<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Lütfi Çakan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ismail-lutfi-cakan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Mar 2018 09:44:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İsmail Lütfi Çakan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslâm’ı yaşama sanatını Sünnet’ten meşk etmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2018 09:44:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm’ı yaşama sanatını Sünnet’ten meşk etmek]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20570</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçmişte Ümmet konulu konuşma ve yazılarda şöyle bir tespite yer vermiştik: Ümmet-i Muhammed, Kur’an-ı Kerim ekseninde Sünnet-i Muhammed tarafından inşa edilmiş sosyal bir yapı ve gerçekliktir. Bu tesbitin amacı ve temel anlamı, ümmetin İslâm’ı yaşama san’atını Sünnet’ten meşk etmiş olduğunuvurgulamaktı. Bu amaç ve anlamın farkına varan dinleyici ve okuyucuların memnuniyet ve beğenileri, peşinden de biraz daha açıklama [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/">İslâm’ı yaşama sanatını Sünnet’ten meşk etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="dropcap dropcap3"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-20.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-20571" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-20-285x300.jpeg" alt="" width="285" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-20-285x300.jpeg 285w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-20.jpeg 336w" sizes="(max-width: 285px) 100vw, 285px" /></a></span></p>
<p><span class="dropcap dropcap3">G</span>eçmişte Ümmet konulu konuşma ve yazılarda şöyle bir tespite yer vermiştik: <strong>Ümmet-i Muhammed, Kur’an-ı Kerim ekseninde Sünnet-i Muhammed tarafından inşa edilmiş sosyal bir yapı ve gerçekliktir.</strong></p>
<p>Bu tesbitin amacı ve temel anlamı, <strong>ümmetin İslâm’ı yaşama san’atını Sünnet’ten meşk etmiş olduğunu</strong>vurgulamaktı. Bu amaç ve anlamın farkına varan dinleyici ve okuyucuların memnuniyet ve beğenileri, peşinden de biraz daha açıklama istemeleri bu yazının kaleme alınma sebebini oluşturmuştur.</p>
<p>Böyle açıklayıcı bir yazının, Sünnet-i seniyyenin yazılı bilgi ve belgeleri olan hadis-i şeriflerin ve sahih hadis kaynaklarının kimileri tarafından ilim ve insaf hudutlarının çok ötesinde tartışılmaya çalışıldığı günümüz ortamında, insafı ve iz’anı kökten yok olmamış olanlara yönelik dostça bir uyarı ve söylediklerini yeniden gözden geçirme çağrısı olacağı da açıktır.</p>
<h4><strong>İslâm’ı Yaşama San’atı</strong></h4>
<p><strong><span class="dropcap dropcap3">M</span>eşk </strong>terimi ve uygulaması, güzel san’atlar alanında kullanılan asâlet/orijinalite ilkesi ve bir tür icâzet anlamı taşır. Bu sebeple de “güzellik ve özellik” özü ve vurgusu demektir. Ehil ve usta birinden meşk edilmiş olmak, kılasik ağız-tavır ve üslubun sürdürülebilmesi ve geliştirilebilmesinin olmazsa olmaz şartı konumundadır.</p>
<p>Özel anlamda güzel san’atlarda aranan bu temel özellik, İslâm hayatı ya da müslümanca yaşama san’atı gibi her yönüyle İslâm imanına yaraşır bir estetik ve güzellik gerektiren konuda, “<strong>kulluk kıvamı</strong>” niteliğiyle elbette bir meşk odağına muhtaçtır.</p>
<p>Burada mesele, İslam’ı yaşamanın hayatın her alanını kapsayan bir san’at olduğunun bilincinde olup olmamaktır.</p>
<p>“<strong>Allah katında makbul din İslâmdır</strong>”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> âyet-i kerimesi ve “ إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ  <strong>Allah her konuda ihsanı/güzelliği emretmiştir</strong>”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> hadis-i şerif’i, İslam’ı yaşamanın bir güzel san’at olduğunu göstermektedir. Bu sebepledir ki, en güzel (ahsen) şekilde yaşamayı kimlerin başarabileceğini denemek için ölümün ve dirimin yaratılmış olduğu gerçeği<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> de açıkça bildirilmiştir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz <strong>“</strong><strong>Allah Teâlâ verdiği nimetin izini kulu üzerinde görmeyi sever</strong>”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> buyurduğuna ve İslâm’ın bu nimetlerin en önünde geldiğine göre müslümanca yaşamanın bütünüyle insan hayatını kapsayan bir san’at ve “nimet-i ilahi” olduğu ortadadır. O halde bu, “istatistiğe sığmaz ilahî nimetlerin”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>tecelli ve tezâhür alanı olarak bireysel ve toplumsal müslüman hayatı, bu konuda tartışmasız ve denetimli bir güzellik kaynağından meşk edilmesini gerektirmektedir.</p>
<p>İşte tam da bu noktada “<strong>üsve-i hasene</strong> – en güzel hayat örneği”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> âyetinin takdir ve takdimiyle Resul-i ekremin hayatı yani sünneti, ümmet-i Muhammed’e meşk kaynağı olarak ilan edilmiş bulunmaktadır. Efendimiz de zaman zaman, sahabilerine “<strong>bende senin için güzel bir hayat örneği yok mu</strong>?”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> diye uyarılarda bulunmuştur. Bize öyle gelmektedir ki, onun sünnetinde yer alan herhangi bir uygulamaya şu veya bu sebeple karşı çıkan, aykırı hareket edenler de bu “bende senin için güzel bir hayat örneği yok mu?” ikazının günümüzdeki muhataplarıdır.</p>
<h4><strong>Sünnetullah</strong></h4>
<p><span class="dropcap dropcap3">İ</span>nsanlık tarihi boyunca hayat kalitesinin bozulduğu, olması gereken güzellik çizgisinden kaydığı zamanlarda yeni bir meşk kaynağı elçi-peygamber göndermek suretiyle Yüce Yaratıcının dini yaşama san’atını yenilediği bilinmektedir. Bu “sünnetü’llah” dahi dini yaşamanın bir güzel san’at özünün ve yönünün bulunduğunu göstermektedir. Görev yöreleri ve süreleri çerçevesinde nasıl bütün peygamberler birer “güzel hayat” örneği ve meşk kaynağı iseler, Peygamber Efendimiz de evrensel çapta kıyamete kadar dini yaşama san’atının İslâmî örneği ve meşk odağıdır.</p>
<p>Başlangıçta olduğu gibi bugün de yarın da İslâm’ı yaşama san’atını Peygamber Efendimizin sünnetinden meşk etmek zorunluluğu ve sorumluluğu ümmet-i Muhammed’in omuzlarındadır.</p>
<p>Sünnet’e ya da onun bilgi ve belgeleri olan hadis-i şeriflere, his-heves kaynaklı ve bilimsellikten uzak tevil ve iddialarla karşı çıkanlar, ümmetin bir san’at eseri gibi yaşamak, ortaya koymak ve isbat etmek zorunda olduğu İslâm’ı, “isteğe bağlı” şekilde kayıtsız, ilkesiz yaşanabilir bir din konumuna düşürme girişimi içinde bulunduklarını ve böylesi bir cinayete sebep ya da âlet olduklarını artık anlamalıdırlar.</p>
<p>Şah Veliyyullah ed-Dihlevi’nin isabetle belirttiği gibi, <strong>“ğayr-i ma’sum kişilerin taklidi dinin tahrifine sebeptir</strong>.”<a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Yegâne meşk odağının konumuna layık görülecek, o konuma asla layık olmayan kişilere, onların hayatı dinin kendisiymiş gibi yönelmek, bir başka ifade ile onları dini hayat için meşk kaynağı kabullenmek dini tahrif etmek demektir. Böyle yanlış bir tavrın temelinde cahillik ve idrak kıtlığı kadar Sünnet karşıtlığı ve hadis düşmanlığı girişimlerinin etkisi de büyüktür. Bu ise, dinin tahrifine sebep olduğu için hem ilkesel olarak hem de dinin aslına uygun yaşanmasına engel olmak bakımından büyük bir cinayettir.</p>
<p><strong><span class="dropcap dropcap3">N</span>etice olarak</strong> bütün açıklığı ve kesinliği ile bir kez daha vurgulayalım ki <strong>Ümmet-i Muhammed, İslâm’ı yaşama sanatını Sünnet’ten meşk etmiştir</strong>. Bu sebeple de ümmet ile sünnetin arasını açma anlamına gelecek düşünce ve girişimler, bu iki değere yabancı ve düşman yaklaşımları temsil etmektedir<strong>. İsimler, sıfatlar, makamlar ve ünvanlar söz konusu düşman yaklaşımları mazur göstermeye ve örtmeye kesinlikle yetmez.</strong></p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Al-i İmran (3), 19</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Tirmîzî, Diyât 14; Nesaî, Dahâyâ 22,26, 27; ibn Mâce, Zebâih 3</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> el-Mülk (67), 2</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Tirmizî, Edeb 54; Ebû Dâvûd, Libas 14</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Bk. en-Nahl (16), 18</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> el-Ahzab (33), 21</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Buhari, Fedailü’s-sahabe 8; Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, V, 364</p>
<p><a href="http://yazarumit.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>  <em>Huccetullahi’l-bâliğa</em>, I, 352 (trc. I, 444), Ayrıca bk. Çakan, <em>Dindarlık</em> <em>Dinde Olanı Yaşamaktır</em>, s. 37-38</p>
<p>yazarumit.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/">İslâm’ı yaşama sanatını Sünnet’ten meşk etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islami-yasama-sanatini-sunnetten-mesk-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetin Oluşumunda Sünnetin Yeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medeniyetin-olusumunda-sunnetin-yeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medeniyetin-olusumunda-sunnetin-yeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 09:52:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Toplumunda Medenî Orijinalite]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet-Bedeviyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetin Oluşumunda Sünnetin Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet’in Temel İşlevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13520</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Medeniyetin oluşumunda Sünnetin yeri konusuna medeniyet ve Sünnet, kavramlarını tanımlayarak açıklık getirmenin isabetli olacağını düşünmekteyim. Medeniyet Medeniyet kavramının birçok farklı tanımı yapılmış­tır. Bu tanımlardan bazıları kültürü de medeniyet kavramı içinde ele alır. Ancak kültür, bir milletin yaşamasını ko­laylaştıracak olan bilgi birikimi; medeniyet de bu kültürün maddî alanda ortaya çıkışıdır. Yani medeniyet, bir anlam­da maddî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyetin-olusumunda-sunnetin-yeri/">Medeniyetin Oluşumunda Sünnetin Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/medeniyetin-olusumunda-sunnetin-yeri/ebu-hanife-kimdir-1460838202-10770459938/" rel="attachment wp-att-13521"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13521" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-kimdir-1460838202-10770459938.jpg" alt="" width="423" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-kimdir-1460838202-10770459938.jpg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-kimdir-1460838202-10770459938-600x360.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-kimdir-1460838202-10770459938-300x180.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-kimdir-1460838202-10770459938-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>Medeniyetin oluşumunda Sünnetin yeri konusuna medeniyet ve Sünnet, kavramlarını tanımlayarak açıklık getirmenin isabetli olacağını düşünmekteyim.</p>
<p><strong>Medeniyet</strong></p>
<p>Medeniyet kavramının birçok farklı tanımı yapılmış­tır. Bu tanımlardan bazıları kültürü de medeniyet kavramı içinde ele alır. Ancak kültür, bir milletin yaşamasını ko­laylaştıracak olan bilgi birikimi; medeniyet de bu kültürün maddî alanda ortaya çıkışıdır. Yani medeniyet, bir anlam­da maddî kültürdür. Toplumların, gayelerine ulaşmak için birer vasıta olarak kullandıkları sosyal, hukukî ve ticarî kurallar da medeniyetin bir parçasıdır. Medeniyet “gün­lük yaşantıda kullanılan maddi norm, alet, ve vesilelerin tümüdür.” Medeniyet için böyle bir tanımı yeterli görürsek şöyle bir yargıya da hak vermemiz gerekir: “Tarih boyunca yeryüzünde varlık göstermiş birçok medeniyet mevcut­tur. Bu medeniyetleri aslında iki grupta değerlendirmek mümkündür. Birisi, hayatlarını vahyin ışığında düzen­leyen toplumların vücuda getirdiği medeniyet; diğeri de müşrik ve putperest toplumların medeniyeti.”<br />
<strong>Sünnet</strong></p>
<p>Sünnet, Islâm’ın kavranması ve yaşanması çerçeve­sinde Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu söz, fiil ve onay şeklinde tecelli eden yorum/dünya görüşü ve önderlik de­mektir. Bir başka İfâde ile Hz. Peygamber’in dünya-âhiret değerlendirmesi, takip ettiği yol ve gidişâttır.</p>
<p>Bu tarif ve tanımlar yakından incelendiğinde, tekbir ol­gunun biri kavram bazında, diğeri vahiy ve peygamber mer­kezli iki ayrı ifâdesiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamakta gecikmeyiz. Çünkü medeniyet, özünde insana endeksli bir olgu ve gerçek olmaktadır. Peygamber yaşayışı ve önderliği demek olan Sünnet ise bu olgunun uygulama/gerçekleşme sürecini ve biçimini anlatır. Bir başka ifâde ile söylersek Islâm’da hem bireysel hem toplumsal dönüşüm ve gelişi­min adı Sünnet’tir. Yani gelişimi, bütün boyutlarıyla mede­niyeti, Sünnet temsil etmektedir. Ya da Islâm medeniyeti, ilkesel bazda vahyin, uygulama ve pratik anlamda Sünnet-i Seniyye’nin ürünüdür. Çünkü Kitap, Islâm’ın ilkesel/teorik, Sünnet ise davranışsal/pratik kaynağı ve sunumudur. Bu açıdan bireysel ve toplumsal kimlik ve gelişim, pratik sunuma uyumla tezâhür eder. Bu da Sünnet’in inşâ/oluş­turma, geliştirme işlevinin, rehberliğinin, olmazsa olmaz bir nitelik ve konuma sahip olduğunu gösterir.</p>
<p>Kitabın ve dolayısıyla Islâm’ın 23 yıllık bir süreçte ik­mal edilmiş olması, beşerî imkân ve şartların, bir başka ifâ­deyle beşerî tecrübenin dikkate alındığı gerçeğini yansıt­maktadır. Beşerî tecrübe, beşer öncüler olmadan oluşma­yacağına göre, onun zaman içinde nasıl değerlendirileceği de beşer elçi/öncü kılavuzluğu ile ancak mümkün olabilir.</p>
<p>Buraya kadar söylediklerimizi şöylece özetlemek mümkündür: Sünnet, muhataptan açısından nesne değil, öznedir. Bir başka deyişle Sünnet, vahy-i ilâhî’nin hayata müdahale formu /şeklidir.</p>
<p>Sünnet, sabit inançlar ve değişip gelişen ahkam ayakları üzerinde hükmünü icra eder. Bu açıdan onu, bir ayağı daima sâbit, ötekisi ise ona bağlı olarak farklı çaplarda daireler çizen bir pergele benzetmek mümkündür. Birincisinden sonuncusuna kadar peygamberlerin Sünnet’inin temelde işlevsel konumu budur. Hz. Peygamber’in Sünnet’inin iş­levi ve müdahalesi, görev çerçevesi gereği evrensel, yürür­lük süresi noktasından da hem yöresel ve tarihî hem de kıyamete kadar geçerli nitelik ve ilkeler, uygulama örnek ve seçenekleri içermektedir.</p>
<p><strong>Tarihçe</strong></p>
<p>Medeniyet ve kültür tarihinde yapacağımız düşünsel bir gezinti bize insanlık tarihinin kaydettiği değişmeler ve gelişmelerin gerçekte hep peygamberler önderliğinde, onların tevhide endeksli ve inanç öncelikli bir söylem ve ey­lem uyumu içindeki eğitiminden geçmiş inanan insanlar tarafından benimsenen dünya görüşü ve bu görüşün sonucu olarak yaşanan hayatın ve ortaya konan gayretlerin ürünü olduğunu gösterecektir.</p>
<p>Daha açık söyleyecek olursak dinler, birer medeni­yet kaynağıdır. Söz konusu medeniyetin inşa ve gelişti­rilmesi, o dini getirip kuran peygamberin yaşam biçi­miyle doğrudan ilgilidir. Nitekim bütün Peygamberler medenî insanlardan seçilmiştir. Bizim medeniyetimizde</p>
<p>Kitap, Sünnet-i seniyye ve Hz. Peygamber’in kişiliği kurucu, belirleyici ve koruyucu öğelerdir.  Gerek Hz Peygamberin kişiliği gerekse yaşam biçimi demek olan siyret ve Sünnet-i Seniyye, medeniyet pratiği olarak birinci dereceden önem arz eder. Zira ilkeler, uygulama ile hayatiyet kazanır. Uygulama, hem bireysel hem de top­lumsal anlamda örnek ve önderlik demektir. Bunun “ev­rensel çapta” olması ise bütün medeniyetlere yönelik bir örnekliktir. İşte bu son nokta bizim dinimizin, peygam­berimizin ve Sünnet-i Seniyye’nin en belirgin ve benzeri olmayan niteliğidir.<br />
İslâmiyet, amacı insan hayatını yücelterek onu her türlü ilkellik ve barbarlıktan uygarlığa çıkarmak olan bir medeniyet dinidir. Sünnet de bunun yol ve yöntemidir.</p>
<p>İslâm’ın geliştirmeye çalıştığı medeniyet, hayatın sadece maddî tarafını, insanın da sadece fizikî yönünü ve dün­yanın birtakım geçici zevklerini önemseyen diğer mede­niyetler gibi değildir. Onlar dünya hayatını düzene koyup dünyaya ait bilim ve teknikte ulaşabilecekleri en üst nok­tayı elde etmeyi arzular. Islâm medeniyeti ise “Böylece sizi orta bir ümmet kıldık.”(Bakara,143)buyrulduğu gibi insan ve eşyayı kapsayan bir kemâl, bir orta yol (itidal) ve adâlet medeni­yetidir, Bu medeniyette Allah’in emirlerine saygı (et-ta’zîm lî emrillah) ve Allahın yarattıklarına şefkat (veş-şefekatü alâ halkillah) diye ifâde edilen hayat/ahlâk anlayışına ila­veten âhiret inancı ve hesap verme kaygısı fevkalâde etkin iki ilkesel boyutu oluşturur.<br />
<strong>Medeniyet-Bedeviyet</strong></p>
<p>Öte yandan bilmekteyiz ki medeniyet de bedeviyet de insan için geçerli kavramlar ve yaşam türleridir. Pek tabiî olarak her medeniyet kendi insan tipini oluşturur. Oluşan insan tipi, ait olduğu medeniyeti yaşatır ve geliştirir, insan, düşünce-duygu-davranış düzeyi ve uyumu noktasında yara aldı mı doğal olarak insan ürünü olan medeniyet de yara­lanmış olur.</p>
<p>İnsanlığın geleceğine talip her düşünce ve inanç sistemi ise kendisini o günlere taşıyacak olan yeni nesillere kendi istikbali olarak bakar; ona göre değerlendirme, eğitim-öğretim yapar ve bu alanda sürekli gelişim projeleri hazırlar ve uygular.<br />
Medeniyetin anlayış, ahlâk/yaşayış ve inşa/gerçekleş-tirme gibi üç temel kavram ve uygulama ile alâkası açıktır.</p>
<p>İslâm dini bu tespitlere bir de &#8220;iki dünyanın mutluluğu” hedef ve boyutunu ilave etmiş, hale ve geleceğe yönelik düşünce, tasavvur, tahayyül ve uygulamaları uhrevî mutluluk veya mutsuzlukla ilişkilendirerek konuya daha bir derinlik kazandırmış, onu daha anlamlı kılmıştır. Bu gerçek, dinimizde “âhireti aramak, dünyadan da nasibini unutmamak”(Kasas,77)diye for­müle edilmiştir. “Ey Rabbimiz, bize bu dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver. ” âyeti(Bakara,201) ve duâsı da Müslümanların dünya görüşünü ve medeniyet anlayışını özetler niteliktedir.(1)</p>
<p>“Medeniyetin temel kaynağı hayat” olduğuna göre, hayata ve dünyaya yönelik düşünce ve telakkiler hayatın ve medeniyetin sınırlarını da doğal olarak belirler. Özetle İs­lâmiyet’in, iki büyük din olan Yahudilik ve Hristiyanlıktan çok farklı boyutlarda hayatı kucakladığını, farklı bir dünya görüşüne sahip olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Bu farkı şöylece ifâde etmemiz mümkündür: “İslâm, ne Hris-tiyanlık gibi hayata siyah bir gözlükle bakar ne de Yahudi­lik ve materyalistler gibi -obur birinin yemeğe olan aşırı hırs ve iştihasına eş- taşkın bir önem verir. İslâm, dünyaya tapmaz, onu ‘daha yüksek ve sonsuz bir hayat için aşılması zorunlu bir aşama&#8217;olarak görür ve ona saygı duyar.”</p>
<p>Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in, “Ey Rabbimiz! Nesli­mizden sana itaat eden bir ümmet çıkar&#8230; Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, on­lara kitap ve hikmeti öğretecek, onları (inanç ve yaşayış yan­lışlarından) temizleyecek bir peygamber gönder.. ”(Bakara,128-129) diye yaptıkları ortak dua, aslında bir elçi isteği gibi görünen yeni bir dünya, yeni bir medeniyet temennisidir. Baba-oğul bu iki peygamber, yeni dünyayı yani medeniyeti bir peygambe­rin inşa edeceğini ve dolayısıyla Sünnet’in medeniyet kuru­cu rolünü dile getirmiş olmaktadırlar.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz, Taif yolculuğu dönüşünde, kendisine Mekke’de âdeta nefes aldırmayan zalim Mekke müşriklerine nasıl bir ceza verilmesini istiyorsa bildirmesi­ni, şayet isterse Ebû Kubeys ve Kuaykıân adındaki iki da­ğın Mekkelilerin tepesine geçirilivereceği ve onların toptan helak edilecekleri Cebrail tarafından bildirilince şöyle diyecektir: “Hayır ben, onların toptan helak edilmelerini değil, Allah&#8217;tan, bunların soyundan yalnızca Allah&#8217;a kulluk edecek muvahhid bir nesil getirmesini diliyorum.(2)</p>
<p>Hz. Peygamber bu cevabıyla Islâm medeniyetinin Allah’ın birliğine inanıp sadece Allah’a kulluk edecek (muvahhid) nesiller üzerine bina edileceğini açıklamış ve İslâm’da medeniyet projesinin özünü “tevhid” inancının oluşturduğunu, bu ilkeye uygun olarak yetiştirilecek ne­sillerin medeniyet kuran iradeyi temsil edeceğini çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Çünkü medeniyetin ruh­sal temeli inançtır, beşerî temeli ise o inancı ve o inanç­tan kaynaklanan değerleri paylaşan toplumdur. Nitekim medeniyetin çekirdeğini “bir arada yaşamak” yani toplum teşkil etmektedir. Toplumun olmadığı yerde medeniyetten söz etmek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Sünnet’in Temel İşlevi</strong></p>
<p>Şah Veliyyullah ed Dihlevînin (1176/1762) tesbitiyle söyleyecek olursak Peygamberlerin ortak meşgale alanları ikidir:</p>
<p><strong>a.</strong>Nefsin terbiyesi<br />
<strong>b.</strong>Toplumun yönetimi</p>
<p>Bütün peygamberler diğer konularla bu iki nokta ile ilgileri ölçüsünde meşgul olmuşlardır.(3)</p>
<p>Öyle sanıyorum ki Şah Veliyyullah’ın bu tespiti, medeniyet kavramının içeriğini açıklayıcı niteliktedir. Zira nefsin terbiyesi, bireysel gelişmeyi; toplumun yönetimi de toplumsal gelişmeyi ikisi birden medeniyeti ifâde etmektedir.Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmde bir yandan &#8220;göz aydınlığı olacak nesiller”(Furkan,74) istenmesi tavsiye edilirken öte yandan “müttakîler toplumu” ve böylesi bir toplumun ön­derliğinin temenni edilmesine dikkat çekilmektedir. Bura­da söz konusu olan “müttakîler”, bize göre gerçek anlamda eğitilmiş, belli bir düzeye erişmiş “medenî kişiler” mâna- sındadır. Bu da Islâm’ın yetiştirmek istediği insan tipini ifâde eder. Zaten “Allah katında en değerli olanlar da en müttakî, Allah saygısı en yüksek olan kimselerdir.”(Hucurat,13)</p>
<p>Sünnet, bireysel planda ve nihâî anlamda işlevsel olarak, &#8220;görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı insanlar” yetiştirmeyi hedeflemiştir. Zira Hz. Peygamber, ashâbına “en iyileriniz, en hayırlılarınız” diye böyle bir olgunluğu/ kemâli işaret buyurmuştur. &#8220;(4)Aramızdan, bizim sıkıntıya düşmemiz kendisine ağır gelen, bize düşkün, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametli” olduğu(Tevbe,127) Rabbimiz ta­rafından bildirilen Peygamber aleyhisselâmın söz konusu beyânı, Sünnet’in geliştirmek istediği medenî/ideal birey tipinin anlatımıdır.</p>
<p>Toplumsal anlamda da Sünnet&#8217;in “müttaklleri&#8217;den oluşan sosyal yapıları hedeflemiş olduğu açıktır. Zira “Bizi müttakîler topluluğuna önder yap.”(Furkan,74) âyeti ve duası bu he­defi ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>İslâm Toplumunda Medenî Orijinalite</strong></p>
<p>Mekke döneminde Tevhid (Allah&#8217;ın birliği) inan­cını gönüllere yerleştirmeye öncelik ve ağırlık veren Hz. Peygamber, Medine&#8217;ye hicretini takip eden ilk günlerden itibaren îslâm medinesini ve medeniyetini kurarken; ku­rumsal alanda Mescid inşası, toplumsal bazda Muhacir­ler ile Ensar arasında muâhât/kardeşlik antlaşması, eko­nomik sahada Müslümanlara mahsus Pazar yeri tespiti, sosyal güvenlik alanında da Medine vesikası diye bilinen diğer din mensuplarıyla yaptığı yazılı antlaşma ile işe baş­lamıştır.</p>
<p>Medine döneminde gelen vahiylerle şekillenen ve bü­tünlenen İslâm, kendine has orijinalitesi içinde Peygamber Efendimiz tarafından hayata yansıtılmış ve on senelik bir süreçte her alandaki kural ve kumrularıyla İslâm medinesi ve medeniyeti iyice belirgin hale getirilmiştir.</p>
<p>Hemen kaydedelim ki Sünnet, oluşturduğu medeniyet anlayış ve uygulamalarında herhangi bir değişme ve bozul­madan ümmet bünyesini koruyucu tedbirleri de almış ve kıyamete dek geçerli prensipler vaz etmiştir, “Kim, bizim şu dinimizde, ondan olmayan bir şey ihdas ederse o yaptığı merduddur”(5) hadisi, İslâm dışı uydurmaların tehlike­sine karşı ümmeti uyarmış ve temel bir koruyucu prensibi ortaya koymuştur.<br />
“Kim hangi yönden bir kavme benzerse o yönden onlardan sayılır.”(6) hadisi de (başta Batılılaşma çizgisin­de geliştirilen dayatmacı modernleşme olmak üzere) bo­zulma ve yabancılaşmaya götürücü her türlü değişim dü­şünce ve planlarına karşı Müslümanları uyarmıştır. Ayrıca fıtrî özellikleri koruma ile ilgili hadisler ve ehl-i kitaba muhalefeti öngören hadis-i şerifler, hem Müslümanların etkilenme odaklarına dikkat çekmiş hem de özellikle de­ğiştirme teşebbüslerine karşı Müslümanları bilinçlendirip direnme göreviyle yükümlü kılmıştır. Allah Teâla, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimeti tamamladım. Sizin için din olarak İslâm&#8217;ı seçtim.”(Maide,3) buyurmuş, Islâm’ın ve dolayısıyla medeniyet anlayış ve uy­gulamalarının kendi kendine yeter bir öze sahip olduğunu bildirmiştir. Sünnet, işte bu yeterliğin model ve metot ola­rak gereklerini yerine getirmiş ve tüm orijinaliteyi örneklendirmiştir. Bu sebeple bizim kültür ve tarihimizde me­deniyetin oluşumunda ve yaşatılmasında Sünnet, olmazsa olmaz bir yere, role ve konuma sahiptir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Netice olarak birkaç noktaya dikkat çekerek sözlerimi bitirmek istiyorum.</p>
<p><strong>1</strong>.Sünnet, İslâm medeniyetinin yani medeniyetimizin uygulama anlamında ilk ve gerçek formu ve oluşturucu gücü, yaşama güvencesidir. Bu sebeple hemen her devir ve yörede pörsüyen toplum yapısı, ta başlangıçtan beri Sünnet’in ya­zılı bilgi ve belgeleri demek olan hadis-i şeriflerden yapılan seçmeler ve oluşturulan rapor ya da reçete eserler vasıtasıy­la onarılmaya, aslî çizgisine çekilmeye ve orijinal formuna kavuşturulmaya çalışılmıştır. Klasik hadis kitaplarımızın he­men bütün bölümleri yanında özellikle Edeb bölümleri, Sün­net’in öngördüğü beşeri ve medenî davranış ilke ve uygula­malarını içerirler. Hatta konu önemine binaen, Buhârî’nin el-Edebül-müfredi gibi müstakil eserlerde de işlenmiştir.</p>
<p><strong>2</strong>.Dünya görüşleri sistemleşerek etkinlik kazanır. En temel sistem de nesil yetiştirme projeleri alanında yani eği­ti m-öğretimde söz konusu olan “sistem’dir. Unutulmamalıdır ki toplum da medeniyet de insan tabiatı/fıtratı üzerine inşa edilir, inşa ise eğitim-öğretimle mümkündür.(7) “Me­deniyet muhâciri”(8) bir milletin yapacağı en isabetli iş, nesilleri kendi yaşayacakları döneme hazırlayacak toplum bilincini oluşturmaktır.</p>
<p><strong>3.</strong>Bireyin ve toplumun her türlü gelişmesini hem sağ­layan hem denetleyen hem de aksayan yönlerin onarım yol ve yöntemini ortaya koyan Sünnetten yararlanmadan İn­sanî bir gelişimin ve medeniyetin sağlanması, yaşadığımız gerçeklikler çerçevesinde, sadece kocaman bir hayalden başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>4</strong>.Islâmi yaklaşımlardan uzak medeniyet ve dünya gö­rüşü oluşturmak ve insanlığın problemlerine insan yaratılışı­na uygun çözümler üretmek -iddialar ve gerekçeler ne olursa olsun- sonuçta, sadece bir ütopya ve aldatmacadan ibarettir.</p>
<p><strong>5</strong>.Ingiliz tarihçi Toynbee, medeniyetler mukayesesi yaparken Islâm medeniyetinin, Batı medeniyeti karşısında üstün olduğu üç noktayı şöyle tespit eder: Tevhid inan­cı, kavmiyetçiliği yasaklamış olması ve içki yasağı. İnanç, sosyal yapı ve ahlâk planındaki bu farklılık, Islâm ümmeti­nin hem gücünü hem de düşmanlarının saldırı hedeflerini oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>6</strong>.Yaşadığımız yirmi birinci asır, kültürel kimlik ba­kımından geçmişten çok daha titiz ve bilinçli davranmayı zorunlu kılmaktadır. Zira dünya egemenleri, gerçek hâ-kimiyetin inanç, kültür ve teknoloji egemenliği olduğunu anlamış olmanın gereği, global anlamda son derece yoğun ve çok yönlü bir çaba içerisindedirler. Uluslararası nitelik­li, sosyal, siyâsî, bilimsel ve İnsanî kurum ve kuruluşlar bir şekilde medeniyetler çatışması amacına hizmet ettirilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p><strong>7.</strong>Islâm pratiği demek olduğuna işaret ettiğimiz Sün­net, dönüşüm veya geliştirmede ıslahatçı bir yaklaşıma sa­hiptir. Geçmişi toptan inkâr eden, karalayan ve bütünüyle kesip atan devrimci bir yaklaşımı kesinlikle benimseme-mektedir.</p>
<p><strong>8.</strong>İnsan gelişmeye açık ama zor bir varlıktır. Ona yö­nelik çabaların kolay olmayacağı açıktır. Bu sebeple pey­gamberler mirasının en gelişmiş şekli demek olan Sünnet-i Muhammediyeyi her çağda bireysel ve toplumsal değer­ler adına imdada çağırmak, can simidi gibi ona sarılmak, onun ortaya koyduğu gelişim şablonu ve yöntemine günün tecrübelerini de dikkate alarak başvurmak en isabetli yol olacaktır.</p>
<p><strong>9</strong>.Bizim dünyamızda bireysel ve toplumsal problem­lerin vazgeçilmez çâre ve çözüm kaynağı Sünnet’tir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Üç dine ait dünya görüşü hakkında bilgi için bk. İ L, Çakan, Müslümanca Yaşamak, s. 19-43, İstanbul, 2003</p>
<p>(2)-Buhârî, Bed u’l-halk 7; Müslim, Cihâd 11</p>
<p>(3)- Hüccetullahi’l-bâliga, 1,253 (Tercümesi, 1,322-323, İsanbul, 1994)</p>
<p>(4)-Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4</p>
<p>(5)-Buhâri, Suh 5; î’tisâm 20; Müslim, Akdiye 17; Ebû Dâvûd, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 270. İslâm’ın temel kuralla­rından biri sayılan hadis-i şerif, “men ahdese”, “men amile”, “men fâale” ve “men sana’a” gibi ayrı fiillerle başlayan rivayetlere sahiptir. Bu dört ayrı fiil, dikkate alındığı zaman, İslâmda olmayan bir işi ilk kez ortaya koyan ile böyle bir işi işleyen ve onunla sonradan amel eden arasında herhan­gi bir fark bulunmadığı ortaya çıkar. Hepsinin yaptıkları da merduddur. Çünkü Allah Teâlanın “ikmal ettim”buyurduğu İslâm’da eksiklik iddia ve isbatına kalkışmak, böylesi iddiaları tasdik ve tasvip düşüncesi söz konu­su demektir. Hiç kimsenin, “Bunu ben icad etmedim ya. Vebali onu icad edene.” deyip değişme ve bozulmanın sorumluluğundan yakayı kurtarma­sı mümkün değildir. Onun, dinde olmayan bir iş, bir uygulama, bir fikir ve bir düşünce olduğunu bilen ve buna rağmen onu işleyen ve izleyen için sorumluluk aynen geçerlidir. Bu sebeple Kitap ve Sünnet’te yeri olmayan hiçbir hüküm, iş veya fiil asla makbul değildir. Bid’at&#8217;tir, terki gerekir. Şu da bir gerçektir ki, “sonradan ortaya konanlar” tümüyle merdud değildir. Tümüyle reddededilenler, “dinden olmayanlar &#8220;dır. Dinî herhangi bir esasa» dayananlar, sonradan ortaya çıkmış olma sebebiyle reddedilmez.</p>
<p>(6)-Ebû Dâvûd, Libas 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11,50</p>
<p>(7)-Bk. Mehmed Niyazi, Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği, s. 206<br />
(İstanbul, 2001)</p>
<p>(8)-Bk. Mehmed Niyazi, age. s. 10</p>
<p>İ.Lütfi Çakan,Hadis-Sünnet Üzerine,s.165-177</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyetin-olusumunda-sunnetin-yeri/">Medeniyetin Oluşumunda Sünnetin Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medeniyetin-olusumunda-sunnetin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 09:42:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13514</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam-ı Azam Ebû Hanife büyük müçtehidlerdendir. Hadis bilgisi yeterli olmayanların içtihad edemeyeceği genel kuralından hareket edersek onun hadis bilgisinin çok yük­sek olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak onun Sünnete bakışı ve sahih kabul ettiği hadislerle ilgili toplumumuzda bir yanlış bilgi söz konusudur. Şöyle ki Ibn Haldun un (v. 808) Mukaddimesinde yer alan, “Denilir ki Ebû Hanifenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/">İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/ebu-hanife/" rel="attachment wp-att-13515"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13515" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife.jpg" alt="" width="350" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife.jpg 488w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-170x130.jpg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-300x230.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>İmam-ı Azam Ebû Hanife büyük müçtehidlerdendir. Hadis bilgisi yeterli olmayanların içtihad edemeyeceği genel kuralından hareket edersek onun hadis bilgisinin çok yük­sek olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak onun Sünnete bakışı ve sahih kabul ettiği hadislerle ilgili toplumumuzda bir yanlış bilgi söz konusudur. Şöyle ki Ibn Haldun un (v. 808) Mukaddimesinde yer alan, “Denilir ki Ebû Hanifenin rivayet ettiği hadislerin sayısı 17&#8217;ye ulaşmaktadır.” ifâdesi, “Ebû Hanife&#8217;ye göre sahih hadislerin sayısı on yedidir.&#8221;diye an­laşılmıştır. Maalesef bu yanlışlık, -doğru imiş gibi- bazı ilim adamları tarafından da ileri sürülmeye devam edilmektedir.<br />
Mukaddimedeki ifâde şöyledir:</p>
<p>Bu satırlar, Mukaddimenin Osmanlıca tercümesinde şöyle manalandırılmıştır:<br />
&#8230;İmam Ebû Hanife hakkında menkuldür ki nakil ve rivâyeti alâ kavi on yedi ve alâ kavi elli hadise bâliğ olmuş­tur&#8230; (A. Cevdet Paşa Tercümesi, III, 41)</p>
<p><strong>Türkçe tercümesi ise şöyledir:</strong></p>
<p>“Içtihad sahibi olan İmamlar, hadisi çok veya az riva­yet etmek bakımından birbirinden ayrılırlar; bu imamlar­dan bazıları çok, bazıları az sayıda hadis rivayet etmiştir Rivayete göre İmam Ebû Hanife ancak 17 veyahut bu sayıda hadis rivâyet etmiştir.” (Z. K. Ugan Tercümesi, II, 489, İstanbul 1070)</p>
<p>Burada açıkça görüldüğü gibi İbn Haldun, Ebû Hanife’nin rivâyet ettiği hadis sayısının 17 olduğundan söz etmektedir. “Ebû Hanife ye göre sahih hadis 17’dir.” diye bir cümle kullanmamaktadır.</p>
<p>= Denilir ki sözü, hadis terimi olarak ifâde edecek olursak “temrîz” siğası olup kesin bilgi ifâde etmeyen bir lafızdır. Öte yandan İbn Haldun hadisçi değildir ve hadis kriterlerine göre bir bilgi vermek amacını gütmemektedir. Ayrıca “Rivâyet ettiği hadis sayısı on yedidir.” cümlesine dikkat edilmelidir. Zira bir insanın rivâyet ettiği hadis sa­yısı ile ona göre sahih olan hadis sayısı aynı şey değildir. Rivâyet etmekle bir hadisi sahih kabul edip etmemek bir­birinden çok farklı şeylerdir. Bu nedenle İbn Haldun’un Mukaddimesindeki cümleden hareketle “Ebû Hanife’ye göre sahih hadis sayısı on yedidir.” sonucu çıkartılamaz. Çıkartılırsa bu, usûl bilinmediğinin göstergesi olur. Bu da ancak sahibini bağlar.</p>
<p>Konunun bir başka yönü daha bulunmaktadır: Ebû Hanifenin görüşlerine dayanak olarak kabul edip kullan­dığı hadisler hakkında “Müsnedü Ebi Hanife” adı ile ya­yımlanmış on yedi ayrı âlime ait on yedi eser bulunmaktadır Bunlardan ilki Ebû Hanife hazretlerinin talebesi İmam Ebû Yusuf (v. 182) tarafından telif edilen “el-Âsâr”dır. On vedincisi de Ebû Ali Hasen b. Muhammed el-Bekrî (v. 656) tarafından telif edilmiştir.</p>
<p>Konuya ait hatalı çıkarımın bir sebebi de herhalde birçok anlamı bulunan “müsned” teriminin(1) yanlış an­laşılmasıdır. Zira hadis terimi olarak müsned, muttasıl senedle Peygamberimize ulaşan hadise denir. Bu durum aynı zamanda hadisin sahih olduğu anlamına gelir. Müsnedin ikinci bir manası da bir zatın rivâyet ettiği hadisle­rin toplandığı eser demektir. Müsnedü Ebi Hanife adıyla 17 eserin bulunması, müsned lafzını sahih hadis manasına anlayan kimseler tarafından “Ebû Hanife&#8217;ye göre sahih olan hadislerin sayısı on yedidir” diye yaygınlaştırılmış olabilir.</p>
<p>Bu da hadis ıstılahlarının doğru bilinip doğru takdir edile­memesinden doğan önemli bir hatadır.</p>
<p>Bu çıkarım eğer cehâletten kaynaklanmıyorsa bir it­ham/suçlama vesilesi olarak kullanılıyor demektir. Kimse Ebû Hanife ye böyle bir isnadda bulunma hakkına sahip değildir. Yok eğer bu çıkarım, Ebû Hanifeyi hadislere yönelik tenkitlere delil olarak kullanma maksadının ürünü ise bu da İmam-ı Azamı istismar etmek demektir. Hâsılı özellikle akademisyenlerin bu konuda çok daha ciddî dav­ranmaları ve kaynak göstermeden bu tür cehâlet ya da sap­tırma kaynaklı lafları ulu orta kullanmamaları İlmî emânet ve bilim namusunun gereğidir.</p>
<p>Öte yandan Pakistanlı âlim Şeyh Muhammed Emin tarafından, sözünü ettiğimiz “Müsnedü Ebi Hanife&#8217; adlı on yedi eser ve sahiplerini tanıtan “Mesânîdul-imam Ebi Hani­fe ve adedü merviyyatihi minel-merfûâti ve&#8217;l-âsâr” adıyla bir kitap yazılmış ve eser yayımlanmıştır.</p>
<p>Zafer Ahmed et-Tânevî de İmam Şafii hakkında söylenen ‘kalilü’l hadis’ ifadesinin ‘kalilü’t-tahdis’demek olduğunu, asla Şafii’nin hadisi az bildiği anlamına gelmeyeceğini vurgular. İçtihad etmenin hadis ve âsâr bilgisi kıt kişilerin işi olamıyacağını … diye belirttikten sonra,’’Ebu Hanife,kalilü’l-hadis idi.’’sözünün anlamı da budur yani ‘kalilü’t-tahdis demektir, bunu böylece bil, demektedir (.Kavâid,s. 385-386).</p>
<p>Bütün bunlardan sonra ya cehâlet ya da saptırma kay­naklı olan “Imam-ı Azam’a göre on yedi sahih hadis var­dır” sözüne itibar edilemeyeceği, böyle bir iddianın hılâf-ı hakikat olduğu iyice anlaşılmış olmalıdır.</p>
<p>(1)- Bilgi için bk. A. Naim, Tecrid Tercemesi (Mukaddime), s. 128-132; Aydınlı, Hadis ıstılahları Sözlüğü, s. 222-227 (İstanbul, 2006)demek olduğu-</p>
<p>İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.109-112</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/">İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'ı Önemsemek]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin Dertleriyle ilgilenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Din Kardeşliğini Öncelemek:]]></category>
		<category><![CDATA[Dini Önemsemek]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin işlevsel Konumu]]></category>
		<category><![CDATA[inançlı Nesiller Yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin iki Sünnet’i]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Temel İşlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13488</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Hz. Peygamberle ittiba ve Sünnetle uymak konusuna giriş niteliğinde öncelikle kısa bir durum tespiti yapmak uygun ve faydalı olacaktır. Tarihen sabittir ki Hz. Peygamberin, peygamber ola­rak gönderildiği zaman diliminde -bugün bile dünyanın diğer birçok yöresinde olduğu gibi- Mekke toplumunda da putlar hâkimiyeti, gönüller fesâdı, bireysel ve toplumsal anlamda derin bir sosyal çöküntü ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/">Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/kuran-tesbih-ve-ay-3/" rel="attachment wp-att-13489"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13489" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay.jpg" alt="" width="440" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 440px) 100vw, 440px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="" data-block="true" data-editor="a60o8" data-offset-key="9phl7-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-editor="a60o8" data-offset-key="9phl7-0-0">
<p>&nbsp;</p>
<p>Hz. Peygamberle ittiba ve Sünnetle uymak konusuna giriş niteliğinde öncelikle kısa bir durum tespiti yapmak uygun ve faydalı olacaktır.</p>
<p>Tarihen sabittir ki Hz. Peygamberin, peygamber ola­rak gönderildiği zaman diliminde -bugün bile dünyanın diğer birçok yöresinde olduğu gibi- Mekke toplumunda da putlar hâkimiyeti, gönüller fesâdı, bireysel ve toplumsal anlamda derin bir sosyal çöküntü ve dolayısıyla yaygın bir insanlık dramı yaşanıyordu. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmin beyânına göre “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde (yani her tarafta) fesat zuhûr etmiş, bozgun ortalığı kaplamıştı.”(1)</p>
<p>Merhum Âkifin diliyle söyleyecek olursak;<br />
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,<br />
Dişsiz mi bir iman onu kardeşleri yerdi.(2)</p>
<p>Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, işte bu acıklı du­rumu düzeltmek için gönderilmişti. Efendimiz, o günün insanlarını İslâmlaştırmak suretiyle bu vahşet manzarasına son vermiş ve milâdî yedinci asrın cezire tü’l-arubını, bir rahmet ve şefkat ortamına, bir medeniyet merkezine çevirmişti. O sallallahu aleyhi ve sellem, bunu temsil ettiği rahmet ve şefkat kaynağı risâlet/elçilik makamı ve Allah elçisi sıfatıyla gerçekleştirmişti.(3)</p>
<p><strong>Hz. Peygamberin işlevsel Konumu</strong></p>
<p>Hz. Peygambere ittibaın ne anlama geldiğini yete­rince algılayabilmemiz için öncelikle Peygamber Efendi­mizin dinî açıdan ve özellikle işlevsel bakımdan konumu üzerinde bazı tespitlere yer vermemiz uygun olacaktır.</p>
<p>Hz. Peygamberin işlevsel konumu meselesini Al­lah’ın Resulü, elçisi olmak noktasından ele almanın olayın bütününü kavramak bakımından önemli olduğu açıktır.</p>
<p>Allah Teâlâ, “ İyi biliniz ki yaratmak da emredip yönetmek de Allah’a âittir.”(4) buyurmakta­dır. Yüce Yaratıcının hükümleri ve fiilleri tekvini ve tek­lifi olmak üzere iki kısımdır. Bunlardan tekvini ve tedbiri olanlar, içindekilerle birlikte evrendeki varlıkları ilgilendiriliktedir. Her varlık kendisi için Yüce yaratıcı tarafından takdir edilmiş olan çerçevede devam edip gitmektedir. Teklifi hükümleri ise, onun kendisine ait olduğunu bildirdiği emr/yönetim ile ilgili ve insanlara/mükelleflere yöneliktir.Peygamberler, işte bu teklifi nitelikteki hükümleri tebliğ eden, görev süre ve yörelerinde onların nasıl anlaşılması gerektiğini sözlü olarak açıklayan, nasıl uygulanacağını fiilen gösteren, şekillendiren, güncel ifâdesiyle yorumlayan elçilerdir.</p>
<p>Bir başka anlatımla peygamberler, beşerî hayata yönelik İlâhî irade ve müdahalenin görevlileri ve temsilcileridir. Nitekim “yaratma ve yönetmenin Allah’a ait olduğu” ile ilgili âyetin siyak-sibakı ve Hz. Peygambere itaati ve ittibayı emreden(5) âyetler, Hz. Peygamberin, beşerî hayata yönelik İlâhî irade ve müdahalenin temsilciliğini onaylamaktadır. Üstelik bu temsilcilik fevkalâde dinamik/amelî/ pratik, bütünüyle hayatın içinde bir temsilciliktir. Asla pasif ve teorik bir temsilcilik değildir.</p>
<p>Tüm peygamberlerden farklı olarak Peygamber Efendimiz, söz konusu İlâhî irade ve müdahaleyi son kez ve evrensel çapta temsil etmiş, şekillendirmiştir.Sünnet en temelde, işte bu müdahalenin formunu oluşturmaktadır. O halde Sünnet, Peygamberimiz tarafından temsil edilen ilâhı irade ve müdahalenin kavramsal adı ve eylemsel temsilcisi demektir. Hadisler de tabiî olarak bu temsilin bilgi ve belgelerini içermektedir.</p>
<p>Bu çerçevede Hz. Peygamberin işlevsel konumuna ve bu konumun yansıması/tezahürü demek olan Sünnet Seniyyeye baktığımız zaman, Efendimizin ve yaşayışının genelde insanlar, özelde inananlar için ne ölçüde önem arz ettiği anlaşılacaktır. Buna ilave olarak bir şey daha anlaşılacaktır. O da bu temsil bütünlüğüne ait her şeyin -aralarında derece farkı olsa da- önemli olduğudur. Günlük beşeri formlar da metafizik dünyaya yönelik mesajlar da söz konusu ilahı irade ve müdahaleyi, kendi sahalarında temsil ettikleri için fevkalâde önemlidir. Bu sebeple Efendimizin bir insan olarak yapıp ettikleri “vâcibü,l-ittiba, değildir” demek, onların “sâlihu’l-ittiba’” olmadığı anlamına asla gelmez. Yani Peygamber aleyhissalât-ü vesselamın günlük işleri, uyulması vacip değilse bile, uymaya salih/lâyık tavır ve davranışlardır.</p>
<p>Sünnet’i kendi içinde farklı ve bilimsel nitelendirmelere tâbi kılmak ayrı bir iş, onu “ilâhı irade ve müdahalenin temsilcisi olarak”, temel işlevi/fonksiyonu ve yapısal bütünlüğü içinde algılamak çok daha farklı ve anlamlı bir iştir. Bu ikinci durum,&#8221;Ben Müslümanlardanım” ikrarında ifâdesini bulan Müslüman kimlik ve kişiliğinin orijinalitesini ve duruşunu ifâde eder. Nitekim Hz. Peygamber’i tanımladığı kabul edilen“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım.’ diyenden kimin sözü/çağrısı/konumu daha güzeldir?”(6) anlamındaki âyet-i kerime, sözkonusu müdahalenin söylem, eylem ve duruş boyutlarını ortaya koymakta ve dolayısıyla Hz. Peygamberin ve Sünnetinin konum bakımından ne anlama geldiğini belirlemektedir.Hz. Peygambere ve dolayısıyla Sünnet-i Seniyyeye yönelik farklı yaklaşımlar, işte bu müstesna durumun algılanmasındaki farklılıklardan ileri gelmektedir.Öte yandan Yüce Yaratıcı, Al-i Imran sûresinin 164.âyetinde, Hz. Peygamberin, inananlara dönük işlevsel konumunu ve bu konumun vahiy-resûl ve Sünnet-ümmet bağlamında ne anlama geldiğini şöylece açıklamış bulunmaktadır:</p>
<p>“Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah,müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”(7)</p>
<p>Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamberi sırasıyla “muminlerin aralarından(beşer/insan)”, “Allah’ın âyetlerini okuyan (mübelliğ), “müzekkî-mürebbî” ve “muallim-mübeyyin”olarak tanıtmaktadır.Hz. Peygamber de ümmeti karşısındaki konumunu“inne meseli = benim konumum” diye başlayan beyanlarında, değişik açılardan farklı benzetmelerle ortaya koymuştur.</p>
<p>Neticede “aleyküm bi Sünneti = Size benim yaşayışımı takip etmek düşer.”buyurmuş, inananlarla arasında­ki ilişkinin ittiba ve uyum ilişkisi olduğunu duyurmuştur, Esasen Kur’ân-ı Kerîmde de “ elçiye uyunuz ki doğru yolu bulasınız.”(8) buyrulmuştur.</p>
<p>&#8221;Peygamber, müminlere öz nefislerinden daha ileri/önceliklidir.”(9) âyet-i kerime­si, kimi müfessirlerce -haklı olarak- “Peygamberin Sün­netine uymak, müminler için kendi görüşleriyle amel etmekten önde gelir.”(10) diye anlaşılmış ve açıklanmıştır.</p>
<p>Bu sebeple “innemel-amelus-sahîh hüve mâ vâfekas-sünne &#8211; Makbul kulluk, Sünnete uygun olan kulluktur.” Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamberi “en güzel hayat örneği” ola­rak takdim etmiştir.</p>
<p>“Sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allahı çok ananlar için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.”(11)</p>
<p>Hz. Peygambere uymak, hiç şüphesiz, onun yaşayış biçimine, Sünnetine hayatı uydurmakla mümkündür. Bir başka deyişle, onun hayatını taklit etmek, iman gereğidir.</p>
<p>Bu, asla sözlük anlamında kişiye yönelik basit bir taklit de­ğil, tam aksine Islâm kimlik ve kişiliğinin elde edilmesi için gerekli olan ittiba anlamında delile yönelik taklit demek­tir. Zira sadece Hz. Peygamber’in hayatı dindir ve din olarak taklit edilir. Halk arasında pek yaygın olan “Hocanın dediğini tut, gittiği yoldan gitme!” sözü de bize göre “Hz. Peygamberden başka kimsenin hayatı din olarak taklit edilemez.” anlamında bu temel ilkeyi belirlemektedir.</p>
<p>Şah Veliyyullah ed-Dihlevi merhum, dinin tahrif sebeplerini yedi maddede sıralar.(12) Bu sebeplerden bizi bu noktada ilgilendireni “Gayr-i masum kişilerin taklidi” maddesidir. Hz. Peygamberden başka hiç kimsenin günah işlemekten korunmuşluğu/masûniyet ve masumiyeti yok­tur. Buna rağmen kimileri imamlarını masûn (dolayısıyla masum) kabul edip onların sözlerini dinde delil kılarken, kimileri de şeyh, üstad ve hocaefendi diye kabullendikle­ri kimselerin sözlerini ve hayatını “din onun yaşayışından ibaretmiş” gibi benimseyip ona göre hareket etmek sure­tiyle dinin yozlaştırılmasına/tahrifine -ne yazık ki- âlet olmakta, yol açmaktadırlar. Bir kez daha vurgulamakta fayda vardır ki “masum (günah işlemekten korunmuş) olmayan kimselerin taklidi dinin tahrif sebeplerindendir.”</p>
<p>O halde dini yaşamış olmak için Hz. Peygamberin nezih hayatının -imkânlar ölçüsünde- taklit edilmesi yani ona ittiba edilmesi gerekmektedir. Çünkü ilahi irade ve müdahalenin Hz. Peygamber tarafından gerçekleştiril­miş formu demek olan Sünnet’e uymak, Müslümanca ve Müslüman orijinalitesi içinde yaşamanın yegâne yoludur.</p>
<p>Burada bir tespit yapmamız gerekmektedir. Hz. Pey­gamberin İlâhî iradenin temsilcisi sıfatıyla ortaya koyduğu uygulamaları kabullenip onları paylaşmakla “ Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın, yani Allah’ın emir ve yasakla­rıyla, sizin için seçtiği değerlerle şekillenip yaşayın.”(13) tavsi­yesine uyulmuş olacaktır. Hz. Peygamberin işlevsel konumu ve varlığı ile bireysel ve toplumsal olarak inananlara sağladı­ğı en köklü, yaygın ve saygın fayda ve orijinalite işte budur.</p>
<p><strong>Peygamberlerin Temel İşlevi</strong></p>
<p>Şah Veliyyullah ed Dihlevî’nin (1176/1762) tesbitiyle söyleyecek olursak peygamberlerin ortak uğraşı alanları ikidir:</p>
<p><strong>a</strong>. Nefsin terbiyesi/bireyin eğitimi<br />
<strong>b</strong>. Toplumun/ümmetin yönetimi</p>
<p>Bütün peygamberler diğer konularla bu iki nokta ile ilgileri ölçüsünde meşgul olmuşlardır.(14)</p>
<p>Öyle sanıyorum ki Şah Veliyyullah’ın bu tespiti, fa­ziletli toplumun ve hatta medeniyet kavramının içeriğini açıklayıcı niteliktedir. Zira nefsin terbiyesi, bireysel eğiti mi; toplumun yönetimi de toplumsal gelişmeyi ifâde et­mektedir.</p>
<p>Genelde peygamberlerin, özelde sevgili Peygamberi­miz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve seüerriı n amacı ve hedefi, Allah’ın dinini, hayatlarında canlandıra­cak müminler yetiştirmektir. Sahâbe kıvamı bu seviyenin delilidir. Peygamber Efendimiz bu seviyenin doruk noktasını&#8221;Sizin en değerlileriniz, görüldüklerinde Allah teâlânın hatırlandığı kimselerdir”(15) diye tanımlamıştır. “Görüldüğünde Allah’ın hatırlandığı adam” ya da “Allah’ı hatırlatan adam”olmak, herhalde in­sanoğlu için pek büyük bir şereftir. Sahâbîler dışında böyle birinin tespitine, büyük âlim Zehebî’nin (748/1374) Siyeru a&#8217;lamın-nübelâ adlı eserinde rastladım. Onu da size ak­tarmak istiyorum: Kâle Ebû Avâne: Raeytü Muhamme- de’bne’s-Şirine fi’s-sûki; femâ reâhu ehadün illâ zekeral- lahe = Ebû Avâne dedi ki: “Muhammed b. Sîrîn’i (v. 110) çarşıda gördüm. Öyle zannediyorum ki onu her gören kişi Allah’ı hatırlar.”(16)</p>
<p>Peygamber Efendimiz, bireysel planda ve nihâî an­lamda işlevsel olarak “görüldüklerinde Allah’ın hatırlan­dığı müminler”yetiştirmeyi hedeflemiştir. Zira o, ashâbına &#8221;en iyileriniz en hayırlılarınız&#8221; diye böyle bir olgunluğu/kemali işaret buyurmuştur.(17)</p>
<p>“Aramızdan, bizim sıkıntıya düşmemiz kendisine ağır gelen, bize düşkün, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametli” olduğu(18)Rabbimiz tarafından bildirilen Peygamber aleyhisselâm&#8217;ın söz konusu bej ini, geliştirmek istediği medenî/ideal Müslüman birey tipinin nihai/ en üst düzev anlatımıdır.</p>
<p>Toplumsal anlamda Hz. Peygamberin “müttakîler”- den oluşan sosyal yapılan hedeflemiş olduğu açıktır. Zira “Bizi mütrakiler topluluğuna önder yap.”(19) âyeti ve duası bu hedefi ortaya kovmaktadır. Zaten “Allah katında en değerli olanlar da en müttakî, Allah saygısı en yüksek olan kimselerdir. ”(20)</p>
<p>İslam tarihi perspektifinden meseleye baktığımız zaman Hz. Peygamber’in, Dârul-erkâm’da bireylerin inanç eğitimini Kur an öğretim ve eğitimi ile Mescid’de ve Suf- fe&#8217;de ise toplum ve topluma önderlik yapacak lider kadrosu eğitimini, Kur’ân öğretimi ve Sünnet pratiği ile kurumsal düzeyde gerçekleştirmiş olduğunu görürüz.<br />
Efendimizin eğitimi İslâmî değerler eğitiminin özgün halini ifâde eder. İslâm medeniyeti de kendine has değerle­riyle gelişmiş ve şekillenmiş özgün bir medeniyettir. Başka ümmetlere benzememek esası, başkalarının değerlerine öykünmemek disiplinidir. Kendi özelliklerini yaşama ve koruma bu disiplinle sağlanır. Şimdilerde “yükselen Batı değerleri” diye kökeni, oluşumu ve hedefi, bizim medeniyetimizin değerleriyle uyuşmayan bir anlayışa, toplum bünye­mizin tüm kapılarım gümrüksüz/denetimsiz açmak eğilimi­ni bu açıdan tasvip etmenin ve hoş görmenin imkânı yoktur. Aksi halde “müstemleke eğitim ve öğretimine” millîlik kılıfı geçirmek gibi bir garabeti ve kendi değerlerimizin ortadan kalkmasını onaylamış olmak gibi toplumsal bir cinnet ve ci­nayeti paylaşmış oluruz ki bu da tek kelime ile felâkettir.</p>
<p><strong>Sünnet’e Uymak</strong></p>
<p>Ümmet sosyal bir yapı olduğuna göre onu Yüce Yaratıcının iradesi istikâmetinde şekillendiren Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sözleri, fiilleri/davranışları ve onayları/takrirleri yani Sünnet’idir. Bir başka ifâde ile söylersek Ümmet-i Muhammed, Sünnet-i Muhammed ile inşa edilmiş sosyal bir gerçekliktir. O halde en temel so­rumluluk, Sünnetin gerek ferdî gerekse toplum hayatından hiçbir gerekçe ile dışlanmamasıdır.</p>
<p>Aişe radıyallahu anha der ki:</p>
<p>Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir şey yaptı ve onun yapılmasına ruhsat/izin verdi. Fakat bir grup Müslüman onu işlemekten (hoşlanmadı ve) uzak durdu. Onların bu halleri Nebî sallallahu aleyhi ve sellemt ulaştı. Bunun üzeri­ne Allah’a hamd ettikten sonra şöyle buyurdu:</p>
<p>“Bazılarına ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim (ve yapılmasına ruhsat verdiğim) bir şeyi işlemekten (hoşlan­mıyor ve) çekiniyorlar. Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ı onlardan daha iyi bilir ve Allah’a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım.”(21)</p>
<p>Dün olduğu gibi bugün de kimileri Hz. Peygamberi dışlayıp âdeta peygamber olmaya kalkışırken, kimileri de âdeta Hz. Peygamberden de ileride Müslümanlık arayışla­rı içine girmekte, çarpık davranışlar sergilemektedir. Oysa Müslümanların, hem en önemli vazifesi hem de en tabii hakkı olan kulluk görevlerini yerine getirebilmeleri Pey­gamber örneğine uygun davranmalarına bağlıdır. Bilindi­ği gibi ümmetin dini ve dünyayı değerlendirmede tek ve gerçek önderi Hz. Peygamberdir.Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde, kendisine rağmen ve kendisinden daha ileri dindarlık düşünce ve uygulama­larına kesin olarak karşı çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p>Ulemamız, bu hadis-i şerifi değerlendirirken “Şâriîn ruhsat verdiği bir şeyden kaçınmak büyük günahlardandır. Zira bunda kendi nefsini Peygamberden daha muttaki görme yanlışı vardır. Kendisini Peygamberden daha muttaki görme hiç kuşkusuz tam bir ilhad ve küfürdür.’’ diye kanaat belirtmektedir.(22)</p>
<p>O halde ne dindarlık ne de tembellik gerekçesiyle Sünnet dışına taşmak hakkına ümmet fertlerinden hiç ama hiç kimse sahip değildir.</p>
<p>Son zamanlarda “ben vahyin dinini anlatmaya çalışı­yorum rivayetlerin dinini değil” diye Sünnet-i Seniyye’nin /bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifleri bir kenara koyma teşebbüsünü inatla sürdürmeye çalışan kimileri, “Dinin Kurucusundan gelen rivâyete önem vermeyip onunla amel etmeyi terk etmek” cinayetini işlediklerini ve dinin tahrifi­ne âlet olduklarını bilmelidirler. “Erike hadisi”ni bu uya­rısına gerekçe yapan Şah Veliyyullah, “Dini/İslâmı rivayet dini haline getirdiler. ” diye hadisçilere ve Sünnet verilerine toptan cephe almaya kalkışan, “Kur’ân Müslümanlığı” vur­gusuyla bu anlamsız tavırlarını savunduklarını sanan kimi kalem ve ağızlara, yapmaya çalıştıklarının gerçek yüzünü ve anlamını yani “dini tahrif” yoluna girdiklerini -tam bir isabetle- ihtar etmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Güneş doğduktan sonra namaz kılmaya kalkışan biri, Etbaut-tâbiin neslinin ileri gelenlerinden Süfyân b. Uyeyne (v. 198) tarafından uyarılınca “Allah&#8217;ın beni namaz kıldığım için cezalandıracağını mı söylemek istiyorsun?&#8217;diye yanlışını savunmaya çalışmıştır. Süfyân b. Uyeyne de bu haddini bilmez kişiye, “Allah, seni namaz kıldığın için değil, Sünnet’e uymadığın için cezalandırır!” cevabını vermiştir.(23)</p>
<p>Öte yandan Hz. Peygambere rol biçmeye kalkmamak da Sünnete uymanın bir başka gereğidir. Bazen, “Bunu Peygamber söylemiş olamaz. Eğer o söylemişse de ben bunu kabul etmem.” veya “eğer Peygamber bugün yaşasay­dı şöyle davranır, böyle yapardı.” gibi cahilce ya da ukalaca sözler sarf edilir. Hz. Peygamberi kendi akıl ve anlayışıyla sınırlamaya kalkmak, en hafif deyimiyle haddini bilmemek olur.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki Hz. Peygamber, konumu gereği bizim mevcut şartlarımızda anlamakta zorlandığımız ya da bize ters gelebilecek bir beyanda bulunmuş olabilir. Onu he­men reddetmek hakkına sahip değiliz. Onun yapıp ettikleri ve beyanları bize güvenilir bir yolla ulaştıktan sonra, bizim ukalalık etmemize gerek yoktur. Çünkü dünya bizim çevre­mizden, Müslümanlar da bizden ibaret değildir.</p>
<p>Günümüzün bir başka acı gerçeği de yaşayan değil tartışan Müslüman olma eğilimidir. Oysa din, sadece iman değil, ameldir de. İmam el-Evzâî’nin (v. 157) şu tespiti fevkalâde dikkat çekicidir:</p>
<p>“Allah, bir topluluğa şer murat ederse onlara tartışma (cedel) kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”(24)</p>
<p>Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hap­sedilmiş, tartışmalarla ana çizgisinden saptırılmış bir din ve iman iddiasının pratik hiçbir faydası görülemez. Çün­kü o sadece bir iddiadır. Burada bir kez daha vurgulayalım ki, iddia ile dindarlık olmaz. Dindarlık ve dine saygı, dinî olanı, dinden olanı tartışmakla değil, yaşamakla ve kullan­makla ispat edilebilir. (İ’zazü’ş -şer ‘ bi’s’ti mâli’l-meşru)’’<br />
<strong>Din Kardeşliğini Öncelemek:</strong></p>
<p>Sünnet’e uymanın tabiî bir göstergesi din kardeşliği­ni öncelemektir. Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir ile aralarında olan sevgi ve muhabbetten söz ederken din kar­deşliği konusuna çok derinlikli ve anlamlı bir vurgulamada bulunmuştur:</p>
<p>“Eğer kendime özel bir dost edinecek olsaydım hiç şüphesiz Ebû Bekir’i seçerdim. Fakat o benim din kar- deşim ve arkadaşımdır.”(25) Bir rivâyette ise “Lâkin Islâm kardeşliği daha üstün ve önceliklidir.” buyurmuştur.(26)</p>
<p>Hadiste “arkadaşım ve din kardeşim” değil de “din kardeşim ve arkadaşım” buyrulmuş olması yani bu iki ni­teliğin sıralaması dikkat çekicidir.(27)Önemli ve genel olan nitelik din kardeşliği önce, özel olan “arkadaşlık” ise sonra zikredilmiştir.(28)</p>
<p>Mebârikul-ezhâr Şerhu Meşârakıl-envâr müellifi İbn Melek (v. 821) hadisin yorumunda çok farklı ve köklü bir noktaya dikkat çekmektedir: “Resûlullah’ın Halîl/dost edinmesi kendi fiili ile olur; İslâm kardeşliği ise Allah’ı» fiili ile gerçekleşir. Dolayısıyla Peygamber için Allah’ın seçtiği şey, onun kendisi için bizzat seçtiğinden elbette daha üstün ve önceliklidir.”(29)</p>
<p>Peygamber Efendimizin beyânının ve Ibn Melekin bu yorumundaki derinliğin gerçekten farkına varıldığı gün, din kardeşliğinin her türlü özel bağdan öncelikli olduğu anlaşılacak, saflar daha sıkı tutulacak, içte ve dışta, özel bağlar hatırına duygusal ve davranışsal bozukluk ve aşırılıklara iltifat edilmeyecektir. Böylece de din kardeşliği çerçevesinde geliştirilen ilgiler, ilişkiler,tercihler, söylemler ve hizmetler öncelenmiş olacaktır.</p>
<p>Millî şâirimiz merhum Mehmed Akif’in ifâdesiyle söyleyecek olursak;“Emr-i bi’l-ma’nıf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi;Nehy edermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi!”(30)</p>
<p>Eğer bu çerçevede kalınıp din kardeşliğinin öncelenmesi başarılırsa yine merhum Akif’in büyük bir acı ile dile getirdiği “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar olmaktan ve böylesi kahredici olaylara tanıklık etmekten belki bir ölçüde kurtulma imkânı buluruz.</p>
<p>Günümüze yönelik olarak, ihvân-ı Islâm çerçevesinin bir gereği olarak -temenni niteliğinde- şöyle bir tespiti sizlerle paylaşmama lütfen müsaade buyurunuz:</p>
<p>Dini grup ve cemaatlerimizin birbirlerinin düşünce faaliyetlerini paylaşan bir yaklaşım sergilemeleri elbette büyük bir olgunluk ve memnuniyet vesilesi olacaktır diye düşünüyorum. Şimdilerde her cemaatin değişik düzeylerde medya organlarına sahip olduklarını biliyoruz. En azından birbirlerinin mesaj ve faaliyetlerini bu imkânlardan yarar­lanarak kendi bağlılarıyla paylaşmaları ‘‘Sünnete uyma bilinci” bakımından pek anlamlı ve çok olumlu örnek bir davranış olur.</p>
<p>Ayrıca dikkat çeken bir tavır da ne yazık ki bu dinî grup ve cemaatlerin Diyanet ve mahalli müftülüklerce gerçekleştirilen kültürel faaliyetlere pek rağbet etmedik­leri, hatta vakit namazlarını bile kendi cami veya mescidlerinde kılmaya ağırlık verdikleridir. Bu tavrın temelinde kendi gruplarını öteki gruplardan üstün ve faziletli görme eğilimi varsa onlara “= Belki de on­lar kendilerinden daha hayırlıdır.”(31) âyetini hatırlatmak gerekecektir.</p>
<p>Kendisi ihtiyâç içindeyken din kardeşinin ihtiyâcını görmeyi tercih etme (“îsar”) ilkesi ve uygulaması, bunun devamı olarak ümmetin geçmiş nesilleri (Sebekûna bi’l-i- man) hakkında dua etmek, geçmiş ümmet nesilleri ara­sında cereyan eden acı olaylarda, bugün için hiçbir faydası olmayan kimin haklı kimin haksız olduğu tartışmalarına iltifat etmemek de Sünnete uyma görevimizin din kar­deşliğini öncelemek boyutu ve sorumluluğunun bir başka gereğidir.<br />
<strong>Dini Önemsemek</strong></p>
<p>Sünnete uymak, pek tabii olarak dini yani İslâm’, önemsemeyi de gerektirir. Hz. Peygamberin en derin ve nitelikli hassasiyeti din-i Mübin-i Islâm üzerineydi. Onun hiçbir gerekçe ile ve hiçbir şeyle gölgelenmesine razı değildi.</p>
<p>“Allah katında makbul din, Islâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki aralarındaki kıskanç­lık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah, hesabı çok çabuk görür.”(32)</p>
<p>“Kim, Islâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendi­sinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette hüsrana/ziyana uğrayanlardan olacaktır.”(33) âyet-i kerime­leri Hz. Peygamber’in getirip tebliğ ettiği, Sünnetiyle nasıl yaşanacağını evrensel çapta gösterdiği İslâm dininin ciddi­ye alınması gerektiğini çok açık şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>İslâm&#8217;ı Önemsemek</strong></p>
<p>Islâm’ı önemsemek, İslam’ı Sünnet’teki yorumuyla olabildiğince yaşamaya çalışmaktır.</p>
<p>İslâm’ı bütünüyle benimsemektir.</p>
<p>İslâmî olanın peşinde olmaktır.</p>
<p>İslâm’a asla alternatif tanımamaktır.</p>
<p>Her konuda Islâm hizmetine gönülden talip olmaktır.</p>
<p>İslâm pratiğine, istismara yönelmeden takvâ ve ihsan duygusuyla sahip çıkmaktır.<br />
Dinî görevleri ciddiyet ve samimiyetle yerine getir­mektir. Din pratiğine karşı çıkmamaktır.</p>
<p>Yeryüzünü İslâm’a açma, insanlığı İslâm hidâyetiyle mutlu kılma fikir ve niyetine sahip olup bunun her kade­medeki eylemine destek vermektir.</p>
<p>Şeâir-i dinden olan değerlere ve uygulamalara öncelikle sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Ümmetin Dertleriyle ilgilenmek</strong></p>
<p>Sünnetle uymanın bir başka göstergesi de Müslümanlara karşı duyarlı davranmak, onların meseleleriyle ilgilenmektir.</p>
<p>Hz. Peygamberin ümmetinin yani tüm Müslümanla­rın (ümmet-i icâbet) dertleriyle, sonra da bütün insanların (ümmet-i dâvet) meseleleriyle meşgul olmak gerekmek­tedir. Zira &#8221;Müslümanların dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir.” buyrulmuştur.(34)</p>
<p>Nüman İbni Beşir radıyallahu anhden rivâyet edil­diğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selîem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta müminler, tek bir vücud gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa öteki organların bütünü bu yüzden uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık duyar.”(35)</p>
<p>O halde Sünnete uyan Müslüman olmanın bir gereğide bütün Müslümanları kucaklayan bir gönül duyarlığına,duygu zenginliğine ve uygulamasına sahip olmaktır.</p>
<p><strong>Peygamberlerin iki Sünnet’i </strong></p>
<p>Sünnete uymanın bir başka göstergesi bütün peygamberlerin ortak iki Sünnetine önem vermektir.</p>
<p><strong>a</strong>.inananlardan yana tavır almak<br />
<strong>b</strong>.Muvahhid/inançlı nesiller yetiştirmek</p>
<p>Bu iki konuyu isterseniz sosyal boyutu toplumu kapsayıcı iki Sünnet diye de düşünebiliriz. Hem mevcut toplumun ıslahı hem de gelecek nesillerin ve toplumların ıslahı bu iki Sünnet e bağlı kalmakla mümkündür.Hz. Nuhun yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmde nakledilen şu sözleri peygamberlerin inananlardan yana tavır aldıklarını yansıtmaktadır:</p>
<p>“Ey milletim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi ca­hil bir topluluk olarak görüyorum. Ey milletim! Ben onları kovarsam beni Allah’ın azabından kim korur? Düşünmü­yor musunuz? Ben size ‘Allah’ın hâzineleri benim yanım- dadır.’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir.’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kov­duğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum!”(35)</p>
<p>Şuara sûresinin 114. âyetinde de yine Hz. Nuhun ben­zer bir beyanını okumaktayız: “Ben müminleri yanımdan kovamam.”</p>
<p>Bu konu ile ilgili olarak Peygamber Efendimize de şu talimat verilmiştir :</p>
<p>&#8220;Sabah-akşam Rablerine, O&#8217;nun hoşnutluğunu di­leyerek dua/ibadet edenlerle birlikte ol, bunda sebat et! Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü ar­zularına esir olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” [Kehf sûresi (18), 28]<br />
Müminlere karşı alçak gönül­lü ol!”(36)</p>
<p>Sana tabı olan mü’minlere merhamet kanatlarını indir.”(37)</p>
<p>&#8220;Kafirlere karşı şiddetli ve metin, kendi aralarında yu­muşak ve rahim”(38) olma tavrını güne taşımak, &#8220;müminle­re mütevazı, kâfirlere sert ve izzetli”(39) nitelik sergilemek ümmet kavramının bize yüklediği sorumluluk olarak gün­demimizdedir.</p>
<p><strong>İnançlı Nesiller Yetiştirmek</strong></p>
<p>Allah katında büyük suç sayıldığını özel bir başlık altında incelediğimiz Saddün an sebilillah(40) Allah yolun­dan insanları (Allah&#8217;ın kullarını, Müslümanları) alıkoyma girişimlerini önlemek için bütün peygamberlerin ve do­layısıyla Peygamber Efendimiz’in de seçtiği yol, engelle­yicilerin toptan helâkini istemek değil onların soyundan muvahhid/inançlı bir nesil yaratmasını Allah&#8217;tan dilemek ve bu uğurda sabırla çalışmak ve gerektiğinde hicreti göze olmuştur.Olay çok dikkat çekicidir:</p>
<p>Allah kendisinden razı olsun Aişe validemiz, bir keresinde Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve selleme,</em></p>
<p>-Uhud savaşından daha fazla sıkıntıya düştüğünüz bir gününüz oldu mu? diye sormuş Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em> de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8211; &#8221; Ey Aişe Hayatımda Kureyş&#8217;in sebep olduğu sayısız zorluklarla karşılaştım. Fakat Akabe günü karşılaştığım durum hepsinden zordu. Kureyş&#8217;ten gördüğüm baskı üzerine Taife gitmiş, korunmamı İbnü Abdi Yalil&#8217;e teklif etmiştim. O buna yanaşmadı. Ben de elemli, kederli, nereye gideceğimi ne yapacağımı bilemez bir halde Mekke&#8217;ye dönüyordum. Karn-ı sealıb denilen yere gelince, başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Dikkatlice baktığımda bulutun içinde Cebrail&#8217;in bulunduğunu fark ettim. Cebrail bana,</p>
<p>&#8211; Ey Muhammed! Allah, milletinin senin hakkında söylediklerini duydu. Seni korumaktan kaçındıklarını gördü. O, sana şu dağlar meleğini gönderdi. Onlar hakkında ne yapılmasını dilersen, emret&#8221; dedi Bunun üzerine dağlar meleği, seslenip selam verdi ve sonra,</p>
<p>&#8211; Ey Muhammed! Cebrail doğru söyledi. Ne emredersen, yerine getirmeye hazırım. Eğer şu iki yalçın dağın (Ebu Kubeys ve Kayakan) Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri topluca mahvetmesini) istersen (onu da) emret (yerine getireyim), dedi</p>
<p>Bunun üzerine şöyle dedim.</p>
<p>-&#8221; Hayır<strong>,</strong> (aslında onlar bunu hak etmiş olmalarına rağmen )<strong> </strong>ben, Allah&#8217;ın, o müşriklerin soyundan, hiç bir şeyi ortak koşmayıp yalnızca Allah&#8217;a kulluk edecek nesiller yaratmasını dilerim&#8221;”(41)</p>
<p>Peygamber Efendimizin “Kıyâmet kopuyorken de olsa elinde bir hurma fidanı bulunan onu dikmeye firsat bulursa hemen dikiversin.” tavsiyesi de en olumsuz şartlar­da dahi olumlu işler yapmaktan geri durmamak gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hizmetin görülmesi, neticesin­den önemlidir. Kıyâmet şartlarında da olsa fidan dikmeyi, (öteki anlamlarının yanında) çocuk/nesil yetiştirmek diye değerlendirenler pek haklı gözükmektedirler.</p>
<p>Özetle, Müslümanların çağlar üstü ıslah projesi, Allah elçilerinin inananlardan yana tavır alma ve inançlı nesiller yetiştirmeden oluşan bu iki ortak Sünnetleriyle ortaya konulmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır.</p>
<p>O halde dindar bir birey ve ümmet olmanın güne ve geleceğe yönelik olarak bize yüklediği en ciddî ve köklü sorumluluk, işte bu iki Sünnet’e imkânlar ölçüsünde sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Hz. Peygambere ittiba ve Sünnet’e uymak, biz Müslümanlar için hem vazgeçilemez iki görev hem de Efendi­mizin, biz ümmeti üzerindeki iki hakkıdır. Günü ve geleceği İslâmlaştırmanın yolu ve hedefe ulaştıracak metodu budur. Şartlar ne olursa olsun, imkânlar ölçüsünde ve fakat ısrarla bu yolda yürümeye devam edilmesi gerekmektedir. “Dinde olanı yaşamak” demek olan gerçek dindarlık ve Sünnete ittiba baştan beri paylaşmaya çalıştığımız esasları izlemekle mümkün olacaktır..</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Rûm sûresi (30), 41</p>
<p>(2)- Safahat, t.461 (“Bir Gece” Şiiri)</p>
<p>(3)-Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre,risalet müessesi yani peygamberlik,bir rahmet kurumudur.’’Herşeyi kuşatan ilahi rahmet22in tam bir tecellisi olan risalet kurumunun kıyamete dek temsilcisi sevgili Peygamberimizdir.Hz.peygamber’in temiz hayatı,rahmet-i ilahiyenin merhamet-i Muhammediyye olarak tecellisi demektir.Nitekim bir ayet-i kerimede Hz.Peygamber’deki şefkat ve merhametin kaynağı rahmet-i ilahiye olarak gösterilmektedir:’’O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.Şayet sen kaba,katı yürekli olsaydın hiç süphesiz,etrafından dağılıp giderlerdi.’’(Al-i İmran(3),159)</p>
<p>(5) Bk. Al-i lmrân (3), 31</p>
<p>(6)- Fussılet (41), 33</p>
<p>(7)- Al-i İmran (3), 164</p>
<p>(8) el-Araf (7), 158</p>
<p>(9)el-Ahzab (33), 6</p>
<p>(10) Bk. Kadı İyâz, eş-Şifâ-i Şerif (Tercüme, s. 55)</p>
<p>(11) el-Ahzâb (33), 21</p>
<p>(12) 1.Dinî ciddiye almamak/umursamazlık</p>
<p>2.Dinin kurucusundan gelen rivâyete önem vermeyip onunla amel etmeyi terk etmek</p>
<p>3.Batıl tevillere sürükleyen kötü amaçlar</p>
<p>4.Ulemanın halka uyması</p>
<p>5.Aşırılık (Teammuk)</p>
<p>6.Zorlaştırma /Teşeddüt</p>
<p>7.ıstihsan</p>
<p>8.Delilsiz İcma’</p>
<p>9.Gayr-i masum kişilerin taklidi</p>
<p>10.Dinlerin birbirine karıştırılması</p>
<p>(13)-el-Abderi,el-Medhal,1,293</p>
<p>(14) Hüccetullahi&#8217;l-bâligay 1,253 (Tercümesi, 1,322-323, İstanbul, 1994)</p>
<p>(15)Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4 16</p>
<p>(16)Siyer, III, 610</p>
<p>(17)-Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4</p>
<p>(18)- et-tevbe (9), 128</p>
<p>(19)-Furkân (25), 74</p>
<p>(20)-Bk el-Hucurat (49), 13</p>
<p>(21)-Buharı, i’tisam, 5; Edeb 72; Müslim, fedâil 128; Ahmed b. Hanbel Müsned, VI, 45,181</p>
<p>(22)- bk Ayni, Umdetul-kârî, XXV, 39</p>
<p>(23)- Dârimi, Mukaddime 39</p>
<p>(24)- Zehebi, Siyer, VII, 121<br />
(*)Konuya ait geniş bilgi için bk. Çakan,Dindarlık, s. 40, İst.2015 (İFAV Yayınları)</p>
<p>(25)-Tecrid Tercemesi, IX, 331</p>
<p>(26)- Tecrid Tercemesi, IX, 331</p>
<p>(27)- Buhâri, Fedâilu’l-ashâb 5 ;Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 3</p>
<p>(28)-Her ne kadar, mâna ile rivâyet edilmiş olma ihtimalinden dolayı hadis metinlerindeki takdim tehirlere hüküm bina edilemeyeceği bir genel kural ise de burada, hadisin tüm rivayetlerinde sıra aynı olduğundan Hareketle Hz. Peygamberin sıralamasına dikkat edildiği varsayılarak böyle bir inceliğe ve dolaylı mesaja işaret etme ihtiyâcı duyulmuştur.</p>
<p>(29)- Ali el-Kârî, Mirkât, X, 370</p>
<p>(30)- Safahat, s. 196 (İst. 1987 baskısı)</p>
<p>(31)- Bk. el-Hucurât (49), 11</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(32)-Âl-i İmrân (3), 19<br />
(33)- Âl-i İmrân (3), 85</p>
<p>(33)-et-Taberani,el-Mü’cemu’l-evsat,VII,270.Ayrıca bk.el-Beyhaki,Şuab’ül-iman,VII,361</p>
<p>(34)-Buhâri, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Ahmed b. Hanbel, IV, 270</p>
<p>(36)el-Hicr (15), 88</p>
<p>(37)-eş-Şuara (26), 215<br />
(38)- el-Feth (48), 29<br />
(39)-el-Maide (5), 54 • J<br />
(40)- Konuyla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdulbâki, el-Mu &#8216;cem ü &#8211; mufehres H elfâzı l-Kur&#8217;ânı-Kerîm, s. 403</p>
<p>(41)-Buharı, Bed ul-halk 7; Müslim, Cihâd 11</p>
<p>* İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.139-163</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/">Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mir&#8217;ac Hadisleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:07:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Mi’râc ile ilgili hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mir'ac Hadisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mirac Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13484</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mir&#8217;ac Hadisleri Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/">Mir’ac Hadisleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/mirac37431/" rel="attachment wp-att-13485"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13485" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431.jpg" alt="" width="466" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/mirac37431-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" /></a></strong></p>
<p><strong>Mir&#8217;ac Hadisleri</strong></p>
<p>Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen hiçbir faydası olmayan bu tartışmaların, Müslümanların ufkunu daralttığı, kişisel tecrübe imkânlarının dışında kalan gerçekleri algılayıp tefekkür etme şansını ortadan kaldırıcı etkiler yaptığı ortadadır.</p>
<p>Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir. Giderek “tartışan toplum olma eğilimi”, kabul ve amel erdemlerinden uzaklaşmayı kamçılamaktadır. Kitle iletişim ve haberleşme araçlarının ve medyanın bu konudaki olumsuz etkisi de işin tuzu biberi olmaktadır.</p>
<p>Böylesi bir ortamda Mi’râc ile ilgili hadisleri ve kimi itiraz noktalarını açıklamak hem bir görev hem de “hakkı tavsiye” niteliğinde bir tebliğ olur ümidini taşımaktayım. Ancak önce olaydan başlayıp sonra deliller/hadisler üzerinde durmak uygun olacaktır.</p>
<p><strong>Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi</strong></p>
<p>Mi’râc, kelime olarak yükselme âleti, merdiven anlamına gelmektedir. Dinî terminolojide ise, Hz. Peygamber’in, Allah Teâlâ’ya yükseliş mucizesini anlatmak için kullanılır. Leyletü’l-Mi’râc (Mi’râc Gecesi), bu yükselişin cereyan ettiği gece demektir. Dilimizde öteki mübarek geceler: için olduğu gibi bu gece için de kandil (Mi’râc Kandili) kullanımı yaygınlaşmış bulunmaktadır. Aslında Peygamber Efendimiz Mi’râc ile ilgili hadîs-i şeriflerde “…عَرَجَ بِي إِلَى السَّمَاءِ beni semaya çıkardı” veya عُرِجَ بِي “ben çıkarıldım” buyurduğu için olaya Mi’râc adı verilmiştir.</p>
<p>Dikkatli İslâm Tarihi ve siyer yazarları, “İlâhi huzura yükselme” özünde ifadesini bulan Mi’râc olayının, Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinin 11. yılında (Hicretten bir buçuk sene önce) talihsizliklerle dolu Taif yolculuğu sonrasında, Akabe bey’atlarından önce cereyan ettiği görüşünü paylaşmaktadırlar. Olayın Recep ayının 27. Gecesi gerçekleştiği konusunda tam bir kesinlik olmamakla birlikte genel kabul bu yönde oluşmuştur.</p>
<p>Olay, cereyan tarzı bakımından iki aşamadan oluştuğu için kaynaklarımızda “İsrâ ve Mi’râc Olayı” diye yer alır. Olayın gece yürüyüşü demek olan İsrâ kısmı, ayetle belirlenmiş olduğu için [İsrâ suresi (17),1] kesin olup tartışma dışı kabul edilmiş ve bu kısmın inkâr edilmesi hâlinde küfre girileceğine hükmedilmiştir. Mi’râc kısmı ise hadis-i şerifler tarafından açıklanmıştır. Bu sebeple bu kısmın inkârı halinde dalâlet ve fısk (haktan uzaklaşma, gerçekten sapma) söz konusu olacağı bildirilmiştir.<br />
Yaklaşımlar</p>
<p>İnsanların olayı kabullenmedeki farklılıkları, Allah Teâlâ’nın dilemesiyle gerçekleşmiş olağanüstü, harikulade bir durum (mucize) olmasına rağmen Mi’râc’ı, salt akılla anlamaya ve açıklamaya kalkışmaktan kaynaklanmaktadır. Olayın oluş biçimini ve içeriğini yorumlama ve açıklama çabaları, bu açıdan bakıldığında, gereksiz yorgunluktan öte bir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>Başlangıç yeri, zamanı, gerçekleşme şekilleri (ruh ile mi, ceset ile mi, uyanıkken mi uykuda mı), içeriğinin detayları hakkında bazı rivayet farklılıkları bulunmakla beraber, olayın yaşanmışlığı yani kendisi hakkında ihtilaf yoktur.</p>
<p>Söz konusu farklılıklar yerine, olayın özüne, mesajına ve neticelerine dikkat kesilmenin ve dini yaşantımız için ondan nasıl yararlanmamız lazım geldiği noktasına yoğunlaşmanın yararı ve isabeti ortadadır. Zira;</p>
<p>“Mucize”, peygamberlerin elinde zuhur etmekle beraber, onların irade ve isteğiyle meydana gelmez. Tamamen Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır.<br />
Olağanüstülük mucize’nin olmazsa olmaz niteliğidir. Böyle olunca, olayın akıl sınırlarını zorlayan yapısal yanları elbette bulunacaktır.<br />
O halde bir olaya hem “mucize” (olağanüstü) deyip sonra da onun içeriğinin bütününü veya belli kısımlarını akılla açıklamaya kalkmak, aslında çelişki içinde kıvranmak demektir. Ne yazık ki Mi’râc mucizesinin detaylarını anlatan hadis-i şeriflerin verdiği bilgiler, böylesi bir anlamsız muameleye konu yapılmakta, akılla açıklama zorlamasına tabi tutulmaktadır. Hatta kimi kendini ve haddini bilmez kimselerce, 45 sahâbîden nakledilmiş bulunan rivayetlere [1] “senaryo” deme cür’eti gösterilebilmektedir. Bu tür tavır sahiplerine, Necm Suresi’nde yer alan olayla ilgili bir ayet-i kerimeyi hatırlatmak yerinde olacaktır. اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرٰى Onun gördükleri hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız?” [2]</p>
<p>Öte yandan olayın belki en çok tereddütle karşılanan, elli vakit namazın beş vakte indirilmesi ile ilgili kısmını, [3] “çingene pazarlığı”na benzetebilen ünvanlı edepsizler bile görülmektedir.</p>
<p>Oysa bilinmelidir ki teklifler değil, haberler değişmez. Mi’râc mucizesinin bu kısmının Hz. Peygamber’e cehalet isnat etmek olduğu ve dolayısıyla bu kısmın İsrâiliyyattan sayılması gerektiği fikri, Şia yandaşı Mısırlı yazar Mahmud Ebû Reyye’nin otuzdan fazla reddiyeye muhatap olmuş Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması adıyla Türkçeye çevrilmiş Advâ’ ale’s-sünneti’l-Muhammediyye isimli eserinde yer almaktadır.[4]</p>
<p>Özetle bir kez daha vurgulamak gerekirse, bir olay mucize ise, akıl dışı değil, akıl üstüdür. Akılla açıklanabiliyorsa, mucize değildir. Çünkü “Mucizede harikuladelik bir kayd-ı esasidir.” Bu sebeple onun aklen imkânından söz etmek, mucizenin harikalık niteliği karşısında asla doğru değildir. Mucizeler illetleri ve sebepleri bilinmeyen harikalardır.” [5] Detayları, olayın aslının önüne geçirecek polemiklere girmek, olayın aslına ve kahramanına yönelik açıklanamayan olumsuz bir yaklaşımın göstergesi olabilir. Ahmed Naim merhumun ifadesiyle, “Efendimizin mucize-i İsrâ ve Mi’râcını istiskâl edecek kimseler eksik değildir. Bu meselede ızhâr veya ızmâr edilecek şek ve yakîn-i asl, gaye-i nübüvvete râcidir.” [6]</p>
<p>Mucizeler peygamberlerin muhatapları tarafından peygamberin haklılığına delil olması için istenir. Mi’râc olayında da müşriklerin böyle bir mucize isteği söz konusudur. “أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ = ya da gökyüzüne çıkmalısın” [7] demişlerdir. Fakat Müşrikler, olayı kendileri izleyememişler, Hz. Peygamber’in haber vermesiyle İsrâ ve Mi’râc’dan haberdar olmuşlardır. Çünkü Mi’râc, Allah Teâlâ’nın, resûlünü “kimi ayetlerini göstermek için” Beyt-i makdis’e oradan da katına davet etmesi ve çıkarması sonucu “özel iltifat ve ikram” olarak gerçekleşmiştir.</p>
<p>Özel davet yolculuğunun detaylarının da çok özel olması pek tabiidir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz&#8217;in o gece yaşadıklarına ve tanık olduklarına dair verdiği bilgilerin her biri O&#8217;nun bildirdiği gibidir. Aklın araya girip kimi anlatımları kendi kuralları içinde yorumlamaya kalkışması boşuna yorgunluktur. Çünkü menkûlat naklin, ma’kulât aklın kurallarına göre yorumlanır. Mi’râc olayı ise, menkûlat’tandır. Öte yandan “Aklen müstahil olmadıkça şer’î nassları zahirleri üzere bırakmak vaciptir.” [8]</p>
<p>“Mu’cize anlamında ilahi ayetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir.” [9]</p>
<p><strong>Mi’râc ile ilgili hadisler</strong></p>
<p>Hakkında onlarca hadis bulunan Mi’râc olayını anlatan ana rivayet, Buhârî’nin Sahih’inde 9 ayrı bölümde [10] yer almaktadır. Müslim’in Sahih’inde ise, İman bölümünde 13 rivayet [11] olarak bulunmaktadır. Yani bu haliyle Mi’râc olayını anlatan hadisler, muttefun aleyh’tir. (Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettiği hadislerdir. (Sahih hadislerin birinci derecesindedirler.)</p>
<p>İmam Buhârî meseleyi öncelikle fıkıhçı yaklaşımıyla ele almış ve Salat bölümünde namazın farz kılınmasının delili olarak, Hac ve Eşribe bölümlerinde Zemzem suyu ile ilgisi dolayısıyla zikretmiştir. Sonra Buhârî tarihçi yaklaşımıyla Enbiya bölümünde, Mekke dönemi olaylarının son kısmında Akabe Bey’atları öncesinde ve menâkıbu’l-ensar bölümünde nakletmiştir. Daha sonra Tefsir bölümünün İsrâ suresi’yle ilgili üçüncü babında bu rivayete yer vermiştir. Mütekellim niteliğiyle de kader ve tevhid bölümlerinde, meselenin ilahi ve imani yönünü ortaya koymak maksadıyla Mi’râc hadislerinin ilgili kısımlarını zikretmiştir.</p>
<p>İmam Müslim ise, “rivayetleri ilgili oldukları bir yerde topluca nakletme” usulüne uygun olarak, Mi’râc hadislerine Sahih’inin iman bölümünde 259-272. rivayetler olarak yer vermiştir.</p>
<p>Müslim bu yaklaşımıyla, Mi’râc’ın mucize oluşunu dikkate aldığını ve dolayısıyla olayın iman/kabul meselesi olduğunu ortaya koymuş olmaktadır. [12]</p>
<p>Muhaddis Kâdi Iyâz, Mi’rac olayını İmam Müslim’in 259 numaralı rivayetini esas alarak işlemiştir. Olayın detaylarıyla ilgi rivayetlerin ve kimi ravilerin değerlendirmesini görmek isteyenlerin, Şifâ-i Şerif Şerhi’ne [13] başvurmaları isabetli olacaktır.</p>
<p>Ayrıca hepsi güvenilir kaynaklar olmak üzere el-Mektebetü’ş-şâmile programında “hamsine salâten” ifadesinden bakıldığında 123 sonuçla karşılaşılmaktadır. İsra ve Mi’râc ile ilgili müstakillen yapılmış bir araştırmada [14] da olayın değişik yönleriyle ilgili olmak üzere, 20 sahâbiden, büyük çoğunluğu sahih ve hasen olan 75 rivayetin değerlendirildiği, bunlardan 28’inin zayıf olduğu, yine zayıf olmak kaydıyla bir de Hasen el-Basri’nin mürsel bir rivayetinin bulunduğu tespit edilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Konunun ana akışı ve anlatımı ile ilgili rivayetlerde verilen bilgiler, Buhari ve Müslim’deki rivayetin -takdir-tehir gibi- küçük farklılıklar dışında hemen hemen aynıdır. Olayın; ruh ile mi, ruh ma’al-cesed mi, uykuda mı, uyanıkken mi cereyan ettiği, bu kutlu yolculukta Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’yı baş gözüyle görüp görmediği gibi işin esasını etkimeyecek detaylara yönelik rivayetler de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Konuyu etraflıca değerlendiren İslam bilginleri bu ayrıntılar üzerinde yeterince durmuş her bir farklılığı lehinde ve aleyhinde deliller getirmek suretiyle aydınlatmışlardır. İşin bu yönünü merak edenler merhum M. Hamidullah (v.2002) Bey’in İslâm Peygamberi adlı eserinin I, 119-148 (beşinci yayın) sayfalarını okuyabilirler.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Mi’râc, Hz. Peygamber’in peygamberlik süresinin tam orta yerinde hem kendisine hem de ümmetine yönelik büyük bir ikram-ı ilahîdir.</p>
<p>Mi’râc, kâinat kitabının ve ahiret hayatının Hz, Peygamber’e gerçek yönleri ve hikmetleriyle ta’limi/öğretilmesidir.</p>
<p>Bu öğretimin rivayetlere yansıyan yönlerini, -deneme ve denetleme imkânı olmadığına göre- o muhbir-i sadık Hz. Peygamber’e i’timad edip Hz. Ebu Bekir es-Sıddık gibi “o söylüyorsa doğrudur” diyerek gönlümüzü rahat tutmak ve imanımızı büyük bir teslimiyet içinde yaşamaya gayret etmek en doğru hareket tarzıdır.</p>
<p><em>“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ</em></p>
<p><em>O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”</em></p>
<p>* İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.57-65 (İFAV yayınları)</p>
<p>1.Bk. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 134, İstanbul, 1990,</p>
<p>2.Necm suresi (53),12</p>
<p>3.Bk. Buhâri, Salât 1; Müslim, İman 259, 263</p>
<p>4.Bk. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 181-182</p>
<p>5.Bk. Kâmil Miras, Tecrid terçemesi, IX, 289-290</p>
<p>6.Tecrid Tercemesi, II, 262</p>
<p>7.El-İsra (17), 93</p>
<p>8.A. Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 107.</p>
<p>9.Elmalılı, Hak Dini , V, 3150</p>
<p>10.Bk. Salat 1; Hacc 76;Enbiya 5; Menâkıb 24; Menâkıbu’l-ensar 42; Tefsir sure (17),3; Eşribe 1,11,12; Kader 10; Tevhid 37</p>
<p>11.Bk. Müslim, İman 259-272</p>
<p>12.Bilgi için bk.A. Davudoğlu, SahihiMüslim Tercüme ve Şerhi, II, 88-146, İstanbul, 1974</p>
<p>13.Bk. M. Y. Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 370 – 430 (İstanbul, 2012, Tahlil yayınları)</p>
<p>14.Bk.. Mahmud b. Ahmed Ebu Müsellem. El-İsra ve’l-mi’râc, dirase hadisiyye, 1434, yy.</p>
<p>http://www.sonpeygamber.info/mirac-hadisleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/">Mir’ac Hadisleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mirac-hadisleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Kaynaklara Yaklaşımlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri Doğru Anlama]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13480</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Usulsüzlük, vusülsüzlüktür. Durum Tespiti Hadis-i şerifler, kâideten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme ait İslâm yorumunun Arapça bilgi ve belgeleridir. Bu durum onun Allah elçisi olmasından kay­naklanmaktadır. Bu sebeple de İlâhî denetim altında or­taya konulmuş açıklamalardan oluşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber, tüm peygamberler gibi İlâhî irâdenin temsil­cisidir. Ne var ki Efendimizin temsilciliği evrenseldir ve kıyâmete kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/">Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/1009tp91p3a-3/" rel="attachment wp-att-13481"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13481" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/1009tp91p3a.jpg" alt="" width="375" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/1009tp91p3a.jpg 580w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/1009tp91p3a-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>“Usulsüzlük, vusülsüzlüktür.</p>
<p><strong>Durum Tespiti</strong></p>
<p>Hadis-i şerifler, kâideten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme ait İslâm yorumunun Arapça bilgi ve belgeleridir. Bu durum onun Allah elçisi olmasından kay­naklanmaktadır. Bu sebeple de İlâhî denetim altında or­taya konulmuş açıklamalardan oluşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber, tüm peygamberler gibi İlâhî irâdenin temsil­cisidir. Ne var ki Efendimizin temsilciliği evrenseldir ve kıyâmete kadar yürürlüktedir. Sünnet-i Seniyye, bu elçili­ğin dünya şartlarında uygulama bakımından temsilcisi ve örneği; hadis-i şerifler de Resûle ait denetimli uygulama­nın yazılı bilgi ve belgeleridir.</p>
<p>O halde her şeyden önce, hadislerin kendisine nispet edildiği Resûl e yani Sünnet-i Seniyye yi hayatıyla şekillen­dirmiş olan Hz. Peygamberle, “peygamber (resûl)” olarak bakmak gerekir. Abdullah’ın oğlu ya da Abdülmuttalib’in torunu Muhammed olarak değil. Bu türlü bakış, onu anlamak şöyle dursun, “iman” için bile yetmez. Nitekim inanmayanlar “Muhammed ibni Abdillah” imzasına iti* raz etmiyorlar, “Muhammed Resûlullah” imzasına karşı çıkıyorlardı.</p>
<p>Sonra şu temel ilkeyi unutmamak gerekir: Tüm Müslümanlar için Allah’ın kitabını, hitabım, muradını Hz, Peygamber in yorumuyla öğrenmenin yolu, “Resûl’e ait denetimli uygulamanın yazılı bilgi ve belgeleri” niteliğiyle hadis-i şerifleri doğru anlamak ve taşıdıkları mesajı/bilgiyi/ölçüyü günün şartlan çerçevesinde doğru yorumlamak“ tan geçmektedir.</p>
<p>Başlangıçtan beri ümmetin âlimleri bu gereği yerine getirmek için, ellerinden gelen İlmî gayreti bilimsel usul­lerle göstermiş, Resûlullah’a nispet edilen rivâyet ve nakil­leri, naklin kuralları içinde değerlendirmiş, sınıflandırmış ve lüzumlu bilim dallarını oluşturmuşlardır. Bizzat Hz. Peygamberin verdiği tebliğ görevi ve ona yalan isnad et­meme dikkat ve titizliği ile Peygamber mirasını, değişik kapsam ve sistemlere sahip eserlerle ümmetin istifâdesine sunmuşlardır.</p>
<p>Hadis-i şeriflerin, hadis kaynaklarında yazılı me­tinler halinde tetkike hazır hale getirilmesi aşamasında ve sonrasında kimi kötü niyetli, yanlı kişilerin anlama ve yorumlama hatta metin oluşturma/uydurma konuların­da girişimlerde bulundukları -maalesef- görülmüştür. İyi niyetli oldukları halde yaklaşım ve yöntem farklılıkları yüzünden “doğru” anlama ve yorumlamada hata edenler de olmuştur.</p>
<p>Bu özetlediğimiz durum, günümüz için daha yoğun I olarak geçerlidir. Hatta bugün küresel çapta yaşanılan kültürel savaş ortamı gereği, kasıtlı yanlışların ve istismarların bulunduğu da inkâr edilemez bir gerçektir.</p>
<p>Son yıllarda özellikle ve öncelikle hadis kaynaklarına yönelik güven kırıcı hoyratça bir tenkit akımına şâhit olunmaktadır. Aslında bu eğilim, hadis kaynaklarının iyi tanınması halinde büyük bir ihtimalle daha mu’tedil bir şekle dönüşecektir. Çünkü hadis edebiyatı genelde yüz yüze eğitimle {sema) hocadan alınan yetki {icazet) sonu- cu rivâyet edilen nüshalardan oluşmaktadır. Bunlar, müellif-musannif nüshalarının aynısı olmak, bunu da sema\mukabele, ve ferağ kayıtlarıyla ortaya koymak ve tetkike açık tutmak gibi son derece bilimsel ve güven verici özellikler taşıma imtiyazına sahiptir. Unutulmamalıdır ki her nüsha râvisi, usûlen, kendi okuduğu ya da hocaya arz edip onayını aldığı nüshayı rivâyet edebilir. Bu ise hocadan değişik zamanlarda rivâyet icazeti alınan nüshalar arasında [ pek tabiî olarak kimi farklılıkların bulunmasına vesile ol­maktadır. Çünkü eser sahibi hoca, kendisine ait olan asl’ı sürekli okutmakta ve her defasında bazı ilave ve çıkar­malar yapmaktadır. Bu durum -bugün aynı eserin değişik baskıları arasında bazı farklılıkların görülmesi gibi- son derece tabiîdir.</p>
<p>Sözün özü, dini doğru anlayıp hayata geçirme nok­tasında, delil olabilecek hadisler yeterli ölçüde bilimsel gayretler ve vasıtalarla günümüze ulaşmış bulunmakta­dır. Buna ilave olarak, gerek hadislerin kitaplaşma süreci öncesinde ve sonrasında değişik bilim dalı ulemasının ve özellikle müctehidlerin fıkıh kitaplarındaki değerlendi meleri, -hadisleri doğru anlama ve yorumlama konusunda yardımcı tarihî gayretler ve örnekler konumundadır. Bu durumu günümüz araştırmacılarının artı bir şansı olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Hadis-i şeriflerin temel niteliği, kaynaklarının gü­nümüze intikal serüveni,güvenilirlik durumu ve günümüzde gerçekleştirilecek anlama ve yorumla faaliyetlerine yönelik konumu -özetle- budur. Ayrıca son zamanlarda gelişen teknik ve elektronik imkânlarla değişik usul ve kapsamda hazırlanmış hadis CD’leri de hadislerin kay­naklarda nasıl yer almış olduğunu, aynı anda görüp bü­tüncül değerlendirmede bulunmak için büyük bir imkân ve kolaylık sağlamış bulunmaktadır. Bütüncül değerlen­dirmede bulunabilmek için bir de sebeb-i vürud’u yani hadisin söylenme sebebini -varsa tabii- ihmal etmemek gereklidir.</p>
<p>Şimdi artık iş, hadis-i şerifleri doğru anlama ve yo­rumlama konusunda, bilgi, Müslümanca ve bilimsel yak­laşımın benimsenmesine kalmaktadır.</p>
<p><strong>Anlama</strong></p>
<p>Genelde anlama, özelde hadisleri doğru anlama konu­sunda her şeyden önce iyi niyet, dil ve usul bilgisi, ciddiyet, teenni, öğrenme sabrı, kendi kültür kaynaklarına güven duygusu ve Müslümanca yaklaşım gerekmektedir.</p>
<p>Bu temelden hareket edilince sade vatandaşlar için hadisleri doğru anlama konusunda takip edilecek yol ve yöntem, ihtisas alanı hadis olan kişilerin anlayışlarına ve yaptıkları yorumlara önem ve öncelik vermek, itibar etmektir. Bir de kısa da olsa açıklaması olan hadis ve hadis tercümelerini okumaya özen göstermek gerekir. Kimilerinin eline geçirdiği bir hadis tercümesini “Bunu peygamber de söylemiş olsa ben kabul etmem!” diye cüretkâr ifâdeler kullanmasının ve tabii cehâletini ortaya koymasının sebebi “sade bir çeviri ile baş başa kalmış” olmalarıdır.<br />
Dil ve usul bilgisi yerinde olanların hadis metinlerine “iyi niyet”le, öğrenme ve anlama ciddiyeti ve teennisi ile ön yargısız yaklaşmaları esastır. Hz. Ebû Bekir&#8217;in, “Allâh&#8217;ın kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üzerinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelendirebilir?” sözü(1) ve “Resûlullah şöyle buyur­du” diye bir hadis rivâyet edeceği zaman boyun damarları şişen ve terleyen sahâbînin Peygamber emânetine yönelik bu hali, hadisleri anlama ve anlamlandırma konusunda da ölçü alınmalıdır. “Hz. Ebû Bekir&#8217;in bu hassasiyeti, bazı hadis metinlerinde ortaya çıkan anlama zorluğunun aşıl­masında, itidalin, teenninin, bilimsel ifâdesiyle tevakkufun esas alınmasını hatırlatmaktadır.”(2)</p>
<p>Hatib el-Bağdâdî (v. 463/1071) h adis öğrenimi ve öğretimi konusundaki usul ve esasları incelediği el-Câmi i ablâki&#8217;r-râvî ve âdâbi&#8217;s-sâmi&#8217; adlı eserinde özellikle hadis öğrencisinin (sâmi’) uyması gerekli âdâb ve uygulaması ge­rekli teknikler kısmında, anlama ile ilgili bir edebi/usulü şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Muhaddisten duyar duymaz (şimdilerde herhangi bir yerde okur-okumaz), Resûlullah&#8217;ın hadisine re&#8217;yi ile itiraza kalkışmaktan öğrenci kesinlikle kaçınmalıdır<strong>.</strong> Zira bu, onun için yasaklanmıştır, ‏İmrân b. Husayn radı­yal­lahu anh, ‘Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem haya bü­tünüyle hayrdır’ (3) buyurdu&#8221; dedi. Oradakilerden biri derhal, &#8220;Hayâda zaaf (veya acz) de vardır&#8221;&#8216; dedi. ‏İmran;</p>
<p>&#8220;-Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den hadis nakle­diyorum, sen ise ne diyorsun! Yemin edip bir daha aslâ sana bir şey söylememek geçiyor içimden!&#8221; diye çıkıştı.</p>
<p>Aynı şekilde <strong>öğrencinin, Kur&#8217;ân&#8217;ın genel anlamı ile de itiraz etmemesi gerekir.</strong> Zira o hadisin, kendisiyle Kur&#8217;ân&#8217;ın tahsis edildiği hadislerden biri olması mümkündür. Saîd b. Cubeyr radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis rivâyet etti. Mekkelilerden biri, &#8220;Allah Teâlâ kitabında şöyle şöyle buyuruyor&#8221; diye itirazda bu­lundu. Saîd fena halde kızdı ve;</p>
<p>&#8220;-Resûlullah, Allah&#8217;ın kitabını senden çok iyi bildiği halde, görüyorum ki şimdi sen kalkmış Allah&#8217;ın kitabı ile Allah&#8217;ın Resû­lü&#8217;nün hadisine muâraza ediyorsun, öyle mi?&#8221; diye çıkıştı.(4)</p>
<p>Böylesi bir olaya bu satırların yazarı da bir sempoz- yumda şahit olmuştur. Peygamberlerin sadece tebliğde masum olduğunu savunan tebliğci, “Âdem, cennette suç işlemiştir” diye bir örnek verdi. “Hz. Âdem&#8217;in oğluna her katil/haksız yere adam öldürme olayından bir pay ayrıl­dığına dair hadis var ama Hz. Âdem için böyle bir tespit i yok. Bunun sebebi Adem&#8217;in tövbe etmiş olması, oğlunun ise tövbe etmemiş olması mıdır?” diye öğrenme maksadıy­la, yazılı olarak tarafımdan yöneltilen soruya bildiri sahibi i ilim adamı, “Kur&#8217;ânda kimse, kimsenin günahını yüklenmez.” buyruluyor. O hadis Hristiyanlıktaki ilk günah anlayışını hatırlatıyor. O haber-i vahiddir, at gitsin” diye aklına ilk gelen âyet-i kerime ile Buhârî’nin Sahih&#8217;inde yer alan hadisten hemen vazgeçti. Oysa teenni ile hareket edecek olsaydı “Benim aklıma şu âyetle çeliştiği geliyor, ama belki bir başka âyetle uyumludur, araştırmak gerek.” diye cevap vermesi gerekecekti. Nitekim İmam Buhârî o hadisi, ve yoldan çıkardıkları kimselerin günahlarını da kısmen yüklenirler.” anlamındaki Nahl sûresinin 25. âyeti ile oluşturduğu babta/konuda(5) zikretmiş bulunmaktadır. Ve hadis, öyle bir çırpıda atıhverecek bir içerikte de değil­dir. Zira hadis, suçun şahsiliği prensibi ile alakalı olmayıp hukuk sistemlerinde yer alan “suça azmettirme” kabaha­tiyle ilgilidir.</p>
<p>Öte yandan, hadisin bütün rivâyetlerini görmeye çalışmak, hem anlama hem de yorumlama aşamasında -yorucu da olsa- bazı güçlüklerin aşılmasını sağlamak ve bütüncüllük bakımından takip edilmesi gerekli bir başka yoldur. Doğru anlama ve yorumlama konusunda elimizde kapsamlı hadis şerhleri gibi zengin bir hadis/ Sünnet kültürü kaynaklarımızın bulunduğu da unutul mamalıdır.(6)</p>
<p>Bu sebeple bu satırların yazarı, hadis alanında lisans ve özellikle lisansüstü öğrenim gören öğrencilere, hadis­leri anlama ve yorumlama alışkanlığı kazanmaları için, hadisi önce kendileri nasıl anlamışlarsa onu ve açıklama­sını yazmalarını sonra de şerhlere bakmalarını tavsiye et­miştir. Böylece doğru anlayıp anlamadıklarını ve ne kadar eksikleri olduğunu kendileri tespit edebilirler. Bu tür bir yöntem, yetişmekte olan kişileri geliştirir. Önce şerhlere bakılması halinde ise kendilerini o açıklama çerçevesiyle bağımlı hissetme tehlikesi vardır. Böyle bir uygulamayı, ön yargıdan uzak olarak metinlerin okunması, anlaşıl­ması ve yorumlanması diye de değerlendirmek müm­kündür.</p>
<p>İlahiyat öğrenimi gören öğrencilere “Siz Kur’ân ve hadis ile meşgul olup onlardan hüküm çıkarmaya çalış­mayın. Önceki ulemanın görüşlerini öğrenin yeter!” gibi, güya önceki ulemayı yüceltmek için söylenmiş sözleri ve yanlış yönlendirmeleri kabul etmek mümkün değildir. Tam aksine “Önceki İslâm ulemasının Kitab’ı, Sünnet’i anlamak için yaptıkları çalışmalara eş çalışmalar yapmaya bakın, onlara olan saygınızı böylece gösterin.” tavsiyesinde bulunmak daha isabetli ve teşvik edici olur.</p>
<p><strong>Yaklaşımlar</strong></p>
<p>Buraya kadar mümkün olduğunca konuyu özetle de olsa pek fazla tenkide yer vermeden işlemeye çalıştık. Ancak meselenin iyice anlaşılması bakımından işin anlama ve Yorumlamayı oldukça etkileyen ve tenkide açık bir de hadis ve kaynaklara “yaklaşım” boyutu vardır.</p>
<p>Kendisini ya da yaşayışını ölçü alan bir yaklaşım, dal­ıma yanlış sonuçlara götürür. “Benim aklıma uymayan hadis Buhârî de de olsa onu almam.” diye, Peygamber mirasına kendi aklım (belki de his ve heveslerini) çerçeve kabul etmek hakkına kimse sahip değildir. Hadis-i şeriflere bakarken [ herkesin önce gözündeki çapağı temizlemiş olması gerekir.</p>
<p>“Üslûb ve yaklaşım bozukluğu” günümüzde kimi çev­relerin alâmet-i farikası haline gelmiştir. İslâm kaynakla­rına karşı Müslümanca bir yaklaşım yerine düşmanca bir yaklaşım yeğlenmektedir. Dinimizde suç sâbit oluncaya kadar beraet-i zimmet asildir. Kaynaklarda herhangi bir kusur bulmadan önce, onlara kuşku ile bakıp güvenileme­yecekleri ön yargısıyla yaklaşılmakta, böylece müsteşrik yaklaşımı sergilenmektedir. Oysa dostça, Müslümanca, peşin hükümlerden uzak bir tarzda yaklaşmak, tespit edi­lebilen tenkide açık noktaları, yine bir Müslüman üslûb ve edebine ve ilmi standartlara uygun biçimde ortaya koy­mak gerekir. “Allahu alem”ya da “Allahu alem bis-sa- vab” ifâdelerinde kendini gösteren Müslüman tevazuu ve yaklaşımı, ilim adamlarını küçülten değil, tam aksine “haddini bilme erdemi” ve başka görüşlere de açık kapı bırakma bilimselliği bakımından fevkalâde takdire değer bir uygulamadır.</p>
<p>Bu cümleden olarak hadis kaynaklarına güven konu sunda, bilimsel olmayan polemik/cedel türü iddialar ileri sürmenin bir anlamı yoktur. Eldeki imkânları kullanarak onları doğru tanıyıp sıhhatli bir şekilde kullanmanın yollan aranmalı ve bilimsel bir yaklaşımla onlardan yararlanma­ya çalışılmalıdır. Çünkü bilimsel yaklaşımda hem anlayıa ve savunucu hem eleştirel ve sorgulayıcı olma imkânı vardır. Fakat peşin peşin bu yaklaşımlardan birini benimseyip ön yargılı davranmak yoktur.<br />
Yorumlar, olay ve eşyâya bakış açısı ve niyet değişik­liğinden kaynaklanır ve farklılaşır. Islâm, dünya görüşü ve yorum alanının temeline “tevhid” inancım yerleştirmiştir. Bu sebeple İslâmî değerler evrenseldir ve onlara yönelik yorumlar da tevhid inancına endeksli karaktere sahip ol­makla seküler, kaygısız, ilkesiz ve cüretkar yorumlardan ayrılır; ayrılmalıdır.</p>
<p>Bu temel ilke ve espriden uzak yorumlar, bugün ya­şayanlar tarafından yapılmış olmaları bakımından güncel ya da çağdaş olabilirler ama İslâmî nitelikleri daima tar­tışılır. İslâmî kaynakların özellikle de âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin yorumu, dün olduğu gibi bugün de İslâmî yorum ilke ve esprisine uygun olarak yapılmak ihtiyâcı ve zorunluğu içindedir.</p>
<p>Özellikle yorumlama aşamasında, meselâ Miraç hadislerine “senaryo” demek gibi, Risalet kurumuna ve Allah elçiliğinin özüne dokunacak tenkid, itiraz ve yo­rumlardan -iman selâmeti açısından- sakınmak gerek­mektedir.</p>
<p>Anlatım aşamasında cehalet, kasıt ve yaklaşım bozuklukların; yorum aşamasında ise kişisel, grupsal ve konjonk[ türel kaygılar görülen yanılgı ve yanlışların sebebidir.<br />
Her türlü densizliği ve dengesizliği “çağdaşlık” ya da güncellik” olarak savunmaya kalkışanlara paralel olarak ilmi ve dinî değerlere karşı kıyıcı ve alaycı bir üslûb ve cür’etkâr/ölçüsüz bir yorum anlayışıyla yaklaşılması her şeyden önce ilim adamlarının tarzı olmamalıdır, olamaz. Devrimci ağzı ile değil ıslâhatçı üslûbuyla meselelerin tetkik ve teşhiri her zaman sonuca götürecek bir yakla­şımdır.<br />
Eğer tahmin olunduğu gibi yaklaşım bozukluğu­nun temelinde yabancı hayranlığı söz konusu ise elbette öncelikle bu duygudan kurtulmak gerekli olacaktır.</p>
<p>Öte yandan “çağdaş” yorumların dayandığı bir başka gerekçe, değişimdir. Oysa değişim, küllî ve mutlak bir de­ğer değil, bir olgu, bir olaydır. Hiç şüphesiz her değişim, mutlaka bir iyilik ve ilerilik, doğruluk ve fazilet anlamı ta­şımaz. “Gelişme” anlamında bir “değişim”, kültürlerin ve sistemlerin kendi mantığı ve ilkeleri doğrultusunda, kendi öz kaynaklarına gerçekten dayanan değişimdir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Netice olarak vurgulamak yerinde olacaktır ki Kur’ân nasslarının İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğini doku­yan yorumu, Hz. Peygamberin Sünnetidir. Onu da biz hadis-i şeriflerden öğrenmekteyiz. Bu sebeple Sünnetin kendine has nitelikleri içinde idraki, hadislerin doğru anla­şılıp doğru yorumlanmasına bağlıdır. Bunun bazı yöntemlerine bu yazıda işaret edilmeye ve tehlike arz eden bazı yaklaşımlara &#8221;hakkı tavsiye” niyetiyle dikkat çekilmeye ça­lışılmıştır. Zira Merhum M. Akif’in dediği gibi:<br />
“Emr-i bi’l-ma’ruf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi, Nehyedermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi.”(7)</p>
<p><strong>Dipnot</strong></p>
<p>(1)-  Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm’ın (v. 224/838) Fedâilu’l-Kur’ân adlı eserinde naklettiği bu söz için bkz. İbn Hazm, el-İhkâm,VI, 213; Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut 1398/1978, I, 149.</p>
<p>(2)- Tevakkuf, müşkil bir meselede/hükümde tercihi zorunlu kılan sebepler; şer’î-aklî deliller olmadıkça hemen sonuca ulaşma yerine, başka delil ve karine aramak, bulunmaması halinde de durmak ve kesin hükme varmamak, anlaşılmasını ve yorumlanmasını ertelemek/zamana bırakmak demektir.[2]( Z. Güler, “Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi”, Marife, yıl. 2, sayı. 1, bahar 2002, s. 89-104</p>
<p>(3)- Müslim, İman 61; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 426, 427, 436, 440, 442, 445, 446</p>
<p>(4)-   Çakan, Hadis Öğrenimi, tarihi ve güncel boyut, s. 47 ,İstanbul, 2013</p>
<p>(5)- Bk. Buhari, İ’tisam, 15</p>
<p>(6)- Şerh Edebiyatı hakkında bilgi için bk. Çakan, Hadis Edebiyatı, s. 180-212, İstanbul, 2014</p>
<p>(7)-İlahiyat öğrenimi gören öğrencilere, <strong>“Siz Kur’an ve hadis ile meşgul olup onlardan hüküm çıkarmaya çalışmayın. Önceki ulemanın görüşlerini öğrenin yeter”</strong> gibi, güya önceki ulemayı yüceltmek için söylenmiş sözleri ve yanlış yönlendirmeleri kabul etmek mümkün değildir. Tam aksine “önceki İslam ulemasının Kitabı, Sünneti anlamak için yaptıkları çalışmalara eş çalışmalar yapmaya bakın, onlara olan saygınızı böylece gösterin” tavsiyesinde bulunmak daha isabetli ve teşvik edici olur.</p>
<p>(8)-Safahat, s. 196 (İstanbul, 1987 baskısı)</p>
<p>Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/">Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2016 20:57:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Cedel]]></category>
		<category><![CDATA[Cedel Düşkünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet de Bir Yorumdur]]></category>
		<category><![CDATA[Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13240</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’ân -ı kerim ve Sünnet-i seniyyenin bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifler tümüyle herkesin anlayacağı şekilde tek ve açık anlamlı değildir. Arapça’nın özelliklerine sahip âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, çoğu kere yoruma muhtaçtır. Kur’ân-ı Kerim’in  en doğru, özgün ve uygulamalı yorumu sünnet-i seniyyedir. En yetkili ve vazgeçilmez yorumcusu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Buna rağmen sünnetteki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/">Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="entry-header">
<h1 class="entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/indir-136/" rel="attachment wp-att-13241"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13241" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/indir.jpg" alt="Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi" width="388" height="272" /></a></h1>
</div>
<div class="entry-content">
<h5></h5>
<p>Kur’ân -ı kerim ve Sünnet-i seniyyenin bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifler tümüyle herkesin anlayacağı şekilde tek ve açık anlamlı değildir. Arapça’nın özelliklerine sahip âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, çoğu kere yoruma muhtaçtır<strong>.</strong></p>
<p><strong>Kur’ân-ı Kerim’in  en doğru, özgün ve uygulamalı yorumu sünnet-i seniyyedir</strong>. <strong>En yetkili ve vazgeçilmez yorumcusu da Peygamber <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em>’dir</strong>.</p>
<p>Buna rağmen sünnetteki yorumun tam olarak anlaşılamadığı ya da algılanamadığı yahut sünnetin açıklık getirmediği konular da bulunabilir. Böylesi konuların  yeni tevillere/yorumlara tâbi tutulması mümkün ve kolay olmadığı için <strong>üst düzey bir yetkinlik</strong> ister.</p>
<p>Aklın kapsama sınırlarını aşan meseleler, ifadeler, işaretler kesin olarak  akıl sınırları içine çekilmek istenirse, işte bu cüretkârlık, <strong>yorumda aşırılık ve uzak teviller/yorumlar yapmak</strong> ve sonunda da Allah korusun sapmak ve saptırmak noktasına kadar varabilir.</p>
<p><strong>CEDEL DÜŞKÜNLÜĞÜ</strong></p>
<p>Ayrıca böylesi konuların, bir de tartışma/cedel/polemik mevzuu yapılması, işi büsbütün çığırından çıkarır, İslâm tarihinde “sapık” diye nitelenmiş fırkalar/gruplar incelendiği zaman, görülecektir ki, genel hatlarıyla bu fırkaların hemen hepsi cür’etkâr yorumlar ve bu yorumların savunması yolunda geliştirilmiş görüşlere sahiptirler. Bir hadîs-i şerîfte işaret edildiği gibi, «<strong>Hidâyet üzere olan</strong><strong>bir millet ancak cedel ile dalâlete </strong><strong>düşer.</strong>»[1]İmam el-Evzâî (v.157) de der ki; “<strong>Allah, bir kavme şer murad ederse, onlara cedel/tartışma kapısını açar ve onları amelden alıkoyar</strong>.”[2]</p>
<p>Cedel/polemik, bir kısım esasların benimsenmesine karşılık bir kısmının terkine vesile olur. Hatta yapılan yorumların haklılığını ispat gereği duyulacağı için, olmadık tevillerle ve zorlama yorumlarla destek ve delil bulma yoluna gidilir. Bazen yoruma esas alınan metinler/nasslar da unutulur, yorumlar esas kabul edilir. Bu ise usulsüzlüğün ve ölçüsüzlüğün en kötüsüdür.</p>
<p>Nasslar unutulmasa bile iş cedele kalınca Kitap ve Sünnet’e ait metinler bölümlenerek benimsenir. “Kur’anî ifadesiyle “<strong>el-muktesimîn</strong>”[3] denilen her gurup kendi düşüncesine uygun bulduklarını öne çıkarır. Bu tür bölümleme keyfiyetinin isabetsizliğine bizzat Kur’ân-ı Kerîm dikkat çekmiştir:</p>
<p>«<strong>Biz, kitabı işlerine geldiği gibi bölerek benimseyenlere </strong>(bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlere<strong>) de azap indirmiştik. Onlar Kur’an’ı kısım kısım böldüler. Rabbine yemin olsun ki, elbette biz onların hepsini hesaba çekeceğiz. ve yaptıklarının hesabını onlara elbette soracağız.</strong>»[4]</p>
<p>Halbuki istenilen, teslimiyet bütünlüğü içinde olmak yani İslâm’ı tüm ilke ve  esaslarıyla benimsemektir.</p>
<p>«<strong>Ey iman edenler, hepiniz birlikte, bütünüyle İslâm’a girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin… Çünkü o, size gerçekten apaçık düşmandır.</strong>»[5]</p>
<p>Selef-i sâlihîn, dini bütünüyle ve olduğu gibi kabullenme konusunda tam bir dikkat göstermiş ve sonrakilerin yorumlamaya kalkıştığı bir çok âyet-i kerimeyi ve bazı hadis-i şerifleri <strong>«Allah</strong><strong>bilir</strong>» diyerek teslimiyet göstermişlerdir.</p>
<p>Yorumlarla beraber, yorumları kabul ettirme girişimlerinin de başlaması pek tabiidir. İşte bu noktada da olmadık aşırılıklar baş gösterir. Hatta bilgisizce fetva verip hem sapan hem de saptıran (hem <strong>dâll,</strong> hem <strong>mudıll</strong>, halkımızın ifadesiyle <strong>hem kel hem fodul</strong>) câhillerin[6]etkinliği ve yıkımı söz konusu olur.</p>
<p>Oysa <strong>din-i mübin-i İslâm’ın gereği, bilgili, mutedil, makul, meşru ve iddia taşımayan, anlama gayretlerine dayalı bilimsel yorumlardır</strong>. Bu tür yorumlar, anlayışla karşılanmış, ilmî bir çalışma kabul edilmiş, isabet durumuna göre bir ya da iki sevap kazanma imkanı “içtihat” olarak teşvik edilmiştir.</p>
<p>Her konuda ehil olmak önemlidir ama dinî konularda ehliyet çok daha önemlidir. Aksi halde önüne geçilemez sapıklık ve mahrumiyetlere düşülür. “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder” söylemi geçerlik kazanır.</p>
<p>Yorumda sınır tanımamak, neticede Müslüman toplumlarda yekdiğerine katlanma, anlayış gösterme ve hoşgörme duygularını ortadan kaldırır. Amelsizliği, kuru gürültüyü artırır. Güvensizlik yayılır. Huzur kalkar ve tam anlamıyla herc ü merc, anarşi başlar. Doğruyu bulmak son derece zorlaşır veya tamamen kaybolur.</p>
<p>Böyle bir durumun istenmeyen bir sonucu olarak da <strong>prensipler değil, kişiler önem kazanır</strong>. Kişiler ölçü kabul edilir. Takdir edilen kişinin her fikri, her söylediği tartışmasız  benimsenir, karşı çıkanlar ise, haklı da olsalar dikkate alınmaz, akla hayale gelmez itham ve iddialara maruz bırakılırlar.  Bu ise, ümmet hayatında tam bir kaos demektir.</p>
<p><strong>TESLİMİYET DE BİR YORUMDUR</strong></p>
<p>Oysa her konunun mutlaka bir yoruma kavuşturulması da gerekli değildir. Nitekim bir âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><strong>“Sana kitabı indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem âyetlerden meydana gelir ki, bunlar kitabın aslı ve özüdür, bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne çıkarmak için o müteşabih âyetlerin yorumlarına tabi olurlar. Oysa bunların kesin anlamlarını yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan kimseler de “Biz bunlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar. Onlar şöyle derler: Rabbimiz! Bizi doğruya ilettiktin sonra kalplerimizi kaydırma. Bize yüce katından bir rahmet bağışla. Çünkü istediklerimizi bize bağışlayan yalnız sensin..</strong>”[7]</p>
<p>Âyet-i kerimede bildirildiği gibi “ilimde derinleşmiş kimselerin” “Biz bunlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır” diye teslimiyet göstermeleri, <strong>haddini bilme ve gerçeğe teslim olma anlamında bir yorumdur.</strong> O halde <strong>böylesi bir tavır, yorumda ilimden kaynaklanan önemli bir ölçüdür</strong>.</p>
<p>Yüksek öğrenim yıllarımızda bazen kimi hocalara sorular yöneltirdik. Kolayca ve kesin olarak cevap vermesini beklerdik. Hocalar ise, o konuda söz konusu olabilecek ihtimalleri sıralamaya başlayıp, “Şöyle de, böyle de cevap verilebilir” derlerdi. Biz de bu durumu gerçek cevabın bilinmediğine yorardık. Oysa yıllar sonra anladık ki, hocalar bilgisizlikten değil, bilgiden kaynaklanan bir tavırla cevap olabilecek ihtimalleri ihtiyatla sıralayıp bize cedelden uzak kalma usulü ve eğitimi verirlermiş. <strong>Aynı ihtiyatkar tutum ve usulün yorumlarda vazgeçilmez bir ölçü olarak takip edilmesi</strong>, bir çok yanlışı, aşırılığı ve cedel kaynaklı ölçüsüzlükleri daha doğmadan önleyecektir. Bilenlerin, farklı görüş ve yorumlara göstereceği saygılı ve ölçülü tavır, hiç kuşkusuz  halkı da olumlu yönde etkileyecek ve haddini bilme erdemini elde etmeye yöneltecektir.</p>
<p>[1] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân, 43; İbn Mâce, Mukaddime, 7; Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, V, 252, 256</p>
<p>[2] Zehebi, <em>Siyer,</em> VII, 121</p>
<p>[3] Bk. el-Hicr (15) 90</p>
<p>[4] el-Hıcr (15), 90-93</p>
<p>[5] el-Bakara (2), 208</p>
<p>[6]   Bk. Buhari, İlim 14; İ’tisam 7; Müslim, İlim 13; Tirmizi, İlim 5, İbn Mâce, Mukaddime 8</p>
<p>[7] Al-i İmrân (3), 7- 8</p>
<h5>Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan</h5>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/">Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap ve Sünnet&#8217;e Bağlılığın Gereği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2016 23:33:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın 3 Kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Buhari'ye Göre Müslüman Kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik Kavramı ve Tanımları]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik-Kıyafet İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitab ve Sünnet'e Bağlılığın Gereği]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinde Başkalaşım]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinin Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinin Kazanılması]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinin Yaşanması ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11167</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Mükemmel ve son din olarak gönderilmiş bulunan İslâmın iki kaynağı, Kitap ve Hz. Peygamber’in yaşayışı ve yorumları demek olan Sünnettir. Bu iki asl’a ya doğrudan veya dolayı­sıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiçbir görüş ve uygulama “İslâmî bir nitelik ve kimlik” taşımaz. Bu sebep­le alimler, sürekli olarak bütün güçleriyle ve İlmî metodlarla bu iki temel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/">Kitap ve Sünnet’e Bağlılığın Gereği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> <a href="http://ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/indir-2-50/" rel="attachment wp-att-11168"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11168" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-2.jpg" alt="müslüman kimliği" width="246" height="357" /></a><br />
</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mükemmel ve son din olarak gönderilmiş bulunan İslâmın iki kaynağı, Kitap ve Hz. Peygamber’in yaşayışı ve yorumları demek olan Sünnettir. Bu iki asl’a ya doğrudan veya dolayı­sıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiçbir görüş ve uygulama “İslâmî bir nitelik ve kimlik” taşımaz. Bu sebep­le alimler, sürekli olarak bütün güçleriyle ve İlmî metodlarla bu iki temel kaynağı değerlendirmeye, yaşadıkları devir ve bölge şartlarına göre en uygun uygulama şeklini tespite çalışmışlardır.</p>
<p>Görüş ve uygulamaların böylece “İslâmî bir nitelik” kazanması­nı sağlama gayreti içinde olmuşlardır. Ayrıca İslâma yabancı ne kadar gelişme ve akım varsa, onlara Kitap ve Sünnet ölçüleriyle karşı çıkarak mücadele etmiş ve toplumların İslâmî kimlikleri­ni korumalarına yardımcı olmuşlardır. Buna, bugün çok rahat bir şekilde kültürler arası mücadelede İslâm kültürünün ya da İslâm ülkelerinin kültür politikalarının korunması, geçerli veya üstün kılınması da diyebiliriz. Yani Kitap ve Sünnete bağlanmak (i’tisam), Müslüman bireylerin dinî şahsiyelerinin, Müslüman ül­kelerin kültür politikalarının hem adı hem de vaz geçilmez şartı­dır. Zaten, ileride muhteva anlatılırken de görüleceği gibi, diğer din mensuplarına karşı takınılacak tavır ve onların Müslümanlara olan etkileri de i’tisam bölümü içinde İncelenmektedir. Ayrıca İslâm Kültürü’ne, yani Kitap ve Sünnet verilerine yabancı her duygunun heva, her uygulamanın da bid’at sayıldığına ve “Ki­tap ve Sünnete bağlanma”nm tabiî sonucunun heva ve bid’atlardan uzak kalmak olduğuna dikkat çekilmektedir.</p>
<p>Konunun hem İlmî hem dînî ve hem de sosyal boyutuna çok açık şekilde ışık tutan bir hadîs-i şerifinde Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Size, sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün Sünneti”(1)<br />
Müslümanlar için kimlik kaybına uğramama ve sosyal bas­kılara yenik düşmemenin yolu, “Kitap ve Sünnete Bağlılık ’tır. Kabul etmek gerekir ki, daima başıbozuk ve serbest bir hayatı arzulayan his ve heveslerin, Hz. Peygamber’in tebliğ et­tiği İslâm esaslarına tabi kılınması, günümüzün çok karmaşık ve bunalımlı gidişi içinde, geçmiştekinden daha da önemli ve ciddî bir nitelik kazanmış bulunmaktadır. Bugün Müslümanların önemli bir kesiminin, duygularının, egemen güçlerin ve İslâm dışı unsurların propagandalarının şekillendirip yozlaştırdığı bir anlayış ve yaşayışa gönül verdikleri inkar kabul etmez acı bir gerçektir. Her durumda Kitap ve Sünnete bağlı kalması gere­ken Müslümanları heva ve heveslerinin uydusu görmek, İslâm kimliği ve kişiliği noktasından, toplumda büyük ve ciddî bir gö­nül hastalığının varlığına işarettir. Hemen hemen herkes, kendi his ve heveslerine göre Müslüman olmaya özeniyor. Konuları fertler “bana göre’, topluluklar “bize göre” diye yorumluyor, “İslama göre Müslüman olma görevi”ni ihmal ettiklerinin far­kına bile varmıyorlar. Bu tavırlarına bir de “çağdaşlık” kılıfını geçirdiler mi, tehlikenin boyutları iyice büyüyüveriyor. Oysa heva ve heveslere göre Müslüman olmak değil, Kitap ve Sünne­te göre Müslüman olmakla görevli bulunuyoruz.” Heveslerine uyanlardan daha sapık kim vardır?”(Kasas,50) “Kim Rabbinin azametinden korkup nefsini, heveslerinin sevkettiği kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer hiç şüphesiz cen­nettir.”(Naziat,40-41)</p>
<p>Burada tarihi bir olgu ve gerçeğe dikkat çekmek yerinde olacaktır. Kur’an-ı Kerîm’de peygamberlerin verdiği mücade­leye baktığımız zaman, kirlenme ister sosyal, ister ekonomik, ister ahlakî görünümde olsun, tedavî daima inanç noktasından başlatılmıştır.(2) Bu gerçek, her çeşit kirlenmenin doğrudan inanç ile ilgili olduğunu göstermektedir. Dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Kafa ve gönüllerdeki kirlenme dışa vurmuş sosyal kirlenme haline dönüşmüştür.</p>
<p>Hadisçi gözüyle olaya bakıldığı zaman sosyal kirlenme, bid’at ve hurafeyi paylaşma, yaşama, onu toplum hayatında yay­gınlaştırma olayıdır. Yani Sünnet çerçevesinin ihmal ve terk edil­mesi sonucudur. Ayrıca şuna da işaret edilmelidir ki, günümüzün sosyal kirlenmesi, sistem orijinli ve vahyin kurallarına ters düşen seküler bir yapıyı benimsemiş olmanın ürünüdür.</p>
<p>Kirlenme -günümüzde olduğu gibi- kirlendiğini fark ede­meme noktasına ulaşmışsa iş çok daha ciddî ve tehlikeli bir hal almış demektir. Toplumu etkileyen fert, kurum ve kuruluşlardaki kirlenmenin değişik şekillerde ortaya dökülmesi, toplumda de­rin bir karamsarlık doğurmakta, düzelme ve düzeltme ümitleri yok olup gitmektedir.<br />
Gerçek ve Sünnetten yana olanlar en az batıl ve bid’atı sa­vunanlar kadar gayret göstermezlerse, sosyal temizlik bir hayal olarak kalır. Bunun için mevcut duruma yönelik kölelik ve tes­limiyet duygularını yüreklerden söküp atmak, bilgi ve hikmetle donatılmış bir temizlik çalışmasını tüm toplumu kucaklayacak tarzda ve kurumlaşarak başlatmak gerekmektedir.</p>
<p>Şuna da işaret edelim ki, son birkaç yıldır ülkede resmi söylem olarak dikkat çeken irtica yaygaraları arasında sinsi ve sessizce ya­yılan bir irtidat olayı yaşanmaktadır. Bu durum Hristiyan misyo­nerlerin ve satanistlerin ekmeğine yağ süren bir sosyal ortam anla­mına gelmektedir. Toplum her türlü savunma mekanizmalarından yoksun bırakılmış olmanın çaresizliğini yaşamaktadır.<br />
Gerçeği söylemek gerçeğin hakkıdır. Geçmişteki sosyal kir­lenmeler, inanç yenilemesi, yeniden tevhid inancını hakim kılıcı bir anlayışı paylaşma çağrısı ile tedavi edildiği gibi günümüzde de bilenlerin öncülüğünde iman yenilemesi, Müslüman kimliği­ne sahip çıkılması yoluyla söz konusu kirlenmeden kurtulmak mümkündür.<br />
Ancak bunun için “Kitap ve Sünnete Bağlılık” ve Hz. Peygamber’in getirdiklerine gönülden tabi olmak gerekir. Bu da öncelikle bu temellerin tanınmasına ve bilinmesine bağlıdır. İşin İlmî boyutu burada kendisini göstermektedir. Kitap ve Sünne­tin öğrenilmesi, onların mesele edinilmesiyle ilgilidir. Bu da âyet ve hadîsler üzerinde durup düşünmek ve geçmişteki alimlerin konuya ilişkin yorumları ve anlayışlarını öğrenip gü­nün şartları çerçevesinde değerlendirmekle mümkündür.(3)</p>
<p>Son yıllarda İslâm dünyasının gündemine gelen &#8220;bilginin İslâmîleştirilmesi Kitap ve Sünnet ölçüleri açısından bilginin ve bilgi kaynaklarının yeniden gözden geçirilmesi ve araştırılması şeklinde yorumlanmalıdır.</p>
<p>İslâm kimlik ve kişiliğine sahip nesiller yetiştirme görev ve sorumluluğunda olan eğitim kurum ve kuruluşları, Kitap ve Sünnet temellerine son derece dikkat etmekle yükümlüdürler. İslâmî kendi anlayışları içine hapsedici davranış, program ve telkinlerden kesinlikle uzak kalmak zorundadırlar. Çünkü ne te­mellerinden saptırılmış bir İslâm anlayışı ne de İslama temelden zıt dotkrinler ve anlayışlar Müslümanlar için kimlik unsuru olarak düşünülemez. Bu sebeple de özellik­le son yıllarda -İslâma dost olmayan mihrakların telkin ve teş­viki ile- yoğunlaşmış bulunan Sünnete karşı tutumlar, Sünnetin güvenilirliğini rastgele sorgulayan anlayış ve beyanlar, Islâm kimliği ve kişiliğine hatta kültür politikalarına muhalefet anlamı taşımakta ve Müslümanlara zarar vermektedir. Kültürler arası mücadelede kendi öz değerlerine sahip çıkabilmenin temel şar­tı, o kültürün kaynaklarına sıkı sarılmaktır. Bu bakımdan ‘‘Kitap ve Sünnete Bağlılık” konusu İlmî, dînî ve sosyal açılardan sürekli ve güncel öneme sahip bulunmaktadır.(4)</p>
<p>Burada, “Kitap’a bağlanmakla Sünnetten müstağni kalına­ maz mı?” diye bir soru akla takılabilir. Sünnetin Islâm sistemi ve Müslümanın pratik hayatı açısından önem ve etkinliğini öğreten bizzat Kitap’tır. Yani Sünnete sarılmayı emreden Kitap’tır. Öte yandan Sünnet, Kitabın (veya dinin) sosyal açılımı sayılır. Bu sebeple de konu hemen bütün musannif muhaddislerce “Ki­tap ve Sünnete Bağlılık” olarak değerlendirilmiş, Sünnete bağlanmadan Kitap’a bağlılığın söz konusu olamayacağına dik­kat çekilmiştir.</p>
<p><strong>B. MÜSLÜMAN KİMLİĞİ</strong><br />
Son yıllarda çokça duyulan ve kullanılan terim ya da keli­melerden biri kimliktir. Kimliğin hemen yanında kişilik, benlik, öz benlik, ego, şahsiyet gibi kelimeler de sık sık kullanılmaktadır.</p>
<p>İnce bir tetkike tabi tutmadan bu kelimelerin biribirinin yerine kullanıldıkları da olur.Biz burada özellikle kimlik terimi üzerinde duracak, sonra Müslüman kimliği denilince neyin akla gelmesi gerektiğini, daha sonra da İmam Buhârî’ye göre Müslüman kimliğini koruyabilmek için neler yapılması, nelere dikkat edilmesi la­zım geldiğini, -İ’tisam bölümü çerçevesinde— ortaya koymaya gayret edeceğiz.</p>
<p><strong>KİMLİK KAVRAMI VE TANIMLARI</strong></p>
<p>Kimlik, kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “kim­siniz, kimlerdensiniz” sorusuna verdikleri “ben falanım, fa­lanlardanım” cevabının ortaya koyduğu tanımdır.(5) Yani kimlik, aidiyet esasına dayalı bir kavramdır.</p>
<p>Kişisel kimlik, insanın değer yargılarıyla davranışlarının ahengine, uyumuna dayanır. Kollektif kimlik, grupların di­ğer guruplardan farklarını ortaya koymasıyla anlaşılır. Dil, kül­tür, din, tarih, yaşam alanı, maddi imkan ve koşullar, toplum hafızası gibi olgular kollektif kimliğin unsurlarını oluşturur.</p>
<p>Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise, insa­nın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir.(6) Aynı şekilde imaj, varlığın dışarıdan algılanması, kimlik ise, varlığın kendi kendisini ta­nımlamasıdır.</p>
<p><strong>İnsanın üç varlığı/kimliği vardır:</strong><br />
<strong>a.</strong> Uzvî varlık / Biyolojik kimlik,<br />
<strong>b.</strong> Ruhî varlık / Psikolojik kimlik,<br />
<strong>c</strong>. İçtimaî varlık / Sosyolojik kimlik.<br />
Buna göre kimlik, fiziksel nitelikler (uzvi yapı/biyolo­jik kimlik), karakter özellikleri (ruhi yapı/psikolojik kimlik), gayr-i şahsî davranışlar (İçtimaî varlık/sosyolojik kimlik) top­lamından ibarettir diye tarif edilebilir.<br />
Uzvî varlık helal gıdalarla; ruhi varlık, manevi değer­lerle; İçtimaî varlık da toplumsal değerler, örf-adet ve geleneklerle beslenip şekillenir ve kendilerine özgü özellik­ler istikametinde yaşatılabilir. İnsan için en büyük tehlike odağı toplumsal kimliğidir.(7) Öte yandan toplumsal/sosyal kim­liği aynı değerlere sahip topluluklar içinde korumak, geliştirmek daha kolay olur.</p>
<p>Kimlik -konuya dair eserlerde ortaklaşa vurgulandığı gibi— neticede ve kesin olarak bir kültür meselesidir. Teknolojik gelişmeler sürdükçe, toplumlar, kültürler değiştikçe insan kimlik sorunuyla uğraşacaktır. Her devirde olduğu gibi çağın insanı da kimliğini aramakla meşgüldür. “Ben şuyum ya da değilim» demek özgürlüğüne kavuşmak istemektedir. Çünkü kimlik özgürlük ister.</p>
<p>Kimlikte karşıtlık: Yukarıda değindiğimiz üzere kimlik bir aidiyet meselesidir. Buradan hareketle insan, kimlerden oldu­ğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belki de kim olduğunun bilin­cine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve yardımıyla ulaşır.(9) Kimlik konusunun gizli boyutu bu karşıtlıkta yatar. Tekrar belirtelim ki kişinin kimliği biraz da kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir. Bu nokta o kadar işlevseldir ki, ötekiler olmasaydı, kişi onları bir şekilde var eder, kendi kimliğini bulmak, tanımlamak, ko­rumak için onların karşısında yerini alırdı. Hz. Peygamber in, “Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım” beyanları bu konu­ya örnek kabul edilebilir.</p>
<p>Toplumumuzdaki değişmelerin meydana getirdiği kültür boşluğu, yani kimlik arayışı inkar edilemez bir gerçektir. Bu boşluk ülke Müslümanları için daha bir derinleşmiş ve kimlik arayışı da buna parelel olarak iyice yaygınlaşmış ve belirgenleşmiştir. İslâm ülkelerinde de bu boşluk ve arayış giderek ken­dini hissettirmektedir. Öte yandan bloklaşan dünya ger­çeği, alt kimlik gruplarını, daha kapsamlı ortak üst kimlikleri kabule zorlamaktadır.</p>
<p>Dinî kimlik, bu bloklaşma gerçeği ve gelişmesi karşısında tabiîliğini ispat etme şansına kavuşmuş bulunmaktadır. Dün, dinî gerekçe ve gerçeklere dayandığı için hoş görülmeyen ümmet kavramı ve yapılanması, bugünkü siyasî ve ekonomik kaygı­ların doğurduğu bloklaşmalarla bir anlamda aslında var olan meşrûiyetine yeniden kavuşmuştur. Dinî kimliğin, üst kimlik olduğu, ümmet kimliğinde iyice ortaya çıkmıştır. Çünkü İslâmî kimliğin besmelesi demek olan kelime-i şehadeti söylemek, insanı bir taraftan, tek yaratıcının varlığıyla bütünleştirirken, diğer yandan mü&#8217;minler toplununum üyesi yapmakta ve ona, sosyal kimliklerin en kapsamlı­sını sunmaktadır. O halde Müslüman, imanın sınırlarıyla çevri­li ve İslâm kimliğiyle üst düzey bir yapıya ve sosyal varlığa/kimliğe sahip kişi demektir. Esasen şahsiyet de insanın değerleriyle olan ilişkilerinde gösterdiği tutum ve davranışlarına göre belirlenir. Ni­tekim bir insanın kendine özgü dinî özelliklerinin tümüne dînî şahsiyet denir. Müslüman kimliği bu anlamda Müslüman şahsi­yetinden ibarettir.</p>
<p><strong>MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN KAZANILMASI</strong><br />
<strong>Kimlikte üç adım:</strong> bulmak (iman), tanımlamak (İslâm), korumak (itisam) olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi Müslü­man kimliğinde bu üç adımı takip ve tetkik edelim.</p>
<p>Bilindiği gibi Müslüman kimliği ya doğuştan ya da ihtida yo­luyla sonradan elde edilir. Bunun için kelime-i şehadeti veya kelime-i tevhidi inanarak söylemek gerekmektedir. Bir insan, “Allah&#8217;tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah&#8217;ın el­çisidir.” diye şehadette bulununca Müslüman sayılır. Şehadetin sadece sözde kalmaması için mü’min onu, dinî hareketlerle yani İslâmın şartı olan namaz, zekat, oruç, hac gibi ibadetler ve sosyal hayattaki hat ve hareketleriyle, helal-haram sınırlarına riayetle somutlaştırmak yani tanımlamak ve ispat etmek duru­mundadır.</p>
<p><strong>Şehadet iki taraflı bir ikrardır:</strong> Şehadet ederken bir taraf­tan Allah&#8217;ın varlığı, diğer taraftan da şehadette buluna­nın kendi varlığı tasdik edilmiş olur. Mutlak ile sonlunun, manevî olanla maddî olanın, metafizik ile fizik varlığın arasında sürekli biribirini tanıma ve tasdik etme, şehadetle gerçekleşir. Bir başka ifadeyle psikolojik olarak şehadet; başkası ile ilişkiyi teşkil etmekte ve sosyolojik olarak da, mü’min, başkalarının dinsizliğine zıt olarak, müminlerin imanının barındı­ğı “biz”e yani Müslüman topluma (ümmete) katılmış olmaktadır.</p>
<p>Bu durumun açılımını eski ilmihal kitaplarının hemen giri­şinde yer alan ve her Müslümanm ilk planda öğrendiği, daha doğrusu sıbyan mekteplerinde öğretilen Müslüman kimliğinin en özlü ve anlamlı anlatımı olan şu ifadelerde bulmaktayız:</p>
<p>“&#8230;Hz. Adem aleyhisselam zürriyetindenim ve Hz. İbra­him aleyhisselam milletindenim, ve ahir zaman peygambe­ri Muhammed aleyhisselam dinindenim ve ümmetindenim. Elhamdülillah, itikatta mezhebim Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat demenin manası, Resulullah&#8217;ın as­habı ve camaatı her ne itikat üzere oldular ise ben dahi ol itikat üzere oldum demektir. Amelde mezhebim Imam-ı A’zam Ebû Hanife; ben İmam-ı A’zam’ı imam edindim ve onun Kitabullah’tan ve hadîs-i şeriften anlayıp çıkardığı meseleleri ka­bul ettim ve onun sözüyle ameli ihtiyar ettim.”(10)</p>
<p><strong>Şehadetin içeriği:</strong> Allah&#8217;ı rab, İslâmî din, Muhammed’i peygamber ve mü’minleri kardeş &#8216; &#8216; olarak ka­bul edip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif arama­mak demektir.</p>
<p><strong>İlk işlemler:</strong> İslama yeni giren kişiye (mühtedi) uygula­nan işlemler, bir anlamda da Müslüman kimliğinin ilk adımları olarak önem taşır. İhtida olaylarında, muhtelif din ve hatta o dinlerin mezheplerine göre az-çok farklı törenler yapılır.(11) Çün­kü ihtida dinî anlamda kimlik değiştirmektir. İslâmdaki durumu şöylece özetlemek mümkündür:<br />
İslâmda “ihtidanın tek şartı, kelime-i şehadet getirmek, Al­lah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul et­mektir. Bunun herhangi bir törenle veya dinî bir kurumda gerçekleştirilmesi gerekmez. Fakat en az iki kişinin yanında şehadet getirmek gelenek olmuştur.</p>
<p>Mühtediden ilk iş olarak güsul abdesti alması, daha sonra da dinin temel esaslarını öğrenmesi beklenir;</p>
<p>Islama aykırı bir çağrışım yapmadıkça ismini değiştirmesi şart değildir.</p>
<p>Erkek mühtedînin Sünnet olması tavsiye edilir.</p>
<p>İhtida ettiği için önceki günahları Allah tarafından bağışla­nan kişi, manevî açıdan yeniden doğmuş gibidir.(12) Nitekim Hz.Peygamber, “Müslüman olmak, önce­sinde olup bitenleri temizler'(13) buyurmuştur. İşte bu yeni bir kimliktir.</p>
<p><strong>İsim değişikliği:</strong> İhtidada -abdü’l-uzza, abdü’ş-şems gibi— tevhid inancına ters düşmedikçe, çirkin ve olumsuz anlamlar taşımadıkça isim değişikliğine gidilmesi şart olmamakla birlikte, kimlikte ve özellikle kimlik değişikliğinde ismin öneminin büyük ve ciddi olduğu da açıktır.(14)</p>
<p><strong>Kimlik-kıyafet İlişkisi:</strong> Burada açıkça görüldüğü gibi ihti­dada kıyafet değişikliği bahis mevzuu değildir. Ancak kimlik ile kıyafet arasında herhalde küçük görülemiyecek bir ilişkiden söz etmek de mümkündür.</p>
<p>Bilinen bir gerçektir ki kılık-kıyafet şekil, kimlik ise kültürel bir benlik ve aidiyet meselesidir. Böyle olmakla birlikte ruh ile beden, psikoloji ile fizyoloji ilişkisi gibi kıyafetle-kimlik arasında da en azından bir temsil ilişkisinin mevcudiyeti inkar edilemez.</p>
<p>Şimdilerde beden dili” diye bir olgudan söz edildiği gibi pek tabiî olarak bir de “kılık-kıyafet dili” bahis mevzuudur. Biz buna temsil işlevi dedik. Bu işlev çeşitli kültür çevrelerinde farklılık arzedebilir. Fakat tamamen yok olmaz. Nitekim günü­müzde, dünyanın her yerinde kimlik kartlarında ve pasaportlar­da yani ulusal ve uluslararası kimlik kartlarında bireylerin kimlik bilgileri yanında bir de kılığı kıyafetini yansıtan resim bulunmak­tadır. İşte bu yaygın durum, kimlik ve kılık-kıyafet, giyim- kuşam ilişkisinin belgesi ve göstergesidir.</p>
<p>Özgür ve kimliğine sahip bireylerin kültürel aidiyetlerini yansıtan kılık-kıyafete sahip olmaları haklarıdır. Hatta belki de ihtiyaçlarıdır. Kendi inanç ve dünya görüşleriyle uyumlu bir kılık-kıyafette olmaları, insanlığın sosyolojik zenginliğinin ser­gilenmesi anlamı taşır. Bu durumun, hem hukûkî hem de ah­lakî ve kültürel boyutunu görmezden gelmek makul olmasa gerektir.</p>
<p>Kılık-kıyafetin şekilden ibaret olduğu, bu yüzden de fazla bir önem taşımadığı fikrine sahip egemen çevrelerin, konuya kanun gücüyle belli sınırlamalar, yasaklar ve yaptırımlar getirmeleri, belli yönlendirmelerde bulunmaları, bir yandan konunun öne­mini fiilen itiraf anlamına gelirken, diğer yandan ilginç bir çifte standardı ve derin bir paradoksal olguyu yansıtmaktadır.</p>
<p>Yabancı kültür muhitlerinde İslâmî seçen mühtedilerin, ül­kelerinin örf ve adetlerine hatta kılık-kıyafeti temelden etkileyen iklim şartlarına bile aldırış etmeden “İslâmî” kabul ettikleri kılık- kıyafeti -zorlayan hiçbir güç odağı olmamasına rağmen- (Yusuf İslâm örneğinde olduğu gibi) bilhassa tercih etmeleri ve sürekli ona sahip olmaları herhalde yeni kimliklerinde bütünlüğü yakalama psikolojisinin sonucu olsa gerektir</p>
<p>Anlaşılıyor ki bireyler kendilerini özgürce tanımlarlarken kılık- kıyafetlerini de bu tanımlarının görünür delili olarak özgürce seç­mek ihtiyacı içindedirler.</p>
<p>Müslüman kimliği hicap veya tesettür prensibine uygun İslâmî bir kılık-kıyafet içinde özgürlüğünün ve özbenliğinin bi­linci ve huzurunu duyar. Aksi bir durum ise, daima şu veya bu ölçüde ama mutlaka tepki çeker, diye düşünmek, psiko-sosyal gerçeklere daha uygun ve yatkın bir yaklaşım olsa gerektir.</p>
<p><strong>3. MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN YAŞANMASI VE SÜNNET</strong><br />
Yukarıda işaret edildiği gibi Kelime-i şehadet ve tevhid ile kazanılan iman veya Müslüman kimliği pek tabidir ki —her kimlik gibi— sosyalleşmek suretiyle kendisini is­patlamak ister. Bu onun yaşanması anlamına gelir. Islâmda imanın sosyalleşme rehberi ise, Sünnettir. Zira inanılan ilkelerin yani dinin emirler, yasaklar ve şüpheliler olarak inananlarca nasıl uygulanacağı, İslâm’ın nasıl yaşanacağı Sün­netin önderliği, Hz. Peygamber’in hayatı/yorumu olmadan bili­nemez ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Sünnetin önüne geçen bir din yorumu ve yaşantısı olmaz/olamaz. Bilindiği gibi herhangi bir uygulamanın, amelin amel ve ibadet olarak kabul görmesi için iki temel şart vardır. Biri sağlam/iyi bir niyet. Bu, işin görünmeyen yönüdür. “Ameller niyetlere göre değer­lendirilir” hadisi(Buhari,Bed&#8217;u&#8217;l Vahy,1..) bu şartı ortaya koymaktadır.</p>
<p>İkincisi, şekil/ uygulama biçimi olarak, Sünnete uygunluk. Bu da görü­nen yönüdür. “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın(İbn Hibban,Sahih,IV,541,V,503..) hadisi ibadetlerin Sünnete uygun olma zorunluğunu; “Kim bizim dini­mizde olmayan birşey (amel/inanç) uydurursa o reddedilmiştir” hadisi(Buhari,İtisam,20..), genel anlamda, yani prensip olarak Sünnetin bu tayin ediciliğini belirlemektedir. Binaenaleyh sosyolojik anlamda dinin kimliğini ve tabiî Müslüman kimliğini de tayin, tespit eden ve tanımlayan Sünnettir. Bir başka deyişle Sünnet, dinî kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür. Bu durum Hz. Peygambere, bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan İnsanlara ne indirildiğini açıklama”(Nahl,44) yetkisinin doğal sonu­cudur. Nitekim ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin görüşü de Sünnetin sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir.</p>
<p>“Söz ancak amel ile, amel ve söz ancak niyyet ile, niyetli söz ve amel de ancak Sünnete uygun olmakla bir değer ifade eder ve fayda verir. ”(Humeydi,Müsned,2,546..)</p>
<p>Öte yandan, Müslümanın kollektif kimliğinin sosyal ve günlük hayattaki tezahürleri, şeâir-i Islâm diye bili­nen değerlerdir: Ezan, Kur’an, ramazan, oruç, minare, kubbe, hac ve menasiki (meşair-mealim), Ka’be, kurbanlıklar, mescid, cemaatle namaz, Sünnet, bu tezahürlerin başında gelir. Bilindiği gibi Şeâir-i İslâm, İslâmın tanıtıcı özel ve vazgeçilmez simge­leri, Allah&#8217;ın, kendisine taat vesilesi ve alameti kıldığı her şey demektir Dinî yoğunluğu olan günlerde, yıllardır belli çevreler­ce özellikle şeaire yöneltilen medyatik tartışmalar ve saldırılar, Müslüman kimliğine yönelik fevkalade anlamlı, planlı ve bilinçli girişimlerdir.</p>
<p>“Farklı kimliklerin bir arada, barış içinde yaşayabilmesi için, daha üst düzeydeki bir varlık çatısı altında uzlaşmaları gerekir.” Osmanlı bu olguya örnek verilebilir.(15)</p>
<p>Osmanlıdan önce İslâmın ve Sünnetteki uygulamanın, bir üst kimlik olarak, Müslüman olmak veya cizye vermeyi kabul ederek kendi dininde kalmak seçeneklerini insanların önüne koyduğunu ve hiçbir kavmi, insan topluluğunu sırf kavmî özel­liğinden dolayı diğerlerinden üstün veya aşağı tutmadığını ha­tırlatmak gerekir.</p>
<p>Sünnette kimlik inkarı yoktur. Yeni ve üst kimlik inşası vardır. Onun adı Islâm kimliğidir. Medine sözleşmesinde, söz­leşmeye taraf olan kabilelerin her biri tek tek sayılmıştır. Yahudi ve Hristiyanların kimlikleri ve dinlerinin emirleri istikametinde hayatlarını sürdürmeleri imkanı getirilmiştir. Zaten Hz. Peygam­ber, kendisinden önceki dinleri ve mensuplarını ikrar ediyor, ancak bazı sapmalara ve saptırmalara dikkat çekiyor ve onları düzeltiyordu. .<br />
Barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı, hiçbir grubun kimliğini inkar etmemektir. Hz. Peygamber kendisine gelen el­çilere, men-il-kavm “Gelenler kim? Hangi kabile elçileri? diye açıkça kimliklerini belirtmelerini isteyen sorular yöneltiyor­du. Kendisi de gerektikçe, “Ben Peygamberim, yalan yok. Ben Abülmuttalib’in torunuyum” diye kimliğini açıklıyordu. Yine o, kişinin, milletini sevmesini değil haksızlığına rağmen mil­letine yan çıkmasını, destek vermesini &#8216; &#8216; kavmiyetçilik (asabiyye) olarak tanımlıyor,(bk.Ebu Davud,Edeb,112)&#8221; kavmiyetçiliğe duygusal ve psikolojik değil, hukukî ve sosyolojik bir yorum getiriyordu.(16)</p>
<p>Çocukluğumda tanıdığım, anne tarafından akrabamız Çerkez kökenli ve daha o zaman 80 yaşlarında olan Feride ninenin, “Evladım, size birisi kimsin diye sorarsa, ben şuyum, buyum demeyin, Osmanlıyım deyin Osmanlı&#8230;” tenbihi, şimdi anlıyorum ki Osmanlı irfanının olduğu kadar üst kimlik bilincinin de ifadesiymiş.</p>
<p>En yakın örneğini Osmanlı kimliğinde görme imkanı buldu­ğumuz İslâm kimliğinin, bir üst kimlik olarak, alt kimliklerden hiçbirini aşağılaması, küçük görmesi düşünülemez. “İslâmiyet Türk kimliğini aşağıladı” (Özkazanç ve Kozaklı 1993) yargısı kesinlikle doğru değildir. Zira İslâmiyet’in üstünlük ölçüsü tek­tir: O da Allah saygısı (takva)dır. Hucurat Sûresinin (49), 13 âyeti bunun açık delilidir: “Şüphesiz Allah katında en üs­tün olanınız, Allah saygısı en derin olanınızdır.”<br />
<strong>MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN ANLAMI</strong></p>
<p>Söz buraya gelmişken önemli gördüğüm bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Kitap ve Sünnetin inşa ettiği/dokuduğu Müslüman kimliği, son tahlilde Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olmak demektir. Klasik ve tarihi ifadesiyle ehl-i Sünnet ve’l-cemaat Müslümanlığıdır.<br />
“Benim ve ashabımın yaşadığı Müslümanlık” beyanının orta­ya koyduğu çerçeve de budur. Bu beyan aynı zamanda, ehl-i Sünnet Müslümanı olmanın sahabe gidişatını takip etmekle yerine getirileceğini göstermektedir.</p>
<p>Şunu kabul etmek gerekir ki Hz. Peygamber’in ilk işi; İslâm’ın şahıslarında canlandığı bireyler yetiştirmek olmuştur. Sahabîler de bu kıvamı temsil eden ilk Müslüman nesildir. “Sizin en hayır­lılarınız, görüldükleri zaman Aziz ve Çelil olan Allah’ın hatırlan­dığı kimselerdir”(İbn Mace,Zühd 4..) hadisi, hem bu ideali hem de sahabi neslinin genel niteliğini tespit ve tescil etmektedir. Unutulmamalıdır ki:</p>
<p>Sahabîler, Kitap ve Sünnet ehlidir.</p>
<p>Sahabîlerin yolunu izlemek, Kitap ve Sünnete uymak anla­mına gelir.</p>
<p>Sahabîler, Resulullah’m Sünnetine tabi idiler. Sünnete ittiba eden Kur’an’a tabi olmuş demektir. Sahabîler bu konuda en önde gelen kimselerdir.</p>
<p>Hz. Peygamber sahâbîlere Kur’anın lafzını getirip bildirdiği gibi, manasını da açıklamıştır. “İnsanlara ne indirildiğini açıkla­masın diye&#8230; ” âyetinin(Nahl,44) öncelikle sahâbîleri kapsadığı açıktır.</p>
<p>Kur an-ı Kerîm de “Sebîlu’l-mü’minîn(bk.Nisa,115) (Mü’minlerin yolu/ hayat tarzı) diye belirlenen yol, öncelikle sahâbîlerin üzerinde olduğu yol ve yaşayışlarıdır. Yani onların, Kitap ve Sünnete uygun düşen yapıp ettikleridir.<br />
“Allah tarafından vazedilmiş olan dinî hükümlerin doğru an­laşılması Allah’ın muradını tespit etmekle mümkündür. Allah, kullarına iletilmesini dilediği şeyleri vahiy yoluyla peygamberine bildirmiş, vahyi açıklayıp uygulama görevini de ona vermiştir. Son peygamberin tebligat ve uygulamalarının ilk mu­hatapları sahabe topluluğu olduğundan Islâm’ın temel konularında anlayış, uygulama ve rivayetleri Allah’ın muradına emirlerine ve Peygamber’in Sünnetine uygun düşen bir yol olarak kabul edilmelidir. Bu sebeple Müs­lüman çoğunluk daima bu yolu takip etmeye çalışmıştır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet alimlerine göre naslardan isabetli hüküm­ler çıkarmak ve ihtilaflı konuların çözümüne ulaşabil­mek için anlamı açık olan muhkem ayelerden hareket etmek, sahih hadislerin beyanlarını dikkate almak, nas- ları bütünlük içinde anlamaya çalışmak, nakli ve aklî bir zaruret bulunmadıkça naslarm zahirine bağlı kalıp aklı nakle tabi kılmak gerekir. Nas bulunmayan konularda ise aklın temel ilkelerine başvurularak Kur’an’m genel muhtevasına ve özüne uygun bir şekilde içtihad etmek lazımdır. Ancak nassm bulunduğu konularda ve dinin temel esaslarını belirlemede akla bağımsız yetki verilemez”(17)</p>
<p>“Hicri I. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan ve IV. yüzyılda teşekkülünü tamamlayan Ehl-i Sünnet, Kur&#8217;an ve<br />
Sünnete uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tab kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Zira dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın nakle hakim ol­ması veya naklin akla tabi kılınması hailinde bazı düşünürlerin de söylediği gibi vahye ihtiyaç kalmaz ve ilahı emirler bir anlam ta­şımaz. insan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan akıl, vahyin (rehberliğine ve) desteğine muhtaçtır. Ehl-i Sünnet aklı vahye tabi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kur­mak, ayrıca kitap, Sünnet, icma, kıyas gibi bütün şer’î usûllere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtima­lini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Dünya Müslümanlarının % 90’dan fazlasını oluşturan Ehl-i Sün­netin İslâm ilimlerinin kuruluş ve gelişmesine yaptığı katkılar da önemlidir.”(18)<br />
<strong>MÜSLÜMAN KİMLİĞİNDE BAŞKALAŞIM (İFTİRAK VE İHTİLAF)</strong><br />
İftirak; itikadı bölünme, fırkalaşma; ihtilaf, hukukî gö­rüş ayrılığı demektir. Bu ikisi, bir aşamadan sonra ötekini do­ğurabilir. Prensip olarak yasaklanan ihtilaf değil, iftiraktır.</p>
<p><strong>İftirak ve ihtilaftan kurtulmanın yolunu;</strong><br />
<strong>a.</strong> Hz. Peygamberin “Benim ve ashabımın gidişatını izleyenler” hadisi;<br />
<strong>b</strong>. Irbaz b. Sariye rivayetindeki, “Size, benim Sünnetim ve raşid halifelerimin Sünneti gerek” beyanı ile,<br />
<strong>c.</strong> Aynı rivayetteki “Uydurulmuş (din dışı, Sünnette ol­mayan) işlerden sakının” tavsiyesi göstermektedir.</p>
<p>Netice, iftirak ve ihtilaftan ancak Sünnete bağlılık ile kurtul­mak mümkündür. Onun için “Sünnete bağlılık kurtuluştur”(Darimî, Mukaddime 16) denilmiştir. Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olmak, bu açıdan Hem gerekli hem de vazgeçil­mezdir.</p>
<p><strong>BUHÂRÎ’YE GÖRE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ</strong></p>
<p>Muhaddislerin emîri olarak Buhârî&#8217;nin öngördüğü, ko­runması için önerilerde bulunduğu kimlik bize göre yuka- nda işaret ettiğimiz “Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman” kimliğidir. Çünkü Sahih’in cami niteliği, tertibi ve Buhârî’nin konu başlıklarında ifadesini bulan çıkarımları/istidlalleri yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel gerçeklerine karşı takındığı tavrın göstergeleri olarak bu sonucu ortaya koymaktadır. Mu’tezile’- nin -tabir caizse- entel takılan kesime yönelik; ehl-i Sünnet ve’l-cemaat’ın ise, genel halka yönelik anlayış ve görüşleri ön- celediği ve temsil ettiği tarihî bir gerçektir. Din yani Islâm ise, genel insanlığa gönderilmiştir. Belli, marijinal bir kesime gelmiş değildir. O halde İslâmm, bu temel nitelik ve kimliğine ya­raşır bir yoruma tabi tutulması ve bu çerçevede takdim edilip yaşanmasına imkan aranması gerekmektedir. Bu da ehl-i Sünnet ve’l-cemaat görüşü ile yerine getirilebilir. Ehl-i Sün­netin görüşlerinin bir özeti, Buhârî’nin hocası el-Humeydî nin Müsned&#8217;i sonunda &#8216; &#8216; adıyla yer almaktadır. Söz ko­nusu risale, Buhârî’nin görüşlerini değerlendirmede harici bir delil niteliğindedir.</p>
<p>Yukarıda işaret edildiği gibi Buhârî’ye göre, Kitap ve Sün­nete bağlılık Müslüman kimliğini ispat ve koruma prensibidir. İ’tisam, bilim, bilinç, inanç, yöntem, görüş, beşeri ilişki, kültü­rel bağımsızlık, emanetlere, meşâhide, şeaire saygı, sorumluluk bilinci, engellere dikkat ve istişare gibi çok yönlü dinamik bir kavramdır. Ehl-i Sünnet Müslümanı olmak, bir başka ifade ile Kitap ve Sünnet Bağlısı Müslüman olmak ancak Sün­nete ittiba ve i’tisam ile kıvamını bulur ve varlığını sürdürebilir. Bu sebeple Kitap ve Sünnet bağlılığı (i’tisam), değişme­mek, gelişmemek çağrış, olarak değil, çözülmemek,dökülmemek, kimlik kaybına uğramamak tedbiri olarak anlaşılıp değerlendirilebilir</p>
<p>Buhâri, Müslüman kimliğini koruma yollarını Sahih&#8217;in i’tisam bölümünde detaylı bir şekilde işlemiştir Bu bölümde onun orta­ya koyduğu görüşleri Buharı&#8217;ye göre kitap ve Sünnet bağlısı bir Müslüman olmanın gereği -kuralları ve engelleri diye iki kısımda incelemek mümkündür.(19) Buhârî’nin görüşü, bu çalışmanın bundan sonraki bölümünde -özgün tertibi için­de- detaylı olarak işlenecektir</p>
<p>Buraya kadar söylemeye çalıştıklarımızı birkaç cümle ile özetleyerek bu bölümü noktalamak istiyoruz.<br />
Müslüman kimliği Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olma idealinin tabiî sonucu olarak Kitap ve Sünnete bağlılık (i’tisam) ilkesine riayetle korunur.</p>
<p>Bu açıdan Sünnet, Müslüman kimliğinin hem yapıcısı hem de koruyucusudur.</p>
<p>Müslüman kimliği sorununun çözümü, İslâm kültü­rü demek olan Sünnetin Müslüman bireylerin sosyo­kültürel hayatlarını tanzim edebilir konuma gelmesiyle mümkün olur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat Müslümanlığı, Müslüman kimliğinin gereği ve anlamıdır. Bu çerçevedeki “Müslü­man Kimliği ”ni şöylece ifadelendirmek mümkündür:</p>
<p>Müslüman kimliği, Kitap ve Sünnet bağlısı, vahiy öncelikli düşünce sahibi, nas bulunmayan konularda içtihad yanlısı, Müslümanları kucaklayan, insanlığa derin şefkat duyan ve tüm insanlığın Islâm ile tanışmasını arzulayan ve bunun için çalışan, düşünce yöntemini, değer yargılarını, hayat modelini Sünnetten alan, kon­jonktürü değil,(20) evrensel gerçekleri kollayan, hakka ta­raf, mu’tedil, muvahhid, müstakim, müstekarr, muhsin, muhlis, kısaca Hz. Peygamber ve ashabının gidişatına uygun yaşamayı amaç edinmiş bir kimliktir.<br />
Bunun dışındaki anlayışları, kabulleri ve uygulamaları dışla­mak, kimlikte karşıtlık ilkesi uyarınca, Müslüman kimliğinin ge­reğidir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>İsmail Lütfü Çakan &#8211; Müslüman Kimliği</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Muvatta, Kader 3. Hakim, Müstedrek, I, 93. İ’tisam konusuna müstakil bir bölüm ayıran Buhârî&#8217;nin, hadisü’s-sekaleyn diye anılıp şöhret bulan bu hadisin hiçbir rivayetine bu bölümde ve dolayısıyla Sahih’inde yer vermemiş olması dikkat çekicidir. Bu demektir ki hadisü’s-sakeleynin hiçbir rivayeti Buhârî’nin sıhhat şartlarına sahip değildir. İmam Malik’in “beleğam&#8217; diye Kitap ve Sünnete i’tisamı öngören rivayetini Buhârî’nin görmemiş olması düşünülemez. İmam Müslim&#8217;in, “Kitap ve itretî (ehl-i beytim)” rivayetine yer vermiş olduğu da düşünülünce, Buhârî’nin, her iki rivayete de iltifat etmemiş olması, bu rivayetlerin kendi şartlarına sa­hip olmamasıyla açıklanabilir. Bundan daha ilginci, sadece Kitap’ı tav­siye eden rivayete de (Ebû Davud, Menasik 56; İbn Mace, Menasik 84) Buhârî’nin yer vermemiş olmasıdır. İ’tisam bölümü için en üst derece­den uygun düşen bu üç ayrı rivayetten hiçbirisine yer vermemiş olması Buhârî’nin, kendi şartlarına sadakatinin delili olduğu kadar, i’tisam ko­nusunu ortaya koymak için daha başka sahih birçok hadisin mevcuduyetini dikkatlere sunmak istemesinin bir sonucu da olabilir. (Hadisü’s- sakaleyn’in tüm rivayetleri ve ravilerinin değerlendirmesi için bk. Metin Ziyrek, Sakaleyn Hadisi (Tahlil ve Tenkidi), İstanbul, 1998, M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.)</p>
<p>(2)-bk.Solmaz Çakan &#8211; Kuran-ı Kerime Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi 1-3, Ensar Vakfı Yay.</p>
<p>(3)-“Âyet ve hadîsler üzerinde değerlendirme yapmak sizin ne haddinize?” diye Müslümanların ve özellikle İlahiyat öğrencilerinin karşısına çıkma­nın hiç bir mantığı ve delili yoktur. Anlamak için Müslümanın âyet ve hadisler üzerinde kafa yorması, zaman ayırması, bunun için ihtiyaç du­yacağı bilgileri edinmesi kadar güzel, tabiî ve isabetli ne olabilir?</p>
<p>(4)-“Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık” adıyla, ilk İslâm neslinin Sünnete bağlılığını irdeleyen bir doktora tezi A. Uraler tarafından hazır­lanmış ve yayımlanmıştır. (İstanbul, 2001)</p>
<p>(5)-Bilgi için bk. Güvenç, Türk Kimliği, s. 3. Hz. Peygamber’in &#8216;men gavmi&#8217; so­rusu, gelen elçiler grubunun kimler olduğunu, kendilerini nasıl tanıt­tıklarını öğrenmek istemesinin göstergesidir. Yine bizzat kendisinin “Ben Peygamberim, yalan yok, ben Abdülmuttalib’in torunuyum” buyurması (bk. Buhârî, Cihad 52) ve bunu Huneyn Savaşı’nın en kritik anında yapması, dinî ve kişisel kimliğini ortaya koymasıdır. Bunların birbirine aykırı düşmediğinin de isbatıdır. O bir başka sözünde de kendisini şöyle tanıtmıştır: “Ben peygamberlerin komutanıyım. Bunu övünmek için söy­lemiyorum. Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Bunu övünmek için söylemiyorum. İlk kez şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olan da benim. Bunu övünmek için söylemiyorum (Darimî, Mukaddime (8).” Hz. Peygamber’in konumunu, kimliğini ve üstün vasıflarını (hasais) an­latan beyanlar, hepsi birer tahdîs-i nimet kabilinden, asla övünme amacı taşımayan peygamberlik kimliğini belirleyici beyanlardır (Konuya dair diğer rivayet ve değerlendirmeleri için bk. A. Aydınlı, “Kendi Dilinden Hz. Peygamber”, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, s. 67-87, İstanbul, ts. İsav Yayınları)</p>
<p>(7)-Bk.Güvenç, Türk Kimliği, s. 8</p>
<p>(8)-bizi müttakilere imam yap, derler.[Furkan Suresi,24)ayeti çevrenin insan üzerindeki etkisine dikkat çekmekte olsa gerektir.</p>
<p>(9)-Bk. Güvenç, Türk Kimliği, s. 3</p>
<p>(10)-Bk. Mızraklı İlmihal, (hzl. İsmail Kara), s. 9-10, İstanbul, 2001</p>
<p>(11)-Osmanlı Devletinde konu, “Kanun-ı nev Müslim” diye özel kanun mev­zuu yapılmıştır, bk. Osmanlı Kanunnameleri, Milli Tetebbûlar Mecmuası, c. I, İstanbul, 1331)</p>
<p>(12)-Ali Köse, “İhtida”, DİA, XXI, 555</p>
<p>(13)-Ahmed b. Hanbel, IV, 199, 204, 205</p>
<p>(14)-Nitekim Arap olmayan (mevali) ravilerin hadis ilmindeki yeri ve rolü üze­rinde M. Öztürk tarafından hazırlanmış olan doktora tezinde, kişilerin kökenini tespıtte isimlerin ne denli önemli bir problem oluşturduğu bütün yönleriyle ortaya çıkmıştır.Çalışma yayınlandığında konuya ait sıkıntı açık-seçik görülcektir.</p>
<p>(15)-Güvenç, Türk Kimliği, s. 13. Osmanlı Devleti, yerini aldığı Roma gibi, çeşitli din (millet), dil, kültürden oluşan dünya imparatorluğu olarak ku­rulmuştu, öyle de kaldı. Osmanlı düşüncesinde, Türk-Türk olmayan ayı­rımı yerine, yöneten devlet (asker) &#8211; yönetilen (halk ‘tebaa/reaya) ayırımı vardı&#8230; Osmanlı, yönettiği, yöneteceği ülkelere barış vaat eden İslâm Devletiydi&#8230; Sünni dünya görüşüyle Osman Turan’ın (1978) “Cihan Hakimiyeti ıMefkuresi”ne sahip çıkan devlet, kısa süre sonra hilafeti de üstlenerek Selçuklu’dan miras kalan İslâm Devleti (Daru’l-İslâm) kimliği­ni sürdürecekti. (Güvenç, s. 169)</p>
<p>(16)-Toynbee, İslâm medeniyetinin en özel güçlü iki yönünü; kavmiyet­çiliği ve içkiyi yasaklaması olarak tespit, takdir ve teşhir eder. Bu iki ko­nudaki Islâm ülkelerine yönelik propagandanın ve uygulamaların amacı da böylece anlaşılmış olmaktadır.</p>
<p>(17)-Yavuz, “Ehl-i Sünnet”, DİA, X, 528</p>
<p>(18)-Yavuz, “Ehl-i Sünnet”, DİA, X, 529</p>
<p>(19)-Bu bölümleri şöyle özetlemek mümkündür:<br />
KURALLAR/YÖNTEMLER<br />
1. Fert olarak (“Vebali en ağır Müslüman”, kötü çığır açanın sorumluluğu hadisi)<br />
2. Toplum olarak (Gruplaşmanın, hilafın, itirazî soruların vebali, teorik ve felsefi tartışmalara dalmanın, aklını beğenmenin delil olmadığı ile ilgili hadisler.)<br />
3. Yönetim olarak (Öncekilere ittiba eden önderler hadisi, Ümeyye b. Hısn hadisi, miras hadisi, şûra hadisi, bid’atçıyı koruma ve halifelerin ulema ile istişare etmesi ile ilgili hadis.)<br />
4. Yöntem olarak (Kıyas ve mücerred aklı, teorik tartışmaları önceleyen yaklaşım­ların yanlışlığı, Allah’ın öğrettikleriyle eğitim, Allah’ın Kitabıyla hüküm, hikmetle hüküm ve eğitim, içtihad eden hakimin ecri, hükmü belli olayları bilinen durum­lara benzeterek hüküm vermek ile ilgili hadisler.)<br />
B. KİTAP ve SÜNNET BAĞLISI OLMANIN ENGELLERİ<br />
a. Heva (aşırılık, ğuluvv)<br />
b. Bid’at (6. bab)<br />
c. Zorlama kıyas<br />
d. Kötü çığır açmak (15 bab)<br />
e. Tefrika (hilaf, şiya’, niza’&#8230;)<br />
f. Ehl-i kitap (“Sizden öncekilere uyacaksınız”, “Ehl-i kitabı ne tasdik ne tekzib edin” hadisleri.)</p>
<p>(20)-Çünkü “Kur’an ve Sünneti bazı siyasî ve ideolojik görüşler doğrultusunda yorumlamaya çahşmak ehl-i bid&#8217;atin doğuş sebeplerindendir” (bk Yavuz, Ehl-i Bıd at”, DİA, X, 502).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/">Kitap ve Sünnet’e Bağlılığın Gereği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet&#8217;e Uymak (İttibau&#8217;us Sunne)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2016 13:02:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-ı Saadet’te Yaşama Şansı ve Sorumluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygambere Rol Biçme Eğilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet - Cennet Benzerliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Bilincinin Gereği]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Rehberliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabenin Sünnet’e Uyma Hassasiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10060</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İmam el-Evzâînin (u. 157) sahâbe neslinin karakterini ve bir ölçüde de ayrıcalığını oluşturan özelliklere yönelik beşli tesbitinin İkincisi ‘Sünnet’e uymak’tır. Burada, asli İfadesiyle &#8220;ittihâü’s sünne&#8221; özelliği ve güzelliği üzerinde bazı tespitlerde bulunmak istiyoruz. Genel anlamda sahâbe nesli, dünyada sünnet, âhirette cennet ehli olarak dikkat çekmektedir. Çünkü sahâbîler,Hz. Peygamberin önderliğinde onun sohbet/bilgilendirme ve yönlendirmesiyle yetişmiş, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/">Sünnet’e Uymak (İttibau’us Sunne)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871/" rel="attachment wp-att-10061"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10061" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871.jpg" alt="Sünnet'e Uymak (İttibau'us Sunne)" width="555" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871.jpg 555w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 555px) 100vw, 555px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam el-Evzâînin (u. 157) sahâbe neslinin karakterini ve bir ölçüde de ayrıcalığını oluşturan özelliklere yönelik beşli tesbitinin İkincisi ‘Sünnet’e uymak’tır. Burada, asli İfadesiyle &#8220;ittihâü’s sünne&#8221; özelliği ve güzelliği üzerinde bazı tespitlerde bulunmak istiyoruz.</p>
<p>Genel anlamda sahâbe nesli, dünyada sünnet, âhirette cennet ehli olarak dikkat çekmektedir. Çünkü sahâbîler,Hz. Peygamberin önderliğinde onun sohbet/bilgilendirme ve yönlendirmesiyle yetişmiş, kıvâmını bulmuş ilk müslümanlardır. Özellikle büyük sahâbîler, şirki, Câhiliyye’yi yaşamış, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile de İslâm’ı tanımış ve yaşamışlardır. Durum bu olunca onlar için pek tabiî olarak yegâne ölçü ve örnek “içlerinden biri” olan [Bk, et-Tevbe(9), 127] Hz. Peygamber’di. Onlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken nasıl ondan başka örnek ve rehber tanımıyorlar idiyse, refik-i alaya yükselişinden sonra da onun ya­şayışı, gidişâtı demek olan sünnet-i seniyyesinden başka bir hayat ölçüsü ve örneği tanımamışlardır. Hep onunla, onun yolunda ol­maya çalışmış ve böyle bir anlayış ve yaşayışı kendilerinden son­rakilere fiilî vasiyyet ve sahâbe sünneti olarak bırakmışlardır. Yani “sahâbe sünneti” denilince ilk olarak akla, “sünnete uyma dikkati, titizliği ve uygulaması” gelmelidir. Bir başka ifade ile, sahabe sün­neti, öncelik ve özellikle Hz. Peygamberin yaşayışının, vazgeçilmez hayat ölçüsü olarak sahâbîler tarafından mümkün olduğunca ay­nen yaşanmış olması demektir.</p>
<p>Müslümanca yaşamayı -ki bunun anlamı Islâm’ın sosyalleş­mesi demektir- Hz. Peygamber örneğinde görmüş, onunla birlikte onun yorumuyla dinî kimlik ve kişiliğini bulmuş olan sahâbe nesli,Sünneti yaşayarak yaşatmak ve sonrakilere böylece aktarmak bakımından, müslüman nesiller içinde gerçekten yegânedir. Çünkü onlar Sünnet’e, tartışmasız İslâm’ı yaşama yöntemi ve olmazsa olmaz nitelikli cihad olarak bakıyorlar ve bu anlayışla yaşıyorlardı Gençlik yıllarını sahâbîlerle birlikte geçirme bahtiyarlığına ermiş olan İmam Evzâî’ye ait bu noktadaki tespit, -diğer özelliklerle birlikte-, işte bu gerçeği dikkatlerimize sunan fevkalâde önemli tarihî bir şâhitliktır.</p>
<p><strong>Sünnetin Rehberliği</strong></p>
<p>Ümmet, peygamberlerin beşerî plandaki sorumluluk ve önder­lik çerçevesinin adıdır. Hz. Peygamber için bu çerçeve, ümmet-i da’vet ve ümmet-i icabet olarak tüm dünyalıları içine almaktadır. Sünnet de işte bu sorumluluk çerçevesine göre Hz. Peygamber’in Kur’an/İslâm yorumudur.</p>
<p>Ümmet-i icâbetin sosyolojik bir vâkıa olarak gerçekleşmesin­de yani bir İslâm toplumunun ve medeniyetinin oluşmasında Hz. Peygamber’in rehberliği ne ölçüde gerekli, etkili ve vazgeçilmez ise, ümmet yapısının devamında da onun uygulamaları/sünneti -pren­sip ve pratik olarak- aynı ölçüde gerekli ve vazgeçilmez bir önderlik ve rehberlik konumuna sahiptir. Sahâbîlerin hayatı, bu gerçeğin canlı şâhididir, Onlar günlük işlerinden, devletlerarası ilişkilerine varıncaya kadar pratik hayatın her safhasında vazgeçilmez örnek ve rehber olarak Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesini almış ve ona uymaya çalışmışlardır. Dolayısıyla bu ilk İslâm nesli sahâbîlerin yetişmesi, anlayışları ve yaşayışlarında kalite ve denetim unsuru hep sünnet olagelmiştir. Onların Sünnet’e uyma özelliklerini kısaca “Her yönüyle bütün bir hayatı Sünnet’e göre değerlendirirlerdi” diye özetlemek mümkündür.(bk.A. Uraler, Sahâbe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık, s. 153-297) Biz burada, günümüze de ışık tutma­sı açısından bir iki nokta üzerinde durmakla yetineceğiz.</p>
<p><strong>Değişmez Ölçüleri Sünnetti</strong></p>
<p>Bilinen bir gerçektir ki sahâbîler, İslâm ile ilgili hemen herşeyi ilk kez duyan ve ilk kez yaşayan, İslâm yapılanmasına kuruluş aşamasında şahid olan ve katkıda bulunan nesildir. Buna rağmen onlardan hiç biri “Biz Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulüne şahit olduk, onu en doğru biz anlarız, ondan anladığımız da dinin ta kendisidir” gibi bir anlayış ve iddiayı asla ileri sürmemiştir. “Hz. Peygamber za­manında böyle bir şeyin söylenmesi düşünülemezdi’ denilebilir. Tarihen sabittir ki onlar Hz. Peygamberin vefatından sonra da asla böyle bir söylemde bulunmamışlardır. Çünkü onların bilgilenme ve Kur an’ı/Islâm’ı algılama ve anlama odağı hep Hz. Peygamber, onun açıklamaları ve yaşayışı (Sünnet) olagelmiştir. Bu sebeple de onlar, her konuda her zaman Sünnet’i ölçü bilmiş ve Sünnetteki yorumu aramışlardır.</p>
<p>Onlar için Sünnet en tartışmasız pratik delil ve örnekti. Bir çok soruya “Hz. Peygamber şöyle buyurdu veya şöyle yaptı, yapardı&#8221; diye cevap vermeleri, hem kendileri hem de tüm müslümanlar için Sünnetin, tartışılmaz, itiraz edilemez bağlayıcı bir delil olduğu an­layışından kaynaklanıyor ve meseleleri çözmede onların öncelikli yöntemi yani “sahabe sünneti” anlamına geliyordu.</p>
<p>Bugün, Hz. Peygambere âidiyetinde şüphe bulunmayan bir beyân (hadis) veya uygulama bile, bir kısmımızı o delil istikame­tinde harekete sevk edemiyorsa, demek ki, Sünnet’e ittiba/uyma konusundaki tembelliğin asıl sebebi, delillerin sıhhatine yöne­lik bilimsel şüpheler değildir. Bu olsa olsa, sadece bir bahanedir. Unutulmamalıdır ki din, “kabul” olduğu kadar aynı zamanda “amel” (pratik)dir de. Sahâbîlerin erişilmez üstünlüklerinin önde gelen bir yönü onların uygulayıcı (amelî) olmalarıdır. Bizzat Hz. Peygamberin zaman zaman “Bende sizin için bir örnek yok mu?&#8221; uyarıları, sahâbîlerdeki söz konusu amelîliğin ve pratik ölçü olarak Sünnet’in benimsenmesinin başlıca âmillerinden biridir. Halkımı­zın ifadesiyle söyleyecek olursak, “Allah’ını seven, Peygamber’e uymakla” görevliydi, görevlidir. Nitekim âyet-i kerîmede de bu gö­rev çok açık şekilde ilan edilmiş bulunmaktadır: “De ki; Eğer siz Allah ) seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın..”(Al-i İmran,31)</p>
<p>Sahâbîlerin birbirlerini eğitmede, değerlendirmede ve denet­lemede Sünnet’i dikkate aldıkları görülmektedir. Tartışmaları hep Sünnet’i ortaya koymaya yönelik olmuştur. Mesela Ahmed b. Hanbel’in Müsned&#8217;inden(1,252) öğrendiğimize göre Abdullah İbn Abbas (r.a.) ile Urve b. Zübeyr (r.a.) arasında hac aylarında umre yapılıp yapılamayacağı konusunda şöyle bir konuşma geçmiştir:</p>
<p>İbn Abbas;</p>
<p>-Hac aylarında umre yapılabilir.</p>
<p>Urve,</p>
<p>-Ebû Bekir ve Ömer bunu yasakladı.</p>
<p>İbn Abbas;</p>
<p>-Resûlullah hac aylarında umre yapmıştır.</p>
<p>Urve;</p>
<p>-Ebu Bekir ve Ömer, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e uy­makta senden ileri ve Resulullah’ı senden daha iyi bilen kimselerdir.”</p>
<p>Burada ve benzeri olaylarda dikkat çeken nokta, ihtilaf halinde Hz. Peygamber’e yakınlığı ile bilinen sahâbîlerin tavır ve tercihleri­nin, “sünnet’e uyma” prensip ve özelliğinin bir gereği sayılmasıdır. İlk kaynağın ve ona en yakın olan kaynakların çözümde esas alın­ması yöntemi, çok modern ve isabetli metodik/usûlî bir yaklaşımdır.</p>
<p><strong>Sünnet Bilincinin Gereği</strong></p>
<p>Diğer taraftan “Kur’an ile denetim” anlamına gelen örnekler-hayret edilecek derecede- sınırlıdır. Bu durum, sahâbîlerin Kur’ân bilgilerinin azlığından değil, onlardaki Peygamber uygulamalarının güncelliği ve en doğru yorum olduğu bilgi ve bilincinin sonucudur. Çünkü Kur’ân’ı tebliğ eden de hayatıyla onu canlandıran da Hz. Peygamberdir. Şu olay, bu bilincin ilgi çekici bir boyutunu sergilemektedir.</p>
<p>Büyük şahabı Ebû Eyyüb el-Ensarî hazretleri radıye anhü &#8216;l-Bârî Mısır da bulunduğu sırada bir gün, vâli Ukbe b. Âmir radıyallahu anh akşam namazını biraz geç kıldırdı. Bunun üzerine Ebû Eyyüb;</p>
<p>-Bu ne haldir ey Ukbe? dedi. O;</p>
<p>-(Devlet işleriyle) meşguldüm, diye cevap verdi.</p>
<p>Bu defa Ebû Eyyüb;</p>
<p>-Senin bu hareketini, insanların, “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle görmüştür.’ diye değerlendirmelerinden kor­kuyorum. Halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ‘Akşam namazım yıldızların gökte göründüğü zamana ertelemedikleri sü­rece ümmetim hayr -bir rivâyette sünnet, bir başkasında fıtrat, bir diğerinde İslâm- üzere devam eder’ buyurmuştur, dedi.(Ahmed b. Hanbel, Musned, V, 417)</p>
<p>Bu olayda açıkça görüldüğü gibi, sahâbîlerin sünnete bağlılı­ğında, herhangi bir gerekçe ile sünnet dışına kaymalarının, halk tarafından “Hz. Peygamber den böyle görmüştür diye sünnet in öyle olduğu sanılacağı kuşkusu da etkili bir unsur olmuştur. Bu ise, işin ümmet boyutunun dikkate alınması ve derin bir sorumluluk bilinci demektir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in yaşayışını yakinen gören ve bilen sahâbîlerin, Sünnete uymanın başlı başına kurtuluş (necat) demek olduğunda en küçük bir tereddütleri yoktu. Bu sebeple de Sünnet’e ait verile­rin gerçekliğini anlamak ve ona uymak için başkaca herhangi bir olay veya delile ihtiyaç duymuyorlar, ellerinden geldiğince Sünnet’i yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorlardı. Bu onların gerçekten ayrı­calıkları anlamında başlıca özelliklerindendi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bir Sahâbînin Çağları Kucaklayan Uyarısı</strong><strong>&#8211;</strong><strong>“Resûlullah’ın Sünneti Size Yetmiyor Mu?” </strong></p>
<p>Buhârî’deki rivayetlerden (Muhsar 1-2) anlaşıldığı Haccac’ın Abdullah Ibnuz-Zübeyr radıyallah anhümâ ile savaşmak üzere Mekke’yi kuşattığı yıl, umre ve hac yapmak isteyenen ibn Ömer’e oğulları böylesi bir ortamda buna imkan verilmeyeceğini ileri sürerek boşuna yorulmamasını söylemişlerdir. Bunun üzerine,Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in uygulamalarına son derece bağlı olan Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhümâ, Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı sene. Hz. Peygamber’in de böyle bir durumla karşılaştığını ve onun o olaydaki uygulamalarını hatırlatarak,mani olunursa kendisinin de aynı şekilde davranacağını söylemiş ve sözlerine “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti size yetmiyor mu? (Eleyse hasbüküm sünnete Resûlullah)”cümlesiyle başlamış, daha sonra da böylesi durumda kalan kişinin ne yapacağını anlatmıştır.</p>
<p>Böyle bir uyarıyı söz konusu etmemize kurbanla ilgili tartışma­lar vesile olmuştur. Hatırlanacağı üzere 2004 yılı Kurban Bayramı öncesinde Kurban’ın hükmünün sünnet mi vacip mi olduğundan başlayan ve resmî plandaki Avrupa Birliği’ne girme girişimlerine de göndermeler yapılarak Kurban Bayramının ve kesiminin kaldırılmasına kadar uzanan görüş ve tartışmalara tanıklık etme bahtsızlı­ğını yaşadık. Hatta bu tartışmaların, kurbanlıkların satışını olumsuz etkilediği şikayetlerini televiyonlardan izledik. Tedbir alma adına kurban kesmenin nerede ise suç işlemek anlamına geldiği izleni­mini veren kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını gördük. Derisine resmen talip olunan kurbanın, -inananların inanma ve inançları­nı ifade/yaşama özgürlüğü dikkate alınmadan- ibadet ve gelenek olarak devamını olumsuz yönde etkileyecek söylem ve eylemleri izleme zorunda bırakıldık.</p>
<p>Bu karmaşık, hiçbir pratik faydası olmayan ve yozlaştırıcı or­tam içerisinde din ve ilim adamlarının -iyi niyetle de olsa- başlatıp sürdürdüğü kurban kesmek sünnet mi vacip mi tartışması, sünnet,vacib v.b. terimlerin, hukuki zeminleri ve başlangıçta mevcut olmadıkları ve ilk dönemdeki anlamları da yeterince açıklan­ılan, konuya ait uygulamayı sarsan bir havaya sokuldu ve ülkede genel bir rahatsızlık oluşturdu.</p>
<p>Bu ortamda tartışma dışı kalan, red ve inkar edilemeyen yegâne nokta, Hz. Peygamber in Veda Haccı’ndan önceki yıllarda kurban kestiği gerçeği oldu. Yani bir hadiste ifade buyurulduğu gibi baba­mız Hz. İbrahim’in uygulaması/sünneti olan kurbanın, Peygamber Efendimiz tarafından da fiilen uygulanıp sürdürüldüğü tarihî gerçe­ğini kimse görmezden gelemedi. Nitekim Muhammed b. Sîrîn’den (v. 110/728) nakledildiğine göre kendisi, Abdullah İbn Ömer (v. 73/692) radıyallahu anhümâyya;</p>
<p>‘-Kurban kesmek vacip (farz”) midir? (Evâcibetün hiye)” diye sormuştur., O da;</p>
<p>“-Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, ona uyarak müslümanlar da kestiler ve uygulama/sünnet böylece yerleşti” diye cevap vermiştir (İbn Mâce, Edâhî 2).</p>
<p>Hadisin Tirmizî’deki rivayetinde (Edâhî 9) nakledildiğine göre, ismi verilmeyen kişi, İbn Ömer’e;</p>
<p>“Kurban kesmek vacip midir?” diye sormuş o da;</p>
<p>“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar kurban kesti.’’ cevabını vermiştir.</p>
<p>Soran kişi aldığı cevaptan tatmin olmamış ve sorusunu ikinci defa yöneltmiştir. Bu kez İbn Ömer;</p>
<p>“-Senin anlayışın kıt mı (eta’kılu)? (Ben sana) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar kurban kesti! (diyorum)” diye cevabını vurgulu bir şekilde tekrarlamıştır.</p>
<p>İbn Ömer radıyallahu anhümâ&#8217;nın soruya “evet” veya “hayır’’demeyip “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, müslümanlar da kestiler! cevabında ısrar etmesi, bir işi Hz. Peygamber’in yapmış olmasının çok önemli ve yeterli olduğuna; müslümanların o işi yapmış olmalarının ise, o fiilin Hz. Peygamber’e özel olmadığına, dolayısıyla ümmeti de bağladığına dikkat çekmek içindir. Gerçek durum bu olunca, fıkhî açıdan veri­lecek hükmün ve kullanılacak terimin pek de ağırlığı kalmamakta ve büyük sahâbî Abdullah İbn Ömer’in başlıktaki çağları kucakla­yan uyarı ve sorusu bütün haşmet ve vurgusuyla gündeme otur­maktadır: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti /uygulaması size yetmiyor mu?”</p>
<p><strong>Sahabenin Sünnet’e Uyma Hassasiyeti</strong></p>
<p>Yukarıda, “Sünnete Uymak” konusunu işlerken “sahabe sün­neti” kavramının asıl anlamının “sünnete uymak” demek olduğu­nu vurgulamıştık. İnancımız odur ki, sahâbîlerin sünnet anlayışı ve uygulaması hangi açıdan ve hangi kapsamda tetkik edilirse edil­sin, aslında ulaşılacak ortak nokta/sonuç budur. Yani onlar hangi düşünce grubundan ve nasıl bir yaklaşıma sahip olurlarsa olsun­lar, değişmeyen amaçları ve özenmeye değer hassasiyetleri pey­gamber uygulamasını (Sünnet’i) aramak ve ona uygun hareket etmek, kısaca söylersek, sünnete uymaktır. Bu sebeple de İmam el-Evzâî’nin vurguladığı sahabe kıvâmının göstergeleri arasındaki “sünnete uymak” özelliği, özünde “sahabe sünneti” kavramını da tanımlamış olmaktadır.</p>
<p><strong>Hz.Peygambere Rol Biçme Eğilimi</strong></p>
<p>Eski ABD başkanlarından Clinton, Cidde Forumu’nda yaptığı bir konuşmada, “Eğer Muhammed’in yaşadığı dönemde otomobil olsaydı hanımına otomobil kullandırır ve hatta oto endüstrisini kurar ve başına da eşini geçirirdi” demişti.</p>
<p>Suudî Arabistan’da sürücülük yapmaları yasak olan kadınların orada bulunan temsilcilerince alkışlandığı bildirilen bu sözler, medya tarafından takdirle afişe edildi. Bir anlamda siyasî nezaket kurallarına da aykırı olan ve Suudîlere hakâret içeren bu sözün, altında yatan mantığı ve yansıttığı yaklaşımı irdeleyen -bir iki istis­na dışında- pek kimse olmadı. Bu istisnâî değerlendirmelerden bi­rinde rahmetli Mehmed Zahit Kotku hocaefendiye atfen “Allah ve peygamber adına hüküm vermeye kalkmanın müslüman edebine uygun olmadığı, bu noktaya dikkat etmek gerektiği” belirtildi.</p>
<p>Bize göre de aslında, Allah Teâlâ ve Resûlü adına görüş beyan etme, özellikle Hz. Peygamber için “böyle derdi”, “şöyle yapardı” veya “böyle bir söz söylemezdi” gibi ona sınır çizme, rol biçme, ya da hâşâ ne söyleyip ne söylemeyeceğini asırlar gerisinden öğret­meye kalkışma cür’eti (edepsizliği mi demek lazımdı yoksa) üze­rinde durmak ve böylece bir yöntem değerlendirmesi yapmak ge­rekmektedir. Çünkü böylesi bir yaklaşım işin aslını bilmeyenlerin, karşılaştıkları kendi his ve heveslerine (onlar akıl ve mantık diyebi­lirler) uymayan herhangi bir âyet veya hadis için bu âyet olamaz, bunu peygamber söylemez” gibi cahilce lakırdı etmesiyle paralel­lik arzetmekte ve aynı tavrı yansıtmaktadır. Hz. Peygamber’e rol biçme cümlelerinin kimden geldiği, olumlu veya olumsuz anlam taşıması, asıl eğilimi ve ortaya konan cür’eti, vehâmeti ve vebâli ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Ne kadar acıdır ki, bu tür eğilimi, kimi bilim adamlarının, hatta bazı hadisçilerin çalışmalarında bile görmekteyiz.</p>
<p>Oysa bize düşen Hz. Peygamber’i kişisel kavrayışımızla ve günümüzün anlayışıyla yargılama anlamına gelecek söylem ve yak­laşımdan uzak durup onun uygulamalarına/sünnetine elden geldi­ğince uymaya çalışmaktır. Böyle bir davranış, Islâm’ı yaşamakta “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in uygulaması/sünneti bize yeter” demek olduğu kadar, sahâbe kıvâmında müslümanlık kali­tesine ulaşabilmek için de büyük önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>Asr-ı Saadet’te Yaşama Şansı ve Sorumluluğu</strong></p>
<p>Öncelikle ve özellikle sahâbe nesli için dindarlık kıvâmının temel göstergesi, sünneti yaşamakta gösterilen dikkat, ısrar, tereddütsüz tavırdır. Bu gerçek, asr-ı saadette yaşamış olan sahâbîler için tarihi bir özellik olduğu gibi tüm müslüman birey ve toplumlar için de kıvam ölçüsü olarak aynen geçerlidir.</p>
<p>Bir başka ifade ile iyiliğin, olgunluğun ve kalitenin ölçüsü, tüm zamanlarda Islâm&#8217;ı Sünnet&#8217;e göre yaşayabilme oranıdır. Birile­rinin “iyi”, “aferin” “maşallah” demesi değil, Sünnet’e ne kadar uyum sağlanabildiği önemlidir. Zira en kaliteli ve üstün dinî hayat, Hz. Peygamber’in nezih yaşayıştır. Ona benzeme oranı da iyilik ve kıvâm derecesini gösterir. İnsanlar ve dünya bunu anlasa da anlamasa da bu böyledir. Bu sebeple sahâbe kıuâmı, Sünnet-I seniyyeyi, asr-ı saadet şartlarında kendi günlük hayatlarında Hz. Peygamber&#8217;in örnekliği, önderliği ve yönlendiriciliği ile en üst seviyede yaşama gayretlerinin mutlu sonucudur.</p>
<p><strong>Sorumlulukta Farklılık</strong></p>
<p>Temel ve genel gerçek bu olmakla beraber bazı rivâyetlerde, .şartlar sebebiyle- İslâmî yaşama oranlarında zamanla bazı değiş­melerin olacağına, neticenin de buna bağlı olarak değerlendirilece­ğine işaret edilmiştir.</p>
<p>Tirmizî’nin “garib” nitelemesiyle kaydettiği bir rivâyette “Siz öyle bir dönemde yaşıyorsunuz ki sizden biri emrolunduklarının onda birini terkederse helak olur. Sonra öyle bir devir gelecek ki o gün yaşayanlardan emrolunduğunun onda birini yerine getiren kurtulur&#8217;’(Tirmizi,Fiten,79) buyurulmuştur.</p>
<p>Ebû Zer radıyallahu anh’den nakledilen rivâyette ise;</p>
<p>“Siz, bilenleri çok, konuşanları az bir dönemde yaşıyor­sunuz. Bu ortamda kim bildiklerinin onda birini terkeder­se, sapar (veya helak olur). Bilenleri az, konuşanları çok bir zaman gelecektir. O ortamda bildiğinin onda birini ya­şayan kurtulur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 155)buyurulmaktadır.</p>
<p>Bu iki rivayetin birbirini desteklediği açıktır. Rivâyetlerde sos­yal gerçek ve şartlara göre dini yaşama oranlarının değişebileceği, nimet-külfet dengesinin ve zaruret kavramının zamana göre takdir edileceği müştereken ortaya konulmaktadır. Tümü elde edileme­yenin tümden terkedilmemesi gerektiğine, sorumluluğun şartlara bağlı olarak değerlendirileceğine dikkat çekildiği de anlaşılmakta­dır. Zira bilinen bir gerçektir ki Islâm’da güç yetirilemeyecek bir so­rumluluk (teklîf-i mâ lâ yutak) söz konusu değildir. Nitekim geçmişte bilginler bu rivayetlerin karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmemek gerektiğini vurguladığını, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ağırlaşan şartlarda ayakta kalabilme teşviki içerdiğini söylemişler­dir. Mesela Münâvî’nin kaydettiğine göre İmam Gazalî hadisi şöyle yorumlamıştır: “Hadisin ikinci kısmındaki öyle bir devir gelecek ki o gün yaşayanlardan emrolunduğunun onda birini yeri­ne getiren kurtulur müjdesi olmasaydı, olumsuz amellerimize bakarak bizlerin ye’s ve ümitsizliğe kapılmamız kaçınılmaz olurdu.. Oysa şimdi biz, Rabbimizden bize, kendisine yakışır şekilde mua­mele etmesini, fazl ve keremiyle kötü amellerimizi örtüp gizleme­sini dileriz.(Münavi,Feyzul Kadir,2,556)</p>
<p><strong>Ortam-Sorumluluk İlişkisi</strong></p>
<p>Sahâbe dönemi gibi emniyetin ve izzet-i İslâm’ın tam olduğu bir dönemde emir ve nehiylerin terk ve ihmali, tamamen kişisel kusurlardan ileri gelir ki bu helake götürücü bir durumdur. Ancak İslâm’ın ve müslümanların zayıf düştüğü, zulmün ve fışkın yaygın­laştığı, İslâm’a hizmet ve yardım edenlerin azaldığı devir ve ortam­larda müslümanlar güç yetiremedikleri için bazı emirleri işleyeme- diklerinden dolayı mazur sayılırlar. Dolayısayla da yükümlüleklerini ne ölçüde yerine getirebilirlerse, -şartların olumsuzluğu sebebiyle- o ölçüden daha fazla mükafât görürler. Bazen tek bir amel veya eylem, bütünüyle İslâm’ı temsil etmeye yetebilir. O amel ve eylemi yerine getiren de dini bütünüyle yaşamış gibi hem topluma mesaj vermiş hem de Allah katında değer kazanmış olur. Nitekim sevgili Peygamberimiz bir başka hadis-i şeriflerinde “Ümmetimin boz­guna uğradığı dönemde terkedilmiş bir sünnetimi yaşayan ve yaşatan (yüz) şehit sevabı kazanır” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, 1,41)buyurmak suretiyle bu gerçeği açıkça ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki hadîs-i şerifler, zor şartlarda inananlar için ümit ışığı, teselli kaynağı ve hizmet teşviki anlamı taşımaktadır. “Kıyamet şartlarında bile fidan dikme” tavsiyesi,(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, 184, 191) anlamdaki teşvikin en uc naktasını oluşturmakta ve müslümana &#8216;sen yapabildiğin kadar hizmeti yapmaya bak, yaşayabildiğin ölçüde inançlarını yaşamaya çalış” mesajını vermektedir.</p>
<p><strong>Amel Önemli</strong></p>
<p>Her iki rivayeti birden değerlendirdiğimiz zaman, bilen ve tartı­şan değil, bilen ve yaşayan olmanın tüm zamanlarda kurtuluş se­bebi olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple son zamanlarda giderek yaygınlaşan Islâm’a ait her ilke ve uygulamayı tartışan toplum olma eğilimi, sonuçta yaşanabilecekleri de ihmale götüreceği için ciddi bir tehlikeyi gündeme getirmektedir. Üstelik bu tartışmalar, büyük çoğunluğu itibariyle bilimsel amaçlı ve kendi zemininde bilimsel usul ve yöntemlerle de yapılmamaktadır. Ya sistemin kabulleri ve kutsalları adına ve hatırına ya da dünya egemenlerine şirin gö­rünmek ve belli odaklara selam vermek adına, ilgisiz ortamlarda, konuya kendi boyutlan çerçevesinde vâkıf olmayan sunucu ya da programcılar yönetiminde medyada gerçekleştirilmektedir.</p>
<p>Bu tür girişimler belki tartışma programlarına reyting, tartışma­cılara yalancı ve geçici bir şöhret sağlıyor olabilir. Ancak bilginin yaşanması, din pratiğinin derinlik ve yaygınlık kazanması yani sosyal bilinçlenme ve düzelme adına hiçbir getiri sağlamamakta, sadece saf zihinlerde kafa karışıklığı üretmekte ve çoğu pratik/amel kaçkını kişilerde yalancı teselliler oluşturmaktadır. Pek tabiî olarak uzun vadede bu işin aktörleri de ciddi bir saygınlık/itibar kaybına uğramaktan kurtulamamaktadır. Sözünü ettiğimiz bu gelişmenin oldukça göze batan örneklerini geçtiğimiz son birkaç yıl içinde top­lum olarak yaşamış bulunmaktayız. İlgili ilgisiz hemen her konuya maydonoz olan kimi ünvanlı kişileri şimdilerde acı tebessümlerle hatırlıyoruz.</p>
<p>Böylesine kafa karışıklığının, gönül kirliliğinin, niyet anarşisinin kısır çekişmelerin ve pratik/amel kaçkınlığının arttığı dönem ve tamlarda, yapmakla emronulanların onda birini ya da doğru bildiklerinin onda birini yaşayanlar, önce bu sosyal kaostan, anlamsız ve faydasız tartışma ortamından kendilerini kurtarırlar sonra da bilgisiyle ve inancıyla amel etmenin, sağlam bir duruşa sahip olmanın ve topluma verilmesi gerekli mesajı sunmuş olmanın mânevi karşılığını alır, kurtulurlar.</p>
<p>O halde mesele, her şey yerindeyken görevi/ameli ihmal etme-nin bedeli ne ölçüde bir mahrumiyet ve hatta felaket ise; bozuk ve  olumsuz ortamlarda, onda bir oranında bile olsa, inanç ve bilgisini yaşayan pratik/amelî müslüman olmanın değeri de o nispette bü­yük olup kurtuluşa götürücüdür.</p>
<p><strong>Sünnet &#8211; Cennet Benzerliği</strong></p>
<p>Islâm’ın ve Kur’an’ın en güzel yorumu ve yaşanma biçimi de­mek olan Sünnet-i Seniyye’ye, Hz. Peygamber in yaşayışına ne öl­çüde amel olarak sahip çıkılabilirse, kurtuluşa o ölçüde yaklaşılmış olacaktır. Bozulan tüm yaşantı alanlarının ve paylaşılan tüm boz­gunların düzeltilmesi, müslümanlar için sünneti yaşama, onu kişi­sel ve toplumsal gündeme taşıma titizlik ve gayretine bağlıdır. Zira unutulmamalıdır ki, “dünyada Sünnet’e uyan, âhîrette Cennet’e giren kurtulur. ” Yani Islâm pratiği demek olan sünnet, bir anlamda dünyadakilerin cennetidir.</p>
<p>Sahâbîlerin bu konudaki hassasiyetleri, asr-ı saadette yaşama şans ve bilincinin sorumluluğuna sahip çıkmış olmaları, sünnet pratiği açısından bütün ümmete örnek teşkil edecek bir kıvâm/ olgunluk belgesidir. Zira onlar dinlerini tartışan değil, anlayan ve yaşayan kimselerdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Lütfi Çakan-Sahabe Kıvamı</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/">Sünnet’e Uymak (İttibau’us Sunne)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.Peygamber&#8217;e Uymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-uymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-uymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2015 21:03:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygambere Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8701</guid>

					<description><![CDATA[<p>1&#8230;Yüce Rabbimiz, &#8220;İyi biliniz ki yaratmak da yönetmek de Allah&#8217;a aittir (Elâ lehu&#8217;l-halku ve&#8217;l-emr)&#8221; (el-A&#8217;raf (7), 54) buyurmaktadır. Rabbimizin fiillerinden tekvini ve tedbiri olanlar, içindekilerle birlikte evrendeki varlıkları ilgilendirmektedir. Her şey kendisi için takdir edilmiş olan çerçevede devam edip gitmektedir. Rabbimizin teklifi fiilleri, onun kendisine ait olduğunu bildirdiği emr/yönetim ile ilgilidir. Peygamberler, işte bu teklifi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-uymak/">Hz.Peygamber’e Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8702" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/15.jpg" alt="Hz.Peygamber'e Uymak" width="600" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/15.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/15-300x161.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>1&#8230;Yüce Rabbimiz,</p>
<blockquote><p>&#8220;İyi biliniz ki yaratmak da yönetmek de Allah&#8217;a aittir (Elâ lehu&#8217;l-halku ve&#8217;l-emr)&#8221; (el-A&#8217;raf (7), 54)</p></blockquote>
<p>buyurmaktadır. Rabbimizin fiillerinden tekvini ve tedbiri olanlar, içindekilerle birlikte evrendeki varlıkları ilgilendirmektedir. Her şey kendisi için takdir edilmiş olan çerçevede devam edip gitmektedir.</p>
<p>Rabbimizin teklifi fiilleri, onun kendisine ait olduğunu bildirdiği emr/yönetim ile ilgilidir. Peygamberler, işte bu teklifi nitelikteki efâli-ilahiyyeyi tebliğ eden ve görev süre ve yörelerinde onların nasıl uygulanacağını gösteren, güncel ifadesiyle yorumlayan elçilerdir. Bir başka anlatımla, peygamberler, beşerî hayata yönelik İlâhî müdahalenin temsilcileridir. Nitekim bu âyetin siyak ve sibakı da bu durumu açıkça onaylamaktadır.</p>
<p>Tüm peygamberlerden farklı olarak Peygamber Efen-dimiz, söz konusu İlâhî müdahaleyi son kez ve evrensel çapta şekillendirmiş, bu müdahalenin formunu sünnetiyle oluşturmuştur. O halde Sünnet, Peygamberimiz tarafından temsil edilen İlâhî müdahalenin kurumsal adı ve temsilcisi demektir. Hadisler de, tabiî olarak, bu temsilin bilgi ve belgelerini oluşturmaktadır.<br />
Bu tespit çerçevesinde Hz. Peygamber&#8217;e ve sünnetine baktığımız zaman, onun ve yaşayışının, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in bizim tarafımızdan doğru anlaşılması ve hayatı-mızdaki pratik yerini alabilmesi bakımından olmazsa olmaz bir konuma sahip olduğunu görürüz.<br />
Günlük beşerî formlar da metafizik dünyaya yönelik mesajlar da söz konusu İlâhî müdahaleyi, kendi sahalarında temsil ettikleri için, onlann beşerin anlayabile-ceği bir anlatıma ve bir ŞEKLE kavuşturulması fevkalâde önemlidir. Hz. Aişe validemizin, Peygamber Efendimizin yaşayışı için &#8220;onun ahlakı Kur&#8217;ân&#8217;dan iba-rettir&#8221; (Müslim, müsâfirîn, 139) tespit ve beyanı, tam da işte bu noktada gerçek anlamını bulmuş olmaktadır.</p>
<p>Bu durum karşısında artık Sünnet&#8217;e, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in anlaşılması ve yaşanması bakımından &#8220;tayin edici yegâne unsur&#8221; olarak bakmak zorunludur. Gerçek de budur. Hatta bana öyle geliyor ki. &#8220;Sünnet, Kitaba hâkimdir sözünü de bu anlamda ve bu bağlamda an-lamak gerekmektedir.</p>
<p>2.Biz, İslâm imanının gereği ve sonucu olarak dünya,İlâhî müdahalenin muhatapları olduğumuzu, yani &#8220;Allah&#8217;a kulluk sınavında olduğumuzu biliyoruz. Bu sınavın, sadece bir bilgi sınavı değil, amel ve uygulama sınavı, hayat sınavı olduğunun da farkındayız. Bireysel anlamda ergenlik-ölüm arası yaşanan bu sürekli kulluk sınavında başarının, Allah&#8217;a nasıl kulluk edeceğimizin bize öğretilmesine bağlı olduğunu da biliyoruz. Bu da bizim gerçek ve pratik bir kılavuz ve rehbere muhtaç olduğumuz anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bu en köklü ihtiyacımızın, Hz. Peygamber ile karşılan-mış olması, gerçekten biz müslümanlar için büyük bir lütuftur. Nitekim yüce Rabbimiz bir âyette, Hz. Pey-gamberin bize dönük işlevlerini sayarak bu durumu açıklamıştır:</p>
<blockquote><p>&#8220;Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah&#8217;ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inanç-sızlıktan) onlan arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah, mü&#8217;minlere büyük bir lütufta bulunmuştur&#8230;” (Âli imrân (3), 164)</p></blockquote>
<p>Kendisi de biz ümmeti karşısındaki konumunu &#8220;inne meselî = benim konumum&#8221; diye başlayan beyanlarında, değişik açılardan ortaya koymuştur. Neticede de &#8220;aleyküm bi sünneti = Size benim yaşayışımı takip etmek düşer&#8221; buyurmuş, bizimle arasındaki ilişkinin ittiba ve uyum ilişkisi olduğunu duyurmuştur. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de de</p>
<blockquote><p>&#8220;&#8230;O elçiye uyarsanız, doğru yolu bulursunuz&#8221; (Araf, 158)</p></blockquote>
<p>buyrulmuştur.</p>
<p>Öte yandan Allah Teâlâ, Hz. Peygamber ile aramızdaki ilişkinin temelini:</p>
<blockquote><p>&#8221;Peygamber, mü&#8217;minlere öz nefislerinden daha ileri/önceliklidir&#8221; (el-Ahzab (33). 6)</p></blockquote>
<p>diye belirlemiştir. Bu âyet, kimi müfessirlerce -haklı olarak- &#8220;Peygamberin sünnetine uymak, müminler için kendi görüşleriyle amel etmekten önde gelir&#8221; (Bk Kadı iyaz, Şifâ-ı Şerif, tercüme, s. 55) diye anlaşılmış ve açıklanmıştır. Bu sebeple biz artık, &#8220;inneme&#8217;l-amelü’s-sahih hüve mâ vâfeka&#8217;s-sünne = Makbul kulluk, Sünnet&#8217;e uygun olan kulluktur&#8221; gerçeğiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamberi bize &#8220;en güzel hayat örneği&#8221; olarak takdim etmiştir.</p>
<blockquote><p>&#8220;Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok ananlar için Allah&#8217;ın resûlünde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.&#8221; (el Ahzab (33), 21)</p></blockquote>
<p>Hz. Peygamber&#8217;e uymak, hiç şüphesiz, onun yaşayış biçimine, sünnetine hayatımızı uydurmakla mümkündür. Bir başka deyişle, onun hayatını taklit etmek, iman gereğidir. Bu, asla terim anlamında bir taklit değil, tam aksine İslâm kimlik ve kişiliğinin elde edilmesi için gerekli olan ittiba anlamında taklit demektir. Çünkü sadece Hz. Peygamberin hayatı dindir. Dini yaşamış olmak, bir başka deyişle, iyi ve makbul bir kulluk yapmış olmak için onun nezih hayatının -imkânlar ölçüsünde- taklit edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bilinen bir gerçektir ki otomatik hale gelmemek şartıyla sünnete uymak, mümini sürekli bir uyanıklık ve do-layısıyla kendine güven duygusu içinde yaşamaya alıştırır. Çünkü Hz. Peygamberin sünnetine uymak, her işi onun yaptığı gibi yapma esasına dayanır. Bu da müminlerde, Hz. Peygamberin iş ve davranışlarını, işlerinde ve davranışlarında örnek alma düşünce ve dikkatini geliştirir. Böylece Hz. Peygamberin ruhâniyeti günlük hayat programına düzenleyici bir unsur olarak yerleşir. Hayata manevî bir huzur ve rahatlık gelir. Çünkü en kısa tanımıyla sünnete uymak, müslü- manca yaşamaktır.</p>
<p>Hiç kuşkusuz bütün mesele, bizim sünnete hayatımızda ne kadar yer verebildiğimizde düğümlenmektedir.</p>
<p>3.Sünnetin önderliğinde kelime-i şehâdet veya keli- me-i tevhidin söylenmesi ile kazanılan İslâm imanı ya da müslüman kimliği pek tabiidir ki -her kimlik gibi- sosyalleşmek suretiyle kendisini ispatlamak ister. Bu da onun yaşanması anlamına gelir. İslâm&#8217;da imanın sosyalleşme rehberi ise, Sünnettir. Zira inanılan ilkelerin yani dinin emir ve yasaklarının inananlarca nasıl uygulanacağı, şüpheli (hükmü naslarla belirtilmemiş) hususlar hakkında nasıl davranılacağı, kısaca İslam&#8217;ın nasıl yaşanacağı Sünnetin önderliği, Hz. Peygamberin hayatı/yorumu olmadan bilinemez ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Sünnetin önüne geçen bir din yorumu ve yaşantısı olmaz/olamaz.</p>
<p>Bilindiği gibi herhangi bir uygulamanın, amelin, amel ve ibadet olarak kabul görmesi için iki temel şart vardır.<br />
Birincisi sağlam/iyi bir niyet. Bu, işin görünmeyen yönüdür. &#8220;Ameller niyetlere göre değerlendirilir&#8221; hadisi<br />
(Buhârî, Bed&#8217;u&#8217;l-vahy 1, İman 41, Nikâh 5; Müslim, Imâre 155) bu Şartı ortaya koymaktadır.</p>
<p>İkincisi, şekil/uygulama biçimi olarak, Sünnete uy-gunluk. Bu da görünen yönüdür. &#8220;Namazı benden gördüğünüz gibi kılın&#8221; (İbn Hıbban, Sahih, IV, 541, V.503; Bey- haki, es-Sünenü&#8217;i-kübra, o, 345) hadisi ibadetlerin sünnete uygun olma zorunluluğunu; Tüm bizim dinimizde olmayan bir şey (amel/İnanç) uydurursa o reddedilmiştir&#8221; hadisi (Buhâlî, İ&#8217;tisam 20, Büyü 60; Müslim, Akdiye 17,18; EbûDavud, Sünnet 5), genel anlamda, yani prensip olarak Sünnetin, müslüman kimliğini tayin ediciliğini belirlemektedir. Binaenaleyh sosyolojik anlamda hem dini ve hem de müslüman kimliğini tayin, tespit eden ve tanımlayan Sünnettir. Bir başka deyişle Sünnet, dinî kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür. Bu durum Hz. Peygamber&#8217;e, bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan İnsanlara ne indirildiğini açıklama&#8221; (Nah) suresi (16), 44) yetkisinin doğal sonucudur. Nitekim ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaatin görüşü de Sünnetin sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir. &#8220;Söz ancak amel ile, amel ve söz ancak niyet ile, niyetli söz ve amel de ancak Sünnete uygun olmakla bir değer ifade eder ve fayda verir.&#8221; Humeydi, Müsned, u, 546 (Usulüs sünne risalesi)</p>
<p>Sünneti kendi içinde farklı ve bilimsel nitelendirmelere tabi kılmak ayrı bir iş, onu &#8220;İlâhî müdahalenin temsilcisi olarak&#8221;, temel fonksiyonu ve yapısal bütünlüğü içinde algılamak çok daha farklı ve anlamlı bir iştir. Bu ikinci durum, &#8220;ben müslümanlardanım&#8221; diyen İslam ve iman kimlik ve kişiliğinin oluşumunu, orijinalitesini ve hayata yansımasını/duruşunu hem etkiler hem de ifade eder.<br />
Bu vesile ile size yayın hayatında uzun ömürler dilerim.</p>
<p>İsmail Lütfü Çakan<br />
Rihle Dergisi/Sünnet Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-uymak/">Hz.Peygamber’e Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-uymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
