<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam Medeniyeti | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/islam-medeniyeti/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:51:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İslam Medeniyeti | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osman Bakar &#8211; İslam Medeniyeti ve Modern Dünya &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2020 15:35:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Bakar]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24530</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hiç kimse, İslam tarihinin, bilimin insanlık tarihinde gelişmesi ve ilerlemesinde büyük bir aşama oluşturduğuna dair iddiaya itiraz edemez. Bilimsel ilerlemenin bu özel aşamasını başlatırken İslam, dünya uygarlığına başka bir kalıcı katkı daha yapmıştır. Araştırma gök bilimsel gözlemevleri ve eğitim hastaneleri, modern Batı’nın elindeki bilimin daha yoğun bir şekilde kurumsallaşmasının önünü açan İslam’ın en tanınmış bilim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/">Osman Bakar – İslam Medeniyeti ve Modern Dünya ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24531 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/ERhi6uJXYAAovrX-225x300.jpg" alt="" width="273" height="364" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/ERhi6uJXYAAovrX-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/ERhi6uJXYAAovrX.jpg 510w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="76763646">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>Hiç kimse, İslam tarihinin, bilimin insanlık tarihinde gelişmesi ve ilerlemesinde büyük bir aşama oluşturduğuna dair iddiaya itiraz edemez. Bilimsel ilerlemenin bu özel aşamasını başlatırken İslam, dünya uygarlığına başka bir kalıcı katkı daha yapmıştır. Araştırma gök bilimsel gözlemevleri ve eğitim hastaneleri, modern Batı’nın elindeki bilimin daha yoğun bir şekilde kurumsallaşmasının önünü açan İslam’ın en tanınmış bilim kurumlarıdır..Müslüman hastanelerin örgütlenmesi ve uygulamaları Batılı benzerlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Muhammed Zekeriyya er-Râzî tarafından onuncu yüzyılın başlarında başlatılan klinik uygulama, Batı’ da yaygın olarak kabul edilmeden önce yüzyıllar boyunca İslami tıp pratiğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geleceğin başarısı, şimdiki zamanın başarısına, ve şimdiki zamanın başarısı da geçmişin başarısına bağlıdır. Örneğin, yirminci yüzyılın bilimsel ve teknolojik başarılarından biri olarak insanın aya ve gerisi geri dünyaya olan destansı yolculuğunu al! Bu başarı elbette Amerikan uzay biliminin bir zaferidir. Ancak diğer milletlerden ve daha önceki dönemlerden bilim insanları, uzay biliminin gelişmesine 0 veya bu şekilde katkıda bulunmuşlardır. Modern uzay biliminin temelini atmaya yardımcı olmuşlardır. Yine modern uzay biliminin doğrudan selefinin Ortaçağ İslami gök bilimi olduğu pek bilinmemektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren, Müslüman gök bilimciler Ptolemaik gezegen sistemini eleştirmeye başlamışlardır. Bu, gök bilimi tarihinde ileriye doğru atılmış büyük bir adımdı.</p>
<p>İslam, gezegen bilimi üzerine modern tip araştırma merkezlerine dönüşen gök bilimsel gözlemevleriyle dikkat çekmiştir. Gerçekten de onlar, modern anlamda bilimsel araştırma kurumları olarak görülmelidirler. Grup araştırmasına vurgu yapılmış ve teorik araştırmalar gözlemlerle el ele gitmiştir. Bilimsel olarak konuşmak gerekirse, bu tür kurumların en gelişmişleri ve belki de en başarılıları İslami bilimsel kültürün iyi gelişmiş bir aşamaya ulaştığı iddiasını destekleyen gözlemeviydi. Gözlemevinin müdürü, Nasîrüddin Tüsî olarak bilinen,&#8217;dönemin önde gelen bilim insanlarından biri olmuştur. Hem öğretim hem de araştırma ile ilgilenmekteydi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Endülüs, kültürel ihtişamda Batı’da rakipsizdi. Bilgi, zenginlik ve iktidarda Müslüman Doğu dışında hiçbir çağdaş rakibi yoktu. Fakat Endülüs’ün özel jeo-kültürel konumunun belirtilmesi gerekmektedir. Endülüs hem Batılı hem de Müslümandı. Coğrafi olarak o, hem Batı’nın hem de Müslüman Batı’nın bir parçasıydı. Kültürel olarak da hem Müslüman hem de Avrupalı olması, özellikle bugün Avrupalı bir ortamda Müslüman kimliğinin tartışmalı meseleleriyle ilgilenenlerin kafa yormasını hak eden bir noktadır.7</p>
<p>Bununla birlikte, aynı zamanda Endülüs’ün vücudunun Avrupa’da yer almasına rağmen, düşünce ve ruhunun Arap Müslüman dünyasına daha yakın olduğunu söylemek de doğru olacaktır. Entelektüel, manevi ve kültürel olarak Endülüs, batıda İber Yarımadası’nın Atlantik kıyısından doğuda Çin sınırlarına uzanan geniş Müslüman dünyanın parçasıydı. Endülüs’ün İslam’a olan katkıları muazzamdı. Ancak Latin Batı’ya yaptığı katkılar da bulunmaktaydı.</p>
<p>Endülüs’ün insan uygarlığının gelişimine yaptığı önemli katkılardan biri matematik, doğa bilimi ve tıp alanındaydı. Endülüs’teki Arap-Müslüman bilimi birkaç yüzyıl boyunca gelişti. Onun örgütlü bir bilgi faaliyeti ve devlet destekli bir kurum olarak kökeni ile hızlı büyümesinin izi, Kurtuba’da kurulan Emevi halifeliğinin kurucusu olan III. Abdurrahman’ın (ö. 961) başlattığı onuncu yüzyılda bilimin himaye altına alınmasına kadar sürülebilir. Abdurrahman’ın oğlu II. el-Hakem (ö. 976), gayretli bir şekilde ilim ve bilimin bu saltanat geleneğine devam etti. III. Abdurrahman, Bağdat’ın kültürel ve bilimsel başarılarına dayanarak Endülüs’te yeni bir ilim kültürü kurmaya çalıştı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>..İkincisi, İslam insana doğayı Allah’ın insanlara verdiği son kitabı olan Kur’an’da belirttiği yasalarına uygun bir biçimde kullanmayı öğretmektedir. Doğa, insana hizmet etmesi için yaratılmıştır, ancak bu insanın onu istediği gibi kullanmakta tamamen özgür olduğu anlamına gelmemektedir. Hazreti Muhammed’in bize hatırlattığı üzere, doğanın da hakları bulunmaktadır. Hayvanların ve bitkilerin de hakları vardır. İnsana gelince, Allah ona hem hak hem de yükümlülükler vermiştir. İnsanın doğayı kullanma hakkı vardır, ancak doğayı Allah’ın buyurduğu ahlaki ilkelere uygun bir biçimde kullanmaya dönük ahlaki bir yükümlülüğü de vardır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, insanın doğayı&#8217;korumak ve sürdürmeye yönelik ağır bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bugün, hem geleneksel hem de çağdaş olan İslami bir çevre ahlakı formüle etmek hususunda harikulade önemli bir ihtiyaç bulunmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Müslümanlar geçmişte kendi bilimlerinden “İslami Bilim” olarak bahsetmemişlerdir. Zira, onların böyle yapmasını gerektirecek bir şey yoktu ortada. Onlar, yaptıkları bilimin İslam’ın onlardan geliştirmelerini istediği şey olduğunu biliyorlardı. Ayrıca, onlar bilimlerinin hakiki, evrensel bilim olduklarına ikna olmuşlardı. Dahası, en gelişmiş bilime sahiptiler ve hatta bilimin öncüleriydiler. Karşılarında kendi bilimlerine ve bu bilimin dünya görüşüne meydan okuyan kimse görmemekteydiler. Dolayısıyla, onlar kendi bilimlerini diğer çağdaşları olan bilimlerden ayırt etme ve İslami terimini kullanma ihtiyacı duymamışlardır. Diğer kültür ve dinlerin insanları onların bilimine öykünmeyi dileyenlerdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sanatlara ilişkin kozmolojinin rolü şudur: tüm insan sanatları için bir prototip işlevi görecek şekilde, evreni ilahi sanat tasarımı görecek bir düşünceyi açıklamakta bize yardımcı olmak. Kozmolojik bilimlerle yakından alakalı olan şeyler, kozmolojik sanatlardır. Evren hem bilimin hem de sanatın kaynağıdır. Bütünlüğünde yüce bir sanat eseri olarak görüldüğünde, evren çeşitli sanatların mükemmel bir sentezini temsil etmektedir. Evren bir müzik bestesi, bir mimari başyapıt, Allah’ın kelamını içeren bir kitap, ilahi oyunun sergilendiği bir tiyatro, ya da dans sahnesi olarak görülebilir. İşte bu bağlamda, kozmolojik ilimlerden nasıl bahsetmişsek, çeşitli kozmolojik sanatlardan da bahsetmemiz mümkündür. Doğası ve misyonuna uygun bir biçimde, İslam bir din olarak, öncelikle indirilen Kur’an’a ilişkin sanatlarla ilgilenmektedir; bu sanatlar ister görsel ister işitsel olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kozmolojik bilimlerin öncelikli amacı evrendeki birliği ve böylece İlahi Birliğin yüce hakikatini ortaya koymaktır. Allah çokluk içerisinde birliği nasıl tasarlamış ve yaratmıştır, işte burada ilahi estetik gizemi yatmaktadır. Bu gizemin iç yüzünün derinliklerini araştırmamız gerekmektedir; böylece estetik ve sanatsal yaratıcılığa ilişkin geçerli ilkeler buradan çıkarabilir. Bizim insani estetiğimizi üzerine inşa etmemiz gereken şey, ilahi estetik ilkeleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslam’ın en temel öğretisi, tevhit düşüncesidir. Her şeyden önce Allah’ın birliği gelir, ya da daha felsefi veya bilimsel bir ifade kullanmak gerekirse, İlahi İlkenin Birliği. O’nun birçok güzel ismi ve sıfatı vardır, ancak bunlar metafizik bir birlik tesis etmektedirler. İşte bu birlik, O’nun Güzelliği ve Haşmetinin kaynağıdır. Bir açıdan bakıldığında, ilahi güzellik çeşitli İlahi Nitelikler arasından bir ayrık niteliktir. Diğer açıdan bakıldığında ise, çeşitli İlahi Nitelikleri barındıran ya da kombine eden bir niteliktir. Bu metafizik hakikat kendisini, O’nun yarattığı evrende göstermektedir. O halde, evrenin güzelliğinin İlahi Güzelliği yansıtan evrenin bir niteliği olduğunu söyleyebiliriz. Ancak aynı zamanda, evrenin güzelliğinin evrendeki çeşitli niteliklerin (bunların her biri İlahi Niteliğin bir yansımasıdır) bir kombinasyonuna da atıfta bulunduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin, matematiksel güzellik evrenin güzelliğinin temel bir parçasıdır. Ancak, matematiksel güzelliğin kendisi, düzen, oran, denge, simetri, basitlik ve ahenk gibi niteliklerden teşkil olmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami perspektifte, fiziksel güzelliğin kendisinden bağımsız bir varoluşu yoktur. Manevi ya da entelektüel bir güzelliğin, fiziksel şeylerde kendisini gösterdiği ya da yansıttığı daha yüksek bir güzellik türüdür, bu şey. Güzelliğin doğası gereği entelektüel olduğu görüşü, tabii ki geleneksel toplum ve medeniyetlerde yaygın bir biçimde kabul edilmekteydi. Ancak, bu görüşü modern bilim insanları arasında da savunan birkaç kişiye de rastlamaktayız. Tanınmış Britanyalı biyolog, Jacob Bronowski’nin görüşlerine burada yer verelim:</p>
<p>Coleridge güzelliği tanımlamaya çalışırken, her zaman döndüğü derin bir düşünce vardı: güzellik, çeşitlilikteki birliktir. Bilim, doğada bulunan, daha net ifade etmek gerekirse bizim tecrübemizdeki çeşitlilikteki birliği keşfetme arayışından başka bir şey değildir. Şiir, resim, diğer sanatlar da Coleridge’in ifadesiyle çeşitlilikteki birliğe dönük aynı arayıştır.ı</p>
<p>Güzelliğin “çeşitlilikteki birlik” olarak tanımlanması, İslam’daki tevhide dayanan estetik anlayışı ile tam bir uyum içerisindedir. Benzer şekilde, estetik takdirin sanat ve bilimlerin ortak bir amacını teşkil ettiği düşüncesi de bilginin birliğine dair İslami teoriyle ahenk içerisindedir. Ancak, modern dünyada, daha önce belirttiğimiz üzere, güzelliğe dair bu görüşler bilim insanları ve sanatçılar arasında yalnızca bir azınlık tarafından benimsenmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern zamanlarda, insan toplumları her yerde bilim ve teknoloji şekilleri geliştirmektedir. Bu, büyük oranda mahiyeti itibariyle nicelikseldir ki bu da niteliksel boyutun pahasına bu şekildedir. Bu tarz bir bilimsel ve teknolojik kültürde, sanatın kaybetmekten başka şansı yoktur; zira bilimin ve teknolojinin dünya ve insan hayatını niceliksel boyutları ile ilgilenmeleri onların doğası gereğidir. Bizim toplumsal yaşamımızda niceliksel bilim ve teknolojinin baskınlığı perspektifinden bakıldığında, toplumda hüküm sürecek zihin yapısı; nicelik farkındalığının sanatların gelişiminde çok mühim olan estetik farkındalık da dahil olmak üzere bütün diğer farkındalık türlerini gölgelemesi ya da sindirmesini barındıran bir zihin yapısı olacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ana akım ampirik felsefesinin şekillendirdiği haliyle modern bilimin sadece ölçülebilir ve nicellendirilebilir şeyleri incelemekle ilgilendiği noktasında şüphe bulunmamaktadır. Nicel çalışma yöntemleriyle bilinemeyen ya da tasdik edilemeyen herhangi bir şey önemsiz, alakasız ya da bilimsel olmayan bir şey olarak kabul edilecektir. Modern bilim sıkı sıkıya niceliksel araştırma yöntemlerine bağlı olduğundan, zorunlu olarak indirgemeci hale gelmiştir. Modern bilimin elinde, fiziksel olmayan gerçeklik, onun ölçülebilir ve nicelendirilebilir boyutlarına indirgenmiştir. Bu felsefi ve bilimsel indirgemeciliğin net sonucu, evrenimizin, doğal dünyamızın ve aynı zamanda ruhumuzun da fakirleşmesidir. Bizim insan çevremiz de, niceliksel bakımdan, aynı süreçte fakirlemiştir; her ne kadar niceliksel olarak değerlendirildiğinde, modern teknoloji ve kitle ürünleriyle büyük ölçüde zenginleştirilmiş olsa dahi.</p>
<p>Güzelliğin iyi bir örneği olduğu, nitelik gibi gelensek bir fıkrin; dışlayıcı bir biçimde nicelik farkındalığı ve nicel araştırma ruhu ile ululanan bir toplumda değeri ya hiç yoktur ya da çok azdır. Böyle bir toplumda, estetik ruhu telkin etmekte ve toplumsal skalada bu ruhun erdemlerini beslemekte başarılı olmaya dönük umutlu olamayız; her ne kadar, böyle bir toplumda ara sıra estetik duyusu güçlü olan bazı bireyler ortaya çıkabilse dahi. En hakiki mahiyetiyle, güzellik ölçülemez ve nicelendirilemez bir şeydir. Güzellik, bir zamanlar kendisini fiziksel nesnelerde gösteren ancak gerçekliği onları aşan manevi ve entelektüel bir nitelikti.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami görüşte din ve bilim birlikteliğinin anlaşılmasındaki esas tevhit düşüncesidir. İslam tarihi, bu düşüncenin pek çok bilim dalında ilerlemeyi teşvik eden rolüne tanıklık etmiştir. Bu kadar önemli bir düşüncenin günümüz Müslüman bilim insanlarının çoğunluğu tarafından yeterince anlaşılmaması büyük talihsizliktir. Aynı zamanda, İslami araştırmalarda pek çok mezunun, İslam medeniyeti tarihinde tevhit ile bilim arasındaki sıkı bağı yeterince kavramamış olduğu gerçeği aynı derecede üzücüdür.</p>
<p>Günümüz Müslümanları içerisinde bulunduğu bu sıkıntılı durum düzeltilmelidir. Tevhidin doğru bir şekilde anlaşılması, bilimsel fikirlerin ve diğer bilim alanlarında ilerleme kat edilmesi ancak bu anlayışın modern bir dilde öğrencilerimize ve genç kuşak bilim insanlarına sunulması ile sağlanabilir. Özellikle günümüz Müslümanları, geçmişte Müslüman akademisyenlerin ve bilim insanlarının, sağlıklı ve dengeli bir bilim kültürü yaratma noktasında bilimsel düşünce ve araştırmalarına tevhit ilkesini nasıl uyguladığını bilmeli, geçmişten gerekli dersleri çıkartmalıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami bilim, dinin tam merkezinde bulunan tek tanrı inancı veya tevhit anlayışının Öğretileri sayesinde on yedinci yüzyıla kadar uzun yıllar boyunca dünyadaki en yaratıcı ve en gelişmiş bilim olmak için gelişimini sürdürmüştür. Tarihinin en iyi zamanlarında İslami bilim, başarısını İslam Hukuku’nun veya Şeriat’ın temel öğretilerinden beslenmesine ve bu öğretilerin rehberliğine borçludur. Tevhit ve Şeriat, İslam dininin dünyaya kazandırdığı bilimsel ve teknolojik ilerlemenin iki itici gücü idi. Tevhit (birlik) evrensel bir düşünce olduğu sürece, İslam medeniyetleri dışında da İslam’a inananları kolayca bulabiliriz. Batı’da Sir Isaac Newton ve Einstein, hakikatin birliği fikrinden esinlenen felsefi ve bilimsel düşünceye ve araştırmalara sahip bilim insanlarının iyi birer örneğidir.</p>
<p>Birçok kişinin zihnindeki olumsuz imajı dikkate alındığında Şeriat, İslam’da bilimsel ve teknolojik ilerlemenin bir kaynağı olduğu iddiası oldukça gülünç gelebilir ama modern bilim bu iddiayı destekler niteliktedir. İslami bilim dünyasının ünlü isimlerinden David King ve George Saliba8 tarafından yapılan çalışmalar, özellikle astronomi alanında, uygulama odaklı bilimsel araştırmalara öncülük etme konusunda Şeriat’ın yaratıcı rolü olduğuna dair yeterince kanıt sunmaktadır. Bu çalışmalar aynı zamanda din ile bilimin yöntem ve ahlak zemininde birleştiğini de göstermektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>20.yüzyılın önde gelen filozof-bilim adamı, Albert Einstein, “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür.” sözünü dile getirmiştir. Einstein’ın din-bilim birlikteliğinin altını çizen bu ünlü sözünün bilgece olduğunu belirtmek gerekir. Dinin ve bilimin tam olarak birbirine ihtiyacı olduğunu söylemek bile bir bilgelik göstergesidir. Hikmet sahibi insanlar Allah yolunda ve insanlık uğruna din ile bilimi bir bütün olarak kabul ederler.</p>
<p>Einstein’dan alıntı yaptığımız sözler kendi sözleri olabilir, fakat bu sözlerin aktarmaya çalıştığı bilgelik kesinlikle ona ait değildir. Felsefe tarihini iyi bilenler, bu düşüncenin uzun yıllar boyunca var olduğunu kolaylıkla söyleyebilirler. Einstein’dan önce çeşitli kültür ve medeniyetlerdeki birçok bilge insan bu konu hakkındaki görüşlerini beyan etmiştir. Bilhassa Batı’da Plato ve Aristoteles, Uzakdoğu’da Lao-tze, İslam’da İbn Sînâ ve Ortaçağ Avrupası’nda Galileo Galilei’den yirminci yüzyılda Hint Müslüman filozof-şair Muhammed İkbal’e kadar tüm filozoflar ve düşünürler benzer düşünceleri tekrar etmiştir. Son yıllarda Einstein’la beraber, farklı tonlarda ve farklı entelektüel tarzlarda olmasına rağmen, bu düşünürlerin sözleri hâlâ zihinlerimizdedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer İslam’ın medeniyet kimliğini tek bir kelimeyle ifade etmek gerekirse, 0 kelime ümmet-i vasat ya da “orta ümmet” olacaktır. Orta yolu izleme deyimi edebi anlamını bir yana koyarsak, doğası gereği evrenseldir. Edebi açıdan, vasat kelimesi İslam dünyasının coğrafi olarak orta yerini işaret etmektedir. Öte yandan, insan inanışlarına, düşün dünyasına ve davranışsal kalıplara yani insan kültürü ve medeniyetine uygulanabilir bir mana taşımaktadır. Orta yolu izleme düşüncesi beşeriyette fiiliyata geçtiği zaman, toplumsal denge, eşitlik ve adalet getirecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami devlet yönetim şekli ve medeniyetinde yer alan bilimsel kültürün evrenselliği ve akılcılığı, önceki kısımda bahsedilen İngiliz bilim adamı John Bernal gibi birçok Batılı araştırmacıyı etkilemiştir. İslam’da bilim kısmını haksız bir şekilde kısa bir değerlendirmeye tâbi tutmasına rağmen, insanlık bilim tarihini dört cilde sığdıran ve bilim tarihinin en başarılı metinlerinden biri olarak lanse edilen eserinde Bernal şunları söylemiştir: “İslami bilimsel çalışmalar üzerine okudukça, ancak modern bilimde karşılaşabildiğimiz akılcı yaklaşım karşısında insan hayrete düşuyor.”8 Daha genel olarak, modern zamanlarda İslam’ın evrensel entelektüel kültürüne karşı bir takdir mevcuttur. Bu takdiri gösterenlerden biri, İslami edebiyat, Farsça ve İslami bilim tarihi gibi alanlarda verimli bir isim olan Alessandro Bausani’dir. Evrensellik özelliğinin farkında olarak, Bausani İslami entelektüel kültürün Batı kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu iddiasında bulunmuştur.9</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Topluluk bir bütün medeniyet ya da onun büyük bir kısmı olduğu vakit, bu “kolektif hata”, “medeniyetin hatası” konumuna terfi etmektedir. Batı düşünce tarihinde, medeniyet hatası şeklinde çeşitli büyüklükte hatalar işlenmiştir. Örneğin, modern seküler Batı’nın doğusu kısmen büyük bir hata üzerine inşa edilmiştir: kolektif insan aklının, bilgiye ulaşmasında, anlamlı bir hayat sürmesinde ve medeniyet inşasında ona rehberlik etmesi için ilahi vahye ihtiyaç duymadığı inancı. Bu kolektif hata, modern Batı medeniyetinin kurucu esaslarından biri olarak benimsendiğinde, medeniyet hatasına dönüşmüştür.</p>
<p>İslam bu tarz kolektif hataları oldukça ciddiye almaktadır. Kur’an’ın ilk suresinde, Kur’an sırat-ı müstakime ulaştırması için insanlığa Allah’a dua etmeyi öğretmektedir.57 Bu surede, sırat-ı müstakim “sapkınlığa düşmemiş” kimselerin yolu olarak karakterize edilmektedir.58 Kur’an’ın bir diğer kısmında, sırat-ı müstakim, Allah’ın birliğine, sadece Allah’a iman etmek olarak tammlanmaktadir.59</p>
<p>Diğer bir ifadeyle, sırat-ı müstakim tevhidin yoludur. İnsan kimliğinde düşünmenin merkezî konumu dikkate alındığında, doğru ya da ortodoks düşünme sırat-ı müstakimin temel bir bileşenini oluşturmalıdır. Vahiy ve akıl yürütmenin iyi düzenlenmiş ve ahenkli ilişkisinin tesis edildiği biçim olarak düşünmede ortodoksluğu sağlarken, İslam aynı zamanda düşünmede sapmaya düşmemeye de dikkat çekmektedir. İlahi vahiyden tamamen bağımsız bir bilgi yolu ve düşünme yolunu takip etmek, o halde, tevhidin sırat-ı müstakiminden büyük bir sapma olacaktır. Böyle bir sapkın düşünme kültürüne gömülmüş bir müşterek akıl, İslami bakış açılarına göre düşünmede sapmaya düşmüş olarak görülür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hazreti Peygamber’e göre iki işlevsel grup, topluluk üzerindeki etki ve nüfuzları bakımında geri kalan grupların üstünde yer almaktadır. Bunlar ulema ve emirlerdir. Topluluğun sağlık durumu ve yaşamının kalitesi, en çok bu iki grubun düşünce ve eylemlerine dayanmaktadır. Dolayısıyla, bu iki grup ümmetin kimliğini korumak ve sürdürmek hususunda en çok sorumlu olan kimselerden oluşmaktadır. Ulema öncelikle bilgi ve entelektüel güç meseleleriyle meşgul olduğundan ve emirler de siyasal güç ve liderlik hususlarıyla ilgilendiklerinden; şimdi bu iki grubun topluluktaki ilgili rolleri ve işlevlerine denk düşen ümmet kimliğinin boyutlarını ele alacağız. Yani, ulema ile ilişkilendirilen boyut öncelikle epistemolojik boyut olacakken, emirler için bu liderlik ve takipçilik boyutu olacaktır. .</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hazreti Muhammed hem bireyler için hem de ümmet için en iyi rol modeldir, zira hem evrenin hem de ümmetin mükemmel bir insanıdır (mikro-evreni). En mükemmel insandır ve sünneti aracılığıyla o, ümmetin bir kimsede en ideal şekli ve tezahürü ile vücut buluşudur.30 Dolayısıyla, ümmetin kimliği Hazreti Muhammed’in rol modelliğinin filizlendiği Hazreti Muhammed gerçeğinden ayrılamaz. Böylece, İslam ümmetini “ilahi tevhidin ikiz ilkesi ve Hazreti Muhammed gerçekliği üzerine inşa edilen bir bilgi topluluğu” olarak tanımlayabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tevhit epistemolojisi veya bir bilgi vizyonu tüm hakiki insan bilgisinin nihayetinde, her şey İlahi Kökenine ontolojik olarak bağlı oldukları için, Allah’ın birliğiyle ilişkili olması gerektiğine yönelik görüşü onaylamaktadır. Ne yazık ki, bugün Müslümanlar, beraberinde örnek teşkil eden düşünce kültürünü getiren tevhit epistemolojisinin tümüne sahip değillerdir. Bu değerli epistemolojinin perdelenmesi, Müslümanların düşünce biçimlerinde, geleneksel entelektüel İslam kültüründe kökeni bulunan normlardan yaygın bir şekilde sapmaların bir sonucudur. Ancak ve ancak Tevhit epistemolojisinde örneklendiği şekliyle, geçerli bir epistemolojik düzenin restorasyonu ile Müslüman toplumlarında sağlıklı bir düşünme ve bilgi kültürünün yeniden filizlenmesi ve gelişmesi garanti altına alınabilir. Ki Müslüman toplumların ümmet kimliğinin bütünlüğü ve sürdürebilirliği en çok bunlara dayanmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şüphe yok ki, modern Batı’nın tüm dikkatini verdiği rasyonel bilgi kültürünün kökeni, klasik İslam kültüründe bulunmaktadır. Ancak yine de, hem ruh hem şekil itibariyle, modern bilgi kültürü İslam’ın entelektüel geleneğinden birçok bakımından ayrılmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Belirli bir medeniyetin bilgi kültürünün o medeniyet için merkezî olmasından mütevellit, bilgi kültürü o medeniyetin kalbi olarak görülebilir. Bu durum İslam medeniyeti örneğinde özellikle doğrudur; zira İslam bir bilgi dini olmayı iddia etmektedir. Bir bilgi kültürü birçok elementi barındırır ki bunların en temeli epistemolojidir. Herhangi bir bilgi kültürünün en temel elementi onun epistemolojisidir, ki bu o kültürün bilgi vizyonu olarak da ifade edilebilir. Her medeniyet, kendisinin birincil ve baskın bilgi vizyonu ile biçimlendirilerek rehber edilmektedir. Ki bu bilgi vizyonu o medeniyetin “dünya görüşünün” özünü teşkil etmektedir. Epistemoloji öncelikle bilginin tanımlanması, bilginin mahiyeti ve özellikleri, bilginin kaynakları ki bunlar arasında en mühim olanı ilahi vahiydir; vahiy, insanın neden ve nasıl bilebileceği, ve bilginin amaçları ile ilgilenmektedir.34 Bir medeniyet ne kadar ilerler ve gelişirse, bilgi kültürü de bilginin sistematikleşmesinin o bilgi kültürünün yetiştiricilerinin entelektüel ve rasyonel ihtiyaçlarıyla uyumlu hale gelmesiyle, o kadar berraklaşır ve aynı zamanda sofistike hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>En kısa sürelerinden birinde Allah zaman üzerine yemin ederek Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Zamana ant olsun! İnsanoğlu şüphesiz ziyandadır, iman edenler ile salih amel işleyip birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.”(Asr,1-3) Zamanın doğasına dair Kur’an’daki bu çağrı, modern seküler medeniyetin savunucuları ve destekçilerinin öne sürdüğü inancın, açık bir biçimde tam zıddıdır. Kur’an’da, zamanın geçişiyle maruz kalınan kayıp durumundan kurtulmanın aracı olarak, zaman üstü hakikat ve değerlerle, ki bunlara örnek olarak sürede iman, salih amel, Hakk’a teslimiyet ve sabır erdeminin beslenmesi belirtilmektedir, uyumlu bir hayat süren insanlardan bahsedilirken; seküler medeniyetin savunucuları, eğer insanlar toplu bir yaşamı tercih edip de tamamen fiziksel dünyayla sınırlı olduklarını düşünürse, zamanın insanın tarafında olacağına inanmaktadır. Onların argümanları şu şekilde devam etmektedir, peyderpey ancak muhakkak, bilim ve teknolojinin yardımıyla insan yaşamının ve evrenin sırları ve bilmeceleri zaman içerisinde çözülecektir. İnsanın dine ya da Tanrı’ya başvurmasına ihtiyacı yoktur, zira insanın toplu yaratıcılığı, insanın medeniyet inşasında belirsiz gelişimini çizmek hususunda, ona yardımcı olmaya yetecek yegane şey olarak görülmektedir. Modern medeniyet, o halde, Tanrı’nın unutulması üzerine inşa edilmiş bir medeniyet olarak tasvir edilebilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Birçok Müslüman, modern Batı medeniyetini maddi zenginliğin peşinde aşırı koşması ve dengesiz ilerlemesinden mütevellit eleştirmektedir. Bizim görüşümüze göre, medeniyet fikri ve medeniyet inşasının anlamı üzerine tefekkür eden on dokuzuncu yüzyıl Batılı düşünürlerinin yaptığı, başlıca iki büyük entelektüel hata vardır. İlk hataları medeniyetin, ve aynı zamanda gelişimin, tanımlayıcı elementi ve karakteristiği olarak maddi zenginlik ve refah düşüncesini merkeze almalarıydı. Gelişime dair modern Batılı düşünce, maddi ilerleme ve refahla birlikte onu mümkün kılan bilimsel ve teknolojik kazanımlar bağlamında kavranmaktaydı.</p>
<p>Böylece, özellikle manevi olanlar olmak üzere, gelişimin elle tutulamaz formlarının modern Batı entelektüel düşüncesi muhitlerinde artan bir şekilde marjinalleştirildiği gerçeği göz önüne alındığında; bu düşüncenin hızlıca yayılması hiç de şaşırtıcı değildir. Öte yandan, İslam medeniyetinin bakış açısından, ilerlemeyi ekonomik boyuta indirgemek ve sonrasında da bu ekonomik boyutu onun maddi ve niceliksel kısımlarına indirgemek, tevhit ilkesine karşı gelmek olacaktır ki bu ilke en başından onun temeli ve hedefidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şunu hatırlamak gerekir ki İslam medeniyetinin temel ilkesi ve onun nihai dünyevi hedefi tek ve aynıdır: tevhit ilkesi. Öte yandan, ilkenin toplu insan eylemleri için bir temel ya da başlangıç noktası olarak hizmet etmesi ile bu eylemlerin nihai amaçları olarak hizmet etmesi arasında bir bakımdan önemli bir fark vardır. Başlangıç noktasından menzile kadarki entelektüel ve manevi yolculukta, bir kimsenin anlayışı, kavrayışı ve tevhit ilkesinin içselleştirilmesinin diğer yönlerinde niteliksel bir ilerleme olacağı varsayılmaktadır. Gelişerek daha da zenginleşen medeniyet bağlamındaki tecrübe ile birlikte, tevhidin gerçekliğinin insan zihninde daha bariz bir biçimde gösterileceği yönünde güçlü bir beklenti bulunmaktadır. Bu, medeniyet bağlamındaki gelişimin amacı ve hakiki anlamıdır. Diğer türlü, Kur’an’ın da belirttiği üzere, dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmayacaktır.24</p>
<p>Bu nedenle, insan hayatı ve düşüncesinde İslam medeniyetinin tüm göstergelerinde mümkün olan en geniş kapsamda bu birliği göstermek, İslam medeniyetinin bir görevi haline gelmektedir. Belirli Ölçüde, İslam medeniyeti bu görevi yerine getirmekte başarılı olmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tevhit ilkesi İslam’a iman edilirken getirilen şehadette vücut bulmaktadır: yani Yüce Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) O’nun elçisi olduğuna şahit olunurken. Yani, haklı olarak şu ana dek şu söylenmiştir ki İslam medeniyeti Müslüman ümmetinin toplu bir biçimde anladığı ve tecrübe ettiği şekliyle, İslam esaslarından ilkinin üzerine inşa edilmektedir. İslam medeniyeti aslında kendi bütünlüğü içerisinde; Müslüman ümmetinin Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine toplu olarak şehadet etmesi olarak görülebilir. İslam medeniyetine bakmanın bir diğer yolu da, onu hayatın tüm alanlarında toplu Müslüman ibadetinin tam bir ifadesi olarak görselleştirmektir.21</p>
<p>İslam medeniyetinin ayrıca Allah’ın zikredilmesi”üzerine inşa edildiği de söylenmektedir, ki bu bedene üflenen ruh gibidir, bedenin tamamına sirayet eder ve böylece ihsan ile arıtır ve bu bedenin tamamını donatır. İslami bakış açılarına göre, medeniyet toplu yaşama sanatı ve ihsanı ile ilgilidir; maddi gelişimin modern düşüncesinde vurgulandığı şekliyle, maddi içerikle ilgili değildir. Yine de, maddi refah, medeniyet bağlamında insanın kazanımları listesinden hiçbir şekilde çıkarılmamaktadır. Her seviye ve alanda -bireysel, toplu ve medeniyet ölçeğinde- hayatın kalitesi temel olarak insanın Allah’ı zikretmesindeki kalite ile belirlenmektedir; burada Allah’ı zikretmek en kapsamlı bakımdan anlaşılmalıdır.”</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/">Osman Bakar – İslam Medeniyeti ve Modern Dünya ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar, Sadettin Ökten &#8211; Aşk İle Anı Seyretmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:16:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İyi hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk İle Anı Seyretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[güzelllik]]></category>
		<category><![CDATA[hâl ehli]]></category>
		<category><![CDATA[hümanite]]></category>
		<category><![CDATA[hilmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[Yeis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24470</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah ne istiyor kullarından? Çok açık: Hiçbir şey&#8217;ı Rab yerıne koyma. Bilim, akıl, imkân, sağlık, her ne varsa. Yanı onlara fazla güvenme, bunların hepsinin üzerinde senin Rabbin var. O yarattı seni ve sana doğru yolu O gösterdi. Yedirdi ve içirdi. Diğer her şey vesile veya vasıta olur. Ama esas başlangıçtaki sebep, her şey ondan geliyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/">Kemal Sayar, Sadettin Ökten – Aşk İle Anı Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24471 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-300x169.jpg" alt="" width="431" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63.jpg 1200w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></div>
<div></div>
<div>Allah ne istiyor kullarından? Çok açık: Hiçbir şey&#8217;ı Rab yerıne koyma. Bilim, akıl, imkân, sağlık, her ne varsa. Yanı onlara fazla güvenme, bunların hepsinin üzerinde senin Rabbin var. O yarattı seni ve sana doğru yolu O gösterdi. Yedirdi ve içirdi. Diğer her şey vesile veya vasıta olur. Ama esas başlangıçtaki sebep, her şey ondan geliyor. Esas kaynak veya esas fail Cenâb-ı Rabbu&#8217;lâlemîn&#8217;dir. Şifa da O&#8217;ndan, hekimler bir vesiledir, ilaç da vesiledir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: İslam medeniyeti insanı semavata ve arza bakmaya, üzerine tefekkür etmeye davet ederler. Bu da insanın duygu ve ruh âlemini harekete geçirir. İslamî nokta-i nazardan ve insani nokta-i nazardan bakarsak eğer sanatın başlangıç noktası da işte bu ruhsal ve duygusal dünyamızdır. Şimdi “ruhu muazzeb oldu&#8221; diyoruz değil mi? Aslında ruh acı çekmiyor. Mesela bir tarafımıza fiziksel bir baskı gelse, tokat yesek, iş yaparken elimizi ayağımızı acıtsak, canım acıdı deriz. Esasında acıyan can değil, beden. Böyle bir etki yok. Ruh acı çekmez ama daralır. Neden? Çünkü onun da iyiliğe, güzelliğe ihtiyacı var. Ruhun ihtiyaç duyduğu şey, Hüsn-ü Mutlak&#8217;ın ona çizdiği çerçeve. Bazen Hüsn-ü Mutlak&#8217;ı bu âlemde göremeyebilir; işte o zamanlar bu görme ihtiyacını bi&#8217;l vesile temin etmek gerekiyor. Bunun yolu da yaratılıştan ilham almaktan, yaratılışın güzelliğini görmekten, hilkatin sihrine vâkıf olmaktan geçiyor. Sanat bence buradan başlıyor. Müslüman sanatkâr hiçbir zaman yaratılmışla yarışmaya kalkmaz. Müslüman sanatkârın özelliği odur. Hüsn-ü Mutlak&#8217;ın bu dünyadaki lütufları bazen açık bazen gizlidir. Açık olan lütufları her ruh görmüyor, sanatkâr o açık olanları göstermek noktasında insanlara işaret ediyor. Bazen de gizli olan güzelliği göstermek noktasında onlara rehberlik ediyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar:..Aslında kâinata, insana, ibret nazarıyla baktığımızda Cenab-ı Hakk&#8217;ın o muhteşem kudretini görebiliyoruz.</p>
<p>Ökten: İşte bu bakışla birlikte duyulan şey; büyük hayranlık, hayret, teslimiyet ve büyük bir acz ifadesidir. Aynı tabiata biyolog da bakıyor. böcekleri inceliyor ama onun nazarında hikmet yok. 0 hadiseye mekanik olarak, sebep-sonuç ilişkisi açısından bakiyor. Hem Batı&#8217;da hem de Doğu&#8217;da mehtapla ilgili şiirler ve müzikler var ama bir astronom aya öyle bakmıyor; çapını, hareketini, hızını ölçüyor, kitabına yazıyor. Bir Müslüman ise aya farklı bir nazarla bakıyor. Tabii bir astronomun bakışını reddetmiyoruz ama biz ayla beraber yatıyoruz, ayla beraber kalkıyoruz. Ramazan hilali göründü ise o gece sahura kalkıyoruz. Hilal bize çok şey söylüyor. Hilalin hem bir romantizmi hem de realizmi var. Onlar iç içe geçmiş. Gece, Müslümanlar için tefekkür, ibadet ve dinlenmeye ayrılmıştır. Gece üzerine şiirler, şarkılar yazılmıştır.</p>
<p>Gece, her yerdeki efsunlu sükânundan iyi Avutur gamlıyı, teskin eder endîşeliyi;</p>
<p>Ne ledünni gecedir! Ta ağaran vakte kadar, Bir mücevher gibi Sünbül Sinan&#8217;ın ruhu yanar. Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak, Vatanın fatihi cedlerle beraber yaşamak!</p>
<p>Böyle diyor Yahya Kemal. Koca Mustâpaşa şiirinde. Gece üzerine Batı&#8217;da tam tersi bir anlayış da vardır. Memâtın remzidir gece, unutulmak, menhiyatla geçiştirilmek istenir çünkü insan geceyle baş başa kalamaz, korkar geceden.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Bir insan sürekli çirkinliği görüyorsa, bakışı çirkinliğe ayarlıysa, onun iç dünyası bir süre sonra kararmaya başlıyor. Kendini ve dünyayı hep kötü kelimelerle tasvir ediyor. Kendisi de buna inanıyor ve ağır bir depresyonun koynuna giriyor. Sonra da bunu etrafına yayıyor. Bir hoca derdi ki, &#8220;Ben depresif danışanlarıma önce depresyondan evvelki zamanlarını anlattırırım. Birdenbire danışanlarımın gözleri ışıldar. 0 bitkin, hayattan bıkmış insanların neşeli ve güzel zamanlarını anlatırken gözünde hafif bir ışık yalımı olur, sanki hayata döner gibi olurlar. Şunu hatırlasinlar diye yaparım bunu: Geçmişte böyle bir zamanın var, bunu unutma. Bunu yeniden yakalayabilirsin.&#8221; Yani ruh en güzelden neşet ediyor zaten. Kal-u belada hepimiz güzel ruhlardık. İnsan güzel fıtrat üzere yaratılmış bir varlık. Aynı bu depresif hasta gibi, sadece hatırlaması lazım. Nereden geldim, hangi güzellikleri gördüm, hangi güzelliklere meftun idim. Şimdi bu çirkinliklerden nasıl çıkabilirim, ona bakması lazım. Platon, “Bütün mesele hatırlamaktır.&#8221; diyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Türkiye ciddi bir medeniyet krizi yaşıyor; bir tarafta modernite var, bir tarafta İslam var. Biz Müslüman kalarak, İslamî değerleri muhafaza ederek yeni bir medeniyet yorumuna gitmek mecburiyetindeyiz ama bu çok kolay bir şey değil. Avrupa bunu yapamadı. Hıristiyan kalarak moderniteyi kuramadı çünkü Hıristiyanlığı çok tahrif ve suistimal etmişlerdi. Ama bizdeki ehlisünnet itikadı hâlâ çok sağlam bir şekilde devam ediyor.</p>
<p>Biraz evvel bahsettiğiniz nakîsalar hepimizde var. Duamız odur ki, Allah bizi hak sözü işitir hâle getirsin. Söz söyleyen kişinin kusurunu görmeyelim, sözü hak ise o sözün üzerimizde ıslah edici bir etkisi olsun. Her insanın bir boşluğu vardır, insan o boşluğu araştırır; hak sözü görmez de o boşluğu görür. Hâlbuki Allah, hak sözlü birisine söyletir. Hani hep deniyor ya:</p>
<p>Ehl-i irfânım diye kimseye ta&#8217;n eyleme sen Defter-i dîvâna sığmaz söz gelir dîvâneden</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern insanla ilgili şöyle bir problem var: Hatıra oluşturamıyoruz. Hayat o kadar hızlanmış durumda ki, olaylar o kadar peşi sıra depar atar gibi geliyor ki, hiçbir yaşantı kökleşip bizde hatıraya dönüşemiyor. Bir üstadın dizinin dibinde otururken oraya ruhumuzu veremiyoruz. Ilahiyat fakültesinde hoca olan bir arkadaşımız anlatıyordu. &#8220;Ben öğrencilerde şevk göremiyorum. Ders anlatıyorum ama herkesin gözünde donuk bakışlar var, cep telefonuyla meşgul oluyorlar ders sırasında, dinlemiyorlar,&#8221; diyor. Bir yazar, “Yaşayanlar mezarlığı” diyor günümüz toplumunu anlatırken. İnsan, hatırası varsa canlıdır. Hatıraya girebiliyorsa, hatıraların kutsi saatinde yaşayabiliyorsa, orada soluk alıp verebiliyorsa, ölmüşlerini şimdi yanındaymış gibi yâd edebiliyorsa canlıdır. Biz hatıra oluşturamıyoruz, deneyim oluşturamıyoruz, bir şeyi tam manasıyla, ruhumuzu onun içine gömerek tecrübe edemiyoruz. Bu da bizi köksüz ve öksüz, ve hayata karşı ümitsiz bırakıyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sayar: Albert Camus&#8217;nün Düşüş diye bir kitabı vardır. Orada yıllar önce okuduğum bir cümle hiç aklımdan çıkmaz. &#8216;Geleceğin tarihçileri, modern insanı tarif etmek için iki kelime kullansalar kâfidir: Çiftleşirdi ve gazete okurdu.&#8221; Bir insiyakımız cinsi yönelimimizse diğer insiyakımız da enteresan bir şekilde içimizdeki enformasyon boşluğunu doldurmak. Onu da günümüz insanı gazeteden, internetten, televizyondan elde etmeye çalışıyor; fakat bu aldığımız bilgi aslında mahumat, yani bilgi bile değil. Hepimiz malumat obezi oluyoruz. Malumatla şişiyoruz ve çözüm üretemediğimiz bir sürü dertle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da bizi hayata karşı yeis içinde, yılgın insanlar hâline getiriyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Allah&#8217;ın halife olarak yarattığı ve dünyaya yolladığı bir &#8216;ınsana yeis yakışmaz. Zor sualler karşısında insanın yeise düşme ihtimali vardır. zaman zaman da düşebilir; ama Rabb&#8217;ı Teâlâ mutlaka ona çıkış yolu göstermiştir.</p>
<p>Sayar: Mutluluğun formülü olarak çok basit bir şey söylenir ruh biliminde: &#8220;Anları biriktirin, şeyleri değil. Yaşantıları biriktirin; çünkü yaşantılar size her zaman mihmandarlık eder. Fakat nesneler eskir, bozulur, çürür, demode olur.&#8221;</p>
<p>Ökten: Yine bir metaforik yaklaşım olarak söyleyeyim. Güneş semada neşe veriyor ama bazen bulutlarla da kaplanabilir. Fakat o zaman biz biliyoruz ki bulutların arkasında bir güneş var ve bulutlar rüzgârla süpürülecek. Bu metaforik bir yaklaşım, insan önce mecazlarla anlar hayatı, maddesel olarak anlar, sonra soyuta geçer. Bu bana çok büyük bir düstur olmuştur. Bulutlar var evet. şu anda hava kapalı sıkıntı var ama biliyorum ki güneş arkada.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Hocam maarif sistemimizde şöyle bir eksiklik olduğunu gözlemliyorum: Mesela bir metni anlamak üzerine bir eğitim vermiyoruz. Çok sayıda öğrencimiz olduğu için maalesef bir eleme yapması gerekiyor devletin; bu elemeyi de test sınavlarıyla yapıyor. Test sınavı ise muhakemeyi öldüren bir şey. İnsanların okudukları metni anlamalarını, anlama kabiliyetlerini, oradan muhakeme yürütme kabiliyetlerini ölçmeyen bir sınavımız var. Hap şeklinde bilgi yahut matematikte işlem soruyoruz. Bu da gençlerin dille ünsiyetini biraz kırıyor gibi geliyor bana. Bir metnin labirentlerinde kaybolmayı, o metni müteradif manalarıyla anlamayı, dil lezzeti içinde kaybolmayı veya bedii sanatlarla uğraşmayı, bir resme bakarak o resimden ne anlamaları gerektiğini, bir hatta bakarak hat sanatından ne anlamaları gerektiğini unutuyorlar. Daha çok yarışmacı, herkesin birbirine dirsek attığı. öbürünü rakip olarak gördüğü bir sistem içinde büyüyorlar. Bu da gençliğin neşesini öldüren bir şey.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Pek çok aile evlatlarına değer aktarımı konusunda problem yaşadıklarını ifade ediyorlar. Bizim kendimizi ait hissettiğimiz değerler sistemiyle çocukların içinde bulundukları, onların kafalarını karıştıran, onlarda bir yönelim kaybına yol açan sistem ve değerler dizisi farklı.</p>
<p>Ökten: Bu endişeyi hisseden insanlar önce kendilerine baksınlar. Siz söylediklerinizi kendiniz yapamıyorsanız kimseden bir şey beklememelisiniz. Önce kendinize bakmalısınız. Bir Allah dostu buyurmuş ki, “Evladım, sen ne kadar gayret etsen Hâdî-i hakiki Allah&#8217;tır. Eğer o kalplere bir nur, bir hidayet indirmezse senin gayretin nafiledir.&#8221; Benim gördüğüm, ebeveynler olarak bizler zaaflarımızı saklıyoruz, saklayacağız da. Hiçbir itirazım yok. Ama kendimizden saklamayacağız. Bu benim zaafımdır, ben bunu yapamıyorum diyeceğiz. Hayatımızda o noktaya gitmemeye çalışacağız. Dua ve iltica edeceğiz, “Aman Ya Rabbi beni bundan muhafaza buyur.&#8221;</p>
<p>Benim gördüğüm o. Yapabildim mi? Kendi şartlarımda yapabildim kanaatindeyim. Yapamadıklarım da şüphesiz var. Onları da insanlara söylemem. Çünkü zaaf bize ait. Çok yakınlarımla paylaşırım. Allah&#8217;a iltica ederim her zaman. İnsanlara da niyazım, ya söylemesinler ya söylediklerini yapsınlar. Çünkü ufacık çocuk bile akılsız değil, görüyor. Ve çok saf olduğu bir başka gözle görüyor, sizi pat diye bir yere yerleştiriyor. Dua ile ve iltica ile, gayretle birçok şey çözülür çünkü insanların hepsinin iyiliğe meyli var. Hele bu çağda merhameti, şefkati, rikkati, dikkati arıyor insanlar. Bu bir enerji. Bu gücü dilerse size Allah veriyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74040586">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar:.. Zihnimizin prizmaları bize her şeyi kötü gösteriyorsa arıza bizdedir. İyi nazarla bakmayı bilmek gerek. Bir insanı hep iyilikle çağırırsanız. onun iyi taraflarıyla, iyi yönüyle yüceltip bunu kendisine hissettirirseniz o da iyileşmeye başlar.</p>
<p>Ökten: Telkin çok önemli bir şey bizde. Bu yüzden kötülüğü söylemezler, onu çağırmamak için; daima iyiyi dile getirirlerdi. Nefisleri okşamayacağız ama kötüyü de setredeceğiz. Çocuk büyütürken de yapmayacağımız şeyi söylemiyorduk, ama söylediğimiz şeyi de yapıyorduk. Burada anne babanın çok önemli bir rolü var, her ikisi de birbirine tutarlı davranış sergilemeliler. Babanın onaylamadığı bir duruma anne onay veriyorsa ya da annenin onaylamadığı bir şeyi baba onaylıyor ve anne yokken çocuğun o şeyi yapmasına izin veriyorsa bu, ciddi bir hasar bırakır çocuk üzerinde. Böyle şahsiyet yetişmez. En başta idare edilir ama çocuk 15-20 yaşına gelince artık idare edilemez bir hâl alır. Hele 40 yaşına gelince problemi hepten çözemez bir hâle gelirsiniz. O zaman çocuk, “Niye beni dünyaya getirdiniz?&#8221; diye isyan eder. Çünkü ona, sizi dünyaya biz getirdik diye anlatıldı. Takdir-i Hüda anlatılmadı. Ona çocukken, kader diye bir şeyin olduğu ve anne babanın, o çocuğun dünyaya gelmesinde sadece bir vesile olduğu anlatılsaydı, çocuk da bunu söylemeyecekti.</p>
<p>Sayar: Anne ve babanın aynı safta durabilmesi, aynı idealleri paylaşması lazım. Çocuğun radar sistemi o kadar hassastır ki, görüş ayrılıklarını hemen sezer ve oradan kendisine bir alan açar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039899">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’Sayar:..Aslında bir evi var kılan şey, orayı yuva hâline getirmek. Ev insanı, dış dünyanın tekinsizliğinden koruyor. Ev, sığındığımız. iltica ettiğimiz, yakınlık hissini alabildiğine yoğun yaşadığımız ve bizi dış dünyaya bırakmadan önce yeniden şarj eden, bizi onaran, tamir eden yer demek. Evde aynı sofranın nimetlerini paylaşıyorsunuz, duanızı yapıyorsunuz. Bütün bunlar apayrı, ruhani bir iklim yaratıyor bir evin içinde.</p>
<p>Ökten: Biz dini hayatın içinde öğrendik. Yemek yerken, sohbet ederken, büyüklere hizmet ederken&#8230; Bize din ayrıca öğretilmedi. Sohbet içinde çok yumuşak bir geçişle güncele bağlayarak Siyer-i Nebi anlatılır yemek esnasında ve bir anda kendimizi Medine-i Münevvere&#8217;de yahut Mekke-i Mükerreme&#8217;de bulurduk. Sofra adabı erkânı aslında Osmanlı&#8217;nın edebi; ama sonra gördük ki, bu ehl-i sünnet ve Cenab-ı Resulullah&#8217;ın edebi. Adım adım gelmiş, bir biçime bürünmüş burada. Bu hizmeti biz severek, isteyerek, benimseyerek yapıyorduk çünkü bizden hizmeti alan insanlar da bize merhamet ve şefkatle bakıyorlardı. Mesela eve bir misafir gelmiş abdest alacak ben ona havlu tutuyorum. 8-10 yaşında bir çocuğum o zamanlar ama o zat bana öyle bir iltifat ve dua ediyor ki, ben öyle bir iltifatı hayatım boyunca duymamışım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039537">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Sayar: Nurettin Topçu&#8217;nun bir sözüyle devam edelim, diyor ki: &#8220;Insanlığın imdadına koşmamdaki sebep zekâ ve mantık yollarıyla halledilemez. Bu, ilahi bir harekettir ve koşan insan bunu Allah&#8217;ın emriyle yaptığını hisseder gibidir. Böyle bir merhametin hamlesiyle koşmada ise Allah&#8217;a doğru koşmanın zevki duyulur.” Elimde Ayhan Yücel&#8217;in, Sevincini Bulmak adlı kitabı var oradan bir alıntı yapacağım, beni çok etkiledi: “Eğer bir insanın hayatından daha kıymetli bir şeyi yoksa, onun hayatının da bir kıymeti yoktur.&#8221; Bu da çok sert bir söz. Yani hayatın ışığı, sadece bu dünyada yapıp ettiklerimizden ibaret değil, ötelerden bir ışık düşmesi lazım ömrümüze, ruhumuza&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039345">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ruhun ebediyete temas ettiği ve kendini sonsuzun bir parçası olarak algıladığı anlarda manevi bir haz yaşarız. Varlık insanla mukayyet değil, beden çürüyecek, ölecek ama ruh sonsuza kadar kalacak ve akıp daha büyük bir bütünün parçası olacak. Dolayısıyla ruh. ancak oraya akmakla anlam bulacak bir hayatı 0 vecd anında yeniden tecrübe ediyor. Manevi haz, ruhun ölümsüzlüğünü yeniden tattığı andır bir nevi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039136">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8216;Ökten: Biliyorsunuz her varlık zıddıyla kaim. Kalbin zıttı akıldır. Aklı da iyi kötü konuşmaya çalıştık; onu bir de &#8220;kalp medeniyeti&#8221; bağlamında tekrar ele alalım. Akıl sadece egonun emrinde olmakla kalmaz. Akılla şöyle lojik bir dünya çizebilirsiniz: Bu dünyada birtakım kurallar var; mesela hukuk kuralları soyut kurallardır ve her kural bir bağlayıcılık ifade eder ama her hadise kendi başına somut bir hadisedir. Bağlayıcı olan o soyut kuralı, somut hadiseye akıl vasıtasıyla uyguladığınız zaman o somut hadisenin insani boyutunu göz ardı etmiş olursunuz. Hâlbuki kuralı koyan rasyodur. Kural sabittir, değişmez; somut hadise ise insani bir hadisedir.</p>
<p>Ben bunun da ötesine de geçmek istiyorum. Bir Müslüman olarak düşündüğümüz zaman insan ilişkilerinin dışındaki olaylar, mesela en basitinden tabiat hadiseleri, fiziki boyutla algıladığımız &#8216; zaman çok soğuktur ama manevi boyutuyla düşündüğünüz zaman çok güzel ve hoştur. Yağmur yağıyor bunun fiziksel bir izahı var; ama aynı yağmura bir Müslüman rahmet nazarıyla bakıyor. Neden? Çünkü dirilticidir, Allah&#8217;ın koyduğu kanunlar neticesinde yağmur, ölü bir toprağı diriltir. Dolayısıyla akıl, sadece egonun emrinde değil, egonun emrinin dışında, onun daha üstünde bir rasyonel, bir başka akıl bu. Akıl kendi dar bünyesine uygun davrandığı zaman, etrafımızdaki gerek insani gerek insan dışı tabiat hadiselerini yorumlarken, bir manada onların içindeki manevi ve duygusal boyutu göz ardı etmek mecburiyetindedir. Çünkü ona, manevi olana karşı kendi başına bir yeteneği yoktur. Bu noktadan baktığımızda insan dediğimiz varlığı, bir Müslüman olarak söylersek Allah&#8217;ın lütfu olarak; seküler olarak söylersek bir varoluşsal realite olarak görürüz.İnsanın bir başka niteliği de, kalbinin hükümran olduğu duygusal alan.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038728">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Cenab-ı Rabbü’l âlemin&#8217;in var ettiği insan, O&#8217;nu kemaliyle bilmekle mükelleftir. Bildiği anda insan olarak varlık sahnesine çıkar. Elbette tam manasıyla O&#8217;nu bilmemiz mümkün değil çünkü O, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038533">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Sayar: İnsan için hep &#8220;homo religiosus&#8221; denir: Tapınan varlık. İnsan anlam arayan bir varlıktır ve o anlamı bulamadığında yeise düşer.</p>
<p>Ökten: İnsanların aklın çizdiğinin ötesinde bir şeye ihtiyacı var. Hayat bize bunu fısıldıyor zaten. Bu bir fantezi değil. Hayat rasyonalitenin sınırları içine girmeyecek kadar zengin ve güzel.Akla çok saygı duyuyorum, büyük nimet ama hayat çok daha başka bir şey.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038205">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..<br />
Ne kâhrı dest-i a&#8217;dâdan&#8217;, ne lütfu âşinâdan bil.<br />
Umûrun Hakk &#8216;a tefvîz et,Cenab-ı Kibriyâ&#8217;dan bil.</p>
<p>Yani diyor ki: “Ne kötülüğü düşman elinden ne de iyiliği dosttan bil, işlerini Allah&#8221;a havale et, hepsini Cenab-ı Hakk&#8217;tan bil.&#8221; İşte bu beyitler iyi bir hayatın reçeteleri. Yüzyılların bilgeliği. Resul-i Kibriya Efendimize dayanıyor, hayat oradan aşağı doğru akıyor. Her toplum bu bilgeliği, bu irfanı kendi diline, kendi yaşadığı örfe göre biçimlendiriyor; ama hikmet aynı. Bilgelerimiz de gönül sultanlarımız da o menbadan besleniyorlar. Bu irfanın bizdeki karşılığı ise gönül ferahlığı. Ecnebiler bizdeki gönül ferahlığının nereden geldiğini merak ediyor, &#8220;Bu nasıl bir psikoloji? Bu adam fakir bir memleketin çocuğu ama nasıl mutlu olabiliyor?&#8221; diye soruyorlar. İşte bu mutluluk pınarı, o kutlu menbadan çağlıyor. Hayat bir savaşsa eğer, biz türkü söylemeliyiz. Esbabına tevessül edeceğiz. Veba&#8217;yı okumuştum ben, çok mühim bir romandır. Vebanın nasıl geldiğini ve nasıl gittiğini adam anlamıyor. Anlamaz tabii çünkü o bir kader. Büyük şair Necip Fazıl diyor ki:</p>
<p>Akıl, olmazların zoru içinde<br />
Üst üste sorular soru içinde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74037224">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’ Sayar: İyi hayat, yetinmeyi, iktifa etmeyi bilmektir diyebiliriz belki. Modern insan, kendini kamçılayan bir varlık, iyi hayatın başka yerde, kendisinin olmadığı yerlerde olduğuna inanıyor. Hep bir hâlden şikâyet durumu var. Geçtiğimiz günlerde, yaşı artık 70&#8217;e ulaşmış bir beyefendiyle konuşuyordum, bana bir Allah dostunu anlattı ve dedi ki: “Bir defa bile şikâyet ettiğini görmedim, hep kulluk hâli ve bilinci içinde yaşıyordu.&#8221; Bu hâl bana çok uzak bir hedef gibi geliyor fakat bunu ne kadar yakalayabilirsek galiba o kadar şâdî olacağız dünyada. Resulullah Efendimiz de hiç müşteki olmamış. İnsanın bulunduğu hâlden şikâyetçi olması aslında insanı zehirliyor.</p>
<p>Ökten: “Allah&#8217;ın kuldan razı olması kolaydır evladım, kulun Allah&#8217;tan razı olması daha zordur,&#8221; buyrulmuştu. Sana verilen şeyden razı olmayıp şu şöyle olsaydı dediğin zaman rıza maksudu kaybolur. Bazıları kendi için dua edemez, sadece ümmet için dua ederlerdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74036894">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Sayar: Hocam psikolojik sıkıntıların önemli bir kısmı insanın değiştiremeyeceği şeyi değiştirmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Karı koca kavgalarına bakıyorsunuz, kadın kocasının istedığı gıbi olmamasından, erkek de karısının kendi istediği gibi olmamasından şikâyetçi. Onu kendiliği içinde, kendi biricikliğiyle kabullenip sevemiyor. Eldekini sev, onun sevilecek taraflarını keşfet, kafanda bir hayal büyütme, şöyle olsaydı onu daha çok severdim deme.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74036021">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’Sayar: Katı seküler hayatta gayb âlemi diye bir şey yok hocam.</p>
<p>Şafak vakti henüz sökmeden, bir insanın uykusunun en tatlı yerinden uyanıp soğuk suyla abdest alıp sabah namazına durması pek rasyonel bir edim gibi gözükmüyor. Yahut sıcak bir günün çoğunu ekmeksiz, susuz geçirmesi pek rasyonel bir edim değil; çünkü insanın zihnî ve fiziki verimliliğini düşürebilir. Cenab-ı Allah bir alışverişten bahsediyor, bir şeyleri vererek daha yüksek şeyleri aldığımız bir alışveriş bu. İnanmış bir insan, kısa vadeli çıkarlardan feragat ederek aslında daha büyük bir şeye talip oluyor. Uykusundan feragat ettiği zaman, Allah&#8217;ın rızasına talip oluyor. Modern insanın anlayamayacağı, daha büyük bir alışveriş yapmış oluyor sanki. Postmodernist Çağ&#8217;ın temel sloganı ise, “Anything goes.” Her şey mübah görülüyor, kimse kimseyi kınamıyor, hakikat diye bir şey yok. herkes kendi hakikatini üretmekle memur. Böyle korkunç bir görecelik buhranı içinde bırakıyor bizi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74035004">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsan kötülüğe meyletmesin diye Cenab-ı Allah iyiliğin neşrini, kötülüğün de setredilmesini emreder çünkü insanın kötülüğe de meyli vardır. Dolayısıyla iyiliğe meyletmek için iyiliğin neşrolması, kötülüğe meyletmemek için de kötülüğün setredilmesi lazım.</p>
<p>Sayar: Hocam hep söylenir ya, insan etrafındaki beş kişinin ortalamasıdır diye. İnsan etrafında bulundurduğu, seçtiği dostlarının bir ortalamasıdır gibi bir varsayım var. Kendi etrafımıza iyi insanları seçmemiz lazım ki bizim ortalamamız iyi olsun. Zaten bizim geleneğimizde hep iyi dost üzerinde durulmuştur. İyilik yapmak, iyiliği görmek, başkasında iyilik yönünde hareketi görmek bızdeki iyiliği de kamçılıyor. Bununla ilgili psikoloji deneyleri var. Mesela bir insan bir başkasının merhametli, erdemli davranışını gördüğü ve duyduğu zaman hemen içinde erdemli davranma iştiyakı beliriyor. Bizse bugün hep kötü haberleri görüyoruz. Bunlar bazen de öyle arka arkaya veriliyor ki bütün ülkenin morali bozuluyor. Sanki her şey çok kötüye gidiyormuş, hiç iyilik kalmamış, bir barbarlar topluluğuna düşmüşüz gibi bir algı yaratılıyor. Benim naçizane fikrim hep iyilik haberlerini ön plana çıkarmamız gerektiği hususunda.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74028908">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsanın mutlaka bir kutsala ihtiyacı var. Hümaniteyi okuduğum zaman şunu gördüm; hümanite insan sevgisi falan değil, doğrudan doğruya insanın tanrılaştırılması. İnsan, Tanrı&#8217;yla eşdeğer, zaman zaman da deist anlayışa göre dünyada Tanrı&#8217;nın yerine geçiyor. Bir kitap çeviriyorum, filozofların kendi dillerinden alıntılar var. Şöyle diyor: “Tanrı mükemmel bir dünya yarattı, kuralları koydu ve bu dünya bir saat gibi işliyor. O zaman şu anda Tanrı&#8217;ya gerek yok. Yerine insanı bıraktı.&#8221; Hümanizm işte bu. Dolayısıyla bu resim üzerinden Batı&#8217;yı okuduğum zaman, bir sonraki aşamanın vahşi kapitalizm olduğunu öngörebiliyorum. Ben eski zamanda dostlarla konuşurken şunu söylerdim: Sanayi Devrimini biz yapamazdık, bunu Garaudy de söylüyor. Biz kalp devrimini yaptık. Kalp devrimi devam ediyor. Kalpleri dirilten, kalplere ruh üflenen zamanı hatırlatan o devrimi yaptık.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74027985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:Bencillik artınca, egoizm artınca iyilik azaldı. Hodbin insanlar, kendilerini sevmeye başladılar. Bu en kolayıdır ve içgüdüseldir aslında; her insan kendisini beğenir ve sever ama herkes ben deyince ötekine olan yaklaşım azaldı. Hâlbuki kalbin kendisinden başkasını sevmeye ihtiyacı var. Oysa zenginlik kalp içindir. İnsanın sevilmeye ihtiyacı var. Hani şarkıda geçiyor ya, “Sevmek mi güzel sevilmek mi?” diye. Kendinizi severseniz o size sadece bir ihtiras olarak dönüyor. Etrafınızdaki dost halkası, size yakın insanlar, sizi düşünen insanlar, size hoş nazarla bakan insanlar azalıyor. sonra hiç kalmıyor.</p>
<p>Biz küçükken nazarın ehemmiyetini, hoş nazarla etrafa bakmamız gerektiğini bize söylemişlerdi. Belki başlangıçta kendinizi sevdiğiniz için birtakım maddi imkânlara kavuşuyorsunuz. bunu reddedemeyiz. Daha rahat yaşıyorsunuz, istediğiniz şeyleri yapabiliyorsunuz ama giderek içinizde manevi bir boşluk, sevgi boşluğu oluşuyor. Bunu, iyiliğin size karşı dönmemesinden anlıyorsunuz. Bencillik beşerin tabiatında var ve olması lazım ama bir yere kadar. Onun kontrol altında tutulması gerekiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74027389">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten: Ruh bir teselli arıyor ama dost bulamıyorlar. Oysa ne diyor Niyazi Mısrî:</p>
<p>Sağı solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu<br />
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş.</p>
<p>Huzur azalmaz çünkü huzurun kaynağı biz değiliz. İçimizdeki o dinginliği, o rahatlığı, o stabiliteyi, istikrarı Allah veriyor bize. 0 yine gelir, hiç endişe etmeyelim, yeter ki kendi içimizdekiyle dost olalım&#8230;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74026348">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Büyüklerimden şunu öğrendim: Her nesneye ve her insana ayrı bir hilmiyetle bakacaksın,talebeye bakarken hilmiyet içinde, ciddiyet yüzünde olacak. Talebe biraz sıkıştığı zaman o hilmiyeti fark edecek, bunu baştan gösterirsen talebe hocayı ciddiye almaz. Peder ciddi bir muallimdi ve bunun çok üzerinde dururdu, derdi ki: &#8220;Talebeye karşı ciddiyet ve vakar dışında ama hilmiyet içinde olacak.&#8221;</p>
<p>Bizim medeniyetimizde nezaketin temeli Peygamber Efendimizdir. Onun insanlara bakışını, insanlara yaklaşımını, çocuklarıyla, eşleriyle, ashabıyla olan münasebetini kendimize örnek alacağız. Biz, toplum olarak kapitalist şehir hayatını yeni deniyoruz, daha evvel biz kapitalist bir hayat yaşamıyorduk, devletçiydik. Şimdi Batı&#8217;nın ürettiği ve kurallarını koyduğu, o kuralları işler hâlde tuttuğu şehir hayatını biz yeni yeni deneyimliyoruz. Hayatta her şeyin bir faydası,bir de maliyeti var. Bu maliyet analizini ekonomistler çok iyi yapıyorlar. Bu hesap hep maddi fayda üzerinedir. peki bunun manevi faydası nedir? Bunu hiç düşünmezler çünkü onlar da kapitalist gözle bakarlar hayata.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Her insan fıtrat olarak, güzel bir çift söze, yumuşak baksa,tebessüme, tatlı bir ses tonuna muhtaçtır. Cenab-ı Allah, ilahlık iddiasında bulunan Firavun&#8217;u uyarmak için Hz. Musa&#8217;yı gönderdiğinde ona şöyle vahyediyor: Ona yumuşak söz so’yleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar. Dolayısıyla peygamberler ve velîler, tatlı dile ve güzel mekânlarda, güzel insanlarla olmaya çok ehemmiyet gösterirler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024482">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Size bir ayna tutulduğunda, bilin ki sizin aynanız da karşı tarafa tutulmuş demektir. Ve iki paralel aynanın arasına bir ışık koyarsanız ışık sonsuz defa birbiri içinde aksedecektir. Dolayısıyla insan var olmak için mutlaka bir başka aynaya ihtiyaç duyar. 0 ayna da dosttur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024133">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Bir başkasında kendimizi seyredeceğimiz, kâinata baktığımız zaman yaratılıştaki güzelliği seyredeceğimiz aynalar görmek yerine, sadece kendi suretimizi gösteren mücessem aynalara ihtiyaç duyuyoruz. Günümüzde her yere aynalar koyuyoruz. Böyle bir edep, erkân var mıydı hocam?</p>
<p>Ökten: Gece aynaya bakılmaz idi. Kendi hayalinizden korkarsınız diye. Tabii önceden ayna bu kadar yaygın değildi, esas hadise gönül aynasıydı. İnsanlar o aynayı bir başkasının yüzüne tuttukları zaman ondan bir akis, bir yansıma kendi gönlüne düşüyor mu düşmüyor mu ona bakıyorlardı. Çoğu kez de bir yansıma düşüyordu; çünkü insanlar karşısındaki insana kendisine verdiği değer nispetinde bakıyordu. Bu, o insanın dünya üzerinde sahip olduğu statüden bağımsız bir değerdir. Mademki bizi aynı Allah yarattı. aynı ruhtan ruh üfledi, her birimize ayrı bir kader çizdi. o hâlde ben bu insana bu nazarla bakmak mecburiyetindeyim.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74023473">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsana, zihinsel ve mantıksal birtakım kuralların verildiği gibi, hâlden anlama kabiliyeti de verilmiştir. Bu yeteneği geliştirebilirseniz yaşamdan zevk alırsınız; geliştirmezseniz çok müreffeh bir hayat yaşasam da ondan bir zevk almazsınız. Bunun için de biraz yavaşlamalı, daha dikkatli, rakik, yani duygusal düşünmeli, karşınızdaki her insanın, yaşadığınız her vaktin size bir emanet olduğunu unutmamalısınız. Mülaki olduğunuz her insan size bir emanet; babanız, anneniz, eşiniz, evlatlarınız, torunlarınız, dostunuz, mektep arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, mahalledeki kişiler&#8230; Hepsi aynı Allah&#8217;ın kulu. Hepsine aynı ruh üflenmiş. Hepsinin kaderini Allah çizmiş. Öyle muhteşem bir resim ki bu&#8230; Her gün bugün ne olacak diye kalkıyorsunuz. Bu sabah kahvaltı yaparken bizim evden gökkuşağı göründü, bir anda bütün dünya değişti sanki. Semada muhteşem bir kemer; ama o da her şey gibi bitiyor. Bir nihayeti var&#8230;</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74022314">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Ben Batı Ataşehir&#8217;den bir misal daha vereyim. Restoran işletmecisi bir danışanım vardı. Daha önce geleneksel semtlerde bulunmuş, sonra gelmiş orada dükkân açmış. Dedi ki: “Buradaki insan profili tamamen farklı, insanlar birbirlerine karşı daha sert, göz teması kurmuyorlar. Kolayca birbirlerini tehdit olarak algılıyorlar ve birbirlerine çok kaba davranıyorlar.&#8221;</p>
<p>Hocam işte mekân da insanı üretiyor. Desmond Morris, İnsanat Bahçesi diyor ya buna. İnsanları bir yere gereğinden fazla sıkıştırdığınızda, metrekare başına çok sayıda insan düştüğünde bir süre sonra yanımızdaki yöremizdeki insanı bir rahmet, bir esenlik vesilesi değil, bir tehdit olarak görmeye başlıyoruz. Sıkışma, insanın insanı yar ve yaren olarak değil, düşman olarak görmesini beraberinde getiriyor. Onunla beraber de saldırganlık, öfke, tecessüs duygusu, bir başkasının hayatını merak etme hissiyatı artıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74021629">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Sadece kitaba bakarak fikir ortaya çıkmaz. İslamî nokta-i nazardan söyleyeyim: Eğer sadece kitapla bir şey olsaydı. Cenab-ı Allah peygamberleri yollamazdı. Çok mantıksal bir hadise bu. Bizim cinsimizden, bizimle beraber oturan, kalkan, yiyen, içen, ticaret yapan, savaşa giden, ıstırap çeken insanlar yolluyor Cenab-ı Rabbü&#8217;l-Alemin. Ve bir de kitap yolluyor onlarla beraber. Uygulamayı bizim görmemiz lazım. Onun için bizim büyüklerimiz hâl ehli olmayı tercih ederlerdi, kâl [söz] ehli değil. Yani ailelerde, mahallelerde, şehirlerde, kıraathanelerde, camilerde, eski zaman tekkelerinde birtakım büyükler vardı; onlar, oturmasını, kalkmasını, selam alıp vermesini bilen hâl ehli insanlardı. Büyükle büyük, küçükte küçük olurlar, nerede nasıl davranması gerektiğini bilirlerdi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74020203">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Mahir İz Hoca&#8217;nın Selam makalesi vardır. Aman Ya Rabbi o kadar güzel ki, herkesin okuması lazım, özellikle de çağımızdaki insanların. Herkese üslubuna, usulüne göre selam veriliyor. &#8220;Selam bir emanettir, selamı ziyan etmeyin,&#8221; buyuruyor Hoca. İnsan da bir emanettir dolayısıyla emaneti ehline tevdi edeceğiz. &#8220;Pazarcı esnafına &#8216;Pazar ola&#8217;, eğer biri balık tutuyorsa &#8216;Rast gelsin” diyeceksiniz. Selamda iki tane mühim mesaj vardır, birinci mesaj şudur: Müslüman, diğer bir Müslümana selam verdiği zaman, &#8216;Benden yana sana bir zarar gelmez’ demek ister [başkalarından da sana zarar gelmesin]. İkinci mesaj ise şudur: Müslüman gayrimüslime selam verdiği zaman. &#8216;Ben senin için hayır niyazda, hayır dilekte bulunuyorum, senin için nötr değilim,’ demek ister; çünkü o da aynı Allah&#8217;ın kuludur. Seni yaratan Hâlık tektir. O&#8217;ndan gayrısı yok. Gün olur o gayrimüslim de bir kelime-i şahadet getirir, senin önüne geçiverir.&#8221; diyordu Hoca. Hiç büyütme diyordu kendini. İşte bunlarla büyüyen bir çocuk böyle oluyor.Saçı sakalı ağrıyor; ama hâlâ bunları söylüyor. Ne desin?</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74018219">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>S.Ökten:..Merhum Turgut Cansever bir şehirli, aynı zamanda bir kültür, medeniyet adamı, sanatkâr ve bilge bir düşünür idi. İnsanî bir şehirden bahsederken diyordu ki: “Bir şehir, yürüme mesafesi içerisinde olmalı ki bütün ihtiyaçlarınızı temin edebilesiniz.&#8221;</p>
<p>Kuzey Avrupa şehirlerinde gördüğüm için,yürüme mesafesine ben bisikleti de katıyorum. Bir baştan bir başa en çok iki kilometre olan bir kare düşünün. Bunun içerisinde bütün ihtiyaçlar mevcut; daha mübrem ihtiyaçlar için de tramvay veya tren var. Böyle yaptığınız zaman o şehirde yaşama imkânı kolaylaşıyor insanlar için.</p>
<p>Hep söylüyorum, hatırlatmak babında tekrar söyleyeyim: Bizler beşer olarak, Müslümanlar olarak; tabiatla, âlemle, özellikle de toprakla, semayla ve suyla teması kesmemeliyiz. Gökyüzüne, semaya, arza baktığınızda, o yüce sanatçının eşsiz eserini, hayatı ve mematı görebilirsiniz. Suya baktığınızda hayatın kaynağını görebilirsiniz. Batı şehirlerinde de su vardır; ama orada fonksiyoneldir, işlevseldir. Bizde su, işlevsel olmakla beraber simgeseldir; çünkü hayatın kaynağı sudur. Akan çeşme, o çeşmenin kitabesi bizde bir simgedir.</p>
<p>&#8220;Akan su ziyan oluyor,&#8221; derler. Hayır, 0 su ziyan olmaz. Siz o suyu kirletmezseniz o su deveran eder. İnsan suyu kullanır; ama kirletemez, kirletmemesi de lazım. Eskiler, “Su gibi aziz ol,&#8221; derlerdi. Bu çok mühim bir dua. Niye? Çünkü hayatın kaynağı sudur da ondan. Ve cealna mine&#8217;l mâ-i külle şey-in Hayy, yani &#8220;Her Şey sudan hayat buldu,&#8221; diye buyuruyor Cenab-ı Allah.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74017005">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sayar: Batı toplumları çok fazla eşitlikçi olma vurgusuyla büyüyor ve varlıklarını bu kavram üzerinden devam ettiriyorlar. Dolayısıyla kimse, bir diğerinden bir şeyler öğrenebileceği, manevi olarak karşısındakinin kendisine bir şeyler verebileceği düşüncesine sahip değil. Bu da toplumun manevi gelişimini çok etkiliyor. Kimse bir başkasının dizinin dibinde oturmaya gönüllü değil; yani bir başkası manevi olarak benden daha üstün olabilir ve bana bazı şeyler öğretebilir, ben ondan bir şeyler öğrenebilirim duygusuna sahip değil. Bizim geleneğimizde ise tam tersine, bir büyüğün dizinin dibinde oturmak. rahle-i tedrisinden geçmek çok mühim değerler olarak karşımıza çıkıyor. Tabii bu durum da manevi ve irfanî olarak yıllarca coğrafyamızı beslemiş.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/">Kemal Sayar, Sadettin Ökten – Aşk İle Anı Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turan Koç &#8211; Zamanın Gözleri &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turan-koc-zamanin-gozleri-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turan-koc-zamanin-gozleri-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 13:02:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî estetik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetimizin tezahürleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatsal bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Turan Koç]]></category>
		<category><![CDATA[varlık ve bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanın Gözleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23789</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;İslam sanatı&#8221; dediğiniz külliyat ya da başarılar bütününü, bir başka açıdan, nihaî anlamda Kur’an’a dayanan âlem, insan ve hayat telakkisinin belli bir dehanın kavrayışından süzülmüş ifadesi olarak da yorumlayabiliriz. Yani ”sanat” dediğimiz olay/eser, bir yerde İslam imanının artistik dildeki ifadesidir. Bu sanatta gayb ile şehâdet âlemi, tenzih ile teşbih, bir yolunu bulup, birlikte mükemmel bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turan-koc-zamanin-gozleri-alintilar/">Turan Koç – Zamanın Gözleri ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23790 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/C6QUERMXQAACcQZ-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/C6QUERMXQAACcQZ-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/C6QUERMXQAACcQZ-600x800.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/C6QUERMXQAACcQZ-768x1024.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/C6QUERMXQAACcQZ.jpg 900w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" /></p>
<p>&#8216;İslam sanatı&#8221; dediğiniz külliyat ya da başarılar bütününü, bir başka açıdan, nihaî anlamda Kur’an’a dayanan âlem, insan ve hayat telakkisinin belli bir dehanın kavrayışından süzülmüş ifadesi olarak da yorumlayabiliriz. Yani ”sanat” dediğimiz olay/eser, bir yerde İslam imanının artistik dildeki ifadesidir. Bu sanatta gayb ile şehâdet âlemi, tenzih ile teşbih, bir yolunu bulup, birlikte mükemmel bir ifadeye kavuşur. Zihnî kavrayış ile gönlün yakaladığı hakikat aynı kanalda buluşarak ve aynı dili paylaşarak bize daha derin, anlamlı, nitelikli hayatın görülmemiş boyutlarını yaşatır. İnsan ve hayatın muammalarına daha doğrudan açılma imkânı buluruz. Değil mi ki bu sanat idrakimizi gayba sarkıtmanın veya yükseltmenin önemli bir aracı olarak iş görmektedir. Bu bağlamda Süleymaniye Camiinin, Süleyman Çelebinin Mevlid’inin ve Sezai Karakoç’un ”Esir Kentten Özülkeye&#8221; şiirinin, nasıl olup da aynı semantik haritayı paylaştığı konusunu burada bir örnek olarak verebiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İslam medeniyeti ulaştığı her yer ve dönemdeki görünürlüğünü bugün &#8216;sanat eseri’ dediğimiz eserler aracılığıyla kazanmıştır. Güzel sesle okunan bir ezan, muhteşem kubbe ve minareleriyle sözgelimi Süleymaniye Camii ve enfes bir muhakkak hatla yazılmış bir Mushaf bunun çeşitli alanlardaki örnekleridir.</p>
<p>Kısaca, İslam sanatı İslam iman ve ilkeleri üstünde yükselen bir medeniyetin dilidir. Durum böyle olunca, İslam estetiği ve sanatını İslam’ın hayat, insan ve evrenle ilgili bakış açısından bağımsız düşünmek mümkün değildir. Başka medeniyetlerin yaslandiklari dünya görüşü, estetik kavrayışı ve sanatları için de benzer bir ilişki söz konusudur. İşte bu yüzden, medeniyet, genel olarak toplumlara düşünce, duygu, sanat, doğal bilimler, teknoloji ve ahlak gibi alanlarda maddi ve manevi boyutlarıyla aynı duyarlılık, aynı yön ve aynı hızı veren bir güç ya da dünya olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Titus Burchardt’ın ifadesiyle;</p>
<p>Sanatsal bilgi (marifet, hüner) bir işin parçalarının uyumlu bir bütünlüğe kavuşturulmasına imkân vermekle kalmaz; onun sağladığı şemalar ya da ana kalıp ve modeller insan anlayışının ta temelinde yatan görünmez birliğin aynası gibi iş görür. Yani, sanatla aktarılan marifet (bilgi) daima, en azından zımnen, onun aklî verilerinin küllî (evrensel) ilkelerle irtibat kurmasını sağlayan bir hikmet yönünü içerir. (. . .) Sanat ya da zanaatkârlığın, onu manevî bir oluş ya da gerçekleşme yönteminin taşıyıcısı olmaya hazırlayan hepsi hepsi iki yönü vardır: Sanat bir yandan nisbeten biçimsiz olan bir malzemenin genellikle zahmetli bir şekilde ideal bir modele göre şekillenmiş bir nesneye dönüşmesinden ibarettir. Imdi, bu şekillenme su götürmez bir şekilde ilahî gerçeklikleri temâşâya tâlip olan bir kimsenin kendi içinde ve yine karmaşık ve şekilsiz, ama potansiyel olarak soylu bir hammadde rolü oynayan kendözünde (nefis, soul) tamamlamak zorunda olduğu eserin bir imajıdır. Öte yandan, temâşâ nesnesi duyularla idrak edilebilen bir güzellikte hayal ve tasavvur edilir; çünkü bu güzellik aslında mahiyeti bakımından biricik ve sımrsız olan bizatihî Güzel&#8217;den başka bir şey değildir.3</p>
<p>Kısaca ifade etmek gerekirse, İslamî estetik duyarlılık olanca ağırlığını aşk ile bilginin birleştiği noktaya verir. Aşk ile bilginin nihaî ve ortak konusu da İlahî güzellikten başka bir şey değildir. Bu yüzden, Tevhid ilkesine sıkı sıkıya bağlı olan İslamî estetik duyarlılık ve İslam sanatı açısından, batınî boyut son derece önemlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerçekten, mükemmelliğin varlık ve bilgi ile çok sıkı bir ilişkisi vardır. Öyle ki, estetik anlayış sayesinde, varlık, bir yandan başka her şeyi geride bırakan bir önceliğe sahip olurken, öte yandan da metafiziksel âleme bir geçit olma rolü üstlenir. İbrahim Kalın, &#8220;Dünya Görüşü. . . .” adlı çalışmasında bu hususu şu şekilde ifade eder;</p>
<p>..Vücud, son tahlilde Mutlak Varlık olan Tanrı’nın yaratılış âlemine bakan yüzüdür. Öte yandan vücud, aynı anda ”iyi&#8221;, ”doğru” ve ”güzel”dir ve ahlak, epistemoloji ve estetik alanlarının buluşma noktasıdır. Varlıklar vücud&#8217;un hakikatinden pay aldıkları oranda gerçektirler. Varolma eylemi Vücudun bu kuşatıcı hakikatine iştirak etmektir. Bu yüzden, bilme eylemi de son tahlilde varlıkların hakikatine, yani vücud&#8217;a iştirak etme ameliyesidir.9</p>
<p>İslam sanatı ve estetiğinin metafiziksel alanla olan ilişkisi İbn Arabî’nin ”Kitâbu&#8217;l-Celâl ve’l-Cemâl&#8221; adh risalesinde son derece özlü bir şekilde şöyle ifade edilir;</p>
<p>Allah’ın Kitabındaki hiçbir âyet ve varoluştaki (vücüd) hiçbir kelime yoktur ki bunların Celal, Cemal ve Kemal şeklinde üç yönü olmamış olsun. Onun Kemalle ilgili yönü bizatihi ne olduğu, varoluşunun sebebi ve o şekilde oluşunun gayesini bilmektir (marifet). Celal ve Cemal söz konusu olduğunda ise, Celal ve Cemale açılan (yönelen) kimseye, bunların heybet, üns, kabz, bast, havf ve reca ile açıldığını (yöneldiğini)bilmektir. Her sınıfın kendine uygun bir tecrübesi vardır.10</p>
<p>Kısaca, İslam sanatı ve İslamî estetik duyarlılığı ele alırken ”bilgi,&#8221; &#8220;aşk,&#8221; ”irade” ve ”varoluş bilinci” gibi kavramların birbirinden ayrı alanlar olarak anlaşılamayacağını göz önünde bulundurmak son derece büyük bir önem arzetmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8216;İslam sanatı ve estetiği İslamî maneviyatla doğrudan bir ilişki içindedir. Bu durum, İslam sanatının bu maneviyatmın artistic bir form içinde tezahürü olduğunu söylememize izin verir. Bu yüzden, bu alanda çalışma yapan bazı yazarlar İslam sanatı ve duyarlılığını tasavvufla ilişkilendirme yoluna gitmişlerdir. Gerçekten, tasavvufa göre, derin bir dinî idrak ya da kavrayış bir buluş ve bulunuş tecrübesi olarak ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, kalp ya da gönlün dinî tecrübe ve hayatta hayatî bir rolü vardır.</p>
<p>Şüphesiz, sezgisel bir apaçıklık duygusunun ağır bastığı böyle bir tecrübede iş başında olan ne sonuca götürücü akıl yürütme, ne de bilimsel açıklamadır; tam tersine burada asıl yürürlükte olan ve bizi bir şekilde ikna eden şey &#8216;buluşma mantığı&#8217; denen bir kavrayış ve sonuca ulaşma tarzıdır. Burada akıl, çok önemli bir yere sahip olsa da, ne tek yol ne de tek araçtır.</p>
<p>Her ne kadar zihnî kavrayış İslam düşüncesi ve teolojisi açısından aslî bir yer ve öneme sahip olsa da, iç vukuf ya da basirete ağırlık veren okullar göz önüne getirildiğinde veya kalp gözüne ayrıcalıklı bir yer tanıyan yaklaşımlar nazar-ı dikkate alındığında, sonuca götürücü akıl yürütmenin hakikate ulaşmada ya da dinî duyarlılığı ifade ve ifşada tek ve doğrudan bir yol olduğunu iddia etmek, en azından eksik bir izah tarzı olur. Burada tutulacak en iyi yol kalbin yakaladıkları ile kafanın onayladıklarını birleştirmektir. Bu, bizim bütünlüğümüzü korumamız ve parçalanmışlıktan kurtulmamız açısından da önemlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Peygamber’ in &#8220;Cıbril Hadisi&#8221; olarak bilinen çok ünlü bir sözünde ifade edildiği üzere, ihsan özsel güzelliğin hayata yansıtılması anlamina gelir. Bunun gerçekleşmesi için bizim tüm güzelliklerin Allah’ın Cemâlinin tecellileri olduğu gerçeğinin sürekli bincinde olmamız gerekir. Başka bir açıdan, güzelliğin farkında olmak bize Allah’ın hazretine ima ve işaret eden bir kapı aralar. Burada kullukla güzelliğin bilincinde olmak ve güzel olanı yapmak aynı anlama gelir. Gerçekten, bir hadise göre, ”Allah her türlü iş ve eylemde güzel olanı yapmayı (ihsan) farz kılmıştır.&#8221; (Müslim, Sayd: 57; Ebü Dâvüd, Ezahî: 11). Dahası, İslamî anlayışa göre, güzellik Allah’ın sıfat ve fiillerinin âlemdeki tezahür ve tecellilerinin temel bir özelliğidir. Temâşâ tecrübesi bir yerde hakikatin bu anlamda cilvelerini görme tecrübesi olarak anlaşılır. Bu husus İslamî estetik telakkide ve İslam sanatlarında sürekli göz önünde bulundurulan bir konudur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Çok iyi bilindiği gibi, her dinin inananların gönülleri, dolayısıyla sanatçıları ve onların sanatları üzerinde görülebilir ve görülmez bir etkisi olur. Dinin hem öz hem de biçime sirayet eden bu etkisi bazı sanatları öne çıkarırken başka bazılarının geri planda kalmasına neden olabilir. Mesela İslam ve Yahudilik, genel teolojik öğretileri ve bu öğretilerle ilgili duyarlılıkları dolayısıyla, ağırlıklı olarak katı bir antropomorfizme dayanan Yunan sanatına hiç ilgi göstermemişlerdir.</p>
<p>İslam herhangi bir doğal nesneye uluhiyet atfeden veya onu uluhiyetin bir temsilcisi olarak takdim eden her tülü sanata her zaman karşı olmuştur. Tevhid ve tenzih öğretisi İslam düşüncesi ve teolojisinin önemle ve öncelikle gözettiği bir ilke olduğundan, Tanrı, peygamberler ve Önde gelen manevî şahsiyetlerin görsel temsillerinin yapılmasından titizlikle kaçınılmas&#8217;ını sağlamıştır. Böyle bir ima ve işaret taşıyabilecek bir şeyden kendisini sürekli uzak tutmuştur.</p>
<p>Bu anlayış Müslüman sanatçının hayatında her zaman güçlü bir şekilde etkili olmuştur. İslam sanatını anlamak ve gereği gibi takdir edebilmek için bu hususun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. İslam sanatının hat, tezhip veya üsluplaştırma ve tecride (soyutlama) yönelmesi onun manevî gayesinin bir sonucudur.“ Dolayısıyla, İslam sanatının figüratif temsilden uzak duruşunu bir yasaklama tarzı olarak telakki etmek en azından yetersiz bir açıklama olur. İslam sanatındaki tecrid ve üsluplaştırmaya yöneliş geçerliliğini hâlâ korumaktadır; yani bu tutum geçerliliğini hâlâ sürdürmekte ve saygı görmektedir. İslam sanatı tevhide kati dolayısıyla tecride yönelmiştir. Bu durumun, ister ’kutlu’ ister genel anlamda ’dinî&#8217; kategoride olsun, tüm sanatlar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İslam sanatı, tıpkı ait olduğu dünya görüşü gibi, insan hayatının bütün alanlarını yüceltmeyi hedef alır. Aslında bu sanat, başta da söylediğimiz gibi, bu dünya görüşünün artistic formda bir dışavurumudur. Bu bakımdan, bu sanat insanî amaçlara ulaşmada bir araç olmayı önemli görmüş ve kendisini mümkün olduğu ölçüde yararlı da olmaya adamıştır. Bu amaçlar içinde en önde geleni ve en yücesi insanı ait olduğu kaynakla buluşturmaktır.</p>
<p>Derin bir tefekkür ve teemmüle yaslanan İslam sanatının en aslî Özelliği insana hakikati telkin etmek, hakikati hatirlatmak ve insanı temâşâ tecrübesine hazırlamak olmuştur. İslam sanatı ve estetik telakkisi tecrübeyi fizikî ve ruhanî şeklinde ikiye bölmez. O, insam mükemmel olanla buluşturmayı hedef alır ve bunu gerçekleştirmenin yollarını arar.</p>
<p>Bu sanat hitap ettiği kişi ve kitleleri mükemmele ulaştırma gayesini dinî duyarlılıktan kaynaklanan bir mükellefiyet, yani yükümlülük olarak görür ve yaptığı işi de bir ibadet bilinci içinde yapar. Gerçekten, dinî bir sanatın gayesi asla salt sanat değildir; o bir mesajı iletme ya da açmanın en uygun, en güzel yollarından biridir. Bir sanat eseri, belli bir mesajı artistic bir form içinde aktarma ya da açma güç ve kabiliyetine göre ”iyi” veya ”kötü” olarak adlandırılır. İslam sanatı, başta tezhip ve benzeri tezyinî sanatlarda olmak üzere, tecrit (soyutlama) ve üsluplaştırma yoluyla tabiattan kaçmaya, yani doğal olandan kurtulmaya çalışmakla birlikte, yine de gerçeklikle olan bağlantısını sürdürür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İslamî sanat anlayışında, sanatın hakikatle veya daha yerinde bir ifade ile, hakikat ve gerçeklik anlayışı ile sıkı bir ilişkisi vardır. Gerçek sanat, İslamî anlayışa göre, hakikate ve bir mânâ ifade etmeye, mânâyı dile getirmeye dayanır. Hakikati dile getirmek en iyi şekilde onu mükemmel bir dil düzeyinde ifadeye kavuşturmakla mümkün olabilir. Mevlânâ, Yunus Emre ve İbn Fârız gibi büyük sufi düşünürlerin eserlerini okurken, ulaştıkları veya karşılaştıkları hakikati ifadedeki mükemmellikleri karşısında hayran kalırız. Kısaca ifade etmek gerekirse, İslamî anlayışta gerçek sanat hakikat ve hikmetle sıkı alışveriş içinde olan bir sanattır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Güzellik, her şeyden önce göze ve kalbe dokunan bir şeydir. Başka ve daha geniş bir açıdan bakıldığında, tecrübe ettiğimiz doğal güzellikler ve sanat eserleri her zaman sonunda imanla taçlanacak bir estetik tecrübeye zemin hazırlama veya ona eşlik etme imkânı barındırır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İslam düşüncesinin veya belki de daha yerinde bir tabirle İslamî kavrayışın her tür ve düzeydeki anlama, algılama ve anlamlandırma tecrübe ve pratiklerinin odak noktasını oluşturan &#8220;Tevhid ilkesi” asıl anlam ve önemini salt bir zihnî kavrayış düzeyini aşarak doğrudan bir tanıklık tecrübesine yaslandığı yerde bulur. Şehadetin, yani bütün varoluş tecrübemize yaslanan tanıklığın, niçin Müslüman olmanın olmazsa olmaz şartlarından biri olarak belirlendiği, bu açıdan bakıldığında daha iyi anlaşılmaktadır.</p>
<p>Doğrusu, dindarlık tecrübe ve pratiklerimizde, varlık ve hakikate ilişkin kavrayışlarımızda asıl heyecan verici olan şey bu tanıklıktır. Dağdaki çobandan kürsüde ders veren hocaya kadar farklı yer ve konumdaki insanların dinî sadakati sözünü etmeye çalıştığımız bu ayrımlaşmamış tanıklık tecrübesi içinde çiçeklenir. Ve işte bundan dolayı ve böyle bir süreç içinde iman tecrübesi üst düzeyde yaşanmış bir estetik tecrübe hüviyetine bürünür.</p>
<p>Zira bu tecrübenin içinde sevgi, güven, huzur, yakınlık, birliktelik, açılma, genişleme duygusu; bulunma ve buluşma sevinci harikulade bir bütünlük içinde tarifi imkânsız bir bediî zevke dönüşür. Burada bilgi, düşünce ve duygu aynı şeydir. İşte bu bakımdan, nihaî anlamda ilgili ve bağlı, yani bağlanmanın sadakati ile bağımlı olduğumuz varlığın bize bakan yüzü olan âleme ilişkin telakkimiz doruklarda yaşanmış bir estetik zevk tecrübesi olarak ortaya çıkar. İşte bu yüzden iman bir bilme, kavrama ve erme meselesi olduğu kadar aynı zamanda estetik boyutlu bir olma tecrübedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir Müslüman, her an Allah’ın hazretiyle yüz yüze olduğu bilinci içinde yaşayan bir insandır. Bu derin kavrayışta, Allah’ın bildiğimiz, tanıdığımız hiçbir şeye benzemezliği (tenzih) anlayışı ile her şeyin O’nun irade ve kudretinin bir mazharı, meşhedı&#8217; ve meclâsı ( teşbih) olduğu ; dahası, O’nun bize bizden daha yakın olduğu anlayışı iç içe bulunur. Bu bağlamda, gayba ait olanla (metafizik) müşahede dünyasına ait olan arasındaki fark, aklî güç ve yetilerimizle duyusal güç ve yetilerimizin kavrayış ve algı alanlarındaki fark olarak karşımıza çıkar. Kısaca, böyle bir ayırım daha çok bilgi düzeyinde, bilgi alanları ve türleri arasında yapılmış bir ayırımdır. Kur’an’a ve onu referans alan Islam düşüncesine baktığınızda buradaki ayrimın nihaî olmadığı kolayca görülür. Evet, Allah zamandan ve mekandan münezzehtir; ama aynı zamanda her yerde hâzır ve nâzırdır da.</p>
<p>Hakikatler (hakâik) ve özellikle iç ve dış dünyada gördüğümüz, tanık olduğumuz her bir şey, bir yerde ve bir şekilde, idrakimizi Allah’ın hazretiyle buluşturmada bir tür atlama taşı görevi görürler. Bu anlayış ve idrake göre, âlem Büyük Sanatkar’ın sun’u bir temâşâ sahnesidir. Başka bir açıdan bakıldığında, bu idrak ve anlayış, bizden, olgu ve olayları hem yukarıdan aşağıya, yani -tabir caizse-Allah’tan âleme, hem de aşağıdan yukarıya, yani âlemden Allah’a giden bir kavrayışla, görmemiz, anlamamız, algılamamız ve, daha özel bir anlamda, temâşâ etmemiz gerektiğini telkin eder. Başka bir ifade ile, bütün olgu ve olaylarıyla âlem her türlü ima, işaret ve estetik düzeydeki telkinleriyle, her şeyden önce bir bilgi nesnesi olarak yer alır karşımızda.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Doğrusu, mükemmelliğin veya geleneksel dil ve söylemimizdeki ifadesiyle kemâlin, her şeyden önce varlık ve bilgi ile ilgili bir boyutu vardır. Kısaca, biz ancak var olan bir şeyin mükemmelliğinden, yani kemâl derecesinden söz edebiliriz ve ancak var olan bir şeyin bilgimize konu olduğunu söyleyebiliriz. Bir şey ne ise veya ne olması isteniyorsa o olarak sergilediği mükemmelliğe göre veya olmasını istediğimiz yoldaki mükemmellik derecesine göre güzellik sergiler. Başka bir ifade ile, bir şey kendi tür ya da kategorisi içinde ne kadar mükemmelse o kadar güzeldir. Güzellik salt bizim bakış açımız veya algı ve alımlama gücümüze bağlı/sınırlı bir şey değildir.</p>
<p>Bu âlem ve âlemdeki her bir şey gelip geçiciliği içinde (fâni) ne kadar gerçek ya da nesnelse o ölçüde veya en azından ona yakın bir ölçüde nesneldir. Bu anlayış ahlak alanı için de geçerlidir. Kaldı ki böyle bir telakkide etik olanın estetik olandan ayrı bir yerde durması da sözkonusu değildir. Dolayısıyla, sanatçının daha güzeli yakalaması için daha mükemmel olanı başarması gerekir. Bu da onun sürekli yolda olmasıyla gerçekleşecek bir iştir. İşte bu anlayış geleneksel estetik kavrayışa el-ahsen aduvvü ’l-hasen cümlesini söyletmiştir; yani, ”Güzelin düşmanı daha güzel olandır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İslam sanat eserlerinde iç ile dış, veya bir başka açıdan mânâ ile süret öylesine birbirinin içinde, birbiriyle bütünleşmiş durumdadır ki onların bir eser olmasını sağlayan şey işte bu bütünlük olgusudur. Sözgelimi mimaride birtakım unsurların ustaca bir araya getirilerek bir yapı oluşturulması onun bir sanat eseri olması için yeterli değildir. Esere ulaşmak için yapının aşılması gerekmektedir.5 Burada önemli olan gönüle ulaşmaktır. Bir örnek vermek gerekirse, lisan&#8217;a göre önemli ve öncelikli olan, hatta bir yönüyle zamanüstü olan kelâm’dır.</p>
<p>Lisan, yani dil kelama, yani gönüle ulaşmak için en iyi yollardan biridir. Ama bunları birbirinden ayırmak da neredeyse mümkün değildir. Tıpkı bunun gibi, bir sanat eseri de bireysel olduğu kadar ortak da olan varoluş bilincinin en doğrudan, en derinden hissedildiği yer olan gönüle ulaştığında ancak gerçek bir eser olma statüsünü kazanır. Medeniyetimizin hüsnühat, tezhip, mimari, şiir, na’t gibi temsil edici örneklerinde karşılaştığımız durum budur. O yüzden seviyoruz biz bu eserleri ve onları kimliğimizin bir parçası biliyoruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Modern insanın dar kafalılığı önünde muamma diye bir şeyin bulunmadığı inancında kendini gösteriyor. Onun akıllılığı, farkına varmadan bilgi olarak kabul ettiği bilgisi ile bilgisizli‘ginin bir toplamından ibarettir. En büyük sır karşısında bile, o kendini beğenmiş ve mağrur davranıyor. O muammayı görmez. . .</p>
<p>Sanat, felsefe ve dinin anlamı insanın dikkatini muammalara, sırlara ve sorulara çekmekte yatar. ”Bu ise şuurumuzun uyanması demektir. 0 da çok defa bilmek ve tanımak doğrultusunda değil, fakat farkında olmadığıınız bilgisizliğimizin müdrik olduğumuz bilgisizliğe dönüştürülmesi şeklinde bir uyarmıştır. Cahil ile bilge arasındaki o sonsuz fark işte burada yatar.”(İzzetbegovic,Doğu ve Bati Arasinda İslam,s.62)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ne anketlere cevap ver,<br />
Ne de dünya işleriyle ilgili sınavlara takıl.</p>
<p>Hiçbir teste iltifat etme;<br />
Ne istatistikçilerle otur,<br />
Ne de toplumsal bir bilim üstlen.26</p>
<p>Açıkça, bir sanatçı hangi tür ya da dalda olursa olsun, sanatın iç yasasına ne ölçüde uyarsa, yani ne kadar somut, bireysel, kişisel, özgün, tek, tekrarlanmayan ve biricik olanı dile getirirse o ölçüde sanatın hakkını vermiş olur. O bakımdan, bir sanat eseri ruhanî dünyaya ne kadar açılır, dil ve söylemi ile karakteristik olanı ne kadar başarıyla ifade ederse o ölçüde büyük olur. Sanat ile din arasındaki yakınlık da aslında bu ruh ve karakter vurguları dolayısıyladır.</p>
<p>Tüm büyük sanatçıların büyüklükleri, insanın iç dünyasına yaptıkları keşifle doğru orantılıdır. ”Konu ve olaylar pekâlâ sosyal olabilir,&#8221; diyor İzzetbegoviç, ”ama sanat her zaman problemin ahlakî veçhesiyle ilgilenir. O, bedenle ilgilenirken bile ruhanî ya da manevidir.”27 Sanatta önemli olan insanın haysiyeti, şerefi ve sorumluluğunun özünü oluşturan ruhtur. Tek kelime ile; tüm dinlerin, peygamberlerin ve şairlerin sözünü ettikleri ruh.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Din nasıl teoloji ile birlikte yürümezse sanat da eleştiri ile birlikte yürümez. Nitekim Faulkner eleştirmenleri papazlara benzetiyordu. Din bilimsel olamaz. Hakikî dinî ve ahlakî konu ya da sorunlar en uygun şekilde dram, tiyatro ve romanda ifade edilebilir. Kur’an ve İncil teoloji kitabı değildir. Bu husus din ile sanatın birbiriyle buluştuğu veya hatta birbirine bağımlı olduğunu gösteren başka bir noktadır. Hıristiyanlık hakikî bir şekilde ancak İsa&#8217;nın bir tarihi olarak var olabilir, teoloji olarak değil. İsa ve İnciller Hıristiyanlığın bir veçhesi Paul ile Kilise ise başka bir veçhesidir.</p>
<p>Din ile sanat arasındaki ortak noktalarla ilgili bu mütalaaya son verirken, şunu da söylemek gerekiyor ki sanat insanı ararken bir yerde Tanrı’yı arama işine dönüşür. Bazı sanatçıların görünüşte (nominally) ateist olması olgusu sonucu değiştirmez; zira “sanat bir yapma ve olma tarzıdır, düşünme tarzı değil (Alain). Dinî olmayan resimler, heykeller ya da şiirler bulunabilir; ama dini olmayan sanat yoktur. Ateist-sanatçı fenomeni, ki doğrusu çok enderdir, insandaki kaçınılmaz çelişkilere ve bilinçli mantığın, insanın yer ve göğün baskılarına karşı kendiliğinden geliştirdiği, ama o ölçüde de sahih olan temayüllerinden nisbî bağımsızlığına atfedilebilir. Eğer dinî hakikat yoksa artistik hakikat de yoktur.(A.İzzetbegovic)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerçekten, Kuran’a, Hadîs’e ve ilk kaynaklarımıza atıfla görmenin önemine dair daha bir sürü şey söyleyebiliriz. Tasavvuf bu konuda, en azından kelam ve felsefe gibi disiplinlere göre, daha da ayırt edici bir yerde durur. Tasavvufun bu yönünü burada özellikle vurgulamak gerekir. Bilindiği üzere, tasavvufta üç kavram görsellik açısından son derece önemlidir. Bunlardan ilki ”müşâhede” kavramıdır. ”Müşâhede”nin anlamı açıktır: şahit olmak.</p>
<p>Değil mi ki ”Eşhedü. . . ” ile başlıyoruz; bunun tazammunlarını, içerimlerini, çağrışımlarını,hadi eslafımızın diliyle söyleyelim, iltizâmâtını” da burada bulmamız lâzım. İkinci kavram ”mükâşefe” kavramıdır. Açıkça, ”keşf” kavramı da aslında yüzü, cemâli, güzelliği görme, peçenin aralanması anlamına gelir. Gene görmeyle ilgili bir şeydir. Bir diğer kavram da ”muayene”dir. ”Ayne’l-yakîn” (kesin bilgiye görerek ulaşma) kavramının da bununla doğrudan ve sıkı bir ilgisi vardır. ”Kalp gördüğünü yalanlamaz.&#8221; Diyor Kur’an. Tabiî, önemli olan da kalp ile görmektir. Temâşâ ve istiğrak tecrübesi çıplak olguyu seyretmenin ötesinde, niteliği kucaklayan bir görmeyi ifade eder.</p>
<p>Hekimlerimiz de muayene ederler; yani görürler hastalarını, gözgöze gelirler.</p>
<p>Bunları görmenin bilgi edinme sürecinde, bilgiyi değerlendirme ve kimliğimiz, kişiliğimizle bütünleştirme sürecinde ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için arz ettim. Çağımıza ”imaj çağı,” ”görüntü çağı&#8221; diyoruz. Bu durumu, daha çok olumsuz boyutlarıyla tecrübe ediyoruz. Reprodüsiyona dayalı görüntüler, endüstrileşmenin yedeğinde gelen resimler, televizyonlar, sinemalar, bağışlayın, yatak odalarımıza kadar girerek, tabir caizse hanemize tecavüz ederek bütün hareketlerimizi şekillendirici bir biçimde işlemektedir. Bu çağa ”imaj çağı, &#8220;görsellik çağı ” denmesi hiç de masum bir şeyi dile getirmiyor bu açıdan. Yoksa görme her zaman önemli.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Kuran-ı Kerîm kelam olarak inmiştir. Ancak, Kuran’daki; ”Görmüyor musunuz?&#8221; ”Bakımyor musunuz?” ”Düşünmüyor musunuz?&#8221; şeklindeki ibareleri ”salt rasyonel bir düşünme etkinliği içinde olun” şeklinde anlamak, kanaatimce eksik bir anlama olur.. Düşünme de yine bizim kalbimizle bağlantısı olan bir eylem ve edimdir. Yani bir şeyi görürsünüz; kalbinizin bir teli titrer. İbni Arabî diyor ya hani ”Allah, İblis’e Adem’e secde et dedi ama etmedi, seni görseydi, senin alnındaki o ışığı görseydi ayaklarına kapanırdı.” Ne güzel Özetliyor Türkçemiz: ”Göz gördü, gönül sevdi!&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İbni Arabî geleneğinden Davûd el Kayserî&#8217;nin bir temsili var: ”Pencereden bakınca dışarda bir gölge görüyoruz ve bunun bir insan gölgesi olduğunu biliyoruz&#8221; der. Ama ardindan ekliyor: ”O gölgenin kadın mı, erkek mi, Arap mı, Türk mü, Çerkez mi olduğunu bilemeyiz.&#8221; Sadece orada bir insan olduğundan emin oluruz. Zihnî kavrayış böyle bir şeydir. Akademik tartışma, araştırmalar genellikle bir şeyin bir anlamda salt profilini gösterme işi olarak gelişir; geneli, tümel olanı ve gerektiği yerde zorunluyu yakalamaya çalışır. Oysa gölgenin sahibini gördüğümüz zaman genç mi, yaşlı mı, kadın mı, erkek mi biliriz. İşte bundan dolayı, görme önemlidir. Gene İbni Arabî, ”Biz bilgiyi diriden, siz ölüden alıyorsunuz.&#8221; diyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Medeniyetimizin tezahürlerinîn işitsel olduğu kadar hatta ondan ileride görsel düzey de olduğunu da söyleyebiliriz.Diyelim ki Süleymaniye Camii&#8217; ne giriyoruz, daha camiye girer girmez, yani ezan, namaz yokken, bunların eda süreci henüz başlamadan, ilk karşılaştığımız şey bir temâşa tecrübesi olur. Oradaki âyetler olur. Nitekim Rudolph Otto diye bir akademisyeni getiriyorlar Süleymaniye camiine. R. Otto caminin ortasına gelince çöküveriyor, yere yığılıyor. Caminin kuşatıcı görsel ihtişamı onun bütün duygularını, idrak gücünü kamaştırıyor. Bunu da görme tecrübesinin nasıl zaptedici bir tecrübe olduğu konusunda güzel bir örnek diye alabiliriz.</p>
<p>Camideki hatları, tezhipleri göz önüne getirelim: bunlar hep gözümüze ve gönlümüze hitap ederler. Meselâ hâfızlar Kuran&#8217;ı kulaktan gönle indirmeye çalışmışlar, hattatlar da gözümüzden gönlümüze ulaştırmaya çalışmışlar. Hangisi hangisinden üstün; onu bilemiyorum.</p>
<p>Dil-anlam ilişkisinde dili bir nevi form gibi düşünebiliriz. Bizim genel geleneksel telakkimizde de esas olan budur. Yani kelam varlıktır, lisân ise buna aracı olur. Onun için biz Kur’anı Kerim’e ”lisân-ı kadim” değil, ”Kelâm-ı Kadîm” deriz. Tabir caizse, lisân formdur. Dolayısıyla ister toplumsal tecrübemizi düşünelim ister bireysel, bu tecrübelerimizi dil vasıtasıyla da, yazı ile de, resim ile de iletebiliriz. Bu anlamda görsel dil son derece önemli. Bugün İslâm medeniyeti bunu ne ölçüde kullanıyor? Bu ayrı, başlı başına bir tartışma konusu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Peygamberimiz Medîne’de torunuyla sokakta yürürken put olabilecek bir şeyi, bir ikonu gördüğünde ”Hasan, kuşu görüyor musun?” dermiş ve torununu o nesneyi, o resmi (ikonu) görmesin diye başka tarafa yönlendirirmiş. Kahire Amr ibn-ül As tarafından fethedildiği günlerde de Kahire’nin içinde birçok farklı kültürün görüntüsünü aksettiren binalar, yapılar vardı. Kahire fethedilmişti, ama şehrin genel görüntüsü İslam hayatını yansıtmıyordu. Binalar, burçlar, beldenin genel görüntüsü başka bir kültürü, başka bir medeniyeti yansıtıyordu.</p>
<p>Gerçekten, siz istediğiniz kadar bir şehrin İslâm’ın eline geçtiğini! fethedildiğini söyleyin; eğer sokaklara girdiğinizde bütün sokaklar size başka bir medeniyeti anlatıyorsa, orada ciddi bir sıkıntı var demektir. Sadece bir tek binaya bakarak bunun Müslüman veya Hıristiyan olduğunu kestirmek kolay olmayabilir. Ama bir şehrin genel görüntüsü, bir medeniyet tezahürü olarak size başka bir kültürün imaj ve görüntülerini teşhir ve telkin ediyorsa duyarlı bir Müslüman ruhun bundan rahatsız olacağı açıktır. Amr ibn-ül As da böyle bir şeyden rahatsız olmuş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah (C.C.) ”Kuntu kenzen mahfiyyen” buyuruyor, yani ”Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi arzu ettim.” İslam medeniyetinin serpilip gelişmesini bu kudsi hadis üzerinden giderek yorumlayabiliriz. Yani İslam medeniyeti yaslandığı varlık tasavvuru ve hakikat idrakinin biçimler ve davranışlar dünyasındaki bir açılışıdır, görünüşe çıkmasıdır. Bu idrak, bir şekilde bilinmeyi istiyordu, bu kavrayış zuhur etmeyi istiyordu.</p>
<p>Bu idrak çeşitli dil düzeylerinde kendisini sergilemeyi arzu ediyordu. Bu idrak varlığını, tarihteki yerini böylece kanıtlamış olacaktı. Onun için şu, içinde bulunduğumuz medrese böyle güzel yapıldı, onun için Süleymaniye bu şekilde tezahür etti. Onun için hüsn-i hatlar, kitap sanatlarındaki, başta Mushaf’lar olmak üzere, tezhipler böyle pırıl pırıl tecelli etti. Ben varım dedi, var oluş neşesini izhar etti. Medeniyetimizin her alandaki çiçeklenişi aşkın, muhabbetin dilidir. Ve bu idrak, bu kavrayış, bir ân bile hayretten geri kalmadan görsel, işitsel, ritmik düzeyde, mekân düzeyinde vs. devam etmelidir. Ecdadımız ”Yürürken bile güzel yürü.&#8221; diyor. Onlar, bir taşı yontarken bile güzel yonttular, bir kamışı kalem haline getirirken güzelliği akıllarından çıkarmadılar; kalemi güzel açtılar. Peki, bu yapan asıl kimdi? Onlar bu yaptıklarını hangi, nasıl bir idrak ve bilinçle gerçekleştirdiler?</p>
<p>Şundan eminiz: Eslafımızın imanından, ihlasından, samimiyetinden, duruşundan, oluşundan, erişimden şüphe etmiyoruz. Temsilcilerimiz olarak gördüğümüz Mevlana, İbn-i Arabî, İbn-i Fârız, Yunus Emre, Şeyh Galip, Sâdî, Senâyî ve Sinan gibi büyüklerin iradeleri, eğer kalem tutuyorlarsa kalemleri, çekiç tutuyorlarsa çekiçleri yüce iradenin elinde bir alet olmayı seçmiştir. Bu yüzden her dönemde yeni tatlar, her dönemde yeni eserler vücuda getirdiler. Onlar tabiatı taklit etmediler. Onlar Yaradan’ın yaratışını taklit ettiler ve bu bakımdan da yeni oldular; yeni yeni eserler ortaya koydular.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biraz önce arz ettiğim; ”Var olan bir şey yok olmaz, yok olan bir şey var olmaz. Duran bir şey hareket etmez, hareket eden bir şey durmaz.&#8221; anlayışı bir epistemolojidir. İlkokulda, ortaokulda, lisede ve üniversitede önce önümüze bu konuldu. Varlığı böyle gördüğümüz zaman hemen Öğretmenlerimize şunu soramadık: ”Peki biz yoktuk, var olduk mu, olmadık mı? Bunu hangi terazi ile tartacaksın?” Biz başka bir epistemolojiyle, başka bir ontolojiyle karşı karşıya kaldık. Sonra bu eserleri, ortaya konulmuş bu lisanı okumaya, bunun üslübunu kavramaya çalışıyoruz. Oysa bu medeniyetin üslubu İspanya’dan Java adalarina kadar; Taşkent’teki, Buhara’daki medreselerden Büyük Sahra’nin ortalarına kadar her yerde aynı dili kullandı.</p>
<p>Bu tür eserlerin hangisine bakarsak bakalım, bırakalım üslübu; ”Süleymaniye Camii nedir?” dediğim zaman, kısaca, ”İslam.&#8221; desek cevap ya da tanım doğrudur. İsterseniz tanım diyelim, isterseniz yaklaşım diyelim, isterseniz veciz, özlü bir şey diyelim. Evet cevap kısa, ”Süleymaniye Camii nedir?” dediğim zaman ”İslam’dır.” dersek doğru söylemiş oluruz. Dolayısıyla en son şuraya geliyoruz: Sanat, edebiyat, mimari, siyaset, kelâm, yemek pişirme, mutfak, mutfak eşyaları vs. hiçbirisi boşluktan doğmuyor. Bunlar bütün boyutları ile kavranmış çok derin bir varlık idrakinin veya vücüd, bulunuş tarzının ve oraya erişin, değer idrakinin birbiriyle harmanlanmış şekilde tezahürüdür. &#8216;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Daha açık bir ifadeyle, medeniyetimizin özünü, çekirdeğini, tohumunu iman ve islam oluşturur. Bu özün üçüncü boyutunu oluşturan ihsan, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, onun tarih ve zaman içindeki tezahürünü, gün yüzüne çıkmasını, kısaca bu Özün algı ve anlayışımızla bütünleşen gerçekleşiş tarzını dile getirir. Sezai Karakoç’un şu yorumu konuyu yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır:</p>
<p>İslam medeniyeti, iman çekirdeğinin, gökleri kaplayacak dallanma ve budaklanmaya varmış ağacıdır. Kim bu ağacın karşısına tohumu çıkarırsa gülünç olur. Çünkü; bu ağaç o tohumun serpilip gelişmiş halidir.Tohum ağacı doğurdu; ama ağaç bu tohumun hayat garantisidir. Binlerce tohum serpecek ve onun geleceğini sağlayacaktır. Tohum gelişmesin, ağaç olmasın demek o tohumu ölüme mahkum etmek demektir.12(Karakoç, 1998, 72). l</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerçekten, bağımsızlık sadece politik, ekonomik, estetik bir yaklaşımla açıklanacak bir olgu değildir. Hatta başlı başına imanın muhafazasına yönelik çabalar bile, bütün önem ve önceliğine rağmen, burada bir yerde yetersiz kalacaktır. Zira, bağımsızlık bir milletin kendi medeniyet değerlerine yaslanan bir gerçekleşiş tarzıyla, o değerlerin ilham ettiği yön ve doğrultuda davranışlarda bulunabilme güç ve yetisiyle açıklanabilecek bir olgudur. Bu bütünün herhangi bir boyutundaki şu veya bu şekildeki bir eksiltme bizim kimliğimizin dayanağı, gücü ve güvencesi durumunda olan bir hakikate yöneltilmiş tehdit, ondan yapılmış bir eksiltme anlamına gelir. Önemli olan, şimdiyi, günümüzde karşılaştığımız sorunları Kur&#8217;an’n getirdiği hakikat bilinci içinde ve medeniyet değerlerimiz, tarihsel birikimimiz üzerinden yeniden okuyarak yeni bir oluşu gerçekleştirmektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bugün önemle ve öncelikle üzerinde durulması gereken husus, yüzyıllardır içinde yoğrulduğumuz medeniyetin hakikat idrakine yaslanan bir duyarlılığı yakalamaktır. Anlamlı, tutarlı ve tatmin edici bir açılım, durumu bütün olarak kavrayan bir idrakle mümkündür. Böyle bir duyarlılıkla işe koyulan sanatçı ve düşünürler ancak medeniyet adına kapsamlı bir senteze gidebilir.</p>
<p>Böylece, toplumumuzun uzun Batılılaşma süreci içinde, küreselleşmenin ve postmodernistik akımların da etkisiyle ortaya çıkmış merkezi, yönü, kıblesi belirsiz duyarlılıkların yolaçtığı gerilimin önüne geçilebilir. Ortalıkta görülen ve çoğu kitsch denebilecek türden sanat eserleri ya da büyük ölçüde Aydınlanma ruhunu yansıtma anlamında modern çalışmalar ve hatta günübirlik duyarlılıkların sergilenmesi olan giyim-kuşam örnekleri toplumun dinî ve tarihî duyarlılığına karşı doğrudan bir meydan okuma olmasa da onu aşmındırıcı bir işleve sahip gibi görünmektedir. Realitenin, hakikat idrakinin esas aldığı ilke ve idealle bağdaşmayan bu nicel ve nitel boyutlardaki baskısı hassas ruhlarda muazzam bir gerilime yol açmaktadır. Niceliğin bu yaygın baskısı güzeli, mükemmeli, doğruyu ve iyiyi bulma konusunda âdeta bir perde gibi çalışmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir medeniyetin yaslandığı varlık tasavvuru, bilgi-değer idraki ve hayat-ölüm algısı o medeniyetin dilinin nihaî atıf çerçevesini oluşturur. O bakımdan, belli bir medeniyete mensup, sözgelimi sanat, edebiyat ve mimari gibi alanlardaki eşerleri yorumlarken, her şeyden önce onun bu tasavvur ve idrakinin odak noktasını neyin oluşturduğunu dikkate almak durumundayız.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bir medeniyetin dilini -onu gereği gibi kavramak anlamında çözmek demek, o medeniyetin her türlü dışavurumunda nihaî atıf çerçevesini oluşturan dünyayı anlamak demektir. Nitekim İslam medeniyetinin her alandaki ve her türlü dil düzeyindeki tezahürleri de anlamlarını, bu medeniyetin kurucu kaynağı olan Kur’an’a ve onun hakikat iddialarına yaptığı göndermelerden alır. Daha açık bir şekilde söyleyecek olursak, İslam medeniyetinin görsel, işitsel, ritmik ve mekânla ilgili sahih her türlü gerçekleştirim ve düzenlemeleri her şeyden önce bu medeniyetin kurucu kaynağı olan Kur&#8217;an’a ve Hadis’e düşülmüş bir dipnot ya da yorumdur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerçekten, medeniyetimizin kurucu kaynağı olan Kur’an’in ortaya koyduğu hakikatin çeşitli dönem ve bölge şartlarının etkisini taşıyan belli bazı farklılıklarla tezahürü bu medeniyetin lehine gerçekleşmiş göz kamaştırıcı bir zenginliktir. Medeniyetimizin kendini ifade edişindeki bu lehçe ve şive farklılıkları onun özündeki birliğe asla halel vermemiştir. Nitekim İstanbul’daki Bâb-ı Alî ile Isfahan’daki Alî Kâpü bu özdeki birliğin, siyaset dilini de içine alan, çok çarpıcı bir örneğini oluşturur.</p>
<p>Bu bağlamda Kahire’deki Sultan Hasan Medrese Camii&#8217;nin o muhteşem taç kapısını da hatırlamakta yarar vardır. Bu kapılar çeşitlilikte birliğin kendi dil ve dönemleri üzerinden mükemmel bir temsilcisi olurken, aynı zamanda, Hz. Ali&#8217;nin &#8216;ilmin kapısı’ olduğuna da işaret eden bir anlam genişlemesiyle, çok zengin çağrışımlarla karşımıza çıkarlar.</p>
<p>İmdi, bugün bize düşen, Kur’an hakikatine dayali daha farklı ifade imkânları yakalayarak medeniyetimize yeni açılimlar kazandırmaktır. Medeniyetimizin çeşitli alanlarda ve çeşitli dil düzeylerindeki eselerini mutlaka korumak gerekli, ama bu yeterli değildir. Bizim, bir Müslüman olarak varoluş Sözleşmemizi yenilemenin vazgeçilmez şartlarından biri de tarihî medeniyet mirasımızı yeniden yorumlamaktan geçer. Diyanetimiz bizden bunu istemektedir. Bu da düşünce, sanat, edebiyat, mimari, hukuk, siyaset ve ahlak gibi, varlık, bilgi ve değerle ilgili kavrayışlarımızın mükemmel birliğini sergileyen bir oluşla gerçekleşecek bir iştir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turan-koc-zamanin-gozleri-alintilar/">Turan Koç – Zamanın Gözleri ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turan-koc-zamanin-gozleri-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyet Tasavvurumuz ve Ahlak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-tasavvurumuz-ve-ahlak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-tasavvurumuz-ve-ahlak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2019 20:21:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Tasavvurumuz ve Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Tayfun Amman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23695</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mehmet Tayfun AMMAN* Bilim kavramlar ve kavramların tanımlarıyla başlar. Fakat sosyal bi­limlerde kavramlar etrafındaki tartışmalar da hiç bir zaman kolay kolay bitmez. Bu durum medeniyet ve onunla doğrudan bağlantılı kültür kav­ramı için de geçerlidir. Kavramsal tartışmalara girersek asıl konumuz olan &#8220;medeniyet tasavvurumuz ve ahlâk&#8221;a yeterince vakit ayıramayız. Bu nedenle söz konusu iki kavramın kabul görecek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-tasavvurumuz-ve-ahlak/">Medeniyet Tasavvurumuz ve Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23476 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-300x208.jpg" alt="" width="375" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-300x208.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-600x416.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-768x533.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1.jpg 800w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></p>
<p>Mehmet Tayfun AMMAN*</p>
<p>Bilim kavramlar ve kavramların tanımlarıyla başlar. Fakat sosyal bi­limlerde kavramlar etrafındaki tartışmalar da hiç bir zaman kolay kolay bitmez. Bu durum medeniyet ve onunla doğrudan bağlantılı kültür kav­ramı için de geçerlidir. Kavramsal tartışmalara girersek asıl konumuz olan &#8220;medeniyet tasavvurumuz ve ahlâk&#8221;a yeterince vakit ayıramayız. Bu nedenle söz konusu iki kavramın kabul görecek birer tanımını yap­makla yetinelim: Kültürü, &#8216;insanın insana özgü niteliklerinin ürettiği her şey&#8217; olarak tanımlayabiliriz. Kısaca &#8216;insanoğlunun beşerî birikimi&#8217; de di­yebiliriz. O hâlde kültür, maddî ve maddî olmayan beşerî her şeyi kap­sayan bir kavramdır. İnançlar, değerler, tutumlar, davranışlar ve bunlar tarafından üretilen sanat, hukuk, ahlâk, ideoloji, kullandığımız her türlü alet&#8230; insana dair ne varsa kültürün içindedir. Medeniyet ise &#8216;kültürün tarihte iz bırakacak boyutlar kazanması&#8217; olarak tanımlanabilir. O hâlde &#8216;her toplumun kültürü vardır, ama her toplumun medeniyeti yoktur&#8217; di­yebiliriz. Örneğin Afrika&#8217;da Pigmelerden konuşurken &#8220;pigme kültürü&#8221; deriz, fakat &#8220;Pigme medeniyeti&#8221; demeyiz. Hindistan söz konusu oldu­ğunda hem &#8220;Hint kültürü&#8221; hem de &#8220;Hint medeniyeti&#8221; ifadelerini kulla­nırız. Demek ki Pigmelerden farklı olarak Hintliler kültürlerini tarihte iz bırakacak ölçüde geliştirme başarısı göstermişler.</p>
<p>Toplumlar ancak uygun koşullar bulurlarsa kültürlerini medeniyet düzeyine yükseltebilirler. Fransız tarihçi Femand Braudel bu koşulların coğrafya, ekonomi, pazar ve farklı kültürleri bir arada uzun zaman yaşa­tabilecek güçlü siyasi irade, yani imparatorluk olduğunu söyler. Demek ki kültürler arasında yaygın ve yoğun bir alışveriş olmadan medeniyet­ler gelişmiyor. O hâlde bizim bir medeniyetimiz var mı? Çok açık bir biçimde evet&#8230; Adeta dünyanın merkezi denilebilecek bir coğrafyada bin yıldan uzun bir süre, üstelik güçlü ve uzun ömürlü devletler kuran, sayısız kültürü bir arada yüzlerce yıl yaşatma başarısını gösteren bir mil­let, özgün bir medeniyet demektir.</p>
<p>Bu medeniyetin adı nedir? Burada isim değil, müsemma önemlidir. Bulunduğumuz coğrafya itibarıyla Akdeniz medeniyetlerinden birisi, kurduğumuz imparatorluklar esas alınırsa &#8220;Selçuklu medeniyeti&#8221; ve &#8220;Osmanlı medeniyeti&#8221;, bu imparatorlukların kurucu kavmi ve ana un­suru esas alınarak &#8220;Türk medeniyeti&#8221; diyebiliriz. Ve tabii olarak bu me­deniyeti inşa eden ruh esas alınacak olursa medeniyetimizin adı &#8220;İslâm medeniyeti&#8221; dir. Braudel, <em>Uygarlıkların Grameri</em> kitabında medeniyetleri inşa eden ana damarın daima dinler olduğunu söyler. Niçin? Çünkü me­deniyeti inşa eden şey nihayetinde bizim davranışlarımızdır. Örneğin şu taşı, bu demiri, çimentoyu nasıl birleştirecek ve nasıl binalar yapacağız? Bize özgü üretimleri nasıl ortaya çıkaracağız? Bunun için davranışlarımı­zın gerisinde nasıl bir zihin var, buna bakmak gerekiyor. Kognitif psiko­loglar davranışlarımız arka planında tutumlarımızın olduğunu, tutum­ların gerisinde değerlerin, değerlerin de gerisinde inançların olduğunu söylüyorlar. Buradan bakılınca Braudel&#8217;in tespiti daha iyi anlaşılıyor.</p>
<p>Ancak İslâm medeniyetinin çok büyük bir çatı olduğunu da unutma­mak gerekir. Türkler kadar, Arap, Fars, Hint gibi kültürlerin de çok kat­kıları olan bir medeniyet. Bu nedenle kavim ekseninde konuştuğumuz zaman &#8220;Türk-îslâm medeniyeti&#8221; ya da &#8220;Hint-İslâm medeniyeti&#8221; gibi ifa­deleri de kullanıyoruz.</p>
<p>Burada &#8220;din&#8221; ile &#8220;medeniyet&#8221; arasındaki farklılığı da belirtmeliyiz. Bir dini kabul eden bir topluluk, o dine inanarak yüzlerce yıl yaşayabilir. Ancak yukarıda Braudel&#8217;e dayanarak ifade ettiğimiz medeniyetin geliş­mesini sağlayan maddî koşullar oluşmazsa Müslüman bir kültür olarak, ama medeniyet düzeyine gelmeden varlığını sürdürebilir. Bir örnek ver­mek gerekirse, bugün kutuplarda yaşayan Eskimolara Müslümanlar gi­dip İslâmiyet&#8217;i öğretse, onlar da kabul etseler, yüzlerce yıldır yaşadıkları gibi yaşamayı -Müslüman Eskimolar olarak- sürdürebilirler, ama öyle bir coğrafyada medeniyet inşa etmeleri imkânsız gibidir. Tekrar etmek gerekirse medeniyetin olması için başka kültürlerle uzun süreli temas, kentleşme, pazar, hatta imparatorluk gerekmektedir. Medeniyetleri im­paratorluklar geliştiriyorlar; çünkü farklı inançları, farklı kültürleri, fark­lı kavimleri bir arada yaşatma tecrübesini imparatorluklar sağlıyorlar.</p>
<p>Buradan çıkan bir başka sonuç &#8220;îslâm medeniyeti&#8221; ifadesindeki &#8220;İslâm&#8221; kelimesinin mecaz olduğudur. Çünkü medeniyet dinin zorunlu bir unsuru değildir. Üstelik seküler bir kavramdır. Örneğin &#8220;İslâm aka­idi&#8221;, &#8220;İslâm ahlâkı&#8221;, &#8220;İslâm fıkhı&#8221; ifadelerindeki İslâm kelimesi gerçek anlamıyladır. Çünkü İslâm dininin içinde akaid, ahlâk ve fıkıh zorunlu olarak vardır. O hâlde biz &#8220;İslâm medeniyeti&#8221; dediğimiz zaman, belli tarihsel koşullar altında Müslümanlar tarafından inşa edilmiş bir mede­niyeti kast ediyoruz. Başka bir ifadeyle -mecazı kaldırarak söylemek ge­rekirse- &#8220;Müslümanların medeniyeti&#8221; dememiz gerekir. Nitekim Fran­sızca &#8220;dvilisation musulmane&#8221; ifadesi tam olarak bunu karşılamaktadır.</p>
<p>İslâm medeniyeti birinci parlak devrini 8 ilâ 12. yüzyıllar arasında yaşamıştır. Bağdat merkezli Abbasi imparatorluğu&#8230; İkinci büyük atılımını ise 15 ilâ 18. yüzyıllar arasında gerçekleştirmiştir. İstanbul merkezli Osmanlı imparatorluğu&#8230; Fakat Batılı tarihçiler İslâm Medeniyeti nin bu ikinci büyük hamlesini bilinçli olarak görmezlikten gelmektedirler. Ör­neğin yine Braudel&#8217;e atıfta bulunacağım. &#8220;Çoğu zaman bilinçli bir şekilde görmezlikten gelinmiş bir medeniyet&#8221; olduğunu söylüyor Osmanlı&#8217;nın. &#8220;Şimdi arşiv belgeleri açıldıkça daha yakından tanıdığımız erken bir mo­dernlik ile karşı karşıyayız&#8221; diyor.</p>
<p>Peki, bu 1400 yıllık tarihsel süreçte ne oldu? Müslümanlar üç büyük meydan okuma ile karşılaştılar. Yani yedinci yüzyılın ortalarında, doğu­şundan kısa bir zaman sonra Arabistan sınırları dışına çıkan Müslüman­lar Doğu Akdeniz havzasında Antik Yunan medeniyetiyle karşılaştılar. Buna birinci meydan okuma diyebiliriz. Medeniyet birikimi oradaydı, ama siyasi ve askeri üstünlük Müslümanlardaydı. Abbasiler döneminde Antik Yunan medeniyet birikimi Arapça&#8217;ya tercüme edildi. Müslüman bilginler bu birikimi devralarak yeni bir okumaya tâbi tuttular ve ona kendi damgalarını vurarak felsefe, bilim ve sanatlarını ürettiler. İkinci büyük meydan okuma 12. Yüzyılda Moğol istilası ile gerçekleşti. Bu se­fer siyasi, askeri üstünlük Moğollarda, fakat medeniyet birikimi ve üstünlüğü Müslümanlardaydı. Dolaysıyla bu ikinci büyük karşılaşma da belli bir sarsıntı yaşandıktan sonra, Moğolların Müslüman coğrafyasında asımıle olmasıyla aşıldı. İşte Anadolu Selçukluları ve Osmanlının yükse­lişi bundan sonra gelecektir. Üçüncü büyük karşılaşma ise 19. Yüzyılda oldu: Batı dünyasının meydan okuması. Bu sefer durum önceki ikisin­den farklıydı. Batı, hem siyasi ve askeri üstünlüğü hem de felsefe, bilim ve teknoloji üstünlüğüyle İslâm dünyasına yüklendi. Yenildik. Osmanlı imparatorluğu parçalandı. İslâm coğrafyasının önemli bir kısmı sömür­geleştirildi.</p>
<p>Biz Osmanlı mirası üzerinde Anadolu ve Trakya coğrafyasın­da istiklâlimizi koruyabildik ve modem bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni kurduk. Ancak modem zamanlara geçişimiz &#8220;medeni­yet kırılması&#8221; diyebileceğimiz büyük bir kırılmayla gerçekleşti. Tarih, kültür, dil, din ve devlet kırılmalarını içeren bu büyük kırılma ülkemi­zin seçkinlerini zihinsel kaçışlara yöneltti. Bu noktada kültürün o kül­türe mensup herkesin yaşama ve yeniden üretmesiyle sonraki nesillere taşındığını, ancak medeniyetin üretimini o kültüre mensup seçkinlerin yaptığını, tam da bu nedenle medeniyetlerin seçkin zümreleriyle birbir­lerinden farklılaştıklarını hatırlayalım. Bu yüzden seçkinlerin zihinsel yönelimleri medeniyet eksenli bir incelemede önemlidir. Türkiye&#8217;de bu yönelim kendi medeniyet birikimi üzerine yükselmediği, aksine başka kültür ve medeniyetlerden medet umma aşırılığına dönüştüğü için ka­çışlardan söz ediyorum. Ülkemiz son otuz kırk yıldır yüzyıllık bu beş kırılmanın izlerini silmeye çalışmakta, fakat özellikle dildeki kaymanın boyutları özgün medeniyet birikimimizden yeterince yararlanmamıza mâni olmaktadır.</p>
<p>Bütün bu nedenlerle medeniyetimizin tarihsel gelişiminin dayanak noktalan üzerinde biraz durmalı, inşa edilen değerlerin kaynağını ve ahlâkı konuşmalıyız.</p>
<p>Bilindiği üzere İslamiyet 1400 yıl önce Arabistan coğrafyasında tarih sahnesine çıktı. Başlangıçta yalnızca bir şahıs, Hazret-i Muhammed&#8230; Hepinizin bildiği tarihi bilgileri geçiyorum&#8230; Özellikle Medine&#8217;ye hicret ettikten sonraki on yıl içinde tebliğ ettiği din hızla yayıldı. Biz Müslümanlar 1400 yıldır ona inanır, onu saygıyla anar ve yapabildiğimiz ka­darıyla onu model olarak alır, en azından ona bakarak eksikliklerimizi, kusurlarımızı görürüz. Ama onun üstün şahsiyeti ve ahlâkı, yalnızca Müslümanlar tarafından değil, biraz araştırıp tanıyabilen Napolyon&#8217;dan Tolstoy&#8217;a, Goethe&#8217;den Braudel&#8217;e kadar herkes tarafından saygıyla anıl­maktadır. Onun getirdiği dine inanmayanlar bile, yani bugün Mekke&#8217;nin müşrikleri olarak andığımız kişiler bile, onun yüksek şahsiyetine laf söy­leyememişlerdi. Ona &#8220;Muhammedü&#8217;l-emin&#8221; derlerdi. Son derece güve­nilir, asla yalan söylemez, emanete sadık ve güzel ahlak sahibi olduğunu inkâr etmezlerdi. O&#8217;na selam olsun!</p>
<p>Şimdi bu büyük insana bir an için Müslüman olarak değil, dışarıdan bir bakışla bakalım. İki hususiyet hemen dikkati çekiyor: Birincisi tarihte gelmiş geçmiş bütün büyük şahsiyetler, bütün filozoflar, bütün devlet adamları, hatta daha önce gelmiş peygamberler de dâhil olmak üzere hayatının her safhası tüm detaylarıyla kayıt altına alınmış tek insan ol­duğunu görüyoruz. Yani siz Aristo&#8217;yu tanımak isteyin, Napolyon&#8217;u ta­nımak isteyin, Atatürk&#8217;ü tanımak isteyin fark etmez. Filozofları, devlet adamlarını, daha önce gelmiş peygamberleri, örneğin Musa aleyhisse- lamı, İsa aleyhisselamı tanımak isteyin fark etmez. Hayatının tümü de­taylarıyla kayıt altına alınmış başka bir şahsiyet göremezsiniz. İkincisi, kayıt altına alman bu detaylı hayat incelendiğinde dini, inancı, kültürü, ideolojisi ne olursa olsun herkesin karşısında saygıyla eğileceği bir ha­yatla karşılaşırsınız. Şimdi bir an olsun düşünelim: Acaba tüm hayatı detaylı bir şekilde kayıt altına alınsa utanılacak şeyi olmayan kaç insan vardır yeryüzünde?</p>
<p>İsterseniz, bir deney yapalım: İnternet çağında yaşıyoruz. Önce Pey­gamber efendimizin hayatını siyer kitaplarını açıp inceleyelim. Kişiliğini, ilkelerini, düşmanlan dâhil diğer insanlara karşı davranışlarını, ahlâkını maddeler hâlinde yazalım. Sonra Hazret-i Muhammed adını silip &#8220;X isimli şahıs&#8221; diyelim. Farklı ülkelerde değişik kültür ve dinlere mensup insanlara internet üzerinden yazarak &#8220;X isimli bir şahıs var. Ahlâkî nite­likleri şunlar şunlar&#8230; Sizin kültürünüzde, sizin toplumunuzda böyle bir insana nasıl bakılır&#8221; diye soralım. Göreceğiz ki &#8220;kültürel evrensel&#8221; (cul- turel universal) bir ahlâkla karşı karşıyayız. Yani Peygamber efendimiz dünyanın hangi kültürüne, hangi dinine giderseniz gidin, herkesin saygı duyacağı üstün bir ahlâkı şahsında müşahhas kılmıştır. Zaten kendileri de &#8220;ben ahlakı yüceltmek ve güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderil­dim&#8221; buyurmuşlardı.</p>
<p>İslâm tarihi, Hazret-i Muhammed aleyhisselam&#8217;m, kendisine melek aracılığıyla vahyedilen İlâhî kelâmı tebliğ etmesi, sözleri ve davranış- larıyla açıklaması ve onu, hayatın her alanında müşahhas bir biçimde yaşanır kılması, kendisine inananlarla birlikte &#8220;asr-ı saadet&#8221; olarak anı- lacak ideal bir İslâm toplumunu inşa etmesiyle başlamıştır. Onun üç büyük vazifesinin İslâm&#8217;ı öğretmek, ahkâmını icra etmek ve bu ikisini gerçekleştirmek üzere gönüllere girmek, kalpleri cezbetmek olduğu bilinmektedir. &#8216;Raşit halifeler&#8217; kabul edilen ilk dört halifeden sonra bu üç vazife İslâm ümmetinin seçkinleri arasında bölünmüş, ilkini âlimler, İkincisini emirler (devlet adamları), üçüncüsünü ise veliler/mutasavvıf- lar üstlenmişlerdir. Sanatın her alanında çalışan kimseleri de üçüncü zümreyle birlikte anmak gerekir. Zira gönül dünyası zengin olmayan sanatkâr olamaz.</p>
<p>İslâm medeniyetiyle ilgili olumlu ya da olumsuz birçok tarihsel du­rumun bu üç zümrenin birbirleriyle ilişkilerine nispetle ortaya çıktığı­nı söylemek yanlış olmaz. Velilerden uzaklaşan âlimler dini, dünyevî amaçların aracı hâline getirirken, âlimlerden uzaklaşan tasavvuf erbabı bâtıl/sapık yollara yönelmişlerdir. Devlet adamları ise âlimlere ve velile­re yakınlıkları nispetinde doğru, uzaklıkları nispetinde yanlış işler yap­mışlardır.</p>
<p>Burada dikkat etmemiz gereken şey, kültür ve medeniyet gibi seküler beşeri birikimi ifade eden hususların eleştirilemez olmadığıdır. İslam medeniyeti şayet daha önce söylediğimiz gibi Müslümanların tarih içeri­sinde belli koşullar altında inşa ettikleri bir şeyse, bu medeniyetin içinde de eleştirilecek hususlar olabilir. Ama bu eleştiriler nerede ve ne zaman karşımıza çıkarsa çıksın, bu üç seçkin zümre arasındaki ilişkilerin olma­sı gerektiği gibi olmamasından kaynaklanmıştır. Örneğin âlimlere saygı duyan ve velilere gönülden bağlı olan devlet adamlarının daima adaletle icraat yapan kişiler olduğu görülür. Aksine, âlimleri hor gören, velilere düşman olan devlet adamları ise çeşit çeşit yanlış işler yapmışlardır. Gö­nül dünyasından nasibi olmayan ilim insanlarının da aziz olan ilmi süflî şeylere alet ettikleri, ilmin haysiyetine yakışmayan davranışlar sergile­dikleri pek çok defa görülmüştür.</p>
<p>Ya tasavvufa yönelenler? Tasavvufa yönelenlerin ilmin objektif ışığından uzaklaştıklarında ne kadar yanlış ve zararlı işlere girdiklerini tasavvuf tarihini incelediğiniz zaman görü­yoruz. Sosyolojik bakış bize, tarihsel toplumsal durumların asla siyahlar­dan ve beyazlardan ibaret olmadığını, daima grinin tonlarından söz et­mek gerektiğini söylüyor. O hâlde derece derece olumlu ya da olumsuz her durumu bu zümrelerin aralarındaki ilişkilerin mahiyeti üzerinden değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Örneğin bir Fatih Sultan Mehmet&#8217;e baktığımız zaman gönül dünyasında ona rehberlik eden bir Akşemset- tin kadar, ilimle yol gösteren Molla Gürani&#8217;ler, Molla Hüsrev&#8217;ler gibi âlimlerin de olduğunu görürüz. Hiç kimse tek başına büyük olamaz. Everest tepesi çok yüksektir. Ama etrafında her biri ona yakın nice dağ­lar görürüz. Birlikte Himalayalar&#8217;ı oluştururlar. Kısacası medeniyetler bir iki kişinin çabasıyla değil, seçkin zümrelerin birbirini tamamlayan emekleri üzerine yükselir.</p>
<p>&#8216;Medeniyet denilince akla ilk gelen -en kolay görülen olduğu için- ge­nellikle mimari başarılardır. Mesela Osmanlı medeniyeti hemen Sultan Ahmet Cami&#8217;ni ya da Süleymaniye&#8217;yi hatırlatır. Ama bu eserleri inşa eden ruhu hemen düşünemeyiz. Süleymaniye Cami&#8217;ne baktığınız za­man o caminin temellerinin dokuz yüz yıl önce Medine&#8217;de çatısı hurma yapraklarıyla örtülmüş olan bir mescitte atıldığını göremezsek, o mabe­de bakışımız bir turistin bakışından farklı olmaz. Medeniyet demek ki bir ruh üzerine inşa edilen bir şey&#8230;</p>
<p>O hâlde medeniyetimizi inşa eden ruhu tanımalıyız. Bu ruh neye dayanıyor? Öncelikle Tevhit inancına&#8230; O hâlde bizim medeniyetimizin ilk özelliği &#8220;Tevhit medeniyeti&#8221; olmasıdır. Müslümanlık Tevhit ile, yanı Allah&#8217;ı birlemek, O&#8217;na eş koşmamak, O&#8217;ndan başkasına kul olmamakla başlar. Biz Müslümanlar her zaman yapamasak bile iyi ve güzel olan her işe besmeleyle başlamak isteriz. Kuran-Kerim&#8217;in sureleri de besmeleyle başlar. Besmelede &#8220;lafz-ı celâl&#8221; denilen Allah isminden sonra Allah&#8217;ın -rahmeti, merhameti çok anlamında- &#8220;Rahman&#8221; ve &#8220;Rahim&#8221; isimleri zik­redilir. Müslümanlar Tevhitten hemen sonra Allah&#8217;ın bu iki esması ile işe başlarlar. İnsanlar gönülden Allah&#8217;a bağlandıkları zaman Allah&#8217;m bu iki isminin tecellileri onların üzerinde görünmeye başlar. Bu yüzden mede­niyetimizin ilk özelliği &#8220;Tevhit medeniyeti&#8221; ise ikinci özelliği &#8220;Rahmet medeniyeti&#8221; olmasıdır. Nitekim Braudel <em>Uygarlıkların Grameri&#8217;</em>nde İslâm medeniyetini anlatırken Müslümanların yabancıları, Batıkların asla bile­meyeceği bir hoş görüyle kabul ettiklerini belirtir. Biz bu hoşgörünün o Rahmet&#8217;in tecellisi olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Bu rahmet ve merhamet muhatabının zayıflığı, güçsüzlüğü nispetin­de öncelik ve Önem kazanır. Bu yüzden İslam medeniyetinin içinde &#8220;kul hakları&#8221; diye anlatılan haklara baktığınız zaman Müslümanın hakkı mı, zımmî denilen Gayrimüslim vatandaşın hakkı mı öncelikle gözetilir? Gayrimüslimlerin haklan&#8230; Demek ki bir Müslüman, Müslümanlardan önce Müslüman olmayanların hakkına riayet etmekle mükellef tutul­muştur. Kadının hakkı mı, erkeğin hakkı mı? Kadının hakkı&#8230; Yetişkinin hakkı mı, çocuğun hakkı mı? Çocuğun hakkı&#8230; Şimdi dikkat ediniz: İn­san hakkı mı, hayvan hakkı mı? Hayvanın hakkı&#8230; Çünkü hayvan insan karşısında daha acizdir. Ayrıca insanla konuşur, anlaşır, helalleşebilirsi- niz, ama hayvanla bunu yapamazsınız. O hâlde kurdun kuşun hakkını gözeten bir medeniyetin sahibiyiz. Diyeceksiniz ki gerçekten öyle miyiz? Eğer bugün içimizde kim bu merhametten ne kadar uzaksa bu mede­niyetten o kadar nasipsiz demektir. Bir medeniyet dairesinde yaşayan herkesin o medeniyetin değerlerinden aynı oranda nasiplenmesi hiçbir zaman söz konusu olamaz.</p>
<p>Medeniyet eğer kültürel bir birikim ise -ki öyledir- sürekliliğini neye borçludur? O birikimi sahiplenen, yaşayarak yaşatan insanlara&#8230; Demek ki anne ve babalarımız benimsedikleri değerleri sosyalleştirme sürecin­de çocuklarına aktarıyorlar. Onlar da sonraki kuşaklara&#8230; Bu nedenle yaşanmayan değerlerin yaşatılamayacağmı da unutmamalıyız.</p>
<p>Müslümanların rahmet ve merhameti bu medeniyetin üçüncü bir özelliğini toplum sahnesine çıkarmaktadır: Vakıflar&#8230; Özellikle Osmanlı dönemine baktığımızda hayır hizmetlerine yönelmiş küçüklü büyüklü binlerce vakıf karşımıza çıkar. Hastaları, yolcuları, yoksulları, talebeleri, kuşları, yolların temizliğini&#8230; üstlenen, saymakla bitmeyecek çeşitlilikte hizmetler için kurulmuş vakıflar&#8230; O kadar çok ki bu yüzden &#8220;vakıf me­deniyeti&#8221; olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.</p>
<p>Medeniyetimiz aynı zamanda &#8220;irfan medeniyeti&#8221;dir. Bugün gençle­rin önemli bir kısmı maalesef &#8220;irfan&#8221; kelimesini bilmiyorlar. İrfan, has­sas bir şuur üzerine yükselen ahlâktır. Ahlakın ne olduğunu biliyorsu­nuz. Jürgen Habermas &#8220;iletişimsel eylem içinde olan insanın kendine özgü kırılganlığını en aza indirmeye çalışan şey&#8221; olarak tanımlar ahlâkı. İrfan ise çok hassas, çok ince, çok yüksek olan bir şeydir, ahlâka göre. Örneğin yolda bir arkadaşınızla karşılaşıyorsunuz. Selâmlaşırsınız. Hâl hatır sorarsınız. Ama nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun diye soru­yorsanız irfandan söz edemeyiz. Çünkü irfan sahibi olan bir insan bir tanıdığıyla karşılaştığında nereden gelip nereye gittiğini sormaz. Niçin? O kişi belki de söylemek istemediği bir yere gidiyor ya da oradan geliyor olabilir. Onu yalan söylemek mecburiyetinde bırakmamak düşüncesiyle sormaz. Bizim medeniyetimizi inşa eden ahlâk kitaplarında böyle şeyler anlatılır. İnce ve yüksek bir ahlak&#8230; Bu nedenle medeniyetimiz &#8220;irfan medeniyeti&#8221; dir diyoruz.</p>
<p>Şimdi felsefî olarak bu ahlâk tasavvurunun nasıl kurulduğuna baka­lım. İnsan olarak hepimizde bir şeyleri elde etme gücü vardır değil mi? Nefsimizin arzu ettiği şeyleri elde etme gücüne ahlâk literatüründe &#8220;şeh­vet&#8221; adı verilir. Günümüzde şehvet kavramı daha çok cinsellikle ilgili şeyleri çağrıştırıyor. Hâlbuki şehvet onu da içeren çok daha kapsandı bir kelimedir. Arzu edilen her şey şehvete dâhildir. Yine biz insanlarda arzu etmediğimiz şeyleri kendimizden uzaklaştırma gücü vardır. En zayıf olduğumuz zamanda ağlayarak, gücenerek, yüzümüzü buruşturarak, iterek ya da kızarak, bağırarak her neyse onun olmaması için çalışırız. Bu gücün adı &#8220;gazap&#8221;tır. Şehvet ve gazap insan nefsinin iki esas gücü olarak kabul edilir.</p>
<p>Yine insanoğlunda bir şeyleri sevme, gönül verme, isteme, bağlanma gücü vardır. Bunun adı &#8220;kâlp&#8221;tir. Ayrıca insanda düşünme, idrak etme, önünü ardını ölçme, bir şeyin getirisini, götürüşünü hesaplama gücü vardır. Bunun adı &#8220;akıl&#8221; dır. Akıl ile kâlp insan ruhunun iki gücü ola­rak kabul edilir. Hoca Ahmet Yesevî&#8217;nin hocası Yusuf Hemedânî, kâlbin hükmedici, akim idare edici olduğunu söyler. Yani kâlp bir şeylere bağlanır, akıl da onu elde etmek için düşünüp planlar yapmaya başlar. Gazali de &#8220;kâlp padişahtır, akıl vezirdir&#8221; derken bunu kast etmektedir.</p>
<p>İşte İslâm ahlâkı nefsin (şehvet ve gazap) ve ruhun (kâlp ve akıl) güç­lerinin ölçülü ilişkileri üzerine kurulmuştur. İtidâl, yanı her şeyin ölçü­lü olması esastır. Her türlü aşırılık kötüdür. Bir şey olması gerekenden çok olmamalı (ifrat), olması gerekenden de az (tefrit) olmamalıdır. Aklın itidâline &#8220;hikmet&#8221;, şehvetin itidâline &#8220;iffet&#8221;, gazabın itidâline &#8220;şecaat&#8221; denir. Hikmet, iffet ve şecaatin birlikteliğinden &#8220;adalet&#8221; zuhur eder. Bu dördü birlikte ahlâkın, yani güzel ahlâkın temellerini oluşturur. Aklın, şehvetin ve gazabın iki yönlü aşırılıkları, yani azlık ve çoklukları ise ah­maklık, ukalalık, utangaçlık, utanmazlık, korkaklık ve gözükaralığı or­taya çıkarır. Ancak adaletin azlığı veya çokluğu yoktur, yalnızca zıddı vardır. Adalet hassas bir şeydir, ya vardır ya yoktur. Varsa ismi adalettir, yoksa ismi zulüm ve eziyettir. Sonuç olarak güzel ahlâk dört ana esas üzerine yükselirken, kötü ahlâk yedi ana esastan ortaya çıkar.</p>
<p>Müslüman düşünürler Antik Yunan filozoflarının erdem esasına da­yanan bu ahlâk tasavvurunu alarak geliştirmişlerdir. Burada kritik olan nokta ruhun (kâlp ve akıl) nefsin (şehvet ve gazap) emrine girip girme­diğidir. Gazalî bunu süvari ve at ilişkisine benzetir. Süvari mi atı yönet­mektedir, yoksa at gemi azıya almış ve süvariyi kendi istediği yere mi götürmektedir? Başka bir ifade ile ruh mu nefsi yönetmekte, yoksa nefs mi ruhu istediği yere sürüklemektedir? Bunu belirleyebilmek için akla yol gösteren bir üst bilgi kaynağına ihtiyaç vardır ki o da &#8220;vahiy&#8221;dir. Din bunun için nazil olmuştur. Kâlp vahye (İlâhî kelâm) iman etmekle, yani ona inanıp, bağlanmakla yükümlü tutulmuştur. Akıl da kâlbin em­rindedir. Böylece süvari (insan) imanla bakan aklın ışığında atını (nefs) kontrol altında tutabilir, onu istediği yere götürebilir, onun istediği yere sürüklenmekten kendini kurtarabilir.</p>
<p>Bu insana özgü bir mücadeledir. Başka bir ifade ile insan olma mü­cadelesidir. Nitekim &#8220;iman&#8221; ve &#8220;ahlâk&#8221; insana özgü vasıflardır. İmansız tavuktan, ahlâksız kediden söz edilir mi? İnsana özgü bu mücadelede ör­nek alınacak model şahsiyetler ise peygamberlerdir. Özellikle tüm haya­ta kayıt altına alınmış ve böylece sonraki kuşaklara örnek olabilmesi sağ­lanmış yegâne peygamber olarak son elçi olan Hazret-i Muhammed&#8230; Daha önce O&#8217;nun ahlâkının kültürel evrensel olduğunu söylemiştim. O&#8217;nu model alabilen Müslümanın dünyanın neresine giderse gitsin, han­gi dinden, hangi kültürden insanlarla beraber olursa olsun, saygı duyu­lacak bir şahıs olacağım ifade etmiştik. O hâlde bizim bugünkü sorunu­muz O&#8217;nu tanımamak, O&#8217;nu anlayamamak ve O&#8217;nu model alamamaktır. Acaba O&#8217;nu model almayanlar rol model olarak kimlerin peşinde gidi­yorlar? Bu rol modeller ne ölçüde saygıyı hak eden kimseler? Açıkça id­dia edebiliriz ki, O&#8217;nu model alabilirsek -hiç kuşkunuz olmasın- sadece Müslümanların değil, Müslüman olmasalar bile bütün insanların saygı duyacağı kişiler olabilir ve saygı duyulan bir toplum inşa edebiliriz.</p>
<p>Burada hepinizin bildiği Hazret-i Ömer örneğini hatırlayalım. Ca- hiliye döneminde kızım diri diri toprağa gömmüştü. Asabi mizaçlı bir insandı. Müslüman olduktan soma tevhit inana, Rahmet ve Rahim isim­lerinin tecellisi, Hazret-i Muhammed örneği, onu bir adalet ve merha­met âbidesine dönüştürdü. Halife olduğu dönemde, yani hızlı fetihlerle büyük bir imparatorluğa dönüşen İslâm devletinin başkanıyken, Meh­met Akif in <em>Safahat&#8217;</em> ında ifadesiyle &#8220;Kenar-ı Dicle&#8217;de bir kurt aşırsa bir koyunu / Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer&#8217;den onu&#8221; diyecek kadar hassas ve âdil bir devlet başkam oldu. Hazret-i Ömer diyor ki: &#8220;Biz zelil bir kavimdik. Allah bizi İslâm ile aziz kıldı. Kim izzeti Allah&#8217;ın onu aziz kıldığı şeyden başka bir şeyde ararsa Allah onu öncekinden daha zelil hâle getirir.&#8221;</p>
<p>İslâm medeniyetinin ikinci büyük rönesansını bizim ecdadımız ba­şarmıştır. Haçlı seferlerinden ve Moğol istilasından sonra ve 20. yüz­yıla kadar İslam dünyasında kurulmuş olan neredeyse tüm devletler Türk devletleridir. Farklı isimlerle anılmaları yanıltmasın. Memlûklar, Selçuklular, Osmanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular vs. Medeniyet için güçlü devletlerin olması gerektiğini ifade etmiştik. Son bin yıl içinde İslâm dünyasının güçlü devletlerini Türkler kurmuştur. Örneğin dün­yada &#8220;Türk asrı&#8221; olarak anılan 16. yüzyıla bakalım. Batıda Osmanlı&#8217;lar, doğuda Hindistan&#8217;da Babür Oğullan. İkisi de büyük Türk devletleridir. Özellikle bizim devletimiz olan Osmanlı&#8217;yı incelediğimiz zaman görü­rüz ki inşa ettiği medeniyet ruhunu tevhit inancından almıştır. Tevhit nuruyla ışıyan zihinlerin taşı işlemesiyle mimarimiz, söze yönelmesiy­le şiirimiz, sese yönelmesiyle musikimiz ortaya çıkmıştır. İnsan/toplum üzerindeki tezahürü ise adaletin en saygın örnekleri olmuştur. Adalet olmadan yetmiş iki millet üç yüz, beş yüz yıl birlikte yaşatılamaz.</p>
<p>Bizim medeniyet ve ahlâk tasavvurumuzu kısaca da olsa, özüne vur­gu yaparak konuşmuş olduk. Şahsi kanaatim odur ki, şayet medeniye­tinizin yeni bir yükselişi olacaksa bu özün idrâki üzerinden olacaktır.</p>
<p>*Sakarya Ünv. SASGEM Konferansları kapsamında Ekim 2014 tarihli konuşma metnidir. Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi</p>
<p>Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak -1,syf:47-57</p>
<p>Editörler:Prof.Dr.Muzaffer Elmas –</p>
<p>Prof.Dr.Mahmut Bilen –</p>
<p>Prof.Dr.Mustafa Kemal Şan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-tasavvurumuz-ve-ahlak/">Medeniyet Tasavvurumuz ve Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-tasavvurumuz-ve-ahlak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi ve Zihinsel Altyapısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2019 20:13:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenme]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Bilgi Geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Alpaslan Açıkgenç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi ve Zihinsel Altyapısı]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin tanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilgi ve bilginin zihinsel altyapısı soyut bir konu olmasına rağmen konuyu mümkün olduğu kadar somutlaştırarak ele almaya çalışacağız. Konumuz aslında felsefenin bir alt dalı olan epistemolojiyi veya bilgi felsefesi diyebileceğimiz alanı ilgilendirmektedir. Burada kullanılan iki kavram var; birisi bilgi diğeri de zihinsel altyapıdır. Bunların ne olduğu­nu ilk önce anlatmamız gerekiyor. Hepimizin bilgi sahibi olarak birin­ci [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/">Bilgi ve Zihinsel Altyapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23700 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-600x474.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bilgi ve bilginin zihinsel altyapısı soyut bir konu olmasına rağmen konuyu mümkün olduğu kadar somutlaştırarak ele almaya çalışacağız. Konumuz aslında felsefenin bir alt dalı olan epistemolojiyi veya bilgi felsefesi diyebileceğimiz alanı ilgilendirmektedir. Burada kullanılan iki kavram var; birisi bilgi diğeri de zihinsel altyapıdır. Bunların ne olduğu­nu ilk önce anlatmamız gerekiyor. Hepimizin bilgi sahibi olarak birin­ci kavram olan &#8220;bilgi&#8221; hakkında açık olamasa da belli bir malumatımız vardır. Onun için bilgiden ne anladığımız sorulsa edindiğimiz intibaları belirtmek kabilinden de olsa hepimiz bilgi hakkında bir şeyler söyleye­biliriz. Ancak bilgi nedir diye sorulduğunda cevaplamakta biraz zorla­nabiliriz. Felsefe tarihinde de bize ulaşan yazılı kaynaklara dayanarak yaklaşık 3000 yıl önce bu soruya düzenli ve mantıklı bir cevap arayışı olduğunu en azından Sokrates gibi bir düşünürün buna cevap vermeye çalıştığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Filozoflar ve bilim adamları bilginin mahiyetini araştırmayı hedefleyen bilgi nedir sorusuna devamlı bir cevap aramışlar ve bunun için çözüm önermişlerdir. Bilindiği gibi bizim içinde yaşadı­ğımız medeniyetimiz olan İslam medeniyetinde de düşünürlerimiz ve bilim adamlarımız bu soruya çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bu konuda meşhur müsteşrik Franz Rosenthal bir araştırma yapmış ve topladığı bir­çok elyazma eserlerden de derlediği 380 civarında bilgi tanımının İslam medeniyetinde düşünce tarihine sunulduğunu göstermiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a> Rosenthal buradan İslam medeniyetinin bilgi üzerine kurulmuş bir medeniyet ol­duğu sonucuna ulaşıyor.</p>
<p>Rosenthal&#8217;ın sonucu bize başka bir konuda da ışık tutmaktadır: Bil­ginin ne olduğunu bu kadar derinlemesine araştırmamızın sebebi nedir? Bu soruya verilecek cevab birçok felsefi konuya ışık tutması yanında, bir medeniyetin hangi soyut kavramlar üzerine kurulduğunu da göster­mektedir. Demek ki, bilginin mahiyetini araştırmak önemli bir konu ol­malıdır. Aksi hâlde biz de burada neden onu tekrar ele alalım ki? Fakat bu tanımlar arasında insan şaşırıp kalabilir. Çünkü öncelikle aklımıza şu soru gelecektir: Neden bilginin ne olduğu sorusuna bu kadar deği­şik cevaplar verilmiştir? Öyle ya, hakikat birdir ve bir olan hakikatin de bir cevabı olacaktır. İşte bu sorun bizi bilginin ne olduğuna cevap arar­ken bakış açımızı temsil eden zihniyetimizin alt yapışma götürecektir. Demek ki belli bir zihniyetle konuya yaklaşınca insan değişik sonuçla­ra ulaşabilir. Felsefenin de aslında aman bu zihinsel altyapıları incele­mektir. Bir bakıma burada onun için bilgiye bakış açımızı temsil eden altyapıyı sorgulamak için konuyu ele almak istiyoruz. Herhâlde bunu anladığımız takdirde bilgi ve zihinsel altyapısını anlamamız biraz daha kolay olacaktır diye düşünüyorum. Buna göre biz de evvel emirde bilgi­nin tanımını vermeye çalışacağız. Bunu nasıl yapabiliriz?</p>
<p>Birçok filozof sürekli bilginin tanımını vermeye çalıştıklarına göre herkesin kabullendiği bir bilgi tanımına ulaşılamamıştır. Bunun diğer bir nedeni de biz umumiyetle bir şeyi tanımlarken bazı ölçütleri esas ala­rak tanım yaparız. Yani belli bir şeye göre kavramların tanımını yaparız. Onun için filozoflar değişik açılardan bilgiyi tanımlamaya çalışmışlardır. Bu tanımlardan en önemlisi &#8220;özsel tanım&#8221; olarak adlandırılan bir şeyin bizzat özüne, yani aslına ait olan özellikleri ile tanımlanmasıdır. Bir şeyin özü, onun mahiyetidir; yani onun ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koyan özelliklerinin toplamıdır. Biz de o şeyin ne olduğunu sorduğumu­za göre cevap olarak o şeyin özünün yani mahiyetinin verilmesi gerekir. Zihnimiz bir şeyin mahiyetinin verilmesi ile o şeyi açık bir şekilde algı­lar ve ne olduğunu bilir.</p>
<p>Aristoteles mantığına göre bu şekilde verilmiş olan bir tanım bilimseldir. Zira bilimler nesnelerin mahiyetini araştırır ve buna göre nesneler arasındaki ilişkileri, reaksiyonları açıklamaya <u>çalışır. </u>Mesela, insan nedir diye sorduğumuzda cevap olarak insanın mahiye­tinin verilmesi gerekir. Bir şeyin mahiyetini, o şeyin ait olduğu en geniş kavramla, o kavramı sadece o şeye hasreden bir özellikle belirleriz. Buna göre insana ait olan en geniş kavram, hayvandır; diğer bir tabirle, Aristo­teles mantığında insanın ait olduğu cins, hayvandır. Bu kavram altında insanı diğer bütün varlıklardan ayıran özellik ise, düşüncedir. O hâlde insanın özsel tanımı da &#8221; düşünen hayvan&#8221; olur. Bu tanıma çeşitli itiraz­lar getirilebilir. Ancak buradaki tanım, mahiyet ve türler açısından yapıl­dığından yanlış bir tanımdır diyemeyiz. Biz insanı diğer bütün hayvan­lardan ayıran başka özellikleri ile de tanımlayabiliriz. Aynı durum bilgi için de geçerlidir. O hâlde burada işleyeceğimiz konuda kullanılmak için bir bilgi tanımı yapmaya çalışırsak nasıl yapabiliriz?</p>
<p>Biz bilgiyi ait olduğu yere göre tanımlamayı tercih ediyoruz. Onun için bilginin yeri neresi, bilgi nerede bulunur diye soracak olursak hepi­mizin şüphesiz hiç tereddüt etmeden doğrudan vereceği cevap &#8220;bilgi bi­zim tabii ki kafamızdadır&#8221; olacaktır. Biz bunun gibi verilecek olan avamı cevapları bilimsel tabirler kullanarak vermeliyiz. Öyle ya, bulunduğumuz yer üniversite, bilimsel bir kuruluş olduğuna göre yaklaşımımız da bilimsel olmalı. Bu durumda &#8220;bilginin yeri zihnimizdir&#8221; diyeceğiz. Zihin kelimesini burada kullanıyoruz. Onun için zihin kelimesi ile felsefede bi­limsel olarak ne kast edildiğini açıklamamız gerekecektir. Çünkü malum biz günlük hayatta birçok kelimeyi çok değişik farklı anlamlarda bazen eş anlamda kullanabiliriz. Onun için her hangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için zihin kavramını açmamız gerekiyor. Normalde aslında biz günlük hayatta da &#8220;bilgi aklımızdadır&#8221; deriz.</p>
<p>Zihin kelimesini çok fazla kullanmayız. Yani bilginin yeri neresi desek akıl deriz. Fakat tabiki bilgi felsefesinde bütün bu kavramlar ayrıştırılmıştır. Her biri tanımlanmış ve belirlenmiştir. Biz aklı normalde felsefede, bilgi felsefesinde özellikle, bir düşünce yetisi olarak yani yeteneği olarak görüyoruz. Biz buna felsefe­de &#8220;kuvve&#8221; diyoruz. Akıl için felsefede &#8220;düşünce yeteneği&#8221;, &#8220;düşünce yetisi&#8221;, daha bilimsel adıyla &#8220;düşünme kuvvesi&#8221; denmektedir. Zihin ise düşünce yetisini yani aklı da içeren daha kapsamlı bir yetenektir. Biraz daha açacak olursak diyebiliriz ki, zihin; bilgi üreten ve kavramsal bilgi­ye bizi götüren bütün yeteneklerimizin topluca yer aldığı kuvvemizdir. Buna göre zihnimizde hayal de var, irade de var, hafıza ve sezgi de var. Bütün bunların bulunduğu toplu bir isim, yani zihin kavramı çok daha umumi bir bilgi kuvvesidir; akıl gibi değil. Çünkü akıl sadece düşünceyi gerçekleştirdiğimiz bir yetenektir. Zihin ise bilgi elde ederken kavram­sal süreçleri bütün bu işleri yaptığımız yerin umumi adı olmuş oluyor. Dolayısıyla tabiki bilgi çok işlemlerden geçtiği için bu işlemlerin tama­mı zihnimizde gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden bütün bu işlemlerin hepsine topluca işaret edebilmek için aklı değil zihin kelimesini tercih ediyoruz.</p>
<p>O hâlde burada şöyle diyebiliriz. Bilgi insan zihninde bulunan kav­ramsal manalardır. Şimdi mana kelimesi biraz farklı, anlam diye söyle­yebiliriz. Türkçede kullanırız ama &#8220;mana&#8221; anlamdan biraz daha geniş kapsamlıdır. Yani soyut olan bütün zihnimizdeki varlıklara verilmiş isim oluyor &#8220;mana&#8221; kelimesi. Dolayısıyla zihnimizde bir mana, kavram­sal yönü olmayan bazı şeylerde olabilir. Ne gibi? Mesela gördüğümüz cisimlerin resimleri gibi. Malum biz bir şeyi gördüğümüzde hayal gü­cümüz onun resmini çeker. O resimle pasif olarak zihnimizde bulunur. Biz normalde bunu bilgi olarak kabul etmiyoruz. Ama bilgiye atılan ilk adım olarak kabul ediyoruz. Dolayısıyla bilginin başlangıç yeri olmuş oluyor bu. O açıdan mana kelimesini kullanarak onu ifade etmiş oluyo­ruz. Bilgiyi tanımlarken yani isterseniz şöyle söyleyeyim; çok fazla ayrım yapmayalım derseniz, &#8220;bilgi zihinsel içeriklerdir&#8221; diyebiliriz.</p>
<p>Bilgi ola­rak bizim gördüğümüz şey zihinde bulunduğuna göre, bilgiyi zihnimi­zin muhtevası olarak görebiliriz. Zannedersem bilgi hakkında genel bir bilgi vermiş olduk. Bilginin mahiyeti için bu kısacık tanım tabii ki yeterli değil. Ama en azından bugünkü konuşmamızda bu tanımımızı kullana­biliriz. Böylece &#8220;altyapı&#8221; dediğimiz kısmı açıklamak için de işimizi ko­laylaştırmış oluruz. Bilginin altyapısı derken neyi kastediyoruz? Zaten malum, adından da belli bir şeyin altında bulunan yapılara &#8220;altyapı&#8221; di­yoruz. Demek ki, burada konumuz bilgi olduğuna göre bilginin altında yatan temel yapılan kast ediyoruz. Yani bilgiye destek olan altyapılar. Bunlar zihnimizde olduğu için zihinsel altyapılar diyoruz.</p>
<p>Demek ki bil­gi de aynen bizim günlük hayatta kurduğumuz mimarideki binalarda olduğu gibi belli altyapılara temel de diyebileceğimiz yapılara ihtiyaç duymaktadır. Öyle pat diye birden hiçbir şeye dayanmadan zihnimizde bilgi oluşmuyor. Öyleyse zihinsel altyapıyı bizim bir şey yaparken onun temel olan zihnimizdeki bütün bilgilerin toplamı olarak görebiliriz. Ba­kın dikkat ederseniz burada sadece bilgiye değil davranışlara da aynı zamanda atıfta bulundum. Bence bu daha da önemlidir. Çünkü bizim günlük hayatta yapıp ettiklerimizin hepsinin dayandığı zihinsel bir alt­yapı bulunmaktadır. Onları oluşturanlar da bilgilerdir. Çünkü az önce söyledik, zihnimizde olanlar sadece bilgilerdir. Ve hepsinin bir temeli vardır. O temel bizim görüş rotamızı belirliyor. Biz nesneleri <em>o<u>radan</u> görüyoruz.</em> Oradan her şeye ve etrafımızda olup bitenlere bakıyoruz. Tabi günlük hayatta biz bunun farkında değiliz.</p>
<p>Şimdi bir örnek vereceğim, O örneği daha iyi anlaşılır olması için daha sonra da kullanacağız. Dediğim gibi konuyu somutlaştırarak an­latmaya çalışacağım ki belli olsun. Günlük hayatta biz zihnimizdeki bu anlatmaya çalıştığım işlemleri kullanırız. Biz bunun farkında değiliz. Zihnimiz adeta, tabi ki bu iyi bir tabir değil ama konuya açıklık getirmesi için kullanacağım, robot gibi bizim yapıp ettiklerimizin programlarını ta­şır. İnsan bir robot olmasa da zihnimizdeki bilgilerle adeta programlan­mış gibidir. İşte bilgi insan zihninde kendiliğinden işlevini görür. Şunun gibi: malum bizim bir sindirim sistemimiz var. Sindirim sistemimizi biz hergün kullanırız. Ama farkında değiliz.</p>
<p>Kimse mesela bir şeyi yedik­ten sonra şöyle düşünmez. Demez ki <em>&#8220;ha</em> şimdi midemi ayarlayacağım; 0,25 miligram sülfürik asit salgılaması lazım, şu enzimi vermesi lazım; bu enzim çok oldu, şunun dengelemesi lazım&#8221; gibi bir şey düşünmeyiz. Midemiz adeta otomatik olarak çalışır. Bir nebze robot gibi. Biz sadece yemek yiyoruz o kadar. Bizdeki bilgi sistemi de böyle işlemektedir. Biz farkında değiliz. Ama nasılkı bir tıp doktoru anatomi çalışınca midenin nasıl çalıştığını biliyor ise felsefede de biz zihin çalıştığımız için zihnin nasıl işlediğini bulup ortaya koymaya çalışıyoruz. Günümüze kadar ya­pılan çalışmalar zihnin birçok işlemlerini ortaya koymuştur.</p>
<p>Özellikle kullandığımız, mesela mantık diye bir bilim var. Mantıkta yine zihnimiz, çalışırken ne tür bilgiler kullandığı ve bunlar kullanılırken nasıl işlemler gerçekleştirildiği İncelenmektedir. Ancak biz tıpkı yemek yedikten sonra sindirim sisteminde neler olup bittiğini incelemediğimiz için midemizde ne tür işlemler yapıldığının farkında olmadığımız gibi bilgi elde ederken de zihinsel işlemlerin farkında değiliz. Ama farkına varırsak daha iyi olur. Mesela biz sindirim sisteminin nasıl çalıştığını bilirsek daha sağlıklı yiyecekler yiyebiliriz. Sağlığımızı daha iyi koruyabiliriz. Diğer taraftan bir sindirim bozukluğu olduğunda nasıl tedavi edileceğini bilebiliriz. Tabi ki düşüncede bir bozukluk olursa durum çok daha vahim olur. Zih­nimizin nasıl çalıştığını bilirsek öğrenmemiz daha çok kolaylaşır Öğrenme işimiz kolaylaşır. Demek kı zihnin nasıl işlediğinin bilinmesinde çok daha fazla katkı sağlanmaktadır. Şimdi mümkün olduğu ka­dar bunları değişik bir biçimde, biraz daha felsefede ele alındığı şekilde açıklamaya çalışacağım.</p>
<p>Hatırlarsanız dedik ki bilgilerimiz var. O bilgiler havada asılı değil. Onlarında üzerinde durduğu temel bilgiler var. Onlarda havada asılı de­ğil. Onlarında üzerinde durduğu daha temel bilgiler var. Fakat en altta tamamen temel diyebileceğimiz mantıkta &#8220;mantık ilkeleri&#8221; dediğimiz zihnin kendi içyapısında olan özellikler var. Ondan sonra başka bişey yok. Bunlar tabiki zihnimize aynen midemiz gibi, midemize hazmetme kapasitesi verildiği gibi, zihnimize de bilgi üretme kapasitesi verilmiştir. O kapasite tüm bilgilerin temelini teşkil ediyor. Ne öğrenirseniz öğrenin her şey onun üzerine kurulur ve böylece bilgimiz yavaş yavaş genişler. Her genişlediğinde mevcut olan başka bilgi yapılarını da zihnimiz kul­lanmaya başlar. Bu şekilde bilgiler üretir. Neden üretir peki? Günlük ha­yatta kullanmak için. O zaman bu şu demektir.</p>
<p>Biz günlük hayatta yapıp ettiklerimizin hepsini zihnimizde oluşan bu bilgilere göre yapıp ediyo­ruz. Bu çok önemli tabiki. O zaman rahatlıkla şöyle diyebiliriz: bizim her bir davranışımızın dayandığı bir zihinsel altyapı vardır veya altyapılar vardır. Sadece bir tane olmayabilir. Yani bilgilerden oluşmuş yapılar var. Bu yapılar üzerinden biz bütün faaliyetlerimizi yürütürüz. Tabiki insan çok yönlü bir varlıktır. Çok değişik türlü davranışlarımız var. Bir kısım davranışlarımız herhangi bir zihinsel altyapıya bağlı olmayabilir. Tama­men biyolojik olabilir. Mesela uyurken biz düşünmeyiz. Nasıl hareket ettiğimizin nasıl davrandığımızın farkında değiliz. Bu tür davranışlar biyolojik davranışlardır. Mesela refleksler de aynı şekildedir. Fakat dav­ranış biçimi biyolojiden hiç bir zaman kopuk olmaz.</p>
<p>Biyolojiden uzak­laşmaya başladıkça ne olur? Bu soru önemli: o davranışın kaynaklandığı temel bedensel yapının ötesinde, yani artık biyolojik yapıdan biraz uzak­laşarak zihinsel yapıya kaymaya başlar. Tamamen o bilgiye yönelik olur. Biz burada bilgiyle ilgilendiğimiz için biyolojik yapıya daha bağımlı olan davranışlarla ilgilenmiyoruz; bilgiye bağımlı olan davranış ve faaliyet­lerle ilgileniyoruz. Önemli olan budur zaten. O tür davranışlardır. Böyle yaptığımız zaman şöyle bir ayrım yapabiliriz. Tahlilimizi iki ayn yön­den yapmak durumunda kalabiliriz. Bunlardan birincisine ben &#8220;umum&#8221;veya yabana dildeki karşılığı de &#8220;genel&#8221; diyorum; İkincisine de &#8220;özel&#8221; diyorum.</p>
<p>Tabi bu genel kavramını Osmanlıca tabir kullanarak ifade edecek olursak daha doğru olur. Aslında &#8220;yaygın herkesin kullandığı, herke­se ait olan bir özellik&#8221; anlamında <em>&#8220;külli&#8221;</em> demek gerekir. Özel ise, zaten adından belli herkes için olmayan demektir. Belli insanlar, gruplar, kül­türler, toplumlar için geçerli olanları ifade etmektedir. Şimdi deminki örneğimizi burada kullanabiliriz. Mesela sindirim sistemi külli olan bir görev, herkes için geçerli olan yönü nedir? Anatomidir. Çünkü sindi­rim anatomisi toplumlara göre değişmez. Herkes için geçerlidir. Eğer böyle bir durum olmasa o zaman bir Türk rahatsızlandığı zaman yani bir sindirim rahatsızlığı çekerse bir Rus doktora gidemezdi. Demek ki gidebildiğine göre o sindirimin genel olan yani herkes için geçerli olan yönüdür ki buna &#8220;külli&#8221; dedik.</p>
<p>Diğer bir tabirle sindirim sistemi külli­dir, özel değildir. Ama özel yönü de bulunmaktadır. Neden çünkü hiçbir kültürün ya da milletin yemek kültürü diğerini tutmaz. Yemek kültürleri aynı değildir. Demek ki insan olmamız cihetiyle hepimizin ortak yönleri var. Ama ayrı yönleri de var, insan olduğumuz için robot olmadığımız için biz de biyolojik olarak fıtratımıza verilenlere katkıda bulunuyoruz. Kullanmamız açısından, psikolojimiz açısından, oluşturduğumuz kültür açısından, medeniyet açısından bakış açımız değişiyor. Yanı fıtratımız özelleşiyor orada.</p>
<p>Tabi ki bu bilgi için de geçerlidir. Bilgide de külli olan yönler olduğu gibi özel olan yönler de var. Eğer öyle olmasaydı bütün medeniyetler bir olurdu. Tek bir medeniyet olurdu; tek bir kültür olur­du. Çünkü kültürün dayandığı en temel yapı yine bilgidir. Bilgi oldu­ğuna göre demek ki bilgiden değişik bilgi gelenekleri olabilir. Bilgiye değişik yaklaşımlar olabilir. Değişik bakış açıları olabilir. Bunların kültür ve topluma yansıma biçim ve şekilleri olabilir. Tabiiki biz burada bir üni­versitede olduğumuza göre bunun bilime yansıyış biçiminde de farklı olabilir. Bu bilimi de etkileyebilir. Etkisi altına alabilir. O açıdan bu biraz daha uç noktalara girmek istemiyorum ama yine de bunu gündeme ge­tirmemiz gerekiyor.</p>
<p>Medeniyetlerde değişik bilim gelenekleri vardır. Bütün bilim gele­nekleri aynı değildir. İncelediğiniz zaman bunu çok açık bir şekilde gö­rebilirsiniz. Bugün zaten o yüzden bu farklılığın farkına varınca sosyo­loglar bilim sosyolojisini çıkardılar. Bilim sosyolojisi ile bunu inceleme­ye çalışıyorlar. Öğrenmeye çalışıyorlar. Bu bilim gelenekleri özellikleri neden vardır nasıl gelişiyor nasıl oluşuyor gibi sorulan cevaplamaya ça­lışıyorlar. Tabi değişik yaklaşımlar da var. Bazı aşırılıklara kaçanlar da var. Mesela pozitivist diye malum bir felsefe akımı var. Bilim toplumdan topluma göre değişmez diyorlar. Gelenek görenek topluma ait şeylerdir, bilime ait değildir diyorlar. Bilim geleneği diye bir şeyi kabul etmeyen Pozitivist akım gibi aşırı uçlar da var. Ama bilimi tamamen geleneğe dö­nüştürürseniz bu da diğer bir aşın uç olur. Bilim aynı zamanda metodo­lojisi olan, yöntemi olan bütün kültürler için geçerli olan bir faaliyettir. Onun için aşırıya kaçmamak lazım. Bunu dile getirmek istiyorum.</p>
<p>Buradan hareket ettiğimiz zaman zihinsel altyapıyı nasıl gösterebili­riz? Her insan faaliyeti bizim yapıp ettiğimiz her şey duyularla algılanıp gözlenebilen veya gözlenemeyen bir temelden çıkmaktadır. Bunu rahat­lıkla görebiliriz. Burada altyapı yerine &#8220;temel&#8221; kelimesini daha kapsam­lı olması açısından kullanıyorum. Temel derken bir davranışın altında yatan nedenlerle faili yani o davranışı yapan kişinin iç hâli ve davranışı için verilebilecek gerekçelerin tamamını kastediyoruz. O hâlde bir fiilin temeli o fiil ile ilgili ya o fiili işlerken ya da işlemeden önce işleyen kişi­nin yani failin zihninde bedeninde ve de etrafında olması farzedilen du­yularla gözlenebilen ve gözlenemeyen olguların tümüdür. Demek ki bir fiilin temeli olarak o fiilin yapılmasında kişinin kullandığı bütün bilgisel veya bedensel olsun çevresi olsun kültürü olsun hepsini saymamız ge­rekir.</p>
<p>Daha basit bir dille söyleyecek olursak bütün bunları alıp o davra­nışın temeline koymamız lazım. Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Sindirim sistemini daha önce örnek olarak verdiğimiz için oradan devam edelim. Şimdi size adını hiçbir şekilde duymadığınız herhangi bir yemek adı söylesem, size hadi bunu pişirin de yiyelim desem, yapabilir misiniz? Güzel bir örnek olarak mesela &#8220;nasigoreng&#8221; (Malezya&#8217;da bir yemek adı) yapın desem yapabilir misiniz? Tahmin ediyorum bunu birçok kimse hiç duymadı. Bilmiyorum burada Malezya&#8217;dan olan kimse var mı? Malezya­lı bir öğrencimiz de olabilir. Bu Malaycada bir yemek adıdır. Pişiremezsiniz çünkü bizim yemek kültürümüzün temelinde yatan şeyler altyapıda böyle bir yemek yoktur. Ama açıklarsam tarifini verirsem yapabilirsiniz. İçinde kullanılan bazı malzemeler Türkiye&#8217;de olmayabilir. Çünkü biz­de olan bazı yemek malzemeleri orada yok. Bu malzemeleri biz kendi mutfak kültürümüzde geliştirmişiz.</p>
<p>Tabi çevresel şartlar da var bunun içerisinde. Demek ki kültürü o temel yapıya aldığımız gibi aynı zaman­da zihnimizde geçen bilgileri de almamız gerekiyor. Bütün bunlar bizim davranışımızın temelini teşkil ediyor. Temeli derken malum o davranı­şımız onun üzerine kurulu. O temel olmazsa o davranış da mümkün de­ğildir. Sadece kültür de yeterli değil. Çevre de yeterli değil. Bütün bunla­ra ek olarak zihnimizde de bilgi birikimi olması lazım. Fakat dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, davranışın temelini ikiye ayırdım ben burada. Bu önemli: gözlemlenebilen ve gözlemlenemeyen temel dedim. Demek ki davranışların bazı temel altyapıları, duyularla algılanamaz, gözlerimizle göremeyiz onları. Ne gibi? Vermeye çalıştığım örnekteki gibi, yemeğin yapılış bilgisi zihnimizde olan birikim. Gözle görmek onu mümkün de­ğil. Gözlemlemekte mümkün değil. Ancak yine zihnimizle tahlil ederek bilginin altyapısını çıkarabiliriz.</p>
<p>Aklımızla düşünerek, tahlil ederek çıka­rabiliriz. Mesela siz, şurada birisini görseniz, kalktı yürüdü bir bardağı aldı eline. Normalde bizim düşüncemiz nedir? &#8220;Susadı heralde, su içecek veya çay içecek&#8221; diye düşünürüz normalde. Şaşılacak bir olay değil bu. Ama bunun bilgisel altyapısı sizde olduğu için bunu çıkarabiliyorsunuz. Zihninizde bu tür şeyler var diye geçiyor diye düşünürsünüz öyle değil mi? Fakat bazı altyapılar böyle değildir. Mesela şurada iki kişi arasında kavga var; araya girdiniz, ayırmaya çalıştınız. Size sorunlarım anlattılar, dertlerini anlattılar. Şimdi hangisi haklı hangisi haksız? Zihinsel altyapı­larla her ikisinin yaklaşımını tamamen tahlil etmeniz gerekiyor. Çünkü birinin başka bakış açısı var, diğerinin de başka bakış açısı var. O bakış açılarını nereden çıkarabiliriz? Bize bakış açışını kazandıran zihnimizde olan bazı bilgi birikimleri vardır. Bunu oradan çıkarmamız gerekiyor. Bunları tabi ki çıkarmaya çalışırken bazı olayları tahlil etmek durumun­dayız.</p>
<p>Aslına bakarsanız zihnimizde yer alan davranışlarımızın temelini teşkil eden, o bilgisel yapılar çok çok önemli. Gözle gördüğümüz temel yapılardan çok daha önemli. Kültürden de çok daha önemlidir. Çünkü bizim davranışlarımızı tamamiyle yönlendiren onlardır. Yardımlaşan kimselerin davranışlarına baktığımızda umumiyetle herkesin ortak görüş söyleyeceği bir davranışın temsil ettiği hareketler oluyor aslında.Yardımlaşma dedik. Mesela ağır bir yükü kaldırmaya çalışırken uzanan ellerde yardımlaşma ile ilgili bişey var mı? Kavramsal olarak, davranış var. Ama yardımlaşma bizim zihnimizde var. Dışarda yok. Dışarıda gidip o ağır yükü kaldırma hareketleri ve girişimleri var, ihtiyacı ne ise onu görme var. Ama davranışın altında yatan çok çok şeyler var. Biraz eştiği­miz zaman zihinsel olarak deseniz ki, neden o adama koştu onu yerden kaldırdı? Cevap olarak çok şeyler söyleyebilir. Yardıma ihtiyacı vardı diye. Neden yardıma ihtiyacı olana yardım ediyorsun?</p>
<p>Yardım eden çok sevap kazanır, diğer insanlara yardımcı olmakta bu tür çok faziletler var, erdemli bir davranıştır. Ona yardım edelim ki toplumumuz gelişsin. Bu gerekçeleri artırabilirsiniz. Toplum düzeni, devlet düzeni, siyasi düzen o kadar çok genişletebilirsiniz ki, toplumun temel yapısını bile yardım­laşma üzerinden çıkarabilirsiniz. Ama aynen midemizin çalışması gibi, midemizde çok karmaşık sistem var. Ben 0,25 miligram dedim ama çok daha az miktarda salgılanan enzimler asitler dengeli bir şekilde onların çalışması gibi zihnimizde bütün bunlar o kadar çoktur ki, biz bunun far­kında değiliz. Biz sadece davranışı yaparız. Siz zannedersiniz ki bunu ben yaptım. Ama zihninizde size verilmiş bir eğitim var. Onun bilgi bi­rikimi var. O altyapı var. Sizi yönlendiren tamamen o altyapıdır.</p>
<p>Ve siz bunun umumiyetle farkında değilsiniz. Fakat insan farkında olabilir de; her zaman farkında olmaz demiyorum. Mesela yardıma koşacağın za­man ben ona yardım edersem bir kazancım olur mu? Veya birisi bana birşey söyler mi? Bakın aklınızda bazı şeyler beliriyor. O zaman bilgisel birikimi sorgulama söz konusudur. &#8220;Sen ona yardım edersen sana dayak atarım&#8221; dese biri mesela ve sizi tehdit etse &#8220;öldürürüm&#8221; dese. O zaman ne yaparsınız? İkilem içerisinde kaldınız bakın. Bütün bu aygıtlar zihni­mizde harekete geçer. Ne yapsam acaba, onu nasıl oradan uzaklaştırsam acaba? Bazı kimseler vardır, &#8220;bana ne ya&#8221; derler çekip giderler. Zihnin­deki altyapının gereği o. Ona yenik düştü. Ancak altyapı bazılarında çok güçlüdür. Bazılarında mutlaka ona yardım edecek, canını feda etme de­recesinde. Fedakârlık meselesi bu değil mi? Bunları saydığımız zaman bilgide zihinsel altyapının önemi ortaya çıkıyor. Tabiki bu davranışlara yansıyan kısmı.</p>
<p>Şimdi bunun bilgiye yansıyan kısmını ele almaya çalışacağız. Bu davranışları tahlil ettiğimiz zaman, bunların işleniş şekillerini ayrıştır­dığımızda üç unsura dönüştürebiliriz. Konuyu kolaylaştırmak için üç diyelim. Belki daha fazla şeylerde sayılabilir. Ama tahlil açısından kolay olsun diye biz bütün bunları üçe indirebiliriz:</p>
<p><strong>1.</strong>Biraz önce anlatmaya çalıştığım davranışın yapılmasından önce o davranışın tasavvur edildiği zihnimizdeki birikim. Zihnimizdeki bütün birikimler. Tabiki bu eğitimle veriliyor. Öğretiliyor bize. Çevremizden topluyoruz bunu, kültürümüzden alıyoruz. Ama en önemlisi sistemli olan eğitimle verilmesidir tabiki. En önemlisi mümkün olduğu kadar tabiki ahlaki şeyler edindiğimizde daha küçük yaşlarda verilmesidir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bizi o davranışa sevk eden belirli fizyolojik ve çevresel şartlar var. Biraz önceki olaylarda gördüğünüz gibi.</p>
<p><strong>3.</strong>Davranışın bizzat gerçekleştirilmesi, davranışın yapılması ve sergi­lenmesidir.</p>
<p>Şimdi burada 2. ve 3. unsuru dikkate alırsanız göreceksiniz ki, bunlar gözlemlenebilen olgulardır. Gözümüzle görebiliriz bunları. Sayabiliriz de. Belki bunların bir kısmı doğrudan; bir kısmı da doğrudan değil do­laylı bir şekilde sayılabilir. Fakat birincisi öyle değildir. Çünkü davranıştan önce zihnimizde olan bir birikim var. Bunu gözümüzle göremiyoruz biz. Tahlil ederek çıkarıyoruz biz bunu. Onun için davranıştan çok önce bunun mutlaka elde edilmiş olması gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz.Gözlemlenemediği için çoğu zaman davranış nedenlerinde bunlar ih­mal edilirler. Zaten sosyal bilimlerin bir özelliği bu; gözlemlenemeyen olgularla ilgilenmesidir. Şanssız bir özelliği diyebiliriz. O yüzden sosyal bilimler diğer fen bilimleri kadar kolay değildir. Yani incelemek üzere önümüzde olan olaylar somut şeyler olmadığı için çok yüksek düzey­de düşünceyi gerektiriyor. Soyut düşünceyi gerektirdiği için biraz daha zor gelişiyor. Ve bazen malesef insanlarda düşünme tembelliği olunca iş daha da zorlaşıyor.</p>
<p>Örneğimizde görüldüğü gibi bireyin hayatında gözlenebilen ve gözlenemeyen bu temellerin farklı şekillerde fakat birbiriyle ilişki içerisinde gerçekleşmiş olmaları gerekir. O saydığımız üç unsur birbirleriyle kopuk değiller. İlişkili bir şekilde hayatımızda yavaş yavaş gelişirler. Mesela iş­lediğimiz her hangi bir davranışı bir anda icra etmemize rağmen zihni­mizdeki çerçeve, birikimler öyle birden gelişmez. Hatta çevresel ve fizyo­lojik şartlar da bir anda gelişebilir. Ancak bu davranışın işlenmesi belli bir zihinsel çerçeve açısından olur. Gerçekte zihinsel çerçeve bireyin hayatı boyunca geliştirdiği zihinsel tutum ve kavramların hepsi birdendir. Böyle olunca o zaman zihninizde temel olarak oluşan bu bilgisel birikime biz normalde dünya görüşü diyoruz. Öyle ki dünya görüşü dediğimiz şey, zihnimizde bizim kabullendiğimiz bilgilerin tamamen bir birikimidir. O birikim bize bir bakış açısı verir. Herşeye o açıdan bakıp oradan görme­ye çalışırız.</p>
<p>Her ilgili kavram ve olay davranışın işlenmesi için alınacak karardan önce belirli bir dünya görüşü İçinde değerlendirildiğinden her­hangi bir davranışın en başta gelen zihinsel altyapısı dünya görüşüdür. Demek ki bütün altyapıları dünya görüşümüze indirgeyebiliriz. Böyle- ce dünya görüşümüzü indirgeyebileceğimiz başka bir zihinsel alt yapı olamaz. Onun için zihnimizde diğer bütün yapıları içinde barındıran tek bir zihinsel temel vardır ki bu da dünya görüşümüzdür. Buradan şöyle bir genel sonuç çıkarabiliriz: Bir dünya görüşü, bilimsel teknolojik faali­yetleri de içine alan bütün insan davranışlarının duyularla gözleneme- yen temelidir. Dünya görüşünü herhangi bir davranışın en başta gelen temeli olarak kabul ettiğimizde her insan davranışının nihai noktada onu dünya görüşüne götürebileceği ve böyle olmak hasebiyle de nihai nok­tada bir dünya görüşüne indirgenebileceği sonucuna varabiliriz. Demek ki bütün davranışların son tahlilde, yani nihai tahlilde ayrıştıra ayrıştıra ulaştığımız noktası bizim dünya görüşümüzdür. Demek ki asıl altyapı budur. Dünya görüşü zihninizde rastgele oluşmaz. Çünkü zihnin az önce belirttiğim gibi çalışma biçimini felsefenin alt dalı olan bilgi felsefesi ince­lemektedir.</p>
<p>Bu bilimde mantık kullanarak biz bunları tahlil etmekle ayrış- tırabiliyoruz. Bu ayrıştırma neticesinde görüyoruz. Biz doğduktan sonra, dünyaya geldikten sonra zihnimizde belli yapılar kendiliğinden oluşma­ya başlıyor. Biz tabiki bunun farkında değiliz. Aynen demin sindirim sis­teminde verdiğim örnekteki gibi; ağız, mide, bağırsaklar, kan dolaşımı ve gıdanın yayılması gibi bir sistem içerisinde sindirim gerçekleştirilmektedir; ancak biz bu işlemlerin farkında olmayız. İnsan bedeninde ayrıca bir bilgi sistemi mevcuttur ve bu sistem kendiliğinden işler. Biz bu sis-temin nasıl işlediğini düşünmüyoruz. Şöyle demiyoruz biz; &#8220;ben aklımı yönlendireyim, şöyle çalışsın, böyle mantık kuralları yürütsün&#8221; diyerek bilgi sistemimizi düşünerek yönetmiyoruz. Yine mesela &#8220;bugün toplum­la ilgili bilgiler elde ettim. Toplum insanla ilgili bir kavramdır; o bilgileri zihnimde insan kavramının yanına yerleştireyim. Diğer ilişkili kavramları da mantık ilişkisine göre dizeyim&#8221; diyerek bilgi sistemimizi biz çalış­tırmıyoruz. Bedenimizdeki bütün diğer sistemler gibi bilgi sistemimiz de kendi içine yerleştirilen fıtri kurallar çerçevesinde kendiliğinden çalışır.</p>
<p>Şüphesiz ki, kabul etmediğimiz fikirleri de biz öğreniriz. Ancak ka­bul etmediğimiz fikirleri dünya görüşümüz içerisine almayız. Ama zih­nimizde onları bilgi olarak tutarız. Biz her türlü bilgiyi çalışırız. Ama kabullenmeyiz. Kabullendiğimiz bilgilerin zihnimizde yerleştirildiği yer ayrıdır. Davranışlara bizi yönelten de genellikle onlardır. O da bizim dünya görüşümüzü oluşturur.</p>
<p>Dünya görüşleri belli kavramsal yapılardan oluşur. Dünya görüşü­nün en temel yapısı bizim hayata bakış açımızdır. Onu da dünya yapısı olarak adlandırıyorum ben. Bu dünya yapısı içerisinde bizim kimliğimiz var. Ben kimim? insan olarak benim mahiyetim ne? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Hayattaki amacım nedir? Varlığın amacı nedir? Toplum nedir? Bilgi nedir? Hepsi burada yer aldığı için dünya yapısı, bilgimizin temelidir. Dolayısıyla dünya yapısı dünya görüşünün de en temel yapısı olmuş oluyor. Bu açıdan bilginin de en temel zihinsel altya­pısı olmuş oluyor. Bunun üzerine diğer kavramlar bina ediliyor. Mesela bilgi kavramı gibi; bilgi kavramı üzerine bilim ve teknoloji anlayışları bina edilir. Bütün o faaliyetlerimizi sürdüren yapı burada bulunuyor. Bu bizim umumi tahlille ulaştığımız yapıdır. İnsandan insana değişmeyen bütün insanlarda bulunan ama içi farklı olan, bu yapıya dünya yapısı di­yoruz. Elbette ki, ben neyim sorusuna her insan aynı cevabı vermez.</p>
<p>Her kültürde aynı cevap verilmez. Hayata anlamı nedir sorusuna İslam me­deniyeti İslam kültürü içerisinde verilen cevapla, bir Hıristiyan kültürü içerisinde verilen cevap aynı olmaz. Benzeşebilir; yemek kültüründeki gibi. Tesadüfen iki yemek aynı olabilir iki kültürde. Veya birbirlerini et­kilemiş olabilirler. Etkileşim de olabilir, etkileşim yoluyla da alabiliriz bu tür kavramları. Ama hiçbir zaman bu yapılar tamamen aynı olmaz. Bu mümkün değildir. Bilgi sistemimiz aynı olmasına rağmen oluşturulan bilgiler aynı olamaz. Bütün dünya görüşlerinde bilgi yapısı var, dünya yapısı var, insan yapısı var, toplum yapısı var. Bizde de var; hepsi bu ba­kımdan aynı ama bilgi yapısında ve toplum yapısında içlerinde bulunan kavramlar bilgiler aynı değildir. Aynı olan kavramlar olabilir; benzeşen­ler de olabilir ama ayrışımlar çok daha fazladır. Onun için biz kendi dün­ya görüşümüzle davranışlarımızı yönlendiririz, eşyaya bakarız, varlığı anlamlandırırız; bilim yaparız. Şüphesiz ki, kendi dünya görüşümüze göre b<u>ilim</u> yaparız. Başkalarının dünya görüşüne göre bilim yapamayız. Bu mümkün değil zaten. O zaman dünya görüşü nedir? Bizim bakış açı- mızdır. Dünya görüşlerinin temel zihinsel altyapıyı teşkil eden yapıları­nı aşağıdaki tabloda gösterebiliriz.</p>
<p>Demek ki bilgiye bakış açımızı belirleyen budur. Bu külli yapıdır. Külli dediğimiz bu nokta tek değişmeyen hakikattir. Bir de özel demiş­tim eğer hatırlarsanız. Özele geçtiğimizde o medeniyetin adı neyse dün­ya görüşü o medeniyetin adını alır. Burada istersek Batı medeniyetinden, Batı dünya görüşünü esas alıp anlatmaya çalışabiliriz. Bu bizim için çok zorda olabilir. Çünkü içinde bulunduğumuz toplumun dünya görüşünü kendimiz yaşayarak hissettiğimiz için tahlili daha kolaydır. İçinde bulun­duğumuz toplumun dünya görüşü de İslam medeniyetinden geldiğine göre elbette ki İslam dünya görüşü olacaktır.<img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23698 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-300x278.jpg" alt="" width="366" height="339" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-300x278.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-scaled-600x556.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-288x268.jpg 288w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-768x711.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-1024x948.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-1536x1423.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-2048x1897.jpg 2048w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p>Tahlil ettiğimizde baktığı­mızda göreceğiz: Ne var İslam dünya görüşünün dünya yapısında? Yani temelini teşkil eden, özünü ortaya koyan nedir? Örnek olması açısından tevhid, nübüvvet, haşir, ilim, bilgi ve adalet gibi kavramların İslam dün­ya görüşünün temel dünya yapışım oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ama bu temel kavramları örnek olarak saydım, bunlara benzer daha birçok kavram sayılabilir. Sadece kavram değil, bu kavramların oluşturduğu fikir ve bakış açısı da İslam dünya görüşünü beliler.</p>
<p>Mesela tevhid, yani bir Allah inana olmadan elbette ki İslam dünya görüşü olmaz. Ancak tevhid ve bunun gibi daha nice kavramlar İslam dünya görüşünün teme­lini teşkil etmektedir. Müslümanın hayatına anlam kazandıran bu kav­ramlardır. Bu bakış açısından baktığımız zaman îslami bakış açısı olur. Başka türlü özel dünya görüşleri de vardır elbette ki. Bu sadece örnek olarak baktığımızda ortaya çıkan tek bir şeydir. İslam dünya görüşünde bilgi yapısını temsil eden ilim kavramıdır. Yabancısı olmadığımız kav­ramlardır bunlar. Bunun dışında dünya görüşlerinde değer yapısı var­dır. Ahlak ve iyi iş yapma amel dediğimiz iman-amel bunlar iç içe kav­ramlardır; inanmak ve yapmak. Sadece inanmayla kalmamak ve aynı za­manda inancını gerçekleştirmek için çaba sarf etmek dünya görüşünün bir parçasıdır. Onun için İslam dünya görüşünde amel kavramı değerleri temsil ediyor. Tabi bunlar çok geniş konular. O konulara biz girmiyoruz. İslam dünya görüşü içerisinde aynı zamanda bu değerlere dayalı olarak geliştirilmiş zengin bir hukuk sistemi vardır. Hukuk İslami açıdan ah­lak sistemine dayanır. Bunların dışında İslam dünya görüşünde diğer dünya görüşlerinde olduğu gibi toplum anlayışını; siyaset anlayışını ve insanın mahiyetini barındıran bir insan yapısı vardır.</p>
<p>Şimdi biz bilgiyi esas aldığımız için bilgiyi örnek verebiliriz bura­da. Bu dünya görüşü açısından baktığımız zaman nasıl bir bilgi geleneği oluşur. O bilgi geleneğinde neler çıkabilir? Bazı örnekleri burda sayabi­liriz. Tabi ki İslam dünya görüşü neticesinde ortaya çıkan bilgi gelene­ğine &#8220;İslam bilgi geleneği&#8221; denir. Tabii olarak her gelenek kendi dünya görüşünün adını alır. O zaman bu bilgi geleneğinin kendi dünya görü­şünün zihinsel altyapısına bağlı olduğu için, oradan açığa çıkıp topluma yansıdığında getirdiği değerler vardır. Bilgi değerleri vardır. O değerleri bulup tahlil ederek çıkarmamız lazım. Altyapı kendi değerlerini üst ya­pılara veriyor. Örneğin bir binanın temeli güçlüyse bina da güçlü oluyor. Zayıfsa zayıf olur. Ortaysa orta güçte olur. Dolayısıyla o temelin zih­nimizdeki kavramlara ve fikirlere verdiği renkler var. O renkler nedir?</p>
<p>Burada elbette ki &#8220;renk&#8221; kavramını bir teşbih olarak kullanıyoruz. Onun için o renkler bilgi geleneğinin tek tek özetidir. Örnek olsun diye burada sadece bir kısmını saymakla yetineceğim ki bilginin zihinsel alt yapısı anlaşılabilsin. Şimdi dünya görüşü açısından bakıldığı zaman bilginin bir amacı olmalıdır. Nedir o amaç? Hakikati yakalamak, hakikati bul­mak. Şüphesiz ki, bu amaç sadece İslam medeniyetine hastır diyemeyiz. Diğer medeniyetlerde de bilginin amacı &#8220;hakikat&#8221; olarak belirlenmiştir. Ama biz burada örnek olarak İslam medeniyetini aldığımız için bunları çıkarmaya çalışıyoruz. Diğer taraftan bazı özellikler sadece İslam mede­niyetine hastır. Aynı şekilde sadece Bata medeniyetinin bilgi geleneğine has olan özellikler vardır. Bu husus bütün medeniyetler için geçerlidir. Örnek olarak bilgi geleneklerine ait bazı özellikleri İslam medeniyetini esas alarak saymaya çalışalım.</p>
<p>Batı medeniyeti çok yönlü bir medeniyettir. İslam medeniyeti gibi değildir. Homojen bir yapıya sahip olmadığı için esas alınarak değişik geleneklerin özelliklerini saymak zordur. Zaman zaman Batı dünya gö­rüşünde zihinsel altyapısı önemli değişiklikler arz ettiğinden bilgi gele­neğinin özelliklerinde de değişiklikler vardır. Mesela modernliğin ortaya çıkmasıyla özellikle Thomas Hobbes gibi filozofların tanımlarında bilgi­nin amacının elbette doğruyu yakalamak yani hakikat olduğunu söyle­yebiliriz. Ancak Batı medeniyetine has olan bir husus ile karşılaşıyoruz burada: bilgi güçtür. İslam medeniyetinde bilginin güç olduğunu kabul etmeyen hiçbir düşünür yoktur. En güçlü şeydir hatta bilgi. Fakat İslam medeniyeti buna vurgu yapmadığı için bilgiyi güç olarak kullanamaz­sınız. İslam medeniyetinin dünya görüşü buna müsade etmiyor. Onun için İslam bilgi geleneğinde &#8220;güç&#8221; bilginin bir özelliği olarak algılanmaz ve dolayısıyla davranışlara da bu şekilde yansımaz. Tam aksine İslam medeniyetinde sadece &#8220;adalet&#8221; güç olarak belirlenmiştir. Nitekim Müs­lüman âlimler &#8220;güç haktadır&#8221; derler; yani kim haklı ise o güçlüdür ve onun hakkı verilir. Onun için İslam&#8217;da güç adalettedir, bilgide değildir.</p>
<p>Bilgiyi kötüye kullanan onu güç olarak kullanır, böylece bilginin amacı bilimsel çalışmalarda hakikat olarak belirlenmiş olsa dahi toplum­da ve medeniyet sahasında bilginin amacı güce yönelik uygulamalarla gündeme gelecektir. Demek ki, İslam dünya görüşü içerisinde ortaya çı­kan bilgi geleneği anlayışında yararlı bilgi, zararlı bilgi bulunmaktadır. Bilgi güç olarak kullanılırsa zararlı olabilir. İnsanlığın faydasına kulla­nılırsa <em>&#8220;güç&#8221;</em> adaleti bozmadan güzeldir; belki bu şekilde kullanılabilir. İslam medeniyetinde buna müsaade vardır. Dolayısıyla dikkat edilirse bu tür şeyler dünya görüşünün tamamen ona kazandırmış olduğu renk­lerdir.</p>
<p style="text-align: left;">Medeniyetlerde bilgi türlerine göre belli yöntemler vardır. Siz her bilgiyi aynı şekilde inceleyemezsiniz. Her bilgi türünün elde edebilmek için belli yöntemler geliştirilmiştir. Özellikle mesela dini bilgilere geldi­ğimiz zaman değişik bir yaklaşımla incelenmesi gerekir. Fen bilimlerine gelindiği zaman değişik bir yöntem kullanılması gerekin. Uygulamalı bilimlere geçtiğimizde yöntemi değişebilir. Her bilgi türüne has yöntem geliştirilmiştir. Bu da bizim medeniyetimize ait olan önemli bir özellik olarak dünya görüşünden kaynaklanıyor. Bunu yine bir tablo ile açık­lamaya çalışalım. Aşağıdaki tablo İslam dünya görüşünün bilgiye nasıl zihinsel altyapı hazırladığını göstermektedir.<img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23699 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-300x284.jpg" alt="" width="306" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-300x284.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-scaled-600x568.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-1536x1455.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-768x727.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-1024x970.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-2048x1939.jpg 2048w" sizes="(max-width: 306px) 100vw, 306px" /></p>
<p>Bilginin tanımı da çok önemlidir. Bunun ihmal edilmesinin nelere yol açtığını görebiliriz. Mesela bilgi rahmettir diyor İslam dünya görüşü. İnsanlık için rahmet, merhamet fayda getirir. Fakat merhamet değildir. Aynı kökten gelmesine rağmen neden? Bir öğrenci &#8220;hocam ben öğren­dim artık bana acımıyor musun beni bu dersten geçir&#8221; dediği zaman bil- gide merhamet olmadığım tam olarak anlamadığı anlaşılır. Bilgide ac­ıma olmaz. Ona merhamet etmezsin. O öğrenci hayatı boyunca felaket­lere dahi düşse bilgide taviz verilmez. Bilim adamları İslam dünyasında tarih boyunca buna hiç taviz vermemiştir. Onun için bu çok önemli, bil­gide acıma yoktur. Ama bilgi rahmettir. Bu demektir ki biz o öğrenciye acımazsak bilgiyi çalışarak elde edecek ve topluma çok yararlı bir insan olacaktır. Böylece bilgi toplumda rahmet olarak tezahür etmiştir. Ancak biz o öğrenciye acısaydık ve dersten geçirseydik o öğrenci öğrenmeden mezun olup gidecekti ve cahil bir memur veya idareci olup toplumu bil­gi ile yönetemeyecekti ve böylece bilgi de rahmet olarak toplumda teza­hür etmiş olmayacaktı.</p>
<p>Bilginin bu özelliğini kaldırdığınız zaman bilgiyi tahrip edersiniz. Bilmediği hâlde birisini yönlendirmeye çalışan bir kimse onu kötü bir şekilde yönlendirebilir. Böylece onu felakete de sürükleyebilir. Daha büyük bir felaket ise toplumda cahillerin iş başına geçmesidir. Onun için İslam medeniyetinde bilginin toplumdan çekilmesiyle cahillerin toplumun başına geçeceği söylenmiştir. Onları felaketlere sürüklerler. Aslında bu çok önemli bir hadis Peygamber Efendimiz (a.s.v.) dile ge­tirmiştir.</p>
<p>İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin diğer bir özelliği de şöyle ifade edilmektedir: Bilgi berekettir. Yani bilgili olan bir kimsenin ister­se çok çalışmasa dahi onun rızkı bereket olarak gelir. Fakat bilgi para kazanmak için kullanılamaz. Para kazanmak için bilgiyi kullanırsanız o zaman bilgiyi çok kötü bir şey için kullanmış olursunuz. Tabi bugün günümüzde çok şartlar değişmiş ama biraz daha kitlesel öğrenme yolu­na gidildiği için bilgide malesef masraflar arttığından dolayı biz devlet­ten maaş alıyoruz. Ama İslam dünya görüşü buna müsaade etmiyor. O müsade etmeyiş o kadar iyi anlaşılmıştır ki, Türkiye&#8217;de mesela harçları kaldırdılar. Müslüman o zihniyete sahip olursa biliyor ki bu harçların kaldırılması lazım. Nitekim sizlerde görüyorsunuzdur. Mesela biz okur­ken böyle büyüklerimiz geldiği zaman gizliden cebimize para koyarlar­dı. &#8220;Öğrencidir, bunun ihtiyacı olur verelim&#8221; diye bilgi peşinde koşmak için talebelere destek olunurdu. Bu davranışlar İslam bilgi geleneğinin bereket özelliğinden bir zihniyet olarak kaynaklanıyor.</p>
<p>Yine İslam dünya görüşü bilgide birliği esas alır. Yani mümkün ol­duğu kadar bütünlük olması açısından bilgide birliği hedefler. Çünkü hakikat birdir. Fakat bilgide birlik olması çokluğa engel değildir. Çokluk engellenirse bilgide ilerleme olmaz. Çünkü bilim adamları doğru zanne­derek yanlış bir bilgide birlik oluşturmuş olabilirler. Onun için bilgide birlik esastır fakat her fikir eleştiriye açık olduğundan çokluk ihmal edil­mez. Yani mutlaka ve mutlaka aykırı görüşler olacaktır. Olmazsa bilgi ilerlemez.</p>
<p>İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin diğer bir özelliği de bilginin &#8220;saygınlığıdır&#8221;. Yani bilgi saygı duyulacak bir şeydir. Saygıya en layık olan bilgidir, ilimdir. Çünkü bilgi çok kıymetli çok değerlidir. Ancak bir bilim adamının ileri sürdüğü bir fikir, görüş veya teoriyi eleştirmek bilgi ve saygısızlık değildir, itiraz saygısızlık değildir. Onun için bir bilim <strong>adamı </strong>veya bilgin bir kimse kendisi eleştirildiği zaman veya bir görü­cüne itiraz edildiği zaman bunu saygısızlık olarak algılamaması gere­kir. Çünkü öğrenci itirazla öğrenir. İtiraz ediyor diye söylediği doğru­dur anlamında söylemiyorum. Ancak ders veren hocalarımız da itiraza açık olacak ki öğrenciler öğrenebilsinler. Onun için itiraz ve eleştiri çok önemlidir.</p>
<p>İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin önemli bir diğer özelliği de güvenedir. İlim adamına güveneceğiz. Bilgileri bize aktarırken hocamız yıllarını vermiş çalışmış. Ona güvenmemiz lazım. Bize doğruyu ve güzeli veriyor diye. Güveneceğiz ki istifade edelim. Bu yine bizim me­deniyetimizde dile getirilmiş bilgi geleneğinin en önemli özelliklerinden bir tanesidir. Fakat yine bu güvenden dolayı eleştiriden vazgeçmek diye birşey olamaz. Çünkü bizde &#8220;hocam doğruyu söyler güzeli söyler ama aklım almadı ben böyle düşünüyorum&#8221; diyebilmemiz lazım. O eleştirel tutumu sergilemeliyiz; bu da güvensizlik değildir. Daha doğruyu bul- mak yönünde atılan bir adımdır. Daha ileriye gitmek için çok önemli bir kurumdur diye düşünüyorum.</p>
<p>Dikkat edilirse bilgi geleneklerine ait bazı özellikleri İslam mede­niyeti açısından dile getirmeye çalıştım. Bu özellikler bilginin zihinsel altyapısından kaynaklanmaktadır. Zihinsel alt yapıyı dünya görüşüne dayandırarak açıklamaya çalıştık. Bunların da davranışlara yansımasıy­<strong>la </strong>nelere yol açtığını zannedersem yeterince gösterdik. İnşallah yararlı olmuştur. Ümit ediyorum ki yeni genç nesil, sizler gibi bu güzel bilgi değerlerine sahip çıkarak daha da güzel bir şekilde ülkemizde ve insanil­iğin bu değerlere daha fazla ihtiyaç duyduğu günümüzde etkili olmasına katkıda bulunurlar.</p>
<p>Sakarya Ünv. SASGEM Konferansları kapsamında Eylül 20&#8217;14 tarihli konuşma metnidir. “</p>
<p>Alpaslan Açıkgenç*</p>
<p>Prof. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim üyesi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak -1,syf:17-35</p>
<p>Editörler:Prof.Dr.Muzaffer Elmas &#8211;</p>
<p>Prof.Dr.Mahmut Bilen &#8211;</p>
<p>Prof.Dr.Mustafa Kemal Şan</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[I]</a> Franz Rosenthal. <em>Knowledge Triumphant: The Concept of Knovledge in Medieval İslam </em><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a>(Leiden: E. J. Brill, 1970); Türkçe Çevirisi <em>Bilginin Zaferi: İslam düşüncesinde Bilgi Kavramı,</em><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>çeviren Lami Güngören (İstanbul: Ufuk Yayınlan, 2004).</p>
<p>[2] Burada ele aldığımız konunun daha ayrıntılı açıklaması için şu esere başvurulabilir, Alparslan Açıkgenç, <em>İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim</em> (İstanbul: İslam Araştırmaları Mer­kezi, Türkiye Diyanet Vakfı, 2007 ve 2012).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/">Bilgi ve Zihinsel Altyapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Kalbin Aklı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 10:22:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[dert]]></category>
		<category><![CDATA[Doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[nezaketsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan İkinci Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[tahsil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21699</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medeniyetin yıkımı önce zihinlerde başladı. Bu sebeple, evvela, yeni bir medeniyet için zihinlerin iman ve zihni kirliliğin önlenmesi şart. Meselâ, artık yazı yazarken inandığımız gibi yazmalıyız. İnandığımız Allah’ın uhrevî muhasebesini başa alarak yazmalıyız. Niyetimizi, başlarken besmele, bitirirken de O’nun ilmine teslim olarak sahihleştirmeliyiz. İrademizin çapı da, sorumluluk ve niyetimizin menzili içindedir. Şimdi gerçek sorumluluğumuzu idrâk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-21933 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli.jpg" alt="" width="298" height="494" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli.jpg 298w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 298px) 100vw, 298px" /></p>
<p>Medeniyetin yıkımı önce zihinlerde başladı. Bu sebeple, evvela, yeni bir medeniyet için zihinlerin iman ve zihni kirliliğin önlenmesi şart.</p>
<p>Meselâ, artık yazı yazarken inandığımız gibi yazmalıyız. İnandığımız Allah’ın uhrevî muhasebesini başa alarak yazmalıyız. Niyetimizi, başlarken besmele, bitirirken de O’nun ilmine teslim olarak sahihleştirmeliyiz.</p>
<p>İrademizin çapı da, sorumluluk ve niyetimizin menzili içindedir. Şimdi gerçek sorumluluğumuzu idrâk etmeliyiz. Biz kaybedilmişlerin ağıtçıları değil, dirilenlerin ve daim var olanların müjdecileri olmalıyız. Ümidimizi, evrensel bir “rahmet medeniyeti”ni hissettikçe, dualar ve ameller ile kendimize dayanak yapmalıyız.</p>
<p>Ey nefs-i entelektüel! Zaman pişmanlık zamanıdır, sonlayan ölüm gelmeden!(s.16)</p>
<hr />
<p>Kısacası bugün gelinen noktada Batı güçlüdür, ama haklı değildir. Aslında hem suçlu, hem de güçlüdür. Çünkü Batı’da ahlâkın gücü değil, gücün ahlâkı hâkimdir.</p>
<p>Zulmü, yıkıcılığı, şeytanîliği doğru ve güzel gösteren söylemler üretilir. Buna o kadar çok örnek vardır ki.. Meselâ Batılı bir güç. bir ülkeyi işgal ederken orayı “özgürleştiriyoruz” der. Kadını metalaştırırken “kadının zincirlerini kırıyoruz” der. Allah’a itaati hor görür ama insanlara gazoz pazarlarken onlara “susuzluğuna itaat et” der. Meselâ Batılı ülkeler Insan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yayınladıkları tarihte ABD’de zenciler ile beyazların aynı çeşmeden su içmesi bile yasaktır. Batı “demokrasi ve özgürlük” söylemlerini parlatırken Yahudilerin Filistinlileri, Sırpların Boşnakları, Suriye ve Irak’taki gibi zalim rejimlerin Müslümanları katletmesini teşvik eder.</p>
<p>Evet, Batı&#8217;nın yıkıcı ve ikiyüzlü karakteri açık&#8230; Ama bu, Müslümanların sorumluluğunu azaltmıyor. Müslümanlar, Batı ile uğraştıkları kadar kendi eksikleri ile uğraşmıyor. Istisnalarımız hariç 200 yıldan beri böyle yapıyoruz. “Madem Batı bu şekilde güçlendi, o zaman biz de ne olursa olsun onun kadar güçlü olmalıyız.&#8221; mantığıyla hareket ediyoruz. Bu yanlış mantık bize belirli bir güç kazandırdı, ama bu arada ahlâkı kaybettik.(s.37)</p>
<hr />
<p>Müslümanlığın gayesi sadece güç kazanmak, sadece en güçlü olmak değildir. Gaye; iyi kul, iyi insan olabilmektir. Allah&#8217;ın ahkâmına, Resül-i Zîşân Efendimiz’in (s.a.v) ahlâkına bağlanmaktır. Niyeti de, gayreti de bunun için sarfetmektir.</p>
<p>Dünyevî güce herkes kötülükle, şer ile ulaşabilir. Asıl marifet, iyi ve doğru, yani ahlâklı kalarak güçlü olmaktır. Bunun için adalete, ehliyete dayanmak ve doğruyu yayıp yanlıştan sakındırmak dışında kazanılan hiçbir güç meşru olmaz.</p>
<p>Evet, çâre açık: Gücün ahlâkına değil, ahlâkın gücüne sahip olmak&#8230;(s.39)</p>
<hr />
<p>İslâm&#8217;da doğruluk güzellikten, güzellik de doğruluktan ayrılamaz. Bir inanan hem doğru, hem de güzel iş yapmak durumundadır. Hem güzel, hem doğru bir insan olmak zorundadır. Fikri, işi, eseri doğru ve güzel olmalıdır. Meselâ namazı sadece dosdoğru kılmak değil, aynı zamanda güzelce kılmak esastır. Zekâtı da sadece dosdoğru değil, aynı zamanda güzelce vermek gerekir. İslâm&#8217;ı veya bir hakikati anlatırken de her sözün güzelce söylenmesi gerekir.</p>
<p>Tebessümün sadaka olduğu bir inanca mensubuz. İslâm’da hayat ile güzellik, vazife ile zevk, ahlâk ile sanat iç içedir. Her şey gibi sanat da ne hayattan, ne de inançtan kopuktur. Aksine fıtrat anlamına gelen ahlâka hizmet eden bir araçtır. Müziğin, mimarinin, tezhibin, şiirin, kısacası bütün sanatların gayesi kişinin edebini, kişiliğini, kulluğunu güzelleştirmektir.</p>
<p>Batı’da ise doğruluğu temsil eden etik ile, güzelliği temsil eden estetik iki ayrı, hatta çelişen, hatta çatışan kavramlardır. Çoğu kere “doğru&#8221; olan “güzel” değildir, “güzel&#8221; olan da “doğru? Bu, birliği parçalayan ve hayatı şizofrenik duvarlarla bölen seküler hayat nizamının doğrudan bir yansımasıdır.</p>
<p>O yüzden bizdeki sanat anlayışı ile modern sanat anlayışı arasında temelde büyük farklar vardır. Meselâ Batılı bir ressam, eserine kocaman bir imza koyarken, bizim şaheserler ortaya koyan hattatlarımız küçücük harflerle imza atarlar. O imzalar da genellikle şöyle dualardan oluşur: “Bunu yazan falan kişidir. Allah onun günahlarını affetsin.&#8221;(s.49)</p>
<hr />
<p>Müslümanların inancında yeryüzü ve içindekiler, canlı-cansız, bitki-hayvan, insan, inanan-inanmayan hepsi Allah’ın bir emaneti. Çünkü Müslüman olmak demek, Allah&#8217;ın bu emanetine inanmak demek. Müslümanlar için beldeler, memleketler, hele insanlar sahip olunamayacak varlıklar. Çünkü, mülk Allah’a ait. Çünkü el-Melik olan O&#8217;dur. Müslümanlar, gerçek insanlığı temsil eden İslâm’a açtıkları beldelerde kontrollerine giren her şeyi Allah’ın tevdi ettiği birer emanet gibi görürler. Ona göre, şefkatle ve dikkatle muamele ederler.(s.56)</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Ülkemizde tahsil yaygınlaştıkça kişilikli, geleneğine bağlı ve &#8220;yerli&#8221; özellikler azalmıştır. Bunda tahsilin kendisinin değil, elbette içeriğinin rolü vardır. Bunun arkasında ise özellikle muhafazakâr iktidarların eğitim ve kültürü bir keyfiyet değil, bir kemmiyet sorunu olarak görmesi yatar. Bir başka deyişle eğitime en fazla yatırım yapan muhafazakâr zihniyet, eğitimin içeriğine önem vermeyerek aslında kendi muhalefetini güçlendirmektedir.(S. 67)</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Türkçemizde eskiden eğitim konusunda birçok tabir kullanılırdı. Bunların her biri ayrı bir boyutu vurgulardı. Bu tâbirler; “tâlim’; “terbiye’; “tahsîl’; “tedrîsât” ve “maârif” gibi kelimelerdi. Şimdi hepsinin yerine “eğitim&#8221; kelimesini koyduk ve maalesef o kavramların içerdiği büyük zenginlik de ortadan kayboldu.</p>
<p>“Maârif” Vekâleti “Milli Eğitim” Bakanlığı oldu, fakat öğretimin asıl amacı olan kişilerin bilgi ile bilince ulaşması demek olan “irfan&#8221; ile aynı kökten gelen “maârif” yok oldu. Bu arada mevcut eğitimimizin “yerlilik ve özgünlük&#8221; açısından çok “millî” olduğu da söylenemez. Tahsil görenlerimizde terbiye yok, tâlim ettikleri konularda ârif değiller, tedrîsâtları ise maalesef zayıf.</p>
<p>Eğitim ve kültür alanındaki eksikler, dış politikadaki, ekonomideki veya başka alanlardaki eksiklerden daha az önemli değildir. Aksine onlardan ve diğer bütün alanlardan daha önemlidir. Çünkü eğitimi ve kültürü sağlamca binâ edilmemiş bir toplum, ne kadar refahça ve kuvvetçe ileri gitse de şahsiyeti olgunlaşamayacağı için geleceği aydınlık olamaz.(s.68)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bilinçsizlik: Bilgi tekbaşına bilinci doğuramaz. Bilinci doğuran inanç ile, dünyaya bakış ile şekillenen zihniyettir. Yani maariftir, irfandır. Her elde edilen bilgi, irfana göre değer kazanır. Nitekim eskiler ma&#8217;lümâtfurüş kişiler için “ ilmi çok, irfanı yok” derlerdi. Bugün bu kınamaya muhatap olacak düzeyde bilgisi olan bile azdır.</p>
<p>Bizde sağlam, özlü, geçmişi ve geleceği gören bir zihniyet olmadığı için, en üst tahsilli insanlarda bile bilgi eksikliği, bilinçsizlik ile beraberdir.(s.70)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Nezâketsizlik: Tahsil yükseldikçe maalesef nezâket seviyesi yükselmiyor, hatta çoklukla düşüyor. Konuşma, oturma-kalkma, teşekkür, tenkid ve takdir etme, tartışma gibi âdâb-ı muâşeret usulleri maalesef şehirli ve eğitimli nüfusta giderek daha zayıf hâle geliyor. Bunun temel sebebi “terbiye” kavramının sözlüğümüzden, günlük konuşmamızdan iskat olmasıdır. Ailelerin terbiye konusunu artık unutup, okul eğitimini tek yetiştirme yolu olarak görmesidir.</p>
<p>Nezâket ve kibarlık aileden alınmayınca, çocuklar okullarda daha da gelişeceklerine terbiyelerini kaybediyorlar.(s.73)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İkinci Abdülhamid&#8217;den beri bütün muhafazakâr iktidarlar aynı hatâya düşüyor. Bu hatâ, maddî başarıların, fizikî şartların iyileştirilmesinin, yatırımların çoğalmasının ve büyük bütçelerin tek başına bir vasıf değişimi getireceği yanılgısıdır.</p>
<p>İnşâ edilen okullar ve derslikler, sınıflara İnternet bağlantısı, öğrencilere bedava ders kitabı gibi çok güzel işlerin bir asla istinad ettirilmeden tek başına arzu edilen, hedeflenen bir nesli kendi başına meydana getirmesi elbette mümkün değildir.</p>
<p>Halbuki hiçbir işin keyfiyet (kalite) boyutunda gelişme olmaksızın kemmiyet (nicelik) boyutundaki gelişme tek başına bir başarı sayılamaz.</p>
<p>Müfredâtta yapılan değişikliklerde olumlu yönler var. Fakat dünya örneklerini göz önüne alan, “bizim” insan modelimize uygun, “bize has&#8221; bir anlayış terkîb edildiği söylenemez. Kendi damgamızı vurmadan ithalata devam ediyoruz. Eğitim şurâlarında konuşulanlar hâlâ ayrıntılardır. İnsan hedefimiz, uygarlık anlayışımız ve gelecek tasavvurumuz hâlâ uzakta kalan konulardır.(s.75)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Nâçiz fikrim odur ki, toplumumuz özellikle 1908’den bu yana toplumsal bir travma içindedir. Aynı vatandaşımız, duruma göre vakur Osmanlı insanı, duruma göre ise müstemleke insanı gibi tepkiler vermektedir. Bir Batılıya karşı tutumu ile, bir komşu coğrafyadan insana, hatta kendi vatandaşına karşı olan tutumu bambaşkadır. Yeri geldiğinde aynı insan “Bu memlekette yaşanmaz&#8221; diye, yeri geldiğinde stadlarda “Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri&#8221; diye bağırabilmektedir.</p>
<p>Fakat bu travma, toplumun değil, devletin ayıbıdır. Çünkü asıl sorun devletin kendini hâlâ net olarak tanımlayamamış olmasıdır. Nihayet tarihin kuralı şudur: Devletin ahlâkı, toplumun ahlâkını belirler.(s.77)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Zamana da mekâna da hâkim olmak, bizim sandığımızın aksine “kendimiz&#8221; olmaktan çıkıp “başkası&#8217;: yani Batılılar gibi güç kazanmak, güçlü olmaktan geçmez. Bizim hâkimiyetimizin de, gücümüzün de temeli kulluktur.</p>
<p>Müslümanın güç sahibi olması gerekir, evet, ama başkası gibi değil, kendisi gibi. Yani asıl kaybettiğimiz maddî güç değil, ahlâktır. Yani kendimiz olma bilgisi, uyanıklığıdır.</p>
<p>Müslümanın diğer insanlardan esas farkı Görünmeyen’e Hakîm Olan’a teslim olmuş olmasıdır. Ama “teslim olmak&#8221; bizim gibi mâruz kaldığımız her netâmete ve dünyevî güce teslim olmak değildir. Rabb’e teslim olmak, insanın hâli ne olursa olsun, fakir olsun, esir olsun gücün tâ kendisidir. Bu kaynağa dayanan güç hayır getirir, savaştığı anda bile kılıcından kıvılcım değil, nur saçar. Bu temiz kulluğa yaslanmayan her güç ise karşısında zebün düştüğümüz zulmetin bir parçası olur ancak.(s.98)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İki asırdan beri hepimizin hissettiği ama açıkça söylemediği şey, &#8220;kendimiz&#8221;i kaybettiğimiz, &#8220;kendimiz&#8221;den gurbette olduğumuzdur.</p>
<p>&#8220;Kendi&#8221; olmadığı yerde dünyanın, hayatın, işin, fikrin, ilmin, sanatın anlamını sadece başkaları belirler. Kendisizliktir asıl gaybûbet.</p>
<p>Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır</p>
<p>Oysa her kayboluş bir buluştur. Ve her buluş da bir oluş.</p>
<p>Kayıplığımızın farkına varamadık, o yüzden kendimizi bulamadık. Kendimizi, yani kendi hanemizi, vatanımızı, yerimizi, özümüzü.</p>
<p>İki asırdır başkasını kendimiz, gurbeti vatanımız sanıyoruz.</p>
<p>O yüzden kendimiz olamıyoruz, kendimiz kalamıyoruz, kendimiz ölemiyoruz.(s.99)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Müslüman bu âlemde seferîdir. Seferî olmak da, seyyâh olmak da güzeldir. Bize emredilen harekettir, yerinde durmamaktır. Durduğu yeri vatan belleyen kaybolmuş demektir. İstikameti, menzili olup da o yolda kaybolan mutlaka doğruyu bulacaktır. Çünkü yolunu, menzilini bilen seferî olur, seyyâh olur. Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır.(s.99)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Müslümanın gücü Görünmeyen&#8217;e ittibâ etmektedir. Görünen, ancak bu sayede değer kazanır. Halbuki biz görünürdeki kuvvete bakmaktan, kendi içimizdeki gücü göremedik. Görünürdeki kuvveti, parayı, makamı, şâşâayı kınadıklarımız kadar biz de kutsadık.</p>
<p>İslâm medeniyeti diğerlerinden farklıdır. Mekâna ve zamana bağlı değildir: Yeryüzünde iman etmiş bir kişi olsa bile, tek başına İslâm medeniyetini inşa etmiş demektir. Bütün medeniyet unsurları o bir imanlı kişinin cevherinden doğar. Kardeşlik ve kardeşini gözetmek de onu büyütür.(s.103)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>Bizi kendimiz yapacak şey, bu eşi olmayan ve varlığımızın temelini oluşturan iman özüne yapışmaktır. Onu anlatırken ve savunurken bile ona kılıflar biçmek, ondan hicab etmek, onu mazeretlerle, şık argümanlarla saklamaya çalışmak asla değildir.</p>
<p>Biz, kendimiz olamadığımız için, kardeşliği de savsakladık. Bizi birbirimize, sınırların, pazarların, partilerin, yolların değil, inancımızın bağladığını unuttuk. Ancak böyle tevsik edilemeyen,tabelası olmayan, süreli yayım, üyelik mührü olmayan bir kardeşliğin gerçek kuvvet olduğunu unuttuk.</p>
<p>Kısacası, dışımıza bakıp yönsüzlüğün sefaletini müşahade etmek kadar, içimize bakıp özümüzün eksiklerini de görmemiz gerekiyor. İçimizdeki kendimizi bilmedikçe ve ona bağlamadıkça, dışımızdaki dünyayı ve diğerlerini anlamamız mümkün değil. Anlamadığımız bir dünyayı ise ne değiştirebilir, ne de yeni bir minvalde inşa edebiliriz.(s.103)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>İlim her şeyi bilmek değil, bir şeyi nasıl bileceğini bilmektir, yani usuldür.(s.123)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Her kelime bir âlemdir, yani bir şiardır. Her kelime aynı zamanda bir âlemdir, yani bir dünyadır. Onlara karşı istisnasız, şuursuz, dikkatsiz olmak bunun için bir kayıptır. Dil, din demektir. Çünkü din kelimeler ile nakledilen vahye ve sünnete dayanır. Dil aynı zamanda düşünce demektir. Çünkü kişinin düşünmesi bildiği isimlerle, kavramlarla, kelimelerle olur. Bu nedenle dili bozuk olanın dini de, düşüncesi de bozuk olur. Dilimize giren zihnimize, zihnimize giren hayatımıza girmiştir. Kendi kelimeleri olmayanın kendi kavramları ve anlamları olamaz.(s.234)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Bir de uyarım var. Size okullarda okutulan derslerin yanında bizim dinimizin ve geleneğimizin o alandaki usüllerini ve birikimini çok iyi öğreniniz. Eğer siyaset okuyorsanız, size Batı merkezli öğretilen siyasî düşüncesinin yanısıra asla öğretilmeyecek İslâm siyaset düşüncesini de çok iyi öğreniniz. Bununla da kalmayınız, siyaset ile ilgili fıkıh hükümlerini de iyi öğreniniz. Her ilimde, her işte İslâm ve iman aslımızdır. Bu asla bağlanmayan kişi gönlü ve zihni, işi ve kendisi arasında parçalanır. Oysa mü’min, birlik ehlidir. Gönlü ve aklı, işi ve kendisi bir olmalıdır.(s.133)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Tamahı besleyen hırstır. Hırs olmadıkça kişi tamah etmez, hakkı olmayanı istemez, onun için etrâfını, kendini, adâleti yıkmaz.</p>
<p>Hırs, “aşırı biçimde arzu etmek ve aşırı biçimde istemektir.” Yani sınırsız, tutarsız istek demektir. Böyle insana “muhteris” denir. Hırs içinde olan sonunda hüsrâna uğrar. Çünkü ölçüyü, müvazeneyi, kanaatı, cömertliği unutur. Muhteris kişi diğerini düşünmez, kendini düşünür. Bu sebepten fazîlet olan vasıfları geriye düşer. Zaaf olan bencillik, cimrilik, hasislik gibi yönleri öne çıkar.</p>
<p>İlginçtir, Arapçada hırslı anlamındaki “hâris” kelimesi, “yağmuru ile yeri âdetâ soyan bulut” ve “cildin soyulmasına yol açan bir çeşit yara&#8221; mânâsına da gelir. Demek ki, hırs kişiyi insanlığından, kişiliğinden, özünden soyuyor. Cilt, kişiyi dış tehlikelerden ve hastalıklardan koruyan bir zırhtır. Aynı zamanda hava almamızı sağlar. Cilt soyulur, yara olursa orası tehlikelere mâruz kalır. O halde hırs da can kılıfını öyle soyuyor, kişiyi nefsin bütün zararlarına açık hâle getiriyor.(s.164)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İbni Kayyim el-Cevziyye,Sabredenler ve Şükredenler adlı eserinde şöyle der:</p>
<p>Allah Teâlâ sabrı, tökezlemeyen bir at, körlenmeyen bir kılıç, bozguna uğramayan bir ordu, yıkılamayan, hatta gedik bile açılamayan muhkem bir kale kılmıştır. Sabır ile Nusret (zafere ulaşma) iki kardeştir, bunlar bir anadan süt emmiş ve hiçbir zaman birbirinden ayrılmayacaklarına dair yemin etmişlerdir.</p>
<p>Zafere ulaşmak, sabırdan sonra gelir, ferahlık ve sevinç üzüntüden sonra gelir, güçlük ve sıkıntıdan sonra kolaylık gelir.(s.166)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Evet, modern anlayışta sadece düşünce ile ilişkili görülen fikir, aslında ahlâkın en kuvvetli müellifidir. Çünkü “düşünüp, ibret almak&#8221; güzelleşmenin, kâmil olmanın yoludur. Gönlün iyileşmesi ve aslına dönmesi ancak Sâlim bir tefekkür ile mümkündür. Modernlik düşünceyi ahlâktan, yani varlık bilinciyle hareket etmekten bağımsız saydığı için onu spekülatif düşünce ile eşanlamlı görmüştür. Dolayısıyla varlığına, yani fıtrata,yani Hakk’ ın yaradışına bağlanmayan kimse Sâlim bir tefekkür içinde olamaz.(s.173)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Yalanın hükmü yoktur. Yalan geçicidir. Eğer yalancıların vé yalanın kişiler ve ülkeler üstünde egemenliği olacaksa bunun dâimî olması mümkün değildir. Hak gelecek, bâtıl zâil olacaktır elbet. Gerçek her hâlükârda gerçek ortaya çıkınca yalan yok olup gitmeye mahkümdur. Bugün, yalanı bir “ilim&#8221; ve bir “sanat&#8221; hâline getirenler de isterse asırlarca hükümrân olsun, devlet sürsün, yıkılıp gitmeye mahkümdur. Küfrün en koyu bir rengiyle, yani yalan ile boyalı her şey, yalanın âkıbetine mahkümdur da ondan.</p>
<p>Yalanı sezmek de gerçeğe bağlanmakla ilgilidir. Ancak Gerçek olan Hakk&#8217;ın kulları, o Rabb&#8217;e bağlandıkları anda gerçekle yalanı<br />
ayırd ederler.Yani yalanı gerçek anlamda tesbit etmek ve ondan nefret etmek inanan gönüllere has bir mevhibedir.(s.175)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Hükümdarların günlük programları..<br />
Sultan İkinci Abdülhamid&#8217;den örnek verelim. Abdülhamid Han erken yatar ve erken kalkardı. Sabah banyodan sonra giyinirdi. Giyim konusunda çok titiz davranırdı. Giyimde sadeliği tercih ederdi. Temiz, düzgün giyinmeye özen gösterirdi. Şatafattan kaçınırdı. Sağlığa uygun giysileri tercih ederdi. Giyim kuşam konusunda çevresindekileri de uyarmaktan imtina etmezdi. Sonra sabah namazını kılar, dua eder ve akabinde bir süre Kur&#8217;ân okurdu. Ardından kahvaltısını yapardı.Kahvaltıda mümkün olduğu kadar hafif yerdi. Kahvaltısı, yarım bardak sütü maden suyuna katarak içmesiyle sona ererdi. Bunu kahve içme faslı takip ederdi. Kahveyi sigarayla içerdi. Günde 8-10 fincan kahve içerdi. Özellikle yemeklerden sonra ya da çalışma arasında kahve tercihiydi. Bu fasıldan sonra bazen kendisine gelen “jurnalleri’ yani istihbarat raporlarını inceler, masasına geçip hemen çalışmaya başlardı.</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>Abdülhamid’in günlük yaşayışı muntazamdı. Çalışma, yemek ve istirahat saatlerine harfiyen uyardı. Çalışmasına yemek için ara verirdi. Yemek vakti geldiğinde masaya geçer, eşiyle ve çocuklarıyla birlikte yemek yemeye özen gösterirdi. Onlarla yakından ilgilenîrdi’. Yemekten sonra 25-30 dakika uzanarak dinlenirdi. Bu arada Osmanlı sultanlarının Fatih’ten önce vezirleri ile beraber yemek yemeleri adet iken, sonradan güvenlik gerekçesiyle yalnız yemişlerdir.</p>
<p>Abdülhamid Han sonra yine devlet işleriyle uğraşmaya devam ederdi. Öğle namazını eda eder, akabinde başkâtibiyle görüşür ve bu görüşmeyi randevu verilen devlet adamlarıyla görüşme takip ederdi.</p>
<p>Bunu ikindi namazı izlerdi. Namaz sonrası sofraya geçer, akşam yemeğini yedikten sonra Yıldız Sarayı’nın bahçesinde yürüyüş yapardı. Bu yürüyüş esnasında bürokratları ona eşlik eder, onlarla fikir teatisinde bulunurdu.</p>
<p>Akşam namazını eda eder, çocuklarıyla ilgilenirdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra dinlenmeye çekilir, yatmadan önce mutlaka kitap okur ya da okuturdu. Mütercimlerin kendisi için hazırladığı eserleri çok dikkatle dinlerdi. Çoğu zaman kitap okurken uyumayı tercih ederdi. Lâkin uykuya düşkün değildi. Bazen sabahlara kadar çalışırdı. Özellikle de devlet meseleleriyle ilgili geceleyin uykusundan uyandırılmayı hoş görür ve uyandırılması konusunda kesin emir verirdi. Son 150 yılımızın en çalışkan devlet başkanı olduğu kesindir.</p>
<p>Çok dindar bir kişiydi. Dinimizin bütün emir ve yasaklarına uyardı. “Bu milletin hiçbir evrakını abdestsiz imzalamadım” sözü meşhurdur. &#8220;(s.200)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İslâm’ın iki temel özelliği var: Doğruluk ve güzellik. Fakat seküler Batı&#8217;nın yaptığı gibi bu ikisi birbirinden ayrı vasıflar ve ilkeler değildir. Seküler bir anlayışın iki bağımsız sıfat olarak gördüğü bu kavramlar İslâm’da “ilke&#8221; hâlindedir. Çünkü Mevlâ’nın her ismi bir sıfâttır ve her sıfâtı da insanlar için bir ilkedir. Meselâ Rahîm ism-i şerîfi hem Rabbimizin bir ismidir, hem de O’nun sıfâtıdır. Fakat rahmetmek, merhamet insanlar için bir ilkedir. Öyle bir ilke ki, kişi o ilkeye uyarsa o sıfât onun hâli olur, giderek ismi olur.</p>
<p>Doğruluk ve güzelliğin birbirinden ayrı ilkeler olmadığı bize başka bir şeyi daha hatırlatmakta: Bizim ahlâk dediğimiz yekpare bir varlıktır. Bu sebeple doğru güzeldir, güzel de doğrudur. Allahu Teâlâ hem el-Cemâl’dir, hem de el-Hakk’tır. Yani hem Güzel’dir, hem de Gerçek’tir. Bu açıdan Güzel’i terennüm eden sanat da Doğru&#8217;dan bağımsız değildir. Doğru’yu temsil eden tefekkür de Güzel’den bağımsız değildir. Her ikisi ahlâkı, varlık edebini teşkil ederler.(S.249)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Mânâ gibi bir beytte küncîdeyiz ammâ<br />
Gezmekde ağızdan ağza, der-bederiz biz.Yâni, Gâlib Dede’ye göre, mânâ bir evdir, açıkça “beyt&#8221;tir. Ve o ev bir korunaktır, o yüzden hikmet ehli mânâ evine sığınmışlardır. Buna rağmen sözün yeri ve makâmı yoktur. Hikmetin vatanı yoktur. Hikmet her yerdedir, o yüzden Gâlib Dede gibi ârifler ve ehl-i hikmet, evsizler gibi hikmeti her yerde ararlar.Mânâ sonuçta sizin gelip sığındığınız yerdir, ama esas maksat ona doğru seyyâh olmak, seyyâl olmaktır. Çin’e kadar onun için gidebilmek, menziller aşmak, nerede bulursa ona tâlip olup, almaktır.</p>
<p>Aslında bu beyit, bizim parçalanan varlık şuurumuzu tâmir ve ihyâ etmek için neler yapmamız gerektiğini de terennüm etmekte.(s.252)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Müslümânın temel tanımı “gâibe inanması&#8221;dır. Yani görünmeyene inanmaktır. Daha da ötesi, görünmeyen Bir’e bağlanmaktır. Akıl kelimesi de etimolojik olarak “bağ&#8221; mânâsına gelmektedir. O halde, herşey gibi akıl da Müslüman için varlığının özü ve sebebi olan Allah’a kendisini merbut edebildiği ölçüde hakktır, hakikate götürmektedir, aslî görevini îfâ etmektedir.</p>
<p>İslâm’da akıl da her şey gibi Allah’ın yarattığı, onun kullanılmasıyla ilgili ilkeler ve nasslar vaz’ ettiği, dolayısıyla kendi fıtratında Hakk’a götüren bir nimettir. İnsana bu nîmet verilmiştir, zirâ insan Allah’ın yegâne muhatabıdır, arz üzerindeki halîfesidir. İnsana verilen bu ilâhî bağ, onu Tanrı’yı reddeden bir cehâlete olduğu kadar, kendini Tanrı yerine koyan bir dalâlete de düşmesini engeller.</p>
<p>İslâm&#8217;da bu nedenle tefekkür vardır, irfân vardır, hikmet vardır. Çünkü bunlar bilinen, kılınan, olunan hakîkat ile ilgili eylemlerdir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Bu üç kavram “felsefe” adında olsun olmasın her bir tefekkürün ve her bir medeniyetin temelini oluşturur. Medeniyetleri, yani hayat tarzlarını birbirinden ayıran şey ise, ne etrâfında, ne için ve nasıl bilindiği, kılındığı ve olunduğudur.(s.260)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bir Japon bilim adamının şu sözü, ahlâkın temel târiflerinden birisi olmaya lâyıktır: “Ne yapman gerektiği, ne yapmak istediğin ve şu anda ne yaptığın aynı ise mutlusun demektir.”* Gerçekten de değerler (gerekler), kişisel yönelimler (istekler) ve işler (eylemler) aynı hat üzerindeyse kişinin ahlâkî tutarlılığı var demektir.</p>
<p>Bu üç unsuru yani aklı, eylemi ve varlığı aynı bilinç, anlam ve tutarlılık içinde gerçekleştiremeyen her felsefe, her düşünce ahlâkî bir zaafa, yani benliğin dâimâ ötekinin bahasına tanımlandığı yıkıcı, bireyci, yalancı ve ikiyüzlü bir ahlâksızlığa yol açar. Batı felsefesi bunun çok güzel bir örneğidir. İnsanın radikal özgürlüğünü akla dayandıran Kant bile bakarsınız ırkları renklerine göre iyi-kötü diye ayırır. “Her insan özgür doğmuştur, o halde özgürlük bizim temel hâlimizdir” diyen Locke, bakarsınız köle alıp, satar. “Dünyadaki ilk özgür ülkeyi kurduk” diyen Washington ve Jefferson, bu “insan&#8221; tanımına zencileri dâhil etmezler. Tam aksine onlar köle sahibi toprak ağalarıdır.(s.261)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>“Ya akıl ya kalp!&#8221; diyenler meselâ. .. Bu tuzağa da çok düşüyoruz. Tasavvufu yanlış anlayanlar, aklı kötüleyince kalbi yücelttiklerini sanıyorlar. İnsanın sadece akıldan ibaret olduğunu sananlar ise aklı yücelttiklerini sanıyorlar. Oysa kalp ve akıl iki büyük nimettir. Kalp ve akıl aslında birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. İman akılda değildir, kalptedir. Allah’ın nazargâhı akıl değil, kalptir. Fakat akılsızın imanı eksiktir. Akıl nimeti olmazsa kalp ölçüsüz kalır. Kalp nimeti &#8216;olmazsa akıl hesap makinasına döner. Kalbini Mevlâ’ya açanın aklı bambaşka çalışmaya başlar. Aklını kalbinin emrine verenin aklı nurlaşır. Tek başına kalbin veya aklın yapabileceği bir şey yoktur. Bu ikisinin de Hak nuruyla aydınlanmasıyla ancak gerçek insan olunabilir. Bu sebepten, modern bilimin “objektiflik” iddiası boştur. Hiçbir fıkir adamı kalbinden bağımsız aklıyla hüküm vermez, felsefe yapmaz.(s.304)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Gerçek her zaman vasatta, orta bir noktadadır. Bugün dindar insanların kurumsal siyasete, yani parti siyasetine verdiği aşırı önem yanlıştır. Partiler insanları irşad etmezler, ancak bozarlar. İyi ahlâklı insan yetiştirmek bir tarafa, iyi ahlâklılar bu menfaat çarkı içinde bozulur. Partiler insanları birliğe götürmek bir yana, birlik hâlindeki insanları bölerler. Oysa gerçek siyaset, erdemli insan ve erdemli toplum inşa etmektir. Bu da kendini adayan, güzel ahlâklı insanların yapay bölünmelere bakmaksızın insan gibi insan, kul gibi kul, adam gibi adam yetiştirmesiyle olur.(s.306)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Merhum Mehmed Akif, “Süleymâniye Kürsüsünde&#8221; şiirinde Süleymaniye Camii’nin mimarisinin güzelliğine dikkat çeker. Sonra şöyle söyler:</p>
<p>Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak</p>
<p>Yalnız Sânî ’i gör, san ’atı, masnû ’u bırak!</p>
<p>Şunu söylüyor burada: Gel, şu güzelliği seyret de kendinden geç; vahdete dal. Çiniler, hatlar, kavisler, renkler, camlar, taşlar, ahşaplar, duvarlar, sütunlar, nakışlar&#8230; Ama bunlara takılıp kalma. Bunların sanatını, neyin nasıl süslendiğini, efendim “sanat sanat içindir” yok, “sanat halk içindir&#8221; gibi gevezelikleri bir tarafa bırak. Sen asıl bu sanatları ilhâm eden, insana bu güzellik duygusunu ve onu gerçekliğe yansıtma azmini veren Gerçek Sanatkâr’ı, yani es-Sâni&#8217; olan Allâh-u Teâlâ’yı gör.</p>
<p>Bizim müzik ve medeniyet bâbında yıllardır söylemeye çalıştığımızı Akif bir beyitte söylemiş geçmiş. Allah ona sonsuz rahmet eylesin.(s.327)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Fakir sık sık söylerim: “Bir şeyin adı, o şeyin yâdıdır.” Adların, isimlerin hakikatini kavrarsak o isimlerin cisimlerini de kavramış oluruz. Rabbimizin isimlerini zikretmek de bu bakımdan çok önemlidir. Rabbimizin kendi kelâmına “Bi ism-i Allah&#8221; diyerek başlaması çok mânidârdır. Böylece bize kendi ismini zikretme talimatı vermektedir. Besmele en büyük zikirdir, yani hatırlatmadır. Çünkü ancak O’nun ismini zikrederek, yâd ederek O’nu unutmaktan uzak kalabiliriz.</p>
<p>O halde isimler, kelimeler, kavramlar gelişigüzel şeyler değildir. Rabbimizin Hazreti Adem’e öğrettiği ve böylece onun meleklere olan üstünlüğünü işâret buyurduğu “isimleri bilmek&#8221; yeteneğini böyle anlamak gerekir. Bu açıdan dünyadaki insanların konuştuğu dillere hürmet edilmesi gerekir. Çünkü isimlerden oluşan, isimleri zihinde bir nizama getirip başka bir insana iç dünyamızı aktaran lisânların her biri bir mucizedir. Çünkü her dil bir “fıtrat” eseridir, “tabiî”dir. Her lisânın aslı, aynen her müziğin aslı gibi ilâhîdir, vehbîdir. Hiçbir insan bir lisân mantığını üretemez, icad edemez. Üretse bile sadece anadili olarak veya sonradan öğrendiği başka bir dilden örnek alarak yapabilir.</p>
<p>Bunun için en başta kendi dilimize, kendi kelime, isim, kavram ve anlamlarımıza sahip çıkmalıyız. Hürmet etmeliyiz.</p>
<p>Her kelime bir alemdir, yani bir şiardır. Her kelime aynı zamanda bir âlemdir, yani bir dünyadır. Onlara karşı itinasız, şuursuz, dikkatsiz olmak bunun için büyük kayıptır. &#8216;(s.233)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>&#8216;Öyle bir ülke düşünün ki en eğitimli insanları, hatta profesörleri “klasik Türkçe&#8221; demek olan “Osmanlıca”yı yabancı bir dil sanıyorlar. Ana dillerini adam gibi konuşamıyorlar. Üniversitelerinde yabancı dille eğitim yapılıyor. Öyle bir ülke düşünün ki üniversite mezunları tarihlerini bilmemekle övünüyorlar. En milliyetçisi de, en Batıcısı da Batılı referanslarla konuşuyor.</p>
<p>Osmanlı’ya her şekilde hakaret ediliyor. Memlekette bir tek tarihi şehir bile bırakılmıyor. Bu yıkımdan Safranbolu gibi birkaç kasaba ancak kurtulabiliyor. Öte yandan tam 550 yıl Osmanlı’ya başkentlik yapan İstanbul’da bırakın bir semti, bir cadde bile tarihî hâlinde bırakılmıyor. Bir ülkenin her yanına atom bombaları atılsa ancak bu kadar tahripkâr olabilirdi.</p>
<p>Yanıbaşımızdaki coğrafya ve uygarlık birikimimize uzun yıllardır sırt çevirdik. 600 sene yaşamış Osmanlı, onun öncesinde Afganistan’dan Anadolu’ya kadar hüküm sürmüş Selçuklu geleneği sanki hiçbir işe yaramamış gibi davrandık. Meselâ İran.</p>
<p>Bu ülkenin bugünkü başkenti Tahran’ın, aynı zamanda Selçuklu devletinin de başkenti olduğunu unuttuk. İran’ı tam 1000 sene yöneten Türkler yüzünden bu ülkenin yarısının Türk olduğunu bilmeyenimiz çok. O yüzden Türkçe konuşan bir İranlı devlet adamı gördüğünde şaşıran diplomatlara sahibiz.</p>
<p>Öyle bir ülke düşünün ki, milletin dinine, kültürüne, müziğine hakaret etmek serbest. Geleneksel müziği okullarda öğretilmiyor; 1975’e kadar konservatuarlarda yasaktı.(s.237)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Dert, aynen çer-çöpü süpüren rüzgâr gibidir.<br />
Tozu-toprağı alır götürür, seni yürürken kirlenmekten kurtarır.Asıl’dan uzaklaştırmaz seni&#8230;Aksine, aslı gösterir. Dolayısıyla kalbin kırılması ayrı bir şey, hayalin kırılması, emelin kırılması ayrı bir şeydir. Hayâlî olanın hayâl kırıklığı olur. Ama derdi olanın derdi kırılmaz. Kişi derde “düşer.” Derde düşmek de güzel, neye düştüğüne bağlı. Allah bizi birbirimize “düşürmüş’i ne güzel! Kalp kırmak, herhalde kişinin işleyebileceği en büyük günahtır. Kendi kalbimizden haberdar olmadığımız için karşıdaki insanın da kalbinin olduğunu unutuyoruz.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri öyle der: “Karşındakinin kusurunu çok kınama, çünkü sende o kusur olmasaydı sen onda o kusuru göremezdin.” Kişi her şeyi bildiğine benzetir. Dolayısıyla kalp kırıklığı Allahu Teâlâ’yı doğrudan davet eden bir şeydir. Nereye? Senin karşına! Kırdığın kalbin yanına senin de karşına. Çünkü Allahu Teâlâ kalbe nazar ediyor. Sen o kalbe harp açıyorsun, oradaki sarayı yıkıyorsun.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bizim şu andaki Batı’yla ilgili algılarımızın bile çok önemli bir kısmı Batı’nın hakikatinden uzaktır. Biz Batı’yı da hakikatiyle bilmeyiz. Çünkü Batı’yı hakikatiyle bilmek için bir kâfirin hayatını ve kendini nasıl kavradığını çok iyi bilmek gerekir. Bir mümin de hamdolsun kâfir olamayacağı için onu tam olarak tahayyül etmesi mümkün değildir. Bunu bilmenin tek bir yolu vardır. O da ihtida etmiş insanlarla konuşup onlara küfrün ne olduğunu sormaktır. Onlar size bunu ağlayarak anlatırlar.</p>
<p>Bizim bugün, ‘aman onlar da ne hoş, şehirleri çok gelişmiş, kaldırımları mükemmel, ne güzel insan hakları var’ diye övdüğümüz o sistemlerin içindeki insan boyutunu, lütfen ihtida etmiş insanlara sorun. Acaba kâfir iken kendini, ötekini, evreni ve hayatı nasıl görüyordu? İnsanları, merhameti, sadakayı, almayı-vermeyi, ticareti, savaşı-barışı nasıl görüyordu? Peki, mümin olduktan sonra nasıl görüyor? O hali biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bize iman nimetini vermiş. En azından bir tohum olarak var. O bile büyük bir ışıktır. Ben bunu şuna benzetirim: Kapkaranlık bir oda düşün, tamamen karanlık, hiçbir yerden ışık alamayan bir oda&#8230; Küfür böyledir. Fakat o odanın duvarında iğne ucu kadar bir delik bile açılsa oraya kuvvetli bir ışık huzmesi girer. Oda aydınlanır. İşte iman budur.(s.336)</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Temel Sorular: Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz? Bizden ne bekleniyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2019 12:38:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Akl-ı Meaş]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Modern medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz?]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Darvinizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21575</guid>

					<description><![CDATA[<p>Parçası bulunduğumuz modern medeniyetin önemli sorunlarından birisi, istiğna fikri etrafında teşekkül eden düzen ve bu düzenin ortaya çıkardığı sorunlardır. Biz bu fikri, Kant’ın eserlerinde dile gelmiş olmakla birlikte, Kant’a ait bir düşünce olmadığını; Kant’ın, zaten yaygın olan bu düşünceyi, sistematik bir şekilde dile getirdiğini ifade etmiştir. Aynı durumda olan başka temel fikirler de bulunmaktadır. Bunları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/">Temel Sorular: Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz? Bizden ne bekleniyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-22003" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg" alt="" width="678" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg 678w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 678px) 100vw, 678px" /></p>
<p>Parçası bulunduğumuz modern medeniyetin önemli sorunlarından birisi, istiğna fikri etrafında teşekkül eden düzen ve bu düzenin ortaya çıkardığı sorunlardır. Biz bu fikri, Kant’ın eserlerinde dile gelmiş olmakla birlikte, Kant’a ait bir düşünce olmadığını; Kant’ın, zaten yaygın olan bu düşünceyi, sistematik bir şekilde dile getirdiğini ifade etmiştir. Aynı durumda olan başka temel fikirler de bulunmaktadır. Bunları teşhis etmeden, niçin modern dünyada yaşamakla birlikte tam anlamı ile “modern” olmadığımızı, niçin Batı medeniyetini üstlenmekle birlikte “batılı” olmadığımızın ne farkına varabiliriz ne de bunlar ve ortaya çıkardıkları meselelerin halli hususunda anlamlı bir gayret gösterebiliriz.</p>
<p>Benzer bir şekilde Kant’ın eserinde dile gelen başka temel bir varsayım, yaygın kabul görmüş bir iddia, bir inanç da, insanın doğmadan önceki hali ile öldükten sonraki halini bilemeyeceğimiz ile alakalıdır. Kant, kabaca, benim aklım, insanın doğmadan önceki hali ile öldükten sonraki hali hakkında bana bir şey söylemez; bu konulara aklım ermez; o halde bu konular beni ilgilendirmez demektedir. İnsanın nerden geldiği ve nereye gittiği sorusunun cevabı, modern medeniyet içinde, “belirli bir belirsizlik” taşır. Belirsizlik, insanın nereden geldiği sorusu açısından bakıldığında, bireysel manada verilmiş bir cevabın olmaması ile alakalıdır. Herhangi bir insanın, şahıs olarak “ben” nereden geliyorum? Sorusuna modern batı medeniyetinin vereceği bir cevap yoktur. Verilen cevap, “tür” ile alakalıdır. Yani ben nerden geliyorum? Sorusunun cevabı, insan türü nereden geliyor? Haline getirilmiş ve bu haliyle de meşhur “evrim teorisi” ile cevaplanmıştır.</p>
<p>Aslında sorunun cevabının üstü örtülmüştür demek daha doğru olur. Evrim teorisinde bir kimlik sahibi olan, ferdiyeti olan, hakkında çok konuşulan “birey” yoktur. Tür olarak, insan türünün nereden geldiği sorusuna bir cevap olarak, kabaca geçirdiği çeşitli mutasyonlar yoluyla maddeden geldiği söylenir. İnsan, sadece canlılardan bir canlıdır; geçmişi de geleceği de, diğer canlılardan farklı değildir. Bireyin geçmişi de geleceği de türün geçmişi ve geleceğinin içinde düşünülebilir. Kendi başına birey olmadığı için, bireyin öldükten sonra bir geleceğinden bahsetmekte anlamlı değildir. Birey parçası bulunduğu topluma katkısı kadar vardır ve öldükten sonra da, yaptıklarının hatırlandığı kadar ve şekilde varolacaktır. Bunun teferruatı üzerinde fazlaca durmadan şu kadarını söyleyebiliriz: evrim teorisi insanı, bir tür olarak kavrarken, aynı zamanda, bu yaklaşımı sosyal alana uygulayarak, insanların geçmişini, insanlığın geçmişine, insanlığın geçmişini de insan topluluklarının geçmişine hapsederek, hakiki varlık olarak bireyi, ferdi tamamen ihmal ediyor. Bu perspektiften dikkate alınabilecek en hakiki topluluk ise, “nation”/“ulus”tur.</p>
<p dir="ltr">Bireyin geleceği en iyi ihtimalle, ulusun hatırlamasında ve hatıralarında olabilir. Modern dünyada bireyin ve bireyciliğîn çok konuşulması, varlığının tanınması ve önemli olmasından değil, ironik bir şekilde, hakikatte anlamsız ve önemsiz olmasındandır; modern batı ve modern medeniyet insanı fert olarak değil, sadece tür olarak kavrayabildiği için, fert ve ferdiyet, kural olmaktan çok istisnadır. Kural, insanların hep kollektif/korporatif bir yapının bir unsuru olarak kavranmasıdır. Günümüzde ilimlerin ya tabii ya da sosyal ilimler olarak kabul edilmesinin de esasını bu kavrayış eksikliği teşkil etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Şimdi buna baktığınızda insanın nereden geldiği sorusu, doğmadan önce nerede idi? Var mı idi? Soruları, türe atıfta bulunularak, evrim teorisi içinde anlamsızlaştırılmıştır. Evrim teorisi, aynı zamanda, bir sömürge ideolojisi olarak kullanılmıştır: Irkçılığa en güçlü zemini, evrim teorisi sağlamaktadır. Burada sadece şu kadarlık bir işaretle iktifa edelim: evrimde en gelişmiş olanlar, henüz “0 kadar” gelişmemiş olanlara, hükmetme, tahakküm etme ve onları “üst amaçlar için” kullanma hakkına sahiptirler. Bu hakkı onlara “tabiat” verir. Evrim teorisinin hem sebeplerinden hem de neticelerinden birisinin emperyalizm ve sömürgecilik olduğunu ifade edecek olursak, Müslümanların tam anlamı ile modernleşemeyeceğinin sebeplerinden birisini daha keşfetmiş oluruz: Müslümanlar sömürge olmayı da, sömürge etmeyi de kabul etmezler. Zalim de mazlum da olmak Müslümana yakışmaz.</p>
<p dir="ltr">İnsanların, birer fert olarak, bir türün unsuru, bir dinin mensubu, bir ulusun parçası, bir devletin vatandaşı, bir şirketin görevlisi olmadan önce, kendisi olarak bir varlığı, bir “kimliği” mevcut mu idi sorusuna, en açık cevabı K. Kerim’de buluyoruz (Araf Suresi, ayet 172): ruhların daha ana rahimlerine düşmeden önce, “elest bezmi” dediğimiz, tamamen farklı bir alemde, Rableri ile olan ahitleri, herbir insanın, kendi kimliği ile Allah’ı Rabb olarak bildiği ve tanıdığını beyan eden ayetler, insanın kökenini nerede aramak gerektiği hususunu ayan beyan ortaya koyarlar. Kant şu konuda haklıdır: insan aklı bunu kendi başına idrak ve icat edemez. Bunun için ilahi bir hidayet gerekir. Bu hidayetin en açık yolu ise Peygamber ve peygamberlerdir. Ve peygamberler ile bildirilen vahiydir. İnsanların Peygamber tarafından kendisine hatırlatılan, Rabb’lerinin ve Yaratıcılarının olduğu ve bu Yaratıcılarının Yüce Allah olduğu bilgisini kolayca anlayarak kabul etmeleri, bunu hatırlamaları anlamına gelmektedir.</p>
<p dir="ltr">İnsanın geleceği söz konusu olduğunda da durum daha farklı değil; Peygamber’in tebliği ile irtibatı kopuk olarak, sırf akli bir arayış olarak tabii din, tabii teoloji, tabii hukuk ve tabiat felsefesi, nihai olarak insana fert olarak değil, tür olarak bir gelecek düşünebilmektedir. Tür olarak insanların ve insanlığın geleceği de, 19. Ve 20. yy.&#8217;da gördüğümüz gibi, toplumsal ilerleme, sosyal darvinizm, sosyalizm ve komünizm gibi ideolojiler çerçevesinde düşünülebilmiştir. Yine benzer bir şekilde fertlerin geleceği, sadece yakın hayatı, “dünya hayatı” (el-hayatü’d-dünya) çerçevesinde düşünülebilmiş; herbir ferdin öldükten sonra bir hayatı, (öteki hayat, el-hayâtü’l-âhire) olabileceğini düşünemedigi gibi, bu husustaki fikirler de sınırlı bazı filozofların şahsi tahayyül gücünün ötesine geçememiştir.</p>
<p dir="ltr">Ahiret inancını makul alanın dışına iterek, anlamsızlaştırmak ve netice itibariyle insanların inanç ufkundan çıkartmak, modern medeniyetin ayırıcı hususiyetlerinin önde gelenlerinden biri olmuştur. Klasik islam düşüncesi aklı, modern batı medeniyetinin kullandığı manayı da ihtiva eden, daha geniş bir manada kullanarak, bu söz konusu bağlamda akl-ı me’âş’ı akl-ı me’âd’dan ayırmıştır. Buna göre kabaca insanın yakın hayatının düzeni ve buradaki mesalih söz konusu olduğunda ortaya çıkan meseleleri makul bir şekilde, yani Allah’ın insana verdiği akıl ve vahiy’e bağlı bir şekilde halletme faaliyetini yürütme kabiliyetine, “akl-ı me’âş” adı verilirken; fert olarak, yalnız başına dünyaya gelen insanın, dünya hayatını, fert olarak yalnız başına öldükten sonra (çünkü ölüm de doğum da bireyseldir, her insan onu tek başına, yapayalnız idrak eder) yaşayacağı öteki hayat (el-hayatü’l-âhire) ile irtibatlı olarak, ahiret hayatı ufkunda, ve dünya hayatının meselelerini müzakere etme kabiliyetine ise, “akl-ı me’âd” denilmektedir. Modern dünyada bütün gelecek hesapları akl-ı me’âşa dayalı olarak yapılıyor.</p>
<p dir="ltr">Aklı me’âş ise sadece yakın hayatımızla ilgilidir.</p>
<p dir="ltr">“Dünya” kelimesi ile alakalı olarak kısa bir açıklama da, bu hususun anlaşılmasına katkıda bulunabilir: Arapça bir kelime olan “dünya”, bir sıfattır; “isim değildir. Biraz önce de geçtiği gibi, özellikle Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde kullanılır: el-hayatu’d~dünya ve el-hayatü’l-ahire. Bu iki tabirde geçen “dünya” ve “ahiret” kelimeleri, “hayat&#8221; isminin sıfatlarıdır. Bunun manası</p>
<p>kısaca bizim, bize verilmiş bir tane hayatımız var; bu hayatın bir “yakın” olam var bir de “uzak” veya “bundan daha başka” veya farklı bir kullanım olarak “el-hayatü’l-ukbâ” var, yani yakın hayatın neticesi olarak “gelecek olan” hayat. Batı dillerinde de kullanılan “dünya” ile karşılanabilecek farklı kelimeler, tam da bu mana kökeninden gelirler; ancak genellikle insanlar bunun farkında olmadan kullanırlar. Bunun en meşhur misalini Heidegger teşkil eder; Heidegger “dünya” kelimesini tam da islam medeniyetinde kullanıldığı manada kullanmakla birlikte, kökeni konusunda bilgi sahibi olmamasından dolayı, hemen her yazısında bu terimi açıklama hususunda sıkıntılar yaşar.</p>
<p>Modern medeniyet hayatı, sadece yakın hayat olarak düşünebildiği için, hayatımızı yerküre üzerinde geçirdiğimiz, alıp verdiğimiz nefeslerin toplamından ibaret olarak kabul edip, bütün kariyer planlarını buna göre yaptırır. Ne olacaksın sorusunun cevabı genellikle dünya içi bir kariyer planlaması olarak karşımıza çıkar. Tabii ki bunda yanlış olan bir şey yoktur; insanlar yakın hayatlarında kariyer de yapacaktır; bir dünya inşa etmek ve bunu sürdürmek demek, yakın hayatı farklı farklı alanlarda ve farklı farklı mertebelerde tertib ve tanzim etmek demektir. Bu cevapta yanlış olan bir şey olmamakla birlikte, eksik olan bir boyut vardır ve bu boyut, eksik olan bir ufuktan kaynaklanır: o da hayatın yakın hayattan “dünya hayatından” ibaret olmadığı; her bir insanın, her bir ferdin, her bir nefsin ölümü tadacağı ve sonra Rabbleri’ne döndürüleceğî ufkunun eksikliğidir. İslam medeniyetinde insanlar tabii ki mevkiler de inşa etmişler, makamlar da teşkil etmişler, büyük hadiseler yaşamışlar, alim olmuşlar, sultan olmuşlar, halife olmuşlar, komutan olmuşlar, vs. vs. Ama hiçbir zaman bunları hayatlarının gayesi ve manası olarak düşünmemişlerdir. Bunlar insanların yaşarken zorunlu olarak uğrayacakları duraklar/mevkıfler olarak önemli ve anlamlıdır; ancak sadece ugmk ve durak olarak. Osmanlı Padişahı Ill. Murad’ın ilahi olarak bestelenmiş şiirinde açıkça ifade edildiği gibi, bir Cihan Padişahı&#8217;nın da geleceği ve gelecekteki umudu, “Rasül’ün sancağı dibinde haşr olabilmek”tir. Yani İslam inancında, Müslümanın dünyasında, İslam’ın medeniyet ufkundan tek tek, fert olarak Müslüman’ın gelecegi cennettir.</p>
<p dir="ltr">İslam Medeniyeti’ni modern medeniyet ile hem buluşturan hem de ayıran nokta tam da burada zuhur etmektedir: Dünya hayatı her iki medeniyette önemlidir; vazgeçilemezdir. Bir Müslüman, modern bir insanın yaşadığı, yaşayabileceği bütün nimetlerden ve bütün hazlardan istifade edebilir. Bunda yanlış olan bir şey yoktur. Ancak, işte tam da burada fark ortaya çıkmaktadır, bir Müslümanın bütün hazlarında, nimetleri istifades&#8217;inde ve imkanları kullanımında ölçüsüzlüge yer yoktur. Herşeyi bir “kader&#8221; ile yaratan Rabbi’nin “takdiri”ne uygun bir şekilde yaşamak ve hep o takdiri aramak, Müslümanın hayat ölçüsüdür. Yani Müslümanların ufku, modern insanların ufkunu zaten içinde taşıyor; ama ahiret hayan ve ilahi kader inancı önüne öyle bir ufuk açıyor ki, bu ufuk modern insanın sadece matematik ve fizik alanında, zihni ve maddi olarak düşünmeye uğraştığı sonsuzluk ve sınırsızlık ile onu irtibatlandırıyor. Yani birden bakıyorsunuz ufuk öyle genişliyor ki siz Müslüman olmakla bu dünyadaki hiç bir şeyi ihmal etmeden, ölçülü bir şekilde, yaşama imkanına sahip olurken, bunun daha ötesi ile alakalı bir ufka da sahip oluyorsunuz.</p>
<p dir="ltr">Modern medeniyet insanların ufkundan “ebedi mutluluk” umudunu da almıştır. İnsanlar için mutluluk, dar anlamı ile, dünyevi ihtiyaçları rahatça karşılamak ve bu çerçevede istediğine nail olmak gibi bir manada kullanılır hale gelmiştir. Halbuki saadet, ebedi saadet, bu dünyadaki ihtiyaçları belirli bir düzen içerisinde, ölçülü bir şekilde karşılarken de, elde edilebilecek ve bu dünyada belli ölçüde, ama esas ahirette ebedi olarak ulaşılabilecek bir haldir. Hayır, hazdan vazgeçmek demek olmadığı gibi, fayda fikrinden büsbütün vazgeçmek anlamına da gelmez. İyi bir hayat, hazzı, faydayı ve hayrı telif edebilen bir hayattır ve mutluluk ta bu çerçevede hem dünyada hem de ahiretten ulaşılması mümkün olan bir gayedir. Mutlu insan hiç bir bazdan vaz geçmeyen; ancak o hazları yaşarken etrafındaki kişilere de faydalı olan, diğer tarafından onun hayatını bu şekilde yaşamasından diğer insanların memnun olduğu, onun hayat tarzının diğer insanların hoşuna gittiği insandır. Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik bulunmaktadır: amaç insanların hoşuna gittiği gibi yaşamak değil, yaşama tarzının kendisi, mahiyeti icabı, insanların hoşuna gider, onları cezbedir. Şimdi öyle bir hayat yaşayacaksınız ki hiçbir bazdan vaz geçmeyeceksiniz. İnsan tabiatı neyi gerektiriyorsa onu, ölçülü bir şekilde yaşayacaksınız. Yaptığınız işlerde başkalarının faydasını gözeteceksiniz; ama aynı zamanda bütün bunları hayır ufkunda ve diğer insanların keyif alacağı şekilde gerçekleştireceksiniz.</p>
<p dir="ltr">İşte tam da burada Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki fark zuhur ettiği gibi modern dünya ile Müslümanlık arasındaki açık ta zuhur etmektedir: Hıristiyanlık ruhbanlıktır; ruhbanlık demek evlilikten vaz geçmek, cinselliği tabu ve kötü olarak kabul edeceksiniz. Buna ek olarak özel mülkiyeti yine kötü olarak kabul edeceksiniz. Dünyevi olarak kabul edilen bütün fiilleri kötü olarak kabul edeceksiniz. Bütün bunları zaruret ölçüsünde ve kilise için yapacaksınız. Hıristiyanlar ahlakın bile dünyevi bir şey olması hasebiyle Hıristiyanlığa yakışmadığını söylerler. Çünkü Hıristiyanlık ruhbanlık, ruhbanlık da, dünyadan kaçmak, dünyayı terk etmek, ondan uzak durmak demek olduğu için, dünyayı terk etmek demek oldugu için, dünya ile müspet irtibat kurmak, yerküreyi imar etmek gibi “dünyevi” idealler, Hıristiyanlığa uymaz. Bu gibi fikirlerin bır kısım hıristiyanlar tarafından kabullenilmesi, ancak 16. y.y.&#8217;dan sonra, Katolikliği terk eden protestanlar tarafından yapılan “reform” sonrası mümkün olabilmişti. Bunun arkaplanı hakkında bazı hususlara yukarıda işaret edilmişti. Modern dünyada bunun tam tersi ön plana çıkmıştır: fayda bütün eylemlerin ve</p>
<p>kararların üst referans noktasıdır. Dünya dışında bir hayat artık anlamlı değildir. Herşey bu dünya içinde ve bu dünya ile irtibatı kadar anlamlı ve önemlidir. İnsanın hürriyeti, nihai olarak, cinsellik alanında kendisini izhar eder; cinsellik ve cinsel alanda ölçüsüzlük modern dünyanın putu haline gelmiştir. Halbuki Müslümanlık söz konusu olduğunda, yeryüzünü imar etmek, burada bir “umran” oluşturmak, insanın buradaki varlığının gayesi ve bunu gerçekleştirirken ölçülü olmak, takdir ve kadere riayet etmek, bu çerçevede ilahi hidayete bağlı olmak, Müslümanlığın en genel ifadelerle ifadesi demektedir. Evlilik, siyaset, ticaret hepsi, ölçülere riayet edildiğinde, ubudiyeti gerçekleştirmenin muhtelif ve birbirine denk yolları olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Bunları itidal içinde yapabilmek, insanın yeryüzündeki varoluşunun gayesini ifade eder. Bütün bunları dikkate aldığınız vakit açıkça şu ortaya çıkıyor: dünya hayatını gereği gibi yaşamadıktan sonra, yani dünyayı imar etmedikten sonra, Müslüman olamıyorsunuz. Fakat bu dünya imarı faaliyetini, yani aklı maaş dediğimiz şeyi, öyle bir ufukla gerçekleştirmeniz lazım ki son ucunda cennet olsun.</p>
<p>Müslümanın hayatında aklı me’âd da etkin bir şekilde o hayatın mütemmim cüz’ü. Modern insanlar olarak bizim aklımız, aklı maaş olarak çalışıyor. Batı medeniyetinin oluşurken istifade ettiği İslam medeniyetinden üstlenmediğî bir boyut olarak akl-ı maad, her ne kadar Müslümanların hayatında da, nispeten geri plana düşmüş gibi gözükse de, Müslümanlar hala akl-ı me’âd ile irtibatlarını mutlak manada koparmış değiller. Bu sebeple Müslümanların, akl-ı meâd ile olan irtibatlarını takviye ederek, önce kendilerinin bunu bilfiil hatırlamaları, sonra da, bütün insanlığa bu boyutu yeniden hatırlatmaları gerekiyor.</p>
<p>Şimdi demek ki bizim bu dünyada yaşayan “modern” Müslümanlar olarak, şu anda sahip olduğumuz imkânların hiçbirisinden kategorik olarak vaz geçmemizi gerektirercek bir durum yoktur. Hıristiyanlar dünyayı ve dünyevileşmeyi kötü görüyor diye bizim de kötü görmemizin bir anlamı yok; aynı şekilde modernite dünyayı mutlaklaştırıyor diye de, bizim, insanlığın geleceğinde yer alabilmek için, dünyayı mutlaklaştırmaya ihtiyacımız yok. Dünyayı, dünya hayatını, gerekli ve zorunlu ama nihai olmayan bir vasıta ve vasat olarak kavradığımızda, yeryüzünde ahlaki bir düzenin kurulmasının bizim asli vazifemiz olduğunun farkında olarak bu hayatı yaşamaya yöneldiğimizde, hıristiyanlığın idealleri ile modernitenin imkanlarını, daha üst bir varoluş şeklinde aşmış olacağız. Ve bu ilk defa da olmayacak: geçmişte Müslümanlar bu vazifeyi defalarca ve asırlar boyu ifa ettiler; bu gün de bunu ifa etmenin imkansız olduğunu gösteren hiçbir karine olmadığı gibi, bunun bütün insanlık için bir zorunluluk olduğu her geçen gün daha da bariz hale geliyor. Kısaca hayatımızda bilgisayar da, internette, teknik ve teknolojik ne kadar imkan varsa, yapay zekadan, nükleer enerjiye, varıncaya kadar hepsi bulunacağı gibi bunların yanında gayet tabi ticaretle, siyasetle, hukukla da meşgul olacağız; bütün bunlar bizim işimiz olacak. Fakat bunu öyle bir ufukta yapacağız ki, bütün bu yaptığımız şeylerin son ucu cennet olacak.</p>
<p>Önümüzdeki vazifenin yeniden itidali sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda, birbiri ile irtibatlı olması gerekirken ayrılmış olanı, yeniden irtibatlandırarak birleştirmeyi de gerektirmektedir. Bu cihetten karşımızdaki önemli meselelerden birinin, belki birincisinin, modern medeniyet içerisinde, yaygın ifadesi ile “etik ile estetik ve bilimin” birbirinden ayrılmasıdır. Bunu biz daha farklı bir şekilde şöyle de ifade edebiliriz: iyi, güzel ve doğru birbirinden ayrılmış; birbiri ile irtibatsızlaştırilmıştır. Modern dünyada sanatın ahlakı olmadığı gibi, ahlakın da estetik bir kaygı taşımasına gerek yoktur. Hele hele bilimin ne ahlaka ne de estetiğe ihtiyacı vardır. Her birisi kendi işini, diğerleri ile irtibatsız bir şekilde, diğerlerini dikkate almadan, yapar, yapmalıdır.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; Medeniyet Meselesi,syf.97,105</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/">Temel Sorular: Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz? Bizden ne bekleniyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:12:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Abdülhüseyin Zerrinkub]]></category>
		<category><![CDATA[Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20966</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanlar fetihlerin sona ermesinden Moğol istilasına kadar geçen dönem süresince içtimai, ahlaki, yaşam kalitesi, hoşgörü, taassuptan kaçınma, bilim ve kültürün korunması ve geliştirilmesi bakımından yüzyıllar boyunca medeni dünyanın öncüsü olmayı sürdürdüler.5 İslam medeniyetinin bu yüzyılları,bilim ve kültüre verdiği değer ve geliştirilmesindeki katkısıyla şüphesiz medeniyetler tarihinin en parlak dönemlerinden birini temsil eder. Bugünkü modern dünyanın İslam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/">Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/652_320_021f3e8f-bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21014 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/652_320_021f3e8f-bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu-300x147.jpg" alt="" width="339" height="166" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22169 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429.jpg" alt="" width="438" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429-600x330.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 438px) 100vw, 438px" /></a></p>
<p>Müslümanlar fetihlerin sona ermesinden Moğol istilasına kadar geçen dönem süresince içtimai, ahlaki, yaşam kalitesi, hoşgörü, taassuptan kaçınma, bilim ve kültürün korunması ve geliştirilmesi bakımından yüzyıllar boyunca medeni dünyanın öncüsü olmayı sürdürdüler.5</p>
<p>İslam medeniyetinin bu yüzyılları,bilim ve kültüre verdiği değer ve geliştirilmesindeki katkısıyla şüphesiz medeniyetler tarihinin en parlak dönemlerinden birini temsil eder. Bugünkü modern dünyanın İslam medeniyetine olan borcu, kadim Yunan medeniyetine olandan daha fazla değilse de kesinlikle daha az da değildir. Şu farkla ki kadim Yunan medeniyeti artık yaşamamasına rağmen İslam medeniyet ve kültürü hala canlılığını korumakta ve dünyayı manevi olarak etkilemeye devam etmektedir.</p>
<p>Bu açıdan İslam medeniyeti cazibe ve çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Müslüman topluluğu farklı ırk, kavim, millet ve kültürlerden meydana geliyordu. Bu çeşitlilik bir medeniyet tarihçisine o kadar tuhaf gelir ki kendisine şu soruyu sor madan edemez: &#8220;Dini ve İslami bağları ne kadar güçlü olmalı ki, birbirinden bu kadar farklı unsuru bir arada tutabilmeyi başarmış olsun?6&#8221; İslam medeniyetinin bu parlak geçmişi tıpta, felsefede ve matematikte Avrupa&#8217;yı Ortaçağdan 16.yy. &#8216;a kadar kendisine borçlu bırakmaya devam etmiştir.</p>
<p>Acaba bu benzersiz başarının temel sebebi nedir? İslam dininin bünyesinde taşıdığı hoşgörü ve ilme verdiği değer mi bu başarıyı beraberinde getirdi yoksa Müslüman toplumunu meydana getiren farklı unsurların şuurlu aktif katılımıyla mı bu başarı elde edildi ? Şüphesiz farklı ırk,kavim, millet ve kültürlerin bu medeniyetin meyd ana gelmesindeki katkı ve payları asla inkar edilemez. Ancak kesin olan şudur ki bu, ilmi, manevi ve maddi ilerlemeyi Müslümanlar için mümkün kılan bizzat İslam&#8217;ın kendi- sidir. İslam, Müslümanları hem ilim tahsil etmeye teşvik ediyor, hem de onları dünya işlerinde çaba gösterme ye davet ediyordu. Yine Eski Dünya&#8217;nın kör taassubunun yerine hoşgörüyü geçi ren de İslam idi. Kilise&#8217;nin dünyayı terk etmeye ve inzivaya çağıran ruhbanlığına karşılık İslam, insanlara orta yolu tavsiye ediyor ve insanlardan hem dünya, hem de ahiret mutluluğu için çalışmalarını istiyordu. Bilimsel çalışmayı yücelten ve bu yönde insanları gayretkeş olmaya çağıran da yine İslam idi.</p>
<p>İslam&#8217;ın girdiği yerlerde bilim ve kültürün gelişmesini sağlayan hoşgörü ortamı yok olmak üzereydi. O zamanların iki süper gücünden biri olan Bizans günbegün Hristiyanlık taassubuna teslim oluyordu. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak her gün artan bir şekilde bilim ve hikmetten uzaklaşıyordu. Bütün felsefi ve bilimsel çalışmaların Jüstinyen tarafından yasaklanmasıyla Roma dünyası medeniyet, bilim ve kültürle arasındaki ilişkileri resmen koparmış oluyordu. O zamanların diğer sü-per gücü o lan İran&#8217;da da durum farklı değildi. Hüsrev Nüşirevan&#8217;ın felsefe ve bilime gösterdiği ilgi geçici bir durumdu.</p>
<p>Tabib Berzevife&#8217;nin Kefile ve Dimne&#8217;nin7 önsözünde belirttiği gibi taassup bu topraklarda hakim olmuş ve her çeşit ilerleme ve bilgi üretimini imkansız hale getirmişti. Dini ve kavmi taassubun elinde can çekişmekte olan bu dünyaya İslam taze bir ruh üflemişti. Merkezi ne Şam ne de Irak olan Dar-ul İslam&#8217;ın kurulmasıyla -çünkü Dar-ul İslam&#8217; ın merkezi Kur&#8217;an&#8217;dı- bu eski dünyaya hakim olan kavmi ve dini taassup yeni bir dünya görüşü getirilerek tedavi edilmişti. Hristiyan ve Mecusilerin dini taassubuna karşılık İslam, Ehl-i Kitap&#8217;la olan ilişkilerinde hoşgörüyü esas almış, ruhbanlık ve inzivayı dini yaşamdan dışlayarak ilim le uğraşmayı teşvik etmişti. Bu heybetli ağacın meyvesi -ki bu ağaç ne doğuya ne de batıya aittir- fütuhatların yayılması sonucu hasıl oldu.</p>
<p>Her bakımdan maddi ve manevi ilerleme ise siyasi ve toplumsal sorunların temelde hoşgörünün hakim olduğu bir ortam da halledilmesiyle sağlanıyordu. Bizans ve İran&#8217;ın aksi ne İslam, farklı düşünce ve kültürlerin kendisini ifa- de etmesine izin veriyor ve bunların tekamül etmesi için gerekli siyasi ve içtimai koşulları hazırlıyordu. Avrupa&#8217; da Rönesans ve ilerleme, Kilise&#8217;nin gücünün kavmiyetçilik ve uluslaşma karşısında zayıflamasıyla başladı. Oysa İslam dünyasında tam tersi olmuş, İslam medeni yetinin duraklama ve sonra da gerilemesi kavmi ve milliyetçilik taassubu ortaya çıkınca başlamıştır. Bu istenmeyen durum ne yazık ki İslam dünyasındaki vahdet ve hoşgörü ortamını ortadan kaldırmıştır. Müslümanların nezdinde zımmi yani muhafaza edilenler olarak kabul edilen Ehl-i Kitap&#8217;a gösterilen hoşgörü sayesinde çok güçlü bir barış ve güven ortamı doğmuştu. Böyle bir hoşgörü anlayışından Ortaçağ Avrupas ı&#8217; nın haberi bile yoktu.8</p>
<p>İslam dünyasında Ehl-i Kitap&#8217;a bazen bir takım sınırlamalar getiriliyorsa da bu daha çok onların özgürlük ve güvenliklerini sağlamak içindi. Çok sık olmamakla birlikte bazen onlarla yapılan akit ihlal edilmeden takibe uğrayabiliyorlardı. Çünkü Peygamber onlara iyilikte bulunmayı ve şeriati tavsiye ediyordu. Hz.Peygamber, bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyordu: &#8220;Kim bir zımmiye zulüm eder ya da gücünden fazla teklif yüklerse kıyamet günü ben ondan hesap soracağım. &#8220;9 Kendilerine gösterilen bu hoşgörü sayesinde Ehl-i Kitap, Müslümanlar arasında huzur ve barış içinde yaşamıştır. Bu yüzden Bizans&#8217;ta Kilise&#8217;nin takibine uğrayan bazı Hristiyanlar İslam dünyasına göç ederek Müslümanlara sığınıyordu.</p>
<p>Hülefa-i Raşidin&#8217;in son dönemlerinde bir Nasturi keşişi Hristiyan dünyasındaki kötü şartlar ve baskılardan dolayı Müslümanlar arasında yaşamayı tercih edebiliyordu. 10 Nasturilerin İslam&#8217;ın zuhurunu Kilise&#8217;nin baskılarından kurtulmak için bir kurtarıcı olarak gördüklerini gösteren pek çok delil vardır. İslam&#8217; da aslolanın hoşgörü olduğunu gösteren kanıtlardan biri de çoğunluğun karşı çıkmasına rağmen zımmilerin idari ve siyasi görevler üstlenebilmeleridir. Tarihi bütün kanıtlar şunu gösteriyor ki İslam&#8217;ın 1.yy. &#8216;ında daha güçlü ve etkili olan bu hoşgörülü ortam, Moğol saldırılarına kadar devam etmiştir. 11</p>
<p>Bu hoşgörü ortamı sadece dini ve kelami münazaraların önünü açmakla kalmadı aynı zamanda Müslümanlar ile Ehl-i Kitap&#8217;ın pek çok konuda işbirliği ve dayanışma içine girebilmesine de imkan tanıdı. Doğal olarak Ehl-i Kitap&#8217;ın İslam karşıtı olarak algılanan düşünce ve davranışlarına engel olunuyordu. Bazen de tahriklerin sebep olduğu istenmeyen olaylar yaşanabiliyordu, ancak bunlar istisnai durumlardı ve asla uzun süre devam etmiyordu. Bu vüzden mesela Yahudiler, Müslümanlar arasında Hristiyan dünyasında olduklarından çok daha rahat koşullarda yaşıyorlardı. Aynı şekilde daha önce de zikrettiğimiz gibi doğulu Hristiyanlar da İslam dünyasında gördükleri hoş- görülü muameleyi Hristiyan dünyasında göremiyorlardı. İslam&#8217;ın ve Müslümanların farklı din mensuplarına karşı takındığı bu hoşgörülü tavır, karşılıklı güven esasına dayalı bir toplumsal yaşamı mümkün hale getirdi ki dünya-<br />
nın buna gerçekten çok ihtiyacı vardı.</p>
<p>İslam sadece Ehl-i Kitap&#8217;a karşı değil diğer din mensuplarına da Hristiyan dünyanın aksine hoşgörüyle yaklaşıyordu. İmanın mahiyetinin ne olduğuna dair yaşanan teorik tartışmalara rağmen pratikte dil ile kelime-i şehadet getiren herkes Müslüman kabul ediliyordu. Böylece Müslümanların sahip olduğu bütün haklardan yararla- nabiliyordu. Hatta Hz. Peygamber, münafıkların kim olduğunu bildiği halde isimlerini ifşa etmiyor ve genelde onlara karşı hoşgörülü davranıyor, görmezlikten gelmeyi esas alıyordu. Peygamberlerinin bu güzel sünnetini takip eden Müslümanlar ne Ortaçağ Avrupası&#8217;ndaki gibi Engizisyon&#8217;u kurdular, ne de farklı inanç ve düşünce- lerinden dolayı insanları işkenceye tabi tuttular. İslam,ümmetin ihtilafını dinin temel esaslarına zarar vermemek kaydıyla bir çeşit rahmet olarak kabul ediyordu. Bu sayede farklı fıkhi mezhepler yan yana birbirlerine taaruz etmeden ve herhangi bir taassup göstermeden yaşayabiliyorlardı.</p>
<p>Bu durumun istisnası ise Hariciler ve Şia&#8217; da olduğu gibi ihtilafın siyasi konularla ilgili olduğu durumlardı. Siyasi rakip olarak görüldüleri için bu fırkalar takibe uğrayabiliyorlardı. Kelami mezhepler de Hristiyan dünyada olduğunun aksine birbirleriyle çatışmadan yan yana bulunuyordu. Hz. Peygamber&#8217;in ümmetim fırkalara ayrılacak mealindeki hadisi bu çeşitliliğin temelini oluşturu yordu. Ca&#8217;d bin Dirhem ve arkadaşı Gaylan Dımeşki&#8217;nin Emevi halifesi Haşim tarafından öldürülmesi ve Abbasi halifesi El Mehdi zamanında zındıkların takibe uğraması daha çok siyasi yönü olan olaylardı. Yine Memun döneminde Mutezile&#8217;nin sebep olduğu Mihne olayı ve daha sonraları Abbasi halifesi Mütevekkil döneminde yaşanan karşı ihtilalden sonra Mutezile&#8217;nin, Gulat&#8217;ın ve bazı sufilerin sorgulanması da İslam tarihinde istisnai durumlar olarak kalmıştır. Zaman zaman yaşanan bu olaylar zati olarak İslam&#8217;ın ruhunda var olan hoşgörü ve tesamüh ruhuna bir zarar verememiştir. İslam makuliyetinin doğurduğu tesamüh ortamı çok uzun yüzyıllar varlığını devam ettirmiştir.</p>
<p>Kont de Gobineau&#8217;nun İslam ve Müslümanlarda var olan bu yüksek hoşgörü anlayışını tasdik ve takdir etmesi bu parlak geçmişin güzel bir göstergesidir. O şöyle der:&#8221;Eğer dini inancı siyasi zaruretlerden ayırırsak, başka hiçbir din İslam kadar hoşgörülü değildir. &#8220;12 İslam medeniyetinin en parlak dönemlerinde gözlemlenen bu maddi ve mane-vi ilerleme, aslında İslam&#8217;ın sağladığı hoşgörü ortamında farklı millet ve kültürlerin işbirliği ve dayanışması sonucu elde edilmişti. Ama gerçekte pek çok farklı unsurun böyle verimli ve kalıcı bir işbirliği ve dayanışma içine girebilmesine olanak sağlayan, gene bu makul hoşgörü ortamından başka bir şey değildi. Ancak bu uygun zeminden istifade ederek bilim, hikmet ve kültürün gelişmesini mümkün kılan, Müslümanların İslam&#8217;ın ruhuna uygun olarak bu alanlara gösterdikleri ilgi ve alakaydı.</p>
<p>İslam&#8217;ın ilim elde etmeye yönelik teşvik ve ısrarı böyle bir başarının meydana gelmesine yol açmıştır.</p>
<p>Prof. Dr. Abdülhüseyin Zerrinkub,İslam Medeniyeti Mucizesi,syf.39,44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>5.Durant, W., The Age of Foith. Part iV. chap. XIV.10<br />
6 Sarton,G., lntroduction, Vol 1/524</p>
<p>7.Biruni&#8217;nin söylediğinin a ksine, ki O; bu mu kaddimeyi Müslüman zındıkların uy-<br />
durduğuna inanıyordu, ama veriler bunun orijinal olduğunu gösteriyor. Daha fazla bilgi için Christiansen&#8217;in Sasani/er Döneminde İran adlı eserine başvurabilir.<br />
(Christiansen, Sasaniler Döneminde İran, 3. Cilt/45)</p>
<p>8 Metz, A., el-Hadaratü&#8217;I İslamiye 1/57</p>
<p>9.(Hadis) Fütuhu&#8217;/ Buldan, 162</p>
<p>10 Assemani, Bib., Orient, Roma, 1917-23 Vol.111/131</p>
<p>&#8217;11.Arnold., &#8220;Tolerotion&#8221; in Hasting&#8217;s, E.R.E. 12/369</p>
<p>12.Gobineau., Religions et Phi/osophies 24 ff.</p>
<p>&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/">Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikat Doğrultusunda</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-dogrultusunda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-dogrultusunda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 15:50:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat Doğrultusunda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11283</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm doktrini’n in durumu, hristiyanlık ve budizm gibi sadece, tek insanın kendi varoluş problemiyle ilgili değildir. O, fizikötesi, tabiatüstü ve insanüstü ile insan benliğinin ilişkisi, yani Allah’la insan arasın­daki bağıntı ve öte âlem yaşantısı yönünden bütün dinlerden daha derin ve hakikat özlü bir varoluş bil­dirisine ve hikmet icazına sahip olduğu gibi, ondan ayrılmaz ve onun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikat-dogrultusunda/">Hakikat Doğrultusunda</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hakikat-dogrultusunda/indir-1-77/" rel="attachment wp-att-11284"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11284" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-3.jpg" alt="Hakikat Doğrultusunda" width="442" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-3.jpg 316w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-3-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /></a><br />
İslâm doktrini’n in durumu, hristiyanlık ve budizm gibi sadece, tek insanın kendi varoluş problemiyle ilgili değildir. O, fizikötesi, tabiatüstü ve insanüstü ile insan benliğinin ilişkisi, yani Allah’la insan arasın­daki bağıntı ve öte âlem yaşantısı yönünden bütün dinlerden daha derin ve hakikat özlü bir varoluş bil­dirisine ve hikmet icazına sahip olduğu gibi, ondan ayrılmaz ve onun tabiî sonucu ve uzantısı sayılabi­lecek bir toplum ve devlet düzeni sistemine de ma­liktir. Bu insan ve toplum anlayışı, bu metafizik ve pozitif hayat tarzı sentezi, tabiat ve tarihle karşıla­şınca bundan dır kültür ve medeniyet doğmuştur ki buna bütün dünya tartışmasız «Islâm Medeniyeti» adını vermekte tereddüt etmemiştir. Halbuki, buna karşılık, bir hristiyanlık veya budizm medeniyetinden bahsedilemez.</p>
<p>Bir hıristiyanlık ve budizm yaşantısı ve bu yaşantının, kişi sınırından toplum, hatta dev­lete yansıması, tarihî bir vakıadır ama, çok defa bu yansımalar, doktrinlerin özüne zıt olduğundan olum­suz sonuçlar doğmuş ve büyük çatışmalar sonucun­da geri kendi alanlarına dönme zorunda bırakılmışlardır. Tersine, İslâm, devlet ve toplum hayatına ha­kim olduğu ölçüde, insan, benliğiyle ve çevresiyle daha mutlu bir uyuma kavuşmuş, insanlık, medeniyet ve kültür bakımından en büyük açılımlarından birine ulaşma imkânını elde etmiştir.</p>
<p>İslâm Medeniyeti’nin orijinalliğini, büyük düşü­nürler, tarihçiler ve tarih filozofları kabul etmişlerdir. Etmeyenlerin itirazı da sadece bir noktada toplanlanmaktadır. Onda da, kaynağında judeo &#8211; chretien (yani yahudi &#8211; hıristiyan) bir tesir bulunduğu iddiasına dayanıyorlar. Daha ileri gidenleri de, hukukunun ro­ma hukukundan, müzik ve mimarisinin de Bizans mü­zik ve mimarisinden, tasavvufunun da hint mistisiz­minden geldiğini yazmışlardır. Bunlar, İslâmî anlaya­mayan ya da bilerek onu hakikatıyla göstermek is­temeyen, görevli veya gönüllü İslâm aleyhtarı yarı -bilginler veya yarı- düşünürlerdir.</p>
<p>İslâm, sadece arap düşüncesinin, bir açılımı de­ğildir. İslâm, insanlığın malı Hakikat Medeniyeti&#8217;dir. İlk insandan başlayan Hakikat Medeniyeti’nin gelişi­minin sonunda vardığı en mükemmel ve üstün açılı­mının adıdır. Sonradan asıllarından saptırılarak, baş­ka medeniyetlerle kaynaştırılarak değişik sistemlerin ve dünya görüşlerinin birer unsuru haline getirilen yahudilik ve hırîstiyanlığın ilk özlerinin hakikat uy­garlığından doğduğu gerçeğini belirterek, onları ası!- farıyla kendi özyapısında bulundurduğunu bildirmesi, İslâmın, bütün insanlığın hakikati ve medeniyeti ol­ması özelliğinden ileri gelmektedir.</p>
<p>Kur’ân, açıkça hakikatin, ilk insandan-beri bildi­rildiği ve inananların bulunduğu gerçeğini söylüyor. Ondan ayrılanları uyarıyor. Bütün insanlığı tekrar hakikatta birleşmeye çağırıyor. Hukuk, bilim, sanat ve hikmet bakımından ise, İslâm Medeniyeti, temelini tamamen Kur&#8217;an&#8217;dan alınıştır.Öbür medeniyetlerin etkileri, mahallî örf ve âdetlere verilen değer, diğer medeniyetlere bakışda değerleri alıp özümleyici bir hoşgörü ve genişlik tanımasından doğmaktadır. Ke­lâm da, tasavvuf da tamamen Kur‘ân-ı Kerîmeden doğ­muşlardır. Ancak, İslâm düşünür ve hekimleri Yunan felsefesini didik didik inceleyerek, onun yaşamaya değer taraflarını Büyük İslâm Medeniyeti yapısında eritmişlerdir.</p>
<p>Zaman zaman, bu eski medeniyetlerle karşılaşma ve hesaplaşmalardan, aşırı ekoller doğ­muşsa da, bu ekollerin İslâm Medeniyetine hakim olamayarak tasfiye edilmesini, doğan müsbet ekoller sağlamışlardır. Imam-ı Gazâli, Muhyiddin-i Arabi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, İmam-ı Rabbanî gibi ön­derler, bu sapma ve bozulma yollarını tıkamışlar, Is­lâm Medeniyetinin kendi öz doğrultusunda gelişim ve açılımını yapmasında üzerlerine düşen görevleri ye­rine getirmişlerdir.</p>
<p>Bundandır ki, Islâm Medeniyeti, Medine, Şam ve Bağdat Siteleri dönemlerinden sonra, bir Maveraün-nehir, Hint ve Osmanlı rönesansları ve varyasyonları dönemiyle son yüzyıllara kadar, Hakikat ve İnsanlık Medeniyeti olarak gelmiştir.</p>
<p>Ancak, Batıda, çok yazımızda belirttiğimiz gibi, antik medeniyetin, akıl ve materyalizm yönünde bîr gelişimiyle, yeniden &#8211; doğuşa gitmesi ve bunun do­ğurduğu tekniğin, İslâm dünyasınca dengelenmekte zamanında davranılmaması, Medeniyetimizi derin bir bunalımla karşı karşıya bırakmış, bunun doğurduğu panik de, Medeniyetin özcülüğünden biçimciliğine,oradan da Batı taklitçiliğine ve sonunda da marksist deney hayranlığına yol açmıştır.</p>
<p>**<br />
Şimdi, medeniyet ve kültürümüz, bir yandan ye­niden diriliş’inin çilesi, öbür yandan bu dış baskı ve etkilerle hesaplaşmanın ölüm kalım günlerindedir.</p>
<p>Biz, yeniden özcülüğün ve köke dönüşün yolu açılarak yeni bir yeniden &#8211; doğuş yoluna dönüş ve -giriş savaşının, yani medeniyet ve kültürde yeni bir neslin boy göstermesi girişiminin başladığını ve sür­mekte olduğunu her fırsatta söyledik ve söylüyoruz.</p>
<p>Diriliş, nöbet eridir. Bu savaşta, sıranın kendisin­de olduğu inanç ve bilinci içinde, gücünün yettiği kadar, Ebedî İslâm Çağrısı’nın bir nöbet eri hizmet­lisi olarak, bu vazifeye kendisini adama isteğinde ve işinde, sapmama ve şaşırmama duasında ve dileğindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Çağ ve İlham 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikat-dogrultusunda/">Hakikat Doğrultusunda</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-dogrultusunda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Üniversiteleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 16:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Üniversiteleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk Medreseleri]]></category>
		<category><![CDATA[Pitckhall]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5694</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;..Müslüman üniversiteleri [sözgelişi Nizamulmülk medreseleri}, dünyada, ilim, eğitim, öğrenim ve araştırmada öncülük etmek-teydi. Bütün bilgi alanları onların ellerindeydi ve onlar, o zaman elde edilebilecek bütün bilgilere ulaşıyor ve bu bilgileri de tekrar halka ulaştırıyorlardı. O zamanın üniversiteleri, günümüzün çağdaş üniversiteleriyle kıyaslandığında elbette ki farklıydı, ama bu medreseler, o zaman, dünyanın en aydınlık, en donanımlı kurumlarıydı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/">Müslüman Üniversiteleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/nizamulmulknizamiye-medreseleri/" rel="attachment wp-att-10132"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10132" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/nizamulmulknizamiye-medreseleri.jpg" alt="Müslüman Üniversiteleri" width="462" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/nizamulmulknizamiye-medreseleri.jpg 378w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/nizamulmulknizamiye-medreseleri-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>&#8220;..Müslüman üniversiteleri [sözgelişi Nizamulmülk medreseleri}, dünyada, ilim, eğitim, öğrenim ve araştırmada öncülük etmek-teydi. Bütün bilgi alanları onların ellerindeydi ve onlar, o zaman elde edilebilecek bütün bilgilere ulaşıyor ve bu bilgileri de tekrar halka ulaştırıyorlardı. O zamanın üniversiteleri, günümüzün çağdaş üniversiteleriyle kıyaslandığında elbette ki farklıydı, ama bu medreseler, o zaman, dünyanın en aydınlık, en donanımlı kurumlarıydı. Muhtemelen de, bir dine ait olan en aydınlanmış kurumlardı medreseler.</p>
<p>Alman profesörü Joseph Hell, yakınlarda S. Khuda Bukhsh tarafından İngilizceye de çevrilen Arap / İslâm medeniyetiyle ilgili küçük ama önemli bir kitabında o zamanın üniversiteleri olan medreseler hakkında şunları yazıyor:</p>
<p>“Üniversitelerde bile, din, birincil, öncelikli konumunu koruyordu; çünkü eğitim ve bilginin yolunu açan şey, bizzat dinin, yani İslâm’ın kendisi değil miydi! Kur&#8217;ân, Hadis, Fıkıh ve bütün diğer ilimler bu kurumlarda önemlerini ve önceliklerini her zaman korumuşlardı. Fakat diğer bilgi ve bilim alanlarını küçümsememek ya da gözardı etmemek, Islâm’ın onur hânesıne yazılacak bir fenomendi: Gerçekten de İslâm, ilâhiyata verdiği yer kadar diğer beşerî bilimlere de camide aynı yeri vermişti. Hicretin 5. asrına kadar cami, İslâm’ın üniversıtesiydi ve bu olgu, İslâm kültürünün en çarpıcı özelliği olan &#8216;ilim tahsili için tam hürriyetin tesis edilmesi’ ilkesinin ve uygulamasının bir sonucuydu. Burada ders verecek öğretmen bir sınava tabi tutulmuyor, kendisinden bir diploma istenmiyor ya da herhangi bir formaliteyi yerine getirmesi şart koşulmuyordu. Ders verecek öğretmenin / müderrisin ihtiyaç duyduğu şey, konusuna hâkimiyet ve vukûfıyet, ehliyet ve kifâyet, üretkenlik ve yeterlilikti.&#8221;</p>
<p>Alman profesör, hem âlimlerden, hem de öğrencilerden oluşan bu derslere katılan kişilerin müderrisın yeterliliğini ve vukûfiyetini nasıl test edip yargıladıklarını, konusuna tam olarak vâkıf olamayan ya da ortaya attığı tezi ikna edici delillerle ve argümanlarla ispat edemeyen bir müderrisin kendisine yöneltilen eleştirilerden sonra bir saat bile görevinde kalmadığını, ânında “karizmayı çizdirdiği” için görevinden çekildiğini çarpıcı bir dille anlatır.</p>
<p>Azap ve Türk üniversitelerinin bu müderrisleri çağlarının eğitim ve ilminin öncüleri ve modern Avrupanında öğretmenleriydiler. Şu çarpıcı gözlemleri yapan kişi ,onlardan biri,bir kimyacıydı;</p>
<p>&#8220;Kimyada zannın da,salt iddianında hiçbir otorite değeri ve bağlayıcılığı yoktur. Delillerle ispatlanmamış herhangi bir varsayımında yanlış da, doğru da olabilceği salt bir iddiadan başka bir şey olmadığı kesinkes doğru ve kesin bir ilke olarak kabul edilebilir. Eğer bir kişi, iddiasının delilini getirirse, ancak o zaman ona ’varsayımınız doğru&#8217; diyebiliriz,”</p>
<p>Bu alimler, kör kütük rehberler ve fanatik kişiler değildi. Bu üniversitelerin profesörleri, zamanlarının en donanımlı, derinlikli düşünürleriydiler. Hz. Peygamberin(sav) öğretisine tam bir sadakatle, halkın huzur ve refahını gözetleyen ve Kur&#8217;ân&#8217;da teminat altına alınan insan haklarının ihlal edildiğine dâir bir şey gördüklerinde bu durumu halifeye şikâyet ve halifeyi şeriatın bu cihanşumul ilkelerine uyması konusunda ikaz eden kişiler bunlardı.</p>
<p>Gerçektende, ulema fanatik unsuru ortadan kaldıran veya yatıştıran, dînî kanaatlerinden ötürü insanların kovuşturulmasını engelleyen ve İslâm kültürünün bozulmasını, yozlaşmasını bin bir türlü yolla önleyen öncü kişilerdi. İhtiraslı, gayr ı İslâmî kargaşa ortamlarının zuhur etmesine yol açan ihtiraslı Müslüman yöneticileri,,halkın bu gayrı meşru eylemlerde kendilerine destek vermesi taleplerini şiddetle reddeden ve yalnızca yeter miktardaki mevcut köleleriyle savaşmakla yetinmelerini isteyen ve savaş sırasında bitkilere, hayvanlara ve savaşa katılmayan (kadın, çocuk ve yaşlılara] aslâ zarar vermemeleri gerektiğini söyleyen kişiler yine ulemâdan başkası değildi. Dahası, ulemâ, hal-kın büyük saygısı ve desteğini kazandıkları için, şeriatı çiğneyen, şeriata müğayir hareket eden yönetenleri cezalandıran ve onların bir şekilde çabucak tevbe etmelerini sağlayan haddi aşmalarından ötürü gerekli tazminatı ödeme-ye zorlayan kişilerdi..&#8221;</p>
<p>Pitckhall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri,syf.44-45</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/">Müslüman Üniversiteleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
