ltr">* Hilafetin ilgası, Şer’iye ve Evkaf vekaletler&#8217;ınin kaldırılması,tevhid-i tedrisat (eğitim birliği-tekeli) uygulamasına geçilmesi (3.3.1924)</p>
<p dir="ltr">* Şapka-kıyafet devrimi (25.11.1925)</p>
<p dir="ltr">* Tekke ve zaviyelerin, türbelerin kapatılması (30.11.1925)</p>
<p dir="ltr">* İsviçre’den aktarma Medenî Kanunun kabulü (<a href="tel:1721926">17.2.1926</a>)</p>
<p dir="ltr">* Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (anayasa)ndan “Türkiye Devleti’nin dini din-i islamdır” ibaresinin çıkarılması (<a href="tel:1641928">16.4.1928</a>)</p>
<p dir="ltr">* Latin harflerinin kabulü (<a href="tel:1111928">1.11.1928</a>)</p>
<p dir="ltr">* Okullardan arapca farsca öğretiminin kaldırılması (1.9.1929)</p>
<p dir="ltr">* Ezanın türkçeleştirilmesi (<a href="tel:1871932">18.7.1932</a>)</p>
<p dir="ltr">* Hafta tatilinin cumadan cumartesi pazara alınması (1936)</p>
<p dir="ltr">3. Teknik değişiklikler</p>
<p dir="ltr">* Gregoryen takvimin kabulü (26.12.1925)</p>
<p>* Latin rakamlarının kabulü (<a href="tel:2451928">24.5.1928</a>)</p>
<p dir="ltr">* Ölçü ve tartıların değiştirilmesi (1.4.1931)</p>
<p dir="ltr">4. Kemalizmi ideolojileştirme uygulamaları</p>
<p dir="ltr">&#8221; Yüksek öğretimde inkılâp tarihi dersleri verilmesi (22. 11. 1925‘ Ankara Hukuk Mektebi, M. Esat Bozkurt)</p>
<p dir="ltr">&#8221; llk M. Kemal heykelinin açılması (İstanbul Sarayburnu&#8217;nda) (<a href="tel:4101926">4.10.1926</a>)</p>
<p dir="ltr">* Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu (<a href="tel:1541931">15.4.1931</a>)</p>
<p dir="ltr">* Devletçilik ilkesinin CHP programına dahil edilmesi (<a href="tel:1051931">10.5.1931</a>)</p>
<p dir="ltr">* Halkevlerinin kurulması (<a href="tel:1921932">19.2.1932</a>)</p>
<p dir="ltr">* Türk Dil Kurumu’nun kurulması (12.7,1932)</p>
<p dir="ltr">* Türk İnkılabı Enstitüsü’nün kurulması ve üniversitede inkılap derslerinin başlaması (4.3.1934)</p>
<p dir="ltr">* Altı Ok’un anayasaya sokulması (5.2.1937)</p>
<p dir="ltr">5. Aktif statü hakları</p>
<p dir="ltr">* Mahalli idarelerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi (3.4.1930)</p>
<p dir="ltr">* Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması (<a href="tel:5121934">5. 12. 1934</a>)</p>
<p dir="ltr">İlk grupta Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar zikredilmiştir. Bunlardan ilki saltanatın kaldırılmasıdır. Saltanatın kaldırılması esasında tek başına Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir. Fakat Ankara başkent yapılmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden bu uygulama tam bir zemine oturmamıştır. Hatta hilafetle Osmanlıhk özdeşleştiğinden, halifeliğin kaldırılması da bir bakıma Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulamadır.</p>
<p dir="ltr">Burada “Cumhuriyet”in en azından halkın katılımını sağlayan bir uygulama olarak değerlendirilmesi mümkündür. Ancak, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanının en önce ve esasta Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulama olduğu kanaatindeyiz. Çünkü,Cumhuriyet sonrası ile öncesi arasında haklar ve hürriyetler açısından önemli bir olumlu değişiklik olmamıştır. Cumhuriyet’in ilânından sonra, çeşitli vesilelerle idam edilenlerin, hayatına son verilenlerin sayısı, Millî Mücadele sırasındaki savaş kayıplardan çok fazla olmuştur.</p>
<p dir="ltr">Soyadı kanunu ile lâkap ve unvanların ilgası da Osmanlı kültürünün, değerlerinin ve hatta hiyerarşisinin belli ölçüde devamına karşı uygulamalardır. Osmanlı unvanlarının gelenekten gelen kabullere yaslanması, yeni unvan ve hiyerarşinin yerine oturmasına engel teşkil etmektedir. Lâkap ve unvanlar ilga edilip, “soyadı” uygulamasına geçilerek direnen bir Osmanlılık unsuru ortadan kaldırılmak istenmiştir. Burada soyadı kanununun gerçek değil, sun’i bir soyadı uygulaması getirdiği hatırlanmalıdır. Birçok aile (yani soy) adlarının alınması baştan yasaklanmıştır. Bu durumda gerçek soyadları yerine, nüfus memurlarının uygun bulduğu, tevzi ettiği sun’i soyadları ile yeni bir soy tarihi başlamış olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Soyadı kanunu, aynı zamanda Mustafa Kemal’in Osmanlı ve İslâm adlandırmalarından kurtulmasına imkân hazırladı. Mustafa Kemal, Osmanlı döneminde tuğgeneral olmuş, böylece “paşa” unvanını kullanmaya hak kazanmıştı. Mustafa Kemal’in resmî unvanları çok Önemsediği, yakınında bulunmuş Rauf Bey ve Kâzım Karabekir gibi kişiler tarafından da belirtilmektedir. Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele sırasında müşir-mareşal rütbesine yükselmiş, ayrıca TBMM ona «gazi» unvani vermiştir. “Gazi” esas itibarıyla, din uğruna cihad edenlere, bu uğurda savaşıp yaralananlara verilen bir unvandır. Savaşa giren ve şehid olmayan herkes gazidir. Fakat, Mustafa Kemal’e verilen unvan bundan farklıdır, bir nevi bütün rütbeler tükendikten sonra verilen bir unvandır.</p>
<p dir="ltr">Daha önce ilk Osmanlı padişahlarının (Osman Gazi, Orhan Gazi, Murat Gazi) bu unvanla anıldığını biliyoruz. Osmanlı Beyliği Selçukluların Bizans ucunda bir gaza devleti olarak ortaya çıktığı için, onun yöneticileri Sultan’ül-guzzat/ gaziler sultanı olarak anılmışlardır. Son yüzyılda, düşmana karşı çok parlak mücadeleler vermiş büyük kumandanlara gazilik unvanı tevcih edilmiş (Gazi Osman Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi), bu kişiler toplum içinde büyük itibar görmüşlerdir.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazi” ünvanı verildikten sonra, bütün diğer isim ve unvanları kullanılmaksızın, bu unvanı kullanılır olmuştur. “Gazi” dönemi için bir tek kişiyi anlatmaktadır: Mustafa Kemal Paşa.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal hem dinî muhteva taşıyan, hem de Osmanlılık kokan bu unvandan, soyadı kanunu ve soyadını koruma kanunu&#8217; ile kurtulmuştur.</p>
<p dir="ltr">Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi de Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulamadan başka bir şey değildir. Bilindiği gibi İstanbul’un Fatihi Sultan Mehmed Han, fetihten sonra, hâkimiyet sembolü olarak İstanbul’un en büyük mabedini camiye çevirmiş, ona çok zengin vakıflar bağışlamıştı. Nasıl sembolik olarak İstanbul Osmanlı Devleti’nin devamını çağrıştırdığından yerine Ankara, başkent yapılmışsa, Ayasofya da Osmanlı hâkimiyetinin sembolü olduğu için camilikten çıkarılarak müzeye çevrilmiştir.</p>
<p dir="ltr">İkinci grupta, aslında Osmanlı Devleti ile özdeşleştirilmiş İslâmiyet’e, dine, dinî kurum veya dinî sayılan unsurlara karşı uygulamalar sıralanmıştır. Burada da hilafetin kaldırılması ile Türkiye’de İslâmiyet’le ilgili kesin tutumun belirlendiği söylenebilir. Ancak hilafetin siyasî yönü dikkate alınarak tek başına bu uygulamanın İslâmiyet’i ortadan kaldırma yönünde yeterli sonuçlar doğurmayacağı da muhakkaktır. Şekil olarak Müslümanları Müslüman olmayanlardan ayıran kıyafetin yasaklanmasından, İslâm toplumunun sivil kurumları olan tekke ve zaviyelerin ortadan kaldırılmasına, İslâmiyet’in toplum hayatını düzenleyen hükümlerine karşı Hıristiyan İsviçre medeni kanununun iktibasına kadar bir dizi uygulama tabii olarak Anayasa’dan «devletin dini» maddesinin çıkarılması ile neticelendirilmiştir. Bu noktada İslâmiyet’le bütün alâkalar kesilmişken, İslâmiyet’in fiili, kültürel ve 1 24/1 1/1934 tarih ve 2578 sayılı kanunla Kamal öz adlı Türkiye Cumhurreisine verilen &#8216;Atatürk&#8217; adının veya bunun başına ve sonuna söz konarak yapılan adların hiç bir kimse tarafından alınamayacağını buyuran kanun. (1934) sembolik devamını sağlayan yazı, arapça öğretimi, ezan, cuma tatili gibi unsurların ortadan kaldırılması da gerekli görülmüştür. Laikliğin 1937’de Anayasaya girmesi ise bu uygulamalardan sonra fiili durumun resmileştirilmesi olmuştur.</p>
<p dir="ltr">Tekkelerin, zaviyelerin kapatılması kemalist üslupla kolaylıkla izah edilmektedir. Bu Osmanlı-İslâm sivil toplum kurumları yerine, Cumhuriyet’ten sonra batı tarzı parti, dernek gibi sivil toplum kurumlarının oluşmasına da gerçek anlamda imkân verilmemiştir. Hadi tekkeler eski toplumun kurumları idi, ya partileşmeye, dernekleşmeye, sendikalaşmaya izin verilmemesi nasıl izah edilecektir? Nitekim Memurin Kanunu’na memurların siyasi dernek ve klüplere girmelerini yasaklayan hükmün konulması sırasında, tereddüte düşenlere Atatürk şöyle karşılık verir: “Ben bu maddede değiştirilecek bir şey göremiyorum. Çünkü burada memurların politik derneklere girmesindeki amaç, onların benim partimden başka bir partiye girmesi demektir. Bu bakımdan bu madde hatta yararlıdır ve kesinlikle değiştirilmemelidir.” (M. Goloğlu, Tek partili Cumhuriyet, 191-192)</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de İslâmiyet resmen Atatürk döneminde de yasaklanmamıştır. Fakat din ve vicdan hürriyetinin Tek parti döneminde baskı altında tutulduğu bilinmektedir. Bu dönemde, her seviyede dinî tedrisat da men edilmiştir. Bu yüzden, ancak gizli-örtülü bir tedrisat sözkonusu olabilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Kemalistlerin bu gizli tedrisata karşı oluşturduklan tepki, resmen dinî tedrisata izin verildikten sonra, izinli tedrisata karşı da yöneltilmiştir. Bir ülkede hem hürriyetlerin, bilhassa din ve vicdan hürriyetinin olduğundan söz etmek, hem de din öğretimini mahküm etmek kemalizmin çift kişilikliliğinin göstergelerindendir.</p>
<p dir="ltr">İslâmiyetin gizli, herkese açıklanmayan bir tarafı olmadığından, İslâm dininin gizli öğretilmesi ihtiyacı da bulunmamaktadır. &#8220;İslâmiyet her ne kadar yasaklanmamışsa da bazı hükümleri çağdaş nizamımıza-resmî ideolojiye veya kemalizme aykırıdır. O zaman bu aykırı olan hükümlerin öğretilmemesı gerekir»)&#8221; denilebilir. Fakat bugüne kadar anayasalardan yönetmeliklere kadar hiçbir mevzuatta, İslâmiyet’in şu kısımlarının öğretilmesi yasaktır, şu ahkâmının bilinmemesi lâzımdır gibi hükümler yer almamıştır. Buna rağmen, resmî denetim altında öğretim yapan imam hatip okulları dahil, dini öğretime kuşkulu bakışlar, bir kemalist gelenek olarak sürmektedir.</p>
<p dir="ltr">Üçüncü grupta teknik değişiklikler sözkonusu edilmiştir. Bu grupta yer alım uygulamalar ideolojik olarak büyük bir önem taşımamaktadır. Kabul edilen ölçüler tümüyle batının standartlarını da yansıtummaktadır. Ancak Ingilizler, bugün de farklı ölçülerini korumaya devam etmektedir. Fakat bir Müslüman toplumda da böyle değişikliklerin yapılması büyük veya rahatsızlık verici bir dönüşüm sayılmaz.</p>
<p dir="ltr">Dördüncü grup, kemalizmin asıl yaptığı, kendisini doğrudan ifade etmek istediği üillerle ilgilidir. Burada tepkiden çok, icra vardır. Kemalizmin asıl kimliğini bu gruptaki uygulamalardan çıkarmak gerekir. Yoksa, sadece yıktıkları ve eleştirdiklerinden bir kemalizm tablosu çıkarmak doğru ve yeterli olmaz.</p>
<p dir="ltr">Burada ilk uygulamalar dikkat çekicidir. Kemalizmin doğrudan kendini ifade ettiği ilk uygulama, kendini kabul ettirme, savunma kastıyla bir inkılâp kürsüsüne vücut vermesidir. Diğer bir erken başlangıç ise, heykeller vasıtasıyla tecessüm etmiş olarak halkın karşısına çıkmasıdır. Tarih, Dil kurumları ile Halkevlerinin kuruluşu aynı seriden, ideoloji oluşturma ve yaygınlaştırma uygulamalarıdır.</p>
<p dir="ltr">İlmin denetimi ve tekelci bir ideolojinin oluşturulup benimsetilmesi yolundaki kurumlaştırmalar kemalizmin uygulamaları arasında Ölönemli bir yer tutar. Bu maksatla, eğitimde tevhid-i tedrisata-öğretim tekeline başvurulmuş, üniversite yeniden teşkilatlanmış, bu arada yetişmiş eleman sıkıntısı çekildiği halde, öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu tasfıye edilmiş, öte yandan da Tarih ve Dil kuramlarına vücut verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de devlet kendi özel laiklik anlayışının bekâsı için nasıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuş ve böylece din işlerinin kontrolünü sağlamışsa, aynı şekilde atatürkcülüğün bekâsı için de öğretim-ilim kuruluşlarının kontrol ve yönlendirilmesini de teşkilâtlandırmıştır.</p>
<p dir="ltr">Burada bazı çelişkiler kaçınılmaz olmaktadır. Meselâ, o günkü siyasî görüşle, dinin hükümlerinin uyuşmadığı zamanlar olabilmektedir. Böyle zamanlarda dinin hükümleri değiştirilemeyeceği için, bu görüşün açıklanması, devletin görüşüne karşı ileri sürülmesi, bir laiklik ihlali olarak şiddetle karşılanmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Böyle çelişkili durumların şüphesiz din sahası dışında ilim sahasında da görüldüğü zamanlar olmaktadır. Yani siyasi görüşle ilmin görüşünün uyuşmaması hâlinde, devlet, kendi görüşüne karşı ilmin görüşünün dikilebilmesini önlemenin en dolaysız yolunu, «ilim» kuramlarının devletçe yönlendirilmesi yolunu, seçmiştir. Meselâ üniversitede bir bilim adamının sistemle uyuşmayan bilgilere sahip olması ve bu ilmî bilgisini talebelerine aktarması düşünülemez. Kısa dönemde siyasî sistemin fizikle, kimyayla uyuşmazlıkları olmayabilir. Ama sosyal ilimlerle, din ilimleriyle ve bilhassa da tarihle çakışmasının her zaman mümkün olmadığını rahatça söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Tekelci kültür-eğitim kurumlarının teşkilini devletçilik ilkesi ile altı okun anayasaya sokulması izlemiştir. Dikkat edilirse, bütün bu kurumlaşmalar ve ideolojik yapılanmalar baştanbaşa totaliter bir sistemi ifade etmektedir. Bu sistem tek partici, tek şefci, bürokratikoligarşik bir siyasi ve sosyal yapı öngörmektedir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4. Kurultayında (1935) bu kesin ifadesini bulmuştur. Bu kurultayda bir parti programı değil, bir devlet düzeni programı hazırlanmıştır. Cumhuriyet Halk Partililer (yani kemalistler) bu devlet düzenine &#8216;demokrasi&#8217; demektedirler. Parti&#8217;nin Genel Sekreteri Recep Peker bu kurultayda şöyle söyler: &#8216;Türkiye Cumhuriyeti bir Parti Devleti’dir”. Bundan sonra değişmez genel başkanlı, Genel sekreteri İçişleri bakanı, valileri il başkanı olan bir parti devletine vücut verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Altı okla oluşturulan yapının demokrasi ile, katılımcılıkla ilgisini kurmak güçtür. Kemalizmin altı oku, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, laiklik ve inkılâpçılıktır. Bunlardan devletçiliğin, inkılâpçılığın ve laikliğin kesin olarak totaliterliği öngördüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’de laiklik, yalın bir siyasi laiklik / din-devlet ayırımının ötesinde, dini kurumların toplum hayatındaki varlıklarının ortadan kaldırılması, dinin kontrolü ve hakim ideoloji doğrultusunda yönlendirilmesi şeklinde uygulanmıştır. Bu tarz bir anlayışın şiddetli baskıcı bir totaliterlik gerektirdiği kesindir. Uygulamalara bakarak cumhuriyetçiliğin, halkçılığın, milliyetçiliğin de totaliter çerçevelerde benimsendiği söylenebilir. Bu yüzden sonraki dönemlerde Türkiye’nin altı ok ilkelerinden kurtulmadığı için tam manasıyla demokratikleşemediğini söylemek mümkündür.</p>
<p dir="ltr">Altı ok ilkelerinin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na (Anayasa’ya) sokulması görüşmeleri sırasında, Komisyon başkanı Şemseddin Günaltay’ın konuşması kemalist devletin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda yeterince açıklayıcıdır. Günaltay, öncelikle bu ilkelerin Türk’ün tarihteki hayatından çıkarıldığını öne sürer. Türk, bugüne kadar süregelen varlığını bu ilkelerle koruyabilmiştir. Türk, milliyetçi olduğu sürece yaşamıştır, yani kendi varlığının esaslarını kendi ruhundan çıkardığı sürece yaşamıştır. Bir milletin ana kanunu yapılırken ilk önce göz önüne alınacak şey, o milletin özellikleri.l, ruhundan doğan nitelikler olmalıdır. Ancak bu tür ilkelere dayanan bir millet, en büyük fırtınalar karşısında varlığını ve benliğini koruyabilir. Bugünkü Devletimiz işte o sayede kurulmuştur. O halde bugün Teşkilat-ı Esasiye’ye koyduğumuz ilkeler aleyhinde hiç kimse herhangi bir fikir açıklayamayacaktır. Bir liberal liberalizmi, bir komünist komünizmi savunamayacaktır. Savunursa suçlanacaktır&#8230; Günaltay bunları kemalizmin tamamlandığı, son şeklini aldığı günlerde söylemektedir.Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce söylenen bu sözlerin Atatürkçe tasvib edilmediği ve atatürkcülüğe aykırı olduğu her halde kolay kolay öne sürülemez.</p>
<p dir="ltr">Bu sıralarda tek parti yönetiminin aldığı şekli Mahmut Goloğlu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p dir="ltr">“Cumhurbaşkanı Atatürk, sadece adı kalan Halk Partisi’nin Genel başkanlığı da dahil olmak üzere, tüm siyasal ve sosyal kuruluşların ve güçlerin başı, yani şefi olduğundan, artık devlet başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı deyimleri, hatta Atatürk adı bir yana bırakılarak sadece “Şef deyimi kullanılmıştır&#8230;. Celâl Bayar’ın okuduğu uzun hükümet programında “Şef ’ deyimi o kadar çok ve o kadar sık kullanılmıştır ki&#8230;.” (Goloğlu: Tek partili Cumhuriyet, 220)</p>
<p dir="ltr">Halkçılık ve ihanet fobisi</p>
<p dir="ltr">İsmet Paşa’nın Millî Mücadele’nin sonlarında, Mudanya Mütareke’sine yakın günlerde, mağlup Yunan kuvvetlerine bakarak yanındakilere -gerçek düşman içimizde- dediği birçok kaynakta yer almıştır. Lord Kinros, Mustafa Kemal’in halkdan çekindiği için öne sürdüğü demokrasi ilkelerine aykırı bir siyaset güttüğünü yazar.</p>
<p dir="ltr">&#8216;Gerçek düşman&#8217;dan, yani halkdan korkmak üzerine bina edilen bütün yönetimlerin, ister istemez sıkı denetimlere, sıkı yönetimlere, baskılara başvurması gerekecektir. Çünkü yönetici elit kuvveti elinde bulundurmakla beraber sayıca azdır, azınlıktır. Yönetici elit silah gücünü, polis gücünü, kanun gücünü, olağanüstü durumlarda daha da ağırlaştırarak halka karşı kullanmaktan geri kalmaz.</p>
<p dir="ltr">Bu ihanet fobisi, Cumhuriyet’e, devlete, yöneticilere karşı silahlı, silahsız halk hareketleri olabileceği, bunun için her daim müteyakkız olunması gerektiği türünden tezlerin kanunlara, anayasalara yansımasına ya da mesnet teşkil etmesine yol açmıştır.</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de halk, yeni yetişen nesiller, şu veya bu şekilde bu fobinin tesiriyle sıkıntılara, baskılara maruz bırakılmıştır. Olayların akışı<br />
içinde, hemen hissedilmeyen bu durum, yakın tarihe dikkatle bakanlar tarafından kolaylıkla görülecektir.</p>
<p dir="ltr">Şüphesiz devlete ve topluma karşı suçlar olabilir. komplolar ortaya çıkabilir. Ama bu türden olaylar, kanun dışı tutumlara, baskılara, suçsuz insanlara zulmedilmesine gerekçe yapılamaz.</p>
<p dir="ltr">Keytî mahkemeler, tüyler ürperten işkence metodları, kişilik törpüleme uygulamaları, Kur&#8217;an-ı Kerim’e taarruza kadar varan saygısızlıklar, suçu kişiden ailesine, mensup olduğu topluluğa, hatta halka ve onun inancına kadar genelleştirme tavrının yansımaları Cumhuriyet’in tek parti döneminden sonraki dönemlere miras kalmıştır.</p>
<p dir="ltr">Son grupta, kemalizmin halk lehine, aktif statü haklarından birini, en azından bir cins lehine, genişlettiği intibaı uyandıran birbirini tamamlayan iki uygulama sıralanmıştır. Kadınların önce mahallî idarelerde, sonra da genel olarak seçme ve seçilme hakkının tanınması ciddi bir demokratikleşme görüntüsü vermektedir. Kemalistler kadınlara oy hakkı vermede birçok Avrupa ülkesinden önde gittiklerini sık sık tekrarlarlar. Ancak bunun gerçek anlamı üzerinde durmaktan kaçınırlar. l930’lar Türkiye’si gerçek seçimlerin mümkün olmadığı bir cumhuriyetti. Yani değil kadınlar, erkekler dahi seçme seçilme haklarını kullanamıyorlardı. Bu kanunlarla, şefın tayin ettiği erkeklere bir miktar da kadın katılmış olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Kemalizm, komünizmin işçi sınıfını, proleterleri dayanak yapması gibi, gençleri ve kadınları dayanak olarak kullanmıştır. Gençler sırtları sıvazlanarak, emanet bırakılarak, kadınlar ise hayalî siyasî haklar verilerek etkilenmiştir.</p>
<p dir="ltr">Burada, kısaca 1934’de 18 kadın milletvekili arasında Meclis’e giren köylü kadınından söz etmek istiyoruz. Cumhurbaşkanı Ankara köylerini gezerken “Satı Kadın”ı gözü tutuyor. Onu milletvekili yapmak istiyor. Önce adını değiştiriyor. Satı “Han” (ne demekse) oluyor. Sonra başörtüsü çıkarılıyor, fötr şapka giydiriliyor, şalvar çıkarılıp tayyör giydiriliyor, yani kadıncağızın bütün kimliği değiştirilerek, aslî hüviyetinden uzaklaştırılarak Meclis’e girmesi sağlanıyor.</p>
<p dir="ltr">Kemalizme mal edilen uygulamalara bakarak şunu söylemek mümkündür, kemalizm esas yaptıklarıyla değil, yasakladıklarıyla kendini göstermiş, etkili olmuştur. Burada zikretmediklerimiz arasmda, Türk müziğinin neredeyse tamamen yasaklanması, zengin bir medeniyet dili haline gelmiş bulunan Osmanlıca’nın yasaklanması, her ikisinin de tahkire konu olması, hakarete uğratılması kültürel yasakçılığın boyutlarını kısmen göstermektedir. Ayrıca milliyetçiliği alem yapmış bir sistemde müzik, dil gibi kültürel unsurlara karşı batı kültürünü yaygınlaştırmak için resmi tutum alınması anlaşılabilir değildir. Müzik konusunda bu açıkça söylenmiş, Türk müsıkisinin geri, batı müziğinin ileri olduğu açıkça ifade edilmiş, batı müziğinin benimsenmesi yolunda sistemli olarak çalışılmıştır. Türkçeye bu tarzda doğrudan hücum edilememiş, bir dönemin zengin türkcesi-osmanlıca hedef olarak seçilmiştir. Dil devrimi neticede, türkçenin özleşmesi adına savunulmuş olmasına rağmen, dilimize batı dillerinden büyük miktarda kelime girişine yol açan bir uygulamaya dönüşmüştür. (Bu konuda bkz. Batılılaşma ihaneti, 129-164)</p>
<p dir="ltr">Baskın bir görüşe göre, Türkiye cumhuriyetinin temelini laiklik teşkil etmektedir. Diğer bütün prensipler ancak laiklikle birlikte var olabilir. O yüzden, her şey bir yana laiklik bir yanadır. Hatta, “demokrasi mi, laiklik mi?” sorusunu sorup “demokrasi olmasa da olur” diyen “aydın”lar dahi vardır.</p>
<p dir="ltr">Kemalizm, hedef olarak dini ve dinî kurumları seçtiğinden, iştigal alanı bu olduğundan, kendisi toplumda daralttığı kutsallık alanına yerleşmiştir. Mustafa Kemal, türbeleri kapatmıştır. Fakat Türkiye’de bütün zamanların en büyük türbesi (adı türbe olmaksızın, mozole denilmesi tercih ediliyor) onun adına yapılmıştır. Hiçbir Osmanlı sultanının mezarı, Türkiye’nin ilk cumhurreisinin mezarıyla kıyaslanamaz. Belki de Anıtkabir’in alanına altı yüz yıl boyunca saltanat sürmüş bütün Osmanlı sultanlarının türbelerinin sığması mümkündür. Ayrıca, Osmanlı sultanlarının türbeleri etrafında, hiçbir zaman bugün olduğu gibi bir merasim de geliştirilmemiştir.</p>
<p dir="ltr">Osmanlı sultanları türbelerinde genellikle yalnız değildirler. Birçoğu kardeşleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yatarlar. Mustafa Kemal Anıtkabir’de yalnız bırakılmıştır. Hatta çevresine başka ölülerin gömülmesi, ayrı bir “devlet mezarlığı” kurularak önlenmiştir. 1960 darbesinden sonra darbenin lideri ve sonradan cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel ve bazı “şehid’ler Anıtkabir bahçesine gömülmüşken, bunlar 1980’den sonra sökülüp atılmıştır.</p>
<p dir="ltr">Türbe ziyareti bir gerilik belirtisi olarak kabul edilmiş ve tek parti döneminde tamamen yasaklanmış, fakat Atatürk’ün kabri Türkiye Cumhuriyeti’nin protokoler ziyaret yeri haline getirilmiştir. Yerli yabancı protokolde yeri olan herkes Anıtkabir’i ziyarete mecbur edilmiş, ziyaret etmeyenler şiddetli tepkilere maruz bırakılmıştır. Ölülerden yardım istemeyi kınayan Mustafa Kemal’in mezarı bir süre sonra dilek dileyenlerin, şikâyette bulunanların kapısı haline gelmiştir. Hatta, mezarından başka bir nevi “makam”ı sayılan heykelleri bile aynı maksatla ziyaret edilir olmuştur. Müsbet ilim mensupları, hukukçular, üniversite öğretim elemanları, doktorlar cübbeleriyle; Ankara’daysalar Anıtkabir’e, Başkent dışındaysalar büyük heykellere toplu ziyaretler ve şikayetler yapmışlardır.</p>
<p dir="ltr">Kemalizm, İslâm dinini hayattan tecrit etmek için çeşitli uygulamalara başvururken, ona alternatif kurumlar üretmeye çalışmıştır. Mesela, cami ve tekkelere karşı halkevleri kurulmuştur. Toplumun sosyal hayatında önemli yer işgal eden bayram gibi dinîislâmî uygulamalara karşı milli bayramlar ikame edilmeye çalışılmıştır. Burada bilhassa geleneklerin tesirine henüz girmemiş ve etkilenmesi kolay çocuklara ve gençlere yönelik bayramlar ihdas edilmesi üzerinde dikkatle düşünmek lâzımdır.</p>
<p dir="ltr">D.Mehmet Doğan &#8211; Bir Savas Sonrasi Ideolojisi Kemalizm,syf.89,102</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/">Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Parti Dönemi -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:44:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Şef ve Şeflik Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[milli şe­f]]></category>
		<category><![CDATA[Muhalefetin Yok Edilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Parti Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Totaliter Sistem İçin Model Arayışları]]></category>
		<category><![CDATA[Totaliter Sistemin İnşası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13070</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ben Cumhuriyeti tesis ettim. Fakat bugün idare şekli Cumhuriyet midir, diktatörlük müdür, şahsi hükümet midir, belli değil.(M.Kemal Atatürk) Egemen bir parti vardı, partinin üstünde İsmet Paşa ‘Tanrının bir parçası’ idi. Halk, İnönü’nün yüzünü göremezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı&#8230; İnönü adı korku verirdi&#8230; Demokrat parti hareketi ortaya çıkıncaya değin, ‘Paşa’ herkes [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/inonu/" rel="attachment wp-att-13072"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13072" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu.jpg" alt="Tek Parti Dönemi -1" width="374" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu.jpg 374w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-300x204.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a></p>
<p>Ben Cumhuriyeti tesis ettim. Fakat bugün idare şekli Cumhuriyet midir, diktatörlük müdür, şahsi hükümet midir, belli değil.(M.Kemal Atatürk)</p>
<p>Egemen bir parti vardı, partinin üstünde İsmet Paşa <em>‘Tanrının bir parçası</em>’ idi. Halk, İnönü’nün yüzünü göremezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı&#8230; İnönü adı korku verirdi&#8230; Demokrat parti hareketi ortaya çıkıncaya değin, <em>‘Paşa’</em> herkes adına düşü­nen, milletine doğru yolu gösteren, hemen her konuda uygulamaya geçilme­si gerekli buyrukları veren <em>‘tek’</em> insandı.(Cüneyt Arcayûrek)</p>
<p>Serbest Fırka’nın kapatılmasından başlayıp, Demokrat Parti’nin kuruluşuna kadar devam eden 16 yıllık dönem (1930-1946) Türkiye tarihinde ayrıcalıklı bir niteliğe sahiptir. Genellikle “Tek <em>Parti Dönemi</em>” ismiyle anılan bu dönemi, öncesindeki veya sonrasındaki dönemlerden ayıran en önemli özellik, bir partinin bulunması ve bu partinin muhalif partiler olmaksızın iktidarı her durumda elinde tutmasıdır. Fakat, bu özellik, söz konusu dönemi ayrıcalıklı kılan tek özellik değildir.</p>
<p>Eğer dönemin ayırıcı tek özelliği siyasal yapıda tek partinin bulunması olsaydı, o zaman bu döneme 1920’li yılları da katmak gerekirdi. Çünkü,1920’li yıllar da, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Fırka’ya rağmen, çok partili bir siyasal sistemin yürürlükte bulunduğu dönem olarak nitelenemez. Zira, her iki partinin de siyaset meydanında yer alış süreleri yok denecek kadar kısa ve siyasete katkıları da yine aynı şekilde yok denecek kadar azdır. Bundan dolayı, 1930-1946 yılları arasındaki dönemi “Tek <em>Parti Dönemi</em>” olarak isimlendirmenin ve nitelemenin sebeplerini daha başka yerlerde aramak gerekmektedir. Bilhassa da, sadece muhalif bir partinin değil, aynı zamanda her türlü siyasî, kültürel muhalif yapılaşmalara da müsaade etmeyerek, her doz ve yöndeki muhalif sesin yok edilmesinin sistemin bir gereği olarak <em>“meşru”</em> telakki edilmesinde ve buna yönelik uygulamalarda aramak gerekmektedir. 1925’den 1929’a kadar devam eden ve Takrir-i Sükûn kanunlarının yü­rürlükte olduğu dönemde muhalefetin her çeşidinin yasaklanması, bu dönemin <em>“olağanüstü”</em> şartlarına bağlı olarak açıklanmasına karşılık,</p>
<p><em>“Tek Parti Dönemi</em>”ndeki tek seslilik çeşitli ideolojik gerekçelerle “<em>ola­ğan”</em> nitelenmiş ve bu doğrultuda değerlendirilmiştir(<sup>1)</sup>. Sonuçta da, Tür­kiye tarihinin yakın zamanlarında totaliter sistemin yürürlükte olduğu bir dönem varolmuştur.</p>
<p><strong>Totaliter Sistemin İnşası</strong></p>
<p>Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası için­de tek partili <em>“totaliter rejim</em>&#8216;’i bütün temelleriyle kurma çalışmaları baş­lar(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">2)</span>. Serbest Fırka tecrübesi, Cumhuriyet kadrolarına totaliter bir siste­min temellerini atmanın fırsatını sağlar(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">3)</span>. İktidar Partisi’nin ideologları totaliter bir rejimin inşasını gerçekleştirebilmek için, Serbest Fırka de­nemesini oldukça büyük bir başarıyla kullanırlar. İlk zamanlar Serbest Fırka mensuplarının şahsında açığa çıkan tepki ve eleştirilerin alanını gittikçe genişleterek, sonunda totaliter bir sistemi inşa etmeyi başarırlar.</p>
<p>Totaliter sistemin inşasında basma büyük görev düşer. İktidar yanlı­sı basın, Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra gerçekleştirilen hukuk dışı uygulamalara meşruluk zemini hazırlamada büyük çaba sarf eder. Bu arada, tek parti idaresinin “<em>gerekliliğini</em>”, çok partili siyasetin <em>“sakın­calarını”</em> dile getirmeyi adeta asli görevleri telakki ederler. Sözgelimi, <em>Hâkimiyet-i Milliye</em> gazetesi bu işte liderliğini kimseye kaptırmaz. <em>Hâkimiyet-i Milliye</em> yazarlarından Zeki Mesut (Alsan) bir yazısında, devlet yönetiminde uygulamaların doğru gitmesi ve yanlışlıkların önüne geçe­bilmek için gereken eleştiri ve denetimin sağlanması için muhalefet par­tisinin varlığının gerekli olmadığını dile getirir. Ona göre, eğer muhak­kak bir muhalif parti olacaksa bu partinin de muhakkak devrim ilkele­rine sadakatle bağlı bir parti olması gerektiğini belirtir. Bu görüşlerini takiben asıl düşüncesini, iktidarı teşvik etmek istediği totaliter sistemi işaretleyen düşüncesini dile getirir; <em>“Memlekette diğer bir fırkanın</em> vücu­duna <em>kanunî imkân bırakmayan faşizm de tenkit</em> ve <em>murakabe keyfiyetini kendi içinde temin etmektedir</em>&#8230;”(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">4)</span> Yine Zeki Mesut’a göre <em>“Bir milletin en büyük kuvvet kaynağı vatandaşlar arasındaki birlik ve karşılıklı sevgidir.</em></p>
<p><em>Bu birlik ve sevgi milli hayatın hemen her safhasında kendisini göstermeli­dir. Beynelmilel hayat mücadelesinde muvaffakiyetin ilk şartı, hiç şüphesiz kuvvetli olmaktır. Milletlerin en büyük kuvvet âmili ise bünyelerindeki tecanüs, fertleri arasındaki tesanüt ve mefkurelerindeki birliktir. Diğeri ile didişen, birbirini düşman telakki eden vatandaşlar, asıl millet düşmanları­nın bilerek veya bilmeyerek emellerine hizmet etmiş olurlar”(<sup>5)</sup>&#8211; Vakit</em> başya­zarı Mehmet Asım (Us) ise, CHF ile TBMM’ni aynılaştırır; CHF’nı eleş­tirmenin hiçbir şekilde doğru olmayacağını, zira onu eleştirmenin TBMM’ni eleştirmek olacağını yazar(<sup>6)</sup>. Siirt milletvekili Mahmut (Soy­dan) ise, <em>Hâkimiyeti</em> Milliye’deki yazılarında, Yugoslavya gibi o zaman­lar diktatörlükle yönetilen bazı Avrupa ülkelerine dikkat çeker ve bu ül­kedeki “<em>diktatörlüğün</em>” ne kadar olumlu özelliklere sahip olduğunu an­latır(<sup>7)</sup>.</p>
<p><em>Vakit</em> yazarı Sadri Ethem, siyasal partiler için sayı ve çoğunluğun ikinci plânda düşünülmesi gereken şeyler olduğunu ve SCF’nın katıldı­ğı son belediye seçimlerinin <em>“opportunistler, iş adamları, yan mümin­lerden</em> korkulması gerektiğini ortaya koyduğunu açıkladıktan sonra yazısını şöyle bitirir: <em>“Türk İnkılâbının ve inkılâp fırkasının elini uzataca­ğı bir insan var: İdealist; kullanacağı bir silah var; inkılâpçı terbiye”(<sup>8)</sup>.</em></p>
<p>Serbest Fırka denemesinin yanı sıra, totaliter rejimin inşasında Me­nemen olayının kanlı yüzü, arzulanan gayenin bir an önce gerçekleşme­si için daha da önemli imkânlar sunar. Rejim, Menemen olayıyla sertleş­menin <em>“meşru”</em> gerekçesini elde etmiş olur. Bu konuda Mehmet Asım (Us) şöyle yazar: “<em>Serbest Fırka tecrübesi ile Menemen hadisesi</em> şunu <em>gös­terdi ki bu aziz emanetin (Cumhuriyetin) muhafaza vazifesi karşısında Türk gençliğine daha uzun bir zaman Cumhuriyet Halk Fırkasının rehber­lik etmesi lâzımdır”(<sup>9)</sup>.</em> Açıktır ki, Mehmet Asım’m yazısında dile getirdiği arzunun açılımı totaliter sistemin zorunluluğu ve aciliyetidir. Yine aynı şekilde Yunus Nadi de devrimlerle ulusal toplum haline gelindiğine gö­re ayrı ayrı kuruluşlarda toplanmanın ulusal bütünlüğe aykırı olacağını yazar(<sup>10)</sup>.</p>
<p>Basın öncülüğünde totaliter bir sistemin düşüncel temelleri inşa edi­lirken, muhtemel bir muhalif siyasal oluşumun açığa çıkmasını önleye­cek tedbirler de alınır. Konu dahilinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın veya Serbest Fırka’nın yeniden canlandırılmasına yönelik muh­temel girişimlere karşı oluşturulan vazgeçirici/sindirici hava dikkat çe­kicidir. örneğin <em>Vakit</em> gazetesinde “<em>Terakkiperverlik dirilebilir mi?”</em> baş­lıklı bir yazıda <em>Vatana mazarrat getirdiği kanaatiyle hükümetçe kapatı­lan bu fırkaya hayat vermeğe imkân yoktur</em>” denilerek Refet Paşa’nın böy­le bir girişimi olmadığı açıkladığı belirtilir(<sup>11)</sup>.</p>
<p><em>Cumhuriyet</em> gazetesindeki bir yazı da aynı mahiyetedir. Yunus Nadi, “<em>Serbest Fırka siyaset sahnesi­ne avdet edecek mi?”</em> başlıklı yazısında, yetkili bir kişiden edindiği bilgi­ye göre bunun imkansız olduğunu yazar(<sup>12)</sup>. Ancak bunların basın için­den seçilmiş iki küçük örnek olduğu zannedilmemelidir. Konu doğrul­tusunda o günün gazeteleri incelendiğinde, sık sık SCF’nın şurada bu­rada yeniden kurulmak istendiğine dair bir haber çıktığı ve hemen ar­kasından da bu haberin Fethi Bey tarafından tekzip edildiği haberlerinin yer aldığı görülür. Esasında bütün her iki fırkayı da doğmadan yok et­meye yönelik bir oyundur. Başta Fethi Bey olmak üzere eski muhalif si­yasilerin ağzından yayınlanan ifadeler ise genellikle ilgili şahsa sanki si­yasi bir girişim varmış gibi sorulan soruya karşı alınan cevaplardır.</p>
<p><strong>Totaliter Sistem İçin Model Arayışları</strong></p>
<p>Model arayışı, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin temel ve değişmez özel­likleri arasında yer alır. “<em>Uygarlığı</em>” sadece Batı’nın şahsında tanıyan Türkiye’nin elitleri, her ne kadar zaman zaman modellerinde değişme­ler olsa bile, sonuç itibarıyla batılılaşma sürecinin her döneminde bir Batı ülke ve toplumunu kendileri için ideal bir model olarak kabul eder ve onun gibi olma gayreti içerisinde bulunurlar. Bu durumu, bilhassa si­yasal sistemin özelliğinin ne ve nasıl olacağına ilişkin soruların daha yo­ğun olarak gündeme geldiği 1930’lu yıllarda olanca açıklığıyla görmek mümkündür. 1920’li yıllarda oldukça önemli bir değişim süreci yaşamış ve bunu teorik planda sırf batılılaşma gayesi doğrultusunda gerçekleş­tirmiş olan Türkiye, 1930’lu yıllarda batılılaştırıcıların <em>“halka rağmen”</em>ci zihniyetlerinin siyasal sisteme yansıyan yüzüyle tanışır. Sivil ve asker seçkinler, hep aşağılayıp, eleştirdikleri <em>“geçmiş”in</em> otoriterliğinden daha katı sistemi batılılaşma adına gerçekleştirirler. Arzulara uygun model bulmakta ise hiç zorlanmazlar.</p>
<p>Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’na göre SCF, CHF için acı fakat önemli bir tecrübe olur. Bu denemeyle anlaşılır ki, CHF’nın “<em>bazı parlâmentocu Avrupa milletlerinde emsalini gördüğümüz fırkalar”</em> dan olmama­sı ve “<em>henüz kapanmamış olan inkılâp devresinin”</em> örgütü olarak gelişme­sini sürdürmesi gereklidir(<sup>13)</sup>. Yaşanan tecrübe açısından Sovyetler Birli­ği, Türkiye için model olmaya uygundur. “<em>Emperyalist âlem”</em> olan Batı<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">nın</span>, bu ülkenin rejimini “<em>birtakım boş yaygaralarla, çığlıklarla</em> bozmak” istemesi Türkiye’yi yanıltmamalıdır.&#8221; (<sup>14)</sup>.</p>
<p>CHF’nın ünlü “kalem”lerinden Falih Rıfkı (Atay)’a göre; “İnkılap fır­kasını komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni bir nizama geçen mem­leketlerin fırkalarından örnek alarak [yeniden] kurmak” gerekmektedir(<sup>15)</sup>.</p>
<p>O, bu teklifiyle doğrudan doğruya ve açıkça komünist veya faşist parti­lerin yönetim biçimlerinin Türkiye’de uygulanmasını ister. İlk önceleri, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamayı bazı sınırlandırmalarla ve “bizim fır­kamız devlet idaresine karşı komünist fırkasının vaziyetini alamaz. Bu büs­bütün başka ve bizim için aykırıdır. Fakat halk yığınlarına karşı komşu fır­kanın inkılâpçı metotlarından istifade edilebilir”(<sup>16)</sup> diyerek görüşünü açık­layan Falih Rıfkı, Rusya ve İtalya’ya yaptığı geziden sonra görüşlerinde değişikliğe gider; “Rusya’dan ben bir ders getiriyorum&#8230; Rusya’dan komü­nist değil fakat şuurlu olarak geliyorum: Türkiye’nin iktisat ve inşa planını yapmak, İnkılâp Fırkası’nı komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni bir nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek olarak kurmak. Bürokra­si yerine ihtilâlci metotlar almak, hiç durmaksızın büyük yığının terbiyesi­ne geçmek [gereklidir]”(<sup>17)</sup>. Falih Rıfkı, İtalyan faşizminin anti-demokratik tutumunu ve totaliter uygulamalarını ise şu sözlerle över: “Roma’nın yeni mahallelerinde liberalizm ve demokrasiye aykırı birçok şeyler görülse de 1921 anarşisinden, fakirliğinden, gevezeliğinden, başıboşluğundan hiç bir eser görmedim. Demokrasinin arkasından Ostiya’nın sivrisineği, Roma kırının batağı, İtalyan ahlâkının inzibatsızlığı, İtalyan sokağının pisliği ve İtalyan milliyetperverinin eğilmiş başı yukarı kalktı”(<sup>18)</sup>.</p>
<p>Totaliter sistemin ideologlarından Yunus Nadi (Abalıoğlu), Türki­ye’nin en önemli ihtiyacının disiplin olduğunu belirtir. Bunu sağlayacak olan ise sadece CHF’dır. CHF’nın temsil ettiği &#8221;<em>Parti Devleti</em>” ulusun ge­leceğinin belirlenmesinde ve yönetimde tek güç olmalıdır(<sup>19)</sup>. Yunus Na­di, başka bir yazısında ise İtalyanları yüzyılın en ileri toplumu durumu­na yükselten faşizmin, Türk devrimini gittikçe artarak övmesinin ve be­ğenmesinin Türkiye’ye güç verdiğini ileri sürer(<sup>20)</sup>. Bir başka yazısında ise İsmet Paşa ile Mussolini’yi karşılaştırır ve şunları yazar: “Duçe, <em>İtalyan milletinin aynı zamanda ileri atılmış yüksek bir fikri ve tecelli ettiren ifa­desidir. Faşizm</em> Mussolini’nin <em>şahsında tıpkı ok gibi fırlayan bir fikrin bü­külmez bir kol ile tatbikat safhasına geçirilmiş şeklidir”(<sup>21)</sup>.</em></p>
<p>Elbette ki, Türkiye nin batılılaştırıcı ideologları tarafından lider modeli olarak övülen tek kişi Mussolini değildir. Bu övgülerden Hider&#8217;de payını alır ve model şahsiyet olarak takdim edilir. Hitler’i “<em>Almanya’nın kalkınması</em>” sağlayan kişi olarak öven <em>Cumhuriyet</em> gazetesi yazarlarından M. Nermi’nin bir yazısı(<sup>22)</sup> türünün örneklerinden birisi olarak ifade edi­lebilir. Kazım Nami Duru ise totaliter sistemin “mükemmelliğini” bir başka açıdan ele alır: “<em>Bugünkü devletler Ispartalılar kadar hile devletçi olamıyorlar. Halbuki devletçilik ilk çağın değil, asıl bugünün toplu yaşama yoludur. Bugünkü insanların kafaları, ilmin aydınlattığı telakkilerden çok geridir. Ferdin ancak devlet birliği içinde bütün inkişafını alabileceğini bi­lenler çok azdır&#8230; Çocuk devletindir. Buna inanmak lâzımdır. Çocuğun ye­tiştirilmesini doğumundan itibaren devlet bakımına, devlet kontrolüne bı­rakmak lazımdır</em>”(<sup>23)</sup>. Selim Sırrı (Tarcan) ise, <em>“İtalya&#8217;da Halk ve Gençlik Teşkilatı</em>” başlıklı bir yazısında, faşist gençlik örgütlerini över; bu örgüt­leri Türkiye için birer model olarak gösterir. En ilginç olanı da, İtalyan faşistlerinin uluslararası kardeşlik duygularını geliştirdiği için izciliğe karşı olduklarını belirtip, bunu onaylayarak sözlerini tamamlamasıdır(<sup>24)</sup>.</p>
<p><strong>Şef ve Şeflik Sistemi</strong></p>
<p>Milli Mücadele’nin ünlü komutanı Kazım Karabekir, padişah otoritesini yok ederek millet iradesinin geçerli olduğu Cumhuriyet sistemini inşa ettiği iddiasını taşıyan iktidar kadrosunun bu iddiasını eleştirir. İddia ile gerçeklerin örtüşmediğini açıklar. Bunu ise dikkatleri uygulamadaki to­taliterliğe çekerek ifade eder. Ona göre totaliter sistemin inşası Meclis’in ikinci döneminde başlar. Karabekir Paşa, seçim kararı alınarak İkinci Dönem Meclisi’nin teşkili için seçim hazırlıklarına başlanmasından iti­baren, çoğunluğu Milli Mücadele ile hiç ilgisi bulunmayan kişilerin Mustafa Kemal’in çevresini sardığını ve bunların çoğunluğunun İkinci Dönem’de milletvekili seçildiğini açıklar. Yine açıklamalarına göre, bu kişiler, Mustafa Kemal’i övüp-yüceltmekte çok aşırıya gittikleri gibi, Milli Mücadele’yi başlatan ve yöneten diğer bütün insanları görmezlik­ten gelme ve değerlerini düşürme anlayışını hakim kılarlar; <em>“Mustafa Kemal Paşa’dan başka ortada kimse bırakılmadı: “O kurtardı ve O kurta­racak” teranesi, hazıra konmak isteyen dalkavukların dillerinde destan ol­du. Artık her akşam âleminde onun yüzüne karşı methiye yarışı aldı yürü­dü”.(25)</em></p>
<p>Kazım Karabekir’in dikkat çektiği üzere, kişisel çıkarlarını sağlama almak isteyenlerin savundukları düşünce ve uygulamalar totaliter bir sistemin inşasına yönelik süreci inşa eder. “Şef sürecin temel kavramı olur. “Şef kavramında odaklanan bu yeni anlayışın esas itibarıyla Mus­tafa Kemal’in şahsıyla ilgili olmayıp, şefperestlerin kişilikleriyle ilgili ol­duğunu ise, Mustafa Kemal’den sonra da hiç gecikmeden İsmet İnö­nü’yü “Milli Şef’ ilan etmelerinden anlamak mümkündür. Şevket Sürey­ya 1924’ten itibaren yavaş yavaş gelişen ve 1930’larda “resmî”leşip, 1940’larda doruk noktasına erişen bu anlayışın mahiyetini ve “resmi”leşmesini sağlayan “meşruluk” dayanaklarını şöyle açıklar: <em>“Normal bir demokraside Devlet Başkanı’nın vazife ve hizmet sınırlarını kanunlar ve şekiller tayin eder. Bu sınırlar ve şekiller içinde bir devlet başkanı, ne bir milli kahraman, ne de bir Milli Şeftir. O sadece, kanunların ve şekillerin emrinde bir reis-i cumhurdur. Fakat bir ülke, eğer bir inkılâp geçirmiş ve bu inkılâp eğer henüz son sözünü söylememişse, o ülkede Kahramanlar Devri sona ermemiş demektir. O zurnan ve bu şartlar içinde, o inkılâbın tarlasını hazırlayan, tohumlarını saçan ve bu tohumların ilk mahsullerini devşiren bir Milli Şef, sadece bir reisicumhur değil, bir Önder’dir. Yahut bizim milli kurtuluş mücadelemizde olduğu gibi, bir Tek Adam’dır. Böyle bir Tek Adam’ın yerini alan İkinci Adam&#8217;a ise, tarihin yüklediği büyük bir vazife ve sorumluluk vardır: Başlanılan inkılapları devam ettirmek ve onları ikmal etmek”</em>(<sup>26)</sup>.</p>
<p>Esasen, 1938 yılma kadar, başta Mustafa Kemal olmak üzere, arala­rında Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün de bulunduğu bir çok <em>ileri ge</em>Ien”e &#8221;<em>şef</em> ’ denilmiştir. Ancak bu sıfat 1938’den sonra sadece İnönü için kullanılır. Bu iki dönem arasındaki farklılık <em>“şef</em> kabul edilen kişilerin değişmesi veya sayıları oluşturmaz. Farklılığın temelinde <em>şef</em> ünvanının kullanılış gayesindeki farklılık vardır. <em>“Şef,</em> 1938’e kadar daha çok devlet büyükleri için kullanılan bir saygı ifadesi olmasına karşılık, 1938’den sonra totaliter bir siyasal sistemin gereğine uygun olarak kul­lanılır. Bundan dolayıdır ki, Nadir Nadi, önceki dönemi kastederek “şef <em>birden fazla olunca şeflik bir sistem olmaktan çıkıyor, anlamını yitiriyor”(<sup>27)</sup> </em>yakınmasında bulunur. Ancak <em>“şefl</em>ik” sistemine gidişin düşünsel temel­lerinin önceki dönemde büyük oranda inşa olunduğu da bir gerçektir.</p>
<p>Şefliğin, tercih edilen siyasal sistemin gereği olarak kullanılmasında <em>Kadro</em> ekibinin önemli bir katkısı vardır. <em>Kadro</em> dergisi etrafında topla­nan ekip, <em>Kemalist ideolojiyi</em> inşa ederlerken, Şefliği de ideolojik bir te­mele kavuşturur. <em>Kadro</em> ekibinin dışında olmakla birlikte, uzun yıllar CHF <span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">umum </span>hatipliği yapan Recep Peker de, “şef’ ve “<em>şeflik</em>” sisteminin inşasında önemli katkısı bulunanlardan birisi olmuştur. Peker, Ülkü dergisindeki bir yazısında “milli şeflerin hükümlerine candan uyan ve ina­nan disiplinli bir cemiyet kurmak sevdasındayız” diyerek mensubu oldu­ğu kadronun idealini ifade ederken, konuya ilişkin düşüncelerini ayrın­tılı şekilde “İnkılap Tarihi Ders Notları”nda dile getirir. Notlarının “şef’ ve “şeflik” bölümünde şunları yazar: “Siyasal Parti hayatında bilhassa üzerinde durulmaya layık başlıca unsur, şeftir. Şef bir siyasal partinin bü­tün ana düşüncelerini, iradesini, yapış kuvvetini ve şerefini temsil eder. Şef, kendi ruhunda beslediği heyecan ve hararetle partisini ve muhitini ısıtır, aydınlatır. Bütün efradını, kendine ve birbirine içten gelen bağlarla sara­rak, doğruladığı amaca iletir&#8230; Fakat, şef nüfuzu olmaksızın hiçbir toplu­lukta dirlik, düzenlik ve güler yüzlülük olmaz&#8230; Biz, şefi anlamak yolunda en bahtiyar milletiz. Ulusça içinde piştiğimiz büyük hadiseler, şef kıymeti­ni ölçmek ve anlamak hususunda birçok milletlerden ve birçok nesillerin görmediği örneklerle doludur&#8230; Bugünkü yaşayışta ulusça üstün olmak ge­rektir. Ulusça üstün olmak için, kafası ve yüreği işleyen insanların bir bü­yük ve ana inanışta birleşmiş ve beraber olmaları ve yüce bir şefin ışığı et­rafında birleşmiş olmaları ve sarılmaları şarttır. Bizim bugünkü anlayışı­mız, şef tanıyışımız ve gidişimiz bu sözlerde şekillenir”(<sup>28)</sup>.</p>
<p>“<em>Şeflik</em>”, sadece Türkiye’de özgü bir sistem değildir; bir çok ülkede uygulanmış ve bazılarında da hâlâ uygulanmaya devam etmektedir. Bu nedenle, Türkiye’deki “<em>şeflik</em>” sistemi dünyadaki genel ölçütlerinin dı­şında değerlendirilemez. Dolayısıyla konuyu genel ölçütleri dahilinde tespit etmek, Türkiye’deki biçimini doğru değerlendirmede önemli im­kânlar sağlayacaktır. Bu açıdan dikkate alınacak ilk kavram nasyonal sosyalizmdir.</p>
<p>Nasyonal Sosyalist sistemin ideologlarında Ernest Rudolf Huber, nasyonal sosyalist sistemin odağında yer alan üç temel unsura değinir. Ona göre, nasyonal sosyalist devletin üç temel öğesi vardır: “Ulus, Füh­rer, ve Parti”(<sup>29)</sup>. Bunların en önemlisi ise Führer’dir. Führer, Parti’nin de, Ulus’un da temelini teşkil eder. Onların adeta omurgası konumundadır. Davit Spitz’in açıklamasıyla Führer “<em>milletin İlâhi kaderini tahakkuk et­tirmeğe memur bir peygamberdir. Devlet ve Millet birliğinin, Cermen tasav­vurunda devlet ve halk ruhunun, mistik cevheridir. Milletin ne istediğini milletten iyi bilen liderdir. Nazi müdafii Wilhelm Stape&#8217;nin dediği gibi, “onu lider yapan da budur.” Papa nasıl iman ve ahlâka taallûk eden meselelerde hatadan münezzeh ise, Goering’e göre, aynı şekilde “Lider her türlü siyasî ve halkın milli ve sosyal menfaatlerine taallûk eden diğer işlerde hata ede­mez ” İtalyan telakkisine göre, liderin hatadan münezzeh olması Allah ol­duğu için değil, fakat hemen hemen bir Allah kadar büyük olduğu içindir.</em></p>
<p><em>Bir faşist ortaokul ders kitabından alınan pasaj buna delildir: “Dini dogma­lar münakaşa edilemez, çünkü bunlar Allah tarafından vahyedilmiş olan hakikatlerdir. Faşist prensipler münakaşa edilemez, çünkü bunlar bir dahi­nin zihninden çıkmıştır: Benito Mussolini’nin.”&#8230; Fakat asıl Baldur von Schirach tarafından Hitler gençliği için yazılmış olan meşhur dua gibi bil­dirilerdir ki, bu ayniyet açık ve tam şeklini almaktadır: “Adolf Hitler, sana inanıyoruz. Sensiz yalnız kalırdık. Senin sayende bir milletizBize, gençli­ğimizin büyük manevi değerini, arkadaşlığı sen verdin&#8230;”</em>” (<sup>30)</sup></p>
<p>Karatepe’nin “1924 Anayasasına aykırı bir uygulama”(<sup>31)</sup> olarak nitele­diği ve 1924 Anayasası’nın yürürlükte olduğu zaman kabul edilen “Şef&#8217; sıfatı ve “Şeflik” anlayışı Çetin Yetkin’e göre “faşist ve nasyonal sosyalist kuramlardan esinlenerek ortaya atılmıştır”(<sup>32)</sup>. Şef, nasyonal sosyalizmde kilit terimlerden birisi olan Führer’in karşılığı idi ve aynı işlevi gerçek­leştirmek için gündeme getirilir(<sup>33)</sup>. Zaten “Tek Parti” idaresi ve “Parti” ile “Devlet’in aynılaşması da söz konusu etkilenmenin diğer unsurları­nı teşkil eder. “Almanya’da 1 Aralık 1933’de çıkarılan “Parti ve Devlet Bir- liği” yasasıyla Parti ve Devlet birleştirilmiş ve parti devleti sistemi geçerli kılınmıştı. Bu yeni oluşumla, bir parti devletinin başında bulunan Führer, ulusun iradesini ve isteklerini ifade edebilecek tek kişi kabul edilmiş oluyor­du. Bazı Batılı siyasal bilimci ve düşünürlerin “totaliter liderlik olarak ta­nımladığı “Şeflik”, “kuvvetli mantıkî terimlerle kalıplanmış mantık ötesi heyecanlandırıcı cazibe üzerine” kurulur. Bu liderliğin önemli bir özelliği, “güden (lider) ile güdülenlerin mythsel (daha doğrusu büyüsel) bir şekilde benliklerini birleştirmeleri” dir. Bu “totaliter lider”, halkla, “bir çeşit din­sel birlik halinde”dir.”(<sup>34)</sup></p>
<p><em>“Totaliter lider”</em> kavramının özelliklerini en açık biçimiyle <em>“Şeflik” </em>sisteminin inşası sırasında, inşa olunmaya çalışılan siyasal sistemin sa­vunucularında görmek mümkün olmaktadır. 1924 yılı ve sonrası için Kazım Karabekir’in dikkati çektiği oluşumun 1930’da felsefî bir dönü­şüme uğramasıyla birlikte, şeflik anlayışının sistemleştirilmeye çalışıldı­ğı görülür. Muhalefetin olmadığı dönemin iktidar yanlı basını, şeflik anlayışının inşası görevini büyük bir şevkle yerine getirir. Bunlardan Vakit gazetesi yazan Sadri Ethem “Şef ten söz ederek, hayatın formülünün ancak şef. tarafından belirlenebileceğini belirtir. Ona göre “Şef &#8220;Türk <em>milletinin insan şeklini alan timsali&#8221;(<sup>35)</sup></em> dir. <em>Yarın</em> gazetesinin yazarların­dan Arif Oruç ise, totaliter bir sistemin ideolojik temellerini inşa gayre­tiyle, Serbest Fırka denemesinin önemli işaretler verdiğini belirtir ve Mustafa Kemal’in ülkeyi ikinci kez kurtarmasını ister(<sup>36)</sup>. Bu, demokratik sistemin öngördüğü muhalefeti meşru görmeyen bir sistemin inşasına yönelik çağrı olarak anlam kazanır. Arif Oruç, “M<em>illet Büyük</em> Adamı <em>Bek­liyor</em>” başlıklı yazısında çağrısını ısrarla devam ettirir(<sup>37)</sup>. CHF Genel Sek­reteri Recep Peker “<em>Şef</em> ’ terimi üzerinde en çok duran ve “<em>Milli şef</em> de­yimini ilk kullananlardan birisi olur. Peker, iktidar kadrosunun önde gelen üyelerinden birisi olarak, oluşturulmaya çalışılan sistemin özelli­ğini 1933’de şöyle açıklar: <em>“&#8230;milli şef erin hükümlerine candan uyan ve inanan disiplinli bir cemiyet kurmak davasındayız”(<sup>38)</sup>&#8211;</em> Peker, CHF’na yeni girenlere Ankara Halkevi’nde 22 Nisan 1936’da yaptığı konuşmada da, <em>“parlamenter liberal devlet</em>” anlayışını eleştirdikten sonra, bu tür devle­tin en iyi örneği olan Fransa’nın bile bunalım döneminde ancak “<em>milli iradeyi temsil ve tatbik kudretinde olan bir tek adamın, Klemanso’nun tek iradesi”</em>ne teslim olmakla başarıya ulaşabildiğini açıklayarak(<sup>39)</sup> <em>“en iyi devlet sisteminin”</em> ne olduğunu ait görüşünü açıklar. Mahmut Esat Bozkurt ise Tek Parti Dönemi’nin “<em>demokrat</em>” niteliğine dikkat çekerek, yü­rürlüğe girmiş olan şeflik kurumunun yeri konusunda şunları belirtir:</p>
<p>“Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk Milleti bir piramide benzer, taban halk tepesi yine halktan gelen bir baştır ki, biz de buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan baş­ka bir şey değildir”(<sup>40)</sup>. Burada çizilen tablo oldukça açıktır. Şef, devlet, parti, parlamento ve millet birbirleriyle özdeşleştirilmekte ve bunun so­nucu olarak hiyerarşik bir kurumsallaşma ortaya çıkmaktadır. Bu itibar­la 1930 ve 1940’ların Türkiye’sinde yürürlükte olan sistemi totaliter ola­rak nitelemekte zorlanılmamaktadır. Zira “Totaliter devletler demokrasi­ye, liberalizme, parlamentarizme muhalif olan ve bütün kudretleri şefte, ya­ni hükümet reisinde toplamayı iltizam eden devletlerdir. Bu siyasî akideye göre demokrasi bir hayal, liberalizm bir yalancılık, parlamentarizyn bir acz ve zaaftan ibarettir”(<sup>41)</sup>. Bu nedenle Taha Parla, Kemalizmin “tesanütçû ideolojisiyle ve tek partili şef sistemiyle, sosyal demokrasinin değil, otoriter ve sınıf ar-üstücü devletçiliğin bir türevi”(<sup>42)</sup> olduğunu açıklar. Cüneyt Arcayürek’in gazetecilik mesleğine başladığı o yıllarla ilgili açıklamaları ise, dönemin totaliter nitelikte oluşunun şahitliklerinden birisidir: “Ege­men bir parti vardı, partinin üstünde İsmet Paşa Tanrının bir parçası’ idi.</p>
<p>Halk, İnönü’nün yüzünü göremezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı&#8230; O yıllar, İsmet Paşa’yı kimse sevmezdi. Bizim gezindiğimiz ortamda İnönü adı, korku verirdi&#8230; Demokrat parti hareketi ortaya çıkıncaya değin, Paşa’ herkes adına düşü­nen, milletine doğru yolu gösteren, hemen her konuda uygulamaya geçilme­si gerekli buyrukları veren ‘tek’ insandı”(<sup>43)</sup>.</p>
<p>Şeflik anlayışının bir <em>“şefperestlik”e</em> dönüşmüş biçimine daha çok 1940’lı yıllarda şahit olunur. Dönemin “<em>şefperestlerine</em>” göre, Türk mil­leti İnönü’nün kişiliğinde “müşfik <em>bir aile babasına kavuşmuştur”(<sup>44)</sup>.</em> İnö­nü’de, davalarıyla, kaygılarıyla ve umutlarıyla Türk milleti vardır.(<sup>45)</sup>. Onun sesi Türk milletinin sesidir(<sup>46)</sup>. İnönü’nün hayatı, yazıları ve nutuk­ları bir ders ve terbiye vasıtası olarak daima Türk gençliğine örnek ola­cak niteliktedir. İnönü’nün her nutku tarihi bir kıymet ve nüfuza haiz­dir. Öyle ki bütün milleti coşturan, bütün gönüllere heyecan veren, en sıkıntılı zamanlarda bile ümit ışığı ve ferahlık havası veren canlı ve ateş­li bir emir niteliğindedir. Onun sözleri büyük küçük her Türk’ün kula­ğına küpe olmaya değer ilham, feyiz ve ders alınacak sözlerdir(<sup>47)</sup>. İnö­nü’de insan üstü nitelikler vardır: “<em>Hayatında yıllar önce bir kez gördüğü bir kimseyi, hemen herkesi, örneğin; bir küçük çocuğu, ordunun tüm subay­larını adlarıyla çağırabilecek bir hafızaya, yaratılıştan yüksek bir zihin ve </em>düşünce yeteneğine” sahiptir(<sup>48)</sup>.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı döneminde “Milli Şef İnönü ye yönelik oldukça abartılı bir şekilde ululama ve dalkavukluk yapılmıştır tespitinde bulu­nan Akandere(<sup>49)</sup>, bu tespitinin delili olarak İnönü ye atfen yapılan at ya­rışlarını, düzenlenen kır gezilerini, ansiklopedi ve kitapları gösterir. Akandere, tespitini şöyle tamamlar: “Milli Şef İnönü’nün herhangi bir şe­kilde ve konuda söylediği bir nutuk, tarihi bir konuşma niteliği taşırdı. Hat­ta ne söyleyeceği önceden bilinmeyen konuşmaları bile “tarihi” olarak ilan edilir ve gazetelerde büyük puntolarla adeta müjde verircesine “Milli Şef, Bugün Tarihi Bir Nutuk îrad Edecek” şeklindeki başlıklarla ilan edilirdi”(<sup>50)</sup>.</p>
<p>Mustafa Kemal’in ölümünün hemen sonrasında, CHP’nin 26 Aralık 1938’de toplanan olağanüstü kurultayında, yapılan tüzük değişikliği ile İsmet İnönü <em>“değişmez milli şef’</em> ilan edilir. Acaba neden sadece <em>“milli şef</em> ilan etmekle yetinilmemiştir de <em>“değişmez milli şef</em> ilan edilmiş­tir?(<sup>51)</sup>. Bunun cevabını tüzük değişikliğinin gerekçesinde buluyoruz. Ge­rekçeye göre; şefin sık sık değişmesi, partinin otoritesine zarar verir. Üs­telik, tüm ulusun şefinin, milli şef olmuş bir yüksek kişinin, bu şefliğinin her dört yılda bir devam edip etmeyeceğinin görüşülüp tartışılması uygun olmayan bir tutumdur. Bu durum şefin otoritesini sarsar. O hal­de, milli şef, “<em>değişmez”</em> olmalıdır.</p>
<p>Şu da önemlidir ki, <em>“şef</em> sadece <em>“milli”</em> ve <em>“değişmez”</em> değildir. Bu açıkça belirtilmez ancak o, aynı zamanda “sorumsuzdur. Bu ise “değiş­mezlik” esasının gereğidir. Çünkü şef, ne yaparsa yapsın, nasıl bir uygu­lama takip ederse etsin, değiştirilemeyeceğine göre, sorumsuz demektir. İlgili tüzük değişikliğine göre, şefin görevi ancak şu üç durumda sona erebilecektir: 1) Ölüm, 2) Görev yapamayacak derecede hastalık, 3) İs­tifa. Demek ki, artık bu üç durum dışında, <em>“Milli şef</em> her ne yaparsa yap­sın görevini sürdüreceğinden, o tam anlamıyla sorumsuz ve denetim dı­şıdır.</p>
<p>Şeflik anlayışının halk açısından neleri öngördüğünü ise, şefin şah­sında dile getirilen düşüncelerde görmek mümkündür. 27 Ocak 1939’da TBMM’nde hükümet programını okuduktan sonra, güven oylamasından önce yapılan konuşmalar sırasında, Manisa Milletvekili Refik Şevket İn­ce şunları söyler: “Hükümet için, milli şefimizin gösterdiği kimselere, doğ­rudan doğruya onun güvenine sahip olduğu için güvenmekliğimiz, milli şe­fimize karşı millî ve vicdanî bir görevimizdir”(<sup>52)</sup>. Ayrıca milli şef, “ulusun babası”dır(5<sup>3)</sup>. O, bir “mürebbi”dir; onun gerçek özelliği budur; tüm çaba­sı ulusu yetiştirmek içindir(<sup>54)</sup>. Şef, ders verir(<sup>55)</sup>; milli şefin sözleri herkes için bir derstir(<sup>56)</sup>. “Milli Şef demek, milli hayatımızın uyanık başı demek­tir. O, maddî ve manevî cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak yalnız temsil etmez, güder veyeder (peşi sıra götürür)”(<sup>57)</sup>. Öte yandan “milli şef, ulusun iradesini temsil eder. Türk ulusunun bahtını avucunda tutar, o ken­di kişisel iradesini açıkladığında bizim özgürlük ve egemenlik aşkımız ko­nuşmaz olur. O, bizim yaşama irademizi gerçekleştirecektir. Türk ulusu ge­leceğini güvenle ona teslim etmiştir. Bundan daha doğal bir şey olamaz”(<sup>58)</sup>&#8211; Milli Şefin emrinde olmak gerekir, çünkü Milli Şefin emrinde olmak demek, Türk ulusunun emrinde olmak demektir(<sup>59)</sup>.</p>
<p>Şevket Süreyya’nın açıklamaları, hem dönemin özeliklerini belirle­mesi ve hem de hakim anlayışın dayanaklarını göstermesi açısından önemlidir: “İnönü Devlet Başkanlığında Atatürk’ün yerini aldığı zaman, bu vazifeye normal bir demokrasi nizamı içinde bir Şekil Adam’ı olarak gelme­diğini açığa vuran bir davranışla işe başladı. Çünkü 16 Mayıs 1939’da ya­yınladığı beyanname ile 29 Mayıs günü için davet ettiği Beşinci Parti Kurultayı’nda, kendisi, Milli Şef ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin de Değişmez Başkanı olarak ilan edildi. Bunu olağanüstü bir manası olmak lâzımdı. Çünkü Milli Şef, normal bir demokrasi nizamının taşıyabileceği bir otorite değildi. Milli Şef, ancak şeflik sisteminin bir Üstün İradesi olabilirdi. Şeflik sistemi ise, ancak otoriter bir rejim biçimidir. Böyle bir rejim, şekiller ne olursa olsun, çoğunluğun iradesini azınlığın iradesine bağlayan bir Kahra­man, bir Tek Adam idaresi demektir. Yahut hiç değilse bir Tek Parti siste­midir. Nitekim Atatürk devri; Tek Şef, Tek Parti ve otoriter Hükümet niza­mıydı. Eğer bir otoriter sistem, meselâ bazı Güney Amerika ülkelerinde ol­duğu gibi bir Askeri Dikta veya Oligarşi istibtadı değil de, Halka rağmen fakat halk için bir idareyse, o zaman bu idare, bir İnkılap Rejimi demek olur. Atatürk rejimi böyle bir rejimdi. Ve İnönü Atatürk’ten, böyle bir ida­re devraldı”(<sup>60)</sup>.</p>
<p><strong>Parti Devleti</strong></p>
<p>Uniform bir toplumun inşası için önemli adımlardan birisi 1935 yılında atılır. Almanya’daki Nazi örneğini izleyen CHF(<sup>61)</sup>, 1935 yılında parti ile devletin birleştirilmesini öngören bir tasarıyı kabul eder. Kabul edilen tasarıya göre, Parti Genel Sekreteri İçişleri Bakanlığı görevine getirilir­ken, partinin il örgütlerinin başkanları kendi illerine vali olarak atanır­lar. Kısacası “Türkiye’de bir parti diktatörlüğü oluşturma yönünde son adım atılmış”(<sup>62)</sup> olur. Tasarının kabul edilişinden yaklaşık iki yıl sonra, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya arzulanan ve gerçekleşmesi için gerekli giri­şimlerin yapıldığı ideali şöyle özetler: “<em>tek bir kalp gibi çarpmak gere­kir&#8221;(63)</em>Bu birliği sağlamanın yolu ise &#8221;<em>Parti”</em> ile “Devlet”’in birleştirmek olarak görülür. Yalnız öncelik “Parti”dedir; yani CHF’nda; Yunus Nadi’nin tanımlamasıyla “<em>bütün milleti aynı hedef istikametinde toplayan muazzam bir aile kucağı”(<sup>64)</sup></em> olan Parti (CHF)’de. Parti-Devlet birleşmesi ve Parti Devleti’nin inşası ile gelinen noktayı ise İsmet İnönü 6 Mart 1939’da İstanbul Üniversitesi öğrencilerine yaptığı konuşmada şöyle açıklar: &#8221;<em>[CHF] memleketin bütün menfaatlerini ve bütün evlatlarım ku­caklayan bir siyasî aile haline gelmiştir”(<sup>65)</sup>.</em> Başbakan Dr. Refik Saydam ise 28 Mayıs 1939’daki CHP’nın 5. Kurultayında şunları söyler: “CHP <em>de­mek, Türk milleti demektir ve CHP demek, Türk Devleti demektir; bu mef­humlar birbirine o kadar sıkı bir şekilde bağlıdır ki, birini diğerinden ayır­mak imkânsızdır (<sup>66)</sup>.</em> İşte bu anlayış çerçevesinde olmak üzere, İsmet İnönü&#8217;nün 1 Haziran 1936 günlü genelgesiyle “ Devleti” biçiminde şekillenen uniform bir toplum için gereken totaliter sistem resmen inşa edilmiş olur.</p>
<p><em>“Parti”</em> ile “<em>Devlet</em>” beraberliğini sağlayarak <em>“Parti Devletini</em>” teşkil et­meden önce, düşünsel altyapısı titizlikle inşa edilir. 1931 yılı Eylülün­de İstanbul Üniversitesinde bir konferans veren Recep Peker <em>“milletçe kütleleşmek”</em>ten bahseder(<sup>67)</sup>. Mustafa Kemal ise zaten çoktandır “<em>maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve bir istika­mete sevk etmek [ten]”(<sup>68)</sup></em> bahsetmektedir. Recep Peker’in 1935 yılındaki sözleri ise, gelinen düşünce aşamasını göstermesi açısından önemlidir: <em>“insanlar tek tek bakıldığı zaman değerleri sıfırdır”(<sup>69)</sup>.</em> Yukarıda zikrettiği­miz örneklerde olduğu gibi bazı <em>“kalem”</em>ler ise her gün <em>“birlik”, “bütün­lük”, “tek vücut”</em> olmanın gerekliliğinden, faziletinden bahsederler.</p>
<p>Türkiye’de Parti devletinin inşa edilmesi, elbette ki diğer her konu­da olduğu gibi modelsiz gerçekleşmez. İçinde yaşanılan zamanın Batı’daki modelleri bulunmakta zorlanılmaz. Almanya, İtalya veya Rusya, her biri bir şekilde model olurlar. Bu aşamada, Türkiye’deki oluşumu değerlendirmede açılım sağlaması açısından şu soruyu sormak ve ceva­bını aramakta fayda var: “<em>Parti Devletinin Türkiye şartlarının da üstünde yer alan “evrensel” özellikleri nelerdir?”</em> Bu sorunun cevabını bulabilmek için öncelikle Raymond Aron’un Parti Devleti’yle ilgili tespitlerine göz atmakta yarar var: “Tek partili bir rejimde Devlet partizandır, meşru po­litika faaliyetinin tekelini elinde tutan partiden ayrılamaz. Partiler Dev­leti yerine partizan bir Devlet olursa, Devlet politik tartışma hürriyetini kısıtlama zorunda kalacaktır. Madem ki Devlet, tekelci parti ideolojisi­ni ortaya kesinlikle geçerli olarak koymaktadır, şu halde, bu ideolojinin resmi bir biçimde mesele edilmesine göz yumamaz. Gerçekte, politik tartışma hürriyetinin kısıtlanma derecesi, tek partili rejimlerin mahiye­tine göre değişir. Ancak, Devletin tekelci parti ideolojisiyle tanımlandı­ğı tek parti rejiminde bütün fikirleri kabul etmeyerek sayısız partizanca fikirleri açık tartışma dışında bıraktırmak esastır”(<sup>70)</sup>.</p>
<p>Raymond Aron’un Parti Devleti ile ilgili bu açıklamaları Türkiye’nin bir dönemiyle büyük oranda örtüştüğü aşikârdır. O halde bu dönemde açığa çıkan özelliklerin tüm siyasal sistemler dikkate alındığında özel bir konumu ve ismi var mıdır? Bu sorunun cevabını bulmamızı sağlaya­cak nitelikte olması itibarıyla Linz’in “<em>Totaliter</em>” ve <em>“Otoriter Sistemler</em>” terimleri dahilindeki açıklamalarını dikkate alabiliriz. Linz’e göre, tota­liter bir siyasal rejim şu özellikleri taşır: Öncelikle “<em>monist</em>” tir. <em>“Fakat </em>monolitik olmayan bir iktidar merkezi mevcuttur; eğer kurumlar veya gruplar arasında bir plüralizm varsa, bu meşruluğunu o merkezden alır ve büyük ölçüde onun hakemliği altında işler; bu plüralizm, eski toplumun di­namiklerinin bir ürünü değil, temelde siyasal yoldan yaratılmış bir şeydir” Ayrıca “tekelci, özerk ve fikren az çok geliştirilmiş bir ideoloji mevcuttur.”</p>
<p>Bu ideoloji partiye ve parti adına gerçekleştirilen bütün faaliyetlere meş­ruluk zemini hazırlar. Ancak, ideolojinin önemli yönü aynı zamanda Parti ve Parti lideriyle özdeşmiş olmasıdır. &#8221;ldeoloji, belli bir programdan veya meşru siyasal eylem sınırlarının tanımından ibaret olmayıp, sözüm ona bir nihaî anlam, bir tarihsel amaç duygusu ve bir sosyal gerçeklik yo­rumu getirmektedir”. Totaliter bir siyasal rejimin üçüncü özelliği ise, bu rejimde, &#8221;pasif itaat ve ilgisizlik” yerine “vatandaşların, siyasal görevlere ve kolektif sosyal görevlere katılmalarının ve bu amaçla aktif bir mobilizas- yon içinde olmalarının” özendirilmesi, istenmesi ve bu doğrultuda ödül-lendirilmesidir. Otoriter rejimler ise, sınırlı bir siyasal çoğunluğa, izin veren, “işlenmiş bir yol gösterici bir ideolojiye değil, kendine özgü zihniyet­lere sahip olan; gelişimcilerinin bazı aşamaları dışında, yaygın ve yoğun bir siyasal mobilizasyon yaratmayan; bir liderin veya hazarı küçük bir grubun, biçimsel yönden iyi belirlenmemiş, fakat fiiliyatta oldukça tahmin edilebilir sınırlar içinde iktidarı kullandıkları”(<sup>71)</sup> rejimlerdir.</p>
<p>Konu dahilinde Raymond Aron’un açıklamaları ise şöyledir: “ Totali­ter olay ne gibi temele dayanır?&#8230; 1- Totaliter olay, politika faaliyeti teke­lini bir partiye tanıyan bir rejimde kendini gösterir. 2- Tekelci bir partiye bir ideoloji ruh ve güç verir. Partinin mutlak bir iktidar tanıdığı bu ideolo­ji, dolayısıyla Devletin resmi gerçeği kesilir. 3- Bu resmi gerçeği yaymak için, Devlet de kendine kuvvet vasıtaları tekeli ve inandırma vasıtaları te­keli olarak iki temel tanır. Haberleşme vasıtalarını, radyo, televizyon ve ba­sını Devlet ve onu temsil edenler yönetirler. 4- Ekonomik ve mesleki işlerin çoğu Devlet’in buyruğu altındadır ve her hangi bir biçimde bizzat Devlet’in parçası olurlar. Devlet ile ideolojisi birbirinden ayrılmaz oldukları için, ekonomik ve mesleki işlerin çoğu resmi gerçeğin rengini taşır. 5- Artık her şey Devlet’in işi, her iş ideolojiye bağlı olduğundan, ekonomik veya mesle­ki bir işte yapılan bir hata, aynı zamanda ideolojik bir hata olur. Bundan, kişilerce yapılması ihtimali olan bütün hataların politikleştirilmesi, ideolo­jik bir şekle sokulması ve sonuç olarak hem polisiye hem ideolojik olan bir terör doğar. Kendinden anlaşılır ki, totalitarizmin tanımlanmasında, ya partinin tekeli, ya ekonomik hayatın devletleştirilmesi, ya da ideolojik terör esas olarak görülebilir. Bütün bu unsurlar birleştiği ve gerekleri tamamıy­la yerine getirildiği takdirde, totaliter olay tam olur”(<sup>72)</sup>.</p>
<p>Özet olarak; Totoliter rejimleri otoriter rejimlerden ayırmanın bir öl­çütü olarak, bu rejimlere egemen olan tek-parti içindeki kadronun nite­liğine bakılır. Tek-parti sistemleri yeni bir insan ve yeni bir toplum ya­ratmak idealine sahip oldukları, dolayısıyla bu hedef doğrultusunda topyekûn bir toplumsal değişim arayışı içinde bulundukları zaman “to­taliter” bir sistemi inşa ederler. Partinin hedefinin kısmî toplumsal de­ğişim olması ve siyasal iktidan ellerinde tutanların Batılılaşma’yı hedef­lemeleri halinde “demokrasi öncesi” evrede bulunan siyasal rejimlerden ya da “otoriterlik”ten söz edilir(<sup>73)</sup>. Konuyla ilgili olarak Giritli’nin açıkla­maları şöyledir: “Totaliterizm/totaliterlik çoğulcu demokrasiyi reddeden bütün sağcı veya solcu dikta rejimleri için günümüzde sık sık kullanılan bir deyimdir&#8230; “Totaliterizm” kelime anlamından da anlaşılacağı üzere, top­lum veya devlet hayatının tümünü kaplamak, tümüne yön vermek amacını güden “total-bütüncü” bir sistemdir. Bu anlamda sağ veya sol totaliterizmden söz edilir. Hiç şüphe yok ki faşizm, nasyonel sosyalizm, teokrasi ve ko­münizm gibi sağ ve sol totaliter ideolojiler bakımından ideoloji ve sosyal ta­ban yönünden farklar vardır.</p>
<p>Ne var ki bu sistemler arasında siyasal yapı ve yöntem bakımından göze çarpan benzerlik dolayısıyla hepsine “totalitérizm” denmesi y erindedir. Gerçekten ideoloji bakımından, ister sağ ister sol olsun, modem totaliter rejimler kuruluş, yapı ve yöntem bakımından yakın benzeyişler ve ortak nitelikler göstermektedir. Bu ortak nitelikler şöyle özetlenebilir; 1- Hiç kimsenin ret ve tenkit edemiyeceği ve sosyal hayatın çeşitli yönlerini kavrayan bir “resmi” ideoloji, 2- Devlet mekanizması bir kaynaşmış bir tek parti sistemi 3- Siyasal iktidar tekeline sahip bir dikta­tör veya büro, 4- Vatandaşı yakından gözetleyen ve baskı metodlarına baş­vuran bir polis rejimi, 5- Bütün düşüncelerin tek kalıba sokulmasına yara­yan güçlü bir propoganda örgütü, 6- Bütün ekonominin tek merkezden yö­netimi ve denetimi, kamu hürriyetlerinin, totaliter rejimlerin bu katı statü­sü ile bağdaşmayacağı ise ortadadır”(<sup>74)</sup>.</p>
<p>Özellikle Giritli’nin bu açıklamaları, uygulamalarıyla bildiğimiz Tek Parti döneminin bire bir özellikleri olmaktan başka bir anlama gelme­mektedir. Tek Parti döneminde sivil ve asker seçkinler içinde hüküm süren totaliter sistem yanlısı havanın Serbest Fırka’nın kapatılmasında etkili olduğu kuşkusuzdur. Esasen, sivil ve asker seçkinlerin 1930’da parti ile devletin kaynaştığı bir rejim kurmayı düşündüklerine ilişkin kuvvetli belirtiler vardır. Ağırlık, saf faşist ideolojiden çok faşist-komünist örgütlenme yöntemlerinin, ya da bürokratik yöntemlerden çok in­kılapçı yöntemlerin benimsenmesi yönündedir. Bu konuyu rejimin bir sözcüsü olarak örneğin Falih Rıfkı yazılarının en önemli konusu haline getirmiştir(<sup>75)</sup>. O sıralarda temelleri atılmaya başlanan totaliter siyasetin ilk kurbanı ise, o zamana kadar milliyetçi ideolojinin başlıca kaynağı durumunda olan Türk Ocakları örgütü olur. 1931 Mayıs’ında Üçüncü Parti Kongre’sinde altı ilke -Cumhuriyetçilik, Milletçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık- benimsenir ve Kemalizm resmi ide­oloji olarak kabul edilir.</p>
<p>Tek Parti anlayışını hem temsil eden, hem de dile getiren Recep Peker, Parti genel sekreteri seçilir ve Haziran 1936’ya kadar bu görevde kalır. Bundan sonraki dört yılda, parti, devlet üzerin­deki denetimini güçlendirmeye devam eder. Sonunda, 1935 yılında, Al­manya’daki Nazilerin örneğini izleyen CHF kongresi, parti ile devleti birleştiren bir kararı kabul eder ve bu karar, Türkiye’de bir parti dikta­törlüğü kurma yönünde atılmış adımlardan en önemlisi olur.</p>
<p><strong>Muhalefetin Yok Edilmesi</strong></p>
<p>Serbest Fırka tecrübesinin, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin önemli aşamalarından birisini oluşturduğunda kuşku yoktur. Öncelikle siyasal yapıda etkisini gösteren yeni yapılaşma, daha sonra tüm toplumsal alan­lara yansır ve böylelikle Türkiye’nin batılılaşma tarihinin farklı ve önemli bir aşaması oluşur. Serbest Fırka’nin kapatılmasını takiben yeni bir döneme girildiğinin en önemli işareti Mustafa Kemal in Ruşen Eş­refe verdiği demeçle açığa çıkar: “Milletin <em>tarihinde bazı devirler vardır ki; muayyen maksatlara erebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsinin bir araya toplamak ve aynı istikâmete sevk etmek lâzım ge­lir&#8230; Memleketin ve İnkılâbın içerden ve dışardan gelebilecek tehlikelere karşı masuniyeti için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yer­de toplanması lazımdır&#8230; Aynı cinsten olan</em> kuvvetler <em>müşterek gaye yolun­da birleşmelidir”(<sup>76)</sup>.</em> Bu sözlerle ne anlatılmak istendiği ise fazla bir za­man geçmeden anlaşılır. Çünkü, batılılaştırıcı kadro, takip eden yıllar­da topluma her yönüyle kendi damgalarını vuracak ve hiçbir şekilde kendisine muhalif söz, davranış ve oluşuma müsaade etmeyecektir. Hat­ta, kayda değer bir muhaliflik söz konusu olmasa dahi, kendi kontro­lünde olmayan herhangi bir söz, davranış ve kuruluşa müsaade etmeyeceğini Türk Ocakları’nı kapatarak gösterecektir.</p>
<p><strong>2.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="tvXIXsaMZb"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Tek Parti Dönemi -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/embed/#?secret=BZRYu8hQYF#?secret=tvXIXsaMZb" data-secret="tvXIXsaMZb" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Parti Dönemi -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:42:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite reformu]]></category>
		<category><![CDATA[Basın ve İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Kadınlar Birliği ve Diğer Demekler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Partili Yıllar ve Demokrasi Sorunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13075</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Türk Ocakları Türk Ocağı, İkinci Meşrutiyet Devri’nde faaliyet yürüten “Türk Der­neği” (Kuruluş: Kasım 1908) ve “Türk Yurdu” (Kuruluş: Ağustos 1911) isimli derneklerin üçüncü halkasını teşkil eder. Türk Derneği yerini Türk Yurdu’na, Türk Yurdu da Türk Ocağı’na bırakır. Türk Ocağı, tü­züğünün 1. maddesinden anlaşıldığına göre, resmen 25 Mart 1912’de kurulur. 1912’den itibaren milliyetçi fikirlerin ana kaynağı olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/inonu-2/" rel="attachment wp-att-13077"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13077" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1.jpg" alt="Tek Parti Dönemi -2" width="374" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1.jpg 374w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1-300x204.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a>Türk Ocakları</strong></p>
<p>Türk Ocağı, İkinci Meşrutiyet Devri’nde faaliyet yürüten <em>“Türk Der­neği</em>” (Kuruluş: Kasım 1908) ve <em>“Türk Yurdu</em>” (Kuruluş: Ağustos 1911) isimli derneklerin üçüncü halkasını teşkil eder. Türk Derneği yerini Türk Yurdu’na, Türk Yurdu da Türk Ocağı’na bırakır. Türk Ocağı, tü­züğünün 1. maddesinden anlaşıldığına göre, resmen 25 Mart 1912’de kurulur.</p>
<p>1912’den itibaren milliyetçi fikirlerin ana kaynağı olan Türk Ocakla­rının temeli İstanbul Tıp Fakültesi’nin öğrencileri tarafından atılır. An­cak, Fikri temelleri Selanik’te yayınlanan <em>Genç Kalemler</em>&#8216;le başlar. 1911 Nisan’ından başlayarak Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Cânib, Aka Gündüz gibi isimlerin, o günün etkin düşünce akımlarından olan <em>“Os­manlıcılık&#8221; a</em> karşı geliştirdikleri “<em>Türkçülük</em>”, Türk Ocakları’nın fikrî te­melini oluşturur. Balkan ve Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlıcılık dü­şüncesinin iflas etmesi, Türkçülük akımının güçlenmesini sağlar ve Türk Ocakları o günlerin gözde kuruluşlarından birisi haline gelir.</p>
<p>20 Haziran 1911 toplantısında esaslan tespit edilen ve 1913 yılında İstanbul’da basılmış olan tüzüğüne göre, Türk Ocakları’nın kuruluş ga­yesi “Türklerin milli terbiye ve ilmi, İçtimaî, İktisadî seviyelerinin terakki ve i&#8217;tilası ile Türk ırk ve dilinin kemâline çalışmak&#8221;dır. “Asla politikaya karışmayacağı ve siyasî partilere hizmet etmeyeceği” belirtilen demek, gaye­sine ulaşabilmek için, “okullar yaptıracak, kendi adını taşıyan kulüpler açacak, buralarda dersler, konferanslar, halka açık toplantılar düzenleye­cek, kitaplar ve dergiler yayımlayacak, milli serveti korumak ve çoğaltmak maksadı ile milli iktisada ve ziraate yol gösterecek ve bu alanlardaki kuru­luşların doğup yaşamalarına yardımcı olacak&#8221;dır. Ancak, bu kararlara rağmen, politikanın da karışabileceği bir zemin teşkil edebilecekleri en­dişesi ile, önceleri tasarlanan kulüp açma düşüncesinden vazgeçilir.(<sup>77)</sup></p>
<p>Türk Ocakları’nın fikir planındaki çalışmalarında, milliyetçilikten sonra en çok yer alan konu “<em>Batı medeniyetçiliği</em>” olur. Milliyetçilik fik­rinin Batı medeniyetçiliği ile beraberliği, İkinci Meşrutiyet döneminden sonra daha çok dikkati çeker. Ziya Gökalp’in “<em>Garbçılık</em>” ve <em>“Muâsırlaş- mak&#8221;</em> olarak kavramlaştırdığı eğilimin yorumunda ve ölçüsünde zaman zaman tereddütler ve anlaşılmazlıklar olmuşsa da, sonunda, <em>“Türk kala­rak Batılılaşmak</em>” şeklindeki bir anlayışta birleşilir. Bu düşüncenin yo­ğun şekilde gündeme geldiği ve hararetle savunulduğu yerlerden birisi ve hatta en önemlisi ise Türk Ocakları olur. Türk Ocaklarındaki milliyetçilik anlayışının <em>“kana bağlı ırk anlayışı</em>” ile bir ilgisi yoktur. İlk tü­zükte yer almış olan “ırk” kelimesi (2. madde) <em>“millet”</em> anlamında kul­lanılır. Böyle olduğu, yanlış birtakım yorumlara yol açmaması için daha sonraki tüzüklerde <em>“ırk”</em> terimine yer verilmemesinden ve milliyet teri­minin tamamıyla “<em>ortak kültürel</em> ve <em>manevi değerler”</em>le açıklanmış olma­sından da anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu tarz açıklamalar, zaman zaman birçok konuşmalarda, konferanslarda, kitaplarda, makalelerde ısrarla gündeme getirilir. Ziya Gökalp’in <em>“Türkçülüğün Esasları”</em> ile Hamdullah Subhi’nin konuşmalarını toplayan “<em>Dağ Yolu”</em> konunun önemli örnekle­rini teşkil ederler.</p>
<p>Konferanslar ile ismini duyuran ve taraftarını artıran Türk Ocakları, kuruluşunu takip eden birkaç yıl içinde, dönemin ünlü Türkçü düşü­nürlerinin çatısı altında toplandıkları önemli bir merkeze dönüşür. He­men hepsinin de eksenini millî konuların teşkil ettiği bu konferansları verenler arasında Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Akçuraoğlu Yusuf, Fuad Köprülü, Celâl Sâhir, Bursalı Mehmed Tahir, Halide Edip, Ağaoğlu Ahmed, Müfide Ferid (Tek), Dr.Akil Muhtar, Ömer Seyfeddin, Kadri Reşat Paşa, Cemal Paşa, Necib Asım, Kilisli Rıfat, Veled Çelebi, Samih Rıfat, Yahya Kemal, Nakiye (Elgün), Ali Cânib,&#8230; gibi isimler yer alır. Hummalı faaliyetler kısa sürede meyvesini vermekte gecikmez. Balkan, ve Birinci Dünya Savaşı’nda kaybedilenlere rağmen Türk Ocaklarının milliyetçi atmosferinde yetişenler, İstiklâl Harbi’ni takiben kurulan mil­li devletin üst kadrolarında yer alırlar. İşgal kuvvetlerince Meclis-i Meb’usan’m kapatılması (11 Nisan 1920) üzerine, İstanbul daki Ocaklı­lar Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılırlar. O devrin birçok ay­dınları gibi, Malta’ya sürülmek için İngilizlerce aranmakta olan genel başkan Hamdullah Suphi de bunlar arasındadır. Hamdullah Suphi, An­kara’da yeni kurulan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne de mebus olarak girer ve milli hükümetin ilk Maarif Vekili olur.</p>
<p>Türk Ocakları, 1920’lerin başında faaliyetlerini daha çok Batı Anado­lu’da yoğunlaştırır. Şeyh Said isyanından sonra hükümetin de desteğiy­le Doğuya yönelir ve faaliyetlerini artırır. Rejimin milli sınırlar içerisin­de tek millet olma anlayışının yaygınlaşıp kökleşmesi için toplumsal- kültürel konularda faaliyet yürütür. Salt milliyetçilikten çok, rejime hiz­met gayreti içerisinde olur. Genel Başkan Hamdullah Suphi, 1925’te Türk Ocakları nın görevlerini açıklarken siyasal sistemle olan bağa da dikkat çekerek şunları söyler: <em>“Bence Türk Ocağı birçok vazifeleri arasın</em>da iki mühim ihtiyacı tatmin etmeğe mecburdur: Bu ihtiyaçlardan biri dev­let teşkilatı altında millet teşkilatına yardım etmektir&#8230; İkinci nokta, Türk Ocakları bir medeniyetten diğer medeniyete geçen Türk milletine bu istiha­le devrinde rehber olmağa mecburdur”(<sup>78)</sup>. Hamdullah Suphi daha sonraki bir yazısında ise, Türk Ocağı’nın “Muallim Birlikleri, Hilâl-i Ahmer, Himâye-i etfâl, Teyyare Cemiyeti, İdman İttifakları” gibi kuruluşlarla birlik­te &#8221;daha yüksek, daha kaadir, daha mamur ve mes’ut bir Türk vatanı için hükümetle beraber mücadele eden kuvvet”(<sup>79)</sup> olduğunu açıklar.</p>
<p>Türk Ocakları’nın gayesi ise şu sözlerle ifade edilir: “Türk Ocakları, inkılâpçı ve cumhuriyetçi hükümetin mesaîsine, kendi mesaîsini ilave ederek, bu yol­da çalışıyor ve gitgide büyüyen teşkilatı ile bu maksat için çalışmakta de­vam edecektir. Hükümetimizle beraber daha büyük ve daha güzel bir istik­bâl için yaptığımız mücadelede Tanrı bizi muvaffak etsin!”(<sup>80)</sup>. Hamdullah Suphi’nin Mustafa Kemal’e karşı ise özel bir “muhabbeti” vardır. &#8221;Mu- habbeti&#8221; sıklıkla konuşmalarına yansır: “Türklüğün bütün rüyalarını ta­hakkuk ettiren aziz reisimizi şimdi hürmetle, huşû ile selâmlıyorum. Onun muhabbeti bizim kalbimizde bir dindir”(<sup>81)</sup></p>
<p>Türk Ocakları, rejime bağlılığı ve rejimin kültürel temellerini oluş­turup, geliştirme faaliyetlerindeki çabaları nedeniyle siyasî otoritenin ekonomik desteğini her zaman yanında bulur. Ancak, batıklaştırıcı pro­jeleriyle jakoben karakter sergileyen rejim, 1931’de uzun süredir meşru­luğunun en önemli fikrî dayanaklarından birisi olan Türk Ocakları’nı kapatma ihtiyacı hisseder. Acaba neden? Bu sorunun, bir değil bir çok cevabı verilmiştir. Bunlardan en önemlisi, Türk Ocaklarının gittikçe si­yasallaşmasıyla ilgilidir. Üstelik, CHF’na muhalif olan bir siyasallaşma­dır bu. Eskiden olmayan bir şekilde “<em>sistem</em>” eleştirileri, Ocaklılarının konuşmalarında duyulmaya başlanır. Hamdullah Suphi’nin 9 Ağustos 1930’da İzmir Türk Ocagı’nda yaptığı konuşma bunun örneklerinden birisini teşkil eder. Hamdullah Suphi, üslûbu günün şartları gereği son derece ustaca ayarlanmış “<em>sistem</em>” eleştirisi dolu bu konuşmasının bir bölümünde şunları söyler:</p>
<p>“Halk kütlesi duyar, düşünür ve anlar. O, taa içinden gelen öz ve harim lisanile konuşmaya başladığı vakit, siz kim olursanız olunuz, zâfınızı, aczinizi duyarsınız. Ben kendi ömrümde bu aczi bir çok defalar duy­muşumdur. Sekiz sene evvel Keçiören’deki evime kömür getiren yaşlı bir köylüye sordum: “Hükümetin Ankara’ya gelmesinden memnun mu­sun?”, “evet” dedi. “Niçin memnunsun?” dedim, “Çünkü eşeğin sırtına <sub>ne</sub> koysam, Ankara’ya gidince para oluyor. Tavukta para ediyor, çalı da para ediyor, ot da para ediyor”, “Hayır” dedim “bunu sormadım. Dedi­ğimi yanlış anladın. Hükümet Ankara’ya geldiği için senin köyde halin iyileşti mi? Hakkını daha iyi koruyabiliyor musun? Jandarma, vergi me­muru sana eskisinden daha iyi mi muamele ediyorlar, daha kötü mü?”</p>
<p>Köylü bir dakika yüzüme baktı, tereddüt ettiğini gördüm. Şehir uşağı çok defa ona emniyet vermez, bilirsiniz. “Baba, bana istediğini söyle, korkma, benden sana fenalık gelmez” dedim. “Öyle ise diyeceğim bak, dinle” dedi: “Vaktile Abdülhamit zamanında paşalar bize, “ver” dediler, verdik; “öl” dediler, öldük. Onlar gittiler, yerine başka paşalar geldi (Ittihad Terakki devrini kasdediyordu) onlar da bize, “ver” dediler, ver­dik; “öl” dediler, öldük. Onlar gitti, yerlerine siz geldiniz. Siz de bize “ver” dediniz, verdik; “öl” dediniz, öldük. Şimdi bekliyoruz; bize ne va­kit “al” diyeceksiniz?</p>
<p>Arkadaşlar! Bu sözleri dinlerken ne düşündünüz? Bu köylü hakim­lerin konuşmasına dair ne kadar hatıralarım vardır. Biz konuşmayı bil­meyiz, konuşmayı bilenler onlardır. Bu köylünün verdiği cevabı ömrünüz oldukça unutamazsınız. Bir köylü konuştuğu vakit, bir memleketin dağı taşı konuşur, yer, gök konuşur gibi konuşur. Bu derinliğin, enginliğin karşısından şehir uşağı acizdir&#8230; “Ne vakit al diyeceksiniz?” diyen halkın sesine gazeteci Efendi “Al!” diye rakı uzatmayı teklif ediyor. Ha­yır Efendi! Türk münevverinin Türk halkına uzatacağı rakı değildir&#8230;Muallim birliklerinden, Türk Ocakları’ndan körükörüne bir itaat, bir in­zibat istemekten vazgeçsinler&#8230;”(<sup>82)</sup></p>
<p>İdeolojik yapısı dikkate alındığında, Türk Ocakları’ndan, Cumhuri­yet devrinde gerçekleştirilmiş siyasî, sosyal ve kültürel devrimleri be­nimseyip savunması beklenir. Ancak, “Türk <em>kalarak batılılaşmak</em>” iste­yen Ocak ileri gelenleri, temel manevî değerlerin devrimler arasında ze­delenmemesi gerektiğini dile getirirler. Hatta bunun devrimleri gerçekleştirenlerle daha köklü fikrî ayrılıklara neden olacak boyutta önemli ol­duğu da anlaşılmaktadır. Zira, Hamdullah Suphi yıllar sonra inkılapçı kadro ve taraftarları için şunları söyleyecek ve bu arada başkanı olduğu Ocaklılar’m genel eğiliminin ipuçlarını vermiş olacaktır: &#8221;<em>înkılâbın müdafii olan bir tufeyli peyda olmuştur. Din dediğimiz vakit tüyleri ürperir.Bırak, kendi kendine çürüsün ve yıkılsın der. Eski harfleri gördüğü vakit,teş&#8217;üm eder.Bu,inkılabımızın  en büyük zaferlerini tehlikeye düşürecek bir irtica nişanesidir. O, bir tarassut kulesindedir, ufuklarda her gün tehlike işaretleri görür&#8230; İnkılâp tufeylisi, yalnız 25 seneyi gören daracık kafasıy­la eski harften korkuyor. Onu bir aralık âbidelerimizin üzerindeki kitabe­leri kazırken gördük&#8230; Eski harflerden kokmuyoruz. Devletin bütün evrak hâzineleri bu harflerle doludur. Bütün mimarî yadigârları üzerinde o harf­ler var. Cedlerin mezar taşlarında aynı harfleri okuyoruz.Edebî servetimi­zi teşkil eden kitaplar ve bütün tarihimiz o harflerle yazıldı”(<sup>83)</sup>.</em> Fakat bun­lar, Ocak ileri gelenleriyle Cumhuriyeti kuran ve siyasî otoriteyi temsil eden kadroların fikrî alanda tamamıyla farklı düşüncelere sahip olduk­ları anlamına gelmemelidir.</p>
<p>Temelde batılılaşmada birleşiyorlardı. An­cak, Cumhuriyeti kuranların erteledikleri batılı forma uygun siyasal ya­pılaşmayı Ocaklar’ın ısrarla arzuladıkları bir gerçekti. Siyasî tercihleri demokrasiden yanaydı. Bu ise Türk Ocakları ile Cumhuriyet kadroları­nın arasında yıllardır süren üstü kapalı muhalefetin en önemli unsuru­nu oluşturur. Henüz SCF şokunu atlatamamış olan CHF ileri gelenleri, Hamdullah Suphi’nin bir konuşmasıyla bir başka şoku yaşarlar. Genel Başkan Hamdullah Suphi, siyasî hayatının belki de en büyük hatasını yapar ve iktidar partisinin muhalifi olarak kurulmuş bir partiyi açıktan ve ısrarla destekler. 11 Eylül 1930 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan ve başka gazete ve dergilerce de iktibas edilen “Bu <em>Sesi Koruyacaksın!” </em>İsimli heyecanlı bir yazıda Serbest Fırka’yı açıkça ve ısrarla savunup desteklerken, CHF’nı eleştirir: “Bu <em>muhalefet sesi yükseldiğinden beri kal­binin içinde ferah duymayan kaç samimi vatanperver vardır?&#8230; Ey Türk münevveri! Ufak ihtirasların, menfaat korkularının kulakları tıkamak iste­yen gürültüsü fevkinde sen, vatanından yükselen bu mürâkaba sesini koru­yacaksın! Istırabı meydana çıkaran odur, tehlikeleri ortaya çıkaran odur, hâkimiyyet-i milliyenin ilk ve son şartı odur! Ey, Türk genci! Memleketin gibi, milli izzet-i nefsin gibi, vatan toprağı üzerinde yükselen bu yeni ve mü­barek ikaz sedâsını koruyacaksın.</em> ”(<sup>84)</sup></p>
<p>Kendi elleriyle oluşturdukları Serbest Fırka’yı kapatmalarını takiben her türlü izini silme kararlılığı içerisinde olan iktidar kadrosu için, Türk Ocağı-Serbest Fırka ilişkisi büyük ve affedilemez bir hatadır. Üstelik Türk Ocağı ileri gelenleri gittikçe yükselen bir sesle, iktidarın tercih et­tiğine karşı bazı nüansları bulunan bir başka batılılaşma projesini dile getirmeye başlamıştır. Hamdullah Suphi’nin Türk Ocağı merkezinde 15 Kasım 1930’da yapmış olduğu konuşma bunun önemli örneklerinde bi­risini teşkil eder: “<em>İtalya’yı yerli bir Bolşevizm hareketinden kurtarmış olan milliyetçi hareket vardır. Fakat İtalya’nın timsali olan Duçe’yi;</em> Mus-solini’yi tanırsınız. Onun aleyhine yazılacak tek bir kelime, söylenecek bir söz, tasavvur edilmek imkânı olmayan bir şeydir. Böyle bir küstah hareket faşist gençliğin kahredeceği bir darbesini kendi üzerine çeker. Kurtuluşa nasıl eriştiğini bildiğimiz Türk vatanı üzerinde milli timsale yazı ile, resim­lerle hürmetsizlik edenler meydanı boş buldukları için cesaretlerini müte­madiyen arttırıyorlar. Türk gençliğinin kalbindeki milliyetçi hassasiyet bu gibi vakaların cezasını jandarmaya, polise, mahkeme salonlarına terk et­memelidir. Sizin vicdanınızdan doğacak bir ikaz sesiniz bu yıkıcı cereyan­ların önüne geçmelidir. Meydanın boş olmadığını, gençliğin nankörleri ta­kip edeceğini göstermelidir&#8230;”(<sup>85)</sup>.</p>
<p>Dikkat edilirse Hamdullah Suphi, devlet güçlerini bir yana bırakarak, gençliği faşist yıldırma yöntemlerini uygu­lamak üzere eyleme çağırmaktadır. Aşın milliyetçi eğilimleri de göz önüne alınacak olursa, Hamdullah Suphi’nin -bu sözlerinden de anlaşıl­dığı üzere- o dönemin koşullarında Türk Ocakları’nın faşizme özenmiş olabileceği kolaylıkla söylenebilir. Kaldı ki, o dönemde faşist düşünce­nin bir çok çevrede yaygınca benimsenmiş olduğu da hatırlanmalıdır. Elbette ki iktidardaki seçkinler de fikren benzer düşünceler içerisindey­diler. Ancak Faşizmi veya Faşizmin İtalya modelini yakınlık hissedilse bile, iktidar hiçbir şekilde kendisine doğrudan veya potansiyel rakip olabilecek bir yapı istemiyordu.</p>
<p>Karaer, Türk Ocakları ile ilgili çalışmasında, Ocakların kapatılma ge­rekçesini bir çok nedene bağlar: “Ocakların, CHP’ye rakip bir siyasi ku­ruluşa dönüşebileceği endişesi; Ocaklıların demokrat yapısı ve demok­rasi özlemleri; SCF kurucuları arasında bazı Ocaklıların görev alması; dış politikada SCB ile iyi komşuluk ilişkilerinin devam ettirilmek isten­mesi; şahsi kaprisler ve kırgınlıklar&#8221;. (86)Çetin Yetkin ise Türk Ocakları­nın kapatılmasını daha geniş bir açıdan değerlendirir. Ona göre Türk Ocakları’nın kapatılmasının birisi genel diğeri özel iki nedeni vardır. Genel neden şudur: “Tüm güçlerin tek elde toplanması siyasasının bir gerçeği olarak Ocaklarının CHF içine alınıp bu parti içinde eritilmeleri, özel nedenlere gelince, bunlar da, a) Türk Ocakları’nın gün geçtikçe CHF karşısında yer alan siyasal bir kuruluş niteliği kazanması, b) Türk­çülük görüşünün Ocaklarda giderek ırkçı ve pantürkist bir renge bürün­mesi ve bunun o günün Türk-Sovyet iyi ilişkilerine ters düşmesi, c) Si­yasal bir güç kimliğine bürünmeye başlamış olan Türk Ocakları’nda ay­rıca bir de örgütlenme ve uygulama alanında faşizme karşı açık bir eği­lim görülmesi olarak belirtilebilir&#8221;(<sup>87)</sup>. Bütün bunların, Serbest Fırka tecrübesini takiben iktidar çevresinde oluşan genel kanaatlerle <em>çatışmalara </em>neden olduğunda kuşku yoktur. Bunu anlamak için, Mustafa <em>Kemal’in </em>20 Nisan 1931 günlü bildirisini dikkate almak yeterli olacaktır: “Türki­ye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve İçtimaî hayat için işbölümü itibarı ile muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkki etmek esaslı prensiplerimizdendir&#8230; Fırkamızın bu pren­siple istihdaf ettiği gaye sınıf mücadelesi yerine İçtimaî intizam ve tesanüt temin etmek ve birbirini nakzetmeyecek surette menfaatlerde ahenk tesis eylemektir&#8230;”(<sup>88)</sup></p>
<p>Rejimin, hiçbir muhalefet unsuru taşımaksızın kendisini anlatacak, temsil edecek ve istediği tarzda toplumsal dönüşümü sağlayacak kuru­luşa ihtiyacı vardı. Fakat fikrî farklılıklardan dolayı bunu Türk Ocakla­rından beklemek işine gelmiyordu. Başka bir kuruluş bunu gerçekleştirebilirdi. Halkevleri, işte bu düşüncelerden doğar. Necmeddin Sadık (Sadak)’ın 1925 tarihli yazılarına da yansıdığı üzere, iktidar, Türk Ocakları’nın misyonunu tamamladığını daha o yılda düşünmeye başlar. İkti­dar kendisine her yönüyle bağlı ve emrinde bir başka kuruluş arzular. Necmeddin Sadık’m konuyla ilgili yazısının bazı bölümleri şöyledir: “Hayat kanunları, vazifesiz kalan uzuvları felce mahkûm eder. İfa ettikle­ri hizmetler, tekâmül neticesinde, daha yüksek uzviyetler tarafından gasbedilen müesseseler, bir müddet daha gayesiz, vazifesiz kaldıktan sonra zeval bulur&#8230; Türk milleti ve Türk milliyeti mânâsını kaybetmişti. Ona, bu varlı­ğının kıymetini öğretmek, hissettirmek lâzımdı. Türk Ocağı bu vazifeyi de­ruhte etti&#8230; Fakat şimdi Türk vahdeti bilfiil vücuda gelmiştir.</p>
<p>Bir devlet var ki ismi Türkiye Cumhuriyetidir. Ve bu devlet, bizzat bu milliyet cereyanı­nın, milli bir ihtilâlin doğurduğu ve yalnız bu cereyana istinat eden bir dev­lettir. Bütün şubeleri, milli mevcudiyetimizin takviyesine hizmet etmek ga­yesini takip ediyor; bütün siyaseti Türk milletini yükselmek endişesinden il­ham alıyor&#8230; Bu milli devlet mekanizması arasında, hem milleti, hem dev­leti Türk olan bu büyük uzviyet içinde “Türk Ocağı’nın bir mânâsı var mı­dır?&#8230; “Osmanlı Devleti” içinde “Türk Ocağı’nın bir mânâsı vardı. Fakat bugün ne bu ismin, ne bu teşkilatın hikmet-i vücudu kalmıştır. Daha doğru­su, bu teşkilâtın gayeleri tahakkuk etmiş vazifesi hitama etmiştir. Eğer ya­şamakta devam etmek istiyorsa, gayesini, vazifesini, hattâ ismini değiştir­mek mecburiyetindedir”(<sup>89)</sup>.</p>
<p>Serbest Fırka olayıyla anlaşılır ki, Türk Ocakları, rejime destek ola­cak tarzda yürütülen fikrî faaliyetlerle yetinmemeye başlamıştır. Bu durumda, rejimin sözcülüğünü yapacak kuruluş, Türk Ocakları’nın ola­mayacağına kesinkes hükmedilir. Türk Ocakları’nın kapatılması gerek­tiğine karar verilir. Ancak böylelikle Halkevleri’ne faaliyet alanı doğabi­lecektir. Ve Türk Ocakları kapatılır.</p>
<p>“Jön Türk milliyetçiliğinden miras kalan Türk Ocakları”(<sup>90)</sup> kapatılır, ancak Türk Ocaklarının kapatılmasına kimin karar verdiği her zaman tartışılan bir konu olur. İsmet İnönü’ye göre Ocakların kapatılmasına karar verenler, Ocakların bizzat kendi yetkilileridir(<sup>91)</sup>. Fakat İnönü’nün bu iddiası üzerine Hamdullah Suphi, Türk Ocakları’nın kendiliğinden kapandığını yalanlar, Mustafa Kemal’in bu kararı kendilerine zorla al-dırttığını öne sürerek şunları söyler: “<em>Talebe Birlikleri, Muallimler Birli­ği, Türk Ocakları, Gazeteciler Cemiyeti, İhtiyar Subaylar Cemiyeti, Türk Kadınlar Birliği ve saire, bir sürü intihar! Bu vakalar yakın tarihimizin çok hazin bir safhasıdır. Sebep, ilan edilmiş olan sebep şu bütün kuvvetleri bir elde toplamak arzusudur. Misal sarihdir. Rusya’da bir Narodnidom ve Komsamol var tek partinin emrinde. Almanya’da tek parti ve onun emrinde Hiiler Yugend teşkilatı var. Şefin iradesi mutlaktır. Bu şef Mussolini nin tek partisi de partinin emrinde Balilla teşkilatını kurdu. Mareşal Antenesku Demir Muhafızlar teşkilatının başındadır. İşte misaller, işte sirayet memba-ları&#8230;”</em>(92).</p>
<p><strong>Türk Kadınlar Birliği ve Diğer Demekler</strong></p>
<p>Siyasî otoritenin iradesi dışında ifade olunmuş her düşünce ve girişi­mi yasaklama biçiminde gerçekleşen gelişmelerin bir uzantısı olarak, sa­dece Türk Ocakları kapatılmakla kalınmaz, esasında siyasî bir iddiası ol­mayan Türk Kadınlar Birliği de kapatılır. Anlaşıldığı kadarıyla, Türk Ka­dınlar Birliği’nin kapatılmasında da, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan beri adeta gelenekleşen bir uygulamaya yer verilir. Bu, kapatıl­ması istenen parti veya derneği kendi kendine feshettirme uygulaması­dır. Hatırlanacağı üzere Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Fethi Bey aracılığıyla <em>“kendinizi feshedin</em>” teklifi götürülmüş ancak Parti yönetimi bunu kabul etmediği için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası İstiklâl Mahkemeleri’nin maharetiyle kapatılıp, yöneticilerinin büyük çoğunlu­ğu çeşitli gerekçelerle yargılanmış ve mahkûm edilmişti. Ancak bu direniş, siyast otoriteden icazetli Serbest Fırka&#8217;da yaşanmaz. Mustafa Ke­mal&#8217;in artık tarafsız olmayacağı mesajı. Serbest Fırka’nın siyasi faaliyeti­ne son vermesi için mahiyeti kolay anlaşılan bir mesai olur. Başkanı Hamdullah Suphi’nin açıklamalarından anlaşıldığı üzere Türk Ocakları da kendisini feshetmek zorunda bırakılır. İşte bu gelenekleşen uygulama Türk Kadınlar Birliği’nde de uygulanır ve siyasî otorite bu kadın kuruluşunu kendini feshetme yönünde etkiler.</p>
<p>Türk Kadınlar Birliği 10 Mayıs 1935’de son toplantısını yapar. Başkan Latife Bekir, Birlik’in kapatılma gerekçesini siyasî otoritenin arzuladığı yönde açıklar; “<em>Kadın Birliği ülkülerine kavuşmuştur. Türk kadınlığına bütün haklan tanınmıştır. Bundan sonra Kadın Birliği’ne ihtiyaç yoktur.Birliğin feshini talep ediyorum</em>”(<sup>93)</sup>. Fakat bu gerekçenin ifade edilmesinden çok kısa süre önce Birlik’in yazar üyelerinden Sabiha Sertel şunları yazmıştır: “<em>Kadınların siyasî hak almaları, parlamentarizm ve demokrasi içinde kendilerine pek az şey temin edilmiştir. Kadınlar bu siyasî hakları</em><br />
<em>aldıkları halde İktisadî, İçtimaî, ezilmeleri ortadan kaldıramamıştır”(94). </em></p>
<p>Yine aynı günlerde Yunus Nadi ise şunları yazar<em>: “Türkiye’de kadınlığa hak</em><br />
<em>tanınması idealist rejimin yalnız doğru yolu gösteren kuvvetli bir işareti gi-</em><br />
<em>bi alınmalıdır, o kadar. Buna göre ülkemizdeki durumdan dolayı kadından</em><br />
<em>daha çok rejimi alkışlamak ve daha çok gene onu kutlamak yerinde olur.</em><br />
<em>Kadına, kadınlığa ve kadın sorununa gelince o burada da başka herhangi</em><br />
<em>bir ülkede olduğu gibi en aşağı o kadar. Halâ yerinde sürünüp duruyor”(95)</em></p>
<p>Yine aynı günlerde Mason Derneği’nin faaliyetlerine de son verilir.Kemalettin Apak’m açıklamalarından anlaşıldığına göre(<sup>96)</sup> bunun nedeni, Mason derneklerinin o günlerin Türkiye’si için gözde modeller olan İtalya, Almanya ve Rusya’da da kapatılmış olmasıdır. <em>Cumhuriyet</em> gazetesindeki haber ise bu tespiti doğrular mahiyettedir: “Bu <em>suretle</em> son <em>zamanlarda İtalya, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi Mason teşkilatı memleketimizde de ilga edilmiş oluyor”(<sup>97)</sup>.</em></p>
<p><strong>Basın ve İktidar</strong></p>
<p>1930 ve bunu takip eden birkaç yıl Türkiye için kritik yıllardır. Çünkü ekonomik politikaların iç ve dış etkilerin sonucunda iflas ettiği anlaşılmıştır. Halk büyük bir sefalet içerisindedir. Bu şartlarda, halktan, gerçekleştirilen siyasî, yasal, toplumsal, kültürel devrimlerin hatırına eko­nomik sıkıntılara sabretmesinin istenemeyeceği açıktır. Zira, Serbest Fırka denemesi de göstermişti ki, halk seçkinlerin “<em>kendilerine rağmen kendileri için”</em> yaptıklarından hiç memnun değildir. Birkaç yıla sığdırı­lan “<em>Devrimler</em>” halkın onayını almamıştır. Bunlar siyasî otoritenin Tür­kiye’nin batılılaşma sürecinde önemli olan ve yaklaşık 15 yıla sığdırılan yeni bir süreci başlatma kararının başlıca nedenleri olur. Toplumu jakoben yöntemin gerektirdiği uygulamalarla bütün anlamıyla uniform bir hale getirme süreci başlatılır. Ancak açıktır ki, bu sürecin sessiz sakin gerekleştirebilmesi, hiçbir şekilde muhalefetin olmamasıyla mümkün­dü. Siyasî otorite, bütün kararlarının ve uygulamalarının hiçbir eleştiri­ye muhatap olmadan uygulanmasını istiyordu. Ne var ki, siyasî otorite­nin basın ile arası bir türlü iyi gitmemişti. 1925 yılını takiben yürürlüğe konulan Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif ses çıkarabilecek basın sus­turulmuş, ancak 1929’dan itibaren kısmî bir serbestliğe gidilerek küçük dozajda da olsa muhalif yazılara katlanılır olunmaya başlanmıştı. Ancak, kararlaştırılan yeni dönemde buna da razı olunmaz ve hiç gecikmeden basma yönelik yeni uygulamalar devreye sokulur.</p>
<p>TBMM’nin 15 Ağustos 1931 günkü toplantısında gündemi basın oluşturur. Basm’a verilecek çeki-düzenin mahiyeti görüşülür. 25 Tem­muz 1931 günkü oturumda da “<em>Matbuat</em> Kanunu”nu kabul edilir. Bu ka­nunun en önemli özelliği, siyasî otoritenin iradesine aykırı yayın yapıl­dığında hükümetin gazete kapatma yetkisini elde etmiş olmasıdır. Mat­buat Kanunu ve özellikle de 50. maddesi “Yi<em>llar boyunca gazete</em> ve <em>dergi­lerin yazarlarının tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak”</em> ve <em>tam an­lamıyla güdümlü&#8221;(<sup>98)</sup></em> bir basın oluşturulacaktır. Bunu gelecek yıllar en açık biçimiyle gösterecektir. Zira “bu <em>kanun tabiiki muhalif basını yasaklamak ve hükümetin yaptığı her şeyin sözbirliğiyle alkışlanıp onaylanmasını</em> sağ­lamak <em>için&#8221;(<sup>99)</sup></em> kullanılır. Hatta öyle ki, Yazar Kerim Korcan’ın ifadesiyle &#8221;<em>polis “yiyecek ekmek bulamıyorum, aldığım ücretle geçinemiyorum diye­ni “doğruca nezarete atacak&#8221;(<sup>100)</sup></em> kadar her şeyi kontrol altına alır.</p>
<p>Gerçi tahmin etmek zor değil, ancak yine de sormakta yarar var, Siyasî otoritenin izin verebileceği basın türüyle ilgili olarak Matbuat Kanunu ile uygulamada güdülen amaç nedir?&#8221; Bu sorunun cevabı yetkili bir ağız­dan(<sup>101)</sup> yıllar sonra şöyle açıklanır: <em>“&#8230;Matbuat yaşadığı muhitin siyasî re­jimine de intibak eder. Her rejim kendisine muvafık bir vatandaş tipi ara­dığı gibi bir matbuat tipi de arar&#8230; Dahili ve haricî siyasette inkılâp ülkü­sünü elbirliği ile ilerletmeğe çalışan veyahut o gayeye imal edilen matbuatın son misalleri Rusya da, İtalya da ve çok yakın zamanlarda Almanya’da gö- rülmektedir&#8230;Devletin matbuatla alâkadar olmasını kabul etmemek muasır devletçiliknazariyesi ile telif olunamaz. Bu alakanın en makul ve makbulü ve bugünkü ihtiyaca en iyi cevap verecek tarzı,matbuatın devletle teşriki mesaisidir</em>.&#8221;(102)</p>
<p>Matbuat Kanunu 1935’te kabul edilir ve uygulamaya konulur. <em>Ancak </em>kanunun basına getirdiği sıkıntı ve tedirginlikler esas olarak 1937-38 yıllarında görülmeye ve 1940’tan sonra da yoğun olarak yaşanmaya baş­lanır. Konuyla ilgili olarak Zekeriya Sertel’in “Hatırladıklarım” isimli ki­tabında yazdıkları şöyledir: <em>“Atatürk’ün son yıllan idi. İsmet İnönü, Ata­türk’ün gözünden düşmüş, başbakanlıktan uzaklaştırılmış ve yenine Celâl Bayar gelmişti. Fakat “Serbest Fırka” denemesinden sonra İnönü tarafın­dan alınan anti demokratik tedbirler olduğu gibi devam ediyordu. Basına, doğrudan doğruya sansür uygulanmıyordu, ama manevi baskı o kadar ağırdı ki, çoğumuz sansürü bu baskıdan iyi buluyorduk. Çünkü basın sıkı bir kontrol altında tutuluyordu. Basın kanunu, hep basının aleyhinde yo­rumlanıyordu. Hangi yazanın kime ve neye dokunacağını önceden kestir­mek olanağı yoktu. Örneğin, ufak bir ziyaret için Romanya’ya davet edil­miştim. Sinai de öğle yemeği yiyorduk. Derken bir adam telaşla soframıza sokuldu. ‘Sertel burada mı?’ diye sordu. ‘Kim arıyor?’ dedim. ‘Sizi Anka­ra’dan telefonla arıyorlar’ diye cevap verdi. Telefona gittim. Karşıma İçiş­leri Bakanı Rüştü Kaya çıktı. O gün gazetemde çıkan bir baş yazının hesa­bını vermemi istiyordu. İstediği açıklamayı yaptım, mesele kapandı. Fakat hükümet baskısı beni orada bile bulmuştu. En masum sandığımız yazılar­dan dolayı gazete kapatıyorlardı”(</em><sup>103)</sup>.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı yılları olağanüstü uygulamaları iyice olağanüstü hale getirir. Basın benzerine zor rastlanır bir şekilde kontrol ve baskı al­tına alınır. 22 Kasım 1940’ta kimi illerde geçerli olmak üzere bir ay sü­reli ilan edilen sıkıyönetim, üçer aylık dönemler halinde uzatılarak 1947 Kasım’ına kadar tam yedi yıl sürer ve bu dönemde basın, hem hüküme­tin, hem de sıkıyönetimin kontrol ve baskısı altına alınır. Birçok dergi ve gazete peş peşe kapatılma cezasıyla karşılaşır. Uygulanan baskı ve kontrol öylesine sert ve ilginçtir ki, <em>Tavsir-i Efkârın 25</em> kez kapatıldığı­nı söyleyen Ziyad Ebüzziya “<em>Kapatılan gazetelerin durumunun öteki ga­zetelerde haber olarak bildirilmesi dahi yasaklanmıştı. Kapatılan gazetenin tekrar yayına girdiği zaman, bu durumunu kamuya ve okuyucularına bil­dirilmesi de yasaklanmıştı”(<sup>104)</sup></em> der. Bu konuda Metin Toker’in anlattığı bir durum konunun mahiyetini gözler önüne serer niteliktedir. Toker, Tek Parti döneminden Çok Partili döneme geçişi incelediği kitabında, araştırması sırasında karşılaştığı bir durumu şöyle açıklar: “O <em>yılların Vatan koleksiyonlarını incelerken, komik bir şaşkınlığa uğradım. Koleksi­yon 26 Ağustos 1944’ten 23 Mart 1945’e atlıyordu, önce bir cildin noksan </em>olduğunu sandım. Onu aradım. Bulamadım. Sonradan fark ettim ki, gazete bu kadar <em>uzun</em> bir süre için kapatılmıştır. 26 Ağustos tarihli gazete­deki başyazının başlığı “ Demokrat Türkiye” idi. Herhalde o, hoşa gitmemişti”(<sup>105)</sup></p>
<p>Tek Parti Dönemi, Şefin kapatın bu gazeteyi”(<sup>106)</sup> demekle gazetele­rin kapatıldığı bir dönem olarak tarihe geçer. Kapatma, sürgün ve yaz­ma yasağı uygulamalarının yoğun yaşandığı(<sup>107)</sup>, belirli yorumların ve ya­zıların yayımlanmasının siyasî otoritenin ve sıkıyönetimin emriyle ger­çekleştirildiği(<sup>108)</sup>, bazı kelimelerin yazımına ve sayfa düzenlerine karışıl­dığı(<sup>109)</sup> bu yılları, iktidara yakın birisi olan Nadir Nadi şöyle anlatır: “<em>Dü­şünceler ve inançlar, ancak üstü kapalı cümlelerle, bir dereceye kadar açık­lanabiliyordu. Hükümetçe önemli sayılan olaylar karşısında gazetelerin ge­nel tutumu, Basın-Yayın Müdürlüğü’nden gelen direktiflere göre ayarlanı­yordu. Arada bir Başbakan’ın basın toplantıları tertipleyerek, gazete sahip­lerini ya da temsilcilerini, emir verircesine uyardığı oluyordu&#8230; Böyle top­lantılardan birinde, Refik Saydam, dış politika ile ilgili bir konuya dair er­tesi günü ne yazmamız gerektiğini uzun boylu anlattıktan sonra, gözüne kestirmiş olacak, bana bakarak biraz alaylı, sormuştu: “Anladın mı? Ya­rım ağızla ‘Anladım!’ demem üzerine, sanki beni imtihana çekiyormuş gibi. “Peki, öyle ise anlat bakalım yarın ne yazacaksın?” diye sormuştu. Meslek­taşlar kalabalığı arasında, acemi bir ere emir tekrar ettirmeye benzeyen bu ikinci soruya fena içerlemiş, Başkana ters bir cevap vermiştim. Yaşlı başlı yazarların bu alışılmamış, ters davranış karşısında nasıl şaşırdıklarını, acıyan gözlerle bana nasıl baktıklarını ve ortalıkta esmeye başlayan soğuk havayı Saydam’ın şakaya vurarak nasıl dağıttığını hâlâ hatırlarım.&#8221;</em> (<sup>110)</sup>.</p>
<p><strong>Üniversite Reformu</strong></p>
<p>Cumhuriyet sisteminin 1930’lı yıllara kadar üniversiteye yönelik bir­kaç müdahalesi olmuşsa da, yine de üniversiteden memnun olunmamış­tı. Üniversite, bir türlü istenilen biçim ve oranda rejimin sözcülüğünü yapmıyordu. Basının gönülden kabullenip yerine getirmek için çaba gösterdiği, rejimin ideolojik temellerini inşa ve inşa olunan temelleri sa­vunma görevine, üniversite istenilen düzeyde katılmıyor ve üstelik siyasi otoriteden serbest hareket etme eğilimi taşıyordu.. Halbuki Maarif Ba- kanlığı’na bağlı ilk ve orta dereceli okullar öyle değildi. Buralarda rejim istenilen biçimde ve yoğunlukta temsil ediliyor, rejimin istediği gençlik yetiştirilmeye çalışılıyor, genç zihinler rejimin ideolojisiyle dolduruluyordu. Siyasî otorite bu okullarda varlığını bütün boyutlarıyla hissettiri­yordu. Fakat üniversite öyle değildi. Siyasî otoriteye sadakatle itaatkâr olmuyor, olmak istemiyor, belki de olamıyordu. Bu nedenle Maarif Ba­kanlığı dahi, üniversiteyi yanında görememenin sıkıntısını yaşıyor ve üniversiteye ateş püskürtüyordu. Üniversiteyi açıkça eleştiriliyordu. Başlıca eleştiri noktası, öğretim programlarının, devrimin hızını izleye­mediği yolundaydı. Maarif Bakanlığı’na göre, “Devrim”in gerisinde kal­mış olması Üniversite’ye skolastik bir karakter veriyordu”(<sup>111)</sup>.</p>
<p>Rejimin tam anlamıyla güdümüne giren Basın’ın, Üniversite’ye yöne­lik eleştiri okları ise daha sertti. Çünkü, Basın, rejimi savunma nokta­sında Üniversite’yi yanında görememenin kızgınlığına ek olarak, siyasî otoritenin gözüne daha çok girebilmek için, bu kurumlan eleştirmeyi, aşağılamayı, memnuniyetle ve asli görev kabul ederek yerine getiriyor­du. Örneğin, Kazım Nami (Duru) “Ne <em>İstiklâli”</em> başlığını taşıyan bir ya­zısında “<em>İstiklâl, istiklâl! artık senelerdir Darülfünunlular ağzından düş­meyen bu kelime, hezeli bir mahiyet aldı!&#8230; Bu istiklâl iddiası üç sebeple çü­rüktür: 1) İstiklâl ilmindir, 2) Darülfünun devlet bütçesinden sarfediyor, 3) Devletçilik prensibine uymuyor&#8230;”(<sup>112)</sup></em> diyerek Üniversite’yi eleştiriyordu. Kazım Nami’ye göre Üniversite’yi, İlmî gerekçelerle serbest bırakmak mümkün değildi. Çünkü böylesi bir durumda “ilmi <em>spekülasyon yapıyo­ruz diye hükümetin prensiplerini yıkıcı fikirler de neşredilebilir”</em>di(<sup>113)</sup>. O, bu görüşüyle, Üniversite’yi eleştirirken diğer yandan da Üniversitelerin mevcut durumunun zamanla rejim için tehlikeli olabileceğine dikkat çeker.</p>
<p><em>Kadro</em> dergisi etrafında yer alanlar da, resmî ideolojiyi inşa gayretle­ri dahilinde olmak üzere, Üniversite problemine değinmeden edemez­ler. Üniversite’nin, açıklanmış olan Resmî Tarih Tezini kabullenmeye yanaşmaması veya destek vermede ağır davranması, eleştirilen önemli noktalardan birisini teşkil eder. Burhan Asaf (Belge)’a göre Üniversite çok geri kalmıştır; siyasî otoritenin görüşlerine yetişememektedir(<sup>114)</sup>. Halbuki Üniversite’nin bir misyonu vardır ve onu üstlenmekten kaçın­maktadır: “<em>Bizim Darüfünun’un bizce bir tek vazifesi vardır: Türk ilmini kurmak! Türk ilmi dediğimiz zaman, ilmin beynelmilel mahiyetini reddet­miyoruz. Yalnız, beynelmilel olduğu şüphesiz bulunan ilmin (her memle­kette olduğu gibi) Türk milletini tarih içinde mevcudiyeti zaviyesinden ba­kınca, hem mazi, hem hal, hem de istikbal namına mutlaka</em> hususi çehre <em>arz etmesi lüzumunda ısrar ediyoruz”(<sup>115)</sup>.</em></p>
<p>İsmail Hüsrev (Tökin), Üniversite’nin eksiklerine değinerek, eleştirilerin sebeplerini ve olması gereken yö­nünü açıklar: “<em>Bugün Darülfünun pencereleri</em> ve <em>kapılan inkılâp davalarını gençliğe benimsetecek, milli kurtuluş inkılabının cihan içindeki orijina­litesini tebarüz ettirecek ve heyecan havasına sımsıkı kapalıdır&#8230; İnkılabın dışında ve inkılaba bitaraf kalan cemiyet müesseseleri ve fertler, ancak menfii müesseseler ve menfıi fertlerdir. İnkılapta bitaraflık tasavvur edile­mez.</em>Her <em>münevver cephelerden birinde yer almaya mecburdur. Bitaraf un­sur, bitaraf müessese bilerek veya bilmeyerek reaksiyonu (irticai) destekle­miş olur. Hele bu müessese bir darülfünun olursa&#8230;”(<sup>116)</sup></em> Şevket Süreyya, Üniversite’nin devrim ideolojisini işleyemediğini, hatta karşı-devrimci düşünceleri savunduğunu, toplum çıkarlarına aykırı bir tutum izlediği­ni öne sürer.(117) “<em>Devletçilik</em>” ilkesi üzerinde yoğunlaşmış ve resmi ide­olojinin bu boyutunu oluşturmakla yoğun şekilde meşgul olan Vedat Nedim Tör) ise, devrimin bir zorunluluğu olan devletçiliği Üniversite­nin gözden düşürmeye çalıştığını, bunun gerçekte bir suç sayılması ge­rektiğini ifade eder(<sup>118)</sup>.</p>
<p>Vedat Nedim bir başka yazısında ise, devletçiliğe karşı çıkan bir öğretim üyesi için <em>“Kırk Yıllık Yani, Olur mu Kani?</em> de- diği gibi, “<em>Liberal mektebin bir sadık misyonerinin de su katılmamış, integral bir devletçi olmasına imkân var mıdır</em>?” sorusunu ortaya atar(<sup>119)</sup>. Bütün bu eleştirilere ve özellikle de Üniversite’nin <em>geri olduğu</em> na yönelik eleştirilerine, Üniversite içinden gelebilen karşılık ise ancak şu olur. <em>İstanbul Darülfünunu inkılâbın arkasında kaldıysa bunun başlıca sebebi ek ser hocaların gençlik ve teşekkül çağlarında felsefî kültür namına isbatı va­cip, tefsir ve fıkıh kırıntılarından başka bir şey görmemeleri ve kendi ihti­sasları haricindeki hayati meselelere felsefi bir kültürle ünsiyet etmemiş ol­malarıdır”(<sup>120)</sup>.</em> Bu, esasında üniversiteyi savunmaktan ziyade, üniversite reformunun rejim açısından gerekliliğini vurgulayan görüşün dile geti­rilmesidir. Bu haliyle de Üniversite’de hâlâ geleneksel unsurların etkili olduğunu ifade eden bir cevap olmaktan öteye geçmez.</p>
<p>Sonuçta; Üniversite’de reform kararına varılır. Bu amacı gerçekleştirmenin ilk basamağı olarak İsviçreli Profesör Albert Malche, Üniversitenin durumu ile ilgili bir rapor hazırlaması için Türkiye’ye davet edilir. Malche, raporunda üniversitelerin sorunlarını dile getirir. Ancak tespitleri rejimin arzuladığının çok ötesinde gerçekleşir. Zira, Malche, sorun olarak daha çok yöntem, eğitim ve öğretim gibi konularda Üniversite-’nin istenilen düzeyde olmadığını açıklar. Bir başka deyişle Malche’in raporundaki gerekçeler siyasal değil, genelde teknik konuları kapsar.(121)</p>
<p>Üniversite Reformu Dr. Reşit Galip’in 19 Eylül 1932’de Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmesinden sonra gerçekleştirilir. <em>“Üniversite Reformu&#8221; </em>ile <em>“Türk devriminin ilkelerini savunacak ve siyasal iktidarın desteği ola­cak bir üniversite oluşturmak”(<sup>122)</sup></em> amacı güdülür.</p>
<p>Dr. Reşit Galip ise bu iş için önemli bir şahsiyettir. Zira o, devrimlere içtenlikle bağlı bir kişi ola­rak ün yapmış bulunuyordu(<sup>123)</sup>. Türk Ocakları’nda yetişmiş, İzmir su­ikastıyla ilgili davada istiklâl Mahkemesi üyeliği yapmış birisiydi. Re­formla birlikte Üniversite’nin 151 öğretim üyesinden 92’si kadro dışı bı­rakılır. Yeni üniversitenin öğretim üyeler şu üç gruptan teşkil edilir: 1) Eski üniversiteden kadroya alman hocalar, 2) Avrupa üniversitelerinde öğrenimlerini veya ihtisaslarını başarıyla tamamladıktan sonra geriye dönen Türkler, 3) Yabancı profesörler(<sup>124)</sup>.</p>
<p>Artık basında çıkan Üniversite’yle ilgili yazılarda, yeni Üniversite’nin özelliklerini açıklamaya ve övmeye yönelik şekilde yayınlanmaya başla­nır. Gerçekleştirilen reformun zorunluluğu ve reformdan sonra oluştu­rulan yapının özellikleri ayrıntılı şekilde dile getirilir. Burhan Asaf m ya­zısı buna örnektir. O, Reform öncesi üniversitenin rejimi savunma ko­nusundaki pasifliğinden yakınarak, bu kuruma yapılan müdahalenin yerinde olduğunu vurgular ve devamla şu ifadelere yer verir: <em>“Bugün Rusya, İtalya ve Almanya’da darülfünunların liberal devirdeki istiklâlleri kalmadığı gibi ilimdeki hareket noktalarını da liberal görüşler teşkil etmi­yor&#8230; her üç rejimin de müdahalesini icap ettiren esas, hayatın akışına uy­gun olan ilmi ve bu akışı muvaffak kılacak olan ilmi faaliyetleri temsil ede­cek bir darülfünun istiyoruz, etrafındadır&#8230; Bu inkılâbın her sahaya şamil prensipleri olmak lazım geldiği gibi, her sahaya ait ilmi ihtiyaçları olsa ge­rektir. İşte, hem bu prensipleri izaha hem de bu ihtiyaçları en seri ve en mü­kemmel bir surette tatmin etmek yeni İstanbul Üniversitesi’nin esas vazife­sidir. Bu müessese, inkılâp bakımından, hem insanları hem de yapabilenle­ri yetiştirecektir</em> “(<sup>125)</sup>.</p>
<p>M. Nermi ise <em>“Gazi Türkiye’sinde İnkılâp ve Üniver­site”</em> başlığını taşıyan bir yazısında, yeni üniversitenin devrim ilkelerini yaymak için kurulmakta olduğunu, bilimin artık bir lüks olmaktan kur­tularak devlete hizmet edeceğini açıklar(<sup>126)</sup>. Nusret Kemal (Köymen) de Üniversite reformunun ülkede girişilmiş bulunan uygarlık savaşının bir parçası olduğunu belirtir(<sup>127)</sup>. Mehmet Saffet, bu reformu bir “devrim” olarak nitelendirdikten sonra, bunun tarih ve dil devriminden sonra üçüncü sırayı kapladığını, amacının bir kadro değişikliğinin değil, fakat bir <em>“zihniyet”i</em>n değişmesinin sağlanması olduğunu açıklar(<sup>128)</sup>. Aynı yazar bir başka yazısında da üniversitenin Türk Devrimi’ne uygun bir ya- pıda olması gerektiğini vurgular.(129)</p>
<p>Reformla gerçekleşmesi planlananların pratiğe yansıması için yeni üniversiteler kurulur. Bunların içerisinde en önemlisi Ankara Dil-Tarih- Coğrafya Fakültesi’dir. 1935’te kurulan Ankara Dil Tarih Coğrafya Fa­kültesinin açılışı Millet Meclisi’nde, o zamanın Maarif Bakanı Saffet Arıkan’ın sözleriyle duyurulur: “<em>Atatürk&#8217;ün yüksek dehasından doğan ve ken­di kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara&#8217;da bir fakülte açılacaktır”(<sup>130)</sup>.</em></p>
<p>Gerçekten de fakültenin adı Türk Tarih Tezi’nin ana unsurlarını bir araya getirir ve bunlarla ilgili olarak aşağıda belirtilen amaçları içerir: 1. Dil: Sümer, Akad, Sankrit, Çin ve Hitit dillerinin yani Türkçe’ye akraba olarak görü­len dillerin karşılaştırmalı incelemesi; 2. Tarih: Orta Asya’dan gelen Türklerin tarihi zamanları da aşan uzun varlığını ve diğer uygarlıklara olan katkılarını kanıtlaması; 3. Coğrafya : Uygarlıkların beşiği olarak gö­rülen ve Türklerin derin izlerini taşıdığı öne sürülen Anadolu toprakla­rı üzerinde çalışmalar yapılması ve bunların belgelenmesi.</p>
<p><strong>Tek Partili Yıllar ve Demokrasi Sorunu</strong></p>
<p>Demokratik niteliği açısından özel olarak Tek-Partili yıllar, genel olarak da tüm Cumhuriyet Dönemi esas alınarak Türkiye’nin siyasal sistemi değerlendirilirken öncelikle dikkate alınması gereken kavram <em>“Cumhu­riyet”</em> tir. Değerlendirmede cumhuriyeti öncelemek önemli ve hatta zo­runludur; çünkü <em>“resmi söylem</em>” her zaman sistemin cumhuriyet niteli­ğine vurguda bulunmuştur; sistemin demokratik niteliği genellikle geri planda kalmış, cumhuriyetten ayn bir değer olarak herhangi bir anlam ifade etmemiştir. Bazen ise sisteme yöneltilen eleştiriler karşısında res­mi söylemin “<em>savunma</em>” amaçlı genel eğilimi, cumhuriyeti demokrasi ile &#8216; aynılaştırmak; olumlanan bir değer olarak demokrasi üzerinden cumhu­riyet savunması yapmak olmuştur. Buna göre 1923’te ilan edilen sadece cumhuriyet değil, aynı zamanda demokrasidir. Halbuki, gerek tarihi ge­lişimi, gerekse siyaset bilimi literatüründeki anlamları itibariyle cumhuriyet ile demokrasi kavramları hem farklı şeyleri ifade ederler, hem de farklı sosyal pratikleri ortaya koyarlar.</p>
<p>Cumhuriyet ile demokrasi arasında kurulabilcek en önemli ve hatta benzerlik/anlam ortaklığı,cumhuriyetin yaygın olmayan geniş anlamıyla ilgilidir. Şöyleki, cumhuriyetin dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardır: Yaygın anlamını büyük oranda temsil eden dar anlamı il<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">e</span> cumhuriyet; devletin en üst düzeyindeki yöneticilerin, özellikle devlet başkanının seçimle ve belli bir süre için iş başına getirilmesini ifade eder. Yaygın olmayan ve dolayısıyla çok fazla kullanılmayan geniş an­lamı ile cumhuriyet ise “seçim”le bağlantılıdır ve devletin üst yönetici­lerini belirlemek için yapılan seçimin bilhassa ulusal iradeyi yansıtma­sı gerektiğini ifade eder. İşte bu son anlamı ile cumhuriyet demokrasi ile anlamdaş görünmektedir. Çünkü, demokrasi bir anlamıyla, hükü­metlerin seçim yoluyla kurulup seçim yoluyla değiştirildiği, siyasi ka­rar alma yetkisine sahip olanların vatandaşlarca seçildiği ve bu konuda nihai yetki ve sorumluluğun halka ait olduğu bir yönetimi ifade etmek­tedir.</p>
<p>Dar ve yaygın anlamı ile cumhuriyetlere ilkçağdan beri rastlanmak- tadır. Örneğin, Eski Yunan kent devletlerinde yurttaşlar yöneticilerini seçerlerdi. Eğer seçtikleri yöneticilerinden memnun kalmazlarsa bir sonraki seçimde iş başından uzaklaştırırlardı. Ancak bu yönetim tarzı­nın cumhuriyetin demokrasiyle benzerlik taşıyan geniş anlamından ta­mamen ayrı olduğu açıktır. Sistemin geniş anlamıyla cumhuriyet olabil­mesi için seçime belli bir yaşa erişmiş tüm vatandaşların katılması ge­rekmektedir. Eski Yunan kent devletlerinde ise her yurttaş vatandaş de­ğildi. Kent devletlerinde üretim etkinliğini elinde tutan köleler ile yarı köleler birer vatandaş sayılmazlardı. Sadece çok eski zamanlardan beri özgür olarak yaşamış, ya da özgürlüğe yeni kavuşmuş erkekler yurttaş sayılırlardı. Kadınların herhangi bir siyasi iradeleri söz konusu değildi. Dolayısıyla, seçime katılan “<em>yurttaşlar</em>” genel nüfusun çok küçük bir oranını teşkil ediyorlardı.</p>
<p>Cumhuriyetin geniş anlamına ulaşmak için seçim hakkının vatan­daşların tümüne verilmesi gerekmektedir. Fakat esasında bu da yeterli değildir. Çünkü, vatandaşları sadece tek adaya oy vermeye mecbur eden sistemler ancak dar anlamıyla cumhuriyet olabilirler. Bundan dolayıdır ki, bu tip cumhuriyetlere “<em>totaliter cumhuriyet</em>” denilmiştir(<sup>131)</sup>. Geniş an­lamı ile bir cumhuriyet ancak demokratik yaşamın bu rejime egemen ol­masıyla mümkün olabilmektedir. Yani, devlet başkanı başta olmak üzere tüm üst kademe yöneticileri belli bir yaşın üstündeki tüm vatandaş­larca seçilmesi ve hem bu seçim sırasında hem de sonrasında her vatandaşın istediği fikir grubuna serbestçe girebilmesini sağlayacak, temel özgürlüklerini tanıyacak ve güvence atana alacak bir sistemin yürürlükte olması gerekmektedir.</p>
<p>Cumhuriyet geniş anlamıyla değerlendirildiğinde demokrasi ile ben­zeşiyor olsa bile, aralarında önemli farklılıklar da yine benzeşmelerini sağlayan seçim bağlamında açığa çıkmaktadır. “<em>Milli egemenlik”</em> ve “so<em>mut/reel toplum</em> ise farklılığın zeminini teşkil etmektedir. Milli egemen­lik, Fransa da ihtilâl arifesinde cumhuriyet kavramıyla birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanan ve zamanla yaygınlık kazanan kavramlar­dan birisidir. Milli egemenlik kavramı soyut bir ulus anlayışına dayan­dığı için gerçekte kurucu iktidar kendini hipotetik olarak ulusun yega­ne temsilcisi gibi kabul edebilmektedir. Buna karşılık demokratik rejim­lerde ise egemenlik mutlak anlamda “<em>somut olan toplum”a</em> dayanır. Do­layısıyla, demokrasilerde egemenlik “<em>milli egemenlik”</em> gibi bir soyutla­mayı esas almaz. Doğrudan doğruya reel/somut olan, başka bir deyişle yaşayan topluma dayanır.</p>
<p>Cumhuriyet ile demokrasinin anlamsal benzerlik taşıdıkları alanda bile birbirlerinden kolaylıkla farklılaşabildikleri dikkate alınırsa, her iki sistemin ayrılıklarının ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır. Her iki sistem arasındaki farklılıkları oluşturan özelliklerden önemli diğer bazı­ları ise şunlardır(<sup>132)</sup>: Cumhuriyetlerin özelliklerinden birisini “<em>toplumsal homojenliği ön plana çıkarması”</em> oluşturur. Cumhuriyetler toplumu monist bir tarzda şekillendirmeyi amaçlarlar. Örneğin, Sosyalist cumhuriyetler total bir ideoloji doğrultusunda toplumu yeniden inşaya çalışır­ken, oligarşik cumhuriyetler toplumsal farklılaşmayı siyasal iktidarın bekası için tehlikeli gördüğü için bu farklılaşmanın önüne set koyarlar. Oysa demokrasilerin temel özelliklerinden birisini “<em>toplumsal farklılaş­ma”</em> oluşturur. “<em>Farklılaşma</em>” demokrasinin “<em>olmazsa olmaz kuralını” </em>teşkil eder. Demokrasi, başta siyasal farklılaşma olmak üzere, ideolojik, kültürel, etnik, cinsiyet ve yaşam felsefesine dayalı her tür farklılığı bir zenginlik olarak kabul eder. Demokrasinin önemsediği siyasal yarış an­cak farklılaşmış bir toplum için söz konusu olduğu için demokrasinin temel itici gücü iktidar için yarışmaya dayanır.</p>
<p>Cumhuriyet, toplumsal farklılaşmayı toplumun bölünmesi, parçalanması, dolayısıyla elden gitmesi tehlikesi nedenleriyle reddederken- demokrasi bu farklılaşmayı siyasal arenanın zenginleşmesi bakımından bir zenginlik unsuru olarak kabul eder.Cumhuriyetlerde toplumsal birlik ve beraberlik devlet eliyle suni tedbirlerle sağlanırken,demokratik toplumlarda “<em>farklılıklar zemininde birlik”</em> ilkesi hakimdir. Başka bir ifa­de ile her sosyal grup başka bir sosyal grupla yarışırken, aynı zamanda onun varlığı için de zorunlu bir dayanak oluşturur. Birinin meşru varol­ma hakkına sahip bulunması diğerlerine de aynı hakkın yasal olarak dogmasına yol açar.</p>
<p>Cumhuriyetlerin karakteristik özelliklerinden birisini de “<em>bahşedil­miş bir hukuk sistemi&#8221;</em>ne dayanmaları oluşturur. Cumhuriyetlerde hu­kuk sisteminin halkın rızasına dayanması, eleştiriye açık olması gibi bir durum söz konusu değildir. Hukukun altındaki temel referans ideoloji, fiziki güç veya dinsel değerlerdir. Aslında bu toplumlarda <em>“hukuk”</em>tan çok <em>“kanun”</em> hakimiyeti söz konusudur. Kanunlar devletin hangi istika­mette hareket edeceğini belirlemenin yanı sıra, devletin her türlü yaptı­ranını da meşrulaştırır. Buralarda kanun devletlerin üzerinde olmaktan çok devletler kanunların üzerinde bulunur. Yani devletin yaptırım gücü kanunların gücünden üstün olduğu için kanunlar anlık olarak rahatlık­la yeniden formüle edilebilirler. Kanun ihdasının altındaki temel güdü bireylerin yaşam ve özgürlüğünün teminat altına alınması değil, devle­tin bekasının teminat altına alınması ve yaptırımlarının kılıfına uydurul­masıdır. Cumhuriyetlerde demokrasilerde olduğu gibi vatandaşın hak­kının hukuksal bir güvencesi tam anlamıyla söz konusu değildir. Yöne­ticilerin keyfi tutumu, dolayısıyla vatandaş arasında ayırım yapma ko­nusundaki yetileri her zaman saklı tutulmaktadır.</p>
<p>Demokratik toplumlarda ise “<em>rızaya dayalı bir hukuk sistemi”</em> esastır. Hukukun temel amacı devletin toplum üzerindeki tahakkümünü meş­rulaştırmak değil, aksine devletin toplum üzerindeki gücünü sınırlan­dırmak ve toplumun lehine kurallara bağlamaktır. Anayasal veya hu­kuksal devlet bu bakımdan demokratik devletin temel şartıdır. Bu ne­denle ünlü hukukçu Heyek hukuk ile sınırlı olmayan devletin bir çete­den farklı olmayacağını ileri sürmekte zorlanmaz(<sup>133)</sup>. Demokrasilerin zo­runlu şartlarından hukuk devleti olabilmenin en temel şartını bireyin temel haklarını ve özgürlüğünü teminat altına almak oluşturur. Bunun düşünsel temelini, tüm bireyleri eşit kabul etmek ve doğuştan geldiği kabul edilen temel haklarını ise insanın <em>“salt insan olmaktan”</em> kaynakla­nan hakları olarak değerlendirmek oluşturur. Bu bakımdan demokrasi­lerde hukuk sistemi iktidarın bahşettiği bir lütuf değil, bilakis bir hak­tır. Bireylerin temel hakkıdır. Demokrasilerde hukuk devlet ile birey arasındaki sözleşmeyi sağlayıcı temel araçtır. Hukukun en temel hedefi<sub>ni</sub>, bireyi başka bireylerden ve devletten korumak teşkil eder. Halbuki hukuk devletini tam anlamıyla oturtamayan cumhuriyetlerde bireyi devletten koruma değil, aksine devleti bireyden koruma refleksi daha fazla ön planda tutulur.</p>
<p>Cumhuriyetlerdekinden farklı olarak, demokratik sistemlerde ikti­darın yetkilerini sınırlayan bir anayasa vardır. “idare <em>edenlerin idare edi­lenlere karşı anayasaya dayanan mesuliyeti”(<sup>134)</sup> söz</em> konusudur. Anayasa­nın yazılı veya yazısız olması önemli değildir. Önemli olan yürütmenin, anayasanın koyduğu sınırlamalara yasama organı tarafından riayet etti­rilmesidir. Demokratik sistem, kanun önünde eşitlik ilkesini öngörür. Aynca anayasa ile sınırları belirlenen hürriyetler kanun teminatı yoluy­la korunur. Yani, ferdin haklan, idarenin keyfi tasarrufuna karşı koru­ma altındadır. İktidar meşruluğunu seçim yoluyla halktan alır ve meş­ruluğunu yine seçim yoluyla kaybedip muhalefete geçerek “meşru <em>bir ik­tidar olabilmenin</em>” demokratik mücadelesini verir. Mücadelesinin başarısı ise yine seçimlerde belirlenir(<sup>135)</sup>.</p>
<p>Cumhuriyetlerde siyasal iktidar ve yönetim biçimi hukuk ve seçim yoluyla sözleşmeye dayalı bir biçimde oluşmadığı için, iktidar ve yöne tim konularında ciddi endişeler vardır. <em>“Rejim”</em>in her an iç ve dış düşmanları tarafından yıkılacağı korkusu çoğu zaman paranoid bir karak terde açığa çıkar. Bu endişeyi bertaraf etmek, yönetimin bekasını sağla­mak için daima “<em>harici</em> ve <em>dahili düşman</em>” mitosu üretilerek, bu düşman­lara karşı toplum seferberlik halinde tutulmaya ve yaşanan süreç hep “<em>olağanüstü”</em> şartlar bağlamında değerlendirilmeye çalışılır. Bu yolla toplumun uyanık tutulmasından çok gerçekte toplumun teyakkuz ha­linde tutulması ve böylece yönetimin önemine dair ikna edilmesi amaç­lanır. Yaygın bir şekilde kabulü sağlanan “<em>olağanüstü”</em> şartlar ise “<em>ola­ğandışı”</em> uygulamalara kolaylıkla “<em>meşruiyet”</em> sağlar. Zaten demokratik olmayan cumhuriyetler çoğunlukla halka rağmen kurulmuşlardır. Yö­netim biçimi bir sözleşmeye dayanmadığı gibi yönetici sınıfın iş başına gelmesi de çoğunlukla <em>“de facto</em>” olmaktadır. Bu bakımdan bu toplumlarda ciddi bir rejim krizi her zaman canlı olarak gündemde tutulur. Ré­el toplumun dışında, soyut bir rejim düşüncesi harici ve dahili düşman­ların tehlikesi altında sürdürülür. Devrim sonucu oluşan cumhuriyetlerde ciddi biçimde bir korku havası estirilir. Devlet devrim düşüncesi­ni yaydığı korkuyla sürdürmeye çalışır. Polis asker gibi güvenlik birimleri bireye güven vermekten çok onun üzerinde korku havası uyandırır ve korkunun simgeleri haline gelir. Devrimci cum­huriyetler gerçekte radikal bir tutumu her zaman canlı tutarlar. Devrimci güç ya baskı ve zor yoluyla rakiplerini sindirir ya da bu toplumlarda dişe diş bir mücadele hep yaşanır. Kısaca bu tür toplumlarda siyasi is­tikrar kolayca sağlanamadığı gibi bireyin temel hak ve hürriyetinin de bir güvencesi yoktur.</p>
<p>Oysa, demokratik toplumlarda rejim gibi bir sorun yoktur. Demok­rasilerde <span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">&#8221;</span><em>rejim değil&#8221; “yönetim</em>” ön planda tutulur. Cumhuriyetlerde so­yut bir rejim kavramı bulunurken, demokrasilerde soyutluk sadece ve sadece bireyin doğal haklarında öne çıkar. Yönetimin soyutlanan bir bo­yutu yoktur. Demokrasilerde yöneticilerin kutsal, ilahi, yarı tanrısal bir tarafı asla söz konusu olmaz. Yöneticiler toplumun temsilcileri olarak seçimle iş başına gelir, sınırlı yetki ve görevlerle donatılırlar. Vatandaşın temel haklarını korumanın yanı sıra, onların temel alanlardaki (güven­lik ve adalet gibi) hizmetlerini yürütmekle yükümlüdürler.</p>
<p>Demokrasi­lerde bireylerin temel haklarının referansı niteliğindeki hukuksal çerçe­venin dışında rejim gibi bir soyutlamaya da gidilmez. Siyaset düşüncesi literatüründe gerçekte, <em>“demokratik rejim&#8221;</em> gibi bir üslûp demokrasinin ruhuyla çelişir. Çünkü, demokraside rejim değil, kurum ve kurallar önemlidir. Demokratik kurum ve kuralların sürdürülmesi vatandaşa rağmen kurucu iktidarın rejimi için değildir; aksine sadece ve sadece va­tandaş içindir. Bu bakımdan demokrasilerde “<em>devrim</em>” değil “<em>sözleşme</em>” ön planda tutulur. Cumhuriyet rejimleri ise siyasal yapının formuyla uğraşmaktan kurtulamamaktadırlar. Cumhuriyetler, içerikten çok biçi­mi öne çıkarmalarına karşılık, demokrasilerde değerler biçimden çok daha önemlidir.</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Türkiye’de büyük bir yanılgı ola­rak demokrasi sanki cumhuriyetin doğal bir sonucu olarak gelişmiş ve demokrasi adeta cumhuriyetle birlikte var olmuş gibi düşünce inşa edil­miştir. Bu yanılgının oluşmasında resmi ideolojinin <em>“batılı&#8221;, “modern&#8221;; </em>başka bir deyişle dünyada yükselen değerleri, iyi olan her şeyi, cumhu­riyetin bir eseri ve kazanımı şeklinde takdim etmesinin önemli bir rolü vardır. Halbuki, tarihsel gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, de­mokrasinin cumhuriyetin bir kazanımı olmadığını, aksine cumhuriyet döneminde siyasal sistemin temeline oturtulan resmi ideolojinin de­mokrasinin kamil manâda gelişmesine engel teşkil ettiği görülür.</p>
<p>Sistemin demokratik niteliği konusu Türkiye’deki Tek Parti dönemi bağlamında ele alınacak olursa: Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıcını “<em>Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir</em>” hükmünün oluşturduğu malûm­dur. Ancak, önceki bölümlerde ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, bu şar­tın gerçekleşmesi için 1946 yılını beklemek gerekecektir ki, ondan son­ra da demokrasinin ne oranda gerçekleştiği çoğu zaman tartışmalara açık olmuştur. Dar anlamı dikkate alındığı zaman, Cumhuriyet’in, 1923’ten itibaren Türkiye’nin sistemi olduğu söylenebilir. Gerçi bunu da İsmet İnönü’nün “<em>Değişmez milli şef</em> ’ seçilmiş olması tartışılır kıla­caktır. Ancak, tartışılır noktaları dikkate almadan, genel anlamda, 1946’ya kadar yürürlükte olan siyasal sistemin, dar anlamıyla Cumhuri­yet olduğunu söylemek kuramsal olarak doğru kabul edilebilir.</p>
<p>Ersanlı’nın tespiti konuyu dönemin genel özellikleri açısından özetlemesi ne­deniyle önemlidir: <em>“Parlamenter demokrasinin ana şartı olan muhalif çı­karların ve düşüncelerin temsili 1940’h yılların ikinci yansına kadar yal­nızca bir dilek olarak kaldı. Tik parti iktidarı halka daima zorunlu bir ge­çiş olarak benimsetildi. Bu hazırlık ya da geçiş dönemi anlayışı meşruluğu­nu 1960, 1972 ve 1980 darbelerinde de sürdürdü</em>”(<sup>136)</sup>. Fakat, 1946’ya ka­dar olan sistemin demokrasi olmadığında kuşku yoktur(<sup>137)</sup>. Çünkü 1946 yılma kadar demokratik sistemin en önemli özellikleri arasında yer alan muhalif düşüncenin varlığına(<sup>138)</sup> izin verilmemiş, muhalif düşünceler bastırılarak, kendini ifade edebilme hakkı tanınmamıştır.</p>
<p>Bu noktada cevaplanması gereken soru şudur, Çağdaş uygarlık düzeyi olarak tanımlanan Batılı gibi olmayı gaye edinmiş devrimcî İdarî kadro, 1946 yılına kadar hiçte kısa sayılmayacak bir dönemde “çağdaşlı­ğın” siyasal gereklerinden olan “halk hakimiyetini” inşayı niçin gerçekleş­tirmemiştir&#8217;?” Bu soruya cevap olabilecek mahiyette açıklamalar oldukça çoktur. Ancak en yaygın cevap; örneğini Taner Kışlalı’da bulduğumuz açıklamadır: “Kemalist tek partinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokra­siye hazırlamaktı. Tek partili sistem, olayların zorlamasıyla doğmuş, ama sürekli değil, sadece bir geçiş dönemi için öngörülmüştü”(<sup>139)</sup>.</p>
<p>Demokrasiye geçmeyip otoriter bir sitemi ikame etmenin gerekçelerini ifade eden ve ayrıntıya varan açıklamalardan birisi ise şöyledir: “<em>Rejimin gerçekten de­mokratik olması&#8230; kolaylıkla sağlanamaz. Demokrasinin oluşması, için de demokratik rejimin süreksiz olarak işleyebileceği bir sosyal yatağın oluş-masına bağlıdır. Bu yatağın temel unsuru da yerleşmiş vatandaşlarca benimsenmiş,içe girilmiş bir &#8221;demokrasi kültürünün&#8221;oluşmasıdır.Bu kültür ise kısa zaman içersinde oluşmaz.Bugünkü ve gelecek Cumhuriyet nesille­</em>rinin <em>başta gelen görevi söz konusu demokrasi kültürünü oluşturmak ve bu­nun yerleşmesi için çalışmaktır. İnsanlarımızın zihniyetlerinde zorunlu de­ğişikliğin meydana gelmesi ve sosyal düzen içerisinde özgürlüğün, temel hak ve hürriyetlere sahip olarak yaşamanın vazgeçilmez bir sosyal değer olduğunun ruhlarda yerleşmesidir; insanların demokratik düzen dışı çare­leri, gerçek çözüm yolu olarak telakki etmemek gereğine inanılmalıdır</em>”(140)</p>
<p>Şevket Süreyya’nın konuyla ilgili açıklamaları ise biraz daha farklı bir merkezde ve ilginç sayılabilecek niteliktedir: “<em>Türkiye’nin o ilkel, o çağ­dışı yapısı, bütün hayat cepheleriyle, hızla ve topyekûn değişmeliydi. Bu ise, kendi üstünlüğünü, asırlardan beri, hemen bütün dünyanın kanlı ve vahşi sömürülüşü pahasına yaratmış ve dünya kaynaklan üzerine oturmuş Batı ülkelerinin, artık Batı’da bile çatışmalar veren usulleri ile başarılamazdı. Batı’da hürriyet, hemen bütün dünyanın, yani bütün sömürge ve yan sö­mürgelerin hürriyetsizliği pahasına yaşıyordu. Dünya asırlardan beri Batı için çalışmıştı. Halbuki kol gücünden ve alın terinden başka sermayesi bu­lunmayan Türkiye&#8217;nin, kendini bir Batı hürriyeti sarhoşluğu içinde bir Ba­tı demokrasisinin hayaline kaptırması, ancak bir aldanışla neticelenebilirdi. Onun için, bu ülkenin kımıldaması, zeminin tesviyesi ve bu tesviye edil­miş zemin üstünde, içeride milli hakimiyete dayanan, dışarıya karşı siyase- ten hür ve iktisaden istiklâl esasını güden, ileri bir nizam kurabilmesi için, olağanüstü kanunlara, olağanüstü müdahalelere ve düzenlemelere yönel­mek ihtiyacı vardı. Bu olağanüstü müdahale ve düzenlemeler ise, disiplin ve müdahale nizamı demekti&#8230;. Hülasa o günlerde Yeni Türkiye&#8217;nin çok parti­ye değil tek ve kudretli bir iradeye ve bu iradenin, halka rağmen fakat halk için şefliğine ihtiyacı vardı. Bu şef, ancak Gazi Mustafa Kemal olabilir­di.&#8217;</em>&#8216;(141)</p>
<p>Verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı üzere, konu dahilindeki açık­lamalar dikkate alındığında 1923-1945 döneminin <em>“vesayet rejimi</em>” ola­rak tanımlandığı görülür. Buna göre; tek-parti dönemini “<em>vesayet reji­mi</em>”, dönemin Cumhuriyet Halk Partisi’ni “<em>vesayet partisi</em>” ve dönemin ideolojisi olan Kemalizm de <em>“vesayet ideolojisi”</em> dir. Vesayet terimi bura­da rejimin, partinin ve ideolojinin sürekli ve kalıcı bir otoriterlik peşin­de olmayıp, aksine, toplumu, modernleşme kuramında anlaşıldığı tür­den (Batı tipi) demokrasiye hazırlamayı amaçladıkları fikrini içermekte­dir(<sup>142)</sup>. Yani, buna göre, demokrasi sürecine geçilememesi, planlanan bir durum değil, şartların zorlamasıyla istenilmeden de olsa gerçekleştirilen bir süreç olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hedefleneni gerçekleştirmeyi engelleyen zorlayıcı şartlar ise, öncelikle, halkın bilinçsiz olmasıdır.</p>
<p>Bu resmi söylemi destekleyen kanaate göre: Demokrasi kültürüne yabancı olan halk, eğer demokratik idare kurulmuş olsaydı, bu sistemi hazmedemeyecek ve idareyi yine otoriter bir sisteme dönüştürecekti. Bu bağ­lamda Toktamış Ateş’in kanaati şudur; “O <em>günlerde günümüz anlamında çağdaş bir referandum yapılsa, padişaha bağlı kitlelerin geniş boyutlara ulaşabileceğini tahmin edebiliriz. Zaten 1924-25 Terakkiperver Cumhuri­yet Fırkası ve 1930 Serbest Fırka deneyimleri bu görüşü doğrular. Bir ör­güt olanağı doğduğu anda tepkiler dile gelmiştir. Ancak bu kitleler örgüt olanağını uzun süre bulamayacaklardır. Ve çok önemli bir husus olarak cumhuriyet kendi kadrolarını-vatandaşlarını yetiştirmek için uzun bir za­man bulacaktır</em>”(<sup>143)</sup>. Yani, açıklamaları doğru kabul edersek, söz konusu nedenle devrimci kadrolar demokrasiyi, halkın demokrasi kültürünü öğrenip bu konuda yetişmesine kadar geçici olarak ellerinde tutup, za­rarlı ellere geçmemesi için emanetlerine almışlardır. Fakat ne var ki bu görüşten hareketle, demokrasiyi emanetlerine alarak koruyan ve zama­nı gelince halka devredecek olanların, halk adına korktukları “<em>totaliter</em>” idare tarzını kendilerinin oluşturmasını(<sup>144)</sup> ve demokrasinin gereği olan muhalefet partisinin kurulmasına ancak iç ve dış şartların zorlamasıyla istemeye istemeye razı olduklarını açıklamak makul bir tarzda mümkün olamamaktadır(<sup>145)</sup>. Bu da “<em>vesayet</em>” kavramı bağlamında yapılan bütün açıklamaların tamamıyla sübjektif nitelikli savunmalar olmaktan başka bir anlama gelmediğini göstermektedir.</p>
<p>Demokrasinin hedeflenmiş olmasına rağmen vesayet sistemi ikame etmenin gerekçesi olarak dile getirilen ikinci görüş ise, fazla yaygın ol­mamakla birlikte, günün şartlarıyla daha uyumlu görünmektedir. Buna göre; “ <em>Türkiye de Avrupa’yı kasıp kavuran anti demokratik fırtınadan na­sibini almıştır&#8221;(<sup>146)</sup>.</em> Bu etkilenmenin ise bir çok yönden gerçekleştiğini ve İtalya, Almanya, Rusya’daki totaliter sistemin, dönemin Türkiye’sinde gerek İdarî kesimde ve gerekse aydın kesiminde övgülere konu edilip, beğenildiğini ve model olarak alınmaya çalışıldığı bilgilerimiz dahilin­dedir. Bu durumda anlaşılan odur ki, ortada demokrasiye geçmek gibi bir düşünce ve niyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, sonuçta birçok bilim adamı veya siyasetçi tarafından dile getirilen eleştirel görüşlere hak ve­recek bir sistem inşa edilmiş, ülke onlarca yıl bu sistemle yeniden inşa edilmeye çalışılmıştır. Konu dahilinde Karatepe’nin tespiti şöyledir: <em>“Cumhuriyetin ilanıyla kişiye bağlı iktidar sona ermeyip sadece isim değiştirdi. Padişahın yerini alan şefler en az padişahlar kadar kendi kişilikleri­nin önemini vurguladılar. Tek partili dönem boyunca, “şeflerin emir ve di­rektifleri, anayasanın ve tüm yasaların üzerinde görüldü. Şeflerin,</em> ülkenin <em>kaderini tek başına ellerinde tutan</em>, <em>sınırsız yetkilerle donatılmış,</em> üstün ki<em>şilikler olduğu kabul edilmişti</em>”(<sup>147)</sup>. Fakat bu tespitin sadece günümüzün bir akademisyenine ait olduğu zannedilmemelidir. Bizzat otoriter döne­min bir siyasetçisinin de benzer tanımlama ve açıklama yaptığını tespit ediyoruz: <em>“Türk Milleti padişahları, Allah&#8217;tan başka kimsenin kulu olma­mak için uğurlamıştır. Halkımız</em>, <em>Padişahların mülkü olan toprakları, yal­nız kendinin hakim olduğu mesut bir vatan yapmak davasındadır. Bunun içindir ki her Türk, vatandaş; her vatandaş ise padişah olmak için demok­rasi mücadelesine gönül vermiştir. Tekrar kulun kulu olacak idiyse bütün bu macera niye</em>?”(<sup>148)</sup></p>
<p>Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;247-293</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="AvInPWLjxC"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Tek Parti Dönemi -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/embed/#?secret=XJYmqXfDm1#?secret=AvInPWLjxC" data-secret="AvInPWLjxC" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong><br />
<strong>1.</strong> Çetin Yetkin, 1930-1946 arası Tek Parti Dönemi ile 1923-1930 arası dönem arasındaki farkı, “herşeyden önce 1930 öncesi dönemde ne “Devletçilik”, ne si­yasal bir sistem olarak “tek parti” ve ne de “milli şef’ kurumlarının izlerine rastlayamayız.&#8221; diyerek açıklar (Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s.17).</p>
<p>Bizzat dönemin önde gelen isimlerine ve hatta CHPlilerine göre Tek Parti dö­neminin genel niteliği “Totaliter” yapılı olmasıdır. Örnek olarak bkz: Irmak, “Avrupa Savaşının Bitmesi ve Memleketimiz”, s.3; Ağaoğlu, îki Parti Arasında­ki Farklar, s. 22; Nadi, Perde Aralığından, s. 178; Ayrıca bkz: Burçak, Demokra­siye Geçiş, s. 41,42</p>
<p>Fahir Giritlioglu, Mustafa Kemal’in uotoritesi azami hadde ulaşmasına rağmen; hukuki anlamda kendisine diktatör dedirtme”diğini belirtirken (Giritlioglu, Türk Siyasi Hayatında Cumhuriyet Halk Patisinin Mevkii, s. 57), Bület Daver ise, dö­nemin uygulamada “otoriter hatta diktatoryal bir yönetim olduğunu”, Mustafa Kemal’in komünist ve faşist diktatörlüğü reddetmekle birlikte kendine has bir otoriter rejim (cumhuriyetçi diktatörlük) uygulamaya çalıştığını ileri sürer (Daver, “Atatürk ve Sosyopolitik Sistem Görüşü”, s. 253,354). Munci Kapani Atatürk dönemindeki idarenin otoriter olduğunu, fakat diktatörlük olmadığını belirtir (Kapani, Kamu Hürriyetleri, s. 104). Kinross’a göre, Mustafa Kemal hal­kın desteği ile milli Mücadeleyi kazandıktan sonra muhaliflerini ortadan kal­dırmış ve sonra diktatörlüğe kaymıştır.</p>
<p>Kinross, Mustafa Kemal’in diktatörlüğe kayma sebebi olarak da, halktan çekinmesini ifade eder. Kinross bu aşamada bir orijinal durum olarak, Mustafa Kemal’in diktatör olarak iktidarı ele geçir­mediğini, iktidarı ele geçirdikten sonra diktatörleştiğini söyler (Kinross, Ata­türk, s. 657). Philips Price ise Mustafa Kemal’in zamanla “tiranlaştığını” bunu ise Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında gerçekleştirdiğini belirtikten sonra bu­nun ise halkın gidişatını doğru bir çizgiye” oturtmak için bir süreliğine de ol­sa gerekli olabileceğini, ancak şahsi öç alma hareketlerine girişmenin yanlış ol­duğunu belirtir (Price, History of Turkey, s. 134). R.D. Robinson, Mustafa Kemal in modern totaliter bir yapıya sahip olmamasına karşın, siyasi alanda bir diktatör özelliği arz ettiğini belirtir (Robinson, The First Turkish Republic, s. 87,88). H. N. Howard ise, kültürel, dini ve yasal reformların gelişerek devam ettiği bir aşamada, 1925 yılından itibaren, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “demir yumruğu altında” bir diktatörlük görünü arzettigini belirtir (Howard, The Par­tition of Turkey, s. 336). Glasneck ise Türkiye’de inşa edilen otoriter yapının esasında Mustafa Kemal’in kendisinin değil, çevresindeki liderler grubunun uygulamalarıyla inşa edildiğini belirtir (Glasneck, Kemal Atatürk ve Çağdaş Dü­şünce, s. 227). Klaus Kreiser, Mustaf Kemal’in Türkiye için Batı’daki Doğu ima­jını sildiğini, onun çağdaş diktatörler arasında yer aldığını, ancak kendisine has bir kişiliğe sahip olduğunu belirtir (Kreiser, “Modern Avrupa Tarihi İçinde Atatürk”, s. 534,536).</p>
<p>Tüm bu tespitleri, gerekçeleriyle açıklaması açısından, Bülent Tanör “gerçek şu ki, Kemalist rejim demokratik değil, otoriter karakterdeydi” tespitinde bulunduk­tan sonra, bu tespitinin gerekçelerini şöyle açıklar: “Tek Partili sistem bu yön­de karşımıza çıkan ilk önemli olgudur&#8230; Parti-devlet kaynaşması, özellikle 1935 sonrasının tipik özelliklerindendir&#8230; Şeflik sistemi de rejimin otoriter ni­teliğinin bir göstergesidir&#8230; Lider, partiye ve TBMM’ne de hakim olduğundan, hükümet gerçekte yasama meclisinden çok Şefe bağlı ve ona karşı sorumlu­dur&#8230; Tek partili meclis, parti yönetiminin ve başkanının otoritesi altında çalı­şan, disiplinli ve uyumlu bir kuruldur. TBMM aslında CHP meclis grubu de­mektir. Bu kurulun esas işlevi de, hükümetin ve gerisindeki liderin kararlarını onaylamaktır&#8230; yargı organı da gerçek anlamda bağımsız ve güvenceli değildir (özellikle İstiklâl ve sıkıyönetim mahkemeleri). İdari yargının yürütme ve ida­re üzerinde etkili bir denetiminden söz edilemez. Anayasa yargısı zaten yoktur. Bu nedenlerle, yargının ayrı ve dengeleyici bir güç olması söz konusu değildir; esas işlevi rejimi ve inkılapları korumaktır. Hak ve özgürlükler dünyasında da rejimin otoriterliği kolayca yakalanabilir. Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, po­lis ve sıkıyönetim uygulamalarından. Sıkıyönetim ve İstiklâl Mahkemelerinde zarar görmüştür. İskan Kanunları ile (1934,1935) düşünce suçlan (TCK ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu), dinsel özgürlüklere müdahaleler (hac izni veril­memesi, dinsel konularda yayın engellemeleri vb.) sendika ve grev yasaklan, basın suçlan ve cezalan (“memleketin umumi siyasetine dokunacak&#8221; yayın ya­sağı (1931 Matbuat Kanunu), demek ve parti kurmanın fiilen (1938 öncesi) “izin sistemi”ne bağlanması, toplantı ve gösteri yasakları, hak ve özgürlüklerin durumu hakkında yeterli bilgi verir. Sosyo-kültürel yaşam denetim ve gözetim altındadır. Basın dünyası sansür, otosansür, kapatma ve mahkumiyet çitleriyle çevrilidir. Sivil toplum canlılığının odaklan sayılan demek faaliyetleri kısıtlı­dır&#8230; Sosyal sorun (emek-sermaye ilişkileri) karşısında aldığı tavır açısından da rejim otoriter ve muhafazakârdı. Toplumun sınıflardan değil, meslek gruplarından oluştuğunu varsayıyor, sınıf örgütlenmesini ve mücadelesini bastırıyor, meslek grupları arasında çıkar birliğini veri kabul ediyordu. Bu gerekçeyledir ki emeğin bağımsız ve sendikal örgütlenmesi mümkün değildi&#8221; (Tanör, Kuru­luş Üzerine 10 Konferans, s. 169-173).</p>
<p><strong>4</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 4 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>5</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 11 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>6</strong>.Vakit, 14 Temmuz 1931</p>
<p><strong>7</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 19 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>8.</strong>Vakit, 22 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>9.</strong>Vakti, 13 Nisan 1931</p>
<p><strong>10</strong>.Cumhuriyet, 28 Mart 1931</p>
<p><strong>11</strong>. Vakit, 21 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>12</strong>.Cumhuriyet, 18 Nisan 1931</p>
<p><strong>13</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 29 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>14</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 7 Kânunuevvel 1930</p>
<p><strong>15</strong>.Atay, Yeni Rusya, s. 172</p>
<p><strong>16</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 19 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>17</strong>. Atay, Yeni Rusya, s. 170,172</p>
<p><strong>18</strong>. Atay, Moskova-Roma, s. 108,109</p>
<p><strong>19.</strong>Cumhuriyet, 3 Teşrinisani 1931</p>
<p><strong>20.</strong>Cumhuriyet, 22 Mayıs 1932</p>
<p><strong>21</strong>. Cumhuriyet, 3 Haziran 1932</p>
<p><strong>22</strong>. Cumhuriyet, 8 Mayıs 1932</p>
<p><strong>23</strong>. Cumhuriyet, 26 Nisan 1932</p>
<p><strong>24</strong>. Ülkü, C.l, Sayı 3, Nisan 1933, s.241,242</p>
<p><strong>25</strong>. Kazım, Paşalar Kavgası, s. 169;<br />
Kendisi de Cumhuriyetin ilk yıllarında ordu mensubu olan N. Nazif&#8217;in konuy­la ilgili tespitleri şöyledir: “Bütün İttihatçılık devri “Niyaziler, Enverler yaşa­sın!&#8230;” yaygarası içinde geçmişti&#8230; İstiklâl savaşında ve Cumhuriyetin ilk mer­halesinde de böyle oldu. Halka bir Mustafa Kemal duyuruldu&#8230; Bir de İsmet, bir<br />
de Çakmak&#8230; İlk ağızda biraz adlan geçmiş olan Kâzım Karabekir, Rauf, Refet gibiler ne yapıldı, yapıldı unutturuldu&#8230; Başka memleketlerde olsa heykelleri dikilip operaları oynanacak nice halk kahramanlarının hepsi halka meçhul kal­dı. Birinci Meclis’in bütün fedakâr şöhretleri zabıt ceridelerine gömüldü. Hal­buki bir Kâzım Karabekir istemeseydi, Mustafa Kemal Erzurum’da kalamazdı ve Dursunzâde Cevad adlı bir genç istemeseydi Erzurum Kongresine giremez­di meselâ&#8230; Bir Kâzım Özalp az işler mi başarmıştır?&#8230; Kim biliyor? Üç-beş ki­şi&#8230; Söylenince kim inanıyor? Hiç kimse&#8230; Bir Fuad Cebesoy Paşa’nın, Fahretin Paşa’nın kaç okula resmi konmuştur? Hiç bir okula&#8230; Sivas Valisi Reşit Paşa is­temeseydi, Sivas Kongresini pekâlâ dağıtabilirdi. Mustafa Kemal ordu kuman­danlığından istifa etmemiş olsaydı dahi gene valinin izni olmadan bir okul bi­nasına yerleşebilir miydi? Ve vali, o beş-on kişilik toplantıyı azametli bir tehdit halinde merkeze aksettirmeseydi de hakikati bildirseydi. Sivas kongresi ve ora­da seçildiği duyurulan heyet-i temsiliye bir milli kudret halini alabilir miydi? Alamazdı tabi&#8230; Ama kim biliyor bunu? Üç-beş kişi. Söylenince kim inanıyor? Hiç kimse.” (Tepedelenlioglu, Ordu ve Politika, s. 328, 329).</p>
<p><strong>26</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.II, s.51</p>
<p><strong>27</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s. 15</p>
<p><strong>28</strong>.Peker, İnkılap Dersleri, s. 63,64</p>
<p><strong>29.</strong>Ülman, “Alman Nasyonal Sosyalist Partisi”, s. 162</p>
<p><strong>30</strong>.Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 250, 251</p>
<p><strong>31.</strong>Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 184;<br />
İnönü döneminde CHP Genel Sekreterliği görevini üstlenmiş olan Memduh Şevket Esendal, “şer sisteminin anayasayla ilgisini şöyle açıklar; “Bazı memle­ketlerin Anayasası yazılmış, bazılarınki ise yazılmamıştır. Türkiye’ye gelince, bizim iki anayasamız vardır. Bunlardan yazılmış olanı, Teşkilatı Esasiye Kanunu&#8217;dur [1924 Anayasası], Yazılmamış olanı ise şimdiki fiili durumumuz yani ‘şef sistemi&#8221; dır. Bu sistem kuvvetini CHP’den alır” (Akandere. Milli Şef Devri,32</p>
<p><strong>32</strong>.Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 173</p>
<p><strong>33</strong>.Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 167, 168; Ünal, Türkiye’de Demokrasi’nin Doğuşu,s.171</p>
<p><strong>34</strong>.Friedrich, Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi, s.27,29;<br />
Cahit Tanyol, Mustafa Kemal in zamanla bir inanç konusu haline getirildiğini açıklarken, C. Friedrich- Z. Brzesmskı’nin görüşlerinin pratiğe yansımış halini ifade ediyor gibidir: &#8220;Washington Irwing’in, Shakespeare hakkında bir sözü var, onu bir İtalyan azize benzeterek “Tapınanları türbesine o kadar çok mum getirmişlerdir ki, dumandan tanınmaz hale gelmiş put&#8230;&#8221;der. Bu söz Atatürk için de söylenebilir&#8230; Çünkü bir azizin türbesine getirilen mumlar, azizle hay­ranları arasında özel ve içten bir bağlantı kurar. Halbuki Mustafa Kemal’in çev­resinde yaratılan &#8220;tabu” katılaşmış, karanlık bir duvar gibi onunla Türk toplumunu birbirinden ayırmıştır.” (Tanyol, Atatürk ve Halkçılık, s. 28) Cahit Tanyol’un belirttiği “tabulaştırmanın ise daha Mustafa Kemal sağken başlatıldığı­nın önemli bir delili ve örneği olarak 1938 yılında yayınlanan ve öğrencilerin Atatürk hakkındaki şiir ve makalelerini toplayan kitaptaki bir iki cümleyi dik­kate alabiliriz: “Ey Türkün yaratıcısı&#8230; Ey büyük Ata! Ey Tanrı’nın oğlu! On ye­di milyon yetiştirdiğin, yokken var ettiğin Türk gençliği senin yurdum için her zaman canını vermeye hazırdır.”, “Tanrı sözüne benzer bir sihir var sesinde; Onları dinledikte işte kurtulduk Atam!” (Cumhuriyet Halk Partisi, Şeref Kita­bı XV, s. 17,28)</p>
<p><strong>35</strong>. “İnkılâpçı Terbiye”, Vakit, 28 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>36</strong>.Yarın, 24.25 eylül 1930</p>
<p><strong>37</strong>. Yarın, 16 ekim 1930</p>
<p><strong>38.</strong>Peker, “Disiplinli Hürriyet”, s.179</p>
<p><strong>39.</strong>Ülkü C. 7, S 39, Mayıs 1936, s. 161,162</p>
<p><strong>40</strong>.Bozkurt, Atatürk İhtilâli, s. 137</p>
<p><strong>41</strong>.Özer, Mukayeseli Hukuku Esasiye Dersleri, s. 309</p>
<p><strong>42</strong>. Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 146, 147</p>
<p><strong>43</strong>.Arcayürek, Demokrasinin İlk Yılları, s.28-30.</p>
<p><strong>44</strong>.Hüseyin Cahit Yalçın, “Milli Şef İnönü , Tanin, 11 ikinci teşrin 1943</p>
<p><strong>45</strong>.Falih Rıfkı Atay, “Milli Şef”, Ulus, 11 Son teşrin, 1941.</p>
<p><strong>46</strong>. Nadir Nadi, “Onu Dinlerken”, Cumhuriyet, 30 Mayıs 1939</p>
<p><strong>47</strong>.Abidin Daver, “İlham, Feyiz ve Ders Alınacak Bir Nutuk&#8221;, Cumhuriyet, 3 ikinciteşrin 1944</p>
<p><strong>48</strong>.R. Şemsettin Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, Ülkü, 1 Haziran 1942,</p>
<p><strong>49</strong>. Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 56</p>
<p><strong>50.</strong>Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 56</p>
<p><strong>51.</strong>Nadir Nadi, İnönü’nün “Değişmez Milli Şef’ ilan edilme nedeniyle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “O yıllarda totaliter yönetim modası salgın halde idi. Al­manya, İtalya, Rusya, Japonya gibi dev memleketlerin yanı sıra iberik yarıma­dasında Orta Doğu’da ve Balkanlarda irili ufaklı bir para-faşist rejim kurulmuş­tu. Ufukta belirmeye başlayan savaş bulutlan milletleri koyun sürüleri halinde birer çoban etrafında toplanmaya zorluyordu- (Nadi, Perde Aralığından, s.306</p>
<p><strong>52</strong>. Goloğlu, Milli Şef Dönemi, s.6 ^</p>
<p><strong>53</strong>. Kunter, “Milli Şefimizin Gençliğe öğütleri”, s. 13 1&#8243; J</p>
<p><strong>54</strong>. Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, s.9 II j</p>
<p><strong>55</strong>. Tecer, “Halkevleri Yıldönümünde”, s. 1 L&#8217; 1</p>
<p><strong>56</strong>. Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, s.7 I 1</p>
<p><strong>57</strong>. Tecer, “Dünden Bugüne”, s. 19</p>
<p><strong>58</strong>.“Cumhurreisimiz İnönü”, Ülkü, S. 36, 16 Mart 1943, s.l</p>
<p><strong>59</strong>.“Ondokuzuncu Yıla Başlarken”, Ülkü, S. 3, 1 İkinciteşrin 1941, s.l;<br />
Tüm bu ifadelerde yer alan düşüncelerin uygulamadaki biçimi ise şudur:<br />
“Sene 1945. [İnönü] elinde mutlak kudreti tutan bir diktatör&#8230; Diktatör bir ge­cekondu diktatörü değil, kuvveti herkes tarafından bilinen bir ordu gözünün içine bakıyor” (Metin Toker, “Bugünkü Vazifemiz”, Akis, s. 301, 30 Mayıs 1960).</p>
<p>İnönü Dönemini, bir gazeteci olarak yaşayan Cüneyt Arcayürek’in o günlere ilişkin bir tespiti şudur: “Kente inişinden önce önlemler alınır, Atatürk Bulva­rı boyunca polisler dizilirdi. İnönü’nün yaklaşmakta olduğunu, motosikletlerin gürültüleri iletirdi. Bir dizi polish motosiklet ardından İnönü’nün otomobili, sonra yine motosikletler&#8230;” (Arcayürek, Demokrasinin İlk Yıllan, s. 29)</p>
<p>Yakup Kadri’ye göre; İnönü’nün ikamet ettiği Çankaya erişilmez, sarp, yalçın bir dağ, bir Kaf dağı, bir Himalaya idi. İnönü ise Himalaya’da oturan bir “Dalaylama” idi (Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yıl, s. 142).</p>
<p>Nimet Arzık ise, İnönü’yü yedi yüz yıllık Osmanlı bürokrasisinin bir sembolü olarak nitelemiş, onu halkı birbirine kırdırarak hüküm süren son Osmanlı “pa­dişahı” olarak nitelemiştir (Arzık, Bitmeyen Kavga: İsmet İnönü, s. 8).</p>
<p><strong>60</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.II, s. 51,52</p>
<p><strong>61</strong>. Ahmad, Modem Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s.94</p>
<p><strong>62</strong>. Ahmad, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s.94; Ayrıca bkz: Burçak, Demokrasiye Geçiş, s. 13</p>
<p><strong>63</strong>.Kaya, “Halkevlerinin 5. Açılış Yıldönümündeki Söylevi”, s.4</p>
<p><strong>64</strong>. Nadi, “CHP Kurultayı”, Cumhuriyet, 26 Birincikanun 1938</p>
<p><strong>65.</strong>Ülkü, C.13, S. 74, Nisan 1939, s.99</p>
<p><strong>66.</strong>Ülkü, c.13, S. 76, Haziran 1939, s.VII</p>
<p><strong>67</strong>.Cumhuriyet, 19 Teşrinievvel 1931</p>
<p><strong>68.</strong>Cumhuriyet, 25 Mart 1931</p>
<p><strong>69.</strong>Ülkü, C.5, S. 28, Haziran 1935, s.46 I</p>
<p><strong>70</strong>.Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, s. 67</p>
<p><strong>71.</strong>Liriz, Totaliter ve Otoriter Rejimler, s. 25, 154</p>
<p><strong>72</strong>.Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, s. 283, 284</p>
<p><strong>73</strong>.Köker, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, s. 54;<br />
Peter Berger, Totaliter rejimlerin “yirminci asrın gülünç bir olayı” olduğunu ve “gerek sağdaki, gerek soldaki totaliter sistemlerin, modernlikten kaynaklanan hoşnutsuzlukların aşın derecede kurumsallaştırılması önerisi ile ortaya çık­makta&#8221; olduğunu belirtir (Berger, Modernleşme ve Bilinç, s. 208). Elbette ki onun bu tespiti Batı toplumları için geçerli olabilir. Fakat Türkiye gibi modern­leşmemiş ve modernleşme ideali taşıyan ülkelerdeki totaliter eğilim ve uygulamaların Batının her şeyini taklit ederek modernleşme inancından veya yöneti­ci kadronun kişisel otoriter eğilimlerinden kaynaklandığını söylemek daha doğru olacaktır.</p>
<p><strong>74.</strong> Giritli, “Atatürkçülük İdeolojisi&#8221;, s. 19</p>
<p><strong>75</strong>.Bkz: Atay, Falif Rıfkı, “İnkılapçı Metodları&#8221;, Hakimiyct-i Milliye, 19 Kasım 1930.</p>
<p><strong>76</strong>. Vahit, 25 Man 1931; Cumhuriyet, 25 Mart 1931</p>
<p><strong>77</strong>..Akyüz, “Türk Ocağı&#8221;, s. 202, 203</p>
<p><strong>78</strong>. Tanrıöver, “Türk Ocağı&#8221; s.199, 200</p>
<p><strong>79</strong>. Tanrıöver, Dağ Yolu, C.I, s.32</p>
<p><strong>80</strong>. Tanrıöver, Dağ Yolu, C.I, s.34</p>
<p><strong>81</strong>. Tanrıöver. Dağ Yolu, C.I, s.33</p>
<p><strong>82</strong>.Tanrıöver, Dağ Yolu, C.ll, s.78,79</p>
<p><strong>83</strong>.Tanrıöver, “Türk Ocağı Beyannâmesi”, s.19,20</p>
<p><strong>84.</strong>Akşam, 11 Eylül 1930</p>
<p><strong>85</strong>. “Türk Ocağının Tarihçesi ve iftiralara Karşı Hamdullah Suphi’nin Konuşması&#8221;, Türk Yurdu Dergisi, Birincikanun 1930, S. 26-230, s.22</p>
<p><strong>86</strong>. Karaer, Turk Ocakları, s. 41</p>
<p><strong>87</strong>. Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 63</p>
<p><strong>88</strong>.Vahit, 21 Nisan 1931</p>
<p><strong>89</strong>.Akşam, 3 Mayıs 1925</p>
<p><strong>90</strong>. Keyder, Türkiye&#8217;de Devlet ve Sınıflar, s. 137</p>
<p><strong>91</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem 1. Toplantı, 109 birleşim 2. oturum C.9, s.612</p>
<p><strong>92</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem 1. Toplantı, 109 birleşim 2. oturum C..9, s 613</p>
<p><strong>93</strong>. Son Posta, 11 Mayıs 1935</p>
<p><strong>94.</strong>Cumhuriyet, 26 Nisan 1935</p>
<p><strong>95</strong>. “Arsıulusal Kadınlar Birliği Kongresi Dolayısı ile Kadın”, Cumhuriyet, 20 Nisan 1935</p>
<p><strong>96</strong>. Bkz: Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 83</p>
<p><strong>97</strong>. Cumhuriyet, 14 Teşrinievvel 1935</p>
<p><strong>98</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 153</p>
<p><strong>99</strong>. Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 137</p>
<p><strong>100</strong>. Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s 142</p>
<p><strong>101.</strong>Bu ifadeler İçişleri bakanı Şükrü Kaya’ya aittir.</p>
<p><strong>102</strong>.1934 yılı Matbuat Almanagı’nda çıkan “Gazete” başlıklı yazı</p>
<p><strong>103</strong>. Sertel, Hatırladıklarım, s. 213, 214</p>
<p><strong>104</strong>. Evsal, Gazeteciler Cemiyeti ve 40 Yıl, s. 64</p>
<p><strong>105</strong>.Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 27, 28</p>
<p><strong>106</strong>.Nadi, Perde Aralığından, s. 101</p>
<p><strong>107.</strong>Bkz: Sertel, Roman Gibi, s. 264-267, 270.271</p>
<p><strong>108</strong>.Kabacalı, Basın Sansürü, s. 312; Güvenir, 2. Dünya Savaşında Türk Basını, 82.83</p>
<p><strong>109</strong>.Kabacalı, Basın Sansürü, s. 312; Güvenir, 2. Dünya Savaşında Türk Basını, 93.94</p>
<p><strong>110</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s.40</p>
<p><strong>111</strong>. Widmann, Atatürk Üniversite Reformu, s. 31</p>
<p><strong>112</strong>. Cumhuriyet, 28 Ağustos 1932</p>
<p><strong>113</strong>. Cumhuriyet, 28 Ağustos 1932</p>
<p><strong>114.</strong>Kadro, C.I, S. 8, Ağustos 1932</p>
<p><strong>115</strong>. Haktmiyet-i Milliye, 2 Temmuz 1932</p>
<p><strong>116</strong>.Kadro, S. 18, Haziran 1933, s.25</p>
<p><strong>117</strong>.Kadro, C.2, S. 14, Şubat 1933, s.5-11</p>
<p><strong>118</strong>.Kadro, C.2, S. 15, Mayıs 1933, s. 15</p>
<p><strong>119</strong>. Kadro, C..2, S. 17 Mayıs 1933, s. 16</p>
<p><strong>120</strong>.Mustafa Şekip(Tunç), “Kadro’ya Açık Mektup”, Yeni Türk Mecmuası, N0- i Teşrinievvel 1932, s.74</p>
<p><strong>121</strong>. Raporun tam metni için bkz: Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniver­sitelerin Gelişmesi, C.I, s 229-295</p>
<p><strong>122</strong>. Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s.72-75</p>
<p><strong>123</strong>. “1931 yılı sonbaharında bir gece Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Pa- şa’nın sofrasında, değişik misafirlerle yemek yiyor ve konuşuyorduk. Maarif Ve­kili Esat Bey de sofradaydı. Yapılan işleri anlatırken, “Kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, daha kapalı gi­yinmelerini bir tamimle duyuracağını” söylüyordu. Sofrada bulunan Doktor Re­şit Galip Bey “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir, kadınlar artık eski durumda yaşayamazlar, inkılaplardan en mühimi kadınlara verilen haklar­dır, başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.” diye Esat Bey’e karşı çok sert bir konuşma yaptı. Kemal Paşa sofrada vekilin zor duruma düş­mesinden hoşlanmadı, olayı kapatmak istedi, “Bu konuyu uzatmayalım burada kapatalım, kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” de­di. Reşit Galip “Af buyurunuz paşam, bu inkılap ve zihniyet meselesidir, müsa­ade buyurursanız fikrimizi söyleyelim” diye ısrar etti. “Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılaptan zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez” dedi. Mustafa Kemal Paşa bu sert ko­nuşma karşısında Reşit Galip’e “Yorgun görünüyorsunuz, madem konuşmalar­da hoşunuza gitmiyor gidip istirahat edebilirsiniz” dedi. Reşit Galip aldırmadı, “Burası milletin sofrasıdır kovulmamalıyım, kendimi iyi hissediyorum, kalk­mam” diye cevaplandırdı. Mustafa Kemal Paşa işi uzatmak istemedi “O halde biz kalkalım masayı beyefendiye bırakalım” diyerek kalktı, sofrayı bıraktı ve he­men odasına çekildi. Biz de kalktık ve dağıldık&#8230; Birkaç ay sonra Doktor Reşit Galip Bey Maarif Vekilligi’ne getirildi ve üniversiteler reformu onun vekilliği sü­resinde gerçekleştirildi&#8221; (Özalp, Atatürk’ten Anılar, s. 48, 49).</p>
<p><strong>124</strong>.Widmann, Atatürk Üniversitesi Reformu, s.39</p>
<p><strong>125.</strong>Kadro, S. 20, Ağustos 1933, s.27.28</p>
<p><strong>126</strong>. Cumhuriyet, 11 Temmuz 1933.</p>
<p><strong>127</strong>. Ülkü, C. II, Birincikanun 1933, s.381</p>
<p><strong>128</strong>.Ülkü, C.H, sayı 7, Ağustos 1933, s.8</p>
<p><strong>129</strong>.Ülkü, c.I, sayı 5, Haziran 1933, s.353</p>
<p><strong>130.</strong>İnan, “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin Kuruluşu Hazırlıkları Üzerine”</p>
<p><strong>131</strong>. “Otoritelerin seçimle belirlendiği modem sistemlerde, iktidan gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışmakta; ama bunu yapar­ken de seçmenlere, kendisini onaylamama olanağı bırakmamaktadır&#8230; Eskiden, güç darbesiyle iktidara gelen diktatör, kendini, dinsel takdisle ya da kral soyun­dan bir prensesle evlenmekle meşrulaştırmaktaydı. Bugün ise, referandum ya da güdümlü seçimlere başvurmaktadır” (Duverger, Siyaset Sosyolojisi, s, 217, 221).</p>
<p><strong>132.</strong>Cumhuriyet-demokrasi karşılaştırması ile ilgili bu bölümün hazırlanmasında büyük oranda Çaha’nın “Cumhuriyet ve Demokrasi&#8221; yansından yararlanılmış-</p>
<p><strong>133.</strong> Daha geniş değerlendirmeler için bkz: Heyek, Kanun, Yasama Faaliyeti ve öz- gürlük.</p>
<p><strong>134</strong>. Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 24</p>
<p><strong>134</strong>.Kapani, Politika Bilimine Giriş, s. 56; Akın, Kamu Hukuku, s. 93-97; Dâver, Si­yaset Bilimine Giriş, 184-186; Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, s.212-215, 240- 243, 587-308; Akad, Çoğulcu Demokraside Siyasal İktidar ve Baskı Gruplan, s. 24-37</p>
<p><strong>135.</strong>Ersanlı, İktidar ve Tarih, s.91</p>
<p><strong>136</strong>.Mumcu, Siyasal Tarihe Giriş, s. 80; Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s.84; Gerçi Taner Kışlalı kitabının bir başka sayfasında “Atatürk için, Kemalizmin “cumhuriyetçilik” ilkesi ile “demokrasi” eş anlamlı idi.&#8221;(s., 18) demesine karşılık, ağırlıklı tercihi söz konusu dönemin demokrasi olmadığı noktasında düğümleniyor.</p>
<p><strong>137</strong>.Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 24</p>
<p><strong>138.</strong>Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24</p>
<p><strong>140</strong>. Dönmezer, Toplumsal Değişme ve Atatürk İnkılapları, s. 24</p>
<p><strong>141</strong>.Aydemir, Tek Adam, C. III, s.209-211</p>
<p><strong>142</strong>.Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 15;<br />
“Kemalist tek partinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokrasiye hazırlamaktı. Tek partili sistem, olayların zorlamasıyla doğmuş, ama sürekli değil, sadece bir geçiş dönemi için öngörülmüştü” (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24);<br />
“Atatürk, çoğulcu bir demokratik rejimi nasıl kuracaktı? Bunu istiyordu, ama, ilk önce cumhuriyeti iyice yerleştirmek gerekiyordu. Gene de arada bir demok­rasi koşullarının gerçekleşmesi için çalışmıştır. Ömrü yetişse idi, ulusal ege­menlik, Cumhuriyetçilik ve biraz aşağıda inceleyeceğimiz layiklik ilkesini iyi­ce yerleştirdikten sonra gerçek demokrasiye geçecekti” (Mumcu, Atatürkçü­lükte Temel İlkeler”, s. 17).</p>
<p><strong>143</strong>.Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 149</p>
<p><strong>144</strong>.Ağaoglu, İki Parti Arasındaki Farklar, s. 22</p>
<p><strong>145</strong>.Bu konuda elbette ki bazı açıklama ve savunmalara rastlanıyor. Ancak ne var ki, bu savunmalar, söz konusu dönemdeki uygulamaların demokratik bir sis­teme yönelişin gerekleri olduğunu ifade etmekten ziyade, anti-demokratik ni­telikte oluşunu ifade eder tarzdadır. Bundan dolayı olmalı ki, tarihi gerçekler­le hiç bağdaşmayan açıklamalar anti-demokratik uygulamaları meşru bir zemi­ne oturtmaya çalışılmaktadır. Şu iki açıklama bunun sadece küçük ve sık rast­lanan örneklerindendir: “(Serbest Fırka hızla “karşı-devrimci” bir niteliğe kaydı. Ekonomik ve toplumsal görüş farkları arka plana itilirken, rejim sorunu ön plana çıktı. Fethi Okyar bile, konuşmalarında şapkanın “kâfirlik” olduğu­nu, “fesin ve şeriatın” geri gelmesi gerektiğini savunmaya başladı. Atatürk’ün bu olumsuz gelişimi gördüğü halde, müdahale etmemesi partiyi kapatma yolu­na gitmemesi önemlidir. Ama bu kez de Fethi Bey, başında Mustafa Kemal gi­bi bir ismin bulunduğu parti ile sert bir savaşıma girmekten ve giderek ülkede bir iç karışıklık çıkması olasılığından ürkmüş, partisini kendi elleriyle kapatma gereğini duymuştur.” (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24). Buna Toktamış Ateş’ın açıklamaları ise şöyle: Ateş, ısrarla “Laik bir demokrasinin temeli,’’düşünme’’” ve ‘’düşündüklerini açıklama” özgûrlûğû.-(Ateş, laiklik, s. 135) olduğunu, ‘’Demokrasilerde herkes istediği gibî düşûnür ve ya yaşayacagını]&#8230; yaşamına bir tecavüz olmadığı sürece, kimse kimseye karışa­ma[yacagını]“( Ateş, Laiklik, s. 140) ve Cumhuriyetin ise “yönetim gücü“nün “halktan“ geldiği yönetim biçimlerine verilen genel isim“( Ateş, Cumhuriyet ve Laiklik, s. 9) olduğunu tekrar tekrar açıklamaktadır. Bu ise kuşku yok ki, anti­demokratik uygulamaları meşrulaştırma gayretlerini engellemektedir. Zaten Ateş’te bunu kabul eder: “Hiç kuşku yoktur ki; Türkiye Cumhuriyeti özgürlük­çü bir demokrasi değildi. Kimi yazarlarımız “Atatürk döneminde mükemmel bir demokrasi vardı“ gibisinden laflar ederler ama, bunun gerçek dışı olduğu çok açıktır.“( Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 188)</p>
<p><strong>146</strong>. Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 188“</p>
<p><strong>147</strong>.Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 189</p>
<p><strong>148</strong>.Bekata, Birinci Cumhuriyet Biterken, s. 5</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet İnönü&#8217;nün Sakarya Savaşındaki Yeri !&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonunun-sakarya-savasindaki-yeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonunun-sakarya-savasindaki-yeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 15:27:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü'nün Sakarya Savaşındaki Yeri !.]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Müftüoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sakarya Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7251</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İsmet (İnönü) Paşa, Sakarya Savaşı sırasında Garb Cephesi Kumandanadır ama, bir iddiaya göre, bu Garb Cephesi Kuman­danı İsmet Paşa, Sakarya Savaşında «fiilen yoktur»!.. Peki ne­rededir Sakarya Harbi’nde İsmet Paşa?.!.. O günlerde cephede bulunan ve gördüklerini yazan Halide Edib Adıvar’ın hâtıratına göre: İsmet Paşa, Sakarya Savaşı sırasında bir tahta sandalye üstünde uyuyakalmıştır!.. Halide Edib&#8217;in bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonunun-sakarya-savasindaki-yeri/">İsmet İnönü’nün Sakarya Savaşındaki Yeri !…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ismet-inonunun-sakarya-savasindaki-yeri/280px-battle_of_sakarya_1921/" rel="attachment wp-att-10104"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10104" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/280px-Battle_of_Sakarya_1921.jpg" alt="İsmet İnönü'nün Sakarya Savaşındaki Yeri !..." width="382" height="281" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmet (İnönü) Paşa, Sakarya Savaşı sırasında Garb Cephesi Kumandanadır ama, bir iddiaya göre, bu Garb Cephesi Kuman­danı İsmet Paşa, Sakarya Savaşında «fiilen yoktur»!.. Peki ne­rededir Sakarya Harbi’nde İsmet Paşa?.!.. O günlerde cephede bulunan ve gördüklerini yazan Halide Edib Adıvar’ın hâtıratına göre: İsmet Paşa, Sakarya Savaşı sırasında bir tahta sandalye üstünde uyuyakalmıştır!..</p>
<p>Halide Edib&#8217;in bu iddiasına ve Sakarya Savaşı mevzuunda yazdıklarına geçmeden evvel, İsmet Paşa’nın o günlerdeki du­rumunu, Kâzım Karabekir Paşa’ya çekilen Refet, Fevzi, Mustafa Kemal imzalı ve 6 Ağustos 1921 tarihli telgrafı okuyarak öğre­nelim&#8230; Makine başında «pek aceledir» kaydıyle Karabekir Pa­şa’ya çekilen telgraf şudur:</p>
<p>«Son muharebeleri müteâkip Garb Cephesi büyük kısmının Sakarya hattı gerisine kadar çekilmesi üzerine, umumî efkârda husule gelen heyecan, bilhassa Meclis’de büyük akisler doğur­muş ve bir haftadanberi geceli gündüzlü devam eden gizli cel­selerde, hükümetçe, lâzım geldiği gibi izahat verilmiş ise de, Meclis’in pek büyük bir ekseriyetle vâki olan talebi neticesinde, Büyük Millet Meclisi’nin emir ve kumandaya aid yetkisini, Mec­lis adına fiilen kullanmak üzere Büyük Millet Meclisi Reisi’nin Başkumandanlığı üstüne alması ve İsmet Paşa Hazretlerinin sa­dece ordusu ile iştigalini temin için esasen istifayı lüzumlu gör­mesi üzerine, Müdafaa-i Milliye Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetinde, resmî tebliğde arzolunan tâdiller yapılmış ve efkârdaki heyecan teskin edilebilmiştir.»</p>
<p>Bu telgraftan da anlaşılacağı üzere Sakarya Savaşı arifesin­de İsmet Paşa, yalnız Garb Cephesi Kumandanıdır. Meclis&#8217;deki sert tenkidler neticesi onun üzerindeki diğer vazifeler alınmış ve o günlerde Başkumandanlığa Mustafa Kemal Paşa getirilir­ken, Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi, Refet Paşa da Müdafaa-i Milliye Vekili olmuşlardır.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, yukarıdaki telgrafa ve ismet Paşanın o günlerdeki durumuna temasla der ki: «Ankara’nın doğu­suna kadar ric&#8217;at nasıl düşünülür? Eskişehir&#8217;in veya Sakarya&#8217;­nın müdafaası diye bütün kuvvetleri bir hat üzerine yayarak, ce­nahların birinde mukabil darbe için kuvvet toplanmaması hatâ­sını anlatmak istiyorum. Sakarya&#8217;da sol cenahta kuvveti toplaya­rak bir karşı taarruzla muharebeyi kazanmak mümkündür. Sağ cenahta bir iş görmeye, ne arazi ve ne de Sakarya&#8217;nın vaziyeti müsaitti. Böyle bir hatalı toplanış, ordumuz için felâket olurdu, İsmet Paşa, kuvvetleri sağ cenah gerisine toplamış, Fevzi Paşa bunu tashih ederek sol cenaha sevketmişti.»</p>
<p>Sakarya Savaşı arifesinde bu durumda olan İsmet Paşa’nın, savaş sırasındaki durumu da şudur&#8230; Halide Edib Adıvar yazıyor:</p>
<p>—« Yemekten sonra Albay Arif ile beraber Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduk ve sabahın beşine kadar subaylar dur­madan raporlarını getirdiler. Arada bir İsmet Paşa geliyor, yorgun bir halde, bir tahta sandalyenin üstünde uyuklaya kalıyor­du. Mustafa Kemal Paşa daima askerî mes’eleler üzerinde du­ruyor, harita üstündeki kırmızılı mavili iğneleri oradan oraya gö­türerek askeri harekâtı tanzim ediyor, topçu kuvvetini, mühimmatı ve asker azlığını düşünüyordu.</p>
<p>Sakarya Savaşı&#8217;nda Refet Paşa&#8217;nın, milli müdafaanın başı sıfatıyle ne kadar önemli bir hizmette bulunmuş olduğunu anla­dım. Sakarya ordusuna cephaney mühimmat göndermek için memleketin her tarafını arar tarardı. Erkân-ı Harbiye Reisi olan Fevzi Paşa da( ordunun zaferini, insan ve mühimmat bakımın­dan Refet Paşa&#8217;ya borçlu olduğumuzu söylerdi. Fakat Refet Paşa&#8217;nın kendisi bütün bu zaferin köylü kadınların marifeti oldu­ğunu, yayan yürüyerek orduya yardım ettiklerini söylerdi.</p>
<p>25 Ağustosla savaş başladı. İlk günleri Yunanlılar yer ka­zanıyordu. Ufak tepeleri birer birer ele geçiriyorlardı. Bu tepe­ler askerî bakımdan çok önemli idiler. Mustafa Kemal Paşa, on­ların Çal tepesini alıncaya kadar korkulacak birşey olmadığını, fakat Haymana’ya girerlerse bizim de kapana tutulacağımızı söyledi.</p>
<p>Ben, Yusuf Akçura ve Binbaşı Ali Bey’le karargâhta Alagöz tepesine çıkarak savaşı seyrettik. Alagöz tepesinden aşağı doğ* ru inen sonsuz vadiler ve toprak yığınları, kırmızı mavi renklere boyanmış gibiydiler. Çal tepesi bunların üstünde bir dev gibi yükseliyordu.</p>
<p>Bir hafta geçmeden Çal tepesi düştü. Korkunç bir sessiz­lik, Mustafa Kemal Paşa sövüyor, aşağı yukarı dolaşıyor ve geri çekilme emrini verip vermemekte tereddüt ediyordu. Bir subay odaya girerek:</p>
<p>«— Fevzi Paşa sizi telefonda arıyor, efendim» dedi.</p>
<p>Gece yarısından sonra saat tam iki idi. Bana orası, o gece bir tiyatro sahnesi gibi geldi. Mustafa Kemal Paşa, karşıdaki odadan telefon ediyor, ben de kapıya dayanmış dinliyordum. Sofa, ayakta dimdik duran subaylarla doluydu. Herkes bekliyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal konuşuyor: «Siz misiniz Paşa Hazretleri? Ne? Vaziyet lehimizde mi dediniz? Doğru anladım mı? Haymana hemen hemen işgal edilmiştir. Ne? Yunanlılar kuvvetlerinin so­nuna gelmiş, ric&#8217;at edecekler?..»</p>
<p>Orada duranların yüzleri ışıldıyor. Konuştuktan sonra Mus­tafa Kemal Paşa geldi. Yunanlılar daha ileri gitmeden, Önlerine göndereceği kuvveti temin için plân yapmaya başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri o gece Dante’nin Cehennemi’nde yanan­ların gözleri gibi, anlatılmayacak kadar acı içindeydi.</p>
<p>«— Dinleniniz Paşam, yatınız!» dedim.</p>
<p>«— Hayır, haydi bir kahve daha içelim» diyerek, kendisine hizmet eden Ali Çavuş’a seslendi. Eğer bazan raslantı bir ha­reket bir milletin kaderini değiştirebilirse, işte Fevzi Paşa’nın telefonu böyle bir raslantı oldu.</p>
<p>Fevzi Paşa’nın hakkı vardı. Ertesi gün Yunanlılar Hayma­na’ya hücum edemeyecek kadar yorgundular. Oradaki gedik bi­zim tarafımızdan kapatılmıştı. Dördüncü Tümen Kumandanı Kemaleddin Sami Paşa üç Yunan tümeniyle dövüşüyordu. &#8230;»</p>
<p>Halide Edib’in —o günlerdeki adıyla Halide Onbaşının  anlattıkları böyle devam edip gidiyor&#8230; Peki bu ölüm-kalım savaşında İsmet Paşa nerededir?.. Okuyalım,Halide Edib’in yazdıklarını:</p>
<p>«—Arada bir ismet Paşa geliyor, yorgun bir halde,bir tahta sandalyenin üstünde uyuklaya kalıyordu.»</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa Müftüoğlu &#8211; Yalan Söyleyen Tarih Utansın cild:2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonunun-sakarya-savasindaki-yeri/">İsmet İnönü’nün Sakarya Savaşındaki Yeri !…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonunun-sakarya-savasindaki-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Serbest Fırka&#8217;nın Bilançosu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/serbest-firkanin-bilancosu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/serbest-firkanin-bilancosu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 21:13:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Rıza Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Fırka'nın Bilançosu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7314</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mustafa Kemal, İsmet&#8217;i te&#8217;dip etmek istiyordu. İsmet, Reisi- cumhurluk hırsını, birtakım adamlarının onun iyiliğine, Mustafa Kemal&#8217;in fenalığına dair olan propagandalarım biliyordu. Onu kendine rakip görmeye başlamıştı. Bu hal iki-üç yıldır sürüyordu. Nihayet İsmet ile kanlı bıçaklı olan Fethi&#8217;ye bir fırka yaptırıp bu tarikle İsmet&#8217;i tepelemek istedi. Lâkin evdeki pazarlık çarşıya uy­madı. Koca adam ne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/serbest-firkanin-bilancosu/">Serbest Fırka’nın Bilançosu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7315" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-2.jpg" alt="Serbest Fırka'nın Bilançosu" width="391" height="284" /></a>Mustafa Kemal, İsmet&#8217;i te&#8217;dip etmek istiyordu. İsmet, Reisi- cumhurluk hırsını, birtakım adamlarının onun iyiliğine, Mustafa Kemal&#8217;in fenalığına dair olan propagandalarım biliyordu. Onu kendine rakip görmeye başlamıştı. Bu hal iki-üç yıldır sürüyordu. Nihayet İsmet ile kanlı bıçaklı olan Fethi&#8217;ye bir fırka yaptırıp bu tarikle İsmet&#8217;i tepelemek istedi. Lâkin evdeki pazarlık çarşıya uy­madı. Koca adam ne kadar gafil imiş. Vaziyetini hiç bilmiyormuş. Millet kendisini tapınır derecede seviyor zannediyordu. Millette bir tuğyandır koptu. Kurtuluş günü geldi zannettiler. Hükümeti, idaresini, İsmet&#8217;i, Mustafa Kemal&#8217;i istemediklerini sözle, tezahü­ratla, hükümete silâhla çarpışmak ve belediye intihabı suretiyle bariz ve kat&#8217;î bir surette ifade ettiler.</p>
<p>Hükümetin türlü rezaletleri, cebirleri, sahtekârlıkları olmasaydı intihabı kamilen muhalifler kazanırdı. Bunları gören Gazi şaşırdı. Fırka yaptığına, İsmet&#8217;i te­pelemek istediğine bin pişman oldu. Bütün işlerde gırtlaklarına kadar İsmet&#8217;le beraber battığım, ondan iyi uşak, emir kulu olma­dığım hatırladı ve iyice anladı. Menfaatinin, hatta hayatının İs- met&#8217;le beraber olduğunu gördü. İsmet&#8217;e sarıldı, matbuatta ona alenî cemileler yaptı. Yeni Fırkayı bir kara belâ telâkki edip feshet­ti. Bu feshi de Fethi&#8217;ye yaptırarak güya cebir ve istibdat yapmadı­ğını gösterdi. Hem de Fethi&#8217;yi büsbütün rezil etti. Oh olsun Fet­hi&#8217;ye. Şimdi seyahate çıktı. Güya halkı lehine celbedecek. Hem de muhalefete baş olanları ezecektir. Dikkate şayan ki bu sefer hiçbir yerde istikbal ve tezahürat istemediğini ilân etti. Bu hususta Şük­rü Kaya maskarası valilere de sıkı emirler vermiştir.</p>
<p>Bütün bu maceradan yalnız bir fayda olmuştur: Türk milleti nümayişler, kanlı vak&#8217;alar ve belediye intihabı ile göstermiştir ki, bugünkü hükümete, idaresine, bu işin başında olan Mustafa Kemal ve İsmet&#8217;e muarızdır. Bunların yüzünden dert ve belâ ile doludur, inlemekte ve ağlamaktadır. Millet bunu bağırarak ve maddeten cihana söyledi ve bu beyannamesini kanıyla dahi im­zaladı. Artık kimsenin şek ve şüphesine mahal kalmadı. Bunda her sınıf halk vardır.</p>
<p>Bu vak&#8217;anın pek mühim ve gayri kabili itiraz bir ifadesi daha var: Gazi müstebit; İsmet, hükümetleri, yardakçıları, idareleri cumhuriyet lâik derler, öyle diyorlar. Böyle olanlar dostumuz, aksi fikirdekiler mürteci ve düşmanımızdır dediler, durdular. Serbest Cumhuriyet Fırkası cumhuriyetçi ve lâik idi. Bunda şüp­he yoktu. Bu halde bu fırkayı yine feshettiler. Bazı yerlerde bu fırkaya mürtecilerin, eski sarıklıların girdiğini söylediler. Olabi­lir. Bence bunun aslı yoktur, hiç olmazsa pek i&#8217;zam etmişlerdir ya, fakat bu unsurlar hele Ferid Paşa ile, İngilizlerle çalışmış va­tan hainlerinden, Rum Patrikinin himmetiyle Malta Hapishane­sinden kurtulan Kastamonu mebusu yaptıkları Haşan Fehmi&#8217;ler pek bol bir surette kendilerinde vardır.</p>
<p>Demek mesele cumhuriyetçi, lâik yahut mürteci olmakta de­ğildir. Sade bu iki insanın mevkii meselesidir. Ona hizmet eden­ler makbul ve muhterem, ona muarız olanlar mürteci ve haindir. Feci vaziyet&#8230; Zavallı millet! İşte sırf bu uğurdadır ki, yani şahıs­ları ve mevkileri içindir ki yüzlerce, binlerce adamı darağacına çektiler. O ne devredir?!,. Çocukların bile zihnine yer etmiştir. Si­nop&#8217; tayım, kardeşimin beş yaşında olan kızı bir odaya duvardan duvara bir sicim germiş, gazeteleri yırtıp insan şekline koyuyor, boynundan bir ip bağlayıp sicime asıyor. Böyle birçok yapmış. Odaya girdim. Ne yapıyorsun? dedim. &#8220;Mustafa Kemal oynu­yorum dedi. O vakit anladım ve hayret ettim.&#8221;</p>
<p>Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası , Dr. Rıza Nur</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/serbest-firkanin-bilancosu/">Serbest Fırka’nın Bilançosu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/serbest-firkanin-bilancosu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet İnönü Venizelos Dostluğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 21:09:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü Venizelos Dostluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Rıza Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7310</guid>

					<description><![CDATA[<p>Venizelos, Ankara&#8217;ya gelmiş, birtakım muahedeler imza et­mişler. Venizelos, ticaret ve emsali şeylerde bizimkileri dolaba koymuş. Bu adama büyük merasim ve alkış yapmışlar. İsmet onu kucaklamış. Güya artık dostmuşuz. Aramızda dava kalma­mış. Türk&#8217;ü yeryüzünden silmek isteyen, Lozan&#8217;da resmî celse­de ona barbar, katliama diye bağıran bu adama şimdi İsmet&#8217;in ve Türkiye&#8217;nin en büyük dostu imiş. Ve minel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/">İsmet İnönü Venizelos Dostluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7311" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5.jpg" alt="İsmet İnönü Venizelos Dostluğu" width="462" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Inonu_Ismet5-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>Venizelos, Ankara&#8217;ya gelmiş, birtakım muahedeler imza et­mişler. Venizelos, ticaret ve emsali şeylerde bizimkileri dolaba koymuş. Bu adama büyük merasim ve alkış yapmışlar. İsmet onu kucaklamış. Güya artık dostmuşuz. Aramızda dava kalma­mış. Türk&#8217;ü yeryüzünden silmek isteyen, Lozan&#8217;da resmî celse­de ona barbar, katliama diye bağıran bu adama şimdi İsmet&#8217;in ve Türkiye&#8217;nin en büyük dostu imiş. Ve minel garaibi.</p>
<p>Bunu ve <em>Ankara&#8217;da iken Atina&#8217;da Pangalo</em>s ve zabitler çok güzel tasdik <em> ettiler. Yani Türk ile dostluk istedikler</em>inden isyan ettiler. İşte da<em>va bitmemiş ve bitmez, Mustafa Ke</em>mal ve İsmet galiba şu fikirdeler;<em>hummalı bir surette buna çalışıyorlar: Bütün haricî i </em>mes&#8217;eleleri, <em>pürüzleri bitirmek. Bunu da hep vererek yapıyorlar, </em>Türk&#8217;ün menfaatleri <em>gidiyor.Ga</em>liba &#8220;Halk aleyhimizde. Haricî bir mes&#8217;ele de zuhur ederse <em>derhal devriliriz&#8221; diyorlar. Bu esna- </em>da İtalya sefiri ve Macar Başvekili de <em>Ankara&#8217;ya </em>geldi. <em>Avrupa </em>gazeteleri Bulgar Kralının da geleceğini yazdılar.</p>
<p>Zannediyorum ki Mussolini oyun oynuyor. Bunlar, Balkan ittihadı hep onun iş­leri. Bunlar da Yugoslavya aleyhine olsa gerek. Veya onu böyle tesbit edip Fransa ile hesaplaşmak, yani harp edeceğini zannet­mem, sade sıkıştırıp şarkta bir şey koparmaktır. O da bizim yor­ganın başına gelecektir diye korkarım. Bakalım, bu Balkan İttihadi ne şekil alacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>İki tarihli Milliyet geldi. Veniselos, Fener&#8217;de Rum Patriğini ziyaret etmiş. Bu da başımıza geldi. Dünü düşünün, bugünü gö­rün! Eskiden gizli muhabere ederdi, şimdi aşikâr gidiyor, patri­ğin elini öpüyor. Ankara&#8217;da İsmet&#8217;le öpüşüp koklaştıktan sonra Fener&#8217;e gidip dudağında henüz duran İsmet&#8217;in yanağının tadı ile patriğin elini öpmesi, patriğin murassa bir haçı onun boynu­na geçirmesi ne kadar manâlıdır. Bizim ahmaklar bundan bir şey anlamıyor. Ve marifet yaptıklarına kaniler. Bu dostlukları sonra görürüz. Yunan&#8217;la yapılan ticaret muahedesi de aleyhimizde. Yunan bizim pamuğu ucuz alacak, mensucat yapıp bize satacak. Aferin. Herif şu bizim ahmakları iyi dolaba koymuş. İçyüzünü bilmiyoruz. Kimbilir daha neler var?.. Patrik, Venizelos&#8217;a kilise­ye hizmetlerinden dolayı dua ve teşekkür etmiş. Venizelos&#8217;un boynuna ortasında büyük bir pırlanta olan bir haç takmış. Bu ne mel&#8217;un hükümet ki bunlara meydan vermiştir.. Zavallı Türki­ye!.. Lozan&#8217;da ne idin, şimdi nesin&#8230;</p>
<p>Millet Meclisi açılmış, Mustafa Kemal bir nutuk söylemiş. Bu gazetede nutuk mevcud. Nutkun bir lübbü yok. Sade Serbest Cumhuriyet Fırkası ve belediye intihabından bahsederken &#8220;Bu müşahedelerin verdiği tecrübelerden Türk milleti cumhuriyetin beka ve inkişâfı için istifade etmelidir&#8221; diyor. Mühim bir söz. Sa­de, halkın bu tezahüratından memnun olmadığı anlaşılıyor. Kendi ders almış demek. Bu ders, halkı yeniden katliam etmek­tir. Bakalım. Ve yine: Fırkalara girecek adamlar temiz olmalı&#8221; di­yor. Bununla yeni fırka azasının pis olduğunu söylüyor. Pekiyi!</p>
<p>Halk Fırkasında nice kirli ve bulaşık insan var. Bunlar ne olacak?</p>
<p><em>Yine: &#8220;Kalem hürriyetini hüsnü idare etmeli&#8221; diyor. Yani matbu­at hürriyeti olur amma&#8221; mevkilerine dokunmamak, pisliklerini, </em>cehaletlerini <em>söylememek. Onu söylemeyince zaten o hürriyetin </em>lüzumu kalmaz ki&#8230; O <em>hürriyet olmaz ki&#8230; Yoksa kendi hüsnü </em>idare eder, yani matbuatın ağzına kilidi takar. <em>Yine: &#8220;Memleke­</em>tin mukadderatında yegâne selâhiyet ve kudret sahibi olan bü­yük Millet Meclisi&#8230;&#8221; diyor. Bunu nasıl söylüyor bilmem. Onun i&#8217;rapta bile mahalli yok. Bu selâhiyetler senin elinde. Ve keyfî su­rette istimal ediyorsun.</p>
<p>Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası , Dr. Rıza Nur</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/">İsmet İnönü Venizelos Dostluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismet-inonu-venizelos-dostlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Serbest Cumhuriyet Fırkası Doğuşu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/serbest-cumhuriyet-firkasi-dogusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/serbest-cumhuriyet-firkasi-dogusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 21:04:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet ve Fethi Bey mukayesesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Rıza Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Okyar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7307</guid>

					<description><![CDATA[<p>9 Ağustos Milliyet&#8217;te yeni fırka mes&#8217;elesi var: Fethi yeni bir fırka te&#8217;sis ediyor. Fırkanın lideri olacak. Bu za-tın fırkasının esası prensipleri Halk Fırkasının esaslı prensiple- rinden farklı olmıyacak. Yani yeni fırka da cumhuriyetçilik ve lâiklikte Halk Fırkasının aynı prensiplerini programında kabul ve tatbik, fakat İdarî, İktisadî ve siyasî nazariyatta farklı bir prog­ram tatbika çalışacaktır. Fethi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/serbest-cumhuriyet-firkasi-dogusu/">Serbest Cumhuriyet Fırkası Doğuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Liberal_Republican_Party.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7308" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Liberal_Republican_Party.jpg" alt="Serbest Cumhuriyet Fırkası" width="350" height="275" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Liberal_Republican_Party.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Liberal_Republican_Party-300x236.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>9 Ağustos Milliyet&#8217;te yeni fırka mes&#8217;elesi var:</p>
<p>Fethi yeni bir fırka te&#8217;sis ediyor. Fırkanın lideri olacak. Bu za-tın fırkasının esası prensipleri Halk Fırkasının esaslı prensiple- rinden farklı olmıyacak. Yani yeni fırka da cumhuriyetçilik ve lâiklikte Halk Fırkasının aynı prensiplerini programında kabul ve tatbik, fakat İdarî, İktisadî ve siyasî nazariyatta farklı bir prog­ram tatbika çalışacaktır. Fethi sefirlikten istifa ettikten sonra münhal meb&#8217;usluklardan birine namzetliğini koyacaktır. Bu ha­vadisin <em>yanında</em> Mustafa Kemal ile Fethi&#8217;nin Yalova&#8217;da yemek masasında bir resmi var. Bundan da fırkayı yapan kim anlaşılı­yor.</p>
<p>İki gün sonraki Paris gazeteleri Fethi&#8217;nin istifa ettiğini, yerine Saraçoğlu veya Vasıf&#8217;ın Paris&#8217;e sefir olacağını yazdılar. Vasıf re­zalet ve cehaletlerle dolu olduğu halde Mustafa Kemal ve İsmet Hükümetinin mühim bir haricî memuru olmuştur. Bundan iki ay evvel Fransa&#8217;nın şimalinde meşhur zevk şehirlerinden biri olan Boville&#8217;e gitmiş. Orada dünya güzellerini davet edip ziya­fet çekmiş, çok paralar saffetmiş. Fransız gazeteleri bunu istihza <em>ile</em> yazdılar. Çünkü sefir vaziyetinde bulunan biri böyle şey yapamaz.</p>
<p>Fırka mes&#8217;elesi hakkında aynı gazetenin ilk sahifesinin başın­da çerçeve içinde bir yazı var. Bu işin girizgâhı makamındadır. Resmî değilse de hükümet ağzı gibidir. Şüphesiz bunu Mustâfa Kemal dikte ederek neşrettirmiştir. Burada diyor ki: &#8220;Dahilde ve hariçte bazı tenkidler var. Türkiye&#8217;de demokrasi ve cumhuriyet var, ama ne hürriyet-i matbuata cevaz veriyor, ne de muhalif bir fırka teşkiline. Türk vatandaşları kanaat ve içtihadlarını müdâfaa için kürsü bulamıyorlar. Mecliste türlü ve gizli ihtiraslardan münezzeh saf ve samimi bir muhalefetin faydası vardır&#8221; (Milli- yet 4 Ağustos).</p>
<p>Ağustos tarihli gazetede yeni fırkanın adının &#8220;Serbest Cumhuriyet&#8221; olduğu yazılı. Bu Halk Cumhuriyet Fırkasının müstebid bir cumhuriyet olduğunu ifade eder bir ad. Âlâ&#8230;. Bu adı koyan da şüphesiz Mustafa Kemal&#8217;di. İntakı hak. Bununla eski fırkanın müstebid ve zalim olduğunu ifade ediyor demektir. Burada Fethi&#8217;nin Mustafa Kemal ile otomobilde bir resmi var. Altında şöyle yazılı: &#8220;Cumhuriyet Halk Fırkasının bani ve lideri Büyük Gazi Hazretleri ile Yeni Serbest Cumhuriyet Fırkasını teş­kil edecek olan, otomobilde Yalova&#8217;da bir tenezzüfe esnasında&#8221; Yine bu nüshadaki malûmata göre &#8220;Fethi dün gece sabahın beşi­ne kadar Gazi Hazretlerinin köşkünde kalmıştır. Bu gece de be­raberdir. Fırka Umumî Kâtibi Saffet Bey&#8217;in de iştirak ettiği bu toplanmaya ehemmiyet atfolunur.&#8221;</p>
<p>Paris gazetelerine göre yeni fırkaya Kütahya meb&#8217;usu ve Gazi&#8217;nin en emin adamı Nuri Bey kâtibi umumî tayin edilmiştir. Ta­mam iyi bulmuşlardır&#8230; Bu da isbat eder ki, yeni fırka oyununu yapan Mustafa Kemal&#8217;dir.</p>
<p>*</p>
<p>Ağustos Milliyet&#8217;te İsmet Paşa&#8217;nın beyanatı var. Bu da ilk sahife başında ve çerçeve içinde. Şunları demiş: &#8220;Anlaşılıyor ki, eski arkadaşımla büyük mes&#8217;eleler üzerinde ciddî münakaşalar yapacağız. Yeni fırka liderinin mevzularım daha sarih bir suret­te teşrih etmesine lüzum vardır. Fethi Bey&#8217;in müstakil bir fırka teşkil etmesi siyasî hayatımızda büyük bir tekâmül safhasıdır. Fethi Bey&#8217;in intişar eden mektubuna göre bu fırka daha ilk anda hükümetin siyaset ve icraatını tasvip etmeyen bir istikamette ol­duğunu göstermiştir&#8230; îlh&#8230;&#8221;</p>
<p>Aynı nüshada bu hususta diğer malûmat da var. Serlevha:</p>
<p>&#8220;Yeni fırka karşısında Gazi Hazretleri ne düşünüyorlar?&#8221; Bura­da bir resim var İsmetle Fethi beraber, yine tatlı tatlı gülerek ko­nuşuyorlar. Birbirini bitleri kadar sevmiyen bu iki adam içlerini saklayıp böyle nasıl gülebiliyorlar bilmem? Gazete resmin altına &#8220;Samimi musafaha hali&#8221; demiş. Diyecek yok!..</p>
<p>Buradaki malûmat: &#8220;Fethi yeni fırkanın teşkilâtı ile meşgul olmak ve lüzum hasıl oldukça Gazi Hazretleri ile temas etmek­tedir. Fethi programım hazırlamış ve Gazi&#8217;ye bu hususta izahat vermiştir. Programın bugün, yarın neşri muhtemeldir. Yeni fır­kaya bir kısım meb&#8217;usların iştiraki bildirilmektedir. Fethi mevkii iktidara gelmek için çalışacağını söylemiştir.</p>
<p>Aynı gazetede &#8220;Gazi&#8217;nin cevabı&#8221; serlevhalı ve çerçeve içinde şu malûmat var: &#8220;Fethi Bey&#8217;in Reisicumhura takdim ettiği mek­tubu bugün dercediyoruz. Gazi&#8217;nin cevabı henüz gelmedi. Biz bu cevaba pek hususî bir ehemmiyet veriyoruz. Çünkü hem re­isicumhur, hem Halk Fırkası umumî reisidirler. Gazi bu sıfatları­nın herbiri ile kendi prensipleri üzerinde münakaşa imkanı ve­recek her teşekkülü memnuniyetle kabul eder&#8230; Şu muhakkak ki Gazi yeni teşekküle karşı yüksek mevkiinin icabettirdiği yakın alâkayı gösterecektir. Fakat şuna da kaniiz ki, Cumhurriyasetin- de olsun veya olmasın, Gazi her şeyden evvel Halk Fırkasının reisidir. Cevaplarının bu ruh ve vasıfta olduğunu kuvvetle tah­min ediyoruz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Yeni Fırka hakkında Gazi ne düşünüyor?&#8221; unvanlı makale­ye devam ediyoruz. Burda iyice malûmat var.</p>
<p>Aynı nüshada &#8220;Son Dakika&#8221; serlevhalı malûmat da var. Bun­da Milliyet muharriri, Fethi&#8217;yi Saffet&#8217;le beraber görmüş, bir mü­lakat yapmış. Fethi suallere şöyle cevap veriyor:</p>
<p>Fırkanın programı tamamen tesbit edilmiştir. Birkaç gün içinde neşredeceğim. Çok esaslı hatlara malik olan bu program tatmin edici hususiyetleri ihtiva etmektedir. Neşretmeden evvel tafsilât vermek istemem. Fırkanın grup halinde kalmayıp emsa­li gibi her türlü teşkilâta malik olacaktır. Bu teşkilâtı sür&#8217;atle ya­pacağım. Prensip ayrılıkları olan noktalarda hükümeti tenkid edeceğim. Kabineye dahil olmak istemem. Bir fırkanın lideri olarak hükümetin başına geçmek, kendi prensiplerimi hâkim kılmak isterim. Programın intişarından sonra kanaatlerime işti­rak edecek meb&#8217;uslar olursa maalmemnuniye kabul edeceğim.&#8221;</p>
<p>Bu hâdise Lozan muahedesinden sonra beş senelik şiddetli bir zulüm ve istibdad, favoritizm, keyfî idare, ağır vergiler, israf­tan sonra bunlar halkta memnuniyetsizlik, zulümden şikâyet, şiddetli malî bir buhran hasıl ettikten, Avrupa&#8217;da memleketimiz rezil olduktan, millet bu hükümet ve idareye düşman olduktan sonra oluyor. Bu vak&#8217;anın mühim bir hâdise olduğu şüphesizdir. Bütün bunlardır ki Mustafa Kemal&#8217;i böyle bir bu dercettiğimiz malûmata göre muhalif bir fırka teşkil ediliyor. Bunu Fethi yapı­yor. Fakat Mustafa Kemal ile beraber. Yâni hakikatte Mustafa Kemal yapıyor. Fethi basit bir âlettir. Bu fırka Cumhuriyetçilikte evvelki fırka ile bir. Fakat idarede başka fikirde, idaredeki siste­mi hürriyettir. İsmet Hükümetinin idaresinin muzır olduğunu, onu tenkid edeceğini söylüyor. Mevkie geçeceğine ifade ediyor.</p>
<p>Şimdi bu şeklin sebeplerini, ifadesini, içyüzünü, akıbetini söyleyeyim. Paris&#8217;ten söyleyebilirim. Burada keramete lüzum yoktur. Vaziyet sarih ve basittir:</p>
<p>Bu fırkayı yapan Fethi değil bizzat Mustafa Kemal&#8217;dir. Te­şebbüsü <em>bizzat</em> olmamış olsaydı, Fethi ona böyle bir teklif bile yapmağa <em>cesaret edemezdi ve böyle</em> olmasa, gerek Fethi ve ge­rek başka birinin fırka yapması imkânı olur muydu? Pek yakın bir mazideki ikinci grup ve Terakkiperver Cumhuriyet fırkaları­nın akıbetleri, felâketleri, onları teşkil eden şahısların maddeten ve manen imha edildikleri meydandadır. &#8220;Girizgâh&#8221; adını ver­diğimiz ve aynen dercettiğimiz beyanatta bu zihniyetin hâlâ bir noktasını kaybetmeden hüküm sürmekte olduğuna celî bir delil­dir. Programı da bizzat Mustafa Kemal yapmıştır. Bu hâdise ifa­de etmektedir ki, Mustafa Kemal ve saltanatı yıpranmıştır, inhi­tata yüz tutmuştur. Mustafa Kemal artık sağdan geri ediyor. Gö­zü görmüş, nihayet anlamış ki zulüm ile de asıp kesmek gibi şid­detler ile de sökmüyor. Devleti, milleti helâke doğru götürdüğü­nü hissetmiştir. Devleti, milleti, cumhuriyet denilen şeyi cihana karşı rezil ettiğinin de farkına varmıştır, iyice anlamıştır. Şimdi bundan kurtulmak, mevkii sağlamlatmak istiyor. Bu pisliği ta-mamiyleîsmet&#8217;e sürüp işin içinden çıkacak.</p>
<p>Mes&#8217;ele bundan iba­ret. Halbuki Lozan&#8217;dan bugüne kadar olan devrede Türkiye&#8217;de sade bir Mustafa Kemal vardı. İsmet kimdir? Mustafa Kemal&#8217;in kendi tabiri veçhile &#8220;sade bir emir neferi.&#8221; Her şeyi düşünen, ya­pan sade Mustafa Kemal&#8217;dir. İsmet bir âlet idi. Onları sadık bir hizmetçi sıfatıyla ve gayretle icra ve tatbik ediyordu. Bu sağdan geri ile Mustafa Kemal büsbütün işlerin fena olduğunu sarih bir surette itiraf ediyor demektir. Bunların bütün mesuliyeti kendi sırtındadır. Fakat şurası da muhakkak ki onun mevkii gayrî- mes&#8217;uldür. Mes&#8217;uliyet mevkii İsmet&#8217;indir. Kanun huzurunda bunlardan kamilenmes&#8217;ul olan İsmet&#8217;tir. İsmet, Gazi&#8217;nin elinde kazmadır. Kazma mesul olmaz ama, bu canlı kazmadır. İsmet gayet haristir. Efendisinin yerinde gözü vardır. Dört yıldır Türkiye&#8217;de ve Avrupa&#8217;da adamları ile propaganda yaptırı­yordu. Bunların içinde meb&#8217;uslar, sefirler vardı. İsmet bunları her suretle himaye eder. Propaganda şu idi:</p>
<p>&#8220;Çok fenalık oluyor. Böyle zulüm ve suîidâre görülmemiştir. Millet batacak. Bunları yapan hep Mustafa Kemal&#8217;dir. Bereket versin Îsmet&#8217;e, o da olmasa büsbütün müthiş olacak. Ne ise o mümkün mertebe fenalıkları ve daha çok olmaktan menediyor.&#8221; Derken halkta Mustafa Kemal&#8217;e düşmanlık, îsmet&#8217;e muhabbet peydah oldu. Anlaşılıyor ki Mustafa Kemal bunu sezdi. Sezmesi tabii idi. İsmet&#8217;i hırpalamağa başladı. Meselâ İsmet&#8217;in Lo­zan&#8217;dan Mustafa Kemal&#8217;e yazdığı pek müthiş bir dalkavukluk olan mektubunu neşretti. Bu îsmet&#8217;i rezil etmekti ve seni imha ederim diyen bir tehdid idi. İsmet derhal işi anladı. Daha müthiş dalkavukluğa başladı. Bununla mevkide kaldı. Bir de Mustafa Kemal, İsmet kadar muti bir adam, âlet bulamazdı. Bu sebeple onu atamıyordu. Tehdid altında tutuyordu. Derken Mustafa Ke­mal propagandaya başladı. Adamları harıl hani fenalıkları İs-met&#8217;e yükletir tarzda propagandalar yaptılar. Vaziyet değişti. Halktan şimdi İsmet&#8217;e de düşmanlık hâsıl oldu. İşte bu fırka mes&#8217;elesi ile Mustafa Kemal şimdi bu işi ikmal ediyor. Yoksa Mustafa Kemal&#8217;in kötülükleri ortadan kaldırmak, hürriyet ver­mek aklından geçen şey değildir.</p>
<p>Fethi, îsmet&#8217;i hiç sevmez. Paris&#8217;te fena cam sıkılıyordu. Bana burada söylediği sözlerden anlıyorum ki ille yine başvekillik is­tiyordu. Bu vaziyetleri bilen Mustafa Kemal bu işe Fethi&#8217;yi âlet etti. Şimdi onu İsmet&#8217;e karşı kullanıyor. Bunu zaten yıllardan beri yapıyordu. Bu sefer büyük mikyasta ve maddî olarak yapıyor. Fethi&#8217;nin de işine geliyordu. Derhal âlet oldu.</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in bütün idaresi, her şeyi, bir riyâkârlıktan ibaretti. Millet Meclisinde fırka vardı. Tek mek ne ise&#8230; Fakat ser­best müzakere yapamaz, reyi olmaz, hükümet idaresinde met­hali yoktur. Bu bir Karagöz perdesi idi. Pek ayıp idi. Mustafa Ke­mal bunun ayıp bir şey olduğunu, cihanın alay ettiğini görünce vaziyeti kurtarmak için ikinci ve muhalif bir fırka yapıyor. Fakat hakikatte birinci gibi ikinci fırka da yoktu. Yine sade Mustafa Kemal vardı. Bunun hakikati şöyledir. O kendi kendine demiştir ki: &#8220;Yalnız bir fırka var diye bana müstebit diyorlar şunları bir oyuna getireyim, aldatayım. Millet Meclisi diye bir Karagöz per­desi kurmuştum. Halk Fırkası diye bir Karagöz koymuştum. Ka­ragöz oynuyor ama ahengi yok, tadı da çıkmıyor. Meğerse bu perdeye bir de Hacivat lâzımmış, bilemedim. Şimdi Hacivat&#8217;ı da koyayım, oyun güzelleşir. Arasıra Karagöz, Hacivat birbirine şap diye vururlar da herkes güler. Oyun tamam olur. Alem de iki fırka var, hürriyet var diye yutar.</p>
<p>Bu fırka da Mustafa Kemal&#8217;in malıdır. Halk Fırkasındaki meb&#8217;usların bir kısmım emredecek yeni fırkaya verecek. Bu iki düşman şahıs Karagöz ve Hacivat halinde dövüşecek. Böyle göz boyayacak. Herkes de artık hürriyet var diyecek! İhtimal bu se­ne ekseriyeti Fethi&#8217;ye verecek, İsmet&#8217;i yıkacak. İsmet o vakit gaf­let edip efendisinin aleyhine başlarsa, Mustafa Kemal onu der­hal imha edecek, Kâzım Karabekir ve arkadaşlarının mezarlığı­na yollıyacak. Fakat İsmet hinoğlu hindir. Bu yola girmez. Bil&#8217;âkis evvelkinden daha ziyade dalkavukluk eder. O vakit ya­parsa sefir olarak tebyidedilecek, yahut Halk Fırkasının başında Mecliste ekalliyette oturup Mustafa Kemal&#8217;den izin alabildikçe Fethi&#8217;ye hücum edecek, böyle ondan intikam alacaktır.</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in bu işte hüsnüniyeti olsa, her şeyden evvel Halk Fırkasından samimî bir surette çekilirdi. Halbuki çekilse bi­le yine hüsnüniyetine inanmak mümkün olmaz. Zira bu sefer gizlice yine fırkayı avucunda tutar. Önümüzdeki intihapta yapa­cağı rezaleti de gösterecektir. Yine intihabı valiler vasıtasıyla tehdid ile yapacaktır. Yalnız şu farkla ki bu sefer bütün meb&#8217;uslar Halk Fırkasına değil, bir kısmı da Serbest Cumhuriyet Fırkasına intihap olunacaktır.</p>
<p>Hâsılı bu halin adı bir maskaralıktır. Eski rezaletlere yeni bir rezalet ilâvesinden ibarettir. Millet ve devlet için bir faide me&#8217;- mul değildir. Buna kollu dövüş derler&#8230; Eğer Fethi bu vaziyetten istifade ederek beş yıldır olan türlü vahim rezaletlerin içyüzleri­ni Mecliste açıp dökerse, bunu gazeteler yazarsa besbelli bir hiz­met etmiş olur. Millet ve cihan rezaletleri bir derece daha anlamış olur. Hangi taşı kaldırsan altından Mustafa Kemal çıkar.<br />
Hangi yorganı açsan altında o vardır. Herhangi işe dokunsan, ucunda o vardır. Bunlara dokununca Mustafa Kemal çıkar. Fethi ise ona el süremez. Fakat bu Fethi esasen ve vakit vakit te&#8217;sir al­tında enporte olan, zivanesinden çıkan bir bünyede insandır. Birgün münakaşa esnasında kızışıp herşeyi söyleyivermesi de mümkündür. Bakalım. Ancak bunu da bir defa yapabilir ve der­hal imha olunur.</p>
<p>Zannediyorum ki bu işlerin böyle olduğunu bildiği halde ahali bu fırkaya sarılacaktır, bel bağlıyacaktır. Denize düşen yı­lana sarılır. Bu da Mustafa Kemal&#8217;in hoşuna gitmeyecek. Yeni fır­kayı dağıtacak. Arada birtakım zavallılar perişan olmuş olacak.</p>
<p>Bu işte bir şaşılacak şey de Fethi&#8217;nin nasıl olup da bu işe gir­miş olmasıdır. Çünkü rezil olacak. Çünkü her hadisenin başı Mustafa Kemal&#8217;dir. Fethi bunu bilmez bir kimse değildir. Bana Paris&#8217;te kaç defa Mustafa Kemal&#8217;in nasıl bir adam olduğunu, bu-</p>
<p>nu evvelce anlayamadığı için pek teessüf ettiğini, bu idarenin eş­kıyalıktan başka bir şey olmadığım yana yakıla ve heyecan için­de söylemiştir. İsmet aleyhinde ise daima ve herkese söylenirdi. Zaar&#8230; Hem bilmek lâzımdır ki onunla işe girmek kurtla çuvala girmektir. Farzedebiliriz ki, Fethi bu çürük işe girmek, kendisini rezil etmeği bir ümid ile göze almıştır. Hükümete geçip belki milleti kurtarmağı düşünüyor ve yapabilirse Türkiye&#8217;nin en bü­yük adamı olur. Derhal heykeli dikilir. Fakat böyle bir ümid ve ihtimal asla yoktur. Böyle bir teşebbüsü sezdiği, hattâ sade şüp­helendiği anda, Mustafa Kemal Fethi&#8217;yi gıcırgıcır kör testere ile keser. Kolaylıkla kesemezse derhal silâh kuvvetine müracaat eder. Asker Fevzi Paşa ile,hattâ ona lüzum kalmadan muhafız taburları ile Meclisi basıp Fethi&#8217;yi, hükümet azasım, meb&#8217;usları kılıçtan geçirir. Fethi&#8217;nin zaten böyle bir fikirde olduğunu zan­netmem. Böyle fikirde olmayınca da bu iş deruhte edilemezdi. Etti.</p>
<p>Fethi bu iş ile kendini rezil edecektir. Bu adam namuslu in­sandı. Bu fırka ile mahvoluyor ve lekeli bir surette ölüyor. İşin ahlâkî cihedleri var: Mustafa Kemal&#8217;in şiddetle aleyhinde olan bu adam, bugün onunla teşriki mesaî ediyor. Demek bugüne ta­dar olanları kötü görmüyor. Dercettiğimiz mektubunda görül­düğü üzere Fethi de Mustafa Kemal&#8217;in dehasından bahsediyor. Bunlarla demek Fethi de bir İsmet olup gitmiştir. Bu hale sadece mevki hırsı ile düştüğünü zannediyorum. Bir türlü Paris&#8217;e sığa- mıyordu.</p>
<p>Ankara&#8217;yı istiyordu. Paris&#8217;te son iki yıldanberi de İsmet&#8217;in aleyhinde devamla beraber Mustafa Kemal&#8217;in lehine başlamıştı. Halbuki daha evvel kendisini Ankara&#8217;ya davet ettikleri vakit, fe­na korktuğunu, gidemeyeceğini bana söylemişti. Bir yıl evvel İs­tanbul&#8217;dan avdetinde bana &#8220;Canım artık memlekete dönmüyor musun? Gazi eskisi gibi değil. Çok mutedil olmuş. Hele Türk ta­rihi merakına düşmüş. İyi&#8230; Onunla oyalansın. Fena şeyler dü­şünmeğe vakit bulamaz&#8221; demişti. Ben bir şey demeyip içimden &#8220;Amma mutedil olmuş! Eskişehir istasyonunda Temyiz azalarına yaptığı müthiş tehdid ne?&#8221; demiştim. Çünkü bunu daha iki ay evvel yapmıştı. Demek ki İstanbul&#8217;a gittikçe Fethi yumuşu- yordu. Mustafa Kemal&#8217;in lehine dönüyordu. Fethi safderun bir adamdır. Demek onu kandırıyordu. O da İsmet aleyhine olan ki­ni şevki ile bunu muvafık buluyordu. Nihayet ağına düştü. Bir defa daha âlet ve sonunda büsbütün rezil olacaktır. İsmet bugün düşse bile bir müddet sonra Fethi yine atılıp İsmet mevkiye ge­çecektir. Gazi cenapları iki dama taşma maliktir. Onlarla haneler atlıyarak oynayıp durayacaktır. Vaziyet ve netice böyledir. Baka­lım zuhurat, fevkalâde şeyler olmazsa.</p>
<p><strong>İsmet ve Fethi&#8217;yi mukayese edelim:</strong></p>
<p>İsmet cahil, içi dışına asla uymaz, şeytana iblislik eder, müraî, hilekâr biridir. Entrikada eşsizdir. Natuktur. Fethi zekâca İs­met&#8217;ten aşağı, fakat şimdiye kadar namuslu biridir. İsmet&#8217;e nisbetle çok okumuş olmakla beraber pek bön ve safderundur. Mantığı çok defa kuvvetlidir. Vaziyeti görür, çok defa da saf bir çocuk gibidir. Hele çok tesir altında kalır. Kim evvel giderse ve biraz da cerbezesi varsa Fethi&#8217;yi en saçma şeylere de inandırır. Halbuki İsmet babasına bile inanmaz. Mevcudiyeti şüphe ve ev­hamdan ibarettir. Bu sebeple daima uyanıktır. Beriki ise uyuşuk­tur. İsmet yalandan güler yüzle dost kazanmakta maharet sahi­bidir. Fethi ise aksi, herkes için antipatik bir mizaçtadır. Kimse sevmez.</p>
<p>Bu evsafa bakınca hükmetmek lâzımdır ki İsmet, Fethi&#8217;yi do­laba koyacaktır. Herhalde mağlûp edecektir. Bilhassa entrika nu­tuktuk ile İsmet, Fethi&#8217;yi açık münakaşalarda da alt edecektir. Fakat bunun hükmü yok. Hüküm Mustafa Kemal&#8217;dedir. En hak­lı ve en haksız bir işte de Fethi münakaşada mağlûp olsa, fakat</p>
<p>Mustafa Kemal Fethi&#8217;yi tutmak istiyorsa Fethi galiptir. Netice o veçhile olur ve icra edilir. Yok en haksız işte de İsmet haksız çık­sa veya en hakkı olduğu zamanda mağlûp da olsa Gazi, İsmet&#8217;i tutmak istiyorsa İsmet galiptir.</p>
<p>Ne oldu ise Fethi&#8217;ye oldu. Bu namuslu olduğunu zannettiğim adama acırım.</p>
<p>Bu hâdisenin esasî hatları budur. Eğer Fethi yeni fırka ile memlekete İdarî, siyasî ve İktisadî bir derece hürriyet ve ferahlık getirirse Fethi yine tebrike şayandır. Esas can, mal ve namus em­niyetidir. Başka şeyi istediğimiz yok. Bakalım bunları yerleştire­bilecek mi? Bunların düşmanı Mustafa Kemal&#8217;dir. Bu sebeple yerleştiremiyecektir. Reisicumhur kızdığı adamı imha edemeye­cek mi, onun meb&#8217;usluğuna, ticaretine zarar veremiyecek mi, adliyede hâkimlere emredip istediği gibi hüküm verdiremiyecek mi? Bu basit ve medenî dünya, hattâ binlerce yıl evvelki millet­lerin sosyetelerinde iptidaî haklar olarak mevcut bu şeyleri Fet­hi yirminci asırda ve cumhuriyette Türkiye&#8217;de te&#8217;sis edebilecek mi?&#8230; Bence edemiyeceği iki kere iki dört eder gibi kat&#8217;îdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası , Dr. Rıza Nur</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/serbest-cumhuriyet-firkasi-dogusu/">Serbest Cumhuriyet Fırkası Doğuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/serbest-cumhuriyet-firkasi-dogusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rıza Nur&#8217;un,M.Kemal ve İsmet İnönü Analizi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/riza-nurunm-kemal-ve-ismet-inonu-analizi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/riza-nurunm-kemal-ve-ismet-inonu-analizi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 20:59:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Rıza Nur]]></category>
		<category><![CDATA[M.Kemal Analizi]]></category>
		<category><![CDATA[M.Kemal ve İsmet İnönü Analizi]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Nur'un]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7304</guid>

					<description><![CDATA[<p>Selaniklidir.Harbiye Mektebinde okumuş,erkan-ı harp çıkmıştır.Kimi,dönme,kimi Sırp,Kimi Bulgar,Kimi Pomak diyor.Babası ve anası hakkında rivayet çoktur.Muhakkak olan birşey varsa anası bellidir. Fizik ve teşrihi vasıfları;Uuzn boylu,sarışın,mavi gözlü,kemiklice,elmacık kemikleri Moğollar gibi çıkık,burnunun ucu kabarık,domates gibi kızarmış,burnu çirkin değilse de Türkte olmayan bir yüz.Saçları ağarmıştır.Fakat dikkatle boyar,altın sarısı yapar,Saçlarının beyazlığını göstermemeğe çok dikkat eder.Cimcimesi pek biçimsizdir.Alnında azim cephesinin cevfinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riza-nurunm-kemal-ve-ismet-inonu-analizi/">Rıza Nur’un,M.Kemal ve İsmet İnönü Analizi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="name post-title entry-title"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7305" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-26.jpg" alt="Rıza Nur'un,M.Kemal ve İsmet İnönü Analizi" width="424" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-26.jpg 265w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-26-263x190.jpg 263w" sizes="(max-width: 424px) 100vw, 424px" /></h1>
<div class="entry">
<p>Selaniklidir.Harbiye Mektebinde okumuş,erkan-ı harp çıkmıştır.Kimi,dönme,kimi Sırp,Kimi Bulgar,Kimi Pomak diyor.Babası ve anası hakkında rivayet çoktur.Muhakkak olan birşey varsa anası bellidir.</p>
<p><strong>Fizik ve teşrihi vasıfları;</strong>Uuzn boylu,sarışın,mavi gözlü,kemiklice,elmacık kemikleri Moğollar gibi çıkık,burnunun ucu kabarık,domates gibi kızarmış,burnu çirkin değilse de Türkte olmayan bir yüz.Saçları ağarmıştır.Fakat dikkatle boyar,altın sarısı yapar,Saçlarının beyazlığını göstermemeğe çok dikkat eder.Cimcimesi pek biçimsizdir.Alnında azim cephesinin cevfinin teşkil eden kafası pek ileri çıkıktır.Bu sebeple kaşları ilerdedir.</p>
<p>Bu ekseriya mütereddi şahıslarda olur.Kaşları gürdür.Alnının ortasında ufki bir çöküntü mizabe halinde bütün kafasını dolaşır.Kafasıyla yüzünü adeta bir kum saati manzarasını verir.Bu çukurun üzürinde az bir kısım vardır.Bu da bir kavunun ufak parçası kadardır.Bu da bir tereddi eseridir.Hali tabiide gözlerinde şaşılık yoksa da sarhoşluğunda ve kızıdğı vakit tamamıyla şaşı olup biri bir yana diğeri,diğer yana bakar.Bu da tereddi eseridir.</p>
<p>Fevkalade zeki değil,fakat zeki denen insanlardandır.Hatta ona zeki dahi dememelidir.Birçok şeylerde çok bilgisizdir.Hele ileriyi hiç göremez.Akl-ı selimi bariz bir surette azdır.Ancak entrika fevkalaede mahirdir.Bizde yanlış olarak entrikacılara zeki derler.Vakıa entrika yapmak için zeki olmak lazım gibi gelirsede değildir.Dimağda herşey içn hususi bir merkez vardır.Bazı adamlar vardır ki,son derece saftır,fakat bazen öyle entirkalar yapar ki,bu adam,bu entrikayı nasıl yaptı diye şaşar.</p>
<p>Sonra nice zeki adamlar vardır ki,asla entrika yapamaz.Yüzlerine gözlerine bulaştırırlar.Bunlar ispat eder ki,entirka için dimağda ayrı bir merkez vardır.Zeka ile münasebeti yoktur.Demek M.Kemal de entrika merkezi çok neşvünema bulmuştur.Herkesi birbirine katar,mantara bastırır.Moral faaldir.Harekatında pek çabuktur.Pek çok içer.İçkilerden rakıyı sever.Çalgı çaldırır,çaldırdığı her curcuna havalarıdır.İçki alemine dalkavuk,cahil insanları toplar.Sevdiği adamlar zaten bunlardır.Yüreğinde asla merhamet yoktur.Babası,oğlu olursa da keser.Asla meşru iş tanımaz.</p>
<p>Mutlaka haksız şeyleri yapar.Kanun,usül,adet denilen şeyler onun için mevcut değildir.Hiç kimseyi sevmez.Hatta en sadıklarını bile.Böyle hislerden mahrumdur.Anası ölmüş,cenazesine bile gitmemiştir.Necip ve insani hislerden tamamıyla ardir.Kimseye itimadı yoktur.Herkesi korku ve ihsan ile tutmak sistemindedir.Her kim yanına girse çıkınca yanındakilere onun aleyhinde söyler.Bir adeti de rical ve mebusları birbirine düşürmektir.Herkese ”O senin aleyhinde şunu söyledi” der.Biri bir şahıs aleyhinde kendisine mektup yazarsa,o mektubu derhal o şahsa verir.Casusluğa çok ehemmiyet verir.Memleketi casuslarla doldurmuştur.Hem de casusların her dediğine inanır.</p>
<p>Gayet evhamlıdır.Her saçma şeyden bir mühim mana çıkarır.Eğer kuvvetsiz ise,pek ürkektir,kaçamağa çalışır.Eğer kuvvetli ise gayet cesurdur,bir canavar olur,paramparça eder.Makyavellik en sevdiği şeydir.Gayet mevki ve şan harisidir.Ve bunda pek kıskançtır.En ufak bir şerefi bile başkasına veremez.Ölüleri bile şeref husunda kıskanır.Mesela N.Kemal’i bile büyük görmez.</p>
<p>Gayet mağrur ve kibirlidir.Nazarında Dünyada kendinden başka adam yoktur.İster ki herkez kendisine tapınsın.Gayet müstebittir.Tenkide,hatta bir müteala beyanına tahammul edemez.Gayet para canlı ve hasistir.Büyük bir servet toplamıştır.Pek,tamahkardır.</p>
<p>Her gece sabaha kadar içer.Bütün ömrü öyledir.Gençliği de böyle içki ile geçmiştir.Reculiyeti yoktur.Böbreklerine kadar çıkmış hastalığı vardır.İltihabı,külliyeden ikide bir beline ağrı gelir.Banyoya girer.Bu sebeple banyoları çok sever.Son zamanlarda yüzü Delirium Tremem denilen hastalıtaki heyeti almıştır.Elleri titriyor.Kalbi rahatsızdır.Bunlara rağmen yine çok rakı,tütün ve kahve içer,eğlenceden kendisini alamaz.Bunlarsa hastalıklara pek muzırdır.Hastalığı Trablusgarpta gözüne vurmuş,iritis olmuş.Göz doktoru Şam’lı Münir Ahmed iyi etmiş.Bu adam Umumi Harpte Hicaz’a gitmiş,asilere iltihak etmişti.Kokain çekerdi.Onu telgrafla Kahire’den Ankara’ya getirdİ.Sıhhiye Vekaletine müşavir yapıyordu.Sonra Gureba Hastanesine çırağ çıkardılar.</p>
<p>M.Kemal’in ona teveccühünü işiten Kahire’deki birkaç Türk doktor ve eczacı bunun denaetini bana yazdılar.Ben de bu mektupların birini M.Kemal’e gönderdimdi.Mektubu Münir Ahmed’e vermiş,O da Kahire’deki mektup sahibini tehdid etmiştir.Hükümete her şeyin reisidir.Herşeyi pençesinde tutar.Gayet kincidir.Düşmanlarını unutmaz,takip eder.Esasen her şeyde fikri takip sahibidir.Bu iyi bir meziyet ise de bunu en ziyade intikamda kullanır.İnatçıdır.İmkanı yok fikrinden dönemz.M.Kemal iptidaları hiç söz söyleyemezdi.Birkaç yıl sonra iyi bir hatip oldu.</p>
<p>Nutkunu bir ay çalışır,ezberler,öyle söyler.Şundan bundan işite işite biraz da malumat sahibi oldu,fakat derecesi ağızdan kapmadan ibarettir.Bütün davası milli harekette herşeyi kendi yapmış olmasıdır.Dahidir.İnkılap delisidir.Türkiye’nin Deli Petro’su olmak hevesindedir.Bir taraftanda Napolyon olduğunu zanneder.Kibr-ü azameti uluhiyet mertebelerine vardırmıştır.Türk Tarihi böylesini görmemiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İsmet İnönü Analizi</strong></p>
</div>
<div class="entry">
<p>Bitlisli bir Kürdü’n oğludur.Bitlist’te doğmuştur.Babası bilahare mahkemede zabıt katipliği ile Malatya’ya,Sivas’a,İzmir’e<wbr /> gelmiştir.Bu da beraber dolaşmıştır.Sivas Rüstiyesinde okuumuş,sonra İstanbul’da Harbiye Mektebine girmiş,Erkan-ı Harp çıkmıştır.</p>
<p><strong>Fizik teşrihi:</strong>Ortadan aşağı boyda,ince yapıdadır.Yüzü Kürt ve ırki yüzü olarak ve fakat fazla bariz koç yüzü şeklindedir.Cimcimesi önden mükemmeldir.Zaviye-i vechiyesi,alnı iyidir,fakat arkdada hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Azim kafa yumuşak,bir yumrukla içeri çektirlimş gibi bir haldedir.Yani kafasının arkasında taibi olan ciddiye yerine bir çukur vardır.Bu hal onun mütereddi bir aileden olduğunu gösterir.Mütereddi,deforme<wbr /> bir kafa.Aynı zamanda sağırdır.Ve sağırlığı ağırdır.Değme gürültüyü işitmez.Bir kardeşi kambur,biri yine malul,biri kokainman olup İsmet’in çocuğu Maloda belene ile doğmuş,yani aile mütereddidir.</p>
<p><strong>Moral:</strong>İsmet,zeki denilen insanlardandır,fakat bunun da zekası entrikadadır.Müthiş entrikacıdır.Bu hususta M.Kemal’den çok üstündür.Hiç doğru söylemez.İşi hep ağfaldir.</p>
<p>Bu adamın gayet bariz bir hasleti vardır:İçi başka,dışı başka.İçini o kadar maharetle saklar ki…Çok içi-dışı başka adamlar gördüm,fakat zamirini bunun kadar maharetle saklayabilen adam asla görmedim.</p>
<p>Yüzü güler,sanki sevimli,masum bir çocuktur.içi ise o esnada yılan ve ejderhadır.Bu sebeple ona şu adı verdim:”Yüzü kuzu,ruhu kurt bir mahluk”Bu cümle onun bütü künhünü,hakikaten tarif eder.O güler yüzle herkesi avlar.Bu ezeli ve ebediü gzeln yüz o kadar sevimlidir ki,herkes onda birçok samimiyet ve sevimliliği görür ve sever.Halbuki o vakit her vakitkinden ziyade kötüdür.Ne kadar fazla kötülük edecekse o esnada o kadar samimi ve sevimli görünür.</p>
<p>Bir bariz halseti de gayet evhamı olmasıdır.Bu kadar vesveseli ve vehimli adam belki de dünyada yoktur.Nemden şüphe kapar.Köroğlu gibi rüzgardan hile sezer.Bu sebeple en seçme şeylere en büyük ehemmiyetleri verir,boşuna uğraşır,durur.Ve yine bu sebepledir ki,devlet işlerinde vahim surette yanılır,yanlış yolda gider.Felakete varır.Evhamı galiba sağırlığından gelmiştir.Çünkü sağırlar evhamlı olurlar.Askerlikteki muvaffakiyetsizliklerinin ve hatalarının da azimet noktası bu vehim ve hayaldir.</p>
<p>Pek haris ve menfaatperesttir.Doğrudan doğruya çok almaz.Aleti Kambur kardeşi Rıza’dır.Gayet müsriftir.Debdebe ve saltanatı sever.Eline geçen devlet parasını da su gibi sarfeder.</p>
<p>Bu adamın diğer bariz hasleti de kendinden olan fenalıkların şiddetle aleyhinde olmasıdır.Müstebittir,şidd<wbr />etli hürriyet lehinde söyler.Birgün memlekette hürriyet var dese hakikatte istibdad vardır.Paramız sağlam derse,paramız çürüktür.Yani hep hakikatin aksini söyler.Ben ona kimya tahlili yapar gibi bir miyar buldum.Hakikati onunla keşfediyorum.Bu miyar basit olup onun söylediği sözün aksini almaktan ibarettir.Hemen hakikati bulursun.Bu miyara ”İsmet Miyarı”adını koydum.Henüz beni hiçbir defa bile aldatmadı.</p>
<p>Gayet dalkavuktur.M.Kemal’e emsalsiz dalkavuklar,riyakarlıklar yapmıştır.Aynı zamanda emrine emirber gibi hizmet eder,memuruna karşı ise mütehakkim bir mağrur vaziyetindedir.Amirinin bir gün üstüne geçince dalkavukluğu derhal kibr-ü azamete çevirir.</p>
<p>Alalede herkes için güler yüzlüdür.Bu suretle çok nazik,kibar,samimi,insaniy<wbr />etkar görünmek ister.Herkese sureti haktan görünür.Bunlar onun tabiyeleridir.Hakikaten çok kişiye böyle aldatmıştır.Herhangi gün kimi çok sever görünür ve meth ederse,herkes hiç tereddüdsüz bilsin ki,o gün ona bir felaket hazırlamaktadır.</p>
<p>Spor eğlencelerini sever,Eğlence ve içki ile o kadar alakası yoktur.</p>
<p>Bir bariz hasleti de inatçılığıdır.Gayet inatdır.Bir şeyi bir defa zihnine yerleştirdi mi,kimse onu vazgeçtirtemez.Eskişehir,A<wbr />fyon hattında sırf bu kusuru yüzünden orduyu mağlup etmiştir.</p>
<p>Süsü ve debdebeyi sever dedik.Mesela Robert Kolejide okuyan küçük kardeşini halini söylüyorlar.Tahsilde bir çocuğa ayda beşyüz lira el harçlığı veriyormuş.Çocuğun emrine amaade,bir otomobil,mektepte kapısında bekliyormuş.O da haylaz,edepsiiz bir çocuktur.Mektep nihayet tardetmiştir.</p>
<p>İsmet de zamanla hatip oldu.Ancak hala iyi bir yazı yazmaya muvaffak olamadı.Müsveddeleri birer ahmediyedir.</p>
<p>Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası – Rıza Nur syfa;293,294,295</p>
</div>
<div class="entry">
<p>Kaynak:Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası – Dr.Rıza Nur</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/riza-nurunm-kemal-ve-ismet-inonu-analizi/">Rıza Nur’un,M.Kemal ve İsmet İnönü Analizi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/riza-nurunm-kemal-ve-ismet-inonu-analizi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>M.Kemal Devri&#8217;nin Tetkiki</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-devrinin-tetkiki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-devrinin-tetkiki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 20:45:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Rıza Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Andlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[M.Kemal Devri]]></category>
		<category><![CDATA[M.Kemal Devri'nin Psikolojik Tetkiki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7298</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlet Harb-ı Umumî de mağlûp olmuş, düşmanları memle­keti işgal etmişler. Her şey yanmış. Taksim olunuyoruz. Millet telâşta, hele Ermeni ve Rum&#8217;dan fena korkuyorlar. Bunların ta­hakkümü herkesin izzetinefsine dokunuyor. Nihayet millet kendisini müdafaa için bir bir kıyam etti. Çe­te teşkilâtına başladılar. Ermeniler, Fransızlar, Rumlarla vuruşu­luyor. Millî hareket taazzuv etti. İstanbul&#8217;da padişah düşmanlar­la beraber oldu. Hürriyet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-devrinin-tetkiki/">M.Kemal Devri’nin Tetkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/harf.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7299" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/harf.jpg" alt="M.Kemal Devri'nin Tetkiki" width="600" height="442" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/harf.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/harf-300x221.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>Devlet Harb-ı Umumî de mağlûp olmuş, düşmanları memle­keti işgal etmişler. Her şey yanmış. Taksim olunuyoruz. Millet telâşta, hele Ermeni ve Rum&#8217;dan fena korkuyorlar. Bunların ta­hakkümü herkesin izzetinefsine dokunuyor.</p>
<p>Nihayet millet kendisini müdafaa için bir bir kıyam etti. Çe­te teşkilâtına başladılar. Ermeniler, Fransızlar, Rumlarla vuruşu­luyor. Millî hareket taazzuv etti. İstanbul&#8217;da padişah düşmanlar­la beraber oldu. Hürriyet ve İtilâf Fırkası da âleti. Keza Çerkez-ler ve Abazalar da padişah taraftarı. Her yerde millî hareket aleyhine padişah kıyamlar yapıyor. Ordu yolluyor. İngilizler de kendilerine yardım ediyor. Bu harekette Damat Ferid Paşa ile Ali Kemal mühim şahsiyetlerdir.</p>
<p>Mustafa Kemal, Vahideddin&#8217;e kızgın. İntikam almak için mil­lî harekete iştirak ediyor. O esnada millî hareket Erzurum Kong­resini yapmakta. Mustafa Kemal derhal oraya gidiyor. Kendisini kongreye kabul etmek istemiyorlar. Entrikaya başlıyor. Bazıları­nı iğfal edip giriyor. Girince reis olmak istiyor. Yapmıyorlar. Hat­tâ yüzüne karşı söylüyorlar. Fakat o, reis olmağa da muvaffak oluyor. Kongre bitince Sivas&#8217;a geliyor. Orada Hey&#8217;et-i Temsiliye adında bir hey&#8217;et halinde çalışıyorlar. Rauf yanında. Daha orada aralarında niza var. Gerek Karabekir, gerek Rauf, Mustafa Ke­mal&#8217;in hırsından, ilerde milletin başına belâ olacağından korku­yorlar. Rauf onun reis olmasını asla istemiyor. Galiba kendi ol­mak fikrinde idi. Nihayet Hey&#8217;et-i Temsiliye Ali Fuad&#8217;ın himme­ti ile Ankara&#8217;ya gelip yerleşiyor.</p>
<p>Bu dakikaya kadar millî kıyamda Mustafa Kemal yoktur. Şimdi bunun başına oturmuştur.</p>
<p>Bu esnada intihap yapılıp, İstanbul&#8217;da bir Meclis-i Meb&#8217;usan açıldı. Bunu İstanbul Hükümeti yaptı. Mustafa Kemal buna razı olmadı. Kendisi reis olmağa çalıştı, olamadı. Bu Meclis büyük bir hizmet gördü ki, o da Misak-ı Millîdir. Mustafa Kemal bunu da kendi eseri diyor ama, Sivas&#8217;ta bu ad telâffuz bile edilmemiş­tir, Haberi yoktu. Ancak Meclis, Erzurum ve Sivas&#8217;taki esaslara istinat etti. Tay-ve ilâve yaparak misakı vücuda getirdi. Fransız­ca olarak bütün dünyaya tamim etti.</p>
<p>Bu Meclis çok vatanperver çıktı. Bunu gören İngilizler Mec­lisi bastılar, İstanbul&#8217;u resmen işgal altına aldılar. İş fena. Sevr muahedesi yapılmış. İmzası, Türkiye&#8217;nin imhası. İhtimal Mec­lise silâh altında bunu imzalattırırlar. Bu sebeple Meclis tâtil-i müzakere etti. Dağıldı. Meb&#8217;usların bir kısmı Anadolu&#8217;ya geçti. Bu müthiş tehlike bitti.</p>
<p>Anadolu&#8217;da yeni bir Meclis toplandı. Hükümet teşkil edildi. Artık Türkiye&#8217;de muhasım iki hükümet vardı. Bunlar silâhla, her şeyle çarpıştılar. İstanbul Hükümeti mağlûp oldu. Garpte Yunan ordusu, şarkta bir Ermeni ordusu vardı. Millî kıyam cen­dere arasında idi. Ermeniler hücuma hazırlanıyorlardı. Kâzım Karabekir, Ermeni ordusunu mahvedip Gümrü&#8217;ye kadar istilâ etti. Gümrü Muahedesi yapıldı. İşte bu vakte kadar en mühim iş gören Ali Fuad&#8217;la Karabekir&#8217;dir. Refet Paşa ile Çerkez Ethem&#8217;in de mühim hizmetleri vardır. Mustafa Kemal&#8217;in rolü hiçtir. Sade Meclisi Ankara&#8217;da toplayıp hükümet teşkil etmektir.</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in en emin, en muti adamları Fevzi Paşa ile İsmet Bey&#8217;di. O, İsmet&#8217;le Harb-ı Umumî&#8217;de Suriye&#8217;de ve Şark cephesinde bulunmuş, Mustafa Kemal, İsmet&#8217;e &#8220;O iyi bir emir neferidir&#8221; diyordu. Fevzi de böyle idi. İşte bu iki adam bu mezi­yetleri ile en mühim mevkileri işgal ettiler. Onun biri sağ, diğer sol eli oldular. Her biri aynı zamanda Erkân-ı Harbiye Reisi, Or­du Kumandanı, Hey&#8217;et-i Vekile Reisi, Müdâfai Milliye vekili gi­bi birçok mühim mevkii birden de işgal ediyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal kendisini Meclis ve Hükümet Reisi yapmıştı. İkisi üzerine de tahakküm ediyordu. Nihayet îsmet&#8217;i Ordu Ku­mandanı yaptı, Fevzi&#8217;yi de Erkân-ı Harbiye Reisi. Çetelerden kurtulup ordu vücuda getirildi. Moskova&#8217;da Ruslarla Moskova Muahedesi denilen muahede yapılıp dostluk peydah edildi. On­lardan birçok silâh, cephane ve para alındı. Ordu tanzim ve ade­di tezyid edildi. Bir taraftan da silâh ve cephane tedârik edildi. Afganlılar ile de Moskova&#8217;da bir muahede yapıldı. Yunanlılar Bursa&#8217;yı da adetâharpsiz işgal ettiler. İki defa İnönü&#8217;ne hücum ettilerse de bozuldular. Millî hareket aleyhindeki isyanlar tama- miyle bastırıldı.</p>
<p>Moskova Muahedesi maddeleri üzreUkranya, daha sonra müştereken Azarbeycan, Gürcü ve Ermenilerle Kars Muahedesi yapıldı.</p>
<p>Fransızlar ile Maraş ve Ayintap&#8217;ta şiddetli harpler oldu. Ni­hayet Fransızlar Adana&#8217;da mağlûp oldular. Ankara İtilâfnâmesi yapılıp Adana ve Maraş&#8217;ı tahliye ettiler.Yunanlılar Eskişehir-Afyon muharebesinde bizi bozdular ve perişan ettiler. Ordumuz pek mükemmel ve adetçe pek mükem­mel değilse bile düşmana müsavi idi. Kumandan İsmet idi. Bu mağlûbiyetin sebebi sırf İsmetin cehaletidir.</p>
<p>Yunanlılar Ankara üzerine yürüdü. Mustafa Kemal kaçmağa teşebbüs etti. Ordu enkazını Kızılırmak&#8217;ın arkasına almış, hükü­met merkezini Ankara&#8217;dan Kayseri&#8217;ye kaldırmak istedi. Meclis büyük bir şehametle bunun önüne durdu. Meclis orduyu bizzat kendi tedbirleri ile yeniden tensik etti. Sakarya&#8217;da düşman kar­şılandı. Uzun ve büyük bir muharebe oldu. Yunanlılar mağlûp olup perişan bir surette Eskişehir-Afyon hattına çekildiler.</p>
<p>Artık Mustafa Kemal de, İsmet de milletin gözünden düş- millerdi. Mahiyetleri meydana çıkmıştı. Sakarya harbi esnasın­da da Mustafa Kemal ordumuza ric&#8217;at emri vermişti. Bu da ken­disini milletin gözünden düşürmüştü. Millet Meclisi tamamıyla aleyhinde idi. Bilhassa İkind Grup namı ile bir grup teşekkül et­miş, Mustafa Kemal&#8217;e, İsmet&#8217;e hücum ediyorlardı. Bu muhalefe­ti imha için Mustafa Kemal Meclisi Topal Osman&#8217;a bastırmak is- tedi. Bunu yapamayıp sade meb&#8217;us Ali Şükrü&#8217;yü öldürttü.</p>
<p>Bu cinayet meb&#8217;uslara korku saldı. Kısmen sustular. Tuhaftır. Millî Kıyama ne kadar hizmet etmiş insanlar varsa hepsi Musta­fa Kemal&#8217;e muhalif idi. O da onları tepelemekle meşguldü. Mus­tafa Kemal, İsmet ve Fevzi vasıtası ile orduyu elinde tutuyordu. Ankara Polis Müdürlüğüne de birini koymuş, o da elinde idi. Et­rafında da iki tabur muhafız askeri vardı. Kendisini düşürmek mümkün değildi. Meclise, millete rağmen mevkide duruyordu.</p>
<p>Nihayet Yunan ordusuna hücum edildi ve denize döküldü. İzmir&#8217;e girildi. Vahideddin İstanbul&#8217;dan kaçtı.</p>
<p>Bu zafer üzerine Mudanya&#8217;da bir mütareke yapıldı. İtilâf devletleri Türkiye&#8217;yi Lozan&#8217;a sulh müzakeresine davet ettiler. Lozan Muahedesi, sulh yapıldı. İşgal kuvvetleri Türkiye&#8217;den git­tiler. Millet Meclisi padişahlığı ilga edip Abdülmecid&#8217;i halife in­tihap etti.</p>
<p>Artık harp bitmiş, sulh imzalanmış oldu.</p>
<p>Cumhuriyet ilân edilip, Mustafa Kemal Cumhurreisi oldu. Hey&#8217;et-i Vekile usulü kaldırılıp kabine usulü kondu. İsmet Baş­vekil oldu. Ankara Payitaht yapıldı.</p>
<p>Millet, matbuat hâlâ Mustafa Kemal&#8217;in aleyhinde idi. Musta­fa Kemal, Birinci Meclisi feshetmiş, ikinci bir Meclis toplamıştı. Bununla muhalefetten kurtulmamış, az zamanda bu Meclis de ekseriyetle muhalif olmuştu. Mustafa Kemal&#8217;in içkisi, din aley­hindeki harekâtı milleti pek ziyade gayrî memnun etmişti. Kürdistan isyanı oldu. Bu Mustafa Kemale iyi bir vesile idi. Takrir- i Sükûn adında bir kanun yapıp isyanı bastırdı. Aynı zamanda matbuatı imha etti. Bir çok masumu astı. Meclisi korkuttu. Yine hâkim oldu. Bu esnada İstiklâl Mahkemeleri kanlı bir faaliyet yapmış, Mustafa Kemal&#8217;in muhaliflerini imha etmiştir. Bunun çoğu kanunsuz, keyfî idi. Memleket bu suretle teröre, idare-i ör­fiye altına girdi.</p>
<p>Artık Mustafa Kemal&#8217;in korkusu yoktu. Keyfe, içkiye, servet yapmağa büyük bir mikyasta daldı. Her taraf şenlik, eğlence, bayram, balo içine daldı. Her gün merasim yapıyor, balolar ter­tip ediyor, eğleniyordu. .</p>
<p>Lozan Muahedesi ve sulh ile artık dahilî ve haricî dağdağalar bitmiş demekti. Mustafa Kemal millî kıyamın iptidasından beri zamirinde tuttuğu şeyleri tatbike başladı. Mahiyeti nedir fi&#8217;len görüldü.</p>
<p>Fevzi ile ordu, Ismet&#8217;le hükümet ve bütün kuvvetleri elinde idi. Soygunculuklarından, irtikâplarından dolayı vaktiyle feshe­dilen Müdâfaı Hukuk Cemiyetlerinden de Halk Fırkasını yaptı. Cebrî bir intihap ile tayin ettirdiği meb&#8217;uslarla, onları ikide bir İstiklâl Mahkemeleri ile korkutarak siyasî mekanizmayı da eline aldı.</p>
<p>Bu adam hilkaten gayet mütehakkim bir adamdı. Keyfî ida­reyi seviyordu. İzmir zaferine, Lozan&#8217;a kadar pek nüfuzu yoktu. Her istibdadım yapamıyordu. Artık mani kalmamıştı.</p>
<p>Evvelâ ricalde bir tasfiye yaptı. Plânı namuslular ile tatbik edilemezdi. Onları attı, idareden uzaklaştırdı. Kimine hapis, ki­mini İmha, hasılı namus, meşru idare mümessillerini perişan et­ti.</p>
<p>Bu olurken bir taraftan da bazı adamları etrafına topladı. Bunları seçme işinde cidden dirayet gösterdi. Etrafına toplayaca­ğı adamlarda şu sıfatlan arıyordu; Cahil, emre alışkın, dalkavuk,kaatiî. Bunlardan da en ziyade seçtiği bir mahkemece aleyhinde bu işlerden bir cürüm hakkında takibat olan, hiç olmazsa bu hu­suslarda kendi elinde aleyhlerine vesika olan kimselerdir. Çün­kü böyle olunca bu adamlar kımıldayamaz. Emre tamamiyle muti olur. Her kötü işe vasıtalık, âletlik ederler.</p>
<p>Bir gün biri kı­mıldayacak olsa, derhal mahkemeye dâvayı rü&#8217;yet ettirir. Onla- rın mahkemedeki evrakını kendi almıştır, yanında durur. Nite­kim Saffet&#8217;i Kâtib-i Umumî sıfatı ile fırkanın başına geçirdi. Safvet devletin bir milyon lirasını dolandırmış, evrakı Divan-ı Harpte idi. Evrakı Divan-ı Harpten, Safvet&#8217;i yanma has bende- gâh sınıfına aldı. Şimdi bu kötü adam itaat ve rezalete hizmet et­mez de ne yapar? Yoksa derhal evrakı Divan-ı Harbe verilir. Ni­tekim tüfekçi olan Topçu İhsan mahkemeye verildi. Diğerlerine ders oldu. Nitekim İsmet&#8217;i düşürmek için Kılıç Ali, Topçu ile be­rabermiş. İşi anlayınca Kılıç Ali derhal dehalet edip af talep et­miş ve af olmuştur.</p>
<p>İsmet gayet dalkavuk mi&#8217;zaclıdır. Nitekim Mustafa Kemal e olan ve nerşedilen mektubu bunun güzel vesikasıdır. Sonra İs­met ordunun bilâsebep sırf cehli ile mahvolmasına sebep olmuş­tur. Böyle askerî hatâları da boldur. Lozan&#8217;da da kötü projeyi ka­bullenmek gibi ağır bir hatâ yapıyordu. Daha fenası Kambur kardeşini gayrî meşru bir surette üç yıl içinde mal-i karun a ba­tardı. Nasıl kımıldayacak? Salih ve Kılıç Ali mühim vurgunculuk yaptılar, adam öldürdüler. Hasılı yanındakilerin hepsi böyledir.</p>
<p>Etrafında bir klik teşkil etti. Bu şirket-i inhisariye İttihatçılar gibi karanlık odada çalışmaz. Rakı masası başında çalışır. Devle­tin bütün işlerinin kararlan, asıp kesmeler hep bu masada veri­lir.</p>
<p>Klik azasını kâmilen meb&#8217;us da yapmıştır. Bunlar iki nev&#8217;idir: Biri adam öldürmek, dövmek, tehdid etmek vazifesi ile mükelleftir. Salih, KılıçAli, Recep Zühtü, Rizeli Cavid, ilh&#8230; bu sınıftandır. Bunlar Tulumbacı makulesiinsanlardır.</p>
<p>Seviyeleri bundan bir parmak yüksek delildir. Bunlara silâhşörler, cumhuriyet- tekçileri adını vermek lâzımdır. Bunlara onikiler adı da verildi. Diğer zümre meddahlardır. Bunlar Mustafa Kemal&#8217;i ona dehâ vererek fevkalbeşer yapmağa gayret ederler ki, halk tapınsın. Ta­rikat ve şeyhlik tarzı. Bunların faaliyet sahası, esaslı vazife ola­rak matbuattır. Bu hususta makaleler yazarlar. Kâh işleri sırf medihtir, buna göre adlan &#8220;Gazete soytarıları&#8221; olabilir. Kâh da hü­cum ve taarruzdur. Buna göre de adları &#8220;Gazete tüfekçileri&#8221; ol­malıdır. Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Hamdullah Suphi, Ruşen Eş­ref, ilh&#8230; gibi. Bu adamlardan lekesi olmayanları da bizzat Mus­tafa Kemal kendisi &#8220;İş yapın, zengin olun, ki kuvvetli olalım&#8221; di­ye irtikâba sokup bulaştırdı. Şimdi bunların içlerinden bu işten vazgeçmek isteyenler olsa da vazgeçemezler.</p>
<p>Bu has zümreye -ki bunlara havası bendegâh-ı hazret-i şehri- yari-i cumhuriyet penahı demek lâzımdır- Mecliste de vazife vardır. Meb&#8217;uslar arasında propaganda yaparlar. İcabında söz söylerler, hücum ederler. O esnada silâhşörler de tehdid yapar­lar.</p>
<p>Mecliste meb&#8217;uslardantalî bir bendegân sınıfı da vardır. Bu ikinci derece dalkavuklar da birinci zümreye yardım ederler.</p>
<p>Görülüyor ki, şu teşkilât cehennemi bir makine halindedir.</p>
<p>Bu teşkilât ile Türkiye idaresi müthiş bir terör devrine girdi. Bu terör bence eski Fransız teröründen baskındır. Hem bu eğlenceli, soygunlu, mülevves bir terördür. Hürriyet imha edil­di. Yeni bir zulüm ve istibdad devri başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid&#8217;inkinden de İttihatcılarınkinden de dehşetli ol­du. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç&#8230; Hele hiç hırsızlık et­medi, hiç israfta bulunmadı. Bilâkis memlekette bunların önüne geçmeğe çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhi­ne kıyam ettiğine utanıyor.</p>
<p>Artık millet yıldı, idare klik eline geçti. Kliğin de korkusu kal­madı. Rahat oldular. Bu sefer zevk ve safa, buna para lâzım ol­duğundan irtikâp, türlü nevi balolar, şenlikler, yazın Dolmabahçe deniz saf alan aldı yürüdü&#8230; Dolmabahçe&#8217;nin yanındaki Çıra- ğan&#8217;daLâle Devri&#8217;ni gören bahçenin topraklan lâle eğlenceleri­nin bunun yanında küçüklüğünü görerek kızarsın&#8230; Sâda- bad&#8217;lar, Mıhrâbad&#8217;lar, Şesâbad&#8217;lar, ilh&#8230; bu yeni âlemâblardan türlerinin ne kadar basit olduğunu anlamış olsalar gerek&#8230;</p>
<p>Bu zevkler mühim israfatı mucip oldu. Bütçe yetişmedi. înhisarlarıicâd ettiler. Ağır vergiler tarhettiler. Fakir düşmüş millet şimdi aç. Hem açlıktan, hem zulümden inim inim inliyor. Hürri­yetsizlik o kadar dehşetli ki, iki kişi birbirine derd yanmaktan bi­le korkmakta.</p>
<p>Bu mahşer içinde türlü hâlet-i ruhiyeler görüyoruz: Mustafa Kemal&#8217;e müthiş bir gurur ve azamet geldi. Kendisi de, gazete soytarıcıları da ilham aldığını söylüyorlar. Askerlik, idare, ma­arif, ziraat, ilh&#8230; yüz türlü dâhi olduğunu söylüyorlar. Onun bendegânma verdiği emirlere &#8220;Yüksek Telkin adını koydular. Yâni vahiy, emri ilâhı demek istiyorlar. Mustafa Kemal bir aralık gazetelerde güya hikmetâmiz kısa kısa cümleler neşretmeğe baş­ladı. Soytarılar buna derhal &#8220;Vecizeler&#8221; dediler. Galiba âyet de­mek istediler, ama birden cesaret edip bu adı koyamadılar. Hal­bukiâyetlerle bunlar arasında dağlar vardı. Bunlar herkesin</p>
<p>Bunlardan Yakup Kadri, Mustafa Kemal&#8217;in bütün icraatına, sistemine, rejimine, lâflarına, zihniyetine, ahlâkına, hasılı ruhu­na &#8220;Kemalizm&#8221; adım koydu. Ne hayâsızmış.. Fakat iyidir. Hası­lı rejimine, ruhuna bir ad koymak lâzımdı. İyi oldu. Gelecek nesiller bu adı kullansın, Türk nesilleri Kemalizm kelimesinden bu işleri anlayacaklar, titreyecekler. Şairler, naşirler, böyle bir millet idaresini ifade etmek için böyle bir kısa kelime bulmuş olacaklar.İyi bir ıstılah konmuştur. Yakup Kadri efendisine kaş yapayım derken göz çıkardı.</p>
<p>Diğer bir hâlet-i ruhiye Mustafa Kemal&#8217;in Türkiye devletini kendi yarattığını iddiası ve bunun için maziden ne varsa imha­ya çalışmasıdır. O da, avene de Türkiye&#8217;yi bu büyük dâhi yarat­tı diyorlar. Artık tarih kitaplarından padişahların adlarını silme­ğe koyuldular. Fransa gibi cumhuriyet olmasın&#8230; Buna rağmen mekteplerinde Şarl&#8217;ler, Lüi&#8217;ler, Napolyon&#8217;lar okutuluyor. Pa­ris&#8217;te Bonabard Sokağı var. Osmanlı Tarihini mekteplerden kal­dırdılar. Her tarafta camilerden, çeşmelerden kitabeleri, tuğlala­rı kazıdılar. Yürek acısı. Bunlar ne mühim san&#8217;at eserleri idi. Git­ti, gider. Nihayet Müze Müdürü Halil Bey bunları alçı ile kapat­mak yolunu bularak bu andavallığın önüne geçti.</p>
<p>Diğer bir zihniyet ve gayret de milleti dinsiz yapmaktır. Fa­kat her millete bir din lâzımdır. Bu adam hem de tezad içinde bir insandır. Kendisine vaktiyle Millet Meclisinden, Gazi unvanını aldı. Bu unvan ise dinîdir.</p>
<p>Diğer bir zihniyet Türkiye&#8217;yi medenileştirmek, Avrupalılaş- tırmaktır. Fakat bunu bilmiyor. Medeniyeti dans, heykel, zevk ve safa zannetmiştir. Vahim bir hal var. Bizden Mustafa Kemal gibi Avrupa&#8217;yı gezenlerin çoğu, sade bulvarları, ordaki heykelleri, eğlence yerlerini, dansları, baloları görüyor, medeniyet budur zannediyor. İşte Mustafa Kemal de böyle&#8230; Medenî yapmak için Türkiye&#8217;ye bunları tatbik ediyor. Medeniyet bu değil. Bunlar bi- l&#8217;âkis medeniyetin hastalıkları. O Avrupa&#8217;da nice mektepler, mü­him ilmî müesseseleri, fabrikalar var. İşte medeniyet budur. Bu dâvada olanlar bunları Türk&#8217;e tatbik etmelidir. Mustafa Ke­mal&#8217;in medeniyeti yaya kaldırımı medeniyetidir. Bizim önü­müzde bir numune ve ders Japon vardır. Onun gibi yapmalıdır.</p>
<p>Bu adam işte bu zihniyetle millete şapka giydirdi. Bunu da bir kanun darbesi ile yapmak gibi bir cehalet gösterdi. Evolos- yon işi idi. Halk muhtelif şehirlerde &#8220;istemeyiz!&#8221; dediler. Bunlar silâhlı bir isyan değildi.,. Derhal İstiklâl Mahkemesini dolaştırdı. Birçok zavallıları bigünah olarak astı&#8230; Frak, silindir şapka gibi elbiseleri tamim etti. Bu suretle de Mustafa Kemal&#8217;in inkılâbı bir elbise dolabı inkılâbından ibaret olmuştur.</p>
<p>Bu zihniyet ve gayret de, Türk&#8217;ün an&#8217;anesini yıkmak, orijinal­liğini mahvetmektir. Bu en büyük halt idi. Türk&#8217;ün kökünü kır­maktı. Henüz hiçbir insan buna hücum etmemişti. Bunu da me­deniyet, asrîleşmek namına yapıyordu. Türk mükemmel otomo­biller, makineler, ilh&#8230; yapabilseydi de keşke sarık ve şalvar giy-seydi. Bunların medeniyetle ne alâkası var? Japonların kadınları hâlâ arkasında bohça gibi bir tümsek, ayaklarında takunya, fa­kat en müthiş dritnautları yapıyorlar. Dünyada onlara medenî denir.</p>
<p>Millet fena halde dolgundu, fakat bir şey yapamıyordu. İş su-ikaste döküldü. Birkaç insan Mustafa Kemal&#8217;i İzmir&#8217;de öldür­meğe teşebbüs ettiler. Yakalandılar. Hepsini astı. Bu bahane ile ne kadar muhalif, bilhassa eski İttihatçı varsa onları da astı. Bu suretle İttihatçılığı vaktiyle Yeniçeriler imha edilir gibi, kökün­den kazıyıp bitirdi.</p>
<p>Bu vak&#8217;a ile onun kibri, istibdadı, milletin korkusu bir kat da­ha arttı.</p>
<p>Diğer bir zihniyet devleti askerce idare etmektir. Hükümeti ordugâh haline getirdi. Buna militarizm derler ki, devletler için en muzır şeydir. İşte bu idarenin bir hastalığı da budur. Bu dev­leti kurtarmak için askerleri sivil işlerden almalıdır.</p>
<p>Diğer bir halet-i ruhiye muhaliflerini ezmektir. Ne kadar mil­lî kıyama hüsnü hizmeti olanlar varsa perişan etti. Bu babda gaddar davranmış, muhaliflerini gıcırgıcır kesmiştir.</p>
<p>Bu adamın diğer bir gayreti de müthiş zengin olmağa çalış­maktır. İki uç yıl içinde gayet büyük zengin oldu.</p>
<p>Nihayet eğlenceler, israflar büyük bir İktisadî buhrana vardı Şimdi devlet ve millet bu buhran içinde kıvranıyor. Buna çare di­ye ve &#8220;Millî İktisat ve Tasarruf&#8221; adıyla fevkalâde tedbirler aldı­lar. Hürriyetin bir ticaret kısmı kalmıştı. O da gitti. Ticaretse hürriyetsiz olmaz. Bu tedbirler tamamiyle anormaldir. Bakalım ne­reye varacak?!.</p>
<p><strong>PSİKOLOJİK TETKİK</strong></p>
<p>Millî hareketle cumhuriyetin psikolojisini ve Mustafa Ke­mal&#8217;in gayelerini hülâsa suretiyle, terkip tariki ile ve merhale bir daha zikretmeyi faydalı buluyoruz:</p>
<p>Birinci merhale — Herkes millete istiklâlini kazandırmak pe­şinde. Mustafa Kemal de millî harekete baş olmak, İstanbul Hü­kümetini mahvedip kendisi hükümeti eline almak için çalışmış­tır. Bütün hareketlerinde görünen budur. Buna muvaffak olmuş­tur. Bunu milletin kurtulması yolundaki gayrete karıştırdığın­dan vatan ve millet için çalışanların mesaisi kendi şahsına da hizmet etmiştir. Bu bir zaruret halinde idi. Bu devre &#8220;İstiklâl Sa­vaşı&#8221;, Mustafa Kemal için &#8220;Baş olma&#8221; devri adım almalıdır.</p>
<p>İkinci merhale — Millet kurtarılıp sulh olunca cumhuriyet ilân edip Mustafa Kemal hükümetin başına oturmuştur. Ne ka­dar kendine muarız, namuslu, millî harekette hizmet etmiş, ve­ya mevki için rakip veya tehlikeli gördüğü insan varsa hepsini insafsızca kırmıştır. Kabahatli kabahatsiz dememiştir. Mahke­mede ve sokakta yani kanunî ve gayri kanunî öldürmüştür. Bu­nunla &#8220;lâyüs&#8217;el amma yef&#8217;al&#8221; olmak, &#8220;keyfe mâyeşa, &#8220;hüküm sürme gayesini takip ediyordu. Muvaffak olmuştur. Kendine iti­raz edecek adam ve kimsede cesaret kalmamıştır. Millet Meclisi­ni de intihabı sırf kendisi keyfi gibi yaptırarak mebusları tâyin ve nasbedilmiş birer memur haline koyup bir bostan korkuluğu yapmıştır. Millet Meclisinin hiçbir kuvveti kalmamıştır. Matbu-</p>
<p><em>Atı da</em> kırmış geçirmiş. Diğerlerini para ve mevki ile eline almış, <em>bizzat</em> kendisi de gazeteler çıkartmış, onları da kendine meddah- name haline koymuştur. Yine bu merhalede namuslu adamları <em>devlet</em> işinden uzaklaştırmış, yerine namussuz ve cahilleri koy­muştur. Sebebi; çünkü fena işler yapacağından bunları namuslu­lara gördüremiyecektir. Bu merhaleye &#8220;Terör, muhalefet ve hür­riyetin imhası, kamarillâ teşkili&#8221; devri adı verilmelidir.</p>
<p>Üçüncü merhale — Zengin olmak devridir. Mustafa Kemal <em>büyük zengin</em> olmuştur. Avanesini de irtikâplar ile zengin etmiş­tir.</p>
<p>Dördüncü merhale — Kibr-ü azamet, Kemalizm doktrini dâ­vası. Kasideci şairler ve muharirlerin Mustafa Kemali son had­dinde medihleri.</p>
<p><em>Beşinci merhale</em> — Zevk ve safa.</p>
<p><em>İşte bunlar</em> arasında ve bunların neticesi olarak bütün devlet­te, irtikap, rüşvet, jurnalcilik, ayyaşlık, bilhassa dalkavukluk, favotiritizm almış yürümüştür. Fitne, fesat ve sahtekârlık esası üzerine bir müessese kurulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası , Dr. Rıza Nur</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-devrinin-tetkiki/">M.Kemal Devri’nin Tetkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-devrinin-tetkiki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devleti yıkan büyük bozgun</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/devleti-yikan-buyuk-bozgun/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/devleti-yikan-buyuk-bozgun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2015 22:02:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Devleti yıkan büyük bozgun]]></category>
		<category><![CDATA[Liman von Sanders’]]></category>
		<category><![CDATA[Mondros Mütarekesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Vahidüddin]]></category>
		<category><![CDATA[Vehbi Vakkasoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6305</guid>

					<description><![CDATA[<p>Padişah Sultan Vahidüddin’in: “Paşam, size Suriye ordusunun kumandanlığını verdim. Bu cephenin hayati bir ehemmiyeti vardır. Arzu ediyorum ki, hemen oraya gidiniz ve Suriye’nin düşman eline geçmesine meydan ver-meyiniz. Size tevdi eylediğim bu vazifeyi büyük bir maharetle ifa edeceğinizden eminim” diyerek 7’nci Ordu Kumandanı yaptığı Mustafa Kemal Paşa, cepheye gelişinden birkaç gün sonra başlayan şiddetli muharebelere [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/devleti-yikan-buyuk-bozgun/">Devleti yıkan büyük bozgun</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/preview_f831_21_21016u.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6306" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/preview_f831_21_21016u.jpg" alt="Devleti yıkan büyük bozgun " width="362" height="273" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/preview_f831_21_21016u.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/preview_f831_21_21016u-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/preview_f831_21_21016u-300x226.jpg 300w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></a></p>
<p>Padişah Sultan Vahidüddin’in:</p>
<p>“Paşam, size Suriye ordusunun kumandanlığını verdim. Bu cephenin hayati bir ehemmiyeti vardır. Arzu ediyorum ki, hemen oraya gidiniz ve Suriye’nin düşman eline geçmesine meydan ver-meyiniz. Size tevdi eylediğim bu vazifeyi büyük bir maharetle ifa edeceğinizden eminim” diyerek 7’nci Ordu Kumandanı yaptığı Mustafa Kemal Paşa, cepheye gelişinden birkaç gün sonra başlayan şiddetli muharebelere girdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci Ordu’ya ikinci kere tayiniydi bu. Daha önce kendisi istifa ederek ayrılmisti. Bu muharebeler çok önemliydi. Çünkü Rusya’da çıkan  Bolşevik ihtilali dolayısıyla Rus ordusu Kafkasya’da esaslı bir zülmeye uğramıştı. Şark cephesinde kazanılan başarıyla ordumuz Kafkasya’ya girmişti. Nihayet 18 Aralık 1917’de Erzincan’da Ruslarla mütareke imzalanmıştı.</p>
<p>‘Türkiye’ye asıl darbe güneyden indirilecekti. İngilizler Kudüs’ü zapt ederek (9 Aralık 1917) Suriye’ye dayanmışlardı, irak’ın büyük kısmı çoktan kaybedilmişti. General Allenby, kesin sonuçlu taarruz için 1918 Eylül’üne kadar hazırlanacaktı.</p>
<p>“Türkiye, bu harbi yalnız düşman kuvvetlerinin üstünlüğü ve harp gücünün yetersizliği yüzünden kaybetmiyordu. Kaybın ve fazla yıpranmanın asıl sebebi, harbin son derece fena idare edil-mesi ve üst üste büyük stratejik hatalar yapılması idi.”</p>
<p>İngiliz saldırısıyla başlayan muharebeyi Mustafa Kemal şöyle anlatıyor:</p>
<p>“Bu gece şiddetli bir muharebe ile geçti ve ordumun sol cenahı bozuldu, esir düştü. Buradan düşman süvarisi geçti, Liman von Sanders’in karargâhına kadar vasıl oldu. Ordumla sahralar ve ne-hirler geçerek Şam’a ricate mecbur oldum. Burada çekilen meşak-katin izahı uzun olur&#8230;”</p>
<p>“Lozan: Zafer mi, Hezimet mi?” adlı eserde, bu izah edilmeyen hadise şöyle açıklanıyor:</p>
<p>“Filistin cephesinde üç ordumuz vardı. 4’üncü, 7’nci ve 8’inci Ordulardan mürekkep olup ‘Yıldırım Ordular’ adını alan bu kuv-vetlerin cephe kumandanı, Liman von Sanders idi. 4’üncü Ordu Kumandanı Arapgirli Cevad Paşa, 7’nci Ordu Kumandanı ise M. Kemal Paşa idi. Cephe umumi karargâhı Nasıra’da bulunuyordu. 4’üncü Ordu’nun merkezi Salt, 7’nci Ordu’nun Nablus, 8’inci Or-dunun ise Hıl-u Kerem kasabalarıydı. 31 Ağustos 1918’de bu cep-hede o kadar anî bir çöküş meydana geldi ve bu hâl o derece sü-ratli bir hezimete yol açtı ki, kilometrelerce geride bulunan ordu kumandanları bile canlarını güçlükle kurtarabildiler&#8230; Gerçekten devletimizi Mondros Mütarekenamesi’ni imzalamaya mecbur rakan bu hezimet esnasında 8’inci Ordu Kumandanı Cevdet karargâhından kalpağını bile alamadan atmış ve burada 3’üncü Kolordu Kumandanı İsmet Paşa’yı (İnönü) tellal bağırtarak aramaya mecbur kalmıştı. Bu hezimet, Birinci Ordu’nun sağ ve solundaki 4’üncü ve 8’inci Ordulara haber vermeden anî bir şekilde ricat etmesiyle ortaya çıkmıştı&#8230;</p>
<p>“Bu suretle merkezî durumdaki 7’nci Ordu’nun anî ve habersiz ricatiyle cephede açılan boşluktan saldıran İngilizler, sağ ve soldaki 8’inci ve 4’üncü Orduları arkadan kuşatarak 75 bin esir ve 375 adet top ele geçirmişlerdir.</p>
<p>“Bizzat M. Kemal Paşa bile ‘az daha esir olacaktı.’ Emir zabiti Yüzbaşı Bedri Bey, Şeria Nehri’nde tesadüfi bir geçit buldu. Büyük şef, hayatını bu suretle kurtarabildi. Altı yüz kilometrelik ricat hattı üzerinde düşman eline 75 bin esir ve 375 top geçmişti.</p>
<p>“Diğer kumandanlar gibi M. Kemal Paşa da, sekiz kişilik maiyetiyle resmî elbiselerini bile giymeden kendini Şam’a atmış, fakat burada da duramamıştır. Bakiye kuvvetlerin kumandasmı Cemal Paşa’ya terk ederek Rabak’a gelen M. Kemal Paşa, bu vakıayı gazetecilere şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“O gece şunu anladım ki: Bütün kıtaat ve cephelerde kumandanlık kalmamıştı&#8230; Binaenaleyh mecnunane denecek bir emir verdim: Şam’da bıraktığımız kuvvetler İsmet Bey’in, Rabak civarındaki kuvvetler ise Ali Fuat Paşa’nın emrinde ve bu kuvvederin hepsi şimale doğru hareket etsinler!..</p>
<p>“Gazetecilere bir askerî emir gibi not ettirilmiş bulunan bu sözlerin manası açıktır: İstikamet kuzey, herkes başının çaresine baksın! Filhakika bu emrin hakiki mahiyetinin tefsir ettiğimiz gibi olduğunu M. Kemal Paşa da teyit ederek:</p>
<p>“-Bu hareket amelî idi. 7’nci Ordu’nun isminden ve bazı döküntülerinden başka bir şey kalmamıştı. Bu döküntüleri Suriye’nin kuzeyinde Halep’te toplamak ve orada yeni bir karar vermek gerekiyordu, demektedir.</p>
<p>“Gerçekten 600 kilometrelik mesafeyi, yani ancak 20-25 günde katedilecek bir yolu sürade aşıp Halep’e gelen M. Kemal Paşa, burada kendi ifadesine göre ‘ahalinin hücumuna uğramış ve so-kak muharebeleri yapmış!&#8230;&#8217; Kendisine ateş açıldığı bir arada yanında bulunan şoförüne işaretle yavaşlayan otomobiline atlamış, atlarken de Halep kumandanma emir vermiş:</p>
<p>“-Halep ve civarındaki kuvvetleri şimale çekip, orada harp edeceğiz!&#8230;</p>
<p>“Bu emir üzerine, Yıldırım Ordular Karargâhı Halep’ten Fatıma’ya naklolundu ve Yıldırım Ordular Kumandanlığına ‘Umum Cenup Orduları Kumandanı’ sıfatıyla M. Kemal Paşa cephe kumandanı tayin edildi. Fakat bu unvan da onun Halep civarında yeni bir müdafaa hattı teşkil ederek düşmanı durdurmamaya çalışmasını temin edemedi. Karargâhını 200 kilometre daha geride olan Adana’ya çekti.”</p>
<p>Bu son derece süratli bozgun, Mondros Mütarekesi imzalanarak durdurulmasaydı, herhâlde düşman orduları bütün Anadolu’yu çiğneyerek İstanbul’a dayanacaktı&#8230; Alman yazar Bishcaff, “Ankara” adlı eserinde bu durumu şöyle açıklar:</p>
<p>“(,..)30 Ekim 1918’de imparatorluğun yıkılması manasına gelen Mondros Mütarekesi imzalanmasa idi, Halep’in üzerine sirayet etmiş olan bozgun İstanbul’un kapılarına kadar devam edecekti&#8230;”</p>
<p>Bütün Suriye’nin kaybı, bir aydan az zamana sığdırılmıştı. “Facianın son perdesi Suriye’de oynanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi, buradaki muharebelerle ve bozgunla resmî ifadesini bulacaktı.” (age., s. 21.)</p>
<p>Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nm Viyana bozgunundan daha feci bir mağlubiyet ve hezimetti bu&#8230; Çünkü Kara Mustafa Paşa’nın hezimeti, yeni bir fetih yolunda ve sınırlarımızın gerisinde cereyan etmişti; sonunda da istiklalimizi tehlikeye atmamıştı. Bu bozgun öyle değildi: Nasıl başlayıp geliştiğini bir de hezimeti bizzat yaşayan bir asker olarak rahmetli Cevad Rifat Atilhan’dan dinleyelim:</p>
<p>19 Eylül 1918 sabahı, büyük ve kahraman bir ordunun birden-bire çöküş tarihidir. Öyle bir çöküş ki, tarihimizde benzeri yoktur&#8230; Dört uzun yıl her türlü zorluğa göğüs geren ve “Of!” demeden bütün meşakkatlere vatan ve Allah aşkı için mukavemet eden bir ordu, muhtelif hıyanetlerin neticesi olarak seller gibi gerilere doğru akmaya başladı&#8230; Tel Nermin ve Salt üzerinden Amman istikametine doğru bu sel akıp gidiyor ve önüne geçilemıyordu.</p>
<p>Yorgun asker, morali bozulmuş birlikler bir müddet için “Süveylah” isimli bir Çeçen köyünde durdu. Memen o aralık, ordunun otomobil bölüğü kumandanı Konyalı Hattatzade Mustafa Bey, askere bir hitabede bulundu:</p>
<p>“Arkadaşlar, bu gidiş nereye? Böyle darmadağın çekiliş bizim topyekûn mahvolmamıza sebep olur! Allah kıyamet gününde bizden bunun hesabını sorar. Allah ve Resulü’ne inananlar, Allah yolunda senelerce mücadele edenler, kendilerine cennet-i ilada hazırlanmış olan mevkileri feda etmemelidirler&#8230;”</p>
<p>Bu sesleniş tesirini gösterdi. Amman’a vardığımız zaman ar» dunun başmüfettişi Yafalı Abdülkadir Muzaffer Hazretleri, kıtalara gayet müessir, gayet dokunaklı hitabelerde bulundu ve bir miktar daha saflar düzelmiş olarak ricat devam etti.</p>
<p>“Demek oluyor ki, en ümitsiz ve müşkül durumlarda sarılacağımız ve güveneceğimiz tek kuvvet, Azimüşşan olan Cenab-ı Hak ve O’nun lütf-u keremi ve yardımından başka bir şey değildir&#8230;</p>
<p>“Bu akışı kim, nerede ve nasıl durduracaktı? Öyle ki, düşman lüvarileri peşimizi bırakmadığı hâlde, bize yetişemiyor. Zaman aman şurada burada duraklamalar ve düzelmeler oldu ise, o da tabur imamları ile alay müftüleri ve din adamlarının müessir telkinleriyle olmuştur.</p>
<p>“Feci bir mağlubiyetti bu&#8230; Dünya siyonizmi, farmasonluğu» yerli hainler ve İttihat ve Terakki’nin kötü idaresi, milleti felakete sürükledi&#8230;”</p>
<p>Son Bozgun,Vehbi Vakkasoğlu,syf;44-48 [5]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/devleti-yikan-buyuk-bozgun/">Devleti yıkan büyük bozgun</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/devleti-yikan-buyuk-bozgun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
